DÖNEM: 22 YASAMA
YILI: 5
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ
TUTANAK DERGİSİ
CİLT : 130
1 inci Birleşim
1 Ekim 2006 Pazar I.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI
A) OTURUM
BAŞKANLARININ KONUŞMALARI
1.- TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın, yeni yasama yılının
ülkemize, milletimize ve Türkiye Büyük Millet Meclisine hayırlı olması
temennisiyle konuşması
II.- SÖYLEVLER
1.- Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in, 22 nci Dönem
Beşinci Yasama Yılını açış konuşması
III.- SORULAR VE
CEVAPLAR
A) YAZILI SORULAR VE
CEVAPLARI
1.- Ankara Milletvekili Yakup KEPENEK'in, Ankara
Büyükşehir ve Keçiören Belediyeleri arasındaki gerginlik iddialarına ilişkin
sorusu ve İçişleri Bakanı Abdülkadir AKSU'nun cevabı (7/14656)
2.- Gaziantep Milletvekili Ömer ABUŞOĞLU'nun, Gaziantep
Şehitkamil Belediyesiyle ilgili yolsuzluk iddialarına ilişkin sorusu ve
İçişleri Bakanı Abdülkadir AKSU'nun cevabı (7/14672)
3.- Yalova Milletvekili Muharrem İNCE'nin, öğrencilerin
aldıkları sağlık raporlarına ilişkin sorusu ve Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ'ın
cevabı (7/14679)
4.- İstanbul Milletvekili Berhan ŞİMŞEK'in, Köylere
Hizmet Götürme Birliklerinin Kamu İhale Kanunu kapsamı dışında sayılmasına
ilişkin sorusu ve İçişleri Bakanı Abdülkadir AKSU'nun cevabı (7/14761)
5.- İstanbul Milletvekili Berhan ŞİMŞEK'in, Ankara Büyükşehir
Belediyesinin ithal ettiği ağaçlara ilişkin sorusu ve İçişleri Bakanı
Abdülkadir AKSU'nun cevabı (7/16086)
6.- İstanbul Milletvekili Kemal KILIÇDAROĞLU'nun,
özelleştirme kapsamında istihdam fazlası personele ilişkin sorusu ve Devlet
Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali ŞAHİN'in cevabı (7/16338)
7.- İstanbul Milletvekili Berhan ŞİMŞEK'in, Türkiye
İsrafı Önleme Vakfının teftişine ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı ve Başbakan
Yardımcısı Mehmet Ali ŞAHİN'in cevabı (7/16340)
8.- Konya Milletvekili Atilla KART'ın, TOKİ tarafından
Konya-Selçuklu'da yapımı sürdürülen konutlara ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı
ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali ŞAHİN'in cevabı (7/16344)
9.- Adana Milletvekili N. Gaye ERBATUR'un, AB 2007 Eşit
Fırsatlar Yılı kapsamında yapılacak çalışmalara,
- Antalya Milletvekili Nail KAMACI'nın Antalya'da sokakta
yaşayan ve çalışan çocuklara,
- Aydın Milletvekili Özlem ÇERÇİOĞLU'nun, Diyarbakır
Valiliği ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü Gözlemevindeki çocuklara,
THY'de kadın kabin memurlarına imzalatılan sözleşmedeki
bir şarta,
Anne ve bebek ölümlerinin önlenmesine yönelik
çalışmalara,
İlişkin soruları ve Devlet Bakanı Nimet ÇUBUKÇU'nun
cevabı (7/16375, 16376, 16377, 16378, 16379)
10.- Hatay Milletvekili Züheyir AMBER'in, özelleştirilen
bir sosyal tesisin imar durumunda yapılan değişikliğe ilişkin sorusu ve Maliye
Bakanı Kemal UNAKITAN'ın cevabı (7/16497)
11.- Adana Milletvekili Tacidar SEYHAN'ın, kaçakçılıkla
mücadele konusundaki bir kanun tasarısında yer alan bir düzenlemeye ilişkin
sorusu ve Maliye Bakanı Kemal UNAKITAN'ın cevabı (7/16513)
12.- Diyarbakır Milletvekili Mesut DEĞER'in,
Diyarbakır'ın Dicle İlçesinin elektrik altyapısına ilişkin sorusu ve Maliye
Bakanı Kemal UNAKITAN'ın cevabı (7/16515)
13.- Antalya Milletvekili Feridun Fikret BALOĞLU'nun,
Antalya'da yaz aylarında yaşanan elektrik kesintilerine ilişkin sorusu ve
Maliye Bakanı Kemal UNAKITAN'ın cevabı (7/16519)
1 Ekim 2006 Pazar
BİRİNCİ OTURUM
Açılma Saati: 15.00
BAŞKAN : Bülent
ARINÇ
KÂTİP ÜYELER: Bayram
ÖZÇELİK (Burdur), Türkân MİÇOOĞULLARI (İzmir)
BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 22 nci Dönem Beşinci Yasama
Yılının 1 inci Birleşimini açıyorum.
Toplantı yetersayısı vardır; gündeme geçiyoruz.
I.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI
A) OTURUM
BAŞKANLARININ KONUŞMALARI
1.- TBMM Başkanı
Bülent Arınç'ın, yeni yasama yılının ülkemize, milletimize ve Türkiye Büyük
Millet Meclisine hayırlı olması temennisiyle konuşması
BAŞKAN - Saygıdeğer milletvekilleri, bugün, seksenaltı
yıldır, milletimizi gururla temsil eden, cumhuriyetimizin kurucu iradesi Yüce
Meclisimizin yeni yasama yılını açıyoruz.
22 nci Dönem Beşinci Yasama Yılı, açılışını yaptığımız
önceki dört yasama yılından farklıdır;
zira, yaklaşık yirmidört yıldır, Meclisimiz, Beşinci Yasama Yılını erken seçim
kararları nedeniyle yapamamış veya tamamlayamamıştır.
Bildiğiniz gibi 1982 Anayasasında, seçimlerin beş yılda
bir yapılması, dolayısıyla, Meclisimizin de buna uygun çalışması hükme
bağlanmıştır. Ancak, 1982 yılından bu yana, takriben yirmidört yıl boyunca
seçimler hiçbir zaman beş yılda bir yapılamamış, buna paralel olarak Meclisimiz
Beşinci Yasama Yılı çalışmalarının da bir kısmına hiç başlayamamış, bir kısmını
da tamamlayamamıştır.
Bu durum, Türkiye'deki siyasî istikrarın önemli bir
göstergesidir. Erken seçim kararları, ya siyasî istikrarın bozulması, ülkedeki
ekonomik ve sosyal gidişatın kötüleşmesi üzerine ya da iktidarların rakiplerini
hazırlıksız yakalamak istemesi üzerine alınmıştır. Her iki durum da ülkeye çok
da yararı olmayan durumlardır. Bugün, eğer, bir erken seçim baskısı ve
atmosferi olmadan Beşinci Yasama Yılına giriyorsak, bu, ülkemizde siyasî bir
istikrarın, doğru yolda ilerleyen bir ekonominin ve sağlam bir sosyal hayatın
olduğunu göstermektedir.
Bu tablonun oluşumunda, Meclisimizin, iktidar ve
muhalefetiyle tüm siyasî partilerimizin ve milletvekillerimizin emeği çok
büyüktür. Burada, onları yoğun ve yorucu geçen; ama, ülkemizi büyük bir
istikrara kavuşturan çalışmalarından dolayı kutluyorum.
Değerli milletvekilleri, Yüce Meclisimiz, geçtiğimiz dört
yasama yılı boyunca âdeta bir devrim gerçekleştirmiştir. Son elli yılın en
büyük reformları, yenilikleri, değişimi hep bu dönemde yapılmıştır. Bu büyük
değişim hareketi beraberinde siyasî bir istikrarı getirmiş, bu da ekonomiyi ve
dış politikayı doğrudan olumlu yönde etkilemiştir. Bugün, eğer, erken seçim
baskısı, tartışması ve isteği yoksa, sebebi, işte bu siyasî istikrardır.
Düşünün ki, çok partili yaşama geçtiğimiz yıllardan bu
yana, altmış yıl içinde, ülkemiz, on yıl bile olağan şartlarda zaman
geçiremedi. Ne yazık ki, demokrasimiz sürekli yaralanmış, ülkemiz sürekli
geriletilmiş ve tüm bunlardan dolayı milletimiz acı çekmiştir. Ancak, bu asla
kaçınılmaz bir kader değildir. Kimse demokrasimizin ve özgürlüğümüzün ilelebet
kısıtlanabileceğini düşünmesin.
İşte, bugün, bu Yüce Meclis gerçekleştirdiği sessiz
devrimle ülkemizi o karanlık, makûs talihinden kopartıp, aydınlık bir geleceğe
doğru taşımaktadır. Ülkenin yıllardır kangren olmuş sorunları, kördüğüm olmuş
problemleri, bu yüce çatı altında tek tek çözülmüş ve milletimizin gönlünde
yeni umutlar doğmuştur.
ALİ TOPUZ (İstanbul) - Nereden çıktı bu?!
BAŞKAN - Bugün, bu yasama yılının açılışı vesilesiyle,
Türkiye'de ve dünyada farklı düşünen kesimlere bir kez daha duyurmak isteriz
ki, Türkiye, kendi yolunu çizmiş ve hedefine kilitlenmiştir.
Bizim hedefimiz, içine kapanmayan, dünyayla entegrasyon
içinde olan, bölgesinde söz sahibi, sarsılmaz bir iradeyle milletinin refahını
ve mutluluğunu en ön sırada tutan "bir dünya ülkesi Türkiye"
kurmaktır. Bu hedefimize ulaşmak için, güçlü bir millete, özgür ve bağımsız bir
ülkeye, güç, kuvvet veren bir tarihe ve bizi birbirimize bağlayan bir inanca
ihtiyacımız var. Çok şükür ki, bunların hepsine sahibiz.
Bu nedenledir ki, Türkiye'nin geleceği aydınlıktır. Bu
gelecek, siz saygıdeğer milletvekillerinin geceli gündüzlü çalışarak çıkarttığı
reform yasalarıyla kurulacak ve çocuklarımız güzel bir ülkede yaşayacaktır.
Bugün Beşinci Yasama Yılını, saygın ve itibarlı bir
Meclis, istikrarlı bir siyasî ortam, tüm dünyada saygı uyandıran bir ülkeye
sahip olarak açıyoruz.
Bugüne kadar ve halen, her fırsatta milletvekillerini,
Meclisi ve siyasetçileri eleştirenlere bu tabloyu bir kez daha göstermek
isterim. Sahip olduğumuz bu istikrar ve saygınlık, o her şeyi eleştirilen
milletvekillerinin sayesinde gerçekleşmiştir. Onların Meclis çalışmalarındaki
çabaları ve fedakârlıkları olmasaydı, o sessiz devrimleri gerçekleştiremeyecek,
dolayısıyla, ülkemiz dünyada bu saygınlığa ve güvene sahip olmayacaktı. Bu
yüzden herkesin eleştiri ve tenkitlerinde, hem doğru hedefi seçmeleri hem de
seviyelerini koruması gerekir. Bir ülkede her şeyin suçlusu, milletvekilleri ve
siyaset kurumu olamaz.
Saygıdeğer milletvekilleri, bugünden itibaren
başladığımız Beşinci Yasama Yılı, 22 nci Dönemin son çalışması olacaktır.
Yoğun, yorucu ama başarılarla dolu 22 nci Dönem Parlamentosu, 2007 yılında
çalışmalarını tamamlayacaktır. Önümüzdeki yıl, Türkiye için son derece önemli
gelişmelerin olacağı bir yıldır. Yüce Meclis, yeni yılda, yeni
cumhurbaşkanımızı seçecek, Yüce Milletimiz de, sandığa giderek bir kez daha
iradesini beyan edecek ve ülkeyi yönetmesini istediği kişileri seçecektir. Bu
nedenle, gelecek yıl Meclisimiz için çok önemlidir.
Geçtiğimiz seksenaltı yıl boyunca olduğu gibi, her zaman,
milletin iradesini ve hassasiyetlerini siyasete yansıtmaya Meclisimiz devam
edecektir. Büyük bir olgunlukla, sağduyu ve kararlılıkla üzerine düşen
görevleri yerine getirecek, milletine yakışır en güzel kararları alacaktır.
Önümüzdeki yılı bahane ederek siyaseti yıpratmak, ortamı
germek, milletin huzurunu kaçırmak isteyenlere karşı hepimizin dikkatli olması
gerekir. Unutmayın ki, milletin ve ülkenin kaderini bu Meclis belirlemektedir.
Dolayısıyla, bu kadar ağır bir sorumluluğun gereği olarak, hepimizin vakur ve
olgun davranması gerekir. Bizler, milletin temsilcisi, ülkenin sahibi olan
Meclisin birer üyesiyiz. Ülkemizin kaderine ve geleceğine, millet iradesinin
tek temsil makamı olan bu Yüce Meclis karar verecektir. Bu gerçek, ne yapılırsa
yapılsın, değişmeyecektir. Bu gerçeği bilip, güven içinde, sağduyuyla,
sükûnetle dönemimizi tamamlamak gerekir. Hiç kimse düşünmese bile,
milletvekilleri, ülkenin ve milletin geleceğini tehlikeye atacak hareketlerden
kaçınmak zorundadır.
Saygıdeğer milletvekilleri, bugün vesilesiyle, Avrupa
Parlamentosunda onaylanan son ilerleme raporuyla ilgili birkaç hususa değinerek
konuşmamı tamamlamak istiyorum.
Raporda Avrupa Birliği hedefimizde bir rehavetin ve
duraklamanın olduğunu ifade eden görüşlerin doğruları içermediğini belirtmem
gerekir. Meclisimiz, Avrupa Birliği sürecini önemsediğini, olağanüstü toplanıp
uyum paketlerini yeniden çıkartarak göstermiştir. Bu konudaki isteğimiz ve
arzumuz, her zamanki gibi, güçlü ve tereddütsüzdür. Avrupa Birliği sürecinde
bir duraklama olduğu kanaatini pekiştiren konulardan birisinin, anketlerde,
Türk Halkının Avrupa Birliğine olan desteğinin azaldığı hususudur. Milletimizin
desteğinin azalmasının, varsa, tek bir sebebi vardır; o da, Avrupa Birliğinin
uyguladığı çifte ve samimiyetsiz standartlardır. Kıbrıs sorununda verilen
sözlerin tutulmadığını, başkalarına uygulanmayan kriterlerin Türkiye'ye
uygulanmak istendiğini gördükçe, Türk Milletinin Avrupa Birliğine olan inancı
zayıflamaktadır. Bu nedenle, Avrupalı dostlarımız, Türkiye'ye haksızlık
yapılmaması, her ülkeye uygulanan kriterlerin eşit ve objektif olarak ülkemize
de uygulanması halinde, halkımızın desteğinin arttığını görecektir.
Raporun tavsiyeler bölümünde yer alan bazı hususların,
yine, kriterler arasında bulunmayan siyasî talepler olduğunu üzülerek
görmekteyiz. Bu siyasî taleplerin bir kısmı tartışılabilir gözükse de, bir
kısmını kabullenmek mümkün değildir. Elbette, Türkiye üzerine düşen görevleri
yerine getirecektir; ancak, bazı Avrupa ülkeleri, fikir özgürlüğü ve ırk
ayırımcılığı konusunda çok kötü sınavlar verirken, bizi eleştirmeleri şaşkınlık
vericidir. Asılsız Ermeni soykırım iddialarını inkâr edenlere hapis cezaları
öngören ve hatta bu insanların siyaset yapmasını engelleyen bir Avrupa'nın, şimdi,
bizden, bazı kanunlarımızı değiştirmemizi istemesi büyük bir çelişkidir. Buna
rağmen, biz, Avrupa'daki bazı ülkelerin yanlış tutumlarına düşmeden, fikir
özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması için, her zaman aydınlarımızın ve
milletimizin sesine kulak vereceğiz.
Saygıdeğer milletvekilleri, sizleri, bir kez daha, dört
yasama yılı boyunca yaptığınız fedakâr çalışmalardan dolayı kutlarım. Kim ne
derse desin, biliniz ki sizler, yani 22 nci Dönem milletvekilleri, çıkardığınız
yasalarla büyük bir devrim gerçekleştirdiniz; Meclisimizin tarihinde hep özel
bir yerde anılacaksınız; gelecek kuşaklar, çocuklarınız, ülkemiz için
yaptığınız bu hizmetten dolayı, sizi, hayırla ve minnetle anacaktır; bunu hiç
unutmayın.
Beşinci Yasama Yılının ülkemize, milletimize ve Türkiye
Büyük Millet Meclisimize hayırlı olmasını diliyor, hepinizi saygıyla
selamlıyorum. (Alkışlar)
Sayın milletvekilleri, Sayın Cumhurbaşkanımız, yeni
yasama yılının açılış konuşmasını yapmak üzere şu anda Genel Kurul Salonunu
teşrif etmektedirler.
Kendilerine, Meclisimiz adına "hoş geldiniz"
diyorum. (Ayakta alkışlar)
İstiklal Marşı:
(İstiklal Marşı)
II- SÖYLEVLER
1.-Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer’in, 22 nci Dönem Beşinci Yasama Yılını açış konuşması
CUMHURBAŞKANI AHMET NECDET SEZER - Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; sizleri, yeni yasama yılının başlangıcında üstün başarı
dileklerimle ve saygıyla selamlıyorum. Sözlerime başlarken, bu yüce çatı
altında bir kez daha bulunmaktan duyduğum mutluluğu belirtmek istiyorum.
Laik ve demokratik rejimimizin temel kurumu Türkiye Büyük
Millet Meclisi, açıldığı günden bu yana tarihsel sorumluluk üstlenmiş, varlığı
ve çalışmalarıyla ulusumuza güven vermiştir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Yüce Atatürk'ün öncülüğünde
Kurtuluş Savaşını yürütmüş, Cumhuriyeti kurmuş, devrimlerin altyapısını
oluşturmuş, Atatürk Cumhuriyetinin değiştirilemez nitelikleriyle sonsuza kadar
yaşatılması, demokrasinin güçlendirilmesi, rejimin özünden sapma olmaksızın
kurum ve kurallarıyla işlemesi, yurttaşlarımızın hak ve özgürlüklerine
kavuşarak onurlu bir yaşam sürmesi yönünde önemli hizmetlerde bulunmuştur.
Türkiye, Ölümsüz Önderimiz Atatürk'ün, O'nun izinde
ilerleyen kurumlarımızın ve yurttaşlarımızın çaba ve katkılarıyla, çağdaş
dünyanın saygın, güvenilir bir üyesi olma yolunda önemli aşama kaydetmiştir.
Sahip olduklarımızın değerini bilerek, gücümüze inanarak,
kendimize güvenerek, sorunlar karşısında yılmayarak, demokrasimize sahip
çıkarak, bölünmez bütünlüğümüzü koruyarak, toplumsal barışı sürekli kılarak
aydınlık yarınlara emin adımlarla ilerleyeceğiz. Bu konuda kurumlarımıza,
yönetileni ve yöneteniyle tüm yurttaşlarımıza görev ve sorumluluklar
düşmektedir.
Ulus egemenliğinin temsilcisi Yüce Meclisimizin bu sürece
de çalışmalarıyla büyük katkıda bulunacağına yürekten inanıyoruz.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bu yıl, bağımsızlık
savaşımızın önderi, ulusumuzun kurtarıcısı, çağdaş Türkiye Cumhuriyetinin
kurucusu, büyük komutan, eşsiz devlet adamı ve devrimci Yüce Atatürk'ün
doğumunun 125 inci yılını kutluyoruz.
Türk Ulusu, doğumunun 125 inci yılında Yüce Atasını
sevgiyle, özlemle, gönül borcuyla anarken, aynı zamanda tarihe ve insanlığa mal
olmuş, eylemleri ve söylemleriyle dünyada saygınlık kazanmış örnek bir lideri
yetiştirmenin övüncünü ve coşkusunu yaşamaktadır.
Yüce Atatürk, insanlığa mal olan yapıtlarıyla her gün
aramızda bulunmakta, yüksek ülküleri ve ilkeleriyle yol gösterici olmakta,
düşüncelerde ve yüreklerde yaşamaktadır. (Alkışlar)
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; devletlerin siyasal rejimlerini
düzenleyen anayasaların üstün konumları, özenle korunmalarını zorunlu
kılmıştır. Bu nedenledir ki, anayasaların bağlayıcılığı, uygulanmasının
sağlanması, izlenmesi, denetlenmesi ve değiştirilmesi özel kurallara
bağlanmıştır.
Anayasanın 2 nci maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti bir
hukuk devletidir.
Hukuk devleti niteliğinin ayırt edici özelliği, hukukun
üstünlüğünün kabul edilmiş olmasıdır. Hukukun üstünlüğü de, Anayasanın ve
yasaların eksiksiz uygulanmasını, iktidar gücünün yargı ile dengelenmesini,
yasama ve yürütme organları ile yönetimin eylem ve işlemlerinin yargısal
denetime bağlı tutulmasını gerektirmektedir.
Anayasada parlamenter sistem kabul edilmiş, bu sistemin
gereği yasama, yürütme ve yargı erklerine yer verilmiş ve erkler ayrılığı
ilkesi benimsenmiştir. Anayasanın Başlangıç bölümüne göre, erkler ayrılığı,
devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, devlet yetki
ve görevlerinin kullanılmasıyla sınırlı uygar bir işbölümü ve işbirliğidir.
Anayasada benimsenen sisteme göre, kuşkusuz hiçbir organ
diğerine üstün değildir. Her organ, Türk Ulusu adına, Anayasada belirlenen
yetki ve görev alanı içinde ulusal egemenliği kullanmaktadır.
Bunun yanında, yasama ve yürütmenin siyasal
birlikteliklerinden doğacak iktidar gücünü dengelemek için Anayasada kimi
düzenekler öngörülmüştür. Cumhurbaşkanına, Anayasanın uygulanmasını, devlet
organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetme bağlamında, Anayasa ile
verilen yasama, yürütme ve yargıya ilişkin yetki ve görevler bu kapsamdadır.
Yine, Anayasada iktidar gücünü dengelemek için yasama,
yürütme ve yönetimin tüm eylem ve işlemleri yargı denetimine bağlı tutulmuş;
yargıya, gücü elinde bulunduran erklere karşı bir denge ögesi olma işlevi
yüklenmiştir.
Yasalar, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü, yasama
dokunulmazlığının kaldırılması ya da milletvekilliğinin düşürülmesine ilişkin
yasama işlemleri ile yürütme işlemi olan yasa gücünde kararnameler, Anayasa
Mahkemesinin denetimine bağlı tutulmuştur.
Diğer yürütme ve yönetim eylem ve işlemlerinin hukuka
uygunluk denetimi de idarî yargının görev alanına girmektedir.
Tüm bu düzenlemeler, yargının, yasama ve yürütmeye
üstünlüğü değil, hukukun üstünlüğü bağlamında iktidar gücünün
sınırlandırılması, başka bir deyişle hukuka uygunluğun sağlanması anlamındadır.
Çünkü, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiş çağdaş
toplumlarda son söz yargıya verilmiştir.
Nitekim, Anayasanın 138 inci maddesinde, yasama ve
yürütme organları ile yönetimin, mahkeme kararlarına uymak zorunda oldukları,
bu organlar ve yönetimin, mahkeme kararlarını hiçbir biçimde
değiştiremeyecekleri, bunların yerine getirilmesini geciktiremeyecekleri; 153
üncü maddesinde de, Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı
organlarını, yönetim makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri, kısaca herkesi
bağlayacağı belirtilmiştir.
Bu sistem, ilke ve kurallar uyarınca, bir konuda yargı
kararı varken tersine işlem ya da uygulama yapılması, hukuk devletinde
olanaksızdır.
Bu noktada iki konu önem kazanmaktadır. Bunlardan
birincisi, yargı bağımsızlığı; ikincisi ise, seçilmişlerin yanında atanmış kamu
görevlilerinin rejim yönünden önemidir.
Anayasamızın 2 nci maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin
nitelikleri arasında sayılan hukuk devletinin en önemli özelliklerinden biri,
yargı bağımsızlığı ilkesinin kabul edilmiş olmasıdır.
Güçler ayrılığı ilkesi benimsenen parlamenter
demokrasilerde, bu ilkenin doğal sonucu olarak yargı erki, yasama ve özellikle
gerçek gücü elinde bulunduran yürütmeye karşı korunmuş ve bağımsız kılınmıştır.
Yargı bağımsızlığının gerçekleştirilebilmesi için,
mahkemelerin yanında, yargı erkinin en önemli ögesi ve temsilcisi olan
yargıçların da bağımsız ve güvenceli olması gerekmektedir.
Bu nedenle, Anayasanın 9 uncu maddesinde, yargı
yetkisinin Türk Ulusu adına "bağımsız mahkemelerce" kullanılacağı,
138 inci maddesinde de, yargıçların görevlerinde bağımsız oldukları
belirtilmiştir.
Yine Anayasamızda, yargı erkinin yürütmenin etki ve
karışmasından uzak tutulabilmesi için kimi düzenlemelere yer verilmiştir. 140
ıncı maddede, yargıçların, mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıçlık güvencesi
ilkelerine göre görev yapacakları; 138 inci maddesinde, yargıçların, Anayasa,
yasa ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verecekleri; hiçbir
organ, makam, merci ya da kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere
ve yargıçlara emir ve talimat veremeyeceği, genelge gönderemeyeceği, tavsiye ve
telkinde bulunamayacağı kurala bağlanmıştır.
Yargı organlarının kuruluşu, çalışma ilkeleri,
yargıçların seçimi ve özlük hakları konularında yargı bağımsızlığını
gölgeleyecek yöntemlerden uzak durulması, hukuk devleti ilkesinin gereğidir.
Yargıç ve savcıların tüm özlük ve disiplin işleri,
Yargıtay, Danıştay ve Uyuşmazlık Mahkemesi üyelerinin seçimi gibi önemli yetkilerle
donatılmış Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun oluşumunda, bir siyasî parti
mensubu olan bakanın ve onun buyruk ve direktifleri ile hareket eden Müsteşarın
yer alması yargı bağımsızlığını, dolayısıyla hukuk devleti ilkesini
zedelemektedir. (CHP ve Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)
Çeşitli hükümet programlarında da vurgulandığı gibi,
yargının kişiselleştirilmesi ve siyasallaştırılmasının önlenebilmesi için,
yargı bağımsızlığıyla bağdaşmayan bu durumun ivedi olarak düzeltilmesi
gerekmektedir.
Unutulmamalıdır ki, yargıç güvencesi yargı
bağımsızlığının, yargı bağımsızlığı da devlete güvenin ön koşuludur.
Yasama ve yürütme organlarının da yargının
siyasallaştırılmasından özenle kaçınmaları gerekir. Yargının
siyasallaştırılması durumunda bundan zarar görecek olan başta yine devlet
organlarıdır. Bununla da kalmayacak, tüm devlet kurumları, insanî değerler ve
bireyler de bu zarardan paylarını alacaklardır.
Hukuk devletinde, kişilerin özel yaşamına ve özgürlük
alanına yapılacak hukuka aykırı karışmalardan ve bu nedenle uğrayabilecekleri
zararlardan korunabilmeleri gerekmektedir. Böylece, hukuksal güvenliğin
sağlanması ve sürdürülmesi, ancak bağımsız ve dolayısıyla yansız yargı organı
aracılığıyla olanaklıdır.
Yurttaşın hak arama özgürlüğünün ve hukuksal güvenliğinin
her türlü siyasal karışmadan, ideolojik ve dogmatik düşüncelerden arınmış,
yansız ve bağımsız yargı organı tarafından korunduğu bilindiği sürece, hukuk
devletinin varlığı duyumsanabilir.
Yargılama sürecinde siyasal karar organlarının etkin
kılınması, yargı kararlarının, hukukun gerekleri yerine siyasal kanaat ve
düşüncelere dayandırılması, bu yönde yorumlanarak uygulanması ya da
uygulanmaması yargının siyasallaştırılmasına neden olur. Bu ise, kişilerin
hukuksal güvenliğinin ortadan kaldırılmasına, kamusal düzenin bozulmasına,
hukuk ve devlet erkinin yok olmasına yol açar.
Hukuk devletinin varlığının toplum yaşamının her alanında
yurttaşlarca duyumsanması, devlete güvenin varlık nedeni olduğuna göre, tüm
organların bu alanda ödevleri, yükümlülükleri ve sorumlulukları vardır.
Öte yandan, anayasal sistemin işlerliğini sağlayacak
organları oluşturan, onları somutlaştıran görevlilerden kimileri halkın,
kimileri Türkiye Büyük Millet Meclisi ya da Anayasada öngörülen diğer
kurumların seçmesiyle, kimileri de atamayla göreve gelmektedirler.
Anayasaya göre, üç erki temsil eden organ ya da kurumlar
arasında üstünlük sıralaması yapılamayacağına göre, göreve getirilme
yöntemlerine bakılarak organ ya da kurumları somutlaştıran görevliler arasında
da ayrım yapılamaz.
Yine, anayasal sisteme göre, rejim yönünden denge ögesi
olan kurumların kararlarının, salt o kurumu oluşturan görevlilerin getiriliş
yöntemine dayanılarak eleştirilmesi ve etkisizleştirilmesi doğru değildir.
Unutulmaması gereken şey, devletin ve rejimin
sürdürülebilmesi için, seçilmişler kadar atanmışların da görevi, sorumluluğu ve
vazgeçilmez önemi olduğudur.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Anayasa'nın 2 nci
maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin demokratik bir devlet olduğu belirtilmiş; 67
nci maddesinde, seçme, seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma hakkı, temel hak
ve ödevler arasında düzenlenmiş; 13 üncü maddesinde de, temel hak ve
özgürlüklerin özüne dokunulmaksızın, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik
toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmamak koşuluyla
sınırlandırılabilmesi öngörülmüştür.
Yurttaşların seçme, seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma
hakkı, demokrasinin yeterli değil, gerekli koşuludur. Yine, Anayasanın 68 inci
maddesinde belirtildiği gibi, siyasal partiler demokratik yaşamın vazgeçilmez ögeleridir.
Ancak, bunların yanında, Anayasanın 67 nci maddesinde,
seçimler konusunda çok önemli bir kurala yer verilmiş, seçim yasalarının
"temsilde adalet" ve "yönetimde istikrar" ilkelerini
bağdaştıracak biçimde düzenleneceği belirtilmiştir.
Görüldüğü gibi, önemli olan, bu ilkelerin seçim
yasalarına sadece yansıması değil, yasada bu iki ilke arasında denge
kurulmasıdır.
Temsilde adalet, siyasal partilerin Türkiye Büyük Millet
Meclisinde, seçimlerde aldıkları oy oranında temsilci bulundurmasını gerektirmekte,
alınan oyla orantılı temsilci sayısıyla yaşama geçirilebilmektedir.
Yönetimde istikrar ise, oyların siyasal partiler arasında
aşırı bölünerek Türkiye Büyük Millet Meclisine yansımasının yaratacağı
istikrarsızlığın önlenmesini anlatmaktadır. Bu ilkenin yaşama geçirilmesi,
oyların temsilci sayısına dönüşmesinde "baraj" olarak adlandırılan
oransal sınırlar konulmasını zorunlu kılmaktadır.
Birbirinin karşıtı gibi görünen bu iki ilkenin, seçme ve
seçilme hakkının özünü zedelemeyecek ve devlet yönetimini aksatmayacak biçimde,
birbirini dengeleyerek yasaya yansıtılması anayasal zorunluluktur. Bu duyarlı
denge, aynı zamanda, demokratik hukuk devleti niteliğinin de gereğidir.
Yönetimde istikrar ilkesi, salt çoğunluğu sağlayacak
seçim sistemini değil, istikrarlı yönetimi olanaklı kılacak adaletli bir temsil
sistemini gerektirmektedir.
Bundan amaç, seçmenin siyasal dağılımının Parlamentoya
olabildiğince uygun ve adil biçimde yansımasıdır. Adalet, aynı zamanda,
yönetimde istikrarın da temel koşuludur. Yalnızca ya da ağırlıklı olarak
istikrarı gözetmenin, istikrarsızlık kaynağı olacağı açıktır.
Kuşkusuz, temsilde adaletin sağlanması için, seçmenin
siyasal dağılımının tümüyle Parlamentoda temsil edilmesi, başka bir deyişle,
siyasal partilerin tümünün Mecliste temsilci bulundurması da savunulamaz. Bu
sistemin de, yönetimde istikrar ilkesine zarar vereceği ortadadır. Ne var ki,
oy kullanan seçmenin siyasal görüşünün büyük oranlarda Parlamentoda temsil
edilemediği seçim sistemini de, temsilde adalet ilkesiyle bağdaştırmak
olanaksızdır.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; birçok kez üzerinde
durduğum kimi konuları, ülke rejimi ve geleceği yönünden çok önemsediğim için
bir kez de Yüce Meclisin çatısı altında vurgulamak istiyorum.
Öncelikle, son yıllarda, bilinçli olarak gündemden
düşürülmeyen laiklik ve laikliğin tanımı tartışmaları üzerinde durmakta yarar
görüyorum.
Belirtmek gerekir ki, demokrasi, özgürlük, kamu yararı,
kamu düzeni, laiklik gibi kavramların Anayasada kavramsal tanımı yapılmamış
olabilir. Anayasalar, kurallarıyla bu kavramların işlevlerini ve anlamlarını
ortaya koyarak çerçevesini çizip, işlevsel tanımını yaparlar. Nitekim,
Anayasamızda da, laikliğin işlevsel tanımı yapılmıştır.
Bu nedenle, Anayasada, laikliğin tanımını aramak yerine,
nasıl bir laikliğin öngörüldüğüne bakmak gerekir. Bu bağlamda, Anayasa
Mahkemesi kararlarının konuya katkısı gözden uzak tutulamaz.
Laiklik ilkesini yaşam biçimi olarak benimseyen çağdaş
ülkeler incelendiğinde, tümünün bu ilkeyi kendi toplumsal gerçeklerine göre
biçimlendirdikleri görülecektir.
Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında da belirtildiği
gibi, laiklik, ülkelerin içinde bulunduğu tarihsel, siyasal, toplumsal
koşullara ve her dinin gerektirdiği isteklere bağlı olarak ülkeden ülkeye
farklılık göstermektedir.
Bu farklılığa bağlı olarak her ülkenin laiklik anlayışı,
o ülkenin Anayasasına yansımıştır. Türkiye için özellik taşıyan laiklik de,
Anayasada benimsenen ve korunan içerikte bir ilkedir.
Laiklik ilkesinin, her ülkenin içinde bulunduğu
koşullardan ve her dinin özelliklerinden esinlenmesi, bu koşullar ile
özellikler arasındaki uyum ya da uyumsuzlukların laiklik anlayışına yansıyarak
değişik nitelikleri ve uygulamaları ortaya çıkarması doğaldır.
Dini ve din anlayışı tümüyle farklı ülkelerde laiklik
uygulamasının aynı anlam ve düzeyde olması beklenemez.
Türkiye Cumhuriyeti, Türk Ulusunun gelenekleri, toplumsal
yapısı, sosyal gerçekleri ve koşulları karşısında laikliği kendine en uygun
içeriğiyle benimsemiştir.
Devlet rejiminin ve toplumsal yaşamın laikleştirilmesi
belirli bir tarihsel süreç içinde gerçekleştirilmiştir. Laiklik ilkesinin
günümüzdeki anlam ve önemini kavrayabilmek için Kurtuluş Savaşı sürerken ve
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken gerçekleştirilen olayları ve olguları iyi
irdelemek gerekir.
Gerçekten, daha Kurtuluş Savaşına başlangıç hazırlıkları
sırasında Erzurum Kongresinde alınan kararlar içinde, ulusal egemenliğin üstün
kılınacağına yer verilmiş; Kurtuluş Savaşı sürerken kabul edilen 1921 ve
savaştan hemen sonra kabul edilen 1924 Anayasalarının 1 inci ve 3 üncü
maddelerine "egemenlik kayıtsız koşulsuz ulusundur" kuralı
konulmuştur. Bunlar, laiklik yolunda atılan ilk adımlardır. Çünkü, laikliğin
özü ve temeli "egemenliğin" kaynağında yatmaktadır. Egemenlik ulusa
ilişkin ise, o rejimin dayandığı sistem laik sistemdir.
Laiklik ilkesine, Türkiye Cumhuriyeti yönünden tarihsel
süreçte kazandığı anlamıyla 1961 ve 1982 Anayasalarında da yer verilmiştir.
1961 ve 1982 Anayasalarının laiklikle ilgili tüm
kuralları birlikte incelendiğinde, laikliğe bir ilke olarak yer verilmesinin
çok ötesinde, onun işlevinin de tanımlanarak kapsamının belirlendiği
görülecektir.
Anayasanın 1 inci maddesinde, Türkiye Devletinin bir
cumhuriyet olduğu belirtilmiş; 2 nci maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin,
"Başlangıç" bölümünde yer verilen temel ilkelere dayanan, demokratik,
laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu vurgulanmış; 4 üncü maddesinde de, 1
inci ve 2 nci maddelerdeki cumhuriyetin ve cumhuriyetin niteliklerinin
değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin önerilemeyeceği belirtilmiştir. Böylece,
Türkiye Cumhuriyetinin niteliklerinden olan laiklik, anayasal içeriğiyle
güvence altına alınmıştır.
Anayasanın 176 ncı maddesine göre "Başlangıç"
bölümü, Anayasa metnine dahildir. Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkeleri
içeren "Başlangıç" maddelerin amacını ve yönünü belirten bir
kaynaktır. Madde gerekçesinde de "Başlangıç" bölümünün Anayasanın
diğer kurallarıyla eşdeğer olduğu vurgulanmıştır.
Anayasanın "Başlangıç" bölümünde, laiklik
ilkesi gereği, kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle
karıştırılamayacağı belirtilmiştir. Böylece, cumhuriyetin niteliklerinin en
önemlisi ve diğer niteliklerin temeli olan laiklik, Anayasaya yön veren ilkeler
arasındaki yerini almış ve anayasal tanımını bulmuştur.
Bu tanıma göre, laiklik, dinin, sosyal, siyasal ve
hukuksal bir güç ve düzenleyici olmasını önleyen temel ilkedir. Bu işlevine
uygun olarak, Anayasanın 24 üncü maddesinde de,
- Devletin sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuksal temel
düzeninin, kısmen de olsa, din kurallarına dayandırılamayacağı,
- Dinin ya da din duygularının yahut dince kutsal
değerlerin, siyasal ya da kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla kötüye
kullanılamayacağı açık biçimde kurala bağlanmıştır.
Bunun yanında, Anayasanın 13 üncü maddesinde, temel hak
ve özgürlüklerin, laik cumhuriyetin gereklerine uygun olarak yasayla
sınırlandırılabileceği; 14 üncü maddesinde de, Anayasada yer verilen hak ve
özgürlüklerin, laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan etkinlikler
biçiminde kullanılamayacağı belirtilmiştir.
Böylece, temel hak ve özgürlüklerin laik cumhuriyeti
zedeleyecek biçimde kötüye kullanılması önlenmiş, gerekirse laik cumhuriyeti
korumak için temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılabileceği kabul
edilmiştir.
Öte yandan, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi,
coğrafî ve siyasal yönden, tekil devlet yapısını ve tam bağımsızlık ilkesini;
yönetsel yönden, laik, demokratik, sosyal hukuk devletini; ekonomik, sosyal,
kültürel ve sanatsal yönden de çağdaş bir Türkiye'yi hedeflemektedir.
Atatürk devriminin amacı, aydınlanma çağını yakalamak ve
Türk toplumunu çağdaşlaştırmaktır. Bu amaç, Anayasanın 174 üncü maddesinde,
"çağdaş uygarlık düzeyini aşmak" biçiminde anlatımını bulmuştur.
Devrimin temeli, amacına bağlı olarak, laiklik ilkesidir.
Laiklik ilkesi, Türkiye Cumhuriyetini oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır.
Anayasada benimsenen laiklik ilkesinin, yukarıda belirtilen amaç bağlamında
değerlendirilmesi ve yorumlanması zorunludur. (CHP sıralarından alkışlar)
Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 148 ve 153 üncü maddeleri
uyarınca, Anayasaya uygunluk denetimi görevi nedeniyle, anayasal kural, kavram
ve ilkeleri resmen yorumlamaya yetkili tek organ olduğuna ve kararları herkesi
bağladığına göre, anayasal kuralların Yüksek Mahkeme kararlarıyla birlikte
değerlendirilmesi, bu kararlarla kazandırılan içerikle uygulanması zorunludur.
Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında, laikliğin
hukuksal, sosyal, siyasal tanımları ve ulusal değeri geniş biçimde ele alınıp,
özenle korunması gereken bir ilke olduğu vurgulanmıştır. Bu kararlara göre,
laiklik ilkesi gereği;
Din, devlet işlerinde egemen olamaz.
Din, bireylerin manevi yaşamına ilişkin olan inanç
bölümündeki yerinde, sınırsız özgürlük tanınarak, anayasal güvenceye
alınmıştır.
Dinin, bireyin manevi yaşamını aşarak, toplumsal yaşamı
etkilemesine izin verilemez; bireyin inanç ve ibadet yaşamına, kamu düzenini,
güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla sınırlamalar konulabilir; dinin kötüye
kullanılması ve sömürülmesi yasaklanabilir.
Devlete, kamu düzeninin koruyucusu sıfatıyla, dinsel hak
ve özgürlükler üzerinde denetim yetkisi tanınmıştır.
Anayasa Mahkemesinin, Anayasadan kaynaklanan yorum
yetkisiyle kararlarında yer verdiği bu gerekçeler, laikliğin, anayasal
çerçevede işlevini ortaya koyarak tanımını yapmaktadır.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri;
"Başlangıç" bölümünde, Anayasanın, Türk yurdu ve Türk Ulusunun
sonsuza uzanan varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü
belirlediği vurgulanmıştır.
"Başlangıç", devlet yönetimine ilişkin tüm
anayasal kurallar yönünden çok kapsamlı, aynı zamanda çok özlü bir anlatım
içermektedir. Böylece, Anayasada, tek devlet, tek ülke, tek ulus ülküsü kabul
edilmiş olmaktadır.
Yine "Başlangıç"ta, hiçbir etkinliğin Türk
varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esası karşısında korunma
göremeyeceği; 3 üncü maddede, Türkiye Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmez
bütün olduğu; 4 üncü maddede, bu kuralın değiştirilemeyeceği belirtilmiş; 5
inci maddede, Türk Ulusunun tümlüğünü, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin
temel amaç ve görevleri arasında sayılmış; 14 üncü maddede, temel hak ve
özgürlüklerin, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmayı
amaçlayan etkinlikler biçiminde kullanılamayacağı açıkça vurgulanmıştır.
Ayrıca, 26 ncı maddede düşünceyi açıklama ve yayma
özgürlüğünün, 27 nci maddede bilim ve sanat özgürlüğünün, 28 inci maddede basın
özgürlüğünün, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü koruma amacıyla
sınırlandırılabileceği kabul edilmiş; 58 inci maddede, devlet, gençleri,
devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaç edinen
görüşlere karşı yetiştirmekle ödevli kılınmış; 68 inci maddede, siyasal
partilerin tüzük, program ve eylemlerinin, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez
bütünlüğüne aykırı olamayacağı açıklanmıştır.
Görüldüğü gibi, Anayasamıza göre, Türkiye Cumhuriyeti,
ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütündür ve tekil devlet yapısına sahiptir.
Kurucu öğe olarak, tek devlet, tek ülke ve tek ulus söz konusudur; bu öğelerden
ve tek dil, tek bayrak ülküsünden asla vazgeçilemez. (Alkışlar)
Ulusun adı, Yüce Önder'in şu özlü sözünde belirtilmiştir:
"Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına Türk Ulusu denir."
(Alkışlar)
O Ulus ki, büyük bir özveriyle yurdunu yabancı
işgalcilerden kurtarmış, tasada ortaklık yapmış, Türkiye Cumhuriyetini kurmuş,
tüm devrimleri birlikte gerçekleştirmiş, Cumhuriyetin kazanımlarından birlikte
yararlanmış, sevinci ve övüncü birlikte yaşamıştır. (CHP sıralarından alkışlar)
Çağdaş devletlerde de yurttaşlık hukuksal bağı yanında
bir de ulus kimliği vardır ve bu kimlik, ortak çıkarların, ortak coşkuların,
ortak duyguların ve ortak bir dilin toplamıdır.
Anayasanın Başlangıcında ve 2 nci maddesinde; Türkiye
Cumhuriyetinin ve Anayasanın Atatürk ulusçuluğuna dayandığı, Türk Ulusunun
çıkarlarının her türlü etkinliğin üzerinde olduğu belirtilmiştir.
Anayasadaki ulusçuluk anlayışı, ırksal ve dinsel ögelere
değil, gurur ve övünmede, sevinç ve tasada, hak ve ödevlerde, nimet ve külfette
ortaklık ve birlikte yaşama isteği gibi değerlere dayanmaktadır. Geçmişte
yaşanan ortak acılar ve sevinçler, birlikte kazanılan zaferler, ülke ve ulus
çıkarını her şeyden üstün tutma, ülkü ve amaç birliği, çağdaşlaşma yolunda
verilen savaşım bu değerleri oluşturmaktadır.
Bunun doğal sonucu olarak Anayasada, Türk Devletine
yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkesi Türk sayan kuralıyla, birleştirici ve
bütünleştirici bir ulusçuluk anlayışı benimsenmiştir. Devletin ülkesi ve
ulusuyla bölünmez bütünlüğü, çağdaş ulusçuluk anlayışının belirgin
niteliklerinden birini oluşturmaktadır.
Çok kültürlü toplumlarda birlik, ulusal devletle sağlanmış
ve tek ulus ilkesi bu birliği pekiştiren en önemli öge olmuştur. Toplumu
oluşturan yurttaşların tek ulus çatısında toplanması, laiklikte olduğu gibi,
farklılıklar korunarak birlikte yaşamanın en etkili yoludur.
Türk Devletine yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkesin
Türk sayılması, Türk Ulusunu oluşturan ögelerin etnik kimliklerinin yadsınması
anlamına gelmemektedir; tam tersine, etnik kökeni, dini ne olursa olsun, tüm
yurttaşların "Türk Ulusu" olarak adlandırılması, yurttaşlar
arasındaki eşitliğin sağlanması, çoğunluk içinde bulunan çeşitli etnik kökenli
yurttaşların azınlık durumuna düşmesini önleme amacına yöneliktir. (Alkışlar)
Anayasadaki "Egemenlik kayıtsız koşulsuz Türk
Ulusunundur" kuralı da "Türk Ulusu" kavramının, çoğunluk-azınlık
ya da din ve ırk ayrımı yapılmadan yurttaşların tümünü kapsadığını
göstermektedir.
Türk Ulusunun birliğini ve huzurunu bozmaya yönelik
uğraşlar, tekil devleti hedef alan girişimlerdir. Bu girişimlerin sonuçsuz
kalmaya mahkûm olduğu bilinmelidir.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Anayasanın 92 nci
maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine izin
verme yetkisi, Türkiye Büyük Millet Meclisine tanınmıştır ve münhasır bir
yetkidir. Bu niteliği, yetkinin, doğrudan Türkiye Büyük Millet Meclisince
kullanılmasını, başka bir organa devredilmemesini gerektirmektedir. Hiçbir
organ, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.
Bu nedenle, izin yetkisi kullanılırken, iznin süresinin,
kapsamının ve sınırının da belirtilmesi gerekmektedir.
Soğuk savaş dönemi sonrası, teknoloji, iletişim, ulaşım
sektörlerindeki gelişmeler, uluslararası dengeleri güçlü ülkeler yararına hızla
değiştirmektedir. Bu durum, uluslararası kurumların ve uluslararası hukukun önemini
belirginleştirmektedir. Güçsüz olanın güçlü karşısında korunması, ancak, bu
kurumlar ve uluslararası hukuk aracılığıyla sağlanabilmektedir.
Devletlerin kendilerini uluslararası hukukla bağlı
sayması, dünya barışı yönünden önemlidir. Anayasamızın 92 nci maddesiyle
Türkiye Büyük Millet Meclisine verilen yetkinin uluslararası hukukun meşru
saydığı durumlar için öngörülmüş olması, uluslararası ilişkilerin ulaştığı
boyut yönünden de son derece anlamlıdır.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; çağdaş, özgürlükçü
demokrasinin temel öğelerinden olan basın, demokratik düzenin sağlıklı işlemesi
yönünden vazgeçilmez bir işleve sahiptir. Basın özgürlüğü ise, düşünce ve
anlatım özgürlüğünü tamamlayan bir özgürlüktür.
Halkın haber alma hakkını kullanabilmesinin aracı
konumundaki basının, çıkar gruplarından ve her türlü otoriteden bağımsız,
evrensel meslek ölçütleriyle çalıştığı toplumlarda, hak ve özgürlükler geniş
uygulama alanı bulmaktadır.
Haber verme, denetim ve eleştiri yapma, kamuoyunu
bilgilendirme ve oluşturma, kurumlarla bireyler arasında bilgi akışı sağlama,
özgür tartışma ortamı yaratarak toplumsal bilinci güçlendirme, toplumu eğitme
ve düşünce dünyasını zenginleştirme gibi yaşamsal sorumlulukları bulunan basın,
bu yönüyle kamusal görev yapmaktadır.
Yurttaşların, toplumun geleceğinde belirleyici rol
oynayabilmeleri, yönetimi denetleyebilmeleri, temel hak ve özgürlüklerinin
bilincine varıp, bunları her alanda kullanabilmeleri, hukuksal ve toplumsal
kuralların yanında, özgür ve yansız basının varlığını gerekli kılmaktadır.
Basının, toplum adına üstlendiği görevleri yerine
getirebilmesi için özgür olması, her türlü güç ve baskı karşısında korunması
zorunludur.
Basının saygınlığının ve güvenilirliğinin artması, medya
gücünün kötüye kullanılmasının önlenmesine, bu gücün kişisel çıkarlardan ve
ticarî kaygılardan uzak tutulmasına, yansız, doğru, ilkeli, kişilik haklarına
ve özel yaşama saygılı habercilik anlayışının benimsenmesine, her koşulda
meslek etiğinin gözetilmesine bağlıdır.
Türk basınının tüm çalışanları ve meslek örgütleriyle,
Cumhuriyet rejiminin korunup kollanmasında, laikliğin savunulmasında,
demokratik değerlerin yaşatılmasında, geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte
de öncü rol üstlenebileceğinden kuşku duymuyoruz.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; çağımızda bir ülke
nüfusunun büyüklüğü, tek başına, o ülkenin gücünün yeterli göstergesi
olmamaktadır. Gelişen teknoloji, nüfusun yapısını ve niteliğinin önemini
artırmıştır. Nüfusun büyüklüğü ve özellikleri, ekonominin sektörel yapısını ve
büyüme oranını etkilemektedir.
Hızlı nüfus artışı, temelde yüksek doğum oranına
dayanmakta, üretim çağına ulaşmamış olan 0-14 yaş grubunun oranını artırmakta,
toplam tüketimin artmasına, dolayısıyla tasarrufun azalmasına yol açmaktadır.
Nüfus politikaları, ekonomik, sosyal ve kültürel
kalkınmanın ayrılmaz parçasıdır. Temel amaç, insanların yaşam kalitesini
artırmaktır. Bu da ancak, sürdürülebilir kalkınmayla gerçekleştirilebilir.
Sürdürülebilir kalkınmayı olumsuz etkileyen en önemli etmen de hızlı nüfus
artışıdır.
Gelişmekte olan ülkelerde hızlı nüfus artışı tasarrufu
zorlaştırmaktadır. Oysa, bu tür ülkelerin kalkınabilmesi için altyapı, eğitim,
sağlık gibi alanlarda yatırımların artırılması gerekmektedir. Ayrıca, artan iş
gücüne iş olanağı yaratmak yeni yatırımlara bağlıdır.
1990-2000 döneminde nüfusun yıllık ortalama artış hızı
binde 18'den binde 14'e inmiştir. Ancak, yine de Avrupa ülkeleri arasında en
yüksek nüfus artış hızı Türkiye'dedir.
Göstergelerin değişmemesi durumunda, 2025 yılında ülke
nüfusunun yaklaşık 90 000 000'a ulaşacağı kestirilmektedir. Bunun, daha fazla
yoksulluğu birlikte getireceği açıktır. Bu nedenle, halkımızın, iyi
örgütlenmiş, etkili aile planlaması ve destekleyici hizmetler yoluyla
bilinçlendirilmesi, kendilerinin ve ülkenin çıkarları yönünden zorunludur.
Aile planlaması kavramının salt doğum kontrolü olarak
algılanması doğru değildir. Kavram, ana ve bebek sağlığı ile nüfus planlamasını
birlikte içermektedir. Bu boyutuyla, ekonomik ve sosyal kalkınma yanında,
yaşamsal önemi olan sağlık hakkıyla doğrudan ilgilidir.
Türkiye, Cumhuriyetin 100 üncü yılında, gönenç düzeyi
yönünden Avrupa Birliği verilerine ulaşabilmek için, etkili bir aile planlaması
ile sağlıklı ve kalkınmayı sürdürecek nüfus yapısı oluşturma hedefi de önemle
göz önünde tutulmalıdır.
20 000 000 insanımız yoksulluk sınırının altında
yaşamaktadır. En varsıl kesim ile en yoksul kesim arasındaki gelir farkı 17
kata çıkmıştır. Bunun temel nedenlerinden en önemlisi, aşırı nüfus artışı ve
aile planlaması konusunda kesimler arası bilinç farkıdır. En yoksul illerde
nüfusun yarısının 14 yaşın altında olması bu bilinç farkını ortaya koymaktadır.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; ülkemizin çağdaş
uygarlık düzeyine erişmesi sürecinde ekonomiye büyük önem verilmesi gerekir.
Sanayileşmiş ve gelişmiş bir ülke olarak küreselleşen dünyada hak ettiğimiz
yeri alabilmek için, ekonomik yönden güçlü olmak zorundayız.
Türk ekonomisinin son yıllarda gösterdiği gelişmeleri
yakından izliyoruz. Ekonomik anlamda yeni sıkıntılarla karşılaşılmaması ortak
dileğimizdir. Toplum olarak geçmişten ders çıkarmalı, anlayış birliği içinde,
iç politika kaygılarından uzak, siyaset üstü yaklaşımlarla geleceğe
yönelmeliyiz.
Sayıların olumlu ya da olumsuzluğundan bağımsız olarak
yapısal sorunlara eğilmemiz ve gerçekçi, bütüncül çözümler üretmemiz
gerekmektedir. Bunun yolu ise, ekonomide yapısal değişimin önündeki risklerin
tanısının doğru konulmasından geçmektedir.
Bu bağlamda, ülke ekonomisinin, dengeleri sağlam, üretime
dayanan, siyasal yönlendirmelerden etkilenmeyen, gelir dağılımında adalet
sağlayan bir yapıya kavuşturulması ve dünyadaki yapısal dönüşümlere uyumlu
duruma getirilmesi önemlidir.
Ulusal sermayenin bir ülkenin büyümesinin en temel itici
gücü olduğu gerçeği hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır. Unutulmamalıdır ki,
ulusal sermaye, aynı zamanda bir ülkenin malî sektörünün de omurgasıdır. Ulusal
sermayenin büyütülmesi ve geliştirilmesi için ulusal tasarrufların
özendirilmesi ve verimli kullanılması zorunludur.
Küreselleşme adı altında uluslararası tekelci sermayenin,
yerelleştirme ve özelleştirme yöntemi ile iç pazarı etkili biçimde ele
geçirmesinin ulusal ekonomiye zarar vereceği de gözden uzak tutulmamalıdır.
(CHP sıralarından alkışlar)
Toplumsal ya da stratejik önem taşıyan tüm kamu
kuruluşlarının getirisi-götürüsü tartışılmadan özelleştirilmesi yönündeki
uygulamalar, özelleştirmeyi toplumsal, mantıksal ve hukuksal temelinden
uzaklaştırmakta, sosyal devlet ilkesine zarar vermekte ve hızla yabancılaşmaya
dönüştürmektedir. (CHP sıralarından alkışlar)
Gelişmiş ülkelerde stratejik önemdeki tesislerin,
yabancılara satılmasının önlenmesi ve bunun örneklerinin giderek artması,
özelleştirme konusuna çok daha duyarlı yaklaşılmasını gerektirmektedir. (CHP
sıralarından alkışlar)
Üstelik, ülkemizdeki bölgelerarası gelişmişlik farkı ve
geri kalmış yörelere özel kesimin yatırım yapmaktan kaçınması, kamu
girişimciliğinin önemini ortaya koymaktadır.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti,
sosyal bir devlettir. Anayasanın ilgili maddelerinde sosyal devletin çerçevesi
çizilmiş, devletin bu kapsamdaki görev ve yükümlülükleri saptanmıştır.
Bireylerin sosyal hakları ve asgarî yaşam düzeyleriyle
ilgilenerek onların gönenç, huzur ve mutluluk içinde, gelecek kaygısı taşımadan
yaşamalarını sağlamak, sosyal devletin temel amaç ve görevlerindendir.
Sosyal devletin, toplumun gereksinimlerini karşılamak
amacıyla üstlendiği kamu görevlerini, genel olarak sosyal güvenlik, sosyal
yardım, sosyal hizmetler, eğitim ve sağlık biçiminde özetlemek olanaklıdır.
Toplumun huzur ve mutluluğu için sosyal güvenlik, eğitim
ve sağlık hizmetlerini diğerlerinden ayırmak gerekmektedir. Bunlar, siyaset
üstü tutulması gereken, yaşamsal önemi bulunan hizmetlerdir.
Sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması, kalitesinin
yükseltilmesi, tüm bireyler için erişilebilir, yeterli ve sürekli kılınması,
sağlık güvencesinin herkesi kapsaması sosyal devlet olmanın koşuludur. Sağlık
gibi devletin aslî görevi olan bir alanın, insanî boyutu gözardı edilerek,
yalnızca parasal yaklaşımlarla ele alınması, sosyal devlet ilkesiyle
örtüşmemektedir. (CHP sıralarından alkışlar)
Çağdaşlık savındaki her devlet, birey mutluluğunu
amaçlayan politikalar benimsemek ve uygulamak durumundadır.
Bu nedenle Türkiye de, sağlık alanında çağdaş ölçütleri
yakalamak, sağlık sisteminin aksayan yönlerini ivedilikle, toplumun
beklentileri doğrultusunda düzeltmek zorundadır.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; yolsuzluklardan
arındırılmış temiz bir toplum, nesnel kurallara göre işleyen yansız ve saydam
bir yönetim, tüm yurttaşların ortak özlemidir. Ne var ki, uzun yıllardan beri
yolsuzluk olayları toplumun gündeminden düşmemiş, kamuoyu sorgulama gereği
duymadan her suçlamaya inanır duruma gelmiş, toplumsal sağduyu, aklama
kararlarına bile kuşkuyla bakar olmuştur.
Kamu kurum ve kuruluşlarında yapılan denetimler,
bilgisizlik, savurganlık, çıkar sağlama, görevi savsaklama, basiretsizlik gibi nedenlerle,
kurumların çok yüksek tutarlarda zarara uğratıldığını göstermektedir.
Yolsuzlukla savaşımda mutlaka başarılı olunması
gerekmektedir. Bu hedefe ulaşmak için, yasama, yürütme ve yargı organlarınca,
kararlı bir tutum izlenmeli, açık bir toplum ve saydam bir yönetim olmanın
gerekleri yerine getirilmeli, yolsuzluk eylemlerinin cezasız kalmayacağı
uygulamalarla kanıtlanmalı, yasama dokunulmazlığına ilişkin kurallar gözden
geçirilmelidir. (CHP ve Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; ülkelerin gelişen
dünyadaki konumlarını güçlendirebilmelerinde temel araç eğitimdir. Türkiye
Cumhuriyeti kuruluşundan bu yana eğitime büyük önem vermiş, çocuklarımızın ve
gençlerimizin, yenilikleri yakalayan, aklı ve bilimi rehber edinen, yaşamına
dogmalarla ve hurafelerle değil, çağdaş değerlerle yön veren nitelikli kuşaklar
olarak yetiştirilmesine özen göstermiştir.
Eğitimin temel amacı, toplumun ve bireyin niteliğinin
yükselmesine hizmet etmektir. İnsanlık tarihi boyunca gelişmenin ana kaynağı
bilgi olmuştur. Çağımızda bilginin önemi "bilgi toplumu" kavramının
geliştirilmesini gerekli kılacak düzeyde artmıştır.
Kalkınmanın sürdürülebilmesi, bilgiyi üretme ve kullanma
yetisi geliştirilmiş bireyleri yetiştirecek, nitelikli bir eğitim-öğretim
sisteminin kurulmasını gerektirmektedir.
Eğitim, ülkedeki ekonomik, toplumsal, bilimsel ve siyasal
kurumların üretim ve hizmet kapasitesini artıran bir süreçtir. Bu süreç,
bireylerin yaşam boyu öğrenmesi olgusunu da kapsamaktadır.
Dünyada ekonomiler giderek nitelikli bir istihdam
profiline, dolayısıyla daha nitelikli eğitim ve yükseköğretim almış olmayı
gerektiren bir sektörel yapıya dönüşmektedir.
Sonuç olarak, eğitimin sürdürülebilir büyüme, rekabet
edebilirlik, araştırma, geliştirme ve yeni iş alanlarının yaratılması, sosyal
içerik, bölgesel gelişme gibi ögelerle bir arada ele alınması ve bu alanlara
olan katkısını ön planda tutan bir yaklaşımla değerlendirilmesi gerekmektedir.
(AK Parti sıralarından alkışlar)
Kişiliğin oluşmasında önemli katkıları olan okul öncesi
eğitimde, çocuklarımızın sağlığı ve beslenmesi kadar, bireysel gelişimini
destekleyecek toplumsal ve fiziksel ortamlar sağlanması da önemlidir.
İlköğretimin temel hedefi, etkili bir rehberlik ve
danışmanlık hizmeti sunarak, çocuklarımızı erken yaşlardan itibaren ilgi,
yetenek, gelişim ve öğrenme özelliklerine göre geleceğe hazırlamaktır. Bu
dönemde, çocuklara, denetimsiz ortamlarda bilim dışı, mistik ve dogmatik kimi
bilgiler aşılanmasına duyarsız kalınması, bu niyetle hareket eden kişi ya da
kurumların, caydırıcılığı azaltacak yaptırımlarla cesaretlendirilmeleri son
derece tehlikelidir. (CHP ve Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)
İlköğretim sistemimizin en önemli sorunlarından biri de,
öğrencileri ortaöğretime yönlendirmedeki yetersizliğidir. Bir meslek seçimine
ilişkin kararını henüz olgunlaştıramamış çocuklarımız, ilköğretimin sonunda
meslekî eğitim veren liseler yerine, genellikle üniversiteye hazırlık amaçlı
genel liselere yönelmektedirler. Bu nedenle, meslekî teknik öğretimin, genel
ortaöğretim içindeki payı giderek düşmektedir.
Zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması ve uygulamanın
kararlılıkla sürdürülmesi, eğitimde çağa uyum yönünde atılan önemli bir adım
olmuştur. Fiziksel altyapı yeterli düzeye getirilerek, zorunlu eğitimin 12 yıla
çıkarılması bir an önce gerçekleştirilmelidir. (CHP ve Anavatan Partisi
sıralarından alkışlar) Eğitimde niteliğin iyileştirilmesi ve gelişimin
sürdürülmesi bunu gerekli kılmaktadır.
Ortaöğretim aşamasında, meslekî ve teknik bilgiyle
donanmış gençlerimizin ilgili sektörlerde çalıştırılmalarına öncelik verilmesi,
böylece ara eleman gereksiniminin karşılanması, lisans düzeyinde öğrenim yapmak
isteyenlerin ise, kendi alanlarıyla ilgili yükseköğretim kurumlarına
yönlendirilmeleri temel alınmalıdır.
Üniversiteye girişe hazırlık uygulaması, ortaöğretimi
neredeyse amaç olmaktan çıkararak araç durumuna düşürmüştür. Bu olgu,
gençlerimizin sosyal etkinliklerden uzak, araştırmacılığı önemsemeyen, sorun
çözme becerisi kazanamamış kişiler olarak yetişmelerine yol açmaktadır.
Yükseköğretimdeki sorunlarımızın kalıcı biçimde
çözülebilmesi için, bu alana yönlendirilen malî kaynakların çoğaltılması,
üniversitelerin öğrenci kapasitesinin, ülkemizin gereksinim duyduğu yetişmiş
insan gücü sayısıyla uyumlaştırılması, öğretim kalitesinin yükseltilmesi ve
uluslararası geçerliliği olan bir kalite güvence sisteminin geliştirilmesi,
öğretim üyeliğinin çekici duruma getirilip, üniversite kadrolarının oluşumunda
kıdem ve liyakatin temel alınması önem taşımaktadır. (Alkışlar)
Ülkemizin genç ve yetenekli beyinleri, eğitim sonrası iş
olanaklarının yetersizliği ve kariyer planlamasına ilişkin kaygıları nedeniyle,
yaşamlarını gelişmiş ülkelerde kurmaya yönelmektedir. Oysa, bu gençler,
ulusumuzun çağdaş uygarlık düzeyine yükseltilmesinde temel güvencelerimizdir.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; dünyanın içinden
geçmekte olduğu hızlı küreselleşme süreci, karşılıklı bağımlılığı
derinleştirmekte, statükoları sarsmakta ve dünyanın jeopolitik ve jeostratejik
durumuna yön vermektedir. Küresel güvenlik ve küresel ekonomi, birbiriyle
yakından ilişkili iki önemli kavram durumuna gelmiştir.
Dünyada oluşan yeni güvenlik ortamı, geleneksel tehdit
algılamalarının değişmesine yol açmış, güvenlik, bir yerde küreselleşmiştir. Bu
çerçevede "güvenlik boyutu" ülke güvenliği kavramından, uluslararası
güvenlik biçiminde tanımlanan bölgesel ve küresel güvenlik anlayışına
kaymıştır.
Türkiye, ülke bütünlüğüne, ulusal birliğe ve siyasal
rejime yönelik çok boyutlu ve giderek artan iç ve dış tehdit ve risklerle karşı
karşıyadır. Bu risk ve tehditlerin kaynağını, bölücü ve irticaî etkinlikler,
uluslararası terörizm, kitle imha silahlarının yayılması ve bölgesel sorunlar
oluşturmaktadır.
Karşılaşılan bu güvenlik sorunlarına karşın Türkiye,
istikrarını ve gönencini korumada başarılı olmuştur. Bunda en önemli etkenler,
sağlam temeller üzerine kurulmuş laik ve demokratik devlet yapımız ile her
türlü etnik ve dinsel ayırımcılığı reddeden, hoşgörü, dayanışma, birlik ve
beraberliği öngören toplumsal tavrımızdır.
Terörizmin hesaplı ve siyasal amaçlı bir şiddet hareketi
olduğu genel kabul görmektedir. Terörle savaşımın başarılı olması, küresel
düzeyde tam bir iş birliğinden geçmektedir. Bu iş birliğinin başarısı, her
türlü terör örgütünün, hiçbir ayırım yapılmaksızın, ortak hedef olarak
değerlendirilmesi ve tanımlanmasıyla olanaklıdır. Terörün desteklenmesinin ya
da başka ülkelere yönelmiş terörist etkinlikler karşısında sessiz kalınmasının,
terörle küresel savaşımı olumsuz etkilediği kuşkusuzdur. Hiçbir ülkenin küresel
terörizmle savaşımı tek başına kazanması olanaklı değildir.
Türkiye, terörden en çok zarar gören ülkelerden biri
olarak, terörle küresel savaşımı tüm gücüyle desteklemektedir. Ancak, Türkiye
Cumhuriyetinin üniter yapısını değiştirmek ve ülkeyi parçalamak amacıyla
giderek artan eylemler gerçekleştiren terör örgütüne karşı savaşımında
Türkiye'ye, dost, komşu ve bağlaşıklarınca yeterince yardım ve destek
verilmemektedir.
Irak'ın kuzeyinden kaynaklanan bölücü teröre karşı,
ayırım yapmaksızın ortak bir karşı duruş ve güçlü bir eylemsel iş birliği tek
çözüm yolu olarak görülmektedir. Sorunun ivediliğinin ve öneminin kavrandığına
ilişkin kimi gelişmeler yaşansa da, Türkiye'nin dış teröre karşı meşru savunma
hakkı saklı tutulmaktadır. (Alkışlar)
Türkiye Cumhuriyeti, iç barışına ve huzuruna yönelik ve
evrensel bir insanlık suçu olan bölücü terörü tümüyle yok edene kadar, hukuk
devleti kuralları içinde, büyük bir kararlılıkla savaşımını sürdürecektir.
(Alkışlar)
Bu bağlamda, teröre karşı silahlı savaşım yanında, Doğu
ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizin sosyoekonomik sorunlarını hızla
iyileştirmek ve bölgelerarası gelişmişlik farklılıklarını ortadan kaldırmak
amacıyla hazırlanan eylem planlarının etkin biçimde uygulanmasının önemini de
vurgulamak istiyorum.
Terörle savaşımda, güvenlik güçlerimizin özverili
çabalarını, halkımızın tümüyle teröre karşı gösterdiği birlik ve kararlılığı,
yönetim birimlerimizin üstün çalışmalarını, Yüce Meclisimizin terörle savaşımda
sağladığı destek ve katkıları takdirle karşılıyoruz. (Alkışlar)
Terörle savaşımda yitirdiğimiz şehitlerimize bir kez daha
Tanrı'dan rahmet diliyor, gazilerimizi gönül borcuyla anıyorum. (Alkışlar)
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; ülkemizin iç
güvenliğine yönelik bir diğer tehdit de, cumhuriyetimizin kuruluşundan beri var
olan, bugün de etkinliğini artırarak sürdüren irtica tehlikesidir. (CHP
sıralarından alkışlar) Türkiye'de irticaî tehdidi yeterince algılayamayanların,
özellikle son yirmi yılda yaşanan olayları üst üste koyup birlikte
değerlendirmesi, Türkiye'deki toplumsal ve bireysel yaşamın nereden nereye
geldiğini iyi çözümlemesi gerekmektedir.
İrticaî tehdidin, devletin temel niteliklerini değiştirme
hedefinden sapmadığı gözlenmektedir. Bu çerçevede, cumhuriyetin kazanımlarının
ortadan kaldırılması, laiklik kavramının çeşitli biçimlerde yorumlanarak içinin
boşaltılması, irticaî tabanın giderek genişletilmesi, kadrolaşma ve dini
bireysellikten çıkararak toplumsallaştırma ve siyasete yansıtma çabalarının
yoğunlaşmasının, toplumda gerginliği artırdığı dikkati çekmektedir. (CHP
sıralarından alkışlar)
İrticaî tehdide karşı savaşımın kilit taşı laikliktir.
Unutulmamalıdır ki, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi laik düzene
dayanmaktadır. (CHP sıralarından alkışlar)
İrticayla savaşımda, cumhuriyetimizin laik yapısının
korunması, dinin, din duygularının ve dince kutsal sayılan değerlerin siyasal
amaçlı olarak kötüye kullanılmasının önlenmesi, toplumun bu yönde
bilinçlendirilmesi, devrim yasalarının ödünsüz uygulanması ve devlet
organlarının yetkilerini duraksamaya düşmeden etkin biçimde kullanmaları
zorunludur. (Alkışlar)
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; ulusal güvenliğimiz
yönünden Silahlı Kuvvetlerin güçlü tutulması, geçmişten günümüze en önemli
temel önceliğimiz olmuştur.
Silahlı Kuvvetlerimiz, ülkemizin ve siyasal rejimimizin
varlığının ve sürekliliğinin güvencesidir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin,
Anayasada ve yasalarda belirlenmiş görev ve sorumluluklarını yerine getirecek
biçimde güçlü olmasına, cumhuriyet hükümetleri ve parlamentolarımız büyük önem vermiş
ve özen göstermiştir. Bunu, burada bir kez daha belirtmekten mutluluk
duyuyorum. (Alkışlar)
Bununla birlikte, ulusunun büyük güven ve sevgisine
erişmiş olan ordumuzun saygınlığının korunmasını ve siyaset üstü tutulmasını,
temel bir görev ve sorumluluk olarak algılamalıyız. (Alkışlar)
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; dış siyasada önemli
gelişmelerin yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu gelişmelerin niteliği ne
olursa olsun, çevremizde ülkemizin güvenlik içinde gelişimini sürdürebilmesine
elverişli bir ortamın sağlanması, kuşkusuz ulusal çıkarlarımızın gereğidir.
Batı ile Doğu arasındaki benzersiz konumumuz, sık sık
çatışma ve bunalımlarla karşılaşılan bölgemizde gerçekçi, etkin ve çok boyutlu
bir dış siyasa izlememizi gerektirmektedir. Bu nesnel gerekliliklerin yaşama
geçirilmesi yönünde izlediğimiz dış siyasaya, çağdaş değerleri benimseyen,
barışçıl ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir anlayış egemen olmuştur.
Türk Ulusu, çevresinde yaşanmakta olan sorunların olumsuz
etkilerini birlik ve dayanışma içinde karşılayacak, uluslararası ilişkilerde
barışçıl, saydam ve içten tutumunu kararlılıkla sürdürecektir.
Avrupa Birliğine üyelik hedefimiz, her zamanki
canlılığını ve dış siyasadaki öncelikli yerini korumaktadır.
Avrupa Birliği, Türkiye ile katılım görüşmelerini
başlatma kararı alarak, Birliğin ortak değerlere bağlı her Avrupa ülkesine açık
olduğunu göstermiş, stratejik bir bakış açısı ortaya koyabilmiştir. Katılım
sürecinin aksamadan ilerlemesi ve yapay sorunlarla engellenmesine izin
verilmemesinin, Türkiye ve Birlik üyesi ülkelerin ortak yararına olduğu kadar,
küresel barışa da katkıda bulunacağına inanıyoruz. (AK Parti ve CHP
sıralarından alkışlar)
Ancak, ülkemizin Avrupa Birliği üyeliğine kültür ve din
farklılığını öne sürerek karşı çıkan kimi çevrelerin, Kıbrıs Rum gemi ve
uçaklarına ülkemiz limanlarının açılması yönündeki Rum çabalarına arka
çıktıkları da gözlenmektedir. (AK Parti ve CHP sıralarından alkışlar) Bu
çabalar, Avrupa Birliğine katılım sürecinde ülkemizden tek yanlı ödün almayı
hedefleyen Rum yönetiminin uzlaşmaz tutumunu yüreklendirmektedir. (AK Parti
sıralarından alkışlar)
Avrupa Birliğinin üzerine düşen, Rum tarafını, yerleşmiş
Birleşmiş Milletler parametreleri doğrultusunda, siyasal eşitlik ve iki
kesimliliğe dayalı kapsamlı bir çözüme yönlendirmektir.
Avrupa Birliğine üyelik hedefimiz gibi, Amerika Birleşik
Devletleriyle köklü ilişkilerimiz de dış siyasamızın temel eksenini
oluşturmaktadır. Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleriyle ilişkilerimiz
birbirini tamamlamakta ve Avrupa-Atlantik bağımızı oluşturmaktadır.
Günümüz koşulları Türk-Amerikan ilişkilerinin önemini
daha da artırmıştır. Amerika Birleşik Devletleriyle ortak yarar temelinde
sürdürdüğümüz istikrar, iş birliği ve barışa dayalı genel amaç birliği,
ilişkilerimizin geleceğinin de güvencesidir. Bu çerçevede, Amerika Birleşik
Devletleri ile terör ve Kuzey Irak bağlamında sürdürmekte olduğumuz iş
birliğinin, sonucu Türk kamuoyu tarafından da titizlikle izlenen önemli bir
sınav oluşturacağını vurgulamak isterim. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Çevremizde bir uyum ve istikrar kuşağı oluşturulması
başlıca hedefimizdir. Komşularımızla ilişkilerimiz de bu anlayış üzerine
kuruludur.
Türk-Yunan ilişkilerinin, içtenlik, karşılıklı güven ve
dostluk temelinde gelişmesinin ikili sorunların çözümünü kolaylaştıracağına
inanıyoruz. Bu yöndeki ilerlemelerin Akdeniz bölgesine olumlu yansımaları
olacağından kuşku duymuyoruz.
Yunanistan'ın uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan
yükümlülüklerini yerine getirmesini ve Batı Trakya Türk azınlığının sorunlarını
çözmesini bekliyoruz. (Alkışlar)
Balkanların istikrarı, ülkemiz için de büyük önem
taşımaktadır. Türkiye, Balkan ülkeleri arasında karşılıklı anlayış, iş birliği
ve barış içinde birlikte yaşamaya dayalı bir ortamın oluşturulmasına önem
vermektedir. Bu anlayışla, bölge istikrarını korumaya ve bölgenin yeniden
yapılandırılmasına katkılarımızı sürdüreceğiz.
Rusya Federasyonu, tarih boyunca önemli bir komşumuz
olmuştur. Artan karşılıklı güven ve dostluğa koşut olarak, ortak hedefimizi
oluşturan "çok boyutlu güçlendirilmiş ortaklık" yönündeki iş
birliğimiz hızla ilerlemektedir. Avrasya ve Karadeniz bölgesinin iki önemli
ülkesi olan Türkiye ve Rusya Federasyonu arasında gelişen iş birliği, tüm
bölgenin barış, istikrar ve gönencine katkıda bulunacaktır.
Türkiye'nin merkezinde yer aldığı Avrasya coğrafyasının
bir istikrar ve iş birliği alanına dönüştürülmesi, dış siyasa hedeflerimiz
arasında yer almaktadır.
Geçtiğimiz temmuz ayında hizmete açılan
Bakü-Tiflis-Ceyhan ham petrol boru hattı, bölgesel iş birliğinin anlamlı bir
simgesini oluşturmaktadır. Kazakistan'ın da katılmasıyla bu iş birliği ağı
Ortaasya'ya kadar uzanacaktır. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Güney Kafkasya'da sağlam bir dostluk ve iş birliği ortamı
yaratılmasını istiyoruz. Bölgede kalıcı istikrar, güvenlik ve gönencin
sağlanması yönündeki çabalarımız sürmektedir.
Dost ve kardeş Azerbaycan'ın uluslararası toplumdaki
saygın yerini pekiştiren adımlar attığını ve hızla geliştiğini görmekten kıvanç
duyuyoruz. Yukarı Karabağ sorununun çözüme kavuşturulmasını ve Azerbaycan'ın
toprak bütünlüğünün yeniden sağlanmasını istiyoruz. (Alkışlar)
Bölgede iş birliğine önem verdiğimiz Gürcistan'ın
sorunlarının barışçı yollarla, toprak bütünlüğü gözetilerek ve ileride yeni
uyuşmazlıklara yol açmayacak biçimde çözülmesini diliyoruz.
İran'ın nükleer programına ilişkin gelişmeleri kaygıyla
izlemekteyiz. Türkiye, İran'ın barışçı amaçlarla nükleer teknoloji geliştirme
hakkına saygı duymaktadır. Ancak, İran'ın, uluslararası toplumda oluşan güven
eksikliğini gidermesi ve ilgili uluslararası kuruluşlarla tam ve saydam bir iş
birliğine girmesi gerekmektedir. (CHP sıralarından alkışlar)
Her gün çok sayıda kişinin yaşamını yitirdiği Irak'ta
durum, bir insanlık trajedisine dönüşmüştür. Türkiye, bu zor günlerinde Irak'ın
ve Irak Halkının yanında olmayı sürdürecektir. Bu ülkedeki tüm kesimlerle
sürdürdüğümüz ilişkilerin başlıca amacı, Irak'ın toprak bütünlüğünün ve siyasal
birliğinin korunmasıdır. (Alkışlar)
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Ortadoğu, sorunlarla
örülü kabuğunu ne yazık ki kıramamış görünmektedir. Birbiriyle yakından
bağlantılı, bu kökleşmiş sorunlar, bölgede kalıcı istikrara ulaşılmasını
engellemektedir. Uygarlıklar beşiği Ortadoğu'nun bir dostluk ve iş birliği
alanına dönüştürülmesi, bölgenin siyasal, ekonomik ve kültürel birikiminin
verdiği güçle barış ve gönence ilerlemesi, Türkiye'nin amacını ve Ortadoğu'ya
bakışını yansıtmaktadır.
Günümüzde, askerî ve ekonomik yeteneğe dayalı somut güç
kavramı yanında, evrensel nitelikli siyasal ve toplumsal değerlerin önem
kazandığına; demokratik ve çağdaş değerlerin, ülkelerin saygınlığını,
uluslararası iş birliği ve istikrarı artırdığına kuşku yoktur. Türkiye, evrensel
demokratik değerlerin Ortadoğu'daki tüm ülkelerce özümsenmesinin, barış ve iş
birliğine önemli katkı sağlayacağına yürekten inanmaktadır. Bununla birlikte,
bu yüksek amaç için siyasal coğrafyaların genişletilmesine, demokrasi ve
çağdaşlık gibi evrensel değerlerin "ılımlı İslam" gibi eklemelerle
yeniden tanımlanmasına gerek bulunmamaktadır. (Alkışlar) Ne İslamın ne de
demokrasinin kendini tanımlamakta diğerine gereksinimi vardır. (Alkışlar) Bu
kavramların her biri, bireylerin yaşamının farklı boyutlarını oluşturmaktadır.
Tüm dinlerde olduğu gibi, İslam ile demokrasi arasındaki ilişkiyi düzenleyen
çağdaşlık ölçütü, laikliktir. (Alkışlar) Genişletilmiş coğrafyalar için
demokratik dönüşüm tasarılarının, evrensel değer ve ölçütlere, göreli ve
bölgesel nitelikler vermesi, çağdaşlaşma yolundaki çabalara katkıda bulunmaktan
uzaktır.
Fas'tan Afganistan'a uzandığı söylenen "geniş
Ortadoğu" coğrafyasında demokratik dönüşüm, bölge ülkelerinin kalkınma ve
diğer toplumsal sorunlarından soyutlanamaz. Dünya yeraltı enerji kaynaklarının
yaklaşık üçte 2'sini barındıran bu bölgede gerçekleşmesi istenen
demokratikleşme ve iş birliğinin, yeniden üretilen kavramlar yerine, bireylerin
gönencine yansıyan toplumsal adaletin sağlanması, çatışma ve el atmaların sona
erdirilmesi gibi somut ilerlemelerle yaşama geçirilebileceğine inanıyoruz. Kimi
ülkelerin son on onbeş yıl içinde bölgeye yönelik olarak uyguladığı
politikaların, bölgedeki sorunları çözmek yerine yeni ve daha ağır sorunların
ortaya çıkması sonucunu verdiği, üzerinde önemle durulması gereken bir olgudur.
Türkiye, 11 Eylül 2001'de Amerika Birleşik Devletlerine
karşı girişilen terörist saldırıları lanetlerken, kimi çevrelerce İslam ve
terör arasında kurulmak istenen koşutluğun anlamsızlığını da vurgulamıştı.
(Alkışlar) Ortadoğu'daki sorunların çözümsüz kalması, masum insanların yaşamına
yönelik terörist eylemleri hiçbir biçimde haklı kılmaz. Bununla birlikte,
çözümsüz kalan bu sorunları gerekçe edinen terörist eylemlerin İslam diniyle
yan yana anılmasının da, aynı ölçüde tehlikeli sonuçlar getirebileceği açıktır.
(Alkışlar) Bu çerçevede, Hıristiyan dünyası önderlerinin, içinde bulunduğumuz
bu duyarlı dönemde, farklı inanca sahip kişilerin rencide olması sonucunu
doğurabilecek beyan ve davranışlardan kaçınmaya özen göstermesi, kuşkusuz büyük
önem taşımaktadır. (Alkışlar)
Ortadoğu'nun karmaşık görüntüsü içinde Filistin sorunu,
bölgede kalıcı barış ve istikrara açılan kapının anahtarıdır. Bu sorunun çözüm
çerçevesi, Birleşmiş Milletlerce ortaya konulan "uluslararası toplumca
tanınmış sınırlarda yan yana güvenlik içinde yaşayan İsrail ve Filistin
Devleti"dir.
Türkiye bu çözüm çerçevesine inanmaktadır. İsrail Devleti
ve Filistin Ulusal Yönetimiyle sürdürdüğümüz yakın ilişkiler, bize bu amaç
doğrultusunda yapıcı katkılarda bulunabilme olanağı sağlamaktadır. Bu yöndeki
çabalarımızı inanç ve kararlılıkla sürdüreceğiz.
Ortadoğu'daki sorunların İsrail-Lübnan boyutu ve bu
sorunun ağır insancıl ve toplumsal bedeli, uluslararası toplumun gündeminde
öncelik kazanmıştır. Hepimizin belleğinde canlılığını koruyan çatışmalara
dönülmesinin önüne geçilmesi amaçlanmaktadır. Bunun için, öncelikle bölge
ülkelerinin üzerlerine düşen görevleri yerine getirmelerini ve seçimlerini
barıştan yana kullanmalarını diliyoruz.
Aramızda geçmişten kaynaklanan yakın bağların bulunduğu
Orta Asya ülkeleriyle ilişkilerimizi daha da geliştirme amacındayız. Bölge
ülkeleri, kalkınma, demokratikleşme ve insan hakları alanındaki çabalarında,
Türkiye'yi yanlarında bulacaklardır. Bu alanlarda atacakları her adımın, bu
ülkeleri uluslararası toplumla daha çok bütünleştireceğini ve bölgede kalıcı
istikrar ve gönenci pekiştireceğini düşünüyoruz. (AK Parti sıralarından
alkışlar)
Türkiye'nin boyutları ve uluslararası ilişkilerdeki
saygınlık ve ağırlığı, bölgemizdeki önemli konumumuzun ötesinde, bir dünya
devleti niteliğini de birlikte getirmektedir. Dünyanın farklı bölgelerine
yapmakta olduğumuz insancıl ve kalkınma amaçlı yardımlar, merkezî konumumuz,
ilkeli yaklaşımlarımız, bugün Türkiye'yi küresel sorunlarda desteği aranan bir
ülke durumuna getirmiştir. (AK Parti ve CHP sıralarından alkışlar)
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türkiye'nin, tarihin
akışı içinde ilerlemesine, cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Atatürk'ün
ulusa gösterdiği iki temel ilke yön vermektedir: Bunlardan birincisi
"Yurtta barış, dünyada barış" ilkesi; ikincisi ise "çağdaş
uygarlık düzeyine ulaşma" hedefidir. (Alkışlar)
Atatürk'ün "çağdaş uygarlık düzeyine erişme"
ülküsü, ancak bu savaşımı vermeye kararlı, çağdaşlığın ve ilericiliğin
savunucusu cumhuriyet kuşaklarıyla gerçekleşecektir. (Alkışlar) Bu bağlamda,
millî eğitim sisteminin, Atatürk ilke ve devrimleri ile Öğretim Birliği Yasası
doğrultusunda yürütülmesi, bireylerin ulusal ve evrensel değerler ile bilgi
toplumunun gereksinimlerine göre yetiştirilmelerinin temel alınması ve ülkenin
geleceğinin eğitim-öğretimde yattığı gerçeğinin akıllardan çıkarılmaması büyük
önem taşımaktadır. (Alkışlar)
Türkiye, yolunu ve yönünü seksenüç yıl önce
belirlemiştir. Bu yol, Atatürkçü düşünceyle temelleri atılmış, çağdaşlaşma ve
aydınlanma yoludur. (Alkışlar) Türkiye, tarihe dayanan sağlam bağlarını
sürdürdüğü çağdaş toplum içinde, cumhuriyetin temel niteliklerini koruyarak ve
önündeki her türlü güçlükleri ödün vermeden aşarak hak ettiği yeri alacak,
konumunu pekiştirecek, yeni yüzyılın uygarlık oluşumları içinde daha seçkin
düzeylere ulaşacak ve sonsuza dek var olacaktır. (Alkışlar)
Sözlerimi bitirirken, yeni yasama yılının ulusumuza kutlu
olmasını diliyorum. (Alkışlar)
Meclisimizin varlığımızı güçlendiren, geleceğimizi aydınlatan,
toplumumuza umut veren çalışmalarını, sorumlu ve duyarlı yaklaşımlarını,
geçmişte olduğu gibi, bugün ve gelecekte de, aynı bilinç ve kararlılıkla
sürdüreceğine inanıyor, Yüce Meclise saygılar sunuyorum. (Ayakta alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Cumhurbaşkanım çok teşekkür ederiz.
Sayın milletvekilleri, bugünkü gündemimizde başkaca bir
konu bulunmamaktadır.
Sözlü soru önergeleri ile diğer denetim konularını
sırasıyla görüşmek için, 3 Ekim 2006 Salı günü saat 15.00'te toplanmak üzere,
birleşimi kapatıyorum.
Kapanma Saati:16.34
1 Ekim 2006 Pazar
BİRİNCİ OTURUM
Açılma Saati: 15.00
BAŞKAN : Bülent
ARINÇ
KÂTİP ÜYELER: Bayram
ÖZÇELİK (Burdur), Türkân MİÇOOĞULLARI (İzmir)
BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 22 nci Dönem Beşinci Yasama
Yılının 1 inci Birleşimini açıyorum.
Toplantı yetersayısı vardır; gündeme geçiyoruz.
I.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI
A) OTURUM
BAŞKANLARININ KONUŞMALARI
1.- TBMM Başkanı
Bülent Arınç'ın, yeni yasama yılının ülkemize, milletimize ve Türkiye Büyük
Millet Meclisine hayırlı olması temennisiyle konuşması
BAŞKAN - Saygıdeğer milletvekilleri, bugün, seksenaltı
yıldır, milletimizi gururla temsil eden, cumhuriyetimizin kurucu iradesi Yüce
Meclisimizin yeni yasama yılını açıyoruz.
22 nci Dönem Beşinci Yasama Yılı, açılışını yaptığımız
önceki dört yasama yılından farklıdır;
zira, yaklaşık yirmidört yıldır, Meclisimiz, Beşinci Yasama Yılını erken seçim
kararları nedeniyle yapamamış veya tamamlayamamıştır.
Bildiğiniz gibi 1982 Anayasasında, seçimlerin beş yılda
bir yapılması, dolayısıyla, Meclisimizin de buna uygun çalışması hükme
bağlanmıştır. Ancak, 1982 yılından bu yana, takriben yirmidört yıl boyunca
seçimler hiçbir zaman beş yılda bir yapılamamış, buna paralel olarak Meclisimiz
Beşinci Yasama Yılı çalışmalarının da bir kısmına hiç başlayamamış, bir kısmını
da tamamlayamamıştır.
Bu durum, Türkiye'deki siyasî istikrarın önemli bir
göstergesidir. Erken seçim kararları, ya siyasî istikrarın bozulması, ülkedeki
ekonomik ve sosyal gidişatın kötüleşmesi üzerine ya da iktidarların rakiplerini
hazırlıksız yakalamak istemesi üzerine alınmıştır. Her iki durum da ülkeye çok
da yararı olmayan durumlardır. Bugün, eğer, bir erken seçim baskısı ve
atmosferi olmadan Beşinci Yasama Yılına giriyorsak, bu, ülkemizde siyasî bir
istikrarın, doğru yolda ilerleyen bir ekonominin ve sağlam bir sosyal hayatın
olduğunu göstermektedir.
Bu tablonun oluşumunda, Meclisimizin, iktidar ve
muhalefetiyle tüm siyasî partilerimizin ve milletvekillerimizin emeği çok
büyüktür. Burada, onları yoğun ve yorucu geçen; ama, ülkemizi büyük bir
istikrara kavuşturan çalışmalarından dolayı kutluyorum.
Değerli milletvekilleri, Yüce Meclisimiz, geçtiğimiz dört
yasama yılı boyunca âdeta bir devrim gerçekleştirmiştir. Son elli yılın en
büyük reformları, yenilikleri, değişimi hep bu dönemde yapılmıştır. Bu büyük
değişim hareketi beraberinde siyasî bir istikrarı getirmiş, bu da ekonomiyi ve
dış politikayı doğrudan olumlu yönde etkilemiştir. Bugün, eğer, erken seçim
baskısı, tartışması ve isteği yoksa, sebebi, işte bu siyasî istikrardır.
Düşünün ki, çok partili yaşama geçtiğimiz yıllardan bu
yana, altmış yıl içinde, ülkemiz, on yıl bile olağan şartlarda zaman
geçiremedi. Ne yazık ki, demokrasimiz sürekli yaralanmış, ülkemiz sürekli
geriletilmiş ve tüm bunlardan dolayı milletimiz acı çekmiştir. Ancak, bu asla
kaçınılmaz bir kader değildir. Kimse demokrasimizin ve özgürlüğümüzün ilelebet
kısıtlanabileceğini düşünmesin.
İşte, bugün, bu Yüce Meclis gerçekleştirdiği sessiz
devrimle ülkemizi o karanlık, makûs talihinden kopartıp, aydınlık bir geleceğe
doğru taşımaktadır. Ülkenin yıllardır kangren olmuş sorunları, kördüğüm olmuş
problemleri, bu yüce çatı altında tek tek çözülmüş ve milletimizin gönlünde
yeni umutlar doğmuştur.
ALİ TOPUZ (İstanbul) - Nereden çıktı bu?!
BAŞKAN - Bugün, bu yasama yılının açılışı vesilesiyle,
Türkiye'de ve dünyada farklı düşünen kesimlere bir kez daha duyurmak isteriz
ki, Türkiye, kendi yolunu çizmiş ve hedefine kilitlenmiştir.
Bizim hedefimiz, içine kapanmayan, dünyayla entegrasyon
içinde olan, bölgesinde söz sahibi, sarsılmaz bir iradeyle milletinin refahını
ve mutluluğunu en ön sırada tutan "bir dünya ülkesi Türkiye"
kurmaktır. Bu hedefimize ulaşmak için, güçlü bir millete, özgür ve bağımsız bir
ülkeye, güç, kuvvet veren bir tarihe ve bizi birbirimize bağlayan bir inanca
ihtiyacımız var. Çok şükür ki, bunların hepsine sahibiz.
Bu nedenledir ki, Türkiye'nin geleceği aydınlıktır. Bu
gelecek, siz saygıdeğer milletvekillerinin geceli gündüzlü çalışarak çıkarttığı
reform yasalarıyla kurulacak ve çocuklarımız güzel bir ülkede yaşayacaktır.
Bugün Beşinci Yasama Yılını, saygın ve itibarlı bir
Meclis, istikrarlı bir siyasî ortam, tüm dünyada saygı uyandıran bir ülkeye
sahip olarak açıyoruz.
Bugüne kadar ve halen, her fırsatta milletvekillerini,
Meclisi ve siyasetçileri eleştirenlere bu tabloyu bir kez daha göstermek
isterim. Sahip olduğumuz bu istikrar ve saygınlık, o her şeyi eleştirilen
milletvekillerinin sayesinde gerçekleşmiştir. Onların Meclis çalışmalarındaki
çabaları ve fedakârlıkları olmasaydı, o sessiz devrimleri gerçekleştiremeyecek,
dolayısıyla, ülkemiz dünyada bu saygınlığa ve güvene sahip olmayacaktı. Bu
yüzden herkesin eleştiri ve tenkitlerinde, hem doğru hedefi seçmeleri hem de
seviyelerini koruması gerekir. Bir ülkede her şeyin suçlusu, milletvekilleri ve
siyaset kurumu olamaz.
Saygıdeğer milletvekilleri, bugünden itibaren
başladığımız Beşinci Yasama Yılı, 22 nci Dönemin son çalışması olacaktır.
Yoğun, yorucu ama başarılarla dolu 22 nci Dönem Parlamentosu, 2007 yılında
çalışmalarını tamamlayacaktır. Önümüzdeki yıl, Türkiye için son derece önemli
gelişmelerin olacağı bir yıldır. Yüce Meclis, yeni yılda, yeni
cumhurbaşkanımızı seçecek, Yüce Milletimiz de, sandığa giderek bir kez daha
iradesini beyan edecek ve ülkeyi yönetmesini istediği kişileri seçecektir. Bu
nedenle, gelecek yıl Meclisimiz için çok önemlidir.
Geçtiğimiz seksenaltı yıl boyunca olduğu gibi, her zaman,
milletin iradesini ve hassasiyetlerini siyasete yansıtmaya Meclisimiz devam
edecektir. Büyük bir olgunlukla, sağduyu ve kararlılıkla üzerine düşen
görevleri yerine getirecek, milletine yakışır en güzel kararları alacaktır.
Önümüzdeki yılı bahane ederek siyaseti yıpratmak, ortamı
germek, milletin huzurunu kaçırmak isteyenlere karşı hepimizin dikkatli olması
gerekir. Unutmayın ki, milletin ve ülkenin kaderini bu Meclis belirlemektedir.
Dolayısıyla, bu kadar ağır bir sorumluluğun gereği olarak, hepimizin vakur ve
olgun davranması gerekir. Bizler, milletin temsilcisi, ülkenin sahibi olan
Meclisin birer üyesiyiz. Ülkemizin kaderine ve geleceğine, millet iradesinin
tek temsil makamı olan bu Yüce Meclis karar verecektir. Bu gerçek, ne yapılırsa
yapılsın, değişmeyecektir. Bu gerçeği bilip, güven içinde, sağduyuyla,
sükûnetle dönemimizi tamamlamak gerekir. Hiç kimse düşünmese bile,
milletvekilleri, ülkenin ve milletin geleceğini tehlikeye atacak hareketlerden
kaçınmak zorundadır.
Saygıdeğer milletvekilleri, bugün vesilesiyle, Avrupa
Parlamentosunda onaylanan son ilerleme raporuyla ilgili birkaç hususa değinerek
konuşmamı tamamlamak istiyorum.
Raporda Avrupa Birliği hedefimizde bir rehavetin ve
duraklamanın olduğunu ifade eden görüşlerin doğruları içermediğini belirtmem
gerekir. Meclisimiz, Avrupa Birliği sürecini önemsediğini, olağanüstü toplanıp
uyum paketlerini yeniden çıkartarak göstermiştir. Bu konudaki isteğimiz ve
arzumuz, her zamanki gibi, güçlü ve tereddütsüzdür. Avrupa Birliği sürecinde
bir duraklama olduğu kanaatini pekiştiren konulardan birisinin, anketlerde,
Türk Halkının Avrupa Birliğine olan desteğinin azaldığı hususudur. Milletimizin
desteğinin azalmasının, varsa, tek bir sebebi vardır; o da, Avrupa Birliğinin
uyguladığı çifte ve samimiyetsiz standartlardır. Kıbrıs sorununda verilen
sözlerin tutulmadığını, başkalarına uygulanmayan kriterlerin Türkiye'ye
uygulanmak istendiğini gördükçe, Türk Milletinin Avrupa Birliğine olan inancı
zayıflamaktadır. Bu nedenle, Avrupalı dostlarımız, Türkiye'ye haksızlık
yapılmaması, her ülkeye uygulanan kriterlerin eşit ve objektif olarak ülkemize
de uygulanması halinde, halkımızın desteğinin arttığını görecektir.
Raporun tavsiyeler bölümünde yer alan bazı hususların,
yine, kriterler arasında bulunmayan siyasî talepler olduğunu üzülerek
görmekteyiz. Bu siyasî taleplerin bir kısmı tartışılabilir gözükse de, bir
kısmını kabullenmek mümkün değildir. Elbette, Türkiye üzerine düşen görevleri
yerine getirecektir; ancak, bazı Avrupa ülkeleri, fikir özgürlüğü ve ırk
ayırımcılığı konusunda çok kötü sınavlar verirken, bizi eleştirmeleri şaşkınlık
vericidir. Asılsız Ermeni soykırım iddialarını inkâr edenlere hapis cezaları
öngören ve hatta bu insanların siyaset yapmasını engelleyen bir Avrupa'nın, şimdi,
bizden, bazı kanunlarımızı değiştirmemizi istemesi büyük bir çelişkidir. Buna
rağmen, biz, Avrupa'daki bazı ülkelerin yanlış tutumlarına düşmeden, fikir
özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması için, her zaman aydınlarımızın ve
milletimizin sesine kulak vereceğiz.
Saygıdeğer milletvekilleri, sizleri, bir kez daha, dört
yasama yılı boyunca yaptığınız fedakâr çalışmalardan dolayı kutlarım. Kim ne
derse desin, biliniz ki sizler, yani 22 nci Dönem milletvekilleri, çıkardığınız
yasalarla büyük bir devrim gerçekleştirdiniz; Meclisimizin tarihinde hep özel
bir yerde anılacaksınız; gelecek kuşaklar, çocuklarınız, ülkemiz için
yaptığınız bu hizmetten dolayı, sizi, hayırla ve minnetle anacaktır; bunu hiç
unutmayın.
Beşinci Yasama Yılının ülkemize, milletimize ve Türkiye
Büyük Millet Meclisimize hayırlı olmasını diliyor, hepinizi saygıyla
selamlıyorum. (Alkışlar)
Sayın milletvekilleri, Sayın Cumhurbaşkanımız, yeni
yasama yılının açılış konuşmasını yapmak üzere şu anda Genel Kurul Salonunu
teşrif etmektedirler.
Kendilerine, Meclisimiz adına "hoş geldiniz"
diyorum. (Ayakta alkışlar)
İstiklal Marşı:
(İstiklal Marşı)
II- SÖYLEVLER
1.-Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer’in, 22 nci Dönem Beşinci Yasama Yılını açış konuşması
CUMHURBAŞKANI AHMET NECDET SEZER - Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; sizleri, yeni yasama yılının başlangıcında üstün başarı
dileklerimle ve saygıyla selamlıyorum. Sözlerime başlarken, bu yüce çatı
altında bir kez daha bulunmaktan duyduğum mutluluğu belirtmek istiyorum.
Laik ve demokratik rejimimizin temel kurumu Türkiye Büyük
Millet Meclisi, açıldığı günden bu yana tarihsel sorumluluk üstlenmiş, varlığı
ve çalışmalarıyla ulusumuza güven vermiştir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Yüce Atatürk'ün öncülüğünde
Kurtuluş Savaşını yürütmüş, Cumhuriyeti kurmuş, devrimlerin altyapısını
oluşturmuş, Atatürk Cumhuriyetinin değiştirilemez nitelikleriyle sonsuza kadar
yaşatılması, demokrasinin güçlendirilmesi, rejimin özünden sapma olmaksızın
kurum ve kurallarıyla işlemesi, yurttaşlarımızın hak ve özgürlüklerine
kavuşarak onurlu bir yaşam sürmesi yönünde önemli hizmetlerde bulunmuştur.
Türkiye, Ölümsüz Önderimiz Atatürk'ün, O'nun izinde
ilerleyen kurumlarımızın ve yurttaşlarımızın çaba ve katkılarıyla, çağdaş
dünyanın saygın, güvenilir bir üyesi olma yolunda önemli aşama kaydetmiştir.
Sahip olduklarımızın değerini bilerek, gücümüze inanarak,
kendimize güvenerek, sorunlar karşısında yılmayarak, demokrasimize sahip
çıkarak, bölünmez bütünlüğümüzü koruyarak, toplumsal barışı sürekli kılarak
aydınlık yarınlara emin adımlarla ilerleyeceğiz. Bu konuda kurumlarımıza,
yönetileni ve yöneteniyle tüm yurttaşlarımıza görev ve sorumluluklar
düşmektedir.
Ulus egemenliğinin temsilcisi Yüce Meclisimizin bu sürece
de çalışmalarıyla büyük katkıda bulunacağına yürekten inanıyoruz.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bu yıl, bağımsızlık
savaşımızın önderi, ulusumuzun kurtarıcısı, çağdaş Türkiye Cumhuriyetinin
kurucusu, büyük komutan, eşsiz devlet adamı ve devrimci Yüce Atatürk'ün
doğumunun 125 inci yılını kutluyoruz.
Türk Ulusu, doğumunun 125 inci yılında Yüce Atasını
sevgiyle, özlemle, gönül borcuyla anarken, aynı zamanda tarihe ve insanlığa mal
olmuş, eylemleri ve söylemleriyle dünyada saygınlık kazanmış örnek bir lideri
yetiştirmenin övüncünü ve coşkusunu yaşamaktadır.
Yüce Atatürk, insanlığa mal olan yapıtlarıyla her gün
aramızda bulunmakta, yüksek ülküleri ve ilkeleriyle yol gösterici olmakta,
düşüncelerde ve yüreklerde yaşamaktadır. (Alkışlar)
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; devletlerin siyasal rejimlerini
düzenleyen anayasaların üstün konumları, özenle korunmalarını zorunlu
kılmıştır. Bu nedenledir ki, anayasaların bağlayıcılığı, uygulanmasının
sağlanması, izlenmesi, denetlenmesi ve değiştirilmesi özel kurallara
bağlanmıştır.
Anayasanın 2 nci maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti bir
hukuk devletidir.
Hukuk devleti niteliğinin ayırt edici özelliği, hukukun
üstünlüğünün kabul edilmiş olmasıdır. Hukukun üstünlüğü de, Anayasanın ve
yasaların eksiksiz uygulanmasını, iktidar gücünün yargı ile dengelenmesini,
yasama ve yürütme organları ile yönetimin eylem ve işlemlerinin yargısal
denetime bağlı tutulmasını gerektirmektedir.
Anayasada parlamenter sistem kabul edilmiş, bu sistemin
gereği yasama, yürütme ve yargı erklerine yer verilmiş ve erkler ayrılığı
ilkesi benimsenmiştir. Anayasanın Başlangıç bölümüne göre, erkler ayrılığı,
devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, devlet yetki
ve görevlerinin kullanılmasıyla sınırlı uygar bir işbölümü ve işbirliğidir.
Anayasada benimsenen sisteme göre, kuşkusuz hiçbir organ
diğerine üstün değildir. Her organ, Türk Ulusu adına, Anayasada belirlenen
yetki ve görev alanı içinde ulusal egemenliği kullanmaktadır.
Bunun yanında, yasama ve yürütmenin siyasal
birlikteliklerinden doğacak iktidar gücünü dengelemek için Anayasada kimi
düzenekler öngörülmüştür. Cumhurbaşkanına, Anayasanın uygulanmasını, devlet
organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetme bağlamında, Anayasa ile
verilen yasama, yürütme ve yargıya ilişkin yetki ve görevler bu kapsamdadır.
Yine, Anayasada iktidar gücünü dengelemek için yasama,
yürütme ve yönetimin tüm eylem ve işlemleri yargı denetimine bağlı tutulmuş;
yargıya, gücü elinde bulunduran erklere karşı bir denge ögesi olma işlevi
yüklenmiştir.
Yasalar, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü, yasama
dokunulmazlığının kaldırılması ya da milletvekilliğinin düşürülmesine ilişkin
yasama işlemleri ile yürütme işlemi olan yasa gücünde kararnameler, Anayasa
Mahkemesinin denetimine bağlı tutulmuştur.
Diğer yürütme ve yönetim eylem ve işlemlerinin hukuka
uygunluk denetimi de idarî yargının görev alanına girmektedir.
Tüm bu düzenlemeler, yargının, yasama ve yürütmeye
üstünlüğü değil, hukukun üstünlüğü bağlamında iktidar gücünün
sınırlandırılması, başka bir deyişle hukuka uygunluğun sağlanması anlamındadır.
Çünkü, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiş çağdaş
toplumlarda son söz yargıya verilmiştir.
Nitekim, Anayasanın 138 inci maddesinde, yasama ve
yürütme organları ile yönetimin, mahkeme kararlarına uymak zorunda oldukları,
bu organlar ve yönetimin, mahkeme kararlarını hiçbir biçimde
değiştiremeyecekleri, bunların yerine getirilmesini geciktiremeyecekleri; 153
üncü maddesinde de, Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı
organlarını, yönetim makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri, kısaca herkesi
bağlayacağı belirtilmiştir.
Bu sistem, ilke ve kurallar uyarınca, bir konuda yargı
kararı varken tersine işlem ya da uygulama yapılması, hukuk devletinde
olanaksızdır.
Bu noktada iki konu önem kazanmaktadır. Bunlardan
birincisi, yargı bağımsızlığı; ikincisi ise, seçilmişlerin yanında atanmış kamu
görevlilerinin rejim yönünden önemidir.
Anayasamızın 2 nci maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin
nitelikleri arasında sayılan hukuk devletinin en önemli özelliklerinden biri,
yargı bağımsızlığı ilkesinin kabul edilmiş olmasıdır.
Güçler ayrılığı ilkesi benimsenen parlamenter
demokrasilerde, bu ilkenin doğal sonucu olarak yargı erki, yasama ve özellikle
gerçek gücü elinde bulunduran yürütmeye karşı korunmuş ve bağımsız kılınmıştır.
Yargı bağımsızlığının gerçekleştirilebilmesi için,
mahkemelerin yanında, yargı erkinin en önemli ögesi ve temsilcisi olan
yargıçların da bağımsız ve güvenceli olması gerekmektedir.
Bu nedenle, Anayasanın 9 uncu maddesinde, yargı
yetkisinin Türk Ulusu adına "bağımsız mahkemelerce" kullanılacağı,
138 inci maddesinde de, yargıçların görevlerinde bağımsız oldukları
belirtilmiştir.
Yine Anayasamızda, yargı erkinin yürütmenin etki ve
karışmasından uzak tutulabilmesi için kimi düzenlemelere yer verilmiştir. 140
ıncı maddede, yargıçların, mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıçlık güvencesi
ilkelerine göre görev yapacakları; 138 inci maddesinde, yargıçların, Anayasa,
yasa ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verecekleri; hiçbir
organ, makam, merci ya da kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere
ve yargıçlara emir ve talimat veremeyeceği, genelge gönderemeyeceği, tavsiye ve
telkinde bulunamayacağı kurala bağlanmıştır.
Yargı organlarının kuruluşu, çalışma ilkeleri,
yargıçların seçimi ve özlük hakları konularında yargı bağımsızlığını
gölgeleyecek yöntemlerden uzak durulması, hukuk devleti ilkesinin gereğidir.
Yargıç ve savcıların tüm özlük ve disiplin işleri,
Yargıtay, Danıştay ve Uyuşmazlık Mahkemesi üyelerinin seçimi gibi önemli yetkilerle
donatılmış Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun oluşumunda, bir siyasî parti
mensubu olan bakanın ve onun buyruk ve direktifleri ile hareket eden Müsteşarın
yer alması yargı bağımsızlığını, dolayısıyla hukuk devleti ilkesini
zedelemektedir. (CHP ve Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)
Çeşitli hükümet programlarında da vurgulandığı gibi,
yargının kişiselleştirilmesi ve siyasallaştırılmasının önlenebilmesi için,
yargı bağımsızlığıyla bağdaşmayan bu durumun ivedi olarak düzeltilmesi
gerekmektedir.
Unutulmamalıdır ki, yargıç güvencesi yargı
bağımsızlığının, yargı bağımsızlığı da devlete güvenin ön koşuludur.
Yasama ve yürütme organlarının da yargının
siyasallaştırılmasından özenle kaçınmaları gerekir. Yargının
siyasallaştırılması durumunda bundan zarar görecek olan başta yine devlet
organlarıdır. Bununla da kalmayacak, tüm devlet kurumları, insanî değerler ve
bireyler de bu zarardan paylarını alacaklardır.
Hukuk devletinde, kişilerin özel yaşamına ve özgürlük
alanına yapılacak hukuka aykırı karışmalardan ve bu nedenle uğrayabilecekleri
zararlardan korunabilmeleri gerekmektedir. Böylece, hukuksal güvenliğin
sağlanması ve sürdürülmesi, ancak bağımsız ve dolayısıyla yansız yargı organı
aracılığıyla olanaklıdır.
Yurttaşın hak arama özgürlüğünün ve hukuksal güvenliğinin
her türlü siyasal karışmadan, ideolojik ve dogmatik düşüncelerden arınmış,
yansız ve bağımsız yargı organı tarafından korunduğu bilindiği sürece, hukuk
devletinin varlığı duyumsanabilir.
Yargılama sürecinde siyasal karar organlarının etkin
kılınması, yargı kararlarının, hukukun gerekleri yerine siyasal kanaat ve
düşüncelere dayandırılması, bu yönde yorumlanarak uygulanması ya da
uygulanmaması yargının siyasallaştırılmasına neden olur. Bu ise, kişilerin
hukuksal güvenliğinin ortadan kaldırılmasına, kamusal düzenin bozulmasına,
hukuk ve devlet erkinin yok olmasına yol açar.
Hukuk devletinin varlığının toplum yaşamının her alanında
yurttaşlarca duyumsanması, devlete güvenin varlık nedeni olduğuna göre, tüm
organların bu alanda ödevleri, yükümlülükleri ve sorumlulukları vardır.
Öte yandan, anayasal sistemin işlerliğini sağlayacak
organları oluşturan, onları somutlaştıran görevlilerden kimileri halkın,
kimileri Türkiye Büyük Millet Meclisi ya da Anayasada öngörülen diğer
kurumların seçmesiyle, kimileri de atamayla göreve gelmektedirler.
Anayasaya göre, üç erki temsil eden organ ya da kurumlar
arasında üstünlük sıralaması yapılamayacağına göre, göreve getirilme
yöntemlerine bakılarak organ ya da kurumları somutlaştıran görevliler arasında
da ayrım yapılamaz.
Yine, anayasal sisteme göre, rejim yönünden denge ögesi
olan kurumların kararlarının, salt o kurumu oluşturan görevlilerin getiriliş
yöntemine dayanılarak eleştirilmesi ve etkisizleştirilmesi doğru değildir.
Unutulmaması gereken şey, devletin ve rejimin
sürdürülebilmesi için, seçilmişler kadar atanmışların da görevi, sorumluluğu ve
vazgeçilmez önemi olduğudur.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Anayasa'nın 2 nci
maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin demokratik bir devlet olduğu belirtilmiş; 67
nci maddesinde, seçme, seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma hakkı, temel hak
ve ödevler arasında düzenlenmiş; 13 üncü maddesinde de, temel hak ve
özgürlüklerin özüne dokunulmaksızın, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik
toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmamak koşuluyla
sınırlandırılabilmesi öngörülmüştür.
Yurttaşların seçme, seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma
hakkı, demokrasinin yeterli değil, gerekli koşuludur. Yine, Anayasanın 68 inci
maddesinde belirtildiği gibi, siyasal partiler demokratik yaşamın vazgeçilmez ögeleridir.
Ancak, bunların yanında, Anayasanın 67 nci maddesinde,
seçimler konusunda çok önemli bir kurala yer verilmiş, seçim yasalarının
"temsilde adalet" ve "yönetimde istikrar" ilkelerini
bağdaştıracak biçimde düzenleneceği belirtilmiştir.
Görüldüğü gibi, önemli olan, bu ilkelerin seçim
yasalarına sadece yansıması değil, yasada bu iki ilke arasında denge
kurulmasıdır.
Temsilde adalet, siyasal partilerin Türkiye Büyük Millet
Meclisinde, seçimlerde aldıkları oy oranında temsilci bulundurmasını gerektirmekte,
alınan oyla orantılı temsilci sayısıyla yaşama geçirilebilmektedir.
Yönetimde istikrar ise, oyların siyasal partiler arasında
aşırı bölünerek Türkiye Büyük Millet Meclisine yansımasının yaratacağı
istikrarsızlığın önlenmesini anlatmaktadır. Bu ilkenin yaşama geçirilmesi,
oyların temsilci sayısına dönüşmesinde "baraj" olarak adlandırılan
oransal sınırlar konulmasını zorunlu kılmaktadır.
Birbirinin karşıtı gibi görünen bu iki ilkenin, seçme ve
seçilme hakkının özünü zedelemeyecek ve devlet yönetimini aksatmayacak biçimde,
birbirini dengeleyerek yasaya yansıtılması anayasal zorunluluktur. Bu duyarlı
denge, aynı zamanda, demokratik hukuk devleti niteliğinin de gereğidir.
Yönetimde istikrar ilkesi, salt çoğunluğu sağlayacak
seçim sistemini değil, istikrarlı yönetimi olanaklı kılacak adaletli bir temsil
sistemini gerektirmektedir.
Bundan amaç, seçmenin siyasal dağılımının Parlamentoya
olabildiğince uygun ve adil biçimde yansımasıdır. Adalet, aynı zamanda,
yönetimde istikrarın da temel koşuludur. Yalnızca ya da ağırlıklı olarak
istikrarı gözetmenin, istikrarsızlık kaynağı olacağı açıktır.
Kuşkusuz, temsilde adaletin sağlanması için, seçmenin
siyasal dağılımının tümüyle Parlamentoda temsil edilmesi, başka bir deyişle,
siyasal partilerin tümünün Mecliste temsilci bulundurması da savunulamaz. Bu
sistemin de, yönetimde istikrar ilkesine zarar vereceği ortadadır. Ne var ki,
oy kullanan seçmenin siyasal görüşünün büyük oranlarda Parlamentoda temsil
edilemediği seçim sistemini de, temsilde adalet ilkesiyle bağdaştırmak
olanaksızdır.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; birçok kez üzerinde
durduğum kimi konuları, ülke rejimi ve geleceği yönünden çok önemsediğim için
bir kez de Yüce Meclisin çatısı altında vurgulamak istiyorum.
Öncelikle, son yıllarda, bilinçli olarak gündemden
düşürülmeyen laiklik ve laikliğin tanımı tartışmaları üzerinde durmakta yarar
görüyorum.
Belirtmek gerekir ki, demokrasi, özgürlük, kamu yararı,
kamu düzeni, laiklik gibi kavramların Anayasada kavramsal tanımı yapılmamış
olabilir. Anayasalar, kurallarıyla bu kavramların işlevlerini ve anlamlarını
ortaya koyarak çerçevesini çizip, işlevsel tanımını yaparlar. Nitekim,
Anayasamızda da, laikliğin işlevsel tanımı yapılmıştır.
Bu nedenle, Anayasada, laikliğin tanımını aramak yerine,
nasıl bir laikliğin öngörüldüğüne bakmak gerekir. Bu bağlamda, Anayasa
Mahkemesi kararlarının konuya katkısı gözden uzak tutulamaz.
Laiklik ilkesini yaşam biçimi olarak benimseyen çağdaş
ülkeler incelendiğinde, tümünün bu ilkeyi kendi toplumsal gerçeklerine göre
biçimlendirdikleri görülecektir.
Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında da belirtildiği
gibi, laiklik, ülkelerin içinde bulunduğu tarihsel, siyasal, toplumsal
koşullara ve her dinin gerektirdiği isteklere bağlı olarak ülkeden ülkeye
farklılık göstermektedir.
Bu farklılığa bağlı olarak her ülkenin laiklik anlayışı,
o ülkenin Anayasasına yansımıştır. Türkiye için özellik taşıyan laiklik de,
Anayasada benimsenen ve korunan içerikte bir ilkedir.
Laiklik ilkesinin, her ülkenin içinde bulunduğu
koşullardan ve her dinin özelliklerinden esinlenmesi, bu koşullar ile
özellikler arasındaki uyum ya da uyumsuzlukların laiklik anlayışına yansıyarak
değişik nitelikleri ve uygulamaları ortaya çıkarması doğaldır.
Dini ve din anlayışı tümüyle farklı ülkelerde laiklik
uygulamasının aynı anlam ve düzeyde olması beklenemez.
Türkiye Cumhuriyeti, Türk Ulusunun gelenekleri, toplumsal
yapısı, sosyal gerçekleri ve koşulları karşısında laikliği kendine en uygun
içeriğiyle benimsemiştir.
Devlet rejiminin ve toplumsal yaşamın laikleştirilmesi
belirli bir tarihsel süreç içinde gerçekleştirilmiştir. Laiklik ilkesinin
günümüzdeki anlam ve önemini kavrayabilmek için Kurtuluş Savaşı sürerken ve
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken gerçekleştirilen olayları ve olguları iyi
irdelemek gerekir.
Gerçekten, daha Kurtuluş Savaşına başlangıç hazırlıkları
sırasında Erzurum Kongresinde alınan kararlar içinde, ulusal egemenliğin üstün
kılınacağına yer verilmiş; Kurtuluş Savaşı sürerken kabul edilen 1921 ve
savaştan hemen sonra kabul edilen 1924 Anayasalarının 1 inci ve 3 üncü
maddelerine "egemenlik kayıtsız koşulsuz ulusundur" kuralı
konulmuştur. Bunlar, laiklik yolunda atılan ilk adımlardır. Çünkü, laikliğin
özü ve temeli "egemenliğin" kaynağında yatmaktadır. Egemenlik ulusa
ilişkin ise, o rejimin dayandığı sistem laik sistemdir.
Laiklik ilkesine, Türkiye Cumhuriyeti yönünden tarihsel
süreçte kazandığı anlamıyla 1961 ve 1982 Anayasalarında da yer verilmiştir.
1961 ve 1982 Anayasalarının laiklikle ilgili tüm
kuralları birlikte incelendiğinde, laikliğe bir ilke olarak yer verilmesinin
çok ötesinde, onun işlevinin de tanımlanarak kapsamının belirlendiği
görülecektir.
Anayasanın 1 inci maddesinde, Türkiye Devletinin bir
cumhuriyet olduğu belirtilmiş; 2 nci maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin,
"Başlangıç" bölümünde yer verilen temel ilkelere dayanan, demokratik,
laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu vurgulanmış; 4 üncü maddesinde de, 1
inci ve 2 nci maddelerdeki cumhuriyetin ve cumhuriyetin niteliklerinin
değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin önerilemeyeceği belirtilmiştir. Böylece,
Türkiye Cumhuriyetinin niteliklerinden olan laiklik, anayasal içeriğiyle
güvence altına alınmıştır.
Anayasanın 176 ncı maddesine göre "Başlangıç"
bölümü, Anayasa metnine dahildir. Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkeleri
içeren "Başlangıç" maddelerin amacını ve yönünü belirten bir
kaynaktır. Madde gerekçesinde de "Başlangıç" bölümünün Anayasanın
diğer kurallarıyla eşdeğer olduğu vurgulanmıştır.
Anayasanın "Başlangıç" bölümünde, laiklik
ilkesi gereği, kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle
karıştırılamayacağı belirtilmiştir. Böylece, cumhuriyetin niteliklerinin en
önemlisi ve diğer niteliklerin temeli olan laiklik, Anayasaya yön veren ilkeler
arasındaki yerini almış ve anayasal tanımını bulmuştur.
Bu tanıma göre, laiklik, dinin, sosyal, siyasal ve
hukuksal bir güç ve düzenleyici olmasını önleyen temel ilkedir. Bu işlevine
uygun olarak, Anayasanın 24 üncü maddesinde de,
- Devletin sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuksal temel
düzeninin, kısmen de olsa, din kurallarına dayandırılamayacağı,
- Dinin ya da din duygularının yahut dince kutsal
değerlerin, siyasal ya da kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla kötüye
kullanılamayacağı açık biçimde kurala bağlanmıştır.
Bunun yanında, Anayasanın 13 üncü maddesinde, temel hak
ve özgürlüklerin, laik cumhuriyetin gereklerine uygun olarak yasayla
sınırlandırılabileceği; 14 üncü maddesinde de, Anayasada yer verilen hak ve
özgürlüklerin, laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan etkinlikler
biçiminde kullanılamayacağı belirtilmiştir.
Böylece, temel hak ve özgürlüklerin laik cumhuriyeti
zedeleyecek biçimde kötüye kullanılması önlenmiş, gerekirse laik cumhuriyeti
korumak için temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılabileceği kabul
edilmiştir.
Öte yandan, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi,
coğrafî ve siyasal yönden, tekil devlet yapısını ve tam bağımsızlık ilkesini;
yönetsel yönden, laik, demokratik, sosyal hukuk devletini; ekonomik, sosyal,
kültürel ve sanatsal yönden de çağdaş bir Türkiye'yi hedeflemektedir.
Atatürk devriminin amacı, aydınlanma çağını yakalamak ve
Türk toplumunu çağdaşlaştırmaktır. Bu amaç, Anayasanın 174 üncü maddesinde,
"çağdaş uygarlık düzeyini aşmak" biçiminde anlatımını bulmuştur.
Devrimin temeli, amacına bağlı olarak, laiklik ilkesidir.
Laiklik ilkesi, Türkiye Cumhuriyetini oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır.
Anayasada benimsenen laiklik ilkesinin, yukarıda belirtilen amaç bağlamında
değerlendirilmesi ve yorumlanması zorunludur. (CHP sıralarından alkışlar)
Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 148 ve 153 üncü maddeleri
uyarınca, Anayasaya uygunluk denetimi görevi nedeniyle, anayasal kural, kavram
ve ilkeleri resmen yorumlamaya yetkili tek organ olduğuna ve kararları herkesi
bağladığına göre, anayasal kuralların Yüksek Mahkeme kararlarıyla birlikte
değerlendirilmesi, bu kararlarla kazandırılan içerikle uygulanması zorunludur.
Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında, laikliğin
hukuksal, sosyal, siyasal tanımları ve ulusal değeri geniş biçimde ele alınıp,
özenle korunması gereken bir ilke olduğu vurgulanmıştır. Bu kararlara göre,
laiklik ilkesi gereği;
Din, devlet işlerinde egemen olamaz.
Din, bireylerin manevi yaşamına ilişkin olan inanç
bölümündeki yerinde, sınırsız özgürlük tanınarak, anayasal güvenceye
alınmıştır.
Dinin, bireyin manevi yaşamını aşarak, toplumsal yaşamı
etkilemesine izin verilemez; bireyin inanç ve ibadet yaşamına, kamu düzenini,
güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla sınırlamalar konulabilir; dinin kötüye
kullanılması ve sömürülmesi yasaklanabilir.
Devlete, kamu düzeninin koruyucusu sıfatıyla, dinsel hak
ve özgürlükler üzerinde denetim yetkisi tanınmıştır.
Anayasa Mahkemesinin, Anayasadan kaynaklanan yorum
yetkisiyle kararlarında yer verdiği bu gerekçeler, laikliğin, anayasal
çerçevede işlevini ortaya koyarak tanımını yapmaktadır.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri;
"Başlangıç" bölümünde, Anayasanın, Türk yurdu ve Türk Ulusunun
sonsuza uzanan varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü
belirlediği vurgulanmıştır.
"Başlangıç", devlet yönetimine ilişkin tüm
anayasal kurallar yönünden çok kapsamlı, aynı zamanda çok özlü bir anlatım
içermektedir. Böylece, Anayasada, tek devlet, tek ülke, tek ulus ülküsü kabul
edilmiş olmaktadır.
Yine "Başlangıç"ta, hiçbir etkinliğin Türk
varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esası karşısında korunma
göremeyeceği; 3 üncü maddede, Türkiye Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmez
bütün olduğu; 4 üncü maddede, bu kuralın değiştirilemeyeceği belirtilmiş; 5
inci maddede, Türk Ulusunun tümlüğünü, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin
temel amaç ve görevleri arasında sayılmış; 14 üncü maddede, temel hak ve
özgürlüklerin, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmayı
amaçlayan etkinlikler biçiminde kullanılamayacağı açıkça vurgulanmıştır.
Ayrıca, 26 ncı maddede düşünceyi açıklama ve yayma
özgürlüğünün, 27 nci maddede bilim ve sanat özgürlüğünün, 28 inci maddede basın
özgürlüğünün, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü koruma amacıyla
sınırlandırılabileceği kabul edilmiş; 58 inci maddede, devlet, gençleri,
devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaç edinen
görüşlere karşı yetiştirmekle ödevli kılınmış; 68 inci maddede, siyasal
partilerin tüzük, program ve eylemlerinin, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez
bütünlüğüne aykırı olamayacağı açıklanmıştır.
Görüldüğü gibi, Anayasamıza göre, Türkiye Cumhuriyeti,
ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütündür ve tekil devlet yapısına sahiptir.
Kurucu öğe olarak, tek devlet, tek ülke ve tek ulus söz konusudur; bu öğelerden
ve tek dil, tek bayrak ülküsünden asla vazgeçilemez. (Alkışlar)
Ulusun adı, Yüce Önder'in şu özlü sözünde belirtilmiştir:
"Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına Türk Ulusu denir."
(Alkışlar)
O Ulus ki, büyük bir özveriyle yurdunu yabancı
işgalcilerden kurtarmış, tasada ortaklık yapmış, Türkiye Cumhuriyetini kurmuş,
tüm devrimleri birlikte gerçekleştirmiş, Cumhuriyetin kazanımlarından birlikte
yararlanmış, sevinci ve övüncü birlikte yaşamıştır. (CHP sıralarından alkışlar)
Çağdaş devletlerde de yurttaşlık hukuksal bağı yanında
bir de ulus kimliği vardır ve bu kimlik, ortak çıkarların, ortak coşkuların,
ortak duyguların ve ortak bir dilin toplamıdır.
Anayasanın Başlangıcında ve 2 nci maddesinde; Türkiye
Cumhuriyetinin ve Anayasanın Atatürk ulusçuluğuna dayandığı, Türk Ulusunun
çıkarlarının her türlü etkinliğin üzerinde olduğu belirtilmiştir.
Anayasadaki ulusçuluk anlayışı, ırksal ve dinsel ögelere
değil, gurur ve övünmede, sevinç ve tasada, hak ve ödevlerde, nimet ve külfette
ortaklık ve birlikte yaşama isteği gibi değerlere dayanmaktadır. Geçmişte
yaşanan ortak acılar ve sevinçler, birlikte kazanılan zaferler, ülke ve ulus
çıkarını her şeyden üstün tutma, ülkü ve amaç birliği, çağdaşlaşma yolunda
verilen savaşım bu değerleri oluşturmaktadır.
Bunun doğal sonucu olarak Anayasada, Türk Devletine
yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkesi Türk sayan kuralıyla, birleştirici ve
bütünleştirici bir ulusçuluk anlayışı benimsenmiştir. Devletin ülkesi ve
ulusuyla bölünmez bütünlüğü, çağdaş ulusçuluk anlayışının belirgin
niteliklerinden birini oluşturmaktadır.
Çok kültürlü toplumlarda birlik, ulusal devletle sağlanmış
ve tek ulus ilkesi bu birliği pekiştiren en önemli öge olmuştur. Toplumu
oluşturan yurttaşların tek ulus çatısında toplanması, laiklikte olduğu gibi,
farklılıklar korunarak birlikte yaşamanın en etkili yoludur.
Türk Devletine yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkesin
Türk sayılması, Türk Ulusunu oluşturan ögelerin etnik kimliklerinin yadsınması
anlamına gelmemektedir; tam tersine, etnik kökeni, dini ne olursa olsun, tüm
yurttaşların "Türk Ulusu" olarak adlandırılması, yurttaşlar
arasındaki eşitliğin sağlanması, çoğunluk içinde bulunan çeşitli etnik kökenli
yurttaşların azınlık durumuna düşmesini önleme amacına yöneliktir. (Alkışlar)
Anayasadaki "Egemenlik kayıtsız koşulsuz Türk
Ulusunundur" kuralı da "Türk Ulusu" kavramının, çoğunluk-azınlık
ya da din ve ırk ayrımı yapılmadan yurttaşların tümünü kapsadığını
göstermektedir.
Türk Ulusunun birliğini ve huzurunu bozmaya yönelik
uğraşlar, tekil devleti hedef alan girişimlerdir. Bu girişimlerin sonuçsuz
kalmaya mahkûm olduğu bilinmelidir.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Anayasanın 92 nci
maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine izin
verme yetkisi, Türkiye Büyük Millet Meclisine tanınmıştır ve münhasır bir
yetkidir. Bu niteliği, yetkinin, doğrudan Türkiye Büyük Millet Meclisince
kullanılmasını, başka bir organa devredilmemesini gerektirmektedir. Hiçbir
organ, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.
Bu nedenle, izin yetkisi kullanılırken, iznin süresinin,
kapsamının ve sınırının da belirtilmesi gerekmektedir.
Soğuk savaş dönemi sonrası, teknoloji, iletişim, ulaşım
sektörlerindeki gelişmeler, uluslararası dengeleri güçlü ülkeler yararına hızla
değiştirmektedir. Bu durum, uluslararası kurumların ve uluslararası hukukun önemini
belirginleştirmektedir. Güçsüz olanın güçlü karşısında korunması, ancak, bu
kurumlar ve uluslararası hukuk aracılığıyla sağlanabilmektedir.
Devletlerin kendilerini uluslararası hukukla bağlı
sayması, dünya barışı yönünden önemlidir. Anayasamızın 92 nci maddesiyle
Türkiye Büyük Millet Meclisine verilen yetkinin uluslararası hukukun meşru
saydığı durumlar için öngörülmüş olması, uluslararası ilişkilerin ulaştığı
boyut yönünden de son derece anlamlıdır.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; çağdaş, özgürlükçü
demokrasinin temel öğelerinden olan basın, demokratik düzenin sağlıklı işlemesi
yönünden vazgeçilmez bir işleve sahiptir. Basın özgürlüğü ise, düşünce ve
anlatım özgürlüğünü tamamlayan bir özgürlüktür.
Halkın haber alma hakkını kullanabilmesinin aracı
konumundaki basının, çıkar gruplarından ve her türlü otoriteden bağımsız,
evrensel meslek ölçütleriyle çalıştığı toplumlarda, hak ve özgürlükler geniş
uygulama alanı bulmaktadır.
Haber verme, denetim ve eleştiri yapma, kamuoyunu
bilgilendirme ve oluşturma, kurumlarla bireyler arasında bilgi akışı sağlama,
özgür tartışma ortamı yaratarak toplumsal bilinci güçlendirme, toplumu eğitme
ve düşünce dünyasını zenginleştirme gibi yaşamsal sorumlulukları bulunan basın,
bu yönüyle kamusal görev yapmaktadır.
Yurttaşların, toplumun geleceğinde belirleyici rol
oynayabilmeleri, yönetimi denetleyebilmeleri, temel hak ve özgürlüklerinin
bilincine varıp, bunları her alanda kullanabilmeleri, hukuksal ve toplumsal
kuralların yanında, özgür ve yansız basının varlığını gerekli kılmaktadır.
Basının, toplum adına üstlendiği görevleri yerine
getirebilmesi için özgür olması, her türlü güç ve baskı karşısında korunması
zorunludur.
Basının saygınlığının ve güvenilirliğinin artması, medya
gücünün kötüye kullanılmasının önlenmesine, bu gücün kişisel çıkarlardan ve
ticarî kaygılardan uzak tutulmasına, yansız, doğru, ilkeli, kişilik haklarına
ve özel yaşama saygılı habercilik anlayışının benimsenmesine, her koşulda
meslek etiğinin gözetilmesine bağlıdır.
Türk basınının tüm çalışanları ve meslek örgütleriyle,
Cumhuriyet rejiminin korunup kollanmasında, laikliğin savunulmasında,
demokratik değerlerin yaşatılmasında, geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte
de öncü rol üstlenebileceğinden kuşku duymuyoruz.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; çağımızda bir ülke
nüfusunun büyüklüğü, tek başına, o ülkenin gücünün yeterli göstergesi
olmamaktadır. Gelişen teknoloji, nüfusun yapısını ve niteliğinin önemini
artırmıştır. Nüfusun büyüklüğü ve özellikleri, ekonominin sektörel yapısını ve
büyüme oranını etkilemektedir.
Hızlı nüfus artışı, temelde yüksek doğum oranına
dayanmakta, üretim çağına ulaşmamış olan 0-14 yaş grubunun oranını artırmakta,
toplam tüketimin artmasına, dolayısıyla tasarrufun azalmasına yol açmaktadır.
Nüfus politikaları, ekonomik, sosyal ve kültürel
kalkınmanın ayrılmaz parçasıdır. Temel amaç, insanların yaşam kalitesini
artırmaktır. Bu da ancak, sürdürülebilir kalkınmayla gerçekleştirilebilir.
Sürdürülebilir kalkınmayı olumsuz etkileyen en önemli etmen de hızlı nüfus
artışıdır.
Gelişmekte olan ülkelerde hızlı nüfus artışı tasarrufu
zorlaştırmaktadır. Oysa, bu tür ülkelerin kalkınabilmesi için altyapı, eğitim,
sağlık gibi alanlarda yatırımların artırılması gerekmektedir. Ayrıca, artan iş
gücüne iş olanağı yaratmak yeni yatırımlara bağlıdır.
1990-2000 döneminde nüfusun yıllık ortalama artış hızı
binde 18'den binde 14'e inmiştir. Ancak, yine de Avrupa ülkeleri arasında en
yüksek nüfus artış hızı Türkiye'dedir.
Göstergelerin değişmemesi durumunda, 2025 yılında ülke
nüfusunun yaklaşık 90 000 000'a ulaşacağı kestirilmektedir. Bunun, daha fazla
yoksulluğu birlikte getireceği açıktır. Bu nedenle, halkımızın, iyi
örgütlenmiş, etkili aile planlaması ve destekleyici hizmetler yoluyla
bilinçlendirilmesi, kendilerinin ve ülkenin çıkarları yönünden zorunludur.
Aile planlaması kavramının salt doğum kontrolü olarak
algılanması doğru değildir. Kavram, ana ve bebek sağlığı ile nüfus planlamasını
birlikte içermektedir. Bu boyutuyla, ekonomik ve sosyal kalkınma yanında,
yaşamsal önemi olan sağlık hakkıyla doğrudan ilgilidir.
Türkiye, Cumhuriyetin 100 üncü yılında, gönenç düzeyi
yönünden Avrupa Birliği verilerine ulaşabilmek için, etkili bir aile planlaması
ile sağlıklı ve kalkınmayı sürdürecek nüfus yapısı oluşturma hedefi de önemle
göz önünde tutulmalıdır.
20 000 000 insanımız yoksulluk sınırının altında
yaşamaktadır. En varsıl kesim ile en yoksul kesim arasındaki gelir farkı 17
kata çıkmıştır. Bunun temel nedenlerinden en önemlisi, aşırı nüfus artışı ve
aile planlaması konusunda kesimler arası bilinç farkıdır. En yoksul illerde
nüfusun yarısının 14 yaşın altında olması bu bilinç farkını ortaya koymaktadır.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; ülkemizin çağdaş
uygarlık düzeyine erişmesi sürecinde ekonomiye büyük önem verilmesi gerekir.
Sanayileşmiş ve gelişmiş bir ülke olarak küreselleşen dünyada hak ettiğimiz
yeri alabilmek için, ekonomik yönden güçlü olmak zorundayız.
Türk ekonomisinin son yıllarda gösterdiği gelişmeleri
yakından izliyoruz. Ekonomik anlamda yeni sıkıntılarla karşılaşılmaması ortak
dileğimizdir. Toplum olarak geçmişten ders çıkarmalı, anlayış birliği içinde,
iç politika kaygılarından uzak, siyaset üstü yaklaşımlarla geleceğe
yönelmeliyiz.
Sayıların olumlu ya da olumsuzluğundan bağımsız olarak
yapısal sorunlara eğilmemiz ve gerçekçi, bütüncül çözümler üretmemiz
gerekmektedir. Bunun yolu ise, ekonomide yapısal değişimin önündeki risklerin
tanısının doğru konulmasından geçmektedir.
Bu bağlamda, ülke ekonomisinin, dengeleri sağlam, üretime
dayanan, siyasal yönlendirmelerden etkilenmeyen, gelir dağılımında adalet
sağlayan bir yapıya kavuşturulması ve dünyadaki yapısal dönüşümlere uyumlu
duruma getirilmesi önemlidir.
Ulusal sermayenin bir ülkenin büyümesinin en temel itici
gücü olduğu gerçeği hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır. Unutulmamalıdır ki,
ulusal sermaye, aynı zamanda bir ülkenin malî sektörünün de omurgasıdır. Ulusal
sermayenin büyütülmesi ve geliştirilmesi için ulusal tasarrufların
özendirilmesi ve verimli kullanılması zorunludur.
Küreselleşme adı altında uluslararası tekelci sermayenin,
yerelleştirme ve özelleştirme yöntemi ile iç pazarı etkili biçimde ele
geçirmesinin ulusal ekonomiye zarar vereceği de gözden uzak tutulmamalıdır.
(CHP sıralarından alkışlar)
Toplumsal ya da stratejik önem taşıyan tüm kamu
kuruluşlarının getirisi-götürüsü tartışılmadan özelleştirilmesi yönündeki
uygulamalar, özelleştirmeyi toplumsal, mantıksal ve hukuksal temelinden
uzaklaştırmakta, sosyal devlet ilkesine zarar vermekte ve hızla yabancılaşmaya
dönüştürmektedir. (CHP sıralarından alkışlar)
Gelişmiş ülkelerde stratejik önemdeki tesislerin,
yabancılara satılmasının önlenmesi ve bunun örneklerinin giderek artması,
özelleştirme konusuna çok daha duyarlı yaklaşılmasını gerektirmektedir. (CHP
sıralarından alkışlar)
Üstelik, ülkemizdeki bölgelerarası gelişmişlik farkı ve
geri kalmış yörelere özel kesimin yatırım yapmaktan kaçınması, kamu
girişimciliğinin önemini ortaya koymaktadır.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti,
sosyal bir devlettir. Anayasanın ilgili maddelerinde sosyal devletin çerçevesi
çizilmiş, devletin bu kapsamdaki görev ve yükümlülükleri saptanmıştır.
Bireylerin sosyal hakları ve asgarî yaşam düzeyleriyle
ilgilenerek onların gönenç, huzur ve mutluluk içinde, gelecek kaygısı taşımadan
yaşamalarını sağlamak, sosyal devletin temel amaç ve görevlerindendir.
Sosyal devletin, toplumun gereksinimlerini karşılamak
amacıyla üstlendiği kamu görevlerini, genel olarak sosyal güvenlik, sosyal
yardım, sosyal hizmetler, eğitim ve sağlık biçiminde özetlemek olanaklıdır.
Toplumun huzur ve mutluluğu için sosyal güvenlik, eğitim
ve sağlık hizmetlerini diğerlerinden ayırmak gerekmektedir. Bunlar, siyaset
üstü tutulması gereken, yaşamsal önemi bulunan hizmetlerdir.
Sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması, kalitesinin
yükseltilmesi, tüm bireyler için erişilebilir, yeterli ve sürekli kılınması,
sağlık güvencesinin herkesi kapsaması sosyal devlet olmanın koşuludur. Sağlık
gibi devletin aslî görevi olan bir alanın, insanî boyutu gözardı edilerek,
yalnızca parasal yaklaşımlarla ele alınması, sosyal devlet ilkesiyle
örtüşmemektedir. (CHP sıralarından alkışlar)
Çağdaşlık savındaki her devlet, birey mutluluğunu
amaçlayan politikalar benimsemek ve uygulamak durumundadır.
Bu nedenle Türkiye de, sağlık alanında çağdaş ölçütleri
yakalamak, sağlık sisteminin aksayan yönlerini ivedilikle, toplumun
beklentileri doğrultusunda düzeltmek zorundadır.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; yolsuzluklardan
arındırılmış temiz bir toplum, nesnel kurallara göre işleyen yansız ve saydam
bir yönetim, tüm yurttaşların ortak özlemidir. Ne var ki, uzun yıllardan beri
yolsuzluk olayları toplumun gündeminden düşmemiş, kamuoyu sorgulama gereği
duymadan her suçlamaya inanır duruma gelmiş, toplumsal sağduyu, aklama
kararlarına bile kuşkuyla bakar olmuştur.
Kamu kurum ve kuruluşlarında yapılan denetimler,
bilgisizlik, savurganlık, çıkar sağlama, görevi savsaklama, basiretsizlik gibi nedenlerle,
kurumların çok yüksek tutarlarda zarara uğratıldığını göstermektedir.
Yolsuzlukla savaşımda mutlaka başarılı olunması
gerekmektedir. Bu hedefe ulaşmak için, yasama, yürütme ve yargı organlarınca,
kararlı bir tutum izlenmeli, açık bir toplum ve saydam bir yönetim olmanın
gerekleri yerine getirilmeli, yolsuzluk eylemlerinin cezasız kalmayacağı
uygulamalarla kanıtlanmalı, yasama dokunulmazlığına ilişkin kurallar gözden
geçirilmelidir. (CHP ve Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; ülkelerin gelişen
dünyadaki konumlarını güçlendirebilmelerinde temel araç eğitimdir. Türkiye
Cumhuriyeti kuruluşundan bu yana eğitime büyük önem vermiş, çocuklarımızın ve
gençlerimizin, yenilikleri yakalayan, aklı ve bilimi rehber edinen, yaşamına
dogmalarla ve hurafelerle değil, çağdaş değerlerle yön veren nitelikli kuşaklar
olarak yetiştirilmesine özen göstermiştir.
Eğitimin temel amacı, toplumun ve bireyin niteliğinin
yükselmesine hizmet etmektir. İnsanlık tarihi boyunca gelişmenin ana kaynağı
bilgi olmuştur. Çağımızda bilginin önemi "bilgi toplumu" kavramının
geliştirilmesini gerekli kılacak düzeyde artmıştır.
Kalkınmanın sürdürülebilmesi, bilgiyi üretme ve kullanma
yetisi geliştirilmiş bireyleri yetiştirecek, nitelikli bir eğitim-öğretim
sisteminin kurulmasını gerektirmektedir.
Eğitim, ülkedeki ekonomik, toplumsal, bilimsel ve siyasal
kurumların üretim ve hizmet kapasitesini artıran bir süreçtir. Bu süreç,
bireylerin yaşam boyu öğrenmesi olgusunu da kapsamaktadır.
Dünyada ekonomiler giderek nitelikli bir istihdam
profiline, dolayısıyla daha nitelikli eğitim ve yükseköğretim almış olmayı
gerektiren bir sektörel yapıya dönüşmektedir.
Sonuç olarak, eğitimin sürdürülebilir büyüme, rekabet
edebilirlik, araştırma, geliştirme ve yeni iş alanlarının yaratılması, sosyal
içerik, bölgesel gelişme gibi ögelerle bir arada ele alınması ve bu alanlara
olan katkısını ön planda tutan bir yaklaşımla değerlendirilmesi gerekmektedir.
(AK Parti sıralarından alkışlar)
Kişiliğin oluşmasında önemli katkıları olan okul öncesi
eğitimde, çocuklarımızın sağlığı ve beslenmesi kadar, bireysel gelişimini
destekleyecek toplumsal ve fiziksel ortamlar sağlanması da önemlidir.
İlköğretimin temel hedefi, etkili bir rehberlik ve
danışmanlık hizmeti sunarak, çocuklarımızı erken yaşlardan itibaren ilgi,
yetenek, gelişim ve öğrenme özelliklerine göre geleceğe hazırlamaktır. Bu
dönemde, çocuklara, denetimsiz ortamlarda bilim dışı, mistik ve dogmatik kimi
bilgiler aşılanmasına duyarsız kalınması, bu niyetle hareket eden kişi ya da
kurumların, caydırıcılığı azaltacak yaptırımlarla cesaretlendirilmeleri son
derece tehlikelidir. (CHP ve Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)
İlköğretim sistemimizin en önemli sorunlarından biri de,
öğrencileri ortaöğretime yönlendirmedeki yetersizliğidir. Bir meslek seçimine
ilişkin kararını henüz olgunlaştıramamış çocuklarımız, ilköğretimin sonunda
meslekî eğitim veren liseler yerine, genellikle üniversiteye hazırlık amaçlı
genel liselere yönelmektedirler. Bu nedenle, meslekî teknik öğretimin, genel
ortaöğretim içindeki payı giderek düşmektedir.
Zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması ve uygulamanın
kararlılıkla sürdürülmesi, eğitimde çağa uyum yönünde atılan önemli bir adım
olmuştur. Fiziksel altyapı yeterli düzeye getirilerek, zorunlu eğitimin 12 yıla
çıkarılması bir an önce gerçekleştirilmelidir. (CHP ve Anavatan Partisi
sıralarından alkışlar) Eğitimde niteliğin iyileştirilmesi ve gelişimin
sürdürülmesi bunu gerekli kılmaktadır.
Ortaöğretim aşamasında, meslekî ve teknik bilgiyle
donanmış gençlerimizin ilgili sektörlerde çalıştırılmalarına öncelik verilmesi,
böylece ara eleman gereksiniminin karşılanması, lisans düzeyinde öğrenim yapmak
isteyenlerin ise, kendi alanlarıyla ilgili yükseköğretim kurumlarına
yönlendirilmeleri temel alınmalıdır.
Üniversiteye girişe hazırlık uygulaması, ortaöğretimi
neredeyse amaç olmaktan çıkararak araç durumuna düşürmüştür. Bu olgu,
gençlerimizin sosyal etkinliklerden uzak, araştırmacılığı önemsemeyen, sorun
çözme becerisi kazanamamış kişiler olarak yetişmelerine yol açmaktadır.
Yükseköğretimdeki sorunlarımızın kalıcı biçimde
çözülebilmesi için, bu alana yönlendirilen malî kaynakların çoğaltılması,
üniversitelerin öğrenci kapasitesinin, ülkemizin gereksinim duyduğu yetişmiş
insan gücü sayısıyla uyumlaştırılması, öğretim kalitesinin yükseltilmesi ve
uluslararası geçerliliği olan bir kalite güvence sisteminin geliştirilmesi,
öğretim üyeliğinin çekici duruma getirilip, üniversite kadrolarının oluşumunda
kıdem ve liyakatin temel alınması önem taşımaktadır. (Alkışlar)
Ülkemizin genç ve yetenekli beyinleri, eğitim sonrası iş
olanaklarının yetersizliği ve kariyer planlamasına ilişkin kaygıları nedeniyle,
yaşamlarını gelişmiş ülkelerde kurmaya yönelmektedir. Oysa, bu gençler,
ulusumuzun çağdaş uygarlık düzeyine yükseltilmesinde temel güvencelerimizdir.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; dünyanın içinden
geçmekte olduğu hızlı küreselleşme süreci, karşılıklı bağımlılığı
derinleştirmekte, statükoları sarsmakta ve dünyanın jeopolitik ve jeostratejik
durumuna yön vermektedir. Küresel güvenlik ve küresel ekonomi, birbiriyle
yakından ilişkili iki önemli kavram durumuna gelmiştir.
Dünyada oluşan yeni güvenlik ortamı, geleneksel tehdit
algılamalarının değişmesine yol açmış, güvenlik, bir yerde küreselleşmiştir. Bu
çerçevede "güvenlik boyutu" ülke güvenliği kavramından, uluslararası
güvenlik biçiminde tanımlanan bölgesel ve küresel güvenlik anlayışına
kaymıştır.
Türkiye, ülke bütünlüğüne, ulusal birliğe ve siyasal
rejime yönelik çok boyutlu ve giderek artan iç ve dış tehdit ve risklerle karşı
karşıyadır. Bu risk ve tehditlerin kaynağını, bölücü ve irticaî etkinlikler,
uluslararası terörizm, kitle imha silahlarının yayılması ve bölgesel sorunlar
oluşturmaktadır.
Karşılaşılan bu güvenlik sorunlarına karşın Türkiye,
istikrarını ve gönencini korumada başarılı olmuştur. Bunda en önemli etkenler,
sağlam temeller üzerine kurulmuş laik ve demokratik devlet yapımız ile her
türlü etnik ve dinsel ayırımcılığı reddeden, hoşgörü, dayanışma, birlik ve
beraberliği öngören toplumsal tavrımızdır.
Terörizmin hesaplı ve siyasal amaçlı bir şiddet hareketi
olduğu genel kabul görmektedir. Terörle savaşımın başarılı olması, küresel
düzeyde tam bir iş birliğinden geçmektedir. Bu iş birliğinin başarısı, her
türlü terör örgütünün, hiçbir ayırım yapılmaksızın, ortak hedef olarak
değerlendirilmesi ve tanımlanmasıyla olanaklıdır. Terörün desteklenmesinin ya
da başka ülkelere yönelmiş terörist etkinlikler karşısında sessiz kalınmasının,
terörle küresel savaşımı olumsuz etkilediği kuşkusuzdur. Hiçbir ülkenin küresel
terörizmle savaşımı tek başına kazanması olanaklı değildir.
Türkiye, terörden en çok zarar gören ülkelerden biri
olarak, terörle küresel savaşımı tüm gücüyle desteklemektedir. Ancak, Türkiye
Cumhuriyetinin üniter yapısını değiştirmek ve ülkeyi parçalamak amacıyla
giderek artan eylemler gerçekleştiren terör örgütüne karşı savaşımında
Türkiye'ye, dost, komşu ve bağlaşıklarınca yeterince yardım ve destek
verilmemektedir.
Irak'ın kuzeyinden kaynaklanan bölücü teröre karşı,
ayırım yapmaksızın ortak bir karşı duruş ve güçlü bir eylemsel iş birliği tek
çözüm yolu olarak görülmektedir. Sorunun ivediliğinin ve öneminin kavrandığına
ilişkin kimi gelişmeler yaşansa da, Türkiye'nin dış teröre karşı meşru savunma
hakkı saklı tutulmaktadır. (Alkışlar)
Türkiye Cumhuriyeti, iç barışına ve huzuruna yönelik ve
evrensel bir insanlık suçu olan bölücü terörü tümüyle yok edene kadar, hukuk
devleti kuralları içinde, büyük bir kararlılıkla savaşımını sürdürecektir.
(Alkışlar)
Bu bağlamda, teröre karşı silahlı savaşım yanında, Doğu
ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizin sosyoekonomik sorunlarını hızla
iyileştirmek ve bölgelerarası gelişmişlik farklılıklarını ortadan kaldırmak
amacıyla hazırlanan eylem planlarının etkin biçimde uygulanmasının önemini de
vurgulamak istiyorum.
Terörle savaşımda, güvenlik güçlerimizin özverili
çabalarını, halkımızın tümüyle teröre karşı gösterdiği birlik ve kararlılığı,
yönetim birimlerimizin üstün çalışmalarını, Yüce Meclisimizin terörle savaşımda
sağladığı destek ve katkıları takdirle karşılıyoruz. (Alkışlar)
Terörle savaşımda yitirdiğimiz şehitlerimize bir kez daha
Tanrı'dan rahmet diliyor, gazilerimizi gönül borcuyla anıyorum. (Alkışlar)
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; ülkemizin iç
güvenliğine yönelik bir diğer tehdit de, cumhuriyetimizin kuruluşundan beri var
olan, bugün de etkinliğini artırarak sürdüren irtica tehlikesidir. (CHP
sıralarından alkışlar) Türkiye'de irticaî tehdidi yeterince algılayamayanların,
özellikle son yirmi yılda yaşanan olayları üst üste koyup birlikte
değerlendirmesi, Türkiye'deki toplumsal ve bireysel yaşamın nereden nereye
geldiğini iyi çözümlemesi gerekmektedir.
İrticaî tehdidin, devletin temel niteliklerini değiştirme
hedefinden sapmadığı gözlenmektedir. Bu çerçevede, cumhuriyetin kazanımlarının
ortadan kaldırılması, laiklik kavramının çeşitli biçimlerde yorumlanarak içinin
boşaltılması, irticaî tabanın giderek genişletilmesi, kadrolaşma ve dini
bireysellikten çıkararak toplumsallaştırma ve siyasete yansıtma çabalarının
yoğunlaşmasının, toplumda gerginliği artırdığı dikkati çekmektedir. (CHP
sıralarından alkışlar)
İrticaî tehdide karşı savaşımın kilit taşı laikliktir.
Unutulmamalıdır ki, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi laik düzene
dayanmaktadır. (CHP sıralarından alkışlar)
İrticayla savaşımda, cumhuriyetimizin laik yapısının
korunması, dinin, din duygularının ve dince kutsal sayılan değerlerin siyasal
amaçlı olarak kötüye kullanılmasının önlenmesi, toplumun bu yönde
bilinçlendirilmesi, devrim yasalarının ödünsüz uygulanması ve devlet
organlarının yetkilerini duraksamaya düşmeden etkin biçimde kullanmaları
zorunludur. (Alkışlar)
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; ulusal güvenliğimiz
yönünden Silahlı Kuvvetlerin güçlü tutulması, geçmişten günümüze en önemli
temel önceliğimiz olmuştur.
Silahlı Kuvvetlerimiz, ülkemizin ve siyasal rejimimizin
varlığının ve sürekliliğinin güvencesidir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin,
Anayasada ve yasalarda belirlenmiş görev ve sorumluluklarını yerine getirecek
biçimde güçlü olmasına, cumhuriyet hükümetleri ve parlamentolarımız büyük önem vermiş
ve özen göstermiştir. Bunu, burada bir kez daha belirtmekten mutluluk
duyuyorum. (Alkışlar)
Bununla birlikte, ulusunun büyük güven ve sevgisine
erişmiş olan ordumuzun saygınlığının korunmasını ve siyaset üstü tutulmasını,
temel bir görev ve sorumluluk olarak algılamalıyız. (Alkışlar)
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; dış siyasada önemli
gelişmelerin yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu gelişmelerin niteliği ne
olursa olsun, çevremizde ülkemizin güvenlik içinde gelişimini sürdürebilmesine
elverişli bir ortamın sağlanması, kuşkusuz ulusal çıkarlarımızın gereğidir.
Batı ile Doğu arasındaki benzersiz konumumuz, sık sık
çatışma ve bunalımlarla karşılaşılan bölgemizde gerçekçi, etkin ve çok boyutlu
bir dış siyasa izlememizi gerektirmektedir. Bu nesnel gerekliliklerin yaşama
geçirilmesi yönünde izlediğimiz dış siyasaya, çağdaş değerleri benimseyen,
barışçıl ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir anlayış egemen olmuştur.
Türk Ulusu, çevresinde yaşanmakta olan sorunların olumsuz
etkilerini birlik ve dayanışma içinde karşılayacak, uluslararası ilişkilerde
barışçıl, saydam ve içten tutumunu kararlılıkla sürdürecektir.
Avrupa Birliğine üyelik hedefimiz, her zamanki
canlılığını ve dış siyasadaki öncelikli yerini korumaktadır.
Avrupa Birliği, Türkiye ile katılım görüşmelerini
başlatma kararı alarak, Birliğin ortak değerlere bağlı her Avrupa ülkesine açık
olduğunu göstermiş, stratejik bir bakış açısı ortaya koyabilmiştir. Katılım
sürecinin aksamadan ilerlemesi ve yapay sorunlarla engellenmesine izin
verilmemesinin, Türkiye ve Birlik üyesi ülkelerin ortak yararına olduğu kadar,
küresel barışa da katkıda bulunacağına inanıyoruz. (AK Parti ve CHP
sıralarından alkışlar)
Ancak, ülkemizin Avrupa Birliği üyeliğine kültür ve din
farklılığını öne sürerek karşı çıkan kimi çevrelerin, Kıbrıs Rum gemi ve
uçaklarına ülkemiz limanlarının açılması yönündeki Rum çabalarına arka
çıktıkları da gözlenmektedir. (AK Parti ve CHP sıralarından alkışlar) Bu
çabalar, Avrupa Birliğine katılım sürecinde ülkemizden tek yanlı ödün almayı
hedefleyen Rum yönetiminin uzlaşmaz tutumunu yüreklendirmektedir. (AK Parti
sıralarından alkışlar)
Avrupa Birliğinin üzerine düşen, Rum tarafını, yerleşmiş
Birleşmiş Milletler parametreleri doğrultusunda, siyasal eşitlik ve iki
kesimliliğe dayalı kapsamlı bir çözüme yönlendirmektir.
Avrupa Birliğine üyelik hedefimiz gibi, Amerika Birleşik
Devletleriyle köklü ilişkilerimiz de dış siyasamızın temel eksenini
oluşturmaktadır. Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleriyle ilişkilerimiz
birbirini tamamlamakta ve Avrupa-Atlantik bağımızı oluşturmaktadır.
Günümüz koşulları Türk-Amerikan ilişkilerinin önemini
daha da artırmıştır. Amerika Birleşik Devletleriyle ortak yarar temelinde
sürdürdüğümüz istikrar, iş birliği ve barışa dayalı genel amaç birliği,
ilişkilerimizin geleceğinin de güvencesidir. Bu çerçevede, Amerika Birleşik
Devletleri ile terör ve Kuzey Irak bağlamında sürdürmekte olduğumuz iş
birliğinin, sonucu Türk kamuoyu tarafından da titizlikle izlenen önemli bir
sınav oluşturacağını vurgulamak isterim. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Çevremizde bir uyum ve istikrar kuşağı oluşturulması
başlıca hedefimizdir. Komşularımızla ilişkilerimiz de bu anlayış üzerine
kuruludur.
Türk-Yunan ilişkilerinin, içtenlik, karşılıklı güven ve
dostluk temelinde gelişmesinin ikili sorunların çözümünü kolaylaştıracağına
inanıyoruz. Bu yöndeki ilerlemelerin Akdeniz bölgesine olumlu yansımaları
olacağından kuşku duymuyoruz.
Yunanistan'ın uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan
yükümlülüklerini yerine getirmesini ve Batı Trakya Türk azınlığının sorunlarını
çözmesini bekliyoruz. (Alkışlar)
Balkanların istikrarı, ülkemiz için de büyük önem
taşımaktadır. Türkiye, Balkan ülkeleri arasında karşılıklı anlayış, iş birliği
ve barış içinde birlikte yaşamaya dayalı bir ortamın oluşturulmasına önem
vermektedir. Bu anlayışla, bölge istikrarını korumaya ve bölgenin yeniden
yapılandırılmasına katkılarımızı sürdüreceğiz.
Rusya Federasyonu, tarih boyunca önemli bir komşumuz
olmuştur. Artan karşılıklı güven ve dostluğa koşut olarak, ortak hedefimizi
oluşturan "çok boyutlu güçlendirilmiş ortaklık" yönündeki iş
birliğimiz hızla ilerlemektedir. Avrasya ve Karadeniz bölgesinin iki önemli
ülkesi olan Türkiye ve Rusya Federasyonu arasında gelişen iş birliği, tüm
bölgenin barış, istikrar ve gönencine katkıda bulunacaktır.
Türkiye'nin merkezinde yer aldığı Avrasya coğrafyasının
bir istikrar ve iş birliği alanına dönüştürülmesi, dış siyasa hedeflerimiz
arasında yer almaktadır.
Geçtiğimiz temmuz ayında hizmete açılan
Bakü-Tiflis-Ceyhan ham petrol boru hattı, bölgesel iş birliğinin anlamlı bir
simgesini oluşturmaktadır. Kazakistan'ın da katılmasıyla bu iş birliği ağı
Ortaasya'ya kadar uzanacaktır. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Güney Kafkasya'da sağlam bir dostluk ve iş birliği ortamı
yaratılmasını istiyoruz. Bölgede kalıcı istikrar, güvenlik ve gönencin
sağlanması yönündeki çabalarımız sürmektedir.
Dost ve kardeş Azerbaycan'ın uluslararası toplumdaki
saygın yerini pekiştiren adımlar attığını ve hızla geliştiğini görmekten kıvanç
duyuyoruz. Yukarı Karabağ sorununun çözüme kavuşturulmasını ve Azerbaycan'ın
toprak bütünlüğünün yeniden sağlanmasını istiyoruz. (Alkışlar)
Bölgede iş birliğine önem verdiğimiz Gürcistan'ın
sorunlarının barışçı yollarla, toprak bütünlüğü gözetilerek ve ileride yeni
uyuşmazlıklara yol açmayacak biçimde çözülmesini diliyoruz.
İran'ın nükleer programına ilişkin gelişmeleri kaygıyla
izlemekteyiz. Türkiye, İran'ın barışçı amaçlarla nükleer teknoloji geliştirme
hakkına saygı duymaktadır. Ancak, İran'ın, uluslararası toplumda oluşan güven
eksikliğini gidermesi ve ilgili uluslararası kuruluşlarla tam ve saydam bir iş
birliğine girmesi gerekmektedir. (CHP sıralarından alkışlar)
Her gün çok sayıda kişinin yaşamını yitirdiği Irak'ta
durum, bir insanlık trajedisine dönüşmüştür. Türkiye, bu zor günlerinde Irak'ın
ve Irak Halkının yanında olmayı sürdürecektir. Bu ülkedeki tüm kesimlerle
sürdürdüğümüz ilişkilerin başlıca amacı, Irak'ın toprak bütünlüğünün ve siyasal
birliğinin korunmasıdır. (Alkışlar)
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Ortadoğu, sorunlarla
örülü kabuğunu ne yazık ki kıramamış görünmektedir. Birbiriyle yakından
bağlantılı, bu kökleşmiş sorunlar, bölgede kalıcı istikrara ulaşılmasını
engellemektedir. Uygarlıklar beşiği Ortadoğu'nun bir dostluk ve iş birliği
alanına dönüştürülmesi, bölgenin siyasal, ekonomik ve kültürel birikiminin
verdiği güçle barış ve gönence ilerlemesi, Türkiye'nin amacını ve Ortadoğu'ya
bakışını yansıtmaktadır.
Günümüzde, askerî ve ekonomik yeteneğe dayalı somut güç
kavramı yanında, evrensel nitelikli siyasal ve toplumsal değerlerin önem
kazandığına; demokratik ve çağdaş değerlerin, ülkelerin saygınlığını,
uluslararası iş birliği ve istikrarı artırdığına kuşku yoktur. Türkiye, evrensel
demokratik değerlerin Ortadoğu'daki tüm ülkelerce özümsenmesinin, barış ve iş
birliğine önemli katkı sağlayacağına yürekten inanmaktadır. Bununla birlikte,
bu yüksek amaç için siyasal coğrafyaların genişletilmesine, demokrasi ve
çağdaşlık gibi evrensel değerlerin "ılımlı İslam" gibi eklemelerle
yeniden tanımlanmasına gerek bulunmamaktadır. (Alkışlar) Ne İslamın ne de
demokrasinin kendini tanımlamakta diğerine gereksinimi vardır. (Alkışlar) Bu
kavramların her biri, bireylerin yaşamının farklı boyutlarını oluşturmaktadır.
Tüm dinlerde olduğu gibi, İslam ile demokrasi arasındaki ilişkiyi düzenleyen
çağdaşlık ölçütü, laikliktir. (Alkışlar) Genişletilmiş coğrafyalar için
demokratik dönüşüm tasarılarının, evrensel değer ve ölçütlere, göreli ve
bölgesel nitelikler vermesi, çağdaşlaşma yolundaki çabalara katkıda bulunmaktan
uzaktır.
Fas'tan Afganistan'a uzandığı söylenen "geniş
Ortadoğu" coğrafyasında demokratik dönüşüm, bölge ülkelerinin kalkınma ve
diğer toplumsal sorunlarından soyutlanamaz. Dünya yeraltı enerji kaynaklarının
yaklaşık üçte 2'sini barındıran bu bölgede gerçekleşmesi istenen
demokratikleşme ve iş birliğinin, yeniden üretilen kavramlar yerine, bireylerin
gönencine yansıyan toplumsal adaletin sağlanması, çatışma ve el atmaların sona
erdirilmesi gibi somut ilerlemelerle yaşama geçirilebileceğine inanıyoruz. Kimi
ülkelerin son on onbeş yıl içinde bölgeye yönelik olarak uyguladığı
politikaların, bölgedeki sorunları çözmek yerine yeni ve daha ağır sorunların
ortaya çıkması sonucunu verdiği, üzerinde önemle durulması gereken bir olgudur.
Türkiye, 11 Eylül 2001'de Amerika Birleşik Devletlerine
karşı girişilen terörist saldırıları lanetlerken, kimi çevrelerce İslam ve
terör arasında kurulmak istenen koşutluğun anlamsızlığını da vurgulamıştı.
(Alkışlar) Ortadoğu'daki sorunların çözümsüz kalması, masum insanların yaşamına
yönelik terörist eylemleri hiçbir biçimde haklı kılmaz. Bununla birlikte,
çözümsüz kalan bu sorunları gerekçe edinen terörist eylemlerin İslam diniyle
yan yana anılmasının da, aynı ölçüde tehlikeli sonuçlar getirebileceği açıktır.
(Alkışlar) Bu çerçevede, Hıristiyan dünyası önderlerinin, içinde bulunduğumuz
bu duyarlı dönemde, farklı inanca sahip kişilerin rencide olması sonucunu
doğurabilecek beyan ve davranışlardan kaçınmaya özen göstermesi, kuşkusuz büyük
önem taşımaktadır. (Alkışlar)
Ortadoğu'nun karmaşık görüntüsü içinde Filistin sorunu,
bölgede kalıcı barış ve istikrara açılan kapının anahtarıdır. Bu sorunun çözüm
çerçevesi, Birleşmiş Milletlerce ortaya konulan "uluslararası toplumca
tanınmış sınırlarda yan yana güvenlik içinde yaşayan İsrail ve Filistin
Devleti"dir.
Türkiye bu çözüm çerçevesine inanmaktadır. İsrail Devleti
ve Filistin Ulusal Yönetimiyle sürdürdüğümüz yakın ilişkiler, bize bu amaç
doğrultusunda yapıcı katkılarda bulunabilme olanağı sağlamaktadır. Bu yöndeki
çabalarımızı inanç ve kararlılıkla sürdüreceğiz.
Ortadoğu'daki sorunların İsrail-Lübnan boyutu ve bu
sorunun ağır insancıl ve toplumsal bedeli, uluslararası toplumun gündeminde
öncelik kazanmıştır. Hepimizin belleğinde canlılığını koruyan çatışmalara
dönülmesinin önüne geçilmesi amaçlanmaktadır. Bunun için, öncelikle bölge
ülkelerinin üzerlerine düşen görevleri yerine getirmelerini ve seçimlerini
barıştan yana kullanmalarını diliyoruz.
Aramızda geçmişten kaynaklanan yakın bağların bulunduğu
Orta Asya ülkeleriyle ilişkilerimizi daha da geliştirme amacındayız. Bölge
ülkeleri, kalkınma, demokratikleşme ve insan hakları alanındaki çabalarında,
Türkiye'yi yanlarında bulacaklardır. Bu alanlarda atacakları her adımın, bu
ülkeleri uluslararası toplumla daha çok bütünleştireceğini ve bölgede kalıcı
istikrar ve gönenci pekiştireceğini düşünüyoruz. (AK Parti sıralarından
alkışlar)
Türkiye'nin boyutları ve uluslararası ilişkilerdeki
saygınlık ve ağırlığı, bölgemizdeki önemli konumumuzun ötesinde, bir dünya
devleti niteliğini de birlikte getirmektedir. Dünyanın farklı bölgelerine
yapmakta olduğumuz insancıl ve kalkınma amaçlı yardımlar, merkezî konumumuz,
ilkeli yaklaşımlarımız, bugün Türkiye'yi küresel sorunlarda desteği aranan bir
ülke durumuna getirmiştir. (AK Parti ve CHP sıralarından alkışlar)
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türkiye'nin, tarihin
akışı içinde ilerlemesine, cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Atatürk'ün
ulusa gösterdiği iki temel ilke yön vermektedir: Bunlardan birincisi
"Yurtta barış, dünyada barış" ilkesi; ikincisi ise "çağdaş
uygarlık düzeyine ulaşma" hedefidir. (Alkışlar)
Atatürk'ün "çağdaş uygarlık düzeyine erişme"
ülküsü, ancak bu savaşımı vermeye kararlı, çağdaşlığın ve ilericiliğin
savunucusu cumhuriyet kuşaklarıyla gerçekleşecektir. (Alkışlar) Bu bağlamda,
millî eğitim sisteminin, Atatürk ilke ve devrimleri ile Öğretim Birliği Yasası
doğrultusunda yürütülmesi, bireylerin ulusal ve evrensel değerler ile bilgi
toplumunun gereksinimlerine göre yetiştirilmelerinin temel alınması ve ülkenin
geleceğinin eğitim-öğretimde yattığı gerçeğinin akıllardan çıkarılmaması büyük
önem taşımaktadır. (Alkışlar)
Türkiye, yolunu ve yönünü seksenüç yıl önce
belirlemiştir. Bu yol, Atatürkçü düşünceyle temelleri atılmış, çağdaşlaşma ve
aydınlanma yoludur. (Alkışlar) Türkiye, tarihe dayanan sağlam bağlarını
sürdürdüğü çağdaş toplum içinde, cumhuriyetin temel niteliklerini koruyarak ve
önündeki her türlü güçlükleri ödün vermeden aşarak hak ettiği yeri alacak,
konumunu pekiştirecek, yeni yüzyılın uygarlık oluşumları içinde daha seçkin
düzeylere ulaşacak ve sonsuza dek var olacaktır. (Alkışlar)
Sözlerimi bitirirken, yeni yasama yılının ulusumuza kutlu
olmasını diliyorum. (Alkışlar)
Meclisimizin varlığımızı güçlendiren, geleceğimizi aydınlatan,
toplumumuza umut veren çalışmalarını, sorumlu ve duyarlı yaklaşımlarını,
geçmişte olduğu gibi, bugün ve gelecekte de, aynı bilinç ve kararlılıkla
sürdüreceğine inanıyor, Yüce Meclise saygılar sunuyorum. (Ayakta alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Cumhurbaşkanım çok teşekkür ederiz.
Sayın milletvekilleri, bugünkü gündemimizde başkaca bir
konu bulunmamaktadır.
Sözlü soru önergeleri ile diğer denetim konularını
sırasıyla görüşmek için, 3 Ekim 2006 Salı günü saat 15.00'te toplanmak üzere,
birleşimi kapatıyorum.
Kapanma Saati:16.34