|
DÖNEM: 23 YASAMA
YILI: 3 TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ TUTANAK DERGİSİ CİLT : 29 3’üncü Birleşim 8 Ekim 2008 Çarşamba İ Ç İ N D E K İ L E R I. - GEÇEN TUTANAK ÖZETİ II. - GELEN
KÂĞITLAR III. - GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR A) MİLLETVEKİLLERİNİN GÜNDEM DIŞI KONUŞMALARI 1.- Ardahan
Milletvekili Ensar Öğüt’ün, Ardahan ve Doğu
Anadolu’daki eğitim sorunlarına ilişkin gündem dışı konuşması 2.- Antalya Milletvekili
Mevlüt Çavuşoğlu’nun,
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin 29 Eylül-3 Ekim 2008 tarihleri arasında Strazburg’da gerçekleşen Genel Kurul toplantısına ilişkin
gündem dışı konuşması 3.- Malatya
Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu’nun,
Türk Hava Yollarında yaşanan sorunlara ilişkin gündem dışı konuşması IV.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI A) Tezkereler 1.- 1/8/2008 tarihli ve 5803 sayılı Elektronik Haberleşme
Kanunu’nun bir daha görüşülmek üzere geri gönderildiğine ilişkin
Cumhurbaşkanlığı tezkeresi (3/548) 2.- TBMM Sağlık,
Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanı Cevdet Erdöl’ün,
Dünya Sağlık Örgütü tarafından Hırvatistan’ın başkenti Zagreb’de düzenlenecek
olan “Şehirlerdeki Sürdürülebilir Kalkınma ve Sağlık ile Sağlıklı Şehirler
Hareketinin Yirmi Yılı Kapsayan Tüm Yerel Politikalarında Sağlık” konulu
konferansa ismen davet edildiğine ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/549) 3.- Slovakya
Ulusal Meclisi Dış İlişkiler Komitesince, Türkiye Büyük Millet Meclisi
Dışişleri Komisyonu, AB Uyum Komisyonu ve Türkiye-Slovakya Parlamentolararası
Dostluk Grubu üyelerinden oluşan ortak bir heyetin Slovakya’ya davet edildiğine
ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/550) 4.- Ulaştırma
Bakanı Binali Yıldırım’ın, Fransız Guyanası’na yaptığı resmî ziyarete refakat eden heyete
iştirak eden milletvekillerine ilişkin Başbakanlık tezkeresi (3/551) 5.- Devlet Bakanı
Kürşad Tüzmen’in, İspanya’ya yaptığı resmî ziyarete
refakat eden heyete iştirak eden milletvekillerine ilişkin Başbakanlık
tezkeresi (3/552) 6.- Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yaptığı resmî ziyarete
refakat eden heyete iştirak eden milletvekillerine ilişkin Başbakanlık
tezkeresi (3/553) 7.- Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın “Barselona
Süreci: Akdeniz İçin Birlik Zirve Toplantısı”na katılmak üzere, Fransa’ya
yaptığı resmî ziyarete refakat eden heyete iştirak eden milletvekillerine
ilişkin Başbakanlık tezkeresi (3/554) 8.- Türk Silahlı
Kuvvetlerinin, Irak’ın Kuzeyinden Ülkemize Yönelik Terör Tehdidinin ve
Saldırılarının Bertaraf Edilmesi Amacıyla, Sınır Ötesi Harekât ve Müdahalede
Bulunmak Üzere, Irak’ın PKK Teröristlerinin Yuvalandıkları Kuzey Bölgesi ile
Mücavir Alanlara Gönderilmesi ve Görevlendirilmesi için Türkiye Büyük Millet
Meclisinin 17/10/2007 Tarih ve 903 Sayılı Kararıyla Hükûmete Verilen Bir Yıllık İzin Süresinin Anayasa’nın
92’nci Maddesi Uyarınca 17/10/2008 Tarihinden İtibaren Bir Yıl Süreyle
Uzatılmasına Dair Başbakanlık Tezkeresi (3/547) B) Meclis Araştırması Önergeleri 1.- Kastamonu
Milletvekili Mehmet Serdaroğlu ve 20 milletvekilinin,
4/C mağduru vatandaşlarımızın sorununun tespiti ve çözüm yollarının
belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/266) 2.- Şırnak
Milletvekili Hasip Kaplan ve 20 milletvekilinin,
Olimpiyat Oyunları’nda Türk sporcularının başarısız olmasının nedenlerinin
araştırılması ve gerekli politikaların üretilmesi amacıyla Meclis araştırması
açılmasına ilişkin önergesi (10/267) V.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR 1.- Şırnak
Milletvekili Hasip Kaplan’ın, bazı konuşmacıların
partisine sataşması nedeniyle konuşması VI.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN
DİĞER İŞLER A) Komisyonlardan Gelen Diğer
İşler 1.- Kırklareli Milletvekili Tansel Barış ve 29 Milletvekilinin,
Antalya Milletvekili Tayfur Süner ve 21
Milletvekilinin, Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt ve
21 Milletvekilinin, Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 22 Milletvekilinin,
Konya Milletvekili Özkan Öksüz ve 21 Milletvekilinin, Uşak Milletvekili Nuri
Uslu ve 21 Milletvekilinin, Kırklareli Milletvekili Ahmet Gökhan Sarıçam ve 20
Milletvekilinin, İzmir Milletvekili Oktay Vural ve 19 Milletvekilinin, Bursa
Milletvekili Kemal Demirel ve 33 Milletvekilinin, İzmir Milletvekili Ahmet
Ersin ve 32 Milletvekilinin, Bursa Milletvekili Kemal Demirel ve 27
Milletvekilinin, Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk
ve 24 Milletvekilinin, Küresel Isınmanın Etkileri ve Su Kaynaklarının
Sürdürülebilir Yönetimi Konusunda Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin
Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/1, 4, 5, 7, 9, 10, 11,
13, 14, 15, 16, 17) (S. Sayısı: 138) B) Kanun Tasarı ve Teklifleri 1.- Hatay
Milletvekili Mustafa Öztürk ve 11 Milletvekilinin;
2009 Yılında İstanbul Şehrinde Yapılacak Beşinci Dünya Su Forumunun
Organizasyonu ile Katma Değer Vergisi Kanununa Bir Geçici Madde Eklenmesine
Dair Kanun Teklifi ve Çevre ile Plan ve Bütçe Komisyonları Raporları (2/182)
(S.Sayısı: 214) VII.- OYLAMALAR 1.- Türk Silahlı
Kuvvetlerinin, Irak’ın Kuzeyinden Ülkemize Yönelik Terör Tehdidinin ve
Saldırılarının Bertaraf Edilmesi Amacıyla, Sınır Ötesi Harekat ve Müdahalede
Bulunmak Üzere, Irak’ın PKK Teröristlerinin Yuvalandıkları Kuzey Bölgesi ile
Mücavir Alanlara Gönderilmesi ve Görevlendirilmesi için Türkiye Büyük Millet
Meclisinin 17/10/2007 Tarih ve 903 Sayılı Kararıyla
Hükümete Verilen Bir Yıllık İzin Süresinin Anayasa’nın 92’nci Maddesi Uyarınca
17/10/2008 Tarihinden İtibaren Bir Yıl Süreyle Uzatılmasına Dair Başbakanlık
Tezkeresi’nin oylaması VIII.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI 1.- Tunceli
Milletvekili Şerafettin Halis’in, idam edilen bazı kişilerin mezarlarına
ilişkin Başbakandan sorusu ve Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in cevabı (7/3832) 2.- Isparta
Milletvekili Süleyman Nevzat Korkmaz’ın, icra
dairelerinin iş yüküne ilişkin sorusu ve Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in
cevabı (7/4091) 3.- İzmir
Milletvekili Ahmet Ersin’in, yabancı bir firmanın rüşvet dağıttığı iddialarına
ilişkin Başbakandan sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Mehmet Hilmi Güler’in cevabı (7/4096) 4.- Adana
Milletvekili Nevingaye Erbatur’un,
toplumsal cinsiyete dayalı bütçeleme çalışmalarına ilişkin sorusu ve Sağlık Bakanı
Recep Akdağ’ın cevabı (7/4200) 5.- Tokat
Milletvekili Reşat Doğru’nun, Tuzla Bölgesindeki ruhsatsız tersanelere ilişkin Başbakandan sorusu ve
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/4277) 6.- Yalova
Milletvekili Muharrem İnce’nin, TRT Genel Müdürünün yönetim kurulu üyeliklerine
ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın cevabı (7/4457) 7.- İstanbul
Milletvekili Süleyman Yağız’ın, Ergenekon soruşturmasındaki bazı tutukluların
sağlık sorunlarına ilişkin Başbakandan sorusu ve Adalet Bakanı Mehmet Ali
Şahin’in cevabı (7/4535) 8.- Antalya
Milletvekili Hüsnü Çöllü’nün, petrol rezervlerine
ilişkin Başbakandan sorusu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Mehmet Hilmi Güler’in cevabı (7/4540) 9.- Hakkâri
Milletvekili Hamit Geylani’nin, Hakkâri’deki kanser
vakalarına ve sağlık altyapısına ilişkin sorusu ve Sağlık Bakanı
Recep Akdağ’ın cevabı (7/4574) 10.- Balıkesir
Milletvekili Hüseyin Pazarcı’nın, Kepsut
ilçesindeki cezaevi inşaatına ilişkin sorusu ve Adalet Bakanı Mehmet Ali
Şahin’in cevabı (7/4623) 11.- Mersin
Milletvekili Behiç Çelik’in, Kırsal Kalkınma Fonu kredilerinin kullanımıyla
ilgili bazı iddialara ilişkin Başbakandan sorusu ve Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker’in
cevabı (7/4636) 12.- Antalya
Milletvekili Hüsnü Çöllü’nün, bir derenin kurumasına
ve madenciliğin çevreye etkilerine ilişkin sorusu ve Çevre ve Orman Bakanı Veysel
Eroğlu’nun cevabı (7/4642) 13.- Çorum
Milletvekili Derviş Günday’ın, ticari araçların
zorunlu sigorta primlerindeki artışa ve İstanbul’daki korsan taksilere ilişkin
sorusu ve Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’in cevabı (7/4664) 14.- Adana
Milletvekili Hulusi Güvel’in, orman yangınları ile mücadeleye
ilişkin sorusu ve Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun
cevabı (7/4715) 15.- Aydın
Milletvekili Özlem Çerçioğlu’nun, spor kulüplerinin
desteklenmesine, - Adana
Milletvekili Hulusi Güvel’in, gençlik ve spor
tesislerine, İlişkin soruları ve Devlet Bakanı
Murat Başesgioğlu’nun cevabı (7/4717), (7/4718) 16.- Diyarbakır
Milletvekili Selahattin Demirtaş’ın, iki çocuğun
buldukları el bombasının patlamasıyla hayatlarını kaybetmesine ilişkin sorusu
ve İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın cevabı (7/4723) 17.- Kars
Milletvekili Gürcan Dağdaş’ın, Ani Harabelerine tesis
yapımına ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın
cevabı (7/4731) 18.- Kırklareli
Milletvekili Turgut Dibek’in, Kırklareli’deki dolu
zararına, - Aydın
Milletvekili Özlem Çerçioğlu’nun, TMO’nun buğday
alımına ve kuraklık mağduriyetine, - Adana
Milletvekili Yılmaz Tankut’un, kaçak tarım
ilaçlarına, Zirai ilaçların barkodlu takibine, İlişkin soruları
ve Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker’in cevabı (7/4736), (7/4737), (7/4738), (7/4739) 19.- Yalova
Milletvekili Muharrem İnce’nin, fiziki mekanların ve
teknolojik altyapının iyileştirilmesi ile personelin bazı özlük haklarına
ilişkin sorusu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili Nevzat Pakdil’in cevabı (7/4747) I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ TBMM Genel Kurulu
saat 15.00’te açılarak beş oturum yaptı. Oturum Başkanı
TBMM Başkan Vekili Şükran Güldal Mumcu, 23’üncü Dönem
Üçüncü Yasama Yılı çalışmalarına başlarken, dünyayı etkileyen ekonomik krize ve
ülkemizde cereyan eden terör olaylarına ilişkin bir açıklamada bulundu. İstanbul
Milletvekili Esfender Korkmaz’ın,
küresel krize karşı alınacak tedbirlere ilişkin gündem dışı konuşmasına Devlet
Bakanı Mehmet Şimşek cevap verdi. Mersin
Milletvekili Mehmet Şandır, TBMM’nin yeni yasama yılına başlamasına ve son
günlerde ülkemizde cereyan eden terör olaylarına, Denizli
Milletvekili Hasan Erçelebi, terör ve sınır
güvenliğine, İlişkin gündem
dışı birer konuşma yaptılar. 1/10/2008 tarihinde
dağıtılan 284 ve 138 sıra sayılı Meclis Araştırması Komisyonu Raporlarının gündemin
“Özel Gündemde Yer Alacak İşler” kısmında yer almasına ve görüşmelerinin Genel
Kurulun 7/10/2008 Salı günkü birleşiminde yapılmasına; Gündemin “Kanun Tasarı
ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmında yer alan 214, 221
ve 222 sıra sayılı kanun teklifi ve tasarılarının bu kısmın 1, 2 ve 3’üncü
sıralarına alınmasına ve diğer kanun tasarı ve tekliflerinin sırasının buna
göre teselsül ettirilmesine; Genel Kurulun 8/10/2008 Çarşamba günkü
birleşimlerinde sözlü sorular ve diğer denetim konularının görüşülmeyerek
gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler”
kısmında yer alan işlerin görüşülmesine; Genel Kurulun 7/10/2008 Salı günkü
birleşiminde 138 sıra sayılı Meclis araştırma komisyonu raporunun
görüşmelerinin bitimine kadar, 8/10/2008 Çarşamba ve 9/10/2008 Perşembe
günlerindeki birleşimlerinde ise saat 20.00’ye kadar çalışmalarını sürdürmesine
ilişkin, AK PARTİ Grubu önerisi, yapılan görüşmelerden sonra kabul edildi. Karaman
Milletvekili Mevlüt Akgün ve 20 Milletvekili, Samsun
Milletvekili Suat Kılıç ve 25 Milletvekili, Kütahya Milletvekili Alim Işık ve 38 Milletvekili, Samsun Milletvekili Suat Kılıç
ve 25 Milletvekili ile Cumhuriyet Halk Partisi Adına Grup Başkanvekilleri
Ankara Milletvekili Hakkı Suha Okay,
İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu ve İzmir
Milletvekili Kemal Anadol’un; Türkçedeki Bozulma ve
Yabancılaşmanın Araştırılması, Türkçenin Korunması ve Geliştirilmesi İçin Alınması
Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Anayasanın 98’inci, İçtüzüğün 104 ve
105’inci Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin
Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/35,43,49,70) (S. Sayısı:
284) üzerindeki görüşmeler tamamlandı. Kırklareli Milletvekili Tansel Barış ve 29 Milletvekilinin,
Antalya Milletvekili Tayfur Süner ve 21
Milletvekilinin, Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt ve
21 Milletvekilinin, Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 22 Milletvekilinin,
Konya Milletvekili Özkan Öksüz ve 21 Milletvekilinin, Uşak Milletvekili Nuri
Uslu ve 21 Milletvekilinin, Kırklareli Milletvekili Ahmet Gökhan Sarıçam ve 20
Milletvekilinin, İzmir Milletvekili Oktay Vural ve 19 Milletvekilinin, Bursa
Milletvekili Kemal Demirel ve 33 Milletvekilinin, İzmir Milletvekili Ahmet
Ersin ve 32 Milletvekilinin, Bursa Milletvekili Kemal Demirel ve 27
Milletvekilinin, Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk
ve 24 Milletvekilinin, Küresel Isınmanın Etkileri ve Su Kaynaklarının
Sürdürülebilir Yönetimi Konusunda Anayasanın 98’inci, İçtüzüğün 104 ve 105’inci
Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri ve
Meclis Araştırması Komisyonu Raporunun (10/1, 4, 5, 7, 9, 10, 11, 13, 14, 15,
16, 17) (S. Sayısı: 138) görüşmelerine başlandı; verilen aradan sonra komisyon
ve hükûmet yetkilileri Genel Kurulda hazır
bulunmadığından görüşmeler ertelendi. 8 Ekim 2008
Çarşamba günü saat 15.00’te toplanmak üzere, birleşime 20.12’de son verildi.
No.: 4 II.- GELEN KÂĞITLAR 8 Ekim 2008 Çarşamba Meclis Araştırması Önergeleri 1.- Kastamonu
Milletvekili Mehmet Serdaroğlu ve 20 Milletvekilinin,
(4/C) olarak bilinen geçici personelin sorunlarının araştırılarak alınması
gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve
105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi
(10/266) (Başkanlığa geliş tarihi: 11.8.2008) 2.- Şırnak
Milletvekili Hasip Kaplan ve 21 Milletvekilinin,
Pekin Olimpiyatlarında alınan sonuçların nedenlerinin araştırılarak spor
politikasında alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98
inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması
açılmasına ilişkin önergesi (10/267) (Başkanlığa geliş tarihi: 20.8.2008) Süresi İçinde Cevaplanmayan Yazılı Soru Önergeleri 1.- Kahramanmaraş
Milletvekili Durdu Özbolat’ın, merkeze alınan bir
valiye ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/3966) 2.- Denizli
Milletvekili Hasan Erçelebi’nin, bazı telefon
kuruluşlarının abonelerinden vatandaşlık numaralarını mesaj yolu ile istemesine
ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/3970) 3.- Kahramanmaraş
Milletvekili Durdu Özbolat’ın, bir kaymakam ve ilçe
milli eğitim müdürü hakkındaki iddialara ilişkin Başbakandan yazılı soru
önergesi (7/3972) 4.- Yalova
Milletvekili Muharrem İnce’nin, dini özgürlüklerle ilgili konuşmasına ilişkin
Dışişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/3987) 5.- Mersin
Milletvekili Mehmet Şandır’ın, dini özgürlüklerle
ilgili konuşmasına ilişkin Dışişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/3988) 6.- Tunceli
Milletvekili Şerafettin Halis’in, bir kaymakam ve ilçe milli eğitim müdürüyle
ilgili iddialara ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/3989) 7.- Samsun
Milletvekili Osman Çakır’ın, Samsun’daki bazı belediyelerin borçlarına ve bazı
harcamalarına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/3990) 8.- İstanbul
Milletvekili Hasan Macit’in, TÜKODER Beykoz Şube Başkanlığının kira
sözleşmesinin feshine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/3991)
9.- Ardahan
Milletvekili Ensar Öğüt’ün, Karakoçan Kaymakamı
hakkındaki bir iddiaya ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi
(7/3992) 10.- İstanbul
Milletvekili Süleyman Yağız’ın, Karakoçan Kaymakamının bir ifadesine ilişkin
İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/3993) 11.- Mersin Milletvekili
Mehmet Şandır’ın, Mersin İl Özel İdaresinin
projelerine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/3994) 12.-
Kahramanmaraş Milletvekili Durdu Özbolat’ın, Kırım
Kongo Kanamalı Ateşi Hastalığına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi
(7/4007) 13.- Mersin
Milletvekili Mehmet Şandır’ın, Bozyazı Devlet
Hastanesine ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/4010) 14.- Kayseri
Milletvekili Sabahattin Çakmakoğlu’nun, Kayseri’deki
hızlı tren çalışmalarına ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi
(7/4015) 15.- Mersin
Milletvekili Mehmet Şandır’ın, Erdemli Kumkuyu Havaalanı projesine ilişkin Ulaştırma Bakanından
yazılı soru önergesi (7/4018) 16.- İstanbul
Milletvekili Sacid Yıldız’ın, TRT haberlerinde
tarafsızlığın gözetilmediği iddialarına ilişkin Devlet Bakanından (Mehmet
Aydın) yazılı soru önergesi (7/4023) 17.- Bursa
Milletvekili Kemal Demirel’in, Kırıkkale’deki içme ve sulama suyu projelerine
ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/4047) 18.- Ardahan Milletvekili
Ensar Öğüt’ün, bir köyün yol sorunlarına ilişkin
İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/4048) 19.- Ardahan
Milletvekili Ensar Öğüt’ün, bir köyün su sorunlarına
ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/4049) 20.- Manisa
Milletvekili Şahin Mengü’nün, Manisa’daki sağlık
personeli planlamasına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/4071) 21.- İstanbul
Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun, bir hastanenin
boş kadrolarına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/4072) 22.- Bursa
Milletvekili Abdullah Özer’in, Dursunbey Devlet Hastanesinin kapasitesine ve
eksik kadrolarına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/4073) 23.- Isparta
Milletvekili Süleyman Nevzat Korkmaz’ın, sözleşmeli
personelin sorunlarına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/4075) 24.- İstanbul
Milletvekili Sacid Yıldız’ın, kot taşlamanın
işçilerde oluşturduğu sağlık sorunlarına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru
önergesi (7/4076) 25.- Isparta
Milletvekili Süleyman Nevzat Korkmaz’ın, Isparta
bağlantılı tren seferlerine ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi
(7/4089) 26.- Adana
Milletvekili Hulusi Güvel’in, Sivil Havacılık Genel
Müdürlüğüyle ilgili bazı iddialara ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru
önergesi (7/4090) 27.- Antalya
Milletvekili Tayfur Süner’in, Abhazya’ya
uygulanan ambargoya ilişkin Dışişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/4092) 28.- Denizli
Milletvekili Hasan Erçelebi’nin, Kosova’ya büyükelçi
atanmamasına ve Kosova’daki soydaşların sorunlarına ilişkin Başbakandan yazılı
soru önergesi (7/4097) 29.- Bursa
Milletvekili Kemal Demirel’in, İstanbul-Bursa Ro-Ro hattı projesine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi
(7/4099) 30.- İzmir
Milletvekili Selçuk Ayhan’ın, bir cami derneğinin yönetimiyle ilgili iddialara
ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/4110) 31.- Ardahan
Milletvekili Ensar Öğüt’ün, bir köyün içme suyu
sorununa ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/4111) 32.- Adana
Milletvekili Nevin Gaye Erbatur’un, Adana Numune
Araştırma ve Eğitim Hastanesi yönetimine ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru
önergesi (7/4116) 33.- Isparta
Milletvekili Süleyman Nevzat Korkmaz’ın, Yalvaç
İlçesindeki ve köylerdeki sağlık personeli ihtiyacına ilişkin Sağlık Bakanından
yazılı soru önergesi (7/4117) 34.- Isparta
Milletvekili Süleyman Nevzat Korkmaz’ın, Şarkikaraağaç İlçesindeki ve köylerdeki sağlık personeli
ihtiyacına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/4118) 35.- Antalya
Milletvekili Osman Kaptan’ın, Kumluca Devlet Hastanesinin uzman doktor
ihtiyacına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/4119) 36.- Isparta
Milletvekili Süleyman Nevzat Korkmaz’ın, bir havayolu
şirketinin denetim raporlarına ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru
önergesi (7/4132) 37.- Muğla
Milletvekili Gürol Ergin’in, Türkiye’nin AB üyeliği konusundaki bazı haberlere
ilişkin Dışişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/4138) 38.- Muğla
Milletvekili Fevzi Topuz’un, Suudi Arabistan’a tarım arazisi satılacağı
iddiasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/4141) 39.- İzmir
Milletvekili Ahmet Ersin’in, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanının İzmir’in
şebeke suyuyla ilgili açıklamalarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi
(7/4146) 40.- Mersin
Milletvekili Mehmet Şandır’ın, Gazi Üniversitesi
arazilerinin ihalesine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/4148) 41.- İstanbul
Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun, akaryakıt
kaçakçılığı konusundaki Meclis Araştırması Komisyonu raporundaki bulgu ve
önerilere ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/4151) 42.- Adana
Milletvekili Nevin Gaye Erbatur’un, toplumsal
cinsiyete dayalı bütçeleme çalışmalarına ilişkin Devlet Bakanından (Mehmet
Aydın) yazılı soru önergesi (7/4168) 43.- Adana
Milletvekili Kürşat Atılgan’ın, dini özgürlüklerle ilgili açıklamasına ilişkin
Dışişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/4172) 44.- Muğla
Milletvekili Ali Arslan’ın, dini özgürlüklerle ilgili
açıklamasına ilişkin Dışişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/4173) 45.- Adana
Milletvekili Nevin Gaye Erbatur’un, toplumsal
cinsiyete dayalı bütçeleme çalışmalarına ilişkin Dışişleri Bakanından yazılı
soru önergesi (7/4174) 46.- Adıyaman
Milletvekili Şevket Köse’nin, İstanbul’daki bir alanın imar durumundaki
değişikliğe ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/4175) 47.- Muş
Milletvekili M. Nuri Yaman’ın, araçlı koruma verilen kişilere ilişkin İçişleri
Bakanından yazılı soru önergesi (7/4176) 48.- Osmaniye
Milletvekili Hakan Coşkun’un, Taksim Metro İstasyonundaki bir sergiye ilişkin
İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/4178) 49.- Adıyaman
Milletvekili Şevket Köse’nin, bir köydeki sivrisinek sorununa ilişkin İçişleri
Bakanından yazılı soru önergesi (7/4182) 50.- Adana
Milletvekili Nevin Gaye Erbatur’un, toplumsal
cinsiyete dayalı bütçeleme çalışmalarına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı
soru önergesi (7/4184) 51.- Kırklareli
Milletvekili Tansel Barış’ın, keneden bulaşan hastalıkla mücadeleye ilişkin
Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/4194) 52.- Ankara
Milletvekili Tekin Bingöl’ün, bir hastane müdürü atamasına ilişkin Sağlık
Bakanından yazılı soru önergesi (7/4196) 53.- Muğla
Milletvekili Ali Arslan’ın, Ankara’da Kızılırmak’tan
getirilen suyun kullanımına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi
(7/4198) 54.- Manisa
Milletvekili Ahmet Orhan’ın, bir köprü yapımına ilişkin Ulaştırma Bakanından
yazılı soru önergesi (7/4211) 55.- Bursa
Milletvekili Necati Özensoy’un, Bursa çevre yolu
projesine ve bölünmüş yol yapımına ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru
önergesi (7/4212) 56.- Adana
Milletvekili Nevin Gaye Erbatur’un, toplumsal
cinsiyete dayalı bütçeleme çalışmalarına ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı
soru önergesi (7/4213) 8 Ekim 2008 Çarşamba BİRİNCİ OTURUM Açılma Saati: 15.00 BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal
MUMCU KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Fatoş
GÜRKAN (Adana) BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 3’üncü Birleşimini açıyorum. Toplantı yeter
sayımız vardır, görüşmelere başlıyoruz. Gündeme geçmeden
önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz vereceğim. Gündem dışı ilk
söz, Ardahan ve Doğu Anadolu’daki eğitim sorunları hakkında söz isteyen Ardahan
Milletvekili Ensar Öğüt’e aittir. Buyurunuz Sayın
Öğüt. (CHP sıralarından alkışlar) Sayın
milletvekilleri, biraz sessiz olursanız Sayın Milletvekilini daha iyi bir
şekilde dinleyebileceğiz. Buyurunuz
efendim. III.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR A) Milletvekillerinin Gündem Dışı
Konuşmaları 1.- Ardahan Milletvekili Ensar
Öğüt’ün, Ardahan ve Doğu Anadolu’daki eğitim sorunlarına ilişkin gündem dışı
konuşması ENSAR ÖĞÜT
(Ardahan) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım. Sayın Başkan,
değerli milletvekili arkadaşlarım; Ardahan ve Doğu Anadolu’da eğitimle ilgili
söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Sözlerime
başlamadan önce Aktütün Karakolunda şehit düşenlere
Allah’tan rahmet, yüce ulusumuza başsağlığı diliyorum. Değerli
arkadaşlar, hatırlayacaksınız belki, geçen sene 6 Kasım 2007’de birinci
oturumda Ardahan’ın eğitimiyle ilgili çok sayıda soru önergesi vermiştim ve
Sayın Bakan soru önergeme cevap verirken, tutanaklardan okuyorum, şunu demişti
bana: “Türkiye Büyük Millet Meclisinin yarım saat sadece aynı basmakalıp
cümlelerin tekrar edilmesiyle işgal edilmesini milletvekilliği sorumluluğuna
yakıştıramıyorum.” Yani Ardahan’ın eğitimle ilgili sorunları buradan
görüşülürken, Sayın Bakan “Niye bu kadar zaman içerisinde Ardahan’a zaman
ayırıyoruz.” demişti ve Ardahan’da her şeyin güllük gülistanlık olduğunu,
eğitimde bir eksiklik olmadığını söylemişti. O da yetmemişti,
yine Ardahan iktidar milletvekili Sayın Saffet Kaya da şunu demişti: “Sayın
Başkanım, efendim çok özür diliyorum, usulden değildir ama burada mesele olan,
soru önergesi verilmesi değil, mesele olan, sorunlara çözüm bulmaktır,
çözümdür. Yani Meclisin gündemini gereksiz bir şekilde, şu veya bu şekilde
işgal etmek siyasi etiğe uygun değildir.” Şimdi, değerli
arkadaşlar, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak artık bu dönem belgeli ve
resimli dönemi başlatmış oluyoruz. Çünkü söylüyoruz söylüyoruz,
inanmıyorlar veya anlamıyorlar veya gidiyorlar yerinde görüyorlar, ters
anlıyorlar ve burada hem yüce Meclisi hem yüce halkımızı eksik bilgilendiriyorlar. İşte, şimdi, 25
Eylül tarihli Radikal gazetesi. Lütfen okuyun şuradan: “Ankara uzaya, Ardahan
yaya.” Evet, iktidar… ABDURRAHMAN
DODURGALI (Sinop) – Belge değil ki o! ENSAR ÖĞÜT
(Devamla) – Bir dakika, belgeleri de şimdi sunacağım, belgeyi de sunacağım. Şimdi, bu gazete…
Tabii, Ankara’da da olsun, ben bir şey demiyorum arkadaşlar, ama Ankara’da,
İstanbul’da her şey dört dörtlükken, Doğu Anadolu’nun en ücra köşesindeki
Ardahan’da eğitimde 346 tane öğretmen yoksa, matematik
öğretmeniniz yoksa, felsefe öğretmeniniz yoksa, Türkçe öğretmeniniz yoksa,
kimya, fizik, bütün öğretmenler yoksa, ne yapacak Ardahanlı? Ardahanlı
perişan bir durumda. Şimdi resimleri
gösteriyorum: Bunlar, Ardahan Valiliğinin önünde çekilmiş resimlerdir. Lise
talebeleri Ardahan Valiliğini basmıştır 25 Eylülde. Niye basıyorlar biliyor
musunuz: Öğretmenimiz yok, lütfen öğretmen gönderin… Bu resim. Bu resmi
veriyorum Sayın Grup Başkan Vekilinize. Bu ikinci bir
resim: Bu da kızlarımız… Yine aynı dönemde. Bakın,
burada ne yazıyor biliyor musunuz: “Biz kaldırım öğrencisi değil, ÖSS öğrencisi
olmak istiyoruz.” İşte bizim öğrencilerimiz, çocuklarımız. Yani ÖSS’de sonuncu
olan Ardahan’daki çocuklar isyan ediyor. Bu belgeleri sunuyorum. Bakın, Hudut
gazetesi aynı: “Bakanın açtığı okul öğretmensizlikten kapalı.” diyor. Bu belge.
Bunu söylüyoruz söylüyoruz, kimse anlamıyor. İşte Süreç gazetesi, orada çıkan: “Velilerin İsyanı.” Veliler
isyan etmiş. Oturum yapıyorlar cadde üzerinde. Değerli arkadaşlar,
“Öğretmen yok, davul-zurna var.” Bu da Son Vilayet gazetesi.
Bu da Kuzey Anadolu gazetesi: “Öğrencilerin öğretmene isyanı.” Değerli
arkadaşlar, bunların hepsi belgedir. Bakın, şunu söyleyeyim, keşke böyle bir
şey olmasa da bu resimleri çekip getirmeseydim. İnanın, bakın, çok zor
durumdayız. Doğu Anadolu kan ağlıyor arkadaşlar. Çocuklarımız cahil. Bugün
terörle ilgili sınır ötesi yasayı görüşeceğiz. Siz biliyor musunuz, PKK’ya
katılan çocukların tahsillerini? Yüzde 80’e yakını ilkokuldan terk, ortaokuldan
terk olan çocuklar. Cahil kalan bir toplum. Cahil
kalan bir toplumdan her şey beklenir. Ben şunu
söyleyeyim: Eleştirmek tabii güzeldir, eleştireceğiz ama arkadaşlar,
önerilerimizi de söyleyeceğiz, projelerimizi de söyleyeceğiz. İşte buradan diyorum
ki, Sayın Millî Eğitim Bakanımdan rica ediyorum: Bakın, Ardahan İl Başkanımız
Yalçın Taştan tek tek okullardaki şeyleri tespit
etti, bana gönderdi. Ardahan Anadolu Öğretmen Lisesi açıkları, fen lisesi
açıkları, Anadolu lisesi açıkları, imam-hatip lisesi açıkları, Çıldır Lisesi,
Ardahan Lisesi, Hanak Lisesi, Göle, Posof… (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Lütfen
sözlerinizi tamamlayınız. ENSAR ÖĞÜT
(Devamla) – Doğu Anadolu’da -şimdi sıkı durun arkadaşlar- Bitlis
milletvekilleri var burada, Bitlis İl Başkanımızın göndermiş olduğu rakamlar ne
biliyor musunuz: 1.144 tane sınıf öğretmeni açığı var, 348 tane branş öğretmeni açığımız var. Bitlis İl Başkanımız
göndermiş. Iğdır İl Başkanımız göndermiş: 300 öğretmen tayine gitti, 65
öğretmen atandı, 235 açık kadro var, 168 ücretli öğretmen var. Erzurum’da kaç
tane var? Erzurum milletvekilleri iyi dinleyin: 1.500 tane öğretmen açığı var.
Ben bu rakama inanmadım “böyle bir şey olmaz” dedim ve iki üç defa aradım,
“Hayır, biz gittik, konuştuk, Millî Eğitim bize bunları verdi.” dedi. Muş:
Muş’ta bin tane öğretmen açığı var. Van’da ne kadar biliyor musunuz? Sayın
Bakanımız Vanlı, sıkı durun: 3.500 tane. Ben buna inanmadım “böyle bir şey
olmaz” dedim. Şimdi gelirken yine İl Başkanı Halil Kartal’ı aradım ve dedi ki:
“Ben gittim, orada bilgisayara baktılar. Önce ‘1.500’ dediler, sonra dediler
ki: ‘Ya acaba bir şey var mı yok mu; dur bakalım.’ Bir daha baktırdık ve
dediler ki: 3.500.” (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın
Öğüt, lütfen sözünüzü bağlayınız. ENSAR ÖĞÜT
(Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkanım, özür diliyorum. Dün de Millî
Eğitim Bakanı Van Erciş’te açılışa gitmiş. Bakın, dün bu rakamlar geldi bana. Değerli
arkadaşlar, Ağrı’nın öğretmen açığı 900 tane. İbrahim Avşar Ardahan’dan
15 Eylülde vermiş olduğu dilekçede Millî Eğitim Bakanlığını mahkemeye vermiş
“Öğrencilerimiz cahil kalıyor öğretmen yok.” diye ve işte belge burada
arkadaşlar. 23 Şubat Okulu hâlen daha depreme dayanıksız olarak rapor var, o öğrenciler orada okuyor, fen lisesi keza aynı. Değerli
arkadaşlar -toparlıyorum- bu, yüce makamı, yüce Meclisi böyle şeylerle meşgul
etmek değil. Böyle şeyleri görüşerek sorunları çözmemiz lazım. Sorunları
çözmezsek bu millet bizi buraya göndermez. Lütfen, sizden rica ediyorum, Doğu
ve Güneydoğu’yu pilot bölge yapalım; öğretmen gönderelim, bilinçli öğretmen
gönderelim, başarılı öğretmen gönderelim. Onun dışında,
lojman yaptıralım, sosyal tesisler yaptıralım. Lojman ve sosyal tesisi olmayan
yerde öğretmenler kalmıyor. Biliyorsunuz, ağır kış şartları var. Şimdi kar
yağmaya başladı, orada, yollar kapanıyor değerli arkadaşlar. Teşekkür
ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ediyoruz Sayın Öğüt. Gündem dışı
ikinci söz, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin 29 Eylül-3 Ekim 2008
tarihleri arasında Strasbourg’da gerçekleşen Genel
Kurul toplantısı hakkında söz isteyen Antalya Milletvekili Mevlüt
Çavuşoğlu’na aittir. Buyurunuz Sayın Çavuşoğlu. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) 2.- Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu’nun, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin 29
Eylül-3 Ekim 2008 tarihleri arasında Strazburg’da
gerçekleşen Genel Kurul toplantısına ilişkin gündem dışı konuşması MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU
(Antalya) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; öncelikle sizleri saygıyla
selamlıyorum. Sayın
Başkanımızın da belirttiği gibi, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin
sonbahar oturumundaki gelişmeleri sizlere aktarmak için söz aldım ve söz
verdiği için Sayın Başkana çok teşekkür ederim. Sözlerime
başlamadan önce, geçen hafta 17 şehit verdiğimiz PKK terör saldırısını bir kere
daha lanetle kınıyoruz ve şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz ve
milletimize başsağlığı diliyoruz. Geçen hafta
bayram sırasında gerçekleşen Genel Kurul, gerçekten Türkiye'yi de doğrudan
ilgilendiren çok yoğun ve etkili bir şekilde geçen bir Genel Kuruldu. Ben,
öncelikle bu Genel Kurul sırasında heyetimizde bulunan çok değerli
milletvekillerimize yaptıkları etkili ve başarılı çalışmalar dolayısıyla çok
teşekkür ederim. Heyetimizde bulunan Sayın Ruhi Açıkgöz, Sayın Lokman Ayva,
Erol Aslan Cebeci, Birgen Keleş, Haluk Koç, Ertuğrul Kumcuoğlu,
Nursuna Memecan, Mehmet Tekelioğlu,
Tuğrul Türkeş, Özlem Türköne ve Mustafa Ünal
arkadaşlarımıza huzurlarınızda şükranlarımı arz ediyorum. Değerli
arkadaşlar, geçen haftanın en önemli konularından bir tanesi, Avrupa Konseyi
Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi Başkanı ve Çanakkale İl Genel Meclisi
Üyesi olan arkadaşımız Yavuz Mildon’un Genel Kurulda
hitabıydı. Parlamenterler Meclisinin dışında önemli bir organ olan veya meclis
olan Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresinin Başkanı bir Türk. Bununla hepimiz
elbette gurur duymalıyız ve oradaki yaptığı konuşmayla da gerçekten hepimiz
gurur duyduk. Diğer taraftan
değerli arkadaşlar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerindeki kısıtlamaların ve
ambargoların kaldırılması ve de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası
alanda görünürlüğünü artırmak için yaptığımız çabalar sonucunda, Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Talat ilk defa bir uluslararası parlamentoda
konuştu. Sayın Talat, daha önceki yıllarda biliyorsunuz,
Avrupa Parlamentosunda bir komisyonda konuşmuştu ama Sayın Talat ilk defa bir
uluslararası parlamentoda, hep, bütün arkadaşlarımızın gösterdiği çabayla,
gelip orada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin sesi olmuştur ve daha da önemlisi
değerli arkadaşlar, Sayın Talat, konuşma sırasındaki soru ve cevap kısmı hariç,
oraya gelen tüm devlet başkanları, oraya gelen tüm başbakanlara uygulanan
protokolle karşılanmıştır ve o protokolle uğurlanmıştır; görüşme yaptığı
kişiler de bugüne kadar oraya gelen başbakanların ve cumhurbaşkanlarının
görüştüğü kişilerdir. Dolayısıyla, bu bakımdan da Sayın Talat’a
gösterilen önem ve uygulanan protokol bizleri de elbette memnun etmiştir. Elbette bu
ziyaret sırasında, Kıbrıs konusundaki rapor bizleri tatmin etmemiştir.
Dışişleri Bakanlığımız da zaten oradaki bazı paragrafları kabul etmeyeceğini
bir deklarasyonla bildirmiştir. Bütün arkadaşlarımızla,
elbette değişiklik önergeleri de verdik, çabalar da sarf ettik, bazılarını kabul
ettirdik ama özellikle raportörün tutumuyla, olumsuz
tutumu neticesinde rapor istediğimiz gibi olmadı ama bu, Sayın Talat’ın ilk
defa bir uluslararası parlamentoda gelip konuşmasını elbette gölgelememeli. Değerli
arkadaşlar, gündemin önemli bir konusu da yine Strasbourg’da,
Gürcistan ve Rusya arasındaki savaştı. Biz arkadaşlarımızla beraber, Türk dış
politikamızın prensipleri çerçevesinde son derece dengeli ve ilkeli bir
politika izledik tüm delegasyon olarak. Birçok ülkede maalesef bunu göremedik
ama Türk heyeti burada son derece ilkeli ve dengeli bir politika izledi ama
daha da önemlisi değerli arkadaşlar, Sayın Başbakanımızın teklif ettiği ve
Sayın Cumhurbaşkanımızın da desteklediği Kafkasya İstikrar ve İşbirliği
Platformu, burada kabul edilen rapor içinde bir karar olarak kabul edilmiştir
ve desteklenmesi gereken bir inisiyatif olarak bir
karar alınmıştır. Bu konuda verdiğimiz değişiklik önergesi Avrupa Konseyi
Parlamenterler Meclisi tarafından oy birliğiyle kabul edilmiştir. Değerli
arkadaşlar, elbette başka gelişmeler de oldu Avrupa Konseyi Parlamenterler
Meclisinde. Başlıklar hâlinde bunları da sizlere aktarmak istiyorum. Denetim
Komisyonunda bizim eş raportör, şahsımın eş raportör
olduğu Bosna-Hersek denetim raporu da hemen hemen oy
birliğiyle kabul edilmiştir ve Bosna-Hersek’e
verdiğimiz destek de devam etmektedir. Diğer taraftan,
kardeş ülke Kazakistan’ın Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisine gözlemci üye
olması için bugüne kadar verdiğimiz destek bu Genel Kurulda da devam etmiştir
ve Siyasi Komisyonun Kazakistan’da toplanması kararını arkadaşlarımızla beraber
aldırdık ve Kazakistan Hükûmetinin düzenlediği bir
yuvarlak masa toplantısına konuşmacı olarak katıldık. Bunun dışında değerli arkadaşlar, birçok
raporlar görüşüldü, birçok konuşmacı oldu. (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Lütfen
tamamlayınız. Buyurunuz. MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU
(Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan. İsveç Başbakanı
dönem başkanı olarak geldiler, birçok konuşmalar oldu. Arkadaşlarımız
konuşmacılara gerek sordukları sorular gerekse görüşülen raporlarda söz alarak
Türkiye'nin bu konudaki tutumunu açık bir şekilde göstermiştir. Ama şunu son
olarak memnuniyetle söylemek isterim: Gerek açılış konuşmasında Parlamento
Başkanı De Puig gerekse Dönem Başkanı, İsveç
Başbakanı yaptığı konuşmada altı aylık süreçte, özellikle kendi
değerlendirmesi, dönem başkanlığında hem Türkiye’deki pozitif gelişmeler hem de
Türkiye'nin hem bölgesinde hem de dünyada oynadığı rolden övünerek
bahsetmiştir. Bu da bizleri elbette gururlandırmıştır. Sayın Başkan,
benim anlatacaklarım bunlar. Söz hakkı verdiğiniz için bir kere daha teşekkür
ediyorum. Hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Biz
teşekkür ediyoruz Sayın Çavuşoğlu. Gündem dışı
üçüncü söz Türk Hava Yollarında yaşanan personel ve diğer sorunlar hakkında söz
isteyen Malatya Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu’na aittir. Buyurunuz Sayın Aslanoğlu. (CHP sıralarından alkışlar) 3.- Malatya Milletvekili Ferit Mevlüt
Aslanoğlu’nun, Türk Hava Yollarında yaşanan sorunlara
ilişkin gündem dışı konuşması FERİT MEVLÜT
ASLANOĞLU (Malatya) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; hepinize
saygılar sunuyorum. Değerli
arkadaşlar, Türk Hava Yolları, Türkiye'nin ulusal, millî bir hava yoludur.
İnsan taşıyoruz ve dünyada güvenilir hava yolları arasına girmiştir ve yolcu
emniyeti bakımından dünyada aranan bir hava yolu şirketi. Tüm bunların
yapılmasında bugüne kadar Türk Hava Yolları personelinin bu başarıdaki payını
göz ardı etmek hakikaten yazıktır. Türk Hava Yolları, bir kurum kültürüne
sahiptir. Orada çalışan personel bu kurum kültürünü almış ve başarı için
kendileri çok fazla hizmet vermektedir. Ancak, kurum kültürünün bir bütünü
olan, kurum kültürünün başarısında daha önce “Başarı ödülü aldık.” diye
günlerce reklamı yapılan çağrı merkezi, arife günü, tek bir kelimeyle “Biz
burayı kapatıyoruz, özelleştirdik.” 550 kişiye… Arkadaşlar, orada
çalışan insanlar hepimizin, hepinizin hiçbir şeyi olmayabilir ama bunlar birer
insan. Arife günü bu insanlara “Biz burayı kapattık.” demek acaba hangi
vicdana, hangi etik değere yakışır? Şimdi, “Çağrı merkezi görevini
özelleştirdik.” diyorlar. Türk Hava Yollarının her ne kadar yüzde 46’sı kamuya
ait olsa da orası Özelleştirme İdaresi yönetimi altında arkadaşlar. Yani Türk
Hava Yollarının bugünkü yönetimi Özelleştirme İdaresinin tayin ettiği kişiler
tarafından yürütülmektedir. Ne kadar yüzde 46’sı halka açık da olsa orası yine
kamu adına hizmet veren bir kurumdur. Arkadaşlar, çağrı
merkezinde çalışan 550 kişiyi kapı dışarı koymak, burayı ihalesiz -altını
çiziyorum- iki tane firmaya… Firma ismini vermek istemiyorum. Acaba bu işleri
yaptılar mı daha önce? Hangi koşullarda bunu ihale ettiniz? Bu bilgiyi vermek,
kamu adına görev yapan bir kurumun görevidir arkadaşlar. “Ben yaptım oldu”
mantığıyla olmaz. Değerli
arkadaşlarım, orada çalışan 550 kişiyi arife günü kapı dışarı etmek, kapı
dışarı koymak hiçbirimizin vicdanına, hiçbirimizin etiğine sığmaz. Ben bir kez
daha şunu söylüyorum: Türk Hava Yolları çalışanları ve Hava-İş Sendikası, en az
Türk Hava Yolları yönetimi kadar Türk Hava Yollarının başarısını düşünen
insanlar topluluğudur. Burada bir kurum kültürü var, burada toplu bir başarı
var arkadaşlar. Bu nedenle, hepinizin dikkatine bir kez daha sunuyorum: Türk
Hava Yolları, uçuş emniyeti açısından, orada verilen hizmetin önemi açısından,
orada verilen hizmetin kalitesi açısından yarın… Uçuş emniyetini direkt
ilgilendirmiyor ama hizmet kalitesi açısından, bir kez daha, çağrı merkezinin
özelleştirilmesini dikkatlerinize sunuyorum ve ihalesiz -altını çiziyorum- bu işin yapılmaması gerektiğini
bir kez daha dikkatlerinize sunuyorum ve bir daha Türk Hava Yolları “Dünyanın
en iyi çağrı merkezi ödülünü alan çağrı merkezi olduk.” diyemeyecektir. Bu,
hizmetin bir parçasıdır, uçuş emniyetinin bir parçasıdır, dikkatlerinize
sunuyorum. Değerli
arkadaşlarım, yine ikinci bir konu: Türk Hava Yollarının bazı merkezlerde
-örneğin Malatya, Erzurum, Trabzon- şehir ofisleri kapatıldı, şehirde artık
bilet satılmıyor Türk Hava Yollarının kendisinden ve artık, gelen koli, kargo
gibi hizmetleri 35- Yine bir üçüncü
konu: Bir Anadolu Jet çıkarıldı. Arkadaşlar, tabii, kurumlar büyüyorsa, bunu
parçalamak, değişik… Bunlar çok doğal ama hizmet kalitesini bozmak… (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Lütfen
sözlerinizi tamamlayınız. FERİT MEVLÜT
ASLANOĞLU (Devamla) - …ve uçuş emniyetindeki aynı hizmeti vermek zorundasınız,
siz millî bir hava yolusunuz. Alitalia’yı görün,
Avrupa’da yaşanan uçak şirketlerinin sorunlarına bakın. Biz, Türk Hava Yolları
olarak kurumsallaşmış ve uçuş emniyeti yönünden bu güveni kazanmış bir hava
yollarını yarın başka sorunlarla karşı karşıya bırakmayalım. Eğer bir yolcu…
Ben -hepimiz Anadolu Jetle seyahat ediyoruz- bugün gidemiyorum, bir saat önce,
bir saat sonra gidemiyorum, o biletin yanıyor arkadaşlar. Böyle bir şey olmaz.
Bilet iptali yok, bilet ertelemesi olmayacak ve biletin yanacak. Dünyanın
hiçbir yerinde, belki vardır ama… Hepimiz, özellikle biz, Anadolu illerine,
hatta Ankara-İzmir, Ankara-Antalya, Ankara’dan bağlantılı tüm uçuşlarda bu
uygulama yapılıyor arkadaşlar. Hepimiz, iş sahipleri bir saat gecikince, Meclisten
çıkamıyorsak, eğer uçağa kavuşamıyorsak o bilet yanıyor arkadaşlar. Böyle bir
şey olmaz. Türk Hava Yolları bir kurumdur, bu kuruma
sahip çıkacağız… (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Lütfen
sözlerinizi bağlayınız, buyurun. FERİT MEVLÜT
ASLANOĞLU (Devamla) – Türk Hava Yolları ulusal bir kurumumuzdur, başarısıyla
hepimiz övünürüz ama bu kurumdaki çalışanlar, en az kurumu yönetenler kadar o
kuruma saygı gösteren, kurumun başarısı için canını veren insanlardır. Sen,
sendikayla görüşmeyeceksin… Hava-İş Sendikası da yıllardır Türk Hava Yollarının
başarısı için her türlü çabayı göstermiştir. Bunlarla kurumu tartışmayacaksın,
kurumun geleceğini tartışmayacaksın, bir arife günü, “ben kapattım” diyeceksin.
Kime? Bunlar daha önce bu işi yapmış mı? Hangi firmaya? Ve özelleşen bir kurumu
satın alan firmaların bir tanesi -isim vermek istemiyorum- bir tanesi de
dekorasyon işi yapan bir firma arkadaşlar, dikkatinizi çekiyorum, dekorasyon
işi. Ben hepinizin
dikkatine sunuyorum. Türk Hava Yolları bizimdir, sonuna kadar ulusal bir hava
yolumuzdur, en güvenli bir hava yolu şirketi hâline gelmiştir ama daha fazla
yara almaması için çalışanların sesine mutlak kulak vermeliyiz. Hepinize saygılar
sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ediyoruz Sayın Aslanoğlu. Sayın
milletvekilleri, şimdi gündeme geçiyoruz. Başkanlığın Genel
Kurula sunuşları vardır. Cumhurbaşkanlığının
1/8/2008 tarihli ve 5803 sayılı Elektronik Haberleşme
Kanunu’nun bir daha görüşülmek üzere geri gönderilmesine ilişkin bir tezkeresi
vardır, okutuyorum: IV.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI A) Tezkereler 1.- 1/8/2008 tarihli ve 5803
sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu’nun bir daha görüşülmek üzere geri
gönderildiğine ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi (3/548) 18/08/2008 Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına İlgi : 07/08/2008 tarihli
ve A.01.0.GNS.0.10.00.02-16085/42549 sayılı yazınız . Türkiye Büyük
Millet Meclisi Genel Kurulunca 01/08/2008 tarihinde
kabul edilen 5803 sayılı "Elektronik Haberleşme Kanunu" incelenmiştir.
1) İncelenen
Kanunun 6 ncı maddesinin birinci fıkrasının (ü)
bendinde "Elektronik haberleşme sektöründe, bağımsız denetim faaliyetine
ilişkin esasları, bağımsız denetleme faaliyetlerinde bulunacak kuruluşların
kuruluş şartlarını, çalışma esaslarını ve çalıştıracağı personelin
niteliklerini belirlemek" Kurumun görev ve yetkileri arasında
sayılmaktadır. Kanunun 59 uncu maddesinin beşinci fıkrasında ise, "Kurumda
denetçi olarak görev yapanlar ile Kurum düzenlemeleri çerçevesinde denetçi
sayılanlara, Kurumca görevleri sona erdiğinde, elektronik haberleşme sektöründe
bağımsız denetçilik yapabileceğine ilişkin bir belge düzenlenir. Bunlar,
Kurumdaki görevlerinden ayrılmalarını müteakip, 14/7/1965
tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 48 inci maddesinin (A)
bendinin (1), (4), (5) ve (7) numaralı alt bentlerinde belirtilen şartlar ile
ceza veya disiplin soruşturması sonucunda memuriyetten çıkarılmış olmamak
koşullarını korudukları sürece, elektronik haberleşme sektöründe bağımsız
denetçi olarak görev alabilirler. Bağımsız denetim kuruluşları elektronik
haberleşme sektörüne ilişkin faaliyetlerini bu denetçiler vasıtasıyla
yürütür" kuralı yer almaktadır. İncelenen 5803 sayılı Kanunla getirilen "bağımsız
denetim" müessesesine bağlı olarak, 6 ncı
maddede bağımsız denetim kuruluşlarının çalıştıracağı personelin niteliklerini
belirleme hususunda Kuruma görev ve yetki verilirken, 59 uncu madde ile
bağımsız denetim kuruluşlarının en önemli insan kaynağını oluşturan
"bağımsız denetçi"lerin Kurumda denetçi
olarak görev yapan veya Kurumca denetçi sayılanlardan karşılanması
zorunluluğunun getirilmesi, 6 ncı madde ile Kuruma
verilen yetkiyi anlamsız kılmaktadır. Kaldı ki, 59 uncu
maddenin beşinci fıkrasında Kurumda “denetçi” olarak görev yapanlardan
bahsedilmesine karşılık, Kanunun ekli kadro cetvellerinde “denetçi” kadro ve
unvanı bulunmamaktadır. Diğer taraftan,
bağımsız denetim kuruluşlarında istihdam edilecek denetçilerde aranacak şartlar
özellik göstermesine rağmen, anılan beşinci fıkrayla Kurumun, bağımsız denetim
kuruluşlarının elektronik haberleşme sektörüne ilişkin faaliyetlerinde istihdam
edeceği denetçilerin münhasır kaynağı haline getirilmesi, kamu yararı ve hizmet
gerekleri yönünden sakınca taşımaktadır. 2) İncelenen Kanunun 53’üncü maddesinin birinci fıkrasında, Kanun
kapsamındaki cihazların kurum tarafından yayımlanacak teknik düzenlemelere ve
ilgili güvenlik koşullarına uygunluğu, bu konularda üretici ve dağıtıcıların
yükümlülüğü, bu cihazların piyasa gözetimi ve denetiminde Kurumun yetki ve
sorumluluğu ile Kurum tarafından belirlenecek onaylanmış kuruluşların
sorumlulukları hususunda 4703 sayılı Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın
Hazırlanmasına ve Uygulanmasına Dair Kanunun ilgili hükümlerinin uygulanacağı
kurala bağlanmış, idarî yaptırımları düzenleyen 60’ıncı maddesinin altıncı
fıkrasında da, bu fıkraya aykırılık halinde Kurumca verilecek idarî para
cezalarının, anılan 4703 sayılı Kanunun 12 nci
maddesindeki tutarların bir katından dört katına kadar artırılarak uygulanacağı
hüküm altına alınmıştır. İdarî para
cezalarının bu şekilde artırılmasının gerekçesi, madde gerekçesinde “Ayrıca,
doğrudan veya dolaylı olarak güvenli olmayan ürünlerin piyasaya arzını önlemeye
yönelik olmak üzere, dağıtıcı, üretici ve onaylanmış kuruluşlara 4703 sayılı
Kanunun 12 nci maddesinde düzenlenen idarî para
cezalarının sektörel bazda
yeteri kadar caydırıcı olmadığının gözlenmiş olması nedeni ile yükümlüleri
caydırmak amacı ile telekomünikasyon sektörüne özgü olmak üzere bir kat
artırılarak uygulanacağı belirtilmiş, ancak, yeni ihlallerin olmasını önlemek
için, bu Kanun hükümlerine aykırı hareket edenler hakkında para cezalarına konu
fiillerin bir yıl içinde tekrarı halinde, uygulanacak idarî para cezalarının
her tekrar için dört katı olarak uygulanacağı öngörülmüştür” denilerek
açıklanmıştır. Ancak, 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanununun 2 nci maddesinin (f) bendi ile Kuruma, “mevzuata, görev ve
imtiyaz sözleşmesine, telekomünikasyon ruhsatı veya genel izin şartlarına”
aykırılık halinde ilgili işletmecinin bir önceki takvim yılındaki cirosunun
yüzde üçüne kadar idarî para cezası uygulama yetkisi tanındığı halde, incelenen
Kanunun 60 ıncı maddesinin birinci fıkrasında bu
yaptırım, “ilgili hizmetin bir önceki takvim yılındaki net satışlarının yüzde
beşine kadar idarî para cezası” şeklinde belirlenmiş ve aynı maddenin altıncı
fıkrasıyla yapılan düzenlemenin gerekçesiyle çelişen bir değişiklik
gerçekleştirilmiştir. Bu değişiklik,
uygulanacak idarî para cezalarını önemli ölçüde düşüreceği gibi, işletmecilerin
birçok hizmeti birlikte sunmaları, hizmetler arasındaki yakın ve yoğun ilişki
karşısında “ilgili hizmet”in ne şekilde tespit edileceği, “ilgili hizmet”le
bağlantılı net satışların tespitinin nasıl yapılacağı hususlarında incelenen
Kanunun düzenleme içermemesi sebebiyle ihtilaflara yol açacak niteliktedir. Her
ne kadar incelenen Kanunun 21 inci maddesinde hesap ayrımı ve maliyet
muhasebesi ile ilgili hususlar düzenlenmiş ise de, bu madde ilgili pazarda
etkin piyasa gücüne sahip işletmecilere ilişkin olup sektördeki diğer
işletmecileri kapsamamaktadır. Bu itibarla,
aykırılıkları ve ihlalleri önlemek amacıyla uygulanacak idarî yaptırımların
etkinliği hususunda tereddüt uyandıran, ayrıca içerdiği muğlaklık
sebebiyle Anayasanın 38 inci maddesini ihlal eden mezkûr birinci fıkra hükmü
uygun bulunmamıştır. 3) İncelenen Kanunun 46 ncı maddesinde,
telsiz cihaz ve sistemleri için alınacak telsiz ruhsatname ve yıllık kullanım
ücretleri ile teknik muayene ve benzeri hizmetler karşılığında alınacak
ücretler konusunda Kanunun ekinde yer alan ücret tarifesine atıfta bulunulmuş,
bu tarifede belirlenen ruhsatname ücretinin elli katı kadar idarî para
cezasının uygulanacağı aykırılık hallerini düzenleyen 60 ncı
maddenin beşinci fıkrasında ise, “…bu Kanunun 46 ncı
maddesine ekli ücret tarifesinde..." denilerek, kanun yapma tekniğine
uygun olmayan bir atıf yapılmıştır. 4) Yine incelenen
Kanunun Beşinci Kısmında "onaylanmış kuruluşlar ve piyasa gözetimi"ne ilişkin hususlar düzenlenmiş, bu kısımda
yer alan ve iki fıkradan oluşan 57 nci maddede teknik
uyumluluğa ilişkin düzenleme yapılmıştır. 60 ıncı maddenin bu düzenlemelere aykırılığı idarî yaptırıma
bağlayan yedinci fıkrasında ise, "Bu Kanunun 57 nci
maddesinin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere, maddenin üçüncü
fıkrasında belirtilen haller hariç olmak üzere cihaz başına onbin
liradan yirmibin liraya kadar; ikinci fıkrasına
aykırı hareket edenlere onmilyon liraya; üçüncü
fıkrasına aykırı hareket edenlere, beşyüzbin liradan birmilyon liraya kadar idarî para cezası verilir”
denilmiştir. Tasarıda üç fıkra halinde düzenlenen 57 nci
maddenin, Komisyonca iki fıkraya indirilerek kabul edilmesi ve Genel Kurulda bu
şekilde kanunlaşması sebebiyle hatanın ortaya çıktığı düşünülmekle birlikte,
kanunlaşan metinde bulunmayan üçüncü fıkra ile ilgili istisna öngören ve bu
fıkraya aykırılık halinde uygulanacak cezayı hükme bağlayan 60 ıncı maddenin yedinci fıkrası uygulanabilir bir hüküm
olarak değerlendirilmemiş ve bu sebeple uygun bulunmamıştır. 5) İncelenen 5803
sayılı Kanunun yürürlükten kaldırılan hükümleri belirleyen 66 ncı maddesinin birinci ve ikinci fıkralarıyla 406 sayılı
Telgraf ve Telefon Kanunu ile 2813 sayılı Telsiz Kanununun, bazı hükümleri
dışında yürürlükten kaldırılması öngörülmüştür. Ancak, yürürlükte kalması
öngörülen hükümler arasında adları geçen Kanunların yürürlük ve yürütme
maddelerinin de bulunmaması, yürürlükte kalmaya devam eden hükümlerin
uygulanmasında sakıncalar doğuracağından, usule uygun bulunmamıştır. 6) 67 nci maddenin ikinci fıkrasının (a) bendi ile 2813 sayılı
Kanunun 5 inci maddesinin dördüncü fıkrası değiştirilerek “Kurumun hizmet
birimleri; hukuk müşavirliği, daire başkanlıkları ve müdürlükler şeklinde
teşkilatlanan ana hizmet, danışma ve yardımcı hizmet birimleriyle bölge
müdürlükleri şeklinde teşkilatlanan taşra teşkilatı birimlerinden oluşur. Hizmet birimleri, bu Kanunda belirtilen faaliyet alanı, görev ve
fonksiyonlara uygun olarak Kurumun teklifi ve Bakanlar Kurulu kararıyla
yürürlüğe konulan yönetmelikle belirlenir” hükmü getirilmiş; yine aynı hükümle
değiştirilen ondördüncü fıkrada “Hizmet gereklerinin
zorunlu kıldığı hallerde, Ülke genelinde toplam sayısı onu geçmemek üzere,
Kurul kararıyla taşra teşkilatı kurulabilir” hükmüne yer verilmiştir. Böylece,
taşra teşkilatının bölge müdürlüğü şeklinde hizmet birimi olduğunu ve Bakanlar
Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan yönetmelikle hizmet birimlerinin
belirleneceğini kurala bağlayan dördüncü fıkra hükmü ile bölge müdürlüğünün
Kurul kararıyla kurulmasını öngören ondördüncü fıkra
hükmü arasında çelişki doğmuştur. Bu sebeple, ondördüncü
fıkra hükmü uygun bulunmamıştır. 7) 67 nci maddenin ikinci fıkrasının (a)
bendi ile 2813 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin dokuzuncu fıkrası
değiştirilerek, meslek personeli olarak belirli alanlarda uzmanlığa atanabilmek
için, uzman yardımcılığında en az üç yıl çalışmak, olumlu sicil almak ve
hazırlanacak tezin kabul edilmesi şartları getirilmiş, dolayısıyla yeterlik
sınavında başarılı olmak gibi bir şarta yer verilmemiştir. Ancak bu fıkranın sonunda Kuruma düzenleme yetkisi verilirken,
“Uzman ve uzman yardımcılarının giriş ve yeterlik sınavları …
Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir” denilmiştir. Bu
çelişkinin de uygulamada sorunlara yol açacağı düşünüldüğünden, fıkra uygun
bulunmamıştır. 8) 67 nci maddenin ikinci fıkrasının (b)
bendi ile 2813 sayılı Kanunun 8 inci maddesinin dokuzuncu fıkrasının son
cümlesi değiştirilerek, Kurul Başkan ve üyelerinin görev sürelerinin sona
ermesi veya görevden ayrılma isteğinde bulunmaları halinde; kamu görevlisi iken
üyeliğe atananların, memuriyete giriş şartlarını kaybetmemeleri kaydıyla,
önceki kurumlarında kadro şartı aranmaksızın mükteseplerine uygun bir göreve
mevcut özlük haklarıyla atanacağı, bir kamu kurumunda çalışmayanIardan
Kurul Başkan ve üyeliğine atanıp yukarıda belirtilen şekilde görevi sona
erenlere herhangi bir göreve veya işe başlayıncaya kadar, yukarıda sayılan her
türlü ödemelerin iki yıl süreyle Kurum tarafından yapılmasına devam olunacağı
hükme bağlanmıştır. Söz konusu düzenleme görevden ayrılan Kurul Başkan ve üyelerinden
kamu görevlisi olanların mevcut özlük haklarının yeni atandıkları kadroya ait
her türlü ödeme ile eşitleninceye kadar ödeneceği konusunda bir hükme yer
vermemesi sebebiyle, bu kişilerin emekli oluncaya ve memuriyetten ayrılıncaya
kadar, kamu görevlisi olmayanların da iki yıl süreyle, gelen zamlardan da
yararlanarak Kurul başkan ve üyelerinin özlük haklarını almaya devam etmeleri
söz konusu olabileceğinden, yapılan düzenleme kamu yararına uygun
bulunmamıştır. 9) 67 nci maddenin ikinci fıkrasının (b) bendiyle 2813 sayılı
Kanunun 8 inci maddesine eklenen onbeşinci fıkrada,
"Başkanın ve II. Başkanın bulunmadığı durumlarda kurum başkan
yardımcılarından birisi Kuruma ilişkin görevlerinde Başkana vekâlet
edebilir" kuralı yer almıştır. Kurum, Kurul ve Başkanlık teşkilatından
oluşmaktadır. Düzenleme bu şekliyle, Kurul üyesi olmayan Başkan yardımcılarının
Başkana vekalet ederken, üyesi olmadıkları halde Kurul
toplantılarını da idare etmelerine imkan verecek genişliktedir. Bu sebeple,
fıkra metninde "Başkanlığa ilişkin" ibaresinin kullanılması
gerekirken "Kuruma ilişkin" ibaresinin kullanılması uygun
görülmemiştir. 10) 67 nci maddenin ikinci fıkrasının (ç) bendiyle 2813 sayılı
Kanuna eklenen geçici 8 inci maddenin ikinci fıkrasında, "1/5/2008 tarihi itibariyle Kurumda; kurum başkan yardımcısı,
daire başkanı, hukuk müşaviri, bölge müdürü kadrolarında bulunanlar ve bunların
dışındaki birim amirleri görevden alınmaları halinde, kadro şartı aranmaksızın
başkanlık müşaviri olarak atanmış sayılırlar. Bunlar, eski kadroları için
öngörülen, mali, sosyal ve emekliliğe dönük her türlü özlük haklarını, daha
sonra ortaya çıkabilecek artışlar dahil, almaya devam
ederler" hükmüne yer verilmiştir. Takdir yetkisi çerçevesinde yapılacak
değerlendirme sonucunda kamu yararı ve hizmet gerekleri yönünden bulundukları
görevlerden alınmaları gerekiyor ise, bu durumdaki bir kısım Kurum personeline,
1/5/2008 tarihi itibariyle belli görevlerden
bulunmaları gözetilerek, istisnai düzenleme yapılması kanun önünde eşitlik
ilkesini zedelemektedir. Yayımlanması
yukarıda açıklanan gerekçelerle uygun görülmeyen 5803 sayılı “Elektronik Haberleşme
Kanunu”, 59, 60, 66 ve 67 nci maddelerinin Türkiye
Büyük Millet Meclisince bir kez daha görüşülmesi için, Anayasanın değişik 89 ve
104 üncü maddeleri uyarınca ilişikte geri gönderilmiştir. Abdullah
Gül Cumhurbaşkanı
BAŞKAN –
Bilgilerinize sunulmuştur. Sayın
milletvekilleri, on beş dakika ara veriyorum. Kapanma Saati: 15.38 İKİNCİ OTURUM Açılma Saati: 15.55 BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal
MUMCU KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Fatoş
GÜRKAN (Adana) BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 3’üncü Birleşiminin İkinci
Oturumunu açıyorum. Meclis araştırması
açılmasına ilişkin iki önerge vardır. Önergeleri okutuyorum: B) Meclis Araştırması Önergeleri 1.- Kastamonu Milletvekili Mehmet Serdaroğlu
ve 20 milletvekilinin, 4/C mağduru vatandaşlarımızın sorununun tespiti ve çözüm
yollarının belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi
(10/266) Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına 2004/7898 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile 657 sayılı Kanunun 4
üncü maddesi (C) fıkrası kapsamında çalıştırılan ve kamuoyunda 4/C mağduru
olarak bilinen vatandaşlarımız arasında; son yıllarda artan intihar olaylarının
araştırılması, sorunlarının tespiti ve çözüm yollarının belirlenmesi, gereken
tedbirlerin alınması amacıyla, Anayasamızın 98 ve İç Tüzük’ün 104 ve 105’inci
maddeleri gereğince bir Meclis araştırması komisyonu kurulmasını arz ve teklif
ederiz. 1) Mehmet Serdaroğlu (Kastamonu) 2) Oktay Vural (İzmir) 3) Zeki Ertugay (Erzurum) 4) Reşat Doğru (Tokat) 5) Hasan Çalış (Karaman) 6) Rıdvan Yalçın (Ordu) 7) Kamil Erdal Sipahi (İzmir) 8) S. Nevzat Korkmaz (Isparta) 9) Süleyman Latif Yunusoğlu (Trabzon) 10) Yılmaz Tankut (Adana) 11) Mehmet Akif Paksoy (Kahramanmaraş) 12) Ahmet Bukan (Çankırı) 13) Ahmet Orhan (Manisa) 14) Ali Uzunırmak (Aydın) 15) İzzettin Yılmaz (Hatay) 16) Süleyman Turan Çirkin (Hatay) 17) Necati Özensoy (Bursa) 18) Kürşat Atılgan (Adana) 19) Kadir Ural (Mersin) 20) Hakan Coşkun (Osmaniye) 21) Osman Ertuğrul (Aksaray) Gerekçe: Özelleştirilen
veya kapatılan kamu iktisadi teşebbüslerinde işçi olarak çalışanlardan
emekliliği dolmamış olanlar 2004/7898 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla 657
sayılı Kanunun 4’üncü maddesi (C) fıkrası kapsamında başka kamu kurumlarına
geçici personel statüsüyle yerleştirilmişlerdir. Bu statüde olup
emekli olanların haricinde şu an sayıları 8.500’e kadar düşen 4/C
çalışanlarının gerek sendikal haklar gerekse çalıştığı kurumun takdiriyle
aldığı ikramiyeleri ortadan kalkmış, sosyal hakları elinden alınmıştır. Gönderildikleri
kurumlarda verilen işleri yaparken, gittikleri bu yerlerde, kendileriyle aynı
işi yapan kişinin aldığı ücretin yarısını almakta, bir mali yılda on ay
çalıştırılıp, iki ay çıkış verilmektedir. Hâl böyle olunca aldıkları yıllık
ücret daha da azalmakta, asgari ücretin de altına düşmektedir. Ücret
alamadıkları iki ay içinde geçimlerini temin edemeyen ve borçlanmak zorunda
kalan 4/C’lilerin biriken borçları, ücret aldıkları
on ayı da ipotek altına almaktadır. Gelirlerinin düşmesi nedeniyle mağdurların
çocukları üniversite eğitimlerini dondurarak eğitimlerine ara vermişlerdir. Dört ay için en
fazla iki gün ücretli hastalık izni alabilen 4/C’lilerin
kelimenin tam anlamıyla hasta olmaları bile yasaklanmıştır. Tüm bunlar 4/C
mağdurlarını psikolojik ve sosyal yönden etkilerken devlete olan saygıyı,
yöneticilere olan güveni de zaafa uğratmaktadır. İçine düştükleri geçim
sıkıntısı nedeniyle aile düzenleri ve ruh sağlıkları bozulan mağdurlardan son
üç yılda on kişi intihar etmiştir. 4/C mağdurlarının
çalıştıkları yerlerde konum ve statülerinin yeniden belirlenerek günün
koşullarında eşit işe eşit ücret verilmesi ve yılda on iki ay çalıştırılmaları,
sağlık güvencelerinin bir zemine oturtulması, hastalık izinlerinin yeniden
düzenlenmesi gerekmektedir. Sürekli kanayan ve toplumsal bir yara hâline gelen 4/C
mağdurlarının içinde bulundukları sorunların tespiti ve çözüm yollarının
belirlenmesi, mağdurlar arasında son yıllarda artan intihar olaylarının
araştırılması ve gereken tedbirlerin alınması amacıyla, Anayasamızın 98 ve İç
Tüzük’ün 104 ve 105’inci maddeleri gereğince bir Meclis araştırması komisyonu
kurulmasını arz ve teklif ederiz. 2.- Şırnak Milletvekili Hasip
Kaplan ve 20 milletvekilinin, Olimpiyat Oyunları’nda Türk sporcularının
başarısız olmasının nedenlerinin araştırılması ve gerekli politikaların
üretilmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/267) Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına Dünyanın en eski
spor organizasyonu olan Olimpiyat Oyunları’nda Türkiye’nin madalya beklediği
sporcuların bir bir elenerek başarısız kalmasının
nedenlerinin araştırılması ve bu konuda gerekli politikaların üretilmesi
amacıyla Anayasa’nın 98’inci, İç Tüzük’ün 104 ve 105’inci maddeleri uyarınca
bir Meclis araştırması açılması için gereğini arz ve talep ederiz. 1) Hasip Kaplan (Şırnak) 2) Ahmet Türk (Mardin) 3) Selahattin Demirtaş (Diyarbakır) 4) Fatma Kurtulan (Van) 5) Emine Ayna (Mardin) 6) Ayla Akat Ata (Batman) 7) Sebahat Tuncel (İstanbul) 8) M. Nezir Karabaş (Bitlis) 9) Bengi Yıldız (Batman) 10) Sırrı Sakık (Muş) 11) M. Nuri Yaman (Muş) 12) Özdal Üçer (Van) 13) Aysel Tuğluk (Diyarbakır) 14) Pervin Buldan (Iğdır) 15) Gültan Kışanak (Diyarbakır) 16) Akın Birdal (Diyarbakır) 17) İbrahim Binici (Şanlıurfa) 18) Sevahir Bayındır (Şırnak) 19) Şerafettin Halis (Tunceli) 20) Osman Özçelik (Siirt) 21) Hamit Geylani (Hakkâri) Gerekçe: Dünyanın en eski
spor organizasyonu olan Olimpiyat Oyunları’nda Türkiye’nin madalya beklediği
sporcular bir bir elenerek başarısız olmuştur. Bu
başarısızlık ülkemizin spor politikasını bir kez daha tartışmalı hâle
getirmiştir. Yıllardır bir türlü geliştirilemeyen spor politikası yüzünden
Türkiye’nin her olimpiyatta başarısızlığı daha da artmaktadır. Spor
politikalarında ağırlık futbola verilince diğer spor dalları ikinci plana
düşmüştür. Devlete bağlı amatör spor federasyonlarının tamamı özerk bir yapıya kavuşturulmuştur
ancak, federasyonların yıllık bütçeleri devlet tarafından karşılanmasına rağmen
kulüp ve sporcu sayısı istenen düzeye bir türlü çıkarılamamaktadır. 2004 Atina
Olimpiyatlarında 3 altın madalya almış ve dünyada çok daha küçük çaplı
ülkelerin bizi geçtiğini görünce sevinememiştik. Pekin Olimpiyatlarındaki
başarısızlık, sıralamanın sonlarında yer edinmemiz, Türkiye’nin maalesef “Spor”
alanında dünyada yer edinemediğini gösteriyor. Oysa spor sağlık demektir,
dinamizm demektir. Yaşam zevki ve kültür demektir. Tanıtım ve imaj oluşturmanın
en büyük etkenlerinden biridir. Türkiye Pekin’de
Türkiye’nin tanıtımı için 1,4 milyon dolar harcama yaptığı söylenmektedir. Oysa
en büyük tanıtım başarılı, güçlü bir imaj verip adını zirvelere
yazdırabilmektir. Bu para bunun için harcanmalıydı. Aksi hâlde turistik tanıtım
ölçeğinde kalacaktır. Tıpkı sporcularımızın uluslararası
büyük turnuvalarda turistik geziye çıkması gibi. Olimpiyatlardaki
başarısız sonuçlar bir kez daha ülkenin spor politikasını tartışmaya açmıştır.
Yıllardır bir türlü geliştiremediğimiz spor politikamız yüzünden madalya sayısı
azalma eğiliminde. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de futbol tutkusu bir
numara. Futbolun gölgesinde kalan amatör branşlar
resmen kan ağlıyor. Devlete bağlı amatör spor federasyonlarının tamamı özerk
bir yapıya kavuşturulmuş durumda. Federasyonların yıllık bütçeleri devlet
tarafından ödense de kulüp ve sporcu sayısı istenen düzeye bir türlü
çıkarılamıyor. Nüfusu 70 milyona
ulaşan ülkemizde 1 milyon kişi düzensiz spor yapıyor. 80 milyonluk Almanya’da
ise bu rakam 80 milyon dolayında. Rakamlar ülkemizde spora gerekli ilginin
gösterilmediğini, devletin sporcu sayısını arttırmak için yaptığı teşviğin de yetersiz kaldığını gösteriyor. Gençlik Spor
Genel Müdürlüğü (GSGM) özerk federasyonlar için 2008 yılında toplam 52 milyon
810 bin YTL bütçe ayırdı. Açıklanan bütçede en büyük payı atletizm ve güreş
aldı. Bu bütçenin Türkiye sporunun gelişmesi ve dünya sporu ile rekabet
edebilmesi için yeterli olmadığı aşikârdır. Örneğin 8,5 milyon nüfusu olan
İsveç’te bu rakam 47 milyon dolar. İsviçre’nin nüfusu ise 8,5 milyon olmasına
rağmen harcadığı para 38,4 milyon dolar. Türkiye’nin savunma sanayiine ayırdığı paranın 5 yıl için 150 milyar YTL olarak
konuşulduğu ülkemizde barış, kardeşlik ve sağlığı öngören spora ayıracağı
bütçenin çok daha fazla olması gerekmektedir. Ayrıca ülkemizin kendi
sporcularına aktarılması gereken kaynaklar, asıl amacına uygun harcanmamakta
olup, dışarıdan getirilip vatandaş yapılan sporculara aktarılarak madalya umudumuzu
bağlamaktadır. Futbolda, uluslararası yapılan Milli maçlarda ise Milliyetçilik
ve Irkçılık körüklenmektedir. Türkiye’de
canavar gibi çekiç atacak, koşacak, atlayacak, güreşecek sporcularımız yok
mudur? Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde niçin rekortmen yüzücü
yetişmiyor? İnşaat su birikintilerinde, kanallarda bile parende atıp suya
atlayan gençler, niçin yetiştirilip tramplen öğretilmiyor? Sporun içinde
bulunduğu krizin nedenleri ortadayken yetkililer ise birbirini suçlamaktadır.
Spor da bir politika ürünüdür. Ulusal takımımızın Avrupa üçüncülüğünü başarılı
politikalarına mal edenler, acaba olimpiyatlardaki bu başarısızlığa ne
diyecekler? Sporda yaşanan bu durumun sorumluları ülkemizi yönetenlerdir. Biz bu
başarısızlığı genetik yetersizliğimize değil, iyi organize olamamamıza, idari
kifayetsizliğe, acizliğe bağlıyoruz. Bu nedenlerle
TBMM Araştırma Komisyonu’nun kurularak sorunun bütün boyutlarıyla araştırılması
gerektiği inancındayız. BAŞKAN –
Bilgilerinize sunulmuştur. Önergeler
gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki
görüşmeler sırası
geldiğinde yapılacaktır. Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığının iki tezkeresi vardır, ayrı ayrı
okutup oylarınıza sunacağım. A) Tezkereler (Devam) 2.- TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu
Başkanı Cevdet Erdöl’ün, Dünya Sağlık Örgütü
tarafından Hırvatistan’ın başkenti Zagreb’de düzenlenecek olan “Şehirlerdeki
Sürdürülebilir Kalkınma ve Sağlık ile Sağlıklı Şehirler Hareketinin Yirmi Yılı
Kapsayan Tüm Yerel Politikalarında Sağlık” konulu konferansa ismen davet
edildiğine ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/549) Türkiye Büyük
Millet Meclisi Genel Kuruluna TBMM Sağlık,
Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanı Cevdet Erdöl,
Dünya Sağlık Örgütü tarafından Hırvatistan’ın başkenti Zagreb’te
düzenlenecek olan “Şehirlerdeki Sürdürülebilir Kalkınma ve Sağlık ile Sağlıklı
Şehirler Hareketinin Yirmi Yılı Kapsayan Tüm Yerel Politikalarında Sağlık”
konulu konferansa ismen davet edilmektedir. Sözkonusu konferansa
anılan milletvekilinin katılması hususu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Dış
İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkında 3620 sayılı Kanun’un 9. Maddesi gereğince
Genel Kurul’un tasvibine sunulur. Köksal
Toptan Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanı BAŞKAN – Kabul edenler…Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir. İkinci tezkereyi
okutuyorum: 3.- Slovakya Ulusal Meclisi Dış İlişkiler Komitesince,
Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu, AB Uyum Komisyonu ve
Türkiye-Slovakya Parlamentolararası Dostluk Grubu
üyelerinden oluşan ortak bir heyetin Slovakya’ya davet edildiğine ilişkin
Başkanlık tezkeresi (3/550) Türkiye Büyük
Millet Meclisi Genel Kuruluna Slovakya Ulusal
Meclisi Dış İlişkiler Komitesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri
Komisyonu, AB Uyum Komisyonu ve Türkiye-Slovakya Parlamentolararası
Dostluk Grubu üyelerinden oluşan ortak bir heyeti Slovakya’ya davet etmektedir.
Söz konusu davete
icabet edilmesi hususu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Dış İlişkilerinin
Düzenlenmesi Hakkındaki 3620 sayılı Kanun’un 6’ncı Maddesi uyarınca Genel
Kurul’un tasviplerine sunulur. Köksal
Toptan Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanı BAŞKAN – Kabul
edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir. Başbakanlığın
Anayasa’nın 82’nci maddesine göre verilmiş dört tezkeresi vardır, ayrı ayrı okutup oylarınıza sunacağım. 4.- Ulaştırma Bakanı Binali
Yıldırım’ın, Fransız Guyanası’na yaptığı resmî
ziyarete refakat eden heyete iştirak eden milletvekillerine ilişkin Başbakanlık
tezkeresi (3/551) 04/8/2008 Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın, görüşmelerde bulunmak üzere 29 Mayıs-1
Haziran 2008 tarihleri arasında Fransız Guyanası’na
yaptığı resmi ziyarete, ekli listede adları yazılı milletvekillerinin de
iştirak etmesi uygun görülmüş ve bu konudaki Bakanlar Kurulu Kararının sureti
ilişikte gönderilmiştir. Anayasanın 82 nci maddesine göre gereğini arz ederim. Recep
Tayyip Erdoğan Başbakan Liste Saffet Kaya Ardahan
Milletvekili MetinArifağaoğlu Artvin
Milletvekili Ayşe Akbaş Balıkesir
Milletvekili İsmet Büyükataman Bursa Milletvekili Müjdat Kuşku Çanakkale
Milletvekili Mehmet Sarı Gaziantep
Milletvekili Mevlüt Coşkuner Isparta
Milletvekili Durmuşali Torlak İstanbul
Milletvekili İdris Güllüce İstanbul
Milletvekili Mikail Arslan Kırşehir
Milletvekili Hasan Kara Kilis
Milletvekili Azize Sibel Gönül Kocaeli
Milletvekili Nihat Ergün Kocaeli
Milletvekili Recai Berber Manisa
Milletvekili Rıtvan Köybaşı Nevşehir
Milletvekili Mustafa Demir Samsun
Milletvekili Hamza Yerlikaya Sivas
Milletvekili BAŞKAN – Kabul
edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir. İkinci tezkereyi
okutuyorum: 5.- Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in,
İspanya’ya yaptığı resmî ziyarete refakat eden heyete iştirak eden
milletvekillerine ilişkin Başbakanlık tezkeresi (3/552) 8/8/2008 Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına Devlet Bakanı
Kürşad Tüzmen’in, görüşmelerde bulunmak üzere bir
heyetle birlikte 24-28 Haziran 2008 tarihlerinde İspanya’ya yaptığı resmi
ziyarete, ekli listede adları yazılı milletvekillerinin de iştirak etmesi uygun
görülmüş ve bu konudaki Bakanlar Kurulu Kararının sureti ilişikte
gönderilmiştir. Anayasanın 82 nci maddesine göre gereğini arz ederim. Recep
Tayyip Erdoğan Başbakan Liste
BAŞKAN – Kabul
edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir. Üçüncü tezkereyi
okutuyorum: 6.- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’ne yaptığı resmî ziyarete refakat eden heyete iştirak eden
milletvekillerine ilişkin Başbakanlık tezkeresi (3/553) 05/9/2008 Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına Görüşmelerde
bulunmak üzere, bir heyetle birlikte 18-20 Temmuz 2008 tarihlerinde Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yaptığım resmi ziyarete, ekli listede adları yazılı
milletvekillerinin de iştirak etmesi uygun görülmüş ve bu konudaki Bakanlar
Kurulu Kararının sureti ilişikte gönderilmiştir. Anayasanın 82 nci maddesine göre gereğini arz ederim. Recep
Tayyip Erdoğan Başbakan Liste
BAŞKAN – Kabul
edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir. Dördüncü
tezkereyi okutuyorum: 7.- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Barselona Süreci: Akdeniz İçin Birlik Zirve
Toplantısı”na katılmak üzere, Fransa’ya yaptığı resmî ziyarete refakat eden
heyete iştirak eden milletvekillerine ilişkin Başbakanlık tezkeresi (3/554) 05/9/2008 Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına “Barselona
Süreci: Akdeniz İçin Birlik Zirve Toplantısı”na katılmak üzere, bir heyetle
birlikte, 12-13 Temmuz 2008 tarihlerinde Fransa’ya yaptığım resmi ziyarete,
İstanbul milletvekili Egemen Bağış’ın da iştirak etmesi uygun görülmüş ve bu
konudaki Bakanlar Kurulu Kararının sureti ilişikte gönderilmiştir. Anayasanın 82 nci maddesine göre gereğini arz ederim. Recep
Tayyip Erdoğan Başbakan BAŞKAN – Kabul
edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir. Sayın milletvekilleri,
Anayasa’nın 92’ci maddesine göre Başbakanlığın bir tezkeresi vardır, okutuyorum: 8.- Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Irak’ın Kuzeyinden Ülkemize
Yönelik Terör Tehdidinin ve Saldırılarının Bertaraf Edilmesi Amacıyla, Sınır
Ötesi Harekât ve Müdahalede Bulunmak Üzere, Irak’ın PKK Teröristlerinin
Yuvalandıkları Kuzey Bölgesi ile Mücavir Alanlara Gönderilmesi ve
Görevlendirilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisinin 17/10/2007
Tarih ve 903 Sayılı Kararıyla Hükûmete Verilen Bir
Yıllık İzin Süresinin Anayasa’nın 92’nci Maddesi Uyarınca 17/10/2008 Tarihinden
İtibaren Bir Yıl Süreyle Uzatılmasına Dair Başbakanlık Tezkeresi (3/547) 19/9/2008 Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına Irak’ın kuzey
bölgesinde yuvalanmış bulunan PKK terör unsurlarından kaynaklanan ve Türk
halkının huzur ve güvenliğiyle ülkesinin milli birliğine, güvenliğine ve toprak
bütünlüğüne yöneltilmiş terörist saldırılar ve açık tehdit devam etmektedir. Dost ve kardeş
Irak’ın toprak bütünlüğünün, milli birliğinin ve istikrarının korunmasına büyük
önem atfeden Türkiye, PKK teröristlerinin Irak’ın kuzeyindeki mevcudiyetine ve
terörist saldırılarına son verilmesini sağlamak amacıyla askeri faaliyetlerini
başarıyla yürütmekte, siyasi ve diplomatik girişimleri ve uyarılarını
sürdürmektedir. Türkiye’ye
yönelik olarak devam eden terörist saldırılar ve tehdide karşı, terörizmle
mücadelenin bir parçası olarak uluslararası hukuk çerçevesinde gerekli
tedbirleri almak üzere, hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükümetçe belirlenecek
şekilde, Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının, Irak’ın kuzeyinden ülkemize
yönelik terör tehdidinin ve saldırılarının bertaraf edilmesi amacıyla, sınır
ötesi harekat ve müdahalede bulunmak üzere, Irak’ın PKK teröristlerinin
yuvalandıkları kuzey bölgesi ile mücavir alanlara gönderilmesi ve
görevlendirilmesi için Anayasanın 92 nci maddesi
uyarınca Genel Kurulun 17/10/2007 tarihli ve 903
sayılı Kararıyla Hükümete verilen bir yıllık izin süresinin, 17 Ekim 2008
tarihinden itibaren bir yıl süreyle uzatılmasını Anayasanın 92 nci maddesi uyarınca arz ederim. Recep
Tayyip Erdoğan Başbakan BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, Başbakanlık tezkeresi üzerinde İç Tüzük’ün 72’nci maddesine
göre görüşme açacağım. Gruplara, Hükûmete ve şahsı adına 2 üyeye söz vereceğim. Konuşma
süreleri gruplar ve Hükûmet için yirmişer dakika,
şahıslar için onar dakikadır. Tezkere üzerinde
söz alan sayın milletvekillerinin isimlerini okuyorum: Gruplar adına:
Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Ankara
Milletvekili Ahmet Deniz Bölükbaşı, Demokratik Toplum Partisi Grubu adına Van
Milletvekili Fatma Kurtulan, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Kocaeli
Milletvekili Nihat Ergün. Şahısları adına:
Sayın milletvekilleri, Başbakanlık tezkeresi üzerinde 24 sayın milletvekili
şahsı adına konuşmak üzere Başkanlığımıza başvurmuştur. Aynı anda gelen
talepler arasında Başkanlık Divanında yapılan kura sonucu 2 milletvekili
belirlenmiştir. Bursa Milletvekili Onur Öymen, Adana
Milletvekili Kürşat Atılgan tezkere üzerinde şahısları adına konuşacaklardır. Hükûmet adına Devlet
Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek konuşacaktır. Şimdi ilk söz
Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ’a aittir. Buyurunuz Sayın Elekdağ. (CHP sıralarından alkışlar) CHP GRUBU ADINA
ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk
Silahlı Kuvvetlerine Anayasa’nın 92’nci maddesi uyarınca sınır ötesi harekât
yetkisi verilmesini öngören 17 Ekim 2007 tarihli tezkerenin bir yıl süreyle
uzatılmasına ilişkin tezkere hakkında Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini
açıklamak amacıyla söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım. Değerli
arkadaşlarım, geçen yılki yetki tezkeresinden bu yana terör eylemleri ardı
arkası kesilmeden devam etti. Ülkemizde yüzlerce ocak söndü. Şimdi de
Şemdinli’nin Aktütün Sınır Karakoluna saldıran PKK
teröristleri tarafından öldürülen 17 şehit evladımız için yüreğimiz kan
ağlıyor. Şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine ve milletimize de
başsağlığı diliyoruz. Değerli
arkadaşlarım, Aktütün olayı düşündürücüdür ve inceden
inceye araştırılması zorunludur. Önemli stratejik konumu nedeniyle sürekli
saldırıya uğrayan bir karakolun savunulabilir, askerimizi koruyabilen, tahkim
edilmiş bir yapı hâline getirilmesi gerekirdi. Bu neden yapılmamıştır?
Karakolun yerinin değiştirilmesi planlanmış idiyse bu neden zamanında
gerçekleştirilememiştir? Karakol, bu ileri teknoloji çağında neden saldırıları
önceden ihbar eden elektronik alarm sistemleriyle donatılmadı? Bu eksiklikleri,
değerli arkadaşlarım, inşaat zorluklarına ve mali olanaklara bağlamak geçerli
bir mazeret değildir. Kamuoyumuz, bu hususlarda Hükûmetten
ve yetkililerden tatmin edici açıklamalar beklemektedir. Ancak değerli
arkadaşlarım, karşılaştığımız esas sorun, Hükûmetin
terörle mücadelede gösterdiği zafiyetten ileri geliyor. Bu zafiyetin üç temel
nedeni var: Birincisi, Hükûmetin caydırıcı bir
strateji uygulama yeteneğini ortaya koyamamasından ileri geliyor. Caydırıcı bir
strateji uygulamanın ilk şartı tehdidin saptanmasıdır. Barzani’nin kontrol
ettiği topraklarda barınan PKK örgütünün dağ kadrosu, bu coğrafyayı Türkiye’ye
karşı bir eylem üssü hâline getirmiştir. Teröristler cinayetlerini burada
planlıyorlar, burada hazırlıyorlar, sınırı geçip askerlerimizi öldürdükten
sonra da üslerine geri dönüyorlar. Barzani’nin PKK’ya yataklık yapmasının ve
terör örgütüne destek vermesinin nedenleri biliniyor. Barzani, PKK’yı, hayal
ettiği bağımsız Kürt devletinin ilanında ve Kerkük konusunda Türkiye’ye karşı
bir pazarlık unsuru olarak kullanmak istiyor. Bu nedenle, terör örgütüne yaşam
alanı, eğitim, lojistik destek ve kendini yenileme imkânını sağlıyor. Bu durumda,
Barzani’nin Türkiye'nin düşmanı olduğunun ve terörün baş destekçiliğini
yaptığının tartışılır bir yönü var mıdır? Yoktur. Türkiye, eğer PKK’nın Kuzey
Irak’taki mevcudiyetine son vermek istiyorsa Barzani’nin PKK’yı koruma ve
destekleme hususundaki iradesini ve azmini kırmak zorundadır. Değerli
arkadaşlarım, bu konuda geçen yılki tezkere görüşmesi sırasında bu kürsüden
aynen şunları söylemiştim: Türkiye'nin, Kuzey Irak’taki siyasi otoriteye,
PKK’ya sağladığı desteğin çok ağır bir bedeli olacağını göstermek gibi bir
görevi ve sorumluluğu vardır. Barzani’yi PKK’ya destek vermekten ve Türkiye’ye
karşı gayrimeşru bir savaş sürdürmekten caydırmak zorunludur. Bu bakımdan
Türkiye, caydırıcı politikasıyla Barzani’yi “PKK mı Türkiye mi?” tercihini
yapmaya zorlamalıdır. Ankara bunu yapamazsa tezkere blöfle eş anlamlı olur ve
dağ fare doğurur. Evet, geçen sene bu kürsüden bunları söylemiştim. Değerli
arkadaşlarım, bu ikazlarımız dikkate alınamadığı için tezkere maalesef blöf
olmaktan ileri gitmemiş ve bölücü nifak çok can almıştır. Caydırıcı
strateji alanında gösterilebilecek belki de en mükemmel örnek, Türkiye ile
Yunanistan arasında Ege Denizi kara sularının genişliği konusunda patlak veren
krize Ankara’nın uyguladığı stratejidir. Değerli arkadaşlarım, bu stratejinin
dört ayağı vardır. Birincisi: Türkiye Ege’deki haklarını korumak hususunda
sarsılmaz bir irade ortaya koydu. Millî Güvenlik Kurulu aldığı bir kararla,
Yunanistan’ın Ege’de kara sularını 6 milin üstüne çıkarmasının “casus belli”
yani savaş nedeni olacağını ilan etti, Türkiye Büyük Millet Meclisi de bunu
onayladı. İkincisi: Türk
Genelkurmayı Yunanistan’ın bir oldubittiye başvurması hâlinde buna mukabele
edecek uygun stratejiyi geliştirip Hükûmetin onayına
sunarak uygulamaya koydu. Üçüncüsü: Bu
stratejiyi uygulayacak askerî kuvvet yapısı oluşturularak Ege Bölgesi’nde konuşlandırıldı.
Dördüncüsü ve
belki en mühimi: Yunanistan’ın Ankara’nın söylem, tutum ve eyleminden
Türkiye’nin açıkladığı siyasi iradenin kredibilitesi
yani inandırıcılığı hakkında en ufak bir kuşku duymaması sağlandı. Bu şekilde
uygulanan caydırıcı politika başarılı oldu, Yunanistan kara sularını
genişletmekten vazgeçti, tehdit defedildi ve o günden bugüne Ege’de barış ve
istikrar sağlandı. Öcalan’ın ve PKK
örgütünün Suriye’den çıkarılmasında da aynı tarz bir uygulamaya gidildi.
Orgeneral Atilla Ateş Reyhanlı’da Suriye’ye Türkiye’nin ültimatomunu
açıkladığı zaman Hafız Esad’ın Türk tank
birliklerinin Şam istikametinde harekete geçecekleri hususunda en ufak bir
kuşkusu yoktu. Suriye’yle barış da Türk sivil ve askerî liderleri tarafından
eksiksiz uygulanarak caydırıcı politika sayesinde sağlandı. Bu örnekleri
sizlere sırf caydırıcı bir politikanın ne olduğunu izah etmek için verdim.
Esasında, her uluslararası sorunun şartları farklıdır ancak caydırıcı bir
politikanın şu dört temel unsuru değişmez değerli arkadaşlarım: 1) Tehdidin odağı
açıkça ilan edilmelidir ve bu odağı etkisiz hâle getirmeyi amaçlayan sarsılmaz
bir irade ortaya konmalıdır. 2) Tehdidi
bertaraf edecek strateji oluşturulmalıdır. 3) Bu stratejiyi
uygulayacak kuvvet yapısı ortaya çıkarılıp konuşlandırılmalıdır. 4) Tehdit odağı,
yapmaması gereken şeyi yaptığı takdirde kendisine karşı kuvvet kullanılacağına
inandırılmalıdır. Caydırıcılık bir
politika, etkili olduğu takdirde verdiğim iki örnekte olduğu gibi kuvvet
kullanmaya lüzum da kalmayabilir. Sadece siyasi ve ekonomik yaptırımlarla hasım
tarafın tutum ve davranışının kontrol altına alınması sağlanabilir. Kurşun
atılmadan sonuç alma imkânı doğar. Hükûmet Kuzey Irak
konusunda böyle caydırıcı bir politika uygulayacaksa önce “PKK’ya yataklık
yapan ve destek veren Barzani Türkiye'nin düşmanıdır.” diyebilmelidir. Ama Hükûmet bu gerçeği açıklamaktan
korkarsa ve Türkiye'nin terör örgütünün Kuzey Irak’ta barınmasını engelleyecek
askerî adımları atmaktan çekindiği izlenimini yaratırsa o zaman Barzani de sergilenen
bu aciz ve teslimiyetten yararlanır, bugüne kadar olduğu gibi, Türkiye ile
kedinin fare ile oynadığı gibi oynamasını sürdürür, milletimiz de teröre
kurbanlar vermeye devam eder. Ben Türk milletinin bu onur kırıcı durumu
hazmedebileceğini hiç zannetmiyorum. Tabii, bir de
Amerikan faktörü var. Genel kanaat, Barzani’nin Türkiye’ye karşı tutumunu
Amerika’dan aldığı cesaretle saptadığı yolundadır. Bu sorun da bizi, AKP
İktidarının terörle mücadelede zafiyetinin üçüncü ayağına, yani 5 Kasım 2007’de
Washington’da Başbakan Erdoğan ile Başkan Bush arasında varılan mutabakata
götürüyor. Bu mutabakatın Türkiye’yi ne denli tehlikeli bir mecraya soktuğunu
izahtan önce, şimdiden ortaya çıkan bazı sakıncalarına işaret edeyim. Bir kere,
değerli arkadaşlarım, zannedilenin aksine, bu mutabakat PKK’nın Kuzey Irak’taki
mevcudiyetinin tümüyle tasfiye edilmesini öngörmüyor. Amerika PKK’nın sadece
belli ölçülerde zayıflatılmasını, hırpalanmasını ve bu şekilde kontrol altına
alınmasını istiyor. Diğer taraftan, Amerika PKK’ya karşı mücadelede Türkiye ile
iş birliği yapmayı ve bu amaçla istihbarat sağlamayı kabul ediyor ama bunun
karşılığında Türkiye’ye bir yasak getiriyor. Nedir bu yasak? Bu
yasak, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kuzey Irak’taki PKK unsurlarına karşı
Amerika’nın izni olmadan hiçbir operasyon yapamaması. Anımsayacaksınız,
Amerika bir ara Dubai’de imzalanan bir anlaşmayla 1 milyar dolarlık bağış
karşılığında Türkiye'nin elinden Kuzey Irak’a müdahale hakkını almak istemişti.
Cumhuriyet Halk Partisinin ikazıyla işin yanlışlığının farkına varan Hükûmet bu anlaşmadan vazgeçmişti. Şimdi Washington,
Türkiye’nin müdahale hakkını istihbarat paylaşımı karşılığında elinden almış
bulunuyor. Öyle söylendiği gibi de Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kuzey Irak’taki
PKK hedeflerini BBG evi gibi görme imkânı kesinlikle yok. Türk Silahlı
Kuvvetleri, Amerika neyi göstermek isterse sadece onu görüyor, neyi vurdurmak
isterse sadece onu vuruyor. Amerika’nın da gösterip vurdurttuğu, terör ağacının
gövdesi ve kökleri değil, sadece dalları ve yaprakları. Hava operasyonlarıyla
tabii ki örgüte zarar ve zayiat verdiriliyor, bunları kimse küçümseyemez ama
yine de yapılan, dalları budamaktır, hava operasyonlarıyla terörün kökü
kazınamaz. En önemlisi de Amerika, PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığını etkisiz
hâle getirecek kapsamda ve yoğunlukta kara harekâtı yapma iznini Türk Silahlı
Kuvvetlerine vermiyor. Türk Silahlı
Kuvvetleri tarafından herhangi bir operasyonun yapılabilmesi için mutlaka ve
mutlaka Amerika’nın oluru ve onayı gerekiyor. Nitekim hava operasyonları ve
kara harekâtının seyrindeki Güneş Harekâtı, Türkiye’nin bağımsız iradesiyle
değil Amerika’nın ön izniyle gerçekleştirilmiştir. Bu gerçekler artık Türk
halkı tarafından biliniyor ama halktan gizlenen çok önemli bir husus var. Bu da
Amerika’nın Türkiye’ye, PKK sorununa terör örgütüyle müzakere yoluyla siyasi
çözüm bulunmasını öngören bir projeyi kabul ettirmiş olmasıdır. Sayın Başbakan bu
yoldaki spekülasyonları şiddetle reddetti. Ne var ki
iki üst düzey Amerikalı komutan, yaptıkları açıklamalarla bu projenin varlığını
teyit ettiler. Nitekim, 4 Mart 2008 tarihinde,
Pentagon’daki basın toplantısında konuşan Irak’taki yeni koalisyon kuvvetleri
komutanı Korgeneral Odierno, Güneş Harekâtının
yapılmasına Amerika tarafından izin verilmesinin gerekçesi olarak PKK’yı baskı
altında tutmak suretiyle Türkiye’yle müzakereye zorlamak olduğunu belirtti.
Ondan bir gün sonra Merkezî Kuvvetler Komutanı Oramiral Fallen
Amerikan Temsilciler Meclisinde yapmış olduğu bir konuşmada aynı şeyi söyledi,
“PKK sorunu sadece askerî yöntemle tasfiye edilemez. Türkiye ile -tırnak içinde
söylüyorum bunu- PKK’yı siyasi uzlaşma yolunu kabul etmeye kuvvetle teşvik
ediyoruz.” dedi. Değerli
arkadaşlarım, buraya kadar söylediklerim şu iki çarpıcı gerçeği ortaya koyuyor.
Birincisi: Hükûmet Güneydoğu sorunuyla PKK sorununa
bulunacak çözümlerin Washington’un Orta Doğu stratejisi çerçevesinde
şekillendirilmesi ve evrilmesi sürecini kabul etmiştir.
Bu durum Türkiye’nin üniter yapısı ve ulusal birliği
için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. İkincisi de: Hükûmet
Amerika’nın istihbarat vermesi karşılığında Kuzey Irak’a müdahale hakkını
kullanmaktan vazgeçmiştir. Evet, Hükûmet Türkiye’nin
uluslararası hukuktan doğan meşru savunma ve müdahale hakkını pazarlık unsuru
yapmış ve Kuzey Irak’a müdahale hakkını serbestçe kullanmaktan vazgeçmiştir. Bu
şekilde Barzani’ye şu mesaj verilmiştir: “Türkiye’ye her istediğini korkmadan
yapabilirsin. Türkiye’nin mukabele hakkını elinden aldık.” Şimdi böyle bir
garantiden yararlanan Barzani Türkiye’ye meydan okumaz mı? Türkiye’yi “Kerkük
sorununa karışırsanız ben de Diyarbakır’da halkı ayaklandırırım.” diye tehdit
etmez mi? Böyle bir garantiden yararlanan Barzani Türkiye’nin haklarına ve
güvenliğine saygı duyar mı? Şimdi herhâlde Hükûmetin hatasının azametini anlıyorsunuzdur değerli
arkadaşlarım. Şimdi herhâlde Hükûmetin Barzani
karşısında neden bu kadar âciz, yetersiz,
teslimiyetçi ve edilgen bir tutum içinde kaldığını her hâlükârda takdir
ediyorsunuz. Sayın Başbakanın
Başkan Bush’la görüşmesi sırasında muhatabına PKK terörünün Türkiye’nin toprak
ve ulusal bütünlüğüyle üniter yapısına en ağır
tehdidi oluşturduğunu, bu nedenle Türkiye’nin ulusal bekasını ilgilendiren bir
alanda meşru savunmasından ve Kuzey Irak’a müdahale hakkından vazgeçmeyeceğini
anlatması gerekirdi. Sayın Başbakanın muhatabına ayrıca, Amerika’nın bir NATO
müttefiki olan Türkiye’ye terörle mücadele alanında elinden gelen yardımı
yapmasının esasen NATO anlaşmasından ve dayanışmasından doğan bir sorumluluk ve
görev olduğunu, bu nedenle de istihbarat yardımının Türkiye’yi Kuzey Irak’a
müdahale hakkından feragat etmesi şartına bağlanmasının kabul edilemez olduğunu
anlatması gerekirdi. Sayın Başbakanın, muhatabının gözlerinin içine bakarak,
Amerika’nın Kuzey Irak’a yönelik politikasının PKK’yı topraklarında barındıran,
koruyan ve Türkiye’ye karşı kullanan odaklara destek şeklinde tezahür ettiğini,
bu şekilde Amerika’nın Türkiye’nin yaşamsal çıkarlarına zarar verenlerin
yanında yer aldığını vurgulaması gerekirdi. Sayın Başbakanın, Başkan Bush’a,
Amerika’nın Türkiye’nin bekasını tehdit eden hâlihazır politikasını uygulamakta
ısrarlı olması hâlinde, Türk halkının tepkisi nedeniyle, Türkiye’nin
Amerika’yla çok geniş bir alana yayılan askerî ve siyasi iş birliğini ve
kurumsal ittifak ilişkilerini tehlikeye düşüreceğini anlatması gerekirdi.
Washington görüşmelerinden Sayın Başbakanın elde etmesi gereken sonuç,
Amerika’dan hem istihbarat desteği alınması hem de Kuzey Irak’ta Türk Silahlı
Kuvvetlerinin PKK’ya karşı serbestçe harekâtta bulunması hakkının teyidini
sağlaması olmalıydı. Değerli
arkadaşlarım, Amerika ile Türkiye arasındaki çok boyutlu askerî ve siyasi
ilişkilerin önemi ve özellikle bugünkü uluslararası konjonktürde
ortak çıkarlara dayanan iş birliğinin kritik bir önem kazanmış olması nedeniyle
öz güvenli bir siyasi liderlik, belirttiğim şekilde bir sonucu alabilirdi.
Maalesef bu beceri gösterilemedi ve Sayın Başbakan, ülkemizin ulusal bekasının
söz konusu olduğu bir alanda meşru savunma hakkından vazgeçmek gibi çok ağır
bir hata yaparak Türkiye’yi Barzani’ye karşı savunmasız bırakmıştır. Türkiye bu
aymazlıktan çıkış yollarını aramalıdır ve bulacaktır. Fakat bu vebal
taşınmayacak kadar ağırdır değerli arkadaşlarım. Hükûmetin terörle
mücadeledeki üçüncü zafiyetine geliyorum. Üçüncü zafiyet “terörle mücadele”
kavramını, Hükûmetin, “teröristle mücadele” olarak
anlamasından kaynaklanıyor. Değerli
arkadaşlarım, teröristle mücadele, bir ağacın dallarını budamaya benzer.
Dalları kesersiniz ama onlar sonra daha gür bir şekilde çıkar. Esas amacın,
yani terörle mücadelenin, ağacı kökleriyle birlikte yok etmeyi hedeflemesi
gerekir. Bu bakımdan, teröristle mücadele, terörle mücadelenin sadece bir
boyutundan ibarettir. Terörle mücadele için topyekûn bir mücadele anlayışına
sahip olmak gerekir. Bu tür bir
mücadele, terörün, ekonomik, sosyal, psikolojik ve siyasal boyutlarını
kapsadığı takdirde başarıya ulaşır. Hükûmet, altı
yıldır terörle mücadelede bu tür kapsamlı bir yaklaşım ortaya koyamamıştır.
Ülkemizin bugün terörle mücadelede ulusal bir stratejiye sahip olamamasının
önde gelen bir nedeni budur. Bu zafiyet bir an önce telafi edilmelidir. Genel Başkanımız
Sayın Deniz Baykal’ın dünkü konuşmasında belirtmiş olduğu önemli bir noktanın
altını çizerek sözlerime son vereceğim. Terörle
mücadelede karşılaştığımız belki de en büyük sorun, terörü hep birlikte tarif
edemememizden, onu birlikte kınayamamamızdan, hatta bu çatı altında yer alan
bazı kişilerin terörle demokrasi arasındaki ayrımı yapamayarak terörü bir hak
olarak göstermeye ve meşrulaştırmaya çalışmalarından ileri geliyor. Hiçbir
demokratik ülkede terör yapanların himaye edilmesine, övülmesine izin
verilmiyor. İspanya ve İngiltere, terör olaylarını kınamayanları meşru
saymıyor. Burada bulunan herkes, bu kürsüden vatanın ve milletin bölünmez
bütünlüğünü korumaya namus ve şerefi üzerine ant içti. Ben, şimdi, bu andı
içenleri, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerini, namus ve şeref sözlerini
yerine getirmeye ve ortak bir deklarasyonla PKK
canilerinin Aktütün saldırısını nefretle kınamaya
davet ediyorum. Böyle bir ortak deklarasyon
hazırlanmış ve Meclisteki tüm siyasi partilere sunulmuştur. Bu görüşlerle
Cumhuriyet Halk Partisi olarak önümüzdeki yetki tezkeresini desteklediğimizi
açıklar, hepinize saygılarımı sunarım. (CHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ediyoruz Sayın Elekdağ. Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Ankara Milletvekili Ahmet
Deniz Bölükbaşı. Buyurunuz Sayın
Bölükbaşı. (MHP sıralarından alkışlar) MHP GRUBU ADINA
AHMET DENİZ BÖLÜKBAŞI (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Irak’ın
kuzeyine askerî müdahale izninin süresinin uzatılması konusundaki tezkerenin
müzakeresi, kanlı terörün tırmandığı bir dönemde ve Şemdinli Aktütün Sınır Karakolunu hedef alan alçak saldırının hemen
akabinde yapılmaktadır. Bu vesileyle aziz şehitlerimizi bir kere daha rahmet ve
minnetle anıyoruz. Milliyetçi
Hareket Partisi birinci tezkereyi güçlü bir şekilde desteklemiş, eksik, muğlak ve sakıncalı yönlerine ilişkin görüşlerini bu
kürsüden samimiyetle dile getirmiştir. Süre uzatması tezkeresine ilişkin
görüşlerimizi açıklamadan önce, bu talebi de tam olarak desteklediğimizi
belirtmek isterim. Terörle mücadele,
partiler üstü bir anlayışla ele alınması ve siyasi hesapların üzerinde
tutulması gereken millî bir beka sorunudur. Türkiye’nin maruz kaldığı terör
tehdidi karşısında, iktidarı ve muhalefetiyle, millî birlik ve dayanışma
ruhuyla hareket edilmesi ve teröre karşı kahramanca mücadele veren güvenlik
güçlerimize her desteğin verilmesi, hepimiz için millî bir görev ve
sorumluluktur. Milliyetçi Hareket Partisi tezkere hakkındaki düşüncelerini bu
anlayışla dile getirecek, terörle mücadelenin daha etkili biçimde icrası için
samimi eleştiri, öneri, tavsiye ve uyarılarını Hükûmetin
değerlendirmesine sunacaktır. Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; bugün Türkiye çok ciddi bir dış desteğe sahip bir
terör tehdidiyle iki cephede mücadele etmek durumuyla karşı karşıyadır. Bu
mücadele siyasi kararlılık, sebat ve dirayet gerektiren, millî imkânların
topyekûn seferber edilmesini zorunlu kılan, uzun vadeli, zor ve meşakkatli bir
süreçtir. Bunun için evvelemirde etkili bir caydırıcılık politikası
benimsenmesi hayati önem taşımaktadır. Böyle bir
caydırıcılık politikası da siyasi iradenin hiçbir tereddüde yer bırakmayacak
şekilde ortaya konulmasını ve hedefleri, amaçları doğru belirlenmiş askerî güç
kullanılmasıyla ekonomik, siyasi ve diplomatik alanlarda zorlayıcı
yaptırımların bir arada uygulanmasını öngören tutarlı ve kapsamlı bir
stratejinin kararlılıkla izlenmesini gerekli kılmaktadır. Bu strateji
kapsamında, terör unsurlarını koruyan ve faaliyetlerine göz yuman dış
desteklerin kesilmesi için bu mihraklara karşı da etkili tedbirler alınması ve
yaptırımlar uygulanması mutlak bir zorunluluktur. Bu gerçekler
ışığında şimdi cevabı aranması gereken soru, geçtiğimiz bir yıl zarfında AKP Hükûmetinin bu konuda gerekli siyasi iradeyi ne derecede
sergilediği ve böyle bir caydırıcılık stratejisi belirleyip, bunu bütün
icaplarıyla kararlı ve etkili bir şekilde uygulamaya koyup koymadığıdır. Bu
sorunun cevabını verecek olan da Hükûmetin izlediği
politikaların, attığı adımların ve aldığı tedbirlerin PKK’nın tasfiyesi hedefine
ulaşmada ne derecede yeterli olduğunun objektif biçimde tespitidir. Şimdi, izninizle,
Hükûmetin belirlediği hedefler ile fiiliyatta alınan
sonuçlar hakkında somut verilere dayanan objektif bir değerlendirmeyi yüce
heyetinizin takdirine sunmak isterim: PKK’nın Irak’ın
kuzeyinden gerçek anlamda tasfiyesi için ulaşılması şart olan hedefler beş ana
noktada toplanmaktadır. Bu tasfiye kriterleri, terör
örgütünün Irak’taki yapılanmasında 134 olarak belirlenen yönetim kadrolarının
enterne edilerek Türkiye’ye iadesi, örgütün dağıtılması ve Türk vatandaşı olan
teröristlerin silahlarıyla birlikte Türkiye’ye getirilerek adalet önüne
çıkarılması, Türk uyruklu olmayan PKK militanlarının Irak’ta kalacak
olanlarının Türkiye için yeniden bir tehdit teşkil edecek faaliyetlerde
bulunmalarının önlenmesi, PKK’nın bölgedeki bütün altyapısının imha edilmesi ve
PKK’nın kontrolündeki Mahmur Kampının kapatılarak, oradaki Türk vatandaşlarının
Türkiye'ye dönmelerinin sağlanmasıdır. Bu tasfiye kriterleri bizim değerlendirmemiz olmayıp, bizzat AKP Hükûmetinin bu konuda Amerika Birleşik Devletleri’yle
yapılan müzakerelerde masaya getirdiği resmî görüşlerdir. Bunun yanı sıra
PKK’nın tasfiyesi sürecinin nihai amacına ulaşması için Irak’ın askerî
kontrolünü elinde bulunduran ABD’nin ve kuzey bölgesinin denetiminden sorumlu
olan bölgesel yönetimin etkili desteği ve iş birliği de mutlak bir
zorunluluktur. Yüce Meclisin 17
Ekim 2007 tarihinde Hükûmete izin vermesinin
üzerinden geçen sürede bu amaca ne ölçüde ulaşıldığının değerlendirmesinde belirleyici
olacak somut ölçü ve kriterler bunlardır. Bu açıdan
bakıldığında, 17 Ekim tezkeresinin üzerinden geçen bir yıl sonra bugün
geldiğimiz noktada karşımızdaki tablo ve gerçekler şunlardır: Terörle
mücadelenin askerî tedbirleri ilgilendiren boyutunda Türk Silahlı Kuvvetleri,
16 Aralık 2007 tarihinden başlayarak terör unsurlarına karşı ondokuz hava harekâtı ve 21 Şubat 2008’de süre ve alan
itibarıyla sınırlı bir kara harekâtı icra etmiştir. Bu askerî
müdahalelerde terör örgütünün haberleşme, malzeme, cephane deposu, sığınak,
terör eylemlerini planlama ve yönetme amacıyla kullandığı çok sayıda hedef
tahrip edilmiş, terör unsurlarına ağır zayiat verdirilmiş, PKK’nın hareket
alanı önemli ölçüde daraltılmıştır. Bu görevler çok zor ve ağır şartlarda büyük
bir fedakârlıkla ve başarıyla icra edilmiştir. Bu bakımdan, Türk Silahlı
Kuvvetlerinin teröre karşı kahramanca verdiği mücadeledeki üstün başarıları her
türlü takdirin üstündedir. Bu başarılı
askerî operasyonların terör örgütüne ağır darbeler vurmasına ve çok önemli
kayıplar verdirmesine rağmen, nihai amaca ulaşmada tek başına yeterli olduğu
söylenemeyecektir. Terör örgütüne dış desteğin kesilmesi sağlanmadan, bu amaçla
ekonomik ve siyasi yaptırımlar uygulanmadan ve terör örgütüne karşı geniş çaplı
bir askerî harekât için gerekli siyasi ortam yaratılmadan, PKK’nın sınırlı
askerî müdahalelerle çökertilmesi esasen beklenemeyecektir. Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; bugün itibarıyla tezkerenin amacına ulaşamamasının
temel nedenleri üç ana noktada toplanabilecektir. Bunlar sırasıyla; Hükûmetin etkili bir caydırıcılık stratejisi belirleyip,
bunu, askerî, siyasi ve ekonomik unsurlarıyla bir bütün olarak uygulayamamış
olması, başta Barzani olmak üzere PKK’ya dış desteğin kesilmesi için etkili
caydırıcılık icra edilememesi ve PKK’nın tasfiyesi için gerekli askerî
müdahalenin ABD’nin istihbarat değişimine bağlı sınırlı bir çerçeveye
oturtulmasıdır. PKK’nın Kuzey
Irak’taki en büyük destekçisi, bölgeyi siyasi ve askerî denetimi altında tutan
Barzani yönetimidir. Barzani ve peşmergeler PKK’ya
fiziki, lojistik ve finansman desteği ile siyasi himaye sağlamaktadırlar. Terör
unsurlarının bir kısmı peşmergeler ile yan yana meskûn bölgelerde koruma
altında yaşamakta, PKK’ya Avrupa kaynaklı para akışı Erbil
üzerinden yapılmakta, terör örgütünün lojistik desteği için peşmergelerin
kontrolündeki bölgeler ve ikmal yolları kullanılmakta, yaralı teröristlerin tedavisi Barzani
kontrolündeki bölge hastanelerinde yapılmakta ve bu militanlar tedavi sonrası
terör kamplarına gönderilmekte, peşmergeler ile PKK
arasında irtibatı sağlayan mekanizmalar bulunmakta, Kandil’e giden yollar
müştereken kontrol edilmekte ve Habur Sınır
Kapısı’nda toplanan haraçlardan PKK’ya pay aktarılmaktadır. Kuzey Irak’taki
Mahmur Kampı, üzerinde ayrıca durulması gereken özel bir durumdur. Bu kamp
Barzani güçlerinin koruması altında, 200’e yakın PKK militanının kontrol ettiği
ve 11.500 Türk vatandaşının bulunduğu bir kamptır. Kamptaki tesisler PKK
tarafından planlama ve eylem merkezi ve silah ve teçhizat deposu olarak
kullanılmakta, buradaki hastane yaralı teröristlerin tedavisinde ara istasyon
fonksiyonu icra etmekte ve burada çok ağır şartlarda yaşayan gençler PKK’nın
çok önemli bir militan kaynağını oluşturmaktadır. Değerli
milletvekilleri, bu kamp hâlâ kapatılamamıştır. Bu gerçekler karşısında kimse
kimseyi aldatmaya çalışmamalıdır. Irak’ın kuzeyinde otorite boşluğu olduğu, bu
bölgenin insansız ve denetimsiz bölge olduğu söylemlerinin Barzani’nin PKK’ya
desteğine ilişkin bu fiilî durumu izah etmeye ve gerçekleri gölgelemeye
yetmeyeceğini herkes kabul etmelidir. Barzani’nin bu
desteği bunlarla da kalmamış, bu şahıs PKK’nın siyasi hamiliğini üstlenmiştir.
Barzani PKK’yı hâlâ terör örgütü olarak kabul etmemekte, sorunun, Türkiye'de
teröristleri kapsayacak genel af çıkartılması ve siyasi çözüm yoluyla sona
erdirilebileceğini açıkça savunmaktadır.
Barzani’nin
siyasi çözüm reçetesi de teröristlerin affedilerek Türkiye'ye dönmesi, siyasi
hayata katılmalarına imkân verilmesi ve Kuzey Irak’taki etnik yapılanma
modelinin Türkiye'de uygulanmasıdır. Barzani’nin PKK
terörünü başta Kerkük’ün statüsü olmak üzere Türkiye'ye karşı bir tehdit ve
pazarlık kartı olarak kullandığı ve Türkiye'ye husumeti, âdeta varlık nedeni
hâline getirdiği herkesin bildiği bir gerçektir. Irak
Cumhurbaşkanı Talabani de, Barzani gibi, Kuzey Irak’taki teröristlerin bölgeyi
terk etmelerinin Türkiye'ye bağlı olduğunu, bu amaçla genel af ve siyasi çözüm
süreci başlatılması gerektiğini savunmakta ve geliştirdiği çözüm reçetelerini
basın vasıtasıyla Türkiye'de tartıştırmaktadır. Bütün bu
gerçekler ortadayken, AKP Hükûmeti, tehdidin tüm
unsurlarını kapsamayan, caydırıcılığın tüm icaplarını karşılamayan, siyasi ve
ekonomik ayakları topal bir strateji benimsemiştir. PKK’ya her türlü himayeyi
sağlayan Barzani ve peşmergelerin Türkiye'nin maruz
kaldığı terör saldırılarından doğrudan sorumlu olduğu ortadadır. Ancak bu
unsurlara karşı bugüne kadar hiçbir ciddi siyasi ve ekonomik yaptırım
uygulanmamıştır. Barzani’nin PKK’ya desteğinin maliyetinin artırılarak bundan
vazgeçmesini sağlayacak hiçbir zorlayıcı önlem alınmamıştır. Habur Sınır Kapısı’nda yeni düzenlemeler yapılması ve
bölgeye Türkiye üzerinden sağlanan çok yönlü ekonomik desteğin yeni esaslara
bağlanması gibi basit tedbirlerden bile özenle kaçınılmıştır. Siyasi ve
ekonomik caydırıcılığın asgari icaplarını yerine getirmeyen Hükûmet,
bunun yerine, diplomatik temas ve girişimlerle sonuç alınmasını beklemek,
göstermelik tedbirlerine bel bağlamak ve içi boş niyet beyanlarına itibar etmek
gibi vahim bir hataya düşmüştür. Diğer taraftan,
tezkere sonrası dönemde Barzani’nin Türkiye’ye meydan okumalarına karşı da
sessiz kalınmış, bunun yerine, Barzani ve Talabani’ye cesaret verilecek adımlar
atılmıştır. Bu çerçevelerde, savunduğu görüşler bilinen Talabani Mart 2008’de
Türkiye’ye davet edilerek Çankaya Köşkü’nde ağırlanmış, Barzani’ye siyasi
meşruiyet kazandıracak bir siyasi diyalog süreci başlatmak için somut
girişimlerde bulunulmuş, bu amaçla Erbil’e özel
temsilciler gönderilmiştir. PKK’nın tasfiye
edilememesinde etkili olan üçüncü neden, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu
konudaki kabul edilemez ve incitici tutumu olmuştur. Amerika Birleşik
Devletleri, Kuzey Irak’tan kaynaklanan PKK terör tehdidi karşısında beş yıl
boyunca sessiz ve hareketsiz kalmış, son dönemde Türkiye ile istihbarat paylaşımı
konusunda sınırlı bir iş birliğine girmiştir. ABD’nin bu yaklaşımı, Irak’ta
saplandığı bataklıkta Barzani’yi stratejik müttefik olarak gördüğünü, Irak’ın
geleceği açısından bir çıbanbaşı olan peşmergelerin
istikrarını Türkiye'nin güvenliğinden daha önemli saydığını göstermiştir. PKK’nin tasfiyesi için Türkiye ile gerçek anlamda siyasi ve
askerî iş birliğine yanaşmayan, Türkiye'nin geniş kapsamlı bir kara harekâtına
da karşı çıkan ABD’nin Türkiye’ye verdiği desteğin niteliği ve fiilî sonucu,
istihbarat paylaşımına dayalı hava harekâtlarıyla sınırlı kalmıştır. Bunun
terör örgütünün bölgeden sökülüp atılmasında yeterli olmayacağı açıktır.
Arkasında Meclisin güçlü iradesi olan terörle mücadelenin Amerika Birleşik
Devletleri Başkanının iznine tabi kılınması ve “PKK ortak düşmanımızdır.”
söylemiyle tatmin olunarak bunun için atılacak adımların ABD’nin öncelikleri ve
takdiriyle sınırlandırılması Türk milletini incitmiş, PKK’nın Kuzey Irak’tan
tasfiyesi sürecinde de büyük bir zafiyete yol açmıştır. Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; son bir yıllık dönemde Hükûmetin
izlediği tutarsız politikalar ve iki ayağı topal strateji hakkındaki tespit ve
değerlendirmelerimiz bunlardır. Türkiye, dış destekli terörle mücadelede çok
ciddi bir yol ayrımındadır. Bugün gelinen hassas noktada Hükûmetten
beklenen, bu konularda gerçekçi bir değerlendirme, muhasebe yaparak izlediği
siyaseti bütün unsurlarıyla gözden geçirmesi ve PKK’nın tasfiyesi için etkili
ve tutarlı bir strateji belirleyerek bunu kararlılıkla uygulamasıdır. Böyle bir
değerlendirmede şu mülahazaların göz önünde bulundurulmasının gerekli olduğunu
düşündüğümüzü Hükûmetin takdirine getirmek isteriz:
Barzani’nin PKK’ya desteğinin kesilmesi bu mücadelenin sonuca ulaşılmasında
birinci öncelikli konudur. Bu konuda diplomatik temas ve girişimlerle sonuç
alınamayacağı ortadadır. Hükûmet bunun için gerekli
siyasi ve ekonomik önlemleri bir bütün olarak belirlemeli, bunları ilan ederek
süratle ve görülebilir şekilde uygulamaya koymalıdır. Bu önlemlerin Barzani
güçlerinin PKK’ya desteğinin sona ermesinde yeterli olmaması hâlinde Barzani ve
peşmergeleri askerî müdahalenin hedefi olacağı
konusunda kesin bir dille uyarılmalıdır. Barzani’ye, Türkiye’ye husumetin çok
ağır bir maliyeti olacağı gösterilmeli, buna rağmen bundan vazgeçmezse bu bedel
fiilen ödettirilmelidir! (MHP sıralarından alkışlar) Türkiye'nin böyle
bir yol izlemesi için gerekli bütün hukuki ve siyasi şartlar oluşmuştur. Hükûmet bu konuda tereddüt göstermemeli, bu uyarının
gereğini yerine getirmek için de Türk Silahlı Kuvvetlerini siyasi direktifle
yetkili kılmalıdır. Bu konuda inandırıcı ve caydırıcı olabilmek için Kuzey Irak
bölgesel yönetimini meşru muhatap olarak alacak, bu yönetime siyasi meşruiyet
kazandıracak hareketlerden özenle kaçınılmalı, Barzani ile hiçbir şekilde resmî
diyalog sürecine girilmemelidir. Bu kapsamda
üzerinde durulması gerekecek üçüncü husus, ABD ile istihbarat paylaşımıyla
sınırlı iş birliğinin ötesine geçen yeni bir siyasi, askerî iş birliği zemini
oluşturulmasıdır. Böyle bir iş birliği zemini iki bakımdan büyük önem
taşıyacaktır. Bunlardan
birincisi, Barzani üzerindeki ABD etkisinin harekete geçirilmesiyle ilgilidir.
Barzani’nin en büyük güvencesi ABD’nin Irak’taki fiilî askerî mevcudiyeti ve
Barzani’ye sağladığı korumadır. Barzani’nin terör örgütüne desteğini kesmesi ve
bu konuda Türkiye’yle iş birliği yapmasının sağlanmasında ekonomik ve siyasi
yaptırımların yanı sıra ABD’nin nüfuzunu kullanması da gerekli olacaktır. Bu
bakımdan bu konu Washington ile çok ciddi biçimde ele alınmalı ve Türkiye'nin peşmerge güçlerine karşı askerî güç kullanmak durumunda
kalmasının ABD’nin Irak politikaları üzerindeki muhtemel yansımaları
kendilerine açıkça hatırlatılmalıdır. Amerika Birleşik
Devletleri’yle yeni bir iş birliği zemini, Kuzey Irak’a sonuç alacak çapta bir
askerî müdahalede bulunulması bakımından da büyük önem taşımaktadır. Bugün gelinen
noktada, PKK’nın bu bölgeden geriye dönüşü olmayacak şekilde sökülüp atılması
için terör yuvalarına yönelik kapsamlı bir temizlik ve imha harekâtının
yapılması kaçınılmaz görünmektedir. Böyle bir geniş çaplı harekât kapsamında
kara unsurlarının Kuzey Irak’ta geçici bir süre için konuşlandırılması ve bir
güvenlik bölgesi oluşturulması gerekli olacaktır. Tampon bölge niteliğindeki bu
güvenlik kuşağının yeri ve derinliği gibi konular fiziki uygunluk ve askerî
gerekler ışığında askerî makamlarımızca değerlendirilecektir. Türkiye’ye bu
konuda gerekli siyasi ve askerî desteği vermek ABD için gerçek müttefiklik,
inandırıcılık ve küresel terörle mücadelede bir samimiyet sınavı olacaktır.
Türkiye, önce bu sınavdan nasıl geçileceğini görmeli ve buna göre millî
güvenliği için gereken neyse bunu yapmak için kendi imkânlarıyla harekete
geçmelidir. Amerika Birleşik
Devletleri'nin Irak’tan çekilme takvimi ve süreci, Türkiye'nin bu sancılı
süreçteki kritik önemi, çekilme sonrası dönemde en güçlü bölge ülkesi olarak
Irak’ın istikrarının sağlanmasındaki rolü ve İncirlik Üssü’nün vazgeçilmez
değeri, bu konuların Amerika Birleşik Devletleri’yle görüşülmesinde Türkiye'nin
elindeki çok önemli imkânlardır. Hükûmet, bu
imkânları tereddütsüz kullanmalıdır. Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; yüce Meclis, terörle mücadele konusunda Hükûmetin ve güvenlik güçlerimizin arkasına çok güçlü bir
irade koymuştur. Hükûmetin de aynı irade ve kararlılığı
somut olarak sergilemesi ve ekonomik ve siyasi önlemlerle desteklenen bir
strateji belirlemesi hâlinde, Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK’yı Kuzey Irak’tan
tasfiye edecek güce, yeteneğe, morale ve donanıma sahiptir. Türk milletinin
beklentisi de budur. Bunlar yapılamadığı takdirde, Meclisin verdiği yetkinin
anlamı, etkisi ve sonuçları Türk milleti tarafından haklı olarak sorgulanacak
ve terörle mücadele konusunda devlete olan güven duygusu korkarız ki
sarsılacaktır. Yüce heyetinizi
saygılarımla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ediyoruz Sayın Bölükbaşı. Demokratik Toplum
Partisi Grubu adına
Van Milletvekili Fatma Kurtulan. Buyurunuz Sayın
Kurtulan. (DTP sıralarından alkışlar) DTP GRUBU ADINA
FATMA KURTULAN (Van) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; TSK’ya Kuzey Irak’a sınır ötesi harekât yetkisi veren
tezkerenin süresinin bir yıl daha uzatılmasını öngören görüşmeler üzerine
partim DTP Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Kimilerine göre
“düşük yoğunluklu savaş”, kimilerine göre de “iç çatışma” olarak
nitelendirilen, hatta son dönemlerde akademik çevrelerce “asimetrik savaş”
olarak adlandırılan ülkemizdeki çatışmalı ortam yaklaşık yirmi beş yıldır devam
ediyor. Bu çatışmalı
ortamda, Sayın Başbakanın 2005’te Diyarbakır’da yaptığı açıklamada da ifade
ettiği Kürt sorunu yatmaktadır. Türkiye, neredeyse yirmi beş yıldır bu sorunu
ortadan kaldırmak için askerî operasyonları aralıksız sürdürüyor, ancak gelinen
aşamada ne sorun ortadan kalkıyor ne de bir çözüm bulunabiliyor. 1984’ten bu yana
4 cumhurbaşkanı, 9 başbakan, 7 genelkurmay başkanı değişti. Cumhurbaşkanları,
başbakanlar ve genelkurmay başkanları “Bu işi bitireceğiz.” dediler, ancak
sorun tüm can alıcılığıyla önümüzde duruyorken bunu diyenlerin çoğunun şu anda
nerede olduğunu bile bilmiyoruz. Yeni yasama
yılına ölme ve öldürme üzerine kurgulanmış bir kararla başlamak, mevcut durumu
daha da içinden çıkılamaz hâle getirecektir. Hükûmetin,
defalarca denenmiş bir yöntem olan ve ülkemiz adına ağır kayıplara yol açmaktan
başka bir sonucu olmayan sınır ötesi operasyonlara yeniden “evet” demesi çözüm
yolunu tıkamaktır. Avrupa Birliğine
üyelik hedefinde olan ülkemizin, iç barışın tesisi için demokratik sivil
açılımlara ağırlık vermesi beklenirken sınır içinde ve dışında şiddet ve
çatışma politikasına hız vermesi kaygı vericidir. Sayın
milletvekilleri, devletleşmenin tarihsel süreci, bireyi, toplumu ve onların
iradesini yok sayarak başlar. Bunun karşısında demokrasi, bireyin ve toplumun
özgürlükleri lehine devlet otoritesini sınırlandırarak ve bugünkü çağdaş
yönetimlerin kaynağını oluşturacak bir yönetim biçimi olarak ortaya çıkar.
Demokrasi, bireyi köle gören anlayışa karşı mücadele ilke olarak benimsenecek,
olgunlaşarak yükselecek, günümüzde evrensel ideallere ulaşmanın biricik yolu
olacaktı. Evrensel ideallere ulaşma mücadelesinin özünde,
insan hakları, adalet, özgürlük ve eşitlik mücadelesinin olması, demokrasiyi
halkın kendi kendini yönetmesi tanımından öteye götürecek ve onu, devletin
sahip olduğu iktidarını toplumun ve bireyin özgürlükleri lehine sınırlaması,
özgürlük ve eşitlik ilkelerine dayanması, bu temelde devletin kutsal olmaktan
çıkarılarak insan hakları ve hukukun üstünlüğünü esas alan bir hizmet aracı
hâline getirilmesi olarak tanımlayacaktı. Sayın
milletvekilleri, devletin, birey ve toplumun özgürlüğü lehine sınırlandırılması
anlayışıyla yürütülen uzun mücadeleler sonucunda insan hakları çağdaş hukukun
temel konusu olur. Böylece, “devlet, birey ve toplum içindir” temelinde gelişen
anlayışın özü, devlet otoritesi karşısında insan hak ve özgürlüklerini güvence
altına almak olmuştur. Bu anlayış, devleti birey ve topluma hizmet eden bir
pozisyona indirger. Fransız İhtilali’nden sonra
tartışılmaya başlanan temel hak ve özgürlükler artık yavaş yavaş
sorgulanacak ve üçüncü kuşak insan hakları temelinde bir hak talebi mücadelesi
olarak yükselecekti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise bu mücadele, ekonomik,
sosyal ve kültürel haklardan kaynağını alarak halkların kendi kaderini tayin
hakları, kadın hakları, çocuk hakları, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı olarak
tanımlanacaktı. “Üçüncü kuşak haklar” olarak adlandırılan bu haklar, süreç
içerisinde önce demokrasiye açık anayasalarda yer alacak ve çağdaş
örgütlenmelerde evrensel değerler olarak benimsenecekti. Demokrasi mücadelesi
olarak nitelendirilebilecek bu gelişmelerin amacı, hiç şüphesiz ki demokrasiyi
hâkim kılmak ve sürekli kılmaktı. Demokrasiyi
sürekli kılmaksa bütün yurttaşların demokrasinin işleyiş yöntemi için gerekli
olan haklara sahip olmalarını sağlamaya bağlıydı. Çünkü demokrasi, kimsenin
kendini egemen ilan edemeyeceği, hiç kimsenin iktidarı geri alınamaz biçimde
kendi adına elinde tutamayacağı ilkesine dayanan bir sistemdi. Ülkemizde ise
demokrasinin tarihsel gelişimi daha yavaş ve daha yüzeysel bir süreç
izlemiştir. Osmanlı geleneğine bağlı olarak şekillenen cumhuriyet, sosyal
sınıfların yeterince gelişmemiş olması nedeniyle sağlıklı bir demokratik
gelişim çizgisi izleyememiştir. Yeterince gelişemeyen sosyal sınıflar Avrupa
örneklerinde olduğu gibi reformlara öncülük edemeyecek ve reformlar devlet
eliyle gerçekleştirilecekti. Sosyal sınıflardan ve toplumdan kopuk gerçekleşen
reformlar, özünde devleti güçlü kılan bir özellik taşıyacaktı. Demokrasinin
özünde bir hizmet aracı olan devlet, Türkiye Cumhuriyeti anayasalarında da bu
geleneğe bağlı olarak ülkemizin ve milletin mutlak sahibi olan kutsal bir
varlık olarak tanımlanacaktı. Bu anlayış hâkim kılınınca çoğu ülke anayasasında
yerini almış üçüncü kuşak haklar Türkiye Cumhuriyeti’nde Kürtlere tanınmamıştır.
Yıllardır cumhurbaşkanları, başbakanlar, genelkurmay başkanlarınca ve daha
başkaları tarafından farklı yorumlanan Kürt sorunu da aslında buradan kaynağını
alarak ciddi boyutlara varacaktı. Sorun bu temelden kaynaklandığına göre,
çözümün de burada aranması gerektiği son derece açıktır. Ancak denenen ve
denenmesi düşünülen yöntemler arasında demokratik ve anayasal çözüm göz ardı
edildiğinden sorun büyümeye devam etmektedir. 1921
Anayasası’ndaki demokratik çözümü ülke bütünlüğüne karşı bir tehdit olarak
gören yanlış algılayış, Kürtlerin inkârı ve asimilasyonu süreci olan 1924
Anayasası ile günümüze kadar daha da katılaşarak süregelmiştir. Oysa 1921
Anayasası’nın özünü oluşturacak olan ve Amasya’da Mustafa Kemal’le birlikte
imzalanan protokoller aynı zamanda kurulacak cumhuriyetin ilk sosyal ve siyasal
sözleşmesi özelliğini taşıyordu. Mustafa Kemal ortak vatan sınırından bahseden
bir konuşmasında “Bu sınır ordumuzca silahla savunulduğu gibi, aynı zamanda,
Türk ve Kürtlerin oturduğu vatan parçamızı içerir.” demektedir. Tarif edilen
ortak vatan sınırı Misakımillî belgesi olarak onaylanacaktı. Dinen,
ırken ve aslen birbirine bağlı, karşılıklı saygı ve
özveri duyguları besleyen, birbirlerinin ırksal ve toplumsal hakları ile
bölgelerinin koşullarına tamamen saygılı, Osmanlı İslam çoğunluğunun oturduğu
kısımların tamamı hakikaten ve hükmen hiçbir nedenle birbirlerinden ayrılma
kabul etmez bir bütün olduğu Misakımillî belgesinin 1’inci maddesinde ifade
edilirken, Mustafa Kemal Meclis açılışında yaptığı konuşmasında, yine,
Misakımillî’yi “Kardeş milletlerin millî sınırı” olarak belirtmekte ve “Bu
sınır içinde Türk olduğu kadar Kürt de vardır. Bu unsurlar birbirlerinin
haklarına daima saygılıdır.” demektedir. Kürt sorununun tam da bu temelde ele
alınması gerekirken, Mustafa Kemal’le görüş birliği içinde olmanın da bu
yaklaşım olacağı kabul edilmelidir. Aslında Mustafa Kemal’in bu anayasal
perspektifi, özünde, ileriki süreçte gerçekleştirmeyi düşündüğü bir demokratik
özerk yönetim anlayışıydı. Böyle olduğu içindir ki, sosyal, siyasal, coğrafi
hukukunu ve kendi kaderini tayin etme hakkını tanıyarak sistem içine alan
kapsayıcı anlayışa 1921’de anayasal özerklik kazandırılacaktı. Mustafa Kemal, 1
Mart 1921 Teşkilat-ı Esasiye görüşmeleri sırasında yaptığı konuşmada “Türkiye
halkı” kavramına ilişkin olarak; “Efendiler, Türkiye halkı ırken
ve dinen ve harsen birlik hâlinde birbirine karşı
karşılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu ve kaderleri ve çıkarları
ortak olan bir sosyal topluluktur. Bu toplulukta etnik haklar ve yöresel
koşullara saygı iç siyasetimizin esaslı noktalarındandır.” belirlemesiyle
“Türkiye halkı” kavramına açıklık getirmiştir. Bu adil temeller katı
merkeziyetçi 1924 Anayasası ile ortadan kaldırılmıştır. Bu Anayasa ile
toplumsal çoğulculuk, kültürel çeşitlilik ve farklılıklar inkâr edilmiştir.
Türkiye toplumunun çoğulcu yapısına ve siyasal gerçekliğine ters olan bu
yapılanma, tüm toplumu devlet içine hapseden, insanın siyasal yaşamı dışındaki
yaşamını da tümüyle kapsayan ve bir siyasal başatlık olarak
nitelendirilebilecek olan neredeyse bir totaliter devlet yapılanmasına geçişti.
Anayasa’ya
“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” yerine tek tip yurttaşlık, “Türk
vatandaşlığı” getirilecek ve böylelikle Kürt sorununun ortaya çıkmasının
gerekçeleri birer birer örülecekti. 1924
Anayasası’nın dar ve milliyetçi anlayışı, Takrir-i Sükûn, istiklal mahkemeleri
gibi her türden baskı ve asimilasyon süreci ile kendini somut olarak
hissettirmeye başlayacaktı. Kürtçe konuşma yasakları, nüfus kayıtlarına Kürtçe
isimlerin yazılmaması, Kürtçe köy, belde, ilçe, il isimlerinin Türkçe isimlerle
değiştirilmesi ile asimilasyon süreci katı kurallar çerçevesinde
hızlandırılmıştır. Sayın
milletvekilleri, yapılması gereken, 1921 Anayasası’nın özünü oluşturan ortak
vatan gerçeğini tartışmasız kavramak, kabul etmektir. Toplumsal sorunların
demokratik çözümünü Türkiye Büyük Millet Meclisinde tartışarak, Misakımillî
esaslarına bağlı, anayasal, demokratik ve çoğulcu anlayışla evrensel idealler
temelinde ilerleterek demokratik cumhuriyete götürmek en doğru yöntem
olacaktır. Değerli milletvekilleri, tek bir millete dayalı milliyetçi
ideolojiyi benimseyen, farklı dil ve kültürleri olan toplumsal grupların
kendilerini ifade edemeyeceği katı ulus devlet yapılanmasına hızla
yaklaşılırken 1924 Anayasası’nın ulusçuluk ideolojisinden uzaklaşamayan 1961
Anayasası da 1971’de değiştirilmiş ve devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğü ileri sürülerek “her türden insan hak ve özgürlüklerinin
sınırlandırılabileceği” hükmü getirilmiştir. Bundan sonra ise 82 Anayasası’nı oluşturacak ve bugün tabir
ettiğimiz düşük yoğunluklu çatışma ortamına itecek olan son darbe gerçekleşmiş
olacaktı. Dayatmacı
yöntemlerle topluma kabul ettirilen 82 Anayasası demokrasi ve özgürlükleri
ortadan kaldıracak bir anlayışla hazırlanmıştır. Demokratik yapılanmalar yerine
militarist ve totaliter sistemlerdekine benzer olarak Millî Güvenlik Kurulunun
üstünlüğü ilkesini getirmiş, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırarak, egemen
ideolojiyi ayakta tutan bir araca dönüştürmüştür. 82 Anayasası düzenlemesinde
devletin güvenliği ve çıkarları temel anlayış olmuştur. Bireyin güvenliği ve
çıkarları devlet söz konusu olduğunda kolaylıkla ortadan kaldırılabilecek ve
süresiz sınırlandırılabilecekti. Bireyi devlet
için gören bu anlayış aynı zamanda onu devletin güvenliği için bir tehdit
unsuru olarak görerek toplumu resmî ideoloji çerçevesinde toplamaya
çalışmıştır. Bu anlayış uygulamada devletin anayasal gücünün dahi yeterli
görülmemesine yol açmış ve bu da Susurluk, Şemdinli ve Ergenekon gibi karanlık
güç odaklarının oluşmasına zemin sunmuştur. Sayın
milletvekilleri, Kürt gerçekliğinin inkârı olan 1982 Anayasası’nın egemen
ideolojisi doğal olarak bu gerçekle büyük çelişkiler yaşayacak ve yürümez hâle
gelecekti. Resmî ideolojinin egemen olduğu bu Anayasa’yla, yirmi beş yıl çözüm
bulunamayan Kürt sorunu sınırın öteki tarafına taşacak ve yirmi altıncı kez
sınır ötesi operasyona tezkere çıkarmak için acı bir gerçek olarak karşımızda
duracaktı. Oysa Kürt sorunu içimizdeki bir sorundur, bir haklar sorunudur.
Demokratik sistemlerde meclisler bu sorunları çözmek için vardır. Görmezlikten
gelmek, topluma çare olarak militarizmi sunmak meclislerin işlevsizliğinin
sonucudur. 1982
Anayasası’nın egemen ideolojisine dokunmadan siyasal, toplumsal, kültürel
çoğunluk temeline dayanan demokratik yapılanmaya veya demokratik ulusçuluğa
geçişten söz edilemez. Çağdaş eğitim anlayışına ters olan ve ana dilde eğitim
yasağını getiren 42’nci maddenin son fıkrasındaki “Türkçeden başka hiçbir dil,
eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak
okutulamaz ve öğretilemez.” ibaresi, hiç kuşkusuz, Kürtlerin ve diğer etnik
unsurların Türklerle eşit haklara sahip olmadığını ortaya koymaktadır. Türkiye’de
yapılması gereken, tezkere çıkarmak değil, ulus devletin demokratikleştirilmesi
için sistemli bir çalışma başlatmaktır. Yeni bir anayasa ile katı merkeziyetçi
devlet yapısı yerine, demokratik özerklik gibi idari ve siyasi bir reformla
Kürt sorununu çatışmasız çözmek mümkündür. Birlikte mücadele edilerek kazanılan
ülkemizde Kürtlerin de var olduğu gerçekliği kabul edilerek, ortak vatanda,
ortak bayrak etrafında özgür yurttaşlar olarak Kürtlere yaşam hakkı
tanınmalıdır. Demokratik
cumhuriyete geçişi, süreç içerisinde üniter devlet
yapısını ortadan kaldıracak bir tehdit olarak nitelendirmenin haklı görülür bir
yanı yoktur. Aksine, birlikteliği güçlendirir, çatışmaları önler. Bu noktada
hedefimiz, çağdaş ve evrensel değerlerin yükseltildiği demokratik cumhuriyet
olmalıdır. Değerli kadın
milletvekilleri, size de buradan özel olarak seslenmek istiyorum: Bilindiği
gibi, sömürünün tarihi erkeğin kadın üzerindeki baskısıyla başlar. Uygarlığa
geçişin temellerinin atıldığı neolitik dönemde kadın, salt üretim
faaliyetlerinde etkili olmakla kalmamış, toplumsal normların oluşturulmasında
da önemli bir rol oynamıştır. Toplum yasalarını kendi sistemi çerçevesinde
örgütleyen kadın, ana hukukunu geliştirerek erkeği de toplumsal yaşama
çekmiştir. Kadının doğa ile olan uyumu, onun yönetimde barışçıl, eşitlikçi ve
demokratik bir anlayışa sahip olmasını sağlamıştır. İlk toplumsal örgütleniş
aşamasında ideoloji, esas itibarıyla kadın eksenlidir ve bu nedenle
özgürlükçüdür ve eşitlikçidir. Adaletin, eşitliğin ve özgürlüğün yaşamda
karşılığını bulduğu dönemin neolitik dönem olması da bundandır. Bu dönemin
bitmesi ile kadının yönetimde etkin olması sonlanır ve kadınla birlikte
insanlığın da baş aşağı götürülüşünün süreci başlar. Süreç içerisinde kendisini
de hedefleyen baskı ve şiddet kültürüne dayanan erkek zihniyeti sistemleşerek
adım adım dünyamıza hâkim olur. Mevcut durumda
dünyamız erkekler tarafından yönetilmektedir. Bu yönetimin adil olmadığı
ortadadır. Dünyadaki tüm savaşların mimarı eril sistem olurken, bedeli de en
çok kadına ödettirilmektedir. Ülkemizde de durum bundan farklı değildir. Erkek
egemen zihniyet, kurumsallaşmış yaşamın her alanına hâkim olmuş bir durumdadır.
Ülkemizde yaşanan savaşın sorumlusu eril sistemdir. Bu savaş kadınların ve
halklarımızın tercihi değildir. Erkek egemen kültürün en açık sonucu olan “elli
kişilik” gibi az bir sayı ile sahip olduğumuz kadın temsiliyetini,
çatışmasız bir ortamı sağlamak için kullanmalıyız. Lider sultasına dayalı
siyasetin arkasından sürüklenmeden demokrasi ve barış için çaba sarf etmeliyiz.
Sayın
milletvekilleri, sonuç olarak, partimizi hedef olarak gösteren liderlere,
“Aklınızı başınıza toplayın.” diyenlere diyoruz ki: Aklımız başımızda olarak,
askerî ve ekonomik önlemlerle sorunun yok olacağını tahayyül etmenin hayal
kırıklığı yaşatacağını belirtmeyi bir sorumluluk olarak görüyoruz. Ülkemizi
çağdaş dünyayla buluşturacak, demokrasinin yolunu açacak, bizi güçlendirecek ve
gencecik insanlarımızın hayatlarını kurtaracak tek yol demokratik birliktelik
projeleridir. Biz bunun için tezkereye “hayır” diyoruz. Sizlerin de, ülkemizi
kan bataklığına çevirecek olan bu yöntemi onaylamayacağınızı umut ederek,
hepinize tekrar saygılarımı sunuyorum. (DTP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ediyoruz Sayın Kurtulan. Adalet ve
Kalkınma Partisi Grubu adına Kocaeli Milletvekili Nihat Ergün. Buyurunuz Sayın
Ergün. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) AK PARTİ GRUBU
ADINA NİHAT ERGÜN (Kocaeli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Anayasa’nın 92’nci maddesi uyarınca, silahlı kuvvetlerimizin, Irak’ın kuzey bölgesinden
ülkemize yönelen silahlı terör tehdidi ve saldırılarının bertaraf edilmesi
amacıyla sınır ötesi harekât ve müdahalede bulunmak üzere Irak’ın kuzeyi ve
mücavir alanlara gönderilmesi ve görevlendirilmesi için Hükûmete
17/10/2007 tarihinde verilen izin süresinin bir yıl
daha uzatılmasını içeren Hükûmet tezkeresi hakkında
AK PARTİ Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla
selamlıyor, aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyor, yakınlarına ve
milletimize başsağlığı dileyerek Allah’tan hepimiz için sabır, metanet,
ağırbaşlılık ve kararlılık temenni ediyorum. Değerli milletvekilleri, sınırlarımızın ötesinde ülkemizin
bütünlüğüne, milletimizin birlik ve beraberliğine kasteden silahlı bir terör
örgütü bulunuyor ve sürekli olarak şehirlerde canlı bomba eylemleri ile sivil,
masum vatandaşları öldürüyor, mayınlı tuzaklar kurup uzaktan veya yakından ağır
silahlarla karakollara saldırıp askerimizi, polisimizi şehit ediyorsa, sınır
ötesine askerî harekât düzenlemek, ülkemizin ve milletimizin güvenliği adına
meşru müdafaa hakkının kullanılmasını zorunlu kılar. Şimdiye kadar yaptığımız ve şimdiden sonra yapacağımız tam da
budur. Hatta önümüzdeki bir yıl boyunca bu yetki daha da etkin kullanılmalı,
kendi içinde kırılma ve çözülme noktasına gelen terör örgütünün dağ
kadrolarının dağıtılması, silahsızlandırılması, uluslararası ve bölgesel siyasi
desteğinin iyice zayıflatılması, finans kaynaklarının kesilmesi, örgüte büyük
şehirlerden ve yurt dışından özellikle Avrupa ve Suriye’den katılımların önlenmesi
sağlanmalıdır. Geçtiğimiz bir yıl gösterdi ki, Türkiye, yaz-kış demeden, ülke
sınırlarının ötesinde karadan ve havadan her türlü operasyonu yapmaya muktedir
bulunuyor. Ülkemizin caydırıcı askerî gücü siyasetimiz ve diplomasimiz
tarafından da bölgesel ve uluslararası ilişkilerde yerli yerince
değerlendirilmelidir. Terörle
mücadelemizde Amerika Birleşik Devletleri ilk defa PKK terör örgütünü ortak
düşman ilan eden, sınır ötesi operasyonlarda istihbarat paylaşımı düzeyinde iş
birliğine yönelen bir tutum içinde olmuştur. Elbette, bu müspet tutumun
önümüzdeki dönemde daha ileri düzeyde bir iş birliğine dönüşmesi gerekiyor.
Terör örgütünün Kuzey Irak’ta tasfiyesinde Amerika Birleşik Devletleri, Irak
merkezî yönetimi ve kuzeydeki bölgesel yönetimin aktif olarak rol alması zamanı
gelmiş olmalıdır. Sınır ötesi
askerî müdahalemiz konusunda bölge ülkelerinin ve Avrupa Birliğinin tutumu da
son derece olumlu ve Türkiye’nin haklılığını teyit eder niteliktedir. Bu olumlu
yaklaşımların da önümüzdeki bir yıllık süreçte terörün finans kaynaklarının
kurutulması ve özellikle Avrupa’dan örgüte katılımların engellenmesi, Avrupa
Birliğindeki propaganda gücünün kırılması yönünde güçlü bir iş birliğine
dönüşmesi sağlanmalıdır. Terörle
mücadeledeki ve sınır ötesi askerî müdahalelerdeki haklılığımızın bütün dünya
tarafından kabul edilmesinde eskiye göre çok daha olumlu bir atmosferin
oluşmasında Hükûmetimizin aktif diplomatik
girişimlerinin ve kararlılığının rolü büyüktür. Aktif diplomasi ve kararlılık
bu dönemde sürdürülerek daha etkili bir iş birliği zemini yakalanmalıdır.
Özellikle Kuzey Irak bölgesel yönetimi önümüzdeki bir yılı son bir fırsat
saymalı ve terör örgütünün etkisizleştirilmesi, kendisi için hayati öneme sahip
Türkiye’nin kalıcı dostluğunu kazanmak amacıyla sıkı bir iş birliğine
girmelidir. Terör örgütünün saldırılarını Kuzey Irak kaynaklı olarak
sürdürmesinin bir amacı da Türkiye’nin haklı ve kaçınılmaz tepkilerini Kuzey
Irak bölgesel yönetimine çevirmesiyle muhtemel yakınlaşmaları önlemek ve açılan
arada kendi manevra sahasını genişletmektir. Bu nedenle, terör örgütü Kuzey
Irak’ın ve bir bütün olarak Irak’ın geleceğini de tehdit etmektedir. Saygıdeğer
milletvekilleri, aslında üzerinde dikkatle durulması gereken bir konu da bazı
destek noktalarının iyice zayıfladığını ve yakın gelecekte tükeneceğini
hisseden örgütün eylemlerinin zamanlaması ve mahiyetiyle bölgemizdeki yeni
jeopolitik gelişmeler arasındaki ilişkidir. “Acaba örgüt daha yakın
noktalardan, henüz açığa çıkmamış, üstü örtülü yeni bir destekle mi hareket etmektedir”
sorusunun cevabı üzerinde de hassasiyetle durmalıyız. Çünkü terör örgütünün
yaklaşık yirmi beş yıllık tarihi bize şunu göstermektedir ki, profesyonel bir
taşeron olarak, her işverenin kendi amaçları için kullanabildiği bir yapıdadır. Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; terör örgütünün, etnik temelde bölücü amaçlar
taşıdığı, 1980 sonrasının yanlış politika ve uygulamalarından, Kürt kökenli
vatandaşlarımızın yaşadığı bölgelerdeki uzun zaman çözülemeyen sosyal, ekonomik
ve kültürel sorunların istismarından beslendiği açıktır. Örgüt, daha baştan
terörün korkutucu görevinden ve sindirme etkisinden yararlanmaya, Kürt kökenli
vatandaşlarımızı bölünmeye ve mobilize etmeye iknanın
başka yolu olmadığını daha o yıllarda “Kürtler zorun gücünden anlar, fikrî tartışmalarla
bir sonuca ulaşmak imkânsızdır, olanaksızdır.” ifadeleriyle ortaya koymuştur.
Etnik milliyetçilik ve bölünme fikri milletimizin ve devletimizin en duyarlı
olduğu ve irrite edici bulduğu bir durumdur. Topraklarının büyük bir bölümünü
1908-1918 yılları arasında, sadece on yıl içinde kaybetmiş bir milletin
çocukları olarak bundan rahatsız olmaktan ve tepki göstermekten daha doğal ne
olabilir? Bu nedenle ulus devlet ve üniter devlet
anlayışı, milletin ve devletin bölünmez bütünlüğü, bölünmezliği vazgeçilmez bir
ilke olmuştur. Terör örgütünün Kürt kökenli vatandaşlarımızın sosyal, ekonomik
ve kültürel sorunlarının çözüme kavuşması ile bir ilgisi var mıdır? Silah ve
terör yöntemleri ancak ülkenin bölünmesi, federasyon veya özerklik gibi amaçlar
için kullanılan yöntemlerdir. Diğer sorunların çözüm yolu asla silah olamaz.
Üstelik silah ve terör, bu sorunların çözümünü zorlaştıran, hatta bazen
konuşulmasını bile imkânsız hâle getiren bir metottur. Terör örgütünün ve
terörün etnik ve coğrafi bir bölünmeyi başarması imkânsızdır. Sözde örgüt
liderleri de bu imkânsızlığın farkındadır. Bu nedenle, terörden başka iş
bilmediklerinden, Türkiye’yi taciz etmek isteyen güçler adına, terörü kendileri
için bir taşeronluk ve servet biriktirme yolu olarak görmektedirler. Tarih
içinde bu coğrafyada birlikte yaşadıklarımız ve ilişkilerimiz bizi istesek de
bölünemeyeceğimiz bir şekilde kaynaştırmıştır. Önümüzdeki yıllarda Türkiye'nin
sorunu, etnik veya başka bir sebeple bölünerek küçülme değildir; küresel ve
bölgesel bir güç ve cazibe merkezi olarak belki de yeni eklemlenme talepleriyle
karşılaşmak olacaktır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Değerli
milletvekilleri, geniş Osmanlı coğrafyasında ve Anadolu topraklarında etnik ve
dinî homojenlik olmadığını biliyoruz. Birinci Dünya Savaşı öncesi, sırası ve
sonrası koşulların zorlaması, göçler ve Atatürk’ün başarıyla yürüttüğü mübadele
politikası yeni Türkiye'nin dinî ve kültürel homojenliğini büyük ölçüde
sağlamıştır. Bu nedenle, cumhuriyetimizin bir nevi kurucu anlaşması olan
Lozan’da sadece Hristiyan ve Musevi topluluklar
azınlık statüsüyle anılmış, geri kalan Anasır-ı İslamiye
Türk milletinin vazgeçilmez unsuru sayılmıştır. Bu nedenle “Türk milleti”
kavramı etnik temelde bir kavram değildir. Tarih, kültür ve inanç süzgecinden
geçerek oluşmuş bir kavramdır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Türkler, Kürtler,
Boşnaklar, Arnavutlar, Gürcüler, Çerkezler, Araplar, Abhazlar
büyük Türk milletini oluşturan vazgeçilemez unsurlardır, Alevi’siyle,
Sünni’siyle. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Azınlık
statüsündeki gayrimüslimler için zaman zaman bazı
düzenlemeler yapılabilmektedir. Ancak, büyük çoğunluğun içindeki etnik ve dinî
farklılıkların sorunları azınlık hukuku ve psikolojisi içinde çözülemez, terör
eylemleri yolu ile asla çözülemez. Bu sorunlar, bugün çoğulcu, katılımcı ve
özgürlükçü demokrasi dediğimiz çağdaş ve ileri demokrasinin sunduğu imkânlar
içinde çözülecektir. Demokrasinin
basit demokrasi olarak algılandığı, seçimlerin demokrasi için yeterli gösterge
sayıldığı dönemlerde karmaşık toplumsal problemlerin nasıl çözüleceği de
bilinemedi ve 1980 ortalarına kadar farklılıkları görmezden gelme veya yok
sayma siyaseti izlendi. Özelikle Doğu ve Güneydoğu illerimizde bu siyasetin
rahatsız edici sonuçları diğer ekonomik ve sosyal sorunlarla birleşince
ayrılıkçı hareketler için uygun bir istismar fırsatı doğmuş oldu. Hâlbuki
benzer ekonomik ve sosyal sorunlar ülkemizin başka yörelerinde de vardı. Ancak
oralarda farklılıkları yok sayma siyasetinin olumsuz etkileri aynı anda
yaşanmadığından ayrılıkçı bir istismar olmadı, onlar da diğer ideolojik
örgütlerin, sol komünist örgütlerin istismarına uğradı. Bugün ulus
devleti ve üniter devleti korumak adına
insanlarımızın etnik alt kimliklerinin inkâr edilip görmezden gelindiği, ana
dillerinin konuşulmasının ve öğrenilmesinin, şarkılarının, türkülerinin
söylenmesinin, kendi dilinde TV seyretmesinin, gazete okumasının, çocuğuna
özgürce isim koymasının yasaklandığı bir Türkiye’de değiliz artık. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar) AYLA AKAT ATA
(Batman) – Nasıl değiliz ya! NİHAT ERGÜN
(Devamla) – Bu tür yasakların ulus devleti, üniter
devleti, milletin ve devletin bütünlüğünü tehdit ettiğini de biliyoruz. Çağdaş
demokrasinin sunduğu imkânlar, insan hakları ve özgürlükler alanındaki
ilerlemeler ekonomik ve sosyal politika yatırımlarıyla birleştiğinde, gün
geçtikçe istismar alanları ortadan kalkmaktadır. Özellikle son beş yılda
eğitimde, sağlıkta, ulaşımda, su ve elektrikte, konuttaki büyük hamleler, GAP
ve Doğu Anadolu projelerinin hızlandırılması, KÖYDES, BELDES projelerinin
hayata geçirilmesi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da toplumun yüzünü yeniden kendi
devletine ve Türkiye'nin normal siyasetine çevirmesine yol açmıştır. Terör
örgütü ve yandaşlarını en çok rahatsız eden de budur. Bütün bunları
görmek ve anlamak için Gâvur Dağı’ndan ve Sivas’tan
öteye de gitmek, oralarda da siyaset yapmak lazım; oralardan da rey almak,
oralardan da belediye kazanmak, oralardan da milletvekili çıkarmak lazım;
oraların da Türkiye olduğunu idrak etmek lazım. (AK PARTİ sıralarından
alkışlar) Değerli
milletvekilleri, etnik ve dinî alt kimliklerin kendisini ifade etmesi,
göstermesi, yaşatması ve geliştirmesiyle bu kimliklerin siyasi temsil talebi
birbirine karışmasın. Bizim millet anlayışımızda etnik ve dinî kimliklerin
siyasi temsili kabul edilemez. Biz bu Mecliste etnik olarak Türkleri ve dinî
olarak Sünnileri temsilen bulunmuyoruz. Hiç kimse de Kürtleri ve Alevileri temsilen
bulunamaz. Hepimiz bütün millî ve manevi değerleriyle büyük Türk milletini
temsilen bulunuyoruz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) “Kürt sorununa
siyasi çözüm” sözleri Kürt kökenli vatandaşlarımızın bu sorunları ulus devlet, üniter devlet, ülkenin ve milletin bölünmezliği anlayışı
içinde siyaset, hukuk ve çağdaş demokrasinin imkânlarıyla çözüme kavuşsun
anlamına geliyorsa kimsenin diyeceği olmaz. Ancak “siyasi çözüm” sözleri
bölünmeyi, federasyonu, özerkliği, etnik yapılara dayalı anayasal düzenlemeleri,
etnik siyasi temsili, eğitim dilinde ayrılığı ifade etmek için kullanılıyorsa,
bilinmelidir ki bunlar millet yararına olmayan, gerçekleşmesi imkânsız, bölücü
ve sadece terörü sürdürmek için propagandası yapılan konular olarak kalacaktır.
(AK PARTİ sıralarından alkışlar) Kıymetli
arkadaşlar, önemli bir konu daha var: “Silahlar sussun.” Evet… “Silahlar
susmadıkça biz konuşamıyoruz.” Ancak önce susması gereken silah terör örgütünün
silahıdır ve terör örgütü silahsızlandırılmalıdır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Devlet, iç
güvenlik ve savunma adına elinde silah da bulunduran bir organizasyondur. Bu
nedenle her zaman uyanıktır ve bir eli tetiktedir. Terör örgütü etnik bölücü
amaçlar taşımıyorsa silaha ne ihtiyaç vardır? Devlet gücünü kullananlar
silahsız adama kurşun sıkarlarsa o zaman konuşalım. Ülkenin dağlarında eli
silahlı adamlar karakol basıyorsa, şehirlerde canlı bombalar, tuzaklar,
yollarda mayınlar patlatılıyorsa devlet silahlı gücünü harekete geçirecektir. Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; demokratik toplumlarda terörle mücadeledeki ilk
strateji, terörün maniple edeceği alanları ve propaganda aracı olarak
kullanacağı eksiklikleri sosyal, siyasi, ekonomik hamlelerle ortadan
kaldırmaktır. İkinci temel
strateji ise, terörle silahlı mücadelenin, uzman birimlerce, minimum hata ve
maksimum etkinlikle gerçekleştirilmesidir. Terörle mücadelede doğru zannedilen
bazı hareketlerin panik havası içinde yapılması, bizi kronik terör sürecine
sokar. Önemli olan, doğruluğu sınanmış uygulamaların serinkanlılıkla ve
zamanında yapılmasıdır. Terör örgütlerinin elindeki en güçlü silah, süreç
içerisinde devletler tarafından istenmeden de olsa yapılan hatalardır.
Hatalarını sorgulayarak düzeltebilen demokratik ülkeler, terörle mücadelede
başarı elde etmişledir. 2008 yılı
başlarında yayınlanan, 648 terör örgütü üzerinde yapılan bir araştırma,
terörizmle en başarılı mücadele stratejilerinin demokratik gözetim ve denetim
altındaki kolluk güçleri ve istihbarat teşkilatlarının koordineli çalışmasıyla
gerçekleştiğini ortaya çıkarmıştır. Terör örgütüyle ve teröristle silahlı
profesyonel mücadele, güvenlik güçlerinin teröristle sıcak çatışmasını
uzmanların yapması, örgüte yönelik istihbarat faaliyetlerinin mükemmelliği,
yurt içi ve dışındaki nokta operasyonları, örgüte katılımların önlenmesi
çalışmaları ve örgütte çözülmeyi sağlayacak projeleri birlikte ele almayı
zorunlu kılar. Ayrıca terörle mücadelede moral ve motivasyonun
yüksek tutulması gerekir. Terörle mücadelede personelin hem dağda silahla
çatışan hem bombanın patlamadan yakalanmasını sağlayan, mayını patlatmadan imha
eden, teröristin dağa çıkmasını engelleyerek topluma kazandıran tüm birimlerini
ödüllendirmek gerekir. Zaman zaman ortaya çıkabilecek eksik ve yanlışlıklar yapıcı bir
şekilde eleştirilmeli, ancak moral ve motivasyonu
olumsuz etkileyecek noktaya ulaşmamalıdır. Terörle mücadele sabır ve kararlılık
isteyen uzun soluklu bir mücadeledir. Terör
eylemlerinin bir amacı da siyaseti, devleti ve toplumu telaşa, kararsızlığa ve
şaşkınlığa sevk ederek aklın ve bilincin yerine duyguların hâkim olmasını
sağlamak, kin, nefret, intikam duygularıyla toplumun ve devletin aşırı tepki
göstermesine ve yanlış yapmasına yol açmaktır. Hiçbirimiz terör örgütünün bu
amacına hizmet edecek bir davranış içerisinde olamayız. Doğu ve Güneydoğu
Anadolu Bölgelerinde çalışacak kamu personeli nitelikli bir eğitim programından
geçirilerek bölgede hizmete hazır hâle getirilmelidir. Bölgenin hassasiyetleri,
yöresel dil ve kültür, yöre halkıyla doğru iletişim ve terörle mücadele
konuları eğitimlerinin önemli bir parçası olmalıdır. Terörle
mücadelede koordinasyonun da önemi açıktır. Bu amaçla oluşturulan Üst Kurulun,
çağın ve hizmetin gereklerine göre faaliyet yürüten ve hızlı karar alabilen
etkili bir genel sekreterlik ile güçlendirilmesinde yarar vardır. Terör
eylemleri, operasyonlar ve terörle mücadele çerçevesinde yürütülen
sosyoekonomik projeler hakkında kamuoyu genel sekreterlik vasıtasıyla
bilgilendirilmelidir. Terörle mücadele
ve sınır aşan suçlar konularında ayrıca akademik çalışmalara da ağırlık
verilerek terörle mücadele bilgi bankası da oluşturulmalıdır. Terörle
mücadelede medyanın olaylara doğru ve abartısız yaklaşması da önemlidir.
Olayların medyadaki sunumu terör örgütünün propagandasına dönüşmemelidir.
Siyaseti ve devleti terör üzerinden hırpalamaya çalışmanın, özellikle siyasete
ve siyasetçiye dönük asılsız, yanlış haberlerin bu dönemde yapılmasının terörle
mücadeleye hiçbir katkısı olamaz. Türkiye Büyük
Millet Meclisi ve siyasi partiler de terörün iç kaynaklarını kurutma ve siyasi,
toplumsal desteğini ortadan kaldırmada daha aktif rol almalıdır. 2002’den bu yana,
özellikle 22 Temmuzda, Kürt kökenli vatandaşlarımızın, etnik kimlik siyasetine
değil, refah, demokrasi ve özgürlük siyasetine oy verdikleri, eğilimlerin bu
yönde ilerlediği görülmelidir. 40 milletvekili hedefleyen etnik siyaset bölgede
sadece 19’a ulaşabilmiş, yaklaşık 1,5 milyon Kürt kökenli vatandaşımızın
yaşadığı İstanbul’da ise sadece 1 milletvekili çıkarabilmiştir. Ayrıca, TRT’de
yayına başlayacak olan Kürtçe kanal, bazı istismar konularının ortadan kaldırılmasında
ve toplumun doğru bilgilendirilmesinde, toplumsal kaynaşmanın sağlanmasında
önemli bir rol oynamalıdır. Kaliteli haber, açık oturum ve belgesel programları
ile eğlence programları propaganda amaçlı değil, halkın samimi bulduğu
programlar olmalıdır. Türkiye'de, Orta Asya ve Kafkasya’yla Ortadoğu’da halkın
severek izlediği diziler aynı zamanda Kürtçe dublajlı olarak da
yayınlanabilmelidir. Terör örgütü
yirmi beş yıllık süreçte özellikle Avrupa Birliği ülkelerinde etkili bir
propaganda ağı oluşturmuştur. Türkiye'nin terörle ilgili tezlerini Avrupa
Birliği ülkelerinde güçlü bir biçimde anlatacak misyon
ve lobi çalışmalarına da bu dönemde önem verilmelidir. Sınır güvenliği ve
terörle mücadelede yüksek teknolojinin kullanımı da ayrıca önemlidir. Bir devrim
niteliğinde sayılan insansız hava araçlarının ve gece görüş aletlerinin en
ileri düzeyde kullanımı bu dönemde gerçekleşmiştir. Bu nedenle terörle
mücadelede hiçbir masraftan, hiçbir harcamadan kaçınılmadı ve kaçınılamaz da.
(AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bu çerçevede entegre
sınır güvenliği projelerinin de hızlandırılması büyük önem taşımaktadır. Son olarak şunu
da ifade etmek isterim ki, sınır ötesi harekât ve operasyonlarla ilgili süreyi
bir yıl daha uzatıyoruz. Bu dönemde kamuoyunun beklentisi terörün minimum
düzeye çekilmesidir. İstihbarata dayalı etkili kara ve hava operasyonları
elbette gerekli ve önemlidir. Halkın moral gücünün yükseltilmesinde ve örgütün
sinir sisteminin saf dışı bırakılmasında önemli unsurlardan biri de özel
yetenek ve donanıma sahip, profesyonelce organize edilmiş örtülü nokta
operasyonları ile örgüt üst düzey yöneticilerinin yakalanmasıdır. Yüce
milletimizin, Meclisimizin Hükûmetimize vereceği
sınır ötesi harekât yetkisinin, Hükûmetimiz ve
silahlı kuvvetlerimiz ve tüm güvenlik güçlerimiz tarafından uluslararası hukuk,
insan hakları, milletimizin insani ve manevi değerleri ile beklentileri
çerçevesinde en etkili şekilde kullanılacağına olan inancımı ifade ederek
hayırlı olmasını diliyor, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ediyoruz Sayın Ergün. Şahsı adına Bursa
Milletvekili Onur Öymen. Buyurunuz Sayın Öymen. (CHP sıralarından alkışlar) ONUR ÖYMEN
(Bursa) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Aktütün
Karakoluna yapılan hain terör saldırısıyla ilgili olarak ve Hükûmetin
Meclisten talep ettiği tezkere ile bağlantılı olarak kişisel görüşlerimi arz
etmek üzere söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce Meclisi saygılarımla
selamlıyorum. Değerli
arkadaşlar, bu son saldırı, PKK terörüne karşı daha etkili ve sonuç alıcı bir
politika izlememizin artık kaçınılmaz hâle geldiğini göstermektedir. Bu
vesileyle bazı gerçekleri açıkça ortaya koymamız gerekmektedir. Bazı
arkadaşlarımızın zaman zaman dile getirdikleri gibi
Türkiye’nin doğusunda ve güneydoğusunda gerçekten çok ciddi ekonomik ve sosyal
sorunlar vardır. İşsizlik kabul edilemez düzeydedir. Altyapı, sağlık, eğitim
gibi alanlarda bölgenin koşulları, olanakları Türkiye’nin diğer bölgelerinin
çok gerisindedir. Irak ve İran sınırına yakın illerimizdeki sağlık ve eğitim
standartları, bırakınız Türkiye ortalamasını, Diyarbakır’ın dörtte 1’i
düzeyindedir. Bu gerçekleri hepimiz yerine giderek defalarca gördük. Çeşitli
teşvik tedbirlerine rağmen özel sektör bölgeye gidip yatırım yapmamaktadır. O
zaman, devletin bütün bu alanlarda öncü rolü oynaması gerekmektedir, gerekli
altyapı yatırımlarını sonuçlandırması gerekmektedir, eğitimde ve sağlıkta
gerekli adımları atması gerekmektedir. Değerli
arkadaşlarım, ben Hakkâri’ye gittiğimde, Çukurca ilçemizde bir tek doktor
yoktu. Hakkâri’deki çocukların, gençlerimizin Türkiye’nin bütün sınavlarında
sonuncu geldiğini bana bildirdiler. Türkiye’nin en az zekâlı insanlarının
Hakkâri’de yaşadığını söyleyebilir misiniz? Demek ki onlara yeterince eğitim
verememişiz, demek ki onlara yeterince olanak sağlayamamışız. Değerli
arkadaşlarım, insan haklarından bahsediyoruz, en önemli insan hakkı yaşama
hakkıdır. Biliyor musunuz ki Türkiye'nin güneydoğusuyla kuzeybatısı arasında
ortalama ömür beklentisinde on beş yıl fark vardır. On beş yıl daha az yaşıyor
Güneydoğu Anadolu’daki vatandaşlarımız. Niçin? Çünkü onlara gerekli hizmeti
götürememişiz. Bu gerçekleri açıkça konuşmamız lazım. Güneydoğudaki
vatandaşlarımızın durumu tek kelimeyle perişandır. Güzel sözlerle, beyanlarla
bu durumu değiştiremeyiz. Gidiniz, yerinde görünüz. Soruyorum, Hakkâri’de kaç
fabrikamız var? Hakkâri’de bir tane tavuk çiftliğimiz vardı, içinde 12 bin tane
de tavuk vardı; teröristler orayı tahrip ettiler, şimdi o da yok. Yalnız
insanlarımızı öldürmekle kalmıyorlar ekonomik tesislerimizi de tahrip
ediyorlar. Bütün bunlar Türkiye'nin gerçeğidir ve bunları ne kadar söylesek
azdır. Fakat değerli arkadaşlarım, şunu da mutlaka belirtmemiz gerekiyor, bütün
bunlara rağmen, bölgenin ekonomik ve sosyal koşullarının yetersizliği, idari
alandaki eksiklerimiz, belki yargı alanındaki eksiklerimiz bunlardan hiçbiri
terörü mazur gösteremez, terörü haklı çıkaramaz. Terör, çünkü bunlardan
bağımsız bir siyasi projedir. Bunu bizim çok açıklıkla tespit etmemiz lazım,
dile getirmemiz lazım. Hiç kimse kalkıp da “Bölgede bu sorunlar olduğu için
silaha sarılanlar haklıdır.” diyemez, “Bu sorunlar çözülürse terörü de
çözeriz.” diyemez. Başka ülkelere bakınız, İspanya’ya bakınız; terör İspanya’da
ülkenin en zengin bölgesinde çıkıyor, hani fakirliğin ürünüydü? Efendim,
oradaki altyapı da elverişlidir, eğitim de sağlık da her şey mükemmeldir;
federal sistem bile var, yerel yetkiler inanılmayacak derecede yüksektir ama
terör de var. Niçin? Çünkü orada olduğu gibi Türkiye’de, Türkiye’de olduğu gibi
orada terör bir siyasi projedir, bizim çok iyi anlamamız lazım. Teröristler ne
yapmak istiyor? Açıkça söyleyelim, Türkiye'nin bazı bölgelerini adım adım Türkiye’den kopartmak, orada kendi bağımsız
yönetimlerini kurmak, fırsat bulurlarsa başka bölge ülkelerinden koparacakları
parçalarla kendilerine özgü büyük bir devlet kurmak istiyorlar. Bunu bizim
anlamamamız mümkün müdür, bunu görmüyor muyuz biz? Yani, bize söylenen oradaki
yerel yetersizliklere bakarak bu terörü haklı mı sayacağız, haklı mı
çıkaracağız? Değerli
arkadaşlarım, bunu mutlaka hep birlikte tespit etmemiz lazım. Terör örgütünün
siyasi projesini görmezsek terörle başarılı bir mücadele yapamayız. Meselenin ikinci
boyutu, teröre verilen dış destektir. Değerli
arkadaşlarım, PKK’nın yıllardan beri yabancı ülkelerin ve bölgedeki bazı
güçlerin desteğinden yoğun biçimde yararlandığını biliyoruz, bu kürsüde bunu
defalarca dile getirdik. Nereden sağlıyorlar lojistik desteği, silahları
nereden buluyorlar, parayı nereden buluyorlar, diğer ihtiyaçlarını nereden
karşılıyorlar? Yerel yönetimlerin desteği olmasa Kuzey Irak’ta, PKK bunları
sağlayabilir miydi? Dağlara çıkan yollar bize vaktiyle vaat edildiği gibi
kontrol edilseydi PKK Türkiye’ye saldıracak gücü ve olanakları bulabilir miydi?
Şimdi, bu meselenin dış boyutunu gözden uzak tutmamak lazım. Türkiye’nin konumunda, Türkiye’nin stratejik mevkisindeki bir
ülkenin güçlenmesi, bölgesel bir güç olması, dünyada herkesin en tatlı rüyası
değildir, bunu çok iyi bilmemiz lazım. Türkiye gibi ülkelerin başında böyle
büyük gailelerin bulunması herkesi rahatsız etmez dünyada. Biz, bunun bilinci
içinde hareket etmek zorundayız. Değerli
arkadaşlarım, şimdi, bazı soruları kendi kendimize açıkça soralım: Dünyada
Kuzey Irak’a benzer başka bir durum var mıdır yok mudur? Dünyanın neresinde bir
terör örgütü varsa, orada bu terörle mücadele etmekle görevli bir güvenlik gücü
vardır. Size soruyorum: Kuzey Irak’ta PKK’yla mücadele etmekle görevli güvenlik
gücü hangisidir? Irak Devleti mi? Bir tek operasyon yaptığını duydunuz mu
PKK’ya karşı? “Efendim, güçleri yok, ne yapalım.” Güçleri var; Irak’taki bütün
terör örgütleriyle mücadele ediyorlar, PKK hariç. Acaba neden? Kuzey Irak’taki
yerel yönetimler, güçleri mi yok? Bundan on sene önce PKK’yla silahlı mücadele
yapıyorlardı Türkiye’nin desteğiyle. Nasıl oluyordu da o zamanki Türk hükûmetleri bunları ikna ediyordu PKK’yla silahlı mücadele
yapmaya da, bugünkü Hükûmetimiz ikna edemiyor? Ne
değişti? Şu değişti: O zaman bir Ankara süreci vardı, Türkiye’nin etkin denetiminde
bir Ankara süreci vardı. Kuzey Irak’taki Kürt yönetimleriyle, Türkmenlerle
birlikte Ankara’da çalışan, Amerikalılarla, İngilizlerle… Sonra ne oldu? Ankara
süreci Washington’a taşındı. Sonra ne oldu? Washington’da Amerikalılarla Kuzey
Irak’taki yerel yöneticiler arasında bir Washington anlaşması yapıldı. Biliyor
musunuz bu anlaşmanın içeriğini? Fikriniz var mı ne olduğuna dair? Hükûmet biliyorsa lütfen çıksın burada açıklasın. Ondan
sonra PKK’yla silahlı mücadele kesildi. Yıllardan beri Kuzey Irak’tan
Türkiye’ye saldırı oluyor, fakat oradaki yerel güçler en küçük bir müdahalede
bulunmuyorlar. Sayın Genel
Başkanımız açıkladı dün. Irak Anayasası’nın 7’nci maddesi var. Diyor ki:
“Devlet Irak topraklarının terör üssü olmasına, teröristler için geçit yolu
olmasına, teröristler için bir saldırı merkezi olmasına izin vermeyecektir.”
Yükümlülüğü devletin, Irak Hükûmetinin. Yapıyor mu?
Yapmıyor. Niye yapmıyor? Orada Amerika’nın 140 bin askeri var. Amerika’nın
Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ne göre asker bulundurduğu ülkede güvenliği sağlama
zorunluluğu var. Yapıyor mu? Türkiye’ye istihbarat veriyor, teşekkür ediyoruz.
PKK’yı terör listesine soktu, teşekkür ediyoruz. Efendim, “Düşmanımızdır.”
dedi, teşekkür ediyoruz ama PKK’ya karşı fiilen bir mücadele yaptığını duydunuz
mu? Kuzey Irak’taki
Amerikan komutanı diyor ki: “Efendim, PKK’yla mücadele etmek, Kuzey Irak’taki
yerel yönetimlerin görevidir.” Cenevre Sözleşmesi böyle mi diyor? Asker
bulundurulan ülke, o ülkenin sadece bir kısmının güvenliğinden sorumludur mu
diyor? Hayır, demiyor. Tamamından sorumludur. Hükûmete
düşen ne? Hükûmete düşen şu: Hem Irak Hükûmetine hem Kuzey Irak’taki yerel yönetimlere hem
Amerikan Hükûmetine bu sorumluluklarını
hatırlatacaksınız. Sadece çiçek atarak, sadece dostluk sözleri söyleyerek bu
meseleyi halledemezsiniz. Tavır koyacaksınız. Biz Suriye ile
ilişkilerimizin en zor döneminde Abdullah Öcalan’ın sınır dışına çıkarılmasını
zorlamak için Suriye’ye çiçek mi attık? Hayır. Bütün üst düzeydeki siyasi
ilişkileri kestik; hiçbir ziyaret yapmadık, hiçbir ziyareti kabul etmedik.
Sayın Erdal İnönü’nün, Sayın Deniz Baykal’ın Dışişleri Bakanlığı döneminde
bütün bu ziyaretleri kestik. Sonra bir Komutanımız, Atilla Ateş, sınırda
kuvvetli bir demeç verdi ve Suriye çözüldü. Örgütün liderini de yolladılar,
karargâhını da yolladılar, eğitim merkezlerini de sınır dışı ettiler. Bunun
yolu bu. Siz çiçek atarak bunu çözemezsiniz. Sayın
Cumhurbaşkanımız dün diyor ki: “Kuzey Irak’ta otorite eksikliği vardır.” Değerli
arkadaşlarım, Kuzey Irak’ta otorite eksikliği yok, otorite fazlalığı var. Siz
bana dünyada bir tane devlet gösterin, federe devlet olsun, o devlette üç tane
ordu olsun! Var mı bir örneği? Irak’ta merkezî hükûmetin
ordusu var, Barzani’nin ordusu var, Talabani’nin ordusu var! Kimse buna bir şey
demiyor. Bu otorite eksikliği mi? Yabancı şirketlerle petrol anlaşması yapıyor.
Otoritesi olmasa yapabilir mi? Irak Hükûmetine baş
kaldırıyor. Otoritesi var. Eksik olan ne? Siyasi irade. Siyasi iradesi yok. Onu
da biz sağlayacağız. Değerli
arkadaşlarım, tezkereyi destekliyoruz. Kuvvetle destekliyoruz, Hükûmete yetki verilmesinden yanayız. Bir şartla: Bu
tezkerenin gereğini yerine getireceksiniz. 2003 yılında bu Meclisten aldığınız,
2 defa tezkere getirerek aldığınız yetkiyi kullanmadınız. 2004 yılından 2007
yılının sonuna kadar yetki talebinde bile bulunmadınız Meclisten. 2007’nin
sonunda bir yetki talebinde bulundunuz. Bu süre içinde yaptığınız hava
harekâtlarıdır. Silahlı kuvvetlerimizi tebrik ediyoruz, çok başarılı
olmuşlardır. Sınırlı bir kara harekâtıdır, çok başarılı olmuşlardır, ama bu
PKK’yı caydırmaya yetmemiştir. Demek ki yetkinizi daha etkili biçimde
kullanacaksınız. Türk Silahlı
Kuvvetlerinin PKK’yı Kuzey Irak’tan tamamen tasfiye edecek gücü yok mudur,
birikimi yok mudur, tecrübesi yok mudur, silahı, teçhizatı yok mudur? Hepsi
vardır. Eksik olan ne? Eksik olan bizde de siyasi iradedir. Burada ne karar
veriyoruz Mecliste, birazdan vereceğiz: “Zamanı, şümulü, kapsamı Hükûmetçe tayin edilmek üzere…” Siz bu yetkiyi silahlı
kuvvetlere ciro edemezsiniz. Yetkiyle sorumluluk birlikte gider. Yetkiyi alan
makamın sorumluluğu da vardır. Türk Silahlı Kuvvetlerine vereceğiniz talimat
sizin sorumluluğunuzdadır. Kuzey Irak’tan PKK’yı tamamen tasfiye etmek için bir
talimat verdiniz de silahlı kuvvetler mi yerine getirmedi? Değerli
arkadaşlarım, bu konuları bu Mecliste defalarca konuştuk fakat artık görüyoruz
ki bıçak kemiğe dayanmıştır. Biz, Kürt kökenli vatandaşlarımızı hiçbir şekilde
teröristlerle bir saymıyoruz. Kürt kökenli olmak hiçbir zaman suçlanma sebebi
sayılamaz. Türk kökenli, Kürt kökenli, başka kökenli insanlar arasında her
türlü çatışmayı reddediyoruz, çok tehlikeli buluyoruz. Kürt kökenli
vatandaşlarımızın haklarına sonuna kadar destek oluyoruz ama şunu da
söyleyeyim: Hiç kimsenin şu veya bu bahaneyle PKK’nın arkasında durmasına, onu
himaye etmesine, ona arka çıkmasına da müsaade etmiyoruz. Teröre arka çıkan,
terörün sorumluluğunu paylaşır. Bunu çok açıkça görmemiz gerekiyor. (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Lütfen
sözlerinizi tamamlayınız Sayın Öymen. ONUR ÖYMEN
(Devamla) – Tamamlıyorum. Değerli
arkadaşlarım, Genelkurmaydan gazetecilere yapılan açıklamada bir mali kaynak
eksikliğinden bahsedildiğini gazeteler yazdı. Gerçekten eğer orada
askerlerimizin korunması için tedbir almak gerektiğinde mali kaynak eksikliği
bizi sınırlıyorsa bu bizim ayıbımızdır, Meclisin de ayıbıdır, Hükûmetin de ayıbıdır. Ümit ediyorum ki bu bir yanlış
anlamanın sonucu olsun, ama eğer doğruysa, gerçekten bu konuda sorumlu
olanların mutlaka hesap vermesi gerekir, çünkü burada söz konusu olan
insanların hayatıdır. Sayın Başbakana
rica ediyorum: Muhalefetin sadece ülke çıkarlarını düşünerek, sadece ülkenin
iyiliğini düşünerek söylediği sözleri, yaptığı eleştirileri “Efendim, kandan
siyaset çıkartmak, kan içinde siyaset yapmak.” gibi sözlerle yorumlamaya
kalkışmasın. Bu memlekete olan sevgimiz her türlü iç politika düşüncesinin
üstündedir. Herkes bundan emin olsun. Biz Cumhuriyet Halk Partililer, her
şeyden önce ulusal çıkarlarımızı düşünüyoruz. Değerli
arkadaşlarım, son olarak şunu söyleyeceğim: Bütün bu acının içinde terör
şehitlerine sahip çıkmamız lazım. Burada rakam vermekten utanıyorum. Sayın
Başbakana rica ediyorum, ilgili bakanlarına sorsun, biz bugün şehit ailelerine
kaç para aylık veriyoruz, ayda kaç para yardım ediyoruz? Bu utanılacak bir
durumdur. Şimdi şehit aileleri açıklama yapıyor: “Bize verilen o paranın
yarısını da sınır bölgelerinde karakol inşası için feda etmeye hazırız.” diyor.
Utanç verici bir durumdur hepimiz için. Rica ediyorum, şehit ailelerine sahip
çıkınız ve bunlara normal bir hayat yaşayacak kadar aylık veriniz, kaynak
sağlayınız. Değerli
arkadaşlarım, son olarak şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Terörle
mücadelede artık geri adım atacak durumumuz kalmamıştır. El birliğiyle hareket
edeceğiz ve bu terörün mutlaka sonunu getireceğiz ve Hükûmetin
PKK’nın Kuzey Irak’tan tasfiye edilmesi doğrultusunda atacağı bütün adımları
herkesten önce biz alkışlayacağız, çünkü bu bir memleket meselesidir. Hepinizi bu
vesileyle saygılarla selamlarım. (CHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ediyoruz Sayın Öymen. Hükûmet adına Devlet
Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek konuşacaktır. Buyurunuz Sayın
Çiçek. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Ankara) – Sayın Başkan, çok değerli
milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Yeni yasama
yılının hepimiz için sağlıklı, başarılı, huzurlu bir yıl olmasını temenni
ediyorum. Sözlerimin
başında, ülkemizin birliği, dirliği, huzuru için hayatlarını ortaya koyarak
mücadele veren vatan evlatlarını rahmetle, şükranla ve minnetle anıyorum. Tabii, yüreğimizi
yakan bir acıyı konuşuyoruz. Gerçekten, yaşanan acı olaylardan sonra hepimiz bu
konularda fevkalade hassasız; nefretimiz dorukta, hiddetimiz, şiddetimiz
dorukta. Onun için böylesine önemli bir konuyu konuşurken, insan olarak ne
kadar yapabiliriz bilemem ama aklımızı olabildiğince öne çıkararak, Türkiye’de
olması gereken şeyler ne, yapılması gerekenler ne, bunları konuşmalıyız. Burada dile
getirilen görüşleri, birçoğuna katılmasak da, birçoğu gerçeği yansıtmasa da,
hatta bazıları biraz istismar da koksa, değil mi ki bir başka bakış açısıdır, o
acılı günlerde bir başka değerlendirmedir, şehitlerimizin hatırına bunların
hepsini saygıyla karşılıyoruz. Şimdi, zor bir
konuyu konuştuğumuz ortada: “Terör” dediğimiz şey… Bu konuşmayı biz yapmıyoruz
sadece burada. İnanıyorum ki, yaşanan olaylardan sonra vatandaşlarımız da
yapıyor, başkaları da yapıyor. Üstelik, bu defa,
derinlemesine sorgulayarak, sorular sorarak, işin esasını öğrenmek için bu
konuşmalar yapılıyor. Biz de yapacağız. Bu işlerin
konuşulacağı en meşru platform burası. Bunları konuşurken, hem
gerçekleri konuşmalıyız hem de gerçekçi konuşmalıyız. Öylesine karmaşık…
Dünyanın gerçeği, Orta Doğu’nun içinden çıkılmaz gerçeği. Türkiye'nin ise 80
öncesi terör eylemleri de dâhil, kırk yıllık geçmişi olan bir konuyu konuşurken
bütün yönleriyle ortaya koymalıyız ki, vatandaşlarımız da değerlendirme
yaparken sağlıklı bir değerlendirme yapsın, sağlıklı bir sonuca varsın, provokasyonlara, tahriklere, birliğimizi ve bütünlüğümüzü
bozmak isteyen bir kısım fırsatçıların tahriklerine alet olmasın. Onun için biz
bunları burada enine boyuna bugün, bundan sonra her vesileyle konuşmakta fayda
görüyoruz. Mademki kırk
yıldır uğraşıyoruz ama kırk yıldır elde ettiğimiz netice var, elde
edemediklerimiz var. Onun için bir Anadolu vecizesiyle “Tedbirde kusur ettiğini
düşünmeyenler, takdirde bahane aramamalıdır.” O hâlde böylesine karmaşık bir
konu konuşulurken “Biz bu işi beş sene evvel konuştuk, bu tedbirleri aldık.”
deyip, bunun üzerine yatamayız. Her gün bu konudaki düşüncelerimizi yeni baştan
gözden geçirmeye, nerede doğru yapıyoruz, nerede eksik yaptık, nerede bundan
sonra daha doğru işler yapmalıyız… Bizim herkesten beklentimiz budur ve
milletimiz de bizden bunu bekliyor. Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; mademki bu konuyu konuşacağız, evvela tarih önünde,
milletimizin huzurunda ve siz değerli milletvekillerinin önünde, hâlen “eğer
böyleyse”, “eğer şöyleyse” diye başlanan bir iki konuya bir açıklık getirmem
gerekiyor, çünkü bu “eğer”leri kaldırmazsak, iş başka
türlü sonuçlara doğru götürülebiliyor. Nedir o? Şunu biliyoruz, terörle
mücadelenin iki tane ön şartı var: Bunlardan bir tanesi siyasi kararlılıktır,
ikincisi de bu mücadeleye halkın desteğidir. Mademki halkın desteği önemli,
halk doğru bilgilere sahip olmalı, değerlendirmeyi de bu bilgiler çerçevesinde
yapmalıdır. Bir süreden beri,
konu müteaddit vesilelerle açıklanmış olmasına rağmen, değişik şekillerde
kamuoyunun bilgisine sunulmasına rağmen, her ne sebeple olursa olsun kafa
karıştırıcı, muğlak bir kısım ifadelerle değerlendirme
yapılıyor. Nedir bunlardan bir tanesi? 17 Ekim 2007 günü, lütfedip büyük bir
ekseriyetle, Türk Silahlı Kuvvetlerinin terörle ve teröristle mücadelede bir
imkân olarak düşündüğü sınır ötesi harekât için buradan yetki aldı. Bu yetkiyi
aldıktan sonra, Hükûmet, vakit geçirmeksizin bu
tezkerenin gereğini yapacak olan Türk Silahlı Kuvvetlerine, Genelkurmay
Başkanlığına bir yazı yazdı. Nedir o? 903 sayılı Karar çerçevesinde, Türk
Silahlı Kuvvetleri tarafından sınır ötesinde yapılacak harekâtın hudut, şümul,
miktar ve zamanının bildirilmesi Genelkurmay Başkanlığından istendi.
Genelkurmay Başkanlığının, daha evvel yapmış olduğu hazırlıkları bir defa daha
gözden geçirdikten sonra, Hükûmet direktifine esas
olmak üzere bizden talepleri oldu. Nedir o talep? Çünkü bu talep bilinecek.
Yetki verildiydi, verilmediydi tarzındaki tartışmayı bitirmek adına bunları
burada söylüyorum. Türk Silahlı
Kuvvetlerinin, Irak’ın kuzeyinden ülkemize yönelik terör tehdidi ve
saldırılarını bertaraf etmek ve sınır ötesi harekât icra etmek üzere, terör
örgütünün yuvalandığı Irak’ın kuzey bölgesi ile mücavir alanlara gönderilmesi
ve görevlendirilmesi. Terör örgütünün
bulunduğu ve destek sağladığı bölgeler ile sınırlı tutulacak askerî harekâtın
askerî gereklilik ve ihtiyaçlara göre sürdürülmesi. Genelkurmay
Başkanlığınca harekâtın başlangıç zamanı ve kullanılacak kuvvet miktarının
askerî harekâtın gereklerine göre tayin edilmesi ve her bir harekâtın
icrasından önce zamanlamayla ilgili olarak Başbakanlığa bilgi verilmesi. Şimdi, Türk
Silahlı Kuvvetlerinin bizden istediği direktif budur. Yani, nasıl bir harekât
olacak, harekâtın hududu ne olacak, şümulü ne olacak, ne miktar bir birlik
kullanılacak, ne zaman yapılacak ve ne kadar süreyle yapılacak gibi bir çok soruyu ihtiva eden ve bunları cevaplayan bir Hükûmet direktifi Genelkurmay Başkanlığına verilmiştir.
Orada bizim ilave olarak üzerinde durduğumuz bir tek konu olmuştur. Bunun
gereğini siz yapacaksınız, gereğini siz tayin edeceksiniz, Hükûmet
olarak biz arkanızdayız. Sadece, burada da ifade edildiği gibi, bu harekât
başlamazdan makul bir süre evvel Başbakanlığa bilgi verilmesidir. Çünkü, siz sınır ötesi bir harekât yapıyorsunuz, bunun dış
dünyaya yansımaları var, Hükûmetin başka alanlarda da
tedbir alabilmesi, en azından haklı olduğumuz bir davada haksız duruma düşmemek
için gereğinin yapılabilmesi açısından sadece makul bir süre evvel bu işin Hükûmete, Başbakanlığa bildirilmesi. Bu tezkere bir
yıldır bu çerçevede kullanılmaktadır. Dolayısıyla, bu süre zarfında gereğini
Türk Silahlı Kuvvetlerinin tayin ettiği 29 hava harekâtı yapılmıştır. Çok
sayıda hava keşif, çok sayıda “Topçu ateşi” dedikleri -tabir kendilerine ait-
görev suretiyle ve bir kara harekâtı tarzında bu tezkere bugüne kadar
kullanılmıştır. Dolayısıyla, bu tezkereden beklenen muradın hasıl
olabilmesi bakımından esirgenen bir yetki, daraltılan bir alan söz konusu
değildir. Bu açıklamadan sonra hâlen “Eğer, falan, filan” tarzında bir konuşma
varsa bu sürece katkı vermez, olumlu katkı vermez, vatandaşın kafasına soru
işaretleri bırakır. İkinci arz etmek
istediğim husus şu: Bir soruya verilen bir genel cevap çerçevesinde Türk
Silahlı Kuvvetlerinin terörle mücadelede bir kısım imkânları Hükûmetten talep ettiği ve buna yeterli cevabın
verilmediği, yeterli imkânın verilmediği. Bu kesinlikle doğru değildir. Bakınız
-hem tarih önünde hem sizin huzurunuzda- insan hayatı söz konusu olduğu zaman
para teferruattır, para söz konusu olmaz. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Aç
kalırız, açık kalırız, Dolayısıyla,
şimdi, hâlen, bu açıklamadan sonra “eğer bu iddialar doğruysa” vesaire
tarzındaki bir konuşma yapılıyorsa bu da hayra alamet değildir, bu da doğru
değildir. Peki, bir genel cevaptan -Hükûmet sanki
para vermiyormuş tarzında hâlen, bugün yazılmış makaleler var, yorumlar var-
bunlar yapılıyorsa burada iyi niyet yoktur; burada, terörle mücadele konusunda Hükûmetle Türk Silahlı Kuvvetlerinin arasında bir ihtilaf
varmış gibi, bir anlaşmazlık varmış gibi göstermek ve araya fitne sokmak
içindir. Artık bunlara da bir son vermemiz lazım çünkü terörle mücadele
meselesi, her arkadaşımızın da ifade ettiği gibi, ülkemizin birliği ve
bütünlüğü söz konusu olan bir mesele ve herkesin bir ve beraber olması lazım.
Bu türlü eğer Hükûmeti tenkit edecekseniz, Hükûmete bir şey diyecekseniz başka alanlarda deyin ama
insanların yüreğinin yandığı noktada soru işaretleri bırakıyorsanız, o zaman
büyük bir vebal altında olmuş olursunuz. Bakınız değerli
milletvekilleri, şimdi, bu tezkere tarafınızdan kabul edildikten sonra, ilk
defadır ki, ilk defadır ki terör konusunda dış dünya Türkiye'nin yanında yer
almıştır. Bunların hiçbirisi durup dururken olmadı. En haklı olduğumuz
meselelerde ne kadar kök söktüğümüz ortada. Bizim Kıbrıs davamız haksız bir
dava mı? Ama 2 keçinin doymadığı yerden 9 kağnı ot yolduruyorlar adama, en
haklı olduğumuz bir mesele. Şimdi, terör konusu gibi bir önemli meselede eğer
derdinizi iyi anlatmazsanız, spekülasyonlara,
istismara imkân verirseniz, o zaman, haklı davanızda haksız duruma düşersiniz.
Sınır ötesi bir operasyon yapıyorsunuz. Fitneye müsait bir
coğrafyada bu derdinizin iyi anlatılması lazım. Hükûmet
bunu anlattı. Son açıklamalara baktığınızda da göreceksiniz ki herkes terörle
mücadelede Türkiye'nin haklılığını kabul ettiyse bu Hükûmetin
başarısıdır. Eksikliklerimizi ne olur söyleyin ama doğru yaptıklarımızı da
söylerseniz, birbirimize olan güven artar, birbirimize olan itimadımız artar,
vatandaş da bu noktada geleceğe daha güvenle bakabilir. Şimdi, evvela Irak Hükûmetiyle, Arap
ligiyle, Amerika Birleşik Devletleri’yle, Avrupa Birliğiyle, ilgili
kuruluşlarla, Birleşmiş Milletlerle, NATO’yla, bütün bu süre zarfında, hem
Sayın Başbakanımızın hem Dışişleri Bakanımızın ve herkesin kendi çapında, bu
noktada katkıları, çabaları, gayretleri olmuştur ki bugün bu meseleleri biz,
biraz daha rahat bir imkân içerisinde, rahat bir ortamda konuşma imkânını
buluyoruz. O nedenle değerli milletvekilleri,
şundan emin olasınız ki, bir yıl daha süre uzatımı söz konusu olacaksa bu da
ülkemizin yararına, en etkili bir şekilde kullanılacaktır, bundan kimsenin
şüphesi olmamalıdır. Tabiatıyla biz
iktidara geldiğimiz günden beri yaptığımız bir şey var. Burada yapılan
değerlendirmelerin çok önemli bir kısmı teröristle mücadeleyle ilgilidir ama
herkes konuşmalarında diyor ki:
“Teröristle mücadele, bir de terörizmle mücadele var.” Terörizmle
mücadele teröristle mücadeleden daha zor olan bir alandır çünkü dağa çıkıştan
tutun bilmem başka türlü gelişmelere kadar hepsi bataklığın kurutulmasına
bağlı. 18 Kasım 2002’den beri yaptığımız şey esas itibarıyla terörizmle
mücadeledir. Öyle olduğu içindir ki terör örgütü bizden rahatsız bakın. Bizden
en evvel rahatsız olan terör örgütüdür ve onun uzantılarıdır çünkü bizim
başarımız, siyaseten geldiğimiz nokta onların ezberini bozdu, onların tekerine
çomak soktu. Onun için varsa yoksa hedef AK PARTİ, AK PARTİ İktidarıdır. Bu konuda
geldiğimiz nokta Türkiye açısından ümit vericidir. Keşke herkes AK PARTİ kadar
bu yönde gayretin içerisinde olsa, çabanın içerisinde olsa da Türkiye'nin en
önemli bölgesi, en aziz insanların yaşadığı bir bölge terör uzantılarının
tümüyle hâkimiyetinden çıksa. Gelin işin bu kısmına biraz daha fazla kafa
yoralım. Bu, durup dururken olmadı. Çünkü biz bir kardeşlik projesi
sürdürüyoruz. Biz oradaki insanlara götürdüğümüz hizmetleri terör önlensin diye
götürmüyoruz; bu çok yanlış bir anlayıştır, çok sakat bir anlayıştır, evvela
insana saygımızın olması lazım. Orada yaşayan insanlar da bu ülkenin
vatandaşlarıdır; ben onlardanım, onlar benden, canımın, kanımın, ciğerimin bir
parçasıdır, bu ülkenin insanlarıdır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Bulgaristan’daki
şehitliğe gidin, Romanya’dakine gidin, Mısır’dakine, Suriye’dekine,
Çanakkale’ye gidin bu ülkenin seksen bir vilayetinin çocukları yan yana
yatıyor. Ben böyle bir anlayışla hizmet götürdüğüm için, beni kendinden kabul
ettiği için beni bağrına bastı. Bağrına bastığı içindir ki bugün terör örgütü
beni hedef alıyor. Bölücü örgüt, altından halının kaydığını düşünerek bir
taraftan askerimize saldırıyor, bir taraftan polisimize saldırıyor, bir
taraftan masum insanları, Güngören’de olduğu gibi, çoluk çocuk demeden… Sonra,
onların uzantıları da geliyor “insan hakları, özgürlük…” İki yaşındaki çocuğun
özgürlüğü yok mu? Hakkı yok mu? (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Öldürdüğünüz,
katlettiğiniz hanımların, yaşlı babaların, ninelerin, dedelerin hakkı yok mu?
Bunları hunharca katledeceksin, sonra “İnsan hakları ve özgürlük…” En temel hak, hayat hakkı. Hayat hakkını ortadan kaldıran,
adam mı olur, insan mı olur; özgürlükleri hak eder mi? (AK PARTİ sıralarından
alkışlar) Onun için değerli
milletvekilleri, meseleyi doğru koymamız lazım. Şimdi biz, bir taraftan terörle
mücadeleyi sürdürürken öbür taraftan da terörizmle mücadele noktasında
-devletin imkân kabiliyeti neyse- bir devlet politikasını sürdürdük, sonuna
kadar sürdürmeye de kararlıyız. Kimsenin bundan en ufak bir tereddüdü olmasın,
olmamalıdır. Ancak, vatandaşa
bir şeyi daha göstermemiz lazım.Şimdi değerli
milletvekilleri, kırk yıldır biz uğraşıyoruz, dünyanın en güçlü ülkeleri bile
terör belasıyla… Şimdi terörle ilgili literatürleri
alt alta sıralasam nasıl bir belayla insanlığın karşı karşıya olduğu belli.
Bakınız, bir yönüyle deniliyor ki bu bir asimetrik savaştır; bir yönüyle örtülü
savaştır, düşük yoğunluklu savaştır; asrın vebasıdır, insanlığa karşı işlenen
en büyük suçtur, ulusal ve uluslararası güvenliğe yönelmiş en büyük tehdittir,
kolay çözümleri olmayan bir beladır, asrın belası ve 21’inci yüzyıl, birçok literatürde terörizm çağı olarak… Biz bilgi çağı olarak
biliyorduk, insan hakları ve özgürlükler çağı olarak biliyorduk, şimdi bir
başka niteleme daha geldi: “21’inci yüzyıl terörizm çağı.” Şimdi, böyle bir
çağda biz bu işleri konuşuyoruz. Ama, üzerinde
yeterince durulmayan husus şu: Geçen konuşmamızda da söyledik, hiçbir terör
örgütü dış destek olmadan varlığını çok uzun süre sürdüremez. Bu benim tespitim
de değil. Şimdi biz, geçen, bu konuşmayı yaptıktan sonra Genelkurmay Başkanlığı
bir toplantı yaptı. Katılanlarınız oldu mu bilemiyorum. 10-11 Mart 2008,
“Küresel Terörizm ve Uluslararası İş Birliği.” 2006’da da yaptı bu toplantıyı.
Ben bu toplantıların hepsine katıldım, hepsini sorumluluk taşıyan insan olmanın
ötesinde bir vatandaş olarak da takip ettim. Dünyanın sayılı uzmanları bu
toplantılara geldi, bizden insanlarımız da katıldı. Şimdi, neden bütün dünya
terörle mücadelede sıfır noktasında olamıyor? Şimdi, orada dile getirilen
hususların başında şu var; deniliyor ki: Evet, dünya terörü konuşuyor ama
birçok ülke kendi dış politikasının en önemli aracı olarak da terörü
kullanıyor. Şimdi buradan
ifade ediyorum: Şu son üzücü olaylardan sonra bize taziye mesajı gönderenlerin
hiç olmazsa bir kısmı verdikleri sözün arkasında dursalardı, taziye mesajı
göndermek yerine tedbir alsalardı bu kadar kan dökülmezdi. Akan kanın arkasında
bir kısmının eli vardır, bir kısmının sorumluluğu vardır. Ha biz bunları burada
mı söylüyoruz, size mi söylüyoruz? İşte, Dışişleri mensupları
burada. Biz Hükûmet olarak, katıldığımız her
toplantıda, her fırsatta bu gerçeği yüzlerine vurduk. Kriptolar bunların en
canlı şahitleridir. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar) Dolayısıyla, bizim bu konuda alnımız
açıktır, başımız diktir. Türkiye'nin hukuku, uluslararası diplomasi açısından
imkân ne ise, fırsat ne ise bunları elimizden geldiği kadar kullandık;
yüzlerine söyledik, söylemeye devam ediyoruz. Belki bütün bunların sonucudur ki
şimdi, terör konusunda yavaş yavaş bazı ilerlemeler,
bazı açılımlar söz konusu. Şimdi, böyle olmasaydı… Bakınız, biz bir
mahallî terörle uğraşmıyoruz, bir küresel terörizmle uğraşıyoruz. Şimdi,
filanca dağda, falanca dağda olanlara bir bakın. Bunların en az üçte 1’i Türk
vatandaşı değildir. Bunun içerisinde sünnetlisi var, sünnetsizi var. Bunlar
kamuoyuna yansıdı. Kimin vatandaş olduğu belli, en az üçte 1’i Suriye’den
gitmiş, Irak’tan katılmış, İran’dan katılmış, Avrupa’dan katılmış. Adına en çok
ikiyüzlülüğün yapıldığı bir konuyu konuşuyoruz. Bir taraftan taziye mesajları,
bir taraftan vah vah, tuh tuh
ama öbür tarafta şirketleriyle, enstitüleriyle, dernekleriyle, vakıflarıyla
özel himaye sağlıyorlar. Şu ana kadar hiçbir terörist iade edilmedi adam gibi,
işin sorumlusu olan bir terörist iade edilmedi 2-3 tane kuyruğun dışında. Niye
iade edilmedi size söyleyeyim: Çünkü, bunların hepsi
onların istihbarat teşkilatlarıyla iç içe. Adamı bize teslim edip de foyaları
meydana mı çıksın? Foyaları ve boyaları dökülmesin diye hiç kimse bugüne kadar
teröristleri iade noktasında samimi bir çabanın ve gayretin içerisinde olmadı.
Bakınız, şimdi, gerçekleri biz onlara da söyledik, vatandaşımız da bilsin. Yani
kendi hükûmetlerinizden bu manada bir tereddüt
içerisine kimse girmesin. Biz, Türkiye’nin hukukunu korumak adına, yapılacak
askerî operasyonlar da dâhil, hepsini yapmaya gayret ediyoruz. Şimdi, değerli
milletvekilleri, tabiatıyla bu, uzun soluklu bir mücadele, bunu yapacağız.
Temenni ederiz ki herkes daha samimi bir iş birliği içerisine girsin; bunun
gayreti, çabası, girişimleri içerisinde olduk, olmaya devam ediyoruz. Türkiye
içerisinde bu mücadeleyi yürütürken… Bakınız, buradaki konuşmalarda bile bir
farklılık var, kimisi demokratik açılım isterken, kimisi olağanüstü talepleri
destekler vaziyette; kimisi bir başka çözümü getiriyor, bir başkası başka
çözümü getiriyor. Bu tarafın dediğini yaparsanız bir başka noktaya varıyoruz,
öbür tarafa gidersek başka bir sonuç ortaya çıkıyor. Onun için, şunu,
soğukkanlılıkla, ön yargılardan uzak teklif getirenlerin hepsinin soruna çözüm
getirme çabası içerisinde olduğunu düşünerek bir çabayı, bir gayreti, bir
değerlendirmeyi sürdürüyor, sürdürmeliyiz ama mutabık kalacağımız husus şudur:
Bu mücadele, terörle mücadele, teröristle mücadele, terörizmle mücadele
demokrasi içinde kalınarak yapılacaktır; bu bir. İki: Hukukun
içinde kalınarak yapılacaktır. Kimse, durup dururken konuyu başka mecralara
dökmesin, başka mecralara çekmesin. Hukukun içinde kalınarak
ve demokrasi içerisinde kalınarak. Bu olmadığı takdirde, öbür yollar da
geçmişte denenmiştir. Bakınız, Türkiye’de denenmedik metot da kalmadı, Türkiye
uzun süre olağanüstü hâlleri ve sıkıyönetimleri yaşadı. Geldiğimiz nokta o
günden daha mı iyi, daha mı kötü; oturup sağlıklı değerlendirmemiz gerekiyor. (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Lütfen
sözlerinizi tamamlayınız. Buyurunuz
efendim. DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan. Onun için, bu
kısa konuşma içerisinde vatandaşlarımıza bir şeyi ifade etmek istedik çünkü bir
şeyi konuşurken, yeni istismar alanlarını ortaya çıkarmamamız lazım. Hukukun
içinde kalacağız ve demokrasinin içerisinde bu sorunları çözeceğiz çünkü bunu
asgariye indiren ülkelerin de buldukları çözüm böyle çözümlerdir. Öbür türlü
çözümleri onlar da geçmişte denediler; ETA’sı da
denedi, IRA’sı da denedi, buna mukabil ilgili ülkeler
de denedi. Bunların hepsini inceledik, hepsini biliyoruz. Ne olur? Son bir şey ifade edeceğim. Bakınız
Genelkurmay Başkanlığının yaptığı bu sempozyumu ben
önemsedim. Bunlar kitap hâline de geldi. Aslında bizim burada zaman yetmezliği
sebebiyle konuşamadığımız “Neden terör sıfırlanamıyor, neden terör dünyada
ortadan kalkmıyor?” sorusunun cevabı yerli-yabancı birçok insan tarafından dile
getirildi. Bu çerçevede biz
olaylara bakarsak, bir partiler üstü mesele olarak -öyle ifade ediyoruz, öyle teyit ediyoruz-
bir millî mesele olarak görürsek… Milletimizin gücünü, desteğini, ferasetini
arkamıza alarak biz bu mücadeleyi başaramazsak dünyada başarabilecek başka bir
kuvvet, başka bir millet de yoktur. Milletimize
müteşekkiriz; bunca tahriklere, bunca fitne fesada, bunca provokasyonlara
rağmen sağduyusuyla, ferasetiyle birliğimizi, bütünlüğümüzü bozacak
davranışlardan azami ölçüde kaçınmıştır. Zaten bölücü terör örgütünün yapmak
istediği şey bu ülkenin insanları arasına nifak sokmaktır, fesat sokmaktır. Bunlara
itibar edilmedi, bundan sonra da itibar edilmemelidir. Olaylar karşısında
elbette tepkimiz var, elbette kızgınlığımız var, hırçınlığımız var ama bunu
makul sınırlar içerisinde tutmalıyız, devletimizin ilgili birimlerine,
valilerimize, kaymakamlarımıza, bu işte sorumluluk taşıyan insanlara yardımcı
olmalıyız. Bu vesileyle bu
tezkerenin tekrar hayırlı olmasını temenni ediyorum. İnanıyorum ki bu son
tezkere olur, inanıyoruz ki bu işin önümüzdeki dönem içerisinde verdiğiniz
destek sayesinde en aza indirilebilme noktasında önemli bir imkân olur.
Hepinize bu duygularla teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum. (AK PARTİ
sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ediyoruz Sayın Çiçek. Sayın
milletvekilleri, şahsı adına Adana Milletvekili Kürşat Atılgan. Buyurunuz Sayın
Atılgan. (MHP sıralarından alkışlar) KÜRŞAT ATILGAN
(Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Irak’ın kuzeyine Türk Silahlı
Kuvvetlerinin sınır ötesi harekât yapabilmesi için Hükûmete
yetki veren tezkerenin süresinin uzatılması üzerine şahsım adına söz almış
bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. Bizler burada bu
görüşmeleri yaparken, aldığım bilgiye göre, az önce Diyarbakır’da bir polis
aracı tarandı, 1 ölü ve 15 yaralı var. Gerek şehit olan polisimizin gerekse
geçen hafta Aktütün Karakolunda şehit olan
evlatlarımızın aziz ruhu önünde saygıyla eğiliyorum, Allah’tan rahmet
diliyorum; milletimize ve acılı ailelerine başsağlığı ve sabırlar diliyorum.
Türkiye’yi bölmeye yemin etmiş kanlı terör örgütünden ve onun her türlü
destekçisinden, er veya geç, kahraman evlatlarımızın aziz canlarının hesabının
sorulacağına da inanıyorum. Şimdi, değerli
milletvekilleri, Türkiye bu terör belasıyla yirmi beş yıldır ciddi şekilde
mücadele etmektedir. 1984’ten 2002 yılına kadar Türkiye’de bunun adı terör
sorunuydu. Yani, bizim de içinde bulunduğumuz Hükûmet,
2002 yılında, AKP’nin iktidar olduğu yılda, iktidarı devrederken terör
Türkiye’nin gündeminden düşmüştü; şehit sayısı senede 3’ü, 5’i, geçmeyecek
noktalardaydı; olay sayısı da yüzde 500, yüzde bin azalmıştı. Peki, ne oldu da
terör geçtiğimiz altı yılda bu kadar şiddetli bir şekilde arttı ve bugün
Türkiye’nin en önemli gündem maddesi hâline geldi? Değerli
milletvekilleri, bunun sebebi, bana göre, Milliyetçi Hareket Partisi Grubuna
göre, daha önceki bütün bu işte mücadele edenler ve siyasi iktidarlar
tarafından bu olayın adı ve teşhisi terör problemiyken, 2002 yılından itibaren
bu iş biraz kimlik sorunu, biraz hak arama sorunu olarak görülmeye başlandı ve
etnik kimlikler okşanarak siyaset yapılmanın yolu açıldı ve terörün
ümitlenmesine, terör vasıtasıyla Türkiye’ye dayatılan isteklerinin
halledilebileceği noktasında teröre prim verildi. Dolayısıyla, az önce,
gerek AKP Grubunun gerekse Hükûmet Sözcüsünün
konuşmalarını dinleyince biraz ümitlendim çünkü artık tekrar Türkiye’de bir
millî mutabakat şeklinde, bu işin bir terör olduğu noktasında bir mutabakat
sağlanmaya başlamıştır. Aradaki o beş yıllık farklı anlayış… Terörle mücadele
edenler ile terörde en önemli enstrümanlardan biri
olan siyasi iktidarın olaya farklı bakışının aynı noktaya gelmiş olmasından son
derece memnunluk duyduğumu da belirtmek isterim. Bugün eli kanlı
bölücü terör eşkıyaları Irak’ın içinde bulunduğu şartlar nedeniyle Kuzey
Irak’ta üsleniyor, geçtiğimiz yirmi beş yılda da büyük oranda Irak’ın kuzeyinde
üslendiler. Irak’ın kuzeyinde üslenmek ne demek? Orada barındılar, iaşe
edildiler, eğitim yaptılar, silahlandılar ve fırsat buldukları uygun zaman ve
zeminde Türkiye’ye geçerek Türk askerine pusu kurdular veya münferiden geçerek
büyük şehirlerde terör eylemleri yapıp masum insanlarımızın katledilmesine
vesile oldular. Tabii, Türk
milletini derinden yaralayan ve kahreden, aslında teröristin sıktığı kurşundan
daha çok, teröristin yaptığı her eylemden sonra gerek medyada gerekse birtakım
basında gerçek niyetlerini gizleyerek sarf ettikleri söylemler ve eylemlerdir,
Türk askerine ve milletine olan anlaşılmaz kinleridir, terörü lanetlemeyen
tavırlarıdır. İbretle izliyorum. Bu millet büyük bir millettir. Ona ihanet
edenlerin hâllerinin ne olduğunu anlamak için derin araştırmalara ihtiyaç
yoktur. Kafamızı biraz kaldırıp etrafımıza baktığımız zaman bu büyük millete
ihanet edenlerin nasıl zulümle idare edildiklerini, nasıl zulüm çektiklerini
hep birlikte görmek gayet basittir. Bu coğrafyanın
insanları mazlumdur değerli milletvekilleri, insani değerleri yüksektir. Bu
onurlu insanların tamamı, bu coğrafyada yaşayan insanların tamamı bu
cumhuriyeti kurmuştur ve bu büyük milletin her biri bir ferdidir ve bütün
farklılıklar ile bu coğrafyadaki tüm bu insanlar milletimizin bir parçasıdır.
Bu coğrafyanın insanlarının kendine güvenmesi, kendine inanması ve birbirine
kenetlenmesinden başka da çare yoktur. “Ben tüm bu değerlere rağmen birlik ve
beraberlik istemiyorum, Türkiye’yi böleceğim.” diyen bölücü eşkıyaları saf dışı
etmek ve inlerini başlarına yıkmak için bu tezkere tekrar önümüze gelmiş
bulunuyor. Gönül ister ki bu
tezkere oy birliğiyle bu Meclisten geçsin. Çünkü, oy
birliğiyle geçtiği zaman, bu tezkereye muhatap olanların, gerek teröristlerin
gerekse bu teröristlere destek verenlerin alacağı mesajlar vardır ve o mesaj
ise Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin caydırıcı etkisidir.
Her türlü askerî gücün ve silahın birincil görevi hasmını caydırmaktır. Bu
tezkereyle Türk Silahlı Kuvvetleri ve Hükûmet
caydırıcı bir koz elde edecektir. Caydırılamazsa ve Türkiye’yi rahatsız etmeye
devam ederlerse caydırılmasına vesile olacak operasyon yapılacaktır. Değerli
milletvekilleri, Kuzey Irak’ın sınırlarımızın Irak tarafında kalan kısmının
Kuzey Irak yönetimince veyahut da merkezî hükûmetçe
veyahut da o bölgedeki işgalci güç olan Amerika Birleşik Devletleri tarafından
kontrol edilmesi ve güvenliğinin sağlanması gerekir gerçekte. Ancak, niyetler
ile imkân kabiliyetlerinin örtüşmesi gerekir. Irak merkezî yönetiminin, niyet
olsa bile, imkân kabiliyetleri Kuzey Irak’ı kontrol edebilecek noktada değildir
veya sınırlarımıza yakın dağlık bölgeyi kontrol edebilecek noktada değildir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin ise Irak’taki önceliği farklıdır. Konuyu
istihbarat paylaşımına getirip işin içinden sıyrılmıştır. Barzani’nin
PKK’ya verdiği destek hepimizce malumdur. Bu desteği kesmesini beklemek fazla
saflık olur. Her fırsatta teröristleri kollayıcı açıklamalar ve eylemlerde
bulunan bölgesel yönetim liderinin anlayacağı tek dil kalmıştır, o da
kuvvettir. Yani Barzani’nin kötü niyetinin değişmesi ancak Türk Silahlı Kuvvetlerinin
az önce sözünü ettiğim caydırıcı gücüyle mümkündür. Diğer bir ifadeyle, Türk
siyasetinin Irak’taki en büyük kozu ve argümanı Türk
Silahlı Kuvvetlerinin gücüdür. İşte bu gücün Irak’ta caydırıcı olması için bu
tezkerenin mümkün olan en büyük oy oranıyla geçmesi gerekir. Diyebilirsiniz
ki: “Barzani neden PKK’ya destek versin?” Bu şahısla 1996 yılında Suriye’nin
başkenti Şam’da bir buçuk saat görüşen bir kişi olarak söylüyorum: Yüz elli
yıllık hayalini gerçekleştirmek üzere olduğunu düşünmektedir. Yüz elli yıllık
hayalinin bir parça ötesine giderek Türkiye topraklarını da bu hayaline ve bu
rüyasına dâhil etmiştir, o nedenle kullanmaktadır. Bu hayalci ve rüya gören
bölgesel yönetim liderinin rüyasından uyandırılabilmesinin de en büyük etkeni
yine Türk Silahlı Kuvvetlerinin gücü olacaktır. Önemli olan o gücü iyi
kullanmaktır. Şunu ifade etmek
isterim ki ne Roma’da ne Bizans’ta ne Selçuklu’da ne
Osmanlı’da Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde böyle bir vurucu kuvvet olmamıştır.
Önemli olan, siyasi iradenin bu vurucu kuvveti maharetle ve basiretle kullanma
becerisini göstermesidir. Hükûmetten beklediğimiz
budur. Her ne kadar 1
Kasım 2005’te Sayın Başbakanımız ve ABD Başkanı Bush’un Washington görüşmesinde
PKK ortak düşman ilan edilse de bugünkü olan işlemler, PKK’yla Amerika Birleşik
Devletleri mücadelesi, sadece ve sadece bir istihbarat paylaşımı noktasına indirgenmiştir.
Müttefikliğin gereği sadece istihbarat paylaşımı değildir ve Türkiye
Cumhuriyeti devletinde maalesef bu istihbarat paylaşımı gereğinden fazla
abartılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin bölgede yeteri kadar istihbarat
unsurları vardır, yeteri kadar da bilgi alınmaktadır. Bunun birtakım medya
tarafından Türkiye’de bozulan Amerika Birleşik Devletleri imajının düzeltilmesi
amaçlı kullanıldığını da burada söylemek isterim. Doğru olan, Amerika Birleşik
Devletleri’nin bilfiil kontrol ettiği Irak topraklarında PKK’yla, Türkiye’yle
birlikte mücadele etmesidir. Kaldı ki Türkiye'nin bölgede yapmış olduğu PKK’yla
mücadelenin yarım kesilmesi için geçen yıl Hükûmete
Amerika Birleşik Devletleri tarafından yapılan baskıyı hepimiz bilmekteyiz. Dolayısıyla, Türkiye’nin,
gelinen noktada Kuzey Irak’la ilgili kontrol edilemez araziyi kendi gücüyle
kontrol etmekten başka çaresi kalmamıştır. Türkiye'nin Irak’la olan sınırı
kontrol edilebilir bir sınır değildir ve yanlış bir sınırdır. Az önce söyledim,
niyetler ve imkân kabiliyetler bu bölgeyi Türkiye’den başka kimsenin kontrol
edemeyeceği bir noktaya getirmiştir. Türkiye’nin, bu sınırları kontrol edebilir
bir noktaya ötelemekten ve oraya yerleştireceği unsurlarla kendisini rahatsız
eden PKK terörünü yeteri kadar izole etmekten ve yok etmekten başka çaresi
kalmamıştır. Aksi takdirde, az önce duyduğumuz, yüreğimizde duyduğumuz ve
milletimizin duyduğu acıları birçok defa duymak zorunda kalırız. Dolayısıyla,
Türkiye, bu tezkereyle birlikte Kuzey Irak’la ilgili planlarını tekrar gözden
geçirmek zorundadır. Değerli
milletvekilleri, terörizmle mücadelenin ayrıca ekonomik, siyasi ve askerî
bacakları vardır. Sadece askerî bacakla mücadele etme sonuç almaz. Dolayısıyla,
özellikle terörizmin mali bacağının kırılması gerekir. Bugünkü bankacılık
sisteminde ve finans sektörünün kontrolü ve otomasyonu içinde, bu teröre,
kimlerin, nasıl, nerede, ne kadar miktarda yardım ettiğini tespit etmek zor
değildir. Dolayısıyla, Hükûmetin, özellikle
teröristlere yardım kaynaklarını ortaya çıkarıp bu yardım edenleri gerektiği
şekilde cezalandırmaları gerekir. Diğer taraftan, teröre destek veren
siyasilerle ilgili en kısa zamanda Mecliste dokunulmazlıkla ilgili yeni
düzenlemeler getirilmelidir. Dokunulmazlık zırhına bürünerek teröre destek
vermek bu Mecliste hiç kimsenin haddine olmamalıdır. Diğer bir konu
ise, son olarak söyleyeceğim… BENGİ YILDIZ
(Batman) – Bir an evvel kaldırın dokunulmazlıkları. Şamar oğlanı değiliz biz! KÜRŞAT ATILGAN
(Devamla) – …değerli milletvekilleri, bölgedeki göçer hareketlerinin kontrol
altına alınmasıdır. Özellikle yurt içindeki teröristler göçerlerden lojistik
destek almaktadırlar. İsteyerek veya istemeyerek bölgedeki göçerler
teröristlere destek olmaktadır. O nedenle, göçerlerin problemlerinin çözülerek
yerleşik düzene geçmesi için Hükûmetin bir plan
içinde çalışması gerekir. Çünkü, göçerler, isteyerek
ve istemeyerek içerdeki teröristlerin lojistik desteğinde önemli bir etken
olmaktadır. Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; Hükûmet ve Meclisimizin bu
tezkereye vereceği desteği milletin beklentisi doğrultusunda kullanmasını ve
kararlılıkla kullanmasını, millî bir politika tespit etmesini, bir seferberlik
anlayışı içinde artık bu belayı başımızdan kaldırmasını diliyor, hepinizi bu
duygularla selamlıyorum. Ayrıca, o bölgede kahraman evlatlarımızın kutsal mücadelelerinde kuvvet ve
başarı diliyorum. Allah hepsinin ömrünü uzun kılsın. Hepinize saygılar
sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ediyoruz Sayın Atılgan. Sayın milletvekilleri, şimdi İç Tüzük’ün 60’ıncı maddesinin
dördüncü fıkrasına göre söz isteminde bulunan Büyük Birlik Partisi Genel
Başkanı Sivas Milletvekili Sayın Muhsin Yazıcıoğlu
ile Özgürlük ve Dayanışma Partisi Genel Başkanı İstanbul Milletvekili Ufuk
Uras’a ve Demokratik Sol Partiye mensup Eskişehir Milletvekili Tayfun İçli’ye de yerlerinden dört dakika olmak şartıyla söz
vereceğim çok kısa. Önce Sayın Muhsin
Yazıcıoğlu, buyurunuz efendim. MUHSİN YAZICIOĞLU
(Sivas) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye’ye yönelik olarak
devam eden terör faaliyetlerini durdurmak için sınır ötesine asker göndermek
üzere Hükûmete verilen yetki süresinin bir yıl daha
uzatılmasına Büyük Birlik Partisi olarak olumlu bakıyoruz. Elbette, bu
yetkiyi geçmişte kullanmış olan iktidar bu defa da Meclisimizden alacak. Bugün
uzatılacaktır. Ancak, mesele, yetki vermek ve operasyon yapmaktan ibaret
değildir. Önemli olan, bu ihaneti durdurmak ve yok etmektir. Terör, yaklaşık
yirmi beş yıldır devam ediyor. Bu kadar uzun süreli dayanması ve devam etmesi,
arkasında uluslararası güçlerin varlığını açıkça ortaya koymaktadır. Bunun
için, içeride ekonomik, sosyal ve hukuki tedbirler kararlılıkla uygulanmaya
konulurken, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünden taviz vermeden
teröristle kararlı bir mücadele yapılmalıdır. Bölgenin işsizliği, yoksulluğu ve
göçünün sebebinin PKK olduğu çok iyi bir şekilde bölge vatandaşlarımıza
anlatılmalıdır ve okullarımızda terör dersleri verilmeli ve terörün yakıcı ve
yıkıcı yanları herkese çok iyi bir şekilde öğretilmelidir. Kürt-Türkmen,
Alevi-Sünni kardeşliği, ortak aidiyet duygusu geliştirilirken, bölücü terör
örgütü ortak düşman olarak kabul edilmelidir. Başta milletvekilleri olmak
üzere, Kürt-Türkmen herkes PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmeli ve açıkça
tavır koymalıdır.Bir taraftan Mecliste Türkiye
Cumhuriyeti devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden taviz
vermeyeceğine yemin ederken, diğer tarafta ihanet odaklarıyla birlikte olduğunu
gizlemeyen milletvekillerinin varlığı Türk milletini ciddi şekilde rahatsız etmektedir. Terörün dış
kaynakları kesilerek lojistik imkânları kurutulmalıdır. Bunun için tüm iç ve
dış odaklara karşı etkin ve kesin bir müeyyide uygulanmalıdır. Son terör
saldırılarını ve sonuçlarını milletçe hazmetmemiz mümkün değildir. Onur kırıcı
bu hareketin karşısında söylenen gerekçeler daha da kahredicidir. Artık
milletimiz “uzun vadeli”, “sabırlı” vesair gibi
başlayan sözleri duymak istememektedir. Teröristle
mücadele için sabit karakollar ve düzenli ordu yerine, mobil timler şeklinde
oluşan özel kuvvetlerle bu mücadele yürütülmelidir. İstihbarat değerlendirmede
ciddi bir koordinasyon kurulunun oluşturulması şarttır. Türkiye sadece
kendisine ait bir uyduyla ve teknik imkânlarla sınırlarımızı kontrol etmelidir
ve stratejik iş birliği yaptığımız iddia edilen devletlerle istihbarat
paylaşımına güven duyulmamalıdır. Irak sınırı
fiziki olarak korumaya müsait değildir. Bu sebeple Irak’ta kaygılarımızı giderecek
bir siyasi otorite oluşana kadar Irak içerisinde bir güvenlik amaçlı tampon
bölge mutlaka oluşturulmalıdır. Bunun için de… (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Teşekkür
ediyoruz Sayın Yazıcıoğlu. Sayın Uras... MEHMET UFUK URAS
(İstanbul) – Sayın Başkan, değerli vekiller; “Siyasetçi gelecekte neler
olacağını söyleyip, söylenenler gerçekleşmeyince de neden olmadığını açıklayan
kişidir.” derlerdi; tereddütle karşılardım, galiba doğru. Bir önceki tezkereden
bugüne tam bir yıl geçti ve bu bir yılın bilançosunu çıkarmak,
değerlendirmesini yapmak gerekmiyor mu? Bu bir yıl boyunca herkes için çözüm
sanılanın çözüm olmadığını, denenmişi yeniden deneyerek sonuç alınmayacağını
görmek zor mu? Türkiye toplumu
hamasetten, kan dökülmesinden ve şiddetten bıktı. Cumhuriyet tarihi boyunca
katlanarak büyüyen ve bir bölgeden tüm ülkeye yayılan bir sorunu aşmanın yolu
daha fazla insanın ölmesi olamaz. Çok uzun zamandır biliyoruz ki, Kürt sorunu
tek başına bir asayiş sorunu olmadığı gibi, yargının ve askerin çözeceği bir
sorun da değildir. O nedenle, güvenlik uğruna demokrasiyi feda edecek,
demokratik önlemleri kevgire çevirecek adımlar, bugünü ve geleceği karartmaktan
başka bir işe yaramıyor. Kürt sorunu,
Türkiye toplumunun bir sorunudur, çözüm yeri Türkiye’dir, çözüm biçimi demokratikleşme
ve hoşgörüdür, farklı kültürlere saygı göstererek eşit yurttaşlık ilişkilerinin
geliştirilmesidir, eşit koşullarda bir arada yaşama iradesinin güçlenmesi ve
şiddet ortamının sona erdirilmesidir. Bugün, çözümsüzlük ve kutuplaşmayı
artıracak terör eylemlerine ve şiddet adımlarına değil, barış yöntemlerine,
sosyal ve ekonomik önlemlere ihtiyaç vardır. Şimdi çatışma ve
şiddet eğilimleri karşısında aklıselimi savunma günüdür. Bu nedenle, Meclis
çatısı altında bulunan partilere bir kez daha sesleniyorum: Demokratik
açılımlardan ürkmeyelim ve uzaklaşmayalım. Sabırla demokratik adımların
atılması, sorunun çözümü için gerekli zemini yaratacaktır. Hiçbir askerî
gerekçe bu konuda gerekli olan açılımları geciktirmeyi meşru kılmaz. Silahlı bir
örgütün varlığı ve eylemleri devam ederken bu alana ilişkin reformların
yapılmasının güç olacağına ilişkin gerekçeleri artık bir kenara bırakalım.
Benzeri sorunların yaşandığı dünyanın birçok ülkesinde reformların yapılması,
eylemlerinin sona erdirilmesinden sonraya ertelenerek değil paralel bir süreçte
ele alınmıştır. Türkiye açısından bu anlayışla hareket edilmesi, daha doğru ve
sonuç alıcı olacaktır. Bu yıl bir kere daha -geçen yıl da söyledik- yine
söylüyoruz: Bu tezkere Türkiye toplumunu demokratikleştirmeyecektir, barışı
sağlamayacaktır. Şiddetten ve nefretten arınmış bir toplumu yaratmakta “yurtta
barış, dünyada barış” ilkesinden ayrılmamak sağduyunun, aklıselimin ve vicdanın
gereğidir. Teşekkür
ediyorum. (DTP sıralarından alkışlar) BAŞKAN –
Teşekkürler Sayın Uras. Sayın İçli… H. TAYFUN İÇLİ
(Eskişehir) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım. Sayın Başkanım,
değerli milletvekilleri; tezkereye Demokratik Sol Parti olarak biz de olumlu
bakıyoruz ancak biraz evvel Hükûmeti temsil eden
Sayın Başbakan Yardımcısı, anladığım kadarıyla hâlâ sorunu algılayamamış,
alınganlık gösteriyor. Dış politikada yapılan konuşmaların Dışişleri Bakanlığı kriptolara geçtiğinden söz ediyor. Bugün sokaktaki çocuklar
dahi artık komşumuzun Amerika Birleşik Devletleri olduğunu söylüyor. Hükûmetin 17 Ekim 2007 tarihli tezkere metninde ve yeni
tezkere metninde de aslında Hükûmet sorunu bir açıdan
doğru tespit ediyor. Aslında kendi aczlerini de kabul
ediyor. Değerli milletvekilleri,
bakın, uzunca bir süredir yoğun olarak sürdürdükleri, yani Hükûmetin
sürdürdüğü siyasi ve diplomatik girişimlerden Hükûmetin
sonuç alamadığını söylüyor. Önümüzdeki mevcut tezkerede de aslında bu kabul
var. Biz şunu söylemiyoruz: Tabii ki terörle mücadelenin
birçok güçlükleri var ama değerli arkadaşlar, 17 Ekimde tezkereyi Türkiye Büyük
Millet Meclisi kabul ettikten sonra birçok yabancı basında Türkiye Büyük Millet
Meclisinin aldığı karar ABD’ye meydan okuma olarak algılandı ve PKK terör
örgütü bu tezkerenin kabulünden birkaç gün sonra Dağlıca baskınını
gerçekleştirdi. Yine bu tezkere görüşülmeye başlanacağı sıralarda Aktütün Karakoluna yine PKK terör örgütünün saldırısı
yapıldı. Biraz evvel
Anadolu Ajansından geçen habere göre, Diyarbakır’da uzun namlulu silahlarla
polis aracına saldırıda bulunulmuş, 3 polisimiz şehit olmuş, 14 polisimiz
yaralıymış. Değerli
arkadaşlar, biz şunu söylüyoruz: Biz Hükûmetin
kararlı olmasını istiyoruz. 1991’de birinci Körfez Savaşı’ndan sonra 36’ncı
paralelin üstünde odaklanan, çöreklenen PKK terör örgütüne karşı Amerika
Birleşik Devletleri nezdinde ve daha sonra da 2003 Körfez Savaşı’ndan sonra
daha da çöreklenen, güçlenen PKK terör örgütüne karşı, Amerika Birleşik
Devletleri’ne karşı güçlü bir tavır konmasını istiyoruz. Hepimiz biliyoruz,
yazıldı, çizildi, Sayın Başbakanın 5 Kasım 2007’de Amerika Birleşik
Devletleri’nde yaptığı görüşmeleri hepimiz biliyoruz. Irak Birinci Devlet
Başkan Yardımcısının birinci tezkereden sonra basına intikal eden
açıklamalarını hepimiz
biliyoruz, diyor ki: “İstediğimizi aldık.” Biz, Demokratik
Sol Parti olarak kan ve gözyaşı dökülsün istemiyoruz. Biz barış istiyoruz, biz
barışın olabilmesi için güçlü bir Türkiye istiyoruz. Bunun altını özellikle
çizmek istiyorum. Kuzey Irak
Bölgesi bir terör yuvası hâline dönüşmüş. Bakın, tezkerede “Hududu, şümulü,
miktarı ve zamanı Hükûmetçe tayin edilecek…”
deniliyor, öyle yetki verdik. Peki, birinci tezkereden sonra Irak’a yapılan
harekâtın ne kadar sürede sürüp sürmeyeceğini kimler söyledi? Amerika Dışişleri
Bakanı Avustralya’dan gelirken Türk Silahlı Kuvvetlerinin ne zaman çıkacağını
bize söylemeye başlamıştı. Gözlerimizi
kapatmayalım, gerçekleri konuşalım. Biz bu ülkenin insanlarıyız, Hükûmete kıskançlıkla bakmıyoruz. Terör belasının bitmesi
için ortak aklın üretilmesini istiyoruz.
Benden önce konuşan çok değerli… (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Teşekkür
ediyoruz Sayın İçli. Sayın
milletvekilleri, Demokratik Toplum Partisinden Sayın Hasip
Kaplan iki dakika yerinden söz istemiştir, sataşma olduğuna dair.
“Dokunulmazlıkların kaldırılmasını isteyerek hedef gösterdiler ve sataşma
vardır.” demiştir. Yerinden iki
dakika söz veriyorum. Buyurunuz. (MHP
sıralarından gürültüler) AKİF AKKUŞ
(Mersin) – İsim verilmedi ama isim verilmedi. Nereden çıkardınız sataşıldığını? MUSTAFA KEMAL
CENGİZ (Çanakkale) – Siz veriyorsanız üstünüze alının! HASİP KAPLAN
(Şırnak) – Susun da cevap verelim. V.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR 1.- Şırnak Milletvekili Hasip
Kaplan’ın, bazı konuşmacıların partisine sataşması nedeniyle konuşması HASİP KAPLAN
(Şırnak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz bir yandan yüce
Meclisimizin yüzde 85 farklı temsil kabiliyetine kavuştuğundan bahisle
gerçekten burada sorunları birlikte çözmenin olgunluğunu göstermek ve
birbirimize tahammül etmek zorundayız ve burada bunlar konuşulurken şunu açıkça
ifade edeyim: Bir iki konuşmacı bizleri kastederek dokunulmazlıklarımızın kaldırılmasını
istedi. Biz buradan söz veriyoruz: Kaldırılmasına da gerek yok, isteyen savcı
-ben otuz yıllık hukukçuyum, dokunulmazlık zırhına sığınmıyorum- gelsin
sorgusunu yapsın. Çünkü ben çete kurmadım, banka soymadım,
faili meçhul cinayet işlemedim, dört bin köyü boşaltmadım, bölgede Hizbullah’ı
kullanmadım, Ape Musa’yı öldürmedim, Vedat Aydın’ı
öldürmedim, Doğu ve Güneydoğu’da o aç kalan bebeklerin, o faili meçhul
cinayette ölen, çığlıklar atan anaların, yavruların katillerini ben korumadım, Hrant Dink’i öldürmedim,
Malatya’yı kana bulamadım, Trabzon’da benim il başkanlarım katillerin peşinde
dolaşmadı. (Gürültüler) Böyle bir gerçeklik varken bu kürsüde
dokunulmazlığı kaldırılacak olan kim varsa kamu vicdanına havale ediyorum.
Gelin, hepimiz birlikte dokunulmazlığımızı kaldıralım… BAŞKAN – Teşekkür
ediyoruz… HASİP KAPLAN
(Devamla) – … sadece, sadece kürsü dokunulmazlığı
kalsın. Buyurun, hodri meydan! Hükûmeti davet
ediyorum! BAŞKAN – Teşekkür
ediyoruz Sayın Kaplan… HASİP KAPLAN
(Devamla) – Hodri meydan, yalnız kürsü
dokunulmazlığı kalsın! Teşekkür
ediyorum. A) Tezkereler (Devam) 8.- Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Irak’ın Kuzeyinden Ülkemize
Yönelik Terör Tehdidinin ve Saldırılarının Bertaraf Edilmesi Amacıyla, Sınır
Ötesi Harekat ve Müdahalede Bulunmak Üzere, Irak’ın PKK Teröristlerinin
Yuvalandıkları Kuzey Bölgesi ile Mücavir Alanlara Gönderilmesi ve
Görevlendirilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisinin 17/10/2007
Tarih ve 903 Sayılı Kararıyla Hükümete Verilen Bir Yıllık İzin Süresinin
Anayasa’nın 92’nci Maddesi Uyarınca 17/10/2008 Tarihinden İtibaren Bir Yıl
Süreyle Uzatılmasına Dair Başbakanlık Tezkeresi (3/547) (Devam) BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri, Başbakanlık tezkeresi üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.
Şimdi tezkereyi tekrar okutup oylarınıza sunacağım: Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına Irak’ın kuzey
bölgesinde yuvalanmış bulunan PKK terör unsurlarından kaynaklanan ve Türk
halkının huzur ve güvenliğiyle ülkesinin milli birliğine, güvenliğine ve toprak
bütünlüğüne yöneltilmiş terörist saldırılar ve açık tehdit devam etmektedir. Dost ve kardeş
Irak’ın toprak bütünlüğünün, milli birliğinin ve istikrarının korunmasına büyük
önem atfeden Türkiye, PKK teröristlerinin Irak’ın kuzeyindeki mevcudiyetine ve
terörist saldırılarına son verilmesini sağlamak amacıyla askeri faaliyetlerini
başarıyla yürütmekte, siyasi ve diplomatik girişimleri ve uyarılarını
sürdürmektedir. Türkiye’ye
yönelik olarak devam eden terörist saldırılar ve tehdide karşı, terörizmle
mücadelenin bir parçası olarak uluslararası hukuk çerçevesinde gerekli
tedbirleri almak üzere, hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükümetçe belirlenecek
şekilde, Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının, Irak’ın kuzeyinden ülkemize
yönelik terör tehdidinin ve saldırılarının bertaraf edilmesi amacıyla, sınır
ötesi harekat ve müdahalede bulunmak üzere, Irak’ın PKK teröristlerinin
yuvalandıkları kuzey bölgesi ile mücavir alanlara gönderilmesi ve
görevlendirilmesi için Anayasanın 92 nci maddesi
uyarınca Genel Kurulun 17/10/2007 tarihli ve 903
sayılı Kararıyla Hükümete verilen bir yıllık izin süresinin, 17 Ekim 2008
tarihinden itibaren bir yıl süreyle uzatılmasını Anayasanın 92 nci maddesi uyarınca arz ederim. Recep
Tayyip Erdoğan Başbakan BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri, Başbakanlık tezkeresinin oylamasının açık oylama şeklinde
yapılmasına dair iki önerge vardır. Şimdi ilk
önergeyi okutup imza sahiplerini arayacağım. Lütfen, sayın
milletvekillerinden adları okunduğunda burada olduklarını belirtir şekilde ya
ayağa kalkmalarını ya da ellerini kaldırmalarını rica edeceğim. Buyurunuz. Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına 3/547 sayılı
Başbakanlık Tezkeresinin oylamasının İçtüzük 143. maddesi gereği açık oylama
yoluyla yapılmasını arz ederiz. Saygılarımızla. 1) Mehmet Şandır,
Mersin? Burada. 2) Oktay Vural,
İzmir? Burada. 3) Ahmet Kenan Tanrıkulu, İzmir? Burada. 4) Şenol Bal,
İzmir? Burada. 5) Beytullah Asil, Eskişehir? Burada. 6) Abdülkadir Akcan, Afyonkarahisar?
Burada. 7) Kürşat
Atılgan, Adana? Burada. 8) Yılmaz Tankut, Adana? Burada. 9) Necati Özensoy, Bursa? Burada. 10) Kadir Ural,
Mersin? Burada. 11) Erdal Sipahi,
İzmir? Burada. 12) Mustafa
Kalaycı, Konya? Burada. 13) Hasan Çalış,
Karaman? Burada. 14) İzzettin
Yılmaz, Hatay? Burada. 15) Mehmet Serdaroğlu, Kastamonu? Burada. 16) Ali Torlak,
İstanbul? Burada. 17) Behiç Çelik,
Mersin? Burada. 18) Osman Durmuş,
Kırıkkale? Burada. 19) İsmet Büyükataman, Bursa? Burada. 20) Mümin İnan,
Niğde? Burada. BAŞKAN - Teşekkür ediyorum. Açık oylama için
yeterli imza sahibi vardır. Şimdi diğer önergeyi de okutup bilgilerinize
sunacağım. Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına Türkiye Büyük
Millet Meclisi Genel Kurulunda görüşülmekte olan terör tehdidinin ve
saldırılarının bertaraf edilmesi amacıyla sınır ötesi harekât ve müdahalede
bulunmak üzere Irak’ın kuzey bölgesine Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının
gönderilmesiyle ilgili Başbakanlık tezkeresi oylamasının İç Tüzük’ün 143’üncü
maddesi gereği açık oylama yöntemiyle yapılmasını arz ve teklif ederiz. 1) Nurettin Canikli (Giresun) 2) Bekir Bozdağ (Yozgat) 3) Ünal Kacır (İstanbul) 4) Recep Yıldırım (Sakarya) 5) Recep Koral (İstanbul) 6) Mehmet Müezzinoğlu (İstanbul) 7) Mehmet Sekmen (İstanbul) 8) Asım Aykan (Trabzon) 9) Fatih Öztürk (Samsun) 10) İdris Güllüce (İstanbul) 11) Mehmet Ceylan (Karabük) 12) Ali Kul (Bursa) 13) Ahmet Yeni (Samsun) 14) Ahmet Ertürk (Aydın) 15) N. Haluk Özdalga (Ankara) 16) Nusret Bayraktar (İstanbul) 17) Yılmaz Tunç (Bartın) 18) Sebahattin Karakelle (Erzincan) 19) Mustafa Ünal (Karabük) 20) Mehmet Çerçi (Manisa) BAŞKAN - Açık oylamanın şekli hakkında Genel Kurulun
kararını alacağım. Açık oylamanın
elektronik cihazla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul
etmeyenler… Kabul edilmiştir. Alınan karar
gereğince açık oylama elektronik cihazla yapılacaktır. Oylama için beş
dakika süre veriyorum. (Elektronik
cihazla oylama yapıldı) BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri (3/547) esas numaralı Başbakanlık tezkeresinin açık oylama
sonucunu okuyorum:
Böylece, tezkere
kabul olmuştur. (AK PARTİ, CHP ve MHP sıralarından alkışlar) Sayın
milletvekilleri, on beş dakika ara veriyorum. Kapanma Saati: 18.57 (x)
Açık oylama kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağa eklidir. ÜÇÜNCÜ OTURUM Açılma Saati: 19.18 BAŞKAN: Başkan Vekili Şükran Güldal
MUMCU KÂTİP ÜYELER: Harun TÜFEKCİ (Konya), Fatoş
GÜRKAN (Adana) BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 3’üncü Birleşiminin Üçüncü
Oturumunu açıyorum. Gündemin “Özel
Gündemde Yer Alacak İşler” kısmına geçiyoruz. Bu kısmın 1’inci sırasında yer alan, küresel ısınmanın etkileri ve
su kaynaklarının sürdürülebilir yönetimi konusunda Anayasa’nın 98’inci, İç
Tüzük’ün 104 ve 105’inci maddeleri uyarınca kurulmuş bulunan (10/1, 4, 5, 7, 9,
10, 11, 13, 14, 15, 16, 17) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu
üzerindeki genel görüşmeye kaldığımız yerden devam edeceğiz. VI.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER A) Komisyonlardan Gelen Diğer
İşler 1.- Kırklareli Milletvekili Tansel
Barış ve 29 Milletvekilinin, Antalya Milletvekili Tayfur Süner
ve 21 Milletvekilinin, Ardahan Milletvekili Ensar
Öğüt ve 21 Milletvekilinin, Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ve 22
Milletvekilinin, Konya Milletvekili Özkan Öksüz ve 21 Milletvekilinin, Uşak
Milletvekili Nuri Uslu ve 21 Milletvekilinin, Kırklareli Milletvekili Ahmet
Gökhan Sarıçam ve 20 Milletvekilinin, İzmir Milletvekili Oktay Vural ve 19
Milletvekilinin, Bursa Milletvekili Kemal Demirel ve 33 Milletvekilinin, İzmir
Milletvekili Ahmet Ersin ve 32 Milletvekilinin, Bursa Milletvekili Kemal
Demirel ve 27 Milletvekilinin, Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk
ve 24 Milletvekilinin, Küresel Isınmanın Etkileri ve Su Kaynaklarının
Sürdürülebilir Yönetimi Konusunda Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin
Önergeleri ve Meclis Araştırması Komisyonu Raporu (10/1, 4, 5, 7, 9, 10, 11,
13, 14, 15, 16, 17) (S. Sayısı: 138) BAŞKAN -
Komisyon? Yok. Ertelenmiştir. Alınan karar
gereğince sözlü soru önergelerini görüşmüyor ve gündemin “Kanun Tasarı ve
Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz. 1’inci sırada yer
alan, Hatay Milletvekili Mustafa Öztürk ve 11
Milletvekilinin; 2009 Yılında İstanbul Şehrinde Yapılacak Beşinci Dünya Su
Forumunun Organizasyonu ile Katma Değer Vergisi Kanununa Bir Geçici Madde
Eklenmesine Dair Kanun Teklifi ve Çevre ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu’nun
görüşmelerine başlıyoruz. B) Kanun Tasarı ve Teklifleri 1.- Hatay Milletvekili Mustafa Öztürk
ve 11 Milletvekilinin; 2009 Yılında İstanbul Şehrinde Yapılacak Beşinci Dünya
Su Forumunun Organizasyonu ile Katma Değer Vergisi Kanununa Bir Geçici Madde
Eklenmesine Dair Kanun Teklifi ve Çevre ile Plan ve Bütçe Komisyonları
Raporları (2/182) (S. Sayısı: 214) (x ) (x)
214 S. Sayılı Basmayazı Tutanağa eklidir. BAŞKAN -
Komisyon? Burada. Hükûmet? Burada. Komisyon raporu
214 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır. Teklifin tümü
üzerinde gruplar adına ilk söz Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun. Uşak Milletvekili
Osman Coşkunoğlu söz istemiştir. Buyurunuz Sayın Coşkunoğlu. (CHP sıralarından alkışlar) Süreniz yirmi
dakikadır. CHP GRUBU ADINA
OSMAN COŞKUNOĞLU (Uşak) – Teşekkür ederim Sayın Başkan. Değerli
milletvekilleri, gelecek sene İstanbul’da toplanacak olan Beşinci Dünya Su
Forumuna ilişkin bir kanun teklifini görüşmek üzere Cumhuriyet Halk Partisi
Grubunun görüşlerini ve kendi görüşlerimi bildirmek için huzurunuzdayım. Gelecek sene
yapılacak olan Beşinci Dünya Su Forumu, yaklaşık 20 bin kişinin katılımının
gerçekleştirileceği önemli bir toplantıdır. Önemi bunun, su konusunun özellikle
bugünlerde, bu yıllarda önümüzde olan küresel ısınma nedeniyle sıcak bir konu,
önemli bir konu olmasından kaynaklanıyor; öneminin bir diğer nedeni de çok
geniş ve etkin bir katılımcı grubunun beklenmesidir, yaklaşık 20 bin kişinin
katılımı bekleniyor. Bunlar, devlet başkanlarından, parlamenterlerden, hükûmet görevlilerinden ve konunun uzmanlarından oluşuyor. Bu bakımdan çok önemli. Böylesine önemli bir toplantının
Türkiye’de olması elbette bizim için kıvanç vericidir ama kıvancın ötesinde
bazı sorumluluklar yüklemektedir. Şimdi, önümüzdeki sıra sayısı 214’ün gerekçesinin son cümlesi
yadırgatıcı. Ne diyor son cümlede: “Beşinci
Dünya Su Forumu organizasyonunun gerçekleşme sürecinde ülkemize ekonomik ve
sosyal getirisinin yüksek olması, en az yüzden fazla ülkeden Devlet Başkanı, Bakan,
Parlamenter ve Yerel Yöneticiler yanı sıra su ile ilgili katılımcıların
iştirakiyle de medyanın ilgisinin çekilmesi ve böylece Türkiye’nin tanıtımının
yapılması sağlanmış olacaktır.” Umuyorum sadece
Türkiye’nin tanıtılması değil, bu Dünya Su Forumunda içinde bulunduğumuz
küresel ısınmanın da daha da sıkıntılı hâle getirdiği kuraklık dönemlerinin ve
suyun önemini daha iyi anlamamızı, takdir etmemizi sağlayacak bir toplantı
olacaktır. Ben özellikle bu konuya değinmek istiyorum. Şu gerçeği baştan
saptayalım: Türkiye’de, birçok konuda olduğu gibi, sanayi politikası yok,
bilim-teknoloji politikası yok, su politikası da yoktur. Su politikası yoktur.
Umuyorum bu toplantı bizi bir su politikası -küresel ısınma da zaten kapımızda-
hazırlama yönünde bir teşvik niteliği sağlar. Bu toplantının ana hedefi, resmen
yazıldığı şekliyle, su için farklılıkların birleştirilmesi. İngilizce tabirde
“köprü” kavramı kullanılmış. Farklı gruplar ve görüşler arasında bir köprü
kurma teması üzerine ve ana hedefi üzerine. Su konusunda ne
gibi farklılıklar var? Bunların içinde, bu zaman içerisinde ve şu anda
Türkiye’yi en yakından ilgilendirdiğini düşündüğüm bir farklılık üzerinde
durmak istiyorum, o da suyu nasıl değerlendirdiğimiz ile ilgili: Su ticari bir
mal mıdır? Ekonomik ve ticari, yani piyasada fiyatının belirleneceği bir mal
mıdır, yoksa kamusal bir ürün, kamusal hizmet amacını yerine getirmek için bir
ürün müdür? Şimdi, dünyada
1992 yılına kadar su kamusal bir ürün olarak kabul edilirdi. 1992 bir
dönüşümün, yani kamusal ürün değil de ticari bir mal anlayışına küresel veya
belli ülkelerdeki dönüşümün milat yılıdır. O yıl İrlanda’nın Dublin şehrinde
Uluslararası Su ve Çevre Konferansı düzenlendi, yine aynı yıl Brezilya’nın Rio
kentinde Kalkınma ve Çevre Konferansı düzenlendi. Bu iki konferans suyu bir
ticari ürün olarak tanıma yönünde ilk adımların atıldığı konferanslardır.
Arkasından 1997’de Birleşmiş Milletlerin bir özel oturumunda su yönetimindeki
yeni anlayış yavaş yavaş netleşmiştir. Birleşmiş
Milletlerin bu toplantısında üç madde öne çıkmaktadır. Birincisi:
Sınır aşan nehir havzalarında -bizi, Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren bir
konu- havza yönetimi sisteminin esas alınması. Coğrafi veya ulusal
sınırların değil, havza sınırlarının ve havza yönetiminin esas alınması.
İkincisi: Suyun arza göre özel sektörce yönetiminin esas alınması. İşte,
1992’de başlayan anlayış burada bir kez daha perçinleniyor. Üçüncüsü: Su
kaynaklarının global ticaret kurallarına göre
işletilmesi. Bu üç ilke 2002’de Rio’daki bir
toplantıda tekrar perçinlenmiştir ve aynı yıl, 2002 Türkiye’nin su sektöründe
hızla dışa açılmaya başladığı bir yıl olmuştur, ulus ötesi su şirketlerinin
yerli su şirketlerini devralarak piyasaya girmeye başladığı yıl olmuştur. Dünya
Bankası da kredilerini buna göre düzenlemeye başlamıştır. Türkiye’de daha
sonra, 2004 yılında çıkarılan ve ilginç bir şekilde 5 Haziran 2004’te yürürlüğe
giren, yani Dünya Çevre Günü’nde yürürlüğe giren 5177 sayılı Maden Kanunu ile
yapılan değişiklikler Türkiye’de devletin su konusundaki etkisini giderek
azaltma yönünde ve suyu giderek daha çok bir ticari meta olarak işletmecilerin
eline bırakmaktadır. Örneğin, maden işletmelerine… Belli su havzaları da
madencilik faaliyetlerine açıldı, içme ve kullanma suyu rezervuarının maksimim
su seviyesi noktasından 1 kilometrelik mesafeden itibaren madencilik
faaliyetlerine olanak sağlandı. ÇED yapılmadan verilen arama
izinleri konusu vardır ve diğer maddeleriyle maalesef 2004 yılında çıkarılan bu
5177 sayılı Maden Kanunu, Hükûmetin su konusundaki
politikalarının somut belirtisi olmuştur, daha çok suyu korunması gereken kıt
bir ürün, devletin kontrolü altında kamunun hizmetine sunulacak bir meta
olmaktan çıkarıp ticari bir ürüne dönüştürmek için atılan adımlardan biridir. Bu adımlardan bir
diğeri de geçen sene Sayın Enerji Bakanının yapmış olduğu bir açıklamadır
Edirne ile ilgili ve ondan sonra gelen tepkiler Edirne’de… Evet, Sayın Hilmi
Güler geçen yaz akarsuların işletme hakkını yap-işlet-devret modeliyle satmayı
planladıkları, akarsuları satmayı planladıklarını açıklamış ve arkasından
kıyamet kopmuştu. Değerli
arkadaşlar, su konusunda piyasayı egemen kılmak -vurguluyorum- sadece piyasayı
egemen kılmak yanlıştır ve bu Beşinci Dünya Su Forumunda da genellikle bu
konuda bir eğilim olduğu anlayışı geliştiği için bende –izliyorum neler
olduğunu, konuları, katılımcıları ve geçmişini- bu konuda sizleri uyarmak
istiyorum. Şimdi, Dünya
Bankasının çeşitli araştırmaları var. Suyun özelleştirildiği yerlerde su ne
oldu, bunların ayrıntılarına girmeden, ben size somut bazı örneklerle neler
olabileceği hakkında fikir vereyim. Önce kendi seçim bölgemden başlayayım:
Uşak. Ben aslen Uşak’ın
Yenişehir köyündenim. Gediz Nehri Yenişehir köyünün dibinden akar ve Gediz
Nehri’nin suyunu içerdik biz, içinde yüzerdik, balık avlardık. Şimdi ayağımızı
sokmaya korkarız. Neden? Organize sanayi inşa edildi. Daha yeni, o da bir dış
baskı sonucu, malını ihraç edemeyeceğini anlayınca bir arıtma tesisi yapıldı.
Fakat hâlâ sorunlu, hâlâ daha geçen ay balıklar ölü bir şekilde yüzer bulundu
Gediz Nehri’nde. Ne uğruna bu? Sanayileşmek uğruna. Şimdi burada konuyu tarım
mı, sanayi mi diye bir ikileme getirmenin anlamı yoktur. Hem tarım hem sanayi.
Sanayi uğruna tarımı baltalamak yanlıştır. Bunu ifade etmeye çalışıyorum. İkisi
arasında bir tercih yok. Doğru dürüst politikalarla, uygulanacak doğru dürüst
politikalarla bu sağlanabilir. Bir diğer örnek:
Menderes havzasına giden bir çay, yine Uşak’tan kaynaklanan, karma organizedeki
dericilerin kirletmesi sonucunda son derece kötü durumdaydı. Arıtma yapıldı. O
arıtmanın maliyeti ayda 200 milyar civarında. Karma organizeye dericiler
taşınmak zorunda bırakıldı. O nedenle bir masrafa girdiler, maliyete girdiler
fakat 70- Şimdi, ciddi bir
su politikası kullanılmaması, olmaması, bu gibi sorunlar -su politikası deyince
sadece su sağlamak değil tabii- çevre ve suyun arıtılması konularında ve bunun
sanayi politikalarıyla, tarım politikalarıyla ilişkilendirmeden yapılacak, öyle
günlük kararlarla ele alınacak bir konu değil. Kısa bir özet:
Sizlere öneririm buna bakmanızı çünkü Arjantin’den bir örnek vereceğim şimdi.
Dünya Bankası, Buenos Aires, Arjantin’in başkentinde yapılan su şebekesi
özelleştirmesini örnek başarı ilan etmişti, örnek başarı, bu özelleştirmeyi…
1993’te oldu, Carlos Menem
yönetiminde. Ondan sonra -tabii bunu bir yabancı şirket aldı- şirket önce
kadroyu daralttı, ardından tarifeleri yükseltti. 2001’deki ekonomik krizde
Arjantin pesosunda, parasında çok büyük bir değer
kaybı olunca yüklü bir zam daha kondu suya. Artık bu piyasada
bir ürün. Piyasada kâr amacı, kâr maksimizasyonu
güdebileceğiniz bir ürün. Onun için yüklü bir zam daha kondu. Ondan sonra
Arjantinli buna isyan etti ve 2006’da hükûmeti
değiştirdi ve özellikle bu konu nedeniyle o hükûmeti
değiştirdiği yaygın olarak iddia edilir. Değerli
arkadaşlar, başka örnekler de var. Biraz önce Edirne’den bahsettim.
Hindistan’da da bir akarsu özelleştirildi. Bakın, Hindistan’da akarsu
özelleştirildikten sonra, şimdi insanların o kaynaktan yararlanmaları bir yana,
hayvanların su içmesi bile yasak. Kıyı boyunca mevzilenmiş görevliler,
yaklaşana silah doğrultuyorlar Hindistan’daki uygulamada. Başka… Türkiye'nin
çeşitli yerlerinde de göletlerimizi o şekilde kullanarak bu gibi sorunlar
yaşıyoruz. Değerli
arkadaşlar, bunu bir fırsat bilelim, suyun sadece ticari bir meta olarak değil,
çok önemli ve önemi kalıcı -yani ben suyun önemini anlatmaya gerek görmüyorum-
bir şey, yüz yıl sonra da bin yıl sonra da, tıpkı yüz yıl, bin yıl, binlerce
yıl önce olduğu gibi, su yaşam için, hijyen için, her
şey için son derece önemli bir üründür, bunu basit bir ticari meta olarak
görmemek gerekir. Nitekim, bu toplantı,
forum, Beşinci Dünya Su Forumu, siyasileri, devlet başkanlarından
parlamenterlere kadar yerel yöneticileri ve uzmanları bir araya getirirken
gönül arzu ederdi ki sivil toplum örgütlerinin ve meslek kuruluşlarının da bu
konuda katkıları alınsın. Oysa İnşaat Mühendisleri Odası, üst örgüt olan
Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği, birisi 2006’da, birisi 2008’de, Mart
2008’de olmak üzere iki kongre düzenlemiştir bu su politikalarını geliştirmek
için. Bu kongrelerde konular tartışılmıştır fakat bu kuruluşlar maalesef
Beşinci Dünya Su Forumu sürecinin dışında bırakılmıştır. Şimdi, onlar da sadece
TMMOB, Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği değil, kırk kadar zannedersem,
diğer sivil toplum örgütleriyle alternatif bir su forumu düzenliyorlar. Sosyal
hareketleri bu şekilde dışlayan bir Dünya Su Forumu olmamalıydı. Değerli
arkadaşlar, son olarak, su konusunu ele alırken, su politikalarını ele alırken
tarım, tarımda mesela teknolojiyi ele almamak, teknolojiyi dışarıda bırakmak
mümkün değil. 10 misli, yani 10 dekardan alınacak ürünü doğru sulamayla 1
dekardan almak mümkün. Bunları biliyoruz, bunlar saptanmıştır. Tarımda zaten
sıkıntıdayız. Şimdi, damlama
su. Hükûmetin doğru bir kararı var, damlama sulama
için ve yağmurlama için teşviki var tarımda kullanılması üzerine. Fakat bu
teknolojileri kim geliştirdi? Bir bakın, bu teknolojileri, Türkiye’nin
şimdi satın aldığı -ithalatımız patlıyor diyoruz- bu teknolojileri kim
geliştirdi? İsrail. Neden? Kurak, küçük bir ülke. Kurak,
suya ihtiyacı var, teknolojisini geliştirmiş, dünyaya satıyor. Bu, önümüzdeki
gerek çevre sorunları nedeniyle, gerekse su kaynaklarımızın geliştirilmesi için
bizim almamız gereken önemli derslere sadece şu zaman sınırı içerisinde
verebileceğim bir örnektir. Bu da politikalarımızın içerisinde olmalı ve bu
Forum’dan Türkiye su ile ilgili teknolojileri geliştirmek için belli bir teşvik
anlayışına, belli bir teknoloji politikasına girmeli. Oysa biz daha yeni bir
ARGE destek yasası çıkardık. Yine ulufe dağıtır gibi teşvik dağıtılıyor. Hiçbir
öncelik, hiçbir strateji, hiçbir politika yok; kim, hangi sektör, hangi konu
olursa olsun ARGE için destek veriliyor. (Mikrofon otomatik
cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın Coşkunoğlu, lütfen sözünüzü tamamlayınız. OSMAN COŞKUNOĞLU
(Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkan. Elbette ARGE için
destek verilmesini gönülden, yürekten destekliyoruz fakat bunun ciddi bir
politikayla, rastgele, ulufe dağıtır gibi değil. Piyasa düzenler, biz verelim.
Sadece piyasa düzenler anlayışına bu işi bırakmak yanlıştır. Sayın Bakanın TÜSİAD’ın raporu üzerine, su ile ilgili raporu üzerine
açıklamasından alıyorum, eğer gazetede çıktığı gibi konuştuysa. 50 milyar
dolarlık bir yatırım pastası olduğunu Sayın Bakan ifade etmiş. Bu 50 milyar
dolarlık yatırım pastasını ona buna peşkeş çekmeden önce şu andaki dünyadaki
krizin, ekonomik krizin bize dış kaynaklardan… O likidite bolluğu dönemi bitti
artık, öyle fon bularak… Dış kaynaklardan
para bulmamızın ne kadar zor olduğunun bilincinde olarak daha ciddi politikalar
geliştirilmesini umar, hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ediyoruz Sayın Coşkunoğlu. Sayın
milletvekilleri, çalışma süremizin sonuna yaklaşıyoruz. Bir grup adına konuşma
daha yirmi dakika süreceği için ya devamı ya da kesilmesi yönünde oylarınıza
sunuyorum. Devam edilmesini… K. KEMAL ANADOL
(İzmir) – Keselim efendim. BAŞKAN – Peki. Kesilmesini
isteyenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir. Çalışma süremizin
sonuna geldiğimiz için, kanun tasarı ve tekliflerini sırasıyla görüşmek için 9
Ekim 2008 Perşembe günü saat 15.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum. Kapanma Saati: 19.42 |
|