DÖNEM
: 18 CİLT : 47/1 YASAMA YILI : 4
T. B. M. M.
TUTANAK DERGİSİ
3 üncü Birleşim
5 . 9 . 1990 Çarşamba
(Kapalı Oturum)
İ
Ç İ N D E K İ L E R
Sayfa
I. -
BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI
A)
TEZKERELER VE ÖNERGELER
1. - Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler’in,
Körfez krizi sebebiyle Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere
gönderilmesine ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına Anayasanın
92 nci maddesi uyarınca izin verilmesine dair Başbakanlık tezkeresi (3/1332)
üzerinde yapılacak görüşmelerin, İçtüzüğün 71 inci maddesi gereğince, kapalı
oturumda yapılmasına ilişkin önergesi
II. - KAPALI
OTURUM TUTANAK ÖZETİ
İKİNCİ OTURUM
Açılma Saati : 16.00
BAŞKAN : Başkanvekili
Yılmaz HOCAOĞLU
KÂTİP ÜYELER : Kadir
DEMİR (Konya), Ali Sami AKKAŞ (Balıkesir)
BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, 3 üncü
Birleşimin kapalı olan İkinci Oturumunu açıyorum.
Kapalı Oturum Önergesini okutuyorum:
I. -
BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI
A)
TEZKERELER VE ÖNERGELER
1. - Devlet
Bakanı Mehmet Keçeciler’in, Körfez krizi sebebiyle Türk Silahlı Kuvvetlerinin
yabancı ülkelere gönderilmesine ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de
bulunmasına Anayasanın 92 nci maddesi uyarınca izin verilmesine dair Başbakanlık
tezkeresi (3/1332) üzerinde yapılacak görüşmelerin, İçtüzüğün 71 inci maddesi
gereğince, kapalı oturumda yapılmasına ilişkin önergesi
Türkiye Büyük
MilletMeclisi Başkanlığına
Genel Kurulun bugünkü
birleşiminde görüşülecek olan Körfez Krizi sebebiyle Türk Silahlı Kuvvetlerinin
yabancı ülkelere gönderilmesine ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de
bulunmasına Anayasanın 92 nci maddesi uyarınca izin verilmesine dair
Başbakanlık Tezkeresi 3/1332 üzerinde yapılacak görüşmelerin İçtüzüğün 71 inci
maddesine göre kapalı olarak yapılmasını arz ve teklif ederim. 5.9.1990
Saygılarımla.
Mehmet Keçeciler
Devlet Bakanı
BAŞKAN - Kapalı oturumun
gerekçesini izah etmek üzere Devlet Bakanı Sayın Mehmet Keçeciler, buyurun.
(ANAP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar)
FUAT ATALAY (Diyarbakır)
- Sayın Cumhurbaşkanını çağırın, kendisi konuşsun.
DEVLET BAKANI MEHMET
KEÇECİLER (Konya) - Sayın Başkan, Yüce Meclisin saygıdeğer üyeleri; 2 Ağustos
1990 tarihinde komşumuz Irak Kuveyt’i önce işgal etmiş sonra ilhak etmiş ve
bilahara da 19 uncu vilayeti saydığını açıklamıştır. Birleşmiş Milletler
Anasözleşmesinin açık bir surette ihlali niteliğindeki bu hareketler sebebiyle
bölgedeki barış ve istikrar ciddî şekilde bozulmuştur. Irak bu hareketlere
girişirken kabule şayan bir gerekçe bulmak lüzumunu dahi duymamış, Kuveyt’in,
petrolünü ucuza satarak kendisini zarara soktuğunu, esasen Kuveyt’in tarihte
Basra Vilayetinin bir kazası olduğunu, kendisinin tabiî gelişme sahası
içerisinde bulunduğunu, sunî olarak Irak’tan ayrıldığını iddia ederek, Kuveyt halkının
kendisinden yardım talep ettiği için Kuveyt’e...
KAMER GENÇ (Tunceli) -
Gizlilik derecesini göster!.. (ANAP sıralarında gürültüler)
DEVLET BAKANI MEHMET
KEÇECİLER (Devamla) - Askerî birliklerini gönderdiğimi...
KAMER GENÇ (Tunceli) -
Gizlilik derecesini göster!..
DEVLET BAKANI MEHMET
KEÇECİLER (Devamla) - Hemen geliyorum.
BAŞKAN - Sayın Bakan,
Genel Kurula hitap edin.
KAMER GENÇ (Tunceli) -
Biraz ahlaklı olun. (ANAP sıralarından gürültüler)
DEVLET BAKANI MEHMET
KEÇECİLER (Devamla) - Halkın iradesine uygun bir hükümet kurulur kurulmaz
Kuveyt’ten çekileceğini ifade etmiştir.
KAMER GENÇ (Tunceli) -
Gizlilik derecesini söyle. Bunlar gizlilik derecesi değil. Bunların hepsi
biliniyor. Bunları dağdaki çoban da biliyor. (ANAP sıralarından gürültüler)
DEVLET BAKANI MEHMET
KEÇECİLER (Devamla) - Bu gelişmelerin sonunda Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyi toplanıp evvela Irak’ın bu hareketlerini takbih etmiş, Irak’ın kayıtsız
ve şartsız derhal Kuveyt’ten çekilmesini karara bağlamış daha sonra da ekonomik
yaptırımlar içeren...
KAMER GENÇ (Tunceli) -
Bunların hepsi biliniyor; biraz ahlaklı olun.
DEVLET BAKANI MEHMET
KEÇECİLER (Devamla) - Bir ambargo kararı almış, aldığı bu kararın uygulanmasını
temin etmek maksadıyla da sınırlı müdahaleleri içeren bir diğer karar almıştır;
bir dizi kararlar alınmaktadır.
Görüldüğü gibi, bu
hadiseler bölgemizdeki barışı ciddî bir şekilde bozmuştur, bölgenin istikrarını
endişeye sevk etmiştir.
KAMER GENÇ (Tunceli) -
Rabıtaya uyarak petrol borusunu kapattığımız için oldu.
DEVLET BAKANI MEHMET
KEÇECİLER (Devamla) - Görüldüğü gibi, saygıdeğer üyeler, olaylar, bütün dünyayı
ilgilendiren ciddî boyutlardadır. Bu bölge, coğrafî ve tarihî açıdan da bize
çok yakın olan ve çok sıkı ilişkilerimiz bulunan bir bölgedir.
Hükümetimiz, vermiş
olduğu önergede, bu bölge ile ilgili olarak, Anayasanın 92 nci maddesi
gereğince, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yurtdışına gönderilmesi ve yabancı
silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması konusunda Yüce Heyetinizden izin talep
etmektedir. Önergedeki bazı ifadelere bakıldığı zaman anlaşılacaktır ki, konu
Türkiye’nin yüksek menfaatlarıyla ilgilidir. (SHP sıralarından gürültüler)
Silahlı Kuvvetlerimizle ilgilidir ve dış politika ile ilgilidir.
Bu gibi konularda, öteden
beri, Yüce Meclisimizin teamülü gereği, konunun aramızda daha rahat
konuşulabilmesi, daha huzur içerisinde ifade edilebilmesi ve dış politika
açısından da, herhangi bir şekilde problemlere sebep olmaması açısından gizli,
kapalı oturumda görüşülmesini talep ettik.
Ben talebin Yüce
Heyetinizce uygun karşılanacağı ümidiyle hepinize saygılar sunuyorum efendim.
(ANAP sıralarından alkışlar, SHP sıralarından gürültüler)
KAMER GENÇ (Tunceli) - Bu
gerekçe ile gelmekten utanın.
BAŞKAN - Teşekkür ederim
Sayın Bakan.
Sayın milletvekilleri,
kapalı oturum önerisini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul
etmeyenler... Kapalı oturum önerisi kabul edilmiştir.
Başbakanlık tezkeresinin
görüşmelerine başlıyoruz.
Bu görüşmede, İçtüzüğün
73 üncü maddesine göre Hükümete, gruplara ve şahsı adına iki sayın üyeye söz
verilecektir. Konuşma süreleri hükümet ve gruplar için 20’şer dakika, şahıslar
için 10’ar dakikadır.
Hükümet adına...
İLHAMİ BİNİCİ (Bingöl) -
Sayın Başkan...
BAŞKAN - Efendim Sayın
Binici.
İLHAMİ BİNİCİ (Bingöl) -
Sayın Başkan milletvekili olarak söz istiyorum.
BAŞKAN - Efendim
milletvekili olarak hangi konuda, hangi münasebetle söz istiyorsunuz?
İLHAMİ BİNİCİ (Bingöl) -
Başbakanlık tezkeresi üzerinde söz istiyorum.
BAŞKAN - Anlıyorum da bu
talebi biraz geç ifade buyurdunuz. Çünkü zatıâlinizden önce birçok sayın üye
müracaatta bulundu ve demin arz ettiğim gibi, İçtüzüğe göre, ancak iki sayın
üyeye kişisel konuşma hakkı tanıma imkânımız vardır. O bakımdan zatıâlinize
ancak 3 üncüden sonraki sıralarda kaydetmiş olmak itibariyle kayıt yapma
imkânımız var, söz vermek imkânından mahrumum.
İLHAMİ BİNİCİ (Bingöl) -
Bugün önemli bir gündür.
BAŞKAN - Söyleyin
efendim, dinliyorum.
KAMER GENÇ (Tunceli) -
Burada hayati bir karar alıyoruz. Burada her milletvekili fikrini söylemelidir.
BAŞKAN - Müsaade buyurun,
Sayın Genç müsaade buyurun.
KAMER GENÇ (Tunceli) - Bu
konudaki kararınız dolayısıyla sizi şiddetle eleştiriyorum.
BAŞKAN - Buyurun Sayın
Milletvekili Binici, söyleyin.
İLHAMİ BİNİCİ (Bingöl) -
Sayın Başkan böyle önemli bir konuda Türkiye Büyük Millet Meclisi gizli oturum
için karar alabilir. Lütfederseniz düşüncelerimizi, Sayın Başbakanlığın
tezkeresi üzerindeki görüşmelerimizi söylemek için bizi kısıtlamayınız.
BAŞKAN - Efendim bunu
kısıtlamıyorum Sayın Binici.
İLHAMİ BİNİCİ (Bingöl) -
Sayın Başkan müsaade ederseniz bir şey daha söylemek istiyorum.
BAŞKAN - Buyurun efendim.
İLHAMİ BİNİCİ (Bingöl) -
Şimdi herşeyi biz burada İçtüzüğe sığınarak, burada görüşmeye kalkışırsak biz
hiçbir şey görüşmemiş olacağız. 450 milletvekilinden 2 tane milletvekili
konuşacak, dolayısıyla biz konuşmamış olacağız. Biz burada, Türkiye bir savaşa
girecek veya girmeyecek, bu sonra belli olacak. Biz burada milletin temsilcisi
olduğumuzu, görüşlerimizi, sayın milletvekilleri söyleyemezse ne zaman, hangi
platformda ne zaman söyleyecek? Lütfederseniz biz görüşlerimizi burada dile
getirelim, sayın milletvekili arkadaşlarım da konuşsunlar, onların da
görüşlerini alalım. Yarın Türkiye’nin mukadderatı söz konusudur.
BAŞKAN - Sayın Binici’yi
kaydedelim.
Hükümet adına tezkere
üzerinde sunuş yapmak üzere Dışişleri Bakanı Sayın Ali Bozer, buyurun Sayın
Bakan. (ANAP sıralarından alkışlar)
DIŞİŞLERİ BAKANI ALİ
BOZER (İçel) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kuveyt’in, komşusu ve
komşumuz Irak tarafından işgaliyle bölgemizde başlayan kriz ve gerginlik ortamı
maalesef yoğunlaşarak devam etmektedir.
Irak’ın, temel bir
uluslararası hukuk kuralını ihlâl etmiş olması ve tüm ikazlara rağmen tutumunda
herhangi bir değişikliğe gitmeye hazır olmadığını belli etmesi, uluslararası
camianın hemen hemen yek vücut olarak bu ülkeye karşı tavır almasına neden
olmuştur.
Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyinin oybirliğiyle denilebilecek bir çoğunlukla ardarda aldığı
kararlar, bu tepkinin olduğu kadar, söz konusu krizin barışçı yöntemlerle
giderilememesi halinde doğabilecek tehlikeli ihtilaflardan duyulan ortak
endişenin bir ürünü olmuştur.
Uluslararası hukuka
saygılı ve bölgede istikrarın korunmasına önem atfeden, bunu ulusal
çıkarlarının bir gereği olarak gören Türkiye, başından beri gelişmeleri dikkat
ve soğukkanlılıkla izlemiş, Saddam Hüseyin yönetiminin başvurduğu oldu-bittiye
karşı kararlı bir tutum almakta tereddüt göstermemiştir.
Değerli milletvekilleri,
bir ayı aşkın süredir bütün dünyanın gündeminde ilk sırada bulunan ve içerdiği
ekonomik, siyasi ve stratejik unsurlar itibariyle hepsi şimdiden
öngörülemeyebilecek tehlikelerle yüklü bu buhran bütün dünyayı çok yakından
ilgilendirmekte ve Türkiye’nin yanıbaşında yaşanmaktadır.
Yüce Meclisin bu
oturumunun yapıldığı sırada Körfez bölgesinde bu krizle irtibatlı olarak
Amerika Birleşik Devletlerinden Sovyetler Birliğine, Avustralya’dan Fas’a kadar
22 ülkenin 78 savaş gemisi ve askerî birlikleri ülkelerinin çıkarlarını korumak
amacıyla bulunmaktadır. Sırf bu unsur dahi meselenin ne kadar kritik bir
mahiyet taşıdığının anlaşılmasına, Türkiye’nin ne kadar dikkatli olması
gerektiğinin, ne yönde ve ne denli büyük bir süratle gelişebileceği şimdiden
kestirilemeyecek hadiselere karşı ne kadar tedbirli olması gerektiğinin, bugünü
olduğu kadar yarını da düşünerek hareket etmesi gerektiğinin anlaşılmasına
yardımcı olacaktır.
Ortadoğu bölgesinin
kendine özgü çok boyutlu dinamikleri ve çelişkileri de bu kriz karşısında genel
olarak bütün uygar dünya ile ve özellikle müttefikleri ile beraber tavır alan
Türkiye’nin özellikler arz eden konumu da hepinizce malumdur.
Bugüne kadar bu
unsurların idraki ile hareket ettik, bundan sonra da böyle olacaktır. Ama,
takdir buyurulacaktır ki, bu gerçeklerin idraki ile hareket etmek yarınları
biçimlendirecek dinamiklerin dışında kalmamıza sebep de olmamalıdır.
ETEM CANKURTARAN (İçel) -
Nelerse onlar, bize de söyleyin. Ben köyde yaşayan yurttaştan farklı olmak
istiyorum.
BAŞKAN - Sayın
Cankurtaran.
ETEM CANKURTARAN (İçel) -
Müsaade eder misiniz?
BAŞKAN - Müsaade
etmiyorum efendim. Biraz sonra değerli grup başkanınız konuşacak.
ETEM CANKURTARAN (İçel) -
Bazı şeyleri köyde yaşayandan daha farklı bilmek istiyorum.
BAŞKAN - Sayın
Cankurtaran, Sayın Cankurtaran...
TUFAN DOĞU (Muğla) -
Öğrenmek hakkımız. (Gürültüler)
BAŞKAN - Efendim, biraz
sonra yüksek heyetiniz adına değerli görüşlerini Yüce Genel Kurula sunacak olan
değerli sözcünüzden şüpheniz mi var ki, bu kadar zaman kaybına sebebiyet
veriyorsunuz?
ETEM CANKURTARAN (İçel) -
Sizin de acelenizin ne olduğunu bilmiyoruz.
BAŞKAN - Sayın
Cankurtaran, lütfen efendim...
ETEM CANKURTARAN (İçel) -
Yani hemen savaş gemileri mi göndermek istiyorsunuz?
BAŞKAN - Yanisi manisi
yok efendim, lütfen...
ETEM CANKURTARAN (İçel) -
Türkiye Büyük Millet Meclisinin oturumunu yöneten bir Başkan olarak, bize
izahatta bulunması için Hükümete uyarıda bulunmanız gerekir. Ağzınızdan hiçbir
cümle çıkmıyor. Ben, fabrikada tezgah başında çalışan işçiden daha farklı
şeyler bilmek istiyorum.
BAŞKAN - Sayın
Cankurtaran, bana şu davranışınızın hukukunu öğretir misiniz?
ETEM CANKURTARAN (İçel) -
Hukuku yok sizin yaptığınızın karşısında.
BAŞKAN - Ben sizin
yerinizde olsam üzülürüm.
Buyurun Sayın Bakan.
(Gürültüler)
Değerli arkadaşlarım,
lütfen...
KAMER GENÇ (Tunceli) -
Dikta varsa...
DIŞİŞLERİ BAKANI ALİ
BOZER (Devamla) - Müsaade eder misiniz? Ufak bir açıklama getirmeme izin
veriniz. (Gürültüler)
ORHAN ŞENDAĞ (Adana) - Sayın
Bakan, gizli toplantı yapmak istediğinizi söyleyin. “Yüksek menfaatler” deyip
geçmeyin.
DIŞİŞLERİ BAKANI ALİ
BOZER (Devamla) - Müsaade ederseniz cevap arz edeyim; ama siz devamlı
konuşursanız, benim cevap arz etmeme imkân kalmaz.
KAMER GENÇ (Tunceli) -
Neyi saklıyorsunuz?
DIŞİŞLERİ BAKANI ALİ
BOZER (Devamla) - Bu arz ettiğim satırlar içinde, Türkiye’nin yayılımcı bir
politika gütmesi söz konusu değildir. Türkiye...
TEVFİK KOÇAK (Ankara) -
Açıklayın Sayın Bakan.
DIŞİŞLERİ BAKANI ALİ
BOZER (Devamla) - O zaman müsaade ederseniz hiç arz etmeyeyim. Fikri
soruyorsunuz, ben arz ediyorum, daha bitirmeden itiraz buyuruyorsunuz.
Bırakınız anlatayım, yoksa, hiç cevap vermeyeyim. (Gürültüler)
BAŞKAN - Devam buyurun
Sayın Bakan.
DIŞİŞLERİ BAKANI ALİ
BOZER (Devamla) - Türkiye, Ortadoğuda önemli bir yer işgal eden ülkedir. Yalnız
Ortadoğuda değil, Ortadoğu ile Batı arasında da köprü görevini görür. Takdir
buyuracağınız gibi, Türkiye’nin yanıbaşında, bölgesinin yanında cereyan eden
olaylara karşı bigane kalması, bu büyük ülkeden, kendine düşen görevi, millî
menfaatleri ışığında ve istikametinde yerine getirmesine manidir. Bu,
konumumuzun gereği ifade edilmiş sözlerdir. (Gürültüler)
ABDULKADİR ATEŞ
(Gaziantep) - Bu kadar değil Sayın Bakan, bunu açıklayın.
BAŞKAN - Lütfen sayın
milletvekilleri... Sayın Ateş, lütfen... Lütfen efendim... Biriniz
başlayacaksınız, bir nutuk atacaksınız, bitecek, bir değerli arkadaşım
başlayacak, o bitirecek, bir başka değerli arkadaşım... Böyle bir usule kararlıysanız
biz de öğrenelim. Değilse, izin verin, Hükümet üyesi, Yüce Meclise ciddî bir
konuda bilgi sunuyor. Eksiği olabilir, yanlışı olabilir; ama, müzakerelerin
daha başındayız. Çok değerli grup sözcüleriniz, çok değerli muhalefet liderleri
daha bu görüşmelere devam edecek. İstirham ederim. Lütfen efendim. Eğer bu
oturumu usulen yöneteceksek söz vermiyorum; böyle bir görüşme usulümüz yok.
Sayın Bakan devam buyurun efendim.
DIŞİŞLERİ BAKANI ALİ
BOZER (Devamla) - Hükümetimizin bu kriz sebebiyle Ortadoğuda barışın ve
istikrarın yeniden tesisini ve ülkemizin muhtemel tehlikelere karşı
güvenliğinin idame ettirilmesini sağlamak, kriz süresince ve sonrasında hasıl
olabilecek gelişmeler istikametinde Türkiye’nin yüksek menfaatlerini etkili bir
şekilde kollamak; hadiselerin seyrine göre, ileride telafisi güç bir durumla
karşılaşmamaya yönelik, süratli ve dinamik bir politika izlenmesine yardımcı
olmak üzere, Türk Silahlı Kuvvetlerinin, yabancı ülkelere gönderilmesi ve
yabancı silahlı kuvvetlerin, ülkemizde bulunması için Anayasanın 92 nci maddesi
uyarınca Yüce Meclisten talep ettiği izin içinde bulunduğumuz fevkalade kritik
dönemin doğurduğu bir ihtiyaçtır.
MEHMET ÇAKIROĞLU
(Trabzon) - Biz, maaş almak için mi geliyoruz buraya?
DIŞİŞLERİ BAKANI ALİ
BOZER (Devamla) - Defaatle belirttiğimiz gibi, Türkiye’nin tercihi söz konusu
buhranın savaşa varmayan zorlama tedbirlerinin sonuç vermesi suretiyle
giderilmesidir. Türkiye, savaşın felaket olduğunu çok iyi bilen ve sınırları
içinde huzurlu bir yaşam ve çağdaş uygarlık doğrultusunda her alanda daha ileri
gitmekten başka emeli olmayan barışsever bir ülkedir.
İBRAHİM GÜRDAL (Isparta)
- Harita nasıl değişecek o zaman?
DIŞİŞLERİ BAKANI ALİ
BOZER (Devamla) - Ancak, Türkiye; barış ve istikrarın sağlanması ve idame
ettirilebilmesinin milletlerin yüksek çıkarlarının korunabilmesinin kararlılık,
cesaret ve caydırıcılıkla mümkün olabileceğini de iyi bilen, tecrübeli ve
gerçekçi bir devlettir. Bu itibarla, sınırlarımızın hemen ötesinde tehlikeli
şekilde tırmanan krizin gelişme yönü ne olursa olsun hadisenin siyasî ve
ekonomik sonuçlarından ve bunların Ortadoğu Bölgesinin ötesine yansıyacağı
şüphesiz sonuçlarından en yakından etkilenecek ülkeler arasında olacağımızı
bilerek hareket etmekle inisiyatifi elden kaçırmamakla yükümlü olduğumuz da
aşikârdır.
Dün olduğu gibi bugün de
kimseye karşı dostane olmayan herhangi bir emelimiz bulunmadığını ne kadar
açıklıkla ortaya koyuyorsak, gelişmelerin ulusal çıkarlarımızı haleldar
etmesine izin vermeyeceğimizin ve o kadar açıklıkla anlaşılmasını istiyoruz.
ÖMER ÇİFTÇİ (Ankara) -
Hangi çıkarlarla?
DIŞİŞLERİ BAKANI ALİ
BOZER (Devamla) - Konu budur. Barış, huzur ve sulh içinde yaşamak için elden
gelen bütün çabaların sarfedilmesidir. Konu budur; bugün Yüce Meclisimizin
önüne gelişimizin nedeni de budur, mesajımız da budur.
Talep ettiğimiz iznin,
millî menfaatlarımızın ve uluslararası hukuk kurallarının belirlediği
politikamızın, hali hazır belirsizliklerin getirebileceği ani tehdit ve
tehlikelerden etkilenmeden, istikrar içinde devam ettirilebilmesi için gerekli
olabilecek hukukî çerçevenin sağlanmasından başka amacı bulunmadığını burada
özellikle kaydetmekte yarar görüyorum.
Biz, milletimizin huzur
ve esenliğinin korunması hususundaki sorumluluğumuzun bilincinde olarak,
bölgede yaşanmakta olan krizin doğurabileceği tehlikeli sonuçların yol
açabileceği zararların bilincinde olarak, meselenin mütecaviz Irak yönetimine
karşı kararlı bir tutum içinde, ancak barışçı yöntemlerle halli için elimizden
geleni yaptık ve yapmaya devam edeceğiz.
EROL AĞAGİL (Ankara) - 20
gün önce bilinçsiz miydiniz Sayın Bakan?
DIŞİŞLERİ BAKANI ALİ
BOZER (Devamla) - Fakat, Saddam Hüseyin’in, iyimser olunmasına yardım etmeyen
katı tutumu ışığında, gelişmelerin bundan sonraki seyri hususunda, bugüne kadar
olduğundan daha dikkatli ve daha tedbirli hareket etmenin Türk Milletine karşı
taşıdığımız tarihî sorumluluğun tabiî bir gereği olduğunu da Hükümet olarak
gözden kaçıramayız.
VELİ AKSOY (İzmir) - Sayın Bakan, geminin
yola çıktığı söylentileri var;doğru mu değil mi?
DIŞİŞLERİ BAKANI ALİ BOZER (Devamla) -
Yüce Meclisten talep ettiğimiz izin, Hükümetimizin bu sorumluluk anlayışının
bir neticesidir. Hiç şüphe etmiyoruz ki, gelişmeleri derin üzüntü ve kaygıyla
izleyen milletimiz gibi, Yüce Meclisin değerli üyeleri de Hükümetimizin bir
macera arayışı içinde olmadığını, olayların gerisinde kalmamak, kötü
ihtimallere karşı hazırlıksız yakalanmama mülahazası ile hareket ettiğini ve
Hükümetimizden esirgemeyeceğinden emin olduğumuz güvenin en büyük bir
sorumluluk duygusuyla değerlendirilebileceğini takdir edeceklerdir.
Yüce Meclise saygılar sunarım.
(ANAPsıralarından alkışlar, SHPsıralarından gürültüler)
BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Bakan.
ETEM CANKURTARAN (İçel) - Bir hukukçu
olarak bu söylediklerine inanıyor musun?
BAŞKAN - Doğru Yol Partisi Grubu adına
Sayın Süleyman Demirel; buyurun Sayın Demirel. (DYPsıralarından ayakta
alkışlar)
ETEM CANKURTARAN (İçel) - Mehmet Barlas
burada oturan milletvekillerinden çok daha önemli; çünkü, Sayın Özal, Sayın
Mehmet Barlas’a açıklamalarını yapmıştır, Hükümet burada milletvekillerine
açıklama yapmıyor.
BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Sayın
Cankurtaran, bir sayın lider Millet Meclisi kürsüsünde. Usul dairesinde Sayın
Demirel’i kürsüye davet ettim. Lütfen... Hepinizi, size yakışır şekilde
dinlemeye davet ediyorum. Lütfen...
ÖMER ÇİFTÇİ (Ankara) - Açıklama yapsın.
CEMAL SEYMEN (Nevşehir) - Dışişleri
Bakanının söyledikleri gizli değil ki, niçin gizli oturum yapıyoruz?
BAŞKAN - Sayın Seymen, benim kadar siz de
saygılıysanız muhalefete, bırakın lütfen, Sayın demirel konuşmasına başlasın.
(SHP ve DYP sıralarından gürültüler)
DYP GRUBU ADINA SÜLEYMAN DEMİREL (Isparta)
- Sayın Başkan, sayın milletvekilleri;hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının en önemli sorunlarından birisini, en önemli
sorumluluklarından, kendisine yüklediği sorumluluklarından birisini konuşmaya
çalışıyor. Bu toplantının zabıtlara -muhterem heyetinizin dışında- ve duvarlara
yapılmış olmasını esefle karşılıyorum. Dünyada bilinmeyen hiçbir şey yok. Eğer
akşam televizyonları açarsanız, dünya televizyonları, bu işin başını çeken
ülkelerin kendi halklarına ne kadar açıklıkla sorunu anlattıklarını görürsünüz.
Nihayet fedakârlık isteyecekseniz, bir fedakârlık isteyecekseniz, onu milletten
isteyeceksiniz. Millet doğruları nereden öğrenecek?.. Milletin doğruları
öğrenme yeri evvela bu müessesedir. Çünkü, bu müessese aslında en büyük
kamuoyudur. Bir temsilî Meclisin seçilmiş değerli üyeleri, millet adına ülkede
olup bitenleri her zaman konuşmalı ve vatandaş bundan haberdar olmalıdır. Kaldı
ki, neticesi savaşa varabilecek olan bir karardan, bunun gerekçelerinden
vatandaş doğru şekilde haberdar olursa, birtakım menfi sözlerin tesiri altında
kalmaz, ülkenin birliği, beraberliği o zaman sağlanır. Birlik içinde,
beraberlik içinde olalım demek, onun icabını yapmakla mümkündür. Onun icabını
yapmadan, o çeşit çağrıları vatandaşa anlatmak mümkün değildir. Onlar bir korku
unsuru olmaktan ileriye gitmez. Acaba niçin bu celse açık celse değildir, niçin
bu toplantı halkımızdan gizlenmiştir, niçin televizyonla yayılmamaktadır?
Gerçekten bunları düşündüğümüz zaman, bu müessesenin sorumluluğuyla ve nihayet
yetki isteyen Hükümetin sorumluluğuyla bunların bağdaşmadığını ifade etmeliyim.
Bu, ciddî bir olay. Ciddî bir olaysa ancak
milletle bu işlerin içinden çıkabiliriz. Milletten koparak, ondan olayları
saklayarak bir yere varmak imkânı yoktur. Üzüntülerimi ifade etmeliyim. Bu
toplantı açık olmalıydı ve bu toplantı televizyondan milletimize
ulaştırılmalıydı. Dün akşam Amerikan Temsilciler Meclisinin Dışilişkiler
Komisyonunda Amerika Dışişleri Bakanı Baker’ın beyanını ve milletvekilleri
tarafından Baker’a sorulan soruları dinledikten sonra, burada bizim bu
toplantımızın kapalı olmasını hüzünle karşılıyorum. Yalnız Amerikan halkına
değil, bütün dünyaya açık bir toplantıyı, bu işin mihmandarlığını yapan,
önderliğini yapan Amerika yaptıktan sonra ve Amerika Dışişleri Bakanı, eğri
doğru, yalan yanlış her suale gayet ciddiyetle cevap verdikten sonra, acaba
biz, bu kürsüde 20’şer dakika konuşarak, bu işe önem mi verdiğimizi
gösteriyoruz, önem vermediğimizi mi gösteriyoruz?.. Tüzük öyle efendim; ama,
pek çok kere burada toplantılar yaptık ki, o zamanı artırmak mümkündür ve
nihayet tüzüğü çiğnemeden, tüzüğün maksadına hizmet edecek şekilde bu
topluluğu, bu Yüce Heyeti çalıştırmak, ülkeye daha yararlı yapmak mümkündü.
Şimdi, Hükümetin iki sayın üyesi buraya
geldiler, niçin bu toplantının yapıldığını söylediler. Evvela ifade edeyim;
Anayasanın 92 nci maddesine göre, söz konusu olan durum; Meclisin izin
vermesidir. Meclisin izin verme, daha doğrusu birisine izin verme yetkisi verme
gibi bir hakkı yoktur. Meclis kendisi izin verecek. Ben bu yetkiyi sana vereyim
de, sen bunu istediğin gibi kullan diye ne bunu hükümete verebilir ne
başkalarına verebilir; kimseye veremez.
Yapılan yanlıştır ve aslında bu Meclisin
kendisini saf dışı etmesidir. Bana göre bunun gerekçesi de yoktur; gerekçesi
olsa da yanlıştır. “Efendim, bizim çoğunluğumuz var, yaparız...” Bu çoğunluğun
olması, bunun yapılmış olması, yanlış yapılmış olmasını önlemez. Çünkü, bu hak,
Meclisin hakkı, devredilmez, vazgeçilmez, bölünmez haklarından birisidir ve
mademki bu hak devredilebiliyor, o zaman savaş hali ilanı iznini geçen defa
olduğu gibi Hükümet bu defa niye istemiyor? Bu da bir kamuflajdır. Yani, savaşa
götürmek gibi bir durum yok orta yerde, savaş ilanı gibi bir durum yok, bakın
böyle bir yetki söz konusu olursa, savaş çıkarır gelirsiniz gibi bir korkudan
toplumu kurtarmak için, bana göre bir kamuflajdır. Yapacağınız iş zaten
dışarıya asker göndermeye izin vererek, içerde başka ülkelerin askerlerini
buludurarak yapacağınız iş zaten savaşa geliyorsa, savaş ilanı bir emrivakiyi
kabullenmekten, bir şekli yerine getirmekten ibaret kalır; aynen olmuştur :
Goben ve Breslau gemilerinin boğazlardan geçip, Kırım limanlarını bombardıman
etmesine izin verdikten sonra, Birinci Dünya Harbinin ilanı bir şekilden ibaret
kalmıştır.
Onun içindir ki, bana göre burada da,
asker gönderme veya başka askerleri, ülkemizde başka askerlerin bulunmasına
izin verme yetkisini devredebiliyorsa Meclis, öbürünü de devretmemesinde hiçbir
anlam yoktur. Binaenaleyh Meclisin elinde bir şey kalıyor değil.
Neden bunun üzerinde bu kadar titiz
davranıyoruz? Neden titiz davranılmalı?
Şimdi, Sayın Dışişleri Bakanı, burada
geldi, ne dedi : “Millî menfaatların gereği.” İyi;ama, bu nedir millî menfaat?
Ama bu şudur; millî menfaat, milletin yüksek menfaatları, milletin âli
menfaatları... Bu, her halde bugün milletin yüksek menfaatlarının ne olduğunu
“Canım ben söylüyorum, sen anla; bu ciddî bir iştir, bunu anlamayacak ne var”
şeklinde geçiştiremezsiniz.
Bu kararın alınmasında milletin âli
menfaatının ne olduğunu söylemeye mecbursunuz. Hükümet bunu söylemeye mecbur.
Bu kararı ne yapacaksınız?.. Farz ediniz ki bu kararı bu Meclisten aldınız. Ne
yapacaksınız bu kararla? Bu Meclise bunu söylemeye mecbursunuz. “Efendim, biz
ne yapacağımızı biliyoruz, siz karışmayın” diyorsanız, bu, tabiî ki, demokrat
bir anlayışa sığmaz. Çünkü, aslında, bizim düşüncelerimiz yönetimi ne kadar
rahatsız ederse etsin, bizim düşüncelerimize vicdanınızda cevap
bulabiliyorsanız, doğru yapıyorsunuz. Cevap bulamıyor da onu gürültü patırtıyla
bastırıyorsanız, o zaman vicdanınız sizi bir gün rahatsız edecektir. Bugün
olmasa yarın edecektir.
Sonra, -bu, Türkiye’nin çok önemli bir
konusu- buradan bir savaş çıkarsa, bu savaşa sizi destekleyenlerin çocukları
gidecek de başkaları gitmeyecek değil ki. Onun için, gelin, beraberlik
sağlayın. Beraberliği nasıl sağlayalım? Beraberliği, bu kararı “Millî
menfaatler böyle icap ettiriyor, ülkenin âli menfaatları böyle icap ettiriyor”
gibi yuvarlak laflarla geçiremezsiniz. Ben bunu size söylemiyorum, herkese
söylüyorum. Yani “Bugün artık Türkiye’de ne uçurumun kenarına geldik”, ne de
“âli menfaatlarımız böyle icap ettiriyor”
gibi, eskiden korkutucu olan sözler kimseye hitap etmiyor. Bir
şuurlaşma, bir bilinçleşme vardır. Bu menfaatların neler olduğunu bilelim.
Şimdi, bu menfaatları beraberce düşünelim. “Efendim, bölgede istikrar bozulmuş,
onun için biz bu kararı istiyoruz” bu istikrarı biz mi düzelteceğiz? Bölgede
istikrar ilk defa mı bozuluyor? Bölgede istikrar zaten var mı? Daha
“intifada”nın birinci gününe gelindi. Lübnan karmakarışık, İran’la Irak sekiz
sene harp etti. O zaman bunları bölgede istikrar bozuldu saymadık yahut böyle
bir kararın gerekçesi için “Bölgede istikrar bozuldu” diye gelip, “İran’la Irak
harp ediyor, buradan bize bir şey sıçrayabilir;binaenaleyh, Hükümete böyle bir
yetki devrinde bulunun” diye kimse gelmedi.
Olayı küçümsemiyoruz. Önemli bir olaydır,
yalnız kraldan ziyade kralcı olmaya, kahramanlığa soyunmaya, birtakım yerlerin
gözüne girmeye gerek yoktur.
“Efendim, böyle bir olay yok”. Tamam, o
zaman gelin, millî menfaatlarımızın ne olduğunu söyleyin. Hükümete sesleniyorum
:Şimdi bu yetkiyi aldınız. Bu yetkiyle ne yapacaksınız? Suudi Arabistan’a asker
mi göndereceksiniz? Körfeze gemi mi göndereceksiniz, yoksa Türkiye’nin
kuzeyinden ikinci bir cephe açılmasına mı müsaade edeceksiniz?Ne yapacaksınız
bu kararla? Yahut, “Efendim, bilemiyoruz, Türkiye birtakım tehlikelere
maruzdur. Onun için bu kararı istiyoruz” diyemezsiniz; çünkü, 12 Ağustos günü
yapılmış bulunan toplantıda Türkiye bir saldırıya maruz kalırsa, ona karşı
koyma yetkisini zaten aldınız. Şu anda Türkiye’nin bir saldırıya karşı koyması
ihtimaliyle, Türkiye açıkta değildir; o yetki elinizde var. Bana göre o da
yanlıştır; çünkü, zaten Türkiye bir saldırıya maruz kalırsa, Türkiye’nin
güvenlik mekanizması, Türkiye’nin güvenlik kanunları, Türkiye’nin güvenlik
hizmetleri otomatik işler. Yani, huduttaki komutanlar otomatik o saldırıyı def
etme yoluna giderler, dönüp yetki aramaya gelmezler; çünkü, onun mantığı
yoktur.
Ben bu kararın mantığını arıyorum ve yine
size gayet açıklıkla söylüyorum ki, hiçbir siyasî mülahazayla değil, böyle bir
kararın ülkeme ne getireceğini, ne götüreceğini sesli düşünerek huzurunuzda
bunları söylüyorum. Bakınız, bu işin başını Birleşik Amerika Devletleri
çekiyor. Sayın Dışişleri Bakanı diyor ki, “Biz, müttefiklerimizle beraber bir
tavır takındık.” Bizim bu olayda müttefiklerimizle beraber bir tavır takınma
mecburiyetimiz yoktur. İttifaklar her şey için değildir, ittifakların muayyen
sahası vardır; onlar bize her şey için angaje değildir, biz onlara her şey için
angaje değiliz. Biz ahde vefayı gösteririz, neyi taahhüt ettiysek onu yaparız.
Bizim müttefiklerimize taahhüt ettiklerimizin dışında hiçbir ahdimiz yoktur, ne
taahhüt ettiysek o. Binâenaleyh, acaba bu sözü neden söylemiştir, onu
anlayamadım; ben mi yanlış anladım? Çok dikkatle dinledim. “Müttefiklerimizle
beraber vaziyet aldık.” O zaman, Doğu ile Batı arasında köprü nasıl
olacaksınız? Diyorsunuz ki, “Biz, Batı ile Doğu arasında köprüyüz.” Sizin
müttefikleriniz Batılılar. Doğuda cereyan eden bir olaya karşı vaziyet
aldıysanız; köprü iki yakayı birleştirecek, yakalardan birisi elinizden gitmiş,
askıda kalırsınız. Zaten Türkiye’nin bugün sıkıntısı budur. Türkiye, Doğu ile
Batı arasında köprü olma rolünü yitirdi, daha da çok yitirmeye doğru gidiyor.
Şimdi yine soruyorum: Bu kararla,
Türkiye’ye bir tecavüz vaki olursa onu karşılayacağız diyemezsiniz; çünkü onun
kararını 12 Ağustos’ta aldınız lüzum olmadığı halde. Şimdi bu kararı ne
yapacaksınız? “Türkiye’nin âli menfaatları böyle icap ettiriyor” ile bizi ikna
edemezsiniz, kimseyi ikna edemezsiniz ve ben anlamadıktan sonra, ben bunu
vatandaşa nasıl anlatacağım? Âli menfaatlar böyle icap ettiriyormuş... Benim
vatandaşım soracak, “Neymiş bu âli menfaatlar?” diye.
Muhterem milletvekilleri, efendim, bizim
dinamik bir politika takip etmemiz lazımmış ve bir potansiyel düşmana karşı bir
dinamik politika. Bakınız, dün akşam Baker’ın söylediklerinin içerisinde hedef
olarak Saddam yok. Baker ne diyor “Amerika’nın hedefleri nedir diyor izah
ediyor. Dörttür. Bunlardan birincisi Kuveyt’in Irak’ın elinden kurtarılması.
İkincisi, rehinelerin kurtarılması. Üçüncüsü, bu işler olduktan sonra burada
bir güvenlik sistemi meydana getirilecek, bu güvenlik sisteminin mutlak manada
bir daha böyle olaylar çıkmayacak biçimde yapılması. Dördüncüsü de, Kuveyt’in
meşru idaresinin yerine konmasıdır.” Soruyorlar, Kuveyt’in meşru idaresi Şeyh
El Sabah’a karşı Amerika’nın bir taahhüdü var mı? Onu niye yerine getirtip
oturtmak için Amerikan çocuklarını çöllerde telef edelim? Milletvekillerinin
sorduğu bu. Ona verdiği cevap “Evet, mademki biz bu işe bulaştık, öyle girdik
işin içerisine ve biz bu ahdimizi tutmak mecburiyetindeyiz, yoksa bize
başkaları inanmaz”. İşte bu.
Şimdi soruyorum; Türkiye Cumhuriyetinin
hedefleri nedir? Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin politikasının hedefi nedir? Ne
yapmak istiyorsunuz? Yani bunlar Amerika’nın hedefleri. Bu hedeflerin
gerçekleşmesine yardımcı olmak istiyoruz... Neyle? Bakınız, Türkiye Cumhuriyeti
Hükümetini bugün aktive eden, harekete geçiren müttefikleri değildir. Resmen
aktive eden Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulunun kararıdır. Birleşmiş
Milletler Güvenlik Kurulunun kararı olmasa Türkiye Cumhuriyeti diğer
memleketler gibi ambargoya da iştirak edemez. Etmez. Mecbur değildir; ama
Birleşmiş Milletlerin Güvenlik Kurulu bir bağlayıcı karar vermiştir, Türkiye bu
ambargoya iştirak etmiştir. Sayın Hükümet Başkanı, “İşte bunu yaptık canım,
bunun nesi yanlış? Bunun dışında ne yaptık ki?..” diye soruyor. “Buna bir
itirazınız var mı?” diye soruyor. Bunun sorulacak bir tarafı yok. Şimdi
soruyoruz. Şimdi var soracağımız: Peki bu kararı aldıktan sonra ne yapacaksınız?
Efendim, olayların seyri sırasında
bugünden göremediğimiz “unforsee (görünmeyen) birtakım meseleler çıkabilir,
sorunlar çıkabilir onları karşılayacağız? Ne çıkabilir? Irak’tan bir tecavüz mü
bekliyoruz? Türkiye Irak’tan bir tecavüz mü bekliyor? Gayet açıklıkla
söyleyelim: Eğer Türkiye Suudi Arabistan’a asker gönderecekse, o zaman Türkiye
bu ihtilafın bir parçası olur. Henüz Birleşmiş Milletlere dahil ülkelerin
hiçbirisi, Amerika hariç, o da Irak halkını değil, Irak Hükümetini ve Irak’ın
bu yaptığı işi hedef alıyor, henüz kendisiyle Irak’ı bir husumet haline
getirmemiştir. Bu karar ve bu kararın uygulaması Türkiye’yi Irak’la hasım hale
getirebilir, hem herkesten önce getirebilir. Bizim de korktuğumuz budur.
Türkiye’nin herkesten evvel Irak’la hasım
hale gelmesinde hiçbir yarar yoktur. (ANAP sıralarından “Zararı da yoktur”
sesleri) Vardır. Çok zararı vardır. Şöyle vardır: Biz komşuyuz Irak’la. Eğer
deniyorsa ki, gayet açıklıkla söyleyelim, Hükümetin gelip bu sözleri de burada
cevaplaması lazım. Benim anladığıma göre, sokaklarda dolaşan laflara göre,
“Efendim, biz bu işte daha aktif bir vaziyet almalıyız. Üç sebepten dolayı.
Bunlardan birincisi, işte harita değişecek. Harita değişince pasta çıkacak
ortaya. Bu pastayı paylaşacağız.”
Ben geçen 12 Ağustos toplantısında da
söyledim, “Harita değişecek, bu pastadan biz pay alacağız” dan kasıt, Kerkük ve
Musul’un bize intikal edeceği ise, bir oyuna gelmeyin diyorum; çünkü Musul’un
bize intikalinden memnun olmayacak kimse yoktur, yalnız, bir oyuna gelmeyin.
Şöyle gelmeyin; bir taraftan “Yurtta sulh, cihanda sulh. Biz emperyalist
değiliz” vesaire filan gibi lafları edip -yine bugünkü beyanların içinde de
var- sonradan da, esas bu tezkerenin altında yatan; bir gün nasıl olsa harita
değişecek, ne olacak? Irak parçalanacak, Irak bir masanın üstüne konup
parçalanacak. Canım, Kerkük ve Musul bize geçse, fena mı? 100 milyon ton petrol
bugünkü paralarla 17,5 milyar dolar eder... Buna itiraz edecek kimse yok; ama
bu bir oyundur bana göre. Şöyle oyundur: Irak Kuveyt’i işgal etti diye Irak’ı
emperyalist ilan edip, Kuveyt’i Irak’ın elinden almaya çalışanların Türkiye’ye
Kerkük ve Musul’u vermeleri mümkün değildir beyler. Oyuna gelmeyelim;
konjonktür o konjonktür değil; bir. İkincisi, eğer bu kargaşanın içinden Türkiye,
pastadan alacağım pay diye Kerkük ve Musul’u aklından geçiriyorsa -kimse beni
yanlış anlamasın, ben peşinen söyledim- ve bunun için fedakârlık yapmaya hazırlanıyorsa,
fedakârlık yaptığıyla kalır; çünkü o zaman hem Kerkük ve Musul’u bize verecek
olanlar, hem bütün Arap alemi sıkıntıya girer, hem biz, hem bütün Arap alemi,
hepsi sıkıntıya girer. Ortada bir Hatay konjonktürü yoktur ve acaba bugüne
kadar sessiz sedasız duran Sovyetler Birliği bizim 20 milyar dolar civarında
bir petrol kârı, bir petrol parası almamıza razı olacak mı? Onu da bırakın bir
kenara; evet, Türkiye komşularıyla iyi geçinmek mecburiyetindedir; menfaatıdır.
Batıyla da iyi geçinmek mecburiyetindedir, süper güçlerle de iyi geçinmek
mecburiyetindedir, menfaatının gerektirdiği kadar da komitmentlere, yani
yükümlülüklere girebilir; ama Batıya teslim olamaz Türkiye. Gayet açıklıkla
söylüyorum, evvela Batı itiraz edecektir Türkiye’nin 20 milyar dolarlık petrol
parasına kavuşmasına. Çünkü siz, güçlü bir Irak’ın, güçlü bir Saddam’ın, Batı
için tehlike teşkil ettiğini, Batı’nın söylediği yerde güçlü bir Türkiye’nin
Batı için canciğer olacağını mı zannediyorsunuz? Kimse sanmasın, kimse
sanmasın, kimse. (DYPsıralarından alkışlar)
Batı’nın iki tane ön karakolu vardır :
İsrail’dir ve Yunanistan’dır. Türkiye’yi ne ondururlar, ne öldürürler. Saz
benizde olacak Türkiye onlara göre, yeşermeyecek. Çünkü, eğer Türkiye
yeşerirse, elin parmakları gibi adalar kesilmiş, Anadolu kimin elinde ise
adalar onun elinde olmuş, kesilmiş. İşte Batı Trakya, şu kadar insan orada
bugün bakımsız, vesairesiz, per ve perişan, evinin tamirine müsaade etmiyorlar
ve “Türkiye yavaş yavaş Kıbrıs olayında olduğu gibi buralara sarkar,
sarkıntılık eder, öbür tarafta başka işler çıkar” diyorlar.Onun içindir ki, hiç
kimse, Türkiye’nin böyle bir kargaşadan bir avanta koparıp, hatta bedelini çok
ağır bile ödese bu avantanın, güçlü çıkacağını falan sanmasın. Böyle diyorlarsa,
bunu diyenler yanılmaktadır; bir.
İkincisi, “Efendim, Saddam güçlendi,
Saddam bizim için bir tehlikedir. Saddam’ın şimdi burnu kırılmazsa yarın bizim
başımıza dert olur. İşte Fırat suyu der, Dicle suyu der, şu der, bu der” konusu
var. Şimdi potansiyel tehlike bu; yani potansiyel tehlike olayına geliyorum.
Saddam bugün değilki, dün de sıradan potansiyel tehlike idi. Potansiyel tehlike
arıyorsanız etrafınızda epeyi ülke var; bunların herbirisini potansiyel tehlike
olmaktan çıkarmaya kalkmak bizi bitirir. Çünkü, devletler, politikalarını
potansiyel tehlike olmaktan çıkarmaya göre ayarlamıyorlar, tehlikenin tehdit
haline gelme ihtimaline karşı tedbir arıyor, o tedbiri ararken de ittifaklar
arıyor. Nitekim Türkiye’nin Sovyetler Birliğine karşı yaptığı odur nitekim.
Açıklıkla söyleyeyim; her halde Türkiye
bir Saddam’ın karşısında yaprak gibi titreyemez. Saddam Türkiye’ye bulaşmaya
kalkarsa elli defa kafasını kırarız, elli defa. (DYP sıralarından alkışlar)
Kaldı ki bugün zaten Körfez krizinin
sıkıntısı şudur :Saddam bu adımı atmıştır; Saddam geri çekilemez, Saddam geri
çekilirse mahvolacak. Saddam geri çekilmezse mahvolacak; geri çekilirse
mahvolacak. Binaenaleyh Saddam geri çekilmemeyi tercih edecektir; çünkü geri
çekildiği zaman Saddam ne işe yarar? 8 sene İran’la harbetmiş, arkasından
sıfıra müncer olmuş. Bütün harp sonrasında elde ettiklerini terketmiş,
çekilmiş; şimdi bir de bunu yaptığı zaman Saddam’ı orada yaşatmazlar, kendi
halkı yaşatmaz. Binaenaleyh Saddam bu işin sonuna kadar gidecektir. Zaten
Saddam’ın bir Amerikan teklifini kabul etmesi mümkün değildir ve Saddam’ın
hiçbir ihtimali yok bu işi savaşsız bırakmasına.
Savaş : Savaşı nasıl yapacaksınız, kim
yapacak savaşı? İşte burada görüyorsunuz, Arabistan çöllerinden cephe açarak bu
savaşı yapmak mümkün değildir.Geçen celsede de endişelerimi söyledim; Türkiye 2
nci bir cephe açmak, bir kuzey cephesi açmak tazyiki ile karşı karşıya
kalacaktır.
Sayın Hükümet Başkanının beyanı var; diyor
ki, dışarıdan gelecek -dünkü beyanıdır- yabancı kuvvetlerin Türkiye’de yer
almasına ve bir kuzey cephesi açılmasına rıza gösterir misiniz? “Hayır” demiyor, “hayır” demiyor. Dışarıdan gelecek
kuvvetlerin Türkiye’de yığınak yapmasına rıza gösterir misiniz “Hayır” demiyor.
Ben ajans haberlerinden alıyorum bunu; yani “kuzey cephesi” tabirini gördüm
sanıyorum, görmediysem bile “Yığınak yapmasına razı gösterir misiniz” diye
soruluyor ve “Hayır” demiyor.
Ne olacak? Yarın siz bu kararı çıkardınız,
bugüne kadar sizi kimse zorlayamazdı çünkü bu Meclisin hakkıdır, Meclisin
işidir, biz bunu Meclisten geçirmedikçe yapamayız derdiniz.
Değerli milletvekilleri, vicdanî vazifemi
yapmakla kendi kendimi yükümlü sayıyorum. Bakınız, aslında orta yerde bir
slogan var; bu slogan şöyle :Bu petroller, yani 600 milyar varil petrol Arap
halkınındır. Bu petroller kralların veya onların ecnebî ortağı şirketlerin
değildir diyen ses... (DYP sıralarından alkışlar) aslında diyen sesin tesir
hâsıl etmemesi mümkün değil. Bunun tesir hâsıl etmemesi mümkün değil. Bu sesin
sahibi kim olursa olsun. Bu sesin sahibi Saddam dahi olsa, bunun tesir hâsıl
etmesi mümkün değil. Saddam’ı tahrif edebilirsiniz, bu sesi tahrif edemezsiniz.
Eğer Ortadoğu yeniden şekillenecekse, işte
bu petrollerin bir avuç kralın veya bir avuç hanedanın değil, fukara halkların
olduğu esasına göre şekillenecektir. Sanılıyormu ki, Sosyalizmin anavatanı olan
Sovyetler Birliği bu sesin dışında bir sese kulak verecektir. Vermeyecektir.O
zaman kendi iflasını, 70 senedir söylediği şeylerin tümünün iflasını ilan etmiş
olur. Ve yeniden Ortadoğu şekillenirken Türkiye bu Ortadoğu’nun
şekillenmesinden ne umuyor? Sayın Hükümetten onu istiyoruz. Gelin burada
söyleyin. Ne umuyorsunuz bu şekillenmeden?
Pasta... “Efendim pastadan pay
alacağız...” Pastadan ne pay alacaksınız; hangi pastadan ne pay alacaksınız?
ALPASLANPEHLİVANLI (Ankara) - Kimse öyle
bir şey demiyor.
SÜLEYMANDEMİREL (Devamla) - Diyorlar. Ben,
diyenleri söylüyorum. Ben bunları soruyorum. Dışarıda bunu diyenler var.
Gelirsiniz, “Bunlar doğru değil” dersiniz. Resmî beyanlar da var; pasta
beyanları. Anlatabildim mi?
Ben polemiğe girmek istemiyorum. Gayet
dikkatle söylüyorum. Üçüncü olay : “Efendim, biz bu işin gerisinde kalırsak,
ekonomik bakımdan yardım görmeyiz; binaenaleyh, biz bunun içinde olalım ve
ekonomik bakımdan yardım görelim...”
Ekonominin hareket yeri ekonomidir. Eğer
kan dökerek kâr sağlamaya veya ekonomik faydalar sağlamaya kalkacak olursak, o,
-açık söylüyorum- çok büyük vebale sebep olur. O faydalar kime gidecekse onun
boğazına durur o. Çünkü, bir tarafta kan dökeceksiniz, bir taraftan da ekonomik
fayda sağlayacaksınız. Bunlar mümkün değildir. (DYP, SHP sıralarından alkışlar)
Binaenaleyh, bu kararın gerekçesi üç şeye dayanıyorsa, üçü de yanlıştır.
1. Biz aktif olalım, Amerika ve Batı’nın
gözüne girelim. Bizi ortak pazara alırlar. Mademki o harita da yeniden
şekillenecekmiş, bu harita şekillenirken, biz acaba kum çölünden bir parça mı
almayı aklımızdan geçiriyoruz? Eğer bu kastedilen Kerkük, Musul değilse.
Arkadaşlar, bir şey daha var :
Komşularınızın zaafa düştüğü bir yerde, haraç mezat komşularınızın bir masanın
üstüne konup parçalanmasını, ondan da bir parça da bize düşse diye dünya geneli
ayrı, eğer burada oturuyor durumda olsanız, fevkalade sıkıntıya gireriz. Yani,
o hissi verdiğimiz zaman fevkalade sıkıntıya gireriz. (DYP, SHP sıralarından
alkışlar) Türkiye gibi büyük bir Devlete bu kadar fırsatçılık yakışmaz.
Hadiseyi Saddam’ı Kuveyt’ten çıkarmak alıp da, Saddam’ı Kuveyt’ten çıkarmak
birinci derecede niye bizim meselemiz? Ortadoğu’da bunca iş varken, başka
şeyler varken, yani Ortadoğu’nun jandarması biz miyiz, burada istikrarı
koruyuverecekmişiz?
İLHAN AŞKIN (Bursa) - Denge var, denge...
SÜLEYMAN DEMİREL (Devamla) - Sıkılmayın
beyler, bunlara cevap bulabiliyorsanız mesele yok. Benim söylediğim laflar
boşsa, “Boştur” deyin, geçin.
Bir mülahazamı daha söyleyeyim. Bakınız,
bu kargaşada dikkat edilecek en önemli şeylerden birisi Arap halklarının
yanında mı olunacak ARAMCO’nun yanında mı olunacağıdır? (ANAP sıralarından
“Arap halkları yok” sesleri) (DYP, SHP sıralarından alkışlar) Bir yerde
olacaksınız, o hissi eğer Arap halklarına verdiğiniz takdirde biz bu olayla
ikinci bir İsrail oluruz burada ve biz bu olayı Arap halkları nezdinde yüz sene
süremeyiz. (ANAP sıralarından gürültüler)
BAŞKAN- Bir dakika efendim.
SÜLEYMANDEMİREL (Devamla) - Araplar çok,
onun için söylüyorum Araplar, Suudi Arabistan’da da var, Mısır’da da var, yarın
bugünkü idarecileri, bu Arap halkları devirir, yarın başka türlü şekillenir iş.
O zaman, Türkiye ters bir duruma düşmüş olmamalıdır, bir.
2. Bu işin bir Hıristiyan Müslüman
meselesi haline dönüşmemesi için Batı devletleri ve Birleşik Amerika Devletleri
yanında Müslüman ülkeleri arar; Türkiye’yi başta arar.
Onun içindir ki, bizim sırtımızın çok
sıvazlanmış olmasından da huylanırım. (DYP ve SHP sıralarından alkışlar) Çünkü,
sırtımız çok sıvazlanırsa yarın bize ödeyemeyeceğimiz bir faturayı getirir
yüklerler. Türkiye’nin başka sorunları da çıkar, bunlar içerisinde fevkalade
sıkışık duruma geliriz.
Uzun lafın kısası şudur; evet, Sayın
Hükümet Başkanı, “Katiyen savaş yapmak, öne çıkmak, kahramanlık yapmak falan
değil bizim maksadımız; ülkemizi saldırıdan korumak için gerekli tedbirleri
almaktır.”
İLHANAŞKIN (Bursa) - Doğru; yapılan budur.
BAŞKAN- Efendim müdahale etmeyelim.
SÜLEYMANDEMİREL (Devamla) - Yok ama;
yapılanla bunun illiyyet rabıtasını arayalım. Akıl için yol bir.
Binaenaleyh, eğer, Türkiye bir saldırıya
maruz kalırsa, onun mekanizması vardır. Demekki, bu o işe yaramayacak. E,
Türkiye’ye bir saldırı tasarlanıyorsa; Sayın Akbulut diyor ki, “O saldırı bana
gelmeden evvel benim onun üstüne gitme hakkım vardır. İstihbarat teşkilâtım
bana derse ki, Türkiye filan yerden saldırıya maruz; ben, onun üstüne giderim
ve onu tesirsiz hale getiririm. Bunun vebali günahı ne ise onu da çeker.”
Geriye ne kalıyor?.. İlliyet rabıtası bu... Geriye kala kala başka şeyler
kalıyor ve açıklıkla söyleyeyim, Birleşik Amerika’nın, dünyanın göze alamadığı
bir şeyi bizim herkesten evvel göze almamızın bir anlamı yoktur. Üç ile altı ay
Irak’ın bu ambargoya dayanacağı tahmin ediliyor yiyecek bakımından. Altı ile
dokuz ay da silah bakımından dayanacağı tahmin ediliyor.
Binaenaleyh, bize izah ediniz, deyiniz ki,
bu kararların maksadı şudur. Eğer, “Ülkenin âli menfaatleri böyle gerektiriyor”
derseniz, ülkenin âli menfaatleri böyle gerektiriyormuş diye biz buradan
gitmeyiz. Nedir o âli menfaatler gelin onu söyleyin? Bu bir.
İkincisi, “Efendim, bu dinamik
politikadır.” Dinamik veya statik. Bunlar metottur; amaç değildir. Hangi
maksada varmak istiyorsunuz? Eğer, İkinci Dünya Harbinde ülkeyi yönetenler
dinamik politika takip etseydi 20 defa harbin içinde kendimizi bulurduk. Statik
politika takip edip Türkiye’yi harbe sokturmamışlar. Bunda kınanacak bir şey
var mı?.. Bunda kınanacak bir şey yok. (DYP ve SHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Demirel, 36 dakika oldu;
saati de bu tarafa koydunuz; takdirinize tevdi ediyorum. (DYP ve SHP
sıralarından “Acelemiz mi var?” sesleri, gürültüler)
Efendim, ben bir şey söylemedim.
İnsicamını bozmamak için küçük sataşmalara dahi müdahale etmedim. İstirham
ederim...
Usul var mı, yok mu? Sayın lider 16 dakika
daha süresinin üzerinde devam etti, hiçbir müdahalede bulunmadım.İstirham
ederim... Ve takdirine tevdi ettiğimi söyledim.
SÜLEYMANDEMİREL (Devamla) - Niyetim, ne
tüzük ihlalidir, ne herhangi bir şekilde Başkanımın müsamahasından
yararlanmaktır; sadece çok önemli bir konuda bir fikri bu kürsüden muhterem
heyetinize aktarmaya çalıştım.
Bir, iki dakika içinde düşüncelerimi
toparlayayım.
Aktif politika ve potansiyel tehlike böyle
bir kararın gerekçesi olmaz. Doğru politika kararın gerekçesi olur. Bu kararın,
doğru bir politikanın eseri olmadığını bilmemiz için de “Ortadoğu”daki istikrar
bozuldu bunu düzelteceğiz” gibi bir şeye inanmayız. Yani, başkalarını kandırın
bununla; biz buna inanmayız. Zaten sizin işiniz de değil, yapamazsınız
da.Ortadoğu’daki istikrarı nasıl sağlayacaksınız? Dünya gelmiş, dünya sağlamaya
çalışıyor. Onları bir kenara itip siz mi sağlayacaksınız bunu Türkiye’nin bu
kadar sıkıntıları varken?
İkincisi, söylüyoruz; bu bir aldatmacadır
ve gayet açıklıkla söylüyorum; köprü olacakmışız tramplen olmuşuz. Burada işin
varacağı yer şu : Öyle Saddam, kolay kolay pes falan etmeyecektir. Savaş
olacaktır. Bu savaş aslında nasıl olacaktır. Ya Vietnam batağı gibi bir savaş
olacaktır, -onu Amerika düşünsün, biz de düşünelim tabiî- Amerika zaten ondan
korkuyor;ya bu korkuyla sivil müslüman kitlenin kıtali şeklinde bir savaş
olacaktır. Bu vebalin içerisinde Türkiye bulunmamalıdır. Açıkça söylüyorum,
Türkiye dışarıya asker göndermemelidir; Türkiye bu işin içine
girmemelidir.Eğer, Irak olayı Türkiye’ye bulaşacaksa, Türkiye’nin 370 kilometre
sınırı var, Türkiye askerlerini Suudi Arabistan’ın sınırlarını korumaya
gönderirse, kendi sınırını ne ile koruyacaktır? Kendi askeriyle kendi sınırını
korumalıdır.
Açık söyleyeyim, Türkiye’nin Suudi
Arabistan’a gönderip de, oralarda şehit edeceği her askerin kanı boşuna
dökülmüş olur veya bir kuzey cephesi açarak, Irak’ın gücünü kuzeye çekmek için
kuzey cephesinde şehit edeceği her askeri de, petrol kuyularını beklemek için
veya başka menfaatlar için uzaklardan gelmiş insanların yerine Türk
çocuklarının, bizim insanlarımızın şehit olması, onların ölmesinden başka bir
şey değildir.
Bunlar olmayacaksa, bu kararın neye
yarayacağını birisinin gelip burada söylemesi lazımdır ve yanlıştır ortaya
konan gerekçe, yanlıştır gidilen yol bence. Zaten Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyi asker kullanılmasını henüz kararlaştırmış değil ki ve bakalım ayın 9
unda, pazar günü ne olacak; 9 Eylül Pazar günü Helsinki’deki masanın üstüne ne
gelecek. Türkiye’nin gelmeyeceği ne malum? Sovyetler Birliği içerisinde birçok
problemler var. Türkiye’nin bir Ermenistan olayı var.Ermenistan olayının bir
ucu Sovyetler Birliğinde, bir ucu Amerika’da ve Sovyetler Birliğinin içerisinde
Türkçe konuşan cumhuriyetler var. Bakalım ne gelecek?
Binaenaleyh, olaylar bu kadar önemli iken,
herkesten evvel, her şeyden evvel gidip, yapacağımız şeylere herşeyden evvel
bizim talip olmamız, bizim pazarlık gücümüzü ortadan kaldırmıştır.
HAZIMKUTAY (Ankara) - Yanlış, yanlış...
SÜLEYMAN DEMİREL (Devamla) - Açıklıkla
söyleyeyim pasta peşinde olanlara sesleniyorum. Pastacılar, pastacıların, pasta
kreması yalayacağız derken avuçlarının içini yalamaları muhtemeldir ve bu (DYP
ve SHP sıralarından alkışlar) Türkiye için fevkalâde ağırdır.Gelin buraya ne
yapacaksınız, bu kararı aldınız, bundan sonra ne yapacaksınız, ondan sonra ne
yapacaksınız, bir, iki, bunu söyleyin.
İki; efendim olayların gelişmesine göre
yapacağız, olayların gelişmesine göre değerlendirmeyi niçin Meclis yapmayacak
da hükümet yapacak? Bu hak sizindir. Bu hakkı eğer hükümete bırakıyorsanız -ki
Anayasaya göre bırakamazsınız- kendi kendinizi, aslında kendi kendinizi
faydasız hale, yaramaz hale getiriyorsunuz demektir. Bunu herkese birden
söylüyorum. Düşünün, taşının bildiğinizi yapın diyemiyorum. Çünkü böyle bir
kararı kabul etmiş olmanın da vebali vardır.Ama ne olursa olsun, arkadaş sen
söyle söylemeye devam et, biz bildiğimizi yapalım derseniz...
HAZIMKUTAY (Ankara) - Biz öyle söylemedik,
pasta ile ne ilgisi var. (DYP sıralarından gürültüler) Biz pastacı değiliz.
SÜLEYMAN DEMİREL (Devamla) - Hazım Kutay,
senelerce benimle çalıştın... Otur oturduğun yerde.
Hepinize sevgiler ve saygılar sunuyorum,
hoşçakalınız. (DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN- Teşekkür ederim Sayın Demirel.
İBRAHİMGÜRDAL (Isparta) - Köpek.
BAŞKAN - Sayın Gürdal, lütfen efendim,
lütfen...
Sayın milletvekilleri, görüşme sırası
Sosyaldemokrat Halkçı Parti Grubu adına Genel Başkan Sayın Erdal İnönü’dedir.
Buyurun Sayın İnönü. (SHP sıralarından
alkışlar)
SHP GRUBU ADINA ERDAL İNÖNÜ (İzmir) -
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı
ülkelere gönderilmesine ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına
anayasanın 92 nci maddesi uyarınca izin verilmesini isteyen Hükümet tezkeresi
üzerinde Sosyaldemokrat Halkçı Parti Grubunun görüşlerini dile getirmek için
söz aldım. Yüce Meclisi kendi adıma, grubumuz adına saygıyla selamlıyorum. (SHP
sıralarından alkışlar)
Sayın milletvekilleri, böyle bir izin
isteği çok kısa bir süre önce 12 Ağustosta Büyük Millet Meclisinin olağanüstü
toplantısında aynı Hükümet tarafından Meclis Genel Kuruluna getirilmişti. O
zamanki isteğin tek farkı savaş hali ilanını da kapsamasıydı, şimdi bu yok; ama
savaş hali ilanının bulunmaması, isteğin içeriğini hiç değiştirmiyor. Çünkü,
yurt dışına, savaş çıkması beklenen bir alana asker göndermek ya da yurdumuza,
başka bir ülkeye saldırmak için geleceği açık olan yabancı kuvvetleri çağırmak;
bunlar zaten ülkemizi fiilen savaşa sokacak hareketlerdir. Hiç kendimizi
aldatmayalım. Bu defaki Hükümet tezkeresinde istenen izin de aynı geçen
defakinden olduğu gibi, başka bir devlete savaş açma iznidir. Bu izni, Meclis
geçen oturumda -açık oturumda, kapalı oturumda- uzun görüşmelerden sonra
şartsız olarak vermeyi reddetti. Şimdi tekrar getiriliyor. Niçin? O zamandan
beri ne değişti? O zaman Hükümetin Meclise vermiş olduğu bilgilere yaptığı
açıklamalara hangi önemli bilgiler eklenmiştir? Hiç böyle bir şey olmadığını
biraz evvel Sayın Dışişleri Bakanının konuşmasında da açıkça gördük. Eğer konu
çok ciddî olmasaydı biraz şaka yapmak isterdim, Sayın Dışişleri Bakanını rahatlatmak
isterdim. Çünkü, burada ne kadar sıkıntı içinde, inanmadığı bir davayı savunmak
için birtakım cümleler arama halinde olduğunu gördük, ama bunları bırakıyorum;
çünkü konu çok ciddî. Türkiye Büyük Millet Meclisinin uzun süre içinde
karşılaşabileceği en tarihî, en önemli bir oturum yaşıyoruz. Böyle bir oturumda
savaş açma yetkisini bizden Meclis olarak, hükümete vermemiz isteniyor.
Olayları takip ediyoruz, biliyoruz; Irak Kuveyt’i işgal etti, ihlak etti,
vilayetler arasına kattı, ondan sonra gazetelerde yazılanlar, televizyonlar
hepsini biliyoruz. Bunların herkesin bildiğini de hükümet bilerek kapalı oturum
istedi. Yani kapalı oturumda herkesin bilmediği şeyleri söyleyerek bizden bu
savaş yetkisini isteyecek, öyle sandık. Ama, ne gördük? Sayın Dışişleri Bakanı
neler söyledi? “Yarınları belirleyecek dinamikler var.” Hep öyledir. Yarın
belirleyecek dinamik bugün olur, öbür gün de yarını belirler; bu yani bir şey
değil.
Bütün olayların ülkemizle ilgisi var,
bütün ülkeler burası ile ilgileniyor. Sayın Dışişleri Bakanı, sayın
milletvekillerimiz nerede bir savaş çıksa herkes bununla ilgilenir. Dünya
barışı, bütün dünya ülkelerinin ortak meselesidir. Bunlarda yeni bir karar
almayı gerektirecek bir şey yok.
“Yayılımcı politika gütmeyeceğiz” dediler.
Keşke, çünkü biraz sonra o konuya geleceğim. Durum hiç de öyle değil. Hükümetin
tezkeresi, hükümetin talimatı aldığı makamın, her gün gazetelere verdiği
demeçler baştan aşağı yayılımcı bir emel peşinde olduğunuzu gösteriyor. Bunları
bırakıp “yayılımcı emel beslemiyoruz” dediler. Pekala, ama başka ne söylediler?
Hiçbir şey söylenmeyecekse, bu kapalı oturumun ne faydası var? Ha, bir faydası
var; bu oturumu duymayan vatandaşlarımız “Herhalde orada Dışişleri Bakanı,
Hükümet ciddî bir şey söylemiştir; ona dayanarak bu yetkiyi vermişlerdir” diye
bir hayale kapılacaklar. (SHP sıralarından alkışlar) Ama, böyle bir şey yok;
bunu görüyoruz.
Sayın milletvekilleri, Yüce Meclis bu hale
düşmeli miydi? İçinizde hiçbir üzüntü, bir ezilme hissetmiyor musunuz? Ülkemizi
savaşa sokma yetkisini biz Hükümete verelim diye bize teklif geliyor, bunun
niçin olduğu söylenmiyor, kapalı oturum yapılıyor ve sonunda “Yarını bugün
belirler” deniyor. Ben çok üzüntü içindeyim. Gerçekten Büyük Millet Meclisinin
en önemli görevini, böyle yapmaya çalıştığını farkeden, sezen, buna şahin olan
bir oturumda bulunmak, kolay kolay unutmayacağım bir acı olaydır.
Geçen oturumdan beri hiçbir yeni bilgi
verilmemiştir. Büyük Millet Meclisinin tutumunu değiştirmesi için, geçen defa
reddettiği, şartsız Silahlı Kuvvetleri gönderme iznini verme meselesi için
hiçbir yeni bilgi söylenmemiştir, hiçbir yeni şey olmamıştır. Meclis niçin bu
kararını bugün değiştirecektir? Bir tek yenilik var; sadece Sayın Özal,
Meclisin ulusal çıkarlarımızı koruma konusunda Silahlı Kuvvetlerimize nasıl bir
görev düşüyor; bu konuda geçen oturumda, geçen toplantıda Büyük Millet
Meclisinin ortaya koyduğu tavrı beğenmemiştir, kabul etmemiştir. Onun için bu
teklif tekrar geliyor.
Şimdi, sayın milletvekillerini göreve
çağırıyorum; Silahlı Kuvvetlerimizin kullanılmasında, bir tek kişi, serbest
kalmak için, aynı isteğin tekrar Meclise gelmesini Hükümete öneriyor. Bu istek,
Sayın Akbulut’un görüşlerine aykırı. Öyle olmasaydı Sayın Akbulut kendisi çıkıp
bu isteği burada savunurdu, bunu bile yapmadı; Hükümet bunu bile yapmıyor,
Sayın Dışişleri Bakanı, “Yarını, bugün belirler” diye hiçbir yeni anlam
taşımayan sözlerle inanmadığı bu isteği dile getiriyor ve Meclisten, daha 12
Ağustos’ta bütün olaylar meydanda iken reddettiği isteği şimdi kabul etmesi isteniyor.
Büyük Millet Meclisimizin onurunu, haysiyetini bu kadar yaralayacak bir olay,
bu kadar önemli bir konuda karşımıza getirildiğinde elbet bunun etkisi katmerli
olur. Elbette bu, hepimizi üzmelidir ve buna karşı bir tepki göstermeliyiz.
Bir kişinin ülkemizi tehlikeli maceralara
sürüklemek pahasına kaderimize egemen olmak ihtirasıdır karşımızdaki mesele.
(SHP ve DYP sıralarından alkışlar) Ama, unutmayın değerli arkadaşlarım, bu
ihtiras, Büyük Millet Meclisinin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; tek tek milletvekillerimizin
sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Ülkeyi birtakım hayaller uğruna savaşa
sokmanın sorumluluğu, vebali bugün bu izni verecek olan milletvekillerinde
kalacaktır. Bunu düşünerek, karşımızdaki isteğin bütün içeriğini
serinkanlılıkla incelemeye, ortaya koymaya çalışacağım.
Sayın milletvekilleri, Irak’ın Kuveyt’i
işgali, uluslararası hukuku açık ve kaba şekilde ihlâl ettiği için ilk günden
başlayarak bu harekete Türkiye karşı çıkmıştır, biz, parti olarak karşı çıktık
ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin Irak’ı bu sakat yoldan döndürmek
için kabul ettiği ekonomik yaptırım kararlarını içtenlikle uygulamaya giriştik.
Bugüne kadar Irak’la iyi komşuluk ilişkileri içinde ekonomik ilişkilerini
yürütmüş olan Türkiye’den, Irak’ın kuzey komşusu olarak ekonomik ambargo
kararının yürümesi için en önemli görevi yapan Türkiye’den, bugüne kadar
titizlikle yapmış olan Türkiye’den bugün başka ne istenebilir? Biz Irak’ın
kuzey sınırında barışı, istikrarı koruyoruz, ambargoyu uyguluyoruz. Bunu
yaparken ekonomimiz başka hiçbir ülkenin uğramadığı ölçüde zarara uğruyor.
Bütün bunları, Irak’ın neden olduğu uluslararası hukuk ihlâli ortadan kalksın,
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları uygulansın diye yapıyoruz, başka
bir maksatla yapmıyoruz. Güvenlik Konseyi kararların etkisini göstermesiyle,
Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesiyle uluslararası hukuk düzeni bir ilerleme
sağlayacak; Ortadoğu’da özlenen kalıcı barış için önemli bir adım atmış olacak;
bir adım, Ortadoğu’daki anlaşmazlık ve savaş nedenlerinin de ortadan
kaldırılması umutları destek bulacak. Ama bütün bunların gerçekleşmesi için
bizim kendi Silahlı Kuvvetlerimizi, Ortadoğu’nun bir bölgesine göndermemize,
orada jandarmalık, ya da komandoluk yaptırmamıza ya da ülkemize Ortadoğu’dan
gelecek tehlikelere karşı sanki biz kendimizi koruyamıyoruz gibi, ülkemize
yabancı kuvvetler çağırmamıza ne gerek var.
OSMAN DOĞAN (Şanlıurfa) - Hadiseyi yanlış
anlarsanız hiçbir gerek yok.
BAŞKAN - Efendim müdahale etmeyelim.
ERDAL İNÖNÜ (Devamla) - Gereği görmek için
Hükümetin gerekçesine bakalım : Hükümetin gerekçesinde, üzerinde durmak
istediğim başlıca iki paragraf var. Bu paragraflarla ortaya konan anlayış
tamamıyla aldatıcı, hiçbir şekilde kabul edemeyeceğimiz, Türkiye Cumhuriyetinin
geleneksel, barışçı ve kararlı dış politikasını bırakıp, maceracı, saldırgan
bir dış politikaya ancak eski emperyalist devletlerin izlediklerini andıran bir
tehlikeli politikaya geçilmek istendiğini gösteren bu iki paragraf. Gerekçe
diye karşımızda bu var.
Bakınız ne diyor, beraber okuyalım :
“Süratli ve dinamik bir politika izlenmesine yardımcı olmak üzere, Hükümetin
inisiyatif kullanabilecek şekilde teçhizi gerekmektedir. Neymiş o teçhizat;
yurt dışına asker göndermek, yurt içine dışarıdan yabancı kuvvetler çağırmak.
“Ülkemize çok yakın ve sıkı ilişkiler
içerisinde bulunduğumuz bu bölgede cereyan eden ve dünya barışının ciddî
şekilde sarsılmasına yol açan bu olayların etkisi altında kalabileceğimizi
düşünmek mümkün değildir” deniyor; doğru. Komşumuzun neden olduğu hukuk ihlâli
elbette bizi de etkileyen bir olaylar zinciri başlatmıştır. Nitekim ekonomik
ambargoya katıldık ve fazlasıyla zarar gördük. Ama bu durumda süratli ve
dinamik bir politika takibi için, Hükümetin, silahlı kuvvetlerimizi yurt dışına
göndermek, ya da yabancı silahlı kuvvetleri ülkeye çağırmak yetkisiyle teçhiz
edilmesinin şart olduğu, yani savaşa girmemizin şart olduğu nereden çıkıyor?
Hiç böyle bir şart yok, hiç böyle bir gerek yok.
Sayın milletvekilleri, İkinci Dünya
Savaşında Türkiye’nin, yalnız güney sınırındaki bölgeler değil, dört bir
tarafı, doğusu, batısı, kuzeyi, güneyi ateş çemberiyle çevrilmişti; dört bir
tarafında, bugün Irak’ın olası bir savaş diye düşündüğümüz gerçek savaş bütün
şiddetiyle cereyan ediyordu; ama biz gene de savaşa girmedik. Çünkü böyle bir
şart yok; komşumuzda savaş oluyor diye sizin de savaşa girmenizin şartı yok.
İkinci Dünya Savaşında ulusal çıkarlarımızı, askerlerimizi yurt dışına
göndermeden koruduk. (SHP sıralarından alkışlar)
Ülkemizin yüksek menfaatlerini etkili bir
şekilde kollamak, niçin yurt dışına asker göndermeyi gerektiriyor? Bunu bize
açıklayacak kimse var mı? Bugüne kadar hiçbir şekilde böyle yapılmadı.
Cumhuriyetin politikası böyle değildir. Cumhuriyetin, Atatürk’ün politikasını
şimdi böyle yuvarlak laflarla nasıl değiştirmeye cesaret ediyorsunuz? Bundan
Türkiye ne kazanacak?
Sayın milletvekilleri, bütün bu sözler,
ancak bir saldırgan politika için gerekçe olabilir.
Sayın Başbakana soruyorum : Biz neyin
peşindeyiz?
Bakınız, yavaş yavaş düşünelim;
güneyimizdeki olası savaş, esas itibariyle Irak ve Amerika Birleşik Devletleri
arasında olacaktır. Peki, biz bu savaşa katılmazsak, savaşın sonunda toprak
bütünlüğümüz, ulusal çıkarlarımız niçin tehlikeye düşecek? Savaşı Irak’ın
kazanacağını ve ondan sonra bize hücum edeceğini mi varsayıyorsunuz? “Böyle bir şey tabiî olmaz, Amerika daha
güçlüdür” diyorsanız, o zaman Amerika Birleşik Devletlerinin, yani NATO’daki
büyük müttefikimizin bu savaşı kazanması niçin bizim aleyhimize sonuç verecek?
Biz savaşa girmesek de Amerika Birleşik Devletlerine karşı, NATO içindeki
müttefiklerimize karşı vaziyet alıyor değiliz ki. Tam tersine, Irak’ın kuzey
sınırını güvence altına alıyoruz. Çünkü burada yaşıyoruz ve bu açıdan, Irak’ın
kuşatılmasına, Körfez’e birer ikişer gemi gönderen öteki NATO ülkelerinin
hepsinden daha fazla katkı yapıyoruz.
Biz savaşa girmezsek bağımsızlığımızı,
toprak bütünlüğümüzü korumaya devam edeceğimiz açık. Bu konu bu kadar açıkken,
bizim, “yüksek menfaatlerimizi korumak için savaşa girmeliyiz” dememiz, sadece,
biz bu savaşla topraklarımızı genişletmek istiyoruz anlamına gelir; herkes bunu
böyle yorumlar. Ya da, topraklarımızı genişletmek istemiyoruz; ama komşumuzun
içişlerinde belirleyici bir rol oynamak istiyoruz anlamına gelir. Başka hangi
anlam çıkarabilirsiniz? Bizim ulusal çıkarlarımız, bizim toprak bütünlüğümüzü
korumak için savaşa girmemize gerek yok. O halde niçin, “savaş, yüksek
menfaatlerimiz için şarttı” diyorsunuz? Niçin, “yüksek menfaatlerimiz için,
asker gönderme asker çağırmak şarttır diyorsunuz.
Topraklarımızı genişletmek istemek,
komşumuzun içişlerinde belirleyici rol oynamak istemek; bunların her ikisi de
saldırgan politika yürütmek demektir. Atatürk’ün, “Yurtta barış cihanda
barış” ilkesini tamamen bıraktığımız
anlamına gelir. Böyle bir saldırgan politika, bizi güneyimizdeki bütün
komşularımıza düşman haline getirir. Yıllardır binbir gayretle kurulmaya
başlanan dostluk ilişkilerini paramparça eder.
Amerika Birleşik Devletleri yanında savaşa
girmemiz için bugün bize vaat edilen veya ima edilen, dolaylı olarak gösterilen
bütün kolaylıklar, bütün avantajlar, hiçbiri uğradığımız zararların milyonda
birini karşılamaz.
Sayın milletvekilleri, birkaç gündür
görüyorum, en çok başvurulan bir kandırma şekli de şu : Biz bu izni istiyoruz,
ama kullanmamız şart değil ki, hiç kullanmayabiliriz, sadece politikamıza
dinamizm gelsin diye istiyoruz, onun için korkmadan izin verin diyorlar; ama
bir taraftan da iznin ne için istendiği söylenirken, yarın Irak-Amerika
Birleşik Devletleri savaşı ABD’nin üstünlüğüyle bittikten sonra, Ortadoğu’da
yeni bir düzen kurulacak, bu düzenin kurulmasında, kazançların paylaşılmasında
Türkiye’nin de bir pay alması, ancak, sembolik şekilde de olsa, bu savaşa
katılırsa ortaya çıkar deniyor. Sözü edilen dinamizm işte bu; paylaşmakta
bulunmak için askerlerin savaşta bulunması...
Sayın milletvekilleri, görüyorsunuz, izin
kullanılmazsa izni almanın faydası yok. Yani, izin alındıktan sonra pekâlâ
kullanılacak. Zaten kullanılacak olmasa, bu yetkiyi almak için bu kadar gayret,
Meclisin onurunu bile gözetmeden, Sayın Başbakanın aksi yolundaki demeçlerine
hiç aldırmadan, bu kadar baskı hatta bu kadar telaş niye olacak? Elbet bu yetki
Meclisten alınırsa kullanılacak ve bizi ulusal çıkarlarımız için
bağımsızlığımızı, toprak bütünlüğümüzü, ulusal egemenliğimizi korumak için
gerekli olmayan, hiç de hazırlıklı olmadığımız bir savaşa sokacaktır. Niçin bu
izni vereceksiniz sayın milletvekilleri? Niçin bu vebal altına gireceksiniz?
Biz SHP olarak hiçbir şekilde bu izni
vermeyiz, vermeyeceğiz. Meclisin temel görevleri arasında bulunan savaşa
girmeye karar yetkisini başka bir makama devredemeyiz; ama, siz İktidar
milletvekilleri, üstelik geçen genel milletvekili seçimlerinde aldığınız oy
oranı yüzde 36, genel yerel seçimlerde ise yüzde 21.8 iken, böyleyken bundan
ibaretken ve şimdi bütün muhalefet bu savaş isteği karşısında Türkiye’de
birleşmişken, tek başınıza ülkeyi böyle bir maceraya atmak sorumluluğunu tarih
önünde nasıl taşıyacaksınız? (SHP sıralarından alkışlar)
Sayın milletvekilleri, isterseniz biraz
daha yakından bakalım : Biz ilk günden beri Ortadoğu’daki bu yeni olası savaş
alanının yanındayız. Irak’ın kuzey sınırındayız. Bizden ne hakla körfeze gemi
ya da asker göndermek isteyebilirler. Bir Batı devleti uzak ülkesinden körfeze
bir gemi gönderiyor, olası savaş alanının güney sınırına o gemi bazen
yaklaşıyor, bazen uzaklaşıyor. Biz ise gece gündüz buradayız. Bütün kuzey
sınırını baştan başa tutuyoruz. Ekonomik yaptırımlara biz katılmasak, Güvenlik
Konseyi kararları bütün etkisini kaybeder. Üstelik başka hiçbir Batı ya da Doğu
ülkesi ekonomik ambargoyu uygulamak için bu kadar sıkıntıya girmemiştir.
Güvenlik Konseyi kararlarının uygulanmasında en önemli rolü biz oynuyoruz; ama
şimdi bu yetmiyor deniyor. Yani biz en büyük fedakârlığı, en önce yapmaya
başladığımız için, şimdi unutuluyoruz. Bizden sonra ambargo uygulamaya
başlayanlar, körfeze bir gemi, iki gemi gönderdikleri için bizden daha önemli
bir katkı mı yapmış oluyorlar? Bizim katkımızın hâlâ en büyük, en değerli ve en
tehlikelisi olduğunu anlatamıyor muyuz? Bizden yeni ve daha tehlikeli bir
fedakârlıklar isteniyor; ama görüyorsunuz ki sayın milletvekilleri, konu başkasına
yaranmak şeklinde ele alınınca, iş bizim aleyhimize bir yarış haline dönüşüyor.
Sayın Akbulut, “Körfeze gemi ya da asker
göndermek son yapacağımızdır” diyor. Daha önce de Sayın Özal, “Biz en önce
ambargoyu uyguladık, görevimizi yaptık, barışı sağladık” demişti. Şimdi, ancak
gemi göndermekle yarışta kalabileceğimizi söylüyorlar. Yarın daha fazlası
gerekecek ve yetki de tümüyle verilmiş olduğu için, Meclisin artık söyleyeceği
bir şey kalmamış olduğu için Hükümet onu da çaresiz yapacak, Zaten, o kadar
uzun beklemeye de gerek kalmayacak. Çünkü, bakınız sayın milletvekilleri, bir
Batı ülkesinin gemisiyle - bugün gemiler dolaşıyor Körfezde - bir Irak gemisi
arasında bir çatışma çıksa, bu orada kalır; ne Irak o Batı Avrupa ülkesine
asker gönderir, ne de o Batı Avrupa ülkesi gelip de Irak’a çıkarma yapar, asker
getirir, orada kalır. Körfez’de, gemide kalır mesele... Ama, bizim Körfez’e
göndereceğimiz bir gemiyle ya da bir askerî birlikle - kutsal yerleri korumak
için bizim askerî birliklerimize ihtiyaçları varmış - herhangi bir çatışma
çıkarsa, ertesi günü Irak’la bizim aramızda kara savaşı başlar. Hükümetin
istediği bu mudur? Irak’ın bir an önce cezalandırılmasını, gücün kırılmasını
isteyen ABD’deki bazı çevreler, böyle bir gelişmeyi özleyebilirler; ama Türkiye
Cumhuriyeti Hükümeti böyle bir gelişmeye niçin olanak sağlayacaktır?
Atatürk’ün, girdiği her savaştan muzaffer çıkmayı bilmiş olan o büyük kumandanın
sözünü, gelecek kuşaklara öğüdünü hatırlayın; “Ülkenin hayatî çıkarlarını korumak
dışında herhangi bir nedenle yapılacak savaş, cinayettir” diyor. (SHP ve DYP
sıralarından alkışlar) İşte şimdi, böyle bir cinayeti işleyip işlememeye Yüce
Meclisimiz karar verecek. Bütün çıplaklığıyla, ağırlığıyla durum budur sayın
milletvekilleri.
Bir de “Şimdi elimize iyi fırsat geçti,
bulunmaz fırsat geçti, çünkü bu savaş, uluslararası hukuk düzenini korumak için
yapılacak. Biz de bu savaşa katılırsak, herkesten destek görürüz ve savaş
sonunda isteklerimizi gerçekleştiririz” deniliyor. Bakınız, ne kadar sakat, ne
kadar kandırıcı bir mantık. O isteklerimiz ne ise, bugün eğer
gerçekleştiremiyorsak, uluslararası hukuk düzenine uymadığı için
gerçekleştiremiyoruz. Şimdi biz “Uluslararası hukuk düzenini koruyacağız” diye
yola çıkacağız, herkes bize “Aferin” diyecek ve sonunda bu düzene uymayan
isteklerimizi de bize verecekler. Olur mu böyle şey? (SHP sıralarından
alkışlar)
Sayın milletvekilleri, hepsi hayal, hepsi
hayal... Asıl gerçeğe bakalım, gerçek nedir? Biraz evvel bir arkadaşım söyledi.
Daha dün, İtalya, Türk vatandaşlarının İtalya’ya girmesine vize işlemini
koymaya başlamış; buyurun!
Sayın milletvekilleri, ABD olsun, NATO
içindeki öteki müttefiklerimiz olsun, hepsi önce kendi çıkarlarını düşünürler
ve onların ülkelerinin hepsi de Ortadoğu’dan çok uzaktadır. Onların bölgedeki
başlıca ilgisi Körfez’in büyük petrol rezervleri üzerinde toplanmıştır. Bu
petrol rezervi üzerinde etkili bir denetim; bunu sürdürebilmektir mesele. Bir
de ABD için, İsrail’in olası tehlikelerden korunması, temelde duygusal,
kültürel; ama çok önemli bir ağırlık taşıyor. Bunu da hiç gözardı etmeyiniz.
İşte bu nedenlerle Amerika Birleşik Devletleri, Güvenlik Konseyinin aldığı
ekonomik baskı kararlarıyla yetinmek istemiyor, Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesini
daha çabuk sağlayacak yollar arıyor; bölgedeki bir veya birkaç güçlü ordunun
ABD ile birlikte Irak’a karşı savaşmasını kabul ettirirse, böyle bir çabuk
çözüm yolu bulmuş olacağını düşünüyor. Bizim üzerimizdeki ısrar, bize yapılan
açık-kapalı vaatler hep buradan kaynaklanıyor. Hiç kendinizi aldatmayın.
Peki, bizim bu savaşta hangi önemli ulusal
çıkarlarımız var? Bunu kim söyleyecek? Irak’ın Güvenlik Konseyi kararlarına
uyarak Kuveyt’ten çekilmesini istiyoruz. Bunun sağlanması bizim çıkarımızadır;
ama, işte o kadar. Bu sonuçtan sonra bir daha bölgemizde hiçbir devlet
komşusunun toprağını istilaya kalkışamaz, böyle bir maceranın sonunu
getiremeyeceğini bilir; işte bu bizim çıkarımızadır; ama, Irak’ın Kuveyt’ten
çekilmesi... Güvenlik Konseyi, bugünkü toplu kararlılığını devam ettirince er
geç Irak Kuveyt’ten çıkacaktır. Tek başına bütün dünyaya karşı nasıl direnir?
Bu sonucun daha önce alınması için savaş yapılması; işte bu bizim için hayatî
midir? Bunda bizim hayatî ne çıkarımız var? Niçin Irak’la savaşa gireceğiz?
Bizim için önemli olan petrolün kontrolü değil, uluslararası hukuku güvence
altına alacak bir sistemin kurulmasıdır. Bu da yavaş ilerleyen bir süreçtir ve
savaşla gerçekleşemez; hukuk meselesidir. Dikkatle, sabırla, inatla takip edilerek
gerçekleştirilir; savaşla değil.
Sayın milletvekilleri, eğer biz Batı’nın
acelesine, baskılarına, aldatıcı vaatlerine kendimizi kaptırıp şimdi savaşa
girersek, Batının paralı askerleri durumuna düşeriz. (SHP sıralarından
alkışlar)
Bize söylenebilecek şeyleri tahmin
ediyorum; söyleyenler de oldu: “komşunuz güçleniyor, sürekli silâhlanıyor,
kimyasal silâhları var, yarın nükleer silâhlar yapabilir, üstelik saldırgan bir
politikası olduğunu gösterdi, yarın sizin de başınıza iş açar; onun için bugün
gelin bu fırsatı kullanalım, birlikte kısa bir savaşla bu işi bitirelim.” Bu
sözleri söyleyenlere, bir defa, komşumuzun nasıl bu silâhlara sahip olduğunu
sormalıyız. (SHP sıralarından alkışlar) Büyük ölçüde bu silâhları verenlerdir
bugün bu silâhlardan kurtulmak için askerimizin yardımını isteyenler. (SHP
sıralarından alkışlar) Bundan sonra eğer böyle silâhları vermezlerse, ama
gerçekten vermezlerse ve Güvenlik Konseyi kararlarına herkes uyarsa, Irak tek
başına bütün dünyaya karşı direnemez ve sorun da öyle çözülür; ama bize bu
sözleri söyleyenlerin bizim savaşa katılmamızdan büyük yarar sağlayacakları
açıktır; çünkü biz Irak’ın komşusuyuz ve bir defa, hangi nedenle olursa olsun,
kavgaya tutuşursak, bu kavgayı kazanmadan bırakmayız, sonuna kadar vuruşuruz ve
sonuçta da savaşın bütün yükü üzerimizde kalır.
Belki bizden savaş izni isteyen
yetkililerin şöyle bir düşüncesi var: Savaş nasılsa çabucak bitecek, biz pek az
bir yerde katılmış olacağız, çok az zayiatla savaşın galipleri arasına
gireceğiz ve savaşın sonunda, Ortadoğu’da olsun, Avrupa’da olsun, uzun zamandır
özlediğimiz birçok avantaja kavuşacağız. Böyle bir hayalle ülkeyi savaşa
sokmak, kumar oynamaktır sayın milletvekilleri; gençlerimizin hayatıyla kumar
oynamaktır, bütün vatandaşlarımızın hayatıyla kumar oynamaktır. Bu macera
arayışı, bizim cumhuriyetin başından beri yetmiş yıla yakın yürüttüğümüz
kalkınma çabalarının sonucunu sıfıra indirir, sayısız gencimizin hayatına mal
olduktan başka, bütün hakkımızı da tarifsiz sıkıntılara sokar.
Sayın milletvekilleri, gençlerimizin
canını, kanını dış politika malzemesi diye kullanmak siyaset ahlâkına sığmaz.
(SHP sıralarından alkışlar) İnsan hayatının değeri hiçbir kredi kolaylığı ile
ya da hiçbir siyasal ödünle ölçülemez. Vatanın bütünlüğünü, ülkenin
bağımsızlığını korumak gerektiğinde genç yaşlı, kadın erkek hepimiz sonuna
kadar savaşırız, o zaman hayatımızı seve seve ortaya koyarız; ama birtakım
ekonomik avantajlar sağlamak ya da dış politikada başarılı görünmek için
gençlerimizin hayatını koz olarak kullanmayı hiçbir zaman kabul etmeyiz.
Sayın milletvekilleri, bir de bu iznin
verilmesini, Kıbrıs Davasının kritik aşamasında o zaman bir olası müdahaleyi
öngörerek o zamanki hükümetlerin Meclisten aldığı asker gönderme izinlerine
benzetenler de var. Bakıyorum Hükümetin istek yazısında da o zamanki izin
yazısına benzer ifadeler kullanılmış; ama bu yalnız yüzeydeki bir benzerlik,
işin esası hiç böyle değil, bugünkü durum tamamen farklıdır. O zaman Kıbrıs’ta
soydaşlarımızın bir katliamdan kurtarılması için, uluslararası anlaşmaların
verdiği garantörlük hakkını kullanarak, amacı, yeri belli bir müdahaleye izin
verilmesi sözkonusu idi. Ayrıca başlangıçta böyle bir izni açıkça Meclisten
almanın, açıkça almanın caydırıcı bir etki yapacağı da düşünülmüştü. Bu defa
hiç böyle bir durum yok. Ne bize yurt dışına asker gönderme, müdahale yapma
olanağı veren bir anlaşma var ne de askerlerimizin nereye, ne maksatla
gönderileceği, bu harekete neye göre karar verileceği, hiçbiri belli değil.
Ayrıca sayın milletvekilleri, Kıbrıs
meselesinde olmayan, daha önce hiç görülmemiş bir şey; yurdumuzda yabancı
askerleri bulundurma izni, en geniş şekilde isteniyor. Buna dikkatinizi
çekerim. Bu askerler ne kadar olacak, nerede kullanılacak, kimin askeri olacak?
Hiç belli değil; ama böyle geniş bir yetkinin Hükümete verilmesi, ülkemizde
geniş bir yığınak yapılması, Kuzey Irak’ta bir cephe açılmasının planlandığını
elbet akla getirecektir ve böyle bir olanağı önlemek için aleyhimizde yeni
tertipler yapılmasına yol açacaktır.
Biz, kendi vatanımızı korumak için yeterli
değil miyiz? Ne zamandan beri biz ülkemize yapılacak saldırılara, hele güney
komşularımızdan gelecek saldırılara karşı kendimizi korumak için süper güçlerin
yardımına muhtaç olduğumuzu söylüyoruz? Nereden çıktı bu? Böyle bir durumumuz
var mı Sayın Başbakan? Hükümetten bunu soruyorum. Türkiye Cumhuriyeti bugün o
kadar güçsüz bir hale mi gelmiştir? Geçen yılların ANAP iktidarı sonunda
Türkiye Cumhuriyeti bugün o kadar güçsüz bir hale mi gelmiştir ki, güneyimizdeki
komşularımızın bize saldırısını biz kendi başımıza defedemeyeceğiz, onlara
karşı kendimizi korumak için süper güçlerden, başkalarından yardım arıyoruz.
Durum böyle midir? (SHP sıralarından alkışlar) Dünyaya, Türkiye’ye bu izlenimi
vermeye ne hakkımız vardır? Böyle bir
yetki istemenin Türkiye’ye hiçbir faydası yoktur; onur kırıcıdır, tehlike davet
edicidir, anlamsızdır, baştan aşağı saçmadır; ama Hükümetin bunu biraz da
açıklaması gerekir. (SHP sıralarından alkışlar) Onu da yapacak hükümet görmüyorum.
Sayın milletvekilleri, Hükümetin istediği
bu geniş izin fiilen bir savaş ilânı yetkisinin devredilmesi anlamına geliyor.
Öte yandan 92 nci maddede, açıkca Türkiye Büyük Millet Meclisine bırakılmış
olan yetkileri şimdi olduğu gibi hükümete devretmek istiyor. Böyle işlemler
açıkca Anayasaya aykırıdır. Geçen defa da söyledik; Meclis bu temel
yetkilerini, temel görevlerini kimseye devredemez; bunu yaparsa Meclis olmaktan
çıkar. İzin vermek diye olayı geçici bir karar şeklinde yorumlamak isterseniz,
o zaman bu izinde yeri, ülkeyi, zamanı, silâhlı kuvvetlerin türünü, miktarını,
hepsini açıkça belirtmelisiniz; öyle belirtmelisiniz ki, Meclis yetkisini
vermiş olmamalı, belli bir harekâta izin vermiş olmalı, tıpkı Kıbrıs’ta olduğu
gibi. Burada öyle bir şey yok. Burada Meclis kendi yetkisini, kendi görevini,
Anayasada olmayan bir şekilde başkasına devrediyor, kendi görevinden
sıyrılıyor, âdeta kendisini vesayet altına sokuyor. Bu nasıl harekettir?
Meclisimiz bunu yapacak mıdır? Ama bunlar Anayasaya aykırılık, dersiniz ki,
Anayasaya aykırılık; biz ona aldırmıyoruz. Zaten şimdiye kadar kaç defa ilân
ettik; ne çıkar, ilân edelim. Eğer öyle düşünüyorsanız, o zaman söylüyorum, bu
defaki Anayasaya aykırılık, onun ötesinde ulusal çıkarlarımıza kesin olarak
aykırı bir durumdur. Biraz evvel anlatmaya çalıştım; her bakımdan bizi
tehlikeye atan, geleneksel politikamızı bir tarafa bırakan, dinamik olacağız,
cesur olacağız diye bizi maceraya götüren bir politikanın başlangıcıdır.
Sayın milletvekilleri, Birinci Dünya Savaşına
nasıl ve ne hayallerle girildiğini -o yaşta değilsiniz ama- lütfen tekrar
öğreniniz, tekrar hatırlayınız. Atatürk’ün, bu büyük asker ve önderin kimseden
korkmayan, kararlı; ama barışcı, macera aramayan bir politika izlediğini
hatırlayın ve niçin böyle bir politika izlediğini düşünün. Atatürk cesur değil
miydi? Niçin böyle barişçı, kararlı; ama komşularımıza güven veren, bütün
dünyaya barış götüren bir politikayı niçin izlediğini bir düşünün.
Daha yakından bir örnek vermek gerekirse,
İkinci Dünya Savaşında küçük ülkeleri savaşa sokmak için savaşın içindeki büyük
devletlerin -o zaman “süper güç” denmiyordu; ama “büyük devlet” deniyordu- ne
kadar cömertçe küçük devletlere vaatler yaptıklarını, onları savaşa sokmak için
neler söylediklerini hatırlayın ve savaşın sonunda nasıl hepsinin unutulduğunu,
kimsenin onları hatırlamak istemediğini düşünün. Ömrünüzde bir defa savaş
kararı karşınıza gelebileceğini ve bugün, bu durumda olduğunuzu, hayatınızın
kararını vereceğinizi düşünün lütfen.
Oylarınızı ülkemizin, ulusumuzun
çıkarlarını, vatandaşlarımızın canını korumak için verin, onları kumar masasına
sürmeyin.
Yüce Meclise saygılar sunarım. (SHP
sıralarından ayakta alkışlar)
BAŞKAN- Teşekkür ederim Sayın İnönü.
Gruplar adına son konuşmayı yapmak üzere
Anavatan Partisi Grubu sözcüsü, Başbakan, Anavatan Partisi Genel Başkanı Sayın
Yıldırım Akbulut söz istemişlerdir.
Buyurun Sayın Başbakan. (ANAP sıralarından
ayakta alkışlar)
ANAP GRUBU ADINA YILDIRIM AKBULUT
(ERZİNCAN)- Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biraz evvel sayın grup
başkanlarının konu hakkındaki açıklamalarını hep beraber dinledik. Her iki
sayın başkan da meseleyi, bir savaş izninin hükümete verilmesi şeklinde kabul
ile muhtemel düşüncelerini, gelişmeleri ve bu gelişmeler hakkındaki bilgilerini
Yüce Meclise sundular. Biz tezkeremizde savaş hali ilânının Türkiye Büyük
Millet Meclisinde olması kaydı ile, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere
gönderilmesine, yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin
verilmesini...
MEHMET DÖNEN (Hatay)- Ne gerek var?
BAŞKAN- Sayın Dönen.
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- ... izin
verilmesini Yüce Meclisten talep etmekteyiz.
Meseleyi farzlar üzerine, ihtimaller,
hayaller üzerine kurarsanız ve o şekilde inşa ederseniz, elbette ki yanlış
sonuçlara varırsınız ve tenakuza düşersiniz.
M. ERDOĞAN YETENÇ (Manisa)- Tenakuza siz
düştünüz Sayın Başbakan.
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- Yüce Meclisin
değerli üyeleri, bu konu Türkiye’de bir aya yakın zamandan beri münakaşa
edilmekte ve hatta bu konuyu görüşmek üzere de Meclisimiz bir olağanüstü
toplantı yapmış bulunmaktadır. Biz müteaddit defalar yapmış olduğumuz
açıklamalarda, hareket tarzımızın Birleşmiş Milletler kararlarına uygun
olduğunu ve bu kararlar çerçevesinde uygulamalar yaptığımızı söyledik ve
bunların en mühimi de ambargo kararıydı ve ambargo kararına da derhal uyduk.
Yapmış olduğumuz hareketlerde ve uyguladığımız politikalarda -bu kürsüden de
söyledim- hiçbir yanlışlık yoktu; Türk kamuoyunda ve dünya kamuoyunda takdir
toplamıştı. Hal böyle iken muhalefet, her iki muhalefet birleşmek suretiyle
itiraz etti ve olağanüstü bir toplantı yaptık.
Şimdiki konuşmalara bakıyorum. Bizim
uygulamalarımızın yanlışlığına dair hiçbirisi en ufak bir itirazda bulunmadı.
Şimdi ben soruyorum: Aradan ne geçti?
Meseleyi şuraya getireceğim: Biz, bu
politikayı uyguladığımızda, itirazlar yükseliyor. Türkiye battı batıyor, yanlış
iş yaptı deniyor. Kamuoyu yönlendirilmeye çalışılıyor.
Bu kürsüden yine soruyorum. Bizim
yanlışlığımız nerededir? Yanlışlığımız yoktur. Ya bizim politikamızı
kavrayamamak vardır; doğrudur, buna bir diyeceğimiz yok, yahut bizim önümüzü
kesme vardır.
YAŞAR YILMAZ (Ankara)- O politikayı
kavramak mümkün değil.
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- İtiraz
etmeyiniz efendim. Biz ambargo kararını aldık itiraz ettiniz, niye erken
uyguladınız, niye geç uyguladınız diye. Aldığımız kararlara itiraz ettiniz,
fakat şurada hiç kimse aldığımız kararları eleştirmedi; aksini söyleyen yok.
Bizim itirazımız burada. (Gürültüler)
Lütfen efendim...
Değerli milletvekilleri bu bir vakıadır.
Biz dedik ki, gelin bunu içpolitika meselesi yapmayalım. Bu, memleketin mühim
bir meselesidir, beraber olalım, birlikte hareket edelim. Bu tutum neyi
gösteriyor. İç politika değildir de, bu tutum nasıl izah ediliyor. Başka izahı
yoktur.
Şimdi geliyoruz, almış olduğumuz, almak
istediğimiz izin meselesine.
M. TURAN BAYAZIT (İzmir)- Almış olduğumuz
doğru.
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- Tekrar
ediyorum: Bu izinde savaş yetkisi yok. Körfeze NATO ülkelerinden Belçika,
Kanada, Yunanistan, İtalya, Hollanda, İspanya, Fransa, Danimarka, İngiltere,
Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere gemi gönderdiler.
NATO dışı ülkeler; Avustralya, Mısır, Fas,
Suriye, Pakistan, Bangladeş, İsveç...
GÜNEŞ GÜRSELER (Tekirdağ)- Hangisinin
Irak’la sınırı var?
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- Şimdi Körfezde
bulunan bu gemiler veyahut Körfeze gemi gönderenler Saddam’la savaş mı ilân
etti? Savaş yapmaya mı gittiler?
M. ERDOĞAN YETENÇ (Manisa)- Niye
gittiler?...
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- Lütfen
efendim... Dinleyelim lütfen. (SHP sıralarından gürültüler) Lütfen itiraz
etmeyelim efendim.
BAŞKAN- Sayın Yetenç, istirham ederim...
İstirham ederim.
M. ERDOĞAN YETENÇ (Manisa)- Niye gitmişler
anlayalım Sayın Başkan.
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- Şimdi bu
ülkeler savaş halinde mi? Evet Yüce Meclise soruyoruz bu ülkeler savaş halinde
mi? (DYP, SHP sıralarından gürültüler) Bu ülkeler savaş halinde değil efendim.
Şimdi, Saddam’ın yapmış olduğu haksızlığa
ve Saddam’ın yayılmacı politikasına, haksız politikasına, tecavüzkâr politikasına
karşı durmadır. Güç göstermedir. Güç gösterme neyi sağlar; güç gösterme illâ
sıcak çatışma değildir. Hatta, aksine güç gösterme, güçlü olma sıcak çatışmayı
önler. Elbet sıcak çatışmayı önler. Bakınız bizim emelimiz de budur. Sıcak bir
çatışma olmadan, barışçı yolla meselenin çözümüdür. Bunu nasıl çözeceğiz;
ambargoyu koyduk, siz itiraz ettiniz “Koymasaydınız veyahut geç koysaydınız,
pazarlık yapsaydınız” dendi. Biraz evvel de burada ne dendi; dendi ki, “Eğer,
Türkiye bir savaşa sokulur, Türk insanının kanı akarsa, bu maddî çıkar, kılçık
olur, boğazımıza batar.” Doğrudur. (DYP sıralarından, “Doğru” sesleri) Doğrudur
da, geçen toplantıda burada, “Pazarlık yapsaydınız” diyen kimdi? Neyin
pazarlığını yapacaktık? (ANAP sıralarından, “Bravo” sesleri, alkışlar) Evet,
neyin pazarlığını yapacaktık?
Biz, katiyen bir pazarlık içinde değiliz,
pazarlık içinde de olmayız. Biz, Türkiye’nin âli menfaatlarının savunucusuyuz.
İBRAHİM GÜRDAL (Isparta)- O âli
menfaatları bize bir anlat. (DYP sıralarından gürültüler)
BAŞKAN- Sayın Gürdal, Sayın Gazioğlu,
lütfen...
İBRAHİM GÜRDAL (Isparta)- Sayın Başkan, o
âli menfaatları anlayamadık.
BAŞKAN- Efendim, gayet haklı; müsaade
buyurun. Zatıâliniz kadar Cumhuriyet Hükümetinin bir Sayın Başbakanı da, bu
vatanı, bu milleti düşünsün! İstirham ederim. Yani, bu kadar da heyecanlanmanın
manası yok, istirham ederim.
Buyurun Sayın Başbakan.
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- Efendim
olaylar açık. Söylenen sözler de açık. Bakın, biz, söylenen sözler ve
düşünceler üzerine politikamızın neler olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Bundan
rahatsız olmayınız efendim. Biz, demin söyledim, bir güç oluşturmanın, bu
haksız davranış karşısında bir güç oluşturmanın olayın barış yoluyla
halledilmesini, kolaylaştıracağını söylüyoruz ve yol da budur. Biz, bunun
dışında kalmayız, kalmamalıyız.
EROL AĞAGİL (Ankara)- Yani, asker
gönderecek misiniz?
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- Bakınız;
değerli milletvekilleri, ben, Mayıs ayında Irak’a gittim.
HALİL ORHAN ERGÜDER (İstanbul)- Bunları
dinleyelim, bunlar çok önemli.
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- Saddam’la bir
konuşmamız oldu.
HALİL ORHAN ERGÜDER (İstanbul)- Sayın
Başbakan, bastıra bastıra bunları söyleyin; bunları dinleyelim.
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- Saddam aynen
bana şöyle söyledi; dedi ki, “NATO işlevini kaybetti.”
ALİ HAYDAR ERDOĞAN (İstanbul)- İngilizce
mi konuştunuz? (ANAP sıralarından gürültüler)
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- Seni de mazur
göreceğiz herhalde, öyle anlaşılıyor, başka çare yok. Bu mazur görülenler
çoğalmaya başladı.
Bakınız, “Sizin haliniz ne olacak? NATO
işlevini kaybetti, dostunuz Amerika da size yardımcı olmaz. Hem Amerika güçlü
bir ülke değildir. Amerika güçlü olsa çevresine söz geçirir. Amerika bize söz
geçiremez” dedi.
NECCAR TÜRKCAN (İzmir)- Allah Allah...
BAŞKAN- Sayın Türkcan.... Sayın Türkcan...
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- Ve
hatırlayacaksınız, İran-Irak Savaşı 8 sene sürdükten sonra henüz barış
akdedilmeden, Irak, Arap âlemini de yönlendirmeye çalışarak su meselesini
gündeme getirdi.
Bu sözler, hiçbir zaman, bize dostça ifade
edilmiş sözler olarak gelmedi.
Saddam, kendi gücüne, Kuveyt’i de işgâl
etmek suretiyle elde edeceği zenginliklere dayanarak bölgede bir hâkimiyet
kurmak isteyen bir düşünüşe sahip bir insan. Buna itiraz edeniniz varsa
etsinler; ama, bu bir aşikâr konudur. Bu, bölgede istikrarı, dengeleri bozucu
bir davranıştır ve bir gelişmeyi gösteren harekettir. Dünya bundan rahatsız
olur da Türkiye rahatsız olmaz mı? Türkiye rahatsız olmamalı mı?
Burada ifade edilen bir cümleye
katılıyorum. “Türkiye, gerekirse Irak’ı baştan sona geçer.” Doğru; ama, biz
istiyoruz ki, burnumuz kanamadan geçelim. O, gücü elde etmesin, o güce
kavuşmadan geçelim. (ANAP sıralarından alkışlar) Geçer elbette, elbette Türkiye
güçlüdür. Saddam’dan korktuğundan değil; ama ben, işte “âli menfaat” derken,
bunu da kastediyorum. Kimsenin burnu kanamasın; Saddam, bölgeye korku
yayabilecek güce kavuşmasın; gelin bunu barışçı yolla elde edelim, beraber
olalım.
Şimdi, biraz evvelki konuşmalara atfen,
bütün bu saydığım ülkeler, kendi politikalarında ihtilafa düşmediler; Türkiye
hariç. Türkiye, şimdiye kadar uyguladığı politikaların doğruluğunu kanıtlamış
olmasına rağmen, muhalefetle bir çekişme içerisindeyiz. Neden: Nedeni belli
değil, nedeni yok. Bir muhalefet üyesi kalkıp demedi ki, “Ambargo kararını
doğru aldınız, iyi ettiniz, gerekirdi, barışa giden yol buydu; bunu ambargo
suretiyle durdurmak daha kolaydır, savaşmayalım. onun için de sizi
destekliyoruz” Bunu söyleyen olmadı. Şimdi kalkıp, bizim aldığımız bu kararın
isabetli olmadığını söyleyeceksiniz. İnandırıcı olmanız mümkün değildir. İster
inanın, ister inanmayın, biz, barış için ve Türk askerinin telef olmaması için
ve muhtemel tehlikenin büyümemesi için bu tedbirlere başvuruyor ve bu iznin
Yüce Meclisten bize verilmesini istiyoruz.
MEHMET HALİT DAĞLI (Adana)- Söylediklerine
inanıyor musun Sayın Başbakan?
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- Değerli
milletvekilleri, bu işin Anayasaya uygun olmadığı da söylendi ve Kıbrıs
meselesi gündeme getirildi. Kıbrıs meselesi geçiştirilmeye çalışıldı. Halbuki
Kıbrıs meselesinde üç kere bu karar alınmış, üç kere; yani, bir yanlışlık varsa
birinde olur. 1964, 1967, 1974 yıllarında, üç kere, bu konu aynı şekilde
gündeme gelmiştir.
ESAT KIRATLIOĞLU (Nevşehir)- Orada
uluslararası anlaşma var.
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- Şimdi oradaki
cümleleri aynen aldık. Aynen aldık. Herhangi bir itiraz olmasın diye oradaki
cümleleri aynen bizim tezkeremize koyduk; ama yine, bakınız, itirazlar devam
etti. Nasıl inandırıcı olacaksınız? Nasıl inanacaksınız?
M. TURAN BAYAZIT (İzmir)- Niyetiniz fâsit.
İRFAN DEMİRALP (Samsun)- Hiç kafanız
çalışmıyor.
BAŞKAN- Sayın Demiralp size bir uyarma
cezası verdim.
Devam buyurun Sayın Başbakan.
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- Şimdi bir
diğer husus da sayın milletvekilleri; Sayın Demirel “isterdim ki duvarlar
dinlemesin, vatandaşımıza da bu işler intikal ettirilsin” dediler. Şimdi 1967
de Sayın Demirel’in teklifi var, aynı konuda. Gizli oturum da yapılmış. Bu iş
gizli oturumda konuşulmuş. (ANAP sıralarından alkışlar)
İBRAHİM GÜRDAL (Isparta)- Sayın Başkan,
1967’de televizyon mu var idi, söyle bakalım?
BAŞKAN- Sayın Gürdal müsaade edin de
Başbakan konuşsun.
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- Efendim
televizyon mu var idi? Demek ki mesele televizyon. Basın yok mu idi? Yani
televizyon yoksa basın yok mu idi? Yani ille televizyona mı konuşacaksınız?
Basın var. Gizlilikten sizin kastınız nedir? Basın mıdır, televizyon mudur?
Yoksa işin mahiyeti gereği midir? Ne biçim itiraz: İşte hep böyle itirazlarla
bir türlü hakikate yanaşmak istememekteler.
Değerli milletvekilleri, sözlerime yine
savaş niyetimiz, pay alma niyetimiz olmadığını söylemekle devam ediyorum. Biz
hiçbir şeyin payında, paylaşılmasında değiliz. Biz, sınırlarımızı ve
güvenliğimizi korumak için politika yapıyoruz, onun için uğraşıyoruz. Hiçbir
niyetimiz yoktur. Ancak, sınırlarımızda, komşumuzda yeni bir oluşumun
Türkiye’nin aleyhine tecelli etmemesi için biz aktif bir politikayı izlemek
durumundayız. (ANAP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar) Bizi bundan hiç
kimse men edemez ve bizi bu yönde hiç kimse tenkit edemez. (SHP, DYP
sıralarından gürültüler)
GÜNEŞ GÜRSELER (Tekirdağ) “Irak’ı
geçeceğiz” dediniz.
EROL AĞAGİL (Ankara)- Asker gidecek mi,
gitmeyecek mi?
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- Efendim,
lütfen dinleyiniz.
GÜNEŞ GÜRSELER (Tekirdağ)- Irak’ı nasıl
geçeceksiniz?
BAŞKAN- Sayın Gürseler... Sayın
Gürseler... İtiyat edindiniz efendim... Lütfen... Lütfen efendim... Söz
vermiyorum.
GÜNEŞ GÜRSELER (Tekirdağ)- Sayın Başbakan
Irak’ı nasıl geçer?
BAŞKAN- Sayın Gürseler, size uyarma cezası
veriyorum. Siz bunu rahat kabul ediyorsanız sözüm yok. Sizin zarafetinize bu
sataşmaları yakıştırmıyorum, istirham ederim.
Sayın Gönenç, zatıâliniz bugün itiyat
edindiniz, lütfen...
Sayın Kurt keza...
Buyurun Sayın Başbakan.
YILDIRIM AKBULUT (Devamla)- Biraz evvel
“biz tek başımıza sınırlarımızı koruyamıyor muyuz” diye de, yanılmıyorsam Sayın
İnönü bir beyanda bulundular. Efendim, biz tek başımıza sınırlarımızı da
koruruz demin söylediğimiz mantıklı. Türkiye güçlüdür, bir endişesi yok; ama,
biz ittifaklar içerisinde olmak istiyoruz, NATO ittifakı içerisindeyiz. Siz
NATO’ya karşı mısınız Sayın İnönü? (SHP ve DYP sıralarından “Bravo” sesleri,
gülüşmeler, alkışlar)
Şimdi biz, NATO ittifakı içindeyiz ve bu
olaylardan sonra, hatırlayacaksınız ki NATO toplantısını yaptı ve Türkiye’ye
vâki bir saldırı halinde Türkiye’nin güvenliğini koruyacağını tekrar teyiden
ifade etti, bu kararı aldı. Biz, şimdi sizin mantığınızı yanlış mı anladık?
Hayır bizim NATO’ya ihtiyacımız yok
falan mı diyelim ve böyle bir harekette birlikte hareket etme dururken
yalnız başımıza mı hareket edelim?
Biraz evvel saydım. Biraz evvel saydığım
ülkeler Körfeze gemi gönderdiler ve sadece Batılı ülkeler de değil, Arap
ülkeleri, Mısır, Fas, Suriye bu işe müdahil oldu. Irak, denebilir ki, tek
başına kaldı ve haksız mütecaviz davranışı karşısında biz tek başına kalan
Irak’ın yanında mı yer almalıydık, onun yanında mı yer alalım?.. (SHP ve DYP
sıralarından alkışlar)
Değerli milletvekilleri, biz, biraz evvel
söylemiş olduğumuz, açıklamış olduğumuz gerekçelere dayandırarak Yüce Meclisten
bu iznin Türkiye’nin savunması ve barışa olan katkısı nedeniyle hükümete
verilmesini, iznin verilmesini Yüce Meclisten talep ediyor saygılar sunuyoruz
efendim. (ANAP ve DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Başbakan.
Sayın milletvekilleri, gruplar adına
konuşmalar tamamlanmış bulunmaktadır.
Şahısları adına Ankara Milletvekili Sayın
Hazım Kutay.
Buyurun Sayın Kutay. (ANAP sıralarından
alkışlar)
M. TURAN BAYAZIT (İzmir)
- Kimler söz almış, isimlerini okusanız.
BAŞKAN - Efendim, arz
etmiştim, tekrar arz edeyim: Sayın Hazım Kutay, Sayın İsmail Cem, Sayın Kemal
Anadol, Sayın İlhami Binici talep ve müracaat ettiler.
Buyurun Sayın Kutay.
HAZIM KUTAY (Ankara) -
Sayın Başkan, Türkiye BüyükMilletMeclisinin sayın üyeleri;hepinizi saygı ve
hürmetle selamlarım.
Müzakerelerin şu ana
kadar geçen süresinde anlaşıldı ki, maksut bir, rivayet muhtelif.
MEHMET ÇAKIROĞLU
(Trabzon) - Ne rivayetinden bahsediyorsun? Rivayetle memleket yönetilmez.
HAZIM KUTAY (Devamla) -
Değerli arkadaşlarım, müsaade ederseniz bugün bir durum değerlendirmesi
yapalım. Bundan 4 ay önce, mayıs ayında, Türkiye Büyük Millet Meclisi Millî
Savunma Komisyonu ile müştereken Plan ve Bütçe Komisyonu değerli üyelerine,
Genelkurmay Başkanlığında Sayın Genelkurmay Başkanı bir brifing verdi.
Hatırlayınız, o dönemde Doğu Berlin utanç duvarı yıkılmış, Doğu Avrupa ülkeleri
“Hürriyet, hürriyet” nidalarıyla Batıdan birtakım yardımlar istiyorlar ve
NATO’nun gücünün azaldığı, Varşova Paktının yıkıldığı görüşülüyor. Bu arada,
Genelkurmay Başkanlığı, komşularımızın silah gücü itibariyle mukayesesini bize
açık ve arizamik gösterdi. O gün o toplantıda bulunan arkadaşlarla beraber, ben
de şahsen Güney komşularımızın, hatta Yunanistan’ın bizden, silâh ve gereç
itibariyle birtakım üstün değerleri
haiz olduğunu bilmiyordum. Hele hele Suriye, Irak ve İran’ın, silâh gücü
itibariyle, Türkiye Cumhuriyetinden fazla olduğunu bilmiyordum. Herhalde bugün
bu gerçeği bilmeyen Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi kalmadı, çünkü bugün
hadiseler bunu gösterdi ve bizimle beraber, tabiatıyla, muhalefet partisine
mensup değerli komisyon üyelerimiz de burada idi. Bu hayretimizi ifade
ettiğimiz gibi, o arkadaşlarım da bu hayretlerini ifade ettiler ve genel kanı,
değerli arkadaşlarım, şu idi : Doğu Blokunun yıkılmasından sonra yakın ve uzak
dönemde bize bir tehlike, bir taarruz veya bir müdahele bahis konusu olursa
Güneydoğudan gelecek ve Güneydoğu komşularımızın da uçak, gemi, tank ve uzun
menzilli silahlar itibariyle miktar olarak bizden üstünlüğünü onlar da hayretle
müşahade ettiler.
Bu tespitimizden sonra
gene Anavatan Partisi Grubundan 5, Sosyaldemokrat Halkçı Parti Grubundan 3,
Doğru Yol Partisi grubundan 2 değerli milletvekili arkadaşlarımızla birlikte,
Kuzey Atlantik Derneğinin davetlisi olarak NATO’ya ziyarete gittik.
Brüksel’deki bu ziyaretimizin bir gününde NATO Genel Sekreteri Sayın Wörner
bize bir brifing verdi. Bu brifing bittikten sonra, orada bulunan
arkadaşlarımız, Sayın NATO Genel Sekreterine bir çok sualler sordular. Ben de
bu meyanda iki sual sordum; Sayın Genel Sekreter, biz 1963’ten uzun senelerden
beri Avrupa Ekonomik Topluluğuna girmek için elimizden gelen gayreti
gösteriyoruz. Son müracaatımızdan sonra bunun 1993 yılına ertelendiğini esefle
müşahade ettik. Siz Almanya Savunma Bakanı iken bir Türk dostu olduğunuzu
biliyoruz; bugün de NATO Genel sekreterisiniz; gene Türk dostu olduğunuzu
biliyoruz. Bize lütfen yardım edin, bizim Avrupa Ekonomik Topluluğuna girmemize
medar olun.” dedik. Sayın Genel Sekreter tabiatıyla bir diplomatik ağızla bize
bu konuda bir teminat veremediği gibi, Avrupa Ekonomik Topluluğuna girebilmek
için -yanılıyorsam isimleri mahfuz, şahitli, ıspatlıdır, arkadaşlarımın hepsi
burada- bize söylediği şey şudur : “Ben, NATO Genel Sekreteri olarak size
yardım edemem. Siz -dünyada bu işlerin şekli var, usulu var- lobi
oluşturacaksınız- bu lobiler sayesinde Avrupa Ekonomik Topluluğuna
girebilirsiniz, ağırlığınızı buraya verin” dediler. Arkadaşlarımızın bütün
ısrarına rağmen, “Ancak ben, size şahsen yardım edebilirim. NATO Genel
Sekreteri olarak, burası bir savunma topluluğudur, ekonomik topluluk değildir,
ben böyle kabul etmiyorum, siz de etmezsiniz” diye geçiştirdiler.
İkinci sualim : “Sayın
Genel Sekreter, Doğu Bloku yıkıldı, biz İtalya’dan geliyoruz, İtalya’da
duyduğumuza göre, İtalya, Avusturya ve Polonya ile ikili ekonomik anlaşmaya
girmiş. Fransa, Macaristan ve Romanya ile girmiş -ve calibi dikkattir değerli
arkadaşlarım- Batı Avrupa silahsız, kan akıtmadan ve harp etmeden Doğu
Avrupa’yı 232 bin kilometrekare ülkeyi kendi ülkesine katmıştır; Almanya’ya,
Batı Almanya’ya. Binaenaleyh şu aşamada sanıyoruz ki, kanaatimiz o idi, Avusturya
ve Macaristan müracaat ettiği sürede onları bizden önce alacaksınız.” Görülüyor
ki tehlike Doğu Blokunda yok, bu yaklaşımdan sonra. Eğer güney komşularımızdan,
-çünkü buradan edindiğimiz istihbaratla bunu NATO Genel Sekreterine sormaya
mecburduk- herhangi birinden bize bir tecavüz vaki olursa, NATO, Türkiye’ye
yapılan bu tecavüzü NATO’ya yapılmış bir tecavüz addeder mi, etmez mi?” Bütün
ısrarlarımıza rağmen, Sayın Genel Sekreter “Evet” veya “Hayır” yönünde bizi
tatmin edici bir cevap veremedi; sadece, “Kuzey Atlantik Anlaşmasının 5 inci
maddesinde bu husus yer almıştır, Bakanlar Konseyi toplanacaktır, ona göre bir
karar verilir, bundan şüpheniz mi var?..” gibi sözlerle geçiştirdi; ama, bize
kesin olarak “Güneyden gelecek bir saldırıyı, Türkiye’ye yapılacak bir
saldırıyı, NATO, kendisine yapılmış bir tecavüz addedecektir” demedi.
Bugün 5 Eylül, hatta 15
Ağustos tarihine gidelim, o gün ısrarlarımıza rağmen, -üzülerek söylüyorum-
NATO Genel Sekreterinin çok kayıtsız kalışına, o davranışına bir Türk
parlamenteri olarak üzülmüş ve biraz da kendime kızmıştım. NATO Genel Sekreteri
bize o gün o teminatı veremedi ama, bugün lütfen bir tespit yapalım; bugün
yalnız NATO Genel Sekreteri Wörner değil, en son NATO Bakanlar Konseyi,
NATO’nun en kuvvetli ülkesi Birleşik Amerika Başkanı Bush, İngiltere Başbakanı Thatcher
dahil, bütün NATO ülkeleri başbakanları ve başkanları, Türkiye’ye yapılacak bir
tecüvüzün NATO’ya yapılacak bir tecavüz olduğunu belirttiler, belgelediler.
Bugün öyle bir noktaya geldik ki, -deyin ki propaganda, deyin ki güç, deyin ki
ekonomik güç, ne sayarsanız sayın- bu iki aylık sürede eğer bugünkü seviyeye
gelmişsek, bence bunun değeri parayla ölçülmez; milyarlarca dolar sarf etseydik
bugünkü neticeyi istihsal edemezdik. (ANAP sıralarından “Bravo” sesleri)
BAŞKAN - Sayın Kutay,
toparlamanızı rica ediyorum.
HAZIM KUTAY (Devamla) -
Sürem bitti mi Sayın Başkan?
BAŞKAN - 1 dakikanız var,
efendim.
M. ERDOĞAN YETENÇ
(Manisa) - Konuşsun efendim, konuşsun.
BAŞKAN - Sayın Yetenç,
müsaade buyurun onu biz takdir edelim.
Buyurun Sayın Kutay.
HAZIM KUTAY (Devamla) -
Sayın Milletvekilleri, bir tespit daha yapmak istiyorum. Körfezde olan
olayların şu anda Türkiye ekonomisine vereceği zararın 3 ila 4 milyar dolar
civarında olacağı belirtiliyor; ama, ya farkındasınız ya değilsiniz;
farkındaysanız bunu yüksek sesle söylemiyorsunuz, farkında değilseniz ben
söylemek istiyorum : Bizim ülke olarak en büyük ihtiyacımız olan petrolü
dövizle alıyorduk ve Türkiye’de istihlak ettiğimiz petrolün ancak onda birini dahilde
istihsal edebiliyorduk. Yani, global olarak 20 milyon ton kabul edersek, 2
milyon tonunu Türkiye’de istihsal ediyorduk; ama bugün övünerek şunu
söyleyebilirim ki, Türkiye’de istihsal edilen petrol oranı onda bir değil,
yedide bire çıkmıştır. Yani, şu anda Türkiye’de daha önce 2 milyon 100 bin ton
civarında çıkan petrol 3 milyon 100 bin ton civarındadır. Bu darboğazdan bazı
zararlarımız var; ama faydaları da var.
Ben, Türkiye’nin petrol
gereksinimini yalnız başına sağlayabilmesini istiyordum; fakat bir değerli
büyüğümün o gün bana söylemiş olduğu sözü bugün bir kere daha hatırlıyorum ve
size de söylüyorum...
KAMER GENÇ (Tunceli) -
Kimdir değerli büyüğün?
BAŞKAN - Sayın Kutay,
toparlayın efendim.
HAZIM KUTAY (Devamla) -
Herhalde sen değil.
Biz, kendi kendimize
sınaî yönden kalkınmamızı tamamlayalım; ama petrole kısa zamanda ulaşmayalım,
kendi gücümüze ulaşalım. Bugün adıyaman bölgesinde, Kâhta bölgesine gittik,
değerli milletvekili arkadaşlarımızla gördük; geceyarısı, âdeta Amerika’nın ilk
petrol istihsali döneminde Teksas’ta olduğu gibi pompalar böyle çalışıyordu
ve...
İ. ÖNDER KIRLI
(Balıkesir) - Sen Teksas’da var mıydın?
HAZIM KUTAY (Devamla) -
Evet, beraber gittik.
BAŞKAN - Sayın Kutay,
süreniz dolmuş bulunmaktadır...
HAZIM KUTAY (Devamla) -
Ve değerli arkadaşlarım, şu noktada iktidarı ve muhalefetiyle değerli
milletvekili arkadaşlarımdan arzu ettiğim bir şey var. Cumhuriyet tarihinde ilk
defa bir konuda, bir dış politikada benim hatırlayabildiğim kadarıyla
muhalefetle iktidar bu derece ters düşüyor; ama benim gönlüm, bu konuda
iktidarıyla ve muhalefetiyle aynı nokta üzerinde durmak, batıya, doğuya, güneye
Türkün bir ve birlik beraberlik içinde olduğunu ispat etmek...Muhalefete mensup
üye arkadaşlarımdan bunu rica ediyorum.
Bir şeyi daha söylemek
istiyorum. Anavatan Partisi Grubuna ve Sayın Hükümete hep soruluyor; “Bu
mesuliyeti siz çekecek misiniz?”, Evet, bu kararı Hükümet getiriyorsa, bu
mesuliyeti ve onun ağırlığını yüklenecektir; ama dış politikada iktidarı yalnız
bırakan ilk muhalefet olmanın sorumluluğunu siz nasıl taşıyacaksınız?
Hepinize saygılar
sunarım. (ANAP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür ederim
Sayın Kutay.
Sayın milletvekilleri,
görüşmelerde son konuşmayı şahsı adına İstanbul Milletvekili Sayın İsmail Cem
yapacak; buyurun Sayın Cem.
İSMAİL CEM (İstanbul) -
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; fevkalade önemli olayların cereyan ettiği,
ülkemiz adına ciddi tehlikelerin eşikte gözüktüğü bir zaman kesitinde
konuşmaktayız, görüşmekteyiz ve aynı zamanda fevkalade kaypak bir zemindeyiz,
çok kaypak bir zemindeyiz. Türkiye’nin hassasiyetlerine hiç değinilmedi,
iktidar mensubu sayın milletvekilleri, bakanlar tarafından. Türkiye’nin iç
hassasiyetleri ne oluyor? Irak’la bu kadar savaş ihtimali belirdiğinde
Türkiye’de ne oluyor?
Sayın Bakanlarımız
herhalde izliyor, şu sırada Saddam Hüseyin, çok önemli olduğunu duyurduğu,
bugün saat 14.00’den beri dünya radyolarından duyurduğu bir konuşma yapıyor;
çok önemli olduğunu ve ilk kez krizin başlangıcından bugüne kadar ilk kez
halkın önünde konuşuyor -Daha konuşmayı tabii ben izleyemedim; çünkü, bizim
saatimizle 18.00 olarak belirtmişti dünya radyoları- ancak, çok ilginç çağrı
şöyle : “Irak halkına konuşacağım, Arap halklarına konuşacağım ve dünya müslümanlarına
konuşacağım.”Aynen, çağrısı böyle. Gazetecilerin tahmini -doğru yanlış
bilmiyorum, tabii bu saatlerde belli olacak- Saddam Hüseyin’in dünyanın
kendisine karşı bir haçlı seferi hazırladığını ve bu haçlı seferine direnmesi için
bütün dünya müslümanlarına bir çağrı yapacağı -Bu da basının tahmini- şeklinde.
Şunun için bu örneği vermekteyim : Türkiye açısından belki de bilincinde
olduğumuzdan çok daha önemli sorunlar, çok daha ciddî, kaypak dengeler karşısındayız
ve burada şu halimize de bakmak istiyorum; benden önce konuşan sayın ANAP
sözcüsü çok doğru bir şeye işaret etti. Gerçekten biz şu bölünmüş halimizle,
katiyen birbiriyle uzlaşmayan görüşlerin hâkim olduğu kamuoyu ile, çok farklı
düşünen bir toplumla, bizi savaşa götürebilecek bir adımı atmaktayız.
Türkiye’de konsensüs olmayan, üzerinde millî mutabakat bulunmayan bir dış
politika anlayışı ile Türkiye’yi Ortadoğu gibi bir maceraya, belki de bir
savaşa götürmek; bizim bugün topluma yapabileceğimiz en büyük hatalardan, en
büyük kötülüklerden bir tanesidir ve burada açık seçik söylüyorum ve bir
polemik konuşması değil elbette benimki ama, belirtmek zorundayım. Sayın
Başbakan hep Kıbrıs’tan söz ettiler, Kıbrıs konusundaki ortamdan söz etti Sayın
Başbakan, Türkiye bugünün ciddî ortamındayken, Sayın Başbakan bu tezkereyi
Meclise getirmeden önce acaba muhalefet lideriyle, Mecliste bulunan diğer
muhalefet partisinin sayın lideriyle bir görüşme yapmayı, Türkiye’nin içinde
bulunduğu durum hakkında izahat vermeyi, kendilerinden görüş almayı neden hiç
düşünmedi? Millî mutabakat böyle mi olur, yoksa Kıbrıs olayındaki gibi, bütün
muhalefet liderleriyle tek tek yapılan, topluca yapılan görüşmelerle mi olur?
(SHPsıralarından alkışlar)
AYCAN ÇAKIROĞULLARI
(Denizli) - Niye Cumhurbaşkanına gitmediler?
ÖMER OKAN ÇAĞLAR
(Denizli) - Neden Cumhurbaşkanına gitmediler?
İSMAİL CEM (Devamla) -
Sayın milletvekilleri, Türkiye’de, Türkiye’nin politikalarından sorumlu olan
Sayın Başbakandır, Türkiye’de Cumhurbaşkanının anayasa gereği sorumluluğu
yoktur, bizim gözümüzde sorumlu olan Sayın Başbakandır, sizin gözünüzde kimin
sorumlu olduğu sizin konunuzdur sayın arkadaşlarım.
ÖMER OKAN ÇAĞLAR
(Denizli) - Devletin başı kim?
İSMAİL CEM (Devamla) -
Şimdi, Türkiye’yi bu kadar çürük bir zemin üzerinde, uzlaşma olmayan bir
ortamda bir dış müdahaleye götürmenin, Türkiye’ye yabancı asker davet etmenin,
Türk askerini yabancı toprağa yollamanın çok büyük tehlikesi vardır; bizden
önce yaşadı dünya bunları. İşte, Birinci Dünya Savaşındaki Alman toplumu...
İkiye bölünmüş vaziyette. Birinci Dünya Savaşındaki Çarlık Rusyası toplumu,
aynen bizim olduğumuz gibi, ikiye bölünmüş vaziyette. Daha sonra Vietnam’a
asker yollamış Amerikan toplumu... Bölünmüş bir kamuoyuyla, konsensüs olmadan
başlatılan dış politika müdahalesi, bir büyük maceranın ilk adımıdır ve ben
birkaç objektif gerçekten bahsetmek istiyorum : Burada hiç konuşulmadı. Irak’da
şu anda yaşayan vatandaşlarımız var. Şu anda Irak’da 3500 olarak belirtilen,
kimi tahmine göre daha düşük, kimi tahmine göre çok daha fazla vatandaşımız
var. Peki, Sayın Başbakan, sayın Hükümet yetkilileri, bu vatandaşlarımızın durumunu
düşündünüz mü? Irak’ın daha önce açıkladığı gibi -eğer Irak yaparsa
açıkladığını- daha önce Irak diyor ki “Türkiye, kendi askerini yollamak,
yabancı asker getirmek gibi bir karar alır ise, ben, Türkiye’nin bu hareketini
düşmanca bir hareket olarak nitelerim ve düşmanca hareket eden memleketlerin
kategorisinde Türkiye’yi mütalaa ederim. Amerikalının, Fransız’ın, İngiliz’in
Irak’taki vatandaşına ne yaptımsa, Türkiye’nin vatandaşına da aynı şeyi
yaparım.” Dilerim bu yanlış olsun, dilerim Irak bu düşüncesinden vazgeçmiş
olsun; ama Hükümetimizin sayın üyeleri; eğer siz, bu kararı aldıktan sonra
yarın, öbür gün, Irak’taki bizim Türk Vatandaşımız vizesini alamaz ise,
Irak’taki bizim Türk Vatandaşımız orada mühimmat depolarının, benzin
depolarının müdafaası için canlı bir kalkan gibi kullanılır ise bunun hesabını
sadece siz değil; ama bu Meclisin üyesi olarak hepimiz bu millete, bu memlekete
nasıl veririz bunu hiç düşündünüz mü? (SHP sıralarından alkışlar) Eğer
düşünmüşseniz, cevabını işitmek isterim.
Şimdi, bugün ve yarın arasında çok önemli
bir fark var. Bugün, şu anda Saddam Hüseyin konuşurken, bilfarz, Hüseyin’in
askerleri Suudi Arabistan’a hücum etse, yahut Amerikan uçakları Irak’ı bombalamaya başlasa, biz, Türkiye
olarak bu savaşa katılmak zorunda değiliz. Hükümetimiz konuyu getirir,
tartışırız, karar veririz; katılırız, katılmayız; ama olaylar bizi kendi
irademiz dışında Türkiye olarak bu savaşa katmaz. Ancak, Sayın Başbakanın o
konudaki açıklamasını anlayamadım. Biz eğer bu kararı almış isek, yarın, Irak,
Suudi Arabistan’a saldırırsa, yahut Amerika Irak’a saldırırsa bizim irademizin
dışında olarak, biz o savaşın içindeyiz. Şu oylarımızı bilerek kullanalım ve
bunu tesçil ettirelim. Eğer biz o körfeze bir gemi yollamışsak ve Irak
saldırısı sonucunda o gemi batacak ise, kendi irademizin dışında olarak biz o
savaşın içindeyiz, yahut biz Amerikalıların İncirlik’te Pirinçlik’i bir üs
gibi, bir savaş üssü gibi kullanmasına burada izin vermekteysek yabancı
askerleri davet ederek, o takdirde, bir savaş halinde Irak elbette o iki üssü
vuracaktır ve biz kendi irademiz dışında kendimizi bu savaşın içinde bulacağız.
Umarım bunların hesabını iktidar
milletvekilleri çok iyi bir şekilde yapmış olsun.
Sayın milletvekilleri, şunu sormak
istiyorum: Bu maceralı yola -hepimiz biliyoruz bunun maceralı bir yol olduğunu-
ne için ve kimin için katılmaktayız, bu yola neden girmekteyiz? Esbabı
mucibe?.. Sayın Başbakan açıkladı, Sayın Dışişleri Bakanı açıkladı. İtiraf
edeyim, büyük bir iyi niyetle, -bir kapalı oturumda muhalefet- iktidar meselesi
yapmamamız lazım- ben bu işin gerekçesini henüz görebilmiş değilim. Belki ben
iyi anlayamadım; ama, görebilmiş değilim.
Şimdi biz neden asker yollamayı, neden
asker getirmeyi düşünmekteyiz? İnsan kendi kafasınca düşünüyor. “Acaba, Türk
Silahlı Kuvvetlerinden Türkiye’nin savunmasını güçlendirmek için böyle bir
ihtiyaç mı getirildi bizim hükümetimize?” diyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri,
eğer Türkiye’nin savunmasında... Bu Irak olayı, Irak olayının muhtemel
gelişimi, tırmanması, belki Irak’ın saldıracağı yolunda istihbarat, bilemem;
ama, Türk Silahlı Kuvvetleri eğer bu savunmada böyle bir ihtiyaç duymuşsa ve bu
ihtiyacını Hükümete getirmişse, o zaman bunun bir gerekçesi olur, bunu
konuşuruz; fakat, şu ana kadar görülebilen, şu ana kadar kamuoyuna yansıyan,
Türk Silahlı Kuvvetlerinin böyle bir ihtiyacı ortaya koymamış bulunduğu.
BAŞKAN - Sayın Cem, sürenizi aşıyorsunuz,
toparlamanızı rica ediyorum.
İSMAİL CEM (Devamla) - Bir 4 dakikaya
ihtiyacım var Sayın Başkan. (ANAP sıralarından, “Ooo” sesleri) Sayın
milletvekilleri, sayın liderlere, sayın ANAP sözcüsüne gösterdiğiniz müsamahayı
bana da göstermenizi istirham etmekteyim.
Şimdi düşünüyorum, Anayasamızda bir
müessese var, Anayasamızın ilgili maddesi var; o müesseseye sık sık atıfta
bulunuluyor ve deniyor ki, “Türkiye’nin güvenliği gibi, Türkiye’nin toprak
bütünlüğü gibi konularda ilgili olan, yardımcı olan bir müessese, yani Millî
Güvenlik Kurulu var.” Millî Güvenlik Kurulundan Hükümetimize, Anayasa
çerçevesinde Millî Güvenlik Kurulunun ilgilendiği konularda bir talep mi oldu,
bir ihtiyaç mı belirtildi, bir öneri mi geldi, bunlar mı yapıldı? Bunlar da yok.
Peki, o zaman neden asker yollayacağız, niçin askeri vatanımıza alacağız ve
niçin Türkiye’yi bir sıcak savaşın... Yani, bunlar, kimsenin kimseyi bu
kürsüden mat etmesi için veyahut üstün gözükmesi için söylediği sözler değil.
Gerçekten Türkiye, bu karardan sonra, bir sıcak savaşı kendi iradesi dışında
bulaşmanın tehlikesi içindedir ve bütün bu değerlendirmeler sonucunda, itiraf
edeyim, tek gerekçe söyleme çabasını gösteren Sayın Cumhurbaşkanı oluyor, onun
da bir sorumluluğu yok; yani, Sayın Cumhurbaşkanı, “Coğrafyanın değişmesi ciddî
bir ihtimaldir, coğrafyanın değişmesi halinde bizim bu işe bulaşmış bulunmamız
Türkiye’nin menfaatınadır ve -bu
söylenmiyor, ama ima yoluyla kamuoyuna duyuruluyor- işte Kerkük, işte Musul...”
Şimdi bakınız sayın milletvekilleri, bu iş
bitirici politika, köşe dönmeci politika; bunun ekonomide uygulamaları var. Siz
savunabilirsiniz, bir bölüm arkadaşımız karşı çıkabilir, bu dünyanın sonu demek
değildir, elbette görüş ayrılıkları olacak, o politika belki bazı konularda
daha faydalı olacak yahut daha zararlı olacak. Ama dış politikada, ama askerin
sözkonusu olduğu, savaşın sözkonusu olduğu bir ortamda işbitirici politika,
köşe dönücü politika olmaz. Yani dış politikada menfaat için hareket edilmez.
Savaş zorunluluk olmadıkça üstlenilmez; ancak bizim şu anda Hükümete vermekte
olduğumuz, belki de, izin, Türkiye’yi muhtemel uzak ve çok şüpheli bazı
menfaatler için, belki de bazı hayaller için bir ciddî hedef tahtasına
dönüştürebilecek, insanlarımızı belki de, istemiyoruz; ama, rehine yapabilecek
bir politikadır, bunları çok iyi düşünmenizi diliyorum ve bir noktaya son söz
olarak değineceğim sayın milletvekilleri.
Bu konuya eğer kapalı oturum olmasa idi
değinmeyecektim, kapalı oturum olduğu için değinmekteyim ve yanlış
anlamayacağınıza güvenerek bu sözlerimi, bu konuya değinmek istiyorum.
Burada hepimiz demokrasiyi savunan
insanlarız, demokrasi anlayışımızda farklılıklar olabilir. Demokrasi rejimi
ancak olağan çaptaki bunalımları çözmeye muktedir bir rejimdir. Dünyanın
neresine bakarsanız bakın yahut hangi kitabını okursanız okuyun demokrasi ancak
boyutları, çapı kontrol edilebilir bunalımları çözen bir rejimdir. Eğer bir
toplumda bunalımın boyutu çok büyük olursa, demokrasinin, o bunalımı çözme
gücünü aşacak boyutlarda gelişirse biz ne kadar demokrat olursak olalım, o
zaman demokrasi sarsıntıya uğrar ve Türkiye’nin demokrasisi zaten çok
kökleşmiş, çok yerleşmiş, çok sağlam bir demokrasi değildir. Benim endişem,
eğer savaş çıkmazsa mesele de olmaz, yani bir savaş patlak vermezse, Irak
saldırmazsa veyahut Amerika saldırmazsa bir mesele belki çıkmaz, yani ondan o
kadar endişeli değilim, ama bir savaşın çıkması halinde ve bu savaşın
Türkiye’ye bulaşması halinde, bizim İncirlik’teki, Pirinçlik’teki şimdi davet
edilecek yabancı askerlerimizle, Körfez’deki gemilerimizle, belki Suudi
Arabistan’daki birliklerimizle bu bunalım Türkiye’ye öylesine bulaşır ki endişe
ederim demokrasimizin çapı ve boyutu, bu bunalımın üstesinden gelmeye yetmesin,
yetmeyebilir.
Bütün bunları elbette siz de düşündünüz;
çünkü bunların öncelikle hesabını siz vereceksiniz ve bunlar tabiî ki burada
kalmayacak, tabiî ki bir kapalı oturumda kalmayacak, bu tartışmayı elbette
Türkiye’nin her köşesine götüreceğiz; çünkü maalesef konsensüs olmadan bu işe
giriştiniz, maalesef bizim Genel
Başkanlarımızın, muhalefetteki genel başkanların görüşünü, düşüncesini alıp
Meclise bir ortak önerge getirmeyi, belki daha farklısını, ama ortak bir
önergeyi getirmeyi hiç dikkate almadınız.
İSMET TAVGAÇ (Bursa) - Konsensüsten siz
kaçtınız.
İSMAİL CEM (Devamla) - Dolayısıyla elbette
biz yarın vatandaşa gideceğiz, yarın bu işi vatandaşa anlatacağız ve
yanlışları, sorumluluğunuzu, hatta ortak sorumluluğumuzu dile getireceğiz.
Umarım bu endişelerim yanlış çıksın, ama
gene umarım belki son bir düşünceyle bu karar yeniden dikkate alınsın, yeniden
gözden geçirilsin.
Hepinize saygılarımı sunmaktayım. Sağolun
efendim. (SHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Cem.
Sayın milletvekilleri, Başbakanlık
tezkeresi üzerindeki konuşmalar tamamlanmış bulunmaktadır.
Başbakanlık tezkeresini tekrar okutup,
onayınıza sunacağım :
Türkiye Büyük Millet Meclisi Sayın Başkanlığına
Irak’ın Kuveyt’i işgal ve ilhak etmesi
sonucu ortaya çıkan Körfez Krizi sebebiyle öncelikle Ortadoğu’da barışın ve
istikrarın yeniden tesisini ve ülkemizin muhtemel tehlikelere karşı
güvenliğinin idame ettirilmesini sağlamak, kriz süresince ve sonrasında hasıl
olabilecek gelişmeler istikametinde Türkiye’nin yüksek menfaatlerini etkili bir
şekilde kollamak, hadiselerin seyrine göre ileride telafisi güç bir durumla
karşılaşmamaya yönelik süratli ve dinamik bir politika izlenmesine yardımcı
olmak üzere lüzum, hudut ve şumulü Hükümetçe takdir ve tayin olunacak şekilde
Türk Silâhlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine ve yabancı silâhlı
kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına Anayasanın 92 nci maddesi uyarınca izin
verilmesine karar ittihazını arz ve teklif ederim.
Yıldırım Akbulut
Başbakan
BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, oylamanın açık oylama usulüyle yapılmasına dair iki önerge
verilmiş bulunmaktadır. Aynı mahiyette olduğu için önce okutup, sonra birlikte
işleme koyacağım.
Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte olan Hükümet
tezkeresinin kabulü halinde ülkemizin sonu karanlık bir maceraya girmesi,
insanî ve maddî kayıplara uğraması söz konusudur. Böyle bir tarihî karardaki
sorumluluğumuzun tescili için hükümet tezkeresinin açık oylamaya sunulmasını ve
açık oylamanın ad okunma yöntemiyle yapılmasını Türkiye Büyük Millet Meclisi
İçtüzüğünün 115 ve 119 uncu maddeleri uyarınca öneririz.
|
Erdal
İnönü |
Hasan
Fehmi Güneş |
|
SHP
Genel Başkanı |
SHP
Grup Başkanvekili |
|
İzmir
Milletvekili |
İstanbul
Milletvekili |
|
Onur
Kumbaracıbaşı |
|
|
SHP
Grup Başkanvekili |
|
|
Kocaeli
Milletvekili |
|
Mehmet Can
Adana Milletvekili?..
Burada
A. Sedat Doğan
Adana Milletvekili?..
Burada.
Mahmut Keçeli
Adana Milletvekili Sayın
Mahmut Keçeli?.. Yok.
Amasya Milletvekili Sayın
Mehmet Tahir Köse?.. Burada.
Amasya Milletvekili Sayın
Kâzım Ulusoy?.. Burada.
M. TURAN BAYAZIT (İzmir)
- Sayın Başkan, bu konuda yoklama yapılır mı:
BAŞKAN - Efendim,
mümzilerden 15 sayın üyenin bulunup bulunmadığını tahkik ediyorum.
M. TURAN BAYAZIT (İzmir)
- O zaman, arkadaşımın yerine takabbül ediyorum.
BAŞKAN - Olmayan
arkadaşın yerine takabbül ediyorsunuz. Zaten yeter miktarda imza var efendim.
Önergedeki imzaları
okutmaya devam ediyorum :
Ankara Milletvekili Erol
Ağagil?.. Burada.
Ankara Milletvekili Beşer
Baydar?.. Burada
Ankara Milletvekili Ömer
Çiftçi?.. Burada.
Ankara Milletvekili Eşref
Erdem?.. Yok.
ÖNER MİSKİ (Hatay) -
Takabbül ediyorum Sayın Başkan.
BAŞKAN - Öner Miski
takabbül ediyor.
Önergedeki imzaları
okumaya devam ediyoruz :
Ankara Milletvekili
İbrahim Tez?.. Burada.
Ankara Milletvekili Rıza
Yılmaz?.. Burada.
Ankara Milletvekili Yaşar
Yılmaz?.. Burada.
Antalya Milletvekili
Deniz Baykal?.. Burada.
Artvin Milletvekili Ayhan
Arifağaoğlu?.. Burada.
Aydın Milletvekili Hilmi
Ziya Postacı?.. Burada.
Balıkesir Milletvekili
Önder Kırlı?.. Burada.
Bilecik Milletvekili
Tayfur Ün?.. Burada
Çorum Milletvekili Rıza
Ilıman?.. Burada.
BAŞKAN - 15 üye
tamamlandı. Önergedeki geri kalan isimleri okutuyorum :
|
|
Cemal
Şahin |
Adnan
Keskin |
Hüdai
Oral |
|
|
|
Çorum |
Denizli |
Denizli |
|
|
|
Fuat
Atalay |
Hikmet
Çetin |
Mehmet
Fuat Erçetin |
|
|
|
Diyarbakır |
Diyarbakır |
Edirne |
|
|
|
Erdal
Kalkan |
Mustafa
Kul |
Cevdet
Selvi |
|
|
|
Edirne |
Erzincan |
Eskişehir |
|
|
|
Zeki
Ünal |
Abdulkadir
Ateş |
Mustafa
Yılmaz |
|
|
|
Eskişehir |
Gaziantep |
Gaziantep |
|
|
|
Mustafa
Çakır |
Rüştü
Kurt |
Cumhur
Keskin |
|
|
|
Giresun |
Giresun |
Hakkâri |
|
|
|
Mehmet
Dönen |
Kemal
Duduoğlu |
Turhan
Hırfanoğlu |
|
|
|
Hatay |
Hatay |
Hatay |
|
|
|
Öner
Miski |
Ali Uyar |
Etem
Cankurtaran |
|
|
|
Hatay |
Hatay |
İçel |
|
|
|
Fikri
Sağlar |
İstemihan
Talay |
İsmail
Cem |
|
|
|
İçel |
İçel |
İstanbul |
|
|
|
Yüksel
Çengel |
Ali
Haydar Erdoğan |
Aytekin
Kotil |
|
|
|
İstanbul |
İstanbul |
İstanbul |
|
|
|
Mehmet
Moğultay |
Mustafa
Sarıgül |
Mustafa
Timisi |
|
|
|
İstanbul |
İstanbul |
İstanbul |
|
|
|
Ali
Topuz |
Veli
Aksoy |
Türkân
Akyol |
|
|
|
İstanbul |
İzmir |
İzmir |
|
|
|
Turan
Bayazıt |
Halil
Çulhaoğlu |
Ahmet
Ersin |
|
|
|
İzmir |
İzmir |
İzmir |
|
|
|
Erol
Güngör |
Birgen
Keleş |
Neccar
Türkcan |
|
|
|
İzmir |
İzmir |
İzmir |
|
|
|
Ali
Şahin |
Vedat
Altun |
Gürcan Ersin |
|
|
|
Kahramanmaraş |
Kars |
Kırklareli |
|
|
|
İrfan
Gürpınar |
Erol
Köse |
Ali Rıza
Sirmen |
|
|
|
Kırklareli
|
Kocaeli |
Kocaeli |
|
|
|
Ömer
Türkçakal |
Erdoğan
Yetenç |
Hasan
Zengin |
|
|
|
Kocaeli |
Manisa |
Manisa |
|
|
|
Tufan
Doğu |
Musa
Gökbel |
Cemal
Seymen |
|
|
|
Muğla |
Muğla |
Nevşehir |
|
|
|
Özer
Gürbüz |
Ekrem
Kangal |
Güneş
Gürseler |
|
|
|
Sinop |
Sivas |
Tekirdağ |
|
|
|
Enis
Tütüncü |
Kâzım
Özev |
Kemal
Süzer |
|
|
|
Tekirdağ |
Tokat |
Tokat |
|
|
|
Kamer
Genç |
Orhan
Veli Yıldırım |
Tevfik
Koçak |
|
|
|
Tunceli |
Tunceli |
Ankara |
|
BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, çalışma süremiz dolmak üzeredir. Bu itibarla görüşmekte
olduğumuz Başbakanlık tezkeresi ile ilgili çalışmalar tamamlanıncaya kadar,
Genel Kurulun çalışma süresinin uzatılmasını teklif ediyorum, oylarınıza
sunuyorum :
Kabul edenler... Kabul
etmeyenler... Kabul edilmiş ve Başbakanlık tezkeresi ile ilgili çalışmalar
tamamlanıncaya kadar süremiz uzatılmıştır.
Diğer önergeyi
okutuyorum.
Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanlığına
Görüşülmesi tamamlanan
hükümet tezkeresinin, sayın üyelerin yerlerinden “Kabul, ret, çekimser”
beyanlarını alarak, ad okunarak açık oylamaya tâbi tutulmasını arz ve teklif
ederiz.
|
|
Orhan
Şendağ |
Ahmet
Küçükel |
Aykon
Doğan |
|
|
Adana |
Elazığ |
Isparta |
|
|
Ertekin
Durutürk |
Mehmet
Çakıroğlu |
Hasan
Ekinci |
|
|
Isparta |
Trabzon |
Artvin |
|
|
Baki
Durmaz |
Halit
Dağlı |
Ali Eser |
|
|
Afyon |
Adana |
Samsun |
|
|
Alaattin
Kurt |
İrfan
Demiralp |
Şinasi
Altıner |
|
|
Kocaeli |
Samsun |
Zonguldak |
|
|
Mehmet
Korkmaz |
Ferit
Bora |
Ömer
Barutçu |
|
|
Kütahya |
Diyarbakır |
Zonguldak |
|
|
Cavit
Çağlar |
Ahmet
Neidim |
Doğan
Baran |
|
|
Bursa |
Sakarya |
Niğde |
|
|
Hasan
Namal |
İsmail
Köse |
Selahattin
Kılıç |
|
|
Antalya |
Erzurum |
Adana |
|
|
|
Atilla
İmamoğlu |
|
|
|
|
Kahramanmaraş |
|
BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, her iki önerge aynı mahiyettedir ve 15 üyenin...
KEMAL ANADOL (İzmir) -
Önergelere katılıyorum ben de Sayın Başkan.
BAŞKAN - Sayın Kemal
Anadol, önergeye katıldığını beyan etmiştir.
Sayın Okçuoğlu, Sayın
Dikmen, Sayın Kahraman, Sayın Türk, Sayın Eren, Sayın Akyürek, Sayın Alınak,
Sayın Ekmen, Sayın Aksoy, Sayın Tekinel, Sayın Kemaloğlu; Erkan Kemaloğlu
efendim, Sayın Baştürk, Sayın Sönmez, Sayın Kâmil Ateşoğulları, Sayın Arif
Sağ...
ERKAN KEMALOĞLU (Muş) -
Sayın Başkan, ben katılmıyorum, el kaldırmadım.
BAŞKAN - Düzeltiyorum.
Sayın milletvekilleri,
açık oylamanın şekli hakkında yüksek heyetinizin kararını alacağım. Açık
oylamanın adı okunan sayın milletvekillerinin kürsüye konacak oy kutusuna oy
pusulasını atması suretiyle yapılmasını oylarınıza sunuyorum : Kabul edenler...
Etmeyenler... Kabul edilmemiştir.
Açık oylamanın adı okunan
sayın milletvekillerinin ayağa kalkarak, kabul, ret veya çekinser şeklinde
oyunu belirtmesi suretiyle yapılmasını oylarınıza sunuyorum : Kabul edenler...
etmeyenler... Kabul edilmiştir.
Oylamaya başlıyoruz :
(Oylama yapıldı)
BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, daha sonra gelen, oylamaya katılmayan sayın üye var mı?
Bulunmadığına göre, oylama işlemi tamamlanmıştır.
(Oyların ayırımına
başlandı)
BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, açık oylama sonuçlarını arz etmeden önce, görüşmeler esnasında
sükûneti ve ahengi ihlal ettiği ve sataşmalarıyla çalışmaları aksattığı
gerekçesiyle, Başkanlık olarak sayın Güneş Gürseler’e uyarma cezası verilmişti.
İçtüzüğün ilgili maddesi gereğince Sayın Gürseler, yerinden savunmasını yapmak
istemiştir. Bu münasebetle, kendisine söz veriyorum.
Buyurun Sayın Gürseler.
GÜNEŞ GÜRSELER (Tekirdağ)
- Sayın Başkanım, teşekkür ederim.
Sayın Başkanım,
belirttiğiniz şekilde sükûneti bozmak gibi bir kastım yoktu. Sayın Başbakan,
konuşmasını bir yerinde noktaladığında, ben bir hususu açıklamasını dilemiştim,
o da şuydu : Sayın Başbakanın bu toplantının gizli yapılmasını gerektirecek tek
cümlesi, “Biz savaş ilan etmeyeceğiz, kimsenin burnunu kanatmadan Irak’a
geçeceğiz” cümlesidir. Ben, savaş ilan etmeden Irak’a nasıl geçileceğini, bunu
açıklamasını, konuşmasına ara verdiği bir noktada istemiştim. Kastım budur.
BAŞKAN - Teşekkür ederim
Sayın Gürseler.
Sayın milletvekilleri, bu
açıklama üzerine, Sayın Gürseler’e Başkanlık olarak verdiğimiz uyarma cezasını
kaldırdığımı ifade ediyorum. (Alkışlar)
Sayın milletvekilleri,
körfez krizi sebebiyle Türk Silâhlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine
ve yabancı silâhlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına Anayasanın 92 nci maddesi
uyarınca izin verilmesine dair Başbakanlık tezkeresinin açık oylamasının
sonuçlarını arz ediyorum:
İştirak ve geçerli oy : 382
Kabul : 246
Ret : 136
Böylece, Başbakanlık
tezkeresi Yüce Meclisimizce kabul edilmiş bulunmaktadır.
Devletimize ve
milletimize hayırlı ve uğurlu olmasını temenni ediyorum.
II. - KAPALI OTURUM TUTANAK ÖZETİ
BAŞKAN - İçtüzüğümüzün 72
nci maddesine göre, kapalı oturuma ait tutanak özetinin okunması gerekmektedir.
Şimdi müsaadenizle kapalı oturumun tutanak özetini okutuyorum :
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET
MECLİSİ
TUTANAK ÖZETİ
3 üncü Birleşim
5.9.1990 Çarşamba
İkinci Oturum (Kapalıdır)
Devlet Bakanı Mehmet
Keçeciler’in, Körfez Krizi sebebiyle Türk Silâhlı Kuvvetlerinin yabancı
ülkelere gönderilmesine ve yabancı silâhlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına
anayasanın 92 nci maddesi uyarınca izin verilmesine dair Başbakanlık tezkeresi
(3/1332) üzerinde yapılacak görüşmelerin İçtüzüğün 71 inci maddesine göre
kapalı oturumda yapılmasına ilişkin tezkeresi okundu.
Devlet Bakanı Mehmet
Keçeciler kapalı oturum talebine ilişkin tezkeresinin gerekçesini açıkladı,
yapılan oylama sonucunda Başbakanlık tezkeresi üzerindeki görüşmelerin kapalı
oturumda yapılmasının kabul edildiği bildirildi. Tezkere üzerinde Dışişleri
Bakanı Ali Bozer açıklamada bulundu. DYP Grubu Adına Genel Başkan Isparta
Milletvekili Süleyman Demirel, SHP Grubu Adına Genel Başkan İzmir Milletvekili
Erdal İnönü, ANAP Grubu Adına Genel Başkan Erzincan Milletvekili Yıldırım
Akbulut; kişisel olarak da Ankara
Milletvekili Hazım Kutay ile İstanbul Milletvekili İsmail Cem bu konuda
görüşlerini belirttiler.
Yapılan açık oylama
sonucunda Başbakanlık tezkeresinin 136 ret oyuna karşılık 246 oyla kabul
edildiği açıklandı.
Saat 19.45’te oturuma son
verildi.
|
Başkan |
|
|
|
|
Başkanvekili
|
|
|
|
|
Yılmaz Hocaoğlu |
|
|
|
|
|
Kâtip
Üye |
|
Kâtip
Üye |
|
|
Kadir Demir |
|
Ali Sami Akkaş |
|
|
Konya |
|
Balıkesir |
BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, açık oturuma geçilmesini teklif ediyorum.
KAMER GENÇ (Tunceli) -
Efendim, tutanak özetinde hata var, lütfen. Tutanak özetinde kapalı oturuma
geçilmesi kabul edildi deniyor. Bizim, SHP olarak gizli oturuma itirazımız
vardı. Çoğunlukla kabul edilmemiştir.
BAŞKAN - Kabul edenler...
Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.
Açık oturumun gerekleri,
lütfen, Sayın İdare Amirleri tarafından yerine getirilsin.
Kapanma Saati : 19.45