3 Eylül 2007
Pazartesi
BİRİNCİ
OTURUM
Açılma
Saati: 15.00
BAŞKAN :
Köksal TOPTAN
KÂTİP
ÜYELER: Yusuf COŞKUN (Bingöl), Canan Candemir ÇELİK (Bursa)
------ 0
------
BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 9’uncu
Birleşimini açıyorum.
Toplantı yeter sayısı vardır, gündeme geçiyoruz.
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, gündemin “Özel Gündemde
Yer Alacak İşler” kısmında bulunan Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan
tarafından kurulan Bakanlar Kurulu Programı üzerindeki görüşmelere başlıyoruz.
Görüşmelerde, İç Tüzük’ün 72’nci maddesine göre siyasi
parti gruplarına, Hükûmete ve şahısları adına 2 sayın üyeye söz verilecektir.
Genel Kurulun 31/08/2007 tarihli 8’inci Birleşiminde
alınan karar gereğince, Hükûmet ve siyasi parti grupları adına yapılacak
konuşmalarda süre 40’ar dakikadır. Bu süre iki konuşmacı tarafından
kullanılabilecektir. Kişisel konuşmalarda ise süre 10’ar dakikadır.
Program üzerinde söz alan sayın üyelerin isimlerini
sırasıyla okuyorum:
Gruplar adına, şu ana kadar sadece Demokratik Toplum
Partisi adına Grup Başkanı Sayın Ahmet Türk söz istemişlerdir.
Sayın Türk…
Sayın Türk şu anda Genel Kurulda yok.
Gruplar adına başka söz isteyen?
OKTAY VURAL (İzmir) –Sayın Genel Başkanımız Bahçeli
Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına konuşacak efendim.
BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Genel
Başkan ve Grup Başkanı Sayın Devlet Bahçeli.
Buyurunuz efendim. (MHP sıralarından ayakta alkışlar)
Sayın Bahçeli, süreniz 40 dakikadır.
MHP GRUBU ADINA DEVLET BAHÇELİ (Osmaniye) – Sayın Başkan,
Türkiye Büyük Millet Meclisinin değerli üyeleri; 60’ıncı Cumhuriyet Hükûmetinin
programı hakkında Milliyetçi Hareket Partisinin görüş ve düşüncelerini
açıklamak amacıyla huzurunuzda bulunuyorum.
23’üncü Dönem çalışmalarının Türkiye’nin huzuru,
güvenliği, kardeşliği ve mutluluğunun hayrına sonuçlar doğurması dileğiyle yüce
Meclisi en derin saygılarımla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)
Bu duygularla, 22 Temmuz 2007 seçimleriyle Türkiye Büyük
Millet Meclisi üyesi olan değerli milletvekillerini kutluyorum. Türkiye’nin
içinden geçtiği bu hassas dönemde, Anayasa’da çizilen çerçevede ve
milletvekilliği yeminlerine sadık kalarak icra edecekleri görevlerinde
kendilerine başarılar diliyorum. Bütün siyasi partilerimizin, yüce Meclisi
bekleyen tarihî görev ve sorumlulukların bilinci içinde olduklarını ve sözleri
ve fiileriyle bunun gereklerini yerine getireceklerini ümit ve temenni
ettiğimizi buradan belirtmek istiyorum.
Türkiye, 22 Temmuz seçimlerine demokrasimiz açısından bir
olgunluk sınavı sayılamayacak sancılı bir süreç sonrası gitmiştir. Sandık
başında tecelli eden millî irade ortaya yeni bir siyasi tablo çıkarmıştır.
23’üncü Yasama Dönemi geniş bir
yelpazeye yapılan farklı siyasi görüşlerin Mecliste temsil edildiği yeni bir
açılımla başlamıştır. Katılımın yüksek olduğu seçimler, geçtiğimiz dönemdeki
demokrasi çarpıklığını gidermiş ve Mecliste temsil oranı yüzde 85’ler düzeyini
aşmıştır. Bugün itibarıyla Mecliste 4’ü grup kurma hakkı bulunan 7 siyasi parti
temsil edilmektedir. Bunu, genç demokrasisinin, Türk demokrasisinin geleceği
açısından çok iyi değerlendirilmesi gereken bir fırsat olarak gördüğümüzü
belirtmek istiyorum.
22 Temmuz seçimlerinde aziz milletimiz, Adalet ve
Kalkınma Partisine ikinci dönem iktidar görevi vermiştir. Türk milletinin bu
kararını herkes kabul etmek ve buna saygı göstermek durumundadır. (AK Parti
sıralarından alkışlar)
Parlamenter demokrasilerde egemenliğin yegâne sahibi Türk
milletidir. Demokrasiye inanan herkesin şimdi yapması gereken, bu millî iradeyi
sorgulamak veya zafer sarhoşluğuna kapılmak değil, bunun anlamını çok iyi
değerlendirmek ve bundan gerekli sonuçları çıkarmak olmalıdır.
Milliyetçi Hareket Partisi, aziz milletimizin bize
verdiği muhalefet görevini ve sorumluluğunu saygıyla karşılamıştır. Önümüzdeki
dönemde temel amacımız, bu takdire uygun olarak, ilkeli, seviyeli, dürüst,
sorumlu ve etkili bir muhalefet anlayışı sergilemektir. Milliyetçi Hareket
Partisi, kısır çekişmelerin ve gerginliklerin tarafı olmayarak, Türkiye’nin
sorunlarının çözümüne, sarsılmaz ve değişmez ilke ve inançları doğrultusunda,
yapıcı katkılarda bulunacaktır. Milliyetçi Hareket Partisi, bu konuda, siyaset
geleneğimizin gelişmesine hizmet edecek bir örnek oluşturmaya kararlıdır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; seçim sonrası
dönemde iktidar partisinin sergilemesi beklenen tutum ve anlayışla ilgili
olarak unutulmaması gereken bazı gerçekleri bu vesileyle kısaca hatırlatmak
isterim. Bunlardan birincisi, demokrasinin ruhu ve gerçek anlamıyla ilgilidir.
Demokrasi, Mecliste sandalye sayısına dayanan basit ve çıplak bir aritmetik
denklemi veya işlemi değildir. Dürüst, temiz ve namuslu bir siyaset anlayışını
gerektiren demokrasi, sağlam inançlara ve teminatlara dayanan bir ahlak,
fazilet ve feragat rejimidir. Demokrasinin yaşaması ve kök salması için şart
olan manevi iklimin temel unsurlarının, itidal, basiret, hoşgörü, karşılıklı
anlayış, demokratik uzlaşma kültürü ve siyasi sorumluluk ahlakı olduğu
unutulmamalıdır. Bu gerçekler karşısında, millî iradeyi bir kılıf olarak
kullanarak demokrasiyi basit bir parmak hesabına dayanan Meclis çoğunluğuna
indirgemek, demokrasinin özüne olan inançsızlığın bir ifadesi sayılacaktır.
Bu bahiste dikkatlerinize getirmek istediğim diğer bir
husus, seçim sonuçlarının ifade ettiği anlamın, münhasıran, rakamsal sonuçlara
bakılarak değerlendirilemeyeceği gerçeğidir. 22 Temmuz 2007 seçimleri
sonuçlarının AKP İktidarı açısından doğru okunması ve anlaşılması, bu bakımdan
büyük önem taşımaktadır. Seçimlerde AKP’nin oylarını önemli ölçüde artırdığı
tartışmasız bir gerçektir, ancak artan bu desteğin ne anlam taşıdığı çok iyi
anlaşılmalıdır. Türkiye, AKP’nin önceki iktidarında büyük bir yıpranma,
yozlaşma ve yıkım dönemi yaşamıştır. Bunun ağır tahribatı ortada durmakta ve
etkileri her alanda ağırlaşarak hissedilmektedir. 22 Temmuz seçimleri, bu
karanlık dönemi aklamamıştır. Seçim sandığı başında tercihini ortaya koyan Türk
milleti, ortak değerlerimiz olan millî kimlik, millî birlik, cumhuriyetin
temelleri ve devletin kuruluş ilkelerinin tahrip edilmesi sonucunu doğuracak
gaflet politikalarının sürdürülmesi için AKP’ye izin ve icazet vermemiştir. AKP
İktidarının bu gerçekleri çok iyi görmesi ve bu ikinci dönemde geçmişteki
hatalardan ders alması Türkiye’nin geleceği açısından hayati önem taşımaktadır.
Sayın
Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye çok ağır bir bunalım sürecinden
geçmekte, ülke ve millet olarak içine sürüklendiğimiz kriz ortamı giderek
derinleşmektedir. Önümüzdeki bu nazik dönemde, Türkiye Büyük Millet Meclisi,
Türkiye’nin kaderini ilgilendiren hayati görev ve sorumluluklarla karşı
karşıyadır. Bu bunalım sürecinden çıkış yollarının aranacağı tek organ, millî
iradenin tecelli ettiği yegâne yer olan Türkiye Büyük Millet Meclisidir.
Türkiye’nin sorunları, ortak aklın ve sağduyunun rehberliğinde, bu kutsal çatı
altında çözülecektir. Bunun için, ilk önce, sorun alanları ve dinamikleri
hakkında iktidarı ve muhalefetiyle bütün siyasi partilerin üzerinde
buluşabileceği asgari bir müşterek zemininin oluşturulması hayati önem
taşımaktadır. Bu yöndeki ortak çabalarda hareket noktamız, doğru tespit ve
teşhislere dayalı dürüst ve objektif bir değerlendirme yapmak olmalıdır. Temel
sorun alanları önem ve öncelik itibariyle üç ana noktada toplanabilecektir.
Bunlardan birincisi, Türkiye’nin karşısındaki çok ciddi
iç ve dış güvenlik tehlikeleri ve tehditleridir. Etnik bölünmeyi amaçlayan
kanlı terör, siyasi ayrılıkçılık hevesleri ve etnik tahrikler, önümüzdeki en
büyük sorundur. Bugün, Türkiye’de iç huzur, kardeşlik ve dayanışma ruhu yara
almıştır. Türkiye’nin varlığına ve millî birliğine kast etmeyi amaçlayan kanlı
terör son dönemde tırmanmış, etnik bölünmeye zemin hazırlamaya yönelik iç ve
dış tahrik ve dayatmalar hız kazanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel
harcı olan bütün ilke ve esaslar tartışmaya açılmış, millî devlet niteliğini ve
üniter yapısını tasfiye etmeyi hedef alan bir kampanya başlatılmıştır. Türkiye,
bilinçli, sistemli ve sinsi tahriklerle bir kavga ve iç çatışma ortamına
çekilmek istenmektedir.
İkinci büyük sorun ise Türkiye’nin çok tehlikeli bir
cepheleşme sürecine sürüklenmiş olmasıdır. Toplumsal huzursuzluk, gerginlik ve
çatışma alanları her geçen gün genişlemekte, kamplaşma ve kutuplaşma sürecinin
yıkıcı tahribatı Türkiye’yi için için kemirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin
temel nitelikleri, demokratik rejim, millî ve manevi değerlerimiz, siyasi ve
toplumsal çatışma alanı hâline getirilmiştir. Türk milleti ilerici-gerici,
laik-dindar, inançlı-inançsız ayrımına dayalı kamplara bölünmüş, buna dayalı
iki Türkiye tablosu çizilmeye çalışılmıştır. Türkiye’nin, bu gerginlik
denklemini aşmak, bu kısır döngüyü kırmak zorunda olduğunu herkes kabul
etmelidir. Her alana yayılan bu süreci durdurmak, Türkiye’nin -birlik, bütünlük
ve huzur içinde ve demokrasimizi koruyarak- onurlu ve aydınlık bir geleceğe
yürümesini sağlamak siyaset kurumunun önündeki en öncelikli görev ve
sorumluluktur. Siyasi partiler, varlık nedenlerinin bu olduğunu anlamalıdır.
Üçüncü sorun alanını siyasi ve sosyal bünyemizle ilgili
yapısal hastalıklar oluşturmaktadır. Siyasi ve ahlaki çürüme devlet ve toplum hayatımızı
bir kanser gibi sarmıştır. Yozlaşma kültürü her alanda kök salmış, Türkiye
yolsuzluk, vurgun, talan ve kanunsuzluklar ülkesi olmuştur. Bunun sonucunda
devlete ve adalete olan güven duygusu zedelenmiştir; siyaset kurumu kirlenmiş
ve toplum nazarında çok ağır bir itibar kaybına uğramıştır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; çok genel
çerçevesiyle çizmeye çalıştığım bu Türkiye manzarası her yönüyle karanlık bir
tablodur. Siyasi partilerin ülke sorunları hakkında farklı görüş ve
yaklaşımlara sahip olmaları doğaldır. Ancak, Türkiye’nin kaderini ilgilendiren
hayati meselelerde asgari müştereklerde buluşulması bir zarurettir. Burada,
hepimizin aynı geminin yolcusu olduğu unutulmamalı, Türkiye’nin geleceğini her
düşüncenin üstünde tutan millî bir seferberlik ruhu sergilenmelidir. Yüce
Meclis, bu konularda, üzerinde birleşebileceğimiz millî hassasiyetler paydası
oluşturmalıdır. Milliyetçi Hareket Partisi bu hususlardaki samimi düşüncelerini
siyasi partilerin değerlendirmesine sunmak istemektedir.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; Türkiye’nin önündeki en büyük sorun olan kanlı terör
ve etnik bölücülük son dönemde tehlikeli boyutlar kazanmıştır. Türk milletinin
kardeşliğini, devletin siyasi yapısını ve toprak bütünlüğünü hedef alan etnik
tahrikler pervasızca sürdürülmektedir. Millî kimlik ekseninde sürdürülen
tartışmalar, Türk milletini parçalamayı ve üniter yapıda kurulmuş millî devlet
niteliğini tasfiye etmeyi amaçlayan stratejinin ilk belirtisi olarak
görülmelidir. Etnik köken temelinde bölünmeyi amaçlayan bu süreçte, Türk
vatandaşlarının Türk milletine mensubiyet şuurunun zayıflamasına ve Türklüğün
etnik bir alt kimlik konumuna itilmesine çalışılmaktadır. Etnik kimliklerin
millî azınlık olarak tanınması, bu etnik özelliklere Anayasa teminatı altında
siyasi ve hukuki statü kazandırılması, Türkiye’nin millî birliğini yıkarak Türk
milletinden ayrı bir millet yaratma arayışlarının temel stratejisidir.
Türkiye üzerinde oynanmak istenen bu hain oyunun nihai
hedefi, “tek millet, tek devlet” esasına dayanan Türkiye Cumhuriyeti’nin millî
birlik, bölünmez bütünlük ve millî egemenlik anlayışının yeniden tanımlanması
ve çok kimlikli, çok milletli, parçalı bir devlet yapısının devletin yeni
kuruluş esası olarak kabul edilmesidir. Kanlı terörden beslenen etnik bölücülük
sorununun temel hak ve özgürlük sorunu ve meşru bir kimlik talebi olarak
tanımlanmaya çalışılmasının amacı budur. Toplumsal huzur ve barışın sağlanması
için demokratikleşme alanının genişletilerek siyasi açılım yapılması çağrıları
da aynı amaca yöneliktir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; “Türk milleti” ve
“millî kimlik” kavramları ile devletin kuruluş ilkelerinin doğru anlaşılması
hayati önem taşımaktadır. Türkiye’nin uzun tarihî geçmişine bakıldığında şu
gerçekleri herkes teslim edecektir:
“Millet” kavramı, her dönemde, etnik köken, dil, din ve mezhep
farklılıklarını aşan kaynaştırıcı bir kavram olarak görülmüştür. Türkiye
Cumhuriyetinin kuruluşunda “millet” kavramı bu niteliğiyle kabul edilmiştir. Ortak
kültür, tarih bilinci ve paylaşılan ortak değerler esas alınmıştır; etnik
köken, dil ve din gibi farklı özelliklere bakılmamıştır. Türk milletini
oluşturan temel bağ, kan bağı ve soy birliği değil, kültür ve duygularda
ortaklıktır. Ortak bir geçmişi paylaşan, ortak bir kültürü yaşayan ve ortak bir
gelecek idealine inanan Türk vatandaşları, etnik kökenleri ne olursa olsun,
Türk milleti kimliğinde birleşmişler ve Türk milletine ortaklaşa vücut
vermişlerdir.
Bin yıla yakın bir süredir birlikte yaşayan, ortak bir
kaderi paylaşan ve Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağıyla bağlı bütün Türk
vatandaşları, Türk milletinin eşit ve onurlu bireyleri ve evlatlarıdır. Bu
sarsılmaz millî bağ, Türk millî kimliğinin ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin
temel harcıdır. Türk millî kimliğinde bu şekilde birleşilmesi, Türk
vatandaşlarının etnik kökenlerini, dil ve dinlerini inkâr veya yok saymak
anlamına asla gelmemektedir. Büyük Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü,
ne mutlu bu kimliği benimseyene anlamını taşımaktadır. Türkiye Cumhuriyeti
devleti tektir, ülkesi ve milleti birdir. (MHP sıralarından alkışlar) Şerefli
Türk bayrağı ve İstiklal Marşımız, bütün Türk vatandaşlarının ortak
mukaddesatıdır. Millî birlik ve bölünmez bütünlüğümüzün dayandığı temeller, tek
devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak ve tek dil ülküsüdür. Bu, tarihî,
kültürel, siyasi ve hukuki gerçekler karşısında, Türk devletine ve Türk
milletine mensubiyetin Türkiyelilik gibi coğrafi bir terimle tanımlanması,
hukuki bir statü olan vatandaşlık bağının üst kimlik olarak kabul edilerek kurucu
millî kimliğin bir alt kimlik konumuna itilmesi ve bu sanal kavramlar temelinde
Türk milletine kimlik arayışına girilmesi tek kelimeyle abesle iştigaldir.
Türkiye’nin millî devlet niteliği, üniter yapısı ve millî birliğinin her türlü
tartışmasının üzerinde tutulması Türk milletinin geleceğinin sigortası olarak
görülmelidir. Bu ilke ve esaslar Türk milletinin demokratik düzen içinde, bir
arada ve kardeşçe yaşamasının asgari şartlarıdır. Türkiye Büyük Millet
Meclisinin en öncelikli görevi Türkiye’nin birliğine, huzuruna ve genç Türk
demokrasisine sahip çıkmak olmalıdır. Ancak millî kimlik, millî kültür ve
paylaşılan ortak değerler yok sayılarak, etnik kimlikler okşanarak ve etnik
farklılıklar kaşınarak demokrasinin, toplumsal huzur ve dayanışmanın geliştiği
dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir. Bölücü terörün siyasi gündemine hizmet
edecek olan zorlamaların bir kardeş kavgasına davetiye çıkarmak olacağı artık
idrak edilmelidir. Türkiye’yi bölme, etnik tahriklerle Türkiye’nin millî
birliğini yıkmaya çalışma ve iç çatışma kışkırtıcılığı yapmanın demokratik hak
ve özgürlüklerle savunulamayacağı ortadadır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket
Partisinin temsil ettiği Türk milliyetçiliği ülküsü bu esaslara dayanmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü
anlayışımızın temelleri de bunlardır. Milliyetçi Hareket kimsenin etnik
kökeniyle, dili, dini ve mezhebiyle ilgilenmeyen ve bunları sorgulamayan, Türk
milleti kimliğinde birleşerek millet olgusuna birlikte vücut veren Bütün
vatandaşlarımızı bir bütün olarak kucaklayan bir anlayışın sahibidir. Bu millî
duruşumuzu, Türkiye’yi otuz altı etnik gruba bölen ve Milliyetçi Hareket
Partisini etnik bölücülerle aynı denklemin çatışmacı diğer ucu olarak
göstermeye çalışan Sayın Başbakana bu vesileyle bir kere daha hatırlatmak
isterim. Bizim durduğumuz nokta buradır, budur. Bu ilkeler, Milliyetçi Hareket
Partisinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde 23’üncü Dönem çalışmalarında
değişmeyen rehberi olacaktır. Başta yeni anayasa olmak üzere, terörle mücadele
ve siyasi reform konularındaki yaklaşımımıza bu ilkeler yön verecektir. Şimdi,
başta iktidar partisi olmak üzere, bütün siyasi partilerden beklenen, bu millî
konularda nerede durduklarını, özetlemeye çalıştığım bu değerler manzumesinin
neresinde bulunduklarını sözleri ve fiilleriyle ortaya koymaktır.
Sayın Başkan, yüce Meclisin değerli üyeleri; cumhuriyet,
demokratik rejim ve Türkiye’nin millî ve manevi değerleri, millî birliğimizin
siyasi, sosyal ve kültürel temelleridir. Ülke ve millet olarak Türkiye’nin
kaderi ve geleceği, her şeyden önce, bu temellerin sarsılmamasına bağlıdır.
Türkiye’nin onurlu ve aydınlık geleceği ancak bu temeller üzerinde
yükselecektir. Bunların iç siyaset malzemesi olarak kullanılması, Türkiye’nin millî
birliğini zedeleyen bir husumet cepheleşmesinin zeminini hazırlamaktadır. Son
dönemde laiklik ve din ve vicdan özgürlüğü ekseninde hız kazanan kısır tartışma
ve çekişmeler, bu bakımdan endişe vericidir. Laiklik ilkesi ve din ve inanç
konuları, çok yönlü hassasiyetler taşıyan nazik konulardır. Bu konuları siyasi
amaçlarla sürekli kaşıyan ve kullanan karşıt kutuplar, Türkiye’nin karşısına
bir gerginlik denklemini çıkarmıştır. Bu ayrıştırıcı siyasi istismar
politikaları sonucu, bu değerler, siyasi gerilim hattına dönüştürülmüştür. Türk
milleti, hem cumhuriyeti ve demokrasiyi hem de manevi değerlerini birlikte
yaşatma iradesine ve tecrübesine sahiptir. Burada temel sorun, bu temel
değerler üzerinde nifak ve istismar siyaseti yapan çarpık zihniyetlerdir. Türkiye
Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri ve manevi değerlerinin, siyasi ve toplumsal
çatışma arenası olmaktan çıkarılması için, ilk önce, bu değerlerin iç siyaset
malzemesi ve siyasi rant kapısı olarak görülmesinden vazgeçilmelidir.
Türk milletinin din ve inanç temelinde kamplara
bölünmesinin çok tehlikeli bir husumet cepheleşmesi olacağını herkes
görmelidir. Dinî inançlar cumhuriyete ve devlete meydan okuma aracı olarak
kullanılmamalı, devlet ve kurumları da inançlarıyla kavgalı duruma düşmemeye,
böyle bir görüntü vermemeye özen göstermelidir. Hem laiklik ilkesinin hem de
Türk milletinin inanç ve değerlerinin sürekli gerginlik ve çekişme konusu
olmaktan çıkarılması için, siyaset kurumu, üzerine düşen görev ve sorumluluğun
gereklerini iyi niyetle yerine getirebilmelidir.
Kronik gerginlik kaynağı hâline gelen toplumsal
huzursuzluk konuları, toplumumuzu kucaklayacak bir sağduyu ve hoşgörü ortamı
yaratılması yoluyla gündemden çıkarılmalıdır.
Bireysel hak ve özgürlükler, devletin temel ilkeleri,
anayasal düzenin esasları ve hukuk sistemi bu konuda rehber olmalıdır. Herkes,
bu yönde millî bir mutabakata varılması için ortak çaba göstermelidir. Burada
en büyük görev iktidar partisinindir. Bunun için dürüst ve samimi olmaları
yeterlidir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; siyasi ve
toplumsal bünyemizi zedeleyen kronik hastalıklarla mücadele Türkiye Büyük
Millet Meclisinin önündeki en önemli konulardan birisidir. Dürüst ve namuslu
bir siyaset anlayışının tesisi, siyasi ve ahlaki kirlilikle topyekûn mücadele
ve gerginlikten beslenen çatışmacı siyaset kültürü yerine, siyasi sorumluluk
ahlakı ve demokratik uzlaşma kültürünün siyasi ve toplumsal hayatımıza hâkim
kılınması, parlamenter demokrasinin geleceği bakımından hayati önem
taşımaktadır.
Bu amaçla, öncelikli olarak ele alınması gereken temel
konular şu başlıklar altında toplanabilecektir: Türkiye’de son dönemde, her
alanda kurumsallaşan, vurgun, soygun ve yolsuzluk hanedanlığı kurulmuştur. Bu
hanedanlığın çökertilmesi, yolsuzluk ve kanunsuzlukların kökünün kazınması ve
sorumlularından Türk adaleti önünde hesap sorulmasının sağlanması, iktidarı ve
muhalefetiyle siyaset kurumunun kaçamayacağı, siyasi, vicdani ve ahlaki bir
sorumluluktur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi siyasi ve ahlaki yozlaşmayla
mücadelede Türk toplumuna örnek ve öncü olmak zorundadır. Devlet yönetiminde
bulunanların, kamu gücünü, yetkilerini ve imkânlarını kullananların her yönüyle
hesap verecek durumda olmaları, kendileri bakımından ahlaki bir vecibe olarak
görülmelidir. Bu, aynı zamanda demokratik rejimin de sigortasıdır.
Bu bakımdan,
parlamentonun itibarını korumak, demokratik rejimin geleceğine, millî irade ve
millet egemenliğinin üstünlüğüne sahip çıkmak için elzemdir. Parlamentonun
demokrasiyi korumak için elindeki en önemli vasıta, sergileyeceği ahlaki duruş,
tasarruf ve davranışlarıyla Türk milletinin vicdanında kazanacağı itibardır.
Demokratik rejimin teminatının aranacağı yegâne yer kamu vicdanıdır. Bu
nedenle, Türkiye Büyük Millet Meclisi vicdanları yaralayan bir kangren hâline
gelen milletvekilliği dokunulmazlığı ayıbı ve özüründen bir an önce
kurtulmalıdır. (MHP sıralarından alkışlar)
Türk milletinden aldığı yetkiyle ikinci dönem iktidar
olan AKP, bu konudaki direnişinden vazgeçmek durumunda olduğunu artık idrak
etmelidir. Bugün Türkiye’nin, IMF ve Avrupa Birliği çıpasından çok daha önemli
olan siyasi ve toplumsal ahlak çıpasına ihtiyacı bulunmaktadır. Bu yolu açacak
olan da Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Bu amaçla, milletvekilliği
dokunulmazlığı yasama faaliyetleriyle sınırlı bir çerçevede süratle
kaldırılmalı, yolsuzlukla topyekûn mücadele için, millî bir program bu
parlamento çatısı altında uygulanmaya konulmalıdır. Bunun yanı sıra, siyasi
partilerin ve üst siyasi yönetim kadrolarının her kademedeki faaliyetlerini
etik esaslara bağlayan kapsamlı bir siyasi ahlak yasası çıkarılması öncelikli
bir hedef olarak belirlenmelidir. Bununla bağlantılı olarak, sosyal ahlak
üçgeni olarak tanımlanabilecek siyaset, medya ve iş dünyası ilişkilerinde hakim
olacak temel ahlak kuralları da behemehâl hayata geçirilmelidir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hükûmet
Programı’nın ağırlıklı merkezini oluşturan ekonomik ve mali politikalar
bölümleri, saptırılmış ve kurgulanmış rakamlarla pembe tablolar çizmektedir. Bu
konular elbette bütçe görüşmelerinde her yönüyle ele alınacak ve gerçekler
bütün çıplaklığıyla ortaya konulacaktır, ancak bu vesileyle kısa bir
hatırlatmada bulunmak istiyorum: AKP’nin ekonomik performansını, 2002 yılını
referans alarak, Cumhuriyet tarihimizin en parlak dönemlerinden biri olarak
nitelendiren Hükûmet Programı, bundan önceki dönemi kayıp yıllar olarak mahkûm
etmiştir. AKP 2002 yılında, krizlere karşı dayanıklılığı artırılmış, hesapları
şeffaflaştırılmış, görev zararları tasfiye edilmiş, rekabet gücü artırılmış,
Merkez Bankası bağımsız ve etkin bir şekilde görev yapacak hâle getirilmiş,
bankacılık sistemi disipline edilmiş, sosyal güvenlik sisteminde önemli
düzenlemeler yapılmış bir ekonomi devralmıştır. İktidara geldikten sonra, yeni
bir ekonomik program ortaya koyacağını söyleyen AKP, bunun yerine, sürekli
eleştirdiği 57’nci Hükûmetin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programını aynen
uygulamıştır. Bunun yanı sıra, AKP Hükûmetinin ortaya koyduğu ekonomik hedefler
de aslında 57’nci Hükûmet döneminde hazırlanan Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının
2023 Vizyonu Belgesinde yer alan hedeflerdir.
Bu bakımdan, bugün gelinen noktada bu alanlarda
övünülecek bir başarı varsa “Kayıp yıllar” olarak topyekûn karalanan bu dönemin
bunda sahip olduğu pay inkâr edilmez bir gerçektir. Bu hakkın teslim edilmesi
siyasi ve ahlaki bir yükümlülüktür. Ancak, AKP Hükûmeti bunun icabını yerine
getirme erdemini gösterememiştir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime son
vermeden önce Hükûmet Programının “Dış Politika” bölümü üzerinde de kısaca
durmak istiyorum.
Hükûmet Programının en büyük zaafı iç ve dış terör
tehditleriyle mücadelede gereken asgari irade ve kararlılığı ortaya koyamamış
olmasıdır. Irak’taki gelişmeler Türkiye’nin karşısına çok vahim bir güvenlik
tehdidi çıkarmıştır. Türkiye, Kuzey Irak’ta yuvalanan terör örgütünün fiili
saldırısı altındadır. Kuzey Irak’taki gruplar terör kartını Türkiye’ye karşı
bir tehdit silahı olarak kullanmakta ve millî birliğimizi hedef alan hayasız
tahriklerini sürdürmektedir. Bu gerçeklere rağmen AKP Hükûmeti terörle mücadele
konusunu yuvarlak ve içi boş sözlerle geçiştirmiştir. Bu konuda asgari güçle
desteklenen etkili bir siyasi caydırıcılık stratejisi uygulama iradesi ve
cesareti olmadığını bir kere daha tescil etmiştir. Öte yandan, programda, Kuzey
Irak’ta son aşamaya gelen Türkiye’ye düşmanlık temelindeki etnik siyasi
yapılanmaya ve bu grupların saldırıları altında varlık mücadelesi veren Türkmen
kardeşlerimize hiç yer verilmemesi, AKP Hükümetinin, temelden sakat Irak
politikasını sürdüreceğinin bir itirafı olmuştur.
Hükümet Programı’nın “Kıbrıs ve Avrupa Birliğiyle
ilişkiler” konusundaki bölümleri de, AKP Hükümetiyle özdeşleşen teslimiyetçi
politikalarda ısrar edileceğini göstermektedir. Türkiye-Avrupa Birliği-Kıbrıs
ilişkilerinin bir çıkmaza saplandığı, Türkiye’nin sanal Avrupa Birliği
sürecinin Kıbrıs ipoteğine bağlandığı ve Kıbrıs sorununa bulunacak çözümün
Avrupa Birliği dayatmalarının boyunduruğu altına sokulduğu bir gerçektir. AKP
Hükümeti, bugüne kadar, bu konuda, hem Rum tarafına hem de ABD’ye, Avrupa Birliğine
ümit ve cesaret vermiştir.
60’ıncı Hükümet Programı, AKP’nin, Türkiye’nin ve
Türklüğün Kıbrıs’tan tasfiyesini öngören sürecin taşeronluğunu yapmaya devam
edeceğini ortaya koymuştur. Program’da, Kıbrıs’ta bulunacak siyasi çözüme
ilişkin Türkiye’nin vazgeçemeyeceği “güvenlik, garantörlük, iki kesimlilik ve
siyasi eşitlik” gibi ilkelere hiç yer verilmemesi bunun bir göstergesidir.
Bütün bunlar, AKP Hükümetinin, Kıbrıs sorununun çözümünü,
Rumların istediği bir çerçevede Avrupa Birliğine havale ettiğini ortaya
koymaktadır. AKP Hükümetinin sergilediği bu acz ve teslimiyet, Türkiye’nin
karşısına, limanların açılmasından başlayarak Güney Kıbrıs Rum Yönetimini
tanıma sonucunu doğuracak adımlar atması ve Kıbrıs’ta Rumların istekleri
zemininde yeni bir çözüm süreci başlatması dayatmalarını çıkaracaktır.
Hükümetin bütün bunları kabul edecek bir teslimiyet
içinde olmasını esefle karşıladığımızı ifade etmek istiyorum. Avrupa Birliğiyle
ilişkiler, bugüne kadar AKP Hükümeti tarafından bir meşruiyet sigortası olarak
görülmüş ve Avrupa Birliğinin bu dayatmasının gereğini yerine getirmek, bir ev
ödevi olarak kabul edilmiştir. 22 Temmuz 2007 seçimleri nedeniyle Avrupa
Birliğinden siyasi mola alan AKP’nin önümüzdeki dönemde bu çarpık anlayışla,
bıraktığı yerden yola devam edeceği anlaşılmaktadır. Bu zihniyetin Türkiye’nin
karşısına çıkaracağı tehlikeler ve sosyal bünyemiz üzerindeki tahribat,
maalesef yaşanarak görülecektir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket
Partisinin önümüzdeki nazik ve güç dönemde sergileyeceği siyaset anlayışı bu
ilke ve inançlardan feyzalacaktır. Parlamento çalışmalarında rehberimiz olacak
bu ilkeler, Türkiye’yi seven herkesin arkasında duracağı ortak kırmızı çizgiler
olarak görülmelidir. Milliyetçi Hareket Partisi, iktidarın bu çerçeve içinde
kalacak ve Türkiye’nin hayrına olacak her icraatını desteklemeyi bir
vatanseverlik görevi sayacaktır. Ancak Türkiye’nin bu kırmızı çizgilerinin
çiğnenmesi, “demokratikleşme” ve “modernleşme” adı altında cumhuriyetin temel
ilkeleri ve devletin kuruluş esaslarıyla oynamaya kalkışması hâlinde bunlara
karşı en demokratik zeminde sonuna kadar direneceğimizi herkes çok iyi
bilmelidir.
Hükûmet programları iktidarların siyasi hedeflerini
ortaya koyan, yol haritası niteliğinde siyasi taahhüt belgeleridir. Bunların
siyasi iktidarların geçmiş sicillerinden soyutlanarak anlaşılması ve
değerlendirilmesi doğru ve mümkün değildir. Bu bakımdan 60’ıncı Hükûmet
Programı’nın AKP’nin geçmiş dönemindeki icraat sicilinin ve bunun ağır
tahribatının ışığında değerlendirilmesi kaçınılmaz olacaktır.
Geride bıraktığımız bu dönemin vicdanlarda namuslu bir
muhasebesi yapılmadan, yaşanan yolsuzlukların ve kanunsuzlukların hesabı yargı
önünde görülmeden ve AKP Hükûmeti geçmişteki hatalarından dönme iradesini somut
olarak ortaya koymadan, Sayın Başbakanın ifadesiyle “yeni ve ak bir sayfa”
açılması düşünülemeyecektir. Geçmişin karanlığını sözde aydınlatmak mümkün
değildir. AKP’nin bugüne kadar yaptıkları bundan sonraki icraatlarının bir
göstergesi ve teminatıdır. En azından bugün itibarıyla, bu konuda elimizde
güvenilir başka bir değerlendirme ölçüsü bulunmamaktadır. Bu düşüncelerle, MHP
Grubu güven oylamasında ret oyu verecektir.
Yüce Meclisi en derin saygılarımla selamlıyor, hepinize
şükranlarımı sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bahçeli.
Söz sırası Demokratik Toplum Partisi Grup Başkanı ve
Mardin Milletvekili Sayın Ahmet Türk’te.
Sayın Türk buyurun. (DTP sıralarından alkışlar)
AHMET TÜRK (Mardin) – Teşekkür ederim.
BAŞKAN – Sayın Türk söz süreniz kırk dakikadır.
DTP GRUBU ADINA AHMET TÜRK (Mardin) – Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından sunulan
60’ıncı Hükûmet Programı üzerinde görüşlerimizi açıklamak üzere Demokratik
Toplum Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Sayın Başkan ve siz değerli
milletvekili arkadaşlarımı saygıyla selamlıyorum. 23’üncü Dönem Parlamentosunun
barışa, özgürlüklere, demokrasiye ve toplumsal refaha katkı sağlamasını diliyorum.
2007 milletvekili seçimleri, Cumhurbaşkanlığı seçimi
etrafında yaratılan gerginlik sonucunda bir erken seçim olarak ülke gündemine
oturdu. Tartışmalar, laik-antilaik ekseninde geliştirilmek istendiyse de, bu
tartışmanın toplumdaki yansıması çok farklı oldu. Seçmenler gerginliğin iki
tarafı arasında seçim yapmaya âdeta zorlandı. Toplumsal barış, özgürlükler ve
ekonomik kalkınmada başarısızlığı ortada olan statükoya karşı, seçmen, değişim
ve dönüşüm isteğini sandığa yansıttı. Bunun çok iyi okunması gerekiyor.
Son seçimin bir diğer temel özelliği de, Partimiz
Demokratik Toplum Partisinin, tüm yasal ve fiili engellenmelere rağmen,
bağımsız adaylarla da olsa seçimlere katılmış olmasıdır. DTP’nin seçimlerde
Parlamentoda grup kurabilecek bir düzeyi yakalamasını demokrasi mücadelesinin
bir kazanımı olarak görmek ve değerlendirmek gerekir.
Bizler, seçim meydanlarında Türkiye’nin temel sorunlarına
çözüm bulmak ve üretilen çözüm politikalarına destek vermek üzere Parlamentoda
olmak istediğimizi ifade ettik. Bugüne kadar bu sorumlulukla davrandık. Bundan
böyle de sorumluluğumuzun bilinci ve kararlılığı ile davranacağımızın
bilinmesini istiyoruz.
Kimi düşüncelerimiz şimdiye kadar genel doğru gibi kabul
edilen bazı söylemlerle çelişebilir, sorunlara farklı bir perspektiften bakıp,
farklı, şimdiye kadar denenmemiş çözüm önerileri de olabilir. Bu, demokrasinin
bir gereğidir. Düşünce zenginliği yaratılmadan gelişim, değişim ve dönüşümün
olmayacağı çok açıktır. Farklılıkların, çeşitliliğin bir arada yaşabileceği bir
kültürü geliştirmek sağlıklı bir demokrasiyi tesis etmenin koşuludur.
Karşılıklı sevgi ve saygı içinde, hoşgörü, tolerans ve empati duygularımızı
geliştirmek zorundayız. Biz buna hazırız.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 60’ıncı Hükûmetin
Programının, bir hükûmet programından çok, bir faaliyet raporu olduğu; 60’ıncı
Hükûmetin yapacakları yerine, 59’uncu Hükûmetin yaptıkları üzerinde kurgulanmış
bir metin olduğu çok açık bir şekilde ortaya çıktı.
Oysa ki, 58 ve 59’uncu Hükûmet Programlarındaki vaatlerin
büyük bir bölümü yerine getirilmediği gibi, uygulamaya konulan politikalar da
Türkiye’yi hak ettiği yere taşımaktan çok uzaktır.
AB üyelik süreci ile ivme kazanan demokratikleşme
yolundaki reformlar askıya alınmıştır.
Türkiye’nin en temel sorunu olan gelir dağılımındaki
adaletin sağlanması konusunda bir arpa boyu bile yol alınamamıştır.
Ekonomik büyüme iddialarına rağmen, vatandaşın yaşam
koşullarında hiçbir şey değişmediği gibi, işsizlik ve yoksulluk daha da
artmıştır.
Dış borç yükü azalmamış, ülke IMF’ye bağımlılıktan
kurtulamamıştır.
Sivil bir anayasa yapma sözü tutulmamış; demokratik hak
ve özgürlüklerin sınırı genişletilememiştir.
60’ıncı Hükûmet Programında ise, AK Partinin 58 ve
59’uncu Hükûmet Programlarına kıyasla, özellikle, demokratikleşme ve sosyal
politikalar alanındaki tespit, öngörü ve taahhütlerden geri dönüş yaptığı
görülmektedir.
59’uncu Hükûmet Programında, Sayın Başbakan: “Toplumsal
ve kültürel çeşitlilikler, demokratik çoğulculuğun üreteceği tolerans ve
hoşgörü zemininde siyasete bir renklilik olarak katılmalıdır…” demişti ve
devamla “Bireysel ve kolektif hak ve özgürlükleri hiçe sayan totaliter ve
otoriter anlayışlar, sivil ve demokratik siyasetin en büyük düşmanlarıdır.”
diye ifade etmişti.
Yine, Sayın Gül hükûmeti olarak bilinen 58’inci AK Parti
Hükûmeti programında ise, gelir dağılımı başta olmak üzere sosyal ve bölgesel
dengesizlikleri gidermeye yönelik tedbirlerin alınacağı ifade edilmişti.
AK Partinin 58 ve 59’uncu hükûmetleri, çağdaş,
demokratik, toplumun tüm kesimlerinin mutabakatıyla bir yeni anayasa
hazırlayacağını söylemiş, ancak, bunu gerçekleştirme konusunda herhangi bir
çaba sarf edilmemiştir. Aynı hükûmet, siyasi partileri halka açmak, halkın
partiler üzerindeki denetim ve etkinliğini artırmak, parti içi demokrasiyi ve
şeffaflığı sağlamak ve istikrarı bozmayacak şekilde temsilde adaleti sağlamak
üzere Siyasi Partiler Kanunu’nu ve seçim kanunlarını değiştireceğini ifade
etmişti. Siyasi Partiler Kanunu’nda herhangi bir değişiklik yapılmadı. Seçim
Kanunu’nda yapılan tek değişiklik ise, hiçbir konuda uzlaşma sağlayamadığı CHP
ile uzlaşarak, üstelik birlikte anayasa değişikliği de yaparak DTP’nin
Parlamentoda temsilini minimal düzeye düşürmek amacıyla bağımsız aday
listelerinin birleşik oy pusulalarında yer almasını sağlamak olmuştur. En büyük
değişiklik de budur. (DTP sıralarından alkışlar)
Gelişmiş demokratik ülkelerde olduğu gibi, demokrasinin
beşiği yerel yönetimlerin güçlendirilmesi için gerekli yasal düzenlemelerin
yapılacağını ifade etmişlerdi. Yerel yönetim yasasında herhangi bir iyileşme
sağlanmadığı gibi, yeni hükûmet programında da yerel yönetim reformunun rafa
kaldırıldığı görülmektedir.
Bütün bunlar göstermektedir ki, AK Parti Hükûmeti,
60’ıncı Hükûmet programında iddia ettiği gibi, ülkeyi kalkışa geçirmek yerinde
saydırmaya adaydır. Açıklanan Hükûmet Programı, AK Partiye oy veren seçmenler
de bile hayal kırıklığı yaratmıştır. Renksiz, heyecansız, iddiasız, ülkenin
temel sorunlarını görmezden gelen bu program ile ülkenin yönetilmesi kabul
edilemez.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Programda Avrupa
Birliği üyeliği hedefinden söz edilirken, özellikle son iki yıldır
demokratikleşme alanındaki reformların askıya alındığı, hatta Polis Vazife ve
Selahiyetleri Kanunu ile terörle mücadele konusundaki değişiklikler nedeniyle
geriye doğru gidildiği gerçeğinden kaçınmamak gerekir. Hükûmetin sıkça
söylediği “işkenceye sıfır tolerans” anlayışı bir türlü yaşama geçirilmemiş,
59’uncu Hükûmet döneminde de işkence olayları, işkenceyle ölüm olayları
maalesef ki devam etmiştir. Son dört yıl içerisinde gerçekleşen işkence ve
şikâyetleri, bunlara karşı yürütülen ve sonuçlandırılan soruşturma sayılarını
incelediğimizde, rakamsal olarak, oranın yüzde 1’ine ancak tekabül etmektedir.
Elbette ki, 90’lı yıllarla kıyaslandığında, işkence vakalarında yaygınlığın ve
yoğunluğun düşüş gösterdiğini gözlemekteyiz. Ancak “kötünün iyisini vatandaşa
kabul ettirme” gibi bir yaklaşım ile “sıfır tolerans” yaklaşımı çelişkilidir.
İşkence vakalarının sıfıra yaklaşması, hem insan hem de toplum onuru açısından,
aynı zamanda, devlet-vatandaş bağının güçlenmesi ve adalete olan inancın
artması açısından oldukça önemlidir. Bu nedenle, işkenceyle mücadele konusunda
daha kararlı ve daha samimi olunmalıdır. Faili meçhul cinayetlerin
aydınlatılması konusunda Hükûmet, tarihî sorumluluğunu yerine getirmelidir.
Temel bütün hakların anası ve vazgeçilmezi düşünce ve
ifade özgürlüğüdür. Ancak, önceki Hükûmet, bu konuda son derece başarısız bir
pratik ortaya koymuştur. Mevcut Programda da, başta Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci
maddesi olmak üzere Türk Ceza Kanunu’nda ve diğer yasalardaki düşünce ve ifade
özgürlüğünü engelleyen maddelerin değiştirilmesine yönelik somut hiçbir öneri
yoktur.
Sorunlarımızı demokratik usuller çerçevesinde konuşarak
çözmeyi beceremeyeceksek, farklı düşüncelere tahammülsüzlüğü yasal güvencelere
bağlamayacaksak, demokrasi adına diğer konuları konuşmanın zaten hiçbir anlamı
kalmayacaktır.
Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olmanın en
önemli yöntemi özgürlükleri genişletmektir. Hiçbir vatandaşın dinî
inançlarından ya da felsefik görüşlerinden dolayı ayrımcılığa tabi tutulmadığı,
horlanmadığı bir sistemi yaratmaya dönük anlayış mevcut Hükûmet Programında
somut ifadelerle tarif edilmemiştir.
İnançları gereği başörtüsü takan vatandaşlarımızın karşılaştığı
insan hakları ihlallerinden tutalım, Alevi yurttaşlarımızın ya da gayrimüslim
yurttaşlarımızın inanç özgürlüklerinin nasıl garanti altına alınacağına
değinilmemiş, bu konuda hiçbir açıklama yapılmamıştır.
F tipi cezaevleri başta olmak üzere, cezaevlerinde tecrit
ve izolasyon uygulamaları hâlen devam etmektedir. Cezaevlerinde isyanların
yaşanmıyor olması sorunların bittiği anlamına gelmez.
Sivil siyaseti ve sivil toplumu güçlendirmenin en etkili
yolu düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü eksiksiz sağlamaktan geçer.
Düşüncelerinden dolayı aydınların, yazarların öldürüldüğü, yargılandığı ve
cezalandırıldığı ülkemizde, Avrupalılar istediği diye değil, insanlarımız buna
fazlasıyla layık olduğu için harekete geçilmesi gerekir. Sivil toplumu
güçlendirmek istiyorsak, Meclis çalışmalarına katılıp rapor sunmalarını
sağlamak, en etkin katılımcılık örneğidir. Ne yazık ki, bu konuda Programda bir
tek kelime dahi yoktur.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bağımsız yargı
için yeni adliye binaları elbette gereklidir. Hanlardan bozma, sağlıksız
binalarda hizmet anlayışı çağ dışıdır. Araç ve gereçlerde teknolojik olanakları
kullanmak doğrudur. Ancak, tüm bunlardan daha önemlisi, bağımsız yargının
vazgeçilmez koşulu olan yargıç teminatını ve bağımsızlığını sağlamaktır. Bunun
için, Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulunun demokratik bir yapıya kavuşturulması
ile yargıç ve savcı alımlarında partizanca davranışlardan kaçınmamız gerekiyor.
Adalete ayrılan bütçe artırılmadan, eksik yargıç ve savcı
kadroları tamamlatılmadan, ihtiyaca göre yeni personel alınmadan, adliyelerin
iş yükü azaltılmadan sağlıklı bir adalet hizmeti yaşama geçirilemezse
-Programda bu konuda bir açılım olmadığı gibi- yargıyı bağımsız bir hâle
getirmenin de imkânı yoktur.
Askerî ve sivil bürokrasinin yargıya karşı
dokunulmazlıkları kaldırılmadan bağımsız yargının etkili olması da mümkün
değildir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hükûmet
Programında, rakamlarla oynanarak yanıltıcı bilgilerle ekonomide tozpembe bir
tablo çizilmektedir. Kişi başına düşen millî gelir konusundaki rakamlar, halkın
büyük çoğunluğunun yaşamına olumlu bir şekilde yansımamaktadır. Kişi başına
düşen millî gelirin 5.477 dolara ulaştığından söz edilirken gelir dağılımındaki
adaletsizliğe değinilmemektedir.
Bitlis, Hakkâri, Artvin, Çankırı, Muş, Van gibi onlarca
ilde kişi başına gelirin 300-400 dolar civarında olduğu saklanmaktadır. 2013
yılında millî gelir 10 bin dolara çıksa bile, ne Avrupa Birliği standartlarına
ulaşılmış olacak ne de bölgesel dengesizlikler giderilmiş olacaktır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye’ye sermaye
girişi ve çıkışını serbest bırakan ekonomik program, Türkiye’nin yüzde 80
ihracat ve ithalatını ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri ile yaptığı gerçeğini göz
ardı etmektedir. Yakın zamanda piyasada yaşanan ABD kaynaklı dalgalanmalar
ciddi bir krizin habercisidir. Ekonomimizin dış şoklara dayanıklı olduğu tezi
inandırıcı değildir. Dışa açık spekülatif sermaye anlayışı önlenmediği müddetçe
zenginliklerin yabancı sermayeye peşkeş çekilmesine devam edilecektir ve bu da
bizde ciddi kaygılara yol açmaktadır.
Bu ülkede ekonomik durumun iyi olup olmadığının en güzel
ölçüsü sokaklardır. Hırsızlık, gasp, kapkaç olaylarının metropol kentlerde
huzuru bırakmadığı, çetelerin cirit attığı, çek-senet mafyasının kol gezdiği
bir ortamda, ekonominin iyi olduğunu söylemek mümkün değildir.
Kamu disiplinini sağlamak, kamu borç yükünü düşürmek için
alım gücünü yitiren memur ve işçilerin ücret ve mallarına göz konulması,
enflasyon ve hayat pahalılığı karşısında zam taleplerinin, bu yöndeki
demokratik çıkışlarının engellenmesi, sosyal devlet anlayışıyla
bağdaştırılamaz.
İşçi ve memurların çalışma koşullarının ve sendikal
haklarının uluslararası standartların çok gerisinde olması, memurlara grev
haklarının tanınmaması, üretici gücün belini kırarken sus paylarıyla idare
edilmeye çalışılması, ekonomide halkçı politikaların kıyısından bile
geçilmediğini göstermektedir. Üretimde eşit pay sahibi olmayı sağlama ve
eşitsizlikleri giderme yerine, ölümü gösterip sıtmaya razı etme politikalarıyla
göz boyamanın devam edeceği görülmektedir.
Oysa, ülkemizin yer altı-yer üstü zenginlikleri doğru
değerlendirildiğinde, teknolojik üretim geliştirildiğinde ve özellikle de kâr
amaçlı değil kullanım değerine göre bir üretim modeli esas alındığında, her
türlü israf önlenecek ve gelir dağılımındaki eşitsizlikler giderilecek, gerçek
kalkınma hamlesi başarılmış olacaktır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; turizm sektörünü
sahil kıyı şeridinden ibaret sayan anlayışla turizm sektörünün ilerlemesi imkânsızdır.
Sadece sahil kordonu turizmi yerine Türkiye’nin her köşesine yayılan bir turizm
politikasının yaşama geçirilmesi zorunludur. Alternatif, yerel turizmin
desteklenmesi, teşviki programa alınmamıştır.
AK Parti Hükûmeti, doğal varlıklarımızın korunması,
çevresel değerlerin geleceğe taşınması, yaşama ve ülkeye sahip çıkma noktasında
önemli görev ve sorumluluk altındadır. “Önce doğa, önce insan” anlayışıyla,
herkesin anayasal hakkı olan sağlıklı çevre hizmetlerine ulaşabilmesi, yaşam ve
çevre hakkının temel alındığı gelişme politikalarının benimsenmesi
gerekmektedir.
Ancak, 2002 yılından bu yana -yaklaşık beş yıldır-
ülkemizin içme ve kullanma suyu, kanalizasyon, katı atık, atık su arıtma gibi
altyapı eksiklikleri konusunda ilerleme kaydedilmemiştir. Hava, su, toprak,
biyolojik çeşitlilik konusunda, ülkemiz, bulunduğu noktadan çok daha gerilere
taşınmış; ormanlarımız, kıyılarımız, tarım arazilerimiz, doğal ve kültürel
varlıklarımız yağma ve talan politikaları ile yönetilmiş; bilim ve hukuk
tanınmamış; uzman kadrolar yeterli düzeyde ve doğru alanlarda istihdam
edilmemiştir.
Türkiye’nin çevresel durumuna ve ülkeler arası
sıralamadaki konumuna baktığımızda da, her fırsatta ülkeyi ileriye taşıdığını
ifade eden AK Parti Hükûmetinin, çevre alanında pek çok konuda ülkemizi nereye
taşıdığını da ortaya koyabiliriz: Hava kalitesi açısından 2002 yılında 11’inci
sırada olan ülkemiz, 2005 yılında 20’nci sıraya gerilemiştir. Su kalitesi
açısından 2002 yılında 41’inci sırada olan ülkemiz, 2005 yılında 142’nci sıraya
gerilemiştir. Biyolojik çeşitlilik açısından 2002 yılında 91’inci sırada olan
ülkemiz, 2005 yılında 129’uncu sıraya gerilemiştir. Arazi kullanımı açısından
2002 yılında 87’nci sırada olan ülkemiz, 2005 yılında 102’nci sıraya
gerilemiştir.
Türkiye’de, yılda ortalama 13.500 hektar ormanlık alan,
yakılarak veya yanarak yol oluyor. Amik Gölü, Avlan Gölü, Hotamış, Eşmekaya
Sazlıkları gibi sulak alanlar kaybediliyor. Beyşehir Gölü, Tuz Gölü süratle
kirlenmekte, yüzey alanları küçülmektedir. Dilovası’nda kanser oranı
ülkemizdeki genel ortalamanın neredeyse 3
katıdır. Bu da, sanayi atıklarından ve fabrikaların dumanlarından
kaynaklanmaktadır. Alınan yargı kararlarına rağmen, Bergama-Ovacık altın madeni
başta olmak üzere, birçok yerde siyanürle altın madeni işletmeciliği hâlâ devam
etmektedir.
Tarihî ve kültürel mirasımız, kalkınma uğruna -Hasankeyf,
Fırtına Vadisi ve Munzur- yok edilmeye çalışılmaktadır. Ilısu Barajı’nın
yapılması planlanan alan içerisinde yüzlerce arkeolojik sit alanı
bulunmaktadır. Ülke ve bölge tarihi ile kültürel zenginliği açısından çok
önemli olan Yukarı Dicle Havzası’nın elli-altmış yıllık ömrü olan bir baraj
için sular altında bırakılması, insanlık tarihi açısından büyük bir yıkımdır.
Hasankeyf’in ve en az 298 arkeolojik sit alanının sular altında kalması,
ülkemiz sularının barajlarla disiplin altına alınması gerektiği gerekçesiyle
açıklanamaz. Kaldı ki, Ilısu vazgeçilmez değildir; vazgeçilmez olan, tarihî ve
kültürel değerler, on iki bin yıllık insanlık mirasıdır, insanlık tarihidir.
Sayın Başbakan, Hasankeyf’te, proje değişikliğiyle,
tarihî mirasın korunması mümkündür.
Türki cumhuriyetlere, Ahıska ve Kırım Türklerine kalkınma
desteği verilmesi, Karakurum-Abideler arası 50 kilometrelik kara yolunun
yapılması çalışmaları doğru, yapılması gereken çalışmalardır, ancak aynı
hassasiyetin tarihin mirası Hasankeyf ve diğer tarihî yerlerimiz için de
yapılması gerektiğini önemle vurgulamak istiyorum.
Programda yer alan Kırsal Kalkınma Stratejisi, Avrupa
Birliği ve Dünya Bankasından gelen fonlar partizanca kullanılmış ve seçim
yatırımı olarak görülmüş, KÖYDES, BELDES gibi çalışmalarda ayrımcılık
yapılmıştır.
Hükûmetin modern tarıma yönelik ciddi bir politikası
olmadığı gibi, özellikle ekolojik tarım konusunda takdir edilecek bir çalışması
da yoktur, olmamıştır.
Tarım ve hayvancılığın, AB müzakere sürecinde en önemli
başlıklardan biri olduğu bilinmektedir. Doğu ve Güneydoğu’da yayla yasağı
uygulaması, hayvancılığın bitme noktasına gelmesine neden olmuştur. Bu nedenle,
Hükûmet Programında, Doğu ve Güneydoğu Bölgesi için özel kırsal kalkınma planı
hazırlanmalı, bölgesel dengesizlik bu yönüyle de giderilmelidir.
Bölgenin doğal kaynaklarından ve enerji işletmelerinden
-su, elektrik, petrol gibi- sağlanan üretim değerlerinin bir bölümü bölge
kalkınmasına ayrılmalıdır.
Değerli milletvekilleri, Hükûmet Programında yer alan
“Gerçek anlamda huzur ve güvenlik, özgürlük ve adaletin tam anlamıyla yaşandığı
bir toplumda mümkündür.” sözleri, Sayın Başbakana aittir, oldukça da anlamlı
sözlerdir. Yine, önce adalet ve özgürlük olacak ki, arkasından huzur ve güven
gelebilsin. Bu yaklaşım, ne yazık ki, Hükûmet Programının genel mantığıyla boşa
çıkarılmıştır.
Program bütünlüklü olarak ele alındığında, aslında
özgürlük ve adalet sağlanmadan huzur ve güvenliğin sağlanmaya çalışılacağı
anlatılmaya çalışılmaktadır. Bu doğru değildir. Özgürlükler sağlanmadan
ekonomik kalkınma olmaz, huzur olmaz.
Sayın milletvekilleri, bölgeler arası gelişmişlik
farkının, ayrımcılık yorumlarına haklılık kazandıracak ölçüde büyümesi,
toplumsal huzuru ve güvenliği ciddi ölçüde tehdit etmektedir. Ancak, buradan
hareketle, Kürt sorunu bir geri kalmışlık sorunudur demek de doğru değildir.
Adalet ve özgürlük birbirlerinden ayrılmaz. Özgürlüğün, demokrasinin, eşitliğin
olmadığı yerde ekonomik kalkınma da olmayacaktır.
Saygıdeğer milletvekilleri, yıllarca bölgenin kalkınması
için tek umut olarak gösterilen GAP projesinden de Hükûmet Programında hiç
bahsedilmemektedir. Oysa Güneydoğu Anadolu Projesi’nin kuruluş amacı çok
kapsamlıdır.
Sayın Başkan, zamanımın ne kadar? Ona göre ben
ayarlayayım. Biraz uzun konuşmam.
BAŞKAN – Dokuz dakika var Sayın Türk.
AHMET TÜRK (Devamla) – GAP projesinde bölgenin süratle
kalkındırılması, altyapı, sanayi, tarım, enerji, ulaştırma ve diğer hizmetleri
geliştirmek, yöre halkının eğitim düzeyini yükseltmek gibi çok iddialı amaçlar
yer almaktadır.
Hedefler arasında 1,8 milyon hektar civarında arazinin
sulanması varken, bugün bu konuda ciddi bir çalışma yapılmamış, âdeta bir
enerji barajı olarak işletilmekte ve öyle bakılmaktadır. Oysaki, sulamanın
yapılması durumunda 4 milyon insana iş bulma olanağı ortaya çıkacaktır.
Değerli milletvekilleri, tüm dünyanın en öncelikli konusu
olan cinsiyet eşitliği konusunun Hükûmet Programında bir tek cümle bile yer
almaması oldukça düşündürücüdür. Kadınlara ilişkin politikalar, sadece aile
kapsamında ele alınmış, bir tek cümleyle de kadına yönelik şiddetten
bahsedilmemiştir. Oysa, başta Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi
Sözleşmesi olmak üzere devletin altına imza koyduğu uluslararası sözleşmeler,
cinsiyet eşitliği politikalarının hayata geçirilmesi konusunda devletlere
sorumluluk vermiştir. Yasalarda eşitliği sağlama, uygulamaya geçirme,
uygulamayı denetleme ve ilgili tüm tarafları bilgilendirme devlet adına
hükûmetlerin görevidir. Ne yazık ki, AK Parti Hükûmeti, bu görevi yerine
getirecek yaklaşım ve programa sahip değildir.
Değerli milletvekilleri, sosyal devlet anlayışı, sosyal
adaletin sağlanmasını, insan haklarının geliştirilmesini ve kişilere insanca
yaşam düzeyinin sağlanmasını öngörür. Sosyal devlet anlayışının bir gereği
olarak, siyasi iktidarlar, vatandaşlarının ekonomik ve sosyal haklardan eşit
olarak yararlanmaları ve insanca yaşama koşullarına sahip olmaları için gerekli
önlemleri alır. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hakkı başta olmak üzere tüm
yurttaşlarının temel haklardan yararlanmasının
koşullarını oluşturur, sosyal hizmet kurumları vasıtasıyla da ek destekler
sunar. Her vatandaşın eğitim ve sağlık hizmetlerinden eşit olarak yararlanma
hakkı vardır. Hükûmetler de bu hakkın kullanımı için koşulları oluşturmak
zorundadır.
AK Parti Hükûmeti, kamu sağlık hizmeti kavramını tahrip
etmiştir. Kamunun sunması gereken sağlık hizmetlerini, kamu dışından satın
alınan bir “hizmet modeli”ne dönüştürmüştür.
Kamu sağlık yatırımının yapılmadığı bir dönemde yıllık
yaklaşık 20 milyar ABD doları özel sektöre, sevk, hizmet alımı gibi yöntemlerle
harcanırken sağlık göstergelerinde iyileşme kaydedilmemiştir.
Sağlığın kamusal niteliği ortadan kaldırılmak istenerek
vatandaşlarımızın nitelikli ve ucuz sağlık hizmetlerinden faydalanma imkânına
zarar verilmiş ve sağlık hakkı gasp edilmiştir.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde ise, hem sağlık
yatırımları hem sağlık hizmetleri son derece yetersizliği nedeniyle sorun daha
da katmerli olarak yaşanmaktadır, yansımaktadır. Bölgede yaşayan nüfusun yüzde
30’unun yeşil kart dâhil olmak üzere hiçbir güvencesi bulunmamaktadır.
Bağ-Kur’lu görünmelerine rağmen, borçları sebebiyle
Bağ-Kur’un sağladığı sağlık güvencesinden yararlanmayanlar da eklendiğinde bu
oran yüzde 40’lara, 50’lere çıkmaktadır.
İnsanlar her türlü kararlarını, sürekli olarak sağlık
giderlerini ve sosyal güvence durumunu düşünerek vermekte ve sağlık alanındaki
yetersizlikler herkes için bölgenin dışlanmışlığının bir özeti hâline gelmektedir.
Bölgedeki erkeklerin ve genç kadınların çoğu Türkçe
bilmesine rağmen özellikle birçok orta yaşlı ve yaşlı kadınlar, ilkokul çağına
gelmemiş çocuklar Türkçe bilmemektedir.
Sağlık personelinin Kürtçe konuşmaması durumunda,
koruyucu sağlık hizmetleri alanında ve genel olarak sağlık hizmetlerinin her
aşamasında hastaların sağlık personeliyle iletişim kurması zorlaşmaktadır. Bu
durum, bölgede sağlık göstergelerinin bu kadar kötü olmasının önemli nedenleri
arasında yerini almaktadır.
Sayın milletvekilleri, konuşmamı biraz kesmek zorunda
kalıyorum.
BAŞKAN – Üç dakika kaldı Sayın Türk.
AHMET TÜRK (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkan.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; etnisiteye dayalı
siyasetin halklar için getirdiği felaketi çok iyi anlıyor ve görüyoruz. Etnik
siyasetin halklar için ne kadar büyük tehlike ortaya koyduğunu gören
insanlarız. Hele hele bugün Kafkaslarda, Orta Doğu’da yaşanan olaylar bizi
biraz daha cesurca düşünmeye sevk ediyor.
Orta Doğu’da, özellikle Irak’ta etnik kökeni aynı olan
Sünni ve Şii Araplar arasındaki yüzyıla
yayılan kan davasını, bugün Türkler ve Kürtler arasında da etnik milliyetçiliği
tahrik ederek, ayrımcılık uygulayarak, provokasyonlar yaratarak bir çatışmaya
dönüştürmek isteyen tehlikeli yaklaşımlar karşısında Meclisimiz tek vücut olmak
zorundadır. Bu nedenle, Irak’a yönelik dış politikamızda barış dilini
geliştirmeliyiz. Ötekileştirici, düşmanlaştırıcı, yabancılaştırıcı tüm
söylemler terk edilmeli, siyasetin dili şiddete yol açan ayrımcılıktan ve ırka
dayalı milliyetçilikten
arındırılmalıdır.
Bu yüce çatı altında herkesin bir rolü ve gereği vardır.
Bizim rolümüz, varlık nedenimiz de, Kürt sorununu çözmüş, insan haklarından
yana, demokrasisini geliştirmiş, ekonomisi güçlü, bölgede barışın ve özgürlüğün
modelini oluşturmuş aydınlık bir Türkiye yaratma hedefine katkı sunmaktır.
Çağdaş dünyada olduğu gibi çok kültürlü ve çok dilli bir
toplumu bir arada tutabilecek yegâne güvence anayasal demokratik
vatandaşlıktır. Egemenliği yeniden üreten alt-üst kimlik yaklaşımlarıyla, etnik,
dilsel ve dinsel vurgularla değil, özgür-eşit vatandaşlıkla tarif edilmiş,
kurucu ve düzenleyici rolünün ortak etnik kimliğe değil farklılıklara verildiği
bir anayasanın oluşturulması önemli bir adım olacaktır. Farklılıkları zenginlik
olarak görmek, çelişkileri aynılaştırmak yerine onları olduğu haliyle kabul
etmek demektir, çoğulcu demokratik toplumun inşasına yönelmektir.
Farklılıkların bir arada ve etkileşim içinde, kendi
kimliğiyle yaşaması ve ötekileştirici her türlü egemen anlayışa son verilmesi,
ancak tekçi anlayışlara güç veren ayrımcı yasaların ortadan kaldırılmasıyla
mümkündür.
Farklılıkları zenginlik olarak kabul ettiğimiz zaman
bunun yaşamda karşılığını bulması gerekir. Yoksa, demagoji ve yanıltmadan öte
bir söylem olmaz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Türk, bir dakikalık süre daha verdim,
buyurun, bir dakika içinde bitirin.
AHMET TÜRK (Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkan.
Adını ne koyarsak koyalım, hepimizi ilgilendiren önemli
bir sorunumuz var. Sayın Baykal’ın da, Sayın Erdoğan’ın da geçmişte adını
koydukları Kürt sorunundan söz ediyorum. Genelkurmay, aslında askerî olarak
yapılacak her şeyin zaten yapıldığını, asıl görevin siyasilerde olduğunu
defalarca tekrarladı. Ancak, siyaseten gösterilen yetmezlikler ve cesaretten
uzak yaklaşımlar nedeniyle, maalesef ki, bu sorundan kaynaklı acı sonuçlar
yüzünden hâlâ yüreklerimiz yanıyor, içimiz acımaya devam ediyor. Yeni Hükûmet
programında bu konuya hiç değinilmemiş, sorunun adını ne koyarsak koyalım
sadece güvenlik penceresinden bakılmış olması, partimizin bir grupla Mecliste
temsil ediliyor olmasının yarattığı fırsatın görmezden gelinmesi büyük bir
talihsizlik olur.
Türkiye’nin bütünlüğünü tartışmaya açmadan, üniter devlet
yapısı içinde, birlik ve beraberlik ve kardeşliği esas alan bir anlayışla çözüm
arıyoruz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AHMET TÜRK (Devamla) – Sayın Başkan, bitiriyorum.
BAŞKAN – Lütfen Sayın Türk...
AHMET TÜRK (Devamla) – Yaşananların herkesin, hepimizin
ortak acısı olduğu gerçeğinden hareket ediyoruz. Ancak, Hükûmet Doğu ve
Güneydoğu Anadolu’dan aldığı emanet oyların ne anlama geldiğini idrak edememiş
gibi görünüyor. En azından, mevcut Hükûmet Programında bu açıkça
anlaşılmaktadır.
Her şeye rağmen, bizler umudumuzu korumaya, demokrasi ve
kardeşlik adına katkı sunmaya devam edeceğiz.
Bu inanç ve duygularla, Demokratik Toplum Partisi Grubu
adına, Sayın Başkan ve değerli milletvekillerini saygıyla selamlıyorum. (DTP
sıralarından ayakta alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Türk.
Değerli arkadaşlarım, kürsüde hatip konuşurken araya
girmek yahut sözü kesmek çok güzel olmuyor, ama, takdir edersiniz ki, bu
süreler ya İç Tüzük’te belirlenmiştir yahut da bir Danışma Kurulu önerisine
dayalı olarak Genel Kurul tarafından kararlaştırılmaktadır. O nedenle bu süreyi
korumak istiyoruz.
Gruplar adına başka söz isteyen?
K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Eğer AKP konuşmayacaksa
müracaat edeceğim.
BAŞKAN – Şarta bağlı olmaz.
Gruplar adına söz isteyen var mı, yok mu?
Konuşmayan Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ile Adalet ve
Kalkınma Partisi Grubu yöneticilerine son defa soruyorum: Grupları adına
konuşma yapacaklar mı?
Sayın Anadol.
K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Onlar konuşmayacaklar herhalde,
beyanda bulunmuyorlar.
BAŞKAN – Sayın Kılıçdaroğlu, buyurun efendim, Cumhuriyet
Halk Partisi Grubu adına. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Teşekkür
ediyorum Sayın Başkan.
Saygıdeğer milletvekilleri, önce bir gerçeğin altını
çizmekte yarar var: Biz, Cumhuriyet Halk Partililer olarak, her Türkiye
Cumhuriyeti hükûmetinin Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmaya, hatta
onu aşmaya çaba harcamasını ve Yüce Parlamentonun da bu çabayı desteklemesini
istemişizdir. Çünkü, ulusal iradenin kalbi olan Parlamento, her şeyden önce
ulusa vermiş olduğumuz sözlerin yerine getirildiği, getirmek istediği bir organ
olarak görülebilir.
Sayın Başbakan, burada Hükûmet Programını okudu.
Doğrusunu isterseniz, biz, Sayın Başbakanın okuduğu programın çok daha
mükemmel, gelecek beş yılda nelerin öngörüldüğü, Türkiye’nin nerelere taşınmak
istendiği, hangi sanayi alanlarına, sektörlerine ağırlık verilmek istendiğini
çok daha net, açık izah edebilsin, ama, bu, bir Hükûmet Programı olmaktan çok
bir seçim bildirgesi oldu. Biz öyle algıladık ve daha önemlisi, bu programda,
geçmişte yapılanlara aşırı övgüden gelecekte yapılacakların büyük ölçüde
unutulduğunu da gördük. Biz Hükûmete başarılar dilerken, elbette Hükûmetin
yanlışlarını yeri geldiğinde en acımasız şekilde eleştirmeyi de doğal olarak
bir görev biliyoruz.
Ben, Hükûmet Programını esas alarak, izninizle
ayrıntılara girmek istiyorum.
Sayın Başbakan Hükûmet Programını sunarken, “Hükûmet,
Hükûmetimiz medyanın bağımsızlığına önem vermektedir.” diyor, bireylerin özgür
haber alma haklarından söz ediyor, “Medyanın çoğulcu, şeffaf ve rekabetçi bir
yapıda gelişmesinde gerekli adımlar atılacaktır.” diyor.
Bir, medyaya bu kadar önem veren bir Başbakan, nasıl olur
da bir köşe yazarının yazısını beğenmedi diye Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığından
çıkarmayı önerir? Bu doğru bir olay mıdır?
MEHMET NİL HIDIR (Muğla) – Yok öyle bir şey.
KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Diyebilirsiniz ki, Sayın
Başbakan böyle düşünebilir, ama, önemli bir şey var. Aynı konuda, geçmiş
Cumhurbaşkanı hakkında aynı şeyi düşünen kişiyi, Sayın Başbakan pekâlâ özel
uçağına alabiliyor. O zaman bu çelişkiyi sizlerin vicdanına teslim ediyorum.
İkinci önemli nokta, Sayın Başbakan yeri geldiği zaman
medyayı tehdit ediyor. Diyeceksiniz ki nasıl tehdit ediyor?
1/3/2006 tarihinde Avrupa Kredi Konferansına katılmak
üzere yurt dışına giderken şöyle bir açıklama yapıyor: Medyanın niçin
geldiğini, medya mensuplarının kendisine niçin geldiğini, ellerinde bilgiler
olduğunu, o haberlerin hangi gerekçeyle yazıldığını söylüyor. “…Ve bunun bir
şeyler karşılığında olduğunun biz farkındayız. Bakın, bu konuda bu kadar ağır
söylüyorum.”
Şimdi, ben, sizin, yüce Parlamentonun huzurunda Sayın
Başbakana soruyorum: Bu haberler neyin karşılığında yapıldı ve bu kadar ağır
bir konuşmayı hangi gerekçeyle yaptınız, lütfen, gelin, yüce Parlamentoya
açıklayın.
Ben bunu sordum bir soru önergesiyle, ama bana gelen
yanıt hiç bu konularla ilgili değil, ama ben sizin aracılığınızla Sayın
Başbakana sormak istiyorum.
Medyada demokrasiden bahsedeceğiz, haber alma
özgürlüğünden söz edeceğiz.
Bakın, değerli arkadaşlar, bir büyük gazetenin genel
yayın yönetmeninin yaptığı açıklama. Diyor ki: “Son olarak, geçen hafta
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in yaptığı açıklamaları manşet yaptığımız gün,
gece geç saatlerde gazeteye müdahale edildi. TMSF temsilcisi Medya Grup
Başkanı, manşetin değiştirilmesini bana haber verilmeden talep etti. Buna
direndik, ama direnmemize rağmen gazetenin manşeti değiştirildi. Ardından, TMSF
Başkanıyla yaptığımız bir görüşmede, rakip grubun üst düzey yöneticilerinin
TMSF aracılığıyla Sabah’ın satış politikasına müdahale etmeye çalıştıklarını
gözledim. Dahası, Nazlı Ilıcak’ın üst düzey ilişkilerini kullanarak Sabah’ta
yazmak istediği de iletildi. Bazı yazarların görevine son vermem istendi. Bunun
üzerine, bu yazarların hiç değilse sayfalarının değiştirilmesi ve daha az
görünür yerlere kaydırılması talep edildi.”
Şimdi, bana söyler misiniz değerli arkadaşlar, medya
özgürlüğünden söz eden bir hükûmetin bunları yapmış olması, bunlar açıklandığı
hâlde kamuoyuna karşı sessiz kalınması bir tutarlılık işareti midir? Yani, biz
bunlara inanacak mıyız?
MEHMET NİL HIDIR (Muğla) – Çarpıtıyorsunuz.
K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Neyi çarpıtıyor canım?
KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Şimdi, çarpıtıp çarpıtmayacağımı
siz… Sayın Başbakan gelir söyler. Biz
burada her şeyi açıklıyoruz.
BAŞKAN – Lütfen arkadaşlar, lütfen.
KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Yerini, zamanını, her
şeyini açıklıyoruz. Sadece bu mu?
Bakın, Avrupa Birliği Uyum Raporu’ndan bir cümle okuyacağım:
“Gazetecilerin sendikalaşma ve toplu sözleşme konularında karşılaştıkları
zorluklar sürmektedir.” Şimdi, diyeceksiniz ki, ne yapılmalı? Sayın Edibe
Sözen’le birlikte katıldığımız bir toplantı vardı Gazeteciler Cemiyetinin.
Orada önerilerimiz vardı, aynı önerileri söylüyorum, eğer gerçekten medyayı
özgür kılacaksa.
Bir, hiçbir medya patronu kamu ihalelerine girmemeli.
Bunun sözünü iktidar veriyor mu; bir. İki -bu yetmiyor- gazetecinin gerçek
anlamda özgür olabilmesi için her ulusal haber yapan gazetecinin Gazeteciler
Sendikasına üye olma zorunluluğu getirilmeli. Böylece, siz gerçek anlamda bir
medyayı, gerçek anlamda özgür gazeteciyi o zaman göreceksiniz. Bunların sözünü
acaba Sayın Başbakan verecek mi?
Sayın Başbakan
yargının bağımsızlığından söz ediyor. Diyor ki -bu bölümü okumadı yalnız
konuşmasını yaparken- “Yargının görevi hukuki denetim yapmaktır. Hukuki denetim
yerine yerindelik denetimi yapılması yargının siyasallaşması anlamına gelir.
Yargı görevini yaparken bağımsız olduğu kadar tarafsız da olmalıdır.”
Şimdi, Sayın Başbakana soruyoruz: Hangi yargı yerindelik
denetimi yaptı ve hangi kararla yaptı? Dubai Kuleleriyle mi ilgili yaptı; yoksa
Ofer’le mi ilgili yaptı? Burada, Sayın Başbakanın açıklamasını bekliyoruz.
Başka bir şey: Diyeceksiniz ki, yargı bağımsızlığı var da
siz gene yanlış şeyler söylüyorsunuz, çarpıtıyorsunuz. Yargıtay Başkanlar
Bildirisi -isteyen arkadaşlarımız,
Yargıtayın İnternet sitesine girip görebilirler- şöyle söylüyor: “Ortaya çıkacak
ihtiyaç da gözetilerek dört bin hâkim kadrosu alınmış, bu kadrolara ivedilikle
atama yapılabilmesi için staj süresi kısaltılmış, avukatlıktan hâkimliğe geçiş
koşulları da kolaylaştırılmıştır. Böylece yeterli donanıma sahip olmayan ve
dolayısıyla hâkimlik nosyonunu alamayan, mevcut kadronun da yarısını
oluşturacak bu atamalar yoluyla önümüzdeki otuz-kırk yıllık bir dönem
şekillendirilmek istenmektedir. 2802 sayılı Kanun’da yapılan son değişikliklere
yönelik tepkilerini demokratik yolla ortaya koyan hâkimler hakkında soruşturma
açılması da yargı üzerindeki vesayetin bir ifadesi olup açılan soruşturmalar
üzüntüyle karşılanmaktadır.” Kim söylüyor bunu? Yargıtay Başkanlar Kurulu
söylüyor.
Gelelim Avrupa Birliği İlerleme Raporu’na -olur ya biz
yanlış söylüyoruz- onlar ne diyorlar: “Yargının bağımsız, tarafsız ve etkin
şekilde işlemesine engel olan unsurlar mevcudiyetini korumaktadır.” Umuyoruz,
Sayın Başbakan gelir burada “biz yargının bağımsızlığı konusunda şunları
yapacağız” der, seviniriz. Ne der? Gönül ister ki, Sayın Başbakan şunları söylesin:
Hâkimler Savcılar Yüksek Kuruluna hiçbir bürokrat girmeyecek, siyasetçi
girmeyecek.
2) Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunun ayrı sekreteryası
ve ayrı bütçesi olacak.
3) Adalet Bakanlığı müfettişleri Hâkimler Savcılar Yüksek
Kuruluna bağlı olacak.
4) Yargıç, kendi özgür güvencesine de kavuşmuş olacak.
Yani yargıç, Hâkimler Savcılar Yüksek Kuruluna karşı da bağımsızlığını
koruyacak argümanlarla donatılacak.
Bunları söylerse teşekkür ederiz.
Sayın Başbakan, yolsuzluklardan da şikâyet ediyor ve
diyor ki: “Yolsuzluklar konusunda, karşısında Hükûmetimiz tavizsiz durumunu
sürdürecektir.” Ne kadar güzel. Sayın Başbakana soralım. Üç tane rapor var
enerji ihaleleriyle ilgili; 2,2 milyar dolarlık zarar var. Soru bir: Bu üç
rapora karşın 5 dolarlık bir tahsilat yapıldı mı? 5 dolarlık… 2,2 milyar dolar…
Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu, Sayıştay Başkanlığı ve Enerji
Bakanlığının kendi teftiş kurulunun hazırladığı raporlar.
İki, TÜPRAŞ’ın 14,76’lık hissesi konusunda, cumhuriyet
tarihinde ilk kez yolsuzluk, bir mahkeme kararıyla tescil edildi. Şimdi, ben,
mahkeme kararının ilgili bölümünü okuyayım, belki Sayın Başbakana
sunmamışlardır: “TÜPRAŞ’ın 14,76 oranındaki kamu payının satışa sunulması
sırasında gerekli aleniyet ve rekabet ortamı oluşturulmadığı gibi, hisse satış
fiyatının da kamu yararına uygun olarak belirlenmediği sonucuna ulaşılmış ve
dava konusu işlemde hukuka uyarlık görülmemiştir” Şimdi bana söyler misiniz
arkadaşlar, kim yolsuzluklarla mücadele ediyor? Kim? Yolsuzluklarla mücadele
eden, böyle bir Hükûmet mi? 14,76’lık pay geri alındı mı? Alınamadı, alınamaz
da. Alınamaz da…
Bakın, Müteahhitler Birliği Başkanı var Sayın Erdal Eren.
Gazetelere verdiği demeç var, röportajlarda, diyor ki: “İhale yapıyorlar bizim
haberimiz olmuyor.” Nasıl oluyor bu iş? Ben söylemiyorum, kişi orada, Türkiye
Müteahhitler Birliği Başkanı. Nasıl oluyor da bunlar oluyor? Ee, belki Sayın
Başbakan açıklar.
Avrupa Birliği İlerleme Raporu’ndan okuyacağım şimdi size
bir bölüm arkadaşlar. Şöyle diyor en son rapor: “Yolsuzluk, Türkiye’de yaygın
bir sorun olmaya devam etmektedir. Yolsuzlukla mücadele için Hükûmet,
Parlamento ve diğer kurumlar bünyesinde ihdas edilen çeşitli organların
verimlilik ve etkinlikleri zayıf olup, bu yapılanmalar arasında eş güdüm ve iş
birliği düzeyi yetersizdir.” Yine aynı raporda “Yolsuzluk geniş çapta devam
etmektedir, yolsuzlukla mücadele makamları ve politikaları zayıftır.” Evet,
Sayın Başbakanın bilgisine sunuyoruz.
Sayın Başbakan diyor ki Hükûmet Programı’nda: “Suçluların yakalanması önemli değil, biz suçun işlenmesini engelliyoruz baştan itibaren.” Hiç yorum yapmadan, size, Emniyet Genel Müdürlüğünün şahsa karşı işlenen suçlar: 2005 rakamını veriyorum, 196 bin. 2006 rakamı, 321 bin. Mala karşı işlenen