|
DÖNEM: 23 CİLT: 19 YASAMA YILI: 2 TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ TUTANAK DERGİSİ 96’ncı
Birleşim 29 Nisan 2008 Salı İ Ç İ N D E K İ L
E R
I. - GEÇEN TUTANAK ÖZETİ
II. - GELEN KÂĞITLAR III. - YOKLAMALAR IV. - GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR A) Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları 1.- İstanbul Milletvekili Ayşe Jale Ağırbaş’ın, 1 Mayıs İşçi
Bayramı’na ilişkin gündem dışı konuşması ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı
Faruk Çelik’in cevabı 2.- İstanbul Milletvekili Mehmet Ufuk Uras’ın, DTP Sakarya İl
Örgütü tarafından düzenlenen kültür şenliğine ve 1 Mayıs İşçi Bayramı’na
ilişkin gündem dışı konuşması ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı
Faruk Çelik’in cevabı 3.- Gaziantep Milletvekili Hasan Özdemir’in, ülkemizde yaşanan
kuraklık ve buna bağlı olarak bazı gıda maddelerinde görülen kıtlık sorununa
ilişkin gündem dışı konuşması V.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA
SUNUŞLARI A)
Tezkereler 1.- Singapur Parlamento Başkanı Abdullah Tarmugi ve beraberindeki
heyetin ülkemizi ziyaret etmesinin uygun bulunduğuna ilişkin Başkanlık
tezkeresi (3/404) 2.- Peru Parlamentosu Dışişleri Komisyonunun vaki davetine
istinaden, Peru’ya resmî ziyarette bulunacak olan TBMM Dışişleri Komisyonu
üyelerinden oluşan Parlamento heyetini oluşturmak üzere siyasi parti
gruplarınca bildirilen isimlere ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/405) 3.- Çin Ulusal Halk Meclisi İçişleri ve Adalet Komisyonları
tarafından Çin Halk Cumhuriyeti’ne davet edilen TBMM Adalet Komisyonu heyetinin
davete icabet etmesine ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/403) B) Meclis Araştırması Önergeleri 1.- Mersin Milletvekili İsa Gök ve 22 milletvekilinin, Mersin’de
kurulması planlanan balık çiftliklerinin çevreye ve turizme etkilerinin
araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis
araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/174) 2.- Mersin Milletvekili İsa Gök ve 22 milletvekilinin, Mersin’de
kurulması planlanan nükleer enerji santrallerinin çevreye ve turizme
etkilerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla
Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/175) 3.- İstanbul Milletvekili Çetin Soysal ve 24 milletvekilinin,
SHÇEK’e bağlı yerlerde yaşanan sorunların araştırılarak bakım, koruma ve
yetiştirme hizmetlerinin etkin verilebilmesi için alınması gereken önlemlerin
belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/176) VI.- ÖNERİLER A) Siyasi
Parti Grubu Önerileri 1.- Genel Kurulun, 29/4/2008 Salı günkü
birleşiminde (11/1) esas numaralı gensoru önergesinin görüşmelerinin
tamamlanmasından sonra sözlü sorular ile diğer denetim konularının
görüşülmeyerek kanun tasarı ve tekliflerinin görüşülmesine; Genel Kurulun
çalışma gün ve saatleri ile gündemdeki sıralamanın yeniden düzenlenmesine; 30
Nisan 2008 ve 6-7 Mayıs 2008 günlerindeki birleşimlerinde sözlü soruların
görüşülmemesine; 6 Mayıs 2008 Salı günkü birleşimde ise çevre ve çevre
kirliliği ile ilgili araştırma önergelerinin görüşmelerinin tamamlanmasının
ardından kanun tasarı ve tekliflerinin görüşülmesine; 216 sıra sayılı Kanun
Tasarısı’nın İç Tüzük’ün 91’inci maddesine göre temel kanun olarak ve bölümler
halinde görüşülmesine ilişkin AK Parti Grubu önerisi VII.- GENSORU A) Ön
Görüşmeler 1.- Milliyetçi Hareket Partisi Grup Başkan Vekilleri İzmir
Milletvekili Oktay Vural ve Mersin Milletvekili Mehmet Şandır ile 27
milletvekilinin, tarım ve hayvancılık sektöründeki desteklemelerin zamanında
ödenmemesi veya kaldırılması, girdilerdeki artışlar ve ürünlerdeki düşük fiyat
oluşumu sonucu üreticilerin, temel gıda maddelerinde meydana gelen aşırı fiyat
artışları ile de halkın mağduriyetine sebep olduğu, TMO’nun yönetiminde ve
tarım politikalarında görev ve sorumluluklarını yerine getirmeyerek devleti
zarara uğrattığı iddiasıyla, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker
hakkında gensoru açılmasına ilişkin önergesi (11/1) VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ
İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER A) Kanun
Tasarı ve Teklifleri 1.- Kahramanmaraş
Milletvekili Veysi Kaynak’ın; Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın; Türk
Ceza Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi ve Avrupa Birliği
Uyum ve Adalet Komisyonları Raporları
(2/210, 2/27) (S.Sayısı: 215) IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR 1.- Konya Milletvekili Faruk Bal’ın, Adalet Bakanı Mehmet Ali
Şahin’in konuşmasında partisine sataşması nedeniyle konuşması 2.- Konya Milletvekili Faruk Bal’ın, Bartın Milletvekili Yılmaz
Tunç’un konuşmasında partisine sataşması nedeniyle konuşması X.- OYLAMALAR 1.- Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun Teklifi’nin maddelerine geçilmesinin oylaması 2.- Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun Teklifi’nin 2’nci maddesinin oylaması 3.- Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun Teklifi’nin tümünün oylaması XI.- YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI 1.- Konya Milletvekili Atilla Kart’ın, Kalkınma Ajanslarının
kurulması çalışmalarına ilişkin Başbakandan sorusu ve Devlet Bakanı ve Başbakan
Yardımcısı Nazım Ekren’in cevabı (7/2389) 2.- İstanbul Milletvekili Çetin Soysal’ın, Tuzla Tersaneler
Bölgesindeki deniz dolgusu projesinin onayına ilişkin sorusu ve Maliye Bakanı
Kemal Unakıtan’ın cevabı (7/2418) 3.- Trabzon Milletvekili Asım Aykan’ın, Kaşgarlı Mahmut’un
tanıtımına ve kabrinin restorasyonuna ilişkin sorusu
ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/2469) 4.- İzmir Milletvekili Kamil Erdal Sipahi’nin, 5.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Niğde’nin turizm
potansiyelinin değerlendirilmesine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı
Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/2472) 6.- İstanbul Milletvekili Ayşe Jale Ağırbaş’ın, elektrik
tüketiminden alınan KDV’nin hesabına ilişkin sorusu ve Maliye Bakanı Kemal
Unakıtan’ın cevabı (7/2474) 7.- Muğla Milletvekili Metin Ergun’un, turizmde transfer ulaşım
ücretlerindeki KDV oranına ilişkin sorusu ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın
cevabı (7/2476) 8.- Adana Milletvekili Nevingaye Erbatur’un, Ulukışla Darboğaz
beldesindeki kayakevi projesine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı
Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/2538) 9.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, THY Bursa Satış Müdürlüğünün
kapatılıp kapatılmayacağına ilişkin Ulaştırma Bakanından sorusu ve Maliye
Bakanı Kemal Unakıtan’ın cevabı (7/2566) 10.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Aksaray’daki yatırımlara
ilişkin sorusu ve
Bayındırlık ve İskân Bakanı Faruk Nafız Özak’ın cevabı (7/2573) 11.- Mersin Milletvekili İsa Gök’ün, kapatma davası sonrası bazı
iddialara ilişkin Başbakandan sorusu ve Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Cemil Çiçek’in cevabı (7/2584) 12.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, Yunus Emre Vakfının
yönetimine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı
(7/2619) 13.- Muğla Milletvekili Fevzi Topuz’un, TOKİ’nin villa kentler ve
tatil köyleri projesine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul
Günay’ın cevabı (7/2622) 14.- Kahramanmaraş Milletvekili Durdu Özbolat’ın, kadrolu
sanatçıların yerel yönetimlere devredileceği iddialarına ilişkin sorusu ve
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/2623) 15.- İzmir Milletvekili Recai Birgün’ün, bakımı yapılan THY uçaklarıyla
ilgili bir iddiaya ilişkin Ulaştırma Bakanından sorusu ve Maliye Bakanı Kemal
Unakıtan’ın cevabı (7/2651) 16.- İstanbul Milletvekili Çetin Soysal’ın, Almanya’da hayatını
kaybeden bir Türk vatandaşına ilişkin sorusu ve Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın
cevabı (7/2653) 17.- İstanbul Milletvekili Hasan Macit’in, haksız olarak yeşil
kart alanların takibatına ilişkin sorusu ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın
cevabı (7/2688) 18.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, Osmaniye’de kurulacak bir
çimento fabrikasının çevreye etkilerine, - İzmir Milletvekili Mehmet Ali Susam’ın, İzmir’in su ihtiyacının
karşılanmasına, - Muğla Milletvekili Fevzi Topuz’un, Bodrum-Akyarlar Koyu
sahilinde inşa edilen bir tesise, İlişkin soruları ve Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı
(7/2708, 2709, 2778) 19.- Kars Milletvekili Gürcan Dağdaş’ın, Kars’taki bir baraj
projesine, - İzmir Milletvekili Bülent Baratalı’nın, personel sayılarına, İlişkin soruları ve Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı
(7/2710, 2905) 20.- Eskişehir Milletvekili Fehmi Murat Sönmez’in,
ağaçlandırılacak alanlara ilişkin sorusu ve Çevre ve Orman Bakanı Veysel
Eroğlu’nun cevabı (7/2711) 21.- Muğla Milletvekili Fevzi Topuz’un, Güllük Körfezinde bir
şirketin yaptığı deniz dolgusuna, - Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Van Gölü’nün korunmasına, - Muğla Milletvekili Fevzi Topuz’un, yatırımlar için tahsis edilen
arazilere, İlişkin soruları ve Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı
(7/2712, 2901, 2902) 22.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, Osmaniye’de kurulacak bir
çimento fabrikasının yer seçimine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı
Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/2726) 23.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Gümüşhane’deki
yatırımlara ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı
(7/2727) 24.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Bayburt’taki yatırımlara
ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/2728) 25.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Düzce’deki yatırımlara
ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/2729) 26.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Karaman’daki yatırımlara
ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/2730) 27.- Hatay Milletvekili Süleyman Turan Çirkin’in, bir yayın grubunun
TMSF’den devralınmasına ilişkin Başbakandan sorusu ve Devlet Bakanı ve Başbakan
Yardımcısı Nazım Ekren’in cevabı (7/2768) 28.- Muş Milletvekili M. Nuri Yaman’ın, Malazgirt Kültür Merkezine
ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/2788) 29.- Adana Milletvekili Nevingaye Erbatur’un, Osmaniye’de
yapılması planlanan çimento fabrikasının yer seçimine ilişkin sorusu ve Kültür
ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/2789) 30.- Mersin Milletvekili Behiç Çelik’in, TMSF’nin tasfiye ettiği
şirketlerin borçlarına ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Nazım Ekren’in cevabı (7/2806) 31.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Yozgat’taki yatırımlara
ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/2846) 32.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Kırşehir’deki
yatırımlara ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı
(7/2847) 33.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, Adana’daki Hazine
taşınmazlarının satışı ve kiralanmasına ilişkin sorusu ve Maliye Bakanı Kemal
Unakıtan’ın cevabı (7/2848) 34.- Adana Milletvekili Nevingaye Erbatur’un, bir kitapla ilgili
iddialara ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Mustafa Said Yazıcıoğlu’nun cevabı
(7/2862) 35.- Antalya Milletvekili Hüsnü Çöllü’nün, Antalya’da tahrip olan
orman alanlarına, - Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, tıbbi atık tesislerinin
denetimine İlişkin soruları ve Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı
(7/2903, 2996) 36.- İzmir Milletvekili Bülent Baratalı’nın, personel sayılarına
ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Mustafa Said Yazıcıoğlu’nun cevabı (7/2976) I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ TBMM Genel Kurulu saat 15.04’te açılarak iki oturum yaptı. Dünya Veteriner Hekimleri Günü nedeniyle: Adıyaman Milletvekili Mehmet Erdoğan’ın, Afyonkarahisar Milletvekili Abdülkadir Akcan’ın, Burdur Milletvekili Ramazan Kerim Özkan’ın, Gündem dışı konuşmalarına, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi
Eker cevap verdi. Ordu Milletvekili Rahmi Güner ve 21 milletvekilinin, tarım
sektöründe yaşanan krizin nedenlerinin (10/171), Adıyaman Milletvekili Şevket Köse ve 21 milletvekilinin, tahıl
sektöründe yaşanan krizin ve TMO’nun sorumluluğunun (10/172), İstanbul Milletvekili Çetin Soysal ve 22 milletvekilinin, tarım
sektöründe yaşanan sorunların (10/173), Araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla
Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri Genel Kurulun bilgisine
sunuldu; önergelerin gündemdeki yerlerini alacağı ve ön görüşmelerinin sırası
geldiğinde yapılacağı açıklandı. Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen
Diğer İşler” kısmının: 1’inci sırasında bulunan, Bazı Yatırım ve Hizmetlerin
Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanun ile Devlet Su
İşleri Umum Müdürlüğü Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanunda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı (1/480) (S. Sayısı: 94) komisyon yetkilileri
Genel Kurulda hazır bulunmadığından ertelendi. 2’nci sırasında bulunan, Manisa Milletvekili İsmail
Bilen’in, Emniyet Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun
Teklifi; Kahramanmaraş Milletvekili Veysi Kaynak’ın, Genel Kadro ve Usulü
Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Devlet Memurları Kanununda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun Teklifi; Şanlıurfa Milletvekili Yahya Akman’ın, Çarşı ve
Mahalle Bekçilerinin Hizmet Sınıfının Değiştirilmesine İlişkin Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile Malatya Milletvekili Ferit Mevlüt
Aslanoğlu ve 13 Milletvekilinin, Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde
Kararname ile Devlet Memurları Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun
Teklifi’nin (2/132, 2/143, 2/144, 2/157) (S. Sayısı: 120), 3’üncü sırasında bulunan, İstanbul Milletvekili Hasan Kemal
Yardımcı ve 2 Milletvekilinin, Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu ile Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi; Türk Silahlı Kuvvetleri
Personel Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı; Türk Silahlı
Kuvvetleri Personel Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun Tasarısı; Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu ile Uzman Jandarma
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın (2/187, 1/446, 1/509,
1/513) (S. Sayısı: 127), Yapılan görüşmelerden sonra kabul edilip kanunlaştığı açıklandı. 29 Nisan 2008 Salı günü saat 15.00’te toplanmak üzere birleşime
19.08’de son verildi.
No.: 134 II.- GELEN KÂĞITLAR 25 Nisan 2008 Cuma Tasarılar 1.- Elektronik Haberleşme Kanunu Tasarısı (1/566) (Adalet; Plan ve
Bütçe ile Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonlarına) (Başkanlığa
geliş tarihi: 22.4.2008) 2.- Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşmenin Onaylanmasının
Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı (1/567) (Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal
İşler ile Dışişleri Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 15.4.2008) Teklifler 1.- Milliyetçi Hareket Partisi Grup Başkanvekili İzmir
Milletvekili Oktay Vural’ın; Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda
Değişiklik Teklifi (2/217) (Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonuna)
(Başkanlığa geliş tarihi: 14.4.2008) 2.- Gümüşhane Milletvekilleri Yahya Doğan ve Kemalettin
Aydın’ın; Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanunu, Kamu Mali Yönetimi ve
Kontrol Kanunu ile Yükseköğretim Kurumları Öğretim Elemanlarının Kadroları
Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun
Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/218) (Milli
Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa
geliş tarihi: 16.4.2008) 3.- Şırnak Milletvekili Abdullah Veli Seyda’nın; Yükseköğretim
Kurumları Teşkilatı Kanunu, Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile 78 ve 190
Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun
Teklifi (2/219) (Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ile Plan ve Bütçe
Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 16.4.2008) 4.- Yalova Milletvekili İlhan Evcin’in Yükseköğretim
Kurumları Teşkilatı Kanununda ve Yükseköğretim Kurumları Öğretim Elemanlarının
Kadroları Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Genel Kadro ve Usulü Hakkında
Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/220)
(Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına)
(Başkanlığa geliş tarihi: 16.4.2008) 5.- Hakkâri Milletvekilleri Rüstem Zeydan ve Abdulmuttalip
Özbek’in; Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Hakkında 41 Sayılı Kanun Hükmünde
Kararnamenin Değiştirilerek Kabulüne Dair 2809 Sayılı Kanuna Ek ve
Geçici Maddeler Eklenmesi ve 78 ve 190 Sayılı Kanun Hükmündeki Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi (2/221) Millî Eğitim, Kültür,
Gençlik ve Spor ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi:
16.4.2008) 6.- Iğdır Milletvekili Ali Güner’in; Yükseköğretim
Kurumları Teşkilatı Kanunu, Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile
Yükseköğretim Kurumları Öğretim Elemanlarının Kadroları Hakkında Kanun Hükmünde
Kararname ile Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/222) (Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor
ile Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 16.4.2008) Tezkereler 1.- Iğdır Milletvekili Pervin Buldan’ın Yasama Dokunulmazlığının
Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/398) (Anayasa ve Adalet
Komisyonu Üyelerinden Kurulu Karma Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi:
21.4.2008) 2.- Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis’in Yasama
Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/399) (Anayasa
ve Adalet Komisyonu Üyelerinden Kurulu Karma Komisyonuna) (Başkanlığa geliş
tarihi: 21.4.2008) 3.- Hakkâri Milletvekili Hamit Geylani’nin Yasama
Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/400) (Anayasa
ve Adalet Komisyonu Üyelerinden Kurulu Karma Komisyonuna) (Başkanlığa geliş
tarihi: 21.4.2008) 4.- Batman Milletvekili Ayla Akat Ata’nın Yasama Dokunulmazlığının
Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/401) (Anayasa ve Adalet
Komisyonu Üyelerinden Kurulu Karma Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi:
21.4.2008) Raporlar 1.- Hatay Milletvekili Mustafa Öztürk ve 11 Milletvekilinin; 2009
Yılında İstanbul Şehrinde Yapılacak Beşinci Dünya Su Forumunun Organizasyonu
ile Katma Değer Vergisi Kanununa Bir Geçici Madde Eklenmesine Dair Kanun
Teklifi ve Çevre ile Plan ve Bütçe Komisyonları Raporları (2/182) (S. Sayısı:
214) (Dağıtma tarihi: 25.4.2008)
(GÜNDEME) 2.- Turizmi Teşvik Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun
Tasarısı ile Tarım, Orman ve Köyişleri ile Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve
Turizm Komisyonları Raporları(1/551) (S. Sayısı:217) (Dağıtma tarihi:
25.4.2008) (GÜNDEME) No.: 135 28 Nisan 2008 Pazartesi Tasarılar 1.- Tapu Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı
(1/568) (Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm; Anayasa ile Adalet
Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 22.4.2008) 2.- Erişme Kontrollü Karayolları Kanunu ile Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı (1/569) (İçişleri; Plan ve Bütçe ile
Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş
tarihi: 9.4.2008) Teklifler 1.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in; 5862 Sayılı Pasaport
Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/223) (İçişleri
Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 11.4.2008) 2.- Adıyaman Milletvekili Mehmet Erdoğan ve 4
milletvekilinin; Zirai Mücadele ve Zirai Karantina Kanunu ile Tarım ve Kırsal
Kalkınmayı Destekleme Kurumu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/224) (Plan ve Bütçe; Avrupa Birliği Uyum ile
Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 25.4.2008) Raporlar 1.- İstanbul Milletvekili Abdulkadir Aksu’nun Yasama
Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve
Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/102) (S.
Sayısı: 139) (Dağıtma tarihi: 28.4.2008) (GÜNDEME) 2.- Amasya Milletvekili Akif Gülle’nin Yasama Dokunulmazlığının
Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları
Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/103) (S. Sayısı: 140) (Dağıtma
tarihi: 28.4.2008) (GÜNDEME) 3.- Adana Milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat’ın Yasama
Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve
Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/104) (S.
Sayısı: 141) (Dağıtma tarihi: 28.4.2008) (GÜNDEME) 4.- Trabzon Milletvekili Asım Aykan’ın Yasama Dokunulmazlığının
Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları
Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/105) (S. Sayısı: 142) (Dağıtma
tarihi: 28.4.2008) (GÜNDEME) 5.- Düzce Milletvekili Metin Kaşıkoğlu’nun Yasama
Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve
Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/106) (S.
Sayısı: 143) (Dağıtma tarihi: 28.4.2008) (GÜNDEME) 6.- Konya Milletvekili Atilla Kart’ın Yasama Dokunulmazlığının
Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları
Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/107) (S. Sayısı: 144) (Dağıtma
tarihi: 28.4.2008) (GÜNDEME) 7.- Denizli Milletvekili Mehmet Salih Erdoğan’ın Yasama
Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve
Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/108) (S.
Sayısı: 145) (Dağıtma tarihi: 28.4.2008) (GÜNDEME) 8.- Afyonkarahisar Milletvekili Ahmet Koca’nın Yasama
Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve
Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/109) (S.
Sayısı: 146) (Dağıtma tarihi: 28.4.2008) (GÜNDEME) 9.- Trabzon Milletvekili Asım Aykan’ın Yasama Dokunulmazlığının
Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları
Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/110) (S. Sayısı: 147) (Dağıtma
tarihi: 28.4.2008) (GÜNDEME) 10.- Bilecik Milletvekili Yaşar Tüzün’ün Yasama Dokunulmazlığının
Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları
Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/111) (S. Sayısı: 148) (Dağıtma
tarihi: 28.4.2008) (GÜNDEME) 11.-Tapu Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun Tasarısı ile Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu Raporu (1/526) (S.
Sayısı: 218) (Dağıtma tarihi: 28.4.2008) (GÜNDEME) 12.- Türkiye Radyo ve Televizyon Kanununda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun Tasarısı ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/541) (S. Sayısı:219)
(Dağıtma tarihi: 28.4.2008) (GÜNDEME) Süresi İçinde Cevaplanmayan Yazılı
Soru Önergeleri 1.- Diyarbakır Milletvekili Selahattin Demirtaş’ın, yargıda
tarafsızlık ilkesine ilişkin Adalet Bakanından yazılı soru önergesi
(7/1992)
2.- Adıyaman Milletvekili Şevket Köse’nin, zorunlu din derslerine
ve Alevilere yönelik çalışmalara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi
(7/2062)
3.- Hatay Milletvekili Süleyman Turan Çirkin’in, İskenderun Gümrük
Başmüdürlüğünün kapatılacağı iddiasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi
(7/2385) 4.- Ankara Milletvekili Nesrin Baytok’un, doğum ve ölüm
kayıtlarının bazı siyasi partilere verildiği iddiasına ilişkin Başbakandan
yazılı soru önergesi (7/2386)
5.- Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk’ün, YÖK Başkanına
zırhlı makam aracı tahsisine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi
(7/2388)
6.- İstanbul Milletvekili Mustafa Özyürek’in, yasa dışı
örgütlenmelerle mücadele konusundaki bir açıklamasına ilişkin Başbakandan
yazılı soru önergesi (7/2390)
7.- Ankara Milletvekili Yılmaz Ateş’in, bir GSM operatörünün
yönetim kuruluna ve Millî Eğitim Bakanlığıyla protokol imzalayıp imzalamadığına
ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2391)
8.- Balıkesir Milletvekili Ergün Aydoğan’ın, yurt dışı
ziyaretlerine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2392) 9.- Manisa Milletvekili Şahin Mengü’nün, bir operasyonun gizli
bilgi ve belgelerinin deşifre edilmesine ilişkin Başbakandan yazılı soru
önergesi (7/2393)
10.- İstanbul Milletvekili Çetin Soysal’ın, Tuzla tersaneler
bölgesinde yaşanan sorunlara ve deniz dolgusu projesine ilişkin Başbakandan
yazılı soru önergesi (7/2394)
11.- İzmir Milletvekili Bülent Baratalı’nın, afla ilgili bir
açıklamasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2395)
12.- İzmir Milletvekili Ahmet Ersin’in, yasa dışı telefon
dinlemelere ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2396) 13.- İzmir Milletvekili Ahmet Ersin’in, bir öğretmen hakkındaki
iddialara ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2398)
14.- Hatay Milletvekili Süleyman Turan Çirkin’in, İşsizlik
Sigortası Fonuna ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2399)
15.- Kocaeli Milletvekili Cumali Durmuş’un, emekli maaşlarına
ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından yazılı soru önergesi (7/2400)
16.- Bartın Milletvekili Muhammet Rıza Yalçınkaya’nın, TPAO ile
bir enerji grubu arasında doğalgaz elektrik santrali konusunda gizli anlaşma
imzalandığı iddiasına ilişkin Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2406)
17.- Bartın Milletvekili Muhammet Rıza Yalçınkaya’nın, Amasra-B
sahasındaki kömür varlıklarının işletme hakkı kullanımına ilişkin Enerji ve
Tabiî Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/2407)
18.- İstanbul Milletvekili Hasan Macit’in, İstanbul Büyükşehir
Belediyesi şirket ve iştirakleri genel müdürlerinin aylık toplantılarına
ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2408)
19.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, bir köyün yol ve çevre
düzeni sorununa ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2409)
20.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, bir köyün yol ve çevre
düzeni sorununa ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2410)
21.- Muğla Milletvekili Metin Ergun’un, Marmaris’teki bir
madencilik faaliyetine ilişkin Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2411)
22.- Batman Milletvekili Bengi Yıldız’ın, Batman Belediyesine sel
zararının karşılanması için aktarılacak ödeneğe ilişkin İçişleri Bakanından
yazılı soru önergesi (7/2412)
23.- Batman Milletvekili Bengi Yıldız’ın, terör ve terörle
mücadeleden doğan zararların tespiti ve telafisine ilişkin İçişleri Bakanından
yazılı soru önergesi (7/2413)
24.- Van Milletvekili Özdal Üçer’in, Van’da yaşanan bir olaya
ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2414)
25.- Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Akif Paksoy’un, belirli
kıdem sürelerini tamamlayan Tarım Kredi Kooperatifleri personelinin iş akdinin
feshine ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2419)
26.- Muğla Milletvekili Metin Ergun’un, Marmaris’teki bir
madencilik faaliyetinin basra çamına ve bal üretimine verdiği zarara ilişkin
Tarım ve Köyişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2420)
27.- Kars Milletvekili Gürcan Dağdaş’ın, Kars’taki destekleme
ödemelerine ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2421)
28.- Bursa Milletvekili Hamza Hamit Homriş’in, taşımacılık
sektöründeki korsan firma sorununa ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2422)
29.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, bir köyün ana yol
bağlantısının trafik güvenliğine ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2423)
30.- İstanbul Milletvekili Çetin Soysal’ın, Tuzla Tersaneler
Bölgesindeki deniz dolgusu projesine ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2424) 31.- Bursa Milletvekili Hamza Hamit Homriş’in, Emniyet Teşkilatı
personelinin özlük haklarının iyileştirilmesine ilişkin Başbakandan yazılı soru
önergesi (7/2431)
32.- İstanbul Milletvekili Hasan Macit’in, Ergani ve Maden bakır
yataklarının işletilmesine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi
(7/2432)
33.- Kahramanmaraş Milletvekili Durdu Özbolat’ın, Merkez Bankası
personeline ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2437)
34.- İstanbul Milletvekili Süleyman Yağız’ın, İstanbul’daki bir
kavşak projesinin iptal edildiği iddiasına ilişkin Başbakandan yazılı soru
önergesi (7/2438)
35.- Hatay Milletvekili Süleyman Turan Çirkin’in, gizli ses
kayıtlarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2440)
36.- İzmir Milletvekili Ahmet Ersin’in, Dışişleri Konutundaki tadilata
ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2441)
37.- Erzincan Milletvekili Erol Tınastepe’nin, sulama
birliklerinin desteklenmesine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi
(7/2442) 38.- Manisa Milletvekili Şahin Mengü’nün, Manisa İl Özel
İdaresince yapılan ihalelere ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi
(7/2443)
39.- Niğde Milletvekili Mümin İnan’ın, 22 nci dönemde hazırlanan
ve görüş bildirilen kanun tasarısı ve KHK taslaklarına ilişkin Bayındırlık ve
İskân Bakanından yazılı soru önergesi (7/2448)
40.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Aksaray’daki yatırımlara
ilişkin Bayındırlık ve İskân Bakanından yazılı soru önergesi (7/2449)
41.- Mardin Milletvekili Süleyman Çelebi’nin, ithal ürünlerde
ödeme tutarının tespitine ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından yazılı
soru önergesi (7/2450)
42.- Manisa Milletvekili Ahmet Orhan’ın, 22 nci dönemde hazırlanan
ve görüş bildirilen kanun tasarısı ve KHK taslaklarına ilişkin Çalışma ve
Sosyal Güvenlik Bakanından yazılı soru önergesi (7/2451) 43.- İzmir Milletvekili Selçuk Ayhan’ın, SSK İzmir Sağlık İşleri
İl Müdürlüğüyle ilgili iddialara ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından
yazılı soru önergesi (7/2452)
44.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, yerel yönetim
kuruluşlarının sosyal güvenlik kurumlarına olan borçlarına ilişkin Çalışma ve
Sosyal Güvenlik Bakanından yazılı soru önergesi (7/2453)
45.- Kırıkkale Milletvekili Osman Durmuş’un, 22 nci dönemde
hazırlanan ve görüş bildirilen kanun tasarısı ve KHK taslaklarına ilişkin
Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/2456) 46.- Tekirdağ Milletvekili Kemalettin Nalcı’nın, Çerkezköy
Organize Sanayi Bölgesine uygulanan doğalgaz tarifesine ilişkin Enerji ve Tabiî
Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/2457)
47.- Osmaniye Milletvekili Hakan Coşkun’un, Taksim Metro
İstasyonundaki bir sergiye ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2458)
48.- Karaman Milletvekili Mevlüt Akgün’ün, av tüfeklerindeki
ruhsatlandırmaya ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2459) 49.- Konya Milletvekili Atilla Kart’ın, Derbent Belediyesindeki
işçilerden bir kısmının iş akitlerinin feshine ilişkin İçişleri Bakanından
yazılı soru önergesi (7/2460)
50.- Samsun Milletvekili Suat Binici’nin, bir köyün bağlı olduğu
ilçeye ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2461)
51.- Manisa Milletvekili Ahmet Orhan’ın, 22 nci dönemde hazırlanan
ve görüş bildirilen kanun tasarısı ve KHK taslaklarına ilişkin İçişleri
Bakanından yazılı soru önergesi (7/2462)
52.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, belediyelerin açtığı
koruma evlerine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2463)
53.- Ankara Milletvekili Nesrin Baytok’un, TCDD Gar Meydanına
köprülü kavşak yapımına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2464)
54.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Aksaray’daki
belediyelerin çevre düzenleme çalışmalarına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı
soru önergesi (7/2465)
55.- İstanbul Milletvekili Hasan Macit’in, metrobüs yolu projesi
ihalesine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2466)
56.- Manisa Milletvekili Şahin Mengü’nün, Turgutlu Belediyesinin
özel okullara kitap bağışına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2467)
57.- Adıyaman Milletvekili Şevket Köse’nin, Adıyaman İl Özel
İdaresince kullandırılan mikro kredilere ilişkin İçişleri Bakanından yazılı
soru önergesi (7/2468) 58.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, yurt dışında basılması
için destek sağlanan kitaplara ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2473)
59.- İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Spor Toto
Teşkilatının eksik vergi ödediği iddiasına ilişkin Maliye Bakanından yazılı
soru önergesi (7/2475)
60.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Elazığ’daki ilköğretim
okullarında görev yapan yöneticilere ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı
soru önergesi (7/2478)
61.- Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk’ün, Özel Öğretim
Kurumları Yönetmeliğindeki bir değişikliğe ilişkin Millî Eğitim Bakanından
yazılı soru önergesi (7/2479)
62.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, Adana’da açılan eğitim
kurumlarına ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/2484)
63.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, bir öğretmen
hakkındaki iddialara ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2485)
64.- Sivas Milletvekili Muhsin Yazıcıoğlu’nun, öğretmen
atamalarına ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/2486)
65.- Zonguldak Milletvekili Ali Koçal’ın, Özel Öğretim Kurumları
Yönetmeliğindeki bir düzenlemeye ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2487)
66.- Samsun Milletvekili Osman Çakır’ın, 22 nci dönemde hazırlanan
ve görüş bildirilen kanun tasarısı ve KHK taslaklarına ilişkin Millî Eğitim
Bakanından yazılı soru önergesi (7/2488)
67.- Mersin Milletvekili İsa Gök’ün, Özel Öğretim Kurumları
Yönetmeliğindeki idari bölümlerle ilgili düzenlemeye ilişkin Millî Eğitim
Bakanından yazılı soru önergesi (7/2489)
68.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, katkı ve öğrenim
kredilerinin geri ödemesine ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2490) 69.- Manisa Milletvekili Şahin Mengü’nün, Turgutlu Belediyesinin
özel okullara kitap bağışına ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2492)
70.- Hatay Milletvekili Süleyman Turan Çirkin’in, tüp bebek
tedavisine ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/2494)
71.- Aydın Milletvekili Ertuğrul Kumcuoğlu’nun, 22 nci dönemde
hazırlanan ve görüş bildirilen kanun tasarısı ve KHK taslaklarına ilişkin
Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/2495)
72.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Aksaray’daki yatırımlara
ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/2496) 73.- İstanbul Milletvekili Ayşe Jale Ağırbaş’ın, doktorların bazı
sorunlarına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/2497)
74.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, nakliyecilikte aranan bir
belgenin alımında süre uzatımına ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2502)
75.- Giresun Milletvekili Murat Özkan’ın, Şebinkarahisar yolu
üzerindeki Eğribel geçidine tünel yapımına ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı
soru önergesi (7/2503)
76.- İzmir Milletvekili Kamil Erdal Sipahi’nin, 22 nci dönemde
hazırlanan ve görüş bildirilen kanun tasarısı ve KHK taslaklarına ilişkin Ulaştırma
Bakanından yazılı soru önergesi (7/2504)
77.- Giresun Milletvekili Eşref Karaibrahim’in, Karadeniz Sahil
Yolunun Giresun geçişine ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2505) 78.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Aksaray’daki yatırımlara
ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/2506)
79.- İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun, YÖK Başkanının
BDDK’da danışmanlık yapıp yapmadığına ilişkin Devlet Bakanı ve Başbakan
Yardımcısından (Nazım Ekren) yazılı soru önergesi (7/2508)
80.- İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun, yabancıların
iştirak yoluyla ortak oldukları şirketlere ilişkin Devlet Bakanından (Mehmet
Şimşek) yazılı soru önergesi (7/2509)
81.- Bursa Milletvekili Hamza Hamit Homriş’in, 22 nci dönemde
hazırlanan ve görüş bildirilen kanun tasarısı ve KHK taslaklarına ilişkin
Dışişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2510)
82.- Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Akif Paksoy’un, tasfiye
halindeki İhlas Finans Kurumuna ilişkin Devlet
Bakanından (Mehmet Şimşek) yazılı soru önergesi (7/2514)
83.- İstanbul Milletvekili Hasan Macit’in, özel bir sağlık
kuruluşuna ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2518) 84.- Ankara Milletvekili Tekin Bingöl’ün, eczacıların sorunlarına
ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2519)
85.- Muğla Milletvekili Fevzi Topuz’un, Yatağan İlçesine yapılacak
termik santrale ilişkin Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2524)
86.- İstanbul Milletvekili Hasan Macit’in, doğalgazda eksik
tedarike ve akaryakıt tüketimine ilişkin Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanından
yazılı soru önergesi (7/2525)
87.- İzmir Milletvekili Kamil Erdal Sipahi’nin, OSB’lere uygulanan
doğalgaz iskonto oranına ilişkin Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanından yazılı
soru önergesi (7/2526) 88.- Aydın Milletvekili Mehmet Fatih Atay’ın, Muğla ve Aydın’daki
maden arama faaliyetlerine ve orman tahribatına ilişkin Enerji ve Tabiî Kaynaklar
Bakanından yazılı soru önergesi (7/2528)
89.- Van Milletvekili Fatma Kurtulan’ın, Van’daki mültecilere
ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2529)
90.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Gürsu İlçesindeki bir
gölete ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2530)
91.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, Adana Büyükşehir
Belediyesinin yoksul ve muhtaçlara yardımlarına ilişkin İçişleri Bakanından
yazılı soru önergesi (7/2531) 92.- Adana Milletvekili Nevin Gaye Erbatur’un, İstanbul Büyükşehir
Belediyesince basılan bir kitaba ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2532)
93.- Muğla Milletvekili Fevzi Topuz’un, valilik ve belediyelerce
yapılacak olan stratejik il planlarına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2533)
94.- İstanbul Milletvekili Hasan Macit’in, Beyoğlu Tarlabaşı
kentsel dönüşüm projesine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2534) 95.- Van Milletvekili Fatma Kurtulan’ın, 1993 yılında Digor’da
meydana gelen olayların sonuçlarına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2535) 96.- Antalya Milletvekili Mehmet Günal’ın, Antalya’daki
belediyelerin borçlarına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2536) 97.- İzmir Milletvekili Recai Birgün’ün, bazı illerdeki çeşitli
trafik verilerine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2537)
98.- Adana Milletvekili Nevin Gaye Erbatur’un, Pamukkale’deki bir
kazı çalışmasına ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2539)
99.- İzmir Milletvekili Recai Birgün’ün, lise son sınıf
öğrencilerinin alan değiştirme mağduriyetlerine ilişkin Millî Eğitim Bakanından
yazılı soru önergesi (7/2547)
100.- Antalya Milletvekili Tayfur Süner’in, Akseki Devlet
Hastanesinin personel ihtiyacına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2548)
101.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Aksaray’daki
yatırımlara ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/2549)
102.- İstanbul Milletvekili Hasan Macit’in, hak etmeyen kişilere
yeşil kart verilmesine ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2550) 103.- Niğde Milletvekili Mümin İnan’ın, Niğde-Çiftlik karayoluna
ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/2567) 104.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Aksaray’daki
yatırımlara ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/2568)
105.- İzmir Milletvekili Recai Birgün’ün, Adıyaman bağlantılı bazı
yollara ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/2569)
106.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, yerel yönetim
kuruluşlarının Hazine alacağı niteliğindeki borçlarına ilişkin Devlet
Bakanından (Mehmet Şimşek) yazılı soru önergesi (7/2570)
107.- Aydın Milletvekili Özlem Çerçioğlu’nun, Sosyal Güvenlik
Kurumunda Başkanlık Müşavirliği kadrolarına atanmış sayılanlara ilişkin Çalışma
ve Sosyal Güvenlik Bakanından yazılı soru önergesi (7/2571)
108.- Antalya Milletvekili Hüsnü Çöllü’nün, Antalya Büyükşehir
Belediyesinin mali durumuna ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi
(7/2575)
109.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, bir açıklamasına
ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2577)
110.- Ankara Milletvekili Yılmaz Ateş’in, hastanelerde hizmet
satın alma yoluyla istihdam edilen kişilere ilişkin Başbakandan yazılı soru
önergesi (7/2579) 111.- İstanbul Milletvekili Bayram Ali Meral’in, Et ve Balık
Kurumu işçilerine sendika üyeliği konusunda baskı yapıldığı iddiasına ilişkin
Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2580)
112.- Denizli Milletvekili Hasan Erçelebi’nin, çiftçi borçlarının
yeniden yapılandırılmasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi
(7/2581)
113.- İzmir Milletvekili Recai Birgün’ün, sanal kumar sorununa
ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2583)
114.- İstanbul Milletvekili Süleyman Yağız’ın, bir öğretmen
hakkındaki bir iddiaya ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2585) 115.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Gümüşhane’deki
yatırımlara ilişkin Bayındırlık ve İskân Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2588)
116.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Bayburt’taki
yatırımlara ilişkin Bayındırlık ve İskân Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2589)
117.- Muğla Milletvekili Fevzi Topuz’un, 4875 sayılı Kanun
kapsamındaki yabancı şirketlerin edindikleri taşınmazlara ilişkin Devlet
Bakanından (Mehmet Şimşek) yazılı soru önergesi (7/2594)
118.- İstanbul Milletvekili Mustafa Özyürek’in, bir konferansta
yaptığı konuşmaya ilişkin Devlet Bakanından (Mehmet Şimşek) yazılı soru
önergesi (7/2595) 119.- İstanbul Milletvekili Hasan Macit’in, haksız olarak yeşil
kart alanların takibatına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2603)
120.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, belediyelerin personel
giderlerine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2604)
121.- İstanbul Milletvekili Hasan Macit’in, İstanbul Büyükşehir
Belediyesinin araç kiralamasına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2605)
122.- Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin, Ankara’da tahsil
edilen taşınmaz kültür varlıklarının korunması katkı payına ilişkin İçişleri
Bakanından yazılı soru önergesi (7/2606)
123.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, sanayi ve tıbbi atık
tesislerine ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2607)
124.- Ankara Milletvekili Yılmaz Ateş’in, terör ve terörle
mücadeleden doğan zararların karşılanmasına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı
soru önergesi (7/2608)
125.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Bayburt’taki yatırımlara
ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2609)
126.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Gümüşhane’deki
yatırımlara ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2610) 127.- Ankara Milletvekili Hakkı Suha Okay’ın, Ankara’da bir
caddedeki çalışmalarla ilgili iddialara ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2611)
128.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, sulama birliklerine
ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2613)
129.- İstanbul Milletvekili Çetin Soysal’ın, İstanbul Büyükşehir
Belediyesinin kiraya verdiği büfelere yaptığı bir tebligata ilişkin İçişleri
Bakanından yazılı soru önergesi (7/2614)
130.- Hatay Milletvekili Süleyman Turan Çirkin’in, bir belediye
başkanının beyanat ve icraatlarına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2616)
131.- İstanbul Milletvekili Bihlun Tamaylıgil’in, İGDAŞ ve
İSKİ’nin ihale verdiği firmalara ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2617)
132.- Ankara Milletvekili Tekin Bingöl’ün, Ankara’da gece
yarısından sonra toplu taşıma hizmeti verilmemesine ilişkin İçişleri Bakanından
yazılı soru önergesi (7/2618)
133.- Mersin Milletvekili Mehmet Şandır’ın, vergi dairelerinin
mükellefe baskı yaptığı iddiasına ilişkin Maliye Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2624)
134.- İzmir Milletvekili Kamil Erdal Sipahi’nin, er ve erbaşlara
ödenen operasyon tazminatına ilişkin Maliye Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2627)
135.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, Ceyhan İlçesindeki bir
okul müdürü hakkındaki iddialara ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2631)
136.- Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt’ün, özürlü ve engelli
çocukların eğitimi konusundaki bir iddiaya ilişkin Millî Eğitim Bakanından
yazılı soru önergesi (7/2634) 137.- İstanbul Milletvekili Hasan Macit’in, Pendik Harmandere
Endüstri Meslek Lisesi inşaatına ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2635)
138.- Adıyaman Milletvekili Şevket Köse’nin, bir ilköğretim
okulundaki fişleme iddialarına ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı soru
önergesi (7/2636)
139.- İstanbul Milletvekili Sacid Yıldız’ın, bir öğretmen hakkındaki
bir iddiaya ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/2637)
140.- İzmir Milletvekili Bülent Baratalı’nın, sağlık
kuruluşlarında türbanlı personel çalıştığı iddialarına ilişkin Sağlık Bakanından
yazılı soru önergesi (7/2638)
141.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Gümüşhane’deki
yatırımlara ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/2639) 142.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Bayburt’taki
yatırımlara ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/2640)
143.- Antalya Milletvekili Tayfur Süner’in, Ayakta Teşhis ve
Tedavi Merkezlerine ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2641)
144.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın,
Kütahya-Eskişehir ve Kütahya-Afyonkarahisar bölünmüş yol çalışmalarına ilişkin
Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/2646)
145.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın,
Kütahya bağlantılı bazı karayolu çalışmalarına ilişkin Ulaştırma Bakanından
yazılı soru önergesi (7/2647) 146.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın,
Kütahya’daki bazı karayolu çalışmalarına ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı
soru önergesi (7/2648)
147.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Gümüşhane’deki
yatırımlara ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/2649)
148.- Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in, Bayburt’taki
yatırımlara ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/2650) 149.- Adana Milletvekili Hulusi Güvel’in, Samsun-Ceyhan Ham Petrol
Boru hattına ilişkin Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi
(7/2654)
No.: 136 29 Nisan 2008 Salı Tasarı 1.- İş Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanun Tasarısı (1/570) (Adalet; Plan ve Bütçe ile Sağlık, Aile, Çalışma ve
Sosyal İşler Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 28.4.2008) Meclis Araştırması Önergeleri 1.- Mersin Milletvekili İsa Gök ve 22 Milletvekilinin, Mersin’de
kurulması planlanan balık çiftliklerinin çevreye ve turizme etkilerinin
araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98
inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması
açılmasına ilişkin önergesi (10/174) (Başkanlığa geliş tarihi: 24/04/2008) 2.- Mersin Milletvekili İsa Gök ve 22 Milletvekilinin, Mersin’de
kurulması planlanan nükleer enerji santrallerinin çevreye ve turizme etkilerinin
araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98
inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması
açılmasına ilişkin önergesi (10/175) (Başkanlığa geliş tarihi: 24/04/2008) 3.- İstanbul Milletvekili Çetin Soysal ve 24 Milletvekilinin,
SHÇEK’e bağlı yerlerde yaşanan sorunların araştırılarak bakım, koruma ve
yetiştirme hizmetlerinin etkin verilebilmesi için alınması gereken önlemlerin
belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri
uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi(10/176) (Başkanlığa
geliş tarihi: 24/04/2008) Sözlü Soru Önergeleri 1.- Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın,
TRT programlarına ilişkin Devlet Bakanından (Mehmet Aydın) sözlü soru önergesi
(6/618) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 2.- Antalya Milletvekili Tayfur Süner’in, bazı kamu kurumlarının
internet sitelerindeki bazı şahıslarla ilgili tanıtıcı bilgilere ilişkin
Başbakandan sözlü soru önergesi (6/619) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 3.- Van Milletvekili Özdal Üçer’in, bir öğretmen atamasına ilişkin
Millî Eğitim Bakanından sözlü soru önergesi (6/620) (Başkanlığa geliş tarihi: 14/4/2008) 4.- Gaziantep Milletvekili Akif Ekici’nin, Millî Takım Teknik
Direktörünün ücretinin vergilendirilmesine ilişkin Devlet Bakanından (Murat
Başesgioğlu) sözlü soru önergesi (6/621) (Başkanlığa geliş tarihi: 14/4/2008) Yazılı Soru Önergeleri 1.- Yalova Milletvekili
Muharrem İnce’in, bir Başkan Başmüşavirine ilişkin Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanından yazılı soru önergesi (7/3022) Başkanlığa geliş tarihi: 24/3/2008) 2.- Bursa Milletvekili
Abdullah Özer’in, bir yerel gazetedeki iş başvurusu ilanına ilişkin Başbakandan
yazılı soru önergesi (7/3023) (Başkanlığa geliş tarihi: 9/4/2008) 3.- Ankara Milletvekili
Nesrin Baytok’un, TCDD’nin taşınmazlarının satışına ve TCDD’deki bazı işlemlere
ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/3024) (Başkanlığa geliş tarihi: 10/4/2008) 4.- İzmir Milletvekili
Ahmet Ersin’in, çakı taşımasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi
(7/3025) (Başkanlığa geliş tarihi: 10/4/2008) 5.- Konya Milletvekili
Atilla Kart’ın, Diyarbakır Barosu Başkanına gösterdiği tepkiye ilişkin
Başbakandan yazılı soru önergesi (7/3026) (Başkanlığa geliş tarihi: 10/4/2008) 6.- İstanbul Milletvekili
Hasan Macit’in, gazilerin sorunlarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi
(7/3027) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 7.- Kastamonu Milletvekili
Mehmet Serdaroğlu’nun, Çapa Tıp Fakültesi Kemik İliği Bankasına ilişkin
Başbakandan yazılı soru önergesi (7/3028) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 8.- Hatay Milletvekili
Süleyman Turan Çirkin’in, memurlara enflasyon farkı ödemesine ilişkin
Başbakandan yazılı soru önergesi (7/3029) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 9.- Konya Milletvekili
Atilla Kart’ın, ÇEAŞ ve KEPEZ şirketlerine el konulması sebebiyle açılan tahkim
davalarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/3030) (Başkanlığa geliş
tarihi: 11/4/2008) 10.- Konya Milletvekili
Atilla Kart’ın, bir operasyon kapsamındaki soruşturmaya ilişkin Başbakandan
yazılı soru önergesi (7/3031) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 11.- Burdur Milletvekili
Ramazan Kerim Özkan’ın, Burdur’daki bir köyün sorunlarına ilişkin Başbakandan
yazılı soru önergesi (7/3032) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 12.- İstanbul
Milletvekili Ayşe Jale Ağırbaş’ın, GAP yatırımları ile sosyal ve ekonomik
projelere ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/3033) (Başkanlığa geliş
tarihi: 14/4/2008) 13.- Denizli
Milletvekili Hasan Erçelebi’nin, kuru gıda fiyatlarındaki artışa ilişkin
Başbakandan yazılı soru önergesi (7/3034) (Başkanlığa geliş tarihi: 14/4/2008) 14.- İzmir Milletvekili
Ahmet Ersin’in, okul kütüphanelerindeki bazı kitaplara ve bir grubun takibine
ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/3035) (Başkanlığa geliş tarihi: 14/4/2008) 15.- Mersin Milletvekili
Vahap Seçer’in, Suudi Arabistan’da bir Türk vatandaşı hakkında verilen idam
kararına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/3036) (Başkanlığa geliş
tarihi: 14/4/2008) 16.- Adana Milletvekili
Tacidar Seyhan’ın, Adana’da bir TOKİ
uygulamasının orman alanına yapıldığı iddiasına ilişkin Başbakandan yazılı soru
önergesi (7/3037) (Başkanlığa geliş tarihi: 14/4/2008) 17.- Van Milletvekili
Özdal Üçer’in, hükümlü ve tutuklulara ilişkin Adalet Bakanından yazılı soru
önergesi (7/3038) (Başkanlığa geliş tarihi: 10/4/2008) 18.- Diyarbakır
Milletvekili Akın Birdal’ın, iki tutuklunun görüşme haklarına ilişkin Adalet
Bakanından yazılı soru önergesi (7/3039) (Başkanlığa geliş tarihi: 10/4/2008) 19.- Diyarbakır
Milletvekili Akın Birdal’ın, göçebe ailelerin iskanına ilişkin Bayındırlık ve
İskan Bakanından yazılı soru önergesi (7/3040) (Başkanlığa geliş tarihi: 10/4/2008) 20.- Ordu Milletvekili
Rahmi Güner’in, Ordu’nun bazı mahallelerinin paftalarında kıyı kenar çizgisinin
iptaline ilişkin Bayındırlık ve İskan Bakanından yazılı soru önergesi (7/3041)
(Başkanlığa geliş tarihi: 14/4/2008) 21.- Mersin Milletvekili
Mehmet Şandır’ın, bazı arsa ve arazilerin tapularının iptal edilerek Milli
Emlak Müdürlüğüne devredildiği iddiasına ilişkin Çevre ve Orman Bakanından
yazılı soru önergesi (7/3042) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 22.- Mersin Milletvekili
Behiç Çelik’in, Anamur’daki katı atık depolamasına ilişkin Çevre ve Orman
Bakanından yazılı soru önergesi (7/3043) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 23.- Muğla Milletvekili
Gürol Ergin’in, Girme Barajı Projesine ilişkin Çevre ve Orman Bakanından yazılı
soru önergesi (7/3044) (Başkanlığa geliş tarihi: 14/4/2008) 24.- Hatay Milletvekili
Süleyman Turan Çirkin’in, nüfus verileri ile ilgili iddialara ilişkin Devlet
Bakanı ve Başbakan Yardımcısından (Nazım Ekren) yazılı soru önergesi (7/3045)
(Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 25.- İstanbul
Milletvekili Ayşe Jale Ağırbaş’ın, işsizlikle mücadeleye ilişkin Devlet Bakanı
ve Başbakan Yardımcısından (Nazım Ekren) yazılı soru önergesi (7/3046)
(Başkanlığa geliş tarihi: 14/4/2008) 26.- İstanbul
Milletvekili Hasan Macit’in, İstanbul’daki tarihi binaların korunmasına ilişkin
İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/3047) (Başkanlığa geliş tarihi: 10/4/2008) 27.- İstanbul
Milletvekili Sacid Yıldız’ın, İstanbul Deniz Otobüsleri A.Ş.’de işten çıkarılan
işçilere ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/3048) (Başkanlığa
geliş tarihi: 10/4/2008) 28.- Mersin Milletvekili
Mehmet Şandır’ın, gönüllü köy korucularına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı
soru önergesi (7/3049) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 29.- Mersin Milletvekili
Behiç Çelik’in, Anamur’daki katı atık toplama sorununa ilişkin İçişleri
Bakanından yazılı soru önergesi (7/3050) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 30.- İstanbul
Milletvekili Çetin Soysal’ın, İstanbul Sulukule’de yapılan yıkımlara ilişkin
İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/3051) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 31.- Diyarbakır
Milletvekili Akın Birdal’ın, bazı cenazelerin teslimine ilişkin İçişleri
Bakanından yazılı soru önergesi (7/3052) (Başkanlığa geliş tarihi: 14/4/2008) 32.- İzmir Milletvekili
Recai Birgün’ün, araç plakalarına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru
önergesi (7/3053) (Başkanlığa geliş tarihi: 14/4/2008) 33.- İzmir Milletvekili
Ahmet Ersin’in, bazı üniversite öğrencilerinin posta kutularına bırakılan
tehdit mektuplarına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/3054)
(Başkanlığa geliş tarihi: 14/4/2008) 34.- Afyonkarahisar
Milletvekili Halil Ünlütepe’nin, mevsimlik işçilerin kamyonlarda taşınmasına
ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/3055) (Başkanlığa geliş
tarihi: 14/4/2008) 35.- Balıkesir
Milletvekili Hüseyin Pazarcı’nın, Balıkesir Atatürk Kültür Merkezi inşaatına
ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru önergesi (7/3056) (Başkanlığa
geliş tarihi: 10/4/2008) 36.- İzmir Milletvekili
Recai Birgün’ün, Gümüşhane-Köse’deki tarihi ve turizm potansiyeli taşıyan
yerlere ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru önergesi (7/3057)
(Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 37.- İstanbul
Milletvekili Çetin Soysal’ın, Kongre Vadisi Projesine ilişkin Kültür ve Turizm
Bakanından yazılı soru önergesi (7/3058) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 38.- Van Milletvekili
Fatma Kurtulan’ın, Madımak Otelinin müze haline getirilip getirilemeyeceğine
ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru önergesi (7/3059) (Başkanlığa
geliş tarihi: 14/4/2008) 39.- Gaziantep
Milletvekili Akif Ekici’nin, Trabzon Devlet Tiyatrosunda sergilenen bir oyunda
metin değişikliği yapılmasına ilişkin Kültür ve Turizm Bakanından yazılı soru
önergesi (7/3060) (Başkanlığa geliş tarihi: 14/4/2008) 40.- Adana Milletvekili
Hulusi Güvel’in, Adana’da belediyelere ve TOKİ’ye tahsis edilen Hazine
arazilerine ilişkin Maliye Bakanından yazılı soru önergesi (7/3061) (Başkanlığa
geliş tarihi: 10/4/2008) 41.- Isparta Milletvekili
Mevlüt Coşkuner’in, Isparta Sümer Halı Fabrikası işçilerinin durumuna ilişkin
Maliye Bakanından yazılı soru önergesi (7/3062) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 42.- İzmir Milletvekili
Bülent Baratalı’nın, iptal edilen genelge karşısında Anadolu Liselerine atanan
öğretmenlerin durumuna ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi
(7/3063) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 43.- Gaziantep
Milletvekili Yaşar Ağyüz’ün, OKS sorularında değişiklik yapılmasına ilişkin
Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/3064) (Başkanlığa geliş tarihi:
11/4/2008) 44.- Ardahan
Milletvekili Ensar Öğüt’ün, Ardahan’da yeni açılan bazı okullarla ilgili
iddialara ilişkin Milli Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/3065)
(Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 45.- İstanbul
Milletvekili Ayşe Jale Ağırbaş’ın, okullaşma durumuna ilişkin Milli Eğitim
Bakanından yazılı soru önergesi (7/3066) (Başkanlığa geliş tarihi: 14/4/2008) 46.- Adana Milletvekili
Hulusi Güvel’in, doktor sayılarına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru
önergesi (7/3067) (Başkanlığa geliş tarihi: 10/4/2008) 47.- İstanbul
Milletvekili Çetin Soysal’ın, Tuzla’daki bir hastanenin ruhsat sorununa ilişkin
Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/3068) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 48.- Bursa Milletvekili
Abdullah Özer’in, Balıkesir-Dursunbey Devlet Hastanesinin doktor ihtiyacına
ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/3069) (Başkanlığa geliş
tarihi: 11/4/2008) 49.- Bursa Milletvekili
Abdullah Özer’in, Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi çalışanlarının statü
değişikliğinden doğan hak kayıplarına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru
önergesi (7/3070) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 50.- Balıkesir
Milletvekili Ergün Aydoğan’ın, süt fiyatlarındaki düşüşe ve üreticilerin
sorunlarına ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/3071)
(Başkanlığa geliş tarihi: 10/4/2008) 51.- Denizli
Milletvekili Ali Rıza Ertemür’ün, pamuk primlerine ilişkin Tarım ve Köyişleri
Bakanından yazılı soru önergesi (7/3072) (Başkanlığa geliş tarihi: 10/4/2008) 52.- Ordu Milletvekili
Rahmi Güner’in, 2004’teki don afetinden etkilenen fındık üreticilerine ilişkin
Tarım ve Köyişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/3073) (Başkanlığa geliş
tarihi: 14/4/2008) 53.- Muğla Milletvekili
Gürol Ergin’in, çiftçilere verilen desteklere ve TMO’nun buğday stokuna ilişkin
Tarım ve Köyişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/3074) (Başkanlığa geliş
tarihi: 14/4/2008) 54.- Balıkesir
Milletvekili Hüseyin Pazarcı’nın, İvrindi eski PTT binasının durumuna ilişkin
Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/3075) (Başkanlığa geliş tarihi: 10/4/2008) 55.- Kars Milletvekili
Gürcan Dağdaş’ın, demiryollarının çift hatlı hale getirilmesine ilişkin
Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/3076) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 56.- Ardahan
Milletvekili Ensar Öğüt’ün, bir THY pilotuyla ilgili iddiaya ilişkin Ulaştırma
Bakanından yazılı soru önergesi (7/3077) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 57.- İstanbul
Milletvekili Ayşe Jale Ağırbaş’ın, yirmi yaş üzeri kamyon ve çekicilerin yurt
dışına çıkış yasağına ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi
(7/3078) (Başkanlığa geliş tarihi: 14/4/2008) 58.- Bursa Milletvekili
Abdullah Özer’in, terörle mücadelede verilen şehitlere ilişkin Milli Savunma
Bakanından yazılı soru önergesi (7/3079) (Başkanlığa geliş tarihi: 9/4/2008) 59.- İzmir Milletvekili
Oktay Vural’ın, toprak bütünlüğümüzü dikkate almayan haritalara ilişkin
Dışişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/3080) (Başkanlığa geliş tarihi: 10/4/2008) 60.- Kırklareli
Milletvekili Tansel Barış’ın, TRT’deki atama ve görevlendirmeler ile bir
programa ilişkin Devlet Bakanından (Mehmet Aydın) yazılı soru önergesi (7/3081)
(Başkanlığa geliş tarihi: 10/4/2008) 61.- İstanbul
Milletvekili Hasan Macit’in, yabancı şirketlerin edindikleri taşınmazlara
ilişkin Devlet Bakanından (Mehmet Şimşek) yazılı soru önergesi (7/3082)
(Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 62.- Giresun
Milletvekili Murat Özkan’ın, Piraziz ve Bulancak ilçelerine spor tesisleri
yapılmasına ilişkin Devlet Bakanından (Murat Başesgioğlu) yazılı soru önergesi
(7/3083) (Başkanlığa geliş tarihi: 11/4/2008) 63.- İstanbul
Milletvekili Ayşe Jale Ağırbaş’ın, sınır ticaretinin geliştirilmesine ilişkin
Devlet Bakanından (Kürşad Tüzmen) yazılı soru önergesi (7/3084) (Başkanlığa
geliş tarihi: 14/4/2008) 64.- Kırklareli
Milletvekili Turgut Dibek’in, başka kurumlara naklen geçiş yapan Diyanet İşleri
Başkanlığı personeline ilişkin Devlet Bakanından (Mustafa Said Yazıcıoğlu)
yazılı soru önergesi (7/3085) (Başkanlığa geliş tarihi: 14/4/2008) 65.- İstanbul
Milletvekili Süleyman Yağız’ın, Ulusalcılığın Emniyet Genel Müdürlüğünce tehdit
olarak gösterildiği iddialarına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru
önergesi (7/3086) (Başkanlığa geliş tarihi: 31/3/2008) 29 Nisan 2008 Salı BİRİNCİ OTURUM Açılma Saati: 15.00 BAŞKAN: Başkan Vekili Meral
AKŞENER KÂTİP ÜYELER: Fatma SALMAN KOTAN
(Ağrı), Yaşar TÜZÜN (Bilecik) BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 96’ncı Birleşimini
açıyorum. III.- YOKLAMA BAŞKAN - Elektronik cihazla yoklama yapacağız. Yoklama için üç dakika süre vereceğim. Sayın milletvekillerinin oy düğmelerine basarak salonda
bulunduklarını bildirmelerini, bu süre içerisinde elektronik sisteme giremeyen
milletvekillerinin, salonda hazır bulunan teknik personelden yardım
istemelerini, buna rağmen sisteme giremeyen üyelerin ise yoklama pusulalarını
görevli personel aracılığıyla üç dakikalık süre içerisinde Başkanlığa
ulaştırmalarını rica ediyorum. Yoklama işlemini başlatıyorum. (Elektronik cihazla yoklama yapıldı) BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz. Gündeme geçmeden önce üç sayın milletvekiline gündem dışı söz
vereceğim. Gündem dışı ilk söz, 1 Mayıs İşçi Bayramı hakkında söz isteyen
İstanbul Milletvekili Sayın Ayşe Jale Ağırbaş’a aittir. Buyurun Sayın Ağırbaş. (DSP sıralarından alkışlar) IV.- GÜNDEM DIŞI KONUŞMALAR A)
Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmaları 1.- İstanbul Milletvekili Ayşe
Jale Ağırbaş’ın, 1 Mayıs İşçi Bayramı’na ilişkin gündem dışı konuşması ve Çalışma ve Sosyal
Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı AYŞE JALE AĞIRBAŞ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; 1 Mayıs İşçi Bayramı nedeniyle gündem dışı söz almış
bulunuyorum. Konuşmama başlamadan önce, yüce heyetinizi, Demokratik Sol Parti
ve şahsım adına saygıyla selamlıyorum. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; işçi sınıfının uluslararası
birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayısın ülkemizde de “Emek ve
Dayanışma Günü” olarak ilan edilmesi ve kutlanmasının sevincini yaşarken, aynı
zamanda, bu günün tatil ilan edilmemiş olmasının ve 1 Mayısın Taksim’de
kutlanmasına izin verilmemesinin üzüntüsünü bir arada yaşamaktayım. Kanaatimce, 1 Mayısın İstanbul Taksim Meydanı’nda kutlanmasında
bir sakınca yoktur. İşçilerimiz, herhangi bir tahrike kapılmadan demokratik hak
ve özgürlük mücadelelerinin simgesi olan 1 Mayısı kutlayacak bilinçtedirler. Bu
hususta kimsenin tedirgin olmasına gerek yoktur. Türkiye, geçmişte yaşanan acı
günlerin etkisinden, 1 Mayıs kaygılarından kurtulmalı, her şeyi kendi doğal
çerçevesi içinde yaşayabilen bir ülke erginliğine kavuşmalıdır. Ülkemizin en büyük sorunu istihdamdır. Ülkemizde işsizlik artmış,
işsiz sayısı 10 milyonu bulmuştur. İstihdam olanağı bulanlar ise yoksulluk ve
açlık sınırının altında ücretlerde çalışmaktadırlar. Çalışma ve yaşam koşulları
milyonlarca emekçi için günden güne daha çekilemez bir hâle gelmektedir. Açlık,
yoksulluk ve işsizlik daha geniş emekçi katmanlara yayılarak sürekli büyümektedir.
Ülkenin her bir vatandaşına güvenle çalışabileceği bir iş vermek,
bunu temin edecek düzenlemeleri yapmak ve bu ortamı tesis etmek devletin
görevidir. Ülkemizde güvencesiz, sendikasız ve sigortasız çalışan işçiler iş
kazalarında canlarını yitirmektedirler. Tuzla’da, Davutpaşa’da yitirdiğimiz
emekçilerimizin acısı hâlâ tazedir. Tekelin satılmasını istemeyen işçilerin
coplanarak yerlerde sürüklenmesi, Tuzla’da işçi ölümlerine önlem alınmasını
isteyen çalışanlara biber gazı sıkılması ve nihayet “Ayakların başları
yönettiği yerde kıyamet kopar.” cümlesinin öz ve içeriği Hükûmetin işçilere
bakışını ortaya koymaktadır. Söz konusu işçiler ve emekçiler olduğu zaman AKP Hükûmetinde
isteksizlik göze çarpmaktadır. Aslında şaşırmamak gerekir. Çünkü bu Hükûmetin iktidara
geçer geçmez yaptığı ilk iş, 57’nci Ecevit Hükûmetince çıkartılan İş Güvencesi
Yasası’nın yürürlüğünü durdurmak olmuştur. Bunun bir örneğini daha vermek
istiyorum: Mecliste 26 Şubatta oy birliğiyle Tuzla’daki tersane ölümlerinin
araştırılması için Meclis araştırması açılması istenmesine rağmen, araştırmayı
yönetecek Meclis Komisyonu bir türlü kurulamamaktadır. Sebebi ise, AKP’nin
Komisyona hâlâ isim bildirmemiş olmasıdır. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu İktidar döneminde işçi
ve emekçilerin haklarını budayan yasal düzenlemeler birer birer Meclisten
geçirilmektedir. İktidar, işçilerin haklarını kısmakta, haklı mücadelelerine
ise duyarsız kalmaktadır. Bir taraftan sayıları azımsanmayacak oranda işçi
kardeşlerimiz sendikalı oldukları için işten atılırken, diğer taraftan
AKP, işçi örgütlerini ele geçirmek için
girişimlere başlamıştır. Taşeronlaştırma yoluyla kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi
hızlanmaktadır. Kamu emekçilerine hâlâ grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkı
tanınmamıştır. İşçiler ve emekçi halkımız, güvenceli, sendikalı ve sigortalı
çalışma hakkı için, tüm çalışanlara toplu sözleşmeli, grevli sendika hakkı için
1 Mayısta seslerini Hükûmete duyurmaya çalışacaklar. Bu haklı mücadelelerinde
her zaman olduğu gibi Demokratik Sol Partinin yanlarında olduğunu bilmelerini
isterim. Çünkü, Demokratik Sol Parti, hayatı boyunca
emeğin yanında olan, 1963 yılında Çalışma Bakanlığı döneminde Türk işçisini
sendika, toplu sözleşme ve grev hakkına kavuşturan, Başbakanlığı döneminde de
İş Güvencesi Yasası’nı çıkaran Sayın Bülent Ecevit’in yolundadır. Değerli milletvekilleri, Hükûmetin “reform” diye niteliği Sosyal
Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu işçilerimizi ciddi kayıplarla karşı
karşıya bırakmaktadır. “Reform” adı altında emeklilik kısıtlanmakta, emekli
yaşı ve prim ödeme süreleri artırılmakta, emekli aylıkları düşürülmektedir. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) AYŞE JALE AĞIRBAŞ (Devamla) – Bu Yasa’yla, emekli olmak için prim
ödenmesi gereken gün sayısı Avrupa Birliği ülkelerinden 2.200 gün fazlasıyla,
7.200 gün olarak belirlenmiştir. Üstelik altmış olan emeklilik yaşı altmış beşe
çıkarılarak büyük bir tuzak kurulmuştur. İşçilere, 7.200 gün prim bile ödese
altmış beş yaşını bekleme zorunluluğu getirilmiştir. Ayrıca, sağlık hizmetleri
çalışanlar ve emeklilerin sırtına ekonomik yük getirmektedir. İşçilerimizin
çalışma koşullarının, ücretlerinin iyileştirilmesi ve emekliliğin hayal
olmaktan çıkarılması için sürdürdükleri mücadelede Demokratik Sol Parti olarak
her zaman yanlarında bulunduğumuzu yineler, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın huzur ve
coşku içinde geçmesi temennisiyle tüm emekçi ve çalışanlarımızın Emek ve
Dayanışma Günü’nü yürekten kutluyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (DSP ve CHP sıralarından
alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederim
Sayın Ağırbaş. Gündem dışı ikinci söz, yine aynı konuda söz isteyen İstanbul
Milletvekili Sayın Mehmet Ufuk Uras’a aittir. Buyurun Sayın Uras. (DTP sıralarından alkışlar) 2.- İstanbul Milletvekili Mehmet
Ufuk Uras’ın, DTP Sakarya İl Örgütü tarafından düzenlenen kültür şenliğine ve 1
Mayıs İşçi Bayramı’na ilişkin gündem dışı konuşması ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı
Faruk Çelik’in cevabı MEHMET UFUK URAS (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli vekiller;
bugün, Mecliste grubu olan partilerin toplantılarına baktığınızda zannedersiniz
ki, çok güllük gülistanlık bir ortam var. Örneğin, Sakarya’da yaşadığımız vahim
gelişmeler, bu ülkede söz konusu olmadı. DTP Sakarya İl Örgütü tarafından
düzenlenen kültür şenliğine yönelik azgın saldırganlık uzun zamandır sistemli
bir biçimde yükseltilen ve Kürt yurttaşlarımıza düşmanlığı artıran ırkçı
iklimin ulaştığı boyutları gösteriyor hâlbuki. Saatler süren linç amaçlı
kuşatma devam ederken yetkililer gereken müdahaleyi yapmıyorlar, şenliğin
güvenliğini sağlamıyorlar. Farklı kültürlere düşman olanlar barış ve kardeşlik
umutlarını yok etmeye çalışıyorlar. Irkçı saldırganlar ve teşvikçileri toplumda
Türk-Kürt çatışması çıkarmak istiyor. Teşvikçiler Maraş’taki, Çorum’daki,
Sivas’taki katliamların benzerlerini yaratmayı hedefliyor. Ama gruplarımız bunu
görmese bile, Türkiye’nin demokrasi güçleri buna asla izin vermeyecektir!
Toplumda var olan bir arada yaşama alışkanlığını ve dokusunu yıkmaya uğraşan bu
anlayışları ve saldırganları teşvik edenler utanmalıdır. Bunu yapanlar ve
teşvik edenler tarihin utanç bölümünde yerlerini şimdiden almışlardır; bundan
hiç şüpheniz olmasın. Kürt yurttaşlarımız bu ülkenin güzel bir gerçeğidir. Farklı
kültürleri ve dilleri bu ülkenin zenginliğidir. Eşit koşullarda bir arada
yaşama iradesinin güçlenmesi, demokrasimiz için çok önemli bir sınavdır. Şimdi,
herkesin barış ve kardeşlik için eşit koşullarda ve insanca bir arada yaşamak
için daha çok çaba göstermesi gereken bir zamandır. Şimdi, dayanışma zamanıdır.
1 Mayıs kutlamaları da demokrasimiz için başka bir sınav
olacaktır. Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmetine ve Sayın Başbakana bir kez
daha sesleniyoruz: Sağduyulu davranılmasını sağlayınız. İstanbul’da, 1 Mayısın,
Taksim’de kutlanabilmesi için gereken önlemleri alınız. İstanbul Valisinin yersiz, talihsiz ve gerginliği artıran
açıklamaları toplumda huzursuzluk yaratmaktadır. Korku salan ve demokrat
olmayan bir anlayışa yaslanan İstanbul Valisi, geçen yıl da İstanbul’u bir
savaş alanına çevirmiş, âdeta sıkıyönetim uygulatmıştı. Kahvede oturan yaşlı
başlı yurttaşlarımıza tokat attıran, biber gazı dumanıyla insanlara acı
çektiren bu anlayışın İstanbul’da 1 Mayısı huzur içinde yönetmesi mümkün
değildir. 1 Mayıs 1977 yılında 37 emekçinin hayatını kaybetmesinden bu yana
tam otuz bir yıl geçti ama Taksim yasağından vazgeçilmedi. Suçlular bulunmadı
ama mağdur olanlardan hâlâ intikam alınıyor. Bugün 1 Mayısı Taksim’de kutlamak
isteyenlere baskılar yapan, tehditler savuran anlayış, demokrat olmayan bir
anlayıştır. 1 Mayısın demokrasiye yakışır bir şekilde kutlanabilmesi için resmî
tatil olarak kabul edilmesi, yıllardan beri sendikaların da taleplerine olumlu
bir cevap verilmesi açısından anlamlı bir adım olacaktı. Ama,
mezarda emeklilik yasasını çıkarmayı marifet sayan, Tuzla’da âdeta toplu katliama
dönüşmüş iş kazaları karşısında ilgisiz kalan Hükûmet, akıl dışı bir kâr/zarar
hesabıyla bu imkânı maalesef yaratmadı. Dünyanın en küresel bayramı olan ve
zaten bütün dünya işçileri tarafından kutlanan 1 Mayısı, bir kurnazlıkla “Bizde
tatiller çok fazla.” gerekçesiyle tatil ilan etmemek de emekçilerle alay
etmenin bir diğer adı olsa gerek. 1 Mayıslar işçilerin birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak
kutlanacaktır. Emek her türlü üretimin vazgeçilmezi olduğuna göre, emeğin
bayramı da, bayramların en anlamlılarından birisidir. 1 Mayıs, korku günü de
savaş günü de değildir. Emekçilerin, ücretli çalışanların, işçilerin bayram
günüdür, birlik ve dayanışma günüdür. Herkesin sağlık ve güvenli bir gelecek
talebi için, ayakların baş olduğu, yani üretenlerin yönettiği, özgür,
demokratik, bağımsız ve müreffeh bir Türkiye için, daha adil ve bütün halkların
barış içinde bir arada yaşadığı bir dünya için; kısacası, toplumda barış,
demokrasi ve sosyal adalet için hepinizin 1 Mayısını şimdiden kutluyorum. İnsanların ne söylediğinden çok ne yaptıkları önemlidir. “İşçi
dostuyum, işçi dostuyum” diyorsanız ve bunun gereğini yerine getirmiyorsanız,
zaten ortada bir problem vardır. İşçi dostu olan, sabah akşam “işçi dostuyum”
demez. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) MEHMET UFUK URAS (Devamla) – Namuslu olan, sabah akşam “dürüstüm,
namusluyum” demez; ne ise, onun gereğini yerine getirir. Dolayısıyla, çiviye
yandan vuracak olduktan sonra çekice sarılmak bir işe yaramaz. Bugün Cevizli Sigara Fabrikası işçileri yine ziyaretime geldiler.
Bu fabrikaları Amerikan firmalarına ne kadara sattığınız belli, işçilerin ise
bir ayı kaç liraya geçirdiği ve üç ay sonra geleceklerinin ne olacağı belli
değil. Gün, tam da emekten yana, sosyal politikadan yana tutum alma günüdür. Sevgili Lefter’e soruyorlar, bir maçın sonu nasıl biter, diye.
“Bunu maçtan sonra konuşalım.” diyor. Umarım, 2 Mayıs tarihinde, çok daha
demokratik, çok daha sosyal bir Türkiye umudunu perçinleyecek bir 1 Mayısın
ertesinde yine beraber oluruz. Ben, emekten yana bütün milletvekillerini, Taksim’de, 1 Mayısta
bizlerle birlikte olmaya davet ediyorum. Hepinize teşekkür ediyorum. (DTP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Uras. Gündem dışı konuşmaya cevap vermek üzere, Çalışma ve Sosyal
Güvenlik Bakanı Sayın Faruk Çelik, buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar) ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Bursa) – Sayın
Başkan, değerli milletvekilleri; 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü vesilesiyle
gündem dışı söz alan milletvekili arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Tüm dünyada
yaklaşık bir buçuk asırdır, çalışanların Emek ve Dayanışma Günü olarak coşkuyla
kutladıkları 1 Mayısı kutluyorum. Bu günün, başta, çalışan, işçi, emekçi
kardeşlerimiz olmak üzere tüm sendikal örgütlerimize hayırlı olmasını diliyorum.
Değerli milletvekillerim, hepimizin bildiği gibi, 1 Mayısın
yüzyıllara dayanan büyük anlam ve önemi bulunmaktadır. İşçilerin on altı
saatlere varan çalışma saatlerinin sekiz saatle sınırlandırılmasını sağlamak
amacıyla, 18’inci yüzyılda -özellikle sanayi ülkelerinde- verdikleri dayanışma
ve mücadelenin sembolü 1 Mayıstır. Batı’da sanayi ve endüstri devrimlerinin
ardından oluşan ekonomik kalkınma toplumsal tabanda da sosyal ve kültürel
değişimlere yol açmıştır. Kapitalist sistemin inşası, kol gücüyle sağlanan
emeğin yoğunluğuna bağlanmıştı. Sanayi devrimi ile üretimde işçi ve makinenin
kullanımı iyice artmıştı. İşçiler iş yerlerinde on altı saat çalıştırılarak
resmen sömürülüyorlardı. Çalışma şartları son derece kötü, ücretleri son derece
düşük ve sosyal güvenlik namına hiçbir şeyleri yok idi, hiçbir insani hakka
sahip değillerdi. Tüm bunlar işçileri uluslararası çapta dayanışmaya
yönlendirmiş ve sendikalar seslerini daha gür çıkarır olmuşlardır. 1 Mayıs düşüncesini ilk olarak 1856 yılında Avustralyalı işçiler
ortaya atmış ve sekiz saatlik iş günü için toplantılar, eğlenceler ve
gösteriler düzenlemişlerdir. 1 Mayıs 1886 tarihinde Amerika Birleşik
Devletleri’nin Chicago kentinde, sekiz saatlik iş günü için 10 binlerce işçinin
aileleriyle birlikte yürüyüşleri sırasında 6 işçi arkadaşlarının hayatlarını
kaybetmeleri tüm dünyada bir dönüm noktası olmuştur. Bu olayın hemen ardından
çeşitli ülkelerde bir araya gelen işçiler, Amerikan işçileriyle dayanışma
amacıyla 1 Mayısı birlik ve dayanışma günü ilan etmişlerdir. Osmanlıdan başlamak üzere ülkemizde 1 Mayıs kutlamaları olmuştur.
Cumhuriyet dönemiyle birlikte ülkemizde 1 Mayısın, 1923 yılında İzmir İktisat
Kongresi’nde Türkiye işçilerinin bayramı olarak kutlanması benimsenmiş, 1
Haziran 1935 yılında yayımlanan Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun
ile Bahar Bayramı olarak genel tatil günlerine dâhil edilmiştir. 1980 sonrası
yapılan düzenleme ile ulusal bayram ve tatil günleri yeniden düzenlenmiş ve 1
Mayıs Bahar Bayramı bu düzenleme içerisinde yer almamıştır. HASİP KAPLAN (Şırnak) – 12 Eylül darbesinde kaldırıldı. ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANI FARUK ÇELİK (Devamla) – 60’ıncı
Hükûmet olarak 25 Nisan 2008 tarihinde yayımladığımız 13526 sayılı Bakanlar
Kurulu Kararı ile 1 Mayısı Emek ve Dayanışma Günü ilan ettik ve bunun çok
önemli bir gelişme olduğunu huzurlarınızda ifade etmek istiyorum. 1980’den
bugüne kurulan hiçbir hükûmet böyle bir adım bu konuda atmamıştır. Ülkemizin demokrasi çıtası yükseldikçe toplumsal değişim ve
dönüşümler de günlük hayatımıza yansımaktadır, yansıyacaktır. Devletimizin,
Hükûmetimizin önemli görevlerinden biri de çalışma hayatıyla ilgili
özgürlüklerin önünü açmak, dünya ile uyumlu hâle getirmek ve çalışanlara daha
yaşanabilir bir ortam sağlamaktır. Bu çerçevede, sosyal güvenlik reformundan
sonra 2821, 2822 sayılı sendikal haklarla ilgili düzenlemeler içeren yasalarla
ilgili sosyal taraflarla görüşmelerimiz son aşamaya gelmiş, son derecede olumlu
düzenlemeler, yenilikler getiren bu yasa önümüzdeki günlerde yüce Meclise sevk edilecektir.
Değerli milletvekilleri, üretimin vazgeçilmez unsuru olan emeğin
kutsallığı çerçevesinde, emekçilerin 1 Mayısı huzur ve güven içerisinde,
demokrasiye yakışır bir şekilde ve bayram havası içerisinde kutlamalarını en
doğal hakları olarak görmekteyiz, görüyoruz. Bu itibarla 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nün ülkemize, ülkemizin
itibarına gölge düşürmeyecek bir şekilde tüm sosyal taraflarca barış ve huzur
içerisinde, demokratik bir olgunlukla kutlanması konusunda gerekli hassasiyetin
gösterilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu vesileyle tüm milletimizin ve tüm emekçilerimizin Emek ve
Dayanışma Günü’nü kutluyor, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (AK Parti
sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan. Gündem dışı üçüncü söz, ülkemizde yaşanan kuraklık ve buna bağlı
olarak bazı gıda maddelerinde görülen kıtlık sorunu ile ilgili söz isteyen
Gaziantep Milletvekili Sayın Hasan Özdemir’e aittir. Buyurun Sayın Özdemir. (MHP sıralarından alkışlar) 3.- Gaziantep Milletvekili Hasan
Özdemir’in, ülkemizde yaşanan kuraklık ve buna bağlı olarak bazı gıda
maddelerinde görülen kıtlık sorununa ilişkin gündem dışı konuşması HASAN ÖZDEMİR (Gaziantep) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
sözlerime başlamadan önce, bir hafta içerisinde Hakkâri Şemdinli’de 3, Şırnak
Uludere ve Silopi’de 4, Bingöl’ün Genç ilçesinde 2 ve bugün de Bingöl’de 1
olmak üzere toplam 10 vatan evladımız şehitlik mertebesine ulaşmıştır.
Şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine ve milletimize başsağlığı ve
yaralılara acil şifalar dileyerek sözlerime başlıyorum. Kuraklığın ülkemiz ve Gaziantep tarımına etkileri ile
çiftçilerimizin sorunlarını dile getirmek üzere gündem dışı söz almış
bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. Gaziantep genelinde 2007 yılının ilk dört ayında metrekareye Türkiye buğday üretiminin 2,8 milyon tonunu gerçekleştiren
Güneydoğu Anadolu Bölgemizde görülecek yüzde 90 azalma ile Türkiye buğday rekoltesinde 2,5 milyon ton azalma beklenmektedir. Yine,
Türkiye arpa üretiminin 1,55 milyon tonunu gerçekleştiren Güneydoğu Anadolu
Bölgemizde görülecek yüzde 90 azalma ile de Türkiye arpa rekoltesinde
1,4 milyon ton azalma beklenmektedir. Benzer şekilde, Türkiye kırmızı mercimek
üretiminin yüzde 86’sını gerçekleştiren bölgemizde görülecek yüzde 60 azalma
ile kırmızı mercimek rekoltesinde 250 bin ton azalma
beklenmektedir. Barak Ovası’nın yanı başında Fırat Nehri boşa akarken bölge
çiftçisinin kuraklıktan zarar görmesi son derece üzücüdür ve düşündürücüdür.
Üzülerek söylemeden geçemeyeceğim, Gaziantep tarımsal alanlarının büyük bir
kısmını kapsayan son derece verimli Barak Ovası’nın sulama projesi yirmi yıldır
hayata geçirilememiştir. Barak Ovası Sulama Projesi’nin bitirilmesiyle, hububat
ithali büyük derecede ortadan kalkacak, hatta, ihraç
edilecek duruma bile gelebilecektir. Ayrıca, fıstık, zeytin ve meyve üretiminde
de büyük verim artışı sağlanacaktır ve Barak Ovası, sulandığında ikinci bir
Harran Ovası olacaktır. AKP Hükûmeti tarafından, Barak Ovası Sulama Projesi’nin 2007
yılında bitirileceği ve Hancağız Barajı’na su pompalayacak pompaların yapılarak
suyun pompalanacağı vaat edilmesine rağmen hâlen ortada ciddi bir sonuç yoktur.
Bu hafta sonu ve her zaman gittiğim Gaziantep ilçe ve köylerimizde
incelemede bulunuyorum. Maalesef, tarım, ticaret ve sanayi gibi birçok
sektörlerde çalışan hemşehrilerimin AKP İktidarı döneminde ekonomik olarak son
derece mağdur olduklarını söylediklerini görüyorum. Çiftçilerimiz özellikle
mazot, gübre ve traktör parçalarının pahalılığı ve maliyeti artıran diğer etkenler
nedeniyle dilenmez dilenci durumuna düştüklerinden şikâyet etmektedirler. Çiftçilerimizi bu zor durumdan kurtarmak için acilen neler
yapılabilir? Destekleme primleri artırılabilir. Damlama ve yağmurlama sulama
yöntemleri teşvik edilebilir. Sulama yatırımları hayata geçirilerek toprak, su
ile buluşturulabilir. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) HASAN ÖZDEMİR (Devamla) – GAP en kısa zamanda tamamlanabilir. Ülke
genelinde kuraklık eylem planı hazırlanabilir. Kuraklık, doğal afet kapsamına
alınabilir. Çiftçilerimizin Ziraat Bankası ve tarım kredi kooperatiflerine olan
tarımsal kredi borçları acilen silinebilir. Çiftçimiz kuraklıktan elektrik borçlarını gerçekten ödeyemeyecek
duruma gelmiştir. Araban ilçemizin Küplüce köyünde köylülerimiz yüzlerce sulama
kuyusunun elektrik borçları ödenmediğinden TEDAŞ tarafından kapatıldığını bu
pazar günü bizzat bana bildirmişlerdir. Kuyuları gördüm, gerçekten TEDAŞ
kapatmıştır. Bu son derece üzücüdür. Buna benzer birçok neticeler alınabilir. Aracılar ortadan
kaldırılabilir ve ürünlerin üreticiden çiftçiye direkt ulaşması sağlanabilir.
Sonuç olarak, bölge çiftçimiz kuraklıktan dolayı çok mağdur durumdadır. Sözlerime son verirken yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP
sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Özdemir. Gündeme geçiyoruz. Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının iki tezkeresi vardır,
ayrı ayrı okutup bilgilerinize sunacağım: V.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA
SUNUŞLARI A)
Tezkereler 1.- Singapur Parlamento Başkanı
Abdullah Tarmugi ve beraberindeki heyetin ülkemizi ziyaret etmesinin uygun
bulunduğuna ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/404) 25
Nisan 2008 Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı'nın 24 Nisan 2008
tarih ve 24 sayılı Kararı ile Singapur Parlamento Başkanı Abdullah Tarmugi ve
beraberindeki heyetin ülkemizi ziyaret etmesi uygun bulunmuştur. Söz konusu heyetin ülkemizi ziyareti, Türkiye Büyük Millet
Meclisi'nin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkında 3620 sayılı Kanun'un 7 nci
maddesi gereğince Genel Kurul'un bilgisine sunulur.
2.- Peru Parlamentosu Dışişleri
Komisyonunun vaki davetine istinaden, Peru’ya resmî ziyarette bulunacak olan
TBMM Dışişleri Komisyonu üyelerinden oluşan Parlamento heyetini oluşturmak
üzere siyasi parti gruplarınca bildirilen isimlere ilişkin Başkanlık tezkeresi
(3/405) 25
Nisan 2008 Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna Peru Parlamentosu Dışişleri Komisyonunun vaki davetine istinaden,
Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu üyelerinden oluşan bir
Parlamento Heyetinin, Peru'ya resmî bir ziyarette bulunması Genel Kurul'un 10
Nisan 2008 tarih ve 89 sayılı birleşiminde kabul edilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi
hakkında 3620 Sayılı Kanunun ikinci maddesi uyarınca heyeti oluşturmak üzere
siyasi parti gruplarının bildirmiş olduğu isimler Genel Kurul'un bilgilerine
sunulur.
BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur. HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, usule ilişkin, 60’ıncı
maddeye göre söz istiyorum. BAŞKAN – Bir saniye… Meclis araştırması açılmasına ilişkin üç önerge vardır, önergeleri
okutuyorum: B) Meclis
Araştırması Önergeleri 1.- Mersin Milletvekili İsa Gök ve
22 milletvekilinin, Mersin’de kurulması planlanan balık çiftliklerinin çevreye
ve turizme etkilerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi
amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/174) Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına Koy ve sahillerinin güzelliği ile tarihi, kültürel, doğal
değerleri ile Türkiye'nin yeni turizm bölgesi olan Mersin'in geleceği, burada
kurulması öngörülen balık çiftlikleri yüzünden tehdit altındadır. Bu durum
bölge halkını ciddi biçimde kaygılandırmaktadır. Bu hususta gerekli tedbirler
alınmadığı takdirde yörenin doğal ve tarihi varlıkları telafisi mümkün olmayan
zararlara uğrayacaktır. Bu itibarla Mersin'de kurulması planlanan balık çiftliklerinin
çevreye ve turizme olumsuz etkilerinin araştırılarak alınması gereken
önlemlerin belirlenmesi ve bu konuda en doğru politikanın belirlenerek sağlıklı
uygulamaların gerçekleştirilebilmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104
ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasını saygılarımızla
arz ederiz.
Gerekçe: Mersin ve çevresi nadir güzellikteki sahillere ve koylara
sahiptir. Tarihi ve doğal güzellikleriyle bu bölgemiz turizm açısından ciddi
yatırımlar almaya başlamıştır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Doğu Akdeniz'in
2. Turizm Hamlesi'nin gelişme bölgelerinden olduğuna işaret etmiş, 2008 yılı St
Paul yılı ilan edilerek Mersin'de inanç turizminin çalışmaları başlatılmıştır.
Diğer taraftan 2008 turizm sezonu Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay
tarafından 15 Nisan 2008 günü Mersin'de açılmıştır. Ayrıca ”Bölgesel Inovasyon
Stratejisi-RIS Mersin Projesi”nde turizm sektörü öne çıkarılmıştır. Tüm bu gelişmelere rağmen Mersin'de balık çiftliklerinin kurulması
çalışmaları gerek bölgemizin gerekse ülkemizin geleceği açısından ciddi
kaygılar yaratmaktadır. Balık çiftliklerinin çevreye ve insan sağlığına büyük
zararlar vereceğinden, turizm ve istihdam olanaklarını ortadan kaldıracağından
korkulmaktadır. Zira balık çiftliklerinin ekolojik dengeyi
bozacağı ve sahillerinde balık çiftliği olan bir yere turizmcilerin yatırım
yapmayacağı bilinen bir gerçektir. Birleşmiş Milletler Çevre Programı Akdeniz
Eylem Planı Koordinasyon Biriminin ilgili raporunda 1990'lardan beri Akdeniz'de
balık çiftliklerinin hızla artmasıyla, ekosistemin büyük zarara uğradığı
vurgulanmaktadır. Bir ton balık üretimi için, Ege'de balık çiftlikleri eko sistemi bozduğu, denizi kirlettiği
için kaldırma kararı verilmiştir. Bölgemizde ruhsat verilen ve kurulması
düşünülen çiftlikler ile Ege bölgesinden kaldırılan çiftlikler arasında işletme
ve üretim bakımından fark yoktur. Balık çiftliklerinin Mersin'e kurulması
bölgelerimiz ve insanımız arasında ayrımcılık ve çifte standart anlamına gelir.
Kaldı ki Tisan-Dana Adası'ndan, Anamur-Ören sahillerine kadar olan bölge,
Türkiye'nin elinde kalmış turizm yatırımlarına uygun tek bölgesidir. Buna
rağmen, Taşucu ile Anamur sınırına kadar 8 tane balık çiftliği kurulması
girişimi için toplam 240 bin dönümlük deniz alanının tahsis edildiği, 4 tanesine
ruhsat .alındığı öğrenilmiştir. Diğer taraftan Mersin'e bağlı Yeşilovacık-Kaledran arasında
Türkiye'nin en önemli Akdeniz foku popülasyonlarından
biri yaşamaktadır. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü
Kaledran-Yeşilovacık bölgesinde doğal sit alanı içerisinde 11 tane Akdeniz Foku
üretim alanı göstermektedir. Fokları korumak için Foça'da Çevre Koruma
Bakanlığı 13 Haziran 2007 12212 nolu karar ile çok geniş çapta bir 1. Doğal sit
alanı kurmaya karar vermiştir. Anamur'un Belirtilen sebeplerle Mersin'de balık çiftlikleri kurulması
konusunda, daha önce Ege'de yaşanan büyük sorunlar da dikkate alınarak,
Mersin'in sahip olduğu doğal, tarihi, kültürel değerlerin önemi üzerinde
özellikle durularak, detaylı bir çalışma yapılması hayati düzeyde önem arz
etmektedir. Bu konuda sürdürülebilir, sağlıklı, verimli, etkin politikaların
uygulanabilmesi için Mersin'de balık çiftlikleri kurulmasının çevreye ve
turizme olumsuz etkilerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin
belirlenmesi amacıyla bir meclis araştırması gerekli görülmektedir. 2.- Mersin Milletvekili İsa Gök ve
22 milletvekilinin, Mersin’de kurulması planlanan nükleer enerji santrallerinin
çevreye ve turizme etkilerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin
belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/175) Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına Atık tasfiyesi ve kaza tehlikesi açısından çok ciddi bir
kaygı kaynağı olan, yaşanmış facialar ve son derece pahalı bir enerji türü
olması nedeniyle günümüzde gelişmiş ülkelerde kabul görmeyen nükleer enerji
santralinin Mersin ili Gülnar ilçesi Ovacık beldesinde kurulması ile ilgili
gelişmeler Türkiye'nin yeni turizm bölgesi olan; koy ve sahillerinin güzelliği
ile ülke ekonomisine büyük katkı sağlayacak bir kent olan Mersin'in geleceğini
tehdit altında bırakmaktadır. Gerek kaynakların etkin ve verimli kullanılması ve gerekse
gelecek kuşaklara sağlıklı yaşam koşulları bırakılabilmesi adına Mersin'de
kurulması planlanan nükleer enerji santrallerinin çevreye ve turizme olumsuz
etkilerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi ve en uygun
uygulamanın belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci
maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasını saygılarımızla arz ederiz.
Gerekçe: Mersin ve çevresi tertemiz koyları, tarihi ve doğal güzellikleri
ile turizm açısından elimizde kalan çok az sayıdaki bölgelerden birisidir.
Mersin'e özellikle son yıllarda turizm alanında önemli yatırımlar
yapılmaktadır. Nitekim Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Doğu Akdeniz'in 2. Turizm
Hamlesi'nin gelişme bölgelerinden olduğuna işaret etmiş, 2008 yılı St Paul yılı
ilan edilerek Mersin'de inanç turizminin çalışmaları başlatılmıştır. Diğer taraftan
2008 turizm sezonu Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından 15 Nisan
2008 günü Mersin'de açılmıştır. “Bölgesel Inovasyon Stratejisi-RIS Mersin
Projesi"nde turizm ve tarım sektörleri Mersin'in küresel arenada rekabet
edebileceği sektörler olarak öne çıkmıştır. Ancak atık tasfiyesi ve kaza
tehlikesi açısından çok ciddi bir kaygı kaynağı olan, yaşanmış facialar ve son
derece pahalı bir enerji türü olması nedeniyle günümüzde gelişmiş ülkelerde
kabul görmeyen nükleer enerji santrallerinin Mersin Akkuyu'da kurulması ile
ilgili gelişmeler Mersin'in geleceğini tehdit altında bırakmaktadır. Nükleer enerji santrallerine bir çok
haklı gerekçeyle genel anlamda karşı çıkmak bir yana, santralin Mersin'de
kurulmasından beklenen fayda ile bölgenin kendine has özelliklerinin ve mevcut
kaynaklarının değerlendirilememesinden doğacak kayıplar son derece dikkatle
hesaplanmalıdır. Aksi halde telafisi mümkün olmayan bir noktaya gelinebileceği
unutulmamalıdır. Diğer taraftan Mersin'in, deniz suyunun özelliği ve iklim koşulları
açısından değerlendirildiğinde nükleer enerji santrali kurulması için akılcı ve
uygun bir seçim olmadığı da tartışılmalıdır. Turizm ülkemiz için hayati önem taşıyan bir sektördür. Türkiye'nin
en önemli problemlerinden birisi olan işsizliğin çözümü için umudumuzdur. Çünkü
turizm emek yoğun bir sektör olarak geniş istihdam sağlayan, istihdam oranı
yüzde 40'lara ulaşan bir alandır. Bu noktada Mersin'in önemi ve önceliği
yadsınamaz. Deniziyle, doğal güzellikleriyle, tarihi, kültürel özellikleriyle
turizm yatırımı yapılabilecek elimizde kalan nadir bölgelerden birisidir. İnanç
turizmi açısından Saint Paulus Kilisesi ve Saint Paulus Kuyusu, Hz. Danyal
Mezarı, Yedi Uyurlar, Silifke' deki Ayatekla Kilisesi gibi önemli kültürel
değerlere sahiptir. Bu potansiyelin doğru değerlendirilmesi halinde sadece
Rusya'dan 5 yıl içinde yaklaşık 5 milyon kişinin inanç turizmi için bölgemize
geleceği ifade edilmektedir. Diğer taraftan Mersin Kültür ve Turizm
Bakanlığınca kongre turizm merkezlerinden birisi olarak ve Kumkuyu-Akyar-
NarIıkuyu Bölgesi, Taşucu-Boğsak Bölgesi Turizm Gelişme Bölgeleri olarak tespit
edilmiştir. Yine Anamur-Bozyazı-Aydıncık Bölgesi kendi içerisinde apayrı bir
havzadır. Yapılan çalışmalara göre sırf bu sahillerde 150 bin yatak sayısına
ulaşılan ciddi bir kapasite yaratmak mümkündür. Bu imkanlara
rağmen kurulacak nükleer enerji santralinin ne kadar tedbir alınırsa alınsın
deniz turizmini bitireceği bilinen bir gerçektir. Diğer taraftan tarım Mersin’de en önemli geleneksel sektörlerinden
biridir. Verimli toprakları ve iklimi ile Mersin'de tarım sektöründen vazgeçmek
mümkün değildir. Dünya'da tarım alanında yaşanan kriz ve kıtlık tehlikesi
düşünüldüğünde ülkemizin geleceği açısından Mersin'in gözden çıkarılması mümkün
değildir. Kaldı ki Mersin tarıma dayalı üretim ve tarıma dayalı ticarette
gelişmiş olan bir kenttir. Ekonomisinin orijininde tarımsal üretim ve tarıma
dayalı ticaret vardır. Tarımsal üretim, ana ihraç kalemlerimiz içinde ciddi rol
oynayacaktır. Nükleer enerji santrali turizme de tarıma da büyük darbe
vuracaktır. Böylesine önemli özelliklere sahip olan bölgemizde nükleer enerji
santrali kurarak bu potansiyeli heba etmek ciddi bir handikaptır.
Bölgemizin sahip olduğu özellikler doğru değerlendirildiğinde Türkiye
ekonomisine ciddi kazanımlar sağlayacaktır. Nükleer enerji santrallerinin kurulum, üretim, işletim ve güvenlik
maliyetlerinin son derece yüksek olduğu bilinmektedir. Öte yandan konunun
uzmanları tarafından atık sorununun çözülemediği ortaya konmaktadır. Bugün
artık tüm dünya yenilenebilir enerjiye yönelmiştir. Tüm bu sebeplerle Mersin'de
nükleer enerji santrali kurulması hususunun her boyutuyla değerlendirilebilmesi
ve en doğru en sağlıklı politikanın uygulanabilmesi bakımından bir meclis
araştırması gerekli görülmektedir. 3.- İstanbul Milletvekili Çetin
Soysal ve 24 milletvekilinin, SHÇEK’e bağlı yerlerde yaşanan sorunların
araştırılarak bakım, koruma ve yetiştirme hizmetlerinin etkin verilebilmesi
için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması
açılmasına ilişkin önergesi (10/176) Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına Toplumların geleceklerini çocuklar oluşturur. Sağlıklı
düşünebilen, gelişmiş bireylerden oluşan toplumlarda, ilerleme hızlı olur. Bu
nedenle çocuk hak ve özgürlükleri konusunda asla taviz verilemez. Büyük Önder
Atatürk'ün, TBMM'nin kuruluş günü olan 23 Nisan'ı, çocuklara armağan etmesi bu
haklardan taviz verilemeyeceğinin en somut, en önemli ve en anlamlı
göstergesidir. Ancak özellikle son dönemde çocuk hak ve özgürlükleri konusunda
önemli sıkıntılar ortaya çıkmıştır. Çocuklara yönelik şiddet, istismar ve
ihmallerin olduğu haberlere sıkça rastlanır olmuştur. Bu da sistemde aksayan
yönlerin olduğunu ve bunun bedelini de her zaman çocukların ödediğini
göstermektedir. Ocak 2005'te İzmir Barbaros Çocuk Köyü'nde, Haziran 2005'te
Bor Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu'nda, Ekim 2005'te Malatya Çocuk
Yuvası'nda, Ocak 2007'de İstanbul Yel değirmeni Çocuk ve Gençlik Merkezi'nde,
Şubat 2007'de İstanbul Sosyal Hizmetlere bağlı bir yurtta, Mart 2008'de
Bahçelievler Şeyh Zayed Çocuk Yuvası'nda yaşananlar, Kars'ta Sosyal Hizmetler
ve Çocuk Esirgeme Kurumu'na bağlı bir yurtta yaşanan tecavüz olayı Sosyal
Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'nun, temel işlevini yerine getiremediğini
göstermiştir. Yani bakmak ve korumakla yükümlü
olduğu çocuklarımızı koruyamamıştır. Türkiye'de birçok çocuk çeşitli nedenlerle
Çocuk Esirgeme Kurumları'nda kalmaktadır. Ancak kurumun güvenilirliği
konusunda, yaşanan olaylar değerlendirildiğinde, ciddi sıkıntıların olduğu
ortaya çıkmaktadır. Yuvalarda yaşanan olayları toplumda yaşanan sıkıntılardan ayrı bir
yerde görmemek, bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü yuvalardaki
çocukların koruma altına alınmasında, yüzde 71,6'lık bir oranla ekonomik ve
sosyal yoksunluk ilk sırayı almaktadır. Bu nedenle toplum genelinde çocuklar için var olan risklerin
önceden tespit edilerek önlem alınması gerekmektedir. Devletin bu anlamda
üzerine düşen görev ve sorumluluğu yerine getirmesi gerekmektedir. BM Çocuk
Hakları Sözleşmesi Türkiye'de Ocak 1995'te Resmî Gazete'de yayımlanarak
yürürlüğe girmiştir. Bu sözleşmeyi yürürlüğe koymakla Türkiye çeşitli
yükümlülüklerin altına girmiştir. Devlet öncelikle bu kurumlarda sistemi sorgulamayı bilmelidir. Bu
sorgulamayı topluma açmalı, konuyla ilgili çalışmalar yapan sivil toplum
kuruluşları, uzmanlar ve platformlarla birlikte çalışmalar yapmalı, görüş ve
tavsiyelerini dikkate alarak kurumda yeniden yapılandırmaya gidilmelidir. Toplumda tüm çocuklar için var olan riskler tespit edilebilir
riskleridir. Bu riskleri önceden tespit etmek ve uygun tedbirleri almak
noktasında devlet üzerine düşen görevi yerine getirmelidir. Özgürlükçü, eşitlikçi olmayan, baskıcı, otoriter ve sorgulatmayan
yöntemlerin eğitimde uygulanmaması gerekir. Sonsuz itaatin beklendiği bir çocuk
yaratıcı ve açık görüşlü olamaz. Sosyal yardım anlayışının hak temeline oturtulması gerekir.
Sistemdeki birçok aksaklığın nedeni bunun bir hak olarak değil de bir
zorunluluk olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır. Çocuğun korunma ihtiyacının aile ve aile tipi bakımı teşvik edecek
hizmetler aracılığıyla sunulması gerekir. Yuvalarda çalışan personelin işe alımında hassas davranılmalı
aranan özellikler daha üst kriterlere göre
belirlenmelidir. Kurumda çalışan personelin risk analizlerini yapmada öngörülü
olması gerekir. Ayrıca bu kurumlarda çalışan personelin özlük haklarının
iyileştirilerek teşvik edilmesi gerekir. Belirli periyotlarla psikologlarca
çocuklarla toplu ve bireysel görüşmeler yapılmalı, istek ve sıkıntılarını
iletebilecekleri platformlar oluşturulmalıdır. Cinsel istismar ya da tecavüze uğramış olan çocukların gelişimleri
açısından uygun merkezler oluşturulmalı bu merkezlerde uzmanlar gözetiminde
yardımda bulunulmalıdır. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumları’nda yaşanan sorunların
nedenleri ve bu sorunların önlenmesi için alınacak tedbirlerin tespiti
amacıyla, Anayasa’nın 98. ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü'nün 104. ve
105. maddeleri gereğince meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.
22.04.2008
BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur. Önergeler gündemdeki yerlerini alacak ve Meclis araştırması açılıp
açılmaması konusundaki görüşmeler, sırası geldiğinde yapılacaktır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının bir tezkeresi vardır,
okutup oylarınıza sunacağım: A)
Tezkereler (Devam) 3.- Çin Ulusal Halk Meclisi
İçişleri ve Adalet Komisyonları tarafından Çin Halk Cumhuriyeti’ne davet edilen
TBMM Adalet Komisyonu heyetinin davete icabet etmesine ilişkin Başkanlık
tezkeresi (3/403) 28
Nisan 2008 Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna Çin Ulusal Halk Meclisi İçişleri ve Adalet Komisyonları, TBMM
Adalet Komisyonu Heyeti’ni Çin Halk Cumhuriyeti’ne davet etmektedir. Söz konusu davete icabet edilmesi hususu “Türkiye Büyük Millet
Meclisinin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkında 3620 sayılı Kanun’un 6 ncı
Maddesi” uyarınca Genel Kurul’un tasviplerine sunulur.
K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Karar yeter sayısı istiyoruz. BAŞKAN – Karar yeter sayısı arayacağım. Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Karar yeter sayısı yoktur. Birleşime on dakika ara veriyorum. Kapanma Saati: 15.53 İKİNCİ OTURUM Açılma Saati: 16.08 BAŞKAN: Başkan Vekili Meral
AKŞENER KÂTİP ÜYELER: Yaşar TÜZÜN
(Bilecik), Fatma SALMAN KOTAN (Ağrı) BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin
96’ncı Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının son tezkeresinin
oylanması sırasında karar yeter sayısı bulunamamıştı. Şimdi, tekrar, tezkereyi oylarınıza sunacağım ve karar yeter
sayısını arayacağım: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir. Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun İç Tüzük’ün 19’uncu maddesine
göre verilmiş bir önerisi vardır, okutup oylarınıza sunacağım. VI.- ÖNERİLER A) Siyasi
Parti Grubu Önerileri 1.- Genel Kurulun, 29/4/2008 Salı günkü birleşiminde (11/1) esas numaralı
gensoru önergesinin görüşmelerinin tamamlanmasından sonra sözlü sorular ile
diğer denetim konularının görüşülmeyerek kanun tasarı ve tekliflerinin
görüşülmesine; Genel Kurulun çalışma gün ve saatleri ile gündemdeki sıralamanın
yeniden düzenlenmesine; 30 Nisan 2008 ve 6-7 Mayıs 2008 günlerindeki
birleşimlerinde sözlü soruların görüşülmemesine; 6 Mayıs 2008 Salı günkü
birleşimde ise çevre ve çevre kirliliği ile ilgili araştırma önergelerinin
görüşmelerinin tamamlanmasının ardından kanun tasarı ve tekliflerinin
görüşülmesine; 216 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın İç Tüzük’ün 91’inci maddesine
göre temel kanun olarak ve bölümler halinde görüşülmesine ilişkin AK Parti
Grubu önerisi Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına Danışma Kurulu, 29.04.2008 Salı günü (Bugün) toplanamadığından
TBMM İçtüzüğünün 19 uncu maddesi gereğince, Grubumuzun aşağıdaki önerisinin
Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederim.
Öneri: Genel Kurulun; 29.4.2008 Salı günkü (bugün) Birleşiminde,
"Özel Gündemde Yer Alacak İşler" kısmında yer alan (11/1) esas
numaralı gensoru önergesinin görüşmelerinin tamamlanmasından sonra Sözlü
Sorular ile diğer denetim konularının görüşülmeyerek kanun tasarı ve
tekliflerinin görüşülmesi, Gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile
Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının 64, 65 ve 67 nci sıralarında
yer alan 215, 216 ve 217 Sıra Sayılı Kanun Teklifi ve Tasarılarının bu kısmın 1
inci, 3 üncü ve 4 üncü sıralarına alınması, Gelen Kâğıtlar listesinde
yayımlanan ve bastırılarak dağıtılan 219 Sıra Sayılı Kanun Tasarısının 48 saat
geçmeden bu kısmın 5 inci sırasına alınması ve diğer işlerin sırasının buna
göre teselsül ettirilmesi, Genel Kurulun; 30 Nisan 2008 ve 06-07 Mayıs 2008 günlerindeki
birleşimlerinde sözlü soruların görüşülmemesi, 06 Mayıs 2008 Salı günkü
birleşimde ise Çevre ve Çevre Kirliliği ile ilgili Araştırma Önergelerinin
görüşmelerinin tamamlanmasının ardından kanun tasarı ve teklifleri ile
komisyonlardan gelen diğer işler kısmında yer alan işlerin görüşülmesi, 09
Mayıs 2008 Cuma günü de saat 14:00'te toplanması ve bu
birleşimde kanun tasarı ve teklifleri ile komisyonlardan gelen diğer işler
kısmında yer alan işlerin görüşülmesi, Çalışma saatlerinin; 29.4.2008 Salı günü 215 Sıra Sayılı Kanun
Teklifinin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar, 30 Nisan, 01, 07 ve 08 Mayıs
2008 Çarşamba ve Perşembe günkü birleşimlerinde ise 13:00-23:00,
09 Mayıs 2008 Cuma günkü birleşimde ise 14:00-23:00 saatleri arasında olması, 216 sıra sayılı kanun tasarısının, İçtüzüğün 91. Maddesine göre
Temel Kanun olarak görüşülmesi ve bölümlerinin ekte yer alan cetveldeki
şekliyle olması, Önerilmiştir. 216 Sıra Sayılı Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı (1/549) BÖLÜMDEKİ
MADDE BÖLÜMLER BÖLÜM
MADDELERİ SAYISI 1. BÖLÜM 1-13 (8.Md. İki Md. Olarak kabul edilmiştir.) 14 2. BÖLÜM 14-22 “Geçici 9,10,11,12,14,14.Md.ler dahil” 14 GENEL
TOPLAM= 28
Madde BAŞKAN - Grup önerisinin lehinde ve aleyhinde söz talepleri
vardır. Çekilen kura sonucunu okuyorum: Lehinde: Birinci söz hakkı Sayın Tayfun İçli, ikinci Sayın
Nurettin Canikli, üçüncü Sayın Mustafa Elitaş. Aleyhinde: Sayın Mustafa Özyürek, Sayın Mehmet Şandır, Sayın Hasan
Macit, Sayın Hasip Kaplan. Lehinde ilk söz Eskişehir Milletvekili Sayın Tayfun İçli’ye
aittir. Buyurun Sayın İçli. Süreniz on dakika. H. TAYFUN İÇLİ (Eskişehir) – Sayın Başkanım, çok teşekkür
ediyorum. Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; Adalet ve
Kalkınma Partisi Grup Başkanlığının önerisinin lehinde söz aldım. Bunu
şaşkınlıkla karşılayabilirsiniz Demokratik Sol Parti adına konuşan bir
milletvekili AKP Grup önerisinin neden lehinde söz aldı diye. Ben, ne zaman AKP
Grubu tarafından böyle bir öneri getirilirse söz alacağımı ve bu konudaki
görüşlerimi sizlere arz edeceğimi daha önce de belirtmiştim. Lehinde söz aldım, tekrarlardan kaçınmak için, artık AKP’ye hak
verdiğimi sizlere huzurunuzda ifade etmek istiyorum. Çünkü,
ben de hükûmette olan bir siyasi parti olsaydım, Anayasa’nın 98’inci maddesinde
ve İç Tüzük’ün 98’inci maddesinde tanınan, idarenin, hükûmetin denetlenme
hakkından kaçınmanın yollarını arardım. Milletvekilleri halkın temsilcisidir,
millet adına milletvekilleri hükûmeti denetler. Evet, ben de hükûmette olsaydım
-burada biraz ironi yapıyorum, biraz işi biraz daha böyle mizahi bir noktaya
çekmeye çalışıyorum- ben de halkın denetlemesinden kaçmak için Anayasa’da ve İç
Tüzük’te verilen bu yetkilerini kullanmasını istemezdim. O nedenle de, her salı
günü denetleme görevi bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu görevi yerine
getirmemesi için elimden gelen her şeyi yapardım. AKP bunu her hafta yapıyordu,
ama bu hafta biraz daha dozu artırdı; artık grup önerisinin içinde sadece bu
haftanın çalışma usulü değil, önümüzdeki haftanın çalışma usulü de konmuş.
Yine, salı ve çarşamba günleri Meclisin denetleme görevini ortadan kaldıran,
bana göre de bir açıdan bir Anayasa ihlali olan bu işlemi AKP Grubu Başkan
Vekilleri önümüze getirmiş. Şimdi, değerli arkadaşlarım, bu grup önerisinin içinde, 219 sıra
sayılı kanun tasarısının gündeme alınıp görüşülmesi isteniyor. Hep değerli
Başkanım sizin başkanlığınıza denk geliyor, ne büyük bir talihsizlik, bilerek
mi yapıyorlar bilemiyorum. Gelen kâğıtlar listesinde yayımlanan ve bastırılarak
dağıtılan 219 sıra sayılı kanunun, kırk sekiz saat geçmeden, bu kısmın 5’inci
sırasına alınması ve görüşülmesi isteniyor. Bu bir kez daha yapılmıştı. Değerli arkadaşlarım, önünüze bakarsanız, gündem… Bu gündem
bastırılıp dağıtıldı. Allah rızası için bu 219 sıra sayılı kanunun bu gündemin
neresinde olduğunu bana bir gösterin ve değerli AKP’li milletvekili
arkadaşlarım, sizlere soruyorum, hangi kanunu görüşeceksiniz? Lütfen bana yanıt
verin. Bakın, burası ciddi bir kurumdur. Metal yorgunluğu derler, yani
bir metali çok kullanırsanız, çok aşındırırsanız patlar. Demokrasilerde de
Anayasa’yı, İç Tüzük’ü ihlal ederseniz o bir yerde kırılır ve bir yerde patlar.
Bu, Türkiye Büyük Millet Meclisine saygısızlıktır. Allah rızası için, bana
AKP’li arkadaşlar konuşurken laf atıyorlardı, bana bir laf atsanıza, bir
göstersenize gündemde bunun yazılı olduğunu, bastırılıp dağıtıldığını. Nerede
görülmüştür? Evet, bana yanıt verin. İç Tüzük’te açık, amir hüküm vardır; bu
buraya gündeme yazılacak, sıraya girecek, milletvekillerindeki gündemin içine
girecek, basılıp dağıtılacak bu kanun tasarısı. Milletvekilleri bu kanun tasarı
veya teklifini okuyup inceleyecekler. O konuda olumlu veyahut olumsuz
görüşlerini burada ifade edecekler. Yarın bir gün bu kanun yargının önüne
gittiği zaman, o yasanın ruhunu teşkil eden sayın milletvekilinin görüşleri
yargıçlar tarafından, savcılar tarafından, uygulayıcılar tarafından bilinecek.
Ama bu artık Türkiye Büyük Millet Meclisinde. Değerli arkadaşlarım, gerçekten büyük üzüntü duyuyorum. Buranın
bir çalışma usulü vardır, adabı vardır. Kuralsızlık eğer Türkiye Büyük Millet
Meclisinde bir gelenek hâline getirilirse burada demokrasiden söz edilemez. Yine bu grup önerisinin içinde, değerli arkadaşlarım, 216 sıra
sayılı kanunun -İç Tüzük’ün 91’inci maddesi gereğince- temel kanun olarak
görüşülmesi öneriliyor. Değerli arkadaşlarım, İç Tüzük’ün 91’inci maddesi istisnai bir
maddedir. Böyle bölümler hâlinde otuz maddeyi alıp, her maddenin içinde on
tane, yirmi tane fıkra olan bir olayı “Kabul edenler… Etmeyenler…” şeklinde
Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüştüremezsiniz. Türkiye Büyük Millet
Meclisinde bu kanunlar görüşülemez. İç Tüzük’ün 91’inci maddesini, bakın, okuyorum: “Bir hukuk
dalını sistematik olarak bütünüyle veya kapsamlı olarak değiştirecek biçimde
genel ilkeleri içermesi; kişisel veya toplumsal yaşamın büyük bir bölümünü
ilgilendirmesi; kendi alanındaki özel kanunların dayandığı temel kavramları
göstermesi, özel kanunlar arasında uygulamada ahenk sağlaması, düzenlediği alan
yönünden bütünlüğünün ve maddeler arasındaki bağlantıların korunması
zorunluluğunun bulunması hâlinde, bu kanun, bir temel kanundur.” der. Bu, örneğin, Türk Ceza Kanunu gibi, Türk Borçlar Kanunu gibi, Türk
Ticaret Kanunu gibi çok geniş maddeleri alan kanunlara temel kanun denilir.
Pazar günü yapılacak serbest muhasebeciler odası seçimlerine yetiştirmek için
getirilecek bir kanun temel kanun değildir. Yapmayın Allah rızası için! Bu Türkiye
Büyük Millet Meclisinin saygınlığını zedelemeyin. Bu İç Tüzük’ün 91’inci maddesi, AKP’nin keyfî tutumuyla, bakın,
hangi tarihlerde değiştirilmiş: Eskiden, bu İç Tüzük’ün 91’inci maddesi adam
gibi uygulanırmış. 10 Nisan 2003 tarihinde 766 sayılı kararla, 30 Haziran 2005
tarihinde 855 sayılı kararla, 31 Ocak 2007 tarihinde 884 sayılı kararla… Yani,
AKP’nin, Anayasa’yı değiştirebilecek çoğunlukla olduğu iktidar döneminde
muhalefeti ortadan kaldıracak, muhalefetin sesini kısacak İç Tüzük
değişikliklerini gerçekleştirdiği bu tarihlere baktığınız zaman… 91’inci
maddenin o temel kanunla ilgili (b) bendine konulan, Danışma Kurulunun oy
birliğiyle karar alamaması hâlinde, grup önerisiyle Genel Kurula
getirilebileceğine dair bir değişiklik getirilmiş buraya. Değerli arkadaşlarım, bakın, mutfak yanıyor, çarşı yanıyor, pazar
yanıyor, vatandaş -geçenlerde de söyledim- cinnet geçiriyor. Bu kadar önemli
konular varken, biz, pazar günü yapılacağı söylenen mali müşavirler seçimlerine
yetiştirmek için bir yasayı temel yasa olarak getirmeye, burada görüşmeye
kalkıyoruz. Bakın, demokrasi uzlaşma rejimidir. İşinize geldiği zaman belirli
konularda uzlaşma aramak, işinize gelmediği zaman sayısal gücünüzle dediğinizi
yapmak demokrasi değildir. O zaman, inandırıcılığınız olmaz. O zaman, gerçekten
mağdur ve mazlum olduğunuz zaman, o mağduriyetinize, mazlumluğunuza kimse
inanmaz. Böylesi İç Tüzük ihlalleri yaparsanız, buna önce sizler, kendileriniz
inanmazsınız. Bakın, yağ fiyatları belli, nereye çıktı; pirinç fiyatları, bulgur
fiyatları, makarna… Yolsuzluk… Gazetelerde ciddi yolsuzluk iddiaları var. Kamu
kaynaklarının har vurup harman savrulduğu söyleniyor. Bakın, geçen hafta yine gündeme… Ben dedim ki değerli
arkadaşlarım… Katar Cumhuriyeti ile çok önemli bir kanun getirildi, burada
görüşüldü. Katar’ Onun için, değerli arkadaşlarım, değerli grup başkan vekili
arkadaşlarım, AKP grup başkan vekili arkadaşlarım, lütfen İç Tüzük’ü ihlal
eden, Anayasa’yı ihlal eden bu davranışlarınızdan vazgeçin, vazgeçmezseniz
-neden lehe konuştuğumu ifade edeyim- o zaman tepetakla gidersiniz. Sizin bu
uygulamalarınız da benim için olumlu olduğu için sizin de bu grup önerinizin
lehinde söz aldım, lehinde oy vereceğim. Teşekkür ederim. BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın İçli. Grup önerisi hakkında aleyhte ilk söz İstanbul Milletvekili Sayın
Mustafa Özyürek’te. Buyurun Sayın Özyürek. (CHP sıralarından alkışlar) Süreniz on dakika. MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Sayın Başkan, saygıdeğer
milletvekilleri; AKP grup önerisi aleyhinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına
söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Değerli arkadaşlarım, yarından sonra, perşembe günü 1 Mayıs.
Burada gündem dışı konuşmalar yapıldı, Çalışma Bakanı, bu gündem dışı
konuşmalarla ilgili söz aldı ama bu konuşmasında ne 1 Mayısın tatil ilan
edileceğine dair bir söz verdi ne de işçilerin, bütün sendikaların amacı,
hedefi hâline gelmiş olan 1 Mayısın Taksim Meydanı’nda kutlanması konusunda bir
tek cümle etmedi. Değerli arkadaşlarım, 1 Mayıs dünyanın her yerinde İşçi Bayramı
olarak kutlanır ve 1 Mayıs dünyanın her yerinde tatildir. Gene Çalışma Bakanının buradaki açıklamalarından öğrendik ki 1935
yılında, böylesine, işçilerin yoğunlukta bulunmadığı bir dönemde 1 Mayıs tatil
ilan edilmiştir. Ne zamana kadar? 1980 askerî darbesine kadar tatil ilan
edilmiştir. Ama 1980 darbesinden sonra 1 Mayıs tatil olmaktan çıkmış, aradan
bunca zaman geçmesine rağmen ve bunca partiler iktidar olmasına rağmen 1
Mayısı, tekrar, hiç kimse, hiçbir iktidar tatil ilan etmemiştir. AKP,
göstermelik bir şekilde Bakanlar Kurulundan karar almış: “1 Mayıs tatil değil
ama Dayanışma Günü olarak kutlanılsın.” Yani, “Öğlen tatilinde işçiler bayram
yapsınlar.” gibi bir anlayış! Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi 1 Mayısın İşçi
Bayramı olarak kutlanmasını istemektedir ve 1 Mayısın mutlaka tatil olmasını
istemektedir. Bizim bu görüşümüz, bu anlayışımız yıllardır devam ediyor. Burada, gene 29 Nisanda, 1980 yılında, yani bundan yıllarca önce,
Değerli Grup Başkan Vekilimiz Kemal Anadol’un Zonguldak Milletvekili olarak ve
28 Cumhuriyet Halk Partili milletvekilinin bir önerisi var, diyorlar ki: “1
Mayıs, İşçi Bayramı ilan edilsin.” Ama AKP İktidarı, 1980’den bu yana yirmi
sekiz yıl geçmiş olmasına rağmen 1 Mayısı tatil ilan edememekte, bayram ilan
edememekte; sadece, Bakanlar Kurulundan “dayanışma günü” olması yönünde
göstermelik bir karar çıkarmaktadır. Bu 29 Nisan 1980’deki kanun teklifinde
imzası olan bir arkadaşımız da o Bakanlar Kurulu sıralarında şimdi oturuyor ama
geçmişte emekçiler için, işçiler için söylediklerinin tersini yaptığı için, bu
önerisini, bu imzasını unutmuş, 1 Mayısın sadece, Bakanlar Kurulu kararıyla,
bir dayanışma günü olmasını istemektedir. Değerli arkadaşlarım, 1977 yılında, hepinizin bildiği gibi,
Taksim’de 1 Mayıs kutlamaları sırasında bazı olaylar meydana gelmiştir; acı
olaylardır, talihsiz olaylardır. Ama aradan otuz bir yıl geçmiş, biz hâlâ işçilere,
emekçilere Taksim’i kapatıyoruz. Bu korkuyu aşmamız lazım, emekçilere
güvenmemiz lazım. Valimiz çıkıyor, diyor ki: “Oraya gelenlere, oraya gelmeyi
önerenlere her türlü zoru, her türlü baskıyı kullanırım.” Değerli arkadaşlarım, lafa gelince “İşçinin yanındayız.”
diyorsunuz, lafa gelince “Çalışanların yanındayız.” diyorsunuz ama uygulamaya
gelince “Onlar ayak takımı.” diyorsunuz. Ama o ayak takımı, göreceksiniz, 1
Mayısta Taksim Meydanı’nda olacaktır ve Cumhuriyet Halk Partili
milletvekillerinin büyük çoğunluğu da Taksim’de emekçilerle birlikte 1 Mayıs
Bayramı’nı kutlayacaktır. (CHP sıralarından alkışlar) Değerli arkadaşlarım, bu karar… HASAN ANGI (Konya) – Sen de gidecek misin? MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Ben gideceğim, ben gideceğim, sizleri
de beklerim. Şimdi, değerli arkadaşlarım, AKP grup önerisi, yarın 3568 sayılı
Mali Müşavirlik Yasası’nda değişiklik yapan yirmi sekiz maddelik bir tasarının
temel yasa olarak görüşülmesini öneriyor. Sayın İçli, temel yasanın İç Tüzük’e
göre ne olması gerektiğini anlattı. O teknik açıklamaya, ayrıntıya girecek
değilim. Ama bir esas yasanın bazı maddelerini değiştiren bir yasa nasıl temel
yasa olabilir? Yani İç Tüzük’teki bir hüküm böylesine insafsız bir şekilde
istismar edilebilir mi? Niçin bu acele? Nedir? Ne oluyor? Yirmi yıldır bu Kanun
uygulanıyor. Yirmi yıldır bu Kanun’un uygulanmasından kim şikâyet ediyor? Ne
şikâyet var? Niye bir hafta daha bekleyemiyorsunuz? Çünkü mayıs ayında
TÜRMOB’un odalarının kongreleri başlıyor. İsteniliyor ki bu kongrelere bu yeni kanunla
gidelim. Yani istediğimiz bazı kimseleri seçtirmeyelim ve o kongrelere bir
türlü ağırlık koyalım. Değerli arkadaşlarım, Türkiye’ye biraz nefes alma fırsatı veriniz.
Cumhurbaşkanlığından sıradan bir şefliğe kadar devletin bütün kadrolarında
değişiklik yaptınız, hepsi AKP’ye yakın insanlardan oluştu. Pek çok sivil
toplum örgütünü ele geçirmek için var gücünüzle çalışıyorsunuz. Bırakın da
birkaç topluluk, birkaç örgüt AKP dışında farklı bir ses getirsin. Nedir bu
tahammülsüzlüğünüz? Demokrasi çok sesliliktir değerli arkadaşlarım. Demokrasi
“Benim çoğunluğum var, öyleyse her noktada ben hâkim olacağım.” anlayışı
değildir. Bu demokrasi değildir, bu çoğunluk diktatörlüğüdür. AKP, her noktada,
her sivil toplum örgütünü ele geçirmek, her devlet kurumunu ele geçirmek,
YÖK’ünden yargısına kadar her tarafı AKP’nin denetimi altına almak istiyor. Bu
doğru değil, bu demokratik değil, bu insan haklarına uygun değil. Toplumda bir
meslek örgütünde farklı düşünen insanlar varsa bırakın onlar istedikleri gibi
kurumlarını, birliklerini, odalarını idare etsinler. Nedir bu vesayetçi
anlayış? “İlle benim dediğim gibi yöneteceksiniz, ille benim dediğim vasıfları
taşıyan kimseler seçilecek…” Daha önce, TÜRMOB yönetimine seçilmek için herhangi bir mesleki
kıdem aranmazken, şimdi beş yıl kıdem arıyorsunuz. Daha önce, fiilen çalışma
şartı aranmazken, fiilen çalışma şartı getiriyorsunuz. Bundan kim şikâyet
ediyor? Yani şu ana kadar, yirmi yıldır, TÜRMOB’un yönetiminden, on bir yılı
benim başkanlığımda geçmiş yönetimden, her seçimde delegelerin yüzde 95’inin
oyunu alarak yönetime gelmiş bir yönetimden kim şikâyetçi? Sadece, kongrelerde
liste çıkarmış ama kazanamamış bazı gruplar şikâyetçi. “Hükûmet
bizim elimizde, Mecliste çoğunluğumuz var, öyleyse şu kanunu değiştirelim,
TÜRMOB da bizim anlayışımızda olsun.” şeklinde antidemokratik, hukuka aykırı
bir düzenlemeyi buraya getiriyorsunuz ve yangından mal kaçırırcasına “İki
maddelik temel yasa olsun.” diyorsunuz ve “Birkaç saat içinde olsun bitsin,
nasıl olsa Köşk’e gittiği zaman da Köşk’te bir “yasamatik” var, o yasamatiğin
önünden girer, arkasından çıkar.” diyorsunuz. Değerli arkadaşlarım, bu
anlayış değil. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) LÜTFİ ÇIRAKOĞLU (Rize) – O sizin “sezermatiğiniz”di. BAŞKAN – Buyurun. MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Pazar günü bazı odaların, pek çok
odanın seçimi yapılacak. Tabii, bu telaş oradan. Cumhurbaşkanına
da eminim gerekli baskı yapılacaktır ve pazar gününe kadar bu kanunun
yayımlanması sağlanacaktır. Yirmi yıldır devam eden bir şey, bir süre daha
devam etmesinde ne sakınca var? Kaldı ki bu mesleğin pek çok sorunu var. Eğer bir iş yapmak
istiyorsanız, bu mesleğin yetki sorunu var, sorumluluk meselesi var, müşterek
müteselsil sorumluluk meselesi var, tahsilat sorunu
var, aidat sorunu var. Bunların hiçbiriyle tasarı meşgul değil. Bir tek şeyle
meşgul: Orada seçim
nasıl yapılacak, oraya kimler seçilecek ve bu seçilenler de nasıl AKP yandaşı
olacak? Bunu yapmaya hakkınız yok, bu demokratik değil, bu hakka uygun değil. O nedenle, bu AKP grup önerisinin aleyhinde oy kullanacağımızı
ifade ediyor, hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Özyürek. Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu önerisi lehinde Giresun
Milletvekili Sayın Nurettin Canikli. Buyurun Sayın Canikli. (AK Parti sıralarından alkışlar) NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar;
grup önerimizin lehinde AK Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi
saygıyla selamlıyorum. Grup önerimizde de belirttiğimiz gibi, Danışma Kurulu
toplanamadığından dolayı, bu hafta ve önümüzdeki hafta Meclis gündeminin
çalışmalarını organize etmek amacıyla, grup önerisiyle huzurlarınızdayız. Değerli arkadaşlar, tabii, aşağı yukarı her hafta bu tartışmalar
yaşanıyor. Biz bu tartışmaların, Meclisin çalışması ve gündemle ilgili,
saatlerle ilgili tartışmaların yaşanmaması için elimizden gelen bütün gayreti
gösteriyoruz AK Parti Grubu olarak. Diğer gruplarla, diğer grup başkan vekili
arkadaşlarımızla mutabakat çerçevesinde Meclis çalışmalarını götürmeye
çalışıyoruz ve bugüne kadar da çoğunlukla, ağırlıklı olarak Danışma Kurulu
oybirliği çerçevesinde geldi ve o şekilde çalışmalarımızı yürüttük ama doğal
olarak, zaman zaman mutabakat sağlanamayabiliyor ya da Danışma Kurulu
toplanamayabiliyor. Bu durumda elbette Meclisin çalışması gerekiyor ve bu
çalışmanın dizayn edilmesi gerekiyor. Bu çerçevede de,
diğer, muhalefete mensup arkadaşlarımızın da sık sık ifade ettiği gibi, bu
Meclisin çalıştırılmasından esas itibarıyla, iktidar partisi grubu olarak Ak
Parti Grubu sorumludur. Bu sorumluluk çerçevesinde de bu grup önerilerini
getiriyoruz. Değerli arkadaşlar, bu hafta yoğun bir hafta. Öncelikle şunu
belirtelim: Biraz önce bir konuşmacı arkadaşımız burada, özellikle AK Parti
Grubunun denetimden kaçtığını ya da denetim konularını gündeme getirmediğinden
bahsetti. Aslında öyle değil. Bugün görüştüğümüz, üzerinde konuştuğumuz grup
önerisi için de geçerlidir bu. Bugün gensoru görüşmesi yapılacak. Bu, en önemli
denetim araçlarından bir tanesidir Meclisimizin işleyişi itibarıyla. Bu konu
grup önerimizde yer almıyor, yazılmıyor, belirtilmiyor. Son derece doğal çünkü
otomatik olarak, onuncu gün bugün olduğu için otomatik olarak görüşülmesi
gerekiyor zaten. Bu itibarla, grup önerimizde bu şekilde bir bölüm yok. Yani
bugün denetim çerçevesinde gensoru görüşmelerinin yapılacağı belirtilmiyor ama
yapılacak. Bunu önce belirtmekte fayda var. Ayrıca, önümüzdeki salı günü de
denetim yapılacak yine. Dikkatli okunduğu zaman -biraz belki biçimi, yazımı
itibarıyla genel olarak karışık olabiliyor, biraz anlaşılması zor olabiliyor
ama bu bizimle ilgili bir olay değil, tamamen işin tekniğinden kaynaklanıyor-
önümüzdeki salı günü de yine Meclis denetim çalışmalarına devam edecek, bu
konuda herhangi bir problem yok. Hem bugün hem de önümüzdeki hafta salı günü
Meclis denetim faaliyetlerine devam edecek. Biz AK Parti Grubu olarak ne
denetimden kaçıyoruz ne de Meclisin denetim fonksiyonunu layıkıyla yerine
getirmesi için bu konuda en ufak bir çabamız söz konusu. Bunun altının özellikle
çizilmesi gerekiyor. Değerli arkadaşlar, bu hafta, bugün, grup önerimize göre -eğer
kabul edilirse yüce Meclis tarafından- biraz önce ifade etmeye çalıştığım
gensoru görüşmesinden sonra, Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesiyle ilgili
kanun teklifi görüşülecek. Daha sonra, yap-işlet-devret ile ilgili bir kanun
tasarısı var, onu görüşeceğiz. Biraz önce Sayın Özyürek’in belirttiği 3568
Sayılı Kanun’un, bunun akabinde görüşmelerini gerçekleştireceğiz. Bundan sonra,
Turizmi Teşvik Kanunu’nda değişiklik yapılmasına ilişkin bir kanun tasarısı
var, onun görüşmelerini gerçekleştireceğiz. Keza, Türkiye Radyo ve Televizyon
Kanunu’nda değişiklik yapılmasına ilişkin bir kanun tasarısı var onu
görüşeceğiz. Daha sonra silahlı kuvvetlerimizle ilgili üç tane kanun tasarısı
var onları görüşeceğiz. Askerlik Kanunu’nda değişiklik
yapılmasına ilişkin kanun tasarısı, Çavuş ve Uzman Çavuş Kanunu’nun Bir
Maddesinde Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı, Harp Akademileri
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı. Daha sonra, Türk
Vatandaşlığı Kanunu Tasarısı var ve Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Belarus
Cumhuriyeti Hükûmeti arasında bir uluslararası anlaşma var, onun görüşmelerini
gerçekleştireceğiz. Değerli arkadaşlar, zaman zaman buradan –aslında, belki, haklı
olarak- özellikle muhalefete mensup arkadaşlarımız Meclisin çalışma saatlerinin
uzunluğu ve ağırlığı konusunda şikâyet ediyorlar. Biz, bunu saygıyla
karşılıyoruz. Bu eleştirileri aslında kendi açılarından da anlamaya
çalışıyoruz. Ancak elbette bu Meclisin de çalışması gerekiyor. Bugüne kadar, 23’üncü Dönemde Meclisimizin bugüne kadarki
çalışmalarından yola çıkarak bir tespit yaptık. Buna göre, bir kanun
tasarısında bir maddenin görüşülmesi en az bir saat sürüyor, en fazla üç saat
on beş dakikaya kadar çıkabiliyor. Yani bir maddenin görüşülmesi bir saat ile
üç saat on beş dakika arasında zaman alabiliyor. Elbette muhalefet konuşacak,
elbette eleştirilerini buradan ifade edecek; kendi kanaat ve görüşlerini
buradan hem Meclisle hem de kamuoyuyla paylaşacak, bundan daha doğal bir şey
olamaz. Dolayısıyla, bir kanun maddesinin bu kadar uzun sürmesini veya bu kadar
tartışma konusu olmasını eleştirmek mümkün değil. Tam aksine, bunların mutlaka
enine boyuna bütün detayıyla konuşulması gerekir. Ne kadar detaya inebilirsek, ne
kadar muhalefete mensup arkadaşlarımız görüşlerini, kanaatlerini buradan
aktarabilirlerse o kadar sağlıklı olur, hem Meclisimizin çalışmaları hem de
görüşülmekte olan kanun tasarısı veya teklifi. Dolayısıyla, buna hiç kimsenin
bir itirazı olamaz. Yani hiç kimse çıkıp burada: “Efendim neden bir saat
sürüyor bir kanun maddesinin görüşülmesi?” ya da “Neden üç saat sürüyor?” gibi
bir eleştiri hakkına sahip değil. Bu herkes için geçerli. Elbette muhalefet
konuşacak, eleştirilerini söyleyecek. Bu, son derece doğal, buna saygı
duyuyoruz. Ancak herkesin saygı duyması gereken bir husus daha var: O da bu
Meclisin çalıştırılması, çalışması, iş çıkarması ve sorumluluk AK Parti
Grubunda olduğu için bunun yürütülmesi. Bunu da herkesin anlayışla karşılaması
gerekir. Nasıl muhalefetin konuşması, görüşmesi son derece doğal, demokratik ve
gerekliyse aynı şekilde bu kanunların da çıkması gerekiyor. Bunu kim
belirleyecek? Doğal olarak Hükûmetimiz ve AK Parti Grubu belirleyecek; elbette
istişareyle, elbette birlikte. Ancak sonuç itibarıyla bu sorumluluk, muhalefete
mensup arkadaşlarımızın da her zaman altını vurgulayarak söylediği gibi, AK
Parti Grubuna aittir. Biz de bu sorumluluğumuzun gereğini yerine getirmek
durumundayız. Onun için, bütün bu, bir vakıa olarak, bir tespit olarak ortaya
çıkan bu durumu dikkate almak durumundayız bu çalışmalar neticesinde. Eğer normal çalışma saatleri içerisinde kalmış olsak -on bir tane
şu anda bizim bu on beş günlük süre içerisinde düşündüğümüz kanun tasarısı ve
teklif var- bunlardan bir haftada ancak, sadece bir tanesini görüşebiliriz
değerli arkadaşlar. Dolayısıyla, böyle bir yaklaşımla, böyle bir tempoyla, ne
bu Meclis yeteri kadar çalışabilir ve istenen düzenlemeleri yapabilir, istenen
kanun tasarı ve tekliflerini görüşebilir… Dolayısıyla, elbette bütün detayıyla konuşulacak, bütün
ayrıntılarıyla her şey değerlendirilecek, her şey kamuoyunun önüne burada
ortaya konulacak ancak, aynı zamanda milletimizin istediği, beklediği ve
elbette Hükûmetimizin kendi açısından gerekli gördüğü yasal düzenlemeler de
burada gerçekleşecek. Aksi hâlde, hiç kuşkunuz olmasın, düşündüğüm ya da
muhalefete mensup arkadaşlarımızın, bazı muhalefete mensup arkadaşlarımızın
önerdiği şekilde bir çalışma saati sistemiyle bu Meclis çalışsa beş ay sonra AK
Parti Grubuna “Meclisi çalıştıramadınız.” Hükûmetimize “Meclisi
çalıştıramadınız.” diye suçlamada bulunacaklar. Aslında, o suçlama da haklı bir
suçlama olur. Dolayısıyla, bu hafta da yoğun çalışma günlerimizden,
haftalarımızdan bir tanesi olacak. Bugün, konunun özelliği nedeniyle hem
gensoru görüşmesi var hem de Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesinin
görüşmelerini gerçekleştireceğiz. Bu itibarla, biz, tahmini olarak on bir, on
iki gibi biteceğini tahmin ediyoruz ama her ihtimale karşı “bitimine kadar”
öneriyoruz Meclisimize. Kabul edilirse bu şekilde olacak. Çarşamba ve perşembe
günlerini de 13.00-23.00 olarak planlıyoruz, düşünüyoruz, öneriyoruz bu hafta
için. Önümüzdeki hafta da bu saatlere ilave olarak, yine salı, çarşamba,
perşembe 13.00-23.00 olarak düşünüyoruz ve sunuyoruz yüce Meclisimize. Her
ihtimale karşı cuma günü de çalışılmasını öneriyoruz, açık kalmasını öneriyoruz
Meclisimizin. Ama tabii, tahmin de yapmak çok zor olabiliyor değerli arkadaşlar
çünkü -gerçekten, bir saatle üç saat on beş dakika arasında- araya başka şeyler
de girebiliyor. Meclisin çalışma biçimi itibarıyla bu tahmini yapmakta
zorlanmamız son derece doğal. Bu itibarla, önümüzdeki hafta cuma gününü bir
rezerv olarak -önümüzdeki hafta için, bu hafta cuma gününü önermiyoruz-
koyuyoruz. Eğer, bu planımız, planladığımız bu çalışma içerik olarak
tamamlanmış olursa o zaman cuma günü çalışmaya gerek olmayabilir. Şimdi -tabii, zaman da kalmadı- son olarak, biraz önce Sayın
Özyürek değindi aslında, 3568 sayılı Kanun neden temel yasa olarak getiriliyor?
Tabii, 3568 sayılı Kanun toplumun önemli bir bölümünü ilgilendiriyor ve bugüne
kadar da bu kapsamda bir düzenleme getirilmedi 3568 sayılı Kanun’la ilgili.
Sadece meslek mensuplarının sayısı itibarıyla değil, onların hizmet verdiği
mükellefler itibarıyla, yüz binlerce, milyonlarca mükellefe hizmet veren bu
meslek mensuplarının kanunlarında -temel kanun, 3568 sayılı Kanun ve- yirmi
yıldan beri de ilk defa bu kadar kapsamlı, önemli birtakım düzenlemeler
getiriliyor bu Meclise. Dolayısıyla, bunun temel yasa olarak görüşülmesi son
derece doğaldır. Biz de bu anlayıştan hareketle, hem kapsamı itibarıyla hem de
çok önemli bir temel yasada önemli, kapsamlı değişiklik yaptığı için, İç
Tüzük’ün 91’inci maddesi çerçevesinde böyle bir önerinin getirilmesinin uygun
olduğunu düşünüyoruz ve önerimizin kabul edileceğini ümit ediyor, hepinizi
saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Canikli. Adalet ve Kalkınma Partisi… K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Karar yeter sayısı istiyoruz. BAŞKAN – Daha konuşmalar devam ediyor. K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Peki efendim, ondan sonra… BAŞKAN – Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu önerisi aleyhinde ikinci
söz, Mersin Milletvekili Sayın Mehmet Şandır’a aittir. Buyurun Sayın Şandır. (MHP sıralarından alkışlar) MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
öncelikle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun grup önerisi üzerinde, aleyhte
söz almış bulunuyorum. Değerli milletvekilleri, tabii bazı şeyleri sık sık tekrarlamanın
anlamı yok. Bu Meclis çalışmalı, bu Meclis ülkenin sorunlarına çözüm üretmeli. İktidarıyla muhalefetiyle bu sorunların çözümüne -hukuk zemini-
kanun çıkartarak gereken desteğin verilmesi hepimizin sorumluluğu, buna hiç
itiraz etmiyoruz ve Milliyetçi Hareket Partisi olarak biz, Meclis Genel
Kurulunun ve komisyonların yoğun biçimde çalışarak ülkemizin, toplumumuzun ve
halkımızın sorunlarının çözümü konusunda katkı vermeyi bir görev biliyoruz,
sorumluluk biliyoruz ve gereğince de davranıyoruz. Ancak, değerli milletvekilleri, her defasında burada bir soruyu
soruyoruz: Hükûmetin öncelikleri doğrultusunda İktidar Partisi Grup
yöneticilerinin belirlediği öncelikleri yani Genel Kurulun gündemini
oluştururken neye bağlı kalarak bir belirleme yapıyorsunuz; halkın
önceliklerine göre mi yoksa başka sebeplere göre mi? Sorguladığımız temel husus
budur. Bu Genel Kurulun sağlıklı çalışmasını, huzurlu çalışmasını ve
gerçekten sorunlara çözüm üretecek kanunları birlikte çıkartmasını,
demokrasimiz açısından, Meclisimizin saygınlığı açısından, siyasete duyulan
saygınlığın, güvenin devamı açısından çok önemsiyoruz. Ama Adalet ve Kalkınma
Partisi Grubunun, her defasında “Ben yaptım oldu.”, “Ben böyle düşünüyorum.”
dayatmasıyla -affedersiniz- sayısal çoğunluğunu bir baskı aracı olarak
kullanmasını da şiddetle reddediyoruz. Meclisin iki haftasını programlıyorsunuz bu grup önerisiyle.
Öncelikle şu sorunun cevabını -aşağıda sordum, burada da soruyorum-
veremiyorsunuz: Önümüzdeki hafta, belirlediğiniz bu gündeme uyacak mısınız,
uymayacak mısınız? Önümüzdeki hafta, birtakım başka talepler doğrultusunda
yeniden bir Danışma Kurulu kararıyla bugün belirlediğiniz bu gündemi değiştirip
değiştirmeyeceğinizi -daha önceki haftalarda sorduğumuz gibi- bu defa da
cevaplandıramıyorsunuz. Dolayısıyla, her defasında milletin huzurunda birtakım
güzel sözler söyleyerek, “uzlaşma” gibi “diyalog” gibi birtakım güzel sözler
söyleyerek… Ama her defasında “Ben yaptım, oldu.” mantığıyla bu Genel Kurulun
gündemini belirlemeye demokrasi anlamında hakkınız yok; böyle bir hukuk da yok,
hak da yok. Bakınız, size bir muhtemeli ifade edeyim: Bugün, Cumhuriyet Halk
Partisinin Sayın Grup Başkan Vekili Danışma Kurulu davetine icabet etmedi,
katılmadı. Bu tavrınız devam ettiği takdirde, kendiniz çalar kendiniz
oynarsınız, biz de katılmayız bu davetlere. (MHP sıralarından alkışlar) Değerli milletvekilleri, bitime kadar çalışmanın, tamamlanıncaya
kadar çalışmanın örneklerini hep beraber yaşadık. Hiçbirinizin tasvip
etmeyeceğinden emin olduğum birtakım olayları burada, birlikte yaşadık. O
olayların daha beterini geçmişte de yaşadık. Yani geleceği öngöremeyen bir
siyaset, yönetim bence doğru değil, hak değil, topluma saygısızlık olur. Bu milletvekillerini bu salonda on saat çalıştırmak, hangi aklın,
hangi mantığın, hangi hakkın ve hukukun gereğidir? Nasıl çalışılacak?
Çalışılmıyor, görüyorsunuz. Sonuçta, siz sayın milletvekilleri, kişisel olarak
kesinlikle yapmayacağını bildiğimiz birtakım davranışlar içerisine
giriyorsunuz. Milletin vekilleri olarak, milletin huzurunda, milletin
kürsüsünde, milletin sorunlarını çözmek için kanun çıkartırken girdiğiniz
davranışlar Meclis Genel Kurulunun çalışma saatleriyle oluşan bir sonuçtur.
“Saat 23.00’e kadar, bugün bitime kadar.” deniliyor. Gecenin kaçında biteceği
belli olmayan bir mesaiye, bu milletvekillerini, kendi sayın
milletvekillerinizi müstahak kılmaya ne hakkınız var? Böyle bir şey var mı? Değerli milletvekilleri, çok çalışalım ama millet için çalışalım.
Bu 301’i niye getiriyorsunuz? Hafta sonu her biriniz bir ilde idiniz. Hangi
vatandaş size “301’i çıkartın yoksa biz açlıktan ölüyoruz.” veya işte,
“Sorunlarımızı 301’i çıkartırsanız çözeceğiz.” dedi? Böyle bir şey konuşuldu
mu? Denizli’de Sayın Başbakana çığlık çığlığa bağıran vatandaşımızın,
çiftçimizin sorusuna cevap vermeyi siz önemsemiyor musunuz? Hatay’da, Adana’da,
Mersin’de çiftçilerimiz, ziraat odası başkanları ısrarla soruyorlar, Sayın
Bakana soracağız birazdan: Bu destekleme primlerini ne zaman açıklayacaksınız?
Ne kadar açıklayacaksınız? Hangi üründe açıklayacaksınız? Çiftçi hangi ürünü
ekecek? Değerli milletvekilleri, halkın sorunlarını çözmek için burada
bulunuyoruz. Başkalarının keyfine keder, başkalarının talepleri doğrultusunda
burada parmak kaldırmak, millet indinde, Allah indinde bir sorumluluk getirir;
bunu size hatırlatıyorum. Bu 301 bu ülkenin hangi sorununu çözecek? Bana bunu
lütfen… Birazdan görüşmeye başlayacağız. Bu gündemin başına bu 301’i koyarken
“Çalışalım.” diyen Sayın Milletvekilime, Sayın Grup Başkan Vekiline soruyorum: Ülkenin ihtiyacı Değerli milletvekilleri, doğru yapmıyorsunuz. “Ben yaptım, oldu.”
Mantığı, inanınız ki, size fayda getirmez. Toplum ibretle seyrediyor,
gülümseyerek seyrediyor sizi. Bu sorunun cevabını vermenizi istiyoruz burada:
Bu 301 hangi ihtiyacı binaen getiriliyor? Neyi yapmak istediniz? Milletten yana,
toplumdan yana, ülkeden yana neyi yapmak istediniz de 301’in bu şekli elinizi
kolunuzu bağladı? Kim istiyor sizden 301’i çıkarmanızı? K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Barroso! MEHMET ŞANDIR (Devamla) - 301’in bu şeklinden kim rahatsız? Sayın milletvekilleri -sizi tenzih ederim- Türklüğe hakaret
edilmesini cezalandırmaktan vazgeçme sebebiniz nedir? Niye böyle bir
mecburiyeti duyuyorsunuz? Sayın Grup Başkan Vekiliniz, grup yöneticileriniz
sizleri gecenin 23.00’lerine kadar, gece yarılarına kadar çalıştırarak… Milletin
hiçbir kesiminin talep etmediği bu 301’i çıkartmak için bu Meclisi çalışmaya,
hukuksuz bir şekilde çalışmaya mecbur ediyorsunuz? Dolayısıyla, girdiğiniz bu süreç, girdiğiniz bu yol doğru değil.
Eğer ülkenin gündeminde bir sorun varsa, bu sorunun çözülmesi için, çözüm
üretilmesi için bir kanun çıkartılması gerekiyorsa, ben inanıyorum ki, bu Genel
Kurulda, bu Mecliste bulunan her parti grubu sonuna kadar, sabahlara kadar
çalışmaya hazır. Ama şu getirdiğiniz kanunlara bakın, çiftçinin sorunlarını çözecek
bir kanun var mı bunların arasında, işçinin sorununu çözecek bir kanun var mı?
Ülke teröre her gün kurban veriyor, terörle ilgili bir kanun var mı yoksa
getirdiğiniz kanun terörü teşvik mi ediyor? Bu soruyu kendi vicdanlarınıza
sormak mecburiyetinde değil misiniz? Analar ağlarken her gün şehit cenazelerinde canhıraş çığlıklarla,
hepinizin yüreğinin yandığını biliyorum. Bunları çözebilmek için buraya bir
kanun teklifi getirin, sabahlara kadar çalışalım. Ama,
ne yazık ki, kim söylüyor bilemiyorum, sizleri tenzih etmek istiyorum ama kim
nerede ne düşünüyor ve buraya getirip sizin yönetiminize, sizlere, bizlere bir
zorunluluk olarak önümüze bir gündem koyuyorsa buna isyan ediyorum. Bu doğru
değil. Buna isyan etmemiz lazım, bu milletin önünde isyan etmemiz lazım. Bugün
getirin, işçinin meselesini tartışalım, terörü tartışalım, esnafın meselesini
tartışalım, onun kanunlarını getirin, çalışalım. Ama bu 301 neyin gerekliliği?
Hangi mecburiyet? Kim rahatsız 301’den? (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Sayın Başkanım… BAŞKAN – Buyurun. MEHMET ŞANDIR (Devamla) – Değerli milletvekilleri, tabii ki her
defasında Danışma Kurulunda şu konuşmayı yapıyoruz: “Uzlaşalım, birlikte
götürelim, birlikte önerelim. Hatta, bu kanun
değişikliği tekliflerinize, tasarılarınıza, gelin, komisyonlar kuralım,
üzerinde çalışalım, önergeleri beraber verelim.” Milliyetçi Hareket Partisi
olarak biz, uzlaşmanın, hoşgörünün ve diyaloğun egemen olduğu bir muhalefet
yapacağımızı söylüyoruz, ama millî konularda, bir millî duruş sergilenmesi
gereken konularda, inanız ki sizinle tüm ilişkilerimizi gözden geçireceğimizi
de ifade ediyoruz. Bu 301’i niye getirdiğinizi bu Genel Kurulda açıklamak
mecburiyetindesiniz. Niyet ne? Sahip kim? Nereye ulaşmak istiyorsunuz? Bunu
burada açıklayacaksınız. Aksi takdirde, burada görüşmeye getirdiğiniz hiçbir
kanunda uzlaşma veya hoşgörü diyaloğu bizden beklememelisiniz. Değerli milletvekilleri, bu grup önerisine, bu niyetle getirildiği
için itiraz ediyor, ret oyu vereceğimizi ifade ediyor, hepinize saygılar
sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Şandır. Sayın İçli, önce, ne olduğunu tam anlamıyla açıklamamışsınız, bana
diyorsunuz ki: “Sayın Canikli, konuşmasında, ileri sürmüş olduğum görüşten
farklı bir görüşü şahsıma atfetmiştir. İç Tüzük’ün 69’uncu maddesi gereğince
söz talep ediyorum.” NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Sayın Başkan, isim kullanmadım,
herhangi bir isim belirtmedim. Sayın Başkan. BAŞKAN – Bir saniye… Hangi konuda, ne atfedildi? H. TAYFUN İÇLİ (Eskişehir) – Efendim şu: Hükûmetin denetimi derken
ben sözlü soruları kastettim, fakat Sayın Canikli araştırma önergesinin bir
denetleme olduğunu ifade etti. Benim meramım, araştırma önergesi, gensoru
değil. Bir cümleyle ifade edeyim. BAŞKAN – Şimdi açıkladınız, teşekkür ederim. Grup önerisini oylarınıza… III.- YOKLAMA OKTAY VURAL (İzmir) – Toplantı yeter sayısı istiyoruz efendim. BAŞKAN – Arayacağım. (MHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı) BAŞKAN – Yoklama talebinde bulunan arkadaşlarımızın
isimlerini tespit edeceğim: Sayın Vural, Sayın Şandır, Sayın Atılgan, Sayın
Ural, Sayın Korkmaz, Sayın Tanrıkulu, Sayın Bal, Sayın Durmuş, Sayın Yunusoğlu,
Sayın Taner, Sayın İnan, Sayın Özdemir, Sayın Doğru, Sayın Enöz, Sayın Günal,
Sayın Coşkun, Sayın Şafak, Sayın Çalış, Sayın Çirkin, Sayın Uzunırmak, Sayın
Kaya. Bu arkadaşlarımız elektronik cihazla oy kullanmaya girmesinler. Yoklama için üç dakika süre veriyorum. Yoklama işlemini başlatıyorum. (Elektronik cihazla yoklama yapıldı) BAŞKAN – Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere devam ediyoruz. VI.- ÖNERİLER (Devam) A) Siyasi
Parti Grubu Önerileri (Devam) 1.- Genel Kurulun, 29/4/2008 Salı günkü birleşiminde (11/1) esas numaralı
gensoru önergesinin görüşmelerinin tamamlanmasından sonra sözlü sorular ile
diğer denetim konularının görüşülmeyerek kanun tasarı ve tekliflerinin
görüşülmesine; Genel Kurulun çalışma gün ve saatleri ile gündemdeki sıralamanın
yeniden düzenlenmesine; 30 Nisan 2008 ve 6-7 Mayıs 2008 günlerindeki
birleşimlerinde sözlü soruların görüşülmemesine; 6 Mayıs 2008 Salı günkü
birleşimde ise çevre ve çevre kirliliği ile ilgili araştırma önergelerinin
görüşmelerinin tamamlanmasının ardından kanun tasarı ve tekliflerinin
görüşülmesine; 216 sıra sayılı Kanun Tasarısı’nın İç Tüzük’ün 91’inci maddesine
göre temel kanun olarak ve bölümler halinde görüşülmesine ilişkin AK Parti
Grubu önerisi (Devam) BAŞKAN – Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunun önerisini oylarınıza
sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir. Gündemin “Özel Gündemde Yer Alacak İşler” kısmına geçiyoruz. VII.- GENSORU A) Ön
Görüşmeler 1.- Milliyetçi
Hareket Partisi Grup Başkan Vekilleri İzmir Milletvekili Oktay Vural ve Mersin
Milletvekili Mehmet Şandır ile 27 milletvekilinin, tarım ve hayvancılık
sektöründeki desteklemelerin zamanında ödenmemesi veya kaldırılması,
girdilerdeki artışlar ve ürünlerdeki düşük fiyat oluşumu sonucu üreticilerin,
temel gıda maddelerinde meydana gelen aşırı fiyat artışları ile de halkın
mağduriyetine sebep olduğu, TMO’nun yönetiminde ve tarım politikalarında görev
ve sorumluluklarını yerine getirmeyerek devleti zarara uğrattığı iddiasıyla,
Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker hakkında gensoru açılmasına ilişkin
önergesi (11/1) BAŞKAN - Bu kısımda yer alan Milliyetçi Hareket Partisi Grup
Başkan Vekilleri İzmir Milletvekili Sayın Oktay Vural ve Mersin Milletvekili
Sayın Mehmet Şandır ile 27 milletvekilinin, tarım ve hayvancılık sektöründeki
desteklemelerin zamanında ödenmemesi veya kaldırılması, girdilerdeki artışlar
ve ürünlerdeki düşük fiyat oluşumu sonucu üreticilerin, temel gıda maddelerinde
meydana gelen aşırı fiyat artışları ile de halkın mağduriyetine sebep olduğu,
TMO’nun yönetiminde ve tarım politikalarında görev ve sorumluluklarını yerine
getirmeyerek devleti zarara uğrattığı iddiasıyla Tarım ve Köyişleri Bakanı
Sayın Mehmet Mehdi Eker hakkında Anayasa’nın 99’uncu ve İç Tüzük’ün 106’ncı
maddeleri uyarınca bir gensoru açılmasına ilişkin (11/1) esas numaralı gensoru
önergesinin gündeme alınıp alınmayacağı hususundaki görüşmelere başlıyoruz. Hükûmet? Burada. Önerge daha önce bastırılıp dağıtıldığı ve Genel Kurulun 22/04/2008 tarihli 93’üncü Birleşiminde okunduğu için tekrar
okutmuyorum. Sayın milletvekilleri, Anayasa’nın 99’uncu maddesine göre, bu
görüşmede önerge sahiplerinden bir üyeye, siyasi parti grupları adına birer
milletvekiline ve Bakanlar Kurulu adına Başbakan veya bir bakana söz
verilecektir. Konuşma süreleri önerge sahibi için on dakika, gruplar ve Hükûmet
için yirmişer dakikadır. Şimdi, söz alan sayın üyelerin isimlerini okuyorum: Önerge sahibi
Mehmet Akif Paksoy, Kahramanmaraş Milletvekili; gruplar adına, Cumhuriyet Halk
Partisi Grubu adına Gürol Ergin, Muğla Milletvekili; Milliyetçi Hareket Partisi
Grubu adına Oktay Vural, İzmir Milletvekili. İlk söz, önerge sahibi Kahramanmaraş Milletvekili Sayın Mehmet
Akif Paksoy’da. Buyurun Sayın Paksoy. (MHP sıralarından alkışlar) Süreniz on dakika. MEHMET AKİF PAKSOY (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; Tarım ve Köyişleri Bakanı hakkında Milliyetçi Hareket Partisi
Grubu olarak verdiğimiz gensoru üzerinde önerge sahipleri adına söz almış
bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi ve bizleri televizyonları başında
seyreden vatandaşlarımızı saygıyla selamlıyorum. Tarım sektörü ekonomik, sosyal ve kültürel olmak üzere çok
fonksiyonlu yapısı olan önemli bir sektördür. Bu nedenle, tarım sektörü bütün
dünyada öncelikli olarak değerlendirilir. Özellikle son yıllarda gıda güvenliği
ve güvencesinin önem kazanması nedeniyle bu sektörün önemi daha da artmıştır. Diğer yandan, ülkemize baktığımızda kırsal kesimde yaşayan 23
milyon insanımız geçimini tarımdan sağlamakta, çalışanların yaklaşık yüzde 30’u
bu sektörde istihdam edilmektedir. Toplam gayrisafi millî hasılamızın
yüzde 10’u tarım sektöründen sağlanmaktadır. Bütün bunların yanında, tarım
sektörü, beslenme açısından da dar gelirli halkımızı yakından
ilgilendirmektedir. Son yıllarda, özellikle tarımdan geçimini sağlayan
çiftçilerimiz büyük sıkıntılar yaşamaktadır. Uygulanan yetersiz ve yanlış
politikalar sonucu çiftçilerimizin refah seviyesi düşmüştür. Çiftçilerimiz,
asgari geçimlerini dahi sağlayamamaktadır. Son aylarda, temel gıda maddeleri
olan buğday ve pirinç başta olmak üzere tüm gıda maddelerinde yaşanan fiyat
artışları halkımızı ciddi anlamda sıkıntıya sokmuştur. Bu sorunlar yaşanırken tarım politikalarının oluşturulmasından
sorumlu olan Tarım ve Köyişleri Bakanı görevini maalesef yerine getirememiştir.
Hükûmet, vatandaşlarımızın sağlıklı ve yeterli gıdaya ulaşması konusunda
gerekli tedbirleri almamıştır. Son günlerde, bazı gıda ürünlerinin piyasaya
arzında sıkıntılar ortaya çıkmış, bunu fırsat bilen bazı spekülatörler,
mutfaklarımızın ana maddesi olan, başta pirinç, bulgur ve bazı bakliyat
ürünlerinde fiyatları 2 katına çıkarmıştır. Bu durum karşısında piyasaları düzenlemekle
görevli olan Toprak Mahsulleri Ofisi, bu görevini yapamadığı gibi, acil hâller
için gerekli olan stokların temini konusunda da gerekli tedbirleri alamamıştır.
Geçen sene yaşanan kuraklıktan dolayı dünya piyasalarında, özellikle buğday ve
pirinç arzında sıkıntı olacağı belli iken Toprak Mahsulleri Ofisi, alım
sezonunda gerekli miktarda alım yapmamıştır. Bu arada, dünya buğday fiyatları,
250 dolardan 540 dolara çıkmıştır. Bugün, Toprak Mahsulleri Ofisi buğday ithal
etmektedir. Bu ithalatın Türkiye’ye maliyetinin 500 milyon dolar civarında
olacağı tahmin edilmektedir. Yani Türk üreticisi ve çiftçisine hizmet etmek
için kurulmuş olan TMO, öngörüsüz yöneticileri sayesinde, ABD, AB ülkeleri ve
diğer ülkelerin çiftçi ve tüccarlarına fazladan para ödemektedir. Hâlbuki, TMO yaz aylarında yeterince buğday alsaydı, bugün
buğday fiyatları bu kadar yükselmez, hazine de 500 milyon dolar zarar etmezdi.
Bu sayede, hem çiftçimizin yüzü güler hem de tüketicilerimiz mağdur olmazdı.
Sizin tabirinizle, garip gureba, pahalı bulgur ve ekmek satın almak zorunda
kalmazdı. Diğer taraftan, hasat mevsiminin yaklaştığı bugünlerde yapılacak
olan ithalat erken hasat yapan Çukurova çiftçilerini mağdur edecek, tüccara
fiyatları indirmesi için bir bahane verecektir. Bu da bir başka yanlıştır. Bir diğer ana tüketim maddemiz pirinçte izlenen yanlış politikalar
sonucu tüketici yüksek fiyatla pirinç satın almak zorunda kalmıştır. Geçen sene
yaşanan kuraklık sonucu, buğdaya benzer şekilde, dünya pirinç üretimi de
düşmüştür. Ancak ülkemizde geçen yılın üretim ve ithalat değerleri birlikte
değerlendirildiğinde, son günlerde ortaya çıkan fiyat artışlarının arz
eksikliğinden ziyade bir tedbir eksikliğinden kaynaklandığı açıktır. Yani
piyasada pirinç kıtlığı yoktur, spekülasyon ve yönetim
hatası vardır. Toprak Mahsulleri Ofisi hasat döneminde pirince ucuz fiyat
vermiş ve çiftçiler Toprak Mahsulleri Ofisi yerine tüccara yönelmiştir. Geçen
yılki kuraklıktan dolayı dünya pirinç fiyatlarının yükseleceği belliydi. Buna
rağmen Toprak Mahsulleri Ofisi pirinç alım fiyatlarını artırmamış ve piyasayı
düzenleyecek miktarda pirinç almamıştır; üstüne üstlük, Toprak Mahsulleri
Ofisi, elinde stok olarak bulunan 40 bin ton çeltiğin 32 bin tonunu belirli
firmalara satarak spekülasyona, dolayısıyla haksız
kazanca ve fiyat artışına sebep olmuştur. Şimdi, tedbir makamı olan Sayın Bakan şikâyet etmektedir, bazı spekülatörlerin stokçuluk yaparak fiyat artışına neden
olduğunu söylemektedir. Elbette, siz elinizdeki pirinci yandaşlarınıza
verirseniz onlar da fiyatları speküle ederler. Sonuç olarak, 2007 yılı yanlış pirinç alım politikaları hem pirinç
üreticisini mağdur etmiş hem de pirinç tüketicisi mağdur olmuştur. Kazanan yine
spekülatörler olmuştur. Bu durum karşısında üzülerek
ifade etmek isterim ki, Başbakan ve Sayın Bakanın bulduğu tek çözüm,
vatandaşlarımıza bir hafta veya bir süre pirinç yememeleri yönünde çağrıda
bulunmaktır. Bu çağrının üzerinden bir hafta da geçti, on beş gün de geçti,
niye pirinç fiyatları düşmedi? Niye düşmediğini ve düşmeyeceğini herkes gayet
iyi biliyor. Sayın Başbakan annelerimizi bir süre pirinç yememeye çağıracağına,
bu yanlışları yaparak halkımıza pahalı pirinç yediren Bakanı göreve çağırsa
daha iyi olmaz mı? Gerekli tedbirleri almak yerine vatandaşlarımıza böyle bir
çağrıda bulunmasını yüce Türk milletinin engin sağduyusuna bırakıyorum. Hükûmetin tarımsal destekleme politikaları çiftçilerimizin
faaliyetlerine devam etmesini karşılamaktan çok uzaktır. Dünyada bütün ülkeler
tarım sektörünü desteklerler. Ülkemizde görev yapan bütün hükûmetler de tarımı
desteklemişlerdir. Son dönemde tarıma verilen destekler rakamsal olarak
artmakla birlikte, maalesef gayrisafi millî hasıla ile
paralel artmamıştır. Bunun sonucu olarak birçok çiftçimiz üretimden vazgeçmek
zorunda kalmış ve sektördeki istihdam düşmüştür. İstatistik Kurumunun yıllık
istihdam verilerine göre, 2002 yılında tarım kesiminde 7 milyon 458 bin kişi
çalışırken, bu sayı 2007 sonunda 6 milyon 277 bin kişiye düşmüştür. Yani son
beş yılda tarım sektöründe 1 milyon 181 bin kişi işini kaybetmiştir. İnsanlar
tarımdan koparılmıştır. Bu, aynı zamanda kırsaldan şehre kaçıştır ve devlete
ilave yüktür. Bunlara ilaveten, zaten yetersiz olan tarımsal destekler zamanında
ödenmediği gibi, özellikle küçük ve orta işletmeleri hedefleyen doğrudan gelir desteği
ödemeleri de her yıl azaltılmıştır. 2002 yılında 16 YTL olan doğrudan gelir
ödemesi 2007 yılında 7 YTL’ye düşürülmüş, 2008 yılının hasat mevsiminin
yaklaştığı bugünlerde 2007 yılı doğrudan gelir desteği ödemesinin yarısı -3,5
YTL’si- ödenmeye başlanmıştır. Sadece doğrudan gelir desteği ödemelerinde
çiftçilerimizin yıllık kaybı 1 milyar 530 milyon YTL’dir. Ayrıca, destekleme kalemlerinde yapılan hatalı değişikliklerle
bazı stratejik ürünlerde desteklemeler kaldırılmış veya azaltılmıştır. Mesela,
yeni yayınlanan Bakanlar Kurulu kararıyla, hayvancılık destekleri kapsamında
yapılan süt destekleri, suni tohumlama destekleri ve besin destekleri
kaldırılmıştır. Ancak, yerli sığır ırkları destekleme dışı tutulmuştur. Bu
durum, özellikle sütçülük işletmelerini zor durumda bırakacaktır. Çiğ süt
fiyatları daha da düşecektir. Hâlen yem fiyatlarında yaşanan artışlar nedeniyle damızlık vasfı
olan düveler kesime gönderilmektedir. Süte yapılan desteklemenin
kaldırılmasıyla kesime gönderilen inek ve düve sayısında artış olacaktır. Bu
konuda size bir örnek vermek istiyorum: Damızlık belgeli hayvanda süt, buzağı,
belge, suni tohumlama ve benzeri gibi desteklerde 2007 yılında bin YTL olan
hayvan başı destek, 2008 yılında 350 YTL’ye düşürülmüştür. Buna karşılık
2003-2004 yıllarında üretici Ülkemiz açısından stratejik öneme sahip olan mısıra verilen prim
miktarı da bu Hükûmet
döneminde azaltılarak kilogram başına 2 yeni kuruşa
düşürülmüştür. Ülkemizin 4-4,5 milyon ton civarında mısıra ihtiyacı vardır.
Mısır üretimine yapılan teşvikler ile Türkiye 2004 yılında kendi ihtiyacını
karşılayacak miktarda üretim şansını yakalamış iken, 2005 yılında yapılan
yanlış alım politikaları ve girdiler de ortaya çıkan fiyat artışları nedeniyle
mısır üretimi tekrar düşmeye başlamıştır. Bu yüzden ülkemiz yeniden 1 milyon
tondan fazla mısır ithal etme noktasına gelmiştir. Yine, 2004 yılında fındık üreticisine ödenmesi gereken don
zararının yüzde 30’u ödenmiş geri kalan kısmı ödenmemiştir. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) MEHMET AKİF PAKSOY (Devamla) – Ödenmeyen miktar 200 milyon YTL’dir.
Tarımsal girdi fiyatları aşırı şekilde artmıştır. Aslında artmış
demek doğru değildir, fiyatları uçmuştur. Bunun sonucu çiftçilerimiz gübre
kullanamaz, arazisini yeterince işleyemez olmuştur. Özellikle gübre, yem ve
akaryakıtta yaşanan aşırı fiyat artışlarının ödenmesi için Tarım ve Köyişleri
Bakanlığı bir tedbir geliştirememiştir. Özellikle gübrede ortaya çıkan tekel
önlenememiş ve son bir yılda çeşitlerine göre gübrede fiyat artışları 2 katını
geçmiştir. Çiftçinin gübre için aldığı destek, ödediği yüzde 18’lik KDV’yi bile karşılamaktan uzaktır. Değerli arkadaşlar, bu kısa süre içerisinde aysbergin sadece bir
yüzünü sizlere anlatmaya çalıştım. Eğer önergemize destek verirseniz,
istisnasız bütün yanlışları, doğruları huzurlarınızda yüce milletimize arz
edeceğiz. Takdir sizin. Bu duygularla önergemize desteğinizi bekliyor, beni sabırla
dinlediğiniz için hepinize saygılarımı sunuyorum. (MHP ve CHP sıralarından
alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Paksoy. Gruplar adına ilk söz, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Muğla
Milletvekili Sayın Gürol Ergin’de. (CHP sıralarından alkışlar) Sayın milletvekilleri, eğer sükûnet içinde hatibi dinlersek
hepimiz için faydalı olacak. Buyurun Sayın Ergin. CHP GRUBU ADINA GÜROL ERGİN (Muğla) – Teşekkür ederim Sayın
Başkan. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Tarım ve Köyişleri Bakanı
Sayın Mehdi Eker hakkında verilen gensoru önergesi üzerinde Cumhuriyet Halk
Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum. Sözlerime
başlarken, Sayın Başkan sizi, değerli milletvekillerini ve yüce Türk ulusunu
saygıyla selamlıyorum. Değerli milletvekilleri, Türkiye, tarımda ciddi bir tıkanıklıkla
karşı karşıyadır. Bu tıkanıklığın ana nedeni, 1999 yılında IMF’yle imzalanan
stand-by anlaşması ve 2001 yılında Dünya Bankasıyla imzalanan Tarım Reformu
Uygulama Projesi ile Türkiye’deki tarım politikalarını belirleme yetkisinin
Ankara’nın elinden çıkıp uluslararası kuruluşların eline geçmiş olmasıdır. Bu
tarihten sonra gelen tüm hükûmetler, tarımda ne yapılacağını belirlemede
kesinlikle karar dışında kalmış, yalnızca kendisinden isteneni kayıtsız
koşulsuz yerine getirmeyi marifet bilmiştir. Bu süreçte mısır dışında hiçbir
üründe anlamlı üretim artışı olmamış, hatta birçok üründe, örneğin şeker
pancarında, tütünde, nohutta, kuru fasulyede, patateste, soğanda, hatta hatta
pamukta ciddi üretim azalışları ortaya çıkmıştır. Bütün bu gerçeklere karşılık,
ilgili Sayın Bakan sürekli olarak sanal üretim rakamlarıyla karşımıza gelmiş ve
hem kendini hem de kamuoyunu sürekli yanıltmıştır. 2007 yılına gelindiğinde ise, yanlış ve beceriksiz politikalara
kuraklık da eklenince, tarımda uzun yıllardan sonra yüzde 7,3 gibi çok önemli
bir üretim düşmesiyle karşı karşıya kalınmıştır. Gıda dâhil tarımsal ürünler
dış ticaretinde yıllardan sonra ilk kez eksi verilmiştir. Gıda dışındaki
tarımsal ham madde dış ticaretinde ise 2004 yılından itibaren her yıl sırasıyla
2,3; 2,6; 3 ve 3,2 milyar dolar açık verilmektedir. Bu açığı kuraklıkla ya da
bir başka doğal nedenle açıklayamazsınız. Bu açık, doğrudan doğruya uygulanan
beceriksiz, yanlış, dış talimatlı politikanın sonucudur. Tarım ülkesi olmasıyla övündüğümüz Türkiye, 2007 yılında yalnızca
yağlı tohum, ham yağ ve küspe ithali için 1,6 milyar dolar ödemiştir. Türkiye,
tarihinde ilk kez 2005 yılında şeker pancarı küspesi ithal etmiştir. Sayın
Tarım Bakanının Türkiye’de tarımı getirdiği yer burasıdır. Bir Tarım Bakanı düşününüz ki gübre fiyatı artarken, mazot fiyatı
artarken, ilaç fiyatı artarken suskun kalacak; pirinç ve buğday fiyatı artarken
kendisinin ve Toprak Mahsulleri Ofisinin sorumluluğunu hiç aklına getirmeyerek
yalnızca “Spekülasyon yapıyorlar.” diye feryat edecek ve pirinç bulamayanlara
bulgur yemelerini önerecek. Marie Antoinette’in herhâlde kulakları çınlamıştır.
Öyle görünüyor ki, önümüzdeki günlerde et fiyatlarında da ciddi
bir tırmanış olacak. Bu durumda da Sayın Bakan herhâlde “Et yemeyin; patatesle,
fasulyeyle idare edin.” diyecek. Bu arada, Güneydoğu Anadolu’da yaşanan kuraklık kırmızı mercimek
üretimini de çok düşürdüğünden fiyatı yükseliyor. Toprak Mahsulleri Ofisi önlem
almazsa mercimeği de 5 yeni Türk lirasından yiyeceğiz. Bakalım Sayın Bakan
mercimek yerine neyi yememizi önerecek. Değerli milletvekilleri, AKP iktidara geldiği 2002 Kasımından
itibaren uyguladığı çiftçiyi ezen yabancı patentli tarım politikalarını inatla
sürdürerek çiftçiyi üretemez hâle getirdi. Buğdayda düşük fiyat, düşük prim
politikası uygulanarak, çiftçiye alım sıkıntısı yaşatılarak buğday üretiminin
artması engellendi. 2002 yılında 9 milyon 300 bin hektar olan buğday ekim
alanı, 2006 yılında 8 milyon 490 bin hektara indi. Yalnızca 2007 yılında 225
bin kişi tarım yapmayı bıraktı. Köyler boşaldığı hâlde kırsal alanda işsizlik
oranı bir önceki yıl yüzde 6,4 iken 2007’de yüzde 6,6’ya tırmandı. Kuraklık da
etkili olunca 2007 yılında ihtiyacımızı karşılamak için 2 milyon ton buğday
ithal etmek zorunda kaldık. Oysa, Sayın Bakan, Haziran
2006’da “Türkiye artık buğday ithal etmiyor.” diye övünüyor, tarım kredi haber
bülteni de bu övünmeyi manşetten veriyordu. 2007 Ocak ayında çimlenme ve kardeşlenmenin yetersiz olduğu
buğdayda en az 2 milyon ton üretim kaybı olacağı ortaya çıkmıştı. Bu durumu
görmesi gerekenlerin en başında gelen Sayın Bakan, 2 Şubat 2007 tarihinde
Radikal gazetesinde çıkan açıklamasında, yağışların olmaması nedeniyle
Türkiye'nin buğdaysız kalıp ekmek sıkıntısı yaşayacağına ilişkin açıklama
yapanları spekülasyon yapmakla suçlamış ve “Türkiye’de
şu anda bir kuraklık tehlikesi yok. Kuraklık eylem planı hazırlıyoruz, ancak
bugün için değil, yirmi beş yıl sonrası için.” demişti. Yirmi beş yıl sonrasını
gören Sayın Bakan maalesef gözünün önünü göremiyordu. Sayın Bakan bu demecinden iki ay sonra, 4 Nisan 2007 tarihinde
Şanlıurfa’da İHA’ya yaptığı açıklamada ise “Türkiye’de bu yıl bir tarımsal
kuraklık riski yok. Bunu açık ve net söylüyoruz. Bugün itibarıyla gerek
hububatın ve gerekse diğer bitkilerin gelişimi normal bir şekilde devam ediyor.
Bu nedenle, bunun üzerinde hiç kimse spekülasyon
yapmasın. İnşallah, Türkiye’de tarımla ilgili hiçbir problem beklemiyoruz.”
ifadelerini kullanmıştı. “Tarımsal kuraklık riski yoktur.” diyen Tarım Bakanına
karşılık, 4 Temmuz 2007 tarihinde dört ürüne kırk il için Kuraklık Kararnamesi
yayımlandı. 11 Haziran 2007 tarihinde kararlaştırılan Bakanlar Kurulu Kararı
bekletilip, 4 Temmuz 2007 tarihinde, yani seçimden on sekiz gün önce
yayımlanarak çiftçinin uğradığı kuraklık afeti bile oya tahvil edilecek bir
fırsat olarak değerlendirildi. Tarlalarda hasar tespitinin hasattan sonra yapılması tam bir
garabet örneği oldu. Ürün hasadı tamamlandıktan sonra hasar tespitinin
yapılamayacağını bilmek herhâlde ziraatçı olmayı gerektirmiyordu. Son yıllarda sürekli küçültülen, tarımcı olmayan yöneticiler
elinde yanlış yönetilen Toprak Mahsulleri Ofisi üreticiden ancak 630 bin ton
buğday alabilmiş, aracının eline geçen buğday hızla pahalanmaya başlamıştır.
Böylece, üretici de tüketici de TMO’nun basiretsizliği yüzünden zarara
uğramıştır. İşin en trajikomik tarafı, TMO sanki üstlendiği görevi hakkıyla
yapıyormuş gibi bir de fındık işine girmiş ve bugün borçlanarak aldığı fındığı
satamamanın sıkıntısını yaşamaktadır. Sayın Bakana “Ne işin vardı senin fındık
alımında, sen üstlendiğin kendi görevini hakkıyla yapsana.” diye sormazlar mı? 2007 sonbaharından itibaren piyasada buğday arz açığının hissedilmeye
başlamasıyla Bakanlık 25 Eylül 2007 tarihinde TMO’ya sıfır gümrükle 800 bin ton
buğday ithal etme görevi verdi. Ancak, son beş ayda dünya piyasalarındaki
buğday fiyatları çok yükselmiş olduğundan 800 bin tonluk ihalede ancak 219 bin
ton buğday için bağlantı yapılabildi. Sonra 26 Şubat 2008’de TMO 100 bin tonluk
bir buğday ithalat bağlantısı daha yaptı. Ayrıca, yüzde 180 gümrük vergisi uygulanabilen buğdayda vergi, 28
Kasım 2007’de yüzde 8’e düşürüldü, özel sektöre ithalat yetkisi tanındı. 23 Şubat
2008 tarihinde ise ekmeklik buğday ithalatındaki vergi sıfırlandı. Bakanlık,
eğer TMO vasıtasıyla zamanında gerekli ithalatı yapsaydı ton başına 150 dolar
daha düşük fiyatla ithalat yapabilecekti. Gecikmenin ülkemize toplam faturası
en iyimser tahminle 300 milyon dolar olmuştur. Ayrıca eğer ithalatı TMO yapmış
olsaydı buğdaydaki spekülasyonlar önlenebilecek, bunun
yanında TMO’nun piyasaya düzenlemek için gerekli stoku oluşturması da mümkün
olabilecekti. Bakanlık, bu çok ciddi kriz sürecini, her zamanki sorunları
küçümseyici bir tavırla ve yüzeysel yaklaşımlarla aşabileceğini sandı, sorunu
uncu ve fırıncıların üzerine yıkarak sorumluluktan kaçmaya çalıştı. Bugün tarımda yaşanan üretim düşüklüğünü kuraklığa bağlayanlara,
Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğünün kapatılmasını hatırlatmak isterim. AKP
İktidarı yalnızca oy hesabıyla Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğünü kapatmış,
sulama yatırımları yerine il özel idareleri aracılığıyla kolayca oya tahvil
edilen hizmetleri tercih etmiştir. Eğer Köy Hizmetleri kapatılmamış olsaydı,
daha çok çiftçinin tarlasına su ve tarla içi hizmetler götürmüş olsaydı, sorun
bu ölçüde yakıcı olmayacaktı. Tüm eleştirilere kulaklarını tıkayarak Köy
Hizmetlerini kapatanların bugün yaşadığımız sıkıntıdaki vebali çok büyüktür. 2002 yılından sonra GAP kapsamındaki sulama hizmetlerinde de bir
arpa boyu yol alınmamıştır. 2002’de GAP’ta sulanan alan -resmî rakamlarla- 215
bin hektar, bugün 263 bin hektardır. Toprağa suyu götürmezseniz topraktan hangi
yüzle ürün vermesini bekleyeceksiniz? Aradan altı yıl geçtikten sonra “GAP’a 12
milyar dolar ayırıyoruz.” derseniz size inanmazlar, sadece gülerler “Daha
önceleri neredeydiniz?” diye sorarlar. Değerli milletvekilleri, AKP İktidarında buğday üreticisi yüzde
22, pamuk üreticisi yüzde 30, pancar üreticisi yüzde 27 fakirleşmiştir.
Kuraklıktan 5 milyar yeni Türk lirasının üzerinde zarar gören, zararının
yalnızca 514 milyon yeni Türk liralık kısmı Hükûmetçe karşılanan çiftçiye,
seçimden sonra, Hükûmetten üst üste darbeler geldi. Çiftçi mazot, gübre, ilaç
ve elektrikteki zamların şokuyla sarsıldı. Çiftçi isyan etme noktasına geldi. Daha iki gün önce, Denizli’de bir çiftçimiz pembe tablolar çizen
Sayın Başbakana “Sen bunları külahıma anlat.” diye gerçekleri hatırlatma
gereğini duydu. Sulamada kullandığı elektriğin fiyatında indirim bekleyen
çiftçinin kullandığı elektriğin fiyatı 13,5 kuruştan 15,5 kuruşa çıkarıldı. İki hafta önce bu kürsüden yaptığım konuşmada, ekim sezonunun
yaklaştığı bugünlerde MEDAŞ’ın enerji borcundan ötürü kestiği elektrikleri
açması gerektiğini, çiftçilerin tarım ve kredi kooperatiflerine, Ziraat
Bankasına ve TEDAŞ’a olan borçlarının faizlerinin silinerek, ana
paranın üç yılı ödemesiz on yıla yayılarak borçların yeniden
yapılandırılması gerektiğini söylemiş, başlatılan icra takiplerinin derhâl
durdurulmasını istemiştim. Benim bu talebime karşılık, Sayın Bakan çiftçi borçlarının daha
önce yeniden düzenlendiğini, faizlerin silinerek yerine tarımsal TEFE kadar
faiz getirildiğini söylemiş ve çiftçi borçlarında yeni bir düzenlemeye
gitmeyeceklerini ifade etmişti. Sayın Bakanın bu tavrı
üzerine o gün Meclis sıralarında söylediğimi bugün kürsüden yineliyorum: Sayın
Maliye Bakanının haksız hukuksuz davranışlarından ötürü ödemesi gereken vergi
borçlarına 4 kez af getiriliyor, bu oluyor da, Hükûmetin yanlış ve tutarsız
politikalarından ötürü sürekli zarar ettiği için borcunu ödeyemeyen çiftçiye
niye ikinci bir kez ödeme kolaylığı getirilemiyor? Kaldı ki Sayın
Bakanın affedilen vergi borcu, milyonlarca çiftçinin tarım krediye, Ziraat
Bankasına ve TEDAŞ’a olan toplam borcundan daha fazla. Sonra, sulamada
kullanacağı elektriği kesilen çiftçi tarlasını sulayamayacak da ürünü nasıl
elde edecek? Borcunu nasıl ödeyecek? Bu mümkün olabilir mi? Elektrik borcu olan
çiftçilerin elektriklerinin bağlanmasında kesin zorunluluk vardır ve eğer bir
Tarım Bakanı bunu sağlayamıyorsa oturduğu koltuğu daha fazla işgal etmemelidir.
(CHP sıralarından alkışlar) Tarım ilacı fiyatlarında da Temmuz 2007 seçimlerinden sonra ciddi
artışlar oldu. Fiyat artışı böcek ve mantar ilaçlarında yüzde 15-20, yabancı ot
ilaçlarında yüzde 30-40. Gübrede durum çok daha vahim. Nisan 2007’de 16,5 YTL olan 1 torba şeker gübre Nisan 2008’de 29
YTL; 29 YTL olan üre 40 YTL; 31 YTL olan DAP 80 YTL; 24 YTL olan taban gübresi
yani kompoze gübre 53 YTL oldu. Gübreye son bir yılda gelen zam, ortalama yüzde
116. Enflasyonun yüzde 8,4 olduğu bir ülkede çiftçinin gübresine yüzde 11,6 zam
yapmak çiftçiye zulmetmektir. Mazotta AKP dönemindeki artış yüzde 136, son bir yıldaki artış
yüzde 30. Bu artışta en büyük neden, Hükûmetin 22 Temmuz seçimlerinden sonra
mazottan aldığı özel tüketim vergisine yüzde 10,8 zam yapmasıdır. Çiftçinin
bugün Çiftçi, 22 Temmuz seçimlerinden sonra ilk mitingi yirmi gün önce
Kahramanmaraş’ta, ikincisini dün Tire’de yaptı. Tire’de, sürekli yağmur
altında, 15 bin süt üreticisi, hem düşürülen süt fiyatlarını hem de yeni,
hayvancılığı destekleme kararnamesini şiddetle protesto etti. Nasıl etmesin ki?
Sanayici, Burdur’da, Isparta’da, Çanakkale’de, Edirne’de, İzmir’de,
Tekirdağ’da, Mersin’de, Balıkesir’de, 66 ila 68 yeni kuruş arasında olan süt fiyatlarını
keyfî bir kararla 53 ila 57 yeni kuruş arasına çekti; Tarım Bakanının umurunda
olmadı. Bugün süt, Aydın’da, Uşak’ta 50 yeni kuruş; Kars’ta 35 yeni kuruş.
Çiftçinin sorunlarına bu kadar duyarsız kalan bir kişi Tarım Bakanlığı
koltuğunda daha fazla oturabilir mi? Sonra, süt fiyatlarını düşürenler
peynirin, tereyağının fiyatlarını niye düşürmediler de aksini yaptılar? İlgili
bir bakan sanayicileri çağırıp bu soruları sormaz mı? Hükûmet, gayrisafi millî hasılaya oran
olarak 2007’de yüzde 0,86 olan tarım desteğini 2008’de yüzde 0,75’e düşürdü.
Oysa Tarım Kanunu’nda tarıma verilecek desteklerin yüzde 1’den az olamayacağı
yasal zorunluluğu vardı. Şimdi soruyorum: Tarım Bakanlığı koltuğunda oturan
Sayın Bakan, çiftçinin aleyhinde olan bu açık haksızlığa, bu kanuna aykırı
duruma nasıl “evet” diyebildiniz? Değerli milletvekilleri, Tarım ve Köyişleri Bakanı için verilen bu
gensorunun ne derece yerinde olduğu, Hükûmetin hayvancılık desteklerine ilişkin
olarak çıkardığı kararnameyle de teyit edilmektedir. Sayın Bakan sürekli
olarak, hayvancılığı desteklediklerini ve bu desteğin giderek artırılacağını
ifade ederken Bakanlar Kurulunun çıkardığı kararname hayvancılık desteklerinin
en az yarı yarıya azalacağını göstermektedir. Hayvancılığın desteklenmesine
ilişkin Bakanlar Kurulu kararnamesi, süt hayvancılığımızda, kaliteli süt
üretiminde ve üretilen sütün kayıt altına alınmasında elde edilen tüm kazanım
ve gelişimi de ortadan kaldıracak niteliktedir. Sütün desteklendiği dönemde
kooperatifler teknik eleman istihdam ederek hayvancılığın geliştirilmesi ve
kurdukları laboratuvarlar ile sütte kalitenin artırılması yönünde ciddi
çalışmalar yapmışlardır. Bundan böyle bu çalışmalar bir anlam ifade
etmeyecektir. Sütün kayıt altına alınmasında çok önemli mesafeler alınmış olup,
sütün önemli bir bölümü kayıt altında iken kayıt dışına çıkacak, devletin ciddi
anlamda vergi kaybı olacaktır. Anaç sığır başına destek verilmesi doğrudan gelir desteğinin
hayvancılıktaki versiyonudur. Kararnamede öngörülmese
de uygulama esaslarında öngörülen beş baş ve altının desteklenmemesi bu ülke
gerçeğini görmezlikten gelme ve ülke genelinde yüzde 68 oranındaki üreticinin
yok sayılması anlamına gelecektir. Sosyal destek fonundan verilen hayvancılık
projeleri her aileye iki baş olarak verilmiştir. Diğer yandan, orman köylerinde yaşayan orman köylüsü genelde
geçimlik üretim yapabilmekte, anaç sığır miktarı beş başın altında
bulunmaktadır. Ülkemizin en dar gelirli kesimini oluşturan orman köylüsü ve
sosyal destek alan üreticiler bu desteklerden hiç yararlanamayacaklardır. Bakanlar Kurulu kararnamesinde 5200 sayılı Kanun ile kurulmuş
dernek statüsündeki üretici birlikleri zikredilirken 1163 sayılı Kooperatifler
Kanunu’na göre kurulmuş birlikler ve merkez birlikleri zikredilmemektedir.
Ülkede üretilen sütün 3 milyon tonunu pazarlayan ve kayıt altına alan Köy-Koop
Merkez Birliği görmezden gelinmiştir. Geçmiş yıllarda olduğu gibi sadece belli
örgütlerin desteklenmesi Bakanlığın yanlı davranışının yeni bir örneğidir ve
sosyal barışı zedeleyecektir. Bu destekleme modeli, yalnızca üreticiye ödenen hayvancılık
desteklerinin azaltılmasını hedeflemektedir. Bir sağmal hayvan için 2007
yılında yapılan destek miktarı ile yeni kararnameye göre yapılacak destek
miktarı karşılaştırıldığında görülen şudur: Ön soy kütüğüne kayıtlı
işletmelerde üretici, hayvan başına 313,5 YTL zarar edecektir. Soy kütüğüne
kayıtlı olan işletmelerde hayvan başına kayıp ise 550 YTL olacaktır. Bu
hesaplamada yem bitkileri için 2008 yılında öngörülen yaklaşık yüzde 20 eksik
ödeme de dikkate alınmamıştır. Etkin bir mücadele programı uygulamayan Bakanlık brusella ve
tüberküloz hastalıklarını bahane ederek ithalatı açmayı planlamaktadır. Şayet
ithalat açılırsa ülke hayvancılığının sonu hazırlanmış olur. Kaldı ki gelen
hayvanlar hastalıklı ortamda nasıl sağlıklı kalacak? Sonra Sayın Bakana
sormazlar mı “Brusella ve tüberkülozla mücadele etmesi gereken sen değil
misin?” diye? Yeni çıkan kararnamede, örgütlü olsun olmasın tüm üreticilere aynı
oranda destek verilmesi Türkiye’de köylü, çiftçi örgütlülüğünü bitirecektir. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Buyurun Sayın Ergin. GÜROL ERGİN (Devamla) – Bakanlık, bir yandan çiftçi örgütlerinin
güçlendirilmesine yönelik Dünya Bankası kaynaklı Çiftçi Örgütlerinin
Güçlendirilmesi Projesi’ni uygularken, diğer yandan desteklemelerde çiftçi
örgütlerini dikkate almayarak tam bir çelişkiye düşmektedir. Bakınız, 23 Nisan 2008, Milliyet gazetesinde Erzurum Kasaplar
Odası Başkanı Kenan Ejder şöyle diyor: “Erzurum’un kırmızı et ihtiyacını karşılamak
için başka illerden kasaplık hayvan getirmek zorunda kaldık.” Sayın milletvekilleri, sözü edilen il Erzurum, hayvancılığın
merkezi. Bu il yıllarca böyle oldu. Bugün gelinen noktaya bakın, yazıklar
olsun! (AK Parti sıralarından “Sana yazıklar olsun!” sesi) Evet, bana yazıklar olsun, çünkü doğruları söyleyip sizleri
uyandırmaya çalışıyorum sevgili arkadaşlarım. AVNİ DOĞAN (Kahramanmaraş) – Sen yalan bulamazsan doğru söylersin! GÜROL ERGİN (Devamla) – Bir daha söylesene, ne söyledin? Söyle
söyle, ağzının payını vereyim şurada. Söyle! BAŞKAN – Sayın Ergin, Genel Kurula hitap edin lütfen. GÜROL ERGİN (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, bugün Türk
tarımının, bugünkü Sayın Bakanın bulunduğu Bakanlıktan umudu kalmamıştır. Başka
bir çıkış yolu yoktur. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı… (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ergin. GÜROL ERGİN (Devamla ) – Bir teşekkür edeyim efendim. BAŞKAN – Hiç yapmadım bugüne kadar, çok teşekkür ederim Sayın
Ergin. (CHP sıralarından alkışlar) Gruplar adına ikinci söz, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına
İzmir Milletvekili Sayın Oktay Vural’da. Buyurun Sayın Vural. (MHP sıralarından alkışlar) MHP GRUBU ADINA OKTAY VURAL (İzmir) – Teşekkür Ederim Sayın
Başkan. Çok değerli milletvekilleri, Tarım Ve Köyişleri Bakanı hakkında
verilen gensoru önergesi hakkında Milliyetçi Hareket Partisinin görüşlerini
paylaşmak üzere huzurlarınızdayım. Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına
hepinize saygılarımı sunuyorum. Bu vesileyle, son günlerde ülkemizin, birliğimizin
bütünlüğümüzün uğruna şehit olan kahramanlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine
ve Türk milletine başsağlığı diliyorum. Hükûmeti, PKK terör örgütünün bertaraf
edilmesi için 507 milletvekilinin ortaya koyduğu iradenin gereğini yapmaya
davet ediyorum. Sayın milletvekilleri, Tarım ve Köyişleri Bakanı hakkında 27
milletvekiliyle verdiğimiz gensoru, sadece bir Sayın Bakan hakkında sırf siyasi
mülahazalarla verdiğimiz bir önerge değildir. Aslında, AKP’nin altı yıl boyunca
uyguladığı tarım politikalarının sonucunda yok sayılan ve yok edilen tarım
sektörü, çiftçilerimiz, köylülerimiz adına verilmiştir; bu ülkenin üretim
gücünü, emeğini, toprağını kullananların adına verilmiştir. Bu gensoru “Ananı
da al git.” denilen çiftçilerimiz adına verilmiştir. Bu gensoru “Gözünüzü kara
toprak doyursun.” denilen köylülerimiz için verilmiştir. Bu gensoru, tarlasını
ekemeyen, ektiğini biçemeyen, biçtiğini satamayan, sattığıyla doyamayan
üreticilerimiz adına verilmiştir. Bu gensoru, yoksulluk girdabı içinde bulunan
vatandaşlarımızı karaborsacıların, spekülatörlerin
eline teslim eden politikalara karşı verilmiştir. Çok değerli milletvekili arkadaşlarım, verdiğimiz gensorunun
konusu, her birinizin ilinizde ve yörenizde, içinde bulundukları durum hakkında
çiftçilerimizin sizlere yönelttikleri haklı serzeniş ve şikâyetlerdir.
“Ürünümüz para etmiyor, mazota her gün zam geliyor, elektrik borcunu
ödeyemiyoruz, köyümüzün hepsine haciz geldi, gübre kullanamaz duruma geldik,
kredimizi ödeyemiyoruz.” diye ortaya koydukları bu şikâyetler
milletvekillerimizin ya her an kulağında ya da her an kendilerine yazılan bir
mektupta dile gelmektedir. Gensoruyu verme amacımız, tarım kesiminin içine düşürüldüğü bu
vahim durumu ve vatandaşlarımızın son aylarda geçim sıkıntısının ağır baskısı
altında hızla artan gıda fiyatlarını milletimizin yegâne iradesi olan Türkiye
Büyük Millet Meclisinde dile getirmek ve bu konuda yapılan uygulamaların
verdiği sonuçların sorumlularının hesap vermesini sağlamaktır. Ülkemiz tarımını bu duruma sokan politikaları uygulayan Hükûmet
hakkında 22’nci Dönemde bin doksan yazılı soru, yüz seksen yedi sözlü soru
yöneltilmişti. 23’üncü Dönemde Sayın Bakana yöneltilen yazılı soru iki yüz on
yedi, sözlü soru da altmış altı olmuştur ancak AKP döneminin tarım politikaları
ilk defa bir gensoru önergesiyle sorgulanmaktadır. Sayın milletvekilleri, tarım, gelişmişlik düzeyine bakılmaksızın
bütün ülkeler için hayati bir öneme sahip, vazgeçilemez stratejik ve hassas bir
sektördür. Millî gelire önemli katkıları yanında, genellikle toplumun gelir
düzeyi en düşük kesiminin üretici olarak yer aldığı ve geçimini sağladığı tarım
ürünleri itibarıyla hayatı devam ettirmenin en önemli kaynağıdır. Ülkemiz ekonomisi, sosyal dokusu, nüfus yapısı, coğrafyası,
jeopolitik konumu ve yapısal sorunlarıyla tarımın sağlayabildikleri bir arada
düşünüldüğünde sektörün Türkiye için önemi ve vazgeçilmezliği daha kolay
anlaşılabilir. Ülkemizde maalesef tarımda sorunların özüne inen, sürdürülebilir
ve üretken politikalar yerine, temelsiz, yanlış empoze
edilmiş, günübirlik siyasi avantaj sağlamaya yönelik politikaların
uygulanması neticesinde sektör olarak tarım rekabet gücünü geliştirememiş,
dünya ölçeğinde de ekonomik gelişmesini tamamlayamamıştır. Özellikle son beş
yılda AKP’nin kendi politik tercihleriyle tarım kesimi yokluğa mahkûm
edilmiştir. İşte, bugün, 2007 yılında tarım kesiminde yüzde 7,3’lük bir düşüş,
aslında tarım kesiminin içine geldiği durumu gayet net bir şekilde ortaya
koymaktadır. 2002 yılında yüzde 6,9 büyüyen tarım kesimi, 2003 yılında yüzde 2,5
küçülmüş ve bugün geldiğimiz bu noktada da tarım kesimine uygulanan politikalar
neticesinde ekonomik büyümeye sektörel katkıları itibarıyla tarım kesimi
maalesef büyük bir düşüşe geçmiştir. Tarım sektörüne ait 2007 yılı birinci üç
aylık dönemde 2,9 öngörülen büyüme, ikinci üç aylık dönemde 2,1’lik bir
küçülmeye, biraz önce ifade ettiğim gibi, 7,3’lük de bir küçülmeye uğramıştır.
İşte, bu, aslında, istikrarlı bir şekilde tarım kesiminin nasıl yokluğa mahkûm
edildiğini ortaya koymaktadır. Hayvancılık üretiminde de ilk üç aylık dönemde yüzde 2,6, ikinci
dönemde yüzde 0,9’luk bir büyüme olduğu hesaplanmıştır. Şimdi, tarımda büyüme
değil, yüzde 7,2’lik-3’lük bir küçülmenin olduğunu dikkate alırsak, aslında,
bugün, burada, tarım kesimiyle ilgili başka sözlere de ihtiyaç olmadığı kanaati
taşıyorum. Gerçekten bu dramatik düşüş, bugün, biraz sonra ifade edeceğimiz
tarım kesimine uygulanan politikaların âdeta tabii bir sonucu olmuştur. 2002 yılında tarım, avcılık, ormancılık üretimi 1998 fiyatlarıyla
8,6 katrilyon iken, bugün 8,7 katrilyon olmuştur. Görüldüğü gibi, AKP döneminde
tarım kesimi 1998 fiyatlarıyla bile yerinde saymıştır. Sayın milletvekilleri, ülkemizin rekabet gücünü ancak sahip
olduğumuz kaynakları daha verimli kullanmakla sağlayabiliriz. Ülkemizin coğrafi
konumu, yapısal durumu, fiziki şartları önemli kaynaklarımızdır. Ancak, AKP, bu
kaynakları kullanmak yerine tarım kesimini bir yük olarak, yük kabul ederek
geliştirdiği politikalarla stratejik bir tercih hatasına düşmüştür. Tarım
kesiminin istihdam içindeki payını düşürmeyi AB yolunda bir hedef olarak gören
AKP, maalesef, bunu sektörel yapısal dönüşümle sağlamak yerine yıkımsal
dönüşümü tercih etmiş ve tarım kesimi âdeta yokluğa mahkûm edilmiştir.
Üreticiyi üretimden uzaklaştırmaya dayalı politikalar hâkim olmuştur. Zaten bu
anlayış, Erzurum’da Kasım 2004’te “Bu millet yatıp kalkıp sizi mi besleyecek?”
Burdur’da Şubat 2004’te “Pancarı bırak medeniyete bak.” Türkiye Büyük Millet
Meclisinde 25 Mayıs 2005’te “Toplumun bir kesiminden alıp diğer bir kesimine
farklı gerekçelerle verme mantığı geçmişte kalmıştır.” diyen Sayın Başbakanın
ifadeleriyle ortaya konmuştur. Maalesef bu zihniyet, AB sürecinde de, 3 Ekim
2005 Müzakere Çerçeve Belgesi’nde, tarımın, kalıcı kısıtlamalarla pazara
girmesini engelleyecek dayatmaları kabul ederek bakış açısını ortaya koymuştur.
Nitekim Sayın Başbakan “Biz AB’ye yük olmak değil, AB’nin yükünü taşımak
istiyoruz.” diyerek AB çiftçisinin yükünü de çiftçilerimizin üstüne yıkma
hedefini ortaya koymuştur. AKP işbaşına geldikten sonra ortaya koyduğu Acil Eylem Planı’nda
“Tarım konusunda farklı çözümler konusunda IMF’yle görüşmeler yapılacaktır.”
demiş olmasına rağmen maalesef IMF politikalarına ve isteklerine teslim olmuş
ve tarım kesimi, kendi politik tercihleri de yokluğa mahkûm edilmiştir. Değerli milletvekilleri, AKP döneminde çiftçinin ürettiği ürün
fiyatlarının enflasyondan çok düşük olarak belirlenmesi, girdi fiyatlarının ise
enflasyonun çok üzerinde olması nedeniyle gerçekten Türk tarımı ve
çiftçilerimiz çok zor durumdadır. Bu durumda, en az, tarımsal desteklerin
çiftçinin kayıplarını telafi edecek biçimde artırılması gerekirken, AKP
Hükûmeti reel manada bu destekleri artırmamış, gayrisafi millî hasıla içindeki payını düşürmüş, tarım kesimini
koruyamamıştır. 2002 yılında gayrisafi millî hasıla
içerisinde tarımsal desteklerin oranı binde 80 iken, bugün 2007’de, bu düşen
ekonomik tablo içerisinde açıkçası binde 6’ya kadar düşmüş durumdadır. İşte, çiftçilerimize verilen bu destekler bile açıkçası sürekli
olarak geciktirilerek yapılmakta ve kendi alacakları için icra başlatan
Hükûmet, çiftçi alacaklarına gelince sürekli olarak ertelemekte ve mazeret
olarak da nakit akışını göstermektedir. Bu konuda Sayın Bakana yöneltilen
çeşitli yazılı soru önergelerine Sayın Bakan maalesef kaçamak cevap vermekte ve
çiftçi alacaklarının zamanında ödenmesine mazeret uydurmaktadır. 2005, 2006,
2007 yıllarına ait hak edilen destekleme ile o yılda ödenen desteklemelere
karşılık Sayın Bakan sadece global rakamları vermekle
yetinmektedir. Yine süt teşviki alması gereken üretici sayısı
ve destek miktarı sorulurken Sayın Bakan sadece, hangi ilde ne kadar destek
verildiğini ortaya koymak yerine, genel rakamları vermiş, ondan sonra da “Geri
kalanını da süt teşviki adı altında 2008 yılındaki nakit akışına göre ödeyeceğiz.”
diyerek, yine, çiftçilerin alacakları konusunda geçiştirici cevaplar
vermektedir. Maalesef çiftçi alacakları bir kaynak olarak kullanılmaktadır.
Zamanında ödenmeyen destekler, böylece, bilinçli olarak reel manada
azaltılmıştır. Kasıtlı bir politikayla ödemelerin geciktirilmesi istisna
olmaktan çıkartılmış, kural hâline gelmiş ve böylelikle, çiftçinin destekleri
hazinenin kullandığı bir kaynak hâline dönüşmüştür. Bu bakımdan, eğer,
çiftçilerimizin bugün ödeyemediği sulama ücretinden dolayı haciz duruma
düştüğünü dikkate alırsak, kredinin taksitini ödeyemediğinden dolayı tarlasını
sattığını dikkate alırsak, bu alacaklarını ödemeyen Tarım Bakanlığının,
aslında, çiftçiyi hangi duruma dönüştürdüğünü de gayet açıklıkla ortaya
koymaktadır. Değerli milletvekilleri, Sayın Başbakan, 18 Ocak 2005’te,
önümüzdeki süreçte tarımla ilgili nüfusu sanayi ve hizmet sektörüne
aktaracaklarını ifade etmişti. Bu sözler, tarım kesiminde çalışanların
karşılaşacağı musibetin âdeta habercisiydi. Tarımda yıkım başlamış, istihdam
azalmış, köyünden göç eden vatandaşlarımız iki torba kömüre muhtaç
bırakılmıştır. Türkiye İstatistik Kurumunun 2006 verilerine göre ülke nüfusunun
yüzde 31’i geçimini tarımdan sağlamaktaydı. Ocak 2008 verilerine göre ise
nüfusun yüzde 23,2’si tarımdan geçimini sağlamaktadır. Tarımdaki istihdam 2004
yılında 7,4 milyon, 2006 yılında 5,8 milyon, 2007 yılında ise 4,6 milyon kişi
olmuştur. Açıkçası görülmektedir ki tarım istihdamında son üç yıllık düşüş 2,8
milyon kişi olmuştur. Bu sonuç, yıllar itibarıyla belirli bir düzeyde görülen
tarım istihdamındaki düşüşün 2005-2007 yıllarında tarımdan büyük bir kaçışa
dönüştüğünü göstermektedir. Bu ölçüde ve bu kadar kısa sürede meydana gelen bu
terk edişin ortaya çıkaracağı sosyal ve ekonomik faturanın çok ağır olduğu
açıktır. Sadece 2007 yılında tarımda istihdam 527 bin kişi azalmıştır. AKP
döneminde tarımdan kaçan nüfus yüzde 38 olmuştur. Sayın milletvekilleri, maalesef tarımdan kaçan nüfus, sektörel
gelişmeler de sağlanmadığı için fakirleşme giderek artmış ve nitekim kırsal
kesimde harcama esaslı nispi yoksul sayımız 1 milyon 760 bin kişi artmıştır AKP
döneminde. Diğer bir ifadeyle, tarım ve hayvancılık kesimi olmak üzere kırsal
kesimde yaşayanların 2002 yılında sahip oldukları varlıkların üçte 1’i
ellerinden alınmıştır. Ellerinden üretim gücü alınan, yurdundan, toprağından
koparılan vatandaşlarımız “sosyal yardım” adı altında, bilerek ve istenerek
kömüre, patatese ve soğan yardımına muhtaç duruma düşürülmüştür. Bu tablo
karşısında çiftçilerimiz ve tarım kesimimizin tamamına yakını yoksulluk sınırı
altında bir millî gelire sahiptir. Sayın milletvekilleri, AKP, seçim beyannamesinde çiftçilerin
istikrarlı ve yüksek gelir elde etmesini sağlayacak politikaları vadetmişti.
Ancak bugün ortaya gelinen bu tablo, 2002-2006 ve özellikle 2007 yılında ortaya
çıkan ürün fiyatları mukayese edildiğinde, mesela Anadolu kırmızı sert buğdayda
2006’daki düşüş 2002’ye göre eksi 164, reel manada düşüş. 2007’yi aldığınız
zaman bu yüzde 182’ye çıkmaktadır. Mısırdaki ürün fiyatı düşüşü 2002’de 2006’ya
göre yüzde 133’tür, pamuk yüzde 214’tür. İşte, böyle istikrarlı bir gelir elde
etmesini hedefleyen bir vaatle iktidara gelenler, bugün tarım kesiminin
ürünlerini maalesef ucuza kapatmanın ve bunları da açıkçası birtakım
holdinglerin ya da yurt dışı destekli grupların eline bırakmanın politikalarını
takip etmişlerdir. AKP döneminde, özellikle Toprak Mahsulleri Ofisi ve piyasa
ağırlıklı ortalama hububat fiyatları açısından üreticilerin önemli bir reel
kayba uğradığı görülmektedir. Bu bakımdan, bu yapılan mukayese içerisinde
ayçiçeği, tütün, pamuk, şeker pancarı, kuru üzüm, buğdayı dikkate aldığımız
zaman 2002-2006 yıllarında bu üreticilerin kaybı 7,5 katrilyondur. 7,5
katrilyon, sadece, ürün fiyatının 2002’ye göre düşük verilmesinden kaynaklanmıştır.
Bir taraftan ürünler düşük fiyatla, maalesef, veriliyor, diğer taraftan da
girdi fiyatları çok yüksek miktarda artmıştır. Bakınız, gübre fiyatlarında 2006 ve 2007’yi dikkate aldığımızda,
2002 yılına göre yüzde 120 oranında gübre fiyatlarında artış vardır. Son,
açıkçası 2007 yılındaki artışlar yüzde 35’le yüzde 80’e gelmiştir. Tohumluk fiyatlarındaki, akaryakıt fiyatlarındaki artışların
hepsi, maalesef, tarım kesiminin girdi fiyatları, üretici fiyatlar endeksi olan
yüzde 65,7’nin -AKP döneminin- çok üzerinde olmuştur. 2007 yılında DAP gübresindeki fiyat artışı yüzde 109, amonyum
nitratta yüzde 85, ürede yüzde 48, amonyum sülfatta yüzde 96 olmuştur. Sayın milletvekilleri, bugün, aslında işbaşında olan Hükûmet,
“Özellikle çiftçilerimizin rahatlamasını sağlamak için öncelikli olarak mazot
gibi kalemlerde ağır vergiler azaltılacak.” diye gündeme getirdi, böyle vaatlerde
bulundu ve maalesef, 60’ıncı Hükûmetin göreve başladığı zaman kırsal motorinin
fiyatı 2,31 YTL idi, bugün motorinin fiyatı 3 YTL’dir; artış oranı yüzde
29,8’dir. AKP göreve geldiğinde motorin 1,2 YTL idi, şimdi 3 YTL olduğuna göre,
artış oranı yüzde 150 olmuştur. 2002’de benzinle motorin arasındaki fark 21,8
idi, bugünkü fark ise yüzde 13’e kadar düşmüş bulunmaktadır. Kırsal kesimde 1,5
milyar litre motorin kullanılmaktadır. 2002 yılında çiftçilerimiz motorine 1,8
katrilyon para öderken bugün 4,5 katrilyon ödemektedir. 2006’da Türkmenistan’da mazotun litresi 1 sent, ABD’de 69 sent,
Çin’de 106 sent, Polonya’da 130 sent, Fransa’da 133 sent, Türkiye’de ise 162
sent olmuştur. Türkiye, 171 ülke arasında en pahalı mazotu kullanan 5’inci ülke
konumundadır. Sayın milletvekilleri, bu tablo, aynı zamanda, aslında başka
verilerle de desteklenebilir. Özellikle tarımda mekanizasyon teknolojinin
kullanılması, bu tarım kesiminin içine düştüğü durumu göstermesi bakımından da
son derece enteresandır. Zaman zaman traktör satışlarını gündeme getiren Sayın
Başbakan… 1999-2002 arasında traktör artış sayısı 46 bin iken 2003-2006
arasında traktör artışı sadece 40 bin olmuştur. Bu dönemde traktör sayısı 6 bin
azalmıştır. Diğer taraftan, tarımsal alet ve makine sayısı mukayese
edildiğinde, 1999-2002 arasında toplam tarımsal makine ve alet sayısı 444 bin
adet artmışken 2003-2006 arasında bu artış sadece 358 bin adet olmuştur.
Dolayısıyla, tarım kesimi mekanizasyondan da giderek uzaklaşmaktadır. Bu politikalar sonunda çiftçinin satın alma gücü azalmıştır.
Buğday üreticisi 1 kilo tohum almak için 2002 yılında 2002 yılında buğday üreticisi 3,5 kilo buğday satarak Çok değerli milletvekilleri, tabii, üretim kesiminde özellikle
üreticinin bu şekilde perişan edilmesine karşılık, maalesef, tüketim kesiminde
de buna mukabil, piyasa, spekülatörlerin ve
karaborsacıların eline geçmiştir. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Buyurun Sayın Vural. OKTAY VURAL (Devamla) – İşte, pirinç ve buğdayda yaşadıklarımız
karşısında çiftçilerin elindeki ürüne para vermeyen Hükûmet, maalesef, piyasayı
spekülatörlerin, haksız kazanç elde etmek isteyenlerin
insafına terk etmiştir. Oysa Toprak Mahsulleri Ofisinin, kanun gereğince
verilen görev gereği bu piyasayı regüle etmesi gerekmekteydi. Şimdi, Sayın Bakan, bu fiyat artışlarını spekülatörlere
bağlarken aynı zamanda ihbar edilmesini istemiştir. Peki, soruyoruz burada:
Acaba sizler bu spekülatörlerin kimler olduğunu
bilmiyor musunuz, kimlerin elinde pirinç olduğunu bilmiyor musunuz? Devlet bunu
bilmez mi, bilmesi gerekmez mi? E, bu durumda size düşen görevi yapmıyorsunuz,
ama bu görevi vatandaşa havale ediyorsunuz. Bu bakımdan, özellikle son dönemlerde gerek çiğ süt fiyatlarındaki
düşüş ama buna mukabil peynir ve tereyağındaki toptan ve perakende satış
fiyatlarındaki artışlar, Türkiye’de tarım kesiminin spekülatörlere ve haksız
kazanç beklentilerine sahip olanlara terk edildiğini ortaya koymaktadır. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Vural. OKTAY VURAL (Devamla) – Bu bakımdan, Tarım Bakanı hakkında
verdiğimiz bu gensoru önergesi çiftçilerimiz adına verilmiş bir gensoru
önergesidir. Bunu dinleyen çok değerli vatandaşlarımız -Sayın Bakan biraz sonra
herhâlde cevap verecektir- herhâlde kendi içlerinden, bu verdikleri cevaplara
“Bunları külahıma anlat.” diye cevap vermektedirler. Hepinize saygılarımı arz ediyorum. (MHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Vural. Birleşime on dakika ara veriyorum. Kapanma Saati: 18.04 ÜÇÜNCÜ OTURUM Açılma Saati: 18.18 BAŞKAN: Başkan Vekili Meral
AKŞENER KÂTİP ÜYELER: Yaşar TÜZÜN
(Bilecik), Fatma SALMAN KOTAN (Ağrı) BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin
96’ncı Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum. (11/1) esas numaralı gensoru önergesinin gündeme alınıp
alınmayacağı hususundaki görüşmelere kaldığımız yerden devam edeceğiz. Hükûmet burada. Şimdi söz sırası Demokratik Toplum Partisi Grubu adına Diyarbakır
Milletvekili Sayın Gültan Kışanak’ta. Buyurun Sayın Kışanak. DTP GRUBU ADINA GÜLTAN KIŞANAK (Diyarbakır) – Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; Tarım Bakanı Sayın Mehdi Eker hakkında verilen gensoru
görüşmeleri hakkında Demokratik Toplum partisinin görüşlerini dile getirmek üzere
söz almış bulunuyorum. Şahsım ve Partim adına hepinizi saygıyla selamlıyorum. Ancak konuyla ilgili görüşmeme geçmeden önce, önceki akşam
Sakarya’da yaşanan talihsiz gelişmeye dikkat çekmek istiyorum ve Parlamentomuzu
ülkemizde halklarımızı karşı karşıya getirtmek üzere tezgâhlanan bu tür
senaryolar karşısında sorumluluk almaya davet ediyorum. Değerli milletvekilleri, bir taraftan IMF politikaları, bir
taraftan da bu politikalara teslim olmuş AKP Hükûmetinin öngörüsüz ve başarısız
yönetimi bugün ülkemizi bir kez daha ekonomik krizin eşiğine getirmiştir. IMF daha önce de Türkiye’yi krizlere sürüklemişti. Bunlardan 2001
krizi sonrasında tarım sektöründe yüzde 6,1 oranında küçülme yaşanmıştı ve
TÜİK’in verilerine göre tarımdaki küçülme 2007 yılında yüzde 7,3 oranında
gerçekleşmişti. Fakat şimdiye kadar gizlenen ve ötelenen kriz artık görmezden
gelinemeyecek kadar ağırlığını hissettirmektedir ve kriz artık dar gelirli
vatandaşın canını yakmaya başlamıştır. Hükûmet ise hâlâ enflasyonun yüzde 8’ler
civarında olduğunu ileri sürerek gerçekleri gizlemeye çalışmaktadır. Ancak, bu
durum Türkiye'nin “en adaletsiz gelir dağılımına sahip olan ülke” unvanını
gizlemeye yetmemektedir. Hâlâ, Türkiye’de enflasyon hesaplanırken gelir gruplarının harcama
güçleri arasındaki fark dikkate alınmamaktadır ve temel tüketim ürünlerindeki
fiyat artışları, toplumun çok az bir kesiminin kullandığı ürünlerdeki fiyat
hareketlilikleriyle kamufle edilmektedir. TÜİK dört yüz yirmi beş mal ve hizmetin fiyatını takip ediyor.
Ancak, bunların çok büyük bir kısmı alt ve orta gelir dilimindeki yurttaşları
ilgilendirmeyen mal ve hizmetlerden oluşuyor. Dar gelirli yurttaşlarımızı
ilgilendiren en temel iki gösterge olan ekmek ve kiralardaki artış yüzde 20’yi
bulmuştur. Bu durum bile aslında gerçek enflasyonun yüzde 20’lerden az
olmadığına işaret etmektedir. 2007 yılında gıda fiyatlarındaki artış yoksul, dar gelirli halkın,
işçinin, emekçinin, emeklinin ne kadar zor durumda olduğunu ortaya koymaktadır.
Beyaz peynirin fiyatı 2007 yılında yüzde 90, elmanın yüzde 53, domatesin yüzde
40, yumurtanın yüzde 32 artmıştır. Ekmekteki yıllık ortalama fiyat artışı yüzde
18, makarnadaki yıllık ortalama fiyat artışı ise yüzde 20 olmuştur. Değerli milletvekilleri, temel gıda ürünlerinin fiyatlarındaki
artışın mutfaklarda başlattığı yangın önümüzdeki aylarda daha da
alevlenecektir. AKP Hükûmeti, toplumun sağlıklı ve yeterli gıda ihtiyacını
temin etme sorumluluğunu yerine getirebilecek politikalara sahip değildir.
Geçen yıl yaşanan kuraklık nedeniyle alınması gereken önlemler alınmadığı için
bugün pirinç ve buğday arzında ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır. Bırakalım önlem
almayı, hatta izlenen politikalarla halk spekülatörlerin
insafına terk edilmiştir. Tarım sektörü 2007’de yüzde 7,3 küçülmüştür. 1
milyondan fazla kişi işini kaybetmiştir. Kuraklığın yanı sıra Hükûmetin
izlediği politikaların da bu tabloda çok önemli bir rolü olmuştur. Aynı
yaklaşım devam ettiği için tarım sektörünü 2008 yılında daha zor günler
beklemektedir. Değerli milletvekilleri, son derece kurak olan 2006-2007 tarım
yılının aksine 2007-2008 tarım yılı ülkenin genelinde normal yıllara yakın
yağış ve sıcaklık değerleriyle seyretmektedir. Ancak Şanlıurfa, Diyarbakır,
Mardin, Batman, Gaziantep ve Kahramanmaraş illerimizde yağış ortalamalarında
olağan yıllara göre yüzde 70’lere varan bir düşüş kaydedilmiştir. Bu kuraklık
bir taraftan bölge üreticisinin yaşamını daha güç hâle getirmekte, diğer
taraftan Türkiye’nin, başta mercimek olmak üzere hububat üretiminde ciddi
sorunlar yaşayacağına işaret etmektedir. Bölge illerinde, kuru tarım
alanlarında ürün veremeyeceği kesinleşmiş olan tarlalara hayvanlar salınmaya
başlanmıştır. Bingöl, Bitlis, Siirt, Hakkâri, Muş, Van ve Şırnak illerinde ise
önümüzdeki on günlük süre içerisinde yağış olmazsa hâlen hüküm süren kuraklık
tablosu daha da derinleşecektir. Bu durum bir taraftan yöre üreticisini zor
durumda bırakırken diğer taraftan da Türkiye’nin tarım ürünlerinde ciddi
sıkıntılar yaşamasına neden olacaktır. İzlenen politikalar nedeniyle Türkiye,
son yirmi yılda, baklagil ürünleri ekim alanlarının neredeyse yarısını
yitirmiştir. Buna paralel olarak üretim miktarı 2,2 milyon tondan 1,6 milyon
ton düzeyine düşmüş, 2007 yılında yaşanan kuraklıkla bu durum daha da düşerek
1,3 milyon ton dolayında olmuştur. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi Türkiye’nin en önemli tahıl
üretim merkezlerindendir. Bu yıl yaşanan kuraklık nedeniyle, normal üretim,
yıllara göre buğday üretiminde 2,5 milyon ton, arpa üretiminde 1 milyon ton,
kırmızı mercimek üretiminde 271 bin ton üretim kaybının yaşanacağı tahmin
edilmektedir. Diğer bölgelerin geçen yıllara göre daha iyi üretim koşullarına
sahip olması nedeniyle, Türkiye genelinde buğday ve arpa üretiminde belki ciddi
sıkıntı yaşanmayacaktır ancak normal yıllardaki 580 bin tonluk kırmızı mercimek
üretiminin neredeyse yarısı olan 271 bin tonluk üretimin kaybedilmesi, iç
piyasada ve tüketici fiyatlarında ciddi bozulmalara yol açacaktır. Nitekim, daha şimdiden kırmızı mercimek fiyatları geçen
yılın nisan ayına göre yüzde 133 oranında artmıştır. Bu çerçevede, zaman geçirilmeksizin, Toprak Mahsulleri Ofisi
baklagil piyasasının düzenlenmesi için sorumluluk almalıdır. Hasat sırasında
üreticinin ürününe yüksek fiyat verilerek kurumsal depolamaya gidilmeli ve hem
çiftçinin mağdur olması önlenmeli hem de spekülatörlere
meydan verilmemelidir. Aksi takdirde, hasattan hemen sonra fiyatlar beklenmedik
oranda yükselecek, dar gelirli yurttaşların mutfağındaki yangın daha da
körüklenmiş olacaktır. Bölgede yaşanan kuraklıkla ilgili derhal önlemler geliştirilmeli
ve çiftçinin mağduriyeti giderilmelidir. Çiftçi çok zor durumdadır. 1
kilogramlık gübrenin fiyatı 1,90 YTL, Değerli milletvekilleri, bölgede hayvancılık da çok zor günler
yaşamaktadır. Küçükbaş hayvancılık bölgede ağırlıklı olarak göçebe
yurttaşlarımız tarafından yapılmaktadır. Son yirmi beş yılda yaşanan şiddet ve
çatışma ortamı nedeniyle, köylerin boşaltılması, yaylaların yasaklanması
nedeniyle zaten küçükbaş hayvancılık bitme noktasına gelmişti. Bu yıl yaşanan
kuraklık nedeniyle bölgede yaylaların, meraların ve otlakların da verimsiz
olması hayvancılığı içinden çıkılamaz bir hâle getirmiştir. Kuraklığın hüküm sürdüğü bölgede arıcılar ve tek geçim kaynakları
beslendikleri küçükbaş hayvanlar olan göçerler her yıl olduğu gibi bu yıl da
yollara düşmüş ancak yayla yasakları nedeniyle perişan olmuştur. On binlerce
küçükbaş hayvan ve yine on binlerce kovan arı yayla yasakları sürdürülürse
telef olacak, sahipleri perişan olacak, bölge ekonomisi de zarar görecektir. Bu nedenle Bakanlığın acilen, kuraklığı da dikkate alarak
hayvancılığın desteklenmesi yönünde bir politika geliştirmesi, hayvanların bir
an önce yaylalara kavuşabilmesi için girişimde bulunması, yayla yasaklarını
kaldırması, hayvan nakli için parasal destekte bulunması, özel idarelere ve il
tarım müdürlüklerine bağlı yaylaların parasız tahsis edilmesi, köylere ve
şahıslara ait yaylaların da bedellerinin karşılanması doğrultusunda bir
politika geliştirmelidir. Değerli milletvekilleri, bundan on beş yıl önce Diyarbakır,
Batman, Bingöl, Siirt, Mardin gibi illerimizde köyler, evler, ekinler, ahırlar
yakılıyordu. Bu illerin kırsal kesimlerinde yaşayan yurttaşlarımız batıya göç
etmek zorunda kalıyordu. Bugün de başka bir yangın var. Kuraklık bölgeyi
kavuruyor; tarlalar, bağlar, bahçeler kuruyor. Gerekli destek sağlanmaz ise
yeni bir göç dalgasının yaşanması gündeme gelecektir. Tarım, bölge için yaşamsal bir sektördür. Nüfusun yarıdan fazlası
tarımdan geçimini sağlamaktadır. Tarım sektöründe yaşanacak bir kriz bölgede
yaşamı dayanılmaz kılacaktır. Yedi yıldan bu yana iktidarda olan AKP Hükûmeti
bölgedeki yoksulluğun önlenmesi için kılını kıpırdatmamıştır. Son birkaç aydır
AKP Hükûmeti de geçmiş hükûmetler gibi GAP’ı ağzına almaya başlamıştır. Geçmiş
hükûmetler kırk yıl boyunca GAP ile bölge halkını avutmaya çalışmış “Yatırım
yapıyoruz, entegre proje geliştiriyoruz.” demişlerdir.
Yaptıkları yatırımlar daha çok elektrik enerjisine yönelik olmuştur. Bir an
önce bölgenin tarihî ve doğal yapısını tahrip eden enerji üretilerek Zeugma’yı,
Halfeti’yi sular altında bıraktılar, şimdi de sıra Hasankeyf’te. GAP’ın enerji yatırımlarının yüzde 85’i tamamlandı ve böylece
Türkiye’de hidroelektrik santrallerden elde edilen enerjinin yüzde 76’sı
bölgedeki barajlardan elde edilir oldu. Türkiye’de kişi başına elektrik
tüketimi 202 kilovat saattir, bölgede ise sadece 75 kilovat saattir. Yani ne
yaptınız? Enerjinin yüzde 75’ini Türkiye’nin on beş gelişmiş ili için ürettiniz
yani GAP’ı bölge için değil gelişmiş iller için yaptınız. Peki, bu kırk yıllık
dilinize pelesenk ettiğiniz GAP’ın sulama yatırımlarına ne oldu? Altı yıldır
iktidarda bulunan AKP Hükûmetinin dönemi de dâhil olmak üzere, sadece ve sadece
sulamada yüzde 15 oranında bir yatırım gerçekleşmiştir. Bugün bölge kavruluyor.
Bugün ekinler, bağlar, bahçeler kuruyor. Bugün topraklar çatlıyor. Doğal bir
afet olan kuraklık, bugüne kadar izlediğiniz yanlış politikalar nedeniyle
zararları telafi edilebilmekten çıkarmıştır. GAP için öngörülen sulama projeleri
hayata geçirilmiş olsaydı, bugün karşı karşıya kaldığımız kuraklık hem bölge
hem de ülke ekonomisini bu kadar derinden etkilemeyecekti. Değerli milletvekilleri, Türkiye’de mevcut sulanabilir arazinin
yüzde 51’i GAP bölgesinde bulunmaktadır fakat AKP Hükûmetinin tarım
politikalarına baktığımızda bu gerçeğe uygun bir yatırım politikası
uygulamadığını görüyoruz. AKP Hükûmeti döneminde yapılan tarım yatırımlarının
ancak yüzde 25’i bölgeye yapılmıştır. Bu Hükûmet döneminde Kocaeli iline
yapılan tarım yatırımları yüzde 572 oranında artmıştır, Mersin’deki tarım
yatırımları yüzde 390 oranında artmıştır, Samsun’da yüzde 172 oranında
artmıştır, Diyarbakır’da ise sadece ve sadece yüzde 42 oranında artmıştır. Bu
rakamlar, Tarım Bakanının Diyarbakırlı olması ve Diyarbakır milletvekili olması
hâlinde bile değişmemiş, seksen yıllık ayrımcı politikanın değişmezliğini bir
kez daha göstermiştir. Değerli milletvekilleri, sizlere ülke gerçeklerini işaret eden bir
örnek daha vermek istiyorum: Kocaeli’de sulanabilir toplam tarım arazilerinin
yüzde 41’i devlet olanaklarıyla sulanabilir hâle gelmiştir, Diyarbakır’da ise
sulanabilir arazinin sadece yüzde 7’si sulanabilmektedir. Yani, Diyarbakır’da
sulanabilir tarım arazisinin yüzde 93’ü, hâlâ devletin yatırım
politikalarındaki çarpıklığın ve ayrımcılığın giderilmesini beklemektedir. Sayın Bakan “Kuraklık Allah’tandır.” diyerek kendinizi ortaya
çıkan bu tablonun sorumluluğundan kurtaramazsınız. İnsanın doğadaki diğer
canlılardan farkı, aklı ve yetenekleri sayesinde müdahil olmasıdır. İnsan
çaresiz değildir, insan doğa koşullarına teslim olmaz, geleceğini
planlayabilir, yönetebilir ve yaşanabilir bir hayat kurabilir. Bu nedenle bugün
yaşadığımız tablonun sorumlusu doğa değil, sizlersiniz ve aynı zihniyetle
dünyayı yönetmeye çalışanlardır. Bu zihniyet, doğaya da talancı bir yaklaşımla
yaklaşmış, bugün dünyayı üzerine yüklenen yükü taşıyamaz duruma getirmiştir. Ülkemizde yaşanan kuraklık, dünya genelinde emperyalist ülkelerin
maliyetinden kaçındığı çevreci politikalara destek vermemelerinin de bir
sonucudur. Aynen bu politikalar ülkemizde de uygulanmaya devam etmektedir. Biz
diyoruz ki: Artık doğanın da insanların da bu çıkarcı, sömürücü, yok edici
politikalardan çektiğine yeter, doğa da artık bu yükü taşımak istemiyor, insan
da taşımak istemiyor. Bu yükü ortadan kaldırabilmek için “önce insan, önce
doğa” diyen politikalar geliştirmeliyiz. Adaleti, eşitliği, paylaşımı esas alan
politikalar geliştirmeliyiz. Bir taraftan IMF’nin direktifleri doğrultusunda
izlediğiniz tarımda küçülme politikaları, bir taraftan da beceriksiz, kayırmacı
siyaset anlayışınız nedeniyle tarım sektörü çökmek üzeredir. Diyarbakır’dan bir iki somut örnek daha vermek istiyorum. Bugün
susuz tarım alanlarında kimi yerlerde yüzde 100’e varan, kimi yerlerde ise
yüzde 70-80 oranında kurumuş ya da kurumaya yüz tutmuş ekinler söz konusu. Bir
çiftçinin dekara ortalama maliyeti 100 YTL iken, sattığı buğday geçen yıl
dekara ortalama 140 YTL’dir. Bu da şunu gösteriyor ki, çiftçi üç çalışırsa kazanacağı para bu
yılki zararı zor karşılayacaktır. Çiftçiler tefeci faizlerinin ya da banka
borçlarının batağında arazilerini kaybedeceklerdir. Başka geçim kaynakları
olmayan ve başka iş imkânları bulunmayan bu kişiler, ne yazık ki yeniden göç
yollarına düşmek seçeneğiyle yüz yüze kalacaklardır. Buradan bir kez daha AKP Hükûmetine ve Tarım Bakanımız Sayın Mehdi
Eker’e, karşı karşıya bulunduğumuz tablodaki sorumluluklarını görme çağrısı
yapıyoruz ve bir an önce gerekli önlemleri alarak halkımızın ve ülkemizin
yararına politikalar izlemeye davet ediyoruz. Doğal felaketler önlenebilir felaketlerdir. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Buyurun Sayın Kışanak. GÜLTAN KIŞANAK (Devamla) – Eğer biz insan eliyle yaratılan
felaketlerden kurtulmayı başarabilirsek ve insan eliyle felaket yaratma
politikalarından vazgeçebilirsek yaşanabilir bir dünya, yaşanabilir bir ülke
her zaman mümkündür diyorum, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DTP sıralarından
alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kışanak. Şimdi sıra, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Giresun
Milletvekili Sayın Nurettin Canikli’de. Buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar) AK PARTİ GRUBU ADINA NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; Tarım
Bakanımız Sayın Mehdi Eker hakkında Milliyetçi Hareket Partisinin verdiği
gensoru üzerinde AK Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla
selamlıyorum. Değerli arkadaşlar, aslında, bu gensoru bize, AK Parti
Hükûmetlerinin tarımı destekleme politikaları ile AK Parti öncesi hükûmet ya da
hükûmetlerin tarım politikalarını karşılaştırma, değerlendirme yapma imkânı
sunmaktadır. Bu yönüyle anlamlıdır, böyle bir imkânı bize sağlamıştır. Değerli arkadaşlar, AK Partiden önce tarımı destekleme
politikalarının temel omurgasını doğrudan gelir desteği oluşturmaktadır, yani,
2002’den önce, -2002 dâhil- daha doğrusu 2003’ten önce, o dönemdeki hükûmetler
ağırlıklı olarak tarımı, tarım sektörünü doğrudan gelir desteği yöntemi
kullanılarak desteklemişlerdir ve doğrudan gelir desteğinin toplam destek
içerisindeki payı da yüzde 85’ler civarındadır. Yani, tarıma verilen 100
liralık desteğin yaklaşık 85 lirası doğrudan gelir desteği yöntemiyle
gerçekleştirilmiştir. 2002 yılında, AK Parti iktidara gelmeden önceki tablo
budur. Doğrudan gelir desteğinin bir özelliği var. Doğrudan gelir desteği
ürüne değil, üreticiye değil, toprağa, toprak sahibi olmaya esaslı bir
teşviktir, bir destektir, çünkü, dönüm başına belirli
bir ödemeyi içermektedir. Doğrudan gelir desteğinde bir üst
sınır vardır, 500 dönüme kadar olan arazi bu çerçevede destek kapsamına
girmektedir ama uygulamada 500 yüz dönümden fazla arazisi olan kişiler bunu bir
şekilde parçalamak yöntemiyle, suni olarak ve amacı aşacak şekilde parçalamak
yöntemiyle bu imkândan faydalanmışlardır, yani bin dönümü olanlardan, 2 bin dönümü
olanlardan. Şimdi, tabii bu yönüyle bakıldığında, aslında son derece
adaletsiz, son derece dengesiz ve tarımda planlı bir yönetime müsaade etmeyen,
imkân hazırlamayan bir yöntemdir,
doğrudan gelir desteği yöntemi. Neden: Doğrudan toprağa veriyorsunuz,
toprak sahibine veriyorsunuz. Haksızdır, adaletli değildir, çünkü küçük çiftçi
ile büyük çiftçi arasında destek açısından herhangi bir fark gözetmemektedir.
Yani küçük çiftçiye de sahip olduğu -örnek olarak söylüyorum- 10 dönüm arazi
için belirlenen miktar değişmemek şeklinde destek verilmekte, 500 dönüme sahip
olan bir kişiye de -çiftçi demiyorum- aynı rakam uygulanmak suretiyle destek
verilmektedir. Bu yönüyle son derece adaletsizdir ve planlamaya da imkân
sağlamamaktadır. Yani selektif bir tarım politikası uygulama imkânını ortaya
çıkarmamaktadır. Neden: Çünkü ürün desteği söz konusu değildir, kredi
sübvansiyonu söz konusu değildir, sadece ve sadece toprak sahibi olma üzerine
oturan bir sistem olduğundan dolayı planlı bir tarım politikasına imkân sağlamamaktadır.
Şimdi, belki şu soru akla gelebilir: Doğrudan gelir desteği, ne
zaman uygulamaya konuldu? Doğrudan gelir desteği 2000 yılında 57’nci Hükûmet
döneminde uygulamaya konulan bir destekleme politikasıdır ve ilk defa
uygulamaya konulması 17’nci stand-by anlaşması çerçevesinde IMF’ye gönderilen 9
Aralık 1999 tarihli niyet mektubunda ortaya konulmuştur. 9
Aralık 1999 tarihli niyet mektubu ve bu niyet mektubunun ilgili bölümlerini
aynen sizinle paylaşmak istiyorum; 57’nci Hükûmet, IMF’ye gönderdiği bu mektupta
diyor ki: “Reform programımızın orta vadeli amacı, var olan destekleme
politikalarını safhalar hâlinde -yani kademe kademe- ortadan kaldırmak ve fakir
çiftçileri hedef alan doğrudan gelir desteği sistemiyle değiştirmektir.” Yani
Hükûmet diyor ki: “Biz doğrudan gelir desteği dışındaki tüm tarımı destekleme
politikalarını kademe kademe ortadan kaldıracağız, onun yerine sadece ve
ağırlıklı olarak doğrudan gelir desteği politikasını ikame edeceğiz.” Aynen
okuyorum ifadelerini. Devam ediyorum. Ve bununla bağlantılı: “57’nci Hükûmet,
çiftçilere verilen kredi sübvansiyonunu safhalar hâlinde tedricen ortadan
kaldıracaktır.” Kredi sübvansiyonu… Bunun anlamı şu: Yani, eğer çiftçi kredi
kullanacaksa, piyasa faiz oranı neyse -o dönemde yüzde 50-60 civarındaydı- o
rakam üzerinden kullanacak. Hükûmet IMF’ye söz veriyor, taahhütte bulunuyor:
“Ben, önümüzdeki dönemde kademe kademe, çiftçiye verilen sübvansiyonlu,
destekli ucuz kredileri ortadan kaldıracağım.” diyor. Aynen böyle 9 Aralık 1999
tarihli niyet mektubunda. Ve bir şey daha söylüyor bakın, bu da çok önemli ve çok ilginç:
“2000 yılı hububat destekleme fiyatları ve tahmin edilen dünya piyasa fiyatı
arasındaki fark, tahmin edilen dünya CIF piyasa fiyatının yüzde 35’inden fazla
olmayacak…” Destekleme ürün fiyatlarına çok ciddi anlamda bir sınırlama
getiriyor. “…ve 2001 yılında bu fark daha da azaltılacak.” Yani, destekleme
kademe kademe azaltılacak. IMF’ye gönderilen niyet mektubu. Verilen
söz nedir: Tarımdaki bütün destekler kaldırılacak. Kredi destekleri de kaldırılacak.
“Kaldıracağız.” diyor 57’nci Hükûmet. “Onun yerine sadece doğrudan gelir
desteğini ikame edeceğiz.” Ve gerçekten 57’nci Hükûmet bu sözünü tuttu. Kademe
kademe, doğrudan gelir desteği dışındaki tüm tarımı destekleme araçlarını,
politikalarını ortadan kaldırdı, kademe kademe kaldırmaya başladı. Bu açıdan
bakıldığında, 57’nci Hükûmet tarımın desteklenmesindeki araçların ortadan
kaldırılması konusunda başarılı olmuştur ve IMF’ye verdiği sözü de yerine
getirmiştir. Bu yönüyle gerçekten sözüne sadık bir hükûmet olduğunu da ispat
etmiştir. 57’nci Hükûmetin kimlerden oluştuğunu da söylemeye gerek yok.
Ancak, her konuşmalarında bizi IMF’den ya da Dünya Bankasından talimat almakla
itham edenlere biraz önce okuduğum bu satırları ithaf ediyorum, bu satırları hatırlatıyorum
değerli arkadaşlar. AKİF AKKUŞ (Mersin) – Mazot fiyatları, mazot! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Hiç kimse rahatsız olmasın, hiç kimse
rahatsız olmasın. Eğer bunlar yanlış diyorsanız… OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Yanlış, doğru değil. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Ama diyemezsiniz, çünkü altında,
bakın, onu da söyleyeyim… OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Besicilere verdiğimiz desteği inkâr
ediyorsunuz, süt ineklerine desteğimizi inkâr ediyorsunuz, yem bitkisine
verdiğimiz desteği inkâr ediyorsunuz. Yanlış söylüyorsun. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – … altında,
Recep Önal, ekonomiden sorumlu Devlet Bakanının imzası var -57’nci Hükûmetin
Hazineden sorumlu Bakanı- ve dönemin Merkez Bankası Başkanı Sayın Gazi Erçel’in
imzaları var, inkâr etmeniz mümkün değil. Diyorsunuz ki… Bakın, bunu içinize
sindirebiliyorsanız size söyleyecek hiçbir şeyim yok, hiçbir sözüm yok. AKİF AKKUŞ (Mersin) – Çiftçiyi yollara döktünüz. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Hükûmet, yani 57’nci Hükûmet,
çiftçilere verilen kredi sübvansiyonunu safhalar hâlinde, tedricen ortadan
kaldıracaktır diyor mu, demiyor mu? Dediniz mi, demediniz mi değerli
arkadaşlar? Söyleyin. (AK Parti sıralarından alkışlar) OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Eline geçeni söyle. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Demedik diyebiliyor musunuz?
Diyemiyorsunuz. OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – İcraatı söyle. 18 milyon veriyorduk
dönüm başına. Siz ne veriyorsunuz? NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bakın, biz, AK Parti iktidara
gelmeden önce, doğrudan gelir desteğinin haksız, yanlış, adaletsiz bir destekleme
politikası olduğunu ve bunun mutlaka değiştirilmesi gerektiğini söyledik,
defalarca söyledik ve iktidara geldikten sonra da kademe kademe azalttık. MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Kaç yıldır uyguluyorsunuz? Beş yıldır
niçin uyguluyorsunuz o zaman? GÜROL ERGİN (Muğla) – O projenin süresi bitti zaten, sen
kaldırmıyorsun. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bakın, 2002 yılında, toplam tarımı
destekleme içerisinde doğrudan gelir desteğinin payı -biraz önce ifade ettim-
yüzde 85 iken, bugün yüzde 30’un altına düşürülmüştür değerli arkadaşlar. GÜROL ERGİN (Muğla) – Projenin süresi bitti, çocuk mu
kandırıyorsunuz? O projenin süresi bitti. MUZAFFER BAŞTOPÇU (Kocaeli) – Dinleyin, dinleyin; açıklıyor. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bunun yanında, ürüne destek vardır, kredi
desteği vardır, kredi sübvansiyon desteği vardır, hepsi vardır, selektif bir
politika uygulama imkânı vardır. Doğrudan gelir desteği sadece toprak ağalarının işine yarayan bir
sistemdi değerli arkadaşlar. Toprak ağalarını daha da zengin eden… OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Sizin adamlar onlar. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Desteği siz getirdiniz… OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Onların helikopterlerine siz
biniyorsunuz. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bizim adamımız olsa biz bu desteği
kaldırır mıyız? Kaldırdık değerli arkadaşlar. KADİR URAL (Mersin) – Beş senedir niye kaldırmadın o zaman? Beş
senedir ne yaptın? NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bakın, size birtakım rakamlar
vereyim. KADİR URAL (Mersin) – Altı senedir niye kaldırmadın o zaman? BAŞKAN – Sayın milletvekilleri… Sayın milletvekilleri… Sayın
Durmuş… Sayın Ural… KADİR URAL (Mersin) – Seni muhatap bile almıyoruz. BAŞKAN – Sayın Ural… NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Doğrudan gelir desteğinin yüzde
51’ini çiftçilerin yüzde 17’si kullanmış. Doğrudan gelir desteğinin yüzde
51’lik rakamını çiftçilerimizin sadece yüzde 17’si kullanmış. İşte, bizden önceki hükûmetin, hükûmetlerin adaleti bu, adalet
anlayışı bu değerli arkadaşlar, çünkü -biraz önce ifade etmeye çalıştım- toprak
sahibini koruduğu için, daha çok toprağı olanı teşvik ettiği için, toprak
ağalarına destek verdiği için yanlıştı bu, ama IMF’e söz verdiler “Biz bunu
uygulayacağız, diğer bütün destekleri kaldıracağız.” dediler değerli arkadaşlar
ve öyle yaptılar. KADİR URAL (Mersin) – Onların helikopterleriyle gezdiniz siz!
Onların arabalarıyla gezdiniz! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Ama biz şimdi ne yapıyoruz… KADİR URAL (Mersin) – Kaldırsaydın altı senedir! Ne yaptın? BAŞKAN – Sayın Ural… NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Toprak ağalarının desteklendiği bu
politikayı terk ettik, daha da hızla terk etmeye devam ediyoruz. OKTAY VURAL (İzmir) – Ne zaman terk ettiniz ya! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Onun yerine gerçek çiftçiyi… Bakın,
doğrudan gelir desteğinde bu ödeme yapılırken çiftçi olmasına da gerek yok.
Adam İstanbul’da fabrikatör, yarıcılığa vermiş arazisini, 500 dönüm, hatta
biraz önce söylediğim yöntemle bin dönüm arazisi var. Doğrudan gelir desteğini
kim alıyor? İstanbul’daki fabrika sahibi alıyor, toprağın sahibi o. CUMALİ DURMUŞ (Kocaeli) – Uygulama o değil, yanlış söylüyorsun! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Sistem bu değerli arkadaşlar, bunu
nasıl savunursunuz? GÜROL ERGİN (Muğla) – Bırak kardeşim… NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bakın, hata yapmış olabilirsiniz.
Olabilir, insanlar hata yapabilir, hükûmetler de hata yapabilir ama hatanın
üzerine gitmenin hiçbir anlamı yok değerli arkadaşlar. Çıkarsınız “Gerçekten
hata yaptık, kusura bakmayın. Siz de düzelttiniz, teşekkür ederiz.” demeniz
gerekir aslında. (AK Parti sıralarından alkışlar) Doğrudan gelir desteği ödemelerinin yüzde 49’unu da
çiftçilerimizin yüzde 83’ü kullanmış değerli arkadaşlar. Yüzde 51’ini yüzde
17’si, yüzde 49’unu yüzde 83’ü. Böyle adaletsiz, böyle dengesiz bir sistem… AKİF AKKUŞ (Mersin) – Çukurova’ya gidelim. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Biz bugün bu oranı, yani toplam tarım
destekleme içerisinde doğrudan gelir desteğinin payını yüzde 30’un altına
indirmiş bulunuyoruz. Doğrudan gelir desteği yöntemi, gerçekten selektif tarım
destekleme politikasının uygulanmasına imkân sağlamaz. Bakın, çok basit bir örnek vereceğim: Bu yöntem uygulandığı zaman,
bir taraftan ihtiyacınız olan ürünü ithal etmek durumunda kalırsınız, bir
taraftan ihtiyacınızdan fazla ürünü üretirsiniz. Ya stoklarsınız ya da 1994 ve
1995 yıllarında olduğu gibi yakarsınız. Çünkü doğrudan toprağa verildiği için,
ürüne verilmediği için, çiftçiye verilmediği için böyle selektif, seçici bir
politika uygulama imkânı yok. Bunun en ilginç örneği mısır, tütün ve pancardır
değerli arkadaşlar. Bakın, biz iktidara geldiğimizde, yani 2002 yılında, Türkiye’de
mısır üretimi 2 milyon 100 bin tondur. Aynı yıl toplam mısır ithalatımız ise 1
milyon 179 bin tondur. Yine aynı yılda, hani bir tarafta mısırda çok ciddi bir
açık var, üretimimiz toplam tüketimimizi karşılamıyor ve ithalat yapıyoruz. GÜROL ERGİN (Muğla) – Kardeşim, pamuk tarlalarına mısır ekildiği
için mısır arttı. Pamuğun durumunu söyle. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Ama, aynı
yılda, yani 2002 yılında Türkiye’de 500 bin ton tütün stoku var. 2002 yılında,
yine aynı yılda
1 milyon 570 bin şeker stoku var. GÜROL ERGİN (Muğla) – Pamuğu söyle, pamuğu… NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Satamıyoruz, yani bunları çok fazla
üretiyoruz, tüketimimizin ve ihracat potansiyelimizin üzerinde bir üretim söz
konusu, hem tütün için geçerli -2002’yi konuşuyoruz- hem de şeker için geçerli.
Bir taraftan mısır açığımız var, ithalat yapıyoruz. Yani,
kaynaklarımızı, bir taraftan mısır açığımız var, onu ithal ediyoruz, oraya
yönlendirmiyoruz, kanalize etmiyoruz çünkü tarımı destekleme politikası buna
imkân sağlamıyor, diğer taraftan da ihtiyacımızın üzerinde üretiyoruz. BEYTULLAH ASİL (Eskişehir) – Niye yapmadınız? NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Ya yakıyoruz ya da stokluyoruz.
Hepsinin çok ciddi anlamda maliyeti var. Nereden karşılanıyor? Bütçeden
karşılanıyor, vatandaşın cebinden karşılanıyor. Değerli arkadaşlar, bakın… GÜROL ERGİN (Muğla) – Yunanistan’dan tütün alıyorsun hemşehrim!
Ayıptır, ayıp… NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Hatta, öyle
ileri gidilmiş ki 1994’te bu ülke 70 bin ton tütün yakmış değerli arkadaşlar! OKTAY VURAL (İzmir) – Pamuk… GÜROL ERGİN (Muğla) – Pamuğu nereden alıyorsun? NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – 1995’te 17 bin ton tütün yakmış. OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Siz de tavuğu yaktınız! OKTAY VURAL (İzmir) – Pirinç… GÜROL ERGİN (Muğla) – Pirinci nereden alıyorsun? NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bunlar gerçekler. OKTAY VURAL (İzmir) – Buğday… GÜROL ERGİN (Muğla) – Buğdayı nereden alıyorsun? NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – İşte, bu mantığın ürünü hepsi
bunların, bu mantığın ürünü. OKTAY VURAL (İzmir) – Stokçulara gelin, stokçulara! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Üretelim… Neye göre üretelim?
“Rastgele üretelim” mantığının ürünüdür değerli arkadaşlar. OKTAY VURAL (İzmir) – Stokçulara gelin! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Ama akılcı hareket etmek lazım. Ne yaptığınızı bilerek hareket etmek lazım. Attığınız adımın
neye mal olduğunu, ne anlama geldiğini, ne gibi sonuçlar doğurduğunu bilerek
hareket etmek lazım. Akıllı yönetmek lazım değerli arkadaşlar. OKTAY VURAL (İzmir) – Stokçulara gelin, stokçulara! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Şimdi bakın, işte bu akıllı yönetimin
sonucunda ne olmuş? Ha bunlar yapılırken de zorla yapmıyorsunuz. OKTAY VURAL (İzmir) – Stokçulara gelin! Vurgunculara gelin! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Yani çiftçimize şunu söylemiyorsunuz:
“Sen kardeşim, tütün üretimini bırak, şeker pancarı üretimini bırak, mısır
üret.” demiyoruz, teşvik ediyoruz ve teşvikler de o üründen diğer ürünün
üretimine geçmesine yetecek kadar cazip oluyor. Biz bunu yapıyoruz, bu yöntemi
kullanıyoruz ve bakın… OKTAY VURAL (İzmir) – Onun için 2,8 milyon kişi tarımda istihdam
azaldı. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bütün bu biraz önce söylediğim akıllı
politikanın sonucunda mısır üretimi 2002’de 2 milyon 100 bin tondan, 2006’da 4
milyon tona çıkıyor değerli arkadaşlar. MUHARREM VARLI (Adana) – Seneye bak, seneye. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Ve mısır ithalatı 2002’de -biraz önce
söylediğim- 1 milyon 180 bin tondan 2006’da 15 bin tona düşüyor değerli
arkadaşlar. (AK Parti sıralarından alkışlar) İşte, akıllı yönetim budur. Burada
çıkıp hamasi nutuklar atabilirsiniz, siyasette belli ölçülerde bunlar normal
karşılanabilir ancak vatandaşlarımız bütün bunların hepsini dinliyor, hepsini
görüyor. OKTAY VURAL (İzmir) – Çiftçi “Külahımıza anlat” diyor! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Dolayısıyla, bakın… MUHARREM VARLI (Adana) – Sen çiftçilikten ne anlarsın! OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) - Pirincin durumunu görüyoruz, mercimeği
görüyoruz. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – …aynı şekilde mısır üretimimiz
artıyor, mısır ithalatımız azalıyor, mısıra ödediğimiz döviz azalıyor. Diğer
taraftan da… MUHARREM VARLI (Adana) – Ne anlarsın sen! BAŞKAN – Sayın Varlı… NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – …şeker stoku 2002’de 1 milyon tondan
2007’de 800 bin tona düşüyor değerli arkadaşlar. Tütün stoku 2002’de 450 bin
tondan…. OKTAY VURAL (İzmir) – Pirinç stokçuları arttı. MUHARREM VARLI (Adana) – Pirinç ne oldu, pirinç? NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – …2007’de 271 bin tona düşüyor.
Doğrusu budur işte, olması gereken budur, uygulanması gereken doğru yöntem
budur. GÜROL ERGİN (Muğla) – Kaçak ne kadar şeker olduğunu söyleyin. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bunu inkâr etmek doğru değil değerli
arkadaşlar. OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) - Bulgura gel, bulgura. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Sadece o değil, bakın, çok konuşuldu,
çok şeyler söylendi ve burada bir de teknik hata yapılıyor. Bazı arkadaşlarımız
da söyledi, denildi ki: “Tarıma verilen desteğin gayrisafi millî hasıla içindeki payı düştü.” Bakın arkadaşlar, bu, elma ile
armudun karşılaştırılmasıdır. Doğru karşılaştırma, tarıma verilen desteğin
bütçe içindeki payının esas alınmasıdır. İki gerekçeyle: Bir, çünkü hükûmetler
bütçe yoluyla birtakım politikaları yönlendirme imkânına sahiptirler. Ellerinde
bütçe vardır, hükûmetin elinde maliye politikası aracı olarak veya diğer tüm
destekleme aracı olarak kullanabileceği yegâne belge bütçedir, dolayısıyla,
bütçe içindeki payına bakmak lazım. Yani önceki hükûmetler bütçeden tarıma
yüzde olarak ne kadar pay ayırıyorlardı, AK Parti Hükûmeti ne kadar pay
ayırıyor, buna bakalım: 2002’de Hükûmetin bütçeden ayırdığı pay o dönemde yüzde
1,56; 2003’ten itibaren kademeli, istisnasız bir şekilde AK Parti Hükûmetleri
tarıma bütçeden çok daha fazla kaynak aktarmaya başlamışlar. 2003’te yüzde 1,8;
2004’te yüzde 2,3; 2005’te yüzde 2,32; 2006’da yüzde 2,69 ve 2007’de yüzde 2,75
değerli arkadaşlar. 2002’deki yüzde 1,56 seviyesinden, bütçe içindeki payı
tarıma aktarılan kaynağın, desteğin bütçe içindeki payı 2002’de yüzde 1,56’dan
2007’de yüzde 2,75’e çıkmış. Neredeyse -bu reel artıştır nominal
artış değildir yani enflasyondan arındırılmış bir reel artıştır bu- 2 katından
fazla veya ona yakın bir artış söz konusudur, gerçek değerlendirme budur. GÜROL ERGİN (Muğla) – Köylü boşuna “külahıma anlat.” demiyor. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Neden gayrisafi millî hasılayı kullanamayacağımızın ikinci nedeni şu değerli
arkadaşlarım: Bu sorunun cevabı çok basit çünkü gayrisafi millî hasılanın artış
oranı… OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Çiftçi buğdayı niye ekmiyor?
Kastamonu’da ne kadar yer ekmişler? NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – …bütçenin artış oranından daha fazla.
Bu, zaten bütün hükûmetlerin amacıdır, hedefidir. Neden? Bütün hükûmetler,
geçmişte de devletin ekonomideki payının azaltılmasını hedeflemişlerdir, bunun
azaltılması yönünde politikalar uygulayacaklarını söylemişlerdir. Ha, başarılı
olamamışlardır, ayrı bir konu. Ancak, daha çok kaynağın özel sektöre
bırakılması, daha çok verimli alanlara bu kaynakların gönderilmesi ve tatbik
edilmesine imkân sağlamak amacıyla ekonomide kamunun payının azaltılması
hedeflenmiştir, AK Parti bunu gerçekleştirmiştir. Dolayısıyla, gayrisafi millî hasılanın artış oranı, bütçenin artış oranından çok daha
fazladır. OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Kutluyorum, sizi kutluyorum! Ne güzel
anlatıyorsun masalları! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Eğer siz, tarıma ayrılan gayrisafi
millî hasılanın payını hesaplamak istiyorsanız… OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Ne güzel masal anlatıyorsun! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Bakın, size bunun doğrusunu
söyleyeyim: 1) Kamunun ayırdığı pay artı özel sektörün ayırdığı payı ilave
edersiniz… OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Kutluyorum, helal olsun size! Çok güzel
anlatıyorsun! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bunu, hem 2002 yılı başındakini ilave
edersiniz yani 2002 yılı başında devlet ne kadar tarıma destek vermiş, özel
sektör tarıma ne kadar destek vermiş, bunu bir tarafa koyarsınız. Daha sonra,
hangi tarihi karşılaştırmak istiyorsanız, diyelim 2007, o zaman devletin
desteklediği rakamı koyarsınız, özel sektörün yatırım miktarını ilave
edersiniz, bu iki rakamı karşılaştırırsınız. Eğer bu iki rakamda bir azalma söz
konusuysa -oran olarak söylüyorum- bunu gayrisafi millî hasılaya
oranlayabilirsiniz, o zaman haklı olursunuz. Ama, bu oranları, bu rakamları
yaptığınız zaman göreceksiniz, görüyorsunuz, gayrisafi millî hasıla
içinde bu anlamda baktığımız oranın payı yükselmiştir, tartışmasız bir şekilde
yükselmiştir. Bütçe itibarıyla baktığında, Hükûmetlerimizin aktardığı pay
yükselmiştir… OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Kişi başına düşen paya aksetmiyor! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - …gayrisafi millî hasıla
açısından bakıldığında da yine yükselmiştir, bunu burada koyalım. OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Kişi başına 10 bin dolar düşüyor
çiftçiye! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Bir de nominal
rakamlara bakalım değerli arkadaşlar, bazı arkadaşlarımız burada ifade ettiler:
2002 yılında tarıma aktarılan kaynak 1,8 milyar YTL’dir toplam. Kamunun,
devletin tarıma aktardığı destekleme rakamı 1,8 milyar YTL. Şu anda ne kadar
2007 itibarıyla? 5,5 milyar YTL, yaklaşık 3 katı değerli arkadaşlar. Bunun
yüzde 60’ını enflasyona çıkın, gerisi reel artıştır, gerçek artıştır. Bunu
nasıl görmezden gelirsiniz, bunu nasıl yok sayarsınız değerli arkadaşlar ve bu
aynı zamanda toprak ağalarına giden para değil. AKİF AKKUŞ (Mersin) – Çiftçinin cebine delik açtınız! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - Doğrudan gelir desteği yoluyla toprak
ağalarına gönderilen paralar değil. Gerçekten çiftçilik yapan, gerçekten üreten
insanlara aktarılan kaynaktır, yerini bulan kaynaktır. Doğal kaynak budur ve
bunu da AK Parti Hükûmetleri gerçekleştiriyor değerli arkadaşlarım. HASAN MACİT (İstanbul) – Çiftçi niye bağırıyor? NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Şimdi, bakın, tabii, burada, biz… (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) HARUN ÖZTÜRK (İzmir) – Sütçü niye sokakta, sütçü? NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Değerli arkadaşlar… BAŞKAN – Sayın Öztürk… Sayın milletvekilleri… Buyurun Sayın Canikli. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan. Bakın, değerli arkadaşlar, ben –tabii, zamanım da kalmadı- birkaç
önemli üretim rakamını da verip sözlerimi tamamlamak istiyorum. OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Pirinci söylemediniz! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Bakın, buğday üretimi hep
eleştiriliyor. OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) - Bulguru demediniz! NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – 2002 yılında 19 milyon 500 bin ton
buğday üretilmiş. AKİF AKKUŞ (Mersin) - Acıpayam’da ne oldu, Acıpayam’da? BAŞKAN – Sayın Akkuş… NURETTİN CANİKLİ (Devamla) - 2003 yılında 19 milyon tona düşmüş,
2004 yılında 21 milyon ton, 2005 yılında 21,5 milyon ton, 2006 yılında 20
milyon ton ve Türkiye, 2005 ve 2006 yılında 7,2 milyon ton buğday ihracatı
yapmıştır dâhilde işleme rejimi çerçevesinde ve doğrudan ihracat rejimi
çerçevesinde değerli arkadaşlar. 7,2 milyon ton -üretim fazlası- ihracat
yapmıştır. OKTAY VURAL (İzmir) – Görev zararınız ne kadar arttı? NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – 2007’nin özelliği olduğunu hepimiz
biliyoruz. OKTAY VURAL (İzmir) – 3,5 katrilyon görev zararı… NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – 2007 yılı gerçekten bütün dünyada ve
Türkiye’de yoğun olarak kuraklığın yaşandığı bir dönemdir ve Hükûmetimiz de
gerekli tedbirleri de almıştır, onları da söyleyelim. Kırk il kuraklık
kararnamesi kapsamına alınmıştır ve 300 milyon YTL’ye yakın kaynak
aktarılmıştır bu insanlarımıza. Dolayısıyla, arızidir, tartışmasız bir şekilde
bu geçicidir 2007 yılındaki üretim düşüşü. Kuraklığı bütün insanlarımız
hissetti, bütün vatandaşlarımız hissetti. Bunu yok sayamazsınız. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) - Ekmediler, ekmediler, buğday ekmediler!
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Canikli. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) – Ben, Sayın Bakanımız hakkında verilen
gensoru gerekçelerinin mesnetsiz ve dayanaksız olduğunu söylüyor, hepinizi
saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Canikli. GÜROL ERGİN (Muğla) – Sayın Başkan… BAŞKAN – Sayın Ergin, konu nedir? GÜROL ERGİN (Muğla) – Sayın Başkan, tarım destekleri konusunda
benim söylediğim sözler Sayın Konuşmacı tarafından çarpıtıldı. İzin verirseniz,
bir iki dakika içerisinde gerçeği aktarmak istiyorum. BAŞKAN – Sizin isminiz söylenmedi. NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Aklıma bile gelmedi Sayın Başkan. BAŞKAN – Genel olarak konuşuldu, sizin şahsınız… GÜROL ERGİN (Muğla) – İsmim söylenmedi ama orada o konuyu
eleştiren bendim. BAŞKAN – Sayın Ergin, ben, Sayın Hatibi dikkatle dinledim. GÜROL ERGİN (Muğla) – Son derece çarpıtılarak konuşuldu orada. BAŞKAN – Bakın, Sayın Hatibi dikkatle dinledim. Sataşma söz konusu
değil, çünkü hiçbirinizin ismini zikretmedi. Teşekkür ederim. Şimdi, Hükûmet adına Tarım ve Köyişleri Bakanı Sayın Mehmet Mehdi
Eker. Buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar) Söz süreniz yirmi dakika. TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Diyarbakır) –
Teşekkür ediyorum Sayın Başkan. Sayın Başkan, yüce Meclisin değerli üyeleri; hepinizi saygıyla
selamlıyorum. Gensoru vesilesiyle, 2002 yılında AK Parti Hükûmetinin devraldığı
enkazı nasıl düzelttiği ve Türkiye’yi, Türkiye'nin tarım sektörünü nereden
nereye getirdiği hakkında da sizlere bilgi sunma fırsatı bulacağım ve hepinizi
tekrar saygıyla selamlıyorum. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle tabii, gensorunun
konusuyla ilgili sizlere bazı açıklamalarda bulunacağım, kayıtlara geçmesi
açısından. Dünyada son bir iki yıl içerisinde bazı gelişmeler oldu. Başta
petrol fiyatları -bildiğiniz gibi- 23 dolardan 120 dolara çıktı. Bu, dünyada
tarımsal üretim potansiyeli olan birçok ülkenin pozisyonunu gözden geçirmesine
ve enerji tarımı yoluyla petrol masraflarını azaltmaya karar vermesine yol
açtı. Örneğin, Avrupa Birliği ülkeleri 2010 yılı için petrole katılacak miktarı
yani biyoetanol ve biyodizeli, biyoyakıtı yüzde 5 olarak, Amerika Birleşik
Devletleri yüzde 5,75 olarak, bazı ülkeler yüzde 10 olarak, bazı ülkeler de
mevcut durumlarını ikiye katlama kararı aldılar ve bu, tabii, dünyada önemli
bir pozisyon değişikliğine sebebiyet verdi. Şimdi, gıda maddesi olarak üretilen ve aslında gıda maddesi olarak
kullanılması gereken buğday, mısır ve yağlı tohumlar, şeker kamışı, şeker
pancarı, bunların tamamı ya biyoetanol veya biyodizel olarak kullanılmaktadır. Bu, tabii, sebeplerin en önemlisi. Çünkü bunun arkasından
aslında başka bir şey daha gelecek. Çünkü dünya artık genetiği değiştirilmiş
organizmalarla birlikte tarımsal üretimi artırıp, şu anda bunu nasıl enerji
üretiminde kullanmayı veya gıda tedarikinde kullanmayı tartışmakta. İkinci bir konu: Tabii, dünyadaki gelişmelerde, dünyada “küresel
ısınma” dediğimiz hadise özellikle 2007 yılında dünyanın değişik bölgelerini
çok ciddi şekilde etkiledi. Akdeniz havzası başta olmak üzere Avustralya
Kıtası, Balkanlar bu durumda en çok etkilenen ülkeler oldu. Bu da tabii ki
bölgesel anlamda dünyanın değişik yerlerinde üretim düşüşüne sebebiyet verdi. Bir başka sebep, refah artışıyla birlikte dünyanın büyük
tüketicisi ülkeler, Çin gibi, Hindistan gibi büyük nüfus barındıran ülkeler ve
yine gelişmekte olan ülkeler, gelişme yolundaki ülkeler, refah düzeyinin
artışıyla birlikte gıda tüketim alışkanlıklarını değiştirdiler. Örneğin, daha
çok et ve daha çok süt tüketmeye başladılar. Bu da bir yandan hububat
tüketimini artırdı, çünkü yem olarak kullanılıyor. Bildiğiniz gibi hayvansal
üretimde, özellikle beside Dünyada aslında baktığımız zaman, üretimde, örneğin 2006-2007
üretimini mukayese ettiğimizde ne buğdayda ne pirinçte ne arpada ne mısırda bir
verim düşüklüğü yok, bir rekolte düşüklüğü yok.
Örneğin, 2006 yılında dünya buğday üretimi 593 milyon tondur, 2007’de 604
milyon ton olmuştur. Mısır 699 milyon tondan 768 milyon tona çıkmıştır. Arpada
bir miktar düşüş var, çok önemsiz bir miktar, ama pirinçte de 418 milyon tondan
422 milyon tona dünya üretimi çıkmıştır. Ona rağmen, biraz önce söylediğim
sebeplerle meydana gelen talep artışı dünyada hareketlenmelere sebebiyet vermiş
ve mevcut stoklardan tüketim artmıştır. Şimdi, Türkiye’ye baktığımız zaman, Türkiye’de 2006 yılında 20
milyon ton buğday, 3,8 milyon ton -yaklaşık 4 milyon ton- mısır, 9,6 milyon ton
arpa ve 700 bin ton da çeltik üretilmiştir. Yaşadığımız olağanüstü kuraklık
sebebiyle buğdayda yüzde 14’lük bir düşüş, mısırda yaklaşık yüzde 8’lik bir
düşüş ve çeltikte de 650 bin ton ile yaklaşık yüzde 7’lik bir düşüş yaşadı
Türkiye. Ancak, burada dünyadaki etkiler ile Türkiye’deki etkileri mukayese
ettiğimizde, dünyada, örneğin buğdayda bu durumlar yüzde 130’luk bir artışa
sebebiyet vermiş, dünya buğday fiyatı yüzde 130 oranında artmış bir yıl
içerisinde. Arpada yüzde 57 oranında artış olmuş, mısır yüzde 50 oranında
artmış, pirinç yüzde 100 artmıştır dünyada. Türkiye’ye baktığımızda, aslında
yaşadığımız kuraklığa rağmen buradaki fiyatlar, 2006-2007 mukayesesinde,
ekmeklik buğdayın fiyatı Türkiye’de yüzde 40 artmış, dünyada yüzde 130
artmıştı. Arpa fiyatında yüzde 25, mısır fiyatında yüzde 17 ve pirinç fiyatında
yüzde 78’lik bir artış meydana gelmiştir. Tabii, bunun çeşitli sebepleri var. Biz, bu durumda, aslında
dünyanın karşı karşıya kaldığı bu yeni durumda ve Türkiye'nin pozisyonuna
rağmen, bizim aldığımız birtakım tedbirlerle Türkiye'nin içerisinde -ki bizim
Bakanlık olarak, Hükûmet olarak görevimiz bu- Türkiye’de, Türkiye'nin ihtiyacını
giderecek kadar mal bulunmasını temin etmektir ve biz de bunu sağladık. Şu
anda, bugün itibarıyla
da, bundan on gün önce de, on beş gün önce de, Türkiye’yi hububat
açısından haziran, temmuz ayına yani yeni hasat sezonuna, pirinç açısından da
eylül ayına, yine hasat sezonuna Türkiye’yi rahatlıkla yetiştirecek kadar
Türkiye'nin ambarlarında, Türkiye'nin stoklarında pirinç de hububat da
bulunmaktadır. Bu konuda ne dün ne bugün ne önceki gün bir problem biz
yaşamadık. Onun için, aslında bu sorunu, yani perakende fiyat artışlarındaki
sorunu biz yapay bir sorun olarak gördük çünkü Türkiye’de böyle bir fiyat
artışını gerektirecek, geçtiğimiz haftalardaki, pirinçte, perakende
fiyatlarındaki bir fiyat artışını gerektirecek bir mal yokluğu, bir arz
eksikliği kesinlikle olmadı. Onun için, biz buna spekülatif
maksatlıdır dedik. MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – O da sizin sorumluluğunuzda değil mi? TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Devamla) –
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün itibarıyla -önce o bilgiyi
sizlerle paylaşayım- pirinç fiyatında, geçtiğimiz haftalardaki 2,9 YTL’den,
mesela Meşhur Peynirci firmasında Osmancık pirinci 2 YTL’ye, Real’de 2 YTL’ye,
GİMPA’da 2,9’dan 1,95 YTL’ye, Carrefoursa’da da 2,9’dan 1,9 YTL’ye düşmüştür
fiyatlar. Yani, şu anda bu fiyatlar piyasada cari,
bugün bizim yaptırdığımız araştırmada, mağazalarda, halkımızın alışveriş
yaptığı yerlerde fiyatlar bu durumda. Yani, fiyatlar düşme seyrinde. Bu da
bizim söylediğimizi doğruluyor; bizim, daha önce bunun spekülatif
maksatla yapıldığına dair görüşlerimizin doğru olduğunu gösteriyor. Peki, biz ne yaptık? Şimdi, aslında, AK Parti
Hükûmetinin biraz sonra söyleyeceğim diğer icraatlarını ama burada da önemli
bir nokta var, eğer AK Parti Hükûmetiyle ilgili, pirinçle ilgili bir şey söylenecekse
tarihin şeref sayfasında Türk siyaseti için AK Partiye bir sayfa ayrılır, denir
ki: “AK Parti Hükûmeti pirinç üretimini Türkiye’de 360 bin tondan 700 bin tona
çıkardı, 2 katına çıkardı.” Tarih bunu yazacak. (AK Parti sıralarından
alkışlar) Bu, durduk yerde olmadı arkadaşlar… RASİM ÇAKIR (Edirne) – Üreticiler de iflas etti! TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Devamla) – Durduk
yerde bu olmadı. Bakın, nasıl oldu? Şimdi, biz çeltikte prim uygulaması başlattık 2005 yılında, tarife
kontenjanı getirdik, referans fiyat uygulaması getirdik ve bu üç uygulamayla
birlikte Türkiye’de pirinç üretimi, çeltik üretimi 360 bin tondan, kuraklığa
rağmen bu sene 650 bin tona çıktı. Şimdi, bu, 2002’de ne kadardı? Yani, 200 bin
ton pirinç üretiliyordu Türkiye’de. Türkiye'nin toplam tüketimi 500-550 -azami-
arasında. Bunun ancak yüzde 30’u karşılanırken bugün yüzde 80’i yaklaşık
karşılanır hâle gelmiştir. Bunun dışında, tabii, biz ileriye dönük olarak da, problem ortaya
çıkar çıkmaz Toprak Mahsulleri Ofisine sıfır gümrükle ithalat yetkisi verdik ve
Toprak Mahsulleri Ofisi bu konuyla ilgili icraatlarını başlattı, çalışmalarını
başlattı. Şimdi, buğdayla ilgili olarak da yine aynı şekilde, Türkiye’de,
bakın, un fiyat artışı yüzde 40 iken Amerika Birleşik Devletleri’nde un fiyat
artışı yüzde 400. Kanada’da un fiyat artışı yüzde 150 olmuştur. Şimdi, burada
bizim aldığımız birtakım tedbirler oldu. Demin arkadaşlar diyorlar ki:
“Efendim, geçen sene hasat sezonunda niye ithalat yapmadınız?” Biz, Türk
çiftçisini, Türk üreticisini hasat sezonunda ithalat silahıyla vurmak
istemediğimiz için, onların üretiminin değerini düşürmemek için o tarihte
yapmadık, yapamazdık. Çünkü zaten Türkiye'nin yaklaşık 17,5 milyon ton buğday
üretimi var ve bu, Türkiye'nin tüketim ihtiyacına yetecek kadar bir miktardır.
Biz ne yaptık? Eylül ayından itibaren tedbirlerimizi aldık ve peyderpey
Türkiye'nin ihtiyacı kadar miktarı gerek Toprak Mahsulleri Ofisi gerekse zaten
bizim sanayicilerimiz, tüccarlarımız ithalatlarını yapıyorlar ve dolayısıyla,
tedbirlerini alıyorlar. Onun için, şu anda, piyasada bu manada da bir sıkıntı
bulunmamaktadır. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; söz konusu tarım olduğunda,
insanlar maalesef çok rahat bir şekilde, böyle, derleme, sağdan soldan duyulmuş
rakamlarla konuşurlar. Şimdi, ben size 2002’de ne oldu, biz nasıl bir tablo devraldık;
onu söyleyeceğim: Değerli arkadaşlar, 2002 tarihinde yürürlükte olup da o tarihte
yürürlükten kaldırılan destekleri size söylüyorum. Çünkü,
biraz önce, bizleri… NECATİ ÖZENSOY (Bursa) – Gübre? TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Devamla) – Gübreye de
geleceğim. Biraz sonra, sizleri bu bilgilerle şu şekilde bilgilendirmek
istiyorum: Kimyevi gübre desteği: 1/1/2002 tarihinde
kaldırılmış. Belgesi burada. Bakanlar Kurulu kararı. Gensorunun altında imzası
olan bakanlar, o gün bu kararın altında imzası olanlar, bugün de gensorunun
altında imzası olan arkadaşlar. (AK Parti sıralarından alkışlar) Şimdi, Zirai Mücadele ne diyor: “Kimyevi gübre desteğini
kaldırdık.” Burada, Bakanlar Kurulu
kararı. Zirai mücadele ve veteriner ilaç desteği: Fatura bedelinin yüzde
5’i ile 30’u arası ödeniyordu, 1/1/2002 tarihinde
kaldırıldı. Pazar fiyat desteği: Bakın, şeker pancarı, tütün, buğday, arpa,
yulaf, çeltik, mısır, çavdar; bütün bunlarda uygulanıyordu ve bunlarda pazar
fiyat desteği kaldırıldı. Tarımda kullanılan elektrik desteği: 2002 yılında kaldırıldı ucuz
elektrik kullanım desteği. GÜROL ERGİN (Muğla) – Siz onu 2002’de geldikten sonra kaldırdınız.
Elektrik desteğini Aralık ayında kaldırdınız. TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Devamla) - Yine,
ülkemizde sık sık meydana gelen doğal afetlerden zarar gören üreticilere
yapılan yardımlarla ilgili bir kanun vardı, bu kanunun adı 5254 sayılı Muhtaç
Çiftçilere Tohumluk Dağıtılması Hakkında Kanun’du, bu Kanun da kaldırıldı. Şimdi, biraz önce yine söylendi. Değerli arkadaşlar, bütün bu
desteklerin kaldırılmasını onaylayan Dünya Bankası Başkanına yazılmış olan
mektup burada. Bu mektubun altında, yine gensoruda imzası bulunan iki bakanın imzası
var ve burada. (AK Parti sıralarından alkışlar) Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şimdi, biz, 2002 yılında
Türk tarım sektörüne verilen destekte şöyle bir tablo devraldık; ben size
okuyorum: 186 milyon prim ödemesi, 2002’de. 83 milyon hayvancılık, 1,5 milyar
YTL doğrudan gelir desteği, 42 milyon YTL çay desteği; toplam 1 milyar 868
milyon YTL. Yani, devraldığımız tablo bu. Sadece bu destekler var. Biraz önce söyledi DGD’nin durumunu, onun faziletlerini, onu
anlatmayacağım. Ama, bakın, biz ne yapmışız, biz hangi
yeni destekler getirmişiz, onları size arz edeceğim: Prim uygulamaları getirdik hububatta, 2005’te. Ne ödedik şimdiye
kadar? 1 milyar 632 milyon YTL. Mazot, 2003’te desteği getirdik. Ne ödedik? 2
milyar 13 milyon YTL. Gübre, 2005’te getirdik; 966 milyon YTL ödedik. Dane
mısır, 2004’te prim desteği getirdik; 455 milyon YTL. Aspir, arıcılık,
sertifikalı fidan, 2005’te getirdik; 130 milyon YTL ödedik. Sertifikalı tohum,
biz getirdik 2005’te. Kırsal kalkınma, 385 milyon YTL ödedik, biz getirdik
2006’da. Su ürünleri, sigorta... Tarım sigortası uygulaması getirdik ve poliçe
bedelinin yüzde 50’sini hibe olarak ödüyoruz. Bu, Türk tarımına yapılmış en
büyük hizmettir (AK Parti sıralarından alkışlar) ve tarihin şeref sayfasında bu
da yazılacaktır. Toprak tahlili, organik tarım desteği getirdik ve ARGE desteği
getirdik. Şimdi, bunlarla birlikte, bakın, bugün, daha önce 83 milyon YTL
olan hayvancılık desteğini biz 1,3 milyar YTL’ye çıkardık. 186 milyon YTL olan
prim desteğini -ki bunlar yağlı tohumlar, pamuktu, ayçiçeğiydi vesaire- 1,2
milyar YTL’ye de bunu çıkardık. Değerli arkadaşlar, bütün bunlar… Tabii ki doğrudan gelir
desteğini indirmemiz gerekiyordu çünkü adaletsizdi ve üretimle bir ilişkisi,
verimlilikle hiçbir ilişkisi yoktu. Peki, biz bunu yaptık, sonra ne oldu? Yani
Türk tarımında hangi gelişme oldu? Hangi büyüme meydana geldi? Değerli milletvekilleri, 2002 yılında Türk tarım sektörünün gayrisafi üretim
değeri sadece 23,7 milyar dolardır, 2002 yılında. Bakın, 2007’de… Biraz önce
arkadaşlar dediler ki: Tarım öldü, bitti, çöktü vesaire. Ne ölen var ne çöken
var, Türk tarımı dimdik ayakta. AK Parti Hükûmetinin hizmetleriyle çok daha
ileri bir noktaya gidecek. [AK Parti sıralarından alkışlar, CHP ve MHP
sıralarından alkışlar (!)] Bakın, ne olmuş? 50,7 milyar dolara çıktı Türk tarım sektörünün
gayrisafi üretim değeri 2007 yılında. GÜROL ERGİN (Muğla) – Sayın Bakan, sen böyle söylersen çiftçi de
“Külahıma anlat!” diyor “Külahıma anlat!” Bunu çiftçi söylüyor. TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Devamla) - Tarımda kişi başına gelir 2002 yılında, aynı
diğer sektörlerde olduğu gibi düşüktü. 2002’de bin dolardı tarımdaki kişi
başına gelir, 2007 yılında 2.433 dolara çıktı. Şimdi, tarımsal kredi faizi oranları… Bakın, biz nereden
devraldık? Yüzde 59’dan devraldık. Nereye getirdik? Sıfır ila 13 aralığına getirdik. Yüzde 90’ı sübvansiyonlu kredi olarak
kullanılmak üzere, 2007’de Türk çiftçisine kullandırılan kredi 6,3 milyar
YTL’dir; 6,3 milyar YTL. Peki, bunu kim kullandı? Tam 1 milyon 100 bin Türk
çiftçisi kullandı, tam 1 milyon 100 bin. (AK Parti sıralarından alkışlar) Peki,
ne kadardı bu? 2002’de kaç Türk çiftçisi ne kadar kredi kullanıyordu? 550 bin
çiftçi toplam 550 milyon YTL kullanıyordu. GÜROL ERGİN (Muğla) – Çiftçi kendisini mi icraya veriyor! TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Devamla) – Kaç kat
artmış? 13-14 kat artmış. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Devamla) - Şimdi, değerli kardeşlerim, bakın, biz Türk
çiftçisinin borçlarını sildik. 765 bin çiftçinin 2,7 -o günkü parayla-
katrilyon değerindeki borcunun 1,5 katrilyonunu sildik, geriye kalanı da
yapılandırdık, ödeyebileceği şekilde. Bugün, gerek Ziraat Bankası gerek tarım
kredi kooperatiflerinin kullandırdıkları kredinin yüzde 96 ila 98 arasında geri
dönüşü var. Ne demektir bu? Türk çiftçisinin kredi alan 100 tanesinin 98’i
borcunu da tıkır tıkır ödüyor, borcunu da tıkır tıkır
ödüyor. Demek ki ödeme gücü var, demek ki bunu sürdürebiliyor. Değerli milletvekilleri, bakın, ihracatla ilgili olarak size bazı
rakamlar vereceğim. Bu da son derecede önemli çünkü Türk ihracatçısına da Türk
tarım sektörüne de haksızlık yapılıyor. Biz hükûmeti devraldığımız 2002 yılında
Türkiye'nin tarımsal ithalatı 4 milyar dolar, tarımsal ihracatı da 4 miyar
dolar. Bugün… (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan. HÜSEYİN YILDIZ (Antalya) – Köylü keyfinden mi bağırıyor o zaman
Sayın Bakan? TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Devamla) – Konuşmamı
tamamlayayım… BAŞKAN – Teşekkür ederim; bir dakikayı ekledim ben size. TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Devamla) – Öyle mi? BAŞKAN – Ekledim, evet; çok teşekkür ederim. TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Devamla) – Sayın
milletvekilleri, Türk tarımıyla ilgili daha söylenecek çok şey var. Böyle,
yirmi dakikayla burada anlatılamıyor. Daha geniş zamanda bu bilgileri sizlere
anlatacağım. Hepinize saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan. Tarım ve Köyişleri Bakanı Sayın Mehmet Mehdi Eker hakkındaki
(11/1) esas numaralı gensoru önergesinin gündeme alınıp alınmayacağı
hususundaki görüşmeler tamamlanmıştır. Şimdi gensoru önergesinin gündeme alınıp alınmayacağı hususunu
oylarınıza sunacağım. Gensoru önergesinin gündeme alınmasını kabul edenler… Kabul
etmeyenler… Kabul edilmemiştir. (AK Parti sıralarından alkışlar) Birleşime bir saat ara veriyorum. Kapanma Saati: 19.25 DÖRDÜNCÜ OTURUM Açılma Saati: 20.30 BAŞKAN: Başkan Vekili Meral
AKŞENER KÂTİP ÜYELER: Yaşar TÜZÜN
(Bilecik), Fatma SALMAN KOTAN (Ağrı) BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin
96’ncı Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum. Alınan karar gereğince, sözlü soru önergeleri ile diğer denetim
konularını görüşmüyor ve gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile
Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmına geçiyoruz. 1’inci sıraya alınan Kahramanmaraş Milletvekili Sayın Veysi
Kaynak’ın, Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun Teklifi ile Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, Türk Ceza Kanununda
Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi ve Avrupa Birliği Uyum ve Adalet
Komisyonları Raporları’nın görüşmelerine başlayacağız. VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ
İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER A) Kanun
Tasarı ve Teklifleri 1.- Kahramanmaraş Milletvekili
Veysi Kaynak’ın; Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun Teklifi ile Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın; Türk Ceza Kanununda
Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi ve Avrupa Birliği Uyum ve Adalet
Komisyonları Raporları (2/210, 2/27) (S. Sayısı: 215)(x) BAŞKAN – Komisyon? Burada. Hükûmet? Burada. Komisyon Raporu 215 sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır. Sayın milletvekilleri, teklifin tümü üzerindeki görüşmelere
başlamadan evvel, Şırnak Milletvekili Sayın Hasip Kaplan ve arkadaşlarının,
Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesinin değiştirilmesine dair kanun teklifinin
Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle İç Tüzük’ün 84’üncü maddesine göre,
öncelikle, Anayasa’ya aykırılık yönünden görüşülmesini isteyen bir önergesi
Başkanlığımıza intikal etmiştir. İç Tüzük’ün söz konusu 84’üncü maddesi, bir
kanun teklifinin Genel Kurulda görüşülmesi sırasında belli bir maddesinin
Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle verilecek önergeleri düzenlemektedir.
Henüz teklifin maddelerine geçilmesine karar verilmemiştir. Bu nedenle, bu
önergenin işleme konulması şu aşamada mümkün değildir. Ancak, teklifin
maddeleri görüşülürken her madde üzerinde Anayasa’ya aykırılık önergesi verilmesi
mümkün olacaktır. Bilgilerinize sunulur. Teklifin tümü üzerinde ilk söz, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu
adına Ankara Milletvekili Sayın Hakkı Suha Okay’a aittir. Buyurun Sayın Okay. (CHP sıralarından alkışlar) CHP GRUBU ADINA HAKKI SUHA OKAY (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi
saygıyla selamlıyorum. Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesiyle ilgili bugüne kadar
bitmeyen ve de hiç bitmeyecek gibi görünen çok perdeli bir oyun üzerinde
konuşuyoruz. Ne yazık ki 301’inci madde kapsamındaki tartışmalarda, her zaman
olduğu gibi, tartışılması gereken konunun rotasından çıkarıldığı, yapay
gündemlerin oluşturulduğu, yapay çözümlerin ortaya atıldığı, konu hakkında
düşünce açıklayanların demokrasi karşıtı olarak mahkûm edildiği, farklı görüşte
olanların görüşlerine tahammül edilmediği, konunun bir tabu hâline
dönüştürüldüğü sağlıksız bir süreç yaşanmıştır. Yani Türkiye'de 301’inci madde
değiştirilirse Türkiye demokratik bir ülke olacak, eğer değiştirilmez ise
Türkiye'de demokrasinin sonu gelecek şeklinde bir hava yaratılmıştır. (x) 215 S. Sayılı
Basmayazı tutanağa eklidir. Siyasi iktidar, 2005 yılının sonlarından bugüne kadar yaşanan bu
süreçte edilgen ve siyasi çıkarını devlet çıkarı ve onurundan önde tutan bir
çizgi izlemiştir. Bu sürecin gözden kaçmayan ve bizi en çok yaralayan tarafı,
dış telkinlerle, baskılarla ve dayatmalarla yasama sürecinin şekillendiriliyor
olması. Bu düzenlemeye, hiçbir rasyonel değişiklik içermediği için,
ısmarlama olduğu için, tasarı olarak değil teklif olarak Parlamentoya sunulması
açısından samimiyetsiz bir girişim olduğu için, yıllarca süren tartışmalar
nedeniyle, AKP’nin kapatma davasından sonra Parlamentoya sunulduğu için, bunca
zaman üzerinde çalışılmasına karşın gerek içeriği gerekse gerekçesi özensiz
olduğu için, siyasi iktidarın kafa karışıklığını yansıttığı için, içerdiği
belirsizliklerden dolayı yeni kargaşalara neden olacağı için karşıyız. Çok perdeli bir oyun dedim. Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi,
yani 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 159’uncu maddesi, 1926’dan sonra 5237
sayılı Yasa çıkarılıncaya kadar yedi kez değiştirilmiştir. 5237 sayılı Yeni
Türk Ceza Kanunu 2004 yılında kabul edilmiş ve 2005 yılının Haziran ayında
yürürlüğe girmiştir, yani söz konusu düzenleme AKP iktidarı döneminde hukuk
dünyasına girmiş ve özgürlükler açısından büyük bir başarı olarak
nitelendirilmiştir. Kafaları karıştıran ve karışık uygulamalara neden olan bu
madde gerekçesi ise, bu siyasi iktidar tarafından hazırlanmıştır. Avrupa Birliğinin, Türkiye’nin üyelik sürecini yokuşa sürmek için,
sözde Ermeni soykırımını Türkiye’nin önüne koyması ve ünlü kişiler hakkında
açılan davalar, 301’inci maddeyi Türkiye’nin en önemli gündem maddesi hâline
getirmiştir. Hollanda’da Türk kökenli parlamenterlere sözde
soykırımı tanıması için yapılan baskılar, Fransa’nın sözde soykırımı
tanımayanlara ceza öngören yasayı kabul etmesi, bir siyasi parti liderinin
İsviçre’de yargılanması, aslında 301’inci madde tartışmalarının dış boyutunu
gözler önüne sermektedir; ancak, siyasi iktidarın tüm bu yaşananlar karşısında
başı dik bir politika izleyemediğini de buradan ifade etmek durumundayım. Siyasi iktidar, 2005 yılının sonundan bugüne kadar hep kamuoyunu
oyaladı, bu süreçte yargıya yapılan saldırılara göz yumdu, bu konudaki Avrupa
Birliği mevzuatı hakkında gerçekleri halktan sakladı, yani 301’inci maddeyi
tamamen bir siyasi istismar konusu hâline getirdi. İktidar, dış ve iç çevrelere
301’le ilgili yasal düzenleme yapacağını birçok kez deklare etti. Bazı AKP’li
yetkililer, 301’le ilgili düzenleme yapacaklarını söylerken, bazıları da “Buna
ihtiyaç olmadığını” açıkladı, yani nabza göre şerbet verildi. İktidarın biraz
sonra değineceğim süreç içindeki açıklamalarını hatırlayınca, bu konunun nasıl
istismar edildiği, nasıl siyasi çıkarlar için kullanıldığı daha iyi
anlaşılacaktır. Adalet Bakanı Sayın Cemil Çiçek, Aralık 2005’te, Türk yargısının
müstemleke yargısı olmadığını belirterek, Pamuk davasına ilişkin dış baskılara
karşı Fehriye Erdal örneğini vermiş ve 301’le ilgili değişiklik
yapmayacaklarını açıklamıştır. Yine 2005 Aralık ayında Dışişleri Bakanı Sayın
Abdullah Gül, 301’inci maddeyi Gece Yarısı Ekspresi filmine benzetti ve
Türkiye’ye çok büyük zarar verdiğini söyledi. 2006 Ekiminde
Fransa’da sözde Ermeni soykırımını inkâr edenlere ceza öngören yasa çıkmadan
önce Sayın Tayyip Erdoğan’ın Sarkozy’yi arayarak, bu yasanın çıkmaması için
neler yapabileceklerini sorduğunda, Sarkozy, Sayın Erdoğan’a, soykırımı
araştıracak komisyonda tarihçilerin yer alması şartı olması, Türk Ceza
Kanunu’nun 301’inci maddesinin kaldırılması ve Ermenistan ile Türkiye sınırının
açılması şeklinde üç öneride bulundu. Bu öneriler Anadolu Ajansı
bültenlerine de yansıdı. Sarkozy bu cüreti kimden aldı? Çiftçiye, işçiye, emekliye yüksek
perdeden tepki gösteren Sayın Başbakan, niçin Sarkozy’ye tepki gösteremedi?
Kasım 2006’da Sayın Tayyip Erdoğan, Sayın Ali Babacan, Sayın Cemil Çiçek sivil
toplum örgütleriyle toplantı yaptı; 301’inci maddenin AB mevzuatına aykırı bir
yönü bulunmadığını belirterek, 301’inci maddenin yasa koyucunun açık maksadına
uygun olarak özgürlükçü bir şekilde yorumlanması hâlinde, düşünce ve ifade
özgürlüğü konusunda hiçbir sorun kalmayacağını belirttiler. Aynı toplantıda, bu
konuda değişik seçenekleri inceletmelerini ve sivil toplum örgütlerinin
önerilerini Hükûmete iletmelerini istedi. Ertesi gün Olli Rehn, Başbakanın
açıklamalarından duyduğu memnuniyeti açıkladı. Yani siyasi iktidar topu taca
attı. Ocak 2007’de Adalet Bakanı Sanayi Odasında yaptığı konuşmada
"Evvela denildi ki: Bu 301’inci madde Türkiye'nin ayıbıdır. Bu,
Türkiye'nin ayıbı ise bu ayıbı taşıyan pek çok ülke var, özellikle Avrupa
Birliği üyesi ülke var. Çünkü aynı madde, ya aynen ya da ifadeleri değişik
olarak, cezaları da değişik olarak, üstelik Avrupa Birliğinin birinci liginde
olan Avrupa Birliğinin kurucu ülkelerinde var. O zaman niçin onlara ayıp
olmuyor da Türkiye için ayıp oluyor?" şeklinde değerlendirmesiyle isyan
bayrağı açtı. Basına bu olay “301 Cemil vakası” olarak yansıdı. 2007 Şubatında Sayın Erdoğan 301’inci maddeyle ilgili çalışmalar
yaptıklarını belirterek önümüzdeki günlerde büyük ihtimalle bununla ilgili
değişikliği Meclise getireceklerini açıkladı. Sayın Gül yine 2007 Şubatında Observer’e verdiği demeçte Başbakan
Erdoğan’ın ve kendisinin düşüncesinin 301’inci maddenin değişmesi yönünde
olduğunu, seçimlerden önce de değiştireceklerini açıkladı. 2007 Kasımında Sayın Mehmet Ali Şahin, Adalet Bakanımız Anadolu
Ajansına yaptığı açıklamada 301’inci maddeye ilişkin olarak sivil toplum
örgütleri önerileri ışığında beş altı farklı öneri geldiğini ve Bakanlar
Kurulunda görüşülerek bunlardan birinin tercih edilip Parlamentoya
gönderileceğini ifade etti. Hâlâ bekliyoruz. Hükûmetten Parlamentoya gelen bir
tasarı yok. İki buçuk yıldır Hükûmetin üzerinde çalıştığı bir konu var ama bu
konuda bir hükûmet tasarısı yok. Parlamentoya siyasal iktidara mensup Adalet ve Kalkınma Partili
bir milletvekili tarafından bir teklif verildi. Bu teklif, özensiz hazırlanmış,
Anayasa’ya aykırı ve belirsizlikler içerisindeydi. Düzenlemenin tasarı olarak
değil teklif olarak getirilmesi, konuyla ilgili kamu makamlarını baypas etmek
ve konunun kamuoyunda tartışılmasını engellemek amacını gütmektedir. Bu yönüyle
siyasi iktidar mahcubiyetini ve kararsızlığını ortaya koymuştur. Düzenlemenin Parlamentoya getiriliş zamanlaması da son derece
rencide edicidir. AKP’ye kapatma davası 14 Mart tarihinde açıldı. Bu arada,
AKP, has destekçileri olan liberallerin salvolarına
hedef olmaya başlamıştı. Üstüne üstlük, bir de 10 Nisan 2008 tarihinde AKP’nin
kapatma davasına bir müstemleke valisi edasıyla karşı çıkan AB Komisyonu
Başkanı Barroso, Türkiye Büyük Millet Meclisinde, bu salonda bir konuşma yaptı
ve işte tam bu noktada AKP’nin demokrasi ve özgürlük damarı kabarıverdi ve 7
Nisan 2008’de bu teklif Parlamentoya sunuldu. AKP’lilerin, 301’inci maddeyi Türkiye Büyük Millet Meclisine
getireceklerine ilişkin çeşitli tarihlerde yaptığı açıklamaları sizlere
aktardım. Adalet Komisyonunda, Yargıtay 9. Ceza Dairesi üyesi, 301’den
açılan davalara ilişkin sayısal verileri aktardı. Buna göre, dava açılmakla
birlikte, birçok davada ceza verilmemiş, hatta 2006-2007’de kesinleşen cezanın
ikişer dosya olduğunu Yargıtay 9. Ceza Dairesi üyesi açıkladı. Peki, AKP, 301’inci madde uyarınca dava açma sürecini, yargı
bağımsızlığını ihlal ederek yargıyı nasıl yönlendirdi ve davaların sayısının
artırılmasına nasıl neden oldu? 1/1/2006 tarihinde
zamanın Adalet Bakanı 5 sayılı bir genelge yayınladı. Bu genelgede,
soruşturmaların süratle sonuçlandırılması yerine, 301’inci maddeyi de içeren
kimi Türk Ceza Kanunu maddeleriyle ilgili başvurularda süratle kamu davasının
açılmasını söyledi. Bir taraftan, Adalet Bakanı “Süratle kamu davası açın.”
diyor, “301 için de açın.” diyor; bir taraftan da Sayın Gül “Gece Yarısı
Ekspresi’nin etkisinin yaşanmasına katkı yaptı.” diyor. Bunlar, 301’e ilişkin,
AKP’nin çelişkili, tutarsız ve gayrisamimi açıklamalarının birer kanıtıdır. Değerli arkadaşlarım, yasa teklifi, Avrupa Birliğinin siyasi
iktidara siparişi niteliğindedir; rasyonel hiçbir yenilik içermemektedir, göz
boyamaktan başka bir işlevi yoktur. Teklifin komisyon raporu okunduğunda da net
bir şekilde görülmektedir. Teklif özensiz hazırlanmıştır. Komisyon çalışmasında
AKP ne yapacağını da çok iyi bilmiyordu. Nitekim,
komisyonda bu yasa görüşülürken AKP’li 3 tane milletvekili arkadaşım bir önerge
verdi. Bu önergenin içeriği şuydu: “Saygınlığı sarsacak biçimde alenen
aşağılama.” Şimdi, şunu merak ediyoruz: Saygınlığın sarsılmayacağı biçimdeki
alenen aşağılama nasıl olur? Ve bir komedi yaşandı, Sayın Komisyon Başkanı,
sonrasında bu saygınlığı sarsacak biçimdeki alenen aşağılamanın “saygınlığı
sarsacak biçimdeki” ibaresinin çıkarılmasını teklif etti ve bu da kabul gördü. Değerli arkadaşlarım, bu teklifte “Türklüğü” ibaresi yerine “Türk
Milleti” ibaresi getirilmektedir. Anayasa’nın 66’ncı maddesinde Türklükten
neyin kastedildiği ve açıkça “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan
herkes Türktür.” hükmü yer almaktadır. Bu konuda Yargıtay Ceza Genel Kurulunun
2006 yılında verdiği kararda da netlik bulunmaktadır. Yani bu değişiklik,
Yargıtay 9. Ceza Dairesinin kararlarıyla Yargıtay Ceza Genel Kurul kararına
baktığımızda pratikte hiçbir yenilik de getirmemektedir. Açıkçası, Yargıtay
Ceza Genel Kurulu kararın içeriğinde “Türklük’ kavramı devletin insan unsuruyla
ilgili olup bu kavramla Türk milleti kastedilmektedir. Türklükten maksat, Türk
milletini oluşturan insani, dinî, tarihî değerlerle millî dil, millî duygular
ve millî geleneklerden oluşan millî, manevi değerler bütünüdür.” demektedir. İşin trajikomik yönü, Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan
teklifin genel gerekçesi ile madde gerekçesinde bu konudaki içtihada
değinilmezken, Adalet Komisyonu Raporu’nda az önce belirttiğim ifadelere atıfta
bulunulmasıdır. Sayın Bakan da komisyon konuşmasında bu durumun altını çizmiş.
Madem bu konuda bir içtihat oluştu, o zaman “Türklük” ibaresi yerine “Türk
milleti” ibaresinin konulmasının, yani yasamanın, sırf bu değişiklik için
fuzuli yere işgal edilmesinin nedeni nedir? Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi, Türklüğün,
ırkçı ve kafatasçı bir tanımlama olmadığını, bunun Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’ne aykırılık taşımadığını, Almanya’dan Avusturya’ya, İspanya’dan
Hollanda’ya, Fransa’dan İtalya’ya kadar birçok ülkede benzer düzenlemelerin
bulunduğunu, bu konuda dış telkinlerle yargı üzerinde baskı kurulmasının erkler
ayrılığı ilkesiyle bağdaşmadığını, Anayasa’nın 70’inci maddesinde “Her Türk,
kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir.”, 72’nci maddesinde “Kamu hizmeti,
her Türkün hakkı ve ödevidir.”, 76’ncı maddesinde “Yirmibeş yaşını dolduran her
Türk milletvekili seçilebilir.” denilirken bir ırkın tanımının yapılmadığını
kamuoyu ile paylaştı ancak güdümlü sözde aydınların hedefi olmaktan da
kurtulamadı. Fransa’da, sözde Ermeni soykırımını inkâr edenlerin
cezalandırılmasına ilişkin yasayı sosyalist partinin desteklemesi de bizim sözde aydınlara dert olmadı
ama Cumhuriyet Halk Partisinin, Avrupa Birliği ülkelerinin yasalarında olan ve
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olmayan bir düzenlemenin
değiştirilmesine katkı vermesi birileri için dert oldu. Yine teklifin gerekçesinde “Keza, birinci fıkradaki ‘Cumhuriyeti’
ibaresi ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ olarak değiştirilmiştir.” denilmektedir.
Gerek genel gerekçede gerekse madde gerekçesinde bu konuda başkaca bir açıklama
olmadığına göre “Cumhuriyeti” yerine “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” ibaresinin
getirilmesinin gerekçesi sadece “keza” kelimesiyle açıklanmaktadır. Sayın milletvekilleri, üzerinde bu kadar gürültü koparılan, sivil
toplum örgütlerinin içinden çıkamadığı, Hükûmetin, içinden çıkamadığını
belirttiği böylesine önemli bir konuda bu kadar ciddiyetsiz olunmasını
kamuoyunun takdirlerine bırakıyorum. Tabii bu arada “cumhuriyet” kelimesine, cumhuriyete atfedilen
anlama, siyasi iktidarın alerjisi de göz ardı edilmemelidir. Eğer, anayasal
açıdan tartışma yaratan bu değişiklik, uygulamada “Cumhuriyetin nitelikleri”
başlıklı Anayasa’nın 2’nci maddesinde yer alan ve başlangıçtaki ilkeler ile
demokratik, laik ve sosyal hukuk devletine yapılan vurgunun korunmasız
bırakılması gibi bir sonuç beklenerek yapılıyorsa, bu ince hesabın faturası da
ağır olur. Cumhuriyeti savunmasız bırakmak kimsenin de haddi değildir. “301, çok perdeli bir oyundur ve devam edecektir.” dedik. Bunun
bir nedeni de soruşturma izni ve görevli mahkemeler konusundaki değişikliklerin
uygulamada yaratacağı kargaşadır. Teklifte, kovuşturmanın Cumhurbaşkanının
iznine tabi kılınmasındaki sakatlıklar ve Anayasa’ya aykırılıklar çok
tartışıldı. Üzerinde çok durmayacağım ancak Başbakan ve Başbakan Yardımcısının
bu konuyu hararetle savunur noktadan geri adım atması olumlu bir gelişmedir. Bu
durum, çelişkiler ve iş bilmezliğin nasıl hâkim olduğunu da gözler önüne
sermektedir. 2005 yılında yürürlüğe giren Türk Ceza Yasası’yla, Adalet
Bakanlığında olan izin yetkisinin kaldırılması olumlu bir adımdı ve dönemin
Adalet Bakanı Sayın Cemil Çiçek, Aralık 2005’te Bakanlar Kurulu toplantısı
sonrasında yaptığı açıklamada… (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Bir dakika ekliyorum. HAKKI SUHA OKAY (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan. …“Bunu AB kendisi istedi. Kimse yetkisini vermezken, bu Hükûmet
yargıya müdahale olmasın, yargı dosyadaki delile, hukuka, vicdani kanaatine
göre karar versin diye Adalet Bakanlığının bu alandaki yetkilerini ortadan
kaldırdı.” demiştir. Siyasi iktidarın ve AB’nin bugün dediklerine mi yoksa
2005’te dediklerine mi inanacağız şimdi? Değerli arkadaşlarım, bu noktada, Cumhuriyet Halk Partisi olarak,
yargı bağımsızlığına ilişkin AB normlarının bir an önce hayata geçirilmesinin
öneminin altını bir kez daha çizmek istiyorum. Değinmek istediğim bir başka nokta da, nezdinde cumhuriyet
savcıları bulunan asliye ceza mahkemelerinin yerine görevli mahkemelerin sulh
ceza mahkemeleri olacak olmasının ortaya çıkaracağı yeni tartışmalardır.
Yargıtay temsilcisinin de Adalet Komisyonunda bu tehlikeye dikkat çektiğini buradan
tekrar hatırlatmak istiyorum. Özetle, bu teklif, kapatma davasında, Avrupa Birliği, ikinci
cumhuriyetçi, liberal çevreler ve “Kayıtsız şartsız Avrupa Birliğine girelim.”
diyen iş birlikçi sermayeye selam teklifidir. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Okay. Şimdi, söz hakkı Demokratik Toplum Partisi Grubu adına Van
Milletvekili Sayın Fatma Kurtulan’da. Buyurun Sayın Kurtulan. (DTP sıralarından alkışlar) DTP GRUBU ADINA FATMA KURTULAN (Van) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz 215 sıra sayılı Türk Ceza Kanununun Bazı
Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi üzerine grubum adına söz
almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. 301’inci maddeyle ilgili yürütülen tartışmaların doğru bir
çerçevede yürümediği ve bu şekilde yürütülmesinin ne ifade özgürlüğüne ne de
ülkemiz demokrasisine herhangi bir katkı sunmayacağı aşikârdır. Her şeyden önce
konuya “Sırf AB istiyor bu nedenle yapıyorsunuz.” ya da “Türklüğe hakareti
serbest bırakıyorsunuz.” veya “Türklük kavramıyla sorunu olanlar bu değişikliği
istiyor. Bu nedenle bu Yasa değişmemelidir.” şeklindeki eleştirileri haksız
veya yetersiz bulduğumuzu belirtmek istiyoruz. Temel hak ve özgürlüklerin en önemlisi ifade özgürlüğüdür. Eğer
bir toplumda kişiler veya gruplar düşüncelerini özgürce açıklama ve yayma
hakkından mahrum ise diğer hak ve özgürlüklerin de hiçbiri tam olarak
uygulanamıyor demektir. Türkiye’de yaşayan veya Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan hiç
kimsenin Türklüğe hakareti veya başka milletlere hakareti hoş görmesini
beklemek, bunun önünün açılmasını sağlamak gibi bir duruşu olamaz. Yeryüzünde
yaşayan her halkın, her milletin manevi değerleriyle özdeşleşmiş bir onuru
vardır. Herkesin de milletlerin bu manevi değerlerine saygı duyması ve onurunun
korunması konusunda hassasiyet göstermesi beklenir. Ancak 301’inci madde çerçevesinde yürütülen tartışmalar öylesine
bir hâle sokulmaya çalışılıyor ki; sanki bu maddeye karşı olanlar manevi
değerlere saygı duymayanlar, bu maddeyi savunanlar da milletlerin manevi
değerlerini korumaya çalışanlardır gibi bir hava yaratılmak isteniyor. Bu eksende yürütülen böylesi tartışmalar nedeniyle de konunun asıl
can alıcı yönü unutturulmaya çalışılmaktadır. Bir yandan,
sanki ifade özgürlüğü önündeki tek engel 301’inci maddeymiş ve bu madde
değişirse artık ülkemizde düşünceyi açıklamak suç olmaktan çıkacakmış gibi bir
yanılsama yaratılırken, diğer taraftan da sanki 301’inci madde değişirse
“Türklük” kavramı ya da “Türk milleti” kavramı tartışmaya açık hâle gelecek ya
da Türklüğe hakaret serbest hâle gelecekmiş gibi başka bir yanılsama
yaratılıyor. Oysa çok açık bir şekilde ortadadır ki Hükûmetin bu
değişiklik önerisi ile ne ülkemizde ifade özgürlüğü gelişmiş olacaktır ne de
iddia edildiği gibi manevi değerlere hakaret etmek serbest olacaktır. Aslında, bu büyük yanıltma kampanyası ile sadece Avrupa Birliği
kandırılmaya çalışılmaktadır. Bundan da açıkça anlaşılmaktadır ki bu Hükûmetin
tek derdi AB’yi memnun etmektir. Hükûmet kendi vatandaşlarına ifade özgürlüğü
gibi kutsal bir hakkı tanımak yerine, AB’yi mutlu etmeyi daha önemli bir görev
olarak kabul etmektedir. Böyle olmasaydı eğer, darbe anayasası başta olmak
üzere Ceza Kanunu’ndaki diğer yasakçı maddelerden tutalım, Siyasi Partiler
Kanunu, Dernekler Kanunu, Sendikalar, Terörle Mücadele Kanunu gibi yasalardaki
uluslararası sözleşmelere ve evrensel insan hakları kriterlerine
uygun olmayan bütün düzenlemeleri ayıklayan bir paketle Meclise gelinirdi.
Ancak, ne hikmetse, Avrupa Birliği kafayı 301’inci maddeye taktığı için Hükûmet
de sadece bu talimatı yerine getirmek adına 301’inci maddede bir makyaj yapmayı
demokratik olarak sunmaya çalışmaktadır. Hükûmete göre demokrasinin sınırları Avrupa Birliği yetkililerinin
iki dudağı arasından çıkanlardır. Onlar bizim için ne kadar demokrasi istiyorsa
o kadarı verilecektir. Yoksa, vatandaşlarımızın hangi
haklara ve özgürlüklere layık olduğu çok önemli değildir. Önemli olan Avrupa
Birliğini memnun etmektir. Özcesi, bugün burada yapılan yasama faaliyetleri
aslında bir göz boyamadan ibarettir ve görülecektir ki memnun etmeye
çalıştığınız Avrupa Birliği bile önümüzdeki günlerde bu değişiklikle tatmin
olmadığını ifade etmeye başlayacaktır. Yapılması gereken şey, korkuları ve paranoyaları bir kenara
bırakıp bu ülkenin vatandaşlarına güvenmek ve 301’inci maddeyi kaldırmaktır.
Partimizin bu talebi sadece ilkesel olarak ifade özgürlüğünü savunuyor
olmasından kaynaklıdır. Yoksa, parti tarihimizde
hiçbir yöneticimiz ya da parti yetkilimiz hakkında Türklüğe hakaretten açılmış
bir tek dava, verilmiş bir ceza yoktur. Ama, bu madde
işletilirken bile ayrımcı davranılmıştır. Daha çok muhalif kesimleri susturmaya
yönelik bir madde olarak kullanılmıştır. Tabii burada kastettiğim muhalif
kesimler, resmi ideolojiye muhalif kesimlerdir. Yoksa,
resmi ideolojiyle bir derdi olmayanların, kendine bu ideoloji içerisinde iyi
bir yer bulmuş olanların ya da bu resmi ideoloji sayesinde iktidarlarını daimi
kılanların elbette ki bu ülkede hak ve özgürlük sorunu yoktur. Onlar zaten her
şeye muktedirler. Onların inandığı her şey doğrudur ve gerçektir. Onların
manevi değerleri en kıymetli olandır. Onların onuru diğer insanlardan daha
kutsaldır. Onlar gibi düşünmeyenler ise aldatılmış, kandırılmış cahiller,
gericiler ya da hainlerdir. Bu nedenle, onlar gibi düşünmeyenler en ağır
cezalara çarptırılmalıdır; zaman zaman faili meçhul bir şekilde infaz
edilmelidir, toplumda siyasi linçe tabi tutulmalıdır çünkü resmî ideolojinin
sahipleri olan elitist azınlık kendini bu devletin asıl sahibi olarak görürler.
Geri kalan çoğunluk ise kendisine lütfen verilen haklarla yetinmek zorunda
kalanlardır. Devletin asıl sahipleri ise her türlü nimeti kendi arasında
paylaşmaktan, devletin olanaklarını birbirine peşkeş çekmekten, bu olanakları
kullanarak halkı baskı altında tutmaktan, gerçeklerin öğrenilmesini önlemek
için ifade özgürlüğünü yasaklamaktan, kısacası resmî ideolojinin bekçiliğini yapmaktan
dolayı bu toplumun sözde en saygın kesimidirler. Cumhuriyet tarihi boyunca bu
kesimlerin hak ve özgürlük gibi bir derdi olmamıştır çünkü zaten bütün hak ve
özgürlüklerin sahibi kendileridirler. Onlara göre bu devleti ve toplumu koruyup
geliştirecek tek ideoloji resmî ideolojidir. Düşünceyi açıklama özgürlüğü de bu
nedenle resmî ideolojiyle sınırlıdır. Buna ters düşen hiçbir düşünce özgür
olamaz, olmamalıdır. Geri kalan bütün düşünceler tehlikelidir, tehdittir. İşte,
ülkemizdeki düşünce özgürlüğü tartışılacaksa bunun için sorgulanması gereken
şey resmî ideolojinin kendisidir. Peki, nedir bu resmî ideoloji dediğimiz şey? Resmî ideolojinin
sözlük anlamı, bir devletin ya da kurumun belli bir ideolojiyi, bünyesinde
bulunan halka veya topluluğa dikte etmesi ve koyduğu kurallar ve yöntemler ile
bunu zorunlu olarak kabul edilebilir tek ideoloji olarak göstermesi durumudur.
Bizdeki resmî ideolojiyi anlamak için biraz gerilere, hatta Osmanlının son
dönemlerine kadar gitmek gerekir. İttihat Terakkiden başlayarak günümüze kadar
bütün aşamalarını irdelemek gerekir. Elbette ki zamanımız bu tarihî kesiti
detaylarıyla incelemeye fırsat vermez. Ancak birkaç çarpıcı noktayı belirtmeden
de geçemeyeceğim. Örneğin resmî ideolojinin şekillenmesinde önemli bir tarihî
dönem olan 1919-1923 süreci bugün yaşanan sorunların nedenlerinin
anlaşılabilmesi açısından dikkatle incelenmesi gereken bir dönemdir. Çünkü
bugün vatandaşı olduğumuz devletin temelleri o dönem atıldı, bugün üzerinde
yaşadığımız toprak parçası o dönemde işgalden kurtarıldı, bugün yönetim biçimi
olarak benimsediğimiz cumhuriyet o dönem ilan edildi. Eğer, o dönemde planlanan
“devlet”, “millet”, “cumhuriyet” kurguları bütün gerçekliği ve çıplaklığıyla
ortaya konulmazsa bugün, bu ülkede yaşanan hiçbir toplumsal sorunun nedeni de
çözümü de anlaşılamaz. Bugün “tek millet” kavramından söz edenler, milleti
1920’lerdeki gibi üst bir kimlik olarak tanımlamak yerine aslında tek
etnisiteye dayalı bir teknikten söz ederler. Her ne kadar bunun böyle olmadığı
Türküyle, Kürt’üyle, Çerkez’iyle, Laz’ıyla, herkesi ifade eden ve kapsayan bir
kavram olduğu iddia edilse de yasal düzeyde, idari düzeyde ve uygulamada bunun
böyle olmadığını anlamak hiç de zor değildir. İlk TBMM’de her etnik grup kendi aidiyeti ile temsil imkânına
sahip olmakla birlikte hep bir arada ifade olunmak icap ettiğinde “Türk
milleti” kavramını kullanmışlardır. Örneğin 25 Ocak 1923
tarihli Meclis oturumunda söz alan Muş Milletvekili Hacı İlyas Sami Efendi,
Lozan Konferansı sırasında Kürtlere hakaret eden Lord Curzon’a ithafen şöyle
konuşuyor: “Kürt, Türk ve muhtelif namlar altında müttehit bir kitlenin bir
milleti vahidenin bulunduğundan çoktan haberdar olduğundandır ki bunları da
tefrikaya, ihtilale, ihtilafa sevk etmek istiyor.” demektedir. Yine Hakkari Mebusu Mazhar Müfit Bey aynı
oturumda “Curzon denilen şahıs, geçende, konferansta beyanatında, Kürtlerin bu
Meclisi Ali’de bulunan, Kürtlüğü temsil eden mebusların cahil, bir şey bilmez
olduğunu belirterek kızıyor ve ardından ‘Kürtler nazarında Türklerin kendilerinden
ayrı bir şey değil, kardeş olduklarına en resmî delil olmak üzere şunu arz
ederim ki, kürdistanda mebus olmak şeraitini haiz pek çok kişi varken,
kendileri Kürt ve Türk’ü ayrı görmediklerinden, Türklerden itimat ettikleri
kişileri bile seçmişlerdir.’ Mesela, ben Kürt olmadığım hâlde muhterem Hakkâri
ahalisinin eseri teveccühü olarak mebus seçilmiş ve İstanbul’a gönderilmiştim.
Bu da Kürtlerin nazarında Kürt ve Türk’ün bir olduğunu, ayrı olmadığını
gösterir. Kürtlerin Türklerden ayrılmak imkânı yoktur, onlar bir kütle-i
vahidedir.” şeklinde beyanlarda bulunuyor. Tabii bunun gibi yüzlerce konuşmayı
ilk Meclisin kürsüsünde dinlemek mümkündür. Burada dikkatleri çekmek istediğim husus şudur: O dönem tarih
sayfasında yeni bir millet ortaya çıkarken bu milletin nasıl bir bileşenden
oluştuğu hususudur. Zaten 1920’lerin ruhu dediğimiz bu ruh, 1924 sonrası inkâr
edilmese, yasaklanmasa, yokmuş gibi davranılmasa, aslında oluşan yeni milletin
içinde yer alarak onun bir unsuru olma konusunda o dönem Anadolu’da yaşayan hiçbir
etnik grubun ciddi bir itirazı yoktur. Ancak ne zaman ki Türklük tanımı, bir tek etnisiteyi tarif eden,
bir tek dili, bir tek dini ve mezhebi, tek kültürü ve tarihi ifade eden bir
kavram olarak kullanılmaya başlandı ise işte o zamandan bu yana ülkemiz derin
toplumsal sorunlar ve bunalımlarla karşı karşıya kalmıştır. Örneğin, cumhuriyet
sonrası oluşturulan en önemli kurumlardan olan Türk Tarih Kurumunun o dönemki
asıl görevi, geçmişi yok sayacak, geçmişte yaşananları gizleyecek ve çarpıtacak
yeni bir tarih oluşturmaktır. Yine, Türk Dil Kurumu da benzer bir işlevle,
dilde tekliği ve yeni oluşan milletin tek dilinin olduğunu savunacak, bunu
bilimsel bir tez hâline getirecek ve ülkedeki diğer dillerin tamamını yok
sayacaktır. İşte, Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek tarihinin en kritik dönemi
tam da bu dönemdir. Çünkü ulus devlet olarak kendini bütün dünyaya ilan eden
cumhuriyet, bu aşamadan sonra, ulusu demokratik bir ulus olarak tanımlayarak
alt kimliklere kendini yaşama ve yaşatma imkânı verme tercihi yerine, tek dile,
tek tarihe ve tek etnisiteye dayalı bir uluslaşma sürecine geçiş yapar. Geçiş
yapar diyorum çünkü cumhuriyetin ilk yıllarında öngörülen ulus modeli bu
değildir. Az önce de örneklerle ifade ettiğim gibi, Türk’üyle Kürt’üyle herkes
kendini, kendi varlığını koruyarak bir ulus içerisinde tanımlar. Yine, Orhun dergisinin 23 Haziran 1934 tarih ve 8 sayılı
nüshasından küçük bir alıntı yapmak istiyorum. “Dünya Türklüğü yalnız
Türkiye’dekilerden ibaret değildir. Rusya, İran, Çin, Romanya, Bulgaristan,
Yugoslavya, Yunanistan, Rodos, Kıbrıs, Suriye, Irak ve Afganistan’daki
Türklerin sayısı Türkiye’dekilerden daha çoktur.” demekle, daha 1934 yılında
“Türk” kavramına verilen anlamı tespit etmiştir. Yani bu belirlemeye göre Türk
kavramı, kökeni Orta Asya’ya dayanan ve aynı ırktan olan topluluğu ifade
ediyordu. Aslında, bunun sosyal, siyasal, toplumsal açıdan hiçbir yanlışı ya
da ahlaki olmayan hiçbir yönü yoktur. Yanlış olan şey, başka halkları inkâr ve
asimile ederek Türkleştirmeye çalışmaktır. Kötü olan şey Türklük değildir; kötü
olan şey, bu inkârcı ve asimileye dayanan politikalardır. Bir devlet
büyüğümüzün deyimiyle “Asimilasyon insanlık suçudur.” Yoksa gönüllü bir
birliktelikle insanların Türkleşmesi veya Kürtleşmesi ya da başka bir
etnisiteye aidiyet hissetmesi kötü değildir. Hatta doğal seleksiyon içerisinde,
kültürlerin birleşerek tek kültüre, dillerin kaynaşarak tek dile dönüşmesi bile
normaldir ve ahlakidir. Ancak bir halka zorla, baskıyla kendi dilini, etnik
kimliğini, tarihini ve kültürünü inkâra zorlamak, o halka ve insanlığa karşı
yapılacak en büyük haksızlıktır. Bunun gibi uygulamalar sadece Kürtlere yönelik de değildir. Daha
kurulduğu günde halkının büyük bir kesimi Müslüman olan Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlarına resmî bir İslam anlayışı, resmî bir laiklik anlayışı
dayatılmıştır. Bu ülkenin solcularına karşı resmî bir solculuk anlayışı da
dayatılmıştır. İşte, bu uygulamaları gerçekleştirmek için oluşturulan yapay, halk
gerçekliğine uymayan, bu topraklara yabancı ideolojiye “resmî ideoloji”
deniyor. Eğer bu resmî ideolojiye uygun konuşursan asla hakkında dava açılmaz,
hapse girmezsin, öldürülmezsin, dışlanmazsın, ayrımcılığa tabi tutulmazsın.
Eğer bu resmî ideolojiye inanarak ve en azından inanmış gibi görünerek
konuşursan devletle hiçbir sorun yaşamazsın. Özellikle 1925 sonrasında çıkarılan yasalar ve uygulamalar, her
şeyi ve herkesi Türkleştirme yani tek etnik kimlikte buluşturma üzerine
kurgulanır. Orta Doğu’nun en kadim halklarından ve Türk halkının binlerce
yıllık dostu, kardeşi olan Kürt halkı inkâr edilir, yok sayılır, asimile
edilerek etnik anlamda Türkleştirilmeye çalışılır. Kürtlerin aslında “dağ
Türkleri” olduğu ve karda yürürken çıkardıkları “kart kurt” sesleri nedeniyle
bu adı aldıkları saçmalığı daha birkaç yıl öncesine kadar resmî tez olarak
savunulur. Buna karşı çıkan, bunun bir çarpıtma olduğunu iddia eden herkes
vatan haini ve bölücü olarak tanımlanır, yargılanır, cezaevlerine atılır. Bu
şekilde milletin bütünlüğünden söz edilirken, aslında derin bir asimilasyon
politikası gizlenmeye çalışılır. Ancak gerçek sorun milletin bütünlüğü değildir,
milleti oluşturan unsurların inkârı ve tekleştirilmesidir. Bir halkın,
neredeyse seksen yıl boyunca yok sayılması, dilinin ve kültürünün yasak olması
başka nasıl izah edilebilinir? Hem yıllarca asimilasyon politikası uygulanacak
hem de buna karşı çıkanlar, bunun aksini savunanlar cezalandırılacak ve
konuşmaları, yazıp çizmeleri engellenecek, buna da demokrasi denilecek. Bu, tam
bir hukuksuzluktur. Yoksa bir kardeşin diğer bir kardeşin dilini, kültürünü yok
sayması ve yasaklaması kabul edilemez. DTP’li belediye başkanlarının “Kürtçe
davetiye bastılar.” diye yargılanıyor olmaları değildir. Eğer iddia edildiği
gibi ve Anayasa’da yazıldığı üzere Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hepsinin
Türk olarak kabul gördüğü ve eşit oldukları doğru olsaydı, İstanbul’da,
İzmir’de ve diğer birçok yerde sokaklarda dağıtılan “Kürtlerden alışveriş
yapmayın.”, “Kürtlerin müziğini dinlemeyin”, “Onlardan kız alıp vermeyin.”
“Kürtler ırza geçen bir halktır.” gibi hakaret içeren bildiriler karşısında
savcılar 301’inci maddeye muhalefetten dava açmalıydılar; hakeza “Türklüğe
hakaret ediliyor.” diye milliyetçiler ayağa kalkmalıydılar. Ama bunların
hiçbiri olmadı; Kürtlere, Lazlara, Çerkezlere ve bu ülkenin diğer
farklılıklarına yönelik hiçbir hakaret en küçük bir tepki görmedi. Bizi etnik bölücülükle, etnik milliyetçilikle suçlayanlar bu
gerçekleri bir kez daha düşünmelidir. Bizim söylediğimiz, milletin bölünmesi
değil, ulusun demokratikleşmesidir. Bizim söylediğimiz ülkenin bölünmesi değil,
farklılıklarıyla bir arada, kardeşçe yaşamasıdır. Yoksa bütün bunları olmamış,
yaşanmamış sayarak çocuklarımıza güçlü bir Türkiye bırakamayız. 301’inci madde ve ifade özgürlüğünü engelleyen bütün maddeler
aslında resmî ideolojinin sorgulanmasını engellemek, tartışılmasını önlemek
için öngörülmüş düzenlemelerdir. Bu vesileyle, Hükûmetin teklifinin ve gerekçesinin son derece
yüzeysel kaldığına inanıyor, bu değişikliğin ülkemiz demokrasisine hiçbir yarar
getirmeyeceği düşüncesiyle tasarıya ret oyu vereceğimizi belirtiyorum. Saygılarımı sunuyorum. (DTP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kurtulan. Diğer gruplardan söz talebi var mı? MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Faruk Bal efendim. BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Konya Milletvekili
Sayın Faruk Bal. (MHP sıralarından alkışlar) MHP GRUBU ADINA FARUK BAL (Konya) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; görüşülmekte olan Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesinin
değiştirilmesine ilişkin kanun teklifi hakkında Milliyetçi Hareket Partisinin
görüşlerini arz etmek üzere huzurunuzdayım. Milliyetçi Hareket Partisi ve
şahsım adına yüce heyeti saygıyla selamlıyorum. Tabii, bir “ “ Değerli arkadaşlarım, bunlar 301 değildir. Peki, 301 nedir? 301,
Türklüğü ve Türklüğün aşağılanmasını, daha eski bir tanımlama ile tahkir ve tezyifini
cezalandıran bir maddedir; Türklüğün, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden
sonra çok milletli, çok uluslu, çok hukuklu, din esasına dayalı toplum ve
devlet düzeninden millî bir devlete, üniter bir devlet yapısına ve modernleşme projesi çerçevesi içerisinde
cumhuriyet rejimine geçişini ifade eder, cumhuriyeti koruyan bir maddedir. Değerli arkadaşlarım, bu kapsam içerisinde ifade etmek gerekir ki
Türkiye Büyük Millet Meclisinde bugün, gerek cumhuriyete gerek Türklüğe vaki
aşağılama fiillerini işlenemez veya cezalandırılamaz bir suç hâline getirmeye
ilişkin teklifi görüşürken bu Meclisin bu iki değeri nasıl, hangi şartlar
içerisinde devletleştirdiğini, o toplumu nasıl milletleştirdiğini de anlatmakta
fayda vardır. Dünyanın tek Meclisidir ki Türkiye Büyük Millet Meclisidir, gazi
unvanına sahiptir; dünyanın tek Meclisidir ki Türkiye Büyük Millet Meclisidir,
devletten önce vazifeye başlamıştır ve Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmuştur.
Bu Meclis, bu devleti iki temel üzerine kurmuştur: Birisi Türklük, diğeri
cumhuriyet. Bu ikisi, biri millet değeri, diğeri devlet değeridir. Bu millet ve
devlet değerlerini Milliyetçi Hareket Partisi, demokrasi ve cumhuriyet
kucaklaşması içerisinde, devlet ve millet kucaklaşması içerisinde yaşatma azim
ve kararlılığı içerisindedir. İşte, bu çerçeve içerisinde Milliyetçi Hareket Partisi, 301’inci
maddeyi Türklük değerinin aşağılanması ve cumhuriyet rejiminin tehdit altına
girecek şekilde aşağılanmasını, dış odaklardan gelmesini kaygıyla izlemektedir.
Değerli arkadaşlarım, dış odaklardan gelen sesler okyanus
ötesinden gelmektedir ve Avrupa Birliğinden gelmektedir. Gerek
okyanus ötesinden gerekse Avrupa Birliğinden gelen seslerin hiçbirisi haklı ve
makul değildir çünkü kendi rejimlerini ve millî değerlerini koruyabilmek için
Avrupa Birliğini kuran çekirdek ülkelerden Fransa’da, Almanya’da ve İspanya,
Portekiz, Hollanda, Belçika dâhil olmak üzere, sırayla sayacak olursak,
sonradan giren Bulgaristan da dâhil olmak üzere hepsinde kendi rejimlerini,
kendi millî değerlerini kendi şartları içerisinde koruyacak ortak değerlerini
korumaya ilişkin kanun maddeleri bulunmaktadır. Bizim de devletimizin
kuruluşu itibarıyla koruyacağımız iki önemli müessese Türklük ve cumhuriyettir.
O zaman Avrupa Birliğine dâhil ülkeler kendilerinde buna benzer yasalar mevcut
iken bunları değiştirmeden, aksine, Türkiye’ye karşı bir dayatmada bulunmakta
haklı mıdırlar? Geçmişlerine baktığımız zaman, Türkiye’ye akıl vermeye
haklarının ve hadlerinin olmadığını görüyoruz. Değerli arkadaşlarım, Amerika Birleşik Devletleri’nin nüfus
yapısında, demografik yapısında bir kıtayı kapsayan değişiklik olmuştur. Bunu
Türkler mi yapmıştır? Tarihiyle yüzleşecek olanlar Avrupa’nın bu ülkeleridir.
Amerika’da İngilizce konuşan nüfusu kim oraya taşımıştır? Amerika’daki zenci
nüfusu Afrika’dan toplayıp, tavşan gibi avlayıp götüren kişiler kimlerdir? O
zaman, tarihleriyle yüzleşmesi gerekenler onlardır. Kuzey Afrika’da çift
lisanlı millet yaratanlar kimlerdir? 1,5 milyon Cezayirlinin katliamının
müsebbibi kimdir? “Dedelerimizin fiilinden biz sorumlu değiliz.” diyen hâlen
yaşayan bir Cumhurbaşkanı değil mi? Aynı Cumhurbaşkanı, 301’inci maddeyle
ilgili Ermeni iddialarını ileri süren insan değil midir? Aynı Cumhurbaşkanı,
Türkiye’de 301’le ilgili değişiklik olduğu zaman memnuniyetini ifade eden zat
değil midir? O zaman, Türklüğü ve cumhuriyeti kuran gazi Meclis olarak biz,
burada bunları değerlendirirken yüreğimizdeki sesi dinlemeyecek miyiz? Türklük
gurur ve şuuruyla hareket etmeyecek miyiz? Yeminimizin gereği olarak, İslam
ahlak ve faziletinden bahsetmeyecek miyiz? Bu duyguları, burada, bugün
konuşmayacaksak ne zaman hissedeceğiz? Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliğinin dayatmaları, 301’inci
maddenin ifade hürriyetinin önünde engel olduğuna dair ithamları kesinlikle
yalandır, kesinlikle iftiradır. 301’inci madde, zaten… Eğer birazcık okuma
yazma bilen insan varsa, hukukçu olmasına hacet yoktur, eleştiri kastıyla
söylenmiş sözlerin madde kapsamında cezalandırılması mümkün değildir. Dolayısıyla, Avrupa Birliğinin kriterleri
içerisinde 301’inci maddenin Avrupa Birliğine giriş için bir engel olduğu
iddiası yalandır. Aksine, Avrupa Birliğinin kriterleri
içerisinde bulunan Kopenhag Kriterlerinin yerine getirildiğini müzakerelerden
önce Verheugen, İlerlemeden Sorumlu Komiser açıkça ilan etmiştir. “Türkiye,
Kopenhag Kriterlerinin tamamını yerine getirmiştir.” demiştir. Masada hiçbir
şeyin kalmadığını ifade etmiştir. Ama arkasından 301 dâhil,
ekümeniklik dâhil, Türkiye’nin kabulüne imkân görmeyeceği ruhban okulunun
açılması dâhil, İslam diniyle ilgili okunan müfredat kitapları dâhil olmak
üzere, güneydoğu sınarlarımız dâhil, güneydoğuda yaşanan terör olaylarına karşı
bebek katillerine “siyasal çözüm” adı altında örtülü af tavsiyesi dâhil olmak üzere
Türkiye’nin önüne ikinci yüzünü, çifte standardını koyan Avrupa Birliği
301’inci maddede de aynı çifte standardı göstermektedir. Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliği bu çifte standardı iki buçuk
yıl civarında ortaya koymuştu fakat Adalet ve Kalkınma Partisi iki buçuk yıldır
bunları duymamazlıktan gelmişti. Üzüntü verici ikinci nokta
orasıdır ki Adalet ve Kalkınma Partisi aleyhine açılan kapatma davasından sonra
Avrupa Birliğinin bu söylemleri tekrarlandı ve Adalet ve Kalkınma Partisi,
kapatma davasına karşı çözümü millî, meşru ve makul bir şekilde Türkiye’de
araması gerekirken, millî, meşru ve makul çözümün Türkiye’de oluşması mümkün
iken maalesef yabancılardan “imdat” beklemiştir. Beklenen imdat
gelmiştir ancak faturası ağır olmuştur. Faturası işte bu 301’dir. 301 dediğimiz
olay da basit bir olay değildir. Gelecek nesillerde bu devletin kuruluş
felsefesinde yer alan iki tane temel konunun, yani Türklüğün, yani cumhuriyetin
örselenmesi meselesidir. Kimler tarafından? Ermeni diasporası
tarafından ey sayın milletvekilleri. 301’in önündeki engel… Ermenilerin
tanıma, toprak ve tazminat talepleri önünde bir engeldir 301. Kendilerinin
Türkiye'de de tanıma, tazminat ve toprak taleplerini rahatça ileri
sürebilmeleri, İstanbul’da yaptığı konferans gibi tarihe, millî gerçeklere
aykırı şekilde Ermeni itham ve iddialarını, Türklerin soykırımcı olduğunu ifade
etmek suretiyle, Türkiye'de de bunları yayabilmek için 301 bunun önünde bir
engeldir. Değerli arkadaşlarım, 301, Batı kaynaklı haritaların oluşturduğu,
pek çok askerî mahfilde de bu haritaların görüldüğü, bazı Orta Doğu ülkelerinin
resmî binalarının arka fonlarında da görüldüğü haritaları Türkiye'de yaratmak
isteyenlerin; bu çerçeve içerisinde hain teröristleri ve bölücüleri “siyasal
bir çözüm” adı altında Türkiye'yi masaya oturtmak isteyenlerin önünde 301
engeldir. İşte, bu engeli ortadan kaldırabilmek için 301’le derdi olanlar şimdi
AKP’nin önüne bu faturayı koymuştur. Değerli arkadaşlarım, 301’le ilgili olmak üzere içeride de
birtakım insanlar vardır bu maddeden rahatsız olan. Bunlar “numaralı
cumhuriyetçiler” diye de tanınmaktadır, “numaracı cumhuriyetçiler” diye de
tanınmaktadır. Bu numaralı ya da numaracı cumhuriyetçilerin yanında, fatura
karşılığı her türlü fikri savunabilen ve her türlü fikri fatura mukabilinde
köşesine misafir edebilen sözde münevverler de bulunmaktadır. Bunlar da 301’den
rahatsız görünmektedir. Değerli arkadaşlarım, işte bunların hepsi bir şer
ittifakıdır, bir şer cephesidir. “İç ve dış odak” diye tanımladığımız husus
budur. Denilmektedir ki: “301’inci maddedeki ‘Türklük’ tabiri
çıkarılıyor, yerine ‘Türk milleti’ konuluyor. Ne farkı var kardeşim? Niye bu
kadar celalleniyorsunuz?” Celalleniriz çünkü her ikisi farklıdır. Celalleniriz
çünkü 1926 yılından beri bu “Türklük” kelimesi bu Kanun’da dururken şimdiye
kadar sizden başka hiç mi aklıevvel bulunmadı ki bu maddeyi kaldırmaya teşebbüs
etsin? Seksen iki yıldır Türk yargısı bu maddeyle ilgili bir
kültür oluşturmuş, bir hafıza oluşturmuş, seksen iki yıldır içtihatlar gelişmiş
ve hiçbir sorunu olmayan bu maddeyi, siz, sadece 2006 yılında 3 dosya -1’i
düzeltilerek onama olmak üzere- 2007 yılında 2 dosya, 2008 yılında 2 dosya
olmak üzere, Yargıtaydan geçen toplam 8 tane dava dosyası için, koskoca
Türklüğü, koskoca cumhuriyeti, örselenebilmesine imkân verecek ya da bunların
işlenemez bir suç hâline getirilmesine imkân verecek ya da işlenebilse bile
cezalandırılamaz bir suç hâline getirebilmek için değişiklik yapıyorsunuz. Bakın, bizim Türklükten anladığımız nedir Sayın Genel Başkanımızın
ifadesiyle: “Türklük kavramı, bir insan ırkını değil, kucaklayıcı bir genel
yaklaşımla, bütün Türk milletini kapsayan, ‘Türk olma hâlini’ ifade eder. Diğer
bir ifadeyle, Türklük kavramı, Türk milletinin yalnızca Türkiye Cumhuriyeti
sınırları içerisindeki varlık ve değerlerini değil, dünyanın her yöresindeki
Türkleri ve ortak eserlerini içine alan kolektif bir kavramdır. Bir başka
ifadeyle, Türklükle anlaşılması gereken, yalnızca bugünkü değil, coğrafyaları
ve zamanı aşan bir derinlik ve perspektifle, bu tanıma uyan, maddi, manevi,
beşerî, kültürel, sosyal, ekonomik, antropolojik ve arkeolojik bütün Türk
varlığını, eserlerini ve geleceğini ihtiva etmektedir.” İşte, Türklük budur. Değerli arkadaşlarım, “Türk milleti” tanımı ile mozaikçi bir
millet ya da milleti kabile gibi gören bir anlayış ya da Türkiyelilik gibi bir
safsatanın arkasına düşmek suretiyle Kanun’u sulandırmanın vebalini, gelecek
nesillerde, teker teker vicdanınızda hissedersiniz. Dolayısıyla, yol yakınken
dönmenin tam zamanıdır, vicdanlarınızla muhasebe etmenin tam zamanıdır,
“Gelecek nesillere ben ne gibi bir hizmet bırakabildim.” demenin tam zamanıdır.
Değerli arkadaşlarım, insanın vicdani muhasebesinde “Mahkemei
kübra” dediğimiz hadisenin tam işleyeceği zamandır. Milletvekili herkes
olabilir; herkes, milletvekili olarak hayırlı hizmette bulunduğuna da
inanabilir, ama hayırlı hizmetin tam zamanıdır. Tam, Türkiye Cumhuriyeti
devletinin kuruluş felsefesinin yargılandığı bir ortamda, 21’inci yüzyılda,
dünyanın yeniden şekillendirildiği bir ortamda, Büyük Orta Doğu Projesi
çerçevesi içerisinde devletlerin, ülkelerin, renklerinin, şekillerinin,
haritalarının değiştirilmesine teşebbüs edildiği bir ortamda Türkiye
Cumhuriyeti devletinin iki temel kavramını Türklüğü ve cumhuriyeti korumanın
tam zamanıdır. Yani milletvekili olarak ettiğiniz yemine sahip çıkmanın ve
gereğini yerine getirmenin tam zamanıdır ve parti disiplini çerçevesi
içerisinde değil, partinizin içerisinde bunu koruyarak. Bu değerler sadece
Milliyetçi Hareket Partisinin değeri değildir, Türk milletinin, bütün
vatandaşlarımızın değeridir, sizin de değerinizdir. Adalet ve Kalkınma
Partisine mensup milletvekilli arkadaşlarıma hitap ediyorum: Bunlar sizin de
değerinizdir. İşte, bunları kendi partinizin içerisinde savunmanın tam
zamanıdır. Değerli arkadaşlarım, bunları gerçekleştirmekle Avrupa Birliğinin
koyduğu faturayı ödeyemezsiniz. Yeni faturalar gelecektir, bedeli daha ağır
faturalar gelecektir. Önümüzde 10’uncu Paket vardır, 10’uncu Paket sonuncu
paket olmayacaktır. Hemen akla gelenleri söyleyeyim ben size: “Atatürk’e
hakaretle ilgili suçları bir düzeltin.” diyeceklerdir. “Askerlikten soğutma ile
ilgili suçu düzenleyin.” diyecekledir. “Vicdani retçilere özgürlük tanıyın.”
diyeceklerdir ve daha pek çoğu gelecektir. Değerli arkadaşlarım, demek ki teslimiyetin sınırı yoktur. Millî
direnç ve millî kimliğimizle hareket etmenin tam zamanıdır. Bu zaman çerçevesi
içerisinde bizim koruyacağımız, kollayacağımız değerleri yüreğimizde
hissederek, bu hissiyatın gereğini oylarımıza dönüştürerek, belki ondan önce kendi
içinizde görüşerek, danışarak, tartışarak makul ve mutedil bir çözümü bulmanın
hakikaten tam zamanıdır. Gecenin geç vaktinde bu kanunun görüşülmesi ise zamanlama
açısından hiç uygun olmamıştır, hiç zamanı değildir. Biz isterdik ki bu, gündüz
vaktinde, yüce milletimizin bu tartışmaları duyabileceği bir zaman dilimi
içerisinde görüşülsün, uygun bir zamanlamaya düşsün. Ancak, tabii ki bu gibi
tedbirler, Adalet ve Kalkınma Partisinin ortaya koymuş olduğu millî ve devletle
ilgili değerlerin örselenmesine ilişkin gözden kaçırma faaliyetlerini
milletimizin gözünden kaçırmayacaktır. Değerli arkadaşlarım, iki konuda teknik bilgi arz ederek sözlerime
son vereceğim. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Bir dakika ekliyorum Sayın Bal. FARUK BAL (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan. Sözlerimin arasında ısrarla “işlenemez suç” demiştim, çünkü cezada
-içinizde hukukçu arkadaşlarımız vardır- kanuniyet prensibi vardır. Suç, eğer
kanunda tarif edilmemiş, tanımlanmamış ise o fiil suç teşkil etmez. İki: Ceza hukukunda kıyasen ceza verilmesi mümkün değildir.
“Türklük”ü bu kanun maddesi içerisinden çıkarırsanız Türklükle ilgili aşamalar
“Türk milleti” kelimesi kullanılmadıkça suç olmayacaktır, dolayısıyla işlenemez
bir suç yaratıyorsunuz. Bu kanunla ilgili olmak üzere, cezanın üst haddini iki yıla
indirmekle: Bir: Sulh ceza mahkemesinin görevi dâhiline indiriyorsunuz. İki: Eski 647 sayılı Kanun’da belirtilen cezaların paraya
çevrilmesi, taksitlendirilmesi ve ertelenmesi kapsamı içerisine koyuyorsunuz. Bir diğer yönü itibarıyla da bu geçtiğimiz ocak ayı içerisinde
çıkan hükmün ertelenmesine ilişkin kanun maddesi kapsamına girmektedir. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) FARUK BAL (Devamla) – Dolayısıyla, bu üç yasal durum var iken bu
fiili işleyenleri cezalandırabilmek mümkün olmayacaktır diyorum ve saygıyla bu
görüşlerimizi yüce heyete takdim ediyorum. Teşekkür ediyorum. (MHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bal. Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Yozgat Milletvekili Sayın
Bekir Bozdağ. (AK Parti sıralarından alkışlar) AK PARTİ GRUBU ADINA BEKİR BOZDAĞ (Yozgat) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; görüşülmekte olan 215 sıra sayılı Kanun Teklifi üzerinde AK
Parti Grubunun görüşlerini sunmak üzere söz aldım. Bu vesileyle yüce heyetinizi
saygıyla selamlıyorum. Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi, eski Ceza Kanunu’nun
159’uncu maddesine göre şöhreti daha yüksek olan bir maddedir. Yeni Türk Ceza
Kanunu yürürlüğe girdikten sonraki süreçte, Ceza Kanunu’nun getirdiği mantalite çerçevesinde özgürlükçü bir yaklaşımı yeni Türk
Ceza Kanunu benimsemişti. Örneğin, Ceza Kanunu’nun 1’inci maddesi “Ceza
Kanununun amacı; kişi hak ve özgürlüklerini -devamı var- korumak…” diye
başlıyor. Belki dünyada bir ceza kanunu yoktur ki başlangıcı, amacı “kişi hak
ve özgürlüklerini korumak” diye başlasın. Bu, Türk Ceza
Kanunu. Arkasından, yine Ceza Kanunu’muzda yer alan ifade hürriyetiyle
yakından ilgili maddelerin devamında, kimi 301’inci madde gibi maddenin bizzat
içinde “Eleştiri amacıyla düşünce açıklamasında bulunmak suç oluşturmaz.” diye
bir başka hüküm var. Yine, Ceza Kanunu’muzun 2’nci maddesine, kıyasın ceza hukukunda
yasak olduğu, kıyasa yol açacak bir biçimde ceza hükümlerinin
yorumlanamayacağına dair başkaca bir de hüküm konuldu. Zira,
Türk Ceza Kanunu’nun ifade hürriyetini ilgilendiren maddelerinin uygulanmasıyla
ilgili mahkeme kararları incelendiği zaman, orada birtakım kıyasların, birtakım
çıkarsamaların yapıldığını görüyoruz. Esasında bunu yazmaya gerek yok, zira
uygulamada zaten kıyas yapılamaz ama gelin görün ki bizim uygulamamızda bu
noktada sıkıntı ortaya çıktı. Biz, yeni Ceza Kanunu yürürlüğe girince Ceza
Kanunu’nun genelinde benimsenen, ifade hürriyetinden yana konan, yasa koyucu
olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinin koyduğu tavrın, Ceza Kanunu’na yerleşen mantalitenin uygulamada sonucunu görmek gerektiğini hep
söyledik. Yani “301’inci madde değişsin.” diyenlere bizim söylediğimiz şu idi:
“301’inci maddede sorun yok, Türkiye’nin sorunu uygulamasında. Yeni Ceza Kanunu
yeni bir anlayış getirdi, uygulamayı bir görelim, aksama varsa o noktada
müdahale edilir” oldu. Uygulamayı takip ettik yürürlüğe girdiği günden bu yana
ve bu konuda Türkiye’de sıkıntılar oluştu, birtakım eleştiriler ortaya çıktı.
Sivil toplum örgütleri, 301’inci maddenin değişmesiyle ilgili önerilerde
bulundular, değerlendirmelerde bulundular. Sayın Başbakanımıza kadar da
geldiler, bununla ilgili taleplerini ilettiler. Sayın Başbakanımız da bu konuda
üzerinde mutabık kalınacak bir metin olduğu takdirde buna destek olacaklarını,
kaldırılmasına karşı olduğumuzu ancak değiştirilmesi noktasında atılabilecek
somut bir adım varsa bunun mutabık kalınan bir metinle getirildiği takdirde
yapabileceğimizi söylediler. Bu konuda mutabık kalınan bir düzenleme olmadı,
ama bu arada yargılamalar devam etti. Tabii, 301’inci madde benzeri maddeler -tıpa tıp aynısı değil-
Avrupa Birliğine üye ülkelerde de var, Türkiye’de de var ama oradaki yargılama
sonuçlarıyla Türkiye’deki yargılama sonuçlarını değerlendirdiğimiz zaman arada
dağlar kadar uçurumun olduğunu görüyoruz. Örneğin, Polonya’da 2004 yılında 1
tane, 2005 yılında 1 tane; Danimarka’da 1994 yılında 1 tane, 1995’te 1 tane;
Avusturya’da 2006’da 1 tane; İtalya’da 2000’den 2006’ya kadar 107 tane. Avrupa
Birliği üyesi ülkelere baktığınız zaman, değerlendirdiğinizde, 301 maddesinden
daha ağır hükümler içeren maddeler bulunmasına rağmen, uygulamaya baktığınızda,
orada verilen mahkûmiyet kararlarının neredeyse yok denecek kadar az olduğunu,
yıllara sari pek çok ülkeyi topladığınızda bile,
Türkiye’nin, bir yıllık, bu konuda açılan davayla ilgili durumuna
yetişemediğini görüyoruz. Bakın, benim elimde 2003’te 55 tane hapis cezası, 87 tane para
cezası, 13 tane hapis ve para cezası… 2006 –yeni Ceza Kanunu dönemi- 31 tane
hapis cezası, 80 tane para cezası, 3 tane hem hapis hem para cezası ve bizim
ülkemizde de artarak bu noktadaki uygulama devam etmiş. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine ifade özgürlüğünün ihlali
anlamında verilen Türk mahkeme kararları nedeniyle açılan davalara
baktığınızda, sadece Türkiye özelinde değil, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin
yargı yetkisini tanıyan bütün ülkelerden giden davaları değerlendirdiğiniz
zaman, Türkiye’den giden davaların görülen davaların yüzde 30’una tekabül
ettiğini görüyoruz. O zaman burada bir sorun yok mu? Başka ülkelerde de var
aynı hüküm, ama onların uygulamasına bakıyorsunuz Türkiye’deki gibi değil. Biz
Ceza Kanunu yapılırken bu noktada önemli değişimler koyduk, ama bizim
uygulamada takdir hakları bu değişimlerin gerisinde kaldı. Yargıtay Birinci Başkan Vekili Sayın Osman Şirin, Adalet
Komisyonunda Türk Ceza Kanunu görüşmeleri yapılırken, 216’ncı maddenin, eski
312’nci maddenin muadili olan maddenin görüşmelerinde şunu söyledi: “301 ve
benzeri ifade hürriyetiyle ilgili maddelerin uygulamasında yargıç yüzde 95’tir,
yasa yüzde 5’tir. Bunların uygulaması dönemlere göre değişebilir, toplumun
beklentilerine göre değişebilir, flu maddelerdir bunlar. Siz yasa koyucu olarak
bizim elimize en az yüzde 50 somutlaştırılmış bir metin verin, biz daha iyi uygulama
gayreti içerisinde olalım.” Bizim uygulamamız görüldüğünde bu noktada
sıkıntıların olduğu ortadadır. Bu sıkıntıları giderme adına beklenen süre
uygulamayı görme adınadır. Yoksa Avrupa Birliği süreciyle bunu doğrudan
bağlandırmanın, ilişkilendirmenin de anlamı yoktur. Türkiye, Avrupa Birliğine üye olmak isteyen bir ülkedir ve bu
noktada reformlar yapmış bir ülkedir. Bizden önceki dönemlerde de yapıldı.
2000’de Katılım Ortaklığı 2000 Belgesi temin edilirken bu süreçte Avrupa
Birliğinin bizden istedikleri o belgede vardı. 24 Mart 2001’de Türkiye Ulusal
Programı ilan edilirken Türkiye’nin bu belgeye karşı neler yapacağı
içeriliyordu. Arkasından 2001’de, 2002’de… Yine 2002’nin sekizinci ayında ve
ikinci ayında yapılan birinci, ikinci uyum paketleri, üçüncü uyum paketleri de
yine Avrupa Birliği sürecinde yapılan değişimlerdi. Şimdi, burada yapılan bir düzenlemeyi orayla ilişkilendirdiğimiz
takdirde, geçmişten beri Avrupa Birliği ile uyum çerçevesinde yapılan her türlü
düzenlemeyi farklı algılama, farklı takdim etme noktasına gider ki bu da yanlış
bir uygulama olur diyorum. Doğrusu bizim yaptığımızdır. Avrupa Birliği Türkiye’de olan uygulamalara dair eleştiride
bulunabilir, bizim, önemli olan, kendimize dönük bir eleştiri yapmamız lazım.
Neden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde görülen davaların yüzde 30’u
Türkiye’den gidiyor? Biz dönüp biraz kendimize bakmamız lazım. Bir ülkede
senede bir tane çıkarken, belki yıllara sâri bir iki tane çıkarken bizim
uygulamamızda neden bu kadar sorunlar var diye onun üzerinde durmamız lazım. Bir başka konu da şu: Adalet Bakanlığının yayınladığı bir genelge
var, doğrudur. Değinildi burada, Adalet Bakanlığı bu genelgeleri rutin olarak
yayınlar sürekli bir biçimde. Ama bir şeyi bilmek lazım: Bu genelge yayınlandı
diye 301’den davalar açılmıyor. Esasında 301, takibi resen yapılan bir suçtur.
Böyle bir genelge olmasa dahi cumhuriyet savcıları bu konuyla ilgili bir suç
işlendiğine dair bilgi sahibi olduklarında veya herhangi bir ihbar kendilerine
geldiği takdirde, resen soruşturma başlatmak görevleridir. Eğer bunu
yapmazlarsa, o zaman, görevleriyle ilgili bir eksiklik söz konusu olur. Adalet Bakanlığının gönderdiği genelgeleri incelediğiniz zaman,
yine, orada bir şeyin de altının çizildiğini görüyoruz, hem ifade özgürlüğüyle
ilgili, bu maddelerin uygulanmasıyla ilgili hem de Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesinin kararlarına göre, ifade özgürlüğü alanındaki gelişmenin,
değişmenin de soruşturmalarda dikkate alınmasına dair genelgelerde ayrıca ve
açıkça hükümler vardır. 301’inci maddeyle ilgili değişiklik ne getiriyor, bir de ona
bakalım. Değişiklik, evvela, birinci fıkrada geliyor. Nedir o? “Türklüğü”
ifadesi “Türk Milleti” olarak değiştiriliyor, “Cumhuriyeti” ifadesi de “Türkiye
Cumhuriyeti Devleti” olarak değiştiriliyor. Yoğunluklu bir biçimde eleştiri bu
noktada yoğunlaştı. Şimdi, buradan iyi bakmak lazım. Bir defa, bizim Anayasa’mızın 5’inci maddesine baktığınızda,
devletin amaç ve görevleri anlatılırken, bunlardan bir tanesi “Türk Milletinin
bağımsızlığını ve bütünlüğünü” diye başlıyor. Yine, egemenlikle ilgili 6’ncı maddeye baktığınızda “Türk Milleti,
egemenliğini” diye ikinci fıkrası başlıyor. Yasama yetkisiyle ilgili maddesine baktığınızda, yasama yetkisinin
Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kullanılacağı söyleniyor.
Yine, yargı yetkisiyle ilgili 9’uncu maddeye baktığınızda, Türk
Milleti adına yargı yetkisinin kullanıldığından bahsediliyor. Yemin maddesiyle ilgili Anayasa’nın 81’inci maddesine baktığımız
zaman da, orada -yemin maddesinde de- yine aynı şeyi söylediğini görüyoruz:
“Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti önünde namusum ve
şerefim üzerine andiçerim.” diye başlıyor. Buradan bakıldığı zaman, Anayasa’nın kullandığı terim, kullandığı
ifade “Türk Milleti”dir. Bu bir. İki: Anayasa Mahkememizin önüne gelen kimi davalarda, “Türklük”ten
kastın “Türk Milleti” olduğuna dair Anayasa Mahkememizin muhtelif içtihatları
vardır. Bu iki. Buradan da söylendi, Yargıtayımızın hem Ceza Dairesinin hem de
Ceza Genel Kurulunun verdiği sayısız kararlar vardır, buradaki “Türklük”ten
maksadın Türk milleti olduğuna dairdir. Şimdi, buradan yapılan düzenleme
Anayasa Mahkememizin, Anayasa’mızın, Yargıtayımızın algıladığı, uyguladığı şeyi
neye taşımaktır? Yasaya taşımaktadır. Ayrıca, bakın, bununla ilgili öneriler var. Örneğin, CHP
Milletvekili -eski vekil- Sayın
Zülfü Livaneli’nin verdiği bir önerge var “Türk ulusu” diye başlıyor.
Arkasından Süheyl Batum bu konuyla ilgili önerisini gazetelerde neşretmiş “Türk
milletini” diyor, “cumhuriyeti” ifadesi de orada yok. YARSAV’ın ifadesi var
“Türk milleti” diye geçiyor. Basın Konseyinin önerisi var “Türk milleti” diye
geçiyor. Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin önerisi var “Türk milleti” diye
geçiyor ve pek çok sivil toplum kuruluşunun da önerisi var. Şimdi, buradan baktığınızda bütün bu kurumlar Türklükten rahatsız
mı oluyor? Hayır. Nedir? “Ortada bir sıkıntı, uygulamada bir sorun var, belki
belli birtakım adımlar atılırsa daha düzgün olur.” diye bir düşünceden, iyi
niyetten kaynaklanan bir adımdır. Bizim yaptığımız, sivil toplumdan gelen bu
talebi değerlendirmek ve Yargıtayımızın, Anayasa Mahkememizin uygulamasını
yasaya yazmaktan ibarettir. Bunun altında birtakım vehimlerle, kehanetlerle
başka şey aramanın mânâsı yoktur. Bir başka konu: “Cumhuriyet” ifadesi “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”
olarak değiştiriliyor. Zaten uygulama da bu yöndedir. Cumhuriyet… Bir sürü
cumhuriyet var, hangi cumhuriyet burada bahsedilen cumhuriyet? Elbette ki
Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Zaten Yargıtay da böyle anlamış. Yoksa, rejim anlamında sadece aldığınız zaman, dünyada bir
sürü cumhuriyet rejimi var, hepsinin algısı, uygulaması birbirinden farklı.
Buradaki “cumhuriyet” Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Bizim yaptığımız şey de
bu konuyu yasaya yazmaktan ibarettir. Bir başka konu: Ceza indiriliyor yukarıdan aşağı. Yani altı aydan
üç yıla hapis olan ceza ne yapılıyor? Altı aydan iki yıla hapis cezasına
çevriliyor. Peki, bu olduğu zaman sıkıntı ne oluyor? Herhangi bir sıkıntı yok. Zira, cezayı aşağı indirme sadece şimdi yapılan bir konu
değil. 06/02/2002 tarihinde, hem de kanun tasarısı
şeklinde Türkiye Büyük Millet Meclisine sevk edilen ve görüşülen kanunla, bir
yıldan altı yıla kadar ağır hapis cezası olan ceza, bir yıldan üç yıla kadar
hapis cezasına indiriliyor. Burada iki şey oluyor: Birincisi, yargılayacak mahkeme ağır ceza
mahkemesi olmaktan çıkıyor asliye ceza mahkemesi oluyor. İkincisi, cezanın
niteliği ağır hapis olmaktan çıkıyor hapse dönüşüyor. Bu, bu şekilde
değiştirildiği zaman Türklüğe hakaret serbest mi olmuş oldu? Hayır, orantısız
bir cezada indirim yapılmış oldu, orantılı hâle getirildi. Şimdi yapılan
düzenleme de orantısız bir cezayı orantılı bir hâle getirmektir, suç ve cezayı
dengelemektir. Ceza-adalet sisteminin gereği de budur. “Efendim, bu olduğu zaman hapis cezası ertelenebilir.” Eskiden de
ertelenebilirdi. Zira, “altı aydan üç yıla kadar”
olduğu zaman uygulamada ne veriyor? Altı ay veriyor, bir sene veriyor. Altı ay
verirse adli para cezasına çevirebilir, erteleyebilir. İki yıl olursa hapis
cezasını erteleyebilir. Yeni olan müessese ne? Hükmün açıklanmasının geri
bırakılması müessesesidir. O neyi getiriyor? Hayatında hiç suç işlemeyen,
mahkemece de bir daha suç işlemeyeceği konusunda kanaat sahibi olunan kişiye,
toplumun içerisinde toplumla beraber yürümesine bir kez daha fırsat vermektir.
Bu da ceza infaz sisteminin, ceza-adalet sisteminin bir başka gerekliliğidir. Bir başka konu da, bütün bunları uygulayacak Türk hâkimidir, Türk
savcısıdır. Hapis cezasını ertelemek de takdiri bir karardır, adli para
cezasına çevirmek de takdiri bir karardır, hükmün açıklanmasının geri
bırakılmasına karar vermek de takdiri bir konudur. Bunun takdirini Türk yargıcı
yapacaktır. O zaman, biz yargıçlarımıza niye güvenmiyoruz? Savcılarımıza niye
güvenmiyoruz? Onlar bunun kararını verecek. Eğer bir kişi gerçekten suçu
işlemişse, alenen aşağılama suçunu işlemişse cezasını verecektir. Ama suçu
işlemiş fakat bir daha işlemeyeceği noktasında birtakım kanaati varsa, cezayla
yapılan arasında, ceza-adalet sistemi açısından bir adaletsizlik varsa ona göre
bir karar verecektir. Bunun kararı da Türk mahkemelerine, Türk yargıçlarına
aittir. Yoksa bu madde, Türk milletine, Türkiye Cumhuriyeti devletine, Türkiye
Büyük Millet Meclisine, Türkiye Cumhuriyeti hükûmetine, yargı organlarına,
devletin asker ve emniyet teşkilatlarına karşı işlenen alenen aşağılama
suçlarını suç olmaktan çıkarmıyor, suç olmaya devam ediyor; cezasız bırakmıyor,
ceza almaya da devam ediyor. Adalet Bakanının izni gelince sanki izinle sövmek veya alenen
aşağılamak serbestmiş gibi değerlendirmeler de yapılıyor. Bu da yanlış bir
değerlendirme. Neden? Adalet Bakanının izni, Türk hukukunda olmayan, ilk defa
gökten zembille getirilip yasaya dercedilen bir husus değil ki. 2004 yılına
kadar zaten 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 160’ıncı maddesi içerisinde bu
vardı, biz bunu kaldırmıştık. ŞAHİN MENGÜ (Manisa) – Niye kaldırdınız peki? BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Uygulamalar, bunu kaldırmanın yararlı
olmadığını gösterdi. Nasıl gösterdi? Bakın, Orhan Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülü
kazanmış büyük bir Türk yazarı. Şimdi, Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken herkes
İngilizce konuşur ama o, muhteşem bir Türkçe konuştu, çok da güzel bir konuşma
yaptı, benim göğsüm kabardı, “Milliyetçilik bu.” dedim. Nobel Edebiyat Ödülü’nü
alacaksın, Türkçe konuşacaksın, canlı yayında, bütün dünyaya bu dilin
güzelliğini oradan anlatacaksın. Doğru mu? Aldı. İkinci bir Türk var mı alan?
Yok. Peki, bakıyoruz fotoğrafa: Bir soruşturma kapsamında adliyeye
giderken, mahkemenin kapısı veya adliyenin kapısı önünde bir grup insan,
ellerinde yumurta, domates, yağmur gibi yağdırıyorlar. Şimdi, televizyonlar
bunu canlı yayında veriyor, insanlar seyrediyor -sadece Türkiye değil, artık
dünya küçüldü- “Burası nere?” diye soruyor. “Burası Türkiye.” “Peki, bu, Nobel
Edebiyat Ödülü’nü alan büyük yazar değil mi? Ne yapmış bu?” diye soruyor,
“Fikirlerini söylemiş.” (MHP sıralarından gürültüler) Beğenmeyebiliriz, doğru olmayabilir, yanlış olabilir ama böylesi
bir fotoğrafı verdiğin zaman bu fotoğrafı seyreden insanlara “Nobel Edebiyat
Ödülü’nü alanı Türkiye’de yumurta yağmuruna tutuyorlar, domates yağmuruna
tutuyorlar.” diye göstermeye, göstertmeye kimsenin hakkı yoktur. Olamaz böyle
bir şey! ŞAHİN MENGÜ (Manisa) – Onun hakkı var mı yalan söylemeye? BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Şimdi ben sormak isterim… ŞAHİN MENGÜ (Manisa) – Onun bilmediği konuda konuşma hakkı var mı?
BEKİR BOZDAĞ (Devamla) - Peki, Orhan Pamuk mu Türk milletinin
haysiyetine, şerefine daha büyük hizmet etmiştir, onu yumurta yağmuruna
tutanlar mı bu ülkeye, bu millete daha büyük hizmet etmiştir? Sormak lazım. OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Senin söylediğin haysiyetsizlik! BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Onun için, bakın, izin sistemi bunun için
vardır: Yapılacak yargılamada suç olmuş mu, oluşmuş mu, oluşmamış mı, bunu
işlemiş mi, işlememiş mi? Adalet Bakanı
bununla ilgilenemez, buna bakamaz bile. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Bir dakika ekliyorum, toparlayın lütfen. BEKİR BOZDAĞ (Devamla) – Teşekkür ediyorum. Eğer, Adalet Bakanı suçun oluşumuna bakacak olursa yargıya
müdahale etmiş olur. Adalet Bakanının bakacağı şey: Buralarda soruşturma
yapılırsa veya dava açılırsa soruşturma sonucunda bu yargılama Türkiye'nin,
Türk milletinin, Türkiye Cumhuriyeti devletinin yararına mıdır, zararına mıdır?
Bunun kararını verecek. Zararınaysa soruşturmaya izin vermeyecek, kim ne derse
desin. Çünkü korumak zorunda olduğu hukuki değer Türk milletidir, Türkiye
Cumhuriyeti devletidir. O suçla davanın açılmaması arasındaki dengeyi Sayın
Bakan kuracaktır. Burada son olarak söylemek istediğim şey şu: Eleştiri amacıyla
düşünce açıklaması da suç olmaz. Esasında, bu madde, ifade
hürriyetini yakından ilgilendiren bir madde. İfade hürriyeti, hoşumuza
giden şeyler için değildir, onun için kanuna gerek yok Bizim sevmediğimiz,
istemediğimiz, arzu etmediğimiz fikirler içindir. Devlete yükümlülük getiriyor,
bu fikirler de rahat söylensin diye. 301, bu nedenle yapılan düzenlemesiyle Türkiye'miz için hayırlı
bir düzenlemedir. Ben faydalı olacağına inanıyorum. Bu vesileyle, hepinizi
saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim
Sayın Bozdağ. Şahıslar adına ilk söz, Mardin Milletvekili Sayın Cüneyt Yüksel’e
ait. Buyurun Sayın Yüksel. (AK Parti sıralarından alkışlar) Süreniz on dakika. CÜNEYT YÜKSEL (Mardin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 29/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun
301’inci Maddesinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi hakkında
görüşlerimi sunmak üzere şahsım adına söz almış bulunmaktayım. Bugün burada, Türk demokrasisinin uzun zamandır tartışılan önemli
düzenlemelerinden birisi olan Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesiyle ilgili
değişiklikleri görüşmek üzere toplandık. 1926 tarihli ve 765 sayılı Ceza Yasası’nın yürürlüğe girdiği
tarihten itibaren bugüne kadar geçen seksen iki senede binlerce aydın,
gazeteci, yazar, insan hakları savunucusu, sendikacı, kısacası birçok
vatandaşımız 301’inci maddeyi ihlal nedeniyle yargılanmıştır ve bazıları da
mahkûm olmuştur. Küresel dünyanın bir parçası olup sürdürülebilir kalkınmayı
sağlamak, küresel hukuk standartlarına uygun düzenlenmiş iyi işleyen bir
demokratik sistem kurmadan mümkün değildir. Bu bağlamda, Hükûmetimiz iktidarda
bulunduğu sürece, demokrasi alanında devrim niteliği taşıyan yasal
düzenlemelere imza atmıştır ve demokrasi alanındaki çalışmaları desteklemiştir.
Buradaki amaç, Türkiye’de çağdaş normları hâkim kılmaktır. Amacı Türk halkının
yaşam standartlarını her alanda yükseltmek olan reformların devamı, bizim
açımızdan ilkesel nitelikte ve vazgeçilmez önemde bir konudur. İşte, 301’inci
madde de ifade özgürlüğü açısından taşıdığı kritik önem itibarıyla tarihe bu
adımlardan birisi olarak geçmektedir. Türkiye'nin de yargı yetkisini kabul ettiği Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesinin pek çok kararında vurgulandığı üzere, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin
10’uncu maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğü, demokratik bir toplumun en
önemli temellerinden birini oluşturur. Bu özgürlük, bireylerin şahsiyetini
tekâmül ettirmesinin ve dolayısıyla demokratik toplumun gelişmesinin temel
koşuludur. İfade özgürlüğü, 10’uncu maddenin ikinci fıkrasının sınırları
içinde sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez
görünen haber ve düşünceler bakımından değil, aynı zamanda, aleyhte olan,
çarpıcı gelen veya rahatsız eden haber ve düşünceler bakımından da söz
konusudur. İfade özgürlüğü, bu kapsamıyla demokratik toplumun olmazsa olmaz
unsurları olan çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğin gereğidir. Bunlar
olmaksızın demokratik toplumdan söz edilemez. Temel hak ve özgürlüklere yaklaşımımız, özünde bireyi devletin
üstün otoritesi karşısında korumaktan çok, devleti bireyin anayasal
hürriyetleri karşısında korumaya odaklandıkça bu sorun devam edecektir. Halbuki, çağdaş bir demokraside anayasal düzenin amacı,
devlet otoritesini sınırlandırarak bireyin temel hak ve özgürlüklerini korumak
ve bunların gelişimine fırsat yaratmaktır. Bu bağlamda, çağdaş dünyanın etkin
bir üyesi olma yolunda reform hareketlerine girişen ülkemizde liberal ve
demokratik bir ruha sahip çağdaş yasalar yapmak zorunlu bir öncelik hâline
gelmiştir. Yasama olarak bizim görevimiz, ülkemizin demokrasi yolculuğunun
önünü açacak çağdaş ve özgürlükçü yasalar yapmaktan geçer. Bizler biliyoruz ki,
bir ülkeye yapılacak en büyük iyilik iyi yasalar yapmaktır. Ancak, ülkemizin
demokratik kalkınma projesini hayata geçirebilmek, yalnızca yasamanın iyi
yasalar yapmasıyla değil, yargının da bu yasaları özgürlükçü ve çağdaş bir
süzgeçle yorumlamasına bağlıdır. Benzer maddeler Avrupa Birliği ülkelerinde de
yok değil. Bunu hepimiz bilmekteyiz. Ancak, yargı uygulaması özgürlükçü bir
yaklaşıma sahip olduğundan benzer maddelerle ilgili verilen mahkûmiyet
kararları Türkiye’yle kıyaslanmayacak derecede azdır. Bakınız, sizlere bir örnek vereyim. Avusturya Ceza Yasası 248’inci
maddesi birinci paragrafında, devlet ve alametlerinin aşağılanması ele
alınmaktadır. Buna göre, “Her kim anılan davranışları alenen ve taammüden
sergiler, Avusturya Cumhuriyeti’ne ve eyaletlerine hakaret eder ve aşağılar ise
bir yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.” denmektedir. Bakınız,
Avusturya’da ilgili maddeyle verilen mahkûmiyet kararı yalnızca bir tanedir. Teklifle 301’inci maddede yer alan “Türklüğü” ibaresinin “Türk
milleti”, “cumhuriyeti” ibaresinin de “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” olarak
değiştirilmesi öngörülmektedir. Maddeye aykırı hareket edenlere verilecek
cezanın üst sınırı üç yıldan iki yıla indirilmektedir. Türk Ceza Kanunu’nun
301’inci maddesine aykırı hareket edenlerle ilgili soruşturma yapılması da
Adalet Bakanının iznine bağlanmaktadır. Teklifle yapılan önemli değişikliklerden ilki belirlilik ilkesiyle
ilgilidir. Yasaklayıcı, sınırlayıcı nitelikteki düzenlemelerin belirginliği
konusu, insan haklarının teminat altına alınabilmesi açısından son derece önem
arz etmektedir. Kamu düzeninin sağlanması hürriyetlerin sınırlanmasını zorunlu
kıldığı kadar, sınırlamaya ilişkin normların belirginliğini de zorunlu
kılmaktadır. Birey hak ve hürriyetlerini kısıtlama konusunda resmî makamlara
takdir yetkisinin verilmesi durumunda, bu yetkinin her türlü keyfîliği bertaraf
edecek şekilde kapsamının, amacının ve sınırlarının belirgin olması
gerekmektedir. Yapılan düzenleme, sınırlamaya ilişkin normu belirgin hâle
getirdiği gibi, yüksek mahkeme kararlarına da paralel nitelik taşımaktadır. Bakınız, Yargıtay Ceza Kurulunun 11/7/2006
tarihinde verdiği bir kararda “Fıkradaki ‘Türklük’ kavramı devletin insan
unsuruyla ilgili olup, bu kavramla Türk milleti kastedilmektedir. ‘Türklük’ten
maksat, Türk milletini oluşturan insani, dinî, tarihî değerleri ile millî dil,
millî duygular ve millî geleneklerden oluşan millî, manevi değerler bütünüdür.”
denmiştir. Diğer yandan, Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesine aykırı hareket
edenlerle ilgili soruşturma yapılmasını da Adalet Bakanının iznine tabi
kılmaktadır. Ayrıca, belirli fiillerin yurt dışında işlenmesi hâline özgü
olarak cezalandırma bakımından vatandaşlar arasında gözetilen ayrım da ortadan
kaldırılmıştır. Bugün burada görüşülen yasa, bireylerin ifade özgürlüğünü en
etkili şekilde koruyarak temel hak ve özgürlükleri, İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ve Anayasa’mızın
getirdiği ilke ve standartlarda güvence altına almaktadır. Bu düzenlemeyi demokratikleşme yolunda oldukça olumlu bir adım
olarak değerlendiriyor, teklifin milletimize hayırlı olmasını diliyorum.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Yüksel. Şimdi, Komisyon adına, Komisyon Başkanı Ankara Milletvekili Sayın
Ahmet İyimaya’da sıra. Buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar) ADALET KOMİSYONU BAŞKANI AHMET İYİMAYA (Ankara) – Konuşmamın
başında yüce heyeti saygıyla selamlıyorum. O, Türklük dünyasının yıldızıydı. Dünü, bugünü ve geleceğin vizyonunu bünyesinde özümsemiş gerçek bir aydındı. Ötekini
hoşgörüsüyle kucaklayan hakiki demokrattı. Siyasetin bilgesiydi. Bugün burada
olsaydı 1999 Haziranında yaptığı Türklük değerleriyle ilgili konuşmasının
tekrarı yüce heyetin müzakeresine elbette ki bir anlam ve derinlik kazanacaktı.
Değerli arkadaşım, değerli siyaset adamı, geçen hafta kaybettiğimiz Ayvaz
Gökdemir’i saygıyla ve rahmetle anarak, konuşmamı hem millî iradenin tabii
vazifesi ve hem de onun hatıraları içerisinde yapmaya çalışıyorum. Değerli arkadaşlar, bugün ne yapıyoruz? Önemli bir sorunu hukuk
yoluyla çözüyor muyuz veya adım atıyor muyuz? Bir defa bugün görüşmesini
yaptığımız kanunun iki temel ayağı var. Bunlardan birisi,
düşünce ve ifade özgürlüğünün demokratik ve hukuki sınırlarının bittiği nokta.
Öbürü ise, egemenliğe ve alametlerine ait değerlerin korunmasının başladığı
nokta. Yoksa, hiçbir milletvekili, hiçbir parti veya hiçbir düşünce,
herhangi bir değeri salt, öz anlamıyla tahkir edecek, tezyif edecek bir
ifadenin yanında olamaz. Türkiye’de sorun ne? OSMAN ERTUĞRUL (Aksaray) – Öbür tarafa bak da konuş! ADALET KOMİSYONU BAŞKANI AHMET İYİMAYA (Devamla) - Pir Sultan
Abdal’ın düşüncesinden dolayı hayatını kaybettiren anlayış ne, oraya bakmak
lazım. Siyasal düşünce özgürlüğü sebebiyle başını kaybetmiş devlet adamlarının,
Başbakanın muhatap olduğu müeyyidenin sebebi ne, oraya bakmak lazım. Bir dönem
benzer konuşmalarından dolayı yüz tane takip yapılmış fakat şu anda aynı
konuşmaların takip konusu olmadığı olaylara, Hasan Celal Güzel olayına bakmak
lazım. Bu girişten sonra sorunun özünü tartışabiliriz. Değerli arkadaşlar, bütün rejimlerin, bütün yapıların kızıl
elmaları vardır. Demokrasinin kızıl elması –eğer sıra düzeni içerisinde sayacak
olursak- düşünce ve ifade özgürlüğüdür. HÜSEYİN YILDIZ (Antalya) – Sizin kızıl elmanız ne? ADALET KOMİSYONU BAŞKANI AHMET İYİMAYA (Devamla) – Bizim
sorunumuz… Bilimsel olarak değerlendirdiğimizde, objektif olarak
değerlendirdiğimizde sorunumuzun sebeplerini birkaç noktada ortaya koyabiliriz: 1) Aşırı ifadeyi ve eleştiriyi sadece devlet değerleri bakımından
değil, şahsen kişiler olarak dahi hakaret olarak algılayan bir damarımız, bir
bünyemiz var. Bunu inkâr edemeyiz. 2) Yargımızın korunan değerler lehine yorum prensibi var. Eğer
sizin davanız özel hukuktan kaynaklanıyor ve karşı taraf, elbette ki bir
değerimiz olan devletse nefi hazine kriteriyle veya
mâniasıyla karşılaşırsınız. Eğer siyasal bir düşünceden, alandan
kaynaklanıyorsa o zaman “raison détat”la karşı karşıya kalırsınız. Hikmeti
hükûmet, devlet aklı diye bir engel gelir, özgürlük zamanında
cezalandırılmazsınız ama konjonktürel zamanlarda ummadığınız gayriadil
müeyyidelerle karşı karşıya kalabilirsiniz. Hâlbuki dünyada yargı, devleti de kendi tabii mecrasında, vazife
ve fonksiyon alanında sabit kılan ve özgürlükleri genişleten yorumlarla
demokrasiyi kurmuştur. Bugün Amerika McCarthyizm’den, cadı avcılığından mahkeme
kararlarının yorumlarıyla o noktaya varmıştır. Bizim anayasa hukukumuzda pek
göremezsiniz, özgürlükler hukukunda daha yeni yeni bu kavram gelişti: Özgürlük
lehine yorum, insan lehine yorum “in dubio pro libertate.” Tabii, bu ikinci
sorunumuz Üçüncü gerçeğimiz var. Özgürlüklerin alabildiğince genişletildiği,
bireyin yaratıcılığına ve eleştiri dünyasına ağırlık tanıyan bir dünya anlayışı
var ve biz bu dünya anlayışına, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi konsepti içerisinde 1950’de, 1954’te, birisinde imzalayarak,
öbüründe kanunu kabul ederek girmişiz. Son değişiklikte de bu bizim iç
hukukumuz hâline gelmiş. Bakın, sizlerle soruna tam gelmeden bir istatistiki
bilgiyi paylaşmak istiyorum. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesine topluluk
ülkelerinden 1999 ila 2006 yılında yapılan başvurulardan 205’i ihlal kararıyla
müeyyidelendirilmiştir; bunun 125’i Türkiye. 2005’te 50 ihlal kararı var, 39’u
Türkiye, yüzde 80; 2006’da 62 ihlal kararı var, 35’i Türkiye. Burada bir
sorunumuz var. Sorunumuz ne? Ceza normunun tanziminden kaynaklanan inşa
kusurlarının çok yüksek olduğuna inanmıyorum. Buradaki sorunumuz, daha çok
hâkim kalitesi, yargı kalitesi, özgürlüğü ve demokrasiyi uygulamaya aktarma
sorunu. Ha, bu sorunu hukukla ne kadar çözebiliriz? Kabul etmek gerekir ki,
sorunları hukukla çözebilmenin kapasitesi nihayet yüzde 15 veya yüzde 20’dir,
daha fazla geçemezsiniz. Burada ne yapıyoruz? Değerli arkadaşlar, Komisyonumuz muhalefet
partilerinin, değerli partilerimizin hassasiyet gösterdiği kavramlar üzerinde
bilime, uygulamaya, mukayeseli verilere uygun olarak inceleme yaptı: Türkiye
Cumhuriyeti, Türk milleti, Türklük… Atıflar da yaptı, ortaya koydu. HÜSEYİN YILDIZ (Antalya) – Ne zaman yaptınız? ADALET KOMİSYONU BAŞKANI AHMET İYİMAYA (Devamla) – Komisyonumuzun
raporunun 13’üncü sahifesiyle 16’ncı sahifesi arasındaki metinler okunursa,
sual soran arkadaşımız gözleriyle cevap bulma fırsatını bulabilecektir: Ne
yapıyoruz biz şimdi? HÜSEYİN YILDIZ (Antalya) – Biz de oradaydık. ADALET KOMİSYONU BAŞKANI AHMET İYİMAYA (Devamla) – Değerli
arkadaşlar, bir ceza normunu, bir ceza kuralını inşa ederken yardımcı
kaynağımız Anayasa’mızın 38’inci maddesidir. Anayasa’mızın “Başlangıç”
hükümleri ve diğer hükümlerdeki değerler, elbette ki kendi normatif çatısı
içerisinde üstün değerlerdir. Bugün “Türklük” Anayasa’mızın “Başlangıç”
hükmündeki bir kavramdır, değerdir ve Türk milletine mensup olma ile bütün
Türklük dünyasının, kültür dâhil, ortak değerlerini kapsar. Ha, peki, bu değer üzerinden bir ceza normu üretebilir miyiz?
Mümkün mü? Hukuk “hayır” diyor, “belirli olacak” diyor. Bakın, şimdi, Ceza
Kanunu’muzun 301’inci maddesi var. Hâlen yürürlükte. Türkiye Büyük Millet
Meclisi Hükûmetinin, yani konvansiyonel sistemdeki Türk Hükûmetinin 1339 hicri
yılında, büyük Türk aydını, sosyoloğu, mütefekkiri Ziya Gökalp’ın telif ettiği
“Türk Töresi” adlı kitabını yazmış, yayınlamış Meclis Hükûmeti. Mesela, diyelim
ki orada 30’uncu maddede “Şamanizm dinindeki ruhlar…” diyor. Bilimsel bir
inceleme bu. Değerlerimizdir, tarihî değerlerimizdir, saygı duyarız. Şimdi, burada, bir gazeteci, gerçekten eylemin tam anlamıyla
tenkit sınırlarını da aşarak tahkir ve tezyifte bulunsa, 301’inci maddenin
koruması içerisinde mi? Anayasa Mahkemesi “Koruması içerisinde değil.” diyor.
Yargıtay “Koruması içerisinde değil.” diyor. Ha, ne yaptık? Anayasa’nın 38’inci
maddesi diyor ki: Suçun unsurlarını yorumla üretemezsiniz, kanunla yapsanız
bile yapmış olamazsınız, belirlilik olacak, soyut olmayacak. Bu tartışıldı,
bilim tartıştı, Yargıtay tartıştı, içtihatla “Türklüğü”, “Türk milleti”ne
indirdi. Her ikisi de saygın bir değer ama tüm mesele ceza normunu üretmek
meselesi. Ha, burada “Türk milleti…” Yani “Türk milleti”ni buraya koymakla
Türklükten bir nakisa veya “Türklüğü” buradan çıkarmakla Türk milletini Türklüğün
üzerine çıkarma gibi bir hukuki sonuç katiyen doğmaz. Burada yapılan,
Anayasa’mızın 13’üncü maddesindeki özgürlüklerin sınırlanması kriterleriyle, ceza kuralını koyma kanunilik unsurunu
denkleştiren bir yasama faaliyetidir ve bu faaliyete kendi yasama çerçevesinin,
sürecinin dışına taşırılarak başka anlamlar yüklenmesinin belki siyasal
amaçları olabilir ama ciddi bir tahlilde, nihai hedefte ceza normlarını, suç
unsurlarını üretme tipolojisi veya metodolojisi bakımından Parlamentonun
yaptığı, Anayasa’nın kendisine yüklediği görevlerden başka bir şey değil. MEVLÜT COŞKUNER (Isparta) – Öze gel öze! ADALET KOMİSYONU BAŞKANI AHMET İYİMAYA (Devamla) – İkincisi,
Türkiye Cumhuriyeti devleti, cumhuriyet... Arkadaşlar, bir defa şu anda Ceza Kanunu’nun hangi sistemi
içerisinde değişiklik yaptığımızı bileceğiz. Dördüncü Bölüm diyor ki: Millete ve devlete karşı suçlar, 301’inci
madde Dördüncü Bölümde. 301’inci maddenin üst kısmı hemen, diyor ki: “Egemenlik
alametlerine, değerlerine suçlar.” Şimdi, Anayasa’nın 2’nci maddesindeki
değerler elbette ki bizim iskeletimiz, omurgamız, değişmez, değiştirilemez
değerler: Laiklik, sosyal devlet, hukuk devleti. Bütün unsurlarıyla bunlar
temel değerler ama Ceza Kanunu’muzun ilgili maddeleri -tanzim ettiğimiz 301’le
bağlantısı olmaksızın- Türk milletine ve Türk devletine ve egemenlik
alametlerine karşı suçları tanzim etmektedir ve bittabi devlettir. Buradaki
amaç da devlettir. Nereden çıkarıyorsunuz? Ceza Kanunu
sistematiği bir tarafa Anayasa’nın 1’inci maddesinden. Yer değiştirin,
doğru okuyun, Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Nereden çıkarıyorsunuz?
Yargıtayın uygulamasından. Ha, burada yapılan milletimizin değerlerinin saygınlığını mahsus
mekânlarında koruyarak doğru bir hukuk kuralı üretmektir. Sorun budur ve
maddenin içerisine girdiğiniz zaman bu isnatlardan dolayı takibata başlanması,
savcının soruşturma sürecini başlatması, yetkili kılınan kişi organın -dikkat
ediniz- süjenin iznine bağlıdır. Bu da yargısal bir yetki değil, bu suçların,
kaleme tertip ettiğiniz suçların, ifadeye tertip ettiğiniz suçların kamu yararı
değerlendirilerek takibe konu kılınıp kılınmaması noktasında -siyasal organa
demiyorum- siyasa organına izin vermektir. Bu, doğru bir sistemdir, 1926’dan bu
tarafa bizim geleneğimizde var olan bir sistemdir. Bu izin Adalet Bakanlığına
verilmiştir. Sonra, 301’inci maddenin bazı tarihsel polemiklere
yorum aracı olarak kullanılması, araç kılınması doğru değil. Yani, soykırım
iddiaları veya Yahya Kemal’in dediği gibi, mukatele; bunlar tarihte var olan ve
bize gerçeğine aykırı şekilde çamur gibi yapıştırılmak istenen isnatlardır ve
bu maddeyle doğrudan bir ilgisinin düşünülmesi mümkün değildir. Uzak illiyetle
ilerideki, geçmişteki tarihî gerçeklerin 301’inci maddenin tenkidine vesile
kılınmasını kabul edilebilir görmüyorum. Siyasal düşünce özgürlüğünü dünya standartlarında ilk defa
Türkiye’de ifade eden ve bu konudaki gerçekten önemli paradigmaları
ortadan kaldıran büyük düşünür Bülent Tanör’ün 1969 yılında yazdığı o muhteşem
doktora tezine ve kendisine atıf yaparak yüce heyeti saygıyla selamlıyor,
hürmet ediyorum efendim. (AK Parti sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın İyimaya. Şahıslar adına son söz İzmir Milletvekili Sayın Şenol Bal’da. Buyurun Sayın Bal. (MHP sıralarından alkışlar) Süreniz on dakika. ŞENOL BAL (İzmir) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 215 sıra
sayılı Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun
Teklifi hakkında şahsım adına söz almış bulunmaktayım. Yüce Meclisi
saygılarımla selamlıyorum. Sayın milletvekilleri, ülkemizin içte ve dışta ağır bunalımlarla
karşı karşıya olduğu, milletimizin kardeşliğinin tartışmaya açıldığı, sosyal,
ekonomik, hatta siyasal krizlerin yaşandığı bu dönemde 301’inci maddeyi yüce
Meclise getirmek kime hizmet ediyor? İçeriden ve dışarıdan Türklüğü aşağılamak
için hevesle ve ısrarla sürdürülen bir kampanyanın iktidar eliyle
resmîleştirilmeye çalışılmasının anlamı nedir? Avrupa Birliği, PKK, etnik
bölücüler, Ermenistan ve Türklükle problemi olan kesimlerin oluşturduğu cephenin
baskı ve dayatmaları sonucu 301’inci maddenin değiştirilmesiyle Türk tarihine,
Türklük değerlerine ve Türk milletine hakaretin önünün açılmasının kimin işine
yarayacağını sormak istiyorum. Ermeni soykırım yalanının serbestçe
seslendirilmesi ve bunun sonucu doğacak neticeler nasıl telafi edilecektir? Sayın milletvekilleri, uzun süredir ülkemizi millî devlet
anlayışından uzaklaştırma ve Sevr şartlarına uydurulma çabaları sözde
demokratikleşme ve özgürleşme olarak ustaca takdim edilmektedir. İşte bu yolda
Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi ve benzeri maddeler bir kısım ihanet
odaklarını rahatsız etmekte, hareket kabiliyetlerini daraltmaktadır. Türk Ceza
Kanunu’nun 301’inci maddesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının başlangıç
kısmını ve ilk üç maddede ifade edilen ilkelerden ilham alan ve onları koruyan
en önemli maddelerden biridir. Hedef sadece 301’inci madde değil, hedef
Anayasa’mızın değiştirilemez maddeleridir. Sayın milletvekilleri, yüce Türk milletinin ve şerefli Türk
tarihinin huzurunda bir onur ve haysiyet imtihanıyla karşı karşıyayız. Bugün
burada vereceğimiz karar ülkemiz üzerinde oynanan oyunların bozulması
olmalıdır. 301’inci maddede ifade edilen varlıklar ortak bir duyguyu temsil
niteliğindedir. Bu varlıklara hakaret milletçe müşterek olan duyguyu rencide
etmektir. Millî değerlerin kendilerince hiçbir anlam taşımadığı sözde aydınlar
ile yıkıcı mihrakların kara propagandası sonucu neredeyse her kötülüğün odağı
301’inci madde olarak gösterilmiştir. 301’inci madde ideolojik, popülist ve güncel siyasi anlayışla değerlendirilebilecek
bir madde değildir. Bu madde değiştirilirse -ki tamamen kaldırılmasını isteyen
hıyanet ve gaflet içindeki kesimler de mevcuttur- bunun ardından Avrupa Birliği
ve iş birlikçi kesimler, Türkiye Cumhuriyeti’ni düşmanlarına karşı korumasız
bırakacak başka değişiklikleri de isteyeceklerdir. Avrupa Parlamentosunun
raporlarında, insan hakları örgütlerinin raporlarında, Türk Ceza Kanunu’nda
iptal edilmesi istenilen maddeler bir bir sıralanmaktadır. Şu bilinmelidir ki, Anayasa’da belirtilen ve değiştirilmesi talep
edilemeyen devletin temel ilkelerini korumak görevi, 301’inci madde de dâhil
olmak üzere Türk Ceza Kanunu’nundur. Eğer bu ilkeler aleyhindeki eylemler
cezasız kalırsa kimse anayasal düzenin ayakta kalacağını söyleyemez. Bu
maddelerden biri iptal edilir veya değiştirilerek suç olma vasfı ortadan
kaldırılırsa zaten kritik noktada olan ekonomik ve siyasi sömürgeleşme
sürecinin tamamlanması da kolay olacaktır. Türk devletini kuran büyük Türk
milletine, tarihî nefret ve kinle yapılan eylem ve söylemlerin cezai
müeyyidesinin muğlak hâle gelmesi, hatta âdeta cezasız
hâle getirilmesi ve yargının görevini yapmasının engellenmesi, yargının her
türlü iç ve dış müdahaleye de açık hâle gelmesi, getirilmesi demektir. Sayın milletvekilleri, bu kanun teklifi günlerdir Başbakanın
“301’i Avrupa Birliği gündeminden çıkaracağız.” beyanatı ve Avrupa Birliği
komiserlerinin Türkiye ziyaretlerinde “301’inci maddeyi ele almanız ve
değiştirmeniz gerekir.” talimatlarıyla bir milletvekilinin kanun teklifi olarak
önümüze getirilmiştir. Yapılan işlemin yanlışlığı ve yetersizliği Hükûmetçe de
kabul ediliyor ki değişiklik Hükûmetin bir kanun tasarısı değil, bir
milletvekilinin kanun teklifi olarak getirilmiştir. Sayın Hükûmet, yaptığınız
işten şüpheniz mi var? Vicdanınız rahatsız mı? Yoksa,
yüce Türk milletine gelecekte hesap vermekten mi korkuyorsunuz? Sayın Veysi Kaynak, Kahramanmaraş’ın kahraman milletvekili, (AK
Parti sıralarından alkışlar) Kahramanmaraş’ın kahraman evlatlarının, Sütçü
İmam’ın torunlarının Türklükle ilgili şikâyetleri mi var? 301’inci maddenin
kaldırılmasını sizden çok mu istediler? Sayın Çiçek, “Bu Yasa’yı savunan bir ben kaldım.” diyordunuz. Ne
değişti? Sizi de mi ikna ettiler? Siz de 301’inci maddeyi Türkiye'nin ayıbı
olarak kabul mü ettiniz? Sayın İyimaya, biraz önce rahmetli Ayvaz Gökdemir’i andınız. Eğer
Sayın Gökdemir’i, rahmetliyi birazcık tanıyorsam, ruhunu da çok rahatsız
ettiniz. (MHP sıralarından alkışlar) Aynı zamanda şunu da biliyorum ki eğer
biraz tanıyorsam, hakkını da size helal etmemiştir. Sayın milletvekilleri, son yıllarda Türkiye’yi belirli yerlere
çekmek isteyen kesimlerce “Türklük” kavramı tartışma konusu hâline
getirilmiştir. Bu konuda da Sayın Başbakan başrol üstlenmiştir. Türklük, millî
kimliğimizin adıdır. “Türklük” kavramı, Türkler ile tarih sahnesine çıkan ve
Türk kavimleri ve devletleriyle devam eden bir çizgiyi ifade eder. Türklük,
günümüzde hem Türkiye Cumhuriyeti hem de diğer Türk kökenli devletler ve
topluluklar açısından bir millî kimlik belirtmektedir. Beş bin yıllık Türk
tarihini görmezden gelemezsiniz. Türklerin Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu
aracılığıyla Ön Asya’da bin yıldır devlet olarak yaşadıkları gerçeğini yok
sayamazsınız. Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucu iradesi, Türk Ceza
Kanunu’nun 159’uncu maddesi olarak ilk günden beri “Türklük” kavramını şuurluca
ve özellikle kullanmıştır. Türklük, Türk milletini içine alan çok geniş bir
kavramdır. O günkü kurucu irade “Türklük” kavramını -biraz önce de söylediğim
gibi- şuurlu ve özellikle kullanmıştır. Atatürk “Türklük” kavramını mütemadiyen
kullanmıştır. “Benim hayatta en büyük servetim, iftiharım Türklüğümdür.” diyor
Büyük Önder. Onuncu Yıl Nutku’ndan hatırlayınız: ”Asla şüphem yoktur ki,
Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı…” diye devam ediyor. “Ne mutlu Türküm
diyene!” sözü ile de milletleştirmeyi başarmıştır Büyük Önderimiz. “Türklük”
kavramı, siyasi konjonktüre, siyasi eğilimlere,
Türklüğe hakaret edenlerin toplumsal gücüne, taraftarların lobi faaliyetlerine,
AB, ABD ve Ermenilerin isteklerine göre değiştirilecek bir kavram değildir
sayın milletvekilleri. (MHP sıralarından alkışlar) Değiştirmeye kalkanlar da bu
vebalin altında kalırlar, bu vebalin altında kaldıkları gibi bir daha üstüne de
çıkamazlar. “Cumhuriyetin” ifadesinin “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” olarak
değiştirilmesi de tam bir işgüzarlıktır. Anayasa Mahkemesi, cumhuriyeti çok
geniş manada anlıyor. Bu durumda devletin nitelikleri de “cumhuriyet”
sözcüğünün içine alınarak korunuyor. 301’inci madde gerekçesinde açıkça
cumhuriyetten Türkiye Cumhuriyeti devletinin anlaşılacağı belirtilmiştir.
Değişikliğe gerek var mıdır? Cezanın üst sınırının üç yıldan iki yıla indirilmesi ise bu
maddede belirtilen varlıkları aşağılayanların cezalarının para cezasına
çarptırılmasına veya cezanın ertelenmesine imkân vermektedir. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Bir dakika ekliyorum Sayın Bal. ŞENOL BAL (Devamla) – Yani paranız varsa bu sayılan varlıklara
küfredin, aşağılayın, serbestsiniz. Üstelik yeni düzenlemede Adalet Bakanı soruşturma
açmaya izin verirse… (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın Bal, bir saniye. (AK Parti sıralarından
“Yeter, yeter!” sesleri) ŞENOL BAL (Devamla) – Bence yetmez sayın milletvekilleri. Sayın milletvekilleri, Anayasa’mızdaki kuvvetler ayrılığı
prensibine göre yürütme, yasama ve yargı erki birbirinden bağımsız olmalıdır.
Her erk kendi meselesini kendi içinde halletmelidir. Adalet Bakanı, yürütmenin
bir mensubudur ve siyasi bir makamdır. Yargı erki konusunu kendi mekanizması içinde
yürütmelidir. Kamu yararı ve ülke menfaatleri konusunda yargının bir başka
makama göre daha az hassasiyet göstereceği varsayımına katılmamız mümkün
değildir. Sayın milletvekilleri, izahına çalıştığım gerekçelerle, yapılan
tüm değişiklik tekliflerine karşı olduğumu ve ret oyu vereceğimi tekraren
belirtir, hepinizi saygılarımla selamlarım. (MHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bal. Birleşime on dakika ara veriyorum. Kapanma Saati: 22.36 BEŞİNCİ OTURUM Açılma Saati: 22.50 BAŞKAN: Başkan Vekili Meral
AKŞENER KÂTİP ÜYELER: Yaşar TÜZÜN
(Bilecik), Fatma SALMAN KOTAN (Ağrı) BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin
96’ncı Birleşiminin Beşinci Oturumunu açıyorum. 215 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin görüşmelerine kaldığımız yerden
devam edeceğiz. Komisyon? Burada. Hükûmet? Burada. Şimdi, yirmi dakika süreyle soru-cevap işlemi yapacağız. Ancak
sistemdeki teknik hata nedeniyle daha önceden söz kaydı yapan
milletvekillerinin adları ekrandan silinmiştir. Şimdi, adlarını okuyacağım sayın milletvekillerinin tekrar sisteme
giriş yapmalarını rica ediyorum. İsimlerini okuyorum: Sayın Korkmaz, Sayın
Özdemir, Sayın Uslu, Sayın Işık, Sayın Varlı, Sayın Akkuş, Sayın Paksoy, Sayın
Durmuş, Sayın Taner, Sayın Cengiz, Sayın Atılgan, Sayın Kaplan, Sayın Nalcı,
Sayın Dibek, Sayın Kaptan. Sayın Korkmaz… S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Sayın Başkanım, aracılığınızla Sayın
Bakana sormak istiyorum: Partinizin Grup Başkan Vekili “Mensubiyetlere hakareti
cezalandıran kanun maddeleri diğer ülkelerde de var ama onlarda uygulama
farklı.” dedi. Kanunu uygulayan, mahkemeler ve hâkimler olduğuna göre, bu
sözlerle hâkimlerimizin bireysel özgürlük, fikir hürriyeti konusunda bir
noksanlıkları olduğu mu ima edilmek isteniyor? Şayet böyle değilse bu Mecliste
kendisini savunamaz durumda olan yargıçlarınızı savunmak Adalet Bakanı olarak
sizin göreviniz değil midir? Bu görevinizi sıcağı sıcağına hemen yerine
getirmeyi düşünüyor musunuz? Teşekkür ederim. BAŞKAN – Sayın Özdemir… HASAN ÖZDEMİR (Gaziantep) Sayın Başkanım, Sayın Bakanıma
soruyorum: Halkımızın gündemi geçim sıkıntısı, yolsuzluğun, yoksulluğun,
cehaletin, bölücülüğün ve terörün bitirilmesiyken halkımızın gündeminde olmayan
301’inci maddenin değiştirilmesine neden ihtiyaç duydunuz? Halkımızın bu maddenin değiştirilmesini istemediğini biliyor
musunuz? Ve yine Türklüğe hakareti cezasız bırakacak hâle getiren bu kanun
teklifini referanduma götürmeyi düşünüyor musunuz? Cumhuriyet başsavcılarının resen soruşturma açmasından neden
rahatsız oluyorsunuz, yoksa yargı erkine güvenmiyor musunuz? Teşekkür ederim. BAŞKAN – Sayın Uslu… CEMALEDDİN USLU (Edirne) – Sayın Başkanım, aracılığınızla Sayın
Bakana sormak istiyorum: Sayın Bakanım, Adalet Komisyonunda yaptığınız
konuşmada “Ben Oğuzların Kayı Boyu’ndan gelen bir Türk’üm. Benim Türklüğüme
kimse hakaret edemez.” dediniz. Bu yasa değişikliğiyle buna dair cezayı ortadan
kaldıracaksınız. Bu yasayla Avrupa Birliğini memnun edeceksiniz. Sayın Bakanım,
Almanya’da yakılarak ve kundaklanarak öldürülen Türkleri bir kez daha düşünün.
Avrupa Parlamentosunda ve diğer ülkelerin parlamentolarında Türkleri “Ermeni
soykırımcısıdır.” diye karar alıp suçladıklarını bir kez daha düşünün. Bu
hususlarda Avrupa Birliğinin bize bakış açsını bir kez daha düşünün. Sayın
Bakanım, bu yasa değişikliğinin Türk insanının millî değerlerini rencide
edeceğini bile bile bu değişiklikte neden ısrar ediyorsunuz? Teşekkür ederim. BAŞKAN – Sayın Işık… ALİM IŞIK (Kütahya) –
Teşekkür ederim Sayın Başkanım. Aracılığınızla Sayın Bakanımıza sormak istiyorum: Avrupa Birliği,
adaylık sürecindeki hangi ülke ya da ülkelere bizdeki 301’inci maddeye benzer
dayatmalarda bulunmuştur? 2) Türklüğe ve cumhuriyete hakareti suç olmaktan çıkarmakla
ülkemizin ve Türk milletinin mevcut hangi sorunlarının çözümü hedeflenmektedir? 3) 60’ıncı Cumhuriyet Hükûmetinin bir bakanı olarak 301’inci madde
değişikliği ile Türkiyelilik kavramı içinde yer alan etnik gruplar arasında
oluşabilecek hakarete varan söylemleri nasıl engellemeyi düşünmektesiniz? 4) Yaklaşık iki aydır atama problemine çözüm arayan 114 genç hâkim
adayının problemini de benzer şekilde bir milletvekilinin teklifiyle kısa
sürede çözmeyi düşünmekte misiniz? Son sorum da… Bu 301’inci madde değişikliğini izleyen dönemde
AB’ye karşı ülkemizi hangi tavizler beklemektedir? Teşekkür ederim. BAŞKAN – Sayın Varlı... MUHARREM VARLI (Adana) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım. Bu yasanın ısrarla değişmesini isteyen bölücüler, Ermeni diasporası ve atalarımıza, Türklere hakaret etmek isteyen
gruplardır. Bunları destekleyen ve Hükûmete baskı yapan da Avrupa Birliği ve
ABD’dir. Siz bu yasayı değiştirerek hem atalarımıza hem de Türklere,
cumhuriyete sövmek isteyenlerin önünü açmış olmuyor musunuz? Bunlar atalarımıza ve Türklüğe hakaret edince sizin hoşunuza mı
gidecek? Avrupa Birliği isterse Sayın Bakan ismini değiştirmeyi düşünüyor
mu? BAŞKAN – Sayın Akkuş… AKİF AKKUŞ (Mersin) – Sayın Başkan, Sayın Bakanım, bu madde
teklifiyle “Türklük” kelimesi maddeden çıkartılarak “Türk milleti” ibaresi
getirilmek isteniyor ve “Bu iki ibare aynı manaya gelir.” deniliyor. Öte yandan, millet tarifi yapılırken de “Geçmişten beri bir arada
yaşamış, aynı vatana sahip, aralarında kültür, tarih ve ülkü birliği olan
insanlar topluluğudur.” denmektedir. Halbuki, Türklük,
bugün Adriyatik kıyısından Çin Seddi’ne kadar olan coğrafyada yaşayanların
hepsini kapsar. Yani, sınırlarımız ötesinde de ortak bir dili, tarihi ve
kültürü olan Türkler yaşamaktadır. Bu unsurlardan birine yapılmış olan hakaret
diğerlerine de yapılmış sayılır. Dolayısıyla, Türklüğe hakaret hepimize
yapılmış sayılacaktır. Böylesi hakaretlere nasıl rıza göstereceğinizi ve nasıl
tahammül edeceğinizi belirtir misiniz? İkinci sorum: Orhan Pamuk’un herhangi bir kitabını sonuna kadar
okuyabildiniz mi? Sözde Ermeni soykırımı hakkında ne düşüyorsunuz? AB ülkelerinin
birçoğunun kabul ettiği gibi, “Ermeni soykırımı yok.” diyenlere ceza
verilmesine karşı mısınız? (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın Paksoy… MEHMET AKİF PAKSOY (Kahramanmaraş) – Teşekkür ederim Sayın Başkan. Sayın Bakanım, bu zamana kadar 301’inci maddenin birinci
fıkrasından kaç kişi yargılanmış, kaç kişinin cezası onaylanmıştır? İkinci sorum: Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi sadece Türkiye
ve Türk hukukuna özgü bir düzenleme midir? Buna benzer düzenlemeler Avrupa
Birliği ülkelerinin ceza kanunlarında yok mudur? Teşekkür ederim. BAŞKAN – Sayın Durmuş… OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Teşekkür ediyorum. Sayın Bakan, millî karakteri, toplum, terbiye yoluyla öğretir.
Türklük denilince, katılımla geçen anatomik ve genetik özellikler değil,
sosyolojik ve kültür değerleri benzer olan bir milleti kastediyoruz. Sizin
Türklüğe karşı çıkışınızda; öğretiniz mi, Alman Kayzer’in II. Abdülhamit’e
aşıladığı “İslam Birliği” fikri mi etkili, yoksa ayrımcı görüşleri
destekleyenlerin talepleri mi? Teşekkür ediyorum. BAŞKAN – Sayın Taner… RECEP TANER (Aydın) – Sayın Bakanım, görüşmekte olduğumuz 301’inci
maddeyle ilgili ceza üst sınırı üç yıldan iki yıla indirilmekte. Bunun
gerekçesi iki yıl cezanın tecil edilebilmesine, yani paraya çevrilebilmesine
imkân tanımak mıdır? Parası olanın hakaret etmesine imkân sağlamayı mı
amaçlamaktasınız? Bir diğer sorum: AKP adına söz alan konuşmacılar 301’inci maddeyi
savunurken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine açılan davalardan bahsetmekteler.
Bugüne kadar son üç yılda kaç kişi 301’inci maddeden hüküm giymiştir? Bunlardan
kaç kişi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurmuştur? Teşekkür ederim. BAŞKAN – Sayın Cengiz… MUSTAFA KEMAL CENGİZ (Çanakkale) – Sayın Bakanım, aracılığınızla,
burada bu akşam arkadaşlarımızın dile getirdiği konularda Ulu Önder Mustafa
Kemal Atatürk’ten hiç bahsedilmemesini de, Türklüğün hudutlarında bu fikir ve
devlet adamının penceresinden, liderin penceresinden bakılmamasını da
kınıyorum. Özellikle de Pamuklardan ve bilmem kimlerden bahsedenlere de buradan
şunu sormak istiyorum aracılığınızla: Sayın Bekir Bozdağ “Türkler 1,5 milyon
Ermeni’ye soykırım yapmıştır.” diyen ünlü, çok ünlü yazarın fikirlerine de
katılıyorlar mı, ondan da gurur duyuyor mu? BAŞKAN – Sayın Atılgan… KÜRŞAT ATILGAN (Adana) – Sayın Başkanım, aracılığınızla Sayın
Bakana soruyorum: Türklüğe hakareti önleyen 301’i değiştiren bu kanun
tasarısıyla, mensubu olmaktan gurur duyduğumuz ve en büyük servetimiz
Türklüğümüze hakaret serbestleşiyor. Bu değişikliğin AB
dayatması olduğu artık herkes tarafından malum. Acaba, Avrupa Birliği,
yaptığınız bu değişiklikle iktifa edecek mi yoksa ara bir çözüm olarak mı
düşünüyorlar? Gelecek yıl 301’i komple kaldırmak için tekrar Genel Kurula bir
kanun getirecek misiniz? Bu konuda bir şey söyleyebilir misiniz? Ayrıca, bu
kanunun gündeme geliş zamanı dikkate alındığında, Avrupa Birliğine ve Sayın
Barroso’ya verilmiş bir promosyon değil midir? BAŞKAN – Sayın Kaplan… HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Bakan, makyajın yeterli olmadığını
Avrupa Mahkemesi Yargıcımız Sayın Rıza Türmen de söyledi. Ancak şunu soracağım
direkt: Bu yasayla, Türklüğü ve Türk milletini korumak iddiası var; gerçi,
önemli bir değişiklik yok ama Kürtlere, Çerkezlere, Lazlara, Gürcülere,
Arnavutlara yapılan hakaretin aynı şekilde cezalandırılmaması ayrımcılık değil
midir? Niye o vatandaşlarımız da eşit haklardan yararlanmıyor? Niye, 216’ncı
maddeye diğer vatandaşlarımızı koyuyoruz da, bu maddenin içinde Hükûmet
düşünmedi? Bu ayrımcılık vicdanları sızlatmayacak mı? Bunu sormak istiyorum. Teşekkür ediyorum. BAŞKAN – Sayın Bakan… ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) – Sayın Başkanım, çok
teşekkür ederim. Soru soran arkadaşlarımızın -çok hızlı sordu bazı arkadaşlarımız,
hepsini tespit etme imkânı bulamadım ama tespit edebildiğim kadar- sorularına
kısaca cevap vermeye gayret edeceğim. Zabıtlara geçtiği için,
cevaplandıramayacağım soruları da mutlaka yazılı olarak cevaplandıracağımı
hemen konuşmamın başında ifade etmek istiyorum. Sayın Korkmaz, Bekir Bey’in bir açıklamasından hareketle “Avrupa
Birliğinde uygulama açısından bir sorun yaşanmıyor, bizde sorun yaşanıyor. Bu,
yargıçlarımıza bir bühtan değil midir?” anlamına gelen bir soru sordular. Yanlış anlamadım değil mi? S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Doğru. ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) – Ben, Grup Başkan Vekili
Arkadaşımızın, konuşmanın bütünü değerlendirildiğinde, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi ve bu sözleşmenin uygulanmasıyla ilgili kararlar veren Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesinin kararlarını yargıçlarımızın verecekleri kararlarda göz
önünde bulundurulması anlamında bir açıklama yaptığını tespit ettim. Bilindiği
gibi Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni imzalamıştır ve 90’lı yıllarda
da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yetkisini kabul etmiştir. Dolayısıyla, Anayasa’nın
90’ıncı maddesinin son fıkrasına göre de uluslararası anlaşmalar aynı zamanda
iç hukuk normu mesabesindedir. O bakımdan, yargıçlarımızın, savcılarımızın
uluslararası anlaşmalar ve bu anlaşmalara bağlı olarak verilen kararları da göz
önünde bulundurarak karar vermeleri anlamında bir açıklama yaptığı
kanaatindeyim. S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Göz önünde bulundurmuyorlar mı Sayın
Bakanım? ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) - O bakımdan, şu anda,
biz Adalet Bakanlığı olarak, hâkim ve savcılarımızı zaman zaman Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi nezdinde inceleme gezilerine gönderiyoruz, programlar ihdas
ediyoruz ve ayrıca, yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve sözleşme
bağlamında Türkiye’de de hizmet içi eğitim çalışmaları yapıyoruz ki… S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Yani, bu konuda bir eksiklikleri
var… ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) - …ve böylece altına imza
koyduğumuz uluslararası anlaşmalara paralel Türkiye’de de mevzuatımız gelişsin
ve kararlar da bu kararlara paralel şekilde neticelensin diye Adalet
Bakanlığının uzun süredir yapmakta olduğu bir çalışmadır. Bu, hâkimlerimizi
eksik görmek değil, hâkimlerimizin, uluslararası temel hak ve özgürlük
standartlarını kararlarında yakalamaları konusundaki hassasiyetimizdir. Söz alan birçok arkadaşımız “Siz bu değişiklikle Türklüğe hakareti
serbest bırakıyorsunuz.” dediler. Değerli arkadaşlarım, bu değişiklikle Türklüğe hakaretin serbest
bırakılması söz konusu değildir. “Türk Milleti” ibaresi içerisinde zaten
Türklük vardır ve ayrıca, bakın, “cumhuriyet”i çıkararak yerine “Türkiye
Cumhuriyeti Devleti” koyduk. (MHP sıralarından “O zaman niye
değiştiriyorsunuz?” sesleri) “Cumhuriyeti de korumasız bırakıyorsunuz.” diye eleştirilerde
bulundunuz. “Cumhuriyet”i bu metin içerisinden tamamen çıkarsaydık bile
cumhuriyet korumasız mı olurdu? Olur muydu böyle bir
şey? FARUK BAL (Konya) – Olurdu. ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) – Olmazdı. Bakın, elimde bir Bakanlar Kurulu tasarısı var. Bakın, dikkatinizi
çekiyorum, elimde bir Bakanlar Kurulu tasarısı var. 57’nci Cumhuriyet Hükûmeti
döneminde Meclise sevk edilmiş. Şimdiki 301’inci, o zamanki 159’uncu maddede
değişiklik öngörüyor bu Hükûmet tasarısı. KADİR URAL (Mersin) – Ne diyor orada? ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) - “Cumhuriyet” çıkmış
“Türkiye Devleti” diyor. Oktay Bey biliyor, çünkü altında imzası var. Sayın
Bahçeli’nin imzası var, o dönemin Sağlık Bakanı arkadaşımızın imzası var,
burada bulunan arkadaşlarımın birçoğunun imzası var. “Cumhuriyet” çıkmış. Şimdi, ben size, “cumhuriyet”i çıkardınız, cumhuriyeti korumasız
mı bıraktınız diyeceğim? Böyle bir şeyi asla düşünemem. “Türk Devleti”
ibaresinin içerisinde Türkiye Cumhuriyeti’ni kastettiğinizi ben biliyorum, siz
de o niyetle bunu imzaladınız. Böyle bir şeyi söyleyemem. Sizin de bize, böyle
bir değişiklik nedeniyle bühtanda bulunmanızı anlamakta zorluk çekiyorum. Ben
sizinle ilgili asla böyle bir şey düşünmem. 159’uncu maddede “cumhuriyet”i
57’nci Hükûmet çıkardı, bu Hükûmet ortaklarından biri de Milliyetçi Hareket
Partisiydi, altında imzaları var, diye size böyle bir şey söyleyemem, asla
böyle bir şey söyleyemem. İşte, tasarı burada, komisyondan da geçmiş. Arkadaşlar, lütfen birbirimizi anlayalım, birbirimize haksız
suçlamalarda bulunmayalım. Bakın, ben size böyle bir şey yapamam, söyleyemem,
aklımın köşesinden bile geçmez. “Cumhuriyet”i çıkardığınız hâlde böyle bir şey
diyemem çünkü zaten onun içerisinde var. Yani cumhuriyeti koruyacak, Ceza
Kanunu’nun sadece bir maddesi midir Allah aşkına? Türklüğü koruyacak sadece bir
madde midir? Böyle bir şey olabilir mi? O nedenle, lütfen birbirimize saygılı olalım, biraz da birbirimize
inanalım, güvenelim ve itimat edelim. Böyle, birbirimizi haksız yere
suçlamayalım. Evet, biz iktidarız, siz muhalefetsiniz. Tabii ki muhalefet,
iktidarın açığını bulmaya gayret edecek, çalışacak, siyasi avantaj sağlama
peşinde koşacak, bunu anlayışla karşılarım. Bu, muhalefet olmanın bir
gereğidir. Geçmişte biz de muhalefet olduk, ben de muhalefet partisi
milletvekili olarak tabii ki iktidarı eleştirdim. Belki bu eleştiriyi yaparken
bazen maksadı aşmış olabilirim. O bakımdan, bu konularla ilgili, özellikle böylesine bizim kendi
öz değerlerimizle ilgili, birbirimizi itham ederken, lütfen, rencide edici söz
ve ifadeleri kullanmaktan vazgeçelim. Geçmişte siz de böyle yapmışsınız ve bunu
çok iyi niyetle yapmışsınız, aklınızın köşesinden de cumhuriyeti filan, efendim
işte, korumasız bırakalım diye asla geçmemiştir. Ben buna inanıyorum. AKİF AKKUŞ (Mersin) – Sayın Bakan, “Türkiye Devleti bir
Cumhuriyettir.” diyor Anayasa’da. ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) – Ben size vereyim de
okuyun. Şimdi, değerli arkadaşlarım, tabii bir soru daha var. Sayın Paksoy
“Ne kadar dava açılmış 301’den?” diye sordu. Tabii biliyorsunuz, 301… 1 Haziran
2005 tarihinden itibaren Ceza Kanunu yürürlüğe girdi, uygulanmaya başlandı.
Daha önce bunun yerine, biliyorsunuz, 159’uncu madde vardı. Şimdi arkadaşımızın sorusuna cevap vereceğim. Gerçi, birkaç tane
milletvekili arkadaşım, bana, Adalet Bakanı olarak yazılı soru önergeleri
verdiler, bu cevapları onlara da göndermiştim, hatta bunlar basında da geniş
şekilde yer almıştı. 2003 yılında 429 dava, 2004’te 318 dava, 2005’te 221 dava,
2006’da 328 dava, 2007’nin dokuz ayı içerisinde 182 dava açılmış. Peki, ne
kadar mahkûmiyet ve beraat kararı verilmiş? 2003’te 252 mahkûmiyet, 2004’te 145
mahkûmiyet, 2005’te 133 mahkûmiyet, 2006’da 135 mahkûmiyet, 2007’de -dokuz
aylık veriler şu anda elimde- 83 mahkûmiyet. Tabii beraatlar da var ayrıca:
2003’te 155, 2004’te 317, 2005’te 249, 2006’da 263 ve 2007’de de 167 beraat.
Yani 2007’yi değerlendirecek olursak: 182 dava açılmış, 83 mahkûmiyet var, 167
de beraat var. En son veriler elimizde bu şekilde. RECEP TANER (Aydın) – Sayın Bakan, kaçı kesinleşmiş, onanmış? ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) – “Yargıtay safhasından
geçerek kesinleşmiş kaç tane dava var?” sorusunun cevabını şu anda hemen
verebilecek durumda değilim. ŞENOL BAL (İzmir) – Görüşüldü o, görüşüldü o Anayasa Komisyonunda.
ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) – Nasıl? S. NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Biz söyleyelim size efendim. ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) – Yok, onlar eksik. Siz
Adalet Komisyonunda Yargıtaydan gelen arkadaşımızın beyanına dayanarak
söylüyorsunuz. Onlar eksik, biz inceledik. Ama, ben,
yazılı olarak, bu soruları bana yönelten arkadaşlarıma, Yargıtay safhasından
geçerek kesinleşmiş olanların son durumlarını da kendilerine aktaracağım. BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan. ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) – Bitti mi efendim, sürem
doldu mu? BAŞKAN – Evet, vaktiniz doldu. ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) – Arkadaşlar, diğer
arkadaşlarımızın sorularına yazılı olarak cevap vereceğimi biraz önce ifade
etmiştim. Sayın Başkanım, çok teşekkür ederim. BAŞKAN – Teşekkür ederim. Teklifin tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır. Maddelerine geçilmesini… (MHP sıralarından bir grup milletvekili ayağa kalktı) OKTAY VURAL (İzmir) – Açık oylama istiyoruz efendim. BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, teklifin maddelerine geçilmesinin
oylanmasının açık oylama şeklinde yapılmasına dair bir istem vardır. Şimdi istem sahibi sayın milletvekillerinin adlarını tespit
edeceğim: Sayın Vural, Sayın Şafak, Sayın Bal, Sayın Korkmaz, Sayın Atılgan,
Sayın Tanrıkulu, Sayın Durmuş, Sayın Özdemir, Sayın Torlak, Sayın Taner, Sayın
Akcan, Sayın Yunusoğlu, Sayın Toskay, Sayın Uslu, Sayın Akçay, Sayın Çelik,
Sayın Serdaroğlu, Sayın Sipahi, Sayın Tankut, Sayın Coşkun, Sayın Yalçın, Sayın
Varlı, Sayın Ural. Açık oylamanın şekli hakkında Genel Kurulun kararını alacağım. Açık oylamanın elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza
sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir. Alınan karar gereğince, açık oylama elektronik cihazla
yapılacaktır. Oylama için üç dakika süre vereceğim. Bu süre içinde sisteme
giremeyen üyelerin teknik personelden yardım istemelerini, bu yardıma rağmen de
sisteme giremeyen üyelerin oy pusulalarını oylama için öngörülen üç dakikalık
süre içinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum. Ayrıca, vekâleten oy kullanacak sayın bakanlar var ise hangi
bakana vekâleten oy kullandığını, oyunun rengini ve kendisinin ad ve soyadı ile
imzasını da taşıyan oy pusulasını yine oylama için öngörülen üç dakikalık süre
içerisinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum. Oylama işlemini başlatıyorum. (Elektronik cihazla oylama yapıldı) BAŞKAN – 215 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin maddelerine
geçilmesinin açık oylama sonucu: Kullanılan oy
sayısı : 361 Kabul : 275 Ret : 85 Çekimser : 1 (X) Böylece, teklifin maddelerine geçilmesi kabul edilmiştir. 1’inci maddeyi okutuyorum: (x) Açık oylama
kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağa eklidir. TÜRK CEZA KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK
YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ MADDE 1- 26/9/2004
tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 301 inci maddesi başlığı ile
birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “Türk Milletini, Türkiye
Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama MADDE 301-(1) Türk
Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini,
Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen
aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır. (2) Devletin askerî veya
emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, birinci fıkra hükmüne göre
cezalandırılır. (3) Eleştiri amacıyla
yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. (4) Bu suçtan dolayı
soruşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır.” BAŞKAN – Madde üzerinde gruplar adına söz talepleri vardır. İlk
söz, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Afyonkarahisar Milletvekili Sayın
Halil Ünlütepe... Buyurun. (CHP sıralarından alkışlar) CHP GRUBU ADINA HALİL ÜNLÜTEPE (Afyonkarahisar) – Sayın Başkan,
saygıdeğer üyeler; Türk Ceza Yasası’nın 301’inci maddesinde değişiklik yapan
215 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin 1’inci maddesi üzerinde söz almış buluyorum.
Tümünüzü grubumuz ve şahsım adına saygıyla selamlıyorum. Değerli arkadaşlar, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Avrupa Birliği
normları çerçevesinde 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmiş, Türk Ceza
Kanunu yürürlüğe girdiğinde Avrupa Birliği tarafından olumlu karşılanmış ve
reform olarak kamuoyuna yansıtılmıştır. Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi
neyi içeriyor ve neyi cezalandırıyor? Türklüğü, cumhuriyeti, devletin kurum ve
organlarını aşağılamayı cezalandırmaktadır. Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci
maddesi iki yılı aşkın süredir uygulanmaktadır. Uygulamadan doğan ciddi
eksiklikler ortaya çıkmamıştır. Gerçi Yasa’nın uygulanmasında makul bir süre,
en az beş yıl geçmeli, Yargıtay içtihat oluşturmalı ve sonucuna göre bir
ihtiyaç çıkarsa maddenin yeniden değerlendirilmesi daha sağlıklı olur. Bu sürecin geçmemesi ve Yargıtay 9. Ceza Dairesindeki dosya sayısı
nedenini dikkate aldığımızda, böyle bir değişikliğin ihtiyaçtan kaynaklandığını
bahsetmemiz olanaksızdır. Örneğin, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin verilerine
baktığımızda, 2006 yılında 43 dosya gelmiş ancak bunlardan 2 tanesini Yargıtay
onaylamış. Her ne kadar Yargıtayda veya bu konuda açılan dava sayısının
yoğunluğundan bahsedilmekte ise de burada dikkat edilmesi gereken konu şu:
301’inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan Türklük, cumhuriyet ve devletin
kurumları aleyhine yapılan suçlardaki dava sayısı çok ciddi oranda azdır ama
301’in ikinci bendindeki dava sayısında bir yoğunluk var. Fakat asıl olan,
birinci bendinde yer alandır. Şimdi, Yargıtayın 9. Ceza Dairesine 2006 yılında 43 dosya gelmiş,
bunlardan 34 tanesini bozmayla geri iade etmiş ancak sadece 2 sanık hakkında
mahkûmiyet kararı verilmiş. 2007 yılında Yargıtayın 9. Ceza Dairesine 95 dosya
geliyor. Bunlardan da gene sadece 2 dosyayı onaylıyor. Yani bugün üzerinde
bağırıp çağırdığımız maddenin üzerinde 4 tane onama kararı ile 1 mahkûmiyet
var, bunun dışında başka bir şey yok. Ama gördüğümüz kadarıyla, çok fazla dava
açılıyormuş gibi, pek çok insanın mahkeme kapılarında sürünüyormuş gibi burada
anlatılmasını da anlayamadım. Hele hele Değerli Grup Başkan Vekilinin fikir
özgürlükleriyle ilgili olarak mahkeme önünde bulunan izleyicilerin sanığa
yumurta attıklarını burada dile getirmesi, siyasi iktidarın güvenlik konusundaki
aczini gösterir. Onun 301’inci maddeyle ne alakası var ki… Siz, sanığı korumak,
kollamak yükümlülüğündesiniz. Adliyenin önünde öyle ciddi bir kalabalık
oluyorsa, o, yeterli bir güvenliği korumadığınızın belirtisidir. Yani buna bir
gerekçe bulamıyorsunuz. Ben şunu söylemek istiyorum: Değerli arkadaşlar, sizleri bugün
dikkatli ve ibretle izliyorum bu kürsüden. “Niçin?” derseniz, saygıdeğer
arkadaşlar, 2005 yılında bu Ceza Kanunu’nu bir reform diye Meclise getiren siz
değil miydiniz? Bu reformla demokratik açılımların yapıldığını belirten siz
değil miydiniz? Ne değişti iki buçuk yılda? Biraz önce Değerli Grup Başkan Vekili yakınıyor. Hâlbuki Türk Ceza
Yasası’nın 301’inci maddesinin yapılması için ciddi çalışmalarda bulunan Sayın
Başkan Vekilinizdi. Yani size nasıl güveneceğiz? İki yıl önce söyledikleriniz
mi doğru, yoksa bugün koyduğunuz gerekçeler mi doğru? İki yıl ilerisini
göremeyen büyük bir grup musunuz? Bu yasa teklifinin bugün burada, bu gece
vakti görüşülmesinin sebebi, ne sizin ileriyi görmekteki yeteneksizliğiniz ne
sizin beceriksizliğiniz, fakat size dışarıdan güdümlendirilen, size dışarıdan
baskıyla getirilen bir uygulamanın sonucudur. Önce bunu kabul etmek
zorundasınız ve kabul etmeliyiz de. Yani açıkçası, dün mü doğru söylüyorsunuz,
bugün mü doğru söylüyorsunuz, bunu anlamakta zorlanıyorum. Bir parlamenter
olarak, bir hukukçu olarak zorlanıyorum. Sayın Bakan, 301’le ilgili uygulamalar üzerinde, daha bütçe
konuşmaları yapılırken, 2007 Kasımında Bütçe Komisyonunda, 301’le ilgili
yapılacak olan değişikliklerin Avrupa Birliğine girişi falan sağlayamayacağını,
dolayısıyla 301’de bir değişikliğin yapılmasının yanlış olduğunu söylüyordu.
Sayın Bakan altı ay önce söylediği sözlerden bugün niçin buraya geldi? Bunu
anlayabilecek miyiz? Bunu kavrayabilecek misiniz? Ya yarın da Sayın Bakan başka
bir konuda “böyle bir değişikliği tekrar yapalım” derse… Değerli arkadaşlar, bir reform diye getirdiğiniz Türk Ceza
Yasası’nda, 2005 yılından sonra, bu değişikliğin bir anlamı var mı? Evet, bu
değişikliğin bir anlamı var. Bu değişikliğin bir anlamı: Bundan önceki, Sayın
Cemil Çiçek bu Kanun’un değiştirilmesinin yanlış olduğunu belirtiyor. Şimdiki
Sayın Adalet Bakanımız yanlış olduğunu belirtiyor. Ama Sayın Başbakan İsveç’e
gidiyor, bir enstitüde “301’le ilgili yasal değişiklik Adalet Bakanlığında.
Yazışmaları yapılıyor, kanun maddesi hazırlanıyor.” diyor. Bunun anlamı nedir?
Bu, tasarı hâlinde Meclise gelecek demektir. O sırada bir bakıyorsunuz tasarı
hâline gelmiyor. Saygın bir milletvekilimiz kanun teklifini imzalayarak bunu
bir ihtiyaç olarak ileri sürüyor. Bu bir tasarıdır, Sayın Bakan Komisyonda
ciddi bir şekilde Hükûmetin katkısının olduğunu belirtmiştir. Ama, kötü hazırlanan bir kanun tasarısıdır. Bir bakın
bakayım, Komisyona gelen kanun teklifiyle aşağıya inen kanun teklifine.
Kovuşturmadan soruşturmaya dönüştürüyorsunuz. Cumhurbaşkanına izin yetkisinden
Adalet Bakanına dönüyorsunuz, eski sisteme dönüyorsunuz. 2005 yılında Ceza Kanunu’yla ilgili çalışmalar yapılırken, o
dönemki Adalet Bakanı Sayın Cemil Çiçek, yürütmenin yargıdan elini çekmesi
gerektiğini, yürütmenin yargıya müdahale etmemesi gerektiğini, bu nedenle bu
tür davalarda izin konusunun kaldırılması gerektiğini ısrarla savundu. Bir
Sayın Çiçek’in o dönem ısrarla savunduğu konulardan bugün niye izin sistemine
dönüyoruz, bunun gerekçesi nedir? Efendim çok mu dava açılıyor? Yok, çok da
dava açılmıyor, 4 mahkûmiyet olduğunu söyledim. 301’in birinci bendiyle ilgili Yargıtay 9. Ceza Dairesi böyle bir
değişikliğe ihtiyaç olmadığını belirtiyor. Türk toplumu böyle bir değişikliğe
ihtiyaç olmadığını belirtiyor. Ama Avrupa Birliğinden gelen zatı muhteremler,
komiserler, incelemeye gelenler “Hayır, bunu yapacaksınız.” diyor. Ya yarın,
dört gün sonra, iki yıl sonra, bir yıl sonra “Efendim, bunu da beğenmedik, şunu
da yapın.” derse ne olacak? Yani, siz çocuklarınıza bunu anlatamazsınız. Bu
kanunun değişikliğinin gerekçesini kimseye anlatamazsınız. Açıkçası, Sayın Başkan Vekilinin burada yaptığı açıklamalar
gerçeği yansıtmıyordu. Ya 301’inci maddeyle ilgili o Komisyonda yaptıkları, o
dönemde yaptığı çalışmalar yanlıştı veya şimdiki yanlış. Bir insan bir yılda,
iki yılda -bir parlamenter- düşüncesini bu kadar değiştiremez. Sizlerden rica ediyorum: 2005 yılında Parlamentodaki Türk Ceza
Kanunu üzerindeki konuşmaları dikkatle inceleyin. Adalet ve Kalkınma Partisinin
değerli, saygın milletvekilleri o gün ne konuşuyordu, bugün ne konuşuyor?
Bununla bir yere varamazsınız arkadaşlar. Doğru tektir, o doğrunun üzerinde
durabilmektir. Bunun çıkışının, gelişinin sebebi şudur: 14 Marttaki laiklik
karşıtı eylemlerin sonucunda aleyhinizde Anayasa Mahkemesinde dava açılmasından
sonra, iki yıldır buzdolabına koyduğunuz Avrupa Birliği sürecini yeniden
gündeme getirerek oradan destek almaya yönelik bir hareket. Siz bir verirsiniz,
onlar sizden birkaç şey ister. Doğrudur, Sayın Başbakanın İsveç’teki konuşmaları olsun,
Sayın Dışişleri Bakanının buradaki yaptığı konuşmalar olsun, bu tür bir isteğin
Avrupa Birliğinden geldiğini ve onun hemen akabinde Avrupa Birliğinden, Amerika
Birleşik Devletleri’nden birilerinin Türk yargısını rencide edici, bizdeki
kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırıcı, o, Türkiye'nin egemenlik haklarını da
rencide edici açıklamalara Sayın Adalet Bakanından bir yanıt görmedik. Sayın Bakan “Bizde kuvvetler ayrılığı vardır. Bizde yargı
bağımsızdır.” diye onları yanıtlamadı. Ne yaptı? Sustu. Bu, tarihe geçecek bir
olaydır. Türk milletinin yargısına kimse karışamaz. Biz kimseden emir ve
talimat almayız. Hiçbir şey yoksa, asıl karşı
çıkmamızın gerekçesi budur. Zaten, son fıkrada açıkça bir hüküm var. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Bir dakika ek süre veriyorum. HALİL ÜNLÜTEPE (Devamla) – Bağlıyorum Sayın Başkanım. Son fıkrada “Eleştiri mahiyetinde yapılan açıklamalar suç
oluşturmuyor.” diyor. Açılan dava sayısı çok az. Bu sizi kamuoyunda mahkûm
eder. Sizden dileğim, 2005’te verdiğiniz o karar yanlışsa, çıkın “Biz
2005’te yanlış yapmışız. Türk Ceza Kanunu’nu yanlış çıkarmışız.” deyin. Bunu
rahatça söyleyin. Kusuru kabul etmek erdemliliktir. Onu yaparsanız
yücelirsiniz, ama işin görüntüsü o değil, biraz önce söylediğim açıklamalardır. Sevgili arkadaşlar, sizden dileğim, Türk demokrasisine, Türk
yargıçlarına güvenmektir. Başkalarından umut beslemenize gerek yoktur. Biraz
önce Değerli Grup Başkan Vekilimiz “Yargıçlara güvenmiyor musunuz?” dedi. Biz
yargıçlara güveniyoruz, ama güvenmeyen sizlersiniz. Kaldırın dokunulmazlığınızı
dediğimizde, daha 22’nci Dönemde, “Biz yargıçlara güvenmiyoruz.” diyen biz
değil, sizsiniz. Yani dün dediğinizi bugün başka türlü konuşuyorsunuz. Bu,
dağınıklığın getirdiği bir olaydır. Ben, bu duygularla, bu Türk Ceza Yasası’nın 301’inci maddesinin
1’inci maddesinde yapılacak değişikliğin yasal bir ihtiyaçtan kaynaklanmadığını
düşünüyorum ve olumsuz oy vereceğimi belirterek tümünüzü saygıyla selamlıyorum.
(CHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ünlütepe. Demokratik Toplum Partisi Grubu adına Diyarbakır Milletvekili
Sayın Aysel Tuğluk. Buyurun Sayın Tuğluk. (DTP sıralarından alkışlar) Süreniz on dakika. DTP GRUBU ADINA AYSEL TUĞLUK (Diyarbakır) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi hakkında değişiklik
öngören kanun teklifinin 1’inci maddesi hakkında DTP Grubu adına söz almış
bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Yüzlerce aydını, akademisyeni, yazar ve gazeteciyi, muhalif
politikacıyı, yani düşünen, düşündüğünü açıklayan, bunu eleştiri sınırları
içinde yapan farklı ve aykırı yurttaşını sanık sandalyesine oturtan, sürgün
ettiren, öldürten 301’inci maddeyi, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki en
büyük engellerden biri olarak değerlendirmekteyiz. Sadece bu kadar mı? Elbette ki hayır. Demokratikleşme
ve çağdaşlaşma hedefinde ciddi, maddi ve psikolojik engeldir aynı zamanda.
Farklı olana, farklı fikri ve kimliği olana, var oluşunu farklı değerlerle
tanımlayana karşı susturmadan yok etmeye kadar uzanan resmî ideolojinin
tehditkâr dayatmasıdır. Dolayısıyla 301’inci maddeyi tartışırken sadece hukuku değil,
demokrasiyi ve demokratik siyaseti de tartışmalıyız. Sadece 301 ile ilgili bir
düzenlemeyi değil, onu var eden zihniyeti, onu çevreleyen siyaset kültürünü de
tartışmamız gerekiyor. Kutsal devlet, kutsal ırk ideolojisini Türk Tarih ve Dil
Kurumu ile birlikte topluma hâkim kılmaya çalışan resmî ideolojiyi de konuşmamız
gerekiyor. Çünkü 301’inci madde muhalif düşünceye karşı resmî ideolojinin travmasıdır. Değerli milletvekilleri, ülke içinde ve dışında yaşanan tüm
gelişmeler, yaşadığımız kriz ve kaos hâli, toplumsal
kutuplaşmalar ve yer yer görülen çatışmaların ortaya çıkardığı sonuç,
Türkiye'nin geçmişteki hukuk ve siyaset geleneğiyle yüzleşmesine ihtiyaç
olduğunu göstermektedir. 20’nci yüzyıla ait değerlerle, faşist sistemlerin
hukuk yasalarıyla, hastalık derecesindeki milliyetçi ve ırkçı ideolojilerle
günümüz dünyasında yer almak da yol almak da mümkün değildir. 301’in temsil zihniyeti Türkiye'nin resmî ideolojisidir. Böyle bir
ideoloji var olduğu sürece -adı ya 301 olacaktır ya da başka bir şey ama-
mutlaka böyle bir madde olacaktır çünkü Türkiye’de resmî ideoloji bir şekilde
savunulmak durumundadır. Resmî ideoloji demokratik ve çoğulcu toplum yapısı
içinde irrasyonel bir duruştur. Bundan dolayı, adı ne olursa olsun Türkiye’de
hep 301 gibi maddeler olacaktır. Az buçuk tarih bilgisi olanlar, cumhuriyetin
kuruluşundan beri Türkiye’yle ve Türklükle ilgisi olmayanların Türkçülük
ideolojisi geliştirmeye ve hâkim kılmaya çalıştıklarını bilirler. Bu, yapay ve
geliştirilmiş bir Türkçülüktür. Hatta Mustafa Kemal bile böyle bir dayatmayla
karşı karşıya bırakılmıştır. Bu anlayışın gerçek yurtseverlikle, Türklük
değerleriyle hiçbir alakası olmadığı kesindir. Hatta bugün yaşadığımız
felaketlerin öncelikli sebebi de budur. Kürt sorunu da bu yapay Türkçülük
sonucunda ortaya çıkmıştır. Bunu geliştirenler ve yayanlar Türklük sevdasıyla değil,
tamamen demokratik çıkarlarla bağlantılı olarak, tamamen politik çıkarlarla
bağlantılı olarak topluma empoze etmeye
çalışmışlardır. Bu, Mevlânâ’nın, Yunus Emre’nin Türkçülüğü değildir, aksine,
etnik kimlik üzerinden ırkçılık yapılmaktadır. Bu anlayışı artık terk etmek
gerekiyor. Değerli milletvekilleri, ifade özgürlüğü herkesin düşündüğünü
söyleyebilme, görüşlerini açıklayabilme, anlatabilme ve yayma hakkına sahip
olmasıdır. Düşünmek, ifade etmek kişinin varoluşunun asli boyutudur. Bu
nedenle, ifade özgürlüğünün ancak istisnai hâllerde sınırlanması gerekir. İfade
özgürlüğünün bir hak olarak kullanılabilmesi açık ifade olanaklarının varlığına
bağlıdır. Açık ifade olanakları, kişinin eleştiri hakkını pozitif ya da negatif
yönde kullanma olanaklarına da sahip olması demektir. Demokrasimizin ve hukuk
sistemimizin buna elvermediğini hepimiz biliyoruz. “Düşünce suçlusu”
tanımlaması Türkiye’ye özgü bir komedidir, ama,
trajiktir. Düşünce özgürlüğünü sadece 301’inci madde etrafında tartışamayız.
299’u, 300’ü, 305’i, 318’i, 216’ncı maddeyi ve birçok yasakçı maddeyi
kaldırmadan 301’in sadece şekilde tartışılmasını içi boş buluyoruz. Bu nedenle,
bugün yapılacak Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesindeki değişikliğin
demokrasimiz ve özgürlükler açısından bir anlam ifade etmediğini belirtmek
istiyoruz. Zaten maddede yapılmak istenen değişiklik suçun maddi niteliğini
değiştirmemektedir. Değişen sadece bu maddi durumun nasıl yargılanacağına
ilişkin yöntemdir. Maddenin değişikliği için verilen yasa teklifinin gerekçesinde
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin
10’uncu maddesine atıfta bulunuluyor. Maddenin yeni içeriği bu gerekçeyle
çelişmektedir. Keza, maddede yer alan “Türklük” ifadesinin “Türk milleti”,
“cumhuriyet” ifadesinin de “Türkiye Cumhuriyeti” olarak değiştirilmesi
öngörülmektedir. Kelimeler üzerinde yapılan değişikliklerin ifade özgürlüğünün
alanını genişletecek yönde bir nitelik değişikliği olmadığını, iddianame
düzenleyen savcıların iddianamelerinden ve Yargıtay Ceza Kurulunun
kararlarından ve içtihatlarından anlamak zor değildir. Maddenin mevcut hâlinde yer alan “Türklük” ifadesi, bugüne kadar
Yargıtay Ceza Kurulu tarafından zaten “Türk milleti” olarak değerlendirilmiş ve
cezalar da bu anlayışa dayanılarak verilmiştir. Yani, özünde bir hukuk
takiyeciliği yapılmaktadır, uygulamaya dönük, bir şekilde, madde revize
edilmektedir. Ne yazık ki, demokrasi ve özgürlükler konusunda bir kez daha
samimiyetsiz bir yaklaşımla karşı karşıyayız. Uygulamada yaşanan karmaşa apayrı
bir sorundur. Yargıçlarımız, ne yazık ki, bu maddenin muammasına dayanarak
farklı hatta keyfî yorumlar da geliştirmektedirler. Örneğin, avukat ve insan
hakları savunucusu Eren Keskin’e altı yıl önce yaptığı bir konuşma nedeniyle
orduya hakaretten hukuka aykırı biçimde iki dava açıldı. Üstelik iki davanın
görüldüğü adresler de aynıydı. Kartal 3 ve 5. Asliye Ceza Mahkemelerinde
görülen bu iki davadan çıkan kararlar da uygulamadaki garabeti ortaya koydu. 5.
Asliye Ceza Mahkemesi aynı olaya ilişkin beraat kararı verirken, 3. Asliye Ceza
Mahkemesi on ay hapis cezası verdi. Yoruma gerek bırakmayacak bu örnek
vesilesiyle belirtmek gerekiyor ki, ulusal yargı makamları ifade özgürlüğünün
sınırlanmasıyla ilgili takdir yetkilerini kullanırken uyumsuz, rahatsız edici, şok
edici düşüncelerin de ifade özgürlüğü kapsamında korunması gerektiğini dikkate
almak durumundadırlar. Zira, demokratik toplumda
farklı düşüncelerin varlığı çoğulculuğun oluşması bakımından zorunlu ve
vazgeçilmezdir. Hakeza, kişilerin ortak yapılara yönelik olarak eleştiri
haklarını mümkün olduğunca geniş tutmak demokratik bir siyasal ve toplumsal
işleyiş için zorunludur. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; neredeyse seksen yıldır bu
maddeyle uğraşmaktayız. Bugüne kadar 8 kez revize edilen bu madde uygulamada
farklı bir sonuç yaratmamıştır. 141’inci, 142’nci maddelerle uğraştık. Onlar
gitti, Terörle Mücadele Yasası’nın 5’inci, 7’nci ve 8’inci maddeleri geldi. Derken 312’nci madde. Şimdi de 301 ile uğraşıyoruz. Tüm bu
süreçlerin sadece hukukla ilgili olmadığını hepimiz biliyoruz. Bu, demokrasi
meselesi, demokratik siyaset ve insan hakları meselesidir. 301’inci maddenin ifade özgürlüğüne doğrudan bir tehdit
oluşturduğuna inanıyoruz. İfade özgürlüğü, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar
Sözleşmesi’nin 19’uncu maddesi ve Avrupa İnsan Hak ve Temel Özgürlüklerinin
Korunması Sözleşmesi’nin 10’uncu maddesiyle koruma altına alınmıştır. Türkiye
bu iki sözleşmeye de taraftır ve bu nedenle de bu özgürlüğün kullanılması ve
korunması yönünde yasal yükümlülüğe sahiptir. Tüm bunlardan önce ise kendi
insanına, kendi aydınına, kendi toplumuna karşı sorumluluğu vardır. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Bir dakika ek süre veriyorum Sayın Tuğluk, buyurun. AYSEL TUĞLUK (Devamla) – Sevgili Hrant Dink’i öldürten bu maddeyi
kaldırarak farklı kimliğe ve düşünceye sahip insanlarımızın bir arada
yaşamasını sağlamak sorumluluğundayız. Bu, Hrant’a ve demokrasi uğruna bedel
ödemiş tüm insanlara olan borcumuzdur. Bu nedenle Türkiye demokrasisi, toplumsal barış ve özgürlükler
adına 301’inci maddenin tamamen kaldırılmasını istiyor. Maddeye bu hâliyle ret
oyu vereceğimizi belirtiyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DTP
sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Tuğluk. Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Kırşehir Milletvekili Sayın
Metin Çobanoğlu. Buyurun Sayın Çobanoğlu. (MHP sıralarından alkışlar) Süreniz on dakika. MHP GRUBU ADINA METİN ÇOBANOĞLU (Kırşehir) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; 215 sıra sayılı Türk Ceza Kanunu’nun bazı maddelerinde
değişiklik yapan teklifin 1’inci maddesiyle ilgili, Milliyetçi Hareket Partisi
Grubu adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla
selamlıyorum. Değerli milletvekilleri, 301 tartışmaları ülkemizde bir süredir
devam edegelmektedir. “301 ne?” dediğimizde, yeni kabul ettiğimiz yani 2005
yılında yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesidir.
Yürürlüğe girmesiyle bu kadar kısa bir süre geçen bir kanun maddesi üzerinde
tekrar tartışmalar başlamış ve bu Kanun maddesinin değiştirilmesi teklifi bugün
Genel Kurulumuza gelmiştir. Değerli milletvekilleri, bu kanun hazırlanırken biliyoruz ki bu
hazırlık aşamasında, Avrupa Birliğine, yapılan hazırlıklarla ilgili görüş
sorulmuş ve 301’inci madde de dâhil olmak üzere Avrupa Birliğinden herhangi bir
itiraz gelmemiştir. Ama, asla tasvip etmediğimiz
hunhar bir cinayete kurban giden Hrant Dink’in öldürülmesinin hemen akabinde
“katil Değerli milletvekilleri, gerçekten, ülkemiz açısından vahim bir
süreçten geçiyoruz. Bugüne kadar sekiz değişiklik yapılmış -159’dan itibaren-
ama hiçbir zaman bu değişiklik kadar, dışarının baskısıyla, üzerimize kurulan
baskılarla bu değişiklikler gündeme gelmemiş. Değerli milletvekilleri, her 301 tartışmasıyla ilgili, ben, acaba
bu 301’den kim ne istiyor, bu değişiklikleri kim istiyor diye hep
düşünmüşümdür. Bu düşüncem içerisinde 301’inci maddeyi de defalarca
okumuşumdur. Bakın, hep birlikte, bu kısa, anlaşılır, yoruma gerek olmayan
maddeyi bir kere daha hep beraber dinleyelim. Bu madde diyor ki: “Türklüğü,
Cumhuriyeti, Türkiye Büyük Millet Meclisini aleni bir şekilde aşağılayanlar
altı aydan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.” Yine, devam ediyor:
“Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini, Devletin yargı organlarını, emniyet güçlerini
ve silahlı kuvvetlerini aleni bir şekilde aşağılayanlar altı aydan iki seneye
kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Bu suç yurt dışında bir Türk vatandaşı
tarafından işlenirse cezası üçte 1 oranında artırılır.” ve son fıkra: “Eleştiri
amacıyla düşünce açıklamaları cezayı gerektirmez.” Değerli milletvekilleri, şu okuduğum madde metniyle ilgili olarak
acaba sizlerin bir sıkıntısı var mı? Bana göre bu madde metnini okuyup da bu
ülkenin bir vatandaşı olarak bundan sıkıntı duymanın mantığını anlamış değilim
değerli milletvekilleri. Ne olacak yani, şimdi, biz, kendi elimizle, kendi gazi
Meclisimizdeki milletvekillerinin oylarıyla, ama Avrupa Birliğinin, küresel
güçlerin ve onların Türkiye’deki yerli iş birlikçilerinin baskılarıyla bunu
değiştireceğiz. Dün de 159’u tenkit ediyorlardı, onun değişmesi gerektiğini
söylüyorlardı; yapılan değişikliğe baktılar, onay verdiler. Peki
arkasından ne oldu? Arkasından birtakım yazarlar 301’le ilgili mahkeme önüne
çıkarılınca koro hâlinde başladılar, dediler ki: “Bu metinden de biz tatmin
olmadık, 301’in tekrar değiştirilmesi lazım.” Değerli milletvekilleri, bu anlayış yanlış, bu bakış açısı sakat.
Bakın, yine Hrant Dink’in mahkemesinde Avrupa Birliği Komiserinin bize bir
müstemleke ülkesiymiş gibi bakarak “Getirin artık bu 301’i.” demesi hâlâ
kulaklarımızda. Barroso’yu bu kürsüde hep beraber dinledik. Ne dedi? “Vakıflar
Kanunu için sizlere teşekkür ediyorum.” Vakıflar Kanunu’nun görüşmelerinde de
aynı itirazlarımızı sürdürdük. Ayrıca “301 değişikliğiyle ilgili
hazırlıklarınızı da memnuniyetle karşılıyorum.” dedi. Sizleri bilemiyorum ama
ben bunları dinlerken sanki müstemleke bir ülkenin vatandaşıymış gibi hissettim
kendimi. Değerli milletvekilleri, gerçekten bu hiç hoş olmayan bir
durum. Bakın, bunları bizden isteyen
Avrupalıların hepsinin ceza yasalarında bunlar var; İtalya’da da var, Fransa’da
da var, Almanya’da da var, İsviçre’de de var, İsveç’te de var. Ama onların
hükümleri, cezaları bize göre daha fazla. Fakat her konuda olduğu gibi bu
konuda da Avrupa Birliği, Türkiye’ye karşı ikiyüzlü, ön yargılı, çifte
standartlı tutumunu sürdürmektedir. Hiçbir ülkeden istemediklerini bizden
istemektedirler. Değerli milletvekilleri, bu bizi rencide etmektedir, bu kötü
gidişe bir “dur” diyebilmek durumundayız. Müktesebat açısından Avrupa
Birliğinin bunu bizden isteme hakkı yoktur. Sebebine gelince: Avrupa Birliği
üyesi ülkelerin tamamında aynı maddeleri içeren veya bunun muadili hükümler yer
almaktadır. Daha ağır cezaları istemektedirler. Yani bunun anlamı şudur: Bize
diyorlar ki: Biz Avrupa Birliği ülkeleri olarak kendi kutsallarımızı
aşağılatmayız, hakaret ettirmeyiz, edenlere gereken cezayı veririz ama siz
kendi kutsallarınıza hakaret edilmesine göz yumacaksınız. Bunun anlamı budur
değerli arkadaşlarım. Bakın, biz, bu 301 muadili 159’u 1926 yılında İtalyan Ceza
Yasası’ndan almışız. Mehaz kanunumuz İtalyan Ceza Yasası’dır. Bakın, İtalyan
Ceza Yasası’nda biz aldığımızda “İtalyan milleti” diye bir kavram yok. Ama
1926’da Atatürk’ün de bulunduğu Meclis “Türklük” kavramını Ceza Yasamızın
içerisine koymuş. Tam seksen iki yıl “Türklük” kavramı, sekiz ayrı değişiklik
olmasına rağmen hiçbir değişiklikte değiştirilmemiş, “Türklük” kavramı muhafaza
edilmiş. Şimdi, biz, bugün burada, getirilen bu teklifle “Türklük” yerine “Türk
Milleti” “cumhuriyet” yerine “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” kavramlarını
koyuyoruz. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Bir dakika ek süre
veriyorum. Buyurun. METİN ÇOBANOĞLU (Devamla) – Teşekkür ediyorum. Ayrıca, 1’inci fıkradaki üç yıllık ceza üst sınırını iki yıla
çekiyoruz. Dolayısıyla, iki yıl da tecil kapsamı içerisinde olduğundan bu suç
işlenemez, cezalandırılamaz bir hâle gelmektedir değerli milletvekilleri. Yine, bu suçla ilgili soruşturma iznini Adalet Bakanının iznine
tabi kılıyoruz. Peki, soruyorum: 159’un son hâlinde de Adalet Bakanının izni
isteniyordu… Değerli milletvekilleri, Sayın Adalet Bakanı 301’inci madde
hazırlanırken böyle bir iznin kaldırılması gerektiğini ifade ederek
kaldırılmasını sağlamıştır. Peki, şimdi ne değişti de tekrar bu izni koyuyoruz?
İktidar partisinin grup başkan vekili burada dedi ki: “Bu iznin
sebebi, eğer bu soruşturmanın açılması Türk milleti ve devletine zarar
verecekse bunu engellemektir.” Ben de şunu anlıyorum: Acaba, meşhur bir yazar
bu suçu işlerse Adalet Bakanımız müsaade etmeyecek fakat gariban bir vatandaş
işlerse bunun zararı fazla olmayacak, buna müsaade mi edelim demek istiyorlar? Değerli arkadaşlarım, 301’in değiştirilmesine sonuna kadar
karşıyız. Grup olarak 70 milletvekiliyle ret oyu vereceğimizi beyan ediyor,
hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çobanoğlu. Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Kahramanmaraş Milletvekili
Sayın Veysi Kaynak. [AK Parti sıralarından alkışlar, MHP sıralarından “Bravo”
sesleri, alkışlar(!)] Sayın milletvekilleri… Sayın Kaynak şahsı adına da söz istemiş olduğu için kendisine on
beş dakika süre veriyorum. Buyurun. AK PARTİ GRUBU ADINA VEYSİ KAYNAK (Kahramanmaraş) – Teşekkür
ederim efendim. Sayın Başkanım, çok değerli milletvekili arkadaşlarım;
teklifimizin 1’inci maddesi üzerinde grubumuz adına söz almış bulunuyorum.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum. 301’inci maddeye ilişkin değişiklik teklifimizde özetle, maddenin
kenar başlığında yer alan “Türklük” ibaresinin “Türk Milleti”, “Cumhuriyet”
ibaresinin “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” olarak değiştirilmesini, cezanın üst
sınırının üç yıl yerine iki yıl olarak uygulanmasını, üçüncü fıkranın yürürlükten
kaldırılmasını ve yargılanma için izin müessesesinin getirilmesini teklif
etmekteyiz. Değerli milletvekilleri, ilk yapıldığı günden beri, o zaman
var olan ihtiyaçlara göre sekiz kez değişen Ceza Kanunu’nun bu maddesinin bir
kez daha değiştirilmesini teklif ederken, 301’inci maddedeki suç tanımının ceza
hukukunun güvence fonksiyonlarından biri ve evrensel bir ilkesi olan belirlilik
ilkesine uygun olarak yeniden yapılması, belirli fiillerin yurt dışında bir
vatandaşımız tarafından işlenmesi hâline özgü olarak cezalandırma bakımından
vatandaşlarımız arasında oluşturulan ayrımı ortadan kaldırmak amaçlanmıştır. Saygıdeğer arkadaşlarım, yasalar ihtiyaçlara göre gelişir,
ihtiyaçlara göre değişir. Bakınız, Meclisimizin ve
cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Atatürk, daha cumhuriyetimiz kurulmadan önce, 1
Mart 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin Birinci Dönem Üçüncü Yasama
Yılının açılış nutkunda bu hususta bize nasıl bir ölçü veriyor: “Efendiler,
çağdaş gelişme, ulusların uygar ihtiyaçlarındaki genişleme, çoğalma ve
çeşitlenme bu uygar ihtiyaçlar ile orantılı olarak uygar hakların gelişmesini
gerektirir. Bizim milletimizin ve hükûmetimizin adalet düşüncesi ve
anlayışı bu konuda hiçbir uygar ulusunkinden aşağı değildir. Belki tarih bu
noktada yüksek olduğumuza tanıklık eder. Bu nedenle, hukuki mevzuatımızın bütün
uygar devletlerin kanuni mevzuatından eksik olması düşünülemez.” Evet,
dikkatinizi çekiyorum, tarih 1 Mart 1922’dir ve henüz Kurtuluş Savaşı’mız devam
etmektedir. Yine Büyük Atatürk 1 Kasım 1925 tarihli Meclis Açılış Nutku’nda da
yeni kanunlaştırma faaliyetleri olarak şöyle diyor: “Genel hayatımızı yeni
baştan düzenleyecek olan bu önemli kanunların, çağdaş uygarlığın kanunları
grubundan olması doğaldır. Ulusumuzun içinde bulunduğu uygar topluluğun
ekonomik ve uygar gereksinmeleri o kadar yakındır ki, buna karşılık kanunlarda
da aynı şekilde yakınlaşma gerekli bulunmaktadır. Çağımızın gereksinmelerine
uygun kanun yapmak ve onu iyi uygulamak, ilerlemek ve yükselmek için gerekli ve
çok önemlidir.” Değerli milletvekilleri, işte, Meclisimizin ve cumhuriyetimizin
kurucusu Atatürk’ün hayattayken uyguladığı ve yasama organı olarak da bizlere
hedef gösterdiği ilke çağdaş, uygar ihtiyaçları karşılamak maksadıyla çağdaş ve
uygar yasalar yapmaktır. Teklifimizin Meclis Başkanlığına sunulmasından itibaren en çok
tartışılan husus “Türklük” ibaresi yerine “Türk Milleti”, “cumhuriyet” ibaresi
yerine de “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” ibarelerinin getirilmeye çalışılması
olmuştur. Değişiklik teklifinin gerek Meclis Avrupa Birliği Uyum Komisyonunda
ve gerek Adalet Komisyonunda görüşmelerinde hassasiyetlerini ve endişelerini
açıklayan değerli milletvekili arkadaşlarımız teklifin özellikle bu kısmına
karşı görüşlerini ifade etmişlerdir. Bu arkadaşlarımızın hassas olduğu
noktalarda bizim de gerçekten hassas olduğumuzu beyan ettikten sonra
teklifimizin izahını hukuki lisanda arz edeceğim. Değişiklik teklifinin ayrıntısına girmeden önce bu konudaki hukuki
mülahazalar şöyledir: “Hukuki bir değer olarak devlet birçok ülkenin ceza
kanunlarında korunmaya mazhar kılınmış, devletin çeşitli değerleri ve
menfaatleri cezai korumanın konusunu oluşturmuştur. Devletin cezai korumasının
konusunu oluşturan en temel değeri ve menfaati, hiç şüphesiz, devletin
egemenliğine, toprak bütünlüğüne, insan unsuruna ve anayasasıyla kurulmuş olan
düzenine ilişkin menfaattir. Devletin varlık unsurları ve değişik
fonksiyonları, bir bütün hâlinde ve derece derece cezai korumanın konusunu
oluşturmaktadır. Devletin, varlığını sürdürmesi için, devleti teşkil eden ana
unsurlarını, anayasal yapılanmasını ve anayasal organlarının faaliyetlerini
güvenceye alması ve bu öz değerlerini koruması gerekmektedir. Bunlar, esas
olarak, devletin varlığını, devamını ve düzenini koruduklarından, en üst
menfaati oluşturmaktadırlar. Bu sebeple, Türk Ceza Kanunu’nda da bu koruma
hükümleri mevcuttur. Ceza Kanunu’muzun koruduğu 301’inci maddenin hukuki konusu ise
devletin öz varlıkları olan unsurlardır. Bu konuda Yargıtay Ceza Genel
Kurulumuzun ulaştığı sonuç, vardığı içtihat şöyledir, aynen aktarıyorum: “Bu
hükümle, Devletin siyasal ve hukuki varlığının ve aynı doğrultudaki
çıkarlarının korunmaya çalışıldığında kuşku yoktur. Devlet kavramının, diğer
bir anlatımla Devletin varlığını oluşturan ve bir sentezin ayrılmaz unsurları sayılan
müesseselerin madde metninde ayrı ayrı sayılması ve bunlara yönelen
hareketlerin yaptırım altına alınmasıyla güdülen amaç temelde Devletin tüzel
kişiliğinin, saygınlığının ve hukuki yararının korunmasıdır. Ancak bu hüküm ile
Devlet kavramı ve Devletin varlığını oluşturan ve maddede sayılan kurumlar
korunmuş olup, bu kurumlarda yer alan kişi veya kişilerin ya da grupların
korunması amaçlanmamıştır.” Yargıtay kararını okumaya devam ediyorum: “Fıkradaki Türklük
kavramı devletin insan unsuruyla ilgili olup, bu kavramla Türk Milleti
kastedilmektedir. Türklükten maksat, ‘Türk milletini oluşturan insani, dini,
tarihi değerleri ile milli dil, milli duygular ve milli geleneklerden oluşan
milli, manevi değerler bütünü’dür…” Bu içtihat, artık, bugün, istikrar kazanmış
bir görüştür, artık istikrarlı bir yargı uygulamasıdır. O zaman bu değişikliğe neden ihtiyaç duyuyoruz? Evet, değerli
milletvekilleri, bunun temel sebebi, hepimizin ortak değerleri olan bu
organların korunmasını, suçta kanunilik ve açıklık ilkesini düzenleyen
Anayasa’mız ve Ceza Kanunu’nun temel ilkelerini gözeterek, zaten yargı
organlarının anladığı ve uyguladığı şekli yasa maddesi hâline getirmektir.
Yani, ceza hukukunun güvence fonksiyonlarından birini oluşturan belirlilik
ilkesine göre maddenin yeniden yapılmasıdır. Aksi takdirde, Yargıtay
kararlarına dayanarak suç oluşturmuş oluruz, yoruma dayalı suç oluşturmuş
oluruz, kıyasen suç oluşturmuş oluruz. Bu da hukukun evrensel kaidelerine
uymaz. Bahse konu 301’inci madde Ceza Kanunu’muzun Dördüncü Kısmında
düzenlenmektedir. Bu kısmın başlığı “Millete -tekrar altını çiziyorum- ve
Devlete Karşı Suçlar ve son Hükümler”dir. 301’inci maddenin yer aldığı Üçüncü
Bölümün başlığı da “Devletin Egemenlik Alametlerine ve Organlarının
Saygınlığına Karşı Suçlar”dır. Demek ki Kanun, millete ve devletin organlarının
saygınlığına karşı işlenen suçları cezalandırmaktadır. 301’inci maddede korunan
değerler devletin birer egemenlik değerleridir. Yasama, yürütme, yargı
organları egemenlik yetkisini kullanırlar. Anayasa’mız bu egemenliğin kaynağını
Türk milleti olarak göstermiştir. O sebeple de devletin bir unsuru olarak “Türk
Milleti” ifadesi doğru bir ifadedir. Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Anayasa Mahkemesi bir
kararında şöyle demiştir: “Atatürk milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavramı
değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun,
devlet yönetiminde tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama
istencini içeren çağdaş bir olgudur.” İşte, teklifimizdeki “Türklük” ibaresi yerine konulmasını
istediğimiz “Türk Milleti” kavramı, tarifini Anayasa ve Yargıtay kararlarının
netleştirdiği, Atatürk milliyetçiliğine dayalı “millet” kavramıdır. Sözlerimin tam burasında, ne kadar doğru bir tanım verdiğimizi
teyit eden bir tanım daha vermek istiyorum. Bu tanım,
teklifimiz Adalet Komisyonunda görüşülürken “Bir milletvekilinin milleti tarif
etmek hakkı da değildir, haddi de değildir.” diye itirazda bulunan bir
milletvekilinin mensubu olduğu parti programında yer almaktadır ve aynen
şöyledir: “Partimiz, milleti, ortak bir tarihin sunduğu zemin üzerinde birlikte
yaşama arzu ve iradesini ortaya koyan, tarihî süreçte ortak bir kaderi paylaşma
duygusunu ve gelecek ülküsünü taşıyan, milletler camiasında kendisine has vasıf
ve kimliğe sahip olduğuna inanan sosyal bir bütün olarak mütalaa etmektedir. Bu
itibarla, millet gerçeği, Türkiye'mizin, bağımsız, güçlü ve demokratik bir ülke
olarak ilelebet var olmasının sosyal ve kültürel temeli kabul edilmelidir.” Evet, saygıdeğer arkadaşlarım, parti programından aldığım millet
tarifi aynen böyle. Bu tarifin, bizim, değişiklik gerekçemizde verdiğimiz
tarifle özünde ne farkı var arkadaşlar? Şimdi bu tarif self determinasyonu mu
çağrıştırıyor? Milleti tarif etmek bir milletvekilinin hakkı ve haddi değil ama
bir partinin haddi ve hakkı mıdır? Evet, saygıdeğer arkadaşlarım, ayrıca, burada şuna da değinmeliyim
ki: Okuduğum parti programının hiçbir yerinde ben “Türklük” ibaresine
rastlamadım ama bol miktarda, isabetli olarak “Türk milleti” ifadesi yer almaktadır.
Yine sayın milletvekillerinin kendi İnternet sitesinde
yayımladıkları makalede vurgulanan da ülkemizin birlik ve beraberliği için öne
çıkartılan kavram da “Türk milleti” kavramıdır, bizim de bu kanun
değişikliğiyle yapmak istediğimiz aynen odur. Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; “Türk milleti” kavramından ne
anlaşılması gerektiğini, cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk “Bir harstan
(kültürden) olan insanlardan mürekkep cemiyete ‘millet’ denir dersek milletin
en kısa tarifini
yapmış oluruz.” demek suretiyle, sübjektif kültürel milliyet
anlayışını benimsemiş olduğunu açıkça ifade etmektedir. Milletin, çağdaş anlayışa uygun bilimsel bir tanımını yapma
gereğine işaret eden Atatürk, ikinci derecede unsurları göz önüne almayarak,
mümkün olduğu kadar her millete uyabilecek daha geniş şu tanımı vermektedir: “1) Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan, 2) Beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimi
olan, 3) Ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam etme
hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden meydana gelen
cemiyete millet namı verilir.” Anayasa’mız 66’ncı maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile
bağlı olan herkes Türktür.” derken, milletin parçası olmanın tek ölçütünü
hukuki bağ olarak ortaya koymaktadır. 301’inci madde, millete ve devlete karşı
suçlar ve son hükümler kapsamında yer almasından hareketle, bu maddenin
“Türklük” kavramının da devletin unsurları çerçevesinde ele alınması gerektiği
sonucuna varmak gerekmektedir. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Bir dakika ek süre veriyorum, lütfen tamamlayınız. VEYSİ KAYNAK (Devamla) – Teşekkür ederim Başkanım. Devlet, belli bir ulusu olan, belli bir ülkede yaşayan ve bir
devlet gücü ile donatılmış insan topluluğudur. Devletin insan unsuru, devlet
kavramının en belirleyici temel öğesidir çünkü devletin kendisi zaten bizzat
halka hizmet için vardır, bir insan topluluğu bulunmuyorsa, zaten devlette
yoktur. Bunun böyle olduğunu demin sayın Bakanım
söylediler. 57’nci Hükûmetin -koalisyon Hükûmetinin- Sayın Adalet Bakanı Adalet
Komisyonunda aynen böyle ifade etmiştir. Vaktim olsa tutanaklardan aynen
okuyacaktım. Sayın Başkanım, saygıdeğer milletvekilleri; hazırladığım
konuşmanın tamamını bitirmeme fırsat bulamayacağım ama,
özellikle iki hususu arz etmek istiyorum… (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) VEYSİ KAYNAK (Devamla) – Başkanım, bir dakika daha
lütfedebilir misiniz. BAŞKAN – Yok, veremem. VEYSİ KAYNAK (Devamla) – Peki. (AK Parti sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kaynak, sağ olun. Şahsı adına Mersin Milletvekili Sayın Behiç Çelik. Buyurun Sayın Çelik. (MHP sıralarından alkışlar) Söz süreniz
beş dakika. BEHİÇ ÇELİK (Mersin) – Sayın Başkan, teşekkür ederim. Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; ben de 215 sıra sayılı Kanun
Teklifi üzerinde söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle, yüce heyetinizi saygıyla
selamlıyorum. Bu Kanun Teklifi’yle, daha önce işaret edildiği üzere, “Türklük”
yerine “Türk Milleti”, “cumhuriyet” yerine “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”
kavramı getiriliyor, üç yıllık ceza üst sınırı iki yıla indiriliyor ve
soruşturma izni Adalet Bakanına tevdi ediliyor. Değerli milletvekilleri, aslında böyle bir kanuna ihtiyaç yok.
Barroso ve ABD talimatlı iş yapan malum çevreleri bu konuda uyarmak istiyoruz.
Gelin, hepiniz, bu tür sevdalardan vazgeçin. 1982 Anayasamız’ı incelediğimiz takdirde, burada aslında mevcut
düzenlemenin Anayasa’nın başlangıç ilkelerine ve başlangıç ilkelerine atıf
yapan 2’nci maddeye aykırılığını görüyoruz. Şimdi, Anayasa’mızın başlangıcı çok net bir şekilde "Her Türk
vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal
adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde
onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak
ve yetkisine doğuştan sahip olduğu; Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda,
millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve
külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin
hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik
duygularıyla ve ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ arzu ve inancı içinde, huzurlu bir
hayat talebine hakları bulunduğu; Türk milleti tarafından, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan
ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.” hükmünü içeriyor ve bu başlangıç
hükmü Türklükle ilgili çok güzel bir metin olarak karşımıza çıkıyor ve bunu
tamamlayan, Anayasa’nın değiştirilemez maddesi olan 2’nci madde… Yine sonunu
okuyorum: “Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel
ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir diyerek,
burada, Türklükle ilgili meseleyi de vuzuha kavuşturmuş oluyor. Demek ki bu
düzenleme Anayasa hükmüne aykırılık teşkil ediyor. Değerli milletvekilleri, Ulu Önder Atatürk Türklükle ilgili çok
net ifadeler kullanmıştır. Diyor ki: “Biz doğrudan milletseveriz ve Türk
milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun
fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa o topluluğa dayanan cumhuriyet de
o kadar kuvvetli olur.” diyor. Örneğin başka bir sözü Ulu Önderin, “Asla şüphem
yoktur ki Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti
bundan sonraki gelişmesiyle geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş
gibi doğacaktır.” Yine başka bir söz: “Türklük benim en derin güven kaynağım,
en engin övünç dayanağımdır.” diyor.
Demek ki, Türklükle ilgili, cumhuriyetimizin kurucusunun bize bıraktığı
veciz sözler ve ilkeler mevcut. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün Milliyetçi Hareket
Partisi grup toplantısında Sayın Genel Başkanımızın 301’inci maddenin
değiştirilmesiyle ilgili özellikle vurgulamış olduğu hususu da dikkatlerinize
sunmak isterim. Burada AKP’nin meselenin gayri millî ve teslimiyetçi
yaklaşımına dikkat çekerek, Sayın Genel Başkanımız, 301’inci maddeden kimlerin
rahatsız olduğunu çok veciz bir şekilde ifade etmişlerdir. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Bir dakika ek süre veriyorum, lütfen tamamlayın. BEHİÇ ÇELİK (Devamla) – Teşekkür ederim. Bu lobicilerin rahat rahat Türk ulusuna soykırım
dayatmasını yapmak için, işbirlikçilerin bin yıllık kardeşliğimizi bozmak için
uğraş verdiğini ve sözde aydınların Türklüğe hakaret için bunu istediklerini,
ilkesiz ve teslimiyetçi iktidar zihniyetinin de bunu arzu ettiğini ve bundan
dolayı da rahatsız olduklarını ifade ederek, son olarak, Türklük değerlerine ve
şerefli Türk tarihine hakaret edilmesini isteyip istemediğini ve 301’inci
maddede yapmaya çalıştığınız değişikliği içine sindirip sindirmediğini büyük
Türk milletine sorun diye ifade etmişlerdir. Demek ki, burada “Türklük” ile “Türk milleti” kavramı birbirine
ilave ettirilerek, farklılaştırılarak sunulmak isteniyor. “Türklük” kavramının
yerinde kalmasını biz parti olarak arzuluyor, istiyoruz. Bu duygularla yüce heyetinizi tekraren saygıyla selamlıyorum. (MHP
sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çelik. FARUK BAL (Konya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan milletvekillerinin
sorularına cevap verilirken, 57’nci Hükûmet zamanında sunulmuş olan kanun
tasarısıyla ilgili, partimizi risk altında bırakabilecek, töhmet altında
bırakabilecek ifadelerde bulundu. Buna karşı açıklama yapmak üzere söz
istiyorum. MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sadece kanun tasarısını gösterdi Sayın
Başkanım, açıklanacak bir şey yok. FARUK BAL (Konya) – Açıklanacak şey var efendim, var. BAŞKAN – Sayın Bal, buyurun. (MHP sıralarından alkışlar) Başka sataşmaya meydan vermeden… Üç dakikalık süre veriyorum, ek süre de tanımayacağım. IX.- SATAŞMALARA İLİŞKİN
KONUŞMALAR 1.- Konya Milletvekili Faruk
Bal’ın, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in konuşmasında partisine sataşması
nedeniyle konuşması FARUK BAL (Konya) – Sayın Başkan, değerli milletvekili
arkadaşlarım; Sayın Bakan sanıyorum, önüne getirilen metni dikkatle okumadan,
Milliyetçi Hareket Partisini töhmet altında bırakacak bir beyanda bulundu. Önce size, Anayasa’nın 1’inci maddesini okuyorum, lütfen
dikkatlice dinleyelim. Anayasa’nın 1’inci maddesi diyor ki: “Türkiye Devleti bir
Cumhuriyettir.” Tekrar ediyorum: “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” Anayasa’nın 3’üncü maddesini okuyorum: “Türkiye Devleti, ülkesi ve
milletiyle bölünmez bir bütündür.” Buradan çıkarıyoruz ki, Anayasa’mız Türkiye devletinin adını
“Türkiye Devleti” olarak koymuş. 1’inci ve 3’üncü madde değiştirilemez
maddeler. Geliyoruz teklife, görüştüğümüz teklifte siz bu devletin adını
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti” olarak değiştiriyorsunuz. MEHMET SAĞLAM (Kahramanmaraş) – Öyle bir şey yok ya. FARUK BAL (Devamla) – Evet, ben sizin teklifinizi okuyayım Sayın
Sağlam. MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Doğru, doğru, öyle diyor zaten. FARUK BAL (Devamla) – “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” diyorsunuz;
bu, Anayasa’nın değiştirilmez maddesinin değiştirilmesi anlamına gelmektedir.
Nasıl geliyor? Anayasa’nın 1’inci maddesinde Türkiye devleti doğru bir biçimde
cumhuriyettir ifadesi var. Bunun anlamı şu değildir: “Türkiye Cumhuriyeti
Devleti” değildir. “Cumhuriyet” kelimesini metinden çıkararak “Türkiye
Cumhuriyeti Devleti” ifadesini buraya yazarsanız elbette “cumhuriyet” kavramı
301’inci maddenin koruması altında, koruması içerisinde bulunmayacaktır.
Doğrudur, birinci uyum paketinde Anayasa’nın gerekçesine Anayasa’nın 1’inci
maddesi aynen yazılmak suretiyle “Türkiye devleti bir cumhuriyet olduğu içindir
ki bu tasarı gönderilmiştir.” diye ifade ediliyor. Fakat,
sizin gerekçenize geldiğimiz zaman Türkiye Cumhuriyeti devletini bir cümleyle
ifade ediyorsunuz gerekçe olarak: “Keza, birinci fıkradaki “cumhuriyeti”
ibaresi “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” olarak değiştirilmiştir.” diyorsunuz.
Buradan “cumhuriyet” ve “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”ni çıkarttığımız zaman
sizin gerekçeniz bir tek kelimeden ibarettir, o da “keza” kelimesi. Değerli
arkadaşlarım, “keza”yı da Türkiye Cumhuriyeti devletini Anayasa’nın 1’inci ve
3’üncü maddesine aykırı bir biçimde kanun metni hâline getiremezsiniz. Sayın Bakanım, sanıyorum mesele açıklığa kavuşmuştur. Zatıalinizle polemiğe girme gayreti içerisinde değilim. Bu
şekilde yüce Meclisi bilgilendirmiş oluyorum ve saygılarımı sunuyorum. (MHP
sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bal. VIII.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ
İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER (Devam) A) Kanun
Tasarı ve Teklifleri (Devam) 1.- Kahramanmaraş Milletvekili
Veysi Kaynak’ın; Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun Teklifi ile Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın; Türk Ceza Kanununda
Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi ve Avrupa Birliği Uyum ve Adalet
Komisyonları Raporları (2/210, 2/27) (S.Sayısı: 215) (Devam) BAŞKAN – Madde üzerinde soru cevap kısmına geçiyoruz. Sayın Kaptan, OSMAN KAPTAN (Antalya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan. Sayın Bakan, bu düzenlemeyle, Türklüğü ve cumhuriyeti
aşağılayanların cezasız bırakılması sağlanmayacak mı? İkinci soru: Yine, Sayın Bakan, Adalet Bakanı olarak gerek siz
gerekse önceki Adalet Bakanı Sayın Çiçek daha önceki açıklamalarınızda “Türk
Ceza Yasası’nın 301’inci maddesinin değiştirilmesine gerek yoktur.” diye
açıklamalarda bulunuyordunuz. Şimdi ne değişti de bu değişikliği yapma gereği
duyuyorsunuz? Üçüncü ve son soru: 301’e benzer düzenlemeler pek çok AB ülkesinde
var iken ve 2005’te yapılan 301’deki düzenlemeye AB’den hiç itiraz gelmemişken
bizde böyle bir değişikliğe neden gidilmektedir? Teşekkür ederim. BAŞKAN – Sayın Özdemir… HASAN ÖZDEMİR (Gaziantep) – Sayın Başkanım, Sayın Bakanıma
soruyorum: Yargıtay Ceza Kurulu, Türklükten neyi anladığını açıklamıştır.
“Uygulama açısından kanun değişikliğini gerektiren bir tereddüt ve hukuki bir
sebep yoktur.” diyor. Bu içtihada rağmen 301’inci maddeyi niye
değiştiriyorsunuz? Buna rağmen getirdiğiniz Adalet Komisyonunda bilgi kirliliği
ve rakam kirliliğinden bahsedildi. Şimdi, burada, gerçek rakamları, doğru
bilgiyi vermeniz gerekmiyor mu? Bunu rakam kirliliğinin arkasına saklamak
olarak görmüyor musunuz? Teşekkür ediyorum. BAŞKAN – Sayın Dibek. TURGUT DİBEK (Kırklareli) – Teşekkür ediyorum Başkanım. Sayın Bakanıma şunu sormak istiyorum: İki hafta önce, sanıyorum 14
ya da 15 Nisanda, Dışişleri Bakanı Sayın Babacan İngiltere’de bir ziyarette
idi. Oradaki ziyaret sırasında kendisinin bir basın mensubunun sorularına
verdiği yanıt var bu konuyla ilgili. Basın mensubunun sorusu şu şekilde:
Gündemde olan bu 301’inci maddeyle ilgili olarak “Bu maddeyi kaldırmak daha
kolay olmaz mı, bu maddeyi kaldıracak yetkiniz yok mu?” yönünde bir soru
sorulmuştu kendisine. Sayın Babacan da açıklamasında, bu konunun hassas bir
konu olduğunu, tamamen yasayı ortadan kaldırmanın kolay olmadığını, dolayısıyla
bir düzenleme yaptığını belirtti. Ben, Adalet Bakanı olarak Sayın Babacan’ın bu
açıklamasını nasıl değerlendirdiğinizi ve bu açıklamaya katılıp katılmadığınızı
öğrenmek istiyorum Sayın Bakanım. BAŞKAN – Sayın Köse… ŞEVKET KÖSE (Adıyaman) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım. Sayın Bakanım, uyum çalışmaları çerçevesinde Avrupa Birliğinin
Hükûmetinizden askerlikte vicdani redde yönelik bir talebi olmuş mudur? Bu
kapsamda 301’den sonra Türk Ceza Kanunu’nun 318’inci maddesinin de kaldırılması
AB tarafından talep edilmekte midir? BAŞKAN – Sayın Akcan… ABDÜLKADİR AKCAN (Afyonkarahisar) – Teşekkür ederim Sayın
Başkanım. Aracılığınızla Sayın Bakanıma… Avrupa Birliği ülkelerinden
ülkemize gelen ve müstemleke valisi edasıyla tavırlar takınıp, ifadeler
kullanan Barroso, Olli Rehn ve Lagendijk’tan, temaslarınız sırasında, her Türk’ü
üzen sözde soykırım yasasıyla ilgili olarak “Soykırım olmamıştır.” ifadesini
kullanan, Avrupa ülkelerinde bu ifadeyi kullananların mahkûm edilmesinin önüne
geçilmesi doğrultusunda herhangi bir talebiniz veya girişiminiz oldu mu? BAŞKAN – Sayın Cengiz… MUSTAFA KEMAL CENGİZ (Çanakkale) – Sayın Bakanım, değerli
arkadaşlar; bilindiği gibi Yüce Peygamberimize hakareti, sövmeyi, karalamayı
moda olarak kabul eden Avrupa, Türkiye’de de Türklere hakareti bizden istemiş
ve bu konuda da Avrupa Birliği Başkanı, Amerika Dışişleri Bakanı, Olli Rehn ve
Lagendijk gibi isimler de bunun mutlaka değiştirilmesini istemişti. Bazı
isteklerin de gelebileceğini düşünüyoruz Sayın Bakanıma bir Hükûmet üyesi
olarak. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Andreas Gross’un Çanakkale
Gökçeada’da ve Bozcaada’da ne gibi incelemeler yaptığını, neler aradığını ve
kimlerle görüştüğünü, özellikle Rumlarla gizli görüşmeler yaptığını, bu
görüşmelerde Türk tarafını temsil eden temsilcinin bulunup bulunmadığını… Bu
görüşmeler noktasında Hükûmetimizin mutlaka haberi olduğunu düşünüyorum.
Özellikle ulusal basından gizlenen bu hareketin, bu tespitin… (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın Akkuş… AKİF AKKUŞ (Mersin) – Sayın Başkan, Sayın Bakan; 301’inci maddeyle
ilgili yasa tasarısına göre suçu sabit olanlara verilecek cezanın üst sınırı üç
yıldan iki yıla indirilmektedir. Bu da hâkim takdiriyle paraya
çevrilebilecektir yani ceza yok sayılacaktır. Bu durum bu suçların kolayca
işlenmesine ve cezayı hak edenlerin sayısının hızla artmasına sebep olacaktır.
Bu, sosyal barışın bozulmasına ve devlete karşı olanların çoğalmasına sebep
olmayacak mı, kanun hâkimiyetinin zayıflamasına sebep olmayacak mı? Hâkim
takdiri olmadığında, birisi cezaevine giderken bir diğeri parayı verip kurtulmayacak
mı? Teşekkür ederim. BAŞKAN – Teşekkür ederim. Sayın Bakan beş dakika süreniz var. ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) – Sayın Başkanım,
teşekkür ederim. Sayın Kaptan “Türklüğe ve cumhuriyete hakaret veya Türklüğü ve
cumhuriyeti aşağılama bu değişiklikle cezasız kalmıyor mu?” diye bir ifadede
bulundular. Hayır, bu değişiklikle ne Türklüğe hakaret ne cumhuriyete
saygısızlık cezasız kalmamaktadır. Demin de ifade ettiğim gibi “Türklük” ifadesi “Türk milleti”
kavramı içerisinde değerlendirilir. Nitekim, Yargıtay
Ceza Genel Kurulu da bu iki ibare arasında bir fark görmemektedir. O bakımdan,
savcılarımız ve yargıçlarımız eğer Türklüğe bir hakaret olursa yine bu maddeden
dolayı ceza vereceklerdir. Sayın Cemil Çiçek’in ve benim “301’inci maddede değişikliğe gerek
yoktur.” diye açıklamalar yaptığımızdan bahsetti Sayın Kaptan. Ben, tabii,
kendimle ilgili cevap verebilirim. Ben 301’inci maddenin tamamen kaldırılmasına
karşı olduğumu açıkladım. Tamamen kaldırılmasını doğru bulmuyorum. Nitekim, Hükûmet olarak da ve Hükûmet partisi Adalet ve
Kalkınma Partisi olarak da bizim 301’inci maddenin tamamen kaldırılması
şeklinde bir düşüncemiz olmamıştır. Ama hukuk tekniği ve ceza tekniği
açısından, bu maddede bu tür değişikliklerin, ifade özgürlüğüyle ilgili başkaca
sorunlar yaşamama bakımından bir değişikliğin yapılması şeklindeki düşüncemizi
bir teklif hâlinde Genel Kurulun önüne getirdik, şimdi bunu görüşüyoruz. “301’inci maddeye benzer düzenlemeler Avrupa Birliğinde de yok
mu?” dedi Sayın Kaptan. Tabii ki var. Zaten, gerek İtalya’da gerek Fransa’da
gerek Polonya’da gerek Slovenya’da, İspanya’da buna benzer maddeler var. Burada
da örneğin İtalya’da “İtalyan milleti”, Polonya’da “Polonya halkı”, Slovenya’da
“Sloven halkı”, İspanya’da “İspanya ulusu” ve Fransa’da da “Fransa ulusu”
denmektedir ve dolayısıyla, biz bu düzenlemelerle bir noktada Avrupa Birliği
ülkelerindeki buna benzer maddelere paralel bir düzenleme yapmış olmaktayız. Sayın Özdemir biraz önce bir rakam kirliliğinden bahsettiler.
“Komisyonda böyle bir kirlilik yaşandı.” dediler. Sanıyorum Sayın Özdemir şunu
kastetti: Ben demin, açılan davalar ve mahkûmiyetlerle ilgili bilgi vermiştim.
Kendileri Adalet Komisyonuna gelen Yargıtay üyesi bir arkadaşımızın… İşte “İki
tane biz onama yaptık. Dolayısıyla bir yıl içerisinde 301’inci maddeden dolayı
mahkûmiyet sayısı ikiyi, dördü geçmez.” diye ifadede bulundular. Değerli
arkadaşlarım, mahkûmiyet kararlarıyla ilgili verilen cezaları bilmeden bu
konuda sağlıklı değerlendirme yapamayız. Mesela 2006 yılında -biraz önce ifade
etmiştim- açılan dava sayısı 328 demiştim, mahkûmiyet sayısının da 135 olduğunu
söylemiştim. Peki, ne kadarı hapis cezası, ne kadarı para cezası bunu bilmeden
bir değerlendirme yapamazsınız. Bunun sadece 31’i hapis cezası, 80’i para
cezasıdır. Para cezasına mahkûm olanlar temyiz etmiyorlar, temyiz etmeyince
Ankara’ya, Yargıtay’a gelmiyor. Yargıtay’a gelmeyince, siz Yargıtay’ın vereceği
kararlara göre bir sonuca gitmek isterseniz hatalı sonuçlara ulaşırsızın ve
kaldı ki erteleme de var, hapis ve para cezası birlikte de var. O bakımdan bir
rakam kirliliği yok. Bizim kayıtlarımız, yani Adalet Bakanlığının bu konuda
vereceği sonuçlar çok daha sağlıklıdır. Buna itibar etmenizi istirham ediyorum. Sayın Bal biraz önce bir açıklama yaptılar. Aslında ben farklı bir
şey söylemedim, sizi de eleştirmedim. Sadece “cumhuriyet” kelimesi buradan
çıktı ama cumhuriyet korumasız kalmadı. Sizin bir hata yaptığınıza inanmadığımı
ifade ettim yani farklı bir şey söylemedim. OKTAY VURAL (İzmir) – Cumhuriyeti dışlamak gibi bir eylem var mı
ki hata olduğunu söyleyeceksiniz? ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) – Yok, hayır,
hayır, hayır. FARUK BAL (Konya) – Hata bulsanız gözünü oyacaksınız Sayın Bakan
da bulamıyorsunuz! ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) – Siz, “Türk milleti”
demişsiniz, “Türkiye Cumhuriyeti” biz diyoruz, “cumhuriyet”i muhafaza ediyoruz.
Siz Anayasa’ya atıfta bulunarak böyle bir düzenleme yaptığınızı söylüyorsunuz.
Yani “cumhuriyet”in orada bulunmaması, cumhuriyetin korumasız kaldığı anlamına
gelmez. Siz de böyle düşünüyorsunuz, biz de böyle düşünüyoruz. Yani o yüzden
aramızda bir itilaf yok. Ben sizi
eleştirmedim. Hiç rahatsız olmayın. (MHP sıralarından gürültüler) OKTAY VURAL (İzmir) – Çok farklı düşünüyoruz. ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) – Hiç rahatsız olmayın,
ben sizi eleştirmedim. OKTAY VURAL (İzmir) – Hayır, biz sizi eleştiriyoruz ama, biz çok farklı düşünüyoruz. BAŞKAN – Vaktimiz doldu Sayın Bakan. ADALET BAKANI MEHMET ALİ ŞAHİN (Antalya) – Tamam, teşekkür ederim. BAŞKAN - Birleşime on dakika ara veriyorum. Kapanma Saati: 00.37 ALTINCI OTURUM Açılma Saati: 00.52 BAŞKAN: Başkan Vekili Meral
AKŞENER KÂTİP ÜYELER: Yaşar TÜZÜN
(Bilecik), Fatma SALMAN KOTAN (Ağrı) BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin
96’ncı Birleşiminin Altıncı Oturumunu açıyorum. 215 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin görüşmelerine kaldığımız yerden
devam edeceğiz. Komisyon? Burada. Hükûmet? Burada. Madde üzerindeki soru-cevap işlemi tamamlanmıştı. Şimdi önerge
işlemi yapacağız. Madde üzerinde yedi önerge vardır. Önergeleri önce geliş sırasına
göre okutacağım, sonra aykırılık sırasına göre işleme alacağım. İlk önergeyi okutuyorum: Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına 215 sıra sayılı kanun teklifinin çerçeve 1 inci maddesi ile
değiştirilen 5237 sayılı kanunun 301 inci maddesinin dördüncü fıkrasında geçen
“suçtan dolayı” ibaresinin “suç kapsamında” olarak değiştirilmesini arz ve
teklif ederiz.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına 215 sıra sayılı kanun teklifinin çerçeve 1 inci maddesi ile
değiştirilen 5237 sayılı kanunun 301 inci maddesinin üçüncü fıkrasında geçen
“suç oluşturmaz” ibaresinin “bu madde kapsamında değerlendirilmez” olarak
değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.
|