DÖNEM: 23 YASAMA
YILI: 5
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ
TUTANAK DERGİSİ
CİLT : 85
31’inci Birleşim
13 Aralık 2010 Pazartesi
(Bu Tutanak
Dergisi’nde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge
ile konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı
sözler aslına uygun olarak yazılmıştır.)
İ Ç İ N D E K İ L E R
I. - GEÇEN TUTANAK
ÖZETİ
II. - GELEN KÂĞITLAR
III. - KANUN TASARI
VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER
A) Kanun Tasarı ve Teklifleri
1.- 2011 Yılı
Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/960)
(S. Sayısı: 575)
2.- 2009 Yılı
Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı ile Merkezî Yönetim Bütçesi
Kapsamındaki İdare ve Kurumların 2009 Bütçe Yılı Kesin Hesap Tasarısına Ait
Genel Uygunluk Bildirimi ve Eki Raporların Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı
Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/905, 3/1261) (S. Sayısı: 576)
IV.- AÇIKLAMALAR
1.- Devlet Bakanı
ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın, İstanbul Milletvekili Kemal
Kılıçdaroğlu’nun konuşmasına ilişkin açıklaması
V.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR
1.- İstanbul
Milletvekili Mustafa Özyürek’in, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, şahsına
sataşması nedeniyle konuşması
VI.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI
1.- Muş
Milletvekili Sırrı Sakık’ın, yurt dışı seyahatler için yapılan ödemelere
ilişkin sorusu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili Nevzat Pakdil’in
cevabı (7/17305)
I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ
TBMM Genel Kurulu
saat 14.04’te açılarak on üç oturum yaptı.
Sivas
Milletvekili, Malik Ecder Özdemir’in,
Diyarbakır
Milletvekili Akın Birdal’ın,
Dünya İnsan
Hakları Günü’ne ilişkin gündem dışı konuşmalarına Devlet Bakanı Faruk Çelik,
Kahramanmaraş
Milletvekili Mehmet Akif Paksoy’un, Afşin-Elbistan Termik Santrali İşletmesinin
sorunlarına ve çözüm önerilerine ilişkin gündem dışı konuşmasına Enerji ve
Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız,
Cevap verdiler.
Konya
Milletvekili Ayşe Türkmenoğlu,
Gaziantep
Milletvekili Akif Ekici,
İzmir
Milletvekili Oktay Vural,
Eskişehir
Milletvekili Beytullah Asil,
İnsan Hakları
Evrensel Beyannamesi’nin kabulünün 62’nci yıl dönümüne;
Adana
Milletvekili Hulusi Güvel, bireylerin düşüncelerini özgürce ifade etmelerine ve
serbestçe toplantı yapmalarına,
Aydın
Milletvekili Ali Uzunırmak, Aydın ilinde aşırı yağış nedeniyle meydana gelen
afete,
Van Milletvekili
Özdal Üçer, ülkemizde 121 bin kişinin cezaevlerinde çok kötü koşullarda yaşam
sürdürdüklerine,
İstanbul
Milletvekili Edibe Sözen, insan haklarına,
Amasya
Milletvekili Hüseyin Ünsal, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Strateji
Geliştirme Dairesi Başkanlığındaki personele baskı yapıldığına,
Balıkesir
Milletvekili Ahmet Duran Bulut, Çin Özerk Uygur Bölgesi’nde yaşayan Türklerin
işkence gördüklerine,
İlişkin birer
açıklamada bulundular.
İstanbul
Milletvekili Çetin Soysal ve 22 milletvekilinin, bireylerin telefonlarının
yasadışı dinlenmesi konusunun araştırılarak alınması gereken önlemlerin
belirlenmesi (10/957),
İzmir
Milletvekili Kamil Erdal Sipahi ve 21 milletvekilinin, astsubayların
sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi (10/958),
İstanbul
Milletvekili Hasan Macit ve 20 milletvekilinin, 12 Eylül askerî darbesi
döneminde Hava Kuvvetleri Komutanı olan emekli Orgeneral Tahsin Şahinkaya ile
ilgili usulsüzlük ve yolsuzluk iddialarının araştırılması (10/959),
Gaziantep
Milletvekili Hasan Özdemir ve 24 milletvekilinin, sosyal yardımlaşma ve
dayanışma vakıflarının yaptığı yardımlarda yaşanan sorunların araştırılarak
alınması gereken önlemlerin belirlenmesi (10/960),
Amacıyla bir
Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri Genel Kurulun bilgisine
sunuldu; önergelerin gündemdeki yerlerini alacağı ve ön görüşmelerinin, sırası
geldiğinde yapılacağı açıklandı.
Gündemin “Kanun
Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının:
1’inci sırasında
bulunan ve İç Tüzük’ün 91’inci maddesi kapsamında değerlendirilerek temel kanun
olarak bölümler hâlinde görüşülmesi kabul edilen, Türk Ticaret Kanunu Tasarısı
ve Adalet Komisyonu Raporu’nun (1/324) (S. Sayısı: 96),
2’nci sırasında
bulunan ve İç Tüzük’ün 91’inci maddesi kapsamında değerlendirilerek temel kanun
olarak bölümler hâlinde görüşülmesi kabul edilen, Türk Borçlar Kanunu Tasarısı
ve Adalet Komisyonu Raporu’nun (1/499) (S. Sayısı: 321),
3’üncü sırasında
bulunan, Kütahya Milletvekili Soner Aksoy’un; Yenilenebilir Enerji
Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanunda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii
Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu Raporu’nun (2/340) (S. Sayısı: 395),
Görüşmeleri
komisyon yetkilileri Genel Kurulda hazır bulunmadığından ertelendi.
4’üncü sırasında
bulunan ve İç Tüzük’ün 91’inci maddesi kapsamında değerlendirilerek temel kanun
olarak bölümler hâlinde görüşülmesi kabul edilen ve görüşmelerine devam olunan
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu Tasarısı ile Adalet Komisyonu Raporu
(1/961) (S. Sayısı: 574), görüşmeleri tamamlanarak yapılan açık oylamadan
sonra,
5’inci sırasında
bulunan, Erzurum Milletvekili Muzaffer Gülyurt’un; 1219 sayılı Tababet ve
Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun Teklifi ve Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Raporu (2/401)
(S. Sayısı: 374), görüşmeleri tamamlanarak,
Kabul edildi ve
kanunlaştı.
Şırnak
Milletvekili Hasip Kaplan, kürsüde konuşurken Meclis TV’de yayının kesilmesine,
Mersin
Milletvekili Ömer İnan, Mecliste Kürt düşmanlığı yapılmadığına,
İstanbul
Milletvekili Halide İncekara, milletvekillerinin üsluplarına,
Trabzon
Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi,
İzmir
Milletvekili Oktay Vural,
Yozgat
Milletvekili Bekir Bozdağ,
Adalet Bakanı
Sadullah Ergin,
Tunceli
Milletvekili Kamer Genç’in, merhum Başbakan Adnan Menderes’in özel hayatına
dair ifadelerine;
Tunceli Milletvekili
Kamer Genç, merhum Başbakan Adnan Menderes’in özel hayatına dair sözlerini geri
aldığına ve ailesinden özür dilediğine,
İlişkin birer
açıklamada bulundular.
Adalet Bakanı
Sadullah Ergin, Ordu Milletvekili Rahmi Güner’in, şahsına;
Yozgat Milletvekili
Bekir Bozdağ:
Tunceli
Milletvekili Kamer Genç’in, AK PARTİ Grubuna,
Gaziantep
Milletvekili Yaşar Ağyüz’ün, Başbakana;
Trabzon
Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi, Yozgat Milletvekili Bekir Bozdağ’ın, Genel
Başkanına,
Kayseri
Milletvekili Mustafa Elitaş, Konya Milletvekili Faruk Bal’ın,
Konya
Milletvekili Faruk Bal, Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş’ın,
Şahıslarına
sataşmaları nedeniyle birer konuşma yaptılar.
Gürültü ve kavga
nedeniyle İç Tüzük’ün 68’inci maddesine göre ikinci kez birleşime ara vermek
yerine, birleşimi kapatması gerektiği hâlde kapatmaması nedeniyle Oturum
Başkanının tutumu hakkında açılan usul görüşmesi sonucunda, Oturum Başkanı,
tutumunda bir değişiklik olmadığını açıkladı.
Alınan karar
gereğince, 13 Aralık 2010 Pazartesi günü saat 13.00’te toplanmak üzere
birleşime 05.56’da son verildi.
|
|
|
Meral
AKŞENER |
|
|
|
|
Başkan Vekili |
|
|
|
Bayram
ÖZÇELİK |
|
Yusuf
COŞKUN |
|
|
Burdur |
|
Bingöl |
|
|
Kâtip Üye |
|
Kâtip Üye |
|
|
Harun
TÜFEKCİ |
|
Gülşen
ORHAN |
|
|
Konya |
|
Van |
|
|
Kâtip Üye |
|
Kâtip Üye |
No.: 43
II.- GELEN KÂĞITLAR
13 Aralık 2010 Pazartesi
Sözlü Soru Önergeleri
1.- Tunceli
Milletvekili Kamer Genç’in, Tunceli’de 1937-1938 yıllarında yapılan askeri
harekata ilişkin Başbakandan sözlü soru önergesi (6/2282) (Başkanlığa geliş
tarihi: 01/12/2010)
2.- Kahramanmaraş
Milletvekili Mehmet Akif Paksoy’un, tarih öğretmeni ihtiyacına ilişkin Milli
Eğitim Bakanından sözlü soru önergesi (6/2283) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
3.- Tokat
Milletvekili Reşat Doğru’nun, su kaynaklarının korunması için alınan önlemlere
ilişkin Çevre ve Orman Bakanından sözlü soru önergesi (6/2284) (Başkanlığa
geliş tarihi: 06/12/2010)
4.- Tokat
Milletvekili Reşat Doğru’nun, Yeşilırmak Nehrinin korunması için alınan
önlemlere ilişkin Başbakandan sözlü soru önergesi (6/2285) (Başkanlığa geliş tarihi:
06/12/2010)
Yazılı Soru Önergeleri
1.- Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün,
Wikileaks’in yayımladığı belgelerdeki bir iddiaya ilişkin Başbakandan yazılı
soru önergesi (7/17202) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/11/2010)
2.- İzmir Milletvekili Canan Arıtman’ın, Avrupa
Birliğine yapılan ihracata ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/17203)
(Başkanlığa geliş tarihi: 30/11/2010)
3.- İzmir Milletvekili Canan Arıtman’ın, Füze
Kalkanı Projesine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/17204) (Başkanlığa
geliş tarihi: 30/11/2010)
4.- İstanbul Milletvekili Hüseyin Mert’in, GSYİH
değerlerine ve bir bakanın bir açıklamasına ilişkin Başbakandan yazılı soru
önergesi (7/17205) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/11/2010)
5.- Muğla Milletvekili Fevzi Topuz’un, Wikileaks’in
yayınladığı belgelerdeki bir iddiaya ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi
(7/17206) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/11/2010)
6.- Denizli Milletvekili Ali Rıza Ertemür’ün,
Wikileaks’in yayınladığı belgelerdeki bir iddiaya ilişkin Başbakandan yazılı
soru önergesi (7/17207) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/11/2010)
7.- Trabzon Milletvekili M. Akif Hamzaçebi’nin,
DHMİ tarafından yapılan bir ihaleye ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi
(7/17208) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/11/2010)
8.- İzmir Milletvekili Ahmet Ersin’in,
Wikileaks’in yayınladığı belgelerdeki bir iddiaya ilişkin Başbakandan yazılı
soru önergesi (7/17209) (Başkanlığa geliş tarihi: 01/12/2010)
9.- Gaziantep Milletvekili Yaşar Ağyüz’ün, yurt
dışında açılan Mimar Sinan Sergisine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi
(7/17210) (Başkanlığa geliş tarihi: 01/12/2010)
10.- Balıkesir Milletvekili Hüseyin Pazarcı’nın,
KPSS ortaöğretim ve ön lisans sınavındaki bazı uygulamalara ilişkin Başbakandan
yazılı soru önergesi (7/17211) (Başkanlığa geliş tarihi: 01/12/2010)
11.- İzmir Milletvekili Selçuk Ayhan’ın, Türkiye İş
Kurumuna 65 yaş ve üstü vatandaşlarca yapılan iş başvurularına ilişkin
Başbakandan yazılı soru önergesi (7/17212) (Başkanlığa geliş tarihi: 01/12/2010)
12.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, Türkiye
Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansının çalışmalarına ilişkin Başbakandan yazılı
soru önergesi (7/17213) (Başkanlığa geliş tarihi: 01/12/2010)
13.- Konya Milletvekili Atilla Kart’ın, Sayıştay’ın
KOSGEB’in hesap ve işlemlerini denetlemediği iddiasına ilişkin Başbakandan
yazılı soru önergesi (7/17214) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
14.- Adana Milletvekili Nevin Gaye Erbatur’un,
Haydarpaşa Garında çıkan yangına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi
(7/17215) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
15.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, TOKİ
tarafından yapılan okullara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/17216)
(Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
16.- Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Akif
Paksoy’un, yenilenen KPSS Eğitim Bilimleri sınavına ilişkin Başbakandan yazılı
soru önergesi (7/17217) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
17.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un,
şeker pancarı üretimi ve şeker fabrikalarının kömür kullanımına ilişkin
Başbakandan yazılı soru önergesi (7/17218) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
18.- Gaziantep Milletvekili Yaşar Ağyüz’ün,
Wikileaks’in yayınladığı belgelerdeki bir iddiaya ilişkin Başbakandan yazılı
soru önergesi (7/17219) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
19.- Kırklareli Milletvekili Tansel Barış’ın,
Lüleburgaz’da fakülte kurulup kurulmayacağına ilişkin Başbakandan yazılı soru
önergesi (7/17220) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
20.- İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen’in,
İstanbul Sultançiftliğinde bir çocuğun ölümü ile sonuçlanan kazaya ilişkin
Adalet Bakanından yazılı soru önergesi (7/17221) (Başkanlığa geliş tarihi: 01/12/2010)
21.- Hakkari Milletvekili Hamit Geylani’nin, bir
tutuklunun tedavisiyle ilgili bazı iddialara ilişkin Adalet Bakanından yazılı
soru önergesi (7/17222) (Başkanlığa geliş tarihi: 01/12/2010)
22.- Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal’ın, bir
hükümlünün sağlık sorunlarına ilişkin Adalet Bakanından yazılı soru önergesi
(7/17223) (Başkanlığa geliş tarihi: 01/12/2010)
23.- Ordu Milletvekili Rıdvan Yalçın’ın, bazı
avukatların ölümlü kazalarda tazminat pazarlığı yaptığı iddialarına ilişkin
Adalet Bakanından yazılı soru önergesi (7/17224) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
24.- İzmir Milletvekili Ahmet Ersin’in, velayet
temelli bir uluslararası çocuk kaçırma olayına ilişkin Adalet Bakanından yazılı
soru önergesi (7/17225) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
25.- Adıyaman Milletvekili Şevket Köse’nin,
özürlülerin istihdamına ilişkin Devlet Bakanından (Selma Aliye Kavaf) yazılı
soru önergesi (7/17226) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/11/2010)
26.- Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek’in,
özürlülerin istihdamına ilişkin Devlet Bakanından (Selma Aliye Kavaf) yazılı
soru önergesi (7/17227) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
27.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, ilgili
kuruluşların ve enerji sektöründeki KİT’lerin mali durumuna ilişkin Enerji ve
Tabii Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/17228) (Başkanlığa geliş
tarihi: 01/12/2010)
28.- Iğdır Milletvekili Pervin Buldan’ın, elektrik
abonmanlığı bulunmayan kamu kurum ve kuruluşlarına ilişkin Enerji ve Tabii
Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/17229) (Başkanlığa geliş tarihi: 01/12/2010)
29.- Balıkesir Milletvekili Ergün Aydoğan’ın,
Bandırma Bor Tesisleri İşletme Müdürüne ve Bigadiç Bor İşletmesindeki atamalara
ilişkin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/17230)
(Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
30.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, bazı
illerde karla mücadelede yaşanan araç ve personel sorununa ilişkin İçişleri
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17231) (Başkanlığa geliş tarihi: 01/12/2010)
31.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, bazı
illerin ilçe ve köylerinin yol, su ve elektrik sorununa ilişkin İçişleri
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17232) (Başkanlığa geliş tarihi: 01/12/2010)
32.- Muş Milletvekili M. Nuri Yaman’ın,
Belediyelere Yapılacak Yardımlar Ödeneğinden yararlanan belediyelere ilişkin
İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/17233) (Başkanlığa geliş tarihi: 01/12/2010)
33.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, 2002-2010
yılları arasında meslekten çıkarma veya disiplin cezası alan emniyet
mensuplarına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/17234)
(Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
34.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, özel
tiyatroların desteklenmesine ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru
önergesi (7/17235) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/11/2010)
35.- İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel’in,
Haydarpaşa Garında çıkan yangına ve Galataport Projesine ilişkin Kültür ve
Turizm Bakanından yazılı soru önergesi (7/17236) (Başkanlığa geliş tarihi: 01/12/2010)
36.- Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk’ün,
bir tarihi eserin yurt dışına kaçırıldığı iddiasına ilişkin Kültür ve Turizm
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17237) (Başkanlığa geliş tarihi: 01/12/2010)
37.- İstanbul Milletvekili Çetin Soysal’ın,
Haydarpaşa Garının çatısında yapılan bakım ve onarıma ilişkin Kültür ve Turizm
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17238) (Başkanlığa geliş tarihi: 01/12/2010)
38.- İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel’in,
zorunlu din dersine ve Malatya’da yaşanan bir olaya ilişkin Milli Eğitim
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17239) (Başkanlığa geliş tarihi: 30/11/2010)
39.- Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, Şırnak’ta
KPSS’de yaşanan elektrik kesintisine ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı
soru önergesi (7/17240) (Başkanlığa geliş tarihi: 01/12/2010)
40.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un,
okullarda çalışan hizmetli personelin sorunlarına ilişkin Milli Eğitim
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17241) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
41.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un,
Anıttepe Lisesi öğretmen ve idarecileri hakkındaki bazı iddialara ilişkin Milli
Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/17242) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
42.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Van’da
antidepresan ve antipsikotik ilaç kullanım miktarına ilişkin Sağlık Bakanından
yazılı soru önergesi (7/17243) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
43.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Şanlıurfa’da
antidepresan ve antipsikotik ilaç kullanım miktarına ilişkin Sağlık Bakanından
yazılı soru önergesi (7/17244) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
44.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in,
Karaman’da antidepresan ve antipsikotik ilaç kullanım miktarına ilişkin Sağlık
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17245) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
45.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Niğde’de
antidepresan ve antipsikotik ilaç kullanım miktarına ilişkin Sağlık Bakanından
yazılı soru önergesi (7/17246) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
46.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in,
Çankırı’da antidepresan ve antipsikotik ilaç kullanım miktarına ilişkin Sağlık
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17247) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
47.- Antalya Milletvekili Hüseyin Yıldız’ın, son üç
yılda hastanelere alınan sağlık malzemeleri ve ekipmanlara ilişkin Sağlık
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17248) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
48.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un,
röntgen teknisyenlerinin özlük haklarına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru
önergesi (7/17249) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
49.- Afyonkarahisar Milletvekili Halil
Ünlütepe’nin, özel bir sağlık merkezinde yapılan göz ameliyatlarına ilişkin
Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/17250) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
50.- Konya Milletvekili Atilla Kart’ın, şeker
pancarı üreticilerinin sorunlarına ve şeker fabrikalarının denetimine ilişkin
Sanayi ve Ticaret Bakanından yazılı soru önergesi (7/17251) (Başkanlığa geliş
tarihi: 02/12/2010)
51.- Adıyaman Milletvekili Şevket Köse’nin, KOSGEB
kredisinin dağıtımına ilişkin Sanayi ve Ticaret Bakanından yazılı soru önergesi
(7/17252) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
52.- Adıyaman Milletvekili Şevket Köse’nin, KOSGEB
kredisinin dağıtımı ile ilgili iddialara ilişkin Sanayi ve Ticaret Bakanından
yazılı soru önergesi (7/17253) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
53.- Edirne Milletvekili Bilgin Paçarız’ın, KKDF
oranında yapılan değişiklikten sonra Bankalar Birliğine bildirilen görüşe
ilişkin Maliye Bakanından yazılı soru önergesi (7/17254) (Başkanlığa geliş
tarihi: 30/11/2010)
54.- İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen’in,
Allianoi Antik Kenti ile ilgili bir açıklamasına ve bir iddiaya ilişkin Çevre
ve Orman Bakanından yazılı soru önergesi (7/17255) (Başkanlığa geliş tarihi: 01/12/2010)
55.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, protestolu
senetler ve karşılıksız çeklere ilişkin Devlet Bakanı ve Başbakan
Yardımcısından (Ali Babacan) yazılı soru önergesi (7/17256) (Başkanlığa geliş
tarihi: 02/12/2010)
56.- Konya Milletvekili Mustafa Kalaycı’nın,
DHMİ’nin hizmetinde bulunan uçak ve helikopterlerin kullanımına ilişkin
Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/17257) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
57.- Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Akif
Paksoy’un, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde görev yapan 4/B’li personelin
özlük haklarına ilişkin Devlet Bakanından (Faruk Çelik) yazılı soru önergesi
(7/17258) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
58.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un,
Balıkesir Kredi ve Yurtlar Kurumuna ait yurdun bahçesinde bekletilen tomruklara
ilişkin Devlet Bakanından (Faruk Nafız Özak) yazılı soru önergesi (7/17259)
(Başkanlığa geliş tarihi: 02/12/2010)
59.- Denizli Milletvekili Hasan Erçelebi’nin,
kadrosu bulunmayan milletvekili danışmanlarına ilişkin Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanından yazılı soru önergesi (7/17260) (Başkanlığa geliş tarihi: 12/11/2010)
60.- İstanbul Milletvekili Esfender Korkmaz’ın,
Flaman Parlamentosu Başkanının bir açıklamasına ilişkin Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanından yazılı soru önergesi (7/17261) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
61.- Denizli Milletvekili Hasan Erçelebi’nin,
Wikileaks belgelerindeki Türkiye’de nükleer silahlar bulunduğu iddiasına ilişkin
Başbakandan yazılı soru önergesi (7/17262) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
62.- Adana Milletvekili Tacidar Seyhan’ın, yabancı
bir şirkette yatırımı olduğu iddiasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi
(7/17263) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
63.- Antalya Milletvekili Hüsnü Çöllü’nün, resmi
tören ve tesis açılışlarında yaptığı konuşmalara ilişkin Başbakandan yazılı
soru önergesi (7/17264) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
64.- İstanbul Milletvekili Esfender Korkmaz’ın,
Flaman Parlamentosu Başkanının bir açıklamasına ilişkin Başbakandan yazılı soru
önergesi (7/17265) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
65.- Kahramanmaraş Milletvekili Durdu Özbolat’ın,
Dünya Özürlüler Günü nedeniyle düzenlenen bir gezi programının ertelenmesine
ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/17266) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
66.- Samsun Milletvekili Osman Çakır’ın, uzman
kadrosunda çalışanların ücret farklılıklarına ilişkin Başbakandan yazılı soru
önergesi (7/17267) (Başkanlığa geliş tarihi: 07/12/2010)
67.- Kütahya Milletvekili Alim
Işık’ın, demokratik açılım projesine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi
(7/17268) (Başkanlığa geliş tarihi: 07/12/2010)
68.- Kütahya Milletvekili Alim
Işık’ın, kurulması planlanan bölge adliye mahkemelerine ilişkin Başbakandan
yazılı soru önergesi (7/17269) (Başkanlığa geliş tarihi: 07/12/2010)
69.- İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel’in,
Wikileaks’in yayınladığı belgelerdeki bir iddiaya ilişkin Başbakandan yazılı
soru önergesi (7/17270) (Başkanlığa geliş tarihi: 07/12/2010)
70.- Konya Milletvekili Atilla Kart’ın, bir hakimle ilgili iddiaya ilişkin Adalet Bakanından yazılı soru
önergesi (7/17271) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
71.- Van Milletvekili Fatma Kurtulan’ın,
cezaevlerinde hak ihlali yaşandığı iddialarına ilişkin Adalet Bakanından yazılı
soru önergesi (7/17272) (Başkanlığa geliş tarihi: 07/12/2010)
72.- Hakkari Milletvekili Hamit Geylani’nin,
Wikileaks’in yayınladığı belgelerdeki bir iddiaya ilişkin Adalet Bakanından
yazılı soru önergesi (7/17273) (Başkanlığa geliş tarihi: 07/12/2010)
73.- Isparta Milletvekili Süleyman Nevzat
Korkmaz’ın, Isparta’da özürlülerin istihdamına ilişkin Çalışma ve Sosyal
Güvenlik Bakanından yazılı soru önergesi (7/17274) (Başkanlığa geliş tarihi: 06/12/2010)
74.- Kütahya Milletvekili Alim
Işık’ın, Emet Bor İşletmesinin bazı servislerinde çalıştırılan taşeron işçilere
ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından yazılı soru önergesi (7/17275)
(Başkanlığa geliş tarihi: 07/12/2010)
75.- Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek’in,
TRT’nin elektrik payı ve bandrol ücretlerinden
kaynaklı alacaklarına ilişkin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısından (Bülent
Arınç) yazılı soru önergesi (7/17276) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
76.- Kütahya Milletvekili Alim
Işık’ın, Vakıflar Genel Müdürlüğü personelinin özlük haklarına ilişkin Devlet
Bakanı ve Başbakan Yardımcısından (Bülent Arınç) yazılı soru önergesi (7/17277)
(Başkanlığa geliş tarihi: 07/12/2010)
77.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, bazı
illerde Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında
Kanun kapsamında yapılan müracaatlara ve ödeme miktarına ilişkin İçişleri
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17278) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
78.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, bazı
illerde Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında
Kanun kapsamında yapılan müracaatlara ve ödeme miktarına ilişkin İçişleri
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17279) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
79.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, bazı
illerde Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında
Kanun kapsamında yapılan müracaatlara ve ödeme miktarına ilişkin İçişleri
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17280) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
80.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, bazı
belediyelere karla mücadele için ödenek verilmesine ilişkin İçişleri Bakanından
yazılı soru önergesi (7/17281) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
81.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, bazı
belediyelere karla mücadele için ödenek verilmesine ilişkin İçişleri Bakanından
yazılı soru önergesi (7/17282) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
82.- Antalya Milletvekili Mehmet Günal’ın,
Haydarpaşa Garında çıkan yangına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru
önergesi (7/17283) (Başkanlığa geliş tarihi: 06/12/2010)
83.- Antalya Milletvekili Mehmet Günal’ın, bir
binanın tapu tahsis işlemine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi
(7/17284) (Başkanlığa geliş tarihi: 06/12/2010)
84.- Hakkari Milletvekili Hamit Geylani’nin, protestocu
öğrencilere yapılan müdahaleye ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi
(7/17285) (Başkanlığa geliş tarihi: 07/12/2010)
85.- İstanbul Milletvekili Sacid Yıldız’ın,
içeriğinde triclosan maddesi bulunan diş macunu ve sıvı sabunların üretim ve denetimine
ilişkin Sanayi ve Ticaret Bakanından yazılı soru önergesi (7/17286) (Başkanlığa
geliş tarihi: 03/12/2010)
86.- Kütahya Milletvekili Alim
Işık’ın, kurulması planlanan bölge adliye mahkemelerinin binalarını yapan bir
şirketle ilgili iddialara ilişkin Sanayi ve Ticaret Bakanından yazılı soru
önergesi (7/17287) (Başkanlığa geliş tarihi: 07/12/2010)
87.- İstanbul Milletvekili Sacid Yıldız’ın,
içeriğinde triclosan maddesi bulunan diş macunu ve sıvı sabunların üretim ve
denetimine ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/17288) (Başkanlığa
geliş tarihi: 03/12/2010)
88.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in,
Erzurum’da antidepresan ve antipsikotik ilaç tüketim miktarına ilişkin Sağlık
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17289) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
89.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in,
Trabzon’da antidepresan ve antipsikotik ilaç tüketim miktarına ilişkin Sağlık
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17290) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
90.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Elazığ’da
antidepresan ve antipsikotik ilaç tüketim miktarına ilişkin Sağlık Bakanından
yazılı soru önergesi (7/17291) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
91.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in,
Kütahya’da antidepresan ve antipsikotik ilaç tüketim miktarına ilişkin Sağlık
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17292) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
92.- İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen’in,
Afyonkarahisar’da bir göz merkezinin yaptığı ameliyatlara ilişkin Sağlık
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17293) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
93.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in,
Telekomünikasyon Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin İmtiyaz Sözleşmesinin bir
maddesi ile ilgili mahkeme kararının uygulanmamasına ilişkin Ulaştırma
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17294) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
94.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, Türk
Telekomünikasyon A.Ş.’nin özelleştirilmesi sürecine ilişkin Ulaştırma
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17295) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
95.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, Van’da
yapılan Kuskunkıran Tünelinin tamamlan-masına ilişkin Ulaştırma Bakanından
yazılı soru önergesi (7/17296) (Başkanlığa geliş tarihi: 03/12/2010)
96.- Adana Milletvekili Tacidar Seyhan’ın, Gümrük
Müsteşarlığı Teftiş Kurulu Başkanıyla ilgili bazı iddialara ilişkin Devlet
Bakanından (Hayati Yazıcı) yazılı soru önergesi (7/17297) (Başkanlığa geliş
tarihi: 03/12/2010)
97.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, çiftçilere
kredi açılırken istenen teminatlara ilişkin Devlet Bakanı ve Başbakan
Yardımcısından (Ali Babacan) yazılı soru önergesi (7/17298) (Başkanlığa geliş
tarihi: 03/12/2010)
98.- Kayseri Milletvekili Mehmet Şevki
Kulkuloğlu’nun, Hacca gitmede özel kontenjan uygulandığı iddiasına ilişkin
Devlet Bakanından (Faruk Çelik) yazılı soru önergesi (7/17299) (Başkanlığa
geliş tarihi: 03/12/2010)
99.- Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, beden
eğitimi derslerinin kaldırılacağı iddialarına ilişkin Milli Eğitim Bakanından
yazılı soru önergesi (7/17300) (Başkanlığa geliş tarihi: 06/12/2010)
100.- Samsun Milletvekili Osman
Çakır’ın, bir imam-hatipin görev yerinin değiştirilmesine ilişkin Devlet
Bakanından (Faruk Çelik) yazılı soru önergesi (7/17301) (Başkanlığa geliş
tarihi: 06/12/2010)
101.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun,
Yeşilırmak’a dökülen atıklara ilişkin Çevre ve Orman Bakanından yazılı soru
önergesi (7/17302) (Başkanlığa geliş tarihi: 06/12/2010)
102.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, Emet Bor İşletmesinde açılması planlanan ek
üniteye ilişkin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi
(7/17303) (Başkanlığa geliş tarihi: 07/12/2010)
103.- Van Milletvekili Fatma
Kurtulan’ın, bir askerin ölümü ile ilgili iddialara ilişkin Milli Savunma
Bakanından yazılı soru önergesi (7/17304) (Başkanlığa geliş tarihi: 07/12/2010)
104.- Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın,
yurt dışı seyahatler için yapılan ödemelere ilişkin Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanından yazılı soru önergesi (7/17305) (Başkanlığa geliş tarihi: 12/11/2010)
Süresi İçinde Cevaplanmayan Yazılı Soru Önergeleri
1.- Adana
Milletvekili Tacidar Seyhan’ın, YSK’nın kullandığı SEÇSİS sisteminin
güvenliğine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/16177)
2.- Muğla
Milletvekili Fevzi Topuz’un, üniversite hastanelerine mali yardım yapılmasına
ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/16208)
3.- İstanbul
Milletvekili Sacid Yıldız’ın, Ankara’daki amipli dizanteri vakalarına ilişkin
Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/16304)
4.- Eskişehir
Milletvekili Tayfun İçli’nin, domuz gribi aşısına ilişkin Sağlık Bakanından
yazılı soru önergesi (7/16305)
5.- Muğla
Milletvekili Fevzi Topuz’un, hakim ve savcı adayları
ile stajyer avukatların fişlendiği iddiasına ilişkin Başbakandan yazılı soru
önergesi (7/16329)
6.- İzmir
Milletvekili Selçuk Ayhan’ın, Adalet Bakanlığının çıkartmış olduğu bir
yönetmelik ile ilgili basında çıkan bazı iddialara ilişkin Başbakandan yazılı
soru önergesi (7/16332)
7.- Muğla
Milletvekili Fevzi Topuz’un, SEÇSİS programına ilişkin Başbakandan yazılı soru
önergesi (7/16338)
8.- Muş Milletvekili
M. Nuri Yaman’ın, silikozis hastalarının mağduriyetlerine ilişkin Sağlık
Bakanından yazılı soru önergesi (7/16379)
9.- Tokat
Milletvekili Reşat Doğru’nun, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığına ilişkin
Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/16380)
10.- Tokat
Milletvekili Reşat Doğru’nun, Tokat’ta kurulacak Psikiyatri Hastanesinin yerine
ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/16381)
11.- Muş
Milletvekili M. Nuri Yaman’ın, diyabet hastalarının ilaçlarına ilişkin Sağlık
Bakanından yazılı soru önergesi (7/16382)
13 Aralık 2010 Pazartesi
BİRİNCİ
OTURUM
Açılma
Saati: 13.00
BAŞKAN:
Mehmet Ali ŞAHİN
KÂTİP ÜYELER: Murat ÖZKAN (Giresun), Yusuf COŞKUN (Bingöl)
BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 31’inci Birleşimini açıyorum.
Toplantı yeter
sayısı vardır, gündeme geçiyoruz.
Gündemimize göre
2011 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2009 Yılı Merkezî Yönetim
Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın görüşmelerine başlayacağız.
III.-
KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN
GELEN DİĞER İŞLER
A) Kanun Tasarı ve Teklifleri
1.- 2011 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan
ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/960) (S. Sayısı: 575)
2.- 2009 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı
ile Merkezî Yönetim Bütçesi Kapsamındaki İdare ve Kurumların 2009 Bütçe Yılı
Kesin Hesap Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildirimi ve Eki Raporların
Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu
Raporu (1/905, 3/1261) (S. Sayısı: 576) (x)
BAŞKAN –
Komisyon? Yerinde.
Hükûmet? Yerinde.
Sayın
milletvekilleri, Komisyon raporları 575 ve 576 sıra sayılarıyla bastırılıp
dağıtılmıştır.
Değerli
milletvekilleri, şimdi, Hükûmetin sunuş konuşmasını yapmak üzere Maliye Bakanı
Sayın Mehmet Şimşek’e söz vereceğim.
Buyurun Sayın
Şimşek. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
MALİYE BAKANI
MEHMET ŞİMŞEK (Gaziantep) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmama
başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.
15 Ekim 2010
tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan 2011 Yılı Merkezî Yönetim
Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2009 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın Plan ve
Bütçe Komisyonundaki görüşmeleri yoğun bir çalışma sonucunda tamamlanmıştır.
Öncelikle, yaptıkları çalışmalar için Plan ve Bütçe Komisyonunun değerli Başkan
ve üyelerine, bu sürece önemli katkılarda bulunan bakan arkadaşlarıma ve kamu
idarelerinin temsilcilerine teşekkür ediyorum.
Dünya ve Türkiye
ekonomisinin görünümü ile ilgili genel bir değerlendirme yaptıktan sonra 2009
yılı kesin hesabı ve 2011 yılı merkezî yönetim bütçesi konusunda sizleri
bilgilendirmek istiyorum.
(x)
575 ve 576 S. Sayılı Basmayazılar ve Ödenek Cetvelleri tutanağa eklidir.
Sayın Başkan,
değerli üyeler; 2008 Eylül sonrasında şiddetlenen küresel kriz, dünya ekonomisinde
İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana görülmemiş boyutta bir ekonomik duraklama
dönemine girilmesine neden olmuştur. Ancak uluslararası kuruluşların ve
ülkelerin aldığı olağanüstü tedbirler sayesinde 2009 yılının ortalarından
itibaren dünya ekonomisi bir toparlanma eğilimine girmiştir.
2010 yılında
güçlenen bu toparlanma, ülke grupları bazında farklılaşarak da olsa devam
etmektedir. Gelişmiş ekonomilerde büyüme zayıf seyrederken Türkiye'nin de
aralarında bulunduğu, Asya'nın başını çektiği birçok gelişmekte olan ülke güçlü
bir büyüme sürecine girmiştir.
2009 yılında
binde 6 oranında daralan dünya ekonomisinin, 2010 yılında yüzde 4,8; 2011
yılında ise yüzde 4,2 civarında büyüyeceği tahmin edilmektedir. 2010 yılı için
tahmin edilen yüzde 4,8'lik küresel büyüme oranı, Çin hariç tutulduğunda
yaklaşık yüzde 3,5’luk bir rakama düşmektedir.
2010 yılında
gelişmekte olan Asya ülkelerinde yüzde 9,4'lük, Latin Amerika ülkelerinde yüzde
5,7'lik, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde yüzde 3,7'lik bir büyüme
öngörülmektedir. Türkiye için IMF'nin 2010 yılı büyüme tahmini yüzde 7,8;
OECD'nin tahmini ise yüzde 8,2'dir. Burada özellikle şunun altını çizmek
istiyorum: Türkiye ekonomisinin performansını bizim esas olarak Avrupa’daki
gelişmekte olan ülkelerle karşılaştırmamız lazım. Bu açıdan ülkemiz için tahmin
edilen yaklaşık yüzde 8’lik büyüme gerçekten büyük bir başarıdır.
Küresel
ekonomideki bu güçlü toparlanmaya rağmen, özellikle gelişmiş ekonomilerin kamu
bilançolarında, bankacılık sektörlerinin bilançolarında ve hane halkı bilançolarında
ortaya çıkan tahribatlar ile yüksek işsizlik oranları ciddi bir kırılganlık
kaynağı olarak devam etmektedir.
Küresel krizde
uygulamaya konulan genişletici maliye politikaları ve sıkıntıya düşen
bankaların desteklenmesi sebebiyle, dünyada birçok gelişmiş ülkede, kamu
finansman dengelerinde bozulmalar görülmüştür. Kriz öncesi dönemde gelişmiş
ekonomilerde yaklaşık yüzde 2-3 civarında olan bütçe açıklarının gayrisafi yurt
içi hasılaya oranı, krizle birlikte yüzde 8-9'lara
kadar, hatta bazı ülkelerde çift haneli rakamlara kadar çıkmıştır.
Krizde gelişmiş
ülkelerde kamu borcunun millî gelire oranı kriz öncesine göre tabii ki yüksek
düzeylere çıkmıştır. Bu da beraberinde özellikle gelişmiş ülkelerde kamu borç
stoklarının sürdürülebilirliğine ilişkin bir kaygı ortaya çıkartmıştır.
Gelişmiş ülkelerin 2007 yılı sonunda yüzde 72,8 olan borç stokunun millî gelire
oranı 2009 yılında yüzde 91 düzeyine yükselmiş, 2010 yılı içerisinde ise yüzde
97,4'e yükselmesi beklenmektedir. Bu oranın 2011 yılında daha da artarak yüzde
102'ye ulaşması tahmin edilmektedir.
Türkiye kamu borç
dinamikleri yönünden dünyadan pozitif yönde bir ayrışma içerisindedir. Krize
rağmen kamu bilançolarında kalıcı bir tahribat yaşanmamıştır, hiçbir banka
batmamıştır. Genişletici maliye politikası sınırlı tutulmuştur. Türkiye,
2010'da borç stokunun millî gelire oranını bir önceki yıla göre en fazla
azaltan Avrupa ülkesi olacaktır. Hatta Avrupa Komisyonunun son verilerine göre,
İsveç hariç tüm Avrupa ülkelerinde borç stoklarının millî gelire oranı
artacaktır. 2010'da Türkiye'de borç stokunun millî gelire oranı yüzde 40’lar
civarına düşecektir.
Küresel
toparlanmanın önündeki bir başka risk unsuru da bankacılık ve finans
sektörüdür. Bazı ülkelerde bankacılık sektörü hâlâ merkez bankalarından ve hükûmetlerden
sağlamış olduğu olağanüstü kaynaklarla ayakta durabilmektedir. Hatta bazı
ülkelerde bankalar batmaya devam etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde
2009 yılında 140 banka batmışken 2010 yılı Kasım ayı itibarıyla bu sayı irili
ufaklı bankalardan oluşmak üzere 149’a ulaşmıştır.
Nitekim, son dönemlerde,
tabii ki uluslararası camia, bankaların hem sermaye miktarını hem de sermayenin
kalitesini artırmak üzere Basel III çerçevesini çizmiştir. Bunlar yapılırken
birçok Avrupa ülkesi özellikle Basel III uygulamasının -ki bu sermaye
yeterlilik oranını yüzde 8,5'a çekecek- tedricî olarak 2018 yılında devreye
girmesini talep etmişlerdir. Bugün itibarıyla, bizim yaptığımız tahminlere
göre, genel sermaye yeterlilik oranı yüzde 19’un üzerinde olmakla birlikte,
Basel III’e göre Türkiye şimdiden yüzde 17’lik bir sermaye yeterlilik oranına
sahiptir. Yani uluslararası camia 2018 yılında yüzde 8,5’u öngörürken biz
şimdiden yüzde 17 civarındayız.
Dünya
ekonomisinin kırılganlığının diğer önemli bir unsuru da başta Amerika Birleşik
Devletleri olmak üzere birçok gelişmiş ülkede hane halkı borçluluğunun çok
yüksek düzeyde seyrediyor olmasıdır. Gelişmiş ülkelerde, hane halkının yüksek
borçluluk düzeyi, konut sektöründe devam eden zafiyetler ve yüksek işsizlik,
tabii ki iç talebi olumsuz yönde etkilemektedir. Türkiye bu hususlarda da
dünyadan ayrışmaktadır.
Yine, ILO'ya göre
kriz döneminde dünyada yaklaşık 34 milyon kişi işsiz kalmıştır. Pek çok ülkede
büyüme, istihdam yaratmaktan uzaktır. Bu, dünya ekonomisi için tabii ki önemli
bir risk çünkü yüksek işsizlik oranları özel sektör harcamalarının, dolayısıyla
iç talebin canlanmasının önünde önemli bir engel teşkil etmektedir.
Tabii ki birçok
gelişmiş ülke hâlâ kredibilitesi yüksek orta vadeli
bir programı ortaya koyamamıştır. Bakın, Avrupa Birliği’nde birçok ülkeye bugün
IMF ve Avrupa Birliği destekli çok büyük paketler açıklanmış olmasına rağmen
maalesef hâlâ mali sürdürülebilirlik endişeleri tamamen ortadan
kaldırılamamıştır. Memnuniyetle şunu ifade etmek istiyorum ki: Türkiye birçok
gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeden çok önce gerçekçi ve ihtiyatlı bir orta
vadeli programı ortaya koymuştur ve piyasaların güvenini kazanmıştır.
Tabii ki küresel
kriz, uluslararası ticaret hacmi üzerinde de olumsuz etkide bulunmuştur.
Uluslararası ticaret hacmi 2009 yılında yaklaşık yüzde 11 civarında
daralmıştır. Bu sene ise yüzde 11,4 civarında büyümesi bekleniyor ve böylece
2009 yılındaki kayıplar telafi edilmiş olacaktır.
Gelişmiş ve
gelişmekte olan ülkeler arasında birçok alanda ortaya çıkan bu ayrışma
enflasyon konusunda da kendisini göstermektedir. Son dönemde güçlü iç talep ve
yükselen emtia fiyatlarına bağlı olarak bazı gelişmekte olan ülkelerin
enflasyon oranları, neredeyse kriz öncesi döneme ulaşmıştır. Ancak gelişmiş
ülkelerde tabii ki iç talebin zayıflığı aynı zamanda atıl kapasitenin
yüksekliği nedeniyle enflasyon çok düşük düzeylerde seyretmektedir. IMF’nin
Dünya Görünüm Raporu’na göre 2010 yılı sonunda dünyada enflasyon yaklaşık yüzde
3,3 olacak, gelişmiş ülkelerde yüzde 1,1; gelişmekte olan ülkelerde ise yüzde
5,9 düzeyinde gerçekleşmiş olacaktır.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri, uluslararası finans piyasalarındaki olumsuz
gelişmelerin ve küresel ekonomideki yavaşlamanın etkileri ülkemizde 2008
yılının son çeyreğinden itibaren hissedilmeye başlanmıştır. Türkiye ekonomisi
2009 yılında iç ve dış piyasalarda talebin zayıfladığı ve beklentilerin olumsuz
seyrettiği bir süreçten geçmiştir. Ancak Türkiye, AK PARTİ Hükûmetlerinin
hayata geçirdiği yapısal reformlar, sağlam makroekonomik temelleri ve güçlü
bankacılık sistemi sayesinde 2010 yılında krizin etkilerini üzerinden en hızlı
atan ülkelerden bir tanesi olmuştur.
Türkiye ekonomisi
kriz süresince aldığı proaktif önlemlerin de katkısıyla, dünyadan pozitif yönde
ayrışarak hızlı bir toparlanma sürecine girmiştir. Şunu ifade etmek isterim ki
bu ayrışma büyümede, istihdamda, kamu finansman dengelerinde, derecelendirme
kuruluşlarının verdiği kredi notlarında ve ülke risk primi gibi çok temel
göstergelerde kendisini çok açık bir şekilde göstermektedir.
Türkiye
ekonomisi, bu yılın ilk üç çeyreğinde kaydettiği yüzde
8,9'luk büyüme performansıyla dünyada üst sıralarda yer almıştır. Türkiye,
Avrupa ve OECD ülkeleri arasında en iyi, en hızlı büyüyen ülkelerden biri
olmayı sürdürmektedir. Mevsimsellikten arındırılmış gayrisafi yurt içi hasıla verilerine baktığımızda, Türkiye'nin kriz öncesinden
daha iyi bir noktaya ulaşmış olduğunu memnuniyetle ifade etmek istiyorum. Buna
karşın Avrupa Birliğinde hâlâ ekonomisi daralan ülkeler bulunmaktadır. Bakın,
Türkiye'nin yüzde 6 büyüdüğü 2009 yılının son çeyreğinde 24 Avrupa Birliği
ülkesi daralmaktaydı. Yine Türkiye'nin yüzde 11,8 büyüdüğü bu senenin ilk
çeyreğinde 13 Avrupa Birliği ülkesi daralmıştır. Bizim yüzde 10,2 büyüdüğümüz
bu yılın ikinci çeyreğinde ise Avrupa’da daralan ülke sayısı 4'tür. Üçüncü
çeyrekte de daralan Avrupa ülkeleri mevcuttur.
Krizin olumsuz
etkilerini büyük ölçüde üzerinden atan Türkiye ekonomisinin 2010 yılını
yaklaşık yüzde 6,8'lik bir büyüme oranıyla tamamlayacağını tahmin ediyoruz. Bu,
ihtiyatlı bir tahmindir. Uluslararası kuruluşlar ise az önce de ifade ettiğim
gibi, Türkiye'nin bu oranın da üzerinde, yüzde 8 civarında büyümesini
öngörmektedirler.
2010 yılının
dördüncü çeyreğine ilişkin veriler tabii ki bu güçlü görünümün devam ettiğini
göstermektedir. Özellikle bir veri dikkati çekiyor. Mesela, ekim ayında sanayi
üretim endeksine bakarsanız, tüm zamanların rekorunu kırarak 128,9 seviyesine
çıkmıştır.
AK PARTİ
hükûmetleri uzun yıllar çift haneli olan, hatta bazı dönemlerde zaman zaman üç
haneye çıkan enflasyonu tek haneye indirmiştir ve küresel krize rağmen biz
enflasyonu tek hanede tutmaya devam ettik. Türkiye yüksek enflasyona sahip
ülkeler sıralamasında çok uzun yıllar -90’lı yıllarda- hep ilk 10 arasında yer
almaktaydı ama geçtiğimiz dönemde 60’ıncı, hatta 80’inci sıralara kadar düştük.
Bu yılın ilk
aylarında gıda fiyatlarının etkisi ile yükselişe geçen enflasyon son aylardan
itibaren düşüş eğilimine girmiştir. Manşet enflasyon kasım ayı itibarıyla yüzde
7,3 düzeyindedir. Ancak gıda, tütün, enerji ve altın kategorilerini hariç tutan
çekirdek enflasyon yüzde 2,5 oranı ile en düşük düzeyine inmiştir. Önümüzdeki
aylarda enflasyondaki düşüşün devam edeceğini tahmin ediyoruz.
Bugün itibarıyla
Türkiye'nin risk primi, kredi notu A düzeyinde olan İspanya ve İtalya gibi
gelişmiş ekonomilerden daha düşük durumdadır. Kriz döneminde kredi notumuz
farklı derecelendirme kuruluşları tarafından kısa aralıklarla
4 defa artırılmıştır. Yine bu dönemde kredi notu iki kademe birden artan tek
ülke Türkiye olmuştur. Ülkemiz krizde gösterdiği performans ve sağlam
makroekonomik temelleri ile daha yüksek kredi notlarını hak etmektedir.
Önümüzdeki bir iki yıl içerisinde yatırım yapılabilir ülke kredi notuna
erişebileceğimize ben inanıyorum.
Pek çok ülkede iç
borçlanma ihalelerinde talep yetersizliğinin yaşandığı ve risk priminin
yükseldiği bir dönemde, iç borçlanma maliyetlerimiz tarihin en düşük
düzeylerine inmiştir. 2002 yılında yüzde 62,7 faizle borçlanabilen Hazinemiz
bugün rahatlıkla yüzde 7-8 civarındaki bir faizle borçlanabilmektedir.
Türkiye,
cumhuriyet tarihinde ilk defa iç piyasada Türk lirası cinsinden on yıllık vade
ile borçlanmıştır. Yurtdışına ihraç edilen eurobondlarda ise vade otuz yıla
çıkmıştır. Bu tahvillerin faizleri, kredi notu Türkiye'den daha yüksek olan
ülkelerin çıkardıkları tahvillerden çok daha düşük faizlerle bugün işlem
görmektedir.
Sayın Başkan,
değerli üyeler; tabii ki bu başarı tesadüf değildir. Sağladığımız siyasi ve
ekonomik istikrar ve gerçekleştirdiğimiz yapısal reformlar sayesinde sağlam
makroekonomik temellere sahip bir ülke olarak krize karşı önemli bir direnç
gösterdik. Dediğim gibi bu tesadüf değildir.
Türkiye’yi bu
krizde ayrıştıran en önemli noktalardan bir tanesi, az önce de ifade ettiğim
gibi Türkiye’nin sağlam finans ve bankacılık sektörüne sahip olmasıdır. Ben
burada detaylara girmek istemiyorum ama şunu çok açık yüreklilikle ifade
edeyim: Bugün Türkiye bankacılık sektörü dünyanın en sağlam bankacılık
sektörlerinden bir tanesidir ve bu tabii ki yapılan reformlar ve doğru
uygulamalar sayesinde gerçekleşmiştir.
Yine, 2009 yılı
sonu itibarıyla baktığımız zaman 27 Avrupa Birliği ülkesinde hane halkı
borcunun gayrisafi yurt içi hasılaya oranı ortalama
yüzde 58,6 düzeyindedir. Aynı dönemde Türkiye’ye baktığımız zaman bu oranın
yüzde 15,4 civarında olduğunu görüyorsunuz. Yani Türkiye’de hane halkı
yükümlülükleri birçok ülkeye göre düşük düzeydedir. Bu da yine Türkiye'nin
gücünü göstermektedir. Ayrıca hane halkının kur riski hemen hemen yok denecek
kadar düşük düzeydedir. Zira, Türkiye’de tüketici
kredileri içerisinde döviz cinsi ve dövize endeksli kredilerin payı sadece ve
sadece yüzde 2’dir. Diğer taraftan hane halkı kredilerinin çoğunluğu sabit
faizli olduğundan faiz riski de hemen hemen yok denecek düzeydedir. Bu durum,
Türkiye'nin küresel krizden az etkilenmesinde ve krizden hızlı bir şekilde
çıkmasında tabii ki önemli bir rol oynamıştır.
Kamu finansman
dengeleri açısından da birçok ülkeden pozitif yönde ayrışmış durumdayız. Tabii
ki bunu 2002’den bu yana uyguladığımız sıkı maliye politikasına borçluyuz. Bu
sayede son sekiz yılda bütçe dengelerinde ve kamu borç yükünde önemli
iyileşmeler sağladık. 2002 yılında yüzde 10,8 olan genel devlet açığının
gayrisafi yurt içi hasılaya oranını 2007 yılında binde
2’ye kadar yani yüzde 0,2’ye kadar düşürdük. Kriz nedeniyle tabii ki bir
yükselmeye girdi ama açıkladığımız orta vadeli programla tekrar bunu o seviyeye
doğru düşüreceğiz.
Şunu çok açık
yine ifade etmek istiyorum ki, eğer Türkiye 2002’deki bütçe açıkları ve borç
stoklarıyla krize yakalansaydı, tabii ki krizden çok daha farklı boyutlarda
etkilenecekti. Mali disiplin sayesinde hareket alanı sağladık bu dönemde, bunun
bilincinde olarak mali disiplini kararlılıkla sürdüreceğiz.
Hükûmetimizin
güçlü iradesi ve Orta Vadeli Program’ımız mali disiplinin en büyük teminatıdır.
2002 yılında yaklaşık olarak yüzde 74 olan AB tanımlı devlet borç stoku, yani
brüt borç stokunun gayrisafi yurt içi hasılaya oranı
tabii burada, biz 2007 yılında bunu yüzde 39,4’e kadar düşürdük, 2008’de yine 39,5
civarında tuttuk, kriz nedeniyle yüzde 45,5 civarına kadar çıktı ama krizden
hemen sonra tekrar bunu düşüş trendine soktuk ve bu sene muhtemelen yüzde 40
civarında bir rakama kadar erişebileceğiz. Tabii yüzde 40 civarındaki bir kamu
brüt borç stokunun millî gelire oranı gelişmekte olan ülkelere paralel bir
orandır ancak Avrupa Birliği ortalamasının neredeyse yarısı kadardır çünkü
Avrupa Birliği ortalamasına baktığınız zaman yaklaşık yüzde 80 civarındadır.
Dünyanın gelişmiş ülkelerinin ortalaması gelecek sene itibarıyla yüzde 100’leri
aşmış olacaktır.
Kriz döneminde
birçok ülke merkez bankasının kaynaklarına başvururken biz tam aksine bu
dönemde kamu bankalarına ve Merkez Bankasına 2001 krizi sonrasında verilen
nakit dışı iç borçlanma kâğıtları nedeniyle oluşan borçları geri ödedik. Evet,
geçen sene biz Merkez Bankasına Hazine olarak 8 milyar lira borç ödemesi
yaptık, 2001’den kalan kâğıtlar karşılığında. Bırakın Merkez Bankasından
açıktan para basmayı, Hazineyi desteklemeyi bir kenara bırakın, biz bu dönemde
Merkez Bankasına borç ödedik. Aynı zamanda kamu bankalarına da geri borç
ödedik. Dolayısıyla aslında bu Türkiye'nin olduğu noktayı göstermesi açısından
çok önemlidir.
Yine kriz
döneminde birçok ülke hazinesi IMF kaynaklarına başvururken biz IMF’den borç
almadık, tam aksine geçmişten gelen borçları da azalttık. Muhtemelen bu sene
sonu itibarıyla IMF’ye olan borcumuz yaklaşık 6 milyar dolar civarına düşmüş
olacaktır. Hatırlarsanız, 2002 sonunda, yani 2003 başlarında, bir ara 22 ile
23,5 milyar dolar civarında IMF’ye bizim bir borç stokumuz söz konusuydu.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; sağlam makroekonomik temellerimizin yanında küresel
krizi iyi yönetmemizin tabii ki bu pozitif yönde ayrışmamıza büyük katkısı
olmuştur. Krize karşı proaktif önlemler aldık, likidite ve fon akışının
sorunsuz bir şekilde işlemesini ve kredi mekanizmasının normalleşmesini
sağladık, reel sektöre destek olmak, istihdamı teşvik etmek ve finansman
kaynaklarını çeşitlendirmek amacıyla birçok tedbir paketini hayata geçirdik.
Türkiye, ilk
defa, bir krizi uluslararası kuruluşlardan destek almadan, kendi kaynaklarıyla
başarıyla atlatmıştır. 2008-2010 döneminde 22 ülke IMF ile stand-by anlaşması
yapmak zorunda kalmıştır ve bu ülkelerin ekonomik performanslarıyla Türkiye’yi
karşılaştırdığınız zaman Türkiye'nin ekonomik performansının çok daha iyi
olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bu noktada uzun
yıllar Türkiye ekonomisini takip eden birisi olarak şunu rahatlıkla
söyleyebilirim ki, 1994 ve 2001 krizleri Türkiye'nin kendi iç dinamiklerinden
kaynaklandı ve bu krizleri tabii ki başkaları yönetti, başkalarının gözetiminde
yönettik. Oysaki son küresel krizi başkaları çıkardı, biz yönettik.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; biz son altmış yılın en büyük krizini kendi
tedbirlerimizle atlattık ama daha önemlisi, bu krizin faturasını vatandaşımıza
çıkarmadık. Kriz süresince Türkiye'nin ihtiyacı olan öğretmen, doktor, polis
alımına devam ettik, kamu çalışanlarına ve emeklilere enflasyonun üzerinde maaş
artışları verdik, ülkemizi kara yollarıyla, demir yollarıyla, hava
limanlarıyla, hastaneler, üniversiteler ve okullarla donatmaya devam ettik.
Ancak, dünyada
birçok ülke krizin faturasını doğrudan doğruya kendi vatandaşına çıkarmak
zorunda kaldı. Bu süreçte birçok ülkede maaşlar dondurulmuş hatta bazılarında
düşürülmüş, emeklilik yaşı ve vergi oranları artırılmış ve yeni vergiler
uygulamaya konulmuştur.
Şimdi bu
düzenlemelere ilişkin bazı çarpıcı örnekleri sizlerle paylaşmak istiyorum:
İngiltere’de 2011
yılından itibaren KDV oranı yüzde 17,5’tan yüzde 20’ye çıkartılıyor. Çocuk
yardımı dâhil sosyal yardımlarda kesintilere gidiliyor. Üniversite öğrenci
harçları yaklaşık 3 kat artırılarak, 9 bin sterline çıkartılıyor. Emeklilik
yaşının 66’ya çıkartılması bir yasa tasarısıyla şu anda gündemde.
İspanya’ya bir
bakalım: İspanya’da KDV oranı yüzde 16’dan yüzde 18’e çıkartıldı. Emeklilik
yaşının 65’ten 67’ye yükseltilmesi planlanıyor. Kamuda 2010 yılında maaşlarda nominal yüzde 5 kesinti yapıldı. 2011 yılında da maaşlar
donduruluyor.
Portekiz’de
2010’da yüzde 20 olan KDV 2011 yılında yüzde 23’e çıkartılacak. Gelir vergisi
üst dilimi yüzde 45’e çıkartılıyor. Askerî yatırım harcamalarında yüzde 40’lık
bir indirime gidiliyor.
Yunanistan’a
bakalım: Komşumuz Yunanistan’da KDV oranı yüzde 19’dan yüzde 23’e çıkartıldı.
Kamu çalışanlarının maaşlarında yüzde 8 kesintiye gidildi. Emeklilik yaşının
2015’e kadar 61’den 67’ye çıkartılması öngörülüyor. Vergiye tabi olmayan kilise
ve kiliseye ait arsa ve arazilere yeni vergi getiriliyor. İşçilere verilen
ikramiyeler kaldırılıyor.
İtalya’da 2013
yılına kadar kamu sektöründe ücretler donduruldu. 2011 bütçesinde 5,5 milyar
avroluk bir kesinti planlanıyor. Bütün bakanlıkların harcamalarında yüzde
10’luk kesintiye gidildi.
Romanya’da KDV
oranı bu sene yüzde 19’dan yüzde 24’e çıkartıldı. Kamu çalışanlarının
maaşlarında yüzde 25, emekli maaşlarında ise yüzde 15 kesinti yapıldı.
Litvanya’da kamu
çalışanlarının ücretleri iki yıl süre ile donduruldu. Emeklilik yaşı kademeli
olarak 65’e çıkartılıyor. Ücretli doğum izni uygulamasına son veriliyor.
İrlanda’da 2013’e
kadar KDV oranının yüzde 21’den yüzde 22’ye, dört yıl içerisinde yüzde 23’e
yükseltilmesi kararlaştırıldı. 2014 yılına kadar işsizlik maaşı ve çocuk
yardımı gibi sosyal yardım harcamalarından 2,8 milyar avroluk bir kesinti
öngörülüyor. Devlet memurlarına yapılan ödemelerde yüzde 5 ile 15 arasında
kesinti yapılması planlanıyor. Emeklilik yaşı, yine, 65’ten 66’ya çıkartıldı.
Yine benzer
şekilde, Almanya’da askerî personel sayısı 40 bin azaltılıyor. Kamu sektöründe
çalışanların sayısı 15 bin azaltılıyor.
Aslında, bunun
örnekleri çok daha fazladır.
Bu ülkelerin
uygulamaya koymak zorunda kaldığı acı reçeteleri görünce, doğrusu kendimi çok
şanslı hissediyorum. Doğrusu, AK PARTİ hükûmetlerinin son sekiz yılda yaptığı
yapısal reformlar ve uyguladığı doğru makroekonomik politikalar sayesinde krizi
halkına fatura etmeyen bu ülkenin vatandaşları olarak hepimiz çok şanslıyız.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; AK PARTİ hükûmetleri, son sekiz yılda Türkiye'nin
birçok önemli sorununa çözüm getirdi. Kamu finansman dengelerini iyileştirdik,
enflasyonu ve faizi tek haneye indirdik, bankacılık sistemini güçlendirdik.
Sağlıkta bir devrim gerçekleştirdik. Eğitim ve altyapıda, gelişmiş ülkelerle
aramızdaki farkı azaltıyoruz. Ancak, Türkiye hâlâ, tabii ki “cari açık” ve
“işsizlik” gibi, çözüm bekleyen iki temel sorunla karşı karşıyadır.
Cari açık, hızlı
büyüdüğümüz 2010 yılının ilk dokuz ayında kümülatif
olarak 32,5 milyar dolar seviyesine ulaşmıştır. Bu sene muhtemelen 40 milyar
dolar civarında bir rakama ulaşacak. Bu da gayrisafi yurt içi hasılanın yaklaşık yüzde 5,4’üne tekabül etmektedir.
Önümüzdeki dönemde, iç talepteki güçlü toparlanmanın zayıf dış taleple
birleşmesini ve emtia fiyatlarındaki olası artışla birlikte cari açığın
gayrisafi yurt içi hasılaya oranının bu seviyelerde
devam etmesini bekliyoruz.
Son dönemde
yükselen enerji fiyatları, hızlı ekonomik büyüme ve reel döviz kurunun
değerlenmesi cari açığın artışında belirleyici olmuştur. Bu unsurların yanı
sıra, yeterli sermaye birikiminin ve ölçek ekonomilerinin olmaması, düşük
verimlilik gibi unsurlar nedeniyle ithal girdi kullanımı ve dolayısıyla cari
açıklar tabii ki artmıştır.
Türkiye
ekonomisinde büyüme oranları ile cari açık arasında doğrudan ve güçlü bir
ilişki bulunmaktadır. Ülkemiz hızlı büyüdüğü her dönemde cari açık vermiştir
çünkü yurt içi tasarruf oranlarımız düşüktür. Yurt içi tasarrufların
yatırımları finanse etmekte yetersiz kalması, yatırımların bir bölümünün yurt
dışı tasarruflarla karşılanmasına, başka bir ifadeyle cari açık verilmesine
neden olmaktadır.
Orta ve uzun
vadede cari açığı daha makul düzeylere düşürmek için ülkemizin yurt içi
tasarruf oranlarını artırması, enerjide dışa bağımlılığı azaltması, katma
değeri yüksek mal ve hizmet üretiminde yoğunlaşması ve beşerî sermayesini
güçlendirmesi gerekiyor.
Müsaade ederseniz
bu hususlar hakkında AK PARTİ hükûmetlerinin bugüne kadar uygulamaya koyduğu
tedbirleri sizlerle paylaşmak istiyorum:
İlk olarak, son
sekiz yılda toplam yurt içi tasarruflar içerisinde önemli bir yeri olan kamu
tasarruflarında artış sağladık yani bütçe açıklarını azaltarak aslında
Türkiye'nin tasarruflarını artırmış olduk. Dolayısıyla 2001 yılından itibaren
baktığınız zaman bu tasarruf açığının önemli ölçüde kamudan değil, tam aksine
özel sektör tasarruflarının azalmasından kaynaklamakta, çünkü kamu sektörünün
tasarrufları yükselmiştir, tabii ki daha da adım atacağız. Özellikle özel
tasarrufları artırmak amacıyla son yıllarda iş gücüne katılım oranını ve
istihdamı artırmak için tedbirler aldık. Finans piyasalarının derinleşmesi ve
finansal araçların çeşitlendirilmesi hususunda gerekenleri yapıyoruz.
İkinci olarak
cari açığı etkileyen diğer bir unsur, tabii ki enerjide dışa bağımlılığımızı
azaltacak tedbirleri aldık. Ülkemizin enerji kullanımında büyük oranda dışa
bağımlı olduğu, bir gerçektir. Ara malı ithalatının önemli bir bölümünü
oluşturan enerji ürünleri ithalatı, son yıllarda enerji fiyatlarında yaşanan
yüksek oranlı artışla birlikte tabii ki cari açığın büyümesine yol açmıştır.
Aslında enerji hariç tutulduğunda yani en kötü yılımızda bile sadece yüzde
1’ler civarında bir cari açık veriyoruz. Şu son döneme baktığınız zaman,
enerjiyi dışarıda tuttuğunuz zaman Türkiye’de bir cari fazla var yani cari
işlemler dengesinde bir fazla var, bir açık söz konusu değildir.
Tabii ki cari
açıkta enerji ithalatı önemlidir. Hükûmet olarak enerjide dışa bağımlılığı
azaltmak için son yıllarda gerçekten önemli adımlar attık. Şimdi size birkaç
örneğini vermek istiyorum.
2002-2010
döneminde Türkiye'nin elektrikte toplam kurulu gücü neredeyse yüzde 50 oranında
artırılmıştır. Bu artışın yaklaşık üçte 1’i yenilenebilir enerji
kaynaklarından, yani Türkiye'nin kendi kaynaklarından sağlanmıştır. Ülkemizin
su kaynaklarını enerjiye dönüştürmede 2002’den bu yana çok önemli mesafeler
katettik. AK PARTİ hükûmetlerinden önceki yetmiş dokuz yılda 12.300 megavat
olan kurulu hidroelektrik kapasitesini, sekiz yılda 16.772 megavata çıkardık.
Büyük bir kısmı özel sektör eliyle su kullanım hakkı anlaşmaları çerçevesinde
yürütülen projeler tamamlandığında, bu kapasite 24 bin megavata çıkacaktır.
Ayrıca, Türkiye,
2002 sonunda sadece 17 megavatlık rüzgâr santraline sahip iken, 2010 yılında
tabii ki bu 1.200 megavata kadar çıkmıştır. Türkiye, rüzgâr enerjisi kurulu
kapasite anlamında bundan birkaç yıl önce Avrupa’da 35’inci sıradaydı, bugün
13’üncü sıraya yükseldik. Öyle inanıyorum ki, önümüzdeki yıllarda yapacağımız
yatırımlarla ilk üçe gireceğiz.
Yine, enerji
verimliliği üzerinde de hassasiyetle duruyoruz çünkü bu da önemli bir konudur.
Üçüncü olarak,
tabii ki, katma değeri ve kâr marjı yüksek, bilgi
yoğun mal ve hizmet üretimini desteklemeye devam ediyoruz. Bu kapsamda,
hükûmetlerimiz döneminde ARGE’ye hiçbir dönemde olmadığı kadar kaynak aktardık.
2008 yılında çok önemli bir ARGE reformu gerçekleştirdik. Bu çabalarımız
sayesinde, Türkiye, ARGE harcamalarında, ARGE personeli artış hızında dünyada
ilk üçe girmiştir. Kişi başına ARGE harcamamız 2002 yılında 46 dolar iken, 2009
yılında tam 122 dolar olmuştur. ARGE harcamalarının millî gelire oranı 2009
yılı sonu itibarıyla binde 8,5’a çıkmıştır. Bu da Avrupa Birliği üyesi olan
sekiz ülkeyi geride bıraktığımız anlamına gelmektedir. Tabii ki, orta vadede
ARGE harcamalarını daha da yükselteceğiz.
Cari açığın
azaltılmasında, tabii ki, geleneksel sektörlerin değişim ve dönüşümü için bir
çaba içerisindeyiz. ARGE’ye ek olarak, markalaşmayı ve özgün ürün geliştirmeyi
teşvik ediyoruz. Geleneksel sektörlerin fiyat avantajı sağlayacağı bölgelere
taşınmasını da tabii ki destekliyoruz.
Cari açığı
azaltmak için 2009 yılında yeni bir teşvik sistemini uygulamaya koyduk. Bu yeni
teşvik sisteminde dış ticaret açığının yüksek olduğu alanlara büyük yatırımlar
kapsamında özel teşvikler verdik ve burada başarıyı inşallah sağlayacağız.
Son olarak, tabii
ki Türkiye'nin rekabet gücünü kalıcı bir şekilde artırmamız lazım. AK PARTİ
hükûmetleri döneminde gerek beşerî sermaye yani insanımıza gerekse altyapıya
önemli ölçüde yatırımlar yaptık. Bakın, kara yollarında gelinen nokta ortada.
Burada yıllık artı 4,8 milyar liralık bir tasarruf sağlıyoruz. Niye? Çünkü kara
yolu çok şeritli yol ağını 6.101 kilometreden 19.476 kilometreye çıkarttık. Bu
konudaki çabalarımız tabii ki devam edecek. Ama daha önemlisi, demir yollarına
da büyük ölçekte kaynak aktarmaya tabii ki devam ediyoruz, buna öncelik
veriyoruz. Bir yandan hızlı tren ağları konusunda çalışmalarımız devam ediyor
ama öte yandan da daha önemlisi biz hem yeni raylar döşüyoruz hem de var
olanları rehabilite ediyoruz. Bakın, şu son sekiz yıl içerisinde yaklaşık 5.500
kilometrelik demir yolu yenileme çalışmasını tamamladık ve yılda ortalama 135
kilometre yeni demir yolu ağı yapıyoruz. 1951-2002 arasında bunun sadece 18
kilometre olduğunu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Tabii ki hava
taşımacılığında da çok önemli mesafeler katettik. Gerçekten, Türkiye, bu konuda
da özel sektörün dinamizmini kullanarak Batı’yla, dünyanın en gelişmiş
ülkeleriyle arayı çok hızlı bir şekilde kapatmaktadır. 2002 yılında sadece 2
uçuş merkezinden Türkiye içerisinde 25 ilimize uçuş yapılıyordu. Bugün Türkiye'nin
7 merkezinden 45 ilimize uçuş gerçekleştiriyoruz ve Türk hava yolu taşımacılığı
sektörünün cirosu 2002 yılında yaklaşık 2,2 milyar dolar iken bugün 8 milyar
doları aşmıştır.
Dünyayla rekabet
etmek için beşerî sermayenin geliştirilmesi yani eğitimin önemi ortadadır. Bu
nedenledir ki Millî Eğitim Bakanlığı bütçesini, biz 2002 yılında 7,5 milyardan
devraldığımız bütçeyi, tam 4 kat artırarak, bu sene içerisinde 28,2 milyar
liranın üzerine çıkardık. Tabii ki, önümüzdeki sene de Millî Eğitim Bakanlığı bütçesini
yaklaşık yüzde 21 artırarak 34 milyarın üzerine çıkartacağız. Aynı şekilde
üniversitelerimize verdiğimiz kaynakları 4 kat artırdık ve 2011 yılında da
yüzde 23 artırarak 11,5 milyar liraya çıkartacağız.
Ayrıca,
ekonominin rekabet gücünü artırmak için, Türkiye’de verimliliği artırmak için
özelleştirme uygulamalarına da büyük önem verdik. Biz, özelleştirmeyi bir gelir
kaynağı olmanın çok ötesinde, ekonomide rekabeti, verimliliği, yenilikçiliği
artıracak önemli bir yapısal reform olarak görüyoruz. Özelleştirilen
kuruluşlarda çalışanlar mağdur edilmemiş, diğer kamu kurum ve kuruluşlarında
geçici personel statüsünde işe yerleştirilme imkânı sağlanmıştır.
Özetle,
Hükûmetimiz, cari açığı orta ve uzun vadede daha iyi, daha yönetilebilir
seviyelere çekmek için ne gerekiyorsa yapmıştır, yapmaya devam ediyor.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; ülkemizin diğer önemli bir sorunu tabii ki
işsizliktir. Küresel krizle birlikte tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de
işsizlik oranları yükselmiştir, ancak hızla toparlanan Türkiye ekonomisi,
dünyadan ayrışarak, krizde ve kriz sonrasında istihdam yaratmayı başarmıştır. Bakın, 2007 yılının, yani kriz öncesi 2007 yılı sonunu alırsanız ve
2010 yılının ilk yarısına bakarsanız -benim dünya için bulduğum veriler bu
çerçevede- Türkiye ekonomisi yaklaşık 2,8 milyon kişiye istihdam yaratmıştır,
ama aynı dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nde 6,5 milyon istihdamda azalma
olmuştur, Avrupa Birliğini oluşturan 27 ülkede istihdamda 2,1 milyon kişilik
azalma olmuştur. Artık Türkiye’nin aslında başarısı ortada. Bakın, 2009
yılı ki, krizin en kötü dönemiydi, o yılda bile Türkiye net yaklaşık 83 bin
kişiye istihdam yaratmıştır ve ağustos ayı itibarıyla son bir yıla baktığınız
zaman yaklaşık 1,1 milyon kişiye biz istihdam yarattık.
Yüksek istihdam
artışına rağmen, işsizlik oranlarının hâlâ kriz öncesi seviyesine göre yüksek
bir düzeyde olması iş gücü piyasamızın bazı yapısal özelliklerini
yansıtmaktadır.
En başta
Türkiye’de her yıl çalışma çağındaki nüfus ortalama 800 bin kişi artıyor ve yaklaşık
500 bin genç iş gücüne katılmaktadır.
Tabii ki ikinci
olarak, ülkemizde tarımda çalışan nüfusun toplam istihdamdaki payı, gelişmiş
ülkelere oranla hâlâ yüksektir. 2002 yılında yüzde 35’ler düzeyinde olan bu
oranı biz yüzde 25’e kadar düşürdük ama gelişmiş ülkelere baktığınız zaman,
tarımda çalışan nüfusun istihdamdaki payı Amerika’da yüzde 1,5; G-7 ülkelerinde
yüzde 2,3; avro bölgesinde yüzde 3,6’dır. Bu da şunu ifade ediyor: Tarım
sektöründen sanayi ve hizmetler sektörüne geçişler devam edecek ve tabii ki bu
da bir yapısal husustur.
İşsizlik sorununu
etkileyen diğer önemli bir husus da iş gücünün önemli bir kısmının eğitim
düzeyinin düşük olması ve istihdam edilecek alanlarla iş gücü niteliği
arasındaki uyumsuzluktur.
Son olarak, iş
gücüne katılım oranları son yıllarda hızlı bir şekilde artmıştır. Bakın, 2007
yılında iş gücüne katılım oranı yüzde 46,2 civarındaydı, 2010 Ağustos ayı
itibarıyla bu oran yüzde 49,7’ye ulaşmıştır. İş gücüne katılım oranındaki 1
puanlık artış aslında telafi edilmezse işsizlikte neredeyse 2 puana yakın bir
artışa tekabül ediyor. Bu, önemli bir husustur.
Hükûmetimiz,
ülkemizin en önemli sorunu olarak gördüğü işsizliği çözmek için kısa, orta ve
uzun vadeli tedbir ve politikaları uygulamaya koymuştur.
Bu çerçevede
ülkemizde işsizlik sorununun çözümü için ilk defa Hükûmetimiz bütüncül bir
çerçevede ulusal istihdam stratejisini geliştirmiştir.
Çalışmalarımız
eğitim-istihdam ilişkisinin güçlendirilmesi; iş gücü piyasasının
esnekleştirilmesi; kadınlar, gençler ve dezavantajlı grupların istihdamının
artırılması; istihdam-sosyal koruma ilişkisinin güçlendirilmesi olarak
belirlenen dört temel politika ekseni çerçevesinde devam etmektedir.
Kısa vadede
işsizliğin azaltılması ve istihdamı artırmak için ilki 2008 yılında olmak üzere
dört ayrı istihdam programı açıkladık. Benim konuşma metnimde bunun detayları
var.
Aktif iş gücü
politikalarını ilk defa AK PARTİ hükûmetleri döneminde bütün ülke çapına
yaydık. Bakın, 2008 yılında aktif iş gücü politikalarından yararlanan sadece 32
bin kişi iken 2009 yılında bunu 213 bin kişiye ulaştırdık.
Orta vadede
istihdamı artırmak amacıyla eğitim-istihdam ilişkisini güçlendirmeye yönelik
çeşitli projeleri tabii ki hayata geçiriyoruz. Nitekim,
Uzmanlaşmış Meslek Edindirme Merkezleri Projemiz ile beş yılda yaklaşık 1
milyon işsizi eğitimden geçirmeyi ve başarılı kursiyerlerin yüzde 90’ını
istihdam etmeyi hedefliyoruz. Yani aslında işsizliğe karşı bir program
geliştirmişiz, bir reçetemiz var, bir çözümümüz var ve bu çözüm şu anda
uygulamada.
Doğrudan iş gücü
piyasasına yönelik projelerimizin yanı sıra yürüttüğümüz diğer birtakım önemli
projeler var. Özellikle bölgesel kalkınma projeleri bu konuda ön plana çıkıyor.
Bakın, uluslararası çalışmalara göre sulu tarıma geçişle birlikte hektar başına
doğrudan ve dolaylı olarak 2 kişiye ilave istihdam yaratmak mümkün. Gerek GAP
olsun gerek Doğu Anadolu Projesi olsun gerek Konya Ovası Projesi olsun, bu
projeler çerçevesinde önümüzdeki dönemde yüz binlerce hektarda sulamaya
geçileceğini dikkate alırsak aslında ne kadar istihdam yaratacağımızı çok açık
bir şekilde ortaya koymaktadır.
Yine, biz, geçen
sene yeni bir teşvik sistemini uygulamaya koyduk ve bu teşvik sistemi
çerçevesinde ülkemize gerek dışarıdan gerek içeriden önemli ölçüde yatırım
çekmeye başladık. Bu yürürlüğe giren yeni teşvik sistemi çerçevesinde bugüne
kadar 166.732 kişiye istihdam imkânı sağlayacak yatırımlara destek
verilecektir. Bu da çok önemlidir.
İşsizliğin uzun
vadede çözümü için eğitimin kapsam ve kalitesini de tabii ki artıracak
projeleri hayata geçiriyoruz. Bakın, en son açıkladığımız FATİH Projesi çok
önemlidir çünkü beşerî sermayemiz güçlenirse dünyayla rekabet edebilecek
gençlerimiz tabii ki işsiz kalmayacaktır. Biz, 42 bin okuldaki 570 bin dersliğe
dizüstü bilgisayar, projeksiyon cihazı, İnternet ve
çok amaçlı yazıcı ve akıllı tahtaların sağlanmasına yönelik altyapının
kurulması için projeyi başlattık. Ülkemizin her yerinde tabii ki eğitimde
kaliteyi artıracağız. Ama şunu çok açık bir şekilde söyleyeyim: İşsizliği
azaltmanın bir tek yolu var, o da tabii ki istikrarlı ve yüksek düzeyde
büyümedir. Bu da tabii ki siyasi istikrarı ve doğru politikaları, bütçe
disiplinini gerektiriyor.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; gerçekleştirdiğimiz yapısal reformlar ve uyguladığımız
proaktif maliye politikaları sayesinde ekonomide başlayan toparlanmanın kalıcı
olmasını sağlayacağız. Biz, ülkemizin sorunlarına uzun vadeli çözümler
üretiyoruz, popülist politikalar ve seçim ekonomisi
uygulamıyoruz. Makroekonomik istikrar ve mali disiplin önümüzdeki dönemde de
temel önceliğimiz olmaya devam edecektir. Bu anlayışla, 2011 yılı bütçesini de
dünyada oluşan yeni ekonomik konjonktürü dikkate alan,
reel ekonomiyi destekleyen, aynı zamanda sosyal yönü güçlü olan bir bütçe
hazırladık.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; şimdi sizlere 2009 yılı kesin hesabı ile 2010 yılı
gerçekleşme tahmini ve 2011 yılı bütçesinden bahsetmek istiyorum.
Kesin Hesap
Kanunu Tasarısı görüşülecek olan 2009 yılı bütçesinde bütçe giderleri 268, 2
milyar lira, bütçe gelirleri 215, 5 milyar lira ve bütçe açığı 52,8 milyar lira
düzeyinde gerçekleşmiştir.
2009 yılında
bütçe açığının gayrisafi yurt içi hasılaya oranı yüzde
5,5 düzeyinde gerçekleşirken faiz dışı fazlanın gayrisafi yurt içi hasılaya
oranı yaklaşık binde 0,5 olmuştur.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; konuşmamın bu bölümünde 2010 yılı sonu gerçekleşme
tahminlerimizle ilgili açıklamalarda bulunacağım.
Orta Vadeli
Program çalışmaları sırasında 2010 yılı sonu itibarıyla bütçe açığının 44,2
milyar lira olacağını tahmin etmiştik. Biliyorsunuz 2010 yılı başlangıç bütçesi
50 milyar liralık bir açık öngörüyordu fakat gelinen noktada bu açığın altında
kalacağız gibi görünüyor. Tabii ki 44,2 milyar liralık açık yaklaşık gayrisafi
yurt içi hasılanın yüzde 4’ü kadar bir seviyedir. Aslında,
biz, tabii ki gelirlerimizdeki artışın bir kısmını gerek Ulaştırma Bakanlığına
gerek Millî Eğitim Bakanlığına gerek ARGE harcamalarına ekstra imkân olarak
sağladık. Bunu sağlamasaydık bütçe açığını muhtemelen yüzde 3’e kadar
düşürebilirdik. Ama Türkiye'nin geleceği çok önemlidir. Türkiye'nin beşerî
sermayesi, altyapısı ve tabii ki ARGE’si çok önemlidir, daha fazla kaynak
aktardık. Yani buralara ekstradan bu sene 11 milyar liralık imkân sağlamış
olacağız. Ancak, on bir aylık bütçe gerçekleşmelerine bakarsanız, muhtemelen
bütçe açığı belki de 44,2 milyarın bile altında kalacaktır.
Şu son sekiz yıla
baktığınız zaman, Türkiye’de bütçe açıklarını AK PARTİ hükûmetleri döneminde
ortalama yüzde 3,6’ya düşürdüğümüzü görürsünüz. Bir önceki sekiz yılla karşılaştırın,
yaklaşık yüzde 8,2 yani neredeyse biz onların yarısından daha az bir bütçe
açığıyla bu işi götürmüşüz.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; 2011-2013 yılı Orta Vadeli Program ve Mali Plan
dönemindeki bazı hedef ve politikalardan da sizlere bahsetmek istiyorum. Orta
Vadeli Mali Plan’da, 2011 yılı merkezî yönetim bütçe açığının millî gelire
oranının yüzde 2,8 olarak gerçekleşeceğini, 2012 ve 2013 yıllarında ise
sırasıyla yüzde 2,4’e ve 1,6’ya düşeceğini öngördük. Genel devlet açığına
bakarsak, 2011 yılında açığı 2,1; 2012’de yüzde 1,8; 2013’te ise yüzde 1,1’e
düşüreceğimizi hedefliyoruz. Yani dikkat ederseniz biz genel devlet açığını
yine yüzde 1’ler civarına indireceğiz.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; 2011 yılı bütçesi AK PARTİ İktidarının dokuzuncu,
60’ıncı Hükûmetimizin ise hazırladığı dördüncü bütçedir. Bildiğiniz üzere 2010
yılı bütçesini bir krizden çıkış bütçesi olarak hazırlamıştık ve 2010 yılında
bu hedefimize ulaştık. 2011 yılı bütçesini ise sürdürülebilir büyümenin
devamlılığını sağlarken aynı zamanda mali dengeleri de iyileştireceğimiz bir
bütçe olarak hazırladık. Birazdan detaylarını vereceğim 2011 yılı bütçesinde
faiz giderlerimizi azaltırken, faiz hariç giderleri nominal
büyüme oranının altında tutuyoruz. Diğer yandan bütçe gelirleri ve vergi
gelirlerimizde nominal büyümeye paralel bir artış
öngörüyoruz. 2011 yılı bütçe açığını, 2010 yılı gerçekleşme tahminine göre
yüzde 24 oranında düşürmeyi hedefliyoruz.
2011 yılı
bütçesinin temelini oluşturan makroekonomik göstergelere bakarsanız, bizim
tahminlerimiz, yani temel aldığımız makroekonomik büyüklükler şunlardır: 2011
yılı için gayrisafi yurt içi hasıla 1 trilyon 215
milyar lira, büyüme oranı yüzde 4,5; TÜFE yıl sonu tahminimiz yüzde 5,3;
ihracat 127 milyar, ithalat 199,5 milyar dolar olarak hedeflenmiştir.
2011 yılı
bütçesine baz oluşturan bu makroekonomik
hedeflerimizin ihtiyatlı ve gerçekçi olduğu kanısındayım.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; şimdi de sizlere 2011 yılı bütçesinin bazı temel
özelliklerinden bahsetmek istiyorum:
2011 yılı bütçesi sosyal bir bütçedir. Bu
kapsamda Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu’na aktarılan kaynağı yüzde 12,8
oranında artırarak 2,2 milyar liraya çıkartıyoruz.
İlk kez AK PARTİ
hükûmetleri döneminde başlattığımız özürlü eğitimi ve evde bakım programları
için ayırdığımız ödenekleri yüzde 33 oranında artırarak 3,2 milyar liraya
çıkartıyoruz.
Kız
öğrencilerimizin okumasını teşvik etmek amacıyla taşımalı eğitimin kapsamını
genişletiyoruz ve bu amaçla, bütçeden taşımalı eğitime daha fazla kaynak
ayırıyoruz.
2011 yılı bütçesi
reel kesimi destekleyen bir bütçedir. 2010 yılı sonu itibarıyla esnaf ve
sanatkârlara kullandırılan düşük faizli krediler için bütçeden sağladığımız
sübvansiyon 150 milyon lira civarındadır. Şimdi biz bunu 2011 yılında yüzde 118
artırarak 327 milyon liraya çıkartıyoruz.
Esnaf ve
sanatkârlara 2002 yılında Halk Bankası aracılığıyla kullandırılan kredi
miktarı, hatırlarsanız, sadece 153 milyon liraydı. Eylül sonu itibarıyla 2010
yılında bu rakam 3,3 milyar liraya çıkmış ve esnafa verdiğimiz destek tam 22
kat artmıştır.
Yine, burada üst
limitleri 5 bin liradan 35 bin ve 50 bin liraya çıkarttık. Yani üst limitleri 7
ile 10 kat arasında artırdık.
Bu dönemde bu
kredilerden yararlanan esnaf sayısı 4 kat artarak 63 bin kişiden -yaklaşık
olarak- 237 bin kişiye çıkmıştır. Yine, hatırlarsanız, 2002 yılında esnafa
verilen kredilerin faizi yüzde 59 civarıydı, bugün itibarıyla yüzde 5’e kadar
düşürmüş oluyoruz.
2010 yılı sonu
itibarıyla çiftçilerimize düşük faizli kredi kullandırımı için verdiğimiz 300
milyon liralık desteği tam yüzde 158 oranında artırarak 2010 yılında 776 milyon
liraya yükseltiyoruz. Evet, yani, çiftçilerimize düşük faizli kredi
kullandırtmak için bütçeden ayırdığımız parayı yüzde 158 oranında artırıyoruz.
Tarımsal kredi faiz desteğimiz sayesinde Ziraat Bankası ve tarım kredi
kooperatifleri çiftçimize yüzde 0’dan yüzde 13’e kadar değişen oranlarda faiz
ile kredi kullandırmaktadır. 2010 yılı sonu itibarıyla Ziraat Bankasınca
kullandırılan düşük faizli kredi toplamı 10,1 milyar liradır. Tarım kredi
kooperatiflerince kullandırılan düşük faizli kredi toplamı ise 2,2 milyar
liraya ulaşmış ve söz konusu uygulamadan 1 milyon 128 bin tarımsal üretici
faydalanmıştır. Bakın, 2002 yılında bu sayı sadece 550 bin çiftçiydi. Bu sayı
2010 yılı sonu itibarıyla 1 milyon 135 bine ulaşmıştır.
2011 yılı
bütçesi, tabii ki, kamu görevlilerini ve emeklileri gözeten bir bütçedir,
burada da bütün detayları var ama ben sadece şunu söylemek istiyorum: 2011
yılında en düşük devlet memuru aylığını biz yüzde 17,9 oranında artıracağız.
Dikkat edin 2011 yılında öngörülen enflasyon yüzde 5,3’tür. Yine ortalama memur
maaşını 2011 yılında 2010 yılına göre yaklaşık yüzde 13,7 oranında artıracağız.
Yine, tabii ki, emeklilerimize de benzer bir şekilde çok önemli artışlar
sağlıyoruz. 2011 yılı Ocak ayında 60 liradan az olmamak üzere yüzde 4 oranında,
Temmuz ayında da yüzde 4 oranında artışlar sağlanacaktır. Yapacağımız bu
artışlarla en düşük emekli aylığı, yıllık bazda, yüzde
21,7 artmış olacaktır.
Yine altını çizmek
istiyorum, öngörülen enflasyon oranı yüzde 5,3. Geçmişteki popülist
yaklaşımlar olmasaydı muhtemelen bugün emeklilerimize çok daha fazla imkân
sağlayabilirdik.
Bugün bazı
gazetelerde bir İspanyol gazetesinde çıkan bir haberin alıntıları var. Maalesef
biz bir tekzip yayınlayacağız. Ben hiçbir şekilde emeklilerimizin maaşlarının
yüksek olduğunu iddia etmedim. Şu çok gerçek: Keşke imkânlarımız olsa ki
imkânlarımız oluşuyor, çok daha fazlasını hak ediyorlar, çok daha fazlasını
vereceğiz. Bakın ne diyorum? 2011 yılında en düşük emekli maaşını biz yüzde
21,7 oranında artıracağız.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; 2003-2010 Kasım döneminde TÜFE’deki artış oranı yüzde
107,3. Şunu bir yere not edin: Yani 2003-2010 dönemi enflasyon yaklaşık yüzde
107. Peki bu dönemde biz maaşları ne kadar artırmışız? Bakın, en düşük memur
maaşı 392 liraydı, 1.300 liraya çıktı, artış yüzde 207 yani enflasyonun
yaklaşık 2 katı. Net asgari ücret 2002 yılında 184 liraydı,
2010 yılı Aralık ayında 599 liraya çıkmış, artış yüzde 194,3. En düşük SSK
emekli aylığı 2002 yılında 257 liraydı, 2010 yılında bu 720 liraya çıkmış,
artış yüzde 180. En düşük BAĞ-KUR esnaf emekli aylığı 2002 yılı Aralık ayında
149 lirayken 2010 Aralık ayında 578 liraya çıkmıştır, artış yüzde 288,7. (AK
PARTİ sıralarından alkışlar) En düşük BAĞ-KUR çiftçi emekli aylığı 2002 Aralık
ayında 66 liraydı, sadece 66 liraydı, 2010 yılında Aralık ayı itibarıyla bu 410
liraya çıkartılmıştır, artış yüzde 523,1. En düşük memur emekli aylığı 2002
yılında 377 liraydı, aralık ayı sonu itibarıyla 898 liraya çıkmış ve artış
yüzde 138,6. Altmış beş yaş aylığı 2002 yılı Aralık ayında sadece 24 liraydı,
2010 Aralık ayında 101 TL’ye çıktı ve artış yüzde 311,7. Muhtar aylığı 2002
Aralık ayında 97 liraydı, 2010 yılında bu 354 liraya çıkmış, artış yüzde 263,9.
Bunları niye
veriyorum? Çok basit bir şekilde, enflasyon yüzde 107, burada enflasyonun
altında kalan hiçbir kesim yoktur. Birçok kesim enflasyonun 2 katı kadar bir
maaş artışı sağlamıştır ki, biz bunları küresel bir kriz döneminde yaptık.
Bakın, size örnekleriyle ifade ettim; birçok Avrupa ülkesinde maaşlar nominal olarak azaltılıyor, yüzde 5 ile yüzde 25 arasında
azaltılıyor.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; satın alma gücü itibarıyla da aslında bizim
vatandaşımızın, emeklimizin, memurumuzun durumu iyileşmiştir. Bakın, en düşük
memur maaşıyla satın alınabilen bazı ürünleri ben burada tablo hâlinde
listeledim. Son günlerde en fazla tartışma konusu olan bir husus, dana eti.
2002 Aralık ayında, en düşük memur maaşı alan bir vatandaşımız 45 kilo dana eti
alabiliyordu, bugün 51 kilo.
Mazot, bakın…
GÜROL ERGİN
(Muğla) –Danaya girme, çıkamazsın.
MEHMET GÜNAL
(Antalya) – Dana eti mi kaldı?
MALİYE BAKANI
MEHMET ŞİMŞEK (Devamla) – Bakın, bugün mazot…
ŞENOL BAL (İzmir)
– Kimi kandırıyorsun?
MALİYE BAKANI
MEHMET ŞİMŞEK (Devamla) – 2002 yılında en düşük memur maaşıyla siz 310 litre
mazot alabiliyordunuz, bugün 418 litre mazot alabiliyorsunuz. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar)
Yine, net asgari
ücret açısından bakalım.
Değerli
arkadaşlar, dana eti yine, 21 kiloyken 24’e çıkmış. Bakın, mazot 146 litreden
193 litreye çıkmıştır. Yani satın alma gücü itibarıyla hangi ürüne bakarsanız
bakın, Türkiye’de bütün vatandaşlarımız… Doğal gaza baktığınız zaman, bakın,
net asgari ücretle 492 metreküp doğal gaz alınabiliyordu, bugün 837 metreküp
doğal gaz alınabiliyor. Ben burada en kötüsünden size örnekler verdim.
Dolayısıyla,
değerli arkadaşlar, bu hususları sizlerle paylaşmak istedim.
2011 yılı bütçesi
öğrencilerimiz için daha fazla kaynak ayıran bir bütçedir. Bakın, burs ve harç
desteğini yüzde 22 oranında artırıyoruz. Yine, öğrenim ve harç kredisi
ödeneklerini yüzde 17,5 oranında artırıyoruz. 1 milyar 123 milyon ücretsiz ders
kitabını son sekiz yıl içerisinde dağıttık.
2011 yılı bütçesi
özellikle özürlü vatandaşlara desteği artıran bir bütçedir. Bakın, özürlülerin
eğitimi ve evde bakımı için 2011 yılında ödeneklerimiz yüzde 33 oranında
artıyor ve 3,2 milyar liraya çıkıyor. Bakın, burada özürlü eğitiminden 216 bin,
özürlü evde bakım programından tam 280 bin özürlümüz yararlanıyor.
2011 yılı bütçesi
eğitime ve sağlığa ayrılan kaynağın tabii ki artırıldığı bir bütçedir. Onu daha
önce zaten ifade ettim.
Yine 2011 yılı
bütçesi vatandaşın sağlık hizmetlerine erişimini kolaylaştıran bütçedir. Bakın,
2011 yılında ilk defa aile hekimliği uygulamasını bütün ülke çapına yayıyoruz
ve bunun için gerekli ödeneği 2010 yılı başlangıç ödeneğine göre yüzde 146,6
oranında artırıyoruz; 1,3 milyar liradan 3,3 milyar liraya yükseltiyoruz.
2011 yılı bütçesi
üniversitelere personel ve kaynak desteğini artıran bir bütçedir. Yine 8 bin
öğretim görevlisi kadrosu veriyoruz ve üniversitelerimizin bütçesini yüzde 23
oranında artırarak 11,5 milyar liraya çıkartıyoruz.
2011 yılı bütçesi
üniversite eğitimini Türkiye’nin geneline yayan bir bütçedir. Tabii ki artık
her ilimizde üniversite var ve biz 102 tane devlet üniversitesinin tamamını bu
çerçevede destekliyoruz.
2011 yılı
bütçesi, tabii ki, sosyal güvenlik sistemini destekleyen bir bütçedir.
2011 yılı bütçesi
çiftçimize destek olan bütçedir. Bakın, tarım desteklerini, bütçede öngörülen
başlangıç ödeneğini 2010 için 5,6 milyar liradan 6 milyar liraya çıkartıyoruz
ve 2010 yılı sonu itibarıyla tarımsal destekleme niteliğindeki diğer ödemelerle
birlikte tarım kesimine 8,3 milyar lira aktardık. 2011 yılında bunu 9,8 milyar
liraya çıkartıyoruz. Az önce zaten diğer dolaylı desteklerden bahsettim.
Yine 2011 yılı
bütçesi mahallî idarelere desteği artıran bir bütçedir. Bakın, burada özellikle
2008 yılında önemli bir reforma gittik ve merkezî hükûmetten mahallî idarelere
aktarılan kaynakları biz artırdık. Bu düzenleme ile mahallî idarelerimize bu
reform olmasaydı 2008 yılında, yani ona göre, ekstra 1,3 milyar lira, 2009
yılında 2,1 milyar lira transfer ettik. 2010 yılında bu transfer tutarı 3 milyar,
2011 yılında ise 3,2 milyar lira olmasını bekliyoruz. Böylece, kanuni
düzenlemeyi takip eden dört yıl içerisinde mahallî idarelerimize ek olarak 9,6
milyar lira bir kaynak sağladık. 2011 yılı da böyle olacak. 2011 yılında
mahallî idarelerimizin bütçeden aldıkları gelir paylarında yüzde 10,7 oranında
bir artış öngörülüyor yani 23,7 milyar liraya ulaşacak. Aslında, buna, KÖYDES,
BELDES gibi projeleri de katarsanız, toplamda 2011 yılında mahallî idarelere 27
milyar lira tutarında bir destek sağlamış olacağız.
Bu arada şunu da
belirtmek istiyorum: Şu anda Meclisimizin gündeminde olan, Plan ve Bütçe
Komisyonunda olan çok önemli bir tasarı var. Bu tasarıyla mahallî idarelerimize
yardımcı olacağız, onlardaki ihtiyaç fazlası personeli kamuya alarak bunların
daha çok hizmet üretmesini, bir istihdam bürosu olmaktan çıkıp bir yatırım, bir
hizmet bürosuna dönüşmesini sağlayacağız. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
Yine, 2011 yılı
bütçesi, bilimi ve ARGE’yi destekleyen bir bütçedir. Bakın, TÜBİTAK’a biz 2010
yılında 625 milyon lira olan ödeneğimizi yüzde 28 oranında artırarak 800 milyon
liraya çıkartıyoruz. Yine, üniversitelerimizin ARGE ödeneklerini yüzde 23
oranında artırarak 480,4 milyon liradan 547 milyon liraya çıkartıyoruz.
2011 yılı bütçesi
Türkiye’nin dört bir yanına ihtiyaç duyduğu yatırımı götüren bir bütçedir.
Bakın, 2010 yılında merkezî yönetim bütçesinde biz 22,4 milyar liralık yatırım
harcaması öngörmüştük yani başlangıç ödeneği 22,4 milyar lira. Ancak gelir hedeflerimiz bizim beklentilerimizden yani gelir gerçekleşmeleri
çok daha iyi olduğu için biz dedik ki: “Ülkenin eğitimine, ülkenin altyapısına,
ülkenin araştırma, geliştirme geleceğine 11 milyar lira ekstradan imkân
sağlayalım.” ve böylece, aslında, bu ayırdığımız tutarla birlikte başlangıç
ödeneği 22,4 milyar lira olan yatırımlarımızı muhtemelen 33,4 milyar lirayla
bitirmiş olacağız.
Bakın, bütün
Avrupa’da yatırımlar erteleniyor, yatırımlar kesiliyor, yatırım ödenekleri
kesiliyor, biz ise çok önemli ölçüde, öngörülenin çok ötesinde bir artış
sağladık. Tabii ki 2011 yılında muhtemelen bu eleştirilecek. Biz 26 milyar
liralık bir ödenek öngördük yatırımlar için fakat şunu çok açık bir şekilde
ifade edeyim: Gelecek ekstra imkânları yine biz buraya aktarmakta tereddüt
göstermeyeceğiz.
Şunun altını da
çizmek istiyorum: Bugün vergi barışıyla sağlayacağımız imkânların 1 kuruşu
bütçe gelirlerinde yer almamaktadır. Dolayısıyla oradan gelebilecek imkânların
bir kısmını tabii ki belli bir çerçevede Türkiye’nin önceliklerine
harcayacağız.
2011 yılı bütçesi
bölgesel gelişme projelerinin tamamını destekleyen bir bütçedir. Ben yine
burada detaylara girmek istemiyorum. Detaylar çok açıktır. Yani gerek DAP’a
gerek KOP’a gerek GAP’a çok önemli ölçüde ödenek ayırıyoruz ve bu ödenekleri
büyük ölçüde artırıyoruz.
Sayın Başkan,
değerli üyeler; şimdi sizlere 2011 yılı bütçe büyüklüklerinden biraz bahsetmek
istiyorum. 2011 yılında merkezî yönetim bütçesinde bütçe giderleri 312,6 milyar
lira, faiz hariç giderler 265 milyar lira, bütçe gelirleri 279 milyar lira,
vergi gelirleri 232,2 milyar lira, bütçe açığı 33,2 milyar lira, faiz dışı
fazla 14 milyar lira olarak öngörülmüştür. Buna göre 2010 yıl
sonu gerçekleşme tahminleriyle kıyasladığımız zaman bütçe giderleri
yüzde 5,3; faiz hariç giderler yüzde 7,1; bütçe gelirleri yüzde 10,4; vergi
gelirleri yüzde 10,5 civarında artış gösterirken faiz giderleri yüzde 4
oranında azalış göstermektedir. Böylece biz 2011 yılında bütçe açığını bugünkü
tahmin itibarıyla yüzde 4 civarından yüzde 2,8’e düşürmüş olacağız.
Sayın Başkan,
değerli üyeler; 2011 yılı bütçesi bir seçim bütçesi değil bir istikrar
bütçesidir. AK PARTİ İktidarının bundan önceki sekiz yıllık bütçe karnesinde
olduğu gibi 2011 yılı bütçesi de mali disiplin anlayışı çerçevesinde
hazırlanmıştır. Harcamalarımızı sağlam gelir kaynaklarına dayandırıyoruz, seçim
ekonomisi uygulamıyoruz, seçim bütçesi hazırlamıyoruz. Bugüne kadarki bütçe
performansımız da mali disiplin anlayışına bağlılığımızın en önemli
göstergesidir. 2011 yılı bütçesinde faiz giderlerimizi azaltırken faiz hariç
giderleri ise nominal büyüme oranında artırıyoruz.
Diğer yandan, bütçe gelirleri ve vergi gelirlerimizin nominal
büyüme oranında artacağını öngörüyoruz. Bu suretle, 2011 yılı bütçe açığını,
2010 yılı gerçekleşme tahminine göre yüzde 24 oranında düşüreceğiz.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; faiz yükünü azaltmaya devam ediyoruz. Bu noktada, faiz
giderleriyle ilgili çok çarpıcı bir tabloyu sizlerle paylaşmak istiyorum. 2002
yılında faiz giderlerimizin gayrisafi yurt içi hasılaya oranı yüzde 14,8’di,
yani bütün vatandaşlarımız, bütün şirketlerimiz çalışıyordu, gayrisafi yurt içi
hasıla, yani bir katma değer üretiyordu; bu üretilenin
yüzde 14,8’i kamu tarafından iç ve dış borç faizi olarak ödeniyordu. Biz, bu
oranı 2009 yılı sonunda yüzde 5,6’ya indirdik ve 2010 yılı sonunda ise yüzde
4,5’a indirmeyi öngörüyoruz. Bakın, orta vadeli mali planda yüzde 3,4’e
düşülmesini de hedefliyoruz. 2011 yılında yüzde 3,9 olarak öngördüğümüz faiz
giderlerinin millî gelire oranı, 1992’den bu yana en düşük oranı ifade
etmektedir. Aynı şekilde, 2011 yılında yüzde 15,2 olarak öngördüğümüz faiz
giderlerinin bütçe içerisindeki payı 1985’ten bu yana ulaştığımız en düşük
seviyedir.
Başka bir açıdan
baktığımızda, 2002 yılında topladığımız her 100 liralık verginin yaklaşık 86
lirası faize gidiyordu. 2010 yılında bu 100 liralık verginin sadece 24 lirası
faize gitmiş olacak. Mali plan dönemi sonunda, yani 2013’te bu tutar 18 liraya
inmiş olacaktır.
2002 yılında
yüzde 14,8 olan faiz giderlerinin millî gelire oranı aynı düzeyde kalsaydı,
yani aynı oranda faiz ödeseydik, 2011 yılı bütçesindeki faiz giderleri tam
179,3 milyar lira olacaktı. Oysaki 2011 bütçesinde iç ve dış borç faiz
giderlerine ayırdığımız miktar sadece 47,5 milyar liradır. Bu, AK PARTİ
hükûmetlerinin başarısıdır. Biz, faizden tasarruf etmiş olduğumuz bu kaynağı
sağlığa, eğitime, ARGE’ye ve yatırımlara harcıyoruz, yani halkımızın hizmetine
harcıyoruz.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; biz bu dönemde istihdam üzerindeki vergi ve prim
yükünü azalttık. Yani işveren prim ödemelerini brüt ücrete oran olarak yüzde
19,5’ten yüzde 14,5’e indirdik. OECD sıralamasında eskiden, yani istihdam
üzerindeki yükler sıralamasında Türkiye en yüksek sırada yer alıyordu 2002
yılında veya ikinci sıradaydı dönem dönem. Biz şimdi Türkiye’yi sekizinci sıraya
kadar düşürdük ve vergi yükünü yüzde 42,5’ten yüzde 36,2’ye kadar indirdik.
Bakın yine,
teşvikler çerçevesinde kurumlar vergisini yeni yatırımlar için yüzde 2’ye kadar
düşürdük. Küresel krize karşı başarılı bir gelir politikasını tabii ki biz
uyguladık. Araştırma geliştirme faaliyetlerine tabii ki desteği artırdık.
Vergilerde çok
önemli ölçüde indirime gittik. Kurumlar vergisi 2002 yılında yüzde 33’tü, yüzde
20’ye indirdik. Yeni yatırımlar için yüzde 2 ile 10 arasında. Yani biz
vergileri azalttık. Gelir vergisindeki üst tarife neydi? Yine yüzde 45’ti,
yüzde 35’e indirdik. Yine en düşük vergi oranı da yüzde 20’ydi yüzde 15’e kadar
düşürdük.
Asgari geçim
indirimini uygulamaya koyduk. Bugün, eşi çalışmayan, 4 çocuklu, asgari ücret
alandan sıfır vergi alıyoruz. Hatta ortalama olarak addedilen… Yani şöyle
söyleyeyim: Bekâr ve çocuksuz, yani en ekstrem uçta
bile, çalışanlarda vergi oranını sadece yüzde 5,2’ye, evli ve 2 çocukluda yüzde
2’ye kadar indirdik. Bakın yine bizden önce, 2002 yılında asgari ücretli
üzerindeki gelir vergisi yükü bugünün katbekat üzerindeydi, yüzde 9,4’tü.
Eğitimde,
sağlıkta, gıdada, tekstil ve turizmde KDV oranlarını yüzde 18’den yüzde 8’e
düşürdük. İletişim alanında, bakın İnternet özel iletişim vergisini biz yüzde
15’ten yüzde 5’e düşürdük. Daha yeni “Yalın DSL”de uygulanacak, yani telefon
hatsız İnternet bağlantısında uygulanacak vergiyi yüzde 5 olarak belirledik.
Ülkemizde aslında
vergi yükü de düşüktür. Bakın, Türkiye’de toplanan bütün vergileri, sosyal
güvenlik primlerini, mahallî idareler tarafından toplanan vergileri, hepsini
toplasanız, millî gelire oranlasanız, yüzde 23,5. 30 OECD ülkesi arasında biz
29’uncu sıradayız. Yani en düşük vergi yüküne sahip ülkelerden bir tanesiyiz,
Meksika’dan sonra. Peki madem böyle, neden vergilerin
yüksek olduğu algısı var? Maalesef, dolaysız vergilerle ilgili birtakım
hususlar var.
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Sayın Başkan, konuşması sınırsız mı, süresi var mı? Aynı hakkı
diğerlerine de vereceksiniz değil mi?
YAŞAR AĞYÜZ
(Gaziantep) – Sayın Bakan, Meclise konuş Meclise!
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Bize de vereceksiniz aynı hakkı değil mi?
MALİYE BAKANI
MEHMET ŞİMŞEK (Devamla) – Bakın, dolaysız vergilerin millî gelire oranı OECD
ülkelerinde yüzde 10,9, Türkiye’de ise yüzde 10,8. Yani Türkiye’deki dolaylı
vergilerin millî gelire oranı OECD ülkelerinin ortalamasındadır. Biz 15’inci
sıradayız ortalama olarak. Peki, bütün bunlara rağmen neden zaman zaman bu
tartışmalar yaşanıyor? Türkiye’de problem dolaysız vergilerin düşüklüğüdür.
Onları da artırmak için birçok tedbir aldık ve önümüzdeki dönemde bunun
sonuçlarını göreceksiniz.
Sadece son
günlerde güncel olduğu için bir hususta son bir rakam vermek istiyorum. Bakın,
2002 Aralık ayında eğer 100 liralık benzin alsaydınız bunun 70 lirası vergiydi.
Bugün 100 liralık benzin alsanız bunun 65 lirası vergidir. Aynı şekilde
motorinde, bugün 100 liralık motorin alsanız vereceğiniz vergi 55 lira, daha
önce 60 liraydı 2002 yılında. Biz 2005-2007 yılında bir kuruş bile artırmadık.
Bakın, şunu ifade etmek istiyorum: Türkiye’de bütçede maktu olan vergiler var.
Bu maktu vergilerin enflasyon paralelinde artırılması son derece makuldür. 2002
yılını da katarsanız, yeniden değerleme oranı yüzde 236 ama bütün ürünlerde
bile, hiçbir üründe yüzde 130’u aşan bir artış söz konusu değildir.
Sayın Başkan,
değerli üyeler; biz tecil ve gecikme faizlerini düşürdük, biz sorgulu tahsilat ve e-tahsilat uygulamalarıyla hızlı ve hatasız bir
tahsilatı sağladık, kredi kartıyla tahsilatın önünü açtık, tebligatları
hızlandırmak, kolaylaştırmak için e-tebliğ uygulamasını getirdik, vergi
incelemelerinde uyulacak esasları belirledik.
Burası çok önemli
değerli arkadaşlar, bakın, biz idareye karşı mükellefi koruyan çok önemli
düzenlemeleri bu Meclis döneminde gerçekleştirdik, mükellefin haklarını en iyi
şekilde korumak için çok önemli düzenlemeler yaptık, yine detayları burada.
Mükelleflerin
uyum maliyetini azaltmak ve mükellef haklarını güçlendirmek için yeni özelge
sistemi kurduk. Yurt dışına çıkış yasağı uygulamasını tabii ki yeniden
düzenledik.
Ben, burada
birçok husus daha var, onları atlayacağım zamanımız elvermediği için.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; siyasi kaygılarla alınan kararların ve popülist yaklaşımların sonuçlarını geçmişte hep birlikte
gördük. Geçmişi suçlayarak siyaset yapanlardan değiliz ancak şunu belirtmek
istiyorum: Bu ülke AK PARTİ hükûmetlerinden önce iç ve dış borç faiz
ödemelerinin toplam vergi gelirlerini aştığı yılları da gördü, çiftçisine,
çalışanına, üreticisine borçlu olan bir devlet dönemini gördü. İçerideki makroekonomik
istikrarsızlıkların ve altüst olan mali dengelerin Türkiye’nin ilerlemesinin
önünde nasıl bir engel teşkil ettiğinin dönemlerini biz hep beraber gördük.
Biz, sağladığımız
siyasi ve ekonomik istikrar ile bütün bunları ülkenin kaderi olmaktan çıkardık.
AK PARTİ olarak siyasi sorumluluk ve riskleri üstlenerek Türkiye’nin
uluslararası platformlarda saygınlığını tekrar kazanmasını sağladık.
Bugün Türkiye,
sağlam makroekonomik temelleri sayesinde bölgesinin ekonomik ve siyasi olarak
en önemli ülkesi hâline gelmiştir. Hedefimiz, bilgi toplumuna dönüşmüş, her
alanda Avrupa Birliği standartlarını yakalamış ve dünya ile en iyi şekilde
rekabet edebilen bir ülke.
Bu ülke insanının
en iyiye layık olduğuna inanıyor ve bu uğurda gece gündüz özveriyle çalışmaya
devam ediyoruz. 2011 yılı bütçesi, Hükûmetimizin önceki bütçelerinde olduğu
gibi ülkemizi 2023 vizyonuna yaklaştıran bir bütçedir,
21’inci yüzyıla damgasını vuracak olan ülkemizin beşerî sermayesine,
altyapısına ve ARGE’sine kaynak ayıran bir bütçedir.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; güçlü Türkiye hedefi doğrultusunda atılmış önemli bir
adım olan 2011 yılı bütçesinin ülkemize, milletimize ve ekonomimize hayırlı
olmasını diliyorum. Yapacağınız yoğun ve yorucu çalışmalar, katkı ve yapıcı
eleştirileriniz için Hükûmetim ve şahsım adına sizlere şimdiden teşekkür
ediyorum.
Bu duygu ve
düşüncelerle hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. (AK
PARTİ sıralarından alkışlar.
BAŞKAN – Sayın
Şimşek, teşekkür ederim.
Değerli
milletvekilleri, bütçe görüşmeleri, 8/12/2010 tarihli
28’inci Birleşimde alınan karara uygun olarak bastırılıp dağıtılan programa
göre yapılacaktır. Başlangıçta bütçenin tümü üzerindeki görüşmelerde siyasi
parti grupları ve Hükûmet adına yapılacak konuşmalarda süre, Hükûmetin sunuş
konuşması hariç, birer saat -ki, bu süre birden fazla konuşmacı tarafından
kullanılabilir- kişisel konuşmalarsa onar dakikadır. Kişisel konuşmalarda
bütçenin tümü üzerinde şahsı adına iki milletvekili arkadaşımıza söz
verilecektir.
Şimdi, bütçenin
tümü üzerinde grupları ve şahısları adına söz alan sayın üyelerin adlarını
sırasıyla okuyorum:
Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Kayseri Milletvekili ve
Grup Başkan Vekili Sayın Mustafa Elitaş ve Ankara Milletvekili Sayın Bülent
Gedikli; Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına Batman Milletvekili ve Grup
Başkan Vekili Sayın Ayla Akat Ata ve Şırnak Milletvekili Sayın Hasip Kaplan;
Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Genel Başkan ve Osmaniye Milletvekili
Sayın Devlet Bahçeli; Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Genel Başkan ve
İstanbul Milletvekili Sayın Kemal Kılıçdaroğlu.
Şahısları adına,
lehinde Manisa Milletvekili Sayın Recai Berber; aleyhinde İstanbul Milletvekili
Sayın Hasan Macit. Tabii, bu ara, Hükûmetin de söz talebi olması hâlinde
Hükûmete de söz verilecektir.
Şimdi gruplar
adına ilk söz, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Kayseri Milletvekili ve
Grup Başkan Vekili Sayın Mustafa Elitaş’a aittir. (AK PARTİ sıralarından
alkışlar)
Sayın Elitaş , buyurun.
Bir saatlik
süreyi iki arkadaş kullanacaksınız; sizin süreniz otuz dakikadır efendim.
AK PARTİ GRUBU
ADINA MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2011
Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı üzerinde Adalet ve Kalkınma Partisi
Grubu adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla
selamlıyorum.
Öncelikle bütçenin hazırlanmasında emeği geçen, başta Maliye
Bakanımız olmak üzere, Maliye Bakanlığı çalışanlarına, ilgili kurum ve kuruluş
temsilcilerine ve yine, bütçe kanununun Genel Kurula sunulmasında, yoğun bir
çalışma süreci içerisinde, emeklerini esirgemeyen Plan ve Bütçe Komisyonunun
Sayın Başkanı ve değerli üyelerine ve aynı şekilde, demokrasinin olmazsa olmaz
kurallarından eleştiri hakkını demokratik bir şekilde gerçekleştiren,
eleştirileriyle katkı sağlayan Plan ve Bütçe Komisyonunun değerli üyelerine
sevgilerimi, saygılarımı sunarak sözlerime başlamak istiyorum.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; 2011 yılı bütçesi AK PARTİ İktidarları döneminde
hazırlanan dokuzuncu bütçeyi oluşturmaktadır. Bütçe kanununun hazırlanması,
görüşülmesi, kabul edilmesi ve yayımlanması bütçe hakkının bir gereğidir.
Bütçeler, devletin gelir ve giderlerinin nasıl toplanacağı, gelirlerinin neler
olacağı, bu konuda nasıl izin verileceği hakkında ve bu toplanan gelirlerin
nasıl harcanacağı, giderlerin neler olup nasıl yapılacağı konusunda ilgililere
yetki veren kanunlardır.
Genel anlamda
bakıldığında, bütçelerin mali yönleri yanında ekonomik ve sosyal yönleri de
vardır, olması da kaçınılmazdır. Millet adına, yasaların verdiği yetkiyle vergi
toplayan, kamu kaynakları elde eden hükûmetlerin bu gelirleri dağıtırken
gözetmesi gereken temel unsurlardan birisi de sosyal etkilerinin en iyi ve en
verimli şekilde kullanılmasının gerçekleştirilmesidir. Hükûmetler, bir yıl
içinde millete sunacağı kamusal hizmetleri, izleyeceği ekonomik ve sosyal
politikaları ortaya koyarlar. Kısaca bütçeler, devletin nerelere ne kadar
kaynak ayıracağını ve bu kaynakları nelerden sağlayacağını gösteren önemli
belgelerdir.
Bütçeler bir
tahmin vesikasıdır. Geçmişte yapılanların ışığında, gelecekle ilgili
beklentiler, ekonomik ve sosyal hayatın gelecekte nasıl olacağını ifade eden
bütçelerin en önemli özelliği, bütçe kalemlerinin, bütçe rakamlarının ilgililer
tarafından inandırıcı bulunmasıdır. Eğer bütçe rakamları, bütçe tahminleri,
piyasa yapıcıları tarafından, kamuoyu tarafından inandırıcı bulunmazsa,
doğruluğu hakkında olumlu kanaat oluşturulmazsa bütçe sonuçları hayal
kırıklığını da beraberinde getirir. Bu inandırıcılık algılaması, sadece Türkiye
içindeki fertlerle, yerleşiklerle alakalı değil, aynı zamanda dünyanın diğer
ülkelerindeki fertlerle, ilgililerle ve aktörlerle de çok alakalı ve etkili,
önemli unsurlardan birisidir.
Güçlü bütçe
yapmak güçlü ülkelerin işidir. Bir bütçe ne kadar güvenilir, öngörülebilir ise
ülkenin küresel ekonomi içindeki yeri de o denli sağlam ve güçlü olur. Geçmiş
yıllarda yapılan bütçe kanunlarındaki en önemli eksik, biraz önce önemini ifade
etmeye çalıştığım, güvenilirlik, uygulanabilirlik ve inandırıcılığın olmaması,
ilgili hükûmetlerin yaptığı bütçelerin kamuoyunda karşılığını bulmamasıdır. O
anlamda bakıldığında, 2003 yılına gelene kadar, özellikle 1990’dan sonra,
Türkiye ekonomisinde inişli çıkışlı dönemler sıkça yaşanmıştır. İki yıl, üç yıl
büyüme gerçekleştirilirken, ardından büyük bir küçülme maalesef beraberinde
gelmiştir ve bu da çöküşle sonuçlanmıştır.
Hükûmetlerin
iktidarlarını korumak için yaptıkları popülist
yaklaşımlar ile muhalefetin iktidarı koparabilmek için uçsuz bucaksız,
mesnetsiz, dayanaksız, kaynaksız vaatleri büyük bir vaat yarışını da
beraberinde getirmiş, bu yüzden de ekonomide “İki ileri bir geri, bir ileri iki
geri.” sistemi hareketleri kaçınılmaz olmuştur. Açıkça, 1990 başından 2002 yılı
sonuna gelene kadarki dönemde bir manada popülizm
yarışı vaat yarışı şeklinde yaşanmış, geçmiştir denilebilir.
Özellikle, 1991
yılından 2002 yılı sonuna kadar geçen sürede ikili, üçlü, hatta dörtlü
koalisyonların yaşandığı, bunlar yetişmediği takdirde çeşitli vaatler ve
tavizlerle dışarıdan desteklerin sağlandığı hükûmetleri de yaşadığımız ilgili
dönemde yapılan bütçeler, maalesef kamuoyu nezdinde inandırıcılığını
sağlayamamıştır.
14 Ağustos 2001
tarihinde, milletin isteği ve güçlü desteği neticesinde, Sayın Recep Tayyip
Erdoğan önderliğinde kurulan AK PARTİ kadroları, kurulduğu günden Kasım 2002’de
iktidara gelene kadarki süre içinde Türkiye ekonomisindeki aksaklıkları
derinlemesine inceleyerek, tam detaylarıyla irdeleyerek ortaya koydukları
reçeteyi Acil Eylem Planı adı altında kamuoyuyla paylaşmıştır. İlk defa, bir
hükûmet kurulurken, programını yaparken halka bir taahhütte bulunmuştur.
Türkiye'nin önündeki açmazları bir aylık, üç aylık, altı aylık, on iki aylık
dilimler hâlinde ayırarak bir kısmını da bir yıldan fazla, yıllara yayarak bir
eylem planı sunmuştur. Milletin yüzde 34 oyuyla Parlamento çoğunluğunu sağlayan
AK PARTİ İktidarı derhâl kolları sıvamış ve halka, kamuoyuna taahhüt ettiği 205
başlık altındaki Acil Eylem Planı'nı hayata geçirmeye başlamıştır.
Devlet Planlama Teşkilatı tarafından hazırlanan 2004 yılı Acil
Eylem Planı uygulama sonuçlarını gösteren raporlara göre, 58’inci Hükûmetin bir
aylık 14 faaliyet ile üç aylık 25 faaliyetin tamamını 2004 yılı sonu itibarıyla
gerçekleştirdiği, altı aylık 39 faaliyet taahhüdünün 33’ünü, on iki aylık ve
daha uzun süreli 82 faaliyetin ise 32’sini gerçekleştirdiği görülmektedir. Kısaca, AK PARTİ hükûmetleri, beş yıllık icraat dönemi içerisinde
öngördüğü 205 başlığın 148’ini bir yıllık süreç içerisinde gerçekleştirme
başarısını ortaya koymuştur.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; bakınız, bir atasözümüz vardır: Geçmişte yaşananları
insanoğlu unutur. “Hafızai beşer nisyan ile maluldür.” diye
ifade edilen, insan belleği unutma özürlüdür diye açıklayabileceğimiz atasözünü
bugünlerde, 2002 yılına gelene kadarki Türkiye'nin konuştuğu meseleleri
sizlerle paylaşmak istiyorum: 205 başlık altında ortaya koymaya çalıştığımız,
“İktidara geldiğimiz takdirde bu meseleleri düzelteceğiz.” diye, milletimize
taahhüt ettiğimiz meselelerin neler olduğunu çok kısa başlıklar hâlinde
sizlerle paylaşmak istiyorum.
Değerli
milletvekilleri, 2002 yılına gelene kadarki konuştuğumuz en önemli meselelerin
başında Türkiye’de enflasyon meselesi vardı. Hep beraber, ta 1980’lerin
başından itibaren buna değişik değişik isimler koymaya başlamıştık, “enflasyon
canavarı” diye söylemiştik. Enflasyon, vatandaşın cebindeki
kaynaklarını, değerlerini, alın terini habersizce yutan, habersizce ortadan
kaldıran ve zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan, adaletsiz bir gelir
dağılımını, gelir paylaşımını ortaya koyan bir sürecin olduğunu ifade etmiştik
ama şimdi 2010 yılına geldiğimiz, 2011 yılının arifesinde olduğumuz şu süreçte
Türkiye’de enflasyonun artık gündemden düştüğünü, enflasyon hedeflemesiyle
enflasyon gerçekleşmesi arasındaki yüzde 1’lik, yüzde 2’lik oynamaların
muhalefet tarafından eleştiriye maruz kaldığını görüyoruz.
MEHMET GÜNAL
(Antalya) – Hangi yüzde 1?
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – Bakınız, değerli milletvekilleri, 2002 yılından önce bir aylık
enflasyon yüzde 10’lara, yüzde 15’lere ulaşırken şu anda Türkiye ekonomisinde
yüzde 7,5’luk, yüzde 8 civarındaki 2010 yılı enflasyonuyla karşı karşıya
kalacağız. Bizim, enflasyon oranını yüzde 5’lerde, yüzde 6’larda tutmak gibi
hedeflerimiz olmasına rağmen, 2008 yılında başlayıp 2009 yılında dünyaya
yayılan küresel krizin etkisiyle yüzde 7 civarında gerçekleşen enflasyon ve
beklentilerimizin 5 olması, 1-2 puanlık fark muhalefet tarafından
eleştiriliyor. Tabii ki eleştirecekler, hakları ama geçmiş döneme baktığımızda,
2002 yılından önceki enflasyon verilerini değerlendirdiğimiz zaman şu anda
Türkiye'nin gündeminde enflasyonun var olmadığını işaret etmemiz ve bunda da
gerçeği tespit etmemiz gerekir.
FARUK BAL (Konya)
– 1999’la 2002’yi de rakamlarla söyle.
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – 1999-2002 yılı verilerine de geleceğim, biraz sonra onu göreceğiz.
Bakınız, değerli
milletvekilleri, 2002 yılı sonu itibarıyla Türkiye’de konuşulan en önemli
meselelerden birisi de vatandaşımızın, SSK’lı bir işçinin sağlık hizmetlerinden
faydalanması için gerekli olan zahmet ve emekti. İşçimiz, rahatsızlanır,
hastalanır, işverenine gider, vizite kâğıdını alır. Vizite kâğıdıyla birlikte
SSK hastanesine başvurur, sıra bekler. Sabahtan akşama kadar sıra bekler. Sıra
gelirse, şansı varsa ne âlâ, doktor tarafından muayene olur ve doktor
vizitesini yazar. Bu çile, bu zulüm bu anda bitmez, arkasından tekrar ilaç
kuyrukları başlar. İlaç kuyruklarında zamanları geçer. Bir taraftan işveren
işçisinin sağlığına kavuşup bir an önce üretime dönmesi için beklerken, öbür
taraftan sağlığını kaybetmiş işçi, bir an önce sağlığına kavuşabilmek için
büyük bir zaman, büyük bir efor sarf eder. Bir
taraftan hastalığın verdiği eziyet, öbür tarafta kuyruklardaki, doktor
kuyruğundaki, hastane kuyruğundaki çile, maalesef işçiyi hayatından bezdirir.
SSK
hastanelerinde doluluk oranı yüzde 100’ün üzerindeyken, işçilerin sağlık
kontrolünden geçmeleri sıhhi bir ortamda yapılmazken, denetimlerin tam
manasıyla veya teşhisin tam manasıyla, tedavinin gerçek anlamda uygulanamadığı
bir süreç yaşanırken, devlet hastanelerindeki doluluk oranı yüzde 35’ler
civarında. Bir taraftan devlet hastanelerinden BAĞ-KUR’lular, devlet memurları
faydalanır ama öbür taraftan SSK işçilerinin bu hizmetlerden faydalanması
maalesef çok zor olur.
Biz ne yaptık?
Tek çatı altında sağlık sistemini birleştirdik ve tek çatı altındaki sağlık
sistemini birleştirirken bu anlamda da özel hastanelerden, fakültelerden hizmet
sağlanmasını, bu hizmet sağlayışıyla birlikte ücretsiz olarak yine sağlıkla
ilgili kuruluşlarımızın, sosyal güvenlik kuruluşlarımızın bu konuyu karşılayacağı
şekilde düzenlemeyi yaptık ve bir anda, işçimizin sağlık kuruluşlarındaki
çektiği çileyi bitirdik. O dönemde sağlık kuruluşlarının tek çatı altında
birleştirilmesiyle ilgili muhalefetle yaptığımız tartışmaları hatırlıyorum ve
gerçekten, AK PARTİ İktidarı döneminde yapılan bu icraatın vatandaşımıza ne
büyük bir kolaylığı beraberinde getirdiğini de ifade etmeye çalışıyorum.
2004 yılı, 2005
yılı bütçeleri konuşulurken 2002 yılı öncesinde çok önemli hadiseler geçerdi.
Hastaların hastanelerde rehin alındığı süreçleri yaşamıştık. Öyle ki sosyal
güvenlik sistemine bağlı BAĞ-KUR’lu veya SSK’lı bir vatandaş, herhangi bir
şekilde, acil durumlarda fakülte hastanelerine gittiği takdirde, Sosyal
Güvenlik Kurumunun taahhüdü olmasına rağmen ayrıca vatandaştan senet alınırdı. Vatandaş hastalığı bitip taburcu olma durumuna geldiği noktada
senedini ödemediği takdirde rehin durumuyla karşı karşıya kalınır, eş dost veya
bu konuyla ilgili bir milletvekilinin yardımına muhtaç kalınır, milletvekili
telefon açar “Ne olur bizim hastamızın bu borçlarıyla ilgili durumu yapın, SSK,
BAĞ-KUR size üç ay sonra, dört ay sonra bunu ödeyecek.” diye büyük sıkıntılarla
karşılaşırdı. 2004 yılı bütçe görüşmelerini burada yaparken -çok iyi
hatırlıyorum- bakınız, değerli milletvekilleri, 2004 yılında, 2005 yılında
muhalefet partilerine biz sağlık sisteminde hiçbir hastanın rehin kalmayacağını
ifade ettiğimiz dönemde muhalefet teker teker bazı illerde uç örnekler bularak
“Şu hastanede şunlar rehin kalmıştır.” diye bir örnek, iki örnek bulmak için
gayret sarf ediyordu ama 2010 yılında ve 2011 Türkiyesi’ne giderken bunlar
tamamen gündemimizden dışarıya çıkarıldı.
Yine, en önemli
meselelerden birisi emeklilerin maaşlarını alabilmeleriydi. Çok düşük seviyede
olan emekli maaşlarını alabilmek için banka önündeki kuyrukları hep beraber
hatırlıyoruz. Sabah erkenden, gün doğmadan yaşlı başlı insanlarımız,
emeklilerimiz banka veznelerinin, banka kapılarının önünde kuyruğa dizilir,
onlar emekli maaşlarını almak için çile çekerlerdi sabahtan akşama kadar.
“Bunun için bir çözüm bulalım.” dediler, “Tek numaralar şu gün gitsin, çift
numaralar bu gün gitsin.” diye. Yani o gün içerisinde çözüm bulmak için bu
gayretler de maalesef imkân sağlamadı. Biz ne yaptık? Geldiğimiz dönemde
“Sadece devlet bankalarıyla değil, kurum ve kuruluşlar istedikleri bankalarla
anlaşarak, kamuda olan çalışanlarının maaşlarını istedikleri şekilde
ödeyebilir.” dedik ve emekli maaşlarının alınma çilesini bir anda bitirme
imkânına kavuşmuş olduk.
Değerli
milletvekilleri, bir de geçmiş dönemdeki en önemli, konuşulmayan konulardan
birisi “Tasarrufu Teşvik Fonu” diye ifade edebileceğimiz, 2002 yılından önce
alınmış ve dağıtılması çoğu zaman aklının ucundan geçirilmemiş veya dilinin
ucundan geçirmekten, söylemekten, ifade etmekten çekinildiği, “nema” diye
adlandırdığımız bir süreç yaşadık. Yaklaşık 14 milyar TL’nin, o zamanki parayla
14 katrilyon liranın nasıl ödeneceğiyle ilgili bir süreci yaşadık. Biz,
iktidara geldiğimiz süreçte, “Devletin vatandaşa borcu olmaz.” ilkesinden
hareketle, millet adına toplanan, milletin dört gözle beklediği paraları,
sıkıntı içerisinde yaşayan, 2001 krizinin bütün imkânsızlıkları içerisinde
hayatını idame ettirmeye çalışan insanlarımızın nemalarını belirli bir periyot dâhilinde ödeme imkânını gerçekleştirdik. “Olmaz.”
denilenleri yapma şartını ve bunu da hayata geçirmenin başarısını göstermenin
hep birlikte gururunu yaşıyoruz. Buna Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun,
Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu içerisindeki milletvekillerinin çok önemli
katkılarını da ifade etmek istiyorum.
MEHMET GÜNAL
(Antalya) – Çok katkıları var, çok parmak kaldırdılar!
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – Muhalefette olan arkadaşlarımızın da desteğini inkâr etmemek lazım.
Sizin de, eğer o dönemde bulunmuş olsaydınız, bizimle birlikte, yaptığımız bu
doğrulara parmak kaldıracağınıza inanıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Sayın
Elitaş, lütfen karşılıklı konuşmayalım. Genel Kurula hitap edin Sayın Elitaş.
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – Değerli milletvekillerim, Türkiye ekonomisinde çeşitli dönemlerde
krizlerle karşı karşıya kaldığımızı ifade etmek istiyorum. İlk defa krizlerin
yaşandığı dönem 1969’lara bağlanabilir, 1980 yılına gelen süreç görülebilir,
1994 yılındaki ekonomik krizi, ekonomik daralmayı ifade edebiliriz, bir de 2000
yılında başlayıp 2001 yılında ortaya çıkan krizleri de göz ardı etmemiz mümkün
değil.
Değerli
milletvekilleri, bakınız, 1994 krizi ile 2001 krizi birbirine paralel
krizlerdir. 1994 krizindeki yönetimdeki basiretsizlik, Türkiye ekonomisindeki
öngörüsüzlük 2001 krizinde de aynı şekilde kendisini ortaya koymaktadır. 2000 yılının sonuna doğru on sekiz tane bankaya el konulmuş, 2000
yılının Kasım ayında, Aralık ayında altı tane bankaya el konulmuşken, kriz bar
bar bağırırken, krizin ayak sesleri güçlü bir şekilde duyulurken, sağır sultan
dahi duymuşken, maalesef, üçlü iktidar döneminde krizle ilgili hiçbir öngörü ve
duyum ortaya konulmamış, tedbirlerle ilgili bir adım dahi atılmamıştır. 19
Şubat tarihinde ortaya çıkan bir Anayasa kitapçığıyla Türkiye ekonomisinde bir günde,
bir gecede hepimiz bir anda fakirleşmek mecburiyetinde kaldık. Ekonomiyle
ilgilenenlerin o görüşme içerisinde çıpalı kur sisteminden değişken kur
sistemine geçilmesi noktasındaki ilgililerin arada toplantıdan çıkarak hemen
mevduat hesaplarını, TL cinsinden olan hesaplarını döviz cinsine çevirdiği
günleri de birlikte hep beraber yaşadık.
Yine o günde,
ekonomi yönetimine veya ülke yönetimine yakın olan çevrelerin Merkez
Bankasından o gece içerisinde ne kadar dövizi satın aldıklarını, bu dövizi
satın almalarından dolayı bir gecede ne kadar büyük rakamların -3 milyar dolar
civarında- birilerinden milletin paralarının, milletin kaynaklarının birilerine
kaynak olarak transfer edildiğini hep beraber yaşadık.
MEHMET GÜNAL
(Antalya) – Siz ne yaptınız?
MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – 2001 yılındaki daralma -bakınız- iç
yönetimin dengesizliğinden, iç yönetimin uzlaşma kabiliyetinin olmadığından,
üçlü iktidarın iktidarı kurarken “Şu banka senin, bu banka benim; şu yatırımcı
kuruluş benim, öbür yatırımcı kuruluş senin; şu köye hizmet eden kurum benim,
bu köye hizmet eden kurum senin.” diye paylaşım mücadelesini verirken hâlbuki
yeterlilikle mücadele değil ortaklık dengesini korumak için yaptıkları gayret
içerisinde millete hizmet etmek yerine yandaşlarına “Nasıl imkân sağlayabiliriz?”
şeklindeki bir sürecin yaşandığı dönemi görüyoruz ve o gün 5,7’lik bir
daralmayla karşı karşıya kalıyoruz.
2007 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayıp 2008 yılında
dünya ekonomisine, Avrupa ekonomilerine sirayet etmeye başlayan ve 2008’in son
çeyreğiyle 2009 yılında ağır etkilerini hissettiğimiz küresel krizin oluş
sebeplerindeki 2009 yılındaki Türkiye ekonomisindeki daralma ki, bunda sadece
2001 krizindeki Uzak Doğu ülkelerindeki etkinin Türkiye’ye yansımaları çok
büyük bir darbe ortaya çıkarmışken dünya ekonomisinin en büyük ülkesindeki
ortaya çıkan daralmanın tsunami etkisiyle birlikte bizde ortaya koyduğu süreç
4,7 civarında bir daralmayı da beraberinde getirmiştir.
MEHMET GÜNAL
(Antalya) – Amerika’nın 2 misli oldu bizde, Amerika’nın 2 misli! Krizin merkezi
Amerika’ydı. İyi yönetim bu!
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – 2001 yılında Amerika’da hiç kriz yoktu, 2001 yılında dünyanın
hiçbir yerinde kriz yoktu. O kadar güzel yönettiniz ki, o kadar güzel bir iş
yaptınız ki 5,7’ye çıkardınız. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
MEHMET GÜNAL
(Antalya) – Sen ne yaptın?
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – Hiç ortada bir şey yokken, ortada hiçbir şey yokken kendi başınıza
çıkardığınız krizle belli bir noktaya getirdiniz.
Bakınız….
BAŞKAN – Sayın
Elitaş, lütfen karşılıklı konuşmayalım.
MEHMET GÜNAL
(Antalya) – Sen nasıl yönettin?
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – Sayın Başkanım…
BAŞKAN – Lütfen
Genel Kurula hitap edin siz.
MEHMET GÜNAL
(Antalya) – Yüzde 15 daralma nerede görülmüş, nerede görülmüş? Bizden daha çok
daralan var mı, bizden daha çok küçülen var mı?
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – Bakınız, değerli milletvekilleri, 2008 yılına gelirken Türkiye
ekonomisinin dünya ekonomisindeki yaşadığı olumsuzlukları Türkiye’de de yaşayan
ve yaşatan farklı olaylarla karşı karşıya kaldık. 22 Temmuz tarihindeki öne
alınmış seçime gitmenin hangi şartlarda oluştuğunu hepiniz çok iyi
biliyorsunuz.
MEHMET GÜNAL
(Antalya) – Masal anlatıyorsun, masal…
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – Ağustos 2007 tarihindeki Cumhurbaşkanlığı seçimine geliş sürecini
hangi sıkıntılarla yaşadığımızı çok iyi biliyorsunuz. Daha yedi ay önce
milletin yüzde 47’sinden ibra almış, yaptığı hizmetlerin, yaptığı programların
başarısı millet tarafından taahhüt edilmiş, belgelenmiş bir siyasi iktidar
hakkında 14 Mart 2008 tarihindeki açılan kapatma davasının Türkiye ekonomisine
ne büyük zararlar verdiğini hep beraber görüyoruz, biliyoruz. 14 Mart 2008
tarihi Cuma günüdür. Cuma günü kapatma davasını açan başsavcıya sordular “Niye
16.35’te yaptınız?” deyince “Piyasalar bundan etkilenmesin.” dedi. İktidardaki
yüzde 47’lik bir partiyle ilgili yapılan böyle bir hareketin piyasaları ne
kadar olumsuz etkileyeceğinin bilinci altında olmasına rağmen, Türkiye’deki
yaşayan insanların bundan ne büyük zararları olacağını, bunlarla hangi
zararlara maruz kalacağını bilmelerine rağmen buna cesaret edilmiş ve AK
PARTİ’ye kapatma davası açılmış.
MEHMET GÜNAL
(Antalya) – Yani öyle olmasa hiç kriz olmayacaktı…
BAŞKAN – Sayın
Günal… Sayın Günal, lütfen…
MEHMET GÜNAL
(Antalya) – Biraz gerçekçi olsun Sayın Başkanım.
MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – Bu süre içerisinde bütün
imkânsızlıklara, bütün sıkıntılara rağmen Hükûmet basireti elden bırakmamış,
mali disiplini elden bırakmamış, kararlı bir şekilde, milletine verdiği sözü
yerine getirmek için, ekonomik şartları, hiçbir etki altında kalmadan, 2009
yılındaki mahallî idareler seçimini de hiç dikkate almadan mali disiplini
kararlı bir şekilde uygulamış ve istikrarla, güvenle birlikte Türkiye
ekonomisinin, dünya ekonomilerinin yaşadığı krizden minimum seviyede
etkilenerek çıkmasına büyük bir katkı sağlamıştır. Biz hep söylüyoruz, “Dünyadaki ekonomik kriz bütün ülkeleri
derinden etkiledi ama Türkiye ekonomisini teğet geçti.” dediğimiz ifade bundan
kaynaklanmaktadır.
Siz 2001 yılında
Uzak Doğu’da bir veya iki ülkede ortaya çıkan etkinin sonuçlarını 5,7
şeklindeki bir küçülmeyle, bir gecede doların 600 liradan 1.200 liraya çıktığı
bir süreci yaşarken, Türkiye ekonomisi 2008-2009 yılında ortaya çıkan mali
piyasalardaki bozukluğu çok hafif sıyrıklarla atma becerisini ortaya koymuştur.
Şimdi, değerli vatandaşlarıma şunu ifade etmek istiyorum: Bundan
önceki süreçte yaşananların yaşandığı bir ortamda, eğer 2008 yılında yaşanan
“yüzyılın en büyük krizi” diye ifade ettiğimiz bir süreçte AK PARTİ İktidarı
olmamış olsaydı, bizden önceki iktidarlar olmuş olsaydı, bizden önceki
koalisyonlar olmuş olsaydı, şu anda belki, Türkiye, 2008 yılındaki İzlanda’nın
konumuna düşüp, artık dünya ülkelerinden, IMF’den para da bulamaz noktaya gelip
belirli değerlerini -Yunanistan’ın şu anda “Adalarını satıyor.” şeklinde
medyada yer aldığı gibi- pazarlama noktasına getirecek iktidarlarla karşı
karşıya olacaktı.
Şimdi milletimiz
şükrediyor, diyor ki: “İyi ki 2002 yılında ben yüzde 34’le AK PARTİ’yi iktidara
getirmişim, iyi ki 2007 yılında ben yüzde 47’yle AK PARTİ’yi iktidara
getirmişim.” diye millet şükrediyor. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Siz belki
bunları anlamayabilirsiniz ama millet bunları çok iyi bir şekilde anlıyor.
MEHMET GÜNAL
(Antalya) – Haziranda göreceğiz bakalım.
MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) – İnşallah 2011 yılında yapacağımız
seçimlerde de yine, sekiz yıllık AK PARTİ İktidarı dönemi içerisinde, bütün
olumsuz şartlara rağmen, muhalefetin acımasız ve kantarın topuzunu, ölçüsünü
hiç tutturamadığı bir süreç içerisinde yaptığı eleştirilerine rağmen, millet
kimin doğru söylediğini, kimin farklı bir şekilde söylediğini açık ve net bir
şekilde görüyor. 2011 yılındaki
seçimlerde de inşallah bununla ilgili değerlendirmelerini yapacak.
Değerli
arkadaşlar, biz iktidara gelirken üç meseleyi gündeme getirdik. Bir:
“Yoksullukla mücadele edeceğiz.” dedik. İki: “Yolsuzlukla mücadele edeceğiz.”
dedik. Üç:”Yasaklarla mücadele edeceğiz.“ dedik.
2002 yılından bu tarafa, iktidara geldiğimiz günden bu tarafa
çeşitli değişikliklerle, Anayasa’daki yaptığımız değişikliklerle yasakları
minimum seviyeye getirip özgür bir Türkiye’yi, konuşan bir Türkiye’yi
gerçekleştirebilmek için Türkiye Büyük Millet Meclisinde bulunan
milletvekillerimizin desteğiyle birlikte ve en son milletimizin onayıyla
birlikte 12 Eylül 2010 tarihinde “Ben yasaksız bir Türkiye istiyorum.” diyen
halk oylamasının sonuçlarını gördük.
HÜSEYİN YILDIZ (Antalya) – Siz konuşurken iyi, başkası konuşsa
kötü.
MEHMET GÜNAL
(Antalya) – Kim için yasaksız?
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – İnşallah, halk oylamalarının sonuçlarındaki mesajı hepimiz iyi bir
şekilde algılayabilirsek, hepimiz doğru okuyabilirsek 2011 seçimlerinden sonra
burada bulunan siyasi partilerle hep birlikte -kim olur kim kalır- yepyeni bir
Anayasa’yı yapma şerefi Türkiye Büyük Millet Meclisinin 24’üncü dönemindeki
Parlamentosu üyelerine nasip olacaktır diye düşünüyorum.
Değerli
milletvekilleri, bizim bu süreç içerisindeki yaptığımız, milletimizle
paylaştığımız çok önemli kaynaklarımız var. Bakınız 58’inci Hükûmet iktidara
gelir gelmez yoksulluk sınırının altında ücret alan emeklilerimize 75 lirayla
100 lira arasında seyyanen zam yaptı. O zaman Ana Muhalefet Partisinin Genel
Başkanı itiraz etti “Bu kaynağı nereden bulacaksınız? Zaten 2001 yılı
etkilerini çözmeniz, etkilerini azaltmanız mümkün değil, kaynak bulamazsınız.”
dedi. Kaynak 3 milyar liraydı yani “3 katrilyon lira kaynak bulunmaz.” denildi.
MEHMET AKİF
HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Ne zaman itibarıyla?
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – Biz dedik ki: “Bunun özü, bunun kaynağı millettir.” Bizden önceki
dönemde faiz kıskacında boğulmuş, gelirinin büyük bir kısmını, vergi
gelirlerinin çok büyük bir kısmını faiz giderlerine harcamak mecburiyetinde
kalan ülkenin güven veren, istikrar sunan bir iktidarı sayesinde faiz
gelirlerinde artış değil hatta göreceli, hatta uzun vadede baktığımızda önemli
bir düşüşün var olduğunu görüyoruz.
HARUN ÖZTÜRK
(İzmir) – Faiz gideri, gider gider…
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – 2001 yılında vergi gelirleri faiz gelirlerini karşılayamamış üste 3
lira borçlanma ihtiyacı hisseden bir hükûmetten 2002 yılında vergi gelirleri
ancak faiz gelirlerinin yüzde 80’ini karşılayabilen bir ülke konumuna gelmiş.
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Faiz haram değil mi Sayın Elitaş?
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – Şu anda vergi gelirleriyle faiz gelirlerini karşılaştırdığımızda
vergi gelirlerinin faizleri karşılama oranının çok yüksek noktaya çıktığını
milletin alın teriyle ödediği vergileri yine millete kaynak olarak
aktardığımızı görüyoruz. İlki, emekli maaşlarındaki artırdığımız seyyanen
paralar. Arkasından “Susuz köy kalmayacak.” dedik, “Yolsuz köy kalmayacak.”
dedik; “Su medeniyettir” dedik, “Yol medeniyettir.” dedik, köylere su götürdük.
Bizden önceki dönemde sulu köy nasıldı biliyor musunuz değerli arkadaşlar? Bir
köyün meydan çeşmesi vardı. O meydan çeşmesinde -hatta bunun da şarkıları,
türküleri olurdu, filmleri olurdu- herkes bakracını, bidonunu alır, çeşmesinde
evinin ihtiyacını karşılamak için giderdi.
MEHMET GÜNAL
(Antalya) – Artık millet film de yapamayacak!
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – Ama biz KÖYDES projesiyle birlikte artık her eve su verme imkânını,
her köye yol götürme imkânını sağladık. Nereden sağladık? Milletin kaynaklarını
en verimli şekilde kullanarak, tüyü bitmedik yetimin hakkını en iyi şekilde
koruyarak, ihalelerdeki en yüksek oranları en düşük oranlarla… Yüzde 10’luk,
“10’lukçu” diye tanımlanan dönemleri geçirip maliyetlerin en uygun şekilde ve
yatırımların en verimli şekilde olması noktasına getirdik.
Bakınız, 1998
yılında Bayındırlık Bakanlığının ortalama kırım oranları yüzde 40-45 civarında.
1999 yılından 2000, 2001 yıllarına baktığımızda, Bayındırlık Bakanlığının
ihalelerinde kırım oranları yüzde 10’a düşmüş. “10’lukçu” diye bazı müteahhitler ortaya çıkmış ve o süreçte tabii ki siz,
milletin kaynaklarını iyi bir şekilde değerlendirmezseniz, milletin
kaynaklarını koruma güdüsü içerisinde olmazsanız, hesap verme sorumluluğunu
içinizde hissetmediğiniz takdirde bu sonuçlarla karşı karşıya kalırsınız.
Bizden önceki
sekiz yıllık dönem ile bizim zamanımızdaki geçirdiğimiz sekiz yıllık döneme
bakın: Harcanan paralar eşit, bütçeden yatırıma ayrılan kaynaklar eşit ama
ondan önceki dönemde 5 bin tane yatırım için portföy
hazırlanmış, her birine ufak tefek şeyler verilmiş. Ama bizim zamanımızda
baktığımızda 5 bin tane…
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AKİF AKKUŞ
(Mersin) – Sizin zamanınızda aynı yollar üç yılda 4 defa yenilendi. Yeniden
yeniden duble yol yapılıyor.
BAŞKAN – Sayın
Elitaş, size ayrılan otuz dakikalık süre doldu. Konuşmanızı lütfen tamamlayın.
Aksi hâlde Sayın Gedikli’nin süresinden kullanmak zorunda kalabiliriz.
Size iki dakika
ek süre veriyorum, lütfen tamamlayın efendim.
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım, iki dakikada bitireceğim efendim.
Bakınız, Değerli
Milletvekilim, AK PARTİ iktidara geldiği dönemde Türkiye’de 6.101 kilometre duble yol vardı.
AKİF AKKUŞ
(Mersin) – Duble yol demiyorum… Yeniden yeniden, tekrar tekrar yapıyorsunuz.
BAŞKAN – Lütfen,
lütfen karşılıklı konuşmayalım.
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – 6.101 kilometre duble yol vardı.
SUAT KILIÇ
(Samsun) – Bize anlat Sayın Başkanım, bize anlat.
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – AK PARTİ’nin iktidara geldiği şu aralık ayı itibarıyla, kasım ayı
sonu itibarıyla, 13.500 kilometreye yaklaşan duble yol
var. Cumhuriyet tarihi döneminde 6.100 kilometre duble
yolu gerçekleştirmiş hükûmetler, sekiz yıllık süre içerisinde 2 katına
çıkarmış, milletimizi duble yolla karşılaştırmış.
AKİF AKKUŞ
(Mersin) – Demir yolu köprülerinin üstünden sular akıyor, sular…
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – Şu anda duble yolun ne olduğunu bilmemiz
mümkün değil.
MEHMET GÜNAL
(Antalya) – Yanına çizgi çekin!
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – Mesela, siz, ilinize Ankara’dan giderken 3 kilometrelik, 5
kilometrelik tamirle karşı karşıya kaldığınızda duble
yolun ne kadar büyük bir nimet olduğunu ancak o zaman kavrayabilirsiniz.
AKİF AKKUŞ
(Mersin) – Efendim, ihale konusunu diyorum, ben duble
yola bir şey demiyorum. İhalesini diyorum, ihalesini…
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – Sizinle beraber bir yurt dışına maça gittik biliyorsunuz. Yurt
dışına gittiğimiz maçta 70 kilometrelik yolun bir buçuk saatte aşılacağını
söylediler bize.
AKİF AKKUŞ
(Mersin) – Aynı yere 4 defa ihale yapıldı.
BAŞKAN – Lütfen
sayın milletvekilleri…
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – Dedik ki: “Avrupa Birliğinin ortasındaki bir ülkenin 70
kilometrelik yolu bir buçuk saatte aşılır mı?” diye hayıflandık. Orada biz
dedik ki size: Bakın, Değerli Milletvekilim, biz şu anda milattan önceyi
konuşmuyoruz, AK PARTİ’den önceyi söylüyoruz, daha beş sene önce Türkiye'nin 70
kilometrelik mesafesindeki yolu bir buçuk saatte, iki saatte geçilirdi.
BEKİR BOZDAĞ
(Yozgat) – Elmadağ, Elmadağ…
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – Bugün “Elmadağ” diye, “ölüm virajları”
diye ifade ettiğimiz yol iki saatte geçilirdi. Şimdi Elmadağ yolu on dakikada
geçilir oldu. Bugün Türkiye'nin ana arterlerinin tamamını duble
yolla ortaya çıkardık. Onun için diyorum ki: 2002’den önce yapılan süreçlerle,
yatırımlarla şu andaki yatırımları milletimize hatırlatmamız lazım.
Ben
Kayseri-Ankara yolunda bundan önce duble yolla
gitmeyip tek şeritli yoldan giderdim ama bu yapılanların nasıl değerli olduğunu
ancak tamir anında bakıp hissediyoruz.
AKİF AKKUŞ
(Mersin) – 2 milyon dolara alıp Seydişehir Alüminyum Tesislerini 320 milyon
dolara verdiniz, eşe dosta sattınız.
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – Bu hizmetleri bize kazandıran, gerçekleştiren Sayın Recep Tayyip
Erdoğan başkanlığındaki Hükûmete ve AK PARTİ Grubuna teşekkür ediyorum.
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın
Elitaş, sadece selamlama yapmanız için açıyorum mikrofonu, lütfen…
MUSTAFA ELİTAŞ
(Devamla) – Bütçemizin hayırlı uğurlu olmasını temenni ediyor, yüce heyetinizi
saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Sayın
Elitaş, teşekkür ederim.
Değerli
milletvekilleri, birleşime on dakika ara veriyorum.
Kapanma Saati: 14.55
İKİNCİ OTURUM
Açılma
Saati: 15.11
BAŞKAN:
Mehmet Ali ŞAHİN
KÂTİP ÜYELER: Murat ÖZKAN (Giresun), Yusuf COŞKUN (Bingöl)
BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 31’inci Birleşiminin İkinci
Oturumunu açıyorum.
2011 Yılı Merkezi
Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2009 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu
Tasarısı’nın görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Komisyon?
Yerinde.
Hükûmet? Yerinde.
Şimdi, söz sırası
Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Ankara Milletvekili Sayın Bülent
Gedikli’de.
Sayın Gedikli,
buyurun efendim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
Süreniz otuz
dakikadır.
AK PARTİ GRUBU
ADINA BÜLENT GEDİKLİ (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2011
yılı merkezî yönetim bütçesinin geneli üzerinde AK PARTİ Grubu adına söz almış
bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Görüşmelerine başladığımız 2011
yılı bütçesinin ülkemize ve milletimize hayırlı olmasını temenni ediyorum.
Değerli
arkadaşlarım, bütçeler bir memleketin en önemli işidir. 2011 yılı bütçesi AK
PARTİ İktidarının 9’uncu bütçesi olarak huzurunuzdadır. Ne mutlu bize ki sekiz
yıl üst üste gelişen ve kalkınan Türkiye’mizin 9’uncu bütçesini yapıyoruz. Bu
bütçe de diğerlerinde olduğu gibi bir hedefin, bir iradenin, bir gayretin
yansımasıdır. Bu hedef, ülkemizi layık olduğu yere taşımak; halkımızın ayağına
layık olduğu hizmeti, hak ettiği hizmeti götürmektir. Bütçe görüşmeleri Türkiye
fotoğrafını bir bütün olarak görmek bakımından da en önemli zemini teşkil
ediyor.
Öncelikle eğri
oturup doğru konuşalım. Bütün değerlendirmelerden önce bir tespiti, bir gerçeği
birlikte yapalım. İşin başı istikrardır. İşin başı istikrardır. İstikrar
dediğimiz zaman önce siyasi istikrar gelir, ondan sonra ekonomik istikrar
gelir, arkasından sosyal istikrarla bu halka tamamlanır. Hamdolsun 3 Kasım
2002’de AK PARTİ’nin iktidara gelmesiyle milletimizin hasretle beklediği
istikrar ortamı sağlanmıştır, hatta bu sekiz yıllık icraatın sonunda Türkiye
bambaşka bir noktaya gelmiştir. Bugün Avrupa Birliği için Almanya neyse, bu
coğrafya için Türkiye de odur. Biz bu coğrafyada güçlü olmak zorundayız, güçlü
olmanın temel şartı da istikrardır. Bugün dünyanın 17’nci büyük ekonomisi olan
Türkiye, bir krizler ülkesi değil huzur ve istikrar ülkesidir. Türkiye, bugün
bir demokratik istikrar adası olarak sadece siyasi gücüyle değil, gelişen,
büyüyen ekonomik imkânlarıyla dünyadaki en önemli cazibe merkezlerinden birisi
olmuştur. Düne kadar başarı grafiklerini, gelişmişlik seviyelerini imrenerek
izlediğimiz ülkeler tsunami gibi üzerlerine gelen küresel krizle boğuşurken,
Türkiye bugün dimdik ayaktadır. Bir büyük küresel felaket karşısında bile
sendelemeden, tökezlemeden güçlenen ülkemizin bu başarısından hepimiz gurur
duymalıyız.
Maalesef, Türkiye
bu istikrar döneminden önce âdeta bir krizler ülkesiydi. Türkiye, yıllarca
enerjisini enflasyona, faize, kurlara, kamu borçlarına sarf ederek tüketmiştir,
bu sorunları bir türlü çözemeyerek zamanını heba etmiştir, bu sorunlarla hep
uğraşmış ve bu sorunların da esiri olmuştur.
Geçmişte bu
kürsüde yapılan bütçe konuşmalarını şöyle bir taradığımda görüyorum ki, hep
kamu açıkları, kamu borçları, enflasyon ve faiz konuşulmuş, anarşi ve terör de
cabası. Hortumlar, yağmalar, kıtlıklar, ek bütçeler, yüz günlük, beş yüz günlük
programlar, başarısızlığa mahkûm stand-by anlaşmaları, erken seçimler,
maalesef, bunlar hafızalarımızdan hâlâ silinmiş değil.
Bir örnek
vereyim: Rahmetli Özal Başbakan sıfatıyla 1988 yılı bütçesini sunarken “Yüzde
60’larda olan enflasyonun gelecek dönemlerde ineceğini hep beraber göreceğiz.”
diye Genel Kurula hitap etmiş. Fakat, aradan geçen
sadece dört yıl sonra, Sayın Demirel o günün Başbakanı sıfatıyla yaptığı bütçe
konuşmasında ülkeyi yüzde 71 enflasyonla devralmaktan yakınıyor. Demirel de
Hükûmeti devrederken enflasyon hangi oranlardadır varın tahmin edin; yüzde
70’ler civarında.
Evet, böylesine
bir temel sorunu da, diğer meselelerde olduğu gibi, çözmek AK PARTİ
iktidarlarına, bizim hükûmetlerimize nasip oldu.
Uzun yıllar
boyunca bizim yaşadığımız bu olumsuzlukları şimdi dünyanın gelişmiş ülkeleri
farklı şekillerde yaşıyor. Eğer ülkenizi dünyadaki durumu dikkate almadan
değerlendirirseniz ne dünyayı ne de ülkenizi doğru anlamış olursunuz. “Bize ne
dünyadan?” diyemeyiz.
Bakın, komşumuz
Yunanistan: Kamu çalışanlarının ikramiyeleri kesildi, maaşlara yapılacak zamlar
donduruldu, kamuda çalışanların sayısı azaltılıyor, vergiler artıyor, emeklilik
yaşı yükseliyor, kamu yatırımları erteleniyor.
Fransa: Kamu
çalışanlarının maaşlarında kesintiye gidildi, kamu çalışanlarının sayısı üç yıl
içinde 100 kişi azaltılacak.
İngiltere’ye
bakalım: Kamu çalışanlarının maaşları donduruldu, kamu çalışanlarının sayısı
önümüzdeki yıllarda 500 bin kişiye kadar azaltılacak; çocuk yardımı azaltıldı,
gösteriler devam ediyor.
İrlanda ise
ekonomik olarak çökmüş vaziyette. IMF ve Avrupa Birliği ortaklaşa 85 milyar
avro yardım yaptı, buna rağmen ülkenin ne olacağı belli değil.
İrlanda, çok
yüksek ülke borcundan dolayı Avrupa Birliğine âdeta bir Arjantin sendromu yaşatıyor. Biliyorsunuz 2002 yılında, 2001 yılında,
o zamanlar üçlü koalisyon döneminde “Acaba Türkiye, Arjantin olur mu?” diye
tartışılırdı, konuşulurdu.
Evet, dünyada durum bu. Verdiğimiz
örnekler ne kadar da Türkiye’nin eski dönemlerini hatırlatıyor. Şimdi Avrupa
ülkeleri de benzer durumda.
Bu kriz sonucunda
dünya ekonomisi binde 6 oranında küçülmüş vaziyette. Fakat bu sizi yanıltmasın,
gelişmiş ülkeler yüzde 3,2 oranında küçüldü. Büyük ekonomileri örnek verirsek;
Almanya yüzde 5, Japonya yüzde 5,2; Rusya 7,9 oranında küçülmüş vaziyette;
başka sorunlarla da uğraşıyorlar; kur meseleleri, sosyal sorunları gittikçe
artıyor.
Evet, Türkiye’nin
daha da kötü durumlara düşeceğini zanneden, bu kriz ortamında, felaket
tellallarının kötümser senaryoları ellerinde kalmıştır. Ekonomik krizden
Türkiye için bir çöküş bekleyenler mahcup olmuştur. Ekonomik krizin siyasi
istikrarı bozmasını bekleyenler hayal kırıklığına uğramıştır. Az önce örneğini
verdiğim ülkeler krizin altında kalarak havlu atarken, Türkiye sapasağlam
durmuş, geriye doğru değil ileriye doğru hamle yapmıştır. Bu süreçte Amerika
bile “1929 dünya buhranına geri mi dönüyoruz?” diye panik yaşamış, Almanya
Başbakanı Merkel “Avrodan çıkabiliriz.” diyecek bir noktaya gelmiştir. Bu
arada, şimdiye kadar Amerika’da 314 tane bankanın battığını da hatırlatmak
isterim.
Türkiye, böyle
büyük bir felaketi kazasız belasız atlattıysa öncelikle siyasi vizyonuna bakacaksınız. Sağlam bir siyasi irade, dünyayı iyi
okuyan, ülkemizin gücünü, imkânları başta olmak üzere dünyaya doğru hissettiren
bir Hükûmet işbaşında olmasaydı kim bilir şimdi hangi uçurumdan yuvarlanmış
olacaktık.
Değerli
arkadaşlarım, krizi iyi yönetmek başlı başına bir marifettir. Eski dönemler
devam etseydi böyle bir krizde yalvar yakar IMF’ye gidilirdi. IMF’den temin
edilecek kaynağa göre tutum belirlenir, buna uygun reçetelerle yeni bir meçhule
doğru ülke yol alırdı. Oysa bu sefer milletine inanan, milletinden güç alan bir
Hükûmet önderliğinde kriz başarıyla yönetilmiştir. Bu krizde, IMF karşısında
ilk kez kompleksiz bir duruş sergilenmiş, cumhuriyet
tarihinde ilk defa bir başbakan, Başbakanımız, IMF’ye duracağı yeri
göstermiştir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bu krizde bu olmuştur. Bu,
yüksek bir liderlik, siyasi bir kararlılık ve milletine duyulan güvenin
sonucudur.
Evet, Türkiye
krizi başarıyla yönetti. Önceki krizlerde yaşananların hiçbirisi bu krizde
Türkiye’de yaşanmadı. Önceki krizlerde -hepimiz gayet iyi biliyoruz- kurlar
fırlar, faizler zıplar, enflasyon artar, bankalar batar, paralar uçar, vergiler
artırılır, yetmez, ek vergiler getirilir. Bütün bunlar sonucunda, öğrenilmiş
bir çaresizlik olarak, en sonunda IMF’nin kapısına gidilirdi. Bu krizlerde bu
olurdu.
HÜSEYİN YILDIZ
(Antalya) – Farklı bir şey söyle!
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Evet, bu krizde de aynı şey oldu.
HÜSEYİN YILDIZ
(Antalya) – Farklı bir şey söyle! Sekiz senedir aynı gazeli okuyorsun.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – “IMF’siz olmaz, ekonomi batar, ülke batar, sosyal patlamalar
yaşanır.” dediler.
HÜSEYİN YILDIZ
(Antalya) – Sekiz senedir aynı şeyleri söylüyorsun.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – “Tek başınıza yapamazsınız, anlaşın.” dediler. Hatta,
Merkez Bankasının ucuz döviz satması için lobi yapanlar bile oldu. Bunları
hatırlatmak bizim görevimiz değerli arkadaşım.
HÜSEYİN YILDIZ
(Antalya) – Artık, kendinizi geliştirin, geliştirin.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – İsterseniz 2001 yılına gidelim. Merkez Bankasının o dönemde sattığı
ucuz dövizlere gidelim isterseniz.
HÜSEYİN YILDIZ
(Antalya) – Sekiz senedir iktidardasınız.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Nasıl satmış, nasıl olmuş?
BAŞKAN – Sayın
Gedikli…
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – İsterseniz onlara kadar gidelim.
RECEP TANER
(Aydın) – SEKA’ya gel, SEKA’ya gel.
BAŞKAN – Sayın
Gedikli, lütfen kişisel…
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Daha sonra, o hükûmetin yapmış olduğu kanun değişikliklerine bir
bakalım.
BAŞKAN – Kişisel
münasebetler içine girmeyin.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Neler olmuş o dönemde?
BAŞKAN – Genel
Kurula hitap edin Sayın Gedikli. Lütfen…
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Bunları ortaya koymadan, bu hesabı vermeden bu konuşmaları elbette
yapamazsınız.
TUNCA TOSKAY
(Antalya) – Dedikodu yapma!
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Evet, dedikodu değil, bunlar sabit…
BAŞKAN – Lütfen
sayın milletvekilleri…
TUNCA TOSKAY
(Antalya) – Belge açıkla, belge!
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Yargı kararları var, yapılan çalışmalar hakkında, o dönemde satılan
dövizler hakkında, hepsi var. Yargı kararları mevcut.
RECEP TANER
(Aydın) – Sekiz seneden beri iktidarsınız, ne yaptınız?
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Değiştirdiğiniz kanun da ortada, 4’üncü maddeyi nasıl
değiştirdiğinizi de biliyoruz.
HÜSEYİN YILDIZ
(Antalya) – Hiçbir şeyden haberin yok.
BAŞKAN – Sayın
Gedikli, lütfen, siz Genel Kurula hitap edin.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Evet, birçok ülke yatırım kısıtlamasına giderken, vergiler artarken
biz yatırımları artırdık, vergileri azalttık, teşvik paketleri uyguladık.
Bu krizde farklı
şeyler oldu değerli arkadaşlarım. Bakın, milletimiz bize güvendi, biz de
milletimize güvendik. Bu küresel krizde, hem ülkemizin yeteneklerini hem de
uluslararası piyasaları çok iyi okuduk. Bu değerlendirmelerin ışığında, yine,
cumhuriyet tarihinde ilk kez bir başbakan krize teşhis koymuş, “Kriz bize teğet
geçecek.” demiş ve haklı çıkmıştır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Buna var
mı bir itirazınız? 94, 99, 2001 krizlerinde neler olduğunu gayet iyi biliyoruz.
Krize teşhis bile koyamadınız, krizin altında kaldınız. Evet, biz bu krizde
IMF’den borç almayı bırakın, 23,5 milyar dolardan 6 milyar dolara kadar IMF’ye
olan borcu düşürdük.
RECEP TANER
(Aydın) – Şu anda kaç?
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Sizlerin o dönemde IMF’ye yaptığınız borçları ödedik biz.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Piyasalardan aldığınız borcu söyle.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Stand-by anlaşmalarını, hiçbirini neticelendiremediniz.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Şu anda Türkiye'nin borcu ne kadar piyasalara?
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Tabii, bir taraftan bütün bunlar yaşandı.
RECEP TANER
(Aydın) – Ezbere konuşuyorsun!
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Evet, siz, tabii, muhalefet olarak bu duruşa alışkın değilsiniz,
yapılanları anlamakta zorluk çektiniz ama anlamamanızı mazur görüyoruz, bu
krizdeki anlayışsızlığınızı mazur görüyoruz.
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Senede bir kere kürsüye çıkıyorsun, konuş, konuş; bırak laf atmayı
ya!
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Bakın, çünkü ilk kez bir Hükûmet gördünüz, böyle bir Hükûmeti
gördünüz, ilk kez böyle bir Başbakan gördünüz.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Türkiye'nin borcu ne kadar, onu söyle.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Evet, bu krizlerde farklı bir durum daha vardı. Türkiye’de daha
önce yaşanan bütün krizlerin bedelini fakir fukaraya ödettiniz.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Milleti kandırmaktan vazgeç.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Önceki dönemlerin yaptığı budur, bu hükûmetlerin yaptığı budur.
Fırsatçılar servetlerine servet kattı.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Türkiye'nin borcunu söyle, borcunu.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Geleceğim acele etmeyin.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Ne kadar Türkiye’nin borcu?
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Borçlara da geleceğim, sıcak paraya da geleceğim. Hiç endişe
etmeyin, hepsini konuşacağız, hiç merak etmeyin.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Tefeciden borç aldınız.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Evet, siz fırsatçıların servetlerine servet kattırdınız.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Ayıptır, milleti kandırıyorsun!
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Stokçulara, dövize, faize oynayanlara paralar kazandırdınız,
yaptığınız buydu.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Tefeciden aldığın borcu söyle.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) –‑ Bütün bu krizlerde ülkemizin…
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Doğru konuşun, doğru!
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Bu krizlerdeki ortaya çıkan sıkıntıların ateşini de fakir fukaraya
söndürttünüz.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – IMF’den borç almamış! Tefeciden borç alıyorsunuz.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Evet ama tamam, değerli arkadaşlarım, şimdi size hitap etmiyorum.
Muhalefet olarak hararete gerek yok.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Türkiye'nin borcunu 1 trilyon dolara çıkardınız.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Onları da anlatacağım, hepsini anlatacağım.
Bu noktada bir
üzüntümüzü de dile getirmek istiyorum. Bu krizde maalesef özel sektörümüz de
sosyal sorumluluk anlayışı içinde hareket etmedi, edemedi; işçi çıkartma yoluna
gittiler. Fakat daha sonra gördük ki birinci beş yüz, ikinci beş yüz büyük
firma, maşallah 2009 yılında güzel kârlar yapmışlar, yapsınlar hiç gözümüz yok.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Bankaların kârı ne kadar oldu, onu konuş, konuşsana bankaların
kârını.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Kriz onları da teğet geçmiş, öyle göründü. İnşallah, bundan sonra
aynı şeyi yaparlar ama biz onları da mazur görüyoruz. Çünkü bu krizi eski krizlerin
kodlarıyla okudu özel sektörümüz maalesef ama eski dönemlerin hükûmeti de yoktu
tabii.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Ayıptır! Milleti aldatmaktan vazgeç.
RECEP TANER
(Aydın) – Telekom’u kaça sattınız, Telekom’u?
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Onu konuşun bakayım, Türkiye’yi nasıl yabancılara peşkeş çektiniz?
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – 2002’de çıkardığınız YPK kararlarını burada açıklarız. (MHP
sıralarından gürültüler)
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Açıkla, açıkla!
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Neleri özelleştirdiniz, onlara bakarız. Bizden çok daha fazlasını
yaptınız.
BAŞKAN – Sayın
Gedikli, lütfen karşılıklı konuşmaya mahal vermeyin, siz Genel Kurula hitap
edin.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, ülkemiz 2009’un son çeyreğinden
itibaren hızla büyümeye başlamış, en hızlı büyüyen ekonomilerden biri olmuştur.
(MHP sıralarından gürültüler)
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Yolsuzlukları nerelere taşıdınız?
RECEP TANER
(Aydın) – Demagoji yapıyorsun!
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Dinleyin, lütfen dinleyin.
Türkiye, dünyada
en hızlı büyüyen ekonomilerden birisidir şu anda.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Ayıptır, ayıptır!
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – 2010 yılının ikinci çeyreğinde -bakın iyi dinleyin- 2010 yılı
birinci çeyreğinde 11,3; ikinci çeyrekte 10,3; üçüncü çeyrekte yüzde 5,5; dokuz
aylık ortalamayı veriyorum, yüzde 8,9 oranında bir büyüme gerçekleştirerek
tarihî bir başarıya imza attık. Buraları dinleyin.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Geçen sene yüzde kaç küçüldü?
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Üç aylık dönem bakın yüzde 8,9. Bakın, bu büyümeyi, 8,9’luk
büyümeyi “Kriz Türkiye’yi teğet geçmedi.” diyenlerin kulağına küpe olarak
takıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar, MHP sıralarından gürültüler)
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Geçen seneyi de söyle, geçen seneyi.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Evet, krizle beraber birçok ülkenin de bütçe dengeleri altüst oldu,
ciddi finansman sorunları ortaya çıktı. Amerika’da yüzde 93, Avrupa’da yüzde 85
-bakın, kamu borç oranlarını veriyorum- Türkiye’de yüzde 43.
Evet, bütçe
dengesinde de yine başarılı bir performans ortada var. Başka oranlar vereyim:
Amerika’da yüzde 11,1; avro bölgesinde yüzde 6,5 bütçe açığı var ortalama
olarak. Bizde ise, demin değerli arkadaşlarım söyledi, 2010 yılında yüzde 4’ün
bile altına inecek şekilde bir hedef tespit ettik. Evet, bu da gösteriyor ki,
aslında Avrupa Birliği eğer bizi almış olsaydı ekonomik göstergeleri de
düzelmiş olacaktı. Öyle görünüyor.
Evet, bütçe
açığı: Tabii, 2009 yılında verilen bütçe açığı çok eleştirildiği için biraz
ondan bahsetmemizde fayda var. Bu dönemde verilen açık, bir acziyetin sonunda
verilen bir açık değildir değerli arkadaşlarım, kriz dolayısıyla alınmış olan
tedbirlerin getirmiş olduğu bir açıktır.
ŞENOL BAL (İzmir)
– Hani teğet geçmişti kriz?
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Bu dönemde vergiler indirilmiştir, vergiler azaltılmıştır. Daha
önceki krizlerde ise vergiler getirilmiştir. (MHP sıralarından gürültüler)
BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri, lütfen yerinizden söz atmayın.
Sayın Gedikli,
siz de Genel Kurula hitap edin.
BÜLENT GEDİKLİ (Devamla)
– Bakın, hatta ne enteresan vergiler, literatürde
olmayan vergiler getirildi: Net aktif vergisi, ekonomik denge vergisi. Hiç
duydunuz mu böyle vergileri? Bunları getirdiler koydular. Ama şimdi, biz, bu
krizde bile vergileri aşağıya doğru çektik; KDV’ler, ÖTV’ler, daha önce
kurumlar vergisi ve bunların maliyetleri 4,8 milyar lira oldu.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Hariri’nin vergisini düşürdünüz Türk Telekom’u sattıktan sonra.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – İşsizlik sigortası kapsamında -çok aktif bir şekilde çalıştığı için
söylüyorum- 3,6 milyar lira da ödeme yapıldı.
Bu tabii,
stratejik bir yaklaşım, bütçe açığı vermek maliye politikasının bir gereği;
kendi kendine olmuyor, bir irade sonucu ortaya çıkıyor.
Evet, biz popülizm de yapmadık bu dönemde. Öyle suçlamalara maalesef
maruz kaldık: “Popülizm yapıyorsunuz.” Popülizm yapmadık.
Bizim iktidar
döneminde hiçbir zaman, 2009 hariç -onu da anlattım- bütçe açığı hedefleri
şaşmamıştır değerli arkadaşlarım. Eğer öyle olsaydı 2007 yılı seçim ve
referandum yılıydı, popülizmi o yıl yapardık herhâlde.
ŞENOL BAL (İzmir)
– Yapmadınız mı?
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Orada da bütçe açığı beklenen hedefin altında kaldı. Rakamları da
vereyim: 16,8 milyar lira hedeflemişiz, 13,7 milyar olarak gerçekleşmiş;
ortada.
Evet, bu popülizme zaten ihtiyaç duymuyoruz. Ama 3 Kasımdan önce
yapılan popülizmleri de tabii çok iyi biliyoruz. Keşke
vakit olsa da bunları anlatsam, o dönem yapılan yağmaları anlatsak.
OSMAN DURMUŞ
(Kırıkkale) – Hadi canım sen de! Ne biliyorsan söyle.
BÜLENT GEDİKLİ (Devamla) – Banka hortumlamalarını anlatsak.
OSMAN DURMUŞ
(Kırıkkale) – Söylesene…
BÜLENT GEDİKLİ (Devamla) – Teşvik yağmalarını anlatsak.
OSMAN DURMUŞ
(Kırıkkale) – Söyle… Söyle…
BÜLENT GEDİKLİ (Devamla) – Banker yağmalarını bir anlatsak.
OSMAN DURMUŞ
(Kırıkkale) – Mal varlığını açıkla, hadi!
BÜLENT GEDİKLİ (Devamla) – Tasarruf bonoları hikâyelerini bir
anlatsak. Neler görürsünüz orada, neler.
OSMAN DURMUŞ
(Kırıkkale) – Hadi açıkla! Hükûmetin mal varlığını açıkla!
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Evet, 85-95 arasında, sadece 85-95 arasında 17 milyar dolar teşvik
yağması yapılmıştır bu ülkede. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bunları biz
biliyoruz. İsterseniz o yıllara inelim.
KÜRŞAT ATILGAN
(Adana) – Açıkla! Açıkla hadi!
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Aa, 3 Kasımdan öncesinde “popülizm”
demekle hata yaptım tabii, lütuf oldu bu “yağma” dememiz lazımdı “yağma”, ne
popülizmi?
RECEP TANER
(Aydın) – Yağmanın daniskasını siz yaptınız.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Değerli arkadaşlar, 2011 yılı bütçesinin önemli özellikleri var.
Bütçemiz, ülkemizin sorunlarını daha da hafifletecek olan bir hizmet
bütçesidir, bir sosyal bütçedir, halkımıza refahı yansıtan bir bütçedir. Bir
kere, biz bütçemizi ağır faiz yükünden kurtardık. Bakın, 2002 yılında faiz
bütçe içerisinde ne kadar yer tutuyordu? Yüzde 43. Düşünebiliyor musunuz,
bütçenin yüzde 43’ü faize gidiyor. Böyle bir bütçeyle hangi hizmetleri
üreteceksiniz? Hizmet üretebilir misiniz, mümkün mü böyle bir şey? Peki şimdi ne kadar gidiyor? Yüzde 15,2’si. İşte bakın,
yaptığımız hizmetlerin kaynağı bu değerli arkadaşlarım. Faizi azaltırsanız bu
hizmetleri yaparsınız.
MEHMET SERDAROĞLU
(Kastamonu) – Hariri’den bahsetsene…
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Vergi olarak oran vereyim isterseniz:100 liralık vergi gelirinin 85
lirası faize gidiyordu 2002 yılında. Şimdi ne kadarı gidiyor? 20,5 lirası. Bu
hesapları iyi yapın.
Bakın, bu yüzde
43 oranı devam etseydi, ülkemiz yine krizler, kaoslar
ülkesi olsaydı, yani bütçenin yüzde 43’ü faize gitseydi şu anda ne kadar faiz
ödüyor olacaktık dersiniz? 185 milyar lira. Peki, bizim koyduğumuz rakam ne?
47,5 milyar lira. Aradaki fark 87,5 milyar. 58 milyar dolara denk geliyor.
Bakın, 58 milyar dolar faizden alınıp diğer personel gibi, yatırımlar gibi,
sağlığa, esnafımıza, sosyal güvenliğe, çiftçimize, KÖYDES’e, BELDES’e gidiyor
bütün bu rakamlar. İşte iktidar olmak budur, yönetmek budur, hükûmet olmak
budur. (AK PARTİ sıralarından alkışlar, CHP ve MHP sıralarından gürültüler)
Ha, burada demin
“Hortumlama” dediniz; 46 milyar dolar TMSF’nin resmî belgelerinde var, açın
bakın. 46 milyar dolar bankalarda hortumlanmış. Peki, 46 milyar dolarla biz
neler yapardık biliyor musunuz? Bakın, bir GAP’ın maliyeti 32 milyar dolar.
Biliyor musun 32 milyar dolar olduğunu? 1,5 tane GAP yapılırmış demek ki. Peki,
Atatürk Barajı’nın maliyeti nedir? 4 milyar dolar. Muharrem Bey kaç tane
yapılırmış Atatürk Barajı, hesabı yaptın mı? (CHP ve MHP sıralarından
gürültüler)
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Ben şimdi cevap vermiyorum.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – 4 milyar dolar…
BAŞKAN – Sayın
Gedikli, böyle karşılıklı isim vererek konuşmak hiç uygun değil, lütfen Genel
Kurula hitap edin siz.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Hayır, söz atıyor Sayın Başkanım, söz atıldığı için öyle
söylüyorum. Söz attığınız için söylüyorum.
12 tane baraj
yapılırmış. Bakın, bir otoyolun kilometre maliyetini veriyorum; 6 milyon dolar.
Kaç kilometre yol yapılırmış? 7.700 kilometre otoyol yapılırmış bu ülkede, bu
paralar hortumlanmasaydı. Peki, 1 kişiye iş bulmanın maliyeti nedir? 150 bin
dolar. 150 bin dolar… 46 milyar dolarla 300 bin kişiye iş bulabilirdik değerli
arkadaşlarım, 300 bin kişiye iş. İşsizlik meselesini kökünden hallederdik.
Ha, bir de şöyle
bir eleştiri var, deniliyor ki: “Efendim, bu bütçedeki iyileşmeler, faizler
düştü ama bunlar halkın refahına yansıyor mu? Halkın refahına yansımıyor.”
Yansımaz olur mu; bakın, kişi başına tüketim, kişi başına yatırım, bu rakamları
hesapladığınız zaman yansıdığını gayet iyi görürsünüz. 2002’de neydi, 2009’da
ne oldu, 2010 ve 2011’de ne olacak? Kişi başına yatırımı ve tüketimi reel
olarak hesaplarsanız, refaha yansıdığını görürsünüz.
Haa, kişi başına
borcu da hesaplayalım, borçlar ne olmuş? Çünkü aktif-pasif, ikisini beraber ele
almak lazım. Borçlar artmış ama karşılığında varlıklar ne olmuş, aktif ne
olmuş? Bilanço olarak bakacaksınız. Nominal olarak şuradan şuraya gelmiş, reel
söyleyeceksiniz reel, nominal olmaz.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Türkiye'nin satmadık nesini bıraktınız?
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Bakın, reel olarak yatırım tutarını veriyorum: 2002’de 719 lira,
2009’da 2.280 lira, 2010’da 2.857 lira, 2011’i vermiyorum, onu da gerçekleştiği
zaman veririz.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Milletin gözünün içine baka baka doğruları söylemiyorsun!
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Reel artışlar ne kişi başına? 2002’den 2009’a yüzde 87 değerli
arkadaşlarım. 2010’a yüzde 123. Reel artış bunlar, enflasyondan arındırılmış
rakamları veriyorum.
Kişi başına düşen
faiz harcamasını da hesapladım. Yani 1 kişinin ödemesi gereken, eğer ödenmesi
gerekseydi, faiz tutarı ne olurdu diye baktık, 2002’de 1.028 lira 1 kişinin
ödemesi gereken faiz. 2009’da 2.991 lira olmuş. Evet, nominal
olarak artmış ama reel olarak azalmış. Ne kadar azalmış? Yüzde 51 azalmış
değerli arkadaşlarım, reel olarak yüzde 51 azalma var.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Nasıl azaldı?
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Borç tutarı da aynı şekilde, borç da nominal
olarak artmıştır ama reel olarak azalmıştır.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Vatandaşın borcu ne kadar olmuş Sayın Gedikli?
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Bakın, çok konuşulduğu için vereyim, 2002’de 3.262 lira kişi başına
düşen borç miktarı, 2009’da 4.309 lira, 2010’da 4.305 lira, bu da reel olarak
yüzde 22 azalışı 2009 yılı itibarıyla gösteriyor. Yani borçlarımız reel olarak
azalmış değerli arkadaşlarım.
Fert başına
yoksulluk rakamlarına baktığımız zaman gelir dağılımının düzeldiğini de
rahatlıkla görebiliriz. Mesela kişi başı günlük 4,3 dolar ve altında geliri
olanlar, 2002 yılında yüzde 30,3 -burayı iyi dinleyin- 2008 yılında bu oran
yüzde 6,8’lere inmiş. Bakın, 2000 yılında yüzde 30,3; yoksulların oranını
veriyorum size. Nereden nereye gelmişiz.
Tamam, elbette
yoksulluğu tamamıyla yok etmiş değiliz. Bu bir mücadele, bir süreç, inşallah
bunu tamamıyla da çözeceğiz tabii.
Değerli
arkadaşlarım, bakın, biz sosyal devleti de daha güçlü bir şekilde
geliştiriyoruz. Şöyle bir dışarı çıkın, gelişmelere bakın. Dışarıda birçok şey
olup bitiyor, bunlara iyi bakın. 112 Acil Servis hizmetlerine bakın, ambulans
helikopterlere bakın, mobil sağlık hizmetlerine, aile hekimliği uygulamalarına
bakın. Artık günümüzde hastalar ambulanslarla sağlık hizmetlerinin yapılacağı
yere ücretsiz taşınıyor, ücretsiz. Örneğin, bakın, geçende bir arkadaşımdan
dinledim, karaciğer naklî için Samsun’dan Malatya’ya helikopter ambulansla
hasta naklediliyor, tedavisi yapılıyor, tekrar Samsun’a götürülüyor.
ŞENOL BAL (İzmir)
– Görgüsüzlük yapmayın!
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Eğer ihtiyacı varsa, evde bakımı için de kendisine maaş ödeniyor.
İşte böyle bir Türkiye’de yaşıyoruz şimdi. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlarım,
bunların hepsi Türkiye’de oldu mu? Oldu. Hastanede kuyruklar bitti mi? Bitti.
İlaç fiyatları yüzde 1 ila yüzde 80 arasında düştü mü? Düştü. On sekiz yaşın
altında herkes bedava sağlık hizmeti alıyor mu? Alıyor. İlk ve ortaöğretimde
öğrencilerimize kitaplar artık ücretsiz dağıtılıyor mu? Dağıtılıyor. Yardıma
muhtaç kimselere aylık bağlanıyor mu? Bağlanıyor. Bunların hepsi refah
göstergeleri değerli arkadaşlarım, işte refah böyle artmış, refahın dağılımı
düzelmiş. Bunun neyine itiraz ediyorsunuz?
Bakın, daha
geçtiğimiz mart ayında -Allah bir kere daha vermesin- Elâzığ’da bir deprem
oldu, kasım ayında Sayın Başbakanımız konutlarını teslim etti, biz de
oradaydık, Elâzığ’da. Bu teslimler yapılmıştır altı ay içerisinde. Geçmişe
gitmiyorum şimdi!
S. NEVZAT KORKMAZ
(Isparta) – Geçmişten bugüne gelemedin ki zaten!
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Türkiye değişiyor, yaşam kolaylaşıyor, Türkiye artık kolaylıklar
ülkesi oluyor. Emekli aylığı bağlama işlemleri, en basit, altı yedi ay sürerdi,
Ankara’ya gelirdi herkes. Şimdi, bulunduğu yerden, bir ay içerisinde, bir aya
kalmadan emekli aylığı bağlanıyor. İçinizde emekli olanlar zaten görmüştür.
Yatırımlar: 2011
bütçesi yatırım bakımından ne getiriyor değerli arkadaşlarım, bir de bunu
görelim. Elimizde 2.425 adet yatırım projesi var bizim. Bunlar değişik
sektörlerde: Haberleşme, ulaştırma, enerji, sağlık, eğitim, konut, turizm gibi
sektörler. Bu projelerin toplam tutarı 273 milyar lira. Bugüne kadar 118 milyar
liralık bir harcama zaten yapılmış vaziyette, dolayısıyla geriye 155 milyar
liralık bir harcama kalmış. Bu harcama -en son konulan ödeneğe göre söylüyorum-
o ödeneğe göre devam etse bile ortalama dört buçuk yıl içerisinde bütün bu
projeler bitirilecek değerli arkadaşlarım; kaynakları hazır, dört buçuk yıl,
neredeyse bir seçim dönemine denk.
Bakın, eskiden
onlarca yıl yatırımlar bitmezdi, temeller atılırdı, ortada kalırdı, kurdeleler
bir türlü kesilemezdi. Karadeniz otoyolu örneğini herkes çok iyi hatırlıyordur,
bitmeyen birçok barajlar var, hepimiz bunları gayet iyi biliyoruz. Bir tane
meşhur İnebolu Limanı var Osmanlı döneminden kalma, onu bile biz geldik
bitirdik; yüz yirmi altı yaşındaydı.
Peki, esnafa,
çiftçiye, reel kesime bu bütçeden ne düşüyor acaba; esnafımıza, çiftçimize ne
veriyoruz, bir de ona bakalım.
Bakın, tarım
kesimine verdiğimiz destekler 2010’da 8,3 milyar liraymış, 2011’de 9,8 milyar
liraya çıkmış. Bu da yüzde 17,6’lık bir artış. Reel kesime verdiğimiz destekler
-esnafımız da içindedir- 5,8 milyardan 2011’de 7,3 milyar liraya çıkmış. Yüzde
24,9’luk bir artışa tekabül ediyor.
Evet, sadece
destek vermiyoruz tabii, bütçeden verilen destekler başka, bir de bankalardan
verilen krediler var biliyorsunuz esnafımıza ve çiftçimize. Peki, bunlar ne
durumda? Ziraat Bankasının tarımsal kredileri: 2002’de kullandırılan kredi
tutarı -artık baz yıl tabii 2002- 227 milyon 788 bin
lira civarında ama 2010’da bu rakamlar 11,5 milyar liraya yükselmiş değerli
arkadaşlarım, 50 kat artmış, 50 kat.
SÜLEYMAN TURAN
ÇİRKİN (Hatay) – Yani borcunu da artırmışsınız çiftçinin.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Peki, faizler ne? Faizler o zaman uçuyor tabii, yüzde 50’ler
civarında. Tabii, bununla da iş kalmıyor, 2010’da faizler nedir diye
baktığımızda da şu anda yüzde 0 ila 9,75 arasında çiftçimize kredi uygulanıyor.
Rakam bu.
ALİM IŞIK (Kütahya) –
Hacizli çiftçileri de söyle!
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Tarım kredi kooperatiflerinde de durum aynı. Bugün 2002’de
kullanılan rakam 302 milyon lira, bugün 2 milyar 250 milyon. Bakın, aradaki
farka bakın, yani faizler gene yüzde 0 ila 9,75.
Evet, esnafımıza
verilen kredilerde de benzer, Halk Bankasında da aşağı yukarı 22 kata yakın bir
artış olmuş.
Bir de konut
kredisi olarak bakın değerli arkadaşlarım. Şimdi, 2002’de, bir aile reisi
düşünün, konut sahibi olmak istiyor, bankaya gitmiş. Aylık faiz oranı ne?
Hatırlayabilen var mı, merak ediyorum, 3,6 aylık faiz oranı. Şimdi, bu faiz
oranıyla bu aile reisi konut sahibi olabilir mi, faiziyle bu kredileri geri
ödeyebilir mi? Bugün gittiğinde karşılaştığı faiz oranı ne? 0,8-0,9. İşte, bu
insanların nasıl konut sahibi olduğunu öğrenmiş oluyorsunuz.
Evet, değerli
arkadaşlarım, tabii, söyleyeceğimiz çok şey var ama sıcak parayla ilgili olsun,
cari açıkla ilgili olsun, borçlarla alakalı olsun, fakat vaktimizin yettiği
nispette tabii ben bunları size açıklamak isterim. En çok da borç konusuna
değinildiği için ona birkaç cümleyle değineyim. İşte, “Borçları 2 katına
çıkardınız.” Böyle bir şey var. Bakın, bu rakamları dikkatle dinleyelim, fayda
var. 2003 ila 2010 arasında ödediğimiz borç tutarı 1 trilyon 324 milyar lira.
Borçlandığımız rakam ise 1 trilyon 114 milyar lira. Borçlandığımız rakam 1
trilyon 114 milyar, tekrar söylüyorum. Yani ödediğimizden daha az borçlanmışız.
2002’den önce ödediğimizden çok daha fazlasını borç olarak alıyorduk. İşte
bütçe de bunun için batıyordu değerli arkadaşlarım. 210 milyar lira tasarruf
edilmiş. Peki, bu nereden yapılmış? 140 milyar dolar ediyor. Daha iyi
anlaşılması bakımından söylüyorum. Yıllık ortalama 17,5 milyar dolar ekstra bir
tasarruf yapmışız ve borç ödemeye gitmiş bu kaynak. Yani faiz dışı fazla gibi
veya özelleştirme gelirleri gibi kaynaklar buralara sarf edilmiş.
Şimdi, bu
rakamları tabii reel olarak verdiğimizde de toplam borç rakamının, 2002’yi,
2003’ü baz olarak aldığımızda 265 milyar lira. 2003’te
sabit fiyatlarla toplam borç stokunu veriyorum, 265 milyar.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – 221 milyar.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – 2010’da ise 252 milyar. Bakın, 265’ten 252 milyar liraya düşmüş.
Yani borcumuz bizim reel olarak yüzde 5 azalmış. Nominal değil değerli arkadaşlarım,
nominal bir şey ifade etmez, reel bakacaksınız. Borçla ilgili durum bu. (MHP sıralarından gürültüler)
BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri, lütfen… Yerinizden söz atmayın. Biraz sonra sizin sözcünüz de,
Genel Başkanınız da çıkacak, o da hitap edecek. Lütfen…
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Şimdi “sıcak para” diyoruz. Değerli arkadaşlar, birincisi, sıcak
para iyi yönetilen ülkeye gelir.
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın
Gedikli, otuz dakikalık süreniz doldu. Size de iki dakika ek süre veriyorum,
lütfen konuşmanızı tamamlayın.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.
Peki, değerli
arkadaşlarım, geçen sene bütçe görüşmeleri sırasında muhalefet ne söylemiş, ne
gerçekleşmiş, bunlara değinerek sözlerimi bitirmek istiyorum.
Geçen sene bu
kürsüden yapılan konuşmalardan size bazı pasajlar vereceğim.
Değerli
arkadaşlarım, gene aynı şekilde “AK PARTİ İktidarı -tabii o AKP demiş de- AKP
döneminde sürekli artan işsizlik önümüzdeki dönemde yüzde 14 bandına
oturacaktır, daha da yükselecektir.” Tarih 14/12/2009.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Tabii…
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Endişe etmeyin Sayın Şandır, sizin sözünüz değil, konuşan Sayın
Baykal.
İşsizlik şu anda
hangi noktada değerli arkadaşlarım? Yüzde 11’ler seviyesine inmiş vaziyette.
Sayın
Başbakanımız bu yılın başında, yüzde 16’yken işsizlik oranı “Yüzde 10’lara
doğru birkaç ay içerisinde işsizlik oranı inecek.” dediğinde hiçbiriniz
inanmadınız. İndi mi? İndi. Yani o hedef de tuttu. (CHP ve MHP sıralarından
gürültüler)
ŞENOL BAL (İzmir)
– Nerede indi? Senin çevrende inmiştir.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Bir başka pasaj daha okuyorum size: “Şimdi, 2010 yılı bütçesi bu
hâliyle inandırıcı olmaktan uzaktır -2010 bütçesi konuşulduğu için- ve aynı
zamanda yetersizdir. Bundan dolayı Türkiye ekonomisi önümüzdeki yılı daha büyük
zorluklar içerisinde geçirecek -2010 yılı kastediliyor- milletimiz adına umut
verici gelişmeler yaşanmayacaktır. AK PARTİ İktidarıyla, gelecek yıl da
şimdiden kaybedilmiş gözükmektedir. ‘Ne yapalım, dünyada da kriz var.’ diyen
bakış açısıyla Hükûmet teslimiyetçi tutumunu ekonomide de sürdürecektir.”
IMF’yle anlaşma
yapmadık değerli arkadaşlarım. IMF’ye “Sen şöyle bekle.” dedik, IMF’den para
almadan bu krizi yönettik.
Tarih 14/12/2009. Konuşan Sayın Bahçeli. Yorum yok. Bir başka
pasaj daha okuyorum: “Şimdi, yüzde 18,2.” (MHP sıralarından gürültüler)
MEHMET SERDAROĞLU
(Kastamonu) – 40 milyar dolar nerede?
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Dinleyin.
“Eğer
inanabilirsek, inanırsak bu yüzde 18,2’lik gelir artışı iki tane şeyi ifade
eder. Biri, ya 1 Ocak 2010 yani bundan beş gün sonra…”
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın
Gedikli, ek süreniz de doldu efendim.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkan.
BAŞKAN – Sadece
Genel Kurulu selamlayabilmeniz için mikrofonu tekrar açıyorum. Lütfen
konuşmanızı tamamlayın ve Genel Kurulu selamlayın.
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Konuşsun, konuşsun Sayın Başkan, çok yararlanıyoruz, devam etsin.
BÜLENT GEDİKLİ
(Devamla) – “…1 Ocak 2010 tarihinden itibaren yağmurdan boşalırmış gibi,
gökyüzünden taş yağıyormuş gibi Türk halkının üzerine zam yağacaktır, vergi
yağacaktır veya bu sadece bir komiklik olarak ifade edilebilecektir.” 25/12/2009, konuşan o günkü CHP sözcüsü. Tabii, bu Sayın
Milletvekilimiz, öyle zannediyorum, yüzde 22 vergi artışı olduğunu 2010 yılında
görmüştür, yüzde 18’i aşan bir orandır. Muhtemelen bu Sayın Milletvekilimiz,
bürokrat olduğu dönemdeki zam ve vergi sağanaklarını hatırlıyor, öyle
anlıyorum.
Sözlerimi
bitirirken, bütçenin hazırlanmasında, başta Hükûmetimiz olmak üzere, Komisyon
başkan ve üyelerine, bürokrat arkadaşlarımıza ve emeği geçen herkese teşekkür
ediyorum. Bütçemizin tekrar hayırlı ve uğurlu olmasını temenni ediyor, saygılar
sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Sayın Başkan, Sayın Gedikli 85-95 arasında 17 milyar dolar teşvik
yağması yapıldığını söyledi. O dönemlerdeki Bakanlar Kurulu üyelerinden Sayın
Cemil Çiçek ve Sayın Abdülkadir Aksu’ya açıkça sataştı. Ben Sayın Cemil
Çiçek’in kendini savunmasını istiyorum. Sataştığı kişi, o dönem eğer yağma
varsa -Bakanlar Kurulunun üyesi- buna cevap vermelidir, kendisini savunmalıdır,
bu sataşmaya sessiz kalmamalıdır.
Teşekkür ederim.
(CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Efendim,
siz niye başkası adına konuşuyorsunuz? O arkadaşlarımızın dili yok mu?
İsterlerse, söz isterler konuşurlar.
Sayın Gedikli,
teşekkür ederim.
Sayın
milletvekilleri, bütçenin tümü üzerindeki görüşmelere devam ediyoruz.
Şimdi, Barış ve
Demokrasi Partisinde sıra. 2 arkadaşımız Barış ve Demokrasi Partisinin
görüşlerini ifade edecekler.
İlk söz, Batman
Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Sayın Ayla Akat Ata’ya aittir.
Sayın Ata,
buyurun. (BDP sıralarından alkışlar)
BDP GRUBU ADINA
AYLA AKAT ATA (Batman) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2011 Merkezî
Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın tümü üzerine Barış ve Demokrasi Partisi adına
söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
İlkel birikim
dönemlerinden modern kapitalist dönemlere kadar geçen zaman diliminde toplumsal
üretim ve paylaşım süreçlerinin her zaman bir kazananı bir de kaybedeni
olmuştur. Bu tarihsel sürecin kazananları iktidar aygıtlarını ellerinde
bulunduran küçük bir azınlık olurken kaybedenleri ise üretim süreçlerine en
aktif biçimde katılan ve emeğiyle dünyadaki toplam maddi üretimi bugünkü
muazzam noktaya getiren emekçi halklar olmuştur. Kâr hadlerini artırmak için
her türlü siyasal, sosyal ve kültürel güç odaklarını devreye koyan bu sömürü
sistemi, 21’inci yüzyılın başında bugün de etkin olan kendi kurumsal ağlarını
ortaya çıkarmıştır ve bugün faaliyetlerini en üst aşamada sürdürmektedir. İşte
tam da bu noktada 2011 bütçe görüşmelerinin başladığı bugün, AKP Hükûmeti
şahsında yapacağımız eleştiri ve politika önerilerini bu ifade ettiğimiz
olgulardan bağımsız ele alamayız. Güncel politik yaklaşımlara damgasını vuran
anlayışlar hiç kuşkusuz ki bu tarihsel gelişmelerden bağımsız ve ideolojik
tarafsızlık içerisinde cereyan edemez.
2007 yılından bu
yana yani Demokratik Toplum Partisi olarak radikal demokrasi mücadelesinin
Meclis çatısı altında başladığı günden bugüne kadar geçen süreçte, Türkiye
halklarının temel hak ve özgürlükleri için mücadelemizi bütün baskı ve yıldırma
politikalarına rağmen kararlılıkla sürdürdük. Şimdi ise
katıldığımız bu üçüncü bütçe görüşmelerinde de geleneğimizden aldığımız güçle
Barış ve Demokrasi Partisi olarak toplumun büyük bir kesimini oluşturan
emekçilerin, yoksulların, gençlerin, kadınların, köylülerin, Alevilerin,
Müslümanların, gayrimüslimlerin ve şu anki kurulu iktisadi politik düzen
tarafından gerek AKP öncesi gerekse de AKP döneminde mağdur edilen kesimlerin
sesini en üst perdeden duyurmaya ve hak mücadelesini bu temelde sürdürmeye
devam edeceğimizi buradan bir kez daha vurgulamak istiyorum.
Değerli
milletvekilleri, sermayenin tarihsel olarak en büyük problemi, sürdürülebilir
politikalar üretmek olmuştur. Kâr hırsıyla 1929 büyük buhrandan sonra kendisini
sosyal devlet ve devletçi kalkınma modelleriyle 1970’lere kadar getiren küresel
sistem, 1970’ler İngiltere’sinde yeniden sınırlamalara tabi olmayacağını ilan
ederek sermaye önündeki engellerin kaldırılması için gerekli ültimatomları
yerellere veriyordu. Artık bundan sonra dünyada hiçbir alan sermayenin etkisi
dışında kalamayacak, sermaye zaman ve mekândan soyutlandıkça yereller de
uluslararası kurumlar sayesinde bu mekanizmalara dâhil edileceklerdi. Bu
kurumlar da kendi içlerinde yeniden organize edildi. IMF’e verilen yeni görev
yerellerde kâr elde etmek için başı boş dolaşan
sermayelerin önündeki engelleri kaldırmak olarak tanımlanırken, Dünya
Bankasının misyonu da ulus ötesi şirketlerin girişini serbestleştiren ülkeleri
kredi kolaylıklarıyla ödüllendirmek veya cezalandırmak olarak yeniden
tanımlandı. Kapitalist sistem neoliberal ideolojik aygıtlarla yeniden
örgütlenirken, sistemin yerellerdeki en büyük müttefikleri ise hükûmetler
olacaktı. Yerellerde çoğu darbeler yoluyla kurulan hükûmetler sermayenin
önündeki her türlü engeli kaldırmakla mükellef kılındılar. İşte, Türkiye’de
ekonomik düzenin adı 1980 darbesiyle başlayıp, AKP eliyle devam ettirilen bu
sermaye egemenliğidir.
Değerli
milletvekilleri, 1980 sonrası köklü iktisadi değişimler Türkiye’de de
uygulamaya konulurken, topluma ödetilen bedeller de bugün artık daha açık bir
şekilde görülmektedir. Toplumsal muhalefet kesimlerine saldırıların arttığı,
toplumun neredeyse bir bütün olarak cendereye alındığı bir dönemde halka büyük
bedeller ödettirilirken, en büyük bedel de iktisadi alanda ortaya çıkmıştır.
Dış borç stoklarında 200 katı bulan artışlar, cari açıkta meydana gelen büyük gedikler,
toptan fiyatlara göre yüzde 30’ları bulan reel ücret kayıpları, sanayi
ücretlerinde emeğin payının yüzde 55 oranında azalması… Bu verilerin hepsi 80
sonrası iktisadi politikaların temel göstergeleridir. Türkiye açısından “yoğun
savaş yılları” diyebileceğimiz 90’lı dönemlerde dış borç artarak devam etmiş,
cari açık sürdürülebilirliğini yitirmiş, borç stokları yüzde 400 oranında artış
kaydetmiştir. 1984-1988 yılları arasında Türkiye’deki yabancı sermayenin
gayrisafi millî hasılaya oranı 2,2 iken, bu oran 1993
yılına kadar artarak 3,3 oldu. 1994 kriziyle eksilerde kalan bu oran sürekli
arttı ve 2001 kriziyle yeniden eksilere düştü. Ancak AKP’li dönem olarak
nitelendirebileceğimiz 2002-2007 yılları arasında ise bu oran 9,8 gibi bir
oranda tarihsel zirvesini yaptı. 2007‘nin sonlarında sinyal vermeye başlayan
dünya ekonomisi 2008’de artık kendisini göstermeye başlayınca Türkiye’deki
taşlar da yerinden oynadı.
IMF tarafından
“Büyük Resesyon” olarak adlandırılan bu son ekonomik krizde de yine faturanın
büyük bir kısmı yoksul ve emekçi kitlelerden çıkartıldı. Yabancı sermaye
girişine bağımlı hâle getirilen iktisadi büyüme, sermayenin kriz dönemlerinde
daha güvenilir alanlara çekilmesiyle yerini daralmalara bıraktı. İşsizlik
arttı, yoksulluk katlandı. Çalışanların bu dönemde reel ücret kayıpları yüzde
30’ları aştı. Sermaye açısından kriz öncesi önlem maliyetleri kriz sonrası
düzeltme maliyetlerinden daha yüksek olduğu için krizlere toplumsal yıkımlar
pahasına müdahale edilmediği bilinmektedir. AKP de kriz döneminde kendisinden
bekleneni yaptı ve bu dönemde herhangi bir önlem almadı. Halkın katlandığı acı
fatura ise Hükûmetin umurunda olmadı.
İşsizlik bu
dönemde, resmî veri bazında tarihsel zirve olan yüzde 16’ya kadar ulaştı.
Yoksulluk, yine resmî veriler bazında yüzde 20’ye dayandı. İstihdamda kayıt
dışılık yüzde 50’ye yaklaşırken genç işsizlik yüzde 25’lerin üzerine çıktı.
Halkın büyük bir bölümü artık umudunu yitirdiği için iş gücünden çekilmek
zorunda kaldı.
Yine bu dönemde
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun verilerine göre Türkiye’deki
bankalar 2009 Ağustos itibarıyla kârlarını yüzde 4,8 oranında artırarak 15
milyar liralık kâr açıkladılar. Bankaların 2010 yılı kârları da şimdiden milyon
liralarla ifade edilmeye başlandı. Kriz dönemlerinde zordaki işletmelere kredi
musluklarını kısarak krizden etkilenmemeye çalışan bankalar, krizin tüm yükünü
halkın üzerine yıktı ve halk yoksulluk içindeyken bunlar devasa kârlar elde
ettiler. Bu duruma müdahale etmeyen Hükûmet, toplumsal tepkileri ise Başbakanın
bankalara yönelik birkaç içi boş göstermelik tehdidiyle geçiştirdi.
Yine, 1986
yılında başlayan kamuya ait işletmeleri özelleştirme, daha doğrusu sermaye
gruplarına peşkeş çekme politikası sonucu yaklaşık 40 milyar liralık
özelleştirme gerçekleşti. Özellikle Kürt sorunundan kaynaklı otuz yıllık
savaşın finansmanı için yatırım maliyetleri kısılarak etkisizleştirilen KİT’ler
bugün “Kâr etmiyor.” diye kelepir fiyatlara yandaş sermayelere verilmektedir.
Başta Türk Telekom, TÜPRAŞ, ERDEMİR, PETKİM ve Tekel olmak üzere çok sayıda
kuruluş AKP döneminde özelleştirildi. AKP Hükûmeti yirmi dört yıllık
özelleştirmelerin yüzde 77,6’sını yaparak 30 milyar 750 milyonluk özelleştirme
gelirleriyle borç ödemesi gerçekleştirdi. Bu rakamlara dâhil olmayan son bir
yıllık özelleştirmeler de işin cabası.
Değerli
milletvekilleri, günümüzde finans kapitalin en önemli dayatmalarından biri olan
cari açıkla büyüme modeli ekonomilerin en temel sorununu oluşturmaktadır.
Ülkemiz cari açığın gayrisafi millî hasılaya oranında
1984’ten günümüze olan süreçte en tepe noktasını 2002-2007 yılları arasında
yani AKP’li yıllarda yaşamıştır. Bu dönemin ortalaması diğer yılların en üst
noktasına ulaşarak eksi 5,8 olarak gerçekleşmiştir. 2008’de ise bu oran eksi 6
olarak gerçekleşmiş, 2009’da da cari açık artarak devam etmiştir. 2010 yılı
Ocak-Ekim dönemi cari açığı bir önceki yılın aynı dönemine göre tam yüzde 288
artış kaydetmiş, yıl sonu gerçekleşmelerinde ise rekor
bir cari açık beklentisi mevcuttur.
Sıcak paraya bu
kadar bağımlı hâle gelen ekonomiler yüksek kırılganlıklar arz etmektedir.
Türkiye’de de sıcak para girişlerinin yoğun olduğu dönemlerde büyüme oranları
görece yüksek bir noktadayken kriz dönemlerinde sıcak para çıkışıyla büyük
iktisadi daralmalar yaşanmıştır.
Yine, cari açığa
dayalı büyüme modellerine geçilen 80’li yıllardan günümüze Türkiye tarihinin en
düşük büyüme oranları yakalanmıştır. Örneğin, kesintisiz IMF ve dolayısıyla
yüksek cari açığı verilen yıllar olan 98-2007 arası 3,6’lık ortalama büyüme
oranıyla cumhuriyet tarihinin ortalama büyüme oranı olan yüzde 4,9’luk
büyümenin gerisine düşülmüştür. 2009 krizinde de yüzde 7,8 oranında daralan
Türkiye ekonomisi, 2010 yılına sıcak para girişleriyle yeniden yüksek cari açık
pahasına belli oranlarda büyüme kaydetmiştir. Ancak her ne kadar Hükûmet krizin
etkilerinin aşıldığını ifade etse de işsizlik ve yoksulluk göstergeleri kriz
öncesinin üstünde kalmaya devam etmektedir. İş ve aş üretmeyen iktisadi
büyümeler yine sadece toplumun en zenginlerinin işine yaramaktadır. Son
ekonomik verilere göre 2010’un üçüncü çeyreğinde beklentilerin altında büyüyen
Türkiye ekonomisi yüzde 5,5 büyümesine karşı, işsizlik ve yoksulluk yüksek,
halkın gıda harcamaları düzeyi ise yine geri noktalarda kalmıştır. Tablo bu
iken, yani dışa bağımlı, edilgen, kendi öznesi olmayan bir ekonomi yönetimi söz
konusuyken, Hükûmet sadece piyasa ekonomisinin mağdurlarını baskılamakla
uğraşmaktadır. Bugün üniversitelerde demokratik öğrencilere karşı geliştirilen
polis teröründen işsizlik ve yoksulluk oranlarının varmış olduğu noktaya, en
küçük hak taleplerinin zorla bastırılmasından esnek istihdam ve
taşeronlaşmaların geldiği düzeye kadar birçok alanda muhalif duruşlara karşı
AKP Hükûmetinin gösterdiği tahammülsüzlük, Hükûmetin gerçek amacını da ortaya
koymaktadır.
Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; 1873 uzun bunalım ve 1929 büyük bunalım sonrasında dünya
ekonomik sistemi kendisini hep yeniden rötuşlayarak yoluna devam etmiştir.
2007-2008 büyük resesyonunda ise dünya hâlen bir
arayış içerisinde bulunmaktadır. Yüzde 0,6 oranında daralan dünya ekonomisi
bugün hâlen diken üzerindedir. Avrupa’da zayıf halkaların krizi hâlen devam
ederken başta Yunanistan olmak üzere İspanya, İtalya, İrlanda ve Portekiz gibi
ülkeler borç çevirememe noktasına gelmiş ve bugün avronun kaderi ciddi bir risk
altındadır. Türkiye’nin dış ticaretinde sadece Almanya’nın yüzde 10 payı
dikkate alındığında Avrupa’nın kaderi Türkiye için oldukça önemlidir. Avrupa
Birliği ve ABD’nin, Türkiye’nin turist potansiyelinin yüzde 60’ını oluşturduğu
dikkate alındığında, Türkiye’nin kendisine özgü bir krizden çıkış stratejisi
oluşturmadığı, ülke ekonomisini sermaye hareketlerinin kaderine endekslediği
görülmektedir.
Şimdi, bütün bu
yumakları alt alta topladığımızda ortaya çıkan net tablo, 1980’den günümüze
ekonomide ve siyasette temel bir hedefe doğru gidiştir. Yani 1980’de yapılan
darbeyle hedeflenenler, bugün AKP Hükûmeti ile artık doruk noktasına
ulaştırılmış ve sermaye, bugün AKP ile bu ülkenin yoksul halklarına ve
emekçilerine karşı zaferini âdeta haykırmaktadır. O hâlde Hükûmetin ve
Başbakanın dönem dönem sarf ettikleri büyük sözlerin bir karşılığı var mıdır?
IMF ile yeni
stand-by’ın imzalanmamasını Sayın Başbakan “ümük sıktırmamak” olarak
tanımlıyor. Oysa sermayenin Türkiye’deki gelişim seyri Başbakanı yalanladığı
gibi, tam tersine sistematik bir ümük sıkma politikasının IMF adına AKP
İktidarı tarafından başarılı bir şekilde yürütüldüğü apaçık ortadadır. IMF’nin
hükûmetlerden sermaye adına talepleri bellidir: Özelleştirmeleri yoğunlaştır,
büyümeni sıcak paraya dayalı hâle getir, kurumsal yapılarını dönüştür, esnek
istihdam politikalarına geç, örgütlü toplumu sınırlandır, daraltıcı maliye
politikaları uygula ve benzeri birçok talep. Peki, bunlar, bugün AKP’nin temel
ekonomi politikaları değil midir? O hâlde IMF, talep ettiği yapıyı AKP üzerinde
sağlamamış mıdır? Aynı zamanda, Hükûmetin bundan sonraki ekonomik
politikalarına yön verecek olan 2011-2013 orta vadeli ekonomik planda da IMF
eksenli bir politika göze çarpmaktadır.
Değerli
milletvekilleri, AKP’nin, kendi bürokratlarına kapalı kapılar ardında
hazırlattırıp Komisyonda da dokundurtmadan Meclisin önüne getirdiği 2011 Bütçe
Tasarısı’nın esas niteliği ise ancak bu çerçevede anlaşılmaktadır. Türkiye’de
bugün vergi gelirlerinin yüzde 90’ı orta ve alt gelir gruplarından karşılanmaktadır.
Vergi gelirleri içinde gelir vergisinin payı, 2010 yılında yüzde 29 oldu. Ancak
memur ve işçi ücretlerinden kesilen vergiler bu yüzde 29’un yüzde 60’ını
oluşturuyor. Yani gelir vergisinin yarısının fazlasını emekçiler öderken,
Türkiye'nin büyük holdinglerinden, bankalarından, sermaye gruplarından ve
tüccarlarından çok daha düşük bir vergi alındı. Varlıklı sınıflardan alınan
vergi oranı ise yüzde 3 bile olamadı. Yine bu ülkede en alt gelir grubunu
oluşturan yüzde 20’lik kesim millî gelirin ancak yüzde 6’sını alabilirken, en
üstte bulunan yüzde 20’lik kesimin millî gelirden aldığı pay yüzde 46
dolaylarındadır ve bu makas her geçen gün daha da açılmaktadır.
Bütçenin büyük
bir kısmını oluşturan vergilerin ağırlıklı bölümü orta ve alt gelir gruplarının
sırtındayken, 2011 bütçesinde yine halkın temel sorunlarına öncelik verilerek
giderilmiyor ne yazık ki.
2011 yılı Bütçe
Yasası Tasarısı’na baktığımızda, Hükûmetin brüt 250 milyar 769,4 milyon Türk
lirası tutarındaki vergi geliri hedefinin yüzde 67,9’unun dolaylı vergilerden,
yüzde 32,1’inin ise doğrudan vergilerden elde edileceği görülmektedir. Net
vergi geliri ise 232 milyar Türk lirası olarak ifade edilmektedir. Dolaysız
vergiler bakımından, gelir vergisinden 48 milyar 951 milyon Türk lirası, kurumlar
vergisinden 25 milyar 359,6 milyon Türk lirası gelir elde edilmesi
hedeflenmektedir. Bu rakamlara -vergi adaletinin olmadığı bir ülkede
yaşadığımız dikkate alınırsa- ulaşılacak hedeflere yine dolaylı vergiler
yoluyla, yani halkın sırtındaki vergi yükünün daha da artması sonucu
ulaşılacağı görülüyor. 2011 senesi de yine gelir düzeyi düşük vatandaşların
vergilerde asıl yükü çekeceğini göstermektedir.
AKP
iktidarlarının kamu gelirleri politikasına damgasını vuran iki temel tercihi
olmuştur. Birincisi, toplumda ekonomik açıdan güçlü kesimlerin vergi yükünü
azaltmak ve bu yükü ağırlaştırarak dolaylı vergiler aracılığıyla toplumun geniş
kesimlerinin üzerine yıkmaktır. Kurumlar vergisinin yüzde 20’ye düşürülmesi,
gelir vergisi tarifesinin en üst diliminde yer alanlara sağlanan vergi
indirimleri, söz konusu kesimler lehine gerçekleştirilen vergisel
düzenlemelerin başında gelmektedir.
Kamu gelirleri
politikasına ait ikinci tercih ise, topluma ait olan, geçmişte büyük
özverilerle inşa edilmiş, kârlılık oranları yüksek olan KİT’lerin ve kamusal
gereksinimlere tahsis edilmesi beklenen kamu arsalarının yine ekonomik açıdan
güçlü kesimlere ve özellikle yabancı sermayeye her koşulda satışının
sağlanmasıdır. Bu tercihler sonucu, Tekelde görüldüğü üzere, ücret baskılaması,
sosyal hak kayıpları ve orta vadede işsizlik olarak kendini göstermektedir.
Kamu gelirleri
politikası mutlaka değiştirilmelidir. Kamu gelirleri yüklerinin dolaylı
vergilere dayalı yapısı değiştirilerek, toplumun geniş kesimleri üzerinden
alınıp ülke zenginliğine değer katmayan bir avuç mutlu azınlığa yüklenmelidir.
Yıllardır devlet iç borçlanma senetleri faizlerinden, kentsel rantlardan,
borsada spekülatif kazançlardan fahiş servetlere sahip
olan bu kesimlerin artık eşitlik ve adalet ilkeleri doğrultusunda
vergilendirilmelerinin zamanı gelmiştir. Ancak temel amaçları sermayenin
çıkarlarını toplumsal çıkarlara karşı korumak olan AKP Hükûmetinin bunu ne
kadar başarabileceği de bir soru işaretidir.
Değerli
milletvekilleri, Türkiye’de sayıları her geçen gün artan yoksul insan sayısı
artık resmî verilerle açıklananların çok ötesine taşmıştır. Emek örgütlerinin
verilerine göre Türkiye’de 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 2.950 lira
iken açlık sınırı da 799 liradır. Ancak ülkemizde asgari ücret miktarı sadece
577 liradır. Son verilere göre ülkemizde asgari ücretliler ve bu ücretlere
bağımlı yaşayan nüfus sayısı 10 milyon dolayındadır. Yani ülkemizde bugün 10
milyondan fazla insan açlık sınırının çok altında bir gelirle yaşamak zorunda
bırakılmıştır. Bununla beraber ülkemizde sadece yüzde 25’lik bir kesimin geliri
yoksulluk sınırının üstünde seyretmektedir. Bu tabloya göre ülkemizde her 4
kişiden 3’ü yoksulluk ve açlık koşullarında yaşamak zorundadır. Hükûmetin bu
yoksul çalışanlar için sosyal yardım yapacağı yönündeki açıklaması AKP’nin
bağımlı kitle yaratma politikalarından biridir. Çalışanlara sadaka yaklaşımının
toplumsal kesimler tarafından asla kabul edilmeyeceği AKP tarafından idrak
edilmeli ve sadaka yerine adil ücret düzenlemelerine gidilmelidir.
2011 bütçesinde
de Sosyal Yardımlaşma Fonu’nu yüzde 12 artıran AKP Hükûmeti, yoksullukla
mücadelede farklı bir mücadele yönteminin olmadığını bir kez daha gözler önüne
sermiştir. Oysa bugün yoksulların acil bir biçimde güçlü bir sosyal güvenlik
şemsiyesine ihtiyaçları vardır.
Eurostat
verilerine göre Türkiye’deki sosyal yardımlar yoksullukla mücadelede etkili
olmamaktadır. Avrupa’da transferler öncesi durumla transferler sonrası
yoksulluk oranları arasında yüzde 40’lar dolayında bir iyileşme gözlemlenirken,
Türkiye’de bu oran ancak yüzde 7’lerde kalmaktadır.
TÜİK’in “2009
Yılı Yaşam Memnuniyeti Araştırması”na göre, bu araştırmaya katılanların yüzde
60’ı bir yılda daha ucuz ürün tüketmeye başladıklarını ifade etmiştir. “Son bir
yılda borçlandım.” diyenlerin oranı yüzde 34,3’tür. Yüzde 27,9’u gelirinin
azaldığını, yine yüzde 27,9’u tasarruflarının azaldığını ifade etmiştir. Yüzde
25,9’u eğlence ve tatil masraflarından kıstığını açıklamıştır. Yine, Türkiye’de
en yoksulların yüzde 75’i çocuklarının gıda harcamalarında kesinti yapmış,
yüzde 29’u sağlıkta, yüzde 14’ü de eğitimde kesintiye gittiğini belirtmiştir.
Türkiye’de
yoksulluğu tetikleyen en önemli AKP icraatlarından biri ise esnek çalışma
koşullarının yaygın istihdam politikası hâline getirilme çabasıdır. 2011-2013
Orta Vadeli Ekonomik Plan’da da değinilen bu politika taşeronlara ucuz emeğin
kapılarını sonuna kadar açarken, güvencesiz iş ve sağlıksız çalışma
koşullarında emeğin işveren lehine çok daha fazla sömürülmesinin de önüne
açmaktadır.
Asgari ücret seviyesinde
ve altında bir ücretle, çoğu kayıt dışı çalıştırılan taşeron firma işçileri her
gün ölümle karşı karşıya bırakılmaktadır. Esnek çalışma koşullarının
sonuçlarının en son ve en büyük örneğini yakın zamanda tersane işçileri
şahsında yakıcı bir şekilde yaşadık. Onlarca yoksul işçi fazla mesainin vermiş
olduğu yorgunlukla iş kazasına kurban giderken, yine yakın zamanda acısını
yüreklerimizde hissettiğimiz göçük altında kalan maden işçileri de büyük oranda
taşeronlaştırma politikalarının doğrudan veya dolaylı etkileri sonucu hayatını
kaybetmişti.
Değerli
milletvekilleri, halkın içinden geldiklerini iddia eden siyasal iktidar
elitlerinin içinden geldiklerini belirttikleri halkın yoksulluğu her geçen gün
derinleşirken bu kesimlerle aralarına koydukları mesafeyi daha da büyüttükleri
gözden kaçmamaktadır. Daha fazla zenginleşen bu çevre, sadaka verdiğini
düşünerek vicdanını rahatlatıyor olabilir ve hatta bundan dolayı iyi bir
Müslüman olduğunu da düşünebilir ancak tam da bu noktada Martin Luther King’in
şu sözü, olması gerekeni çok iyi açıklamaktadır: “Gerçek merhamet, bir muhtaca
para vermekten öte bir şeydir. Gerçek merhamet, muhtaçlar üreten bir yapının
yeniden yapılandırılmak zorunda olduğunu görmeyi gerektirir.”
Hükûmetin
yoksullukla mücadele noktasında sonuç alıcı bir politikası olmadığı gibi 2011
bütçesinde sosyal güvenlik, sağlık, sosyal yardım ve hizmetlerinin tümü için
oluşturduğu bütçede de sınıfta kalmıştır. Toplumun en fazla ihtiyacı olan bu
alanlardaki bütçeler, vergi toplarken yine bu kesimin omuzlarına yüklenen yükle
orantılı değildir. Özellikle Avrupa ülkelerinde sosyal koruma harcamaları,
gayrisafi millî hasılanın yaklaşık yüzde 26’sını
oluştururken Türkiye'de 2011 bütçesinde bu oran sadece yüzde 13’te kalmıştır.
Siyasal iktidarın
ideolojik konumlanışından kaynaklı olarak suistimal edebileceği ve dolayısıyla
ettiği alanlardan biri de işsizliktir. Arttığında sistem için tehlike hâline
gelen işsizlik, işsiz kitleler kontrol edilebildiği durumda ise iktidar için
iyi bir şeydir çünkü artan işsiz sayısı emek arzını artırdığı gibi, artan emek
arzı ise ücretler genel seviyesinde düşüşlere yol açmakta ve sermaye için
gerekli ucuz emek gücünü fazlasıyla sağlamaktadır.
AKP Hükûmetinin
işsizliğe çözüm olarak sunduğu bütün seçenekler dikkat edilirse hep ucuz iş
gücü projeleridir. Esnek çalışma, stajyerlik, bölgesel asgari ücret ve benzeri
önerilerin tümü işsiz vatandaşlarımıza “Düşük ücrete razı olman durumunda iş
veririm.” anlayışının bir ifadesidir. Tarihsel olarak en yüksek noktalara
ulaşan işsizlik bugün yoksulluğun en önemli kaynaklarından biri iken ucuz emek
pazarının yaygınlaşması ise yoksulluğu kronikleştirmektedir. Oysa yapılması
gereken oldukça açıktır: Geniş bir makroekonomik plan çerçevesinde, uzun
çalışma koşulları sınırlandırılmalı ve sosyal güvenlik ağı güçlendirilmelidir.
Toplumun alım gücünü artırıcı politikalar uygulamaya konulmalı ve üretim
canlandırılmalıdır.
Değerli
milletvekilleri, Türkiye’de saklanması artık imkânsız hâle gelen gerçeklerden
biri de, bölgelerin iktisadi gelişmişlikleri arasındaki farkın büyüklüğüdür.
Bugün resmî istatistiklere göre doğu ve güneydoğu illeri işsizlik ve yoksulluk
başta olmak üzere birçok alanda batı bölgeleriyle yarışamayacak durumdadır.
İşsizlik reel olarak yüzde 50’leri aşmış, yoksulluk ise yüzde 90 dolaylarında
olup sosyal korumanın en düşük olduğu bölgelerdir bunlar.
Yine, otuz yılı
aşkın bir süredir âdeta oy kapma projesine dönüştürülen GAP projesi, büyük
oranda bir enerji projesi olarak kalmıştır. Bugün enerji projelerinde yüzde 74
oranında fiziki gerçekleşme durumu yaşanırken, bölge halkının refahı üzerinde
doğrudan etkisi olacak sulama projelerinde fiziki gerçekleşme oranı yüzde
16,5’tir. GAP Eylem Planı’yla birlikte bitirilmesi öngörülen projeler için
taahhüt edilen tarihler sürekli ötelenmekte, sürdürülebilir bir kaynak da hâlen
oluşturulamamaktadır. Farklı fonlardan kaynak aktarma yoluna gitmek, bugün
başka adaletsizliklerin önünü açmaktadır. Artık GAP’a merkezî bütçeden kaynak
aktarmanın gerekliliği ortadadır.
Yine teşvikler
noktasında da bir sonuç alınamamış, tam aksine teşvikler bölgeler arası ve
bölge içi eşitsizlikleri artırmıştır. 2002-2006 yılı teşviklerinde doğu ve
güneydoğu illeri toplam teşvik belgelerinin sadece yüzde 9’unu alırken -ki
burada yüzde 9’un yüzde 4,5’i direkt Gaziantep’e gitmiştir- 2004-2009 yıllarını
kapsayan 5084 sayılı Teşvik Yasası sonucunda ise bölgenin 21 ili, toplam ek
istihdamın ancak beşte 1’ini alabilmiştir.
Yine merkezî
bütçeden illere ayrılan rakamlar Türkiye’de tam bir ayrımcılığı temsil
etmektedir. İşsizlik, Türkiye’nin bölge illeri için yakıcı bir sorunken, bölge
illeri bu sorunla daha fazla muhatap durumdadır. En fazla göç alan illerden
biri olan Adana 2009 yılında işsizliğin en fazla olduğu il iken, Adana’yı
Diyarbakır, Hakkâri, Şırnak, Siirt gibi bölge illeri takip etmektedir. Resmî
verilere göre bölge illerindeki işsizlik her ne kadar yüzde 20’ler dolayında
görülse de reel olarak yüzde 50’lerin üzerindedir. Savaş ve yoksulluktan
kaynaklı batıya göç eden Kürt nüfus, buralarda, formel
ve enformel alanlarda oldukça kalabalık bir yoksul, işsiz ve ucuz iş gücü
oluşturan kitleler olarak öne çıkmaktadır.
2010 Ekim ayı
itibarıyla merkezî bütçeden bölge illerine aktarılan rakamlar ayrımcılığın bir
başka göstergesidir. Bingöl’e aktarılan merkezî bütçe ödeneğinin yüzde 33’ü
asker ve polis harcamalarına gitmiş, sosyal güvenliğe ise sadece yüzde 2,4’lük
bir oran ayrılmıştır. Asker ve polis harcamalarında Bitlis yüzde 26,3 oranında
bir merkezî bütçe dilimine sahipken sosyal güvenlik payı ise yüzde 2,9’da
kalmıştır. Bu oranlar, Hakkâri için yüzde 36,5 asker, polis harcaması iken
sosyal güvenlik oranı ise sadece yüzde 1’de kalmıştır; Siirt için yüzde 36,3’e
yüzde 3,7’dir. Tunceli için bu oranlar yüzde 56,2’yle yüzde 1,5’tir. Şırnak’ta
bu oranlar sırasıyla yüzde 51’e yüzde 1,3 olarak gerçekleşmiştir. Oysa, merkezî bütçe verilerinde Türkiye genelinin asker ve
polis harcama ortalaması yüzde 11 iken sosyal güvenlik ortalamaları ise yüzde
22’dir. Bu iki alanda da bölge illeri, asker, polis harcamalarında Türkiye
ortalamasının çok üzerinde, sosyal güvenlik harcamalarında ise çok altındadır.
Bu tablo tam bir ayrımcılık göstergesidir ki bu ayrımcılık, sağlık, eğitim,
ulaştırma, imar, bayındırlık gibi daha pek çok alanda da kendisini
göstermektedir.
Yine sorunlu
alanlardan biri de savunma bütçesidir. AKP’nin Türkiye'de kişi başına düşen
sağlık…
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın
Ata, otuz dakikalık süreniz doldu, size de ek süre veriyorum iki dakika, lütfen
tamamlayın konuşmanızı.
Buyurun.
AYLA AKAT ATA
(Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Değerli
milletvekilleri, 2011 Yılı Merkezî Bütçe Kanunu Tasarısı’nın benimsediği
politika tercihlerine, toplumun yoksul kesimleri içinde eşitsiz ve bağımlı
konuma sahip kadın ve kız çocukları üzerindeki muhtemel etkileri açısından da
bakılmak gerekmektedir. Hükûmetin, sekiz yıllık iktidarı boyunca benimsediği
ekonomik yaklaşımın temel özelliği olan piyasa ilişkilerinin genişlemesi,
özelleştirmeler, kamu hizmetleri alanının daraltılması, ticarileştirilmesi ve
buna paralel olarak hane halkı gelirinin düşmesi sonucu kadınların maruz
kaldığı gelir ve servet eşitsizliği, bütçenin ve genel olarak ekonomi
politikalarının cinsiyetçiliğini de ele vermektedir.
Türkiye’de
toplumsal cinsiyete duyarlı bütçelemenin yapılamaması, başta eğitim ve sağlık
olmak üzere birçok alanda cinsiyet eşitsizliğini hem beslemekte hem de
derinleştirmektedir. AKP İktidarının 2011 yılı bütçesi, geçmiş bütçelerde
olduğu gibi cinsiyet körlüğüyle maluldür, oysa Türkiye, imza koyduğu, 1995
yılında Pekin’de gerçekleştirilen Dördüncü Dünya Kadın Konferansında kabul
edilen Eylem Platformu Belgesi’nin bir gereği olarak sorumluluğunu yerine
getirmelidir.
Bugün, Türkiye'nin üyesi olduğu Birleşmiş Milletler ve Avrupa
Konseyinde, toplumsal cinsiyete duyarlı bütçeleme konusunda önemli gelişmeler
kaydedilmiştir, oysa AKP Hükûmetinin, kadın-erkek eşitliğini sağlamaya dönük
bir çalışması olmadığı gibi, başında kadın-erkek eşitliğine inanmadığını açık
açık ifade eden bir Başbakanın olduğu Hükûmetin, cinsiyet eşitlikçi yaklaşımları
konusunda da oldukça karamsar olduğumuzu bir kez daha belirtmek istiyoruz.
AKP’nin “Ben
yaptım oldu.” anlayışı, katılımcı bütçeleme noktasında da kendisini
göstermiştir. İşte, Edirne’den Hakkâri’ye kadar kazanılacak demokratik özerklik
statüleriyle katılımcı bütçeleme yolunu da açacaktır. Katılımcı bütçeleme, mali
saydamlığı, toplumsal katılımı, hesap verebilirliği ve demokratikleşmeyi
sağlamayı amaçlayan bir yönetim anlayışıdır. Katılımcı bütçe ile yönetilenler
bütçenin öncelikleri, uygulanacak projeleri belirleme ve denetimi
gerçekleştirme aşamalarında söz sahibi olabileceklerdir.
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Evet,
mikrofonunuzu tekrar açıyorum. Lütfen Genel Kurulu selamlayın, konuşmanızı
tamamlayın.
AYLA AKAT ATA
(Devamla) – Bu duygularla sizleri selamlamadan önce şunu belirtmek istiyorum:
Bizde bir söz var: “…” (x) diyorlar. İşte, AKP’nın politikası da bu. Türkçe de
ifade edeyim: Kurtla yiyip çobanla ağlamak; her ikisinin de acısına ortak olmak
gibi ya da her ikisinin acısının üzerinden sebeplenmek.
Hepinizi saygıyla
selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Değerli
milletvekilleri, Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına ikinci söz Şırnak
Milletvekili Sayın Hasip Kaplan’a ait.
Sayın Kaplan,
buyurun efendim. (BDP sıralarından alkışlar)
Sizin de süreniz
otuz dakikadır.
BDP GRUBU ADINA
HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Barış ve
Demokrasi Partisi Grubu adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Biliyorsunuz,
geçen sene bütçede yoktuk, partimiz kapatıldı; Sevgili Ahmet Türk, Aysel
Tuğluk’un üyeliği düşürüldü ama biz yine buradayız ve bu seçimde yine bu 2
arkadaşımız burada olacaktır. Biz yokken Meclis renksiz, sessiz, heyecansız,
hatta sıkıcıydı, oysa biz, Meclisin tadı biberiyiz, bizsiz bir Meclis eksik
kalır, bunu bileceksiniz, farklıyız. Evet, farklılıklarımız var ama bu,
ayrışmanın nedeni değil; demokrasilerde birliğin ve demokrasinin harcıdır.
Zaten yeni partimizin amblemi de ağaç. “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, bir
orman gibi kardeşçesine.” dedik, yolumuza devam ettik, geldik AK PARTİ’nin
9’uncu bütçesini dinliyoruz, sanal rakamlarını, palavralarını. Şimdi, sıra bizde, bizde.
AHMET YENİ
(Samsun) – Biz de sizin palavralarınızı dinleyeceğiz şimdi, değil mi?
HASİP KAPLAN
(Devamla) – Şimdi, “Krizden etkilenmedik.” Çok dinledik, dinledik, dinledik.
Birinci büyük
bunalımda dünyanın en büyük krizi olan uzun bunalımda, 1870’ten Birinci Dünya
Harbi’ne gelirken Türkiye, o zaman Osmanlı olarak kaybetti; Kafkaslar,
Balkanlar, Orta Doğu çözüldü ve en son, İstiklal Savaşı mücadelesinde burada
Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulduğu zaman, Musul ve Kerkük’ü Misakımillî
sınırları dışında bıraktık. İkinci büyük ekonomik kriz 1929’da başladı. Bu da
nereye geldi? İkinci Dünya Savaşı’na geldi, faşizm hortladı İtalya’da,
Almanya’da, İngiltere’de, Amerika’da ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Türkiye
savaşa girmese de kapitalist sistemle sosyalist sistem arasında topraklarına
üsler konulmuş, NATO’nun, üzerine, topraklarına çöreklendiği Türkiye de Orta Doğu’nun
ve dünyanın sosyalist sistem karşısında jandarması olduğu bir ülke durumuna
geldi.
(x)
Bu bölümlerde, Hatip tarafından Türkçe olmayan bir dille, birtakım kelimeler
ifade edildi.
“Üçüncü büyük
küresel ekonomik krizden etkilenmedik.” diyorlar hatipler, Hükûmet hep. Dünya
etkileniyor, Amerika etkileniyor, Avrupa etkileniyor ama siz etkilenmediniz.
Peki, karşılıksız çeklerden, peki, ödenmeyen kredi kartlarından, borçlarından
batan şirketlerden, işten atılanlardan, intihar edenlerden, bunların
rakamlarından da haberiniz var mı? Peki, dünyada aleyhimize gelişen
gelişmelerden haberiniz var mı? Bu küresel krizde yüzde 60 ihracat ve
ithalatımızı yaptığımız Avrupa Birliği, Amerika gibi ülkelerde yüzde 40’lara,
dibe vurduğunu ihracatımızın, ithalatımızın rakamlarını da açıklar mısınız?
Açıklayamazsınız. Orada gelişen ırkçılığı da açıklayamazsınız, İslam
karşıtlığını da, Avrupa Parlamentosunda ırkçı partilerin grup kurduğunu da
açıklayamazsınız. Açıklayamadığınız, cesaret edemediğiniz, edemeyeceğiniz bir
şey daha var: Emperyal güçler bu ülkeye topla, tüfekle, tankla giremediler ama
bu küresel krizde, bu üçüncü bunalımda topla, tankla değil, sermayeleriyle,
şirketleriyle giriyorlar ve alıyorlar, satın alıyorlar yap-işlet-devretle limanlarımızı,
ırmaklarımızı, köprülerimizi, çörekleniyorlar ülkemizin başına. Onlar küresel
krizi böyle değerlendirirken birileri de çıkıp burada diyor ki: “Biz
etkilenmedik, teğet geçti.” Eğer söylenenler gerçek değilse ve yalanın boyutu
büyükse bizim 72 milyon halkımızın bildiği bir tek kelime vardır “palavra”, biz
“palavra” deriz.
Bakın, Bütçe
Komisyonunda, 26 Ekim 2010, Bakan açıklıyor, çok seviyorsunuz rakamları, ona
geleceğim: ”10 bin dolar gayrisafi millî hasıla ve
2002’den bu yana artırdık.” Güzel ama çok geçmedi, iki hafta sonra, bir gece
ansızın zengin oluverdik. Nasıl? AKP’nin elinde sihirli değnek, kurlarla,
istatistiklerle oynuyor, bir gecede milleti zengin ediyor. Gayrisafi millî hasılayı kişi başına da 2.345 TL artırıyor, yılda 16 bin
dolara gayrisafi millî hasılayı çıkarıyor, Türkiye’yi dokuz basamak artırıyor.
Var mıdır dünyada böylesi Hükûmet? Yoktur tabii. Ancak sizin sanal
rakamlarınızda, sizin sahte rakamlarınızda, sizin bir gecelik oynamalarınızda
olabilir. Ne oldu da iki haftada bu zenginlik yaşandı? Cevabını burada
vermelisiniz.
Evet, 2 milyon,
açlık sınırının altında yaşıyor bu ülkede. 15 milyon kişi, yoksulluk sınırının
altında yaşıyor bu ülkede. 10 milyon kişi, yeşil kartlı yaşıyor bu ülkede.
AKP’nin full çektiği Ağrı, Bingöl, Şanlıurfa’da, yüzde 50’nin üzerinde yeşil
kart var. Bu, Türkiye'nin fotoğrafı değil mi? Yabancı bir ülkeden mi
bahsediyoruz?
Nazım der ki:
“Sen mutluluğun
resmini yapabilir misin Abidin?
İşin kolayına
kaçmadan ama
Gül yanaklı
bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
Ne de ak örtüde
elmaların
…
Sen mutluluğun
resmini yapabilir misin Abidin?”
Halkımız da
soruyor: Yoksulluğun, işsizliğin, baskının, ayrımcılığın, işkencenin, sosyal
adaletsizliğin, zamların resmini yapabilir misiniz Sayın Recep Tayyip Erdoğan?
Sekiz yılda yarattığın eserin resmini yapabilir misin? İşten çıkarılanların, 18
milyon işsizin; ÖSS, KPSS sınavlarında kuyruk olan milyonların; Zonguldak maden
ocaklarında kalan cesetlerin resmini yapabilir misin? İşçinin,
memurun, emeklinin, emekçinin, esnafın, dar gelirlinin eriyen ücretlerini;
perişan olan taksicinin, kamyoncunun, tekstilcinin, inşaatçının, bakkalın;
fındığına kota koyduğun Giresunlu, Trabzonlu, Ordulu, Sakaryalının; pancarına
kota koyduğun Muş, Erzurum, Niğde, Aydınlı, Tekirdağlının; tütününe kota
koyduğunuz Bitlis, Diyarbakır, Samsun, Manisa, İzmir ilinin; Trakya’da ürününü
kaldıramayan köylünün, tarım üreticisinin; Karadeniz’de hamsi kasasını 1
liradan satan, mazotunu karşılayamayan balıkçının; Ege, Marmara’da zeytin
üreticisinin; yoksul orman köylüsünün; yayla yasaklarıyla yok olan
hayvancılığın, ithal angusların resmini yapabilir misiniz? Seçim vakti kömür,
makarna, beyaz eşya kuyruklarının; kelepçelenen Kürt siyasetçilerin, belediye
başkanlarının; gazlanan, coplanan, saldırıya uğrayan milletvekillerinin, Tekel
işçilerinin, öğrencilerin, bebeğini düşüren kadınların, havan mermisiyle
parçalanan Ceylan’ın, on iki yaşında on üç kurşun yiyen Kaymaz’ın, gaz
fişekleriyle ölen çocukların, Nevroz’da coplanan kadınların; Kürt, Roman olduğu
için lince uğrayanların; cezaevindeki basın mensuplarının; Kaz Dağlarını kaz
gibi gören madencilerin; bitirdiğiniz Karadeniz derelerinin, Hasankeyf’in,
Munzur’un, Alliona’nın; HES’e kurban ettiğiniz, yakılan yıkılan doğanın,
tabiatın, tarihin, kültürün; özelleştirip sattığınız fabrikaların, madenlerin,
limanların, yolların, ormanların; yakılan binlerce köyün, göçün, göç
varoşlarındaki mahzun yaşamların yapamazsınız resmini, işinize gelmez. Biz
foyanızı da boyanızı da tablonuzu da çizeceğiz; halkımıza açıklayacağız,
yalanlarınızı ve palavralarınızı bir bir anlatacağız.
“Krizin
faturasını halka çıkarmadık.” Palavra 1. Bakın, 57’nci sayfa, sunuşlar: “Krizin
faturasını halka çıkarmadık.” Zenginleyenler kim? Sayıyorum: İMKB, dünya
6’ncısı oldu. Türkiye’de kârlarına kâr katan, en çok vergi veren, en zengin
yirmi yedi banka. Türk bankacılık sektörünün aktifi 108 milyar. Forbes
dergisine göre, on iki Türk şirketi dünya devler liginde. Krize rağmen, ocak
ayında 28 bin olan milyarder sayısı 29 bine ulaştı.
Siz kurumlar
vergisini 2006’da 33’ten 20’ye indirmediniz mi? Peki, işçinin, memurun vergisi
niye yüzde 27’de duruyor? Niye onu indirmiyorsunuz? Niye garibanın, emekçinin,
işçinin ücretini, maaşını… İşinize gelmez.
Bütçeniz zafiyetli,
ekonominiz şeffaf değil, işsizlik teknik ölçümleriniz yanlış. Zamları otomatiğe
bağladınız. Bankacılık sektörünün Türkiye ekonomisi içindeki yerini sağlıklı
değerlendiremiyorsunuz, eleştiremiyorsunuz. Vergi alamıyorsunuz. Vergi
kaçağıyla mücadeleyi bıraktınız, aflarla ödüllendiriyorsunuz. Kayıt dışı
ekonomiyi özendiriyorsunuz. Külçe külçe altın, hesapsız, geliyor, Türkiye’ye
giriyor. Kamu-özel ayrımını sakat bir yöntemle yönlendiriyorsunuz. Bir yandan
özelleştiriyorsunuz, bir yandan TOKİ’yle ticaret ve müteahhitlik
yapıyorsunuz. Sendikal hak ve özgürlüklere karşı acımasızsınız, gelir
vergisinde adaletsizsiniz. Sosyal yönünüz pek zayıf. Enerji alanını da dışa
bağımlı sömürü ve soygun alanına çevirdiniz. İç borç yönetiminde yanlış, tarım
sektöründe yanlış. Et fiyatları aldı başını gidiyor ve siz, vergi gelirlerine
baktığımız zaman, 232,2’nin yüzde 70’ini gariban halkımızdan alıyorsunuz. Bunun
da rakamlarını açıklayınız, açıklayınız cesursanız!
Bakın, size bir
şey daha söyleyeceğim. Afrika’nın tamtamları, AKP’nin zam
zamları ayrı bir şey. Ben size biraz daha açacağım bunu.
Bakın -bu
kitapçıkta da gördüm- alışmışsınız, “2002’de böyleydik, 2010’da böyleydik.”
Hemen açıyorum, yine aynı nakarat. Bakanımız da açıldı, anguslar geldi, etin
fiyatlarından başladı.
Şimdi ben size
soruyorum: Dünyada, bir yana, Edirne’de -bakın- etin kilosu, dananın -dana
örneği veriyor- 30 lira, 20-30 bonfile. 20 kilometre yakında, Bulgaristan’ın
Svilengrad’ında 9-12 TL. Hemen 18 kilometre yakında, Yunanistan’da Orestiada’da
14-15 lira. Bu kadar basit. Şimdi anguslarla bize hava
atmayınız. Bakın, size göstereceğimiz başka şeyler de var.
Ekmek 2002’de ne
kadardı biliyor musunuz? Haydi, konuşalım, madem öyle. 200 gramı 250 bin YTL,
şimdi 1 milyon YTL, 1 lira. Aradaki farkın rakamını biliyor musunuz? Elektrik
2002’de 12 kuruş, şimdi 20.650 kuruş. Biliyor musunuz? 2002’de benzin 1,20 YTL,
şimdi 4 TL. Biliyor musunuz? Doğal gaz 2002’de 0,0298’le başlayan rakamlar,
şimdi 0,614’le başlıyor. Otomatiğe bağladınız, biliyor musunuz? Benzin, motorin
vergisinde dünyanın en pahalı vergisini ödüyoruz: 66,80. Biliyor musunuz? 65
milyon kişi cep telefonu kullanıyor. Cep telefonunda vergi yüzde 58. Biliyor
musunuz? Marlboro 2002’de 2,5 liraydı, şimdi 7 lira. Biliyor musunuz? Rakının
2002’de 8,25 TL, şimdi 40 TL olduğunu biliyor musunuz? (AK PARTİ sıralarından
gürültüler) Son ideolojik zamlarla alkol ürünlerine yüzde 30 zam yaptınız.
Başbakan “Üzüm yiyin, üzümün suyunu içmeyin.” diyor. Efkarlanan
vatandaşa bir kadeh, bir cigara çok gördünüz. Yetmedi, IV. Murat devri sanki, Ankara’nın göbeğinde, Çayyolu’nda restoran basıyor
polisler, bebeleri fişliyor, tutanak tutuyor, orada, Ankara Baro Başkanının
huzurunda diyor ki: “İçkili lokantada ne işin var?”
Siz Taliban
mısınız? Siz El Kaide misiniz? Bu 2010, 21’inci yüzyıl Türkiye Cumhuriyeti
midir? (AK PARTİ sıralarından gürültüler)
BEKİR BOZDAĞ
(Yozgat) – Sayın Başkan… Sayın Başkan…
HASİP KAPLAN
(Devamla) – Bu çağdaşlık mıdır? Siz bunu nasıl anlarsınız? Sonra çıkıyorsunuz,
diyorsunuz ki: “Kıyılarda, sahillerde oy niye alamıyoruz?” Siz bu kafayla
sittinsene alamazsınız. Siz “Hava vergisi vermedik, hava vergisi dışında,
yaşama vergisi almıyoruz.” diye vatandaşa “Oturun, şükredin.” diyorsunuz değil
mi? Bu vatandaş size şükretmesini bilecektir. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)
AHMET AYDIN
(Adıyaman) – Vatandaş bilecektir.
HASİP KAPLAN
(Devamla) – Arkadaşlar, heyecanlanmayın, sakin olun, sakin olun. (AK PARTİ
sıralarından “Sen sakin ol!” sesleri) Vaktim sınırlı.
Bakın, bütçenin
aslan payını kime ayırdınız? Güvenliğe ayırdınız. Nereye ayırdınız bütçenin
aslan payını? Güvenliğe, askere, polise, jandarmaya. Türk
Silahlı Kuvvetleri, Millî Savunma Bakanlığı 17 milyar, Jandarma 4,5, emniyet
10,5 -yüzde 23 artış, diğeri yüzde 17- Sahil Güvenlik, arkasından Kamu Düzeni,
toplam 40 milyar. Türkiye'nin en büyük bütçesini, Türkiye'nin geleceğini
güvenliğe ayırdınız, güvenliğe. Farkında mısınız siz? Silaha harcamaya,
operasyona, tezkereye, bilmem neye…
Şimdi gelin…
Asker mevcuduna geleceğiz. Başka bir gerçekle yüzleştireceğim sizi, farkında
değilsiniz, göreceksiniz. Türk Silahlı Kuvvetlerinin mevcudu 600 bin. Evet,
askerî vesayet… Sonuna kadar karşıyız darbelere de ama durun bakayım, onun
yerine kim geçiyor, hangi güç, ona bakacağız.
Şimdi, Türkiye,
güvenlik devleti olma yolunda. Jandarmanın ne kadar sayısı? 244.966. Emniyet
230.387, Kamu Düzeni vesaire, güvenlik, Sahil Güvenlik 5.283, özel güvenlik
sayısı 410.659, korucu sayısı 82 bin. Yeni alacaksınız sözleşmeli er, 50 bin.
10 bin tane de sınır güvenlik. Alın size, sayısı 1 milyon 200 bin.
Şimdi, kim
başında bunun? İçişleri Bakanı Sayın Beşir Atalay. Şimdi, Orgeneral Koşaner mi
daha büyük bir güce hükmediyor, yoksa Beşir Atalay mı ediyor? Onu da bırakın, 1
milyon 200 bin, İçişleri Bakanının emrinde, 600 bin de askerde, eder 1 milyon
800 bin. Yeni kanunlar çıkardık, emniyete 70 bin, bilmem nereye… 2 milyon
silahlı gücümüz var. Bölün bakayım Türkiye’ye. Türkiye’ye böldüğünüz zaman 36
kişiye 1 silahlı güç düşüyor, 1 silahlı! Uyanın, uyanın! 36 kişiden birine 1
silahlı düşüyor ama yumurtalı öğrenci olunca 50 tane düşüyor, ama Kürt
siyasetçi olunca da 500 tane düşüyor, panzer düşüyor, gaz bombası düşüyor, gaz
fişekleri düşüyor.
Bu da yetmiyor AK
PARTİ’ye, yeni bir tasarı hazırlıyor. On sekiz yaşındakilere silah
vereceksiniz, üstelik bir değil, beş tane vereceksiniz. Texas mı burası ya? Dağ
başı mı? Ne yapmak istiyorsunuz? Texas’a çevirdiniz ülkeyi. Bu ülke hukukla
yönetilir, bu ülke insan haklarıyla yönetilir, bu ülke demokrasiyle yönetilir.
Eğer zorbalıksa, eğer silahlı güçlerle yönetilecekse siz kaybetmişsiniz, bu
ülke kaybetmiş demektir arkadaşlar. Siz bu çok ciddi yanlışın ayrımında değil
misiniz? Bu ülkeyi -2 milyonu silahlı olan bu ülkeyi- siz hukukla mı
koruyacaksınız, silahla mı koruyacaksınız? Bütün mesele bu ama anlaşıldı ki Sayıştay
Kanunu’nda performans ölçümünü niye çıkardınız, anlaşıldı ki Sayıştay
Kanunu’nda güvenlik güçlerinin harcamalarını niye gizli yönetmeliğe bağladınız,
niye Meclisin denetiminden kaçırdınız, belli oluyor.
Bunlar da
yetmiyor, paralı asker, lejyoner sistemini ülkeye getirdiniz. Bu da yetmiyor,
bu seçimlerde… Size şunu söyleyeyim: Aldığımız haberlere göre Şırnak-Hakkâri’ye
de 50 bin tane sözleşmeli er göndereceksiniz, orada oy kullansınlar da size
ithal milletvekili çıkarsınlar diye.
O da yetmiyor.
İçişleri Bakanlığınıza bağlı Nüfus Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğünün yurt
dışı seçmen kütüğü var mı? Hani seçim kütükleri? Yok. Orada da hile hurda
yapacaksınız. Aynen böyle, bir gecede oynadınız ya rakamlarla, zenginleyiverdik
birdenbire, millî gelir 10 bin liradan 16 bin liraya çıktı, oynayacaksınız
rakamlarla. O zaman sizin seçim sonuçlarınız yüzde 102’yi bulabilir! İyi
hesaplayın. Yüzde 100’ü geçince olmuyor yani! O kadar da atmayın.
Şimdi, bakın,
kontrolsüz güce dönüştünüz. Yürütmesiniz, Mecliste çoğunluksunuz, yargıyı
denetim altına adlınız, tek partiye doğru gidiyorsunuz. Sizin Başkanda biraz
narsisizm var. Devlet başkanlığına doğru da gidiyorsunuz, bunun sonu
diktatörlüktür. Bu ülkeye yapılacak en büyük hakarettir. Bakın, size, hoşunuza
gitmiyor ama söyleyeyim: Dolmabahçe’de neler dönüyor? Bakın, Büyükanıt’la
konuşup Şemdinli’yi sattınız, sonra Kürtleri sattınız. Şemdinli’yi, bırak
Kürtleri, Dolmabahçe denince artık Atatürk’ün adı geçmiyor, orada rektörler
toplanıyor, öğrenciler yürüyor. Sonra neyle gündeme geldi? Orada ne planlar, ne
dolaplar dönüyor? Dolmabahçe öyle bir yer mi? Yoksa üniversitelerde rektörler
korkudan toplanamıyor diye mi toplantılar orada yapılıyor?
Şimdi “Türkiye’yi
güvenlik, polis devletine çevirdiniz.” derken biz bunu öyle sanal rakamlara,
tespitlere dayanarak söylemiyoruz. Siz millî güvenlik siyaset belgesini
istediğiniz gibi şekillendirmediniz mi? İrticayı çıkarmadınız mı? Sonra kala
kala bölücüleri koydunuz, sadece bölücüler kaldı. Ondan
sonrası çok kolay. Öğrencilere saldırı özgürlüğünü geliştirdiniz.
Üniversitede Kürt öğrencilere saldırı olunca “Kız meselesi.” dediniz, Partimize
saldırı olunca “Deli” dediniz, ücretsiz eğitim isteyen öğrencilere “Militan”
dediniz. Hrant Dink davasında teklediniz, yerinizde saydınız. 50 milyon dışlanan
bir vatandaş grubu oluşturup MGK’nın yerine geçtiniz. DİSK Genel Başkanı Kemal
Türkler’in kızının çığlıkları yankılanıyor hâlâ “Adalet gecikti, katiller
kazandı.” diye. Sizler uzun tutuklulukların hesabını veremiyorsunuz bile.
Sizler üç yüz yetmiş bir cezaevinde 120.916 tutuklu ve hükümlünün yaşama
koşullarından da bihabersiniz, oradan çıkan cenazelerden... Siz gizli dinlemeye
bel bağlamışsınız, siz izleme, takibe, bilişime bel bağlamışsınız. Duverger’in
bir sözü var: “Adaletin olmadığı yerde herkes suçlu duruma düşebilir.”
SIRRI SAKIK (Muş)
– Su verin arkadaşlar…
HASİP KAPLAN
(Devamla) – Bizi ihmal etmeyin, Hükûmeti etmiyorsunuz.
Yönetme
anlayışınız zaten Hükûmet anlayışınızla iflas etmiş.
Bakın, enerji
konuşulduğu zaman kim konuşacak? Bir bakıyorsun Çevre Bakanı konuşuyor, bir
bakıyorsun Tarım Bakanı konuşuyor, bir bakıyorsunuz Kültür Bakanı konuşuyor.
Bir santral oluyor, hepsi konuşuyor. Kardeşim, kimin görevinde, yetkisinde?
Belli değil. Bu ülkenin hükûmet sistemi yanlış. Bu ülkede Maliye Bakanı eğer
paradan sorumluysa onun yerine ekonomiden sorumlu Babacan kalkıp mali affı
açıklamaz.
Bu ülkede 20
genel müdürlüğün bütçesi eğer Dışişleri ve Kültür Bakanlığının bütçesinden
büyükse bu ülkede sakatlık var. Bu ülkede -maden ocakları-
48 bin tane ruhsat dağıtılıyorsa, maden bakanlığı yoksa bu Hükûmetin
yapılanmasında yanlış var.
Bunları size uzun
uzun anlatacak değilim ama size şunu söyleyeyim: Bu HES’lerle Karadeniz’in
derelerini kurutmayınız. Kazım Koyuncu’nun, Şevval Sam’ın türkülerinde dereler
kalmasın. Allianoi’ya kıymayınız, Hasankeyf’e kıymayınız, Munzur’a kıymayınız
efendiler! Kıyılmaz doğa, kıyılmaz tarih, kıyılmaz kültür, kıyılmaz tabiat, bu
ülkeye kıyılmaz efendiler üç kuruş için, hırslarınız için! Siz iştahınız
kabardıkça tahribat artıyor, tahribatınız arttıkça talan artıyor, talan
arttıkça halkımızın öfkesi artıyor, bilesiniz, bilesiniz.
Şimdi, GAP’ta
işsizlikten bahsettik. GAP projesi… Hadi GAP’ı konuşalım. Başbakan çıktı “16
milyar ayırdık.” dedi. İyi. Nerede bu 16 milyar, nereden koydu? Yok. 16 milyar
yerine İşsizlik Fonu’ndan işçilerin parası 1,3 milyar üç senedir kesiliyor.
Şimdi, şunu söylemek istiyorum: Bakın, GAP’ta Sayın Bakanı, ilgili Bakanı
açıkladı, diyor ki: “Biz ilk sene 3 milyar… 2008’de 2, 2009’da 3, 2010’da 4
milyar lira harcadık.” Toplam 9 milyar. Başbakan diyor 16 milyar. Arkadaşlar,
ya Başbakan doğruyu söylemiyor ya Bakanı doğruyu söylemiyor. Artık bunu çıkın,
açıklayın burada. Öyle rakam makam yok. Birisi palavra atıyor ama kim? Çıksın
konuşsun.
Şimdi, bakın, 12
Eylülle ilgili konulara gireceğim, vaktim yok ama size bir iki şey
söyleyeceğim, İnsani Gelişme Endeksi rakamlarınıza bakmanızı tavsiye edeceğim.
Çok uçurduğunuz Türkiye 83’üncü sırada. Evet, kadında, eğitimde, sağlıkta bütün
Avrupa’nın en gerisindesiniz, farkında mısınız? Öyle şişirin rakamları, hiçbir
şey düşünmüyor…
Bakın, sanal
ekonomik gelişmişlik programınıza hayranım. Seçim dönemi,
seçim bütçesi. E tabii, Napolyon ne demiş: “Para, para, para.” Valla AK
PARTİ de aynısını tutturmuş ama o diyor ki: “Hep bana Rabbena.” diyor.
Şimdi, sizde ne
siyasal demokrasinin etiği var… Yüzde 10 seçim barajına sığınan bu ülkede
halkın özgür iradesinin önüne baraj koyanlar, Kenan Evren’in yasasına
sığınanlar, bu şekilde seçime gidenlerin siyasi ahlaktan bakma, konuşma hakkı yok.
Yüzde 10 barajına sığınanların demokrasiden bahsetme hakkı yok. Yüzde 10
barajına sığınanların ahlaki olarak düştükleri yer nedeniyle hiçbir toplumda
kabul görmelerinin imkânı ve yeri yok. Yüzde 10 barajına sığınıp 2 bin oyla beleş milletvekili peşinde koşanların bu ülkeye yapacakları
en büyük kötülükler budur. Zaten, dediniz işte: “Nasılsa seçimden sonra
Anayasa, Siyasi Partiler Yasası bilmem ne, bilmem ne…”
Burada çok şey
konuştunuz. Şiirler okudunuz, gözlerimizi yaşarttınız. “Beni burada arama
anne/Kapıda adımı sorma/Saçlarına yıldız düşmüş/Koparma anne/Ağlama” dediniz.
Biliyor musunuz, meydanlarda bağırdınız referandumda: “12 Eylül’den hesap
soracağız.” Kenan Evren nerede? Bir gün ifadeye gitti mi? Yüzlerce şikâyet
dilekçesi verildi, siz onu yargılayamadınız. Biliyor musunuz Sayın Başbakan,
senin sömürdüğün o solcu genç Ahmet Eren, Erdal Eren, Erdal Eren, Erdal Eren
bugün idam edilmişti? Yıl dönümü, biliyor musun? Söylediğin yalanlardan
vicdanen rahatsızlık duymuyor musun?
BEKİR BOZDAĞ
(Yozgat) – Bağırma, bağırma!
MUSTAFA ATAŞ
(İstanbul) – Bağırma, sakin ol!
HASİP KAPLAN
(Devamla) – Sen Kenan Evren’i yargılayamazsın, sen ancak önünde düğmeni
ilikleyebilirsin. Böyle, böyle olanların hiçbir şekilde bu ülkede demokrasiyi
getirme şansı yok.
Bu bütçe soygun bütçesi, bu bütçe seçim bütçesi. Diyorsunuz ki: “Bu seçim bütçesi değil.” En büyük yalan, en büyük
palavra. Bunu sona bıraktım. Biliyor musunuz niye? Şimdi açıklayacağım.
ABDURRAHMAN
DODURGALI (Sinop) – Bağır biraz, duyulmuyor ya!
HASİP KAPLAN
(Devamla) – Şimdi, seçim bütçesinin “S” harfi “Sıcak para akıyor.” “E” harfi “Enerjide dışa bağımlılık”, “Ç” harfi “Çevre felaketi”,
“İ” harfi “İşsizlik artışı”, “M” harfi “Mali af”, “B” harfi “Bütçe açıkları”,
“Ü” harfi “Üretimi geriletme, tüketimi teşvik”, “T” harfi “Türkiye ekonomisi
-yalan-dünyanın en büyük ekonomisi”, “Ç” harfi “Çiftçiye köstek olma bütçesi”,
“E” harfi “Enflasyon artışını gizleme”, “S” harfi “Sadaka devletine sosyal
devlet deme”, “İ” harfi “İhracat artıyor.“
Şimdi, alın,
sizin seçim bütçenizi böyle koyunca oluyor “Seçim Bütçesi.” Eğer bu benim
söylediklerim…
NURİ USLU (Uşak) – Aferin, aferin. İyi uydurmuşsun!
HASİP KAPLAN
(Devamla) – Bakın, iyi bakın, ne yazıyor? Halk “geçim”, AKP “seçim” diyor.
Derdiniz bu. Durup dururken Allah aşkına, 50 milyar kaynak için mali af
çıkaracaksınız. Vergi, sigorta primleri… Niye büyük şirketlere af
çıkarıyorsunuz? Çekini ödemeyene, kredisini ödemeyene, teşvik alıp ödemeyene,
mahkemeden ceza alana, telefon borcu olana, niye esnaf kefalet
kooperatiflerine, niye bütün vatandaşa mali af çıkarmıyorsunuz? Niye sadece
Avrupa’nın, ABD’nin büyük şirketlerini büyük mali yükten kurtaracak aflar
çıkarıyorsunuz? Niye holdinglere çalışıyorsunuz? Niye 72 milyon halka
çalışmıyorsunuz? Çalışamazsınız. Siz anlamazsınız. Askerliği de
kısaltacaktınız, o da palavra çıktı, bedelliyle artırıyorsunuz.
IMF’ye borcumuz,
Başbakan diyor ki: “2012’de kapanacak.”
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın
Kaplan, süreniz doldu efendim. İki dakika ek süre veriyorum, lütfen…
HASİP KAPLAN
(Devamla) – Tamamlıyorum.
Şimdi, Hazine
Müsteşarlığından sorumlu Bakan “2013 Mayısında kapanacak.” diyor. Ya Başbakan
doğru konuşmuyor ya Bakanı doğru konuşmuyor. 2012’de mi kapanacak, 2013’te mi
kapanacak, bilemiyoruz, birisi yalan söylüyor.
Bakın, Avrupa
Yatırım Bankasından 15,3 milyar, Dünya Bankasından 8,1 milyar, Avrupa İmar
Bankasından 5,5 milyar, alıyorsunuz kredileri, mali aftan 50 milyar.
Özelleştiriyorsunuz. Elektriği sattınız geçen hafta, 7 milyar. Koyun üst üste,
bunların hiçbirisi bütçe rakamlarında yok. Siz milleti dalga geçecek, milleti
enayi mi zannediyorsunuz? Bu halkla dalga geçenleri çok gördük, çok.
Bakın, bu kadar
parayı üst üste koydunuz seçim için, anladık. Bir de 400 bin kadro
dağıtacaksınız bu arada. Emniyetin, jandarmanın, YÖK’ün ve Diyanetin, sadece bu
saydığım yerlerde 400 bin tane kadro dağıtacaksınız, o kadrolar da bu bütçeden
çıkacak ve siz diyorsunuz ki “Hayır.” Uçun beyler uçun, yolunuz açık olsun,
zaten hep havada dolaşıyorsunuz. Ülke ülke geziyorsunuz yandaşlarınızla, hiçbir
gün muhalefeti yanınıza almıyorsunuz. Brezilya, Latin paradise, Hindistan’a,
Çin’e gidin, Uzak Doğu egzotik kollarını açmış, sizi bekliyor.
Bakın, Başbakan
“2023’te 500 milyar olacak ihracatımız.” diyor. Uçun beyler uçun 500 milyara!
Zaten siz hep uçuyorsunuz. Bakın, bir bakanınız 65 ülkeye uçmuş, 340 bin
kilometre yapmış.
Şimdi soruyorum:
Tüm bunlardan sonra “Bu seçim bütçesi değil.” demek halkla dalga geçmek değil
de nedir? Türkiye halkı aklı, zekâsıyla dalga geçen çok iktidarı gördü, inanıyorum,
sizi de görecektir.
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın
Kaplan, ek süreniz de doldu. Selamlayabilmeniz için mikrofonu açıyorum. Lütfen…
HASİP KAPLAN
(Devamla) – Türkiye halkına hizmet etmeyen bu sanal bütçeye ret oyu kullanıyoruz.
Hepinizi saygıyla
selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür
ederim Sayın Kaplan.
Sayın
milletvekilleri, şimdi de söz sırası Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı
ve Osmaniye Milletvekili ve Grup Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’ye ait.
Sayın Bahçeli,
buyurun efendim. (MHP sıralarından ayakta alkışlar)
Süreniz altmış
dakika.
MHP GRUBU ADINA
DEVLET BAHÇELİ (Osmaniye) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 15 Ekim
tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan 2011 Yılı Merkezî Bütçe Kanunu
Tasarısı hakkındaki parti Meclis grubumuzun görüş ve düşüncelerini açıklamak
üzere huzurlarınızda bulunuyorum. Demokrasinin en önemli gereklerinden birisi
olan bütçe müzakereleri vesilesiyle yapacağım değerlendirmelere geçmeden önce muhterem
heyetinizi şahsım ve partim adına saygılarımla selamlıyorum.
Konuşmamın
başında, son dönemde üniversitelerde yaşanan ve hepimizi derin bir endişeye
sevk etmesi gereken vahim gelişmeler ve gerilimler üzerinde durmak istiyorum.
Yükseköğrenim
gençliği ve üniversiteler Türk milletinin en dinamik, hassas, heyecanlı ve
tahriklere açık kesimlerinin başında gelmektedir. Türkiye üzerinde hesap
yapanların yöneleceği ve istismar etmeyi düşüneceği en önemli kaynağın
üniversite gençliği olduğu yaşadığımız ve ağır bedeller ödediğimiz
deneyimlerimizle ortadadır.
1970 ve 1980
döneminde dizginlerinden boşanan tahriklerin ve çatışma ortamının acı
hatıraları hafızalardaki tazeliğini hâlâ korumaktadır. Bugün ülkemizi her
kademede yönetenlerin büyük bir bölümü bu karanlık döneme şahit olmuş ve
Türkiye’nin nasıl uçurumun kenarına getirildiğini yaşayarak görmüştür.
Türkiye’mizin bir daha böyle bir kaos ve çatışma
ortamına sürüklenmesini önlemek, iktidar ve muhalefetiyle hepimizin ortak
görevi ve sorumluluğu olarak görülmelidir.
Üniversitelerde
yangın kıvılcımlarının tutuşturulmak istendiğini, etnik nifak tohumlarının
ekilmesine çalışıldığını büyük bir endişeyle görüyor ve izliyoruz. Bu yangın
ateş bacayı sarmadan önce yerinde söndürülmelidir. Bunda en büyük görev ve sorumluluğun
AKP Hükûmetine ait olduğu tartışmasızdır. Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da
başlayan, Ankara’da devam eden olaylarda Sayın Başbakan ve AKP’nin benimsediği
tutum, maalesef bu siyasi görev ve sorumluluğun asgari icaplarıyla
uyuşmamıştır. Türk emniyet güçleriyle öğrencileri karşı karşıya getirmenin
ateşle oynamak olduğunu artık herkes idrak etmelidir. Başbakan, Hükûmet
yetkilileri üniversite gençliğinin sorunlarına ve bunları dile getirme
çabalarına karşı gereken anlayış ve hoşgörüyü göstermek durumundadır. Türk
polisini öne sürerek aradan çekilmek Sayın Başbakanı ve Hükûmetini vebal ve
sorumluluktan kurtaramayacaktır.
Emniyet
teşkilatımız olumsuz koşullarda büyük bir şuur ve fedakârlıkla çok güç bir
görevi yerine getirmektedir. Kanlı terörün hedefi olan, etnik bölücülerin
organize ettiği eylemlerde taş ve molotofkokteyillerine vücudunu siper eden
kahraman emniyet teşkilatımıza herkes sahip çıkmalıdır. Polisimizi yıpratmak,
siyasi amaçlar için kullanmaya çalışmak büyük bir gaflet olacaktır. Polisimiz de
toplumsal olaylarda, kanunlardan kaynaklanan görevlerini yaparken ve
yetkilerini kullanırken orantısız güç kullanmamaya dikkat etmeli, kendisini bir
çatışmanın tarafı konumuna getirmemelidir. Üniversite gençliğinin de
protestolarını meşru zeminlerde ve meşru yöntemlerle ortaya koymaları, şiddet
unsuru içeren eylemlerden uzak durmaları mutlak bir zorunluluktur.
Üniversitelerdeki olayların kontrolden çıkarak kitlesel çatışmalara dönüşmesi,
hiçbirimizin altından kalkamayacağı büyük bir felaket olacaktır.
Yaşanan son
müessif olaylar neticesinde, AKP Hükûmetinin, üniversite gençliğinin ve emniyet
güçlerimizin, sağduyunun rehberliğinden, aklın yol göstericiliğinden
ayrılmamaları hayati bir önem taşımaktadır. Üniversite yönetimleri de bu konuda
üzerlerine düşeni büyük bir dikkat ve itina ile yerine getirmelidir. Öte
yandan, muhalefet partilerinin de bu konuda sorumluluğu olduğu unutulmamalıdır.
Bu bakımdan, son yaşanan protesto gösterilerinin Türkiye Büyük Millet Meclisine
taşınması ve ana muhalefet partisinin buna aracılık etmesinin bu sorumlulukla
örtüşmediğini bu vesileyle hatırlatmak isterim.
Sayın
milletvekilleri, bütçeyi konuşup hakkında yorum yaparken yalnızca ekonomik ve
mali tarafına odaklanmak konunun bir tarafını ciddi anlamda eksik bırakacaktır.
Zira, bütçenin, en az bunlar kadar, belki de daha
fazla dikkat edilmesi gereken siyasi ve hukuki yönleri olduğu kuşkusuzdur. Bu
yüzden, devletin belli bir dönemde yapacağı harcamaları ve elde edeceği
gelirleri gösteren bütçenin bir bütün hâlinde değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bütçenin, millet egemenliğinin somutlaştığı yer olan yüce Meclisimize,
Hükûmetin işlemlerine izin verme ve denetleme imkânı sağlaması, en başta,
siyasi işlevinin bir sonucudur. Dolayısıyla aziz milletimiz, temsilcileri
eliyle, tüm kamu kesimine teorik de olsa hâkim olacak ve kontrolünü
sağlayacaktır. Elbette bunun sağlıklı ve etkili yapılabilmesi, güçler
arasındaki ayrımın ve görev dağılımının ihlal edilmemesine veya
zayıflatılmamasına bağlıdır. Bütçe özü itibarıyla kaynak tahsis meselesidir ve
bu da doğal olarak siyasal bir tercihe dayanacaktır. Genel olarak her iktidar
siyasi önceliklerini, başta maliye ve para politikalarını vasıta yaparak
bütçede belirlemekte ve yasama organının onayına sunmaktadır. Takdir edersiniz
ki bütçenin onay süreci sıradan ve olağan bir işlem olmamalıdır; aksini
düşünmek demokrasiye ve millet iradesine hazımsızlık kadar saygısızlık da
olacaktır. Bütçe ve kesin hesap tasarıları üzerindeki görüşmeler aynı zamanda
bize Hükûmet uygulamalarına yönelik uyarı, tenkit ve öneri imkânı da
sağlamakta, milletimizin ve devletimizin sorunlarını daha bütünlükçü ele alma
fırsatı sunmaktadır. Bu söylediklerimin amacına ulaşabilmesi siyasi iktidarın
sözlerimize, eleştirilerimize ve tekliflerimize göstereceği ilgi ve dikkatle
mümkündür. Fakat tecrübelerimiz, AKP İktidarının bu zamana kadarki kayıtsız ve
vurdumduymaz eğilimlerini yönlendiren başına buyruk siyaset anlayışında ne
kadar ileri olduğunu da göstermektedir. Uzlaşmadan ziyade çatışan, iş birliği
yerine çarpışan, hoşgörülü olmaktansa kaba güç gösterilerine tevessül eden AKP
zihniyetinin hazırladığı bütçelerle ekonomik gelişmeyi yakalaması ve
milletimizin refahını artırması bugüne kadar söz konusu olmamıştır, bundan
sonra da olması ihtimal dâhilinde değildir. Nitekim yaklaşık sekiz yıldır olan
da budur ve gerçekler tüm açıklığıyla görmesini bilenler için ortadadır. Bu
itibarla görüştüğümüz 2011 yılı bütçesinin de ümit ettiğimiz gelişmelere kapı
aralayabilmesi ve milletimizin beklentilerine cevap verebilmesi söz konusu
değildir.
Değerli
milletvekilleri, 2011 yılı bütçesi hakkındaki düşüncelerimi sizlerle
paylaşırken pek tabiidir ki önce ülkemizi merkezine alan ama küresel
gelişmeleri de ihmal etmeyen ekonomi-politik bir değerlendirmeye ihtiyaç vardır
ve son gelişmeleri bu perspektifle ele almak işin doğası gereği olacaktır.
İnsanlık,
asırlarca, daha iyi yaşayabilmek, daha sağlıklı olabilmek ve hedeflediği
mutluluğa ulaşabilmek amacıyla sürekli yeni arayışlara, çabalara ve çalışmalara
girişmiştir. Ancak, her defasında savaşlardan, bunalımlardan, yoksulluk ve
açlığın neden olduğu sosyal afetlerden yakasını kurtaramamış ve arzuladığı
seviyeye bir türlü erişememiştir. Bugün yaşlı yerkürenin düne nazaran daha umut
bir verici bir durumda olduğunu söylememiz ne yazık ki zordur. “Küreselleşme”
dediğimiz çok yönlü dinamik süreç, birçok sakıncasına rağmen dünya üzerindeki
hayat biçimleri hakkında herkese ortak bir fikir vermiş, iletişim araçları
sayesinde yoksulluktan harap, bitap düşmüş milyarlarca insana zenginliğin ve
iyi yaşamanın nasıl olacağını göstermiştir. Küresel sistemin dengesiz ve
adaletsiz görünümü bu şekliyle deşifre olmuş ve gerginliklerin, çatışmaların ve
sancıların mahiyeti ve niteliği farklı bir boyut kazanmıştır.
Bir tarafta
servet ve gelirin muazzam derecede üst üste yığıldığı ülkelere karşı, diğer
tarafta sürekli ekonomik sorunlarla boğuşan ve aralarında bizim de yer
aldığımız milletlerin varlığı hepimizin malumudur. İçecek temiz su bulamayan,
yiyecek ekmekten mahrum ve başını sokacak bir meskeni olmayan milyarlar,
insanlığın nasıl bir rezaletle karşı karşıya olduğunu göstermesi bakımından
ibretliktir. Bu sakil ve son derece rahatsız edici adaletsizliğin çözümü ve
temelinden hâlli, bugüne kadar maalesef gerçekleştirilememiştir. Ekonomik
eşitsizliğin neden olduğu nefret duyguları etnik ve mezhepsel çatışmaların
ateşini yükseltmiş, hem yerel hem de küresel terör vahşetine lojistik destek
sağlamıştır.
Dünyanın içine
düştüğü ekonomik ve siyasi gerilimin kökeninde elbette tarihsel faktörlerin ve
dünden devralınan sömürgeci mirasın etki ve katkısı çok fazladır. Şaibeli ve
insanlık değerleriyle bağdaşmayan emperyal maharetle kaynak ve imkânlara ulaşıp
zenginleşen ülkelerin bugünkü çağda demokrasi ve özgürlük savunucusu
kesilmeleri de bir bakıma kürenin en büyük açmazı ve talihsizliği olmuştur.
Balkanlardan Kafkasya’ya, Afrika’dan Okyanusya’ya ve Cebelitarık’tan Kuzey
Amerika’ya uzanan geniş coğrafyalarda yaşanan dramlar, facialar ve sistematik
kıyım ve ekonomik saldırılar çağımızın gelişmiş ülkelerince hiçbir kural ve
ahlaki kaygı gözetilmeden gerçekleşmiştir. Bu itibarla, son beş yüz yıllık
zaman zarfında, Avrupa’nın ve Amerika’nın dünyanın toplam gelirinden aldığı pay
hızla artarken Asya ve Afrika’nınki sürekli gerilemiştir. Ne yazık ki
açgözlülük, bencillik, adaletsizlik ve ihtiras, kürenin bir bölümünün
istikrarsızlıkların ve kaosların içine girmesine yol
açmış ve bunun sarsıntıları bu yüzyıla kadar artarak devam etmiştir.
Aslına bakılırsa
başta ülkemiz olmak üzere gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin yaşadıkları
sorunların büyük bir bölümünü burada aramak ve varlığını sürdüren küresel
tasarımın altındaki büyük haksızlığı ve adaletsizliği açıklıkla itiraf etmek
gerekmektedir. Güçlünün kazandığı ve sözünün geçtiği mevcut küresel sistemin
sahip olduğu dengesizlikler ve çarpıklıklar artık sürdürülemeyecek noktaya
kadar gelmiştir. İnsanlığın daha iyi ve güzele olan talebi ve bunlara ulaşma
gayreti önümüzdeki yıllarda oyun kurucuların yeniden değişeceği bir dönemin
ortaya çıkacağını şimdiden bize göstermektedir. Gelecek yıllarda, küresel
ısınmadan iklim değişikliklerine, kadın haklarından gençlik örgütlenmelerine ve
çevreci hareketlere, başta İnternet olmak üzere iletişim araçlarından
teknolojik gelişmelere kadar ve ideolojilerin yerini almaya aday kimlik
politikaları bu değişimde etkili olacaktır.
Küresel ekonomik
krizin ortaya çıkardığı gerçekler arasında, geleneksel güç merkezlerinde
yaşanan kaymaların tetikleyeceği yeni bir ilişki ağına gidişin belirtileri
bulunmaktadır. Burada hayrete düşülecek bir taraf esasen yoktur. Yüzyıllardır
sürekli değişen ve farklı bir noktada dengeye oturan küresel sistemin
önümüzdeki süreçte buna bir kez daha muhatap olması kaçınılmaz gibi
durmaktadır. Ne var ki Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmetinin bu gelişmeleri
doğru okuyamadığı ve gerçekçi, ayakları yere basan ve millî politikalar
üretemediği de ortadadır. Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik gücünü
harekete geçirmekten âciz ve bihaber olan Hükûmetin sadece küresel alana
eklenme niyetiyle avunması ve üstelik bunu da taviz ve teslimiyet döngüsü içine
hapsolarak planlaması bu zamana kadar hayırlı ve faydalı bir sonuç
doğurmamıştır.
Ekonomiden
siyasete, güvenlikten diplomasiye, sanattan spora, edebiyattan bilime kadar
mukayeseli bir üstünlüğe sahip olmadan uluslararası ilişkilerde iddialı olmaya
çalışmak hem komik hem de milletimizin aklıyla alay etmektir. Üstelik iç
huzurumuzun hiç kalmadığı ve birlikte yaşama inancına yönelik hain suikastların
varlığı biliniyorken, bölgemizde sözü dinlenir bir ülke olduğumuzu dillendirmek
ve bu propagandayı sürekli pompalamak, ülkemize ve aziz milletimize hiçbir şey
kazandırmayacaktır.
Şehit kanlarıyla
çizilmiş sınırlarımızın, üniter yapımızın, kardeşliğimizin ve millî
kabullerimizin sorgulandığı bir ortamda sürekli içi boş bir gelişmeden ve sözde
ileri demokrasiden bahsetmek, ancak basiretini ve idrakini kaybeden bir
hükûmetin bastırılamayan çelişki ve bunalımına işaret edecektir.
Siyasi sorumluluk
üstlendiği ülkesinin iç sorunları katlanırken “Dışarıda sıfır sorun”
hezeyanlarıyla vakit geçiren bir hükûmet etme anlayışının etkinliğinden,
ciddiyetinden ve samimiyetinden bahsetmek inanın mümkün değildir. Kaldı ki Aziz
Atatürk’ün belirlediği ve ilan ettiği “Yurtta sulh, cihanda sulh.” ilkesi bizim
için vazgeçilmezliğini hâlâ korumaktadır ve başkaca bir hayalperestliğe millet
olarak ihtiyacımız olmayacaktır.
Bölgesinde cazibe
merkezi olmaya talip ve hakikaten sözü dinlenir ülke hâline gelmek için
ekonomik ve siyasal alanlarda istikrarlı ve kudretli olmak tartışmasız bir
gerekliliktir. Bunlar olmadan yalnızca sözde ve propaganda düzeyinde ülke
olarak itibarımızın arttığını ileri sürmek yalandır, sanaldır ve aldatmadan
başka bir anlama gelmeyecektir.
Arkasına ekonomik
gücünü alamamış, askerî caydırıcılığını sağlayamamış, coğrafyadan kaynaklanan
üstünlüğünü gösterememiş ve beşerî varlığını huzura erdirememiş bir ülkenin
küresel düzlemde belirleyici olmasına tarih henüz tanıklık etmemiştir.
Eğer bugün
Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel sistemdeki kuvvetinden ve etkinliğinden
söz ediliyorsa bu söylediklerimi siyasetinin ana ekseni yapmasıyla mümkün
olduğunu hatırlardan çıkarmamak gerekmektedir.
60 trilyon doları
geçen dünya toplam gelirinin yüzde 21’ine yakınını Amerika Birleşik
Devletleri’nin var olan askerî gücüyle iç içe geçmiş bu ekonomik gücü sayesinde
kıtalar arasındaki sorun alanlarına doğrudan müdahale ettiği ve yönlendirdiği
hepimizce bilinmektedir.
Ülkemizin ise
insanlığın toplam gelirinden aldığı yüzde 1,2’lik payla ne yapacağı, sözünün
nasıl dinleneceği ve hangi tarihsel hatıraları canlandırarak sürükleyici ve tayin
edici bir konumda olacağı belirsiz olduğu kadar şüphelidir.
Üstelik ordumuzun
darbeci olarak gösterilmeye çalışıldığı ve sindirilmek için özel bir gayret
sarf edildiği bir ortamda vatanımızı parsellemeyi hedefine koymuş olan bölücü
mihraklar da şımartılmışken, güçlü ve bölgemizde istikrar abidesi olduğumuza
yönelik iddialar tam bir karartmadır ve AKP Hükûmetinin şuurunu kaybettiğinin
resmidir.
Bu itibarla,
kutlu ceddimizin, Osmanlının muhterem hatıralarını istismar ederek, Osmanlı
milletler sisteminin tekrar kurulmasıyla ilgili hem de yabancı başkentlerde
düşünce beyanlarında bulunmak, aymazlıktan öte, saflık ve gerçeklerden ne kadar
kopuk olduğunun bariz bir göstergesidir.
Çatısı altında
bulunmaktan övündüğümüz gazi Meclis, milletimizin himmetiyle, yedi düvele karşı
verdiği şanlı mücadeleyle Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş ve 29 Ekim 1923
tarihinde son sözünü söylemiştir. Bu tarihe gelesiye kadar yaşadığımız ağır
tahribatlar, isyanlar, işgaller, toprak kayıpları, maruz kalınan bağımsızlık
mücadeleleri millî hafızalarda hâlâ derin bir üzüntü olarak hatırlanmaktadır.
Elbette, ecdadımız, böylesi bir sonu istememişti ve arzu etmemişti ancak
küresel güçlerin tüm iğrençliğiyle vatanımıza gözünü dikmelerine de mâni
olunamamış ve karanlık odalarda yaptıkları toprak paylaşımlarının önüne ise
geçilememiştir. Sonucunda bugünkü sınırlarımıza kadar gerileyerek, gidecek
başka yerimiz olmadığı hususunda kesin karar, destansı bir kurtuluş
mücadelesiyle herkese ilan edilmiştir.
Bütün bu
gerçekler ortada dururken ve iç bütünlüğümüz bile tartışılır hâldeyken
başkalarının tesiri altına girip Türkiye Cumhuriyeti’ni sulandırmaya çalışmak,
arkadan dolaşarak ve sözüm ona ilgi uyandıracak projeleri gündeme taşımak asla
doğru olmayacaktır ve bunun perde arkasındaki tezgâhlar ülkemizin mahvına sebep
olacaktır. Bilinmelidir ki hükümran bir geçmişe sığınıyor görüntüsü altında
yabancıların projelerine taşeronluk yapanları, bilerek ya da bilmeyerek buna
hizmet edenleri ne Allah ne de aziz milletimiz hiçbir zaman affetmeyecektir.
(MHP sıralarından alkışlar)
Sayın
milletvekilleri, olması gerektiği gibi kalkınamayışımızın nedenlerini, sürekli
ve kararlı bir gelişme gösteremeyişimizin sebeplerini, genel olarak, Lale
Devrinden beri sorguladığımız bir gerçektir. Ancak hâlâ kapsayıcı ve etkili bir
yöntem veya çare bulamadığımız da malumlarınızdır. Bu uğurda takip edilen
yolların, Batılılaşmanın hedef alınarak izlenen prensiplerin bizi her ne
hikmetse hep bir başkası olmaya zorladığı da açıktır. Değerlerden başlayarak
sosyal ve ekonomik hayatın bütün veçhelerine sokmaya çalıştığımız yabancı bakış
açısı ne yazık ki orijinal ve kendimize özgü kültürel yapımızı sürekli
aşındırmıştır.
Doğu ile Batı
arasına sıkışmış ve ilerleyebilmek için Batı’ya yakın olmaya karar vermiş olan
milletimizin muhatap olduğu sorunlar ve sarsıntılar hiç dinmemiş ve
azalmamıştır. Bir tarafta tarih yapan ve kudretli bir millet olduğumuz inancı,
diğer tarafta da yabancı sosyal ve ekonomik sisteme geçme ve yerleşme talebi
ister istemez çelişkilerin iyice çoğalmasına ve kabından taşmasına neden
olmuştur. Teknik buluşları ithal ederek gelişeceğimizi zanneden kafa yapısı,
bunun arkasındaki zihniyet örgüsünü anlamak için nedense hiçbir zaman mesai ve
emek harcamamıştır. Kullanımına talip olduğumuz her kavramın, teorinin, teknik
ilerlemenin bir zihniyete dayandığı, belirli ve somut bir ihtiyaçtan
kaynaklandığı görmezden gelinmiş ya da anlaşılmamıştır. Asırların imbiğinden
damıtarak olgunlaştırdığımız millî ve manevi değerlerimizi hakkıyla idrak
etmeden çıkılan modernleşme macerası, doğal olarak meyvelerini bize ikram
etmemiş ve sorunlarımızla başa çıkabilmede yardımcı olmamıştır.
Refahın,
zenginliğin, ilerlemenin, insanlık değerlerinin bizim dışımızdaki toplumlara
ait olduğunu sanan çürümüş bir anlayışın problemlerimizin azalmasına katkısı
elbette olmayacaktır. Geleneksel olarak ekonomik ilişkilerini günlük temin
alanına sıkıştıran bir zihniyet örgüsünün de pazar için üretim ve kâr gibi
saiklerden ne anladığı belli olmadan kapitalist ilişki içine girmesi
yaşadığımız birçok soruna âdeta davetiye çıkarmıştır.
Az önce de
belirttiğim gibi, adaletsiz ve eşitsiz küresel ekonomik ilişkiler ağı doğal
olarak koyduğu kurallar doğrultusunda kaynakları ve sermayeyi kendisine çekmiş,
milletimizin hanesine işsizlik, gelirsizlik ve yoksulluk düşmüştür. Bu
gerçekler inkâr edilemez bir boyutta ve farklı yoğunlukta hâlâ yaşanmakta ve
tüm haksızlığa rağmen sürmektedir.
Tarihî ve
toplumsal kabullerimiz üzerine bina edilemeyen ve kendi ihtiyaçlarımızı tatmin
etmekten uzak siyasi ve ekonomik tercihlerin getirdiği yer işte bugünkü
gibidir. Karşılaştığımız her sorun karşısında hazır kalıp arama ve bunu da
taklit etme alışkanlığının uzun vadede bedeli ne hazindir ki acı olmuştur.
Hepimizin en başta düşünmesi ve cevabı üzerinde kafa yorması gereken bir soru vardır:
Tarihin belirli bir döneminde sahip olduğu kudretinden dolayı dünyayı titreten
ve hâkim bir güç olan milletimizin bugün içine düşürüldüğü ataletin ve
acziyetin hesabını kim ya da kimler verecektir?
Yenilikçiliğin
olmadığı, teknoloji üretiminin yetersiz kaldığı, değişim dinamiklerinin yanlış
yorumlandığı ve geliştirici iş birliklerinin bulunmadığı bir ortamda hep aynı
sorun alanları etrafında dolanmanın faturası gün geçtikçe artmaktadır. İstirham
ederim, bir kere düşünün değerli arkadaşlarım: Bundan bir asır önce hangi
sorunlarla yüz yüzeysek bugün benzerleri yok mudur? Geçmişteki tehlike ve
tehditlerin değişik türevlerine bu zamanda da şahit olmuyor muyuz? Peki, bunlar
bizim kaderimiz midir ve teslim olacağımız, “Ne yapalım, buraya kadar.” diyerek
sineye çekeceğimiz kara talihin bir eseri olarak mı kabul edeceğiz? Titreyip
kendimize ne zaman geleceğiz? Birbirimizi daha hangi şartlar altında kucaklayıp
güç birliği yapacağız? Ekonomik problemlere daha ne kadar katlanacağız? Aynı
bayrak altında tek milletin eşit ve onurlu bir üyesi olmanın şerefine sahip
olmak varken, daha nereye kadar kardeşler arasına sokulmaya çalışılan nifaklara
sessiz kalacağız?
1910’lu yıllarda
milletimizin bölünmesi ve parçalanması için ellerini ovuşturanlarla bugün aynı
kirli amacı taşıyanlar arasında yalnızca bir zaman ve nesil farkı olduğunu
katiyen unutmamalıyız. Figüranlar farklı olsa da niyetlerin, emellerin ve
fesadın aynı olduğu şüphesizdir.
Balkanları
elimizden koparanları, Ermeni çetecileri üzerimize gönderenleri, vatanımızı
esaret altına almaya çalışanları ve kutsal toprakları oyunlarla elde edenleri
biz hiç hatırımızdan çıkarmadık. 1919 yılında hangi tezgâhlar varsa, emin olun
ki bugün de benzerlerine şahit olmaktayız. Dünün işgalcileri ve emperyalist
mihrakları hem kendileri hem de uzaktan kumanda ettikleri uzantılarıyla
birliğimizi ve bağımsızlığımızı yok etmeye çalışıyordu. Bugün de masum
kavramlarla yarım kalan işlerini tamamlamak için faaliyet içinde olduklarını
iyi biliyoruz ve üstelik de muhatap oluyoruz.
Yaşadığımız çağda
en korkunç savaşların demokrasi adına, en feci baskıların özgürlük uğruna ve
dehşet verici zulümlerin insanlık namına yapıldığı biliniyorken esasen
kavramların istismar edilmesine çok da şaşırmamak lazımdır. Dün de etnik
tahrikler vardı, bugün de bulunmaktadır. Dün de milletimizi bölmeye çalışanlar
vardı, bugün de otuz altıya ayırmayı düşünenler faaliyet içindedir. Dün de âciz
yönetimler vardı, maalesef bugün de var. Türk milletine duyulan kin ve
tahammülsüzlük dün de vardı, bugün de değişik boyutlarla varlığını
sürdürmektedir.
Başka milletlerin
bilim ve teknikte mesafe kaydettiği bir süreçte ve hatta uzaya kadar hâkimiyet
alanlarını yayıp yeni elementler bularak dünyanın gidişatını etkilerken, bizim
hep aynı meselelere saplanıp kalmamız kabul edilemez bir insafsızlık ve yanlış
olacaktır. Bakınız, Almanya iki dünya savaşının da tarafı oldu ve tam bir
yıkıma uğradı. Gelin görün ki bugün Avrupa’nın en büyük ekonomisi ve dünyanın
da en çok ihracat yapan iki ülkesinden birisi hâline geldi. Japonya için de
benzer şeyleri söylememiz mümkündür ve istenildiği zaman kültürel güçten alınan
destekle nelerin başarılacağını herkes görmüştür. Millet olarak karşımıza
dikilen engelleri aşamadığımızdan sorunlarımızı da bir türlü çözemiyoruz.
Takatimizi bitiren, enerjimizi heba eden ve birbirimize düşmemize sebep olan
meselelerin aşılamaması bu coğrafyada bağımsız yaşama irademize de darbe
vuracaktır. Bugün geldiğimiz bu aşamada insanımız güvensiz ve korkular
içindedir, bu itibarla, bugünden endişeli yarından karamsardır. Tahammül
etmemizin artık imkânsız olduğu, tepkisiz kalmamızın düşünülemeyeceği bu
çarpıklıktan mutlaka kurtulmamız ve zaman öznesi hâline gelebilmemiz için tek
bilek ve tek yürek olmamız zorunludur. Gerçekten de mensubu olmaktan iftihar
ettiğimiz büyük Türk milletinin, eğer şartlar elverirse neler yapacağını
biliyor ve buna canıgönülden inanıyorum.
Sayın
milletvekilleri, biraz önce de vurguladığım gibi, ülkemizin her alanında
sorunlar artmakta ve yaygınlaşmaktadır. Artık insanımız yoğunlaşan problemlere
göğüs germekten yorulmuş ve haklı olarak bıkmıştır. Huzur ve refahın her geçen
gün ulaşılabilir bir hedef olmaktan çıkması ve yarınlara dair umutlu
bekleyişlerin hayal kırıklıklarıyla yer değiştirmesi, yaşadığımız coğrafyada
jeopolitikten doğan girdapların daha da belirginleşmesine ve hızlanmasına neden
olmuştur. Bir gerçeği artık herkesin kabul etmesi gerekmektedir: Sosyal
krizler, cinnet ve cinayet haberleri, yozlaşma ve yolsuzluktaki artışlar,
siyasal kaoslar, ekonomik buhranlar, kimlik ve değer
aşınmaları toplumsal yapının zaten zayıf ve yetersiz olan sorun çözme kültürünü
tüketme noktasına getirmiştir.
Yine hepinizin
şahit olduğu üzere, karşılaştığımız en ufak sorunun büyüyüp çoğalması ve bunun
sonucunda toplumsal sistemin anında kamplara ve cephelere bölünmesi sağlıklı
bir hâlin göstergesi değildir. Özellikle AKP iktidarları boyunca Türkiye
maalesef bu dar ve çıkmaz alanın dibine kadar düşmüştür. Bu anormal görünümün
kapsamında gelişme, büyüme ve kalkınma girişimlerinin yalnızca sözde kalacağı,
hiçbir anlam ve sonuç doğurmayacağı açıktır.
Bugünkü olumsuz
şartlar altında, muhatap kaldığımız ve her gün bir yenisine şahit olduğumuz
sorunların üstesinden gelebilmek için öncelikle meseleleri tarafsız ve kararlı
bir biçimde ele alacak ve üzerine gidecek zihnî ve fiziki faktörlere ihtiyaç
bulunmaktadır. Elbette ekonomideki belirsizlikler ve kronik hastalıklar en
dikkat edilmesi gereken konular arasındadır. Kim ne derse desin, AKP Hükûmeti
ne türlü bir propaganda yaparsa yapsın ekonominin istikrarlı ve güçlü yapısından
söz etmek imkânsızdır. Yanlış ve sakat ekonomi politikalarına paralel yürüyen
eğri ve bulanık siyaset tercihi vatandaşlarımızı zayıf ve yorgun düşürmüş,
deyim yerindeyse hayatlarından bezdirmiştir.
Yalnızca rakam ve
oranların inşa ettiği sığınaktan gelişmelerin analizi ve dikkatlerin borsa
endeksine kilitlenmesi bir bakıma ekonomiye nasıl bakıldığını da ispat
etmiştir. Özellikle Türkiye ekonomisinin yaşadığı ağır kriz hâlinin geometrik
terimlerle hafife alınması ve “Bize bir şey olmadı.” tekerlemeleri, ne kadar
inkâr edilse de milletimizin yaşadığı felaketi bastırmaya yetmemiştir ve
ülkemiz tarihin en büyük krizlerinden birisine Adalet ve Kalkınma Partisinin
yönetimi altında girmiş, hiçbir izah ve bahane bu gerçeği değiştirmemiştir.
Unutmayalım ki “Ne yapalım, kriz ABD’de çıktı.” ya da “Avrupa Birliği de
sarsılıyor.” gerekçeleri ne Başbakanı ne de Hükûmetini sorumluluktan
kurtarmayacaktır. Siyaset bedel ödememek maksadıyla umut ve güven pompalamayla
çalışmanın ve aldatıcı bir iyimserlik havası oluşturmanın iktidar partisine
hiçbir faydası olmamıştır. Kabul etmemiz lazımdır ki bütün
ülkelerde büyümeyi sağlayan olağanüstü elverişli küresel ekonomik iklimin
sonucunda 2005 yılına kadar Türkiye ekonomisi artan bir oranda büyümüştür ancak
2005 yılını takip eden yıllarda, ekonominin kendi iç çelişkisinden kaynaklanan
sorunlardan dolayı büyümesi yavaşlayarak, uluslararası risk iştahı ve likidite
bolluğuna rağmen irtifa kaybetmeye başlamış ve büyüme hızı hem potansiyelinin
hem de muadillerinin gerisine düşmüştür. Nitekim, 2009 yılında
büyümedeki düşüş eksi yüzde 4,7 olmuştur.
Adalet ve
Kalkınma Partisi hükûmet olduğunda, ülkemizle benzer şartlara sahip 149 ülke
içerisinde Türkiye en hızla büyüyen 29’uncu ülkeyken, 2009 yılında büyüme hızı
sıralamasında 136’ncı sıraya inmiştir. Hatırlanacağı üzere, bu yılın ilk dokuz
ayında ortaya çıkan büyüme oranı yüzde 8,9 olarak gerçekleşse de bu büyüme
büyük ölçüde baz etkisinden kaynaklanmıştır. 2010 yılı
ilk çeyrek büyümesi yüzde 11,8 seviyesinde olduğu hâlde, üçüncü çeyrekte bu
oranın 5,5’e gerilemesi, baz etkisinin süreç içinde
etkisini kaybetmeye başladığını göstermiştir. Açıktır ki AKP Hükûmeti, bu
zamana kadar üretimi ve çalışanı dikkate alan, işsizliği azaltan bir büyüme
stratejisi tespit ve tayin edememiştir. Ne yazık ki Türkiye ekonomisi küresel
para tacirlerinin, sıcak para operasyonlarının, uluslararası finans
kuruluşlarının insaf ve merhametine tam anlamıyla terk edilmiştir. Bunlara
başarı diyebilmek için ise ancak ve ancak hayata ve gerçeklere kara bir propaganda
gözlüğüyle bakmak ve iktidar yandaşı olmak yeterli olacaktır.
İşsizliğin aldığı
boyut korkutucu bir noktadadır ve resmî işsizlik rakamına iş aramayıp ancak
çalışmaya hazır kişiler de ilave edildiğinde işsiz vatandaşlarımızın sayısının
5,5 milyona ulaştığı görülecektir.
Adalet ve
Kalkınma Partisi Hükûmetinin yönetimi altında Türkiye ekonomisi “teğet geçme”
ve “krize fırsat gözüyle bakma” dışında yeni bir şeyle karşılaşmamıştır. Bu kapsamda, hesap oyunlarıyla kişi başına düşen gelir rakamları
sanal olarak arttırılmış, hayat pahalılığı yükselmiş, gıda enflasyonu fırlamış,
ülkemiz ithal mallarının cenneti hâline gelmiş, cari açık azmış, toplam borç
stoku 741 milyar Türk lirasını aşmış, vatandaşlarımızın toplam borcu 159,2
milyar Türk lirası olmuş, bankaların yüzde 41,9’u, sigorta şirketlerinin yüzde
63’ü yabancıların eline geçmiş, başta elektrik dağıtım şirketleri olmak üzere
kamu varlıkları satılmış ve bütçe açıkları kapatılmış, vatandaşlarımız dünyanın
en pahalı benzinini almak zorunda bırakılmış ve et fiyatları anormal seviyelere
çıkmış ve ekonomideki alaboralar milyonlarca insanımızı aç ve yoksul
bırakmıştır.
Ekonominin
yapısal sorunları ciddiyetle ve kararlılıkla ele alınmadığı gibi sosyal
gelişmenin, sağlıklı ve istikrarlı bir büyümenin önündeki engeller de
kaldırılamamıştır. Bugüne kadar krizin iyi yönetilememesi sonucunda ekonominin
her alanda güven kaybı hızlanmış, geleceğe dönük risk beklentisi yükselmiş ve
hemen hemen her sektörde tahribat yaşanmıştır. İflaslar, feryatlar, intiharlar
ve ailedeki parçalanmalar ekonomik depremin hüzün veren neticelerinden
bazılarıdır. Maalesef, hükûmet etme sorumluluğunu uhdesinde bulunduran AKP’nin
sözlerindeki yavanlık, uygulamalarındaki yapaylık ve ortaya koyduğu
hedeflerdeki tutarsızlık sosyal ve ekonomik sistemimizde tedavisi zor yaralar
açmıştır. İşte, AKP Hükûmetinin başarı diye sunduğu ekonomik yapının gerçekleri
bunlardır ve bu kara bilançonun saklanmasına ya da gizlenmesine kimsenin nefesi
ve gücü yetmeyecektir.
Sayın Başkan,
sayın milletvekilleri; hepinizin takdir edeceği üzere sokaklarında aç, işsiz ve
muhtaç vatandaşları bulunan bir ülkenin huzurlu olması ihtimal dâhilinde
değildir. Böyle bir açmaz içerisinde, her alanda yoğunlaşan sorunlarımızın
aşılması ve bir üst seviyede çözüme kavuşturulması da çok zordur. Şu gerçeği
elbette kabul ediyorum: Türkiye sanayi devrimini gerçekleştiremediğinden
toplumsal ve ekonomik olguları sorgulama ve bunlara cevap arama geleneğini de
hiçbir zaman yeterince geliştirememiştir. Yıllardan beri Türk sanayisinin ani
bir sıçrayış ve ilerleyiş içine girememesi, sorun çözme kültürünün
kitleselleşmesine ve ekonominin istikrarlı gelişmesine engel olmuş ve
gecikmiştir. Bu itibarla, sanayileşmenin ve sanayi bilincinin sosyal, siyasal
ve ekonomik hayattaki önemini göz ardı etmemiz mümkün değildir. Sanayileşmeyi ıskalamış, üretmeyen ve sıcak paraya bağımlı bir ekonomik
yapının ortaya çıkaracağı tek gerçek krizdir, istikrarsızlıktır ve kaynakların
dışarıya akmasıdır.
Ülkelerin
sanayileşme sürecinde ekonomik ve sosyal hedeflere ulaşmada bilim ve teknoloji
politikalarının önemli bir işleve sahip olduğu açıktır. Bilim, teknoloji ve
sanayi politikaları ekonomik refah ve toplumsal huzur seviyesini doğrudan ve
yakından etkileyen içeriklere sahiptir. Doğal olarak başka türlüsü de çok zor
olacaktır. Sanayi politikasının bize göre vazgeçilmez bir bileşeni olan
teknolojik gelişme medeniyetler ve milletler mücadelesinde mutlak üstünlük
kurulmasına katkı verecek ve destek olacaktır ve sanayileşmiş ülkelerin de
teknoloji üretebilen bir özelliğe sahip oldukları da hiçbir zaman gözlerden
uzak tutulmamalıdır. Buna rağmen teknolojinin ithal edilmesi, ikinci ve hatta
üçüncü el olması arzulanan ve hedeflenen ekonomik gelişmişlik düzeyine
ulaştırmayacaktır. En başta kültürel yapımızla uyumlu ve bizatihi kendi ihtiyaçlarımızdan
doğmuş bir teknolojik yapıya gerek ve ihtiyaç vardır. Aksi hâlde, başka
ülkelerin sırf kendi toplumsal taleplerinden dolayı doğmuş olan teknolojileri
anında almak doğru ve yerinde değildir ve bir gelişme göstergesi de
olmayacaktır. Herhangi bir teknolojik gelişmenin sağlıklı ve rasyonel sonuç
doğurabilmesi sosyolojik zeminde karşılığının olmasına ve somutlaşmasına
bağlıdır. Güzel temenniler ve samimi niyetlerle de olsa bile yeni teknolojik
gelişmelerin kültürel özelliklerimizle var olan çelişkileri ihmal edilerek gözü
kapalı bir biçimde alınıp kullanılması yeni sorun alanlarının ortaya çıkmasına
zemin hazırlayacaktır. Nitekim bu zamana kadar da olan budur. Böylesi bir
sürecin sonucunda sanayileşmenin beraberinde getirdiği bilinç ve düşünce sistematiği
toplumsal tabana yayılamayacak, sanayileşmeden umulan medet kendisini
gösteremeyecektir.
Bizim açımızdan
sanayileşmenin vazgeçilmez bileşeni olan teknolojik yenilik, sosyal ve ekonomik
sistemde muhtevasız bir şekil olarak kalmamalı ve ihtiyaçları doğrudan doğruya
karşılayabilme özelliğine sahip olmalıdır. Milletimizi bütünlüğüyle kucaklayan
ama öncelikle çalışanların sağlık, eğitim, barınma, kültür gibi temel
taleplerini sağlamak üzere ileri teknolojileri işsizliği de ortadan kaldıracak
biçimde kullanan bir sanayileşme stratejisi az önce ifade ettiğim sorun çözme
kültürünü kurumsallaştıramayacaktır. Bir insanlık ayıbı olan ve iktidar partisi
AKP’nin üstesinden gelemediği işsizliğin, yoksulluğun, gelir dağılımı
adaletsizliğinin, toplumsal ve bölgesel eşitsizliklerin ortadan kaldırılması
böylelikle gerçekleşecektir.
Sanayi sektörünün
güçlenmesi üreten ekonomiyi canlandıracak, aynı zamanda uzlaşmayı sağlayarak
vatandaşlarımızın sorumluluk duygularını güçlendirecektir. Bu süreçte toplumla
fert arasındaki karşılıklı etkileşimlerle kopmaz bir bağ tesis edilecek,
beliren her sorun alanı anında tesirsiz hâle getirilecektir. Böylelikle
tartışma ve çekişmeler değer alanından çıkacak ve milletimizin ihtiyaçları ve
talepleri neyi gerektiriyorsa dikkatler o tarafa çevrilecektir. Bunun sonucunda
hiçbir siyasal zihniyet sürekli olarak gerginlik ve mağduriyet üzerinden prim
yapamayacaktır.
Bahsetmeye
çalıştığım ve sanayileşmenin pozitif etkilerinin çok büyük olduğu bu süreçte
hiçbir aziz vatandaşım birilerinin yardımına ihtiyaç duymayacak, herkes alın
terinin sonucunda akşam evine ekmeğini götürecektir. İşte, sanayileşmenin
mesafe alması ve ekonomik gelişmenin sağlanması bu kadar önemlidir ve acildir
ve gecikilmesinin ortaya çıkaracağı sosyal ve ekonomik bedeller her geçen gün
çoğalmaktadır.
AKP Hükûmetinin,
hâlâ, geçmişin belirli bir zaman aralığındaki -bize göre tartışmalı-
başarılarla avunması ve bununla günlerini geçirmesi, siyasi ve ekonomik
sistemimiz için iyi günlerin hâlâ yakın olmadığını göstermektedir. Bu
çerçevede, sanayicisine sırt çevirmiş, işçisine kapı göstermiş, esnafına duvar
örmüş, çiftçisini azarlamış bir iktidarın ayakta kalması ve millete hizmet
yolunda değer üretmesi artık imkânsız hâle gelmiştir.
Sayın Başkan,
sayın milletvekilleri; son olarak 2011 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu
Tasarısı hakkındaki düşüncelerimi genel hatlarıyla ve özet olarak ifade ederek
konuşmamı tamamlamak istiyorum. Meclis grubumuzun değerli üyeleri, bütçe
görüşmeleri süresince, partimiz adına görüş ve düşüncelerimizi detaylı bir
şekilde ortaya koyacaklar ve sizlerle paylaşacaklardır.
Görüştüğümüz 2011
yılı bütçesinin, Hükûmet tarafından ileri sürülen yatırım yapan, reel kesimi
destekleyen ve ekonomik ve sosyal kalkınmaya odaklanmış, toplumsal refahı
gözeten bir bütçe olduğuna dönük iddiaları, bizim tarafımızdan makul ve kabul
edilebilir değildir. İlave olarak, bu zamana kadar benzer hedefleri tayin eden
AKP İktidarının, bunların hiçbirisine ulaşamadığını da belirtmekte yarar
görüyorum. Hatırlanacağı üzere, 2010 yılı bütçesi hazırlanırken ekonomik krizin
etkilerini azaltmaya yönelik hiçbir politikaya yer verilmediğini vurgulamış ve
bunu da eleştirmiştik. İktidar, yine ezberlediği hedeflerle yola çıkmış ve
sıradanlaştırdığı bütçe müzakerelerinde görüş ve uyarılarımızı dikkate
almamıştı. Gelecek yılın bütçesinde de Türkiye’nin karşılaşabileceği risklerin
ve özellikle Avrupa Birliği üyesi ülkelerin ekonomik problemlerinin yol açacağı
sıkıntıların fazlaca hesaba katılmadığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, AKP
Hükûmetinin, bugüne kadar bütçe hedefleri ve tahminleri hiç tutmamış, öngörü
noksanlığı ve eleştirilere kulak asmayan siyasi alışkanlığı kendisini her
fırsatta göstermiştir. Bu itibarla, üretim, işsizlik, dış ticaret açığı, cari
açık, yoksulluk, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve refah artışı alanlarındaki
sorunlar daha da derinleşmiştir. Nitekim, hazırlanan
bütçelerde, gelir politikaları açısından büyüme, yatırım ve istihdamın
desteklenmesi ve kayıt dışılığın azaltılmasına yönelik somut uygulamalara da
tesadüf edilmemiştir. Gelecek yıl bütçesinin de gerçekçi olmadığı,
vatandaşlarımızın sorunlarını hafifletici bir işlev taşımadığı aşikârdır.
2011 Yılı Merkezî
Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nda harcamalar 312,5 milyar TL, gelirler ise 279
milyar TL olarak belirlenmiş, bütçe açığı da 33,5 milyar TL olarak
hedeflenmiştir. Bütçe harcama ve gelir rakamlarına detaylı bakıldığında ise,
Hükûmetin, uzun dönemde istihdamı artıracak yatırım harcamaları yerine, kısa
dönemde, bilhassa seçimde kendisine avantaj sağlayacağını düşündüğüm personel
harcamaları ve cari transferlere önem verdiği görülmektedir. Gelirlerde ise,
yürütülen ekonomik programın sonucu olarak, ithalattan alınan vergiler
artırılmıştır.
2011 yılı bütçesi
bu hâliyle, sosyal yönü olmayan, sadece seçim dönemini dikkate alan,
milletimizin sorunlar altında ezileceğini tescil eden bir özelliğe sahip
olmuştur.
Kamu
çalışanlarına yönelik, 2011 yılında, altışar aylık dönemler itibarıyla yüzde
4+4 zam yapılacak olması, gelecek yılın memurlarımız açısından yine sıkıntılı
ve zorluklarla geçeceğini göstermektedir.
Öte yandan, orta
vadeli programa göre, 2011 yılı büyüme hedefi yüzde 4,5; enflasyon hedefi ise
yüzde 5,3’tür. Bütçe gelirlerindeki artış oranı yüzde 10,4; vergi
gelirlerindeki artış beklentisi ise yüzde 10,5’tir. İstihdamda ciddi bir artış
beklenmediği ülkemizde, enflasyon ve büyüme oranının üzerinde bir vergi tahsilatı artış öngörüsü mantıklı ve inandırıcı değildir.
Ayrıca, gelir
vergisinin vergi gelirleri tahsilatı içindeki payı
2008 yılında yüzde 22,6 iken bu oranın sürekli düşerek 2011 yılında yüzde
20,4’e gerileyeceği öngörülmektedir. Buradan da kayıt dışılığın arttığı ve
çalışanların ücretlerinin düştüğü ve istihdamın azaldığı anlaşılmaktadır.
Kurumlar
vergisinde 2011 yılında bir önceki yıla göre yüzde 10,7’lik bir artışla 23
milyar TL’lik bir gelir hedeflenmiştir. Öngörülen bu artışın ana sebebi,
sigorta ve emeklilik fonları hariç finansal hizmet faaliyetleri sektöründe
tahmin edilen büyüme olmuştur. Bu sektörün tüm kurumlar vergisi içinde yüzde
35’lik paya sahip olduğu düşünüldüğünde ve dâhilde alınan katma değer vergisi
oranının sadece yüzde 2,8 artacağı dikkate alındığında bankacılık hariç diğer
sektörlerin daralacağı şimdiden bellidir.
Ayrıca, dâhilde
alınan KDV’den sadece yüzde 2,8’lik bir artış hedeflenmesi, ithalden alınan
KDV’de yüzde 15,3’lük bir artış öngörülmesi 2011 yılında düşük katma değerli
üretim yapılacağı anlamına gelmektedir.
Buradan
çıkaracağımız sonuç, AKP Hükûmetinin ithalata dayalı büyüme politikasını
sürdürmeye devam edeceğidir. Hükûmetin vergi gelirleri tahsilatını
artırmak için ithalatı destekleyeceği ve sıcak paraya dayalı ekonomi modelini
gelecek yılda da sürdüreceği anlaşılmaktadır.
Önümüzdeki yıl
büyüme hedefinin yüzde 4,5; enflasyon hedefinin ise yüzde 5,3 olduğunu hesaba
kattığımızda özel tüketim vergisinin yüzde 7,7 oranındaki artış öngörüsünün de
izaha muhtaç olduğu şüphesizdir.
Ayrıca, 2011 yılı
bütçesindeki tarımsal desteklerin millî gelire oranı binde 4,9 olarak yer
almıştır. Tarımsal destekleme ödemelerinin gerçekleşme tahmini için 2011
yılında sadece 6 milyar TL’lik bir ödenek öngörülmesi çiftçilerimizin yine
kendi kaderine terk edileceğini göstermektedir. Bu kapsamda 2011 yılı bütçesi
çiftçimize, esnafımıza, memurumuza, işçimize, emekli ve dul-yetimlerimize bir
umut vadetmemektedir. Ekonomide biriken sorunların inkârıyla her şeyin
düzeleceğini öngören Hükûmet, siyasi ihmalinin bedelini, hazırladığı bütçelerle
ne yazık ki dar gelirli kardeşlerimizin sırtına yüklemiştir. İnancım ve
beklentim 2011 yılı bütçesinin AKP’nin hazırladığı son bütçe olacağı
yönündedir.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; ülkemizin çözülemeyecek sorunu, halledilemeyecek
meselesi yoktur. Eğer Türkiye'nin, geleceğin küresel klasmanında güçlü ve
bölgesinde lider bir ülke olmasını istiyorsak, var gücümüzle sorun alanlarını
belirleyip ortadan kaldırmak durumundayız. İşte Milliyetçi Hareket Partisi buna
taliptir ve başarmak için her gayreti göstermeye Allah’ın izniyle kararlıdır.
Bu duygu ve
düşüncelerle 2011 yılı merkezî yönetim bütçesinin ülkemize ve milletimize
hayırlı olmasını diliyorum. Ekranları başında bizi izleyen aziz vatandaşlarıma
saygı ve sevgilerimi sunuyorum.
Konuşmama son
verirken hepinizi saygılarımla selamlıyorum. (MHP sıralarından ayakta alkışlar)
BAŞKAN – Sayın
Bahçeli, teşekkür ediyorum.
Değerli
milletvekilleri, birleşime on dakika ara veriyorum.
Kapanma Saati: 17.46
ÜÇÜNCÜ OTURUM
Açılma
Saati: 17.59
BAŞKAN:
Mehmet Ali ŞAHİN
KÂTİP ÜYELER: Murat ÖZKAN (Giresun), Yusuf COŞKUN (Bingöl)
BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 31’inci Birleşiminin Üçüncü
Oturumunu açıyorum.
2011 Yılı Merkezî
Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2009 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu
Tasarısı’nın görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Komisyon yerinde.
Hükûmet yerinde.
Şimdi söz sırası,
Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Genel Başkan ve İstanbul Milletvekili ve
Grup Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na aittir.
Buyurun Sayın
Kılıçdaroğlu. (CHP sıralarından ayakta alkışlar)
Süreniz altmış
dakikadır efendim.
CHP GRUBU ADINA
KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Değerli
milletvekilleri, 2011 merkezî yönetim bütçesini görüşüyoruz. Bütçede bir kural
var, birden fazla kural var: “Bütçeler saydam olmalı, bütçeler samimi olmalı,
bütçeler gerçekçi olmalı” diye kurallar var. Üniversitelerde okutulan
kitaplarda yazar, pek çok bilimsel makalede yazar, bir bütçenin topluma güven
vermesinin temel normları bunlardır.
İzin verirseniz,
önce “2011 merkezî yönetim bütçesi gerçekten samimi mi hazırlandı yoksa
hazırlanmadı mı?” ona bir bakmamız gerekiyor.
Bir bütçenin
hazırlanmasında belli prosedürler var. Orta Vadeli
Ekonomik Program yayımlanır, Orta Vadeli Mali Plan yayımlanır, bütçe çağrısı
yapılır ve ondan sonra bütçe hazırlanır, en geç 17 Ekimde de bütçenin Türkiye
Büyük Millet Meclisine teslim edilmesi lazımdır. Orta Vadeli Ekonomik
Program’ın normalde mayıs ayında hazırlanması gerekirdi, mayıs ayında Resmî
Gazete’de yayımlanması gerekirdi; yayımlanmadı, tam yüz kırk gün bu plan
yayımlanmadı. Eleştiri aldı, gazetelere haber olunca yayımlamak zorunda
kaldılar. Haziran ayının ortasında çıkması gereken Orta Vadeli Mali Plan
zamanında yayımlanmadı, tam yüz yirmi beş gün gecikildi, ondan sonra yayımlandı
ve en komiği değerli milletvekilleri, bütçe çağrısı. Normalde bütçe çağrısının
her yılın temmuz ayında yapılması lazım. İzlenir, kuralları konur, herkes de bu
kurallara uyar ama şaşıracaksınız belki -belki AKP kanadı hiç şaşırmayacaktır,
doğal karşılayacaktır bunu- temmuz ayında yayımlanması gereken bütçe çağrısı 10
Ekim 2010’da yayımlandı Resmî Gazete’de. Peki ne zaman
verildi bütçe Parlamentoya? 15 Ekimde.
Şimdi, elinizi
vicdanınıza koyun ve benim bu soruma da Sayın Başbakanın yanıt vermesini
istiyorum bu kürsüden: Siz iktidarsınız, muhalefetti, koalisyondu, böyle bir
şey de yok. Çıkaracaksınız bir şey niye yasalara uygun yapmıyorsunuz? Beş günde
bütçe hazırlıyorsunuz, çağrıyı ayın 10’unda yapıyorsunuz, 15’inde veriyorsunuz;
beş günde bütçe hazırlanıyor! Bu bütçeye kim inanır? Bu bütçenin samimiyetine
kim inanır? Bunu yapıyorsunuz. Ben şimdi merak ediyorum: Geçen bütçe için de
böyle bir şey söylenmişti, biraz gecikme olmuştu ama o zaman yetkililer çıktı,
dediler ki: “Ekonomik kriz vardı, ekonomik kriz nedeniyle büyüklüklerin
saptanmasında zorluklar oldu; o nedenle geç yaptık.” Makul görülebilir. Bu sene
ekonomik kriz var mı? Yok. Niye gecikildi? Niye gecikildi? Sayın Başbakandan
istediğim birinci soru. Zor bir soru değil, kolay bir soru. Kendisi Başbakan,
bu kürsüye gelip bir açıklasın, biz de öğrenelim.
Şimdi, Sayın
Başbakan buraya gelecek, bunu Parlamentoya anlatacak ve bu yapı sağlıklı bir
yapı değil arkadaşlar. Kendi çıkardığı yasalara uymayan bir hükûmet, halka
güven veremez. O zaman bu yasaları niye çıkarıyoruz? Niye bu yönetmelikler
çıkıyor? Bu planlar niye çıkıyor? Bunu yaptığınız zaman bütçe umut vadetmekten
çıkar. Nitekim, bu bütçe de umut vadetmiyor.
Kaç dönemdir Parlamentodayız? İki dönemdir. Eskiden dinleyici sıralarında
bütçenin geneli üzerinde görüşmeler yapılırken oralar dolu olurdu; sendikalar
olurdu, sivil toplum örgütleri olurdu, çiftçiler, çiftçi temsilcileri olurdu.
Bakarlardı, bu bütçe bize ne verecek? “Bu bütçeyi bir dinleyelim bakalım.”
derlerdi. Allah aşkına, şu dinleyici sıralarına bakın. Eski parlamenterler
gelirdi, onlar da yok…
ÜNAL KACIR
(İstanbul) – Sürpriz kalmadı artık.
KEMAL
KILIÇDAROĞLU (Devamla) – …çünkü bu bütçe umut vadeden bir bütçe değil.
AHMET YENİ
(Samsun) – Teknik gelişti, teknik.
BAŞKAN – Lütfen
sayın milletvekilleri, yerinizden müdahale etmeyin.
KEMAL
KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Biz bütçelerde halkın sorunlarının çözüleceğini,
halkın zenginleşmesi için umut yaratacağını düşünen bir siyasal partiyiz.
Kaynakların toplum yararına harcanması, halkın çıkarları için harcanmasına
inanan bir siyasal partiyiz. Bunun için de bürokrasinin, yerinde, zamanında,
kurallara uygun olarak bütçeyi hazırlamasını ve Parlamentoya sunmasını bekleyen
bir siyasal partiyiz. Yandaşların zengin edilip halkın yoksullaştırıldığı bir
bütçeyi ve o bütçeyi buraya getirenleri şiddetle protesto ediyoruz. (CHP
sıralarından alkışlar)
Bu bütçeden kimin
ne umudu var? Allah aşkına, çiftçinin sorununu mu çözüyorsunuz? İşçinin
sorununu mu çözüyorsunuz? İşsizliği mi önlüyorsunuz? Enflasyonu mu baskı altına
aldınız? Sanayici mi derdini çözdü? Ne oldu? Kimin umudu var bu bütçeden? Kimse
bu bütçeye umut bağlamadığı için bütçe görüşmelerini izlemiyor bile, gerek
duymuyor bile.
Değerli milletvekilleri, katıldığım bütün toplantılarda, Adalet ve
Kalkınma Partisinin saygıdeğer bakanları da katılırlar, zaman zaman Sayın
Başbakan da katılır ve ilk sözlerinde ya da sözlerinin ortasında öyle
açıklamalar yaparlar ki efendim, Türkiye sanki G-20’ye AKP döneminde girdi,
ondan önce G-20 yoktu, öyle ekonomik başarılar elde ettiler ki bütün dünya
oturdu, Türkiye’yi G-20’ye aldı. Önce bu yanlışı
düzeltelim, bu yanlışı düzeltelim. Türkiye'nin G-20’ye girişi 1980’den bu yana
var, 1980’den bu yana var. 1980’den bu yana G-20’de olan bir Türkiye’yi sanki
G-20’ye AKP’nin izlediği başarılı ekonomi politikaları sonucu girmiş gibi bir
hava yaratmayı doğru bulmuyorum, buradan da milletimize söylüyoruz, doğrusu
budur diyoruz. Daha G-20 ligi kurulmadan önce, Türkiye dünyanın 14’üncü büyük
ekonomisiydi 1987 yılında. Rakamlara bakabilirler. Önce bu gerçeğin altını
çizelim. 1999 yılında da Türkiye G-20’ye davet edilmiştir.
Kriz öncesi
sorunlar vardı, rakamlar yeterli değildi, değerlendirmeler yeterli değildi.
Kriz sonrası, geçti, rakamlar çıkmaya başladı, şimdi daha sağlıklı
değerlendirme yaparak bir dünya tahlili yapalım: 2003-2007 yılları arasında
bütün dünyada büyümenin güçlendiği, enflasyonun düştüğü, ticaretin arttığı,
sermaye ve likiditenin bollandığı bir dünya görüyoruz. 1980 yılından 2002
yılına kadar dünya ekonomisi yılda yüzde 3,1 oranında büyüyor ama 2003’le 2007
arasındaki büyüme yüzde 4,7’ye çıkıyor çünkü küresel para miktarları, sermaye
miktarı yeteri kadar var. 1980’le 2002 arasında enflasyonun dünya ortalaması
yüzde 15,2. 2003-2007 döneminde enflasyonun dünya ortalaması 3,8.
Gelişen ve
yükselen piyasalara bakalım, ekonomilere bakalım, bir de oradan bakmamız
gerekiyor, üç aşağı beş yukarı bizimle aynı durumda olan ülkeler. Özel küresel
sermaye miktarı, 1995-2002 arasında 233 milyar dolarken 2003-2007 arasında 686
milyar dolara çıktığını görüyoruz. Sadece 2002 yılında fonlar 152 milyon dolar
iken -özel küresel fonlar- 2007 yılında 10 kat artarak 1 trilyon 300 milyar
dolara çıkmıştır.
Bunları şunun için anlatıyorum: Adalet ve Kalkınma Partisi iktidar
olduğunda çok uygun bir zemin yakalamıştı, dünyada enflasyon düşüyor, özel
fonlar müthiş artıyor, sermaye piyasalarında ciddi gelişmeler var ve biz bu
çerçevede Adalet ve Kalkınma Partisinin “Mucizeler yarattık.” dediği rakamlara
bakalım, Türkiye’deki rakamlara bakalım: 1923’le 2002 arasında ortalama büyüme
Türkiye’de 4,6. Çok partili yaşamı alalım, 1923’ten sonrasını değil, 1946-2002
arasını alalım, ortalama büyüme yüzde 5. 2003-2009 arasını alıyoruz, AKP’nin
iktidar olduğu dönem: Ortalama büyüme 4,3; 2010’u dâhil edersek buna 4,6
çıkıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın 1929 ekonomik
krizini düşünün, daha sonraki krizleri düşünün, yarattığınız, “mucize” diye
halka sattığınız gelişme ortalama yüzde 4,6, gerçek bu. Ha, bu rakamları biz
üretmiyoruz. Bu rakamlar, bürokrasinin ürettiği rakamlardır, arzu eden
arkadaşlarımız gidip bakabilirler.
İsterseniz bir de
büyümeyi dünyayla karşılaştıralım, nedir, ne oldu? Çünkü,
bir şeyin sağlıklı olarak görülebilmesi için, aynı konuda iki alanın,
olabildiğince benzer iki alanın, iki ülkenin karşılaştırılması lazım.
1980-2002
döneminde dünyada ortalama büyüme hızı açısından Türkiye 49’uncu sırada;
49’uncu sırada! 2003-2009 sıralamasında büyüme hızı açısından Türkiye 88’inci
sıraya gerilemiş durumda yani 39 ülke bu arada bizim önümüze geçmiş.
Peki, büyüme
sokaktaki insana yansıdı mı? Buna da razıyız, hadi 4,6 ortalama büyüme olsun.
Acaba sokaktaki yurttaşımız bu büyümeden yeteri kadar yararlandı mı
yararlanmadı mı ona bakalım, mademki dünyanın en büyük 16’ncı ülkesiyiz.
Birleşmiş
Milletler İnsani Gelişme Raporu’na bakıyoruz. Nedir? Bütün dünyada yapıyorlar,
Türkiye de buna dâhil. Yıllık olarak yayınlanan ancak 2010 raporu rakamlarını
vereyim size değerli arkadaşlar:
Türkiye, insani
gelişme açısından 169 ülke arasında 83’üncü sırada. Bizim önümüzde hangi
ülkeler var? Ürdün, Tunus, Jamaika, Kolombiya, Gürcistan, Ermenistan, İran gibi
ülkeler var; daha var, Bulgaristan, vesaire, onlar da var. Libya da bizim
önümüzde Kuveyt de bizim önümüzde.
Türkiye, bakın
değerli arkadaşlarım, 1980’le 1990 arasında, ortalama yüzde 4,9 büyürken insani
gelişme açısından büyüme hızı 1,82 olmuştur, 1,82. 1990’la 2000 arasında, yine
on yıllık periyot, 4,4’lük bir kalkınma hızımız var,
insani gelişme olarak büyüme 1,39 olmuştur. Sekiz yılını AKP’nin yönettiği
Türkiye’de 2000’le 2010 arasında ortalama büyüme 4,3; insani gelişme hızı
büyümesi binde 7’ye düşmüştür arkadaşlar. Bu rakamları da biz üretmiyoruz,
Birleşmiş Milletler üretiyor. Arzu edenler Birleşmiş Milletlere gider,
raporlarına bakar, orada görürler.
Bir de şu
cepheden bakalım: İnsani gelişmeye yeteri kadar yansımadı. Peki, kadının durumu
ne? Öyle ya Parlamentoda kadınlarımız da var, onlar da milletvekili. Onların
acaba Türkiye’deki durumu nedir? Dünya Ekonomik Forumu tarafından yayınlanan
bir rapor var, “Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu” diyor, 2010. 134 ülke
arasında eşitsizlikte biz 126’ncı sıradayız. Kadınların ekonomik yaşama
katılımı açısından 131’inci sıradayız, eğitim yaşamına katılma açısından
109’uncu sıradayız, politik yaşama katılma açısından da 99’uncu sıradayız.
Dünyanın en büyük
16’ncı ekonomisinin insan boyutu bu arkadaşlar. Bu boyut Türkiye'nin 21’inci
yüzyılda ulaştığı boyut olmamalıdır. Daha iyi bir noktada olmalıydık, insani
gelişme açısından biz en azından İran’ın, en azından Tunus’un, en azından
Ürdün’ün önünde olmalıydık. O zaman şapkamızı önümüze koyacağız, daha gerçekçi
düşüneceğiz, daha dikkatli düşüneceğiz, daha dikkatli konuşacağız. “Niçin ben
bu sıradayım arkadaş, ben bunu hak ediyor muyum?” demeliyiz ve bu soruyu
kendimize sormalıyız.
KEMALETTİN AYDIN
(Gümüşhane) – Verileri yanlış yazmışlar.
KEMAL
KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Verileri yanlış yazdıysanız gidersiniz, Birleşmiş
Milletler orada… Sizin Hükûmetiniz var, Hükûmet çıksın…
KEMALETTİN AYDIN
(Gümüşhane) – Yanlış yorumladınız.
KEMAL
KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Eğitime geliyoruz, acaba eğitimde ne durumdayız?
OECD’nin yaptığı bir çalışma var, her yıl yapar, on beş yaşındaki çocukları
alır, belli bir sınava tabi tutar bütün ülkelerden, bu, okuma, matematik, fen
bilimleri, buralarda derecelerini ölçerler. 2006 yılında yapılan çalışmada
gençlerimiz 30 ülke arasında 29’uncu. 2009 yılında 33 ülke arasında da 32’nci
sıradayız. Buradaki risk şurada değerli arkadaşlar: Okuma, matematik, fen
bilimleri alanında yapılıyor. Eğer biz fen bilimlerinde ve matematikte
gençlerimizi belli bir yere çıkaramadıysak, sondan 2’nci sıraya sürekli olarak
yerleştirdiysek, Türkiye'nin geleceği açısından ciddi risk var demektir.
Gençlerimiz, üniversite sınavlarında, fen bilimlerinde, matematikte… Ki bunlar
çok önemli alanlardır ve insan gücünün kesinlikle kalkınmaya, üretime
dönüşebileceği alanlardır ve bu alanlarda da çok gerideyiz.
Şimdi, niçin bu
bütçe halka zenginliği götürmüyor, halka refahı götürmüyor, bu veriler bunu çok
net gösteriyor.
Değerli
milletvekilleri, burada Adalet ve Kalkınma Partisinin değerli milletvekilleri
de konuştu -belki Sayın Başbakan da konuşacak- işsizlikten hiç söz edilmedi.
İşsizlik Türkiye'nin en temel sorunlarından birisidir. Eğer bir evde bir işsiz
varsa, bilin ki o evde huzur yoktur. Anne bakar, baba bakar, komşular bakar,
akrabalar bakar, “Kızım veya oğlum ne zaman işe girecek? Askerliği bitirdi
geldi, işsiz.” Allah aşkına, bir bütçe… Sekiz yıldır iktidardasınız, işsizlik
sorununu temelden çözmediniz, çözemediniz, çözüm üretemediniz. Ne olacak bu
memleketin hâli? İşsizlerin hâli ne olacak? Gidin, pek çok ilinizde var değerli
milletvekilleri, bizden çok daha fazla işsizliğin dramını siz bilirsiniz.
İktidardasınız diye işsizler size gelir, size yalvarır, “Bana iş bulun.” der,
“Belediyelere yerleştirin.” der. Ne olacak peki? Siz çözüm üretemezseniz…
Çözümü iktidar üretir. Siz iktidarı zorlayacaksınız, “Ey iktidar, sen işsizlik
sorununu niye çözmüyorsun?” diyeceksiniz. Mucizeler yarattık, kalkınmayı
yaptık, dünyanın en büyük, gelişmiş ülkeleri -ekonomik büyüklük olarak
söylüyorum- arasındayız. Peki, bu işsizlik ne?
Şimdi, 1988’le
2002 arasında Türkiye’de işsizlik yüzde 8’dir arkadaşlar, yüzde 8’le teslim
aldınız, 2003-2009 döneminde yüzde 11,1’e sıçradı, bazen 14 oluyor, bazen 11,
bazen 12, bazen 10 civarında ama hep ikili rakamlarda gidiyor. Şimdi, böyle bir
tabloyu kabul etmek mümkün mü?
Bakın şimdi,
işsizlik sıralamasında biz nereye çıkmışız dünyada? İlkinde 49’uncu sıradayız.
En çok işsizi olan ülkelerden 49’uncu sıradayız. 2003-2009 döneminde 26’ncı
sıraya yerleşmişiz. Yani, 23 puan sıçramışız, işsiz sayımız çok fazla olduğu
için. Bu da bizim değil, bu da uluslararası veriler.
İşsizlik
açısından Türkiye en ağır faturayı ödeyen ülkelerden birisi arkadaşlar. 2009
sonunda yüzde 14’ler seviyesine ulaştı ama bu rakamlar gerçek işsizleri
yansıtmıyor onu da söyleyeyim. Örneğin “Ben iş bulsam hemen çalışırım ama iş
aramıyorum çünkü iş bulmaktan umudumu kestim.” diyenler işsizler arasında
görünmüyor, onlar işsiz sayılmıyorlar. Ama “İş bulsam çalışırım.” diyenler eğer
işsizler arasına konulursa o zaman yüzde 21-22’lere çıkıyor işsiz sayısı.
Bir değişiklik
yaptı Türkiye İstatistik Kurumu, mevsimlik işçileri işsiz saymadı yani gidip
haftada bir fındık topladınız mı artık siz işsiz değilsiniz, sizin işiniz var
demektir! Diğerleri? Olabilir mi? Diğer aylar işsiz mi, hiç önemli değil, artık
sen devletin istatistiğinde işin var olan bir kişi olarak görünüyorsun.
Bakın, dünyaya
gelelim, Türkiye böyle de dünya nasıl? 2007-2009 döneminde işsizlik bizde 3,7
puan artıyor. Arjantin’de -hani bu kasapların, etlerin, mağazaların, bankaların
yağmalandığı ülkede ekonomik krizden- binde 9 artıyor, Meksika’da 1,5 puan
artıyor, Güney Afrika’da binde 6 artıyor, Malezya’da binde 5, Rusya’da 2,1 puan
artıyor, bizde -çok daha ciddi bir rakam- 3,7. Yeri geldiğinde övünüyoruz.
Bunları size söylememin nedeni şu arkadaşlar: Parlak bir tablo çizebilirsiniz,
iktidar gelip çizebilir, Hükûmet ne yaptığını söyleyebilir ama ayaklarımız yere
basmalı ki ona göre çözüm üretelim. Çözüm üretmek sizin göreviniz olduğu kadar
bizim de görevimiz. Bu ülkede kimse işsiz kalmasın. Herkes evine, aşıyla işiyle
ekmeğiyle gitsin.
Şimdi, bakın
arkadaşlar, genç işsizlik var bir de. Üniversiteyi bitirmiş, okumuş, askerlik
yapmış, iş bulamıyor. Bunlarda işsizlik oranı çok daha
yüksek. Bizde genç işsizlik oranı 2007-2009 döneminde 5,3 puan artarken
bütün dünyada 1,1 arttı, Latin Amerika’da 1,6; Orta Doğu’da 3 puan arttı.
Dünyanın en fakir ülkeleri olan Sahra Çölü’nün altındaki ülkelerde binde 4 puan
arttı işsizlik, genç işsizlik binde 4 arttı.
Burada bir
haksızlık da yapmayalım. “Hükûmet çözüm üretmiyor.” dersek yanlışlık yapmış
oluruz. Sayın Başbakanın bir çözümü var, Trakya’da söyledi, Türkiye Odalar ve
Borsalar Birliği Genel Kurulunda söyledi, üstelik bir de birkaç kez söyledi,
dedi ki: “Her işveren bir işçi alırsa, işsizi istihdam ederse işsizlik sorunu
çözülür.” Dinleyen oldu mu? Hayır. Yerine getiren oldu mu? Hayır.
Peki, Sayın
Başbakan bunu niye söyledi? Çünkü ekonomiyi bilmezseniz, ekonominin gereklerini
yerine getirmezseniz bu sözü kimse dinlemez ve dinlenmedi de zaten. İşveren,
kazanıp kazanamayacağına bakar. Eğer para kazanıyorsa, krizi atlatmışsa Sayın
Başbakan “Almayın” dese gider alırlar ama siz Başbakan olarak çıkıp “Ey
işveren, sen de bir tane al, sen de bir tane, birer tane alırsanız biz işsizlik
sorununu aşarız...” Gördünüz ki aşılmıyor ve genç işsizler konusunda da Sayın
Başbakan bir şey söyledi, o da çok güzel bir laftı: “Efendim, her üniversiteyi
bitiren iş bulacak diye bir kural yoktur.” Doğru, durumu iyi olan birisi için
böyle bir kural yok ama bu ülkenin anaları babaları, çocuklarını niye
üniversiteye gönderirler? Daha iyi okusun, daha iyi çalışma koşullarına sahip
olsun, kendilerinden daha iyi bir yaşam sürsün ve daha kolay iş bulabilsinler
diye gönderirler. Bunu bir Başbakan özellikle kriz döneminde asla telaffuz
etmemeli. Ne anlama geliyor biliyor musunuz bu? O genç işsizlerle dalga geçmek
anlamına geliyor ve doğru değildir.
Çözüm üretiliyor
mu? Hayır, hiçbir çözüm üretilmiyor. Sizin 2011-2013 programlarınız var,
planlarınız var. Ortalama yüzde 5 kalkınmayı öngörüyorsunuz. İki gün önce
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonunun Genel Kurulundaydık, değerli 2
bakan da oradaydı. TİSK’in Genel Başkanı çıktı dedi ki: “Türkiye’de işsizlik
sorununun çözülmesi ve Türkiye'nin 2023 yılında ilk 10’a girebilmesi için
yıllık yüzde 8 kalkınma hızını hedeflememiz lazım.” Yüzde 5 ne demek?
İşsizlikle yolumuza devam ediyoruz demek. İşsizlik barış getirmez, işsizlik
huzur getirmez, işsizlik toplumu kaosa sürükler.
İşsizlik ekonominin de, sosyal yaşamın da dibine konmuş bir dinamittir. Bu dinamit
karşısında sizler suskunluğunuzu korursanız Hükûmet de, ne olsun, “Böyle
gider.” der.
Değerli
milletvekilleri, sadece işsizlik mi? Borçlar da bizim için bir dert. Sayın
Bakan dedi ki: “IMF’ye olan borçlarımızı ödedik.” Doğru. İyi ki ödediniz. Peki ne oldu? Türkiye'nin borçları mı azaldı? Hayır. Bakın,
1986’yla 2002 arasında tüm borçlardaki artış 118 milyar dolardır yani 148
milyar dolara çıkmıştır borç stokunuz. 2003-2010 arası…
ÜNAL KACIR
(İstanbul) – Yüzde kaç artmış?
KEMAL
KILIÇDAROĞLU (Devamla) – …173 milyar dolar artıyor ve 321 milyar dolara
çıkıyor. On yedi yılda yapılan borçlanmanın 1,7 katını sekiz yılda AKP Hükûmeti
gerçekleştiriyor.
Sakın şu anlama
gelmesin: Niye borçlandınız? Hayır, her ülke borçlanır. Yerinde ve zamanında
parayı kullanırsanız “Niye borçlandınız?” demeyiz ama değerli arkadaşlar, bu
kadar para borçlanacaksınız, 33 milyar dolar özelleştirmeden para alacaksınız,
bu kadar işsizlik olacak. İnsaf! İnsaf! Nereye gitti bu para? Nereye gitti bu
para? Kime gitti bu para?
Allah aşkına,
çıkın, bir esnafa soralım: “Senin durumun nedir?” Çiftçiye soralım, emekliye
soralım, memura soralım, sanayiciye soralım: “Nedir senin durumun? Şu kadar
borçlanıldı, şu kadar da özelleştirmeden para alındı. Senin hangi derdin
çözüldü?” Tehlikeli olan budur arkadaşlar, tehlikeli olan budur. Biz
borçlanmayın demiyoruz, yerinde, zamanında borçlanırsınız, gelir yatırım yapar,
ileri teknoloji getirir, eyvallah hiç itirazımız yok ama bu işsizlik varken bu
borçlanma her zaman risktir değerli arkadaşlar.
Efendim övündüğümüz
bir konu var. Biz iktidar olduğumuzda faiz şu kadardı, şimdi şunu yaptık,
efendim işte Ecevit Hükûmeti şöyle yaptı, vesaire böyle, bankalar battı, bilmem
ne. Arkadaşlar, artık bunlardan kurtulalım. Siz sekiz yıldır muhalefet
değilsiniz. Sanki muhalefet partisiymiş gibi gelip burada dert yanılıyor.
“Efendim hortumlamalar oldu.” İktidar değil misiniz? Sizin elinizden tutan mı
var? Niye hesap sormadınız? Vatandaş onu soracak size. “Efendim biz faizi
indirdik.” İyi ki indirdiniz. Sadece bizim ülkemizde mi indi? Şu anda dünyanın
en yüksek faizini ödeyen ilk on ülkeden birisiyiz biz. Niye bu gerçeği kabul
etmiyoruz? Bütün dünyada indi faiz. Bu kadar para varken bir de faiz yüksek mi
olsun? Altı yüz milyar dolar para bastı Amerika. Niye bastı? “Efendim, ben
kendi krizimin faturasını dünyaya fatura edeceğim.” diye. Biz ne yaptık?
Övündük, bizim paramız çok değerlidir diye. Paranız değerliyse buyurun
sanayiciye bakın. İzmir’de bir toplantıdaydım, bir sanayici çıktı şunu söyledi:
“Türkiye şu anda Avrupa’nın ithal mallarının lojistik merkezidir.” Doğru mu?
Doğru. Otomobilde net ithalatçı konumuna geldik. Eskiden ihracatçıydık. Net
ithalatçı konumuna geldik. Bu nasıl bir tablodur arkadaşlar? Bereket versin
Sayın Başbakan doğruyu keşfetmiş. Yurt dışında yaptığı bir toplantıda diyor ki:
“Biz sıcak paranın tehlikeli olduğunu… Eğer sıcak para kontrol edilemezse
tehlikeli para sizi kontrol eder.” Ne güzel. Ama Sayın Başbakan, zaten sizi
kontrol ediyor bu sıcak para. Farkına vardıysanız teşekkür ederiz. “Önlem almamız
lazım.” diyor. Şu kürsüye gelip Sayın Başbakanı bu para dolayısıyla, sıcak para
dolayısıyla hangi önlemleri aldıklarını ben doğrusunu isterseniz merak
ediyorum. Bir açıklasın, biz de öğrenelim.
Biz faize ne
kadar para ödüyoruz değerli arkadaşlar biliyor musunuz? Yılda 16 milyar dolar.
GAP’a ne ödüyoruz? Beş yılda 12 milyar lira. Nasıl oluyor arkadaşlar bu? Bu
anlayışla bu ülke kalkınabilir mi? Kalkınamaz.
ALAATTİN
BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Eskiden ne ödüyorduk?
KEMAL
KILIÇDAROĞLU (Devamla) – “Eskiden”i bırakın arkadaşlar, siz iktidarsınız, siz
iktidarsınız. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)
BAŞKAN – Lütfen
yerinizden söz atmayın arkadaşlar, lütfen dinleyin.
KEMAL
KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Çiftçinin hâlini görüyorsunuz. Eski yanlış yaptıysa
siz iktidar oldunuz. Siz hâlâ aynı yanlışı sürdürecek misiniz? “Efendim, bizim
zamanımızda bankalar batmadı.” Sayın Başbakan dâhil, sizler dâhil, yatın
kalkın, rahmetli Ecevit’e dua edin. Onun Hükûmeti zaten o önlemleri aldı ve
-faturasını- devlet adamı kimliğiyle yürüdü, bütün her şeyin riskini aldı
üstüne ve düzeltti. Amerika’da batıyormuş da bizde batmıyormuş! Biz önlemini
daha önceden aldık arkadaşlar. Bankalar Kanunu bile yoktu.
Amerika’da niye
reel sektörde kriz olmadı da bizde reel sektörde kriz oldu? O soruyu kendimize
sorduk mu? Mademki bu kadar güzel, bizde bankalar batmadı, o zaman bizde niye
reel kriz oldu? Olmasaydı, bizim durumumuz iyiydi, bankalarımız batmıyordu.
Değerli
arkadaşlar, borçlanma sadece burada değil, vatandaşın borçlanması da felaket.
2003 yılında harcanabilir gelirin sadece yüzde 6,8’i kadar vatandaş borçlu,
hane halkı 6,8. Sizin İktidarınızda ne olmuş biliyor musunuz değerli
arkadaşlar? Bu yılın ilk dokuz ayında yüzde 43,5; 100 lira için 43,5 lira
borçlanıyor. Hani Sayın Başbakan der ya “Nereden nereye.” diye. Yüzde 7 nerede,
yüzde 43,5 nerede? İnsaf! Şu vatandaşın hâlini acaba biliyor musunuz? Yüzde
540! Hane halkının borç miktarı yüzde 540 artıyor. İnsaf denen bir şey var. Af
yasası getiriyorsunuz, bunları affediyor musunuz? Vatandaşı kim takar ki!
Sayın Başbakandan
bir istirhamım daha var: Gittiği illerde sevgiyle karşılanıyor; doğaldır,
Başbakan gelmiştir, vatandaşlar karşılayacaktır, sevgi gösterilerinde
bulunacaklardır, onu da doğal karşılıyoruz ama Sayın Başbakandan bir istirhamım
var: Lütfen, o ile gittiğinde vali beye söylesin: “Şuradaki icra dosyalarının
sayısı AKP Hükûmeti döneminde ne oldu, eskiden neydi?” Bir de bunu
kıyaslayalım. Yan yana koyduğunda, samimi söylüyorum, bir insan boyunu aşar.
Yazık günah bu millete.
Değerli arkadaşlar,
krizin bedelini en ağır ödedik, “Teğet geçti.” dedik. Bu da bir
değerlendirmedir ama ortada bir tablo var, bu tabloyu yadsımak mümkün değil;
acımasız bir tablo, o tabloyu da hep beraber gördük, yaşıyoruz.
Şimdi, bakın,
krizin olduğu 2008-2009 döneminde bize benzeyen ülkeler yılda ortalama 4,2
büyümüşler. Latin Amerika’nın o yükselen yıldızı dediğimiz ülkeler 1,2 oranında
büyümüşler. Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleri yüzde 3,5 büyümüş. Dünyanın en
fakir, o Sahra’nın altındaki Afrika ülkeleri krizde yüzde 4 büyümüşler. Doğu
Avrupa’nın gelişmekte olan -merkez ve Doğu Avrupa’nın- ülkelerinde ekonomi
sadece binde 4 daralmış, bizde ise 2,1 oranında daralmış. Bu durumda en ağır
faturayı biz ödemiş oluyoruz.
Bakın, bu
faturanın sonucu ne oldu arkadaşlar: Diyarbakırlı bir yurttaşımızı düşünün,
iftarda evine bir şey götüremediği için kendisini gidip asmak zorunda kaldı.
Viranşehir’de bir çocuk çöpte kâğıt toplarken arabanın altında kaldı ve öldü.
Denizli’de ve Ankara’da sanayiciler intihar etti. Düşünün, Ecevit Hükûmeti
döneminde bir yazar kasa atılmıştı, intiharlar yoktu. Afyon’da böbreğini satan
köylüler, açlıktan ölen, evinde aç olarak ölen gazi, bu olayın sosyal
faturalarıdır ve bu faturalar hepimize kesilmiş faturalardır, Parlamentoya
kesilmiş faturalardır.
İktidarı gözü
kapalı alkışlarsanız “Ne olacak, ben ne yaparsam buradan geçer.” diyecektir.
Keşke benden önce siz Sayın Başbakana sorsaydınız, Maliye Bakanına sorsaydınız,
Hazineden sorumlu olan Bakana sorsaydınız, “Arkadaşlar, siz bu orta vadeli
planı, mali programı niye zamanında yayınlamadınız?” diye sorsaydınız. Siz
yaptınız, kuralları siz koydunuz. Kurallar ihlal ediliyor, ihlal edenleri
alkışlıyorsunuz. Yanlışımız buradan başlıyor.
Bir kavram daha
gelişti: İstihdam yaratmayan büyüme. Büyüme var ama istihdam büyümüyor. Bizim
iktisat kitaplarında okuduğumuzun tam tersi bir olay. Nerede? Türkiye’de. Çünkü
sıcak paraya teslim olan bir ekonomi var. Ne demek? Büyüme olursa istihdam olur
ama büyüme var, istihdam yaratmıyor bu büyüme ve biz buna sağlıklı bir gelişme
diyoruz.
Değerli
arkadaşlar, sorun büyük ve sıcak para konusunda da Hükûmetin acil önlem alması
lazım. Bunu, bırakın bir ana muhalefet partisinin başkanı olarak, sade bir
yurttaş olarak, ülkesini seven bir yurttaş olarak söylüyorum; bu sıcak para politikası
ekonomiyi bitirecektir, sanayimizi bitirecektir. Dışarıdan ithalat daha cazip
hâle geldi. Başkalarının sorunlu ekonomik krizini biz çözüyoruz, biz onlardan
mal alıyoruz. Böyle bir anlayış olabilir mi? Otomobil yedek parçası üreten
Türkiye, otomobilde net ihracatçı olan Türkiye net ithalatçı oldu. İthalatla
seviniyoruz. Nasıl oluyor bu?
Bakın, değerli
arkadaşlar, arkadaşlarıma bir hesap yaptırdım, dedim ki: “Eylül ayının ilk
gününden ekim ayının son iş gününe kadar bir banka 1 milyon dolar para getirirse
kaç lira para kazanır?” 69 bin dolar. Şimdi, Sayın Başbakana ve Sayın Maliye
Bakanına soruyorum: Kim 1 milyon dolar karşılığında hangi yabancı ülkede
-herhangi bir ülkeyi alalım- 69 bin dolar kemiksiz para kazanır iki ayda? Niye
ben fabrika kurayım? Niye işçiydi, kıdem tazminatıydı, greviydi diyeyim? Niye
elektrikti, efendim, vergiydi, sigorta primiydi diyeyim? At masa sandalye, 69
bin dolar parayı kazan, gül gibi geçin ve buna da ekonomik büyüme var diyoruz.
Bu büyüme sağlıklı bir büyüme değil arkadaşlar. Üretmeyen Türkiye, üretemeyen
Türkiye birilerinin mutlaka kölesi olur, birilerinin mutlaka yönetimine girer.
“Birileri bizi yönetir.” derken, gelir, oturur anlamında demiyorum; parasıyla
yönetir, malıyla yönetir, üniversiteleriyle yönetir, gelir sizin tepenize vura
vura vura yönetir. Sıcak paraya teslim oluyorsunuz. Niye teslim oluyorsunuz?
Teslim olmayalım. Çıkın milletin karşısına, “Ben sıcak paraya teslim
olmayacağım, teslim olanlara da izin vermeyeceğim. Ey halkım, bana da şu şu şu
alanlarda destek verin.” Gelin muhalefete, destek verelim. Siz ekonomiyi
batırıyorsunuz.
Sanayiciler bu
ekonomiye ne diyorlar biliyor musunuz? “Yap sat ekonomisi değil, al sat
ekonomisi.” diyorlar. “Yapmaya artık gerek yok, alıp satsan daha kârlısın.”
diyorlar.
Değerli
arkadaşlar, girdi fiyatlarında da ciddi sorunlar var, imalat sanayisinde girdi
fiyatlarında ciddi sorunlar var. İmalat sanayisinde ücretler üzerindeki vergi
yükü bizde yüzde 36,2; OECD ortalaması yüzde 26, 10 puanın üzerinde bir
maliyetimiz var burada, yüksek maliyetimiz var. Bu konuda Hükûmetin önlem
alması lazım.
Bakın,
Uluslararası Enerji Ajansının rakamlarına baktık. 2010 verilerine göre 31 ülke
arasında dünyanın en pahalı mazotunu yakan Türkiye, bizim insanlarımız.
Sayın Başbakandan
bir istirhamım daha var. Kamyon şoförleriyle bir araya gelsin ve onlara şu
soruyu sorsun: “Siz mazot mu yakıyorsunuz yoksa yağ mı yakıyorsunuz?” Daha ucuz
olan yağı tercih ediyorlar ve depolarında yağ var. Gitsin sorsun Sayın
Başbakan, niye sormuyor? Bütün vatandaşlarla kucaklaştığına göre, bir de kamyon
şoförlerine sorsun, tır şoförlerine sorsun. “Ne olacak?” diyorlar, onlar bize
soruyorlar. “Ne olacak? Yağ yakıyorum, kamyonum perişan oluyor.”
Sanayide
kullanılan elektrik de çok yüksek değerli arkadaşlar. 2009 rakamlarını yine
vereyim ben size, bir uluslararası enerji ajansının rakamlarını: Rakibimiz olan
Kore, kilovatsaati 6 sent, Meksika, kilovatsaati 8 sent, Türkiye’de 14 sent ve
siz rekabet edeceksiniz, bizim sanayici rekabet edecek.
Hep Sayın
Başbakan der ki: “Biz verdiğimiz sözlerin arkasında durduk.” Doğru, pek çok
verdiği sözün arkasında durdu. Ama şu tabloyu unutmuyorum: Sayın Başbakan
Başbakanlık merdivenlerinden inerken ilk acil eylem planını orada açıkladı ve
verdiği sözlerden birisi de “Elektrikteki TRT payını kaldıracağız.” Kaldırdı
mı? Sadece düşürdü, kaldırmadı. Sayın Başbakanın buraya gelip açıklamasını
istiyorum. Verdiğiniz sözü tutacaksınız ve siz verdiğiniz sözü tutarken de çok
güzel laflar da ediyorsunuz, diyorsunuz ki: “Bakın, bu söylediklerimi not edin,
bir yere yazın, ileride yerine getiremezsem bana gelin hesap sorun.” Şimdi,
ben, buradan Sayın Başbakana bunun hesabını soruyorum, siz sorduğunuz için, siz
böyle istediğiniz için ben soruyorum. Gelin buraya, TRT payını niye
kaldırmadığınızı açıklayın.
Sayın Başbakandan
bir sorum daha: 2008-2009 arası, İran’dan aldığımız doğal gaz var. 1 milyar 309
milyon dolar, doğal gaz kullanmadığımız hâlde parasını ödedik, 1 milyar 309
milyon dolar. Siz evinde doğal gaz olanlara kömür dağıtıyorsunuz. Allah aşkına,
o evde doğal gazı var zaten, bedava verin yani İran’a vereceğinize bedava bu
insan kullansın ve bu süre içinde siz doğal gaza bir de zam yaptınız. (CHP
sıralarından alkışlar) Allah aşkına, insaf denen bir şey var! Bu parayı niye
ödüyorsunuz? Tuz Gölü’nün altına depo yapılacaktı. Bir türlü ihaleye
çıkılamıyor. Niçin? Yandaş mı bulunamadı? Yandaşlar mı anlaşamadılar? Bu 1
milyar 309 milyon doların hesabını birilerinin vermesi lazım, sizin sormanız
lazım. Bedava kömür dağıtıyoruz, kullanmadığımız doğal gazın parasını da
ödüyoruz, bizim insanımız onu ödesin. Kömürün de bedeli… Hiç değilse kömür de
bizim depomuzda kalmış olur. Hayır, hem o harcanacak hem ben oraya para
vereceğim.
Bakın değerli
milletvekilleri, buraya bir nükleer santral anlaşması geldi ve siz onay
verdiniz. Niye ihale yapılmadı bu? Hükûmetin elinden tutan mı vardı? Bir ihale
yaptılar, iptal ettiler. Dünyanın en pahalı nükleer santralini sizler
onayladınız. KDV hariç kilovatsaati 13-14 sente geliyor. Yazık, günah değil mi
arkadaşlar? Bu ülkenin sanayicisine üzülmüyor musunuz? Bu ülkenin sanayicisi bu
fiyatla nasıl rekabet edecek?
Şimdi bakın, bu
santralin bir benzerini, daha küçüğünü Rusya kendi ülkesinde yapıyor. Açın,
Uluslararası Enerji Üretim Ajansı’nın İnternet sitesine bakın. Maliyetine bakın,
bizdeki onun 2 katı. Allah aşkına biz kazıklanacak ülke miyiz? Böyle bir
anlayış olabilir mi? Efendim, yasa olarak geçirelim ki, yargıya gidilmesin. Bu,
yasa olur mu? Tartışılmıyor da yeteri kadar. Çünkü itiraz edenin nerede
olacağını biliyorsunuz siz zaten.
Değerli milletvekilleri, tarımdaki durum daha da vahim. Geçen hafta Pazar günü İzmir’deydim ve narenciye üreticileriyle
konuştum. Narenciye dalda bekliyor. Ton başına ihracatta 75 dolar veriyorsunuz,
150 dolara çıkması lazım. Uzun süre bekleyemez. Mandalina da
böyle, greyfurt da böyle. Biz Hükûmete bir an önce önlem alın çağrısı
yapıyoruz ve bunun için de rica ediyoruz, üreticiler adına rica ediyoruz, önlem
alın. Sonunda o insanlar bizim insanlarımız o insanlar sokak köşelerinde
sefalete yuvarlanmasınlar.
Tarım Kanunu
çıktı, bu Parlamento çıkardı Tarım Kanunu’nu. Onun bir maddesi diyor ki: “Millî
gelirin yüzde 1’i oranında tarımcıya, çiftçiye destek verilir.” ve bu
söyleniyordu. Ne oldu biliyor musunuz arkadaşlar? Bırakın yüzde 1’ini yüzde
yarımı bile verilmiyor.
Bir hükûmet
Parlamentonun çıkardığı kanunu uygulamazsa o hükûmete saygı duyar mısınız?
Hükûmete siz benim adıma lütfen sorun, sizler sorun, iktidar kanadının değerli
milletvekilleri olarak sorun: “Biz bu Kanun’u çıkardık. Yüzde 1 vereceksin. Niçin
vermiyorsun? Çiftçiyi niye ikinci sınıf yurttaş sayıyorsun? Ver yüzde 1’ini.” Yasal zorunluluk bu. “Verilebilir.” demiyor, “Verilir.”
diyor, emredici hüküm ama yerine bile gelmiyor.
Bakın, ben size
kısaca örnek vereyim arkadaşlar: Bu Hükûmet döneminde, sekiz yıllık dönemde,
ayçiçeği fiyatında yüzde 45 artış var, pancar fiyatında yüzde 49, pamukta yüzde
68, buğdayda yüzde 94 artış var; güzel. Ama bir de girdilere bakalım: Gübrede
yüzde 400, sulamada yüzde 230, mazotta da yüzde 140 zam gelmiş. Ne yapacak bu
köylü? Allah aşkına gidin, bir köylülerle konuşun. İnsanlar perişan.
Bakın, değerli
arkadaşlar, biz “Mazottan ÖTV’yi kaldıracağız.” dedik iktidar kanadından
eleştiri geldi: “Siz bu parayı nereden bulacaksınız?” Vallahi de bulacağız,
billahi de bulacağız, hiç endişe etmeyin. (CHP sıralarından alkışlar) Köylünün
rahat etmesi için ÖTV’yi kaldıracağız ve köylü rahat edecek. Biz, halka para
bulma konusunda kararlıyız ama sizler de, yani Hükûmeti kastediyorum,
yandaşlara para bulma konusunda kararlı. Aramızda bu kadar fark var. (CHP
sıralarından alkışlar)
Acil Eylem Planı:
Ne diyordu Acil Eylem Planı’nda? “Türkiye’de verimli tarım topraklarının
sürekli işlenir kılınmasını sağlayacağız.” Ne güzel bir laf, değil mi? Sekiz
yıllık iktidarda tarım alanı 26,6 milyon hektardan 24,3 milyon hektara
düşmüştür yani 2 milyon hektar tarım alanı işlenmiyor. Buğday ekim alanı 9,3
milyon hektardan 8,1 milyon hektara inmiş durumda. Hani diyorsunuz ya “Biz
köylüyü, çiftçiyi destekliyoruz. İşlenecek tarım alanlarını işliyoruz.” diye;
tablo bu. Süt üreticisine bakın, yem var… Zaten ete dokunmayacağım, ete
değinmeyeceğim. Sizin İktidarınız döneminde kurbanlık hayvan bile ithal edildi.
Artık, bu noktadasınız, tarımı getirdiğiniz nokta budur, düzelmesi de zaman
alır. Değerli milletvekilleri, bir tarım ülkesiyiz, hakkını vermiyoruz.
Kısaca bir konuya
daha değineceğim: Rahmetli Ecevit Hükûmeti döneminde, 1995’te bir genelge
çıktı, Ekonomik ve Sosyal Konsey kuruldu. Daha sonra 2001’de bir yasa çıktı,
genelge yasaya dönüştürüldü. Sonra 12 Eylül 2010’da Hükûmet dedi ki: “Bu Yasa
yetersiz, bunu bir de Anayasa’ya koyalım.” Güzel, Anayasa’ya da kondu. Bu
Yasa’nın bir maddesi der ki: “Ekonomik ve Sosyal Konsey’in Başkanı Başbakandır
ve üç ayda bir toplanması lazım.” En son ne zaman toplandı Ekonomik ve Sosyal
Konsey? 5 Şubat 2009’da. Şimdi, bakın, kendi çıkardığı yasaları uygulamayan bir
Hükûmete ne denir Allah aşkına? “Üç ayda bir toplanması
lazım.” Yasa öyle diyor, “Başkanı da Başbakan.” diyor. Niye toplanmıyor?
Çiftçi gelecek oraya, derdini anlatacak, Hükûmet derdin altında ezilecek,
sendikacı gelecek, derdini anlatacak, sanayici gelecek derdini anlatacak; Sayın
Başbakan dert dinlemekten hoşlanmaz, derdini anlatan vatandaşı azarlar, onları
haydi haydi azarlar. O zaman, bu Ekonomik ve Sosyal Konsey’i Anayasa’ya niye
koydunuz? Milleti kandırmak için, “Biz demokratız, biz toplumda uzlaşma
sağlıyoruz, barış sağlıyoruz.” diye. Allah aşkına, üç ayda bir siz
toplanacaktınız. İyi ki Sayın Başbakan çıkıp şunu söylemiyor: “Biz toplanacağız
ama muhalefet engel oluyor.” Öyle bir şansımız da yok. (CHP sıralarından
alkışlar)
Güneydoğu
Anadolu: Sayın Başbakanın Diyarbakır’da yaptığı bir konuşma var, hafızama
kazınmış bir konuşma. Miting yaparken genç bir Diyarbakırlı kardeşimiz tam üç
kez diyor ki: “Sayın Başbakan, fabrika istiyoruz.” Sonra, Başbakan dönüp diyor
ki: “Biz buralara fabrika mabrika yapmayacağız kardeşim, Teşvik Kanunu’nu
getirdik.” Ama Sayın Başbakan çok güzel bir şey daha yaptı, yine Diyarbakır’a
gitti yine bir mitingde dedi ki: “Sevgili Diyarbakırlılar, hiç üzülmeyin, biz
size daha modern, daha güzel bir hapishane yapacağız, eski hapishaneyi de
yıkacağız.” Size bir soru: Dünyanın hangi ülkesinde bir başbakan hapishane
yapacağım diye reklam yapar, propaganda yapar? Bu, hepimizin vicdanına kazınsın
istiyorum. Fabrika yapın, elinizden tutan mı var? Adam fabrika istiyor,
hapishane değil. Siz, “Hapishane yapacağım, eskisini yıkacağım...” Bir başka
bakanımız da dedi ki: “Hayır, eskisini yıkmayalım, onu da müze yapalım.” Karar
verin kendi aranızda, ne yaparsanız yapın ama Allah aşkına insanlara “Size
hapishane yapacağım.” diye gitmeyin.
Değerli
arkadaşlarım, yolsuzluk, bu iktidarın en ciddi sorunlarından birisidir, en
ciddi temel sorunlarından birisidir. Bakın, 17/07/2007
tarihinde Hacı Ali Hamurcu diye bir yurttaş -Kayseri Büyükşehir Belediyesinde
çalışıyor- gidiyor polise rüşvet çarkının nasıl döndüğünü bütün ayrıntılarıyla
anlatıyor, 26 sayfa. Arkasından, imzalıyor ve kendisi bu itiraflarda bulunuyor.
Rüşveti toplayan kişi bu; taksi duraklarından, benzin
istasyonlarından ve diğer yerlerden. Yıllardır devam eden bir prosedür. Bütün bunların hepsini ayrıntılı anlatıyor.
Anlattıktan sonra emniyet, rüşvet, irtikap, resmî
belgede sahtecilik ve nitelikli dolandırıcılıkla cumhuriyet savcılığına
gönderiyor. Filme de alınıyor, videoya da alınıyor ama video gizli. 26 sayfalık
bu itiraf ne oluyor biliyor musunuz? 16 sayfaya indiriliyor. Şimdi, birinci
soru: 26 sayfalık itiraf niçin 16 sayfaya indi? Kime soruyorum? Adalet Bakanına
soruyorum. Bilmeliyiz. Onun içinde Kayseri Ana Kent Belediye Başkanının rüşvet
olaylarıyla ilgili bölümler mi çıkarıldı yoksa başka bir nedenle mi çıkarıldı?
Bu sorunun yanıtını bekliyorum.
AHMET KOCA
(Afyonkarahisar) – Varsa söyle.
KEMAL
KILIÇDAROĞLU (Devamla) – İki tutanak da elimde. Ben onlardan önce isterim.
Sonra ne oluyor?
Gidiyor savcıya. Savcı Bey’in adı İsmail Dalan. Savcı,
emniyetin gönderdiği rüşvet, irtikap değil, bunu memur
suçlarıyla ilgili bir olay dolayısıyla Bakanlığa yazıyor ve izin istiyor Adalet
Bakanlığından. Adalet Bakanlığı, haklı olan bir gerekçeyle bunu Valiliğe
gönderiyor, konuyu ön inceleme yapın, izin verip vermeyeceğimize karar verelim
diye. Ön inceleme yapılıyor değerli arkadaşlar, bir vali vekili konuyu
araştırıyor, İbrahim Yurdakul. Komisyon kuruluyor, raporu düzenliyor, Adalet
Bakanlığına gönderdiği yazıda diyor ki: Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı
Mehmet Özhaseki ve diğer belediye görevlilerine isnat edilen suç Türk Ceza
Kanunu’nun 252’sine giriyor, rüşvet suçunu oluşturduğundan 3628 sayılı Mal Bildiriminde
Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nun 17’nci maddesi
kapsamında işlem yapılmasını istiyor. Vali vekili basıyor imzayı ve gönderiyor.
Bir önemli gelişme oluyor. Bunun ekinde de bir rapor var, bu yazının ekinde
daha önce alınmış ifadeler, tutanaklar ve raporlar da var. Bu Vali, bunu
imzaladıktan otuz sekiz gün sonra görevden alınıyor, başka bir ile
gönderiliyor, Gaziantep’e. Olabilir, bir ihtiyaç çıkmıştır, olabilir.
Bakanlık gayet
güzel bir uygulama yapıyor ve bunu savcılığa gönderiyor, diyor ki: “Bize geldi,
ekindeki raporlar da bunlardır, gereğini yapın.” Savcılık diyor ki: Vali Bey’in
yaptığı gibi değil, emniyet müdürünün yaptığı gibi değil. Yine, memur
suçlarından ötürü, dava açmak için izin istiyor. Yanıt gelmiyor Bakanlıktan.
İkinci bir yazı yazıyor, “izin verin diye. Bunun üzerine Bakanlık yazı yazıyor,
“İzin verdik, araştırın konuyu.” diyor. Konu araştırılıyor, yine gidiyor, bu
kez bir başka vali yardımcısı olayı araştırmakla muhakkik olarak atanıyor.
Prosedürde bir eksiklik yok. Bu Vali Yardımcısı, Ali Yener Erçin, Kocasinan ve
Melikgazi belediyelerinden bilirkişi istiyor olayı araştırmak üzere. Kocasinan
Belediyesi 30/11/2007’de bir halk sağlığı uzmanı ile
bir harita mühendisini görevlendiriyor. Melikgazi Belediyesi ise 4/12/2007 tarihinde görevlendiriyor. Ama ciddi bir şey var:
4/12’de bilirkişi görevlendiriyorsunuz, ama bu Vali Vekilimiz 3/12’de raporunu
Valiliğe sunuyor bir gün önceden. Nasıl oluyor bu? Daha bilirkişi gelecek,
inceleyecek; bir gün önceden gönderiyor. Şimdi, bir gün önceden görevlendiriyor
ve Sayın Vali Osman Güneş -Vali o zaman orada, bir dönem bakanlık yaptı kısa
süre- “Ben de aynı kanaatteyim, burada hiçbir şey yoktur, dosyanın kapatılması
lazım.” diyor, basıyor imzayı. Ama bir şey var değerli arkadaşlar: Sayın Vali,
ondan önce kararnamesi çıkmış ve Müsteşarlık görevine atanmış birisi yani
imzalarken, kararnamesi daha önce Resmî Gazete’de yayımlanmış, Müsteşarlığa
atanmış birisi yani Kayseri Valisi değil. O gidiyor, imzaladıktan sonra
Bakanlığa gönderiyor. Bakanlığa gittikten sonra, aynı Osman Güneş, bu kez de
Müsteşar olarak kendisinin gönderdiği yazıyı alıyor, Sayın Bakanın onayına
sunuyor ve diyor ki: “Burada hiçbir şey yoktur, dosyayı kapatalım.” ve dosya
kapanıyor. [CHP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar (!)]
Şimdi, benim sorum şu: Ben Sayın Başbakana burada siz bunu
yaptınız demiyorum, ama Sayın Başbakanın vicdanına sesleniyorum: Bu olayın
üzerine giderseniz -ben daha bir ucunu çektim yalnız, çok büyük bir olay bu-
olayı ben soruşturacağım derseniz, biz CHP Grubu olarak sonuna kadar sizin
arkanızdayız, hiç endişeniz olmasın, yeter ki kararlılıkla olayın üzerine gidin
ama gitmez, siz de o Vali ve Savcı gibi, “Ya, bunu kapatalım, ya, bu da çok
önemli bir olay değildir.” derseniz, o zaman çıkıp bu kürsüden “Biz
yolsuzluklarla mücadele edeceğiz.” demeyeceksiniz. “Biz yolsuzluklara kol kanat geren bir İktidarız.”
dersiniz ve bu iş burada biter.
Benim Sayın
Başbakandan araştırmasını istirham ettiğim bir soru daha var: Bu değerli, adını
söyleyeyim, Hacı Ali Hamurcu şu anda nerededir? Bu, çok önemli bir soru. Nerede
olduğunu Sayın Başbakan araştırdığı zaman görecektir. Çünkü Sayın Başbakanın
bir lafı vardı: “Benim mal varlığımı eleştirenler şimdi Silivri’de.” diyordu.
Bunu da bir araştırsın bakalım, nerede?
Ve benim bir
sorum daha var: Avukat Yakup Erikel, kimdir bu adam?
Eğer Sayın
Başbakan benim bu konuştuklarımla ilgili olarak, her satırıyla ilgili belge
istiyorsa masamın üzerinde, her satırıyla ilgili, bütün yazışmalar, o iki ifade
tutanakları, 26 ve 16 sayfalık ifade tutanakları. Elimde olmayan bir şey var,
kayıp olan ve ilk Valinin yazdığı rapor, o elimizde yok, mahkeme dosyasında da
yok. Nerede bu dosya? Niye gizleniyor? Mademki her şey aleni, mademki avukat da
istediği zaman verecekler, ona da ulaşamıyorum, ulaşamıyoruz.
Yakup Erikel’i
eğer Sayın Başbakan merak ederse, yanında Sayın Bülent Arınç var, ona sorarsa
sanıyorum benden çok daha fazla bilgi alacaktır.
AHMET YENİ
(Samsun) – Bütçeye bir gelelim.
KEMAL
KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Değerli milletvekilleri, bu bütçe sağlıklı bir bütçe
değil ve bizim temel bir sorunumuz var, demokrasi sorunu. Yolsuzlukların olduğu
bir ülkede demokrasiden söz edemezsiniz. Yolsuzlukların kovuşturulmadığı bir
ülkede demokrasiden söz edemezsiniz. Konuşan kişilerin tehdit edildiği bir
ülkede demokrasiden söz edemezsiniz. “Telefonları, istediğimin telefonlarını
dinleyebilirim.” diye yola çıkarsanız, o ülkede demokrasiden söz edemezsiniz.
Özgürce köşe yazarları yazı yazdı diye patronlarına telefon edip işlerine son
verdirirseniz, bu ülkede demokrasiden söz edemezsiniz. Demokrasi farklı bir
olaydır arkadaşlar, demokrasi özgürlüktür.
Sayın Başbakan
üniversite öğrencilerini suçladı, onlar illegal kişiler dedi, illegal örgütler.
Ben merak ediyorum, Sayın Başbakan, siz Başbakan değil misiniz? Emniyet Genel
Müdürlüğü, Millî İstihbarat Teşkilatı, emniyet istihbaratı, jandarma
istihbaratı size bağlı değil mi? İllegal bir örgütü yürürken görüp de önlem
almamak mümkün mü? Tutarsınız, yargıya çıkarırsınız; belgelerini koyarsınız,
illegaldir dersiniz. Yok öyle bir şey, hepsi serbest.
Yedikleri dayakla kaldılar. Böyle bir anlayış olabilir mi?
Öğrencilerden
korkmayacağız, üniversitelerden de korkmayacağız; onların sorunları var,
sorunlarını dinleyeceğiz. Sayın Başbakana çağrımız: Üniversitelerden temsilci
birer ikişer kişi öğrenci davet etsin, dinlesin, “Sizin sorununuz nedir
arkadaşlar? Niye yürüyorsunuz?” desin. Bunu yapmak zorundayız ama orantısız güç
kullanırsanız doğru değil. Hele bir kadının çocuğunu düşürmesine vesile olan
bir şiddeti kim, hangi milletvekili, hangi vicdan sahibi uygun görebilir? Ben
isterdim ki Sayın Başbakan bunu da soruştursun, “Ne oluyor arkadaşlar?” desin
size.
Gençler
Parlamentoya geldi, benimle görüştüler, 4 genç. Sayın Başbakan eleştirdi: “Vay
efendim, işte bak, muhalefete gitmişler…” Ben onlarla basın toplantısı da
yapmadım ama sizin milletvekiliniz Sayın Burhan Kuzu da onları aldı, oturdu
konuştu, basın toplantısı yaptı. Ne oldu? Bize gelince suç, sizin
milletvekillerinize gelince çıt çıkmıyor.
Demokrasiye ihtiyacımız
var. Demokrasi önemlidir, demokrasi vazgeçilmez bir kurumdur, demokrasi bir
kültürdür, demokrasi, yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır; demokrasi, insan
haklarının gelişmesi, büyümesi, kökleşmesi için temel bir olgudur ve
demokrasiyi hep beraber geliştirmek zorundayız, iktidarıyla muhalefetiyle. Eğer
bunu yapmazsak bizde de, ülkemizde de, her yerde de sorunlar çıkar.
Eğer insanlar
şikâyet ediyorsa şikâyetlerini dinlemek politikacıların görevidir, her şeyden
önce iktidarların görevidir. “Niye bu insan şikâyet ediyor? Bu insanın derdi
nedir?” diye sormak zorundayız. Ama onlar soru sordu diye onları azarlarsak o
ülkede demokrasiden söz edemeyiz. Demokrasinin gelmesi, özgürlüklerin gelmesi,
özellikle üniversite özgürlüğünün gelmesi, üniversitelerde özgürlüğün olması,
insanlarımızın sorunlarını siyasilere özgürce anlatabilmelerinin yolunun
açılması için hep beraber, Parlamento olarak çalışmak zorundayız.
Bu umutla
hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından ayakta alkışlar)
BAŞKAN – Sayın
Kılıçdaroğlu, teşekkür ediyorum.
Sayın
milletvekilleri, böylece, bütçenin tümü üzerinde gruplar konuşmalarını
tamamlamış oldular.
Şimdi, şahıslar
adına, lehinde olmak üzere, ilk söz Manisa Milletvekili Sayın Recai Berber’e
aittir.
Sayın Berber,
buyurun efendim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
RECAİ BERBER
(Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2011 Yılı Merkezi Yönetim
Bütçe Kanunu Tasarısı’nın tümü üzerinde şahsım adına lehte söz almış
bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Öncelikle, hazırlıklarıma geçmeden önce, bütçe görüşmelerinde Plan
ve Bütçe Komisyonundaki çalışmalarda da yani tabiri caizse temcit pilavı gibi
muhalefet sözcülerinin sık sık dile getirdiği bütçenin, daha doğrusu Orta
Vadeli Program’ın zamanında yayınlanmadığı, arkasından Orta Vadeli Mali Plan’ın
zamanında, süresinde getirilmediği ve bundan dolayı da bütçe genelgesinin de,
bütçe çağrısının da 10 Ekimde yapıldığı ve 10 Ekimden 15 Ekime kadar beş günde
bütçenin nasıl hazırlandığı soruldu. Bununla ilgili
her türlü ayrıntılı bilgi hem Sayın Bakanımız tarafından hem ilgililer
tarafından verildi. Buna rağmen burada 2011 bütçesinin samimiyetinden şüphe
eden Sayın Kılıçdaroğlu’nun, sadece buna dayanarak bütçenin samimiyetini
sorgulamasını ben hayretle karşılıyorum. Kendileri de yıllarca bürokratlık
yaptılar ki beş günde bütçe hazırlanmaz, bütün bakanlıkların bürokratları ve
Maliye Bakanlığı bu bütçenin aylarca hazırlığını yapar, ancak haklılar, Anayasa
gereği ve kanunlar gereği bu programların zamanında yayınlanması gerekirdi.
Ancak bu programların geç yayınlanması dolayısıyla sadece buna dayanarak
içeriğiyle ilgili yani bütçenin gider kalemleri nedir, gelirleri gerçekçi
midir, değil midir, bunları sorgulamadan samimiyetsizlikle itham etmesini
hayretle karşılıyorum. Eğer bütçenin tarafları, ilgilileri iş âlemiyse,
vatandaşlarımızsa, dünyadaki Türkiye ekonomisiyle ilgilenen çevrelerse ne kadar
samimi olup olmadığını onlardan öğrenebilirler. Çünkü o çevrelerin
hiçbirisinden Türkiye’de şu anda yapılan bu bütçeyle ilgili ve Orta Vadeli
Program’la ilgili negatif, olumsuz bir açıklama, duyum gelmemiştir. Tam
tersine, dünyanın global krizin içinden geçtiği bu
süreçte bütçe son derece gerçekçi ve tutarlı bulunmuştur. Hatta öyle ki, çok
istedikleri mali kuralla ilgili olarak, eğer mali kural kanunu yürürlükte
olsaydı bile bütçe açığının olması gerekenin de altında olduğu bizzat kendi
sözcüleri tarafından da komisyonlarda dile getirilmiştir.
Değerli
milletvekilleri, 2008 yılının ikinci yarısından itibaren dünyayı etkisi altına
alan krizin bir ekonomik ve sosyal çöküş hâline dönmesini engellemek için
hükûmetler ve merkez bankaları finansal sisteme işlerlik kazandırmaya dönük
olarak ciddi anlamda destekler, parasal ve mali tedbirler almışlardır. Küresel
ekonomik krizin etkilerinin azaltılması amacıyla uygulanan mali politikaları,
finansal kesimden kaynaklanan mali yükler ve devresel bütçe etkisi ülkelerin
kamu açıklarını ve borç stoklarını önemli ölçüde artırmıştır.
Krizle birlikte
dünya ekonomisi 2009 yılında yüzde 0,6 daralmış, 2009 yılının son çeyreğinden
itibaren büyüme sürecine girmiştir. ABD’nin 2010 yılında 2,6; 2011 yılında ise
2,3 oranında büyüyeceği, Avrupa Birliği euro bölgesinin ekonomilerinin ise 2010
yılında 1,7; 2011’de de 1,5 oranında büyüyeceği tahmin edilmektedir. IMF’nin
Türkiye için 2010 yılı büyüme tahmini ise son revizyondan
sonra yüzde 7,8 olarak revize edilmiştir. Türkiye tekrar 2009 yılının son
çeyreğinden itibaren büyüme trendine girmiş ve 2010 yılında ilk üç çeyrekte 8,9 oranında büyüme gerçekleştirmiştir.
Burada ben diğer
ülkelerin tablolarına tek tek girmek istemiyorum ama şunu bilmelerini istiyorum
ki kamuoyunun, Türkiye, mensubu bulunduğu Avrupa Birliği ülkeleri içinde en
yüksek büyümeyi gerçekleştirmiş, Doğu Avrupa ülkeleri içinde de yine onların
ortalama büyümesinin 2 katı bir büyümeyi gerçekleştirmiştir. Çin’i
çıkarırsanız, diğer gelişmekte olan ülkelerin hepsinin ortalamalarının da
üstünde olduğunu yine göreceksiniz. Demek ki Türkiye’de kriz sonrasında alınan
önlemler, kriz süresince alınan önlemler son derece yerinde olmuştur.
Değerli
milletvekilleri, geçmişte -Sayın Bakanımız da çok güzel, veciz bir şekilde
söylediler- kendi krizimizi başkaları çözüyordu, kendi krizimizi, Türkiye’de
çıkan krizi başkalarının yardımıyla çözüyorduk ama şimdi, global
krize karşı dünyanın pek çok ülkesi, yirmiden fazla ülkesi IMF’nin karşısında
sıraya girmişken, kamuoyunun bir sürü baskısına rağmen, Başbakanımızın ve
Hükûmetimizin bu konudaki kararlı tavrıyla ve kriz sürecini çok iyi
yönetmesiyle Türkiye ilk defa olarak başkalarının krizini en iyi şekilde
yönetmiştir. Bu kriz Türkiye'nin krizi değildir, bu kriz global
krizdir ama Türkiye tarafından, bütün dünyanın da takdir ettiği gibi, en iyi
şekilde yönetilmiştir.
Değerli
milletvekilleri, özellikle işsizlik konusundaki rakamlar gerçekten hayret edilecek
bir noktada. Türkiye 2007 yılından bu yana, bu kriz süreci de dâhil olmak üzere
son üç yılda 3 milyon işsizine iş bulmuş bir ülkedir ama bu dönemde Amerika
Birleşik Devletleri de dâhil olmak üzere Avrupa Birliğinde ciddi anlamda
istihdam azalması olmuştur ve hâlen devam ediyor. Demek ki Türkiye, krize giriş
tarihindeki ve bugün geldiği noktada krizden, işsizlik konusunda da başarılı
bir şekilde çıkmıştır.
Tabii, bunu belli
konularda dünya ülkeleriyle karşılaştıralım deyip, sonra işsizlik konusuna gelince
sadece Türkiye'nin geçmiş değerleriyle karşılaştırmaya kalkmak kendi içinde de
ne kadar tutarlıdır, bunu değerli milletvekillerinin takdirine sunuyorum.
Değerli
milletvekilleri, özellikle enflasyon konusu da gerçekten krizin bu süreçte en
iyi şekilde yönetildiğinin yine kanıtıdır çünkü Türkiye ne zaman kendi krizi
olsun… Özellikle 94, 2001 krizlerinde rekor enflasyon düzeylerine çıkmış ve son
on beş-yirmi yıldır da sürekli olarak, enflasyonu en yüksek on ülke içinde yer
almıştır. Yani bu kronik sorunu Türkiye başarılı bir şekilde çözmüşse bunu
takdir etmek lazım, başka birtakım noktalara çekmeye gerek yok.
Değerli
milletvekilleri, özellikle borç stoku konusunda söylenenler de gerçeği
yansıtmıyor çünkü Türkiye’nin 2002 yılından bu yana ciddi anlamda ekonomisi
büyümüştür, 3 kat büyümüştür. Yani işletmeci olan, ekonomi bilen herkes şunu
çok iyi bilir, hele bankacılar çok iyi bilir: Eğer bir işletmeye siz kredi
limiti tahsis edecekseniz borçluluğunu aktif toplamıyla karşılaştırırsınız,
yani ne kadar borcu var, aktifi ne kadar? Ülkelerin de, aynı şekilde, gayrisafi
yurt içi hasılalarının toplamıyla karşılaştırılır.
Türkiye, değerli
arkadaşlar, 2005 yılından bu yana Maastricht Kriterleri’ni yakalamış bir
ülkedir. Şu anda Avrupa Birliği ortalaması yüzde 84, Türkiye bunun yarısı,
krize rağmen yüzde 42. Demek ki Türkiye'nin borçluluğu nispi olarak, göreceli
olarak artmamıştır, tam tersine azalmıştır. Eğer öyle olmasaydı, Türkiye'nin
borç yönetimi sorunu olsaydı, dünyada bu kadar kriz varken, dünyada global sermayenin, tabiri caizse, sığınacak liman aradığı
bir ortamda Türkiye en sağlıklı, en güvenilir limanlardan biri olabilir miydi?
Eğer Türkiye borç batağında yüzüyor olsaydı, bu insanlar Türkiye’ye, hem de
Türkiye'nin devletine değil sadece özel sektörüne yatırım yapsın diye bu kadar
borç vermek için yarışır mıydı?
Değerli
arkadaşlar, özellikle Türkiye’de kamu borçlanma gereğinin son yıllarda ciddi
oranda azaltılması sayesinde -tabii ki bunu herkes çok iyi biliyor- Türkiye
bütçesi çok ciddi fazlalar vermiştir. Yani Türkiye bütçesindeki açık, geçmişte,
özellikle gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 14’lerine
kadar çıktı, şimdi Avrupa’da pek çok ülkede olduğu gibi.
Değerli
arkadaşlar, geçen yıl krize rağmen -2009 yılında- yüzde 5,5; eğer mali kural
uygulansaydı, bu, yüzde 6,5’lara kadar zaten izin veriyordu. Şu anda da, bu yıl
da, beklenen yüzde 4, ama 11 milyar dolarlık yatırımlara kaynak aktarılmamış
olsaydı yine bu yüzde 3’lerde kalacaktı.
Ayrıca, 2011
bütçesinin samimi olduğu şuradan test edildi: Eğer bu bütçe bir seçim bütçesi
olsaydı, bu bütçede daha fazla harcamalara yer verilir, gelirlerin de üzerinde
bir artış öngörülürdü ama öyle bir şey yok. Demek ki bütçenin tarafları bu
bütçenin son derece samimi ve gerçekçi olduğunu kabul etmiştir. Bu bütçe
sayesinde ve Orta Vadeli Program sayesinde Türkiye’nin 2011 yılı ve önümüzdeki
üç yılı gerçekten daha güvenli ve daha istikrarlı bir şekilde büyümeye ve
istihdam sağlamaya devam edeceğini gösteriyor.
Ayrıca, “Bu
bütçenin sosyal kesimlere ne faydası var?” deniliyor.
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın
Berber, on dakikalık süreniz doldu, bir dakika içerisinde özetleyebilir misiniz
efendim.
RECAİ BERBER
(Devamla) – Hemen tamamlıyorum Sayın Başkan.
Değerli
arkadaşlar, bu bütçede Millî Eğitim Bakanlığının ve üniversitelerin bütçesi
yüzde 25’ler seviyesinde artırılmış. Giderler yüzde 5 artarken üniversitelerin
ve Millî Eğitim Bakanlığının bütçesi yüzde 25 artırılıyorsa, milyonlarca
öğrenci sadece üniversite ve… Türkiye’deki öğrenci kesim, 20 milyon insan ve
bunlar aileleriyle beraber, bunlar halkımız, sosyal kesimler değil mi? Bunlar
iş âlemi mi? Bunlara aktarılan kaynak niçin sosyal harcama olmuyor? Sosyal
güvenlikte ve sağlıkta yapılan harcamalar sosyal içerikli değil de nedir acaba,
sermaye transferi midir?
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Yurtlara kaç öğrenci müracaat etti, kaçı yerleşti, bunu da söyle.
RECAİ BERBER
(Devamla) – Değerli arkadaşlar, bunlara baktığınızda Türkiye bütçesinin
gerçekten son yıllarda hazırlanan en gerçekçi bütçelerden biri olduğunu ve
Hükûmetimizin bundan sonra da bu bütçeleriyle ekonomiye güven vermeye, dünyaya
ve ekonomiye en iyi şekilde yön vermeye devam edeceğini gösteriyor.
Ben, bütçemizin
hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum. Tekrar, hem Hükûmetimize, Maliye
Bakanlığımıza ve bütün, Komisyonda katkı veren milletvekillerimize teşekkür
ediyorum. Bütçemiz tekrar hayırlı, uğurlu olsun. Sağ olun. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Sayın
Berber, teşekkür ederim.
Sayın
milletvekilleri, Manisa Milletvekili ve Başbakan Yardımcısı Sayın Arınç’ın
Başkanlığa bir yazılı müracaatı var. “Sayın Kılıçdaroğlu Yakup Erikel isimli
bir avukattan bahsederek, Sayın Başbakanın veya benim bu konuyu bildiğimi
söyledi. Kısa bir açıklama yapmak istiyorum, takdirlerinize.” demişler. İç
Tüzük 69…
KEMAL
KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, açıklamayı Sayın Başbakana yapsın.
BAŞKAN – Ama ben
çok ciddi takip ettim. Bülent Arınç’tan da bahsederek “Bülent Arınç da bilir
konuyu.” dediniz.
KEMAL
KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Evet bahsettim. Başbakana bilgi versin.
BAŞKAN – Tabii,
kendisi bir açıklama yapmak istiyor.
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Sayın Başbakan sorsun kendisine. Sayın Arınç biliyor, sorsun
kendisine.
BAŞKAN – Aslında
sizin talebinize de uygun bir istekte bulunmuş, ben öyle değerlendirdim.
Yerinizden olmak
üzere efendim… Mikrofonunuzu açalım.
MEHMET AKİF
HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Sayın Başkan, İç Tüzük’ün 69’uncu maddesi Sayın Arınç’a
sataşma nedeniyle söz verilmesi imkânını tanımıyor.
DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Kısa bir açıklama rica ettim Sayın
Başkanım, sataşmadan dolayı değil.
BAŞKAN – Efendim,
bana göre talebi İç Tüzük’e tamamen uygundur ve kaldı ki, Sayın
Kılıçdaroğlu’nun…
MEHMET AKİF
HAMZAÇEBİ (Trabzon) – 60’ıncı maddeye göre…
BAŞKAN – Önemli
bir konuyu gündeme getirdi ve isminden de bahsederek açıklama istedi zımnen.
MEHMET AKİF
HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Sayın Başkan, 60’ıncı maddeye göre verebilirsiniz.
BAŞKAN – Yani
açıklama yapması sizin tarafınızdan da desteklenmesi gerekir diye düşünüyorum.
O niyetlerle verdim.
MEHMET AKİF
HAMZAÇEBİ (Trabzon) – 60’ıncı maddeye göre verebilirsiniz ama 69’a girmiyor
efendim.
SUAT KILIÇ
(Samsun) – 60/4’e göre Sayın Başkan.
BAŞKAN – Peki
efendim, 60’a göre, düzelttik; 69 yerine 60’a göre verdik. Tamam, teşekkür
ederim uyarınız için.
IV.- AÇIKLAMALAR
1.- Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın,
İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmasına ilişkin açıklaması
DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım;
gerçekten, sataşmadan dolayı değil, kısa bir açıklama yapmak üzere Sayın
Başkandan rica etmiştim. Çok teşekkür ediyorum.
Sayın
Kılıçdaroğlu’nun konuşmasını büyük bir dikkatle takip ettim. Kayseri’yle ilgili
olduğu söylenen bir olayı anlattı. Doğrusu bir şey anlamadım. Yani olay nedir,
tarafları kimlerdir, şikâyetçisi kimdir, sanıklar kimlerdir; Vali ne yapmıştır,
ne yapmamıştır, Adalet Bakanı neden ne kadar sorumludur ve bunun bizim
Hükûmetimizle ilgisi nedir? Yani bir gizemli roman gibi bunu birtakım sembollerle
anlatmaya çalışmak, gerçekten bir yolsuzluğun üzerine gitmek değildir. Biz
yolsuzlukların üzerine gitmeyi en az Cumhuriyet Halk Partisi kadar, Milliyetçi
Hareket Partisi kadar, demokratik parti kadar önemsiyoruz.
BENGİ YILDIZ
(Batman) – Barış ve Demokrasi Partisi…
DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Olayı tam ortaya koyun ki, bunun
karşılığını size tam olarak verebilelim.
“Yakup Erikel
kimdir?” diyorsunuz, bir başkası kimdir diyorsunuz. Bunları siz biliyorsunuz,
kim olduğunu siz söyleyeceksiniz ama benim tanıdığım bir Yakup Erikel var.
Ankara Barosuna kayıtlı bir avukattır, kendisini şahsen de tanırım. Bazı
davalarımda benim de avukatlığımı yapmıştır; bana karşı açılan tazminat
davalarında, benim de açtığım tazminat davalarında avukatımdır. Kendisini
tanırım ama sanıyorum Sayın Kılıçdaroğlu şu hataya düşüyor: Geçtiğimiz günlerde
Habertürk’te ve birkaç gazetede ondan haber alarak yayınlanan bir yazı vardı. O
yazıda Yusuf Erikel isimli bir avukatın Millî Demokratik Halk Partisi gibi bir
parti kurduğu, sonunda da bazı olaylara karışması sebebiyle Silivri’de
yargılanacağı ve tutuklanacağı. Yusuf Erikel’den bahsederken benim de avukatım
olduğunu söylemişlerdi. Ben bu konuda bir açıklama yaptım ve Yusuf Erikel’le
hiçbir ilgim ve alakam olmadığını söyledim. Ya bir karışıklık var ama Yakup
Erikel ismi üzerinde duruyorsanız, benim avukat olarak tanıdığım bir
arkadaşımdır. Bu olayla neyi anlatmak istiyorsunuz? Benim bağlantım veya Sayın
Başbakanın ne bağlantısı olabilir, lütfen çok açık konuşun Sayın Kılıçdaroğlu.
Türkiye Büyük Millet Meclisi bu açıklığa her zaman saygı duyacaktır ve gereken
mutlaka yapılacaktır.
Çok teşekkür
ediyorum Sayın Başkan. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
III.-
KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN
GELEN DİĞER İŞLER (Devam)
A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)
1.- 2011 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan
ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/960) (S. Sayısı: 575) (Devam)
2.- 2009 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı
ile Merkezî Yönetim Bütçesi Kapsamındaki İdare ve Kurumların 2009 Bütçe Yılı
Kesin Hesap Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildirimi ve Eki Raporların
Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu
Raporu (1/905, 3/1261) (S. Sayısı: 576) (Devam)
BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri, bütçenin tümü üzerinde Hükûmetin de söz talebi vardır.
Hükûmet adına
Başbakan ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı, Grup Başkanı Sayın Recep
Tayyip Erdoğan söz istemişlerdir.
Buyurun Sayın
Erdoğan. (AK PARTİ ve Bakanlar Kurulu sıralarından ayakta alkışlar)
Süreniz altmış
dakikadır efendim.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce
heyetinizi saygıyla selamlıyor, 2011 mali yılı bütçe kanunu görüşmelerinin
ülkemize, milletimize, demokrasimize ve en önemlisi de ekonomimize hayırlı
olmasını diliyorum.
2011 yılı
bütçesiyle, 60’ıncı Hükûmet olarak dördüncü bütçemizi, 58,59 ve 60’ıncı
hükûmetler olarak da dokuzuncu bütçemizi bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi
Genel Kurulunda görüşmeye başlıyoruz. Görüşmelerin yapıcı bir ortamda
geçmesini, katkı verici bir anlayışla sürdürülmesini, karşılıklı anlayış ve
nezaketin asla elden bırakılmamasını özellikle temenni ediyorum.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; 2011 bütçesinin temel özelliklerini Maliye Bakanımız
sunuş konuşmasında bütün ayrıntılarıyla aktardı. Ben, burada ayrıntılara
girmeyeceğim ancak şu kadarını belirtmekte fayda görüyorum: AK PARTİ İktidarı
tarafından bundan önce hazırlanmış olan sekiz bütçe gibi dokuzuncu bütçe de
güçlü Türkiye vizyonuyla uyumlu bir bütçedir.
2011 bütçesi,
toplumsal duyarlılığı olan, sosyal yönü kuvvetli, dezavantajlı grupları
gözeten, üretimi, yatırımı, ticareti, ihracatı destekleyen bir bütçedir. 2011
bütçesi, işçi, esnaf, memur, çiftçi, emekli, öğrenci, yatırımcı ve sanayiciler
gibi tüm kesimlerin ihtiyaçlarını, sorunlarını dikkate alan, özellikle ücretli
kesimin alım gücünü artıran bir bütçedir. Bu bütçemizde de bölgesel kalkınmaya,
sosyal katılımcılığa önem verilmiştir. 2011 bütçesi, vatandaştan aldığını
vatandaşa veren bir bütçe olduğu kadar, birlikte kalkınmayı, hakça paylaşmayı
hedefleyen, yarınları düşünen, geleceği tasarlayan bir bütçedir. En önemlisi
de, 2011 Haziran ayında genel seçimler yapılacak olmasına rağmen bugün
görüşmeye başladığımız bütçe seçimden etkilenmeyen, seçim nedeniyle popülizme başvurmayan, “Seçim var.” diyerek hedeflerinden
vazgeçmeyen bir bütçedir. Türkiye’de AK PARTİ iktidarlarıyla birlikte “seçim
ekonomisi” kavramı tedavülden kalkmıştır zira seçim ekonomisi ve popülizm açık açık milletin kaynaklarını çarçur etmek,
milletin emanetine haksızlık etmektir. Türkiye bunu defalarca yaşadı ve çok
ağır bedeller ödedi değerli arkadaşlarım. Siyaseti kendileri ve yakın çevreleri
için bir geçim kaynağı, bir ikbal vesilesi olarak görenler, kendi hırsları
uğruna defalarca Türkiye ekonomisinin dengeleriyle oynadılar. Merkez Bankasına
talimat verildi, karşılıksız para basıldı, çeşitli toplum kesimlerine bedeli,
sonuçları, faturası hiç hesaba katılmadan bol keseden dağıtıldı, tedbirler
ertelendi, mali disiplin delik deşik edildi, para politikaları rafa kaldırıldı,
popülist vaatler havada uçuştu, seçim öncesinde geçici
bir rahatlık yaşayan milletimiz seçimin hemen ardından bu savurganlığın
faturasını çok ağır şekilde ödedi.
Enflasyon bu
ülkede üç haneli rakamlara kadar yükseldi, bütçe açığında rekorlar kırıldı,
faizler astronomik seviyelere tırmandı, arka arkaya gelen zamlar, isabetsiz
tedbirler neticesinde milletin beli büküldü, âdeta kaşıkla verilen kepçeyle
geri alındı.
Sekiz yıllık
İktidarımız boyunca enflasyon yoluyla, faiz yoluyla, karşılıksız para basmak
yoluyla milletimizin emeğine ve ekmeğine göz diken politikalardan özellikle
sakındık. Yüzde 30 seviyesinde aldığımız enflasyon -bunun altını çiziyorum-
2009 yılı sonunda yüzde 6,5 seviyesine gerilerken 2010 yılı Kasım ayında yüzde
7,3 oldu. Tek haneli düşük enflasyon bu yıl da muhafaza edildi. Yüzde 63
seviyesinden devraldığımız devletin borçlanma faiz oranı yüzde 7 seviyesine
kadar geriledi.
Şimdi, az önce
burada konuşuluyor ve faizin yükseltildiğinden bahsediliyor. İnsaf edin.
Devletin borçlanma faizinin yüzde 63 olduğu bir orandan yüzde 7’ye iniyorsunuz,
siz hâlâ faizin yükseltildiğini konuşuyorsunuz. (AK PARTİ sıralarından
alkışlar) Bunun bir defa insafla yakından uzaktan alakası yoktur. Yani
milletimizin emeği korundu, ekmeği korundu.
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Faizin düşüğü de yükseği de haramdır, hepsi haramdır!
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Maşallah! Bundan ayrıca gururlandım, aferin, gelişme
var. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
BAŞKAN –
Lütfen...
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Ülkenin kaynakları, vatandaşın alın teri muhafaza
edildi. 2002 yılından sonra iki yerel seçim, bir genel seçim, iki halk oylaması
ve bir cumhurbaşkanlığı seçimini yaşadık. Dikkatinizi çekiyorum, hiçbir seçim
döneminde mali disiplin bozulmamış, piyasaların güveni sarsılmamıştır. Bugün de
aynı şekilde, genel seçime yedi ay kalmasına rağmen, Türkiye’ye, Türkiye
ekonomisine güven had safhada devam etmektedir. Sadece bir gösterge, özellikle,
değerli arkadaşlarım, bizim iktidara geldiğimiz dönemde, 2002 yılında kamuoyu
yoklamalarında en az güvenilen kurum olarak siyaset kurumu çıkıyordu. İleri yaş
grubunda olduğu kadar genç nesil nezdinde de siyaset, kirli bir iş olarak
görünüyordu. Siyasete, siyasetçiye, siyaset kurumuna güvenilmiyordu. Siyasetçi
sokağa çıkmaya korkuyor, “Ben siyasetçiyim.” demeye çekiniyordu. Siyaset,
yalanla, siyaset yolsuzlukla, siyaset sözünden dönmekle, çark etmekle, U dönüşü
yapmakla, sabah söylediğini akşam yalanlamakla... Hatta şimdi, biliyorsunuz,
yeni yeni, tornistan, çakma filan, bu tür şeyler çıkmaya başladı. Bunlar bir
yerden çıkıyor. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bazı gerekçeleri var bunların.
İktidara gelmek için pervasızca atıp tutanlar, Kafdağı’nın ardındakini vadedenler,
her yolu mübah görenler, ilkeleri rafa kaldıranlar, aynada kendilerine
baktıklarında yüzleri kızarmasa da milletin aynasında mahcup olurlar ve her
zaman mahcup olmuşlardır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
Birilerinin
şuuraltı böyle şekillenmiş olabilir. Değerli arkadaşlarım, birileri bugün hâlâ
siyaseti bir yolsuzluk, bir usulsüzlük, kayırma, imtiyaz vesilesi olarak
görüyor, şuuraltındaki bu anlayışı siyasete egemen kılmaya çalışıyor. Ben, şunu
büyük bir gururla, büyük bir samimiyetle ifade etmek istiyorum; milletimizin
teveccühüne, takdirine, itimadına dayanarak şunu açık açık söylüyorum: AK
PARTİ, siyaseti temize çeken bir partidir, (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
siyaseti farklı olan bir partidir, siyaset ile yolsuzluğu, siyaset ile popülizmi birbirinden ayırmış, birbirinden uzaklaştırmış bir
partidir. AK PARTİ, siyasete güveni yeniden tesis etmiş, siyasete itibarını
iade etmiş olan bir partidir.
Bizim
siyasetimiz, bizim siyaset anlayışımız bu ülkeye sekiz yıl önce hâkim olan
siyaset tarzından tamamen farklı bir yerde durmaktadır. Biz en başından
itibaren büyük düşünüyor, büyük hedefler belirliyor ve bu büyük hedeflere
ulaşmak için de büyük adımlar atıyoruz. Biz Türkiye'nin potansiyeline,
dinamizmine inanıyor ve sekiz yıldır bunun gereğini yapıyoruz. Tarihimizle,
kültürümüzle, medeniyetimizle çok büyük olduğumuzun bilincindeyiz. Bu bölgede,
bu coğrafyada çok uzun süreler tarihe yön verdiğimizin, tarih yazdığımızın
bilincindeyiz. Biz, ufku olan, idealleri olan, büyük gayeleri, büyük vizyonu olan bir millet olduğumuzun idrakindeyiz. Bu ülkeye,
bu millete biçilen elbisenin dar olduğunu, artık dar geldiğini biliyor,
engelleri aşarak, zincirleri kırarak, prangalardan kurtularak geleceğe
yürüyoruz.
Hamaset edebiyatı
yapmıyorum. Eğer inanmayanlar varsa, onlara, Balkanlarda bugünkü Türkiye'nin
imajını iyi okumalarını tavsiye ediyorum. Eğer inanmayanlar varsa, onlara,
Kafkasya’da, Orta Doğu’da, Afrika’da, Avrupa’daki Türkiye imajını doğru
okumalarını tavsiye ediyorum. Ben Mardin’de gördüğüm, Aydın’da, Siirt’te,
Sivas’ta, Konya’da gördüğüm coşkuyu, heyecanı, aynı şekilde Kosova’da
Prizren’de, aynı şekilde Lübnan Aydamun’da gördüm. (AK PARTİ sıralarından
alkışlar) Trabzon’da, Antalya’da, Van’da, Bingöl’de gördüğüm heyecanı, umudu,
sevinci Saraybosna’da, Dakka’da, Karaçi’de, Paris’te, Brüksel’de, Berlin’de
gördüm. (AK PARTİ sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar) Şu geçtiğimiz sekiz
yıldır benim gurbetçi kardeşim, benim soydaşım, benim vatandaşım gittiği her
yerde göğsünü gere gere Türk’üm diyor, (AK PARTİ sıralarından alkışlar) göğsünü
gere gere Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunu ifade ediyor. Benim her bir
kardeşim cebindeki pasaportunu, cebindeki Türk lirasını artık gururla taşıyor.
(AK PARTİ sıralarından alkışlar)
Değerli
milletvekilleri, paramızı delik deşik edenler, sıfırlarla parayı
zenginleştirdiğini zannedenler bizim paramızın onuruyla oynamadılar mı? 1’in
yanına 6 sıfırı koyanlar kimlerdi? Hani onlar paramızın değerini veya Türk
lirasının değerini koruma anlayışına sahiptiler, bu nasıl anlayıştır? Bu 6
sıfırı attığımız zaman “Enflasyon patlar.” diyenler onlar değil miydi,
“Enflasyon artar.” diyenler onlar değil miydi?
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Kimse öyle bir şey söylemedi.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Bunu biz yaptık ve bunu biz başardık ve şu anda
paramız da bundan dolayı değeriyle dünyada itibarını görüyor.
Değerli
arkadaşlarım, bakın, ben sizlere Avrupa Birliğiyle katılım müzakerelerini
kararlılıkla yürütürken, Avrupa kurumlarıyla bu arada biz de kurumsallaşma
sürecimizi devam ettirirken Orta Doğu’yla, Afrika’yla, Balkanlarla bu arada
hasret giderirken vizeleri kaldırarak bu bölgelerle kucaklaşıyor ve iş
birliğini artırıyoruz. Size sadece birkaç veri sunuyorum: 2002 yılında
Suriye’ye ihracatımız 267 milyon dolardı, 2009 sonunda 1,4 milyar dolar oldu.
2003 yılında Irak’a ihracatımız 829 milyon dolardı, 2009 sonunda 5 milyar
dolara yükseldi. Rusya’ya ihracatımız 2002 sonunda 1 milyar 172 milyon dolarken
2009 sonunda 3 milyar dolara ulaştı.
KAMER GENÇ
(Tunceli) – İthalatı da söyle, ithalatı da.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Yunanistan’a 2002 yılında 590 milyon dolar ihracat
yapıyorduk, 2009 sonunda 1,6 milyar dolar ihracat yapar hâle geldik. İşte,
dostluğun neticesi budur, dayanışmanın neticesi budur, “sıfır sorun” anlayışının
neticesi budur. Biz kazanıyoruz, komşularımız kazanıyor, bölgemiz kazanıyor,
halklarımız kazanıyor. Bu bölgede Türkiye’nin çabalarıyla barış kazanıyor,
dayanışma kazanıyor, huzur ve istikrar kazanıyor.
Dün başkenti
Ankara’nın köylerine yol götüremeyen bir Türkiye vardı. Bugün Ankara’nın da
ülkemin dört bir yanının da köylerine KÖYDES projesiyle yol, su götüren bir
iktidar var.
Dün alan bir
Türkiye vardı. Bugün dünyanın her yerinde yardım elini uzatan, Kızılayıyla,
TİKA’sıyla, sivil toplum örgütleriyle yaraları saran yani veren, yani elini
uzatan bir Türkiye var. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Türk Hava Kurumu yok mu? Türk Hava Kurumuna niye teşekkür
etmiyorsunuz?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Sadece şu son dört yılda diğer ülkelere yaptığımız
resmî kalkınma yardımlarımız yıllık ortalama 700 milyon doları aştı. Sivil
toplum kuruluşları ve özel sektörün yardımlarıyla birlikte, Türkiye son dört
yılda dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine yıllık ortalama 1,5 milyar dolar
yardım sağladı.
Yerelde de
güçlüyüz, küreselde de güçlüyüz. Köylerimizi, ilçelerimizi, illerimizi
hizmetle, eserlerle buluştururken yerele sıkışmıyor, kendimizi dünyadan
soyutlamıyoruz.
Değerli
arkadaşlarım, sloganlarla, içi boş vaatlerle, içi boşaltılmış kavramlarla
hareket etmiyoruz. Hayalleri gerçeğe dönüştürüyor, kavramlara anlam
kazandırıyor, demokrasiye, milliyetçiliğe, halkçılığa en ideal anlamda somut
karşılıklar bulmanın mücadelesini veriyoruz.
Milliyetçilik
ülkeyi büyütmektir, ülkenin itibarını büyütmektir, millete hizmet üretmektir.
Milliyetçilik proje üretmektir, plan üretmektir, ekonomiyi geliştirmektir, iç
ve dış politikaya vizyon kazandırmak, millî değerleri
yüceltmek, millî kültürü yaşatmak, bizi biz eden değerleri muhafaza etmektir.
Milliyetçilik yol yapmaktır, okul açmaktır, hastane inşa etmektir, konut inşa
etmektir, şehirleri, evleri doğal gazla buluşturmak, hızlı tren hatlarını
döşemek, Türkiye’ye ufuk açmak, aydınlık bir kapı aralamaktır. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar)
Bugün arkadaşlarım
da söyledi, yetmiş dokuz yılda ülkemizde inşa edilen bölünmüş yol miktarı 6.101
kilometre. Değerli arkadaşlar, bizim sekiz yılda inşa ettiğimiz bölünmüş yol
uzunluğu 13.375 kilometre. Bunların üzerinden sizler de şimdi seyahat
ediyorsunuz.
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Etmeyelim mi? Yasak mı?
AKİF AKKUŞ
(Mersin) – Yasaklayın!
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Belki görürsünüz de, marifet iltifata tabidir, bir
teşekkür edersiniz ama böyle bir şeyiniz de yok tabii. (AK PARTİ sıralarından
alkışlar) Bu nezaket meselesidir.
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Bizim vergilerimizle yapıyorsunuz Sayın Başbakan.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Bu bölünmüş yollar yüz elli üç milyon saat tasarruf
sağlıyor ve 4,8 milyar Türk lirası ülkenin kasasında kalıyor. Bu yollar 649
milyon litre yakıt tasarrufu sağlıyor ve 2,1 milyar Türk lirası benim
vatandaşımın cebinde kalıyor. Bu hesapları biz yapıyoruz ama ah bir de
muhalefet yapsa! (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
Bütün bunların
yanında trafik kazalarında bir düşüşün olduğu çok açık, net, o da ortada.
İstanbul’u, Bursa’yı, Sivas’ı hızlı trene kavuşturmak için yoğun şekilde
çalışıyoruz. Ankara-Eskişehir hızlı tren hattını tamamladık. Bu hafta
Ankara-Konya hızlı tren deneme seferlerini başlatıyoruz (AK PARTİ sıralarından
alkışlar) ve Ankara-Konya bir saat on beş dakika, buraya iniyor. Türkiye'nin
denizlerini keşfetmesini sağladık. Hava yolunu halkın yolu hâline getirdik.
Değerli
arkadaşlarım, eğitimde sekiz yılda 160 bin derslik açtık, 750 bin bilgisayarı
okullara gönderdik, 80 yeni üniversite kurduk. Şimdi, FATİH Projesi’yle artık
kara tahtadan akıllı tahtaya geçiyoruz, bütün okullarda artık akıllı tahta
olacak. Aynı zamanda her sınıfta artık laptoplar,
bunun yanında İnternet ağı her sınıfta olacak, buna geçiyoruz. Türkiye işte,
bilişim teknolojisini bütün çocuklarıyla buluşturmanın da bu projeyle adımını
atıyor.
Değerli
arkadaşlarım, ülkesini ve milletini sevmek işte budur, sağlık hizmetini ülkenin
dört bir yanına yaymaktır. Milliyetçilik vatandaşın ayağına eğitim hizmetini,
sağlık hizmetini, adaleti, emniyeti ulaştırmaktır. Biz bunu yaptık, bunu
yapıyoruz. Sadece Türkiye içinde değil Moğolistan Karakurum’undan tutunuz,
Saraybosna’ya, Kırım’dan Kudüs’e kadar nerede ata yadigârı varsa, nerede bize
ait kültürel miras varsa sahip çıkıyor ve bunu onarıyoruz. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar)
Şimdi bir şeyi
daha burada ifade edeceğim, o da bugün çok gündeme geldi. Çünkü memleket
yönetmek farklı bir şey, herkesin kârı değil yani 5 tane, 10 tane koyunu
güdemeyenler ülke nasıl yönetilir bunu bilemez. Bakınız, sekiz yılda 20 milyar
dolar tutarında modernizasyon projesi yürüttük. Bu projelerin yüzde 90’ını
-lütfen dikkat ediniz- Türkiye'den, kendi sanayimizden, kendi imkânlarımızdan
temin ettik.
Millî piyade
tüfeğimizin atış denemeleri başladı. 2011 yılından itibaren Türkiye artık kendi
piyade tüfeğini seri olarak üretmeye başlıyor, aynı zamanda ihracatını yapıyor.
“Altay” adı
altında bütün alt sistemleriyle ilk defa Türkiye modern bir tankın üretimine
başlıyor, şu anda prototip üretimine başladık.
“Anka” adı
altında insansız hava aracının prototip tasarımına ve
imalatına başladık. Türkiye, ABD ve İsrail’den sonra insansız hava aracı üreten
dünyadaki 3’üncü ülke oluyor. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
Türkiye'nin ilk
savaş gemisini, Milgem’i tamamıyla kendi öz kaynaklarımızla inşa ettik.
Yine,
İtalyanlarla birlikte burada ürettiğimiz ATAK helikopterleri 2011’de test
uçuşlarına başlıyor ve 2013’ten itibaren de seri üretimle hem kendimize hem de
dünyaya ihracına başlıyoruz, şu anda talepler gelmeye başladı.
Kendi imalatımız
olan Göktürk uydusunu 2012’de uzaya gönderiyoruz. (AK PARTİ sıralarından
alkışlar)
Başta F-16 olmak
üzere, F-4, C-130 ve T-38 uçaklarımız, Skorsky helikopterlerimiz veya Leopard
tanklarımız bizzat kendi sanayimiz tarafından, yerli sanayi tarafından
ülkemizde modernize ediliyor.
Dünyadaki 100
büyük savunma sanayisi kuruluşu arasında artık Türkiye de var. Malezya’nın
zırhlı tekerlekli araçlarını, Birleşik Arap Emirlikleri’nin sahil güvenlik
botlarını, Suudi Arabistan’ın zırhlı araç modernizasyonunu, Hollanda’nın alçak
irtifa hava savunma sistemini, Pakistan’ın F-16 modernizasyonunu, Güney
Kore’nin pilot eğitim simülatörünü biz üretiyoruz,
Türkiye üretiyor, Türk firmaları üretiyor. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
Türkiye işte bu seviyelere geldi. Küresel kriz sürecinde Uluslararası Para
Fonuyla yeni bir stand-by anlaşması, bildiğiniz gibi, yapmadık. Birçok gelişmiş
Avrupa ülkesi, birçok gelişmiş ekonomi IMF’yle yeni yeni anlaşmalar yaparken,
Türkiye olarak biz böyle bir anlaşmaya yanaşmadık ve kendi imkânlarımızla yola
devam ettik, devam ediyoruz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Küresel bir
krizi, hem de ağır bir krizi kendi öz kaynaklarımızla, kendi becerimizle, kendi
imkânlarımızla aştık.
Yolsuzluk… Sürekli
olarak bunu tekrar edenler oldu. Elinde aslı astarı olmayan belgeleri
sallayanlara… Şimdi yine burada da sallandı. Çünkü,
bunları çok gördük.
AHMET ERSİN
(İzmir) – Araştır bakalım.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Bakın, yerel seçimlerde İstanbul adayı olan Sayın
Kılıçdaroğlu, benim İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımla ilgili de birçok
şey konuştu. Benim Belediye Başkanımın dokunulmazlığı yoktu. Hadi, yargıya
götürseydin ve yargılansaydı.
KEMAL
KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Yargıda, yargılanıyor.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Aldığın neticeye bak. Ne aldın?
K. KEMAL ANADOL
(İzmir) – Yargılanıyor.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Ve bir şey bulamayacaksın çünkü bugüne kadar açtığın
bütün dosyaların içi hep boş çıktı, boş. Boş! (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
K. KEMAL ANADOL
(İzmir) – Şu anda yargılanıyor.
KEMAL
KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Yargıda, yargılanıyor.
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Ne karar verileceğini de zaten biliyorsunuz.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Bakınız, ben burada bir şeyi daha özellikle ifade
etmekte fayda görüyorum; o da şudur: Yine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı
adayıyken fakirlere ayda 600 lira maaş bağlayacağınızı ifade etmiştiniz. Öyle
mi?
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Evet.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Peki, şimdi CHP’nin Genel Başkanı oldun. Haydi,
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı bütün fakirlere 600 lira versin. (AK PARTİ
sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar) Hadi yap! Hadi yap!
KEMAL
KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Yapacağım, yapacağım.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Yap!
Bekâra karı
boşamak kolay! İşi yap, işi! (AK PARTİ sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar)
Senin belediye başkanın. Yap!
Gerçekçi
olacağız. Biz ülke yönetiyoruz, ülke; devlet yönetiyoruz. Öyle kuru kuruya
“Şuraya şu kadar vereceğim, buraya bu kadar vereceğim.” demekle ülke yönetilmez
AKİF EKİCİ
(Gaziantep) – Bir başbakan böyle konuşmaz. Yakışmıyor bir Başbakana!
BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN – İşte, senin partinin belediyesi
bu. Hadi ver 600 lira. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar)
FERİT MEVLÜT
ASLANOĞLU (Malatya) – Ne alakası var Sayın Başbakan? Biz devlet miyiz?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN – Ve yine bir dosyadan daha bahsettin az önce. Hemen irtibatı
kurduk ve benim belediye başkanım, değerli arkadaşlar, o kişiyle ilgili hemen
anında davayı açmış. Şikâyeti hemen ortaya koymuş ve 27/6/2007
tarihinde cumhuriyet başsavcılığına gönderdiği yazılı şikâyet ile belediye
çalışanı Hacı Ali Hamurcu’yu yolsuzluktan dolayı ihbar etmiş.
Vurgulanması
gereken şudur: Bu şikâyeti AK PARTİ’li belediye başkanı yapmıştır. Yirmi gün
sonra kişi yakalanmış ve savcılık tarafından adı geçenin üç kere ifadesi
alınmıştır. Birinci ifade 16 sahife, ikinci ifade 13 sahife, üçüncü ifade 3
sahifeden ibarettir. Bütün bu ifadeler dosyasında mevcuttur. Kaybolan herhangi
bir ifade yoktur. Yargılama iki yıl sürmüş, adı geçen şahıs altı yıl on dört
gün cezaya mahkûm olmuş ve cezası Yargıtay tarafından onaylanmıştır ve şu anda
bu zat cezaevinde, hapiste.
KEMAL KILIÇDAROĞLU
(İstanbul) – Nerede?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN – Hapiste, hapiste şu anda, hapiste… (AK PARTİ sıralarından
alkışlar) Al, hepsi burada… Gene çaktın! Gene çaktın! Devamlı, devamlı
yaptığınız iş bu, devamlı. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Bir Başbakanın üslubu bu mu olmalı?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN – Ve değerli arkadaşlarım, yolsuzluğun olduğu yerde -soruyorum
şimdi yolsuzluğun olduğu yerde- 13.375 kilometre bölünmüş yol olur muydu?
Yolsuzluğun olduğu yerde hızlı tren hatları olur muydu? (AK PARTİ sıralarından
“Olmaz” sesleri) Yolsuzluğun olduğu yerde 160 bin derslik olur muydu? (AK PARTİ
sıralarından “Olmaz” sesleri) 80 üniversite olur muydu? (AK PARTİ sıralarından
“Olmaz” sesleri) Yolsuzluğun olduğu yerde 1.807 sağlık tesisi, 263 hastane, 224
ek bina olabilir miydi? (AK PARTİ sıralarından “Olmaz” sesleri) Yolsuzluğun
olduğu yerde, sadece, değerli arkadaşlarım, adalet sarayları noktasında,
cumhuriyet tarihinde 596 bin metrekare adalet sarayı inşa edilmiş; şurada,
sekiz yılda bizim inşa ettiğimiz yaklaşık 2 milyon metrekare. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar)
SIRRI SAKIK (Muş)
– Ama içinde adalet yok!
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – İnşası devam edenler bittiği zaman 3 milyon
metrekare oluyor. Sadece, tüm Türkiye’deki adalet saraylarının kapalı alan
olarak tamamına, İstanbul Çağlayan ve Kartal’da yapılan iki adalet sarayı daha
fazla.
SIRRI SAKIK (Muş)
– Sayın Başbakan, içinde adalet yok, adalet sarayı var. Arkadaşlarımız iki
yıldır yargılanıyor.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Temenni ederiz ki o beklenen adalet de gerçekleşsin.
(AK PARTİ sıralarından alkışlar)
SIRRI SAKIK (Muş)
– İnşallah…
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Biz geldiğimizde Türkiye’de sadece 9 şehirde doğal
gaz vardı, şimdi 66 şehirde var. Yolsuzluk olsa bu şebekeler olur muydu? (AK
PARTİ sıralarından alkışlar)
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Olur! 33 milyar dolar özelleştirme yaptınız. Babanızın parasıyla mı
yaptınız onu? Özelleştirme parasıyla yaptınız.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – 460 bin konut inşa edildi, konut.
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Nereden buldunuz parayı?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Burada benim vatandaşım var.
MUHARREM İNCE
(Yalova) – 33 milyar dolar özelleştirme yaptınız.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Bu kaynaklar… Bak, diyorum ya, 3 tane, 5 tane koyun
güdemeyen bu ülkeyi yönetemez, anlamaz bu işlerden, anlamaz. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar)
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Biz nerede güttük Allah aşkına?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Ben şuradan size bir şey söyleyeyim: Göreve
geldiğimizde Türkiye'nin sadece IMF’e olan borcu 26,5 milyar dolardı.
K. KEMAL ANADOL
(İzmir) – Güdülecek koyun bırakmadınız memlekette!
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – “33 aldın.” diyorsun, değil mi? Ha, bu 26,5 milyar
doların şu anda kalanı 6 milyar dolar. Bitmedi…
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Başka nereden borç aldınız?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Merkez Bankasının, değerli kardeşlerim, döviz
rezervi neydi biliyor musunuz? 27,5 milyar dolar. Şimdi ne oldu biliyor
musunuz? 79 milyar dolar. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Hesap ortada… Hesap
ortada… Ama, anlamak kolay değil.
Değerli
arkadaşlarım, biz geldiğimizde, doğrudan sosyal yardımlar noktasında çok ciddi
adımlar attık çünkü demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletinin gereği olan
bu adımları atmamız gerekiyordu, bu adımları attık.
Tarımda
çiftçilere verdiğimiz destek 36 milyar Türk lirası. Yolsuzluğun olduğu yerde
çiftçi alın terinin karşılığını bu kadar alamazdı. Yolsuzluğun olduğu yerde, az
önce ifade ettiğim gibi…
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Füze kalkanı…
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, bakınız, benim çiftçim Ziraat
Bankasından yüzde 59 faizle kredi alıyordu. Kim vardı iktidarda? Merhum Ecevit
başta değil miydi? Yüzde 59 faiz vardı.
MALİK ECDER
ÖZDEMİR (Sivas) – Haciz dosyaları ne kadar Sayın Başbakan?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, şu anda, aynı Ziraat Bankası
düşürdü, düşürdü, düşürdü, sıfırla 12 arasında değişiyor.
AHMET KÜÇÜK
(Çanakkale) – Çiftçiyi yerin dibine düşürdünüz!
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Buraya getirdi, bak burada.
K. KEMAL ANADOL
(İzmir) – İcra dosyaları, icra…
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Şimdi, onların rakamlarını vereceğim sizlere.
Bağırmakla
çağırmakla benim sesimi kesemezsiniz. Bu sesi kesmeniz mümkün değil, benim
sesimi sadece bu ülkede millet keser, milletin dışında kimse kesemez. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar)
Değerli
arkadaşlarım, Avrupa Birliği ülkelerinden, ARGE harcamaları noktasında millî
gelire oranı Türkiye’de 2003 yılında 4,8 seviyesindeydi, şu anda, değerli
arkadaşlarım, binde 8,5. Avrupa Birliği ülkelerinden Bulgaristan’da bu oran
-bindelik dilimlerle ifade ediyorum- 4,9; Letonya’da 6,1; Romanya’da 5,8;
Slovakya’da, değerli arkadaşlarım, çok daha düşük. Avrupa’da ARGE’ye ayrılan
pay düşüyor, bizde hızla artıyor, işte fark bu. Türkiye genelinde ARGE
harcamaları 2002 yılında 2,9 milyar lira iken 2009 yılında 8,5 milyar liraya
çıktı yani 3 kat arttı. Türkiye 2003-2008 arasında OECD ülkeleri arasında ARGE
harcamalarını en hızlı artıran 1’inci ülke oldu.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; dünya, son yüzyılın en büyük küresel kriziyle baş
etmek için, krizden kurtulmak, krizin etkilerini telafi etmek için yoğun bir
mücadele içinde. Türkiye'nin, küresel finans krizi karşısında nasıl bir
performans sergilediğini ve bugün hangi konumda olduğunu arkadaşlarım
ayrıntılarıyla ifade etti. Öncelikle şunu söylemek istiyorum: Bölgesel ve
küresel siyasi meselelerde söyleyecek sözümüz olduğu gibi, küresel ekonomi
noktasında da dünyaya söyleyecek sözlerimiz, önerilerimiz, tavsiyelerimiz,
eleştirilerimiz var. Türkiye, şu anda dünyanın en büyük 17’nci ekonomisi,
göreve geldiğimizde 26’ncı büyük ekonomiydi. Dünyanın en büyük 17’nci ekonomisi
olarak, G-20 zirvelerinde, IMF ve Dünya Bankası toplantılarında, tüm
uluslararası platformlarda biz uyarılarımızı yaptık. Fakat burada da Sayın
Başkan yine bir şeyi kaçırdı, “1980” filan dedi G-20’nin kuruluşunu.
KEMAL
KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Hayır, kuruluşu değil; kuruluşu 1999.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Ha, o zaman mutabıkız.
Ve o günden bu
yana Türkiye burada var. Biz zaten aksini söylemiyoruz. Biz de geldiğimiz andan
itibaren bütün G-20 toplantılarına katılarak, Türkiye'nin düşüncelerini en
geniş anlamda kendilerine ifade ettik. Sınırsızca, sorumsuzca, hırsla kazanma
arzusunun dünyayı felakete sürükleyeceğini, gelir dağılımındaki uçurumun
açılmasıyla daha büyük küresel sorunların ortaya çıkacağını dile getirdik. Şu
anda da küresel krizin etkilerinin yavaşladığı bir süreçte, Avrupa Birliğine ve
diğer gelişmiş ekonomilere, yeni ve daha büyük krizlerin yaşanmaması için
mesajların iyi okunması gerektiğini, yeni tedbirlerin alınması gerektiğini
ifade ediyoruz.
2009 yılında, bir
önceki yıla göre küresel ticarette yüzde 11 oranında daralma yaşandı. Bu yıl
küresel ticarette yüzde 11,4 gibi bir büyüme bekleniyor ki bu da ancak
zararları telafi edecek bir büyüme oranı. Yüksek oranlı büyümenin devam
edebilmesi için küresel ölçekli ticaretin artırılması, korumacılıkla daha etkin
şekilde mücadele edilmesi gerekli hâle gelmiştir. Özellikle bazı Avrupa
ülkelerinde mali disipline ilişkin endişeler giderek artıyor, bütçe açığı ve
borç stoku bir risk olarak ortaya çıkıyor. Kamu maliyesi sorunlu olan ülkelerin
orta vadeli bir mali program ortaya koymalarını bekliyoruz.
Değerli
milletvekilleri, Türkiye ekonomisine ilişkin sekiz yıl boyunca en sık
işittiğimiz eleştiri şu olmuştur: Küresel ekonomide her şey iyi gidiyor, sıcak
para bolluğu var, küresel ticaret artıyor, dolayısıyla, Türkiye bu iyi gidişten
etkileniyor. Türkiye'nin ekonomide kendi imkânlarıyla, kendi kaynaklarıyla
hızlı şekilde büyüyeceğine inanmak istemeyenler ekonomideki iyileşmeyi haricî
etkenlerde aramayı ısrarla sürdürdüler. Şu anda küresel kriz karşısında
Türkiye'nin gösterdiği direnç, Türkiye'nin ne kadar sağlam, sağlıklı, dirençli
bir ekonomiye sahip olduğunu da tartışmaya mahal bırakmaksızın ispat etmiştir.
Şimdi de bizi son derece insafsız bir biçimde küresel krizi iyi yönetememekle
itham edenler var. Bugün hâlâ küresel krizin teğet geçmediğini iddia edecek…
Ama az önce, Sayın Kılıçdaroğlu’na teşekkür ediyorum, “Şu anda artık,
Türkiye'de küresel kriz yok.” dediler, ondan dolayı ayrıca teşekkür ediyorum.
(AK PARTİ sıralarından alkışlar)
Ve bazı
karşılaştırmaları da burada yapmakta fayda görüyorum. O da şudur: 2010 yılının
ilk üç çeyreğine baktığımızda dünyanın en hızlı
büyüyen ekonomileri arasında bulunan Türkiye, Avrupa'da ve OECD ülkeleri
arasında da en hızlı büyüyen ekonomi olma başarısını gösterdi. IMF 2010 yılı
için Türkiye'nin yüzde 7,8 oranında büyüyeceğini tahmin ederken OECD ise yüzde
8,2 oranında büyüyeceğini öngörüyor. Aynı şekilde Avrupa Komisyonu da
Türkiye'nin 2010 yılında yüzde 7,5 oranında büyüyeceğini tahmin ediyor. Biz ise
çok daha mütevazı davrandık ve 2010 yılı için kendimize yüzde 6,8 oranında bir
büyümeyi esas aldık. 2010 yılının ilk üç çeyreğinde
yüzde 8,9 oranında büyüme kaydetmiş durumdayız.
2010 yılı için
bütçe açığımızın millî gelirimize oranını biz yüzde 4 olarak hedefledik. IMF,
2010 yılında bütçe açıklarının millî gelire oranlarının Amerika Birleşik
Devletleri’nde yüzde 11,1; Japonya’da yüzde 9,6; yirmi yedi Avrupa Birliği
ülkesinde -ortalama oranı veriyorum- yüzde 6,9; Polonya’da yüzde 7,4;
İrlanda’da yüzde 17,6 ve Yunanistan’da yüzde 7,9 olacağını tahmin ediyor.
Tekrar ediyorum, Türkiye için hedefimiz yüzde 4.
Küresel krizin en
ağır etki yaptığı alanlardan bir tanesi de istihdam. En son ağustos dönemine
ait istihdam ve işsizlik verileri, değerli arkadaşlarım, açıklandı. Buna göre,
işsizlik oranı 2 puan düşerek yüzde 13,4’ten yüzde 11,4 seviyesine indi. Bu
dönemde istihdam edilenlerin sayısı geçen yılın aynı dönemine göre 1 milyon 87
bin kişi arttı. Avrupa’da 2 puanlık düşüş ile işsizliği en hızlı azaltan ülke
konumundayız. Bütün resmî belgeler bunu teyit ediyor. Birçok Avrupa ülkesinde
işsizlik artmaya devam ederken, Türkiye rekor sayılabilecek seviyelerde
işsizliğini düşürüyor. Şu anda elimde benim, OECD’nin resmî rakamları var. Bakın, bu resmî rakamlar içerisinde -ki, Amerika da bunun
içindedir- bütün ülkeler eksi, sadece burada Türkiye az da olsa artı olarak
görünen ülke durumunda, ama burada öyle şeyler söyleniyor ki, yani cidden gerek
buradaki, IMF’in açıklaması, Dünya Ekonomik Forumu’nun açıklaması -bunları
görerek- ve burada bu tür açıklamalar da yapılınca insan hakikaten üzülüyor. Çünkü
nereden, nasıl bunlar, bulgular, bilmekte zorlanıyorum.
Tabii bir başka
nokta, o da şu: Avrupa’da 2 puanlık düşüş ile biz bu noktada iken, birçok Avrupa
ülkesinde işsizlik artmaya devam ederken Türkiye rekor sayılabilecek
seviyelerde işsizliğini düşürüyor.
Ve ben burada
tabii bir konuya daha girmek istiyorum. Bu, Sayın Kılıçdaroğlu’nun kendisini
ziyaretimde bana yaptığı bir teklifti işsizlikle ilgili olarak, GAP, DAP,
bununla ilgili attığımız adımlarla ilgili olarak, “Doğu ve Güneydoğu’ya niçin
fabrika yapmıyorsunuz?” diye bir teklifi olmuştu. Biz de kendilerine şunu
söylemiştik: Bakın biz devletçi bir zihniyetten çıkıyor ve özel sektörün
buralara yatırım yapmasını teşvik ediyoruz, farkımız bu ve biz buralarda neyi
yapıyoruz? Altyapıyı yapıyoruz. Buralarda neyi yapıyoruz? Okulları yapıyoruz.
Neyi yapıyoruz? Hastaneleri yapıyoruz. Buralarda bugüne kadar bunlar yapılmadı.
Altyapı yoktu ama şimdi bak, buraların hepsinde duble
yollar var. Ben işte dün ve evvelsi gün Mardin, Siirt, oralardaydım ve
oralardaki duble yolların hâlini gördüm. Ama bugüne
kadar bunlar yapılmamıştı. İşte şimdi var. Okulları gördüm, hastaneleri gördüm,
bunları gezdim. Bunlar yoktu. Üniversite… Yoktu. Ve buraların evlatlarını,
buraların gençlerini Siirt’ten çıkıp artık Batı’ya değil, Siirt’te eğitimini
görmesini sağlayacağız, yükseköğrenimini orada görecek. (AK PARTİ sıralarından
alkışlar) Mardin’de Artuklu Üniversitesinde görecek, orada bu eğitimini alacak.
Bugüne kadar bunlar yapılmadı ama biz bunları yaptık ve şu anda bu
şehirlerimizi, ayrıca, değiştiriyoruz. Bu adımları atıyoruz. Hizmet sektöründe
adımlar atılıyor.
Haa, burada
kalkıp da cezaevi konusunu gündeme alıp, bunu sizler eğer kendinize bir şey
kazandıracak diye düşünüyorsanız onda da aldanıyorsunuz. Bunun bir ihtiyaç
olduğunu bildiğiniz hâlde niçin kalkıp da bunu bir mugalata
sebebi yapıyorsunuz? Bunların hepsi ihtiyaç. Temenni
odur ki…(BDP sıralarından gürültüler)
AYLA AKAT ATA
(Batman) – Bunu ihtiyaç olmaktan çıkaracak politikalarınız var mı?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Sizin mantığınıza göre zaten olmaması lazım. Niye?
Çünkü esip geçiyorsunuz. Zaten bu bölgede biz bu terör belasıyla mücadelede
inşallah başarılı olduğumuzda, ben inanıyorum ki özel sektör koşa koşa oralara
gidecek ve fabrikalarını oralarda yapacaktır. Şu anda en büyük engel budur, en
büyük engel budur. Ama buna rağmen, mesela, dün ben orada bir baraj inşasını
gittim gördüm. Ha bu tür, gerçekten, gidip adımını atanlar da var ve orada 267
megavat bir barajı özel sektörden bir vatandaşımız yapmış ve mart sonunda da
inşallah açılışını yapacağız. Hem enerji hem su… Yenilenebilir enerjiyle ilgili
atılan bir adım. Bak, bunlar da devam ediyor ve otuz altı ayda bu yapıldı. Bu
dönemde adımı atıldı ve bu dönemde bitti. Demek ki oluyor. Ama sizin bunlardan
haberiniz yoktur çünkü bunları takip etmek diye bir dertleri de yoktur.
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Biz ayda mı yaşıyoruz? Niye haberimiz olmasın?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Bu ülke nasıl değişiyor, neler oluyor, neler
bitiyor, haberleri yoktur ve hayatları bardağın boş tarafını göstermekle
geçmiştir. “Ya şunu da ben yaptım.” diyemezler. Yok…
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Sizin işiniz de bardağı doldurmakla geçti.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Bizim görevimiz o zaten, biz ona müdrikiz ve bunu da
yapıyoruz.
Değerli
arkadaşlarım, bütün bunların yanında, sürekli olarak şu “borç, borç, borç
söyleniyor. Bakın, ben size onunla ilgili de şurada gerçek rakamları
söyleyeyim. Bakınız, rakamları açıklarken lütfen rakamları dürüst verelim.
Türkiye'nin, değerli arkadaşlarım, borç noktasındaki durumu, 2002 yılında AB
tanımlı borç -kamu borç olarak söylüyorum- stoku 258 milyar Türk lirasıydı,
gayrisafi yurt içi hasıla olarak 350 milyar Türk
lirası. O zaman oran neydi biliyor musunuz? Yüzde 73,4. 2010’da -tahminî
veriyorum çünkü yıl sonu itibarıyla henüz daha gelmiş
değil ama- tahminî olarak AB tanımlı 465 milyar. Gayrisafi yurt içi hasıla olarak söylüyorum: 1 trilyon 100 milyar Türk lirası.
Oran olarak ne? Yüzde 42,3. Nereden nereye düşmüşüz? Yüzde 73,4’ten yüzde
42,3’e. Yani bizim borcumuz artmıyor, geriliyor. (AK PARTİ sıralarından
alkışlar)
Tabii, burada
gayrisafi yurt içi hasılayı gizlersen rakamı böyle verirsin
ama bunların tespiti gayrisafi yurt içi hasılaya oranla yapılır. Bunu, tabii,
yapmak işlerine gelmiyor.
Değerli
arkadaşlarım, bir diğer, tabii, burada önemli adım, o da şudur: Bu yıl sonu itibarıyla kamu borç stokunun millî gelire oranı,
Amerika’ya bakıyoruz yüzde 93, Japonya’da yüzde 226, İtalya’da yüzde 118,
Yunanistan’da yüzde 130. Belçika’da yüzde 100 seviyesinde gerçekleşmesinin
beklendiğini kendileri ifade ediyorlar.
Küresel kriz
ortamında birçok ülke hazinesi IMF kaynaklarına başvururken ve merkez
bankalarından destek alırken -az önce de ifade ettim- biz stand-by anlaşması
yapmadık ve biz şu anda sadece küresel krizle baş etmiyoruz, Türkiye’ye ağır
fatura ödeten 2001 krizinin de etkilerini telafi ediyoruz.
Bakınız, 2001
krizi sonrasında Merkez Bankasına ihraç edilmiş olan 18,8 milyar Türk lirası
tutarındaki nakit dışı devlet iç borçlanma senedini 2010 yılında yapılan 8
milyar Türk liralık itfayla tamamen ödemiş durumdayız. Bunu biz yaptık.
Yine, 2001 krizi
sonrasında Ziraat Bankası ve Halk Bankasına ihraç edilen nakit dışı senetlere
ilişkin olarak 2010 yılı içerisinde toplam 5,6 milyar Türk lirası anapara
ödemesi yaptık. Bunları biz yaptık.
Ve değerli
kardeşlerim, IMF, Merkez Bankası, bunları da sizlere söyledim. İşte emanete
sahip çıkmak budur, işte vatandaşın hakkına hukukuna sahip çıkmak budur. Sadece
küresel krizi aşmakla kalmıyoruz, DSP-MHP-ANAP Koalisyon Hükûmetinin bu ülkeye
yüklediği ağır faturaları da ödedik ve ödüyoruz.
“Türkiye'nin
borcu arttı, borç yükü arttı.” diyenlere sesleniyorum. Hayır, Türkiye'nin
borcu, borç yükü artmıyor. “Banka olayını Sayın Ecevit çözdü.” diyorlar. Allah
aşkına, yirmi bir banka Fon’a devredildi ya, nasıl çözülüyor bu iş! Bunun benim
milletime, benim hazineme olan bedelini, faturasını nasıl görmezden gelirsiniz
bir Genel Başkan olarak ya, bir ana muhalefet olarak! Yani bunu artık biraz
mürekkep yalayan herkes bilir ya! Yirmi bir bankayı Fon’a devrettiniz ya! Ama
şu anda bu küresel krizde Amerika fonlarken biz Türkiye’de bir tane bankayı
fonlamadık, Fon’a devretmedik (AK PARTİ sıralarından alkışlar) ve hiçbir
bankaya da kuruş destek vermedik.
Ve değerli
arkadaşlarım, küresel ekonomi karşısında gösterdiğimiz başarılı performansı
teyit eden bir başka önemli gelişme de kredi notları. 2009 yılında birçok ülkenin
kredi notlarının düşürüldüğü bir ortamda ülkemizin kredi notu iki kademe birden
artırıldı. Küresel ekonomide yaşanan belirsizliklere rağmen 2010 yılında da
ülkemizin kredi notunda ve kredi notu görünümünde artırıma gidildi. Son olarak
24 Kasım 2010 tarihinde bir kredi derecelendirme kuruluşu da ülkemizin kredi
notu görünümünü durağandan pozitife yükseltti. Uyguladığımız politikalar
sonucunda ekonomimizin son dönemde göstermiş olduğu güçlü performans ve yeni
açıkladığımız Orta Vadeli Program ile önümüzdeki dönemde de kredi notumuzun
daha iyi noktalara gelmesini bekliyoruz.
Değerli
arkadaşlarım, bununla ilgili olarak da neden orta vadeli program dört ay on gün
gecikmeli açıklandı? Uluslararası konjonktür pek çok
ülkenin Orta Vadeli Program yapmasını zorlaştırmaktadır. Son G-20 zirvesinde
gelişmiş ülkelere orta vadeli program çağrısı yapılmıştır. Pek çoğu bunu
gerçekleştiremedi. Türkiye, hem 2009’da hem 2010 Orta Vadeli Programları
yapmış, açıklamıştır. Açıklamada gecikme olsa da uygulamamız tavizsiz devam etmektedir.
Olay budur.
Değerli
arkadaşlarım, bütün bunların yanında gururla ifade ediyorum, biz seçim
ekonomisine, popülizme asla tevessül etmiyoruz.
Gururla ifade ediyorum, dünyada parmakla gösteriliyor, örnek gösteriliyor,
dünyanın ekonomide de yükselen yıldızı olmaya Türkiye olarak devam ediyoruz.
(AK PARTİ sıralarından alkışlar)
Şu tabloya da
dikkatlerinizi çekmek isterim. Avrupa Birliği üyesi olan Portekiz 2013 yılına
kadar memur maaşlarını sadece enflasyon oranında artırma kararı aldı.
AKİF AKKUŞ (Mersin)
– Biz ne yapıyoruz?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Kamu çalışanı sayısını azaltıyorlar, sosyal
yardımları kısıyorlar, teşvikleri kaldırıyorlar ve birçok yatırımı askıya
aldılar.
İngiltere çok
ciddi vergi artışları getirdi. İspanya emeklilik yaşını altmış beşten altmış
yediye çıkarıyor, 2010 yılında kamu çalışanlarının maaşında kısıntıya gidiyor,
2011’de ücretlere zam yapmıyor.
Almanya personel
sayısını 40 bin kişi azaltmayı tartışıyor, yeni vergiler getiriyor ve sosyal
yardımları kesiyor.
Yunanistan 1,8
milyar avro sosyal güvenlik kısıntısını, emekli maaşlarını dondurmayı, memur
maaşlarını indirmeyi, 2014 yılına kadar kamuda ücret artışı yapmamayı
tartışıyor.
İtalya üç yıl
süreyle ücretleri donduruyor, emeklilik yaşını yükseltiyor.
Bütün Avrupa
ülkeleri, bütün gelişmiş ekonomiler, ücretleri geri çekiyor -dikkat edin, biz
gelişmekte olan ülkeyiz, onlar gelişmiş ülke- ücret artışını gündeminden
çıkarıyor, sosyal güvenlik harcamalarını kısıyor, personel sayısını azaltıyor
ve emeklilik yaşını yükseltiyor. Avrupa’da üniversitelerin harç ücretlerine
ciddi zamlar yapılıyor. Dünyada böyle bir tablo varken, böyle bir fotoğraf
varken biz emeklilerimizi de, memurlarımızı da enflasyon karşısında koruduk,
2011 yılında enflasyonun üzerinde maaş artışı öngördük.
Yeniden
yapılandırma yoluyla esnafımızın rahat nefes almasını sağlıyoruz. Sosyal
harcamaları kısıtlamıyor, tam tersine artırıyoruz. Asgari ücretten öğrenci
kredilerine, özürlü maaşlarından kamu işçisi, memur, emekli maaşlarına kadar
her alanda enflasyonun üzerinde artışlar gerçekleştiriyoruz. Yatırımlarımızı
kısmıyor, okul, hastane, adalet sarayı, yol, konut yapmaya hızla devam
ediyoruz.
2002 yılında aile yardım ödeneği dâhil en düşük devlet memuru
maaşı -2002- 392 lira iken bugün 1.300 liraya ulaşmıştır, artış oranı yüzde
207. Net asgari ücret 2002’de 184 lira iken bugün 599 lira, artış oranı yüzde
194. En düşük SSK emekli aylığı 2002’de 257 liraydı, bugün 720 lira, artış
oranı yüzde 180. BAĞ-KUR esnaf aylığı 2002’de 149 lira iken bugün 578 lira, artış
oranı yüzde 289. En düşük BAĞ-KUR çiftçi emekli aylığı 2002’de 66 liraydı,
bugün 410 lira, artış oranı yüzde 523.
AKİF EKİCİ
(Gaziantep) – Ekmek fiyatı ne oldu?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Bu dönemde kümülatif
enflasyon ise sadece 107,3. 2011 yılında da aynı şekilde devam ediyoruz,
ücretleri enflasyona ezdirmiyor, sosyal harcamaları daha da artırıyor, eğitime,
sağlığa, tarıma yine en büyük destekleri sağlıyoruz.
Eğitim 2011
yılında da bütçeden en yüksek payı almaya devam ediyor, üstelik ödenekleri
yüzde 21 oranında artıyor ve 34 milyar liraya çıkarıyoruz. Öğrencilerin burs,
kredi tutarları için ayırdığımız ödenekleri 2011’de yine önemli oranlarda
artırıyoruz.
Burada da tabii
önemli bir şey var, öğrencilerle ilgili konu. Biz polisimizi hiçbir zaman,
hiçbir yerde kimseye ezdirmedik, ezdirmeyiz ama şunu bilmenizi istiyorum… (CHP,
MHP, DTP sıralarından gürültüler)
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Öğrencileri korumanız lazım.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Lütfen…
Biz “illegal
örgüt mensupları” derken, kusura bakmayın, kuru kuruya atmıyoruz, hepsinin
belgeleri var, hepsinin vesikası var.
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Nerede? Belgeleri çıkar, göster.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Nerede olduğunu sen çok iyi bilirsin onların, çok
iyi bilirsin. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Göster, göster.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Araştırırsan onları da öğreneceksin zaten.
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Belgesi varsa niye çocuklar sokakta geziyor?
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Çocukların üstüne polis sürüyorsunuz.
MUHARREM İNCE
(Yalova) – İftira atıyorsunuz o çocuklara.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Kusura bakmayın, biz entelektüel ortamda her türlü
tartışmaya varız.
MUHARREM İNCE
(Yalova) – O çocuklara iftira atamazsınız. Onların da Başbakanısınız.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Önce Hükûmete “faşist” derken daha sonra kendileri
konuşturulmayınca öğrenciye “faşist” diyen sizin insanınız, sizin görevliniz.
(AK PARTİ sıralarından alkışlar) Ama ne oldu? Ertesi günü gene çark ettiniz,
gene U dönüşü yaptınız. Mesleğiniz o, mesleğiniz o.
YAŞAR AĞYÜZ
(Gaziantep) – Yakışmıyor Başbakan, yakışmıyor!
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Bu tavırla polisi öğrencilerin üstüne saldınız.
MUHARREM İNCE (Yalova)
– O çocukların da Başbakanısınız siz. Nereden onları illegal örgüt üyesi
yaptınız?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Sadece o çocuklar yok bu ülkede. Bu ülkede evelallah
milyonlarca bizim yavrumuz var, milyonlarca öğrencimiz var. Biz öğrencilerimizin
hepsini başımız gözümüz üstünde taşıdık, taşıyoruz, elinde taş,
molotofkokteyli, yumurtayla geleni değil. (AK PARTİ sıralarından alkışlar, CHP
sıralarından gürültüler)
MUHARREM İNCE
(Yalova) – O çocuklara iftira atıyorsunuz.
BAŞKAN – Lütfen
sayın milletvekilleri, lüften…
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Biz 156 tane üniversiteyi yaparken öğrencilerimiz
için yaptık.
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Babanın parasıyla mı yaptın onu? (AK PARTİ sıralarından gürültüler)
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – 45 lira burs veriliyordu, 200 liraya çıkardık ve
şimdi yine artacak. Lisansüstü öğrencilere 400 lira veriyorduk, o da artacak.
Doktora öğrencilerine 600 lira veriyorduk, o da artacak. Bütün yurtlar, 60 bin
yatak kapasitesi artırdık. Kim için? O öğrencilerimiz için. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar) Biz konuşmaya değil, bu tür şiddete karşıyız. Burada
eğer sizler de şiddete karşı olmadığınız müddetçe şiddet göreceksiniz, bunu
bilin.
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Kimden göreceğiz şiddeti?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Onlardan göreceksiniz, aynı zihniyetten
göreceksiniz.
K. KEMAL ANADOL
(İzmir) – Molotofkokteyli var mıydı ellerinde?
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Hangi öğrencinin elinde molotofkokteyli vardı?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Size de kâr etmedi zaten, size de kâr etmedi.
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Sayın Başbakan, o çocuklar yürüyüş yapıyordu.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Tarımsal destekleri…
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Sizden şiddet görebiliriz belki ama onlardan görmeyiz.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Az önce burada ben çok ilginç bir şey daha gördüm.
MUHARREM İNCE
(Yalova) – O çocukların da Başbakanısınız siz!
BAŞKAN – Sayın
İnce, lütfen…
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Dolmabahçe Sarayı’nda, Atatürk’ün mekânında…
Toplantının nerede yapıldığından bile haberi yok.
Arkadaşlar, biz
Dolmabahçe toplantılarımızı, gayet ilkel bir yeri aldık, renovasyonunu, her
şeyini yaptık ve orada gayet güzel, modern bir eser meydana getirdik aslına
uygun olarak ve burada biz her tür toplantıyı yapıyoruz ve yakında da
gençlerimizle toplanacağız.
AYLA AKAT ATA
(Batman) – Hangi gençler?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Gençlerimizle toplanacağız.
Uluslararası
toplantılar yapıyoruz, ulusal toplantılar yapıyoruz. Biz hangi toplantıyı
nerede yapacağımızı çok iyi biliriz, sizden öğrenecek değiliz, çok iyi biliriz.
(AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bu konudaki tecrübemiz bize yetiyor zaten ve
gelenler de orada gayet mutlu bir şekilde, orada görüşlerini ortaya koyuyorlar,
müzakerelerimizi yapıyoruz ve ondan sonra ayrılıyoruz.
Şunu bilin:
Davetli olan yere gidilir, davetsiz yere gidilmez.
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Öğrenci her türlü…
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Hiçbir yere… Hayır.
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Şiddet olmadan…
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Öğrenci de olsa davetli olan yere gidecek. Davetsiz
yere gidilmez.
Ve şunu da
söyleyeyim: İşte, kimliğin oluşumu orada başlıyor, kimliğin oluşumu orada
başlıyor. Ve kalkıp taş atmakla, molotofkokteyli atmakla, yumurta atmakla… (CHP
sıralarından gürültüler)
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Sayın Başbakan, molotof kokteyli yoktu o çocuklarda!
BAŞKAN – Sayın
Başbakan, size de ek süre veriyorum efendim. Diğer gruplarımıza verdiğim kadar
size de ek süre veriyorum, dört dakika.
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Yazıktır ya! Bu ne biçim demokrasi anlayışıdır?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Reel kesimi, esnafı, sanayiciyi, çiftçiyi,
yatırımcıyı, mahalli idareleri, bölgesel projeleri, ARGE yatırımlarını 2011
yılında da destekliyor, imkânları zorlayarak en yüksek artışları sağlıyoruz.
YAŞAR AĞYÜZ
(Gaziantep) – Dedikodu yapmadan yetiştiremedin ki.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Deniliyor ki: “Ekonomideki iyileşme sokağa
yansımıyor, ekonomideki iyileşme çarşıya, pazara, atölyelere, hanelere,
mutfaklara yansımıyor.”
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Evet.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Eğer oraları dolaşırsanız yansıdığını görürsünüz ama
oralara gitmeyenler bunu göremez tabii ama giderseniz onları da görürsünüz.
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Birleşmiş Milletler raporları açıklandı, onlara cevap verin!
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Çarşı pazar dolaşmayanın bundan bihaber olduğunu görüyorum.
YAŞAR AĞYÜZ
(Gaziantep) – Tüp gaz ve ekmek fiyatlarını söyle!
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Benim milletim neyin ne olduğunu gayet iyi biliyor.
Eğer o konularda da bilgi isterseniz, o konularda da dağarcığınız bir şeyler
istiyorsa, o konularda da sizleri ayrıca bilgi sahibi yapabiliriz.
YAŞAR AĞYÜZ
(Gaziantep) – Sen kendine sakla.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, onların hepsinin hesabını
yaptım, gayet mutluyum, halkım da bundan dolayı gayet mutlu ve bu da zaten
kendisini bütün yaptığımız seçimlerde gösteriyor; genel seçimlerde de
gösteriyor, yerel seçimlerde de gösteriyor, halk oylamasında da gösteriyor,
haziranda da gösterecek, hiç merak etmeyin. (AK PARTİ sıralarından “Bravo”
sesleri, alkışlar)
Bakınız, ben
burada birkaç önemli göstergeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. 2002 yılında her
100 kişiden 33 kişide cep telefonu vardı, bugün her 100 kişiden 86’sı cep
telefonu taşıyor.
MEHMET GÜNAL
(Antalya) – Herkesi dinliyorsunuz!
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – 2002’de 100 kişiden 6’sı İnternet kullanıyordu,
bugün 100 kişiden 38’i İnternet kullanıyor.
FEHMİ MURAT
SÖNMEZ (Eskişehir) – Cep telefonu firmaları kime ait?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – 2004’te 100 evden 10’unda bilgisayar vardı, bugün
100 evden 31’inde bilgisayar var. 2002’de Türkiye’de 33 milyon ton çimento
üretiliyordu, 2009’da 54 milyon ton çimento üretildi. 16 milyon ton ham çelik
üretiliyordu, 2009’da 25 milyon ton üretildi. 2002’de 6 milyon 659 bin adet
beyaz eşya üretildi, 2009’da 16 milyon adet üretildi. 2002’de 358 bin adet
otomobil üretildi, 2009’da 870 bin adet üretildi, bu yıl inşallah rekora
gidiyoruz. (CHP sıralarından “Sen mi ürettin onları?” sesi)
Bunlar başarılı
ekonomide olur. Anlamazsın bu işlerden, öğreneceksin. (AK PARTİ sıralarından
alkışlar)
Ve otomobil
ihracatımız 262 bin adetten 629 bin adede yükseldi. (AK PARTİ sıralarından
alkışlar) Tarım ürünlerimiz aynı şekilde… 210 bin ton kiraz üretiyorduk, 450
bin tona yaklaştık. 2 milyon ton mısır üretiyorduk, 4,5 milyon tona yaklaştık.
8,4 milyon ton süt üretimi vardı, 12,5 milyon tona yaklaştık.
Madene bakıyoruz.
Mermer, 1,5 milyon metreküpten 4,5 milyon metreküpe çıktı. Kömür, 51 milyon
tondan 90 milyon tona çıkmış. Bor, 2,4 milyon tondan 4 milyon tona çıkmış.
MALİK ECDER
ÖZDEMİR (Sivas) – Et ne oldu, et, Sayın Başbakan?
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Değerli kardeşlerim, 2002’de iç hat yolcusu 8 milyon
729 bin kişiyken 2009 sonunda 41 milyon kişiye ulaştı. Uçak, uçuşları
söylüyorum. Dış hatlarda uçan sayısı 25 milyondu 44 milyona ulaştı. Bu neyi
gösteriyor?
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın
Başbakan, Sayın Erdoğan, ek süreniz de doldu. Lütfen, konuşmanızı tamamlayın.
Bir kez daha, tamamlayabilmeniz için mikrofonu açıyorum. Lütfen efendim,
lütfen...
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Sayın Başbakan için süre söz konusu olur mu?
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Siz mi süre vereceksiniz, Başbakan mı süre alsın?
BAŞKAN - Diğer
gruplara ne kadar vermişsem size de o kadar verdim. Lütfen...
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Sayın Başbakan alır zaten.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Teşekkür ediyorum.
MUHARREM İNCE
(Yalova) – İster siz verin, ister o alsın...
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Yurt dışı müteahhitlik
hizmetlerimiz...
Hepinize cevap
verdiğim için biraz olsun.
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Bence cam olsaydı daha kolay olurdu.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – ...1,9 milyar dolardan 20 milyar dolara ulaşmış.
Turist sayısı 13 milyon kişiden 2010 yılında 28,5 milyon kişiye, turizm
gelirimiz 8,5 milyar dolardan 23 milyar dolara ulaştı. (AK PARTİ sıralarından
alkışlar) “Para nereden geliyor?” diyorlar ya, işte buralardan geliyor.
Değerli
arkadaşlarım, Halk Bankası esnafa 2002’de 153 milyon lira kredi kullandırmıştı,
bugün bu kredi büyüklüğü 3,3 milyar liraya ulaştı.
AKİF AKKUŞ
(Mersin) – O zaman esnaf zengindi.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Halk Bankasından kredi kullanan esnaf sayısı 2002
yılında 63.500 iken bugün, eylül ayı itibarıyla söylüyorum, 234.615’e ulaştı.
SÜLEYMAN LATİF
YUNUSOĞLU (Trabzon) – Bu rakamlar esnafın fakirliğinin göstergesi.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – Değerli kardeşlerim, bütün bunların yanında,
biliyorsunuz, Halk Bankasının da faizleri yüzde 46’dan ta 7’lere, 8’lere kadar düştü.
Faizi düşüren biziz ve esnafımızı bu noktada koruyan biziz. Burada, tabii, çok
daha ilginç bir şeyi ifade edecektim, vakit itibarıyla iyice vaktimiz daraldı
ancak ben şöyle kısa, özet olarak bir şeyi daha Sayın Başkanın da iznine
sığınarak ifade ediyorum.
BAŞKAN – Lütfen,
lütfen Sayın Erdoğan, tamamlayınız.
BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) – O da şudur: İnanın, GAP’taki çiftçi değil, Menderes
Ovası’ndaki çiftçi de artık bu gelişmelerden kazançlı çıkıyor, sadece Siirt’in
fıstık üreticisi değil, Karadeniz’in çay, fındık üreticisi, Trakya’nın ayçiçeği
üreticisi de bu süreçten kârlı çıkıyor.
Değerli
arkadaşlarım, bütün bunların yanında Türkiye nezaketine, özellikle dilin,
siyaset dilinin hâkim olması lazım ancak cuma günü Türkiye Büyük Millet Meclisi
Genel Kurulundan, işte bu kürsüden bu milletin topyekûn saygı duyduğu,
rahmetle, minnetle andığı, tartışmasız bir demokrasi şehidi olan merhum Adnan
Menderes’e son derece saygısız bir üslupla dil uzatıldı. Milletin tercihiyle iş
başına gelmiş merhum Adnan Menderes’i antidemokratik yollarla iktidardan
indiren, bununla da kalmayıp düzmece bir mahkemeyle onu idam sehpasına taşıyan
zihniyetin bugün hâlâ sürdüğünü görmek, hele hele bu kürsüden onun şahsi
ruhanisine pervasızca dil uzatıldığına şahit olmak demokrasimiz adına gerçekten
bir talihsizliktir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
Ben bundan
rahatsız olan ana muhalefet mensuplarını da biliyorum. Onlara da ayrıca
teşekkür ediyorum. 12 Eylül Anayasa referandumu sürecinde Adnan Menderes’ten
övgüyle bahseden CHP Genel Başkanının partisi içindeki bu milletvekiline karşı
nasıl bir tavır takınacağını doğrusu merakla bekliyor ve bu saygısızlığın
telafisinin de takipçisi olacağımızı burada ayrıca ifade etmek istiyorum. (AK
PARTİ sıralarından alkışlar)
Ve büyük bir
ülkede yaşıyoruz, her geçen gün daha da büyüyen, güçlenen bir ülkede yaşıyoruz.
Bütçemiz de şüphesiz ki çok daha büyüyor, çok daha büyüyecek ve dünyanın en
büyük on ekonomisi arasında yer alan bir Türkiye’ye doğru yürüyoruz.
Ben, bütün
bunları ülkem adına fazlasıyla hak ettiğimize inanıyorum. Sekiz yıl boyunca en
güzeli yakalamak için çalıştık, daha güzeli yakalamaya da inşallah gayret
edeceğiz. Ülkemize hizmet etmeye, yeni eserler kazandırmaya devam edeceğiz.
Milletimize efendi olmaya değil, hizmetkâr olmaya devam edeceğiz ve ben 2011
bütçesinin ülkemize, milletimize hayırlı olmasını diliyorum. Kalın sağlıcakla.
(AK PARTİ sıralarından “Bravo” sesleri, ayakta alkışlar)
BAŞKAN – Sayın
Başbakan, teşekkür ediyorum.
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Sayın Başkan...
BAŞKAN – Sayın
Özyürek, buyurun, bir şey mi söyleyeceksiniz.
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Başbakan, gençleri bazı örgütlerin tahrik
ettiğini söylediğinde, ben yerimden “Hangi örgütler?” diye sordum, kendisi “Sen
onları çok iyi bilirsin.” dedi, dolayısıyla bana sataşmada bulundu ve beni bir
örgütlerle irtibatlı insan gibi gösterdi. Bu sataşma nedeniyle söz istiyorum
efendim.
BAŞKAN – Sizi
kastettiğinden emin misiniz? Ben kaçırdım.
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Evet, emimin. Çünkü ben sordum, bana karşı...
SUAT KILIÇ
(Samsun) – Sayın Başkanım, böyle bir şey olmadı.
BAŞKAN – Efendim,
bir saniye...
SUAT KILIÇ
(Samsun) – Sayın Başkanım...
BAŞKAN – Bir
saniye... Bir saniye arkadaşlar. Sayın Kılıç, bir saniye.
Evet, yani Sayın
Başbakan öyle bir ifade kullandı ama hangi milletvekili arkadaşımızı
kastettiğini ben tespit edemedim.
SUAT KILIÇ
(Samsun) – Herhangi bir milletvekili kastedilmedi Sayın Başkanım.
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – “Hangi örgütler?” diye sordum, Sayın Başbakan...
BAŞKAN – Bir saniye
Özyürek...
Sayın Kılıç,
buyurun.
SUAT KILIÇ
(Samsun) – Efendim, Sayın Başbakanımız isim de zikretmedi, herhangi bir
milletvekilini de kastetmedi. “Kimlerin nerelerle bağlantılı olduğu iyi
bilinmektedir.” şeklinde...
K. KEMAL ANADOL
(İzmir) – Yok, öyle bir şey olmadı.
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Hayır, hayır.
BAŞKAN – Sayın
Özyürek, bir saniye....
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – “Sen çok iyi bilirsin.” dedi.
BAŞKAN –
Lütfen... Lütfen...
Şimdi, bizim,
biliyorsunuz tutanaklarımızda bunlar geçerler.
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Sayın Başkan, tutanaklarda da var. Lütfen, kısaca bunu...
BAŞKAN –
Tutanakları getireceğim, birleşim bitmeden size söz vereceğim. Arkadaşlara rica
ediyorum. Lütfen sakin olun, söz vereceğim. Oturun, lütfen.
KAMER GENÇ
(Tunceli) – Sayın Başkan... Sayın Başkan...
BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri, bütçenin tümü üzerinde şahıslar adına ve aleyhte olmak üzere
son söz İstanbul Milletvekili Sayın Hasan Macit’e aittir.
Buyurun Sayın
Macit. (CHP sıralarından alkışlar)
Sayın Macit,
sizin de süreniz, kişisel söz olduğu için, on dakikadır.
HASAN MACİT
(İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2011 bütçe görüşmeleriyle
ilgili olarak söz almış bulunuyorum. Hepinizi Demokratik Sol Parti ve şahsım
adına saygılarımla selamlıyorum.
AKP Hükûmetinin
2011 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’na genel olarak bakıldığında,
sekiz yıllık iktidar döneminde hazırladıkları diğer bütçeler ile herhangi bir
farkının bulunmadığı kolayca görülmektedir. Bu durumda, sunulan bu bütçeyle
ülkemizde 2011 yılında yaşanacakların 2010 yılından farklı olmayacağını
söylemek, kehanet olmayacaktır. Bir yılın bütçesi, sadece ilgili olduğu yılın
değil, geleceğe dönük beklentilerin de belgesi durumundadır.
Bütçeye bu gözle
de baktığımızda gelecekten umutlanamıyoruz.
OKTAY VURAL
(İzmir) – Sayın Başkanım…
BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri…
HASAN MACİT
(Devamla) – 2002 yılında iktidara gelen…
BAŞKAN – Sayın
Macit, bir saniye…
Sayın
milletvekilleri, bakın, kürsüde Hatip konuşuyor. Büyük bir dalgalanma var,
büyük bir uğultu var, milletvekili arkadaşlarımızın bir kısmı ayakta. Lütfen…
Lütfen, değerli milletvekilleri, yerlerinize oturunuz.
Sayın Macit,
buyurun.
HASAN MACİT
(Devamla) – 2002 yılında iktidara gelen AKP Hükûmetine makroekonomik dengeleri
kurulmuş, bankacılık sistemi oturmuş ve enflasyonu iniş trendinde
olan bir ülke bırakmıştık. Biraz önce Sayın Başbakan burada, Sayın Başbakanımız
Bülent Ecevit’in faizlerle ilgili söylediğini söylerken, biz de buradan Sayın
Ecevit için bir teşekkür etmesini beklerdik. Zira,
“Karşılıksız para basmadık.” derken Merkez Bankasını özerkleştiren 57’nci
Hükûmet döneminde yapılan yasal düzenlemelerle olmuştu, isteseler de
karşılıksız para basamazlardı çünkü bu yasayla teminat altına alınmıştı yani
2002 seçimlerine girerken rahmetli Bülent Ecevit’in Başbakanlık yaptığı
Koalisyon Hükûmeti ekonominin altyapısını sağlam temele oturtmuş durumdaydı.
Sayın
milletvekilleri, 2002 yılından itibaren dünya ölçeğinde 2008 sonlarına kadar
büyük bir likidite bolluğu yaşandı. Uzun süredir oluşmamış bu bolluk ülkemize
sermaye akışı ve döviz olarak yansıdı. Sağlam bir ekonominin üzerine bir de bu
sermaye ve döviz akışı gelince ülkemiz için kolayca görülmeyecek bir şans
ortaya çıkmıştır. İşte, AKP İktidarı bu iç ve dış zeminde devralmıştır
iktidarı. AKP Hükûmetinin dünyadaki para bolluğundan doğan konjonktürü
doğru şekilde kullandığını söylemek mümkün değildir. İktidarın ilk yıllarındaki
büyüme oranı devam ettirilememiş, sonraki yıllarda büyük düşüşler yaşanmıştır.
Dikkatinizi çekerim ki bu düşüşler dünyadaki ekonomik krizden bağımsız olarak
daha önce başlamıştır yani 2009 yılındaki dünya kriziyle bir ilgisi yoktur. Bir
fikir vermesi açısından söylemek istiyorum: 2007 yılında gelişmekte olan
ülkeler yüzde 8 oranında büyürken Türkiye yüzde 4,6 oranında büyüme sağlamıştır.
Tabii bunlar sürpriz değildir, uygulanan politikaların sonucudur. Mali
politikaların sıcak para girişinin el üstünde tutulduğu, reel ekonominin göz
ardı edildiği bir ekonomi politikasından başka nasıl bir sonuç doğabilirdi ki.
Küçük ve orta boy
sanayinin durumu perişandır. Türkiye genelinde organize sanayi bölgelerinde
işletmelerin yüzde 50’si atıl durumdadır. Cumartesi günü Ankara OSTİM’de
katıldığım bir toplantıda bir sanayicimiz buradaki işletmelerin neredeyse yüzde
80’inin atıl durumda olduğunu belirterek şunları söyledi: “Ben yedi yıl önce
ihraç ettiğim mal için yüzde 30’u ithal mal, yüzde 70’i yerli girdi
kullanıyordum. Şimdi ise ithal girdi yüzde 75, yüzde 25 yerli girdi kullanır
hâle geldik.” Gerçek durum budur.
Değerli
arkadaşlar, Türkiye ekonomisi büyük bir sıkıntıdadır. Siz rakamlarla ne kadar
oynarsanız oynayın gerçeği örtemezsiniz. Sıkıntının kaynağı, ülkemizin eline
geçen fırsatları iyi şekilde kullanamamasındandır. Dünyada paranın bol olduğu
yıllarda bu bolluğu sanayimizi geliştirmek, tarımsal üretimi artırmak,
borçlarımızı ödemek için kullanamadık. Tam tersine, uygulanan yanlış ekonomik
politikalar sayesinde borçlandık ve yüksek faiz batağına girdik, cari açık
verdik, dış ticaret açığı verdik.
Değerli
milletvekilleri, üretimin yani sanayinin yani tarımın yani hayvancılığın ikinci
plana atıldığı bir ekonomi politikası ülkeyi felakete sürükler. Buradan ağır
ekonomik ve sosyal sorunlar doğar, buradan görülmemiş ölçüde işsizlik doğar,
buradan sosyal dokusu çözülmüş, mutsuz ve geleceği olmayan bir toplum doğar.
Nitekim, ülke
ekonomisinin yüzde 8-9 oranlarında büyüdüğü yıllarda bile işsizlik sorununa
çare bulunamamıştır. Ekonomik büyüme ile istihdamda da bir artış olması yani
işsizliğin azalması gerekirken bunun tersi yaşanmıştır. Resmî rakamlara göre
işsizlik oranı Eylül 2007 ile Eylül 2008 arasında yüzde 9,3’ten yüzde 10,3’e
yükselmiştir. Maliye Bakanı sunuşunda “Her yıl 500 bin genç iş gücüne
katılmaktadır.” diyor. AKP iktidara geldiğinden bu tarafa sekiz yılda 4 milyon
gencimiz iş gücüne katılmıştır ama geldiğimiz noktada, 2002’de devraldığınız
işsizlik rakamlarının üzerine 4 milyon değil, bunun yarısını dahi istihdama
dâhil edemediniz. Gördüğünüz gibi, dünya ekonomik krizi yokken bile işsizlik
ülkemiz için büyük bir sorundur. İşsizliğin önüne ekonomi büyürken bile
geçemeyen AKP, ekonominin küçülmeye yöneldiği bir ortamda nasıl bir çözüm
bulacaktır?
Değerli
milletvekilleri, hepimiz biliyoruz ki çoluk çocuğu olan her evde en az 1 işsiz
var ve bu işsizlik, yolsuzluklar yoksulluğun artmasına neden olmaktadır.
Hükûmetin yoksullara yardım programındaki artışlar bu gerçeği doğrulamaktadır.
Büyüyoruz ama ne
hikmetse yoksullara yardım bütçesi her yıl katlanarak artmaya devam ediyor.
Yardıma muhtaç vatandaşlarımızın sayıları her geçen gün artmaktadır. AKP
Hükûmeti uygun ortamda bile ekonomiyi düzeltememiş, halkımızı yoksullukla ve
açlıkla baş başa bırakmıştır. Tablo böyleyken Hükûmetin bakanları kişi başına
düşen millî gelirin arttığı yönünde açıklamalar yapmaktadır. Sayın Maliye
Bakanının bütçe sunuş konuşmasına da baktığımızda gerçekten ağzından bal
damlamaktadır; bütün rakamların, ülke ekonomisinin güllük gülistanlık olduğu
yönünde bir tespiti vardır. Onlara soruyorum: Şimdi kişi başına millî gelirimiz
12.500 dolara yükselmişse halkımızın cebindeki para neden eksiktir? Halkın buna
verdiği yanıt “Atma Recep, din kardeşiyiz.” olmaktadır. Örneğin, ortalama bir
memur maaşı 1.500 liradır. 4 kişilik memur ailesinin evine bu maaş ile yılda 12
bin dolar girmektedir. Sizin hesabınıza göre bu eve girmesi gereken para 50 bin
dolar olmalıdır. Bu durumda aradaki 38 bin dolar kimin ya da kimlerin cebine
girmiştir yoksa İsviçre bankalarında mıdır? Ya hesabınız yanlıştır ya da bu
rakamların hesabı verilmelidir.
Değerli
milletvekilleri, şimdilerde Hükûmet kriz nedeniyle ödemelerini yapamayan
mükellefler için kamu alacaklarını yeniden yapılandırmaktadır. Bu işlemin seçim
öncesine denk gelmesi anlamlıdır. Hükûmet bu yolla zora soktuğu mükelleflerin
sorunlarını çözüyormuş gibi görünmekte ve onların mağduriyetini oya dönüştürmeyi
ummaktadır. Hani her kesimin durumu ekonomik olarak iyiydi de bu yeniden
yapılandırmaya niçin ihtiyaç doğmuştur? Aynı zamanda bu yolla toplanan kaynağı
da seçim yatırımı olarak kullanmak amacındadır. Evet, zor durumda olan
esnafımıza yardımcı olalım ama adalet duygusunu da zedelemeyelim. Yapılan bu
tür uygulamalar bir yandan da dürüst mükellefe dolaylı biçimde ceza verme
anlamına gelmektedir. Vergi ve primleri zamanında ödeyenlere ödüllendirici bir
yol düşünülerek bu zedelenme giderilebilir.
Akaryakıta
yapılan son zamlar geleceğin habercisidir. Avrupa Birliği ülkeleriyle
karşılaştırıldığında en pahalı benzin, mazot ve LPG Türkiye’dedir.
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın
Macit, size de ek süre veriyorum efendim. Tamamlayın lütfen konuşmanızı.
HASAN MACİT
(Devamla) – 2008 yılında, kriz döneminde ham petrolün varili 150 dolara
çıktığında Türkiye’de benzin 3 lira 34 kuruştu. Şimdi, ham petrolün fiyatı 90
dolara inmiştir ama Türkiye’de benzinin fiyatı düşmemiş tam aksine artmış, 4
lira olmuştur. Hükûmet akaryakıta yüzde 160 vergi koyarak tahsil edemediği
vergileri yurttaşlarımızın sırtına yüklemektedir. Bu noktada artık Hükûmeti
eleştirmiyorum. Başta Sayın Başbakan olmak üzere tüm Kabine üyelerini
milletimiz adına tebrik ediyorum.
AKP Hükûmetinin
iktidarda bulunduğu sekiz yıl içinde sürekli olarak yaptığı üzere bu yıl da
geçici vergi uygulamalarına devam edeceği anlaşılmaktadır. Bu uygulamalar
hatırlanacak olursa 2003 yılında Vergi Barışı Kanunu, ödeme kolaylığıyla
sürdürülmüş ve sürdürülmeye devam edecektir.
Değerli
milletvekili arkadaşlarım, aynı şekilde kamuda AKP İktidarında maaş
dengesizliği ortadan kaldırılamamış, bu uçurumu gidermek için…
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın
Macit, ek süreniz de doldu. Lütfen, tekrar açıyorum mikrofonunuzu, tamamlayınız
konuşmanızı.
HASAN MACİT
(Devamla) – Sayın Başkanım, deminki arkadaşların şeyine, biraz artırabilirseniz
sevinirim.
BAŞKAN – Buyurun,
tamamlayın.
HASAN MACİT
(Devamla) – Siyaseti zenginleşmek ve zenginleştirmek olarak görmeyin. Bu sizi
zengin ama ceberut yapar. Bu gidiş ülkeyi çıkmaza, sizi despot olmaya götürür.
Bugün Sayın Başbakan emniyet güçlerine zor kullanmaları için üst perdeden yol
göstermektedir. Dün Tekel işçilerineydi, bugün Kardemir ve öğrencileredir. Hak
aramak, Hükûmeti protesto etmek büyük bir suç hâline geldi. Bu burada kalmıyor.
Siyaseten zenginleşmek, siyasetçiyi zenginleştirmeyi sağlayan iktidar olanağını
her ne pahasına olursa olsun elinde tutmaya yöneltir, demokrasi dışı tavırlara
zorlar. Bugün ortaya çıkan polis devleti görüntülerinin arka planında bu olgu
yatmaktadır. Bugün işçinin, öğrencinin kafasında patlayan coplar, polis
marifetiyle Başbakanın coplarıdır, gidişat budur. Hükûmete önerim, ülkemizin ve
milletimizin menfaatleri bakımından bu anlayıştan vazgeçmesidir.
Bu görüşlerle
2011 yılı bütçesi ülkemize hayırlı olsun diyor, hepinize saygılarımı sunuyorum.
(CHP ve MHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Evet,
Sayın Macit, teşekkür ederim.
Sayın Özyürek,
getirttim tutanakları.
Buyurun efendim.
(CHP sıralarından alkışlar)
Yeni bir
sataşmaya mahal vermeyeceğinizden eminim.
V.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR
1.- İstanbul Milletvekili Mustafa Özyürek’in, Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın, şahsına sataşması nedeniyle konuşması
MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Başkan,
değerli arkadaşlarım; Sayın Başbakan gençlik olaylarıyla ilgili burada son
derece talihsiz bir konuşma yaptı ve bu konuşmadan sonra emniyet güçleri masum
öğrencilerin üstüne daha şiddetle gideceklerdir. (AK PARTİ sıralarından
gürültüler)
Şimdi, biz hiçbir
zaman polisi suçlamadık; biz o polise emir veren, orantısız güç kullanma emri
veren yöneticileri suçladık.
Sayın Başbakan
dedi ki: “Molotofkokteyli olan gençler.” Şu ana kadar hiçbir açıklama…
AHMET YENİ
(Samsun) – “Taşlar, sopalar” dedi.
MUSTAFA ÖZYÜREK
(Devamla) – “Molotofkokteyli” dedi, tutanaklar orada.
Hiçbir görüntüde,
filmde, emniyet açıklamasında gençlerin elinde molotofkokteyli olduğuna dair
bir açıklama yoktur.
Ve dedi ki: “Bunların
arkasında terör örgütleri var.” Ben de yerimden sordum: “Hangi terör
örgütleri?” dediğimde, “Siz iyi bilirsiniz.” dedi.
Değerli
arkadaşlarım, ömründe hiçbir şiddete bulaşmamış, ömründe hiçbir terör örgütüyle
ilgisi olmayan bir milletvekili olarak Başbakanın bana yönelik bu açıklamasını
şiddetle kınıyorum.
Ayrıca, biz eli
kanlı insanların elini hiçbir zaman sıkmadık ama Sayın Başbakan Sudan Başkanı
El Beşir’i, ülkesinde binlerce insanı katleden insanı Türkiye’ye çağırdı ve
onun elini sıktı. (CHP sıralarından alkışlar, AK PARTİ sıralarından gürültüler)
BAŞKAN – Lütfen,
sayın milletvekilleri…
MUSTAFA ÖZYÜREK
(Devamla) – İşte, teröre destek vermek budur. Eğer Sayın Başbakan benim
herhangi bir terör örgütüyle uzaktan yakından irtibatım olduğuna dair bir tek
belge ortaya koyarsa ben milletvekilliğinden istifa ediyorum ama Sayın
Başbakanın bu ifadesi nedeniyle benden özür dilemesini bekliyorum.
Saygılar
sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar, AK PARTİ sıralarından gürültüler)
SUAT KILIÇ
(Samsun) – Sayın Başkan…
BAŞKAN – Sayın
Kılıç, buyurun.
SUAT KILIÇ
(Samsun) – Sayın Başkan, Sayın Başbakanımıza, Grup Başkanımıza kendisinin
konuşması sırasında sarf etmediği sözler atfedilmiştir.
BAŞKAN – Değerli
arkadaşlar, yoğun bir uğultu var, duyamıyorum Sayın Kılıç’ı.
Şöyle biraz yaklaşır mısınız.
SUAT KILIÇ
(Samsun) – Efendim, Grup Başkanımıza konuşması sırasında sarf etmediği sözler
atfedilmiştir. Kendisine atfedilen sözleri düzeltmek üzere bir söz talep
ediyorum İç Tüzük 69’uncu maddeye göre.
BAŞKAN – Ne söyledi
efendim? Ben de takip ettim. Ne söyledi?
SUAT KILIÇ
(Samsun) – Sayın Özyürek yapmış olduğu konuşmada Sayın Başbakanımızı kınadığını
ifade etti. Bu “Kınama” ifadesi bile başka bir şey gerektirmeksizin…
MUHARREM İNCE
(Yalova) – Tutanaklara bakın, tutanaklara.
SUAT KILIÇ
(Samsun) – Grup Başkanımıza yönelik kınadığı ifadesi bile İç Tüzük’ün 69’uncu
maddesi uyarınca söz almamı gerektirecek bir husustur.
BAŞKAN – Efendim
“Kınama” sözcüğünü kullandı, ben de takip ettim ama o sizin sataşma nedeniyle
cevap vermenizi gerektiren bir ifade değildi.
Sayın Kılıç,
lütfen, oturunuz.
K. KEMAL ANADOL
(İzmir) – İç Tüzük’teki kınama değil.
MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Tutanakları getirtin.
SUAT KILIÇ
(Samsun) – Sayın Başkan, Sayın Başbakanın sarf ettiği sözler nedeniyle kolluk
kuvvetlerinin bundan sonra hukuka aykırı bir şekilde eylemlere müdahale
etmesine zemin hazırladığını, illegal müdahaleleri desteklediğini ifade etti.
BAŞKAN – Bunun
doğru olmadığını söylüyorsunuz.
SUAT KILIÇ
(Samsun) – Efendim, tamamen yanlıştır.
BAŞKAN – Bunun
doğru olmadığını söylüyorsunuz, değil mi efendim? Bunun doğru olmadığını
söylüyorsunuz.
SUAT KILIÇ
(Samsun) – Türkiye bir hukuk devletidir ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanının
hukuka aykırı bir talimat vermesi söz konusu değildir.
BAŞKAN – Sayın
Kılıç, zabıtlara geçti, tamam. Oturun lütfen. Zabıtlara geçti efendim. Lütfen… Tamam efendim, lütfen, zabıtlara geçti, teşekkür ediyorum.
III.-
KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN
GELEN DİĞER İŞLER (Devam)
A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)
1.- 2011 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan
ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/960) (S. Sayısı: 575) (Devam)
2.- 2009 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı
ile Merkezî Yönetim Bütçesi Kapsamındaki İdare ve Kurumların 2009 Bütçe Yılı
Kesin Hesap Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildirimi ve Eki Raporların
Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu
Raporu (1/905, 3/1261) (S. Sayısı: 576) (Devam)
BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri, 2011 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2009 Yılı
Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın tümü üzerindeki görüşmeler
tamamlanmıştır.
Şimdi, 2011 Yılı
Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2009 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap
Kanunu Tasarısı’nın maddelerine geçilmesini oylarınıza sunacağım:
2011 Yılı Merkezî
Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum:
Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.
2009 Yılı Merkezî
Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın maddelerine geçilmesini oylarınıza
sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.
Böylece, 2011
Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanun Tasarısı ile 2009 Yılı Merkezî Yönetim Kesin
Hesap Kanun Tasarısı’nın maddelerine geçilmesi kabul edilmiştir.
Şimdi sırasıyla her
iki tasarının da 1’inci maddelerini okutuyorum:
2011 YILI MERKEZİ
YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI
BİRİNCİ BÖLÜM
Gider, Gelir,
Finansman ve Denge
Gider
MADDE 1 - (1) Bu
Kanuna bağlı (A) işaretli cetvellerde gösterildiği üzere, 10/12/2003
tarihli ve 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununa ekli;
a) (I) sayılı
cetvelde yer alan genel bütçe kapsamındaki kamu idarelerine 306.648.673.330
Türk Lirası,
b) (II) sayılı
cetvelde yer alan özel bütçeli idarelere 26.598.692.500 Türk Lirası,
c) (III) sayılı cetvelde
yer alan düzenleyici ve denetleyici kurumlara 1.902.505.000 Türk Lirası,
ödenek verilmiştir.
2009 YILI MERKEZİ
YÖNETİM KESİN
HESAP KANUNU
TASARISI
Gider bütçesi
MADDE 1- (1) 5828
sayılı 2009 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanununa bağlı (A) işaretli cetvellerde
gösterildiği üzere, 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı
Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununa ekli;
a) (I) sayılı cetvelde yer alan genel bütçe
kapsamındaki kamu idarelerine 257.742.143.488 Türk Lirası,
b) (II) sayılı
cetvelde yer alan özel bütçeli idarelere 16.423.005.878 Türk Lirası,
c) (III) sayılı
cetvelde yer alan düzenleyici ve denetleyici kurumlara 1.923.611.108 Türk
Lirası,
ödenek verilmiştir.
(2) 2009 yılı
merkezi yönetim konsolide ödenek toplamı
262.217.866.000 Türk Lirasıdır.
(3) Kanunların
verdiği yetkiye dayanarak yıl içerisinde eklenen ve düşülen ödenekler sonrası
merkezi yönetim kesin hesap gider cetvellerinde gösterildiği üzere, 5018 sayılı
Kanuna ekli;
a) (I) sayılı
cetvelde yer alan genel bütçe kapsamındaki kamu idarelerinin 2009 yılı bütçe
giderleri toplamı 262.597.514.551,99 Türk Lirası,
b) (II) sayılı
cetvelde yer alan özel bütçeli idarelerin 2009 yılı bütçe giderleri toplamı
17.368.169.726,37 Türk Lirası,
c) (III) sayılı
cetvelde yer alan düzenleyici ve denetleyici kurumların 2009 yılı bütçe
giderleri toplamı 1.819.209.938,32 Türk Lirası,
olarak gerçekleşmiştir.
(4) 2009 yılı
merkezi yönetim konsolide bütçe gideri toplamı
268.219.184.705,19 Türk Lirasıdır.
BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri, Anayasa’nın 164’üncü maddesi uyarınca Bütçe Kanunu
Tasarısı’yla Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın görüşmeleri birlikte
yapılacağından okunmuş bulunan 1’inci maddeler kapsamına giren kuruluşların
2011 yılı merkezî yönetim bütçeleriyle 2009 yılı merkezî yönetim kesin
hesaplarının görüşmelerine yarınki birleşimde başlanacaktır.
Programa göre
kuruluşların bütçe ve kesin hesaplarını görüşmek için, alınan karar gereğince,
14 Aralık 2010 Salı günü yani yarın saat 11.00’de toplanmak üzere birleşimi
kapatıyorum.
Kapanma Saati: 20.50