Konu:2012 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2010 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
Yasama Yılı:2
Birleşim:33
Tarih:10/12/2011


2012 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2010 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

BDP GRUBU ADINA AYLA AKAT ATA (Batman) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı bütçesi hakkında konuşmak üzere Barış ve Demokrasi Partisi adına söz hakkı almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, 2010 yılının ilk aylarında 5292 sayılı Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ile İçişleri Bakanlığına bağlı olarak kurulmuştur, 31 Mayıs 2010 tarihi itibarıyla da faaliyetlerine başlamıştır. "Terörle mücadeleye ilişkin politika ve stratejiler geliştirmek, bu konuda ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak." görev tanımlarıyla kurulan Müsteşarlık, 8/7/2011 tarihinde yapılan değişiklikle Başbakanlığa bağlanmıştır.

Ülke kamuoyunda "Süper Müsteşarlık" adıyla da tartışılan bu Müsteşarlık, Genelkurmay İkinci Başkanı, Jandarma Genel Komutanı, Millî İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı, Adalet, Dışişleri ve İçişleri Bakanlığı Müsteşarları, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı, Emniyet Genel Müdürü ve Sahil Güvenlik Komutanlığından oluşan Bakanlığa bağlı Terörle Mücadele Koordinasyon Kurulunun da sekreterya görevini yürütmektedir. En önemli görevlerinden biri MİT-emniyet-jandarma kurumları arasındaki istihbarat bilgilerini bir merkezde toplayıp koordine etmektir. Bağımsız bir istihbarat birimi olmamıştır, değildir ve yine güvenlikle ilgili operasyonel bir faaliyeti de bulunmamaktadır ki buna da gerek yoktur çünkü aynı zamanda koordinasyonun sekreterya görevini de gerçekleştirmektedir.

Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığının görev tanımına baktığımızda saygıdeğer milletvekilleri, terörle mücadele alanında araştırma, analiz, izleme ve değerlendirme çalışmaları yaparak, politika ve stratejiler üretmek gibi bir görevinin olduğunu da görmekteyiz.

Şimdi, değerli milletvekilleri, peki, toplumsal alana nasıl yansıyor bu görev? Toplumsal alana "KCK" adı altında yürütülen operasyonlarla yansıyor. Peki, bu konuda Hükûmetin bir başarısından söz edebilmek mümkün müdür? Bizce değildir ve görünen odur ki bu ülkeyi takip eden ulusal ve ulusal üstü kamuoyu tarafından da bir başarı olarak görülmemektedir.

Avrupa Parlamentosunun araştırmasına göre 11 Eylülden bu yana tüm ülkelerde 119.044 kişi tutuklanmış, 35.117 kişi de terörist olarak hüküm giymiştir. Bu süre içerisinde Türkiye'de ise 12.897 kişi terörist olarak hüküm giymiş ve Türkiye bu performansıyla bütün ülkeler içerisinde ilk sırayı almıştır. Listenin 2'nci sırasında ise 7 bin kişi ile 1,5 milyar nüfusu olan Çin yer almaktadır. Üstelik bu sayı Türkiye'nin ileri demokrasiye geçtiği yıllar olarak gösterilen 2006'dan sonra birdenbire fırlamıştır. Nitekim, aynı rapora göre 2005'te 273 olan terörizmden mahkûmiyet alanların sayısı 2009'da 6.345'e çıkmıştır, son sekiz ayda ise 4.815 gözaltı, 2.057 tutuklama gerçekleştirilmiştir.

Değerli milletvekilleri, bugün ifade edebileceğimiz KCK soruşturmalarına dair şudur ki: "KCK" adı altında açılan dava ve sürdürülen yargılamalar stratejik amaçları olan bir planın konjonktürel sonucudur. Hukuki hiçbir altyapısı yoktur; AKP, siyasal, demokratik çözümün önünü tıkamayı tercih etmiştir. BDP'ye, DTK'ya ve diğer sivil organizasyonlara yönelirken "KCK operasyonu" adını bilinçli olarak kullanmış ve yönelimlerin yaratacağı ağır örgütlenme problemleri altında ezerek, uğraştırarak Kürt sorununun çözümünde muhataplık işlevini göremez hâle getirmeyi hedeflemiştir.

Biliyoruz ki korkulan, Kürtlerin siyasal olarak örgütlenmesi değildir, Kürtlerin mevcut, egemen, tekçi, asimilasyoncu sistemin dışında örgütlenmesidir. Kürtlerin "KCK" adı altında terörize edilmeye çalışılan ancak yaşamsal olarak gördüğü demokratik yönetim anlayışı hem ulus devlet statükoları için hem de küresel sermayenin bölgesel çıkarları için bir tehdit olarak görülmüştür. Bu algı değişmediği sürece siyasal anlamda bir başarı ve çözüm de mümkün görünmemektedir.

Yine, yürütülen yani yapılan araştırma, analiz ve izleme, değerlendirme sonucu üretilen politika ve stratejilere baktığımızda din olgusunun ciddi bir şekilde kullanıldığını görmekteyiz ama unutulmamalıdır ki gerek Osmanlı döneminde gerekse cumhuriyet tarihi boyunca Türk ve Kürt halklarını bir arada tutan en önemli değer manevi değerlerdir. Bu değerler üzerinden yapılacak bir yıpratma, bu değerler üzerinden yapılabilecek bir siyasetsiz ve iradesiz bırakma girişimi ne yazık ki tam ters etkiyi gösterecektir. Bugün için bu çalışmayı yürüten, bunun politikalarını din adamlarını da bu işin içine katarak sürdürmeyi hedefleyen devletin ve ilgili birimlerin dikkatini bu konuda çekmekte yarar görüyoruz. Manevi değerler, üzerinde siyaset yapılamayacak kadar önemlidir, Hükûmetin de bu konuda gerekli hassasiyeti göstermesi gerekmektedir.

Yine, değerli milletvekilleri, ikinci görevine baktığımızda, güvenlik kuruluşları ve istihbarat birimlerinden gelen stratejik istihbaratın analizi, paylaşımı ve etkin kullanımını sağlamak olduğunu görüyoruz. Şimdi, istihbarat bilgilerinin tek elde toplanarak siyasi iktidarın hizmetine sunulması gibi bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Peki, bunun bir faydası oluyor mu? Siyasi iktidar bugüne kadar her biri kendi açısından istihbarat değerlendirmesi yapmış ve dosyalamış olan birimlerin hepsinin elde etmiş olduğu bilgileri kullanınca, siyaseten kullanınca, ülkemizde bugün olduğu gibi, içerisinden çıkılmaz birtakım sorunlarla karşılaşma durumu yaşanmıştır. Sayın Başbakan istihbarat birimlerinin ortaklaşarak kendisine ulaştırmış olduğu bilgiler üzerinden henüz soruşturma açılmayan, henüz yargının karar vermediği konularda birtakım ifadelerde bulunma özgürlüğünü ve cesaretini göstermiştir. Bu, ülkenin içinde bulunmuş olduğu vizyona da, tartıştığı değerlere de, ki Sayın Başbakan bunu son olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Türkiye Kararları, Sorunlar ve Çözüm Önerileri Konferansında 15 Kasım 2011'de gerçekleştirilen Konferansta şu ifadeleri kullanarak belirtmiştir: "İnsanların fikirlerini özgürce ifade edebildiği, özgürce yazabildiği, çizebildiği, söyleyebildiği, özgürce yayın hakkını kullanabildiği bir Türkiye inşa ediyoruz. İdeal seviyeye henüz ulaştığımız iddiasında değiliz." Şimdi, Sayın Başbakanın eğer bu amaca ulaşma aracı kendisine ulaştırılan istihbarat bilgilerini siyaseten kullanmaksa yanlış bir yoldadır. Niye? Çünkü verilen istihbarat bilgilerinin her zaman için doğru ve siyaseti doğru kanalize edebilecek bir yönde kendisine ulaşacağının garantisi yoktur.

Bugüne kadar, evet, iktidar partisinin ifade ettiği darbelerle, yargı yoluyla bir şekilde siyasetsiz bırakma arayışı vardır. Bu konuda henüz bir yargı kararı yoktur. Ama şu unutulmamalıdır ki her zaman dışarıdaki nedenlere bakılmamalıdır. Kürt sorununun çözümü noktasında kendisine ulaştırılan istihbarat bilgilerinin doğruluğu ve yönelimi noktasında oluşturulacak politika konusunda doğru bir stratejinin belirlenmesi de en az darbe girişimleri kadar tehlikelidir. Sayın Başbakan bu konuda da, siyasi iktidar bu konuda da, Kürt sorununun çözümü noktasında karşı karşıya olduğu tehditle ve tehlikeyle bir şekilde yüzleşmek ve bunun önlemlerini almak durumundadır.

Ortaya çıkan tablo, kimsenin tasvip etmediği, bugün itibarıyla çözüm üretmeyen ve geçmişte denenmiş, sonuç alınamamış, çürümüş yöntemlerin tekrarından ibarettir. Bu noktada bu Müsteşarlığın görevini bir bütün yerine getirebildiğini belirtmek ya da ifade etmek mümkün değildir. Öyle ki değerli milletvekilleri, bugün dünyada hiçbir ülke çok büyük orduya sahip olduğu için güçlü sayılmıyor. Büyük bir ordunuz varsa güçlü değilsiniz ama bilgiye sahipseniz güçlü bir ülkesiniz. Ama bunun bir koşulu var, bu bilgiyi doğru kullanmak kaydıyla. Eğer bilgi sahibi olmak isteniyorsa Başbakanın ve siyasi iktidarın yapabileceği, bu konuda yapması gereken tek şey vardır, o da, kendisine bu konuda çözüm yolunu gösteren tüm muhalif kesimleri susturmak, yargıyı kıskacı altında bastırmak yerine bu kesimlerin söylem ve taleplerine dikkat çekerek, kulak vererek, çözümü hep beraber, Türkiye'nin bütün dinamiklerini içine katarak bulmaktan geçmektedir. Bu konuda biz yine üzerimize düşen sorumluluk gereği uyarı yapmayı gerekli gördük.

Yine bir diğer görev, ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonun sağlanarak etkinlik ve verimliliğini sağlamak. Değerli milletvekilleri, size pratikten bir örnek verelim. Biz hâlâ yaptığımız basın açıklamalarında, yaptığımız eylem ve etkinliklerde en az beş kamera tarafından çekiliyoruz, çok basit bir basın açıklamasında bile. Yani MİT'in, jandarmanın, emniyet güçlerinin, emniyet güçleri içerisindeki değişik birimlerin ayrı ayrı kameraları tarafından takip ediliyoruz. Şimdi, burada bu koordinasyonun sağlanması için bir bütçeden bahsediyoruz. Ama bu ilgili birimlerden kişilerin ellerindeki teknik donanımla o eylemlerde, o etkinliklerde bulunması birer kadro ve ekonomi demektir. Kadrosu ve ekonomisi her birim tarafından ayrı ayrı tespit edilen bir birimin tekrar aynı çatı altında toplanarak ayrı bir bütçe hazırlanması bizler açısından kaygı vericidir.

Kaldı ki Sayın Atalay da burada, kendisi bu teşkilatın kurulması sırasında yapmış olduğu açıklamada yani Güvenlik Müsteşarlığının kurulması sırasında şu ifadeyi kullanmıştır: "Bu kuruluş etkili olacak, etkili kılacağız, bu konuda belki her şey yasa metnine geçirilmiyor, biraz da çok bağlayıcı olmayalım, biraz esnek çalışalım." diye tarif etmiştir.

Şimdi, bağlayıcı olmayan yani kanunla bağlı olmayan ve esnek çalışma, bizim aklımıza, geçmişte yaşadığımız ve ders çıkarmamız gereken birçok olguyu beraberinde getiriyor. Eğer, geçmişte hukuk dışı yapılanmaların bu ülkeye ne getirdiğini ne götürdüğünü tahlil edemiyorsak, geçmişte esnek çalışma koşullarının bu ülkeye ne getirip ne götürdüğünü tahlil edemiyorsak ve bunu, bu teşkilat yasası geçerken, kurulması noktasında yasa geçerken tekrar ifade etme gereğini duyduysak, bu ciddi bir problemdir. Bu, geçmişteki politikanın bugün resmî bir şekilde ifade edilmesi ve bunun savunulması anlamına gelir ki oldukça tehlikeli görmekteyiz.

Değerli milletvekilleri, eğer bu kadar ayrı birim tarafından bu işlem yerine getiriliyorsa, bir araya geldiğinde çok doğaldır ki herkesin bir talep ve beklentisi olacaktır koordinasyonun sağlanması noktasında. Peki, amaç eğer koordinasyonu sağlamaksa, neden koordinasyon sağlama tartışmaları yürütürken, terörle mücadele konusundaki yetkinin askerden alınarak polise verilmesi gibi bir tartışma, suni bir tartışma yürütülmüştür?

Deneyim yok mudur, bilgi yok mudur, birikim yok mudur? Süreç, bu bilgi, birikimin kullanılması dönemi değil midir? Amaç, eğer -bunu tekrar belirtiyorum, Sayın Bakan da cevap verebilirler- bu ad altında yürütülen -kendisine sağlanan fon, kadro, ekonomi hepsi- bu amaç adında yürütülen faaliyetlerin bir iktidar elinden alınıp diğer bir iktidar aygıtına verilmesi değilse, başka hangi anlamı ifade eder? Amaç eğer koordinasyonun sağlanmasıysa, yetkinin bir birimden alınıp diğerine verilmesi değil, çok etkin ve etkili yöntemlerle, bugüne kadar sonuç alınan ya da sonuç alınmamış olanların ayıklanarak kalınan yerden devam edileceği bir sürecin örgütlenmesi olmalıdır.

Değerli milletvekilleri, bir diğer görev de ulusal ve uluslararası alanda yapılan çalışmaların kamuoyunu bilgilendirmek ve toplumsal desteği sağlamak amacıyla kullanılmasıdır. Şimdi, bu görev tam da psikolojik harbin ve propagandanın üretilip, toplumun ve kamuoyunun maniple edilmesini amaçlamaktadır.

1990'lı yıllarda medya Genelkurmay tarafından andıçlanırdı, askerî kaynaklarla üretilmiş haberler zorla yayınlatılırdı. Bugün de durum çok farklı değildir. Yandaş basın, yargılamayı yapan hâkimin elinde olmayan bilgileri kullanma durumundadır ve yine gözaltına alınan ve tutuklanan şahsiyetlerin aile şeceresi, etnik kökeni, dinî inancı, tarihi, akrabaları, eniştesi, dayısı, kimliği polisler aracılığıyla gazetelere verilmektedir. Medya patronları "brifing" adı altında bir araya getirilip hassasiyete davet edilerek genel yayın yönetmenlerinin kulakları çekilmektedir. Yazarlar uyarılmakta, bu politikaya uymayanların yaptırımı da vergi cezası, işsizlik ve tutukluluk olmaktadır.

Bunların dışında bir de son görev var ki mevzuat ile verilen görevlerin hukukun üstünlüğü, insan hakları ve saygı ilkeleri çerçevesinde yerine getirilmesidir. Sayılan bu görevlerin hepsinin uygulamadaki pratiklerinden, süre elverdiğince bir iki örnek vermek durumunda oldum. Peki bunların hangisi insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayanan bir temelde ele alınmıştır? Kişi güvenliğinin kalmadığı, bu ülkede hiç kimsenin kendisini güvende hissetmediği, özel hayatın gizliliğinin kalmadığı ve bunların bir koordine etrafında ve siyasi iktidarın bilgisi dahilinde gerçekleştiğinin bu Müsteşarlık tarafından tespitte olduğu bir dönemde, bunun gerçekleştiğini ifade etmek çok da mümkün değildir.

Türkiye'nin böyle bir Müsteşarlığa ihtiyacı yoktur ama Türkiye'nin tam da bu Müsteşarlığın görevleri arasında sayılan insan hakları ve hukukun üstünlüğü çerçevesinde yönetilme gereği vardır. Bunun tabii ki bir ana sözleşmesini yapmak gerekiyor bir anayasa çalışmasıyla ama alt hukuk normlarında bir iyileştirme yapılmadan, ne yazık ki Anayasa'da sayılan herhangi bir hakkın ve ödevin yerine getirilmesi mümkün değildir.

Biz, iyi bir anayasa yapmak durumundayız ama aynı zamanda bu anayasanın, yasalarla nasıl, Meclis çatısı altından hangi yasalarla çıkarılacağı konusunda kafa yormak durumundayız ve yine bu yasaların yürütme tarafından nasıl uygulanacağını denetlemek, yargının yorumunda da tarafsız ve bağımsız olmasını sağlamak durumundayız.

Bugün gerçekleşen bu değildir. Bu Müsteşarlığın, bugün itibarıyla aradan geçen iki yıla yakın zaman dilimi içerisinde, ülkenin menfaatine, çıkarına herhangi bir icraatı söz konusu olmamıştır.

Bu nedenle, bu Müsteşarlık için ayrılan bütçe kaleminin, biz konunun, ilgili alanın, düzenlendiği alanla ilgili diğer birimlere aktarılması gerektiğini ifade ediyoruz ve ülkenin içinde bulunmuş olduğu sıkıntılı durumundan çıkışının operasyonel yöntemlerle değil, aksine, diyalog ve müzakerenin egemen olduğu, tarafların birbirini dinlediği ve hak verdiği, hoşgörü değil, saygının egemen olduğu bir süreçten geçeceğine inanıyoruz.

Saygılar sunuyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Ata.