|
DÖNEM: 23 YASAMA
YILI: 2 TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ TUTANAK DERGİSİ CİLT : 10 39’uncu Birleşim 14 Aralık 2007 Cuma İ Ç İ N D E K İ L E R I. - GEÇEN TUTANAK ÖZETİ II. - GELEN KÂĞITLAR III.
- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER A)
KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ 1.- 2008 Yılı
Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/426)
(S. Sayısı:57) 2.- 2006 Yılı
Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı ile Merkezi Yönetim Bütçesi
Kapsamındaki İdare ve Kurumların 2006 Bütçe Yılı Kesin Hesap Tasarısına Ait
Genel Uygunluk Bildirimi ve Eki Raporlarının
Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu ( 1/267, 3/191) (S. Sayısı: 58) IV.-
OYLAMALAR 1.- 2008 Yılı
Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın oylaması 2.- 2006 Yılı
Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın oylaması V.-
SORULAR VE CEVAPLAR A)
YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI 1.- Erzincan
Milletvekili Erol Tınastepe’nin, Tekelin bazı
yöneticileri hakkındaki iddialara ilişkin Başbakandan sorusu ve Maliye Bakanı
Kemal Unakıtan’ın cevabı (7/620) 2.- Antalya
Milletvekili Osman Kaptan’ın, Mevlânâ konulu bir gecede bazı kitapları dağıtan
görevlilere ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/639) 3.- Hatay
Milletvekili Süleyman Turan Çirkin’in, Hatay Mozaik Müzesi’nin yer sorununa
ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın
cevabı (7/640) 4.- Kocaeli
Milletvekili Cevdet Selvi’nin, Kocaeli-Gebze-Dilovası beldesindeki sanayi atıkları konusunda kurulan
Meclis araştırması komisyonu raporu doğrultusundaki çalışmalara ilişkin sorusu
ve Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/707) 5.- Samsun
Milletvekili Suat Binici’nin, Duruçay
ve Vezirköprü Barajları ile sulama kanallarının yapımına ilişkin sorusu ve Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/719) 6.- Aydın
Milletvekili Özlem Çerçioğlu’nun, Büyük Menderes
Nehri’ndeki kirliliğe ilişkin sorusu ve
Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı
(7/720) 7.- Bursa Milletvekili
Onur Öymen’in, Bursa’daki su kaynaklarının
korunmasına ve su projelerine ilişkin sorusu ve
Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı
(7/721) 8.- İstanbul
Milletvekili Çetin Soysal’ın, İstanbul-Sulukule’de
uygulanacak olan kentsel dönüşüm projesine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm
Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/730) 9.- Edirne
Milletvekili Bilgin Paçarız’ın, Edirne Sarayının
değerlendirilmesine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/731) 10.- Antalya
Milletvekili Hüsnü Çöllü’nün, Belek ormanlarının
turizm amaçlı tahsisine ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/732) 11.- Aydın
Milletvekili Ali Uzunırmak’ın, dondurulan TÜRKVET
kayıt sisteminin açılmasına, - Kahramanmaraş
Milletvekili Mehmet Akif Paksoy’un, Kahramanmaraş’ta ödenmeyi bekleyen tarım ve
hayvancılık desteklemelerine, - Bursa
Milletvekili İsmet Büyükataman’ın, zeytin üretiminin
desteklenmesine, - Mersin
Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün, Mersin’de doludan
zarar gören çiftçilere, - Adana
Milletvekili Hulusi Güvel’in, suni tohumlama
destekleme primine, Buzağı destekleme
primlerine, Programlı aşılama
destek primlerine, Süt destekleme
ödemelerine, - Balıkesir
Milletvekili Ergün Aydoğan’ın,
hayvancılıktaki destekleme ödemelerine, İlişkin soruları
ve Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker’in cevabı (7/739, 740, 741, 742, 743, 744, 745, 746,
747) 12.- Hatay
Milletvekili Süleyman Turan Çirkin’in, sosyal güvenlik alanında yeni
düzenlemeler yapılıp yapılmayacağına ilişkin Başbakandan sorusu ve Çalışma ve
Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in
cevabı (7/757) 13.- İzmir
Milletvekili Ahmet Kenan Tanrıkulu’nun, vergilerdeki
kayıp ve kaçağa ilişkin sorusu ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın
cevabı (7/778) 14.- Uşak
Milletvekili Osman Coşkunoğlu’nun, Türk Telekomdaki greve ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal
Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı
(7/795) 15.- İstanbul
Milletvekili Mehmet Ufuk Uras’ın, Türk Telekomda grevdeki işçilerin yerine eleman çalıştırılmasına
ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/796) 16.- Yozgat
Milletvekili Mehmet Ekici’nin, geçici işçi
statüsündeki personele ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/797) 17.- Bursa
Milletvekili Kemal Demirel’in, Umurbey sulama
projesine ilişkin sorusu ve Çevre ve
Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/798) 18.- Bursa
Milletvekili Kemal Demirel’in, bir göletin sulama
boruları ihalesine ilişkin sorusu ve
Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı
(7/800) 19.- Bursa
Milletvekili Kemal Demirel’in, vekâleten görev yapan personelden asaleten
atananlara ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın cevabı
(7/801) 20.- Bursa
Milletvekili Kemal Demirel’in, vekâleten görev yapan personelden asaleten
atananlara ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın cevabı (7/821) 21.- Yalova
Milletvekili Muharrem İnce’nin, envanterden düşülen bir arkeolojik esere
ilişkin sorusu ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın
cevabı (7/824) 22.- Bursa
Milletvekili Kemal Demirel’in, vekâleten görev yapan personelden asaleten
atananlara ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in cevabı (7/857) 23.- İstanbul
Milletvekili Süleyman Yağız’ın, genel ya da kısmi bir
af hazırlığı yapılıp yapılmadığına ilişkin Başbakandan sorusu ve Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in cevabı
(7/875) 24.- Giresun
Milletvekili Murat Özkan’ın, katı atık yakma tesislerine girdi taahhütüne ilişkin Çevre ve Orman Bakanından sorusu ve Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/880) 25.- Aydın
Milletvekili Özlem Çerçioğlu’nun, Aydın-Sultanhisar’daki sulama suyu sıkıntısına ilişkin sorusu
ve Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/881) 26.- Burdur
Milletvekili Ramazan Kerim Özkan’ın, Burdur’da kurulacak bir baz istasyonuna
ilişkin sorusu ve Çevre ve Orman Bakanı
Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/882) 27.- Manisa
Milletvekili Şahin Mengü’nün, Soma-Yağcılı’da yapılan ağaç kesimlerine ilişkin sorusu ve Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/883) 28.- İstanbul
Milletvekili Ayşe Jale Ağırbaş’ın, Meriç Nehri’nin
ıslahına ilişkin sorusu ve Çevre ve
Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı (7/885) 29.- Adana
Milletvekili Nevingaye Erbatur’un,
kadın işsizliğine ilişkin sorusu ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in cevabı (7/886) 30.- Muğla
Milletvekili Metin Ergun’un, özelleştirme sonucu
işsiz kalıp kamuda tekrar işe alınanların yaşadıkları sorunlara ilişkin sorusu
ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı
Faruk Çelik’in cevabı (7/887) 31.- Manisa
Milletvekili Mustafa Enöz’ün, Manisa Erkek Yetiştirme
Yurdundaki bir olaya, - Adana
Milletvekili Nevingaye Erbatur’un,
kadın sığınma evlerine, İlişkin
soruları ve Devlet Bakanı Nimet Çubukçu’nun cevabı (7/889, 890) 32.- Mersin
Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün, Eskişehirsporun
transferleri ile ilgili iddialara ilişkin sorusu ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın cevabı (7/1009) I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ TBMM Genel Kurulu
saat 11.04’te açılarak yedi oturum yaptı. 18-19 Aralık 2007
tarihlerinde Brüksel’de yapılacak olan Avrupa Parlamentosu Eğitim ve Kültür
Karma Komisyonu Toplantısı’na katılınmasına ilişkin
Başkanlık tezkeresi kabul edildi. 2008 Yılı Merkezi
Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ve 2006 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu
Tasarısı’nın (1/426; 1/267, 3/191) (S. Sayısı: 57, 58) görüşmelerine devam
edilerek, maddeleri kabul edildi. İzmir
Milletvekili K. Kemal Anadol, Ağrı Milletvekili Cemal
Kaya’nın konuşmasında şahsına ve partisine, Ağrı Milletvekili
Cemal Kaya, İzmir Milletvekili K. Kemal Anadol’un
konuşmasında şahsına, Sataştıkları
iddiasıyla birer konuşma yaptılar. Alınan karar
gereğince 14 Aralık 2007 Cuma günü saat 10.00’da toplanmak üzere, birleşime
00.01’de son verildi.
No.: 53 II.- GELEN KÂĞITLAR 14 Aralık 2007 Cuma Tasarı 1.- Türkiye
Cumhuriyeti Hükümeti ile Sudan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Bilimsel ve
Teknolojik İşbirliği Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun
Tasarısı (1/481) (Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji
ve Dışişleri Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 7.12.2007) Teklif 1.- Malatya
Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu’nun;
Tabii Afetlerde Zarar Gören Çiftçilere Yapılacak Yardımlar Hakkındaki Kanun
Teklifi (2/98) (Tarım, Orman ve Köyişleri ile Plan ve
Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 5.12.2007) Raporlar 1.- Karadeniz
Ekonomik İşbirliği Parlamenterler Asamblesinin Ayrıcalık ve Bağışıklıklarına
Dair Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve
Dışişleri Komisyonu Raporu (1/291) (S. Sayısı: 77) (Dağıtma tarihi: 14.12.2007)
(GÜNDEME) 2.- Uyuşturucu ve
Psikotrop Maddelerin Kaçakçılığına Karşı Birleşmiş
Milletler Sözleşmesinin 17 nci Maddesinin
Uygulanmasına İlişkin Deniz Yoluyla Yapılan Kaçakçılıkla Mücadele Anlaşmasının
Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu
Raporu (1/295) (S. Sayısı: 78) (Dağıtma tarihi: 14.12.2007) (GÜNDEME) 3.- Türkiye
Cumhuriyeti ile Arjantin Cumhuriyeti Arasında Veterinerlik Alanında İşbirliği
Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun
Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/299)
(S. Sayısı: 79) (Dağıtma tarihi: 14.12.2007) (GÜNDEME) 4.- Türkiye
Cumhuriyeti Hükümeti ile Afganistan İslam Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Gümrük
Konularında İşbirliği ve Karşılıklı Yardımlaşma Anlaşmasının Onaylanmasının
Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/302) (S.
Sayısı: 80) (Dağıtma tarihi: 14.12.2007) (GÜNDEME) 5.- Türkiye
Cumhuriyeti Jandarma Genel Komutanlığı ile Ukrayna İçişleri Bakanlığı İç
Birlikler Ana Departmanı Arasında Güvenlik Alanında Personel Eğitimi ve
Öğretimi İşbirliği Protokolünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun
Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/306) (S. Sayısı: 81) (Dağıtma tarihi:
14.12.2007) (GÜNDEME) 6.- Türkiye
Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ile Arap Devletleri Ligi Genel Sekreterliği
Arasında Mutabakat Muhtırasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun
Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/318) (S. Sayısı: 82) (Dağıtma tarihi:
14.12.2007) (GÜNDEME) 14
Aralık 2007 Cuma BİRİNCİ
OTURUM Açılma
Saati: 10.03 BAŞKAN
: Başkan Vekili Nevzat PAKDİL KÂTİP
ÜYELER : Harun TÜFEKCİ (Konya), Yusuf COŞKUN (Bingöl) BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 39’uncu Birleşimini açıyorum. Toplantı yeter
sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz. Saygıdeğer arkadaşlarım, programa göre, 2008
Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2006 Yılı Merkezi Yönetim Kesin
Hesap Kanunu Tasarısı üzerindeki son görüşmelere başlıyoruz. III.-
KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN
DİĞER İŞLER A)
KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ 1.-
2008 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu
Raporu (1/426) (S.Sayısı:57) (x) 2.-
2006 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı ile Merkezi Yönetim
Bütçesi Kapsamındaki İdare ve Kurumların 2006 Bütçe Yılı Kesin Hesap Tasarısına
Ait Genel Uygunluk Bildirimi ve Eki Raporlarının Sunulduğuna Dair Sayıştay Başkanlığı
Tezkeresi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu ( 1/267, 3/191) (S.Sayısı: 58) (x) BAŞKAN – Komisyon
ve Hükûmet yerinde. Sayın milletvekilleri,
Genel Kurulun 27.11.2007 tarihli 25’inci Birleşiminde alınan karar gereğince,
bütçe görüşmelerinin sonunda gruplara ve Hükûmete
birer saat süreyle söz verilmesi -bu süre birden fazla konuşmacı tarafından
kullanılabilir- İç Tüzük’ün 86’ncı maddesine göre yapılacak kişisel
konuşmaların ise onar dakika olması kararlaştırılmıştı. Şimdi, grupları
ve şahısları adına söz alan sayın üyelerin isimlerini okuyorum: Gruplar;
Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Mehmet Şandır, Oktay Vural, Mersin
Milletvekili ve İzmir Milletvekili, Grup Başkan Vekilleri. AK Parti adına
Nurettin Canikli, Giresun Milletvekili, Grup Başkan
Vekili. Demokratik Toplum Partisi adına Selahattin Demirtaş, Grup Başkan Vekili, Diyarbakır Milletvekili; Gültan Kışanak, Diyarbakır Milletvekili.
Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İlhan Kesici, İstanbul Milletvekili.
Şahısları adına, lehinde Cüneyt Yüksel, Mardin; Harun Öztürk,
İzmir; Suat Kılıç, Samsun milletvekilleri. Aleyhinde Mehmet Serdaroğlu,
Kastamonu; Kamer Genç, Tunceli milletvekilleri. Şimdi, Milliyetçi
Hareket Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Sayın Mehmet Şandır’a söz veriyorum. Buyurun Sayın
Şandır. (MHP sıralarından alkışlar) Süreyi eşit mi
kullanacaksınız Sayın Şandır? MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Evet Sayın Başkanım. BAŞKAN – Buyurun. MHP GRUBU ADINA
MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2008 Mali Yılı
Bütçe Kanunu Tasarısı ve 2006 Yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısı üzerinde,
Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Öncelikle, yüce
heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. Bütçenin ülkemize ve milletimize hayırlı
sonuçlar getirmesini, ülkemizi büyütmesini, lider ülke Türkiye hedefinin
gerçekleşmesine katkı vermesini yüce Allah’tan niyaz ediyorum. (x) 57, 58 S.
Sayılı Basmayazılar ve Ödenek Cetvelleri 04/12/2007
tarihli 29’uncu Birleşim tutanağına eklidir. Bu bütçeyle
milletimiz umduklarına nail olmalı, korktuklarından emin olmalı, birliğini ve
kardeşliğini geliştirmeli, dirliğini artırmalı, huzurlu, umutlu, sağlıklı ve
onurlu bir yaşamı temin etmeli. Bunları temenni ediyorum ve bunların
gerçekleşmesine katkı verecek bir sorumlulukta görüşlerimi arz etmeye
çalışacağım. Aslında, bütçe
görüşmeleri süresince, Milliyetçi Hareket Partisi mensubu arkadaşlarım, başta
Sayın Genel Başkanım olmak üzere, hep bu düşünceyle ve bu duyguyla hareket
ettik. Milletvekillerimiz çok sayıda öneride
bulundular. Sayın Başbakan: “Hep tenkit ediyorsunuz, hiç öneriniz yok mu?”
diyordu. Kendilerine sunulmak üzere, Milliyetçi Hareket Partisi
milletvekillerinin önerilerinden oluşan bir dosya hazırladık. İsterlerse, daha
sonra takdim edebiliriz. Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; bütçe görüşmeleri, aslında bir genel görüşmedir.
Ülkenin ve milletin gündemini, milletin gözü önünde birlikte tartışmaktayız. Üç
yılı birlikte murakabe ve muhasebe yapıyoruz. Hükûmetin
uygulamalarını konuşuyoruz. Konumuz, ülkemizin ve milletimizin geleceğidir.
Bütçe görüşmelerini bu kapsamda anlamak ve almak gerekir. Burada, her
birimiz görüşlerimizi, bu kürsüde, milletin önünde, namusumuz ve şerefimiz
üzerine yaptığımız yeminin sorumluluğunda ifade etmemiz gerekir. Öncelikle bunu
ifade etmek istiyorum. Değerli
milletvekilleri, konuşmamın başında size bütçe hakkı konusunu hatırlatmak
istiyorum. Bütçe kanun tasarıları, millete ait olan kaynakların nasıl
kullanılacağını, hangi önceliklere ve politikalara göre dağıtılacağını, bir
bütünlük içinde belirleyen belgelerdir. Bütçe hakkıyla, toplum, kendi
kaynaklarının nasıl kullanıldığını, nasıl kullanılacağını öğrenir ve bir yıl
önceki yılın uygulamalarını da denetlemek imkânına sahip olur. Bütçe
görüşmeleri, bu hakkın, millet adına milletvekilleri tarafından kullanılması
hakkıdır ve demokrasinin, çağdaşlığın çok temel bir unsurudur. Bütçe hakkının
kullanılması bağlamında bütçe görüşmeleri, aslında ülkemizin ve
vatandaşlarımızın durumunun, muhatap olduğu sorunlarının tespitinin ve çözüm
önerilerinin geniş bir perspektifle tartışılmasına imkân sağlaması bakımından
çok önem arz etmektedir. Değerli
milletvekilleri, yaptığımız bütçe görüşmelerinde bu görevin yeterince yerine
getirildiği kanaatinde değilim. Anayasa’mıza göre yetmiş beş günlük bir sürede
görüşülmesi gereken, görüşülebilme imkânı olan bütçeyi, biz, yaklaşık otuz
günde Komisyonda ve Genel Kurulda tartıştık. Bütçe görüşmeleri
siyasi partilerin ve milletvekillerinin en önemli siyaset yapma, devlet
yönetimini öğrenme zeminidir. Bu imkâna yeterince ulaşabildiğimizi
söyleyebilmek çok mümkün değildir. Ne yazık ki, Adalet ve Kalkınma Partisi
sayısal çoğunluğunun gücünü bütçe hakkının kullanılmasının engellenmesi yönünde
kullandı. Düşünün, muhalefet partileri olarak bizler dış politikayı on
dakikada, eğitim politikalarını sekiz dakikada konuşmak durumunda kaldık. Bir
milletvekilimizin ifadesiyle bütçe görüşmeleri sıradanlaştırıldı, bir anlamda
ciddiyetten uzaklaştırıldı. Bu, yalnız bu dönemin değil, her dönemde maalesef
yaşanan bir husus. Bunu dikkatinize sunuyorum. İkinci bir hususu
daha dikkatinize sunuyorum: Bütçenin tümü üzerindeki son görüşmelerin ilk
konuşmacısı olmam hasebiyle bazı ilkeler üzerinde durulmasında fayda gördüm. İkinci husus,
kesin hesap kanun tasarısıdır. Değerli
arkadaşlar, zannediyorum, çoğumuz kesin hesap kanun tasarısı üzerinde görüş
ifade ettiğimizin, oylama yaptığımızın bile farkında değiliz. Hâlbuki, bütçe
görüşmelerinin veya bütçe hakkı dediğimiz hukukun en önemli unsuru kesin hesap
kanun tasarısıdır. Bana göre Anayasa’nın 164’üncü maddesi değiştirilerek kesin
hesap kanun tasarısının bir ayrı detayda, zamanda, şekilde görüşülmesinde çok
büyük fayda bulunmaktadır. Sayın Başkanım,
değerli milletvekilleri; bütçe görüşmelerinde takip ettiğimiz bu usulün
değiştirilmesini teklif ediyorum. Bilgiler Hükûmet
tarafından verilmeli, verilen bilgilerin sorgulanmasını, tartışılmasını
muhalefete bırakmalıdır. İktidar partilerinin bütçe üzerindeki konuşmalarını,
bütçe hakkının mantığı ve felsefesi anlamında, kapsamında doğru bulmamaktayım.
Bence, çağdaş anlamda bir demokratik toplum ve hukuk devleti ancak hesap
verebilme ve hesap sorabilme kültürünün içselleştirilmesiyle, yani bütçe
hakkının yeterince kullanılmasıyla mümkündür. İşte, burada, bu anlamda bütçenin
yeterince tartışılmadığı kanaatindeyim. “Usul budur. İç Tüzük budur. Anayasa
böyle emrediyor. Bundan önce böyle yapıldı.” diyerek sorumluluğumuzdan
kurtulamayız. Ne yapılması gerekiyorsa, nasıl yapılması gerekiyorsa onu yapmak
sorumlusu olduğumuzu unutmamamız gerekiyor. Bu anlamda, bütçe
görüşmelerini ülkemiz ve milletimiz açısından kaçırılmış bir fırsat olarak
görmekteyim. Bunun sorumlusu Hükûmettir. Bunun
sorumlusu AKP Meclis Grubudur. Bütçe
görüşmelerinde yapıldığı gibi geçmişi tartışarak, suçlayarak, eksik yapılanı,
yanlış yapılanı öne çıkartarak, bunu kendinize gerekçe yaparak bugün doğru
yaptığınızı ve başarılı olduğunuzu söyleyebilme hakkınız yok. Bunun size
faydası yok. Önemli olan ne yaptığınız değil, zaten yaptıklarınız veya
yaptığınızı iddia ettiğiniz hususlar görevleriniz. Önemli olan ne yapılması
gerektiği hususudur. Bu anlamda, AKP zihinsel bir kayma yaşamaktadır ve toplumu yanıltmaktadır.
Sayın
milletvekilleri, yine bir ilke olarak ifade etmek istiyorum. Bütçe metinleri
ülkeler için çok önemli ve değerli bir siyaset belgesidir. Böyle olmalıdır.
Bütçe tasarıları, gelir kaynaklarının tanımı, önceliği, paylaşımı ve hangi
hedeflere ulaşılmak için kullanılacağının kararlaştırıldığı ve
kanunlaştırıldığı çok önemli bir siyaset belgesidir. Milletlerin gelecek
öngörüsü, ülküsü, tehdit algılaması, tedbir önceliği ve yatırım tercihleri
bütçe metinlerinde ve bütçe görüşmelerinde tartışılmalıdır. Türkiye Büyük
Millet Meclisinde birlikte kararlaştırılan bütçe tasarıları hükûmetlerce
hazırlanmakla beraber, komisyon ve Genel Kuruldaki tartışmalarla artık,
ülkenin, Türkiye'nin, Türk milletinin ve geleceğin siyaset belgesidir. Aslında
bütçe kanunu bir toplumsal sözleşme olarak hepimizin ve her kurumun hak ve
sorumluluklarını ifade eden bir toplumsal mutabakat zeminidir. AKP Hükûmetine tekrar soruyorum: Yeni bir yüzyılın başında,
yeni bir binyılın başında, küreselleşen dünyada,
partinizin ve bu getirdiğiniz, tartıştırdığınız bütçenin, bütçe tasarısının bir
gelecek öngörüsü var mıdır? Olması gerekmiyor mu? Türk milletinin önüne hangi
hedefleri koyuyorsunuz? Stratejik tercihleriniz ve tedbirleriniz nelerdir? Bir
siyaset belgesi olarak bu bütçe tasarısının bir siyaset felsefesi olmalı değil
mi? Topluma heyecan veren ve paylaşılan bir ruh iklimi yaratması gerekmiyor mu?
Değerli
milletvekilleri, bu söylediklerimin anlaşılabilmesi anlamında ve kapsamında bir
örnek vereceğim. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı beş yıllık bir süreyi
planlaması gerekirken, yirmi beş yıllık bir perspektifte, 57’nci Cumhuriyet Hükûmeti döneminde, 21’inci Yasama Döneminde hazırlandı.
Cumhuriyetimizin 100’üncü yılında “2023 Vizyonu” diye Devlet Planlama Teşkilatı
uzmanlarının ve TÜBİTAK organizasyonunda yüzlerce, binlerce ilim adamımızın
ortak çalışmasıyla milletimizin önüne bir vizyon konuldu. İncelerseniz,
bakarsanız, Atatürk’ün muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak hedefinden
sonra Türk milletinin önüne konulmuş en önemli vizyon belgesi 2023 Vizyonu’dur.
(MHP sıralarından alkışlar) Şimdi buradan soruyorum: Bu bütçe tasarısında böyle
bir öngörü getiriyor musunuz? Böyle bir ruh iklimi, milletimiz tarafından,
toplum tarafından paylaşılan, geleceğe umutla bakılmasını temin eden böyle bir
öngörünüz var mı? Böyle getirdiğiniz bir öngörüyü tartışma imkânı verdiniz mi? AKP Hükûmeti, başta Sayın Başbakan olmak üzere tüm bakanları,
ısrarla, bugünü dünle mukayese ederek tanımlamaya, anlatmaya çalıştılar. Bundan
rahatsızlığımızı her defasında ifade etmemize rağmen, buraya gelen herkes “2002
yılında şuydu, bugün şu oldu.” diyerek kendilerini avutmaya çalıştılar.
Aslında, bunu, doğru ve dürüstçe de yapmadılar. 2002 yılını, devraldıkları
Türkiye’yi de doğru anlatmadılar. Birazdan size, devraldığınız Türkiye’yle
ilgili de bilgi vereceğim. Kabul edilmesi gerekir ki, bugün alınan her olumlu
sonucun başlangıcında, 21’inci Yasama Döneminde 57’nci Cumhuriyet Hükûmetinin, o olumsuz, imkânsız şartlara rağmen yapmış
olduğu, temel, yapısal, hukuksal değişiklikler, düzenlemelerle temin
edilmiştir. (MHP sıralarından alkışlar) Adalet ve
Kalkınma Partisi bugün, rakamlara dans ettirerek, iktidar olduğunu
zannetmektedir, gelecekle değil geçmişle boğuşmaktadır. Sürekli geriye bakarak,
ileriye nasıl gitmeyi düşünüyorsunuz? Gölgenizle kavga ederek, güneşe, ufuk
ötesine nasıl ulaşacaksınız? Bir karikatür yayınlandı gazetelerde, çok güzeldi;
hoşluk olsun diye size de göstereyim: Ayağınızda cari açık, dış borç, sıcak
para zincirleriyle geriye bakarak ileriye nasıl yürüyeceksiniz? Kendiniz
düşeceksiniz, Türkiye’yi de düşüreceksiniz. Değerli
milletvekilleri, Milliyetçi Hareket Partisi olarak sizi birlikte düşünmeye
davet ediyorum. Bildiğiniz gibi, insanlık yeni bir yüzyılın başında, büyük bir
köye dönüşen dünyada yaşamaktadır. Bilgi ve teknoloji öyle hızlı gelişiyor ve
değişiyor ki bilginin gücü küresel boyutlara ulaştı ve artık bu gücü elinde
bulunduranlar kendi çıkarları doğrultusunda ne yapıyorlarsa onu insanlığa hukuk
diye dayatıyorlar; zamanın gerçeği bu. Mekânsa Türkiye, dünyanın en stratejik
değerde önemli bir coğrafyası. Bu coğrafyaya hükmetmeden, kontrol altında
tutmadan küresel güçler kendilerini kendi evlerinde güvende hissetmiyorlar.
Amerika Birleşik Devletleri bölgede ne arıyor? Büyük Ortadoğu Projesi’nin
anlamı ne? Değerli
milletvekilleri, Türkiye, tamamen harekete geçirilememiş büyük bir potansiyel
güce sahip tarihî mirasın sağladığı siyasi ve kültürel birikim, müteşebbis ve
çalışabilir bir insan potansiyeli, sağlam bir hukuk, yönetim ve demokrasi
altyapısı ve iç pazardan güç alan piyasa geleneği olan ve sıçrama yapmaya hazır
bir ekonomisi bulunmaktadır. Ancak, Türkiye sınırların savaşlarla değiştiği
istikrarsız bir bölgede tamamlanamayan milletleşme ve dış tahrikler sonucu gelişen
ayrımcı, bölücü akımlar, yaygın ve kaliteli bir eğitimin verilemeyişi ve
kırılgan krizlere açık bir ekonomik yapı ve her türlü kurumsallaşamayan
demokrasi ve devlet yönetimiyle 21’inci yüzyıla başlangıç yapmaktadır. Bu
sözleri bu salonda bulunan bir sayın milletvekili çok iyi bilmektedir. Çünkü,
bu sözleri onun kitabından aldım. “Küresel
istikrarsızlığın merkezî alanı” diye tanımlanan bölgemizde ve 21’inci yüzyılın
başında, Türkiye, küresel güçlerin ve projelerin ayak altında kalmak
istemiyorsa küresel güç olmak mecburiyetindedir. Bu mecburiyet, düne göre
pozisyon alarak ve bununla avunarak gerçekleşmez, ufkun ötesini görmek ve onun
gereğini yapmakla gerçekleşir. Yeni bir dönemin başlangıcında milletimizin bin
bir umutla oluşturduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak bu mecburiyetin
sorumluluğunu hepimiz yüreklerimizde, beyinlerimizde duymak mecburiyetindeyiz. Değerli
milletvekilleri, bir acı gerçek: Anadolu’da kurulan Türk devletlerinin her yeni
yüzyılın başında coğrafyası değişmiş, hudutları değişmiş. 1800’de bu milletin
topraklarını hayal ediniz, 1900’de hayal ediniz. 1914’te, Birinci Dünya
Savaşı’na girerken topraklarımızın 7 milyon kilometrekare olduğunu
hatırlayınız. Ama, 21’inci yüzyılın başında, yeniden parçalanmak istenen bir
Türkiye’de yaşıyoruz. Öyle bir Türkiye’de yaşamanın sorumluluğunda meseleleri
idrak etmemiz, birlikte tartışmamız gerekiyor. İşte, biz, Milliyetçi Hareket
Partisi olarak sizin dikkatinize sunuyoruz. Küresel güçlerin bu bölgedeki plan
ve projelerini bozmak, kendi projemizi, kendi vizyonumuzu, kendi programımızı
uygulamak mecburiyetindeyiz, bize dayatılan projeleri kabul etmemek
durumundayız. Bu yüzyılın sonunda, 21’inci yüzyılın sonunda, 22’nci yüzyılın
başında Türkiye’mizi bir bütünlük içinde görmek istiyorsak bunu yapmak mecburiyetindeyiz.
İşin vahametini
rakamlarla ifade etmek gerekirse hedef almamız gereken, üyesi olmak için
uğraştığımız Avrupa ülkeleriyle aramızdaki mesafenin, uçurumun hızla büyüdüğünü
hep beraber görmüş olmamız lazım. Bundan otuz yıl önce Avrupa’yla aramızda
gelir farkı olarak 4,9 fark vardı, bugün bu uçurum 9,4 kata ulaştı. Birlikte,
bundan otuz yıl önce gelirleri birbirine yakın olan ülkeler olarak İrlanda,
İspanya, Portekiz, Yunanistan bugün bizim 6,2 katımız gelire ulaştı. Şimdi buradan
sormak istiyorum: Adalet ve Kalkınma Partisi bu bütçeyle getirdiği anlayış ve
bu bütçeyle getirdiği rakamlarla bu uçurumu nasıl kapatacak? Nasıl kapatmayı
düşünüyorsunuz? 2002’ye göre büyümüş olabilirsiniz, artmış olabilir. Kaldı ki,
onların da tartışıldığını, sanal olduğunu, paylaşılmadığını biraz sonra değerli
grup başkan vekilimiz arz edecek, diğer partiler de arz edeceklerdir. Ama, soru
çok net: Bu gidişle Avrupa'yı nasıl yakalayacağız? 21’inci yüzyılda, bu kadar
değerli olan bu topraklarda, Türk kimliğimizle, bağımsız devletimizle,
onurumuzla yaşabilmek için bu uçurumu nasıl kapatacağız? Bu bütçe, bunun
öngörüsünü, bu ülküyü, bu hedefi, bu vizyonu buraya getirmeli ve tartıştırmalı
değil miydi? Milliyetçi
Hareket Partisi olarak biz 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde ülkemizin,
milletimizin, öncelikle sosyal sorunlarını aşmış, ortak değerler ve onurlu,
huzurlu bir gelecek umudu peşinde tek yürek olmuş, özgüvenini kazanmış, üreten
bir toplum olmayı, gelir dağılımında, nimet-külfet paylaşımında adil bir sosyal
düzeni olan, mali, hukuki ve üretim altyapısını çağın değerlerine uyarlamış bir
devlet olmayı, tüketiminden fazla üreten, cari fazla veren bir ekonomiyi, iç
huzuru, güçlü ekonomisi ve dirayetli dış politikasıyla en az “bölgesinde lider
bir ülke Türkiye” gerçekleştirmeye mecbur olduğumuza inanıyorum. Eksik olan ne?
Eksik olan, kendi milletinin gücüne inanan bir siyasi iktidar. Eksik olan, bir
siyasi irade. Değerli
milletvekilleri, tabii, ekonomik konularda rakamlara girmek istemiyorum,
girilecektir, ama bir soru sormak istiyorum: “Büyüyoruz, büyüyoruz” diyorsunuz.
Milletim adına soruyorum: Büyüyoruz da, bu cari açık niye büyüyor o zaman? Bu
borçlar niye artıyor? Burada bir yanlışlık var. Bu yanlışlığı milletin gözünden
saklayamazsınız. Gerçekler acı. Beş yıldan bu
yana iktidarsınız, beş yıl daha yetki aldınız. Bugüne kadar yaklaşık 1 trilyon
Amerikan doları millet kaynağını kullandınız. Ayrıca, “istikrar” dediniz,
halkımız size hak etmediğinizden fazla destek verdi, Anayasa’yı değiştirecek
çoğunlukta bir güç verdi. Mecliste siz varsınız, istediğiniz kanunu
çıkarıyorsunuz, istediğinizi de değiştiriyorsunuz. Bürokrasi emrinizde,
istediğiniz kararı alabiliyorsunuz. İş hayatı arkanızda, medya sizin. Aydınlar
derseniz, sizinle iş birliği yapmak için yarışıyor. Avrupa Birliği, Amerika
zaten ortağınız. Yabancı sermaye dersek, baş misafiriniz. O zaman sormak lazım
geliyor: Dünden de vazgeçtiniz, gömlekleri çıkarttınız, değiştiniz, artık
ayaklarınızda, dincilik, milliyetçilik de zincir değil. Engeliniz ne? Yeriniz
mi dar, yeniniz mi dar? Ne yaptınız? (MHP sıralarından alkışlar) Sayın
milletvekilleri, bugün hâlâ bölücü terörle boğuşuyorsak, yabancının parasına
muhtaçsak, çocuklarımızın büyük kısmı okula gidemiyorsa, Türkçeyi
öğretememişsek, gençlerimiz işsiz geziyorsa, nüfusumuzun yüzde 30’u yoksulluk
sınırının altında yaşıyorsa, 1 milyon insanımız açlık sınırının altında
yaşıyorsa, bu ülkeyi yönetenler eğer ülke yönetimini gölge boksuna dönüştürdü,
“Sen şöyle yaptın, ben böyle yaptım.” deyip geçmişle boğuşuyorsa gelecekle
ilgili endişelerimiz büyüyor demektir. Bunun adı, sizin arkadaşınızın
tabiriyle, demin sözlerini okuduğum arkadaşınızın tabiriyle, Türkiye kötü
yönetiliyor demektir. Değerli
milletvekilleri, ne yapabilirdiniz, kısaca onu da arz edeyim. Bu beş yılda GAP
projesini niye bitirmediniz? Üretim seferberliği başlatabilirdiniz,
insanlarımızı göçe mahkûm, mecbur etmezdiniz. Bugün her 4 çiftçiden 1’i
toprağını, köyünü terk etti. Köylerde kırk beş yaşın altında insan kalmadı.
Yapısal reformları niye bitirmediniz? Beş yıldan bu yana bu “Türkiye’nin kara
deliği” olarak ifade ettiğiniz Sosyal Güvenlik Yasası’nı niye çıkarmadınız?
Anayasa değiştirme sözü verdiniz, niye değiştirmiyorsunuz? Nedir sizin önünüzü
kesen, elinizi kolunuzu bağlayan husus? Turizm atağı yapabilirdiniz, İspanya’yı
geçebilirdik. Lider ülke Türkiye hayaliniz olsaydı
bugün enerji darboğazını konuşmaz olurduk. Nükleer enerji kullanımını
kanunlaştıran kanunu beş yıl niye beklettiniz? Sosyal barışı sağlardınız, bu
gelir dağılımı adaletsizliğini bitirirdiniz. Sayın milletvekilleri,
Türkiye’yi beş yıldan bu yana yönetiyor AKP.
Beş yıl daha, on yıl. On yıl, Türk milletinin, bir milletin hayatında
çok stratejik değerde önemli. Dünden daha iyi yapmak yetmez, olması gerekeni,
yapılması gerekeni, Türkiye’yi çağ atlatmaya… Bir çağı kaybettik, yeni bir
çağın başındayız. Bu çağı da… Bu kaplumbağa adımlarıyla nereye varacaksınız?
Kaldı ki işte ekonomi tıkandı. Dün Sayın Ekonomi Bakanını TÜSİAD konuşmasında
dinledim, okudum, yeni risklerden bahsediyor ve yeni inisiyatifler geliştirilmesi
gerektiğinden bahsediyor. Maliye Bakanı ise 2008 yılında konjonktürel
olarak uluslararası ekonomideki krizler ihtimaliyle tedbir alınmasından
bahsediyor. Hâlâ belirsizliğin kıskacında bir güvenliksiz yaşıyorsak bir
şeyleri eksik yapıyoruz demektir. Biz de size bunu hatırlatıyoruz. Böyle
2002’yle boğuşarak, geçmişle boğuşarak bir yere varamazsınız. Değerli
milletvekilleri, bakın, size devrettiğimiz 2002’de, 2002 öncesinde Milliyetçi
Hareket Partisi olarak sizlere hangi zemini hazırlamışız: Bu övündüğünüz ve
mecbur kaldığınız enflasyon hedeflemesi politikasını, dalgalı kur politikasını
biz kurmuşuz, kanunlaştırmışız ve uygulamışız. Merkez Bankasının
özerkleştirilmesi bizim dönemimizde olmuş. TMSF, BDDK ve tüm
üst kurulları, yani siyasetin müdahalesini engelleyici, yönetimde siyasetin
etkisini azaltıcı tüm kuruluşları biz kurmuşuz. Kamu bankalarının
görev zararı diye kamburu olan… O utanç verilecek bir konu. Siyasetin emrinde
arpalık hâline getirilen kamu bankalarını yeniden bankacılığa biz kazandırmışız.
KİT’lerin görev
zararları ortadan kalkmış, özerklikler kazandırmışız. Düşen bir
enflasyon devrettik size biz. Ekonomide, finans
sektöründe, kamu yönetiminde reform niteliğinde yeni hukuklar oluşturduk.
Medeni Kanun, Gümrük Kanunu, Avukatlar Kanunu, otuz dört maddelik Anayasa
değişikliği yaptık, beş parçalı bir Meclis, üç parçalı bir koalisyonla ve üç
buçuk yılda yaptık bunu, iki krize, iki depreme rağmen yaptık. Size 1,5 milyar
dolarlık bir cari açıklı bir ekonomiyi devrettik, şimdi 35 milyarlar konuşuluyor. METİN KAŞIKOĞLU
(Düzce) – Ekonomi yoktu ki cari açık olsun. MEHMET ŞANDIR
(Devamla) – Size, başlamış, onurlu başlamış bir Avrupa Birliği süreci
devrettik. Değerli
milletvekilleri, 1999 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye, diğer üye adayı ülkelerle
eşit statüde Avrupa Birliği sürecine döndü. Şimdi kendinizi Malta’yla eşit
hissediyor musunuz? (MHP sıralarından alkışlar) (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın
Şandır, konuşmanızı tamamlayınız. MEHMET ŞANDIR
(Devamla) – Sayın Başkanım, çok teşekkür ediyorum. Bir şeyi daha
söyleyecektim, zaman kalmadı, kısaca söyleyeyim: Millete söz verdiniz,
sözlerinizi yerine getirdiniz mi? Elinizi vicdanınıza koyun, akşam yastığa
kafanızı koyduğunuzda millete verdiğiniz sözlerinizi düşünün. “3Y” demiştiniz.
Yasakları kaldıracaktınız, kaldırdınız mı? Bu başörtüsü sorununu niye
çözmüyorsunuz? (MHP sıralarından alkışlar) MUSTAFA ÖZBAYRAK
(Kırıkkale) – Siz niye çözmediniz? MEHMET ŞANDIR
(Devamla) – Niye çözmüyorsunuz? Engeliniz ne, eksiğiniz ne?(AK Parti
sıralarından gürültüler) Yoksulluğu
bitireceğinizi söylemiştiniz, bitirdiniz mi? Yolsuzlukları
kurutacağınızı, hortumları keseceğinizi söylemiştiniz… Şimdi Sayın Maliye
Bakanına buradan söylüyorum: Bu, TÜPRAŞ’ın yüzde
14,76’sını bir gece yarısı birilerine 750 milyon dolar kazandıracak şekilde
nasıl sattınız? Kandırıldınız mı, acemilik mi yaptınız? Bunu bu millete
anlatmanız lazım. (MHP sıralarından alkışlar) Yolsuzluk dediğiniz hadise hukuki
yargıyı ilgilendiren bir süreç, ama milletin gözünden bunları saklayamazsınız. (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın
Şandır… MEHMET ŞANDIR
(Devamla) – Bir elli saniye… BAŞKAN – Buyurun
efendim, tamamlayınız konuşmanızı. MEHMET ŞANDIR
(Devamla) – Sayın milletvekilleri, sözümün başında söylediğim gibi, birlikte
düşünmeye davet ettim sizi. Yeni bir yüzyılın başında birbirimizle
boğuşmaktansa milletimize hizmet etmenin yolunu bulalım. Şimdi gün o gün. Bu
sebeple söylüyorum. Bakın, bu programınızda deminki söylediklerimi aynen
yazmışsınız, demişsiniz ki: “2000 yılı başından itibaren uygulamaya konulan
program makroekonomik dengelerin gerçekleşmesine katkı vermiştir.” Bu sizin
programınız. Değerli
milletvekilleri, bütçemizin hayırlı olmasını tekrar temenni ediyorum. Emeği
geçen herkese teşekkür ediyorum. Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak
yaklaşan Kurban Bayramı’nızı yürekten kutluyoruz.
Yeni yılda ülkemize esenlik, milletimize mutluluk diliyoruz ve sizlere saygılar
sunuyorum efendim. (MHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ederim. Milliyetçi
Hareket Partisi Grubu adına ikinci konuşmacı İzmir Milletvekili ve Grup Başkan
Vekili Sayın Oktay Vural. Buyurun Sayın
Vural. (MHP sıralarından alkışlar) MHP GRUBU ADINA
OKTAY VURAL (İzmir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket
Partisi Grubu adına hepinize saygılarımı sunuyorum. Bütçe hakkında
gerek Hükûmetin gerek iktidar partisinin gerekse
muhalefet partileri ve milletvekillerinin ortaya koyduğu görüşleri dinledik.
Görüşlerimizi sizlerle paylaştık. Elbette bütün bu tartışmalardan herkesin
faydalanmış olmasını, özellikle de Hükûmetin gerekli
mesaj ve dersleri almış olmasını temenni ediyoruz. Bugün yapacağımız son
tespit, uyarılarla bu millî bütçeyi, görüşmelerini sona erdireceğiz. Milliyetçi
Hareket Partisi olarak, milletvekilleri olarak hem önerilerimizi dile getirdik
hem de gerek sorularla gerekse önergelerle çözüm yollarını ifade ettik,
milletimizin menfaatini koruyan, insanlarımızın haklarını savunan görüşlerini
ifade ettiler. Milletvekillerimiz hakkı savundu,
haklıyı korudu. Bizim için kim ne kadar güçlü olursa olsun hak güçlünün değil,
hak haklının olmalıdır. Haklının hakkını dile getirmeye, haklıyı da güçlü
yapmaya kararlı olduğumuzu ifade etmek istiyorum. Bizim, milletten başka
sorumlu olduğumuz, icazet aldığımız bir yer olmamıştır. “Hâkimiyet, egemenlik
kayıtsız şartsız milletindir.” düsturu içerisinde sadece ve sadece milletimizi
düşündük, onların menfaatlerini düşündük. Elbette bütün bu gelişmeleri de bu
eksende sorguladık. Biz, bütün bu
gelişmeleri Türkçe okumaya devam edeceğiz. Kim rahatsız olursa olsun, bu
Mecliste, Milliyetçi Hareket Partisi olarak, bütün iç ve dış gelişmeleri Türkçe
okuyacağız ve Türkçe anlatacağız. (MHP sıralarından alkışlar) Türkiye sevdasını
dile getirmeye devam edeceğiz. Samimi dilek ve
temennimiz, birlik ve beraberlik içerisinde, beraber ve birlikte yaşama sevinci
içinde daha güçlü bir Türkiye, daha mutlu bir topluma ulaşmak için katkıda
bulunmaktır. İnanıyoruz ve ümit ediyoruz ki bu yüce Meclis altında, bireysel
olarak her milletvekili de aynı heyecan ve amaçla bulunmaktadır. Değerli
milletvekilleri, bütçe görüşmeleri sırasında ekonomik, sosyal, siyasal,
kültürel, dış politikaya ilişkin her düşünce dile getirildi. Bugün burada
yapacağımız değerlendirmeler, esas itibarıyla genel değerlendirmeler olacak.
Ama bu bütçe görüşmeleri sırasında getirilen eleştirilere yönelik olarak gerek Hükûmetin gerek AKP’nin verdiği
cevaplara kısaca da değinmek istiyorum. Özellikle bir mukayese yaparken Sayın
Başbakanın “Nereden nereye.” diyerek ortaya koyduğu tabloları, birazdan,
nereden nereye geldiğimizi, anlatacağım sizlere. Tabii bu “Nereden nereye.”
diye bir eleştiri yaparken, zaman zaman, geçmişle
yapılan mukayeselerde, bazen 1999-2002 arasını, bazen 2001 yılını, bazen
1995’i, bazen 1934’ü, bazen 1971’i, bazen 2004’ü referans gösteriyor. Doğrusu,
tabii, bu kadar çok referansla hangi konuda neyi iyi göstereceğim çabası
içerisinde olunca da biraz sapla saman da birbirine karışıyor, pirincin
taşlarını da ayıklayamıyor. Öyle oluyor ki bazen, cumhuriyet tarihiyle bile
mukayese edecek kadar iş ileriye götürülebilmektedir. Bu yaklaşım… Başbakan
bütün zorlamalarla vatandaşımızın durumunun iyi olduğunu anlatmak için
çabalıyor. Bazen asgari ücretlinin çok iyi geçindiğini anlatmak için çay simit
hesabı yapıyor, o hesap tutmayınca ekmeğe dönüyor, o da tutmayınca bu sefer
beyaz peynire dönüyor. Yani bu milletin gayet iyi olduğunu anlatmak için Sayın
Başbakan, böylelikle hesabı kitabı da karıştırıyor. Birazdan hesap kitabın
nasıl yapıldığını ortaya koyacağız. Tabii, bir de bir
alışkanlık var, yapanlardan, katkı koyanlardan, bu ülkeye hizmet edenlerden
Allah razı olsun, ama özellikle, sanki bu ülkede daha önce duble yol yokmuş,
sanki bu ülkede daha önce demir yolları yapılmamış, sanki bu ülkede daha önce
hastane yokmuş gibi bütün yapılanları göz ardı edip hepsini biz yaptık anlayışı
içerisinde. E bu da biraz doğrusu insaf sınırlarına sığmıyor açıkçası. Bazen
öyle oluyor ki, bizim ihale ettiğimiz MARMARAY Projesi’ni bile sahipleniyorlar,
kredisini bulduğumuz ya da sürat demir yolu, hızlı
demir yolunun ihalesini yapmış olmamıza, kredisini bulmuş olmamıza rağmen
kendilerinin yaptıklarını söylüyorlar ve “2003 yılına kadar bu konuda adım
atılmadı, sadece düşündüler.” diyorlar. E düşünmek de insan olmanın bir gereği.
Biz düşünerek yapıyoruz, düşünmeden değil elbette. Böyle bakınca, tabii,
açıkçası, bu ülkenin bugüne kadar hizmet etmiş, taşın üstüne taş koymuş hizmet
adamlarını göz ardı eden bir yaklaşım tarzı. Öyle gidiyor ki… Sayın Başbakan
mesela bütçe görüşmelerinde diyor ki ”Eski siyasetin kavga ve anlayışlarından
uzak olduğu bütçe görüşmeleri.” diyor. Bu da neden? “Türkiye’nin durumu çok iyi
olduğu için” diyor. Ondan sonra dönüyor, bir cümle sonra “E burada vurun
abalıya mantığı var. Her şeyi eleştiriyorlar. Çözüm? Çözüm yok.” diyebilmektedir.
Bir taraftan Sayın Başbakan açıkçası Türkiye’nin çok iyi durumda gittiğini,
hiçbir eleştiri olmadığını söylüyor, diğer taraftan da eleştiriler var diye,
“Vurun abalıya yapıyorsunuz.” diye kızıyor. Hangisi doğru? Hangisi doğru? Bir başka husus
da bu eleştiriler karşısında, ne söylesek -çiftçinin durumu böyledir, dış
politikada şudur, esnafın durumu böyledir, yolsuzluklar bunlardır, bunlar doğru
değildir diyoruz- cevap veriyor: “Biz yüzde 46 oy aldık.” Yani, durumu kötüye
olan vatandaş, ürünü tarlada kalan çiftçimiz, kepengini kapatan esnafımız,
yolsuzluklar içerisinde oluşmuş, bakanlık bürokratlarının içeriye alındığı bir
ortam içerisinde “Bütün bunların hepsi doğru olduğu için yüzde 46 oy aldık”
iddiası milletimize haksızlıktır, yanlıştır. Milletimiz sizin yanlışlarınıza oy
vermiş değil, belki yaptığınız iyiliklere oy vermiştir. Ama yaptığınız her kötü
durum için bu milleti referans göstermek bu millete haksızlık ya! Eğer siz diyorsanız ki “Tarlada ürünü kalan çiftçi,
kepengini kapatan işsizlerimiz, 1 milyon açımız, 20 milyon insan bize oy
verdi.” diyorsanız, doğrusu belki de bu millet, bu durumda oy verdiğini iddia
ediyorsa belki lütfundan değil de olsa olsa kahrından oy vermiş olabilir, olsa olsa
kahrından vermiş olabilir. (MHP sıralarından alkışlar) AHMET YENİ
(Samsun) – Milletin iradesine saygı duyacaksınız! ALİ RIZA ALABOYUN
(Aksaray) – Milletin iradesine saygı göstermek zorundasınız! OKTAY VURAL
(Devamla) – Yani, şimdi, bütün her şeyin iyi olduğu bir ortam içerisinde, her
şeyin iyi olduğunu, yüzde 46’yla eğer
siz milletin bunu onayladığını düşünüyorsanız… E, size oy vermeyen de yüzde 54 var. Demek ki yüzde 54 de gayri
memnun. Ha, gönül ister ki yapamadıklarınızı da yapın, yapamadıklarınızı da
yapın, bu millete hizmet edin. Bu millete hizmet edilmesinden biz memnun
oluruz. Biz hizmet yarışı içerisindeyiz. Rekabetimiz hizmet yarışı içerisinde.
Onun için de bütün bunlarla ilgili, açıkçası, bu iddialar biraz havada
kalmaktadır. Bu görüşmeler
sırasında, özellikle bu referansları kullanırken Sayın Başbakan bazen görev
zararlarından bahsediyor. Bu görev zararlarını 2 Mayıs 2001’de biz sıfırladık ya. Sen gel bugünün sorunlarıyla ilgilen. Yani, bizim
bitirdiğimiz sorunları referans vermene ne gerek var? Niye? Görev zararları
bitti. Haberi olmayabilir, ama birilerinin Sayın Başbakana “Ya,
bu sorun 57’nci Hükûmet tarafından bitirildi.” diye
söylemesi gerekiyor. Bir diğeri de
bankalarla ilgili gelişmeler. Değerli milletvekilleri, bankaların fona
devredilmesi… İşte, bazen Sayın Başbakanın “hortumlama”
ifadesini kullandığımız zaman… O zaman iktidardaydık. Bu bankaların
kurulmasında biz yokuz, kredilerin verilmesinde biz yokuz, hortumlayanların
içinde biz yokuz. Bu sorunun çözülmesi için de elimizi attık, ama bugün o hortumlanan batık kredilerin hangi başbakanın döneminde
verildiğini söylersek, o bankaların bakkal kurma gibi izin verildiği dönemlerde
kimlerin olduğunu söylersek, o zaman burada bir sürü kimse mahcup duruma düşer.
(AK Parti sıralarından “Söyle, söyle” sesleri, MHP sıralarından alkışlar) Yani
Erbakan döneminden tutun Demirel dönemine kadar hepsinde var. O batık
bankalarla ilgili patronlarla görüşenler de var şeçimden
önce üstelik. Patronların yerine, Bozüyük’e helikopterle gidenler var. Şimdi, merak
ediyorum: “Bu bankaların içini hortumlamışlar. Tedbir
aldık. BDDK’yı kurduk. Sınır getirdik. Şahsi
sorumluluklarını getirdik.” METİN KAŞIKOĞLU
(Düzce) – Siz getirmediniz, siz yapamadınız. OKTAY VURAL
(Devamla) - Niye bundan gocunuyorsunuz anlamıyorum ki! Yani, bu bankaları hortumlayanlar hakkında tedbir alınmasından niye gayrimemnunsunuz, neden gayrimemnunsunuz
ya? AVNİ ERDEMİR
(Amasya) – IMF’nin emriyle… OKTAY VURAL
(Devamla) – Oysa memnun olmanız lazım. Ha, biz, Tasarruf
Mevduatı Sigorta Fonu vasıtasıyla bu alacakların daha hızlı alınması için
attığınız adımlardan memnunuz. Peki, bizim attığımız adımlardan niye memnun
değilsiniz? Devam mı etsin istiyordunuz? Hortumlama
devam mı etsin diyordunuz? MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – İmar Bankası… OKTAY VURAL
(Devamla) - “22 banka devredildi.” deniyor. Kendi dönemlerinde İmar Bankası
var. Bu İmar Bankasına bu faaliyet iznini niye verdiniz ya?
O kadar niye unuttunuz İmar Bankasını? MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Yirmi ay sonra… OKTAY VURAL
(Devamla) - Değerli milletvekilleri, bütün bu hususları dikkate aldığımız
zaman, açıkçası, Türkiye’nin temel sorunları dünden farklıdır. Bakın değerli
milletvekilleri, dünün sorunlarını gündeme getirerek bugünün sorunlarını
cevaplandıramazsınız. Bir şeyi nerede kaybetmişseniz orada bulabilirsiniz.
Yani, şimdi siz parti grubunda kaybettiğiniz anahtarı Meclis Genel Kurulunda
bulamazsınız, bulmanız mümkün değil. Şimdi, daha önce
sistemin içerisinde, bankacılık sisteminin denetimsizliği, dirençsizliği vardı,
kamu açıkları vardı. Doğrudur, kamu açıkları vardı. Ama 1 Ocak 2002’de 69 tane
fonu kapatarak kayıt dışı bütçe uygulamasına son verdik. 2002 yılında aldığınız
tabloda bunlara yönelik alınmış tedbirler vardı. Büyümede istikrarsızlık, artan
enflasyon vardı. Aldığınız Türkiye’de düşen enflasyon vardı. Şimdi “O dünün
sorunlarıydı.” Şimdi, dünün sorunlarını bugün getirip, bugünkü sorunlar
karşısında deve kuşu gibi kafanızı gömerseniz çözüm bulamazsınız. Biz, bugünün
sorunlarının, son beş yıldır uygulanan ekonomik tercihlerle istihdam yaratmayan
bir büyüme olduğunu düşünüyoruz mesela. Gelir yerine harcamaları
vergilendirerek özellikle gelir dağılımı bozukluğunu yaratıp fakirin daha fakir
olmasını sağlayan ekonomi politikaları, kronik dış ticaret ve cari işlemler
açığı, düşük kur yüksek faizle oluşturulan saadet zinciri, küresel sermayenin
ekonomi politikası üzerinde kabul edilemez düzeydeki etkisi, uluslararası
rekabet gücümüzün düşmesi. Bunlar bugünün sorunları, siz bunlarla uğraşın.
Olmayan sorunlarla, sanal sorunlarla uğraşmak, kendinizin ne kadar iyi yaptığınızı söylemek yerine,
gelin burada “Biz cari işlemler açığını şöyle yaptık, uluslararası rekabet
gücünü artırdık, Türkiye’de harcamalarda vergilendirmeyle ilgili reform yaptık,
dolayısıyla fakirin daha fakir olmasını engelledik.” deyin. Ama bunları
söylemediğiniz zaman, işte sapla samanın karıştırılması oluyor. Bunlar,
milletimizin mevcut sorunlarının çözümü konusunda yeterli çaba sarf
edilmediğini ortaya koyan bir yaklaşım tarzıdır. Değerli
arkadaşlarım, küreselleşmenin kazananı vardır, kaybedeni vardır. Biz, kazanan
olmak istiyoruz. Küreselleşme bir vetire. Ama bu küreselleşmede kazanan olmak
için neler yapmamız lazım? Bugün Türkiye, giderek artan uluslararası rekabet
gücü azalırken, reel döviz kuru endeksi 2002 yılında
125 iken bugün 188 olmuş ise biz uluslararası rekabet gücümüzü nasıl arttırabiliriz? Sayın Başbakan
söylüyor: “Paranın değer kazanmasından gocunanlar var.” E şimdi, vallahi,
burada özellikle kendi ayağınıza kurşun sıkıyorsunuz. İhracatınızı pahalı,
ithalatı ucuz hâle getiriyorsunuz, ondan sonra diyorsunuz ki: “Paramız değerli
oldu.” Ondan, sonra kime siz, aslında bu politikayla hizmet ediyorsunuz?
Başkalarına hizmet ediyorsunuz. Sizin ekonomi politikanızın gereği paranız
değerlenmiyor, sizin mali politikalar gereği paranız değerleniyor. Peki bu kime
yarıyor? İthalat yapanlara yarıyor, doğrudur. Peki başka kime yarıyor? Cari
işlemler açığını finanse etmek için saadet zinciri kuran, sıcak para cenneti
olan, parası olanlara yarıyor, doğrudur. Şimdi, e peki –söylüyorum- milletçilik
bu mudur? Milliyetçilik, dışa açık bir ekonomiyle üretimi dış pazarlara
pazarlayarak daha fazla geniş pazarlar elde etmektir. Bugün geldiğimiz noktada
eğer üretiminizin dışa bağımlılığı artmışsa… Merkez Bankasının yaptığı raporda
var. Üretimin, dışa bağımlılığı artmış, ihracat dışa bağımlı hâle gelmiş ve artık
dışa açık bir ekonomide kendi üretiminizin dış talebi karşılaması hedefinden
uzaklaşarak, dış üretimin kendi yurt içi talebinizi karşılama boyutuna gelmiş.
İşte, bu döviz kuru politikasıyla başkalarının, açıkçası, on beş yirmi yılda
elde edemediği kazançlar yurt dışına transfer edilmiştir sıcak parayla.
Bakıyorsunuz, bizdeki reel faiz yüzde 10-12
civarında. Peki, başka ülkelerde, Japonya’da 0,75, ABD’de 1,25. Kaç kat?
8;10;14 kat. Onları besliyorsunuz, onları finanse ediyorsunuz, sonra kalkıp
diyorsunuz ki “E canım, paramız değerlendi.” Kime hizmet ediyorsunuz siz?
Yabancılara hizmet ediyorsunuz? “Büyüme” diyorsunuz. Peki, bu büyüme oluyor da
bu büyüme kime yarıyor, baktınız mı? Değerli
arkadaşlarım, ekonomik istikrarın bir boyutu büyüme, diğer boyutu da istihdamdır
elbette. Ama düşünün, eğer siz giderek üretmiyorsanız, ithalata bağımlılığınız
artıyorsa, üretiminizin ithalata bağımlılığı artıyorsa, siz başkalarının
işsizine iş buluyorsunuz. Değerli arkadaşlarım, bu Meclisin Almanya’daki Hans’a, İngiltere’deki George’a, Çin’deki Çin Van Loo’ya iş bulma mükellefiyeti yok. Önce Türkiye’deki insana
iş bulacaksınız. (MHP sıralarından alkışlar) Nerede? Böyle bir ekonomik tercih
olabilir mi? Nerede? Sonra Sayın Başbakan kalkıyor: “Benim için George’la
Ahmet’in farkı yoktur.” E doğrusu, bir Medeniyetler İttifakı Eş Başkanına da bu
yakışır, bu yakışır yani. (MHP sıralarından alkışlar) Ne demek farkı yoktur?
Bizim için farkı var. Biz bu millete hizmet için yemin ettik, benim
sorumluluğum bu millete hizmet etmektir. Siz kalkın, bir
taraftan sermaye aşındırarak, kaynaklarımızı aşındırarak, dış ülkelerdeki
sermayenin daha fazla gelir elde etmesini sağlayın, yetmezmiş gibi, başka
ülkelerin üretimlerini artırması için kendi döviz kurunuzu sanal ve köpük bir
şekilde değerlendirin ve Türkiye’de işsiz sayısı artsın. Ekonomi literatürüne
ilk defa girdi biliyor musunuz “istihdam yaratmayan büyüme.” HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Dünyada nasıl? OKTAY VURAL
(Devamla) – Morgan Stanley’in raporunda var “istihdam
yaratmayan büyüme”, düşünebiliyor musunuz? Peki, kim istihdam edildi? Değerli
arkadaşlarım, kim istihdam edildi? ŞABAN DİŞLİ
(Sakarya) – Kaynakları verimli kullanırsanız… OKTAY VURAL
(Devamla) – İşte, bu ekonomi politikası da kazananların politikasıdır. Onun
için, değerli arkadaşlarım, bu ekonomi politikasında ekonomiden sorumlu bir
Sayın Bakan diyor ki: “Küreselleşmenin ihtiyaçlarına göre hareket ediyoruz.” Değerli
arkadaşlarım, küreselleşme, özellikle gelişmiş olan piyasaların uluslararası
rekabet gücünü artırmak için kullandıkları bir araçtır. Siz küreselleşmenin
ihtiyaçlarına göre değil, milletin ihtiyaçlarına göre ekonomi politikası
oluşturacaksınız. Millî düşüneceksiniz, küresel davranacaksınız. HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Nasıl olacak? ŞABAN DİŞLİ
(Sakarya) – Millî düşünüp küresel davranmak nasıl olacak? OKTAY VURAL
(Devamla) – Onun için, özellikle Adam Smith’den bu
yana bütün ekonomistlerin üzerinde mutabakata vardığı husus, devletin en önemli
fonksiyonunun uluslararası piyasada rekabeti artırmak olduğudur. Değerli
arkadaşlarım, Türkiye’nin rekabet gücü giderek azalıyor. Sayın Başbakan
diyor ki “Kaynak nerede?” Kaynak Türkiye’de. Türkiye’deki kaynağı başkaları
kullanıyor. Üretim kaynaklarımız yabancılaşıyor, piyasalarımız yabancılaşıyor.
Bakın, İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında yabancı payı yüzde 72 olmuş. Sayın
Bakan çıkıyor, diyor ki “Yüzde 72 olmuş ama şirketlere baktığınız zaman bu
yüzde 26’dır.” Biz piyasadan bahsediyoruz Sayın Bakan. Bu piyasaya yabancılar
hâkim, yabancılar hâkim. Biz şirketten bahsetmiyoruz ki, biz yabancılardan
bahsediyoruz. Türkiye’de perakendecilik sektörü giderek yabancılaşıyor ve
özellikle likit kaynaklar yabancı şirketlere havale ediliyor. Neden? Çünkü,
Türkiye’de uyguladığınız politikayla esnaf ve sanatkârı öldürdünüz, küçük işletmeleri
öldürdünüz. AKP döneminde 850
bini aşkın esnaf ve sanatkâr kepenk kapattı. Bu milletin durumu iyiyse, kepenk
kapatıp bunları İspanya’ya tatile mi gönderdiniz? Ne yaptınız bunları? Yani, şimdi
doğrusu, değerli arkadaşım bahsediyor, 22 Temmuz… Yani, siz bu politikayla
diyorsunuz ki “Vallahi 850 bin esnafın kepengini kapattık. Bu dönemde,
inşallah, 1 milyon esnafın daha kepengini kapatacağız ve onaylayacaklar.” demek
istiyorsunuz herhâlde. ÜNAL KACIR
(İstanbul) – Esnaf biliyor… OKTAY VURAL
(Devamla) - Bir insanın kepenk kapatmasından memnuniyet duymamak lazım. ÜNAL KACIR
(İstanbul) – Neyin ne olduğunu biliyor… OKTAY VURAL
(Devamla) - Tarım kesimi çökmüş vaziyette değerli arkadaşlar. Ürün tarlada
kaldı, sattığıyla doyamadı. Açıkçası, bütün
bunlara baktığımız zaman, 2002 yılıyla mukayese ettiğimiz zaman, Türkiye’nin
önemli ölçüde bir kaynak erozyonuna girdiğini düşünüyoruz. Bakınız, bir
millî ekonomi vatandaşlarına ne yapar? Gelir üretir. Bir millî ekonomi
vatandaşlarına gelir ürettiği gibi, aynı zamanda, değerli arkadaşlarım, elbette
yükümlülükleri de vardır vatandaşlarımızın. Şimdi, özellikle, oluşturduğunuz
son, yıl sonu itibarıyla mukayese yapılamayacağı için sadece kesin hesabını
görüştüğümüz 2006 yılı için size rakam vereyim: Değerli
arkadaşlarım, kura göre değişmekle birlikte, toplam borç stoku, buna sıcak
parayı, bütün bunları da eklediğiniz zaman, kişi başına borcu hesapladığımız
zaman, bakınız, kişi başına borç 3.194 dolar 2002 yılında, şimdi yaklaşık 6 bin
dolara vardı. HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Gelir ne kadar, gelir? OKTAY VURAL
(Devamla) – Kişi başına sıcak para 115 dolar, şimdi 850 dolar. Kişi başına
banka borcu 58 dolar, şimdi 673 dolar. Kişi başına vergi 526 dolar, şimdi 1.340
dolar. HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Kişi başına gelir ne kadar? OKTAY VURAL
(Devamla) – Vereceğim, çok merak ediyorsunuz, vereceğim. HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Bekliyorum. OKTAY VURAL
(Devamla) – Borçlarını aldık, topladık, 3.893 dolar kişi başına yükümlülüğü var
2002 yılında ve 2006 yılında bu yükümlülük kaça çıkmış biliyor musunuz? 8.134
dolara çıkmış. Değerli arkadaşlarım, aradaki fark nedir biliyor musunuz? 4.241
dolar yükümlülüğü artmış vatandaşın. Gelirine
bakıyoruz: Değerli arkadaşlarım, kişi başına gayrisafi
millî hasıla 2.600 dolardan 5.477 dolara çıkmış. Şimdi, yükümlülükten,
borcundan ve gelirinden düştüğümüz zaman, 2002 yılında bir kişinin yüklendiği
toplam yükümlülük, gelir sonrası, 1.295 dolar iken, şimdi 2.657 dolar olmuş.
2.657 dolar, gelirinin üzerinde borç getirmişsiniz. Bunun 2002’ye göre artış
oranı nedir biliyor musunuz? Yüzde 120’dir. İşte, vatandaşın borçlarını artırma
politikanızın temel yaklaşımı. Değerli
arkadaşlarım, 2003 yılına bakıldığı zaman, faiz ödemelerinin hane halkı
harcanabilir gelire oranı yüzde 2,4, şimdi 4,4. Peki, borcun harcanabilir
gelire oranı nedir? 2002’de yüzde 7,5. Şimdi nedir dersiniz? Yüzde 26,5.
Görüyor musunuz? Bu milleti borçlandıran ve gelirinin üzerinde borç yükü
içerisine sokan ekonomi politikası işte böyle olmuş. Biraz önce ifade edildi,
cari işlemler açığı 1,5 milyar dolardan 34 milyar dolara çıkmış, 15,5 milyar
dolar olan dış ticaret açığı bugün 50 milyar dolar. Projeksiyon nedir? 60-70
milyar dolara doğru gidiyor. Peki, bu
politikalara bu bütçede bir çözüm var mı? Şimdi, bakıyorsunuz, dış ticaret
açığı artıyor, cari işlemler açığı devam ediyor. Peki, soruyorum, bu bütçeyi
nerenin sorunları için getirdiniz, hangi sorunu çözmek için? Yani, bu bütçeyi
hangi sorunu çözmek için getirdiniz, hangi soruna çözüm getiriyor? Evet, bütçe
kanununda cari işlemler için alınması gereken birtakım tedbirler var, ama bu
tedbirlerin neticesinde hedefleriniz yok; sanal tedbirler. Türkiye, muhakkak
surette, özellikle yüksek teknolojili ihracata yönelmelidir. Bakın, OECD
ülkeleri içerisinde, ihracat içerisinde, yüksek teknolojili ihracat payımız
sadece yüzde 2’dir, en sondayız, en sonda. Türkiye bu
politikalarla rekabet edemez, rekabet gücü kayboluyor. Onun için, Türkiye’nin
rekabet gücü kaybolunca milletimiz de fakirleşiyor. İşte gördük. Değerli
arkadaşlarım “Harcanabilir gelirleri artırdık.” diyorsunuz, ama dolaylı
vergiyle vatandaşın, özellikle dar gelirlilerin gelirlerini harcama sırasında
vergilendirdiğiniz için harcanabilir geliri azalmaktadır. Bakın, harcama esaslı
yoksul sayısı 2002’de 10 milyon iken, bugün 11-11,5 milyonu bulmuştur, harcama
esaslı göreli yoksullukta. 1,5 milyon insan. Neden? Bu politikalardan dolayı. “İstihdam
yarattık.” diyorsunuz. Bakın, gelir dağılımı anketlerini açın, yarattığınız
istihdamın hepsi asgari ücretli istihdam. Değerli arkadaşlarım, böyle rekabet
gücü kazanamayız. Türkiye, giderek bağımlılık oranı düşen, özellikle genç
nüfusu artan bir ülke. Yapmamız gereken iş nedir? O insanlara iş bulabilmektir.
Ama, asgari ücretle değil, yüksek teknoloji, daha fazla gelir elde edecek iş
bulmalıyız. Ama, ekonomi politikanız, maalesef, işsiz vatandaşlarımızı
kendisini doyurabilecek bir iş değil, kendisini çağdaş köle hâline dönüştürecek
asgari ücretli bir istihdama yöneltiyor. Bütün istihdam artışı bu alanda
olmuştur. Bu bakımdan, bu ekonomi politikalarıyla Türkiye’nin, açıkçası,
rekabet etmesi mümkün değildir. Bu bütçe de bu sorunlara çözüm getirmiyor. Onun
için, geçmişe gidip, “şunları yaptık, bunları yaptık” değil, bugün Türkiye’nin
içinde bulunduğu sorunların cevabını veren bütçeyle gelin, kanunlarla gelin. (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın
Vural, konuşmanızı tamamlayınız. Buyurun. OKTAY VURAL
(Devamla) – Bir de çok kısaca dış politikadaki temel yanlışlara değinmek
istiyorum. Değerli
arkadaşlarım, dış politikada temel hedef özellikle ne olmalıdır? Millî realizme
dayalı, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü dikkate alan, vatandaşlarının
çıkarlarını dikkate alan ve uluslararası uyuşmazlıklarımızı kendi lehimize
çözen bir yaklaşım. Önceliklerimiz bunlar olmalıdır. Ama, Sayın Dışişleri
Bakanı bütçe konuşmasında öncelik olarak şunu diyor: “Çoğulculuk, insan
hakları…” Değerli
arkadaşlar, Türkiye, doğrudan doğruya dışarıdan kaynaklanan bir tehditle birlik
ve beraberliği tehdit altında, bölücülük tehdidi altında. Bizimkiler gitmişler
“Çoğulculuk, insan hakları…” “Çoğulculuk,
insan hakları, demokrasi.” diye Irak’a gidenlerin neler yaptığını görüyorsunuz.
(MHP sıralarından alkışlar) Onları desteklemek amacıyla bu politikanın esiri
olamayız, yanlıştır. Değerli
arkadaşlarım, PKK’yla mücadelede, maalesef, bu birlik ve bütünlüğümüze yönelik
PKK’yla mücadele konusunda uluslararası seviyede hiçbir adım atılmadı. (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın
Vural, ikinci defa uzatıyorum, lütfen konuşmanızı tamamlayınız. OKTAY VURAL
(Devamla) – Seçim beyannamesinde “Bu yönde uluslararası finansmanı kestik,
uluslararası desteği sağladık.” diyorlar. Burada sınır ötesi operasyonla ilgili
görüşmelerde dendi ki: “Bir tane ülke bize destek sağlamadı.” Hangisi doğru
değerli arkadaşlarım? Hangisi doğru? Doğrusu, bütün bu politikaları dikkate
aldığımız zaman, belki de, Sayın Başbakana hitap ederken “Sayın Büyük Orta Doğu
Projesi Eş Başkanı” diye hitap etmek lazım. (MHP sıralarından alkışlar) Nedir bu Büyük
Orta Doğu Projesi? Bu milletten almadığı yetkiyi, almadığı görevi ABD Başkanı Bush’tan alarak üzerimize, başımıza çuval geçirilmesine
izin verilmesine müsaade edebilir miyiz? Edemeyiz, etmemeliyiz değerli
arkadaşlarım. Bu bakımdan, bu
bütçenin hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum. Sözlerimi Hazreti Mevlânâ’nın
UNESCO tarafından kabul edilen yılı münasebetiyle, onun sözüyle tamamlamak
istiyorum. Diyor ki: “Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol…” (AK Parti
sıralarından “Bravo[!]” sesleri, alkışlar[!]) “Hiddet ve asabiyette ölü gibi
ol/Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol/Ya
olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol.” HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Suçunu kabul ediyorsun, kusurunu sen de
kabul ediyorsun! OKTAY VURAL
(Devamla) - Bu bakımdan, ben Hazreti Mevlânâ’nın bu sözleriyle konuşmamı
tamamlar, hepinize saygılarımı arz ederim. (MHP sıralarından alkışlar, AK Parti
sıralarından alkışlar[!]) BAŞKAN – Teşekkür
ederim. AK Parti Grubu
adına Giresun Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Sayın Nurettin Canikli. (AK Parti sıralarından alkışlar) Sayın Canikli, buyurun efendim. AK PARTİ GRUBU
ADINA NURETTİN CANİKLİ (Giresun) – Teşekkür ederim Sayın Başkan. Sayın Başkan,
değerli arkadaşlar; 2008 yılı merkezî yönetim bütçesinin tümü üzerinde AK Parti
Grubunun görüşlerini arz etmek üzere huzurlarınızdayım. Hepinizi saygıyla
selamlıyorum. Değerli
arkadaşlar, AK Parti Hükûmetlerinin altıncı bütçesini
(2008 yılı bütçesi) görüşüyoruz. Bu bütçenin de memleketimize hayırlı ve uğurlu
olmasını diliyorum. Bütçenin hazırlanmasında emeği geçen herkese; başta Hükûmetimiz, bakanlarımız ve ilgili bürokrat arkadaşlara
teşekkür ediyorum. Yaklaşık on günden beri bütçeyi enine boyuna tartışıyoruz,
değerlendiriyoruz muhalefetimizle, iktidarımızla. Tabii, bu tartışmalar
sırasında kuşkusuz önemli görüşler ortaya konuldu, ifade edildi. Katkı
sağlayıcı olduğuna inandığım ve Hükûmetimiz ve ilgili
arkadaşlar tarafından değerlendirilecek, dikkate alınacak görüşler ortaya
konulduğuna inanıyorum. Onlar da, ifade ettiğim gibi, elbette Hükûmetimiz tarafından değerlendirilecektir. Değerli
arkadaşlar, birçok konuşmacı arkadaşımızın da ifade ettiği gibi, bütçeler son
derece önemli metinlerdir. Sadece bir sonraki yılda gelirlerin toplanması,
harcamaların yapılması konusunda hükûmetlere yetki
veren, izin veren bir kanun değildir. Onun ötesinde çok daha derin anlamları ve
sonuçları olan bir mali tablodur, bütünlük arz eden bir sistemdir. Her şeyden önce,
her yıl, toplumda üretilen millî gelirin yaklaşık yüzde 30’u bütçe yoluyla
yeniden harmanlanır, toplanır ve dağıtılır, tekrar topluma verilir. İşte bu
dağıtım aşamasında hükûmetler bu yolla yatırım
politikalarını uygulamaya koyarlar, sosyal politikalarını uygulamaya koyarlar,
büyüme politikalarını ortaya koyarlar, istihdam ve gelir dağıtım politikalarını
ortaya koyarlar. Bu açıdan bakıldığında, bu politikaların yürütülmesi için de
yıllık araçlar olarak bütçeler ortaya çıkar. Tabii, bütçelerin
birçok özelliği vardır, olmalıdır ama bana göre bütçelerde bulunması gereken en
önemli özellik samimiyet ve dürüstlüktür. Evet, bütçeler samimi olmalı,
bütçeler dürüst olmalı. Tabii birçok özelliği var bütçelerin; yönetilebilir
olmalı, tahmin edilebilir olmalı ama bunların içerisinden bana göre en
önemlisi, en dikkat çekici olan, samimi ve dürüst olması gerekir. Nedir bu
özellik, son derece önemli? Çünkü 2002 yılına kadar hemen hemen
hiçbir bütçede bu özellik yok -biraz sonra rakamlarla ifade etmeye çalışacağım-
yani 2002 yılına gelene kadar bütçelerde samimiyet yok ve maalesef dürüstlük
yok, çünkü bütçeler aynı zamanda iktidarların, hükûmetin
millete verdiği bir sözdür, bir taahhüttür. Nedir taahhüt? Çıkıyor hükûmet burada diyor ki “Ben, bir sonraki yılda şu kadar
harcama yapacağım, şu kadar para toplayacağım.” Ve bu harcama miktarıyla uyumlu
makro dengeler sunuluyor, eğer bu harcama miktarında ciddi anlamda bir sapma
meydana geldiği takdirde, bütün makro göstergeler değişiyor ve ciddi oranda
oynamalar, sapmalar meydana geliyor yani faiz oranında, enflasyonda, bütçe
açığında. Tabii bunlar yatırımcı için, milletimiz için, tüketici için, finans
kesimi için, hepsi için, bütün toplum için son derece önemli, çünkü herkes
hesabını kitabını bu bütçe dengesi üzerine yapıyor. Bütçe dengesinde meydana
gelecek olan ciddi sapmaların tamamı, hesapların tamamını bozuyor. Bu anlamda
son derece önemlidir. Bu sözlerin yerine getirilmesi gerekir, yani hükûmetlerin burada bütçe üzerinde konuşurken verdiği
sözlerin, bir sonraki yıla ilişkin verdiği sözlerin yerine getirilmesi gerekir. MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Kesin hesap. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - Buna hiç kimsenin itirazı var mı? Yok, olamaz zaten. MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Kesin hesap. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - Ama bakalım ne yapmış hükûmetler? Şimdi,
tabii, geçmişten korkmayalım değerli arkadaşlar, geçmişi tartışmamız lazım.
Geçmişi tartışalım, geçmişte neler yapılmış, neler yapılamamış, onları ortaya
koyalım ki… MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Biraz da geleceğe bakalım. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – … bugün ne yapılmış ve gelecekte ne yapılması gerekir? Onların daha
iyi anlaşılabilmesi için geçmişte nelerin yapıldığını, nelerin yapılamadığını
burada konuşmamız lazım. Bundan kaçmamak gerekir, bundan utanmamak gerekir
değerli arkadaşlarım, koyacağız bu rakamları biraz sonra. Ama önce şu dürüstlük
meselesine -bütçenin dürüstlüğü anlamında söylüyorum- samimiyet meselesine
gelelim. Bakın, yıllar tamamen tesadüfidir, herhangi bir hükûmeti,
herhangi bir dönemi hedef almamaktadır, objektiftir yani. 1990 yılından
başlayalım: Hükûmet, gelmiş burada demiş ki -o
dönemin hükûmeti- ben, önümüzdeki yıl -1990 bütçesi
görüşülürken- 64,4 trilyon lira harcama yapacağım, demiş; bütçe büyüklüğüm bu,
bütçe hedefim bu, demiş ve herkes hesabını kitabını buna göre yapmış ama ne
olmuş? 68,4 trilyon lira harcamış, yüzde 6 sapma meydana gelmiş. 1991 bütçesi: Hükûmet, 101 trilyon harcama yapacağım, demiş ancak 132
trilyon lira harcama yapmış değerli arkadaşlar, yüzde 31 oranında sapma meydana
gelmiş, o sapınca faiz oranları sapmış, büyüme sapmış, her şey sapmış, bütün
ekonomik göstergelerin dengesi bozulmuş. 94 yılı: 819 trilyon lira harcayacağım,
diye millete söz vermiş buradan, ancak 902 trilyon lira harcamış Hükûmet, sapma yüzde 10. 1995’te yüzde 30 ve en son 2002
yılında, Hükûmet demiş ki, 98 trilyon lira harcama
yapacağım, onun sözünü vermiş burada, onun için yetki almış, onun için milletten
icazet almış ama tam 115,6 trilyon lira para harcamış, sapma yüzde 18 değerli
arkadaşlar. Bu bütçelerin… ÜNAL KACIR
(İstanbul) – Katrilyon. NURETTİN CANİKLİ
(Giresun) – Evet, katrilyon, pardon. 98 katrilyondan 115,6 katrilyon. Bu
bütçelerde samimiyet var mı? Bu bütçeler konuşulurken verdiği sözü yerine
getirmesi gereken hükûmetler bu sözlerini yerine
getirmişler mi? Millete karşı dürüst davranmışlar mı? Soruyorum değerli
arkadaşlar, herkese soruyorum. Elbette, “Hayır” bu sorunun cevabı. Şimdi, aradaki
farkı koymak için bunları söylememiz gerekiyor. Sadece, başlı başına AK Parti Hükûmetinin bütçelerinin performansını ortaya koyduğumuz
zaman bir anlam ifade etmeyebilir tek başına, ancak biraz önce söylediğim
rakamlarla, şimdi ifade edeceğim AK Parti Hükûmetinin
bütçe rakamlarını karşılaştırdığımızda o zaman farkı göreceksiniz. O zaman, AK
Parti bütçelerinin ne anlama geldiğini ve AK Parti Hükûmetlerinin
farkını ortaya koyacaksınız. 2003 yılı, ilk bütçemiz, Hükûmetimiz
demiş ki, biz 146 katrilyon bütçe büyüklüğü hedefliyoruz, harcama yapacağız.
Bunun yetkisini almış ve 140, 4 katrilyon lira harcamış değerli arkadaşlar.
Bırakın aşmayı, altında kalmış. 2004 bütçesi öyle, 2005 bütçesi öyle, 2006
bütçesi öyle, 2007 bütçesi öyle. Hadi, bir tanesi tesadüf diyelim, 2003 bütçesi
tesadüf, 2004’te mi tesadüf, 2005 mi tesadüf, 2006 mı tesadüf, 2007 mi tesadüf?
Hepsinde millete verdiği sözü yerine getirmiş. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Hiçbir hükûmet, millete verdiği sözü yerine
getirmemiş ama AK Parti Hükûmetleri yerine getirmiş
değerli arkadaşlar, rakamlara itirazı olan lütfen söylesin, rakamlar burada,
açık, hiç kimsenin itirazı olamaz. MEHMET NİL HIDIR
(Muğla) – Söyleyemezler ki, salonu terk ettiler! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Değerli arkadaşlar, aynı şey, açıklar için de geçerli, bütçe
açıkları için de geçerli. Baktığınız zaman, benzer eğilimi de yine
görüyorsunuz. 1990 yılında, bütçe demek için bin şahit ister, 2002’den önceki
dönemler için, neredeyse, formalite olarak, yasal ve anayasal zorunluluk olarak
gelinip hazırlanılan, burada konuşulan, üzerinde konuşma yapılan konu. Çünkü,
bütçe demek, denge demek, sistem demek, tutarlılık demek. Eğer bir bütçede
bunlar yoksa, bütçenin hedeflediği sonuçları gerçekleştirmeleri mümkün
değildir, bütçe denemez bunlara. Bütçe açıklarına bakın: 1990’da yüzde 17 bütçe
açığı var, 1991’de yüzde 25, her yıl devam ediyor, en son, 2002 yılında yüzde
32 oranında bütçe açık vermiş. Ne yapacaksınız bu açığı? Ya
borç bulacaksınız ya para basacaksınız. MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Kapatacaksınız. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Ya borç bulacaksınız ya
para basacaksınız. MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Açık da olsa kapatacaksınız. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Yapılan da bu zaten, o yıllarda yapılan da bu, ya
enflasyon üç haneli rakamlara çıkmış ve ya da millet
ciddi anlamda yüksek reel faizler ödemiş. Biraz sonra
konuşacağız bunları, reel faiz nedir, reel faiz daha önce nasıldı, şimdi nasıl, bunların hepsini
karşılaştıracağız. Bakın, gelelim
bizim Hükûmetimize. Yüzde 32 olarak devraldığımız
bütçe açığını, ilk yıl 28’den itibaren başlamışız ve 2007’de, makul olan yüzde
7,3 seviyesine düşürmüşüz değerli arkadaşlar. BEYTULLAH ASİL
(Eskişehir) – Cari açıktan niye bahsetmiyorsunuz? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Bekleyin, bekleyin, biraz sonra onu da göreceksiniz, onu da
göreceksiniz. BEYTULLAH ASİL
(Eskişehir) – Cari açık borçsuz mu kapatılıyor? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Hep konuşuldu değerli arkadaşlar: “Bütçeler, sosyal bütçeler,
efendim işte, yeteri kadar harcama yapılmıyor, fakirlik büyüdü, işsizlik arttı,
vesaire ya da işte, gelir dağılımında ciddi
bozulmalar var”. Bakın, bunların hiçbirisi gerçek değil, hepsi bunların burada
hamaset nutukları. Hiç, bunlar konuşulurken rakamlar ortaya konulmuyor değerli
arkadaşlar. Rakamlar da uluslararası, herkesin kabul ettiği rakamları
kullanmamız lazım. Herkes rakam çıkarmaya çalışırsa, kendi hesap etmeye
çalışırsa, bakkal hesabı, o işin içinden çıkılmaz. Herkesin kabul ettiği,
açıkça yayınlanan ve üzerinde yıllardan beri uygulanan rakamların kullanılması
ve metotların kullanılması gerekir. Şimdi, bakın
değerli arkadaşlar, AK Parti Hükûmetinin bütçelerinin
en önemli özelliklerinden bir tanesi sosyal bütçe oluşudur. 2002 yılında
-devraldığımız için söylüyorum- bütçenin yaklaşık yüzde 45’inden fazlası faiz ödemelerine
aktarılıyor. Faiz ödemeleri nedir? Faiz ödemeleri, toplumun üst gelir grubuna,
sermaye sahiplerine bütçe yoluyla aktarılan kaynakları gösterir. Çünkü, faiz
geliri elde eden kesim kimdir? Elbette parası olan kesimdir, sermaye sahibi
kesimdir. 2002 yılı bütçesinde bütçenin neredeyse yarısı -Hükûmetlerin
bunlar üzerinden tasarruf etme imkânı yok, dokunma imkânı yok- tam yarısı
toplumun üst gelir gruplarına aktarılıyor değerli arkadaşlar. Yani zengine
aktarılıyor. Nereden kesiliyor? Fakirden kesiliyor. Bütçenin yarısı neredeyse. Şimdi, böyle bir
bütçeyle -önceki dönemden, 2002 ve öncesini kastediyorum- sosyal politika
uygulamanız mümkün mü? Fakire fukaraya kaynak aktarmanız mümkün mü? Yatırıma
kaynak aktarmanız mümkün mü? Sosyal güvenlik harcamalarına kaynak aktarmanız
mümkün mü? Elbette mümkün değil. Biz ne yaptık?
Biz de bu tabloyu tamamen değiştirdik. Bugün itibarıyla bakıldığında, 2007 ve
2008 bütçesinde faiz ödemelerinin payı yüzde 25’tir. Yani yarı yarıya
indirilmiş. Basit bir hesap yapalım: Bakın, eğer bugün aynı oran korunmuş
olsaydı bütçede, yani devraldığımız 2002 yılındaki faiz oranı, yani yüzde
45’lik oran korunmuş olsaydı, 2008 bütçesinde faize ayrılması gereken rakam 110
katrilyon olacaktı değerli arkadaşlar. Yani, hiçbir iyileşme ve kötüleşme
yapmamış olsaydık, bütçenin bu dağılımında, bu dengesinde 2007 ve 2008
bütçesinde faize ayrılması gereken rakam 110 milyar YTL olacaktı. Şu anda ne
kadar? 50 küsur milyar YTL. Ne kadar tasarruf etmişiz? Yaklaşık 50 milyar YTL’nin üzerinde tasarruf etmişiz. Peki, bunu nereye
aktarmışız? Bakın, bu aldığımız parayı nereden aldık? Zenginden aldık değerli
arkadaşlar. Yani, zengin kesime aktarılan kaynaktan kestik, faiz ödemelerinden
kestik. Bir itirazı olan var mı? Yok. Nereye aktardık? Bakın, personele aktardık,
memura maaşlarında zam yaptık. MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Tüp gazdan da vergi alıyorsunuz. Onu da mı zenginden alıyorsunuz? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - 2002’de personel harcamalarının payı yüzde 18’den, 2007 yılında
yüzde 24’e çıkmış. Hani hep konuşuluyor, memuru, işçiyi mahvettiniz diye.
Değerli arkadaşlar, rakam bu. İşte, bu kestiğimiz, faizden tasarruf ettiğimiz,
zenginden aldığımız parayı, bir, personel harcamalarına aktarmışız, memura daha
fazla maaş vermişiz. Başka? Tarıma aktarmışız. Değerli
arkadaşlar, 2002 yılı bütçesinde tarımın aldığı pay yüzde 1,56. Biz kaça
çıkarmışız? Neredeyse 2 katı, yüzde 2,4’e çıkarmışız. Bütçeden aldığı pay.
Sağlık harcamaları: 1,85’ten 3,20’ye çıkarmışız. Bütçeden ayrılan pay. Sosyal
güvenlik harcamaları: Yüzde 9,4’ten 16,7… Yatırım harcamaları: Yüzde 6,6’dan
7,53… Eğitim harcamaları: Yüzde 2,9’dan yüzde 3,4… Değerli
arkadaşlar, bunların hepsinin ortak bir özelliği var, yani bu harcama
kalemlerinin hepsinin ortak bir özelliği var: Buradan gelir elde edenlerin, pay
alanların tamamı düşük gelir grubunda bulunan insanlar, toplumun alt gelir
grubunda bulunan insanlar. (AK Parti sıralarından alkışlar) Şimdi, ne
yapmışız? Zenginden almışız fakire vermişiz, parası çok olandan almışız gelir
durumu zayıf olanlara vermişiz. Sosyal politika budur değerli arkadaşlar.
Bunları rakamlarla ifade ediyoruz. Hamaset nutukları atmaya gerek yok. Daha
önceki dönemlerde nasıl bozulduğunu da, açıkçası, burada çok fazla tartışmak
istemiyorum. Şimdi, bakın,
bunun sonucunda… Bu rakamlar tek başına yetmez. Madem diyoruz ki zenginden
aldık fakire verdik, biraz önce ifade ettiğim rakamlarla, bunun gelir dağılımı
rakamlarına da yansıması gerekir. Bakalım yansımış mı değerli arkadaşlar?
Bakalım, hep beraber bakalım. Şimdi, 2002
yılında -millî gelirin bir dağılımı var, dağılım yüzdesi var, bu rakamlar da
yine yayınlanıyor- toplumun en zengin
yüzde 20’sinin millî gelirden aldığı pay yüzde 50,1. En zengin kesimin yüzde
20’si millî gelirin yarısından fazlasını alıyor, yüzde 50,1. Bu rakam 2003’te
yüzde 48,3’e düşmüş, 2004’te 46,2’ye, 2005’te yüzde 43,5’e düşmüş. Yani, 50’den
43,5’e düşmüş. Yani, biraz önce söylediğim, bütçe rakamlarıyla aktarmaya
çalıştığım, anlatmaya çalıştığım gerçek, gelir dağılımı rakamlarında da çok net
ortaya çıkıyor. Yani, zenginlerin, en zengin yüzde 20’nin millî gelirden aldığı
pay 7 puan birden düşmüş. 2002-2005 arası. Daha sonraki rakamlar henüz elimize geçmedi, yayınlanmadı daha doğrusu, yani 2006 ve 2007. Peki, en fakirin
durumuna bakalım. En fakir yüzde 20’nin, toplumun en fakir yüzde 20 kesiminin
millî gelirden aldığı pay 2002 yılında sadece yüzde 5,3; 2005 yılında yüzde
6,1’e çıkmış değerli arkadaşlar. Demek ki, AK Parti Hükûmetlerinin
bütçelerinin en önemli özelliği olan çok ağır yüklü sosyal politika içermeleri gerçeği
rakamlarla da ortaya konuluyor ve teyit ediliyor. GÜLTAN KIŞANAK
(Diyarbakır) – Yüzde 5’lik dilimleri açıklayın. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - Buna hiç kimsenin bir itirazı var mı değerli arkadaşlar? Ya şimdi konuşsun ya da sussun,
çünkü, rakamlar olmadan, gelişigüzel, rastgele
hamaset nutuklarıyla burada fakirlik edebiyatları yapılıyor. MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Nasılsa konuşma hakkımız yok, biliyorsun. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - Koysunlar rakamları, konuşsunlar. (AK Parti sıralarından alkışlar) YAŞAR AĞYÜZ
(Gaziantep) – Kimin hesabıyla? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Şimdi, değerli arkadaşlar, biliyorsunuz bazı konularda muhalefete
mensup arkadaşlar Hükûmetimizin politikalarını
eleştiriyorlar, diyorlar ki: “Tamam, büyüme var, enflasyonda düşüş var,
faizlerde düşüş var, işsizlikte bir miktar azalış var ama cari açığınız çok
yüksek, borç stoku çok yüksek, büyüme hormonlu ve istihdamda sıkıntılar var.”
Dört tane ana konu var esas itibarıyla muhalefetin eleştirdiği. En başında
gelen cari açık meselesi, cari açık… YAŞAR AĞYÜZ
(Gaziantep) – Daha ne olsun? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - Şimdi, bunlardan başlayacağız. En önemli ve en çok tartışılan konu
olan cari açıktan başlayacağız. Nedir, ne değildir, bütün boyutlarıyla açıkça,
rakamlarla, objektif olarak burada ortaya koyacağız. Şimdi,
biliyorsunuz, cari açık ya da cari denge, bir ülkenin
–kısaca bir hatırlatmakta fayda var- bütün toplam döviz gelir ve giderinin
dengesini gösteren bir kavram. Yani bir ülkenin döviz gelirleri var, bir de
döviz giderleri var. Döviz gelirleri nedir? İhracattan elde edilen gelirler
döviz gelirleri, keza görünmeyen kalemler olarak tanımladığımız turizm
gelirleri var, işçi dövizleri var. Bunlar ülkenin döviz gelirleri. Bir de döviz
giderleri var. İşte, ithalat başta olmak üzere kâr transferleri, yine
görünmeyen kalemlerde hizmet giderleri olarak tanımladığımız giderler var.
Kabaca bu. Cari denge, bu dengeyi gösteriyor. Eğer, döviz giderlerimiz döviz
gelirlerimizden fazlaysa cari açıktan bahsediliyor. Muhalefete mensup arkadaşlar,
cari açığınız çok fazla, çok büyüdü, çok tehlikeli, diye itirazlarını ortaya
koyuyorlar. Şimdi,cari açığın
rakamlarla tanımlanmasından, detaylandırılmasından önce, isterseniz, uygulanan
bu ekonomik programlarla ilgili bazı açıklamalar yapılması gerekiyor. Değerli
arkadaşlar, biliyorsunuz Hükûmetimiz geldiğinde, 2001
yılında dizayn edilen 18’inci stand-by anlaşması çerçevesinde bir program vardı ve esas
itibarıyla bu programı devraldı. Bunu zaten muhalefete mensup arkadaşlar da
ifade ediyorlar, hem Milliyetçi Hareket Partisine mensup hem de Cumhuriyet Halk
Partisine mensup arkadaşlar ifade ediyorlar. Hatta, zaman zaman
da şunu söylüyorlar, biraz önce burada ifade ettiler: “Biz çok önemli bir
düzenleme yapmıştık. Çok güçlü bir programa başlamıştık. Siz o programın
meyvelerini topladınız.” gibi, bu anlama gelebilecek açıklamalar da yaptılar.
Bakalım öyle mi, bunları konuşacağız. MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – O programın bizimle ilgisi yok. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Hayır, Sayın Baykal konuşmasında çok net olarak bu programın
başarısından bahsetti. Yani, siz, bu programın bu anlamda… MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Bizim yaptığımız bir program değil. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Hayır, ilginiz olduğunu söylemedim. Sadece bu şekilde ifade
edildiğini ortaya koydum. Şimdi, bundan
önce, yani 18’inci stand-by
anlaşmasında önce… Stand-by
anlaşması da IMF’le yapılan bir tür sözleşme gibi bir şey. Yani, burada hükûmetler IMF’ye diyor ki: Ben
şunları, şunları, şunları yapacağım. Söz veriyor, taahhütler veriyor ve IMF
Başkanına yazılı olarak bunları bildiriyor ve bunların karşılığında da kredi
kullanılıyor genelde. Özü, çok özet olarak bu, anlaşmanın. Bugün kadar,
bizim dönemde yapılan dâhil, toplam 19 tane anlaşma yapıldı IMF’le, stand-by anlaşması. Bunlardan 2
tanesi 57’nci Hükûmet döneminde yapıldı: 17’ncisi ve
18’incisi. Biz 18’incisini devraldık, ama, Hükûmet
bir de 1999 yılında 17’ncisini yaptı. Yani, IMF’le 57’nci Hükûmet
hem 17’yi yaptı hem 18’i yaptı. Şimdi, 18’e geçmeden önce isterseniz 17’yi ve öncekileri bir ortaya
koyalım. 18 hariç, geçmişteki stand-by anlaşmalarının hiçbirisinde başarılı olunamadı,
hiçbirisinde hedeflere uyulamadı. Ben yine buradan sizlerle bunların çarpıcı
olanlarını paylaşmak istiyorum değerli arkadaşlar. Şimdi, 10’uncu stand-by anlaşması Ağustos 1970
yılında Demirel Hükûmeti ile yapıldı, yani IMF’yle yapıldı. Hedefi şu: Ekonomik durgunluğa son vermek.
1970 yılında ciddi bir ekonomik durgunluk vardı; ekonomik durgunluğa son
vermek, büyümeyi sağlamak. Hedef buydu. Sonuç ne oldu? Büyüme gerçekten
hızlandı, ancak enflasyon iki haneye çıktı. Bu, stand-by anlaşmasının sonucu. 11'inci stand-by anlaşması Mart 1978'de
düzenlendi. Rahmetli Ecevit Hükûmeti. Amaç: İhracatı
artırmak, büyümeyi hızlandırmak. Sonuç, uygulama sonucu: Sorunlar daha da
ağırlaştı ve durgunluk krize dönüştü. 12'nci stand-by anlaşması, Mart 1979,
yine rahmetli Ecevit. Amaç bu sefer ekonomik krizi sona erdirmek. Sonuç:
Enflasyon yükselmeye devam etti, ekonomi daraldı, ekonomi küçüldü, istihdam
imkânları daraldı, gelir azaldı. 13'üncü stand-by anlaşması, 13 Ocak 1980.
Sayın Demirel Hükûmeti. Ekonomiyi dışa açmak ve
krize, durgunluğa son vermek, amaç bu. Sonuç: Ekonomi dışa açıldı, ancak
enflasyon üç haneli rakama çıktı. 16'ncı stand-by anlaşması, Nisan 1994. Hükûmet, Sayın Çiller Hükûmeti.
Amaç: İç ve dış açıklardaki tırmanışı azaltmak, yani iç borcu, dış borcu, bütün
makro göstergelerdeki dengesizlikleri ortadan kaldırmak. Sonuç: Enflasyon
patladı ve bildiğimiz meşhur 94 krizi ortaya çıktı. 17'ncisi Aralık
1999. 57'nci Hükûmet, rahmetli Ecevit. Enflasyonu tek
haneli rakama indirmek, esas amacı, 17'nci stand-by anlaşmasının. Sonuç: Devalüasyonla sonuçlandı ve ekonomi
duvara tosladı, tarihe çok önemli harflerle kaydedilen 2001 krizi patlak verdi. Ve 18'inci stand-by anlaşması. Yine, Ocak
2002'de düzenlendi rahmetli Ecevit döneminde. Amaç şu, bakın: Enflasyonu tek
haneye indirmek, -yani bizim devraldığımız program bu esas itibarıyla ama
bizden önce düzenlendi- sürdürülebilir bir büyüme sağlamak ve sağlıklı bir borç
pozisyonu gerçekleştirmek. Sonuç: Bunların hepsi gerçekleşti. (AK Parti
sıralarından alkışlar) Bakın, değerli arkadaşlar, hepsini tek tek okudum, bir tanesi hariç, bir stand-by anlaşması hariç hemen hemen
tamamında başarısızlık söz konusu ve fiyasko söz konusu. Şunu söylemeye çalışıyorum:
Alınan kararların çok fazla bir önemi yok. IMF stand-by anlaşmaları aşağı yukarı şablondur, birbirine çok
benzer. Bakın, ben size bunlardan bir tanesinin, aslında biraz da ibret olsun
diye bazı maddelerini okumak istiyorum. Hangi döneme ait olduğunu okumayacağım.
Hükûmet, IMF’ye mektup gönderiyor, diyor ki
–başka şeyler de var tabii- “Ben, ücret ve maaşlara enflasyonun altında artış
yapacağım.” diyor. AHMET YENİ
(Samsun) – Hangi hükûmet? Onu da söyle. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Hayır, söylemeyeceğim onu arkadaşlar, isteyen, araştırsın baksın. ASIM AYKAN
(Trabzon) – Söyle, söyle! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – “Tarım destekleme fiyatları enflasyonun altında kalacak.” diyor.
“Cari harcama ve yatırım harcamalarına blokaj konulacak.” diyor değerli
arkadaşlar. Bunu bir Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti
-resmî belge bu- IMF’e taahhüt olarak bir stand-by anlaşması çerçevesinde gönderiyor. Alınan kararlar
elbette önemli, ama dediğim gibi, IMF’nin özellikle
fiyat istikrarını hedefleyen programları üç aşağı beş yukarı aynıdır, tedbirler
aynıdır. Çok ciddi bir mali politika, sıkı mali politika uygulayacaksınız, çok
sıkı bir para politikası uygulayacaksınız, sosyal açıdan bunun sonucu olarak
çok ciddi sıkıntılar ortaya çıkacak. Aşağı yukarı budur. Onun için, alınan
kararların çok fazla bir anlamı yok, önemli olan uygulamadır. Şimdi, biraz önce
burada 57’nci Hükûmetle ilişkili olarak
arkadaşlarımız yorumlar yaptılar. Aynı Hükûmet, bir stand-by anlaşması imzaladı,
kendi döneminde sonuçlandırdı. Sonuçlarını, amaçlarını biraz önce okudum
değerli arkadaşlar. Sonuç fiyasko, sonuç başarısızlık. Buradan şunu
rahatlıkla söyleyebilirim: Eğer 18’inci stand-by anlaşması da AK Parti dışında herhangi başka bir hükûmet tarafından uygulanmış olsaydı, çok büyük bir
ihtimalle, hiç kuşkunuz olmasın, sonuç yine fiyasko olacaktı. Neden? Çünkü,
geçmişteki tüm stand-by
anlaşmalarında sonuç fiyasko olmuş, AK Partinin uyguladığı hariç. Bunu ortaya
koymaktan, değerli arkadaşlar, kaçınmayalım; bunu söylemekte bir mahzur
olmaması gerekir. Eleştirilecekse bile, bu gerçeklerin, bu realitelerin, AK
Parti Hükûmetlerinin bu farkının ortaya konulmasından
sonra eleştirilerin yapılmasının daha mantıklı, daha doğru olduğunu
düşünüyorum. Şimdi, bakın,
biraz önce stand-by
anlaşmalarından -ifade ettim özelliklerini- 17’ncisi, yani 57’nci Hükûmet tarafından başlanıp yine 57’nci Hükûmet
tarafından sonuçlanan 17’nci stand-by anlaşmasında şöyle bir ifade var, aynen okuyorum:
“Enflasyon TL’ye olan güveni sarsarak, yüksek ve istikrarsız nominal ve reel faizlere de neden olmuş, bu da toplum üzerinde
dramatik sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Spekülatif ve arbitraj faaliyetleri
giderek daha fazla kaynağı çekmiş ve mali piyasalar ile kurumların
işleyişlerini bozmuştur. Kamu sektörü kendi borçlarına yüzde 30 veya daha fazla
reel faiz ödediği…” Kamu sektörü kendi borçlarına,
yani hazine, yüzde 30 veya daha fazla reel faiz
ödediği zaman sonuçları anlatıyor. Yani, burada, Hükûmet,
bir resmî belge olarak o dönemde, yani 57’nci Hükûmet
döneminde reel faizlerin -borçlanma reel faizi, nominal faiz değil, bakın bugün o faiz yüzde
7,5 şu anda- yüzde 30 olduğunu ifade ediyor. Bunların değerlendirmesini sonra
yapacağız değerli arkadaşlarım. Şimdi, IMF
destekli istikrar programlarının bir özelliği vardır. Hepsinde çok sıkı mali ve
para politikaları uygulanır. Geçmiş dönemde hep böyle oldu ve başarılı olunsa
bile çok ciddi yan etkileri ortaya çıkar. Yani, maliye politikasında, çok sıkı
bir maliye politikası uygulayacaksınız, yatırımları kısacaksınız, harcamaları
kısacaksınız ve bunun sonucunda, biraz önce söylediğim kesimlere kaynak
aktaramayacaksınız, yatırımlar dahil; diğer taraftan da piyasaya verilen,
Merkez Bankası tarafından verilen para arzını çok ciddi anlamda kontrol
edeceksiniz. Esas temeli bu ve bütün istikrar da bu iki temel üzerine
oturtulmaya çalışılır. Bunun sonucunda, ciddi anlamda istihdamda düşüşler
meydana gelir, gelir dağılımı bozulur -çünkü toplumun alt gelir grubuna kaynak
aktarılamaz- sosyal çalkantılar meydana gelir ve -ki bunların bir kısmını biz
daha önce bazı ülkelerde yaşadık, Arjantin’de yaşadık, Brezilya’da yaşadık,
Rusya’da yaşadık- neredeyse bazı durumlarda iç savaşa ulaşacak noktaya kadar
gelen sosyal çalkantılar meydana geldi. Büyüme küçülür, büyüme daralır, ekonomi
büyür, gelir dağılımı, bozulur, gelirler azalır, reel
ücretler azalır, sosyal çalkantı meydana gelir. Aşağı yukarı tüm uygulanan IMF
istikrar programlarının sonucu budur. Yine, bizim
uygulamadığımız, yani önceki Hükûmetten de
devraldığımız programın uygulama sonucuna baktığınızda çok farklı bir tabloyla
karşı karşıyayız. Küçülmesi beklenen
büyüme, tam aksine, cumhuriyet tarihinin üst üste dört yıl en yüksek büyüme
oranı gerçekleştirilmiş, yüzde 7,4. Cumhuriyet tarihinin üst üste, bir hükûmet döneminde en yüksek büyüme oranı, yüzde 7,4… (AK
Parti sıralarından alkışlar) Enflasyon azalmış, tek haneli rakama inmiş. Esas
hedef bu. Yani, bu yapılırken olmuş. İşsizlik azalmış, faizler düşmüş, reel faizler düşmüş. Yüzde 33’ten reel
faiz yüzde 7,5’a düşmüş. Bütün bunların hepsi bir arada olmuş değerli
arkadaşlar. Bu, gerçekten, iktisat tarihinde, Türkiye’de ve dünyada çok az
rastlanan bir başarı örneğidir. Bunu, bugün, dünyada herkes takdir ediyor, bir
tek bizim Türkiye’deki muhalefet hariç. Aslında, ben, inanıyorum, onlar da
içlerinden bunu kabul ediyorlar. Ancak, burada tabii, gelip muhalefet olmanın
gereği çerçevesinde bazı şeyleri söylemeleri gerekiyor, eleştirmeleri
gerekiyor. Yoksa, bu başarı son derece önemlidir. Bu, Türkiye’nin başarısıdır.
Bu, Türk insanının başarısıdır. Bu, hepimizin başarısıdır. Aslında, iktidarıyla
muhalefetiyle, hepimizin başarısıdır. Bunu burada ortaya koymakta hiçbir
sakınca yok. Zaman zaman arkadaşlar belki bu muhalefet duygularının bir tarafa
bırakılıp… Çünkü, milletimize de moral vermemiz gerekiyor. Güzel şeylerin burada
ortaya… Elbette eleştirinizi yapın, ona bir itirazımız yok. Ancak, lütfen
şunları da söyleyin. Dolayısıyla, eleştirmenize hiçbir itirazımız yok. Ona
saygı duyuyoruz. Gerçekten katkı sağlanacak olanları da alıyoruz. Hükûmetimiz de bunları dikkate alıyor. Ancak, eleştirirken
lütfen bunları da dikkate alın, zaman zaman ortaya
koyun. Şimdi, değerli
arkadaşlar, AK Parti iktidara gelince bazı makro göstergelerde, değişkenlerde
birtakım değişiklikler ortaya çıkmaya başladı. Bunların en önemlisi, faizler
düşmeye başladı. Şimdi, cari açığa geçiyoruz, cari
açığı tartışıyoruz. Faiz oranları düşmeye başladı, hem nominal hem faiz, ciddi
anlamda… Tüm mal ve hizmetler için talep patlaması yaşandı. Kriz dönemlerinde
geleceğe dönük olarak beklentiler olumsuz ise insanlar tüketimlerini kısarlar.
Gelecekle ilgili kafalarında eğer bir kaygı varsa -bu siyasi olabilir, ekonomik
olabilir, başka bir kaygı olabilir- insanlar harcamalarını kısarlar. Bu, çok
doğal bir reflekstir, aynı zamanda bilimsel bir reflekstir. Ama, bu kaygı
ortadan kalkınca insanlar tekrar daha önce erteledikleri tüketim taleplerini
gerçekleştirirler, realize ederler. İşte, AK Partinin
iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra tüketim harcamalarında patlama
yaşandı. Neden? Geleceğe ilişkin o olumsuz beklentiler olumluya çevrildi ve
ertelenmiş olan, baskı altına alınmış olan bütün alanlarda -otomotivden,
konuttan, beyaz eşyadan bütün kalemlerde- ciddi anlamda bir tüketim patlaması
yaşandı ve küresel sermaye girişi hızlanmaya başladı. Küresel sermaye girişi önce
portföy yatırımı olarak, ağırlıklı olarak portföy yatırım olarak, yani, hisse
senedi ve tahvile yatırım yapan global sermaye Türkiye’ye gelmeye başladı.
Bunun sonucu olarak, çok klasik arz ve talep kuralı gereği, Türk lirası
değerlenmeye başladı, çünkü, inanılmaz bir şekilde Türkiye’ye döviz girişi
başladı ve Türk lirası değerlenmeye başladı. Şimdi, bazı
arkadaşlarımız bu noktada şunu söylüyor: “İşte o anda Türkiye buna müdahale
etmeliydi.” diye, zaman zaman, aşağı yukarı
muhalefete mensup bütün arkadaşlarımız… Yani, “Kurun kontrol edilmesi
çerçevesinde buraya müdahale edilmesi ve TL’nin bu kadar değerlenmesinin
engellenmesi gerekirdi…” Değerli arkadaşlar, bakın, bir program uygulanıyor,
18’inci stand-by anlaşması
ve onun da birtakım kuralları var. Biraz önce Sayın Şandır da söyledi. Dalgalı
kur politikası; bunu taahhüt etmiş bizden önceki Hükûmet,
devlet politikası olarak ortaya konulmuş. Devlet yönetiminde istikrar vardır,
devamlılık vardır, yani, bir başka Hükûmet geldiği
zaman rastgele bunları değiştiremez, düzenleyemez.
Bunlar ciddi iştir, devlet yönetmek ciddi bir iştir. Bu çerçevede siz yarın, üç
gün sonra, altı ay sonra “Ben vazgeçiyorum dalgalı kurdan, bu kadar çok aşırı
döviz giriyor ve benim Türk liramı değerlendiriyor.” diyemezsiniz. Bunun sonucu
olarak, Türk lirası değerlenmeye başladı. Kurdaki düşüş
nedeniyle patlayan bu talebin bir kısmı ithal mallara yöneldi değerli
arkadaşlar ve bunun sonucu olarak da dış ticaret açığı büyümeye başladı. Yani,
ithalat çok ciddi oranlarda artmaya başladı ve artan ithalatla beraber cari
açık da artmaya başladı. Çünkü, neden, cari açığın ya
da cari dengenin en önemli kalemi nedir? İthalat, ithalata ödediğimiz faiz. Şimdi bakalım şu
cari açığa: Bakın, birinci yıl, yani 2003 yılında artış oranı ne kadar biliyor
musunuz? Yüzde 433, değerli arkadaşlar. İkinci yıl, yani, 2004 yılında yüzde 95
artmış, cari açığın bir önceki yıla artış oranı. 2005’te yüzde 45, 2006’da yine
yüzde 45, 2007’de yüzde 10,6. Şimdi, 2007’deki yüzde 10,6’lık artış oranını bir
not edelim. Biraz sonra bunları gündeme tekrar getireceğiz. Cari açığın esas
nedeni olan ithalat ve buna bağlı olarak dış ticaret açığına bakalım, yani
ihracatla ithalat arasındaki ilişkiye bakalım: 2003 yılında yüzde 42 artmış
ithalatımız, tam bir patlama yaşanmış, biraz önce söylediğim gerekçeyle ve
kaçınılmaz olarak. 2004 yılında yüzde 56, en son, 2007 yılında yüzde 13 artmış.
Yani, birinci yıl yüzde 42, sonra 56, sonra 13’e kadar düşmüş. İthalat artışına
bakalım, esas neden bu zaten: 2003 yılında ithalatımız yüzde 34,3 artmış, en
son yıl, 2007’de yüzde 19 artmış, hedef yüzde 9,6. Şimdi, bakın
değerli arkadaşlar, bunların bir özelliği var, hepsinin ortak bir özelliği var,
hem cari açıktaki artış oranlarının hem dış ticaret açığındaki artış
oranlarının hem de ithalattaki artış oranlarının bir seyri var, artış
oranlarının bir çizgisi var, bir trendi var. Nedir o trend? Önce çok hızlı bir
tırmanış var, küçük bir düzeltme var, sonra aşağı iniş var artış oranlarında ve
en önemlisi, en anlamlısı bana göre, ihracatla olan ilişkisi. Aynı şekilde
ihracat rakamlarına bakalım, ihracatın artış rakamlarına, oran olarak
bakıyorum: 2003 yılında yüzde 31 oranında artmış, yüzde 33,6; yüzde 16,3
2005’te, yüzde 16,3 2006’da ve yüzde 21,6 2007’de. İthalat, dış ticaret açığı
ve cari açık artış oranı önce artıp sonra aşağı doğru giderken, ihracatın artış
trendi tam aksine. OKTAY VURAL
(İzmir) – Büyüme? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Geleceğim, hepsine geleceğim, biraz sabredin Sayın Vural. Orada da tam
aksine. Yani, ihracat rakamları son yılda tekrar ciddi anlamda artışa geçmiş ve
ilk defa 2007 yılında ihracatın artış oranı -bu son derece önemli- ithalatın
artış oranının üzerine çıkmış değerli arkadaşlar. Bu ne anlama geliyor biliyor
musunuz? Uygulanan istikrar programlarının tamamında bu cari açık yan etki
olarak ortaya çıkar, fakat bunun belli bir süre sonra, bu ithalat patlamasının
da nedeniyle yükselir, ama belli bir süre sonra mutlaka aşağıya gitmesi
gerekir, aşağı düşmesi gerekir, fakat önceki dönemlerdeki uygulamalarında hükûmetlerin ömrü buna yetmeden kriz ortaya çıkıyordu
değerli arkadaşlar. Şimdi, biz bu dar bölgeyi, bu iğne deliğini şu anda geçmiş
bulunuyoruz, 2007 yılı rakamları bunu çok net olarak gösteriyor. Sadece bu kadarla
değil. Bakın, bunun ne anlama geldiğini daha ayrıntılı görmek için biraz diğer
rakamları da ortaya koymamız gerekiyor. Şimdi, ithalatta
üç tane ana kalem var: Yatırım malları ithalatı yapıyoruz, ara malları ve
tüketim malları ithalatı yapıyoruz. Yatırım malları ithalatı nedir? Makine
vesaire... Şimdi, bakın, onun gelişimine bakalım, artış oranlarına bakalım: 2003 yılında
yatırım malları ithalatı yüzde 34,8 artmış, 2006 yılında yüzde 8,7; 2007
yılında yüzde 9,5 artmış. Yani, yatırım malları ithalatının artış oranı, ilk
yılda çok yüksek, sonra düşmeye başlamış. Aynı şekilde, tüketim malları
ithalatının da seyri aynı şekilde. 2003 yılında yüzde 59,5 artmış, 2006 yılında
yüzde 16,2; 2007 yılında yüzde 6,4. Yine, tüketim malları ithalatındaki artış
oranı çok ciddi anlamda düşüşe geçmiş. Biraz önce söylediğim o genel ithalat ve
cari açık rakamlarıyla da uyumlu, ama burada, bu kuralı bozan sadece bir rakam
var, o da ara malları ithalatı. Ona bakalım isterseniz değerli arkadaşlar: 2003 yılında ara
malları ithalatımız yüzde 32 artmış, 2006’da yüzde 22; 2007’de yüzde 22,1. Nedir
bu? Enerji ithalatı, ağırlıklı olarak enerji ithalatından kaynaklanıyor. Yani,
bütün diğer ithal kalemlerinde artış oranı hızlı bir şekilde düşüyor,
ihracatımızın artış oranı, ilk defa 2007 yılında ithalatın -enerji fiyatlarına,
enerji ithalatına rağmen- üzerine geçiyor. Bunu bozan
enerji fiyatları, enerji ithalatı. Bakın, enerji ithalat rakamlarına bakalım,
konuyu, tabloyu, resmi tam olarak görebilmek için: 2002 yılında 9,2
milyar dolar enerjiye biz para ödemişiz -petrol, doğal gaz vesaire- 2003 yılında
11,5 milyar dolar, 2006 yılında değerli arkadaşlar 28,9 milyar dolar enerjiye
para ödemişiz -enerji ithalatına, doğal gaz ve petrole- 2007 yılında,
muhtemelen 32 milyar dolar enerjiye para ödemiş olacağız. Bu rakamları cari
açık rakamlarıyla karşılaştıralım isterseniz. AKİF AKKUŞ
(Mersin) – Bütçeye oranı ne acaba? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Müsaade edin. Bu rakamlar böyle karşılaştırılır, bütçeyle oranıyla
karşılaştırılmaz bu rakamlar. Gayrisafi millî hasıla
oranı ile olabilir ama bütçeyle karşılaştırılmaz. ALİ UZUNIRMAK
(Aydın) – Gayrisafi yurt içi hasıla? BAŞKAN –
Arkadaşlar, lütfen müdahale etmeyelim hatibe. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Şimdi bakın, 2003 yılında cari açığımız 8 milyar dolar, enerjiye
ödediğimiz para 11,5 milyar dolar değerli arkadaşlar. 2004 yılında cari
açığımız 15,6 milyar dolar, enerjiye ödediğimiz fatura 14,4 milyar dolar. 2005
yılında 22 milyar dolar cari açığımız, enerjiye ödediğimiz rakam 21,2. En son
yıl, yani bu yıl, 2007 yılında, yıl sonu itibarıyla 36 milyar dolar enerjiye
bir ödeme yapacağız, enerji ithalatı için. Cari açığımız da 32 milyar dolar
olacak. Değerli
arkadaşlar, beş yılda, AK Parti İktidarı, yaklaşık enerjiye 110 milyar dolar
para ödemiş, ithalat yapmışız. 110 milyar dolar. ALİ UZUNIRMAK
(Aydın) – Ruslarla yapılan anlaşmadan kaynaklanmasın o! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Ve bu Hükûmet, 110 milyar doların
finansmanını sağlamış değerli arkadaşlar. (AK Parti sıralarından alkışlar) Bakın, başka
herhangi bir hükûmet döneminde olsaydı, kesinlikle
böyle bir ithalatın böyle bir finansmanının sağlanması mümkün değildi, çünkü
50-100 milyon dolarların dahi bulunamadığı dönemler oldu değerli arkadaşlar.
Bir tanker petrolün alınamadığı dönemler oldu. OKTAY VURAL
(İzmir) – Hangi dönemde? Ne zaman? MUSTAFA ATAŞ
(İstanbul) – Sus da dinle! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Ama, biz, beş yılda 110 milyar dolar, 110 milyar dolar fatura
ödemişiz ve bunun finansmanını da hiçbir sıkıntıya yol açmadan, makro
göstergelerde ve dengelerde hiçbir bozulmaya yol açmadan sağlamışız. Bunun
takdir edilmesi gerekmez mi değerli arkadaşlar? Takdir edilmesi gerekmez mi? Yani, eğer başka
bir hükûmet olsaydı, geçmişte olduğu gibi yine
akaryakıt kuyruklarıyla karşılaşırdı bu toplum, hiç kuşkunuz olmasın. Eğer
böyle bir tablo yoksa, bu AK Parti Hükûmetinin
başarısı, akıllı yönetimi ve samimiyetinden kaynaklanmaktadır. (AK Parti
sıralarından alkışlar) AKİF AKKUŞ
(Mersin) – Hissikablelvukuyla mı söylüyorsun! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Şimdi, değerli arkadaşlar, sözün özü şu: Evet, cari açık
artmaktadır, bu kaçınılmazdır, uygulanan programın yan etkisidir, ama önemli
olan şudur: Artık, artış trendi aşağı doğru inmeye başlamıştır, en önemlisi
budur, ilk defa bir cumhuriyet hükûmeti bunu
başarmıştır. İlk defa. Ve bundan sonra göreceksiniz, önümüzdeki yıl hedefi de
böyledir, yani ihracatın artış hızı ithalatın artış hızını geçecektir
ve inşallah, cari açık adım adım daha makul
seviyelere inecektir. Bundan şunu söylemiyoruz, cari açık önemsizdir demiyoruz,
kesinlikle son derece önemlidir ve çok da dikkatle takip ediyoruz, ama,
rakamlar, şu anda cari açığın kontrol altına alındığını ve trendinin aşağıya
doğru, olması gereken noktaya, yöne doğru gittiğini gösteriyor; ben bunu
söylemeye çalışıyorum. Onun için, şu an itibarıyla cari açık açısından da
herhangi bir sıkıntı yok değerli arkadaşlar. Bakın, ihracatta
da sevindirici, yan kalemler itibarıyla olumlu gelişmeyi, ben, biraz sizlerle
paylaşmak istiyorum. Yine üç tane ana
kalem itibarıyla -ihraç malları için söylüyorum- yatırım mallarının 2002’deki
toplam ihracat içindeki payı sadece yüzde 7,7’ymiş değerli arkadaşlar. 2007
itibarıyla, bu oran yüzde 12,7’ye çıkmış. Yani, Türkiye, sadece artık el
emeğiyle üretilen mallar yerine, içinde yoğun olarak emeğin olduğu mallar
yerine, artık daha çok katma değerin olduğu mallar ihraç etmeye başlamış. Bu
çok önemli bir gelişmedir ve burada TL’nin değerlenmesinin bunda önemli bir
faktör olduğunu unutmayalım değerli arkadaşlar. Bakın, aynı
şekilde ara mallarında da aynı eğilim -yedek parçalar, vesaire- yüzde 40,6 iken
2002’deki toplam ihracat içindeki payı, 2007 yılında yüzde 46,5’e çıkmış; bu da
son derece önemli gelişmedir. Bakın, cari
açığın, tabii, biraz önce söyledim, 110 milyar dolarının finansmanını
sağlamışız değerli arkadaşlar. Finansman boyutunda da herhangi bir sıkıntı
olmamış ve finansman boyutunda da -çok
özet geçiyorum-
ilk yıllarda ağırlıklı olarak görünmeyen kalemler ve portföy yatırımıyla
finanse edilen cari açık, özellikle 2006 ve 2007 yılında ağırlıklı olarak
doğrudan global sermaye, küresel sermaye, kalıcı küresel sermayeyle finanse
edilmeye başlamış. Bu yönüyle de cari açığın finansmanının son derece sağlam
kaynaklarla finanse edildiğini ve herhangi bir sıkıntının olmadığını söylemek
mümkün. Şimdi,
arkadaşlar, bu noktada şu reel faiz meselesini bir
konuşalım, bir netleştirelim. Burada herkes konuşuyor. Şimdi, yüzde 8… Şu
andaki reel faiz yaklaşık yüzde 7,5 civarında. Yani,
nedir reel faiz? İlan edilen nominal faiz ile
enflasyon arasındaki fark. Kabaca tanımı bu. Şu anda yüzde 7,5. Muhalefet
partisi mensubu arkadaşlar da diyorlar ki… 7,5-8… Yani, ben diyeyim 7,5 siz
deyin 8. Muhalefete mensup arkadaşlar, “bu çok yüksek, dünyanın en yüksek reel faizi, öldük bittik, Türkiye soyuluyor” diye
eleştiriyorlar. Hatta, bir muhalefet mensubu beyefendi de reel
faizden yola çıkarak “haram ekonomisi” olarak tanımladı, “rant ekonomisi”
olarak tanımladı. Şimdi, değerli
arkadaşlar, bugünkü yüzde 8’lik reel faizin ne anlama
geldiğini tam olarak kavrayabilmek için geçmişe dönmemiz gerekir, yakın geçmişe
bakmamız gerekir. Geçmişte reel faizler ne kadarmış?
Sadece 57’nci Hükûmet değil, rahat olun. Yani,
1992’den itibaren -diğerlerini almak istemedim, almadım- 92’den itibaren. OKTAY VURAL
(İzmir) – 70’e gidelim ya! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - Bakın, 92, 93, 94, 95, 96,
97, 98, 2001, 2002’ye kadar. 92’de reel faiz ne
kadar? Yüzde 20 değerli arkadaşlar. 94’te yüzde 33; 95’te yüzde 44; 96’da 55;
97’de 25; 98’de 35; 99’da 40. 2000 yılında hesabını bile yapamıyoruz. 2000
yılındaki, o hatırlıyorsunuz yüzde 5.000’ler, 7.000’ler gece, overnight faizlerinin ulaştığı rakamları dikkate… Rakamını
bile hesaplayamıyoruz. 2001 yüzde 32 ve 2002’de yüzde 33. Biraz önce, stand-by anlaşmasında 57’nci Hükûmetin IMF’ye yazdığı mektupta
açıkladığı rakam, reel faiz olarak itiraf ettiği
rakam yüzde 33 değerli arkadaşlar. Devraldığımız rakam bu, en son. Sadece
devraldığımız rakam değil, 92’den beri bakın, yüzde 25’in altında reel faiz yok. Şimdi kaç? Yüzde 8. OKTAY VURAL
(İzmir) – Nasıl yüzde 8? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Eğer bugünkü yüzde 8’lik reel faiz… OKTAY VURAL
(İzmir) – Nasıl 8, bir daha hesabını yapar mısınız? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Yüzde 8’lik reel faiz rant ekonomisi ise,
haram ekonomisi ise, yüzde 25’lik, yüzde 40’lık, yüzde 30’luk ekonomi nedir
değerli arkadaşlar, soruyorum size? (AK Parti sıralarından alkışlar)
Tanımlayabilir misiniz bunu? Tanımlayabilir misiniz? Herkesin bu Hükûmete teşekkür etmesi gerekir değerli arkadaşlar. AHMET ORHAN
(Manisa) – Emsallere bakın, emsallere. Brezilya, Arjantin… NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Herkesin bu Hükûmete teşekkür etmesi
gerekir. Eğer yüzde 32’den devraldığı reel faizi
yüzde 8’e düşürmüşse ve bunu sürdürebiliyorsa ve hâlen -dün Merkez Bankasının
açıkladığı faiz indirimini dikkate alırsanız- bu trend devam ediyorsa, burada
hiç kimsenin kapatamayacağı bir başarı vardır değerli arkadaşlar. Bunun takdir
edilmesi gerekir. OKTAY VURAL
(İzmir) – Peki, sıcak paraya verdiğiniz faiz ne kadar? Maliyeti ne? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Ona da geleceğim, somut örnek vereceğim Sayın Oktay. Değerli
arkadaşlar, belki Türkiye soyulmuş olabilir. Ama Türkiye bugün soyulmuyor.
Türkiye geçmişte soyulmuş olabilir. Türkiye, reel
faizin yüzde 50 olduğu dönemler, 40 olduğu dönemlerde soyulmuş olabilir. Ama
Türkiye, bugün son derece makul, Türkiye’nin konumu itibarıyla baktığınızda,
ama sevindirici olan şu: Biraz önce Sayın Vural reel
faizleri Amerika ile Japonya ile kıyasladı. Demek ki, Türkiye, artık dünyanın
en güçlü ekonomilerinin reel faizleriyle kıyaslanan
bir ülke hâline gelmiş, bundan da ben şahsen gurur duyuyorum. (AK Parti
sıralarından alkışlar) Sayın Vural’a da teşekkür ediyorum. OKTAY VURAL
(İzmir) – Beslemeye devam edin! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - Bu güzel bir gelişme. Çünkü,
daha önce hep, en iyimser Arjantin ile kıyaslıyorduk, Orta Doğu –yani
küçümsemek için söylemiyorum- ülkeleriyle kıyaslıyorduk, ama bugün Japonya ve
Türkiye ekonomisini, Türkiye ekonomisinin göstergelerini… OKTAY VURAL
(İzmir) – Paranızı onlara yatırıyorsunuz da onun için. Arjantin’in parası yok
ki burada. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – … Japonya ve Amerika ekonomileriyle kıyaslar hâle gelmişsek, bundan
tabii bütün Türk milletinin, hepimizin gurur duyması gerekir değerli
arkadaşlarım. (AK Parti sıralarından alkışlar) OKTAY VURAL
(İzmir) – Brezilya parası yok ya, ABD’nin parası var. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Şimdi, bir de yine bir muhalefete mensup arkadaş diyor ki Plan
Bütçede görüşülürken bu sıcak para meselesinde: “Tamam, sıcak para geliyor,
çünkü çok yüksek reel faiz ödüyorsunuz, dünyanın en
yüksek reel faizini ödüyorsunuz.” Bu sıcak para -biraz önce reel
faiz rakamlarını okudum- reel faizin yüzde 40 olduğu
zamanlar niye gelmedi Türkiye'ye? OKTAY VURAL
(İzmir) – Çünkü, saadet zinciri yoktu, yurt içinde vardı saadet zinciri. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Yıllık 1 milyar doları geçmedi, yıllık
girişi. Yani reel faizin, global sermaye yüzde 8’le,
yüzde 40 arasındaki farkı bilmiyor mu? OKTAY VURAL
(İzmir) – Biliyor, onun için geliyor zaten. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Bu kadar basit bir mantığa sahip değil mi? Yani, yüzde 40’ın yüzde
8’den büyük olduğunu bilmiyor mu? Biliyor değerli arkadaşlar, biliyor. Ancak, siz
düşünün, 1 milyon dolar paranız var, bir yabancı ülkeye yatırım yapacaksınız.
Neyin hesabını yaparsınız ve ne beklersiniz o ülkeden? Bunlar da onu bekliyor
aynı şekilde. Güvenmiyorlar çünkü, güvenmiyorlar. Çünkü, biraz önce söyledim,
söylediklerini yerine getiremiyorlar. OKTAY VURAL
(İzmir) – Size çok güveniyorlar, sıcak paracılar size çok güveniyor. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – 50 söylüyor 80 ortaya
çıkıyor, 5 diyor 10 çıkıyor. Böyle bir yönetime, böyle bir hükûmete,
böyle bir ekonomik ortama yatırımcı güven duyabilir mi ve gelir mi? Onun için
geliyor değerli arkadaşlar. Şimdi, yine bir
arkadaşımız diyor ki: “Dünyada, Amerika başta olmak üzere, faizler şu anda
düşüyor, biz de çok yüksek faiz ödüyoruz, onun için sıcak para geliyor.”
Rakamlar öyle değil değerli arkadaşlar. İsim vermiyorum, söyleyen arkadaşın
ismini vermiyorum. OKTAY VURAL
(İzmir) – Düşük kur, yüksek faizden bahset! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Tam aksine, yani, 2002
yılında FED’in (Amerikan Merkez Bankası) faizi yüzde
1,25 değerli arkadaşlar. Şu anda ne kadar? Yüzde 5’ler seviyesinde. Demek ki,
faizler Amerika’da, İngiltere’de, Japonya’da… Japonya’da sıfırdı, şu anda yüzde
0,20-0,50 civarında. Yani, Türkiye bu kadar büyük doğrudan yabancı sermayeyi,
doğrudan global sermayeyi, dünyadaki faiz oranlarının yükselmesine rağmen
çekmiş. Yani, normalde böyle bir ortamda bizim gibi ülkelere para gelmez, ama
buna rağmen geliyor. Ne kadar güveniyorlar, düşünebiliyor musunuz? OKTAY VURAL
(İzmir) – Size şükrediyorlar hakikaten. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Arkadaşlar, rahat olun.
Onların güvendiği kadar da siz güvenin. (AK Parti sıralarından alkışlar) Adam
geliyor Türkiye'ye, 94 dönümlük bir araziye, İstanbul’da 94 dönümlük bir araziye 1 milyar dolar para
veriyor değerli arkadaşlar, 1 milyar dolar para yatırıyor. SÜLEYMAN NEVZAT
KORKMAZ (Isparta) – Onlar size güveniyor, biz o yüzden güvenmiyoruz! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Güvenin, güvenin… Bakın, onların güvendiği kadar güvenin. ATİLLA KART
(Konya) – İtirafta bulunuyorsunuz! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - Bundan bir rahatsızlık duymayın. Şimdi, biraz önce
Sayın Vural da söyledi, konuşmacılar da ifade ediyor, diyorlar ki: “Efendim,
tamam, reel faiz bu ama, arbitraj yoluyla Türkiye çok
yüksek kazanç ödüyor.” Yani bir yatırımcı, zaman zaman,
dolar bazında yüzde 100, yüzde 200 -yabancı yatırımcılar- kazanç elde edebilir,
olabilir. Örnek de vereyim ben size: Diyelim ki, bir yatırımcı 1 milyon dolar
Türkiye’ye getirdi. Ne zaman getirdi? Diyelim… OKTAY VURAL
(İzmir) – Hangi yatırımcı? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Herhangi bir yatırımcı, fark etmez. 2003 yılının başlarında dolar
olarak getirdi, TL’ye çevirdi. Kaçtan çevirdi? Diyelim ki, 1,6’dan, 1,6 YTL’den çevirdi; sonra, borsaya yatırdı bu parayı, iki yıl
burada kaldı. Diyelim ki, her yıl yüzde 100 nominal kazanç elde etti. Sonra,
2006 yılında, tekrar, bütün bu paralarını çekti; bunları 1,3’ten, 2006 yılında
dolara çevirdi ve dışarıya çıktı. Getirdiği 1 milyon dolar, yaklaşık olarak,
çıkarken 3,5 milyon dolara tekabül ediyor; doğru değerli arkadaşlar, bu kısmı
doğru, ama, yanlış olan kısmı ne biliyor musun? Bunun bedelini Türkiye
ödemiyor. Bu kişi, dövizi kime sattı? OKTAY VURAL
(İzmir) – Bana değil… NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Başka bir yabancıya sattı değerli arkadaşlar, başka bir yabancıya
sattı; çünkü, Türkiye’ye giren net döviz miktarı artıda, yani, bu kişiye Merkez
Bankası ucuz döviz satmadı Sayın Vural. Bu, çok önemli bir ayrıntıdır. Bakın,
evet, piyasalarda bu tür kazançlar olabilir, ama, riski kim üstlendi? Yeni
yabancı yatırımcı üstlendi. Türkiye’ye… Hem borsa için geçerli, borsadan
çıkarken sattı ya. Kime sattı? Yabancıya sattı. OKTAY VURAL
(İzmir) – Hani Merkez Bankası koruyordu? Demek ki âciz kalmış Merkez Bankası! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - Tekrar döviz alırken kimden aldı dövizi? Bir başka yabancıdan aldı.
Türkiye’nin riski yok. Türkiye’nin riski ne kadar biliyor musunuz değerli
arkadaşlar? Ödediğimiz reel faiz kadar, o da yüzde 8,
yüzde 7,5. O da bütçede ödediğimiz faizdir; bu kadar, başka yok, hepsi bu
kadar. AKİF AKKUŞ
(Mersin) – Peki, hizmetinin karşılığı kârı ne? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Dolayısıyla, tam olarak, her şeyi doğru olarak ortaya koymak
gerekir. O riski… Yabancı riske girmiş, bizi ilgilendirmez. OKTAY VURAL
(İzmir) – Doğru, Merkez Bankası rezervleri… NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - Şimdi bakın, bir şey daha söyleniyor, bu da önemli, diyorlar ki:
“Efendim, Türkiye’de 100 milyar dolar sıcak para var.” Doğrudur, değildir, 100 milyar dolar sıcak para var ve aniden
çıkarsa, kurlarda çok aşırı bir hareketlenme meydana gelir ve Türkiye tepe
taklak gider, bütün dengeler bozulur. Böyle küçük bir senaryo yazalım değerli
arkadaşlar. SÜLEYMAN NEVZAT
KORKMAZ (Isparta) – Bayağı küçük! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Varsayalım ki, 15 milyar dolarlık bir global sermaye, borsadan
çıkıp, sonra dövize dönüp, sonra yurt dışına çıkmaya çalışsın. Varsayalım,
böyle bir senaryo kuralım ne olur. 15 milyar dolar, 10 milyar dolar fark etmez.
OKTAY VURAL
(İzmir) – 20 olsun. AKİF AKKUŞ
(Mersin) – 5 olsun. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – 15 milyar doları, siz borsadan çektiğiniz zaman; bir anda ne olur? Borsada fiyatlar
aşağıya gelir ve o fiyattan çıkamaz zaten. Düşündüğü fiyattan çıkamaz; bu bir. İkincisi: Dövizi
alırken, piyasadan dövizi alırken, o kadar dövizi alırken, arz talep kuralı
gereği dövizin fiyatı yukarı çıkar. Bunun sonucunda ne olur? OKTAY VURAL
(İzmir) – Faizler artar. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – 15 milyar dolar olarak çıkamaz. Ne olarak çıkar eğer illa çıkmak
istiyorsa? Bir: Belki, 5
milyar dolar olarak çıkar, çünkü o kurdan çıkamaz, kur yükselir, borsa da
düşer. OKTAY VURAL
(İzmir) – Mayısta oldu. Faizler ne kadar arttı? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Bakın, daha da önemlisi, hani geride kalan, eğer doğruysa o rakamlar,
85 milyar dolar var ya, o 85 milyar doların değeri de
30 milyar dolara düşer, 35 milyar dolara düşer. SÜLEYMAN NEVZAT
KORKMAZ (Isparta) – Sayın Hatip, ne güzel yazıyorsun. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Merkez Bankasının rezervi 73 milyar dolar. Hiçbir yabancı ölçeği
sermaye böyle bir işlev yapmaz değerli arkadaşlar, kesinlikle böyle bir işlem
yapmaz. Çünkü, kendi servetinin, kendi varlığının üçte 1 oranda düşmesine yol
açacak bir adım atmaz. Onun için içiniz rahat olsun. OKTAY VURAL
(İzmir) – Ee, Mayıs 2006’da ne oldu? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Onun için, bu konularda herhangi bir sıkıntınız olmasın değerli
arkadaşlar. Yani, yabancı sermaye, global sermaye akıllı hareket ediyor.
Türkiye istikrara kavuşmuştur. Türkiye’yi artık uzun vadeli bir yatırım alanı
ülkesi olarak düşünüyorlar ve değerlendiriyorlar. Hesaplarını buna göre
yapıyorlar, değerlendirmeleri buna göre yapıyorlar. Tabii, zaman çok
daraldı, şu borç meselesini, değerli arkadaşlar, kısaca geçmek
istiyorum. Çünkü, yine muhalefetin en çok yanlış değerlendirdiği ve maniple
ettiği konulardan bir tanesi. ŞENOL BAL (İzmir)
– Doğru değerlendirdik, doğru. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Önce, dış borca bakalım. Dış borçta, biliyorsunuz, bir kamunun
borcu var -devletin borcu var- bir de özel sektörün borcu var. Tabii, özel
sektörün borcu da, sonuç itibarıyla, tabii öz, yani işletmecinin, yatırımcının
aldığı bir borçtur ve özel sektörün dış borcunda ciddi bir artış meydana
gelmiştir. 2002’de 43 milyar dolardan… OKTAY VURAL
(İzmir) – Şimdi,138. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – …2007’de 138 milyar dolara yükselmiştir. Şimdi, değerli
arkadaşlar, elmayla armudu karşılaştırıyoruz. Devletin rakamlarıyla özel
sektörün rakamlarını karşılaştıramazsınız. Özel sektörü ayrı bir alanda
değerlendirirsiniz. OKTAY VURAL (İzmir)
– “Yatırımda karşılaştırabiliriz” diyorsunuz. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Biz kimseye, eğer bir yatırımcı, özel teşebbüs vadeli bir makine
ithalatı yapıyorsa, yapmak istiyorsa bunu engelleyemezsiniz. OKTAY VURAL
(İzmir) – Millî ekonomiyi oran itibarıyla karşılaştırıyorsunuz. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Eğer, değerlendirme yapacaksanız kendi bilançolarında bu
değerlendirmeyi yaparsanız. Yani, bu borçlu olan özel sektörün, yatırımcıların
bilançolarına bakarsınız, hem pozisyon açığı açısından bakarsınız hem de
borçluluk, alacaklılık itibarıyla bakarsınız. OKTAY VURAL
(İzmir) – Açığı var, evet açığı var. ÜNAL KACIR
(İstanbul) – Dinleyin, siz de öğrenin biz de öğrenelim. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Biz, bu özel sektörün dış açığını veya borcunu devletin
rakamlarıyla karşılaştıramayız. Şimdi, gelelim
devletin rakamlarına. Bakın değerli arkadaşlar, devletin dış borcu, 2002
yılında, devraldığımızda 86 milyar dolar, bugün itibarıyla 87 milyar dolar.
Bunda aslında reel bir artış yok, yani nominal bir
artış yok, ancak Türkiye’nin borçları değişik para cinslerinden olduğu için,
dolar da değer kaybettiği için, dolara çevrilirken ortaya çıkan 1 milyar
dolarlık bir farktır. Kabul etsek bile, beş yılda artan borç toplam 1 milyar
dolardır değerli arkadaşlar. OKTAY VURAL
(İzmir) – Dış borç? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Devletin dış borcu 1 milyar dolardır, yani hiç artmamış. OKTAY VURAL
(İzmir) – İç borç? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Devletin dış borcu beş yılda hiç artmamış değerli arkadaşlar. Bunu
bir defa ortaya koyalım. (AK Parti sıralarından alkışlar) OKTAY VURAL
(İzmir) – İç borç? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – İç borca geliyorum, bakın iç borca geliyorum. ÜNAL KACIR
(İstanbul) – Dinle, dinle! OKTAY VURAL
(İzmir) – Gitmeyin, dinleyin, öğrenin öğrenin! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Ama arkadaşlar, isterseniz, iç borcun yani 2002-2007
karşılaştırmasından önce… BAŞKAN –
Arkadaşlar, karşılıklı konuşmayalım. Hatibi dinleyelim Sayın Kacır. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – 2002-2007 karşılaştırmasından önce isterseniz, pek yapmak
istemiyordum ama, bir rakam olsun, insanların ufkunu açsın diye 99-2000
arasını… OKTAY VURAL
(İzmir) – Bence 75’ten alın. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – …99 Haziran ile 2002 arasını da size vermek istiyorum. 99
Haziranında devletin iç borç stoku 19,9 milyar YTL değerli arkadaşlar. 99’un
Haziran ayında iç borç stoku 19,9 milyar YTL. Tahmin edin bakalım 2002 sonunda
ne olmuş olabilir? MEHMET EMİN TUTAN
(Bursa) – 20 falan olmuştur (!) OKTAY VURAL
(İzmir) – 200… 500… NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – 149 milyar YTL. Tam 9 kat değerli arkadaşlarım. (AK Parti
sıralarından alkışlar) MEHMET EMİN TUTAN
(Bursa) – Bravo, çok güzel! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – 9 kat. Bizi değerlendirirken, bizim borçlarımızı değerlendirirken
bu rakamları her zaman gözünüzün önüne getirin değerli arkadaşlar, hiç
unutmayın. Şimdi, gelelim
bizim rakamlara. AKİF AKKUŞ
(Mersin) – Biz, sadece Türkiye’yi düşünüyoruz, sizi bizi değil! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Gelelim bizim rakamlara değerli arkadaşlar: 149,9 milyar YTL olarak
devraldığımız iç borç stoku 2007 yılında 257,5 milyar YTL’ye
çıkmış. Yani, önce birinci yıl artış oranı yüzde 29, sonra 15; sonra düşüyor,
en son yüzde 2,3’e düşmüş. Neden biliyor musunuz? OKTAY VURAL
(İzmir) – Milletin borcu ne olmuş, milletin borcu? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Yani, esas artış, 2003 ve 2004 yılında, 2003 ve 2004 yılında. Onun
nedeni de önceki dönemdeki hükûmetlerin yüksek oranlı
borçlanmalarından kaynaklanıyor. OKTAY VURAL
(İzmir) – Devlet yerine milleti borçlandırmışsınız siz. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - Yani, 2001 ve 2002 yılındaki iktidarda olan Hükûmetin
yüksek oranlı borçlanmasından kaynaklanıyor. Neden? Bakın, 2001 yılında
borçlanmış Hükûmet, ödeme tarihi ne zaman değerli
arkadaşlar? 2002 yılı. Ya da 2002 yılında borçlanmış,
ödeme tarihi ne zaman? 2004 yılı. Faiz: Yüzde 65-70. OKTAY VURAL
(İzmir) – 2002’deki borçlanma ne zaman yapılmıştı? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Şimdi, biz devraldığımızda, gelmişiz, 2002 sonu. Borçlanma 2001
yılı. Bizim devraldığımız tarihe kadar
faiz tahakkuk etmiş, yürümüş, faiz var üzerinde. Ama, hesaplara geçmiyor değerli arkadaşlarım. Yani, borç stok rakamlarının
işleyişinden kaynaklanıyor, hesaplama biçiminden kaynaklanıyor. OKTAY VURAL
(İzmir) – Durum çok iyi yani! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – 2001 ve 2002 yılındaki yüksek oranlı borçlanmaların 2003 ve 2004
yılına yansıması, itfa tarihinin 2003 ve 2004 olması, geri ödeme tarihinin. OKTAY VURAL
(İzmir) – Aslında borcumuz da yok bizim! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - Geri ödeme tarihinde, daha önce hesaplanmayan borç hesaplanıyor ve
stok rakamlarına giriyor. Esas bundan kaynaklanıyor. Bakın, bunu
doğrulayan bir gelişme de şu: 2005 ve 2006 yılında artış çok düşük iç borcun
stokunda. Neden? Çünkü, Allah’tan Hükûmetin kredibilitesi düşük olduğu için -57’nci Hükûmetin-
uzun vadeli borçlanamıyordu ve vadesi 2005 ve daha sonraki yıllara sarkan
borçlanma yapamadığı için 2005 ve 2006 yılında iç borç stokundaki artış
oranları son derece düşük. OKTAY VURAL
(İzmir) – Siz niye dış borcu azalttınız, iç borcu çoğalttınız, onu söyleyin. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Bakın, değerli arkadaşlar, bir şey daha söyleyeyim: Bu brüt borç,
biraz sonra net borcu da söyleyeceğim. OKTAY VURAL
(İzmir) – Niye? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Biz bu dönemde, yine önceki dönemlerin, sadece sizin dönem değil,
önceki tüm dönemlerin yükü olan Tasarruf Teşvik Fonu’nda biriken 13,3 milyar
YTL ödedik değerli arkadaşlarım. Bunun parasını önceki hükûmetler
aldılar, afiyetle yediler, bedelini biz ödedik. Memura, ücretliye biz ödedik.
Aynı şekilde İmar Bankasının 8,5 milyar YTL’lik
yükünü biz ödedik. Bunları da beraber… Rakam bu noktaya geliyor. M. CEVDET SELVİ
(Kocaeli) – İşçilerden 30 katrilyon aldınız işsizlik sigortası diye. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - Bakın değerli arkadaşlar, bunlar brüt borç. Bir de net borç var.
Şimdi, devletin borcu var ama, devletin kasasında da para var. OKTAY VURAL
(İzmir) – Nerede? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Devletin kasasında para var. OKTAY VURAL
(İzmir) – ABD tahvili mi var? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Açın bakın, rakamlara bakın, bugün devletin kasasında 40 milyar YTL
nakit para var değerli arkadaşlar, 40 milyar YTL. OKTAY VURAL
(İzmir) – Öyle mi? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - Belediyeler, KİT’ler, genel bütçeli kuruluşların kasasında bugün
itibarıyla 40 milyar YTL para var. OKTAY VURAL
(İzmir) – Peki, ne kadar ABD tahvili aldınız? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Merkez Bankasının net varlığı 40 milyar YTL. Bunları düşmeniz
gerekir. OKTAY VURAL
(İzmir) – ABD tahvili ne kadar aldınız? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Bakın, düşelim, hesabı o zaman yapalım; Türkiye’nin gerçek borç
yükü ortaya çıkacak. Bakın, biz devraldığımızda kamu net borcu -yani o dönemi
de netleştiriyorum- 215,6 milyar YTL, yani brüt borçlarımızdan varlıklarımızın,
devletin kaynakları, nakit paraları düştükten sonra kalan para ki, bugün
itibarıyla 249 milyar YTL değerli arkadaşlar. 216 milyar YTL’den
kaça çıkmış? 249 milyar YTL’ye çıkmış beş yılda.
Artış oranı ne kadar? Yüzde 15. Beş yılda artış oranı yüzde 15. Sadece bunu
eleştirebilirsiniz. Bakın, bu da nedir? Enflasyon oranının beş yılda kümülatif rakamı ne kadar? Yüzde 60, üst üste. Bu artış
oranı ne kadar? Yüzde 15. Ne demektir bu? Reel olarak
yüzde 45 azalmış değerli arkadaşlar. OKTAY VURAL
(İzmir) – Borç yok yani(!) AHMET ORHAN
(Manisa) – Sanal bu rakamlar hep. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – AK Parti döneminde kamu borcu yüzde 45 oranında reel
olarak azalmış. M. CEVDET SELVİ
(Kocaeli) – İşçi ve memurdan işsizlik sigortasından kaç lira topladınız? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Dolayısıyla, başkaları artırdı, biz azalttık; başkaları bozdu bir
düzelttik değerli arkadaşlar. Onun için bu olayları bu şekilde değerlendirmek
ve ortaya koymak gerekiyor. Şimdi, bakın,
değerli arkadaşlar, son olarak şu büyüme konusunu da kısaca ortaya koyalım,
söyleyelim. OKTAY VURAL
(İzmir) – Büyüme artıyor mu, düşüyor mu? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) –.Efendim deniliyor ki, “Büyüme hormonludur, büyüme gerçek değildir.”
OKTAY VURAL
(İzmir) – Hayır, hayır… Büyüme artıyor mu, düşüyor mu? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Evet, bir büyüme var, rakamlara yansımıştır. Bir büyüme var.
“Gerçekten, 2003-2006 yılında Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en yüksek ortalama
büyüme oranı yakalanmıştır, yüzde 7,4; bunu kabul ediyoruz fakat, bu fiktiftir, bu gerçek değildir, bu ithalata dayalıdır.”
diyorsunuz, öyle diyor bütün arkadaşlarımız. Bakalım, ithalata dayalı mı. Ve
özellikle son, bu yılın üçüncü çeyreğinde meydana gelen yüzde 2’lik, hedefin
altında kalan büyümeyi de dikkate alarak, artık bayram ediyor bazı
arkadaşlarımız. Ama, hiç kuşkunuz olmasın, konjonktüreldir.
OKTAY VURAL
(İzmir) – Yeter ki George (Corç)’lara
iş bulmasınlar. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Yüzde 7,4’lük gibi dört yıl üst üste büyümeden sonra ekonomi,
piyasalar düzeltme hareketi yapar değerli arkadaşlar, boşuna sevinmeyin.
Mevsimseldir dalgalanmalar, cycle (saykıl)’dır bu ve inşallah, yoluna kaldığı yerden devam
edecektir. Şimdi bakalım, ekonominin gerçekten fiktif büyüyüp büyümediğine bakalım. Şimdi, bunun en önemli
göstergelerinden bir tanesi nedir? OKTAY VURAL
(İzmir) – Cari işlemler açığı. NURETTİN CANİKLİ (Devamla) –.Hayır. Cari
işlemleri biraz önce anlattım. İmalat sanayisi kapasite kullanım oranları. Eğer
bu büyüme fiktifse değerli arkadaşlar, bu büyüme reel değilse, 2002’de yüzde 76,2 olan kapasite kullanım
oranları şu anda yüzde 83,3’e nasıl
çıktı? Bu fabrikalar kapasite artırıyorlar, daha çok makine alıyorlar, daha çok
üretim yapıyorlar. Bunlar hayal mi üretiyorlar değerli arkadaşlarım? (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın Canikli, konuşmanızı tamamlayınız lütfen. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Bunlar hayal mi üretiyorlar? OKTAY VURAL
(İzmir) – Demek ki, daha önce bu millet kapasite oluşturmuş, onu kullanıyorlar.
Siz ne eklediniz kapasiteye? Kapasiteyi mi artırdınız? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Peki, soruyorum: 2002 yılında satılan, ruhsatı alınan daire sayısı
47 bin, 2006 yılında 600 bine çıkmış. OKTAY VURAL
(İzmir) – Ne? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - Daire sayısı, konut sayısı 2002 yılında 47 binden -ruhsat alan konut sayısı- 2006
yılında 600 bine çıkmış değerli arkadaşlar. OKTAY VURAL
(İzmir) – İşsiz sayısı, yoksul sayısı? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Bu nedir? Aradaki 550 bin konut nedir? Üretim midir, nedir? Nasıl
tanımlarsınız? OKTAY VURAL
(İzmir) – Müteahhitlere gelin. NURETTİN CANİKLİ (Devamla)
– Bu mudur fiktif büyüme değerli arkadaşlar? Bu ülkede 2002
yılında 204 bin adet otomobil üretilmiş, 2006 yılında 545 bin adet otomobil
üretilmiş. Değerli arkadaşlar, nedir bu? Bu otomobiller nedir? AKİF AKKUŞ
(Manisa) – Bunları geçen sefer de söyledin. OKTAY VURAL
(İzmir) – Yeni şeyler bulmak lazım cancağızım. Daha önceki bütçede de aynı
konuşmayı yaptın. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Üretimin, büyümenin yansımasıdır değerli arkadaşlar. Bütün alanlar
için söyleyebilirsiniz, her şey için söyleyebilirsiniz. OKTAY VURAL
(İzmir) – Cari işlemler açığından bahsediyoruz, dış ticaret açığından
bahsediyoruz. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - 2002 yılında üretilen 3 milyon buzdolabı 2006 yılında 6 milyona
çıkmış. Bu mudur reel fiktif
büyüme, bu mudur hormonlu büyüme? OKTAY VURAL
(İzmir) – Mesela, küresel ısınma var. Dünyayı ısıttınız, bu da sizin eseriniz! NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Hangisini alırsanız alın, hangi göstergeyi dikkate alırsanız alın
değerli arkadaşlar, ekonomi büyüyor, enflasyon düşüyor, bütün göstergelerdeki
gelişmeler olumludur. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) M. CEVDET SELVİ
(Kocaeli) – Fakirlik artıyor, millet işsiz kalıyor. BAŞKAN – Sayın Canikli, ikinci defa açıyorum mikrofonunuzu, konuşmanızı
bitiriniz lütfen. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Keşke zamanımız olsaydı, istihdamı da bütün boyutlarıyla
konuşsaydık. MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – Tam bir saat konuştun, daha ne anlatacaksın? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – Aynı olumlu gelişme… Sadece şunu söyleyeyim: Değerli arkadaşlar,
bakın, 2002 yılının Ağustosundan 2007 yılının Ağustosuna kadar toplam üretilen
istihdam sayısı 2 milyon 870 bin. Yazın bunu değerli arkadaşlar. MUSTAFA ÖZYÜREK
(İstanbul) – İş gücüne katılma oranı ne kadar? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – 2 milyon 870 bin istihdam üretilmiş. OKTAY VURAL
(İzmir) – Ne kadar? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – 2 milyon 870 bin. M. CEVDET SELVİ
(Kocaeli) – Millet kan ağlıyor, kan. OKTAY VURAL
(İzmir) – Nerede? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – 2002 Ağustosundan 2007 Ağustosuna kadar -aynı dönemi karşılaştırmak
için, mecburen öyle alıyoruz- 2 milyon 870 bin. OKTAY VURAL
(İzmir) – Nerede? Nerede? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - Tekraren söylüyorum, tekraren
söylüyorum, bunu her yere yazın, hiç unutmayın. OKTAY VURAL
(İzmir) – Temizlik görevlisi, temizlik işçisi olarak değil mi? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - Hiçbir dönemde üst üste beş yılda bu kadar istihdam kapasitesi
oluşturulamamış değerli arkadaşlar. HARUN ÖZTÜRK
(İzmir) – Tarımdan ne haber? NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) - Ama, aynı dönemde tarımda 2 milyon 118 bin insan tarımdan
kopmuştur. Yani, tarım dışı sektörlere iş aramak için gelmiştir ve onlara da iş
bulunmuştur değerli arkadaşlar. Bakın… BAŞKAN – Sayın Canikli, teşekkür ediyorum. NURETTİN CANİKLİ
(Devamla) – 2008 bütçemizin hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum. Emeği geçen tüm
arkadaşlara tekrar teşekkür ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum efendim. (AK
Parti sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ederim. Sayın
milletvekilleri, birleşime on beş dakika ara veriyorum. Kapanma
Saati: 12.16 İKİNCİ
OTURUM Açılma
Saati: 12.33 BAŞKAN
: Başkan Vekili Nevzat PAKDİL KÂTİP
ÜYELER : Harun TÜFEKCİ (Konya), Fatoş GÜRKAN (Adana) BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 39’uncu Birleşiminin İkinci
Oturumunu açıyorum. 2008 Yılı Merkezî
Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2006 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu
Tasarısı üzerindeki görüşmelere kaldığımız yerden devam edeceğiz. Komisyon ve Hükûmet yerinde. Şimdi, Demokratik
Toplum Partisi Grubu adına, Diyarbakır Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Sayın
Selahattin Demirtaş. Buyurun. (DTP
sıralarından alkışlar) Eşit mi
kullanacaksınız süreleri otuzar dakika? SELAHATTİN
DEMİRTAŞ (Diyarbakır) – Evet Sayın Başkanım. HALUK ÖZDALGA
(Ankara) – Başkan, ben, bir açıklama için söz istemiştim. GÜLTAN KIŞANAK
(Diyarbakır) – Sayın Başkan, toplantı yeter sayısı yok. SIRRI SAKIK (Muş)
– Başkanım… BAŞKAN – Efendim. SIRRI SAKIK (Muş)
– Hatip kime hitap edecek? BAŞKAN – Efendim,
şimdi, İç Tüzük’ün hükümleri bellidir, konuşmalar devam ederken… Oylama
sırasında karar yeter sayısı veya toplantı yeter sayısı aranır. Şu anda
konuşmalara başlayacağız. Buyurun. DTP GRUBU ADINA
SELAHATTİN DEMİRTAŞ (Diyarbakır) – Teşekkür ederim. Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; 2008 yılı bütçe kanunu tasarısı hakkında Demokratik
Toplum Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla
selamlıyorum. Değerli
arkadaşlar, öncelikle, bizimle, yaklaşık on bir gündür devam eden bütçe
görüşmeleri esnasında yoğun bir tempo içerisinde çalışan değerli milletvekili
arkadaşlarımıza teşekkür ederek başlamak istiyorum. Saygıdeğer
milletvekilleri, parlamenter demokratik sistemlerde parlamentonun iki esas
fonksiyonu vardır: Birincisi yasa yapma, ikincisi icra organını denetleme.
Parlamenter fonksiyonun eksiksiz yerine getirilebilmesinin yegâne şartı, hiç
şüphesiz ki sorumsuzluktur, hem yasa yaparken hem de denetlerken sorumsuz
olmaktır. Bu özgürlüğün de iki yönü vardır. Biri parlamenter kişisel
hürriyettir. Parlamenter, ancak böyle bir sınırsız hürriyet sebebiyledir ki
istediği yasa teklifini verebilir, denetimde arzu ettiği denetim yollarını
kullanabilir. Ancak burada, özellikle dikkat çekmek gerekir ki, şahsi gibi
görünen sorumsuzluk aslında halkın iradesine tanınmış bir özgürlüktür. Zira
hâkimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir. Diğeri ise parlamentonun kolektif
olarak kullandığı hürriyettir. Bu hürriyet ona bağımsız davranma imkânı verir.
Esasen bir ülke parlamentosunun kendi dışında kalan kişi ve kurumların takip,
tehdit ve inisiyatifine tabi olmasının demokratik ve hukuki izahı olmaz. Şimdi, bu
tespitler ışığında Türkiye’de halkın iradesinin reel
durumunu ve bu reel durum karşısında Parlamentonun
çözüm gücünü sizlerle tartışmak istiyorum. Kuruluşundan
günümüze kadar kesintisiz olarak sorunlarla ve kendini tamamlamakla uğraşan
cumhuriyetimizin, mevcut gerçekler cesurca sorgulanmadıkça, daha kaç seksen yıl
kaybedeceğini bilmek, iradenin gerçek sahibi olan halkımızın hakkıdır. Bir
önceki Meclis Başkanımız Sayın Bülent Arınç “Gizli
anayasa diye kabul edilemez bir tanımlamayla anılan Millî Güvenlik Siyaset
Belgesi’nin hazırlanmasında Meclisimiz tamamen devre dışıdır. Bu kavramlar
gizli, antidemokratik bir yönetimin iktidarda olduğunu ima eder. İç güvenlik
strateji belgesinin çete kurmakla suçlanan kişilerin arşivinden çıkması devlet
ciddiyetiyle bağdaşmamaktadır.” demiştir. Sayın Başbakan da “Türkiye’de
egemenlik kayıtsız, şartsız milletin olacaktır. Duvarda değil, milletin
kendisinde olacaktır.” şeklindeki beyanatlarıyla yine aynı duruma dikkat
çekmiştir. Toplumsal yapımızda
rahatsızlıklar yaratan birçok sorunumuzun olduğu muhakkaktır. Her biri değişik
sebep ve sosyal etkiden kaynaklansa da sorunlarımızın tümü birbiriyle
bağlantılıdır ve bu nedenle çözüm de, aynı şekilde, belirli bir illiyet
içerisinde ele alınmak durumundadır. Ancak öznel sorunlarımız dışında ve
bunların üstünde, hatta bu sorunların çözümünü tek başına zorlaştıran en önemli
sorunumuz ise özgür ve bağımsız millî irade sorunudur. Ülkemizde bugüne
kadar yapılan anayasalar, toplumun bir dayatması ve baskısı sonucunda ortaya
çıkmış metinler değildir. Zaten bunların amacı da toplum ile devlet arasında
bir sözleşme yapmak değildir. Bunun yerine, devletin kendini tahkim etmesinin
bir aracı olarak kurgulanmıştır. Bugüne kadar anayasaların temel ruhu, kutsal
devlet anlayışı üzerinden şekillendi. İkinci
Meşrutiyet’te ittihatçıların iktidara gelmesiyle birlikte, yönetim anlayışında
ikili bir yapı ortaya çıktı. O güne kadar gizli örgüt olarak kalmayı tercih
eden ittihatçılar, iktidara geldiklerinde bile, en azından, örgütün merkezî mahsusası, umumisi gizli kalmaya devam etti. Bu da, bir tür
uzaktan kumandayla yönetme tarzının gündeme gelmesi demekti. O dönemden
başlayarak ikili yönetim geleneği oluştu. Bu, gerçek iktidar, görünen iktidar
ikiliğine dayanan yönetim biçimiydi. Bazı yazarların “asıl devlet partisi”
olarak adlandırdıkları bu gizli gibi görünen güç, cumhuriyet tarihi boyunca da
kendini korumayı ve yaşatmayı başardı. Seçime giren ve hükûmeti oluşturan partileri taşeron olarak görmeyi tercih
eden bu asıl devlet partisi, işler sarpa sardığında görünür olmayı ve yönetime
el koyma yöntemini de cumhuriyet tarihi boyunca birkaç defa denedi. Şimdi, bu ikili
yapı tartışılmadan, ülkemizde, rejimin ne niteliğini anlayabiliriz ne de
sorunlarımızın çözümünü mümkün kılabiliriz. Asıl devlet partisinin sorunların
çözümünün zamanının geldiğine karar vermesini beklemek dışında yapacak pek bir
şey kalmaz. Değerli
arkadaşlar, bu ifadelerimden, Parlamentoyu, Hükûmeti
ve diğer organları hiçleştirdiğim anlaşılmasın. Elbette ki, bu çatı altında
görev yapmış birçok hükûmet, birçok parlamenter, az
önce ifade ettiğim ikili yapıyı aşma konusunda saygın çabalar içerisinde
olmuşlardır. Ülkenin birçok sorununun çözümünü bu Parlamento çatısı altında
mümkün kılmışlardır. Ancak, rejimin korunması adı altında kendini tabulaştıran
ve kutsallaştıran bu anlayışı aşamamışlardır. Kendisine kutsal bir misyon biçen
bu zihniyet, kendisini eleştirenleri rejim karşıtı, devlet karşıtı, yeri
geldiğinde vatan haini olarak lanse ederek etkisizleştirme konusunda bir hayli
başarılıdır. Kendini rejimin iz düşümü olarak gören bir yapılanma için bu
refleks kendi içinde tutarlı bir davranıştır. Ancak, objektif kriterler
ışığında irdelendiğinde, aslında, bu anlayışın kendisi, demokratik rejim için
bir tehdit ve tehlikedir. Hatta bu yapının varlığı bile, tek başına, rejimin
demokratik olarak adlandırılması önünde bir engeldir. Açık yüreklilikle
ve cesaretle ifade edilmesi gereken şudur: Bu devlet, hiçbir etnik grubun,
sınıfın, siyasi anlayışın veya elitin malı değildir.
Bu devlet, bu ülkede yaşayan, bu ülkeyi kendi vatanı olarak bellemiş bütün
yurttaşların ortak mekanizmasıdır. Bu ortak değerin varlık nedeni
vatandaşlarına hizmettir. Bu hizmetin yerine getirilmesi esnasında yaşanan
eksikleri eleştirmek de vatandaşların en dokunulmaz hakkıdır. Ortada eğer bir
kutsallık varsa o da vatandaşa hizmet etmenin kutsallığıdır. Kendisine
kutsallık değeri biçerek eleştirilmez konumlarını korumak isteyenler,
demokrasiyi içselleştirmemiş olanlar veya elde tuttuğu kutsal iktidar gücünü
yitirmekten ürkenlerdir. Asıl devlet
partisi dediğimiz zihniyetin, hukuksal ya da yasal
bir temeli olmadığı için de feshedilmesi de söz konusu olamaz. Bunun en etkili
yolu, halkın iradesini güçlendirmek ve parlamentoya gerçek misyonu
doğrultusunda işlerlik kazandırmaktır. Ancak, yine de
yasal zeminde yapılabilecekler, yapılması gerekenler vardır. Örneğin, Millî
Güvenlik Kurulunun gerçek bir danışma organına dönüşmesi, Genelkurmayın Millî
Savunma Bakanlığına bağlanması, YÖK’ün sadece üniversiteler arası
koordinasyondan sorumlu hâle getirilmesi, TRT’nin özerkleşmesi, yüksek yargı
organlarının siyasal etkiden kurtarılması, ordunun tüm harcamalarının denetim
altına alınması, askerlerin görev başındayken siyasete ve ticarete
karışmalarının resmen, açıkça ve fiilen yasaklanması. Ülkenin temel konularında
bile tartışma yürütemeyen, yasaların önemli ölçüde Parlamento dışında yani
bürokraside üretilip sadece onay için Meclise sunulduğu bir sistemde elbette ki
hiç kimse Parlamentoyu ciddiye, dikkate almayacaktır. Millet adına
vekâleten aldığımız iradeyi kullanan bizler, bu iradenin gücüne ve büyüklüğüne
uygun davranmadığımız sürece Parlamento dışında bulunan ve Parlamentoyu baypas
etmeyi kural hâline getirmiş olanlar bu tutumlarını sürdürmeye devam
edeceklerdir. Halkın ve onun iradesinin doğru düşünüp doğruyu yapamayacağına
inanan, gerçekte, halkına güvenmeyen bir siyasi anlayış asıl devlet partisi de
olsa özünde oligarşik bir yapıdır ve kesinlikle
demokrasi dışıdır. Görünürde olmayıp sahne ardından siyaseti yönlendirmeye
çalışan bu mekanizma sahiplerinin en önemli avantajları da hiç yıpranmıyor
olmalarıdır. Yapılan hatalardan, yaşanan sorunlardan görünürdeki yöneticiler
sorumlu olduğu için yıprananlar da her zaman görünürdekiler olmuştur. Şimdi, bütün bu
belirlemeler doğrultusunda şunu da ifade etmek gerekir ki: Bu ikili yapıların
kendini sürdürmesinde en etkili olan güç hükûmetlerdir.
Bu yapıya itiraz etmeyen, halkın iradesi yerine bu yapının dogmatik, katı
kurallarını esas alan hükûmetler en az bu yapılar
kadar halka karşı sorumludurlar. Bir yandan çağdaş, büyük projelere ve
ideallere sahip olmak, öte yandan bütün bunların önünde engel teşkil eden
demokrasi dışı işleyişlere göz yummak büyük bir çelişkidir ve samimiyetin
sorgulanmasına neden olacak kadar açık bir tutumdur. Power’ın dediği gibi, “Rüyaları gerçekleştirmenin en etkili yolu
uyanmaktır.” Şimdi bize dayatılan da bu asıl devlet partisinin kontrolüne ve
denetimine girmektir. Buna yönelik itirazlarımızın bedeli de ağır bir şekilde
bize ödetilmek istenmektedir. Saygıdeğer
milletvekilleri, aslında birçoğunuzun zaten bildiği ve farkında olduğu bu
gerçekleri bir kez de Meclis kürsüsünden ifade etme ihtiyacı duydum. Çünkü
nereden geldiğimizi bilmezsek, nereye gideceğimizi de bilemeyiz. Bugün
yaşadığımız güncel sorunları tartışırken, örneğin Kürt sorununu tartışırken,
örneğin başörtüsü sorununu, örneğin laiklik meselesini, Alevilik meselesini ya da ekonomik sorunlar ve gelir dağılımındaki
adaletsizlikleri tartışırken, önümüzde bütün çıplaklığıyla duran ama tartışmaya,
dile getirmeye cesaret edemediğimiz temel sorunumuzu, yani gerçek
iktidar-gerçek otorite meselesini çözüme kavuşturmadan, sorunların etrafında
dönüp duran bir sarmaldan kurtulamayacağımız bilinmelidir. Bahsettiğim şey,
halkın mutlak egemenliğinin gerçek sahiplerine, yani halka teslim edilmesidir. Değerli
arkadaşlar, geleceği kurmak için tarihten ders çıkarmak, bu amaçla tarihi
öğrenmek gerektiği söylenir. Ama ülkemizde bu konuda bile ikili bir durum
vardır. Birincisi resmî tarih, ikincisi gerçekler. Resmî tarih, gerçek tarihin
iktidar sahiplerinin ihtiyaçları doğrultusunda kurgulanmış versiyonudur. Fakat
resmî tarih oluşturmak tek başına bir amaç değildir, asıl amaç, toplumsal
hafızayı yok ederek resmî bir ideoloji oluşturmaktır. İkili devlet sisteminde
önemli bir ihtiyaç olan bu resmî ideolojinin de tabulaşması, tartışılmaz
kılınması ise millî eğitim programlarının uygulanmasıyla tamamlanmış olur. Anlı
şanlı akademisyenler, profesörler, tarihçiler tarafından sipariş üzerine
yazılmış tarih bilgisiyle yetişen nesiller, kendi gerçek tarihine ve geçmişine
yabancılaşmış bir şekilde, bu resmî
ideolojinin ve bunun bekçisi kurumların birer yılmaz savunucusu olmaya
hazırdırlar artık. Bu şekilde kendini sürekli olarak üreten ikili devlet
aygıtı, kendisine yönelik her türlü muhalefeti birer tehdit unsuru olarak
algılamakta, kim olursa olsun bu sistemi sorgulamaya ve deşifre etmeye çalışan
herkesi kriminal bir hâle sokmaktadır. Bunun kurbanı,
bazen bir başbakan bazen bir üniversite öğrencisi olabilir, bazen Van Cumhuriyet
Savcısı bazen Parlamentonun tamamı olabilir. Hatta, bu sistemin kollayıcısı,
bekçisi, hizmetkârı olanlar bile yeri geldiğinde kurban olmaktan
kurtulamamışlardır. Özünde, kendi
halkına, vatandaşına yabancı olan bu resmî ideolojinin küçük bir azınlık
dışında kimseyi mutlu etmediği bilinmesine rağmen, hiç kimse asıl sorgulamayı
yapmaz, yapamaz. Bunun yerine şekilsel bir iktidara karşı, şekilsel bir
muhalefet yapılır ve suya sabuna dokunmadan Türkiye’nin temel sorunlarını çözme
iddiaları yarıştırılır. Hazreti Mevlânâ’nın dediği gibi: “İki parmağının ucunu
gözüne koy. Bir şey görebiliyor musun dünyadan? Sen göremiyorsun diye bu âlem
yok değildir.” Değerli
milletvekilleri, bütçe kalemleri üzerinde yapılan konuşmalar, yaşanan
tartışmalar, ilgili bakanlıkların sunumu ve sorulara verilen cevaplardan da
hepimizin açıkça anladığı üzere 2008 yılında da yükün büyük bir kısmı, cefanın
büyük bir kısmı emekçi, yoksul halkın sırtına bindirilmiştir. Eğer, sadece
sayın bakanlar tarafından yapılan bütçe sunumlarını dikkate alırsak ve hiç
sokağa çıkmasak, ülkede büyük bir refah ve bolluğun olduğunu, hakça kazanım ve
hakça paylaşımın gerçekleştiğini, istihdamın gerçekten de artığını, düşmüş gibi
gösterilen enflasyonun fiyatlara falan yansıdığını hayal edebilirdik. Eğer sayın
bakanların sunumlarından sonra sokaktaki gerçekle yüzleşme gibi bir
zorunluluğumuz olmasaydı bu tatlı hayallerle bir müddet idare edebilirdik. Ama
gelin görün ki bütçe kalemleri üzerinde yapılan her görüşmeden sonra, biz
yanılmış olmak umuduyla bir kez daha sokağa çıktığımızda halkın yaşam
kalitesinde elle tutulur bir iyileşme olmadığını, aslında rakamların diliyle
sokağın gerçeği arasında her zamanki uçurumun devam ettiğini tespit ediyoruz.
Bunun böyle olması da son derece doğaldır. Türkiye’de uzun süreden bu yana uygulanagelen neoliberal
politikalar gereğince devletin ekonomik anlamda küçültülmesi, piyasanın tümden
özel sektöre bırakılması anlayışı sosyal devlet ilkesini de kapsayacak şekilde
genişlemiş ve devletin vatandaşa götürmek zorunda olduğu hizmetler dahi bir bir özel sektöre devredilerek paralı hâle getirilmiştir.
Geçmiş hükûmetler döneminde başlayan bu süreç
tamamlanmamıştır ve hâlen devam etmektedir. Elbette ki,
küreselleşen ve giderek çılgınlaşan ulusal üstü sermaye karşısında ulusal
ekonomiyi ve yerli yatırımcıyı güçlendirecek ve rekabet gücünü artıracak uyum
modellerine itirazımız yoktur. Ancak, emekçi halkın menfaatini bir tarafa
iterek sırf “Uluslararası sermaye ülkemize giriş yapsın.” diye bütün ülkeyi
sömürülecek bir alan hâline getirmenin de nasıl bir politika olduğunu
sorgulamamız gerekir. Son dört yılda
ülkeye giren yabancı sermayenin kendisini 5’e katladığı, yani 1 dolar getiren
yabancı yatırımcının ülkeden 5 dolar alarak gittiğini hesapladığımızda, buna
karşılık, işsizlik oranının ve gelir dağılımındaki eşitsizliğin değişmediğini
tespit ettiğimizde yabancı sermayenin rantçı özelliği çok daha iyi anlaşılır. Şimdi, özellikle,
yabancı sermayenin daha rahat gelmesi için ülkemiz cazip hale getirilirken
nedense fatura hep halkın yoksul kesimine çıkarılıyor. Yani “deregülasyon” denilen yeni bir dizayn ile sermaye aleyhine
olan düzenlemeler ve kurumsal yapılar tasfiye ediliyor. Nasıl yapılıyor bu?
Asgari ücret açlık sınırının altında tutularak yapılıyor, işe alma ve çıkarma
koşulları sermayenin lehine güçlendirilerek yapılıyor, kayıt dışı ucuz iş
gücünün önü açılarak yapılıyor, sosyal harcamalar devletin üstünden atılarak
vatandaşa ödettirilerek yapılıyor bu. Neoliberal
anlayışa göre, sosyal güvenlik devletin değil bireylerin sorunu olmalıdır.
İşte, önümüzdeki günlerde gündemimize gelecek olan 5510 sayılı Sosyal Güvenlik
Yasası bunun hazırlığıdır. Devlet denen
aygıtın amacı, emeği üzerinden vergisini topladığı vatandaşlarına hizmet sunmak
ve onların onurlu birer yurttaş olarak yaşamlarını idame etmelerini organize
etmektir. Bunun için devlet, gerektiğinde, kâr amacı gütmeyen, vatandaşa ucuz
ve kaliteli hizmet sunmak ya da yatırımcıya ucuz
girdi sağlamak amacıyla işletmeler kurar. Bu işletmeler zarar etse bile
varlığını sürdürürler çünkü bunların kuruluş amacı zaten kâr elde etmek
değildir, sosyal devlet ilkesini hayata geçirmek üzere oluşturulmuş
mekanizmalardır. Şimdi siz,
gerçekte de kâr amacı olmayan bir kuruluşu kâr etmiyor diye satarsanız ve bunun
adına da özelleştirme derseniz, işte bunun kokusu bir müddet sonra çıkmaya
başlar. Sosyal Güvenlik Yasası, eğer tasarıda olduğu hâliyle çıkarsa bütün bu
özelleştirmelerin sonucunu halkımız artık günlük yaşamında somut olarak
hissederek yaşamaya başlayacak. Karşı çıkılması
gereken şey, sosyal devlet anlayışı gereğince devletin yapmak zorunda olduğu
hizmetlerin özelleştirilmesidir. Kime satıldığı, kaça satıldığı, nasıl
satıldığı ikincil, tali bir konudur. On bir gündür Genel Kurulda üzerinde
tartıştığımız bütçenin de bu anlayışla hazırlandığını ilk günden beri ifade
etmeye çalışıyoruz. Son yıllarda ülkeye giren sıcak para ve uluslararası
sermaye bolluğundan ortaya çıkan konjonktürel
iyileşmeleri kendi ekonomi politikasının bir sonucu olarak sunan Hükûmetin mumu da sönmek üzeredir. “Kaptanın
ustalığı deniz durgunken anlaşılmaz.” misali, Hükûmetin
kriz yönetimi konusundaki başarısızlığı ortadayken, tek dileğimiz, bu Hükûmet iş başındayken uluslararası yeni bir krizin ortaya
çıkmamasıdır. Dünya Bankası ve Avrupa Birliği fonlarının gerektirdiği hizmet
yatırımlarını kendi hizmet anlayışının bir gereği olarak sunmaktan çekinmeyen Hükûmet, bu sayede geçiş sürecini
sancısız atlatmayı hedeflemiştir. Ancak hepimiz biliyoruz ki, ağzında bal
olanın kuyruğunda iğnesi vardır. Yarın öbür gün, gittiği her hastaneden ve
eczaneden kendisinden “katkı payı” adı altında para istenecek olan vatandaşlar
maalesef ki bunu daha iyi anlayacaklar. Değerli
milletvekilleri, toplumu bir arada tutan unsurlardan belki de en önemlisi
adalet duygusudur. Bu duygunun zayıflaması, o toplumun çözülmeye başlaması,
çürümeye başlaması, yozlaşmaya başlaması demektir. Koskoca Osmanlı
İmparatorluğu bile adalet duygusunun zayıflamasıyla çöküşe geçmiştir. Neredeyse her gün
en az bir medya organında “Bu nasıl adalet?” diye başlayan haberler ile karşılaşmayı
olağan saydığımız bir ülkede adalet mekanizması veya duygusunu sorgulamanın
zamanı aslında çoktan geçmiştir. Gelir dağılımında adaletsizlik, eğitimde
adaletsizlik, iş yaşamında adaletsizlik, cinsler arası adaletsizlik, bölgeler
arası adaletsizlik, vergide adaletsizlik, adliyelerde adaletsizlik, vesaire vesaire. Adalet bir
bütündür aslında. Yurttaşlar, günlük yaşamının her alanında ve her anında adil
bir uygulamaya tabi tutulmak isterler. Adalet parayla satılmasın, parayla
ölçülmesin, parayla alınmasın isterler. Sırf insan olmaktan kaynaklı olarak
adil bir yaşam ve adil bir muamele isterler. Vatandaşlarımızın bu haklı
isteklerini karşılamak da öncelikli olarak hükûmetlerin
görevidir. Hükûmetler, yaptıkları bütçeyle adalete
olan yaklaşımlarını ortaya koyarlar. Çünkü adalet terazisini en fazla sarsan
şey, gelir dağılımındaki adaletsizliklerdir. Yoksulun sırtından, emekçinin
vergilerinden oluşturulmuş bir bütçeyle dağıtım yapılırken, en az gözetilen de
yoksul halk ise, işte adaletsizlik oradan başlar bir defa. Kaçırdıkları
vergiler ile servet sahibi olanlar, bu yüzsüzler dokunulmazlık sahibiyken,
vergisini ödeyemediği için haciz ile karşılaşan esnafa sormak lazım “Adaletten
ne anlıyorsunuz?” diye. 3.500 kişilik okullarda, 60 kişilik sınıflarda eğitim
yapmaya çalışan öğretmenlere, öğrencilere sormak lazım. YAŞ kararlarıyla
ordudan, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararıyla meslekten ihraç edilen
hâkimlere, savcılara sormak lazım. Cezaevlerinde, karakollarda, sokaklarda
işkence görenlere, baş örtüsü yüzünden kendi ülkesinde mülteci konumuna
düşenlere, konuştuğu dili resmî olmayan bir anneden doğduğu için horlananlara
sormak lazım. Bir yandan mahkemelerde azarlananlara diğer yandan adliyelere
kırmızı halı üstünde girenlere sormak
lazım “Adalet nedir?” diye. Bu ülkede, hiç
kullanmadıkları için vicdanı tertemiz olan yöneticilerimiz var oldukça, adaleti
sağlamak da tatlı bir hayal olarak kalmaya devam edecektir. Yoksa, siyasal
erkin ağır baskısı altında çalışmaya zorlanan hâkimler, Adalet Bakanının memuru
olmaktan kurtulma çabası içerisinde olan savcılar tek başına sağlayamazlar bu
adaleti. Değerli
arkadaşlar, 99 Helsinki zirvesi sonrasında hızla ilerlemeye başlayan Avrupa
Birliği ilişkilerimiz, artık, iyiden iyiye sulandırılmaya başlandı. Tam üyelik
sözüyle müzakerelere başlayan ülkemiz, neredeyse her yıl değişen bir statüyle
karşılaşmakta, Hükûmetin ciddiyetten uzak reform
anlayışı ve uygulamaları nedeniyle ipler iyiden iyiye karşı tarafın eline geçmektedir. Kızgınlık anında da olsa “Kopenhag
Kriterlerini Ankara kriterlerine çevirip yolumuza devam ederiz.” diyen Sayın
Başbakanın blöfü anlaşılmış olacak ki adamlar artık, neredeyse aday olduğumuzu
bile inkâr edecekler. Avrupa Birliği
politikalarında bu kadar zaaf içinde olmamızın temel nedeni, reformları Avrupa
Birliğinin ilerleme raporları ve baskısı doğrultusunda gerçekleştiriyor
olmamızdır. Bu reform anlayışını ev ödevi algılamasıyla yapmaya devam ettikçe
Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizde her zaman zayıf taraf olarak kalmaya maalesef
ki mahkûm olacağız. Avrupa Birliği
ülkeleri istemese bizim halkımızın insan haklarına ve demokrasiye ihtiyacı
yokmuş gibi sadece gözünü oraya diken bir reform anlayışı, zaten baştan
problemli bir yaklaşımdır. Uluslararası ilişkilerde bizi güçlü kılacak en
önemli şey, iç sorunlarımızı kendi içimizde çözme iradesi sahibi olmamızdır. İç
sorunlarımız için genelde “Dış mihrakların -ki bu mihrakın en belalısı Avrupa
Birliğidir- yarayı kaşıması…” gibi bir cümleyle başlanır. Bunda kısmen haklılık
payı da vardır ancak asıl hata da buradan sonra başlar. Dış mihrakların
kaşımasına itiraz ederiz ama biz de kendi içimizde kendi yaralarımızın
varlığını bile kabul etmeyiz. Bize kalsa ülkemizde ne insan hakları sorunu ne
de demokrasi sorunu vardır. Belki de asıl yaramız budur, yani sorunları görmezlikten
gelme hastalığı. Biz bu hastalıkları inkâr ettikçe, yaramız kan kaybetmeye,
birileri bunu kaşımaya, birileri de bunun üzerinden kazanç elde etmeye maalesef
devam edecektir, bize düşen sadece acı kısmı olacaktır. Değerli
arkadaşlar, Hükûmetin en çok tartışma yaratan
uygulamalarından biri de kadrolaşma faaliyetidir. BAŞKAN – Sayın Demirtaş, birkaç saniyenizi rica edeyim. Saygıdeğer
arkadaşlarım, Danışma Kurulunun aldığı karar gereğince 13.00’te çalışma süremiz
doluyor. Ben sizden şu onayı almak istiyorum: Demokratik Toplum Partisi
Grubunun konuşmaları tamamlanıncaya kadar sürenin uzatılmasını oylarınıza
sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir. Buyurun. SELAHATTİN
DEMİRTAŞ (Devamla) – Göreve gelmiş bir Hükûmetin
kendisiyle uyumlu bürokratlarla çalışma isteği gibi doğal bir istek elbette ki
eleştirilmemelidir. Ancak, en alt seviyedeki memura ulaşıncaya dek kadrolaşma
politikaları, hem AKP açısından hem de ülkenin selameti açısından ciddi bir
tehlikedir. Şu unutulmamalıdır: Bugün kadrolaşma konusunda açtığınız yollarda
yarın sizin dışınızdaki partiler de
yürüyecektir. Yine, kamusal
hizmeti alma konusunda devletle muhatap olan vatandaşlar, karşılarında her
seferinde AKP’nin kadrolarını görmeye devam
ederlerse, korkumuz odur ki, devlet vatandaş ilişkileri zedelenecektir. Bu
nedenle, üniversiteler başta olmak üzere, adliyeler, okullar ve diğer kamu
alanlarında hızla kadrolaşan AKP’nin bu politikasını
gözden geçirmesi, yokuş aşağı, freni boşalmış bu kamyonun er geç duvara
toslayacağını görmesi gerekir. Değerli
arkadaşlar, toplumla devlet arasında gerçek bir sözleşme yapmak adına
başlanılan sivil anayasa çalışmalarını elbette ki destekliyoruz. Ancak, daha
başından itibaren bu çalışmanın usulünün toplumda haklı kaygılar yarattığı da
görülmelidir. Toplumun önce kendi içinde tartışarak, örgütlü örgütsüz bütün
mekanizmalarında, sivil toplum örgütlerinde bunu tartışarak ihtiyaçlarını
ortaya çıkardıktan sonra bir taslak hazırlanması ile önce bir taslak hazırlanıp
“Buyurun, bu taslağımızı tartışın.” demek arasında, en azından psikolojik
düzeyde bir fark vardır. Kendini hiçe sayan, kendini hiçleştiren bir toplum
veya bu şekilde algılamaya tabi tutulmuş bir toplumun, elbette ki başından
itibaren tepki göstermesi de doğal karşılanmalıdır. Değerli arkadaşlar,
devleti yeniden ve çağdaş ölçülerle tanımlamayan, ülkenin gerçeklerini dikkate
almayan, vatandaşlarını yeryüzünde yaşayan en özgür insanlar kılma konusunda
iddiası olmayan bir anayasa yeni olamaz, yenilikçi hiç olamaz. Değerli
arkadaşlar, izninizle, son sözlerimi Genel Kurul çalışmalarıyla ilgili
şikâyetçi olduğumuz, eleştirdiğimiz bir hususu belirterek bitirmek istiyorum.
Bildiğiniz üzere, Genel Kurul çalışmaları TRT3’ten de canlı yayınlanmakta ve
halkımızın önemli bir kısmı buradaki çalışmaları, faaliyetleri yakından takip
etmektedir. Ancak, bazen öylesine söylem, tarz ve tavırlarla karşılaşmaktayız
ki burada biz, ekranları başında halkımız gerçekten de şok olmakta çoğu zaman.
Birbirine küfür atıp bağıran vekillerin, kavga eden vekillerin, bağırıp çağıran
vekillerin görüntüsü bu Meclisin saygınlığına yakışmayacak derecede kaba
davranışlardır. Kürsüde konuşan arkadaşlarımız, hangi gruptan olursa olsun,
gereğinden fazla bağırarak konuşuyorsa bile bu, Genel Kurula yönelik bir
şiddettir. Konuşma yapan milletvekillerine yönelik tahrik eden, tezyif eden
sataşmalar şiddettir. Küfürlü konuşmalar, hakaret içeren konuşmalar şiddettir.
Toplumu şiddetten arındırmak gibi bir göreve de sahip olan bu Meclisin zaman zaman şiddetin bir odağı hâline gelmesini üzüntüyle
karşılamaktayız. Özellikle,
muhalefetin yaptığı eleştirilerden faydalanmak yerine, onu küçümseyen veya
hafife alan yaklaşımlar, katkı sunucu tavırlar değildir. Bernard
Shaw’ın dediği gibi “Akıllı adam aklını kullanır,
daha akıllı adam başkalarının da aklını kullanır.” Her birimiz bir diğerinin
aklına ve önerilerine ihtiyaç duymalı ve bunu büyük bir olgunluk içerisinde
yapmalıdır diye düşünüyoruz. Bu çerçevede, bütçe görüşmeleri sırasında olgun ve
yapıcı tavırlarıyla, kucaklayıcı üslubuyla örnek olarak gördüğüm bir tutum
sergileyen Değerli Hocamız ve Sayın Bakanımız Nazım Ekren’e,
bu örnek tutumu nedeniyle özellikle teşekkür etmek istedim. Bu vesileyle,
Kurban Bayramı’nızı, yeni yılınızı en içten
dileklerimle kutluyor, 2008 yılı bütçesinin ülkemize hayırlı, uğurlu olmasını
temenni ediyor, saygılarımı sunuyorum. (DTP ve AK Parti sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ederim Sayın Demirtaş. Demokratik Toplum
Partisi Grubu adına ikinci konuşmacı Diyarbakır Milletvekili Gültan Kışanak. Sayın Kışanak, buyurun. (DTP sıralarından alkışlar) DTP GRUBU ADINA
GÜLTAN KIŞANAK (Diyarbakır) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2008 yılı
merkezî hükûmet bütçesinin geneline ilişkin DTP
Grubunun görüşlerini dile getirmek üzere söz almış bulunuyorum ve hepinizi
saygıyla selamlıyorum. Yaklaşık bir
aydır, Komisyonda başlayan ve Genel Kurulda devam eden bütçe görüşmelerinin
sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bu bir aylık süre zarfında, burada çok önemli
tartışmalar yaşandı, önemli tespitlerde bulunuldu. Bizler de, DTP milletvekilleri
olarak, her bakanlık bütçesi görüşülürken bu konudaki görüşlerimizi,
önerilerimizi, eleştirilerimizi ifade ettik. Umuyor ve diliyoruz ki, Hükûmet, Meclisin iradesini dikkate alır, muhalefetin
yapıcı eleştirilerini önemser ve ülke yönetimine bu eleştirileri bir katkı
olarak görür. Ben, konuşmama geçmeden önce iki noktaya vurgu yapmak istiyorum. Biz
burada bütçeyle ilgili görüşlerimizi dile getirirken iki ana rota üzerinden
yapıyoruz eleştirilerimizi ve değerlendirmelerimizi ve Hükûmet
bunların ikisinden de rahatsızlık duyuyor. Bunlardan birisi,
sadece rakamlara bakmak değil, bir de hayatın gerçeğine bakmaktır. Bundan
rahatsız olunmaması gerekiyor. Çünkü, biz performansa dayalı bir bütçeleme sistemindeyiz. Bu performansa dayalı bütçeleme sisteminde “Ben şunu yaptım bunu yaptım, şu kadar
aldım bu kadar verdim, onu oraya koydum bunu buraya koydum.” dersiniz, ama bir de döner adama
derler ki: ”Ee, ne oldu, hayatta ne değişti? Yani,
performansınız ne? Yani, siz kaynakları etkin ve verimli kullandınız mı? Yani,
insanların yaşam kalitesinde bir şey değiştirebildiniz mi?” İşte, onun için,
biz esas bu gerçek sonuca bakıyoruz. Buna bakmak bence en doğru yöntemdir,
herkesin de bu yöntemi denemesi gerektiğini düşünüyoruz. İkincisi:
Rakamlara ilişkin eleştirilerimiz de burada anlaşılmıyor ve rakamlarla ilgili,
yok, bilgi eksikliği var, şu bu gibi yaklaşımlar oluyor. Rakamlarla ilgili
de sizlere bir anekdot anlatmak istiyorum. Ben, ilk istatistik dersi aldığımda,
ilk derste hocamız geldi, dedi ki: “Korelasyon şöyle hesaplanır, formülü budur
ve İstanbul’da Boğaz Köprüsü’nden geçen araçların sayısı budur, İstanbul’da
tüketilen yumurta sayısı da budur. Bunun korelasyonunu bulun.” Biz hepimiz
kâğıda kaleme sarıldık, öyle bir korelasyon çıkardık ki, hepimiz sıfır aldık. O
gün hocamız bize şunu öğretti, dedi ki: “Eğer istatistiklere, eğer rakamlara
‘Siz neyi neyle kıyaslıyorsunuz? Onların arkasındaki gerçekler nedir? Bu
kıyaslama doğru mudur?’ sorularını sormadan bakarsanız rakamlar sizi yanıltır.”
İşte, onun için, ben burada bütün milletvekili arkadaşlarıma öneriyorum: Eğer
rakamların bizi yanıltmasını istemiyorsak, bu rakamlar nasıl hesaplanıyor, bu
rakamların arkasındaki gerçek ne, bu rakamlar hesaplanırken uygulanan formüller
hayatın gerçeğine uyuyor mu diye sorgulasınlar. Bunu sorgulamadan gerçeğe
ulaşmak gerçekten mümkün değil. Hükûmetin 2007 yılı bütçe performansı, ortaya çıkan veriler, sokakta
yaşanan gerçekler, 2008 yılında da bu ülkede yaşayan milyonlarca yoksul
insanın, emekçilerin, işçilerin, memurların yaşam koşullarının bugünden daha
iyi olacağına dair hiçbir ipucu vermemektedir. Bu yıl bütçe açığı geçtiğimiz yıla oranla ciddi bir biçimde yükselmiş, açığın gayrisafi millî hasılaya oranı 3,5 kat artmıştır. Görünen
odur ki, bu yıl gerçekleşen kırılma önümüzdeki yılın bütçesinde de kendini
ciddi bir biçimde gösterecektir. Açıkça söylemek gerekirse, Türkiye, bütçe
performansında 2002 yılı öncesindeki tablolara dönmeye başlamıştır. Hükûmetin 2007 yılında sergilemiş olduğu performansı, büyüme, enflasyon,
işsizlik gibi rakamları göz önüne alarak uzun uzadıya değerlendirmeyeceğim.
Çünkü, bunu yapmak TÜİK’in maharetli ellerinde
hazırlanmış mucizevi rakamlar nedeniyle madalyonun arka yüzünde olup biteni
gözlerden kaçırmaya neden olacaktır. Madalyonun arka
yüzünde Türkiye’nin hak etmediği yokluk ve yoksulluk tablosu var. Bizi asıl
ilgilendiren de bu tablodur. Açıkladığınız bu büyüme rakamlarını, işsizlik ve
enflasyon oranlarını gidin Pollyanna’ya gösterin, o
bile size inanmayacaktır. Hükûmet, Türkiye’de yaşayan
milyonlarca dar gelirli yurttaştan Pollyanna kadar
iyimser olmasını beklemektedir. “Altı aydır iş mi bulamıyorsunuz, olsun, siz
idare edin, nasıl olsa işsizlik tek haneli rakama indi. Dün 3 liraya aldığınızı
ertesi gün 5 liraya alamıyor musunuz, olsun, 2 lira daha fazla verin, ne olacak
ki, enflasyon tek haneli rakama indi. Ay sonunda elinize geçen maaş ile
karnınızı zor mu doyuruyorsunuz, borçtan önünüzü göremez hâle mi geldiniz? İyi,
ama bakın, 22 çeyrektir kesintisiz büyüyoruz. Siz de dişinizi biraz sıkın.”
İşte, Hükûmetin önümüze koyduğu bütçe tablosu,
aslında, böyle şaka gibi bir şey. Ancak, Hükûmetin
gururla önümüze serdiği pembe tabloların sokaktaki gerçek karşısında hiçbir
kıymeti harbiyesi kalmamıştır. Değerli
milletvekilleri, Hükûmetin işbaşına geldiği günden bu
yana sadık bir biçimde uyguladığı IMF patentli ekonomi politikaları sonucu,
bugün makroekonomik dengelerde de tehlike sınırına yaklaşılmıştır. Örneğin,
bugün cari açığın ulaştığı ürkütücü boyut, artık, hemen hemen
her kesim tarafından dile getirilmekte, hatta Hükûmet
de bunu kabul etmektedir. Hatta işi şakaya vurup “ABD’nin cari açığı bizden
fazla, ne var bunda?” deme cesareti bile gösterilmektedir. Refah düzeyi
göstergeleri de alarm vermek üzeredir. İstihdam yaratmayan, adil bir gelir
dağılımı sağlamayan, halkın alım gücüne katkıda bulunmayan büyüme, Türkiye’yi
dünya ekonomileri içerisinde 17’nci sıraya getirmiştir, ancak insani
gelişmişlik endeksinde 84’üncü sırada olmaktan kurtaramamıştır. Değerli
milletvekilleri, Hükûmetin önümüze koyduğu 2008
bütçesi, geçmiş yıllarda olduğu gibi, bu yılda da temel olarak faiz dışı fazla
hedefini tutturmayı dert edinen, bu yolda en zaruri kamu harcamalarını dahi
kısmayı göze alan bir anlayışla hazırlanmıştır. Hükûmet,
IMF’nin borç faizlerini ödeme emrini, bu ülkede yaşayan
milyonlarca insanın sağlık, sosyal güvenlik ve eğitim harcamalarından öncelikli
saymaktadır. AKP Hükûmeti döneminde özlük hakları
budanan, sosyal güvenceleri ellerinden alınan, mezarda emekliliğe mahkûm
edilmek istenen kamu çalışanları, bütçenin sıkılan kemerinin en son halkasında
yer almaktadır. Hükûmetin gözü, sürekli kamu çalışanının cebindedir. Oysa, örneğin üye
olmaya çalıştığımız AB ülkelerinde bütçeden kamu çalışanlarına ayrılan payın gayrisafi millî hasılaya oranı yüzde 10,67 iken, Türkiye’de
bu oran yüzde 6,55’tir. Bu yılki bütçede personel giderlerinin gayrisafi millî hasılaya oranının yüzde 6,79 olarak
belirlendiği de görülüyor. Bu rakam da kamu çalışanlarının durumunda bir
iyileşme olmayacağını gösteriyor. Kamu
emekçilerinin budanan grev ve toplu sözleşme hakları sayesinde bu sefaletin
sürdürülebileceğini düşünüyorsa Hükûmet yanılıyor.
Yoksulluk sınırının da altında kalan kamu emekçilerinin de artık sabrı taşmak
üzeredir. Bu gerçeği görmeyen Hükûmetin, ilgili tüm
kurum ve kuruluşların karşı çıkmasına rağmen, sosyal güvenlik haklarını
kısıtlayan 5510 sayılı Yasa’da diretmesi de akıl kârı bir yaklaşım değildir.
Biz de Hükûmete bir kez daha sesleniyoruz: Sosyal
güvenlik kurumları, sosyal ve ekonomik destekler bir toplumun alyuvarlarıdır.
Bu dengelerle daha fazla oynarsanız, sonunda toplumu ölümcül risklerle yüz yüze
bırakırsınız. Toplumu savunmasız bırakma yaklaşımından lütfen vazgeçin. Ülke ekonomisinde
önemli bir ağırlığı olan tarım sektörü de AKP Hükûmeti
döneminde ciddi sorunlar yaşamıştır. TÜİK tarafından 2007’nin ilk dokuz ayına
ilişkin açıklanan rakamlara göre, tarım bu yıl yüzde 5,6 oranında küçülmüştür.
Şüphesiz, bu küçülmede kuraklığın payı göz ardı edilemez. Ancak diğer yandan AKP’nin işbaşına geldiği dönemden bu yana tarım sektöründe
yaşanan genel daralmanın, kuraklıkla bir ilgisinin olmadığı gerçeği de
görülmelidir. 2003 yılında
geçimini tarımla sağlayan yüzde 33’lük nüfusun gayrisafi
millî hasıla içindeki payı yüzde 12,7 iken, bu oran seneler seneler
içerisinde düzenli bir biçimde gerileyerek 2006 yılı sonunda yüzde 9,5
seviyesine düşmüştür. Aynı süreçte rantiye ise gelirini yüzde 56 yükseltmiştir.
AKP’nin uyguladığı Dünya Bankası patentli tarımda
dönüşüm politikalarının acı sonuçları birer birer
ortaya çıkmaktadır. 2001 krizini izleyen
beş yılda ekonominin genelinde ortalama yıllık büyüme yüzde 7,5’i bulurken,
tarımdaki büyüme yüzde 3,1’de kalmıştır. Kota uygulaması sonucu 2002-2006
döneminde tütün ve şeker pancarı üretiminde önemli düşüşler yaşanmıştır. Değerli
milletvekilleri, bütçe, kaynakların kullanılması, gelir dağılımında adaletin
sağlanması, ekonomik kalkınmanın koşullarının oluşturulması için
kullanılabilecek en önemli araçtır. Bu nedenle, 2008 yılı merkezî yönetim
bütçesini ülkemizde yaşanan eşitsizlikler açısından da ele alıp, bu bütçenin bu
eşitsizlikleri azaltmaya mı yoksa daha da derinleştirmeye mi hizmet ettiğini de
değerlendirmek istiyoruz. Günümüzde
üzerinde politika üretilen üç temel eşitsizlik vardır. Birincisi, cinsler arası
eşitsizlik; ikincisi, sosyal gruplar arasındaki eşitsizlik; üçüncüsü de
bölgeler arasındaki eşitsizliktir. Bu bütçe, her üç eşitsizlik konusunda da
adaleti sağlamayı esas alan bir yaklaşımla hazırlanmamıştır. Bu bütçe
hazırlanırken kadınlar, emekçiler ve Kürtler göz ardı edilmiştir. Kadın-erkek
eşitliği konusunda Türkiye’nin içinde bulunduğu durum pek iç açıcı değildir.
Kadına yönelik şiddet bir toplumsal sorun hâline gelmiştir. Bugün ülkemizde her
4 kadından 1’i şiddete maruz kalmaktadır. Okuma yazma bilmeyen yurttaşlarımızın
yüzde 75’i kadındır. Parlamentodaki temsiliyetimizi
ise zar zor yüzde 10’lara çıkarabildik. Dünya genelinde kadın istihdamı
artarken, Türkiye’de kadın istihdamı giderek düşmektedir. Şu anda Türkiye’de
her 4 kadından yalnızca 1’i çalışıyor, çalışanların da sadece dörtte 1’i
kadındır. Türkiye’nin de
imzaladığı Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi
Sözleşmesi, kadın-erkek eşitliğinin hayata geçirilmesi konusunda devletlere
fiilî sorumluluklar yüklemiştir, ama AKP Hükûmeti bu
sorumluluğunu yerine getirme çabası içerisine girmemiştir. Şimdi, buradan
önerilerimizi sıralamak ve yapıcı katkılarda bulunmak istiyoruz. Anayasa ve
Siyasi Partiler Yasası değiştirilerek, kadın kotası yasal bir zorunluluk hâline
getirilmelidir ve kota, sadece siyasi alanda sınırlı tutulmamalı, bütün temsiliyet ve karar mekanizmalarına uygulanmalıdır. Cinsiyet eşitliği
politikalarının etkin bir biçimde hayata geçirilebilmesi için kadın konusu
sosyal hizmet kapsamından çıkartılmalı, bu nedenle de eşitlik bakanlığı
kurulmalıdır. Kadınlar, korunmaya muhtaç bireyler değildir, bu toplumun
yarısını oluştururlar. Bu toplumda yaratılan bütün değerlerde emekleri vardır
ve bu toplumun değerlerini eşit paylaşma hakkına sahiptirler. Mecliste,
kadın-erkek eşitliğini hayata geçirmek üzere bir eşitlik daimî komisyonu acilen
kurulmalı ve kadının statüsünü geliştirmeye yönelik çalışmalar stratejik
düzeyde ele alınmalıdır. Merkezde oluşturulan izleme kurulları, yeterli
denetlemeyi yapmakta, yeterli sonucu alamamaktadır. Bu nedenle, illerde, kadına
yönelik şiddeti izleme ve önleme komiteleri kurulmalı, kadın konusunda çalışma
yürüten sivil toplum örgütlerinin bu komitede temsiliyeti
sağlanmalıdır. Cinsiyet eşitliğini sağlamada en önemli araçlardan birisi de
cinsiyet eşitliğine duyarlı bütçe uygulamasıdır. Bu sene 2008 bütçesi geçti,
artık, umuyoruz ki 2009 yılı bütçesi hazırlanırken her bakanlık ve bağlı
kuruluş, cinsiyet eşitliği politikasına yönelik hedeflerini belirlemeli ve buna
göre bütçesini oluşturmalıdır. Kadın
istihdamının azalması ciddi bir sorun olarak ele alınmalı ve kadın istihdamını
geliştirici özel politikalar izlenmelidir. Dokuzuncu Kalkınma Planı
hazırlanırken dışlanan toplumda kadın katılımı özel ihtisas komisyonu, bundan
sonraki kalkınma planları hazırlanırken mutlak surette, bütçe hazırlık sürecine
katılmalıdır. Değerli
milletvekilleri, Hükûmetin sunduğu bütçede, sosyal
gruplar arasındaki eşitsizlikleri azaltmaya dönük önlemleri de görmek pek
mümkün değildir. Oysa, Sayın Başbakan, 9 Haziran 2003 tarihinde düzenlenen
“Yoksulluğun Azaltılması” konulu bir konferansta yaptığı konuşmada, sanırım,
iktidara da yeni gelmiş olmanın verdiği bir rahatlıkla olsa gerek, bakın neler
söylüyor: “Yoksullukla mücadelede ilk akla gelen hibe şeklindeki geleneksel
yardım anlayışından ziyade, sorunun kaynağına yönelmeliyiz. İnsanları üretim
sürecine katan, onları iş ve meslek sahibi kılmayı amaçlayan, yeni ve çağdaş
modellere yönelmeliyiz. Yoksullukla mücadele de, bölgeler arası adaletsizlikle
mücadele de, vicdan sahibi herkesin katkısı olması gereken konulardır. Sayın
Başbakan, hâlâ, Başbakanlık sitesinde de yer alan bu konuşmasında, millî
gelirden kişi başına 1.500 doların altında pay alan illeri vergiden muaf
tutmaktan, SSK primlerini asgariye indirmekten ve ücretsiz arazi dağıtmaktan
bahsediyor ve rakamlarla, gelir dağılımındaki adaletsizlikten örnekler vererek
bu tablonun değiştirileceğini söylüyor. Şimdi sene 2007, aradan beş yıl geçti,
hem de AK Partinin 365 milletvekiliyle iktidarda olduğu bir beş yıl. Peki,
verilen bu sözlerden hangisi yerine getirildi? Yoksullukla mücadelede
geleneksel yardım politikaları yerine istihdam yaratan politikalara yönelmekten
bahsedilemeyeceği gibi, devlet kaynaklarından yapılan sosyal yardımlar da halka
AKP Hükûmetinin bir lütfuymuş
gibi sunuluyor. TÜİK’in 2006 yılı sonunda açıkladığı verilere göre, Türkiye genelinde,
623 bin kişi açlık sınırında, 14 milyon 681 bin kişi de yoksulluk sınırında
yaşıyor; yani, ülke nüfusunun yüzde 39’u yoksulluk sınırının altında, insanca
yaşam olanaklarından yoksun; yani, sokakta gördüğümüz her 3 kişiden 1’inin
insanca yaşama imkânı yok. Üstelik, TÜİK’in bu
istatistikleri üretirken baz aldığı rakamların gerçeklerle de hiçbir alakası
yok. Şöyle ki: TÜİK’e göre, eğer, 4 kişilik bir
ailenin 190 YTL’si varsa bu aile açlık sınırının
altında sayılmıyor, gelirinin 190 YTL’den az olması
bekleniyor. Yine, eğer, 4 kişilik bir ailenin 487 YTL’lik
geliri varsa bu aile de yoksul sayılmıyor. Bu rakamlara
göre, yoksullukla ilgili tablonun ne kadar kötü olduğu ortada. Bu tablo
karşısında Hükûmet ne yapıyor? Ekonominin yabancı
sermayeyle büyümesini, büyümenin istihdam yaratmasını, istihdamın da yoksulluk
sorununu çözmesini bekliyor. Bir de ne yapıyor, devletin kaynaklarından
dağıttığı sosyal yardımları oya çevirmeye çalışıyor. Avrupa Sosyal Şartı’nın 30’uncu
maddesinde: “Herkes yoksulluğa ve toplumsal dışlanmaya karşı korunma hakkına
sahiptir.” deniliyor. Çağdaş
toplumlarda vatandaşın insanca yaşama hakkı, devletin de bunu sağlama görevi
vardır. Bizde ise vatandaş muhtaçtır, devlet de inayet eden, yardım yapan,
hayır yapan bir kurumdur. Yoksul yurttaşlar, eğitim, sağlık, gıda, yakacak
yardımı alabilmek için yardım veren kuruluşların kapısında dolanmaktan
bıkmıştır artık. Bu onur kırıcı duruma artık bir son vermek gerekiyor. Artık,
sosyal yardımlar, siyasi istismar konusu olmaktan çıkartılmalı ve yoksullara
vatandaşlık geliri bağlanmalıdır. Bu, sosyal devlet olmanın bir gereğidir. Sayın Başbakanın vadettiği gibi, gelir dağılımındaki adaletsizliği giderme
konusunda da bir arpa boyu yol alınamamıştır. Gerçi TÜİK, az da olsa gelir
dağılımında iyiye doğru gidildiğini iddia etmektedir. Ama, eğer gelir
dağılımında iyileşme varsa, bunun diğer göstergelerle de tutarlılık arz etmesi
gerekmiyor mu? İstatistiğin en önemli kuralı tutarlılıktır, ortaya çıkan
rakamları, ilgili diğer rakamlarla kıyaslamaktır. İşsizlik
azalmazken, tarımda ciddi bir erozyon yaşanırken, vergide dolaylı vergi yükü
her geçen gün ağırlaştırılırken, devlet yatırımcı olmaktan çıkıp istihdam
yaratmazken, bölgesel uçurumun her geçen gün derinleşmesine seyirci kalınırken,
imalat sanayisinde reel ücretler düşerken, memur reel gelir artışından mahrum bırakılırken gelir dağılımının
iyileştiğinden nasıl bahsedebiliriz? Zaten TÜİK’in son gelir dağılımı araştırmasına kargalar bile
gülüyor. TÜİK’e göre aylık geliriniz eğer 2.700 YTL
ise siz Türkiye’nin en varlıklı yüzde 20’lik diliminde yer alıyorsunuz. Bu
rakam inandırıcı mı arkadaşlar? Sendikaların yaptığı araştırmalar var. Onların
yaptığı hesaplamalarda, 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 2.400 YTL’ye dayanmıştır. NİHAT ERGÜN
(Kocaeli) – O sendikacı! GÜLTAN KIŞANAK
(Devamla) – Sendikacı gerçekleri görerek, işçilerin nasıl yaşadığını görerek bu
hesabı yapıyor. Kiranın ne kadar olduğunu, ulaşımın ne kadar olduğunu, eğitim
masraflarının ne kadar olduğunu görerek bunu hesaplıyor, onun için gerçek
rakamlar ortaya çıkıyor. 2.700 YTL geliri olanı bu ülkenin en üst gelir
diliminde saymak hakkaniyet midir? Böyle bir hesaplama gerçeği yansıtabilir
mi? TÜİK’in bu
sefil bulguları iktidara malzeme sağlamaya çalışıyor, ancak, mızrak artık
çuvala sığmıyor. Saygıdeğer
milletvekilleri, AKP Hükûmeti Sayın Başbakanın
2003’te vadettiği gibi, bölgeler arası adaletsizlikle
mücadele konusunda da hiçbir çaba içerisine girmemiştir. Geri bırakılmış
illerin vergiden muaf tutulması, SSK primlerinin asgariye indirilmesi, ücretsiz
toprak dağıtımı lafları çoktan unutulmuştur. Bölgeler arası
adaletsizlikte gelinen nokta o kadar vahimdir ki, TÜİK bile artık, 2001
yılından bu yana millî gelirin illere ve bölgelere dağılımını açıklayamıyor.
Türkiye, altı yıldan beri, bölgeler arası adaletsizlik konusunda karanlıkta
bırakılıyor. 2006 yılında
yapılan bir araştırmaya göre, hane halkı geliri açısından en düşük gelir
diliminin yüzde 45’inin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşadığı ortaya çıkıyor.
Bu bölgeyi yüzde 36,38’le kuzey Anadolu, yüzde 32,90’la da orta Doğu Anadolu
Bölgesi izliyor. Yani, Türkiye genelindeki yoksulluğun yarıdan fazlası bölgede
yaşanıyor. Evet, adil bir bölüşümü sağlamak, Sayın Başbakanın da dediği gibi,
gerçekten vicdan işidir. Bölgede yaşanan
sorunlar karşısında geçen süreçte vicdanlar harekete geçmese
de, Kürt sorununda yaşanan çözümsüzlük yeni arayışları gündeme getirmiştir.
Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük projesi 32 milyar dolarlık GAP, bugün, yine,
Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük sorunu olan Kürt sorununa bir çözüm reçetesi
olarak yeniden ısıtılmaya, süslenmeye ve bölge insanının önüne sunulmaya
çalışılıyor. Dünyanın sayılı
kalkınma projelerinden biri olmasına rağmen siyasetteki yöneticilerin yaklaşımı
yüzünden yıllardır bitirilemeyen, son yıllarda iyice kaderine terk edilen GAP
projesi, bölgeler arası gelişmişlik farkı ayyuka çıktıktan sonra yeniden
hatırlanıyor. Zaten hep böyle olmuştur. Siyasi atmosfer “bölge halkını
kazanmak” yönünde geliştikçe, iktidarlar GAP’ı hatırlamışlardır. Bir süre sonra
atmosfer dağılınca, yeniden GAP’ı da unutmuşlardır. GAP üzerinden
prim yapmak isteyen tam on dört hükûmet gelip geçti.
Hepsi de bölge halkına mesaj vermek için bu mucize projeye, GAP’a sarıldılar
ama GAP’ın bugünkü tablosu pek iç açıcı değil. 1,4 milyon hektar arazi
sulanmayı bekliyor. Sulama projelerinin sadece yüzde 14’ü hayata geçirilmiş.
Uzmanlara göre 30 bin hektar tarım arazisi ise aşırı sulama yüzünden
çoraklaşmış. Sayın Bakanımızın rakamlarıyla GAP’ın toplam gerçekleşme oranı
yüzde 59’dur, ancak sektörel farklılık mevcuttur.
Tarımda gerçekleşme oranı yüzde 26, enerjide yüzde 83,6’dır. Yani proje
hedeflerinin ancak yarısı gerçekleştirilebilmiş, hem de bölgenin kalkınmasından
daha çok batıdaki sanayinin enerji ihtiyacını karşılamaya yönelik baraj
yapımındaki oranlar bu ortalamayı yükseltmiştir. Geçmişi ta
1930’lu yıllara kadar uzanan ve 1980 yılında adı konan GAP’ın, 1989 yılında
yapılan master planına göre 2005’te bitirilmesi
gerekiyordu. Şimdi, GAP’ın tamamlanma tarihini 2012’ye ertelediler. Şurada
sadece beş yıl kaldı. Otuz yılda yarısı ancak gerçekleşmiş, beş yılda ne kadar
gerçekleşeceğini varın siz hesaplayın. Harran
Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Sayın Profesör Doktor Mehmet Ali Çullu,
GAP’ın en iyimser tahminle 2020’den önce bitirilmesinin zor olduğunu söylüyor.
GAP’ın durumu bu kadar perişan. Otuz yıldır anlatılan kalkınma masalına rağmen
bölge halkının durumu da perişan. Bir tarafta
mucize proje GAP, bir tarafta her geçen gün artan bölgeler arası gelişmişlik
farkı ve insani yaşam endeksinde en son sıralarda yer alma gerçeği. Bu gerçeğe
bakarak bir kez daha söylüyoruz: GAP, kalkınma değil, kandırma projesi
olmuştur. Eğer GAP siyasi iktidarların elinde kandırma projesi olarak oyuncağa
dönüşmeseydi bölgenin kalkınma düzeyi böyle mi olurdu? Sosyoekonomik
göstergeler bu kadar kötü mü olurdu? Bu nedenle AKP Hükûmetine hatırlatma ihtiyacı duyuyoruz: Bu masal otuz
yıldan beri tekrarlanıyor. Artık tekrarlana tekrarlana
da inandırıcılığı kalmamıştır. Gelin, siz bu inandırıcılığı kalmayan projeye
sarılmak yerine, bölgenin ihtiyaçlarına gerçekten cevap verecek yeni projeler
hazırlayın. Ayrıca, bölgenin
koşulları da, sorunları da çok farklılaşmıştır. Doğal olarak çözüm yaklaşımları
da farklılaşmak zorundadır. Gerçekten bölgenin kalkınması isteniyorsa, yerel
dinamiklerin de katkısı alınarak, yeni ve kapsamlı bir bölgesel kalkınma
programı hazırlanmalıdır ve bu program demokratikleşme adımlarını da
kapsamalıdır. (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın Kışanak, konuşmanızı tamamlayınız. GÜLTAN KIŞANAK
(Devamla) – Teşekkür ederim. GAP projesi de
özellikle sulama hedeflerinin gerçekleştirilmesine kilitlenmeli ve gerçekten
2012 yılında bitirilecek şekilde revize edilerek artık bitirilmelidir. Artık GAP,
Kürt sorunu konusunda köşeye sıkışan her iktidarın sığındığı bir liman olmaktan
çıkarılmalıdır. Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; yoksulluk kader değildir, siyasal, toplumsal,
kültürel, idari ve hukuki sebepleri olan ve tarihsel olarak insan eliyle
üretilmiş bir olgudur. Ülkemizdeki bölgeler arası gelişmişlik farkı da bir
kader değildir. İktidarların yürüttüğü politikalar sonucunda yaratıldığı gibi
yine iktidarların izleyeceği politika ve yöntemlerle çözülebilecek bir
sorundur. Ekonomik, sosyal kalkınma ve yoksullukla mücadele, toplumsal barışa,
huzura, demokratikleşmeye ve sivilleşmeye katkı sunacaktır. (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın Kışanak, konuşmanızı lütfen tamamlayınız. GÜLTAN KIŞANAK
(Devamla) – Ancak aynı şekilde demokratikleşme ve toplumsal barış politikaları
da ekonomik ve sosyal kalkınma politikalarını güçlendirecektir. Ülkemizde temel
eşitsizlikler konusunda olumlu gelişmelerin kaydedildiği, adaletin sağlandığı,
refah düzeyinin yükseldiği günlere ulaşmak dileğiyle hepinizi saygıyla
selamlıyorum. (DTP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ederim Sayın Kışanak. Saygıdeğer
milletvekilleri, saat 14.15'te toplanmak üzere birleşime ara veriyorum. Kapanma
Saati : 13.36 ÜÇÜNCÜ
OTURUM Açılma
Saati: 14.20 BAŞKAN
: Başkan Vekili Nevzat PAKDİL KÂTİP
ÜYELER : Harun TÜFEKCİ (Konya), Canan CANDEMİR ÇELİK (Bursa) BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 39’uncu Birleşiminin Üçüncü
Oturumunu açıyorum. 2008 Yılı Merkezî
Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2006 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu
Tasarısı üzerindeki konuşmalara devam edeceğiz. Komisyon ve Hükûmet yerinde. Şimdi, söz
sırası, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın İlhan Kesici’ye aittir. Sayın Kesici, buyurun
efendim. (CHP sıralarından alkışlar) CHP GRUBU ADINA
İLHAN KESİCİ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet
Halk Partisi Grubu adına 2008 yılı bütçesi hakkında görüşlerimi arz etmek üzere
huzurlarınızda bulunuyorum. Yüce heyetinizi CHP Grubu ve şahsım adına saygıyla
selamlıyorum. Değerli
milletvekilleri, ben, dört konu hakkında görüşlerimi arz edeceğim. Bunlarla
ilgili tespitlerde bulunacağız, daha sonra ikazlarda bulanacağız, daha sonra da
çareler göstermeye çalışacağım. Değerli
milletvekilleri, eğer ekonomi çok iyi ise Türkiye’de bundan rahatsız olacak bir
tane insan olmaz, biz de rahatsız olmayız, hiç kimse rahatsız olmaz; herkes
sevinir, biz de seviniriz, iftihar ederiz; kimsenin bundan rahatsız olmasını
icap ettiren herhangi bir hâl de olmaz. Ancak, durum öyle midir değil midir,
ona bir bakmak lazımdır. SONER AKSOY
(Kütahya) – O zaman muhalefet olmaz! İLHAN KESİCİ
(Devamla) - Değerli milletvekilleri, 2003-2007 yılları arasındaki büyüme hızı,
her yıl üst üste ortalama yüzde 6,7’dir. Genel Kurulda bu rakam 7,3 olarak da
telaffuz edildi, 2007 hariç tutulmak üzere. Ama 2007 yılını da katarsanız, yani
son beş yılın ortalaması yüzde 6,7’dir. Eğer 2008’i de bu trendle devam
ettirirseniz yüzde 6,2 eder. Ama yüzde 6’lık bir büyüme, yüzde 6’nın üstündeki
bir büyüme fena bir büyüme değildir, iyi büyüme sayılabilecek büyümelerden bir
tanesidir. Onu da ifade etmek lazımdır. Ancak bu büyümenin şöyle bir defosu
vardır: Bir, gittikçe trend olarak düşmektedir. Yani 2004’te 9,9’dan her yıl üst
üste düşerek 9,9; 7,6; 6; 4,2… Giderek bir düşme seyri göstermektedir İkinci
dikkatimizi çekmesi icap eden nokta, 2007 yılının çeyrekler itibarıyla
büyümeleridir. 2007 yılının çeyrekleri de 6,8; 3,9; 2. Muhtemelen dördüncü
çeyrek daha da aşağıya doğru inmiş olacaktır. Bunu toparlarsak, ortada bir
büyüme vardır, ama bu büyüme gittikçe aşağıya doğru inen bir seyirdedir.
Birinci tespit budur. İkinci tespit
-daha sonraki bahislerde geleceğiz- bu büyüme hangi bedelle elde edilmiştir?
Yani normal bir bedelle elde edildiyse makul bir şeydir, ama normalden öte
başka birtakım bedeller ödendiyse makuliyeti azalır. Bir üçüncü nokta,
değerli milletvekilleri, bu büyüme rakamları ve büyüme ortamı bir büyük krizin
ertesinde meydana gelmiş olan büyüme rakamlarıdır. 2001 krizi, cumhuriyet
tarihimizin ekonomik daralma anlamında en büyük daralmasıdır, yüzde 10
civarındadır. İkinci Dünya Savaşı’nın ortalaması bile yüzde 5’in altında bir
rakamdır. Ama 2001’in önünde bir başka hadise daha var, 1999 depremidir, büyük
felakettir. Ayrıca bir yüzde 6,5 civarında millî gelir daralması da orada
vardır. Bu ikisini toplayalım. Demek ki millî gelir iki yıl içerisinde yüzde
16,5 daralmış, bu kadar vahim bir resmin üstüne bu büyüme rakamları ortaya
çıkmıştır. Bu bakımdan bu büyüme rakamlarını normal, iyi bir büyüme rakamı
olarak telakki etmek doğru bir şey olmaz. Bir üçüncü nokta,
dünya da bizim gibi… Biz 1999’la 2001 arasında bu krizleri gördük, ama bütün
dünya 1997’den itibaren krizler dünyasıydı. En önce Meksika’da çıktı, ondan
sonra okyanusların öbür ucunda, Uzak Asya ülkelerinde çıktı. Uzak Asya’dan
Rusya’ya geldi, Rusya’dan Brezilya, Arjantin’e gitti tekrar, sonra tekrar
Türkiye’ye geldi. Dünyanın da böyle bir kriz iklimi var idi. Bizim kriz de bu
iklimin içine düşmüştür. Dünya bu krizden çıktı. Türkiye de bu krizden çıktı.
Dünyanın büyüme hızları, yeni elde ettiği büyüme hızları, yani bir krizin
ertesinde elde ettiği büyüme hızları şunlardır: Gelişmiş
ülkelerin ortalaması 5, orta gelirli ülkelerin büyüme hızı ortalaması 5,6,
bizim içinde bulunduğumuz alt orta gelirli ülkelerin büyüme hızı 7,6, bizim
gibi büyük krizlere düşmüş olan ülkelerin, alt orta gelirli ülkelerin Uzak Asya
grubu 8,6. Şimdi, bir mukayese yaparsak eğer, demek ki biz 6,5 civarında
büyümüşüz, ama dünyada içinde bulunduğumuz gelir grubu 7,6 büyümüş. Bizim gibi
krize maruz olmuş, ondan sonra büyüme elde etmiş olanlar 8,6 büyümüş. Bunu şunun için
söylüyorum: Bizim 6,5’luk büyümeyi küçümsemek, yok saymak için filan değil,
sadece bunların üstüne politika bina edecek olanların, hükûmetlerin
bu noktayı göz ardı etmemeleri lazım geldiğine inanıyorum. Bir başka husus,
yine bu göz ardı etmemekle ilgili değerli milletvekilleri: Biz, bir de 1994
yılında bir ekonomik kriz geçirdik. 1994’te millî gelir yüzde 6 daraldı. İyi,
ama arkasından gelen dört yılda, yani 95, 96, 97, 98, bu dört yılın ortalama
büyüme hızı da 6,8’dir. Şimdi, bütün bunları toplarsak şu ortaya çıkar: Demek
ki krizin ertesinde, kriz dönemlerinin ertesinde ülkelerde, hem dünyada hem
bizde yüzde 6’nın üstünde bir büyüme elde edilebiliyor demektir. Bu bakımdan,
bununla çok böbürlenmek, bunu çok abartmak doğru bir şey, doğru bir yaklaşım
olmaz. Normal gibi bir yaklaşımdır. Bunu normal gibi alırsak doğru yapmış
oluruz diye düşünüyorum. Değerli
milletvekilleri, benzer hâl kişi başına düşen millî gelirle de ilgili bir
hâldir. Kişi başına düşen millî gelirle ilgili yine Türkiye Büyük Millet
Meclisi Genel Kurulunda 10 bin dolarlar, 9.600 dolarlar filan telaffuz
edilmiştir. Bu iş böyle olmaz. Yani “Cari fiyatlarla buradan buraya geldik,
2.600’lü rakamlardan 9.600’lü rakamlara geldik…” Bu iş böyle olmaz. Nasıl olur?
Mesela, Devlet Planlama Teşkilatının hepimize de gönderdiği 2008 ekonomik
programı var. Bunun onuncu sayfası var. Onuncu sayfada gayet düzgün bir tablo
vardır. Bu, yıllar itibarıyla mukayese yapılacağı zaman hem cari fiyatlarla
verir bunu hem de yıllar itibarıyla mukayese yapılacağı zaman nasıl yapılması lazımgeldiğini da ayrıca gösterir. Bunu söylemez, dil ile
söylemez, yazıyla söylemez ama tablo marifetiyle söyler. Şimdi, buradan
çıkan rakam şudur, arkadaşlarımızın ellerinde olduğu kanaatindeyim ben: 1998
dolar fiyatlarıyla bakıldığında 2002’nin sonundaki kişi başına düşen millî
gelir 3.090 dolardır. 1998 fiyatlarıyla bakıldığında 2002’nin sonundaki millî
gelir kişi başına 3.090 dolardır. 2007’nin sonunda –ki, 2007 yüzde 5 büyümeyle ilgiliydi bu- bu
4,2’ye indi. Ben orada ona göre bir hesaplama daha yaptım. 5 büyüme hesabına
göre 3.790, benim o indirimli hesabıma göre 3.740. Doğrusu da budur. Demek ki
3.090’dan 3.740’a beş sene içerisinde çıkmış, iyi. Bölelim bunu beşe. Buradan
şu ortaya çıkar: 1998 fiyatlarıyla her yıl kişi başına düşen millî gelir artışı
130 dolardır. Bunu da böyle tespit olarak görmek istiyorum ben. Bununla da çok
fazla övünmek doğru değildir. Bunun yıllık ortalama büyüme hızına intikal
edecek bölümü de yüzde 4,7’dir. Demek ki yüzde 4,7 kişi başına millî gelir
artmış olur. 6,5’la da uyumlu 1,7-1,8’lik nüfus artışımızı dikkate alırsak. Şimdi, bu
rakamları tespit olarak ifade etmiş olduk. Şimdi bedellerine, yani bu
büyümeleri hangi bedelle karşıladığımıza bakmak istiyorum. İkinci temel konumuz
borç ve IMF meselesidir değerli milletvekilleri. Bu borç işi çetrefil bir
iştir. Hesaplamasında, yorumlanmasında bazı kafa karışıklıkları olur. O yüzden
ben sadeleştirerek yüce heyetinize ayrıca arz etmek istiyorum. 2002’nin sonunda
Türkiye’nin bir iç borcu var. Bir rakam bu, 149. O zamanki birimi katrilyon
lira, şimdiki birimi milyar yeni Türk lirası, 149. Bu 149’un içerisinde,
değerli milletvekilleri, Türkiye’nin gizli saklı ne kadar hesabı varsa
tamamının muhasebeleştirildiği bir yıldır. Bunun önündeki iki yılda, mesela bu
rakam 2000’de 36 katrilyondu, 2002’de 149 oldu. Bu, aradaki yılın olağanüstü
borçlandığını göstermez, sadece 2000’e kadar çeşitli sebeplerden dolayı
muhasebeleştirilmemiş olan bazı sıkıntılar 2001’den itibaren
muhasebeleştirilmeye başlanmıştır. Mesela, kamu bankalarının son on yıllık, on
beş yıllık görev zararları bunun içerisindedir. Olan hırsızlıklar,
yolsuzluklar, hortumlar, her ne varsa tamamı bu rakamın içerisindedir. Halının
altına saklanmış olan ne kadar başka bilgiler varsa, başka hâller varsa onların
da tamamı 2001’de muhasebeleştirilmiş, bu rakamın içindedir. Yani gizli saklı
hiçbir şey kalmamıştır, en yüksek hâlidir bu 149. Değerli
milletvekilleri, bana göre, 2001 krizinin -birkaç tane parametresi vardır
elbette ama- en önemli parametrelerinden birisi veya belki de birincisi, bu
borç - faiz meselesidir. O yüzden, yeni bir hükûmet
ortaya geldiği zaman, “Ey borç -içi, dışı- mademki sen Türkiye’yi krizlerden
krizlere sürüklüyorsun…” İşte, eline ne geçirebilirse, balta, nacak, satır, ilk
vurması gereken, ilk belini kırması gereken rakam bu 149 rakamıdır. 148’e
indirirse iyidir, 147’ye indirirse iyidir, 140’a indirirse iyidir. Ne olmuş, ona
bakalım: Bu 149’un karşılığı olan rakam, bir hafta öncesi itibarıyla 268 olmuş.
Yani onun da birimi aynı. 149’un karşılığı olan rakam 268 olmuş. Bana çok
geldi. 149’u dolara indirgersek- bundan sonra söyleyeceklerimiz dolar cinsinden
olduğu için, aynı baza oturtmak münasebetiyle söylüyorum- 149’u dolara
indirirsek, -o zamanki kur 1,594’tür- kura böldüğümüz zaman ortaya çıkacak olan
rakam 89 milyar dolardır. İyi, 89 milyar dolarlık -dolar eş değeri- Türkiye’nin
iç borcu var. Şimdiki 268’i bugünkü kura veya 2007’nin ortalaması olan kura
-1,32’ye- bölersek, oradan çıkacak olan rakam, değerli milletvekilleri,
208’dir. Çok yüksek bir rakamdır. Lütfen, değerli milletvekillerinin
inanmalarını istirham ediyorum. Bu rakamlar hafife alınacak rakamlar değildir. Kamu sektörünün
bir de dış borcu var. Merkez Bankası yükümlülükleri dâhil olmak üzere
söyleyeyim: 63’müş dış borcumuz, 73 olmuş; Merkez Bankası yükümlülükleri 22
imiş, 16’ya inmiş, ama kamu olarak, bütün bir kamu dış borcu olarak bakarsak
eğer, burada fazla bir zayiat görünmüyor: 85’miş, 89’a çıkmış, olabilir, gayet
makul bir şey bu bölümü, ama ikisini birlikte mütalaa edersek, yani kamu
sektörünün iç ve dış borcunun dolar cinsinden ifadesi şudur: 174; 2002’nin
sonunda. 297; 2007’nin Ekim ayında. Yani, beş senede 174’ten 297’ye çıkılmış.
Bunlar kamuyla ilgili hâl. Ülkelerin
borçluluk göstergeleriyle ilgili hâl olduğunda, bunun içerisine özel sektörün
iç borcu girmez, dış borcu girer. Yani, “Bir ülke borçlu mudur, değil midir?”
diye bakıldığında ülkenin kamusu ayrı bakılır, özeli ayrı bakılır ama, “Ülkenin
borçluluk göstergesi nedir?” diye bakıldığında ikisi de girer. Özel
sektörümüzün 2002’nin sonundaki dış borcu 44 milyar dolar, şimdiki dış borcu
139 milyar dolar. Demek ki, 44’ten 140’a doğru çıkmış. Bu, ne özel sektörümüz
için iyi bir hâldir ne devletimizin bütünü için iyi bir hâldir. Hem özel
sektörümüzün hem devletimizi yönetenlerin çok ciddiyetle üstünde durmaları icap
eden bir rakamdır. Şimdi, değerli
milletvekilleri, ikisini birlikte bir daha topluyorum ben: Kamunun iç borcunun
dolar cinsinden ifadesi, dış borcu, artı özelin dış borcu, 2002’nin sonunda 218
imiş -ki, bu 218 bizi belaya götüren rakamdır, yani krize götüren rakamdır-
şimdi geldiği nokta 436. Enteresan bir şey oldu birdenbire, ben baktım, 218-436,
tam 2,0 katı, yani tam yüzde 100 artmış bu rakam. Bir ikinci bölümü
bu rakamın, bu 218 aynı zamanda şu demektir değerli milletvekilleri: Hem Sayın
Başbakanımız hem diğer ilgili sayın bakanlarımız, çeşitli münasebetlerle,
bizler dâhil, Türkiye'yi överken, özellikle dış camialarda överken “Biz
dünyanın 17’nci büyük ekonomisiyiz.” filan diyoruz. Öyledir, 17’nci büyük
ekonomisidir, ama, bu 17’nci büyük ekonomi hâline getiren rakamın
karşılığındaki ülkenin borcu bu 218’dir. Ülkenin borcu 218’den 436’ya çıktıktan
sonra, 17’nci büyük ekonomi 16’ncı olmuş değildir, 15’inci olmuş değildir,
13’üncü olmuş değildir. Yani o 17’nci büyük ekonomiyi meydana getiren rakam 2
katı artmış, ama Türkiye hâlâ yine 17’nci büyük ekonomi olarak anılıyor, bunu
da değerli milletvekillerinin bilgilerine arz etmek istiyorum. Değerli
milletvekilleri, ilaveten bu 436’dan, ya ekleme
yapacağız veya 218’den çıkarma yapmamız lazım bu hesabı tam doğru dürüst
yapabilmek için, o da özelleştirme rakamlarıdır. Türkiye, en büyük iktisadi
kıymetlerini özelleştirmiştir. Olur, olabilir. 30 milyar dolar civarında bir
özelleştirme yapılmıştır. İyi. Bu 30 milyar dolarlık özelleştirmenin
kuruluşlarının ilgili borç hanesi bu 218’in içindedir. Ya
218’den onu çıkarmak lazımdır doğru mukayese yapabilmek için veya 436’ya
eklemek lazımdır. Ben ikincisini tercih ettim, 436’ya ekledim, çünkü gelir
olarak geldi. Demek ki, aslında, normal mukayeseyi yaparsak, ülkenin borçluluk
değeriyle ilgili, 218’den 466’ya çıkmış demektir bu. Şimdi, bunu, illa
da bir muhalefet sözcüsü mantığıyla filan da söylüyor değilim, söylüyor da
değiliz, ben de söylemiyorum, benden önce konuşan değerli konuşmacılar da öyle
söylüyor değiller, ama, burada “Aman ha, lütfen dikkat edin!” diye bir yüksek
hassasiyet görüyorum ben, ben de bu hassasiyet münasebetiyle söylüyorum. Değerli
milletvekilleri, bu borçla ilgili -bu ikazdır kamuya da özel sektöre de-
ailelerimiz de var, hane halkımız var, ailelerimiz, evlerimiz. Evlerimizin de
2002’nin sonunda bir borcu var idi. Kredi kartları borcumuz vardı, taksitli
satışlar münasebetiyle bir borcumuz var idi. Bu borcun rakamı 6,3 idi- lira-
onun dolar eş değeri 4 milyar dolar idi.
İyi, az mı, çok mu bilmiyorum. Ama, şimdi, 2007’nin sonunda, bundan on-on beş
gün öncesi bilgiler itibarıyla, bu rakamın Türk lirası cinsinden çıktığı değer
91, dolar cinsinden değeri de 74’tür. Yani, ailelerimiz, bizler de ayrıca, bu
kamuya, özel sektöre benzer bir şekilde, belki de daha da ileri bir ölçüde, 4
milyar dolardan 74 milyar dolarlık bir borca ulaşmışız. Değerli milletvekilleri,
bunun tamamına, bir, dikkat etmek lazım; iki, Adalet ve Kalkınma Partili
milletvekili arkadaşlarımızın ayrıca dikkat etmelerini istirham ediyorum ki,
ortada bir bolluk, bereket, ferahlık filan vardır ama, bu, işte bu bolluk,
bereket, vesaire hâli, bu borç münasebetiyle vardır. Yoksa, bizim geleneksel
olarak tanımladığımız Halil İbrahim bolluğu, Halil İbrahim bereketi değildir.
(CHP sıralarından alkışlar) Değerli
arkadaşlar, borç hiç mi olmaz? Faiz hiç mi olmaz? Elbette olur. Hele, işte bu küreselleşen,
globalleşen, vesaireleşen filan dünyada bu işlere
itiraz etmek doğru da değildir. Bunun ölçüsü var, bir tane. Daha doğrusu, bir
tane laf ile, bir tane rakam ile ölçüsü var. Laf ile olan ölçüsü şudur:
Taşınabilir olmasıdır. Borç taşınabilir olmalıdır. Yani, borcu verenler,
alacaklılar “Öde kardeşim borcunu.” dediğinde, borç çuvalını sırtınıza
vurduğunuz zaman diziniz bükülmüyor ise, beliniz kırılmıyor ise, bu borç
taşınabilir borçtur. Laf bölümü bu. İkinci bölümü şu, rakamsal ifadesi bu: Biz,
bu borcu niye alırız? Yurt içi tasarruflarımız daha büyük kalkınma hızlarına
ulaşmak için yetmez, yetmeyebilir. O zaman, yurt dışı tasarruflara müracaat
ederiz, yani borç alırız. Şimdi, başka usulleri filan da var. Peki, bizim
derdimiz yüksek büyüme hızı. O zaman, borçtaki ölçü şudur: Faiz nispeti, sizin
elde ettiğiniz, edeceğiniz büyüme oranından küçük ise bu borç iyi bir borçtur,
yiğidin kamçısı olur. Ama faizlerin nispeti büyüme hızınızdan büyük ise, o
zaman devamlı zarar içerisindesinizdir. Bu borcu almanıza herhangi bir ihtiyaç
kalmaz. İlaveten bu tür
borç ve faizlerin, değerli milletvekilleri, bir politik bedeli olur. Yani size
bunları veren insanlar, veren ülkeler, veren şirketler, veren gruplar günü
geldiğinde, hîni hacette bir politik bedel ödetirler. Buna da o yüzden dikkat
etmek lazımdır. Bu hâliyle borç, yani taşınabilir değil ise, sizin büyüme
hızınızdan yüksek faiz nispetleriyle alınmış olan bir borç ise bu, zillettir,
merdi namerde bir gün olur muhtaç eder. O yüzden hem ailelerimizin hem özel sektörümüzün
hem devletimizin dikkat etmesi lazım geldiğine inanıyorum. Değerli
milletvekilleri, bu bahsi IMF bahsiyle tamamlıyorum, yani borç bahsini. O da
şudur: IMF, ucuz kredi veren bir organizasyon değildir. Bu amaçla kurulmuş
değildir. Böyle bir amaç fonksiyonu yoktur. Böyle bir görevi yoktur. Ya nedir? IMF bir fondur. Bu fonun ortakları kimlerdir?
Ülkelerdir. Biziz, Türkiye de ortak. Biz her yıl bütün ülkeler gibi buna aidat
öderiz. Yılda şu kadar cebimizden alırız, hazinemizden, bu kadar bir aidat öderiz.
Niye yaparız biz bu işi? Hîni hacette, dara düştüğümüz zaman, sıkıntıya
düştüğümüz zaman o paraları isteme hakkımız olsun diye. Zaten IMF’nin ülkelere açtığı kredi de budur. Yani ülkelerin
orada birikmiş olan aidatlarıdır. Çok ciddi bir şey olursa onun üstünde bir
rakam da ortaya çıkabilir. Ama netice itibarıyla, IMF demek bu demektir. Burada
arkadaşlarımız yine bir münasebetle ifade ettiler. Şimdi “IMF’ye
müracaat etmiş olmak” demek, bir “IMF programını devam ettiriyor olmak” iki; bu
şu demektir: Eskiden bizim köylerimizde, ilçelerimizde, illerimizde bu kadar
haberleşme imkânı olmadığı için tellallar bağırırdı: “Ey ahali, duyduk duymadık
demeyin ki, bugün, bu gece şu oluyor.” IMF programını devam ettiriyor olması
demek bir ülkenin, hâlâ bütün dünyaya “Ey dünya, duyduk duymadık demeyin, ben
hâlâ ekonomik sıkıntı içerisindeyim.” demektir. (CHP sıralarından alkışlar)
Bunun için de bizim gibi, IMF’ye muhtaç hâle gelmiş
olan ülkeler, Meksika, Arjantin, Brezilya, Rusya vesaireler, onların tamamı,
birkaç yıl önce IMF ile olan hesaplarının tamamını sıfırlamışlardır. Yine,
arkadaşlarımız ifade ettiler burada, IMF’nin bütün
dünyadan alacağı ne kadar şimdi? 5,8. Bu ne, birimi ne? Özel çekme hakkı.
Tamam, bu özel çekme hakkının dolar cinsinden değeri 1,5’tur. Bütün dünyadan
alacağı rakam 5,8’dir. 5,8; 6; 1,5, demek ki 9 milyar dolar civarında bir
alacağı var. Türkiye'nin IMF’ye borcu ne kadar? 8
milyar dolar. Demek ki, dokuzda 8’ini biz kullanıyoruz, yani IMF’nin işi kalmamış. Öyle Türkiye borucunu ödemiş olsa
belki de IMF neredeyse işsiz kalmış olacak. Bu bakımdan IMF borcunu ve IMF’deki olan borcun azalışını arkadaşlarımız kıymetli bir
vakıa olarak ifade etmezlerse daha doğru olur diye düşünüyorum. Değerli
arkadaşlar, değerli milletvekilleri; bütün bunların bedeli faiz olarak
karışımıza çıkar. Faiz, medeni ekonomilerin sevmediği, yani normalden fazla
faiz nispeti olduğu zaman, nefret ettiği bir hâldir. Bu çünkü her ekonomiyi
boğar eninde sonunda. Normalin üstündekilerini
söylüyorum. Türkiye bir faiz
ödedi 2003-2007 arasında. Türkiye ondan önce de elbette… Şimdi, çeşitli
münasebetlerle bunlar söyleniyor, “Bizden önce yok muydu faiz, bizden önce yok
muydu borç vesaire?” Elbette vardı, rakamlarını arz edeceğim ben. Şimdi,
Türkiye'nin ödediği rakam bu beş sene içerisinde, değerli milletvekilleri, 184
milyar dolardır. 184 milyar dolar, beş senede ödenen faiz. Şimdi, Adalet ve
Kalkınma Partisinin değerli yöneticilerinin çok önemli bir bölümü aynı zamanda
1990’ların ikinci yarısında Refah Partisinde görev yapan arkadaşlarımız idiler.
O zaman Refah Partisinin ekonomi terminolojisinde en çok kullandığı sözlerden,
doğru olarak kullandığı sözlerden bir tanesi “rant ekonomisi” ve “rantiye
sınıfı” idi. Bu doğru bir tabirdir. Rantiye, bu 184 milyar dolar. İşte bu,
rantiye. O rantiyeye gitmiş olan bir şey. 1990’ların ikinci yarısından bir
önemli farkı var, önemli bir fark: O zamanki rantiye, hiç olmazsa yerli
insanlarımızdı, bizim insanlarımızdı, yani, onlar bu faizleri aldığı zaman,
eninde sonunda ya ekonomiye intikal ediyordu ya yatırıma intikal ediyordu, bir şey ediyordu, ama şimdiki
rantiye, bütünüyle yabancılar hâline gelmiştir. Şimdi, değerli arkadaşlar, bu
çok şeye gerek yok ama, buradan yabancı düşmanlığı çıkmaz, benim bu
söylediklerimden, yabancılarla herhangi bir ekonomik alışveriş içerisinde
olmayalım anlamı çıkmaz. HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Ne çıkar? İLHAN KESİCİ
(Devamla) – Sadece, dikkatinize getirdiğim bir nokta çıkar. Dikkatinize
sunuyorum: Bir Yunan emeklilik fonu. Başında Yunan olması da… Ama, çok tipik
olduğu için, resmî kayıtlarda öyle olduğu için söylüyorum onu, Yunan olur,
Arjantin olur, Brezilya olur, Amerika olur vesaire. Bir Yunan emeklilik fonu,
AKP iktidara geldikten iki ay sonra veya üç ay sonra, Mart 2003 yılında, cebine
100 milyon dolar koydu, getirdi Türkiye’ye. İyi, Allah razı olsun. 2006 yılının
Martında çıktı, tam üç yıl sonra çıktı. Niye 2006’nın Martında çıktı? Bana
göre, arkasından gelen nisan, mayıs, hazirandaki doların 1,77 olduğunu filan
hissetti, o münasebetle çıktı. Helalühoş olsun. Götürdüğü
rakam 225. Yani, biraz önce ne demiştik, getirdiği rakam ne? 100. Üç sene sonra
götürdüğü rakam ne? 225. Paranın birimi ne? Dolar. Şimdi, değerli
milletvekilleri, bu, ülkenin soydurulmasıdır. Yani, buna razı olmak doğru
değildir. Gönlümüz de razı olmamalıdır, vicdanımız da razı olmamalıdır,
yönetimimiz de razı olmamalıdır. Şimdi, bu 184
milyar dolar -ayrıca- beş sene ödenmiş olan faiz ne demek, biraz
somutlaştıralım: Türkiye’nin iftihar projesi, dünyanın da iftihar projelerinden
bir tanesi Atatürk Barajı’dır. Yapıldığı zamanki değeri 2,5 milyar dolar
civarındadır, şimdiki değeri de 3-3,5 milyar dolar civarında filan olmuş olsun,
184 milyar dolar faiz demek, altmış tane Atatürk Barajı’nın, bu coğrafyadan, bu
vatandan sökülüp başka bir tarafa götürülmesi demektir, beş senede. (CHP, MHP
ve DTP sıralarından alkışlar) Bunu yıla bölerseniz, her yıl on iki tane Atatürk
Barajı’nı bu ülkeden söküyoruz, başka bir ülkeye hediye ediyoruz demektir. Şimdi, değerli
arkadaşlar, peki, bizden önce bu faiz yok muydu? Vardı elbette. Yani sizden
önce “bizden önce” dediğim, o öyle ifade edildiği için. Sizden önce de bu faiz
vardı. Ama, insaf ile bakalım, şimdi ben bir rakam söyleyeyim. Dört yıl - dört
yıl diye söyleyeyim. 1999-2002 yılları arasındaki son Koalisyon Hükûmetinin faize ödediği rakam -ama içinde deprem var,
içinde kriz var- 128 milyar dolardır. NURİ USLU (Uşak)
– Ne olursa olsun. LÜTFİ ELVAN
(Karaman) – Reel faiz ne oldu? İLHAN KESİCİ
(Devamla) – Faize ödediği rakam 128 milyar dolardır. Şimdiki Hükûmetin dört yılda ödediği rakam 146 milyar dolardır. HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – 149 milyar dolar. İLHAN KESİCİ
(Devamla) – Ama, demin de arz ettiğim gibi, o dönemin içerisinde deprem vardır,
o dönemin içerisinde ekonomik kriz vardır. (AK Parti sıralarından gürültüler) ÜNAL KACIR
(İstanbul) – 2007 dönemini söyle, bütçe bugün ne oldu? YAŞAR AĞYÜZ
(Gaziantep) – Dinle, ders veriyor. ÜNAL KACIR
(İstanbul) – Şimdi, ben ders vereceğim. İLHAN KESİCİ
(Devamla) – Şimdi, değerli milletvekilleri, bir de… ÜNAL KACIR
(İstanbul) – Millî gelire oranını söyle, bütçeye oranını söyle. İLHAN KESİCİ
(Devamla) – Bütçe sığmaz o orana. 180… Şimdi… BAŞKAN – Sayın
milletvekilleri, lütfen… İLHAN KESİCİ
(Devamla) – Şimdi, Değerli Milletvekili… BAŞKAN –
Arkadaşlar, Hatibi dinleyelim lütfen. İLHAN KESİCİ
(Devamla) - Bütçeye bu rakam sığmaz, sebebi şudur: Bu bütçe 222 milyar YTL’dir. Dolara bölerseniz 150 civarında filan, 150 -160
civarında bir dolar çıkar. Hâlbuki, faize ödenen rakam 184 milyar dolardır. O
yüzden, bu, bütçeye sığmaz. Şimdi, ondan
evvelki bir yirmi beş yılı arz etmek istiyorum, ondan evvelki bir yirmi beş
yıl, yani 1975’ten 1999’a kadarki yirmi beş yıldır. HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – O zaman 2002’yi anlatın. İLHAN KESİCİ
(Devamla) – Tabii. Türkiye
coğrafyasında, Türkiye iktisadi coğrafyasında kamu sektörüne ve özel sektöre
ait ne kadar iktisadi kıymet var ise tamamı, neredeyse bu yirmi beş yılda, en
önemli bölümleri yirmi beş yılda yapılmış, son yirmi beş yılda. Bu yirmi beş
yılın ödediği faiz tutarı 127 milyar dolardır, yani Türkiye'nin normali. Yirmi
beş senede 127 milyar dolar faiz ödemiştir. Başka bir normali, AKP döneminin
beş yılında bu faiz rakamı 184 milyar dolara gelmiştir. Şimdi, bu rakamların
bir kısmı kitaplarda yok, bir kısmı benim hesapladığım rakamlardır, arkadaşlarımız
“yanlış” diyebilirler. Ama, işte biz de buradayız, verdiğimiz rakamlar da
zabıtlardadır, buradan bir hâl çıkarırız. SONER AKSOY
(Kütahya) – Gayrisafi millî hasıla… İLHAN KESİCİ
(Devamla) – Şimdi buradan, bütçeyle ilgili, deminki değerli milletvekili
arkadaşımızın laf atışına doğru da geliyorum. Otuz beş dakika, dört dakika, beş
dakika… Demek ki beş dakika hesaplarımdan geriye düşmüş oldum, biraz
hızlandırıyorum. Şimdi, değerli
arkadaşlar, bu bütçenin büyüklüğü ne? 222. Faizi ne? 56. Nispeti ne? Yüzde 25.
Bir. İki: Bu bütçenin
faizi ne? 56. Millî gelir görünen rakamı ne? 716. Bu, 716 olmayacak, düşecek;
çünkü 4,2 oldu. Buna nispeti ne? Yüzde 8’den fazla. Şimdi, bu işlerle
ilgili değerli arkadaşlarımızdan istirham ediyorum, dünyada kendisini iyi ekonomi
olarak nitelendiren, yani şimdiki arkadaşlarımızın nitelendirdikleri gibi, tek
bir tane ülke göstermelidirler ki bize, faizlerin toplam bütçeye oranı yüzde 25
olsun, faizlerin millî gelire nispeti de yüzde 8’den fazla olmuş olsun. Böylece, sizin de
sorduğunuz nispetleme bölümünü de cevaplandırmış
olduk. HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Bizden önceki ne oldu? İLHAN KESİCİ
(Devamla) – Şimdi, verdim. Değerli
arkadaşlar, bu bütçenin bir yatırım kalemi var, 12…(AK Parti sıralarından
gürültüler) HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Bizden öncekileri söyleyin. İLHAN KESİCİ
(Devamla) – Kriz dönemi kriz, kriz… HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Yüzde 45, yüzde 45! SONER AKSOY
(Kütahya) – Krizi kim yarattı? İLHAN KESİCİ
(Devamla) – Değerli arkadaşlar, bu bütçenin bir yatırım kalemi var. Bu bütçenin
yatırım bütçesi kalemi 12, yani 12 milyar YTL; iyi. Faizler bu yatırımın ne
kadarı? 4,5 katı. Yani, bu bütçede faiz kalemi, bu bütçenin bütün kamu
yatırımlarının 4,5 katı. Olur mu böyle bir şey? Olmaz. Bu bütçenin gelir
hanesinde gelir vergisi rakamlarımız var. Gelirleri üstünden vergi aldığımız
insan sayısı 12-13 milyondur. Kimisi basit usulle, kimisi gerçek usulle, -eski
tabirle- kimisi beyannameli usulle, kimisi stopajla, 12-13 milyon insanımızdan
topladığımız vergi rakamı, bu bütçedeki rakam 38. Yani, şimdi insaf ile
düşünmek de lazımdır, 12-13 milyon insanımızdan topladığımız, canlarından da
bezdirerek topladığımız vergi 38. Biz, bunun 1,5 katını faiz olarak veriyoruz.
Bunun savunulabilir bir tarafı olabilir mi? Türkiye'nin
şirketleri var, iktisadi kıymetleri var, kooperatifleri var, limitet şirketleri
var, anonim şirketleri var. Bunlar çalışırlar, kurumlar vergisi alırız biz
bunlardan. Aldığımız, bütün 600 bin şirketten kurumlar vergisi olarak aldığımız
rakam 14’tür. Yani, faize ödediğimiz rakam, bütün şirketlerimizden topladığımız
kurumlar vergimizin tam 4 katıdır. Değerli
arkadaşlar, bu hâl, kendisini devam ettirebilir bir hâl değildir. Değerli
milletvekilleri, bizim coğrafyamız zor bir coğrafyadır. Bu coğrafyada sadece
kudretli olanlar yaşarlar. Problemleri de çok olan… Tarihten ve coğrafyadan
gelen problemlerimiz vardır. Ama, bu problemlerin üstesinden gelsin diye,
elimizin altında, kurduğumuz bir organizasyonumuz var. Adı: Dışişleri
Bakanlığı. Dışişleri Bakanlığına
biz deriz ki: Bizim Ermeni meselesiyle ilgili sıkıntılarımız var, git çöz;
Amerika’da anlat, Avrupa’da anlat, Asya’da anlat, ne yapıyorsan yap. Kuzey Irak’taki, Irak’taki gelişmelerle
ilgili şu hassasiyetlerimiz var, git derdimizi anlat. Kıbrıs’la ilgili
hassasiyetlerimiz var, git derdimizi anlat. Var oğlu var, anlat oğlu anlat. Buna bir görev
verdik, görev bu. Görevin karşılığında bir imkân vermiş olmamız lazım, değil
mi? O imkân bütçedir. 2008 yılı bütçesinde Dışişleri Bakanlığına, bu görevleri
yapsın diye verdiğimiz imkân 707’dir, rakam, yani ne? Milyon YTL. Peki, deminki
faizi, 56 milyar YTL’yi 365’e bölelim, günlük ne
çıkar? 153. Dışişleri Bakanlığının bütçesiyle mukayese edelim, karşılaştıralım,
ortaya çıkan rakam ne olur? Dört buçuk gün. Yani, bu kadar görev yüklediğimiz
Dışişleri Bakanlığına diyoruz ki: Al sana para, imkân, git, dört günlük faizle
benim bütün dış problemlerimi hâllet gel. Olmaz. HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Sosyal güvenlik açıklarını da bir
değerlendirir misiniz? İLHAN KESİCİ
(Devamla) – Şimdi, değerli arkadaşlar, ülkelerin geleceğini üniversiteler
belirliyor. Bütün eğitim, üniversiteler… Bu bütçede üniversitelerimize ayırdığımız, tahsis ettiğimiz bütçeler var, rakamlar var.
Ankara Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, bu
üniversitelerin hemen hepsi 30 bin öğrenciden fazla öğrencisi olan, 2 binden
fazla öğretim görevlisi olan üniversitelerimizdir. Bizi 21’inci yüzyıla,
küreselleşme asrına, bilgi toplumuna, her ne hâl ise, hazırlayacak olan kuruluşlar.
Verdiğimiz bütçeler 300 ila 320 milyon YTL’dir. Bir
yıllığına Orta Doğu Teknik Üniversitesine, Gazi Üniversitesine, Ankara
Üniversitesine verdiğimiz rakam 320-340 milyon lira. Yani, ne demek? Tek bir
günlük faiz demek. Biz, Türkiye’nin istikbalini emanet edeceğimiz
organizasyonlara, üniversitelerimize, bunu yap, bunu hazırla falan dediğimiz
şeyde, bir günlük faiz parası veriyoruz. Bu, doğru bir yaklaşım değildir
değerli arkadaşlar. Tabii, aslında
benim bu borç-faiz için de ayrıca bir kişisel hassasiyetim var. Yeni bir tarih
okumasına da ihtiyacı olan bir ülkedir Türkiye. Mesela, bana göre biz, cihan
imparatorluğunu Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde kaybetmiş değilizdir, o
cihan imparatorluğunu Birinci Dünya Savaşı çıkmadan kaybetmiş bir ülkeyizdir,
diye okurum ben. Yeni tarih okuması odur. Neden? Ondan yaklaşık yirmi-otuz sene
önce –başını söylersem daha belli- “Varidatı Muhassese
İdaresi” var. Onun önündeki laf şudur: “Düyunu Umumiyeyi
Osmaniye” Osmanlının umumi borçları. Burada bitti mi? Hayır, bitmez. O idarenin
devamı şudur: “Varidatı Muhassese İdaresi” yani
varlıklarının tahsisi ve idaresi. Biz, cihan imparatorluğunu bu borç ve faiz
yüzünden kaybettik. O yüzden benim yüksek bir hassasiyetim vardır. Değerli
milletvekilleri, eğer bu düzene girmiş olsa -yani bütünüyle sıfırlanacak filan
değil ama- ortaya çıkacak olan resim çok parlak bir resimdir. Benim hesabıma
göre on dakika geriledik, şimdi bir başka şeye geçiyorum.
Yani, dış ticaret
ve cari işlemler hesabıyla da ilgili bir şeyler söyleyecektim, ama orada,
mesela bu ithalat ve dış ticaretle ilgili şunu arz edip geçmiş olayım: Türkiye,
65 milyar dolarlık dış ticaret açığı veriyor. Çok yüksektir. Yani, gayrisafi millî hasılaya bölerseniz 12,5 civarındadır.
Yani, bir tane medeni ülke göstermek lazımdır ki, dış ticaret açığı gayrisafi millî hasılasının yüzde 12,5’u civarında olsun;
yoktur. Şimdi, değerli
arkadaşlar, ama, biz buraya nereden geliyoruz? Türkiye ne ithal ediyor? 100
milyar dolarlık rakamları konuşunca doğru dürüst bir resim vermez filan ama, bu…
Mesela, ceviz ithal ediyor. Nereden? Ukrayna’dan, İran’dan. Allah’tan korkalım
yani. Mısır ithal ediyor. Nereden? Okyanus ötesinden, Amerika Birleşik
Devletleri’nden. Arpa ithal ediyor. Nereden? Ukrayna’dan, Rusya’dan. Tavuk
ithal ediyor. Nereden? Bir okyanus aşıyoruz, Brezilya’dan. Et ithal ediyoruz.
Nereden? Öbür okyanusu aşıyoruz, Avustralya’dan. Böyle bir şey olabilir mi?
Şimdi, bir de başka bir bahis çıktı, pamuk ithal ediyoruz. Nereden?
Yunanistan’dan. Ya, bizim Amik
Ovalarımız yok muydu? SÜLEYMAN TURAN
ÇİRKİN (Hatay) – Var. İLHAN KESİCİ
(Devamla) – Çukurova’mız yok mu? SÜLEYMAN TURAN
ÇİRKİN (Hatay) – Var. İLHAN KESİCİ
(Devamla) – Baklan Ovaları yok mu? Muş Ovaları yok mu? Batman Ovaları yok mu?
Yani, ne oldu bu ovalara da Yunanistan’dan pamuk ithal eder hâle geldik? Değerli
arkadaşlar, bunu dikkatlerinize arz etmek için arz ediyorum. (CHP, MHP ve DTP
sıralarından alkışlar) Şimdi, bu dergi The Economist dergisi,
İngiltere’de çıkan. Dünyanın en prestijli ekonomi - politik dergilerinden bir
tanesidir. Haftalıktır. Bazen bizim rakamlarımıza itibar edilmeyebilir ama,
ecnebi olduğu için itibar bu sıralarda daha yüksek yabancılara. (Gülüşmeler) Şimdi, bu, her
hafta, yani her sayısının son kapağını böyle bir kapak yapar. Buraya elli tane
ülke yazar, bunların dış ticaret açıkları, cari işlemler açığı, enflasyonu,
faiz nispetleri, üç aylık hazine kâğıtlarını kaç lirayla borçlanırlar, on
yıllık hazine bonolarını vesaire filan. Şimdi, biz de,
tabii, her hafta merak ederiz yani. Şimdi, sabahki konuşmacılarımızdan da ifade
eden arkadaşlarımız oldu. Bir iki tane örnek seçeyim ben, bize benzeyenleri
olsun. Mesela, Japonya 1’in altında, ama bizim için örnek olmaz. Biz örnek diye
baktığımızda ilk aklımıza mesela Yunanistan gelir. Acaba komşumuz neyle
borçlanıyor? Buradaki rakam, Yunanistan yüzde 4,87’yle borçlanıyormuş. İyi.
Aşağıda bir yerlerde var, Mısır. Birazcık daha bize doğru getiriyorum. Mısır
neyle borçlanıyormuş? 7,13. İyi. Ortalarda bir yer var, Pakistan. Şimdi,
Pakistan ne? Afganistan harbinden sonra yaklaşık yarısı El Kaide’nin işgali
altında. Şimdi, eski iki başbakan ve iki ana muhalefet partisi yahut iki
muhalefet partisi genel başkanı… Pakistan’da neredeyse iç savaşa yakın bir hâl
var. Her gün büyük gösteriler var. Öbür yarısı neredeyse Amerika’nın kontrolü
altında mahiyette diyebileceğimiz bir hâl içerisinde. Böyle bir Pakistan. O
neyle borçlanıyormuş? 9,73. Tamam. Ee, Türkiye de
demek ki Pakistan’dan iyidir, Mısır’dan iyidir yani değil mi? Niye olmasın? HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Brezilya da var. İLHAN KESİCİ
(Devamla) – Hayhay, Brezilya da var burada.
Efendim, Brezilya var, burada var. HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Söyleyin… İLHAN KESİCİ
(Devamla) – Söylerim canım, o kadar şey yapmayın. Pakistan’dan iyi
borçlanıyor olmamız lazımdı değil mi? Elbette. Türkiye’nin, ya
bu yanlış yazdı… Ben geçen haftaya da baktım, ondan evvelki haftaya da baktım,
ondan evvelki haftaya da baktım, burada yazdığı rakam 17,21. Şimdi, değerli
arkadaşlar, bu hâl iyi bir hâl değildir. Lütfen bu söylediklerimi bir muhalefet
partisi milletvekilinin bütçe tenkidi olarak arkadaşlarımız almasınlar, öbür
muhalefet partisi sözcülerinin de tenkitlerini, eleştirilerini böyle
almasınlar, öyle değil. Pakistan yüzde 9’la borçlanırken, Mısır yüzde 7’yle
borçlanır iken, Türkiye’nin yüzde 17,21’le borçlanması bu ülke için iyi bir hâl
değildir. Bu hâl devam ettirilebilir de değildir, isterseniz elbette devam
ettirebilir arkadaşlarınız. Değerli
arkadaşlar, şimdi, bu Merkez Bankası, bu aşırı kur vesaire… Bizim Merkez
Bankamız var, güzel bir organizasyondur. Bunlar ekonomiyle ilgili tenkitlerini,
kritiklerini çok diplomatik dille kullanırlar. Özellikle, uluslararası ekonomik
organizasyonlar, ekonomiyle ilgili hassasiyetlerini söylerken neredeyse
Dışişleri Bakanlığı meslek memurları hassasiyetinde, dikkatinde bir diplomatik
dil kullanırlar. Yani, kötüye “kötü” demezler, krize “kriz” demezler, onun
yerine başka bir şey derler, daha yumuşak laflar filan kullanırlar. Mesela
“kriz”e “kriz yaklaşıyor” demez de “kırılganlığı artıyor” derler filan. Şimdi,
bizim Merkez Bankamızın da kendi İnternet sitesinde
böyle bir tablosu var. Bu lafla ifade edilmez, ama bu diyor ki: “1995 = 100’e
göre Türk Lirası bugün itibarıyla yüzde 58 daha değerli.” Bu, bizim Merkez
Bankamızın dediği bir şey. Bunu yazıyla böyle demiyor, ama tablosu, grafiği
burada. Şimdi, bizim
Merkez Bankamızdan daha fazla itibar edeceği, bazı arkadaşlarımızın, kuruluşlar
var: Goldman Sachs. Değil
mi? Ona daha çok itibar ederler herhâlde yani. Bundan yaklaşık bir ay önce Goldman Sachs bir rapor
yayınladı. Biz de varız, başka ülkeler de var bu raporun içerisinde. Hasılıkelam, öbür ülkeleri, cari açıkları vesaire filan
analiz ettikten sonra diyor ki: “Türkiye’de TL yüzde 74 aşırı değerli.” Allah Allah, derse desin. Derse desin oluyor mu bu dünyada?
Olmuyor. Bu raporu okuyan Standard and Poor's, yani ülkelere rating notu
veren, efendim, kredi notlaması yapan Standard and Poor's diyor ki: Eyvah, ben bu raporu aldım okudum. Kendi
müşterilerine de diyor ki: Ey müşterilerim, duyduk duymadık demeyin, şu, şu,
şu, şu ülkeler, en başta Türkiye, çok aşırı millî paraları var. Ee, bu ülkelerdeki menkul varlıklarınızın oranını süratle
yüzde 6’dan yüzde 4’e indirin. Yani, neredeyse üçte 1 oranında, yüzde 30
oranında azaltın diyor Standard and Poor's. Bir başka
uluslararası kuruluş, Pi Economics.
Bu, Pi Economics, Financial Times’da müthiş bir
makale yazdı, onun başkanı. Ayrıca raporu filan da var. Financial
Times’daki makalede diyor ki: “Türk lirası çökmeye
mahkûmdur.” Çok sert bir laf. Yani, aşırı değerlidir, maşırı
değerlidir filan dese amenna, neyse ne. “Çökmeye mahkûmdur…” Şimdi, bu
raporlar Hükûmetimizin elinde yoksa, ben bu raporları
Hükûmetimize arz ederim. Ama, sayın bakanlarımız
nasıl yapıyorlar? Buradan bazı arkadaşlarımız soru sorduğunda, ben bunu yazılı
olarak cevaplayacağım filan diyorlar. Hükûmet de bize
yazılı olarak müracaat ederse, ben bu raporları Hükûmetimize
memnuniyetle arz ederim. (CHP, MHP ve DTP sıralarından alkışlar) Şimdi, değerli
arkadaşlar, bunlar yabancıların, Hükûmetin elinde olmayabilecek,
takip etmeyebilecek olan yabancıların raporu, ama Hükûmetimizin
elinde olduğunu bildiğim bir rapor daha var: O da IMF’nin
raporu, meşhur IMF. Evet… HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Siz hükûmetten
daha mı güçlüsünüz? İLHAN KESİCİ
(Devamla) - Elbette Hükûmetimiz, hepimizin hükûmetidir, elbette.
HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Siz hükûmetten
daha mı güçlüsünüz? İLHAN KESİCİ
(Devamla) – Elbette Hükûmet, hepimizin hükûmetidir. Değerli
milletvekilleri, Hükûmetimizin elinde olduğunu
bildiğim rapor, şu rapor. Daha doğrusu bu rapor değil de, o bölümü rapor
sayılmaz, bu, işte 170 sayfalık bir şeydir, IMF’nin
4’üncü madde kapsamında Hükûmetimize sunduğu
rapordur. Bu raporda da bir yığın diplomatik dil var ama şöyle bir tablo
koymuş. Bağışlayın ben üstünde çalıştığım için… Bu raporda diyor ki, burası,
deminki diplomatik dile getiriyorum konuyu: “Kırılganlık göstergeleri...” Yani
Türkçeleştirdiğim zaman kırılganlık göstergeleri diyorum ama bunu fevkalade
diplomatik bir dil olarak arkadaşlarımızın almasını istirham ediyorum.
Söylemiş, kırılganlık ülkeleri… Biz dâhil sekiz on tane ülke var. Bizimle
beraber krize girmiş olan ülkeler de var, şu anda kriz bandında
diyebileceğimiz, krize doğru gidiyor hâlde diyebileceğimiz ülkeler de var.
Mesela Türkiye var, Polonya var, Macaristan var, Çek Cumhuriyeti var, Brezilya
var, Güney Afrika var, Rusya var vesaire. Şimdi, şu tablo, diyor ki: Bir,
rezervlerin kısa dönemli borçlara oranı. En kötü durumdaki ülke ne? Türkiye. Hükûmetimizin elinde var bu rapor. İki, cari işlemler
açığının millî gelire payı. Şu ikinci. En kötü ülke ne, şu siyah gibi olan?
Türkiye. Üç, toplam kamu borçlarının millî gelire oranı. En kötü ülke ne, en
yüksek ülke ne? Türkiye. Dört… Şimdi bunlar kamuyla ilgiliydi değerli
arkadaşlar. Bir de diyor ki şuradaki tablo: Özel sektör kredilerindeki
artışların millî gelire oranı. En yüksek, Türkiye. Devam eden sayfalarında da
ayrıca IMF diyor ki, demeye de getiriyor ki, bunu söyleyenden dinleyene arif
gerek hesabıyla derler, demeye de getiriyor ki, Türkiye’deki özel sektöre
açılmış olan ey bankalar, özel sektöre açtığınız kredileri azaltın, yavaşlatın,
durdurun. Niye? Çünkü kırılganlık kat sayısı en yüksek olan Türkiye’dir. Bu,
IMF raporudur değerli arkadaşlar. Değerli
milletvekilleri, şimdi çarelerle de ilgili bir şey söylemiş olalım. Ama benim
hesabıma göre, Sayın Başkan, bana, inşallah, birkaç dakika daha verecektir. 1) Önce, hükûmet edenlerin bu resmi ciddiye almaları lazımdır. Bu
resim ciddi bir resimdir. 2) Bu -işte,
düşük kur, yüksek faiz vesaire filan- Türk lirası aşırı değerlidir. Bunu kabul
etmek lazımdır. 3) Şuna tam
inanmak lazımdır, yani endişe etmemek lazımdır ki: Biz bir büyük milletiz, biz
bir büyük devletiz. Bu sıkıntıları da, başka sıkıntıları da aşarız. Ama buna
tam iman etmek lazımdır, tam inanmak lazımdır alacağımız ekonomik tedbirlerde. Fakat şunu da
bilmek lazımdır ki hemen peşinen: Bu ekonomide sihir yoktur, sihirbaz yoktur.
Yani bir yüksek sihirbaz getirelim, vursun değneğini, ekonomiyi düzeltsin… Bu
hâl de yoktur. Bunların
ertesinde yapılması lazım gelen hâl, bir bütüncül programdır, bir büyük
programdır. Ama, bu program hazırlanırken, toplumun hemen hemen
bütün iktisadi aktörleriyle, yani işçi dünyasıyla, iş dünyasıyla, memurlar
dünyasıyla, çalışanlar dünyasıyla, tarım dünyasıyla, tamamıyla birlikte bir
bütüncül program yapmak lazımdır. Değerli
arkadaşlar, dünya, 1980’den sonra açık ekonomi dediğimiz ekonomiye geçti. Biz
de dünyayla birlikte hareket eden bir ülkeyizdir. Yani biz karma ekonomi
kullanırken, dünya açık piyasa ekonomisi içerisinde filan değildi, dünya da
karma ekonomideydi, Amerika Birleşik Devletleri hariç olmak üzere arz ediyorum
bunu. O yüzden, biz, dünyayla beraber hareket ederiz; doğru ederiz, iyi ederiz.
1980’den sonra,
dünya, olağanüstü bir gelişme gösterdi. Fakat Türk ekonomisi, bu açık ekonomiye
geçişin yeteri kadar faydasını görebilmiş ülkelerden
birisi değildir. Niye? Nereden bilelim bunun böyle olup olmadığını? Mesela
şuradan bilelim: 1980’den 2003 yılına kadarki ortalama büyüme hızı -yirmi dört
yılda, her yıl üst üste olmak üzere- yüzde 4’tür; içinde krizler de vardır. Ama
1947’den -yani karma ekonomi gibi olduğumuz dönemler- 1990’a kadar kırk beş
sene civarındaki bir dönem içerisinde Türkiye’nin her yıl üst üste ortalama
büyüme hızı yüzde 5,2’dir. Bu dönemin içerisinde neler vardır? Bu dönemin
içerisinde İkinci Dünya Savaşı’nın izleri vardır, iki buçuk tane askerî ihtilal
vardır, Kıbrıs Barış Harekâtı vardır, Kıbrıs Barış Harekâtı münasebetiyle
ekonomiye konulmuş olan ambargo vardır, Kıbrıs ambargosu vardır, ilaveten, on
sene içerisinde petrolün varili 1 dolar iken 36 dolara, yani, yüzde 3.600 kat
artmış hâli de vardır, çok partili koalisyonlar da vardır, ama her yıl üst üste
bu elli yılın ekonomik büyüme hızı yüzde 5,2’dir, 1980’den sonra, açık
ekonomiye geçtikten sonra 4. Hele bu dönemin, bir de,
planlı kalkınma dönemi dediğimiz bölüm -birinci plan, ikinci plan, üçüncü plan-
1963-1977 yıllarını kapsar, 1963-1977 yıllarındaki Türkiye’nin her yıl üst üste
kalkınma hızı yüzde 6,7’dir. Bizim önümüzde iki tane ülke vardır -o 6,7’nin o
dönem- bir tanesi Japonya’dır; onlar 8,2’ydi. Yani, buradan muradım benim
tekrar eski dönemlere dönmek filan değildir, sadece, Türkiye, açık ekonomiye geçişte yeteri kadar istifade edememiş demektir. Bu yol mu
yanlıştır? Hayır, yol doğrudur. O zaman, yolun üstünde bazı arızalar var
demektir. Bizim işimiz, demek ki, bu açık ekonomiye geçişte
yolun üstündeki arızaları gidermektir. Onlar şudur değerli arkadaşlar: 1) Açık
ekonominin yönetimi, normal şartlarda, zannedilenin aksine, kapalı ekonomilerin
yönetiminden daha zordur. Açık ekonomiler yüksek bir otorite ister, kural
koyacak, kuralları gözetecek, uygulayacak. Bu yüksek otorite devlettir. Bizim
genel alışkanlığımızda, genel devlet ve kural koyma alışkanlığımızda,
geleneksel olan hâlinde şöyle bir eksiklik görürüm ben: Biz kuralları
müsamahasız koyarız fakat iş uygulamaya geldiği zaman müsamahalı uygulamalar
başlatırız. Bu yanlıştır. Peki, doğru olanı ne olabilir? Doğru olanı şudur:
Kurallar müsamahalı konulmalıdır, esnek konulmalıdır, ama uygulama safhasına
geldiği andan itibaren müsamahasız uygulanmalıdır. 2) Açık ekonomi,
yönetiminde çok üstün, çok yetenekli ve katiyen siyasi etki altında kalmayacak
olan, kalmayan bir kamu ve ekonomi bürokrasisi
ister. Bu olmadan açık ekonomi yönetilmez. 3) Müthiş bir
hukuki altyapı ister. Her şeyin önünde böyle bir hukuki altyapının gelmesi
lazımdır. Şimdi, iktisatçı arkadaşlarımızın bir bölümüne ters gelebilir ama
hukuk, ekonomik gelişmenin de en önemli enstrümanlarından bir tanesidir, o
yüzden müthiş bir hukuki altyapı ister, yoksa devlet hukuk devleti olmaz, hatır
devleti olur. 4) Gerçek anlamda
halka açık şirketler ister. Gerçek anlamda sermaye piyasaları ve borsalar
ister. Şimdi, değerli
arkadaşlar, son olarak, kapalı ekonominin kuruluşları da açık ekonomiye geçişte yaşayamazlar, o yüzden bir özelleştirme de ister.
Yapılıyor olan özelleştirmeler elbette açık ekonomiye geçişin
icaplarındandır. Özelleştirmede
dünyada iki tane ana model var, iki tane ana kutup vardır: Birincisi, Latin
Amerika modelidir. Başını, bunun tam temsilciliğini Arjantin yapar. Aşağı
yukarı bütün özelleştirmeleri, toptan, gelişigüzel ve yabancılara satarlar.
Bunun adı dünya literatüründe “Arjantin modeli”dir. Hâlbuki, düzgün
özelleştirme modeli “Anglosakson modeli” olarak nitelendirilen modeldir,
şampiyonluğunu İngiliz’ler yapar, Kıta Avrupa’sı da onun peşinden gitti.
Bunlar, özelleştirmeyi, sermayeyi tabana yaymak, sermayeyi halka yaymak
istikametinde yaparlar, çok yüksek bir özenle yaparlar. Şimdi, bizim
Avrupa Birliğiyle olan münasebetlerimizde, yeni Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy -onunla ilgili mülahazalarınızı ayrı tutmak üzere
arz etmek istiyorum ben- bundan bir müddet önce, yeni Cumhurbaşkanı olduğu
sıralarda, Fransa’nın önemli kuruluşlarından bir tanesi var, Danone. Biz de burada yoğurtlarını yiyoruz, değil mi?
Efendim, satılıyor, bütün süpermarketlerde var. Süt
ve süt ürünleri, Danone; iyi. Amerika’nın da bir
büyük şirketi var, PepsiCo. Bu geldi Fransa’dan, bu Danone’yi satın almak istedi. Sarkozy
dedi ki: “Hayır, Danone’nin PepsiCo’ya
satılmasına karşıyım.” Allah Allah, niye? Verdiği
cevap: “Danone, Fransa için stratejik bir üründür.”
Görüyorsunuz değil mi, stratejik ürün özelleştirmede var mı yok mu? Efendim,
stratejik yaklaşım böyle bir yerde var mı yok mu? Şimdi, değerli
milletvekilleri, bütün bunlardan ne çıkar? Ekonomi piyasa ekonomisi olabilir,
ama devlet piyasa devleti olmaz, devlet devlettir. (CHP sıralarından alkışlar) Atladık, geriye
dönmeyeyim ben. Bir bahis atlamıştım, ama üç dört dakikamız kalmış. İnsicamım
bozulabilir. Değerli
milletvekilleri, bizlerin de, sizlerin de, inanıyorum ki bu bütçelerden ve
ekonomik programlardan aradığımız şey bir tanedir. Aradığımız şey, halkımızın
yüzünü güldürmektir. Öyle bir bütçe olmalıdır, öyle bir ekonomik program
olmalıdır ki bu uygulandığında halkımızın yüzü gülmelidir, halkımız rahat
etmelidir. Ayrıca, Türkiye’nin, bizim aradığımız şey, yani bu 21’inci yüzyıl,
küresel dünya vesaire uluslararası platformlarda yarışmak ve uluslararası
standartlarda yaşamaktır. Uluslararası standartlarda yaşamanın yolu,
uluslararası platformlarda yarışmaktan ve kazanmaktan geçer. Hasılı, biz yurtta
zenginlik ararız, dünyada saygınlık ararız. Devletimizin, devlet
yöneticilerimizin araması lazım gelen şey budur: Yurtta zenginlik, dünyada
saygınlık. Şimdi, değerli
milletvekilleri, sözlerimi bağlıyorum. 2008 yılı bütçesinin aziz milletimize
hayırlı olmasını temenni ediyorum. Bütün vatandaşlarımızın ve değerli milletvekillerimizin önümüzdeki, geliyor olan Kurban
Bayramlarını tebrik ediyor, sözlerimi şöyle bağlıyorum: Değerli
milletvekilleri, lütfen inanınız ki bu bütçe bir yatırım bütçesi değildir. Bu
bütçe bir üretim bütçesi değildir. Bu bütçe bir istihdam bütçesi de değildir.
Bu bütçe, Türkiye’nin geleceğini hazırlamakla yükümlü bir altyapı bütçesi de
değildir, ama bu bütçe bir şeydir: Bu bütçe bütün cumhuriyet tarihinin menfi
rekorlar bütçesidir. (CHP sıralarından alkışlar) Bundan kastımız nedir? Bu
bütçenin bir cari açığı var. Cari açık ne kadar? 39,2 programda. Ama iş dünyası
dün itibarıyla ne konuştu İstanbul’da? 44. Biz 39’u veri olarak alalım. Cari
açığı 39 milyar dolar olan bütçe, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk rekorudur,
menfi bir rekor. İki: Faiz
ödemeleri 56 milyar YTL, dolar cinsinden ifadesi 44-45 milyar dolar. Bugünkü
kurla bölerseniz 46 eder, 2008 programının ortalama kuru 1,38’le bölerseniz 41
eder veya normal 1,3’le filan bölerseniz 44-45 milyar dolar eder. Bu 44-45
milyar dolarlık faiz ödemesi yine bütün cumhuriyet tarihimizin en menfi
rekorlarından bir tanesidir. Üçüncü rekor, dış
ticaret açığı rekorudur. Şimdi, bizim milletimiz büyükçü bir millettir,
rakamların büyük olmasını sever. Sanki rakamlar büyük olduğu zaman bizim
büyüklüğümüze büyüklük katmış gibi hisseder. Toplam dış ticaret hacmimiz 299
milyar doları buldu, 300 milyar doları buldu dediğiniz zaman, çöpçümüzden
profesörüne kadar, işte holding sahibinden asgari ücretliye kadar göğsü
kabarır, iftihar eder, “Bizim dış ticaret hacmimiz 300 milyar dolar oldu, helal
olsun benim ülkeme filan.” der. İçine bakalım, bunun 187’si ithalat, 112’si
ihracat, 65’i açık. 65 milyar dolarlık, millî gelire nispeti de yüzde 12,5 olan
başka bir menfi rekor yoktur. O yüzden, değerli
milletvekilleri, Allah bu memleketi, bu devleti ve bu aziz memleketi bu menfi
rekorlardan korusun, bu menfi rekorlardan sakınsın. Bu münasebetle,
değerli milletvekilleri, Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Grubu olarak bu bütçeye
ret oyu vereceğiz. Ben de hem
Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Grubu adına, hem şahsım adına hepinizi saygıyla
selamlıyorum. Saygılar
sunuyorum efendim. (CHP, MHP ve DTP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ederim Sayın Kesici. Şahsı adına,
lehte, Mardin Milletvekili Cüneyt Yüksel. Sayın Yüksel,
buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar) CÜNEYT YÜKSEL
(Mardin) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2008 yılı merkezî yönetim
bütçesinin tümü hakkında şahsım adına lehte söz almış bulunuyorum. Hepinizi
saygıyla selamlıyorum. Öncelikle, 2008
bütçesinin ülkemize ve milletimize hayırlar getirmesini içtenlikle diliyorum. On günü aşkın bir
süredir iktidar ve muhalefetin değerli milletvekilleri bütçe üzerine
görüşlerini bildirmişlerdir. Yapılan tespitlerin Hükûmetimizce
değerlendirmeye alınacağını Sayın Başbakanımız konuşmalarında bizzat
belirtmişti. Değerli
milletvekilleri, Türkiye, AK Partinin yoğun çalışmaları sonucu son yıllarda
gerçekleştirdiği yüksek büyüme ve sürdürülebilir kalkınmayla birlikte artık bir
imkânlar ve fırsatlar ülkesi olarak anılmaya başlandı. Artık, siyasi
istikrarsızlık ve krizlerle sarsılan bir ülke değil, küresel dünyanın etkin bir
üyesi olma yolunda emin adımlarla yürüyen bir atılım ülkesi; artık, gelişen
ülkeler arasında bir yükselen yıldız, küresel ekonomide övgüyle anılan başarı
örneğidir. Uluslararası göstergeler de başarılarımızı teyit etmekte. Türkiye’de
işleyen bir pazar ekonomisinin varlığı ve rekabet edebilme gücü, 2007 Avrupa
Birliği İlerleme Raporu’nda da teyit edilmiştir. Geleceğe yönelik tahmin
edebilme imkânı veren makroekonomik istikrar sağlanmıştır. Ülkemiz, Avrupa
Birliği ülkeleri içerisinde bütçe açığı en düşük ülke olmuştur. Bütçe açığı,
devamlı, gayrisafi millî hasılanın yüzde 3’ünün
altında gerçekleşmektedir ve böyle de devam edecektir. Doğrudan küresel
yatırımlarda hızlı artış gerçekleşmiştir. Bununla beraber, sermaye girişlerinin
ağırlıklı olarak uzun vadeli olması sağlanmıştır. İktidarımız
döneminde gelir dağılımında da ciddi bir iyileşme gözlemlenmiştir. 2002
yılından günümüze kadar nüfusumuzda meydana gelen 5 milyon kişilik artışa
rağmen, yeni işsiz oluşturulmadığı gibi, devralınan işsiz sayısı azaltılmıştır.
Türkiye son dört
yılda, tarım dışı sektörlerde, Avrupa Birliği yirmi beş ülkeleri içinde
İspanya’dan sonra en fazla istihdam yaratan ülke olmuştur. Önümüzdeki dönemde
de en önemli önceliğimiz işsizliğe çare bulmak olacaktır. Türkiye ekonomisi
tarihinde ilk kez yirmi üç çeyrektir kesintisiz büyüme başarısına AK Parti
İktidarıyla imza attı. Dünyanın on yedinci büyük ekonomisi hâline geldi. Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; Dünya Kalkınma Raporu’nda da belirtildiği gibi, hızlı
büyüme içine girmiş ülkelerin millî gelirlerini ikiye katlamaları, bakın, kaç
yıl sürmüş: İngiltere’nin 60 yıl, Amerika’nın 45 yıl, Japonya’nın 35 yıl,
Kore’nin 11 yıl ve son olarak Çin’in 10
yıl. Ülkemizde ise 2002 yılında 2.598 dolar olan kişi başına düşen millî gelir
2007 yılında 6.619 dolara çıkmıştır. Hükûmetimiz, 5
sene gibi kısa bir zamanda millî gelirimizi 2 katına çıkartarak, tarihî ve
küresel bir başarı sağlamıştır. Türkiye küresel
dünyanın bir parçası olurken, küresel ekonomideki olumsuz gelişmelerden diğer
ülkeler gibi etkilenmektedir. Artık, binlerce kilometre ötede olan -örneğin
Amerika’daki mortgage krizinde olduğu gibi- bir
ekonomik dalgalanma bütün ülkelerin ekonomisini etkiliyor. Bununla birlikte,
ülkemizde Cumhurbaşkanı seçimiyle yaşanan belirsizlik, erken seçim, petrol
fiyatlarındaki aşırı artış, küresel ısınma ve kuraklık sonucunda tarımdaki
büyüme performansının azalması gibi sebepler de ekonomimizi etkilemiştir.
Ancak, sağlanan siyasi ve ekonomik istikrar, oluşturulan güven ortamı ve taviz
vermeden uygulanan mali disiplin sayesinde ülke ekonomimiz tüm bu şoklara karşı
dayanıklı hâle gelmiştir. Diğer yandan, 2007’deki bu yavaşlamanın 2008’deki
büyüme için müsait bir zemin hazırladığına inanıyorum. 2008 bütçesinin hedefi
yeni dönemde sürdürülebilir büyümeyi daha da kalıcı hâle getirmektir. Bunu da
verimlilik artışına ve ihracata dayalı bir anlayışla özel sektör ağırlıklı
olarak başaracağız. Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; Hükûmetimizin tüm
politikalarının ve yönetim anlayışının ekseninde güven kavramı vardır. Hükûmetimize duyulan güven, demokrasinin ve sürdürülebilir
ekonomik kalkınmanın harcını oluşturan yegâne unsurdur. Hükûmetimiz,
saydam, güvenilir ve hesap verebilir politikalar izlemektedir. Günümüzde
sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma için, sınırlarımız içinde, güven ve
istikrarla birlikte oyunu küresel ekonominin kurallarına uygun oynamamız
gerekmektedir. Bütün ülkeler, yüzünü dış dünyaya çevirmiş, küresel sermayeden
büyük paylar alabilmek için yarışa girmiştir. Türkiye de küresel sermayeden pay
alabilmek için yatırım iklimini iyileştirmiştir. Bu gerçeğin altını çizerek, Hükûmetimiz, yapısal reformları kararlılıkla sürdürmüş,
özelleştirmenin önünü açmış, yatırım ortamını iyileştirmiş, doğrudan küresel
yatırımların girişini artırmıştır. Küresel ekonominin
bir parçası olup sürdürülebilir kalkınmaya sağlamak, küresel ve evrensel hukuk
standartlarına uygun düzenlenmiş, iyi işleyen bir hukuk sistemi kurmakla
mümkündür. Hükûmetimiz, Avrupa Birliği uyum sürecinde
ekonomik, sosyal ve demokrasi alanlarında devrim niteliği taşıyan yasal
düzenlemelere imza atmıştır ve yeni dönemde de buna devam edecektir. Hükûmetimiz küresel ekonomide etkin bir aktör olabilmek için inovasyona önem vermiş, bilgi ve iletişim teknolojilerinin
etkin bir şekilde kullanılabilmesi için gerekli çalışmaları yapmıştır. Artık
Türkiye sanayi ve teknoloji ürünlerini dünyaya ihraç ediyor, hatta bazılarında
Avrupa’da ilk sıralarda. 2002 senesinden
önce oldukça kısıtlı yapılan ar-ge çalışmaları artık
hem kamuda hem de özel sektörde büyük artış göstermiştir. Bu sayede Türkiye
yarınların dünyasına marka olarak adını yazdıracaktır. Hayallerimiz gerçekçi,
hedefimiz büyük, vizyonumuz geniştir. Avrupa mevcut
sanayileşme ve teknoloji düzeyini eğitimdeki gelişme ve devrimlerle
yakalamıştır. Bizler biliyoruz ki, eğitim, sürdürülebilir kalkınma için de bir
ön koşuldur. Bu bilinçle Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bütçeden eğitime ayrılan
pay, ilk defa iktidarımız döneminde, diğer kurumlara ayrılan payın önüne
geçmiştir. Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; amacımız, son beş yılda güçlenen ve dış şoklara karşı
dayanıklılığı artırılan ekonomik yapıyı daha da güçlendirmektir. Herkes için,
hem şimdi hem de gelecek kuşaklar için daha iyi bir yaşam kalitesi
oluşturmaktır. Bölgesel
farklılıkları ortadan kaldırmak için tüm bölgelerimize önemli miktarda kaynak ayırdık. Sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne son
dört buçuk yılda yapılan yatırım 8,1 katrilyondur. Tüm Türkiye’de olduğu gibi
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da da KÖYDES ve BELDES projeleriyle altyapı sorunları
büyük oranda çözülmüştür ve çözülmeye devam edecektir. Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; biz sürdürülebilir ekonomik kalkınmayı demokratik
kalkınmayla birlikte inşa etmek için yola çıktık. Bizler adalet ve kalkınmanın
olduğu bir düzen için, hukukun üstünlüğü için, birçok farklılık içerisinde
vatandaşlarımızın seçme hakkı olduğu bir demokrasi için çabalıyoruz. Bunu
gerçekleştirmede 2008 bütçesinin ana hedefleri, kamu kesimi açıkları ve
enflasyonun düşürülmesi ve reel ekonomideki
canlanmanın sürdürülmesine katkıda bulunan sosyal yönü kapsamlı olan bir
bütçedir. Bu bütçe bir yatırım bütçesidir, bu bütçe bir istihdam bütçesidir.
2008 bütçesi her milletvekilinin gönül huzuruyla kabul edebileceği bir
bütçedir. Çünkü şeffaftır, çünkü samimidir, çünkü gerçekçidir. Sözlerimi
bitirirken, 2008 mali yılı bütçesinin hazırlanmasında emeği geçen herkese
teşekkürlerimi sunuyorum. 2008 bütçesinin tekrar ülkemize hayırlı olmasını
temenni ediyor, halkımızın ve tüm İslam âleminin Kurban Bayramı’nı kutluyor,
herkese iyi yıllar diliyorum. Yüce heyetinizi,
tekrar, saygılarımla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ederim Sayın Yüksel. Hükûmet adına Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Cemil Çiçek. Sayın Bakanım,
buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar) DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Ankara) – Sayın Başkan, çok değerli
milletvekilleri; hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. 2008 yılı bütçesi
ülkemize, milletimize hayırlı ve uğurlu olsun. Bütçe
müzakereleri sırasında eleştirileriyle, uyarılarıyla katkıda bulunan muhalefet
partilerimizin değerli temsilcilerine ve tüm milletvekili arkadaşlarıma
huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Keza, bu bütçenin hazırlanması sırasında
emeği geçen tüm kamu bürokrasisine, Plan ve Bütçe Komisyonu üyelerine de ayrıca
hassaten teşekkür etmek istiyorum. Değerli
milletvekilleri, Parlamento çalışmalarımızda bütçe müzakerelerinin özel bir
önemi ve anlamı vardır ve şunu da biliyoruz ki, kamuoyu tarafından da en çok
izlenen Parlamento çalışmaları bütçe müzakereleri ve hükûmet
programlarıdır. Çünkü, bütçe dediğimiz şey, sadece rakamların konuşulduğu bir
metin değildir, aynı zamanda, ekonomik bir metin olduğu kadar siyasi bir
metindir. Dolayısıyla, bu kürsüye gelen değerli sözcüler, mensup oldukları
partilerin hem bütçeyle ilgili hem de Türkiye’nin genel sorunlarıyla ilgili
yaklaşımlarını ortaya koyar, varsa, çözümlerini ortaya koyar. Bir manada,
siyasi partilerin millet huzurunda değerlendirilmesi, milletimizin ileride
yapacağı tercihlere imkân vermesi açısından da önemlidir. Dolayısıyla, bu
müzakereler vesilesiyle, sadece bütçeyi değil, Türkiye’nin güncel sorunlarını
da konuşacağız. Değerli partilerimizin ve sözcülerinin dile getirdiği, hem
bütçeyle ilgili hem de genel siyasetle ilgili, ister bugün ister Meclisin
dışında isterse bundan evvelki bütçeler sırasında dile getirilmiş hususlarla
ilgili de Hükûmetimizin görüşlerini ifade etmek
istiyoruz. Evvela,
yaptığımız iş, siyasettir. Biz siyaseti nasıl anlıyoruz, siyasetteki felsefemiz
ne, siyasetin özü ne, olaylara biz nasıl bakıyoruz ve nasıl yaklaşıyoruz,
onunla ilgili bir kısa değerlendirme yaptıktan sonra… BAŞKAN – Sayın
Bakanım, birkaç saniyenizi rica edebilir miyim. Saygıdeğer
milletvekili arkadaşlarım, Sayın Bakanımız eleştirilere cevap veriyor; lütfen
aralarda gezinmeyelim, yerlerimize oturalım efendim. Buyurun Sayın
Bakanım. DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan. Evvela,
siyasetten ne anladığımızı, siyaset deyince milletimize hangi anlayışla, hangi
felsefeyle yaklaştığımızı, onları kısaca ifade etmek istiyorum. Ondan sonra da
güncel bazı konular var -başta terör olayları, Avrupa Birliği konusu ve benzeri
konular- onlara kısaca temas edeceğim. Daha sonra da değerli parti
sözcülerimizin dile getirdiği, biraz evvel de birlikte dinlediğimiz bu
görüşlerle ilgili olarak Hükûmetimizin görüşlerini
ifade etmek istiyorum. Değerli
milletvekilleri, Hükûmetimizin tesis ettiği siyasi
güven, ekonomik istikrar sayesinde Türkiye, artık, belirsizlikleri geride bırakarak
kaynaklarını yerinde kullanıyor, imkânlarını yeni kazanımlarla
zenginleştiriyor. Türkiye’nin kazanımlarından ve zenginleşmesinden söz ederken,
yalnızca maddi kalkınmamızdan, yalnızca refahımızın artmasından söz etmiyoruz;
milletimizin ve devletimizin topyekûn kalkınmasından,
itibarımızın yükselmesinden, adaletin ve eşitliğin her alanda topluma
yayılmasından söz ediyoruz. Toplumun talep ve beklentilerini karşılayacak,
sorunlarına çözüm üretecek tek mecra siyasettir ve demokrasidir. Türkiye’yi, cumhuriyetimizin
kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyet ideallerine
kavuşturacak en önemli enstrüman, en önemli güç de siyasettir. Zira, siyasi
irade, Türkiye’de, herkesin kaderiyle, geleceğiyle doğrudan ilgilidir. Siyaseti
ve demokrasiyi güçlendirmek demek, millî iradeyi güçlendirmek, hâkim kılmak
demektir. Demokrasimizin saygınlığı da, cumhuriyetimizin yükselişi de, hukuk
devletimizin işleyişi de, 70 milyon vatandaşımızın mutluluğu da siyasi
irademizin ne kadar sağlam olduğuna bağlıdır. Türkiye bugün, alnının akıyla,
cumhuriyetimizin 100’üncü yılına hazırlanıyorsa, itibarlı bir demokratik düzen
kökleşmeye başlamışsa, ekonomimiz dünyanın en istikrarlı büyüyen ekonomileri
arasındaysa, belirsizlikler geride kalmış, gelecek vizyonumuz netleşmişse,
gelişme ve büyüme için uygun ortam hazırlanmışsa, adalet ve kalkınma çıtası
yükselmişse, bu başarının motoru, ana dinamiği, hiç şüphesiz, millet adına,
milletimizle birlikte ortaya koyduğumuz siyasettir. Tesis ettiğimiz
güven, inşa ettiğimiz istikrar, büyük gayretlerle elde ettiğimiz demokratik
itibar, Türkiye’nin tüm meselelerini cesaretle çözme iradesini gösteren
siyasetimizin eseridir. Buradan geriye dönüş de asla olmayacaktır. Kalan
sorunlarımız er geç çözülecek, toplumun yeni ihtiyaçları da muhakkak
karşılanacaktır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü, bizim siyasetimiz,
çözümleri erteleme, sorunları halının altına süpürme siyaseti değildir. Bugüne
kadar sorunlarla yüzleşmekten korkmadık, bundan sonra da korkmayacağız. Halkın
değişim taleplerinden doğduk, bu taleplere cevap verdik. Toplumu yok sayan,
siyah beyaz bir Türkiye tasarlayan, dünyaya sırt çeviren anlayışların diline,
felsefesine teslim olmadık ve olmayacağız. Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; bugün rakamlardan çok, bütçemize şekil veren, ruh
veren siyasi perspektiften söz etmek istiyorduk, konuşmamızı da esas itibarıyla
bu çerçevede yapmayı düşünmüştük. Ancak, biraz evvel dinlediğimiz konuşmalardan
öyle gördük ki, bir rakamlar resmî geçidi geçti buradan. Ama, bu geçen rakamların
bir kısmı düz, düztabandı, topal rakamlardı. Bunları yerli yerine
oturtmazsanız, “Eyvah, Türkiye batmış!” noktasına gelir. Onun için, maalesef,
biz de işin bundan sonraki kısmında yeri geldiğinde bazı rakamları vereceğiz.
Çünkü, vatandaşımız Türkiye’de ne olup bittiğini bütün yönleriyle görmelidir,
madalyonun iki yüzünü de görmelidir. Çünkü, iki türlü terazi var. Bir tanesi
mazeret terazisi, bir tanesi de insaf terazisidir. İnsaf terazisi milletin
elindedir, mazeret terazisi de ortaya hiçbir şey koyamayanların elindedir. Bunu
iyi anlamak lazım. (AK Parti sıralarından alkışlar) Değerli
milletvekilleri, ne yazık ki bazı siyasi meseleler Türkiye’de kördüğüm hâline
getirilmiş, nesiller boyu aynı temalar aynı şablonlarla tartışılmış, bu
tartışmalardan bir sonuca da varılamamıştır. Hamdolsun ki, güven ve istikrar sayesinde Türkiye’yi frenleyen zorlukları
birer birer geride bırakıyoruz. Bizim dönemimizde
Türkiye yerinde saymaktan kurtulmuştur. Kaybettiğimiz öz güveni yeniden
kazanıyoruz. Halkımız da nutuk atanlarla iş yapanları ayırıyor,
emeği, alın terini ve hizmeti ödüllendiriyor. Milletimiz 3 Kasım 2002’de ortaya
güçlü bir değişim iradesi koydu. 22 Temmuz seçimlerinde de bütün tartışmaları
bertaraf edecek şekilde daha güçlü bir irade ortaya koydu. Milletimiz, hür
iradesiyle, 22 Temmuzda bunun için yola devam dedi, hizmete devam, çalışmaya ve
üretmeye devam dedi. Biz, milletimizin
önüne bir gelecek vizyonu koyduk. Kamu kurumlarıyla milletimiz arasında,
yeniden, pozitif bir etkileşim başlattık, bir sinerji meydana getirdik. Küçük
hesaplar peşinde koşmadık, hizip siyaseti yapmadık, zümre siyaseti yapmadık,
bölge siyaseti yapmadık. Biz vatanın evlatları arasında ayrımcılık yapmadık,
kayırım ve kabile siyaseti yapmadık; biz, bu ülkeyi, 70 milyon insanımızı ve seksen
bir şehrimizi bir bütün olarak kucakladık. Sonuçta ne aldatan olduk ne aldanan
olduk! (AK Parti sıralarından alkışlar) AK Parti
İktidarının tecrübesinde Türk siyaseti için önemli dersler olduğuna inanıyoruz
anlamak isteyenler için, görmek isteyenler için. Çünkü, bu tecrübe göstermiştir
ki, Türkiye’nin sinir uçlarına dokunmadan siyaset yapılamayacağını düşünenler
yanılıyorlar. Siyasi rekabeti siyasi çatışma zannedenler yanılıyorlar.
Türkiye’de demokratik düzenin normalleşmesinden tedirgin olanlar yanılıyorlar.
Halkın değerlerini, halkın yaşama üslubunu, devletin değerleriyle karşı karşıya
getirmek isteyenler kesinlikle yanılıyorlar. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Milletimizin bekasıyla, devletimizin bekasını birlikte düşünemeyenler de
yanılıyorlar. Artık, bu kalıplardan, bu şablonlardan vazgeçmeliyiz. Devletin
selameti ile milletin selameti birliğimizdedir, beraberliğimizdedir. Türkiye’nin
siyaset erbabı da, aydını da, bilim adamı da bu yorucu, bu yıpratıcı, bu
tüketici sinir harbini bırakmak zorundadır. Sinir harbinin, kavganın, gerilimin
kimseye, ama kimseye zerre kadar faydası yoktur. Yıllarca ithal senaryolarla bu
milletin çocuklarının kalplerine kin ve nefret tohumları atıldı. Mayası sağlam
olan bu aziz millet bütün senaryoları bertaraf etti. Ayrıştırıcı siyasetleri,
çatışmacı siyasetleri, marjinal siyasetleri, aşırılıkları besleyen siyaset
yöntemlerini bu millet tasfiye etti. Bütün bunlardan
ders çıkarmak zorundayız. Gök kubbe altında hoş bir seda bırakmak için, yarın
hayırla yâd edilmek için, milletin rotasına, milletin istikametine girmek
zorundayız. Gelin, daha medeni, daha adil, daha müreffeh bir Türkiye için, daha
çok kenetlenmiş bir toplum için yüreklerimizi birleştirelim. Biliyorum,
ezberleri bozmak zordur; biliyorum, alışkanlıkları terk etmek de zordur;
biliyorum, kırk yıldır aynı kalmakla iftihar edenler için gelişerek değişmek de
zordur. KAMER GENÇ
(Tunceli) – Masal anlatma, buraya masal dinlemeye gelmedik. DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) - Dar bir zümrenin keyfine göre
konuşmanın kolaycılığını bırakmak da zordur. İnanın, ezberler bozulmadan, kabuk
bağlamış ideolojik kabuller değişmeden, çocuklarımızın da milletimizin de
geleceği teminat altına alınamaz. Onun için, gelin,
hep birlikte aynı hedefe odaklanalım. Bu milletin değerlerini, bu ülkenin
insanlarını karşı karşıya getirmekten vazgeçelim. Artık küçük düşünmekten, dar
ideolojik gözlüklerle dünyaya bakmaktan vazgeçelim. Öfkeyle, husumetle
birbirimizi ötekileştirmekten, birbirimizi yabancılaştırmaktan vazgeçelim,
aramızdaki siyasi rekabet, birimizin “ak” dediğine ötekinin “kara” demesini
gerektirmiyor. Demokratik çoğulculuk, bütün farklılıkların birbirini yok
etmeden yaşaması, herkesin birbirinin hukukunu korumasıdır. Unutmayalım,
birbirimizi sevmeden, birbirimizi anlamadan bu ülkeyi, bu vatanı sevemeyiz.
Birbirimize merhamet etmeden, bu ülkeye hizmet etmeden, taş üstüne taş koymadan
milliyetperver olamayız. Slogan siyaseti bir değer üretmiyor. Bu tarz siyaset,
gerginliği artırmaktan, önyargıları kemikleştirmekten başka bir fayda
sağlamıyor. Bu yanlışlara geçmişte, ne yazık ki, hepimiz düştük ve dersler
çıkardık. Farklı yaklaşımlarımızın olması, farklı önceliklerimizin olması,
farklı siyasi geleneklerden gelmemiz birbirimizi anlamamıza mâni olmamalıdır. Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; Türkiye’nin ekonomik ve sosyal sorunlarını bir bir çözmesinden, demokratik istikrar ve güvenin
pekişmesinden rahatsız olan birçok çevre vardır. Bunların başında terör
örgütleri gelmektedir. Bunların en başında da bölücü terör örgütü gelmektedir.
Bunlar, zemin kaybetme korkusuyla paniğe kapılmışlardır. Türkiye, birlik
ve beraberliğimize kasteden terör örgütünü toplumdan tecrit etme mücadelesinde
yeni bir safhaya girmiştir. Terör örgütünü içeride ve dışarıda tam olarak izole
etmeyi, sosyal, lojistik, finansal ve psikolojik
bütün desteklerini kesmeyi başarmak için yoğun bir gayretin içerisindeyiz. Bilindiği gibi,
Türkiye Büyük Millet Meclisinin büyük bir çoğunlukla kabul ettiği tezkere
çerçevesinde çok yönlü teknik çalışmalar yapıldıktan sonra 28 Kasım itibarıyla
Türk Silahlı Kuvvetlerimiz Hükûmetimiz tarafından
yetkilendirilmiştir. Sınır ötesi operasyonun ne zaman, ne şekilde ve hangi
kapsamda yapılacağı askerî boyutuyla teknik bir konudur. Operasyonel
hiçbir bilgiye sahip olmadan askerî harekâtla ilgili eleştiri ve polemikler
üretmek bu sürecin ciddiyetiyle bağdaşmıyor. Kimse merak etmesin, hem Hükûmetimiz hem Türk Silahlı Kuvvetleri ne zaman ne yapması
gerektiğini çok iyi biliyor ve bilecek kabiliyettedir. Değerli
milletvekilleri, dış dünyada terörle mücadeleyle ilgili olarak yoğun bir diplomasi trafiği yürüttük. Terörü toplumdan tecrit etme
politikamızın başarıya ulaşması için çok uygun bir vasat elde ettik. Bugüne
kadar ne yazık ki dost ve müttefikleri tarafından dahi yalnız bırakılan
Türkiye, terörle mücadelesinde ilk kez dünyadan bu kadar güçlü bir destek
bulmayı başarmıştır. Bu destek şu an devam ediyor. Ancak, beklentimiz daha
yukarı noktalardadır. Komşularımız, Orta Doğu ülkeleri, ABD ve Avrupa Birliği,
haklı mücadelesinde Türkiye’nin yanında yer almaya belli ölçüde başlamıştır.
Ancak, daha yapılacak çok iş var, alınacak epey mesafe var. Nitekim, bazı
muhalefet sözcüleri, terörle mücadelede Türkiye’nin haklılığının anlaşılmaya
başlandığını memnuniyet duyarak ifade etmişlerdir. Peki, bu diplomatik noktaya
Türkiye nasıl geldi? Bu işler kendi kendine mi oldu? Eğer kendi kendine oluyor
idiyse geçmişte niye olmadı? Hükûmetimiz etkin bir diplomasi yürütmese, Türkiye’nin haklılığını, kararlılığını
ve meşru konumunu gidip bu ülkelere bizzat anlatmasa bu noktaya gelinebilir
miydi? Daha düne kadar terör örgütünün menfi propagandasının tesirinde
kalanların bile artık gerçeği görerek söylem değişikliğine gittiklerini biz de
görüyoruz. Özellikle bugünlerde bazı Avrupa kurumlarında terör örgütünün
yeniden propaganda arayışlarına tanık oluyoruz. Panik içindeki bu nafile
çırpınışlar fayda getirmeyecektir. Ancak, terör örgütüne dışarıdan yardım ve
yataklık yapanlar, zemin ve fırsat hazırlayanlar da, Hükûmet
olarak bu süreci kararlılıkla takip ettiğimizi bilmelidir. Terör konusunda
çifte standartlı ve samimiyetsiz davranışların, bunun utancını yaşamaları için
ne gerekiyorsa yapmaya, ne söylenmesi gerekiyorsa söylemeye de devam edeceğiz.
Bu süreçte siyasi, askerî, diplomatik, ekonomik ve sosyal araçları bundan sonra
da doğru ve etkin kullanmayı sürdüreceğiz. Şunu biliyoruz, şiddet ve terörün
düşmanı özgürlük ortamıdır. Bu yüzden demokrasimizi, temel hak ve
özgürlüklerimizi geliştirmemiz, güçlendirmemiz birinci önceliğimizdir. Terör,
baskı ortamını, mahrumiyeti ve yoksulluğu sever. Gelişme, kalkınma, özgürlükler
olmasın diye elinden geleni yapar. Demokratik özgürlük ortamını, ekonomik ve
sosyal gelişme ortamını sabote etmek, bunun önünü tıkamak terörün vazgeçilmez
taktiğidir. Bu oyuna bugüne kadar gelmedik, bundan sonra da gelmeyeceğiz. Türkiye, 780 bin
kilometrekare toprağıyla, bütün bölgeleriyle, 70 milyon insanıyla bir bütün
olarak gelişecek, kalkınacak ve özgürleşecektir. Hamaset edebiyatıyla
Türkiye’yi bir baskı ortamına sürüklemeye çok hevesli görünenler bunun
sonuçlarını iyi düşünmelidir. Zaman, akıl ve sağduyuyla hareket etme zamanıdır.
Bölücü terör örgütünün hedefi, birlik ve beraberliğimizi bozmaktır. Teröre
verilecek en güzel cevap da birlik ve beraberliğimizi güçlendirerek yekvücut olmaktır. Bunu bozacak, hamasiyi dışlayıcı,
ayrıştırıcı söylemlerden kaçınmak tüm siyasetçilerin boynunun borcudur.
Milletimizin hiçbir ferdini dışarıda bırakmadan bir ve bütün olarak kucaklamak,
vatan sevgisiyle hareket etmek, 70 milyon memleket evladına hizmet etmek en
büyük milliyetçiliktir. Atatürk’ün en büyük başarılarından biri, etnik kökeni,
dini, inancı, mezhebi ne olursa olsun milletimizin bütün fertlerini Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlığında birleştirmiş olmasıdır. Bizi tek bir
millet yapan ortak değerlerimizi hep birlikte yüceltmeliyiz. Millet kavramını
biz, ırk, kan ve kabile bağlarının üzerinde bir yüksek ideal ve hedef birliği,
bir ortak yaşama iradesi olarak görüyoruz. Anayasa’mızdaki millet tanımı da ırk
ya da kan esasına göre değil, vatandaşlık temelinde
bizi birbirimize bağlamaktadır. Bu ülkenin bütün vatandaşları, tek millet, tek
bayrak, tek vatan, tek devlet ortak paydasında birleşmiştir. (AK Parti
sıralarından alkışlar) Millet kavramının içini, bizim, tarihte yüzlerce yıllık
derinliği olan kader birliğimiz doldurmuştur. Onun için, kimse bugün
milletimizi yeniden tanımlama gayretine girmesin. Bu bağı, muhakkak ve özenle
korumak zorundayız. Bizim insanımız en zor şartlarda bile milletine, devletine,
ülkesine, cumhuriyet değerlerine sadakatini ortaya koymuştur. Bizim dilimiz
düşmanlık dili değil kardeşlik dilidir. Bizim felsefemiz yaratılanı Yaradan’dan
ötürü sevme anlayışıdır. Eğer, terör belasından kurtulacaksak, bu demokratik
siyaseti, çare kapısı olarak, hak arama kapısı olarak açık tutmakla mümkün
olacaktır. Herkes kendini, özgürce, anayasal düzen içinde meşru yollarla,
demokratik zeminlerde ifade edebilmelidir. Bununla birlikte, terör ve şiddete
aralarına mesafe koyamayanlar demokrasiden yana olduklarını söyleyemezler.
Demokrasimiz, her türlü farklılığı, hukuki zeminde kalmak kaydıyla, her türlü
siyasi görüşü içinde tutabilecek olgunluğa erişmiştir. Kaldı ki, terörden en
büyük zararı, yine istismar etmeye çalıştığı Güneydoğu Anadolu Bölgemizde
yaşayan insanlarımız görmüştür. Şehirlerimizin mamur hâle gelmesi, yatırımların
ve teşviklerin bölgeye gitmesi, üretim ve istihdam kapılarının açılması
yıllarca engellenmiştir. Bir kez daha söylüyorum, terör örgütü hiçbir
vatandaşımızın temsilcisi olmamıştır ve olamaz. Herkes bilmelidir ki terör ve
şiddet demokrasiyle bağdaşmaz. Anayasal ve yasal düzene uygun olmayan
davranışlar hukuk devleti anlayışıyla telif edilemez. Demokrasi ve hukukun
gereklerini yapmayanların ve yapamayanların mağduriyet maskesine sığınmalarını,
buradan prim devşirmeye çalışmalarını da, kusura bakmasınlar, kabul etmemiz
mümkün değildir. Biz, millet olarak bu beladan yeterince çektik. Millet olarak
aramızdaki bağların, tarihî, kültürel ve insani derinliği var. Zaman, ortak
değerlerimizi, aramızdaki bağları güçlendirme, cumhuriyetimizin değer ve
kazanımları etrafında birlik olma zamanıdır. Bu süreçte, herkesin, sorumlu ve
duyarlı hareket etmesi kadar, cesaret ve kararlılıkla demokratik duruşunu da
göstermesi gerekmektedir. Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; terör örgütü üyelerinin silah bırakmalarını,
ailelerinin, anne ve babalarının yanına dönmelerini ya
da dağa yeni katılımların önlenmesini sağlamak amacıyla, baştan beri bir proje
yürütüyoruz. Bu proje, bizim kardeşlik projemizdir. Bu projeleri yürütürken de
devletin tüm birimleriyle, senelerden beri bu işlerle uğraşan, büyük bilgi ve
deneyime sahip, tecrübeye sahip devletin birikimlerini yan yana getirerek
ortaya bir proje koymaya çalıştık, bunu uygulamaya çalışıyoruz. KAMER GENÇ
(Tunceli) – Nedir o proje? DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Zaman zaman,
muhalefet partileri ya da muhalif çevreler, bu konuyu
hemen istismara başlıyorlar. Geldiğimiz noktada, ne ihtiyacımız var, hangi
adımları atmamız lazım, sonuca varmak için neler yapmamız gerekir, bunları, başta
güvenlik birimlerimiz olmak üzere, tüm kurumlarımızla defaatle
görüştük, görüşüyoruz ve görüşmeye devam ediyoruz; çok ciddi, titiz bir çalışma
yapıyoruz. Terörle mücadele konusunda netice almamızı sağlayacak hangi
adımların atılması gerekiyorsa bunları atacağız ve terör meselesini Türkiye’nin
gündeminden çıkarmak için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz. (AK Parti
sıralarından alkışlar) Ancak, bu mücadelenin sadece askerî yöntemlerle
kazanılamayacağını herkes biliyor ve herkes söylüyor. Her fırsatta herkesin
söylediği bu askerî yöntemlerin dışında başka yöntemlerin de kullanılması
gerekiyor. Dolayısıyla, biz, şimdi geldiğimiz noktada, bir taraftan terör
örgütü ve terör örgütleriyle mücadele ederken öbür taraftan da terörizmle
mücadele etmenin altyapısını, hukuki altyapısını oluşturduk, eksiğimiz varsa
gidermeye çalışıyoruz; ekonomik, sosyal, kültürel altyapılarını oluşturduk,
eksiğimiz varsa bunları gidermeye çalışıyoruz. Biz, bunun için çalışıyoruz,
teröre son vermek için, siyasi, askerî, diplomatik, sosyal ve ekonomik bütün
araçları harekete geçiriyoruz. Şimdi, her şeye
itiraz eden Türkiye’de bir muhalefet anlayışı var ister Meclis içinde ister
Meclis dışında, her şeye “istemezuk” üslubu
içerisinde bir yaklaşım bu. Peki, bizim yaptığımız yanlışsa, bizim yaptığımız
eksikse, yapılan ne? Siz olsanız nasıl yapardınız? Doğrusu, bu sualin cevabını
hep sorduk; samimiyetle de biz bunu istiyoruz, ne kimseyi itham etmek için ne
kimseyi köşeye sıkıştırmak için ne de kendimize mazeret aramak için. Yapmak
istediğimiz şey, bu belayı ülkenin gündeminden çıkarmaktır. Bu noktada, kimin
ne birikimi varsa, ne tecrübesi varsa, bundan istifade etmeye çalışıyoruz. Ama
ortaya müspet bir sonuç koymadan, ortaya müspet bir teklif getirmeden, sadece
“Bu yanlış, bu olmaz, bu doğru değil.” demekle Türkiye bir yere varamadı.
Çünkü, terör belası dediğimiz bela, eğer PKK teröründen bahsediyorsak, 1984’ten
bu tarafa var. Ondan evvelki terörden bahsediyorsak, Türkiye otuz beş yıldır,
kırk yıldır terörle yatıyor terörle kalkıyor. Bazen gazete manşetlerine çıkmasa
bile, Türkiye’nin birinci öncelikli meselesi olmaya devam etti. Bütün
cumhuriyet hükûmetleri, devletin ilgili birimleri, yaptıkları
güvenlik toplantılarında, her zaman, terör meselesini, asayiş ve güvenlik
meselesini birinci gündem maddesi olarak aldı ve onunla ilgili tedbirler
geliştirmeye çalıştı. Aynı geleneğin
devamı olarak, biz, yepyeni bir anlayışla, hem teröristlerle hem de terörle
mücadele noktasında yeni bir konsept geliştirdik,
bunu uygulamaya koyduk. Söylediğim gibi, bunu ilgili birimlerimizle oturarak
konuşarak… Eğer bunlar beğenilmiyorsa, o zaman denilmesi lazım ki, biz, şunu
yaparsanız uygun olur, şöyle bir tedbir alırsanız sonuca varmak daha mümkün
olur tarzındaki yapıcı eleştirileri bekledik, bekliyoruz. Ancak, görebildiğimiz
şey… Sadece terör konusunda da değil, bütçenin diğer kısımlarında da gördük ki…
Hatta bir arkadaşımız konuşmasını kategorize etti: “Birinci bölümde şu, ikinci
bölümde, üçüncü bölümde bu, dördüncü bölümde de çareleri söyleyeceğim.” dedi,
çare kısmına gelince vakit bitti. Ben şöyle anladım o konuşmayı -yeri gelmişken
bir parantez arası- “Çare benim.” diyor, “Çare benim.” Yani, sıralamak yerine
“Çare benim.” diyor. (AK Parti sıralarından alkışlar) Şimdi, bakın, bu
üslup geçerli bir üslup değil, siyasette bir dönem geçerliydi, soğuk savaş
döneminin yansımalarıydı siyasete. Bunlar geride kaldı. Şimdi, yeni bir çağa
girdiğimize göre siyaset üslubumuzu da biraz değiştirmemiz lazım. “Çare, bir,
şudur; iki, şudur; üç, şudur; dört, şudur…” diye sıralamanız lazım. Şimdi, meseleyi
buraya neden getirdim, kısaca onu ifade etmek istiyorum. Son günlerde
kamuoyunun “pişmanlık yasası” diye algıladığı bir konu üzerinden olabildiğince
siyaset yapılmaya çalışıldı; olabildiğince, terör gibi bir millî mesele… Ki,
bunda mutabık kaldık terörle ilgili yaptığımız Genel Kurul toplantısında. Bu
bir millî meseledir, hükûmetler üstü bir meseledir,
devletin meselesidir. İktidarda benim partim veya bir başka partinin olup
olmaması değişmiyor, terör örgütleri hedefine ulaşıncaya kadar bunlar devam
ediyor, edecek. Çünkü, bu bir siyasetin parçası. Dolayısıyla, o zaman konuştuk
ki, bu nitelikleri olan bir olayla, Türkiye, karşı karşıyadır ve uzun zamandan
beri karşı karşıyadır. Geçmişte iş
başında bulunan siyasi iktidarlar, bu belayı Türkiye’nin gündeminden çıkarmak,
dağa çıkışları önlemek, Türkiye’de huzuru, asayişi, barışı, kardeşliği tesis
etmek adına bir kısım yasaları çıkarmak durumunda olmuştur. Bunların adına
kamuoyu “pişmanlık yasası” diyor, “Eve dönüş yasası” da denilebilir, ama, Resmî
Gazete’deki ismiyle Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanun
adıyla… Bu ilk defa 1985’te çıktı değerli arkadaşlarım. Kamuoyunun bilmesi
lazım. Artık, bu noktada belli mutabakatlara varıp dikkatimizi, enerjimizi
başka alanlara teksif etmemiz gerekiyor. Bunun üzerinden siyaset yapıldığı
takdirde kimsenin kimseye söyleyeceği çok fazla bir şey yok. Benim
söyleyeceklerim de kimseyi suçlamak için değildir, aklımdan hiç böyle bir şey geçmez. Sadece bir tespit yapalım, vatandaşımız olup
bitenleri -nedir, ne değildir- görsün. Şimdi, ilk defa
adını “pişmanlık yasası” diye halkın isimlendirdiği bu yasa 1985’te çıkmış.
Arkasından 1988’de, ondan sonra 1990’da, 1992’de, 1995’te, 1999’da, 2002’de,
2003’te, sonra da 1 Haziran 2005’te yürürlüğe giren Ceza Kanunu’nda 221’inci
madde olarak bizim hukuk literatürümüze bu yasa ve düzenlemeler girdi. Şimdi, 1985’ten
günümüze kadar getirdiğinizde, bu türlü yasaların altında imzası olmayan veya
arkadaşlarının imzası olmayan hemen hemen hiçbir
siyasi parti yok. Evvela bunu bir görelim. Tabiatıyla, bir kısım
insanlarımızdan, bak, bu kanun tasarısının altında şu şu
imzalar var, filanca tarihte çıkanın altında şunlar vardır demek gerekiyorsa
bunları demek mümkün. Bunların hepsi elimizde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin
de arşivlerinde. Şimdi, bu ihtiyaç
nereden doğmuş? Tabiatıyla ülkeyi yönetenler terör belasıyla uğraşırken
devletin güvenlik birimleri, güvenlik kurulu toplantıları ve yapılan sayısız
toplantılarda, bu tip yasaların çıkmasının terör örgütünü dağıtmak, terör
örgütünü zayıflatmak, terör örgütünü güçsüz kılmak adına faydalı olacağı
düşünülmüş. Şimdi, faydalı olacağı düşünülmüş, eğer faydasız olsaydı bir defa
çıkar, ondan sonra bu yolla bir yere varmak mümkün değil denilir, sonraki yedi
tane düzenleme yapılmazdı. Demek ki, belli ölçüde bir faydası kabul edilmiş
olmalı ki 85’ten bu tarafa belli aralıklarla bu tip yasalar Türkiye Büyük
Millet Meclisinin gündemine gelmiştir. K. KEMAL ANADOL
(İzmir) – Son yasaya karşı çıktık biz, oy vermedik Sayın Bakanım. DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Efendim? K. KEMAL ANADOL
(İzmir) – Eve dönüş yasası denen yasaya biz CHP olarak rey vermedik. DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Şimdi, Sayın Anadol… K. KEMAL ANADOL
(İzmir) – Rey vermedik Sayın Bakanım. DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Müsaade ederseniz, size o konuyu
izah edeyim çünkü Grubumuzun önemli bir kısmı da yeni, bundan haberdar
olmayabilir. Şimdi, Ceza
Kanunu 221’inci maddesi var. Açıp bakarsanız, çıkan pişmanlık yasalarından hiç
farkı yok. Nedir bu yasanın esası? Bakınız, şimdi, bakalım: Herhangi birisini
alıyorum, mesela, 26/8/1999, elimin altında. Diğerleri de aynı, hatta
gerekçeleri de aynı gerekçelerine bakarsanız. Mesela, diyor ki: “Kamuoyunda
pişmanlık yasası olarak bilinen 3419 sayılı Bazı Suç Failleri Hakkında
Uygulanacak Hükümlere Dair Kanun’un -yani, bir önceki Kanun’un, 99’dan evvel-
uygulamasından hem ülke hem güvenlik kuruluşları olarak azami fayda sağlanmış,
itirafta bulunan şahısların verdiği bilgiler doğrultusunda yasa dışı örgütler
hakkında bilinmeyen hususlar öğrenilmiş, faili meçhul kalmış çeşitli olaylar
aydınlatılmış, çok sayıda silah, cephane, patlayıcı madde, örgütsel belge,
malzeme, doküman…” Tamamını okuyup vaktimi doldurmak istemem. Dolayısıyla, yeni
bir yasanın daha çıkarılmasında fayda mülahaza edilmiş. Hükûmetlerin
önüne gelmiş bunlar. Hükûmetler de bu mülahazalara
katıldığı için, bu değerlendirmelere katıldığı için, işte sekiz defa geldi. Şimdi, evet, ben
hatırlıyorum, son 2003’te çıkan yasaya karşı çıktınız. Doğru. K. KEMAL ANADOL
(İzmir) – Evet, onu söyledik. DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Ama, şimdi sizinle beraber,
221’inci madde düzenlemesini beraber yaptık Ceza Kanunu’nda. Özellikle
Cumhuriyet Halk Partili dostlarımın iyi anlaması için söylüyorum. 2003’te buna
böyle dediniz ama 221’le ilgili Meclis tutanaklarında dediğiniz bir şey var mı?
Ona bir bakalım evvela. Yani, bunları böyle konuşurken, belli bir zemine oturtmamız
lazım. 220’nci madde, örgüt maddesidir. KAMER GENÇ
(Tunceli) – Temel kanunlarda milletvekilinin konuşma hakkı yok ki neyi
konuşacağız? DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Sayın Başkan, bu korsan neşriyatı
kesecek misiniz? Ara sıra korsan neşriyat yapıyor. (AK Parti sıralarından
alkışlar) BAŞKAN – Sayın
Genç, lütfen müdahale etmeyelim. DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Korsan yayın yapıyor, onu kesin.
Yani, ciddi bir meseleyi, gayriciddi bir üslupla konuşturmasın.
KAMER GENÇ
(Tunceli) – Niye rahatsız oldunuz? Milletvekilinin konuşma hakkı yok ki! BAŞKAN – Sayın
Genç, lütfen… Müdahale etmeyelim hatibe. DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Şimdi, bakınız, 220’nci madde
örgütle ilgili maddedir. 221’inci madde ise etkin pişmanlıktır. Eski Ceza
Kanunu’ndaki bazı suçlar bakımından ifade edilen faal nedametin yeni ismidir. Örgüt suçlarında,
örgüt üyesi olmuş ama başkaca herhangi bir suça karışmamış olanların daha ileri
noktaya gidip bazılarının canını yakmaması, kendi hayatını da sıkıntıya
sokmaması, ailesini üzmemesi, yanlış işlerin bir parçası hâline gelmemesi, elli
tane daha sebepten dolayı diyoruz ki: “Bak, yanıldın, yenildin; inandın,
inandırıldın; kandırıldın veya kandın; sebebi ne olursa olsun. Bak, annen,
baban, ailen senin bu yolda devam etmeni istemiyor. Yolun yarısından dön.
Zararın neresinden dönersen kârdır çünkü bu gittiğin yol zararlı bir yol.
Kendin için de zararlı, ailen için de zararlı, millet için de zararlı. Gel bu yoldan
dön. Devletin adaletine teslim ol. Biz de sana ceza vermeyelim.” Pişmanlık
yasalarının esası bu değil mi? Sekiz tane yasanın esası bu değil mi? Bu. 221
neyi düzenliyor? Tam, aynen, kelime kelime bunu
düzenliyor. Şimdi, bunu
birimizin kusuru olarak söylersek, kimsenin kimseye diyeceği bir şey yok. Ama
ben şunu görüyorum, diyorum ki, bu yasaları çıkaranların tamamı iyi niyetlerle,
bu belayı defetmek, bu örgütleri çözebilmek noktasında, yukarıda sayılan
gerekçelerle bir düzenleme yapmış. Her defasında bu yasa Türkiye Büyük Millet
Meclisinin gündemine geldiği zaman gerilimler oluyor, acılar depreşiyor, bir
kısım kanayan yaraları tekrar tekrar kanatmaya
başlıyoruz. Siyaset, maalesef -bazen de- her zaman iyi yüzüyle yapılmıyor. Biz bunları gördük.
Onun için 221'inci madde bu manada düzenlenmiştir, beraber düzenledik. Yanlış
bir şey de yapmadık bakın. Hiç alınmanıza gerek yok, doğru bir şey yaptık 221
ve başkaca etkin pişmanlık hükümleriyle. 221'in tutanaklarına bakın, burada
dediğiniz bir tek kelime yok. İtiraz etmediniz, neden böyle bir madde
koyuyorsunuz demediniz. K. KEMAL ANADOL
(İzmir) – Niye eve dönüş yasası çıktı 2003'te? DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Dolayısıyla, şimdi yanlış
yapmadığımız bir işten dolayı niye polemiğe gereceğiz ki? Niye polemiğe
gireceğiz? Dolayısıyla, sekiz tane özel yasa ve şimdi de 221. Bu Mecliste
temsil edilen partilerimizin önemli bir kısmı, işte, terör örgütünü
zayıflatmak, güçsüz kılmak, yaptığı faaliyetlerden haberdar olmak, silah,
mühimmat, cephane, irtibatları, iltisakları; bunları ortaya çıkarmak adına
zaman zaman bu yasaları çıkarmıştır. 221'inci madde
var. Bakınız
arkadaşlar, göz ardı etmememiz gereken husus şu: Bu ülkede kamu düzeninin
gerekleri neyi gerektiriyorsa onu bir uzlaşma anlayışı içerisinde, bir iç
polemik mevzusu yapmadan oturup konuşmamız gerekiyor. Birbirimizin
vatanseverliğini sınayacağı bir alan değildir. Bu, bir bilek güreşinin
yapılacağı bir alan da değildir. Eğer meseleyi böyle kabul edersek en ciddi
meseleyi sulandırmış oluruz. O nedenle, bütün
cumhuriyet hükûmetleri gibi biz de sorumluluğumuzun
farkındayız ve bu belayı Türkiye'den defedebilmek, Türkiye'de barışı,
kardeşliği bir daha bozulmamak üzere tesis etmek adına çalışmaları yapıyoruz. Bu, bir af
değildir onu söyleyeyim. Bakınız, bunun üzerinden herkes yine bazı kavramları
kullanıyor. Eğer bu kavramları kullanırsanız, emin olun sonradan pişman
olacağımız bir noktaya gelir toplum. Biz genel aftan hiç bahsetmedik. Genel
affın doğru olmadığını da söylüyoruz ama 221 bu manada bir düzenlemedir.
Gerekiyorsa, ihtiyaç duyuluyorsa, aynı anlayışla, aynı felsefeyle, bizden
evvelki hükûmetlerin…
Başkalarının altında benim de imzam var onu da söyleyeyim, alınmıyorum. Ben
doğru yaptım. Ülkemi sevdiğim için yaptım, memleketi sevdiğimiz için yaptım…
(AK Parti sıralarından alkışlar) …bu
ülkenin insanları karşı karşıya gelmesin diye yaptık. Biliyoruz ki,
terör örgütleri, başkalarının payandasıdır, başkalarının taşeronudur. Bunların
müstakil hareket kabiliyeti yok. Türkiye’ye ne kadar zarar verdiklerini hep
beraber biliyoruz. Bu zararlarla Türkiye karşı karşıya kalmasın düşüncesiyle,
bir düzenleme gerekiyorsa dün yapıldı, bugün yapıldı, yarın gerekiyorsa bu da
yapılır. Bunun da yapılacağı yer, bana göre özel bir yasa değil, bize göre özel
bir yasa değil, 221 çerçevesinde çözülecektir, çözülmelidir. Şimdi, burada
üzüldüğümüz bir nokta var: Hakikaten böylesine önemli bir konuyla ilgili
olarak, bakınız, sanki geçmişte bu yasalar çıkmamış gibi… Söyledim bakın teker teker,
emin olun gerekçeler aynı, hatta bazılarının virgülüne varıncaya kadar aynıdır.
Bunları hepinize, istiyorsanız, konuşmamdan sonra verme imkânım var. Şimdi, ne oldu?
Bir muhalefet diliyle bu türlü çabalar için söylenen ne? Ateşle mi oynadı?
Terör örgütünün önünde diz mi çöktü? İhanet mi etti? Aymazlık mı yaptı? Kendini
bilmezlik mi etti? Şimdi, böyleyse,
o zaman bu yasaları çıkaran bütün cumhuriyet hükûmetlerini
bu sıfatlarla tavsif etmek gerekir. Bütün cumhuriyet hükûmetlerini
bu sıfatlardan tenzih ederim ben. Kim söylüyorsa, doğru bir şey söylememiştir,
yanlış şeyler söylemiştir. Yanlış bir noktaya Türkiye’yi getirmeye de kimsenin
cüret etmemesi lazım, kimsenin böyle bir sorumluluğa ortak olmaması lazım. Değerli
milletvekilleri, terörle mücadele konusunda biz çok şeyler yapmaya çalıştık.
Evvela, demokratik usuller ve yöntemlerle bugün Türkiye belli bir noktaya
gelmiştir. Terör örgütünün ve yandaşlarının telaşı da bundandır. Altlarındaki
demokratik zemin kayıyor. Eskiden “Biz şurayı temsil ediyoruz, bu kesimi temsil
ediyoruz.” diyorlardı, böyle bir temsil imkânları yoktur. Terör örgütü, hiç
kimseyi temsil etmez, olsa olsa yabancıların
menfaatine su taşır, yabancıların politikasının bir parçası olur. (AK Parti
sıralarından alkışlar) Terör örgütü hiç kimseyi, ister bu taraftan ister o
taraftan, hiçbir terör örgütü hiç kimseyi temsil edemez. Bir ülkeyi kim temsil
edecek? Onun temsilcileri burada. Bir halkı kim temsil edecekse, onun,
anayasada, yasalarda usulü, esasları bellidir. Ama, şimdi,
bakınız, teröristle mücadele konusunda Türkiye, yirmi beş-otuz yıldan beri
uğraşıyor ama terörle mücadele noktasında maalesef zemin kurutma operasyonu
doğru dürüst yapılamadı. Siyaset, bu noktada büyük bir aymazlık içerisinde oldu
ya da gerekli sorumluluğu taşımadı, taşıyamadı. Onun
içindir ki Türkiye’nin belli bir bölgesi, belli bir dönem PKK’nın insafına,
inisiyatifine terk edildi. Oraya kimlerin gittiği belli. 1999’dan bu tarafa
oraya çoğu zaman devletin en yetkilileri bile gitmedi. Hatta açık olarak ifade
ediyorum, bir kısım en yetkili devlet büyüklerimizden daha fazla Claudia Roth gitti, yabancı
ülkelerin temsilcileri gitti. Şimdi, siz
gidemediğiniz yeri kendinizden nasıl kabul edeceksiniz ve bu ülkeyi nasıl
yöneteceksiniz? Onun için, demokrasinin imkânlarıyla o bölgeye biz Hükûmet olarak gittik ve gidiyoruz. Biz, terörle mücadeleyi
sadece burada konuşmuyoruz, Meclis çatısı altında konuşmuyoruz, teröre karşı
olduğumuzu burada söylemiyoruz. Halkla bütünleşerek, halkın gönlünü kazanarak,
halkla kardeşlik duygularımızı pekiştirerek işi belli bir noktaya getirdik.
İşte, bundan telaşlanan terör örgütü ve yandaşları silaha sarılmakta gördü
tekrar, toplumu kilitlemek, toplumda kardeş kavgasını, sürtüşmeyi tekrar
başlatabilmek adına. Ama bu işler geride kaldı. Alttan zemin kayıyor,
kayacaktır ve inşallah, el birliğiyle bu işleri biz belli bir noktaya, sizlerin
de desteğiyle, gayretiyle getireceğiz. Yasal düzenleme gerekiyorsa yasal
düzenleme yapacağız. Askerî operasyon gerekiyorsa yaptık, yapıyoruz, yapmaya
devam edeceğiz. Eğitimdir, sağlıktır, başka türlü kültür hizmetleridir,
ekonomik çabalardır, gayretlerdir, bunlar için ne gerekiyorsa, teşvikler başta
olmak üzere, bunları yaptık, yapıyoruz, yapmaya da devam edeceğiz. Sadece, bakınız,
değerli milletvekilleri, son beş yıl içerisinde, 2003’ten bugüne kadar 8,5
katrilyona yakın biz güneydoğuya yatırım yaptık, 8,5 katrilyona yakın. Bu az
bir rakam değildir. Neredeyse Türkiye’nin yatırım bütçesinin üçte 2’sidir; üçte
2’sidir bu, bu dönem yatırım bütçemizin. Bu açıdan baktığımızda, biz,
Türkiye’nin her tarafını birbiriyle kucaklaşmış, kardeş olmuş, bir ve beraber,
üzerinde yabancıların oyun oynamadığı, oynayamayacağı, terör örgütlerinin de at
oynatamayacağı bir ülke hâline getirmenin kararlılığını taşıyoruz, taşımaya
devam ediyoruz, bununla ilgili her türlü adımları da atacağız. Şimdi, değerli
milletvekilleri, üzerinde durmak istediğim bir konu Avrupa Birliği konusudur.
Avrupa Birliği konusu, Türkiye’nin… Sabahleyin de söylendi birkaç husus, bunu
da yeri gelmişken ifade edeyim: “Bu bütçenin vizyonu yok.”denildi, “Bu Hükûmetin vizyonu yok.” denildi. Bunlar, herhâlde “vizyon”
kavramına farklı bir yüklemde bulunuyoruz, içini farklı farklı
dolduruyoruz, ondan kaynaklanıyor. Yani, bir şeyi ölçeceksek, ya metreyle ölçelim ya arşınla;
birimiz metreyle, birimiz arşınla ölçersek varacağımız sonuç da kesinlikle
farklı olur. Şimdi,
Türkiye’nin vizyonu… Avrupa Birliği Türkiye’nin bir vizyonudur 1963’ten bu
tarafa, hatta 1959’dan bu tarafa. Hatta, biraz daha geriye götürürseniz, bir
cumhuriyet projesidir. Çünkü, biz Avrupa Birliğini bir modernleşme, çağdaşlaşma
projesi olarak anlıyoruz. Dolayısıyla, Türkiye’nin, özellikle Ankara
Antlaşması’ndan bu tarafa sürdürdüğü bir mücadelesi var. Bu mücadelenin
içerisinde de hemen hemen bütün partilerimiz var.
Şimdi önemli bir noktaya geldik. AK Parti İktidarında Türkiye, Avrupa Birliği
sürecinde ikinci ligden birinci lige çıktı. Bunu herkesin iyi anlaması lazım.
(AK Parti sıralarından alkışlar) Biz şimdi birinci lig ülkesiyiz. Başa baş,
dişe diş müzakere yapan bir ülkeyiz. Tabiatıyla, sıkıntılarımız var, bizi
istemeyenler var, ayak oyunu yapanlar var, çifte standardı olanlar var,
Türkiye’nin üyeliğinden rahatsız olan bazı ülkeler var. Bunları biliyoruz.
Söyleyeceğimizi söyleyeceğiz, görüşeceğimizi görüşeceğiz. Bu işten caymak yok, bu
işten geriye dönmek yok. Biz, şuna
inanıyoruz Hükûmet olarak ve bir devlet projesi
olarak da yürüdüğüne göre Türkiye olarak şuna inanıyoruz: Türkiye’nin onurlu
bir Avrupa Birliği üyeliği ülkemizin yararınadır, ülkemizin menfaatinedir.
Şunun da herkesin farkında olması lazım: Biz Avrupa Birliğine gireceksek,
kimsenin lütfuyla, kimsenin ihsanıyla, kimsenin
tavassutuyla da girecek değiliz. Alnımız açık, başımız dik olarak gireceğiz ve
gireceğiz. (AK Parti sıralarından alkışlar) Gireceğiz ve gireceğiz. Bunu herkes
görecektir. Bugün bize zorluk çıkaranlar Türkiye’nin millî geliri, 2023’e
geldiğimizde, işte o “vizyon” dediğimiz rakamları yakaladığımızda, onlar,
heyetler hâlinde “Gelin bu Avrupa Birliğine girin.” diye bizden isteyecekler.
Geçmişte istediler. Ama, şunu da görmek gerekir: Bugün, Avrupa Birliği bir
ekonomik güçtür, bir siyasi güçtür ama bir stratejik güç değildir. Türkiye’yi
içine almayan bir Avrupa Birliği bir stratejik güç olmaz, sorun çözen bir güç
olmaz. Bunu da Avrupalıların iyi bilmesi lazım. (AK Parti sıralarından
alkışlar) Biz, bunu, sadece burada söylüyor değiliz; her müzakerede, her
vesileyle bunu söyledik. Avrupa Birliğiyle müzakerelerimizi de bu anlamda, bu
anlayışla, bu felsefeyle yürüttük ve yürütüyoruz. Dört buçuk sene Adalet Bakanlığı
yaptık. Önemli bir kısmına ben katıldım Hükûmetimiz
adına. Sayın Başbakanımız, ilgili bakanlarımız, yaptığımız müzakereleri her
defasında bu çerçevede yaptık, yapmaya da devam ediyoruz. Dediğim gibi, biz,
Avrupa’ya yük olan değil, karşılıklı menfaat esasına dayalı bir birlikteliği
arzu ediyoruz. O manada, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğinden rahatsız olan
bir kısım politikacılarımız var, bunları iç politikada malzeme olarak
kullananlar da var, bunları biliyoruz. Ama bunlar, bizatihi kendileri Avrupa Birliğinin
vizyonuna ters düşüyorlar. Şimdi, bizim
kararlılığımız bu iken, maalesef, bizim çalışmalarımızı yakından yeteri kadar
takip etmiyorlar. Hâlbuki, biz, bu türlü konuşmaları yapan sivil toplum
kuruluşlarımıza, başkalarına her defasında şunu söyledik, dedik ki: Ya böyle bir konuşma yapıyorsunuz, zaman zaman açıklamalar yapıyorsunuz, sizin bu açıklamalarınızı
da başkaları gerçek buymuş gibi algılıyor, bunları delil olarak tekrar
Türkiye’nin önüne getiriyor, bunları yapmayın. Bakınız, geçtiğimiz
Hükûmet döneminde ilk çıkardığımız yasa Bilgi Edinme
Hakkı Kanunu’dur. Eğer bir sorununuz varsa, bir sıkıntınız varsa, bir konuda
bilgi almak istiyorsanız davet edin bizi. Biz, gelir, size ne yaptığımızı,
ister bu konularda ister Avrupa Birliği isterse başka konularda -konuştuğumuz
terör konusu da dâhil, başka konular da dâhil- gelir bilgiyi veririz.
Değerlendirmenizi buna göre yapın. Biz, bu kadar uğraşırken, bu kadar
kararlılık içerisinde bu müzakereyi yürütmeye çalışırken, sanki Hükûmet bu konuyu ikinci plana itmiş, sanki bu konuda
hiçbir çaba sarf etmiyor, kurumları çalışmıyor, gayreti yok tarzında, moral
bozucu -bizim moralimiz bozulmaz, biz buna inanıyoruz- başkalarının yanlış
anlamalarına imkân verecek bir kısım değerlendirmeler yapılıyor. Bunu da
buradan doğru bulmadığımı ifade etmek istiyorum. Değerli
milletvekilleri, üzerinde son olarak durmak istediğim konu Kıbrıs konusudur.
Bütçe müzakerelerinde her zaman Kıbrıs konusu gündeme gelir. Sadece Dışişleri
Bakanlığı bütçesiyle ilgili değil, geneli üzerinde de, her defasında Kıbrıs
konusu konuşulmuştur. Kıbrıs konusu Türkiye’nin, yani “millî dava” dediğimizi
bütün unsurlarıyla taşıyan bir davadır. Bütün cumhuriyet hükûmetlerinin,
Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve Türk milletinin millî davasıdır. Dolayısıyla,
biz bunu iktidara geldiğimiz günden beri bu anlayış içerisinde, bu
perspektiften yola çıkarak değerlendirmeye, elimizden geldiği kadar da oradaki
soydaşlarımızın, kardeşlerimizin ve Türkiye’nin hukukunu en iyi şekilde
koruyacak tarzda yürütmeye, sürdürmeye çalışıyoruz ama maalesef, zaman zaman terör konusunda olduğu gibi, bu Kıbrıs konusu da iç
politika malzemesi yapılıyor. İşte “Kıbrıs satıldı, satılıyor” işte, “bu Hükûmet şöyle yaptı, böyle yaptı” tarzında. Bunların hepsi
afaki sözlerdir. Delili yok, mesnedi yok, gerekçesi yok, hatta biraz da
kıskançlık vardır diyebilirim. Çok net
söylüyorum: Şimdi, Kıbrıs’ın neresi satılmış? Askerimizse orada duruyor, Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devletiyse bayrağıyla, Parlamentosuyla, Hükûmetiyle, Cumhurbaşkanıyla orada duruyor, işleyen bir
demokrasisi var, sınırları aynen
duruyor. Peki, ne olmuş da, kim nereden ne almış da, neyi satmış, neyi
vermiş? Halbuki, aradan geçen süreye bir bakalım. Yani, belki ben hayatında,
siyasi hayatında parti mitinginden daha çok Kıbrıs mitinglerine katılmış
birisiyim. Organizasyonlarında bulunduk, işte “Kıbrıs Türk’tür, Türk
kalacaktır”, “Ya taksim, ya
ölüm.” Söylemediğimiz slogan kalmadı, yapmadığımız miting kalmadı ama bunların
Kıbrıs davasının çözümüne ne kadar katkısı oldu diye bakarsak, ben şunu gördüm,
samimi bir itiraf: Hamasetle bu işler yürümüyor. Öyle, birbirimize gaz vererek,
birbirimizi ikna etmeye yönelen laflarla bu işler çözülmüyor. Sağduyulu,
akıllı, gerçekçi ve cesur kararların alınması lazım. Şimdi, bakınız
değerli milletvekilleri, biz geldikten bu tarafa, acaba Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’yle ilgili olarak neler yapmışız? Evvela ekonomik yardım olarak,
şunu net olarak söylüyorum; bakınız, herkesin iyi bilmesi lazım: Şimdi, bizim
bütçemiz yaklaşık -kişi başına millî gelir bütçemiz diyorum, yaklaşık-
6.000–6.500 dolar. Kıbrıs’ın millî geliri şu an 12 bin doları geçti. 4 bin
dolardan 12 bin doları geçti. Bu Hükûmet döneminde,
AK Partinin sağladığı destekler, teşvikler, bizim iktidarımızın sağladığı
kolaylıklar sayesinde bugün 12 bin doları geçti. Geriye dönük, Kıbrıs olayları
gündeme geldiğinden bu tarafa, ortalama, Türkiye Cumhuriyeti bütçesinden
yapılan yardım 80 milyon dolar. Bizim dönemimizde, şu an 400 milyon doları
buldu, yıllık 400 milyon dolar yardım yapıyoruz biz. (AK Parti sıralarından
alkışlar) Yapıyoruz, helal olsun. Ne yapılması gerekiyorsa da biz bunları
yapıyoruz ve yapacağız. Ama, şimdi “Kıbrıs satıldı. Kıbrıs davası şu oldu, bu
oldu.” diyenlerin evvela bu rakamlara bir bakması lazım. İkincisi, Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni bu Hükûmet işbaşına
gelinceye kadar bizden başka tanıyan yok. İki ay kadar evvel, Strazburg’a gittiğimizde, oradaki bizim misyon
temsilcilerimiz şunu söyledi, iftiharla söyledi, dedi ki: “Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’nin temsilcileri geldikleri zaman -Avrupa Konseyi üyesi olan
arkadaşlarımız bu sözlerimin şahididir, istiyorlarsa kendileri de gidip
sorabilirler- şu kafeden içeriye giremezlerdi,
koridora giremezlerdi; birilerine bir şey söylemek için kapı aralıklarında
“Acaba iki laf edebilir miyiz?” diye bir fırsat kollamaya çalışırlardı. Bu Hükûmet döneminde, bu Hükûmetin
doğru siyaseti döneminde, bugün, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden 2 temsilci
Avrupa Konseyi sıralarında oturuyor, soru soruyor, konuşma yapıyor. (AK Parti
sıralarından alkışlar) Gittik, ofislerini ziyaret ettik, bakınız, ofislerini.
Eskiden kafede oturan, kahvede oturan, kapı
aralığında “İki dakika beni dinler misiniz?” diye rica etmek durumunda kalan
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin temsilcileri bugün, hemen kapı komşusu olarak
Fransa, Yunanistan ve diğer Avrupa Konseyinin iri kıyım üyelerinin oturduğu
bölgede oturuyor, kendilerine ofis tahsis edildi. İki: 15-17 Mayıs
2007 tarihleri arasında, Pakistan’ın başkenti İslamabad’da
gerçekleştirilen İslam Ülkeleri Dışişleri Bakanları Konferansı’nda, Kıbrıs’a
ilişkin olarak alınan kararda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin İslam
Konferansı Örgütü toplantılarına “Kıbrıs Türk Devleti” adı altında katılması
teyit edildi. Bakınız, bu çok önemli bir başarıdır, “Kıbrıs Türk Devleti…” Eskiden
gözlemci statüsünde balkondan seyrediyordu, şimdi Kıbrıs Türk Devleti olarak
İslam Konferansı Örgütü toplantılarına katılıyor. Eğer Kıbrıs’ı satmak buysa,
biz sattık vallahi! (AK Partisi sıralarından alkışlar) Şimdi, Kıbrıs
Türk üniversiteleriyle iş birliği çağrısında bulundu İslam Konferansı Örgütü. O
üniversitelerde okuyan, şimdi birçok İslam ülkesinden öğrenciler var. Kıbrıs Türk
halkının, İslam Konferansı üyesi ülkelere serbestçe seyahat etme arzuları
burada kayda geçirildi. Kıbrıs Türk tarafının, Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’nde bir İslam dünyası turizm fuarı yapılması yönündeki önerisine
yer verildi, böyle bir fuar düzenlenecek. Almanya Federal
Cumhuriyet Meclisi, 24 Mayıs tarihli birleşiminde “Kıbrıs” konulu bir karar
tasarısını kabul ediyor ve Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonların
kaldırılması kararını alıyor. Avrupa Birliğinden ve uluslararası camiadan
beklentimiz, bu haksızlığa son vermeleridir. Eğer Avrupa Birliği normları
içerisinde, temel felsefesi içerisinde adalet diye, insaf diye bir kavram
varsa, Avrupa Birliği adaletsizlik yapıyor bu noktada. Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’nin Gazi Magosa Limanı ile Suriye’nin Lazkiye Limanı arasında başlatılan feribot seferlerinin
yasal olduğu yönünde, Avrupa Komisyonu tarafından bir görüş açıklanıyor ve
bugün, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşları, Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti pasaportuyla Suriye’ye gidebilmekte, bir seyahat belgesi
düzenlenmektedir ve yine bugün, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti pasaportuyla on
beş ülke tarafından seyahat edilebileceği kabul edilmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’nin Türkiye'den başka temsilciliği yok iken, bugün, en son Katar’ın
ilavesiyle on dörde çıkmıştır, önümüzdeki zaman içerisinde bunların sayısı daha
da artacaktır. Yabancı temsilciliklerin sayısı ise, bu İktidar döneminde Kuzey
Kıbrıs’ta yediye ulaşmıştır. İlk defa bu Hükûmet döneminde, ABD, İngiltere, Azerbaycan, Kırgızistan,
Tacikistan, Umman, Pakistan gibi ülkelerden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne
ilk kez resmî ziyaretler düzenlendi. Sayın Talat, ilk defa bu Hükûmet döneminde Cumhurbaşkanı sıfatıyla Pakistan’da
ağırlandı ve başka ülkelerde de en üst düzeyde görüşmeler yapma imkânı buldu. Turizmi canlandı.
Yatak kapasitesi yüzde 30 arttı. Ekonomisi yüzde 50 büyüdü. Millî geliri -demin
söyledim- 4.409 dolardan 12 bin dolara çıktı. Şimdi, bütün
bunları söyleyişimin sebebi şudur: Bu türlü millî meseleleri iç politika konusu
yapacaksak, o zaman vatandaşımıza doğru bilgileri verelim; kim Kıbrıs davasına
hizmet etmiş, kim Kıbrıs davasına hizmet noktasında yarışta geri kalmış,
bunları vatandaşımız değerlendirsin. Çünkü, başta da ifade ettim,
vatandaşımızın elinde insaf terazisi var; o bunları bizlerden daha iyi
tartıyor, daha iyi neticeye bağlıyor. Değerli
milletvekilleri, sürem bitmek üzere, onun için, biraz evvel muhalefet
partilerimizin dile getirdiği birkaç husus var, onlara da bazı konularda cevap
vermek istiyorum. Tabiatıyla, biz
siyaset yapıyoruz. Bugünün ne anlam ifade ettiğini iyi anlayabilmek için dün
nerede bulunduğumuzu tespit etmemizde fayda vardır. Bu, suçlama için değildir,
tespit içindir. Bilimlerde de mukayese yapılır. Mukayese, illa da birini itmek
kakmak veya ona başka bir tavır ortaya koymak için değil; bugünün kıymetini,
aldığımız sonuçları, elde ettiğimiz değerleri iyi anlamak ve geleceğe güvenle
bakmak adına söylüyorum. Kabul etmek gerekir ki biz, 2002’de iyi bir Türkiye
devralmadık. Bunu rakamlar söylüyor. Bir arkadaşımız,
burada, o dönemle ilgili bir kısım mazeretler söylemeye çalıştı. Ama, şunu da
bilmek lazım: Mazeret terazisinin tartamayacağı hiçbir günah da yoktur. (AK
Parti sıralarından alkışlar) Mazeret terazisinin… Neyi yapamadıysanız, onu
tartacak bir mazeret terazisi de bulursunuz. Şimdi, deniliyor
ki: Efendim, deprem oldu, şu oldu, bu oldu. Keşke, o olumsuzlukları söylerken
şunu da söylemiş olsaydı, derdim ki objektif davrandı: İyi de bu sene bir
kuraklık oldu. Bu kuraklığın tarıma hiçbir olumsuz etkisi olmadı mı? Yani
“Büyüme aşağıya doğru gidiyor.” derken, insaf et de bir “kuraklık” lafı da geçiversin. Yani, bu kadar zihinsel kuraklık içerisinde de
olmamak lazım gelir diye düşünüyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar) K. KEMAL ANADOL
(İzmir) – Bakanlarınız tersini söylüyor. DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Bakınız, iki… Bakınız değerli
milletvekilleri, evet filanca yerde deprem oldu ama bir de Irak savaşı diye bir
bela var başımızda. Petrol fiyatları kaça çıktı? Biz 18 Kasım 2002’de Hükûmet olduğumuzda 22-23 dolardı varili, şimdi kaç dolar? NURETTİN CANİKLİ
(Giresun) – 90 dolar. DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Ne 90’ı, 95 dolar; 100 dolara
çıkacak diye neredeyse açık artırmaya çıktı. Türkiye petrol ithal eden bir
ülke. Cari açık, cari açık, ben çok fazla ekonomist değilim ama bu kadarını en
azından biliyoruz. Şimdi,
Türkiye’nin ihtiyacı için 25 dolardan petrol almak var, 95 dolardan petrol
almak var. Şimdi, bunu hiç olmazsa diyebilseydi ki, evet büyümede şu oldu, bu
oldu… Orada da rakamlarda bir illüzyon var onu da peşinen söyleyeyim. Yani
rakam illüzyonu siyasette bazen, zaman zaman gündeme
gelir. K. KEMAL ANADOL
(İzmir) – Bakanlarınıza sorun, bakanlarınıza… DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Dolayısıyla, şimdi, bakınız… K. KEMAL ANADOL
(İzmir) – Sizinkiler çok iyi biliyor! DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) –
Şimdi, yani Türkiye’nin 2002’den bu tarafa yaşadığı bazı olumsuzluklar
var. Körfez savaşı, Irak savaşı başladığında turizm bundan önemli ölçüde zarar
gördü. Hatırlıyorsunuz, gazete başlıklarına baksanız bile bu görülecektir.
Türkiye’nin en önemli döviz kaynaklarından bir tanesi turizm. MEHMET ŞANDIR
(Mersin) – Mazeret terazisi… DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Ama Türkiye bütün bunlara rağmen
büyümesini sürdürdü, sürdürmeye devam ediyor. AKİF AKKUŞ
(Mersin) – Mazeret üretme! DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Şimdi, bu anlatılanlara, bu
konuşulanlara bakarsanız, şunu sormamazlık da
edemiyoruz: Ya Türkiye bu kadar battıysa, bu kadar
kötü yönetiliyorsa, bu kadar her şey kötü ise, aslında biz bunların hepsini
daha dört buçuk ay evvel konuşmadık mı? 22 Temmuz seçimlerinden sonraki ilk
bütçemiz, ilk bütçemiz. Şimdi 22 Temmuz seçimleri sizi rahatsız ediyor
olabilir. ZEKERİYA AKINCI
(Ankara) – ANAP’ta iken de öyle diyordunuz. DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) –
Bak, ama söyleyeceğiz. ZEKERİYA AKINCI
(Ankara) – ANAP’ta iken de öyle diyordunuz Sayın Bakan. DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) –
Bakınız, dedim ya, birilerinin elinde mazeret
terazisi, milletin elinde insaf terazisi. Biz bunların hepsini konuştuk.
Heybemizde, torbamızda ne varsa meydan, meydan, meydan hepimiz konuştuk. Öyle
dediniz, böyle dediniz. İşte, “Kıbrıs satıldı, öteki şöyle oldu, beriki böyle oldu…”
Demokratik, antidemokratik bütün yollara başvurularak 22 Temmuz seçimlerine
gittik biz. Kimin heybesinde ne taş varsa döktü. Millet dedi ki: “Ben size
inanıyorum, bu tarafa değil.” (AK Parti sıralarından alkışlar) ZEKERİYA AKINCI
(Ankara) – Para döktünüz, taş değil. DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Şimdi, değerli milletvekilleri,
şimdi bir arkadaşımız talihsiz bir beyanda bulundu. Onu kastı aşan bir beyan
olarak en azından değerlendiriyorum çünkü sevdiğim, saydığım insanlar. Denildi
ki: “Bu yüzde 47 kahren verilmiş oydur.” Ya bu millet bazılarından lütfunu
da esirgiyor, kahrını da esirgiyor. O duruma da gelmemek lazım yani. (AK Parti
sıralarından alkışlar) Bir de işin bu kısmı var. Eşit şartlarda mücadele
yapıyoruz, artık, milletin karara bağladığı konuları tekrar burada tartışma
konusu yapmaya gerek yok. Birçok rakamlar
var burada. Bu rakamları her zaman konuşuruz, daha da konuşacağız, ama şunu
söylemek istiyorum: Biz konuşuyoruz, vatandaş hayatı yaşıyor. Biz de halkın içinde
olan insanlarız. Samimi olarak söylüyorum, bakınız, benim, cumhuriyet hükûmetleri içerisinde bu görev aldığım Hükûmet
altıncı hükûmettir. Bu hükûmetler
kadar, halkla bu kadar iç içe… 58,59,60, daha evvelde de bulundum, yanlışsa
yanlış, hataysa hata. Biz halkı hiç o rakamlardan falan değil, halkın gözünden
okuyoruz bizi. Halk bizi bağrına basıyor. Biz hizmet etmeye devam edeceğiz. Kim
ne söylerse söylesin, rakamlar ne söylerse söylesin; halkın söylediği bizim
için rakamlardan daha önemlidir. (AK Parti sıralarından alkışlar) Rakamları da
dikkatle inceliyoruz, bakınız, sadece işin bir tarafından bakarak, madalyonun
bir tarafını göstermek doğru bir şey değil. Şu gün, 2002’den bu tarafa Türkiye
büyüyor. Türkiye'nin millî geliri artıyor. İhracatı artıyor. 100 milyar doları
geçmişiz, 106 milyar dolar. Şimdi, bundan daha dün denebilecek kadar kısa bir
süre evvel bir yılda yapacağımız ihracatı, yaptığımız ihracatı AK Parti
İktidarı döneminde, Allah’a şükür, on günde yapar hâle geldik. (AK Parti
sıralarından alkışlar) On günde yapıyoruz biz, geçmişte bir yılda yapıyorduk.
On günde yapıyoruz. Allah’ın izniyle bir seçim döneminde tekrar buraya
geldiğimizde beş günde yapar hâle geleceğiz, 200 milyar dolar… (AK Parti
sıralarından alkışlar) Bunlar vizyondur. Dolayısıyla,
Türkiye iyi bir yoldadır. Bu bütçe, bu manada Türkiye'nin iyi yolda olduğunun
önemli bir adımıdır. (Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın
Bakanım, buyurun, konuşmanızı tamamlayınız. DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – İnşallah, biz hem… Dokuzuncu Beş
Yıllık Kalkınma Planına -ki işte, Türkiye'nin vizyonudur, bizim Hükûmetimizin vizyonudur- bakarsanız, orada, önümüzdeki beş
yılda, bu planın sonuna geldiğimizde Türkiye neleri yakalamak istiyorsa nereye
varmak istiyorsa o, Türkiye'nin vizyonudur, Hükûmetin
vizyonudur. Bütçeler de bunun araçlarıdır. 2008 bütçesinin
bu manada çok iyi bir araç olduğu kanaatindeyiz, ama arada bir fark var.
Geçmişte yatırımları yapan hükûmetti, devletti, ama
1991’den bu tarafa, oraya iyi bir bakmak lazım, yani Türkiye bugün bazı
sıkıntıları çekiyorsa, 1991’e kadar götürmek lazım. Şimdi, niye
sosyal güvenlik açığından hiç kimse bahsetmedi? Kimin açığıdır, kimin kaçığıdır
bu sosyal güvenlik açığı? (AK Parti sıralarından alkışlar) Bir bakmak lazım.
Otuz sekiz yaşında insanları emekli ettiniz. Özal’ın karşısına da çıktınız,
“mezarda emeklilik” diye adamı perişan ettiniz, Allah rahmet eylesin. Bugün,
bak, şimdi, 2008’de sosyal güvenlik açığı olarak ne ödeyeceğiz hazineden? 37
katrilyon. Şimdi, geldiğimiz günden beri borç ödüyoruz, 140 milyar doların
ötesinde, üstesinde borç ödemişiz. Vallahi billahi ya,
şeytan taşlamaktan tavaf yapmaya vakit kalmıyor, borç ödemekten milletin canı
çıkıyor. (AK Parti sıralarından alkışlar) Bu borcu kim yaptı? Geriye dönüp bir
bakalım. Bütçe açıkları, bütçe kaçıkları, sosyal güvenlik kaçıkları, o çok
bilinen popüler ifadesiyle, bu kara delikler, 1991’den bu tarafa büyüdü,
büyüdü, büyüdü, sonra işin içinden çıkılmaz hâle geldi. HARUN ÖZTÜRK
(İzmir) – Sosyal devlet… DEVLET BAKANI VE
BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – Allah’a şükür ki, halkın iktidarı
var, halkın iktidarı var. Halk bizim ne yaptığımızı biliyor, ne yapmak
istediğimizi biliyor ve bize inanıyor, bize güveniyor, çünkü biz, yatay geçişle iktidar olanlardan değiliz. (AK Parti sıralarından
alkışlar) Antidemokratik gelişmelerden medet uman bir iktidar değiliz. Allah’a
inanıyoruz, milletimizin desteğine güveniyoruz. Bu ikisine güvendiğimiz sürece,
bu ikisini gücendirecek de iş yapmadığımız sürece, hem Türkiye’nin hem
ülkemizin hem de bizim geleceğimiz aydınlık olacaktır. Hepinize
sevgiler, saygılar sunuyorum. Sizlerin ve milletimizin Kurban Bayramı’nı tebrik
ediyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ederim Sayın Bakanım. Bütçenin tümü
üzerinde, aleyhte, Kastamonu Milletvekili Mehmet Serdaroğlu. Sayın Serdaroğlu, buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar) MEHMET SERDAROĞLU
(Kastamonu) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizleri, en iyi
dileklerimle selamlıyorum. 2008 bütçesi üzerinde,
iktidar ve muhalefetin değerli milletvekilleri görüşlerini sizlerle
paylaştılar, Sayın Bakanımız Sayın Çiçek de. Bu süreçte, AKP’nin
geçmişe takılıp, cumhuriyet hükûmetlerini suçlayıp,
geçmişte yapılanlarını yok saymasını hazmetmek mümkün değil, bu bir
haksızlıktır. Her dönemi, kendi şartları içerisinde değerlendirmek daha doğru
olan bir yargılamadır. Eğer, bundan sonra, geçmiş suçlanacaksa bunun adı ve adresi
59’uncu AKP Hükûmeti olacaktır. Bakınız, çok partili
dönemde altmış Hükûmet kurulmuş, bunların içinden
dört siyasi partinin iktidarı çıkmıştır: Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan
Partisi ve AKP. (AK Parti sıralarından “AKP değil, AK Parti” sesleri) AHMET YENİ (Samsun)
– Alıştırın, alıştırın. MEHMET SERDAROĞLU
(Devamla – Alıştık biz. Değerli milletvekilleri,
koalisyonlar ve azınlık hükûmetleri, aslında siyasi
iradelerini ortaya koymayan, iktidar olmayanlardır. İkide bir “Sizi de gördük,
ne yaptınız?” diyerek, herhangi bir koalisyon partisini suçlamak, aslında çaresizliktir,
iftiradır ve günahtır; aslında üç taraftan da birisidir. Muhalefet olarak görevimiz,
AKP’nin ekonomik ve siyasal politikalarının taşıdığı
riskleri, tehlikeleri elimizden geldiğince anlatmaya çalışmak ve uyarmaktır. Değerli milletvekilleri,
5 Nisan kararlarıyla ötelenen 1994 krizi, 2001 yılında önlenemez olmuştur. Geçmişin
günahı, üzerine fatura edilen 57’nci Hükûmet ise öncekiler
gibi krizi ötelememiştir. Ama, öyle yapılmadı, büyük bir cesaretle, acı reçeteler
ortaya konarak yapısal tedbirler alındı. On yıllardır hasta olan ekonomiye acı
ilaç içirildi, ceremesi ve cefası da çekildi. Deprem ve krize rağmen, üç yılda
yüzde 29,7’ye indirilen enflasyon, yüzde 7,9’luk büyümeyle iktidarı siz teslim
aldınız. Ve siz, 57’nci Hükûmetin yaptığı ekonomik
programı harfiyen uygulayarak burada caka satıyorsunuz. (MHP sıralarından alkışlar,
AK Parti sıralarından gülüşmeler) Oysa, o program revize edilip üreten Türkiye’nin
yeniden oluşması için yeni bir programa geçilmeliydi,
ama siz işin kolayına kaçtınız. Hâlâ talebi kısarak, hâlâ yüksek reel faizle borçlanarak, hâlâ cumhuriyetin kazanımları olan
TÜPRAŞ, PETKİM, Telekom ve TMSF’deki
varlıkları “özelleştirme” adı altında satıp savarak pembe tablolar çizmeye devam
ediyor, 100 milyar doların üzerindeki sıcak paranın gölgesinde, tabiri caizse,
yan gelip yatıyorsunuz. (MHP sıralarından alkışlar) “Her şey güzel.”
deniyor, ama gerçekler öyle değil. Türkiye, yoksul nüfus açısından Cezayir’in,
Sri Lanka’nın ve Jamaika’nın gerisindedir. Türkiye’de nüfusun yüzde 19’u günlük
2 dolar, yüzde 4’ü 1 dolar gelir seviyesindedir. Geliri günde 1 dolardan az, nüfusu
itibarıyla da, Kırgızistan, Malezya, Makedonya ve Fas’ın gerisindedir. Öte yandan, Dokuz
Eylül Üniversitenin araştırmasına göre, hayat şartları nedeniyle, ülkede 14 milyon
kişi ruhsal sorunlu hâle gelmiştir. Değerli milletvekilleri,
vatandaşın bankalara olan borcu 91 katrilyonu aştı. Bu borç yükü son beş yılda
6 kat artmıştır, diğer bir ifadeyle artış yüzde 572’dir. Aynı yıllar içerisinde
harcanabilir gelirdeki artış ise 2003’te 180 katrilyon, 2007’de 340 katrilyon
olup, artış sadece yüzde 89’da kalmıştır. Soruyorum: Yüzde 89’luk artış ile yüzde
572’lik borç yükü nasıl ortadan kalkacaktır? (MHP sıralarından alkışlar) Bu rakamlarla
Türkiye’de ekonominin refahı artırdığını, insanlarımızı daha fazla mutlu ettiğini
söylememiz mümkün değildir. Tarım ürünleri ithalatı
2002’de 3,3 milyar dolarken, 2007’de 6,7 milyar dolara yükselmiş. Beş yılda,
fazladan, çiftçimizin cebinden 15 milyar dolar yabancı çiftçinin cebine gitmiştir,
tarım çökmüştür. Sıfır faizli krediyi ödeyemeyen borç batağındaki çiftçi ve esnaf
perişandır. Memur açlık ve yokluk sınırındadır. 4 milyon emeklimiz açlık sınırı
içinde kıvranmaktadır. Kısaca, her ülkenin
temel dinamiği olan orta direk çökmüştür. Orta direğin çöküşü ise gasp, kapkaç,
hırsızlık, soysuzluk ve ahlaki çöküşe sebep olmaktadır. Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; 2008 bütçesi, en kestirme ifadeyle, geniş kesimlerimizi memnun
eden bir bütçe değildir. Bu bütçe, son dört yılda 3 milyon çiftçinin tarımı
terk etmesine neden olan problemleri ortadan kaldıran bir bütçe değildir. Bu
bütçe, geleceğimizin teminatı olan gençlerimizin kırılan umutlarına çare olup
onlara gelecek vadeden bir bütçe değildir. Yine, yoksulluk sınırı ile açlık sınırı
arasında sıkışan emeklimize ve memurumuza bir şey getirmemektedir. Bu bütçe,
borcunu borçla ödeyen, siftahsız kepenk kapatan esnaf ve sanatkârın ödeme gücünü
artırıp sorunlarını çözmekten uzak olan bir bütçedir. Bu bütçe, yatırım bütçesi
olmaktan uzak, dar gelirlinin üzerinden vergi tahsilatı yapmayı amaçlayan, gelir
umudunu da vatandaşa keseceği 3,5 katrilyonluk cezalara bağlayan bir bütçedir.
Bu bütçe, büyümesini ithalata dayalı sürdüren, yabancı sermaye girişini cumhuriyetin
seksen yıllık kazanımlarını satarak sağlayan, istihdama dayalı büyümesi olmadığı
için de işsizliğe çare olabilecek bir bütçe değildir. Bu bütçe, milyonlarca
borçlu vatandaşın ödeme gücünü artırıp onları icradan kurtaracak bir bütçe değildir.
Bu bütçe, Sayın Başbakanımızın 2003’te 700 bin, 2006’da 1 milyon 800 bin olduğunu
söylediği yoksul ailelerin garipliğini gurebalığını,
fakirliğini ve fukaralığını ortadan kaldıracak bir bütçe hiç değildir değerli
milletvekilleri. (MHP sıralarından alkışlar) Bu bütçe, sonuçta bu ülke ekonomisinin
bir yansımasıdır. Değerli milletvekilleri,
ekonomimiz, istihdam ve refaha yansımayan büyüme, ithalat bağımlısı üretim ve
ihracat, gerçekçi olmayan kur politikası, yüksek cari işlemler açığıyla, sıcak
para ve borçlanmaya dair kırılgan bir yapıya sahiptir. Sonuç olarak, millet cebindeki
paraya bakarak ekonominin iyi olmadığına karar vermiştir. Ancak, 22 Temmuz seçimlerinde
konut, araç, ticari, zirai, esnaf, tüketici ve kredi kartları borçlarıyla ipotek
altına alınan vatandaş ve aşırı borçlanan özel sektör firmaları, “istikrar” tehdidinize
teslim olmuşlardır. Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; iktidarlar ve bütçeleri, devletimiz, milletimiz için elbette
çok önemlidir. Cami önünde el açan fakir ve fukaranın kaderini belirlediği gibi,
yeni zenginlerin, yeni prenslerin kaderini de belirleyebilmektedir. Ama, bütçeden
daha önemli olan olmazsa olmaz değerlerimiz ve kırmızı çizgilerimiz de vardır.
Coğrafyamız üzerindeki senaryolar, ülkemizi yakından ilgilendirmektedir. Ne yazık
ki, ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlüğümüz bu dönemde tartışılır hâle
gelmiştir. İç ve dış mihrakların birlik ve dirliğimizi bozmak gayretleri artmıştır.
İşte, bu hassas süreçte partiler üstü düşünmeye, içinde bulunduğumuz şartlar sebebiyle,
birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Millî ve manevi
değerlerimiz, bütünlüğümüzün ve kardeşliğimizin çimentosudur. Millî ve manevi
değerlerimiz, bu coğrafyada sonsuza dek yaşamamızın sihirli anahtarıdır. (Mikrofon otomatik
cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın Serdaroğlu, konuşmanızı tamamlar mısınız. Buyurun. MEHMET SERDAROĞLU
(Devamla) - Millî ve manevi değerlerimiz, Çanakkale ruhunun yeniden yaşanmasının
temel kaynağıdır. Milliyetçi Hareket
Partisi olarak, Hükûmetin, ülke ve millet menfaatine
olan çalışmalarına katkı sağlarız. Bu, milliyetçiliğimizin ve ülke sevdamızın
bir doğal sonucudur. Biz kısır çekişmeleri tasvip etmiyoruz. Kavga yerine kardeşliği,
itişip kakışma yerine kucaklaşmayı ülkemiz menfaati açısından daha faydalı görmekteyiz.
Ancak, iktidarın ülke ve millet çıkarına uymayan uygulamalarına da milletimiz
adına en sert tavrı alacağımızdan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; netice itibarıyla, samimiyetten ve gerçekten uzak olduğunu gördüğümüz
bu bütçeye Milliyetçi Hareket Partisi olarak ret oyu vereceğimizi ifade eder,
buna rağmen, 2008 bütçesinin hayırlı hizmetlerle birlikte lider Türkiye iddiamıza
katkı sağlamasını, büyük milletimizin mutlu ve müreffeh geleceğine vesile olmasını
diler, yüce heyetinizi saygıyla selamlarım. (MHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ediyorum Sayın Serdaroğlu. Saygıdeğer milletvekili
arkadaşlarım, 2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2006 Yılı Merkezî
Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır. Şimdi, 2008 Yılı
Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2006 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap
Kanunu Tasarısı’nın oylamalarını yapacağız. Tasarılar açık oylamaya
tabidir. Açık oylamanın
şekli hakkında Genel Kurulun kararını alacağım. Her iki kanun tasarısının
açık oylamasının elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza sunuyorum:
Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir. Sayın milletvekilleri,
2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın açık oylamasına başlıyoruz. Oylama için üç dakika
süre vereceğim. Bu süre içinde sisteme giremeyen milletvekillerimizin
teknik personelden yardım istemelerini, bu yardıma rağmen de sisteme giremeyen
üyelerin, oy pusulalarını, oylama için öngörülen üç dakikalık süre içinde Başkanlığa
ulaştırmalarını rica ediyorum. Ayrıca, vekâleten
oy kullanacak sayın bakanlar var ise, hangi bakana vekâleten oy kullandığını,
oyunun rengini ve kendisinin ad ve soyadı ile imzasını da taşıyan oy pusulasını,
yine, oylama için öngörülen üç dakikalık süre içerisinde Başkanlığa ulaştırmalarını
rica ediyorum. Oylama işlemini
başlatıyorum. (Elektronik cihazla
oylama yapıldı) BAŞKAN – Saygıdeğer
milletvekili arkadaşlarım, 2008 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın
oy neticesini arz ediyorum:
Sayın milletvekilleri,
2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı kabul edilmiştir. 2006 Yılı Merkezî
Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın açık oylamasına başlıyoruz. Yine, oylama için
üç dakika süre vereceğim. Oylama işlemini
başlatıyorum. (Elektronik cihazla
oylama yapıldı) (x) Açık oylama
kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağın sonuna eklidir. BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, 2006 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın açık
oylama sonucunu arz ediyorum:
Saygıdeğer milletvekilleri,
2006 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı kabul edilmiştir. Saygıdeğer milletvekilleri,
bütçe ve kesin hesap kanunu tasarıları kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır. Milletimiz
ve memleketimiz için hayırlar getirmesini diliyorum. Sayın Başbakanımızın
teşekkür konuşması yapmak üzere bir talebi vardır; kendilerine söz veriyorum. Buyurun Sayın Başbakanım.
(AK Parti sıralarından ayakta alkışlar) BAŞBAKAN RECEP
TAYYİP ERDOĞAN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2008 bütçesiyle
ilgili yoğun müzakerelerden sonra, bugün, kapanış müzakerelerini yaptık ve böylece
2008 bütçesi oylarınızla kabul edilmiş oldu. Ülkemiz için, milletimiz için hayırlı
olsun diyorum. Bu arada, bütçe
çalışmalarında tüm katkısı olan, iktidarıyla muhalefetiyle, bütün milletvekillerimize huzurlarınızda teşekkür ediyorum. (AK
Parti sıralarından alkışlar) Bu çalışmalar esnasında
bürokrat arkadaşlarımızın yine ciddi katkıları oldu. Huzurlarınızda tüm bürokrat
arkadaşlarımıza ayrıca teşekkür ediyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar) Tabii ki, bütçeler
üzerinde olumlu, olumsuz birçok yaklaşımlar olacaktır, bunların hepsi bizim kabulümüzdür
ve biz bunların hepsini değerlendirme hanemize yazar, onların üzerinde de ayrıca
çalışırız. Aslolan, arzuladığımız, muasır medeniyetler
seviyesinin üstüne çıkmış bir Türkiye. Bunun için el ele verip, dayanışma içerisinde,
o aydınlık geleceğe, birlikte, beraberlik içerisinde yürümek durumundayız ve
Türkiye’nin, bana göre, muhtaç olduğu en önemli şey o birliktir, beraberliktir.
Bizi bugünlere taşıyan o millî heyecanı, yeniden, hep birlikte yarınlar için
duymak zorundayız. Eğer aynı şekilde bu millî heyecanı duyacak olursak, inanıyorum
ki arada görünen mesafe ne kadar büyük görünüyorsa da bu milletin genç, dinamik
nüfusu, o dinamik zihni bunu yakalamaya muktedirdir. Fakat, bütün mesele birlik,
beraberliğimizi koruyabilmek, bunu teçhiz edebilmek, bunu güçlendirebilmektir.
Çok basit, farklı yaklaşımlarla içeride enerji kaybına tahammülümüz yok. Bu
enerjimizi eğer dışarıya sarf edebilecek olursak, inanıyorum ki o aydınlık gelecek
daha da yakın olacaktır. Ben, bu düşünceler
içerisinde, şimdiden Kurban Bayramı’nızı tebrik ediyorum.
Bayramlar bizim birlik, beraberlik, sevgi, dayanışma günlerimiz ve Kurban Bayramı’nın,
milletimiz, ülkemiz, tüm İslam dünyası ve insanlık için hayırlara vesile olmasını
Allah’tan temenni ediyor, sizleri tekrar sevgi ve saygıyla selamlıyorum. (AK Parti
sıralarından ayakta alkışlar) BAŞKAN – Teşekkür
ederim Sayın Başbakanım. Saygıdeğer milletvekili
arkadaşlarım, çalışmalarımız tamamlanmıştır. Sözlü soru önergeleri
ile diğer denetim konularını sırasıyla görüşmek için, 18 Aralık 2007 Salı günü
saat 15.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum. Sizlerin ve milletimizin
mübarek Kurban Bayramlarını tebrik ediyor, tüm insanlığa hayırlar getirmesini
Allah’tan niyaz ediyorum. Kapanma
Saati: 17.03 (x) Açık oylama
kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağın sonuna eklidir. |
|