Konu:BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN TARAFINDAN KURULAN BAKANLAR KURULU PROGRAMI MÜNASEBETİYLE
Yasama Yılı:1
Birleşim:7
Tarih:11/07/2011


BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN TARAFINDAN KURULAN BAKANLAR KURULU PROGRAMI MÜNASEBETİYLE
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

CHP GRUBU ADINA KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Güzel bir seçim yaptık. Millî irade tecelli etti, organları oluştu ve 550 milletvekilimiz seçildi. Türkiye tarihinde bir ilki yaşadık, 8 parlamenter tutuklu olduğu için Parlamentoya gelemediler. Üç grubumuz var: Adalet ve Kalkınma Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi. 4'üncü grup yüzde 10 barajını aştıktan sonra gelen, yani yasayı dolanan ama henüz aramızda olmayan arkadaşlarımız, BDP. Barış ve Demokrasi Partisi, aynı yöntemle 2'nci kez Parlamentoya girme hakkını elde ettiler. Bir gerçek ortaya çıktı ki 12 Eylül ürünü yasalarla bu ülkede sağlıklı demokrasi olmaz. Hele hele yüzde 10 barajıyla siz kalkıp bir partinin veya partilerin Parlamentoya gelmesinin önünü kesmeye kalkarsanız, hukuktan, farklı alanlardan yararlanarak bunlar yine Parlamentoya girerler.

Bu yasama döneminde -söyledim- 8 milletvekili arkadaşımız tutuklu oldukları için aramızda olmadılar ve biz, yine cumhuriyet tarihinde olmayan bir şeyi yaptık "Arkadaşlarımızın önü açılmadıkça Parlamentoda yemin etmeyeceğiz." dedik. Nedeni şuydu değerli arkadaşlarım: Bu arkadaşlarımızın mahkûmiyetleri var mıydı? Hayır, yoktu. Seçme, seçilme hakkına sahipler miydi? Evet, seçme, seçilme hakkına sahiplerdi. Gittiler, savcılığa başvurdular sizlerin, bizlerin başvurduğu gibi. "Milletvekili seçilmesinde engel yoktur" diye bir yazı aldılar, seçime girdiler, mazbatalarını aldılar, Türkiye Büyük Millet Meclisine isimleri bildirildi, burada okundu ama bunlar Parlamentoya gelip yemin edemediler. Peki, Yüksek Seçim Kurulu mu bir engel çıkarmıştı? Hayır, Yüksek Seçim Kurulu da hiçbir engel çıkarmadı, dedi ki: "Bunlar milletvekilidir." Peki, bunlar suçlular mıydı? Hayır, suçlu değillerdi.

Anayasa'mızın 38'inci maddesi var değerli arkadaşlarım. Suç ve cezalara ilişkin esasları düzenler. Diyor ki: "Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılmaz." (CHP sıralarından alkışlar) Hükûmet daha iyi duysun diye bir kez daha okumak isterim: "Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılmaz." (CHP sıralarından alkışlar) Demek ki biz kimseyi suçlu görmemeliyiz. Görmemeliyiz ki bu ülkede demokrasiyi gerçek anlamda uygulamaya koyabilelim. Görmemeliyiz ki, şu suçludur diye önceden yafta asmamalıyız ki biz onların seçme, seçilme haklarını ellerinden almamalıyız.

Değerli arkadaşlarım, peki, bunların yemin etmelerinin önünde anayasal engel mi vardı? Hayır, Anayasa'da hiçbir engel yok. Bir yasal engel mi vardı? Hayır, hiçbir yasal engel de yok. Peki, bunlara uluslararası sözleşmeler mi engeldi? Hayır, hiçbir uluslararası sözleşmede bir engel söz konusu değildi. Tam tersine uluslararası sözleşmeler, milletvekillerinin tutuklanmamalarını ve onların Parlamentoda gelip yemin içmelerini, görev yapmalarını öngörür. Birleşmiş Milletler Medeni ve Sivil Haklar Sözleşmesi de böyledir, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de böyledir. Diyeceksiniz ki belki "Efendim, o uluslararası sözleşmeler öyle ama Türkiye'de uygulanmıyor bunlar." Biz, o sözleşmeler Türkiye'de uygulansın diye Anayasa'nın 90'ıncı maddesini değiştirdik. İzin verirseniz o maddeyi de okuyayım: "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz." Sonra bir cümle daha eklemişiz 2004 yılında: "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır." Yani iç hukukumuzda bir engel var "Milletlerarası anlaşma eğer iç hukukun üstündeyse sen o anlaşmayı esas alacaksın." diyor, Anayasamız bunu öngörüyor.

Değerli arkadaşlar, bugün Adalet ve Kalkınma Partisi yetkilileri ile Cumhuriyet Halk Partisinin yetkilileri bir basın açıklaması yaptılar, ortak imzaladılar. Bir cümlesi şöyle: "Bu çerçevede, tüm siyasi partilerin ve milletvekillerinin milletimizin kendilerine verdiği bu onurlu görevi yerine getirmeleri için Türkiye Büyük Millet Meclisinde olmaları gerektiğine inanıyoruz." Biz de yürekten inanıyoruz. (CHP sıralarından alkışlar) Kimse milletin iradesinin üstüne çıkıp onları yemin etmekten alıkoymamalıdır. Biz de isteriz ki her milletvekili gelsin, burada yeminini etsin. Böylece "demokrasi" dediğimiz kavramı hep beraber yüceltmiş olalım.

Bir başka önemli konu değerli milletvekilleri: Hükûmet Programı var, 13'üncü sayfasında diyor ki: "Ayrıca `Temel Haklar' kısmı düzenlenirken Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi ülkemizin taraf olduğu uluslararası insan hakları belgelerinin de esas alınması gerektiği düşüncesindeyiz." Biz de aynı düşüncedeyiz, aynen katılıyoruz, altına imzamızı atıyoruz. Bunlar zaten var, zaten biz bu sözleşmeleri imzalamışız, bunlar yeni değil, eski sözleşmeler. O zaman sormamız gereken soru şu: Mademki biz bu sözleşmeleri imzaladık -bir kısmı çok daha önceleri, bir kısmı daha sonra imzalandı- niçin biz bu sözleşmelerin gereğini yerine getirmiyoruz? Asıl söylemek istediğimiz bu.

"Hukukun üstünlüğü" diyoruz. Eyvallah, hukukun üstünlüğü demokrasinin olmazsa olmazlarından birisidir. O hâlde hukukun üstünlüğü varsa, Anayasa'mız varsa, uluslararası sözleşmeler iç hukukun üstünde yer alıyorsa, Anayasa'mızı buna göre değiştiriyorsak niçin gereğini yapmıyoruz, niçin birileri gereğini yapmıyor? Asıl üzerinde durulması gereken konulardan birisi de bu değerli arkadaşlarım.

Şimdi, şu çok önemli: Biz seçme seçilme hakkının bir insanlık hakkı olduğunu kabul ediyoruz. İnsan hakları önemlidir. Hukukun üstünlüğü, insan hakları, demokrasi, özgürlük, kadın erkek eşitliği, bunlar hepimizin, ben eminim, şu Parlamento çatısı altında görev yapan her milletvekilinin ortak paydasıdır. O hâlde bu ortak paydanın önündeki engelleri kaldırmak da hepimizin temel görevidir. (CHP sıralarından alkışlar) Bu temel göreve dikkatinizi çekmek de Ana Muhalefet Partisi Lideri olarak benim görevlerimden birisidir. Bir yerde aksama varsa söyleyeceğim, katılırsınız veya katılmazsınız ama aksamaları dile getirmek, bunları dile getirip söylemek, yüksek sesle dile getirmek, hatta bırakın Türkiye'yi, dünyanın kamuoyunun dikkatini çekmek bizim görevlerimizden birisidir. Çünkü biz ülkemizde demokrasi istiyoruz, ülkemizde özgürlük istiyoruz, ülkemizde insan haklarının daha da gelişmesini istiyoruz. Çünkü "İleri demokrasi" diyorsunuz, ne kadar güzel, o hâlde bunun gereklerinin yapılması ve içinin doldurulması lazım.

Biz bir sınavdan geçtik. Kimse bize "Siz sınavdan geçmediniz." diyemez. Sayın Başbakanın milletvekili olma hakkı elinden alınmıştı. Sayın Başbakan "Benim durumum onlarla aynı değil." diyor, doğru. Sayın Başbakanın durumuna göre mazbata da alamıyor, savcıdan kâğıt da alamıyor, seçme seçilme hakkı elinden alınmıştı. (CHP sıralarından alkışlar) Biz şunu söyledik, bütün içtenliğimizle söyledik: "Bu halkın yüzde 34,7'sinin oy verdiği bir partinin Genel Başkanına kimse yasak getirmemeli, yasak olamaz." Anayasal engel vardı, "Kaldıralım." dedik ve kaldırdık. Hiçbir zaman "Sayın Recep Tayyip Erdoğan milletvekili olmasın." demedik. Yasal engel vardı, yasal engeli de kaldırdık.

Bakınız, Sayın Başbakan hakkında mahkûmiyet kararı çıktığında yaptığı bir açıklama vardır, önemli bir açıklamadır, diyor ki: "Aziz milletim, hepimiz zamanın tanıklarıyız, şahitleriyiz ve biliyoruz ki zamanın sahibi var. Bugün 20 Eylül 2002, Türk demokrasi tarihine geçecek bir gün. Bugün milletin vicdanı ağır bir yara aldı. Tereddütsüz inanıyorum ki Türkiye'nin derin vicdanı bu yanlış kararı tashih edecek ve düzeltecektir." Doğru bir laf ve biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu milletin derin vicdanı olduk ve önündeki bütün engelleri kaldırdık çünkü biz demokrasiye inanıyoruz. (CHP sıralarından alkışlar)

Anayasa değişikliğini yaptık. Aranızda, bu dönem de milletvekili olan, o dönemin de Anayasa Komisyonu Başkanı olan Sayın Burhan Kuzu; onun bu Mecliste yaptığı 26 Aralık 2002 tarihindeki konuşmadan bir bölümü okuyorum: "Özellikle muhalefet partimize teşekkür ediyorum. Sağ olsunlar, sonuna kadar hakikaten verdikleri sözün arkasında durdular, son gelişmelerden de etkilenmediler." Evet, verdiğimiz sözün arkasında son dakikaya kadar durduk. Anayasa'yı da yasayı da değiştirdik. Parlamentoda, demokraside önemli adımlar attık. Bu bizim görevimiz arkadaşlar. Bunu yaptığımız için sadece övünürüz. Biz Sayın Başbakanı çok sevdik veya az sevdik diye değil, Türkiye'de demokrasi olsun, demokrasi ayıbı olmasın, kimse gelip de "Siz niye seçmediniz bunu?" demesin diye biz bunları yaptık. Demokrasiye inanıyoruz. (CHP sıralarından alkışlar)

Biz insan haklarına inandığımız gibi, seçme ve seçilme hakkı insan hakkının vazgeçilmez unsurlarından birisidir, seçme ve seçilme hakkına da inanıyoruz. Herkes, yasalar engel olmadığı sürece, evrensel hukukun gereği olarak -iç hukuku demiyorum, 12 Eylül darbesinin yarattığı hukuku demiyorum, evrensel hukukun gereği olarak- seçme ve seçilme hakkına sahiptir. Bunun önündeki bütün engelleri kaldırmak da hepimizin ortak görevidir. Bu ortak görevi yapmak zorundayız, bunu yapmadığımız zaman kısır tartışmaların arasında kaybolur gideriz. O kısır tartışmalar demokrasinin önündeki en büyük engellerdir, onları aşmalıyız, daha tepeden bakmalıyız, daha özgür bakmalıyız, daha güzel bakmalıyız, insanlara saygı duymalıyız. Biz size oy veren bütün yurttaşlara saygılıyız, elbette ki sizler de muhalefete oy veren bütün yurttaşlara saygılı olacaksınız. Demokrasinin özü budur, demokrasi bunu gerektirir.

Az oy aldık, fazla oy aldık bunlar hiç önemli değil. Demokrasilerde bugün siz alırsınız, yarın bir başka parti alır ama sonuçta demokrasiyi bu ülkede yaşatmak hepimizin ortak görevidir. Evrensel hukukun gereği neyse bunları yerine getirmek durumundayız.

Seçimden sonra şunu bekledik, samimi söylüyorum, yargıyı bekledik. Hiçbir tereddüdümüz yoktu, dedik ki: "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi imzalamışız, Birleşmiş Milletlerin Medeni ve Sivil Haklar Sözleşmesi'ni imzalamışız, Anayasa'nın 90'ıncı maddesi var ve çok daha önemlisi, çıkmış bir mahkeme kararı var, herhâlde bunlar bırakılır ve gelir yemin ederler." Arkadaşlar, bunlar bırakılmadı. Şimdi ben merak ediyorum: Hangi gerekçeyle bırakılmadı? Anayasal engel var mı? Hayır. Yasal engel var mı? Hayır. Uluslararası sözleşmeler serbest bırakılmasını istiyor mu? Evet. Anayasa'nın 90'ncı maddesi, uluslararası sözleşmeler iç hukukta engel varsa onun üstünde olur diyor mu? Evet, ama bırakılmıyor. Neden? 2 yargıcın takdiri nedeniyle. Takdir? Altını çiziyorum. Yargıcın takdiri yasama organına müdahaleyi gerektirmez, ikisi birbirinden çok farklıdır. Açık bir hüküm olur Anayasa'da, bırakmaz "eyvallah" dersiniz, çıkan yasalara uymak zorundadır. Ve bütün yargıçların dünyada unutmaması gereken temel bir kural vardır: Yargıç, kararını, insan haklarını ve demokrasiyi geliştirmek üzerine verir. İnsan haklarını geliştireceksiniz. (CHP sıralarından alkışlar) Neden "pozitif hukuk" diyorlar? Temel nedeni budur. İnsan haklarını geliştireceksiniz.

Size bir örnek vermek isterim değerli arkadaşlarım, Amerika'dan bir örnek vermek isterim. Türkiye'den Karun hazineleri kaçırıldı, Amerika'ya götürüldü, Metropolitan Müzesi'ne satıldı ve Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı bu eserlerin geri alınması için mücadele etti, dava açtı. Amerikalı avukatlar zaman aşımı nedeniyle davanın reddini istediler çünkü gerçekten zaman aşımı vardı, Türkiye zamanında başvurmamıştı. Ama Amerikalı yargıçlar şu kararı verdiler: "Çalınan eserlerde, tarihî eserlerde zaman aşımı olmaz, o eserlerin çalındıkları ülkelerde sergilenmesi gerekir çünkü bu eserler o toprakların ürünüdür." dedi ve o eserlerin Türkiye Cumhuriyeti'ne iadesine karar verdi. İşte yargıç budur arkadaşlar, işte hukuk budur, işte pozitif hukuk budur, işte olması gereken budur.

Sözleşme imzalamışsınız, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni imzalamışsınız ama birisi çıkıyor. "Efendim ben bunları anlamam, ben bunları dinlemem." Eyvallah, dinlemeyebilirsin. Ben bu sorun o yargıçların sorunudur demiyorum, altını özenle çiziyorum. Ben, sakın, şunu da söylemek istemiyorum: "O yargıçlara müdahale edelim, telefon açalım, niye bunu yaptın?" Hayır, ne yargı üzerinde vesayeti ne yasama organı üzerinde vesayeti kabul etmeyiz. Yargı da bağımsız olmalı, yasama organı da hiçbir vesayetin altında kalmamalı. (CHP sıralarından alkışlar) İkisi birbirinden çok farklıdır.

Yapılması gereken şudur: Tutuklu arkadaşlarımız nedir? Milletvekilleri. O hâlde sorun kimin sorunudur? Parlamentonun sorunudur. Mademki bizim çıkardığımız yasalar yargıçlar tarafından bizim öngördüğümüz amaçların dışında yorumlanıyorsa, o zaman, düzenlediğimiz, çıkardığımız yasalarda bir sorun var demektir. Ben Sayın Cemil Çiçek'le de konuştum, bütün bunları anlattım. Sayın Çiçek şunu söyledi: "Uzun tutukluluk süreleriyle ilgili olarak bizim öngördüğümüzden çok daha farklı bir kararı Yargıtay verdi, elimiz bağlandı." O zaman demek ki Parlamentonun iradesinin ötesinde bir karar çıkıyor ortaya. O zaman bizim dönüp bunu düzeltmemiz gerekiyor. Demeliyiz ki bir yanlış var, Parlamentonun iradesi bu değildir. O hâlde bu iradeyi bizim düzeltmemiz lazım ve bizim yapmamız gereken de budur. Sorun Cumhuriyet Halk Partisinin sorunu değildir, sorun Türkiye'nin sorunudur, Türkiye Cumhuriyeti'nin sorunudur, çözmek istediğimiz sorun budur. Bir demokrasi eksikliği var, bir demokrasi ayıbı var ve bizim bunu çözmemiz gerekiyor.

Şimdi, bakınız, değerli arkadaşlarım, masumiyet karinesini az önce okudum, Anayasa'nın 38'inci maddesi "Hiç kimse yargı kararı olmaksızın suçlanamaz." diyor ama biz bu arkadaşların tümünü suçlu ilan ettik. Hepimizin gözünde bir anlamda suçlu. Gidin vatandaşa sorun, hepsini suçlu görür. Bu anlayış yanlış bir anlayış. Bunu hep beraber düzeltmek zorundayız.

Değerli arkadaşlarım, bir başka garabete daha dikkatinizi çekmek isterim: Ortak görüşümüz var ama çözüm üretmiyoruz. Bu Parlamentoya 1 Ekim 2010 tarihinde Sayın Cumhurbaşkanı geldi ve bu kürsüden bir konuşma yaptı. Konuşma şöyle arkadaşlar, Meclis tutanaklarından çıkardım: "Tutukluluğun fiilî bir mahkûmiyet durumuna dönüştürülmemesi gerekir" diyor ve Sayın Cumhurbaşkanı, uzun tutukluluk sürelerinden şikâyet ediyor, doğru söylüyor, biz de şikâyet ediyoruz çünkü. Dönüyorum, Sayın Erdoğan, 6/6/2011 tarihinde -Anadolu Ajansı'nın haberi, kaynağı da vereyim- Sayın Mehmet Ali Birand'ın programına çıkıyor, bir soruya yanıt verirken diyor ki: "İnanıyorum ki tutukluluk sürelerinde süratle bir kısalma olacaktır, bu da artık Türkiye'de ciddi manada toplumsal talep hâline gelmiştir. Bu, Cumhurbaşkanımızın da, benim de, arkadaşlarımızın da talebidir." Ne kadar güzel. Sayın Cumhurbaşkanı istiyor, Sayın Başbakan istiyor, ana muhalefet partisi olarak biz istiyoruz, Avrupa Birliği istiyor. Arkadaşlar "Bu kadar uzun tutukluluk süresi olmaz." diyor. Biz de diyoruz. Sekiz yüz gün! İnsafla düşünelim arkadaşlar, sekiz yüz gün içeride! Mahkûmiyet yok, karar yok çünkü. Seçime girmiş, kazanmış, millet oy vermiş, millî irade teessüs etmiş, tecelli etmiş, gelip yemin edecek. Hiçbir engel yok, ama diyor ki: "Ben seni içeride tutacağım arkadaş, kusura bakma."

Şimdi, bakın, arkadaşlar, hepimizin şikâyet ettiği bir konuda bir araya gelip bu sorunu çözemiyoruz. Biz dedik ki bir irade teessüs etsin, bu sorunu çözme yönünde bir irade teessüs edelim, bir iradeyi ortaya koyalım, biz bu sorunu çözelim. Biz demokrasi istemiyor muyuz? Onun adına "ileri demokrasi" demiyor muyuz? Özgürlük istemiyor muyuz? Eşitlik istemiyor muyuz? İnsan hakları demiyor muyuz? Seçme seçilme hakkı birilerinin elinden alınmasın demiyor muyuz? O hâlde bunu çözelim. Çözelim ve bir ayıptan Türkiye'yi kurtaralım. Bunu, bırakın bizim yurttaşlarımızı, yarın biz bunu nasıl izah edeceğiz dünyaya? Bizim önümüzde aydınlık bir gelecek var, parlak bir gelecek var. Demokrasimizi yüceltmek istiyoruz. Demokrasi daha yüksek çıtalara otursun diyoruz. Düşünce özgürlüğü olsun diyoruz. İnsanların özgürce düşünebileceği bir Türkiye'yi ayağa kaldırmak istiyoruz. (CHP sıralarından alkışlar) Eski alışkanlıklarımızdan, eski değer yargılarımızdan kurtulalım diyoruz. Ama değerli arkadaşlarım, geliyoruz, ama çözemiyoruz. Kısır tartışmaların içine giriyoruz. Bunlar yanlıştır. Kısır tartışmalar, hep bize, hep Türkiye Cumhuriyeti'ne zarar vermiştir. İlerlememizin, bugüne kadar Avrupa Birliği ülkeleri veya bizim büyümekte olan, gelişmekte olan ülkeler sıralamasında geriye düşmemizin temel nedeni, Türkiye'nin bütün enerjisini bu tür kısır tartışmalara vermesidir. Yazık oluyor bu ülkeye. Yazık oluyor? Bu ayıptan Türkiye'yi ve demokrasiyi kurtarmak zorundayız.

Değerli milletvekilleri, yargıya müdahale etmeyeceğiz, asla. İstemeyiz, kimsenin yargıya müdahale etmesini istemeyiz. Yargı, kendi etik değerleri, etik kuralları içinde çalışmalıdır. Yargıda etik değerler çok önemlidir. O kurallar içinde çalışacak ki biz, yargının verdiği kararın kamu vicdanı kararı, kamu vicdanını seslendirdiğini bilelim. Onun için diyoruz "Bu milletin vicdanını temsil eder yargının kararı." Bunu yapmak zorundayız.

Şimdi değerli arkadaşlar, biz bu sorunun çözümü için elimizden gelen her türlü katkıyı yapmaya hazır olduğumuzu ifade ettik. Bugüne kadar yaptığım bütün konuşmalarda dediler ki "Öneriniz ne?" Bir öneri olur, iki öneri olur ama biz ortak aklı egemen kılmalıyız bu Parlamentoda. Bir öneri dayatma olarak anlaşılabilir ama otururuz masanın etrafına. Çözülmeyecek bir sorun mu bu? Hayır, çözülecek bir sorun. Ortak irade beyan etmişiz "Bu sorunu çözeceğiz" diye. Üstelik seçimlerden çok önce iradeyi beyan etmişiz. Sayın Cumhurbaşkanı da katılmış bu ortak iradeye. O zaman, oturacağız bunu çözeceğiz. Türkiye'yi bu ayıptan kurtaracağız. Bizim istediğimiz irade bu arkadaşlar. Biz farklı bir şey istemiyoruz. Demokrasi olsun, bu ülkede demokrasi yücelsin, haklar, insan hakları gelişsin, büyüsün diye.

Bakın değerli arkadaşlarım, güzel bir laf var. "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." der. Parlamentonun duvarında yazar bu. Altını çizmek istediğim iki sözcük var: "Kayıtsız şartsız milletindir." der. Şu anda egemenlik kayıtlı, şartlı milletin oldu! (CHP sıralarından alkışlar) Niye kayıtlı, şartlı oluyor? Kayıtsız, şartsız olmalı. Varsa bir hata düzeltelim. Beraber düzeltelim. Biz egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu kabul ederiz, bunu yüceltelim, bu kavramı da yüceltelim.

Millî iradeye pranga vurulmaz arkadaşlar. Millî iradeye pranga vurulmuştur, bundan bizim millî iradeyi kurtarmamız gerekiyor. Sağlıklı, tutarlı bir millî iradeyi geliştireceğiz. CHP'nin takındığı tavır bir demokrasi tavrıdır arkadaşlar. Meclisi boykot? E geldik buraya oturduk. Niye boykot edelim Meclisi? "Niye konuşmadınız?" diyorsunuz. "Niye yemin etmediniz?" diyorsunuz. Değerli arkadaşlarım, bizim yeminle bir sorunumuz yok. Bizim yeminle bir sorunumuz yok. Bizim sorunumuz demokrasi krizi. Bizimle sorununuz yok beyefendi, benimle de sorununuz yok. Bir demokrasi krizi yaşanıyor. Sorun, bu demokrasi krizini çözmek, irade beyan etmek, asıl mesele budur, bunu yaptığımız zaman biz Parlamentoyu yüceltiriz. Biz hiçbir zaman şunu söylemedik: "Bu milletvekillerine özel bir ayrıcalık sağlayalım, bunlar çıksınlar." Hayır, hiçbir özel ayrıcalık sağlamıyoruz. Hukukun üstünlüğü içinde zaten bunlar gelecekler çünkü uluslararası anlaşmalar böyle öngörüyor. "Bunlar affedilsin." Hiçbir zaman böyle bir laf etmedik. "Efendim, bunlar yargılanmasınlar." Hiçbir zaman söylemedik; gider mahkemede yargılanır. Hukukun kuralı neyse giderler, duruşmasının ifadelerini de verirler. "Efendim, bunlar dokunulmazlık zırhına bürünsün." Asla. Milletvekili olurken, bize başvururken dilekçeleri vardır elimizde bunların "Biz dokunulmazlık istemiyoruz." diye 135 arkadaşımın 135'inin de imzası vardır, hiç kimse de dokunulmazlık zırhının arkasına saklanmak istemiyor. (CHP sıralarından alkışlar) Bu olay Cumhuriyet Halk Partisinin olayı değildir arkadaşlar. Bu olayı çözmek Parlamentonun iradesinde olan bir olaydır. "Yargı bunu çözsün." Yargının çözüp çözmediği çok önemli değil, Parlamentonun iradesinin bir demokrasi ayıbını ortadan kaldırması gerekiyor, bizim isteğimiz ve arzumuz budur. "Bu kalkarsa hiçbir sorunumuz olmaz." Elbette, olmayacaktır da, kimsenin sorunu da olmayacaktır. Gelecekler, yeminlerini edecekler. Bakın, kamu görevi yapma hakkını elinden alıyorsunuz onların. Milletvekili görevi, kamu görevidir. Kamu görevi yapacağız. Millet seçmiş, oyunu vermiş, irade teessüs etmiş, mahkemeden mazbatasını almış "Git kamu görevi yap Parlamentoda." diye. Takdir yetkisini kullanarak 2 yargıcımız diyor ki: "Senin kamu görevi yapma hakkını senin elinden alıyorum." Bana söyler misiniz hangi hukukta var bu? Herhangi bir hukukta söyleyin, "Ya şu hukukta var, şu anayasada var, şu uluslararası sözleşmede var." Biz de bunu kabul edelim. Yok öyle bir şey.

Değerli arkadaşlar, hukuk ve özgürlük ve tutukluluğun bu aşamaya gelmesi yeni bir olay değil aslında, yeni bir olay değil. Tipik bir örnek vereceğim değerli arkadaşlarım. Belki milletvekilleri yüzünden biraz daha geniş bu ülkeye bakmış oluruz ve demokrasi nereye geldi hep beraber gözden geçirmiş oluruz. 2 üniversite öğrencisi "Parasız eğitim istiyoruz." diye pankart açtılar, on altı aydır içerdeler, tutuklu yargılanıyorlar; daha hâkimin huzuruna çıkacakları, ne olacakları belli değil. Bana dünyanın herhangi bir demokrasisinden örnek gösterin, Fransa, İngiltere, Amerika, nereyi isterseniz; pankart açtı diye 2 üniversite öğrencisini on altı ay hapse atan bana bir demokrasi örneğini gösterin. (CHP sıralarından alkışlar) Birisini silahla tehdit etti mi? Hayır. Molotofkokteyli attı mı? Hayır. Camı pencereyi kırdı mı? Hayır. Vatandaşı dövdü mü? Hayır. Ne istiyor? Parasız eğitim. Ee, bende istiyorum parasız eğitim, arkadaşlarım da istiyor parasız eğitim, eminim sizler de istiyorsunuz parasız eğitim. İmkân olsa hiç para almayız, bütün çocuklarımız parasız okur. Bunu istemek ne zamandan beri demokrasilerde suç olmaya başladı arkadaşlar?

(AK PARTİ sıralarından "Öyle bir sistem yok da onun için." sesi)

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) - Öyle bir sistem dünyada var kardeşim. Evrensel hukuk onu öngörür. Öyle bir sistem olur olmaz o ayrı bir şey, ama hak ve özgürlüklerin önünde hiçbir güç duramaz. (CHP sıralarından alkışlar) Biz şunu söyledik: Demokrasi, özgürlük ve insan hakları bağlamında eğer bir bedel ödemek gerekiyorsa o bedeli ödemeye hazırız. O bedeli Cumhuriyet Halk Partisi ödemeye hazırdır, yeter ki bu ülkeye demokrasi gelsin, yeter ki bu ülkeye özgürlükler gelsin. (CHP sıralarından alkışlar)

Hükûmet Programı'nda ileri demokrasiden, demokrasiden, özgürlüklerden, insan haklarından uzun uzun bahsediliyor, çok sık söyleniyor ama ben size Türkiye'nin gerçeklerinden rakamlar vereceğim arkadaşlar.

2003-2010 yılları arasında faili meçhulden ölen vatandaş sayısı 101 kişi. Tam 212 kişi gözaltında veya cezaevlerinde şüpheli şekilde yaşamlarını yitirdiler.

2005-2009 yılları arasında tutuklu sayısı, -mahkûm değil arkadaşlar, hükümlü değil, tutuklu sayısı- neredeyse yüzde 100 arttı. 2005'te 31 bin olan tutuklu sayısı 2009'da 60 bine çıktı.

2010 yılında cezaevlerinde 1.857 çocuk tutukluydu, 1857 çocuk! Bir çocuğumuzu tutuklayıp hapse atmak potansiyel suçlu yaratmak demek değil midir arkadaşlar? Biz Parlamentoda yasa yaparken çocukları derdest edin hapse atın diye mi düşündük arkadaşlar? O çocuklar bizim çocuklarımız. O çocukları topluma kazandırmamız lazım. Hapse attığınız zaman, tutukladığınız zaman onları topluma kazandıramazsınız, daha toplumun dışına itersiniz ve hapishanede kaldığı zaman daha bilinçli, daha keskin bir insan tipi yaratmış olursunuz. Yanlış yapıyoruz. Yanlış yaptığımızı kabul edelim. O yasalar bu Parlamentodan geçti. Demek ki bir hatamız var. Bunları düzeltmek gerekiyor.

Bakın değerli arkadaşlar, sadece ve sadece 2010 yılında 596 kişi düşüncelerini açıkladıkları için bin iki yüz on dokuz yıl hapis cezasına çarptırıldı arkadaşlar. Demokrasi bu! Ne diyoruz? Düşünce özgürlüğünü getirelim, herkes düşüncelerini özgürce dile getirsin, düşünceden korkmayalım. 12 Eylül dönemini hepiniz hatırlarsınız, düşüncelerini açıklayan insanlar işkence gördü, hapislerde kaldı, hapislerde yattı. Peki, bizim yaptığımız ne? Demokrasi diyoruz, bu ayıptan Türkiye'yi kurtarmamız lazım.

Basın özgürlüğü... Basın özgürlüğü sıralamasında dünyadaki 196 ülke arasında 119'uncu sıradayız, Avrupa'da da sonuncu sıradayız, hangi basın özgürlüğünden söz ediyoruz! Türkiye'de demokrasinin önündeki en ciddi sorunlardan birisi bugün medyanın içinde bulunduğu durumdur. Bu tablonun mutlaka değişmesi lazım. Daha özgür, özgürce düşünen bir medyaya ihtiyacımız var. Siyasal odaklara endekslenmemiş, özgürce düşünen, özgürce eleştiren, korkmayan, kendisine otosansür uygulamayan bir medyaya ihtiyacımız var. Bu medya olduğu zaman demokrasiyi yüceltiriz, demokrasiyi güçlü kılarız. Bizim temel arzularımızdan birisi de bu değerli milletvekilleri.

Güçler ayrılığı ilkesinden söz ediyoruz, ne kadar güzel, savunuyoruz güçler ayrılığı ilkesini. Derinleştirelim güçler ayrılığı ilkesini, yasamayı, yargıyı, yürütmeyi; birini diğerine tahakküm eden değil, birini diğerinin dengi olan konuma getirmemiz lazım. Eğer denkliği sağlayabilirsek demokrasiyi güçlendirmiş oluruz, aksi hâlde demokrasiyi güçlendiremeyiz. Bu bizim için ciddi bir sorundur.

Bakın değerli arkadaşlar, yine pek çok ülkede rastlanılmayan bir olayı örnek vereceğim. Kişi aranıyor. Gazeteler yazıyor "Falan kişi aranıyor." diye. Kişi yurt dışında. "Madem ben aranıyorum, gelip Türkiye'de teslim olayım." diyor. Geliyor, Türkiye'de teslim oluyor ve hemen siz onu tutukluyorsunuz! Ya, kaçma niyeti var, tutukluyorsunuz! Kaçacaksa zaten yurt dışından niye gelsin! Niye arandığını biliyor zaten. Pek çok ülkede -ya teminat alırsınız veya yurt dışına çıkış yasağı koyarsınız- ileri demokrasilerde ne yapılıyorsa biz de onları yapalım. Niye illa kişiyi hapse atacağız; aylar, yıllar boyu niye bunu tutacağız içeride; hangi gerekçeyle tutacağız? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği onlarca karar var. Hatta Sayın Rıza Türmen Sayın Cemil Çiçek geldiği zaman "Ben Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde görev de yaptım. Arzu ederseniz o mahkeme kararlarından size birden fazla örnek çıkarayım, Türkçeye tercüme edeyim, size teslim edeyim." dedi. Sayın Çiçek dedi ki: "O kararları biz tercüme ettik, kendi Adalet Bakanlığı dönemimde bütün yargıçlara gönderdik bu kararlara uysunlar diye." Niye Türkiye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde tazminatla mahkûm olsun? Olmamalı. Madem demokrasi diyoruz, bunu engellemeliyiz.

Değerli arkadaşlar, medyayı güçlü konuma getirmek de Parlamentonun görevleri arasındadır. Mademki demokrasiyi güçlendireceğiz, medya da güçlenmeli. Medya patronlarının hiçbirisi ama hiçbirisi -altını çizerek söylüyorum- ne doğrudan doğruya ne dolaylı hiçbir kamu ihalesine girmemeliler. Besleme medya mı olur! (CHP sıralarından alkışlar) Besleme medya olursa demokrasi olmaz arkadaşlar.

Anayasa değişikliğinden söz edildi Hükûmet Programı'nda da. Ama ne yapılacak, tek satır yok, belli değil. Biz Anayasa değişikliğinde öngördüğümüz hedefleri seçim sürecinde açıkladık; oturduk basın toplantısı yaptık açıkladık. Bütün sözlerimizin de arkasındayız. Bu Anayasa 12 Eylül ürünü bir anayasa olmakla beraber çoğu maddesi değişti, iyileştirildi. Ama bizim daha özgürlükçü bir anayasaya ihtiyacımız var. Bunun altını her zaman çiziyoruz.

Özel yetkili mahkemeler, 12 Eylül ürünü mahkemeler Türkiye'de demokrasinin önündeki en ciddi engellerden birisidir. (CHP sıralarından alkışlar) Ne demek özel yetkili mahkeme, nereden çıktı o özel yetkili mahkeme? Mahkemeler mi yok? İhtisaslaştırırsınız olur. Mahkeme düşünün, kişiyi tutukluyor, gizlilik kararı koyuyor, sanığın avukatı dosyayı alamıyor. Çünkü "gizli" diyor. Peki, savunmayı nasıl yapacak? "Efendim, özel yetkili mahkemelerin kuralları bu." deniyor. Bana söyleyin, hangi ileri demokraside böyle bir mahkeme türü var? 12 Eylüle umut mu bağlayacağız? 12 Eylül askerî darbesinin getirdiği o DGM'lere umut mu bağlayacağız? Bununla mı biz demokrasiyi kuracağız? Bunun adı mı ileri demokrasi olacak? Bunları şiddetle reddediyoruz ve kaldıralım, Parlamentonun iradesiyle demokrasiyi yüceltmek için bunları kaldıralım.

Tutukluyla yargıç arasında kan davası olmamalı. Olmamalı? Etik değerlerden söz ettim "Yargıda çok önemlidir." dedim. Şimdi düşünün, ben tazminata mahkûm oluyorum yargıç olarak ama o sanığın davasına ben bakıyorum. Diyor ki: "Arkadaş, ben seninle zaten mahkemeliğim, senin davadan çekilmen lazım." "Yok." diyor, "Ben bu davaya bakacağım. Ben sana dersini vereceğim." diyor, "Seni tutuklayacağım, seni hücreye atacağım, seni süründüreceğim." "Niçin?" "Ben özel yetkili mahkemenin yargıcıyım." diyor. Arkadaşlar, bu demokrasi midir? Böyle demokrasi olur mu? O yargıç oradan çekilir, başka bir yargıç gelir. Davalar yargıca endekslenmez, yargıca göre dava olmaz. Dava farklı bir şeydir. Hâkimin tayini çıkar, başka bir yargıç gelir, o bakar ama "Yok, sen bu davaya bakacaksın çünkü senin görevin bunları mahkûm etmek." denirse, bu algı çıkarsa yargılama süreci zarar görür. Bunun önüne de hepimizin çıkması lazım.

Üniversiteler? Anayasa değişikliğinde üniversiteleri özerk kılmalıyız. Allah aşkına, koca koca hocalar kendilerine rektör mü seçemiyorlar ki biz ayrıca "O olmasın da onların içinden şu olsun?" Bırakalım, kendi rektörlerini kendileri seçsinler. Bilimsel özerkliği olsun, yönetsel özerkliği olsun, üniversite gençleri belli bir ağırlıkta üniversite yönetiminde söz ve karar sahibi olsun. Niye gençlerimize güvenmiyoruz? Biz bunları söylüyoruz. (CHP sıralarından alkışlar)

Yüzde 10 seçim barajı? Bunun kalkması lazım; daha önce de söyledik. Bize dediler ki: "Efendim, siz popülist yaklaşıyorsunuz, kanun teklifi bile veremezsiniz." Kanun teklifini de verdik. Buyurun, kaldıralım. Neden korkuyoruz arkadaşlar?

"Millî irade" diyoruz. Başkasının başka bir partiye, daha doğrusu milletin başka bir parti için kullandığı oy dolayısıyla ben niye milletvekili çıkarayım? Bunun adı millî irade mi olur arkadaşlar? Olmamalı. Bunları engellemeliyiz.

Değerli arkadaşlar, adli kolluğun kurulması lazım sağlıklı bir demokrasi için, savcıların elinin güçlendirilmesi lazım sağlıklı bir demokrasi için. Biz, hepimiz, vasiyetin ne kadar önemli olduğunu biliriz değerli arkadaşlar. Vasiyet gerçekten önemlidir, ölüme bağlıdır. Kişi yaşamını yitirirken geride bir vasiyette bulunur.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Kılıçdaroğlu, lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

Üç dakika süre veriyorum, buyurun.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) - Bağlıyorum Sayın Başkan.

Kişi bir vasiyette bulunur. Bu ülkenin kurtarıcısı da, Gazi Mustafa Kemal de bir vasiyette bulundu. Kendi mal varlığı üzerindeki payı Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumuna verdi, İş Bankasının gelirlerini. Oradan elde edilen temsil yetkisi CHP'ye aittir ama buradan Cumhuriyet Halk Partisine beş kuruş para gelmez, o para olduğu gibi Türk Dil Kurumuna, Türk Tarih Kurumuna gider ama 12 Eylül rejimi Türk Dil Kurumunu, Türk Tarih Kurumunu kapattı. Eğer, biz, gerçekten "vasiyet" kavramına inanıyorsak, vasiyetin gereklerinin yerine getirilmesine inanıyorsak bu ayıptan da Türkiye'yi kurtarmalıyız. Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu eski konumunda olmalı, vasiyete uygun olarak onlar görev yapmalılar. Anayasa değişikliğinde bizim önem verdiğimiz konulardan birisidir.

Değerli arkadaşlar, demokrasilerde en büyük tehlike, çoğunlukla iktidara gelen partinin "Ben her şeyi yaparım" iradesine sahip olmasıdır. Bu, demokrasinin önündeki en büyük tehlikedir. Her şeyi yaparım değil, hukukun üstünlüğü içinde bizim çalışmamız lazım. İktidar her rejimde vardır ama muhalefet sadece demokrasilerde vardır. Muhalefetin olmadığı bir rejim sağlıklı bir demokrasi değildir.

Ben, bugün Parlamentoda varılan uzlaşma ile demokrasinin önündeki ciddi ayıpların kaldırılacağına yürekten inanıyorum. O, gerek AKP Grubundan gerek CHP Grubundan katılan, katkı veren, başta Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere, Sayın Meclis Başkanı olmak üzere herkese yürekten teşekkürlerimi sunuyorum çünkü arzumuz şu: Biz kaybetsek de demokrasi kazanmalı, siz kaybetseniz de demokrasi kazanmalı. Demokrasi, hak ve özgürlükler bizim için artık kaçınılmazdır. Türkiye'yi bir korku toplumundan çıkarıp herkesin düşüncelerini özgürce dile getirdiği, sağlıklı çalışan bir demokrasiye kavuşturmaktır. O da, başkalarının değil, bizim görevimizdir.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından ayakta alkışlar)