|
DÖNEM: 23 CİLT: 37 YASAMA YILI: 3 TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ TUTANAK DERGİSİ 39’uncu
Birleşim 27 Aralık 2008 Cumartesi İ Ç İ N D E K İ L
E R I. - GEÇEN TUTANAK ÖZETİ II. - KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE
KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER A) Kanun Tasarı ve
Teklifleri 1.- 2009 Yılı
Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu
(1/656) (S. Sayısı: 312) 2.- 2007 Yılı Merkezi Yönetim
Kesin Hesap Kanunu Tasarısı ile Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki İdare ve
Kurumların 2007 Bütçe Yılı Kesin Hesap Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildirimi
ve Eki Raporlarının
Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/622, 3/521) (S. Sayısı: 313) III. - AÇIKLAMALAR 1.- İstanbul Milletvekili
Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in,
konuşmasında, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın sözlerini yanlış yorumladığı
iddiasıyla açıklaması 2.-
Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Cemil Çiçek’in, konuşmasında, kullandığı bir cümleyi yanlış yorumladığı
iddiasıyla açıklaması IV. - OYLAMALAR 1.- 2009
Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın oylaması 2.- 2007
Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın oylaması I- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ TBMM Genel Kurulu saat 11.00’de açılarak altı oturum yaptı. Birinci, İkinci, Üçüncü, Dördüncü
Oturum 2009 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı (1/656) (S.
Sayısı: 312) ve 2007 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı ile
Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki İdare ve Kurumların 2007 Bütçe Yılı Kesin
Hesap Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildirimi ve Eki Raporlarının Sunulduğuna
Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi’nin (1/622, 3/521) (S. Sayısı: 313),
görüşmelerine devam edilerek 25’inci maddesine kadar kabul edildi. Oturum Başkanı ve TBMM Başkanvekili Meral Akşener, 2009 Yılı
Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın 23’üncü maddesi görüşmeleri sırasında
meydana gelen, Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın Malatya Milletvekili Ferit
Mevlüt Aslanoğlu’na yumruk atması olayının, TBMM Başkanı Köksal Toptan’ın da
katılımıyla, bütün grup başkanvekillerince değerlendirildiğine ve kınanmış
olduğuna ilişkin açıklamada bulundu. DTP Grubu Başkanvekili Selahattin
Demirtaş, CHP Grubu Başkanvekili Hakkı Suha Okay, AK PARTİ Grubu Başkanvekili
Nihat Ergün, MHP Grubu Başkanvekili Mehmet Şandır da aynı konuda görüşlerini
açıkladılar.
Beşinci, Altıncı Oturum 2009 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı (1/656) (S.
Sayısı: 312) ve 2007 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı ile
Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki İdare ve Kurumların 2007 Bütçe Yılı Kesin
Hesap Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildirimi ve Eki Raporlarının Sunulduğuna
Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi’nin (1/622, 3/521) (S. Sayısı: 313),
görüşmeleri tamamlanarak maddeleri, Genel Kurulun 30 Aralık 2008 Salı ve 31 Aralık 2008 Çarşamba
günleri çalışmamasına ilişkin Danışma Kurulu önerisi, Kabul edildi. Alınan karar gereğince, 27 Aralık 2008 Cumartesi günü saat
10.00’da toplanmak üzere, birleşime 23.07’de son verildi.
27 Aralık 2008 Cumartesi BİRİNCİ OTURUM Açılma Saati: 10.00 BAŞKAN: Köksal TOPTAN KÂTİP ÜYELER: Yusuf COŞKUN (Bingöl), Canan CANDEMİR ÇELİK (Bursa) BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet
Meclisinin 39’uncu Birleşimini açıyorum. Toplantı yeter sayısı vardır,
görüşmelere başlıyoruz. Programa göre, 2009 Yılı
Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2007 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap
Kanunu Tasarısı üzerindeki son görüşmelere başlıyoruz. II.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER A) Kanun Tasarı ve Teklifleri 1.- 2009 Yılı
Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu
(1/656) (S. Sayısı: 312) (x) 2.- 2007 Yılı
Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı ile Merkezi Yönetim Bütçesi
Kapsamındaki İdare ve Kurumların 2007 Bütçe Yılı Kesin Hesap Tasarısına Ait
Genel Uygunluk Bildirimi ve Eki Raporlarının Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı
Tezkeresi ile Plan ve Bütçe
Komisyonu Raporu (1/622, 3/521) (S.
Sayısı: 313) (x) BAŞKAN – Komisyon? Yerinde. Hükûmet? Yerinde. Sayın milletvekilleri, Genel
Kurulun 26/11/2008 tarihli 22’nci Birleşiminde alınan
karar gereğince bütçe görüşmelerinin sonunda gruplara ve Hükûmete birer saat
süreyle söz verilmesi, İç Tüzük’ün 86’ncı maddesine göre yapılacak kişisel
konuşmaların ise onar dakika olması kararlaştırılmıştır. Şimdi, grupları ve şahısları
adına söz alan sayın üyelerin isimlerini okuyorum: Demokratik Toplum Partisi
Grubu adına Şırnak Milletvekili Sayın Hasip Kaplan ve Diyarbakır Milletvekili
Sayın Gültan Kışanak. Cumhuriyet Halk Partisi Grubu
adına Trabzon Milletvekili Sayın Mehmet Akif Hamzaçebi. Milliyetçi Hareket Partisi
Grubu adına Mersin Milletvekili Sayın Mehmet Şandır ve İzmir Milletvekili Sayın
Oktay Vural. Adalet ve Kalkınma Partisi
Grubu adına Giresin Milletvekili Sayın Nurettin
Canikli. Şahısları adına: Lehinde,
Konya Milletvekili Sayın Orhan Erdem, Çorum Milletvekili Sayın Agâh Kafkas,
Kırıkkale Milletvekili Sayın Turan Kıratlı ve Bursa Milletvekili Sayın Sedat
Kızılcıklı; aleyhinde, Sivas Milletvekili Sayın Muhsin Yazıcıoğlu. Şimdi söz sırası Demokratik
Toplum Partisi Grubu adına Şırnak Milletvekili Sayın Hasip Kaplan’a aittir. Sayın Kaplan, buyurunuz. (DTP
sıralarından alkışlar) Süreyi eşit mi
kullanacaksınız Sayın Kaplan? HASİP KAPLAN (Şırnak) – Eşit,
otuzar dakika efendim. BAŞKAN – Süreniz otuz
dakikadır. DTP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN
(Şırnak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Demokratik Toplum Partisi
adına 2009 Yılı Bütçe Tasarısı’nın tümü üzerindeki görüşmelerimizi açıklamadan
önce, şahsım ve partim adına hepinizi saygıyla selamlıyorum. Dünyadaki
1974-1975 petrol krizini 1979-1980’deki daralma izlemişti. 1984 Latin Amerika
borç krizi, 1987 New York borsasının çöküşü, 1997 Asya, 1998 Rusya krizleri…
Sonrası, deprem, Türkiye 2001 yılında tarihinin en büyük krizini yaşadı. Şimdi,
daha büyük bir küresel kriz yaşanıyor. Dünya
gelirinin adaletsiz paylaşımı en çok az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri
vuruyor. Dünya nüfusunun yüzde 15’ini oluşturan 31 ülke dünya hasılasından yüzde 56 pay alıyor, 141 ülkenin payı da yüzde
43’lerde kalıyor. Başta ABD
ve Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere, ki bu
ülkelerle ihracatımız, ithalatımız yüzde 60 iken 2008’de yüzde 43’e gerilemiş,
100 milyar kapasitesi vardır. Kriz,
Japonya, sonra Hindistan ve Çin ekonomilerini etkiledi. Dünya borsaları
tepetaklak oldu, önemli düşüşler oldu; sadece Rusya RTS endeksinde düşüş yüzde
71’leri buldu, ABD Nasdaq’taki düşüş yüzde 43’e ulaştı, Hindistan, Arjantin
borsaları düşüş yaşadı. 12 Kasıma kadar yirmi beş ülkenin kurtarma paketleri 6
trilyonu aşmış bulunuyor. IMF
kapısında İzlanda, Ukrayna, Macaristan ve Türkiye var. Şu an Türkiye’de,
Ankara’da IMF yetkilileri Hükûmetle pazarlığını sürdürüyor. IMF’yle stand-by
anlaşmasına hazırlanılıyor çünkü Türkiye’de iş çevreleri bunda da diretiyor. Krizden
etkilenen ülkelerde Ağustos 2008’de devlet müdahaleleri de etkili olmadı. G-20
zirvesi toplandı, Sayın Başbakan da katıldı. Kriz karşısında tüm ülkeler yeni
ekonomi politikaları geliştirir, paketler hazırlar, stratejiler belirlerken,
AKP Hükûmeti “Nasılsa önümüze paket koyar, geçmişte olduğu gibi biz bunu
uygularız.” diye krizi hafife alıyor. Türkiye,
2002-2006 dönemi ucuz emeğe dayalı büyümesinin ardından 2007’de zaten inişe
geçmişti. 2007’nin başından itibaren büyümeye başladı, enflasyon iki haneye
sıçradı, işsizlik artarak kronikleşti, cari açık hızla tırmandı, dolayısıyla
bugünkü krizi dışarıya bağlamak doğru değil. Aslında AK PARTİ’nin Türkiye’de
yönetememe krizi olduğu ortaya çıkıyor. Demokratik Toplum Partisi olarak
bunları gördük, uyardık, ekim ayında küresel finans kriz konusunda Meclis
araştırması istedik. Tek parti olarak biz bu konuda bir girişimde bulunduk. Türkiye
son yıllardaki büyümesini de ağırlıklı olarak dış kaynak girişiyle sağladı. Bu
dış kaynak girişinde de doğrudan yabancı sermaye girişleri başta varken daha
sonra çekilme başlıyor. 50 bankadan 26’sını yabancılar satın aldı, medya
alanına girdiler. Türk firmaları şimdi yabancı ortak gelmesiyle kaynak artışını
biraz zorluyor. Körfez
parasına biraz tamah başladı. 2005’te 44 milyar dolar, 2006’da 46, 2007’de 50
milyar dolara yaklaştı. Sonra ne oldu? Bir günde 50 milyar dolar borsadan
çekildi, Türkiye’yi terk etti. 1 dolar, 1,18 YTL’den bir günde 1,75 YTL’ye
fırladı. Türkiye 2001 krizinin travmasını aşamadan
2008’de yeni bir krize yakalandı. Kemal Derviş’in altyapısını hazırladığı
Asyalaşmanın 2006’da sonuna gelindi. Ekonomide büyüme temposu düştü, patinaj
başladı. 2008’in ikinci çeyreğinde büyüme oranı yüzde 2’nin altına düştü.
2007’ye kadar süren yüzde 5-6’lık büyümeye rağmen -ki OECD ülkeleri içinde biz
Türkiye olarak 23’üncü sıradayız, en geride takip ediyoruz- istihdam sürekli
geriledi. Merkez Bankasının aylık beklentileri ölçtüğü anketler 2007’den sonra
iyi sinyaller vermiyor. 2008’in ikinci yarısından sonra daha da kötüleşti. Tüketicilerin
geleceğe dair güvenleri azaldı. Kriz sanayide başlıyor. İşten çıkarmalar,
üretimi kısmalar başladı. Vergilerde
adaletsizlik ise sürüyor. Yedi yıldır bir vergi reformu hazırlayamayan Hükûmet
bir yana, zenginler vergi de vermiyor, zekât da vermiyor. Verseydi Türkiye bu
kadar yoksulluk yaşamazdı. Türkiye'nin
risklerine bakarsak, ihracatta yüzde 60 Avrupa Birliğine olan daralma, talep
azalması sürecek. Yoksullaştırıcı, ihracata dayalı büyüme tıkanacak. Dünya kriziyle büyümenin ihtiyacı dış kaynağın girişinin azalması
söz konusu. Dış borçları ödeme güçlüğü, sıkıntıları yaşanacak. Türkiye
mali sektörün krizdeki Avrupa Birliği bankalarının kontrolüne girmiş
olmalarının taşıdığı riskleri yaşayacak. AKP’nin TÜSİAD’la, toplumun diğer
kesimleriyle gerilime girmesi güven kaybetmesine yol açacak. Güneydoğu’da Kürt
sorununa barışçı çözümlerin üretilmemesinin getirdiği gerginlik ve harcamalar
artacak. Türkiye'nin dışa açılması
aynı zamanda riske açılması demektir. Bakıyoruz, dünya ekonomisiyle
bütünleşme... Dış ticaret dış yatırım yoluyla katlanırken, 2000-2007 arası
ihracatın millî gelire oranı yüzde 10’dan yüzde 16’ya çıkarken ithalatın payı
da yüzde 20’den yüzde 25’e çıktı. İhracatın ithalatı karşılama oranı da yüzde
51’den yüzde 63’e çıktı. Bütünleşmenin bir diğer ayağı
olan dış borç stokunun millî gelire oranı yüzde 50’ye yaklaşıyor. En zayıf halka ne yazık ki bütçemizde cari açık. 2007
sonunda 39 milyar dolar, 2008 Ağustosuna gelindiğinde ise döviz açığı 49 milyar
dolara yaklaştı. Dış borç riski artacak çünkü
2008 ortasında 284 milyar doları bulan dış borç stokunda banka ve özel
firmaların payı yüzde 67’ye ulaştı. Bakın bu çok önemli bir konu. 141 milyar
doları bulan borçlu reel sektörün artan kurla birlikte yaşayabilecekleri ödeme
güçlükleri hızla banka sistemini de etkisi altına alabilecek. Batık kredilerde tırmanma
olacak. Batık kredilerde 2008 Haziran sonunda bu rakam 10,80 milyar YTL’ye
çıktı. Batık kredilerin yüzde 31’i ailelerin kullandığı tüketici kredisi ve
kredi kartları borçlarından oluşuyor. Tekstil yüzde 14 payla ikinci sırada,
gıda ve inşaat da yüzde 5 paya sahip. Yaprak dökümü ne yazık ki
hızlanıyor. Biz burada kriz tellallığı yapmıyoruz muhalefet olarak. Sayın
Başbakan hep, ikide bir bunu kullanır. Bu bizim görevimiz, hatırlatmak Hükûmete.
Yine yaprak dökümü niye
hızlanacak? Kriz Türkiye’yi vurdu, vurmadı tartışması yapılırken, 2008
Ocak-Ağustos döneminde 2007’nin aynı dönemine göre kapanan şirket sayısı yüzde
48 arkadaşlar. Protestolu senet tutarı yüzde 205 artarak 4 milyar YTL’yi aştı ve
karşılıksız çek meblağı da yüzde 38 artarak 2,5 milyar YTL’ye ulaştı. Ben de
muhalefet olarak soruyorum: Eğer bu rakamlar doğru değilse, lütfen Hükûmet
çıksın, desin ki “Dedikleriniz doğru değil.”, o zaman anlayalım. Ne yazık ki kaynak çıkışı da
başladı, üstelik hızlanacak. Bunun emareleri, krizden en çok etkilenen
ülkelerin de aldığı tedbirler. Borsadaki düşüş: Bakın,
İMKB’deki 319 şirketin 2007 sonunda 290 milyar dolar olan piyasa değeri kasımda 107,7 milyar dolara geriledi. Bunlar rakamlardır.
Yine derecelendirme kuruluşu Fitch 2008 içinde Türkiye’nin gayrisafi dış
finansman gereksinimini 133 milyar dolar olarak tahmin etmişti. Oysa ki işlerin yolunda gittiği ağustos ayı sonuna kadar dış
kaynak girişi 53 milyar, yıl sonuna kadar da 80 milyar. E, bu da
bulunamayacağına göre, sıkıntı demek. Tabii gündemdeki tehlikeler
toplumu, Allah korusun, sosyal patlama eşiğine getirebilecek kadar. Sadece
etnik ve mezhepsel çatışmalar boyutunda değil, en büyük kriz verisi şu an
ekonomi. Ekonomi sosyal patlama olayında birinci risk durumuna geçmiş. Niye? Yeni bir hayat pahalılığı dalgası. Niye? Tensikatlar. Niye?
Yeni işsizlik dalgası, IMF reçeteleriyle kentlerde ve kırda yeni
yoksullaşmalar; devletin asker, polis bütçelerini artırıp sosyal harcamaları
iyice kısması, daha fazla özelleştirme, kamusal yoksullaştırma, batık banka ve
firmaları kurtarma faturası, borçlu ailelere icra iflas davaları, antisendikal
saldırılar, antidemokratikleşme. Dikkatini çekmek istiyorum
yüce Meclisin, iş verenler, patronlar hep der ki: “Ekonomi
özgürlük.” Ekonomi önemlidir. Özgürlükleri kısarlar; sendikal hak
özgürlüklerini, grevleri... O bir taraftan. AKP Hükûmeti devlet olarak
düşünerek güvenlik-özgürlük denklemini kurar ve “Güvenlik önemlidir.” der,
özgürlükleri kısıtlamaya çalışır, yani, demokratik düşünce, ifade hürriyeti. Ve
geçen 1 Mayısta o kadar çok gaz bombası kullandı ki yüzde 22 oranında
emniyetin, jandarmanın bütçeleri artırılmak zorunda kalındı. Bu yeni pahalılık dalgası bu
reel rakamlara dayandığı için sıcak para çıkışı bir yana, arkadaşlar, 50 milyar
dolar sadece doğal gaz ithalatına verdiğimiz para ve açıktır. Yedi yıldır AKP
Hükûmetlerinin enerji politikalarında ithal ve dışa bağımlılığının getirdiği
çöküştür bu. Kaynak enerji yerine geçiş enerjisi. Kendi ülkenin öz kaynaklarını
kullanma yerine İran’dan, Rusya’dan alınan doğal gaz ve Türkiye’de yapılan
zamlar tabii. Şimdi bu elektrik ve doğal
gaz fiyatlarına yapılan zamlar otomatiğe bağlandı. İlk defa bir iktidar
döneminde zamların otomatiğe bağlanmasını yaşıyoruz ve bununla iftihar
duyabilir AKP Hükûmeti. Tarımdaki üretim düşüşleri,
gıda fiyatlarının hızla artması… Ne yazık ki bakın daha dün Mecliste
görüşülürken tarım sektöründe bütçe kısıtlaması için önerge verdi AKP Hükûmeti.
Şimdi bu yeni işsizlik
dalgası konusunda şunu söyleyeyim: Tarım dışında resmen yüzde 12, gerçekte
yüzde 20 olan işsizliğin daha ileri boyutlara ulaşacağı söyleniyor. Bu işsizlikle ilgili, yeri
gelmişken, Kasımpaşa’dan gelen bir mektup var elimde. İki gün
önce. Sayın Başbakanın ilçesinden. “Ne olur AKP milletvekillerine
okuyun…” diye başlıyor. ”Bana yurdumdan bir haber
verin. Boş gezen olmasın, işsiz
olmasın. Çalışır insanım ben. Yeter ki namerde muhtaç
olmasın.” diyor. Bu Ferdici… Geçen gün “Batsın
bu dünya!” demiştim, onun altını çizeyim. Gelir bölüşümünde kötüleşme…
Arkadaşlar, 2000 sonrası bölüşümde kötüleşme var zaten. Gayrisafi millî hasıla serilerine bakıldığında 2004’te yüzde 14,4; 2006’da
9,5’e gerileme var. Bu, köylülükteki hızlı çözülmenin de aslında bir başka
göstergesi. Yine, krizde bütçe üstünden
eşitsizlik artıyor ne yazık ki. Bakıyoruz vergide eşitsizlik değişmiyor.
Dolaylı vergilerin payı 2007’de yüzde 66 olarak gerçekleşti. Dolaylı
vergilerden geriye kalan yüzde 34’lük dolaysız vergi payının yüzde 23’ü gelir
vergisi. Ancak bu vergi türünde de ağırlığı ücretlerden ve kaynaktan kesen
vergiler oluşturuyor. Bütçeden faize 2007’de bütçenin yüzde 24,4’ü harcandı.
Maaşlar ise yüzde 19,5 pay aldı 2007’de. Özelleştirmelerle yeni
kamusal mülksüzleştirme ne yazık ki söz konusu. Bakın, Haydarpaşa, Galata,
İstanbul’un diğer kamu mülkleri satılacak, buradan söylüyorum, çünkü para
lazım, daha önce satılanlara baktığımız zaman… Aileler icra iflas eşiğine
geldi; boşanmalar arttı, intiharlar artmaya başladı. Bunlar sosyal patlamanın
işaretleridir. Vergide büyük adaletsizlik…
Büyük gelir eşitsizliği olan Türkiye’de gelir uçurumunu bütçe üzerinde
daraltmak mümkünken, tersine vergi ve harcamalarla eşitsizlik büyütülüyor.
Vergilerin ağırlığı gelir vergisi yoluyla doğrudan, tüketim harcaması yaparken
de dolaylı olarak da çalışan sınıftan alınıyor. Şirketler, bankalar, varlıklı
sınıf gücünün çok altında vergi ödüyor. 2008’in ilk dokuz ayında
vergilerin üçte 2’si yine dolaylı vergi olarak tüketiciden, alt ve orta sınıf
gelirlilerden, benzin, doğal gaz, telefon kullanırken tüketim malı içki, sigara
alırken dolaylı vergi ödedikleri gibi ücret ve maaşlarda en önemli vergi
mükellefleri oldular. Vergide yüzde 22 olan gelir
vergisinin ağırlık kısmı 10 milyonu aşkın işçi, memur tarafından ödeniyor.
Banka ve şirketlerden alınan kurumlar vergisi payı yüzde 10’un altında. Şimdi
sormak istiyorum: Geçen dönem işverenlerin primini yüzde 5 indirip bütçeye 4,8
milyar yük yüklediniz. Neden işçinin asgari ücreti 527 YTL oldu şimdi? Niye
işçinin hakkını koruyup ondan kesinti yapmadınız? Tabii ki varlıklı sınıfın
maliyetinden, mülkiyetinden alınan vergiler ise yüzde 3. Şimdi, bu tablo karşısında
devletine en fazla vergisini ödeyen işçilerin, memurların, yoksul halkımızın
önünde saygıyla eğiliyor ve ısrarla söylediğim hâlde Sayın Maliye Bakanı en çok
vergi ödeyen bu kesime teşekkür etmediği için, muhalefet olarak en çok
vergisini ödeyen işçime, memuruma, yoksul emekçi halkımıza, tarım kesimine
huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Bu devlet onların ayakları üzerindedir. Bakın şu dolaylı vergilerin
adaletsizliğine. Rakamlar ortada. Şimdi bu dolaylı vergilerle bütçe ayakta
tutuluyor ama kurumlara dönüyorsunuz maalesef oran düşüyor. Bakın, vergilerdeki
payı üçte 2’lik büyüklüğe ulaşan dolaylı vergilerin -üçte 2 dikkatinizi
çekiyorum- gelirlerinin çoğunun tümünü harcamak zorunda olan ve harcarken
vergilendirilen alt ve orta sınıflar ödüyor. Dolaylı vergilerin yüzde 31’i ithal
malların üstünden alınırken, akaryakıt ve doğal gaz tüketimi üstünden de yüzde
22’si alınıyor. Ve maalesef bu adaletsiz sistem ve ibre, işverenlerin,
sermayenin lehine politikaları AKP’nin… Vergi yükü yine çalışanların ama bütçe
harcamalarında da adaletsizlik var. Bakıyorsunuz bütçe rantiyeye,
baskıcı devlet aygıtlarına öncelikle ayrılırken eğitim, sağlık, yoksulluğu
azaltma hizmetlerine devlet harcamaları hep geride kalıyor. Dikkat edin iki gün önce bir
önerge verdi Hükûmet, AKP. Hangi kalemlerde indirim yapılmasını, kısıntı istedi
IMF? Eğitim, sağlık, adalet, tarım. Hayati konularda kısıntıya girdi, 3-6
milyar dolar kısıntı onlardandır. Şimdi bütçe, diyoruz ki
“Rantiyeye, silaha gidiyor.” Maalesef 2008’in sekiz ayında bütçe ödeneğinin
yüzde 64’e yakını harcanırken bütçeden en büyük pay faiz harcamalarına
ayrılmış. Arkadaşlar, bu ülkenin dış
borç faizlerinin bir ödeme kalemi Dışişleri Bakanlığımızın bütçesinden büyükse
dış politikada onurlu bir duruş gösteremezsiniz, bakın, bunun altını çiziyorum.
Öyle “Dünyanın en büyük 17’nci ekonomisiyim.” derseniz de gülerler size. Niye?
Çok açık, ödüyorsunuz en büyük payı dış borç ve dış faiz… Yani borçlunun
alacaklının önünde diklendiğini gördünüz mü, yoktur bu, insanlık tabiatına da
aykırı. Türkiye’de bütçeden öğrenci
başına ayda 134 YTL ayrılıyor, dikkatinizi çekmek istiyorum bu konuya. 2008
bütçesinde savunma, güvenlik –demin söyledim- yüzde 22. Bütçeden en alttakilere
yüzde 6 ayrılmış. Krize karşı Hükûmetin
hâlâ bir projesi, bir paketi, bir çalışması yok. G-20 Zirvesi’nden dönen
Başbakan gelip ana muhalefet parti liderlerini bilgilendirme gereğini duymuyor.
“Ya, bu sorun hepimizin, beraber konuşalım, bir çözüm bulalım...” O da yok! Şimdi, Sayın Başbakan ilk gün
sunuş konuşmasında “Küresel finans krizini Türkiye için fırsata dönüştürme
bütçesi bu bütçe.” dedi; sonra dedi ki: “Muhalefet kriz tellallığı yapıyor.” El
insaf! Bu nasıl bütçedir ki daha görüşmeleri sürerken revizyona
uğradı! Bana cumhuriyet tarihinde bir tek bütçe gösterin ki bütçe taslağı
üstünde görüşme sürerken revizyona uğramış. Bunu
Türkiye cumhuriyet tarihine AKP Hükûmeti armağan etti. Bakın, IMF’nin 20 milyar
olduğu öngörülen -gizli pazarlıklar bugünkü gazetelerin ekonomi sayfalarına
bakın- yine, bütçe hakkını kullanan Meclisin denetimi dışına alındı. Şimdi biz
burada bütçe onaylayacağız ama Hükûmet arkadan pazarlık yapıyor, ocakta
stand-by anlaşmasını imzalayacak, kendi kendine 20 milyara hangi yerden kısıntı
getirecek, bizim tartıştığımız bütçe boşa çıkacak. Şimdi, bakıyoruz, tarımda
çöküş bir yana, eğitim, sağlık, adalet, kara yolları, DSİ, Millî Eğitim, DLH
yatırımları, adalet yatırımı. Kısıntı yaptığınız bütçe bu. Peki, niye askerî
harcamalardan, güvenlik harcamalarından yapmıyorsunuz? Yapamazsınız çünkü sizin
altına imza attığınız o taahhütler size o imkânı tanımaz. Bu kriz sizi,
Hükûmetinizi, iş birliği içinde olduğunuz sermaye çevrelerini teğet geçebilir.
Ekonomik ahlak çöktüğü zaman “Devletin malı deniz, yemeyen domuz.”, “Bal tutan
parmağını yalar”, “Yağmur yağarken küpleri doldurmak gerek.” özdeyişleri sıkça
bir toplumda tekrarlanır duruma gelirse ahlak çöküntüsünün işaretidir.
Yolsuzluk, ihtilas, sahtekârlık, dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırma,
rüşvet, kara parayı aklama, bir günde köşeyi dönme rakamlarına da bakmak
gerekir. Bakın, “Adam işini biliyor, helal olsun.” anlayışı içinde olanları
kriz teğet geçebilir. Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Daire Başkanlığı 2007
Faaliyet Raporu: AKP döneminde 2003-2007 yılları arasında planlı yolsuzluk
operasyonları iki katına çıktı, 805 bürokrat yolsuzluk soruşturmalarıyla
tutuklandı, görevlerinden alındı, 156 yolsuzluk dosyası 2.678 ve sair… Bu
rakamlar son olarak enerji ve sağlık alanında her gün artıyor. Bugün Mecliste
274 tane dokunulmazlık dosyası var. Bunun içinde benim de var. En çok da rekor bizde. Bakın, düşünce suçları nedeniyle
bizim fezlekeler var. Sayın Başbakanı bu kürsüye
davet ediyorum. Başta kendisi dokunulmazlık fezlekesinde neyle suçlanıyor,
kendi milletvekilleri neyle suçlanıyor, bunu açıklarsa seviniriz. Çünkü biz
inanıyoruz ki hiçbir milletvekilinin ekonomik suçlarda dokunulmazlıkların
ardına saklanmaması gerekir. BAŞKAN – Sayın Kaplan, beş
dakikanız kaldı. HASİP KAPLAN (Devamla) –
Sayın Başkan, yetiştirmeye çalışıyorum. Soruyorum tabii. Gelin
dokunulmazlıkları kürsüyle sınırlandıralım, kimse bunun arkasına sığınmasın.
Kriz Türkiye’de vergi de vermeyen, zekât da vermeyen mutlu yüzde 1’lik zengin
azınlığı, 100 bin kişiyi de teğet geçebilir. Bir de işçiye, memura, esnafa, dar
gelirliye, yoksula sorun, kredi kartlarından, cep telefonlarından, otomatik
zamma bağladığınız doğal gaz fatura mağdurlarından sorun, icra-iflas kıskacında
inim inim inleyen halkımıza, sade vatandaşımıza sorun. Kriz onları teğet
geçmiyor, onların ciğerini deliyor, ciğerini. Siz bunun farkında olmayabilirsiniz.
Yalnız bir konuda AKP
hükûmetlerinin hakkını teslim etmek istiyorum. Paraya para demiyorlar. Bulmakta
üstlerine usta hükûmet görmedim. Niye? Dış borç mu var, faiz mi var? “No
problem.” diyor, rahat; “Satacaksın kardeşim.” diyor, özelleştireceksin, satacaksın;
“Yap-işlet-devret” diyeceksin, satacaksın; “İhale Kanunu” diyeceksin,
satacaksın; “Enerji Piyasaları Kanunu” diyeceksin, satacaksın; “vergi barışı”
deyip kara parayı aklayacaksın, devlette kadrolaşacaksın, yerel yönetimlerde
şirketler kurup zengin yandaş yaratacaksın, BOTAŞ’ın borçlarını takıp vatandaşa
doğal gaz zammı bastıracaksın. Ormanları yakanları seyredecek, 2/B yasaları
çıkaracaksın. Garibim TEMA Türkbükü’nde her yangın sonrası fidan dikecek.
Özelleştireceksin. Doğu, Güneydoğu’ya tek fabrika açmayacaksın, sonra
başlayacaksın sizden öncekileri satmaya; Türkiye Şeker Fabrikalarını, Kars’ı,
Erciş’i, Muş’u. Olmadı, “Talih Kuşu”nu, Millî Piyangoyu satacaksınız. Olmadı,
Karayolları Genel Müdürlüğünü satacaksınız; yapımı, bakımı, onarımı, işletme,
tesis hakkını, köprüleri. Yeni vergiler koyacaksınız; kiraya, emlake, cebe,
çevreye, kâğıtlara, pasaporta, nüfusa, ehliyete, gaza, elektriğe, akaryakıta.
Satacaksın Galataport’u Haydarpaşa’yı, limanları, kıyıları. Körfez’e, Arap
ülkelerine yelken açacaksınız, “Ya habibi, semen fülûs.” diyeceksiniz. İstiklal
Savaşı’nda yedi düvele karşı kahramanlık destanı yazmış halkımızın kanı, canı
pahasına kurtardığı vatanımızı parsel parsel satacaksınız; bağımsızlığımızı
ayaklar altına alacaksınız, şeyhe, Bush’a esas duruşa geçeceksiniz. Napolyon
gibi, her seçim gelişinde bir kumandan edasıyla kaybetmemek, yenilmemek için
“Para, para, para.” diyeceksiniz ve seçim bölgesi uygulayacaksınız. TEPAV’ın
dediği gibi, 29 Mart yerel seçimlerindeki seçim faturası 50 milyon. Hakkınızı teslim ediyoruz.
Para deyince akan sular duruyor. Para bulmakta üstünüze yok. Gelelim harcamaya.
Bütçeye bakalım neye harcıyorsunuz? İşte, burada kayaya tosluyorsunuz.
Harcarken, dağıtırken batıyorsunuz. Adil değilsiniz, eşit davranmıyorsunuz, ayrımcılık
yapıyorsunuz; sonradan görmeler gibi ilkel, kültürsüz, bilinçsiz, plansız,
hukuksuz dağıtım yapıyorsunuz. “Sosyal yardım” diyorsunuz, seçim dönemleri
kömüre, makarnaya asılıyorsunuz. Eğitimi, sağlığı, kültürü kısıyorsunuz, askerî
harcamalara ayırıyorsunuz. Takım takım korumalarla gezip emekli olanlara zırhlı
Audi’ler taltif ediyorsunuz. Çetelere dava açtı diye savcılar görevden
alınıyor. Azıcık muhalefet edenleri de suçluyorsunuz. “Yolsuzluk” denince
portakal rengi, ceylan derisi koltuklarınızdan fırlıyorsunuz, muhalif basına
Genelkurmay gibi akreditasyon uyguluyorsunuz, yasak koyuyorsunuz. Sizi
sevmeyenlere, muhalefet edenlere “Ya seveceksin, ya gideceksin.” diyorsunuz.
Pompalı tüfekleri savunuyorsunuz. Bir yazarımızın dediği gibi “Krizi hayatın
her alanına yaydınız. İktisadi kriz ahlakı tepetakla oldu, tasavvufun ilahî
gündelik hayatına girdi, aşk bile lümpenleşti. Ayıp
olan sembolize “Recep İvedik” filmleri, “Muro”lar, yine Bertolt Brecht’in
“Puntilla Ağa”sı tiplemeleri öne çıktı. Hiç düşündünüz mü? İmam böyle yaparsa
cemaati ne yapar? Cemaati şaşmaz mı arkadaşlar? Öyle “2002’de işçi, memur
ücretleri şu kadardı, şu kadar zam yaptık.” demeyin bize. Biz bu edebiyatı
yutmayız. Sorarlar size: “Siz ekmeğin kaç para olduğunu biliyor musunuz
kardeşim?” Sorarlar: “İstanbul’da 2002’de (Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın Kaplan, süre bitti,
lütfen bitirin. HASİP KAPLAN (Devamla) –
Bağlıyorum Sayın Başkanım. Şimdi, yüzde bin civarında
sadece ekmek zammı. Memura verdiğiniz yüzde 150’yi geçmiyor. Su: İstanbul’da
bir metreküp 852 bin TL idi, 2008’de 18 YTL. Altı sıfırınızı koyun, 18 milyon.
Yüzde 3 bin oranında. Bakın, arkadaşlar, daha
bütçesi görüşülürken reforma olan bu Hükûmet Anayasa reformu yapamadı, Kürt
sorununu çözemedi, Alevi yurttaşlarımıza ayrımcılıkta adım atamadı, AB müzakere
sürecini aşamadı, siyasi demokrasi tıkandı, kültürel demokrasi olamadı,
ekonomik demokrasi işleyemedi, saydam bütçe, şeffaf bütçe hayata geçemedi,
savaşın yıkımı, kara deliği, çatışmaların durdurulması için çaba harcanmadı. Yeni bir yıla giriyoruz. Bu
duygu ve düşüncelerle yeni yılınızı kutluyor, tüm halkımıza, dünyaya yeni yılda
barış, kardeşlik, sağlık ve mutluluklar diliyorum. Teşekkür
ediyorum. (DTP sıralarından alkışlar) BAŞKAN –
Teşekkür ediyorum Sayın Kaplan. Demokratik
Toplum Partisi adına ikinci konuşma Diyarbakır Milletvekili Sayın Gültan Kışanak
tarafından yapılacaktır. Sayın
Kışanak, buyurun. (DTP sıralarından alkışlar) Süreniz
otuz dakikadır. DTP GRUBU
ADINA GÜLTAN KIŞANAK (Diyarbakır) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2009
Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Tasarısı üzerinde Demokratik Toplum Partisinin
görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum. Öncelikle, hepinizi saygıyla
selamlıyorum. Komisyondaki
görüşmeler de dâhil olmak üzere yaklaşık bir aydan beri 2009 yılı bütçesi
üzerinde müzakereler sürüyor. Tüm muhalefet partileri “Ekonomik kriz var, önlem
alalım.” diyor. Dışarıda, sermaye kuruluşları aynı şeyi söylüyor. Emek
örgütleri “Krizin faturasını emekçi ödemeyecek, önlem alın.” diye eylem
yapıyor. İş yerleri kapanıyor, işçiler kapının önüne konuluyor, direnişler
yapılıyor. Bütün dünya önlem alıyor, AKP Hükûmeti ise “Kriz Türkiye’yi teğet
geçecek.” söylemiyle halkı uyutmaya
çalışıyor. Ancak, IMF “Teğet geçecek.” söylemine itibar etmedi ve iki gün önce
kamu harcamalarının azaltılması için talimat verdi, Hükûmet de hemen iki
değişiklik önergesi vererek kamu harcamalarının yüzde 16,5 civarında
kısıtlanmasını sağladı ve başladı küresel krizin arkasına sığınmaya. Değerli
milletvekilleri, Türkiye ekonomisi zaten küresel krizden önce inişe geçmişti.
2001 krizi sonrası girilen yol Türkiye’ye ucuz emeğe dayalı büyüme imkânı
tanımıştı. Ayrıca, 2002’den itibaren dünya ekonomisi genel olarak büyüme
sürecine girmiş, AKP’nin iktidarı da bu şanslı dünya konjonktürüne
denk gelmişti. Türkiye,
son yıllardaki büyümesini ağırlıklı dış kaynak girişiyle gerçekleştirmişti. İlk
yıllarda sıcak para, ardından da yabancı sermaye girişleri arttı. Bankaların ve
sigorta şirketlerinin yabancılar tarafından satın alınması, özelleştirme
uygulamaları, dış kaynak girişini 2005’te 44 milyar dolara, 2006’da 46 milyar
dolara, 2007’deyse 50 milyar dolara kadar yükseltti. 2007’nin ikinci yarısından
itibaren bu şanslı dönemin sonuna gelindi. Dış kaynağa dayalı büyüme modeli
tıkandı. Türkiye ekonomisinde durgunluk başladı ve 2008 yılı hedeflerinin
hiçbiri tutturulamadı. Geçen yıl bütçe görüşmeleri sırasında bunları
anlattığımızda, AKP Hükûmeti bu gerçekleri reddederek sanal bir başarı hikâyesi
anlatmaya devam etti. Ama büyüme yavaşladı, enflasyon iki haneye çıktı,
işsizlik kemikleşti, cari açık hızla tırmandı, kırılganlık arttı. Şimdi,
küresel krizin de etkisiyle bu baş aşağı gidiş hızlanmaya başladı. Değerli
milletvekilleri, ben, konuşmamı fazla rakamlara boğmak istemiyorum. İki
haftadan beri, bu kürsüden, rakamlarla sanayinin tıkandığı, tarımın çöktüğü,
ekonomik büyümenin lokomotif sektörü inşaat sektörünün nasıl hızla daraldığı
anlatılıyor. Kapanan iş yeri sayısı, protestolu senet tutarı, karşılıksız çek
tutarı gibi göstergelerde hızlı bir tırmanışın olduğu, yeni açılan iş yeri
sayısında hızla bir azalmanın yaşandığı biliniyor. Her gün yüzlerce işçi emekçi
işsizler kervanına katılıyor. Bu tablonun sorumlusu olan AKP Hükûmeti ise kendi
kötü yönetiminin ve küresel krizin faturasını halka, emekçilere ödetmenin
hazırlıklarını yapıyor. Kriz
dönemleri yalnızca ekonomiyi değil toplumsal ve siyasal yapıyı da derinden
etkileyen dönemlerdir. Krizlerin toplumsal maliyetinin en aza indirilmesi için
krize karşı oluşturulacak mücadele programının ekonomik alanda olduğu kadar
sosyal ve siyasal alanlarda da alınacak tedbirlerle desteklenmesi gerekir.
Geniş anlamda, bütünlüklü bir program etrafında toplumun geniş kesimlerinin
mutabakatı ve iş birliği olmaksızın ortaya atılan çözümlerin etkili ve kalıcı
olması mümkün değildir. Ancak, Hükûmet, IMF hariç hiç kimseyi dinlemeye niyetli
değil. Bugüne kadar yaşadığımız deneyimler göstermiştik ki geniş toplumsal
kesimlerin talepleri dışlanarak uluslararası sermaye kuruluşlarının tavsiyeleri
ile hazırlanan kriz reçetelerinin hiçbiri çözüm üretmemiştir. Krize çözüm
üretme adına uygulamaya konulan her tedbir bir sonraki krizin nedeni olarak
ortaya çıkmıştır. Kriz süreçlerinde artan hayat
pahalılığı ve işsizlik dar gelirlilerin ve ücretlilerin yaşamlarını
zorlaştırmış, acı veren toplumsal sonuçlar yaratmıştır. Emekçiler dün
alanlardaydı, bugün de eylemlerle seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Kamu
kaynaklarının IMF’ye, borç faizlerine, savaşa değil, halka ayrılmasını
istiyorlar. IMF’nin talimatıyla hazırlanan ve emekçileri yoksulluğa, açlığa
mahkûm eden, sosyal devleti ortadan kaldırmayı amaçlayan bu bütçenin geri
çekilmesini, sosyal mutabakata dayalı emekten yana bir bütçe hazırlanmasını
istiyorlar. Emek örgütleri krizden en az zararla çıkış için sosyal diyalog
öneriyorlar; KESK, DİSK, TTB ve TMMOB daha krizin ilk belirtileri görülmeye
başlayınca krizden çıkış için sosyal dayanışma ve demokratikleşme programı
açıkladılar. İşçilerin, kamu emekçilerinin, çiftçilerin, dar gelirlilerin,
meslek sahiplerinin, küçük esnafın, gençlerin, kadınların, kent yoksullarının,
köylülerin, yani toplumun çok geniş kesimlerinin çıkarları doğrultusunda
hazırlanmış bir programla krizin olumsuz etkilerini azaltmanın mümkün olduğunu
anlatmaya çalıştılar. Ama AKP Hükûmeti her zaman olduğu gibi bu talep ve
önerileri görmezden geldi. Şimdi de IMF’nin talimatıyla, güvenlik harcamaları
hariç tüm kamu harcamalarında kısıtlamaya gidiliyor. Eğitime, sağlığa, adalete,
ulaşıma, yerel yönetimlere, yani insanı yaşatmaya para yok ama çatışmaya,
savaşa, ölüm siyasetine para çok, diyor. AKP Hükûmeti krizin faturasını
emekçilere, yoksullara, kadınlara, gençlere ödetmeye çalışıyor. Ama yanılıyor,
halk krizin sorumlularını çok iyi biliyor ve onlara gereken dersi 29 Martta
vermeye hazırlanıyor. Değerli milletvekilleri,
bütçeler, eşitsizlikleri gidermenin, adaleti sağlamanın en etkin araçlarıdır.
Bütçeler, halktan toplanan vergilerin nerelere harcandığını, yani iktidarın
kimden yana olduğunu gösterir. Türkiye, kadın-erkek
eşitsizliği, sermaye-emek eşitsizliği, bölgeler arası eşitsizlik gibi temel
eşitsizlik alanlarında oldukça adaletsiz bir ülkedir ve önümüze getirilen bu
bütçede bu adaletsizliği hiç değilse azaltmaya dönük hiçbir yaklaşım
göremediğimiz gibi, aksine artıran bir yaklaşımla hazırlanmıştır. Bu bütçede
yoksullar yok. Bu bütçede emekçiler, işsizler, emekliler yok. Bu bütçede
kadınlar yok. Bu bütçede Kürtler yok. Oysa bölgesel eşitsizlik Türkiye’nin en
önemli sorunlarından biri, hem de sadece ekonomik değil, beraberinde sosyal ve
siyasal sorunlar da üreten bir sorun. Türkiye, üyesi olduğu OECD
ülkeleri arasında bölgesel eşitsizlik bakımından birinci sırada. Bölgeler
arası eşitsizliği gösteren Gini katsayısı Türkiye için 0,27 iken, OECD ülkeler
ortalaması 0,15’tir. OECD ülkeleri arasında bölgesel eşitsizliği en çok gözeten
ülke İsveç, ardından Japonya ve üçüncü sırada ise komşumuz Yunanistan
bulunmaktadır. Türkiye’deki bölgesel eşitsizlik sorunu AB üyelik sürecini de
etkileyecek derecede önemli bir sorundur. AB tarafından kabul edilebilir
ölçülere gelinebilmesi için bölge illerinin gayrisafi millî hasıladan
aldıkları payın en az 2 ila 5 kat arasında artması gerekmektedir. TÜİK’in 2001
verilerine göre ise gayrisafi millî hasıladan
Güneydoğu Anadolu’nun aldığı pay yüzde 5, Doğu Anadolu’nun aldığı pay yüzde 3,
Karadeniz’in aldığı pay yüzde 9, Akdeniz’in aldığı pay yüzde 12, Ege’nin aldığı
pay yüzde 17, İç Anadolu’nun aldığı pay yüzde 16, Marmara’nın aldığı pay ise
tek başına yüzde 38’dir. Bu konuda ne yazık ki resmî verilerden AKP Hükûmeti
döneminde nasıl bir gelişme ya da gerileme yaşandığını izleyemiyoruz. TÜİK
millî gelirin illere ve bölgelere dağılımı ile ilgili 2001 yılından beri
istatistik üretmiyor. Son olarak 2001’de üretilen verilere göre Türkiye
nüfusunun yüzde 16’sının yaşadığı bölgenin millî gelirdeki payının yüzde 7
olduğunu görüyoruz. Bu rakam eşitsizliğin ulaştığı boyutları göstermek için
yeterlidir. Yanlış kurgulanan teşvik politikalarından da bölge illeri
yararlanamamış, eşitsizlik makası giderek açılmıştır. 2002-2006 döneminin
teşvik yatırımlarından Gaziantep hariç yirmi bir ilin aldığı toplam pay ancak
yüzde 4,4 olmuştur, Marmara Bölgesi ise yüzde 39 pay almıştır. Bölge illerinin
tamamının aldığı teşvikin toplamı olan yüzde 4’ü Bursa tek başına almıştır. AKP döneminde hız verilen
özelleştirme politikaları ve kamunun ekonomiden çekilmesi süreci de bölgede
yoksulluğu ve eşitsizliği tartışma götürmez bir şekilde artırmıştır. Bölgeye
aktarılan kaynakların da büyük çoğunluğunun savunma, güvenlik harcamaları ile
sonuçları bölge insanına yansımayan enerji yatırımları olduğu bilinmektedir. Giderek
yoksulluk arttı, rakamlar bunu gösteriyor. Yaşanan yoksulluk artık insan
yüreğini ve vicdanını yaralayan boyutlara ulaşıyor. Yoksulluğun en önemli
göstergelerinden biri yeşil kart sahipliğidir çünkü yeşil kart hiçbir sosyal
güvencesi olmayan ve ailesinin aylık geliri asgari ücretin üçte 1’inden az
olanlara verilmektedir. Sağlık Bakanlığının 2008 Şubat ayı verilerine göre
yeşil kart kullanan nüfus 9 milyon 362 bindir. Bunların yüzde 46’sı Doğu ve
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndedir. Bu 21 il dışında kalan 60 ilde yeşil kartlı
nüfus, toplam nüfusun yüzde 8,5’ini oluştururken 21 ilde nüfusun yüzde 38,4’ü
yani neredeyse yarısı açlık sınırının altında yaşadığı için yeşil kart
sahibidir. Yeşil kart oranı Hakkâri, Ağrı, Van ve Bitlis gibi illerde nüfusun
yarısından bile fazladır. Değerli
milletvekilleri, bölgeler arası eşitsizliğe neden bu kadar vurgu yapıyoruz?
Çünkü ülkemizin en temel sorunu olan Kürt sorununu çözme senaryoları içerisinde
bölgenin kalkındırılmasına yönelik öneriler sıkça gündeme geliyor. Doğrudur,
ekonomik sorunlar ile siyasal sorunlar birbiriyle oldukça ilişkilidir ama bu
ilişkinin biçimini doğru tanımlamak gerekir ki çözüm önerileri de gerçekçi
olsun. Doğu ve güneydoğunun ekonomik olarak geri bırakılması Kürt sorununun en
önemli sonuçlarından biridir. Bölge halkı yoksul olduğu için Kürt sorunu ortaya
çıkmamıştır; tam tersine Kürt sorunu olduğu için bölge geri bırakılmış, halka
yoksulluk reva görülmüştür. Tabii ki
Türkiye'nin farklı bölgelerinde, illerinde, ilçelerinde, köylerinde de
yoksulluk ve geri kalmışlık sorunu var. Ancak bölgede yaşanan geri
bırakılmışlığı diğer bölgelerden ayıran birkaç temel özellik var: Birincisi ve
en önemlisi, bu durumun seksen beş yıldan beri kesintisiz olarak devam etmesi
ve giderek de kötüye doğru gitmesidir. Resmî verilere göre Doğu ve Güneydoğu
ilerinin gayrisafi millî hasıladan aldıkları pay her
geçen yıl biraz daha azalmıştır. Bölge illerinin millî gelirden aldığı pay
1965’te yüzde 10,3; 1975’te yüzde 9,5; 1979’da yüzde 8,1; 1987’de 7,7; 2001’de
ise 7,1 olmuştur. Bu rakamlar bölge insanının istikrarlı bir şekilde
yoksullaştırıldığını göstermektedir. Bugünlerde yapılan yeni bir araştırma ile
gündeme gelen Sayın Profesör Doktor Binnaz Toprak, birkaç yıl önce batıda,
ilköğretim çağındaki çocuklar arasında yaptığı bir araştırmada çocuklara
yoksulluğun tanımını sormuştu. Aldığı cevap çok ilginçti: “Uzak bir memleketten
gelen, bizim anlamadığımız bir dili konuşan esmer çocuklar yoksuldur.” Batıdaki
çocuklar yoksulluğu tarif ederken göçle gelen Kürt çocuklarını tanımlamıştır.
Yaşanan gerçekler ne yazık ki bu kadar dramatik boyutlardadır. Bu konuda geçen
yıl kamuoyuna yansıyan iki raporda çok çarpıcı iddialar yer alıyordu ve kimse
de çıkıp bu iddiaları yalanlamadı. Dönemin Başbakanı Sayın İsmet İnönü’nün
1935’te hazırladığı Kürt Raporu’nda bölgedeki iller tek tek sayılarak her ilde
ne gibi sosyal ve ekonomik tedbirler alınması gerektiği yer alıyordu; bu
illerdeki demografik yapının ekonomik tedbirlerle nasıl değiştirileceği
anlatılıyordu. 1960 darbesinden sonra belli ki bu rapor güncelleniyor ve
yeniden hükûmetlerin önüne konuluyor. Dönemin Başbakanı Sayın Bülent Ecevit’in
arşivinde bulunan bu raporda da, bölgenin kendilerini Kürt sananlar lehine olan
nüfus yapısını Türk lehine çevirmek için alınacak ekonomik önlemler
anlatılıyordu. 1990’lı yıllarda ise bölgede yaşananlar, binlerce köyün nasıl
boşaltıldığı bizzat Meclis araştırma komisyonu raporlarında yer almaktadır. Değerli
milletvekilleri, bunlar bizim hep beraber yaşadığımız gerçekler. Bu gerçekleri
görüp samimi bir şekilde, bir arada yaşama stratejisi oluşturulmadan bölgenin
geri bırakılmış sorunlarını çözmek mümkün değildir. Ülkemizdeki farklı
kimlikleri bir zenginlik olarak görmeden refahı sağlamak mümkün değildir ve ne
yazık ki politik yanlışların ekonomik faturasını Türkiye halkı bir bütün olarak
ödüyor. Belki bölge illerinin payına biraz daha fazlası düşüyor. Ekonomiyle
siyaset arasında kopmaz bir bağ vardır. Ekonomik politikalar siyasi
politikalara göre şekillenir. Onun için bugün Hükûmetin bölgede zorunlu olarak
yapılan bazı küçük kamu yatırımlarını anlatarak sanki sorun çözülüyormuş, bölge
kalkınıyormuş gibi bir imaj yaratması doğru değildir. “Şunu yaptık, bunu
yaptık, şu kadar para harcadık…” Bunlar, bütçe analizinde bir şey ifade etmez.
Bütçeler öncelikleri ve karşılaştırmalı oranlarıyla sorgulanır. Temel soru: Var
olan imkânlardan kim, ne kadar yararlanıyor? Bu sorunun cevabıyla bütçelerin
karakteri ortaya çıkar. AKP Hükûmeti ısrarla bu soruların yanıtını vermekten
kaçıyor. AKP Hükûmeti kişi başına millî gelirin 10 bin dolara yükseldiğini
ileri sürüyor. Ancak bu konuda da illere göre dağılımı gösteren bir veri
üretilmediği için kişi başına millî gelirin Hakkâri’de, Şırnak’ta, Muş’ta,
Bitlis’te de 10 bin dolar olup olmadığını öğrenemiyoruz. Ama hayatın gerçekleri
bunun böyle olmadığını gösteriyor tabii ki. Bu konuda
en son veri, biraz önce de ifade ettiğim gibi 2001 yılına ait. 2001’de Türkiye
genelinde kişi başına millî gelir 2.146 dolar. Bölgedeki 21 ilin hiçbiri bu
ortalamaya ulaşamıyor. En yoksul olan Ağrı’da 568 dolar, en iyi durumdaki
Elâzığ’da ise 1.704 dolardır. Devlet Planlama Teşkilatının 2003 yılında
yayınladığı illerin sosyoekonomik gelişmişlik sıralamasında da bölgedeki 21
ilden 17’sinin en alttaki 20’lik dilimde yer aldığı görülüyor. AKP Hükûmeti
döneminde kişi başına millî gelirin illere göre dağılımını gösteren veri neden
üretilmiyor? AKP hükûmetleri döneminde illerin sosyoekonomik gelişmişlik
sıralamasına ilişkin veri neden üretilmiyor? Bu gerçekler neden halktan
gizleniyor? Bu soruları bu kürsüden defalarca sorduk, neden Hükûmetin bir
yetkilisi bu sorulara yanıt vermiyor? Bu veriler bölge illerinin AKP Hükûmeti
döneminde daha da yoksullaştığını gösterecek de ondan bu soruya yanıt
verilmiyor. AKP Hükûmeti döneminde bölgeler arası fark daha da artmıştır. Bu
gerçek gizlenmek istendiği için bu rakamlar açıklanmıyor. Değerli
milletvekilleri, ancak DTP’nin Meclisteki varlığı birçok konuda olduğu gibi
bölgeler arası gelişmişlik konusunda da en azından sorunların gündeme gelmesi,
tartışılması konusunda önemli bir rol oynuyor. Bizim eleştirilerimiz sonucunda
AKP Hükûmeti, altı yıl unuttuğu GAP’ı keşfetti ve gündemine alarak GAP Eylem
Planı’nı açıkladı. Geçen yıl bütçe görüşmeleri sırasında bu konunun sıkça
gündeme gelmesi üzerine, cazibe merkezi oluşturulmasına dair, bütçeye bir madde
eklendi. Biz bu vaatlerin peşini bırakmıyoruz. GAP Eylem Planı’nda öngörülen 4
milyon istihdamın ne olduğunun, hangi aşamaya geldiğinin, cazibe merkezlerinde
neler yapıldığının her zaman takipçisi olacağız ve buradan bunların hesabını
soracağız. Değerli
milletvekilleri, Hükûmetin en çok istismar ettiği konuların başında sosyal
yardımlar geliyor. Seçim dönemlerinde iyice ayyuka çıkan bu istismarcılık,
sosyal devlet ilkesinin ardına saklanmaya çalışıyor. Ben buradan yurttaşlara
bir çağrı yapmak istiyorum çünkü bu istismara son verecek olan halktır. Ben
diyorum ki: “Ey yurttaşlar, sizlerin sadece bu ülkede bir yurttaş olarak
yaşamanızdan kaynaklı çok önemli haklarınız var. Her şeyden önce insanca yaşam
koşullarına sahip olmak, yani sağlıklı beslenme, eğitim ve sağlık hizmetlerinden
yeterince yararlanma, sağlıklı bir evde barınma haklarına sahipsiniz. Bu
hakları kullanabilmeniz için gerekli koşulları yaratmak da devletin, yani
devleti yöneten iktidarların görevidir. AKP Hükûmeti ve önceki hükûmetler bu
görevlerini yapmadıkları için, adil bir yönetim anlayışına sahip olmadıkları
için siz yoksul yurttaşlarımız insanca yaşam koşullarına sahip değilsiniz.
Başınızı sokacak bir eviniz, ısınmak için kömürünüz, doktora gitmek için sağlık
güvenceniz, çocuğunuza defter almak için paranız, akşam sofraya koyacak bir kap
sıcak yemeğiniz yoksa bunun sorumlusu devlettir, yani hükûmetlerdir. Bu
tablonun sorumlusu şimdiye kadar iktidar olmuş tüm partiler ve son yedi yıldır
da iktidarda bulunan AKP Hükûmetidir. Bu nedenle, sizlere dağıtılan çeşitli yardımlar
için Hükûmete minnet duymanız, karşılığında da AKP’ye oy vermeniz gerekmiyor.
Ayrıca, dağıtılan bu yardımların parası da hiçbir politikacının ya da siyasi
partinin cebinden çıkmıyor. Bu para, zaten sizin paranız. Devletin bütçesi, tüm
yurttaşlardan, hepimizden alınan vergilerden oluşuyor. Kimsenin sizin paranızla
size iyilik yapmasına izin vermeyin, hakkınız olan bu yardımları alın ve
oyunuzu da sizi bu yoksulluğa mahkûm edenlerden hesap sormak için kullanın.” Değerli
milletvekilleri, yapılan yardımların siyasi istismar aracı olarak
kullanılmadığı, sosyal devletin bir gereği olduğu iddia ediliyorsa Hükûmet
adına bu kürsüden bu çağrı tekrarlansın, “Ey yurttaşlar, yapılan sosyal
yardımlar karşılığında AKP’ye oy vermek zorunda değilsiniz. Bu, zaten sizin
paranız, sizin hakkınız.” desinler. Sosyal
devlet ile hayırsever devlet arasında çok büyük bir fark vardır. Sosyal devlet,
yurttaşlarının haklarını kullanmaları için imkân yaratır. İki yıldan beri
söylüyoruz, dünyadaki medeni ülkeler yoksul yurttaşlarına “vatandaşlık geliri”
adı altında maaş bağlıyorlar. Devletin resmî ödemesi,
kimsenin istismar etmesine imkân tanımayan bir yöntem, hak temelli bir
yaklaşım. İnsanların onurunu inciten, aynı zamanda da istismara açık
olan bu yardımlar için harcanan paraların tümü bir fonda toplansa yoksul tüm
yurttaşlara insanca yaşam imkânı sağlayacak bir maaş ödenebilir. Hayır, AKP
Hükûmeti bunu yapmıyor çünkü devletin imkânlarıyla yapacağı yardımların
karşılığında halktan oy alma hesapları yapıyor. BAŞKAN –
Sayın Kışanak, beş dakikanız kaldı. GÜLTAN
KIŞANAK (Devamla) – Değerli milletvekilleri, iki gün önce TRT’den Kürtçe test
yayını başladı. TRT halkın parasıyla yayın yapan bir kurum. TRT’de yapılan tüm
harcamaların parası bu ülkede yaşayan tüm yurttaşların, Türk’ün, Kürt’ün,
Laz’ın, Çerkez’in, Rum’un, Ermeni’nin verdiği vergilerden karşılanıyor ve bu
nedenledir ki TRT’nin zaten bu ülkede yaşayan tüm yurttaşların sosyal, kültürel
ve iletişim ihtiyaçlarını karşılayan bir yayıncılık yapması gerekiyor. Bu bir
haktır, bu bir lütuf değildir. Şimdiye kadar bu hak gasbedilmiştir. Artık, bu
hakkın teslim edilme zamanı gelmiştir. Devletin, artık “Ey yurttaşlar, ben
sizin hakkınızı teslim ediyorum. Kamusal yayıncılığın bir gereği olarak Kürt
yurttaşlarımın ihtiyaçlarını karşılamak benim görevim. Bu görevimi yerine
getirmek için Kürtçe yayın yapıyorum.” demesi gerekir. TRT’den Kürtçe yayın
yapılmasının sosyal, kültürel, psikolojik ve hukuksal sonuçları mutlaka ki
olacaktır. Ancak, iletişimin sınır tanımadığı günümüzde, artık, her yurttaşın
evinde bir televizyon, tercih hakkını kullanabileceği binden fazla kanal ve en
az da Kürtçe yayın yapan yirmi tane televizyon kanalı var. Sosyal ve kültürel
ihtiyaçlarını kendi tercihleri doğrultusunda karşılama hakkına zaten sahip
halkımız. Şu anda TRT’den ve yerel TV kanallarından günde kırk beş dakikayı,
haftada da dört saati geçmeyecek şekilde Kürtçe yayın yapılmasına izin verilen
bir yasal düzenleme var. Böylece, Kürtçe yayıncılık konusunda yaratılacak
psikolojik etki de büyük ölçüde tatmin edilmiş durumda. Geriye işin hukuki
boyutu kalıyor, yani Türkiye Cumhuriyeti devletinin, yurttaşlarından bir
kısmının Kürt olduğunu, bunların da kullandığı “Kürtçe” denilen bir dil olduğunu hukuki olarak kabul
etmesi. TRT’nin Kürtçe yayın yapması ancak bu durumda bir heyecan yaratabilir,
toplum tarafından kabul görmesini sağlar, hatta Kürt sorununun çözümünde önemli
bir katkı sunar. Ancak AKP Hükûmeti ne yapıyor? Bu hukuki hakkın tanınmasını
sağlayacağına konuyu yine siyasi istismar konusu yapıyor. TRT
Yasası görüşülürken bu kürsüden defalarca durumu anlatmaya çalıştık. Ancak
yine, Yasa’da sadece “TRT Türkçe yayın yapar.” cümlesinin arkasına eklenen
“Farklı dil ve lehçelerde de yayın yapar.” cümlesi dışında hukuki bir düzenleme
yapılmadı. Türkiye
hukuk sistemi içerisinde hâlâ hiçbir yasada, yönetmelikte, hiçbir hukuki
belgede Kürtçe dilini kabul eden bir tek cümle, hatta “Kürtçe” kelimesinin
kendisi bile yer almıyor. Bu ülkede hâlâ Kürtçe, Meclis tutanaklarına
“bilinmeyen bir dil” olarak yazılıyor. Hâlâ AKP Hükûmetinin İçişleri Bakanlığı
müfettişleri bayram kartına “… …” (*)yani “Bayramınız kutlu olsun.” yazdı diye
DTP’li belediye başkanları hakkında soruşturma açıyor. Gerekçesi de ne biliyor
musunuz değerli milletvekilleri? Kamuyu zarara uğratmak, belediyenin parası
ile basılan bayram kartında Kürtçe kullanmak. Peki, bir yurttaş TRT yetkilileri
hakkında aynı gerekçeyle “Kamunun parasını Kürtçe için nasıl harcarsın?” diye
dava açsa ne olacak? Sur
Belediye Başkanı ve Meclisi neden görevden alındı biliyor musunuz değerli
milletvekilleri? Kamu hizmeti verirken Türkçeden başka bir dilin kullanılmasına
izin veren bir Meclis kararı aldı diye. TRT bir kamu kurumu değil mi? Kamu
hizmeti üretmiyor mu? Neden TRT’de serbest de Kürtçe, Sur Belediyesinin çöp
toplama saatlerini gösteren duyurunun Kürtçe olması yasak? Neden belediyenin
parklara Kürtçe çiçek ismi vermesi yasak? Neden Diyarbakır’da bir parka
“Berfin” ismi verilemiyor? Neden sadece TRT Kürtçe yayın yapıyor da bu hak özel
televizyon kanallarına tanınmıyor? Değerli milletvekilleri,
ortada bir samimiyet varsa öncelikle bu komediye bir son vermek gerekir. Kürt
sorunu psikolojik bir sorun değildir. Kürt sorunu bir hak ve özgürlükler
sorunudur. Çözümü de, hak ve özgürlüklerin hukuksal temelde güvenceye
kavuşmasından geçer. Kürt halkı bunu istiyor, bunu bekliyor, bunun mücadelesini
veriyor. Bugün gelinen noktada TRT’den Kürtçe yayın yapılmasında kendi
mücadelesinin katkısını da görüyor. Değerli Kürt sanatçıları
Şıvan Perver ve Civan Haco’nun sanatsal gücü Kürt halkının onlara beslediği
sevgi… (Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın Kışanak,
lütfen bitirin. GÜLTAN KIŞANAK (Devamla) –
Teşekkür ediyorum Sayın Başkan. …tartışmasız bir gerçektir
ama Kürtçenin hukuksal olarak tanınması da en az bu kadar gerçektir. Gelin,
Şıvan ve Civan Haco’nun gücünü istismar etme yolunu arayacağınıza, onların
yıllarca halkına, ülkesine hasret kalmalarına neden olan bu hukuksuzluğu
ortadan kaldıralım. Dün, TRT 6’da, yani Kürtçe
yapılan yayınlarda bir röportajda, “Dil, bir halkın onurudur.” deniliyordu.
Evet, dil bir halkın onurudur, gelin kimsenin onuruyla oynamayın. TRT’den Kürtçe yayın
yaparken, ana dilde eğitim taleplerini bölücülükle suçlamayın. Gelin,
farklılıklarımızı zenginlik olarak görelim. Kürtler dâhil tüm kültürlerin
gelişmesi, gelecek kuşaklara aktarılması için imkânlar tanıyalım. Türkiye
bahçesindeki çiçeklerin zenginleşmesine hizmet edelim. Değerli milletvekilleri, bu
duygu ve düşüncelerle hepinizi saygıyla selamlıyor, 2009 yılının, daha
özgürlükçü, daha adil, daha demokratik, daha barışçıl politikaların hayata
geçtiği bir yıl olmasını diliyorum. Hepinizi saygıyla
selamlıyorum. (DTP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ediyorum
Sayın Kışanak. Şimdi bir hususu açıklamam
lazım, Sayın Kışanak’ın üzerinde durduğu, daha önce de DTP’li arkadaşlarımızın
zaman zaman dile getirdiği bu tutanaklarla ilgili. Değerli arkadaşlarım, bu
kürsüden Türkçe konuşmak durumundayız, çünkü konuşan arkadaşımızın Başkan
tarafından izlenebilmesi, konuşan arkadaşımızın milletvekili tarafından
anlaşılabilmesi ve sonuçta, konuşan arkadaşımızın, milletimizin tamamı
tarafından izlenebilmesi için başka bir yol ve yöntem yok. Şu örnek de yanlış:
“Yabancılar geliyor burada İngilizce konuşuyor, Fransızca konuşuyor.” Hayır,
onları da Başkan ve milletvekili arkadaşlarımız Türkçe dinliyor çünkü simultane
tercümeyle onlar anında Türkçeye çevriliyor. 1991 yılından bu yana gelen
uygulamaya göre de, burada “Anlaşılmayan bir dille” meram ifade edildiğinde
tutanaktaki arkadaşlarımız “Anlaşılmayan bir dil” olarak geçiyorlar. SELAHATTİN DEMİRTAŞ
(Diyarbakır) – Bilinmeyen Sayın Başkan, bilinmeyen. BAŞKAN - Keşke daha yumuşak
bir ifadeyle “Türkçe olmayan bir dil” denilebilseydi, bu daha iyi olabilirdi.
Mümkünse, ben arkadaşlarımdan da rica ediyorum, bundan sonra ifadeyi o şekilde
yumuşatmakta da yarar var. HAMİT GEYLANİ (Hakkâri) –
“Anlaşılmayan” ile “bilinmeyen” ayrı şeyler Sayın Başkanım. BAŞKAN – Hayır, yani “Türkçe
olmayan bir dil” diyorum ben. Yani öyle olsa daha yumuşak olur diyorum. GÜLTAN KIŞANAK (Diyarbakır) –
Sayın Başkan, hangi dilde konuşuluyorsa o dilin adı yazılsın. BAŞKAN – Ama,
yani onu tutanaktaki arkadaşlarımız bilemez ki sevgili arkadaşlarım, yani
burada… SELAHATTİN DEMİRTAŞ
(Diyarbakır) – Sayın Başkan, bizim DTP Grubu olarak talebimiz, Meclis
kürsüsünde Kürtçe konuşulsun şeklinde değil. Zaman zaman arkadaşlarımız bir
özdeyiş kullanabiliyor Kürtçe dilinde. Dolayısıyla, bu “Stenografların
bilmediği bir dil” olarak geçerse bu daha mantıklı olur. BAŞKAN – İşte onu düzeltmekle
de meşgul de olacağım. O şekilde düzeltmeye onu çalışalım. HASİP KAPLAN (Şırnak) –
Kürtçe bilen stenograf da koysanız kolaylaşır biraz. BAŞKAN –
Yalnız, sevgili arkadaşlarım, burada şimdi iki değerli arkadaşımız çıktı, bana
göre, çok güzel gerekçelerle Hükûmeti eleştirdiler, bütçeyi eleştirdiler.
Şimdi, bunu böyle sürdürmekte bana göre yarar var. Yani kural olarak burada
birbirimizi anlayabilecek bir dili kullanmak zorundayız. Yani Anayasa’nın da
emri bu, işin gereğinin de emri bu. O nedenle, arkadaşlarımızın bu konuda
hassas olmalarını rica ediyorum. Bir
ikinci husus, söze başlamışken: Bu yurt dışı gezilerle ilgili Sevgili Hasip
Kaplan arkadaşımız bunu sıkça dile getiriyor. Şimdi, çok deneyimli bir arkadaş
olmasa gençleri tahrik mi ediyor diyeceğim; hem hukukçu hem çok deneyimli bir
arkadaşımız. Üç kere Başkanlığa soru önergesi verdi, üç kere de biz cevap
verdik. Dedik ki: Başkanın yurt dışı gezilerini düzenleyen bir kanun var. O
Kanun’a göre, grupları güçleri oranında temsil eden bir heyet Başkana refakat
eder. Şimdi, böyle olunca, 5 kişiyle yurt dışına gittiğimizde, 3 arkadaşımız
Adalet ve Kalkınma Partisinden, 1’er arkadaşımız da Cumhuriyet Halk Partisi ve
Milliyetçi Hareket Partisinden oluyor. Niye oluyor? İşte, böldüğümüz zaman öyle
bir oran ortaya çıkıyor. M. NURİ
YAMAN (Muş) – O zaman 8 kişiyle gidin Sayın Başkan. BAŞKAN –
8 kişi de olsa olmuyor. Yani, bizim… HASİP
KAPLAN (Şırnak) – Başkanım, İç Tüzük’te var, “Grup katılır.” diyor. BAŞKAN –
Kanun var Sayın Kaplan, siz bunu çok iyi bilirsiniz. Katılır ama nasıl katılacağı
da o ilgili özel Yasa’da belli. DTP’li arkadaşlarımızın bir yurt dışı gezisine
Başkanla beraber gitmesi için o heyetin en az 21 kişi olması lazım. 21 kişilik
bir milletvekili heyetiyle gidilmez. HASİP
KAPLAN (Şırnak) – İç Tüzük’te var Başkanım, “Bütün gruplardan birer üye
katılır.” diyor. MUSTAFA
ÖZYÜREK (İstanbul) – AKP Grubu arada bir sırasını versin. BAŞKAN -
Ama ben ne yaptım? Yani bu kanun kapsamı dışında olan heyetler de zaman zaman
oluyor. Sayın Sırrı Sakık bileceklerdir; mesela, ben bir Amerika gezisi
önerdim, bir Almanya gezisi önerdim, ikisine de gelmediler. O nedenle, bu
konuda mevcut yasa yürürlükte olduğu sürece yapabileceğimiz bir şey maalesef
yok. Ama bir yasa önerisi verilir, Meclis ona… HASİP
KAPLAN (Şırnak) – Başkanım, İç Tüzük diyor ki: “Her gruptan 1 kişi, sonra
oranlar artırılır.” Onu da çözmezseniz Meclis Başkanı hakkında idari yargıda
dava açacağız, bak açık söyleyeyim. Onu da AİHM’e götürürüz, tam mahkemelik
oluruz Başkanım, onu söyleyeyim yani. Aşalım bunu, grup başkan vekillerimiz
birlikte aşsın. BAŞKAN –
Tamam, mahkemenin verdiği karara saygımız var, gider, ben… HASİP
KAPLAN (Şırnak) – Vallahi mahkemelik oluruz Başkanım. BAŞKAN –
Sevgili arkadaşlarım, ben yurt dışına giderken yanımda bir DTP’li arkadaşın
bulunmasından rahatsız olur muyum, böyle bir şey olabilir mi? HASİP
KAPLAN (Şırnak) - Ama Başkanım, İç Tüzük… BAŞKAN -
Ama idari yargı yoluyla, kanun değişikliği yoluyla yaparsanız ben çok memnun
olurum. Teşekkür
ediyorum. HASİP
KAPLAN (Şırnak) – Peki, teşekkür ederim Başkanım. BAŞKAN -
Söz sırası Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Trabzon Milletvekili Sayın
Mehmet Akif Hamzaçebi’de. Sayın
Hamzaçebi, buyurun. (CHP sıralarından alkışlar) Süreniz
altmış dakikadır efendim. CHP GRUBU
ADINA MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına hepinizi saygıyla selamlıyorum. 2009 Yılı
Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2007 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nı görüşüyoruz.
Biz, bir yandan 2009 yılı bütçe tasarısını görüşürken diğer yandan Hükûmet,
gerek 2009 yılı bütçe tasarısını, onun büyüklüklerini gerekse 2009 yılını da
içine alacak şekilde daha uzun bir dönemde uygulanacak olan programın
ayrıntılarını IMF’yle görüşüyor. Türkiye IMF’yle bir program
uygulamasına 1999 yılı Aralık ayında başladı ve o tarihten bu yana, altısı AKP
hükûmetleri tarafından olmak üzere, toplam dokuz tane bütçe hazırlamıştır ve
IMF’yle olan anlaşmamız geçtiğimiz mayıs ayında sona ermiştir. Dolayısıyla bu bütçe,
AKP’nin yedinci bütçesi IMF’siz olarak hazırlanan veya hazırlanmaya çalışılan
ilk bütçedir. Bu nedenle altı yıl hükûmet etmiş olma ve aynı zamanda altı yıl
IMF’yle beraber çalışmış olmanın tecrübesini görmemiz gereken bir bütçedir. Bu
tecrübenin bütçeye yansıtılıp yansıtılmadığı, bütçenin ekonominin ve vatandaşın
ihtiyaçlarına, önceliklerine uygun olarak hazırlanıp hazırlanmadığı, küresel
kriz şartlarını, durgunluğa giden Türkiye ekonomisinin sorunlarını dikkate alıp
almadığı önemlidir; bütçede bunlara bakmamız gerekir. Yine, bütçede, biraz önce
saydıklarım çerçevesinde, onların toplamı olarak ifade edebileceğimiz ve
bakmamız gereken bir şey daha var: Türkiye ekonomisinde şu an hiç olmayan,
olmadığı için de en çok aranan, en çok ihtiyaç duyulan şey güvendir. Bütçe, bu
güveni topluma, vatandaşa, piyasalara, dünyaya vermek için iyi bir fırsattır.
Hükûmet bu fırsatı gereğince kullanabilmiş midir, bütçe güven vermekte midir,
bunlar üzerinde durmak gerekir. Konuşmamı bu çerçevede sizlere sunmaya
çalışacağım. Türkiye 2000’li yıllara bir
IMF programıyla girdiğinde toplam yirmi beş ülke IMF’yle program yapmıştı,
Arjantin, Brezilya, Uruguay, Endonezya, Romanya gibi birçok ülke IMF programı
uyguluyordu. Bizim programımız 2008 yılının Mayıs ayında sona erdi. Bizim
programımızın sona ermesine doğru IMF’yle program yapan, program devam ettiren
ülke sayısı sadece birkaç taneydi; Afrika’da Gabon, Güney Amerika’da Peru,
Honduras gibi birkaç ülke dışında IMF’yle program uygulayan bir ülke
kalmamıştı, hepsi programını sonlandırmıştı. Şu anda, mayıs ayında IMF
anlaşması sona erdiğine göre anlaşmanın sona ermesinden sonraki yedinci aydayız
ve Hükûmet eylül ayından bu yana IMF’yle olan görüşmelerini sürdürüyor. Öyle
anlaşılıyor ki bu görüşmeler bir anlaşmayla sonuçlanacak. Nitekim,
evvelsi gün Genel Kurulda bütçe kanununun maddeleri sırasında kabul edilen
önerge muhtemel anlaşmanın gereği olarak bütçe kanununa girdi; kamu
harcamalarında, bütçe ödeneklerinde toplamı 3,6 milyar YTL’ye ulaşan bir
kesinti yapıldı. Değerli arkadaşlar, ilgili
Bakan, IMF’yle ilişkilerden sorumlu Bakan “Bu kesintiler IMF olmasa da zaten
yapılacaktı.” anlamında değerlendirmeler yapıyor. Bunu Parlamentonun bütçe
hakkına bir saygısızlık olarak görüyorum. Eğer bu değişiklikler IMF olmasaydı
da yapılacak idiyse, bütçe 17 Ekim tarihinden bu yana Türkiye Büyük Millet
Meclisinde, iki haftadır Genel Kurulda görüşüyoruz, iki haftadan önce uzun bir
süre de Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşüldü, bu değişiklikleri pekâlâ orada
yapmak mümkündü. Değerli arkadaşlar, IMF’yle
varılacak olan anlaşmanın gereği sadece 3,6 milyar YTL’yle sınırlı değildir,
daha başka kesintiler de olacaktır, daha başka gelir önlemleri de mutlaka
olacaktır ama bugün görüşeceğimiz ve bugün oylamasını yapacağımız bu bütçeye
bunlar maalesef yansıtılmamıştır, yansıtılmayacaktır. Yüzde 4 büyüme hedefiyle
2009 yılında bir bütçe tasarlıyoruz, bunu kabul edeceğiz ama Hükûmet IMF’yle bu
büyümenin yüzde Değerli arkadaşlar, bu tablo,
Hükûmetin IMF’siz olarak yapmaya çalıştığı, hazırlamaya çalıştığı, niyet ettiği
ilk bütçe girişiminin başarısızlıkla sonuçlandığını gösterir. Hükûmet bir bütçe
yapamamış, bu bütçeyi yapmak için IMF’ye başvurmuştur. Bunu üzüntüyle
karşılıyorum. Türkiye'nin bu bütçeyi küresel krizin şartlarına, durgunluğa
giden Türkiye ekonomisinin sorunlarına duyarlı olacak şekilde, çözüm araçlarını
kapsayacak şekilde hazırlayacak deneyimli kadroları vardır. Türkiye'nin kriz
tecrübesi vardır. Bu kadrolar, bu tecrübe bütçe sürecine yansıtılmamıştır. Son
gün bütçe kanunu maddeleri görüşülürken yapılan değişiklikler bunu
göstermektedir. Sayın Başbakan “Biz göreve
geldiğimizde IMF’ye 26,5 milyar dolar borçla Türkiye’yi devraldık.” diyor,
“Şimdi 8,5 milyar dolar borcumuz var, bu borcu biz ödedik.” diyor. Bu cümle,
ondan önceki, AKP’den önceki Hükûmetin ciddi bir eleştirisini taşıyor: “Türkiye
ekonomisini, Türkiye Cumhuriyeti’ni IMF’ye muhtaç hâle getirdiniz, IMF’den borç
aldınız, hâlâ ödüyoruz, bitmedi.” Bunu, bu eleştiriyi yapan Sayın Başbakan,
şimdi IMF’den 20-25 milyar dolar -veya belki daha başka bir rakam olarak
kesinleşecek- almanın çalışmalarını, hazırlığını yürütüyor. IMF’yle
ilişkilerden sorumlu Sayın Bakan da evvelsi gün burada yaptığı konuşmada
IMF’den alınacak olan borcun faziletlerinden söz ediyor; bu borcun düşük faizli
olduğundan, bu borcun alınmasının Türkiye'nin menfaatine olduğundan söz ediyor.
Kısa bir süre öncesine kadar
IMF’ye karşı iddialı cümleler sarf eden yetkililer -Sayın Başbakanımız, sayın
bakanlarımız- bugün bu sözlerinden (U) dönüşü yapmışlardır. Bu (U) dönüşüyle,
çiftçiye yapılan destek ödemesinden 550 milyon YTL kesinti yapmakta tereddüt
etmemişlerdir. Yeniden IMF’ye gidilmesini
krizle açıklamak mümkün değil. “Efendim, şimdi küresel kriz var, ne yapalım? IMF’ye
gitmezsek buradan çıkışımız yok.” Değerli arkadaşlar, böyle
dersek, Türkiye ekonomisinin kendi dinamiklerinden, uygulanan programdan ileri
gelen, kaynaklanan sorunlarını görmezsek, yine düze çıkamayız; sorumluluğu
başkalarına atarsak dünyadaki krize atarsak, dışarıdaki krize atarsak biz bu
bütçeyle, hazırlanacak olan programla yine düze çıkamayız. 2006 Mayıs-Haziranında
yaptığımız hatayı yapmayalım. Neydi 2006 Mayıs-Haziranındaki olay? 2006
Mayıs-Haziranında, hepinizin hatırlayacağı gibi, dünyada bizim dışımızda, diğer
ülkelerde piyasalarda bir dalgalanma oldu, borsalar düştü, dolar yükseldi,
faizler yükseldi. Her ülkede oldu, bizde de oldu ama biz daha çok etkilendik.
Biz, en çok etkilenen bir iki ülkeden bir tanesiyiz, çok etkilendik. Nisan
sonunda yani 2006 Nisanının sonunda ikincil piyasada hazinenin borçlanma faizi
yüzde 14’ün altına inmişti, yüzde 13,7’deydi, kur 1,3’tü. O dalgalanmayla
beraber kur 1,6’lara kadar yükseldi. İç borçlanma faizimiz yüzde 20’leri geçti,
22’ye yaklaştığı dönemler oldu. Borsa düştü. Daha sonra dengeler yerli yerine
oturmaya başladı. Ama faizler bir daha hiçbir zaman o seviyeye inmedi. Yüzde
16’nın altına inmedi faizler. Devamlı
yüksek seyretti. 20 oldu, 21 oldu, 18, 19... Bir daha o faizi yakalayamadık. Kur
daha aşağıya indi, 1,3’ün de altına, 1,2’nin bile altına inen seviyeyi
hatırlıyoruz. Borsa tekrar o dönem yükseldi, toparlandı. Ama faizler hiçbir
zaman inmedi. Bu sorun bizim ekonomimizin birtakım yapısal sorunları olduğunu
gösterir, bu tablo onu gösterir. Hükûmet bunlara bakmadı. Büyümeye baktı. Ama
büyümeyi diğer ülkelerle kıyaslamadı. Evet, ekonomi büyüyor, ama diğer ülkeler
bizden daha fazla büyüyorsa buna dikkat etmek gerekir. 2006’dan itibaren
rakamlara bakıyorum: Büyümede, biz, bize benzeyen ülkelerden kopmuşuz.
Gelişmekte olan ülkelerin 2006 yılı büyümesi yüzde 7,9. Biz kaçız? 6,9. 2007’de
biz 4,6’ya düşmüşüz, bu ülkeler 8 düzeyinde büyümüş. Afrika ülkeleri 2008
büyümesi 6,3. Sadece biz büyümüyoruz, değerli arkadaşlar, konjonktür
öyleydi. Bağımsız Devletler Topluluğunun 2007 büyümesi 8,6; Orta Doğu ülkeleri
5,9. Demek ki bizim büyümemiz ekonominin sağlıklı olduğunu göstermiyor. Büyüme
oranlarında zaten düşüşe geçmişiz. Kur politikasıyla
ilgilenmedik. Cari açığa bakmadık. Tasarruf yetersizliğine bakmadık. Bugün
“Krizi fırsat olarak değerlendirelim.” diyenler 2006 yılında bu dalgalanmayı
bir fırsat olarak değerlendirip bizim ekonomimizin dengelerini sağlamlaştıracak
şekilde birtakım adımları atabilirlerdi. Bu yapılmamıştır, çünkü 2006
dalgalanması bizden kaynaklanmıyordu. Şimdi de yaklaşım: “Sorun bizde değil,
sorun dışarıda. Küresel kriz nedeniyle Türkiye ekonomisi etkileniyor.” Bu çok yanlış bir yaklaşım. Kurdaki yükselişin gerçekleştiği
ayda, ekim ayında “Şimdi de ihracatçı sevinsin.” dediğiniz anda ihracat
düşüyorsa, krize iyi teşhis koyamamışsınız demektir. “Kriz psikolojiktir.”
dediğiniz zaman, iş adamları borç yüzünden intihar ediyor, fabrikalar
üretimlerine ara veriyor, kapatıyor veya azaltıyorsa, işçi çıkarıyorsa, krize
doğru teşhis koyamamışsınız demektir. Değerli arkadaşlar, konu
budur, konu küresel kriz meselesi değil. Evet, o bizi tabii ki etkiliyor ama
bizim kendi ekonomimizin sorunları var. Bu sorunları çözmemiz gerekir.
Uygulanan programın hatalı sonuçları var. Değerli
arkadaşlar, 2009 yılı bütçesini görüşürken, evvelsi gün burada kabul edilen
önerge üzerinde durmak istiyorum çünkü bu çok ciddi bir yaklaşım, Hükûmetin
yaklaşımını gösteriyor. Bu yaklaşım nedir? Toplam 3,6 milyar YTL’ye ulaşan bu
kesintide, aşağı yukarı bunun yarısı yatırım harcamalarından kesinti olarak
şekillendirilmiş. 1,8 milyar YTL yatırımlardan kesiyoruz. Peki, 2009 yılında
biz çok mu yatırım yapacağız? Hayır. 2009 yılı yatırımı, toplam kamu sektörü
yatırımının gayrisafi yurt içi hasılaya oranı yüzde
3,7. Bir artış yoktur. 2007 yılı 3,8’dir, 2008 yılı 3,7. Hatta küsuratları
ifade etmedim, 2009’da 2008’e göre bir düşüş var. Şimdi,
özel sektör talebi düşüyor, yatırımı azalıyor. Bütün dünya, Avrupa Birliği,
“Talebin azaldığı, özel sektör yatırımlarının azaldığı bu dönemde talebi
artırmak, ekonomiyi canlandırmak üzere kamunun ağırlıkları altyapıya
verilmelidir” şeklinde bir çözüm arıyor. Daha üç hafta önce Avrupa Birliği
Komisyonunun aldığı karar, toplam 200 milyar euroluk teşvik paketinin en önemli
unsuru kamunun altyapı yatırımlarını yapmasıdır. Biz şimdi, bu önergeyle,
geleneksel IMF yaklaşımını benimsemiş olduk: Harcamalar kısılacak, gelirler
arttırılacak, faiz dışı fazla sağlanacak ve bununla Türkiye borçlarını
ödeyecek. Geleneksel IMF yaklaşımı benimsenmiştir. Ekonominin kendi sorunları
dikkate alınmamıştır, ekonominin direksiyonu yeniden IMF’ye verilmiştir. Bu
kesintinin bir diğer alt kalemi tarımsal destekleme, 550 milyon YTL. Hiç
tereddüt etmemiştir Hükûmet, tarımsal desteklemeden 550 milyon YTL’lik kesinti
yapılmasında tereddüt etmemiştir. Evet, bunu yaparken, Hükûmet bunu yaparken
kendine bir siyaset alanı bırakmayı da ihmal etmemiş. Yerel yönetimlere merkezî
bütçeden yapılan transferlerde çok ciddi artış var, yüzde 22 oranında artıyor.
Millî gelir, gayrisafi yurt içi hasıla ne artacak
2009’da? 11,8. Hiç 11,8’in üzerinde bu bütçede herhangi bir toplum kesimine
verdiğiniz bir şey var mıydı? Yok. Peki, onu keselim? Hayır. Neden? Çünkü orada
seçim hesabı var, 2009 yılı Mart ayında seçim var. Seçim nasıl olsa köylerde
değil, seçim beldelerde. Onun için çiftçinin desteğini 550 milyon YTL
kesebiliriz anlayışı var. Bu ne demektir? Seçim harcamaları 2009 yılında
çiftçinin sırtından karşılanacaktır. Değerli
arkadaşlar, tarımdan devam etmek istiyorum. Tarım sektörünün 2008 yılı destek
tutarı 5,9 milyar YTL’ydi, 2008 yılı. Bütçe ne getirmişti buraya? 5,5. Şimdi
550’ye yakın bir kesinti yaptık, 4,9’a düştü, 4,9 milyar YTL. Bu, taa, 2006
yılı rakamına yakın. Tarımsal desteklemede çiftçinin desteğinde üç yıl geriye
gittik ve asıl önemli olan bu destekler gayrisafi yurt içi hasılaya
oranla yapılır. Ekonomide o yıl yaratılan gelirin ne kadarı oranında çiftçiye
destek verdiniz, ölçü budur. Hükûmetin o beğenmediği, eleştirdiği 2002 yılında
bu oran yüzde 0,53’tür. Neye inmiştir şimdi 2009’da? Bu kesintilerle 0,45’e.
2002’nin rakamını alıp “Onu şu kadara çıkardık.” demek doğru değil, yanlış.
2002 yılının gerisindedir tarımsal destekleme. Şimdi,
birçok ödemeyi de Hükûmet arada bir yapmıyor, atlıyor. Unutuyor mu diyelim
acaba? Mazot ödemesini 2006 yılında yapmadınız, gübreyi de yapmadınız. 2005’te
yaptığınız mazot ödemesi de aslında 2004’ün ikinci taksitidir. Öyle
baktığımızda 2005’te de mazot ödemesini yapmadınız. Demek ki 2009 yılında
çiftçiye ciddi bir şekilde belli kalemlerde kesinti yapacaksınız, bunları belki
yine yapmayı unutacaksınız veya belki başka şeyleri. Fındıkta
2004 yılında bir don afeti meydana geldi Karadeniz’de. Üreticinin 298 milyon
YTL zararı oluştu. Bu zararın 200 milyon YTL düzeyindeki kısmı 2004 yılından
beri çiftçiye ödenmemiştir. Bu 5’inci bütçedir. Her sene bütçesinde bunu
söylüyorum. Tablo bu. Şimdi, belki
-seçim var- bir miktar, burada, bu konuşmadan sonra bir ödeme
yapılabilir. Değerli
arkadaşlar, yeni bir bütçeyi konuşmaya başlarken ekonomimizin hâlâ en önemli,
en temel sorunu tasarruf yetersizliğidir. Türkiye’de toplam yurt içi
tasarrufların düzeyi giderek düşmektedir. 99 yılında ekonomide meydana gelen
küçülmeyle azalan, 2000 yılında uygulanmaya başlanan programla beraber azalmayı
sürdüren tasarruflar 2003-2008 düzeyinde en düşük seviyelerine gelmiştir.
Şimdi, ilgili bakanlar “Bu Türkiye ekonomisinin klasik sorunudur.” diyorlar,
“Türkiye ekonomisi öteden beri tasarruf açığı verir, cari açık verir.”
yaklaşımındalar. Değerli arkadaşlar, 2004
yılında toplam yurt içi tasarruflarımızın gayrisafi yurt içi hasılaya
oranı 98 yılında yüzde 24,3’tür, yüzde 24. Özel sektörün tasarrufu, kamu
sektörünün tasarrufu, bunu millî gelire oranlıyoruz yüzde 24,3. O yıl toplam
yatırım, ekonominin yarattığı toplam yatırımın tutarı 22,4. Bakın, açık yok
burada. Tasarruf yatırımdan daha fazla. Açık nedir?
Tasarrufunuz 100’dür, 120 yatırım yaparsınız, aradaki 20’yi gidip yurt dışından
temin ederseniz. Genellikle borçlanılır bu. Açık bu. Bakın, 98 yılı açık yok.
98 öncesi bazı yıllarda açık var ama hiçbir zaman 2003-2008 dönemindeki düzeyde
bir açık söz konusu değil çok daha yüksek yatırım tutarlarına rağmen, çok daha
yüksek tasarruf oranlarına rağmen. Bu dönemde ne olmuş? 2002’de
bakın toplam tasarrufların düzeyi yüzde 18,5. Siz 2002’yi vereceksiniz mutlaka.
Şimdi nedir? 2008’de 15,8. Aşağı inmiş. Kamu sektöründe bir miktar düzelme
olmuş 2004’ten itibaren, 2005’te artıya geçmiş, 2006’da iyi bir seviye
yakalanmış. 2006’dan itibaren kamu tasarrufları tekrar azalmaya başlamış. 2007
düzeyi 2006’nın aşağı yukarı yarısı. 2008, 2007’den de aşağıda. Özel sektör
tasarrufları ne olmuş? Özel sektör tasarrufları 98’de 25,7, 2002’de 23,4’e,
2008’de 13,8’e inmiş. 2009 aşağı yukarı aynı rakamı öngörüyor. Özel sektör
tasarrufunda yarı yarıya bir azalış var. Özel sektör yurt dışından kaynak temin
ediyor yatırım yapmak için. On yılda yarı yarıya düşen bir tasarruf seviyesi
var. Efendim, belki başka ülkeler
de öyle olabilir diye düşünülebilir. Böyle bir tablo yok. Tasarruf eksiği olan
ülkeler var, onları da şimdi size söyleyeceğim ama dünya ortalaması 2007 yılı
için yüzde 23,7. Bizden aşağı yukarı üçte 1 oranında fazla. Efendim, dünya ortalamasını
gelişmiş ülkeler yükseltiyor olabilir diye düşünülebilir. Hayır. Bakın,
gelişmekte olan ekonomilerde bu oran yüzde 33 değerli arkadaşlar. Çin ve Hindistan’ı
vermiyorum, onlar çok daha yüksek. Yeni sanayileşen Asya ülkeleri yüzde 32.
Kimler düşük? IMF’ye giden ülkeler. Macaristan 18, Letonya 13,6; İzlanda 13,3.
Çoğaltabiliriz. Kimin tasarrufu düşükse o ülke IMF’ye başvurmuş. Bizim de
tasarrufumuz düşük. Uygulanan program tasarrufları düşürmüştür. Yurt dışından
gelen kaynaklarla, önemli ölçüde borçlanmayla ekonominin çarkları çevrilmeye
çalışılmıştır. Para girişi durduğu anda, azaldığı anda sorun başlıyor ve IMF’ye
gidiliyor. Tablo budur. Kısır döngü. 2002 öncesinin de sorunları vardı ama
böyle bir sorun bu dönemde derinleşmiştir. Bu dönemde derinleşmiştir. 90’lı
yıllar, büyüme oranlarının düşüklüğüne rağmen tasarruf açısından problem
yaşamadığımız dönemlerdir. Cari açık: Tasarruf
eksikliğinin, yetersizliğin öbür yanı cari açıktır. Ekonomi cari açık veriyor.
Yine IMF’den sorumlu Sayın Bakan evvelsi gün burada açıklama yapıyor. “Cari
açık büyümenin doğal sonucudur, hep vardır Türkiye’de. Hep vardır.” Bakalım var
mı? HALİL AYDOĞAN
(Afyonkarahisar) – Hazineden sorumlu diyecektiniz galiba, “IMF’den sorumlu”
dediniz. MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – IMF’yle ilişkilerden sorumlu Sayın Bakan veya Hazineden sorumlu
Sayın Bakan. Evet, şimdi, bakın, cari açık
giderek yükseliyor Türkiye’de. Büyüme oranının düşmesine rağmen giderek
yükseliyor. Fazla oran vererek sizi rakamlara boğmayayım. Ben 83-97 dönemini
aldım, bu dönemden on bir tane yıl seçtim, büyüme oranlarının yüksek olduğu
yılları aldım. Bu on bir yılın ortalama büyümesi yüzde 7,2. En düşük büyüme
burada 4. 4’ten aşağı büyüme olan yılları almadım. Yine bu dönemin cari açık
ortalaması -aritmetik ortalamayı aldım- yüzde 1,8. -83-97- yüzde 9’luk
gayrisafi millî hasıla büyümeleri var. Bakın, 87
yılında 9,8’lik büyüme var, cari açığımız eksi 0,9. Değerli arkadaşlar, en yüksek
cari açık 8,1’lik büyümenin olduğu 93 yılında, 3,5. 3,5’ten daha yüksek bir
cari açık yok. O nedenle iddia edemezsiniz büyümenin doğal sonucu cari açıktır
diye; böyle bir şey yok. İkinci gerekçe nedir?
“Efendim, petrol fiyatları artıyor, petrol, enerji ham maddeleri, doğal gaz,
bunların ithalatına verdiğimiz para artıyor.” Evet, artıyor, doğru ama Türkiye
ithalat yapıyor, ihracat yapıyor. Bunun ithalat içindeki payına bakmak gerekir.
Bunun ithalat içindeki payı 2002 yılında yüzde 18. 2007 yılında neye gelmiş bu?
19,9’a. İhracata bakalım, ihracat gelirlerimizin yüzde 25,6’sı bu petrol ve
enerji ithalatına gidiyordu, 2007’de yüzde 31,5’i. Evet, bir miktar artış var
ama cari açıktaki bu kadar olağanüstü yükselişin gerekçesi olabilecek bir durum
yok ortada. Ayrıca, yabancılar, Türkiye’ye kredi verenler “Petrol fiyatları
yükseldi, ne yapalım, Türkiye'nin böyle bir mazereti var.” demiyorlar, cari
açığın büyüklüğüne bakıyorlar. Cari açık cari açıktır. Değerli
arkadaşlar, peki, bu cari açık niye artıyor? Doğrudan doğruya uygulanan kur
politikası, bu kuru, bu kur politikasını da, kur seviyesini de bir şekilde
destekleyen faiz politikası. Şimdi “Bizim kur hedefimiz yok, dalgalı kur var.”
denebilir, ama yüksek kurla, yüksek faizle her zaman Türkiye’ye para girişini
sağladık ve Türkiye’de kur daima aşağı düştü. Bunun sonucunda ne oldu? Bunun
sonucunda bizim sanayimiz imalat sanayimiz ithalata bağımlı hâle geldi. Rakam
vermek istiyorum. Dâhilde işleme rejimi vardır biliyorsunuz, yani ihraç edilmek
üzere Türkiye’de üretilecek olan bir malın girdisinin ithal edilmesi hâlinde,
bu girdi nedeniyle ithalatta KDV, ÖTV ödenmez. Hangi şartla? Üretilen
ürün ihraç edilmek şartıyla. Örneğin iplik getirirsiniz, kumaş
üretirsiniz, kumaşı ihraç edersiniz. Bu şekilde ithal edilen girdilerin ihraç
edilen ürünlere oranı 1997 yılında yüzde 45; 2002’de yüzde 44,3; 2007’de 62,1.
Sanayi dışa bağımlı, sanayiyi ithalata teşvik etmişiz, Uzak Doğu’dan ithalatı
teşvik etmişiz. Kur politikasının yarattığı baskı, sanayiciyi ayakta kalabilmek
için daha ucuz girdi arayışına yöneltmiş, böylece bizim dış ticaret açığımızda
Asya ülkelerinin payı giderek artmaya başlamış. Buna “dış ticaret açığının
Asyalılaşması" diyoruz. Sanayici
ne yapıyor? Bir: Bu yola başvuruyor. İki: İstihdamı sınırlıyor. Üç: Ücret
artışlarını sınırlıyor. Kamu ve özel sektör işçilerinin reel ücret düzeylerinde
-2002-2007 dönemini kıyaslarsak- artış değil, azalış vardır. Hükûmet asgari
ücretteki artışı söylüyor ama özel sektör işçisinin ücretindeki, reel ücretteki
azalmayı söylemiyor. Peki, neden bu politikada ısrar ediliyor? Mademki
sanayiciye, imalat sanayisine, Türkiye ekonomisine bu kadar olumsuz etkisi var,
bu kur politikasında, bu faiz politikasında -kısaca- bu programda neden ısrar
ediliyor? Değerli
arkadaşlar, bir: Düşük kur enflasyonu indirmede yardımcı oluyor, evet, bir yönü
bu. İki: Bir şekilde döviz cinsinden borçlarımızın az gözükmesine neden oluyor.
Doların karşılığı YTL tutarı azaldıkça, YTL cinsinden tanımladığımızda döviz
borçlarımızın miktarı azalıyor. E, dolar cinsinden kişi başına millî gelir
artışları hepimizin hoşuna gidiyor, hepimizin. 2002 yılında kişi başına millî
gelir 3.517 dolardan, şimdi, 2008’de 11.200’e çıkmış gözüküyor. Ancak Devlet
Planlama Teşkilatının rakamları bu kıyaslamanın sabit fiyatlarla yapılması
gerektiğini söylüyor. Bu rakam da 2002’de 4.210 dolar, 2008’de -eğer tutarsa,
tutmayacak tabii- 5.668 dolar, 2007 sonunda 5.514 dolardır. Yani beş yılda
2002’den 2007’ye yüzde 31’lik bir artış vardır. Peki, 3 kat artış ne oldu?
Onları kazanmamıştık, onları düşük kurla kazanıyor gibi gözükmüştük. Şimdi
yükselen kurla onları geri vereceğiz, elimizde biraz önce bahsettiğim oran
kalacak. Eğer onu da koruyabilirsek, 2009 ekonomisinin, 2009 programının nasıl
bir sonuç vereceğini bilmiyoruz. Değerli
arkadaşlar, değerli ulusal para politikasını sonsuza kadar götürebilmiş bir
ülke yok. Mutlaka, kur, sonunda bir yerde kendisini düzeltiyor. Değerli
arkadaşlar, borç stokuna gelmek istiyorum. Borç stokunda gayrisafi yurt içi hasılaya oranı Hükûmet kullanıyor, “Bir düşüş sağladık.”
diyor. Ancak bu düşüşün artık sonuna gelindi, 2009’dan itibaren borç stoku
gayrisafi yurt içi hasılaya oran itibarıyla da
yükselecek. Bir hesap yaptım: 2009’da ortalama kur 1,64 olursa, büyüme 1,1
olursa, deflatör 9,8; faiz de yüzde 18 düzeyinde
olursa -bizim bu borcumuz- IMF’den de işte 20-25 milyar dolar deniliyor, onun
da 10 milyar dolarlık bölümü alınırsa yüzde 39 düzeyinde olan bu oran yüzde
43’e yaklaşıyor. Evet, borç kıyaslamalarında artık IMF’den alınacak olan borcu
da hesaba katmak gerekiyor. Ekonominin
toplam borcu, kamu-özel sektör borcu 221 milyar dolardan 2008’de 498; 500
milyar dolara çıkmıştı. “Efendim,
net borç stoku, İşsizlik Fonu var, kamunun mevduatı var, bunları düşelim…” O
ayrı bir hesap. Dışarıya, alacaklıya ödeyeceğimiz para -kamu ve özel sektör-
500 milyar dolar. Nereden devraldı Hükûmet bunu? 223 milyar dolardan devraldı.
Evet, 2,5 kata doğru giden bir artış var. Şimdi,
Hükûmet, değerlendirmelerinde kamu sektörü borcunu esas alıyor, özel sektör
borcunu dikkate almıyor. Yani, “Özel sektör borcu bize ait değil.” şeklinde bir
anlayış var. Değerli arkadaşlar, bütün borçlar ekonominin borcudur. Şimdi, özel
sektörün borcu dediğimiz zaman bu hafife alınacak bir rakam değil. Bakın, özel
sektörün borç rakamlarını Merkez Bankası yayımlıyor. En son yayımladığı rakamda
–eylül ayı itibarıyla yayımladı- kısa vadeli borçlar yok, kısa vadeli borçları
da kattığımız zaman özel sektörün 2002 yılı borcu 43 milyar dolardır, şimdiki
borcu, 2008’in Eylül ayı itibarıyla, yaklaşık 195 milyar dolardır. Bu borcun
üçte 2’si reel sektöre, üçte 1’i bankalara aittir. Reel
sektör itibarıyla konuşuyorum: Reel sektörün döviz borcu yanında döviz
varlıkları da vardır, bunu da dikkate almak gerekir. Bunu da dikkate alırsak,
reel sektörün yani üretim sektörünün toplam döviz açığı 81 milyar dolardır. 81
milyar dolar açık var. Şimdi, “Bana ne.” diyemezsiniz. Bu programın, Hükûmetin
bugüne kadar uyguladığı programın temel varsayımları neydi: Kamu sektörü
yatırımları azalacak, özel sektör ağırlıklı bir büyüme modeli olacak. Belli
yıllarda çok yüksek büyümeler de elde edildi ve Hükûmet bu büyümelerle övündü.
Eğer, büyüme yüksekse övünmek de Hükûmetin tabii ki hakkıdır, ama büyümeyi
sahipleneceksiniz, iş borca gelince, “Ben karışmam.” diyeceksiniz! İş 43 milyar
dolardan 195 milyar dolara çıkmış, sizin döneminizde. ALAATTİN
BÜYÜKKAYA(İstanbul) – Kaç yıllık borç? Kaç yıla yayılmış borç? MEHMET
AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Bakın, kısa
vadeli borcu söyledim. Hemen önümüzdeki bir yıl içinde ödenmesi gereken
yaklaşık 47 milyar dolardır. Öyle zannetmeyin ki, hepsi uzun vadeli. Bir yıl
içinde ödenmesi gereken borç 47 milyar dolardır, kısa vadeli olanları
saymıyorum. Şimdi,
programa herkesin inanmasını isteyeceksiniz, programa güvenip, o günkü kura
güvenip borçlanan özel sektörü kur yükselişi karşısında yalnız bırakacaksınız,
yolda bırakacaksınız, yarı yolda bırakacaksınız. Değerli arkadaşlar, bunu kabul
etmek mümkün değil. Değerli
milletvekillerim, bütçe açığına gelmek istiyorum. Bütçe açığında 2002’den bu yana
bir azalış var ama bu azalışın -2006’da en iyi seviyesine gelen bu azalışın-
2007’den itibaren tekrar yükselmeye başladığını unutmayalım. Açık yükseliyor.
Tekrar her seferinde “Efendim, 2002 böyleydi.” deyip 2002’yle kıyaslamayı doğru
bulmuyorum, bugüne gelelim artık. 2008 bütçesinin bütçe açığı 14,1 milyar YTL
ancak bu açık gerçekçi değil. Bugüne kadar olmayan bir şeyi Hükûmet yaptı;
İşsizlik Fonu’nun nema gelirinin 1/4’ünü gelir yazdı 2008’de. Bugüne kadar
hiçbir hükûmet bu cinliği akıl etmedi. 2009’da da yine İşsizlik Fonu ve
Özelleştirme Fonu gelir fazlalarını -bu, 2008’de de var- bütün bunları gelir
yazdı, özelleştirme gelirlerini bütçeye aldı. Bugüne kadar yok bunlar. Telekom
dışında hiçbir KİT’in satışından elde edilen gelirin bütçenin gelirleri arasına
alınması söz konusu değil merkezî yönetim bütçesinde. 2008’de bu şekilde
bütçeye gelir yazılan rakam 7,1 milyar YTL, 2009’da bu rakam 14,1 milyar YTL.
Gerçek açık ne oluyor o zaman? 2008’in 14,1 milyar YTL olan açığı 21,2 milyar
YTL’ye çıkıyor. 2009 ne oluyor? 13 milyar YTL’lik açık 14 milyar YTL ilavesiyle
27 milyar YTL’ye çıkıyor, açık bu. Şimdi, evvelsi gün kabul edilen önergelerle
işte bunu biraz düşürmeye çalışıyor Hükûmet. Burada
geçen hafta bütçenin tümü üzerindeki görüşmeler sırasında Cumhuriyet Halk
Partisi Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal, ihracattaki azalışı gösteren tablolar
sunmuştu. Devletin rakamlarına dayalı olarak hesaplanmış tablolar. İktidar
partisinin grup başkan vekili bir arkadaşımız bunu illüzyon
olarak nitelemişti. İllüzyon burada değerli arkadaşlar. İllüzyon burada.
Buralara kadar bu bütçeyi getirdiniz ama illüzyonu
IMF’ye anlatamadınız herhâlde. Bütçe açığındaki durum bu. Faiz
giderlerinde durum nedir? Faiz giderlerinde bir azalış var ama bu azalış
2007’den itibaren durmuş durumda. 2007-2008 bütçe giderlerinin yüzde 24’ü
düzeyinde faiz gideri, orada kalmış, daha aşağıya inmiyor. Bundan
sonra da yükseliş söz konusu. Neden inmiyor? Ya pahalı borçlanıyoruz ya
borcumuzun vadesi kısa ya da hepsi birden. Değerli
arkadaşlar, borç stokumuzun, borcumuzun faizi yüksek. Büyüme oranı düşmesine
rağmen, faizlerde herhangi bir düşüş yok ve reel faizin büyüme oranından daha
fazla olduğu dönemlerde -ki bunlar 2006-2007 dönemleridir, 2008 dâhil- borç
stokunun artışı gibi bir sonuç doğar. Kur yükselişini ihmal ederseniz, kur
etkisini ihmal ederseniz, eğer büyüme oranından daha yüksek faiz veriyorsanız
borç stokunuz azalmaz, faiz giderleriniz azalmaz. 2006’da reel faiz olarak da
hazinenin faiz rakamlarını alıyorum. 2006 büyümemiz 6,9; 2006 reel faiz
oranımız yüzde 7,8; aşağı yukarı 0,9 puanlık, 1 puanlık fark var. Bu fark
2007’de 3,2’ye çıkıyor. 2003-2007 ortalaması yüzde 2,1. Büyüme oranı düştükçe
reel faizi düşürmediğiniz sürece faiz giderlerinde azalma sağlamak mümkün
değildir. Diğer
ülkeler nasıl? Diğer ülkeler bizden iyi. Avrupa Birliği üyesi ülkelerini
vermeyeceğim. Avrupa Birliği üyesi ülkelerin faiz giderleri ortalaması bizim
yarımız kadar. Biz onların 2 katı düzeyde faiz ödüyoruz, onlarla
kıyaslamayacağım. Bakın, borçlanma faiz oranı Hindistan’da yüzde 13, “Efendim,
TÜFE düşük orada, enflasyon düşük.” denebilir. Hayır, enflasyonu da yüzde 6-7 aralığında. Mısır’ın faizi yüzde 12,5; enflasyonu yüzde 11
düzeyinde. Endonezya, faizi yüzde 13,8; enflasyonu yüzde 7’lerde. Pakistan yine aynı şekilde. Hepsinin faizi bizden çok daha iyi
konumda. Yani biz, “bize benzer” demeyelim, bizim kendimizle kıyaslamaya
uygun görmediğimiz ülkelerden daha yüksek faiz oranlarıyla borçlanıyoruz. Bu,
bir problem olduğunu göstermiyor mu değerli arkadaşlar? O ülkelerin cari
açıkları, borç stokları da bizden daha iyi durumda değil. Bakın, Hindistan’ın
borç stoku bizim yüzde 50 fazlamız gayrisafi yurt içi hasılaya
oran olarak, cari açığı yüzde 2,8. Bakın, cari açığı yüzde 2,8, buna dikkat
edin. Mısır, 3 kata yakın borç stokunda ama ona rağmen, borçlanma faizi yüzde
12,5’larda, cari açığı 2007 yılında son derece düşük, yok denecek düzeylerde. Değerli
milletvekilleri, değerli YTL politikası, cari açık, bu iki problem Türkiye'nin
yüksek faiz vermesini gerektiriyor. Şimdi, IMF ile yeni bir dönem anlaşmasını
yapacak Hükûmet. IMF yine geleneksel yaklaşımını gösteriyor, Hükûmet de bunu
aynen kabul ettiği takdirde sorun derinleşecektir, önümüzdeki dönem Türkiye
ekonomisinin sorunlarına çözüm getirmeyecektir. Bütçe
gelirlerine gelmek istiyorum. Bütçe gelirlerinde durum iyi değil. Gelir
performansında bir düşüş var. Güçlü bir gelir idaresinin varlığına rağmen,
Hükûmetin politika kararlarındaki zayıflık, bazı vergi indirimlerindeki
önceliğin iyi belirlenmemiş olması, gelir seviyesinin düşmesine neden olmuştur.
Bizim gelir seviyemiz, toplam bütçe geliri seviyemiz, 2002 yılından daha
aşağıdadır. 2002 yılı bütçe gelirlerinin gayrisafi yurt içi hasılaya
oranı 22,7’dir, 2008’de bunun 21,7 olması öngörülmüştür. Biraz önce, İşsizlik
Fonu’ndan, Özelleştirme Fonu’ndan yapılan aktarımlardan söz ettim, onlar hariç.
Onu da dâhil ettiğimizde 1,8’e düşüyor. Yani, bu demektir ki 2008 yılında
Hükûmet 2002 düzeyinde gelir toplayabilmiş olsaydı 17 milyar YTL daha bütçede
gelir olacaktı. Şimdi diyor ki yetkililer, bakanlarımız: “Efendim, bütçenin
durumu malum, o nedenle oran indirimi yapamıyoruz.” Tablo burada, onu da kendi
içinde tutarlı kabul etmiyorum ama bütçenin gelir düzeyini Hükûmet bu hâle
getirmiştir. Vergi
yükünde, 2009 yılı bütçesinde de 2008’e göre bir artış var, ciddi bir artış var
yani 2009’da vergi yükü artıyor. “Efendim, vergi borçlarını taksitlendirdik.”
Oradan elde edilecek gelirle izahı mümkün değil bu artışın. 2003-2004’te de
vergi barışı uygulaması yapıldı. O dönemin vergi geliri düzeylerine bakın,
normal, anlamlı yani kendi içinde makul sayılabilecek artışlardır onlar. Gelir
tarafı tutarlı değil. “Vergi
adaletinde Hükûmet başarılı olamamıştır.” şeklinde nazik bir ifade yerine
“Başarısız olmuştur.” ifadesini kullanacağım. Vergi adaleti kötüleşmiştir.
Hepimizin bildiği ölçü, dolaylı vergiler yani özel tüketim vergisi, katma değer
vergisi gibi, tüketicinin sırtından bütçeye giren vergilerin oranı 2002 yılında
yüzde 59, bu oran 2008 yılında yüzde 65’e gelmiş. Bozuluyor, vergi yükü daha çok
tüketicinin omzunda, daha çok dar gelirlinin omzunda. Şimdi,
bakanlarımız şöyle bir kıyaslama yapıyorlar, yine, Hazineden sorumlu Bakanımız
burada yaptı: “Efendim, sosyal güvenlik primlerini de dâhil ederek bir
kıyaslama yapmak gerekir.” Doğru, uluslararası kıyaslama öyledir. O şekilde bir
kıyaslama yapalım: Sosyal güvenlik primlerini de dâhil ettiğimizde bizim
dolaysız vergilerimiz yüzde 51’e, dolaylı vergiler de yüzde 48-49’a geliyor. Peki Avrupa Birliği ortalaması nedir dolaylı vergilerde? Bu
şekilde yapılan kıyaslamada yüzde 34. Yani Avrupa Birliği ortalamasından
yaklaşık yüzde 50 oranında yükseğiz. Vergi
yüküne, vergi konusuna gelince, Sayın Maliye Bakanının bütçenin tümü üzerinde
yaptığı konuşmada söylediği bir şey vardı, onu sizlere hatırlatmak istiyorum.
Kendi dönemlerini anlatırken “Efendim, 90’lı yıllarda mali denge vergisi vardı
-ekonomik denge vergisini kastediyor- Şimdi var mı, bakın.” diyor. Evet, şimdi
yok ama 99 yılındaki depremden sonra o zamanki Hükûmetin çıkarmış olduğu süreli
vergiler vardı: Cep telefonu konuşmaları üzerinden alınan özel iletişim
vergisi. Evet, bu verginin süresi 31 Aralık 2002 tarihinde sona eriyordu. O
zamanki AKP Hükûmetinin 2003’te yaptığı ilk iş, özel iletişim vergisini daimî
hâle getirmek oldu. Bu yetmedi, ondan iki yıl kadar sonra evlerdeki, iş
yerlerindeki sabit telefonlarla yapılan konuşmalar üzerinden de özel iletişim
vergisi alınması uygulamasını getirdi. Belki vatandaşlarımız bu elektronik
ödeme nedeniyle faturalarda o rakama dikkat etmiyor olabilir, ama sabit telefon
faturalarına bakıldığında görülecektir. Bu da bu Hükûmetin maharetidir, öyle
söyleyelim. Başka
vergiler de var. Özel işlem vergisi de geçiciydi, bazı işlemlerden, kâğıtlardan
alınıyordu. Onu da kaldırdı, güya o vergi şimdi yok ama diğer vergilerin,
harçların arasına katarak onu da gözden kaybetti. Ama o vergiler var. Sayın
Başkan, değerli milletvekilleri; uygulanan ekonomik programın başarısını
ölçmemiz gereken alanlardan birisi de işsizlik alanıdır. İşsizlik konusunda
program ne kadar başarılı olmuştur? Eğer ekonomi büyüyor, buna rağmen işsizlik
azalmıyorsa, istihdam artmıyorsa bu büyümede bir problem var demektir, bu
büyüme bazı vatandaşlarımıza gitmiyor demektir. Sayın
Başbakan buradaki konuşmasında “Biz göreve geldiğimizde işsizlik oranı yüzde 10,3’tü,
şimdi de 10,3’tür.” dedi. Yani “Başarılı olamadık ama başarısız da değiliz.”
anlamında anlıyorum ben bu cümleyi. Bir kere,
kıyaslanan rakamlar doğru değil. Rakamlar doğru, dönemler doğru değil. Sayın
Başbakanın sözünü ettiği 10,3’lük rakam Ağustos, Eylül, Ekim 2008 rakamıdır
yani bu yılın son çeyreği değil. Dolayısıyla bu yılın bu rakamını 2002 yılında
o döneme denk gelen bir dönemle kıyaslamak gerekir. Dönemlerde bir ay TÜİK
kayma yaptı. 2002’nin Temmuz, Ağustos, Eylül dönemini alıyorum, bu rakam o
zaman yüzde 9,6’dır. Yani 9,6’dan 10,3’e çıkmıştır işsizlik, eğer bu dönemi
kıyaslayacaksak. Bu dönemde daha küresel krizin etkileri yok, biz kendi
ekonomik programımızı uyguluyoruz. O nedenle bu artışı da onunla açıklamak
mümkün değil. BAŞKAN –
Sayın Hamzaçebi, on dakikanız kaldı. MEHMET
AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan. İşsizlik
oranı 2002’de neydi, 2002 sonunda? 10,3. 2007’yi alırsak 9,9. 2008’in ne olacağını bilmiyoruz
henüz. İşsizlik oranında bir düşüş gözüküyor 2002’den 2007’ye. Değerli
arkadaşlar, bunu biraz açmak istiyorum: Bu bize doğruları göstermiyor. Bunu iş
gücüyle beraber değerlendirmemiz gerekir. Türkiye’de nüfus her yıl artıyor.
Artan nüfusa paralel olarak çalışabilir nüfus dediğimiz on beş yaşın üzerindeki nüfusun
çalışabilecek konumda olan kişilerini ifade ediyor, artıyor. Çalışabilir nüfus
artarken, çalışma çağındaki nüfus artarken bunun, iş gücü olarak, iş arayan,
çalışan kısmında bir azalma olabilir mi? TÜİK rakamları azalma gösteriyor. 2002
yılında yüzde 49,6 olan bu oran, 2007’de 47,8’e inmiş. O nedenle işsizlik oranı
-biraz- 2007’de 9,9’a inmiş gözüküyor. İş gücüne katılma oranını, 2002’deki
yüzde 49,6’yı aynen 2007’de alırsak yani 2007’de de bu oran olsaydı bizim iş
gücümüz yaklaşık 900 bin kişi fazla olacaktı. Bunun anlamı işsiz sayımız da bu
miktar artacaktı. 2 milyon 333 bin olan işsiz sayımız 3 milyon 200 binlere
çıkacak, onu geçecekti. İşsizlik oranı da 9,9 yerine 13,2 olacaktı. Gerçek
budur. İşsizlik
rakamlarını aslında daha da düzeltmek gerekir fakat oraya girmeyeceğim ama bu
çerçevede bir şeyi daha söylemek istiyorum: TÜİK’in istatistiklerinde işsiz
olup da iş aramayan bir kesim var. Bu kesim, iş aramıyor ama iş bulursa hemen
işbaşı yapmaya hazır. Bu kesimin sayısı 1 milyon 800 bin. 2002 rakamı 1 milyon
20 bin. 2002 ile 2008’i rakamsal olarak, miktar olarak kıyaslamak aslında doğru
değil çünkü 2006’dan geriye bu rakamları TÜİK düzeltmedi ama düzeltirse 2002
rakamı daha azalacak. Ben şimdilik onu esas alıyorum. Buna göre 800 bin artış
var. Bunun bir
alt kalemi daha var: İş bulma umudunu kaybetmiş olanlar. O rakam 73 bin, şimdi
olmuş -2007 sonunda- 641 bin. Program iş bulma umudunu kaybeden vatandaşların
sayısında bir patlama yaratmış. Evet, bu insanlarımızın psikolojisini sizlerin
dikkatine sunuyorum. Değerli
milletvekilleri, enflasyon hedeflemesi rejimini uyguluyor Hükûmet 2006’dan bu
yana. 2006 yılından bu yana bu rejim başarılı olmadı. Hedeflenen enflasyondan
daima daha yüksek oranda bir enflasyon gerçekleşti. 2006 yılında hedeflenen
enflasyon 5’ti, gerçekleşen bunun 2 katına yakın, yüzde 9,6 oldu. 2007’de
hedeflenen yüzde 4’tü, gerçekleşme 2 katından daha fazla oldu; 8,4. 2008’de 4
hedeflenmişti, gerçekleşme yüzde 10 olarak bekleniyor. Dikkat ettiyseniz 2004
yılındaki oran 9,3; 2005’te 7,7. 2004 yılında Türkiye tek haneli enflasyonla
tanıştı, olumlu bir gelişmeydi, 2005’te bu devam etti ama 2006’dan itibaren
enflasyon tekrar yükselmeye başladı ve Türkiye dört yıllık aradan sonra ilk kez
bu yıl çift haneli enflasyonla yeniden tanışmış olacak. Bunu uluslararası emtia
fiyatlarıyla, efendim, ithal edilen ürünlerin fiyatlarıyla açıklamak mümkün
değil. Kur politikasının yardımına rağmen bakın burada fiyatlar yükseliyor.
Demek ki bir şeyler yanlış gidiyor. Merkez Bankası bunun bir yanılma payını
koymuş, işte “2 puan altında, 2 puan üstünde yanılabiliriz. Yanılırsak
olabilir, o normaldir.” demiş, o yanılma paylarını da geçmiş gerçekleşmeler. Değerli
arkadaşlarım, peki enflasyon hedeflemesi, açık enflasyon hedeflemesi ne işe
yarıyor? Bir tek işe yarıyor: Kamu personelinin ücretlerini sınırlandırmaya
yarıyor. Hükûmet kamu personeline yapacağı ücret ödemelerini hedeflenen
enflasyon kadar veya onun çok sembolik sayılabilecek bir düzeyde üstünde
belirliyor. Bu farkı geçerse eğer gerçekleşen enflasyon, bütçe kanunuyla memura
verilmesi öngörülen, kamu personeline verilmesi öngörülen rakamı geçerse
aradaki farkı da telafi ederim diyor Hükûmet. Evet, telafi ediyor, ediyor ama
enflasyon rakamları ortaya çıkıp kesinleştikten sonra. Yani kamu personeli on
iki ay veya yılın ilk altı ayı veya ikinci altı ayı, neyse, o yüksek
enflasyonla yaşıyor, daha sonra temmuz ayında veya yılın ikinci yarısı için ise
bu, ertesi yılın ocak ayında bu fark veriliyor. Bir yıl süreyle o yüksek
enflasyonla memur yaşıyor. Bu bir telafi değil değerli milletvekilleri, bu bir
telafi değil. Hükûmetin
enerji politikasına çok kısaca girmek istiyorum çünkü enerji bu bütçenin de
önemli bir alt kalemi, ekonomimizi de çok yakından ilgilendiriyor. Bütçe
rakamlarına göre enerji politikasında bir başarısızlık var. 2002’den 2008’e
enerjide AKP yatırımsız bir döneme imza atmıştır. Her yıl artan yüzde 8
oranındaki enerji talebine, elektrik talebine karşılık ne kamu sektörü ne özel
sektör ciddi bir yatırım yapmamıştır. Talep artmış, yatırım yapılamamış ve bu,
ekonomide durgunluğa giden bu sürecin başlangıcı sayabileceğimiz döneme kadar
Türkiye enerji yedeği olmayan bir ülke konumundaydı. Arz yetmiyor, arz
güvenliği kalmamış. Şimdi ekonomideki küçülme Hükûmetin enerjideki umudu
olmuştur. Ekonomideki küçülme enerji talebini düşürdüğü için Hükûmet umudunu
maalesef buna bağlamıştır. Değerli
milletvekilleri, enerjideki yatırım rakamları 2002’den 2008 yılına çok ciddi
bir azalış göstermektedir. Çok ciddi bir azalış vardır. Kamu sektörü ve özel
sektör yatırımlarının toplamı olarak alırsak 2002’deki yatırım tutarı 5,4’tür,
2008’de bu rakamın 9,4 olması öngörülmüştür. Kamu sektörü ne yapmış? 3,5 milyar
YTL’lik 2002 yılında yatırım yapmış, 2008’de bu rakamın altında. Özel sektör
yatırımı da durumu kurtarmıyor. Hepinizin bildiği gibi bu yatırımları millî
gelire, gayrisafi yurt içi hasılaya oranla ölçmek
gerekir. 2002 yılındaki oran 1,5’ken bu oran 2008’de 0,9’a düşmüştür. 2003-2008
döneminin 2002’ye kıyasla eksik kalan yatırımlarını bugün tamamlayalım desek 40
milyar YTL’lik bir yatırım gerekmektedir enerjide ama böyle bir niyet, böyle
bir arzu maalesef göremiyorum. Şimdi,
küresel kriz Türkiye ekonomisini de etkiliyor tabii ki. Bizim kendi
ekonomimizden kaynaklanan sorunlar yanında küresel kriz bizim ekonomimizi de
etkiliyor. “Hükûmet ne önlemi almıştır?” diye sorarsam benim vereceğim cevap:
Almış olduğu herhangi bir önlem yoktur. Merkez
Bankasının para politikasına yönelik olarak aldığı önlemler vardır, para
politikası önlemleri ama kriz çözüm araçları diyebileceğimiz önlemler grubunda
Türkiye hiçbir şey almamıştır, hiçbir önlem almamıştır. OECD’nin bu konuda
yayınladığı bir raporu var. Raporda Türkiye, kriz çözüm araçları grubunda
hiçbir önlem almayan ülke olarak tanımlanmıştır. (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN –
Sayın Hamzaçebi, bitirin lütfen. MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkan. Mevduat garantisine ilişkin
yetkiyi Hükûmet Meclisten almış, bugüne kadar bu yetkiyi kullanmamıştır. Şimdi
yapılan, Sayın Başbakan tarafından, bankaların hedef gösterilmesi olmuştur.
Bankalar kredi açmıyor. Evet, bankalar kredi açmıyor, bankalar kredi açsın. Değerli milletvekilleri, bu
şekilde olmaz. Ekonomide güven ortamını sağlayacaksınız. Güven sağlayacak
adımları atacaksınız. “Kriz psikolojiktir.” cümlesiyle “Güven sağlayacak adımı
attık.” demek mümkün değildir. Avrupa Birliği Komisyonunun
krize yönelik olarak almış olduğu bir önlem paketi var. Toplam 200 milyar
euroluk bir önlem paketi. Bunun 170 milyar eurosunu Avrupa Birliği kendi
karşılayacak, 30 milyarını da üye ülkeler karşılayacak. Bunun içinde birkaç
unsur var: İstihdam maliyetlerinin azaltılması var, KOBİ’lerin istihdam
maliyetlerinin azaltılması var, altyapı yatırımlarının kamu tarafından
gerçekleştirilmesi var, emek yoğun sektörlerde vergi indirimi var, daha birçok
önlem var. Şimdi derseniz ki “Ben Varlık
Barışı Yasası’nı çıkardım, önlem aldım.” olmaz. O önlem değil. Vatandaş, şirket
sahibi, sıkışmış, gayrimenkulünü şirkete sermaye olarak koyacak, yüzde 5
oranında vergi alıyorsunuz ondan. 2002 yılında da o zamanki Hükûmet yaptı bunu.
Patronlar isterse özel sektör gayrimenkulünü koysun, koysun ki şirket düze
çıksın. Üstelik yurt dışından getirirse şimdi yüzde 2 oranında vergi var. Böyle
bir adaletsizlik de yarattınız. Son cümlelerimi ifade
ediyorum değerli arkadaşlar. (Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı) MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) - Sayın Başkan… BAŞKAN – Buyurun. MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – Bütün bunların sonunda, uygulanan programın sonunda nereye geldik,
başarılı olduk mu, yeni bir bütçeyi konuşurken geldiğimiz nokta Türkiye için
başarılı sayılabilir mi, bunu bir iki cümleyle değerlendirmek istiyorum. Daha önce rakamlarını verdim.
Sadece biz büyümedik, bütün dünya büyüdü yani bütün ülkeler büyüdü. Bütün
ülkeler büyüyorsa hatta ortalamalar diğer ülkelerin bizden daha fazla
büyüdüğünü gösteriyorsa biz aramızdaki mesafeyi kapatamadık demektir. Birleşmiş
Milletlerin yayınladığı bir insani gelişme endeksi var. Türkiye o endekste 2002
yılında 85’inci sırada, 2007 yılında da geldiğimiz nokta 84’üncü sıradır.
Eğitimi ölçüyor orada, gelir düzeyini ölçüyor, sağlığı ölçüyor. Bu üç unsurdan
hareketle kişilerin yaşam memnuniyetini ölçmeye çalışan bir çalışma eskiden
beri yayınlanıyor. Bu endeksle Türkiye ileri gitmemiş, yerinde saymış. Değerli milletvekilleri, 2009
yılı bütçesinin saydığım sorunlara çözüm getirebilecek bir bütçe olmadığını düşünüyorum.
Rakamlar bunu göstermektedir. Hükûmetin IMF’yle yürütmüş olduğu çalışma da
IMF’nin geleneksel yaklaşımını yansıtacaktır. Ne dünyadaki krizi görebilen ne
de Türkiye ekonomisinin sorunlarını görebilen bir anlayış o programda yoktur. O
programın ilk işaretlerini evvelsi gün burada gördük. O nedenle, bu bütçenin
çözüm getirmeyen bir bütçe olduğunu söylüyorum. Sözlerimi burada bitirirken
bu bütçeye “Hayır” oyu vereceğimizi, ret oyu vereceğimizi ifade ediyor ve
hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ediyorum
Sayın Hamzaçebi. Sayın milletvekilleri, söz
sırası Milliyetçi Hareket Partisi Grubunda. İlk söz Mersin Milletvekili
Sayın Mehmet Şandır’ın. Buyurun efendim. (MHP
sıralarından alkışlar) Sayın Şandır, süreniz otuz
dakikadır. MHP GRUBU ADINA MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle şahsım ve
Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına yüce heyetinizi saygılarımla
selamlıyorum. Bütçemizin ülkemize, milletimize hayırlı sonuçlar getirmesini
temenni ederek sözlerime başlamak istiyorum. Değerli milletvekilleri,
öncelikle yaptığımız işi bir birlikte tanımlayalım. Bütçe görüşmeleri, aslında
bir genel görüşmedir. Bu görüşmede üç şeyi birlikte yapıyoruz: Biri, 2007 yılı bütçe
uygulamalarını, Hükûmetin uygulamalarını, hesaplarını gözden geçiriyoruz, bir
anlamda Hükûmet için ibra niteliği taşıyan bir oylama yapıyoruz. Bunun bir ayrı
gündemle yapılmasını, bütçe görüşmelerinin en önemli unsuru olduğunu daha önce
de ifade ettik, başka arkadaşlarımız da ifade ettiler ama maalesef yine
birlikte görüşülüyor. İç Tüzük’te bu yönde bir değişiklik yapılması talebimiz
maalesef şu güne kadar neticelendirilmedi, böylelikle kesin hesap çok sıradan
bir görüşmeye dönüştürüldü. İkinci yaptığımız iş, 2008
yılı bütçe uygulamalarını, Hükûmetin yapacağı işleri burada tartışacağız. Bir diğer husus da 2009 yılı
için öngörülerimizi, hedeflerimizi, önceliklerimizi ve politikaları
tartışacağız, Hükûmetin bu konularda getirdiklerini tartışacağız. Ayrıca, değerli
milletvekilleri, bütçe metinleri bir siyaset belgesidir, bütçe görüşmeleri ülke
siyasetinin de tartışıldığı çok değerli bir imkândır, fırsattır. Burada, her
siyasi parti, ülke ve millet için gelecek öngörülerini, tehdit algılamalarını,
yatırım önceliklerini, siyasetlerini, programlarını bu sebeple, bu vesileyle
ifade ederler ve bir anlamda da milletimizin önüne iktidar alternatiflerini
koymak imkânına sahip olurlar. Aslında, bütçe görüşmeleri, birlikte, iktidarı
ve muhalefetiyle birlikte dün, bugün, yarın tartışmasıdır; ülkemizin ve
milletimizin hem dününü sorguluyoruz hem bugününün tespitini yapıyoruz hem de
geleceği tartışıyoruz, bunu da birlikte yapıyoruz. Bu anlamda, bütçe
görüşmeleri çok değerli bir imkândır. Bütçe görüşmeleri, iktidar için hesabını
verebileceği bir fırsattır, öyle görülmesi lazım. Ayrıca, muhalefet için de
bütçe görüşmeleri hesap sorma imkânı olmalıdır, böyle değerlendirilmelidir. Değerli milletvekilleri, bu
sebeple, bütçe görüşmeleri, bana göre her milletvekili için ve her siyasi parti
için bir asıl görevdir, bir asil görevdir. Bu görev yapılırken hak ve
sorumluluk bağlamında burada görüşlerimizi ifade etmemiz lazım. Bu
sorumluluğumuz Anayasa metninde yer alan ve bu kürsüde milletin önünde
yaptığımız yeminimizde ortaya koyduğumuz taahhütlerin idrakinde olmaktır,
sorumluluğumuz bu. Bu taahhütler, bizim burada milletin vekili olmamızı temin
eden taahhütlerdir. Dolayısıyla, bütçe görüşmelerinde maalesef üzücü birtakım
sözler söylenmiş, birtakım davranışlar ortaya konulmuştur. Bu yeminin
sorumluluğunu tekrar hatırlatmayı gerekli görmekteyim. Bütçe görüşmelerinde hak ve
sorumluluklarımızdan hakkımızsa bütçe hakkı kapsamında algılanmalıdır. Bütçeler
bir bütünlük içerisinde millete ait olan kaynakların nasıl kullanılacağını,
hangi önceliklere ve politikalara göre dağıtılacağını belirleyen metinlerdir ve
görüşmelerdir. Dolayısıyla, milletimizin kendi kaynaklarının nasıl
kullanıldığını öğrenebilme imkânı hakkıdır. Bu hak, milletvekilleri eliyle
kullanılıyor. Dolayısıyla buradaki görüşmeler, bir anlamda, hukuktan
kaynaklanan bir hakkımız da olmak durumundadır. Bütçe hakkı, bir hukuk
alanıdır, toplumun vazgeçilmez ve tartışılmaz en temel hakkıdır ve bütçe hakkı
aslında demokratik toplum yapısının gelişmişliğinin ve hukuk devleti olmanın da
çok önemli bir göstergesidir. Şimdi, bu kapsamda sorgulama
yapmak lazım. Bu kapsamda bütçeyi tartışabildik mi değerli milletvekilleri? Bir
müzakere yapabildik mi? Şu anda yapabiliyor muyuz? Basın bile ilgi göstermiyor
maalesef. Dolayısıyla bir şekil şartını yerine getirmeye dönüştürdüğümüz bütçe
görüşmelerinin yeterince tartışılmamasının bana göre sorumlusu, sorumluluğu AKP
İktidarında ve AKP Meclis Grubundadır. Bütçe görüşmelerini, maalesef, geçmişi
suçlamakla geçirdiniz. Ne günün sorunlarının çözümlerinin ne gelecekle ilgili
endişelerin tartışılmasına imkân vermediniz. Sürekli geçmişi suçlayarak bugünü
anlatmaya, bugünü geçiştirmeye çalıştınız. Dolayısıyla değerli milletvekilleri,
bütçe görüşmelerine bir kapsam ve anlam kazandırabilmek açısından ben bugün
burada biraz farklı bir konuşma yapmayı düşünüyorum. Değerli milletvekilleri,
sizleri zaman ve mekân bütünlüğünde birlikte düşünmeye davet ediyorum.
Konuşmayı çok başaramıyoruz ama gelin, düşünmeyi başarmaya çalışalım. Ayrıca, Sayın Başbakan
Yardımcısı ve Devlet Bakanı Cemil Çiçek’in “Gelin, birlikte bir vicdan
muhasebesi yapalım.” davetini de özellikle AKP Hükûmetine ve iktidar partisi
grubu milletvekillerine hatırlatıyorum. Gelin, burada, gerçekten bir vicdan
muhasebesi yapalım. Ancak şunu ifade ediyorum: Türkiye Cumhuriyeti’nin
kuruluşundan bu yana bu ülkeye, bu millete bir gram emeği geçen herkese
Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak şükranlarımızı sunuyoruz. Bundan sonra
söyleyeceklerim hiçbir şeklide hiçbir şey yapılamadığını ifade etmek anlamı
taşımaz. Değerli milletvekilleri, yeni
bir yüzyılın hatta yeni bir binyılın başındayız. Zaman, küreselleşme olgusunun
kuşatmasında yeni bir hukuk ve siyaset anlayışıyla dünya düzeninin yeniden
şekillendiği bir zaman dilimindeyiz. Her yeni yüzyılın başında bu böyle
olmuştur çünkü. Mekân ise Türkiye ve Türk coğrafyasının jeopolitiği dünya
tarihinin en değerli ve önemli bir konumuna yükselmiştir. Artık bu coğrafyayı
kontrol edemeyen küresel güçler kendilerini kendi evlerinde güvende veya küresel
güç hissetmiyorlar. Şimdi, gerçekten yeni
yüzyılın ilk çeyreğinde dünya yeniden düzenleniyor. Tarihin sonunun geldiğini
ve artık medeniyetler çatışması yaşanacağını düşünen küresel güçler
bölgelerimizde küresel projeler uygulamaya çalışıyorlar. Bugün, komşularımızda
yaşanan yangının yarın bize gelmeyeceğini kim söyleyebilir? Bu ihtimale karşı
devletimizin, Hükûmetin, özellikle de bu bütçe tasarısıyla önümüze getirdiği
bir tedbir, bir öngörü var mıdır? Eğer bir vicdan muhasebesi yapılacaksa bu
soruya samimiyetle ve dürüstçe cevap bulmamız gerekir. Siz karar vericiler,
Türk milleti adına nasıl bir gelecek öngörüsünde bulunuyorsunuz? Bu bütçe
tasarısıyla bu öngörünüzü ortaya koyabildiniz mi, milletimize ifade edebildiniz
mi, tartışabildiniz mi? Küreselleşme olgusunu güce ve hukuka dönüştürenlere
karşı tedbir olarak neyi öneriyorsunuz? Dünyanın yeniden tanzim edildiği bu
süreçte Türkiye paylaşılan, parçalanan bir ülke mi olacak yoksa gerçekten
paylaşılamayan, gıpta edilen, lider bir ülke mi olacak; buna öngörünüz nedir,
kararınız nedir? Bir başka şey: Bir siyaset
belgesi olması gereken bu bütçe metninde ortaya koyduğunuz bir siyaset
felsefesi var mıdır? Bize göre maalesef AKP Hükûmetinin böyle bir anlayışı da
yok bu bütçe tasarısında, böyle bir öngörüsü de bulunmamaktadır. Varsa da bunu
tartışmaya ne siz yanaştınız ne bu Genel Kurulda buna imkân verdiniz. Değerli milletvekilleri,
aslında AKP’nin genel politikasında da böyle bir vizyonu
bulunmamaktadır. Bu sonuca nereden varıyorum? Şu: Buraya çıkan her bakanınız,
her konuşmacınız, hatta Sayın Başbakan, sürekli olarak bugünü dünle mukayese
ederek ortaya koyuyor. Eğer sizin gelecekle ilgili bir vizyonunuz,
bir ülkünüz, bir hedefiniz olsa kendinizi düne göre endekslemez, geleceğe göre
sorgularsınız. Ortaya koyduğunuz hedeflere veya zamanın, mekânın getirdiği
sonuçlara göre neyi başardığınızı, neyi başaramadığınızı sorgular, muhalefetin
veya toplum dinamiklerinin bu noktadaki katkısını talep edersiniz. Hâlbuki öyle
değil? Siz sürekli olarak dünle boğuşmaktasınız. Aslında bunu dürüstçe de
yapmıyorsunuz, doğru da yapmıyorsunuz. Birtakım rakamlara takla atarak iktidar
olmak iddiasındasınız. Bu, ülkemize bir şey kazandırmıyor, milletimize umut
vermiyor. Bu halk sizi bunun için iktidar yapmadı. Bağışlayın, Nasrettin
Hoca’nın metodu bu. Direksiyona ters oturarak bu aracı ileriye götüremezsiniz.
İşte yine bir duvara toslamanın eşiğinde bulunuyorsunuz. Kaldı ki suçladığınız,
kendinize referans gösterdiğiniz, bugün övünmek için gerekçe gösterdiğiniz
2002’yi de doğru değerlendirmiyorsunuz. Bana göre dürüstçe de
değerlendirmiyorsunuz. Türkiye bugün eğer 2002’yi arar duruma geldiyse, bu
soruyu, bu sorgulamayı kendinizin doğrudan yapması gerekir. Teslim aldığınız
Türkiye’de yani 2002 Kasımında enflasyon düşüyordu, faizler düşüyordu. Yükselen
bir büyüme yakalanmıştı, Dış ticaret açığı, cari açık problem değildi. Yapısal
birçok düzenleme yapılmıştı. Para piyasası düzenlenmiş, bankalar
güçlendirilmiş, Merkez Bankası ve kamu bankaları özerkleştirilmişti; üç yıllık
bir program yapılmış, bir istikrar ve güven ortamı yaratılmıştı; etnik, bölücü
terör artık kan akıtamaz duruma getirilmişti, mağlup edilmişti; yurt içinden ve
yurt dışından çok önemli avantaj ve imkânlar yakalanmıştı. Teslim aldığınız
Türkiye, böyle bir Türkiye’ydi. Hâlbuki, 1999
Nisanında 57’nci Cumhuriyet Hükûmetinin teslim aldığı Türkiye'nin bütçesi bile
yoktu. Yılların getirdiği sorunların krize dönüştüğü bir Türkiye’yi 57’nci
Cumhuriyet Hükûmeti teslim aldı. Yaşanan
depremi hiç göz ardı edemezsiniz. Yaklaşık 20 bin insanımızın canına mal olan,
Türkiye'nin sanayisinin, ticaretinin, altyapısının büyük kısmının harap olduğu
bir deprem yaşanmıştı. Yaşanan
2001 krizi, küresel bir projeydi. Türkiye’yi yönetecek, kendilerinin
projelerine taşeronluk yapacak, iş birlikçi bir hükûmete ihtiyaçları vardı.
2001 krizi, böyle bir krizdi. Ama 57’nci Cumhuriyet Hükûmeti, hiçbir komplekse girmeden, yapılması gereken ne varsa anında yaptı
ve kısa sürede atlatıldı. 2002 yılında, Türkiye yeniden büyüme trendine girdi. Bizim size bıraktığımız Türkiye’de büyüme
yüzde 6’nın üzerine çıkmıştı. Dolayısıyla,
değerli milletvekilleri, değerli AKP milletvekilleri, kısacası, siz her şeyi
hazır buldunuz. Bunun şükrünü, bunun teşekkürünü ifade etmeden, 2002’deki
rakamlara takılı kalarak bugünü anlatmanız ve 2002’yi suçlamaya kalkmanız, bence,
gerçekten sizin gelecekle ilgili bir vizyonunuzun, bir
öngörünüzün, böyle bir iddianızın olmadığının en canlı ifadesidir. Ortaya
koyduğunuz her hedefte yanılıyorsunuz, bir yıl içinde hemen her hedefi birkaç
defa revize etmek durumunda kalıyorsunuz. Artık dikiş tutmaz yamalı bohça
hâline geldiniz, Türkiye’yi taşıyamıyorsunuz. Sayın AKP milletvekilleri,
inanınız Türkiye’yi taşıyamıyorsunuz, inanınız ki Türkiye de sizi taşıyamaz bir
noktaya geldi. Çünkü, sizin yönettiğiniz Türkiye her
geçen gün zarara batmaktadır, daha kötüye gitmektedir. İstesiniz de bu kötüye
gidişi durduramıyorsunuz. Şu iki üç
gündür yaşadığımız hadiseyi, birlikte yaşadığımız hadiseyi görüyorsunuz. Sayın
Maliye Bakanının “Titizlikle hazırladık.” deyip övünerek burada sunduğu bütçeyi
daha buradan çıkmadan değiştirmek durumunda kaldınız. Hem de yaptığınız
değişiklik, dışarıya ödediğiniz faizleri azaltmak değil, bu ülkenin üretim
gücüne vermek mecburiyetinde olduğunuz destekleri kısmak şeklinde oldu. Kimin
talebiyle oldu? IMF’nin talebiyle oldu. Türkiye'yi iyi yönettiğinizi
söyleyemezsiniz. Türkiye'yi sizin kendinizin yönettiğini, Türk milletinin
dinamiklerine dayalı yönettiğinizi söyleyemezsiniz. Canlı örneği,
yaşadığımız örnek. Değerli
milletvekilleri, bir vicdan muhasebesi yapmaksa ve bunda samimiyseniz size bir
şey hatırlatmak istiyorum: 2002 yılında, halkımız, milletimiz -sebebi kendine
ait olmak kaydıyla, onu sorgulamıyorum- size, gerçekten beklemediğiniz oranda
oy verdi, sizi tek başına iktidara taşıdı. Yetmedi, bir dönem daha, daha fazla
oy vererek iktidara taşıdı. Sizden ne istedi bu millet? Yani, bu milletin önüne
koyduğunuz hangi proje vardı dünden farklı? Sizden istediği şey şu: Yeni bir
yüzyılın başında -milletimizin sağduyusu, inanınız ki çok daha ileri bir
noktada- Türkiye'yi yıllardır, on yıllardır devam eden, kronikleşmiş
sorunlarından arındırarak, bu gelişmekte olan ülke zincirlerinden kurtararak
gelişmiş bir ülke konumuna getiresiniz diye size bu oyu, bu desteği verdi; bir
umutla verdi. Hak etmediğiniz bir desteği, maalesef hazmedemediniz. Netice:
Bugün gelinen nokta, yine kriz konuşulmaktadır; gelinen nokta, yine IMF’nin
kapısıdır. Bu millet sizi bunun için iktidar yapmadı. Bir
vicdan muhasebesi yapmaksa meselemiz, Sayın Bakan, İktidarınız altı yılını
doldurdu. Bugün, ülkemizde dün de yaşanan sorunların hangisinde kalıcı bir
çözüm ürettiniz? 2002’de var olup da bugün olmayan bir sorunumuz var mı? Altı
yıllık İktidarınızda insanımızın hayatında ne değişti? Şimdi,
biraz önce Sayın CHP Sözcüsünün de ifade ettiği gibi, dünya arenasında,
milletler arasında ülkelerin durumu insani gelişmişlik seviyesiyle ölçülür.
Daha yeni açıkladı 2007-2008 Raporu’nu UNDP, 177 ülke arasında Türkiye 84’üncü
sırada. “Büyüdük, geliştik, uçtuk.” diyorsunuz, nutuk atıyorsunuz. Kaç sıra
atlatmışsınız Türkiye’ye? Bir sıra. Bu mudur başarınız? Eğer bir vicdan
muhasebesi yapmaksa, bunu gelip burada itiraf etmeniz lazım. Türkiye’ye
çağ atlatamadınız. Türkiye’nin sorunlarını çözmekte dünden farklı bir başarı
ortaya koyamadınız. Türkiye, insani gelişmişlik endeksinde
Ermenistan’dan daha geride, Kazakistan’dan daha geride. Yunanistan 24’üncü
sırada, Türkiye 84’üncü sırada. Polonya’dan daha gerideyiz. Bu mudur
başarınız? İyiden yana, güzelden yana ne değişti değerli milletvekilleri? Aş mı
arttı, iş mi arttı? İşsizliği önleyebildiniz mi? Hani bu gelişen, büyüyen
ihracat, 120 milyar dolarlara ulaşan ihracatın yarattırdığı istihdam nerede? Bu
çocuklarımıza kim iş bulacak? “Çözümsüzlük çözüm değildir.” dediniz.
Türkiye’nin hangi sorununu çözdünüz? Kıbrıs sorunu, Güneydoğu sorunu, Ege
sorunu, Ermeni soykırım yalanları bitti mi? Enerji sorununa kalıcı bir çözüm
üretebildiniz mi Allah aşkına? Yerli kaynaklara dönebildiniz mi, yoksa dışa
bağımlılığınız daha mı arttı, daha mı azaldı? Gelir dağılımı adaletsizliğini bitirebildiniz
mi? Sosyal güvenlik sorunu bir kara delik olmaktan çıkarıldı mı?
Emeklilerimizin durumu ne durumda? Anadolu’da maalesef tarlalar ekilmez oldu.
Çiftçi, çiftçilikten vazgeçmeye başladı. Büyük büyük marketlerin açılmasını
desteklediniz, esnaflar dükkânlarını kapatıyor. Artık tüketmiyor Türkiye.
Maliye Bakanınız bütçe sunumunda 150 milyar dolarlık yıllık ara malı ithalatı
olduğunu ifade etti. Eskiden bu ara mallarının büyük kısmını Türkiye üretirdi,
Türk KOBİ’leri üretirdi. Şimdi ihracatımızın içindeki ara malı miktarı yüzde
60’ın üzerine çıktı. Dolayısıyla Türkiye’yi üretimden uzaklaştırdınız, artık
Türkiye üretmiyor. Türkiye yabancının malını, yabancının parasıyla yüksek
faizlerle temin edilen borçlarla tüketen bir ülke durumuna geldi. Türkiye’yi bu
noktaya getirdiniz. Asayiş, güvenlik sorunları
azaldı mı arkadaşlar? Övündüğünüz duble yollarda
bayram tatilinde kaç vatandaşımız hayatını kaybetti? Günde kaç cinayet
işleniyor? On yedi aylık kız çocuğunun ırzına sizin döneminizde geçildi. DEVLET BAKANI NİMET ÇUBUKÇU
(İstanbul) – Olacak iş mi bu? Çok ayıp bir şey! MEHMET ŞANDIR (Devamla) –
Yalan mı, yanlış mı? NURETTİN AKMAN (Çankırı) –
Ayıp denen bir şey var. NİHAT ERGÜN (Kocaeli) –
Mehmet Bey, hakikaten yazıklar olsun! DEVLET BAKANI NİMET ÇUBUKÇU (İstanbul)
– Çok ağır bir şey! Türkiye’de yaşanan her şeyden biz mi sorumluyuz? Çok ayıp,
çok çirkin bir şey! MEHMET ŞANDIR (Devamla) –
“Çok ağır” diyorsunuz, doğrudur. BAŞKAN – Sayın Şandır, bunun
bütçeyle ne alakası var Sayın Şandır? NURETTİN AKMAN (Çankırı) -
Hiç yakışmadı, gerçekten yakışmadı. BAŞKAN – Değerli arkadaşlar,
lütfen… MEHMET ŞANDIR (Devamla) –
Üzüntülerimi ifade ediyorum. Şimdi size bir soru daha
soruyorum: Bir vicdan muhasebesiyse yapmak, mesele buysa ve buna ihtiyacı Sayın
Başbakan Yardımcınız ifade ediyorsa bu ülkedeki her meseleden sorumlu olmanızı
kendinizin kabul etmesi lazım. Bunu ifade etmek bize keyif vermiyor. Hani söz
vermiştiniz, yasaklar bitecekti, baş örtüsü meselesini
çözecektiniz, çözdünüz mü? Hani? MEHMET NİL HIDIR (Muğla) – O
konuda da söyleyecek sözünüz varsa, pes! MEHMET ŞANDIR (Devamla) –
Basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü dünden daha iyi durumda mı?
Kızmanıza gerek yok. Tekrar ediyorum: Bir vicdan muhasebesi yapmaksa mesele,
bunların cevabı bu milletin önünde, huzurunda verilmeli. NURETTİN CANİKLİ (Giresun) –
1999-2000 arasının kaydını tuttunuz mu? MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Siz
1999’da kaldınız. Bu millet sizi 1999 için getirmedi iktidara, Türkiye’yi çağ
atlatasınız diye getirdi, bu sorunlar yaşanmasın diye iktidara getirdi. Yoksulluk, devri
İktidarınızda azaldı mı? Kaç aileye kömür dağıtıyorsunuz? Kaç aileye yeşil…
Övündüğünüz… Azaldı mı yoksulluk? Yolsuzluk bitirilecekti; ta
genel başkan yardımcılarınıza kadar ulaşmadı mı bu yolsuzluk iddiaları ve ithamları?
Sıfır terörle teslim
aldığınız ülkede, altı yıllık İktidarınızda kaç şehit verdik? Eğer -tekrar ediyorum- vicdan
muhasebesi yapılacaksa, bunlar dürüstçe ifade edilmelidir. Değerli milletvekilleri, ben
-hakaret etmek niyeti falan yok ama- bir tespit olarak söylüyorum: Milleti
hayal kırıklığına uğrattınız, milletin zamanını çaldınız; çok stratejik bir
dönemde, bir çağın ilk çeyreğinde bu ülkenin on yılını boşa harcadınız, bunu
söylemeye çalışıyorum. Öncelikle korktunuz. Milletin
verdiği, size verdiği desteğin idrakinde dik duramadınız. Birçok konuda iddialı
laflar ettiniz, sonra geri adım attınız, hem içeride hem dışarıda. Hani sonuna
kadar gidecektiniz? Hani IMF’ye bu milletin gırtlağını sıktırmayacaktınız? İkincisi:
Millî olamadınız. Kararların tamamını başkaları verdi. Avrupa Birliğine göre,
IMF’ye göre, Dünya Bankasına göre karar verdiniz. Bu sorun Türkiye'nin temel
sorunu. Türkiye, çok uzun zamandan bu yana, kendi kararını kendi veremez,
verdiği kararın arkasında duramaz bir noktaya gelmiştir. BAŞKAN –
Sayın Şandır, beş dakikanız kaldı. MEHMET
ŞANDIR (Devamla) - Ama milletin verdiği bu tek başına iktidarıyla siz bunu
çözmek mecburiyetindeydiniz, çözemediniz. Türkiye’yi soydurdunuz arkadaşlar. Bu
düşük kur, yüksek faiz, borsa üçgeninde Türkiye gerçekten tüm kaynaklarıyla
soyuldu. Ne kadar faiz ödediniz İktidarınız döneminde Sayın Hazineden sorumlu
Bakan? 250 milyar doların üzerinde. Çiftçiye verdiğiniz 5 katrilyonla
övünüyorsunuz. Faize ödediğiniz parayı niye söylemiyorsunuz? Değerli
milletvekilleri, bir sonuç olarak söylemek gerekirse, yeni bir yüzyılın ilk
çeyreğinde küresel güçlerin kontrol altında tutmak istedikleri bu coğrafyada
Türk ve Müslüman kimliğimizle egemen ve bağımsız yaşamak istiyorsak,
birliğimizi koruyarak yaşamak istiyorsak, bu politikalarla çağı
yakalayabilmemizin mümkün olmadığı netleşmiş, ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Dolayısıyla, kendinizi yeniden gözden geçirmeniz lazım. Bir başka
şey daha söylemek istiyorum: Türkiye kötü yönetiliyor ama Türkiye çok kötü de
tehditler altında bir uçuruma doğru sürükleniyor. Bir iki tespit ifade edeyim:
Bakın, öncelikle uyguladığınız politikalarla Türkiye’yi hem üretimden
uzaklaştırdınız hem borç batağına batırdınız. Türkiye’de bugün, hem devlet
borçlu hem kamu sektörü borçlu, özel sektör borçlu hem de vatandaş borçlu.
Üretimden de uzaklaştık. Bu borcu nereden çevireceğiz? Değerli milletvekilleri,
bugün, eğer Türkiye'miz yeniden bir Duyun-u Umumiye sürecine girdi, böyle bir
sonucun tehlikeleri konuşulur noktadaysa, içinizde tarihi bilenler vardır,
geriye dönün, 1839 Balta Limanı Antlaşmasından 1854’teki ilk ikrazdan ve
Duyun-u Umumiyeden sonra devletin yıkılması sürecine kadar ulaşan o süreci
tekrar bir sorgulayın. Bunun için, gerçekten tehlikeli bir noktaya doğru ülkeyi
sürüklüyorsunuz. Özelleştirmenin yabancılaştırmaya döndüğünü bile anlamadınız.
Özelleştirme diye, doğrudan yabancı yatırım diye Türkiye’ye gelen yatırım
-şimdi, burada bilenler vicdanlarına sorsunlar- Türkiye'nin üretim gücüne mi
yatırım yaptılar, yoksa tüketim gücüne mi yatırım yaptılar? Lütfen bunu bir
sorgulayın. Sizin eski Genel Başkan Yardımcınız, Başbakan Yardımcınız
Abdüllatif Şener’in bu yöndeki uyarısı ta 2003 yıllarında, 2004 yıllarında
yapılmıştı. Yabancı sermaye dediğiniz eğer Türkiye'nin üretim gücünü artıran,
ihracat gücünü artıran bir imkân olsaydı, ülkeler böyle kalkınmıştı ama
Türkiye'nin tüketim potansiyelini pazarladınız. Türkiye’de
bir kimlik sorunu oluşturdunuz arkadaşlar, çok tehlikeli buluyoruz. Türkiye’de
alt kimlik, üst kimlik diyerek maalesef 2005 Ağustosunda, “Kürt kimliğini
tanıyorum, bu kimliğin sorunlarını demokrasi içerisinde çözeceğim.” demenizin
geldiği sonucu bugün hep beraber görüyoruz. Bugün “Sayın Devlet Bahçeli’nin
endişelerine katılıyorum.” diyerek “Tek devlet, tek millet.” demek meseleyi halletmiyor.
İşte bu kürsüde Kürt coğrafyasından bahsediliyor. Değerli
milletvekilleri, ekonomik çok sıkıntımız olabilir ama bu millet birliğini
kaybederse, komşusundan emin olamazsa gecenin hangi saatinde camına taş
atılacağı gibi bir korkuyla uyuyamaz. Ülkeyi bu noktaya doğru sürüklüyorsunuz,
tedbir almıyorsunuz en azından. Politikalarınız, söylemleriniz maalesef böyle
bir sonucu getirdi. Bunlar hep üzüntülerim. Bir başka
şey daha dikkatimi çekiyor: Kimliğimizle birlikte geçmişimizi de tartışmaya
açtınız. Bu “Ermeni soykırımından özür diliyorum.” diyenler cesareti kimden
alıyor? Türk Ceza Kanunu’nun 76’ncı, 77’nci maddesinde soykırım suçunu niye
tanımladınız, cezasını niye zaman aşımının dışına taşırdınız? Neydi mesele?
Acaba bir sürece katkı mı vermek, iç hukuk zeminini mi hazırlamak gibi bir
dayatma içerisinde kaldınız, Avrupa Birliği dayatması? Vakıflar
Yasası’nı niye çıkardınız? Bu toprakların eski sahipleri olduğunu iddia
edenlerin bugün bir mülkiyet iddiasını, bir hukuk iddiasını ortaya koyacakları
bir zemini hazırlamaya niye mecbur kaldınız? Kanlarımızla, atalarımızın
kanlarıyla vatanlaştırdığımız… (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın Şandır,
bitirin lütfen. MEHMET ŞANDIR (Devamla) – …bu
toprakları birileri tekrar elimizden almak için her türlü gayreti gösterirken,
bu millet adına tedbir alması gereken AKP Hükûmetinin söylemleri ve
politikaları, maalesef bugün bu ülkede kendi tarihine, kendi milletine söven,
hakaret eden bir sonucu geliştirdi. Biz endişelerimizi her
zeminde ifade ediyoruz. Endişemiz, milletimizin, ülkemizin geleceği için.
Siyaset bir suçlama değil, bir sorumluluk alanıdır. Millete karşı duyduğumuz
sorumluluğun gereği bunları ifade ediyoruz. Bir umuda kapıldık. Sayın Başbakan,
“Sayın Bahçeli’nin endişelerine katılıyorum.” dedi. Tedbirlerini bu bütçede
görmedik. Sayın Başbakan Yardımcısı, “Gelin bir vicdan muhasebesi yapalım.”
dedi ama maalesef o söyledi orada kaldı. Burada sürekli geçmişi suçlayarak,
gelecekle ilgili yapamadıklarınızın muhasebesini yapmaktan ısrarla kaçındınız.
Dolayısıyla biz artık sizin için yolun sonunun görüldüğünü, geldiğini
düşünüyoruz. Artık Türkiye’ye zarar veriyorsunuz. Türkiye yeni bir yüzyılın
çeyreğinde bu küreselleşme olgusu ve kuşatması altında millî ve milliyetçi bir
siyaset tarafından yönetilmelidir. Türkiye, bize göre Milliyetçi Hareket
Partisi tarafından yönetilmelidir. (MHP sıralarından alkışlar) Bütçemizin, bütün bu
olumsuzluklarına, çapsızlıklarına rağmen, ülkemize ve milletimize hayırlı
sonuçlar getirmesini Milliyetçi Hareket Partisi olarak temenni ediyoruz,
diliyoruz ve tüm ülkemize ve milletimize yeni yılda esenlikler dileyerek
sizlere saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim
Sayın Şandır. Milliyetçi Hareket Partisi
Grubu adına ikinci konuşmacı, İzmir Milletvekili Sayın Oktay Vural. Sayın Vural buyurun. (MHP
sıralarından alkışlar) Süreniz otuz dakikadır. MHP GRUBU ADINA OKTAY VURAL
(İzmir) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan. Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; 2009 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı üzerinde
Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinize şahsım
ve grubumuz adına saygılarımı sunuyorum. Bu vesileyle, İstiklal Marşı’mızın
şairi Mehmet Âkif Ersoy’u, 72’nci ölüm yıl dönümünde rahmet, minnet ve şükranla
anıyoruz. Bugünkü bütçede Hükûmetin
kullandığı varlıklar, kapasite, potansiyel, aslında bundan önceki dönemlerde
Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan bütçeler sonucunda oluşmuştur. Bu bütçe
yoktan var edilmemiştir. Elbette bütçelere eleştirilerimiz olmuştur, olacaktır
ancak ülkeye hizmet etmiş, katkı sağlamış olanlara da teşekkür etmemiz
gerekiyor. Milliyetçi Hareket Partisi
olarak eleştirilerimizi dile getirirken daha güler yüzlü vatandaşların beraber
ve birlikte yaşadığı bir Türkiye, daha mutlu bir toplum vizyonundan
hareket ediyoruz. Bizler, muhalefet olarak elbette verilen görev çerçevesinde
sorgulamamızı yapacağız, Hükûmet de çoğunluk partisi de yaptıklarını
anlatacaktır. Yaptığımız sorgulamanın hepsi aslında çözüm yollarını da
içermektedir. Bu konuşmamın da maalesef bütçenin ilk günkü konuşmalarında
ortaya konan görsellikten uzak bir konuşma olacağını da ayrıca ifade etmem
gerekiyor. Sayın milletvekilleri, bütçe
görüşmelerinde Hükûmete yönelik eleştirilerimize AKP sözcülerinin ve Hükûmetin
iki klasik cevabı olmuştur. Birinci cevap, krizlere atıf
yapıp bugünü gözlerden kaçırmak. Buna verilecek en güzel cevap, daha
önceki bütçe görüşmelerinde söylediklerimize karşılık AKP sözcüsünün anlattığı
Temel fıkrası olacaktır: Temel, arabasıyla kalabalık bir kavşakta durmadan
dönüp dururken trafik polisi fark eder ve Temel’i durdurup sorar: “Niye
durmadan dönüp duruyorsun?” Temel de cevap verir: “Sinyal takıldı da.” İkinci cevap ise “Sorunları
anlatıyorlar, eleştiriyorlar ama çözüm yolu önermiyorlar.” şeklinde olmuştur.
Aslında bu mantık, sorunların varlığını ve eleştirilerin haklılığını zımnen
kabul etmektedir. O zaman da şu soruyu yöneltmek gerekmez mi: Neden
milletimizin sıkıntılarını siz dile getirmiyorsunuz? Haksızlık varsa susmak bir
çözüm müdür? Bu sıkıntıları dile
getirmemekten AKP sözcülerinin de rahatsız olduklarını düşünüyorum. Mutlaka
kalplerinden geçiriyorlar. Kalplere de mühür vurulacak değil ya! Gözler varsa
görmeli, kulaklar varsa duymalı, dil varsa söylemeli. Aslında AKP Hükûmeti ve
sözcüleri bu ifadeleriyle güya milletimize “Muhalefet çözüm yolu önermiyor,
dolayısıyla bizden başka alternatif yok.” demeye getiriyorlar. Allah’a şükür
demokratik bir ülkede yaşıyorsak, bu ülkenin hür vatandaşı isek, kula kul değil
isek, Allah’tan ve ölümden başka her şeyin alternatifi ve her sorunun çözümü
vardır. Çözecek iradeyi de belirleyecek olan elbette millet iradesidir. Türk
milleti kimseye ve AKP’ye mecbur ve mahkûm değildir. Sayın milletvekilleri, kırk
yıllık geçmişe sahip bir siyasi parti olarak Milliyetçi Hareket Partisi,
geçmişini inkâr etmeden geleceğe yönelik dersler çıkararak hep sahip olduğumuz
siyasi kimlikte başkalaşmadan gelişmiş bir siyasi parti olarak milletimizin
huzurunda olduk. Maske takmadık. “Parti menfaati için papaz elbisesi bile giyeriz.”
demedik. Amerika Birleşik Devletlerine gidip “Sifonu çekmeyin, bizi kullanın.”
demedik. AB kapılarına gidip siyasi merhamet dilenciliğine soyunmadık. Biz
göründüğümüz gibi olduk, olduğumuz gibi göründük. Eleştirirken siyasal bakış
açımızı ve duruşumuzu ifade ediyoruz. Görüşlerimizi ortaya koyarken Milliyetçi
Hareket Partisini muhatap almayanların sonra Sayın Genel Başkanımızın duruşuna
ve görüşüne katılmalarını da ilahî takdirin bir tecellisi olarak görüyorum.
Umarım, bugün burada ortaya koyduğumuz görüşlerden de gereken hisseler
çıkarılır. Bugün Türkiye’yi kendi
ifadeleriyle “muhafazakâr demokrat” denilen bir siyasal anlayış yönetmektedir.
Bu bakımdan, bu siyasal anlayışın eylemlerini ortaya koymak, onları anlamak
için daha doğru olacaktır. Bütün siyasal söylemlerde en önemli vurgu etnik
kimlikleri olmaktadır. Milletimiz bazen 26, bazen 36 gibi sayılarla tadat
edilmekte, sayısını tamamlayamadıklarında ise etnik kimliklerin bir kısmını da
vesaire kategorisine sokmaktadır. Millî kimlik ve millî kültür yerine etnik
kimlik ve etnik kültüre verilen siyasal işlevin, esas itibarıyla köken ve soy
arayışlarına yol açtığı açıktır. Etnik kökenlere göre siyasal
duruşları tanımlamak veya sorunları etnik kökenler çerçevesinde sorgulamak,
ırkçı bir yaklaşım olarak, vatandaşımızın algıladığı muhafazakârlıkla ne ölçüde
bağdaşmaktadır? Bu kimlik politikasına bazen
“Türkiyelilik” bazen de “Anayasal vatandaşlık” gibi çerçeveler bulma gayreti,
millî kimlik ve millî kültürü inkâr politikasının bir tezahürüdür. Türkiye,
milletimizin sadece bir adresi değildir. Unutmayalım ki bu milleti birbirine
bağlayan değerleri vardır; tarihi vardır, muhtaciyeti vardır, mecburiyeti
vardır, ezgisi vardır, sezgisi vardır, inancı vardır. Türk milleti bu
coğrafyayı böyle vatan yapmıştır, böyle millet olarak yaşamıştır. Anayasa’da
bunlar yazılmaz ama millet bunları yaşayarak, yaşatarak var olmuştur ve var
olacaktır. Bugün toplumun sosyal kontrol
mekanizmalarının tamamı sorgulanır hâle gelmiştir. Kimliğimiz, devletimiz,
cumhuriyetimizi kuran irade, dinimiz maalesef örselenmeye, aşındırılmaya
başlanmıştır. Bütün bunlar yapılırken, acaba muhafaza edilen, örselenmeyen
hangi millî ve manevi değerlerimiz kalmıştır sorusunu sorma vaktiniz geçmedi
mi? Baş örtüsü gibi bir
inanç değerini siyasi simgeye indirgemek, bu sorunu çözmek yerine bu meyveyi
yemeyi hedeflemek nasıl bir muhafazakâr anlayışın tezahürüdür? Milletimizin
inanç değerlerini mana ve muhtevadan uzaklaştırarak indirgemek hangi okyanus
ötesi projelerin hedefidir? Bu konuda gerilimler oluşturan, açılım, saçılım,
katılımlarla tahterevalli siyasetinin mimarları ve aktörlerinin, milletimizin
dengesini oluşturan değerlerini marjinalleştirmesinin
kime yarayacağı idrak edilmelidir. Ortak değer ve yargıları
buluşma adresi olarak görüp çözümü burada oluşturmak isteyen Milliyetçi Hareket
Partisinin aynı aktörler tarafından pusu veya tuzak kurmakla hedef alınmasını
tesadüf mü, yoksa kutsal bir ittifak olarak mı değerlendirmek gerekir? Şurası
bilinmelidir ki: Milletimizi birbirine bağlayan değerler ekseninde buluşmasını,
kaynaşmasını engelleyecek tuzakları bozmak Milliyetçi Hareket Partisinin varlık
sebebidir. Tahterevalli siyasetinin aktörleri için, “Ava giden avlanır.”
atasözünün doğruluğu bu vesileyle de ortaya konmuştur. Sayın milletvekilleri, millî
ve manevi değerlerimize dayanarak dayanışmacı anlayışımızla ihtiyaç sahiplerine
ulaşma yolunda büyük bir medeniyet anlayışına sahibiz. Bunu yapmak için de
insanlığa vakıf gibi bir müesseseyi kazandırmış bir milletiz. Muhtaç olana
ulaşmak, sıkıntısının çözümünü sağlamak, sosyal devletin yanında milletimiz
bizim için önemli bir güç kaynağıdır. Ancak, Almanya’da mahkûmiyetle sonuçlanan
bir dava, milletimizin yardım duygularının kişisel ve siyasal amaçlar için
istismar edildiğini açıkça ortaya koymuştur. Böyle bir davanın failleriyle
girift ilişkiler, bu davaya ve bu eksende yapılan tartışmalara bakış açıları
inanç hortumculuğunun boyutlarını ortaya koymuştur. Bu yaklaşımları
muhafazakârlığın yansıması olarak milletimiz kabul ediyor mu? Yurt dışında
bulunan vatandaşlarımızın birikimlerini manevi değerleri istismar ederek
hortumlayanlarla beraber yürüyerek sırça köşklere yerleşenler acaba bu tablodan
insanlık namına üzüntü duyuyor mu? Sayın milletvekilleri,
bütçesini görüştüğümüz AKP’nin demokrasiye bakış açısı da söylem ve eylemler
arasında kırılganlığı ortaya koymak bakımından ilginç olacaktır. Muhalefeti muhatap
almayanlar, Türkiye’nin sorunlarını muhalefetle beraber milletin önünde
değerlendirmekten kaçanlar gerçekten demokrat mıdır? Demokraside halkın bilgiyi edinme
gücü olan medyayı tehdit etmek, işine gelmeyen haberlere tepki gösterip
kapatılmasını istemek, medyayı boykot edip yandaş medya oluşturmak nasıl bir
demokrat düşüncenin eseridir? Suçla mücadele için hizmet
vermesi gereken yasal dinleme ve takip mekanizmalarının vatandaşların üzerinde
yasa dışı tahakküm, bastırma çabaları ile nüfuz imkânı için kullanıldığına dair
kuşkular artmıştır. Demokrasi alanını genişletmekten söz eden AKP, oluşturmaya
çalıştığı korku diktatörlüğüyle anayasal ve demokratik hakları bile kontrol
altına almaya çalışmaktadır. Bugün, demokrasimizin kurumları arasındaki çatışma
ve gerilim hangi demokratlığın ölçütüdür? Tahammülsüzlük, çatışmacı siyaset,
hesap vermekten kaçınma, gizli anlaşmalar, görüşmeler demokratlığın yansıması
olabilir mi? “Bunu ulemaya sordun mu?”, “Ben bu yargı kararını tanımıyorum.”,
“Yargı darbesi.” gibi söylemlerle demokrasinin hukuk temellerine nasıl sahip
çıkılabilir? Yargı kurumları arasında fitne körükleme yüksek demokrat bir
anlayışın tezahürü müdür? Sayın milletvekilleri, bugün
bütçesini müzakere ettiğimiz siyasal düşüncenin söylemleri arasında
tutarlılıkları tespit etmek bazen gerçekten çok zor oluyor. Zaman ve mekâna
göre söylemler çok çabuk değişiyor, mazeretler uyduruluyor. 22 Kasım 2004’te
ekonomik sıkıntıların çözülmemesinin sorumlusu olarak bürokratik ve sivil
oligarşiyi bulan odur. Ona göre, toplumun sorununu çözmek kendisine tuzak
kurmaktır. İşsiz olan bir gence “Taşı sıkıp suyunu çıkaracaksın.” diye cevap
veren odur. Şeker pancarı fiyatından memnun olmayan çiftçiye “Önce şehirli
olmak gerekir.” cevabını veren odur. İşsiz üniversiteliye “Kimseye iş sözü
vermedim.” diyerek azarlayan odur. Tekelin özelleşmesiyle işsiz kalacaklara
“IMF’ye borcunuzu ödeyin, öyle gelin.” diyen odur. İşsizliğe çözüm için adres
olarak iş adamlarını gösterip “Her biri 1 kişiyi işe alsa işsizlik sorunu
kalmaz.” diyen odur. Bankalara “Neden kredi vermiyorsun?” diyen odur. Ona göre,
krizin müsebbipleri “Ekonomik sıkıntı var.” diyenlerdir. Terörün artmasının
sebebi ülkemizin gidişatının iyi olmasıdır. Medya eleştiriyorsa hortumları
kesildiğindendir. Anayasa değişikliğini gündeme getirip “Benim değil.” diyen
odur. Ona göre, küresel likidite genişlerken ülkemize yabancı sermayenin
girmesi kendi başarısıdır, bugün küresel likidite daralırken ülkemize sermaye
girişinin azalmasının müsebbibi ise küresel krizdir. Ona göre, enerji fiyatları
azalınca kendisinden, artınca dolar ve dünyadaki petrol fiyatı artışındandır.
Yaşadığımız krizi dünyanın krizi olarak mazur gören odur. Ona göre, kapanan
kepenkler, kaybedilen işler, borç artışı, yükselen işsizlik, şok zamlar,
ekonomik sıkıntıların hepsi psikolojiktir. Aslında bütün bu ifadeler ülkeyi
yöneten birilerinin olmadığını, Türkiye’de sorumlu bir hükûmetin olmadığını
göstermiyor mu? Bütün bu sorumluluklardan
kaçan kimdir? O kimdir? Bence bir zihniyettir. O, her şeyi bilendir. O,
mağrurdur, bazen de fedakârdır, bazen de mağdurdur ama her zaman mazurdur. O,
bulunmaz Hint kumaşıdır. Bence o fikir firarisi veya zeytinyağı politikasıdır. Sayın
milletvekilleri, bugün burada bütçesini müzakere ettiğimiz muhafazakâr,
demokrat AKP’nin ekonomik tercihlerinin sorunlarını da değerlendirmek gerekir.
Aslında Adalet ve Kalkınma Partisinin yargıya bakış açısı “adalet” kelimesinin
anlamını zaten ortaya koymuştur. Adaletin ekonomik anlamda gerçekleri ortaya
çıkınca daha iyi anlaşılmaktadır. 2004-2007 döneminde belirlenmiş olan açlık
sınırı tüketim değerleri seviyesi 2002 yılı tüketim değerinin gerisindedir.
Reel olarak açlık sınırı altındaki insanlar 2002 yılı seviyesindeki gıdayı dahi
tüketememişlerdir. Kamu kesimi tarafından yapılan gıda ve ihtiyaç maddeleri yardımlarının
sürekli olarak her yıl artması, milyonlarca kişiye milyonlarca kömür
dağıtılması, yeşil kart uygulamasından istifade edenlerin sayısında azalma
olmamasına rağmen Türkiye’de aç ve yoksul sayısının azalıyor gösterilmesi,
TÜİK’in yoksullukla ilgili bu çalışmalarında elde ettiği sonuçlarla diğer
veriler arasında çapraz bir değerlendirme yapmadığını da ortaya koymaktadır. Kişi
başına yapılan harcamalar incelendiğinde en yoksul kesimin harcamalarında
2002’ye göre düşme, en zengin kesimin harcamalarında ise artış olmuştur.
Nüfusumuzun yüzde 18,56’sı yoksuldur. Harcama esaslı yoksul sayısı 2002’ye göre
3,6 milyon fazladır. “Asgari
ücreti vergi dışı bırakıyoruz.” diyerek, asgari geçim indirimi getirip ondan
sonra da özel indirim tutarı ve vergi iadesini kaldırarak ücretlilerin cebinden
3 katrilyonu aldınız. Şimdi, milletimiz elbette bunları görünce “Bu nasıl bir
adalettir?” diye soruyor. Şimdi de
kalkınmanın anlamını bir çıkartmamızda fayda vardır. Bütçe vesilesiyle
milletvekillerimizin eleştirilerine geçmişteki krizle cevap vermeye çalışanlar
aslında sapla samanı karıştırmaktadır. 1990’ların ekonomik sıkıntılarının bir
sonucu olan 2001 krizinin, mali, ekonomik ve siyasi yapıdaki dirençsizlikten
kaynaklandığı açıktır. Bu kriz sebeplerine karşı tedbir alınmış, bankacılık
sistemi güçlendirilmiş, kurallara ve denetime bağlanmış, kamu fonları
kaldırılmış, görev zararları sona erdirilmiştir. Krizin yapısal sorunlarını
ortadan kaldırmaya yönelik tedbirler alınmıştır. Bugün BDDK olmasaydı
bankaların durumu ne olacaktı? Doğrudan gelir desteği olmasaydı çiftçilerin
durumu ne olacaktı? İşsizlik sigortası olmasaydı işsizlerimize nereden, ne
verecektiniz? Bütün bu araçların hepsi aslında sizden önce oluşturulmamış
mıydı? Bugün, bankacılık kesiminde sıkıntı olmadığını söyleyenler, herhâlde,
daha önceki hükûmetin aldığı bu yapısal tedbirlere en azından teşekkür
etmelidirler. Dün yapılanı eleştirenler, bugün mali krize karşı tedbir alan
ülkelerin bankacılık sistemine sahip çıkmasına, kaynak aktarmasına acaba ne
demektedir? Dün krizden çıkmak için alınmış bunca tedbiri görmezden gelenler,
bugün krize karşı hangi tedbirleri aldıklarını sorgulamalıdırlar. Bugünün
sorunlarının dünden farklı olduğunu 2008 yılı bütçe görüşmeleri sırasında
iletmiştik. Sorunları tadat etmiş, cari işlemler açığından, azalan rekabet
gücünden, ithalata bağımlılıktan, küresel sermayenin millî ekonomi üzerinde
kabul edilemez etkisinden, istihdam yaratmayan büyümeden, artan işsizlikten ve
yoksulluktan bahsetmiştim. Bir yıl önce ekonomik sorunların iç açıcı olmadığını
ifade etmiştim. Sayın
milletvekilleri, Sayın Başbakan “Kriz teğet geçecek, Türkiye en az etkilenecek,
kriz psikolojik.” demesine rağmen, bugün tablo ortada. 2008 yılının başından
beri Türkiye’ye yabancı sermaye girişi azalmaktadır. Büyüme düşme trendine girmiştir. Enflasyonun artma trendine
girdiği unutulmuştur. Yüce heyetinizi rakamlara boğmak istemiyorum. Ancak
enflasyon hedefi 2-3 kat şaşmıştır. Bakanlar Kurulundaki hesap çarşı pazara
uymamıştır. Gerçek
şekilde gelir vergisi mükellef sayımız Ocak 2002’ye göre 2008 Kasım ayında 37
bin, basit usulde gelir vergisi mükellef sayımız 58 bin, toplam gelir vergisi
mükellef sayımız 95 bin azalmıştır. Katma değer vergisi tahsilatı
kasım ayında ekim ayına göre yüzde 21 oranında azalma göstermiştir. Açılan
şirket sayısında 2007 yılının sonundan beri düşme var, 2008’de ise bir önceki döneme göre eksilme
var. Son bir
yıl içerisinde kayıtlı işsiz sayısı yüzde 18 artmıştır. 2008 Ekim ayında
işsizlik ödeneğinden faydalanmak için 28.307 kişi başvurmuştur. Eylül ayı
itibarıyla 2007 yılında 2,2 milyon olan işsiz sayısı bugün 2,5 milyona
çıkmıştır. İş bulma umudu olmayanların sayısı 12 kat artmıştır. Aralık 2008’de benzinin
rafineri çıkış fiyatındaki vergi yüzde 409’dur. Benzin bedavaya alınsa bile,
üzerindeki vergi yükünden dolayı 1,9 YTL’nin altında satılması dahi mümkün
değildir. İthalat teşvik edilmiş, düşük
kur politikasıyla kendi ayağımıza kurşun sıkılmıştır. Dâhilde işleme rejimiyle
ithalat cazibesi artırılmış, ara malın üretimi yerine ithalat tercih
edilmiştir. İthalatçılar bu dönemin kaymağını almıştır. İhracat ise karın
tokluğuna yapılmıştır, maliyetleri ancak karşılamıştır. İçerideki girdi
maliyetlerinin yüksekliği ihracatı da ithalata daha bağımlı hâle getirmiştir.
Böylece ihracat sektörü dünya ekonomisinden yeterince faydalanamamıştır. Şu
anda ihracat birim değerinde de, miktarında da düşme vardır. Türkiye 2004’ten bu yana 200
milyar YTL faiz ödemiştir. Aslında dolar olarak borçlanma yapsaydık bu
ödeyeceğimiz faiz sadece 20 milyar YTL olacaktı. Bu carry trade’in maliyetini
kim ödemiştir? Yüksek kurla ülkeye girenler yüksek faizle paralarını
değerlendirdiler, çıkarken de daha düşük kurla, daha fazla kaynağı dışarıya
götürdüler. Vatandaşın hane halkı borç
miktarı 4 kat arttı, kredi kartı borcu arttı, vatandaşın geliri ipotek altında
kaldı. Ürünlerine para vermeyenler çiftçiyi borçlandırdılar, borcunu ödemek
için tarlasını, traktörünü satmak zorunda kaldı. Piyasayı canlandırmayanlar
esnafı borçlandırdılar, borcunu ödemek için varlıklarını satmak zorunda kaldı.
Enflasyonda yüksek faizle borç vermeyi maharet sandılar, bununla övündüler.
Aslında bu politikayla bankacılık kesimini finanse ettiler. Bu tablonun
vatandaşları bir borç krizine sürükleyeceğini söyledik, gelecekteki gelirleri
bugünden harcattığınızda ekonomik durgunluğun olacağını söyledik, tedbirleri
sıraladık ancak deve kuşu psikolojisiyle görmezlikten gelindi. İşte bu tablo
şunu ortaya koyuyor ki adalet adalet değil, kalkınma kalkınma değil. O zaman
acaba “ak” ne anlama gelmektedir, bunun cevabını sizlerin takdirine
bırakıyorum. Sayın Başbakan “İddia
ediyorum, krizden en az etkilenen ülke biz olacağız.” demişti. Aslında tablo
onu göstermiyor. Döviz kurlarında ABD dolarına karşı değişimlerden en fazla
etkilenen 25 para birimi içinde 10’uncu sıradayız, bizden daha az etkilenen 15
ülke var. Dünya Borsalar Federasyonuna göre İstanbul Menkul Kıymetler Borsası
yüzde 51,7 kayıpla en çok kaybettirenler arasında 19’uncu sırada yer almıştır. Sayın Başbakan, ekonomik
durumun iyi olduğunu ortaya koymak için kurban satışlarını bile gerekçe
gösterdi “İç tüketim canlı, içeride otomotiv satışında azalma yok, artış var.”
dedi. Oysa istatistikler talep daralmasını, durgunluğunu gösteriyor. TÜİK,
trafiğe kayıtlı motorlu taşıt sayısının geçen yılın aynı ayına göre yüzde 12
azaldığını söylüyor. Kasım 2008’de otomotiv satışları 2007’ye göre yüzde 53,8
azalmış, ihracat azalması ise yüzde 44. Ülkenin ekonomik durumu iyi
olduğu için, kimi zaman geçmiş krizlerden bahsedenler şimdi içinde bulunduğumuz
duruma ne diyebilirler? Geçmişteki kuyruklardan bahsedenler bugün ekmek
kuyruklarına, işsizlik maaşı kuyruklarına, iş bulma kuyruklarına, imaret
kuyruklarına, sosyal yardım kuyruklarına acaba ne diyeceklerdir? Sayın milletvekilleri, Sayın
Başbakan ülkenin bu gidişatını ortaya koyanları eleştiriyor, “Henüz ölüm
sinyalleri vermeyen bir hastaya kefenini hazırlayan bir doktor, aile gördünüz
mü?” diye soruyor ve “Ben de burada bunları söylemek zorundayım, ben de
ülkemizin doktoru olma görevini üstlenen bir Başbakanım.” diyor. Şüphesiz sayın başhekimin bu
tedavi usulünün doğru olup olmadığının cevabını hekimlerimiz vermelidir. Ancak
“Kriz yok, kriz teğet geçecek. Bu, dünyanın krizidir.” diyerek krize yanlış
teşhis koymanın bedelini de milletimiz ödemektedir. Maalesef Sayın Başbakanın
bu teşhisleri kötü hekimlik uygulaması kapsamına girmektedir. Belki de moda
olan bir özür kampanyası bir de bu yanlış teşhisten dolayı sizler tarafından
başlatılmalıdır! Sayın Başbakan 28 Ekim
2008’de aynen şu ifadeleri kullanıyordu: “IMF eğer bizi bütçede böyle aşırı
baskı altına almaya kalkarsa, yatırımlarımızı engellemeye kalkarsa, bizim
büyüme oranımızı düşürmeye kalkarsa bunlara sıcak bakmıyoruz. Bu dönemde
yatırım yaparsanız ülkeyi ayakta tutarsınız. Bu dönemde yatırım yapacağız ki
istihdam noktasında sıkıntı yaşamayalım. Yatırım yapmazsak istihdamdaki çöküntü
alır başını gider. Yani IMF’nin yetkililerine şunu söyleyin: -Geçenlerde dedim,
yani bizim öyle bir tabirimiz var- Ümüğümüzü sıkmaya kalkmasınlar. ” IMF’ye
ümük sıktırmayacaklarını belirtenler aslında daha önceden milletimizin ümüğünü
sıkmışlardı. Doğal gaza, elektriğe yapılan zamlar, asgari ücrete sadece yüzde
6’lık verilen zam, aslında bu ümük sıkma politikalarının bir parçasıydı. Bugün
sanayi kuruluşlarına doğal gaz vermek için zorunlu teminat aranması da
sanayicinin ümüğünü sıkma politikalarının bir parçasıdır. BAŞKAN –
Sayın Vural, beş dakikanız kaldı. OKTAY
VURAL (Devamla) – Bugün huzurlarınıza getirilen bütçe IMF talimatlarıyla ümük
sıktıran bir bütçedir. Sayın Başbakanın iddiasının aksine, önergelerle
yatırımlar kısılmıştır. Tarımda destekler, eğitim, sağlık, ulaştırma gibi
işsizlikle mücadelede önemli sektörlerde yatırımlar azaltılmıştır. Sayın
Başbakan “Ümük sıktırmayız.” demiş ama maalesef IMF talimatıyla bütçede
kesintiye gidilmiştir. Acaba,
bütçede bu kesintinin yapılması neden Türkiye Büyük Millet Meclisinde
gerçekleştirilmiştir? Bu soruyu sormamız gerekir. Bu kesintiyi kim istemiştir?
Millet mi istedi, milletvekilleri mi istedi? “IMF’ye şartları kabul
ettireceğiz.” diye mangalda kül bırakmayanlar, şimdi, tıpış tıpış kuzu gibi
teslim olmuşlardır. Aynen “Zinayı AB’ye kabul ettireceğiz.” diye Brüksel’e
gidip döndükten sonra “Bir daha zina AKP döneminde gündeme gelmeyecektir.”
dedikleri gibi olmuştur. Dünya, krizi aşmak için kendi vatandaşını, sanayisini
destekliyor, genişletici maliye politikası uyguluyor, AKP ise vatandaşın,
sanayicinin ümüğünü sıkıyor. Sayın
milletvekilleri, bu bütçe sanal bir bütçedir. Arkasında ekonomik program
yoktur, gerçekçi değildir. Bu bütçenin -sunulurken- gerçekçi olmadığını, krizi
dikkate almadığını, tedbirler öngörmediğini ifade etmiştik. Bu bütçenin samimi
bir bütçe olmadığını söylemiştik. Sayın milletvekilleri, sizlere sunulan bu
bütçe, bugün artık kadük olmuştur, anlamı yoktur.
Enflasyon, büyüme, yatırım hedefinin anlamı kalmamıştır. Bütçeyi sunarken,
“denk bütçe” olarak sunanlar, uygun olmayan bu elbiseye vatandaşı uydurmak için
çareyi vatandaşın kolunu ve ayağını kesmekte bulmuştur. Sayın
Başbakan, 2004’te “Uluslararası rekabete ayak uyduramayanlar, şunu bilelim ki
düşecektir, kalan sağlar yollarına devam edecektir.” diye konuşmuştu. Şimdi,
uyguladıkları ekonomik programdan kalan sağlar acaba kimlerdir diye bir arkaya
baktınız mı? Herhâlde, kalanlar bu krizi teğet geçirenler, gemicik sahibi
olanlar, kamu rantını yiyenlerdir. Bunlar, Sayın
Başbakanın Polyanna siyaset anlayışının çok doğal bir sonucudur. Uygulanan bu
politikaların sonuçlarını göz ardı edip paramızın kıymetinin sanal bir şekilde
artmasını milliyetçilik olarak değerlendirenlerin, paramızdaki son değer
kaybını da herhâlde milliyetçilik anlayışlarının zayıflıklarından
kaynaklandığını da anlamış olmaları gerekmektedir. Değerli
arkadaşlarım, çok değerli milletvekilleri; genelde iktisat, özelde para
politikaları önceliklerin bir tercihi olarak tanımlanabilir. Türkiye’de
önceliğin artık işsizlikle mücadele, cari açığın azaltılması ya da sektörel
olarak ihracattaki sıkıntıların giderilmesine yönelmesi gerektiğini
düşünüyoruz. Yurt içi tasarrufların yatırımlara dönüştürülmesi gerekmektedir.
Bu bakımdan böyle bir tabloda gerçekten ümitvar olabilmek, istihdamı
artırabilmek için para ve maliye politikalarının değiştirilmesi gerekmektedir. Kısa
vadeli yabancı sermaye hareketlerine denetim tedbirleri getirilmeli, düşük
kur-yüksek faiz sarmalından bir an önce çıkılmalıdır. Sayın
milletvekilleri, enflasyonla mücadelede muhakkak surette arz yönlü tedbirlerin
alınması, arzın güçlendirilmesi gerekmektedir. Sayın
milletvekilleri, biraz önce ifade ettiğim gibi ülkemizin ekonomik sorunlarını
dikkate alan samimi ve gerçekçi bir bütçeyle karşı karşıya olmadığımızı ifade
etmiştim. Bu bütçede çözüm yoktur. 2009 yılı aslında yok hükmünde bir bütçeyle
yönetilecektir. Bu bütçe ekonomik krizin yükünü tarım kesimine, işsizlere,
emeklilere, dar gelirlilere taşıtma bütçesidir. Bu bütçe yanlış teşhislere
dayalı olarak oluşturulmuştur. Vatandaşa ve geleceğe umut veren bir bütçe
değildir. Bu bütçe kalıcı değildir. Dün arkadaşlarımızın ifade ettiği gibi,
yapılması gereken, süratli bir şekilde geçici bir bütçe oluşturmak, IMF’yle
yaptığınız pazarlıklardan sonra bu milletin önüne gerçekçi ve samimi bir
bütçeyi getirmek olmalıdır. Bunu öneriyoruz, aksi takdirde birkaç ay sonra
tekrar revizyon için bu Meclise gelmek durumunda
kalacaksınız. Hükûmetten, ekonomik krizden çıkmak için uluslararası rekabet
gücümüzü, vatandaşımızın satın alma gücünü koruyan, üretimi destekleyen millî
politikalara dayalı bütçeler oluşturmasını istiyoruz. Giderek artan yoksulluk
karşısında vatandaşlarımıza el uzatılması elbette gerekmektedir ancak… (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN –
Sayın Vural, lütfen, bitiriniz. OKTAY
VURAL (Devamla) - … davul zurnayla yardım dağıtmak,
ayrımcılık yapmak bizim geleneklerimizde, değerlerimizde yoktur. Kömür,
patates, soğan dağıtım aracı pankartları asarak istismar edip bunu bir övünç
vesilesi yapanlara sesleniyorum: Türkiye’yi Afrika’ya benzetmek kimsenin hakkı
ve haddi değildir. Bu ülkenin birinci sınıf vatandaşlarının elbette devletimiz
sıkıntılı günlerinde yanında olacaktır. Utanması gerekenler, onları işinden
edip kömüre, patatese muhtaç edenlerdir. Sayın
milletvekilleri, ülkemizdeki insan manzaraları ekonomik tabloyu tüm
gerçekleriyle ortaya koymaktadır. Bugün, emekli olan bir yaşlımızın geçinmek
için parklardan teneke kutu toplarken “Beni sonra tanırlar diye onların yüzüne
bakamıyorum.” deyişine sizler şahit olmuşsunuzdur. Bir
televizyon programında seksen yaşlarında olan, bir odalı evde yaşayan Kesibe
Teyzeye “Nasıl geçiniyorsun?” diye soruyorlar. Kendisi üç ayda bir 250 milyon
aldığını, geçinmek için çorap yapıp sattığını söylüyor. Bu arada, ilin vali
yardımcısı ve sosyal hizmetler görevlisi Kesibe Teyzeye para yardımı uzatmaya
kalkıyor. Kesibe Teyze sıkılıyor, onurunun zedelendiğini düşünüyor. “Utanırım,
alamam. Bunun karşılığında size bu çorapları satayım.” diyor. Bu
bütçelerle Kesibe teyzelerin onurunu korumamız mümkün değildir değerli
milletvekilleri. Milliyetçi
Hareket Partisi olarak bu bütçeye ret oyu vereceğimizi ifade ederek, yeni yılın
hayırlara vesile olması dileğiyle yüce heyetinize saygılarımı arz ediyorum.
(MHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN –
Teşekkür ediyorum Sayın Vural. Sayın
milletvekilleri, birleşime 14.30’a kadar ara veriyorum. Kapanma Saati: 13.21 İKİNCİ OTURUM Açılma Saati: 14.30 BAŞKAN: Köksal TOPTAN KÂTİP ÜYELER: Yusuf COŞKUN (Bingöl), Canan CANDEMİR ÇELİK (Bursa) BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 39’uncu Birleşiminin İkinci
Oturumunu açıyorum. 2009 Yılı
Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2007 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap
Kanunu Tasarısı üzerindeki son konuşmalara devam edeceğiz. Komisyon
ve Hükûmet yerinde. Şimdi söz
sırası Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Giresun Milletvekili Sayın
Nurettin Canikli’ye ait. Sayın
Canikli, buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Süreniz
altmış dakikadır. AK PARTİ
GRUBU ADINA NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar;
öncelikle hepinizi saygıyla selamlıyorum. 2009 merkezî yönetim bütçesi üzerinde
AK PARTİ Grubu adına söz aldım. Değerli
arkadaşlar, AK PARTİ hükûmetlerinin yedinci bütçesini görüşüyoruz ve bütçe
görüşmelerinin sonuna geldik. Önce Komisyonda, daha sonra Genel Kurulda, çok
ayrıntılı bir şekilde, hem bütçe hem de bu vesileyle genel olarak Türkiye'nin
sorunları, ekonomik sorunları başta olmak üzere diğer konular değerlendirildi,
görüşler ortaya konuldu. Elbette bunların hepsi değerlidir, hepsi dikkate
alınacaktır Hükûmetimiz tarafından ve daha sonraki çalışmalarda da
kullanılacaktır. Katkı sağlayan çalışmalar her zaman önemlidir. Tabii, bu
bütçeyi, yaşadığımız global krizin gölgesinde
tartışıyoruz, değerlendiriyoruz. Kriz, beş yılda, on yılda bir dünyanın ya da
Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı küçük ya da orta ölçekli bir kriz değil.
Kriz, 1929 buhranından sonra dünyanın yaşadığı en büyük kriz olarak
değerlendiriliyor ve bu konuda herhangi bir tereddüt yok. Dolayısıyla,
bu bütçe tartışmaları, Türkiye'nin ekonomik durumu, yapılanlar, yapılmayanlar
ya da bu konuda ortaya konulan eleştirilerin tam olarak, doğru olarak
algılanabilmesi için bu krizin biraz irdelenmesi gerekir. Krizin dünyadaki
yansımalarının, gelişmiş ülkelerdeki etkilerinin, tahribatının, bütün detayıyla
ortaya konulması gerekir ki ancak biz bugün bu tartışmaları daha anlamla hâle
getirebilelim ve bu konuda Hükûmetimizin yaptığı çalışmaları, aldığı kararları
daha objektif ve daha doğru bir şekilde algılayabilelim. Değerli
arkadaşlar, krizin kaynağı, yaşadığımız global krizin
kaynağı gelişmiş ülkeler; Amerika çıkışlı esas itibarıyla. Bunun altının
çizilmesi gerekiyor. Eğer yaşanan krizi büyük bir deprem olarak algılarsak
depremin merkez üssü de finans kesimi, bankalar, hem Amerika’da hem de dünyanın
diğer bütün ülkelerinde. Tabii,
esas itibarıyla, belki krizin teknik nedenlerine de çok kısa değinmekte fayda
var. 2000 ile 2007 yılı arasında dünyanın ortalama büyüme hızı yüzde 40
civarında, yani reel olarak dünya ekonomisi 2000 ile 2007 arasındaki yedi
yıllık dönem içerisinde yüzde 40 büyümüş. Ancak, aynı dönemde, aslında bu
büyümeyi ve reel sektörü temsil eden menkul kıymetler kâğıtlarının büyüme oranı
ise yüzde 350-400 civarında. 2000 yılında türev piyasaların yıllık işlem hacmi
100 milyar dolar iken, 2007 yılında bu rakam 720 milyar dolara çıkmış. Bir
başka ifadeyle reel sektör ile, fiilî üretim ile,
iktisadi kıymetler ile onları temsil eden menkul kıymetler arasında inanılmaz
bir fiyat uçurumu meydana gelmiş. Belli bir orana kadar bu fiyat farkının
olması kabul edilebilir ve olması da gerekir esasında. Yani menkul kıymetlerin
el değiştirmesi, ticarete konu olması, ikinci el piyasasına konu olabilmesi
için mutlaka el değiştirmelerde bir kârın ortaya çıkması gerekir ve bu yolla da
reel sektör ile, iktisadi kıymetler ile onu temsil
eden menkul kıymetler arasında bir fiyat farkının oluşması gerekir. Ancak bu
fiyat farkının yüzde 350-400’lere kadar ulaşması söz konusu olamaz. Esas
itibarıyla krizin temel nedeni budur. Krizin
üçüncü önemli özelliği de… Yani, bir: Gelişmiş ülkelerde başladı. İkincisi:
Depremin merkez üssü finans, bankalar, mali sektör. Ve üçüncüsü ise: Yüzyılın en
yıkıcı, en tahrip edici krizidir. Biraz sonra rakamları ayrıntılarla
konuşacağız. Kriz finansman sektöründen başlamıştır, doğrudan reel sektörden
başlamamıştır. Reel sektör üzerine etkisi vardır, olacaktır, daha da
artacaktır; ancak bu etki ikincil bir etkidir, yan etkidir. Esas itibarıyla
esas tahribatını bankacılık sektörü üzerinde, finans sektörü üzerinde ortaya
çıkarmıştır. Fakat ne yazık ki, hem bu Mecliste yapılan tartışmalar hem de
kamuoyunda süregelen değerlendirmeler dikkate alındığında yaşadığımız küresel
krizin gerçek boyutuyla, tam olarak kavrandığı konusunda ciddi şüphelerim var.
Eğer tam olarak kavranabilmiş olsaydı, özellikle tahribatı ve yıkıcılığı tam
olarak algılanabilmiş olsaydı, inanıyorum ki burada yapılan ve özellikle
Hükûmetimizi haksız eleştiri olarak ortaya çıkan konuşmaların önemli bir bölümü
burada gündeme getirilmez, ifade edilmezdi. Şimdi,
bakın, İngiltere Merkez Bankası küresel krizin finans kesimi üzerinde bugüne
kadar ortaya çıkardığı tahribatın boyutunu 2,8 trilyon dolar olarak ifade
ediyor, ortaya koyuyor. İngiltere Merkez Bankası, yaptığı bir çalışmada,
küresel krizin bankalar başta olmak üzere tüm dünya finans sektöründe ortaya
çıkardığı maliyetin, verdiği zararın 2,8 trilyon dolar olduğunu söylüyor ve
Uluslararası Çalışma Örgütü de 2009 yılı içerisinde 20 milyon insanın işini
kriz nedeniyle kaybedeceğini söylüyor. Sadece 2009 yılı için bu rakamlar
geçerli. Değerli
arkadaşlar, kriz Amerika çıkışlı. Başta gelişmiş ülkeler olmak üzere krizin bu
ülkelerde yaptığı tahribatı, ortaya çıkardığı sonuçları rakamsal boyutlarıyla
burada ortaya koymamız gerekir. Amerika’dan
başlayalım. Bir sosyalist iktisatçının ifadesiyle, başta Amerika olmak üzere
-özellikle Amerika’da- kapitalizmin parlak yıldızları birer birer söndü bu kriz
nedeniyle. Bunların en başında geleni Lehman Brothers. Dünyanın ve Amerika’nın
en büyük yatırım bankası. Yüz elli sekiz yıllık, neredeyse Amerikan tarihiyle
eşit ve bugün piyasadan çekildi, iflas etti. Amerika’da
beş tane büyük yatırım bankası vardı, Amerikan ekonomisinin bugüne gelmesinde,
yatırımların finansmanında gerçekten çok önemli katkılar sağlamış olan beş tane
büyük yatırım bankası vardı ve beşi de battı, tamamen piyasadan çekildi.
Dünyanın en büyük beş yatırım bankası bu kriz nedeniyle tarihten silindi
arkadaşlar. Bunların en meşhurları Lehman Brothers yüz elli sekiz yıllıktı.
Bear Stearns iflas ettiği için JP Morgan’a satıldı. Merrill Lynch -belki
birçoğumuzun duyduğu, o da yatırım bankalarından bir tanesi- Bank of America
tarafından satın alındı. Geri kalan iki tanesi de, yatırım bankacılığı ortadan
kaldırıldı ve ticari banka hâline getirildi. Elbette bunlara çok da büyük,
ciddi, Amerikan Hükûmeti tarafından kaynak aktarıldı. Yine,
Amerika’nın en büyük ticari bankası Washington Mutual, iflas ettiği için devlet
tarafından, Hükûmet tarafından el konuldu. Citigroup,
bir başka güçlü banka, Amerikan Hükûmeti kurtarmak için tam 306 milyar dolar
sadece buraya para aktardı, destek sağladı, Citigroup’u kurtarmak için. Rakam
306 milyar dolar. Onun yanında -bilinen
tüm bankalar aşağı yukarı- bugüne kadar on dört banka battı, yirmi bir banka da yardım
kapsamına alındı. Mali yapıları bozulduğu için,
zarar ettiği için ve mali yükümlülüklerini yerine getiremediği için,
mevduat sahibine mevduatını ödeyemediği için, borcunu ödeyemediği için bu
bankaların teknik olarak hepsi iflas etmiş durumda, hepsi batmış durumda ve
Amerika’nın en büyük sigorta şirketi AIG, yine Amerikan Hükûmeti tarafından
iflastan kurtarıldı. İflas etmişti, ancak Amerikan Hükûmeti tarafından iflastan
kurtarıldı. UBS, RBS, BNB, Fortis ve yirmi bir tane ilave banka Amerika’da battı ve
hiç batmaz denilen, kimsenin toz konduramadığı, gerçekten mali yapıları, aktif
ve pasif arasında aktif lehine dengesi çok daha büyük olan, öz kaynakları güçlü
gibi gözüken bu bankaların hepsi battı, aynı Titanik gemisi gibi ve Amerika’da
emeklilik fonları 2 trilyon dolar zarar etti kriz nedeniyle değerli arkadaşlar,
2 trilyon dolar zarara uğradı ve şu ana kadar Amerika ve Kanada bankaları -ki
büyük çoğunluğu Amerika bankaları- 425 milyar dolar zarar yazdılar. Yani
geçtiğimiz haftaya kadar, geçtiğimiz hafta itibarıyla Amerika
bankalarının yazdığı zararın
toplamı 425 milyar dolar ve bugüne kadar da 110 bin kişiyi işten çıkardılar
Amerika bankaları. Sadece bankalar, sadece finans kesimi, 110 bin kişiyi işten
çıkardı. Bakın, geçtiğimiz hafta itibarıyla zarar yazan bazı bankaların
zararlarını rakam olarak sizlerle paylaşmak istiyorum: Citigroup 65,7 milyar
dolar, Merrill Lynch 56 milyar dolar, Washington Mutual 45,6 milyar dolar, Bank
of America 27,4 milyar dolar, National City 26,5 milyar dolar, JP Morgan Chase
20,5 milyar dolar, Morgan Stanley 15,7 milyar dolar ve böyle sıralanıyor, liste
devam ediyor. Değerli
arkadaşlar, bu sadece Amerika için geçerli değil, Amerika bankaları için
geçerli değil. Aynı durum, aynı sıkıntılar, aynı mali yapıların bozulması aşağı
yukarı dünyanın -başta Avrupa olmak üzere- belli başlı bütün ülkeleri için
geçerli. Bakın, Avrupa bankalarının yazdığı zararlar: UBS 48,6 milyar dolar
zarar etti. Neden zarar ettiler, biraz sonra onları inceleyeceğiz. HSBC 33,1
milyar dolar zarar etti. Zarar yazıldı, bu zarar realize oldu, gerçekleşti.
Royal Bank of Scotland 15,7; Deutsche Bank 13,2; Credit Suisse 13,2; ING Group
13,2 ve böyle liste devam ediyor ve bugüne kadar Avrupa bankalarının yazdığı
zararların toplamı 260 milyar dolar. Avrupa
bankalarının çıkardığı işçi sayısı ise -krizden sonra, hepsi krizle ilgili,
tamamen krizden kaynaklanan zararlar ve işten çıkarmalar- 55 bin civarında,
geçtiğimiz hafta itibarıyla, her gün bu sayı artıyor. Asya
bankaları 30 milyar dolar zarar yazdı. Rusya… Üç büyük Rus bankası iflas etti
ve Hükûmet tarafından devletleştirildi. Svyaz Bank, Kit-Finance ve Sobinbank.
Amerika’da bankalar battı ve toplam maliyeti 1 trilyon 390 milyar dolar. Biraz
sonra maliyetlere de geleceğiz. Avrupa’da battı bankalar, kriz nedeniyle. Peki,
bu krize rağmen hiç bankası batmayan bir ülke var mı değerli arkadaşlar? Bu
sorunun sorulması gerekiyor. Amerika’da en büyük bankalar battı, beş tane büyük
yatırım bankası battı, iflas ettiler. Yüz milyarlarca dolar para aktardılar,
ona rağmen kurtaramadılar. Böyle bir ortamda Avrupa’nın bankaları battı,
İngiltere’nin battı, Fransa’nın battı, hepsi battı, Rusya’nın battı,
Hindistan’ın battı. Peki, hiç bankası batmayan, bankası hiç zarar görmeyen ülke
var mı? OKTAY
VURAL (İzmir) – Türkiye var. NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) – Var, Türkiye değerli arkadaşlar. (AK PARTİ sıralarından
alkışlar) Türkiye’de
bir tane banka batmadı. Hiçbir banka ödeme darlığına düşmedi. Hiçbir bankanın
mali yapısı bozulmadı. Hiçbir banka mudi sahiplerine karşı mükellefiyetlerini
yerine getirme konusunda bir sıkıntı yaşamadı değerli arkadaşlar. HÜSEYİN
YILDIZ (Antalya) – Ne becerikliymişsiniz be! NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) - Eskiden Avrupa’da ve Amerika’da en ufak bir dalgalanma
olduğu zaman, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde yer yerinden oynardı,
tarumar olurdu ve bu “Amerika, Avrupa hapşırdığı zaman Türkiye zatürre olur.”
şeklinde ifade edilirdi değerli arkadaşlar. Ama bugün Amerika’da ve Avrupa’da
finans ve bankalar ölüm döşeğinde, gerçekten ölüm döşeğinde ama Türkiye
hapşırmadı -bankacılık için söylüyorum- hapşırmadı bile değerli arkadaşlar. ERGÜN
AYDOĞAN (Balıkesir) – Amerika’dan büyüğüz! BAŞKAN –
Lütfen arkadaşlar, rica ediyorum… NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) - Bunun tespit edilmesi gerekir ve objektif bir yaklaşımla,
dünyanın, yüzyılın yaşadığı en büyük krize rağmen bankalarını batırmayan, o
konuda gerekli adımları atan ve tedbirleri zamanında alan bir Hükûmete teşekkür
etmek gerekmez mi değerli arkadaşlar? Ben sizin vicdanınıza sesleniyorum,
gerekmez mi? Yani Amerika’da, Avrupa’da bütün bankalar batarken… Şu anda
Amerika’da kredilendirme sistemi çökmüş durumda, bankalar bir başka bankaya
güvenmiyor. Mevduat sahipleri bankaya güvenmiyor, banka da yatırımcıya
güvenmiyor. Şu anda bu güveni tesis etmeye çalışıyorlar. Bizde bir sıkıntı var
mı? Bu anlamda söylüyorum değerli arkadaşlar, finans kesimi için söylüyorum;
herhangi bir sıkıntı var mı? Bu Hükûmete teşekkür edilmesi gerekmez mi?
Düşünün, on tane banka batmış olsaydı, yirmi tane banka batmış olsaydı bunun
Türkiye’ye maliyeti ne olurdu? Onlarca, 20, 30, 40, 50, sınırı olmayan milyar
dolarların aktarılması gerekirdi. Geçmişte bu oldu. Bunun için bu Hükûmete
teşekkür edilmesi gerekmez mi değerli arkadaşlar? Eleştirebilirsiniz, ama bunu
bir söyleyin, bunu bir ortaya koyun. Değerli
arkadaşlar, peki neden Türkiye’de hiçbir banka sıkıntı yaşamadı? Durup dururken
olmadı, bunların ortaya konulması gerekiyor. Bakın, bir defa 2002 yılının
sonundan itibaren, yani AK PARTİ hükûmetlerinin iktidara geldiği dönemden
itibaren bankacılık sektörü üzerinde sıkı bir denetim uygulandı ve kurallardan
sapmalarına kesinlikle müsaade edilmedi. İkincisi,
aktiflerinin bozulmasına müsaade edilmedi. Nedir bu? Ki, Avrupa ve Amerika
bankalarının da en büyük problemi budur; riskli kâğıtları aktiflerine aldılar,
kâğıtların değeri düşünce de hepsi battı. Ama, BDDK ve
Hükûmetimiz, bankalarımızın; ki, o konuda büyük bir istek vardı aslında, çünkü
çok kârlı gözüküyordu ve o zaman dünyadaki bankalar bu kâğıtlar yoluyla
gerçekten çok büyük kârlar elde ediyordu ama bunlara müsaade edilmedi;
Türkiye’deki bankaların aktiflerine riskli, yüksek getirili gibi gözüken ancak
son derece riskli bu kâğıtları almalarına müsaade etmedi. Hatta bir bankacı bu
izin verilmeyince İsviçre’ye gitti, kendisi böyle bir fon kurdu ve o fon da
battı. Gazetelerden okumuşsunuzdur, isimlendirmeyeceğim. Aktiflerinin,
aktif yapılarının bozulmasına kesinlikle müsaade edilmedi ve plase
ettikleri kredilerin yanlış yerlere aktarılmasına da müsaade edilmedi.
Bakın, bankacılık sektörümüzün dönüşü olmayan ya da riskli kredilerinin oranı
3,2’ydi, bu kriz nedeniyle bugün 3,4’e çıktı. Krizin etkisi budur değerli
arkadaşlar bankacılık sektöründe, 3,2’den 3,4’e çıktı. Yani, verdikleri
kredilerin de bankacılık mevzuatına, kurallarına uygun olup olmadığı konusunda
da gerçekten gereken kurallar uygulandı. Hassasiyetle uygulandı, en ufak bir
taviz verilmedi. Başka?
Bankalarımızın açık pozisyona girmelerine müsaade edilmedi. Hem 94 krizinde hem
de 2001 krizinde bankalarımızın birçoğu döviz açık pozisyonu nedeniyle battı
değerli arkadaşlar. Nedir bu? Bankalar yurt dışından LİBOR+1’le, 2’yle döviz
cinsinden kredi alıyorlar -ki, oran olarak çok düşük sayılabilir- bununla iç
piyasada TL olarak -TL’ye dönüştürüp TL olarak- kredi veriyorlar. Aldıkları
kredinin maliyeti düşük, ancak TL olarak verdikleri takdirde çok büyük paralar
kazanıyorlar. 21’le veriyor, 22’yle veriyor, 23’le veriyor ve bir de dövizdeki
düşüşü de dikkate aldığınız zaman aslında bankalar açısından gerçekten çok
cazip bir alan ve 2003, 2007, 2008 döneminde de Türkiye’de bankalar bu konuda
çok istekliydi. Bunu yapmaya teşebbüs eden birçok banka oldu Türkiye’de de,
yani yurt dışından döviz alıp, bunu TL’ye çevirip kredi vermek şeklinde. Tabii,
o zamanlar bunlar büyük getiri, büyük paralar kazanıyorlardı ancak dünyada ya
da Türkiye’de işlerin iyi gitmediği ya da herhangi bir nedenle kurun hareketli
dönemlerinde de iflas ediyorlardı. 1994’te de bu oldu, aşağı yukarı on tane
banka bu nedenle battı. 2001 krizinde de bu oldu. Bankaların büyük çoğunluğu
aktif yapıları bozulduğu için, mali yapıları bu nedenle bozulduğu için -çünkü
borcu döviz cinsinden, alacağı TL cinsinden- döviz yükseldiği zaman bir anda
iflas durumuyla karşı karşıya kalıyorlar. Bu, belki on yılda bir gün olur, beş
yılda bir gün olur ancak bankaları batırır. Yani ona, yedi yıl müsaade
etmeyeceksiniz, yedi yıl bunu gözeteceksiniz. İşte bunu yaptı Hükûmetimiz, bu
konuda en ufak bir taviz vermedi kesinlikle. O konuda yoğun istekler olmasına
rağmen en ufak bir taviz vermedi. Kamu
bankaları… Kamu bankaları iyi yönetildi değerli arkadaşlar. Bu
da son derece önemli. Hem 1994 hem de 2001 krizini içerde tetikleyen en
önemli unsurlardan bir tanesi de kamu bankalarının zararları, kamu bankalarının
kötü yönetilmesi nedeniyle batak kredilerin çok yüksek oranlara ulaşmasıdır. Özellikle Halk Bankası… Ben
şimdi sizlere rakamları vereceğim. Şimdi Halk Bankası, bakın… Hatta biraz da
geriye gidelim şimdi, bazı arkadaşlar 2002’yi aldığımız zaman rahatsızlık
duyuyorlar ki biz defalarca söyledik, bu değerlendirmelerde 2002’yi almamızın
nedeni, özellikle geçmişteki 57’nci Hükûmeti de hedef almak amacıyla değil,
sadece anlamlı, anlaşılabilir, izah edilebilir bir karşılaştırma yapmak için,
dinamik bir karşılaştırma yapmak için. Ama buna rağmen böyle bir rahatsızlık
varsa biz biraz daha geriye gidelim. 1977 yılından başlayalım mesela. 1977
yılında Halk Bankasının kredilerinin durumunu bugüne kadar bir değerlendirelim:
Bakın, 1977 yılında Halk Bankasının batık kredi oranındaki artış yüzde 40, bir
önceki yıla göre Halk Bankasının verdiği kredilerin batma oranı yüzde 40, artış
oranı. 1978’de yüzde 295; 1979’da 36; 1980’de 60 ve devam ediyor. 1993’te yüzde
335; 1994’te yüzde 145; 2001’de yüzde 195 değerli arkadaşlar. 2002’ye
geldiğimizde Halk Bankasının batık kredilerinin toplam kredilere oranı yüzde 93.
OKTAY VURAL (İzmir) –
2003’te? NURETTİN CANİKLİ (Devamla) –
Yani toplam krediler 100 ise bunun 93’ü batık, 2002 yılında geldiğimiz nokta
itibarıyla. AHMET YENİ (Samsun) –
İktidarda kim vardı o zaman? MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Trabzon) – Kime açmış krediyi, esnafa mı? NURETTİN CANİKLİ (Devamla) –
Değerli arkadaşlar, şu anda bu oran kaçtır, bugün itibarıyla? Yüzde 6’dır,
yüzde 6. Yani 2002 yılında yüzde 93 olan batak oranı yüzde 6’dır. 2003 yılı
başından itibaren Halk Bankasının verdiği kredilerde geri dönmeyenlerin oranı
ise sadece yüzde 1 değerli arkadaşlar, bakın, sadece yüzde 1. Şimdi bunları iyi
değerlendirmek lazım, bunları iyi ortaya koymak lazım. Eğer kamu bankaları aynı
mantıkla yönetilmiş olsaydı ve batak oranları çok büyük bir ihtimalle bugünkü oranların
çok daha üzerinde olacaktı ve kesinlikle batacaklardı. Batmamıştır,
batırılmamıştır. Neden? İyi yönetilmiştir. Ben o tartışmaları yapmak
istemiyorum şu anda. Yani, Halk Bankası kredileri kime vermiştir, nasıl
verilmiştir, nasıl geriye alınmamıştır, nasıl değerlendirilmiştir? Bunların
tartışması… Amacım bu değil. OKTAY VURAL (İzmir) –
Tartışalım, tartışalım! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) –
Amacım tahrik etmek değil. Amacım burada gerçekleri ortaya koymak değerli
arkadaşlar. Tabii, burada ama şunu sormak
lazım: Hangisi milliyetçilik? ERKAN AKÇAY (Manisa) – Ne
alakası var! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) –
Yani bir kamu bankasının kaynaklarını çarçur ederek verilen kredilerin yüzde
93’ünü batak hâline getirmek mi milliyetçiliktir… OKTAY VURAL (İzmir) – Bunu
önlemek milliyetçiliktir! NECATİ ÖZENSOY (Bursa) –
Mirasyedisiniz, milliyetçi değil! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) –
…yoksa bunu gözü gibi koruyarak, bunu yetimin hakkı olarak değerlendirerek
üzerinde titreyerek ve en sağlam şekilde krediye de dönüşmesini temin etmek mi
milliyetçiliktir değerli arkadaşlar; bunun takdirini sizlere bırakıyorum. (AK
PARTİ sıralarından alkışlar) Bakın, sadece Halk Bankası
değil. Özellikle ben 1977 yılından itibaren aldım ki bazı arkadaşlar
rahatsızlık duymasın diye ama, yani anlayamadım,
gerçekten anlayamadım çünkü bu sorun sadece 1999-2002 arasını ilgilendirmiyor.
Orayı da ilgilendiriyor elbette ancak 1977’den -en azından benim ulaşabildiğim
rakamlar itibarıyla söylüyorum- bugüne kadarki aşağı yukarı tüm hükûmetleri
ilgilendiriyor, belki arada ufak tefek istisnalar olabilir, yani daha ince
ayrıntıda, ince değerlendirmede ortaya çıkar, ama genel bir değerlendirmeyle
bakıldığında tümünü kapsıyor. Elbette 1999-2002’yi de kapsıyor değerli
arkadaşlar. Gelelim Ziraat Bankasına:
Bakın, aynı durum Ziraat Bankası için de geçerli. 2002 yılında Ziraat
Bankasının takipteki alacaklarının toplam kredilere oranı yüzde 24, bugün yüzde
1,8. Onları da tahsil etmişiz ayrıca, oranı da düşürmüşüz, yüzde 1,8’e düşürmüşüz.
OKTAY VURAL (İzmir) – Bu
bankaları kim yapılandırdı; siz mi, biz mi? NURETTİN CANİKLİ (Devamla) –
Vakıflar Bankası: Bakın, 2002’de verilen kredilerin batak oranı, toplam
kredilere oranı yüzde 24,25 iken, bugün yüzde 4,71’e düşmüş değerli arkadaşlar.
Bunların değerlendirilmesi gerekiyor; bunların takdir edilmesi gerekiyor,
eleştirinizi yapın, ama bütün bunlar için Hükûmete teşekkür edilmesi gerekiyor
değerli arkadaşlar. Diğer bir
husus -neden Türkiye'de bankalar batmadı sorusunun cevabını arıyorduk- dördüncüsü
de öz kaynak oranları. Özel ve kamu bankalarının öz kaynak rasyosunun yüzde
12’nin altına düşmesine müsaade edilmemiştir. Bu da çok önemlidir, bakın. OKTAY VURAL (İzmir) – Tabii. NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) – Bakın, Avrupa ve Amerika hata yaptı bu konuda. OKTAY
VURAL (İzmir) – Zaten müsaade edemezdiniz. NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) – Amerika’da, bakın, mesela Lehman Brothers; batış
nedenlerinden bir tanesi de bu. 2003-2007 yılları arasında aktifi yüzde 121
artıyor, ama öz kaynaktaki artış oranı yüzde 73. Merrill Lynch, batan yatırım
bankalarından bir tanesi. 2003-2007 dönemi arasında bu bankanın toplam
aktifleri yüzde 125 büyürken, öz kaynak oranındaki artış sadece yüzde 10
değerli arkadaşlar. İşte, bunun için, Türkiye'de yüzde 12’nin altına düşmesine
müsaade edilmedi, kamu bankaları için de yüzde 15’in üzerindedir. Bunun takdir
edilmesi gerekmez mi? Bunun için Hükûmete teşekkür edilmesi gerekmez mi? Sadece
dışarıda değil, aynı hata içeride de yapıldı. 1994 ve 2001 yıllarına
baktığınızda, aynı dönemde birçok kamu bankası ve birçok özel banka, 1994
krizinde ve 2001 krizinde öz kaynak yetersizliği nedeniyle battı. Mali açıdan
taahhütlerini yerine getiremez hâle geldiler ve battılar. Bütün bunlar için
gerçekçi değerlendirme yapmak gerekiyor ve her şeyin gerçek boyutuyla ortaya
konulması gerekir. Değerli
arkadaşlar, şöyle bir düşünün: Eğer AK PARTİ hükûmette olmasaydı, onun yerine
başka herhangi bir parti, yani 1977’den 2002’ye kadar iktidarda olan
hükûmetlerden ya da partilerden herhangi bir tanesi iktidarda olsaydı ne
olurdu? ERKAN
AKÇAY (Manisa) – Daha iyi olurdu. NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) – Şunu rahatlıklı söyleyebiliriz: Bankaların büyük çoğunluğu
batardı. Özel bankalar dâhil, kamu bankaları dâhil büyük çoğunluğu batardı.
Neden mi söylüyorum? Çünkü, geçmişe bakıyorum, bu
hükûmetlerin iktidar olduğu dönemlere bakıyorum, o dönemde bankaların nasıl
yönetildiğine, ekonominin nasıl yönetildiğine bakıyoruz, oradan yola çıkarak
söylüyoruz. Zaten yeni bir parti için söylemiyorum. 1977’den bugüne kadar bir
şekilde doğrudan ya da dolaylı olarak hükûmette bulunmuş olan tüm partiler için
geçerli. Geçmişe baktığınız zaman en ufak bir krizde -çünkü öyle olmuş-
bankalar batmış, bankaları batırmışlar. Peki, üç
beş banka, beş on banka batsa ne olurdu? En az 40-50 milyar dolar bu millete
yük gelirdi. Vergi mükelleflerine, bu millete yük gelirdi. Biz bunları geçmişte
yaşadık. Bunlar bizim için çok yabancı olaylar değil ve ondan sonra ne
enflasyon durdurulabilirdi ne büyüme yakalanabilirdi ne dış açık ortadan
kaldırılabilirdi ve Türkiye iflas ederdi. Türkiye, hem iç ödemelerini hem de
dış ödemelerini yerine getiremeyen iflas etmiş bir ülke hâline gelirdi.
Hamdolsun AK PARTİ Hükûmeti iktidarda değerli arkadaşlarım. ERGÜN
AYDOĞAN (Balıkesir) – Hamdolsun! ÜNAL
KACIR (İstanbul) – Siz de hamdetmeyi öğrendiniz! NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) – Şimdi tabii, bu krizin ortaya çıkardığı bu tahribatı
ortadan kaldırmak için Amerika başta olmak üzere Avrupa ve diğer dünya
ülkelerinin aldığı birçok tedbir var, açıkladığı birçok paket var. Onları da ortaya koymak lazım, onları da tartışmak lazım. ERGÜN
AYDOĞAN (Balıkesir) – Doktor var da
reçete yok! NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) – Amerika, bankaları kurtarmak için 850 milyar dolarlık bir
paket hazırladı, uygulamaya koydu ve Amerika Merkez Bankası bu yıl sonuna kadar, 2008 yılı sonuna kadar bankalar için
kaynak anlamında, nakit para anlamında, taze para anlamında 900 milyar dolar aktaracağını
açıkladı ve Amerika, yine Amerikan Hükûmeti yedi bankadan oluşan bir gruba 250
milyar dolar, hisse senetlerini satın almak suretiyle kaynak aktardı. Bunlar
içerisinde Citigroup var, Morgan Stanley var, JP Morgan var ve devam ediyor. On
altı bankayı kurtarma kapsamına aldı ve bugüne kadar… ALİ
UZUNIRMAK (Aydın) – Bütçeye gel, bütçeye! NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) – …şu ana kadar Amerika’nın bankalar için, sadece finans
kuruluşları için harcadığı para ya da maliyeti 1 trilyon 390 milyar dolar. ALİ
UZUNIRMAK (Aydın) – Bu, Amerikan bütçesi mi, Türk bütçesi mi? YAŞAR
AĞYÜZ (Gaziantep) – Bütçeye gel, bütçeye! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Yani insan söylerken bile zorlanıyor değerli arkadaşlar ama biz 1
kuruş para harcamadık bakın, bankalar için 1 kuruş para harcamadık, milletin 1
kuruş parasını aktarmadık çünkü zarar etmedi bankalar. KEMAL
KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Sayın Canikli, Türkiye bütçesini görüşüyoruz. NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) – Almanya 500 milyar euroluk bir paket açıkladı. Şimdi paket
konusunu konuşuyoruz ya, Almanya 500 milyar euroluk bir paket açıkladı; bunun
400 milyar eurosu bankalar için garantilerden oluşuyor -bankalara garanti
vermek için kullanacak- 80 milyar eurosunu bu mali yapıları bozulan bankalara
sermaye koymak için kullanacak, 20 milyar eurosunu da bu garantiler için
sigorta primi olarak
ödeyecek. Yani 500 milyar euroluk bir paket açıklıyor Almanya,
tamamı bankaları kurtarmak için, tamamı bankaları rahatlatmak için. Fransa 360
milyar euroluk bir paket açıkladı; bunun 320 milyarlık kısmı bankalara
garantilerden oluşuyor, 40 milyarı da sermayelerden oluşuyor, yani yine bankaya
koyacakları sermayeden oluşuyor 360 milyarın. İspanya 150 milyar euroluk bir
paket açıkladı, tamamı bankaları kurtarmak için ve desteklemek için. İsviçre… YAŞAR
AĞYÜZ (Gaziantep) – İnternet’te var, söyleme boşuna! NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) – İsviçre bile iki
banka için sadece 100 milyar dolarlık bir paket açıkladı. İngiltere 450 milyar
sterlinlik ve sadece bankalar için yine, finans kuruluşları için, onları
kurtarmak için, onların mali yapılarını düzeltmek için. Japonya 350 milyar
dolar bankalar için para harcadı. Rusya üç banka için 100 milyar dolar değerli
arkadaşlar, kaynak aktardı. ERGÜN
AYDOĞAN (Balıkesir) – Türkiye! Türkiye! NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) – Şimdi, evet, Türkiye gerçekten bankalar için, bankacılar
için bir paket açıklamadı. ERGÜN
AYDOĞAN (Balıkesir) – Reçete! Reçete! AHMET
KÜÇÜK (Çanakkale) – IMF reçetesi! NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) – Neden? Çünkü bizde banka batmadı ki değerli arkadaşlar,
bankaların paraya ihtiyacı yok ki, bankalar iflas etmedi ki, kamu bankalarının
içi boşaltılmadı ki; niye? Pakete ihtiyaç yok ki bankalar için. Bankalar bugün
görevlerini yerine getiriyorlar ve ayrıca bu hükûmetlerin hemen hemen büyük
çoğunluğu mevduata verilen garantiyi ya sınırsız hâle getirdi ya da artırdı.
Biz onu da yapmadık. Neden? Risk yok, herhangi bir sıkıntı yok, sistem yürüyor,
sistem çalışıyor, güven esası geçerlidir, esastır. Bu sektörde ve burada en
ufak bir problem yok, bozulma yok. Bunu sadece biz söylemiyoruz; OECD’nin
Başkanı da, Genel Sekreteri de söylüyor, Dünya Bankasının Genel Sekreteri de
söylüyor, herkes söylüyor. Yani bize inanmıyorsanız yabancılara bakın. Hani
olabilir, belki içeride öyle bir şeyiniz olabilir, o zaman dışarıdakilere
bakın. İçeridekiler de aynı şeyi söylüyor, dışarıdakiler de aynı şeyi söylüyor.
Bize inanmıyorsanız onlara bakın. Batmayan bir sistem için, sektör için paket
hazırlamaya gerek var mı değerli arkadaşlar? Yok. Bununla övünmemiz gerekir,
bununla gurur duymamız gerekir. Sonuçta Türkiye hepimizin değerli arkadaşlar.
Belki muhalefet bundan doğal olarak belki rahatsızlık duyabilir, belki
kullanabileceği birtakım argümanlar için altyapı
oluşturacak daha uygun bir ortamı arzu edebilirler. Ama dışarıya çıktığınızda
sizin de, herkesin, muhalefetin de gurur duyacağı bir tablo var, övüneceğiniz
bir tablo var. Bunun için bu Hükûmete teşekkür edilmesi gerekmez mi değerli
arkadaşlarım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) KEMAL
KILIÇDAROĞLU (İstanbul) - Sayın Başbakan neden o zaman bankalardan şikâyet
ediyor? NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) - Kriz sonrası yönetim. Bu konuyu da irdelememiz lazım. Çünkü muhalefetin ve bazı arkadaşların eleştirdiği konulardan bir
tanesi bu. Şimdi, şu ana kadar bankacılık sektöründe Türkiye'nin çok iyi
yönetildiğini ve bütün bu yangından, alevden bankacılık sektörünün korunduğunu,
dimdik ayakta olduğunu ortaya koyduk, rakamlarla koyduk. Dünyadaki yangına
rağmen, dünyadaki bankacılık sisteminin tarumar olmasına rağmen, depremin
merkez üssünün finans kesimi olmasına rağmen dünyada,
ve dünyanın şu ana kadar bu iş için 3 trilyon dolardan fazla para harcamasına
rağmen Türkiye’de bütün bankalar ayakta, en ufak bir sıkıntıları yok, mali
yapıları güçlü ve kredilerini de… HASİP
KAPLAN (Şırnak) – Yirmi altı tane yabancı sermaye…. NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) - Elbette ufak tefek sıkıntılar var. Ama ben krizin hacmiyle
eş anlamlı sorunlardan bahsediyorum. Bu anlamda herhangi bir sıkıntı yok, hepsi
dimdik ayakta. Onun için bir pakete de ihtiyaç yok. SELAHATTİN
DEMİRTAŞ (Diyarbakır) – Türkiye bankalardan ibaret değil ama,
halk da var. NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) - Değerli arkadaşlar, gelelim kriz sonrasındaki yönetim
konusuna. Biraz sonra reel sektörü konuşacağız. Şimdi, krizden sonra Türk
lirası başta olmak üzere birçok dünyadaki para birimi, hatta gelişmiş ülkelerin
para birimi de dâhil olmak üzere, dolara karşı değer kaybetmeye başladılar.
Bunun nedenini anlamakta sanıyorum zorlanmıyor arkadaşlarımız. Çünkü Amerika
rezerv para... Kriz dönemlerinde likit ihtiyacı artar
ve bu nedenle, sadece bu nedenle, ekonomik gerekçelerle değil sadece bu nedenle
dolara olan talep arttı ve euro dâhil -sonradan tabii başka dalgalanmalar oldu
ama- ilk anda hemen hemen tüm dünyadaki para birimleri Amerikan doları
karşısında değer kaybetti; Türkiye’de de aynı şey geçerli oldu. Bu dönemde,
birçok kesim, bazı kuruluşlar, hatta muhalefete mensup bazı arkadaşlarımız şunu
söylediler: “Merkez Bankası müdahale etsin ve Türk lirasındaki düşüşü
engellesin, ortadan kaldırsın.” Biz, buna ısrarla karşı çıktık, buna kesinlikle
müsaade etmedik. Ki, Merkez Bankası da bu konuda gereken adımı attı, gereken
hassasiyeti gösterdi ve tarihî bir karara imza attı, müdahale etmedi, TL’deki
düşüşü durdurmak için piyasaya döviz vermedi. Sadece iki gün 50’şer milyonluk
döviz satım ihalesi yaptı, o da piyasanın, bankaların likidite ihtiyacını
karşılamak için, döviz likit ihtiyacını karşılamak
için. Onun dışında geçmiş dönemlerde olduğu gibi yoğun bir şekilde piyasaya
para sürülmedi değerli arkadaşlar, döviz verilmedi. Veren ülkeler oldu. Rusya, Macaristan, Hindistan, Ukrayna. Hiçbirisi kendi yerli
para birimindeki düşüşü engelleyemediler, ancak rezervlerinin önemli bir
bölümünü kaybettiler. Rusya, bu amaçla sadece 161 milyar dolar para kaybetti ve
rubledeki düşüşü de engelleyemedi. Bu konuda Merkez Bankası, Türkiye devleti,
ekonomi yönetimi hata yapmadı ve piyasaya rezerv sürmedi. Çünkü bakın, döviz
rezervi bizim tek silahımız bu konuda, tek silahımız. Eğer o silahı da çarçur
edersek daha sonra ekonomiyi rüzgârın önünde sonbahar yapraklarına döndürürüz.
Bu nedenle müdahale edilmedi. Şimdi, bakın, Meksika Merkez Bankası 10 milyar
dolardan fazla para sürdü piyasaya, ama yerli para birimindeki düşüşü
durduramadı. Güney Kore 10 milyarlarca dolar para harcadı, durduramadı.
Hindistan 15 milyar dolar para harcadı, piyasaya para sürdü. Ve tabii ucuzdan
satılıyor bunlar, yani amaç yerli para biriminin değerini tekrar korumak ve
dövizi düşürmek olduğu için düşük fiyattan piyasaya döviz sürüyorlar, hem
rezervi eriyor hem de sonuç alamıyor. Şimdi,
geçmiş dönemlerde, 1994 krizinde ve 2001 krizinde hükûmetler bu hatayı yaptı.
Hem 1994 krizinde, böyle bir durumda, böyle bir sıkıntılı dönemde piyasaya para
sürdü, Merkez Bankası döviz verdi, TL’deki düşüşü, erozyonu durdurmak için; hem
durduramadı hem de rezervlerinden oldu ve dövizin satış fiyatı da düşük
fiyatlar… Biraz sonra rakamlarını, örneklerini vereceğim size değerli
arkadaşlar. Hem 1994’te yapıldı hem de 2001’de yapıldı. 2001’dekilerden ben
size örnekler vermek istiyorum: Tarih 21 Şubat 2001 ve Merkez Bankasının mesai
saatlerinin kapandığı saatten sonra, 17.30’dan sonra, aşağı yukarı bir-bir
buçuk saat sonra… Mesai saatleri kapanmadan kurda hareketlenme başlamıştı,
hatırlarsanız 2001 Şubatı. 21 Şubat 2001, hareketlenme başlamıştı ve hatlar
açık olduğu için bankalar mesai saatleri dışında da Merkez Bankasına
ulaşabiliyorlar ve döviz satın alabiliyorlardı o dönemde. Mesai saatleri
bittikten sonra ve döviz serbest piyasada hareketlenmeye başladıktan sonra,
saat 17.30’dan sonra bir yabancı banka, (A) bankası -ismini vermeyeceğim- o
saatte 1 milyar 63 milyon dolar döviz satın alıyor Merkez Bankasından. Hangi kurdan?
684 bin liradan. AHMET YENİ (Samsun) – Ne
zaman? NURETTİN CANİKLİ (Devamla) –
21 Şubat 2001, saat 17.30’dan sonra, mesai saatinden sonra, 1 milyar 63 milyon
dolar… Hangi kurdan? 684 bin liradan. Kur o anda 950 bin lirayı aşmış durumda.
Bir saat sonra yüzde 50 para kazandı ve ertesi gün 1 milyon 78 bin liraya çıktı
kur. O gün 900 bin lirayı aştı, daha sonra 1 milyon 78 bin liraya çıktı. Tabii,
rakamları telaffuzda zorlanıyoruz. ASIM AYKAN (Trabzon) – 500
milyon dolar… NURETTİN CANİKLİ (Devamla) -
Bir saat sonra 296 trilyon lira para kazandı bu banka, 296 trilyon lira para
kazandı, ertesi gün kazandığı para 419 trilyon liraya çıktı. Kim kaybetti,
kimin parasıydı bu? Merkez Bankasının parası, bu milletin parası, bu devletin
parası. Sadece bu kadarla mı? Yine bir başka yabancı banka, Alman bankası. Alman bankası,
764 milyon dolar satın alıyor, aldığı kur 685 bin lira. 1 dolar 685 bin lira.
Bir saat sonra kazandığı para 211 trilyon lira değerli arkadaşlar. Bir gün
sonra da kazandığı para 300 trilyon lira. Yani, bugünkü rakamlarla 300 milyon
yeni Türk lirası. Yerli banka… Üçüncü sırada
yerli banka var. (C) bankası, 1 doları 688 bin liradan 426 milyon dolar satın
alıyor. Kur yükselmeye başlamış ve bu düşük kurdan, kapanıştan önceki resmî
kurdan ve 688 bin lira ortalaması, birkaç hamlede yapıyorlar çünkü bu
işlemleri, 426 milyon
dolar. Kazancı bir saat sonra 116 trilyon lira. Bir gün sonra 166
trilyon lira. Yine bir yerli banka, 411
milyon dolar satın alıyor; 114 trilyon bir saat sonra, 161 trilyon lira ertesi
gün kazancı var. Rakamlar çok fazla, zaman da
daralıyor, uzatmak istemiyorum. Son olarak iki bankayı
söyleyeceğim, ikisi de yabancı banka. 332,6 milyon dolar satın alıyor, kur 683
bin lira; kazandığı para bir saat içerisinde 93 trilyon lira, bir gün sonra da
131 trilyon lira kazanıyor değerli arkadaşlar. Toplam satılan para 6,5 milyar
dolar. Devletin kaybı, hazinenin kaybı 3 milyar dolar. MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) –
Bir günde mi oluyor bunlar? NURETTİN CANİKLİ (Devamla) –
Evet, bir günde. ÜNAL KACIR (İstanbul) –
Merkez Bankasının kapısı açık mı duruyormuş? NURETTİN CANİKLİ (Devamla) –
Krizin sonrasının yönetimini tartışıyoruz, şimdi karşılaştırma yapacağız. 94’te de 1 milyar dolara
yakın para satılıyor. Aynı rakamların hepsi var bizde, bütün bunlar hepsi,
rakamlar burada. Devletin resmî rakamları, Merkez Bankasının resmî kayıtları
bunlar, hiç şeysiz, en ufak bir manipülasyon söz
konusu değil. Peki şimdi ne
oldu? Bugün, yüzyılın en büyük krizini yaşıyoruz. Bugün Merkez Bankası bir
kuruş para satmadı. ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) –
Teğet geçti teğet! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) –
Bir kuruş para satmadı. Kimseye, kriz lobilerinin ve krizden medet uman birçok
kesimin ısrarına, baskısına rağmen bu milletin bir kuruş hakkını kesinlikle
yedirmedik. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Merkez Bankası 94’te talan edildi,
2001 yılında talan edildi, ama şimdi 1 kuruş para satılmadı. Hem rezervlerimiz
olduğu gibi duruyor hem de kurda belli bir istikrar yine yakalanmaya başlandı
değerli arkadaşlar. Şimdi bunun için bu Hükûmete
teşekkür edilmesi gerekmez mi değerli arkadaşlar? (AK PARTİ sıralarından
alkışlar) Değerli arkadaşlar, tabii bu
aynı zamanda AK PARTİ Hükûmetinin ekonomi yönetiminin diğerleriyle,
öncekileriyle farkını çok net olarak ortaya koymaktadır. Belki milletimizin
neden 2007 Temmuzunda yüzde 47’yle AK PARTİ’yi iktidar yaptığını anlamakta
zorlananlara aslında bir cevaptır bu. İşte bunun için bu millet AK PARTİ’yi
tekrar çok daha güçlü bir şekilde iktidara getiriyor. Ondan emin çünkü. Çünkü
bu ellere teslim ettiği takdirde bu yönetimi, bu ülkeyi bu milletin, bu
ülkenin, bu devletin hakkının korunacağından, kesinlikle belli kesimlere peşkeş
çekilmeyeceğinden emin. İşte bunu da burada görüyor bu millet, onun için bu
millet AK PARTİ’yi daha güçlü bir şekilde her zaman iktidara getirdi değerli
arkadaşlar. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Merkez Bankasının bu dönem piyasaya ucuz döviz vermemesinin bir başka
nedeni daha var değerli arkadaşlar, çok önemli bir nedeni daha var ya da Merkez
Bankasının bu dönemde çok yoğun bir şekilde döviz satımıyla piyasaya girmesini
isteyenlerin gerçek niyetlerinden bir tanesi de şu: Bu dönemde döviz borcu
olan, büyük miktarda döviz borcu olan kesimler var, onlar kurun yükselmesinden
çok büyük zararlara uğradılar. Hatta bunların teminat olarak
da menkul hisselerinin borsadaki değeri üzerinden hisse rehni suretiyle teminat
verdiler. Yani borcu döviz cinsinden, teminatı hem TL cinsinden hem de
şirketlerinin borsadaki kayıtlı değeri üzerinden. Bugüne kadar kazandılar ama
kurda hareketlenme başlayınca ve borsada düşüş başlayınca hem hisse
senetlerinde erime meydana geldi, teminatlarında bir erime meydana geldi hem de
TL cinsinden borçları artmaya başladı. Hâlbuki bakın, Merkez Bankası, bütün
ekonomi yetkilileri, otoriteler ta 2003’ün başından itibaren bu konuda
şirketlerin özellikle -ve vatandaşlar da dâhil olmak üzere- açık pozisyona
girmemeleri sürekli uyarıldı, ikaz edildi. Yani, döviz cinsinden geliriniz
varsa, döviz cinsinden borca girebilirsiniz ancak döviz cinsinden geliriniz yoksa, döviz cinsinden borca girmek risklidir, bu hep
söylendi. Şimdi bunlar da, acaba, dövizi tekrar düşürüp TL’yi
tekrar aşağıya çekip borçlarımızın bir kısmından kurtulabilir miyiz, -düşük
döviz alacaklar- yani doları -örnek olarak söylüyorum- 1,60’tan, 1,70’ten, 1,50’den
değil de belki 1,30’dan, 1,20’den acaba alabilir miyiz ve borçlarımızdan
kurtulabilir miyiz hesabıyla Merkez Bankasına yoğun bir şekilde, kurun
düşürülmesi ve TL’nin değerlendirilmesi ve piyasaya döviz sürülmesi için baskı
yaptılar. Merkez Bankası kesinlikle buna müsaade etmedi, buna müsaade
edilmedi değerli arkadaşlar. Şimdi, bir de, ayrıca, sıcak
para meselesi var. Biliyorsunuz, aşağı yukarı yedi yıldan beri sıcak para çok
tartışıldı ve birçok eleştiriler getirildi, hatta şu söylendi: “Şimdi, sıcak
paranın finansmanına güveniyorsunuz ama yarın kurda bir hareketlenme meydana
geldiği takdirde bir anda sıcak para dışarı çıkar ve ülkeyi batırır, perişan
eder.” Hatta, geçen bütçe görüşmesinde hatırlıyorum,
Cumhuriyet Halk Partisi adına konuşan sayın konuşmacı bir örnek vermişti, Yunan
emeklilik fonu örneğini vermişti: “Yunan emeklilik fonu 2003’ün Martında
Türkiye’ye geliyor, 100 milyon dolar para getiriyor, TL’ye çeviriyor, onu
değerlendiriyor. 2003 Martında geliyor 100 milyon dolar olarak, 2006 Martında
bunu 224 milyon dolar olarak çıkartıyor.” Bunu örnek göstererek, Türkiye'nin
soyulduğunu söylemişti. Biz de demiştik ki: Mantık hatası yapılıyor, soyulma
falan yok, çünkü Türkiye'nin net döviz satışı yok. O dövizi alan bir başkası,
Hans yerine Paul alıyor, Hans satıyor Paul alıyor. Yani, bu söylediğiniz, ne
zaman Merkez Bankası ucuz döviz satarsa, Merkez Bankasının döviz rezervleri net
olarak erimeye başlarsa o zaman söylenebilir ve mantık hatası yapıyorsunuz. Hatta, şunu da ilave etmiştik: Eğer sıcak para yoğun bir
şekilde çıkmaya çalışırsa servetinin önemli bir bölümünü kaybeder demiştik.
Bugün bu tabloyu yaşıyoruz değerli arkadaşlar. 2007 yılı sonunda sıcak paranın
döviz cinsinden Türkiye’deki varlığının değeri 107 milyar dolar civarındaydı.
Sıcak para nedir? İşte, menkul kıymet yatırımı için gelen, portföy
yatırımı için gelen, dışarıdan gelen, hisse senedine ve borsaya yatırım yapan
yabancı sermaye; genelde kısa vadelidir. 2007 yılında bu sıcak paranın
Türkiye’deki servetlerinin değeri 107 milyar dolar civarındaydı. Bugün ne kadar
biliyor musunuz değerli arkadaşlar? 40 milyar dolara düştü. Demiştik ki, eğer
böyle bir şey yaparsa, sıcak para aniden çıkmaya çalışırsa… Dalgalı kur
politikası uyguluyoruz, bakın, dalgalı kur politikası; kesinlikle kura müdahale
edilmeyecek, o zaman kur yükselir, bugün 1,10’dan –dolar- 1,20’den
değerlendirdiği serveti o zaman 1,70’ten çıkarmak zorunda kalır, yüzde 50,
yüzde 60 oranında değer kaybeder demiştik, inandıramamıştık. Şu anda bu yaşandı
değerli arkadaşlar, fiilen yaşandı ve bunun bir risk olmadığını, olmayacağını
da o zaman ifade etmiştik, risk olmadı. 107 milyar sıcak paranın bugün değeri,
20 milyar dolar çıkış yaptı, kalanın değeri 40 milyar doların altındaydı
değerli arkadaşlarım. Neden? Borsada kaybettiler, sonra döviz yükseldiği için
döviz cinsinden kaybettiler, biraz daha yüksek çıkmak isterlerse… Biz diyoruz
ki onlara, çıkmayın kardeşim, çıkmayın durun. Yani, ciddi bir reel faiz
ödeniyor baktığınız zaman, bu Hükûmet de bunu ödüyor ve biz de onu
kullanıyoruz, o parayı da, finansman ihtiyacımızı gideriyoruz. Ama, buna rağmen, siz, ani çıkış yapar, bizi zor durumda
bırakacak bir hamle yaparsanız kur yükselir, kaybedersiniz. Merkez Bankası
kurun düşürülmesi için herhangi bir adım atmayacak dedik, inanmadılar.
Muhtemelen onlar da inanmadı, tıpkı muhalefetin inanmadığı gibi, ama şimdi
herkes gördü, ne oldu? Kim kazandı? Kesinlikle Türkiye kazandı değerli
arkadaşlar, Türkiye kazandı. Eğer Merkez Bankası kuru bu yolla düşürmüş olsaydı
hem rezervlerini eritecekti hem de çıkmak isteyen sıcak paraya, yabancı
sermayeye ucuz döviz vermiş olacaktı ve onların gelirlerini artırmış olacaktı.
Yani, sıcak para 20 milyar dolar olarak değil, 30 milyar dolar olarak çıkış
yapacaktı, aynı parayla, aynı TL’yle. İşte, vatanseverlik budur değerli
arkadaşlar, gerçek milliyetçilik budur. Milliyetçilik lafla olmaz. Uygulamaya
bakacaksınız. Bu milletin menfaatlerini koruyorsanız, bu milletin değerlerinin
dışarıya transfer edilmesini engelliyorsanız, bu milletin bankalarının, Merkez
Bankasının, diğer bankaların içini soydurmuyorsanız gerçek vatanseverlik budur
ve AK PARTİ hükûmetleri bunu yapıyor değerli arkadaşlarım. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar) Temenni ediyorum, sıcak para
tartışmaları bundan sonra yeteri kadar derinliğine inmeden yüzeysel bir şekilde
tartışılmaz. Aksi hâlde ve özellikle dalgalı kur politikasının ne anlama
geldiği ve dalgalanmalardan nasıl bu ülkeyi koruduğu ve kurdaki ya da yabancı
sermayenin ani çıkışı suretiyle yurt dışına kaynak transferini nasıl
engellediğini de daha önce teorik olarak anlatıyorduk ama fiilî olarak da
sanıyorum herkes görmüş oldu. Şimdi, değerli arkadaşlar,
tabii, bu kriz esas itibarıyla bankacılık sektörünü etkiledi ancak doğrudan
etki bankacılık, finans sektörü üzerinde, dolaylı etki reel sektör üzerinde. Reel
sektör üzerinde de çok büyük olumsuz etkileri ortaya çıkmaya başladı hem
dünyada hem de Türkiye’de -bunların tabii zaman da kalmadı ayrıntılarına
girmeyeceğim- özellikle talep yoluyla bu etkiler ortaya çıkmaya başladı. Bakın,
mesela, ben size birkaç örnek vermek istiyorum: Ukrayna’da imalat sanayisi
yüzde 28,6 oranında azaldı, Singapur’da 12,6; Tayvan’da 12,6; İspanya’da 11,2;
böyle devam ediyor; Rusya, Fransa dâhil, Türkiye’de de 8,5 oranında imalat
sanayisinde bir daralma yaşandı. Bizden çok daha fazla bu sıkıntıyı, reel
sektördeki sıkıntıyı yaşayan ülkeler var, bizden daha az etkilenen ülkeler de
var. Şimdi, değerli arkadaşlar,
burada en çok tartışılan konu şu, Hükûmetimize yöneltilen eleştiri: “Zamanında
tedbir alınmadı, gereken tedbirler alınmadı.” Bakın, zamanında gereken
tedbirler alındı. Yangın başladıktan sonra, alevler bacayı, pencereyi sardıktan
sonra alınacak tedbirlerin bir etkisi yok, hem maliyeti yüksek hem de sonuç
almama ihtimali çok kuvvetle muhtemel. Biraz önce bankacılık olayında anlattım,
siz, eğer bu kurallara uyulmamış olsaydı, bankalar açık pozisyonda yakalanmış
olsaydı ya da aktiflerinde sıkıntılı kâğıtlar olmuş olsaydı şu anda onları
kurtarmanız hemen hemen imkânsızdı, güven sarsıldıktan sonra. Benzer bir durum
reel sektör için de geçerli. Bakın değerli arkadaşlar,
Türkiye’deki talep daralması 2008 yılının Mart ayında başlıyor esas itibarıyla.
Bunu nasıl görüyoruz? Tüketici güven endeksindeki değişmelerle görüyoruz.
Talepteki değişmeyi en iyi yansıtan gösterge hepinizin bildiği gibi tüketici
güven endeksi. 2008 yılının Mart ayında yüzde 82 olan tüketici güven endeksi
Nisan ayında yüzde 76’ya çok keskin bir düşüş olarak ortaya çıkıyor ve daha
sonra bu düşüş devam ediyor. BAŞKAN – Sayın Canikli, on
dakikanız kaldı. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) –
75,4; 75, 77, 79, ağustos ayından sonra tekrar toparlanmaya başlıyor. Bakın, bu
dönem, partimiz hakkında kapatma davası açılan dönemdir. Bu dönemde insanların
tüketim eğilimi azalmaya başlıyor. Kapatma davası sonuçlandıktan sonra tekrar
toparlanma başlıyor. Rakamlar bunu böyle gösteriyor, hiç şeysiz, yani tamamen
rakamları konuşuyoruz. Dokuzuncu ayda yüzde 80’e çıkıyor fakat ekim ayında
tekrar 74 ve kasım ayında yüzde 68’e kadar düşüyor. Bu, piyasadaki talebin
azalmasını çok net olarak ortaya koyuyor. Ve daha sonra imalat sanayisine de
-biraz önce rakamlarını söyledim- yansıyor. Şimdi, değerli arkadaşlar,
Hükûmetimiz, işte bu tüketici güven endeksinin düşmeye başladığı yani talebin
azalmaya başladığı, piyasada bunun sıkıntısının yaşanmaya başladığı mart-nisan
ayından itibaren ilk tedbiri almaya başlıyor. Ne yapıyor? Piyasaya tüketimi
canlandırmak amacıyla özellikle tüketim eğilimi düşük olan kesimlere, dar
gelirli gruplara kaynak enjekte etmeye başlıyor. Hangi yolla? KEY ödemeleri
yoluyla. Bugüne kadar ödenen rakam yaklaşık 4 milyar YTL. KEY
ödemeleri kime yapılıyor? Bu elbette bir hakkın teslimidir, bir haksızlığın
ortadan kaldırılmasıdır ama aynı zamanda, belki daha önemlisi bir ekonomik
tedbirdir, reel sektördeki sıkıntıyı ortadan kaldırmak ya da hafifletmek
amacıyla ortaya konulan bir tedbirdir. KEY
ödemelerinden kim para alıyor değerli arkadaşlar? Emekliler, memurlar, işçiler;
toplumun en düşük gelir grubunda bulunan insanlar, aldıkları bu ilave paraların
tamamını harcayan insanlar. Zaten gelir durumu düşük olduğu için eline ilave
para geçtiğinde tümünü, tamamını tekrar piyasaya, ekonomiye sürüyor. 4 milyar
YTL. Tedbir zamanında alınıyor değerli arkadaşlar. Tedbir mart ayından itibaren
alınmaya başlamış. Daha,
başka? Yine, ek ödeme almayan memurlara 1 milyar YTL civarında bir kaynak
aktarıldı Meclisin bu yılki çalışma döneminde. Neden? Yine
aynı gerekçeyle. İşte bu tüketici güven endeksindeki azalmanın ortaya
çıkardığı işareti, talep daralmasını ortadan kaldırmak, tekrar ekonomiyi
canlandırmak amacıyla. Yine belediyelerimize ciddi kaynaklar aktarıldı aynı
amaçla. Bütün bunların hepsi zamanında alınan tedbirlerdir. Eğer, hiç kuşkunuz
olmasın, bu tedbirler bu dönemde alınmamış olsaydı bugün bu krizi çok daha ağır
bir şekilde Türkiye yaşıyor olacaktı. Değerli
arkadaşlar, tabii bu krizin reel sektör üzerinde etkisi mutlaka olacaktır,
olmaya başlamıştır. Sıfıra indirmek de kesinlikle söz konusu değildir. Hedef en
aza indirmektir. Hiçbir ülke –sadece Türkiye için değil- bunu sıfıra indiremez.
Belki, muhtemelen, 2009 yılının ilk iki çeyreğinde hem büyüme
rakamlarında, işsizlik rakamlarında bazı, birtakım olumsuzluklar yaşanabilir
ancak bunlar geçicidir ve ocak ayından itibaren göreceksiniz, yine ekonomiyi
canlandırmak amacıyla benzer tedbirler yine alınacaktır ve en düşük şekilde, en
minimum şekilde Türkiye bu tahribatı ortadan kaldıracaktır ve yine bu dönemde
aynı amaçla alınan tedbirlerden ve ekonomiye maliyeti, bütçeye maliyeti
yaklaşık 4 milyar YTL olan istihdam üzerindeki vergi yükünün, vergi ve benzeri
yükümlülüklerin 5 puan düşürülmesidir. Bu da biraz önce söylediğim,
zamanında alınan tedbirlerdir. Değerli
arkadaşlar, ayrıca, krizden sonra da reel sektörü canlandırmak amacıyla, reel
sektörün özellikle finansman problemini çözmek amacıyla hem Eximbank
kaynaklarının artırılması hem de Sanayi Bakanlığımızın yaptığı ve 750 milyon
YTL civarında faizsiz reel sektöre kredi verilmesi şeklindeki birkaç somut adım
da atılmıştır. Bunların aslında hepsini alt alta koyduğunuz zaman çok ciddi
adımlardır. Hiçbir dünya ülkesi reel sektör için bu kadar kapsamlı adım atmamıştır,
onu da burada ifade edelim, çok net olarak söylüyorum. Değerli
arkadaşlar, kriz sonrasındaki yönetimin kalitesine bakmak için bir hususu daha
değerlendirmek ve ortaya koymak gerekiyor. Bu krizden sonra şöyle bir tablo
ortaya çıktı: Gelişmiş ülkeler faiz oranlarını düşürdüler, Amerika, Avrupa’nın
tamamı, Japonya; gelişmekte olan ülkeler ise faiz oranlarını artırdılar. Bakın,
bunlara ben size örnek vereyim: Macaristan 8,5 olan faiz oranını yüzde 10’a
çıkardı, Bulgaristan 5,25 olan faiz oranını 5,38’e çıkardı, Rusya 11’den 13’e
çıkardı, Meksika 7,50’den 8,25’e yükseltti,
Brezilya 13’ten 13,75’e çıkardı. Arjantin 9’dan 11,50’ye çıkardı.
Gelişmiş olan ülkeler faiz indiriyor, gelişmekte olan ülkeler faiz artırıyor.
Türkiye ne yaptı? Türkiye’nin ne yaptığını ikiye ayırmak
lazım. Daha önce ne yapıyordu, şimdi ne yaptı? Daha önce kriz
dönemlerinde Türkiye hep faizleri artırdı. 1994 krizinde, bakın, krizden önce
yüzde 102 idi faiz oranı, krizden sonra yüzde 337’ye çıktı. 2001’de nominal faizler yüzde 64,9 iken kriz öncesinde, kriz
sonrasında yüzde 193’e çıktı. Şimdi ne oldu? Şimdi Türkiye iki defa üst üste
faiz indirimi yaptı ve şu anda 15’e indirdi, Merkez Bankası borç alma faizini
yüzde 15’e indirdi. Yani, Türkiye, geçmişte gelişmekte olan ülkelerle birlikte
anılan o kategoriden çıktı. Özellikle bu son derece önemli yalnız, yani bu
faizdeki gelişme kriz sonrasında, son derece önemli ve belirleyici. Çünkü, bunu indirebildiğiniz takdirde bütçe açısından reel
ödemeler azalıyor, reel sektörün finansman ihtiyacı ortadan kalkıyor ve bütçe
üzerindeki faiz yükü azalıyor. Bu son derece önemli. Basit
bir olay değil. Altının çizilmesi ve vurgulanması gerekir. O nedenle hayati ve
aynı zamanda faizi indirecek bir ekonomik yapıya, sağlamlığa sahip olunması
gerekir, gücünüzün olması gerekir, hem ödemeler dengesi açısından hem bütçe
dengesi açısından hem de diğer para ve maliye politikaları açısından. Türkiye
ne yaptı? İki defa faizi düşürdü. Yani, Türkiye, artık, bu açıdan bakıldığında,
gelişmekte olan ülkeler kategorisinden gelişmiş ülkeler kategorisine terfi
etmiştir. Tarihte ilk defa böyle bir şey olmaktadır, değerli arkadaşlar,
tarihte ilk defa. Tesadüf mü böyle bir şey? Biraz önce anlattıklarımızda…
Bankalarınızı batırmayacaksınız dünyadaki tarumara rağmen. Faiz oranlarını
bütün gelişmekte olan ülkeler artırırken, siz, gelişmiş ekonomilerde olduğu
gibi azaltacaksınız. Bunları tesadüfle izah etmek mümkün mü? Bunun tek bir
izahı var. Türkiye krizden önce de iyi yönetiliyordu, krizden sonra da iyi
yönetiliyor değerli arkadaşlar. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bundan yana
hiç kimsenin kuşkusu olmasın ve şu anda Türkiye’de reel faiz yüzde 4-5 civarına
kadar düşmüştür. Merkez Bankasının yüzde 15’lik faiz oranını dikkate
aldığınızda, yüzde 10 civarında bir enflasyonu hesap ettiğinizde, reel faiz
yüzde 4-5 civarına düşmüştür ve bu düşüş daha da devam edecektir. Bugüne
kadar muhalefetin elinde iki tane argüman vardı
kullanılan: Bir tanesi cari açık, bir tanesi reel faizdi. Diğer konularda
söyleyecekleri fazla bir şey yoktu. Reel faiz argümanı
muhalefetin elinden gidiyor -zamanımız kalmadı- cari açık argümanı da gidiyor.
Ben merak ediyorum, bundan sonra muhalefet bu konuda ne yapacak, ne diyecek? MEHMET
AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Hazinenin rakamlarına bakmadın galiba Sayın Canikli. NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) - Değerli arkadaşlar, bir de IMF meselesi var. KEMAL
KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Patron… NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) - Gerçekten, birileri tıpış tıpış IMF’nin kucağına gitti.
Türkiye’de bugüne kadar 17 defa IMF’in ayağına tıpış tıpış gidenler oldu, 17
defa. Neden? Döviz darboğazına girdiler, dış taahhütlerini yerine getiremediler
ve can havliyle, can kurtarıcı olarak, acilen döviz ihtiyacını gidermek
amacıyla ve IMF’in bütün şartlarını kabul ederek… Çünkü eğer öyle bir noktaya
getirmişseniz, ekonomiyi duvara toslatmışsanız, acil paraya ihtiyacınız varsa,
ithalat giderlerinizi dahi ödeyemiyorsanız… Bunlar yaşandı. ERGÜN
AYDOĞAN (Balıkesir) – Siz kabul etmiyorsunuz. NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) - Petrol giderlerinizi ödeyemiyorsanız, döviz yokluğundan
dolayı petrol alamıyorsanız çok zor durumdasınız. Böyle bir gidiş, tıpış tıpış
bir gidiştir. IMF’e tıpış tıpış 17 defa gidilmiştir, 17 defa stand-by anlaşması
yapılmıştır. ERGÜN
AYDOĞAN (Balıkesir) – Siz nasıl gidiyorsunuz? NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) - Biz nasıl gidiyoruz? Şimdi, değerli arkadaşlar, aşağı
yukarı iki üç aydan beri IMF’le müzakereler yapılıyor. Bizim ödemeler
dengemizde en ufak bir sıkıntımız var mı? Yok. Merkez Bankamızda 71 milyar
dolar rezervimiz var değerli arkadaşlar. Bankalarımız battı mı, onun için mi
gidiyoruz? Gitmiyoruz. Acil paraya ihtiyacımız var, onun için mi gidiyoruz?
Gitmiyoruz. ERGÜN
AYDOĞAN (Balıkesir) – Neden gidiyoruz? NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) - İthalatın finansmanında problem mi var, onun için mi
gidiyoruz? Gitmiyoruz. ERGÜN
AYDOĞAN (Balıkesir) – Tarımdaki destekleri niye kestiniz? NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) - Niye gidiyoruz biliyor musunuz değerli arkadaşlar? Bir,
başta, Sayın ana muhalefet partisinin Genel Başkanı olmak üzere, biz itibar
ediyoruz. ERGÜN
AYDOĞAN (Balıkesir) – Bütçeyi niye kestiniz, bütçeyi? BAŞKAN –
Lütfen arkadaşlar, lütfen… NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) - Sayın Genel Başkan diyor ki: “Geç kalıyorsunuz.” diyor.
“IMF’le görüşmeye geç kalıyorsunuz. Bundan dolayı ekonomideki bir sıkıntı
ortaya çıkarsa bunun sorumluluğu size ait.” diyor, Sayın Baykal böyle söylüyor.
Söyledi, hepiniz biliyorsunuz. ERGÜN
AYDOĞAN (Balıkesir) – Uyarıyı dikkate aldınız. NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) - Başka? İçeride ve dışarıda herkes, oy birliği ve el birliği
içerisinde “IFM’ye gidin, IMF’ye gidin, IMF’ye…” Tabii, bunun için gitmiyoruz
değirli arkadaşlar şunun için gidiyoruz: Bakın… ERGÜN
AYDOĞAN (Balıkesir) – Güzel! HASİP
KAPLAN (Şırnak) – IMF Ankara’da zaten! NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) – Paraya ihtiyacımız yok, IMF’in önerilerine de ihtiyacımız
yok; bunu çok samimiyetle söylüyorum, siyasi polemik
konusu olarak söylemiyorum. İhtiyacımız yok çünkü paramız da var, üretimde bir
sıkıntı yok. (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN –
Sayın Canikli, bitirin lütfen. ERGÜN
AYDOĞAN (Balıkesir) – Niye gidiyorsun o zaman? ALİM IŞIK (Kütahya) – Gitme o zaman, uğraşma. NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) – Tamamlıyorum Sayın Başkan. Mayıs
ayında IMF’le ilişkilerimiz bitti. Dünyanın, yüzyılın en büyük krizini biz
IMF’siz geçirdik değerli arkadaşlar. Hiçbir bankamız battı mı? ERGÜN
AYDOĞAN (Balıkesir) – Teğet geçti! NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) – Dünyada bankalar batarken bizde battı mı? Batmadı. Demek ki
IMF’e yönetim olarak da ihtiyacımız yok, para olarak ihtiyacımız da yok. ERGÜN
AYDOĞAN (Balıkesir) – Niye gidiyorsunuz, niye? KEMAL
KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Niye? BAŞKAN –
Arkadaşlar, dinleyin lütfen. NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) – Ama sadece psikolojik olarak, IMF’in kredibilitesi
nedeniyle, sadece psikolojik, onun için gidiliyor ve kendi şartlarımızla
gidiliyor değerli arkadaşlar, kendi şartlarımızla. (AK PARTİ sıralarından
alkışlar) Hem büyüme açısından… Böyle bir ekonomik yapıya sahip olmayan ülkenin
yönetimi, hükûmeti bu şekilde gidebilir mi? Can havliyle giderdi, bir an önce
parayı alırdı. Biz rahatız, acelemiz de yok. ERGÜN
AYDOĞAN (Balıkesir) –Gitme o zaman. NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) – Şartlarımızı kabul ettiriyoruz. Tıpış tıpış nasıl
gidildiğini bu millet çok iyi biliyor, siz de çok iyi biliyorsunuz, hepimiz çok
iyi biliyoruz değerli arkadaşlar. Biz bunları defalarca yaşadık. HASİP
KAPLAN (Şırnak) – Kaç lira alacaksınız Canikli? Kaç lira bekliyorsunuz, burada
açıklarsanız, Genel Kurulda? BAŞKAN –
Lütfen… NURETTİN
CANİKLİ (Devamla) - Bütçemizin ülkemize hayırlı olmasını diliyorum ve yeni
yılımızın da bütün milletlimize hayırlara vesile olmasını temenni ediyor,
hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) BAŞKAN –
Teşekkür ederim Sayın Canikli. Şahısları
adına ilk söz, bütçenin lehinde Konya milletvekili Sayın Orhan Erdem’de. Sayın
Erdem, buyurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Süreniz
on dakika. ORHAN
ERDEM (Konya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2009 yılı merkezi
yönetim bütçesinin tümü hakkında şahsım adına, lehte söz almış bulunmaktayım.
Yüce heyeti saygıyla selamlıyorum. Bugünlerde
olağanüstü bir süreçten geçiyoruz. Dünya, “yüzyılın krizi” diye nitelendirilen
1929’dan bu yana en büyük krizi yaşıyor. Hepimizin bildiği gibi 2007 yılına
kadar dünyada var olan istikrar ortamı ve likidite bolluğu artık yok. Dünyada
güven ve istikrar ortamı bozuldu, krediler daraldı, faizler ve borçlanma maliyetleri
arttı, dünya ekonomileri yavaşladı. Hatta önemli bir bölümü ardı ardına resesyona giriyor. Dolayısıyla, dünya ticareti ve sermaye
hareketleri bundan çok olumsuz etkileniyor. Tüm dünyanın etkilendiği
böyle büyük çaplı bir krizden elbette Türkiye de etkileniyor. Ancak bizim
Türkiye olarak bazı avantajlarımız var çünkü Türkiye, AK PARTİ’nin
gerçekleştirdiği reformlarla birlikte iç ve dış şoklara karşı daha dayanıklı
bir ekonomiye sahip oldu. Küresel ekonominin içinde attığımız proaktif
adımlarla bölgemizde ve dünyada etkin bir ülke konumuna geldik. Bir kere, Türk
bankacılık sektörü küresel krize hazırlıklı girdi çünkü bankacılık sektöründe
önemli kazanımlarımız var, sektörün aktifleri geçmiş dönemlere oranla çok daha
güçlü. Sermaye yeterlilik rasyosuna baktığımızda en iyi ülkelerden biriyiz. Bu
yüzden -demin de tekrar edildi- Sayın Başbakanımızın dediği gibi, bu kriz, ilk
finansal kriz kısmında Türkiye’den teğet geçti. Canikli çok güzel izah etti,
Türkiye’de ne bir batan banka ne finans kurumu ne aracı kurum var. Ancak
finansal krizin arkasından tüm dünyada yaşanan talep daralması ülkemizde de
hissedilmeye başlandı. Bu olağan dışı durum daha etkin, köklü, meselenin özünü
içeren önlemler alınmasını gerektiriyor. Sayın Başkanım, değerli
milletvekilleri; finansal düzenlemeler para, maliye ve güçlü istihdam
politikaları krizden çıkışta önemlidir ancak asıl olan kendi içindeki uyumdur.
Piyasaya yalnızca para vererek bu krizden çıkamayacağımızı hep beraber
görüyoruz. Hükûmetimizin aldığı tedbirlerin yanında işveren, işçi, memur,
sendikalar, odalar, kısacası hep beraber bu krizi en az zararla atlatmayı
sağlayacak uyum ve çözümleri uygulamak zorundayız. Altı yıldır iktidardayız,
birçok ezberi bozduk. Bu bütçe görüşmelerinde de bunları yaşıyoruz. Uzun
yıllardır bütçe konuşmaları iktidar ve muhalefet partileri arasında karşılıklı
“Sizin döneminiz çok kötü yönetildi.” ifadelerine, iktidarın “Siz bizden daha
kötüydünüz.” rakamlarını vererek geçiştirmeye çalıştıkları bütçelerdi. Geçmişi çok çabuk unutan bir
milletiz. İsterseniz çok geriye gitmeden, 2001 sonu 2002 bütçesi görüşülürken
yaşanan böyle bir süreci tutanaklardan okuyarak hatırlayalım. Sayın Şandır
biraz önce “Bugünü dünle sorguluyorsunuz. Bugüne gelin.” diye bir ifade
kullandı. Doğru ama bugünün kıymetini de dünü bilmeden bilemeyiz. Yıl 2001 Aralık. 2002 bütçe
görüşmeleri. Aleyhte söz alan Adana Milletvekili Yakup Budak. Anavatan-DSP-MHP
Koalisyon Hükûmeti işbaşında. Konuşmacı: “Öyle başarılı bir hükûmet ki, 78
yılda 36 katrilyon içborç, bu, 10 ayda 113 katrilyona çıkarılmış. Öyle on yıl,
yirmi yıl, otuz yıl geriye gitmeye gerek yok. 2001 yılını söylüyoruz. Geçen
sene enflasyon ‘yüzde 10 olacak’ dediniz, öyle bir başarı gösterdiniz ki
enflasyon yüzde 95. Sapma nedir; yüzde 900. Allahaşkına, yeryüzünde, hedefini
koymuş olduğu yüzde 10’a saparak böyle bir hükûmet bir daha var mı? Geçen yıl
bütçeyi konuşurken dolar kaç paraydı? 678.000 lira.” Hatırlatıyorum tekrar, yıl
2001 “Şimdi, bu bütçede 1.500.000 lira.” Olumsuz rakamlar birbiri ardına devam
ediyor. Sıra lehte konuşmaya geliyor. DSP Milletvekili Şadan Şimşek, Değerli
Vekilimiz söz alıyor: “Türkiye bu duruma bir günde, üç yılda, beş yılda
gelmedi.” Tabii iktidarlar, savunuyor
“Biraz eskilere dönersek, Meclis tutanaklarından 1991 yılından 1997 yılına
kadarki bütçeler üzerinde yapılan konuşmaları incelediğimizde, ülkemizin
ekonomik durumunun bugünlerden farklı olmadığını, hatta daha kötü olduğunu
görürüz.” Biz kötüyüz ama daha kötüydü, diyor. ”1991 yılında, dolar alış kuru
5.000 liradan, 1997 yılında 205 000 liraya çıkmış. Yani, 41 kat...” diyor.
“Çiftçimizi yakından ilgilendiren DAP gübresinin 1 torbası 35.000 liradan
650.000 liraya çıkmış; artış yüzde 1.750 olmuştur. Mazot, 2.710 liradan 156.000
liraya çıkmış; artış, yüzde 467. 1991-1997 yılları arasındaki
bütçelerde sapma, yüzde 48 ilâ yüzde 251...” diyerek devam ediyor. Sayın Başkanım, değerli
milletvekillerim; AK PARTİ neden yüzde 47 oy alıyor? Geçmiş yıllardaki
bütçeleri, görüşmelerini ve konuşmaları, tutanaklardan hepimiz okuyabiliriz. AK
PARTİ istikrarı, kalkınmadaki yaptığı büyük hizmetler, işte bu yüzde 47 oyu
bugün AK PARTİ’ye getiriyor. Adalet ve Kalkınma Partisi
“adalet” kavramını en güzel uygulayan parti. Neden? 2003 yılına kadar
belediyelerin paylarını, kendine göre, iktidar, koalisyon, aklınca dağıtım
yapardı. Ama 2003 yılından sonra, AK PARTİ, tüm kesintileri yüzde 40 olarak
sabitledi ve yüzde 60’ını hiçbir ayrım yapmadan iktidar-muhalefet tüm partilere
aynı oranda dağıtmaya başladı. Yine, hepimizin yaşadığı,
1999, 2000, 2001 yıllarındaki hani meşhur afet kararnameleri var. İktidar, hiç
afet olmamış illere, ilçelere, bölgelere bu kararnameye dayanarak çok ciddi
paralar aktarırdı. Biz geldik, 2003 yılında bir yasayla, artık belediyelerden
kesilme yapılmadan bir fondan bu payın aktarılmasını sağladık. Bahsettiğim
kesintiler yapılırken herhangi bir fon yoktu, diğer belediyelerin payları
alınıp iktidarın belediyesine götürülüyordu. Bu adalet değil de nedir? Hep
beraber biliyoruz. Sayın
Vural “Adalet, adalet değil; kalkınma, kalkınma değil.” diyor. Kendisine sormak
lazım: AK PARTİ, ülkemiz için sağlıkta sağladığı, yaptığı reformlar,
hastaneler, duble yollar, yeni adliyeler, TOKİ
projeleri, KÖYDES, BELDES; GAP’a, DAP’a, KOP’a aktardığı büyük rakamlar ve
sosyal politikalarıyla çok çok önemli bir hizmeti altı yıldır yerine getiriyor
ve halkımız da ona gerekli desteği veriyor. Sayın
Vural “Seksen yaşındaki ‘Kesire Teyzenin onurunu koruyun.” dedi. Ama “Hep çıkıp
kömür veriyorsunuz, alçaltıyorsunuz.” da dediler. Biz Kesire Teyzenin onurunu
korumak için, kimseye muhtaç etmemek için, seksen yaşındaki o teyzemizin ve
onun gibi… (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN –
Sayın Erdem, bitirin lütfen. ORHAN
ERDEM (Devamla) – …muhtaç durumdaki yurttaşlarımızın da onurunu koruduk,
kömürünü verdik, üç aylık 250 YTL aylığını verdik, kurbanda kurbanını, gıda
yardımını verdik. Peki, 2002 yılında iktidar olan Vural Bey’in partisi ayda 24
YTL verirken Kesire Teyzeye, acaba bu onur hiç akıllarına gelmedi mi? (AK PARTİ
sıralarından alkışlar) Biz 250 YTL'ye çıkardık, 3,5 kat artmış. Yeter mi?
Yetmez. Analarımıza, muhtaç insanlara, bütçemiz daha iyi olsun, daha çok
verelim. 2002
yılında bir özürlüye aylık 24 YTL veriliyordu, biz 166 YTL’ye çıkardık. Yine,
“muhtaç aylığı” diye, “özürlü aylığı” diye bir kavram getirdik ve aylık 250
YTL, üç ayda 750 YTL vermeye başladık. Şimdi,
bunlara baktığımızda, tabii ki onuru da koruyan AK PARTİ’dir, muhtaçlarının,
özürlülerinin, yurttaşlarının onurlarını koruyacak bundan sonra da AK
PARTİ’dir. Değerli
milletvekilleri, söyleyecek çok şey var. Altıncı yılımızda yeni bir bütçe
yapıyoruz. Hani “Vicdan muhasebesi yapın.” diyorlar ya, yapıyorum -on yıllık
geriye doğru bütçeleri okudum- içim çok rahat. Bu bütçeye içim çok rahat lehte
oy veriyorum, vicdanım rahat. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Keşke
vakit olsaydı Konya’da da İktidarımın yaptıklarını anlatabilseydim, yüz yıllık
projeleri, çok daha iyi olurdu ama sürenizi de almak istemiyorum. Bütçemizin
hayırlı olmasını diliyorum. Yeni yıla hepimizin sağlık, afiyet içinde girmesini
diliyor, saygılarımı sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) BAŞKAN –
Teşekkür ediyorum Sayın Erdem. Aleyhte,
Sivas Milletvekili Sayın Muhsin Yazıcıoğlu… KAMER
GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan… BAŞKAN –
Sayın Genç, sabahtan beri yoktunuz siz, her şey iyiydi. Şimdi nereden geldiniz?
(AK PARTİ sıralarından gülüşmeler) Sayın
Yazıcıoğlu, buyurun efendim. KAMER
GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, efendim, ben İstanbul’da televizyon
programındaydım. Maalesef, Ankara Belediyesinin Türkiye’de yarattığı trafik
sorunu nedeniyle iki saattir Angora Evlerinden buraya gelemedim. BAŞKAN –
Sayın Yazıcıoğlu, konuşma süreniz on dakikadır efendim. KAMER
GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, benim konuşmamdan niye bu kadar rahatsız
oluyorsunuz? Efendim, beni dinler misiniz... BAŞKAN –
Konuşmadan sonra dinleyeceğim sizi. Sayın Yazıcıoğlu’na söz verdim. KAMER
GENÇ (Tunceli) – Efendim, bir dakika, son sözü ben almıştım, oradaki kayıtlara
bakın. BAŞKAN –
Sayın Yazıcıoğlu’na söz verdim. Buyurun
Sayın Yazıcıoğlu. KAMER
GENÇ (Tunceli) – Efendim, Sayın Başkan… BAŞKAN –
Lütfen oturun yerinize... Lütfen oturun… KAMER
GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan, son söz benim ama. BAŞKAN –
Buyurun Sayın Yazıcıoğlu. MUHSİN
YAZICIOĞLU (Sivas) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2009 yılı bütçesi
üzerinde konuşmak için kürsüye çıkmış bulunuyorum. Öncelikle, bana kendi
konuşma hakkını veren Milliyetçi Hareket Partisi Grup Başkan Vekili ve sevgili
dostum Sayın Oktay Vural Bey’e teşekkür ediyorum ve bütçenin ülkemiz için
hayırlı olmasını dileyerek hepinize saygılar sunuyorum. TÜİK
tarafından açıklanan 2008 yılının üçüncü dönemine ilişkin büyüme verileri,
yaşanan ekonomik krizin ülkemizde ne kadar etkili olduğunu ortaya koymaktadır.
TÜİK 2008 yılının üçüncü dönemine ilişkin gayrisafi yurt içi hasılası
sonuçlarını açıklamıştır. 2008 yılının üçüncü döneminde gayrisafi yurt içi hasıla geçen yılın aynı dönemine göre sabit fiyatlarla yüzde
0,5 artmıştır. Bu rakam Türkiye’de üretimin olmadığını, ekonomik büyümenin
sıfıra yakın olduğunu göstermektedir. Oysa Türkiye 2007 yılının aynı döneminde
yüzde 3,3 büyümüştü. TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi üçüncü çeyrekte
sadece yüzde 0,5 büyürken işsizlik oranı da ağustos-eylül-ekim döneminde yüzde
10’un üzerine çıkmış ve yüzde 10,3’e ulaşmıştır. İşsizlik oranı geçen yılın
aynı döneminde yüzde 9,3 seviyesindeydi. Dolayısıyla bir taraftan küçülürken
bir taraftan da işsizlik oranı derinleşmektedir. Sayın
Başkan, değerli milletvekilleri; memleketimiz zor ve sıkıntılı bir dönemden
geçmektedir. Bir yandan işsizlerin sayısı artmakta diğer yandan da nüfus
büyümektedir. Buna karşın ülke üretimde durma noktasına gelmiştir. Ülkemizde
her geçen gün şirketler kapanmakta ve sonuç olarak bir yığın insanımız işsiz
kalmaktadır. Daha geçen gün Bursa’da açıklanmış olan işsizlerin, işsizlik
durumuna düşmüş olanların sayıları bunu gayet açık ortaya koymaktadır. Daha da
önemlisi krizin derinleşmeye başladığı şu günlerde intihar vakalarıyla
karşılaşılmaktadır. Hükûmetin acilen bu işe bir dur demesi ve buna göre ciddi
tedbirler alması gerekmektedir. Dünyadaki
ekonomik krizin etkilerini hafifletmek amacıyla, büyük ekonomiye sahip gelişmiş
ülkeler, bu konuda alınması gereken önlemleri ekonomik yardım paketleri hâlinde
açıkladılar. Oysa bu konuda ülkemizde bugüne kadar henüz somut bir adım
atılmamıştır. Gelişmiş ülkelerin krize karşı almış olduğu tedbirlere paralel
olarak ülkemizde de ekonomik paket hiç vakit kaybedilmeden derhâl açıklanmalı
ve gerekli somut adımlar atılmalıdır. Sadece
reel sektöre ve üretime kaynak aktarmak yetmemektedir. Tüketimin de olabilmesi
için işçi, memur, emekli ve dar gelirlilerin de alım gücünü artırmak
gerekmektedir. Hâlbuki, bu konuda bütçede bunu görmek
mümkün değildir. Asgari ücret açıklandı ama asgari ücretlinin 20 YTL ile durumu
düzeltilebilir mi ve alım gücü artırılabilir mi? Bunu insafla değerlendirmek
lazım. Bugünkü bu asgari ücret seviyesini insafla bağdaştırmak mümkün değildir.
Asgari ücret asgari insanca yaşamak seviyesi demekken, bugün ortaya konan
asgari ücret, sadece süründürme ücreti durumundadır. Asgari ücretin vergi dışı
bırakılması ve insanca yaşama seviyesine derhâl çekilmesi şarttır. İmalat yapan işletmelere “can
suyu” adıyla kaynak verildi. Şüphesiz ki, piyasaların hareketlenmesine önemli
katkılarda bulunmuştur. Ancak, imalatçıya “Borcun olmadığına dair belge getir,
ondan sonra size ‘can suyu’ verelim.” denilmiştir, yani borcu olana
verilmemiştir. Şimdi, kredi konusunda da kaynak aktarılırken aynı şeyler öne
sürülmektedir: Borcu olmayacak, borcu olmadığına dair belge getirecek ya da hiç
çeki, senedi yazılmamış olacak! Hâlbuki, bugünkü
ekonomik şartlar içerisinde çeki, senedi yazılmayanlar, hiç borcu olmayanlar
-vergi borcu olmayan, SSK borcu olmayan- zaten yoktur, varsa da onun durumu
gayet iyidir. O zaman, “can suyu” kime verilir? “Can suyu” yatakta olana
verilir, “can suyu” komada olana verilir. Hâlbuki, siz
komada olana diyorsunuz ki: “Size ‘can suyu’ veremeyiz, sizi ölüme terk
ediyoruz, intiharınızı seyrediyoruz.” Bu, yanlış. Onun için de küçük ve orta
ölçekli işletmelere vergi ve SSK primleriyle ilgili bir düzenleme yaptınız,
gayet güzel, yani taksitlendirmeyle yeni bir düzenleme yaptınız. Hâlbuki bunun
ilk taksitini hiç olmazsa ödeyebilmesi ve ondan sonra da üretimine devam
edebilmesi için, işletmenin sürebilmesi için ona can suyu vermek lazım. Borcu
hiç olmasa zaten işi iyi demektir. Dolayısıyla, bu konuda derhâl çeki, senedi
yazılmış olanlara; dolayısıyla, vergi borcu olanlara, bundan dolayı ekonomik
olarak yeni gelişmelere ayak uyduramayanlara acilen çözüm üretmek
mecburiyetindeyiz. Hükûmetin bu konuda bir an evvel tedbir alıp bunların ayağa
kalkmasını sağlaması gerekmektedir. Asıl bunlara çare üretilmesi gerekmektedir.
2009 yılı bütçesine
baktığımızda, memur, işçi ve emeklinin gene yoklukla boğuşmaya mahkûm edildiği
görülmektedir. Memura ve işçiye, zekât bile değil fitre gibi bir maaş artışı
öngörülmüştür. Geçici çalışan 4/C’lilerin sesini bir kere daha buradan duyurmak
istiyorum. Âdeta çağdaş köleler gibi çalıştırılmaktadırlar. Buna rağmen ne iş
güvenceleri var ne de geçimlerini sağlayabilecek kadar ücret alamamaktadırlar.
Gelin, artık “4/C’lerle ilgili” diye bir kavramı ortadan kaldıralım. 10-15 bin
civarında olan bu personelin kadro problemleri bir an evvel çözülsün. Aynı
şekilde öğretmenlerimizde de bu durumda çalışanlarımız var, bunların sorunları
çözülsün. Bir de 4/B’yle çalışan kesimimiz var. 4/B kadrosunda işe başlamış
fakat sonradan evlenmişler, yuva kurmuşlar. Daha sonra ise tayin yolu kapalı
olduğu için bu ailelerin birleşmesi söz konusu olmamaktadır. Her gün biz
bunların sorunlarıyla karşı karşıya kalıyoruz ve çözüm de üretemiyoruz. Aile
parçalanması olduğu için bu insanlar doğan çocuklarına annelik, babalık vazifelerini
yapamıyorlar ve dolayısıyla anne şefkati, baba şefkati gösteremiyorlar. Onun
için bir an evvel 4/B’lilerle ilgili çözüm üretilmelidir. Emeklilerimizin hâlini ise
burada anlatmaya zaman yetmez. İnsanlar yaşlandığında daha hassas olmakta ve
emekliliklerinde rahat bir ömür yaşamak istemektedir. Zaten sıkıntıyla geçmiş
gençlik yıllarından sonra emeklilik günlerini insan onuru ve izzetinefsine
yakışır bir imkânla geçirmek onların en doğal ve kutsal haklarıdır ama
aldıkları emekli maaşlarını sormaya çekinir hâldeyiz. Yazıktır ve günahtır!
Biz, Anadolu’ya yaptığımız siyasi gezilerimizde en çok emeklilerimizden şikâyet
almaktayız. Emeklilerimiz, gerçekten insan onuruna yakışır bir ücrete sahip
hâle gelmeli, ayaklarını yerden kesecek arabaları, başlarını sokacak evleri
olmalı, yoksa bu kadar yapmış oldukları emeğin karşılığını alamamanın sonunda
bunalıma girmektedirler. Esnafımız siftah etmeden
kepenk kapatmaktadır. Ticaret durmuş, bankalar kredi vermez olmuş, borcunu
ödeyebilmek için tefecinin kapısına muhtaç olmuşlardır. 2007 yılında ilk beş
ayda kapanan iş yeri sayısı 10.810 iken, 2008 yılında aynı dönemde yüzde 100
artışla 21.335’e çıkmıştır. Köylümüz karın tokluğu ile
baş başa kalmıştır. Onlar kendi karınlarını doyuramazken milletin karnını nasıl
doyurup da milletin efendisi olacaklar? Dolayısıyla, burada biraz evvel de
mazot, gübre, enerji fiyatlarıyla ilgili konuşmalar yapıldı ama gayet açık,
köylümüz, çiftçimiz alım gücünün altında eziliyor ve üretemez hâle geliyor.
Dolayısıyla, yaylalar boşalmış, tarlalar ekilemez hâle gelmiştir. Köylünün
nüfusunu azaltmak için illa köylüyü yokluğa, açlığa mahkûm ederek göçe zorlamak
zorunda değiliz çünkü bu göçler büyük şehirlerimizin gettolaşmasına ve
gecekondulaşmasına, sorunlarının daha da içinden çıkılmaz hâle gelmesini
sağlamaktadır. Dolayısıyla, büyük şehirlerimizin sorununun da çözülmesinin yolu
kırsaldaki insanımızı kendi toprağında doyar hâle getirmek… (Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın Yazıcıoğlu,
bitirin lütfen. MUHSİN YAZICIOĞLU (Devamla) –
…topraksız köylüye toprak vererek, ona ne üreteceğini öğreterek, alternatif
ürünler öğreterek kendi toprağında doyar ve medeniyetin tüm kolaylıklarını
yaşar hâle getirmektir. Yani köylüye “Köyde kal ama aç kal.” demek değil,
köylüye köyünde kalarak medeniyeti yaşamasının yolunu bulmak lazım, şehrin
imkânlarını köye taşımak lazım. İstihdamın en fazla olduğu
inşaat sektöründe ciddi sıkıntılar var. Evet, TOKİ bir sosyal müessese olması
gerekirken tam tersine ticari bir müessese hâline gelmiş ve kendi, devlet
kaynaklarıyla, devlet imkânlarıyla müteahhitlerle
serbest piyasada rekabet eder hâle gelmiştir. Bunun insafla bağdaşır tarafı
yoktur ve TOKİ gerçekten önemli bir kurumdur ama sosyal bir kurum olarak önemli
bir kurumdur. Eğer onu bir rekabet ortamına sürüklerseniz, o zaman işte en
büyük istihdam alanlarından birisi olan inşaat sektörünü çökertirsiniz. Nitekim, bugün de inşaat sektörü bu anlamda ciddi şekilde
sıkıntı içerisine girmiş bulunmaktadır. Bu bütçede, engelliler,
öğrenciler, çalışanlar, çiftçiler, esnaflar, şehit aileleri, gaziler, işsizler
için yine çare yoktur. Yine temel ve köklü reformlar yoktur. Her şeye rağmen ama bütün
bunlara rağmen, bu bütçenin ülkemiz için, ekonomimiz için hayırlar getirmesini
temenni ediyorum. Terörsüz, kavgasız, barış içerisinde, birlik ve beraberlik
içerisinde, kaliteli bir demokrasinin, üreten bir ekonominin olduğu bir ülkede,
önce Türkiye’mizi kalkındırmak, sonra da güvenliğini, özgürlüğünü ve refahını
sağlamış bir ülke olarak öncü bir ülke olmamızı temin etmek noktasında
Türkiye’mizin geleceğine, her şeye rağmen, umudumu ifade ediyor, saygılar
sunuyorum. Teşekkür ediyorum. (AK PARTİ
ve MHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ediyorum
Sayın Yazıcıoğlu. Hükûmet adına Devlet Bakanı
ve Başbakan Yardımcısı Sayın Cemil Çiçek. Buyurun efendim. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar) Sayın Çiçek, süreniz altmış
dakikadır. DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
sizleri ve sizlerin şahsında aziz milletimi saygıyla selamlıyor, bütçenin
hayırlı olmasını ve 2009 yılının hepimiz için sağlık, huzur, barış ve başarılı
bir yıl olmasını temenni ediyorum. Yine sözlerimin başında,
bugün vefat yıl dönümünü andığımız millî şairimiz Mehmed Âkif Ersoy’u ve doksan
dört yıl önce Aralık 1914’te Sarıkamış dağlarında kaybettiğimiz bütün
şehitlerimizi rahmetle ve saygıyla anıyorum. Üçüncü olarak, yine
sözlerimin başında, bugün müzakeresini nihayetlendireceğimiz 2009 bütçesinin
hazırlanmasında emeği geçen bürokratlarımızı, Plan ve Bütçe Komisyonunun çok
değerli Başkan ve üyelerini, teker teker bütün milletvekillerimizi ve söz alan
değerli arkadaşlarımızı, ülkemizin kalkınması için, milletimizin başarısı için
emek vermiş, eser vermiş, çaba sarf etmiş büyüklerimizi de saygıyla, şükranla anıyorum. Değerli milletvekilleri, on
iki gündür 2009 yılı bütçesini konuşuyoruz ve bu bütçe vesilesiyle, dünyada,
bölgemizde, ülkemizde olup biten gelişmeleri değerlendiriyoruz. Esasen, bütçe
müzakerelerinin, demokratik hayatımızda, siyasi kültürümüzün ve geleneğimizin
oluşmasında, gelişmesinde önemli bir yeri vardır. Tabiatıyla, bu çatı altında
yapılan her müzakere önemlidir ama özellikle vatandaşlarımızın, siyasete ilgi
duyan kesimlerin en çok ilgiyle takip ettiği iki müzakere var: Bunlardan bir
tanesi bütçe müzakereleri, bir tanesi de hükûmet programlarıdır. Bütçe müzakereleri, burada
ifade edildiği gibi, sadece rakamların, yüzdelerin, teknik açıklamaların
konuşulduğu bir süreç değildir. Bütçeler, bu teknik niteliklerinin,
özelliklerinin yanında aynı zamanda bir siyasi metindir. Dolayısıyla burada söz
alan her arkadaşımız, bunu vesile kılarak Türkiye için, Türkiye'nin sorunları
için, dünyada olup biten gelişmelerle ilgili söyleyeceği sözü varsa, ortaya
koyacağı fikri varsa, sorunlara bir çözüm getirebiliyorsa bunu da bu vesileyle
dile getirmiş olur. Dolayısıyla bu müzakereler aynı zamanda bir siyaset
değerlendirmesidir ve öyle yapılmaktadır. Bir ülkenin siyasi standardının ve
siyaset kurumunun kalitesinin açıkça belirlenebilmesi bakımından da bu müzakereler
önem arz etmektedir. Bir başka yönüyle
baktığımızda, bütçe müzakereleri hem muhalefet için hem de iktidarlar için çok
önemlidir. Ama esas itibarıyla bütçe müzakereleri iktidardan daha çok muhalefet
için önem arz eder çünkü muhalefet bu müzakerelerde görücüye çıkar, milletin
huzuruna çıkar. Esas itibarıyla merak edilen, hükûmetin ne diyeceği, hükûmetin
neleri yaptığı değildir. Zaten onu hükûmet programından biliyor, Meclise sevk
ettiği yasa tasarılarından, çıkardığı yasalardan biliyor, hükûmet tasarruflarından
biliyor, hükûmetle aynı görüşü paylaşan mahallî idarelerin icraatlarından
biliyor. Dolayısıyla hükûmet icraatları bakımından çok fazla merak edilecek
hususun olmaması gerekir. Esasen açık bir toplumda ve bu kadar çok kanalın,
görsel ve yazılı medyanın olduğu bir toplumda zaten hükûmet icraatları her gün
haber ve tartışma programlarında gündeme geliyor. O hâlde, bu müzakerelerin
esas objesi, bu müzakerelerde esas olarak merak edilen, muhalefetin ne yaptığı,
ne yapacağı, yaşanan sorunlar karşısında nasıl bir çözüm ve tutum takındığıdır.
Bu denli
değerli konuşmacıların eleştirilerine şüphesiz ayrıntısına kadar vakit yettiği
nispette cevap vereceğim ama buraya geçmeden evvel bir genel değerlendirme ve
tespit yapmak istiyorum. On iki gündür esas itibarıyla hep bizi konuştunuz; bu,
işin doğru yanıdır, doğrunun bir bölümü bu. Çünkü, bir
Hükûmet var, onun getirdiği bir bütçe tasarısı var, onun uygulamalarını burada
konuşmamız kadar tabii bir husus yok. Ama izin verirseniz bugün ben hem beni
hem de sizi konuşacağım. Birlikte konuşacağız çünkü “Bir siyaset
değerlendirmesi yapıyoruz.” dedik. Meselenin bir yönünü konuşup öbür yönünü
konuşmadığımızda milletimize karşı doğru bir fotoğraf ortaya koymuş olmayız.
Bunun için evvela muhalefetle ilgili birkaç tespitimi -muhalefet kurumuyla
ilgili- belirtmek istiyorum. Muhalefet
kurumunun demokrasideki yeri ve konumu nedir? Siyaset bilimi kitaplarında bu
konuda şahsen de katıldığım çok değerli tespitler var. Deniliyor ki: “Muhalefet
demokrasinin sigortasıdır. Muhalefet demokrasinin oksijenidir.” Gerçekten de
çağdaş bir muhalefet bu türlü nitelikleri taşır ve önemlidir. İktidar
icraatlarını yeterli bulmayan, doğru bulmayan, eksik bulan, yanlış bulan toplum
kesimi, millet çoğunluğu, millet, bir başka partiyi iktidara getirmek suretiyle
bu mecrayı kendi akışı içerisinde sürdürerek yeni bir partiyi, yeni bir
anlayışı iktidara getirir. Böylece, istikrarlı bir demokratik hayat bu şekilde
sürdürülür. Ve yine denilir ki: “İktidar her yerde var, muhalefet sadece
demokrasilerde var.” Bu da doğrudur. O hâlde bir ülkenin demokratik standardı
ve kalitesi muhalefetin standardıyla doğrudan alakalıdır. Demokrasiyi kalıcı
kılan ve kılacak olan iktidarın gayretinden çok muhalefetin pozitif
katkılarıdır. Onun için, daha evvelki konuşmalarımda da dedim ki: “Bir insanın
iki eli var, sağ el iktidarsa sol el de muhalefettir ve iki el de bir baş
içindir.” Dolayısıyla iktidarıyla muhalefetiyle burada dile getirdiğimiz
hususlar, ortaya koyduğumuz, varsa koyacağımız çözümler ülkemizin huzuru,
barışı ve geleceği bakımından önem arz ediyor. İşte
bütün bu sebeplerden dolayı muhalefet demokrasilerde vazgeçilmezdir,
vazgeçilemezdir. Bütün bu nedenlerden dolayı çağdaş demokrasilerde muhalefet,
sorunun değil, çözümün parçasıdır. Sorunun bir parçası olan muhalefet, ülkenin
de demokrasinin de başına gelebilecek en büyük felakettir ve yine onun için,
çözümü olmayan, gelecek tasavvuru olmayan bir muhalefet demokrasi için yüktür. Bu
özellikleri taşıyan, işlevsiz, çözümsüz, alternatif oluşturmayan bir muhalefet,
demokrasi karşıtı, demokrasi dışı, modern-postmodern arayışların baş
müsebbibidir. Sadece yanlışı göstermeye odaklanmış, bütün çabası ve gayreti
bundan ibaret, dar ve sığ bir siyaset ve muhalefet anlayışı ülke ve demokrasi
için büyük bir talihsizlik olur. Böyle bir muhalefetin var olduğu bir ülkede
muhalefet görevini muhalefet kurumunun kendisi değil, Anayasa ve hukuk
kuralları gereği görevi siyaset olmayan bürokrasi ve kurumlar üstlenmiş olur. KAMER
GENÇ (Tunceli) – Ne biçim laf söylüyorsun! Ne laflar söylüyorsun! BAŞKAN –
Sayın Genç… DEVLET
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Demokrasi, partiler arası
bir yarışın sonunda hür ve serbest bir seçimle iktidarın belirlenmesi yöntemi
ise o zaman iktidar, muhalefetle yarışmaz, onunla seçime girmez, kayıt dışı
muhalefetle yarışır. Onun için değerli arkadaşlarım, bunlar genel tespitlerdir.
MUHARREM
İNCE (Yalova) – Biz ana muhalefetiz, biz üstümüze alınmıyoruz, muhalefet onlar. KAMER
GENÇ (Tunceli) – Ya, böyle laf söylenir mi? BAŞKAN –
Sayın Genç… DEVLET
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Genel tespitler olarak
söylüyorum, okuduklarımdan yola çıkarak söylüyorum. Onun için, Türkiye, burada
zikredilen bir kısım eksikliklerin, hataların bedelini çok ağır ödemiştir.
Nitekim postmodern ve antidemokratik arayışların olduğu dönemde, adına kitaplar
da yazıldı “Bizim Çete” diye. Kitabın ismi “Bizim Çete”. Dolayısıyla alternatif
muhalefet oluşamadığı için bu türlü, kendilerinin de ifade ettiği tarzıyla,
bizim çeteler demokrasilerde alternatif olmaya çalışmıştır, bu da ülkeye çok
ağır bedeller ödetmiştir. Onun için, bir demokratik ülkede, çağdaş bir
demokraside muhalefetin ne kadar önemli olduğunu ifade etmeye çalışıyorum
muhalefete saygımdan. Baştan beri söylediğim muhalefetin önemiyle ilgilidir,
demokrasi için ne kadar vazgeçilmez olduğuyla ilgilidir. Kimse bunun dışında
başka bir anlam çıkarmamalıdır. Onun
için, değerli arkadaşlarım, muhalefetin demek ki birinci görevi elbette
iktidarın yanlışları varsa, yapmadıkları varsa bunu söyleyecektir,
söylemelidir, bundan daha tabii bir şey yok. Ama “Bizim işimiz sadece bundan
ibarettir, bu kadardır.” deniliyorsa, bu doğru değil. Nitekim geçtiğimiz
günlerde burada yapılan bir konuşmada “Bizim görevimiz, Hükûmetin yanlışlarını
söylemekten ibarettir.” diye en kolay, en kestirme bir muhalefet anlayışı ve
görevi tarifi burada yapıldı. KAMER
GENÇ (Tunceli) – Sen iktidarı bize devret de… DEVLET
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Hâlbuki çağdaş
demokrasilerde muhalefetin rolüyle ilgili, bakınız, Meclisimizde çok sayıda
kitap var. Şimdi oradan bir metni size okuyacağım: “Muhalefetin bir fonksiyonu
da -demek ki bir fonksiyonu hükûmetin yanlışını göstermek- iktidarı
eleştirirken kendi görüş ve politikasını, alternatif önerilerini ortaya koyup,
kamuoyuna var olan hükûmet karşısında gelecek için alternatif bir yönetici
kadro sunmasıdır. Kamuoyunu yeterince tatmin etmek için alternatif sunarken, o
anda iktidarda olsaydı ne şekilde davranacağını ve nasıl bir karar alacağını
belirtecektir. Yalnız, bu fikir verme, seçmenlerin çeşitli öneriler ve
politikalar arasındaki farkları görmesini sağlayacak şekilde olmalıdır.
Muhalefet kendisini alternatif hükûmet olarak ortaya koymalı ki, iktidarı ele
almaya ve ülkeyi yönetmeye her an hazır olduğu izlenimini vermelidir.” Bizim
belki uzunca bir zamandan beri hasretini çektiğimiz kısım burasıdır. Elbette
on iki günden beri tutanaklara baktığımızda, bugün sabahtan beri dile getirilen
değerli konuşmacıların fikirlerine baktığımızda hep tenkit doludur, hep yanlışı
gösterme çabası vardır, gayreti vardır. Tabiatıyla işin bir yönü budur, buna
bir itirazımız yok. Ama buna karşılık dile getirilen, her partinin kendi
üslubunca dile getirdiği bu sorunlar karşısında bir çözüm var mı diye
baktığımızda, ben başlangıçtaki konuşmalara baktım, bugünkülerini de dinledim.
Pertavsızla bakarak iki tane cümle buldum çözüm olarak, eğer bu çözüm sizi
tatmin ediyorsa; bu kadar sorunlar vardır denilip de bu sorunlar karşısında
eğer bunlar bir çözümse. Bakınız ne diyor bir değerli konuşmacı: “Şimdi, sosyal
sorumluluk duygusunu ön plana çıkararak, devlete daha yüksek sorumluluklar
yükleyerek yeni bir ekonomi anlayışına ihtiyaç var.” Şimdi siz bundan ne anlıyorsunuz?
Hangi sorunun başına bu cümleyi getirirseniz ya da sonuna getirirseniz bundan
bir netice çıkar? Bu, çok soyut bir kavram. Bunun
altını doldurabilirseniz ve diyebilirseniz ki “Evet, işte sosyal sorumluluk
anlayışıyla yapılması gerekenler bunlardır. Bir, iki, üç, beş…” sıralarsınız.
Vatandaş dinler, kamuoyu dinler. “Evet, devlete daha yüksek sorumluluk
yükleyecek programlar bunlardır:” derseniz o takdirde bunun altını
doldurursunuz. O zaman bizi dinleyen vatandaşlarımız iktidarla muhalefet
arasındaki yaklaşım farkını görür ve tercihini yapmak zamanı geldiğinde der ki:
“Evet, bu parti, bu çözümleri getirenler öbürüne nazaran daha doğru şeyler
söylüyor, daha doğru tespitler yapıyor.” Bir başka
konu, mesela bir cümle var yine, orada deniliyor ki: “Karşımıza çıkacak sosyal,
siyasal, kültürel, ekonomik sorunların çözümünde takip edilecek ilkeler.” Peki,
nedir bu ilkeler? Biz bunu bileceğiz ki ona göre evet, doğru söylüyor, yanlış
söylüyor… Şimdi, bu türlü soyut cümleleri problemlerin bir yerinde söylediğiniz
takdirde… KAMER
GENÇ (Tunceli) – Kim söylediyse ismini söyle! BAŞKAN –
Sayın Genç… Sayın Genç… DEVLET
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Sayın Başkanım, bakınız
bir atasözümüz var, yeri geldi söyleyeyim:“Kilim altından davul çalınmaz.” diye.
Ya kilimi kaldırın ya davulu durdurun. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Böyle bir
usul yok. Arkadaşımız sabahtan beri yok. Sadece kendisini gösterebilmek adına
bu türlü müdahalelerde bulunursa bu çok doğru bir yaklaşım olmaz. BAŞKAN –
Sayın Bakan, bir dakika… KAMER
GENÇ (Tunceli) – Ben hep buradayım, sen neredesin? BAŞKAN –
Sayın Genç… Sayın Genç… DEVLET
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Herkesi dinlemişiz,
burada fikirlerimizi söylemeye çalışıyoruz. Dolayısıyla… BAŞKAN –
Sayın Genç… KAMER
GENÇ (Tunceli) – Bir laf söylüyor… BAŞKAN-
Sayın Genç, şimdi bakınız… DEVLET
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Sayın Başkanım… BAŞKAN –
Sayın Bakanım, bir dakika… KAMER
GENÇ (Tunceli) – Bir laf söylüyor, çok muğlak bir laf
söylüyor. BAŞKAN –
Sayın Bakan nasıl konuşacağını size mi soracak? İstediği gibi konuşur. Sabahtan
beri değerli hatipler konuştular, görüşlerini anlattılar, siz yoktunuz. KAMER
GENÇ (Tunceli) – Her gün buradayım. BAŞKAN –
Şimdi de cevap veriyor Sayın Bakan. Lütfen oturun yerinize. KAMER
GENÇ (Tunceli) – İlk defa, tv programına gittim, ben her gün buradayım. BAŞKAN –
Hayır, lütfen oturun yerinize. KAMER
GENÇ (Tunceli) – Ben her gün buradayım. BAŞKAN –
Oturun lütfen yerinize. KAMER
GENÇ (Tunceli) – Niye oturayım canım! BAŞKAN –
Ayakta mı kalacaksınız canım? Öyle bir şey mi var yani? O zaman çıkın dolaşın
biraz, ondan sonra gelin. Lütfen
oturun… Lütfen oturun… KAMER
GENÇ (Tunceli) – Burada Hükûmeti de ikaz edin, doğru dürüst konuşsun. BAŞKAN –
Sayın Bakanım, buyurun. DEVLET
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın
Başkan. Söylemek
istediğim şey şu: Çözümüyle beraber sorunların konuşulmuş olması demokrasiye
güveni artırır, bu yüce kuruma olan güveni artırır, siyaset kurumuna olan
güveni artırır ve neticede vatandaşlarımız da zamanı gelip bir tercih yapmakla
karşı karşıya kaldığında, çözümle sorunu birlikte değerlendirmek suretiyle,
daha isabetli bir karar verir. Eğer
çözümsüz, sadece sorunları söylemeye mütemayil, sadece bununla kendisini
görevli hisseden bir muhalefet söz konusu olduğunda, işte maalesef bunların bir
alternatif oluşturması söz konusu olmadığı için, kayıt dışı muhalefet devreye
girer. Bunun da demokrasimizde, devlet hayatımızda ne büyük yaralar açtığını
açıkça geçmişte de gördük, bugün de gördük. Devlet ile milletin arasını açan,
devlete güveni sarsan maalesef bir kısım gelişmeleri yaşadık. Bugün bu
vesileyle ifade etmek istiyorum, herkes görevini Anayasa’nın, yasanın ve
hukukun verdiği görev, yetki ve sorumluluk çerçevesinde yapmalıdır. Kimse bunun
dışına çıkmamalı. Zannediyorum
hepimizin, anayasal kuruluşların âdeta günlük gazete çıkarır gibi her gün yeni
bildirileriyle, falanca anayasal kuruluş bugün ne dedi, öğleden sonra ne diyor,
o ona ne dedi, bu bana ne dedi tarzındaki bildiri yarışına girmiş olmasının
ortaya koyduğu tablodan rahatsız olması gerekir. (AK PARTİ sıralarından
alkışlar) MALİK
ECDER ÖZDEMİR (Sivas) – Sayenizde! DEVLET
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Bir şey denecekse bunun denileceği
yer burasıdır. Biz burada her şeyi konuşuruz. Değerli arkadaşlarım, bugün,
birkaç gün evvel yaptığım bir konuşmaya atıfla bir değerli milletvekilli
arkadaşımız, grup sözcümüz bir değerlendirme yaptı. Doğrusu, ilk paragrafı
dinlerken ümitlenmiştim. Tabiatıyla, biz siyaset yapıyoruz, hepimiz, millet
adına yetki kullanıyoruz, milletin zamanını kullanıyoruz, milletin makamlarını
kullanıyoruz. Hepimizin mümkünse her saat, her dakika, mümkünse her gün belli
zaman aralıklarıyla bir vicdan muhasebesi yapmasında sayısız faydalar var,
bunda yanlış olan bir şey yok. Ama burada dikkat edilmesi gereken şey, bu
cümleyi söyledikten sonra, ben zannettim ki evvela vicdan muhasebesine
kendimizden başlayacağız teker teker, sonra başkalarından. Doğrusu
ümitlenmiştim. Yani dedim ki herhâlde biz geçmişte… Çünkü iktidara doğruyu
göstermenin yolu: Biz geçmişte iktidarken, sorumluluk taşırken şu yanlışları
yaptık, bundan devlet bu zararları gördü, toplum bu zararları gördü ama lütfen
siz yapmayın, bizim düştüğümüz hataya siz düşmeyin… İnsan istiyor ki, siyaset
yapan insanlar olarak, yaptığımız hataları yaşarken öğrenelim, yaşarken
düzeltme fırsatı bulalım. Yapılan hataları ille de tarihçilere bırakıp, bizden
yirmi sene, otuz sene, yüz sene sonra yaşayacaklara bırakacaksak elbette bu
önemlidir ama bugün kaybettiklerimizi geri getirme şansı yoktur. Onun için,
keşke böyle bir
değerlendirme yapılırken… Biz iktidarı devralmazdan
evvel Türkiye birçok sıkıntı yaşadı. Geriye dönüp bir bahis açmak gibi bir
niyetimiz de yok. Bizde bir atasözü var: “Müflis tüccar eski defter
karıştırır.” Allah’a şükür biz müflis tüccar falan değiliz, eserlerimiz var,
eserlerimiz, iktidar olarak. İnsafla olaylara bakanlar, 2002’den bu tarafa
Türkiye ne noktaya geldi; 2002’de Türkiye neredeydi, bugün hangi noktadadır,
bunların hepsini görme imkânına sahiptir. Dolayısıyla bunlar
yapılırken, değerlendirmeler yapılırken tabiatıyla bir noktayı baz alıp, oradan bir mukayese yapacağız. Yoksa kimseyi ilzam
etmek, kimseyi aşağılamak gibi, böyle bir niyetimiz yok, herkese saygı duyarız.
Ama nedense bir önceki dönemle mukayese başladığında, bir alınganlık başlıyor.
Enkaz edebiyatı, bunu hiç yapmadık. Ama bizi dinleyen vatandaşlarımızın
2002’den bu tarafa, yani 58’inci AK PARTİ Hükûmeti kurulduğundan beri 2008’in
27 Aralığına kadar dünyada, Türkiye’de, bölgede olup biten gelişmeleri
mukayeseli bir şekilde ortaya koymamız lazım ki kendi tercihlerini ona göre
yapsın. Bir doğrusu vicdan muhasebesine… En azından, 1999-2002’nin
değerlendirmesini yaparak “Biz bu yanlışları yaptık ama siz yapmayın.”
tarzındaki bir söylemle götürebilseydi işi hakikaten çok faydalı bir müzakereye
hiç olmazsa bir başlangıç teşkil ederdi. İkincisi, dedi ki: “Biz bütçe
müzakerelerinde dünü konuşacağız, bugünü konuşacağız, yarını konuşacağız.” Tutanaklar
ortada. Dün tamam, dünle ilgili bir şeyler söylendi; bugün, değil akşamı
öğleden evvel bile konuşulmadı; yarın zaten hiç konuşulmadı. Geçen sene de
burada bu müzakereler yapılırken “Önce tespitler yapacağız, sonra da çözümleri
konuşacağız.” dedi. Şimdi, konuşma saatlerimiz
belli. Siz elli sekiz dakika, elli dokuz dakika hep öbür işleri konuşur da “E,
çözümü de konuşacaktım ama zaman yetmedi.” tarzındaki bilinen klasik bir
mazeretin arkasına sığınırsanız Türkiye'nin siyaset tecrübeleri artık bunları kabul
etmiyor. Eğer çözümünüz varsa sorunla beraber, paralel söyleyeceksiniz. Doğru
analiz de budur. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Peki, yarın için ne söylendi,
bugün için ne söylendi; bunlara baktığımızda aslında söylenen çok fazla bir şey
yok, çözüm adına bir şey yok. Kaldı ki bir başka şey daha
yapıldı -onu tutanaklara geçmesi açısından ifade ediyorum, çok da doğru
bulmuyorum- bu arkadaşımızın konuşacak çok şeyi de vardır, müktesebatını da
yakinen bilenlerdenim: “On yedi aylık bebeğe sizin döneminizde tecavüz edildi.”
tarzındaki bir husus. Bakınız, değerli arkadaşlarım, Batı toplumlarında bu
türlü olaylar olduğu zaman toplumdaki olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak için
bu konuların üzeri kapatılır, bu konuların üzerinde durulmaz. Durması gereken
makamlar durur, hesap sorması gerekenler sorar, alınması gereken tedbirler
varsa bunları alırlar. Şimdi, böyle bir mantıkla götürürseniz işi -her toplumun
sapığı vardır, meczubu vardır, suç işlemeye temayülü olan insanları vardır,
ahlaksızı vardır, vicdansızı vardır; her toplumda da bu ve benzeri, az veya çok
fiiller işleniyor olabilir- bir önemli müzakerenin mevzusu bu olabilirse, bu en
iyimser değerlendirmeyle maksadı aşan bir durum olur. Yoksa bunu bir siyaset
söylemi hâline getirirsek, ee, küresel ısınmadan da Hükûmeti sorgulamak gibi
bir sonuca götürürüz işi, yani dünyada küresel ısınma var, bunun da sorumlusu
Hükûmettir, depremler oluyor, bunun da sorumlusu Hükûmettir; böyle bir mantığı
siyaset kabul etmez, bunu çok doğru bulmuyorum. KAMER GENÇ (Tunceli) –
İktidar değil, sebebi muhalefet! DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Maalesef, bu türlü sıkıntıları zaman zaman
Türkiye yaşıyor, ama devletin ilgili birimleri, kurumları alınması gereken
tedbirler neyse bunları alıyor, almaya da devam edecek. Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; bir şeyin kendi vicdanımızda yine muhasebesini yapmamız lazım.
Tabii, siyaset kürsüsünde her şey konuşulabilir, özellikle bu müzakerelerde;
fıkra da anlatılır, atışma da yapılır, atasözleri de söylenir, şiirli olur,
nesirli olur, aruz vezninde olur, serbest vezinde olur, bu, konuşan kişinin
tercihine bağlı. Herkes istediğini söyler, ama bir sözümüz var, atasözü, o da
atasözü: “İstediğini söyleyen istemediğini de işitir.” Eğer
biz istediğimizi söyleyeceğiz de “Ee, iktidar tahammül eder, tahammül etmesi
lazım, iktidara düşen görev bu.” deniliyorsa, yanlışlarımıza tahammül ederiz,
eksik yaptıklarımız varsa bunlara da tahammül ederiz, ama doğru değilse,
gerçekçi değilse, hatta ve hatta iktidarı büyük ölçüde yaralayan ifadeler
oluyorsa, bunun mutlaka cevabının verilmesi gerekir, aksi takdirde bu yanlışa
tahammül etmek gibi bir anlayış iktidarların da kabul edebileceği bir husus
değil. Onun için, müsaade ederseniz biraz sonraki konuşmalarımda bazı
hususları sizlerle paylaşmak istiyorum. Değerli milletvekilleri,
acaba Türkiye'de biz iktidar olmazdan evvel her şey iyiye gidiyordu da altı
senedir biz mi berbat ettik? Altı senedir bu Hükûmet doğru olan hiçbir şey
yapmadı mı? Ülke yararına olan hiçbir şey yapmadı mı? Yani bu kadar geniş bir çoğunluk,
siz değerli iktidar mensubu milletvekili arkadaşlarımız hep beraber ülkenin
aleyhine, milletin aleyhine, devletin aleyhine olan işleri yapmak üzere mi bir
arada bulunuyoruz? Hiç doğru iş yapmadık mı altı senedir? MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) –
Vallahi de yok, billahi de yok. DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Böyle bir şey, böyle bir mantık nasıl kabul
edilebilir? Objektif değerlendirme, bunları yaptınız, bunları yapmadınızdır.
Bunları eksik yaptınız, doğrusu budur tarzındaki bir değerlendirme siyasette
daha anlamlı olur. Hâlbuki buraya gelen her arkadaşımız diyor ki: “Altı senedir
Türkiye battı, Türkiye kötüye gitti. Türkiye şöyle oldu, Türkiye böyle oldu.” Bakınız, size birkaç misali
vereyim, vatandaşlarımız da dinliyor. Mecburen bir önceki dönemle biz bu işin
mukayesesini yapacağız. İstiyorsanız bunu otuz yıl, kırk yıl, elli yıl geriye
de götürebiliriz ama her dönemi kendi şartları içerisinde değerlendirdiğimiz
için bize en yakın olan ve devraldığımız iktidarla bu mukayeseleri yaparız. Bazı ekonomik
karşılaştırmalar: 2002’de Türkiye, dünyanın en büyük 25’inci ekonomisi idi
-bunlar bizim tespitlerimiz değil, uluslararası kaynaklardan- bugün dünyanın
17’nci ekonomisi. Acaba 8 basamak birden nasıl atladı? Yani biz yapmadıysak kim
yaptı, birileri mi girdi, görünmez başka güçler mi var, bu ülkeyi yöneten
başkaları mı var? Şimdi, olumsuz işler olduğu zaman beni sorumlu tutacaksın,
hatta sorumluluğum olmayan işlerden bile “Sen iktidarsın, sen bunlardan
sorumlusun.” diyeceksin, Anayasa’nın, yasaların yetki vermediği konularda bile
“Sen iktidarsın, bunlardan niye haberin yok? Bunu niye düzeltmiyorsun?”
diyeceksin. Tamam, genel söylem içerisinde kabul, ama olumlu bir şeyler olduğu
zaman, o zaman onun sahibi de biziz. Bak, bu ülke, bu devlet, bu millet
dünyanın en büyük 25’inci ekonomisi iken, bugün 17’nci ekonomisi hâline
gelmiştir. 2002’de Türkiye, kişi başına
yurt içi hasıla sıralamasında dünyada 67’nci
sıradaydı, bugün 55’inci sıraya gelmiştir. Türkiye, 2002’de satın alma gücü paritesine göre 17’nci sıradaydı, bugün 15’inci sırada. İş
yapma kolaylığı bakımından Türkiye, dünyada 92’nci sıradaydı, bugün 59’uncu
sırada. Yurt dışı müteahhitlik hizmetlerimizin hacmi
2002’de 1,7 milyar dolar, bugün 19,5 milyar dolar. (AK PARTİ sıralarından
alkışlar) En yüksek enflasyon sıralamasında, Türkiye 2002’de 10’uncu sıradaydı,
bugün 62’nci sırada. KAMER GENÇ (Tunceli) –
Yolsuzlukta! DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – 2002’de Türkiye 36 milyar dolar ihracat
yapıyor iken bugün 129 milyar dolar ihracat yapabiliyor ve 2003’e kadar
Türkiye'nin çektiği uluslararası yatırım miktarı 1 milyar dolar iken bugün 22
milyar dolar. ENGİN ALTAY (Sinop) –
İşsizlik rakamlarını versene Sayın Bakan! DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Bu işler kendiliğinden mi oluyor? Eğer
kendiliğinden oluyorsa bizden evvelki iktidarlar döneminde de yıl üç yüz altmış
beş gün, gün yirmi dört saatti, değişen hiçbir şey yok (AK PARTİ sıralarından
alkışlar) o zaman da öyleydi, değişen hiçbir şey yoktu; eğer kendiliğinden bu
işler oluyor idiyse o zaman da bunların olması lazımdı. Bakınız, en çok IMF konusuna
vurgu yapıldı. Bu IMF konusu Türkiye'nin en çok konuştuğu konuların başındadır.
Tabloyu vatandaşımızın önüne doğru koymamız lazım. Devlet, menfaati gerekiyorsa
borç da alır borç da verir. Biz biliyoruz ki bir taraftan devlet borç almıştır
ama dış politikasının gereği başka tarafa da karşılıksız yardım da yapmıştır.
Devlet olmanın gereği budur. Burada göz ardı etmeyeceğiniz husus ne ülkemizin,
milletimizin menfaatinedir, ne değildir; bu çizgiyi doğru koymak lazım, bu
ayarı doğru yapmak lazım. Şimdi, birkaç misal verelim
çünkü bundan sonra bu IMF işi çok konuşulacağına göre herkesin şu rakamları
kafasında tutmasında bir fayda var: 1992-2002 yani bir koalisyon dönemi
DSP-MHP-ANAP dönemi Türkiye IMF’den 32 milyar dolar kaynak kullanmış 1992’den
2002’ye kadar; buna karşılık 10 milyar dolarlık ödeme yapmış, yani 58’inci
Hükûmete bıraktığı rakam 22 milyar dolar. 2002
sonunda AK PARTİ iktidarı devraldığında Türkiye'nin IMF’ye borcu 23,5 milyar
dolar. MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Trabzon) – Sayın Başbakan “ DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI
CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Peki, 2003-2008 arasında Türkiye IMF’den 13 milyar 300
milyon dolar kaynak kullanmış, 34 milyar 492 milyon dolar geriye ödeme yapmış.
2008 sonu itibarıyla Türkiye'nin IMF’ye borcu 8,5 milyar dolar. Şimdi, değerli arkadaşlarım,
bu rakamları niye söyledim? Tabii, bütçede faizler için ayrılan kaynak belli.
Deniliyor ki: Hepimiz siyaset yapıyoruz. Seçim bölgelerimiz var, seçim
bölgelerimize gidiyoruz. Biz gidiyoruz, ümit ediyorum sizler de gidiyorsunuz.
Dolayısıyla vatandaşın bizden talepleri var. Ne talebi? Yatırım talebi. Her
siyaset adamı yatırım açlığı içerisindedir, ister ki seçim bölgesine daha çok
yatırım yapılsın, daha çok hizmet yapılsın; bunu hepimiz isteriz. İsteriz ki
hepimiz, artık sıradan, ortalama bir zekâ bile bilir, memura daha fazla
verilsin, işçiye daha fazla verilsin, emekliye daha fazla verilsin; bunlar
hepimizin arzusudur ama devletin imkân ve kabiliyeti nedir, ona da bir bakmak
lazım. Geçen sefer söyledim, dedim ki: “2002’den bu tarafa, şeytan taşlamaktan
tavaf yapmaya vakit kalmıyor. Borç ödemekten canımız çıkıyor.” Ödüyoruz,
ödüyoruz, ödüyoruz... İşte görüyorsunuz, IMF’ye olan borç 23,5 milyardan 8’e
düşürmüşüz. Devletin faiz giderlerini ne kadar azaltırsak azaltalım –biraz
sonra o rakamlara da döneriz- yine de uzun süre bu işlerin devlete getirdiği
bir fatura var, milletin önüne, hükûmetlerin önüne koyduğu bir fatura var.
Bunları yok farz ederek gelip burada yatırım bütçesini tartışmaya açacaksak, o
zaman demek lazım ki: “Biz ağzına kadar hazinesinde para dolu bir iktidar mı
devraldık? Devletin kasası, devletin hazinesi ağzına kadar doluydu da biz mi
yatırımdan vazgeçiyoruz?” Çok net söylüyorum, hatta ben bu lafı söylediğim
zaman bir arkadaş, bundan dolayı dedi ki: “Ya, bunu keşke söylemeseydin.” Emin
olun, biz geldiğimiz zaman devlet hazinesinde fareler bile acından ölüyordu.
(AK PARTİ sıralarından alkışlar) Evet, borç taksitleri geldiğinde acaba nasıl
borçlanacağız diye… Bir gün borçlanmaya çıktık, ödememiz gereken borç
miktarının onda 1’i kadar parayı zor bulduk. Daha birkaç gün daha vardı. İkinci
bir hazine ihalesinin daha yapılması lazımdı. Eğer o zaman da Türkiye parayı
bulamasaydı, İktidarımızın ilk günlerinde, Türkiye iflas bayrağını çoktan
çekmiş olacaktı. Dolayısıyla, Türkiye bu sıkıntıları yaşayarak geliyor, Türkiye
bu sıkıntıları yaşayarak geliyor. ERTUĞRUL KUMCUOĞLU (Aydın) –
Cumhuriyetin bütün kazanımlarını satmadınız mı? DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Dolayısıyla, bunları görmezlikten gelerek
bir bütçe müzakeresi yapılamaz. Vatandaşa doğru bilgiyi vermemiz gerekir. Bakınız, başka bir şey daha
ifade edeyim: İşte “Bütçeyi konuşuyoruz.” dedik, biraz sonra oylayacağız ve
Resmî Gazete’de yayınlanacak bu. Sosyal güvenlik açıklarına 2009’da ne kadar
para ödeyeceğiz hazineden? 46 katrilyon, 46! Bu açıklar ne zaman meydana geldi?
Herhâlde 2002’den bu tarafa değil. Biz, hiç popülist
politika takip etmedik, seçimler gelmiş olmasına rağmen “Filancanın fiyatına 5
bin daha fazla verelim.” diyenlerden olmadık, popülizm yapma adına milletin
kaynaklarını çarçur etmedik. Biz, milletimize inandık ve milletimize güvendik.
Hâlen de en büyük gücümüz bizim milletimizdir (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
ve ona inanıyoruz, o bizi anlıyor, o bizi görüyor, o bizi biliyor. Şunu da çok açık ifade
edeyim: Bu millet, çok büyük bir millet. Hepimiz böyle bir millete mensup
olmaktan dolayı gurur duyuyoruz, iftihar ediyoruz ve iftihar etmeliyiz. Biz
milletin çok gerisindeyiz siyaset adamları olarak. Milletin öyle bir feraseti,
öyle bir basireti, öyle bir sağduyusu, öyle bir soğukkanlılığı var ki bizim
berbat ettiğimiz ne varsa onu her seçimde bu millet, bu aziz millet düzeltiyor.
Buna şapka çıkarmak lazım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Şimdi bu lafı niye
söyledim, onu da söyleyeceğim. Bakınız, sosyal güvenlik
açıkları için 46 katrilyon para ödeyeceğiz. Ne zaman bu açıklar meydana geldi?
Türkiye'nin kötü yönetildiği dönemler, işte popülist
politikaların olduğu dönemler, “Ben 5 bin fazla veririm.” denildiği dönemler. HARUN ÖZTÜRK (İzmir) – 92,
92! DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Evet, 92’den sonrasına bir bakın. Erken
emeklilik dâhil olmak üzere… Biz, bakınız bu türlü reformları seçime giderken
yaptık. MUHARREM İNCE (Yalova) – Siz
o dönemde bakanlık yapmadınız mı ya? Ben mi bakandım o zaman? DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Çünkü biz ülkemiz için siyaset yapıyoruz,
ülkemiz için. İktidarda bir yıl, beş yıl, on yıl kalmak önemli değil,
kaldığınız sürece lafın doğrusunu söylersiniz, işin doğrusunu yaparsınız. MUHARREM İNCE (Yalova) – Her
seçimde başka partiden milletvekili oldunuz! DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Biz, işte bu kürsüden lafın doğrusunu
söylemeye, işin doğrusunu yapmaya çalışıyoruz ki milletimiz bu defa, bundan
sonra bu sıkıntılara düşmesin. 46 katrilyon ne demek değerli
milletvekilleri? 46 katrilyon, 2009 yatırım bütçesinin 3 katı. Eğer Türkiye,
yanlış politikalarla imkânlarını çarçur etmeseydi, pazar günkü seçimi kurtarmak
adına yanlışa “Evet.” demeseydi, yanlışlara imza atmasaydı, bugün Türkiye 15
katrilyonluk bir yatırım değil 60 katrilyonluk yatırım yapan bir ülke hâline
gelirdi. O zaman Türkiye'de, bahsettiğiniz -işsizlik dâhil, istihdam dâhil,
altyapı yatırımları dâhil ve millî gelir dâhil- bu rakamların hepsi daha iyi
bir noktada olabilirdi. Peki, şimdi, bu Hükûmetle
ilgili söylenen sözlerin… Elbette, her söylenen sözün, biz, değerlendirmesini
yapıyoruz ve yaparız, yapmalıyız da. Muhalefetten gelen her söz yanlıştır,
mutlaka, söyledikleri yanlıştır, iktidarı kötülemek mülahazasıyla yapılıyor tarzındaki
bir ön yargıyla hareket etmedik, etmiyoruz. Samimi olarak kanaatimiz budur. Bu
lafların hepsini biz ciddiye alıyoruz; şüphesiz, istifade edeceğimiz noktalar
vardır, olacaktır; bunların gereğini yapacağız. Ama bu bütçe müzakerelerini
dinledikten sonra -ki elli yıldan beri de bu tip müzakereler yapılıyor istisnai
birkaç dönem dışında- iktidar hep kötü, en iyi biziz; iktidar hep kötü yapıyor,
en iyi biz yaparız… Ya peki, biz, bu iddiaları millete götürmüyor muyuz? Bak,
temmuz sıcağında götürdük bu iddiaları, bu sıcak konuları, temmuz sıcağında, 35
derecede, 40 derecede. E şimdi önümüzde bir seçim daha var, yine millete
götüreceğiz. 2002’de de konuşuldu. Acaba, bu iddialar doğru ise millet mi doğru
ile yanlışı fark etmiyor, yoksa doğru ile yanlış yer mi değiştirdi Türkçede,
yani yanlış olan doğru algılanıyor, doğru olan yanlış mı? Bir anlam kayması mı
var? Yani Türkiye'de parsel kaymasını anlıyorum da bir anlam kayması mı var?
Millet iyi ile kötüyü birbirinden fark etmiyor mu ki her defasında yanlış diyenleri
sandıkta bırakıyor, doğru yaptığına inandıklarını iktidara getiriyor? Eğer bir
değerlendirme yapacaksak değerli kardeşlerim, değerli milletvekillerimiz,
yapmamız gereken şey, iddialarımızın tutarlı, çözümlerimizin gerçekçi ve
vatandaşımızın da bizi yirmi dört saat gözlediği ve en doğru kararı vereceği
inancı içerisinde bu konuşmaları yaparsak, gerçekten siyaset kurumunu daha
farklı bir noktaya taşımış oluruz. Değerli milletvekilleri,
sözlerimin başında bir şeyi ifade etmeye çalıştım: Aslında bütçe müzakereleri,
bir anlamda Mecliste temsil edilen imkân varsa bütün partilerin kendi vizyonunu, kendi gelecek tasavvurunu toplumun önüne derli
toplu koyabilmesi bakımından önemli bir fırsat. “Vizyon” diyorlar moda tabirle,
gelecek tasavvuru. Haydi diyelim ki, biz asla kabul etmiyoruz, eksiğimiz var
şüphesiz, yanlışlarımız da vardır, bunu kabul ederiz, ediyoruz, ama diyelim ki
bizimkiler yanlış. Peki, siz, bugün bu müzakereleri dinleyen vatandaşlarımız
bir süre sonra sandığa gittiğinde şöyle düşünmeyecek mi: Benim için muhalefet
partileri ne vadediyor, ne düşünüyor, muhalefetin gelecek tasavvuru ne, vizyonu ne? Moda tabirle entel bir ifade, “vizyon” diyorlar. Gelecek tasavvuru ne? Hakikaten ben burada
merak ettim, öğrenmek istedim. Öğreneceğiz ki kendimizinkiyle mukayese
yapacağız. On iki gün, haydi birinci gün fırsat bulamadınız, ikinci gün
bulamadınız, üçüncü gün bulamadınız… RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur)
– Hepsini anlattık. DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – …yani on iki gün içerisinde sözcüleriniz
kendi vizyonunu, bu ülke için layık gördüklerini
ortaya koyabilme adına zaman mı bulamadı, fırsat mı bulamadı? Bakınız, eski tip siyasette
hep böyle yapılır, yeni siyasette bu işlere biraz kafa yormak lazım. MUHARREM İNCE (Yalova) –
Senin vizyonun da bu kadar, bir saattir aynı şeyleri
söylüyorsun. BAŞKAN – Lütfen dinleyelim
arkadaşlar. DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Kafa yormamız lazım ki birlikte ülkemizin
geleceğine katkımız olsun. O nedenledir ki, benim kanaatim budur, bu yalnız
benim de değil, artık yazılmaya, çizilmeye başladı, Türkiye’de bir muhalefet
krizi var. Bir muhalefet problemi var Türkiye’de. Bir muhalefet problemi var,
bunu görmek lazım. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Çünkü,
alternatifsiz bir demokrasi, gerçekten geleceği bakımından riskler taşıyor. Bir
alternatif muhalefetin olmasını en çok isteyenlerdeniz, gerçekten. Dış
görünüşüne baktığımızda, muhalefetin zayıf olması, vizyonsuz
olması, çözüm getirememesi, bir anlamda iktidarın işine geliyor gibi
gözükebilir. Düz siyaset bakımından, siyasette yeterli tecrübesi olmayanlar
bakımından, ne rahat bir memleket, muhalefetiniz yok… Muhalefetten kasıt,
sıralara vurmak filan anlamında söylemiyorum, boykotlar filan anlamında da
söylemiyorum, demin söylediğim çerçevede çözüm getirebilen, yani kendince
“Bunlar ülkenin sorunlarıdır.” denilen konularda “Ben bu işi böyle çözeceğim.”
anlamındaki alternatif oluşturan bir muhalefet işte demokrasinin sigortasıdır,
demokrasinin oksijenidir. Şimdi, dinledik on iki gündür,
hakikaten gelecek tasavvuru adına burada ne dile getirildi? Ortada hiçbir şey
yok. Varsa biz bunlara tekrar bir defa daha bakarız. Varsa bu görüşmelerde, ben
çıkar özür de dilerim. Herkes kimlerden özür dilemiyor ki. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar) Yeri gelmişken onu da ifade
edeyim, kimlerden özür dilemiyor ki. Maalesef tavaya kulpu, baltaya sapı
takanlar kendi evimizden oluyor. Onun için şeytan iş bulamayınca biraz da kül
karıştırırmış. Şeytanı içeride dışarıda bol bir ülkenin vatandaşlarıyız. Dolayısıyla bir şey söylemek
istiyorum, söylemek istediğim şey şu: Bakın Türkiye’de, samimi olarak ifade
etmek gerekirse, vatandaş belki bunu bir gelecek tasavvuru filan olarak
bilmiyor ama kendi algılamasıyla diyor ki: “Beni yönetecek olan parti AK PARTİ’dir
ve onun iktidarıdır. Çünkü bir şeyler söylüyor, gelecek için bir tasavvur var,
bir hedefi var, ortaya koyduğu bir düşüncesi var, bir programı var.” İşte biz
bunları Dokuzuncu Beş Yıllık Kalkınma Planı’mızda açıkladık. Biz önümüzdeki beş
yıl için, hatta biraz daha ileri götürürsek 2023, cumhuriyetimizin kuruluşunun
100’üncü yıl dönümüyle ilgili birtakım hedefler koymuşuz, o hedefleri
gerçekleştirmeye çalışıyoruz. İstiyoruz ki istikrar içerisinde büyüyen bir
Türkiye olsun, gelirini daha adil paylaşan bir Türkiye olsun. Küresel ölçekte…
Artık tek başımıza bir bölgede yaşamıyoruz. Bir tartışmaya meydan vermemek
için, çok güzel bilimsel tespitler var ama atmosfer belki buna müsait değil.
Biz Amazon yerlisi değiliz. Bir küresel dünyada yaşıyoruz, onun için de yaptığınız
işin başkaları tarafından da yapıldığını bilerek ve hesaba katarak küresel
ölçekte rekabet gücüne sahip olmanız lazım. Bilgi toplumuna dönüşen… HASİP KAPLAN (Şırnak) –
Amazonlar İzmir’de imparatorluk kurdu. DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - O tabir bana ait değil, bilimsel bir
araştırma, Fransız antropoloğun yaptığı bir araştırmadır. Ben de bilimsel bir
tartışmadaki tutanaktan okudum. Orada öyle dendiği için… İstiyorsanız Profesör
Bostancı’nın mütalaasından bakabilirsiniz. Ben oradan alıntı yaparak bu cümleyi
söyledim. Dolayısıyla, bilgi toplumuna
dönüşen, Avrupa Birliği üyelik süreci bakımından bu süreci tamamlamış ve Avrupa
Birliğine tam üye olmuş bir ülke, daha güçlü bir devlet, daha güçlü, daha mutlu
bir millet. Bunu nasıl yapacağız? Rekabet gücümüzü artıracağız, istihdamı
artıracağız, beşerî gelişme ve sosyal dayanışmayı güçlendireceğiz, bölgesel
gelişmeyi sağlayacağız, kamu hizmetlerinde kalite ve etkinliği artıracağız. Peki, bunun sonucunda ne
olacak bakınız 2013’te? 2013’te gayrisafi yurt içi hasılamız
797 milyar dolara çıkacak. Kişi başına gayrisafi yurt içi hasılamız
10 bin doları aşmış olacak, daha yukarılarda olacak. Evet, bugün bile 10 bin
dolara dayanmıştır, bu hedefi biraz daha erken yakaladık. Dış ticaretimiz 485
milyar dolara, ihracatımız da 210 milyar dolara yükselmiş olacak. 15 bin kilometre
duble yol yapmış olacağız. Ülkemize gelen turist
sayısı 38 milyona, turizm gelirimiz 36,4 milyar dolara… Bakın, götürü usulden
söylemiyoruz, küsuratıyla, bunların hepsinin hesabını yaparak konuşuyoruz,
götürü usulden siyaset yapan bir parti değiliz. Biz 1/1.000 ölçeğinde bir
siyasetin hesabını, planlamasını yapıyoruz, sizler 1/1.000.000 ölçeğinde
siyaset yapıyorsunuz, aradaki fark bu işte. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
Dolayısıyla ülkemize gelen turist sayısı 38 milyona çıkacak. Bugün 24 milyona,
25 milyona, hatta bir rivayete göre de 26 milyona yaklaşıyor. Demek ki bu beş
sene içerisinde bu rakamı yakalayacağız. Bunlara, aynen burada olduğu
gibi, hayaldir diyenler olabilir, itiraz edilebilir rakamlar diyebilir, bunları
yanlış bulabilirsiniz. Peki, sizin bir beş yıl sonrasıyla ilgili bu maksada
matuf, bu hedeflerle ilgili bir rakamınız var mı? Ne diyorsunuz? RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur)
– Var, hesabımız var. OKTAY VURAL (İzmir) – Gel
anlatayım. DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Yani, 2005’te siz iktidar olursanız, -bu
mümkün değil ya, muhal olan bir şeyi konuşuyoruz biz, ara sıra siyasette bir
farzımuhal olur- farzımuhal siz iktidar olursanız -demin okudum bakın, dendi ki
o, siyasetle ilgili, siyasette muhalefetin rolüyle ilgili kitapta- siz iktidar
olsaydınız, mademki bu iktidar öyle, bu iktidar yanlış, siz geldiniz, iktidara
ne ölçüde hazırsınız? Bununla ilgili rakamlarınız
var mı? (CHP ve MHP sıralarından “Var” sesleri.) Bununla ilgili rakamlarınız
yok bak. Bununla ilgili rakamlarınız yok. RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur)
– Var, hepsi hazır. DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Bununla ilgili rakamlarınız olsaydı… Konuyu
başka türlü konuşacaktım, ama yeri gelmişken ifade edeyim, başka bir bölümde, o
da şudur: Hakikaten, sizin bu gelecek tasavvurunuz, varsa bu rakamlarınız, söz
konusu olsaydı toplumda ilgi görürdü değerli milletvekilleri, toplumda ilgi
görürdü. Toplum bunları merak ederdi, konuşurdu. Bakınız, Almanya’da Yeşiller
Partisi bir kongre yaptı, bir ay kadar evvel. Almanya’nın
üçüncü ya da dördüncü partisi. Bir aydan fazla -ana muhalefet partisi de
değil, üçüncü, dördüncü sıradaki bir partinin- kongre gündemi, kongrede aldığı
kararlar, ortaya koyduğu tablo hem Almanya’da tartışıldı hem Avrupa’da hem
Türkiye’de tartışıldı. MUHARREM İNCE (Yalova) –
Yirmi senedir Bakansın, bu memleketi batıranların başında… Siz daha
konuşuyorsunuz ya! DEVLET
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Türkiye’de en anlı şanlı
partilerimiz kongre yapıyor, toplantı yapıyor, bir gün yer almıyor, vatandaş
merak etmiyorsa… MUHARREM
İNCE (Yalova) - Yirmi senedir Bakansın. Hangi parti iktidardaysa oradasın. BAŞKAN –
Sayın İnce, lütfen… DEVLET
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Değerli kardeşlerim, bu
tenkit anlamında değil. MUHARREM
İNCE (Yalova) – Yirmi senedir Bakansın, her dönemin Bakanısın. DEVLET
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Gerçekten, muhalefetin
hukukuna saygı duyan, bunu önemseyen… Bunu da baştan söyledim ki, bu sözlerden
kimse alınmasın diye. Tam tersini söylüyorum, bu ülkede muhalefet yapılacaksa
burada yapılmalı. Muhalefet burada ne söyleyecekse söylemeli. Eğer bir iktidar
değişikliği olacaksa bu çatının altında olmalı, burada olmalı. Bunlara
inanarak, istiyoruz ki siyaset bu manada sağlam zemine otursun. Siyaset
kurumları sağlam zemine otursun ki, Türkiye antidemokratik gelişmelere, belden
aşağıya vurmalara muhatap olmasın. Türkiye, artık, elli sekiz yıllık bir çok partili demokrasi tecrübesinden sonra çözümü bu
çatının dışındaki gelişmelerde aramamalıdır. Bunlara inanarak bunları
söylüyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Toplantı
yapılıyor da, eğer, bir tek gün, bu parti de topluma, gelişmeler karşısında,
dünyadaki ve bölgedeki, içimizdeki gelişmeler karşısında şu türlü bir açılımlar
yaptı, bunlar üzerinde düşünmeye değerdir deniliyorsa, işte o zaman Türkiye
için bir umut ışığı görülmüştür. Bakınız, yapılan toplantılardan sonraki
gazetelere, acaba kaç tane makale çıktı, kaç tane, evet bu değişim iyi oldu, bu
karar doğru oldu, bu açılım doğru oldu tarzında bir yazı çıktı, bir
değerlendirme yapıldı? Bunların hepsi biraz zor da olsa… Başta da söyledim,
istediğinizi söylerseniz, istemediğiniz, hoşunuza gitmese de bazı lafları
dinlemek mecburiyetinde kalırsınız ama ben bunları bir siyasi nezaket
içerisinde söylemeye gayret ediyorum. Türkiye
yakalayacak bu hedefleri çünkü bu hedefleri gerçekçi bulmayan, inandırıcı
bulmayanlar bizim altı yıllık gerçekleştirdiğimiz birçok başarının izahını da
yapamazlar. Yani Türkiye 36 milyar dolardan 129 milyar dolara altı senede
ihracatını çıkarıyorsa niye önümüzdeki dönemde bunu 210 milyar dolara
çıkarmasın? Bunda ne mahzur var, ne engel var? ERGÜN
AYDOĞAN (Balıkesir) – İthalatı da söyle, ithalatı! DEVLET
BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – 24-25 milyon turisti
cezbedebilmiş, buna imkân vermiş, buna imkân sunabilmiş, bütçesinin en önemli
gelir kaynaklarından biri hâline getirmiş de önümüzdeki beş sene içerisinde
niye bunu 36 milyon kişiye çıkarmasın, 38’e çıkarmasın? Niye bugünkünden daha
fazla gelir elde edemesin, buna ne var? Ha, eğer, bu hedefler asgariden,
bunları az buluyorsanız, daha fazlasını söylerseniz vallahi teşekkür ederiz. RAMAZAN
KERİM ÖZKAN (Burdur) – Eliyorsunuz Sayın Bakanım… DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Hep
beraber, hep beraber. Ama
bakın, şunu söyleyelim: Bunları söylüyoruz da tabiatıyla bir ülkeye güven
duyulması meselesi sadece iktidarın çabasıyla olacak bir şey değil. BAŞKAN –
Sayın Bakan, on dakikanız kaldı efendim. DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Şunu milletimizin huzurunda açık
yüreklilikle söylemek istiyorum ki, geceyi gündüze katarak, aklımız neye
eriyorsa, gücümüz neye yetiyorsa bunu milletimizin hayrına kullanmaya,
milletimiz lehine değerlendirmeye gayret ediyoruz. Ama bu tek başına yetmiyor,
bir ülkeye güven duyulması biraz da iktidarın dışındaki kesimlerin ülke için
ortaya koyacağı tabloya veya güven verici değerlendirmelere ihtiyaç var. Eğer siz, her gün, sadece bu Hükûmete muhalefet olmak adına
-sizleri kastederek söylemiyorum, tabiatıyla bu konuşmayı başkaları da
dinliyor, eğer bu kapsam içerisine siz de giriyorsanız siz de bu
değerlendirmenin içinde olacaksınız- “Bu ülke batıyor, bu ülke kötüye gidiyor,
bu ülkede yatırım yapılamaz, bu devlet kötü, bu millet şöyle, öteki böyle.”
dediğiniz takdirde yıkılacak duvarın altına hiçbir akıllı gelip oturmaz. E,
siz, bu ülkeyi yıkılacak, yıkıldı ha bugün ha yarın, ömrüne vade biçen bir
toplum olarak dış dünyaya takdim ettiğimiz takdirde bunun bedelini milletimiz
öder. Bu millet büyük millet. Bugüne kadar en zor dönemlerde bile sağlıklı
kararlarını verdi ve Türkiye’yi bu noktaya getirdi. Önümüzdeki dönemde de
tabiatıyla bunları başaracak, bunları belli bir noktaya getirecektir. Değerli kardeşlerim, değerli
milletvekilleri; tabiatıyla biz Hükûmetiz, sorumluluğumuzun idraki
içerisindeyiz. Bir taraftan ülkemizin sorunlarını çözmeye çalışırken, buna
çözümler üretmeye çalışırken, tabiatıyla bizim sorumluluğumuz Hükûmet olarak,
devlet olarak, millet olarak sadece 70 milyon vatandaşımıza değildir, bölgemize
karşı sorumluluklarımız var. Yüreğimizi yakan gelişmeler var. Bunların başında
bugün Filistin’de yaşanan üzücü olaylar var. Buna hiç kimse temas etmedi. Eğer
katılıyorsanız sizin adınıza da bunları söyleme imkânını bulmuş olurum. 120’den
fazla insan orada hayatını kaybetmiştir. Bunlar doğru gelişmeler değildir, iyi
gelişmeler değildir. Orantısız güç kullanımı hiçbir zaman kabul edilebilecek
bir husus değil. Mümkün olsa da aklıselim bir an evvel avdet etse. Tabiatıyla
bu tip gelişmeler barış sürecini de sıkıntıya sokar, bu sorunun çözümünü daha
da güçleştirir. Biz bunları doğru bulmuyoruz. Doğru bulmadığımızı da hiç
olmazsa birkaç cümleyle burada ifade etmeye çalışıyoruz. Bölgede başkaca sıkıntılar
var. Ama herkesin insafla kabul etmesi gereken bir husus var ki, belki
cumhuriyet tarihimizin -belli dönemleri hariç olabilir, çünkü epey
değişiklikler oldu idarede- komşularıyla ilişkilerinin en çok düzeldiği dönem
de bu dönemdir. Eğer komşularınızla kavgalıysanız bunun ekonominiz dâhil birçok
alanda olumsuz faturaları olur. Biz hükûmete geldiğimiz
günden beri bu sorumluluğun idraki içerisinde olarak bütün komşularımızla en
başta ekonomik ve siyasi ilişkilerimiz olmak üzere, onun ötesinde tarihen,
vicdanen sorumlu olduğumuz, siyaseten sorumluluk duyduğumuz, ilgi duyduğumuz
Türk cumhuriyetleri dâhil, Balkanlar dâhil her alanda önemli bir mesafe
katettiğimizi, sorunların çözümünde aktif bir rol aldığımızı ve bütün dünya
nezdinde de bu bölgedeki sorunların çözümünde Türkiye'nin olumlu katkısı
olmadan kalıcı bir çözümün, sürdürülebilir bir çözümün olmayacağı bütün dünyaca
kabul edilmiş vaziyette. Bakınız, bazı başarılarımız
var, hiç olmazsa bunu söyleseydiniz, bu bile belki bir kısım konuşmaları
söylememem bakımından yeterli olabilirdi. Türkiye kırk yedi yıldan sonra… MUHARREM İNCE (Yalova) – Bir
şeytan taşlamayla tavaftan başka bir şey duymadık! BAŞKAN – Sayın İnce, lütfen…
Lütfen, rica ediyorum… DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - …değerli milletvekilleri, Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyine üye seçilebilmiştir. Ben biliyorum ki Kıbrıs
davası gibi… (CHP sıralarından gürültüler) Başkaları niye yapamadı,
“kırk yedi yıldır” diye söylüyorum, yapılamadı. Bakınız, Kıbrıs davası bizim
en haklı davamızdır, millî davamızdır. İnanıyorum ki buradaki bütün partilerin
bu davaya bakışı millî bir politika çerçevesindedir, buna inanıyoruz. Kıbrıs
davasının bile Birleşmiş Milletlerde oylamasında 6’dan fazla biz oy alamadık;
en fazla oy aldığımız zaman 6 oy. Eğer bugün siz 151 oy alabildiyseniz herhâlde
durduğunuz yerde, Ankara’ya size zarf içerisinde getirip bu neticeyi takdim etmediler.
(AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bakınız, hiç olmazsa
milletimize bu morali verin. Yani bunlar artık Türkiye'nin başarılarıdır,
hepimizin bununla iftihar etmiş olması lazım. Ne var iki cümle bu çabayı
gösterenlere teşekkür etmek... Tabiatıyla, marifet biraz da
iltifata tabi. Ne olur yani, birbirimizden yeri geldiğinde bu türlü
teşekkürleri esirgemesek, tebriklerimizi esirgemesek, başarıları birlikte
paylaşsak, üzüntülerimizi birlikte paylaşsak, emin olun, siyaset bugün
bulunduğu noktadan çok daha ileri bir noktada olur, çok daha güven verici bir
konuma gelebiliriz diye düşünüyorum. Değerli milletvekilleri, biz
konuşmalarımızda hiçbir zaman şunu söylemedik, söylemiyoruz: “Yapılacaklar ne
varsa bunların hepsini yaptık, yapılacak başka bir şey kalmadı.” demiyoruz,
daha yapılacak çok iş var. Bu bölge sorunlu bir bölge, bu coğrafyada yaşamak da
kolay değil. Bu coğrafyada yaşamanın birinci şartı hepimizin bir ve beraber
olmasıdır. ABDULLAH ÖZER (Bursa) –
Türkiye’yi batırmak için daha çok şey var yapacağınız. DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Birbirimize bağırsak da çağırsak da saygıda,
sevgide kusur etmeden bir arada yaşamanın şartlarını oluşturmamız lazım. 2009 yılının bu manada bir
barış ve kardeşlik yılı olmasını diliyorum. Buna hepimizin katkı vermesi lazım.
“Efendim, o onu dedi, bu bunu dedi.” dersek, elli yıl geriye gideriz. Bu çok
partili hayat, 50’den bu tarafa siyasi kavgaların, kişisel kavgaların
sürdürülme tarihidir, geriye dönük elli yıla bakarsanız. Geçende de ifade ettim.
50-60 arası rahmetli Bayar-rahmetli İnönü kavgasıdır. Ondan sonra rahmetli
Ecevit-Sayın Demirel kavgasıdır. Ondan sonra rahmetli Özal-Sayın Demirel ve
başkaca siyasi parti liderlerinin arasındaki kavga. Bakınız, bu memleketin
ihtiyacı olmadığı tek şey kavgadır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Buna
ihtiyacımız yok. Yeteri kadar kavga yaptık. Kavganın daniskasını yaptık. ABDULLAH ÖZER (Bursa) – Her
dediğinize “Peki” mi diyeceğiz? DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİCEK (Devamla) - Kardeşliğimizi sürdürmemiz lazım.
Hiçbirinin, hiçbirimizin etnik kökenine bakmadan, DNA’sını araştırmadan,
kimliğini yok farz etmeden, birleştirici ve kaynaştırıcı bir siyaseti birlikte
inşa ederiz ve etmeliyiz. Bu, milletimize olan borcumuzdur. (AK PARTİ sıralarından
alkışlar) Vicdanımız varsa, aklımız varsa, beynimiz varsa, insafımız varsa bu
millete yapabileceğimiz en büyük iş bu kardeşliği gerçekleştirmektir. BİLGİN PAÇARIZ (Edirne) –
Sayenizde yargıyı dokunulur hâle getirdiniz. Yargıdaki kavgadan bahset. BAŞKAN – Lütfen arkadaşlar… DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİCEK (Devamla) - Bunun aksine davranış başkalarının
değirmenine su taşımak olur. O değirmenden kimseye fayda gelmez. O değirmenden
bizim milletimize geçmişte ekmek çıkmadı, bugün de ekmek çıkmaz. Hepimiz
aklımızı başımıza alalım. ALİ KOÇAL (Zonguldak) – Önce
siz… Önce siz… DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİCEK (Devamla) - Gelin, kolayı zorlaştırmayalım, zoru
kolaylaştıralım. Marifet buradadır, maharet buradadır. Bunun kültürel temelleri,
inanç temelleri, tarihî temelleri bu toprağın üstünde var. Bu milletin
geçmişinde var. Bugün de var, yaşıyor. Olmayan ayrılıkları siyaset adına
kaşımayalım. Milletin dikiş noktalarına, milletin eklem noktalarına jilet
atmayalım. Yapacaksak… BİLGİN PAÇARIZ (Edirne) –
Yargıda yaptığınız gibi mi? DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİCEK (Devamla) - Bu çok farklı bir şey. Yargılayacaksa
savcılarımızın, hâkimlerimizin eline biz vurmuyoruz. Onların
görev, yetki ve sorumlulukları belli. Biz farklı bir şey söylemeye
çalışıyoruz. Yargılamalar da oldu. Yapılıyorsa yapılır, yapılacaksa yapılacak.
O benim bileceğim iş değil. Ama, herkes sorumluluğunun
idraki içerisinde olarak ne yapılması gerekiyorsa yapılabilir. Şunu bilmemiz lazım:
Şiddetten, tehditten, terörden bugüne kadar bir netice elde edilmedi, bundan
sonra da elde edilmez. Bu, ülkemize zaman kaybettirir. Enerjimizi, gücümüzü
birbirimize harcamış oluruz. Gelin, bu enerjimiz ve gücümüzü ülkemizin birliği
için, dirliği için, kalkınması için çaba sarf edelim, bu noktaya koyalım. Sizi temin ederek söylüyorum,
gerçekten inanarak söylüyorum: Bu memleket, öyle çok uzun yıllar değil, bir beş
yıl, on yıl huzur içerisinde, terörden, şiddetten, bombalamalardan,
korkulardan, dehşetlerden uzak bir on yıl geçirse, Türkiye’nin geleceği nokta,
demin söylediklerimden çok daha ileri noktadır. Dünyanın ilk on ülkesi arasında
kesinlikle yerini alacaktır. Bu bir rica değil, bu bizim borcumuz milletimize.
Hükûmet olarak biz bu işin neresinde olmamız gerekiyorsa oluruz, olmalıyız. Demin bir şey söylemem
gerekiyordu: Bu bütçe müzakerelerinde şiir de okunur dedik. Gerçekten, bütçe
müzakerelerimize baktığınızda, geriye dönük, burada çok güzel konuşmalar olmuş,
çok güzel nükteler olmuş. Sayın ana muhalefet partisi Genel Başkanımızın okuduğu bir şiir
var, hoş bir şiir, rahmetli Orhan Veli’nin. Bakınız, Elâzığ’da Hazar Şiir
Günleri yapılıyor her sene. Gönlüm arzu eder ki… Muhalefet serbest vezni
seçmiş, bizim Genel Başkanımız, Başbakanımız daha çok aruz veznini ve hece veznini
okuyor. Gelin, bu millete, bakınız, bu kürsüden… (CHP sıralarından gürültüler) MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) –
O zaman Tevfik Fikret’ten başla: “Yiyin efendiler, yiyin…” DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla)- Bir şey söylüyorum arkadaşım ya, yüreğim
yanarak bir şey söylüyorum. BAŞKAN – Lütfen… Lütfen… Niye
laf atıyorsunuz arkadaşlar? DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla)- Ne olur böyle araya ikide bir girme ya. Ne
olacak? Bir şey söylüyorum bak. Bir teklif… (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
Farz et ki saçma bul bunu, farz et ki absürt bul bunu
ama bir şey söylüyorum: Ne olur, gelin, bakınız, hepimiz bu kürsüden birlik ve
beraberliğe vurgu yapıyoruz, bu vurgunun arkasına kalıcı fotoğraflar koyalım,
kalıcı fotoğraflar. Dikkatinizi çekiyor mu, Türkiye’de geriye dönük olarak;
Allah korusun, bir deprem olur, bir sel felaketi olur, her parti lideri ayrı
gider. Niye beraber gitmeyiz ya? Oradaki idari amirler de gelen parti
liderlerine ve makam sahiplerine brifing vermekten canı
çıkar. RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur)
– Doğru. DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla)- Niye bir felaket olduğunda, Cumhurbaşkanıyla,
Başbakanıyla, bütün parti liderleriyle… MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) –
Bütçeye gel… DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla)- Söylüyorum, bir teklif getiriyorum. Niye… MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) –
Sabahtan beri polemik yapıyorsun. DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla)- Sayın Başkan… BAŞKAN – Bir dakika
arkadaşlar. Şimdi, sevgili arkadaşlarım,
yani bu temenninin… DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Efendim, bir şey söylemeye çalışıyorum. (Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Bir dakika Sayın
Bakanım. Bu temenninin nesine itiraz
ediyorsunuz, onu anlamıyorum. MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) –
Bir saattir polemik yapıyor Sayın Bakan, bütçeyle
ilgili tek laf etmedi. BAŞKAN - Bir temenniyi dile
getiriyor, nesine itiraz ediyorsunuz canım? (AK PARTİ sıralarından alkışlar)
Lütfen… Lütfen… MALİK ECDER ÖZDEMİR (Sivas) –
Bir saattir dinliyoruz, bir saattir! BAŞKAN – Buyurun Sayın Bakan. DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Ben bilmiyorum Sayın Başkan kürsüdeki
hatibin konuşmasının bir yerden onaylanacağını. Belki diktatörlük rejimlerinde
olabilir, bir yerden onay geçer ama ben burada konuşuyorum kendi fikrimi.
Burada yanlış olan ne var? Bir temennide bulunuyorum. ERGÜN AYDOĞAN (Balıkesir) –
Bütçeyi konuş, bütçeyi. DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Mesela bir nevruz gününü -bu defa nevruz
günü zannediyorum cumartesiye geliyor- cumartesi bir yerde, ülkemizin bir
vilayetinde… SIRRI SAKIK (Muş) –
Diyarbakır’da, Diyarbakır’da. DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN
YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - …pazar günü bir başka yerde birlikte yapsak,
birlikte yapsak bunda ne var. Hep beraber yapsak, bakınız, hep beraber yapsak.
(AK PARTİ sıralarından alkışlar) Şimdi, bazı partilerimiz
sadece belli bölgelere gidiyor, konuşmalarında da sadece sekiz on vilayet var.
Mesela bu konuşmalarda Yozgat hiç gündeme gelmiyor, Kırşehir gelmiyor, Kayseri
gelmiyor, Kastamonu gelmiyor, Niğde gelmiyor… Ne olur gelin hep beraber, biz
oraya, siz buraya hep beraber gidebilsek. Gidemediğiniz için bazı yapılan
şeyleri de göremiyorsunuz; yolları göremiyorsunuz, yapılmış hastaneler
gözükmüyor, ulaştırma hizmetleri gözükmüyor, eğitim hizmetleri gözükmüyor,
sağlık hizmetleri gözükmüyor. Belki bu vesileyle sorunları da yerinde tespit
etme imkânı olur. Değerli kardeşlerim, bir şeyi
söyleyerek sözlerimi bitiriyorum. Eğer bu ülkeyi yöneteceksek, birlikte veya
ayrı ayrı her birimiz bu ülkeyi yöneteceksek: 1) Hepimiz Türkiye partisi
olacağız, hepimiz. Öyle bölgesel parti, belli kesimlerin, belli kısımların
partisi olarak bu ülke yönetilemez. 2) Artık Türkiye’nin
meselesini sadece Ankara’da konuşan, Ankara’da söyleyen ve çözümünü buradan
arayan partilerin ülke meselesine getirebileceği çok fazla bir şey yok. Artık
bundan sonra Türkiye’nin meselesini Van’da da konuşacağız, Ankara’da da,
Edirne’de de konuşacağız. Gelin bunu birlikte konuşalım. O zaman siyaset daha
anlamlı olur, bu müzakerelerin pozitif katkısı daha fazla olur ve inanın zaman
zaman bizi dinleyen milletimiz diyecektir ki: Evet, ben rahat uyku
uyuyabilirim, yastığa başımı huzur içerisinde koyabilirim çünkü sorunlara
birlikte bakabilen, birlikte çözüm arayabilen Türkiye’de siyaset var, siyaset
kurumu var, siyasi partiler var. Bu özlemle, bu temenniyle
-anlayışınız için çok teşekkür ediyorum- hepinizi saygıyla selamlıyorum. 2009
bütçesi hepinize hayırlı olsun, hepimize hayırlı olsun. (AK PARTİ sıralarından
alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ediyorum
Sayın Çiçek. Sayın Kılıçdaroğlu… KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul)
– Evet efendim. BAŞKAN - “Sayın Deniz
Baykal’ın bütçe konuşmasından bazı alıntılar Sayın Çiçek yaptı.” diyorsunuz ve
“Genel Başkanımızın ileri sürmüş olduğu görüşten farklı bir görüş kendisine
atfedilmiştir.” diyorsunuz. KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul)
– Evet efendim. BAŞKAN - Nedir o görüş? KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul)
– İzin verirseniz kürsüden açıklayayım. BAŞKAN – Hayır, onu bilirsem
ancak size söz verme imkânına sahibim. KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul)
– Peki efendim. Sayın Çiçek’in yaptığı alıntı
şu efendim: “Sosyal sorumluluk duygusunu ön plana çıkararak, devlete daha
yüksek sorumluluklar yükleyerek yeni bir ekonomi anlayışına ihtiyaç vardır.”
alıntısını yaptıktan sonra bundan kimin ne anladığını merak ettiğini de ifade
etti. Ayrıca, hiçbir çözüm önerilmediğini söyledi. Sayın Genel Başkanımızın bu
çerçevede yaptığı konuşmaya kısa bir açıklama yapmak isterim. (CHP sıralarından
alkışlar) BAŞKAN – Yani burada bir
sataşma yok, bir yanlış… KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul)
– Hayır, sataşma değil. Bakın, şimdi, Sayın Başkan, olay… Ben size gönderdiğim
dilekçede tırnak içinde… BAŞKAN – Sayın Kılıçdaroğlu,
Sayın Çiçek’in söylediği sözün nesini düzelteceksiniz Sayın Baykal’ın
söylemediği? (CHP sıralarından gürültüler) KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul)
– Farklı… Farklı anlamda… OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, niye söz vermiyorsun? BAŞKAN – Müsaade eder misiniz
arkadaşlar… Sayın Grup Başkan Vekili arkadaşımızla konuşuyorum, anlamaya
çalışıyorum niye söz istediğini. Buyurun. KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul)
– Bakın efendim, açıklama hakkında diyor ki: “…ileri sürmüş olduğu görüşten
farklı bir görüş kendisine atfolunan Hükûmet, komisyon, siyasi parti grubu veya
milletvekilleri, açıklama yapabilir ve cevap verebilir.” Sayın Çiçek, yapmış
olduğu bu alıntıyla konuyu çok farklı yorumladı. Dolayısıyla ben de 69’uncu
maddeye göre açıklama hakkı talep ediyorum. BAŞKAN – Buyurun. (CHP
sıralarından alkışlar) Lütfen, üç dakikada
toparlayın. III.-
AÇIKLAMALAR 1.- İstanbul
Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil
Çiçek’in, konuşmasında, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın sözlerini yanlış
yorumladığı iddiasıyla açıklaması KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul)
– Teşekkür ediyorum Sayın Başkan. Ben, bir milletvekilinin
kendisinin de geçmişte Hükûmet olduğu bir dönemin bu kadar acımasızca
eleştirildiğine bu kürsüde ilk kez tanık oluyorum. Sanki o dönemlerde ben
bakanım da Sayın Cemil Çiçek bakan değil. (CHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Sayın Kılıçdaroğlu,
bunun için söz almadınız ki. KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla)
– Peki efendim. Bakın, Sayın Çiçek yaptığı
konuşmada diyor ki: “Muhalefet çözümsüz, dar ve sığ bir siyaset üretmemelidir.”
Sayın Genel Başkanımızın konuşmasında yaptığı “Sosyal sorumluluk duygusunu ön
plana çıkararak, devlete daha yüksek sorumluluklar yükleyerek yeni bir ekonomi
anlayışına ihtiyaç vardır.” Sayın Cemil Çiçek eğer bundan bir şey anlamıyorsa
Meclis kütüphanesine gidebilir, sosyal sorumluluk nedir öğrenebilir, sosyal
devlet nedir öğrenebilir, devletin sosyal sorumluluğu nedir onları öğrenebilir.
(AK PARTİ sıralarından gürültüler) BAŞKAN – Bir dakika
arkadaşlar… Bir dakika arkadaşlar… ATİLA EMEK (Antalya) – Dinle,
dinle. KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla)
– Ayrıca, Sayın Cemil Çiçek, Sayın Hükûmet Sözcüsü, öneri getirmediğimizi de
söylüyor. Sayın Genel Başkanın yaptığı konuşmada 12 tane öneri var. Ben buradan
izninizle bir daha okumak isterim: “Altyapı yatırımları artırılmalıdır.” (AK
PARTİ sıralarından “Aaa” sesleri, gürültüler) AHMET YENİ (Samsun) – Kaç
lira? BAŞKAN – Arkadaşlar, lütfen…
Bir dakika… Rica ediyorum… KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla)
– “Aracılık hizmetlerinin azaltılması için banka ve sigorta muameleleri vergisinde
indirime gidilmelidir. Mevduata garanti artırılmalıdır. –Yetki alındı, hâlâ
kullanılmadı- Tarım kesimini canlandırmak için gübre, zirai ilaçtaki KDV ve
mazotta ÖTV düşürülmelidir. Memur ve emeklinin ücretleri mutlaka
artırılmalıdır.” gibi 12 tane öneri yaptı. (CHP sıralarından alkışlar, AK PARTİ
sıralarından gürültüler) AHMET YENİ (Samsun) –
Öneriler bunlar mı, öneriler? KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla)
– Ben isterdim ki… BAŞKAN – Bir dakika
arkadaşlar… KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla)
– Ben isterdim ki, Hükûmet Sözcüsü buraya gelip “Öneri getirmiyorsunuz.”
diyeceğine -çünkü, Sayın Çiçek anladığım kadarıyla
metnin tümünü okumamış- Sayın Genel Başkanımızın Sayın Başbakana sorduğu 4 ayrı
deve dişi gibi soruya oturup burada adam gibi cevap verseydi. (CHP sıralarından
alkışlar) ATİLA EMEK (Antalya) – Cevap,
cevap! KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla)
– Telekom’un satışında niçin sessizliğini koruyor Hükûmet? ATV-Sabahın
satışında niçin sessizliğini koruyor? 750 milyon dolarlık iki kamu bankasından
bir gruba kredi aktarılmasına niçin sessizliğini koruyor Hükûmet? (AK PARTİ
sıralarından gürültüler) BAŞKAN – Sayın Kılıçdaroğlu,
bunlar için söz almadınız. KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla)
– Evet, Hükûmet bu konularda sessizliğini korumayacak. Bunun hesabını
soracağız. (AK PARTİ sıralarından gürültüler) ALİ KOYUNCU (Bursa) –
Şovmensin sen! Gerçeklerden uzak hep şov yapıyorsun! BAŞKAN – Bir dakika
arkadaşlar… Sayın Kılıçdaroğlu… KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla)
– Ayrıca IMF’ye niçin gidildiğini soruyor. Bu Hükûmet… BAŞKAN – Sayın Kılıçdaroğlu,
bu konuda söz almadınız ki. KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla)
– Tabii… Sayın Başkan… BAŞKAN – Sayın Baykal’ın
sözünün doğrusunun ne olduğunu söyleyecektiniz. KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla)
– Peki. Sayın Başkan, bu bütçe IMF
talimatıyla bu Genel Kurulda son şeklini almıştır. Sayın Cemil Çiçek’in bundan
haberi var mıdır yok mudur acaba? (AK PARTİ sıralarından “Söyledi ya!” sesi)
Son şeklini buradan aldı. Yatırımları kısıyorsunuz burada ve sonra gelip
diyorsunuz ki: “Biz, efendim, IMF’yi akreditasyon kurumu olarak…” (Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Teşekkür ederim
Sayın Kılıçdaroğlu. KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla)
– Peki. (CHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – “Son söz
milletvekilinindir” kuralı gereğince… MEHMET ŞANDIR (Mersin) –
Sayın Başkan… KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın
Başkan… Sayın Başkan… MEHMET ŞANDIR (Mersin) –
Sayın Başkan… BAŞKAN – Pardon… KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın
Başkan, Cemil Çiçek konuşmasında dedi ki… BAŞKAN – Bir dakika… Sayın Şandır… MEHMET ŞANDIR (Mersin) –
Efendim, Sayın Cemil Çiçek benim kullandığım bir cümleyi burada tekrarlayarak
bunun yanlış olduğunu söyledi. Bu bir yanlış anlamaydı, onu düzeltmek
istiyorum. BAŞKAN – Hangisi o Sayın
Şandır? MEHMET ŞANDIR (Mersin) –
Türkiye’de yaşanan bir olay. BAŞKAN – Yani “Burada konuşmayalım.”
dedi onu. MEHMET ŞANDIR (Mersin) –
Yanlış anlama… MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) –
“Konuşulmaması gereken” diye söyledi Sayın Başkan. MEHMET ŞANDIR (Mersin) –
Sayın Başkan, bir yanlış anlama oldu. BAŞKAN – Yok, o iş üzerinde
daha da durmayalım izin verirseniz. MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) –
Meram anlaşıldı. MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Ama
yani son konuşmacı onu tekrarlayarak meseleyi bizim üzerimize yükledi. KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul)
– Hayır. BAŞKAN – Hayır, yüklemedi.
Sayın Çiçek “Bu tür şeyleri burada konuşmamak lazım, Batı’da bunlar hiç
konuşulmuyor.” dedi. MEHMET ŞANDIR (Mersin) –
Konuşulmaması gerekiyorsa Sayın Cemil Çiçek’in konuşmaması gerekiyordu. Ben
kürsüden… BAŞKAN – Buyurun, yerinizden
söyleyin. KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın
Başkan, efendim, Cemil Çiçek… BAŞKAN – Sayın Genç, bir
dakika. 2.- Mersin
Milletvekili Mehmet Şandır’ın, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil
Çiçek’in, konuşmasında, kullandığı bir cümleyi yanlış yorumladığı iddiasıyla
açıklaması MEHMET ŞANDIR (Mersin) –
Sayın Başkanım, teşekkür ederim. Tabii ki Milliyetçi Hareket
Partisi olarak veya bu Meclisin çatısı altında bulunan hiçbir milletvekili,
Türkiye’de yaşanan bir olumsuzluğu, bir çirkinliği tekrarlamaktan zevk almaz.
Asla böyle bir kastımız yok. Ama üzüntümüzü ifade etmek… Hükûmetin bütçesini
görüşüyoruz ve altı yıldır Türkiye’yi tek başına yöneten siyasi iktidarın
sorumluluklarını hatırlatıyoruz. Bu anlamda öyle bir olay, üzüntü duyduğumuz
bir olayı ifade ettik. Yoksa bunu bir suçlama anlamı veya Hükûmeti bu anlamda
bir suçlama anlamı taşımazdı ama konu, Sayın Cemil Çiçek’in söylediği gibi
“tekrarlanması yanlış” dediği hadiseyi bizatihi kendileri tekrarlayarak o
yanlışı tekrar işlemiş oldular. Bunu ifade ediyorum. BAŞKAN – Teşekkür ederim. KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın
Başkanım, şimdi, Hükûmetin adına konuşan kişi dedi ki: “Kamer Genç sabahtan
beri burada yoktu, boy göstermeye gelmiş.” dedi. Bu bir sataşmadır, müsaade
ederseniz… Ayrıca da… BAŞKAN – Ben bir sataşma görmüyorum.
(AK PARTİ sıralarından alkışlar, CHP ve MHP sıralarından “Var” sesleri) KAMER GENÇ (Tunceli) –
Efendim, ama… Sayın Başkan, bir dakika… Bakın, ayrıca da bütçe programında son
sözü ben aldım, yani… BAŞKAN – Hayır. Şimdi size… KAMER GENÇ (Tunceli) – Ama
şimdi Sayın Başkan… BAŞKAN – Bir dakika… Bir
dakika… KAMER GENÇ (Tunceli) – …niye
benim konuşmamdan hep başkan vekilleri veya siz rahatsız oluyorsunuz? Yani
“Kamer Genç sabahtan beri burada yoktu, boy göstermeye geldi.” diyor. BAŞKAN – Hayır, hayır… Sayın Genç, bir dakika dinler
misiniz beni. Size iki sebeple söz veremem: 1) Danışma Kurulunun Genel
Kuruldan geçen kararı gereğince, bir üyenin sadece bütçenin tümü üzerinde veya
sonundaki görüşmelerde ya da bir turda söz kaydı yaptırması… KAMER GENÇ (Tunceli) – Tamam,
onu biliyorum. BAŞKAN – Onu madem… KAMER GENÇ (Tunceli) – Ama
ben son sözü istedim efendim. BAŞKAN – Siz konuştunuz… KAMER GENÇ (Tunceli) – Bakın,
benim orada imzam son sözde var. BAŞKAN – Son sözü bu
birleşimin başında söz alan bütün milletvekili arkadaşlarıma okudum. KAMER GENÇ (Tunceli) –
Efendim, ben o zaman burada değildim, İstanbul’da bir televizyon
programındaydım. BAŞKAN – Ama sizden evvel söz alan arkadaşlar var. KAMER GENÇ (Tunceli) –
Efendim, ama şimdi… Sayın Başkan, bakın… BAŞKAN – Bunlardan biri de
Sayın Agâh Kafkas, Çorum Milletvekili. Buyurun efendim. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar) KAMER GENÇ (Tunceli) –
Efendim, bakın, bana sataşıldı efendim. Sayın Başkan, bu Mecliste… BAŞKAN – Lütfen yerinize
oturun! KAMER GENÇ (Tunceli) –
Efendim, bana dedi ki: “Sabahtan beri burada yoktu.” BAŞKAN – Rica ediyorum Sayın
Genç, rica ediyorum… KAMER GENÇ (Tunceli) – Ama
böyle olmaz ki Sayın Başkan. Yani hiç olmazsa siz AKP’li gibi hareket etmeyin!
Böyle şey olmaz canım! Hayır, böyle keyfî söz verilmez Sayın Başkan! BAŞKAN – Yok efendim, keyfî
olur mu, böyle bir şey olabilir mi? KAMER GENÇ (Tunceli) – Biraz
sonra tutumunuz hakkında söz isteyeceğim efendim. BAŞKAN – Buyurun Sayın
Kafkas. Süreniz on dakika. II.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam) A) Kanun Tasarı ve
Teklifleri (Devam) 1.- 2009 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu
Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/656) (S. Sayısı: 312) (Devam) 2.- 2007 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap
Kanunu Tasarısı ile Merkezi Yönetim Bütçesi Kapsamındaki İdare ve Kurumların
2007 Bütçe Yılı Kesin Hesap Tasarısına Ait Genel Uygunluk Bildirimi ve Eki Raporlarının Sunulduğuna
Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve
Bütçe Komisyonu Raporu (1/622,
3/521) (S. Sayısı: 313) (Devam) AGÂH
KAFKAS (Çorum) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2009 Mali Yılı Bütçe
Kanunu Tasarısı’na ilişkin oyumun rengini belirtmek üzere söz almış
bulunuyorum. Yüce heyetinizi ve aziz milletimi saygıyla, hürmetle selamlıyorum.
Yola
çıktığımız anda ve iktidara yürürken Türkiye’ye inandık, Türkiye'nin
potansiyellerine inandık, Türkiye'nin dinamiklerine, iş gücüne, girişimci
ruhuna içtenlikle inandık. Bu doğrultuda istikrar ve güven ortamını tesis
ederek Türkiye'nin atılım yapmasını sağladık. Umutlarımızı milletimizin
umutlarıyla, hayallerimizi milletimizin hayalleriyle, hedeflerimizi
milletimizin hedefleriyle, sevdamızı milletimizin sevdasıyla örtüştürdük.
Adalet üzerine kalkınmayı gerçekleştirdik. Bir olduk, biz olduk, beraber olduk,
can olduk, canları kucakladık. Türkiye'nin sorunlarının çözümlenebileceğini,
çözümün mümkün olduğunu ispat ettik. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Her
şeyden öte, şimdi karşımızda dimdik duran, inanan, hayallerini artık
gerçekleştiren, arzularına kavuşan, hedeflerine ulaşan, istikbal vadeden, umut
veren bir Türkiye var. Bugün,
Avrupa Birliğiyle katılım müzakerelerini sürdüren, dünyanın en büyük 17’nci
ekonomisi hâline gelen, uluslararası dev projeleri başlatıp sonuçlandıran,
gayrisafi yurt içi hasılasını 657 milyar dolara çıkaran;
kişi başına millî geliri 9 bin doları aşan, dünyadaki yeri, konumu, itibarı
değişen, bölgesinde ve dünyada söz sahibi olan bir Türkiye var. Böyle bir
Türkiye’de böylesine bir bütçeye oyumun rengi ne olacak, niye oy vereceğim? Eğitimde, bir önceki yapılan bütçede, devraldığımız bütçede 7,5
milyarken 27,5 milyar YTL’ye çıkaran, bugüne kadar Türkiye genelinde 360 bin
okul varken buna altı yılda 130 bin derslik ilave eden, sadece kırk ilde 76
üniversitesi varken bugün seksen bir ilde 130 üniversiteye kavuşan bir Türkiye
olduğu için oyumu “Evet.” vereceğim. (AK
PARTİ sıralarından alkışlar) Sağlık hizmetlerini sağlıklı hâle getirdiği için
bu Hükûmetin bütçesine “Evet.” diyeceğim. Bugüne kadar imkânı olanların, zengin
olanların sağlıktan olabildiğine yararlandığı, hastane kapılarından çevrilen
insanların olduğu, emekçilerin sadece SSK hastanelerinin bodrumundaki
eczanelere hapsedildiği bir Türkiye’den Türkiye’yi kurtararak sağlığı kaliteli
ve erişilebilir ve herkese eşit hâle getirdiği için bu Hükûmetin bütçesine
“Evet.” oyu vereceğim. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bize
kadar Türkiye’de sadece 10.100 banyolu, tuvaletli oda varken bunun üzerine
14.400 adet daha banyolu, tuvaletli çağdaş odayı yaptığı ve 24.500’e çıkarttığı
için bu Hükûmete “Evet.” oyu vereceğim. MUHARREM
İNCE (Yalova) – Sanki hayır oyu verme şansın var mı? AGÂH KAFKAS (Devamla) - Bakınız, yıllarca siyaset adına herkesin vaatte
bulunup gerçekleştiremediği önümüzdeki elli yıllık perspektifte sosyal güvenlik
reformunu gerçekleştirdiği için ve sosyal güvenlik reformuyla, genel sağlık
sigortasıyla doğan her Türk vatandaşını babasının sosyal statüsüne, gelirine
bakılmaksızın devletin güvencesine aldığı için, sosyal devleti yeniden inşa
ettiği için bu Hükûmetin bütçesine “Evet.” oyu vereceğim. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar) İlaca
erişemeyen insanımızı hem yüzde 100 ilaca eriştirip hem de bunu sadece yüzde 16
maliyetle yaptığı için bu bütçeye “Evet.” oyu vereceğim. 500 bin
toplu konut hedefine emin adımlarla yürürken 230 bin sağlıklı evi hem de yoksullara
teslim ettiği için bu Hükûmetin bütçesine “Evet” oyu vereceğim. ERGÜN
AYDOĞAN (Balıkesir) – Göçüyor, göçüyor! AGÂH
KAFKAS (Devamla) – Ulaşılmaz denilen, erişilmez denilen yerleri kolay ettiği
için, bizden önceki bütün iktidarların yaptığı Marmaray’ı
gerçekleştirdiği, kıtaları birleştirdiği
için, sadece elitlerin bindiği, zenginlerin bildiği, uçak dediğiniz şey sadece
zenginlerin bindiği bir işti, şimdi bunu halkın emrine sunduğu için… MUHARREM
İNCE (Yalova) – Herkesin uçağı var artık! AGÂH KAFKAS (Devamla) - …9 milyon yolcuyu 45
milyona çıkardığı için bu Hükûmetin bütçesine “Evet.” oyu vereceğim. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar) Tarımsal destekleri –burada çok dinledik- 3
kat artırdığı için bu Hükûmetin bütçesine çiftçilerin adına oy vereceğim. (AK
PARTİ sıralarından alkışlar, CHP ve MHP sıralarından “Oo!” sesleri) MUHARREM
İNCE (Yalova) – Dikkat et, Allah çarpar! AGÂH
KAFKAS (Devamla) - Doğal gaz… Biz
geldiğimiz gün Türkiye’de doğal gaz boru hattının kilometre boyutu 4.500’dü. 11
bin kilometre ilave doğal gaz boru hattı döşeyip 9 tane ili 63 ile çıkarıp
insanımızı rahat bir yaşama kavuşturduğu için… BİLGİN
PAÇARIZ (Edirne) – Doğru, Rusya’ya bağımlı hâle getirdiniz! AGÂH
KAFKAS (Devamla) - …kuşları
özgürleştirdiği için, bir odaya hapsolmaktan insanları kurtardığı için bu
Hükûmetin bütçesine “Evet.” oyu vereceğim. Esnafımızın, sanatkârımızın kredi
faizlerini yüzde 49’dan 14’e indirdiği için, kredi miktarını 153 milyon YTL’den
3,1 milyar YTL’ye çıkardığı için bu Hükûmetin bütçesine “Evet.” oyu vereceğim. MUHARREM
İNCE (Yalova) – Bankaları sattığınız için! AGÂH
KAFKAS (Devamla) - Cumhuriyet tarihimizin en önemli projelerinden birini
KÖYDES’i gerçekleştirip ulaşılmaz köy bırakmadığı için, gidilmedik mezra
bırakmadığı için bu Hükûmetin bütçesine “Evet.” oyu verme zorunluluğunu
hissediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) RAMAZAN
KERİM ÖZKAN (Burdur) – Doğru, köy yolları kapalı şimdi! BAŞKAN
- İki dakikanız var Sayın Kafkas. AGÂH KAFKAS (Devamla) - Bugüne kadar Türkiye’de herkesin “Yapılamaz.”
dediği, zorla milletten toplanan paraların aslının olmadığı ve “Kaynak bulunamaz,
onun için de ödenemez.” dediği 13,5 katrilyonluk zorunlu tasarrufu, insan
haklarına aykırı olan bu zorunlu tasarrufu insanımıza ödediği için, (AK PARTİ
sıralarından alkışlar) yine KEY ödemelerinde, kaydını bulamadığımız KEY
ödemelerinde 4 katrilyon lira da onu ödediği için, yine İmar Bankası
yolsuzluğuyla insanlarımızın dolandırıldığı yerde sosyal devlet sorumluluğuyla
bütün bu devletimizin borçlarını ödediği için ve bölgenin istikrar abidesi
olduğu için, bölgede barışın tesisi için rolünün beklendiği ve o rolü de
başarıyla gerçekleştirdiği için bu Hükûmetin bütçesine “Evet.” oyu vereceğim. Bu
milletin umutlarını yeşerttiği için, bu milletin yarınlarını aydınlattığı için
ve bu milleti üçüncü bin yıla, çağdaş dünyadaki layık olduğu yere emin
adımlarla yaklaştırdığı için bu bütçeye “Evet.” oyu vereceğim. Değerli
dostlar, “Durmak yok, yola devam.” diyoruz, hizmet gitmeyen köylere hatta
mezralara hizmet götürmeye devam diyoruz, ilçelerimizi, illerimizi
güzelleştirmeye devam diyoruz . Bu
duygularla 2009’un hayırlar getirmesini, yeni yılın iktidarıyla, muhalefetiyle
ülkemize barış ve kardeşlik getirmesini temenni ediyor, yüce heyetinizi
saygıyla, hürmetle selamlıyorum. [AK PARTİ sıralarından alkışlar, CHP ve MHP
sıralarından alkışlar(!)] BAŞKAN –
Teşekkür ediyorum Sayın Kafkas. KAMER
GENÇ (Tunceli) – Sayın Başkan… BAŞKAN –
Sayın milletvekilleri… KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın
Başkan… BAŞKAN – 2009 yılı Merkezi
Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2007 yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu
Tasarısı üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır. KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın
Başkan, bir dinler misiniz beni efendim. Sayın Başkan, burada bir milletvekili
konuşuyor. BAŞKAN – Şimdi… Lütfen oturun yerinize. KAMER GENÇ (Tunceli) – Sayın
Başkanım, bir şey konuşuyorum. BAŞKAN – Lütfen yerinize
oturun. KAMER GENÇ (Tunceli) – Ben
69’uncu maddeye göre sataşmadan söz istiyorum ve ısrar ediyorum. BAŞKAN – Siz istediğiniz
zaman… KAMER GENÇ (Tunceli) – Israr
ediyorum. BAŞKAN – Israr ediyor
musunuz, peki. KAMER GENÇ (Tunceli) –
69’uncu maddede… BAŞKAN – Sayın Genç… KAMER GENÇ (Tunceli) –
…sataşılan kişi şey edilirse… Bakın, demin oya sunacaktınız. Ayrıca tutumunuz
hakkında söz istiyorum. Böyle kötü Meclis yönetilmez. Batmış bir iktidarı
burada saatlerce müdafaa ettiriyorsunuz. BAŞKAN – Sayın Genç… Bir
dakika… MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) –
Bir dakika, Başkan açıklasın! KAMER GENÇ (Tunceli) –
Açıklasın canım, sana ne! Başkanın şeyinden sen mi sorumlusun! BAŞKAN – Sayın Genç
sataşmadan söz istiyor. Ben bir sataşma görmüyorum ama ısrar ediyor. Sayın Genç’e söz verilip
verilmemesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Söz
verilmesi kabul edilmemiştir. Buyurun. KAMER GENÇ (Tunceli) – Zaten
etmeyecekleri belli. Böyle Meclis yönetilir mi
Sayın Başkan! [AK PARTİ sıralarından alkışlar (!)] BAŞKAN – Şimdi, 2009 Yılı
Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2007 Mali Yılı Kesin Hesap Kanunu
Tasarısı’nın oylamalarını yapacağız. Tasarılar açık oylamaya
tabidir. Açık oylamanın şekli hakkında
Genel Kurulun kararını alacağım. Her iki kanun tasarısının
açık oylamasının elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza sunuyorum:
Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir. 2009 Yılı Merkezi Yönetim
Bütçe Kanunu Tasarısı’nın açık oylamasına başlıyoruz. Oylama için üç dakika süre
vereceğim. Bu süre içerisinde sisteme giremeyen üyelerin teknik personelden
yardım istemelerini, bu yardıma rağmen de sisteme giremeyen üyelerin oy
pusulalarını oylama için öngörülen üç dakikalık süre içerisinde Başkanlığa
ulaştırmalarını rica ediyorum. Ayrıca, vekâleten oy
kullanacak sayın bakanlar var ise hangi bakana vekâleten oy kullandığını,
oyunun rengini ve kendisinin ad ve soyadı ile imzasını da taşıyan oy
pusulasını, yine oylama için öngörülen üç dakikalık süre içerisinde Başkanlığa
ulaştırmalarını rica ediyorum. Oylama işlemini başlatıyorum. (Elektronik cihazla oylama
yapıldı) BAŞKAN – Oylama işlemi
bitmiştir. Değerli arkadaşlarım, oylama
sonucunu açıklıyorum: Kullanılan oy sayısı : 441 Kabul : 324 Ret : 117 (x) Böylelikle, 2009 Yılı Merkezi
Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı Genel Kurulumuz tarafından kabul edilmiştir. (AK
PARTİ sıralarından alkışlar) 2007 Yılı Merkezi Yönetim
Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın açık oylamasına başlıyoruz. Oylama için üç dakika süre
vereceğim. Bu süre içerisinde sisteme giremeyen üyelerin teknik personelden
yardım istemelerini, bu yardıma rağmen de sisteme giremeyen üyelerin oy
pusulalarını oylama için öngörülen üç dakikalık süre içerisinde Başkanlığa
ulaştırmalarını rica ediyorum. Ayrıca, vekâleten oy
kullanacak sayın bakanlar var ise hangi bakana vekâleten oy kullandığını,
oyunun rengini ve kendisinin ad ve soyadı ile imzasını da taşıyan oy
pusulasını, yine oylama için öngörülen üç dakikalık süre içerisinde Başkanlığa
ulaştırmalarını rica ediyorum. Oylama işlemini başlatıyorum. (Elektronik cihazla oylama
yapıldı) BAŞKAN – Oylama işlemi sona
ermiştir. Değerli arkadaşlarım, oylama
sonucunu açıklıyorum: Kullanılan oy sayısı : 444 Kabul : 329 Ret : 114 Çekimser : 1(x) Böylelikle 2007 Yılı Merkezi
Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı Meclisimiz tarafından kabul edilmiştir. Sayın milletvekilleri, bütçe
ve kesin hesap kanunu tasarıları Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul
edilmiş ve kanunlaşmıştır. Milletimiz ve memleketimiz için hayırlı olmasını
diliyorum. Bütün milletvekili arkadaşlarımın yeni yılını kutluyor, sağlık,
esenlik ve başarı dolu bir 2009 diliyorum. Teşekkür konuşması yapmak
üzere Sayın Başbakan söz istemişlerdir. Buyurun efendim. (AK PARTİ
sıralarından ayakta alkışlar) BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN
(İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle 2009 yılı merkezî
bütçenin gerçekten gerek komisyonlarda gerekse Genel Kuruldaki geceli gündüzlü
yoğun çalışmalardan sonra, yorucu çalışmalardan sonra bugün başarıyla
tamamlanarak noktalanmış olması ve gösterdiğiniz bu kabul sebebiyle şahsım,
Hükûmetim adına sizlere özellikle teşekkür ediyorum. Şüphesiz ki önümüzde uzun,
zorluklu bir yol var ve bu bütçeler, bizim aynı zamanda heyecanımızı artıran ve
geleceğe yönelik atacağımız adımlarda da bize yol gösterici olacak. Şu anda
mevcut bütçemizle 2009 noktasında gerek yatırımlarda gerekse diğer atacağımız
adımlarda yatırıma, üretime, istihdama yönelik kararlılığımız devam edecektir.
Türkiye, her geçen gün bir önceki güne göre daha ileri olacaktır, bundan
kimsenin şüphesi olmasın, bugüne kadar olduğu gibi. Görevi devraldığımız günden
bugüne nasıl daha ileri olduysa bundan sonra da daha ileri olacaktır. Yeter ki
dayanışmamız artsın, yeter ki dayanışma içerisinde hep birlikte bu yükü
kucaklayalım, kaldıralım. Ben bu vesileyle, tekrar,
gösterdiğiniz bu nezakete, bu anlayışa şahsım, Hükûmetim, milletim adına çok
çok teşekkür ediyorum ve 2009 yılına girerken yeni yılın, ülkemiz için,
milletimiz için, insanlık için barışa, sevgiye, kardeşliğe vesile olmasını da
ayrıca temenni ediyorum. Teşekkür ediyorum. (AK PARTİ
sıralarından ayakta alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ediyorum
Sayın Başbakan. Sayın milletvekilleri, sözlü
soru önergeleri ile diğer denetim konularını sırasıyla görüşmek üzere, alınan
karar gereğince 6 Ocak 2009 Salı günü saat 15.00’te toplanmak üzere birleşimi
kapatıyorum. Kapanma Saati : 17.37 |
|