|
1990lı
yılların başında, Soğuk Savaş sonrası, iki kutuplu dünya düzeni ve
kuvvet dengesinin yıkılması, hür dünyanın savunduğu değerlerin baskıcı
rejimlere üstünlük sağlamasıyla, tüm dünyada genel bir iyimserlik havası
doğmuş, daha barışçıl bir küresel ortama yaklaştığımız hissi
kuvvetlenmiştir.
Ancak barış dolu günlere kavuşacağımız inancı, aradan geçen süre içinde
çevresel bozulma, salgın hastalıklar, açlık, fakirlik ve iyi yönetişim
zafiyeti gibi şu veya bu şekilde hepimizi etkileyen meseleler nedeniyle
giderek zayıflamaya başladı.
Bu çerçevede, milenyumun/çağımızın belirleyici unsuru olan “kültürler
arası diyalog”, basmakalıp fikirlerin, yabancı korkusu(xenophobia),
önyargıların, kuzey ve güney, doğu ve batı arasında yer alan
güvensizliğin(mistrust) giderilmesi için temel araçlardan biri haline
geldi ve özellikle 11 Eylül sonrası apokaliptik çatışmalara yol açan
medeniyetler çatışması tuzağına düşmememiz için farkındalık yarattı.
Açık ki, küreselleşen dünyada birlikte yaşamak, “diğer”ini tanımayı ve
farklı olana saygı göstermeyi gerektiriyor.
Hepimiz biliyoruz ki, farklı görüşlere olduğu gibi kültürel ve dini
farklılıklara da hoşgörüyle bakılamadığı takdirde, gerçek anlamda
küresel bir dünyadan veya çoğulculuktan bahsetmek asla mümkün
olamayacak. Özellikle dini değerlere saygı ve hoşgörüyle yaklaşılması bu
nedenle çağdaş uygarlığın temel unsurları arasında yer almaktadır.
Bu çerçevede, istikrar ve refahın ancak işbirliği ve diyalog yoluyla
geleceği fikrinden doğan, kararlı ve sorumlu bir gayretin parçası olarak
gündeme gelen, insanlığın suni çizgilerle bölünmesi yönündeki çabalara
bugüne kadar verilmiş en anlamlı cevap olan ve ülkemizin-İspanya ile
birlikte- İslam ve Batı toplumları arasında saygı ve diyalogu artırmayı
amaçlayan Medeniyetler İttifakı girişiminin eş başkanlığını
üstlenmesinden ve projenin günümüzde varolan gerilimin nedenin din değil
siyaset olduğunu vurgulayan sonuçlarının, kıtalararasında köprü
oluşturan İstanbul’da açıklanmasından ve ülkemizin bu girişimi ile
Kültürler arası Diyalogu Himaye Ödülü’ne layık görülmesinden büyük
mutluluk duyuyorum.
Benzer bir girişimle, Avrupa Konseyince (1995 yılında üye ülkelerde
başlatılan) “herkes farklı herkes eşit” kampanyası çerçevesinde,
27-31 mart 2007 tarihlerinde İstanbul’da Avrupa konseyine üye
ülkelerden, (100 ve ülkemizden 80 genç ile birlikte) İslam Konferansı
gençlik forumuna üye ülkelerden (20) gençlerin katılacağı “Dinler arası
ve Kültürler arası Diyalog Sempozyumu” düzenlenerek, dinler arası
diyalog ve kültürler arası diyalog konularını tartışılacak, barışçıl
şekilde beraber yaşama biçimleri hakkında çalışma grupları
oluşturulacak.
“Medeniyetler çatışması” türünden senaryoların güçlenmesine yol açan ve
dünya barışını öteleyen, önyargılı eğilimlerin ancak bu tür
girişimlerle,uluslar arası işbirliği içinde, ortak aklın, mantığın ve
sağduyunun egemen olmasıyla, farklılıklarımızın ortak değerler temelinde
bir zenginlik ve güç kaynağı olabileceği anlayışının hayata geçirilmesi
ve çeşitli kültür ve inanç sistemleri arasında hiyerarşik bir
sınıflandırma olamayacağının, her toplumun kendine has koşulları ve
dinamikleri çerçevesinde insanlığın gelişimine önemli katkılar
yaptığının kabul edilmesiyle engellenebileceği aşikar.
Bu vesileyle, ülkemizin, tüm imkanlarını seferber etme ve bu tür
girişimlerin başarısı için mümkün olan her türlü çabayı gösterme
konusundaki kararlılığını bir kez daha belirtmek isterim. (Zira, çağlar
boyunca sayısız medeniyete ev sahipliği yapan ve haklı olarak
"uygarlıkların beşiği" tanımlamasına layık görülen bir coğrafya olarak
birçok farklı kültür, din ve milleti ortak paydalarda buluşturan
Türkiye, bugün de gerek sosyal ve kültürel özellikleri, gerek jeo-stratejik
konumu, gerekse geleceğe dönük beklenti ve hedefleriyle, bu alanda özgün
bir role sahiptir.) Bu noktada Türkiye'nin, nüfusunun çoğunluğu Müslüman
olan, Cumhuriyetle yönetilen, demokratik bir ülke olduğunu;Avrupa'da
İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan tüm ekonomik, siyasi ve savunma
örgütlerinde yer aldığını; çağdaş dünyanın temsil ettiği evrensel
değerleri, katılımcı demokrasiyi, çoğulculuğu, hukukun üstünlüğünü,
insan haklarını, laikliği, düşünce, vicdan ve teşebbüs hürriyetini öz
iradesiyle benimsediğini; ve bu özellikleriyle, tüm dünyaya İslam ve
çağdaşlığın beraberce varolabileceğini kanıtladığını hatırlatmak
isterim.)
Hoşgörü ve saygının, kültürler arası diyalogun diğer her şeyden önce
gelmesi gerektiği hususunun daha fazla göz ardı edilemeyeceği günümüzde,
Goethe’nin “Tolerans, başka ve farklı olanla eşit ve eşdeğer koşullarda
bir arada yaşamayı kabul etmek demektir.” sözlerinde de ifade ettiği
gibi, daha adil, barışçıl bir düzen için kuzey ve güney, doğu ve batı
tüm insanoğlundan beklenenin tüm paydaşların katılımıyla işbirliğinin,
diyalogun artırılması, teknolojik imkanların hızlandırdığı küreselleşme
olgusunun ışığında, coğrafi konumlarından bağımsız olarak tüm ülkeler
arasında giderek artan bir etkileşimin oluşması olduğunu yinelemek
istiyorum.
2008 yılının Avrupa Kültürler arası Diyalog yılı olarak belirlenmesinin
bu hedefler ışığında önemli bir adım olduğunu ifade ediyor; Asamlenin de
ayni hedefe ulasmak icin parlamenter diplomasi alanındaki önemli ve
giderek artan çalışmalarının artarak devam edeceğine duyduğum inancı
vurgulayarak katılımcılara dikkatleri için teşekkür ediyorum. |