Avrupa-Akdeniz Parlamenter Asamblesi sabah oturumu “eğitim, mesleki eğitim, çevre alanlarında insan değişimi, Avrupa Birliği Komisyonu’nun Barselona Sürecinin canlandırılmasına yönelik gündemin yansımaları” olarak belirlenmiştir.
Bu çerçevede, Avrupa Parlamentosu(AP) adına söz alan İtalyan Parlamenter Carlos Carnero Gonzalez, Kasım ayı sonunda yapılacak olan Barselona Sürecinin 10. yılı Zirvesinde üç konuya ağırlık verilmesinin önem taşıdığını söyleyerek, bu konuları, AB içinde halihazırda yaşanan krizin olanakları da içinde barındırabileceği mesajının Akdenizli ortaklara verilmesi, kadın-erkek eşitliğinin daha ileri düzeye çıkarılması ve Birleşmiş Milletler çerçevesinde İspanya ve Türkiye önderliğinde başlatılan “Medeniyetler İttifakı” projesinin Avrupa-Akdeniz Sürecine entegre edilmesi yollarının araştırılması şeklinde sıralamıştır.
AB Komisyonu adına söz alan Stein, Kasım ayında Tunus’ta yapılacak Zirve’nin ağırlık vermesi gereken bir diğer konunun, Avrupa-Akdeniz Süreci kapsamında internet kullanımının yaygınlaştırılması ve Kuzey ile Güney arasındaki “dijital” açığın kapatılması olduğunu dile getirmiştir. Ayrıca çevre konularında somut öneriler belirlenmesi ve Bakanların geliştirilecek bu kapsamlı çevre stratejisini uygulama konusunda taahhütte bulunmaları, AB ile BM’nin çevre programları arasında eşgüdüm sağlanması, Avrupa-Akdeniz Sürecinin AB’nin yeni komşuluk politikasına entegre edilmesi, “BM Milenyum Kalkınma Hedefleri”nin Avrupa Akdeniz süreci kapsamında da dikkate alınması, su kaynaklarının azlığı ve su kalitesinin düşüklüğü gibi temel sorunların daha iyi irdelenmesi gerektiğine dikkat çekmiştir.
Bir diğer AP üyesi İspanyol Parlamenter Carlos Carnero Gonzalez; en büyük sorunlardan birinin AP, ulusal parlamentolar ve hükümetler arasındaki eşgüdüm eksikliği olduğunu, nitekim Avrupa-Akdeniz Süreci Parlamenter Asamblesi’nin üç Komisyonu’nun başkanları arasındaki diyalog eksikliğinin buna iyi bir örnek teşkil ettiğini, AB’nin halihazırda yalnızca siyasi değil ekonomik açıdan da bir krizin eşiğinde olduğunu, dile getirilen tüm bu sorunlarla mücadelenin kaynak gerektirdiğini dolayısıyla hedefleri kaynaklara göre ayarlamanın şart olduğunu, ayrıca çevre kirliliği , altyapı eksikliği, eğitimsizlik gibi sorunların yalnızca Güney’in değil AB ülkelerinin de sorunları olduğunu dile getirmiştir.
Fas’lı Parlamenter Mohamde El Ansari konuşmasında; yasal ve yasadışı göç ile eğitim konularına ağırlık vererek, Akdeniz ülkelerinin özellikle “beyin göçü”nden olumsuz etkilendiğini Avrupa Parlamentosu ve ulusal parlamentoların bu konuyu hassasiyetle ve daha bütünleşmiş bir yaklaşımla ele almalarının önemli olduğunu keza eğitim konusunda okur-yazarlık oranının düşüklüğünün Güney’in genel bir sorunu olduğunu, tüm girişimlere rağmen Fas’ta okur-yazar olmayanların oranının halen %40’ı bulduğunu ifade etmiştir.Çek Cumhuriyeti Parlamenteri Milos Kuzvart ise, AB’nin çevre mevzuatına uyum için çıkarılması gereken yasaların ulusal parlamentolar için bazı durumlarda oldukça zor bir görev olduğunu ancak bu alanda Kuzey-Güney arasındaki farkın azaltılmasının öneminin inkar edilemeyeceğini belirtmiştir.
Ürdün’lü Parlamenter Ra’ed Hıjazin, birçok alanda somut girişimlere ağırlık verilmesi gerektiğini ve bu alanların başında eğitim ve çevrenin geldiğini belirterek Ürdün gibi su kaynakları kısıtlı ülkeler için deniz suyunun arıtılarak kullanılır hale getirilmesi gibi teknik nitelikli projelere daha fazla önem verilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
Öğleden sonra oturumunda AB Komisyonu Başkan Yardımcısı ve Özgürlük, Güvenlik ve Adaletten Sorumlu İtalyan Komiser Franco Frattini’nin AB Komisyonu’nun Ocak ayında sunmuş olduğu ekonomik göçle ilgili önerileri ve Barselona Sürecinin canlandırılması konusundaki sunumuyla başlamıştır.
Sayın Frattini, göçün özellikle Akdeniz ülkeleri kaynaklı yasal göçün, Avrupa’nın gelişmesi için aynı zamanda bir fırsat oluşturabileceğini , öte yandan ABD dahil hiçbir ülkenin yasadışı göçle tek başına mücadele edemeyeceğinin ortaya çıktığını, bu mücadelenin kolektif bir çaba gerektirdiğini, Barselona Deklarasyonuyla Avrupa-Akdeniz bölgesinin bir barış ve istikrar ve kalkınma bölgesi olmasının hedeflendiğini ancak aradan geçen on yılda bu iddialı hedeflerden hiçbirinin gerçekleştiğini söylemenin maalesef mümkün olmadığını, Uluslar arası terörizm, yasadışı göç gibi tehlikeler dikkate alındığında, Barselona Süreci kapsamında 2010 yılında “Serbest Ticaret Alanı” oluşturma hedefinin ekonomik olduğu kadar siyasi de bir hedef olduğunu, Yasal göçe halihazırda yalnızca demografik açıdan bakıldığını (AB nüfusunun yaşlanarak azalması, Akdeniz ülkelerinin nüfusunun giderek artması) ancak daha çok boyutlu bir perspektife ihtiyaç duyulduğunu , AB Komisyonu’nun tüm bu sorunlar ve kaygılar ışığında Ocak 2005’te göç konulu bir “ Yeşil Kitap” hazırlayarak öneriler sunduğunu, aradan geçen sekiz ayda bu öneriler paketine sivil toplum ve özel sektörden 150’nin üzerinde katkı geldiğini, Göçün sadece ekonomik değil aynı zamanda siyasi bir sorun olduğunu, göçe neden olan etkenler kaldırılmadığı takdirde yalnızca Akdeniz ülkelerine maddi yardım sağlamakla sorunun çözümlenemeyeceğini, konuya AB’nin kalkınma yardımı politikasının bir parçası olarak görmek gerektiğini, beyin göçünün ancak , göç eden kişiler için kendi ülkelerinde çalışma imkanları yaratılıp o ülkelerin kalkınmasına katkıda bulunmaları sağlandığı takdirde önlenebileceği, Göç edilen ülkelerin toplumlarına entegrasyonu konusunun mevcut bir diğer sorun olduğunu, içinde yaşadıkları ülkenin dilini, tarihini, örf ve adetlerini bilmeyen özellikle genç insanların göz ardı edilemeyeceğini, onlar için eğitimin şart olduğunu her AB ülkesinde bu alanda sorunlar yaşandığını, öte yandan hukukun üstünlüğü ve ulusal mevzuata saygının “Avrupa Vatandaşlığı’nın iki temel kavramı olduğunu bu iki temel kavramın birlikte yaşamanın ortak paydasını teşkil ettiğini, nitekim ancak onlar sayesinde farklılıklara hoşgörüyle yaklaşılabileceğini, bu iki temel kavrama riayet edildiği müddetçe Avrupalılığın bir sistem oluşturup onu diğerlerine empoze etmek veya farklılıkları ortadan kaldırmak gibi bir gayesi olmadığını nitekim AB Komisyonu’nun 2008 yılını “Kültürlerarası Diyalog” yılı ilan ederek bu konunun önemine dikkat çekmek istediğini, diğer taraftan, göç kavramının yalnızca Batı Avrupa ülkeleri için değil, çeşitli nedenlerden (iç savaş, siyasi bunalımlar gibi) göçe maruz kalan Doğu Avrupa, Orta Asya hatta Afrika gibi yerlerde de bir sorun haline geldiğini, AB’nin bu yerlere göç eden kişilere de yardım etmek için sivil toplumun da katkılarıyla bir koruma programı oluşturduğunu, temel hakların korunması ilkesinin böylelikle Avrupa kıtası dışına da taşındığını, AB’nin göç politikasının AB yasalarına ve hukukuna uygun olmasının şart olduğunu, yoksa inandırıcılığı kalmayacağını, Avrupa’ya gelen üç mülteciden ikisinin yasadışı yolları kullandığı ve kayıtdışı ekonomide çalıştığı dikkate alındığında bu kişileri sınırdışı etmekten başka yol olmadığını, durumun ciddiyetini kavrayan ülkelerle (Tunus, Cezayir ve Arnavutluk gibi) geri kabul anlaşmaları imzalandığını, Temel hakların korunması konusunda ise AB’ye yasal veya yasadışı gelen ayrımı yapılmadığını, zira yasadışı yollardan gelen kişilerin de aynı yasal yolları kullananlar kadar insani hakları bulunduğunu, Öte yandan göçmenlerden bazıları bulundukları topluma zarar verecek eylemlerde bulunuyorlarsa buna tahammül gösterilemeyeceğini, kültürlerarası ve dinlerarası diyaloğun şüphesiz teşvik edilmesi gerektiğini ancak şiddeti hoşgören ya da teşvik edenlerle ve radikallerle diyaloğa girmenin tabiatıyla mümkün olamayacağını, Medeniyetler çatışması tezine katılmadığını, zira terör sözkonusu olduğunda bir yanda “medeniyet” diğer yanda ise “barbarlık” sözkonusu olduğunu, dolayısıyla ortada iki “medeniyet”in varlığından bahsedilemeyeceğini, terörizmin hiçbir koşulda “haklı” bir gerekçesi olamayacağını zira insanların ölümüne yol açmanın haklı bulunacak bir tarafı olmadığını, oysa teröristlerin çoğu kez “hak”, “yoksulluk”, sefalet” gibi halk tarafından kolay algılanabilecek kavramları kendilerine silah olarak seçtiğini, terörizme ortak bir tanım getirebilmek için ortak bir siyasi irade olması gerektiğini, Avrupa’nın Akdeniz bölgesine karşı bir siyasi misyonu ve uluslar arası bir sorumluluğu bulunduğunu, öte yandan AB’nin kendi içerisinde var olan, hoşgörü eksikliği, yabancı düşmanlığı, ırkçılık gibi sorunlarla da mücadele etmesi gerektiğini ifade etmiştir.
Avrupa-Akdeniz Parlamenter Asamblesi Türk Grubu Başkanı İstanbul Milletvekili Dr. Zeynep Karahan USLU söz almıştır. Yaptığı konuşmada: “ 1990’ların başında uluslar arası ilişkiler terminolojisine yeni bir terim girdi: Yeni Dünya Düzeni. “Yeni Dünya Düzeni” başka kavramlarla birlikte doğdu. Bu her bir kavram başına “küresel” kelimesini ilave etti: küresel tehdit, küresel terör, küresel iletişim vb. “Küresel” sayesinde büyük dünyamızın küçük bir köy haline geldiğinin farkına vardık. Asya, Afrika ya da Avustralya’da olması fark etmeksizin bir yerde bir şey olduğu zaman insanlar televizyonları başında olan biteni izlemeye ve bunun olumlu ve olumsuz etkilerini hissetmeye başladı. Bilhassa doğal afet, terör gibi durumlarda olumsuz etkiler daha da hissedildi. 11 Eylül’den sonra terörizmin temel tehdit ve korku olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz. New York’tan, Madrid ve İstanbul’a yaşanan terör olayları terörün sınır, din, dil, ırk vb tanımadığını ve hepimizi her an heryerde vurabileceğini gösterdi. Böylece “öteki” kavramı hayatlarımıza girmeye başladı. “Öteki”ler bizleri korkutan bilinmeyen olmaya başladı. Fakat kimdi bu “öteki”ler. Diğer vatandaşlar, diğer dinler ya da bölgeler miydi? Gerçekte, öteki hakkında bir şey bilmediğimiz kimselerdi. Dünya şu anda “biz” ve “öteki”ler arasında duvarlarla bölünmüş gibi görünmektedir. Bu ayrım gerçekte olmadan önce bizlerin zihinlerinde gerçekleşti. Bay Huntington’un Medeniyetler Çatışması tezi, kafalarımızdaki dinler arasında bir üçüncü dünya savaşına doğru mu yaklaştığımız sorularını yükseltti. Bir tarafta İslam v hristiyanlığın birbiriyle uyuşmaz olduğu ve aralarında eninde sonunda bir çatışmanın yaşanacağını iddia edenler ve diğer tarafta medeniyetin demokrasi, insan hakları gibi ortak değerler üzerine kurulu olduğunu düşünenler var. İkinci sıradakilere göre, bu değerleri benimseyenler hristiyan ya da Müslüman olmalarına bakılmaksızın modern ve medeni dünyaya aittir. Bu tür düşüncelere daha çok diğerlerine yabancı toplumlarda rastlanmakta ve bunun üstesinden gelmenin en iyi ve etkili yolu farklı toplumlar arasında irtibat sağlamaktır.” demiştir.Yasadışı göç konusuna da değinin Sayın USLU, Yasadışı göçte transit ve hedef ülke olan Türkiye, son dönemde yasadışı göçle mücadelede önemli ilerlemeler kaydettiğini, bu çerçevede uluslar arası göç güzergahı Türkiye dışından başka ülkelere kayma eğilimi gösterdiğini belirtmiştir. Türkiye’den Avrupa’ya yönelik transit yasadışı göç genellikle Ege ve Akdeniz’den kaçak gemi ve tekne çıkışlarıyla gerçekleştiğinin altını çizmiştir. Ayrıca, AB’ne Katılım Ortaklığı ve Ulusal Programımız uyarınca, Türk makamlarının sınır kontrollerini artırarak yasadışı göçe karşı sınırlarda daha iyi kurumsal ve teknik donanım kullanılacağını da sözlerine eklemiştir.
Ayrıca konuşmasında; 1995 yılında Barselona Süreci’nin başladığında Akdeniz’in kuzey ve güney kıyıları, düzenli olarak görüş alışverişinde bulunacağı bir platform oluşturduğu, 10 yıl sonra da bazı insanların kötümser olmalarına rağmen, kendisinin Barselona Süreci’nin üye ülkeler arasında iletişim kurma fırsatı sunduğuna inandığını vurgulamıştır. Bu süreç sayesinde de siyasetçilerin, bürokratların, akademisyenlerin ve NGO’ların pek çok kez bir araya geldiğini belirtmiştir.
Terörizm konusunda Kültür Komisyonu Başkanvekili Cezayirli Parlamenter Miloud Chorfi söz alarak, son dönemde Cezayir’de meydana gelen gelişmeleri özetleyerek, Cumhurbaşkanı’nın girişimi ve kamuoyunun desteğiyle kabul edilen “Ulusal Uzlaşma Paktı’nın ülkede on yıldır süren terör eylemlerini sona erdirdiğini 11 Eylül’e kadar terörizme karşı tüm uluslar arası destek çağrılarının cevapsız kaldığını, ancak şimdi uluslar arası konjonktürün değişmekte olduğunu, terörizmin üstesinden gelmeden gerçek anlamda demokrasiye ulaşılmayacağını savunmuştur.
Fas’lı Parlamenter Mohamed Mansouri ise, su sorunu ve kalkınma farklılıklarına değinerek, terörizmin de bu kalkınma farklılıklarının bir sonucu olduğunu belirtmiştir.
Mısır’lı parlamenter Hassan Farkhonda, göçün sosyal boyutuna (ailelerin parçalanması, entegrasyon sorunları) dikkat çekerek, Avrupa ülkelerini kalkınmakta olan ülkelere daha fazla yatırım yapmaya çağırmıştır. Ayrıca terörizmin dini olmadığını temasını vurgulamıştır.
Fas’lı Parlamenter Abdelkader Laassoli, Avrupa-Akdeniz sürecinde hükümetin ve medyanın süreci dışa açmak ve görünürlülük kazandırmak için ne gibi bir rol üstelenebileceğin sorgulayarak, yatırımların artması ve Orta Doğu’da barış temalarını ön plana çıkarmıştır. Ayrıca terörizmin 11 Eylül’den sonra ortaya çıkan bir “Amerikan” kavramı olduğu, esasen 11 Eylül saldırılarının ardında da ABD’nin bulunduğu iddiasıyla katılımcıların çoğunluğunun Madrid ve Londra gibi birçok başka şehrin de saldırılara maruz kaldığı hatırlatılmak suretiyle eleştirilerine maruz kalmıştır.
İsrail’li Parlamenter Naomi Blumenthal, göç ve terörizm gibi kapsamlı konuların çelişkileri içinde barındırması nedeniyle öncelikle daha kolay konularda adım atılmaya başlanmasının daha yararlı olacağını, örneğin çevre gibi herkesi ilgilendiren ve üzerinde uzlaşması nispeten daha kolay alanlarda somut adımlar atılabileceğini ifade etmiştir.
Son olarak söz alan AP Temsilcisi İtalyan Parlamenter Carlos Carnero Gonzalez ise, göçmenlerin yasalara saygı göstermek gibi sorumlulukları olduğu görüşünü paylaşmakla birlikte, AB ülkelerinin de hem sözkonusu göçmenlere karşı onların entegrasyonunu kolaylaştırmak, hem de geldikleri ülkeler karşı onların kalkınmasına destek olmak gibi sorumlulukları bulunduğunu hatırlatmıştır.