DÖNEM: 23                            CİLT: 75                    YASAMA YILI: 4

 

 

 

 

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

TUTANAK DERGİSİ

 

134’üncü Birleşim

14 Temmuz 2010 Çarşamba

 

(Bu Tutanak Dergisinde yer alan ve kâtip üyeler tarafından okunmuş bulunan her tür belge ile

konuşmacılar tarafından ifade edilmiş ve tırnak içinde belirtilmiş alıntı sözler aslına uygun olarak

yazılmıştır.)

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

   I. -  GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

  II. - GELEN KÂĞITLAR

III. -  YOKLAMALAR

IV.-   GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) MİLLETVEKİLLERİNİN GÜNDEM DIŞI KONUŞMALARI

1.- Batman Milletvekili Mehmet Emin Ekmen’in, mevsimlik gezici tarım işçilerinin sorunlarına ve bu konuda yayımlanan 2010/6 sayılı Başbakanlık Genelgesi’ne ilişkin gündem dışı konuşması

2.- Muş Milletvekili M. Nuri Yaman’ın, Asuri-Süryanilerin sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması

3.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun, Türk dünyasının sorunlarına ve Türk dünyasıyla ilişkilerin geliştirilmesi için yapılması gerekenlere ilişkin gündem dışı konuşması

V.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Batman Milletvekili Ayla Akat Ata ve 19 milletvekilinin, üniversite öğrencilerinin karıştığı saldırı olaylarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/829)

2.- Batman Milletvekili Bengi Yıldız ve 19 milletvekilinin, PTT Genel Müdürlüğünde çalışan taşeron işçilerin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/830)

3.- Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal ve 19 milletvekilinin, Zonguldak havzası taş kömürü ocaklarındaki taşeronlaşma ile iş ve işçi güvenliği sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/831)

4.- Van Milletvekili Özdal Üçer ve 19 milletvekilinin, üniversite öğrencilerinin barınma sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/832)

 

VI.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- (10/694) esas numaralı Meclis Araştırması Önergesi’nin ön görüşmelerinin, Genel Kurulun 14/7/2010 Çarşamba günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin MHP Grubu önerisi

2.- (10/2) esas numaralı  Meclis Araştırması Önergesi’nin ön görüşmelerinin, Genel Kurulun 14/7/2010 Çarşamba günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi

 

VII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

 

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

 

 

1.- Türk Ticaret Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/324) (S. Sayısı: 96)

2.- Türk Borçlar Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/499) (S. Sayısı: 321)

3.- Milletlerarası Para Fonu ile Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasına Katılmak İçin Hükümete Yetki Verilmesine Dair Kanuna Ek Milletlerarası Para Fonu Ana Sözleşmesinde Değişiklik Yapılmasına İlişkin Belgelerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/761) (S. Sayısı: 458)

4.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyetinde Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı ile Dışişleri Komisyonu Raporu (1/902) (S. Sayısı: 538)

 

5.- Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU) Kuruluş Yasası ve Sözleşmesinde Değişiklik Yapan Antalya Tam Yetkili Temsilciler Konferansı Sonuç Belgelerinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/673) (S. Sayısı: 519)

6.- Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU) 2003 Dünya Radyo Komünikasyon Konferansı Sonuç Belgelerinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/333) (S. Sayısı: 306)

7.- Irak’a Komşu Devletler Hükümetleri ile Irak Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Terörizm, Sınırlardan Yasadışı Sızmalar ve Örgütlü Suçlarla Mücadele Konularında Güvenlik İşbirliğine İlişkin Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/347) (S. Sayısı: 73)

 

VIII.- OTURUM BAŞKANLARININ KONUŞMALARI

1.- TBMM Başkan Vekili Sadık Yakut’un, 458 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın 1’inci maddesi üzerinde konuşan İstanbul Milletvekili Mithat Melen’in, “Tümü üzerinde konuşmadığımız bir kanunu burada konuşuyoruz.” ifadelerine ilişkin konuşması

 

IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, Ankara Milletvekili Haluk Özdalga’nın, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

2.- Ankara Milletvekili Haluk Özdalga’nın, Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

3.- Ankara Milletvekili Haluk Özdalga’nın, Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

4.- Yozgat Milletvekili Bekir Bozdağ’ın, Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, grubuna sataşması nedeniyle konuşması

5.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, Yozgat Milletvekili Bekir Bozdağ’ın, grubuna sataşması nedeniyle konuşması

X.- OYLAMALAR

1.- Milletlerarası Para Fonu ile Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasına Katılmak İçin Hükümete Yetki Verilmesine Dair Kanuna Ek Milletlerarası Para Fonu Ana Sözleşmesinde Değişiklik Yapılmasına İlişkin Belgelerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın oylaması

2.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyetinde Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı’nın oylaması

 

XI.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- Antalya Milletvekili Tunca Toskay’ın, öğretmen atamalarına ve sözleşmeli öğretmenlerin durumuna ilişkin sorusu ve Millî Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun cevabı (7/14935)

2.- Antalya Milletvekili Tunca Toskay’ın, şube müdürlüklerine yapılan geçici görevlendirmelere ilişkin sorusu ve Millî Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun cevabı (7/14936)

3.- Van Milletvekili Özdal Üçer’in, 4/6/2010 tarihli öğretmen atamasına ilişkin sorusu ve Millî Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun cevabı (7/14938)

4.- Edirne Milletvekili Cemaleddin Uslu’nun, Hamzadere Barajı’na ilişkin sorusu ve Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun  cevabı (7/14995)

5.- Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Akif Paksoy’un, Adatepe ve Kavaktepe Barajı projelerine ilişkin sorusu ve  Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun  cevabı (7/14996)

6.- Antalya Milletvekili Tunca Toskay’ın, zorunlu hizmet bölgelerinde çalışan öğretmenlerin iller arası tayinlerine ilişkin sorusu ve Millî Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun cevabı (7/15009)

7.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, Çanakkale Şehitliği’ndeki bazı uygulamalara ilişkin sorusu ve  Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun  cevabı (7/15066)

8.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, kadroya geçecek öğretmenlerin göreve başlatılmalarına ilişkin sorusu ve Millî Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun cevabı (7/15081)

9.- Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, geçici görevle çalıştırılan şube müdürlerine ilişkin sorusu ve Millî Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun cevabı (7/15082)

10.- Balıkesir Milletvekili Ergün Aydoğan’ın, TBMM Onur ve Üstün Hizmet Ödüllerine ilişkin sorusu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili Nevzat Pakdil’in cevabı (7/15101)

11.- Konya Milletvekili Atilla Kart’ın, Mevzuat Hazırlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik çerçevesindeki uygulamalara ilişkin Başbakandan sorusu ve  Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in  cevabı (7/15119)

12.- Van Milletvekili Fatma Kurtulan’ın, Bahçesaray’da meydana geldiği iddia edilen bir olaya ilişkin sorusu ve  Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in cevabı (7/15129)

13.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, destek primi kesintisi uygulamasına ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in cevabı (7/15137)

14.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın, emekli aylıklarından kesilen üyelik aidatlarına ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in cevabı (7/15138)

15.- Isparta Milletvekili Mevlüt Coşkuner’in, prompter cihazı kullanımına ilişkin Başbakandan sorusu ve  Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in  cevabı (7/15234)

16.- İstanbul Milletvekili Süleyman Yağız’ın, yapılan bazı ödemelere ilişkin sorusu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili Nevzat Pakdil’in cevabı (7/15320)

17.- Samsun Milletvekili Osman Çakır’ın, yurt dışında düzenlenen bazı faaliyetlere ilişkin sorusu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili Nevzat Pakdil’in cevabı (7/15503)

18.- Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal’ın, bazı ziyaretçilerin TBMM’ye alınmadığı iddiasına ilişkin sorusu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili Nevzat Pakdil’in cevabı (7/15549)

 

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

 

TBMM Genel Kurulu saat 15.03’te açılarak sekiz oturum yaptı.

 

Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç’un, Dünya Hukuk Günü’ne,

Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk’ün, Adalet Bakanlığının kamuoyuna yansıyan bazı uygulamalarına,

İlişkin gündem dışı konuşmalarına Adalet Bakanı Sadullah Ergin;

Manisa Milletvekili Ahmet Orhan’ın, Manisa ilinin sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşmasına Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker;

Cevap verdi.

 

İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ve 19 milletvekilinin:

Kadın ve çocuklara yönelik cinsel istismarın araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi (10/825),

İşçilerin sendikalaşması konusunda yaşanan sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi (10/826);

Batman Milletvekili Ayla Akat Ata ve 19 milletvekilinin, toplu mezar iddialarının araştırılması (10/827),

Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal ve 19 milletvekilinin, bazı illerde yaşanan toplumsal olayların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi (10/828),

Amacıyla birer Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri Genel Kurulun bilgisine sunuldu; önergelerin gündemdeki yerlerini alacağı ve ön görüşmelerinin, sırası geldiğinde yapılacağı açıklandı.

 

Gündemin “Genel Görüşme ve Meclis Araştırması Yapılmasına Dair Öngörüşmeler” kısmında yer alan:

(10/812) esas numaralı, siyasi partiler ve seçim sistemindeki sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergenin ön görüşmelerinin Genel Kurulun 13/7/2010 Salı günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin BDP,

(10/79, 10/291) esas numaralı, fındık ve tarım piyasasındaki sorunların araştırılarak ürünün verimli değerlendirilmesi için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergelerin görüşmelerinin Genel Kurulun 13/7/2010 Salı günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin MHP,

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun, 13 Temmuz 2010-30 Eylül 2010 tarihleri arasında, TBMM İç Tüzüğü’nün 54’üncü maddesinin birinci fıkrasında belirtilen gün ve saatlerde çalışmasına; belirtilen tarih aralığındaki birleşimlerde, Genel Kurulun 3/10/2007 tarihli 3’üncü Birleşiminde kabul edilen Danışma Kurulu önerisi doğrultusunda Genel Kurulun gündeminin oluşturulmasına ilişkin CHP,

Grubu önerileri yapılan görüşmelerden sonra kabul edilmedi.

Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmında yer alan 538, 519, 306, 73, 525, 522, 526, 536, 521, 523 ve 527 sıra sayılı kanun tasarılarının bu kısmın 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14 ve 20’nci sıralarına alınmasına ve diğer işlerin sırasının buna göre teselsül ettirilmesine; Genel Kurulun, haftalık olağan çalışma günlerinin dışında 23 Temmuz 2010 Cuma günü de toplanmasına ve aşağıda belirtilen saatlerde çalışmasına; bu birleşimde gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmında yer alan işlerin görüşülmesine; 13 Temmuz 2010 Salı günkü birleşimde sözlü soruların görüşülmemesine; 20 Temmuz 2010 Salı günkü birleşimde sözlü sorular ve diğer denetim konularının görüşülmeyerek bu birleşimlerde gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmında yer alan işlerin görüşülmesine; 21 Temmuz 2010 Çarşamba günkü birleşimde sözlü soruların görüşülmemesine; Genel Kurulun, 13 Temmuz 2010 Salı günü 506 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın bitimine kadar, 14 Temmuz 2010 Çarşamba günü saat 14.00’te toplanması ve 73 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın bitimine kadar, 15 Temmuz 2010 Perşembe günü saat 14.00’te toplanması ve 525 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın bitimine kadar, 16 Temmuz 2010 Cuma günü 522 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın bitimine kadar, 20 Temmuz 2010 Salı günü 526 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın bitimine kadar, 21 Temmuz 2010 Çarşamba günü saat 14.00’te toplanması ve 536 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın birinci bölümünün bitimine kadar, 22 Temmuz 2010 Perşembe günü saat 14.00’te toplanması ve 536 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın ikinci bölümünün bitimine kadar, 23 Temmuz 2010 Cuma günü saat 14.00’te toplanması ve 536 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın üçüncü bölümünün bitimine kadar belirlenen günlük çalışmalara devam edilmesine; ayrıca yukarıda belirtilen birleşimlerde gece 24.00’te günlük programların tamamlanamaması hâlinde günlük programların tamamlanmasına kadar çalışmalara devam edilmesine; 526, 536, 523 ve 527 sıra sayılı kanun tasarılarının İç Tüzük’ün 91’inci maddesine göre temel kanun olarak görüşülmesine ilişkin AK PARTİ Grubu önerisi yapılan görüşmelerden sonra kabul edildi.

 

Yalova Milletvekili Muharrem İnce, seçim barajı konusu tartışılırken zaman zaman örnek olarak verilen, Yunanistan’da uygulanmakta olan yüzde 3 seçim barajının Türkiye’de uygulanmakta olan seçim barajından daha adaletsiz olduğuna,

Ordu Milletvekili Rıdvan Yalçın, MHP grup önerisine,

İstanbul Milletvekili Ayşe Nur Bahçekapılı, Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, konuşmasındaki “kendilerinin çalıştığı ama iktidar partisi ve Hükûmetin çalışmadığı” şeklindeki ifadelerini kabul etmelerinin mümkün olmadığına,

İlişkin birer açıklamada bulundular.

 

Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis’in, “Tunceli” Olarak Değiştirilen İlimize Yeniden “Dersim” Adının Verilmesine İlişkin Kanun Teklifi’nin (2/404) İç Tüzük’ün 37’nci maddesine göre doğrudan gündeme alınmasına ilişkin önergesi, yapılan görüşmelerden sonra, kabul edilmedi.

 

Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının:

1’inci sırasında bulunan ve İç Tüzük’ün 91’inci maddesi kapsamında değerlendirilerek temel kanun olarak bölümler hâlinde görüşülmesi kabul edilen, Türk Ticaret Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu’nun (1/324) (S. Sayısı: 96),

2’nci sırasında bulunan ve İç Tüzük’ün 91’inci maddesi kapsamında değerlendirilerek temel kanun olarak bölümler hâlinde görüşülmesi kabul edilen, Türk Borçlar Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu’nun (1/499) (S. Sayısı: 321),

3’üncü sırasında bulunan, Milletlerarası Para Fonu ile Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasına Katılmak İçin Hükümete Yetki Verilmesine Dair Kanuna Ek Milletlerarası Para Fonu Ana Sözleşmesinde Değişiklik Yapılmasına İlişkin Belgelerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu’nun (1/761) (S. Sayısı: 458),

Görüşmeleri komisyon yetkilileri Genel Kurulda hazır bulunmadığından ertelendi.

 

4’üncü sırasında bulunan ve İç Tüzük’ün 91’inci maddesi kapsamında değerlendirilerek temel kanun olarak bölümler hâlinde görüşülmesi kabul edilen ve görüşmelerine devam olunan, Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı; Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş ve 4 Milletvekilinin Benzer Mahiyetteki Kanun Teklifi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/845, 1/884, 2/701) (S. Sayısı: 506) üzerindeki görüşmeler tamamlanarak kabul edildi ve kanunlaştı.

 

14 Temmuz 2010 Çarşamba günü, alınan karar gereğince saat 14.00’te toplanmak üzere birleşime 00.56’da son verildi.

 

       

 

 

Sadık YAKUT

 

 

 

Başkan Vekili

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Harun TÜFEKCİ

 

Yaşar TÜZÜN

 

Konya

 

Bilecik

 

Kâtip Üye

 

Kâtip Üye

 

 

                                                                                                                                             No.:   179

II.- GELEN KÂĞITLAR

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Tezkereler

1.-  Batman Milletvekili Ayla Akat Ata’nın Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/1254) (Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 13.7.2010)

2.- Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici’nin Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/1255) (Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 13.7.2010)

3.- Hakkari Milletvekili Hamit Geylani’nin Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/1256) (Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 13.7.2010)

4.- Batman Milletvekili Bengi Yıldız’ın Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/1257) (Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 13.7.2010)

Sözlü Soru Önergeleri

1.-    Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun, Kelkit ve Yeşilırmak’a atık deşarjına ilişkin Çevre ve Orman Bakanından sözlü soru önergesi (6/2145) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

2.-    Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun, Kelkit vadisindeki HES projelerine ilişkin Çevre ve Orman Bakanından sözlü soru önergesi (6/2146) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

3.-    Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun, bir köy yolunun asfaltlanmasına ilişkin İçişleri Bakanından sözlü soru önergesi (6/2147) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

4.-    Gaziantep Milletvekili Hasan Özdemir’in, kamulaştırma davalarına ilişkin Bayındırlık ve İskan Bakanından sözlü soru önergesi (6/2148) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

5.-    Gaziantep Milletvekili Hasan Özdemir’in, Gaziantep’teki müze çalışmalarına ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından sözlü soru önergesi (6/2149) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

6.-    Gaziantep Milletvekili Hasan Özdemir’in, Gaziantep’teki kırsal kalkınma projelerine ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından sözlü soru önergesi (6/2150) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

7.-    Gaziantep Milletvekili Hasan Özdemir’in, öğrenimlerine devam etmeyen öğrencilere ilişkin Milli Eğitim Bakanından sözlü soru önergesi (6/2151) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

8.-    Giresun Milletvekili Murat Özkan’ın, SBS uygulamalarına ilişkin Milli Eğitim Bakanından sözlü soru önergesi (6/2152) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

Yazılı Soru Önergeleri

1.-    Denizli Milletvekili Ali Rıza Ertemür’ün, İşsizlik Sigortası Fonuna ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/15504) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

2.-    Isparta Milletvekili Mevlüt Coşkuner’in, Isparta’daki proje ve yatırımlara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/15505) (Başkanlığa geliş tarihi: 05/07/2010)

3.-    Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk’ün, ABD eski Büyükelçisine atfen yapılan iddialara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/15506) (Başkanlığa geliş tarihi: 05/07/2010)

4.-    Denizli Milletvekili Hasan Erçelebi’nin, ABD eski Büyükelçisine atfen yapılan iddialara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/15507) (Başkanlığa geliş tarihi: 05/07/2010)

5.-    Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk’ün, ADD Genel Başkanının dinlendiği iddiasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/15508) (Başkanlığa geliş tarihi: 05/07/2010)

6.-    Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün, bir gazetecinin yabancı bir radyoda yaptığı iddia edilen açıklamalara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/15509) (Başkanlığa geliş tarihi: 05/07/2010)

7.-    Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğündeki yöneticilere ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/15510) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

8.-    Giresun Milletvekili Murat Özkan’ın, Giresun’un öğretmen ihtiyacına ve atamalara ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/15511) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

9.-    Balıkesir Milletvekili Ergün Aydoğan’ın, öğretmenlerin geçici görevlendirilmelerine ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/15512) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

10.-  Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, il içi atamalarda yolluk ödenmesine ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/15513) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

11.-  Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut’un, bir kişinin atanması ile ilgili iddialara ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/15514) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

12.-  Balıkesir Milletvekili Ergün Aydoğan’ın, bir öğretmen tayinine ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/15515) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

13.-  Balıkesir Milletvekili Ergün Aydoğan’ın, Milli Eğitim Festivali programına ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/15516) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

14.-  Balıkesir Milletvekili Ergün Aydoğan’ın, öğretmenlere ödenecek banka promosyonlarına ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/15517) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

15.-  Batman Milletvekili Ayla Akat Ata’nın, Hasankeyf’teki bir yangın olayına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/15518) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

16.-  Kırklareli Tansel Barış’ın, Kırklareli Valisinin bazı sözlerine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/15519) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

17.-  İstanbul Milletvekili Çetin Soysal’ın, Eyüp’te kamulaştırmaya konu bir bölgeye ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/15520) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

18.-  Balıkesir Milletvekili Ergün Aydoğan’ın, bir yol yapımı işindeki usulsüzlük iddialarına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/15521) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

19.-  İzmir Milletvekili Ahmet Ersin’in, THY’de yabancı pilot çalıştırıldığı iddiasına ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/15522) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

20.-  Adana Milletvekili Yılmaz Tankut’un, Kozan-Marsurlu-Yahyalı yoluna ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/15523) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

21.-  Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Ovit Tüneli projesine ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/15524) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

22.-  Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Ankara-Çankırı karayolunun yapımına ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/15525) (Başkanlığa geliş tarihi: 05/07/2010)

23.-  Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Karaman’daki hastanelerin depreme dayanıklılığına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/15526) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

24.-  Tokat Milletvekili Orhan Ziya Diren’in, Tokat’ta taşınan hastanelere ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/15527) (Başkanlığa geliş tarihi: 05/07/2010)

25.-  Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Aksaray’daki hastanelerin depreme dayanıklılığına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/15528) (Başkanlığa geliş tarihi: 05/07/2010)

26.-  Edirne Milletvekili Rasim Çakır’ın, İpsala’da görülen bir çeltik hastalığına ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/15529) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

27.-  Gaziantep Milletvekili Hasan Özdemir’in, Antep fıstığı üreticilerinin desteklenmesine ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/15530) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

28.-  Denizli Milletvekili Ali Rıza Ertemür’ün, Denizli’de yoğun yağış nedeniyle zarara uğrayan çiftçilerin sorunlarına ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/15531) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

29.-  Isparta Milletvekili Mevlüt Coşkuner’in, Isparta’daki kırsal kalkınma yatırımlarının desteklenmesine ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/15532) (Başkanlığa geliş tarihi: 05/07/2010)

30.-  Gaziantep Milletvekili Yaşar Ağyüz’ün, elektriğe yapılan zama ilişkin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/15533) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

31.-  Zonguldak Milletvekili Ali Koçal’ın, TKİ yönetimine yönelik bazı iddialara ilişkin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/15534) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

32.-  İzmir Milletvekili Bülent Baratalı’nın, elektrik birim fiyatına ilişkin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/15535) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

33.-  Giresun Milletvekili Murat Özkan’ın, elektrik dağıtım fiyatlarına ilişkin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/15536) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

34.-  Bursa Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, Kestelek Bor İşletme Müdürlüğüne ilişkin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/15537) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

35.-  Edirne Milletvekili Bilgin Paçarız’ın, Edirne’de Selimiye Camii başta olmak üzere turizme yönelik projelere ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru önergesi (7/15538) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

36.-  Edirne Milletvekili Bilgin Paçarız’ın, Kırkpınar Güreşlerinin desteklenmesine ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru önergesi (7/15539) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

37.-  İstanbul Milletvekili Çetin Soysal’ın, Sulukule Kentsel Yenileme projesine ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru önergesi (7/15540) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

38.-  İstanbul Milletvekili Bihlun Tamaylıgil’in, Sulukule’deki inşaat çalışmalarına ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru önergesi (7/15541) (Başkanlığa geliş tarihi: 05/07/2010)

39.-  Balıkesir Milletvekili Hüseyin Pazarcı’nın, Havran’daki tarihi bir konağın durumuna ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru önergesi (7/15542) (Başkanlığa geliş tarihi: 05/07/2010)

40.-  İzmir Milletvekili Oktay Vural’ın, Bakanlıkta Amerikalı bir savcının çalıştığı iddiasına ilişkin Adalet Bakanından yazılı soru önergesi (7/15543) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

41.-  Adana Milletvekili Tacidar Seyhan’ın, İmralı Cezaeviyle ilgili bazı iddialara ilişkin Adalet Bakanından yazılı soru önergesi (7/15544) (Başkanlığa geliş tarihi: 05/07/2010)

42.-  Isparta Milletvekili Mevlüt Coşkuner’in, İşsizlik Sigortası Fonuna ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından yazılı soru önergesi (7/15545) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

43.-  Gaziantep Milletvekili Hasan Özdemir’in, Gaziantep’teki OSB’lerin desteklenmesine ilişkin Sanayi ve Ticaret Bakanından yazılı soru önergesi (7/15546) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

44.-  Adana Milletvekili Tacidar Seyhan’ın, İmralı Cezaevine ziyaret yapıldığı iddialarına ilişkin Milli Savunma Bakanından yazılı soru önergesi (7/15547) (Başkanlığa geliş tarihi: 05/07/2010)

45.-  Gaziantep  Milletvekili Akif Ekici’nin, TRT aleyhindeki bir tazminat kararına ilişkin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısından (Bülent Arınç) yazılı soru önergesi (7/15548) (Başkanlığa geliş tarihi: 02/07/2010)

46.-  Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal’ın, bazı ziyaretçilerin TBMM'ye alınmadığı iddiasına ilişkin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanından yazılı soru önergesi (7/15549) (Başkanlığa geliş tarihi: 24/06/2010)

Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Batman Milletvekili Ayla Akat Ata ve 19 Milletvekilinin, üniversite öğrencilerinin karıştığı saldırı olaylarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/829) (Başkanlığa geliş tarihi: 21.05.2010)

2.- Batman Milletvekili Bengi Yıldız ve 19 Milletvekilinin, PTT Genel Müdürlüğünde çalışan taşeron işçilerin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/830) (Başkanlığa geliş tarihi: 21.05.2010)

3.- Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal ve 19 Milletvekilinin, Zonguldak Havzası taş kömürü ocaklarındaki taşeronlaşma ile iş ve işçi güvenliği sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/831) (Başkanlığa geliş tarihi: 21.05.2010)

4.- Van Milletvekili Özdal Üçer ve 19 Milletvekilinin, üniversite öğrencilerinin barınma sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/832) (Başkanlığa geliş tarihi: 25.05.2010)

 

14 Temmuz 2010 Çarşamba

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.00

BAŞKAN : Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Yaşar TÜZÜN (Bilecik)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 134’üncü Birleşimini açıyorum.

Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim.

Gündem dışı ilk söz, mevsimlik gezici tarım işçileri ve Başbakanlığın 2010/6 sayılı Genelgesi hakkında söz isteyen Batman Milletvekili Mehmet Emin Ekmen’e aittir.

Buyurun Sayın Ekmen. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR

A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları

1.- Batman Milletvekili Mehmet Emin Ekmen’in, mevsimlik gezici tarım işçilerinin sorunlarına ve bu konuda yayımlanan 2010/6 sayılı Başbakanlık Genelgesi’ne ilişkin gündem dışı konuşması

MEHMET EMİN EKMEN (Batman) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; mevsimlik gezici tarım işçilerimizin sorunları ve bu konuda yayımlanan Başbakanlık genelgesi üzerine söz almış bulunmaktayım. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Gözlemlere göre, her yıl yaklaşık 1 milyon kişi, çoluk çocuk, ailecek Ege, Çukurova ve Karadeniz bölgelerine çalışmak amacıyla göç etmektedirler. Kamuoyu bu işçileri ölümlü trafik kazaları ve basına yansıyan sosyal sorunları ile tanısa da bu işçilerimizin, çalışma şartları, ulaşım, sağlık, eğitim, sosyal güvence ve sosyal barışa taalluk eden birçok sorunları bulunmaktadır.

İşçilerin konakladığı bölgeler çoğunlukla insan sağlığını tehdit eden, altyapıdan yoksun doğal alanlardır. Bu durum da salgın hastalık riskini artırmaktadır.

İşçilerin günlük çalışma süresi, güneş altında ortalama on iki saati bulmaktadır. Ücrette yeknesaklık yoktur. İş ayarlamadan giden işçiler her şartta çalışmaya razı olmaktadırlar. İş bulmadaki aracılık sistemi çoğu zaman ücret ve emek sömürüsünü de beraberinde getirmektedir.

Sosyal güvencesi bulunmayan işçilerin önemli bir kısmının yeşil kartlı olduğu tahmin edilmektedir.

Aileleriyle birlikte çalışan yavrularımızın ruhsal ve fiziksel sorunları, eğitimlerinin yarım kalması ve çocuk işçiliği, tespit edilen sorunların başında gelmektedir.

Bu işçilerimizin kimi zaman adli veya siyasi potansiyel suçlu muamelesi görmesi, olaylara sebebiyet verebilmektedir ve bu da basına yansımakta, bu olaylar, kardeşliği ve sosyal barışı zedelemektedir.

Bu sorunları tespit eden Hükûmetimiz, geçen yıl, Çalışma, İçişleri, Millî Eğitim ve Sağlık bakanlıklarınca genelge yayınlamıştır. Bu yıl da Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla yayınlanan Başbakanlık genelgesiyle çözüm için gerekli talimatlar verilmiştir. 2010/6 sayılı Genelge ile bu vatandaşlarımızın ulaşım, barınma, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, sosyal çevreyle ilişkiler, çalışma bakımından mevcut sorunlarının tespiti ile bu sorunların giderilmesi hedeflenmiştir. Bu amaçla, Çalışma Bakanlığı bünyesinde ve ilgili her ilde bürokrasinin ve sivil toplumun katılımı ile Mevsimlik Gezici Tarım İşçileri İzleme Kurulu oluşturulmuştur. Bu Kurul, yıl boyunca genelgenin takibini yapacak ve yıl sonunda önümüzdeki yıla ilişkin tespit edilen çözüm önerilerini Başbakanlık ile paylaşacaktır.

Genelge ile seyahate ilişkin sorunların sıkı denetim ile azaltılması hedeflenmiş ve ucuz ulaşım sağlanması için özel tren seferleri konulmuştur.

Ekmek ve yemek pişirme, çamaşır ve bulaşık yıkama ile tuvalet ve banyo mahalleri gibi asgari ihtiyaçlarının karşılandığı barınma yerlerinin işverenlerce karşılanmaması hâlinde, uygun yerleşim yerleri ve altyapıları il özel idarelerince oluşturulacaktır.

İşçilerin ve ailelerinin düzenli sağlık taramaları, çocukların gelişimi ve gebelik takipleri periyodik olarak yaptırılacak, bu hizmetler için gerekirse mobil sağlık ekipleri oluşturulacaktır.

İşçi çocuklarının eğitimlerini devam ettirmek üzere misafir öğrenci, taşımalı eğitim veya mobil eğitim gibi imkânlardan faydalanmaları sağlanacak, ihtiyaç duyulan eğitim malzemeleri ise valiliklerce temin edilecektir.

Ücret anlaşmazlıklarında kamu idaresi taraf olacak ve aracılık kurumunun ve işçi hareketliliğinin kayıt altına alınması sağlanacaktır.

Tüm bu faaliyetler için ihtiyaç duyulan kaynak, valiliklerce hazırlanacak projeler doğrultusunda İşsizlik Sigortası Fonu’ndan, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı ile il özel idaresi bütçelerinden karşılanacaktır. İhtiyaç duyulacak projelerin finans sorununun bulunmaması şüphesiz ki uygulamacıları rahatlatmıştır.

Genelge, işçilerin ve yöre halkının birbirinin emek ve işlerine duydukları ihtiyaç, kardeşlik ve dayanışma bilincini güçlendirmeye yönelik olarak meslek teşekkülleri ve sivil toplum örgütlerinin de katkılarıyla alınacak tedbirleri de içermektedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun Sayın Ekmen.

MEHMET EMİN EKMEN (Devamla) – İstismara yol açacak sosyal ve siyasal sorunlara fırsat verilmeyecek, özellikle devletin tarafsızlığına gölge düşürecek her türlü söz, eylem ve uygulamadan kesinlikle kaçınılacaktır. Bu genelge, sosyal devlet ilkesinin uygulanması açısından oldukça önemlidir, bir ilktir. Bu genelge, devlet için küçük ama işçilerimiz için büyük bir adımdır. Siyasetçilerin ve sivil toplumun katkısıyla uygulanacak bu genelgenin çok önemli bir sorunun çözümünü sağlayacağı açıktır. Her partiden siyasetçilerimizin bu genelgenin uygulanmasını takip etmesi anlamlı olacaktır.

Ben, göç veren bir ilin vekili olarak bu genelgenin yayımını sağlayan Sayın Başbakanımıza ve ilgili bürokratlara teşekkürü bir borç biliyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ŞEVKET KÖSE (Adıyaman) – Sayın Başkan, 60’a göre katkı vermek istiyorum.

BAŞKAN – Sayın Köse, öyle bir usulümüz yok gündem dışı konuşmalarda.

ŞEVKET KÖSE (Adıyaman) – Yok, ama ben rica ediyorum.

BAŞKAN – Yok efendim, Tüzük’te olmayan…

ŞEVKET KÖSE (Adıyaman) – Bir dakika efendim. Katkı vereceğim, eleştirmek amacıyla değil.

BAŞKAN – Gündem dışı ikinci söz Süryanilerin sorunları hakkında söz isteyen Muş Milletvekili Nuri Yaman’a aittir.

Buyurun Sayın Yaman.

2.- Muş Milletvekili M. Nuri Yaman’ın, Asuri-Süryanilerin sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması

M. NURİ YAMAN (Muş) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye’de yaşayan Asuri-Süryanilerin sorunlarıyla ilgili olarak gündem dışı söz almış bulunmaktayım. Bu nedenle, hepinizi en içten duygularımla selamlıyorum.

Yaklaşık beş bin yıllık geçmişleriyle dünyanın en eski halklarından biri olan Süryaniler, tarihte Mezopotamya olarak bilinen bölgede hüküm sürmüş olan Akad, Asur, Babil ve Aram uygarlıklarının mirasçılarıdırlar. Asuri-Süryaniler, bu dönemde kültür ve uygarlık gelişimine önayak olmuşlar, toplumsal kanunların oluşturulması, ticaretin geliştirilip genişlemesi ve yazının yaygınlaştırılmasıyla diğer birçok alanda, bulundukları bölgelere damgalarını vurmuş olan bir ulustur.

Süryanilerin dünya üzerindeki sayısının yaklaşık 6 milyon, Türkiye'de ise 15 bin ile 20 bin arası olduğu tahmin edilmektedir; dünyada 28, Türkiye'de 4 tane metropolitlikleri bulunmaktadır; Patriklik merkezleri 1932 yılında Türkiye'den Şam'a taşınmak zorunda bırakılmıştır. Süryanilerin bu kadar dağınık yaşamalarının en önemli nedenlerinden birini zorunlu göçler oluşturmaktadır.

Bu kadim halk, Mezopotamya'nın en eski halkı olmasına rağmen, kendi ana vatanlarında yaşadıkları zulüm, tehcir ve katliamlardan ve zoraki göçlerden ötürü bu topraklarda yok olmak üzeredirler. “Kendi ana vatanlarında mülteci olmak” tabiri Süryani halkının içinde bulunduğu durumu deyim yerindeyse en güzel şekilde özetlemektedir.

Türkiye'nin bugünkü sınırları kapsamında değerlendirildiğinde, Süryaniler, 1900'lü yılların başlarında gayrimüslimlerin yaklaşık olarak yüzde 30'nu teşkil ediyordu, toplam nüfusun ise yaklaşık olarak yüzde 8 ile 10'unu teşkil ediyordu. O dönemdeki genel nüfusun 15 milyon olduğu düşünüldüğünde Süryanilerin nüfusu 1,5 milyon civarındaydı.

Bilindiği üzere, Osmanlı, Balkanlarda yaşadığı travmadan sonra Anadolu'yu tek tipleştirmeye yönelmiştir. Bu proje, Türkleştirme harekâtına direnen halkları yok etmeyi öngören bir projedir. Bu kapsamda, 1914'ten 1918'e kadar yok edilen Süryanilerin sayısı 400 ile 500 bin arasında bilinmektedir.

1932 yılında çıkartılan bir yasa ile 1915’ten sağ kalan azınlıkları asimile etmek için "Türkçe konuş vatandaş" kampanyası ile özellikle askerlik nedeniyle erkek çocuklarına Türkçe isim vermek zorunda bırakılmış bir halktır. 6-7 Eylül 1955 olaylarında ise, gayrimüslim olan bu halk, yaşatılan baskı ve korku psikolojisiyle Avrupa'ya zorunlu göç etmek zorunda bırakılmıştır.

Daha sonra, 1974'te Kıbrıs Savaşı’nda özellikle Turabdin'de "gayrimüslimleri öldürmek vaciptir" anlayışı ile hareket eden birtakım gerici çevreler tarafından korku cenderesi ve akabinde 12 Eylül 1980 faşist darbesi yüzünden yine aynı baskılar ve zorbalıklar sistematik olarak özellikle bölgede kendini ağır bir biçimde hissettirince ana yurtlarından ayrılmak zorunda kalmışlardır.

Şimdi ise Süryanilerin dinî merkezi olan ve 12 bin rahibin mezarı bulunan Mardin Midyat'taki Mor Gabriel Manastırı üzerinde çok çirkin oyunlar oynanmaktadır.

Cumhuriyet dönemindeki ilk resmî sınırları 1938 tarihinde çizilmiştir. İl özel idaresi Manastırın doğu, batı, kuzey ve güney hudutlarını tespit etmiş, mevki adları tek tek yazılmıştır.

Midyat Kaymakamlığı da krokilerin çizilip komşu köylerin onaylamasını istemiş ve Eğlence, Yayvantepe, Güngören, Çandarlı ve Tolgalı köyleri bu krokileri onaylayarak doğrulamıştır ancak 1950'de devlet bu kez uçaktan fotoğraflayıp harita çizdirdiğinde 1938'de çizilen krokiyle örtüştüğü ortaya çıkmıştır.

Manastır, bu sınırlar içinde kalan gayrimenkulleri için yetmiş yıldır bu devlete vergi ödüyor.

Manastır arazisinin sınırları iki yıl öncesine kadar bir sorun yaratmamıştır, ta ki 2008 Ağustosunda Manastıra komşu Çandarlı, Eğlence ve Yayvantepe köylerine kadastrocular gelinceye kadar.

Önceden sınırları tespit edilmiş olan ama kadastro çalışması ilk kez yapılıyor olması birtakım sorunları yeniden gündeme taşımıştır.

Kadastronun yaptığı paylaşıma göre Manastır, iki köye toplam 1.100 dönüm toprak verecekti, bu da sahip olduğu arazinin yarısını yitirmesi anlamındadır.

Manastırın itirazıyla olay kadastro mahkemesine gelmiş, mahkeme kadastro müdürlüğünün çizdiği sınırları aynen onaylamıştır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen tamamlayınız.

Buyurun.

M. NURİ YAMAN (Devamla) – Ayrıca, kadastro yeni sınırları belirledikten sonra, hazine de Manastırdan davacı olmuştur.

Hazine, Manastır topraklarının bir bölümünün tarıma uygun olmadığını, bu nedenle devlet tasarrufuna geçmesi gerektiğini belirterek buralara ihtiyati tedbir konulmasını sağlamıştır.

Değerli arkadaşlar, biz, bütün bu gelişmelerin arkasında yatan gerçekleri çok iyi bilmekteyiz. Toprak tamamen bahanedir. Köylülerin arkasındaki gerçek gücü herkes bilmelidir.

Manastırın mahkemelik olduğu köylerden iki tanesi hâlen köy korucuları tarafından ve bu araziler de bunlar tarafından kullanılmaktadır. Korucuların bölgede devletin gücünü arkasına alarak neler yaptığını, nasıl yasa dışı işlere karışarak bölge insanını korku ve baskı altında tuttuğunu hepimiz bilmekteyiz.

Mardin'de sadece 2.000-2.500 civarında Süryani kalmıştır. Asıl amaç, geriye kalan bir avuç Süryani'yi de bu topraklardan kaçırmak ve bütün mallarına ve mülklerine el koymak olduğunu belirtir, yüce Meclisi saygıyla selamlarım. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Yaman.

Gündem dışı üçüncü söz Türk dünyasıyla ilişkilerin geliştirilmesi için yapılması gerekenler hakkında söz isteyen Tokat Milletvekili Reşat Doğru’ya aittir.

Buyurun Sayın Doğru. (MHP sıralarından alkışlar)

3.- Tokat Milletvekili Reşat Doğru’nun, Türk dünyasının sorunlarına ve Türk dünyasıyla ilişkilerin geliştirilmesi için yapılması gerekenlere ilişkin gündem dışı konuşması

REŞAT DOĞRU (Tokat) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türk dünyası sorunları ve ilişkilerin geliştirilmesiyle ilgili söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

“Türk dünyası” denince, Türk soyundan gelen, Türkçe konuşan, ortak dile, ortak kültüre, ortak değere sahip insan topluluğu anlaşılmaktadır.

“Türk dünyası” kavramı oldukça geniş bir coğrafyayı ilgilendirmektedir. Kuzey Buz Denizi’nden Afrika içlerine, Çin’in içlerinden Balkanların daha ötesine kadar uzanan muazzam bir coğrafya, bu terimin ilgi alanına girmektedir.

Bu geniş coğrafyada yaşayan Türk soyluların tamamı bağımsız kendi devletlerinde yaşamamaktadır. Başta Türkiye olmak üzere, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Türkler bağımsız devletlerinde yaşamaktadır. Buna karşılık, İran, Irak, Afganistan, Yunanistan, Makedonya, Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan, Romanya ve benzeri ülkelerde yaşayan Türklerin ise ayrı bir idari bölgeleri yoktur. Daha küçük Türk topluluklarının ise ne belli bir bölgeleri vardır ne de azınlık statüsüne sahiptirler.

Sayın milletvekilleri, Türk dünyasındaki devletler arasında da çok önemli sorunlar vardır. Bu sorunlar Türkiye Cumhuriyeti devletini ilgilendirmeli ve çözümlerinde de yardımcı olunmalıdır. Bakınız bunlardan bazıları olarak: Ahıska Türklerinin ana vatanı, malum olduğu üzere, günümüz Gürcistan’ının Ahıska bölgesidir; Stalin tarafından İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkistan’a gönderilmişlerdir; nüfuslarının yarısı bu sürgün sırasında kırılmıştır. Bugün, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Rusya Federasyonu’nun değişik bölgelerinde dağınık olarak yaşayan Ahıskalılar, ana vatanlarına dönme mücadelesi veriyorlar.

Bununla ilgili dernekler kurdular. Ne yazık ki, Gürcistan yönetimi “Türk” olarak dönüşlerine izin vermemektedir. Ancak, “Müslümanlaşmış Gürcü” kimliğini kabul ederlerse bölgeye dönebilecekleri konusunda bir teklifte bulunmuştur. Dönmüş olsalar da başka bir problemle karşılaşacaklardır. O da şudur: Ahıska bölgesine Sovyetler döneminde Ermeniler yerleştirilmişlerdir. Ermeniler, Gürcistan’ın hemen her bölgesinde vardırlar ve çoğu da “Gürcü” kimliği taşımaktadırlar.

Sayın milletvekilleri, Ahıska Türklerinin eski topraklarına geri dönmelerinde Türkiye Cumhuriyeti devletine de çok önemli görevler düşmektedir.

Türk dünyasında etnik sorunlara dikkat edilmelidir. Geçmişten bugüne kadar devam eden kardeş kavgaları hâlen devam etmektedir. Bu kavgaların arkasında bu bölgelerde emeli olan güçlerin olduğu bir gerçektir.

Sovyetlerin dağılma sürecinde çoğunlukla Fergana Vadisi’nde yaşayan Ahıska Türkleri ile Özbekler arasında çatışmalar yaşanmıştı. Bu çatışmaların neticesinde Ahıska Türkleri bölgeyi terk etmek zorunda kalmışlar ve çoğunlukla Rusya Federasyonu’na yerleşmişlerdi. Ne yazık ki, yeni yerleştikleri bölgelerde de Rusların baskılarıyla karşı karşıya kaldılar.

Kırgız Türkleri, Özbekistan’ın Fergana Vadisi’nin Kırgızistan’a sınır olan bölgelerinde yaşamaktadırlar. Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde bu bölgede Özbekler ile Kırgızlar arasında etnik çatışmalar yaşanmıştır. Çatışmalar Kırgızistan’a da yayılmış ve oldukça zor önlenmişti. Hem Kırgızistan’da hem de Özbekistan’da yakın zamanda yaşanan olaylar, ölümlere varan sonuçlar meydana getirmiştir. Olaylar ne kadar siyasi gibi görünse de arkasında etnik kızışma yatmaktadır. Bu bölgeye oldukça dikkat etmek ve Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak yardım etmek mecburiyetindeyiz.

Sayın milletvekilleri, bunların yanında Karabağ sorunu çok önemlidir, çözümsüz bir şekilde beklemektedir. Azerbaycan’la birlikte bu konu da bizim konumuz olmalıdır. İşgal bitmeli ve Azeriler kendi öz topraklarına dönmelidir. Ayrıca, Doğu Türkistan Türkü’nün yaşadıklarını, Kerkük, Musul ve Irak Türklerinin yaşamış olduklarını da unutmamak gerekir.

Sayın milletvekilleri, günümüzde Türk dünyası misyonerlerin cirit attığı bir bölge hâline gelmiştir. Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte dünyanın hemen her Hristiyan ülkesinden misyonerler bölgeye akın etmiş ve 19’uncu yüzyıldaki Rus papazları gibi  bölge insanını Hristiyanlaştırma gayreti içine girmişlerdir. Bu misyonerler, özellikle Sibirya, İdil-Ural bölgesi, Kazakistan ve Kırgızistan’da faaliyet içindedirler. Bu konuda Türkiye Cumhuriyeti devletine ve Diyanet İşleri Başkanlığına çok önemli görevler düşmektedir.

Türklerin yaşadığı ülkelerle ekonomik, siyasi ve kültürel iş birliğini kalıcı hâle getirecek çalışmalar yapmak, ilgili ülkelerle Türkiye’yi ve Türk kültürünü öğretecek kurumlar kurmamız gerekmektedir.

İsmail Gaspıralı’nın söylediği gibi, dilde, işte, fikirde birlik en önemli konumuz olmalıdır. Bunun başı da dildir. Türk dünyasının bugünkü bölünmüşlüğünün, ayrılığının temelinde ortak alfabe eksikliği yatmaktadır. Alfabe sorununu çözmeden Türk dünyasının ruh birlikteliğini sağlamak mümkün görünmemektedir. Türk dünyasının bütün sorunlarının, hatta ekonomik sorunlarının bile temelinde alfabe ayrılığı yatmaktadır.

Sayın milletvekilleri, Orta Asya ülkelerinde turizm potansiyeli çok yüksektir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun.

REŞAT DOĞRU (Devamla) – Teşekkür ederim.

İlgili ülkelerle turizm potansiyelini değerlendirmeli ve oraları turizme açarak onlara destek olmalıyız.

Ayrıca, 1990’lı yıllarda oluşturulan Büyük Öğrenci Projesi’nin çok büyük sorunları vardır. Büyük Öğrenci Projesi Türk dünyasının geleceğidir, Büyük Öğrenci Projesi’ne destek olmak mecburiyetindeyiz. Gençlik programları yaparak Türk dünyası gençleri kaynaştırılmalıdır.

Avrupa Birliği başta olmak üzere 3 milyonun üzerinde Türkiye Türkü yurt dışındadır. İlgili ülke yöneticileriyle birlikte bu insanlarımızın eğitim, kültür, siyasal ve sosyal hakları konusunda çalışmalar yapılmalıdır. Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı, TİKA kuruluşu kuruluş amaçlarına yönelmeli ve Türk dünyasına gözlerini çevirmelidir. “Türk dünyası ortak pazarı” mutlaka kurulmalı, İpek Yolu canlandırılmalıdır. Sonuçta da hepimizin istediği ve beklenen müstakil “Türk dünyası bakanlığı” kurulmalıdır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; unutmamalıyız ki bizlerin Türkiye olarak onların yanında bulunmamız ve onlara destek olmamız, gelecekte dünya üzerinde söz sahibi ülke olmamızın da yolunu açacaktır diyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Doğru.

Gündeme geçiyoruz.

Meclis araştırması açılmasına ilişkin dört önerge vardır, ayrı ayrı okutuyorum:

V.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) Meclis Araştırması Önergeleri

1.- Batman Milletvekili Ayla Akat Ata ve 19 milletvekilinin, üniversite öğrencilerinin karıştığı saldırı olaylarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/829)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Türkiye'de giderek artış gösteren ve kamuoyuna yansıyan üniversite öğrencilerinin karşı karşıya kaldığı baskı ve saldırıların kimler tarafından ve hangi amaçla gerçekleştirildiğinin açığa çıkarılması, olayda sorumluluğu bulunan kişi ve kurumların tespit edilmesi ve öğrencilerin hiçbir can güvenliği kaygısı taşımadan eğitimlerini tamamlayabilmeleri için gereken önlemlerin belirlenebilmesi amacıyla Anayasa’nın 98'inci, İçtüzüğün 104 ve 105'inci maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılmasını arz ederiz.

1) Ayla Akat Ata                       (Batman)

2) Selahattin Demirtaş                (Diyarbakır)

3) Gültan Kışanak                      (Diyarbakır)

4) Bengi Yıldız                          (Batman)

5) Akın Birdal                            (Diyarbakır)

6) Emine Ayna                           (Mardin)

7) Fatma Kurtulan                      (Van)

8) Hasip Kaplan                         (Şırnak)

9) Hamit Geylani                       (Hakkâri)

10) İbrahim Binici                      (Şanlıurfa)

11) M. Nuri Yaman                   (Muş)

12) Mehmet Nezir Karabaş        (Bitlis)

13) Mehmet Ufuk Uras             (İstanbul)

14) Osman Özçelik                    (Siirt)

15) Özdal Üçer                          (Van)

16) Pervin Buldan                      (Iğdır)

17) Sebahat Tuncel                    (İstanbul)

18) Sevahir Bayındır                  (Şırnak)

19) Sırrı Sakık                           (Muş)

20) Şerafettin Halis                    (Tunceli)

Gerekçe:

Toplumsal değişim ve gelişim kurumları olan üniversiteler, bireylerin kendilerini özgürce ifade ettiği alanlar olarak kabul edilmektedir. Ancak 1980 darbesiyle birlikte üniversitelerde muhalif kimliğe sahip olan öğrenciler yoğun saldırı ve baskılara maruz kalmıştır. Özellikle son günlerde üniversitelerde okuyan muhalif kimliğe sahip öğrencilere yönelik saldırılar giderek artmış ve kaygı verici düzeye ulaşmıştır. Son olarak, Muğla'da 11 Mayıs tarihinde gözaltına alınan arkadaşlarının serbest bırakılması için Muğla Hamdi Bey Polis Karakolu önünde toplanan Kürt öğrencilere yönelik saldırı gerçekleşmiş, akabinde güvenlik güçlerinin gaz bombası ve ateşli silah kullanarak müdahalesiyle gelişen olaylarda Şerzan Kurt isimli 21 yaşındaki üniversite öğrencisi aldığı kurşun yarası sonucu ağır yaralanmış, kısa bir süre sonra ise yaşamını yitirmiştir. 11 Mayıs tarihinde başlayan olaylar, 12 Mayıs akşam saatlerinde daha da artmış ve gelişen olaylar sonucu yaklaşık 10 kişi yaralanmış, 100’den fazla kişi gözaltına alınmış, Kürt kökenli öğrencilerin evlerine yönelik baskınlar gerçekleşmiştir. Yetkililer tarafından, "her şey kontrol altında" şeklinde açıklama yapılmış olmasına karşın, çevre ilçelerden Muğla kent merkezine geldiği belirtilen kalabalık gruplar nedeniyle Kürt öğrencilerin yeni saldırılara maruz kalabilecekleri ve can güvenliklerinin bulunmadığı İnsan Hakları Derneği tarafından ifade edilmiştir.

Kısa bir süre öncesinde ise Manisa Demirci'de okuyan Kürt kökenli öğrencilerin evleri basılarak tahrip edilmiş, öğrencilere yönelik ise fiziki saldırılar gerçekleşmiştir. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi bahar şenliklerinde stand açan öğrencilere yönelik baskı uygulanmış, şenlik sonrasında gerçekleştirilen saldırı sonucu 2 öğrenci yaralanmıştır. Yaşanan saldırının ardından yurt önünde toplanan gençlere güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucu çok sayıda öğrenci gözaltına alınmıştır. Ege Üniversitesi bahar şenlikleri kapsamında stand açan öğrencilere yönelik gerçekleştirilen saldırıda yaralananlar olmuş, saldırıyı düzenleyen kişilerin ise güvenlik güçleri tarafından korunduğu iddia edilmektedir. Harran Üniversitesi Osman Bey Kampüsü'nde Kürt öğrencilerin ülkücü olduğu belirtilen bir grup tarafından silahla taciz edildikleri kamuoyuna yansımıştır. Saldırıyı düzenleyenler hakkında suç duyurusunda bulunmak isteyen öğrencilere jandarma tarafından müdahale edildiği belirtilmektedir. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde okuyan öğrencilerin başka bir üniversiteden geldikleri belirtilen ülkücü bir grubun saldırısına uğraması ile başlayan olaylar sonucu çok sayıda öğrenci gözaltına alınmıştır. Yine Dicle Üniversitesi yönetimi tarafından öğrenciler üzerindeki baskıların giderek arttığı, bu baskıların son örneği olarak da üniversite öğrencilerinin gerçekleştirmek istediği bahar şenliklerine güvenlik güçlerince aşırı güç kullanılarak müdahale edilmesidir. Gerçekleştirilen müdahale sonucunda çok sayıda öğrencinin gözaltına alındığı kamuoyuna yansımıştır.

Son dönemlerde üniversitelerde artarak devam eden ve çoğu üniversite öğrencisi olmayan kişiler tarafından gerçekleştirilen saldırı ve provokasyonlara güvenlik güçlerince gereken müdahalenin yapılmaması, saldırıya maruz kalan kişilerin gözaltına alınması, saldırıların Türkiye genelinde eş zamanlı olarak yoğunlaşması, Kürt öğrencilere yönelik bu saldırılar üzerinden toplumsal gerginliğin yaratılmaya çalışıldığının göstergesidir. Yaşanan olaylar farklı görüşteki küçük gruplar arasında çıkan çatışmaların büyümesi sonucu değil, belli bir merkezden bilinçli olarak ülkenin tümünde kutuplaşmayı arttırmaya yönelik provokatif girişimler olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Nitekim üniversite öğrencilerinin maruz kaldığı hak ihlalleri konusunda, insan hakları alanında faaliyet yürüten kuruluşlar tarafından bir takım raporlar hazırlanarak kamuoyuna sunulmuştur. Karabük Üniversitesi, Afyon Kocatepe Üniversitesi ve Muğla Üniversitesi'nde yaşanan hak ihlalleri hakkında hazırlanan raporlarla konuya dikkat çekilmeye çalışılmıştır.

2.- Batman Milletvekili Bengi Yıldız ve 19 milletvekilinin, PTT Genel Müdürlüğünde çalışan taşeron işçilerin sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/830)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

PTT Genel Müdürlüğü'nde çalışan "Taşeron İşçilerin" yaşadıkları sorunların araştırılması amacıyla Anayasa'nın 98, İçtüzüğün 104 ve 105' inci Maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılmasını arz ederim.

1) Bengi Yıldız                            (Batman)

2) Selahattin Demirtaş                 (Diyarbakır)

3) Gültan Kışanak                       (Diyarbakır)

4) Ayla Akat Ata                         (Batman)

5) Akın Birdal                             (Diyarbakır)

6) Emine Ayna                            (Mardin)

7) Fatma Kurtulan                       (Van)

8) Hasip Kaplan                          (Şırnak)

9) Hamit Geylani                         (Hakkâri)

10) İbrahim Binici                       (Şanlıurfa)

11) M. Nuri Yaman                     (Muş)

12) Mehmet Nezir Karabaş         (Bitlis)

13) Mehmet Ufuk Uras               (İstanbul)

14) Osman Özçelik                      (Siirt)

15) Özdal Üçer                            (Van)

16) Pervin Buldan                       (Iğdır)

17) Sebahat Tuncel                      (İstanbul)

18) Sevahir Bayındır                   (Şırnak)

19) Sırrı Sakık                             (Muş)

20) Şerafettin Halis                      (Tunceli)

Gerekçe

Kamu kuruluşlarında kamu hizmetlerinin taşeron firmalar aracılığıyla ucuz ve güvencesiz işgücü ile yürütülmesi son zamanlarda giderek artan bir uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır. PTT Genel Müdürlüğü de başlangıçta sadece posta ayrımı için taşeron işçi alırken, bugün adi posta, taahhütlü-iadeli, APS, koli dağıtım hizmetleri için de taşeron işçi çalıştırmaktadır. Taşeron işçiler asgari ücrete, iş güvencesiz, örgütlenememe ve herhangi bir sendikaya üye olma haklarından yoksun olarak çalıştırılmaktadırlar. Sözleşmeleri sürekli yenilendiği için yıllık izinlerini kullanmayı, ihbar ve kıdem tazminatını kazanmayı da hak edemiyorlar. Kadrolu personeller gibi aynı işi yapan, aynı kıyafeti giyen, aynı masalarda, aynı cihetlerde çalışan ve diğerleri gibi "postacı" olarak adlandırılan firma çalışanları ne yazık ki aynı ücreti almamakta aynı hak ve yetkilere sahip olamamaktadırlar.

Görev sırasında kadrolu personeller belediyelerin toplu ulaşım araçlarından ücretsiz yararlanırken firma çalışanlarına ücretsiz paso hakkı verilmediğinden aldıkları asgari ücretin önemli bir kısmını ulaşıma harcamak zorunda kalmaktadırlar. PTT Genel Müdürlüğü ise kendi işini yapan işçilere tanıması gereken en asgari hakları dahi görmezden gelmektedir. PTT Genel Müdürlüğünde çalışan taşeron işçilerin yaşadıkları sorunlar yalnızca ücret, iş güvencesiz çalışma, sosyal haklarının olmaması ile sınırlı değil. Bu sorunlara ek olarak; yazlık ve kışlık olmak üzere verilen elbiselerin yedeklerinin verilmemesi, kargo servisinde görevlendirilen firma çalışanları günde ortalama 16 saat çalıştırılmaları ve mesai ücreti ödenmemesi, bayram ve tatil günlerinde de çalıştırıldığı halde mesai, yol, yemek ücreti ödenmemesi, kadrolu personele verilen banka promosyonlarının taşeron firma çalışanlarına verilmemesi sayılabilir. Taşeron işçilerin yaşadıkları en önemli sorun ise firma çalışanları sorunlarını dile getirdiklerinde işlerini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Taşeron işçiler bu kadar sorun yaşarken taşeron firmalar ise PTT Genel Müdürlüğü'nün bütün ayrıcalıklarından kolaylıkla yararlanabildiği dile getiriliyor.

PTT'de çalışan taşeron işçilerinin sorunlarının tespiti ve acilen çözülmesi, yıllık izinlerinin kullandırılması, çalışma saatlerinin sekiz saat olarak düzenlenmesi, fazla çalışma ücretlerinin ödenmesi, banka promosyonlarından yararlanabilmesi, yapılan sözleşmelerin şeffaf olması, iş güvencesinin sağlanması, sendikalaşmalarının önündeki engellerin kaldırılması, eşit işe eşit ücret ilkesine göre çalışmalarının sağlanabilmesi için bir araştırma komisyonunun kurulması büyük önem arz etmektedir.

3.- Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal ve 19 milletvekilinin, Zonguldak havzası taş kömürü ocaklarındaki taşeronlaşma ile iş ve işçi güvenliği sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/831)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Zonguldak havzasındaki taş kömürü ocaklarındaki taşeronlaştırmanın boyutlarının ortaya çıkarılması, iş güvenliğini ve iş güvencesine olumsuz etkilerinin saptanması, bir daha iş kazalarının yaşanmaması ve ölümlü kazalarla karşılaşmamak için gerekli önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98'nci, İçtüzük'ün 104 ve 105'inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasını saygıyla dilerim. 21.05.2010

1) Akın Birdal                                (Diyarbakır)

2) Selahattin Demirtaş                    (Diyarbakır)

3) Gültan Kışanak                          (Diyarbakır)

4) Ayla Akat Ata                           (Batman)

5) Bengi Yıldız                              (Batman)

6) Emine Ayna                               (Mardin)

7) Fatma Kurtulan                          (Van)

8) Hasip Kaplan                             (Şırnak)

9) Hamit Geylani                           (Hakkâri)

10) İbrahim Binici                          (Şanlıurfa)

11) M. Nuri Yaman                       (Muş)

12) Mehmet Nezir Karabaş            (Bitlis)

13) Mehmet Ufuk Uras                 (İstanbul)

14) Osman Özçelik                        (Siirt)

15) Özdal Üçer                              (Van)

16) Pervin Buldan                          (Iğdır)

17) Sebahat Tuncel                        (İstanbul)

18) Sevahir Bayındır                      (Şırnak)

19) Sırrı Sakık                               (Muş)

20) Şerafettin Halis                        (Tunceli)

Gerekçe:

Sanayinin en önemli girdilerinden olan taş kömürü ülkemizde sadece Zonguldak havzasında elde edilmektedir. Havzada yaklaşık 150 yıldan beri taş kömürü ocağı işletilmektedir. Havzadaki işletmeden sorumlu olan Türkiye Taş Kömürü Kurumu 1991 yılındaki "büyük madenci grevinden" sonra sendikanın etkisini azaltmaya yönelik politikalar geliştirmiştir. Bu politikalar arasında işçi sayısını azaltma, ocakları kapatma, ocakları taşeron firma eliyle işletme sayılabilir. Dünyanın en zor işçiliği kabul edilen maden işçiliğinde birikim, deneyim ve iş arkadaşına güvenme önde gelmektedir. Taşeron firmalar ise iş güvenliğini tehlikeye düşürecek ölçüde deneyimsiz, sendikasız, güvencesiz işçi çalıştırmayı yeğlemektedir. Bunun yanı sıra teknik açıdan gerekli sayıda mühendis çalıştırmaktan da kaçınmaktadırlar.

2004 yılında Maden Kanunu değiştirilmiştir. Bu değişiklikle beraber taşeronlaştırma ve bunun sonucunda da iş kazaları ve kazalara bağlı ölümler artmıştır.

Maden Mühendisleri Odasının verilerine göre taşeronlaşmanın arttığı 2004 yılında 2 İlde meydana gelen maden kazalarında yaşamını yitirenlerin sayısı 22'dir. 2005'de 1 İlde olan kazada yaşamını yitirenlerin sayısı 18 olmuştur. 2006 ve 2007'de 3 İlde olan kazalarda yaşamını yitirenlerin sayısı 21 ve 7'dir. 2008'de 22 ilde 43 işçi yaşamını yitirmiştir. 2009'da ise 24 İldeki 62 kazada 92 işçi yaşamını yitirdi. 2010'nun ilk 4 ayında 15 İlde 25 ölümlü kaza oldu. Bu kazalarda 37 kişi yaşamını yitirmiştir. Bu rakamlara Karadon'daki kaza dahil değildir.

Havzada örgütlü Genel Maden İşçileri Sendikasının verileri de bu istatistikleri doğrular niteliktedir. Buna göre, özel işletmelerde 2009 yılı içinde 100 bin tona isabet eden ölüm oranı 2.46 kat artmıştır. Zonguldak taş kömürü havzasında 2000-2009 yılları arasında meydana gelen 25 bin 655 iş kazasının, 63'ü ölümle sonuçlanmıştır.

Bu istatistiklerle Türkiye, Avrupa'da birinci, Dünyada üçüncü sıradadır.

Bilim insanları yaptıkları açıklamalarla kömür madenciliğine yatırım yapılmadan 540 metre altında asgari ücretle işçi çalıştırılamayacağını ve en önemli eksikliklerin başında havalandırmaya önem verilmemesi olduğunu belirtmektedirler.

Bütün bunlar Sayın Başbakan'ın söylediği gibi kader değildir. Yürütülen neo liberal ekonomi politikalarının bir sonucudur.

Dünya standartlarına göre maden ocaklarında:

-i ki havalandırma grubu olmalı,

- yeraltı çalışmalarında en az iki ayrı yoldan yerüstü bağlantısı olmalı,

-kurtarma teşkilatı olmalı,

- ocak içindeki makineler alev sızdırmaz özellikte olmalı,

- gazlar kontrol altına alınmalı.

- Bütün bunların yanı sıra etkin bir denetim olmalıdır.

Yurttaşlarımızın yaşamı, iş güvenliği ve iş güvencesi maddi değerlerle karşılaştırılamayacak kadar önemlidir. Son yaşanan kaza da göstermiştir ki, taşeronlaştırma iş güvenliğini tehlikeye atmakta ve ölümlü kaza sayısı artmaktadır.

Bu çerçevede, Zonguldak havzasındaki taş kömürü ocaklarındaki taşeronlaştırmanın boyutlarının ortaya çıkarılması, iş güvenliğini ve iş güvencesine olumsuz etkilerinin saptanması, bir daha böyle iş kazalarının yaşanmaması ve ölümlü kazalarla karşılaşmamak için gerekli önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis Araştırma Komisyonu kurulması yerinde olacaktır. 21.05.2010

4.- Van Milletvekili Özdal Üçer ve 19 milletvekilinin, üniversite öğrencilerinin barınma sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/832)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na

Kredi ve Yurtlar Kurumu bağlı yurtların durumunun tespiti, öğrencilerinin yaşadıkları barınma ve beslenme sorunlarının neler olduğunun belirlenmesi, öğrencilerin daha sağlıklı bir ortamda üniversite eğitim öğretimlerini tamamlayabilmeleri için alınacak önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasa'nın 98, İçtüzüğün 104 ve 105'inci Maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılmasını arz ederim.

1) Özdal Üçer                              (Van)

2) Selahattin Demirtaş                 (Diyarbakır)

3) Gültan Kışanak                       (Diyarbakır)

4) Ayla Akat Ata                         (Batman)

5) Bengi Yıldız                            (Batman)

6) Akın Birdal                             (Diyarbakır)

7) Emine Ayna                            (Mardin)

8) Fatma Kurtulan                       (Van)

9) Hasip Kaplan                          (Şırnak)

10) Hamit Geylani                       (Hakkâri)

11) İbrahim Binici                       (Şanlıurfa)

12) M. Nuri Yaman                     (Muş)

13) Mehmet Nezir Karabaş         (Bitlis)

14) Mehmet Ufuk Uras               (İstanbul)

15) Osman Özçelik                      (Siirt)

16) Pervin Buldan                       (Iğdır)

17) Sebahat Tuncel                      (İstanbul)

18) Sevahir Bayındır                   (Şırnak)

19) Sırrı Sakık                             (Muş)

20) Şerafettin Halis                      (Tunceli)

Gerekçe

Türkiye'de 94'ü devlet, 45'i vakıf olmak üzere toplam 139 üniversite bulunuyor. Bu üniversitelerin 3'te 1’inden fazlası üç büyük ilde toplanıyor. Bu üniversitelerde 2 milyon 924 bin 281 öğrenci eğitim-öğretim görmektedir.

Yoksulluk, psikolojik sorunlar, ders yükü, aileye yük olmama, ideolojik baskı, parasızlık, işsiz kalma kaygısı, sınav stresi gibi birçok sorunla mücadele ederek mesleğe ve hayata hazırlanan üniversite öğrencilerinin en büyük problemlerinin başında barınma ve beslenme sorunları gelmektedir.

Üniversite gençliğinin büyük çoğunluğu öğrenim için ailesinin yanından ayrılmak zorunda kalmaktadır. Son yıllarda artan üniversite sayısı, öğrenci kapasitelerinin yükseltilmesi ve buna karşılık öğrenci yurt kapasitelerinin yetersiz kalması üniversite öğrencilerinin barınma sorununu had safhaya ulaştırmıştır.

Bugün Kredi ve Yurtlar Kurumuna bağlı toplam 236 yurt bulunmaktadır. Bu yurtların toplam kapasitesi 215.717'dir. Bu kapasite toplam öğrenci sayısının yüzde 10'unu bile karşılamamaktadır. Ayrıca bu yurtların ısınmadan temizliğe, güvenlikten personel yetersizliğine kadar birçok sorunu bulunmaktadır. Yurtların büyük bir bölümünde, odalar ranza sistemli olup tuvalet ve banyolar katlardaki tüm öğrenciler tarafından ortak kullanılmaktadır. Yurtların sadece yüzde 0,68'inde odalar karyola tipi olup, her bir odanın içinde tv-buzdolabı, çalışma masası ve kitaplık bulunmakta ve tuvalet ile banyo oda içinde yer almaktadır.

Yurtların aylık ücretleri 90 TL ile 175 TL arasında değişmektedir. Bu yurtlarda öğle yemeği hariç öğrenci başına kahvaltı ve akşam yemeği bedeli ortalama 4 TL'dir. Öğle yemeği yemeyen bir öğrencinin sadece aylık yurt ücreti ve yemek bedeli en az 210 TL'dir. Devletin ise bir öğrenciye verdiği burs/öğrenim kredisi tutarı ise 200 TL'dir. Öğle yemeği, ulaşım, kırtasiye, giyim, sosyal yaşam masraflarını da eklediğimizde bir öğrencinin aylık giderinin öğrenciye verilen burs/kredi miktarının en az üç dört katını bulacağı aşikârdır.

Kredi ve Yurtlar Kurumu'nun yurtlarında kalma olanağı bulamayan üniversite öğrencilerinin yüzde 90'nından fazlası ise uygun barınma ve sağlık koşullarından yoksun olarak özel yurtlarda, kiralık apartman dairelerinde, pansiyonlarda ya da cemaatlerin ağına düşerek cemaat evlerinde kalmakta ve çoğu zaman öğrenimlerini güç koşullarda sürdürmektedirler.

Konuta yerleşen öğrencilerin yaşadıkları sorunların başında konut sahiplerinin öğrenciye kiralık konut vermek istememesi, konut kiralarının öğrenci için fazla yüksek olması, yüksek miktarda depozito istenmesi, uygun ev arkadaşı bulmada güçlük yaşanması, ev eşyasının bulunmaması, ikinci el kırık dökük eşyalar kullanılmak zorunda kalınması, konutun yetersiz gün ışığı alması, rutubetli olması, konutların küçük olması, yeterince ısınmaması gelmektedir.

Özel yurtlara ya da pansiyonlara yerleşmek zorunda olan öğrencilerden çok büyük miktarlarda ücret talep edilmektedir. Bu da öğrencilerin çok ciddi ekonomik sorunlar yaşamasına neden olmaktadır. Özel yurtların ve pansiyonların ücretleri yıllık 3 bin 500 TL ile 10 bin TL arasında değişmektedir.

Ekonomik sorunlar nedeni ile konuta, özel yurtlara ya da pansiyonlara yerleşemeyen öğrenciler ise cemaatlerin ağlarına düşerek cemaat evlerine gitmek zorunda kalmaktadırlar. Çok ciddi bir ideolojik baskıya maruz kalmakta ve özgürlükleri neredeyse tamamen kısıtlanmaktadır.

Barınma, beslenme ve sağlık faktörleri birbiri ile oldukça ilişkilidir. Genç bireylerin barınma ve beslenme alanındaki sorunları sağlığı etkilemekte, sağlıksız ortamlarda yeterli ve dengeli beslenememesi öğrencilerin sağlığını bozmaktadır. Yapılan araştırmalar, genel olarak üniversite gençlerinde yetersiz ve dengesiz beslenmeye bağlı birçok rahatsızlığın görüldüğünü bunların başında zayıflık veya tam tersi obezite sorununun geldiğini belirtmektedirler.

Öğrenciler için her şeyden önce sağlıklı barınma alanları oluşturulmalı, yurtların kapasitesi arttırılmalı, var olan yurtlardaki yaşam koşulları bir an önce iyileştirilmelidir. Öğrencilerin yeterli ve dengeli beslenebilmeleri, ailelerine yük olmadan eğitim öğretimlerini tamamlayabilmeleri için burs ve kredi miktarları arttırılmalıdır. İnsanların yaşadıkları yerler fiziksel ve ruhsal sağlıkları açısından oldukça önemlidir ve bireyin sağlığına yaşam kalitesine ve mutluluğuna doğrudan etki etmektedir. Kredi ve Yurtlar Kurumu bağlı yurtların durumunun tespiti, öğrencilerinin yaşadıkları barınma ve beslenme sorunlarının neler olduğunun belirlenmesi, öğrencilerin daha sağlıklı bir ortamda üniversite eğitim öğretimlerini tamamlayabilmeleri için alınacak önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılması büyük önem arz etmektedir.

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Önergeler gündemdeki yerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki görüşmeler, sırası geldiğinde yapılacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup oylarınıza sunacağım:

VI.- ÖNERİLER

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri

1.- (10/694) esas numaralı Meclis Araştırması Önergesi’nin ön görüşmelerinin, Genel Kurulun 14/7/2010 Çarşamba günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin MHP Grubu önerisi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu; 14.07.2010 Çarşamba günü (bugün) toplanamadığından Grubumuzun aşağıdaki önerisinin İçtüzüğün 19 uncu Maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederim.

Saygılarımla.

                                                                                                             Mehmet Şandır

                                                                                                                   Mersin

                                                                                                     MHP Grup Başkanvekili

Öneri:

Türkiye Büyük Millet Meclisinin Gündeminin, Genel Görüşme ve Meclis Araştırması Yapılmasına Dair Öngörüşmeler Kısmında yer alan 10/694 esas numaralı, “Çiftçilerin sulamada kullandıkları elektrik borçları ile aylık fatura uygulamasının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla” Anayasanın 98. ve İçtüzüğün 104 ve 105. Maddeleri Gereğince Meclis Araştırması önergelerinin görüşmelerinin Genel Kurulun 14.07.2010 Çarşamba günlü birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi grup önerisi lehinde söz isteyen Hasan Çalış, Karaman Milletvekili.

Buyurun Sayın Çalış. (MHP sıralarından alkışlar)

HASAN ÇALIŞ (Karaman) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; sözlerime başlarken yüce heyetinize saygı ve selamlarımı arz ediyorum.

Kıymetli arkadaşlar, çiftçilerimizin sulama amaçlı kullandıkları elektrik borçları ve yine bu kesime yönelik başlatılan aylık fatura uygulaması konusundaki araştırma önergemizin bugün Genel Kurul gündemine alınmasıyla ilgili Milliyetçi Hareket Partisi Grubumuzun önergesi üzerinde söz aldım. Bu vesileyle çiftçimizin bu konudaki sıkıntılarını dile getireceğiz.

Değerli arkadaşlar, Sayın Tarım Bakanımız zaman zaman bu kürsüye çıkıyor, milletimizi tarımla ilgili politikalar ve uygulamaları konusunda aydınlatıyor ama ne enteresan bir durumdur ki Sayın Bakan ne zaman bu kürsüye çıksa ben yanımdaki arkadaşlarıma “Sayın Bakan bizim çiftçiden mi bahsediyor, Sayın Bakan Türkiye'nin çiftçisinden mi bahsediyor?” diye sormak zorunda kalıyorum.

Değerli arkadaşlar, maalesef Sayın Bakanın ve sayın iktidarın uyguladığı tarım politikaları sonucunda çiftçimizin, tarımın bugün içinde bulunduğu durum içler acısıdır. Daha birkaç yıl öncesine kadar dünyada tarımda kendi kendine yeten birkaç ülkeden birisiyken ülkemiz, bugün maalesef et ürünleri, canlı hayvan ithal edilir duruma gelmiştir.

Yine bugün, ne acıdır ki Türkiye yüz ülkeden tarım ürünü ithal etmektedir değerli arkadaşlar. Bu, Ankara Ticaret Odasının bu konuda yapmış olduğu araştırmanın sonucudur, raporudur. Arzu eden arkadaşlar, ilgi duyan arkadaşlar ilgili sayfalara girerek bu konuyu inceleyebilirler. Maalesef, Türkiye gibi bir tarım ülkesi ABD’den pamuk, Fransa’dan arpa, Rusya’dan buğday, Ukrayna’dan mısır, Meksika’dan nohut, Kanada’dan mercimek ithal eder hâle gelmiştir.

Kıymetli arkadaşlar, bugün çiftçimizin en güncel sorunu Toprak Mahsulleri Ofisi önünde yaşadıkları dramdır. Sayın Bakan buğday, arpa ve diğer hububat ürünleriyle ilgili taban fiyatları açıkladı. Bu fiyatları açıkladığı zaman ben çiftçilerimizle görüştüm, ziraat odası temsilcilerimizle görüştüm: “Ne diyorsunuz bu fiyata?” “Bu fiyat bizim maliyetimizi kurtarmaz.”

Bugün yaşadıkları durum nedir? İlan edilen fiyatın 80 kuruş, 100 kuruş altında ürününü vermek zorunda kalıyor. Çiftçimiz ofis kuyruğunda alın terinin, göz nurunun karşılığını alabilmek için saatlerce beklemek zorunda kalıyor. Görevli eksperlerimizin çiftçinin ürününü almamak için âdeta savsaklamakla görevlendirilmiş gibi bir durumu var. Eğer bunun aksini iddia eden varsa ofislerin önündeki kuyruklara ve vatandaşımıza birazcık kulak versin.

Kıymetli arkadaşlar, çiftçi gerçekten zor durumdadır. Çiftçinin bugün düştüğü durum nedir? Yerin altında su durmaktadır, tesis kurulmuştur, ürün tarladadır; bu ürüne suyu vermek için şalteri çevirmesi gerekiyor, çevirememektedir. Niçin? Elektrik borcunu ödeyemediği için. Bugün Türkiye genelinde yirmi yedi bölgedeki 2.500’den fazla sulama kooperatifi başkanının çok önemli bir kısmı sıkıntı yaşamaktadır, bir kısmı hapis yatmakla karşı karşıya kalmış durumdadır.

Kıymetli arkadaşlar, çiftçimizin bu durum karşısında tercihi ne olmaktadır? Çiftçi giderek sulu tarımdan vazgeçmektedir, kuru tarıma geçmek zorunda kalıyor. Kuru tarıma geçmek demek verimin düşmesi demektir, millî servetin heba olması demektir değerli arkadaşlarım. Bugün gerçekten iki yıl öncesine göre 3 çiftçiden 2’si sulu tarımdan vazgeçmek zorunda kalmıştır. Niçin? Elektrik borçlarının altından kalkamadığı için. Konya, Karaman Ovası’nda 1 ton hububat ürününün üzerine arkadaşlar, 160 lira sadece sulamadan dolayı elektrik maliyeti yüklenmektedir. Çiftçinin bunları taşıma şansı, bunları kaldırma şansı yoktur. Çiftçimizin bu sıkıntısını gidermemiz gerekiyor. Türkiye gibi, tarımda önemli bir istihdam sağlayan ülkemizin tarımını içine düştüğü bu sıkıntılı durumdan kurtarmak için halletmemiz gereken pek çok problem vardır ama bu problemlerin en önemlilerinden birisi elektrik borçlarıyla ilgili durumdur. Bugün, MEDAŞ’ın, TEDAŞ’ın kurumları birer birer özelleştiriliyor, özelleştirilirken şirketlere âdeta dikensiz gül bahçesi teslim ediliyor. Çiftçinin devlete olan borçları, gözünün önünde bir korku malzemesi olarak duruyor. Bu birikmiş borçların mutlaka halledilmesi gerekiyor. Bu birikmiş borçları halledemezsek, yarın, çiftçinin kapısına bu borçlardan dolayı da sayın Hükûmetimizin temsilcileri icra göndermenin yolunu açarlarsa, bu çiftçilerimizin pek çoğu yine perişan olacaktır.

Kıymetli arkadaşlar, yine, bu peşin elektrik faturası tahsilatıyla ilgili uygulama, aylık tahsilattır. Aylık tahsilatı bizim çiftçimiz kaldıramıyor çünkü çiftçimizin geliri aylık değil kıymetli arkadaşlar, senenin belirli aylarında mahsulünü satıyor, senenin belirli aylarında mahsulünün karşılığını alıyor. Yörelere göre, bu mahsul gelirine uygun bir ödeme takvimi oluşturup, buna göre tahsilat takvimi oluşturmak gerekiyor.

Arkadaşlar, bugün, çiftçimiz, bankalar, TEDAŞ, tarım kredi ve tefecinin kıskacında gerçekten zor durumdadır. Bugün, ülkemizde yüzde 23,7 istihdam sağlayan tarıma, yüzde 21 istihdam sağlayan sanayiye verilen destekler, kurtarma paketleri uygulanmalıdır. Tarıma bu paketler uygulanmazsa, yarın, ülkemizin çok önemli girdilerinden biri tarım ürünleri ithali olacaktır.

Kıymetli arkadaşlar, yine, çiftçimizin önemli sıkıntıları nedir? Özellikle yaş sebze ve meyvede öngörülemeyen zararlar oluyor yılına göre, senesine göre. Bunlarla ilgili çiftçimizi koruyucu tedbir almamız gerekiyor. Yine sel zararı, dolu zararı, don zararından dolayı özellikle Çiftçi Kayıt Sistemi’nden kaynaklanan sıkıntılar da bu zarara eklenince zarara uğrayan çiftçilerimizin ancak 4’ünden 1’i devletten yardım alabilmektedir. Çiftçimizin beklentisi şudur: Gerçekçi tespit yapılarak çiftçinin zararının gerçek bir şekilde tazmin edilmesi, yardımcı olunmasıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Çalış, lütfen tamamlayınız.

Buyurun.

HASAN ÇALIŞ (Devamla) - Kıymetli arkadaşlar, tarımla uğraşan köylümüz, çiftçimiz sayın Hükûmetinizden, sayın İktidarınızdan gündemine sahip olmanızı bekliyor. Kıymetli arkadaşlar, sizler oluşturacağınız suni gündemlerle köylünün problemlerini, çiftçinin problemlerini konuşturmayabilirsiniz ama problemler yerinde duruyor. Bu problemleri çözmediğiniz sürece, döneceksiniz, dolaşacaksınız, bu vatandaşın, bu çiftçinin, bu köylünün, bu tarım erbabının kapısına gideceksiniz. O gün, kendisinin sesini duymayanlara çiftçinin sillesi çok ağır olacaktır. Yol yakınken tedbir almanızı tavsiye ediyorum. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi problemlerin çözüm noktasıdır. Sizin, vatandaşın lehine getireceğiniz her çözümde Milliyetçi Hareket Partisi yanınızda olacaktır diyorum, saygılarımı, sevgilerimi sunuyorum.(MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Çalış.

Önerinin aleyhinde söz isteyen Mehmet Erdoğan, Adıyaman Milletvekili.

Buyurun Sayın Erdoğan. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MEHMET ERDOĞAN (Adıyaman) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket Partisinin araştırma önergesiyle ilgili söz almış bulunmaktayım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin sekiz yılda katettiği mesafe, cumhuriyet tarihinin hiçbir dönemiyle kıyaslanamayacak başarılarla doludur.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Satışlardan bahset, satışlardan!

MEHMET ERDOĞAN (Devamla) – Dış politikada, iç politikada, ekonomide, sosyal yaşamda, Türkiye artık birinci lige taşınmıştır. Dünyada 16’ncı büyük ekonomi, Avrupa’da 6’ncı büyük ekonomi hâline gelmiştir. 2002 yılında 36 milyar TL olan tarımsal gayrisafi millî hasıla, 2009’da 80 milyar TL’ye yaklaşmıştır.

TAYFUR SÜNER (Antalya) – Borcun ne kadar, borcun?

MEHMET ERDOĞAN (Devamla) – 2002 yılında 4 milyar dolar olan tarım ürünleri ihracatı, 2009 yılında 11,2 milyar dolara ulaşmıştır.

ALİM IŞIK (Kütahya) – İthalattan da bahset, ithalattan da!

HÜSEYİN ÜNSAL (Amasya) – Mercimek geldi, mercimek!

MEHMET ERDOĞAN (Devamla) – 2002’de tarım sektörüne verilen destek 1,8 milyar TL iken…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Yarım söyleme, ithalattan da bahset!

MEHMET ERDOĞAN (Devamla) – …bugün bu rakam, tam 3 kat artışla, 3 katı da geçmiş, 5,6 milyar TL olmuştur.

RECEP TANER (Aydın) – Gayrisafi millî hasılaya oranı ne biliyor musun?

MEHMET ERDOĞAN (Devamla) – 2003 yılında ilk defa AK PARTİ döneminde başlayan mazot desteği var.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Yanlış bilgilendiriyor Sayın Başkan.

MEHMET ERDOĞAN (Devamla) – AK PARTİ’nin hizmetleri, AK PARTİ klasiği oldu, tabii anlayamazsınız bunları, muhalefet bunları anlayamaz. Ben, çiftçimize, milletimize hitap ediyorum.

RECEP TANER (Aydın) – Çiftçi gereğini yapacak, hayırlı olacak bu iş!

MEHMET ERDOĞAN (Devamla) – Değerli milletvekilleri, 2003 yılında ilk defa AK PARTİ döneminde başlayan bir mazot desteği var. Ne kadar olmuş toplam mazot desteği ödemesi?

RECEP TANER (Aydın) – Doğrudan gelir destekleri ne olmuş?

MEHMET ERDOĞAN (Devamla) – 2010 yılı dâhil yaklaşık 3 milyar TL’dir. 2005 yılında başlattığımız gübre desteklemeleri var, 2,2 milyar TL olmuş, 2010 yılı da dâhil.

MUHARREM VARLI (Adana) – Ya, gübreyi ne kadar artırdınız, mazotu ne kadar artırdınız? Verdiğin destek sanki ne kadar? Ne konuşuyorsun ya!

MEHMET ERDOĞAN (Devamla) – AK PARTİ İktidarı döneminde, çiftçilerimize toplam 36 milyar TL destekleme ödemesini tamamlamışız. 2010 yılında 5,6 milyar TL olan toplam tarımsal desteklemenin yaklaşık 5 milyar TL’sini haziran ayı sonu itibarıyla ödemişiz.

Değerli milletvekilleri, tarımsal sektörün gıda güvenliği ve ülkenin sosyoekonomik kalkınmasında büyük bir rol oynadığının farkındayız. Tarımsal gelişmede su ve sulama oldukça önemlidir. Su arzının giderek artan dünya nüfusunun taleplerini karşılayamaz hâle gelmesiyle suyun stratejik öneminin arttığının farkındayız. Onun için geleneksel sulama sistemlerine son verdik, modern sulama sistemlerini yaygınlaştırıyoruz. Damla ve yağmurlama sulama sistemlerini destekliyoruz. Yüzde 50 hibeli, sıfır faizli, beş yıl vadeli kredi desteğiyle üreticimizin modern sulama teknikleriyle buluşmasını sağlıyoruz. Yaklaşık 2,2 milyon dekar alanda bu desteklemeyi tamamlamış durumdayız.

Değerli milletvekilleri, tarımsal sulama abonelerinin birikmiş borçlarının yeniden yapılandırılması hususunda İktidarımız döneminde de önemli çalışmalar yapılmıştır. 2003 yılında, borçlarını ödeyenlere yüzde 50 indirim ve taksitlendirme imkânı getirildi. 2005 yılında, 2004 yılı sonuna kadar ödenmeyen enerji tüketim bedelleriyle ilgili iyileştirmeler yapıldı. Tarımsal sulamada borcu olmayanlara 1,70 kuruşluk destekleme yapıldı 2005’te. Mayıs 2009 tarihi itibarıyla tarımsal sulamada kullanılan elektrik tüketiminden kaynaklanan her türlü alacakların, yargıya intikal edip etmediğine bakmadan, daha önce herhangi bir ödeme planına bağlanıp bağlanmadığına bakmadan, 10 Temmuz-10 Eylül 2009 tarihleri arasında borçların yeniden yapılandırılması imkânını getirdik. 2001 ve 2002’de çiftçilerimizin anapara borcunda yüzde 128 ve yüzde 109 oranında bir artış vardı. 2003’teki yapılandırmadan sonra anapara borçlarında yüzde 52’lere varan bir düşüşü izliyoruz. Bu, izleyen yıllarda yüzde 37, yüzde 26’ları bulmuştur. Yani yapılandırma çiftçimiz tarafından olumlu karşılanıyor.

Değerli milletvekilleri, artık Türkiye’de, gerçekleri gören, halkını iyi anlayan, üretene değer veren bir iktidar işbaşındadır. Türk çiftçisini ekonomimiz içinde vazgeçilmez bir aktör olarak görüyoruz. Türk çiftçisi ekonominin hayırlı evladıdır. Bu insanlara bizim gönül borcumuz vardır. Bunu ödeme azmi ve kararlılığı içindeyiz.

Tarım politikalarını belirlerken ve uygularken popülist yaklaşımlarda bulunma, tribünlere oynama, âdeta siyasi menfaatlerini memleket menfaatlerinin önüne koyarak hareket etme lüksümüz yoktur. Bugün zamanımızı, kaynaklarımızı, enerjimizi suistimal ederek geleceğimizi kaybetmeyi göze alamayız. Her kuruşun hesabını iyi yapmak, bu hesabı yaparken de aziz milletimizin tamamını, resmin tamamını görmek ve asla bunu ihmal etmemek durumundayız.

Biz bunları yaparken, çok gördük, “O ne veriyorsa 2 katını veriyorum.” diyenleri çok gördük, “Çamurun üstüne oturmam.” diyenleri çok gördük, “Verdimse ben verdim.” diyenleri çok gördük. İşte, biz bunların bozduğu dengeleri düzeltmek için, bu dengeleri sağlam bir zemine oturtmak için buradayız.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Soyadı “Erdoğan” olanların işi bitiyor galiba bu memlekette, senin de işin bitiyor!

MEHMET ERDOĞAN (Devamla) – Değerli milletvekilleri, Türkiye fırsatların, umutların ülkesi olmaya devam edecek. Doğrudur, siz kazanamadınız diye Türkiye kaybetmeyecek. Siz iktidar olamıyorsunuz ve olamayacaksınız diye Türkiye sizin korku siyasetinize esir düşmeyecek.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Soyadın “Erdoğan” değil mi? “Erdoğan” olanların işi bitti!

MEHMET ERDOĞAN (Devamla) – Türkiye'nin yıllarını heba ettiniz. Her şey eskisi gibi devam etsin, Türkiye yerinde saysın, Türkiye değişmesin diye düşünebilirsiniz. Türkiye değişti kardeşim, Türkiye değişti.

AKİF AKKUŞ (Mersin) – Seni görünce zaten değişmediğinin farkına varıyoruz, elli yıl önceki politikacı gibi konuşuyorsun.

MEHMET ERDOĞAN (Devamla) – Artık bunun farkına varın. Bunu anlamazsınız çünkü siz iktidarınız döneminde milleti, memleketi krizden krize koşturan, memur maaşlarını ödemek için on altı günlük borçlanamayan bir süreci bu millete yaşattınız.

Aziz milletimizi saygılarımla selamlıyor, MHP önergesinin aleyhinde olduğumu arz ediyorum.

Saygılarımla. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AKİF AKKUŞ (Mersin) – Anca gidersin, hadi bakalım!

MUHARREM VARLI (Adana) – Tarımı ne kadar bildiğiniz çiftçinin durumundan belli yani.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Erdoğan.

Önerinin lehinde söz isteyen Vahap Seçer, Mersin Milletvekili.

Buyurun Sayın Seçer. (CHP sıralarından alkışlar)

VAHAP SEÇER (Mersin) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Milliyetçi Hareket Partisinin sulama amaçlı elektrik borçları ile uygulanan aylık fatura uygulaması konusunda araştırma yapılarak sorunların çözümüne yönelik alınacak önlemlerin belirlenmesi amacıyla verdiği Meclis araştırması açılmasına dair grup önerisi lehine söz almış bulunmaktayım.

Değerli arkadaşlarım, Sayın Erdoğan konuşurken âdeta Türkiye’de değil, başka bir ülkede tarımın değerlendirmesini yapıyor gibi bir izlenim edindim.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Seçer, o bir nutuktu.

VAHAP SEÇER (Devamla) –  Tabii iktidarın bakış açısı ile bizlerin bakış açısı farklı, uygulamada çiftçilerin bugün karşı karşıya bulunduğu sorunlar ve çektiği çileler de farklı.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de tarım her dönem önemli olmuştur. Türkiye’de her dönem tarımın sorunları olmuştur. Tarımı -her zaman söylüyoruz- iktisadi bir sektör olarak algılamayalım. Tarımın bir sosyal boyutu vardır. Bu ülkede yaşayan her 3 yurttaşımızdan 1 tanesi direkt ya da dolaylı olarak bu sektörden geçiniyor. Dolayısıyla tarıma sağladığımız hükûmetler olarak katkıları, destekleri burada ağzımızı doldura doldura söylemenin bir anlamı yok, bir hikmeti yok. Bunu yapmak zorundasınız, zaten bu sizin göreviniz.

Şimdi, Sayın Erdoğan, Sayın Bakan gibi ya da diğer iktidar mensubu milletvekilleri gibi bu kürsüye çıktıkları zaman 2000 ile 2010 arası mukayeseleri tarım sektörüyle ilgili yaparken sanki 2002 öncesi Türkiye yok, 2002 öncesi Türkiye’de tarım yok, 2002 öncesinde Türkiye’de çiftçiler açlıktan ölmüş, sefil olmuşlar, hükûmetler hiç destek vermemiş, o dönemlerde hiç destek primleri olmamış ya da gübre destekleri olmamış, akaryakıt destekleri olmamış, doğrudan gelir desteği olmamış, 2002’de Türkiye’de sanki çiftçi kendi kaderiyle baş başa bırakılmış.

Değerli arkadaşlarım, kürsüye çıktığınız zaman doğruları konuşun, insanları yanıltmayın. Az önce rakamlar verdi Sayın Erdoğan, dedi ki “2002 yılında biz iktidara geldiğimiz zaman tarıma verdiğimiz destek merkezî bütçeden 1,8 milyar liraydı, şu anda verdiğimiz destek 5,5 milyar liraya yükseldi.”

Şimdi, Sayın Erdoğan’a sormak lazım: 2002’deki Türkiye'nin gayrisafi millî hasılasıyla 2010’daki Türkiye'nin gayrisafi hasılası bir mi? 2002 yılında 230 milyar dolar Türkiye'nin gayrisafi millî hasılası vardı ve 1,8 milyar, üreticiye destek veriyordu o dönemin hükûmetleri. Bugün Türkiye'nin gayrisafi millî hasılası 750 milyar dolarlara yükselmiş.

MEHMET ERDOĞAN (Adıyaman) – Yükseldiğini kabul ediyorsunuz değil mi?

VAHAP SEÇER (Devamla) – Elbette, elbette, elbette büyüdü.

MEHMET ERDOĞAN (Adıyaman) – Güzel!

VAHAP SEÇER (Devamla) – Bunu inkâr etmek mümkün mü, rakamlara aykırı bir şey söylememiz mümkün mü? Ama konuya gelelim.

Şimdi, tarımsal desteklerden bahsediyorsak nispi artış oranına bakmamız lazım. O gün verilen, o dönemki hükûmetlerin tarıma sağladığı tarımsal desteklerin gayrisafi millî hasılaya oranı neydi, bugün, 2002’den bu yana AKP hükûmetlerinin tarıma verdiği desteklerin gayrisafi millî hasılaya oranı ne?

Değerli arkadaşlarım, o günlerde binde 6, binde 7 civarında gayrisafi millî hasılaya tarım desteklerinin oranı varken bugün binde 5 seviyelerinde. Tarım Kanunu sizin döneminizde çıktı.

MEHMET ERDOĞAN (Adıyaman) – Kötü mü yaptık?

VAHAP SEÇER (Devamla) – Ne dediniz Tarım Kanunu’nda? Vereceğimiz tarımsal destekler gayrisafi millî hasılanın yüzde 1’inden az olamaz ama bugün verdiğiniz, ağzınız dolu dolu konuştuğunuz, övüne övüne söylediğiniz 5,5 katrilyon liranın gayrisafi millî hasılaya oranı yüzde 1’i bulmuyor değerli arkadaşlarım. Siz söylediklerinizle çelişiyorsunuz.

Değerli arkadaşlarım, konuşmamın başında da söyledim, Türkiye’de tarımın sorunları bitmiyor ama bu sorunlar AK PARTİ iktidarları döneminde maalesef azalacağına artmış durumda. Avrupa Birliği sürecinde, Avrupa Birliğine uyum çerçevesinde, müzakere sürecinde alınan birtakım tedbirler, çıkan yasalar ki bunların bir kısmının elbette biz de altına imzamızı atıyoruz, olması gerekenler diyoruz ama Türkiye'nin tarımsal üretim konusundaki ya da çiftçilerin Türkiye toplumundaki yeri, durumu dikkate alınmadan, onların sosyal sorunlara sebebiyet verecek yasalar çıkartılarak bunun sonucunun nereye varacağı tahmin edilmeden ya da idrak edilmeden, fütursuzca bu Meclisten tarıma yönelik yasalar çıkartıyorsunuz, damdan düşer gibi tedbirler alıyorsunuz. Bakınız, bunları doğrulayan rakamlar var elimizde. Sizin 2002-2010 yılları arası uyguladığınız politikalar neticesinde tarım sektöründen 1,5 milyon insan kopmak zorunda kaldı.

Değerli arkadaşlarım, o günden bugüne bu insanlar işsiz, aşsız kaldı, kırdan kente göç etmek durumunda kaldı. İnşaat sektörünü sıkıntıya soktunuz, sanayi sektörünü sıkıntıya soktunuz, hizmet sektörünü sıkıntıya soktunuz, turizm sektörünü sıkıntıya soktunuz. Bu insanları tarımdan kopardınız, farklı sektörlerde de onlara istihdam olanağı sağlayamadınız.

Bakın, yaş sebze meyve dalında çürüyor, sokaklara döküyor üreticiler. Geçtiğimiz hafta Mersin’de, üreticiler üzüm üretmişler, üzümlerini satamıyorlar; şeftali üretmişler, satamıyorlar; erik üretmişler, satamıyorlar; ürünlerini sokaklara döküyorlar, sizin Hükûmetinizi protesto ediyorlar. Sizin gözünüz kapalı mı, kulağınız sağır mı? Siz üç maymunları oynamakla bu ülkedeki tarım sektöründe yaşanan sorunları yok sayamazsınız.

SONER AKSOY (Kütahya) – Salla, salla!

VAHAP SEÇER (Devamla) – Bunlar realite, bunlar gerçek.

SONER AKSOY (Kütahya) – Palavra, palavra!

VAHAP SEÇER (Devamla) – Basını takip etmiyor musunuz? (CHP sıralarından alkışlar)

SONER AKSOY (Kütahya) –  Hadi oradan!

VAHAP SEÇER (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, bu şekilde ülke tarımı yönetilmez. Bakın, hayvancılığın geldiği noktaya bakın. Türkiye et ithal etmek zorunda kaldı. Türkiye 42-43 milyon ton yaş sebze meyve üretiyor ama hâlâ yüzde 2, yüzde 3, yüzde 4 seviyelerinde ihracat yapabiliyoruz. Sizin eliniz armut mu topluyor? Niçin tedbir almıyorsunuz? Niçin ihracatı artırıcı tedbirler almıyorsunuz? Niçin ihracata yeterli destek vermiyorsunuz, teşvik vermiyorsunuz? Yeterince pazar araştırması yapamıyorsunuz. Tarımın içerisinde devlet eli olmazsa tarımı geliştirmeniz, sürdürülebilirliğini sağlamanız mümkün mü? Hangi gelişmiş ülkede tarım desteklenmiyor, Amerika Birleşik Devletleri’nde mi? Siz “5,5 katrilyon destek veriyoruz.” diye övünüyorsunuz, 50-60 milyar dolar yıllık tarıma destek veriyor ABD. İşte girme süreci içerisinde olduğumuz Avrupa Birliği, ortak bütçesinin yüzde 40-45’ini tarıma destek olarak ayırıyor. Bu, rakamsal olarak 40 milyar avroya tekabül ediyor. Siz burada tarıma 5 milyar-5,5 milyar destek verdik diye… Ki 72 milyon nüfuslu bir Türkiye, dünyanın 17’nci en büyük ekonomisi.

SONER AKSOY (Kütahya) – Siz ne veriyordunuz?

VAHAP SEÇER (Devamla) - Böyle bir ülkede “5,5 katrilyon tarıma destek verdik.” diye burada çıkıp övünüyorsunuz değerli arkadaşlarım.

SONER AKSOY (Kütahya) – Hiç vermiyordunuz, hiç! Palavra yok! Palavra yok!

VAHAP SEÇER (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, bakınız, hafta sonu siyasi çalışmalar nedeniyle Karadeniz’e gittim. Artvin bölgesinde yol boyu gezerken orada çay hasat eden çay üreticileriyle görüştüm. Buradan, Meclis kürsüsünden bunu seslendirmek istiyorum. Devlet orada çay üreticisinden çay alır gibi yapıyor, çay almamak için her türlü bahaneyi üreticinin karşısına bir dayatma olarak koyuyor. Gözünün üzerinde kaşın var, kaşının üzerinde alnın var, bu çayın şu kalitesi düşük, çeri var, çöpü var, sen bunu özel sektöre götür diye üreticiyi sıkıntıya sokuyor. Bu, üreticinin bizatihi bizlere yaptığı şikâyettir. Burada bunları dikkatinize sunmak istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, o bölgede ayrıca… Konu tarımken bunu da belirtmek istiyorum. Zaten Türkiye son yıllarda -özellikle son üç dört yıl- hayvancılık sektöründe çok ciddi hatalar yaptı, çok ciddi sorunlar yaşadı. Bugün et fiyatlarının yükselmesinin ana sebebi de budur. O bölgede –Sayın Erdoğan, siz iyi dinleyin, siz veterinersiniz- şap hastalığı görülmüş ve orada şap hastalığını önlemek için yapılan aşılar aksi tesir yapmış -tekrar ediyorum, altını çiziyorum- hastalığı önleyeceğine hastalığı depreştirmiş. Demek ki orada Bakanlığın kullandığı aşılarda bir problem var. Ya süresi geçmiş ya eskimiş aşılar, bilemiyorum, orada ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Bunu Hükûmetin dikkatine sunmak istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, sulama amaçlı kullanılan elektrik borçları her zaman üreticinin, çiftçinin büyük sıkıntıları olmuştur. Üreticilerimizin kullandığı elektrik fiyatları, sanayide kullanılan elektrik fiyatlarından daha düşük olması gerekirken Türkiye’de bunun tersini görmek mümkün. Üreticiler sulama amaçlı kullandıkları elektriğin borçlarını ödeyemiyorlar, gününde ödeyemiyorlar. Tabii ki bunların süresi geçtikçe üzerine faiz biniyor, süresi geçtikçe faiz biniyor, bunlar ödenemeyecek, katlanamayacak düzeylere geliyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Seçer, buyurun, tamamlayınız.

VAHAP SEÇER (Devamla) – Bitiriyorum Başkanım.

Ayrıca, uygulamaya koyduğunuz her ay elektrik faturalarının tahsilatı konusunda da üreticiler sıkıntı yaşıyorlar. Siz de takdir edersiniz ki tarımsal üretimde belli hasat dönemleri vardır, üreticilerin ürettikleri ürünü her ay hasat etmeleri ya da ürünlerinden her ay gelir elde etmeleri mümkün değildir, bunların belli hasat periyotları vardır. Bu elektrik faturalarının ödemeleri o hasat dönemlerine denk getirilirse bunun daha da doğru olacağını düşünüyoruz.

Ben Milliyetçi Hareket Partisinin verdiği grup önerisini, bu konuların araştırılması ve alınacak tedbirlerin belirlenmesiyle ilgili grup önerisini desteklediğimizi ifade etmek istiyorum. Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Seçer.

Önerinin aleyhinde söz isteyen Afif Demirkıran, Siirt Milletvekili.

Buyurun Sayın Demirkıran. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. Ben de Milliyetçi Hareket Partisinin İç Tüzük’ümüzün 104 ve 105’inci, Anayasa’mızın da 98’inci maddesine göre vermiş olduğu tarımsal sulama elektrik borçlarıyla ilgili önergesi aleyhinde söz almış bulunuyorum.

Değerli Başkan, değerli arkadaşlar; tabii ki AK PARTİ İktidarıyla beraber Türkiye'nin gerçekten çehresi değişti. Türkiye artık dünyanın birinci liginde oynuyor. Sadece çiftçi değil, sadece esnaf değil, sadece memur değil, ülkenin her kesimi AK PARTİ’nin yaptıklarından nasibini almaktadır. Çiftçilerimiz de AK PARTİ’nin vermiş olduğu desteklerden, AK PARTİ’nin yapmış olduğu reformlardan, AK PARTİ’nin dünya konjonktürüne göre geliştirdiği metotlardan, metodolojilerden, iyileştirmelerden nasibini almaktadır…

YAŞAR AĞYÜZ (Gaziantep) – Sistem yok, politika yok.

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – …ve çiftçilerimizin yaptıklarımızdan memnun olup olmadıklarının göstergesi, bildiğiniz gibi sandıklardır, seçim dönemleridir. Sandığa gittiğimizde eğer çiftçi, eğer köylü, eğer esnaf, eğer memur, toplumun her kesimi AK PARTİ’ye ekseriyetle oy veriyor ve AK PARTİ’yi tek başına iktidar yapıyorsa…

YAŞAR AĞYÜZ (Gaziantep) – Tarım politikanız var mı?

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – …bu, çiftçimizin de toplumun diğer kesimleri gibi AK PARTİ’nin politikaları, gerek tarım politikasını gerek diğer politikalarını destekliyor anlamına gelmektedir.

Yapılması gereken çok mu iş var? Evet, çok iş var. Çok mu şey yapıldı 2002’den bu yana? Evet, çok iş yapıldı. Yeterli mi yapılanlar? Hayır, yeterli değildir. Destekler yeterli midir? Hayır, değildir. Sulamalar yeterli midir? Hayır, değildir. Ama AK PARTİ önüne katmış, götürüyor…

YAŞAR AĞYÜZ (Gaziantep) – Neyi götürüyor, neyi?

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – …ve Allah’ın izniyle kısa bir zaman sonra çok daha iyi bir noktaya getirecektir ülkeyi.

Bugün eğer Avrupa’nın 6’ncı büyük ülkesi, dünyanın 17’nci büyük ülkesiysek bu AK PARTİ İktidarı sayesinde, milletimizin AK PARTİ’ye vermiş olduğu güven sayesindedir…

RAHMİ GÜNER (Ordu) – Yahu, et ithal ediyoruz, hâlâ konuşuyorsun!

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – …ve yapmış olduğumuz planlama ve program doğrultusunda, 2023, cumhuriyetimizin yüzüncü yılına geldiğimiz zaman, AK PARTİ, Allah’ın izniyle Türkiye'yi dünyanın en gelişmiş on ekonomisi arasına sokacaktır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Ha, burada talep ettiğimiz nedir? Herkesin ama herkesin AK PARTİ’nin bu politikalarına destek vermesidir çünkü bu ülke bizim, başka Türkiye yok. Bu ülkeyi hep beraber kalkındırmak mecburiyetindeyiz.

Şimdi, Türkiye'deki sulama alanlarına baktığımız zaman, hepinizin bildiği gibi 27 milyon hektar sulanabilir, daha doğrusu işletilebilir arazisi var Türkiye'nin. Bunun 8,5 milyon civarında sulanabilir kısmı var. Bunun da 5 milyon hektarı sulamaya açılmış bulunuyor. Bu 5 milyon hektarın aşağı yukarı 4 milyon hektarı Devlet Su İşleri ve geçmişte Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından sulamaya açılmıştır, 1 milyon hektarı da vatandaşlar tarafından, halk tarafından sulamaya açılmıştır. Türkiye'nin en büyük sulama projesi, malumunuz olduğu gibi, GAP bölgesindeki sulama projesidir.

YAŞAR AĞYÜZ (Gaziantep) – Hani? Bitmedi ki daha.

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) - 1,7-1,8 milyon hektarlık bir projedir ve GAP Eylem Planı’na göre 2012 yılında 1 milyon 100 bin hektara çıkacaktır sulanabilir alan. Bu çok önemli bir rakamdır ve şu anda, bölgedeki arkadaşlar, hangi partiye mensup olurlarsa olsun, çok iyi bilmektedirler ki sulama kanallarıyla ilgili yapılmış olan ihalelerle, yürütülen işlerle ilgili ödenekte herhangi bir sıkıntı yok, ne kadar iş yapılırsa o kadar ödenek var. Sayın Bakan, Devlet Bakanımız, bunu açıkça her gittiği yerde söylüyor. Gerek GAP İdaresinden gerek Devlet Planlama Teşkilatından gerek her ikisinden de sorumlu olan Devlet Bakanımız Sayın Cevdet Yılmaz’a buradan şükranlarımı ifade etmek istiyorum. Her gittiğimiz GAP ilinde ne kadar hizmet gerekiyorsa, ne kadar iş yapılabilirse, ne kadar ödenek ihtiyacı varsa tamamını vermeye hazır olduğunu her vesileyle ifade etmektedir. Yetmedi, buna Doğu Anadolu Projesi’ni de dâhil etmişiz. Yetmedi, biraz önce arkadaşlarımızın vermiş olduğu önergede ağırlıklı olan Karaman, daha doğrusu Meram elektrik bölgesini içermektedir, KOP (Konya Ovası Projesi) da yine çok süratli bir şekilde eylem planı çerçevesinde gerekli hizmetleri almaktadır.

Değerli arkadaşlar, şeye gelir isek…

YAŞAR AĞYÜZ (Gaziantep) – GAP ne oldu? GAP bitti mi?

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – Evet, GAP’ın enerjisi bitti. Evet, GAP’ın sulaması 2012’de, biraz önce ifade ettiğim gibi 1,1 milyon hektarı sulanacak ve GAP’ın gerçekten, samimiyetimle ifade ediyorum…

Bakın, hangi partiye mensup olursa olsun, hangi arkadaşım gelip dese ki: “GAP’ta şu proje ödeneksizlik nedeniyle yürümemektedir.” Buyurun, beraberce Değerli Bakana gidelim ve orayla ilgili ödeneği…

YAŞAR AĞYÜZ (Gaziantep) – Tamam, beraber gidelim.

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) - Çünkü hiçbir problemimiz yok. GAP’ta ödenekle ilgili herhangi bir problemimiz yok ve gerçekten GAP, Türkiye’nin yüz akıdır ve dünya platformunda Türkiye’ye çok ciddi şekilde itibar kazandıran bir projedir ve bu projeyle hep beraber gurur duymamız gerekiyor.

Tabii ki su potansiyelimize baktığımız zaman, su potansiyelimizin çok iyi ve verimli kullanılması gerektiğini burada ifade etmek istiyorum. Türkiye’nin bütün su potansiyeli, yer üstü 95 milyar metreküptür, yer altı 14 milyar metreküptür, 3 milyar metreküp de komşularımızdan gelen bir su, toplam 112 milyar metreküp suyumuz var, su potansiyelimiz var. Bu potansiyelin şu anda sadece 40 milyar metreküpünü kullanabiliyoruz. Bunun 30 milyar metreküpünü sulamada, 6 milyar metreküpünü içme suyunda, 4 milyar metreküpünü de sanayide kullanmaktayız. Ama 2023, cumhuriyetimizin 100’üncü yılında -çünkü bütün planlamamızı o tarihe göre oluşturmuş bulunuyoruz- 2023’e geldiğimiz zaman Türkiye su potansiyelinin tamamını ekonominin hizmetine verecektir ve biraz önce ifade ettiğim 6 milyar metreküp şu an için olan içme suyu tüketimi de dünyadaki gelişime, modernleşmeye, nüfus artışına, vesaireye paralel, bağlı olarak 18 milyar metreküpe çıkacaktır.

Ancak bütün bu rakamlar büyük gibi görünmekle beraber fert başına düşen su miktarı -geçen gün de yine bir konuşmamda ifade etmiş idim- maalesef ancak yılda kişi başına 1.800 metreküp civarındadır. Bu, düşük bir rakamdır. Gelişmiş ülkeler, su zengini ülkeler 10 bin metreküpten fazla su kullanırlar yılda, Batı Avrupa ülkeleri 5 bin metreküp civarında su kullanırlar.

Peki, nüfusumuz artıyor, ihtiyaçlarımız artıyor ve şeye geldiğimiz zaman, yine 2030 yıllarına, 2023-2030 o civarlara geldiğimiz zaman bin metreküpün altına düşüyor, düşecek. Hesaplamalar, varsayımlar bu şekildedir. Onun için değerli arkadaşlar, suyumuzu çok iyi kullanmamız lazım.

Şimdi, buradan tarımsal sulamaya geçmek istiyorum. Evet, su, özellikle kurak geçen yıllarda ve yer altı sularının da derinleşmesi, daha derinlere gitmiş olması nedeniyle, elektrik fiyatındaki -bütün dünyada olduğu gibi- artışlar nedeniyle -çünkü, petrol, doğal gaz vesaire bağımlılığı nedeniyle- kullanılan elektrik miktarı yüksektir. Zaman zaman çiftçilerimiz, gerçekten haklı olarak bundan büyük ıstırap duymaktadırlar, özellikle pompaj ile sulama yapan…

REŞAT DOĞRU (Tokat) – O zaman düşürün, niye düşürmüyorsunuz?

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – Ancak, Türkiye’deki sulamanın ağırlığı cazibeyledir. Yüzde 20 civarındadır pompajlı sulama, yüzde 80’i cazibelidir ve cazibeli sulamaları da -bildiğiniz gibi- Devlet Su İşleri yapmaktadır. Kooperatiflerin de talepleri doğrultusunda, Devlet Su İşleri kuyuyu açar, kanalı açar, pompayı koyar üzerine ve belli bir taksitlendirmeyle çiftçiden geri almaktadır. Ama buna rağmen, pompajla sulama yapan çiftçilerimizi rahatlatmamız gerekir.

Bunun çeşitli yolları vardır. Bunun en önemlisini de geçen sene -yani 2009’un yanılmıyorsam Haziran ayındaydı- 5917 sayılı bir torba Kanun’la bir madde ilave ettik, hem yapılandırma yaptık, çiftçilerimizden gelen talepler doğrultusunda hem orada cazibeyle pompaj arasındaki yüksek farkı ortadan kaldırmak için, birinden biraz daha artırıp diğerine kompanze etmek üzere bir mekanizma oluşturduk. Bununla ilgili çalışmalar yapılmaktadır. Zaten sulama birlikleriyle ilgili kanun da Devlet Su İşlerinin, Bakanlığımızın gündeminde olduğu için, bu sulama birlikleriyle ilgili kanun da Meclisimizden yüksek oylarınızın sayesinde geçtikten sonra, çiftçilerimizin sulamayla ilgili sıkıntılarını, sorunlarını daha rahat bir şekilde çözebilme imkânında olabileceğiz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Demirkıran, tamamlayınız lütfen.

AFİF DEMİRKIRAN (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkan.

Şimdi, arkadaşlarımız, tabii, bu önergede bir araştırma talep etmektedirler. Gerçekten, üç dört senedir esasen bununla ilgili bir çalışma var. Geçen sene genel merkezimizin koordinasyonunda bir çalışma yapıldı. Ben bizzat daha önce bir çalışma yaptım ve birçok arkadaşlarımız bunu biliyorlar. Dolayısıyla arkadaşlarımızın bu benzer talepleri, bir şekilde, gerek Enerji Bakanlığımıza gerek Devlet Su İşlerimiz ile TEDAŞ’a intikal ettiği takdirde, beraberce de üzerinden geçebiliriz, bizim yapmış olduğumuz çalışmaları paylaşabiliriz. Bu çalışmanın sonucunda önümüzdeki dönemlerde çiftçilerimizin elektrik borçlarını biraz daha rahatlatabilecek bir seviyeye getirme imkânı vardır. Sadece reaktif enerji çekmemek üzere kompanzasyon koydukları takdirde üçte 1 kadar bir tasarruf yapabilme imkânı var. Bunu çiftçilerimize anlatıyoruz ve bunun dışında başka türlü iyileştirmeler de söz konusudur.

Bu vesileyle, ben, bu şartlarda, önergenin aleyhinde oy kullanacağımı ifadeyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

III.- Y O K L A M A

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkanım, yoklama talep ediyoruz.

BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi grup önerisini oylarınıza sunacağım, ancak bir yoklama talebi var, yerine getireceğim.

Sayın İnce, Sayın Durgun, Sayın Akıncı, Sayın Arifağaoğlu, Sayın Çöllü, Sayın Güner, Sayın Tütüncü, Sayın Emek, Sayın Yıldız, Sayın Genç, Sayın Seçer, Sayın Günday, Sayın Hacaloğlu, Sayın Paçarız, Sayın Ağyüz, Sayın Diren, Sayın Öymen, Sayın Ersin, Sayın Topuz, Sayın Ünlütepe, Sayın Öztürk ve Sayın Özkan.

Yoklama için üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yeter sayısı yoktur.

Birleşime on dakika ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 15.27

 

 

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 15.39

BAŞKAN : Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Yaşar TÜZÜN (Bilecik)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 134’üncü Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

III.- Y O K L A M A

BAŞKAN -  Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre vermiş olduğu önerisinin oylamasında istem üzerine yapılan yoklamada toplantı yeter sayısı bulunamamıştı.

Bu nedenle yeniden yoklama yapacağız.

Yoklama için üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yeter sayısı vardır.

VI.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

1.- (10/694) esas numaralı Meclis Araştırması Önergesi’nin ön görüşmelerinin, Genel Kurulun 14/7/2010 Çarşamba günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin MHP Grubu önerisi (Devam)

BAŞKAN - Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Öneri kabul edilmemiştir.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup oylarınıza sunacağım.

Okutuyorum:

2.- (10/2) esas numaralı  Meclis Araştırması Önergesi’nin ön görüşmelerinin, Genel Kurulun 14/7/2010 Çarşamba günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulu; 14.07.2010 Çarşamba günü (Bugün) toplanamadığından Grubumuzun aşağıdaki önerisinin İçtüzüğün 19 uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını saygılarımla arz ederim.

                                                                                                              Muharrem İnce

                                                                                                                    Yalova

                                                                                                          Grup Başkan Vekili

Öneri:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Gündeminin, Genel Görüşme ve Meclis Araştırması Yapılmasına Dair Öngörüşmeler Kısmında yer alan (İşsizlik sorunu ve İşsizlik Sigortası Fonunun Daha Etkin Kullanımı Hakkında); (10/2) esas numaralı Meclis Araştırması Önergesi görüşmesinin, Genel Kurul’un, 14.07.2010 Çarşamba günlü birleşiminde yapılması önerilmiştir.

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi grup önerisi lehinde söz isteyen Algan Hacaloğlu, İstanbul Milletvekili.

Buyurun Sayın Hacaloğlu. (CHP sıralarından alkışlar)

ALGAN HACALOĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; işsizlik sigortası araştırma önergesi üzerinde grubum adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, işsizlik ülkemizin en vahim toplumsal yarasıdır. TÜİK verilerine göre toplam işsizlik oranı yüzde 14 civarındadır; iş aramaktan bıkan umutsuz işsizler ve mevsimlik çalışanlar da dâhil edildiği zaman bu rakam yüzde 20’nin civarına, üzerine çıkmaktadır.

Mart 2010 sonu itibarıyla, ülkemizde, 3 milyon 438 bin, iş bulma umudunu yitirenler de dâhil edildiği zaman 5 milyon 839 bin işsiz bulunmaktadır, Mart 2010 sonu itibarıyla. İster yüksek eğitim görmüş ister görmemiş olsun, gençlerimizin üçte 1’inde, iş bulabilmek onlar için bir kâbusa dönüşmüştür.

2000’li yıllara girilirken 4447 sayılı Yasa ile ülkemizde de işsizlik sigortası uygulaması başlatıldı. Amaç, işsizliğin yarattığı maddi ve manevi çöküşü bir ölçüde engellemek idi ancak AKP İktidarıyla, uygulama, kısa sürede kuşa dönüştürüldü. Mart 2002’den Temmuz 2010 başına kadar İşsizlik Fonu’na, kesintiler ve nema gelirleri de dâhil olmak üzere, toplam 56 milyar 100 milyon 457 bin lira kaynak girişi oldu. Aynı dönemde fondan toplam 12 milyar 33 milyon 789 bin lira çıkış oldu. Bu 12 milyar liralık çıkışın sadece 3 milyar 375 milyon lirası, yani toplam gelirlerin sadece yüzde 6’sı işsizlere yâr oldu, onlara işsizlik sigortası olarak ödendi. Oysa aynı dönemde, GAP yatırımlarına ise 7 milyar 126 milyon lira aktarıldı, yani işsizlere verilenin 2 katı.

Bilindiği gibi, Hükûmet, geçenlerde 4447 sayılı Yasa’ya yaptığı ek ilaveyle hâlen 31 milyar 627 milyon lira olan nema, faiz gelirlerinin dörtte 1’inin bütçeye kaydedilmesinin önünü açtı. Hükûmet, daha evvel de, 2007, 2008, 2009’da, biraz evvel verdiğim toplam rakam çerçevesi içinde, 7 milyarı aşan miktardaki kaynağı GAP’a aktarmıştı. Kısaca, işsizler için, sekiz yılda 56 milyar liralık, Fon’dan sadece 3 milyar lira aktarıldı.

Bu durum, ülkemizde sosyal devletin çökertilmiş olduğunun çok açık bir göstergesidir. Bu durum, AKP İktidarının yüz karasıdır, işini kaybetmiş emekçilere büyük ayıbıdır değerli arkadaşlarım.

Şu anda Fon’da kâğıt üzerinde 44 milyar 62 milyon lira kaynak gözükmektedir. Hükûmet son sekiz yıldır bu kaynağı Hazinenin iç borçlanma kaynağı olarak kullanmaktadır. Bu uygulama haksızdır, hukuksuzdur, çalışırken işsiz kalanların hakkını gasptır. Kaldı ki ülkemizde uygulamada olan İşsizlik Sigortası Fonu kuralları AB ülkelerine göre son derece geri ve yetersiz düzeydedir. Örneğin, sigortadan yararlanabilmek için gerekli asgari istihdam edilmiş olma süresi Yunanistan’da 4 ay, İsveç, Hollanda, Fransa’da 6 ay, AB genelinde 12 ay, oysa Türkiye’de bu süre 20 aydır.

Keza işsizlik sigortasından azami yararlanma süresi AB genelinde ortalama 20 aydan fazla, Türkiye’de ise sadece 10 aydır.

Yapılacak işsizlik sigortası ödemesinin kişinin istihdam edildiği dönemdeki net gelirine oranı AB genelinde ortalama yüzde 70 düzeyindeyken, ülkemizde, asgari ücreti geçmemek kaydıyla sadece yüzde 42 düzeyindedir. Yani, hem Türkiye’de kişi başına gelir düzeyi AB ülkeleri ortalamasının sadece sekizde 1’i hem de ülkemizde işsizlik sigortası ödemesinin ilgilinin çalışırken elde ettiği net gelirine oranı AB ülkelerinde uygulanmakta olan oranın ancak yarısı düzeyindedir.

Son yıllarda AB ülkeleri işsizlik fonlarının yüklendiği rolleri genişleterek aktif iş gücünü artırma çabası içine de girdiler, hatta işsizlere destek olabilmek için sigorta fonuyla yetinmeyip tamamıyla vergi gelirleriyle karşılanan işsizlik yardımı ödemelerini başlattılar. Bunun doğal sonucu olarak güçlü sosyal devlet yapıları ile AB ülkelerinde sosyal harcamaların gayrisafi millî hasılaya oranı yüzde 30,8’e tırmanırken ülkemizde bu oran hâlâ yüzde 17’ler düzeyinde seyretmektedir.

Hükûmet, bu arada, son günlerde “Ulusal İstihdam Stratejisi” konusunu ortaya attı. Bu strateji, bir istihdam projesinden çok, emeğin mevcut kazanılmış haklarına yönelik İktidarın bir saldırı ve gasp projesidir. Sanayi ve Ticaret Bakanının son günlerde yapmakta olduğu “İşsizlik Sigortası Fonu ile kıdem tazminatını bir arada ele alıp ortak bir formül bulmak lazım.” türünden açıklamaları da bu gasp senaryosunun bir parçasıdır.

Değerli arkadaşlarım, AKP İktidarıyla tarihî rekor düzeyine tırmanan işsizlik, ülkemizde yaşam hakkına en büyük tehdide dönüşmüştür. Mevcut işsizliği sabit düzeyde dahi tutabilmek için her yıl 600 bin yeni istihdam alanı açmak gerekmektedir. İŞKUR, üstlenmesi gereken görevlerin çok uzağındadır. İş gücünün eğitim ve beceri düzeyi genelde düşüktür. Kadınların iş gücüne katılma oranı son derece yetersizdir. Çalışanların yüzde 43,8’i kayıt dışıdır. Bu hususların düzeltilmesi ve koşulların iyileştirilmesi konularında sekiz yıldır hiçbir ciddi çabanın ve projenin ortaya konmamış olması AKP İktidarının diğer bir büyük ayıbıdır.

Ülkemizde yeterince istihdam yaratılmamasının nedeni AKP İktidarının çarpık sosyal ve ekonomik politikaları ve uygulamalarıdır. Ülkemizde yıllardır uygulanmakta olan sıcak para, rant gelirlerine endeksli neoliberal ekonomi politikaları sonucu girişimcilik, üretim gücü ve reel ekonomi yeterince gelişememektedir. Taşeronlaşan, yatay ve dikey bağları zayıf, teknolojik yapısı yetersiz sanayi yapılanması ile yeterince istihdam yaratamayan, kalitesiz büyüme koşulları iktidar tarafından ülkemize, insanlarımıza insafsızca dayatılmaktadır.

Ekonomimizin büyüme hızı yıllardır ortalama yüzde 4 ile yüzde 4,5 arasında sıkışıp kalmıştır.

Kamu ve özel kesimlerde toplam tasarruflar ve toplam sabit sermaye yatırımları yetersiz düzeyde tıkanıp kalmıştır. Türkiye teknolojik yapılanma ARGE harcamaları ve yenilikçilikte, teknik eğitimde, iş gücü planlamasında atılım yapamamıştır.

Ekonomimizin ve toplumsal dokumuzun bu zaaf ve eksiklikleri, AKP İktidarının vizyonsuzluğu, irade eksikliği ve pusulasının bozukluğundan kaynaklanmaktadır.

İşsizliğin hızla azaltılması, yeni istihdam alanları yaratılması CHP’nin en öncelikli hedefidir. Bu amaçla iktidarımızda, sosyal haklara duyarlı, örgütlü ve rekabetçi sosyal piyasa ekonomisini hayata geçireceğiz. Hem üretim ve istihdamda artışı hem de adil bölüşüm için dengeli, sürdürülebilir, dışa açık büyüme modelini temel alacağız. Üretim ekonomisine geçeceğiz. Bu bilinçli yeni yapılanma ile on yıl süreyle ekonominin ortalama yüzde 7 büyümesini hedef alacağız.

Tam istihdamı hedef alan ulusal istihdam stratejisi uygulayacağız. Hâlen yüzde 20 düzeyinde olan fiilî işsizlik oranını on yıl içinde yüzde 5’in altına indireceğiz. Bu amaçla, etkin ve ileri vizyonlu iş gücü planlaması gerçekleştireceğiz, girişimcilere ek istihdam için vergi, sigorta desteği sağlayacağız.

Başta Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ekonomiyi canlandırmak, sosyal ve ekonomik altyapıyı yenilemek ve tamamlamak, ileri teknoloji alanlarında atılım yapmak için kamu yatırımlarını yeniden başlatacağız.

AHMET YENİ (Samsun) – Seçime çok var.

ALGAN HACALOĞLU (Devamla) - Yeniden beceri kazandırma ve işbaşı eğitim faaliyetlerine yaygınlık ve etkinlik kazandıracağız.

AHMET YENİ (Samsun) – Seçime çok var Sayın Vekilim.

ALGAN HACALOĞLU (Devamla) - Kayıt dışı istihdam oranını beş yıl içinde yarı yarıya azaltarak kayıt altına alacağız.

AHMET YENİ (Samsun) – Erken başladın, seçime çok var.

ALGAN HACALOĞLU (Devamla) - Gençlerin işsizliğine çare üreteceğiz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Hacaloğlu, lütfen tamamlayınız.

ALGAN HACALOĞLU (Devamla) - Bu amaçla, genç işsizlere istihdam alanları ve mesleğe yönlendirme olanakları sağlayacağız.

AHMET YENİ (Samsun) – Bir sene sonra yaparsın bu konuşmaları.

ALGAN HACALOĞLU (Devamla) - Kadınlarımızı eve hapseden AKP anlayışını kıracağız, kadınlarımızın iş gücüne katılma oranını on yılda yüzde 40’a çıkartacağız. Kadınlarımıza sigortalı, yarı zamanlı çalışma olanakları sağlayacağız.

Kırsal Kesimde Süreli İstihdam Projesi’yle Doğu, Güneydoğu Anadolu’da beş yıl süreyle ortalama 300 bin yöre insanına iş olanağı sağlayacağız.

Hepsinden öte, sosyal demokrat iktidarımızda, çalışma yaşamını demokratikleştireceğiz. 4/C’yi kaldıracağız, tüm kamu ve özel çalışanlara grevli toplu sözleşme hakkını, güvenli ve onurlu çalışma koşullarını sağlayacağız ve hepsinden öte, İşsizlik Sigortası Fonu’nu kesinlikle amacına, ilgili yasasına uygun çerçevede kullanacağız.

Özetle, gerçekleştireceğimiz sosyal demokrat iktidarımızda rantiyeci AKP İktidarının sokağa bıraktığı tüm işsizlere -genç işsizlere, kadın işsizlere, eğitilmiş işsizlere- kesinlikle  sahip çıkacağız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ALGAN HACALOĞLU (Devamla) – İlk genel seçimlerde gerçekleştireceğimiz sosyal demokrat iktidarımızda bunlar bizim ilk önceliğimiz olacaktır.

BAŞKAN – Sayın Hacaloğlu, teşekkür ediyorum.

ALGAN HACALOĞLU (Devamla) – Bu bizim, emekçilerimize sözümüzdür.

Hepinize saygılarımı sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Hacaloğlu.

Önerinin aleyhinde söz isteyen Rüstem Zeydan, Hakkâri Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Buyurun Sayın Zeydan.

RÜSTEM ZEYDAN (Hakkâri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Cumhuriyet Halk Partisinin vermiş olduğu bu önergenin aleyhinde söz almış bulunuyorum.

Değerli milletvekilleri, dünya üzerinde yaşanan finansman krizinin olumsuz etkileri her geçen gün artmakta ve çeşitlenmektedir. Dünyanın imalat sanayisinde önde gelen ülkelerinde belirgin hâle gelen üretim düşüşüyle birlikte istihdam olanaklarının daralmasıyla işsizlik yine dünyanın en önemli sorunları arasına girmiştir. Bunu yaratan önemli bir neden talep yetersizliğidir. Üretim azalışının kaçınılmaz sonucu, maalesef, işsizliktir. İstihdam olanağının daralmasıyla birlikte ortaya çıkan talep yetersizliği işten çıkarmalara neden olmakta ve bu oluşum giderek artmaktadır. Talebi azaltıcı faktörlerin çoğalması sayesinde dünya işsizlik sorununu da beraber gözlemlemektedir.

Uluslararası Çalışma Örgütünün verilerini kullanarak 2010 yılı Şubat ayı itibarıyla işsizlik oranlarındaki yıllık değişime bakacak olur isek 51 ülkeden 38’inde işsizlik oranlarının artmaya devam ettiğini ya da sabit kaldığını, sadece 13 ülkede işsizlik oranının yıllık bazda gerilemekte olduğunu ve Türkiye de bu 13 ülkenin içinde olup işsizlik oranının en hızlı gerilediği ülkelerin başında gelmektedir. Sanayideki, ihracattaki, hizmetler sektöründeki canlanmanın devam etmesiyle artık daha fazla vatandaşımızın iş sahibi olacağı bir döneme girmiş bulunuyoruz. İşsizlik konusunda zaman zaman bazı haksız eleştiriler yapılmaktadır. Özellikle her işsizlik verisi açıklandıktan sonra genç nüfustaki işsizlik oranının sanki sadece Türkiye’de yüksek seviyelerde olduğu gerek muhalefet gerekse bazı basın kuruluşları tarafından dile getirilmekte ve maalesef karamsar bir tablo çizilmektedir.

Oysaki Avrupa’da, dünyanın geri kalanında durum nedir diye baktığımızda çok da farklı bir tablo olmadığını gözlemlemekteyiz. Avrupa Birliğinde genç nüfusta işsizlik oranı geçtiğimiz yıl sonu itibarıyla yüzde 19’lar, yüzde 20’ler civarındadır. Bu oran gün geçtikçe maalesef artmaktadır, oralar için de böyle bir sorun söz konusudur. Avrupa’da söz konusu rakam yıl sonunda 19,7 iken nisan ayı itibarıyla yüzde 20’ye yükselmiş durumdadır. Kısacası, Türkiye, genç nüfustaki işsizlik açısından da pek çok ülkeyle kıyaslandığında nispeten iyi bir konumdadır.

İstihdam artırıcı önlemler ve uygulamalar ekonomi politikalarımızın vazgeçilmez unsurlarıdır. 2004 yılından bu yana uyguladığımız aktif ve pasif iş gücü programlarıyla, sigorta prim teşvikleriyle işverenlerimizin yeni istihdam sağlamalarının önündeki engelleri kaldırmak, istihdam sağlamanın işverenler üzerindeki maliyetlerini hafifletmek ve bu anlamda çeşitli yasal düzenlemeler yaparak, örneğin 2004, 2005, 2007 yılları arasında yürürlüğe giren 5084, 5350, 5615 sayılı yasalar neticesinde kalkınmada öncelikli illerde binlerce işyerinin sigorta primi işveren hissesinin önemli bir bölümünü karşılamış durumdayız ve karşılamaya da devam ediyoruz.

Küresel ekonomik krizin etkisini elbette ki biz de hissettik. Türkiye’de yüzde 10 civarında seyreden işsizlik oranının 2008 yılında yüzde 11’e, 2009 yılında ise yüzde 14’e yükselmiş, işsizliğin artışıyla birlikte, işsizlik sigortasından yararlananların sayısında da ciddi bir artış olmuştur. 2009 yılında istihdam edilen kişi sayısının dünya genelindeki seyrine baktığımızda, 67 ülkeden sadece 21’inde yıllık bazda istihdam artışı kaydedildiğini görmekteyiz. İşte, Türkiye’nin de bu en yüksek istihdam artışının yaşandığı dokuzuncu ülke olduğunu lütfen unutmayalım.

Uluslararası Çalışma Örgütünün verilerine göre, krizin en şiddetli olduğu 2009 yılında Türkiye’de istihdam edilen ortalama kişi sayısı 2008 yılına göre yaklaşık olarak 96 bin kişi artmıştır. Öte yandan, gelişmiş ülkelerdeki fotoğrafa baktığımızda, karşımızda böyle bir tabloyu nasıl göreceğiz? Çünkü bulamıyoruz, göremiyoruz. Mesela, gelişmiş ülkelerden örnek verecek olursak, Kore’de, Çek Cumhuriyeti’nde, Macaristan’da, Tayvan’da bu rakamlara baktığımızda, Kore’de toplam istihdam yaklaşık 72 bin, Çek Cumhuriyeti’nde 68 bin, Macaristan’da 97 bin, Tayvan’da 124 bin kişi azalmıştır. Gene toplam istihdam Almanya’da 82 bin, İsviçre’de 95 bin, Fransa’da 207 bin, İngiltere’de 445 bin, Japonya’da 1 milyonun üstünde, İspanya’da 1 milyon 400 bin civarında, Rusya Federasyonu’nda 1,5 milyon, Amerika Birleşik Devletleri’nde 5,5 milyon kişi azalmıştır. Türkiye’deki gelişmelere yıllık değişim olarak bakacak olur isek; 2009 yılının sonundan itibaren işsizlik oranı gerilemektedir ve şubat ayı itibarıyla bir önceki senenin aynı ayına göre işsizlik oranındaki düşüş 1,7 puan olmuştur. Mevsimsellikten arındırılmış verilerle toplam istihdamın seyrine de bakacak olur isek; Türkiye’de istihdam geçtiğimiz yılın mayıs ayından bu yana kademeli bir şekilde artmıştır ve şubat ayı itibarıyla toplam istihdam 2009 Şubatına göre yaklaşık 1,5 milyon kişi artmıştır.

İşsizlik ülkemizin öncelikli sorunlarından birisi olmaya devam etmektedir. Elbette ki edecektir ama bu sadece Hükûmetimizin çabalarıyla çözülebilecek bir sorun değildir. İstihdamın artması noktasında hemen herkesin sorumluluk hissetmesi gerekmektedir. Bu yüzden, özel sektörle, sendikalarla, sivil toplum kuruluşlarıyla el birliğiyle çalışarak oluşturduğumuz Ulusal İstihdam Strateji Taslağı İktidarımız tarafından hazırlanmıştır. Bu, temelleri sağlam, ayakları yere basan, işsizliği azaltmaya, istihdamı arttırmaya ve istihdamın yapısını biçimlendirmeye yönelik olarak ortaya koyduğumuz bir strateji bütünlüğüdür. Bu çerçevede uygulanacak politika ve tedbirlerle Türkiye iş gücü piyasasındaki yapısal sorunların çözülmesini hedeflemektedir. Ulusal istihdam stratejisi katılımcı bir anlayışla hazırlanmıştır. İşsizliğin azaltılması için genç ve kadın istihdamını arttırma hedefine yönelik olarak 2008 yılında yürürlüğe giren 5763 sayılı Kanun’la işveren sigorta priminin ilk beş yıl boyunca ve yıllar itibarıyla kademeli azalan bir şekilde karşılanması teşviki uygulamasını getirdik. Bu çerçevede, ilk uygulama yılında sadece 9.931 iş yerinin bu teşvikten yararlandığını görmekteyiz. 2009 yılında bu rakam 19.534’e, Mart ayı itibarıyla 22.082’ye çıkmıştır. Henüz yeni sayılabilecek bir teşvik olmasına rağmen yaklaşık 60 bin kişi, vatandaşımız bundan istifade etmiştir ve bu anlamda istihdamları sağlanmıştır. 5763 sayılı Kanun’da öngörülen yüzde 3’lük kota kapsamında çalıştırılan özürlü vatandaşın sigorta primine ait işveren hissesinin tamamının, kota kapsamı dışında çalıştırılan özürlülerin ise sigorta primine ait işveren hissesinin yarısının hazine tarafından karşılanması imkânı getirilmiştir.

Sosyal Güvenlik Kurumuna borcu olmayan özel sektör kuruluşlarının istihdam maliyetlerinin hafifletilmesi kapsamında işveren sigorta priminde 5 puanlık indirime gidilmiştir. Mart ayı itibarıyla bu prim indirimi kapsamında istihdam edilen sigortalı sayısı 5,4 milyon kişi civarındadır. Genel sigortalı sayısının 8 milyon kişi olduğunu düşünürsek, bu rakamın çok anlamlı ve önemli olduğunu hep birlikte göreceğiz.

Uygulamaya geçirdiğimiz bir diğer önemli teşvik de işsizlik ödeneği alan işçileri işe alan işverenlere getirdiğimiz prim teşvikidir. İşsizlik ödeneği alan bir kişiyi işe alan iş yerinin işveren sigorta payı sigorta primleri ile işçi sigorta payı, kalan işsizlik ödeneği süresince İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanmaktadır. Bununla birlikte kriz nedeniyle geçici mali sıkıntı yaşayan iş yerlerinin işçilerini çıkarmak yerine istihdam etmeleri hâlinde, işçilerin ücretlerinin belli bir kısmını altı aya kadar ödedik.

2008, 2009 ve 2010 yıllarında yaptığımız düzenlemelerle kısa çalışma ödenek miktarını yüzde 50 oranında arttırdık.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Zeydan, lütfen tamamlayınız.

RÜSTEM ZEYDAN (Devamla) – Teşekkür ediyorum.

Ülkemizde işsizliğin en önemli nedenlerinden biri de işverenlerin aradığı vasıflarla iş arayanların sahip olduğu becerilerin tam olarak örtüşememesinden kaynaklanmaktadır. Bu yüzden, aktif iş gücü programlarıyla işsiz vatandaşlara iş gücü uyum hizmetleri vererek istihdam edilebilirliklerinin arttırılmasını hedefledik. Ayrıca, iş gücü piyasasının ihtiyaç duyduğu nitelikli elemanların yetişmesi ve vasıflı iş gücü eksiğini azaltmak amacıyla, İŞKUR tarafından düzenlenen aktif iş gücü piyasası programları oluşturduk. Bu çerçevede meslek kuruluşlarını, iş eğitimlerini, staj, girişimcilik ve iş için başvuranlara verilen rehberlik ve toplum yararına çalışma programlarını içeren aktif iş gücü programları için ayrılabilir ödeneği 1 milyar liraya yükselttik. Hepinizin malumu olduğu üzere, ilk çeyrekte 11,7 olarak büyüdük. Elbette ki büyürken sancılı büyümeyi de birlikte yaşadık.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Eksi 14,5’ten 11,7; yani yanlış bilgilendirmeyelim. Eksi, küçüldük, oradan geldi bu şey, büyümedik.

RÜSTEM ZEYDAN (Devamla) – Rakamlar yalan söylemez.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

RÜSTEM ZEYDAN (Devamla) – Rakamların dili vardır.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Eksi 14,5’tan, oradan buraya geldik.

BAŞKAN – Sayın Zeydan, teşekkür ediyorum.

RÜSTEM ZEYDAN (Devamla) – Bu işin nasıl büyüdüğünü ifade ettim.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Eksideyiz, milleti kandırmayalım.

RÜSTEM ZEYDAN (Devamla) – Siz gelir, burada cevap verirsiniz. Biz halkın yaşadıklarını iyi biliyoruz.

BAŞKAN – Sayın Zeydan, teşekkür ediyorum.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Eksi 14,5’tan buraya geldik, daha hâlâ eksideyiz.

RÜSTEM ZEYDAN (Devamla) – Bir yıl sonra seçim olduğunda, halkımız bunu tartıya çıkaracaktır, bizi de sizi de yeniden değerlendirecektir. Halkımıza inancımız tamdır.

Türkiye Büyük Millet Meclisini bu anlamda sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Hayır, biz burada doğruyu söyleyelim, halk değerlendirsin.

RÜSTEM ZEYDAN (Devamla) – Sizin de iktidarınızın olacağı bir dönemde elbette ki vatandaşlarımız değerlendirecek. Bunu siz o zaman değerlendirin.

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Önerinin lehinde söz isteyen Emin Haluk Ayhan, Denizli Milletvekili.

Buyurun Sayın Ayhan. (MHP sıralarından alkışlar)

EMİN HALUK AYHAN (Denizli) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisinin grup önerisinin lehinde söz aldım. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Bu arada, Sayın Çalışma Bakanını gerçekten tebrik etmek istiyorum. Çalışma hayatı gibi, sosyal güvenlik gibi, istihdam gibi, işsizlik gibi çok önemli hususları böyle bir problem hiç yokmuş gibi idare ediyor; bu yönüyle takdir ettiğimi ifade etmek istiyorum. Ancak, problemleri yok saymak problemin olmadığı anlamına gelmediği gibi, problemin çözümü için gayret sarf etmek de problemin azaldığını göstermez.

“Şunu yaptık, bunu yaptık, şu engeller çıktı, problemler yapısaldı, finansman imkânları kısıtlıydı, dünya konjonktürü uygun değildi, demografik yapı problemin çözülmesini zorlaştırıyor, mümkün kılmıyor, sizin zamanınızda oran şuydu, dünya işsizliğinde diğer ülkelerle karşılaştırıldığında krize rağmen çok iyi sayılırız, dış değişkeni yok saymak mümkün değil…” Hülasa “Bu iş bizim problemimiz değil.” de diyebilirsiniz ancak hiç kimse yukarıda saydığımız bahaneleri yok sayıp problemin varlığını minimize etmeye çalışmasın. Yaptıklarınıza teşekkür ediyoruz ama yapmadıklarınızı söylemez, yok sayarsanız çarpılırsınız.

Sayın Başbakana işsizlik oranı telaffuz ettiriyorsunuz geleceğe yönelik olarak. Sonra Sayın Çalışma Bakanı televizyonlarda onun ne demek istediğini, onun söylediğinin ne anlama geldiğini açıklamaya çalışıyor. Böyle bir şey dünyanın başka hiçbir ülkesinde olmaz diye düşünüyorum. Bu işsizlik ne anlama geliyor? Neden oluyor? Bunun yapısal olup olmadığı, hangi bölge ve illerde yoğunlaştığı, o illerde özel nedeni olup olmadığı, varsa çözüm yollarının ne olduğu… Gelin, buralarda bunları konuşalım. Şimdi siz bu iş memleketin tali meselesiymiş gibi bu önergenin görüşülmesine “hayır” oyu vereceksiniz. Meseleye bakışınız zaten baştan şaşı.

İşsizlik nasıl önlenir? Yatırımla, ekonomik büyüme ile. “Ekonomi büyüyor.” diyorsunuz. Yüzde kaç büyümüş? Birinci çeyrekte yüzde 11,7 değil mi? Rekormuş. Daha 2009 yılı ilk çeyreğinde yüzde 14,5 küçülmüştü. Daha düşmeye başladığı yere gelemedi. Baz etkisi olduğunu cihanı âlem ve ekonomik aktörler çok rahatlıkla ifade ediyorlar. Büyüme, yatırımlarıyla mı olmuş, istihdam sağlasın, işsizliğe katkısı olsun diye? Yok. Bakın, krizde cari fiyatlarla yüzde 9,2 artan kamu yatırımları yüzde 23 azalmış. Geçen yıl krize rağmen yüzde 55,8 artan makine teçhizat yatırımları bu yıl birinci çeyrekte yüzde 25 azalmış. Kamu inşaatları yüzde 22,5 azalmış. Bunlarla mı istihdamı artırıp işsizliği önleyeceğinizi sanıyorsunuz?

Övündüğünüz ihracatın durumu meydanda, istihdam sağlıyor mu? Ne gezer! Birinci çeyrekte mal ve hizmet ihracatı cari fiyatlarla yüzde 3,8 gerilemiş. O kapı da istihdam için kapalı. İşsizliği önlemek için ortada bir şey yok.

Zaten uyguladığınız politikalar Türkiye’de işsizliğin kaynağı, işsizliği teşvik ediyor. Uyguladığınız ekonomi politikaları sayesinde ithalatsız ihracat ve üretim yapılamaz hâle geldi. Bazı sektörlerde ithal girdi kullanımı yüzde 80’lere ulaşır hâlde.

AKP, istihdama, dünyadaki iş bölümü sayesinde gerçekten katkı yapıyor, hakkını teslim ediyoruz, insanlara iş buluyor, iş bulmak için düşündüğü politikalar var! Bunları kimin için uyguluyor? Allah var, yalnız Türkiye’deki işsizler için değil. Peki kimin için? Çin’deki işsizler için uygulanıyor. El âlem, Uzak Doğu’daki krizde AKP’nin uyguladığı politikalar sayesinde, onların yaptığı katkılar sayesinde krizde yüzde 6-7 civarında büyüyor, AKP sayesinde işsizine iş buluyor. AKP de oradaki çalışanların, oradakilerin sevabını alıyor.

AKP açısından Türk halkına iş yok, istihdam yok. Türk halkı iş yerlerini kapatıyor, esnaf perişan, KOBİ’ler sıkıntıda, onların işten çıkardıkları da sıkıntıda. Siz burada, bu Parlamentoda bunların bu problemlerini görüşmeyeceksiniz de kiminkini görüşeceksiniz Allah aşkına?

İşsiz sayısı -resmî rakamlar- 3-4 milyon, “İşsiz olup da aramıyor.” dediklerimiz de 6 milyon, 7 milyon. Şimdi, bakın, işsizlik oranı yüzde 14’ler düzeyinde, tarımda yüzde 17, genç nüfusta yüzde 25. Şimdi, bunları yok saymak mümkün mü? Daha kadınlarda iş gücüne katılma oranı yüzde 23’ler düzeyinde. 2010 yılı Mart döneminde kurumsal olmayan çalışma çağındaki nüfus geçen yılın aynı dönemine göre 861 bin kişi artmış. Çalışanların yüzde 59’u 1 ila 9 arası işçi çalıştıranların iş yerlerinde çalışıyor. İşsizlerden üçte 1’i eş dost vasıtasıyla iş arıyor. Her gün, bize gelen onlarca işsiz oluyor. İktidar grubundaki sayın milletvekillerine kuşkusuz daha fazlası geliyor. Çare kapısı olamıyorsunuz, Hükûmet çare kapısı olamıyor. Şimdi, bundan sizlerin yürekleri sızlamıyor mu? Yürekleriniz sızlamıyor mu? Eminim sızlıyor. Netice itibarıyla bunların, bu durumun insanı etkilememesi mümkün değil, siz de netice olarak insansınız.

Kentlerde işsizlik oranı yüzde 16, gençlerde yüzde 27. Bu rakamların neresi iyi Allah aşkına biri söylesin. İl düzeyinde bakın, Adana’da işsizlik yüzde 27; Diyarbakır’da 20,6; Aydın’da 16,5; Antep’te 17,4; Hatay’da 19, Mersin’de 18, İstanbul’da 17, İzmir’de 16, Eskişehir’de 15, Kocaeli’de 17. Bunlar sanayi şehirleri. Devam edelim: Her 3 gençten 1’i işsiz. Askerden gelmiş çocuk, iş yok, moral bozuk; kız okulu bitirmiş, evde, iş arıyor.

Geçen, burada emeklilerle ilgili konuşurken söyledim. Şimdi, emekliye bir de bu AKP ikramiye verdi. Evde işsiz oturan kıza, oğlana, erkek evlada ilave olarak, evladı gelin veya damatla birlikte geldi; bonusu da torun. Neden? Geçinemiyorlar. Hepsi aynı eve doldu. Sosyal problemler artarak devam ediyor. Bunlara siz çözüm aramıyorsunuz, aramak da istemiyorsunuz.

Şimdi, şunu görüyor musunuz: Bakın, Sayın Babacan ülkemizin en önemli sorunlarından birisinin işsizlik olduğunu söylüyor. Rapor burada. Başka ne diyor biliyor musunuz, bunun sadece Hükûmetin çabalarıyla çözülecek bir sorun olmadığının unutulmaması gerektiğini söylüyor. Günaydın! Problem başkasının; kaynağı, Hükûmete göre Hükûmet değil, sorunu yaratan da Hükûmet değil. Kim sorunun sahibi? Rivayet muhtelif.

Şimdi, Odalar Birliğinin her mensubu birer kişi işe alsa 1 milyon 300 bin istihdam sağlayacaktı. Peki, 1 milyon 300 bin mensubun 800 bini 1 ile 3 kişi arasında işçi çalıştırıyor. Şimdi, baktığınız zaman, 800 bin kişinin istihdam maliyetini otomatik olarak en az yüzde 30 artıracaksınız. Bunu Sayın Başbakana kim söylettiriyor, hanginiz söylettiriyorsunuz, hangi amaçla söylettiriyorsunuz? Herhâlde, dünyanın başka bir yerinde bunu ifade ettiğiniz zaman, en hafif deyimiyle, gülerler; başka bir şey derlerse onu bilemem.

Şimdi, Ulusal İstihdam Stratejisi Taslağı hazırlanmış, bunun temelleri sağlammış, ayakları yere basıyormuş, işsizliği azaltacakmış, istihdamı artıracakmış, istihdam yapısını biçimlendirecekmiş, iş gücü piyasasında yapısal problemleri çözecekmiş. Şimdi, bunların hangisi var Allah aşkına?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Ayhan, lütfen tamamlayınız.

EMİN HALUK AYHAN (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Kabine toplantılarında sayın bakanlar bunları görüşmüyorlar mı? “Biz burada ayıp ettik, haksızlık ettik, göz göre göre bu insanların istihdam imkânlarını Uzak Doğu’ya, Çin’e, diğer ülkelere gönderdik.” demiyorlar mı?

Şimdi, gelin, istihdam konusuna da mali kural gibi bir yapı geliştirelim, aksi takdirde bu problem Hükûmete göre zor çözülecek; sorumlusu Hükûmet dışında kim olacaksa, bu istihdam kuralına yazalım. Hakikaten, seçimler esnasında da Hükûmet bu istihdam kuralından muaf tutulsun, gelin, bunu yapalım. Yarın mali kuralı görüşeceğiz, öbür gün de istihdam kuralını görüşelim. Bu memleketin en önemli meselesini görüşmüyoruz. Yukarıda sayın bakanlar neyi görüşüyorlar? Birbirleriyle yarışıyorlar “Benim teşkilatımın teşkilat yasası.” Personel rejimi bile kalmadı ülkede. Yarın, bunların toplanmasında bile problemler çıkacak. Buraya getirdiğiniz tasarıların her biri kurumlar arasında farklılık ortaya koyuyor, insanları birbirine düşürüyorsunuz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

EMİN HALUK AYHAN (Devamla) – Ben bu vesileyle önergeyi desteklediğimi ifade ediyorum.

Teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum Sayın Başkan. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Ayhan.

Önerinin aleyhinde söz isteyen Ünal Kacır, İstanbul Milletvekili.

Buyurun Sayın Kacır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi grup önerisi aleyhinde söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, biz burada bugün neyi görüşüyoruz? Dün üç saati aşkın bir süre hep beraber konuştuk, çalıştık, tartıştık ve çalışma takvimimizi belirledik. Önümüzdeki hafta sonuna kadar çalışma takvimimiz belli ama yeni baştan, bugün, gerek Milliyetçi Hareket Partisi gerek Cumhuriyet Halk Partisi grupları “yok, o dünkü konuştuğumuz, tartıştığımız, neticede karar vermiş olduğumuz programı değil de, gelin, onu değil başka bir şey görüşelim, şunu görüşelim, öbürünü görüşelim” diye yeni bir teklifle geliyorlar. Ben buradan aziz milletimizin duymasını istediğim için söylüyorum, bu sadece Türkiye Büyük Millet Meclisinin çalışmasını akamete uğratmak, çıkarılacak yasaların çıkmasını geciktirmek, yani çalışmaya, tekere taş koymaktan başka bir şey değil aslında ama İç Tüzük’ün kendilerine vermiş olduğu yetkiyi bu şekilde değerlendiriyor değerli arkadaşlarımız.

Şimdi, ben baktım, bu öneriyi ne zaman vermiş Cumhuriyet Halk Partisi: 29/8/2007 tarihinde vermiş. Yani üç yıl olmuş bu öneriyi vereli…

ALGAN HACALOĞLU (İstanbul) – Bakan katılmadı daha evvelki görüşmelere, görüşmelerden kaçtı.

ÜNAL KACIR (Devamla) - …ama bugün, şimdi, temmuz ayının içerisinde, uzatmaları çalıştığımız bir dönemde “Gelin, bunu görüşelim.” Neyi görüşelim diyorlar? İşsizlik Sigortası Fonu’ndaki paraların değerlendirilmesini görüşelim. Aslında bu işin şeyi o, işsizliği de konuşalım ama şu Sigorta Fonu’ndaki paraları nasıl değerlendireceğiz, bunu konuşalım, asıl amaç bu.

Şimdi, ben de merak ettim, baktım, AK PARTİ iktidara geldiğinde İşsizlik Sigortası Fonu’nda ne varmış, kaç para varmış diye.

Değerli arkadaşlar, 31 Ekim 2002 tarihi itibarıyla yani 3 Kasımdan üç gün önce, 4,4 milyar lira, 4 milyar 445 milyon lira, İşsizlik Sigortası Fonu’nda para varmış. AK PARTİ döneminde yapılan bunca harcamaya rağmen, işsizler adına, işsizlere ödeme adına yapılan harcamaya rağmen, şu anda Fon’da ne kadar para var diye baktığımız zaman, bunun yaklaşık 11 katı ya da 10 katı diyelim, 11 katı değil 10 katı kadar para var. Fon’u 10 kat artırmışız, zenginleştirmişiz dönemimizde. Ödemelerin haricinde geri kalan kısmını söylüyorum. Yani, geçmişteki sigorta fonlarına bir baktığınız zaman, sigorta fonlarını bizden önceki iktidarlar nasıl devralmışlar, sonra nasıl devretmişler, baktığınız zaman, Fon’u tamtakır kuru bakır devretmişler. Ama, AK PARTİ İktidarı, iktidara geldiğinde 4,4 milyar olan Fon’u, 44 milyar liraya çıkarmış. 44 milyar 062 milyon yeni parayla, Fon’da paramız var.

Evet, tabii, biz bunları bir yandan biriktirirken Fon’da, çünkü her sıkışıklık döneminde işsizlerimize ihtiyaç olduğunda, hazır olan o meblağ kullanılacak netice itibarıyla. Bu parayı da sadece biriktirmeye çalışmamışız, işsizlerimize de bunu yansıtmanın gayreti içerisinde olmuşuz. Kamuoyunda ilk istihdam paketi olarak bilinen 5763 sayılı Kanun ile sosyal güvenlik primleri 5 puan indirilerek buradan destek verilmiş. Sadece 2009 yılında toplam hazine teşviki için 3,5 milyar oradan destek verilmiş.

Kadınlar ve on sekiz-yirmi dokuz yaş arası gençlerin mevcut istihdama ilave olarak işe alınmalarında prim indirimi yoluyla teşvik yapılmış dönemimizde. Sosyal güvenlik primi işveren payını yine bu kapsamda ödemişiz.

ALİ KOÇAL (Zonguldak) – Yani siz bilmiyorsunuz değil mi? “Ödemişiz, yapmışız, etmişiz…” Başka yerden gelenleri okuyorsunuz.

ÜNAL KACIR (Devamla) – Bir ay için bir örnek rakam söyleyeyim size: Kasım 2009 ayında 21.628 iş yerinde 58.882 sigortalı kadın ve genç için 7 milyon 72 bin lira ödeme yapıldı.

ALİ KOÇAL (Zonguldak) – Ünal Bey, başka yerden eline verilen yazıyı okuyorsun.

ÜNAL KACIR (Devamla) – İşsizlik ödeneği miktarı yüzde 12 civarında artırılarak iyileştirme yapıldı. Net ücretin alt sınırı yüzde 50, üst sınırı yüzde 100 iken, brüt ücretin alt sınırı yüzde 40, üst sınırı yüzde 80 olarak yeniden belirlendi. İşsizlik sigortasının uygulanmaya başlandığı Mart 2002 tarihinden 29 Ocak 2010 tarihine kadar sisteme 2 milyon 163 bin kişi başvurmuş, 1 milyon 843 bin kişiye 3 milyar ödeme yapılmıştır, küsuratını okumadım.

ZEKERİYA AKINCI (Ankara) – Ünal Bey bakan gibi sanki gündem dışı konuşmaya cevap veriyor.

ÜNAL KACIR (Devamla) – Özürlülerin istihdamına primlerin hazinece üstlenilmesi yoluyla destekleme yapılmıştır.

ERTUĞRUL KUMCUOĞLU (Aydın) – Dikkatli oku, dikkatli.

ÜNAL KACIR (Devamla) – Kasım 2009 ayında 9.147 iş yerinde 39.161 sigortalı özürlü için 3 milyon 976 bin lira ödeme yapılmıştır.

ALİ KOÇAL (Zonguldak) – Ünal Bey’i bakan yapacaklardı, bakan!

ZEKERİYA AKINCI (Ankara) – Gündem dışı konuşmaya cevap veren bakan mısınız Ünal Bey?

ÜNAL KACIR (Devamla) – Değerli arkadaşlar…

ALİ KOÇAL (Zonguldak) – Ünal Bey tam bakan olacak adam ya!

ÜNAL KACIR (Devamla) – Değerli arkadaşlar, ikinci istihdam paketi, Şubat 2009’da 5838 sayılı Kanun ile kısa çalışma ödeneği miktarı artırıldı, brüt ücretin yüzde 40’ından yüzde 60’ına yükseltildi; süresi uzatıldı, üç aydan altı aya çıkarıldı. Bundan yararlanan işveren sayısı 3.077, talep edilen işçi sayısı 224.836, hak kazanan işçi sayısı da 198 bin.

ALİ KOÇAL (Zonguldak) – Yazıyı önceden okusaydın iyi olurdu.

ÜNAL KACIR (Devamla) - Toplam ödeme tutarı 172 milyon 700 bin. Yani bu nedir? İşverenimize demişiz ki: “Bak, bu sıkıntılı dönemde, dünyadaki krizden etkilenilen bu dönemde işçini işten çıkarma, ben sana bu konuda destek olayım.” Buradan çıkardığımız yasa çerçevesinde de bu destekler verilmiştir.

Değerli arkadaşlar, 2009 yılı içinde çıkarılan 5921 sayılı Kanun ile de istihdamı teşvik için Nisan 2009 ayı işçi sayısına ilave istihdam edilenlerin sosyal güvenlik primlerinin işveren payı ödenmeye başlandı. Kasım 2009 ayını örnek olarak verirsek: 16.746 iş yerinde 46.891 yeni sigortalı için 5 milyon 443 bin 727 lira bir ayda ödenen meblağdır. İşsizlik ödeneği alanların işe alınmaları durumunda sosyal güvenlik primlerinin işveren payı da İşsizlik Fonu’ndan ödenmeye başlandı, fonu da bu şekilde değerlendirdik. Toplum Yararına Çalışma Programı’nda 2009 yılında 1.627 projede 45.467 kişi istihdam edildi.

Yine, değerli arkadaşlar, iş gücü uyum çalışmaları kapsamında kullanılacak ödenek miktarları artırılarak giderlerin yıllık miktarı işsizlik sigortası primi olarak bir önceki yıl içinde fona aktarılan devlet payının yüzde 30’undan yüzde 50’sine çıkarıldı. 2009 ve 2010 yılları içinde ayrılan toplam kaynak 1 milyar -yaklaşık söylüyorum, küsuratını okumuyorum, söylemiyorum- 1 milyar lira buradan destek verildi. Meslek eğitimi kurslarında 167.100 kursiyer, Toplum Yararına Çalışma Programı’nda 45.467 kişi, staj programında da 1.285 kişi olmak üzere 213.852 kişi bundan yararlandı.

Değerli arkadaşlar, bu aşamada, Türkiye’de işsizliğin aşırı arttığından bahsetti arkadaşlarımız, ona da bir nebze değinmek istiyorum.

Şimdi, Avrupa Birliği İstatistik Ofisi tarafından yayımlanan mevsim ve takvim etkilerinden arındırma kılavuzuna göre iş gücü verilerinde güvenilir mevsim etkinliklerinden arındırma çalışmaları yapılıyor bildiğiniz gibi ve şimdi elimdeki bülten TÜİK bülteni 15 Haziran 2010 tarihli. Burada mevsim etkilerinden arındırılmış temel iş gücü göstergelerinin rakamları yayınlanmış: Mart 2009’da işsizlik oranı yüzde 14,8 iken her ay istikrarlı bir şekilde düşerek 14,6; 14,1; 13,9; 13,4. Her ay istikrarlı bir şekilde düşmüş ve 2010 yılı Mart ayında yüzde 12,7 olarak hesaplanmış. Az önce…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

M. CEVDET SELVİ (Kocaeli) – O rakamlar yalan söylüyor.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Kacır.

ÜNAL KACIR (Devamla) – Sayın Başkan -az önce söylediğim gibi- bu, Avrupa Birliği İstatistik Ofisi tarafından yayınlanan mevsim ve takvim etkilerinden arındırma kılavuzuna göre Avrupa Birliği  şartlarında hazırlanmış rakamlar. İtiraz eden arkadaşlar için hatırlatırım, İnternet’e girip TÜİK rakamlarına kolaylıkla ulaşabilirsiniz.

M. CEVDET SELVİ (Kocaeli) – O rakamlar yalan söylüyor.

ÜNAL KACIR (Devamla) –  Değerli arkadaşlar, benden önce konuşan arkadaşımızın dönemiyle ilgili ben bir baktım…

ZEKERİYA AKINCI (Ankara) – Hangisi? Birkaç kişi konuştu.

ÜNAL KACIR (Devamla) – …işsizliği yüzde 6,5’tan almışlar, yüzde 10,3’e çıkarmışlar dönemlerinde yani yüzde 58,46 işsizliği artırmışlar. O zaman dünya çapında da bir finansal kriz falan da yok ama Türkiye’de hiçbir konu yokken bütün dünyada finansal krizin etkilerinden kaynaklanan bir ortamda elbette ki dünyayla beraber ticaret yapan ülkemizin de bundan etkilenmemesi mümkün değil. Bizde de yüzde 10’lardan…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ALİ KOÇAL (Zonguldak) – Görüşmeye yeni başlamış.

ATİLA EMEK (Antalya) – Başkan, fazla etkilendiniz herhâlde, süreyi dokuz dakika uzattınız. 

BAŞKAN – Sayın Kacır, teşekkür ediyorum.

ALİ KOÇAL (Zonguldak) –  Meclis Başkanımız çok etkilendi. Çok etkili bir konuşma yaptınız Ünal Bey, tebrik ediyorum!

ERTUĞRUL KUMCUOĞLU (Aydın) – Bir on dakika daha konuşsun Sayın Başkan.

ÜNAL KACIR (Devamla) – Cümlemi tamamlayayım müsaade ederseniz.

Değerli arkadaşlar, Amerika’da bile işsizlik yüzde 4,5’lardan yüzde 10’lara çıkmış bir vaziyette, yüzde 100’leri aşan bir artış.

OKTAY VURAL (İzmir) – Sesini açın Sayın Başkan, duyamıyoruz.

ALİ KOÇAL (Zonguldak) – Sen Türkiye’yi konuş Türkiye’yi, Amerika’yı bırak.

ÜNAL KACIR (Devamla) – Ama her geçen gün, az önce söylediğim gibi, her geçen gün işsizlik azalmaktadır.

BİLGİN PAÇARIZ (Edirne ) – Duyamıyoruz, mikrofonu açar mısınız?

ÜNAL KACIR (Devamla) – Hepinizi bu duygularla saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

III.- YOKLAMA

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan, yoklama istiyoruz.

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi grup önerisini oylarınıza sunacağım ancak bir yoklama talebi var, yerine getireceğim.

Sayın İnce, Sayın Koçal, Sayın Akıncı, Sayın Ersin, Sayın Çöllü, Sayın Kaptan, Sayın Süner, Sayın Keleş, Sayın Selvi, Sayın Barış, Sayın Emek, Sayın Tütüncü, Sayın Güner, Sayın Tamaylıgil, Sayın Paçarız, Sayın Küçük, Sayın İçli, Sayın Sönmez, Sayın Diren, Sayın Arifağaoğlu, Sayın Günday ve Sayın Hacaloğlu.

Üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yeter sayısı vardır.

VI.- ÖNERİLER (Devam)

A) Siyasi Parti Grubu Önerileri (Devam)

2.- (10/2) esas numaralı  Meclis Araştırması Önergesi’nin ön görüşmelerinin, Genel Kurulun 14/7/2010 Çarşamba günkü birleşiminde yapılmasına ilişkin CHP Grubu önerisi (Devam)

BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi grup önerisini oylarınıza sunuyorum:  Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Grup önerisi kabul edilmemiştir.

Alınan karar gereğince, sözlü soru önergelerini görüşmüyor ve gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz.

1’inci sırada yer alan, Türk Ticaret Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

VII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri

1.- Türk Ticaret Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/324) (S. Sayısı: 96)

BAŞKAN – Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

2'nci sırada yer alan, Türk Borçlar Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu'nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

2.- Türk Borçlar Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/499) (S. Sayısı: 321)

BAŞKAN - Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.

3'üncü sırada yer alan, Milletlerarası Para Fonu ile Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasına Katılmak İçin Hükümete Yetki Verilmesine Dair Kanuna Ek Milletlerarası Para Fonu Ana Sözleşmesinde Değişiklik Yapılmasına İlişkin Belgelerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu'nun görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

3.- Milletlerarası Para Fonu ile Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasına Katılmak İçin Hükümete Yetki Verilmesine Dair Kanuna Ek Milletlerarası Para Fonu Ana Sözleşmesinde Değişiklik Yapılmasına İlişkin Belgelerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/761) (S. Sayısı: 458) (x)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

73’üncü Birleşimde tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştı.

Şimdi tasarının maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

1’inci maddeyi okutuyorum:

MİLLETLERARASI PARA FONU İLE MİLLETLERARASI İMAR VE KALKINMA

BANKASINA KATILMAK İÇİN HÜKÜMETE YETKİ VERİLMESİNE DAİR KANUNA

EK MİLLETLERARASI PARA FONU ANA SÖZLEŞMESİNDE DEĞİŞİKLİK

YAPILMASINA İLİŞKİN BELGELERİN ONAYLANMASININ UYGUN

BULUNDUĞUNA DAİR KANUN TASARISI

MADDE 1- (1) 19/2/1947 tarihli ve 5016 sayılı Kanunun eki Milletlerarası Para Fonu Ana Sözleşmesinde değişiklik yapılmasına ilişkin belgelerin onaylanması uygun bulunmuştur.

BAŞKAN – 1’inci madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen Enis Tütüncü, Tekirdağ Milletvekili.

Buyurun Sayın Tütüncü. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA ENİS TÜTÜNCÜ (Tekirdağ) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bir de bu konuda bu madde üzerinde bir önergemiz var Sayın Başkan. Eğer uygun görürseniz, birleştirilerek on beş dakikalık… Uygun görürseniz.

BAŞKAN – Sayın Tütüncü, olmaz Tüzük gereği, ayrıca söz vereceğiz.

Buyurun.

ENİS TÜTÜNCÜ (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

IMF’yle ilgili bir konuda yetki istenmekte.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; IMF’nin Türkiye ekonomisindeki geçmiş dönemdeki etkisini çok kısa olarak sizlere sunarak konuşmama başlamak istiyorum. İlk anlaşma 1958 yılında yapıldı. 1958’le şu ana kadar, yani elli iki yıl içinde yirmi ayrı anlaşma yapıldı. Son anlaşma biliyorsunuz 2008 Mayısında bitti, yani 1958 yılından bu yana elli iki yılın yirmi sekiz yılı IMF denetimi ve gözetiminde geçmiştir. Yani, IMF tam yirmi sekiz yıl Türkiye’de ekonomi yönetiminin, ekonomi politikalarının ana belirleyicisi olmuştur. Sonuç ne olmuştur? Sonuç: Türkiye sanayileşmenin belirli bir aşamasında takılıp kalmıştır.

                      

(x) 458 S. Sayılı Basmayazı 16/3/2010 tarihli 73’üncü Birleşim Tutanağı’na eklidir.

Sanayileşme evrelerini hemen anımsayalım, kalkınma planlamasına göre üç evre var: Tüketim malları sanayisi, ara malları sanayisi ve yatırım malları sanayisi, yani fabrika kuran fabrikalar sanayisi. Ama, ne yazık ki Türkiye ara malları sanayisinin belirli bir aşamasında ve yatırım malları sanayisinin, yani fabrika kuran fabrikalar sanayisinin daha başlangıcında takılıp kalmıştır. Sanayileşmiş ülkeler sanayi ötesi toplum sürecine geçmişlerdir, bilgi çağı sürecine geçmişlerdir. Yani, IMF gözetiminde yirmi sekiz yıl Türkiye ne yazık ki ıskalamıştır, kalkınma açısından, sanayileşme açısından ıskalamıştır. Öyle ıskalamıştır ki, biz 1960’lı yılların başında planlı ekonomiye geçerken Güney Kore’nin millî gelir düzeyi kişi başına 150 dolardı, bizim 300 dolara yakındı, Yunanistan 280 dolardı bizim 300 dolara yakındı, bugün Güney Kore almış başını gitmiştir, Yunanistan almış başını gitmiştir, Portekiz almış başını gitmiştir ve IMF’li yıllar Türkiye'yi bu duruma getirmiştir.

Tarımda ne olmuştur? Tarım ve hayvancılık çökmüştür ve ne yazık ki tarımda Türkiye yüz dolayında tarım ürününü dışarıdan ithal etmek mecburiyetinde kalmıştır. Ve 2009 yılı ihracat-ithalat gerçekleşmeleri kesinleşti, ne yazık ki Türkiye’mizin tarımsal ürün ithalatı tarımsal ürün ihracatından çok fazla olmuştur. Oysa 1980 yılında 2-2,5 milyar dolar tarımsal ürün ihracatımız varken 50 milyon dolarlık ithalatımız vardı, Türkiye nereden nereye getirilmiştir IMF politikalarının esareti altında.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; üretim çökmüştür, istihdam çökmüştür. Şimdi, Türkiye'nin şu andaki gündemi, üretimi nasıl ayağa kaldırabiliriz, istihdamı nasıl ayağa kaldırabiliriz olmalıdır. IMF heyeti haziran başında Türkiye ekonomisini değerlendirdikten sonra giderayak bir açıklama yaptı, aslında bize göre yapması gereken açıklamayı yapmadı, yine sol gösterip sağdan vurmaya çalıştı, ama dedi ki: “İçeride tüketim artışı başladı -yani Türkiye ekonomisi için söylüyor- ama tüketim artışından yerli üretici yararlanamıyor, ucuz döviz ve ucuz ithalat nedeniyle tüketim artışından ithalatçı yararlanıyor.” Good morning! Günaydın! Günaydın IMF! Demek ki bunu itiraf ettiniz yıllardan bu yana. Biz yıllardan bu yana, bunu, bu gerçeği, bu acı gerçeği AKP’ye anlatmaya çalışıyoruz, yapmayın, etmeyin filan diye. Nihayet IMF bunu söylüyor. Söylüyor ama, neden söylüyor biliyor musunuz? İtibarı kalmadı IMF’nin, öyle bir itibar kaybına uğradı ki şimdi, bazı konularda artık gerçeği yüksek sesle söyleme ihtiyacı içinde.

Evet, iki tane de tavsiyede bulunuyor IMF giderayak, diyor ki: “Tüketim artışı için sıkı para politikasına ihtiyaç var; faizleri yükseltmeniz lazım, döviz fiyatını artırıcı önlemler almalısınız, yani TL’nin fazla değerlenmesini engellemelisiniz.” Teşekkür ederiz, bunları biz biliyoruz. Biz, ucuz dövizin tarımda ve sanayide üretim yapımızı nasıl bozduğunu, döviz açığını nasıl artırdığını çok iyi biliyoruz. Cumhuriyet döneminde yapılan dış borcun 2 katını AKP Hükûmeti yaptı bu yanlış politika yüzünden.

Az önce söyledim, AKP doğru bir şey söylüyor, itibar kazanmaya çalışıyor, ama bize göre yine sol gösterip sağ vurmaya çalışıyor.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; neyi söylemek istiyorum? Konunun özüne, esasına geleceğim. Düşük döviz fiyatı, yani IMF’nin “Müdahale edin, yükseltin.” dediği ucuz döviz bir sonuçtur. Ucuz döviz fiyatı bir sonuçtur. Neyin sonucudur? Türkiye’yi afyon bağımlısı gibi dış kaynağa bağımlı kılan neoliberal ekonomik büyüme modeli uygulamasının bir sonucudur, yani vizyonu olmayan, hedefi olmayan, amacı olmayan ekonomik büyüme modelinin bir sonucudur. IMF bu konuda bir şey söylüyor mu? Söylemiyor, ama bir doğruya işaret ediyor. Yani, konunun özünü, esasını IMF es geçiyor.

Biz Türkiye olarak çöken istihdamımızı, çöken üretimimizi dış kaynağa en az ihtiyaç duyacak şekilde nasıl ayağa kaldırabiliriz? Türkiye’deki ekonomik gündemin bir numaralı konusu bu olmalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yeni bir sanayileşme stratejisine ihtiyaç var, artık aklımızı başımıza toplayalım. Nihayet, IMF’siz de yapılabileceğini, Türkiye'nin IMF’siz de yürüyebileceğini yıllar sonra sizler de gördünüz. Çok iyi bir karar aldınız ama geç oldu. Bunun alternatif maliyeti çok ağır oldu. Öylesine ağır oldu ki, işte cumhuriyet döneminde yapılan borcun 2 katı borç ve Türkiye’deki istihdam yaratma, yatırım yapma, üretim yapma iddiası, azmi dumura uğratıldı ve öylesine dışa bağımlı bir ekonomik kalkınma modeli oluşturuldu ki, işte, IMF’nin işaret ettiği acı tablo “İç tüketim başladı.” diyor Türkiye’de ama bu iç tüketimin karşılanması için dışarının istihdamına ihtiyacınız var, dışarının üretimine ihtiyacınız var, ithalata ihtiyacınız var. İthalat nasıl olacak? Dış borçla olacak ve Merkez Bankası Başkanı geçenlerde açıkça şunu söyledi, dedi ki: “Dış finansman ihtiyacında kısıtlama olabilir.” Yani bu modelin Türkiye’ye sosyal alternatif maliyeti çok ağır olmasına rağmen dış finansman ihtiyacı karşılandığı sürece yürüdü. Ama önümüzdeki dönemde dış finansman ihtiyacı da olmayacaktır. Bunun için Türkiye’nin bir an önce, bir an önce teknolojiyi ileriye götürecek, ekonomiyi dışa bağımlılık açısından belirli bir sürede disiplin altına alacak ve yaratılan katma değeri yurt içinde bırakacak yeni bir sanayileşme stratejisine ihtiyacı var.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak şu anda iş başında olmuş olsak derhâl bu konuda yola çıkarız ve yola çıktık.

Bu konuda beş ayrı noktada harita, yol haritası hazırlanmalıdır:

Birinci yol haritası, sanayileşme yol haritası.

İkinci yol haritası, tarım ve hayvancılık yol haritası; nasıl ayağa kaldırabiliriz tarımdaki üretim potansiyelini, istihdam potansiyelini.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun Sayın Tütüncü.

ENİS TÜTÜNCÜ (Devamla) – Ve üçüncü yol haritası, KOBİ ve esnaf-sanatkârlardaki potansiyeli nasıl kullanabiliriz? Bununla ilgili yol haritası.

Dördüncü yol haritası, enerji sektörü yol haritası. Türkiye, ucuz enerjiyle bundan sonra yoluna devam etmek durumundadır. Dışa bağımlı bu enerji politikasını yeni bir anlayışla gözden geçirmelidir.

 Ve beşinci alan da hizmetler sektörü yol haritası. Açayım, bankacılık, finans ve özellikle turizm. Merkez Bankası Yasası’nı mutlaka ve mutlaka değiştirmemiz lazım. Merkez Bankası, enflasyon odaklamasına ağırlık veren ve para politikasına ağırlık veren bu yanlış politikayla artık Türkiye'nin kalkınmasına yardımcı olamaz. Ekonomiye, büyümeye ve istihdama ağırlık veren Merkez Bankası politikalarına Türkiye’de ihtiyaç vardır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ENİS TÜTÜNCÜ (Devamla) – Sayın Başkan, sürem bitti.

Hayırlı uğurlu olmasını diliyorum, hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Tütüncü.

Madde üzerinde Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına Pervin Buldan, Iğdır Milletvekili.

Buyurun Sayın Buldan. (BDP sıralarından alkışlar)

BDP GRUBU ADINA PERVİN BULDAN (Iğdır)- Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Uluslararası Para Fonu’nun en temel amacı, ekonomik durumu iyi olmayan, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere yardımcı olmak adı altında, bu ülkenin ekonomilerinin liberalleşmesini sağlamaktır. IMF’nin elindeki güç de yaptığı anlaşmaları tek taraflı bozma hakkıdır. Dünya ekonomisini elinde tutmak isteyen ülkeler, başta ABD ve İngiltere olmak üzere, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarıyla bunu yapmak istediler ancak paylaşım savaşları sonucunda bunun, hem maddi hem de insani olarak maliyetinin çok yüksek olduğunu gördüler, Orta Çağ sömürge modelinin maliyetinden kurtaracak yeni sömürge modelleri arayışına girdiler. Yine, 30’ların ekonomik buhranı hâlâ etkisini hissettiriyordu. Tüm bu arayışlar sonucunda, hem uluslararası ticareti canlı tutacak ve süreklileştirecek hem de az gelişmiş ülkeleri de savaşlardan veya işgal etmekten çok daha az bir maliyetle bağımlı hâle getirecek bir formül buldular. Savaşlar sonucunda birçok ülke yıkıntılar altında kalmıştı. Yeniden toparlanmaları ve ayağa kalkmaları çok zordu. Bu ülkelerin tamamen kendilerine bağlanabilmesi için ikinci adım atıldı. 1944 yılında savaş sonrasında zor durumda olan bu ülkelere ekonomilerini düzeltmeleri ve “uluslararası ekonominin işlerliğinin sürekli kılınması” adı altında bir para sistemi, kredi sistemi olarak Uluslararası Para Fonu kuruldu. Ülkeler, bu Fon’a sermayelerini katarak birleşik bir sermaye oluşturdu. Her ülkenin katkısı o ülkenin kotası oldu. Kotaların büyüklüğü o üye ülkenin oy gücünü belirledi. Bugün bu kurulun en güçlü ülkeleri başta ABD olmak üzere İngiltere, Almanya, Fransa ve Japonya’dır. Bu ülkeler artık paylaşım savaşları yerine, IMF aracılığı ile ülkeleri kendilerine borçlandırarak bağlamaktadır, ülkelere borç para vermekte, bunun karşılığında ise o ülkeleri kendi mallarını satacakları bir pazar olmaya zorlamaktalar; böylece verilen para yerine kendi mallarını almak için kullanmış oluyor. Borcu olan ülke kaynaklarını geliştirmek, üretmek şansına sahip değildir.

Değerli arkadaşlar, IMF’ye yüz seksen altı ülke üyedir. Türkiye, banka gibi çalışan bu Fon’a 14 Şubat 1947 yılında katıldı. O tarihten bugüne 19 kez IMF ile stand-by anlaşması yapıldı. AKP Hükûmeti Türkiye’de ilk kez IMF anlaşmalarını yarıda kesmeyip hem on sekizinci hem de on dokuzuncu IMF anlaşmalarını tamamlayan bir Hükûmet oldu. Daha önce, IMF ile yapılan on yedi anlaşma tamamlanmamıştı. AKP Hükûmeti belki bununla övünüyordur, ancak biz biliyoruz ki bunun anlamı IMF’nin tüm kurallarına uyan ilk Hükûmet olarak anılmasıdır. IMF’nin tüm kurallarına harfiyen uyan bu Hükûmet sayesinde, artık ne yer altı kaynaklarımız olduğunu ne de yer üstü kaynaklarımız olduğunu söyleyebiliyoruz. IMF’nin en önemli kurallarından ikisi, özelleştirme ve yabancı sermayenin serbestisi oldu. AKP bir taşla iki kuş vurdu; bu konuda ilgili tüm yasaları değiştirerek, özelleştirmeyi tamamen yabancı sermayeyle yaptı.

Yine IMF’nin en önemli kuralları işçiye, emekliye, memura zam yapmamaktı. AKP Hükûmeti bunu da alnının akıyla yerine getirdi. Bugün bir işçi emeklisi 680 lira maaş alıyor. Ev kirasının en düşük 450-600 lira arası olduğu bir ülkede 680 lira maaş almak ne demektir? Bunun vicdani borcunu AKP Hükûmeti kime ödeyecek? 680 lira maaş, sadece yoksulluk sınırının değil açlık sınırının da altındadır. 680 lira maaş almak demek, en kötü koşullarda küçücük bir evi kiralayarak içinde aç oturmak demektir. 680 lira maaş almak demek, başkalarına muhtaç olarak yaşamak demektir. AKP Hükûmeti, muhtaç hâline getirdiği insanlara makarna, kömür dağıtarak kendini iyilik perisi yerine koymaya, bu çirkinliği perdelemeye çalışmaktadır. Önce insanları fakirleştirerek, hakları olanı gasbederek muhtaç hâline getiriyor, sonra da kendine bağlı yardım kuruluşları ve valilikler aracılığıyla yardım dağıtıp halkı dilenci yerine koyuyor ve bundan siyasal olarak rant elde ediyor. Aslında, perdelemeye çalıştığı, uymak zorunda kaldığı IMF’nin kurallarıdır, bu kurallara gelişebilecek tepkilerdir.

Son zamanlarda Hükûmetin ve ilgili bakanların en çok ifade ettikleri şey, yeni stand-by anlaşmasını mecburiyetten değil istedikleri için yapacaklarıdır. Peki, mecbur değilsek, yani ihtiyacımız yoksa neden borçlanıyoruz? Borç, yiğidin iş kurmak, üretmek, geri ödemek için kamçısıdır. Ancak siz, borcu, kölelik kamçısı hâline getiriyorsunuz. Yiğit, borcu, ihtiyacı olduğu, mecbur kaldığı için alır.

Uluslararası Para Fonu, gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkeleri sömürü aracıdır. Bu Fon içerisinde muhtaç olan üye ülke olmak ekonomik anlamda sömürge olmaktır. Tersine, bu Fon içerisinde konum sahibi olmak ise sömürgeci olmak demektir. Bize şu öneriliyor: Ya kuklamız olursunuz ya da bizim gibi kukla oynatıcı. Onurlu bir ülkenin ve onurlu bir halkın buna vereceği cevap “İkisine de hayır.” olur.

Öyle bir ülke düşünün ki, bulunduğu coğrafya dünyanın en verimli topraklarına sahip olsun; dört mevsimi de yaşasın;  üç tarafı denizlerle çevrili olsun; güneşi, karı, yağmuru, dağları, ovaları, nehirleri, ormanları olsun; toprağında her şey yetişsin; bin yılların birikmiş kültürü ve tarihiyle zenginliği göz kamaştırsın; en önemli geçim kaynağı tarım ve hayvancılık olsun. Böyle bir ülkenin bu kadar bağımlı bir ülke olması akla ve mantığa sığar mı? Böyle bir ülkenin et ithal etmesi neyle açıklanabilir? Yoğunlaşmış fiziksel ve zihinsel emeği ile çağlar açan, kentler kuran, medeniyetler yaratan bu coğrafyanın insanının üretimden uzaklaşıp tüketici bir topluma dönüşmesine ne demeli?

Demokrasisini kurgulamayan, tekçiliğin kısırlığını çoğulculuğun zenginliğine tercih eden, bu nedenle de savaşta ısrar eden, tutuklayan, orman yakan, hayvanları telef eden, insanları göçe zorlayan bir yönetim anlayışı yukarıdaki soruların tek cevabıdır. Bu yönetim anlayışıdır ki, Türkiye halklarını dışarıya bağımlı kılıyor, IMF'ye zorunlu kılıyor. Bu bağımlılığın ve zorunluluğun bitmemesi için de dışarısı Türkiye'nin iç sorunlarını çözmesini, esasta Kürt sorununu çözmesini istemiyor.

Değerli arkadaşlar, buradan Hükûmete önerimiz şudur: Bu coğrafyayı peşkeş çekmekten vazgeçin; bu ülkenin ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel özgürlüğü önündeki tüm engelleri kaldırın; merkezî otoriteden vazgeçin, yerellerin kendi kaynaklarını yaratmasını, korumasını, geliştirmesini ve kullanmasını sağlayın; katı merkezî otoriter anlayışınız yüzünden hepimiz kaybediyoruz.

Dün elitlerle, statükocularla mücadele ettiğinizi söylerken bugün siz elitsiniz, statü sahibisiniz. Dün demokrasi için cezaevine girerken bugün siz demokrasi, eşitlik ve özgürlük isteyenleri cezaevine koyuyorsunuz. Dün siz IMF'ye, emperyalizme karşıyken bugün siz IMF’nin en iyi uygulayıcısısınız.

Bu halkı yeterince yanıltmadınız mı? Artık bu halkın gerçeklerle yüzleşme zamanı geldi. “Türkiye’nin bütünlüğü.” dediniz, bütün hakların önünü kestiniz, farklı kimlikleri yasakladınız. “Türkiye’nin bütünlüğü.” dediniz, yeri geldi askerî yeri geldi siyasi darbe yaptınız. Türkiye’yi öyle bir hâle getirdiniz ki, bugün Türkiye halkı Türkiye’de bulunan hiçbir şeyin sahibi değil. Bu ülkeyi paramparça ettiniz.

Değerli milletvekilleri, ekonomi özgür değildir. Ekonomi özgürleşmek zorundadır ancak demokratik katılımcı bir anlayış ve modelle ekonomiyi özgürleştirebiliriz. Bu da iki yolla mümkündür: Bir yandan temel ihtiyaçları diğer yandan da çağımızın sosyal, kültürel ihtiyaçlarını belirleyerek en büyük üretici olan doğaya asla zarar vermeden bilimi ve teknolojiyi bu belirlenen ihtiyaçları gidermek üzerinden üretim araçları hâline dönüştürmek. Bunu gerçekleştirmeme nedenimiz bireysel çıkarları toplumsal çıkarların önüne koymamızdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun.

PERVİN BULDAN (Devamla) – Değerli arkadaşlar, son olarak,  toplumu oluşturan tüm bireylerin katılımını sağlayan, ortak çıkarları, üretmeyi ve çağın ihtiyaçlarını karşılayan bir ekonomi modeli bizleri ne IMF'ye ne de başka bir kuruma muhtaç ve mecbur bırakır. Elbette uluslar arası ticari ilişkilerimiz olacaktır ama bu ilişkilerin esasını ekonomik sömürü oluşturmayacaktır. Demokratik, katılımcı ekonomi modeli bir anlayışa dönüştüğünde eğitim ona göre şekillenecek, sağlık sorunlarına yaklaşım ona göre olacaktır diyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Buldan.

Sayın milletvekilleri, birleşime on dakika ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 17.00

 

 

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 17.14

BAŞKAN : Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Yaşar TÜZÜN (Bilecik)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 134’üncü Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

458 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Şimdi, 1’inci madde üzerinde söz sırası, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz isteyen Mithat Melen, İstanbul Milletvekili.

Buyurun Sayın Melen. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA MİTHAT MELEN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 458 sıra sayılı taslak üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyeti saygıyla selamlıyorum.

Önce bir noktaya değinmek istiyorum. 73’üncü Birleşimin Üçüncü Oturumunda ilginç bir şey olmuş. Yöneten Sayın Başkan demiş ki:

“Komisyon? Burada.

Hükûmet? Burada.

Komisyon Raporu 458 sıra sayısıyla bastırılıp, dağıtılmıştır.

Tasarının tümü üzerine söz isteyen? Tasarının tümü üzerine söz isteyen yok.

Soru-cevap yok.

Tasarının tümü üzerinde görüşmeler bitmiştir.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler…”

Sonra Sayın Kemal Anadol itiraz etmiş: “458 listede yok efendim, nereden çıktı 458?”

Başkan demiş ki: “Sayın milletvekilleri, on beş dakika ara veriyorum.”

Tekrar toplantı başlamış. “Açılma saati: 18.03” İlki 17.31’di ve tekrar:

“Başkan - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 73’üncü Birleşiminin Dördüncü Oturumu’nu açıyorum.

458 sayılı Tasarı’nın görüşmelerine devam edeceğiz.

Komisyon? Yok.

Ertelenmiştir.”

Şimdi, ilginç bir şey, tümü üzerinde konuşmadığımız bir kanunu burada konuşuyoruz. Nasıl olmuş bu? Her kanun benim için önemli ama bu da daha önemli. Burada hakikaten bir şeyi atlamışız. Hukuken belki yapacak pek bir şey yok ama atlamışız. Nasıl olmuş bu?

Ayrıca da, belki tümü üzerinde ilk defa bu kanunun lehine konuşacağız. Çünkü, biraz önceden beri izliyorum, çok dikkatle izliyorum, yani, herkes, her kürsüye çıkan arkadaşımız Türkiye'nin IMF’yle ilişkilerinden bahsetti ama bu kanunun aslından bir türlü bahsetmedi. Bu kanun, belki tarihte ilk defa IMF’nin Türkiye lehine bir şey yaptığı bir olay. Yani, onu biz de yapamamışız, IMF kendi yapmış. Niye? Oylar temsil güçleri itibarıyla ülkelerin gücünü de belirliyor, IMF’deki oylar. IMF’de 2006 yılından itibaren yeni bir hareket başladı çünkü dünyada ekonomide dengeler değişti. IMF’deki oy gücü, yani kota dediğimiz güç bir yerde ülke ekonomisinin dünya içindeki gücünü gösteriyor, o çok önemli bir şey. Burada da öyle. Yani, IMF de, bir adil kotaya doğru gitmek gereğini gördü. Mesela, bizim 964 özel çekme hakkımız var, bu da 0,45 civarında bir pay demek. Yani, bunu önce 1 milyon 191 bine çıkarmak meselesi vardı, bu da 0,55’e çıkarılıyor, oy payımız yani bu 2006’dan itibaren. Şimdi, 2008’deki bu değişiklikle kotamız 1 milyar 455’e çıkacak yani bu da 0,61 pay demek özel kotalarda. Bu özel kotalar da kota kullanımı açısından hem daha fazla para almanızı sağlaması ve maliyeti de, faizlerin maliyetini de belirlemesi açısından çok önemli. Türkiye, daha ucuz bir faiz dilimine geçiyor.

Şimdi, biz, başka şeyleri tartışıyoruz burada yani IMF’ye başvurmak, başvurmamak, hatta bunu bir başarı meselesi hâline getirmek… Sayın Başbakanımız da aynı şeyleri söyledi: “Biz IMF’ye başvurmuyoruz, başarılıyız.” Hayır efendim, IMF, bir uluslararası kuruluş, dünya ekonomik politikasını düzenlemekle, dünya parasına bekçilik etmekle görevli bir kuruluş, buna da siz üyesiniz, onun işte ufacık bir maddesi değiştirilirse, siz de yasalarınızda değiştiriyorsunuz ki Anayasa’nıza aykırı olmasın yaptığınız işlemler. Onun için şimdiye kadar IMF’yle yaptığımız işlemler Türkiye’deki yasalara uygundur. Bunun tartışması bir kere her şeyden önce çok gereksiz bir şey. IMF’yle ilişkilerimiz ayrı, “IMF’ye başvurmamız başarısızlık, başvurmamamız başarı.” demek hele bu kanun görüşülürken ilginç geldi bana. Niye? Çünkü ilk defa tarihinde IMF kendi kendini tartışmaya başlamış; acaba dünyanın ekonomik değişmesine yeterli miyim, gerçekten ben bu yapıyla dünyanın ekonomik meselelerini çözebiliyor muyum… Bunları tartışırken ve bize de, bakın… Neden bize önemi var bunun? Temel oyların artırılması için önemi var. IMF, temel oyları, tüm sermayesini yani bizim dediğimiz, anlattığımız kotaların yüzde 5,52’sine çekmeye çalışıyor. Niye? Yani bütün ülkelere, seksen iki ülkeye önce bir pay dağıtmaya çalışıyor ve bunun da yüzde 95’ini ayırıyor, yüzde 5’i olmasını istiyor. Çünkü ufak bir ülkeyi düşünün, bir Afrika ülkesini, çok az pay alıyor, dolayısıyla yetkisi de az oluyor ve icra direktörü az bulundurabiliyor ve icra direktörlerinin de yönetimde büyük etkisi var. Tabii burada en büyük payın sahibi Amerika Birleşik Devletleri, onun yönetimde etkisi var ama son yıllarda, dünyadaki değişimle birlikte bu paylar da yer değiştiriyor. Yani gelişme yolundaki ülkelerle gelişen ülkeler veya yükselen pazar ülkeleri –ki Türkiye de bunun içerisinde- önemli bir yere geliyor. Yani ilk defa biz, kendimiz yapmadığımız bir işle IMF’yi eleştiriyoruz. Niye? 2011’de Türkiye'nin payı –kotadaki- yüzde1’e çıkarılacak. Bu, çok önemli bir gelişme. Niye? Aşağı yukarı, Türk ekonomisinin yıllardan beri dünya ekonomisi içerisinde yüzde 1 pay almasını hep söylüyorduk. İşte, bu, yine biz yapmadan… Ama burada hep, nedense, başka şey tartışıyoruz: “IMF onu yapmış, bunu yapmış, bilmem ne yapmış…”

Efendim, IMF’ye bundan yıllar önce üye olmuşsunuz ve -bu sistemi beğenmezseniz bu sistemin dışına çıkarsınız, gayet açık bu yani- bu sistemin içinde olmanızdan kimse o kadar da çok fazla memnun değil, hele IMF’nin kendi, çünkü kendi kendini tartışmaya başladı IMF.

Yine ben burada başka bir şeyin üzerinde durmak istiyorum. Mesela, komisyonu Dışişleri Komisyonu temsil ediyor. Şimdi orada da bir sıkıntı var. Bu mesele Hazinenin meselesi 1173 sayılı Kanun’da, yönetimiyle de o görevli ama Bütçe Komisyonu tali komisyon sayılıyor, Dışişleri esas komisyon sayılıyor.

Evet, yurt dışında vahdet prensibinden bunu böyle yapmak doğrudur belki ama bunda da bir başka yere götürmemiz lazım işi yani Türkiye Büyük Millet Meclisinde ekonomiyle ilgili bir komisyon kurmamız lazım. Ekonomi ve strateji konusunda bu araştırmaları yapacak ve bu gibi konuların gerçekten buraya gelmesini sağlayacak bir yapıya büründürmemiz lazım çünkü ekonomi hem az konuşuluyor hem Bütçe Komisyonuna aşırı bir yük bindiği gibi, böyle bir önemli konu Dışişlerine gidiyor. Tabii, Dışişlerinin burada esas komisyon olmasını eleştirmiyorum, yapı öyle, yasa öyle ama burada da bir eksiklik var.

Şimdi, son olarak, mesela, ne oldu? G20’ler toplantısı oldu. Orada da tabii, Hükûmet devamlı bu toplantılara katılıyor, katılması lazım, mutlaka içinde olmamız lazım ama hiçbir bilgimiz yok Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak. Yani ne oluyor oralarda, ne konuşuluyor, dünya nereye doğru götürülüyor, ne yapılmak isteniyor?

Hükûmetin bir numaralı görevi, burada… Ki o toplantılara katılanlar içinde hem Dışişleri Bakanı var hem ekonomiden sorumlu bakanlar var, hiç burada gelip bilgi vermediler çünkü yapı değişiyor dünyada. Hep bunu ısrarla söylemek istiyorum. Yani yapı öyle bir yapı ki IMF de kendi yapısını değiştirmeye çalışıyor. İşte, finansal vergiyi tartıştılar, mali sektörde reformu tartıştılar. Mesela IMF krizde 200 milyar dolar akıttı, son küresel krizde, dünyalar kadar para bu. Kaldı ki IMF batmak üzereydi, ama öyle bir ipin ucu yakalandı ki IMF’nin başındaki adam Fransa Cumhurbaşkanlığına oynuyor birdenbire şimdi. Yani, bütün bunlardan biz sanki haberdar değilmişiz gibi, hatta bu kurumlara mümkün olduğu kadar daha fazla insan yerleştirmek istemiyormuşuz gibi… Kimsenin, çünkü, bu konuda bir fikri yok. Hakikaten Türkiye Büyük Millet Meclisi dâhil bu kurumlar içerisinde temsil edilmemiz lazım. Çünkü dünya yönlendirilirken biz farkında değiliz.

Biz geçen sene İstanbul’da çok önemli bir toplantı yaptık. O toplantıda -hem IMF’nin hem Dünya Bankasının yıllık toplantısını yaptık- bir tane başkanlık, bir tane başkan yardımcılığı ne bileyim, G20’lerin bir genel sekreterliğini kapabilirdik -Türkiye’de o kadar çok insan var ki, yetişmiş insan- onu da beceremedik. Niye beceremedik? Çünkü burada bile oturup “IMF şunu yaptı, IMF bunu yaptı, IMF’ye 18 kere stand-by yaptık, 18 kere yapmadık” onları tartışıyoruz da ondan. Biz farkında değiliz dünyada ne olup bittiğinin, hâlâ biz bunları tartışıyorsak… Yok, hakikaten farkındaysak da bunları kendi kendimizi oyalamak için yapıyorsak o da ilginç. Ama artık hakikaten… Mesela şu kanunun geçirilmesi bile bana biraz tuhaf geliyor. Şeyinde görüşmüyorsunuz, aceleye getiriyorsunuz, işte “Başkan hata yaptı.” diyorsunuz. Efendim, olabilir. Burada iktidar partisi var. Hakikaten tümü üzerinde görüşmekte yarar vardı. Çünkü, belki tarihte ilk defa IMF’nin geçirdiği, bizden geçirmesini istediği kanunlardan en önemlisi bu, en de bize yararlı olanı bu. Çünkü biz istemesek de bizi bir yere sokmaya çalışıyor yani bir üst sınıfa sokmaya çalışıyor, payımız da yüzde 1’e çıkacak 2011 yılında.

Onun için, bir daha bunu düşünmemizde yarar olduğunu sanıyorum ve bu duygu, düşüncelerle yüce heyeti saygıyla selamlıyorum. (MHP ve AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN –Teşekkür ederim Sayın Melen.

VIII.- OTURUM BAŞKANLARININ KONUŞMALARI

1.- TBMM Başkan Vekili Sadık Yakut’un, 458 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın 1’inci maddesi üzerinde konuşan İstanbul Milletvekili Mithat Melen’in, “Tümü üzerinde konuşmadığımız bir kanunu burada konuşuyoruz.” ifadelerine ilişkin konuşması

BAŞKAN - Sayın Melen, konuşmanızın başlangıcındaki açıklamalardan dolayı teşekkür ediyorum.

16/3/2010 tarihli 73’üncü Birleşimin Üçüncü Oturumunda bahsedilen konuyla ilgili açıklama getirmek istiyorum: Bugün Genel Kurul açılmadan önce Kanunlar Dairesi tarafından konu gündeme getirildi, görüştük. Yalnız Sayın Anadol’un bahsettiği “458, listede yok.” sözünün Adalet ve Kalkınma Partisinin grup listesinde olmadığını ifade ettiler. O günkü el gündemini de getirtiyorum. El gündeminde olduğunu gördüm, şimdi getiriyorlar, onu da ayrıca açıklayacağım.

Teşekkür ederim.

OKTAY VURAL (İzmir) – Sayın Başkan, tabii şöyle oldu: O gün neleri görüşeceğimiz konusunda gruplar arasında bir mutabakat vardı ve takdir edersiniz ki görüşülmeyecek bir konu hakkında da konuşmacının olmaması doğaldır. Konuşulmayacak bir konuda Sayın Bakan oturunca, “Komisyon burada.” deyince mecburen o noktaya geldi. Aslında bizim mutabakatımız dışında fiilen gelişmiş bir konudur. Gündemde vardı ama “Görüşmeyeceğiz, komisyon oturmayacak.” dediler. Oturmayacak denilmesine rağmen oturduğu için o işlem yapıldı.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Vural ama bu açıklamalarınızın ışığında da konu Başkanlık Divanının problemi değil, grupların kendi arasındaki bir problem olduğu anlaşılıyor.

OKTAY VURAL (İzmir) – Bir problem olarak söylemedim. Sadece tutanaklara siz soktuğunuz gibi ben de tutanaklara girsin diye ifade ettim.

BAŞKAN – Anladım, teşekkür ediyorum.

VII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

3.- Milletlerarası Para Fonu ile Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasına Katılmak İçin Hükümete Yetki Verilmesine Dair Kanuna Ek Milletlerarası Para Fonu Ana Sözleşmesinde Değişiklik Yapılmasına İlişkin Belgelerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/761) (S. Sayısı: 458) (Devam)

BAŞKAN – Şimdi madde üzerinde şahsı adına söz isteyen Osman Demir, Tokat Milletvekili.

Buyurun Sayın Demir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

OSMAN DEMİR (Tokat) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milletlerarası Para Fonu Ana Sözleşmesinde Değişiklik Yapılmasına İlişkin Belgelerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı üzerine şahsım adına söz aldım. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Bilindiği gibi, 40’lı yılların başında bir dünya savaşı yaşandı yani İkinci Dünya Savaşı yaşandı. İkinci Dünya Savaşı, dünya ölçeğinde büyük bir yıkıma ve finansman darboğazına yol açtı. O güne gelinceye kadar yani -kastettiğim 1944 yılıdır- 1944 yılına gelinceye kadar uluslararası ödemelerde “altın standardı” diye bir sistem uygulanıyordu. Yani uluslararası mal ve hizmet alım satımında karşılık olarak altın ödeniyordu. Tabii, bir taraftan ekonomik ilişkiler artıyor, dünya üretimi artıyor, uluslararası ticaret artıyor ama altın arzı uluslararası ticaretteki artışla aynı paralelde artamıyor. Bu, dünya ticaretinde bir daralmaya, bir baskıya yol açıyor ve uluslararası likidite sorunu dediğimiz sorun ortaya çıkıyor.

Ne yapalım? Dünyanın önde gelen teorisyenleri, özellikle ekonomi teorisyenleri Amerika Birleşik Devletleri’nin Bretton Woods kentinde 1944 yılında bir araya geliyor. Bretton Woods Konferansı diyoruz. Bu konferansın sonunda iki tane önemli kurum ortaya çıkıyor: Birisi IMF, diğeri Dünya Bankası yani Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası. Bu iki kurum ortaya çıkıyor yani uluslararası para sistemini bu iki kurumun işletmesi kabul ediliyor.

Ne yapacak bu iki kurum? Bu iki kurum önce, uluslararası ödemelerde likidite sorunu yaşatmayacaklar üye olan ülkelere; ikinci olarak da, üye olan ülkeler eğer ödemeler bilançosu açığı verirse, bu ödemeler bilançosu açığının finansmanını sağlayacaklar. Bu iki kuruma biçilen rol bu.

Tabii, sistemin bir ayağı daha var, o da şudur: O zamana kadar uluslararası ödemelerde altın kullanılıyordu ve altın arzı yeterince arttırılamıyordu. Deniyor ki: “Yeni sistemde, uluslararası ödemelerde altının yanı sıra Amerikan doları da kullanılsın ama doları da bir şeye bağlayalım, sabitleyelim doların değerini bir şeye. Neye sabitleyelim? Altına.” Deniyor ki: “Bir ons altın 35 dolardır.” diye bir parite belirleniyor. Bir ons demek, 31,1 gram. “31,1 gram altın 35 dolardır.” diye bir parite oluşturuluyor. Peki, ülkelerin parası nereye endeksleniyor? Diğer ülkelerin, üye ülkelerin paraları da dolara endeksleniyor. Sistem şu: Dolar altına endeksleniyor, diğer ülke paraları dolara endeksleniyor, böyle bir sistem değerli arkadaşlar. Bu sistem, 60’lı yıllara kadar fazla bir problem çıkarmıyor ama 60’lı yıllara geldiğimizde gerek Amerikan ekonomisinin büyük ödemeler bilançosu açığı vermesi gerekse altın arzının yeterince arttırılamaması -yani dolar basacaksınız ama altın arzını artıramıyorsunuz- tekrar dünyada likidite sorunu ve Amerikan dolarına güvensizlik sorunu çıkıyor. Özellikle Avrupa ülkeleri Amerika’ya karşı bir anlamda dolar savaşı ilan ediyorlar, diyorlar ki: “Al dolarlarını, ver altınlarımı.” Ama gönderilen dolarların karşılığı olan altınlar Amerikan hazinesinde yeterince yok. Sistem büyük bir yara alıyor değerli arkadaşlar. Nereye kadar? 73 yılına kadar topal da olsa sistem işletilmeye çalışılıyor çünkü 67 yılında, bu, doların ödeme gücünün yanına bir de IMF yeni bir para birimi oluşturuyor; SDR yani “özel çekme hakkı” dediğimiz bir para birimi oluşturuluyor. Bazı paraların ağırlıklı ortalaması alınarak yeni bir ödeme aracı. Bir taraftan dolarla uluslararası ödeme gerçekleştiriliyor, diğer taraftan SDR’yle -tabii, üye ülkeler arasında- SDR ödeme aracı olarak kullanılıyor ve yine…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun.

OSMAN DEMİR (Devamla) – …üye ülkelerin ödemeler bilançosu açıklarının finansmanı amacıyla kullanılıyor. Nereye kadar değerli arkadaşlarım? 1973 yılında petrol şokları dediğimiz zamana kadar. 1973 yılında OPEC’in kartel gücünü kullanarak petrol fiyatlarını ani arttırmasıyla Bretton Woods sistemi tamamen çöküyor. Bugün artık Bretton Woods sistemi -işte dolar altına endekslenecek, diğer ülke paraları da dolara endekslenecek- böyle bir sistem artık yok, o sistem çökmüş durumda. Peki, Bretton Woods sistemi çöktü de IMF ve Dünya Bankası etkinliğini kaybetti mi, varlığını kaybetti mi? Hayır. Bu iki kurum hâlâ önemli bir görevi sürdürüyorlar ama uyguladıkları politikanın içeriği değişti. Onu da izninizle, 2’nci maddede tekrar şahsım adına sözüm var, orada açıklamak istiyorum. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Demir.

Madde üzerinde şahsı adına söz isteyen Mehmet Yüksel, Denizli Milletvekili.

Buyurun Sayın Yüksel. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

MEHMET YÜKSEL (Denizli) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; 458 sıra sayılı Milletlerarası Para Fonu Ana Sözleşmesinde Değişiklik Yapılmasına İlişkin Belgelerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında şahsım adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Şimdi, Sayın Melen gibi bir üstadın arkasından, Değerli Hocam Osman Demir gibi bir hocanın arkasından benim konuşmam nasıl olur, bilmiyorum. Ben, iki değerli üstadın çizdikleri açıya bakarak, anladığım kadarıyla yıllarca çok yanlış mecrada tartışılan IMF konusunu, aslında burada tekrar gündeme getirmek belki yanlış. Mithat Melen Hocam bunu çok doğru söyledi. Çünkü burada aslolan yapılacak olan anlaşmalardır, aslolan zorla bizi belli bir kategoriye yükseltmeye çalışan Uluslararası Para Fonu konusunda yapılacak anlaşmalardır bence. Burada, ama biz yine de şuna dikkat edelim: Biz, yıllarca IMF’nin ülkeleri sömürdüğü, IMF’nin ülkelere yarar sağlamadığı, ülkelerin ekonomisini, sorununu dikkate almadığı, alsa da kısa vadeli çözümler önerdiği ve sonuç itibarıyla yarar sağlamadığı görüşleri olduğu gibi, bir taraftan da bazı görüş de, diğer bir görüş de IMF’yi, gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere tüm dünya ekonomilerinin istikrarı için vazgeçilmez bir örgüt olarak nitelemekte. Bu görüşleri objektif bir şekilde değerlendirebilmek için de IMF’nin istikrar programlarının koşullarını ve finansal kaynaklarının maliyetlerini incelemek gerekir. Bu doğrultuda, IMF’nin kullanıma sunduğu kaynaklarının borçlanma maliyeti piyasa koşulları ile karşılaştırılınca söz konusu maliyetlerin yüksek olmadığı görülmekte.

Biz, şu anda baktığımızda, tasarı ve gerekçeleri incelediğimizde, Ana Sözleşme’de öngörülen değişiklikler içinde Milletlerarası Para Fonu’na üye ülkelerin kota dağılımlarının yeniden ayarlanması, düşük gelir düzeyine sahip ülkelerin IMF içerisindeki oy ve temsil güçlerinin korunması, Afrika ülkelerinin İcra Direktörleri Kurulunda daha güçlü temsil edilebilmelerinin sağlanması, Fon kaynaklarının yatırım amaçlı kullanımının önündeki sınırlamaların hafifletilmesi gibi konular ve düzenlemeler var.

Onun yanında, Ana Sözleşme’de öngörülen değişikliklerin yürürlüğe girmesiyle ülkemizin IMF’deki temsil gücünün daha da artacağı ve ülkemizin IMF’deki oy gücünün yüzde 0,45’ten, öngörülen değişikliğin yürürlüğe girmesiyle birlikte 0,61 seviyesine yükseleceği, yine bu değişikliklerin yapılanmasının ardından 2011 yılı Ocak ayına kadar kota reformuna yeni formül çerçevesinde devam edileceği ve ülkemizin payının yüzde 1 civarına yükseltileceği öngörülmekte.

Burada, yine, 2006 yılında, IMF içerisinde adil bir kota mekanizmasının tesis edilmesi ve kota dağılımlarının buna göre yeniden ayarlanabilmesi, daha sağlıklı bir hâle getirilebilmesi için kapsamlı bir çalışma başlatılmış, bu çalışmanın ilk aşamasında aralarında ülkemizin de bulunduğu dört ülkeye münferit olarak kota artışı sağlanmış, daha sonra da, 2008 yılında yeni bir düzenlemeyle, ülkemize ikinci bir kota artışı imkânı sağlanması ve kotamızın yine 1,455 milyon SDR seviyesine ulaşması öngörülmüştür.

Kotaların IMF kaynaklarının kullanımını, maliyetlerini belirleyen önemli bir unsur olduğu dikkate alındığında kotamızda yapılan artışlar sayesinde IMF’ye yönelik faiz yükümlülüklerimizde bir miktar tasarruf sağlanması da mümkün olabilecektir.

Bunlara ek olarak Ana Sözleşme’deki değişiklikler ile Fon kaynaklarının altın satışından sağlanacak gelirler de dâhil olmak üzere yatırım amaçlı kullanımının önündeki sınırlamaların hafifletilmesi ve bu suretle de Fon varlıklarının yönetiminde esnekliğin sağlanması amaçlanmaktadır. Ana Sözleşme’nin ilgili hükümlerinde yapılan tadilatın üye ülkelerce onaylanmasının ardından kotalarla ilgili düzenlemeler hayata geçirilecektir. Bugünkü uygulama, bugünkü yapılacak oylamayla biz bunun birinci adımını atmış olacağız.

Umarım ve ümit ederim ki, bu anlaşmaların ülkemize bundan sonraki ekonomik hayatında yararlar getireceği düşüncesiyle hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Yüksel.

Madde üzerinde bir adet önerge vardır, okutup işleme alıyorum.

TBMM Başkanlığına

458 sıra sayılı kanun tasarısının 1. maddesindeki “ilişkin” kelimesinden sonra gelmek üzere “tüm” kelimesinin ilave edilmesini bilgilerinize arz ederim.

 

Hüseyin Ünsal

Enis Tütüncü

Hüsnü Çöllü

 

Amasya

Tekirdağ

Antalya

 

Tayfur Süner

Fevzi Topuz

 

 

Antalya

Muğla

 

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

DIŞİŞLERİ KOMİSYONU SÖZCÜSÜ ABDULLAH ÇALIŞKAN (Kırşehir) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

DEVLET BAKANI CEVDET YILMAZ (Bingöl) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Önerge üzerinde söz isteyen Enis Tütüncü, Tekirdağ Milletvekili.

Buyurun Sayın Tütüncü. (CHP sıralarından alkışlar)

ENİS TÜTÜNCÜ (Tekirdağ) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Aslında yarıda bıraktığım ya da tamamlayamadığım konuşma üzerine konuşmayı düşünmüştüm ancak Milliyetçi Hareket Partisi Sözcüsü Sayın Melen’in konuşmasından sonra konuşmamı farklı bir boyutta götürme ihtiyacını hissettim.

Şimdi, biz konuşmamızda, daha doğrusu, ben konuşmamda bu tasarının özüne vurgu yapmaya çalıştım, özü nedir? Sayın Melen konuşmasında -burada olmasını isterdim- tasarının şekli üzerinde durdu. Şekli üzerinde durmuş olmasına rağmen, en azından “Bu şekil neden acaba değiştiriliyor?” diye sorması ve o sorunun yanıtını vermesi gerekiyordu. Şimdi, özü değişmemiştir, IMF politikalarının özü değişmemiştir, bunu vurgulamak istiyorum; şimdi de sol gösteriyor, sağ vurmaya çalışıyor, geçmişte ne yaptıysa, geleceğe dönük politikalarını da o çerçevede revize etmeye çalışıyor. Yani şöyle bir anımsayalım: IMF, dünya finans krizini okuyamamış, görememiş olmasının sıkıntısıyla, mahcubiyetiyle bir uzmanlar komitesi topladı ve başına da ünlü iktisatçı Joseph Stiglitz’i getirtti. Oraya bakarsak, işte Milletlerarası Para Fonu’na üye ülkelerin kota dağıtımlarının neden ayarlanması gerektiği o uzmanlar komitesi raporunda çıkıyor. Neden Fon kaynaklarının yatırım amaçlı kullanımının önündeki sınırlamalar hafifletiliyor; orada çıkıyor. Neden? Çünkü dünya finans krizinin merkez üssü Amerika Birleşik Devletleri’ydi ve daha sonra da Avrupa’ya yayıldı. Kendi başlarına bu krizden kurtulamayacaklarını, çıkamayacaklarını anladılar, onun için, bizim gibi yükselen ekonomilere ya da gelişmekte olan ekonomilerin desteğine ihtiyacı var ve IMF’yle kotalar artırılıyor ve bizler o ülkelerin, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin mal ve hizmetlerine daha fazla talepkâr olalım; amaç bu yani bu özü üzerinde biz durmaya çalıştık. Yoksa, gelişmekte olan ülkelerin, yükselen piyasaların ya da Afrika ülkelerinin IMF kotalarından daha fazla yararlanması, kotaların artırılması tabii ki güzel bir şeydir ama konunun özünün anlaşılması gerekiyor.

Değerli arkadaşlarımız, sayın milletvekilleri; konunun özünü, esasını kaçırır isek, “Vay efendim, ne kadar güzel.” diye burada IMF’ye övgüler düzer isek, yine az gideriz uz gideriz, dere tepe düz gideriz; bir bakmışız kalkınma planlaması konusunda bir arpa boyu yol gitmemişiz; geçmiş dönemde başımıza ne gelmiş ise yine o gelir. Zabıtlara geçirmek istedim. Keşke Sayın Melen burada olmuş olsaydı… Konuşmamız demek ki yeterince anlaşılmamış. Özüdür, özü, özü. Türkiye’nin bir an önce aklını başına devşirmesi gerekiyor. IMF kotasını kullanırsın kullanmazsın, inşallah kullanmayız çünkü amaç değişmemiştir. Türkiye inşallah cari işlemler açığına düşmez tekrar, tekrar cari işlemler açığını kapatmak için IMF fonlarına düçar kalmaz, inşallah kalmaz ve neden kalmaması gerektiğini anlatmaya çalıştık ve burada da kalmaması için politikaları ortaya koymaya çalıştık.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bakınız, bu sistem, bu ekonomik model günümüzde yüksek ithalata yol açıyor. IMF’nin hâlâ dayattığı, Hükûmetin de hâlâ farkına varmadığı bu model, bu sistem günümüzde yüksek ithalatı dayatıyor. Nitekim ithalat arttı, cari işlemler açığı yükselmeye başladı. 2010 yılında 45-50 milyar dolarlık bir dış ticaret açığıyla Türkiye karşılaşabilir. Turizm gelirleri de düşüyor, cari işlemler açığı tekrar Türkiye'nin gündemine oturacaktır. Buna dikkatinizi çekiyorum. Yüksek cari açık üretiyor, reel ekonomiden kopuk, sanal bir büyüme üretiyor bu model. Yüksek ithalat vergileri geliyor, tamam ama düşük bütçe açığıyla da bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ama bu model tıkandı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Tütüncü, lütfen tamamlayınız.

ENİS TÜTÜNCÜ (Devamla) – Tamamlıyorum.

Bu modelin tıkandığını ve bu modelin artık götürülemeyeceğini Merkez Bankası Başkanı Sayın Yılmaz dahi geçenlerde itiraf etmiştir. Bizim vurguladığımız olay budur. Tabii ki az gelişmiş ülkelerin ya da yükselmekte olan piyasaların dünya ekonomik ticaretinde, ekonomik kalkınma uğraşında hakkına düşen, hakkı olduğu yeri almasını isteriz ama Türkiye, lütfen, dışarıya bağımlı olmaktan ekonomisini kurtarsın, yüksek büyüme hızlarını daha düşük cari açıklarla, daha düşük dış ticaret açıklarıyla, daha yüksek teknolojili sektörlere yatırım yaparak karşılasın. İşin özü, esası budur. Bu özü, esası görmek mecburiyetindeyiz. Yoksa, şekil yönünden, bizim bu yasa tasarısına bir olumsuz gözle bakmamız mümkün değildir. Konu sanırım yeterince anlaşılmıştır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ENİS TÜTÜNCÜ (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sanırım, konu yeterince anlaşılmıştır.

Hepinizi en iyi dileklerimle sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Tütüncü.

Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Madde kabul edilmiştir.

2’nci maddeyi okutuyorum:

MADDE 2- (1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN – Madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen Mustafa Özyürek, İstanbul Milletvekili.

Buyurun Sayın Özyürek.

CHP GRUBU ADINA MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz 458 sıra sayılı Tasarı hakkında Cumhuriyet Halk Partisi adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, bu tasarı vesilesiyle, Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu sorunları, durumu tartışıyoruz. Ben de o noktada bazı görüşlerimi ifade etmek istiyorum.

Şimdi, bugün basında yer alan, dün Sayın Başbakanın bir açıklaması var, diyor ki: “Biz büyümede rekor kırdık ama muhalefet bizim rekor kırmamızı içine sindiremiyor, onun için de rekoru kabul etmiyor.” Ve gene, işte, “Ekonomi küçülseydi bunlar çok memnun olurlardı.” diyor.

Değerli arkadaşlarım, öncelikle şunu ifade etmek istiyorum: Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı olarak, bir siyasetçi olarak Türkiye'nin büyümesinden, işsizliğin azalmasından, çiftçinin, esnafın, emeklinin, memurun, işçinin gelirinin artmasından biz ancak ve ancak mutluluk duyarız. Onun için, Başbakan o bakışını, o zihniyetini değiştirsin. Ama öyle anlaşılıyor ki, Sayın Başbakan önümüzdeki seçimde muhalefete geçtiğinde Türkiye'nin küçülmesinden mutlu olacak, işsizliğin artmasından mutlu olacak.

Şimdi, rekordan bahsediliyor. 2010 yılının ilk çeyreğinde ekonomi yüzde 11,17 büyüdü. Bu elbette iyi bir şey ama sadece bu rakama bakarak bir değerlendirme yapmak son derece yanıltıcıdır. Değerli arkadaşlarım, 2009 yılının ilk çeyreğinde ekonomi yüzde 14,5 küçülmüştü. Yani mukayese yaparken, ekonomi dibe vurmuş, o dipten biraz çıkmaya başladı diye ekonominin düzeldiğini söylemek doğru değil. 2008 yılında millî gelirimizi 100 olarak kabul ederseniz 2009 yılında bizim millî gelirimiz 85’e düşmüş, şu anda 2010 yılının ilk çeyreğinde de 95’e çıkmış. Yani 2008 yılının yüzde 5 daha altındayız. O bakımdan, mukayeseli olarak olaylara bakmak, ona göre değerlendirme yapmak lazım. Türkiye İstatistik Kurumunun açıklamasında da net olarak ifade edildiği gibi, 2009 yılının son çeyreğiyle karşılaştırıldığında ekonomideki büyüme binde 1’den ibarettir.

Bunları görmeden, bunları değerlendirmeden, sadece insanlara umut satarak, insanlara pembe tablolar çizerek ekonomide doğru çözümler bulamayız. Önce gerçekçi olacağız. Gerçekçilik nedir? Biz hâlâ 2008 yılının oldukça altındayız ve değerli arkadaşlarım, bir ekonomide en önemli göstergelerden biri de işsizliktir. Türkiye yüzde 13’ün üzerinde bir işsizlikle karşı karşıyadır ve bunu gerçek işsizlik olarak hesaplarsanız yüzde 21’dir, gençlerin işsizliği olarak olaya bakarsanız yüzde 25’tir. Böylesine olumsuz tablolara rağmen, Sayın Başbakan, pembe tablolar çizerek insanları yanıltmaktadır. Bu doğru bir yaklaşım değildir. Önce ekonomiyi gerçekçi olarak değerlendirmek, tespit etmek, teşhis etmek ve ona göre önlemleri almak lazım.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye 2008, 2009 krizinde arka arkaya dört dönem küçülmüştür. Oysa hepimizin ekonomide büyük tahribat yaptığını kabul ettiğimiz, AKP’lilerin de sürekli eleştirdikleri o 2001 krizinde ekonomi arka arkaya üç dönem küçülmüştür. Arada fark vardır ve değerli arkadaşlarım, AKP, geldiği günden itibaren, 2002 krizinden sonra uygulanan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nı -ki IMF destekli bir programdır- Kemal Derviş’in öncülüğünde hazırlanmış olan, durmadan eleştirdikleri o programı aynen uygulamaktadır. Uzunca bir süre “IMF’yi gönderdik, gönderiyoruz.” hikâyeleri anlatılmış, buna rağmen IMF programı aynen uygulanmıştır. Daha sonra IMF programı sona ermiş ama uygulanan program değişmemiştir çünkü IMF programının özü, esası geniş kitlelere eziyet çektirmek, onlardan fedakârlık istemek ama Türkiye’ye yatırım yapmış olan kesimlerin yatırımlarını geliriyle birlikte, faiziyle birlikte, rantıyla birlikte dışarıya transfer etmelerini sağlamaktır. Bunu öngören bir program IMF programı olarak uygulanmış ama daha sonra AKP bu programı değiştirmemiştir. Mesela, memurlara ilk altı ayda yüzde 2,5; ikinci altı ayda yüzde 2,5 gibi sembolik ve komik bir zam yapmıştır. Aynı zam emeklilere de uygulanmıştır, enflasyon farkı olarak da yüzde 1’lik bir fark emeklilere ve memurlara ödenmiştir.

Değerli arkadaşlarım, bu kesimlerin, işçinin, memurun, emeklinin, özellikle tarım kesiminin, esnafın karşı karşıya olduğu, kaldığı sorunları hep beraber biliyoruz ve Türkiye yaşıyor. Bu, uygulanan programın bir nedenidir. Bir tercih yapılmaktadır, bu tercihte denilmektedir ki: “Biz belli kesimlerin yani zenginlerin lehine politikalar uygulayacağız, fedakârlığı, özveriyi dar gelirlilerden bekleyeceğiz.” O nedenle de her yerde karşılaştığımız gibi, emekli olduktan sonra ek bir iş yapmak için kapı kapı dolaşan emekli memurlar ve perişan olan, evine ekmek götürmekte zorlanan işsizler.

Değerli arkadaşlarım, bir ekonomi büyüme olsa bile istihdam yaratmıyorsa yani insanlara iş ve aş vermiyorsa o ekonominin büyümesi tek başına anlamlı değildir. O nedenle büyüyen ekonomi aynı zamanda istihdam yaratırsa anlamlıdır. Uzunca bir süre, 2003 yılından 2007 yılına kadar ekonomide, özellikle dışarıdaki konjonktürün de etkisiyle büyüme olmuş fakat istihdam düzeyi düşmüş yani işsiz sayısı artmıştır. AKP, istihdamı artırmak, işsizlikle mücadele etmek açısından hiçbir politika uygulamamıştır.

Değerli arkadaşlarım “büyümede rekor” deniliyor. Mesela Çin, bizden daha çok büyümüştür, aynı zamanda geçen dönem yani 2009’un ilk çeyreğinde de bizden daha fazla büyümüştür. O bakımdan, ekonominin dibe vurduğu dönemin rakamlarıyla bir ölçüde çıktığı dönemin rakamlarını karşı karşıya getirdiğinizde, karşılaştırdığınızda son derece yanıltıcı olur. Ama Çin’in büyümesi son derece anlamlıdır çünkü yüzde 6,1 2009’un ilk çeyreğinde büyümüştür, şimdi de yüzde 11,9 büyümüştür yani büyüme devam etmektedir. Bizde ise dibe vurmuşuz, dipten çıkmak için şimdi bir hamle yapıyoruz ama gene de 2008 yılının hedeflerini yakalayamıyoruz.

AKP’nin uyguladığı politikalarla aynen devam edersek, ki aynen devam edeceği anlaşılıyor çünkü Sayın Başbakan, ekonomide bir sorun olduğunu kabul etmiyor…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Özyürek, tamamlayınız lütfen.

MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Önce sorunu kabul edeceksiniz, ona çözüm arayacaksınız. Ekonomide sorun yoksa, aynen böyle devam edecekse başımıza gelecek bellidir; gene yüzde 13-14’lerde bir işsizlik, gene açlığa, fakirliğe mahkûm edilmiş emekliler, işçiler, memurlar, esnaf ve çiftçi. Böyle bir ekonomide hâlâ “Rekor kırdık, Türkiye çok güzel günlere doğru gidiyor.” işte “Muhaliflerimiz bizim rekorlarımızı anlayamıyor.” diyor Sayın Başbakan. Gerçekten, mukayeseli olarak rakamlara baktığımızda, ortada bir rekor falan yok, ortada 2008’in rakamlarını bile tutamayan kısmi iyileştirmeler var. Olayı bu şekilde görmek lazım.

Onun dışındaki şeyler propagandadan ibarettir diyorum ve hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Özyürek.

Madde üzerinde Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz isteyen Sebahat Tuncel, İstanbul Milletvekili. (BDP sıralarından alkışlar)

Buyurun.

BDP GRUBU ADINA SEBAHAT TUNCEL (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 458 sıra sayılı Milletlerarası Para Fonu ile Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasına Katılmak İçin Hükümete Yetki Verilmesine Dair Kanun Tasarısı’nın 2’nci maddesi üzerine Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, Türkiye'nin dışa bağımlı, ithalata dayalı bir ekonomisinin olması ve üretimden uzaklaşan bir ekonomik yapısının oluşması en önemli ekonomik problemleri beraberinde getirmiştir. 1980 sonrası artan neoliberal politikalar ve serbest piyasa mantığının kapitalizmin ekonomik buhranlarını da beraberinde getirdiğini söylemek çok yeni olmayacaktır.

Gelinen süreçte kendi üretimi, sanayisi olmayan, bölgesel kalkınma ve ekonomik gelişme politikalarından yoksun, sadece hizmet ve finans sektörünün geliştiği ya da öyle gösterildiği bir ülke hâline gelmiş durumdayız. Elbette ki bu uygulamalarda, ekonomide, sürekli emekten yana, insan haklarına saygılı ekonomik ve sosyal politikaların ne bu Hükûmet tarafından ne de geçmişteki hükûmetler tarafından uygulanmamış olmasının etkisi büyüktür.

Günümüzde kalkınmanın sadece ekonomik anlamda olmadığının anlaşıldığı, kalkınmanın, ekonominin yanı sıra sosyal ve kültürel boyutlarının da olduğunun kabul edildiği düşünüldüğünde, hâlen Türkiye’de kalkınma, ekonomik rakamların artışlarıyla gösterilmeye çalışılmaktadır. 2008 yılında başlayan ekonomik krizle birlikte ciddi toplumsal sorunlarla beraber işsizlik, eğitimden uzaklaşan, işsizlikle beraber yoksulluk ve kadın ve çocuk işçiliği sorunlarındaki artış kronik duruma ulaşmışken, Hükûmet hâlâ büyüme rakamlarıyla, olumlu, dar bir çerçeve göstermektedir. Geçtiğimiz günlerde 2010’un ilk çeyrek büyüme oranı yüzde 11,7 olarak açıklandı ve AKP Hükûmeti henüz rakam açıklanmadan krizden çıkışta büyük bir başarıya imza attıklarını -büyüme rakamının yüksek çıkacağından emin olmalarına dayanarak- ilan ettiler. Bu rakamın elde edilmesindeki yöntemlere karşı şüpheler dışında kalkınmayı sadece yüzde 11,7 rakamıyla ele alan Başbakan, acaba bu rakamın toplumda nasıl bir karşılık bulduğunu görebilmekte midir?

İşte size gerçek Türkiye’nin resmini birkaç rakamla kısmen de olsa ifade etmek istiyorum. Resmî rakamlara göre 3 milyon 564 bin işsiz bulunurken, DİSK ve diğer emek örgütlerinin yaptığı araştırmalara göre işsiz kişi sayısı 10 milyon kişiye ulaşmıştır yani bir ülkenin nüfusu kadar işsiz toplumu oluşturulmuştur. Sadece kriz döneminde 2 milyon 500 bin kişi işsiz kalmıştır. İş bulmaktan umudunu kestiği için işsizler içerisinde bulunmayan bir o kadar kişinin olduğu ayrıca araştırmanın diğer önemli bulgusudur. Diğer yandan, TÜİK, 2010 verilerine göre, herhangi bir sosyal güvencesi olmadan çalışan kişi sayısını 8 milyon 874 bin olarak açıklamıştır, emek kurumlarının raporlarına göre ise bu sayı 11 milyon kişiyi bulmaktadır.

Türkiye iş kazalarında dünyada 3’üncü sırada yer almaktadır. Son bir yıl içerisinde, Tuzla ve Yalova tersanelerinde 135 işçi güvencesiz ve denetimsiz iş yeri koşullarından kaynaklı hayatını kaybetmiştir.

Sayın milletvekilleri, “G20 büyüme rekorunu kıl payı kaçırdık.” diyen Hükûmet yetkilileri büyümede büyük bir zafer kazandığımızı ifade ederken, kriz döneminde artan işsiz sayısını, yoksullaşan vatandaşı ve iş bulabilmekten uzaklaşan insanları ve kişilerin yaşam refahlarının düştüğünü hiçe saymaktadır. Kriz öncesi normale dönmek için yani 2008’deki duruma dönüş için hâlâ yüzde 4,5’lik bir eksiğimiz olmasına karşın, Hükûmet bunu büyük bir zafer olarak göstererek kamuoyunu yanıltmaktadır.

Sayın milletvekilleri, ABD merkezli çıkan 2008 krizi aslında dünya kapitalizminin, kapitalist modernitenin kendisini yeniden şekillendirmesine neden olmaktadır. Kapitalizm ve sermaye kendini yeniden şekillendirmek için bu tip krizleri bahane ederek kendine yeni çıkarlar üretir, sermaye krizlerinden kendini yeniden şekillendirerek çıkar, şirket birleşmeleri ve sermaye yoğunlaşmaları çoğalır, küçük şirketler büyük sermayelere teslim olmak zorunda kalır.

Üretime dayanmadan sermaye piyasasının şişirmesiyle oluşan bu balon sonunda patlayarak ABD’deki gibi büyük bir gücün de finans ve ekonomi piyasasını sarsabilmiştir ve ABD’de yaşanan bu kriz sadece ABD’yle sınırlı kalmamış, başta Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere bütün dünyayı sarsmıştır. Komşumuz Yunanistan ekonomik krizin ağır faturasını yaşamaktadır. Dolayısıyla ABD’nin ve sermayenin kendi politikalarını az gelişmiş ve yoksul ülkelerde yürütmesini sağlayan Uluslararası Para Fonu da bu süreçte yeniden şekillenmeye başlamıştır.

Dikkat edilirse artık G8’lerden değil G20’lerden konuşulmaya başlandı. IMF bu süreçte yeni politikalar üreterek farklı yaklaşımlar geliştirmesi gerekliliğiyle, tam da bu kanun tasarısının gerekçesinde belirtilen “yoksul” ya da “az gelişmiş ülke” olarak tanımladıkları Türkiye gibi ülkelerin temsiliyetini kota uygulamasıyla artırması hedeflenmiştir. Burada IMF bir politika değişikliğine giderek daha önce neredeyse hiçbir hak sahipliği tanımadığı üçüncü dünya ülkelerine kendi çizdiği çerçeve içerisinde IMF’ye dâhil olmasının yolunu açmıştır. Bu karara göre, çalışmanın ilk aşamasında aralarında ülkemizin de bulunduğu dört ülkeye münferit kota artışı sağlamış ve bu kapsamda 964 milyon özel çekme hakkı olan ülke kotamız 1.191,3 milyon SDR’ye, yani özel çekme hakkına yükseltilmiştir.

2008 yılında alınan kararla IMF içerisinde söz hakkı ve temsiliyeti daha düşük olan Türkiye gibi ülkelerin temsiliyet oranlarının kota uygulamasıyla artırılması öngörülmüştür. Türkiye için son artış ile IMF kotası içerisinde oranı yüzde 0,55 iken, bunun yüzde 0,61’e çıkarılması hedeflenmiştir. Hükûmet, bu kota artışını IMF’den daha fazla faydalanmanın olanaklarının artışı olarak göstermesinden dolayı da olumlu bir gelişme olarak görülmektedir ancak IMF, düşük gelirli ülkelere verdiği bu kota artışını diğer yandan sınırlandırarak, en fazla belli bir kotaya yükseltebileceğini söyleyerek kontrol altına almaktadır. IMF’nin bu yeni stratejisi, elbette ki küresel ekonomik krizle şekillenen ve artık sadece G8’lerin yetmediğini, kendi politikalarının devam ettirilmesi için Türkiye gibi ülkelerin stratejik olarak bağımlı hâle getirilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Sayın milletvekilleri, tasarıyla aynı zamanda Afrika ülkelerinin İcra Direktörleri Kurulunda daha güçlü temsil edilebilmesinin sağlanması ve Fon kaynaklarının yatırım amaçlı kullanımının önündeki sınırlamaların hafifletilmesi de hedeflenmiştir yani IMF’nin ülkelerdeki yatırım yetkisi genişletilerek, mali pozisyondaki uygulamalarda yetkisinin artırılması söz konusudur. Bu sayede IMF’nin iç politikalara karışarak yürüttüğü politikada daha çok araç bulundurması sağlanacaktır.

Sorun şu ki artık kendi üretimi olmayan, kendi ekonomisini yaratmayan ve kendi işsizliğine karşı mücadelede sürekli bir politika geliştirmeyen, ithalatın ihracat rakamlarından çok daha yüksek olduğu, yani neredeyse her sektörde dışa bağımlı olduğumuz, tarım ve hayvancılığın tamamen bitme noktasına geldiği, küçük esnafın kriz ortamlarında piyasa koşullarına bırakılarak yok edildiği ve bölgesel eşitsizliğin giderek arttığı bir ekonomide kalkınmadan, ilerlemeden bahsetmek düpedüz kandırmacadır.

Bu Hükûmetin işsizlikle savaşabilmek için ne gibi politikası vardır? Birkaç kişiye meslek eğitimi veriyoruz diyerek işsizlikle mücadele ettiğini söyleyenlere, üniversite mezunu binlerce işsiz gencimizi hatırlatmak isterim. Gerçeklikten uzak, popülist yaklaşımların sonuçları ne yazık ki halkımızın omuzlarına yüklenmektedir.

Hükûmet en son IMF görüşmelerinde yeni bir gösteri yaparak, IMF’den destek alınmadığını, artık IMF’ye bağımlı bir ülke olmadığımızı ifade etmiştir. IMF’nin ana politikası olan devleti mali olarak küçültme politikası hızla devam ederken, özelleştirmeler her alanda hızla uygulanırken, devlet elindeki tüm önemli KİT’ler satılırken, bu satışlarda, Tekel işçilerinde gördüğümüz gibi, işçiler tamamen ortada bırakılırken, Türkiye'nin IMF politikalarını uygulamadığını söylemek sadece bir aldatmaca olacaktır. Artık kalkınma planlamalarımızda üretim, üretmek, fabrika açmak adına hiçbir madde bulunmazken, memurların birçoğu sözleşmeli hâle getirilerek devlet içindeki taşeronlaşma sistemi oturtulmak istenmektedir. İşte en son, emeklilere olan zam yüzde 3,59; memurlara ise sadece 1,12 olarak belirlendi ve işçi aylığı ortalama 800 TL oldu. Bu gelire bakıldığında, açlık sınırının 912 TL olduğu düşünüldüğünde aradaki farkı sizin takdirinize bırakıyoruz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun.

SEBAHAT TUNCEL (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Yani bu Hükûmetin memuruna, işçisine öngördüğü açlık ve yoksulluktur.

Değerli milletvekilleri, IMF ile yapılan bu anlaşma ve bundan sonra yapılacak anlaşmalar da olacaktır. Esas nokta şudur ki, IMF ile ister çeşitli anlaşmalara gidilsin ister gidilmesin emekten, halktan yana bir ekonomi için politikalar oluşturulmadığı sürece halk daha da yoksullaşacak, işsizlere istihdam yaratılmayacak ve özelleştirme politikalarıyla her şey hızlıca piyasa koşullarına terk edilecektir.

Bizce esas olan, Türkiye'nin sürdürülebilir, bilimsel tarım ve hayvancılık politikalarının yerel taleplere göre düzenlenmesi ve Türkiye'nin en büyük sorunlarından birisinin işsizlik olduğu kabul edilerek işsizliğe karşı bir an önce önlemlerin alınması gerekmektedir.

Aksi takdirde, bu yapılan sözleşmelerin, anlaşmaların Türkiye’ye bir faydası olmayacaktır diyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Madde üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz isteyen Mehmet Günal, Antalya Milletvekili.

Buyurun Sayın Günal. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA MEHMET GÜNAL (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, Uluslararası Para Fonu’na ilişkin bir anlaşmayı görüşüyoruz ama ben bu vesileyle de olsa kısır gündemin dışında, ekonomiyle ilgili dolaylı olarak da olsa bir şeylerin konuşuluyor olmasını olumlu bulduğumu, tasarının en olumlu tarafının da bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü uluslararası bir anlaşma, normalde olduğu gibi burada, Türkiye Büyük Millet Meclisince onaylanması gerekiyor ama son günlerde birtakım lüzumsuz işlerle fazla uğraşıldığı için maalesef halkın gerçek gündeminden uzaklaşıyoruz.

Bazı arkadaşlarımız gülüyor ama isterseniz gündemin 1’inci ve 2’nci sırasında bekleyen iki tasarıyı size söyleyeyim: Türk Ticaret Kanunu Tasarısı 1’inci sırada duruyor, 2’nci sırada Türk Borçlar Kanunu Tasarısı duruyor. Bunlar artık ne kadar duracak? Yasama yılı bitince tekrar yenisinde de sıraya girip girmeyeceği belli değil.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya) – Kadük olacak, kadük.

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Ekonominin işleyişine ilişkin doğru dürüst bir kanun tasarısı, teklifi burada görüşülmüyor. O vesileyle, IMF vesilesiyle en azından birtakım şeyleri konuşmuş oluruz diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, burada arkadaşlarımız IMF’nin geçmişine, sistemin gelişimine, sistemdeki değişikliklere ilişkin birçok şey söylediler. Ama özü itibarıyla, bu kotaların artırılması, oy hakkı, hepsi olması gereken şeyler. Ama öncelikle şunu da tartışmamız lazım: Ee, ne oldu? Yani üç dört yıldır yapılan tartışmalar, “anlaşma yapıldı, yapılmadı” her gün gazeteciler, televizyoncular peşinde koşarken bir anda boşa düştü. Ondan sonra gündemden çıkıyor. Anlaşma ne oldu? Ortada yok. Gözden geçirmeler ne oldu? Onlar yok. Sadece ara sıra Sayın Başbakan ve bazı bakanlar çıkıp diyorlar ki: “IMF’ye borcu siz artırdınız, biz azalttık, ödedik.” Başka, IMF ile ilgili hiçbir şey elhak konuşulmuyor. Biz sizlere açıkça söylemiştik: “IMF’den para almaya gerek yok, kendi kaynaklarımızı kullanalım. Arkasında durun, buna da itirazımız yok.” demiştik. Ama arada sayın bakanların konuşmalarında da cevap verdiklerini görünce bu hususun altını bir defa daha sizlerin huzurunuzda çizmek istiyorum değerli arkadaşlarım.

Bakınız, daha yeni, gelmeden önce IMF’nin web sitesinden tekrar baktım. En son yapılan stand-by anlaşmasının tarihi 11 Mayıs 2005. Bitme tarihi 10 Mayıs 2008. Onaylanan miktar 6 milyon 662 bin. Yani 6,7 milyar SDR; bu da bugünkü kurla 10 milyar dolara tekabül ediyor. Yanında yazıyor, çekilen miktar, tamamı çekilmiş. Yani, “8 milyara düşürdük.” dediğiniz şeyin zaten 10 milyarını siz kullanmışsınız 2005 Mayıs ayındaki anlaşmayla. Bir kere, bunu, baştan bir tespit etmemiz lazım -isteyen arkadaşlara, taze, bugünün print’idir- tamamı kullanılmış 2008 bitinceye kadar. Öncelikle bunu bir düzeltmemiz lazım çünkü sayın bakanlar “Siz şöyle borç aldınız, borç alan emir alır.” gibi -ayrıntısına girmiyorum- burada bir sürü arkadaşlarımızın açıklamaları var, töhmet altında kalmasınlar diye düşünüyorum. Onun için de…

 Az önce Sayın Tütüncü konuşurken bir dilekte bulundu: “Türkiye'nin inşallah cari işlemler açığı artmaz, biz de buna ihtiyaç duymayız.” diye. “Amin” diyorum ama sanki olmayacak duaya amin diyormuşuz gibi geliyor. Daha bu hafta içerisinde cari işlemler rakamları açıklandı. Talepte hafifçe bir kıpırdanma olunca, yine yüksek düzeylerde, 17 milyar dolarlık cari işlemler açığı hemen bu dönem içerisinde geldi. Şimdiden böyle bir açığımız var ve sinyal vermeye başlıyor.

Bu vesileyle bir hususu daha dikkatinize sunmak istiyorum: Cari açık tabii ki bir sonuç ama bununla beraber, bizim ne kadar dış kaynağa bağlı hâle geldiğimizi, kendi kaynaklarımızla yeterli hâle gelemediğimizi, dışarıdan borçlanmayla, kredilerle ekonomiyi döndürmeye başladığımızı gösteriyor ve bu hususta, iki üç yıldır, yine daha çok tartıştığımız net hata ve noksan kalemi var. Önceki yıllarda da Sayın Merkez Bankası Başkanına da, sayın bakanlara da geldikleri zaman sorduk. Bir, “Varlık barışından şu kadar geldi.” dediler; sorduk, onu da izah edemediler. Dolayısıyla, ekonominin böyle bir sıcak paraya ve net hata noksan kaleminde görülen… Nereden girdiği ya da nereye gittiği belli olmayan paraları işaret eder net hata ve noksan kalemi, ödemeler dengesinde. Bizde de hep çıkış olduğu için, daha önce bu şekliyle beklerdik. Şimdi, nereden girdiği belli olmayan birtakım paralarla ekonomiyi ayakta tutmaya çalışıyoruz. Tabii burada, düşük kur yüksek faiz politikasının da önemli etkisi var değerli arkadaşlarım. Maalesef yapılan açıklamalar tatmin edici olmadı. Varlık barışından gelenlerin bir kısmını sayın bakanlarımız ve Merkez Bankası Başkanımız izah etti ama ortada hâlâ açıklanamayan, özellikle de 2008 Ekim ile 2009 Mayıs, Haziran aylarına kadar devam eden, ciddi anlamda kaynağı belli olmayan para girişinin olduğu tartışıldı.

İlginç bir şey, sizlerin de bilgisine sunayım. Biz komisyonda bilgilendik, arkadaşlarımızla zaman zaman sorduk ama maalesef yeterli olmadı. Burada, Sayın Merkez Bankası Başkanımız, sorduğumuz zaman dedi ki: “Efendim, geliş kaynağı, ne amaçla geldiği belli olmadığı için biz bunları rapor edemedik, onun için görünmeyenler var.” Oysa ödemeler dengesinde bir çift kayıt prensibi vardır, hem giren para hem çıkan para bir şekilde orada görünmek zorunda. Eğer kaynağı belli değilse diğer kalem var, diğerin altında bir daha diğer var, oralara girmiş olması gerekiyor hem de eğer beyan edildiyse varlık barışı çerçevesinde zaten kayıtlara girmiş olması gerekiyor. Dolayısıyla bir sıcak paraya dayalı olarak üretmeden tüketen, borçlanan bir ekonomik yapıda bunlarla kavga etmeye devam ediyoruz. Maalesef bu sorunlar hiçbir şekilde tartışılmıyor ve hafif kıpırdanma başlayınca, az önce söylediğim gibi, bu cari işlemler dengesi sorunumuz, daha doğrusu açık sorunumuz yeniden baş göstermeye başlıyor. Peki, nereden, o zaman, açığımızı karşılayacağız? Ya bu rezervlerdeki azalışla karşılamamız lazım veya dışarıdan gelecek kaynaklarla karşılamamız lazım. E, bakıyoruz bu konuda da zaman zaman yanlış bilgilendirme sonucu veya bizi yanlış yönlendirme amacıyla yapıldığını hep söylüyorum.

Sayın Başbakanımız sıkça diyor ki: “Merkez Bankasının rezervlerini şu kadara çıkardık.” Defalarca sizlere de söyledim, ekonomiden sorumlu bakanlarımıza da söyledim ama ya uyarılmıyor Sayın Başbakan veya ısrarla o yanlışa devam ediyor. “Efendim, Merkez Bankası rezervlerini biz 70 milyar doların üzerine çıkardık.” E, buraya geldiği zaman, arkadaşlarımız da vardı, burada komisyon üyeleri de var, sorduğumuz zaman “Merkez Bankası rezervlerini kim artırıyor, döviz alış emirlerini?” Merkez Bankasının yönetimi veriyor. “Peki, Sayın Başbakanın bunda bir dahli var mı?” dedik. Yok. “E, peki, neden o zaman rezervin arttığı konusunda övünüyor?” diye defalarca sorduk. Merkez Bankası Başkanımız boynunu büktü doğal olarak, o konuda yorum yapamadı. Şimdi, tekrar soruyorum: Ya bu konularda Sayın Başbakanı danışmanları ve ekonomiden sorumlu bakanlarımız uyarsınlar… Merkez Bankası bağımsızdır. Döviz alış ve satış konularında Merkez Bankasına hükûmet karışamaz, sadece kur rejimini belirlemede Merkez Bankasıyla hükûmet beraber karar verir. Merkez Bankasının kur politikasına hükûmet hiçbir şekilde karışamaz. Merkez Bankasının döviz rezervleri 50 bin de olsa 50 milyar da olsa onda hükûmetin doğrudan bir dahli yoktur.

Dolayısıyla, bir de tabii bunun başka bir boyutu var değerli arkadaşlarım: O kadar rezerv tutmanın bir maliyeti var. Ne kadar miktarda rezerv tutmak optimumdur, onun üzeri doğru mudur, bize maliyeti nedir, o rezervleri nerelerde tutuyoruz? Tabii, o ayrı konu. Ben, sadece bu söylemin yanlış olduğunu, bir; ikincisi, “IMF’nin borcunu biz ödedik, siz çoğalttınız.” demenin de yanlış olduğunu vurgulamak için söyledim. Mecbursunuz. Siz “Alınan borcun şu anda hiçbir tanesini ödemedik.” dediniz mi? Burada önümüzde ödeme takvimi duruyor; 2010 yılında 964 anapara, 38 faiz; yine 2011’de 1.780 anapara, 41 küsur faiz duruyor; bunları ödeyeceğiz. Hangi hükûmet gelirse gelsin, Türkiye Cumhuriyeti devleti borcunu… Siz gideceksiniz öbür sene biz geleceğiz, 2012’de de var, ödemek zorundayız. Öyle “ödemem” diye bir şey yok, aldığınız borcu ödeyeceksiniz. Biz aldıysak siz ödeyeceksiniz. Sizin aldığınız 10 milyar duruyor, bizimkiler bitti, siz kendinizinkini ödüyorsunuz, gerçekten; rakamlar burada, isteyen arkadaşlara verebilirim. 6,666 milyar SDR, yani 10 milyar dolar. Ee, geri kalan 8 milyar, şimdi 7 küsur oldu, o da sizin aldığınız borçlar. Ama biz, hükûmete geldiğimiz zaman mecburen ödeyeceğiz ve “Siz aldınız, biz ödüyoruz.” demeyeceğiz, alınmış, “Türkiye Cumhuriyeti devletinin borcudur.” diyeceğiz.

Ben, bu konularda Sayın Başbakanı doğru bilgilendirmek gerektiğini düşünüyorum, eğer devam ederse o zaman art niyet aramaya başlayacağız bu konularda.

Bir de, IMF’nin bu kanun tasarısı vesilesiyle, uluslararası sözleşmeyi, kurucu sözleşmeyi onaylayacağız. IMF’nin rolünün de ciddi anlamda sorgulanması gerektiğini bu vesileyle hatırlatmış olayım diyorum. Çünkü, öncelikle IMF’nin kendisini bir yeniden yapılandırması lazım. Kendisi tahvil çıkararak, buradan kaynak bularak, zaten kendisi sıkıntıya düşmüş bir kurumun uluslararası düzende gelişmekte olan ülkelerin sıkıntılarına çare olması maalesef mümkün değil.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen tamamlayınız Sayın Günal.

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Öncelikle IMF’nin bir yeniden yapılandırılması lazım, sonra da uluslararası sistemi uluslararası sistemi yavaş yavaş diğer kurumlarla beraber yeniden yapılandırmaya sıra gelir.

Bu vesileyle, bir an önce ekonomik konulara geri dönmemize bu kanun tasarısının vesile olmasını, işsizliği ve üretimi, daha doğrusu üretememeyi konuşur olmayı diliyorum. Önümüze gelen grup önerisinde, bir Gelir Vergisi Kanunu ve neye hizmet edeceği belli olmayan göstermelik bir Mali Kural Kanunu Tasarısı’nın dışında, reel ekonomiye ilişkin, üretime ilişkin, halkımızın işsizlik sorununun, istihdam sorununun çözümüne ilişkin, maalesef hiçbir husus yok. İnşallah bunları gözden geçirir, bu tasarıların yerine halkın gerçek gündemini ilgilendiren tasarı ve teklifleri getirirsiniz diyor, saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN -  Teşekkür ediyorum Sayın Günal.

Madde üzerinde şahsı adına söz isteyen Osman Demir, Tokat Milletvekili.

Buyurun Sayın Demir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

OSMAN DEMİR (Tokat) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2’nci madde üzerinde şahsım adına tekrar söz aldım. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Bir önceki konuşmamda, 1944 yılında bir sistem kurulduğunu, Amerikan dolarının altına endekslendiğini, diğer ülke paralarının da dolara endekslendiğini ifade etmiştim ve bu sistemin 1973 yılında OPEC’in kartel gücünü kullanarak petrol fiyatlarını ani artırmasına kadar, aksak da olsa, aksaklıktan kastım, yanına SDR’yi ikame ederek aksak da olsa yürüdüğünü ama o petrol şoklarıyla ortaya çıkan stagflasyon problemiyle beraber bu sistemin çöktüğünü ifade etmiştim.

Şu an yürümekte olan sistem: Bir dolar var, yine uluslararası rezerv para olarak kullanılıyor, yanında bir avro çıktı. Avroyla beraber uluslararası ödemelerde en çok dolar kullanılageliyor. Ama hâlâ her iki uluslararası rezerv paraya duyulan güven problemi devam ediyor. Dolayısıyla, uluslararası likidite anlamında dünyada güven bunalımı devam ediyor, bu problem çözülebilmiş değil.

Şimdi, IMF iyi  midir, kötü müdür konusu üzerine biraz söz söylemek istiyorum. Milliyetçi Hareket Partisinin adına konuşan Değerli Hocam çıktı, biz burada üyeyiz dedi, doğal olarak bir kotamız var, kotamız kadar biz buradan borç alırız, bu tabiidir; hatta IMF’den alacağımız kredi dünyanın diğer finans araçlarına göre kısmen de uygundur, burada bir iyi-kötü aramak doğru değil anlamında sözler ifade etti.

Söylenen doğru değerli arkadaşlarım, teorik anlamda doğru ama pratikte maalesef IMF’nin işleyişi böyle olmamıştır.

Değerli arkadaşlar, pratikte genellikle ödeme darboğazına düşen ülkeler, üye ülkeler IMF’nin kapısını çalmıştır son çare diye. Çünkü dünyanın diğer finans kurumlarından borçlanması imkânsız hâle geliyor veya çok yüksek fiyatla borçlanıyor, bunun altından kalkması mümkün değil, çare olarak IMF’nin kapısına varmıştır.

Tabii, arada müzakereler, hesaplar, pazarlıklar… IMF’nin bütün pazarlıkları kemer sıkma, vergi artırma, kamu harcamalarını azaltma, kamu yatırımlarını azaltma ve devalüasyon üzerine olmuştur, her zaman böyle olmuştur. IMF böyledir arkadaşlar, dün de böyleydi, bugün de böyledir, bunu kabul edelim. Ama bu, IMF’nin kötü olduğu anlamına gelmez. Bunu ifade etmek durumundayız. Ne yapacağız? Ekonomimizi IMF’ye muhtaç hâle getirmeyeceğiz. Bunu yapmamız lazım. Sen ekonomini IMF’ye muhtaç hâle getir, IMF’nin heyeti gelsin size bazı dayatmalarda bulunsun, siz de deyin ki yahu ne kötü kurumsun. Arkadaş, bu kurum böyle çalışıyor. Bakın, bu   iyilik-kötülük nispidir. Eğer IMF senin savurgan hükûmetlerine aman bu kadar harcama yapma diye dayatmamış olsa, senin savurgan hükûmetlerin bütçe açıklarını daha fazla artırıyorsa, IMF’li bir anlaşma IMF’sizden çok daha iyidir çünkü kontrol ediyor, savurgan hükûmetlerinizi belli bir kalıba, belli bir harcama kalıbına sıkıştırıyor. Ama sizin iktidarınız, hükûmetiniz hakikaten kaynakları daha rasyonel kullanacaksa, reel yatırımlara yönelecekse, ülkenin istikbaliyle son derece önemli olan işler yapacaksa, IMF de bu iktidarın elini kolunu bağlıyor, o zaman kötüdür. Demek ki bu IMF’nin iyiliği, kötülüğü tamamen izafidir. Siz kötüyseniz IMF iyidir; siz iyiyseniz, iyinin elini kolunu -sizden kastım hükûmettir- bağlıyorsa IMF kötüdür. Ama, burada asıl olan, bizim ne yapacak olduğumuzdur.

Bakın, IMF’nin biz 19 kere kapısını çalmışız, bunun 18’i bizden önce olmuş. Mesela, son stand-by anlaşması, yani 18’inci anlaşma 4 Şubat 2002’de yapılmış. Biz onu devam ettirmişiz, doğru. Sonra 2005’te… Bakın, BDP sözcüsü ”2 kez stand-by imzaladı AK PARTİ.” dedi. Hayır, 1 kez. Birini, yani 18’inciyi biz imzalanmış olarak bulduk, 19’uncuyu imzaladık, sürdürdük, doğru ama 20’ncide, IMF, yine, kemer sıkma, bizim ekonomimizi büyütme yolunda bize zarar verecek politikalar, ekonomimizin, ülkemizin geleceğini ilgilendiren politikalara zarar verecek politikalar önerdiği için, “Kardeşim, yollarımız ayrıldı, yolun açık olsun.” dedik.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun.

OSMAN DEMİR (Devamla) – Değerli arkadaşlar, dün ekonominiz kötüye giderken, uluslararası finans kuruluşları size çok yüksek faizlerle kredi önerirken, siz, IMF’nin kapısını çaldığınızda daha uygun maliyetle oradan finansman temin ediyorsanız ve diğer uluslararası finans kuruluşları da “Bu ülke IMF’yle anlaşma imzaladı, dolayısıyla artık belli ölçüde güvenilir bir ülkedir.” diyorsa, o zaman stand-by anlaşmasını imzalamak doğru olmuştur bugün de imzalamamak doğru olmuştur çünkü bugün imzalamayarak, biz “Bizim ekonomimiz artık sağlıklıdır, IMF’ye muhtaç durumda değiliz, biz kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomiye sahibiz, dolayısıyla IMF anlaşmasına ve IMF kaynaklarına bizim ihtiyacımız yok.” dedik. Hakikaten, anlaşmayı da imzalamadıktan sonra deprem de olmadı, yer gök de yıkılmadı ve ekonomimizin sağlam olduğunu böylece göstermiş olduk.

Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Demir.

Madde üzerinde şahsı adına söz isteyen Hasan Fehmi Kinay, Kütahya Milletvekili.

Buyurun Sayın Kinay. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

HASAN FEHMİ KİNAY (Kütahya) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; 458 sıra sayılı Tasarı hakkında şahsım adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Şu ana kadar birçok değerli konuşmacı aslında konuyu veciz bir şekilde, açıklayıcı şekilde izah ettiler. Hemen hemen tüm gruplar esas itibarıyla tasarının Uluslararası Para Fonu’yla Türkiye arasında yapılması öngörülen anlaşmanın, kota artırımına ilişkin anlaşmanın yararlı olduğunu vurguladılar. Bu nedenle çok fazla zamanınızı almak istemiyorum.

Ancak, iki noktaya değinmek istiyorum. Bunlardan bir tanesi, burada yapılan değerlendirmelerde de ortaya çıktı, biz, ülkemizde yaşanan olumlu gelişmeleri hep birlikte sevinçle karşılamayı, maalesef, iktidar ve muhalefet olarak bir türlü beceremiyoruz. Şimdi, Türkiye'nin ilk çeyrekte yüzde 11,7 oranında büyümesine ilişkin kaydettiğimiz olumlu gelişmeyi, bu tür bir rekor diyebileceğimiz gelişmeyi, ben dilerdim ki, hep birlikte, aynı sevinçle, ülkemize olumlu mesajlar vererek, özellikle de iş çevrelerine olumlu mesajlar vererek paylaşmalıydık ama işte yüzde 11,7; Çin’in yüzde 11,9’unun gerisinde kaldığına birtakım vurgular yapılarak, sözüm ona tavzih edilmeye çalışıldı. Oysa, Türkiye ekonomisi, gerçekten, dünyanın da kabul ettiği bir şekilde dinamik bir ekonomidir. Özel sektör öncülüğünde kalkınan bir ülkeyiz. Bu doğrultuda önümüzdeki dönemde de, bundan sonraki yıllarda da, dünyada yaşanan ekonomik krizin etkileri azaldıkça, bu gelişmeyi, bu büyüme hızını tutturmaya devam edeceğiz, hedeflerine ulaşan bir ülke olarak devam edeceğiz.

Diğer taraftan, IMF’ye olan borçlarımız 24 milyar dolardı, 2002 yılında iktidara geldiğimizde 24 milyar dolardı. Şu anda, almış olduğumuz borçla birlikte, bu yıl sonu itibarıyla bu 5 milyar dolar seviyesine gerileyecek. Evet, AK PARTİ İktidarı IMF’ye olan yükümlülüklerin net olarak ödemesini gerçekleştirmiştir ve 2013 yılında sıfırlanacaktır. Bu doğrultuda yapılacak olan değerlendirmelerde bence biraz da iktidara gerçekleştirdiği bu başarılar dolayısıyla takdir duygularını da, zımnen de olsa ifade etmekte yarar görüyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kinay.

Sayın Işık, sorunuz var galiba, buyurun.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, 2002’den bu yana yani AKP hükûmetleri döneminde Dünya Bankasından ne kadar kredi kullanılmıştır? Bu krediler hangi şartlarda alınmıştır? Bunların ne kadarı geri ödenmiş, ödenmemiş kredi borçlarının geri ödeme süresi ve şartları nasıldır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Bakan, buyurun.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Yazılı olarak cevap vereceğiz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Başka soru? Yok.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Madde kabul edilmiştir.

3'üncü maddeyi okutuyorum:

MADDE 3 - Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – Madde üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz isteyen Ertuğrul Kumcuoğlu, Aydın Milletvekili.

Buyurun Sayın Kumcuoğlu. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA ERTUĞRUL KUMCUOĞLU (Aydın) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

458 sıra sayılı Kanun Tasarısı üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi adına görüş ve değerlendirmelerimizi ifade etmek için huzurlarınızdayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, bu anlaşmayla Türkiye'nin IMF’deki kotası yüzde 1’e kadar yükseltiliyor. Önemli bir gelişme. Bu arada da ne kadar olacağını bilmiyoruz ama faizlerde de lehimize bir iyileşme olacağı iddia ediliyor fakat yakın bir gelecekte -Hükûmetin iddiasına göre- IMF’den kredi kullanmayacağımıza göre, yakın bir gelecekte de portföyümüze olumlu bir katkı beklememiz mümkün değil ama olsun, bir kenarda dursun.

Şimdi, yalnız, konuya girmeden önce bir hususu dikkatinize getirmekte yarar görüyorum. Gerçi çok seyrek Genel Kurul salonunda oturanlar ama bazen ben şaşırıyorum, bu Mecliste neler olup bitiyor diye. Hemen karşımda oturan bir AKP milletvekili beyefendi, dün “Biz, efendim, Meclisi çalıştırmak için canla başla çalışırken muhalefet kanadı engellemek için elinden geleni yapıyor.” diye, tam on dakika burada verdi veriştirdi. Ondan sonra bakıyoruz, herkesin üzerinde mutabık kaldığı bir kanun var şurada, elini kaldır, indir, kanun çıkacak; bütün şahsı adına sözleri AKP milletvekili arkadaşlar alıyor. Niye? Bu engelleme değil mi? Bu, prosesi geciktirme değil mi? Niye bu kürsüye geldiğiniz vakit o arkadaşlara taân etmiyorsunuz da bize ediyorsunuz? Çünkü buradan propaganda yapacaksınız.

Biraz önce burada konuşan arkadaş diyor ki: “Ya, ne kadar sevindirici bir konuyla karşı karşıyayız, niye sevinmiyoruz?” Doğru. Ben de şaşırdım. Niye Ankara Belediyesi bir havai fişek gösterisi yapmıyor bu vesileyle? Çok sevindirici bir kanun var önümüzde. Acaba, Ankara Belediyesinin depolarındaki fişekler mi bitti, yoksa efendim, metroyu bitiremeyen Ankara Belediyesi metroyu bitireyim diye para mı biriktiriyor?

Şimdi, değerli arkadaşlar, konuştuğumuz konu IMF. IMF bir uluslararası kuruluş olarak son derece önemli ama dikkatlerimizi sadece IMF’ye teksif edersek 1940’lardan beri dünya ekonomisinin takip etmekte olduğu seyri kavramakta güçlükle karşı karşıya kalırız.

IMF, böyle kendiliğinden, birtakım Batılı ülkelerin “Ya, bugün biz ne yapalım? Bir banka kuralım.” arayışı içinde oluşmuş bir müessese değildir. Bu, üçlü bir sistemin bir ayağıdır. Bunlardan birincisi GAT’tı zamanında, şimdi Dünya Ticaret Örgütüdür, öbürü IMF’dir, öbürü Dünya Bankasıdır. Bunlar 1929 buhranının insanlığa hediyeleridir. Çünkü 1929 buhranı insanlık tarihinde görülmemiş derecede ciddi bir buhrana, ekonomik buhrana yol açtıktan sonra veyahut da sebep olduktan sonra -ciddi yıkıma- dünya ekonomisi bu buhrandan, bu krizden ancak İkinci Dünya Harbi’nde bu sefer hem mal varlığı hem de insan varlığı olarak çok büyük zayiatlar vererek çıkmıştır ve bunun için de daha savaş bitmeden Batılı birtakım güçler bir daha İkinci Dünya Savaşı gibi bir felaketle karşılaşılmasın, dolayısıyla İkinci Dünya Harbi’ne sebep olan 29 buhranı kendisini tekrar etmesin mülahazasıyla bu üçlü yapıyı oluşturmuşlardır.

Bunlardan Dünya Ticaret Örgütünün amacı, dünya ticaretinin sürekli olarak ve muntazaman dünya output’unun, yani dünya üretiminin, büyümesinin önünde büyümesini sağlamaktır. Yani dünya ekonomisi yüzde 5’lik bir tempoda büyüyorsa dünya ticaretindeki gelişme kesinlikle bunun altına düşmemeli, düştüğü takdirde kırılma oluyor ve mekanizmalar tersine çalışmaya başlıyor, buhran oluyor. Bunu garanti etmek için dünya ticaretinin önünü açacak, kolaylaştırılacak mekanizmalar oluşturulmuş ve o gün GAT denilen, bugün Dünya Ticaret Örgütü denilen kurum içinde bu müessese yürütülmektedir. Ama “Kazara bu sistemin dışında bir ülkenin başına bir hâl gelirse bu nasıl karşılansın?” dendiğinde “Bunun için bir fon oluşturalım ve bu fon o geçici kriz anında o özellikle müstakil ülkeye yardımcı olsun.” diye IMF oluşturmuştur. Bunun için bir banka gibi olmasına rağmen adı banka değil, fondur.

Bunun dışında, yalnız, o zaman, bir şeyin de farkına varılmıştır, denmiştir ki: “Ya konjonktürel değil de yapısalsa sıkıntı -özellikle az gelişmiş ülkeler açısından- bunların derdine nasıl çare bulacağız?” diye düşünüldüğünde de Dünya Bankası kurulmuştur.

Şimdi, dolayısıyla bu kurumlar önemlidir, bütün uluslararası kurumlar önemlidir fakat ben şahsen AKP Hükûmetinin yedi sekiz yıllık icraatına baktığım vakit bu uluslararası kurumlar yerine ikili ilişkilere ağırlık verildiğini görüyorum. Yok efendim Obama ağabeyim, yok efendim Berlusconi kardeşim, yok filanca başbakan, falanca cumhurbaşkanı gibi devletler arası ikili anlaşmalara önem veriyorsunuz iktidar olarak. Hâlbuki bu uluslararası kurumlar son derece önemlidir, iki bakımdan önemlidir. Sadece bir ara Birleşmiş Milletler Daimi Konseyinde temsilci bulundurmak konusunda belli bir mücadelenin içinde oldunuz. Onun dışında uluslararası kurumlara biraz sırtınızı dönüyorsunuz. Dikkatleri buraya vermek lazım. Bu vesileyle bunu gündeme getirmekte yarar görüyorum.

Fakat, tabii, bu dikkatleri vermek, sadece bunlarla ilişkileri iyi tutmak anlamına gelmez. Ben bugün Sayın Bakanın dikkatini çekiyorum. Bizim bütün bu uluslararası kurumlarda çalışan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları var. Bu vatandaşların bu kurumlardaki sayısının mutlak surette bizim o kurumdaki ağırlığımızla paralel olması lazım. Mademki bu yeni düzenlemeyle bizim IMF’deki, efendim, payımız, sermayemiz, sermaye ortaklığımız yüzde 1 düzeyine çıkıyor, neredeyse 2 katına ulaşıyor, dolayısıyla IMF’de çalışan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı personelin sayısının da buna paralel olarak yeniden artırılması lazım. Bunlara dikkat etmiyorsunuz Sayın Bakan, kendi kendinize orada konuşuyorsunuz, bunlara dikkat etmek lazım. IMF, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi gibi uluslararası kurumlarda Türkiye personel kontenjanını kullanmıyor biraz önce söylediğim sebepten çünkü bu tür uluslararası kurumlara ilgisiz davranıyorsunuz. Sadece ihtiyacınız olduğu vakit şöyle bir ilgileniyorsunuz, ondan sonra geçiştiriyorsunuz.

Değerli arkadaşlarım, bu vesileyle, madem Türkiye’nin IMF’deki ağırlığı artıyor, buna paralel olarak da siz ekonominizi güçlendirmek durumundasınız. Fakat Adalet ve Kalkınma Partisinin son yedi sekiz yıllık icraatına baktığınız, özellikle krizden bu yana izlediğiniz stratejilere, programlara ve yöntemlere baktığınız zaman, Türkiye’nin uluslararası arenada hedeflediği büyüklüklere ulaşmasında ciddi sıkıntılarla karşı karşıya olacağımız anlaşılıyor.

AHMET YENİ (Samsun) – 11,7 büyüdük, 11,7.

ERTUĞRUL KUMCUOĞLU (Devamla) - Nitekim, diyorsunuz ki: “2023 yılında Türkiye dünyanın 10’uncu büyük ekonomisi olacak.” Bu hedefe ulaşmak için yüzde 8 ortalama büyümek durumundasınız. Bugünden itibaren on üç yıl boyunca, muntazaman yüzde 8, en aşağı yüzde 7’lik bir tempoda büyümeniz lazım ama siz daha bu seneki büyümeyle 2008’i yakalayamadınız. Dolayısıyla 2008’i yakalayamadığınıza göre iki sene daha kaybettik, bu yüzde 8 muhtemelen yüzde 9 oldu. Sizin de Türkiye’yi yüzde 9 büyütecek bir arayış içinde olduğunuza dair elimizde hiçbir gösterge yok. Yani biraz iş “saldım çayıra, Mevla’m kayıra” anlayışı içinde gidiyor. Lütfen… Lütfen…

İşte, belli. Bütçe müzakerelerinden beri ilk defa olarak bu çatının altında ekonomi konuşuluyor. Sayın Başbakan Kanada’ya gidiyor. Ne için gidiyor? G20’ler toplantısı için gidiyor. Allah için Sayın Başbakan, Sayın Başbakanın yanında kocaman bir heyet, o kadar bakan, o kadar bürokrat, o kadar kamu görevlisi oradan döndüğü vakit, G20’lerle ilgili olarak bırakın bu çatı altında, bu çatı altında veya bu çatı dışında, Türk milletine üç cümlelik izahat verdiniz mi? Ne olup bittiğini… Yok efendim, Obama’yla konuşmuş Sayın Başbakan. Obama’yla konuşmak için Kanada’ya gitmeye gerek yok. Amerika Cumhurbaşkanıyla konuşmak için Washington’a gidilir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun.

ERTUĞRUL KUMCUOĞLU (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Veyahut da -fazla böbürleniyorsunuz da- Sayın Obama’ya dersiniz ki: “Buralardan bir geçerken bize de uğrayıver de biraz seninle olan meselelerimizi burada konuşalım.” dersiniz. Kanada’ya G8 toplantısı için gidiyorsunuz, ekonomi konuşmaya gidiyorsunuz. Dolayısıyla orada ekonomi konuşacaksınız, G8’in gündemini konuşacaksınız. Oraya Amerika Cumhurbaşkanı için, konuşmak için gitmeyeceksiniz, dönüşte de dünya ekonomisinin nereye gittiği konusunda neler yaptığınıza dair bize bilgi vereceksiniz, millete hesap vereceksiniz. Demokrasinin temel kuralı budur. Biz hiçbir şey bilmiyoruz. Ne dediniz Toronto’da? Türkiye’nin G20’lerde dünya ekonomisinin gelişmesiyle ilgili bir tezi oldu mu? Hiç haberimiz yok. Dolayısıyla, lütfen, gündemi tekrar ekonomiye çekelim, işi ciddiye alalım ve Türkiye’nin önünü açalım.

Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi saygıyla selamlıyorum. Teşekkür ediyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kumcuoğlu.

Madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen Algan Hacaloğlu, İstanbul Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA ALGAN HACALOĞLU (İstanbul)- Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; görüşülmekte olan Milletlerarası Para Fonu Ana Sözleşmesinde Değişiklik Yapan Belgenin Onaylanmasına İlişkin Kanun Tasarısı’nın 3’üncü maddesi üzerinde grubum adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Evet, değerli arkadaşlar, birdenbire kendimizi yoğun bir ekonomi tartışması içinde bulduk. Gerçekten Türkiye’nin buna ihtiyacı var. IMF’yi bu kadar dar bir zaman içinde, dar sınırlar içinde tartışamazsınız ama bu bir fırsattır, değerlendirmek istiyorum.

IMF’ye üye ülkelerin kota dağılımlarını dar sınırlar içinde düzenlemeyi temel alan  bu tasarı eğer kabul edilirse burada, Türkiye’nin IMF’den kotasının, kota payının yani oy gücümüzün, sermaye payımızın yüzde 0,55’ten, yüzde 0,61’e çıkmasının önü açılmış olacak. Bu çok mu fazla bir şey ifade ediyor? Hayır, değişen pek bir şey yok ama zaten IMF’nin günümüzdeki konumu da Türkiye açısından ve diğer ülkeler açısından eski konumunda değil, olmadığını biliyoruz. Eski bir planlamacı olarak da yıllarca bunu yaşadık, gördük. Türkiye ekonomisinin yapılanmasında, politikaların belirlenmesinde IMF’nin belirleyici rol oynadığı dönemler oldu. Bu dönemler içinde, esasında son, işte 99-2000 yılı krizinden sonra ortaya çıkan koşullarda AKP İktidarının izlediği politikaların temelinde de IMF’nin üstlenmiş olduğu genel anlamdaki global misyonu çerçevesinde Türkiye’ye önerdiği ekonomiyi daraltıcı, ekonomiyi, talebi kontrol edici ve bir ölçüde istikrar sağlamaya yönelik politikalar önemli rol oynadı.

Son krize gelindiğinde gördük ki IMF ve hatta Dünya Bankası, krizin teşhisinde ve sonra önlenmesinde kuruluş dönemlerinden günümüze en devre dışı kaldıkları, etkisiz kaldıkları, sadece söylemlerle tespitler ve teşvikler yapmakla yetindikleri bir süreç içine girdiler. Yaklaşık 1,5 trilyon dolarlık bir tahribat yaratan son küresel krizde IMF’nin bu konumda kalmasının özünde ve hatta 2008 yılının ortasından beri IMF’yle ilişkimiz sona erdi, bunu biliyoruz, iyi de olmuştur. IMF’yle her zaman ilişkiye girilebilinir. Ben, burada AKP’li arkadaşımızın söylediği bir şeye hak veriyorum. Sorun bence IMF’de değildir, sorun ülkenin yönetiminde olanlardadır, ülkeyi yönetenlerin izledikleri politikalardadır. Çünkü IMF’nin varlık nedeni, dünya ölçeğinde, mali piyasalarda global ölçekte istikrarın ve parasal iş birliğinin geliştirilmesine katkıda bulunmaktır; onun gereğini yapmaktadır. Önemli olan, ülkelerin kendi ulusal sanayileri, kendi ulusal üretim ekonomileri ve ülkeleri için yararlı olan, halkı için yararlı olan, istikrar içinde büyümeyi temel alan politikaları geliştirebilmeleridir.

Türkiye’nin bu konuda, özellikle son AKP dönemi içinde başarılı olduğunu söyleyebilmek mümkün değil. IMF, daha 2001 yılında, 2002 ve 2006 dönemini kapsayan ve her yıl yüzde 6,5 oranında faiz dışı fazla verilmesini öngören niyet mektubu anlaşması çerçevesi içerisinde, kamu iç borçlanma reel faizlerinin o dönem boyunca yüzde 20 ile yüzde 18 arasında belirlenmesini, o hedefin korunmasını öngördü. Yüzde 20, yüzde 18 reel faizin öngörüldüğü dönemde Pakistan’da dahi reel faiz yüzde 6 dolaylarındaydı.

Türkiye’nin sıcak para, yüksek reel faiz ve aşırı dış borçlanmaya dayalı izlediği neoliberal ekonomi politikaları, zaman zaman IMF’nin verdiği destekle ve dünyadaki geçerli konjonktürel nedenlerle zaman zaman belirli büyüme hedeflerine ulaşsa dahi geneline bakıldığı zaman bir başarısızlık sürecidir, dönemidir.

Türkiye’de, 1962-1979 planlı karma ekonomi döneminde, ekonomi sabit fiyatlarla yılda ortalama yüzde 6,5 oranında büyüdü. 2002-2009 AKP İktidarı döneminde ise yani o süreç içinde gelişmekte olan ülkeler yüzde 6,4 büyür iken AKP İktidarı altında Türkiye ancak yüzde 4,3 büyüyebildi. Hükûmetin tüm şatafatlı büyüme edebiyatına rağmen, AKP İktidarının neoliberal politikalar zemininde düşük kur, yüksek reel faiz, sınırsız sıcak para zemininde sürdürülen bu politikalar Türkiye'yi beklenen, arzulanan bir gelişme sürecine sokamadı, gerçekten Türkiye'nin büyümesi güdük kaldı, yetersiz kaldı.

Türkiye ekonomisinin büyüme hızı 2002 yılının sonunda yani AKP’nin iktidara geldiği aşamada 149 gelişmekte olan ülke arasında 29’uncu sırada idi değerli arkadaşlarım. Ancak küresel krizin daha tesirini göstermediği 2007 yılında Türkiye aynı ligde 100’üncü sıraya geriledi. 2009 yılından sonra ise yani Sayın Başbakanın “Kriz Türkiye'yi teğet geçti.” söylemlerini yaptığı dönemde yani krizin belirli şekilde dünya ölçeğinde etkisini azalttığı bir dönem sonunda Türkiye'nin o ligde, 149 ülke arasında sırası daha da gerilemiş 132’nci sıraya düşmüş bulunmaktaydı.

AKP’nin büyüme konusundaki mesnetsiz iddia ve söylemlerini Türkiye'nin tarihinin çöplüğüne atma zamanı gelmiştir. İnanıyorum ki halkımız bunun gereğini önümüzdeki ilk genel seçimde yapacaktır. Bu düşük hızlı, içi kof, istihdam yaratmayan büyüme modelimiz ile Türkiye’ye yerinde patinaj yaptırılmaktadır.

IMF Türkiye ile hâlen ilişkilerini madde 4 konsültasyon süreci çerçevesi içinde yürütmektedir. Bu süreç içinde –ki yakın zamanda bu yapıldı ve rapor yayınlandı- Türk ekonomisinin orta ve uzun vadeli görünümü ile yapısal reformlardaki gelişmenin durumu değerlendirildi. Çok enteresandır, son raporu ilgilenenlere öneriyorum, İnternet’te vardır, IMF’nin şeyinde vardır, Hazine Müsteşarlığında da vardır, indirip baksınlar. Genel değerlendirmeden sonra son paragrafı şöyledir değerli arkadaşlarım: Türkiye’nin uyguladığı kıdem tazminatı sistemini, OECD ülkeleri arasında en bonkör kıdem tazminatı sistemi olarak nitelendiriyor. Yani bütün işleri bırakmış IMF, Türkiye’nin kıdem tazminatına kafasını takmış. Yani Türkiye’nin istikrarının dünya istikrarına katkısını kıdem tazminatına limit getirebilme arayışında bulmuş ve devam ediyor, asgari ücret tutarının yeni AB üyesi olan ülkelerin hepsinden daha yüksek olduğunu bir tespit olarak belirtiyor ve bunun belirli bölgelerde gelir düzeyinin artmasına engel oluşturduğunu ifade ediyor.

Değerli arkadaşlarım, bütün bu çerçeve içinde, IMF ile Türkiye’nin bir yeni ilişkiye girmesine gerek yoktur. Biz IMF’nin üyesiyiz, doğal olarak belirli ilişkilerden de…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Hacaloğlu, lütfen tamamlayınız.

ALGAN HACALOĞLU (Devamla) - ...ve IMF’nin bir ortak olarak yarattığı bazı imkânlardan yararlanırız ama daha yeni yayınlanmış olan cari açık rakamları göstermektedir ki son beş ayda Türkiye’nin cari açığı yüzde 258 düzeyinde artmıştır ve yıllardır, defaatle, ana muhalefet partisi olarak ısrarla söylememize rağmen, Türkiye hiçbir dönemde sıcak para girişlerini, çıkışlarını, Türkiye'de kalış sürelerini uzatmayı özendirecek, sınırlı, çok sınırlı bir vergi düzenlemesini, Brezilya’nın Lula’yla Tobin olarak uyguladığı uygulamanın benzerini Türkiye'de uygulamaya iktidarın eli varmadı çünkü o iktidarı besleyen iç ve dış sermaye kaynakları bir şekilde buna el vermedi.

Hepinize saygılarımı sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Hacaloğlu.

Şimdi soru-cevap işlemine başlıyoruz.

Sayın Asil, buyurun.

BEYTULLAH ASİL (Eskişehir) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Bakan, bir köşe yazarı “Amerika, Türkiye’yi tehdit mi etti?” alt başlığı ile yazdığı yazıda, Amerika Birleşik Devletleri kaynaklarına dayandırarak Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Clinton’ın, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nu arayarak “İran işinden uzak dur.” dediğini söylemekte. Bir başka köşe yazarı da bu olayı bu şekilde aktarmakta ve Türkiye'nin nükleer meselenin dışında kalması talebini kabul ettiğini yazıyor. Enerji Bakanı olarak sizin bilgilendirildiğinizi düşünerek soruyorum: Konu doğru mudur? Görüşme gerçekleşmiş midir? Dış politikamızda ne yapacağımız başka ülkelerin çıkarlarına göre mi yoksa ülkemizin çıkarlarına göre mi oluşturuluyor?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Asil

Sayın Bakan, buyurun.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; eğer bahsedilen konu nükleer güvenlik zirvesiyle alakalı, Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan ve yaklaşık kırk altı tane ülkenin katıldığı toplantıdaki görüşme ise böyle bir görüşme gerçekleşmedi. Bizim, nükleer güç santrallerinin kurulması veya nükleer güvenlikle alakalı konularda kendimize has bir dış politikamız ve enerji politikamız vardır. Bununla zaman zaman bir kısım ülkelerin politikaları örtüşebilir veya çakışmayabilir. O açıdan bununla alakalı herhangi bir telkin söz konusu değildir.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Madde kabul edilmiştir.

Tasarının tümü açık oylamaya tabidir.

Açık oylamanın elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Oylama için üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, 458 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın açık oylama sonucu:

 

“Oy Sayısı

:

216

 

Kabul

:

213

 

Ret

:

3

 

Çekimser

:

-

 

Boş

:

-

 

Geçersiz

:

               -(x)

 

 

 

Kâtip Üye

Kâtip Üye

 

 

Harun Tüfekci

Yaşar Tüzün

 

 

Konya

Bilecik”

Tasarı kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır.

Sayın milletvekilleri, birleşime 19.30’a kadar ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 19.02

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                            

(x) Açık oylama kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağa eklidir.

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 19.33

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Yaşar TÜZÜN (Bilecik)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 134’üncü Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

4’üncü sırada yer alan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyetinde Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı ile Dışişleri Komisyonu Raporu’nun görüşmelerine başlayacağız.

4.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyetinde Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı ile Dışişleri Komisyonu Raporu (1/902) (S. Sayısı: 538)  (x)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Komisyon raporu 538 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Komisyon ve Hükûmet yerinde de milletvekilleri yok Sayın Başkan.

VAHAP SEÇER (Mersin) – Efendim, beş dakika ara verin, arkadaşlarımız yemekte henüz.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, birleşime beş dakika ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 19.34

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                            

(x) 538 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

BEŞİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 19.39

BAŞKAN: Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Yaşar TÜZÜN (Bilecik)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 134’üncü Birleşiminin Beşinci Oturumunu açıyorum.

538 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Tasarının tümü üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz isteyen Alim Işık, Kütahya Milletvekili.

Buyurun Sayın Işık. (MHP sıralarından alkışlar)

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan, boş sıralara konuşmak bu konuya hakaret, haksızlık yani buna itiraz etmemiz lazım.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Doldurmamız lazım.

MHP GRUBU ADINA ALİM IŞIK (Kütahya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle hepinize saygılarımı sunuyorum.

Türkiye'nin çok önemli bir konusunu, maalesef çok boş bir Mecliste tartışmaktan dolayı utanç duyduğumu ifade etmek istiyorum. Bir milletvekiline yarım saatlik yemek molasını çok gören Divanı da bir kez de ben uyarıyorum: Lütfen milletvekiline saygı duyalım ki bu millete saygı duymuş olalım. (MHP sıralarından alkışlar) Ben koşa koşa yemeğimi yiyip geldim, burada kimse yok.

Görüşülmekte olan 538 sıra sayılı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyetinde Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı üzerine Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Grubum adına hepinize tekrar saygılar sunuyorum.

Değerli milletvekilleri, bilindiği gibi enerji bir ülkenin geleceği ve gücüdür. Dolayısıyla enerjide güçlü olanlar bugün 10 binlerce kilometre uzaklardan gelip bu enerji uğruna birçok ülkenin topraklarını işgal edebilmekte ve milyonlarca insanı acımadan katledebilmektedirler. Bu da göstermektedir ki dünya gelecekte enerji üzerine kurulacak ve enerji üzerinden bu ilişkiler devam edecektir. Bu bilinçle ve gerçekle gerek artan ülke nüfusumuz gerekse giderek yoğunlaşan sanayimizin talepleri doğrultusunda artan enerji ihtiyacının karşılanması amacıyla ülkemizin yeni, yenilenebilir ve alternatif enerji kaynaklarına ihtiyacı kaçınılmazdır.

2007 yılında bu konuyla ilgili ilk yasa tasarısı görüşmeleri sırasında da birçok milletvekilinin dile getirdiği gibi enerjinin üretiminde ve çeşitlendirilmesinde nükleer enerjinin de alternatiflerden birisi olduğu konusu herkes tarafından mutabık kalınan bir konuydu. Milliyetçi Hareket Partisi olarak da nükleer enerjiye ve nükleer enerjinin üretiminde kullanılacak santrallere, daha sözlerimin başında, karşı olmadığımızı belirtmek istiyorum ama biraz sonra değineceğim ve belirteceğim konular nedeniyle böyle bir santral anlaşmasına ve böyle bir kanun tasarısına şiddetle karşı olduğumuzu ifade etmek istiyorum.

Yıl 2007, tarih 7 Kasım 2007 Çarşamba, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 17’nci Birleşimi. O gün, bugünkü Sayın Bakanımız Taner Yıldız bizler gibi komisyon üyesi ve gerçekten o gün için tartıştığımız 5710 sayılı Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun hakkında yaptığı bir konuşmada -Meclis tutanaklarından ifade ediyorum- “Burada vatandaşlarımıza herhangi bir mesaj verirken net ve anlaşılabilir olmasına özen göstermemiz gerekir. Nükleer santralleri kurmak mı lazım, kurmamak mı lazım, nükleer santralleri kurduğumuzda ülkeye getirisi nedir, sektöre götürüsü nedir, vatandaşlarımız bundan ne kadar müstefit olacak, bunların hepsini bu mesajı net bir şekilde buradan vermemiz lazım.” demiştir. Aynen katılıyorum, harfiyen, şimdi de aynı cümlelerle kendisine ben soruyorum: Bu paragrafta söylediğiniz cümlelerin bugün de arkasında mısınız, cevaplarını bu Meclise ve yüce milletimize buradan açıklarsanız çok memnun olurum diyorum.

Evet, gerçekten net olmak lazım, santrali kurmak gerekiyorsa “kurulmalıdır” demek lazım, nükleer enerjiye “evet” diyorsak burada net görüş belirtmemiz lazım, katılıyorum Sayın Bakana.

Yine, aynı kanun görüşmelerinde, zamanın Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Sayın Hilmi Güler Bey -tutanaklardan okuyorum, ilk birkaç önemli ifadeleri var- “Burada ifade etmek istediğim en temel nokta, nükleer santrallerde bildiğiniz gibi güvenlik konusudur. (…) Ayrıca, bilgilendirmek açısından söylüyorum, Türkiye, aslında, nükleer teknolojiyle ilk defa karşılaşmıyor. Türkiye’de, şu anda, 300’ün üzerinde nükleer tesis var, 300’ün üzerinde. Bunların büyük bir kısmı tıbbi nükleer. Yani bunların hepsinde nükleer ürünler kullanılıyor. İki adet, küçük de olsa, reaktör var, bir atık tesisi var, nükleer atık tesisi var ve aynı zamanda da yakıt tesisi var. Yani bununla ilk defa karşılaşmıyoruz.” Sayın Güler söylüyor.

Ayrıca “Bunun dışında şunu da ifade edeyim: Yani, bu Kanun’un peşinden -ki, tabii seyri de budur- eğitim konusuyla ilgili, güvenlik ve denetlemeyle ilgili yasa tasarıları da hazır, bunlar da peş peşe gelecek. Çünkü bunun bir zaman aralığı var. Yani, bu zaman aralığında olayları yakından daha iyi inceleyelim diye bunları biz bölüm bölüm aldık.” diyor Sayın Bakanımız. 

Tarih ne zaman? 7 Kasım 2007. Yaklaşık üç yıl önce. Üç yıl geçti aradan, bugün, hâlâ bu konuyla ilgili çok ciddi tartışmaları burada yapacağız. Maalesef, bir arpa boyu yol alınamamış durumda.

Yine, Sayın Bakanın o konuşmasından bir iki cümle daha aktarmak istiyorum, çünkü çok önemli: “Rüzgârda da rüzgâr haritasını yaptık. Evet, göreve geldiğimizde 17 megavattı, rüzgâr santrallerinin toplamı 17 megavattı, biz onu 200’e çıkarttık, 12 kat. Bu, tabii, bizim için yeterli değil. 400 kattır iki buçuk-üç sene içindeki hedefimiz. 8 bin megavatı hedefliyoruz.”

Yıl 2007, yıl 2010; üç yıl geçmiş. Hedef 400 kat, 8 bin megavat hedefliyoruz. Bugün bin megavatı ancak bulabildik. Yüzde 800 sapma. Bir ülkenin Enerji Bakanını düşününüz, iki buçuk yıl önce bir hedef çizmiş ve bu hedeften bugün yüzde 800 sapma göstermişiz. Takdiri yüce Meclise bırakıyorum.

Şimdi, o gün tartıştığımız kanun bugün yürürlükte. 5710 sayılı Nükleer Güç Santrallarının Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun’un ikinci bölümünden, özellikle “Güç Santrallarının Kurulması ile Enerji Üretim ve Ticaretine İlişkin Usul ve Esaslar” bölümünden birkaç maddeyi sizlerle paylaşıp bugünkü anlaşmanın bu yürürlükteki mevzuatla ne kadar çelişkili, ne kadar birbiriyle zıt hükümler içerdiğini ifade etmek istiyorum:

Madde 3, ikinci fıkra: “TAEK, Kanunun yürürlük tarihinden itibaren nükleer santral kurup işletecek şirketlerin karşılaması gereken  ölçütleri bir ay içinde yayınlar.”

Fıkra üç: “Bu Kanuna göre yapılacak nükleer güç santralları için yarışmaya katılacaklarda aranacak şartlar, şirketin seçimi, yer tahsisi, lisans bedeli, altyapıya yönelik teşvikler, seçim süreci, yakıt temini, üretim kapasitesi, alınacak enerjinin miktarı, süresi ve enerji birim fiyatını oluşturma usul ve esasları bu Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra iki ay içerisinde Bakanlık tarafından hazırlanacak ve Bakanlar Kurulunun onayı ile yürürlüğe girecek bir yönetmelikle belirlenir.”

Ayrıca, yine beşinci fıkrada: “Alınan tekliflerden, TAEK tarafından belirlenen ölçütleri karşıladığı TAEK tarafından belgelenen şirketlerin teklifleri yarışmaya sokulur, bu ölçütleri karşılamayan şirketlerin teklifleri yarışma dışı bırakılır.” ve benzeri gibi ciddi hükümler içeren bölümler var.

Şimdi, değerli milletvekilleri, bir tarafta, bu yüce Meclisin… Biz o zaman da uyarılarımızı yaptık, katkılarımızı yaptık. Elimizden geldiğince bu Kanun’a katkı vermeye çalıştık ve destekledik eksikleri olmasına rağmen. Nükleer teknolojiyle ilgili herhangi bir girişimi önceden şart koşmamasına rağmen, gelsin yeter ki kurulsun, daha sonra bu nükleer santralle birlikte alınacak eğitimler ileride Türkiye’nin sahip olacağı nükleer teknolojiye katkı yapar düşüncesiyle “evet” dedik ve maalesef o günden sonra gelişen olayları hep beraber yaşadık. Danıştay bu yönetmeliklerle ilgili bazı hükümleri iptal etti; yarışma açıldı, sadece bir Rus katılımlı firma dışında kimse buraya başvurmadı;  o da olmadı ve arkasından bugünkü noktaya gelindi.

Söz konusu Kanun’la ilgili yürürlük işlemleri sürdürülürken 20 Kasım 2009 tarihli soru önergemize Sayın Bakanın 4 Ocak 2010 tarihinde verdiği cevabı sizlerle paylaşmak istiyorum. “Özellikle, Mersin’de yapılacak santral ve alternatif, Sinop’ta yapılması düşünülen nükleer güç santralleriyle ilgili gelişmeler nedir?” diye sorduğumuz soruya 2008 yılı Mart ayında ilgili yönetmeliğin yürürlüğe konduğunu, bu yönetmeliğin Danıştay tarafından… 20 Kasım 2009 tarihinde TETAŞ Genel Müdürlüğünün Şartnamenin 31’inci maddesine dayanarak yarışmayı iptal kararı aldığını… “Bakanlığımızda ilgili mevzuat çerçevesinde değerlendirme devam etmekte olup nükleer enerjinin arz kaynaklarımıza entegrasyonu süreci yeniden başlayacak ve en kısa sürede sonuçlandırılacaktır. Sinop sahasıyla ilgili olarak, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu koordinasyonunda ilgili kurum, kuruluş ve üniversitelerin katılımıyla, jeolojik, mikro deprem, hidrojeoloji, tsunami, jeofizik, çevresel etütler ile deniz suyu karakteristiğinin belirlenmesine ilişkin çalışmalar tamamlanmak üzeredir.” diye cevap geldi.

Yine, “Bakanlığınızın ‘Nükleer Enerji ve Nükleer Teknoloji Yasası’ hazırlığıyla ilgili çalışması var mıdır? Varsa ne aşamadadır?” diye sorduğumuz soruya da Sayın Bakan, “Nükleer enerji ve iyonlaştırıcı radyasyona ilişkin tüm faaliyetleri düzenleyen, bu alanda düzenleyici kuruluş olarak görev yapacak ‘Türkiye Nükleer Düzenleme Kurumu’nu kuracak olan ve Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun görevlerini yeniden belirleyecek olan bir ‘Nükleer Kanun Tasarısı’ çalışması bulunmaktadır. Bu kanun tasarısı Avrupa Birliği ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının nükleer ve radyasyon güvenliği standartları çerçevesinde hazırlanmış olup, 2010 yılı içerisinde Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine getirilmesi öngörülmektedir.” şeklinde cevap vermiş. Önceki Sayın Bakanımızın da ifadelerini biraz önce sizinle paylaştım, art arda gelecek üç beş tane kanunumuzdan bahsetti. Sayın Bakanımızın da yeni Bakanımızın da ifadesi bu. Yıl 2010, inşallah bu kanunu bir an önce getiririz, nükleer kanun tasarısını önce görüşürüz. Ondan sonra bu hükümlere uygun bir uluslararası sözleşmeyi buraya o zaman getirebiliriz.

Şimdi, ben Sayın Bakana burada açık yüreklilikle söylüyorum: Bu Kabinede en başarılı olmasını istediğim bakanlardan birisi kendisidir çünkü onun başarılı olması Türkiye'nin enerji arenasında başarılı olması demektir, Türkiye'nin dışa giden parasının azalması demektir, Türkiye'nin başka ülkelere bağlılığının azalması demektir. Ama gerek kendisi döneminde gerekse önceki Bakanımız döneminde, 23’üncü Dönemde, maalesef, enerjiyle ilgili ciddi adımları atamayan bir Bakanlık karşımızdadır.

Gece gündüz demedik çalıştık, yenilenebilir enerji kaynaklarında teşvikle ilgili düzenlemeleri öngören kanun teklifini, sonradan yapılan ilavelerle, Meclis gündemine indirdik; bir yılı aşkın süredir bunun kanunlaşması bekleniyor. Bu kanun önde dururken ve Türkiye'nin yerli, yenilenebilir ve alternatif birçok kaynağının desteklemesini öngören bu teklif görüşülmezken, alelacele Rusya Federasyonu’yla yapılan ülkeler arası anlaşmaya dayalı, ihalesiz, rakipsiz, yarışmasız, “Ben verdim oldu.” mantığıyla kaleme alınmış bir anlaşmayı, burada bugün kanunlaştırmaya çalışıyoruz.

Sayın Bakanım, size samimi tavsiyem: Önce bu anlaşmayı çekiniz, gündemde bekleyen ve Türkiye'nin yararına olduğuna inandığımız ve tüm sektör temsilcilerinin dört gözle çıkmasını bekledikleri yenilenebilir enerji kaynaklarının desteklenmesiyle ilgili kanun teklifini çıkaralım, hemen çıkaralım; arkasından bunu, hatta bundan önce sizin yazılı olarak söz verdiğiniz nükleer kanun tasarısını getirelim, onu çıkaralım, ondan sonra bu Anlaşmayı yeniden tartışalım; tartışmaya gerek kalmayacak çünkü siz o zaman diyeceksiniz ki: Yürürlükteki mevzuata aykırı.

Burada yarışma öngörüyor, rekabet öngörüyor, sizin getirdiğiniz -biraz sonra hükümlerini okuyacağım- bu Anlaşmada hüküm yok, doğrudan alım garantisi verilmiş. On beş yıl süreyle, 12,43 ile 15,33 dolar sent arasında kilovatsaat başına değişen bir fiyat, dünya nükleer enerji fiyatları ortalamasının 2 katı. Karşılığında Türkiye'nin alacağı hiçbir şey yok, ne alacağız belli değil. Eğitim amaçlarıyla kullandırılabilecek ama onun da tüm şartlarını Rusya Federasyonu belirleyecek.

Bu Anlaşmayı, lütfen, geri çekiniz. Bu Anlaşma bu Meclise ve bu ülkeye yakışmıyor. Kesinlikle ve kesinlikle bunun derhâl geri çekilmesi ve bu Mecliste bunun görüşülmemesi gerekiyor.

Şimdi, söz konusu ikili Anlaşmanın bazı maddeleri üzerinde -vakit dar kaldığı için- hızla geçmek istiyorum.

Madde 2: “Taraflar işbu Anlaşma’yı, tüm Türk lisans gereksinimleri de dahil olmak üzere Türk ulusal kanunları, düzenlemeleriyle uyumlu olarak uygularlar.”

Madde 3, birinci fıkra: “Taraflar Proje’yle ilgili olarak işbirliği yaparlar.”

“Söz konusu işbirliği, belirtilenlerle sınırlı olmamak üzere, aşağıdaki hususları kapsar:”

Birçok hüküm getirilmiş, arkasından diyor ki: ”Türkiye Cumhuriyeti’nde nükleer yakıt üreten tesislerin kurulması ve işletimi de dahil olmak üzere nükleer yakıt döngüsü hakkındaki işbirliği ve teknoloji transferi Taraflarca mutabakata varılacak ayrı koşullar çerçevesinde yürütülecektir.” Nedir Sayın Bakanım bu ayrı koşullar? Buradan başka yerde hangi koşullar görüşülecek? Nedir bu ayrı koşullar? Bunu açıklamanız lazım. “…Taraflarca mutabakata varılacak ayrı koşullar…” Burada yok. Bunlar gelecek.

Madde 4, Yetkili Makamlar: Rus tarafı adına Rosatom şirketi, kuruluşu, Türk tarafı adına Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı. Bir tarafta bir kuruluş, Türkiye Cumhuriyeti devletinin tarafı Bakanlık.

Sayın Bakan, uluslararası ilişkilerde bir eş değerlik kavramı var. Yani siz oradaki bir TAEK benzeri kuruluşa Bakanlığınızı eş değer mi görüyorsunuz? Yapmayınız Allah aşkına! Bunun mutlaka düzeltilmesi lazım.

Devam… Madde 5, üçüncü fıkra: “Proje Şirketi, Rus Tarafı’nca yetkilendirilen şirketlerin doğrudan veya dolaylı olarak başlangıçta % 100 (yüzde yüz) hisse payına sahip olacak şekilde, Türkiye Cumhuriyeti kanunları ve düzenlemeleri kapsamında anonim şirket şeklinde kurulur.”

Yani, benim ülkemin topraklarında, benim denizim kirlenecek, çevrem kirlenecek, her türlü zararı ben çekeceğim, Rusya yüzde 100 sahip olduğu bir şirket sahibi olacak. Ah, ne güzel anlaşma! Keşke Rus tarafında olsaydı da bu Anlaşmaya biz de onun adına imza atsaydık. Böyle bir şeye nasıl imza atabiliriz Sayın Bakanım! Yüzde 100 Rusya’nın sahip olduğu bir şirkete, Türkiye’de nükleer güç santralini kuracağız ve buna dünya ortalamasının 2 katı fiyatlarda on beş yıl süreyle garantili fiyat alım bedeli vereceğiz. Yok böyle bir şey! Bunun karşılığında Türkiye ne aldığını mutlaka bu yüce Mecliste açıklamak durumundadır, ilgililerimiz bunu bize açıklamak durumundadır.

Evet, “Yedi yıl içerisinde tamamlanacak, bir yıl içerisinde işlemleri Türk tarafı bitirecek…”

Sayın Bakan, önceki dönemde siz rekabete, yarışmaya girecek firmalara her türlü sıkıntıyı Bakanlık olarak biz çözeceğiz garantisini verseydiniz, şimdiye kadar da Türkiye 9; 9,5; 10 dolar sente mal edebileceği bir nükleer enerji güç santraline kavuşmuş olsaydı bu ülke ne kaybederdi? O gün vermediğiniz garantiyi şimdi veriyorsunuz, diyorsunuz ki: Siz hiç karışmayın, biz her şeyinizi halledeceğiz. Geleceksiniz siz bir yıl içerisinde bunu kurmaya başlayacaksınız, ilk üniteyi de yedi yıl sonra bize teslim edeceksiniz. Yani 2017-18’de muhtemelen 1’inci ünite devreye girecek, 4 ünite, her biri 1.200 megavatlık ve ardındaki üniteler de birer yıl süreyle devam edecek, 2017 ile 2020 yıllarında nükleer enerjiyi kullanmaya başlayacağız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

ALİM IŞIK (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Madde 10 ve 5’inci fıkra, geçen de bahsettim: “TETAŞ, proje şirketinden, ESA’da belirtildiği gibi (Enerji Satın Alma Sözleşmesi’nde belirtildiği şekilde) nükleer güç santralinde üretilmesi planlanan elektriğin ünite 1 ve ünite 2 için yüzde 70’ine ve ünite 3 ve ünite 4 için yüzde 30’una tekabül eden sabit miktarlarını her bir güç ünitesinin ticari işletmeye alınma tarihinden itibaren on beş yıl boyunca 12,35 Amerikan senti kilovatsaat ağırlıklı ortalama fiyattan (katma değer vergisi dâhil değildir) satın almayı garanti eder.” KDV’yle beraber 14-15 dolar sent, dünya enerji fiyatının 2 katı. Karşılığı nedir… Ceza puanı uygulanacak mı, belli değil. Bu garantiyi sağlayamadığı takdirde, yeterli elektrik üretimini gerçekleştiremediği takdirde nasıl cezalandıracak, belli değil.

Özetle, bu Anlaşmanın Türkiye'nin yararına olmadığını düşünüyor, acilen Meclis gündeminden çekilerek, diğer öncelikli gündemlere geçilmesini yüce Meclisin takdirlerine sunuyor, hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Işık.

Tümü üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen Ali Rıza Öztürk, Mersin Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye ile Rusya arasında imzalanan Akkuyu’da Nükleer Santralin Tesisine ve İşletilmesine İlişkin Anlaşmanın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın tümü üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, nükleer, eğer doğru ve ulusal bir stratejimiz varsa, gerçekten, birazdan söyleyeceğim sakıncalar giderilebiliyorsa, o zaman, enerji tüketim profilinde belki tartışma konusu yapılabilinir. Maliyetlerin makul ve kabul edilebilir sınırlara çekilebildiği, teknolojisi güvenli, teknoloji transferi sağlanmış, inşaatından işletmesine, sökümünden atık yönetimine Türk teknik gücünün egemen olduğu, işletme güvenliği tam, nihai atık sorunu çözümlenmiş, sadece bizler için değil gelecek nesiller açısından da çevre riski ortadan kalkmış nükleer reaktörlerinden söz edilebiliyorsa, buna makul çoğunluk da olumlu yaklaşabiliyorsa o zaman tartışma konusu yapılabilinir.

Ancak, bugün, bu “Nükleer santral” kelimesinden öncelikle alerji duymadığımı ifade etmek istiyorum ancak nükleer santrallerin faydalı ya da zararlı ya da enerji tüketim profili içerisinde gerekli ve gereksiz olduğu tartışmalarını bir kenara bırakarak, bu onaylanmak istenen Anlaşmanın ve nükleer santralin Akkuyu’ya etkilerini anlatmaya çalışacağım.

Sayın Bakan, ülkemizde gerçekten nükleer santraller ve nükleer enerji konusunda tek otorite, hemen hemen tek otorite olan Profesör Doktor Tolga Yarman diyor ki: “ Ben bugün Enerji Bakanı ya da Başbakan olsam, nükleer enerji sevdalanmasını erteler, önce atom enerjisi merkezlerimizi, başta da TAEK'i, bu kurumlarımıza hedefler göstererek, ihya eder, bu arada, çeşitli dünya merkezlerinde, küçük ve iç yapısı itibariyle güvenli nükleer santrallerin geliştirilmesi yolunda yapılan çalışmalara katılırdım.

Bu arada, bir elin parmakları kadar, atom enerjisini gerçekten bilen, seçkin akademisyenlerden ve teknokratlardan, çekirdek, öncü bir danışman kadrosu oluşturur, onları tartıştırır, tartışmaya kendim de katılır, buradan oluşacak yakınsamayı, ilgili kurumlara direktif olarak yöneltirdim.

Kanıtlanmış durumdaki çok yüksek maliyetinden işletme güvenliğine, nihai atık sorununun teknik çözümsüzlüğünden yüksek maliyetine, ihalesiz iş yapmanın çok yönlü sakıncalarına, yer seçiminin yanlışlığından tek bir ülkeye aşırı bağımlılığımıza kadar ve çoğaltılabilecek bu denli yaşamsal sorun ortada iken Rusya ile nükleer santral inşasını savunmam mümkün değildir.”

Değerli arkadaşlarım, daha önce de bu konuda aynı şirkete, yani bugün anlaşmayla ihalesiz bir şekilde kapkaçtı olarak verilmek istenilen aynı Rus şirketine daha önce de göstermelik bir ihale yapılmış, on üç tane kurum bilgi odasına girmiş, bilgiler almış ancak tek bu firma teklif vermişti; verdiği teklif de o tarihte 21,16 sentti kilovatsaat başına. Gözü kapalı nükleer yanlılarının bile isyan ettiği bu fahiş fiyattan sonra aynı firma teklifini revize ederek 15,45 sent/kilovatsaate indirmiştir. Bakanlık, bunu iptal etmesi gerekirken değerlendirmeye yanlış bir şekilde almıştır. Elektrik mühendislerinin yaptığı hesaba göre iki teklif arasında yüzde 28 oranında oluşan bir fark nedeniyle ülkemiz 26 milyar dolar civarında bir zarara sokulacaktı. İhalenin Elektrik Mühendisleri Odasının açtığı dava sonunda İhale Yönetmeliği’nin bazı maddelerinin Danıştay tarafından iptal edilmek zorunda kalınmasının ardından bu ihale iptal edilmiş, şimdi de aynı firmaya uluslararası anlaşmalar yoluyla yargı denetimi dışlanarak getirilmeye çalışılmıştır.

Kamuoyu ve yargı denetiminden uzak, şeffaflık anlayışına ve rekabet koşullarına aykırı böylesine bir sürecin yürütülmesi, daha önce EMO’nun açtığı davada bilirkişi raporuna konu olan hukuka aykırı davranışların temelinde siyasal karar vericilerin etkili olduğunu göstermektedir. Nükleer santral gibi, bir ülkenin geleceği açısından kritik bir konunun bu tür dolambaçlı yollarla gizli saklı bir şekilde yürütülmesinin ardında başka ne tür çıkar ilişkilerinin bulunduğunun ortaya çıkarılması gerekmektedir, Sayın Bakanın da bu ilişkileri açıklaması gerekmektedir.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye, geleceğini ve enerjisini Rusya’ya teslim ediyor. Burada, biz, bugün gerçekten, milletvekilleri olarak tarihsel bir karara imza atacağız. Bu, sıradan bir uluslararası anlaşma değildir. Türkiye'nin gündeminde elli yılı aşkın süredir tartışılan ve bundan önceki koalisyon hükûmeti döneminde üç adet santral inşası için karar aşamasına gelen ancak diğer bazı sorunların yanında özellikle rüşvet iddialarıyla vazgeçilen nükleer santral inşası konusu Hükûmet tarafından yeniden, bu kez ihalesiz yapılmak üzere huzurlarınıza getirilmiş bulunuyor. Anlaşma metnine baktığınız zaman, bu Anlaşma buram buram Rus hâkimiyeti kokmaktadır değerli arkadaşlarım. Hemen hemen, tamamen Rus tarafının önerdiği ilk metne yakın bir metin hâline getirilmiştir.

Bu anlaşma metni hazırlanırken Türk enerji uzmanlarının görüşleri alınmamıştır. Rusya, anlaşma metnini âdeta kendisi hazırlamış, bizimkilerin önüne koymuş, “Alın bunu tercüme edin, nereden geçirecekseniz oradan geçirin, sonunda da Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna indirin, oradan da yasa olarak geçirin.” demiştir. Ne yazık ki çok hazindir, bizimkiler de aynen böyle yapmıştır değerli arkadaşlarım.

Öyleyse, en önce, bürokratik kademelerde doğru dürüst millî bir nükleer anlaşma metni hazırlayabilecek kadrolar yok mudur? Vardır da öylesi gerektiği  için kızaklara alınmışlardır. Daha da kötüsü, bilhassa iktidar saflarında, böylesi bir metinde yer almış olan fahiş arızaları görebilecek, giderebilecek milletvekilleri yok mudur değerli arkadaşlarım? Milletvekilleri, kanun yapma görevlerini savsaklamakta, otomatik “el kaldır, el indir” idmanından ibaret bir etkinliğe sıkıştırılmaktadırlar.

Bu Anlaşma ile Türkiye’ye nükleer teknolojisi gelecek midir? Hiçbir biçimde gelmeyecektir değerli arkadaşlarım. Nasıl ki bundan önce termik santraller ithal ederek, çalıştırarak, bugün termik santral teknolojisini kendimiz kuramamışsak aynı şekilde nükleer santral satın almak vasıtasıyla nükleer teknolojiyi getiremeyiz.

Bu Anlaşma bir yap-işlet anlaşmasıdır değerli arkadaşlarım. Bu, yap-işlet-devret anlaşması bile değildir, nükleerci lobicilere, nükleer elektrik alım garantisi verilmek suretiyle bir ikramda bulunma anlaşmasıdır, Türkiye'nin çıkarlarını Rusya’ya peşkeş çektirme anlaşmasıdır. Hani özelleştirme esastı, hani piyasa ekonomi kuralları geçerliydi?

Peki, teknolojiyi alıyoruz da onun için mi piyasa geriye, bir tarafa bırakılmıştır? Hiç böyle değil. Nükleer lobi gelecek, göstereceğimiz yere tesisini kuracak, tıkır tıkır alım garantisiyle bize nükleer elektrik satacak, nükleer pisliğini bile hazineye yıkabilecek, sonra da çekip gidecektir.

Anlaşma metni: Ne yazık ki bu Anlaşma metni, değerli arkadaşlarım, milletimizi aşağılama metnidir, bu Anlaşma metni ihanet belgesidir. (CHP sıralarından alkışlar)

Beyler, değerli milletvekilleri; aklınızı peynir ekmekle mi yediniz? Yediniz ki, şu güzelim ülkemize böyle bir akıbeti reva görebiliyorsunuz. Bu yanlış Anlaşma yarın bir gün mutlaka geri döner. Ama cumhuriyet savcılarının bu durumda haklarında kovuşturma açacağı sözüm ona yetkililer ve siyasiler hesap vermeye gittikleri mahkemelerden ve Yüce Divandan, korkarız, dönemezler.

Türkiye Enerji Bakanlığı Elektrik Üretim AŞ, Türkiye Elektrik Ticaret AŞ, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, Enerji İşleri Genel Müdürlüğü gibi kuruluşlarda uzman seviyesinde çalışan pek çok kişi bu Anlaşma ve Anlaşma’da öngörülen model hakkında önemli kaygılar taşımaktadırlar. Bu Anlaşma’yla ilgili Türk tarafındaki uzman çalışanların onaylamadıkları en önemli husus, Akkuyu sahasının kontrolünün Rusya kamu sektörünün eline bırakılacak bir model öngörülmüş bulunmasıdır. Dünyada nükleer santral alanında böyle bir modelin benzeri var mıdır Sayın Bakan? Türkiye, doğal gaz bağımlılığına yegâne alternatif olabilecek elindeki nükleer enerjide lisanslı tek sahasını, doğal gaz açısından büyük oranda bağımlı olduğu Rusya’ya, neredeyse süresiz bir şekilde peşkeş çekmiştir. Bunun, enerji stratejisi açısından çok farklı, çok etkin etkileri olacaktır. Türklerin konumu, en basit anlamda, Rus santralinden serbest piyasada elektrik satın almak olacaktır. Böyle bir model için aslında Akkuyu sahasının Rus kontrolüne teslim edilmesine ne gerek var? Benzer model Rusya’dan Türkiye’ye çekilecek iletim hatları yardımıyla da gerçekleştirilebilir. Akkuyu sahası özelleştirme ve serbest piyasa mantığıyla Rus kamu kurumlarına terk edilmektedir. Bu da aslında, Akkuyu sahasının özelleştirilmesinden çok Türk devletinin elinden çıkıp Rus devletinin hâkimiyeti alanına girmesi anlamı taşımaktadır. Rus tarafının özel sektör olmaması nedeniyle Akkuyu sahasına salt ticari açıdan bakmak mümkün değildir. Rus devletinin stratejik hedeflerini de saha üzerinde uygulamaya çalışabileceği unutulmamalıdır.

Rus tarafının santralin elli yıllık işletme ömrü boyunca 150 milyar ABD dolarından daha fazla net kâr elde edecek ve bu kârını Rusya’ya taşıyacak olması, dış ticaret açığını artıracak, dış ticaret açığında kalıcı ve çözümsüz bir unsur olacaktır. Bugün Rusya’yla ilgili ticaret hacmimiz 36 milyar dolar; bu 36 milyar doların 6 milyar doları Türkiye’nin ihracatı, 31,5 milyar doları Rusya’nın Türkiye’ye ihracatıdır. Hâlbuki Meclisten geçirilmeye çalışılan bu Anlaşma’da öngörülen yöntem, açığı Rusya lehine daha da artıracak etkilere sahiptir.

Nükleer santrallerin işletilmesi 150 bin ton yüksek radyoaktif seviyesine sahip malzemeler içerdiğinden böyle tesislerin yabancı kontrolünde bırakılması uzun vadede ulusal güvenlik sorunlarını ortaya çıkaracaktır. Bu kaygılar nedeniyle bir ülke sınırları içerisinde bulunup da sahibinin başka bir ülke olduğu nükleer santral dünyada bulunmamaktadır. Anlaşmayla Akkuyu sahasında Türkiye Cumhuriyeti’nin gelecekte başka model nükleer reaktörler inşa etme şansı tamamen ortadan kaldırılmıştır. Akkuyu sahası, Ruslara kısmen tahsis edilmiş özel özerk bir bölge statüsüne bürünecektir. Akkuyu gibi bir sahanın Ruslara tahsis edilmesi ve Anlaşma’ya Türk tarafının buraya başka nükleer santral yapmasını engelleyecek maddenin eklenmesi, gelecekte piyasada bulunabilecek ve çok avantajlı olabilecek modelleri de bu sahaya kuramayacağımız anlamına gelmektedir. Türkiye’nin projeye bir altyapı programı olarak bakmaması nedeniyle nükleer teknoloji açısından hayati önem taşıyan fakat Türkiye’de henüz bulunmayan altyapı ayakları, projeyi zaman içinde büyük oranda geciktirecektir.

Doğal gaz bağımlılığımız ve petroldeki bağımlılığımız, Rusya’ya olan bağımlılığımız daha da dikkate alındığında, bu nükleer anlaşmayla bunun o tarihteki Türkiye’nin genel elektrik enerjisi tüketiminin yüzde 5’ini karşılayacağı düşünüldüğünde, Rusya’ya bağımlılığımız yüzde 80 seviyelerine çıkacaktır.

Değerli arkadaşlarım, Rus tarafı hiç kaygılara dikkat etmemektedir. Rus tarafı daha çok “Sahayı kontrolümüze alalım da, sonrasını hele bir düşünürüz.” yaklaşımı içerisindedir. Tek lisanslama kuruluşu TAEK’in karşısında Rus devletinin bulunacak olması, santralin sahibi Rus kamusu olacağından ötürü, lisanslaşma sürecinin sağlığını olumsuz şekilde etkileyecektir.

Değerli arkadaşlarım, bu anlaşmada tek bir şirket kurulacak, proje şirketi. Bu proje şirketi yüzde 100 Rusların olacak ve burası Türkiye tarafından, bu arazi karşılıksız ve bedelsiz olarak Rusya’ya teslim edilecek. Bu Rusya buraya dört tane 1.200 megavat, toplam 4.800 megavat gücünde santraller kuracak. Bu santrallerden elde edilecek enerji, demin de söylediğim gibi, Türkiye’nin yüzde 5’i.

Bu nükleer santrali savunan arkadaşlarımız bugüne kadar olduğu gibi hep şu sorulara yanıt vermemişlerdir: Türkiye’nin enerji arz ve talep dengesi ne durumdadır, nasıl gelişecektir? Türkiye’nin yakın, orta ve uzun vadede erişim talebini karşılayacak kaynakları var mıdır? Reaktörün ve yakıtının alınacağı ülkenin hangi ülke olduğunun stratejik veya ekonomik önemi var mıdır?

Bu soruları daha çok çoğaltabiliriz ancak bu konuda fikir beyan edenlerin en azından bu konularda bilgi sahibi olmaları ve daha sonra beyan ettikleri fikre dair sorumluluk taşımalarında sonsuz yarar vardır. Görünen odur ki, bu konuda yetkili yetkisiz, bilgili bilgisiz yorum yapanların ötesinde, ilgili Bakanlık yetkililerinin de açık bir yanıtları yoktur. Varsa, bilmek her vatandaşımızın hakkıdır. Yanıtlamanın yöntemi ise parmak çoğunluğu hesabıyla Türkiye Büyük Millet Meclisinden yangından mal kaçırırcasına, yargı denetimini de dışlayarak yasa geçirmek değildir değerli arkadaşlarım. Her soruya Sayın Bakan yalın, anlaşılır yanıtlar vermek zorundadır.

Nükleer enerji özellikle 1973-1974 dönemlerinde petrol krizinin arkasından yönelinen bir enerji kaynağı olmuş, o tarihte petrol fiyatlarının aşırı yükselmesiyle bir tepki olarak, bir yandan enerjinin verimli kullanılması, öte yandan da nükleer enerji bir alternatif olarak görülmüştür ve deyim yerindeyse o yıllarda bir patlama yapılmıştır. Bugün için devrede bulunan nükleer reaktörlerin büyük bir çoğunluğu bu algılama sonrasında gerçekleşmiştir.

Değerli arkadaşlarım, Uluslararası Enerji Ajansı ve ABD Enerji Bakanlığının verilerine göre bugün dünya birincil enerji tüketiminde nükleer enerjinin payı yüzde 6’dır. Uluslararası Enerji Ajansı ve ABD Enerji Bakanlığı tahminlerine göre 2030 yılında bu oran bir miktar gerileyecektir. Nükleer enerjiden elektrik enerjisi üretim payı ise hâlen yüzde 16 iken 2030 yılında yüzde 14’lere gerileyecektir. Bunun gerilemesinin nedeni -aynı kuruluşun raporunda- nükleer santrallerin ilk yatırım, bakım ve işletme maliyetlerinin yüksek olması, işletmenin güvenliği konusunda dünya kamuoyunun tepkisinin yüksek olması, nihai atık sorununun kalıcı olarak çözümlenmemiş olması, atık yönetimi maliyetinin santral kuruluş maliyetinden çok fazla olması, son yıllarda küresel ölçekte artan terör olayları nedeniyle nükleer atıkların terör örgütlerinin eline geçebileceği kaygısıdır.

Değerli arkadaşlarım, burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, henüz ABD’de bile çözümlenmemiş bir nihai atık sorunu bulunduğudur. Yucca Dağı’nın altında yapılan depo bugüne kadar 11 milyar dolar harcanılmış olmasına rağmen Obama tarafından durdurulmuştur sonuç alınamayacağı için. Değerli arkadaşlarım, bizdeki yetkililer ise bu konuyu es geçmekte ve nedense ciddiye almama ya da gözden kaçırtma eğilimindedirler.

Bugün, ülkemiz, enerji kaynakları bakımından son derece zengindir. Gerçekten rüzgâr enerjisi, biyokimya ve jeotermal konularında ve hidroelektrik kapasitesi bakımından çok fazladır. Bugün Türkiye hidroelektrik konusunda sahip olduğu kapasitesinin ancak üçte 1’ini kullanmaktadır, üçte 2’sini kullanamamaktadır. Yine Türkiye bugün 12 milyar ton linyit rezervinden sadece 1 milyon tonunu, üçte 1’ini kullanmakta, diğerini devreye alamamaktadır. 48 bin megavat rüzgâr potansiyeli vardır. Ülkemizin elektrik kurulu gücünün 45 bin megavat olduğu hesaplanıldığında rüzgâr potansiyelinin ülkemizin kurulu gücünden daha fazla olduğu açıktır. Bu rakamlar, Elektrik İşleri Etüt İdaresinin açıkladığı rakamlardır. Bunun 20 bin megavatı bile değerlendirmeye alınsa bunun kurulmak istenilen nükleer santralden elde edilecek elektrik enerjisinin katbekat üstünde olduğu anlaşılacaktır.

Öte yandan, bizim kurulu gücümüzden sadece 192 milyar kilovatsaatini elektrik olarak elde etmekteyiz. Oysa sahip olduğumuz kurulu gücümüzden bugün verimli bir çalışmayla 220 milyar kilovatsaat elektrik elde etme olanağımız vardır. Bu da yüzde 13 kayıp demektir değerli arkadaşlar, eksik üretim demektir. Öbür taraftan, bu üretilen 192 milyar kilovatsaat elektriğin yüzde 16’sı daha tüketiciye ulaşmadan bitmektedir. Bu yüzde 16 kayıp çağdaş bir ülkeye yakışmamaktadır. OECD ülkelerinde bu kayıp oranı yüzde 4-5 civarındadır.

Değerli arkadaşlarım, kayıp kaçak oranıyla eksik üretimi topladığınızda, bugün, kurulu gücümüzün yüzde 28,7’sini kullanamamaktayız değerli arkadaşlarım.

Değerli arkadaşlarım, gerçekten Akkuyu, nükleer santral kurulumu bakımından da çok uygun olmayan bir yerdir. 1976’nın koşullarında verilmiş olan bir lisansla aradan geçen otuz altı-otuz yedi yıl, hatta kırk yıla yakın bir süre sonra aynı koşullarla burada nükleer santral lisansını hiç gözden geçirmeden buraya nükleer santral kurmaya çalışmak çılgınlıktır değerli arkadaşlarım. O zaman yer seçiminde imzası olan Tolga Yarman diyor ki: “O tarihte bu bölge turizm bölgesi değildir. Bu turizmin etkilerini biz dikkate almadık ve o zaman da yine nükleer enerjiye alternatif kaynaklar yoktu.”

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, Sayın Bakana buradan sesleniyorum: Neden, Sayın Bakan, yenilenebilir enerji kaynaklarıyla ilgili yasa tasarısını buraya getirmiyorsunuz? Neden bu ülkeyi gerçekten 12,35 sent, KDV’siyle birlikte 14,70 sent, pahalı bir nükleer enerjiye mahkûm ediyorsunuz? Bugün toptan elektrik bedelinin 13 kuruş olduğu -kilovatsaat başına- dikkate alınırsa bu nükleer enerjinin gerçekten insanları çıldırtacak kadar yüksek olduğu çok açıktır değerli arkadaşlarım.

Ben konuşmama son verirken, gerçekten, Silifke’de oturan bir vatandaş olarak, bu santralin bana 45 kilometre mesafede olduğunu da dikkate alarak, bu konuda mücadele eden Greenpeace üyelerine ve yine bu konuda mücadele eden Mersin Nükleer Karşıtı Platformunun tüm üyelerine, demokratik kitle örgütlerine teşekkür etmeyi -Silifke’de oturan bir yurttaş olarak- görev biliyorum.

Bunun içerisinde, Akkuyu’da nükleer santral kurulmasına karşı olan 175 bin tane imza vardır değerli arkadaşlarım. (CHP sıralarından alkışlar) Bunları da Genel Kurulun dikkatine sunmak istiyorum. Ben, milletvekillerimizin, gerçekten Türkiye’ye yakışmayan, çok alaturka duran, avanak bu anlaşmaya “hayır” demelerini gönülden istiyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Tümü üzerinde Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz isteyen Pervin Buldan, Iğdır Milletvekili. (BDP sıralarından alkışlar)

BDP GRUBU ADINA PERVİN BULDAN (Iğdır) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 541 sıra sayılı Nükleer Enerjinin Barışçıl Amaçlarla Kullanımına Dair Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında İşbirliği Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında konuşmak üzere Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Konuşmama başlarken hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye’de kırk yıldır süren nükleer heves, enerji sektörünün en büyük handikaplarından birisi olan kirlenme ile malum olarak bugüne gelmiştir. Enerji alanında gerek Türkiye gerekse Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere, her yerde enerji ile yolsuzluk ve kirli ilişkiler girift bir biçimde iç içe geçmiştir. Bu ilişkiler, bir eski başbakanın nükleer lobilerle masraflarını ödemeyi teklif etmesine varacak kadar, resmî ağızlardan çok da örtülü olmayan bir şekilde itiraf edilmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; enerji, yolsuzluklar ve kirli ilişkilerle olduğu kadar savaşlarla da beraber anılmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak ve Afganistan işgalleri, Rusya-Gürcistan kapışması belleklerdedir. Bu bölgelerde farklı biçimlerde gösterilmek istenen ancak artık dünya kamuoyundan gizlenemeyen bu gerçek, işgal, savaş ve katliamlar, enerjiye sahip olma uğruna yapılmış insanlık suçlarıdır.

Enerji bugün yalnızca insanları ve toplumları değil, çok ciddi biçimde doğayı da tahrip eder hâle gelmiştir. Termik santraller ile hava, hesapsız HES santraller ile kültürel miras, doğa ve ormanlar, nükleer santraller ile de toplum yaşamı tümüyle tehdit altına girmektedir. Enerji bir ihtiyaçtır ve üretilmelidir ancak doğal yaşam alanlarını, tarımsal alanları, kültürel mirası, ekolojik dengeleri, toplum yaşamını yani bugünümüzü ve geleceğimizi yok etmemeli, yok etme tehlikesine atmamalıdır.

Türkiye de bu ekolojik tehdit ve katliamlardan fazlasıyla olumsuz etkilenmektedir. Birkaç yıldır pıtrak gibi her su sesinin olduğu yerden biten nehir tipi HES santralleri başta olmak üzere enerji üretim alanının 4628 sayılı Yasa ile sadece özel sektöre bırakılması, enerji bürokrasisinin de, hatta zaman zaman mülki idarenin bile, bir köy halkını nehir tipi HES santraline karşı çıktığı için tehdit etmesinde olduğu gibi, özel sektörün çıkarları için görev sınırlarını zorladıkları kamuoyu tarafından bilinmektedir. Seçim yardımı yapan valilerden sonra, şimdi de sermaye şirketlerinin santralleri için köylüleri tehdit eden, hukuku hiçe sayan valiler türemiştir. Şimdi bir de bütün bu hukuksuzluk, kirli ilişkiler, doğal yaşam alanlarının tahribatı, iklim değişikliği gibi sorunların üstüne nükleer santral kurma histerisiyle yanıp tutuşan bir Hükûmetle karşı karşıyayız.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; nükleer santral, bir veya daha fazla sayıda nükleer reaktörün yakıt olarak radyoaktif maddeleri kullanarak elektrik enerjisinin üretildiği tesistir. Radyoaktif maddeler kullanılmasından dolayı diğer santrallerden farklı ve daha sıkı güvenlik önlemlerini, teknolojileri içerisinde barındırır. Nükleer reaktör, zincirleme çekirdek tepkimesinin başlatılıp sürekli ve denetimli bir biçimde sürdürüldüğü aygıtlardır.

Nükleer santraller çalışmak için radyoaktif maddeler kullanırlar ve sonuçta gene radyoaktif maddeler atık olarak çıkar. İşlemin normal seyri zincirleme olarak çekirdek tepkimesi şeklindedir ve bu tepkime kontrol edilemez ise çok vahim sonuçlar ortaya çıkar.

BAŞKAN – Sayın Öztürk, lütfen…

Sayın Bakan…

PERVİN BULDAN (Devamla) – Gerek işletme gerek işlenme sonucu çıkan atıklar ve en önemlisi de teknik ömür sonunda bütünüyle bir atık yığını hâline gelmiş olan santral ile ilgili işlemler çok dikkatli bir şekilde yapılmalıdır. Nükleer santrallerde sıklıkla sızıntı kazaları yaşanmakta, bu kazaların rapor edilmediği ve daha sonradan ortaya çıktığı durumlara sıklıkla rastlanılmaktadır. Çernobil’e kadar uzanan dört yüz kazanın daha gizlendiği ortaya çıkarılmıştır.

Nükleer santral kazalarında rastlanılan kaza türleri, reaktör çekirdek erimesi, reaktörde patlama, reaktör yangını, radyasyon sızıntısı, aşırı ısınma, radyoaktif buhar kaçağı, atık sızıntısı ve reaktör patlaması gibi her biri ciddi tehlike içeren kazalardır. Bu nedenle bir miktar enerji için bu kadar riskin göze alınması mantıklı değildir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bizler Barış ve Demokrasi Partisi Grubu olarak nükleerin doğru bir tercih olmadığını düşünüyoruz, çünkü bunun için birçok haklı nedenimiz bulunmaktadır.

Başlangıç itibarıyla nükleer santrallerden elektrik elde edilmesi pahalıdır, nitekim kurulması planlanan santral için önerilen fiyat teklifi bunu doğrulamaktadır. Nükleer santrallerin kurulum süreleri on beş yılı kapsayacak kadar uzun bir süredir. Nükleer santrallerin ilk kurulum maliyetleri çok fazladır. Nükleer santraller, hem teknik olarak hem de yetişmiş personel olarak dışa bağımlıdır. Nükleer santraller en riskli elektrik üretim yöntemidir ve bu santralleri hiçbir sigorta şirketi sigortalamamaktadır. Nükleer santrallerin atık sorunu çözülememiştir. İşletim esnasında karbondioksit emisyonu yoktur, ancak işlem öncesi süreçlerde madenlerin bulunması ve işlenmesi için çok fazla karbon emisyonu oluşur. Nükleer santral kazaları sonucu oluşacak tahribat kontrol edilemez ve çok geniş bir alana yayılabilir. Kaza olması durumunda kaza maliyeti onarılmayacak kadar çok fazladır.

Diğer dünya ülkeleri de bugün itibarıyla nükleerin bu olumsuzluklarının farkına varmışlardır. Bu nedenle, dünya nükleerden hızla vazgeçmektedir.

1974 yılında Atom Enerji Ajansının hazırladığı bir rapora göre, 2000 yılında dünyada en az 4.500 nükleer santral olması bekleniyordu, oysa 2005 yılı sonu itibarıyla 433’ü işletmede olan, birçoğu on beş-yirmi beş yıldır yapımı devam eden 24 adet nükleer santrali toplarsak, en fazla 467 nükleer santral olmuştur. Bu sonuçlardan görülüyor ki nükleer santrallerin yaygınlaştırılmasına ilişkin öngörülerde 10 misli bir yanılgı olmuştur.

ABD ve Kanada 1978’den beri nükleer santral siparişi vermemiştir. Almanya’da 1982’den beri nükleer santral siparişi verilmemektedir. Fransa 1977 yılından itibaren 2010 yılına kadar nükleer programı askıya aldı. Avusturya, 1978 yılında biten santralini referandum sonucu hiç çalıştırmadan kapattı. Brezilya, yapımı bitmekte olan ikinci nükleer enerji santralinden -1,1 milyar dolar harcadı- üçüncü santralinden vazgeçti. İsveç, 1980 yılında referandum yaptı ve 2010 yılında elektriğinin yüzde 46’sını elde edeceği tüm nükleer santralleri kapatma kararı aldı. İtalya, Kasım 1978’de yapılan referandum sonucunda nükleer enerji santralinden vazgeçti ve yüzde 70’i bitmiş olan Montalto di Castro dâhil dört nükleer santralini kapattı. Almanya, 1991’de bitirilen SNR-300 Kalkar Santralini ve Hanau MOX tesisini işletmeden kapattı. İspanya, 1984’de yüzde 22’si biten iki santralini kapattı. Danimarka, Yunanistan, İrlanda, Portekiz, Lüksemburg’da ise nükleer santraller bulunmamaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; nükleer facialar insanlığa çok acı deneyimler yaşatmıştır. İşte yanı başımızda patlayan Çernobil felaketinin ne boyutlara vardığına hepimiz tanıklık ettik.

Ukrayna Sağlık Bakanlığının ve Birleşmiş Milletler Sekreterliğinin kazadan dokuz yıl sonra yayımladıkları rapora göre, Ukrayna’da yaklaşık 125 bin kişi öldü, 400 bin kişi zorunlu olarak göç ettirildi. 160 bin kilometrekareden fazla alan radyoaktif kirlenmeye maruz kaldı. Kazadan tam olarak 9 milyon kişi etkilendi. Kazadan sonra, sadece 1995 yılına kadar olan süreçte bölgede çalıştırılan Rus temizlik işçilerinin 7 bin tanesi öldü. Beyaz Rusya’da tiroit kanserleri 100 kat arttı. Dünyadaki ekonomik otoriteler tarafından hesaplanan zararın gelecek nesillere maliyeti 350 milyar dolar olarak belirlendi. Tiroit kanseri, kan kanserleri, doğumsal anormalliklerde büyük artışlar meydana geldi.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hemen yanı başımızda, Iğdır iline 16 kilometre mesafede bulunan Metsamor Nükleer Santrali de Türkiye’yi ve civardaki yerleşim alanlarını çok ciddi bir şekilde tehdit etmektedir.

Ermenistan topraklarında yer alan Metsamor Nükleer Santrali, dünyada mevcut bulunan santraller içerisinde en geri teknolojiler ile çalıştırılan santral durumundadır ve her an için patlama tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Birinci derece fay hattı üzerinde kurulu olan santral 1988 Gümrü depremi sonunda iki reaktörü tehlike nedeniyle devre dışı bırakıldı. Ancak bir süre sonra tekrar faaliyete sokulan santral, bir deprem olması durumunda yer aldığı bölge için kelimenin tam anlamıyla felaket getirecektir.

Yine geçen süre içerisinde santralde meydana gelen ya da gelebilecek olan en ufak bir sızıntı başta Iğdır, Kars ve Ardahan olmak üzere Doğu Anadolu’da binlerce kişinin ölümüne ve sakat kalmasına yol açma tehlikesini taşımaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; imzalanan devletlerarası anlaşma ile nükleer santralin sahibi yüzde 100 hisseyle Rusya’nın reaktör inşa eden şirketinin olacak. Türkiye, nükleer santral sahibi olmayacaktır. Nükleer teknolojinin Türkiye’ye getirilmesi söz konusu değildir. Sadece Rusya’ya, Türkiye’de bedavaya tahsis edilen arazi üzerinde on beş yıl boyunca yüksek fiyatlı satış garantisiyle nükleer santral sahibi yapılacaktır. Bu hâliyle; Türkiye, doğal gazda bağımlı olduğu Rusya’dan bir de nükleer enerji satın alan ülke durumunda olacaktır.

AKP Hükûmetinin aynı şirkete ihale yoluyla hukuka aykırı olarak nükleer santral kurdurmaya çalıştığı kamuoyuna yansımıştır. Bu şekliyle, Türk tarafı bedelsiz olarak Akkuyu sahasını Rus şirketine devredecektir. Santralin yardımcı tesislerinin ve üretilecek elektriğin sahibi Rus şirketi olacaktır.

Nükleer santralin inşası için Rusya’dan kalifiye uzman işçiler ve personel getirilecek, nükleer santral Rus personel tarafından işletilecektir. Santralin işletilmesinde Türkiye’den temin edileceklerin sayı, oran ve nitelikleriyle ilgili bir şart anlaşmada bulunmamaktadır. Ruslar, Akkuyu sahasında 10 bin kişilik işçi köyünün oluşturulmasını istemektedirler. Bu işçilerin hangi oranda Türkiye’den sağlanacağı konusunda anlaşmada bir madde bulunmamaktadır. Türkiye tarafı, Rus çalışanların ülkeye giriş çıkışı, Akkuyu sahasına yerleşimi, çalışanların edindiği taşınır ve taşınmaz malların yönetimi konusunda özel kolaylıklar sağlayacaktır. Ruslar Akkuyu’da âdeta İncirlik gibi özerk bir üs elde etmiş olacaklardır.

Rus şirketi Türkiye tarafına elektrik satmakla ve santral için gerekli lisans ve izinleri almakla yükümlü olacaktır. Rus şirketi santralin hisselerini satmak isterse Türkiye'nin hisseleri en fazla yüzde 49 olabilecektir. Santralin çoğunluk hisseleri hep Rusya’nın elinde olacaktır.

Santrale yakıt Rusya’nın TVEL şirketi tarafından sağlanacak, anlaşmanın bazı maddeleri süresiz olacak.

Bir ülke sınırları içinde bulunup da sahibinin başka bir ülke olduğu dünyanın ilk nükleer santrali olacaktır.

Dört ünitelik proje yaklaşık 20 milyar dolar maliyetle bitirilecek. Akkuyu sahası için düşünülen VVER-1200 Modeli üniteler Rusya tarafından yeni geliştirilmiş ve dünyada henüz işletme hâlinde bulunmamaktadır.

TEDAŞ, kurulacak birinci ve ikinci ünitelerin yüzde 70’ini, üçüncü ve dördüncü ünitelerin yüzde 30’unu, on beş yıl boyunca kilovatı 12,35 sent olmak üzere alım garantisi imzalayacak, geri kalan elektrik Rus şirket tarafından serbestçe satılabilecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; nükleer santraller zorunluluk olmadığı gibi bir siyasi tercihtir. Maliyetler ve diğer etkileri göz önüne alındığında kesinlikle akıldışıdır. Nükleer santrallere “evet” diyen bilim insanları olduğu gibi, çok fazla sayıda karşı çıkan bilim insanları da vardır. Bir kısım akademisyen sadece kendilerini bilim insanı sayarken sermayeye teslim olmamış, iktidar ise yaşamsal ve insan odaklı düşünen bilim insanını görmezden gelmektedir.

Nükleer santral kurmaktan daha gerçekçi, akılcı, ekonomik ve risksiz yöntemler mevcuttur. Dağıtım kayıplarını teknik sınırlara getirmek, enerjiyi daha etkin ve verimli kullanma bilinci yaygınlaştırılabilinir. Yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelerek ülke gereksinimi için mevcut kaynak ve işletmelerin yanı sıra yenilenebilir kaynaklardan yararlanılabilinir.

Bu politika değişikliğinin yanı sıra yapılması gerekenler; toplumsal, ekonomik ve ekolojik anlamda fayda sağlayacak nitelikteki tercihleri değerlendirmektir. Enerji sektörü kirli ilişkilerden ve rant ilişkilerinden arındırılmalıdır. Sektördeki özelleştirme uygulamaları durdurularak yapılmış özelleştirmeler yeniden kamulaştırılmalıdır. 4628 sayılı Yasa iptal edilmeli ve enerji üretim, iletim ve dağıtımı merkezî olarak kamu tarafından planlanmalı ve yönetilmelidir. Enerji alanı, sermaye şirketlerinin kâr etmesi gereken bir alan olarak değil, insanlarımızın daha iyi yaşaması için gerekli bir hak alanı olarak görülmelidir. Her şeye rağmen ve kâr amaçlı enerji anlayışı terk edilerek doğayı, çevreyi, tarımsal alanları, insanları, hayvanları, kültürel mirası koruyarak bir enerji üretimi tercih edilmelidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemiz, enerji ihtiyacının karşılanması noktasında alternatif enerji kaynaklarına sahiptir. Nükleer santraller tek çözüm değildir. Bu tasarı ülkeye hiçbir fayda sağlamayacağı gibi, ekonomik ve ekolojik anlamda da ciddi riskler barındıran bir yatırıma kaynaklık edecek ve milyar dolarlık düzeyde kamu zararı meydana gelecektir.

Bütün bu nedenlerden ötürü bu yasa tasarısını Barış ve Demokrasi Partisi olarak onaylamadığımızı belirtir, Genel Kurulu saygıyla selamlarım. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN -  Teşekkür ediyorum.

Tümü üzerinde AK PARTİ Grubu adına söz isteyen Nazmi Haluk Özdalga, Ankara Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA HALUK ÖZDALGA (Ankara) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; hepinize hayırlı akşamlar diliyorum, sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Hükûmetimizle Rusya Federasyonu Hükûmeti arasında imzalanmış bulunan ve Akkuyu’da bir nükleer güç santrali, nükleer enerji santrali kurulmasını öngören iş birliği anlaşmasının onaylanmasıyla ilgili kanun tasarısı üzerine grubumuz adına, AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyorum.

Tabii, şu anda gerçekten önemli bir konuyu görüşüyoruz. Türkiye, 1960’lardan beri bir nükleer enerji santrali kurma peşinde. Biliyorsunuz, 1960’ların başında Çekmece’de bir küçük araştırma reaktörü kuruldu ve hemen ondan sonra 60’ların ortalarından itibaren bir nükleer enerji santrali kurmak için etütlere, çalışmalara başladı. Ardından, ilk ihale -yapıma dönük- 1970’lerde yapıldı, sonuçlandırılamadı. 80’lerde tekrar ihale yapıldı, 90’larda tekrar, 2000’lerde tekrar ama bu ihaleler, değişik nedenlerle, siyasi nedenlerle, ihale yöntemiyle ilgili teknik nedenlerle sonuçlandırılamadı.

Şimdi, bugün önümüzde duran anlaşmayı Türkiye Büyük Millet Meclisi onaylarsa yaklaşık elli yıldır Türkiye'nin beslediği bir arzuyu gerçekleştirmeye dönük olarak çok önemli bir adımı atmış olacağız ve bir yapım sözleşmesinin altına imza atarak yürürlüğe koymuş olacağız.

Tabii, nükleer enerji santralleri birçok bakımdan önem arz ediyor, bunların hepsini tek tek saymayacağım ama iki tanesine işaret etmek istiyorum: Bir tanesi enerji arz güvenliği açısından taşıdığı önem, ikincisi ise nükleer teknolojiye sahip olma açısından getirdiği imkânlar ve o doğrultudaki faydaları, katkıları, önemleri.

Arz güvenliğiyle ilgili olarak şunu söyleyeyim ben: Tabii, her enerji santralinin hem operasyonel anlamda hem fiziki anlamda güvenliği önemlidir ama bir ülkenin aynı zamanda ihtiyacı olan enerjiyi sağlayacak toplam arzın düşünülen, planlanan, öngörülen şekilde karşılanması da enerji güvenliğini oluşturur ve o enerji güvenliğini sağlamanın, arz güvenliği sağlamanın en önemli parametrelerinden, yöntemlerinden bir tanesi çeşitliliği artırmaktır, yani hem kaynak çeşitliliğini hem coğrafi çeşitliliği hem de teknolojik çeşitliliği artırmaktır.

Bu konuda Avrupa Birliğinden bir örnek vermek istiyorum. Avrupa Birliğinin içinde bulunduğumuz yıl nisan ayında açıkladığı, üzerinde tartıştığı önemli bir rapor var -çok kalın, hacimli bir rapor- bu raporu çevre ve iklim değişikliği konularında Avrupa’nın en itibarlı, sözü en çok dinlenen kuruluşlarından biri olan Avrupa İklim Değişikliği Vakfı hazırladı. Nisan ayı içinde Avrupa Parlamentosuna sunuldu, ardından üye ülkelerin millî parlamentolarına sunuluyor. Biz de AK PARTİ Grubundan, CHP, MHP grubundan bazı milletvekili arkadaşlarımızla beraber bu raporun İspanya Parlamentosuna sunumuna katılma fırsatı elde ettik. Tabii, bu raporla ilgili burada bir özet dahi yapmak mümkün değil ama konumuz açısından bu raporun ulaştığı iki önemli sonuca işaret etmek istiyorum. Bunlardan birisi şu: Biliyorsunuz, 2050 hedefi olarak, Avrupa’daki başlıca siyasi liderler, en üst düzeydeki siyasi liderler, emisyonları 1990 seviyesine göre en az yüzde 80 azaltma kararı aldılar. “Buna nasıl ulaşacağız”ın cevabını arıyor ve şunu söylüyor bu rapor: Bu hedeflere, asgari yüzde 80 emisyon hedeflerine ulaşmak için enerji üretimindeki emisyonların sıfıra veya sıfıra çok yakın bir düzeye indirilmesi gerekiyor. Birinci önemli konu bu.

İkincisi de şu: Enerji üretiminde sadece birkaç teknolojiye bağlı kalmamak fakat olabildiğince çok teknolojiyi, 2050’lere doğru giderken devreye sokmak gerekiyor ve Avrupa Birliğinin 2050’ye doğru -ki raporun adı da İngilizce olarak “Road Map 2050”, yani “Yol Haritası 2050”- Avrupa Birliği içinde şöyle bir kombinezonu öngörüyor: Üç grupta Avrupa’nın enerji ihtiyacını karşılamasını öngörüyor. Bunlardan birincisi yenilenebilir enerji kaynakları, ikincisi nükleer enerji, üçüncüsü fosil kaynaklar. Ancak, başta kömür olmak üzere, fosil kaynaklardan üretilecek enerjinin karbon yakalanması ve depolanması tekniğiyle emisyonları sıfıra indirerek yapılmasını öngörüyor ki, bu da şu anda çok kısa bir süre önce yavaş yavaş uygulamaya sokulmuş bir teknoloji.

Özet olarak ifade etmek gerekirse, enerji arz güvenliğinin ne kadar önemli olduğu ve bu arz güvenliği içinde nükleer santrallerin de yeri olduğunu açıkça görüyoruz Avrupa Birliğinin izleyeceği politikalarda. O bakımdan, yenilenebilir enerji kaynaklarını elbette devreye sokacağız ama yenilenebilir enerji kaynakları ve nükleer enerji, kesinlikle, akılcı bir yaklaşımla, birbirlerini dışlayan seçenekler değildir.

Bana birkaç arkadaşımız sordu bugün: “Çevre Komisyonu Başkanı olarak sen mi konuşacaksın?” Bir kinaye gizliydi. “Çevre Komisyonu Başkanı olarak sen mi konuşacaksın, sen mi savunacaksın?” demeye getirdi bazı arkadaşlarımız. Evet, Avrupa’nın çevre ve iklim değişikliği konularında en saygın çevre vakfı zaten bunu öngörüyor, nükleer santralleri Avrupa’nın geleceği için öngörüyor.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Dünyada bunun bir ikinci örneği yok. Nükleeri savunan bir çevre komisyonu başkanının dünyada bir ikinci örneği yok!

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Sen oradan öyle konuşarak hiçbir yere gidemezsin, mesafe alamazsın.

BAŞKAN – Sayın Özdalga, lütfen, Genel Kurula hitap edin.

ATİLA EMEK (Antalya) – Senin gittiğin yer belli zaten.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) - Gelelim, buradaki öngördüğümüz anlaşmanın çerçevesiyle…

MUHARREM İNCE (Yalova) – Hayırlara vesile olur inşallah! Hayırlara vesile olur! Daha başlarken bile “Hayırlı akşamlar” diye başlıyor.

BAŞKAN – Sayın İnce, lütfen, Hatibe söz atmayalım.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Boş laflarla 5 metre yol alamazsın, hiçbir yere gidemezsin. Onların cevabını zaten sen söylemeden ben verdim.

BAŞKAN – Sayın Özdalga, lütfen, Genel kurula hitap eder misiniz.

YAŞAR AĞYÜZ (Gaziantep) – Sen işine bak, işine! Satılmış! Dönek!

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Avrupa’daki aklı başındaki çevreciler de bunları savunuyor zaten…

YAŞAR AĞYÜZ (Gaziantep) – Sen CHP’ye laf söyleyecek adam mısın!

BAŞKAN – Sayın Ağyüz, lütfen…

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – …evet, iklim değişikliğini savunanlar da.

YAŞAR AĞYÜZ (Gaziantep) – Sen kendi işine bak, sahtekâr!

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Bağır bağır, ne kadar sesin varsa bağır; içeriksiz, boş laflarla bağır. Boş, boş…

YAŞAR AĞYÜZ (Gaziantep) – Döneksin sen, dönek!

BAŞKAN – Sayın Ağyüz, lütfen…

MUHARREM İNCE (Yalova) – Dün solcu olmuşsun, bugün dinci; dün çevreci olmuşsun, bugün nükleerci!

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Boş, söylediklerinizin hiçbir değeri yok.

BAŞKAN – Sayın Özdalga

MUHARREM İNCE (Yalova) – Senin ne olduğun belli mi?

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Gelelim bu anlaşmaya, önümüzde duran anlaşmaya.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Pervane!

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Anlaşmanın ayrıntılarına girmek için burada çok fazla vakit yok ama birkaç hususa işaret edeceğim burada, anlaşmayla ilgili olarak.

Bunlardan birincisi, bildiğiniz gibi 4x1.200 megavatlık 4 üniteden oluşuyor, 4.800 megavat. Türkiye’deki kurulu gücün yaklaşık şu an için yüzde 10’u.

Başka bir örnek vermek istiyorum: Türkiye'nin en büyük 2 tane hidroelektrik santrali, Atatürk ve Keban hidroelektrik santralleri. Bunlar ayrı ayrı 2.400 ve 1.800 megavat kapasiteye sahip, yani toplamları 4.200. Kurulması planlanan Akkuyu’daki kapasitenin altındalar, bu büyüklükle ilgili bir fikir vermek için söylüyorum bunu. Öngörülen süre yedi yıl birinci ünitenin devreye girmesi için. İkinci, üçüncü, dördüncü üniteler de birer yıl arayla devreye giriyorlar. Bugüne kadar bütün dünyada kurulan nükleer santrallere baktığımız zaman inşaat süresi beş buçuk yıl ile on bir-on iki yıl arasında değişiyor. Makul bir süre gibi görülüyor. Finansmanın tamamını sağlayacak proje şirketinin bir an önce işletmeye almayı istemesini de düşünürsek, bu yedi yıl içinde, belki yedi yıldan daha kısa bir süre içinde herhâlde gerçekleşmesini beklememiz makul diye düşünüyorum.

Bu proje şirketi Türkiye Cumhuriyeti kanunları çerçevesinde kurulacaktır, ancak hisselerinin dağıtımı, yöneticilerinin seçimi, şirket yönetimi, finansmanla ilgili konular dâhil hepsi Türk tarafının onayına bağlı olacaktır.

Tabii, bu şirketin -hemen burada dile getirilen eleştirilerden bir tanesine de değineyim- hissesi başlangıçta yüzde 100 Rus tarafına ait olacaktır, zaman içinde değişmek kaydıyla. Zaten başka türlüsünü buradan talep etmeyi de ben doğrusu pek anlayamadım. Eğer başlangıçta Türk tarafı da yüzde 30’una, 40’ına, 50’sine sahip olsaydı, finansman dâhil, teknolojik konular dâhil bu şirkette hepsine de aynı oranda ortak olması gerekirdi. O da tabii tamamen farklı bir durum, ona işaret etmek istiyorum.

Ayrıca, bu proje şirketinin sorumlulukları sözleşmenin madde 3’ünde ayrı ayrı sıralanmış vaziyette, bütün yükümlülükleri kapsıyor. Gerekli etütlerin yapılarak tasarımın gerçekleştirilmesi, inşaatın yapılması, işletme, bakım, eğitim ve güvenlik konuları, nükleer yakıtın temini, Rusya’dan veya başka kaynaklardan nükleer yakıtın temini ve kullanılmış yakıtların…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Hayır, başka değil, Rusya’dan. Haluk Özdalga, Rusya’dan. Rusya’dan TVEL şirketinden.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Hayır, hayır, Rusya’dan değil, çok açık. Ben size sonra gösteririm.

BAŞKAN – Sayın Öztürk, lütfen, müdahale etmeyin.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Hayır, bakın, “Rusya’dan veya başka bir yerden.” değil, Rusya’dan, TVEL şirketinden. Şirketin adını da veriyorum.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – “Nükleer yakıt proje şirketi tarafından Rusya’dan veya…”

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – “Veya” yok, TVEL şirketi. Sözleşmeyi oku. Yalan söylüyorsun!

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – “…başka kaynaklardan temin edilecektir.” Öyle yazıyor. Siz okumamışınız. Ayrıca, kullanılmış yakıtın taşınması, sökümü dâhil bu kapsam içindedir.

Şimdi, bir başka önemli konu, konuşmamın başında değinmiştim, nükleer teknolojiye sahip olmakla ilgili, onu da bir parçacık açayım.

KADİR URAL (Mersin) – Bundan başka bir anlaşma mı var? Burada yok öyle bir şey!

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Gösteririm ben sonra size.

KADİR URAL (Mersin) – Bundan başka bir anlaşma mı var?

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Nükleer yakıt üretim tesislerinin kurulup işletilmesiyle ilgili bir…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Buna sen de ortak mısın?

BAŞKAN – Sayın Milletvekili, lütfen…

Sayın Özdalga, siz lütfen Genel Kurula hitap eder misiniz.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – …iş birliği de öngörülmektedir. (CHP ve MHP sıralarından gürültüler)

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Sayın Başkan, duyamıyoruz, lütfen müdahale eder misiniz.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Anlaşma…

BAŞKAN – Sayın Genç…

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – İşin burası teknolojik açıdan çok önemlidir.

KADİR URAL (Mersin) – Yanlış bilgi veriyor.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Bakın, konuşmamın başında değinmiştim “Nükleer teknolojiye sahip olunması” diye.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Burada…

BAŞKAN – Sözcünüz cevap verir.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Bu nükleer teknolojinin hepsi, bu anlaşmada öngörülen, bir, bu santralin tasarımı, yapımı, işletilmesi sırasında istihdam edilecek Türk şirketleri, işçileri ve uzmanlarıyla ilgili bir yönü vardır…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Bu, anlaşma falan değil ya!

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – …bir de bir başka yönü vardır -burada ayrıntıları gayet tabii bir arkadaşımız eleştirdi, burada ayrıntılarına girmek zaten mümkün değildir- o da yakıt üretim tesislerinin kurulup işletilmesi dâhil nükleer yakıt döngüsüyle ilgili bir iş birliğidir.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – O, Rusya’da yapıldı.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Bunun başka bir ifadesi, Türkiye'nin nükleer zenginleştirme programlarına adım atmaya başlamasıdır. Çünkü nükleer yakıtların temini, nükleer yakıtların imal edilmesi bir nükleer zenginleştirme sürecidir. Türkiye'nin de zaman içinde yavaş yavaş buna girmesi gerekmektedir.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Senin savunacağın hiçbir şey yok bugün…

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Üretilen enerjinin satışıyla ilgili olarak şunu söyleyeyim: Birinci ve ikinci ünitelerin ilk on beş yılla sınırlı olmak kaydıyla yüzde 70 üretimi satın alınacaktır. İkinci, üçüncü ve dördüncü ünitelerin ise yine on beş yılla sınırlı olmak üzere yüzde 30’u satın alınacaktır, garanti altında.

Yani özet olarak, on beş yıllık bir süre için Akkuyu Santralinin üreteceği enerjinin toplamda yüzde 50’si satın alınmış olacaktır. Kalanı ise proje şirketi, piyasa koşullarında kendisi veya perakende enerji şirketleri vasıtasıyla yine piyasa koşullarında belirlenecek şekillerde satabilecektir.

Ağırlıklı ortalama fiyat 12,35 Amerikan sentidir. Tabii bu fiyat değişebilecektir. Maksimum 15,33 sent olmak üzere artabilecek veya azalabilecektir fakat on beş yıl boyunca ağırlıklı ortalama fiyat 12,35 olacaktır.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Azalmayacaktır. 12,35’in altına düşmeyecek, azalmayacaktır.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Eskalasyon yoktur. Bu fiyata eskalasyon yoktur.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Yalan. Çünkü maliyetleri içine katılmış. Yalan… Yalan…

BAŞKAN – Sayın Öztürk, lütfen…

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – O yalan senin yalanların.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Okumamışsın… Okumamışsın… Yalan!

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Sen okumadan konuşuyorsun.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Yalan, yalan…

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Sayın Başkan, sohbet mi ediyorlar?

BAŞKAN – Sayın Öztürk

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Okumadan konuşuyorsun, senin yalanların…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Yalan.

BAŞKAN – Sayın Öztürk, lütfen…

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Boş boş konuşuyorsun.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Eskalasyon maliyetleri maliyetlerin içine dâhil edilmiş kademeli olarak. 

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Seni dinledik, geleceğim sana.

Ayrıca buradan 15 sent işletmeden çıkarılma hesabı için 15 sent de kilovatsaat başına radyoaktif yönetim için ayrılacaktır arkadaşlarım. Şimdi…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Benim konuşmalarım belgeye dayanıyor, o da konuşsun belgeyle!

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Evet, evet, burada gelen…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Devamla) - Yalan söylüyor.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Yalanı senin söylediğin… Sen okumadan konuşmuşsun…

BAŞKAN – Sayın Özdalga, lütfen.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) –Sen okumamışsın.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Burada bazı eleştirilere değinmek istiyorum, bakın…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Senin kadar ben de enerjiyi biliyorum.

BAŞKAN – Sayın Öztürk

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – “Teknoloji transferi koşulları belli değil.” dedi bazı arkadaşlarımız.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – İhanet belgesini savunuyorsun, yalanı savunuyorsun. 

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Ben buradaki konuşmaları çok dikkatli bir şekilde ve iyi niyetle izledim. Burada dediğim gibi teknoloji transferi konusu  büyük önem taşıyor.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Sabaha kadar tartışalım seninle.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Bir tanesi yapım ve işletmeyle ilgili…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Gel televizyona çıkalım, sabaha kadar tartışalım, hadi…

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Nereye istersen, nereye istersen… Alırsın boyunun ölçüsünü.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Hadi…Nereye istiyorsan hadi!

BAŞKAN – Sayın Öztürk

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Nerede istersen veririm sana.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Gel çıkalım, hodri meydan hadi, tartışalım seninle!

Bu teknoloji transferi yapım ve işletme safhasında gerçekleşecektir. Ama bir başkası ise, tekrar ediyorum, bu yakıtların, nükleer yakıtların imal edilmesi konusunda ayrıntılı koşulları daha sonra müzakere edilmek kaydıyla…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Sen ne anlarsın nükleerden!

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – …ki zaten başka türlü olması mümkün değildir, bir arkadaşımız eleştirdi bunu.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Tempo, Tempo Altyapı…

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Başka türlü olması zaten mümkün değildir…

MUHARREM İNCE (Yalova) – Tempo Altyapı kamudan ihale aldı mı?

BAŞKAN – Sayın İnce…

HALUK ÖZDALGA (Devamla) - ...ve Türkiye'nin nükleer…

MUHARREM İNCE (Yalova) – Polatlı Belediyesinden ihale aldı mı, bunu bir açıklasın. Tempo Altyapı…

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Bak, o da bir yalan…

MUHARREM İNCE (Yalova) – Yok ya!

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Siz ikiniz oturmuşsunuz oraya, devamlı yalan makinesi gibi yalan söylüyorsunuz.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Öyle mi?

BAŞKAN – Sayın Özdalga, lütfen Genel Kurula hitap edin.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Sen yalancısın… Sen yalancısın… (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Özdalga

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Şerefsiz bir şekilde yalan söylüyor arkadaş. Yalancısın…

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sen döneksin, dönek! Fırıldak…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Ya, senin nasıl döndüğünü şimdi daha iyi anladım.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Şirketin sermayesinin yüzde 100…

MUHARREM İNCE (Yalova) – Senin bu yeryüzünde savunamayacağın hiçbir şey yok.

HÜSEYİN YILDIZ(Antalya) – Yalan makinesi bağlayalım.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Siyahı da savunursun sen, beyazı da savunursun!

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – …Rusların elinde olduğu eleştirilmişti.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Nükleeri savunan çevreci!

BAŞKAN – Sayın İnce…

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Onun cevabını da verdim. Bu sermayenin zaten finansmanı ve her türlü teknolojik bilgiyi sağlayacak tarafın elinde olması gerekiyor başlangıçta.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Senin yol arkadaşın ne demiş?

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Bu santralin, bir arkadaşımızın dile getirdiği gibi zaten 2017’de devreye girmesi de mümkün değil. Burada ifade edildiği gibi anlaşma okunursa görülecektir. 2019’da devreye girecektir ve muhtemelen, geri ödeme devri 2019-2020 yılında başlayıp 2034-35’te bitecektir. Peki, bu on beş yıllık süre içinde, bu da önemli, yeterli üretimi sağlayamazsa ne olacak?

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Hiçbir şey olmayacak, piyasa daralacak.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Şimdi, bazı arkadaşlarımız maalesef okumadan veya okusalar bile zihinlerinde yeterli analizleri yapmadan konuşuyorlar.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Sen ne anlarsın ya!

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Bakın, arkadaşlar, proje şirketine…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Sen ne anlarsın ya!

AHMET YENİ (Samsun) – Dinleyelim arkadaşlar.

Sayın Başkan…

BAŞKAN – Sayın Öztürk

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Ben İstanbul Teknik mezunuyum. Sen ne anlarsın be, sen ne anlarsın!

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Sayın Başkan, bakın buradan sürekli olarak yakışıksız bir şekilde laf atıyorlar.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Yakışıksız sensin ya!

BAŞKAN – Sayın Öztürk

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Her ne kadar o laflar kendilerine yapışıyorsa da…

BAŞKAN – Sayın Özdalga, siz lütfen Genel Kurula hitap edin.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Arkadaşlar, proje şirketinin ilk on beş yıl boyunca yeterli üretimi yapmadığını varsayalım…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Sen beni nasıl kandırırsın ya?

BAŞKAN – Sayın Öztürk, lütfen…

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Sen, o anlaşma neyin karşılığında imzalandı onu anlat. Bu anlaşma neyin karşılığı imzalandı?

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – …sözleşmede bunu karşılayacağı yazıyor başka şekilde enerji olarak.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Karşılamazsa ne olacak?

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Ama onu da karşılamadığını varsayalım. O zaman ne olacak? Burada yazılı fiyattan kendisine ödeme yapılmayacak ve her şeyden önce kendi zararına olan bir durum ortaya çıkacak ve bu on beş yılın uzatılması…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Nerede yazıyor?

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Öyle yazıyor.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Öyle bir şey yok, o sizin yorumunuz.

BAŞKAN – Sayın Işık…

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – On beş yılın uzatılması da söz konusu değil.

KADİR URAL (Mersin) – Senin elinde başka bir anlaşma mı var?

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Eğer tasarlanan, hedeflenen toplam enerji üretiminden daha düşük bir üretim olursa on beş yıl, kendisine yapılacak ödemelerden bire bir ve doğrudan doğruya düşecek.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Madde 10’un dördüncü fıkrası sadece “Yerine getirir.” diyor. Getirmezse ne olacak?

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen… Maddeler üzerinde düşüncelerinizi ifade edersiniz.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Sayın Başkan, yok öyle bir şey. Sözleşme burada, yok öyle bir şey. Yanlış bilgilendiriyor.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Şimdi, tabii, burada şunu da söyleyeyim. Tabii, hepsine tek tek değinemeyeceğim. Bazı arkadaşlarımızın nükleer santralleri eleştirmesini ben tabii anlayışla karşılıyorum, öyle bakıyorum ama buradan tabii, çok miktarda doğru da olmayan bilgiler verildi, örnekler verildi. Mesela bir tanesini söyleyeyim, hepsine giremeyeceğim. “İsveç referandum yaptı, nükleer santrallerden vazgeçme kararı aldı.” denildi. Şimdi bu doğru ama sadece kısmen doğru. Evet, öyle bir karar aldı İsveç -zannedersem 70’lerin sonuydu, tam hatırlamıyorum- ama sonradan o kararı değiştirdi.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Şimdi nükleer yapıyor.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Kapatacağı santrallerin şimdi yenisini kurma kararı aldı.

AHMET YENİ (Samsun) – Haberleri yok.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Bunun gibi gerçeklerle bağdaşmayan tabii birtakım fikirler ileri sürülüyor burada.

“Teknoloji olarak dünyada örneği yok.” deniliyor. Bu teknolojiyle çalışan, WWER teknolojisiyle çalışan yani hem Rusçası hem İngilizcesi “Su - su - enerji” reaktörü olan bu teknolojiyle çalışan santraller var.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Nerede?

HALUK ÖZDALGA (Devamla) - Bütün dünyada.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Yok ya!

HALUK ÖZDALGA (Devamla) - Ama bunun değişik bir versiyonu, VVER 1200 şu anda inşa ediliyor.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Sadece Rusya’da inşa ediliyor.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) - Ve şunu söyleyeyim, bakın arkadaşlar, şu anda bütün dünyada inşa edilen nükleer santraller içinde eskiden basınçlı su reaktörleri bir numaradaydı, şimdi bu teknolojiyle yani su, su, elektrik…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayın.

Buyurun.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Haluk Özdalga, VVER 1200 Rusya’nın dışında başka bir ülkede varsa istifa ediyorum milletvekilliğinden. İstifa ediyor musun milletvekilliğinden?

BAŞKAN – Sayın Öztürk

HALUK ÖZDALGA (Devamla) - ...enerjisiyle imal edilenler, imal sırasında bir numaradır.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) -  Milletvekilliğinden istifa ediyor musun? Hadi… Hadi…

BAŞKAN – Sayın Öztürk

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Tabii, ben bütün bu eleştirileri anlayışla karşılıyorum, katılmasam da.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) - Ben ediyorum. Bak, Rusya’nın dışında bir ülkede varsa istifa ediyorum, hadi. Sen ezbere konuşuyorsun.

BAŞKAN – Sayın Öztürk

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Yalnız, burada anlayışla karşılamadığım bazı -eleştiri değil- seviyesiz ifadeler, ağır ithamlar kullanıldı. Yok efendim, bu bir ihanet sözleşmesiymiş, avanakça yapılmış sözleşmeymiş gibi.

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – İhanet belgesi…

HALUK ÖZDALGA (Devamla) - Bunu söyleyenler kendisine yakışanları söylediler ve kendi fikir fukarası olduklarını buradan ilan ettiler. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Hiçbir somut eleştiri dile getirmeden, kendi seviyesizliklerini ve kendilerine yakışan üslubu buradan, milletimizin önünde ilan ettiler.

Ben konuşmamın sonunda, son olarak, başta Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve Türkiye Atom Enerjisi Kurumlarının mevcut ve geçmişteki çalışanları olmak üzere, ülkemizin ilk nükleer enerji santrallerini uygulama sözleşmesi aşamasına getiren…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Özdalga.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) - ...emeği geçmiş tüm arkadaşlarımıza teşekkürlerimi ve şükranlarımı sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

KADİR URAL (Mersin) – Akkuyu’ya gittin mi sen hiç, Akkuyu’ya? Büyükeceli’ye gittin mi? Büyükeceli’yi biliyor musunuz? Gittiniz mi hiç? Çevre Komisyonu Başkanı olarak gittiniz mi oraya?

BAŞKAN – Sayın Milletvekili, lütfen…

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Akkuyu’yu gördüm ben.

KADİR URAL (Mersin) – Ya, nereye gittin ya! Gördün mü orayı ya!

ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) – Haluk, sen oraya gelemezsin, orada seni döverler.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun Sayın İnce.

KADİR URAL (Mersin) – Ayın 18’inde davet edeceğim oraya.

MUHARREM İNCE (Yalova) - Sayın Başkan, Sayın Özdalga bana doğru bakarak açıkça “Yalancı” dedi, cevap vermek istiyorum.

CUMHUR ÜNAL (Karabük) – “Yalancı” siz dediniz ya.

BAŞKAN – Yeni bir sataşmaya mahal vermeden iki dakika süre veriyorum Sayın İnce, buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, Ankara Milletvekili Haluk Özdalga’nın, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

MUHARREM İNCE (Yalova) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli arkadaşlarım…

KADİR URAL (Mersin) – Nerede sizin Mersin Milletvekilleri ya?

AHMET YENİ (Samsun) – Bağırma be kardeşim.

MUHARREM İNCE (Devamla) – Kadir Bey, herhâlde beni sabote etmek gibi bir derdin olmaz, biliyorum.

Şimdi, sekiz yıldır milletvekiliyim, hiçbir AKP milletvekili bu kürsüye çıkıp da “hayırlı akşamlar” demedi. Ancak bunu bir dönek diyebilir kendini iyi ispatlayabilmek için. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Sayın İnce, lütfen.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Sayın Başkan, müdahale eder misiniz?

AHMET YENİ (Samsun) – Ayıp be, ayıp!

CUMHUR ÜNAL (Karabük) – Ayıp, ayıp!

BAŞKAN - Sayın İnce, yeni bir sataşmaya mahal vermeden lütfen.

MUHARREM İNCE (Devamla) – Ben bir söze bakarım söz mü diye, bir de adama bakarım adam mı diye. Ben bunlara bakarım. (AK PARTİ sıralarında gürültüler)

CUMHUR ÜNAL (Karabük) – Kendine bak.

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Ayıp!

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen.

MUHARREM İNCE (Devamla) – Bana, hayatında, siyasi çizgisinde…

BAŞKAN – Sayın İnce…

MUHARREM İNCE (Devamla) –…hiçbir kırığı olmayan birisine yalancı diyecek kadar dik duran bir adam olması lazım, omurgalı olması lazım, beli plastikten yapılmamış olması lazım. Senden öğreneceğim ne ahlak dersi var ne siyaset dersi var ne çevre dersi var ne nükleer dersi var. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Lütfen, Sayın İnce…

AHMET YENİ (Samsun) - Ağzından çıkanı kulağın duymuyor. Bir de öğretmenlik yapmışsın be, bir de öğretmenlik yapmışsın.

MUHARREM İNCE (Devamla) – Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Grup Başkan Vekili olacaksın bir de.

AHMET YENİ (Samsun) – Sayın Başkan, çok ağır…

BAŞKAN – Sayın Yeni, bir saniye.

HALUK ÖZDALGA (Ankara) – Sayın Başkan, biraz önce konuşan milletvekillinin ifadelerini dinlediniz, çok ağır sataşma var, 69’a göre söz istiyorum.

BAŞKAN – Sayın Özdalga, yalnız, lütfen, yeni bir sataşmaya mahal vermeyeceksiniz.

Buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

2.- Ankara Milletvekili Haluk Özdalga’nın, Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, şahsına sataşması nedeniyle konuşması

HALUK ÖZDALGA (Ankara) – Şimdi, öncelikle şunu ifade edeyim: Bakın, bu yakıt teminiyle ilgili itiraz etti bazı arkadaşlarımız, sözleşme, madde 12, paragraf 1: “Nükleer yakıt, proje şirketi ve tedarikçiler arasında yapılan uzun dönemli anlaşmalar bazında tedarikçilerden temin edilir.” Tedarikçilerden, yani sadece belli bir kaynaktan değil dünyanın değişik kaynaklarından temin edilir ve Türk tarafının da bu konuda gene sözleşme gereği söz hakkı vardır. İyi okumalarını öneriyorum.

KADİR URAL (Mersin) – 2’nci maddeyi oku, 2’nci maddeyi.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Şimdi, benden önce çok ağır bir kelime kullandı. Şunu söyleyeyim…

BAŞKAN – Sayın Özdalga, lütfen yeni sataşmaya mahal vermeyin.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Hayır, hayır, ben, hep bunu söylüyorum zaten, hep televizyonlarda, medyada söylüyorum.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Cevap veriyor efendim.

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Ben, her zaman için bir sosyal demokrat olarak gördüm kendimi, hâlâ öyle görmeye devam ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Ama asıl dönekler, asıl dönekler, kendilerine sosyal demokrat, sol görüntüsü verip askerlerin asker çizmelerinin peşinden giden, darbelere alkış tutanlar, Ergenekon’un avukatlığını yapanlardır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bu asıl dönekler… (CHP sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Sayın Özdalga

MUHARREM İNCE (Yalova) – Darbelere alkış tutan şerefsizdir!

HALUK ÖZDALGA (Devamla) – Asıl dönekler Ergenekon avukatlarıdır,  Ergenekon…

MUHARREM İNCE (Yalova) – Tutmadan tuttu diyen de şerefsizdir!

HALUK ÖZDALGA (Devamla) - …darbe avukatlarıdır, darbelerin avukatlarıdır.

BAŞKAN – Sayın Özdalga, teşekkür ediyorum.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Darbelere alkış tutan şerefsizdir, alkış tutmadan tuttu diyen de şerefsizdir.

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, birleşime on dakika ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 21.08

 

ALTINCI OTURUM

Açılma Saati: 21.21

BAŞKAN : Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Bayram ÖZÇELİK (Burdur)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 134’üncü Birleşiminin Altıncı Oturumunu açıyorum.

538 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

VII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

4.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyetinde Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı ile Dışişleri Komisyonu Raporu (1/902) (S. Sayısı: 538) (Devam)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükûmet yerinde.

Şimdi, tasarının tümü üzerinde şahsı adına söz isteyen Bayram Ali Bayramoğlu, Rize Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAYRAM ALİ BAYRAMOĞLU (Rize) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 538 sıra sayılı kanunun geneli üzerine şahsım adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, az evvelki görüşmelerden de anlaşıldığı kadarıyla mevcut nükleer konusunun, bilgilenme noktasında daha fazla bilgiye ihtiyacımız olduğu, dünyada bu sektörün hangi konumda olduğu, teknolojisinin neresinde olduğu, faydaları ve zararları konusunda biraz daha fazla bilgiye ihtiyaç olduğu ortaya çıkmıştır. O nedenle, ben daha farklı bir konuda konuşacaktım ama bu en azından konuşmamın belirli bir kısmını bu bilgilendirmeye ayırmakta fayda görüyorum.

Arkadaşlar, şu anda dünya genelinde toplam 438 reaktörde 372.038 megavatlık elektrik enerjisi üreten nükleer santral çalışıyor. Şu anda fiilî olarak dünya genelinde, 24 tanesi Çin’de olmak üzere, 11 tanesi Rusya Federasyonu’nda olmak üzere, 6 tanesi Güney Kore, 4 tanesi de Hindistan’da olmak üzere toplam 58.829 megavatlık, genel olarak reaktör olarak baktığımızda da 61 tane reaktörün fiilî olarak imalat altında olduğunu görüyoruz.

Burada yine çevrecilik açısından, özellikle dünyaya son derece önemli mesajlar veren Avrupa ülkeleriyle ilgili nükleerde hangi konumlarda oldukları hakkında da size biraz daha fazla bilgi vermekte fayda görüyorum. Bakın, Avrupa ülkelerinin gelişmişlikleri, gelişmişlik seviyesinde ileri gelen ülkelerdeki bazı bilgilere bakalım: Belçika toplam 7 reaktörde 5.934 megavat nükleerden enerji üretiyor ve toplam enerji payı içerisinde nükleerin oranı yüzde 51,65 yani yarısından fazlasını nükleerden oluşturuyor. Bulgaristan yüzde 36’sını, Çek Cumhuriyeti yüzde 33,80’ini, Finlandiya yüzde 32,90’ını, hepsinden önemlisi -dikkatiniz çekiyorum- en fazla çevreci olan ülke Fransa toplam enerji üretiminin yüzde 75,7’sini yani dörtte 3’ünü nükleer enerjiden üretiyor. Almanya yüzde 26, Macaristan yüzde 43, Romanya yüzde 20, Rusya Federasyonu yüzde 18, Slovakya vesaire hepsi yüzde 30’un üstünde. Peki, dünyada en çok, en yüksek megavat üretimiyle hangi ülke birinci sırada? Amerika Birleşik Devletleri. Toplam 104 reaktörde 100.683 megavat elektrik üretimini, yani Türkiye'nin toplam kurulu gücünün 2,5 katını Amerika sadece nükleer enerjiden üretiyor. Yani, bu çevrecilik konusu gündeme geldiğinde, bizde çevrecilik var da bu ülkelerde çevrecilik yok mu? Var. Onların da hadiseye yaklaşımları açısından bakmamız son derece önemlidir.

Yine bilgilenmeniz açısından son derece önemli bir başka konuyu da sizlerle paylaşmak istiyorum, o da…

HÜSEYİN YILDIZ (Antalya) – Sayın Bayramoğlu, bir bilgiyi istesem… Bunu, o dediğiniz nükleer santraları bu Rus firmaları mı yapmış, yoksa…

BAYRAM ALİ BAYRAMOĞLU (Devamla) – Geleceğim, geleceğim… Geleceğim Hüseyin Bey, oraya da geleceğim.

HÜSEYİN YILDIZ (Antalya) – Bilgilenmek için soruyorum.

BAYRAM ALİ BAYRAMOĞLU (Devamla) – Şimdi, nükleerin en önemli problemi nedir? Olabilecek bir kaza hâlinde çevreye verdiği ve insan sağlığına verdiği zarar açısından önemlidir. Doğru, bu son derece önemli ama nükleerin hayatımıza girdiği, dünya hayatına girdiğinden bu yana bütün dünya genelinde toplam yaşanmış kaza vakası kaç tanedir? Toplam altı tanedir.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Ölen…

BAYRAM ALİ BAYRAMOĞLU (Devamla) – Altı tanedir. Ölen sayısı da… Bakın, ölen sayısını da veriyorum size.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Bu bir ölçü olmaz Ali Bey ama.

BAYRAM ALİ BAYRAMOĞLU (Devamla) – Geleceğim, oraya da geleceğim.

Şimdi, arkadaşlar, teknoloji açısından eğer “Sonucunda ölüm var, o nedenle böyle bir işi yapmayacağız.” diyorsak uçağa binmeyeceğiz, arabaya binmeyeceğiz, kara yoluna çıkmayacağız. Teknoloji olarak bu uçağı kullanırsak her ihtimale karşı düşebilir diye değerlendirmeye almayacağız. Vapur batabilir, tren devrilebilir. E, teknolojik ürünlerin içerisinde yüzde 100 can güvenliği, yüzde 100 neticesinde insan sağlığı vardır deme şansımız yok ki. Her işin içerisinde artılarla eksilerle bu işi değerlendirmek zorundayız.

Bizim nükleere bakış açımızda, hadiseyi değerlendirdiğimizde bizi ilgilendiren çevre felaketi açısından en büyük kaza Çernobil’dir. Bu doğru ama diğerlerinin içerisinde kaza sonuçlarına çıkartılan raporlarda en önemli maddelerden birkaç tanesini size okumakta fayda görüyorum, bakın: “Özellikle Amerika’da Three Mile Island’da olan santral kazası normal bir işletim arızası, ekipman kaybı ve operatör hatasıyla kazaya dönüşmüş, kısmî reaktör kalbi erimesi meydana gelmesine rağmen, reaktörü çevreleyen beton koruyucu kabuğun sayesinde çevreye ciddi bir radyasyon sızıntısı olmadığı için ölümle sonuçlanan vaka olmamıştır.” diyor.

Çernobil’deki en büyük etki ise, bu bahsedilen özellikle beton çevreleme konusuyla ilgili çevrelemenin olmamasıdır. Şimdi, dünya genelinde yaşanan ve şu anda fiilî olarak devam etmekte olan 61 tane reaktörün 11 tanesi ile 24 tanesinin sadece Çin’de ve Rusya’da olduğunu, yani yüzde 60’ının sadece Çin ile Rusya’da olduğunu düşünürsek ve Rus firmalarının, hem kendi ülkelerinde hem de Çin’deki bu taahhüt işlerinin içerisinde fiilî olarak görev aldığını düşünürsek, özellikle teknoloji geliştirme konusunda dünyadaki en iyi teknolojiye sahip ülke ve firmalar olduğunu da mutlaka göz ardı etmememiz gerekiyor.

Bu derslerden, bu kazalardan çıkan derslerden, Türkiye'de kurulacak olan son teknolojiye yönelik özellikle beton plakalama noktasında, dünyadaki en iyi müteahhitlik hizmetlerini veren firmalara sahip olmamıza rağmen, bu beton teknolojisi hâlâ ülkemizde maalesef yok. İşte, bu teknolojileri Türkiye'ye getirirken, bunun yanında nükleeri sadece bir enerji olarak değil, aynı zamanda onun geliştirecek olduğu yan sanayi, orta sanayi, ilaveten ülkeye getirecek olduğu katma değer konusu hiç de göz ardı edilmemesi gereken en önemli konulardan bir tanesidir. Dünyada yükte hafif, pahada ağır ürünler üretebilmek için, Türkiye'nin nükleer teknolojisine sadece nükleer enerji açısından değil diğer açılardan da ihtiyacı olduğunu göz ardı etmememiz gerekir.

Peki, bunları durup dururken mi öğreneceğiz, yoksa bu konuda öyle veya böyle ehliyetli, liyakatli insanlarla bir araya gelerek, onlardan elde etmiş olduğumuz bilgileri paylaşmak suretiyle mi yapacağız?

Şimdi, arkadaşlar diyorlar ki: “Efendim, ülkeye yatırım yapılacak, işte, Türkiye'de denizler kirletilecek, çevreye zarar verilecek.” Ve bu insanlar sanki ülkede bedava tahsis edilmiş araziyi de sırtına koyup gidecek!

ALİM IŞIK (Kütahya) – Bedava, bedava!

BAYRAM ALİ BAYRAMOĞLU (Devamla) – Bedava, evet, bedava tahsis ettik.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Arazi bedava!

BAYRAM ALİ BAYRAMOĞLU (Devamla) – Bedava tahsis ediyoruz. Neden? Çünkü bahsettiğimiz 4.800 megavatlık nükleer enerji santralinin yatırımı yaklaşık 20 milyar dolardır arkadaşlar. 20 milyar dolar.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Vereceğimiz para da 20 milyar dolar!

BAYRAM ALİ BAYRAMOĞLU (Devamla) – Geleceğim, oraya da geleceğim. Rakamları doğru yorumlayacağız, doğru bileceğiz rakamları.

20 milyar dolar yatırımı Türkiye bir tek kuruş para koymadan, her türlü teknoloji transferi dâhil olmak ve içindeki yatırımlarını, müteahhitlik ağırlığını Türk firmalarıyla yaptırtmak, her türlü bilgiyi, eğitimi vermek kaydı şartıyla taahhüt edecekler ve bunun karşılığında siz…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Öyle bir taahhüt yok. Ali Bey, yanlış bilgilendirme.

BAYRAM ALİ BAYRAMOĞLU (Devamla) – Alim Beyciğim, dinle lütfen. Bakın, ben sizi sakin ve sabırlı bir şekilde dinledim.

ALİM IŞIK (Kütahya) – Ama Ali Bey, öyle bir taahhüt yok.

BAYRAM ALİ BAYRAMOĞLU (Devamla) – Yanlışlık yok. Veriyorum bilgileri size.

Ve on beş sene süreyle satın alacağız.

Peki, kaç paraya satın alacağız? “Efendim, 12,33 sent ortalamasına alacağız, bugünkü dünya fiyatlarının ortalamasına göre çok yüksek.” doğru. 2010 yılındayız, bugünden başlayan yatırımların bitme süresi on yıl, yani 2020. 2020’den sonraki süre içerisinde 2027’nin ortalamasını alırsanız 12,33 sent, o güne gelen yani on yedi yıl sonraya gelen fiyattır, o güne gelen fiyattır ve eskale ettiğinizde, yüzde 4’le eskale ettiğinizde bugünkü fiyatı 6,33 senttir. Yani Türkiye 6,33 sente bugüne göre bu enerjiyi satın almaktadır.

Şimdi, bu fiyat çok yüksek bir fiyat ise size söylüyorum, açalım madde 3’ü, elektrik, madde 10’un beşinci maddesine bakalım.

Ne diyor beşinci madde arkadaşlar?

Birinci ve ikinci üniteden üretilecek elektriğin yüzde 70’ini, üçüncü ve dördüncü üniteden üretilecek elektriğin yüzde 30’unu bu şartlarla satacak.

Peki, bir sonraki maddede ne diyor, altıncı maddede:

“Proje Şirketi, Ünite 1 ve Ünite 2’de üretilmesi planlanan elektriğin yüzde 30’unu, Ünite 3 ve Ünite 4’te üretilmesi planlanan elektriğin yüzde 70’ini kendisi veya enerji perakende tedarikçileri vasıtasıyla serbest elektrik piyasasına satacaktır.”

Bu ne demektir, biliyor musunuz? O günkü fiyatın dünya genelindeki ekonomik konjonktüre göre ucuz olabileceği düşüncesiyle diyor ki: “Yüzde yüz garanti verseniz dahi ben yüzde 30’unu piyasaya satayım…”

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Bayramoğlu, lütfen tamamlayınız.

Buyurun.

BAYRAM ALİ BAYRAMOĞLU (Devamla) – Bağlıyorum Sayın Başkan.

“…Üçüncü, dördüncü ünitelerin yüzde 70’ini piyasaya satayım.” demektir.

Eğer bu fiyat çok yüksek bir fiyat olsa, ben bir yatırımcı olarak, iş adamı olarak derim ki, hazır yüzde yüzünü garanti altına alıyorum, işte onun için, onların yapmış olduğu fiyatlama tekniğine göre de o günlere geldiğimizde, yani 2020’li, 2035’li yıllar arasındaki dönem içerisinde dünya genelindeki arz güvenliği açısından enerji fiyatlarının ondan çok daha yukarıya çıkacağı beklentisinden dolayı böyle olmuştur.

Dolayısıyla, fiyatlar konusunu gündeme getirdiğimizde arkadaşlar, yanlış bir değerlendirme yapmamamız lazım. Hele hele bu ifadeleri kullanırken “Bu, bir ihanet belgesidir. Bir ahmaklık anlaşmasıdır.” gibi, ne ticarete ne siyasete ne de ahlaka sığan ifadeleri kullanmamız son derece yanlıştır.

Türkiye’yi bütün milletvekilleri ne kadar seviyorsa biz ondan daha çok seviyoruz. Bu sözleşmenin altına imza atanların da en az onlar kadar sevdiğini sizlere hatırlatıyor; bu anlaşmanın hayırlı olmasını diliyor, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

HÜSEYİN YILDIZ (Antalya) – Bayram Bey, beni bilgilendirmediniz!

BAŞKAN – Tümü üzerinde şahsı adına söz isteyen Necati Özensoy, Bursa Milletvekili.

Buyurun. (MHP sıralarından alkışlar)

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 538 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın tümüyle ilgili şahsım adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım.

İktidar partisi mensubu arkadaşlarımız burada bilgi verirken bir yanlış pencereden bizi ikna etmeye çalışıyorlar. Burada tartıştığımız, bizim karşı çıktığımız nükleer enerji teknolojisi değil. Burada nükleer enerji teknolojisini tartışmıyoruz. Burada, Akkuyu’da bir nükleer santral yapılmasıyla ilgili kanunu tartışıyoruz. Bizim karşı çıktığımız nedir? Nükleer enerji teknolojisine sahip olmadan nükleer santralin kurulmasının yanlış olduğunu söylüyoruz. Sebebi nedir? Bizim güzel atasözlerimiz vardır: “Başkasının ipiyle kuyuya inilmez.” Ama biz Rusya’nın ipiyle Akkuyu’ya ineceğiz şimdi.

Şimdi, bakın, bu santral kurulduğunda teknoloji transferi yapılabilecek mi? İşte, anlaşmaya bakıyoruz: Yapılan nedir? Sadeleştirerek size söyleyeyim: Buraya bir uçak getirecek Rusya, pilotluğunu kendisi yapacak, biz de hostesliğini yapacağız, Türk yolcuları taşıyacağız. Şimdi soruyorum size: Hosteslik yaparak pilotluk veya uçak üretebilme teknolojisine sahip olabilir miyiz? Yani böyle bir şey, böyle bir anlayış var mı? Şurada, teknoloji transferiyle alakalı hiçbir şey yok.

Dolayısıyla, bakın, sizin vicdanlarınıza şunu söylüyorum. Ben kimya mühendisiyim, nükleer enerjiyi iyi bilirim, teknolojisini filan da anlatacak değilim burada ama daha basit, sade birtakım şeyler söyleyeyim size, vatandaşların da anlayacağı, sizlerin de anlayacağı: Nükleer santral nedir? Yani çok basit bir şeyle söylersek, belli bir büyüklükte atom bombasını patlatırsınız, o patlattığınızda çıkan enerjiyi kontrol altına alırsınız, o kontrol altına aldığınız enerjiyi de düzenli bir şekilde kullanırsınız. Şimdi, bizim teknolojisine sahip olmadığımız, hiçbir düğmesine müdahale edemediğimiz bir atom bombasını getireceğiz Akkuyu’nun ortasına koyacağız. Yarın öbür gün, işte, bir kaza olduğunda adamlar derler: “Ya, Çernobil’de de oldu, kazadır bu.” Efendim, belki tam olarak örnek uymasa bile, biliyorsunuz Amerika’yla yaptığımız tatbikatta Muavenet gemisine bir füze bacadan girdi, 5 subayımız şehit oldu. Ne dediler adamlar? “Kaza oldu.” Aynı şeyi şimdi de yapabilirler mi? Yapabilirler, gayet basit bu.

Bakın, ben size şunu soruyorum: Baz istasyonları -işte, tartışmalar var- radyasyon yaydığından dolayı vatandaşlar sıkıntılı. Baz istasyonu olan yerlerde bile evler kiraya verilmekte zorlanıyor, evlerin fiyatları düşüyor. Allah rızası için vicdanlarınıza sorun, Akkuyu’da bu santral kurulduğunda siz Mersin’e çoluğunuzla çocuğunuzla tatile gider misiniz? Ben, emin olun, Mersin’in sınırlarından içeri girmem yani o tehlike sınırlarına yaklaşmam. Yani benim vicdanım, bu anlamda, piminin başkasının elinde olduğu bir nükleer santralin yakınına yaklaştırmam çoluğumu çocuğumu. Yani bunun cevabını vicdanlarınızda verin.

Bakın, bu nükleer santralden önce burada tartışmamız gereken, konuşmamız gereken Türkiye'nin enerji politikalarıyla ilgili çok daha önemli şeyler var diye düşünüyorum. Bu da tasarının gerekçesinde şu şekilde ifade edilmiş: “…enerji ile ilgili konular hükûmet politikası olarak değil, bir devlet politikası olarak ele alınıp değerlendirilmektedir.” Şimdi, bu nükleer santral, bir hükûmet politikasının gereği mi devlet politikasının gereği mi?

Şimdi, bakın, enerjide iki tane önemli konu var -biraz önce konuşmacılar da ifade ettiler- birisi arz güvenliği, birisi de dışa bağımlılıktan kurtulmak. Şimdi, biraz önce ifade ettiklerimin ışığında, düğmesinin tamamen başkasının elinde olduğu bir santralden ne kadar arz güvenliği beklenir, ne kadar kaynak çeşitliği olduğu beklenir? Peki, dışa bağımlılıktan kurtulabileceğiz mi bu santralle? Hayır.

Biraz önce Hüseyin Bey, Ali Bey’e bir şey sordu. Doğru, dünyanın birçok yerinde nükleer santraller var, buradan enerji elde ediliyor. Peki, bu nükleer santrallerin yüzde kaçı teknoloji sahibi olmadan başka ülkelere yaptırılarak bu santraller devreye alınmış? Bunun cevabını verin.

Bakın, şunu söyleyeyim: Bu santral üzerinde çok fazla durmaya, çok fazla konuşmaya aslında gerek bile yok, bir an önce Hükûmetin bunu geri çekmesi lazım.

Bakın, Sayın Çevre Komisyonu Başkanı, KİT Komisyonuna enerji koridorunda olan bütün kurumlar, kuruluşlar geliyor; lütfen tutanaklarına bakın -çok daha önemli- bize ait olan, EÜAŞ’a ait olan termik santrallerin hiçbirisinde baca gazı filtresi yok ve iktidar partisi mensubu arkadaşlar da, işte Başkan da dâhil olmak üzere, bunun doğru olmadığını orada ifade ediyoruz. Sebebi ne? Sebebi, DPT onay vermiyormuş. Neden onay vermiyor? İşte bu santraller satılacak. Ya iyi de özelleştirme kapsamına alınmış, ne zaman satılacağı belli değil, biz hâlâ insanlarımızı zehirlemeye devam ediyoruz. O baca gazlarından çıkan karbonmonoksit ve kükürtdioksit gazlarıyla asit yağmurlarına ve hava kirliliğine, devlet eliyle zehirlemeye devam ediyoruz. Lütfen, önce termik santrallerdeki bu sorunlara bir el atın. KİT Komisyonundaki tutanaklara, muhalefet partisi milletvekillerinin değil, iktidar partisi milletvekillerinin neler söylediğine de bakarak bu konularla ilgili de lütfen tedbirler geliştirmeye çalışın.

Biraz önce ifade ettim, enerji politikaları, gerçekten, millî politikalar olmalı. Alim Bey’in ifade ettiği gibi, enerji politikalarımızın iyi olmasından, iyiye gitmesinden bizler de bu anlamda mutlu oluruz çünkü enerji olmadan, istediğiniz kadar yüksek teknolojiye sahip olun hiçbir şey yapamazsınız. Bunun herkes bilincinde. Ama size şunu ifade edeyim: Bu Hükûmetin sekiz yıllık icraatlarında en kötü politikaları enerji politikaları olmuştur. Bunu söylerken yine bilgilere dayalı olarak ifade edeceğim. Bakın, 2001 yılında 4646 sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanunu ile Elektrik Piyasası Kanunu’nda önemli değişiklikler yapılmış, önemli kanunlar çıkmıştır. Ama bunun gereğini, maalesef, yine, bu Hükûmet yerine getirememiştir.

Bakın, yine, bu krizin yaradığı tek alan enerji alanı olmuştur. Size TEİAŞ’ın projeksiyonundan şöyle ifade edeyim: Bakın, burada çok bahsettiğiniz 2001 yılı krizinde elektrik sarfiyatında 1,1 azalma olmuştur ama 2009 yılında ise bu krizde 2,4 küçülme olmuştur. Eğer bu küçülme olmamış olsaydı, yani elektrik sarfiyatındaki bu azalma olmamış olsaydı bu yıl yine projeksiyonlara göre ve buradaki rakamlara göre Türkiye’de elektrik kesintileri başlayacaktı. Türkiye’de, 2010 yılında, eğer bu kriz olmasaydı, normal bir artışla elektrik talebi devam etmiş olsaydı yaklaşık 220 milyar kilovatsaat elektriğe ihtiyacımız olacaktı ve mevcut kurulu güçle bunu karşılamamız da mümkün olmayacaktı. Dolayısıyla bütün bu rakamlara baktığımızda, bütün bu projeksiyonlara baktığımızda maalesef sekiz yıldır, 58 ve 59’uncu hükûmetler serbest piyasaya açılmasına rağmen, özel sektörün önü açılmasına rağmen gerekeni yapmamış ve yine özel sektörün önünü açmakta gerekeni yapamamıştır.

Bakın, sayın milletvekilleri, her yıl, geçtiğimiz yıllarda elektrik talebi yaklaşık yüzde 7 civarında -ortalama- artmasına rağmen, kurulu güçteki artış ortalaması sadece yüzde 3’lerde kalmıştır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

NECATİ ÖZENSOY (Devamla) – Eğer böyle giderse, özel sektörün önü gerekli şekilde açılmazsa, yenilenebilir enerji kaynaklarıyla alakalı kanun bir an önce burada görüşülüp kanunlaşmazsa…

Yine, Sayın Ali Bayramoğlu’nun yaptığı konuşma bugün yaptığı konuşmayla çelişiyor çünkü yenilenebilir enerji kaynaklarıyla ilgili maliyetler düşmüş dolayısıyla ondan geriye atmışız. Yani biz burada 15 sent veya 13 sentlik ortalamalardan bahsediyoruz, kendi kaynaklarımıza, yenilenebilir enerji kaynaklarımıza bu rakamları çok görüyoruz.

Yani daha enerji politikalarıyla ilgili söylenecek çok şey var. Bir araştırma önergesi verdik, madem devlet politikasıdır, lütfen bu araştırma önergelerini dikkate alarak enerji politikalarının da bir komisyon kurulup tartışılmasına müsaade edin.

Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Yirmi dakika süreyle soru-cevap işlemi yapılacaktır. On dakika soru sorma süresidir.

Sayın Seçer, Sayın Susam, Sayın Genç, Sayın Yıldız, Sayın Şandır, Sayın Paksoy, Sayın Varlı, Sayın Tankut, Sayın Bal, Sayın Uslu, Sayın Ağyüz, Sayın Işık, Sayın Köse, Sayın Cengiz ve Sayın Tütüncü sisteme girmişlerdir. Birer dakika süre vereceğim.

Sayın Seçer, buyurun.

VAHAP SEÇER (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, 1976 yılında yer lisansı verilen Akkuyu’ya bugün nükleer güç santrali yapmak ne derece doğrudur?

Türkiye'nin elektrik enerjisinde arz sorunu var mıdır, açığı var mıdır?

Nükleer atık sorunu nasıl çözülecek? Seçilen reaktör denenmiş bir teknoloji midir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Seçer.

Sayın Susam, buyurun.

MEHMET ALİ SUSAM (İzmir) – Sayın Bakan, 24 Eylül 2008 tarihinde yapılan ihaleye bir tek zarf katılmış; on bir başvuru yapılmış olmasına rağmen, on kişi teşekkür mektubu, bir kişi de ihaleye teklif vermiştir. Bir kişinin teklif verdiği bir ihalenin, rekabet şartları oluşmadığına göre iptal edilmesi gerekirken, iptal edilmeyip, bu devam ettirilip, TETAŞ tarafından 19 Ocak 2009 tarihinde bu katılımcının zarfı açılarak, 21,16 sent verilen fiyatın yüksek olması, daha sonra da bu fiyatın -ihale şartlarında olmamasına rağmen- düşürülerek yeni bir teklif alınmasının, bütün bu ihale sürecinin, vicdanen düşündüğünüzde, doğru bir ihale süreci olduğuna inanıyor musunuz?

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Genç…

KAMER GENÇ (Tunceli) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, aslında, burada olay saptırılıyor. Burada Rusya ile doğal gaz anlaşmaları var. Burada alınan doğal gazın fiyatı belli değil. Hükûmet ile bunlar arasında bazı katakulliler yapılıyor. Burada da yapılan şu: Gitmişler Ruslarla anlaşmışlar, bir ihale yapıyorlar. Bu ihalede suistimal var, soygun var, Meclisi kendilerine ortak etmek istiyorlar. Bunun daha evvel benzeri Mavi Akım Projesi’nde vardı. Mavi Akım Samsun’dan Ankara’ya kadar normal maliyeti 220 milyon dolarken, 550 milyon dolara getirdiler Rusların tayin ettikleri şirkete yaptırdılar. Burada da en büyük tuzak bu. Tamamen, burada, Hükûmet veya ilgili kuruluşlar, Türkiye Cumhuriyeti devletini soyan bir anlaşmaya ihale yapmışlar, bu ihaleye Meclisi ortak etmek istiyorlar. Bunun başka bir şeyi yok.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Yıldız…

HÜSEYİN YILDIZ (Antalya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, bir nükleer santral düğmesinin başka ülkelerin elinde olmaması için Akkuyu’ya yapılacak nükleer enerji santralini niçin bir Türk firmasına vermiyorsunuz?

Sayın Başbakanımızın dediği gibi “Bizim Çalık”a ya da sizin bildiğiniz bir başka “Yandaş Çalık”a devlet bankalarından da yeterli krediyi vererek yaptırsaydınız. Mademki Türk milletine pahalı enerji satacaksınız, Ruslar kazanacağına bir Türk kazanmış olsaydı. Bunu niye tercih etmediniz?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Şandır…

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakanım, bu santralin yapılacağı Büyükeceli beldesini, Akkuyu koylarını gördünüz mü? Bu anlaşmayı imzalarken, geleceğe dönük bir taahhüdün altına girerken içiniz rahat mıydı? Tereddütlerinizi ve endişelerinizi aşabildiniz mi? Birinci sorum bu.

İkincisi, bu santralde kaç Türk mühendisi, teknisyeni ve işçisi çalışacak?

Bir başka husus, bu santrale Türkiye girebilecek mi? Güvenliğinin kim tarafından yapılacağı anlaşmada çok açık ve net ortaya konulmamış.

Anlaşmazlıklar hâlinde tahkim şartları belirtilmemiş. İleride muhtemel anlaşmazlıkların çözümü Türkiye açısından bir dış politika handikabı olması ihtimalinin…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Paksoy

MEHMET AKİF PAKSOY (Kahramanmaraş) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakanım, nükleer enerjiye karşı değilim ancak dünyada nükleer enerjide ortalama elektriğin kilovatsaati 6 sent, siz 12,5 sente on beş yıllık alım garantisiyle 415 milyar kilovatsaat yani 52 milyar dolarlık elektrik alım garantisi verilmiş midir? Bu tesisin toplam maliyeti 27 milyar dolar civarında iken 25 milyar dolar kâr garantisi nasıl verilmiştir? Bu tesisin sökümü de kuruluş maliyeti kadardır. Sökümü anlaşmada kim tarafından yapılacaktır?

İkinci sorum: Kahramanmaraş Afşin-Elbistan (A) Termik Santrali’ne ne zaman baca gazı arıtma cihazı takacaksınız? Bölge halkını zehir solumaktan ne zaman kurtaracağız? (A) ve (B) çalışıyor, (C), (D) ve (E) santralleri ne zaman ihale edilecektir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Varlı…

MUHARREM VARLI (Adana) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, Sarayköy Proton Hızlandırıcı Tesisinin 15 milyon dolar olan ihalesini 2002’de iptal ettiniz. İnşaat birim fiyatı 908 dolar iken 1.450 dolara çıkardınız. Tesis fiyatı, artı, içerisindeki makinelerle birlikte 25 milyon dolara ihale ettiniz. Bu ihale toplamda 15 milyon dolara mal olacakken neden 25 milyon dolara mal ettiniz? Bu inşaatın yapımını YDA firmasına mı verdiniz? Bu inşaatın makinelerini İBA firması mı almıştır? Bu inşaatın makineleri gelip şu anda barakada, garanti süresi de başlamak kaydıyla, beklemekte midir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Tankut

YILMAZ TANKUT (Adana) – Teşekkür ediyorum.

Sayın Bakan, bu tasarı niçin uluslararası anlaşma çerçevesinde bir formata sokulmuş ve niçin sizin de yıllarca üyeliğini yaptığınız Enerji Komisyonunda hiç tartışılmamış ve Enerji Komisyonu raporu beklenmeden âdeta yangından mal kaçırırcasına Genel Kurula getirilmiştir? Daha önce Enerji Komisyonunda çıkarılmış olan nükleer güç santrallerine ilişkin kanun bu durumda boşa mı çıkarılmış olmaktadır? O kadar emeği, o kadar tartışmayı biz Komisyonda boşuna mı yapmış olmaktayız? Bu Anlaşma’yla Rus firmasına doğrudan santral yaptırılması sizin içinize sinmekte midir?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Bal…

ŞENOL BAL (İzmir) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, protokolün 13’üncü maddesi fikrî mülkiyet haklarıyla ilgili. Üçüncü fıkrasında “Proje’nin gerçekleştirilmesine ilişkin kullanılan veya oluşturulan fikri mülkiyete ilişkin tüm haklar; Proje Şirketi tarafından Proje’nin uygulanması amacıyla Proje Şirketi’ne bu tür bir fikri mülkiyet hakkının kullanımı için lisans verecek olan Rusya Federasyonu Devlet Atom Enerjisi kuruluşuna aittir.” Bu durum Türkiye'nin zararına değil midir? Buna imza atarken rahatsız olmadınız mı?

İkinci sorum: Ülkenin kaynakları bu kadar rahat kullanılırken uluslararası bir protokol imzalanarak hangi hukuki zemine oturtulmuştur bu imzalanma işi? Dünyada bu şartlarda bir nükleer santral yaptırılmış mıdır? Bu neyin karşılığındadır, samimi olarak öğrenmek istiyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Uslu…

CEMALEDDİN USLU (Edirne) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, anlaşmaya taraf Rus şirketi başlangıçta yüzde 100 sermaye yapısıyla kuruluş finansmanını kendisi sağlayacaktır. Bu şirket kaç yılda başa baş seviyesine gelecektir? Bu şirketin kimliğini neden yarışma usulüyle belirlemediniz? Nükleer teknoloji alanında bilgi, birikim sahibi insan gücümüz nedir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Ağyüz

YAŞAR AĞYÜZ (Gaziantep) – Teşekkür ederim.

Sayın Bakan, kurulacak proje şirketinde ortak olacak Türk katılımcılar belli midir, biliyor musunuz?

Enerji politikanızda enerji açığınız yüksek ama “HES’lerle enerji açığını binde 2,5 oranında kapatacağım.” diyerek Karadeniz’in Meydancık’ında, Rize’sinde, Murgul’unda HES’lerle çevre katliamı yaratıyorsunuz, insanları orada yaşamaya pişman ediyorsunuz. Bu enerji politikanız neden bu kadar zikzak çiziyor, tutarsız?

“Elektrik fiyatları düşecek.” diyorsunuz, elektrik fiyatları artıyor. Sanayiciler ne yapacağını şaşırmış. HES’lerin baskısı altında yaşayanlar şaşkın. Hükûmet olarak bunun üzerinde sağlıklı düşünmeyi, durmayı düşünmüyor musunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Işık…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, anlaşmanın 7’nci maddesinin ikinci fıkrasında, özel mülkiyete konu diğer tüm arazilerin kamulaştırılmasında Türk tarafının kolaylık sağlayacağı ve bu arazilere erişimi garanti edeceği hükmü yer almaktadır.

Şimdi, açık yüreklilikle soruyorum: Bir özel mülkiyeti bir devlet nasıl garanti eder? Bu anlaşma hükmü ne anlama geliyor?

İkincisi: Söz konusu anlaşmayla ilgili Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK)’in resmî görüşü alınmış mıdır? Alındıysa Kurumun resmî görüşü nasıldır?

Bir diğer konu da: Bu santralle ilgili denetimi kim yapacaktır? Böyle bir kurumu ne zaman kuracağız?

Teşekkürler.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Bakan, buyurun.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; ben de heyetinizi saygıyla, hürmetle selamlayarak sözlerime başlamak istiyorum.

Konuşmacı arkadaşlarıma teşekkür ediyorum, gerçekten son derece önemli ve Türkiye'nin yaklaşık -projeyle beraber, izinleriyle beraber, lisanslarıyla beraber yaklaşık yatırımını beraber hesaplarsak- on yıllık bir dönem, on beş yıllık bir alım garantisi ve arkasından da toplam kırk beş yıllık bir işletme, yani yetmiş yıllık bir süreçten bahsediyoruz.

Konuştuğumuz konu, hepinizin de vurguladığı tarzda son derece önemli.

Bir kere, hemen hemen bütün partilerin -iktidarıyla, muhalefetiyle- nükleer güç santrallerine karşı olmamasını bir kazanç olarak yorumluyorum.

MEHMET NEZİR KARABAŞ (Bitlis) – Biz karşıyız Sayın Bakan.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Tabii ki bunun usulüyle alakalı, bunun yöntemiyle alakalı eleştiriler olacaktır. Bunları da vaktimiz elverdiği kadar da açıklığa kavuşturacağız.

Öncelikle şunu açıklıkla belirtmeliyim ki, yenilenebilir enerji kaynaklarıyla alakalı kanuna -mevcut Genel Kuruldaki sıra sayısını alan ve bir buçuk aydan beri gündemde olan yenilenebilir enerji kaynaklarının desteklenmesi ve çıkartılmasıyla alakalı- en büyük istek Enerji Bakanlığına aittir. Bununla alakalı grupların mutabık olması hâlinde -Danışma Kurulundan lütfen çıkartsınlar- yarın biz yenilenebilir enerji kaynaklarını, hatta bu kanunun hemen arkasından veya fiziken yarın mümkün oluyorsa yarın görüşmeye hazır olduğumuzu bir kez daha belirtiyorum.

KAMER GENÇ (Tunceli) – Biz o yetkiyi size verdik, Hükûmet olarak getirin.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Tabii, yenilenebilir enerji kaynakları, enerji politikalarında aynen bahsettiğimiz, belirttiğimiz gibi bizim öncelikle yerli kaynaklarımızdır ve AK PARTİ hükûmetlerinin hepsi de bunun öncelikle devreye alınmasıyla alakalı girişimlerde bulunmuşlardır. Zamanlaması tartışılabilir, bunun süreci tartışılabilir, usulü yine tartışılabilir ama Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun özellikle 100’üncü yıl dönümü olan 2023 yılına Türkiye’nin fizibıl ve gerçekleştirilebilir su kaynaklarını, rüzgâr kaynaklarını, güneş kaynaklarını, biyokütle kaynaklarını ve her bir yerli kaynağımızı, kömür de dâhil olmak üzere, hem projelendirmiş hem de gerçekleştirmiş olarak inşallah girmemiz gerekiyor. Bunları yalnızca bir yanlış bilgiyi düzeltmek adına söylüyorum.

Türkiye’nin hedeflediği büyüme hızlarına karşılık gelebilecek bütün büyümeleri karşılayabilecek durumda olmayabilir bütün yerli kaynaklar. Tartışmaların hemen hemen başlangıcı bu bilgi yanlışlığından kaynaklanmaktadır. Türkiye’de yenilenebilir ve yerli kaynakların her birinin devreye alınmasında dahi Türkiye’nin büyüme hızı karşılanmayabilir enerji arzı olarak. Bakın, bir örnek vereyim: Rüzgâr, Türkiye’nin yerli kaynaklarından ve yenilenebilir kaynaklarından bir tanesidir ama rüzgârda 8.640 saatlik toplam bir yıl içerisindeki saat miktarının bölgelerimize göre 1.800 saat, yerine göre 1.200 saat, yerine göre 2.200 saatlik esen yeri vardır. Bu, otomatikman şöyle bir cümleyi gerektiriyor: Bizim 2 bin megavatlık bir nükleer santrali veya bir kömür santralini veya bir gaz santralini -yerli veya ithal- devreye almamız demek rüzgârda 8 bin megavatlık güce karşılık gelmektedir. Her bir enerji kaynağının, birinin diğerine göre avantajları ve dezavantajları vardır; yer açısından vardır, süre açısından vardır, fizibıl olması açısından, yatırım miktarı açısından, finansmanı açısından birbirine göre avantajları ve dezavantajları vardır. O yüzden AK PARTİ hükûmetleri yani Hükûmetimiz enerji politikalarını ortaya koyarken birini tercih etmenin diğerinden vazgeçmek anlamına gelmediğinin altını çizerek bunlara yanaşmıştır. Yani hem su kaynaklarımızın hem rüzgârın hem güneşin hem nükleerin -nükleerden de vazgeçmeyiz- bütün enerji kaynaklarıyla alakalı, başta yerli kömürlerimiz olmak üzere, bunların değerlendirilmesine dayalıdır.

Şu anda doğal gaz ve petrol bizim, dışarıdan yüzde 92’ler civarında, hatta doğal gazda yüzde 96-97’ler civarında ithal ettiğimiz bir primer enerji kaynağıdır ama dediğim gibi, meskenlerde kullanılmasının, temiz hava olmasının, çevre faktörlerinin her birini alt alta sıraladığımızda birbirine göre avantajlarını ve dezavantajlarını rahatlıkla görüyoruz. O yüzden, bizim, YEK Kanunu’yla alakalı, bir an önce çıkarılmasının sektöre fayda getireceğine inanıyoruz.

Yalnız, şunun da altını çizmem lazım ki, yenilenebilir enerji kaynaklarıyla alakalı, Avrupa Birliği ortalamasının şu anda üzerindeyiz. Yüzde 19,5’lar civarında yerli kaynaklarımızla beraber üretiyoruz. Bildiğiniz gibi, bu yüzde 16’lar civarında.

Sorular kısmında şöyle bir şey söyleyeyim: Dışişleri Komisyonunda iktidar ve muhalefetten arkadaşlarımızın yalnızca Komisyonda nükleer güç reaktörleriyle alakalı yirmi beş tane sorusu oldu. Cuma günü saat 10.00’da başlayan toplantının, pazartesi saat 11.00’de Komisyona bu cevapları teslim ettik. Bütün, iktidar ve muhalefetteki, milletvekili arkadaşlarımızın, cevaplarıyla beraber bu kitapçığa sahip olduğunu biliyorum. Bunu şunun için söyledim: 548 tane, şu ana kadar iktidar ve muhalefet milletvekili arkadaşımın sorduğu soru önergeleri de dâhil olmak üzere şu anda cevaplamadığımız hiçbir konu yoktur. Aynen burada süremiz elverdiği kadar da tutanaklara geçen bütün soruları alıp bütün milletvekili arkadaşlarımıza da bu manada cevaplar verilecektir.

Tabii, bir kısım bilgi eksikliklerini ve yanlışlıklarını da burada gidermek zorundayız. Bunun için, uzun bir müzakere süreci içerisinde arkadaşlarımızla beraber çalıştık. Tabii ki, paranın olduğu yerde her zaman çıkar ilişkisinin olacağını kabul etmek, aslında, dürüst çalışanlara da bir haksızlıktır diye düşünüyorum. Nerede bir ihale var, nerede bir para hareketi var, demek ki burada bir şey var mantığının ben biraz iyi niyetlerle bağdaşmadığı kanaatindeyim. Bizler -açıkça buradan beyan ediyorum değerli arkadaşlar- bürokratlarım dâhil bu konuda görev yapan bütün arkadaşlarımıza da ithafen söylüyorum: Herhangi bir yanlış gördüğünüzde lütfen bize bunu söyleyin ama bunu söylemek demek, zanlarda bulunmak demek değil, zanlarda bulunmayacağız. O yüzden, bununla alakalı kimin elinde somut bir gösterge varsa, dürüst, ilkeli ve daima prensipler dâhilinde çalışan bizler için bunların açıklıkla söylenmesi gerektiği kanaatindeyim.

Şimdi, değerli arkadaşlar, ülkelerin enerji politikalarıyla alakalı süreçleri farklı farklı zeminlerde gelişmektedir. Kiminin primer enerji kaynaklarıyla alakalı avantajları, kimi ülkelerin teknolojiyle alakalı avantajları vardır. O yüzden, bir ülke için yeknesak bir politikayı söylemek doğru olmayabilir. Uluslararası Enerji Ajansı’nın nükleer güç santralleriyle alakalı 1998’de yayımladığı kitapçık farklı politikalar içermektedir, 2005 yıllarında, 2006 yıllarında yayımladığı kitapçık farklı politikalar içermektedir. Doğal gazın seyriyle alakalı olarak ve bir kısım sıralamaları değiştirebilecek yapıları dikkate alarak şu anda nükleer güç santralleriyle alakalı ülkeler tekrar enerji politikalarının içerisine almışlardır.

Şimdi, ben, bilgi eksikliklerini ve bir kısım yanlışlıkları gidermek açısından da bazı konulara girmek istiyorum. Şimdi, değerli arkadaşlar, “Yüzde 100’ünü Rusya tarafı yapıyor.” dendi. Evet, Rusya bize dedi ki opsiyonel olarak: “İsterseniz bunun yüzde 100’ünü siz yapabilirsiniz.” Bakın, yüzde 100’ünü, evet, biz de yapabiliriz ancak teknoloji transferini yaptığınız ve komple, bütün sorumluluğunu, bilgisini karşı taraftan beklediğiniz bir konuda… O zaman şöyle bir soru sorarlar: “Yani bütün riski siz nasıl alıyorsunuz bu durumda?” Biz, ileride, şu anda… “Türk tarafından hangi firmalar katılacak?” dendi. Buraya Park Holdingle başlandı ama bununla alakalı bizim bir inisiyatifimiz olmadı. Devam edebilirler, başka firma seçebilirler, bununla alakalı farklı inisiyatifler kullanabilirler. Rusya’nın bize getirdiği teklife bakarız.

Şimdi, değerli arkadaşlar “Rusya bağımlılığı yüzde 80’e çıkacak.” deniyor. Biz, bu santrali tamamladığımızda, projelendirme, lisanslama ve inşaat süresi yedi yıl dâhil olmak üzere ortalama 2020 yıllarında gerçekleştireceğimiz bu süre içerisinde Türkiye'nin kurulu gücü yaklaşık 80 bin megavatlar civarında olacak, 80-85 bin megavatlar civarında olacak. Toplam Rusya’nın o anda 4.800 megavatlık gücü yüzde 5’ler civarındadır.

BAŞKAN – Sayın Bakan, lütfen sözlerinizi tamamlayınız, süreniz doldu.

Buyurun.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) - Şimdi düşünün, oraya 20-25 milyar dolar civarında bir yatırım yapan firmanın veya ülkenin, sorumluluğu alan ülkenin riski mi daha büyüktür, yoksa o ülkede yatırım için zeminini açmış ülkenin riski mi daha büyüktür? Buradan elektrik üretilmek durumunda ve üretilen elektrik de, arkadaşlarımızın tekrar ettiği gibi, birinci ve ikinci ünitelerde yüzde 70 alım garantili, üçüncü ve dördüncü ünitelerde de yüzde 30 alım garantili yani dört üniteye beraber baktığımızda yarı yarıya alım garantili bir sistem geliştirilmiştir.

O açıdan, ben -birçok konu da var- bunları eğer söz hakkı verilmesi hâlinde, Sayın Başkanım, cevaplamaya devam edeceğimi bildiriyor ve hepinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

III.- YOKLAMA

(CHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı)

MUHARREM İNCE (Yalova) – Sayın Başkan, yoklama talep ediyoruz. 

BAŞKAN – Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunacağım ancak bir yoklama talebi vardır, yerine getireceğim.

Sayın İnce, Sayın Öztürk, Sayın Aslanoğlu, Sayın Çöllü, Sayın Köse, Sayın Susam, Sayın Sönmez, Sayın Tütüncü, Sayın Özbolat, Sayın Küçük, Sayın Tamaylıgil, Sayın Seçer, Sayın Genç, Sayın Selvi, Sayın Keleş, Sayın Arifağaoğlu, Sayın Dibek, Sayın Hacaloğlu, Sayın Öztürk, Sayın Ağyüz, Sayın Köktürk ve Sayın Topuz.

Yoklama için üç dakika süre veriyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yeter sayısı vardır.

VII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

A) Kanun Tasarı ve Teklifleri (Devam)

4.- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyetinde Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı ile Dışişleri Komisyonu Raporu (1/902) (S. Sayısı: 538) (Devam)

BAŞKAN – Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum:  Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

1’inci maddeyi okutuyorum:

TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ İLE RUSYA FEDERASYONU HÜKÜMETİ

ARASINDA TÜRKİYE CUMHURİYETİNDE AKKUYU SAHASINDA BİR NÜKLEER

GÜÇ SANTRALİNİN TESİSİNE VE İŞLETİMİNE DAİR İŞBİRLİĞİNE İLİŞKİN

ANLAŞMANIN ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUĞU HAKKINDA KANUN

TASARISI

MADDE 1- (1) 12 Mayıs 2010 tarihinde Ankara’da imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyeti’nde Akkuyu Sahası’nda Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşma”nın onaylanması uygun bulunmuştur.

BAŞKAN – 1’inci madde üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen Vahap Seçer, Mersin Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

Buyurun.

CHP GRUBU ADINA VAHAP SEÇER (Mersin) - Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Rusya Federasyonu Hükûmeti Arasında, Akkuyu’da Nükleer Güç Santrali Yapımına ve İşletilmesine Dair Anlaşma hakkında, Grubum Cumhuriyet Halk Partisi adına söz almış bulunmaktayım.

Değerli arkadaşlarım, Akkuyu’da nükleer güç santralinin yapım ya da yer lisansı 1976 yılında verilmiş. Kaderin cilvesi olsa gerek, o günkü siyasi konjonktür, dünya siyasi konjonktürü, güvenlik paradigmaları, o günkü şartlar, koşullar, o günkü Sovyet Rusya’ya karşı bu güç santrallerinin Karadeniz değil, Trakya değil ama en uzak noktaya, o günkü Sovyet Rusya’ya en uzak noktaya, Akdeniz’e, Akkuyu’ya yapılmasına karar vermiş ve bir gün, otuz altı yıl sonra o güvenlik kaygısıyla güç santralinin yeri, Akkuyu’da tespit edilen güç santralinin yapımını da o ülke yani bugünkü Rusya Federasyonu yapıyor.

Değerli arkadaşlarım, nükleer güç santrallerini bütün gelişmiş ülkeler terk ediyor, Avrupa ülkeleri terk ediyor ama ne hikmetse, biz bu konuda, elektrik arz açığımızı giderebilmek ya da önümüzdeki süreçte bu konuda yaşanabilecek sıkıntıları ortadan kaldırmak için mal bulmuş mağribî gibi, nükleer güç santrallerinin yapımına 2010’lu yıllarda maalesef başlamış durumdayız.

Değerli arkadaşlarım, bir şeyi itiraf etmek istiyorum: Sayın Bakan lütfen alınmasın ama bu konuda yani nükleer güç santrallerinin yapımı konusunda, bu meselenin bir uluslararası anlaşma statüsüne sokulması konusunda kendisinin inisiyatifi olduğunu ya da inisiyatif kullandığını düşünmüyorum. Bu, direkt olarak Sayın Başbakanın talimatıyla yapılmış bir sözleşme, bir anlaşmadır.

Değerli arkadaşlarım. Akkuyu nükleer güç santrali yapımı niçin uluslararası anlaşma yöntemiyle gerçekleştirildi? Biliyorsunuz, kısa bir süre önce bu konuda bir ihale açıldı, bu ihaleye tek bir firma teklif verdi. Bir süre sonra bir meslek odası Danıştaya dava açtı ve ihale gerekli şartlar yerine getirilemediği gerekçesiyle iptal edildi ve tabii ki bu şekilde uluslararası sözleşme yöntemiyle hukukun arkasından dolaşmak ya da bu konuda yargı yolunu tıkamak amacıyla bu uluslararası sözleşmeyi yapıyoruz. Bu da sizin klasiğiniz, AKP klasiği.

Değerli arkadaşlarım, bu anlaşma onaylanırsa Rusya Türkiye’de nükleer güç santrali sahibi olacak. Dünyada bunun örneği yok. Finans ona ait, inşaatın yapımı ona ait, teknoloji, işletme, yakıt, her şey Rusya’nın, sadece nükleer güç santralinin olduğu ülke Türkiye.

Tabii az önce Sayın Bakan da açıkladı, yüzde 100 bu hisse Rusya firmasının olacak ama isterse burada bir konsorsiyum oluşturabilir Türk firmalarıyla. Bu adres de bellidir, bu, kapalı kapılar ardında kesinlikle belirlenmiştir. Hangi biraderin, hangi kardeşin, hangi ağabeyin bu ganimeti paylaşacağı kapalı kapılar ardında tespit edilmiştir. Önümüzdeki günlerde göreceğiz, oluşturulacak konsorsiyumda iktidara yakın, Sayın Başbakana yakın holdingler, enerji şirketleri bu konsorsiyumun içerisinde yer alacaktır. Kimse kimseyi kandırmasın.

AHMET YENİ (Samsun) – Nereden biliyorsun? Belgen mi var elinde? Ezbere konuşuyorsun.

VAHAP SEÇER (Devamla) – Tabii, göreceğiz. Belgem olmayabilir ama önümüzdeki günlerde göreceğiz. Oturduğun yerden de konuşma.

Değerli arkadaşlarım, tabii enerji arz güvenliği konusunda bütün ülkelerin olduğu gibi Türkiye'nin de endişeleri var, bu konuda tedbirler almak gerekiyor. Ama bakıyorsunuz Türkiye önemli miktarda petrol ithal ediyor, petrolün yüzde 92’si ithal. Doğal gaz önemli miktarı, yüzde 98’i kullanılan doğal gazın ithal. Bakıyorsunuz, bunların önemli bir kısmı, petrolün üçte 2’lik bir kısmı Rusya’dan ithal ediliyor, doğal gazın üçte 1’lik kısmı Rusya’dan ithal ediliyor. Şimdi enerji güç santrallerini de onlara veriyoruz. Her şey onlara ait, teknoloji onlara ait, yakıt onlara ait. Zaten yakıt teknolojimiz yok, zenginleştirilmiş uranyum çalışmalarımız yok, onlar onlara ait. Bakıyorsunuz, gelecekte Türkiye'nin enerji arz güvenliğini Rusya’nın insafına terk etmiş durumdayız.

Değerli arkadaşlarım, en önemli konulardan biri, yapılacak olan nükleer enerji güç santralinin yer tespitinde inanılmaz hata yapılmaktadır. Sözlerimin başında söylemiştim, bu yer lisansı 1976 yılında alınmış, o günkü konjonktürel, siyasi değerlendirmelere göre orada yapılmıştır, birtakım teknik veriler alınmıştır, meteorolojik, oşinografik ya da zemin etüdü, sismik, birtakım sosyoekonomik değerlendirmeler, veriler bundan ta kırk yıl önceye aittir. Kırk yılda benim bölgem Mersin’de, Akkuyu bölgesinde çok şey değişti. Orada en önemli olaylardan bir tanesi -tabii kırk yıl önceki nüfus yok- en önemli olaylardan biri turizm gelişti. O günkü turizm potansiyeli ile bugünkü turizm potansiyelini yan yana koyamazsınız. O zamanki tarım potansiyeli ile bugünkü tarım potansiyelini yan yana koyamazsınız. O gün tespit edilemeyen Ecemiş fay hattının o bölgenin dibinden geçtiğini biliyor musunuz Sayın Bakan? Siz bu nükleer güç santralini kurduğunuzda olası -Allah göstermesin diyelim- önümüzdeki yıllarda bir deprem vuku bulursa, böyle bir tehlikenin doğuracağı sonuçları bilebiliyor musunuz? Bakınız, 1976 yılında yer lisansı alınmış, siz o verilere göre hareket ediyorsunuz. 98 Adana depremini bir aklınızdan geçirin, orada ne kadar tahribatlar yaptığını bir düşünün.

Değerli arkadaşlarım, yanlış işler yapılıyor, gerçekten Mersin’in göbeğine atom bombası atılıyor. Orada -az önce de söyledim- birçok şey değişti. Mersin, her zaman kürsüden bu konularda söz aldığımda söylerim, benim bölgemin farklı özellikleri var, hatta daha da ileri gidiyorum, o bölgeye pozitif ayrımcılık yapılması gerektiğini söylüyorum, hükûmetlerin bu konuda Mersin’e ekonomik açıdan, sosyal açıdan, siyasal açıdan, her açıdan pozitif ayrımcılık yapması gerekiyor. Diyorum ki o bölge çok ciddi göç alıyor, o bölgede çok ciddi ekonomik sorunlar yaşanıyor, o bölgede çok ciddi asayiş sorunları yaşanıyor, sosyal sorunlar yaşanıyor. Dolayısıyla, yek başına, tek başına Mersin bunlarla mücadele etmek zorunda kalıyor.

Şimdi, orada, tabii ki, istihdam büyük bir oranda sıkıntı bizde. Türkiye’ye bakıyorsunuz, işsizlik oranı yüzde 12’lerde, 13’lerdeyse, benim o bölgemde resmî rakamlara göre her zaman yüzde 3-5 puan, 6 puan Türkiye ortalamasına göre çok daha fazla işsizlik var. Ne yapacağız? İstihdam alanları yaratacağız. Bu konuda birçok meslek odası, sivil toplum örgütleri, ticaret odası bir araya geldiler, bölgesel inovasyon strateji projeleri, planları hazırladılar, dediler ki: Bizim bölgemizde istihdam yaratacak en önemli sektörler turizm ve tarımdır. Dolayısıyla, bütün yatırımlarımızı buna göre yapalım. Ne oldu? Hükûmetiniz inşallah gerçekleştirir, uluslararası havaalanı projesini gerçekleştiriyorsunuz, 150 trilyon para harcayacaksınız.

Diğer taraftan, Tarsus-Kazanlı hattında turizmcilere yer tahsis ettiniz, milyonlarca dolar yatırım yapılacak; 7.600 yataklı turistik tesisler yapılıyor. 20 bin kişi orada istihdam olanağı bulacak diye burada seviniyoruz.

Siz ne yapıyorsunuz? Turizmi geliştireceğiniz bölgeye, turizmden gelir elde edeceğiniz bölgeye nükleer güç santrali kuruyorsunuz. Az önce Milliyetçi Hareket Partili Bursa Milletvekili Arkadaşım burada söyledi: Ben bu şartlarda turist olsam Mersin’in yanından geçmem, bırakın orada tatil yapmayı. Böyle bir anlayış olabilir mi? Böyle bir tezat olabilir mi?

Bu nükleer güç santrali projesinin hesabı, kitabı, tekniği yok. Bu, tamamen siyasi mülahazalarla alınmış bir karardır. Kazan, kazan yöntemi kullanılmaktadır. Bir taraftan Putin biraderinize bir şeyler veriyorsunuz, diğer taraftan kendiniz bir şeyler almaya gayret ediyorsunuz. Burada açık ve net konuşalım.

Türkiye'nin bu kadar su kaynağı var, yüzde kaçını kullanabiliyorsunuz? Güneş kaynağı var, yenilenebilir enerji kaynakları, termal kaynaklar, hangisini kullanabiliyorsunuz?

Bakınız, geçtiğimiz hafta Karadeniz Bölgesi’nde -içim sızladı- “HES’ler, HES’ler” dediniz, doğayı katlettiniz, rezil ettiniz. Gidin gözlerinizle görün Sayın Bakan. Böyle enerji politikaları olabilir mi? Hükûmetlerin enerji politikaları olmaz, akşamdan sabaha politikalar olmaz, bir devlet politikası olur, on yıllık olur, yirmi yıllık olur. Alırsınız, yüzde kaç büyüyoruz yıllık, on yılda, yirmi yılda yüzde kaç büyüyeceğiz, ne kadar enerji açığımız olacak, arz açığımız olacak; bu hesapları yaparsanız. Böyle kafakol ilişkileriyle getiriyorsunuz yüce Meclise, yargıdan kaçıyorsunuz, milletvekillerini zan altında bırakıyorsunuz. İddia ediyorum, alınmayın lütfen, yüzde 70’iniz bu Anlaşma’yı okumadınız bile. Haberiniz bile yok. Yazıktır, günahtır değerli arkadaşlarım. Nükleer santral kuruyoruz. Bu, nükleer bomba. Olur mu böyle bir şey?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

VAHAP SEÇER (Devamla) – Yarın yirmi yıl sonra, otuz yıl sonra bir kaza bela orada meydana gelse bunun torunlarımıza, çocuklarımıza vebalini kim ödeyecek? Lütfen kendimize gelelim. Elinizi vicdanınıza koyun. Tüm samimiyetimle konuşuyorum, Mersin’e bomba atıyorsunuz. Yazıktır oraya.

Bakın, orası portakalı, limonu, doğası, güneşi, denizi ile anılıyordu, şimdi nükleer çöplüğe dönüştüreceksiniz. Lütfen elinizi vicdanınıza koyun oylamada.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Madde üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz isteyen Yılmaz Tankut, Adana Milletvekili.

Buyurun. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA YILMAZ TANKUT (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 538 sıra sayılı Rusya Federasyonu ile Türkiye Arasında Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç Santralinin Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısı’nın 1’inci maddesi üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, bugün dünyamızdaki bütün gelişmiş ülkeler toplumlarına refah düzeyi yüksek bir yaşantı sağlamayı amaç edinmişlerdir. Bu amaç doğrultusunda, söz konusu ülkelerin hemen hepsi enerji ihtiyaçlarını kesintisiz ve uzun yıllar karşılayabilecek şekilde temin etmeyi de öncelikli hedefleri olarak belirlemişlerdir.

İşte bu çerçevede, ülkemizin enerji ihtiyacının kesintisiz ve yeterli bir şekilde kaynak çeşitliliği sağlanarak temin edilmesi toplumumuzun refahı ve Türk milletinin bekası için bir mecburiyet olarak hepimizin önünde durmaktadır. Buna paralel olarak, ihtiyaç duyulan enerjinin düşük maliyetle, güvenli ve çevreye duyarlı bir arz sistemi içinde karşılanarak sürdürülebilir kalkınmanın sağlanması da elbette ki esas olmalıdır.

Bu çerçevede, kamu enerji yatırımları planlı ve istikrarlı bir şekilde devam ettirilmeli, yerli ve yabancı sermayenin bu alandaki yatırımları da teşvik edilmelidir. Ancak özellikle özel sektör veya yabancı ülkeler tarafından gerçekleşen yatırımlar sonucu faaliyete geçen santral veya enerji tesisleri, arz güvenliğinden verimliliğe, çevre duyarlılığından personele, yönetim miktarından millî çıkarlara kadar hemen her konu ve safhada etkin bir denetim mekanizmasıyla kontrol altında tutulmalıdır.

Değerli arkadaşlar, enerji sektöründe özel ve kamu kesimi faaliyetlerini düzenleyerek tüketici haklarını koruyan, rekabete açık, sağlıklı ve etkin işleyen bir piyasanın oluşturulması için gerekli düzenlemelerin de sağlıklı yapılması bir mecburiyettir. Ayrıca, enerji planlamasında ve yapılacak uluslararası anlaşmalarda, özellikle de nükleer enerji anlaşmalarında ülke çeşitliğine gereken önem verilerek tek bir kaynağa bağımlı olmanın mutlaka önüne geçilmelidir.

Nükleer teknoloji ve bu teknoloji ile elde edilecek enerji, elbette ülkemizin enerji açığının bir bölümünü kapatabilecek bir imkândır. Fosil ve hidrolik kaynakların sınırlılığı ve çevre etkileri de göz önüne alındığında, 2020 yılı için öngörülen enerji açığının önemli bir kısmının nükleer enerjiden faydalanarak kapatılması bugün için uygun bir çözüm gibi gözükmektedir. Türkiye, yüksek bir teknoloji olan nükleer teknolojiye de mutlaka hâkim olmalıdır ve makul bir zaman dilimi içinde kendi reaktörlerinin önemli bir bölümünü yapabilecek teknolojik düzeye de mutlaka kavuşmalıdır.

Diğer taraftan, Türkiye’de toryum rezervi oldukça yüksektir, bu manada da dünyanın 2’nci ülkesidir. Bu olağanüstü büyük imkân kaybedilmeden değerlendirilmeli ve ülkenin geleceği için de hayati bir mesele olduğu unutulmamalıdır. Toryumun gelecekte önemli bir yakıt kaynağı olacağı göz önünde bulundurulduğunda, toryumlu yakıtların ve reaktörlerin teknolojisine de mutlaka hâkim olmamız icap etmektedir. Bu bakımdan, bu yönde kesin ve kararlı siyasi bir irade, hiçbir taassuba kapılmadan ortaya konulmalıdır.

Diğer taraftan, nükleer enerjinin tanıtımı için Millî Eğitim, Enerji ve Tabii Kaynaklar, Sağlık ve Çevre bakanlıkları ile TAEK ve TEAŞ, ortak bir kamuoyu bilinçlendirme stratejisini en kısa zamanda hazırlayıp kamuoyunu mutlaka tatmin etmelidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket Partisi olarak çevreye ve doğaya en ufak bir şekilde ziyan vermeden ve her türlü arz güvenliği sağlanarak, bilim ve teknolojinin bütün kural ve imkânları kullanılarak nükleer enerji üretim teknolojisine sahip olmak bizim enerji politikalarımızda öncelikli hedeflerimizdir.

Sayın milletvekilleri, 12 Şubat 2008 tarihinde nükleer güç santrallerinin kurulması ve işletilmesiyle ilgili kanun tasarının görüşmeleri esnasında, nükleer enerji konusundaki düşüncelerimizi buradan çok net bir şekilde söylemiş idik. Yine bu kürsüden, AKP İktidarının nükleer santral yapımıyla ilgili olarak samimi, şeffaf ve dürüst bir anlayışla ihale ve yapım aşamasını yürütmesi lazım geldiğini de önemle hatırlatmış idik. Ancak, bugün, ne yazık ki, artık bir AKP klasiği hâline gelen ve bütün akçeli işlerde şaibe ve iddialara muhatap olan bir tasarıyla daha karşı karşıya bulunmaktayız.

Sayın milletvekilleri, sekiz yıldan beri özelleştirme maskesi altında, kapalı kapılar ardında Ögerlere, Oferlere ve kendi yandaş ve yabancılara ülkenin devasa enerji tesis ve zenginliklerini âdeta peşkeş çeken AKP İktidarının bu tasarıyla da benzer bir uygulaması, yine yüce Meclis kullanılarak gerçekleştirilmek istenmektedir. Ve ne yazık ki, Sayın Başbakan ve bakanları, hukuksuz ve haksız bir şekilde beytülmali, âdeta gözlerini kapatarak, ehlisalibe ve yandaşlara, kapalı kapılar ardında, kayıt dışı siyaset geleneklerine uygun bir şekilde peşkeş çekmeye devam etmektedirler. Bütün bu yaptıklarının hesabını vermemek için de aziz milletimizi aldatıp oyalayarak suni tartışma ve kutuplaşmalarla, toplumun temel sıkıntılarını çözme yerine Anayasa değişiklik paketine vatandaşlarımıza “evet” dedirtmek için her türlü istismarı da fütursuzca yapmaktadırlar.

Ancak, ne yaparlarsa yapsınlar, Milliyetçi Hareket Partisi, milletimizin önceliklerine ve taleplerine cevap vermeyen ve dışarıdan sipariş edilen Anayasa değişikliklerine “hayır” oyu verecek ve verdirecektir. Milliyetçi Hareket Partisi, olgunlaşırken katkısının sorulmadığı ve başkası tarafından dayatılmış kararlara katılmayarak Anayasa değişikliklerine “hayır” diyecek ve dedirtecektir. Ve Milliyetçi Hareket Partisi, toplumun huzursuz, devletin gergin, anayasal kurumların kavgalı olduğu bu süreçte sağlıklı sonuç alınamayacağı için Anayasa değişikliklerine aziz milletimizin topyekûn “hayır” demesini isteyecek ve istetecektir.

Değerli arkadaşlar, hepinizin malumu olduğu üzere, bugün Türkiye, enerji arz güvenliği bakımından büyük sıkıntı ve sorunlar yaşamaktadır. Şayet Türkiye, özellikle de son sekiz yıldır AKP'nin tek başına iktidarında uygulayageldiği enerji politikalarını değiştirmediği ve yerli kaynaklarını harekete geçirmediği takdirde, enerji arz güvenliği meselesi çok daha büyük boyutlara ulaşacaktır.

Ülkemizin enerji konusunda ana sorunlarından birisi ithalat bağımlılığı, yani dışa bağımlılıktır. Ülkemizde üretimin tüketimi karşılama oranı her geçen gün azalmaktadır. Enerji Bakanlığı tahminlerine göre, enerji üretiminin tüketimi karşılama oranının 2020 yılında yüzde 25'lerin altına düşmesi beklenmektedir. Bunun anlamı, enerjide yüzde 75 oranının üzerine çıkan bir bağımlılık demektir.

Bu kapsamda, bugün görüşmekte olduğumuz ve âdeta yangından mal kaçırırcasına, kapalı kapılar ardında hangi pazarlıklar neticesinde imzalandığı belli olmayan bu anlaşma son derece şaibeli ve manidardır.

Bu tasarının sadece isminin, ülkemizde bir nükleer santralin  kurulması  ve nükleer santralin elektrik üretim kompozisyonuna dâhil edilmesi  bakımından belki doğru olduğu söylenebilir ancak anlaşmanın içine baktığımızda beş yanlış hemen göze çarpmaktadır:

1) Ülkemizin birincil enerji kaynakları bakımından en fazla bağımlı olduğu ülke -doğal gazda yüzde 60, petrolde yüzde 30- olan Rusya'ya ülkemizde nükleer santral yapmasının sağlanması enerji arz güvenliğinin en temeli olan kaynak ülke çeşitliği ilkesine açıkça aykırıdır ve kabul edilemez bir durumdur.

Burada Rusya’ya karşı ön yargımız yoktur, hangi ülke olduğundan çok, bir ülkeye enerjide ne oranda bağımlı olunduğu değerlendirilmektedir.

2) Rus nükleer teknolojisi son yıllarda gelişme göstermekle birlikte basınçlı su reaktörü tipi olduğundan, zenginleştirilmiş uranyum yakıtı gerektirmektedir. Dolayısıyla, yerli uranyum kaynaklarının doğrudan değerlendirilmesi mevcut şartlar dâhilinde de maalesef mümkün değildir.

3) Yapılan anlaşmaların kapsamında ve nükleer santral anlaşmasının sonucunda alınacak elektrik fiyatının tespitinde nükleer dışı sebeplerin etkin rol aldığı hususunda kamuoyunda ciddi şüpheler uyanmaktadır. Çünkü on beş yıl alım garantisi verilen 12,35 -15,33 sent fiyat aralığı, uluslararası fiyatlar ve gelişmiş ülke fiyatları bir kenara, Türkiye elektrik piyasasında dahi asla kabul edilebilecek rakamlar değildir.

Bu Anlaşma, önümüzdeki on yıllarda Türkiye'de ucuz enerji sağlanmasını da engelleyecek boyutta olan bir anlaşmadır.

4) Yapılan anlaşmaya göre, nükleer santral tamamen Rusya tarafından finanse edilecek ve Rusya’ya ait olacaktır. Türkiye sadece bu santralden çok pahalı fiyatla yılda yaklaşık 5 milyar dolarlık elektrik satın alan yağlı bir müşteri konumunda olacaktır.

5) Bu santralin yapımından işletmesine kadar olan süreçte Türkiye'nin ne ölçüde projenin içinde olacağı anlaşma metninde açık bir şekilde yer almamıştır. Anlaşmada bu hususlar muğlâk ifadelerle geçiştirilmiştir.

Dolayısıyla Türkiye'nin nükleer teknolojiye sahip olması ve geliştirmesinin bu model ile ne ölçüde mümkün olacağı oldukça şüphelidir ve sıkıntılıdır.

Sonuç olarak bu anlaşma “nükleer enerji” başlığı bakımından doğru gibi gözükmekle birlikte, anlaşmada içerik bakımından en az beş yanlışın olduğu ve bu yanlışların, ülkemiz için faydalı olacak bir konuyu ülke çıkarlarına ziyanlı hâle getireceği endişesini taşıdığımızı buradan ifade etmek istiyorum.

Sayın milletvekilleri, diğer taraftan Rusya ile imzalanan nükleer santral anlaşmasının tasarısı, uzman komisyon olan Enerji Komisyonunda hiç görüşülmeden direkt Dışişleri Komisyonuna gönderilmiştir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun.

YILMAZ TANKUT (Devamla) - Dolayısı ile benim de üyesi olduğum ve konusunda uzman pek çok arkadaşımızın bulunduğu Enerji Komisyonunun raporu bile alınmadan, ne yazık ki kapalı kapılar ardında yapılan ve kayıt dışı siyaset anlayışının bir tezahürü olarak bu Santral Anlaşması alelacele Genel Kuruldan bir oldubitti ile geçirilmek istenmektedir ki bizim, Milliyetçi Hareket Partisi olarak böyle bir haksızlık, yolsuzluk ve hukuksuzluk dolu Anlaşma’ya evet dememiz mümkün değildir diyor, hepinizi saygı ile selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz isteyen Hamit Geylani, Hakkâri Milletvekili. (BDP sıralarından alkışlar)

BDP GRUBU ADINA HAMİT GEYLANİ (Hakkâri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan yasa tasarısının 1’inci maddesi üzerinde Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz aldım. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bilim çevreleri ve meslek odalarının da belirttiği gibi, nükleer santrallerin zararları saymakla bitmiyor. Ancak, her nedense AKP Hükûmeti bu zararı ülkeye ve halka reva görmektedir.

Her nükleer santral nükleer atık meydana getirmektedir. Nükleer atıkların ne yapılacağı konusunda ise bugün dünyada hiçbir geçerli çözüm önerisi bulunmamıştır. Bu atıklar gömülmekte veya denize atılmakta, sonuç olarak da büyük ve çözümsüz bir ekolojik tahribat meydana gelmektedir.

Nükleer santraller çok riskli ve tehlikelidir. Çernobil faciası ve ardından yaşanan felaketle gelen acılar hâlen hafızalarımızdaki tazeliğini korumaktadır.

Bir nükleer santralde sızıntı olması, çok geniş bir bölgedeki tüm canlıları radyoaktif serpintiye maruz bırakması, insanların ölmesi, kanser gibi ölümcül hastalıklara yakalanmaları, ekosistemlerinin yok olması anlamına gelmektedir.

Değerli arkadaşlar, tüm olumsuzluklarına rağmen, dünyanın hiçbir yerinde kurulum modeli olmayan bir modelle Akkuyu’da kurulacak bir nükleer santral tamamen Rusya’ya ait olacaktır. Rusya’nın sahip olacağı bu nükleer santralin tüm denetimi, ham maddesi, teknolojisi ve personeli Rusya’dan sağlanacaktır. Rusya, Türkiye’de İncirlik Üssü gibi ikinci bir üs kurarak uranyumu zenginleştirecek ve Akkuyu’yu nükleer çöplük hâline dönüştürecektir, ayrıca, dünyada hiç denenmeyen sabıkalı teknolojisine sahip olacak bir nükleer santral modelinin Türkiye’de kurulmasını da sağlayacaktır.

Değerli arkadaşlar, bir kez daha altını çizerek vurgulamak gerekirse bu Anlaşma’yla Türkiye nükleer santral sahibi hiçbir zaman olmayacaktır. Nükleer teknolojinin Türkiye’ye getirilmesi de söz konusu değildir. Yapılan iş, Rusya’dan hat çekip Türkiye’ye elektrik satılmasıyla aynı anlamı taşımaktadır. Tek farklılık Rusya’ya bedava arazi verilmesi ve satacağı elektriğe de alım garantisi sunulmaktadır. Bununla Rusya, on beş yıl boyunca yüksek fiyatlı satış garantisiyle nükleer santral sahibi yapılmaktadır.

Bu Anlaşma’da ülkemiz açısından ekonomik ve toplumsal anlamda hiçbir yarar bulunmadığını düşünüyoruz, tam aksine, milyarlarca dolarla ifade edilebilecek bir kamu zararı oluşturulacaktır.

Bakınız, bunun hukuka aykırı olduğu açılan davalarla da kanıtlanmıştır. TEK kurumunun katılımcı ihale ile Rusya’ya nükleer santral kurdurma işlemi, TMMOB’un açtığı dava sonucunda, yargının verdiği kararla adına ihale bile denilemeyecek yarışma iptal edilmiştir ama ne hazindir ki hukuka aykırılığı saptanmış olan işlemler, ihale sürecinden veya yargı denetiminden kaçırılarak devletler arası anlaşma yoluyla AKP tarafından Parlamentoya dayatılmaktadır.

Değerli milletvekilleri, bu Anlaşma Türkiye'nin enerji güvenliği açısından da ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Nükleer enerji santralinin sahibi olan Rusya, enerji kaynağını da istediği yerden temin edecektir.

Enerji alanında dışa bağımlılık oranı ise yüzde 80’lere tırmanacak ve Rusya’ya olan bağımlılık daha da giderek büyüyecektir.

Alım garantileri nedeniyle bugüne kadar oluşan kamu zararları ortadayken böylesi bir anlaşmayla nükleer santrallerden üretilecek pahalı enerjiye garanti verilmesini anlamak mümkün değildir. Üstelik, garantinin kapsamı, nükleer santralden öngörülen düzeyde elektrik üretilemezse Rusya’nın bir şekilde temin edeceği elektriği de kapsamaktadır.

Değerli arkadaşlar, daha da önemlisi Türkiye'nin yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarının değerlendirilmediği noktada bu şekilde dışa bağımlı, pahalı ve riskli bir teknolojiyle enerji üretimini kabul etmek ülkemizin yararına değildir. Bunun aksini hiç kimse iddia edemez. Türkiye’de 150-180 milyar kilovatsaat olarak hesaplanan hidrolik potansiyelinin 2009 yılı sonu itibarıyla yüzde 24’ü kullanılabilmiştir. Rüzgâr enerjisine ilişkin olarak 48 bin megavatlık potansiyel açıklanmış olmasına rağmen, 20 bin megavatlık bölümünün ekonomik olduğu düşüncesi bile işletmeye alınan rüzgâr enerji santrali kapasitesinin 1.030 megavat civarında olması önemli bir yerli ve yenilenebilir kaynağımızın henüz değerlendirilmediğini de göstermektedir.

Değerli arkadaşlar, güneş enerjisi potansiyeli de yıllık 380 milyar kilovatsaat olarak açıklanmıştır. Jeotermal ve biyoyakıt da önemli enerji kaynakları olarak sıralamada yer almaktadır. Baz yük santrali olarak görev yapmak üzere 10 milyar tonluk linyit kömür rezervi de değerlendirilmeyi beklemektedir.

Sayın milletvekilleri, nükleer teknoloji, dünyada yenilenebilir enerji kaynakları, temiz yakma teknolojisi ve pek çok çevre teknolojisinin gelişmediği dönemde dünya ülkelerinin cazip gördüğü bir teknolojidir. Uluslararası Enerji Ajansı ve ABD Enerji Bakanlığı tahminlerine göre 2030 yılında nükleer enerjinin elektrik üretimindeki payının düşmesi de beklenmektedir.

Aslında, Türkiye için enerji alanında ciddi çözüm olanakları bulunmaktadır. Nükleer enerji santralinin alternatifsiz olarak sunulması doğru ve de etik değildir. Mevcut enerji potansiyelinin değerlendirilmesi bir yana, öncelikle Türkiye’de enerji verimliliği uygulamasıyla yüzde 25 düzeyinde enerji tasarrufu olanaklı görülmektedir. Bu tasarruf gerçekleştirildiğinde, kurulacak nükleer santralden elde edilecek enerjiden çok daha fazlası çok kolay ve ucuz bir yoldan elde edilebilecektir.

Ülkemizdeki var olan santrallerin ciddi bir yenileme ve bakımdan geçirilmesi sonucunda kapasite kullanım oranlarının artırılması da enerji ihtiyacı için acil gündeme alınması gereken çözüm yoludur. Bu çerçeveye, iletim ve dağıtım hatlarındaki kayıp enerjinin azaltılmasına yönelik çalışmalar da eklenmelidir.

Değerli arkadaşlar, Türkiye toprakları  üzerinden enerji ithalatı anlamına gelen Rusya Federasyonu ile yapılan Nükleer Güç Santrali Anlaşması’nın onaylanması hiçbir şekilde kamu yararı içermemektedir. Ayrıca, yerli yenilenebilir enerji kaynakları üzerinden bir enerji stratejisi geliştirmenin de önüne geçilmektedir.

Özce anlattığımız nedenlerden ötürü bu yasaya karşı olduğumuzu belirtiyor, Genel Kurulu bir kez daha saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Madde üzerinde şahsı adına söz isteyen Şerafettin Halis, Tunceli Milletvekili. (BDP sıralarından alkışlar)

ŞERAFETTİN HALİS (Tunceli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben de sizleri saygıyla selamlıyorum.

Biraz önce Hükûmet partisinden nükleer enerjiyi savunan konuşmacının Çevre Komisyonu Başkanı olduğunu öğrendik. Tabii esasında şaşırılması gereken bir durum ama ben şaşırmadım. Bugüne kadar yaptıklarıyla alıştık, ciğeri kediye, kuzuyu kurda teslim etme konusunda çok mahir politikalar geliştirdiler. Çok daha ötesi, akçeli işlerde sicili en bozuk kişiyi hazineden sorumlu vezir yaptılar ve hazinenin kilidini verdiler, anahtarını verdiler kendilerine. Tabii, durum böyle olunca da bugün dünyada tehlike ve risk potansiyeli taşıyan böyle bir enerjiye, dünyada gelişmiş ülkelerin günden güne vazgeçtiği böyle bir enerjiye Türkiye’de ihtiyaç olduğunu sunarak böyle bir enerjiyi, nükleer santralleri ülkeye taşımak bu ülkeye bir felaketi taşımaktan başka bir anlam ifade etmez diye düşünüyorum.

Her ne kadar nükleer enerji atom bombası yapmak için başlatılmışsa da esasında 1970’li yıllarda petrol darboğazından dolayı bu enerjiye ihtiyaç duyulmuş ama akabinde tek tek ülkeler bu enerji biçiminden vazgeçmiş. Tabii, bugün, gelişmiş ülkeler bu nükleer enerji üretiminden vazgeçerken de geri kalmış ülkelere kendi teknolojilerini satıyorlar ve kendi teknolojilerini satarlarken de bilim adamı, bilim insanı adına insan eksenli değil, kapital eksenli bakan bazı akademisyenleri de kendi politikalarının hizmetine alıyorlar.

Tabii, burada “nükleer enerji” derken Çernobil’i her şeyden önce hatırlamak gerekiyor. Her ne kadar benden önce konuşan partili arkadaşım Çernobil’in ne olduğunu anlattıysa da ben önemine binaen burada bir daha tekrarlamak istiyorum.

1986 yılında Çernobil faciası patladığından dört gün sonra dünya olayı duydu. Akabinde 125 bin insan öldü, 9 milyon insan etkilendi ama o gün de yine Hükûmetin sorumsuzluğu vardı. Hükûmetin Sanayi Bakanı, Karadeniz baştan başa etkilenmiş olmasına rağmen, televizyonlar karşısında “Radyasyon bize bir şey yapmaz, radyasyon bu ülkeyi etkilemez.” diye çay yudumlamıştı ve bugün de aynı duyarsızlık var ve yine bu ülkede koli basili taşıyan sular kullanılmaması dahi rapor edilmişken bir belediye başkanı yine bardak bardak musluk suyu olduğunu iddia ettiği bir su içiyordu ama aynı belediye başkanı -ne büyük mahremiyetse- gazetecilerin bütün ısrarına rağmen kendi buzdolabının kapısını bir türlü açmamıştı.

Şimdi Avrupa’ya bakıyoruz. Avrupa’da en iyimser rakamlarla nükleer santrallerin yüzde 16 risk taşıdığı söyleniyor, en sofistike teknolojilerde bile risk oranı bunun altına düşmez diye görüşler bildiriliyor. Şimdi, böyle olunca Türkiye’de Rusya’nın yapacağı bir nükleer santralin bir Çernobil’e yol açmamasını bize kim söyleyebilir? İşte Avrupa Parlamentosunda Almanya kırk yıllık, altmış yıllık politikaları dâhilinde, programları dâhilinde çalışıyor ve “2050 yılında Almanya’da yenilenebilir enerjiye geçmek zorundayız.” diyor ve 2050 yılında mutlaka yenilenebilir enerjiye geçeceklerini programlamışlar.

Türkiye’ye bakıyoruz, Türkiye bir güneş cenneti, Türkiye bir rüzgâr cenneti, sonsuza kadar kullanılması mümkün. Bugün kaynağı tükenen enerjilere baktığımızda nükleer enerjinin kaynağı olan uranyum da bir gün tükenecek çünkü doğada en az bulunan maddelerden biri. Şimdi, kaynağı tükenen, bu kadar risk teşkil eden bir enerji üretimi noktasında bu kadar ısrarlı olmanın nedenini ben doğrusu anlamış değilim. Gelişen teknolojiler yenilenebilir enerjilerin artık daha ucuz maliyetini sağlama noktasında olanak sunuyorken böyle bir ısrarda hâlâ bulunmak çok doğru değil diye düşünüyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun.

ŞERAFETTİN HALİS (Devamla) – Kaldı ki nükleer santrallere elli yıllık bir ömür biçiliyor ve sonuçta, kalan atıkların, radyasyon taşıyan atıkların iyi muhafaza edilmesi, korunması, büyük külfetlere, büyük maliyetlere yol açıyor. Yani burada maliyeti, getirisi götürüsünden çok daha az olan, külfetli bir iş yapılmış oluyor ve dünya içinde binlerce yıl, yüz binlerce yıl bela olabilecek bir tehlikeyi bağrında barındıran bir dünya bırakıyor.

Ben nükleer enerjiye karşı olma umudunu taşıyorum ve bu umudumu yaşatmaya devam etmeye çalışıyorum ve hepinizi saygıyla selamlıyorum tekrardan. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Şahsı adına söz isteyen Şaban Dişli, Sakarya Milletvekili. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

ŞABAN DİŞLİ (Sakarya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 538 sıra sayılı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyetinde Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı’nın 1’inci maddesi üzerine şahsım adına söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, konuyla ilgili daha önceki konuşmaları mümkün olduğunca tekrarlamadan bazı tespitlerde bulunmak istiyorum. Öncelikle, Türkiye olarak bu nükleer teknolojinin Türkiye’ye gelmesine uzun süredir gayret gösteriyoruz. Yine, ülkemizin enerji arz güvenliği uzun yıllardır siyaset, akademi ve iş dünyasında tartışılmaktadır. Enerji fiyatlarındaki artış, talepteki artış, mevcut enerji üretimimizde doğal gaz bağımlılığı gibi sorunlar tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de enerji güvenliği konusunda kaygılarımızı artırmış ve bizleri yeni arayışlara yönlendirmiştir. EPDK’ya göre enerji fiyatları artışını hepimiz biliyoruz. Enerji talebindeki artış EPDK’ya göre 2000-2007 yılları arasına baktığımızda, bizi, dünyada en hızlı talep artışı yaşanan Çin’den sonra ikinci ülke konumuna getirmiştir. Elektrik kurulu gücümüze baktığımız zaman da mevcut kurulu gücümüzün yüzde 32,4’ü doğal gaz, yüzde 32,5’i hidroelektrik, yüzde 18’i linyit ve geri kalan yüzde 17 petrol türevi, fuel-oil, ithal kömür, rüzgâr gibi değişik enerji kaynaklarından oluşmaktadır. Bu kapsamda, 18 Mayıs 2009 tarihli Yüksek Planlama Kurulu kararında Elektrik Enerjisi Piyasası ve Arz Güvenliği Stratejisi Belgesi’nde nükleer güç santrallerinin elektrik üretimi içerisindeki payının 2020 yılına kadar en az yüzde 5 seviyesine ulaşması ve uzun dönemde daha da arttırılması öngörülmüştür. Çünkü ülkemizin elektrik üretim kapasitesi projeksiyonuna baktığımızda, talep ve arz gelişimi 2009-2018 yılları göz önüne alındığında, 2015’ten itibaren Türkiye’nin enerji darboğazına gireceği öngörülmektedir.

Dünyada nükleer enerji teknolojisine sahip ve bu teknolojiyi ihraç edebilen az sayıda ülke bulunmaktadır: Amerika, Fransa, Rusya, Kanada, Japonya, Güney Kore gibi. Rusya bu alanda önemli üretici ve işleticiler arasındadır. Rusya nükleer teknolojisi şu anda 10 ülkede 72 adet santralde kullanılmakta veya yeni santral inşasında kullanılacaktır. Bildiğimiz gibi, dünyadaki tüm üreticiler davet edilmek suretiyle başlatılan ihale sürecine sadece Rusya Federasyonu’na ait şirket teklif vermiş, daha sonra ihale iptal edilence Rusya Federasyonu ile ikili görüşmeler sonucu hükûmetler arası anlaşma imzalanmasına karar verilmiştir.

Türkiye ile Rusya Federasyonu arasındaki ilişkiler ve iş birliği 1990’lı yıllardan itibaren önemli gelişmeler kaydetmiş, 2004 yılı Aralık ayında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı tarafından imzalanan ortak deklarasyonda belirlenen çok boyutlu güçlendirilmiş ortaklık hedefi temelinde geliştirilmektedir. Ayrıca bu deklarasyonda ilişkilerin yeni bir aşamaya doğru ilerlemesi ve dostluğun ve çok boyutlu ortaklığın daha da derinleştirilmesi hususunda mutabakata varılmıştır.

Dış Ticaret Müsteşarlığımızın son verilerine göre, Rusya’daki yatırımlar, Türk yatırımları 5,6 milyar doları, müteahhitlik projeleri ise 29 milyar doları aşmıştır.

Yine Dış Ticaret Müsteşarlığının son verilerine göre, Rusya’ya ihracatımız 6,5 milyar doları, Rusya’dan ithalatımız ise yaklaşık 32 milyar doları bulmaktadır. Rusya Federasyonu yetkilileriyle ikili ilişkiler çerçevesinde yapılan son görüşmelerde 100 milyar dolar ticaret hacmi hedeflenmiştir.

Sonuç olarak Türkiye’de elektrik üretimi amacıyla kurulması tasarlanan nükleer santrallerle ilgili ilk etütler 1967-1970 yılları arasında yapılmış, bu tarihten itibaren, daha önce de söylendiği gibi, nükleer santral tesisine ilişkin çeşitli yöntemler denenmiş ancak muvaffak olunamamıştır. Yarışma sürecinin iptali akabinde, Rusya Federasyonuyla devam eden ilişkiler sonucunda nükleer anlaşma iki ülke arasında imzalanmıştır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sözlerinizi tamamlayınız lütfen.

ŞABAN DİŞLİ (Devamla) – Teşekkür ederim Başkanım.

Dünyada nükleer enerji teknolojisine sahip az sayıda ülke bulunduğunu söylemiştim. Rusya Federasyonu, bu alanda önde gelen üretici ve işleticiler arasındadır, elektrik üretimi tecrübesinde önemli bir pay sahibidir. Dünyadaki tüm tedarikçilere açık olarak yapılan son yarışma sürecinde de tek teklifi veren Rusya Federasyonuna ait şirket olmuştur.

Bu çerçevede bu anlaşmanın ülkemize hayırlar getirmesini diliyor, bu duygu ve düşüncelerle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Madde üzerinde on dakika süreyle soru-cevap işlemi yapılacaktır.

Beş dakika soru sorma süresidir.

Sayın Köse, Sayın Yıldız, Sayın Tütüncü, Sayın Ağyüz, Sayın Işık, Sayın Yaman, Sayın Paksoy, Sayın Özbolat, Sayın Akcan ve Sayın Şandır sisteme girmişlerdir.

Sayın Köse, buyurun.

ŞEVKET KÖSE (Adıyaman) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakanım, kamuoyunun tüm tepkilerine rağmen yaptırmayı planladığınız nükleer santrallerin işletilmesiyle ortaya çıkacak nükleer atıkların bertarafına ve bu atıkların depolanmasına ilişkin planlamalar yapılmış mıdır? Ayrıca hangi yöntemlerin uygulanması öngörülmektedir?

Sayın Bakanım, ikinci olarak, size basit bir soru sormak istiyorum: Aynı santral için aynı şirket, Türk tarafının hiçbir mali katkısı olmamasına karşın, ne olmuştur da önce 21,16 sent/kilovatsaat, daha sonra 15,45 sent/kilovatsaat ve nihayet 12,35 sent/kilovatsaatlik bir teklif vermiştir? Nedenini açıklar mısınız?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Yıldız…

HÜSEYİN YILDIZ (Antalya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, Akkuyu’da yapılacak olan 4.800 megavat nükleer enerji santralinin dünyadaki benzerlerinin maliyeti ne kadardır? Ülkemize kaça mal olacaktır?

Kurulacak santralden alınacak enerjinin kilovatsaati kaç sent olacaktır? Avrupa’daki nükleer enerji santralleri enerjinin kilovatsaatini kaça satmaktadır?

Mevzubahis şirket, gelişmiş Avrupa ülkelerinde nükleer enerji santrali yapmış mıdır?

Nükleer enerji santrali yapım ihalesine sizce niçin fazla katılım olmamıştır? Firmalar Türkiye’deki nükleer enerji yapımı için neleri eksik bulmuştur da katılım az olmuştur?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Tütüncü…

ENİS TÜTÜNCÜ (Tekirdağ) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakanımız, Hükûmetiniz 2007 yılında nükleer santrallerle ilgili bir yasa çıkardı, sanırım 5710 sayılı Yasa. Bu Yasa’ya göre, seçilecek, kurulması düşünülen nükleer santral tipinin önce, kuracak şirketin ait olduğu ülkede kurulması şartı ve en az beş yıl orada kullanılmış olması şartı getirildi. Şimdi, bu anlaşmayla Türkiye’de kurulacak, seçilen santral tipi Rusya’da kurulmuş mudur? Rusya’yı geçtik, herhangi bir ülkede kurulmuş mudur?

İkinci sorum da: Proje şirketi, nükleer santralin söküm ve atık yönetiminden sorumlu tutulmuştur…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Ağyüz

YAŞAR AĞYÜZ (Gaziantep) – Teşekkür ederim.

Nükleer santral ihalesini daha önce süre uzatarak sürüncemede bıraktınız, sonra yargı kararı çıkınca yeniden ihale etme kararı verdiniz. Şimdi, bu ihale sözleşmesinde Danıştayda iptal edilen gerekçeler yerine getirilmiş midir, onlara uygun mudur?

Bir de adı geçen reaktörlerin kurulduğu -aktif olan, çalışır vaziyette- hiçbir ülke var mıdır?

Bir de yüzde 5 için bu kadar büyük erozyon, bu kadar büyük tahribat, turizm alanının mahvolması, HES’ler gibi tahribat yapmak, değer mi? Onu bilmek istiyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Işık…

ALİM IŞIK (Kütahya) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Bakan, Anlaşma’nın proje finansmanıyla ilgili 9’uncu maddesinde, Rus tarafının projede kullanılmak üzere Rus menşeli malların, iş ve hizmetlerin alınması için tercihli şartlarıyla finansman sağlayacağı hükmü yer almaktadır. Yani burada Rus menşeli mallar, iş ve hizmetler öne çıkarıldığına göre, bu projede Türk şirketlerinden herhangi bir mal ya da hizmet alımı olabilecek midir bu hükme göre?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Yaman…

M. NURİ YAMAN (Muş) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Bakanım, Nükleer Karşıtı Platformun bu santralin yapılmaması için size sundukları 170 bin imzaya karşın -bugün de tekrarlandı- buna ilişkin ne tür bir işlem yapacaksınız?

İkincisi: Akkuyu ve Sinop’taki bu iki nükleer santral dışında, bu projeler dışında Türkiye’nin başka bir yerinde alternatif bir nükleer santral yapmayı, daha doğrusu başka bir yere de bir nükleer bomba koymayı düşünüyor musunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Yaman.

Sayın Bakan, buyurun.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; isterseniz, müsaade ederseniz sondan başlayayım.

Biz Türkiye’nin hiçbir yerine nükleer bomba koymayı düşünmüyoruz. Öncelikle nükleer santrallerin yapımıyla nükleer bombanın eş değer olmadığını bir kısım tezat cümlelerin de ışığı altında aktarmak istiyorum.

Şimdi, partilerimiz, temel enerji politikalarında nükleer güç santrallerine karşı olmadıklarını söylediler ve ben bunun sevindirici bir gelişme olduğunu söyledim. Ancak, şimdi usulü ister hükûmetler arası anlaşma isterse ihale isterse yarışma süreci, hangisi olursa olsun sonuçta bir yere nükleer santral yapılacaksa bunun adını bomba koymak herhâlde bu temel politikayla çelişir diye düşünüyorum. Öncelikle bunun kendi içinde bir vuzuha kavuşturulması, bir açıklığa kavuşturulması gerektiği kanaatindeyim. Partilerin kendi içerisinde bunu tekrar bir değerlendirmesi lazımdır diye düşünüyorum.

Şimdi, değerli arkadaşlar, bakın, birkaç tane konuyu art arda işlemek istiyorum. Bunlardan bir tanesi biz kıyılarımızda nerede bir enerjiyle alakalı yatırım yapmak istiyoruz, bununla alakalı bir itiraz yükselmeye başladı. Bunların bir kısmının gerekçesi haklı olabilir ama tamamının haklı olmadığını peşinen söyleyebilirim. Sebebi: Türkiye’nin üç tarafı denizlerle çevrili diye her zaman övünürüz, 8.484 kilometre kıyısı vardır Türkiye'nin. Bu nükleer güç santralleriyle alakalı konudan bahsederken bunun kıyıya olan eni, yani bütün kıyı cephesi 8 ila 10 kilometreyi geçmiyor, hatta bu nükleer santralin yapılabilmesi için 5 kilometre dahi bizim için yeterli. Şimdi, 46 tane, enerji üretim merkezleriyle alakalı bir konuyu gündeme getirdiğimizde ne tesadüftür ki bunların her birisi badem gözlü oluyor. Yani 8.484 kilometrelik -yaklaşık 8.500 kilometre diyelim- kıyının toplamı 60-70 kilometrelik dahi kıyı oluşturmayacak, bununla alakalı her birimde itiraz var. Ben bunun o zaman farklı bir saikayla, farklı bir gerekçeyle yapıldığına inanırım.

Bugün turizm diyorsunuz -biraz sonra örneğini vereceğim- dünyada en fazla turist alan şehir Paris ve Londra olarak belirlenmiş durumda turizm şirketleri tarafından. 35 kilometre ilerisinde nükleer güç santrali var Paris’in. Lütfen, Paris’e de o zaman turist olarak gitmeyin.

Bunun dünyada dört tane büyük örneği vardır turizm merkezlerinin yanında, 150 kilometre yanında, 80 kilometre yanında, hatta piknik alanları vardır Japonya’da, 8.600 megavatlık nükleer güç santralinin yanında piknik alanı vardır, çocuklar orada piknik yaparlar.

Şimdi, değerli arkadaşlar, bilgi kirliliğine ihtiyaç hissetmeksizin de bu meseleleri açıklayabiliriz, vatandaşlarımıza bunlarla alakalı doğru bilgiler verebiliriz. Nükleer güç santrallerini yapmak yalnızca enerji üretimi yapmak anlamına gelmez. Bakın, bugün bir şehirde bir traktör fabrikası kuruluyor, bir araçla alakalı fabrika kuruluyor, gittim, sordum, kaç tane parçadan oluşuyor diye, en gelişmiş araba, cıvataları, perçinleri dâhil 10.200 parçadan oluşuyor, nükleer güç santralleri 515 bin parçadan oluşuyor. Bir şehirde kurulan traktör fabrikasının 215 tane sanayi kuruluşunu tetiklediğini ve tahrik ettiğini bilmemiz lazım. Bugün nükleer güç santralleriyle alakalı ne kadar yerlidir derseniz, şu kadar yerlidir, ben ezbere bir şey söyleyeyim, ne kadar yapabiliyorsak o kadar yerlidir. Bugün 550 tonluk tek parça malzemeden, tek parça dökümden yapılan türbin jeneratör vardır, bunu 56’lık nervürlü malzemeden betonun içerisine konulan demir donatı vardır. Güney Kore 1973 yılında buna başladığında, iğneden ipliğe, perçinden cıvataya varıncaya kadar hepsini ithal olarak aldı. 2 bin tane elemanını yurt dışına gönderdi, iki yıllığına gönderdi, iki yıl sonra 2 bin elemanını tekrar geri çekti.

NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Biz kaç kişi göndereceğiz?

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Bunları da anlatacağım.

Yani nükleer güç santralleriyle alakalı konuşabilecek, muhatap olabilecek, o bilgilerin üzerine bilgi oturtabilecek 2 bin kişi yetiştirdiler.

Ben, bununla alakalı özellikle Hacettepe mezunlarından oluşan nükleer fizikçilerimizin bir derneği var, o derneğin yöneticilerini toplantıya çağırdım, “Arkadaşlar, kaç tane üyeniz var?” dedim, “250 tane üyemiz var.” dediler, “250 tane de üye olmayan arkadaşımız var.” dediler. “Bu arkadaşlar ne yapıyorlar şu anda?” dedim, bir kısmı, yalnızca meslekleriyle alakalı olanlar…

BAŞKAN – Sayın Bakan, süreniz tamamlanmıştır, sözlerinizi toparlayınız.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Bilgi versin Sayın Başkan.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Sayın Başkanım, bu konuda eğer biraz müsamaha gösterirseniz birkaç şey anlatacağım.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkanım…

BAŞKAN – Buyurun.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) - Ama bunun bir usulü var. Bu konuda kürsüden bilgi versin efendim.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Hay hay.

Geçeyim oraya.

BAŞKAN – Ben uyarmak zorundayım sayın milletvekilleri.

Buyurun Sayın Bakan.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Sayın Başkanım, müsaade ederseniz kürsüye de geçebilirim.

BAŞKAN – Hayır, buyurun, yerinizden konuşun.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – 500’e yakın nükleer fizikçi ve nükleer mühendisimiz var. Sırf bu dalla alakalı yetiştiren bir tane üniversitemiz var, Hacettepe. İstanbul Teknik Üniversitesi ve ODTÜ yüksek lisans programları ve doktora programları veriyor. Bütün hepsini topladığımızda dahi kendi meslekleriyle uğraşabilen nükleer fizikçi ve nükleer mühendis sayımız son derece az. Ama ben şuna inanıyorum: Bundan önceki ihale denemelerinde, yarışma denemelerinde birçok beynimiz… Çok önemli beyinler şu anda yurt dışında bulunuyorlar, Kanada’da, Avusturya’da, Avrupa’da, Amerika’da birçok yerde bulunuyorlar.

Ben şuna inanıyorum değerli arkadaşlar: Eğer biz bunu harekete geçirirsek şu anda sosyal faydasını, sosyal katkısını hesap etmediğimiz, açıkça söylüyorum, bunu fiyata tahvil edemediğimiz birçok faydayı teknoloji atlayarak yaşayacağız.

Güney Kore hikâyesine kısaca devam edeyim.

Güney Kore, 1973 yılında aldığı iğneden ipliğine kadar bütün nükleer güç santralleriyle alakalı parçalarının şu anda yüzde yüzünü kendisinin yaptığı bir bölüme geçti ve sekiz tane inşaatını devam ettirdiği nükleer güç santrali var.

Değerli arkadaşlar, Türkiye'nin bütün zenginliği, arazisiyle, kıyısıyla, turizmiyle, enerji kaynaklarıyla, hepsi bizim. Burada herhangi bir kıskançlığa, herhangi bir kaygıya girmemize gerek yok. Nükleer güç santralleriyle alakalı… Nükleer santralin oturduğu yer 10 dönüm, biliyor musunuz arkadaşlar? 10 dönüm, 10 dönüm.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Kapattığınız yer dört tane koy.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Sayın Başkanım, bütün çevresiyle beraber bizim Akkuyu’da 40 dönümden bahsediyoruz.

Bakın, ben bir şey söyleyeceğim.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Bakanım…

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Müsaadenizle bir şey söyleyeceğim.

Değerli arkadaşlar…

KADİR URAL (Mersin) – Sayın Bakanım, siz bilmiyorsunuz o zaman orayı.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Kusura bakmayın, bütün ayrıntılarıyla biliyorum.

KADİR URAL (Mersin) – Beraber gidelim Sayın Bakanım oraya.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Bütün ayrıntılarıyla biliyorum.

Değerli arkadaşlar, bakın bir şey anlatacağım.

8.500 kilometrelik kıyıda bir türlü …

KADİR URAL (Mersin) – Gidelim beraber oraya o zaman Sayın Bakanım.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Hep beraber gideceğiz tabii ki.

8.500 kilometrelik kıyıda Türkiye, enerji kaynaklarıyla alakalı ithal kömürde, yerli kömürde, Akçakoca’da, Sinop’ta, Karadeniz’de bir türlü yer bulamamaktadır.

Değerli arkadaşlar, bu doğru bir şey mi? Bakın, yerli kaynakları harekete geçireceğiz diye her birimizin ortak fikri var ve bu doğru bir fikir, iktidarıyla muhalefetiyle hepimiz destekliyoruz. Bırakın da kardeşim, orada 5 kilometrelik yerde rahat çalışsın adam.

BAŞKAN – Sayın Bakan, lütfen toparlayınız.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Sayın Başkanım…

BAŞKAN – Diğer maddelerde söz isteme hakkınız var efendim.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Hoşgörünüze teşekkür ediyorum. Yalnız, nükleerin geneliyle alakalı konuda daha geniş bilgi verebileceğim bir süre bulursak müteşekkir olurum efendim.

BAŞKAN – Tamam, teşekkür ederim.

KADİR URAL (Mersin) – Sayın Bakanım, oranın Belediye Başkanı şu an telefonda “Sayın Bakan bilmiyor.” diyor. Sayın Bakanım, Belediye Başkanı telefonda “Yanlış bilgi veriliyor Sayın Bakana.” diyor. “Sayın Bakana yanlış bilgi veriliyor.” diyor. Beraber gidelim Sayın Bakan…

BAŞKAN – Soru-cevap işlemi tamamlanmıştır.

Sayın milletvekilleri, 1’inci madde üzerinde aynı mahiyette 3 önerge vardır; önergeleri birlikte işleme alacağım ve istemleri hâlinde önerge sahiplerine ayrı ayrı söz vereceğim.

İlk önergeyi ve aynı mahiyetteki diğer önergelerin imza sahiplerini okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 538 Sıra Sayılı Kanun Tasarısının 1 inci maddesinin tasarı metninden çıkartılmasını arz ve teklif ederiz.

 

Pervin Buldan

Akın Birdal

M. Nezir Karabaş

 

Iğdır

Diyarbakır

Bitlis

 

Hamit Geylani

Hasip Kaplan

Şerafettin Halis

 

Hakkâri

Şırnak

Tunceli

İkinci önergedeki imza sahipleri:

 

 

 

 

Mehmet Ali Susam

Şevket Köse

Ali Koçal

 

İzmir

Adıyaman

Zonguldak

 

Suat Binici

Hüsnü Çöllü

 

 

Samsun

Antalya

 

Üçüncü önergedeki imza sahipleri:

 

Prof. Dr. Alim Işık

Yılmaz Tankut

Necati Özensoy

 

Kütahya

Adana

Bursa

 

Kadir Ural

Behiç Çelik

Akif Akkuş

 

Mersin

Mersin

Mersin

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

DIŞİŞLERİ KOMİSYONU SÖZCÜSÜ ABDULLAH ÇALIŞKAN (Kırşehir) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Hükûmet katılıyor mu?

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI TANER YILDIZ (Kayseri) – Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Evet, önerge üzerinde söz isteyen?..

Mehmet Ali Susam İzmir Milletvekili.

Buyurun Sayın Susam.

MEHMET ALİ SUSAM (İzmir) – Sayın Bakan, değerli milletvekilleri, beş dakikalık, önerge üzerine konuşmada çok fazla şeye değinme fırsatımız yok. Ancak, bu kanun, gerçekten, Enerji Komisyonundan pas geçilerek Dışişleri Komisyonunda uluslararası anlaşma çerçevesi içerisinde önünüze getirildi. Bu anlamıyla ciddi bir eleştiriye tabi tutmak hakkımızdır.

Değerli arkadaşlar, Türkiye’de -az önce konuşuldu- burada grubu bulunan partilerden çoğunluğu nükleere karşı değil ama bunu şöyle değerlendirmemek lazım: “Öncelikle Türkiye iyi bir enerji politikasına sahip ve Türkiye’de sekiz yıldır ülkeyi yöneten AKP İktidarı enerjide Türkiye'nin var olan kaynaklarını doğru kullandı, elektrik iletim kanallarındaki kayıp ve kaçağı önledi, Türkiye’de acilen nükleer enerjiye ihtiyaç doğdu, bunu da bir Rus firmasına yaptırması gerekiyor, hemen yaptırsın.” Böyle bir durum yok. Öncelikle, bir yanlışın altını çizelim.

Türkiye’de, bakın, arkadaşlar, 10 bin megavat rüzgâr enerjisi kaynağı var, bin megavatlık yatırım yaptınız; jeotermalin yüzde 4’ü kullanılıyor; hidrolik kaynakların yüzde 30’u kullanılıyor ve Türkiye, devlet olarak bu kendi kaynaklarına yatırım yapmıyor. Bu yatırımı yapmayan…

ERTEKİN ÇOLAK (Artvin) – Karşı çıkıyorsunuz…

MEHMET ALİ SUSAM (Devamla) -  Hiç kimse karşı çıkmıyor. Siz yatırım yapmıyorsunuz, kaçıyorsunuz nükleer enerjiye. Bu nükleerle elde edeceğiniz toplam enerji miktarı, kayıp kaçakta yüzde 3 kazanç sağlayın, onu karşılayacak. Bunu yapmak için de yatırım yapmaya, teknoloji geliştirmeye, enerjide verimliliği sağlamaya ve teknolojik kullanımla enerji kullanımında tasarruf yapmaya yeter.

Biz bu yasaya niye karşıyız? Zamanım az olduğu için size okuyacağım. Bakın, arkadaşlar, 2007 yılında buraya nükleer enerjiyle ilgili nükleer güç santrallerinin kurulmasına ilişkin bir kanun getirdiğinizde, size “Nükleer santral kurulma kanunu getirmeyin, nükleer kanunu getirin, altyapısını sağlayın. Bu kanunla ilgili altyapıyı sağlayıp bunun koşullarını getirdikten sonra, nükleer santrali de bu ülkeye yapabiliriz.” dedik.

Niye karşı olduğumuzu söyleyeyim: Nükleer santral yasası ve ikinci mevzuat yeterli teknik hazırlığı yapılmadan bu yasa gündeme getirilmiştir; bir.

İki; Türkiye’de nükleer santral yasası vardır 2007’de çıkardığımız, ama nükleer enerji yasası yoktur. Ne demek nükleer enerji yasası olmaması? Nükleer santrale sahip olan ülkelerde kamu kurumları tarafından yapılan ve işletilen nükleer santraller için ciltler dolusu kural vardır, lisanslama ölçütleri vardır, işletici kurumlarda bağımsız dış denetim mekanizmaları vardır, bir nükleer kazada neler olacağı belirlenmiştir, insanlar eğitilmiştir, radyasyona karşı eğitimler alınmıştır. Türkiye’de bunların hiçbiri yapılmadan “Ben illa ki Mersin Akkuyu’da bir nükleer santral yapacağım.”

Ne kadar tasarruf yapacaksın, ne kadar enerji yapacaksın? Yapacağın şey, Türkiye’de kurulu güç santralleri içerisinde, Akkuyu’daki santral sonucunda 4.800 megavat enerji elde edeceksin. Peki, Türkiye’deki hidrolik ve kömür kaynaklarını kullandığın zaman toplam ne kadar megavat elektrik elde ediyorsun? 48 bin megavat. Bunları kullanmış mısın? Hayır, kullanmamışsın. Az önce söyledim işte, daha hidroliğin yüzde 30’unu kullanıyorsun.

Değerli arkadaşlar, o zaman bu acelecilik niye? Verilmiş bir sözünüz, girilmiş bir taahhüdünüz mü var? Yaptığınız anlaşma…

LÜTFİ ÇIRAKOĞLU (Rize) – Millete verilmiş sözümüz var: Memleketi kalkındırmak.

MEHMET ALİ SUSAM (Devamla) – Millete verilmiş sözünüz, Türkiye’yi elektriksiz bırakmamak, Türkiye'nin kaynaklarını kullanmak, Türkiye'nin doğal, yenilenebilir enerjisinin kanununu çıkarmak. Niye yenilenebilir enerji kanununu buraya getirmiyorsunuz? Neden bundan kaçıyorsunuz? Bir yıl önce çıkardık bu kanunu. (CHP sıralarından alkışlar)

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen sözlerinizi tamamlayınız Sayın Susam.

MEHMET ALİ SUSAM (Devamla) – Bir yıl önce, Komisyonda, yenilenebilir enerjiyle ilgili olarak gece gündüz çalıştık, kanunu hazırladık, bir yıldır tutuyorsunuz. Petrol lobilerinin korkusundan bu yasayı buraya getirmediniz, nükleeri getirmeye çalışıyorsunuz. Kalkmış, ondan sonra da laf atıyorsunuz.

Değerli arkadaşlar, onun için, burada çok açık söylüyorum, Sayın Bakanı da uyarıyorum: Sayın Bakan, enerji politikalarında dikkatle Türkiye'nin yenilenebilir enerjisine, Türkiye'de enerji kayıp ve kaçağına, Türkiye'nin hidrolik kaynaklarına, rüzgâr enerjisine, jeotermal enerjisine sahip çıkan bir enerji politikasıyla ve enerji çeşitlendirilmesinde nükleerin altyapısını oluşturan bir nükleer yasası çıkardıktan sonra, Türkiye'de devletin denetiminde bir nükleer politikasını ve yatırımını yapmaya özen göstermek zorundasınız. Yoksa Rusya’ya teslim edilmiş, Türkiye topraklarında yüzde 100 Rusya’nın kurduğu bir şirketle nükleer santral yapmak…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Susam.

MEHMET ALİ SUSAM (Devamla) – Bitti mi efendim?

BAŞKAN -  Bitti efendim, heyecanınızdan bilemediniz, bitti.

MEHMET ALİ SUSAM (Devamla) – Peki, çok teşekkür ediyorum Sayın Başkan. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN -  Teşekkür ediyorum.

Önerge üzerinde Milliyetçi Hareket Partisinden söz isteyen Akif Akkuş, Mersin Milletvekili.

Buyurun. (MHP sıralarından alkışlar)

AKİF AKKUŞ (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine  ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşma’nın 1’inci maddesi üzerine verdiğimiz önergeyle ilgili olarak söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, günümüz dünyası, gerçekten, enerjiye çok büyük bir ihtiyaç içerisinde. Bir ülkenin gelişip kalkınabilmesi için, ileriye doğru adımlar atabilmesi için sanayinin geliştirilmesi lazım. Bunun için de enerji gerekli ve on sene önce Türkiye'nin tükettiği enerjiye baktığımız zaman, bugünkünün aşağı yukarı üçte 1’i kadardı ama bugün 200 milyar kilovatsaate yaklaşmış bulunmaktadır. Dolayısıyla gün geçtikçe ülkemizin enerjiye olan ihtiyacı artmaktadır. Bu yüzden de 1970’li yılların başında dünyanın her tarafında klasik enerji üretim santrallerinin yerine nükleer santraller düşünülmüş ve bu bağlamda da Akkuyu’da bir yer tahsisi yapılmış ve ihaleye çıkartıldı bu, proje ihalesine çıkartıldı. Dolayısıyla bir kısım arkadaşlarımız oraya tayin edildiler mühendis olarak, işletmeci olarak ve bunların bugün bir kısmı maalesef herhangi bir görev üstlenmeden, herhangi bir görev yapmadan emekli oldular, gittiler. Dolayısıyla bu birkaç defa ihaleye çıkartıldı ama ihaleler her seferinde feshedildi ve işte bugüne kadar gelmiş bulunuyoruz.

Şunu demek istiyorum değerli arkadaşlar: Yani dün gerçekten Türkiye'nin ihtiyacı olan elektriği nükleer santrallerden elde etmek önemli bir olaydı, bugün de mutlaka önemlidir, Türkiye'nin ihtiyacı çok ancak biraz önce konuşan arkadaşlarımız belirttiler, ülkemizde aşağı yukarı 160 milyar kilovatsaat hidroelektrik enerjisinden istifade ile elektrik üretilmesi mümkün ama bugün bunun tamamı kullanılmış değil. Dolayısıyla biz bir taraftan bunları kullanırken, bir taraftan da nükleer santraller de olsa kendi elemanlarımızla, kendi yetiştirdiğimiz mühendislerimizle bu santralleri kurma aşamasına gelmeliyiz.

Ben, gerçekten, 1974 yılında, Akkuyu’ya santral kurulması için bazı tartışmalara, konuşmalara da katıldım, burada taraftar olduğumu da belirttim ama bugün bakıyorum ki bu taraftarlığımı önemli ölçüde değiştirdim. Niçin değiştirdim? Çünkü Akkuyu, o zamanlar tenha bir yerdi, nüfus bakımından gerçekten fazla nüfus bulunmamakta idi ama bugün bakıyoruz, o günkü nüfus ile bugünkü nüfus arasında 7 kat fark var artış tarzında.

Yine, o bölgede tarım alanları çok fazla değildi. Bugün tarım alanları da yine 5-6 misli artmış durumda. Yani orada Türkiye'nin ihtiyacı olan birtakım ürünler üretiliyor ve Türkiye'nin her tarafına gönderiliyor.

Bunun yanında, turizm açısından da birtakım gelişmelerin yaşandığını görüyoruz bu bölgemizde. Dolayısıyla bütün bunları bir araya getirdiğimiz zaman, bu santralin burada kurulmasının bugün için uygun olmadığı kanaatindeyim.

Tabii, ben, teknik konular üzerinde fazla da durmak istemiyorum, arkadaşlarım belirttiler, o teknik konular üzerinde durdular ve neler olduğundan bahsettiler.

Ancak, iktidar milletvekillerinden bir arkadaşımız konuşurken dedi ki: “20 milyar dolar para yatıracak Rusya. Elbette ki bunu, tabii, faizlendirdiğimiz zaman, bu… On beş sene sonra yahut en erken on sene sonra elektrik satmaya başlayacak. Neticede, o zamana kadar bu paranın değeri de artacak.” Ancak burada bir hesap…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun.

AKİF AKKUŞ (Devamla) – Diyor ki: “4.800 megavat gücündeki bir kurulu gücün…” 8 bin saat/yıl olarak düşünüyor ve 12,35 sentten sattığında on beş yıl boyunca, tam tamına 71 milyar dolar kazanıyor. Tabii, bu süre zamanla uzatılacak, yani hemen, “On beş sene doldu, sen çekil git.” denmeyeceği için uzatılacak. Bu defa, altmış yıla kadar uzadığını düşünelim bu zamanın, 285 milyar doları Rusya cebine koyacak, götürecek.

Değerli arkadaşlar, bundan dolayı da bu 1’inci maddenin, yani santral kurulma ilkelerini belirleyen 1’inci maddenin tamamen kaldırılmasını istiyoruz ve yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Aynı mahiyetteki önergeler üzerinde Barış ve Demokrasi Partisi…

M. NURİ YAMAN (Muş) – Gerekçe okunsun Sayın Başkan.

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

Gerekçe:

Söz konusu anlaşma ile Rusya, Türkiye’de bedavaya verilen arazi üzerinde, 15 yıl boyunca yüksek fiyatlı satış garantisiyle nükleer santral sahibi yapılmaktadır. Bu anlaşmanın ülkemiz açısından ekonomik ve toplumsal anlamda hiçbir yararı bulunmadığı, tersine milyarlarca dolarla ifade edilebilecek bir kamu zararı oluşacağı görülmektedir. Bu anlamda verilen alım garantisi, nükleer santralden öngörülen düzeyde elektrik üretilemezse Rusya’nın herhangi bir şekilde temin edeceği elektriği de kapsamaktadır. Alım garantileri nedeniyle bugüne kadar oluşan büyük kamu zararları biliniyorken, nükleer santralden üretilecek pahalı enerjiye böyle kapsamlı bir garanti veren bir anlaşma yapılmamalıdır. Enerji güvenliği açısından da ciddi tehdit oluşturan bu anlaşmaya göre nükleer enerjinin sahibi olan Rusya, enerji kaynağını istediği yerden temin edebilecektir. Bunun neticesinde ülkemizin Rusya’ya olan bağımlılığı daha da yükselecek ve enerji alanında dışa bağımlılık oranımız yüzde 80’lere çıkacaktır. Ayrıca nükleer enerji üretiminde ortaya çıkan atıkların depolanması ve yok edilmesi konusu da ciddi bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.

Ülkemizde yerli enerji kaynaklarının tamamı kullanılmıyorken veya yenilenebilir enerji kaynaklarının değerlendirilmesi konusunda yeterli adımlar atılmamışken, bu anlaşmayla dışa bağımlı, pahalı ve riskli bir teknolojiyle enerji üretimini kabul etmek mümkün değildir.

BAŞKAN – Aynı mahiyetteki önergeleri oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler…

KADİR URAL (Mersin) – Karar yeter sayısı istiyorum.

BAŞKAN – Arayacağım.

Kabul etmeyenler…

Sayın milletvekilleri, karar yeter sayısı vardır, önerge kabul edilmemiştir.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Madde kabul edilmiştir.

Birleşime on beş dakika ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 23.25

 

YEDİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 23.44

BAŞKAN : Başkan Vekili Sadık YAKUT

KÂTİP ÜYELER: Yaşar TÜZÜN (Bilecik), Harun TÜFEKCİ (Konya)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 134’üncü Birleşiminin Yedinci Oturumunu açıyorum.

538 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Komisyon ve Hükûmet yerinde.

2’nci maddeyi