Yazılı ve Sözlü Sorular Araştırma Komisyonları Soruşturma Komisyonları
                                                                      Son Tutanak Tutanak Sorgu Tutanak Metinleri Gizli Oturum Tutanakları
                                                                                                                                            Uluslararası Komisyonlar Dostluk Grupları
                                                                                      Genel Sekreterlik Mevzuat Telefon Rehberi Etik Komisyon Duyurular

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati:15.00

7 Ekim 2004 Perşembe

BAŞKAN: Geçici Başkan İsmail ALPTEKİN

KÂTİP ÜYELER: Geçici Kâtip Üye Enver YILMAZ (Ordu), Geçici Kâtip Üye Yaşar TÜZÜN (Bilecik)

-----0-----

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin Üçüncü Birleşimini açıyorum.

Toplantı yetersayısı vardır.

Sayın milletvekilleri, gündeme geçmeden önce, İçtüzüğümüzün 59 uncu maddesi gereğince, Hükümet adına, Sayın Başbakan söz talep etmişlerdir; kendilerine söz vereceğim ve istem halinde, bu madde gereğince, siyasî parti gruplarına ve grubu bulunmayan milletvekillerinden birine de söz vereceğim.

Buyurun Sayın Başbakan. (AK Parti ve Bakanlar Kurulu sıralarından ayakta alkışlar)

 

 

 

 

 

BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN (Siirt) – Sayın Başkan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin değerli mensupları; Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin sonbahar oturumuna katılmak üzere, bildiğiniz gibi Strasbourg’a gitmiş ve Parlamenter Meclisinde, sonbahar oturumunda bir konuşma imkânını bulmuş ve ardından da 40-45 dakikalık bir soru-cevap faslı oluşmuştu.

Strasbourg’taki bu toplantılarımız gerçekten dolu dolu, gerçekten verimli ve ülkemizi temsilen Strasbourg’ta bulunan tüm milletvekillerimizin, gerek iktidar gerekse muhalefet milletvekillerimizin oradaki saygınlığını da, diğer grupların gerek başkanlarından gerekse temsilcilerinden dinleme fırsatını buldum.

Strasbourg’ta bulunduğum sırada, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinde, hükümetimizce, son dönemde insan hakları ve demokratikleşme alanında atılan adımlar, ülkemizin Avrupa Birliği perspektifi ve dışpolitika önceliklerimiz konularında bir konuşma yaptım. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi üyelerinin sorularını tek tek yanıtladım.

Avrupa Konseyi Üst Yönetimi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanıyla görüşme imkânı buldum.

Görüşmeler sırasında, muhataplarıma, Türkiye’nin, Avrupa Konseyinin Avrupa mimarisi içinde üstleneceği rol ve görevlerde başarıya ulaşması için mümkün olan her türlü katkıyı yapmaya hazır olduğunu belirttim. Ülkemizin Avrupa Konseyiyle mevcut işbirliğinden memnuniyet duyduğumuzu da ifade ettim.

Muhataplarımız, Avrupa Konseyinin etkin bir üyesi olan ülkemiz ile Avrupa Konseyi arasındaki işbirliğinden ve hükümetimiz döneminde insan hakları, demokratikleşme konusunda atılan adımlardan duydukları memnuniyetleri ifade ettiler ve bundan, tabiî ki, bizler de memnun olduk.

Bu ziyaret vesilesiyle, ülkemizin dışpolitika önceliklerinin, Avrupa Birliği üyeliğiyle ilgili perspektife yönelik de çok farklı görüş alışverişinde bulunduğumuz Avrupa Birliği üyesi ülkelerin temsilcileriyle de görüşme fırsatımız oldu.

Özellikle dünkü Hükümet açıklamamızda da belirttiğimiz üzere, Avrupa Birliği Komisyonu Raporunda, ülkemizin Avrupa Birliğine uyum yönünde attığı adımları kapsamlı bir biçimde değerlendirildikten sonra, üye ülkelere, Türkiye ile müzakerelerin başlatılması yönünde net bir tavsiyede bulunulmuştur; bunu, açıkça görüyoruz. Bu, şüphesiz, Türkiye’nin, Avrupa Birliği yolunda önemli bir eşiği daha aştığının ifadesidir. Bu, bir sonuç değildir; bu, aslında bir başlangıçtır ve bundan sonra, önümüzde, şüphesiz ki zor günler var. Bunları da, yine, hep birlikte, nasıl ki şu ana kadar iktidar ve muhalefetiyle Parlamento içinde el ele verdiysek, Parlamento dışında sivil toplum örgütleriyle bir dayanışma içerisinde bu süreç aşıldıysa, inanıyorum ki, bundan sonraki süreci de, yine aynı dayanışma içerisinde başararak aşacağız ve tabiî, bu, sadece Parlamento içinde bizlerin başarısı değil, aslında, bu, milletimizin de bu sürece katkısıdır ve milletimizin zaferidir. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Bu alınan kararı olumlu bulmakla birlikte, dengeli, net bulmakla birlikte, Komisyonun müzakerelerin yöntemine ilişkin bazı değerlendirme ve önerilerini, 17 Aralıktaki Avrupa Birliği Zirvesine kadar, müzakerelerin başlatılmasıyla ilgili siyasî kararı verecek olan Avrupalı dostlarımızla birlikte gözden geçirme fırsatını bulacağımızı sanıyorum. Bu süreci de başlatmış bulunuyoruz. Zira, bu değerlendirme ve önerilerin, daha önceki uygulamalardan farklı olarak, Türkiye için ayırımcılık anlamına gelecek özel koşullar oluşturacak şekilde yorumlanmaması için böyle bir mesainin çok yararlı olacağını düşünüyorum; onun için de, bu görüşme sürecini başlatmış bulunuyoruz. Şimdiye kadar yaptığım temaslarda, 17 Aralıkta siyasî kararı alacak olan devlet ve hükümet başkanları, komisyon raporunu beklediklerini, buna göre hareket edeceklerini, bundan önceki görüşmelerde, şahsıma da, arkadaşlarıma da bildirmişlerdi; hatta hatta, 2002 Kopenhag Zirvesinde, bildiğiniz gibi, sonuç bildirgesinde yer alan şu ifade çok önemliydi; o da -özellikle altını çizmek istiyorum- “Kopenhag siyasî kriterlerini Türkiye’nin yerine getirmesi halinde, gecikmeksizin müzakerelere başlamasına...” Bu ifade, tabiî, çok önemli; inanıyorum ki, ahde vefa göstermek suretiyle, hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak bu kelimeye, zannediyorum uyulacaktır.

Gerek Türk basını olarak gerekse şu ana kadar bu sürece destek verenlerin aynı desteği bundan sonra da sürdürmeleri, bizim işimizi kolaylaştıracağı gibi, süreci de hızlandıracaktır. Zira, Türkiye artık, gerek ülkemiz gerekse milletimizle gerekse tüm Avrupa ve Avrupa’daki dostlarımızla birlikte, bir dönemeci, şu anda, evet, aşmaktadırlar.

Burada, yine bir gerçeği özellikle vurgulamak istiyorum -az önce de ifade ettim- uzun ince bir yoldayız ve bu yolculuğumuz esnasında, dayanışmamız hiçbir zaman eksik olmamalı ve üzerimize düşeni en iyi şekilde yerine getirmek suretiyle, Avrupa Birliği Müktesebatının içerisinde ne varsa, bunların gereğini ve uyumdaki eksikliklerimizi de,        şüphesiz ki müzakereler esnasında, yine, bazı şeyler ortaya çıkacaktır, bunları da süratle yerine getirmeye muktedir bir Parlamentomuz var, bununla iftihar edebiliriz ve bunun yanında, tabiî, uygulamaya yönelik atılacak adımlar vardır ki, zaten biliyorsunuz sıkıntı buradadır; neden, bu bir zihniyet değişimidir, bir zihinsel değişimdir, bu bir süreçtir, bu zihniyet değişimini hep birlikte en batıdan en doğuya, en kuzeyden en güneye, 70 milyon vatan evladına kabul ettirecek şekilde bunun çalışmasını yapmak durumundayız. Bunu ne kadar büyük ölçüde gerçekleştirirsek inanıyorum ki bu süreç o kadar hızlanacaktır. Tabiî zamanla ilgili olarak çok değişik ifadeler kullanılıyor. Efendim askıya alınmak, efendim işte tarih verilmedi, şudur budur gibi; bence bunlara pek iltifat etmenin anlamı yok. Müzakereye başlayan bir ülke tam üye olma sürecine girmiş bir ülkedir. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Müzakere bunun için başlatılır; yani tam üyeliğe kabul edilmeyecek bir ülke için müzakere kavramının ne anlamı olur. Kaldı ki, bunlar zaten çoktan aşıldı; bu Helsinki’de aşıldı, bu gümrük birliğinde aşıldı. Ben, bu vesileyle gerek gümrük birliğinde, gerekse Helsinki Zirvesinde, Lizbon’da katkısı olan bütün siyasilere, geçmiş siyasilere de huzurunuzda ayrıca teşekkür ediyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Tabiî ki bugünlere durup dururken gelmedik ve bu süreç şu andaki bana göre bir finalin adımlarıydı, bu finali de hep birlikte attık. İnşallah bu finali hep birlikte yaşamak ve bunu sonuçlandırmak da yine bizim görevimizdir, temennimiz odur ki, bizden bu atılacak adımlarla, daha sonra Parlamentoda görev yapan veya yapmaya devam eden her vatan evladı bu süreci yaşamış olsun diyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK Parti ve Bakanlar Kurulu sıralarından ayakta alkışlar; CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Başbakan.

Sayın milletvekilleri, gruplar adına söz isteği var.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Şükrü Elekdağ; buyurun. (Alkışlar)

Sayın Elekdağ, süreniz 10 dakika.

CHP GRUBU ADINA ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliği Komisyonunun Türkiye hakkındaki 6 Ekim raporunun değerlendirilmesi konusunda Sayın Başbakanımız konuştular ve görüşlerini izah ettiler. Ben de, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına kendi görüşlerimizi burada sizlere arz edeceğim.

Değerli arkadaşlarım, bu rapor, esasında iki bölümden mürekkeptir. Bunlardan birinci bölümü, Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle tam üyelik müzakerelerine başlaması hususunda Komisyonun değerlendirmesiyle ilgilidir. İkincisi de, süreçle ilgilidir. Türkiye, Avrupa Birliğiyle katılım müzakerelerine başladığından itibaren, nasıl bir prosedür uygulanacak; bu ele alınmaktadır.

Şimdi, ilk önce, Avrupa Birliği Komisyonu raporunun birinci bölümü hakkında görüşlerimi arz edeceğim. Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliği Komisyonu, Kopenhag siyasî kriterlerini yeterince yerine getirdiği görüşüyle, Avrupa Birliğinin Türkiye’yle katılım müzakerelerine başlamasını Konseye tavsiye ediyor. Yani, Avrupa Birliği Komisyonu raporunun “sonuçlar ve tavsiyeler” bölümünün 3 üncü maddesinde aynen şu ifadeler yer alıyor: “Komisyon, Türkiye'nin gerçekleştirdiği tüm ilerleme ve reformları göz önünde tutarak ve 1 inci maddede söz konusu olan yasaları uygulamaya geçirmesi durumunda, Türkiye'nin üyelik için gerekli siyasî kriterleri yerine getirdiğini düşünmektedir ve üyelik müzakerelerinin başlamasını tavsiye eder.”

Burada, atıfta bulunulan birinci maddedeki yasalar Dernekler Yasası, yeni Türk Ceza Yasası ve İstinaf Mahkemeleri Yasasıdır. Bunlar hakkındaki yasal düzenlemelerin tam olarak uygulanmaya geçirilmesi esasen önümüzdeki kısa süre içerisinde tamamlanacaktır. Bu hususta herhangi bir sorun yoktur. Bu itibarla, Avrupa Birliği Komisyon raporunda Türkiye’ye “evet” denilmekte ve Avrupa Birliğine katılım müzakerelerine başlanması yolunu açmaktadır. Bu, bazı köşe yazarlarının söylediği gibi herhangi bir şekilde bir sarı ışık değildir, yeşil ışıktır. (Alkışlar)

2002 Kopenhag Zirvesinde alınan kararda “siyasî kriterleri yerine getirmesi durumunda, Türkiye Avrupa Birliğiyle gecikmeden müzakerelere başlayacaktır” deniliyordu. Buradaki “gecikmeden” ifadesi, Komisyonun 6 Ekim tavsiyesinde yer almamıştır; ancak, bu eksikliği olumsuz olarak yorumlamak doğru olmayabilir. Zira, 17 Aralıkta, Avrupa Birliğinin Türkiye’yle katılım müzakerelerine başlanması kararı komisyonun tavsiyesini dikkate alacak olan Avrupa Birliği Konseyi tarafından değerlendirilecektir. Bu, siyasî bir karardır. Avrupa Birliği Komisyonu, bu siyasî nitelikli kararı verecek olan komisyonun bu konudaki iradesine  daha önceden herhangi bir şekilde bir etki yapmak istememiştir; yani, bu, anlaşılır bir husustur.

Komisyonun tavsiyesi ışığında, Avrupa Birliği Konseyinin 17 Aralıkta olumlu bir karar alması kuvvetle muhtemeldir. Normal olarak müzakerelerin en geç 2005’in ilk altı ayı içerisinde başlaması beklense de bunun şu anda bir garantisi yoktur. Fransa, Avrupa Birliği Anayasasına ilişkin referandumu 2005 sonbaharında yapacağından, Türkiye’yle müzakerelerin başlama tarihinin 2006’ya ötelenmesi hususunda kulis yapmaktadır; ancak, Fransızların bu kaprislerinin Avrupa Birliği tarafından dikkate alınıp alınmayacağı hususunda şu anda bir şey söylemek mümkün değildir.

Şimdi, Komisyonun almış olduğu kararın ikinci tarafına geliyorum.

Komisyonun raporu -biraz önce belirtmiş olduğum gibi- aynı zamanda, Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle katılım müzakerelerine başladıktan sonra nasıl bir prosedür uygulanacağını saptamaktadır.

Değerli arkadaşlarım, maalesef, bu konuda, Komisyon raporunda, “Sonuçlar ve Tavsiyeler” bölümünde, Avrupa Birliğinin tamamen ayırımcı ve çifte standartlı bir yaklaşım benimsediğini görüyoruz. Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle müzakere sürecini, Türkiye açısından ciddî sıkıntılar yaratıcı, rencide edici, dışlayıcı ve haksız durumlara yol açan birtakım şartlara bağlıyor,

Değerli arkadaşlarım, evet, raporun “Sonuçlar ve Tavsiyeler” bölümünde müzakere sürecine ilişkin öyle şartlar ileri sürülüyor ki, bunların Türkiye’yle müzakerelerin bir çıkmaza sürüklenmesi amacıyla düzenlendiği izlenimi uyanıyor.

Bakınız, bu koşullar şunlar. “Sonuçlar ve Tavsiyeler” bölümünün 5 inci maddesi. Burada deniliyor ki “Avrupa Birliğinin temeli olan prensiplerde ciddî ve ısrarlı bir zedelenme olduğunda, Komisyon müzakereleri askıya alacaktır. Komisyon, böyle bir karara nitelikli oy çokluğuyla varacaktır. “

Değerli arkadaşlarım, böyle bir koşul, diğer aday ülkelerin hiçbiri için ileri sürülmemişti. O bakımdan, ilk defa olarak Türkiye için ileri sürülüyor ve bu bir ayırımcılık, tabiatıyla doğru değil, burada, bir çifte standart var.

Diyelim ki, Türkiye'nin yolunun biraz uzun olduğunu düşünerek, bu konuda bazı öyle koşullar ileri sürmek zorunluluğu duydular; fakat, bunu, bu şekilde de, böyle yapmamaları gerekirdi; yani, Türkiye'nin müzakere sürecinin askıya alınmasının oybirliğiyle olması gerekirdi. Halbuki, burada nitelikli çoğunluk var.

Şimdi, nitelikli çoğunlukla karar alınması ne demek; bu, Türkiye’yle uğraşmak isteyenlere, Türkiye'ye birtakım zorluklar çıkarmak isteyenlere veya Türkiye'den birtakım siyasî imtiyazlar elde etmek isteyenlere davetiye çıkarmak olacak. O bakımdan, Avrupa Birliğinin, böyle bir koşulu bu karara dahil etmesi, derc etmesi, her halukârda iyi niyetten ileri gelmiyor diye düşünüyorum.

Netice itibariyle, Türkiye, bunların da üstesinden gelir; Türkiye, bu zorlukların da üstesinden gelir derseniz, ben size katılırım. Evet, hep beraber bu sorunların üstesinden gelebiliriz. (Alkışlar) Fakat, bunun arkasından ikinci bir madde var; ikinci, rahatsız edici bir madde var. Orada, 6 ncı maddede deniliyor ki “Müzakereler kompleks olacaktır. Uzun bir geçiş süreci gerekebilir. Ayrıca, yapısal politikalar ve tarım gibi bazı alanlarda özel düzenlemelere ihtiyaç olabilir. Serbest işçi dolaşımı için de, kalıcı, önleyici tedbirler düşünülebilir.” İşte, değerli  arkadaşlarım, bu, Türkiye açısından kabul edilemez bir ayrımcılık örneğidir. (CHP sıralarından alkışlar) Avrupa Birliğine son giren 10 üyeye, altı veya yedi senelik geçiş dönemleri tanıdılar. Bu, kabul edilebilir. Daha önceki hükümetler de, Türkiye’nin, zaten böyle birtakım ayrıcalıklara uğramasını kabul edeceklerini belirtmişlerdi. Bunları, çok sarih olarak anlıyoruz, hatırlıyoruz; fakat, diğerlerine altı – yedi senelik bir geçiş dönemi sağlanırken,  Türk işçisine, Avrupa Birliğinin kapılarının ilelebet kapanması öngörülüyor bu maddeyle. Bu madde, bu haliyle ırkçılık kokuyor değerli arkadaşlarım. (CHP sıralarından alkışlar) Bunu kabul edemeyiz! Bu mümkün değil arkadaşlarım!

Beni hepiniz tanıyorsunuz ve Avrupa Birliği konusundaki heyecanımı, bu kürsüden, muhtelif defalar dinlediniz. O bakımdan, bu söylemiş olduğum husus, herhangi bir şekilde bir eleştiri değildir değerli arkadaşlarım, bu bir gerçektir; bunu düzeltmeye çalışmalıyız. Bu, bu şekilde kaldığı takdirde, ileride, bize, çok büyük sorunlar çıkarır. Bunu bilelim değerli arkadaşlarım.

“Sonuçlar ve Tavsiyeler” bölümünde bir de 8 inci madde var. Bu 8 inci madde “müzakereler, doğası nedeniyle, açık uçlu ve sonucu garanti edilemeyecek bir süreçtir” diyor. Esasında, raporda bu husus altı yedi defa tekrar ediliyor. “Sonuçlar ve Tavsiyeler” kısmında da, madde 8’de “müzakereler, doğası nedeniyle, açık uçlu ve sonucu garanti edilemeyecek bir süreçtir” deniliyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla)- Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sonra şöyle devam ediliyor bu maddede; bakın, dikkatle izleyin: “Müzakerelerin sonuçları veya onu izleyecek onaylama sürecinin sonuçları ne olursa olsun, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin niteliği, Türkiye’yi Avrupa yapılarına demirleyecek şekilde olmalıdır.

Şimdi, arkadaşlarım, burada iki noktayı dikkate almak durumundayız. Bu maddede deniyor ki: “Görüşmelere başlansın; ama, müzakereler sonucunda, Türkiye’nin tam üyelik statüsünü alıp alamayacağı belli olmasın; Türkiye’ye tam üyelik statüsünün verilip verilmeyeceği hususunda herhangi bir şey söylenmesin.” Değerli arkadaşlarım, bu yaklaşım, Türkiye’yi son derece rencide edici, kırıcı ve önünü kesici bir yaklaşımdır. Şimdiye kadar, tüm aday ülkelerle müzakereye başlanırken, bunun tam üyelikle sonuçlanacağı öngörülmüştü. 8 inci maddenin yazılışından, Türkiye ne yaparsa yapsın, önünün kesilmesine çalışılacak ve 31 madde üzerinde müzakereler bittikten sonra da, önüne, tam üyelik yerine başka bir alternatif çıkarılabilecek gibi bir hava vardır bu maddede; bu verilmek istenmiştir değerli arkadaşlarım.

Şimdi, Türkiye, ucu açık müzakereleri ve serbest dolaşım konusunda kalıcı önlemleri kabul edemez değerli arkadaşlarım. Nedenini sorarsanız; bu yaklaşımlar kabul edildiği takdirde, Türkiye, müzakere süreci döneminden beklediği faydaları sağlayamayacak ve şimdiden üye olmama alternatifini de gündeme getirmiş olacaktır; çünkü, bu, yazılıdır.

Değerli arkadaşlarım, bir hususu sizlere hatırlatacağım. 1998’de, hatırlayacaksınız, Türkiye, Helsinki’de tam üyeliğe doğru giden yolda adaylık statüsünü aldı. Helsinki’de Türkiye’ye adaylık statüsü verildi; fakat, adaylık statüsü verilirken, tabiatıyla, diğer aday ülkeler için olan şartlar da ileri sürüldü. Bunların hepsi de Türkiye’ye sonradan verilen katılım ortaklığı belgesinde yer aldı. Fakat, bunların dışında iki nokta daha vardı; bunlardan bir tanesi Kıbrıs konusu, öbürü de sınır ihtilafları konusuydu. Kıbrıs konusunda Sayın Başbakan buna kuvvetle itiraz etti. “Ben bunu kabul edemem, böyle bir önşart olmaz; bu, Türkiye’ye karşı ayrımcılıktır” dedi. Bunun üzerine, Brüksel’den Avrupa Birliğinin en yüksek düzeyde olan temsilcileri –bir tanesi Solana’dır, hatırlayacaksınız- Türkiye’ye geldiler ve Sayın Başbakanı ikna etmeye çalıştılar. Başbakan ikna olmayınca, o zaman Finlandiya’nın Cumhurbaşkanı olan ve dönem başkanlığı yapan Ahtisaari, biliyorsunuz, son derece bağımsız bir rapor yayımladı Türkiye hakkında. İşte, aynı Ahtisaari şimdi emekli devlet başkanı. O, bir mektup yolladı Sayın Ecevit’e; dedi ki: “Bu belgede, basit bir şekilde, herhangi bir tehlike yoktur; yani, siz, burada, Kıbrıs konusunun öne çıkarılmasından bir şart olarak endişe etmeyin. Ben, dönem başkanı olarak size garanti ediyorum ki, bu, böyle olmayacaktır.” Bunun üzerine, Sayın Başbakan da, tabiî, Ahtisaari’nin bu mektubuna güvendi. Fakat, mektup bir tarafa konuldu; çünkü, belgede yazılı olan şeye itibar edilir daima. O belgede yazılı olan hususa itibar edildi ve Kıbrıs konusu bir koşul oldu Türkiye için ve bu son beş senede bununla uğraşıldı.

Şimdi, o bakımdan, değerli arkadaşlarım, bu belgede, serbest dolaşımın işçiler için mümkün olmayacağını ihsas eden ve serbest işçi dolaşımı için de “kalıcı, önleyici tedbirler düşünülebilir” denilmesi, Türkiye’nin, bunu, bir nevi kabul ettiği anlamına gelecektir. “Düşünülebilir” diyor; ama, Türkiye’nin buna karşı tepkisini çok kuvvetle ortaya koyması ve “ben bunu kabul edemem” demesi lazım.

İkincisi; “müzakereler, doğası nedeniyle, açık uçlu ve sonucu garanti edilemeyecek bir süreçtir...” Bu da, Türkiye’yle yapılacak olan müzakerelere gölge düşürüyor. Türkiye’nin bu konudaki heyecanını bir ölçüde zayıflatıyor tabiatıyla; fakat, onun dışında da, Türkiye’ye özgüven sağlamıyor bu. Biz ne düşünüyorduk; Türkiye, Avrupa Birliğiyle müzakerelere oturduğu andan itibaren yepyeni bir hava doğacak. Bu, Türkiye’ye, Avrupa’nın yörüngesinde olduğu gibi bir imkân sağlayacak. Dışarıdan bakıldığı takdirde, Türkiye, daha istikrarlı, belli bir yere gittiği, belli bir ülke olarak görünecek. Bundan dolayı, Türkiye’ye yabancı sermaye akımı artacak. Bu, Türkiye’nin, aynı zamanda,  başka alanlarda da itibarını ve yararlanmasını artıracak diye düşünüyorduk. Maalesef, değerli arkadaşlarım, bu bahsetmiş olduğum 8 inci maddedeki husus bunlara gölge düşürmektedir. Türkiye’nin bunu kabul etmesi mümkün değildir değerli arkadaşlarım.

O bakımdan, bu hususta Türkiye’nin tutumunu açıkça ortaya koyması, bunu Avrupa Birliği makamlarına bildirmesi, bugün ile 17 Aralık arasında bu konuda ne yapmak lazımsa yapması gerekmektedir.

Hepinize saygılarımı sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Elekdağ.

Gruplar adına ikinci söz isteği, AK Parti Grubu adına, Adana Milletvekili Sayın Ömer Çelik; buyurun efendim. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika.

AK PARTİ GRUBU ADINA ÖMER ÇELİK (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Kuşkusuz, Türkiye’nin demokratikleşme çabaları açısından dün son derece tarihî bir dönemeçti. Bu Meclise ruh veren ayrıksılık, bu Meclisin dünkü reform çabalarının o şekilde sonuçlanmasına dönük iradesi bakımından da önemli olmuştur. Bilindiği gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin dünyadaki bütün parlamentolardan farklı bir özelliği var ki, bu Meclisin büyüklüğünün bir sembolüdür bu. Dünyadaki bütün millet meclisleri, bütün parlamentolar bir savaşın neticesinde kurulmuşken, sadece bizim Türkiye Büyük Millet Meclisimiz Kurtuluş Savaşına başkomutanlık ederek bu süreci yürütmüştür. Bütün meclisler bir savaşın neticesinde kurulmuşken, bu Meclis bir savaşı yönetmiştir ve modern cumhuriyetin kurulmasına zemin teşkil etmiştir. Bu bakımdan çok ayrıksı bir yeri vardır. Bu Meclis, bu ayrıksılığını her dönemde ve her tarihsel koşulda sürdürmüştür. Büyük Atatürk’ün muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkma hedefi olarak gösterdiği hedefe doğru ilerlenirken de, tarihin her kritik aşamasında ayrıksılığını ortaya koyarak, milletin geleceğe yürüme iradesine en büyük öncülüğü yapmıştır. Nitekim, Avrupa Birliği konusunda da bu Meclis, iktidarıyla muhalefetiyle ve bütün unsurlarıyla, Türkiye’nin aydınlık bir geleceğe yürümesi, daha modern bir ülke olması ve dünya koşullarında rekabet edebilir, küresel rekabet içerisinde öncü olabilir bir ülke olması bakımından iradesini sonuna kadar göstermiştir. Biraz evvel muhalefet sözcüsünün de belirttiği gibi, bundan sonra da göstermeye devam edecektir. Bu sebeple, Yüce Meclis bir kere daha her türlü takdiri hak etmiştir. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Avrupa Birliği sürecimiz, kuşkusuz, teknik ayrıntılarını tartışabileceğimiz birçok konunun yanı sıra, bugüne kadar görülmemiş, hem Avrupa’da hem dünyanın başka yerlerinde yankı yaratan hem de bizim kendi tarihimiz açısından kaydedilmesi gereken birçok sembolik anlam taşıyor. Bunların en önemlilerinden bir tanesi, 11 Eylül olayları sonrasında ortaya çıkan ve dünyanın nereye gittiğinin anlaşılamadığı çeşitli gelişmeler karşısında herkesin tedirgin olduğu bir dönemde, medeniyetler arası savaştan, değerler arası soğuk savaştan bahsedildiği, hatta Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşından bahsedildikten sonra soğuk savaşın üçüncü dünya savaşı olarak kaydedildiği ve 11 Eylülden sonra dünyada ortaya çıkan koşulların kimi stratejistler tarafından dördüncü dünya savaşı olarak adlandırıldığı bir dönemde, Türkiye gibi bir ülke, medeniyetlerarası köprü işlevi gören, kıtalararası, ülkelerarası geçiş noktası olan, kavşak noktası olan bir ülkenin, bir yandan bir eliyle Doğu derinliğini tutarken, öte yandan Batı perspektifini elinin altında tutarak büyük bir sentez ve büyük bir model ortaya koyması, Doğu derinliği içerisinde Batı’da temsil edilen evrensel değerleri konusundaki reform sürecini son derece ciddî bir biçimde ilerletmesi, bütün dünyanın önünde, dünyanın kötü gidişine sebep olan koşulların dışında başka türlü modellerin de ortaya çıkabileceğini göstermesi bakımından çok önemli olmuştur.

Dolayısıyla, bizim, Avrupa Birliği sürecinde ülkemizde gerçekleştirdiğimiz reformlar, bu reformların dışpolitikamıza yansıması, ekonomimize yansıması, sadece kendi ülkemizin özel tarihsel koşulları bakımından tarihsel ve çok önemli olaylar olmasının ötesinde, bütün dünyaya katkı yapan, bölgemize katkı yapan gelişmelere bir sembol olması bakımından önemlidir.

Kuşkusuz, dünyanın çeşitli ülkeleriyle mukayese ettiğimiz zaman, bizim son dört beş sene içerisinde yaşadığımız çeşitli olaylar ve son seçimlerden sonra gerçekleştirilen reform süreci, çeşitli ülkelerde on yıla, onbeş yıla varan çok ciddî tartışmaların ortaya çıkmasına yol açmıştır ve bu tartışmalar ortaya çıktığı zaman da çeşitli ilerlemeler, bu ilerlemelere bağlı olarak tekrar geri çekilmeler, büyük kırılmalar yaşanmıştır; fakat, milletin verdiği destekle, Yüce Meclisin iradesi, bu süreci hiçbir kırılma yapmadan, hiçbir akamete uğratmadan son derece ciddî bir şekilde, son derece güçlü bir şekilde, sistematik bir şekilde yürütmüştür.

Başka ülkelerle, bugün Avrupa Birliği içerisinde son derece güçlü olan ülkelerin o dönemdeki yaşadığı tarihsel koşullarla ve tartışmalarla mukayese edildiği zaman, aslında, üzerinde mutabakata varılmış ve güçlü bir iradeyle ortaya konulmuş bu süreç, diğer yerlere göre daha az maliyetle ve daha büyük fayda elde ederek gerçekleştirilmiştir. Bu da “sadece halkın yüzde şu kadarı Avrupa Birliği sürecine destek veriyor” şeklinde anketlere yansıyanın çok ötesinde, halkımızın tamamının, çağdaşlığa, modernliğe ve bu ülkenin daha iyi bir ülke olması yönündeki taleplere destek verdiğini göstermesi bakımından son derece önemlidir.

Bugün, Avrupa Birliğine girmemizin en büyük sebebi, Yüce Meclisin malumu olduğu sürece, sadece bir kıtaya ait olmak, bir kıtanın ekonomik refahından faydalanmak, bir kıtada yaşanan kriterlere ait olmak değil. Bizim açımızdan, Avrupa’da, bugün, temsil edilen değerler, artık, evrensel nitelik kazanmıştır ve Avrupa’da temsil edilen değerler, Avrupa’nın kendisinden çok daha büyüktür. Dolayısıyla, biz, bir kıtaya ait olmak ya da bir kıtanın stratejik eksenine dahil olmak üzere bu Avrupa Birliği sürecini ilerletmiyoruz; tam tersine, insanlığın üzerinde mutabakata varmış belli değerler sistemine dönük irademizi göstermek, ülkemizi bu değerler sistemi etrafında daha ileriye götürmek için bu değerleri istiyoruz.

Bu konuda Avrupa’da ortaya çıkan çeşitli önyargıların, Avrupa’nın bu konunun anlaşılmasına dönük Avrupa içerisinde yaşanan tartışmaların, aslında, Türkiye’nin bu güçlü iradesi karşısında hiçbir önemi yoktur. Bundan on sene öncesini hatırladığımızda, on sene öncesine baktığımızda, Türkiye’nin bugünkü aşamaya gelmesi, ne Türkiye’nin içerisinde öngörülebilen bir şeydi ne de Avrupa’daki çeşitli önyargılarla Türkiye’yi değerlendiren, hatta yobazlığa varacak derecede Türkiye’ye karşı önyargı besleyen çevreler tarafından, sorulduğunda, mucize olarak değerlendirilebilecek bir şeydi; ama, bugün, eğer, Türkiye’de olup bitenler Avrupa’da büyük bir hayret uyandırıyorsa, büyük bir hayranlık uyandırıyorsa, “sessiz devrim” olarak adlandırılıyorsa, bu, Türkiye’nin önündeki bütün önyargıların, Türkiye’nin iradesinin karşısında nasıl eridiğini göstermesi bakımından son derece önemlidir.

Şimdi, kuşkusuz, ortaya çıkan rapor, net, güçlü ve “nitelikli” bir yeşil ışık yakmaktadır; yani, Türkiye’nin kırkbir yıllık mücadelesi, daha da geriye gidelim, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren sürdürdüğü modernleşme mücadelesi çok ciddî bir dönemeç almıştır. Bunun yanı sıra, rapor içerisinde bizim de itiraz edebileceğimiz, bizim de tamamen yüzde yüz katılmadığımızı söyleyebileceğimiz, hatta daha da ileri giderek, haksızlık ve adaletsiz olarak değerlendirebileceğimiz hususlar vardır; fakat, hiçbir müzakere süreci, bu kadar büyük hiçbir değişim, kuşkusuz, pürüzsüz olmaz. Bu tip olaylarda, bu tip sosyal olaylarda bakılması gereken şey, ana gövdenin ve asıl ağırlığın nereye doğru kaydığı yönündedir. Burada açıkça söylemek gerekirse ortaya çıkan raporla birlikte ana gövde, Türkiye’nin müzakere süreci içerisinde görevlerini tam olarak yaptığı, çağdaşlık perspektifi konusunda ciddî bir eleştiriye muhatap olamayacak bir düzeyi yakaladığı şeklindedir ve nitelikli bir “evet” çıkmıştır Türkiye’ye.

Burada kuşkusuz bazı eleştiriler var. Bu eleştirilerden bir tanesi, müzakerelerin askıya alınmasından bahsediliyor. Şimdi, bu, aslında işin tabiatı gereği olan bir şeydir, işin doğasında bu vardır. Mesela, tarih aldıktan sonra -böyle bir şey olamaz; ama, varsayalım ki oldu- insan haklarını zedeleyen herhangi bir hükümet geldi, herhangi bir şey oldu, insan haklarını zedeleyen, gözden kaçan ya da kaçmayan bir düzenleme yapıldı. İşte, bu tip düzenlemelerin olması halinde zaten işin doğası gereği müzakerelerin askıya alınmasından bahsedilir. Hatta, daha da ileri giderek söylersek Nice Anlaşmasının 7 nci maddesi, üye ülkelerin bile demokratikleşmeden geri adım attığı takdirde üyelikten çıkarılacağını öngörür. Zaten, bu, işin tabiatı gereği böyledir; çünkü, belli bir demokratikleşme seviyesini tutturduktan sonra ben nasılsa bu süreci yakaladım ya da nasılsa bu birliğe üye oldum diyerek o süreçten geri adım atmaya kalktığınız takdirde doğal olarak o kulübün dışına çıkarsınız. Burada bunun belirtilmiş olması aslında, Türkiye’nin, dün daha çok kısa bir  zaman önce düşünce hürriyetinin çeşitli kısıtlamalara tabi olduğu, daha henüz hafızalarımıza yer etmiş birtakım hak ve özgürlük kısıtlamalarının taze olduğu bir dönemden çok kısa sürede bu döneme geçmiş olmasını teyit eden bir şeydir. Zaten bu sebeple bu, ayrıca, Avrupa’nın kendi içerisinde durduk yerde karar vereceği, monolog merkezli bir karar süreci değildir. Bu, diyalog merkezli bir karar sürecidir. Yani, insan hakları konusunda ve diğer konulurda bu irade sürdüğü sürece hiçbir şekilde bu maddenin bir geçerliliği ve bir anlamı yoktur.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim.

ÖMER ÇELİK (Devamla) - Ayrıca şunu söylemek gerekir, eğer bir eleştiri getirilecekse, ortaya bir tavır koyulacaksa, bu, bizim şu anda hiçbir şekilde üzerimize alınmamamız gereken bir meseledir; çünkü, demokratikleşme, çağdaşlaşma ve Türkiye’yi daha ileriye götürme, Türkiye’deki insanların insan hak ve hürriyetlerinden daha çok faydalanması konusunda milletin tam iradesi vardır, Meclisin tam iradesi vardır. (Alkışlar) Bu müzakerelerin askıya alınması maddesi konusunda üzerimize alınacağımız hiçbir şey yoktur. Bu madde, sadece bunu buraya koyanların meselesidir.

HÜSEYİN GÜLER (Mersin) – Çok rahatsınız!..

ÖMER ÇELİK (Devamla) – Bunu buradan çıkarmak için, kuşkusuz gerekli çabalar gösterilecek, gerekli mücadeleler verilecektir.

YÜKSEL ÇORBACIOĞLU (Artvin) – Önemli değilse niye çıkarılmadı?!

ÖMER ÇELİK (Devamla) – Bu ortaya çıkan şey, her şeyin zemin olduğu bir dönemeç değildir, bundan daha iyisi de olacaktır.

Tarih verilmedi falan diye bahsediliyor. Tarih, zaten Komisyonun işi değil, tarih, Konseyin işi, 17 Aralığın işi. Bugünden 17 Aralığa kadar, bu Meclisin ve hükümetimizin yapacağı şey zaten bellidir. Burada hoşlanmadığımız maddelerin düzelmesi için uğraşmak ve kesin, net, orada belirtildiği şekilde, Kopenhag Zirvesinin birinci paragrafında atıf yapıldığı şekilde, gecikmeksizin müzakerelerin başlaması yönünde bir iradeye en uygun zeminde kavuşmak olmalıdır.

Ayrıca, müzakerelerin açık uçlu olmasıyla ilgili süreçten bahsedildiği zaman, unutmamak gerekir ki, İrlanda, İngiltere, Danimarka, bütün bu ülkelerin -şu anda Avrupa Birliği içerisinde son derece önemli olan ülkeler- neredeyse oniki yıla varan müzakere süreçleri olmuştur. İngiltere gibi bir ülke 2 kere veto yemiştir. Niçin; çünkü, müzakere sürecine dahil olmak, hiçbir şekilde müzakerenin garantisi değildir, o ölçüleri yerine getirdikten sonra ancak müzakereleri elde etmek mümkündür.

Kuşkusuz hoşlanmadığımız yerleri düzelteceğiz, kuşkusuz beğenmediğimiz yerler konusundaki siyasî irademizi koyacağız; ama, şimdi birtakım tartışmalar yapılıyor, işte, kültürel hakların, demokratik hakların geliştirilmesi konusunda, bu, işte, cumhuriyetin, üniter devletin zararına olan bir şey midir gibi... Türkiye, basit bir ülke değildir, zayıf bir ülke değildir, Türkiye son derece güçlü bir ülkedir ve muhalefet sözcüsünün güzel ifadesiyle, Türkiye yumruğu uzun bir ülkedir. (AK Parti sıralarından alkışlar) Dolayısıyla, üniter devleti daha da güçlendirerek, üniter devleti daha da kuvvetli kılarak kültürel hakları geliştirme irademiz vardır, cumhuriyeti daha da derinleştirerek ve daha da pekiştirerek demokratikleşmeyi gerçekleştirme konusunda Türkiye’nin hiçbir problemi yoktur.

İşgücünün kalıcı olarak engellenmesi hususundaki madde; orada kesin bir hüküm içermiyor “böyle bir şey olabilir” deniliyor. Ayrıca, unutmamak gerekir ki, Avrupa Birliği denilen değerler düzeninde, felsefî olarak, sadece felsefî değil, aynı zamanda hukukî olarak, bir işgücünün ilelebet dışlanması demek, dolaşıma kapatılması demek, hem felsefî hem hukukî bakımdan, Avrupa Birliğinin temel değerlerine ve temel pozisyonuna aykırıdır; bu, insan haklarına aykırı bir durumdur; hiçbir dolaşım ilelebet engellenemez. Dolayısıyla, oraya konulan maddenin “düşünülebilir” şeklinde konulsa bile, uygulanma imkânı yoktur; bu, açık ve doğrudan, diğer...

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Bu madde çıksın!

ÖMER ÇELİK (Devamla) - Mesela, şöyle bir şey gibidir: “Avrupa Birliği ülkeleri içerisinde, belli bir zaman diliminde demokrasiyi askıya almak mümkündür” ifadesi ne kadar mantıksızsa, bu ifade de o kadar uygulanamaz bir ifadedir; çünkü, temel değerlerine aykırıdır. (AK Parti sıralarından alkışlar)

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Ne işi var orada?!

BAŞKAN – Sayın Çelik, lütfen, toparlar mısınız efendim.

ÖMER ÇELİK (Devamla) – Sayın Başkanım, bitiriyorum.

Kuşkusuz, sizin ve başka arkadaşlarımızın getirdiği eleştirilerin hiçbiri... Avrupa Birliği süreci, bizim partimizin ya da bizim hükümetimizin özel malı değildir; bu milletin ortak iradesinin ve bu Meclisin ortak iradesinin ürünüdür. Burada yöneltilen eleştirilerin hepsi dikkatle kaydedilecektir, kaydedilmelidir. Hepimizin ortak kaygısını ifade etmektedir bu eleştiriler, nereden gelirse gelsin. Bunun için, yapılması gereken siyasî çalışmaları da, yine kendi ortak irademizle, hem iktidar olarak hem muhalefet olarak yapacağız.

Bu başarıyı elde eden Yüce Milletimize saygılarımı arz ediyorum, Yüce Meclise saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Çelik.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şahsı adına söz isteyen, Elazığ Milletvekili Sayın Mehmet Ağar; buyurun. (Alkışlar)

Süreniz 5 dakika.

MEHMET KEMAL AĞAR (Elazığ) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugünü, gerçekten hepimizi mutlu eden, bardağın dolu tarafına bakarak yaşayacağımız bir gün olarak görüyoruz. Elde edilen sonuç, genel anlamıyla baktığımız vakit, bir kazanımdır; meseleyi bu şekilde görüyoruz ve dolayısıyla, kazanımın bu noktaya gelmesinde önemli gayretlerini gördüğümüz 59 uncu hükümete, onun üyelerine ve Sayın Başbakanın da ifadesiyle, bu süreçte yapıcı desteklerini eksik etmeyen Anamuhalefet Partisinin değerli mensuplarına da, ben şahsen şükranlarımı ifade ediyorum. (Alkışlar)

Şimdi, elbette, uzun, tarihî bir süreç, modernleşme... Ta Osmanlı İmparatorluğundan bu yana devam edegelen bir tarihî süreçte önemli hamleler görüldü. Türkiye, cumhuriyet döneminde Yüce Atatürk’ün öncülüğünde modernleşme çabalarında önemli mesafeleri geride bıraktıktan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yüce çatısı altında, 1959 yılında, merhum Menderes İktidarıyla başlayan müracaat süreci ve bu süreçte, bugün rahmetle andığımız merhum İnönü, merhum Özal hükümetleri döneminde de önemli dönemeçler geçildi. Ankara Anlaşması, Katma Protokolün imzalanması ve daha sonrasında tam üyeliğe müracaat dönemiyle önemli süreçler geçildi. Daha sonra, çok tenkit edilmesine rağmen, gümrük birliğiyle, bugün           -önemini kavradığımız gibi- ne kadar önemli bir kaldırım taşının bu yola döşendiğini hep birlikte idrak edebiliyoruz. Sonrasında, 1999’da, Ecevit Hükümeti döneminde Helsinki Zirvesinde ortaya çıkan mutabakatla ve o zaman yapılan taahhütle de önemli bir yolun geride kaldığını görüyoruz. Kaldı ki, Avrupa Birliği, o gün imzalamış olduğu taahhütle meseledeki mükellefiyetini ortaya koymuştur. Avrupa Birliği açısından bakıldığında, ahde vefa ve hukukun üstünlüğü gibi temel ilkelerin hiçbir zaman gözardı edilmeyeceği ortaya konulduğunda, Türkiye Cumhuriyetinin Avrupa Birliğine tam üyeliği, Avrupa’nın haysiyetidir, Avrupa’nın namusudur. Avrupa, 1999’da Helsinki’de imzaladığı bu taahhüdün aksine bir davranışta bulunma hakkına sahip değildir. O zaman, biraz evvel dinlediğimiz Sayın Elekdağ’ın fevkalade yetkin ve çok iyi niyete dayalı ikazlarını gözden ırak tutmama gereği vardır. Nihayetinde, topyekûn bir toplumsal iradenin var olduğu Türkiyemizde ki, bu iradenin tecelligâhı olan Türkiye Büyük Millet Meclisinin üyelerinin tümüyle bu projenin ardında oldukları görüldüğünde, burada, Sayın Elekdağ’ın eleştirilerinden veya eleştiri bile diyemeyeceğim yol gösterici izahatından çıkacak sonuçlar, bu sıkıntıların izale edileceği sürecin, hükümet öncülüğünde, Parlamentonun ve Türk toplumunun büyük desteğiyle aşılması gereği ortadadır. 8 inci maddedeki “ucu açık müzakere”, “serbest dolaşıma kalıcı tehditler” gibi ifadelerin ve başka ülkelerde görülmeyen sıkı denetim mekanizmalarının Türkiye’ye ayırımcı bir şekilde uygulanmasının elbette hepimizi rahatsız eden tarafları vardır ve bu süreçte, bu sıkıntılar mutlak şekilde ortadan kaldırılmalıdır. O zaman, bir sıkıntıyla karşı karşıya olduğumuz açıktır ve bu zorlukları aşabilmek için, topyekûn, başta Meclis olmak üzere Türkiye’de herkesin üzerine vazife hissettiği, herkesin yapması lazım gelen görevler vardır diye algılamak lazım.

Bu arada, kadirşinaslık açısından, süreçteki Demirel Hükümetlerinin, Yılmaz Hükümetlerinin ve ayrıca, Sayın Gül’ün -bugün de fiilen görevde bulunmasına rağmen- 58 inci hükümetinin katkılarını ihmal etmememiz, unutmamamız gerekir.

Elbette, Türkiye açısından büyük bir zihniyet değişikliğidir, Türkiye açısından bir değişimdir ve bu değişimden, toplumun her kesiminde var olanlar nasiplene nasiplene yollarına devam edeceklerdir. Bugün, Türkiye ne kırk sene evvelki ne on sene evvelki hatta ne de beş sene evvelki Türkiye’dir. Her yasama döneminin getirdiği şartlarda, Türkiye’de insanların, geçmişte farklı baktığı meseleleri bugün daha geniş açılımlar içerisinde, daha demokratik, dünya şartlarına daha uygun ve dünyayla daha bütünleşen çerçeve içerisinde görme mecburiyeti vardır. Bütün bu zihniyet değişimi yaşanırken, elbette ki Türkiye, kendi cumhuriyetini var eden, bu coğrafyada bugünkü toplumsal bütünlük içerisinde yaşamasını var eden tüm değerlerimizi de muhafaza etmek kaydıyla, yeni değerlerle bütünleşmeyi başaracaktır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET KEMAL AĞAR (Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Ağar.

MEHMET KEMAL AĞAR (Devamla) – Bizdeki zihniyet değişiminin ve deviniminin belki bir diğeri de Avrupa Birliğinde olmaktadır, olmalıdır da ve Avrupa Birliğindeki bu değişime öncülük etmek, yardımcı olmak konusunda Türkiye’de var olan herkesin üzerine düşen görevler vardır.

Türkiye, zorları hep başaragelmiş bir ülkedir; Türkiye, sıkıntıları aşa aşa düzlüğe çıkmış bir ülkedir ve devam eden, bu gelinen süreçte görülen odur ki, hükümetler kim olursa olsun, iktidarlar kim olursa olsun, muhalefetler kim olursa olsun, Türkiye, sağlam, emin adımlarla –belki biraz geç oldu- devam edegelmektedir. Bundan sonraki süreç, Türkiye, artık kendi iç dinamikleriyle, dış dinamiklerin zorlaması olmadan, yüksek standartlı demokrasiye de, insan haklarına da, demokratik açılımlara da ve yaşayan dünyanın değerlerine uygun, ekonomik, sosyal değişimleri de bünyesinde yaşaya yaşaya yoluna devam edecektir; bundan bir kuşkumuz yoktur.

Yüce Meclise saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Sayın Ağar’a teşekkür ediyoruz.

Sayın milletvekilleri, gündemimize göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının seçimine devam edeceğiz.

 

 

 

BAŞKAN - Geçen birleşimde yapılan iki oylamada adaylardan hiçbirisi, başkan seçilebilmek için, Anayasanın öngördüğü üçte 2 çoğunluğun oyunu; yani, 367 oyu alamamıştır.

Şimdi üçüncü oylamaya başlayacağız; ancak, adaylardan İzmir Milletvekili Sayın Serpil Yıldız’ın, adaylıktan çekildiğine dair bir önergesi vardır; okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Üçüncü Yasama Dönemi Meclis Başkanlığı seçimlerinde kendi özgür irademle, çoğulcu demokrasiye katkıda bulunmak ve Türk kadınının özgüvenini bu vesileyle bir kez daha vurgulamak amacıyla, aday olduğum Başkanlık seçimlerinden, Yüce Meclisin ilk iki turdaki genel eğilimi diğer aday lehine tezahür ettiğinden, adaylıktan çekiliyorum.

Bu vesileyle, Meclisimizde yaşanan demokratik seçimlere bir nebze olsun katkıda bulunmaktan duyduğum onuru şahsıma yaşattıkları için tüm milletvekili arkadaşlarıma şükranlarımı sunar, üçüncü turda değerli başkan adayımıza başarılar dilerim.

Saygılarımla.

       Serpil Yıldız

       İzmir 

(AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN –Şimdi, üçüncü tur oylamaya başlayacağız.

Bu oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyunu, yani, 276 oyu alan aday başkan seçilmiş olacaktır.

Sayın milletvekilleri, henüz açıklama yapmadan hiçbir arkadaşımızın oylama için yerinden kalkmamasını özellikle rica ediyorum. Görevli arkadaşların da kesinlikle zarf vermemesini istiyorum.

Sayın milletvekilleri, Anayasanın 94 üncü maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca, başkan seçimi gizli oyla yapılacaktır.

Gizli oylamanın ne şekilde yapılacağını arz ediyorum:

Komisyon ve hükümet sıralarında yer alan kâtip üyelerden, komisyon sırasındaki kâtip üye, Adana’dan başlayarak İzmir’e kadar; hükümet sırasındaki kâtip üye ise, İzmir ilâ Zonguldak dahil, adı okunan milletvekillerine mühürlü zarfı verecek ve oy pusulasıyla zarfı alan milletvekillerinin adını defterden işaretleyecektir.

Oyunu kullanacak sayın milletvekili, mühürlü zarfı aldıktan sonra oy verme yerine girecek, oy verme yerinde bulunan oy pusulasını zarfa koyacak, bilahara oy verme yerinden çıkacak ve Başkanlık kürsüsü önüne konulan oy kutusuna zarfı atacaktır.

Sayın üyelerin oylamada dikkat edecekleri hususları arz ediyorum:

Oy pusulasında oyun kime ait olduğunu belirleyecek herhangi bir işaret, imza veya karalama gibi durumlarda oy geçersiz sayılacaktır. Geçerli oy hiçbir surette işaret taşımayacaktır.

Sayın kâtip üyeler yerlerini alsınlar.

Oylamada kullanılacak mühürlü zarflar sayın kâtip üyelere teslim edilsin.

Oylamanın sayım ve dökümü için adçekmek suretiyle 5 kişilik bir Tasnif Komisyonunu tespit ediyorum:

İstanbul Milletvekili Sayın Hüseyin Kansu?.. Burada.

İstanbul Milletvekili Sayın Ünal Kacır?.. Yok.

Muş Milletvekili Sayın Seracettin Karayağız?.. Yok.

Çanakkale Milletvekili Sayın İbrahim Köşdere?.. Burada.

İzmir Milletvekili Sayın Abdurrezzak Erten?.. Yok.

Balıkesir Milletvekili Sayın Orhan Sür?.. Yok.

Aydın Milletvekili Sayın Mehmet Semerci?.. Yok.

Niğde Milletvekili Sayın Orhan Eraslan?.. Yok.

Artvin Milletvekili Sayın Yüksel Çorbacıoğlu?.. Burada.

Eskişehir Milletvekili Sayın Fahri Keskin?.. Burada.

Bolu Milletvekili Sayın Metin Yılmaz?.. Yok.

İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Sevigen?.. Yok.

Mardin Milletvekili Sayın Süleyman Bölünmez?.. Yok.

Mersin Milletvekili Sayın Vahit Çekmez?.. Yok.

Bingöl Milletvekili Sayın Feyzi Berdibek?.. Burada.

Sayın Berdibek, Tasnif Komisyonu üyeliğine seçildiniz; lütfen, bir yere ayrılmayın.

Şimdi, Tasnif Komisyonuna seçilen üyelerin isimlerini tekrar okuyorum:

Sayın Feyzi Berdibek                  (Bingöl)

Sayın Fahri Keskin                  (Eskişehir)

Sayın Yüksel Çorbacıoğlu                   (Artvin)

Sayın İbrahim Köşdere                  (Çanakkale)

Sayın Hüseyin Kansu                   (İstanbul)

5 üyemiz, Tasnif Komisyonu üyesi olarak görev yapacaklardır; oylama işlemi bittikten sonra, kendileri, komisyon sıralarındaki yerlerini alacaklardır.

Şimdi, oylamayı Adana İlinden başlatıyorum.

(Oyların toplanılmasına başlandı)

 

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, hükümet üyelerinin kendi aralarında verdikleri vekâlet çerçevesinde, İçişleri Bakanı Sayın Abdülkadir Aksu’nun yerine, Millî Savunma Bakanı Sayın Mehmet Vecdi Gönül oy kullanacaktır..

Yine, Devlet Bakanı Sayın Kürşad Tüzmen’in yerine, vekâleten,  Adalet Bakanı Sayın Cemil Çiçek oy kullanacaktır..

 Devlet Bakanı Sayın Güldal Akşit’in yerine, vekâleten, Sanayi ve Ticaret Bakanı Sayın Ali Coşkun oy kullanacaktır.

 Maliye Bakanı Sayın Kemal Unakıtan’ın yerine, vekâleten, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Murat Başesgioğlu oy kullanacaktır.

 Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Erkan Mumcu’nun yerine, vekâleten,  Çevre ve Orman Bakanımız Sayın Osman Pepe oy kullanacaktır.

Millî Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik’in yerine de, vekâleten, Devlet Bakanı Sayın Mehmet Aydın oy kullanacaktır.

(Oyların toplanılmasına devem edildi)

 

 

 

BAŞKAN – Oyunu kullanmayan sayın milletvekilimiz var mı? Yok.

Oylama işlemi bitmiştir.

Oy kupaları kaldırılsın.

Tasnif Komisyonu üyelerini tekrar okuyorum:

Fahri Keskin                  (Eskişehir)

İbrahim Köşdere                  (Çanakkale)

Feyzi Berdibek                  (Bingöl)

Yüksel Çorbacıoğlu                  (Artvin)

Hüseyin Kansu                  (İstanbul)

Tasnif Komisyonu yerini alsın lütfen.

(Oyların ayırımı yapıldı)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Tasnif Komisyonu tutanağı gelmiştir; okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı seçimi için yapılan üçüncü tur oylamaya 478 üye katılmış ve neticede aşağıda adı yazılı sayın aday, karşısında gösterilen oyu almıştır.

Saygıyla arz olunur.

Tasnif Komisyonu

 

  Üye              Üye                                 Üye

                         Hüseyin Kansu                   İbrahim Köşdere      Yüksel Çorbacıoğlu

    İstanbul                            Çanakkale                      Artvin

 

  Üye             Üye

Fahri Keskin           Feyzi Berdibek

Eskişehir Bingöl

Bülent Arınç (Manisa)    : 381 oy (Alkışlar)

Boş         : 91 oy

Geçersiz   : 6 oy

Toplam : 478 oy

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, bu sonuca göre, bu oylamada en çok oyu alan Manisa Milletvekili Sayın Bülent Arınç 381 oyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı seçilmiş bulunmaktadır. Kendilerini tebrik eder, başarılar dilerim.

Sayın Başkan, bir teşekkür konuşması yapacaklardır.

Buyurun Sayın Başkan. (Alkışlar)

TBMM BAŞKANI BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Sayın Başkan, sayın milletvekili arkadaşlarım; hepinizi en derin saygılarımla selamlıyorum.

Biraz önce değerli desteklerinizle Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına ikinci defa seçildim. Şahsıma gösterdiğiniz destek ve güvenden dolayı hepinize şükranlarımı sunuyorum, hepinize teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

Aziz milletimizi temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisinde bulunmak.büyük bir onurdur.Onun yanında bir de Meclis Başkanı olmak ayrı bir iftihar vesilesi, bunun için, hayatımın en onurlu görevini bana nasip eden Cenabı Hak’ka  hamdederim.

Geçtiğimiz iki yıl boyunca elimden geldiği kadar tarafsız ve adaletli bir başkanlık yaptım. Tek gündemimiz Meclisimizin saygınlığını artırma çalışmaları idi. Tüm milletvekillerimizin katkılarıyla bunu da başardık. Meclisimizin itibarı son iki yılda çok yükseldi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, halk iradesinin temsil yeridir. Reformların merkezi, demokrasinin kalbidir. Bu yüzden Meclisimizi en iyi çalışan, en itibarlı bir kurum haline getirmek hepimizin birinci görevidir.

Değerli arkadaşlarım, dün Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinde, Strazburg’da, aynı anda Brüksel’de Avrupa Birliği Komisyonunda yapılan tüm konuşmalarda, Türkiye’de, Mecliste gerçekleştirilen reformlardan büyük bir övgüyle söz edilmiştir.

Meclisimizin başardığı bu reformlar, tüm milletvekillerimizin eseridir. Her zaman ifade ettim, muhalefetiyle, iktidarıyla tüm milletvekili arkadaşlarımız, ülkemizin demokratikleşmesi konusunda, çağdaş bir ekonomiye kavuşması noktasında, temel hak ve özgürlüklerin genişlemesi, insanımızın huzurlu, mutlu ve refah içerisinde yaşaması için reformları, yasaları büyük bir beraberlikle ve büyük bir gayretle başardılar. Bu yüzden Türkiye’nin ilerlemesi ve modernleşme çabalarının en büyük gücü olan Türkiye Büyük Millet Meclisimizi ve onun değerli üyelerini büyük bir saygıyla tebrik ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, Meclis Başkanlığım süresince adaletten ve tarafsızlıktan ayrılmayacağım. Sizlerle birlikte, ülkemizin, insanımızın mutlu yaşaması için, onu temsil noktasında hizmet gören bütün arkadaşlarımızın elbirliği yapacağına gönülden inanıyorum.

Hepinize, gösterdiğiniz bu ilgiden, bu güvenden, bu destekten dolayı tekrar teşekkür ediyor, eşlerinizle, çocuklarınızla, hep beraber, mutluluk ve saadet içinde yaşamanızı diliyorum.

Saygılarımla. (AK Parti sıralarından ayakta alkışlar, CHP ve Bağımsızlar sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın milletvekilleri, Başkanlık Divanı üyeleri ile komisyon üyelerinin siyasî parti gruplarının oranlarına göre dağılımı hususunda Genel Kurulca gerekli kararın alınması için, 12 Ekim 2004 Salı günü saat 15.00’te toplanmak üzere, birleşimi kapatıyorum.

 

                                                             Kapanma Saati: 16.55

Türkiye Büyük Millet Meclisi Resmi internet Sitesi
© 2009 T.B.M.M.