Yazılı ve Sözlü Sorular Araştırma Komisyonları Soruşturma Komisyonları
                                                                      Son Tutanak Tutanak Sorgu Tutanak Metinleri Gizli Oturum Tutanakları
                                                                                                                                            Uluslararası Komisyonlar Dostluk Grupları
                                                                                      Genel Sekreterlik Mevzuat Telefon Rehberi Etik Komisyon Duyurular

DÖNEM : 21        CİLT : 79       YASAMA YILI : 4

 

 

 

T. B. M. M.

TUTANAK DERGİSİ

 

 

35 inci Birleşim

9 . 12 . 2001 Pazar

 

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

                                                      Sayfa  

  I. - GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

 II. - KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYON-LARDAN GELEN DİĞER İŞLER

1. - 2002 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler Bütçe Kanunu Tasarıları ile 2000 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler ve Kuruluşlar Kesinhesap Kanunu Tasarıları (1/921; 3/901; 1/922; 1/900, 3/900, 3/898, 3/899, 1/901) (S. Sayıları: 754, 755, 773, 774)

A) ÇEVRE BAKANLIĞI

1. - Çevre Bakanlığı 2002 Malî Yılı Bütçesi

2. - Çevre Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

B) DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI

1. - Dışişleri Bakanlığı 2002 Malî Yılı Bütçesi

2. - Dışişleri Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

C) TURİZM BAKANLIĞI

1. - Turizm Bakanlığı 20002 Malî Yılı Bütçesi

2. - Turizm Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

D) ENERJİ VE TABİÎ KAYNAKLAR BAKANLIĞI

1. - Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı 2002 Malî Yılı Bütçesi

2. - Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

a) PETROL İŞLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

1. - Petrol İşleri Genel Müdürlüğü 2002 Malî Yılı Bütçesi

2. - Petrol İşleri Genel Müdürlüğü 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

b) DEVLET SU İŞLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

1. - Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 2002 Malî Yılı Bütçesi

2. - Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

 

 

 

 

 

 


I. – GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

 

TBMM Genel Kurulu saat 11.03'te açılarak beş oturum yaptı.

Gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmında bulunan:

2002 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler Bütçe Kanunu Tasarıları ile 2000 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler ve Kuruluşlar Kesinhesap Kanunu Tasarılarının (1/921; 1/922; 1/900, 3/900; 3/898, 3/899, 1/901, 3/901) (S. Sayıları: 754, 755, 773, 774) görüşmelerine devam olunarak;

İçişleri Bakanlığı,

Emniyet Genel Müdürlüğü,

Jandarma Genel Komutanlığı,

Sahil Güvenlik Komutanlığı,

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı,

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı,

Tarım Reformu Genel Müdürlüğü,

Sağlık Bakanlığı,

Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü,

2002 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarıları ile 2000 Malî Yılı Kesinhesap Kanunu Tasarıları kabul edildi;

5-21 Haziran 2001 tarihleri arasında Cenevre'de yapılan 89 uncu Uluslararası Çalışma Teşkilâtı (ILO) Genel Konferansında kabul edilen "Tarımda İşçi Sağlığı ve İş Güvenliğine İlişkin 184 sayılı Sözleşme" ile aynı adla anılan 192 sayılı  Tavsiye Kararıyla ilgili olarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı tarafından bütçe müzakereleri sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisine bilgi sunulacağına ilişkin Başbakanlık tezkeresi okundu; Uluslararası Çalışma Teşkilâtı Anayasası gereğince, tezkere eki üzerinde, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan tarafından Genel Kurula bilgi verildi;

TBMM İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifleri ve Anayasa Komisyonu raporunun (2/94, 2/232, 2/286, 2/307, 2/310, 2/311, 2/325, 2/442, 2/449) (S. Sayısı: 527) görüşmeleri, daha önce geri alınan maddelere ilişkin Komisyon raporu henüz hazırlanmadığından,

Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Yurtdışı Teşkilâtı Hakkında 189 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye İlişkin (1/53) (S. Sayısı: 433),

Sosyal Güvenlik Kurumu Teşkilâtının Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında 618 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname; Sosyal Güvenlik Kurumu Teşkilâtının Kuruluş ve Görevleri Hakkında (1/755, 1/689, 2/699) (S. Sayısı: 666),

Türkiye İş Kurumunun Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında 617 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname; Türkiye İş Kurumu (1/754, 1/692) (S. Sayısı: 675),

Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu, Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında 619 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye İlişkin (1/756, 1/691) (S. Sayısı: 676),

Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığının Kurulması ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında 616 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Sosyal Sigortalar Kurumu (1/753, 1/690) (S. Sayısı: 685);

Kanun Tasarılarının görüşmeleri, ilgili komisyon yetkilileri Genel Kurulda hazır bulunmadıklarından,

Ertelendi;

Ticaret ve Sanayi Odaları, Ticaret Odaları, Sanayi Odaları, Deniz Ticaret Odaları, Ticaret Borsaları ve Türkiye Ticaret, Sanayi, Deniz Ticaret Odaları ve Ticaret Borsaları Birliği Kanununa Bir Geçici Madde Eklenmesine Dair Kanun Tasarısının (1/892) (S. Sayısı : 758) yapılan görüşmelerden sonra, kabul edildiği ve kanunlaştığı açıklandı.

Alınan karar gereğince, 9 Aralık 2001 Pazar günü saat 11.00'de toplanmak üzere, birleşime 02.24'te son verildi.

Mustafa Murat Sökmenoğlu

Başkanvekili

 

Lütfi Yalman

Şadan Şimşek

 

Konya

Edirne

 

Kâtip Üye

Kâtip Üye

 

 

 

 

 

 

 

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 11.00

9 Aralık 2001 Pazar

BAŞKAN : Başkanvekili Kamer GENÇ

KÂTİP ÜYELER : Mehmet AY (Gaziantep), Cahit Savaş YAZICI (İstanbul)

BAŞKAN - Türkiye Büyük Millet Meclisinin 35 inci Birleşimini açıyorum.

Sayın milletvekilleri, 2002 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler Bütçe Kanunu Tasarıları ile 2000 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler Kesinhesap Kanunu Tasarıları üzerindeki görüşmelere devam ediyoruz.

Bugün, iki tur görüşme yapacağız.

Onbirinci turda, Çevre Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı bütçeleri yer almaktadır.

II. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER

1.- 2002 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler Bütçe Kanunu Tasarıları ile 2000 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler ve Kuruluşlar Kesinhesap Kanunu Tasarıları (1/921; 1/922; 1/900, 3/900, 3/898, 3/899; 1/901, 3/901) (S. Sayıları:  754, 755, 773, 774)  (1)

A) ÇEVRE BAKANLIĞI

1.- Çevre Bakanlığı  2002 Malî  Yılı Bütçesi

2.- Çevre Bakanlığı  2000 Malî Yılı Kesinhesabı

B) DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI

1.- Dışişleri Bakanlığı  2002 Malî  Yılı Bütçesi

2.- Dışişleri Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

BAŞKAN - Komisyon ve Hükümet yerlerini aldılar.

Değerli milletvekilleri, bundan önceki görüşmelerde olduğu gibi, her turda, hükümetin ve grupların 30'ar dakika,  2 milletvekilinin de şahısları adına söz hakları vardır.

Ayrıca, her turdaki bütçeler üzerinde, soru ve cevap işlemleri için 20 dakikalık bir zaman ayrılmıştır; bu 20 dakikanın 10 dakikası sorulara ayrılmakta, 10 dakikası da cevaba ayrılmaktadır; ancak, uygulamada ufak  tefek sarkmalar olmaktadır. Tabiî ki, bizim amacımız, mümkün olduğu kadar, milletvekillerimizin soru sorma isteklerini yerine getirmektir.

Soru için bilgisayara giren arkadaşlarımız var, bunları kabul etmiyoruz; bunların hepsini sileceğim; bütçe müzakerelerine daha başlamadık.

Bu turda, daha önce de bahsettiğim üzere, Çevre Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığının bütçelerini görüşmeye başlayacağız.

Bu turda söz alan sayın milletvekillerinin isimlerini okuyorum:

                                           

(1) 754, 755, 773, 774 S. Sayılı Basmayazılar ve Ödenek Cetvelleri 3.12.2001 tarihli 29 uncu Birleşim Tutanağına eklidir.

Grupları adına: Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına İlyas Arslan, Necati Çetinkaya; Doğru Yol Partisi Grubu adına Rıza Akçalı, Ayfer Yılmaz; ANAP Grubu adına Burhan İsen, Ahat Andican; Saadet Partisi Grubu adına Ahmet Karavar, Ahmet Sünnetçioğlu, Ali Gören; DSP Grubu adına Esvet Özdoğu, Nazif Topaloğlu, Ahmet Tan, Erdoğan Toprak; Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Hamdi Baktır, Basri Coşkun, Servet Sazak.

Şahısları adına; lehinde, Mehmet Kaya ve Nazif Topaloğlu; aleyhinde, Hüseyin Kansu ve Mail Büyükerman söz istemişlerdir.

Soru sormak için söz isteme işlemini şimdi başlatıyorum.

Şimdi, ilk söz, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına, Yozgat Milletvekili Sayın İlyas Arslan'ın.

Buyurun efendim.

AK PARTİ GRUBU ADINA İLYAS ARSLAN (Yozgat) - Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli milletvekilleri; Çevre Bakanlığı 2002 yılı bütçesinin görüşülmesi nedeniyle huzurlarınızda bulunuyorum. Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına konuşmama başlamadan önce, sizleri, en derin saygılarımla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, sözlerime, bir Kızılderili atasözüyle başlamak istiyorum: "Dünya ve çevremiz, bize, atalarımızdan miras kalmadı; biz, onları, çocuklarımızdan ödünç aldık."

Son yüzyılda çevre kavramı ve politikaları konusundaki gelişmeler, dünyayı, doğal olarak da Türkiye'yi etkisi altına almıştır. Çevre koruması ve çevre bilinci, çağdaş dünyada, son yüzyılın sonlarında ortaya çıkmışken, Osmanlı İmparatorluğunda, çevreyle ilgili, daha yükselme döneminde yapılan ve aşağıda açıklanan önemli düzenlemelere gidilmiştir.

Osmanlı döneminde, halka temiz su sağlama o kadar ehemmiyet kazanmış ki, bu amaçla su bakanlığı dahi kurulmuştur. Fatih Sultan Mehmet, çevre korumasıyla ilgili olarak vakıflar kurdurmuş, Haliç'i koruma altına alarak, yamaçlarından ağaç kesilmesini dahi yasaklamıştır. Trabzon'un fethi öncesi ordugâhın yerleşmesi için kesilen orman sahası, fetih sonrası, tekrar, daha gür bir orman oluşturulmak amacıyla ağaçlandırılmıştır. Osmanlı, kanalizasyonu inşa ederek, kirli suları kilometrelerce uzaklara götürerek akıtmış, sokak ve cadde temizliği yaptırmıştır.

Amerikalı ünlü şehir plancısı Le Corbusier, 1911 yılında geldiği İstanbul'u bir meyve bahçesine benzetmiş, bir yeryüzü cenneti olarak nitelendirmiştir.

Sayın milletvekilleri, 1930'larda, ormanların, anıtların, eski eserlerin, tarım alanlarının, sağlık şartlarının korunması şeklinde çevre anlayışı hâkimken, 1970'lı yıllardan sonra, su, deniz, hava kirlenmesi konusu dikkat çekmeye başlamıştır. Sanayileşmenin hızlı olduğu bölgelerde etkin denetim yapılmayışı, yanlış enerji kullanımı, yanlış yerleşme, yanlış teknoloji, plansız ve aşırı nüfus yoğunlaşması gibi çevre kirlenmeleri ortaya çıkmıştır. Dünya devletlerindeki rekabet ve hızlı kalkınma tutkusu, çevre sorunlarına duyarsız kalınmasını sağlamıştır; bu gelişmelerden Türkiye de nasibini almıştır.

Türkiye'de çevre kirliliğini dikkate almayan bir sanayileşme politikasının devamı, doğal çevrenin yakın bir gelecekte ciddî sorunlar içine girmesine neden olacaktır. Sanayileşme aşamasında ve gelişmekte olan Türkiye, çevre korumasına duyarsız kalamaz, sanayileşmeyi sadece kısa vadeli üretim artışları olarak da göremez; kaynakların orta ve uzun vadeli üretkenlik niteliklerinin korunması ve doğayı tahrip etmeyen bir sanayileşme politikası izlemek zorundadır.

Türkiye'de çevre sorunlarının yasal düzeyde ele alınması, 1978 yılı sonlarında Başbakanlığa bağlı Çevre Müsteşarlığı kurulmasıyla olmuştur. 1982 Anayasası, çevre koruma ve geliştirme görevini daha çağdaş bir yaklaşımla devlete ve vatandaşa vererek, çevre hakkını güvence altına almıştır. Çevre sorunları, her ülkede çevre hukukunun doğmasına neden olmuştur. Türkiye'de Çevre Kanunu ve çevre mevzuatını oluşturan çok sayıda kanun ve kararnameyi birleştirici özellik taşıyan bir çalışma, ne yazık ki, yapılamamıştır.

Çevre sorunlarının çözümünde hukukun fonksiyonu, sadece kanun, tüzük ve yönetmelikleri çıkarmak değildir. Toplumun ihtiyaçlarına tam anlamıyla cevap verecek yasal düzenlemeler yapılırken, çevre konusundaki gelişmeleri, tahminleri, aksayan yönleri ve yasal, kurumsal altyapıyı da en etkin bir şekilde oluşturma zorunluluğu vardır.

Çevre hukuku, ceza, vergi, idare ve medenî hukukla yakından ilgilidir. Çevre Yasası, yönetmelik ve tüzüklerin, ortak mülkiyet olan doğanın korunmasını, iyileştirilmesini, hava, su ve toprağın kirlenmesini önleyici hususları içermesi gerekir.

Türkiye'de 35'e yakın kuruluş, çevre mevzuatıyla ilgili bulunmaktadır. Bu durum da, tam bir yetki karmaşası yaratmaktadır. Çevre Yasası var; ama, yetki ve sorumluluk ortadadır.

Bugüne kadar çevre ve çevre sağlığıyla ilgili olarak düzenlenen kanun sayısı 100'ün üzerinde bulunmaktadır. Yetki ve sorumluluk verilen kurum ve kuruluşların görev ve tanımları tam yapılamadığından, görevin gerçek sorumlusunu bulmak da imkânsız hale gelmiştir.

Çevre konusunda uygulama, denetleme, araştırma yapan kuruluşlar arasında yetki, görev, sorumluluk sınırları belirlenmemiş olduğundan eşgüdüm de yoktur, koordinasyon da yoktur. Çevre, yalnızca merkezî yönetimlerin klasik bürokratik yapısıyla çözümlenemeyecek  kadar önemli ve ciddî, yerel yönetimlerin üstesinden gelemeyeceği kadar da vahim boyutlardadır. Her şeyden önce, toplumsal bir sorun, bir insanlık sorunudur. Tüm dünyada, 1990'larda gündemi işgal etmeye başlayan çevre sorunu, gelişmiş ülkelerin, ihtiyar dünyamıza da, ne yazık ki, bir armağanıdır. Sivil inisiyatif olmasaydı, kamuoyu bu kadar duyarlı olmayacaktı; çözümü için de, geleceğine sahip çıkan insanlar, sivil toplum kuruluşları mücadelesiyle, ancak yarınları kurtarabilecektir. Çevre sorunu, siyasîlerin siyasî rant alanı ve polemik konusu olmaktan çıkarılmalı, ulusal bir dava, bir millî politika haline getirilmelidir.

Şunu iyi bilmeliyiz ki, çevre sorunu, herkesten daha çok, kentlerin ve kentlilerin sorunu olarak şu anda karşımızda durmaktadır. Tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de, çevre koruma, çok büyük yatırım ve harcamalar gerektirmektedir. Sanayileşmenin neden olduğu kirliliğin bugünkü nedenleri, yapılması gereken yatırımların ancak bir bölümünün yapılmış olmasıdır. Gelecek ilk elli yıllık bir süreçte, sanayileşmenin yeniden yapılanması kaçınılmaz olacaktır. Avrupa Birliğine tam üye olma uğraşı içinde olan Türkiye'nin, bugünden, gerekli yatırım ve düzenlemeleri yapması gerekir.

Gelişmiş ülkelerin çevre korumasında oluşturduğu standartlar, beraberinde ağır malî yükler de getirmektedir. Türkiye'de uygulanan standartların getirdiği zorunluluklar, etkin denetim olmamasından dolayı fazla bir anlam da taşımamaktadır. Avrupa Birliği standartlarıyla, ülke sanayii, bugünkü ekonomik sorunların yanında, bir başka finansman sıkıntısına da girecektir. Türkiye'de oluşturulan Çevre Fonunda toplanan paralar, rantabl kullanılmadığından, çevre koruma finansmanına bir fayda sağlamamaktadır. Çevre ve çevre sağlığı konularında görev verilen kamu kurum ve kuruluşlarına sağlanan malî imkânlar, bu bütçe kanunu tasarısında olduğu gibi, görevin gerektirdiği miktarların çok gerisinde kalmakta ve çözüm bekleyen sorunlar, birikerek ağırlaşmaktadır.

Ülkemizde çevre kirliliğinin önlenmemesinin ve çevre sağlığı şartlarının iyileştirilmemesinin en önemli nedeni bence, gerektiği şekilde algılanamamasıdır. Bugünkü çevre hizmetlerinin büyük bir kısmı, mahallî idarelere verilen görev ve sorumlulukları kapsamaktadır. Katı atık depoları, evsel su, atıksu  tesisleri, içmesuyu tesisleri, çevre temizliği bunlardan sadece birkaçıdır.

Bence, yapılması gereken, temiz teknolojilerin, yani, doğaya zarar vermeyen teknolojilerin hizmete sunulması ve bunlardan faydalanılma çalışmalarının yapılması daha doğru olacaktır.

Türkiye'de, çevre yönetiminin başarısızlığının temel sebebi, çevre politikaları ile hukukî, idarî ve malî düzenlemelerin birlikte getirilememiş olmasıdır. Bu amaçla, mevzuatın ve koordinasyon dahil diğer işbirliği biçimlerinin, görev ve yetki dağıtımlarının yeniden düzenlenmesi kaçınılmazdır.

Sayın milletvekilleri, sanayi öncesi toplumlarda ana sorun, tabiata karşı insanın korunmasıydı; çünkü, salgın hastalıklarla birlikte yangın, sel, deprem ve kasırga gibi doğal afetlere karşılık insanlık, kendisini koruyacak güçlü teknolojik birikime sahip değildi. Sanayiin gelişmesiyle birlikte insanın, tabiatın üzerindeki egemenlik gücü arttı. Sorun, artık, insanın tabiata karşı korunması değil, tabiatın insana karşı korunması oldu.

İnsan, elindeki teknolojiyi bilinçsizce kullanarak, suyu, toprağı, havayı ve çevreyi akıl almaz boyutlarda kirletti. Bu kirlenme, sanayi bölgelerinin olduğu yerlerle de sınırlı kalmadı, akıl almaz bir şekilde genişleyerek, sanayiin hiç olmadığı yerlere kadar ulaştı. Çevre kirliliği, ulusal olmaktan çıktı, sınır tanımaz vaziyette uluslararası bir hal aldı. Çevre sorunlarının sınır tanımamasına, Ukrayna'daki bir nükleer santral kazasını örnek olarak gösterebiliriz.

Rize'deki çay üretiminden Oslo'daki sebze üretimine kadar geniş bir bölgede, uzun yıllar ve daha sonraları kendini hissettirecek kadar geniş alanlara yayıldı. Çevre sorunlarını, birkaç nükleer santralla, batan tankerlerle hatırlamamamız gerekir. Baca gazları, teneke kutular, pet şişeler, kimyasal atıklar, plastik torbalar, egzoz gazları, ambalaj malzemelerinin bilimsel olarak verdikleri zararlar bir araya getirildiğinde, durumun ne kadar vahim olduğu görülecektir.

Değerli milletvekilleri, ihtiyar dünyamızda, 21 inci Yüzyılda, Dünya Turizm Örgütü, yaptığı araştırmada turizmin, deniz değil, çevre ve doğa merkezli olacağına dikkat çekmiştir. Bu bakımdan çok şanslı olan ülkemiz, coğrafî konumu ve yüzölçümünün büyüklüğü nedeniyle, birden çok değişik sektörel projelere de uygun vaziyettedir.

Çevre sorunlarının çözümünde engel teşkil eden şu hususlara dikkat çekmek istiyorum: Çevre, kurumsal olarak iyi yönetilememektedir; ekonomik ve teknik araçlar yeterli değildir; denetim ve planlama politikaları da yetersizdir.

Değerli milletvekilleri, Amerika'da 104, Fransa'da 58 nükleer santral var; Bulgaristan'da da, Yunanistan'da da, sınırımıza çok yakın bir şekilde, Ermenistan'da da nükleer santrallar var. Bir nükleer santralın soğutucu ve koruyucu kabuğunun sıfır hata ve son teknolojiyle yapıldığında çevreye vereceği zarar, Yatağan Termik Santralının çevreye verdiği zararın onbinde 1'i kadar bile olmayacaktır. Hemen belirtmek isterim ki, ben, bir çevreci olarak, nükleer santral yanlısı değilim; ama, yıkılırsa diye, sonuçları açısından, baraj da yapmamak gerekir inancındayım.

Şuna da dikkat çekmek istiyorum: Biz, çevre konusunda duyarlı davranırken, Tuna Nehri, gelişmiş Avrupa'dan Karadenize resmen zehir taşımaktadır. Karadenizde kirlilik öyle bir boyuta ulaştı ki, Karadenizin dibinde hayat durdu, ölü tabaka gittikçe kalınlaşmaktadır.

Değerli milletvekilleri, 2001 yılı bütçesi 48 katrilyon Türk Lirası olarak gerçekleşmişti; bunun 29 374 000 000 000 lirası, Çevre Bakanlığı payına düşmüştü; genel bütçeye oranı ise, onbinde 6'ydı. 2002 yılı bütçesi ise, 97 katrilyon Türk Lirası olarak teklif edildi; geçen yıla göre artış oranı yüzde 100'ün üzerinde. Ancak, Çevre Bakanlığı bütçesi, sadece yüzde 11'lik bir artışla, 32 619 000 000 000 olarak teklif edilmiştir; 2002 yılı genel bütçesi içindeki payı ise, onbinde 3'e düşmüştür.

Değerli milletvekilleri, çevre vahim boyutlarda; ilgi bekliyor, yatırım bekliyor, proje çalışmaları bekliyor, denetim bekliyor. Hükümet ise, bu bütçeyi böyle çıkarmakla, değil bunları yapmak, yapılmaması için, çevre hizmetlerinin aksaması için, âdeta, çırpındığını gösteriyor. Genel bütçe içindeki Çevre Bakanlığının payının -hiç olmazsa- geçen yılki oranını korumadığı gibi, bir de genel bütçe içindeki payını yüzde 100 azaltıyor. Yani, ben, burada, şunu da belirtmek istiyorum ki, yaptığım araştırmalar neticesinde, Çevre Bakanlığının, bakanlık olmadan, Başbakanlığa bağlı Çevre Müsteşarlığıyken daha etkin olduğu kanaatini taşıyorum. Hükümetin çevreye bakışı böyle.

Ya Sayın Çevre Bakanı?.. Sayın Çevre Bakanın da, aldığı bütçeyle, çevre adına hiçbir şey yapması mümkün değil. Bu bütçeyle, ancak, traktör, çöp kamyonu dağıtıyor. Onu bile, maalesef, adaletli yapamıyor. Bırakalım Türkiye'deki ihtiyaç sahiplerine adaletli dağıtımı, kendi üç ortaklı iktidar partileri arasında bile adaletli dağıtamıyor. "Hep bana, hep bana" diyor. Ya kendi seçim bölgesinde ya da hükümetin büyük ortağı yandaş belediyelere veriyor.

Çevre Bakanlığı, hükümet tarafından "olsa da olur, olmasa da olur" muamelesinden kurtarılmalıdır. İnsanlığın geleceğiyle yakından ilgili olan kurum, hak ettiği yere oturtulmalıdır.

2002 yılı bütçesinin hayırlı olması temennisiyle, Yüce Meclise saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Arslan.

Adalet ve Kalkınma Partisi adına ikinci konuşmayı yapmak üzere, Manisa Milletvekili Sayın Necati Çetinkaya; buyurun efendim. (AK Parti sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA M. NECATİ ÇETİNKAYA (Manisa) - Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; konuşmalarıma başlamadan önce, Adalet ve Kalkınma Partisi ve şahsım adına, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu üçgeninin içinde kalan, jeostratejik ve jeopolitik ve jeoekonomik önemiyle, gözardı edilemeyen bir ülke olan Türkiye'deki güç dengesinin temel öğelerinden birisi durumuna gelmiştir ülkemiz. Türkiye'nin, bu durumu itibariyle dışpolitikasının fevkalade önem arz ettiği izahtan varestedir. Gelin görün ki, bu kadar önemli bir durumda olan bir ülkenin dışpolitikasını yönetecek Dışişleri Bakanlığımızın bütçesi, son derece bu politikaları yürütmekten uzak bir bütçedir.

Değerli arkadaşlar, Henry Kissinger'ın dediği gibi "dışpolitika, durmak nedir bilmeyen bir süreçtir ve eski bir başlangıç noktasında ileriye doğru bir gidiş sağlanmazsa, önce durağanlaşır ve sonra da gerilemeye başlar". Umudumuz, Türkiye'nin dışpolitikada durağanlaşıp gerilemesi değil, bölgesinde aktif bir politika izleyen bir ülke durumuna gelmesidir. Ancak, 2002 malî yılı bütçe tasarısında, Dışişleri Bakanlığı, 435 trilyon 358 milyar Türk Liralık sınırlı bir bütçeyle, 163 dış temsilciliğimiz ve 1 583 kişiden oluşan memur kadrosuyla, dışpolitikamızı yönlendirmeye çalışacak. Hem Dışişleri Bakanlığının hem de ülkemizin, bu kısıtlı bütçeyle, Avrupa Birliği, Kıbrıs, Ortadoğu ve benzer sorunlarla baş edebilmesi mümkün görülmemektedir.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; soğuk savaş sonrasında dağılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, Bağımsız Devletler Topluluğuna, Rusya Federasyonuyla birlikte yeniden şekillenen Bağımsız Devletler Topluluğuna doğru bir dönüşüm arz etmektedir. Geçenlerde Saint Petersburg'da yapılan toplantıya ben de iştirak ettim. Daha önceki, 1999'dan bugüne, yapılan hemen hemen bütün toplantılarına iştirak ettik Bağımsız Devletler Topluluğuna. Gün geçtikçe bir ivme kazanmaktadır. Bunun sebebi, Sovyet Rusya'nın, Putin'le birlikte gelişen politikasının, her geçen gün, Ortaasya Türk devletleri, yani Bağımsız Devletler Topluluğu üzerinde, dışpolitikada büyük bir başarı göstermesidir.

Bunun göstergesi; daha önce, o Duma Salonundaki sıralar boş; fakat, şu anda, yer bulmak için, insanlar, o ülkelerin delegasyonu, âdeta, yığın yığın oralara koşmaktalar ve bununla birlikte, çevremizde cereyan eden Balkanlar sorunu, Irak, Suriye, Filistin, İsrail ve son olarak 11 Eylül'de New York'ta ikizlere yönelik olarak yapılan terör eylemiyle birlikte gündeme gelen Afgan sorunu. Bunların hepsi, Türkiye'nin karşısında, fevkalade önemli, ama, önemiyle birlikte son derece girift meseleler haline gelmiş bir dışpolitika konusudur.

Değerli arkadaşlar, karşımızda, Avrupa Birliğiyle âdeta özdeşleşen bir Kıbrıs meselesi meydana gelmiş. Halbuki, düne kadar, Yunanistan ve Türkiye'nin kendi aralarında bu meseleyi çözmeleri gerekirken, daha önce, biliyorsunuz, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye bu meselenin asıl öğeleriyken, şu anda, Yunanistan, kendi açısından son derece başarılı bir politikayla, konuyu Avrupa Birliğine ihale etmiş ve kendisi tamamen geriye çekilmiş; ama, meseleyi o kadar akılcı bir politikayla götürmüştür ki, işte, Helsinki Senedinde, biliyorsunuz, 11-12 Aralık 1999 Helsinki Nihaî Senedinde, 4 üncü maddede, bu, tamamen, Avrupa Birliğinin çözülmesi gereken ana konusu haline gelmiştir. Hiçbir Avrupa Birliği aday ülkesiyle ilgili, böyle, kendisini ilgilendirmeyen bir konuda bir önşart maalesef yoktur; ama, Türkiye için bu konuyu, tamamen, olmazsa olmaz kuralına göre, şart olarak ileri sürmektedir. Fakat, o günü, 1999'u hatırlayın, Helsinki Senedi ilan edildiğinde, sanki bir zafer kazanmışız gibi, bütün basınımız, devlet yetkilileri, herkes âdeta alkış tuttu. Halbuki, o gün akşam, sabahı beklemeden, Yunanistan'da zafer naraları atılıyordu "Kıbrıs meselesi artık istediğimiz şekilde çözüme kavuşmuştur" diye, Yunanistan zafer kutluyordu. Gelin görün ki, Türkiye'de de aynı şeyler söylenilmeye başlandı. İşin bilincinde, işin farkında olmadan, erken sevinç naraları, gelin görün ki, şu anda Kıbrıs'ı önümüzde Avrupa Birliğinin ana sorunu haline getirmiştir. Bütün meseleler hemen bir tarafa bırakılmış, Maastricht Kriterleri, Kopenhag Kriterleri, Katılım Ortaklığı Belgesi bir tarafa atılmış, hepsi bir tarafa bırakılmış ve onların içinden seçilmiş, seçilmiş, getirilmiş: "Kıbrıs ya çözülecek ya çözülecek!" denilmiş. Niye; çünkü, 2002 yılında Kıbrıs Rum Kesimi Avrupa Birliğine üye ülke olarak alınacak; buna karar verilmiş.

Son olarak, geçen günlerde -evvelki gün döndük- Bulgaristan-Sofya'da yapılan KEİPA toplantısında, bu havayı Bulgarlarda da sezdik, Yunan delegasyonunda da sezdik.

Tabiî, bu ayın 4'ünde Sayın Denktaş'ın Klerides ile bir araya gelerek görüşmesi ve arkasında, bu toplantıyla birlikte, bir gün sonra, yemekli toplantının Kıbrıs Türk Kesiminde, Lefkoşe'de yapılması iyi bir gelişme olarak görülmekte; ama, endişemiz şudur ki -biz, bu konuda bilgi fukarasıyız, Dışişlerinden bize yeteri derecede bilgi verilmemiştir, Meclis bu konuda yeteri derecede aydınlatılmamıştır- neler konuşuldu ve neler yapılmak isteniyor? Sayın Bakanım, bizim, burada, en fazla endişemiz -bu, benim şahsî endişem olmakla beraber, Meclisimiz ve ülkemizin de endişesi- acaba, karşımızdakiler, bizi bu şekilde uyutarak zaman mı kazanmak istiyor? Eğer, bu şekilde zaman kazanarak, 2002 yılına bizi götürerek, dolayısıyla, bir oldubittiye getirerek, Kıbrıs meselesini, tamamen, yıllardan beri Yunanistan'ın arzuladığı bir şekilde; ama, onun dışında, tamamen yük başkasının sırtına, Avrupa Birliğinin sırtına bindirilmiş olarak çözüm isteniyorsa, bu, bizim açımızdan, son derece korkunç neticeler tevlit eder ki, bu, ülke açısından ve orada verdiğimiz binlerce şehidin ruhunun muazzep olması bakımından son derece endişe verici bir olay olur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliğinde, Helsinki'yle birlikte meydana gelen netice, Türkiye için hakikaten, her gün dışpolitika açısından düşünülmesini gereken ve ne yapılması gerekir diye devamlı üzerinde durulması gereken bir husustur; çünkü, 4 üncü, 9 uncu ve 12 nci maddeler, bu konularda, tamamen diğer 13 ülkeden farklı olarak -evet, onlarlar da ilgili bazı ufak tefek şartlar ileri sürülmüş, ama- Türkiye'nin Avrupa Birliğine girmesi için devamlı olarak önşartlar ileri sürülmüştür. Tabiî, burada, Türkiye'nin de yapması gereken son derece önemli görevleri vardır. Mesela, Kopenhag Kriterleri konusunda, Türkiye'nin, ekonomik durumunu düzeltmesi gerekirken, enflasyonu aşağıya indirmesi gerekirken, şu anda, Avrupa Birliği üyelerinin ortalama 2,4 seviyesinde olan enflasyona karşılık, Türkiye'nin enflasyonu yüzde 81'dir. Bu, ekonomik yönden, Kopenhag Kriterlerinin 1 inci maddesine tamamen aykırı bir durum meydana getirmektedir. Bu, bizim için menfi bir durumdur.

İkincisi, temel hak ve hürriyetler. Temel hak ve hürriyetleri, biz, arzulanan, Batı ülkelerinin seviyesine getirmediğimiz sürece, Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle müzakerelere oturması ve dolayısıyla, o kapıların bizim için azıcık bile aralanması mümkün değildir. Bu konuda, Türkiye, ne yapacaksa yapmalı ve dolayısıyla, temel hak ve hürriyetler, hukukun üstünlüğü konusunda, mutlaka, bir an önce gayret göstermeli ve ileri sürülen şartları yerine getirmelidir.

Zaten, bu, Avrupa Birliğinin Kopenhag Kriterlerinde öne sürülen, derpiş edilen durumlardan dolayı değildir. Yıllarca medenî topluluklara örnek olan, devletler yöneten bir ülkenin insanlarının, temel hak ve hürriyetlerde, bugün, dünya devletlerinin ve milletlerinin önünde olmaması, fevkalade ayıp ve utanç verici bir olaydır. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlar, bu konuları öne sürdükten sonra, bu konularda iyileştirilmesi gereken hususların bir an önce yerine getirilmesinde, fevkalade fayda mütalaa etmekteyim.

Değerli arkadaşlar, bakınız, bizim Ulusal Programla birlikte, geçtiğimiz ay, biliyorsunuz Avrupa Birliği bir stratejik rapor yayımladı. Stratejik raporda, 36 maddenin 6 maddesinde kısmen, siz -işte anayasa değişikliği, DGM'de düzeltme ve benzer konularda- bazı konuları yerine getirdiniz denildi; ama, 30 maddede, bu konularda, tamamen -o kelimeyi ağzıma bile almak istemiyorum; ama, öyle denilmekte- görevinizi yerine getirmediniz, vazifenizi yapmadınız diye, bizi tenkit etmektedirler. Bu konuların yerine getirilmemesi karşısında, diğer ülkelerin müzakereye oturmasıyla birlikte, Türkiye'nin ne zaman müzakerelere oturacağı meçhuldür. 13 ülkenin içerisinde, yalnız  Türkiye'nin, Avrupa Birliğiyle, hangi gün, hangi yıl müzakereye oturacağı hâlâ belirli değildir ve belirsizdir; çünkü, müzakerelere oturmadığınız sürece, Avrupa Birliğinin kapılarının size açılması, kesinlikle mümkün değildir.

Değerli arkadaşlarım, Karadeniz Ekonomik İşbirliğiyle, yani KEİ'yle ilgili söylüyorum -ki, Sayın Bakanımız, geçtiğimiz dönem onun dönem başkanıydı- son derece büyük bir ekonomik potansiyele sahip olan bu bölgede, bu konuda, Türkiye, yeteri derecede, gereken payı alamamıştır. Bunu, bütün samimiyetimle söylüyorum; eğer, KEİ ülkeleri arasında, Türkiye, olumlu politikasını takip eder, oradaki iş çevreleriyle ve buradaki Türk müteşebbisleriyle birlikte, onların önündeki engelleri açarak, KEİ ülkeleriyle olumlu münasebetlerini geliştirdiği takdirde, Avrupa Birliği ülkeleriyle ilgili ekonomik potansiyelden daha büyük bir potansiyele kavuşacağını burada belirtmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, tabiî, konular son derece uzun olduğu için, mümkün olduğu kadar özet olarak temas ediyorum. 15 dakika içerisinde, dışpolitikanın burada tamamen izah edilmesi, açıklanması...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Çetinkaya, size 3 dakika yeter mi efendim?

M. NECATİ ÇETİNKAYA (Devamla) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

BAŞKAN - Peki, buyurun.

İlk grup olduğunuz için, ona göre ayarlayayım dedim.

M. NECATİ ÇETİNKAYA (Devamla) - Sağ olun.

Değerli arkadaşlar, malumunuz olduğu üzere, Kıbrıs konusuyla ilgili olarak, geçtiğimiz günlerde yapılan toplantılarla birlikte, esas, bizi ilgilendiren diğer bir önemli konu var; bu da, yine, Helsinki Senedinin 27 nci maddesi; yani, AGSP. Daha önce, AGSK idi, şimdi AGSP oldu; yani, Avrupa Güvenlik Savunma Politikası veyahut da Avrupa Güvenlik Savunma Kimliği...

Bu konu nedir; bu konu, NATO'nun içinde, 2003 yılına kadar, Avrupa kendi ordusunu kuracak; 60 000 kişiye varan bir ordu; ama, NATO imkânlarından istifade ederek bu orduyu kuracak ve kriz gördüğü yerlerde, bir coğrafyada, gerektiğinde, o krizi gidermek için, bu, NATO'dan tefrik etmiş olduğu Avrupa ordusuyla, NATO'nun bünyesinden aldığı askerle; ama, Avrupa ordusu olarak, müstakil bir ordu... NATO ülkesi olup da Avrupa Birliği içinde yer almayan, ona üye olmayan ülkeler, bu konuda, karar mekanizmasında yer almayacak; özeti bu.

Şimdi, Türkiye Avrupa Birliği ülkesi değil. Biliyorsunuz, içinde bulunduğu NATO'da 1 veto hakkı, NATO'da karar alınmasına engel teşkil ediyor; ama, gelin görün ki, siz, Avrupa Güvenlik Savunma Politikasıyla ilgili bir kriz noktasında, herhangi bir şekilde o orduyu kullanmaya çalıştığınız takdirde veyahut da bu gücü kurmaya başladığınız an, Türkiye, Avrupa Birliği içinde olmadığı için, bu karar mekanizması içinde yer almıyor.

Geçtiğimiz günlerde, Sayın Bakanımızın da iştirak ettiği bir toplantıda, Sayın Başbakanın açıklamalarını basından dinledik ve bu konuda bir gelişme oldu. Gelişmenin, hazırlanmış olan bu raporun ne olduğunu, kesin olarak, hâlâ, ne Meclis bilmekte ne de hükümet bilmektedir.

B. SUAT ÇAĞLAYAN (İzmir) - Açıklandı efendim.

BAŞKAN - Müdahale etmeyin efendim, Hükümet cevap verir.

M. NECATİ ÇETİNKAYA (Devamla) - Efendim, Meclise hükümet gelip de bu konuda bilgi vermiş değildir.

BAŞKAN - Sayın Çetinkaya, süreniz bitti efendim. Lütfen, son cümlenizi söyleyin.

M. NECATİ ÇETİNKAYA (Devamla) - Sayın Bakanım, bu konu da son derece önemli bir konudur. Bence, Türkiye'nin geleceğiyle ilgili fevkalade önem arz eden bu konuda, bir an önce, hiç olmazsa, Meclisin veyahut da grubu bulunan siyasî parti liderlerinin mutlaka bilgilendirilmesi gerekir. AGSP ile ilgili Türkiye'nin pozisyonu nedir? Hangi ödünler verilmiştir veyahut da verilmemiştir? Bu konu bizim için son derece önem arz eden bir konudur. Bu sebepten dolayı, vakit geçirmeksizin, bizzat sizin ağzınızdan veyahut da Sayın Başbakanın ağzından, bu Mecliste, Meclisin her ferdinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinin milleti temsil eden değerli üyelerinin bizzat sizin ağzınızdan bunu dinlemesi ve bilmesi gerekir. Türkiye'nin kaderini ilgilendiren bir konudur.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Çetinkaya.

Size 4 dakika verdim. İlk grup... Çok fazla uzattık.

M. NECATİ ÇETİNKAYA (Devamla) - Bu duygularla 2002 yılı bütçesinin hayırlı olmasını diliyor, hepinize saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Şimdi, Doğru Yol Partisi Grubu adına birinci konuşmayı yapmak üzere, Manisa Milletvekili Sayın Rıza Akçalı; buyurun. (DYP sıralarından alkışlar)

Grubun süresi 30 dakikadır; siz, ona göre ayarlarsınız.

DYP GRUBU ADINA RIZA AKÇALI (Manisa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çevre Bakanlığı bütçesi üzerinde Doğru Yol Partisi Grubu adına görüşlerimi ifade etmek üzere huzurlarınızda bulunuyorum; hepinize saygılar sunuyorum.

Çevre Bakanlığının 1998, 1999, 2000 ve 2001 bütçelerine baktığımız zaman, aşağı yukarı 43 milyon dolar civarında bütçeye sahip; fakat, 2002 yılı bütçesine baktığımız zaman, bu rakam, birden bire 22 milyon dolara inmiş; yani, yüzde 50 oranında bir azalma var Çevre Bakanlığı bütçesinde. Tabiî, çok düşük rakamlar, çok mütevazı rakamlar. Türkiye'nin kaybettiği paralara baktığımız zaman, kamu bankaları vurgunuyla giden miktar aşağı yukarı 30 milyar dolar, Ziraat Bankasında kaybolan rakam aşağı yukarı 15 milyar dolar. Yine, fona alınan bankalar dolayısıyla uğranılan zarar 10,6 milyar dolar -Sayın Başbakanın ifadesiyle- ve yine, şubat krizinde, 19-20-21 Şubat günleri üç gün içerisinde Merkez Bankası kasasından boşalan dolar 5,5 milyar dolar.

Şimdi, tabiî, bütçede esas bunların konuşulması lazım. Bu paralar nasıl gitti, bunları nasıl yerine getireceğiz. Yakalandı, bir kısmı muhakeme ediliyor; ama, muhakeme etmek yetmez. Bu giden paraların bulunup getirilmesi, bu tüyü bitmemiş yetimin, öksüzün hakkı olan bu paraların bulunup getirilmesi, Türkiye'nin Hazinesine konulması lazım; ama, çevreyi, tabiî, sadece para olarak görmediğimiz için, çevreyi bir demokrasi ürünü olarak gördüğümüz için, çevreyi bir üst kültür gördüğümüz için, çevreyi bir insan hakkı konusu gördüğümüz için, çevreyi hukukun üstünlüğüyle bağlantılı gördüğümüz için, yine, çevreyi yoksullukla mücadelenin önemli bir unsuru olarak gördüğümüz için, bu çerçeve içerisinde, Çevre Bakanlığı bütçesine bu değerler noktasından biraz bakmak istiyorum.

Demokrasi, çevreyi, hem besleyen hem de çevre vasıtasıyla beslenen bir unsur; çünkü, demokratik hakkının, hukukunun bilincinde olan insanların sağını solunu görmesi, çevrenin farkına varması, çevreyi koruyabilmesi, hem kendisinin hem kendisinden sonra gelecek kuşakların burada hakkı olduğunun farkına varabilmesi ve bu çerçeve içerisinde daha yüksek seviyeli bir yaşam kalitesine sahip olabilmesi söz konusu. Bunun için de, demokrasinin derinleşmesi, içselleşmesi söz konusu. Avrupa Birliği'yle ilişkiler bu çerçevede önem kazanıyor; bir büyük ailenin parçası olabilmek için, benzer değişiklikleri, zihnî değişiklikleri yapmayı gerektiriyor. Anayasa değişiklikleri yaptık. Türkiye'de demokrasinin standartlarını yükseltmeye gayret ettik; ama, bunlar, acaba, sadece şekilde mi kaldı; yoksa, öz olarak, ruh olarak, zihin olarak birtakım gelişmelerimiz var mı diye baktığımız zaman, bunun cevabını, Avrupa Birliği İlerleme Raporu veriyor; diyor ki: "Daha kat edecek çok yolunuz var; eksikleriniz var; henüz, bunları şekil olarak yapmaktan öte geçemediniz."

Yine, yoksulluğa değinmek istiyorum. Yoksullukta, Türkiye nüfusunun yüzde 20'sinin -geçen yıl bunu ifade etmiştim; aşağı yukarı 2,5 milyon aile ki, bu, 5 kişiyle çarptığımız zaman 12,5 milyon nüfus yapar- aylık geliri 150 doların altındaydı. Krizden sonra, bu rakam, 75 dolara düştü; yani, yıllık 750 dolarla geçinmeye çalışan 2,5 milyon aile, 12,5 milyon nüfus, Türkiye nüfusunun yüzde 20'si... Bu tabloyla, Türkiye meselelerini çözmeniz, demokrasiyi derinleştirmeniz, demokrasinin nimetlerinden faydalanabilmeniz ve çevreyi koruyup kollayabilmeniz mümkün değil maalesef.

Yine, benden önceki konuşmacı arkadaşımın da ifade ettiği gibi, Çevre Bakanlığının Türkiye'nin konsolide bütçesi içerisindeki payı, geçen yıl onbinde 6 idi, bu sene onbinde 3; yani, bütçeyi yapan irade de farkında ki "Çevre Bakanlığı bir şey yapmıyor, bari bunun bütçesini yarı yarıya indirelim" demiş!

Şimdi, tabiî, bu parayla bir şey yapılmaz; ama, Çevre Bakanlığının yapması gereken iki önemli konuyu ifade etmek istiyorum. Geçen sene de söylemiştim. Bunlarla ilgili bir gelişme olmadığı için bir kere daha söylüyorum. Birincisi eğitimdir; çünkü, çevreyi, bir toplumsal çevre şuuruna, bilincine kavuşturabilmek için insanların eğitilmesi lazım. Yediden yetmişe, gencinden ihtiyarına, zengininden fakirine herkesin, çevre konusunda duyarlı, hassas hale gelmesi, çevre şuuruna sahip olması, çevresel değerleri koruyabilmesini sağlayacak bir eğitimle mücehhez hale getirilmesi söz konusu ve Çevre Bakanlığının birinci gündem maddesini, bunun, bu eğitimin alması lazım.

İkincisi ise, gönüllü kuruluşlar; çünkü, çevrenin değerinin farkında olan, bunu kendisine bir misyon kabul etmiş ve bunu bütün gücüyle, bütün samimiyetiyle ve bütün inancıyla yaymaya çalışan gönüllü kuruluşlar kadar, Çevre Bakanlığına çözüm ortağı olacak bir başka sivil toplum örgütü yok; ama, maalesef, Çevre Bakanlığının, bu kuruluşlarla diyaloğu sıfır, hemen hemen hiç yok. Haa, var, bir tane var; o da, Sayın Bakan, majestelerinin gönüllü kuruluşunu kurmuş; kendisi tarafından kurulmuş Türkiye Çevre Koruma Vakfı var. Bütçeden, daha doğrusu, fondan 70 milyar lira kaynak ayırarak kurduğu böyle bir vakıf var. Vakfın kuruluş gerekçesi de çok ilginç. Diyor ki: "Bakanlığın faaliyetlerini yürütmede yetersiz kalışı dolayısıyla bu vakfı kurduk." Yine, vakfa kaynak temin etmek için, Çevre Bakanlığının aslî işlerinden, bakanlıkta işi olan insanların, bu yaptırdığı işlerdeki belgelerden teberru adı altında bu fona kaynak sağlıyor. Mesela, ÇED formatı alıyorsunuz; almadan önce, fona, vakfa bir bağışta buluyorsunuz, ondan sonra, bu ÇED formatını almak durumunda oluyorsunuz.

Değerli milletvekilleri, çevre, siyasetüstü bir konu. Dolayısıyla, çevrenin önemli birkaç tane kanunu var, yıllardır devam eden kanunları var. Bunları, Mecliste partilerüstü bir anlayışla, diyalogla çıkarmak lazım; ama, Sayın Bakanın böyle bir çabasını, maalesef, görmemiz mümkün değil. Geçen sene de bunlar vardı, bu senede aynı yerde duruyorlar. Çevre Kanununun yeniden düzenlenmesi lazım. Avrupa Birliğiyle uyum sürecinde çok elzem.

Yine, Çevre Bakanlığının Teşkilat Kanunu ve yine, Hayvanları Koruma Kanunu. Bunlardan bir tanesi Meclis gündeminde, diğerleri henüz komisyonlardan aşağıya inebilmiş değil.

Mahallî İdareler Yasası, yine, Çevre Bakanlığının görevlerini önemli ölçüde hafifletecek, rahatlatacak ve çevrenin daha iyi, daha etkin denetimini sağlayacak bir yerinden yönetim yasası. Buna da, Çevre Bakanlığının özel ilgisi ve katkısı gerekir.

"Yerel Gündem 21" çalışmaları, mutlaka, Mahallî İdareler Yasasının içerisinde, bütün belediyelerin öncülüğünde, bütün şehirlerimizde ve daha küçük birimlerimizde uygulamaya sokulması gereken, hem demokrasiyi derinleştirmekte hem de çevreyi korumakta, geleceğimizi insanlarımızın kendi iradelerine teslim etmekte önemli bir fonksiyon görecek bir araç, bir argüman.

Değerli milletvekilleri, Çevre Bakanlığının basınla ilişkileri, maalesef, -geçen yılki konuşmamda da ifade ettiğim gibi- geçen yıl son derece zayıftı; basında çevreye dair bir haber bulmak hemen hemen mümkün değildi. Bu sene biraz durum değişmiş. Çevreyle ilgili bol miktarda haber var; yalnız, bir farkla ki, bu haberler, Bakanın yakın çevresiyle ilgili; pek çevre söz konusu değil. Damadıyla ilgili, halasının kızıyla ilgili, halasının oğluyla ilgili haberler yer almaya başladı. İşte, istisnaî kadrodan, özel kalem müdürü kadrosundan damadını işe alan ve daha sonra başka yere tayin eden bir bakanla karşı karşıyayız.

Yine, halasının...

LÜTFÜ ESENGÜN (Erzurum) - Çevreyi korumadır bu...

RIZA AKÇALI (Devamla) - Yakın çevreyle ilişkili bunlar. Çevre korumayla ilgili belki...

Yine, bir başka bürokrat akrabasını, ÇED Genel Müdürü yapmasıyla ilgili haberler var.

Tabiî, bu arkadaşlarımız bu göreve elyak olabilirler, layık olabilirler; ona bir şey demiyorum; ama, böyle bir akrabalık ilişkisi söz konusu olduğu zaman, böyle bir tayinin yapılmasının etik tarafı yok.

HASAN AKGÜN (Giresun) - Siz, bakanlığa kimseyi almadınız mı?!

RIZA AKÇALI (Devamla) - Akrabalarımdan kimseyi bakanlığa almadım.

HASAN AKGÜN (Giresun) - Bunların hepsini tek tek ararım, araştırırım!

RIZA AKÇALI (Devamla) - Tabi, tabi hepsini arayın, çıkarın.

Bana kızacağınıza, Sayın Bakana, bunları yapmasın diye söyleyin.

HASAN AKGÜN (Giresun) - Sizden öğrenmiştir muhakkak!

BAŞKAN - Müdahale etmeyelim, rica ediyorum...

RIZA AKÇALI (Devamla) - Yine, Sayın Bakan bu işe çok kızmış, daha sonra da, Yalçın Doğan'a telefonda bir hayli önemli ifadelerde bulunmuş; bunu da, üzülerek gazete manşetlerinden okuduk. Bunu, burada ifade etmeye terbiyem müsaade etmiyor. Daha sonra da, bunları tekzip etmek üzere gazeteye göndermiş; bir başka garabet; ama, her nasılsa, bunu gönderirken "gizli" damgasıyla göndermiş. Tabiî, gizli bir belgenin yayımlanması da mümkün değil. Sayın Sulhi Dönmezer gazetedeki köşesinde "İlahi Fevzi Bey Yayımlasak da mı" başlığıyla bir yazı yazmış; yayımlayamama gerekçelerini anlatmış. Bir kara mizah örneğini de burada böyle gördük.

Değerli milletvekilleri, çevre düzeni planlarıyla ilgili bir diğer çatışmayı yine basında gördük: Çevre Bakanı ile Bayındırlık Bakanı mahkemelik oldular; bu da, hükümet uyumunu gösteren önemli bir belge. Neticede mahkeme devam ediyor; ama, Başbakanlık bir karar vermiş, diyor ki: "Mahkeme sonuçlanıncaya kadar, görev Bayındırlık Bakanlığına aittir." Şimdi, Sayın Bakana buradan seslenmek istiyorum: Plan yapmaya çok meraklıysa, her su kaynağı için havza koruma planları yapma imkânı var, yetkisi var ve bu yetki, sadece, Çevre Bakanlığına ait. Bunları yapsa, bu su kaynaklarının korunmasına katkı sağlasa, sanıyorum ki, çevre adına önemli bir hizmeti yapmış olur.

Yine, geçici santrallar var; geçen sene gündemde olan, bu sene yine gündemde olacak olan. Bunlar, bildiğiniz gibi, herhangi bir ÇED uygulamasına tabi olmadan doğrudan doğruya kurulabiliyor ve iki yıl içerisinde izlenmek suretiyle eğer kirletici etkileri varsa, ondan sonra buna tedbir alınmak suretiyle bir işleme tabi tutuluyor. Bu, çevre mantığına yüzde 100 ters bir şey; çünkü, ÇED, öncelikle, yer tespitinden, teknoloji tespitinden ve kirlilik üretmesine mâni olacak tedbirlerin alınmasından sonra, bir tesisin üretime geçmesini şart koşuyor. Burada ise, önce yapacağız, sonra denetleyeceğiz gibi bir garip durum var. Buna, Çevre Bakanlığının sessiz kalışını üzüntüyle izliyoruz.

Bir diğer önemli konu, Bergama altın madeni. Uzunca bir süredir yargıda devam eden ve basından öğrendiğimiz kadarıyla, altı aydır da faaliyette olan bir tesis bu Bergama altın madeni. Çevre Bakanlığı, atık deşarj izni de vermiş bu konuda; fakat, bu altı aylık süre içerisinde ilgili firmanın gazete ilanları var, işte "biz, şöylesine başarılı bir hizmet yapıyoruz, böylesine başarılı üretim yapıyoruz; çevreye saygımız var, katkımız var." Ancak, Çevre Bakanlığının bu konuda bir sözü yok, gidip, yapılan işlem çevreye ne kadar uyumludur, yasalarla, atık deşarj izinleriyle ne kadar uyumludur diye bir kontrolü söz konusu değil. Buradan talebimiz, Çevre Bakanlığının, burada altı aydır faaliyette bulunan Bergama altın madenini yerinde denetleyerek, kamuoyunu, açıklayıcı bir bilgiye kavuşturmasıdır. Bu, insan sağlığına, çevre sağlığına zarar vermeden devam eden bir üretim midir; yoksa, riskleri paralelinde taşıyan bir üretim midir; çünkü, bunun arkasından, bekleyen yeni yatırımlar var, buradaki sonuçlara göre, onların da akıbetlerini, yeniden, kendileri ve Türkiye açısından tespit etmek durumundayız.

Değerli milletvekilleri, bütçe konuşmasında Sayın Bakanın bahsettiği projeler var: Tuz Gölü Projesi, sulak alanlarla ilgili projeler, jeotermal projeleri ve benzeri projeler. Bunlar, tabiî ki, henüz fizibilite aşamasında, pek bir yatırım yok; ama, parası gelmiş olan Köyceğiz-Dalyan Projesi vardı, KFW'dan parası olan ve 1 trilyonluk da yerli kaynağa ihtiyaç duyan. Geçen yıl, bunun gitmek üzere olduğunu, bu para bulunamazsa, projenin gerçekleştirilemeyeceğini söylemiştim, bu seneki raporda, bundan bahsedilmiyor; acaba, bu geriye mi gitti, bu proje iptal mi oldu, Sayın Bakandan, bunun da bilgisini almak isterim.

BAŞKAN - Sayın Akçalı, sürenizi doldurdunuz, ona göre... 15 dakika oldu.

RIZA AKÇALI (Devamla) - Tamam efendim, toparlıyorum.

Bir önemli konu, Avrupa Birliğiyle ilgili gelişmelerdir. Katılım Ortaklığı Belgesinde, kısa vadeli -2001'e kadar- orta vadeli -2003'e kadar- taahhütleri var Türkiye'nin. Türkiye ulusal programında da, çevre, kapsamlı bir bölüm olarak yer aldı. Bu çerçevede, Avrupa çevre müktesebatıyla, Türkiye çevre mevzuatının uyumu, yüzde 13,2 tam uyum, yüzde 35,1 kısmî uyum, yüzde 46 karşılıksız -herhangi bir mevzuat yok bizde- yüzde 5,2 de hazırlık döneminde olan uygulamalar. Fakat, maalesef, bu ilerlemeye rağmen, Avrupa Birliğinin, Avrupa İlerleme Raporunda, çevreyle ilgili kanaatini sizlerle paylaşmak istiyorum; deniliyor ki: "Türkiye'de çevre korumanın düzeyi, arzu edilenin hayli uzağındadır." Aynı, başta demokrasiyle ilgili söylediğim gibi, çevreyle ilgili tespiti bu.

Çevreyle ilgili tespit ve hedefler, Avrupa Birliğiyle uyum başlıkları doğru; ancak, detaylarda, takvimde ve kaynakta belirsizlikler var. Yani, su kalitesini düzelteceğiz... Peki, hangi kaynakla, hangi projelerle ve hangi süre içerisinde yapacaksınız; belediyelerin arıtmalarını yapmasını sağlayacak kaynağı nereden bulacaksınız; hangi süre içerisinde bunları yapacaksınız; bunlar, henüz, Avrupa'yla ilgili bu ilerleme raporunda, Türkiye'nin ulusal programında ve Katılım Ortaklığı Belgesinde yok. Bunları söylüyor Avrupa Birliği.

Değerli milletvekilleri...

BAŞKAN - Sayın Akçalı, sürenizi 2 dakika da geçirdiniz; son cümlenizi söyler misiniz lütfen.

RIZA AKÇALI (Devamla) - Son cümlemi söylüyorum Sayın Başkanım.

Sosyoekonomik politikaların ve demokratikleşmenin temel bileşenlerinden biri olarak çevreyi algılamaya başladığımız zaman, bunun, gerçekten, Avrupa Birliğine girmek için Türkiye'nin bir teşvik gücü olacağına inanıyorum ve çağdaş dünyaya da entegre olmasının bir şartı olduğunu ifade etmek istiyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (DYP ve SP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Akçalı.

Doğru Yol Partisi Grubu adına, ikinci konuşmayı yapmak üzere, İçel Milletvekili Sayın Ayfer Yılmaz; buyurun.(DYP sıralarından alkışlar)

DYP GRUBU ADINA AYFER YILMAZ (İçel) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2002 yılı bütçe kanunu tasarısı çerçevesinde, Dışişleri Bakanlığı bütçesi üzerinde Doğru Yol Partisi Grubunun görüşlerini ifade etmek üzere söz almış bulunuyorum; Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Konuşmama başlamadan evvel, İçel İlimizde bir haftadır yaşanan sel felaketi nedeniyle, bütün vatandaşlarımıza bir kez daha geçmiş olsun diyorum. Bu bölgede yaşanan sel felaketi ve tehdidi hâlâ sürmekte, yollar kapanmakta, köyler boşaltılmaktadır. Sağlanacak sıcak yemek ve barınma önplana çıkarken, çiftçimizin ekili bütün arazisi mahvolmuş, ilk etapta görülen; 2 500 işyeri şu anda kullanılmaz hale gelmiş ve şehrin, bir uçtan diğer uca -bütün il kapsamında- altyapısı ortadan kalkmıştır. Bu nedenle, bir an önce, çiftçi ve esnaf affıyla, belediyelerin İller Bankasına olan borçlarının affı gündeme getirilerek, afet bölgesi ilanının da hızlandırılması lazımdır. Bundan sonraki aşamada, bütçe kaynaklarımızın kısıtlı olduğunu da bildiğimiz için, yapılacak bir altyapı master programıyla, Dünya Bankası ve Avrupa Yatırım Bankası kaynaklarının bir an önce bölgeye sevk edilmesi gerekecektir. Doğru Yol Partisi olarak, bu projelerin yapılmasında ve takibinde destekçi olacağımızı da ifade etmek isterim.

Değerli milletvekilleri, bütçe görüşmeleri, bir önceki yılın sonuçlarıyla, ait oldukları yıla ilişkin olarak, hükümetlerin, ülkenin sorunlarını nasıl tespit ettikleri ve çözüm yollarıyla, bu konulara ilişkin olarak, bir nevi Meclisimizin güvenoyuna başvurdukları, önemli, rakamlar kadar politikaların konuşulduğu bir zemindir. Ben de, bu anlayışla, dışilişkilerimize ve çevremizde yaşanan sıcak gelişmelere ilişkin çekincelerimizi ve düşüncelerimizi ifade etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, ülkelerin ekonomik gücü, bilgi ve teknoloji birikimi, gelenekler ve değerler sistemi, buna bağlı askerî yapılanma ve güç, tüm bunların askerî ve sivil unsurlar tarafından aktif tarzda kullanımı, etkili  bir dışpolitikanın veya uluslararası ilişkilerin temelini teşkil eder. 21 inci Yüzyıla girerken uluslararası düzen yeni yapılanmalara sahne olmaktadır. 11 Eylül günü, New York'un siluetini değiştiren dramatik saldırı, belki de, artık, yeni diyemeyeceğimiz eski dünyanın barış umutlarına da büyük darbe vurmuştur. Amerika'nın yıllarca ortaya koyduğu prestij, imaj ve mevcut değerlerin bir anda dönüşmesini sağlayan saldırı, tarihin akışını değiştirebilecek veya buna yönelik gelişmelere yol açabilecek niteliktedir. Bu eğilimi sadece bir kişi veya bir örgütle açıklamak mümkün değildir. Bu gelişmeler, silah sistemlerinin yenilenmesi ve yaygınlaştırılması için proje geliştiren ileri teknoloji gruplarının rekabeti ile, yeni petrol alanları ve boru hatları güzergâhı üzerinde egemenlik ve güç rekabetine yol açabilecek niteliktedir.

Değerli milletvekilleri, iki kutuplu dönemde askerî güçle ifadesini bulan tehdit, küreselleşmeyle birlikte yerini yeni tehdit algılamalarına bırakmıştır. Bugün, yaşanan küresel tehdidin coğrafî bir tanımı olmamakla beraber, düşmanın da coğrafyası ve tarafı yoktur. Giderek, bu süreçte küresel çapta operasyon yapma yetkisine sahip Amerika, tek süper güç olarak, Rusya ve Çin ise, Şanghay işbirliği çerçevesinde Avrasya'da bölgesel dengede etkili güçler olarak ortaya çıkmışlardır. Yine, Ortadoğu'da, Amerika-İsrail-Türkiye stratejik eksenine karşın, Kafkaslarda gelişen Rus-İran ilişkileri, Batı'da Alman-Rus-İtalyan ilişkileri, güneyde de Mısır-Suriye ilişkileriyle kendini göstermiştir ve bu küresel güç dengesini lehine çevirmek isteyen Amerika, Çin-Rusya-İran üçgeninin merkezine, Afganistan'a harekât düzenlemektedir. Bu harekâtı, sadece teröre yönelik düzenlenmiş olarak görmek yanlış olacaktır. Şanghay Grubunun değiştirmeye çalıştığı Avrasya stratejisine karşı yeni düzenin ve bölgedeki kalıcılığın bir uzantısı olarak görmek, resmi tamamlamak olacaktır ve işte, tam bu noktada sormamız gereken soru: Türkiye, sadece jeopolitik konumuyla mı; yoksa, politika oluşturma etkinliğiyle mi bu yeni merkezde yerini alacaktır?

Değerli milletvekilleri, Sayın Dışişleri Bakanımız, her ortamda iki hedeften; yani, Avrupa Birliğiyle bütünleşmek ve Avrasya'da belirleyici bir ülke olmaktan bahsetmektedir; doğrudur; tespitler doğrudur; Avrupa Birliğiyle üyelik tam hedefimizdir, Avrasya'nın da yeni düzeninin merkezinde olmak hedefimizdir, zaten oradayız. Ama, maalesef, Türkiye'nin merkezinde bir hükümet mevcut değildir veya mevcut bir hükümet varsa, bir iktidar mevcut değildir. 11 Eylül saldırısından sonra hükümetin bir refleks gösterdiğini söylemek de ne yazık ki mümkün değildir.

Amerika'nın politikalarına soğukluğuyla bilinen Fransa'nın desteği, bölgeye savaş gemileri gönderen Japonya'nın, Rusya'nın mevcut konumu, bölgedeki yeni oluşumun dışında kalmamak ve belirleyici olmak arzusundan kaynaklanmaktadır. En az bu ülkeler kadar, tarihsel bağları nedeniyle, Türkiye de yeni oluşturulacak bu düzenin merkezinde olmak zorundadır. Türkiye'nin, bu süreçte, sadece terör konusundaki deneyiminden dolayı değil, Afgan Halkıyla olan yakın işbirliği, tarihsel birlikteliği, İslam Konferansı Örgütünün üyesi olması, laik ve demokratik niteliği ve denge özelliğiyle Afganistan konusunun içinde yer alması, terörün dini, milleti ve coğrafyası olamayacağını göstermek bakımından da önemlidir.

Bonn Konferansı sürecinde Türkiye'nin konumu neydi? Bu toplantılar sonucu oluşturulan hükümetle ilişkilerimiz neler olacaktır? Şimdiden, mevcut yönetimi oluşmuş olan muhalefet artı Taliban güçlerinin Pakistan'ın sınırını geçmesiyle, burada tekrar güçlenmesi sonucunda bölgedeki yeni sıcak dengeler nasıl işleyecektir?

Değerli milletvekilleri, bunlar açık sorulardır.

Diğer bir önemli husus ise Ortadoğu'da yaşanmaktadır. Filistin ve İsrail arasında çatışmalar devam etmekte ve anlaşma zemini şimdilik görülmemektedir. Türkiye, bu bölgedeki etkinliğiyle, bu bölgedeki gerginliği daha çok artırıcı açıklamalardan kaçınarak, bölgenin hassasiyetine daha uygun diplomatik faaliyetlerini göstermek zorundadır.

Ve bölgedeki Irak'la ilgili gelişmeler. Basınımızın ve hükümetimizin gündeminde büyük bir endişe olarak yer alan Irak'la ilgili stratejimiz nedir? Bu ülkeyle oluşturulan ticarî ilişkilerimizdeki yeniden canlanma ve Irak'a yapılacak olası bir harekâtın, Türkiye'nin bu bölgedeki diğer ülkelerle arasında olan ilişkiler dikkate alındığı zaman, Türkiye'nin barış yolundaki politikalarının temelinde hangi taşları vardır? Çünkü, yeni durum, Ortadoğu'da jeostratejik sahneyi tümden farklılaştırabilecek, bölgede değişiklik süresini ciddî biçimde hızlandıracak niteliktedir.

Ayrıca, Kafkaslarda, Gürcistan'daki istikrarsızlık, Rusya'nın Abhazya'ya müdahalesi ve Rusya'nın, Türk cumhuriyetleriyle Kafkaslarda giderek öneminin artması Türkiye'yi ne kadar yakından ilgilendirmekte ve hangi politikaları üretmektedir?

Değerli milletvekilleri, bu konuya sıcak gelişmeler çerçevesinde Avrupa Birliği ile ilişkilerimize de göz atmak istiyorum. Katılım Ortaklığı Belgesi, Ulusal Program, Kıbrıs, Türkiye raporları, ilerleme raporları, stratejik raporları çeşitli platformlarda tartıştığımız konulardı, ancak, cevabını alamadığımız soru, Kopenhag kriterlerinin yerine getirilmesi için Ulusal Programda kendi hedeflerini koyan hükümetin, bu konulara ilişkin olarak yayımlanan raporlardaki gecikmeye ilişkin herhangi bir cevap vermek yerine, üsluba ilişkin değerlendirmelerle cevap vermeleriydi. Bu değerlendirmeler ne Meclisimizi ne de kamuoyumuzu tatmin etmiştir.

Avrupa Birliği, genişleme ve derinleşme sürecine devam etmektedir. Bunun paraleli olarak, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası oluşturulmuştur. Bugün, Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerinde en hassas noktayı Kıbrıs ve Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası teşkil etmektedir. Bunun Kopenhag kriterlerinin yerine getirilmesinden de önde yer almasının, ki, siyasî diyalog konusu olması gereken bu konuların, aslında, Türkiye ile görüşme sürecine bir an önce başlamaktan önce, Avrupa Birliğinin genişleme ve savunma sisteminin önündeki engellerin kaldırılması olarak değerlendirilmesi daha doğru olacaktır.

Nice Zirvesinde, Türkiye'nin güvenlik ve savunma mekanizmalarına katılımında Türkiye dışarıda bırakılmıştır. Sayın Bakanın ve hükümetin bu konudaki çekinceleri dikkatli olarak takip edilmiş ve bu konuda olası bir ordunun bölgemizdeki etkilerinin, Türkiye çıkarları açısındaki durumu karşısında destek verilmiştir. Ancak, ne olduysa, geçen pazar günü, Sayın Başbakan, bir güvenlik zirvesinden sonra, İngiliz Başbakanı Tony Blair mektubu çerçevesinde bir anlaşmaya varıldığını ifade etmiştir.

Sayın Bakan, Türkiye'nin geleceğini ilgilendiren bu çok önemli stratejik gelişmeden hükümet üyelerinin bilgisi var mıdır? Herhangi bir Bakanlar Kurulu kararı gündemde midir? Çünkü, bir Bakanlar Kurulu kararı olmadan, hükümet olarak bir taahhüt altına girdiğimizi söylememiz mümkün değildir. Meclisi ne zaman bilgilendirmeyi düşünüyorsunuz?

Alınan mektupta tarafımıza bir garanti verildiği ifade edilmiştir, bu garantinin kapsamı nedir? Mektubu gönderen İngiltere Başbakanının statüsü nedir, yazdığı mektubun hukukî geçerliliği nedir?

KÂMRAN İNAN (Van) - Doğru.

AYFER YILMAZ (Devamla) - Alındığı ifade edilen tavizlerin geçerliliği ve muhtemel sonuçları nelerdir? 14-15 Aralıkta yapılacak olan Leaken Zirvesi sonuçlarında bu hassasiyetlerimiz karşılanmaz ve sonuç bildirgesinde yer almazsa, Amerika ve İngiltere'yle mutabakata varılan metnin herhangi bir hukukî sonuç doğurması mümkün müdür?

KÂMRAN İNAN (Van) - Çok doğru.

AYFER YILMAZ (Devamla) - Değerli milletvekilleri, diğer bir konu ise Kıbrıs'ta yaşanan gelişmelerdir. Kıbrıs'ta iki eşit halk, demokratik yapıları ve liberal ekonomileriyle iki ayrı egemen devlet bulunmaktadır. Kıbrıs'ta kalıcı çözüm, ancak bu gerçekler üzerine inşa edildiğinde gerçekleşecektir. Ada'da kalıcı çözüm için, Sayın Denktaş'ın 4 Aralıkta yüz yüze yaptığı görüşme sonrasında, 15 Ocakta bu görüşmelerin devam edeceğinin açıklanması tabiî ki olumlu bir gelişmedir; ama, konu çözümlenmiş değildir; çünkü, Helsinki'den sonra yayımlanan bütün ilerleme raporlarında da olduğu gibi, herhangi bir siyasî çözüm olmasa da, Kıbrıs'ın önünde bir engel bulunmayacaktır; çünkü, Avrupa Birliği, kendi gelişmesinin önünde bir Yunan vetosu görmek istemeyecektir.

Ayrıca, bu konuda, henüz müzakere masasına oturmadan, ilhaktan veya bedel ödemekten bahsetmek, herhalde diplomatik olarak yapılmış büyük yanlışlardır. Ülkesine bedel ödettirmeye vardıran bir politikayı öngören bir hükümet, ne bu Meclis ne de bu kamuoyu, halk tarafından kabul edilebilir. Bir bedel ödeme durumu doğarsa, bu bedeli ödeyen Türkiye değil bu hükümet olur. İktidar-muhalefet demeden ülkemizin geleceği için ilgili kararları ulusal egemenliğimizin temsilcisi olan bu Mecliste birlikte aldığımız gün, kazanan, gelecek nesillerimiz ve demokrasimiz olacaktır.

Değerli milletvekilleri, Türkiye, inanç ile bilimin birbirinin alanını ihlal etmemeleri temelinde, Anadolu Türk ve Müslüman kimliğini gözardı etmeden, ulusal ölçekte bilgi altyapısını oluşturarak, daha çok tüketen değil, üreten, dış dengeleri de göz önünde bulundurarak ulusal çıkarlarımız doğrultusunda dışpolitikayı oluşturarak 21 inci Yüzyılın demokrasi ve insan hakları değerler sistemiyle tanımlanmış refah toplumu anlayışıyla Avrupa Birliğiyle bütünleştiği zaman birlikteliği anlam kazanacaktır. Ancak, sorun, uygulanan ekonomik programlarla insanımızın kazanımlarını bir çırpıda eriten, halkın yüzde 90'ını yoksulluk sınırının altına iten, serbest piyasa ekonomisini, dünyayla rekabet edebilen bir ekonomiyi bir tarafa bırakıp üretimi cezalandıran, tarihinin en büyük krizini, daralmasını yaşatan, alternatifsizliklerini ilan ederek demokratik kurumları çalıştırmayan, sivil toplumu susturarak Meclise olan inancı yıkan bir hükümet etme ve yönetimi sorgulatmama anlayışıyla bu hedefe nasıl ulaşacağımızdır; çünkü, bugünkü mevcut yapı ve demokratik standartlarımızla müzakere masasında yer bulan ve sonuç alan bir dışpolitikayı yürütmek çok zor görülmektedir.

Değerli milletvekilleri, bugün, uluslararası ilişki ve işbirliği anlayışı çerçevesinde, ülke menfaatlarını önplanda tutarak, zamanında yapılacak girişimlerle, her yerde ve her düzeyde müzakere masalarında olarak, hem ülkemiz hem de bölgemiz açısından yararlı sonuçlara ulaşılması ve ekonomimizin de bu ilişkilerden kaynak alarak daha ileriye gidip refah toplumu standardına ulaşabilmemiz için, IMF reçetelerinden çok daha önde, kendimizce akılcı, Meclisimizin desteğini almış politikaları hazırlamamız olmazsa olmaz koşulumuzdur.

Unutulmamalıdır ki, bir planı olmayanlar başka planların parçası olurlar. Bu çerçevede Dışişleri Bakanlığımızın bütçesine baktığımızda, ekonomimizin gelişmesi ve büyüyen bir ekonomiye yeniden geçişle ilgili olarak 2002 yılı bütçesinin geneline baktığımız zaman, bu hedeflerden hiçbirine ulaşamayacağımızı söylemek herhalde karamsarlık olmaz. Yine de 2002 yılı bütçesinin ülkemize hayırlı olmasını diliyor, Yüce Meclisimizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Yılmaz.

Biz de Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak, Mersin'de meydana gelen sel felaketi dolayısıyla  Mersinli vatandaşlarımıza geçmiş olsun diyoruz. Hükümetimizin bu yaraya en kısa zamanda el atacağına inanıyoruz.

ANAP Grubu adına, Batman Milletvekili Sayın Burhan İsen; buyurun. (ANAP sıralarından alkışlar)

Siz de süreyi eşit mi paylaşıyorsunuz?

BURHAN İSEN (Batman) - Evet.

BAŞKAN - Peki efendim.

ANAP GRUBU ADINA BURHAN İSEN (Batman) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çevre Bakanlığı bütçesiyle ilgili, Anavatan Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; şahsım ve Grubum adına Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Türkiye, çevre bilincinin farkına daha yeni varabilmiş ülkelerden birisidir. Esasen, insanlık, çevre sorunlarıyla yeni tanışmaktadır. Gerçi, sorunların uç vermesi yeni değildir, 18 inci Yüzyılda filizlenen ve giderek büyük bir ivme kazanan teknolojik gelişmenin çevresel maliyeti yüksek olmuştur, hatta, yerkürenin bazı bölgelerinde yaşamı tehdit eder boyutlara ulaşmıştır.

Çevrenin korunmasıyla ilgili sorunların ise, 19 uncu Yüzyılın başında farkına varılmıştır. Birleşmiş Milletler raporlarına göre, bugün dünyanın akciğerleri konumundaki ormanlarımız, değişik sebeplerden dolayı yok edilirken, insanoğlu, farkına varmadan, sanki kendi gırtlağını sıkmış gibidir. Her gün 3 canlı türü yeryüzünden yok olurken, temiz su kaynakları ve denizler, biyolojik, kimyasal kirlilikle baş edemez duruma gelmiştir. Sanayileşme ve ısınma uğruna tüketilen fosil yakıtlar ise, atmosferde ağır bir karbondioksit tabakası oluşturarak, mevsimlerin değişmesine ve kutuplardaki buzulların erimesine yol açmaktadır. Doğal bitki örtüsü ve mevsim değişikliği, bazı bölgelerde sellere bazı bölgelerde ise kuraklığa neden olurken, kirletilen ekosistemler, daha önce insanoğlunun savaşıp yok ettiği tüberküloz gibi hastalıkların yeniden hortlamasına ve birçoğu Afrika kökenli, hiç tanınmayan, ebola gibi virüslerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Ülkemiz gerçeği de bunlardan farklı değildir.

Değerli milletvekilleri, Türkiye, hızlı kalkınma tutkusuyla, her çeşit olumsuz çevre gelişmelerini gözardı ederek, uzun yıllar çevre sorunlarına duyarsız kalmıştır.

Ülkemizde çevre kirliliğini dikkate almayan bir sanayileşme politikası, doğal dengenin yakın bir gelecekte ciddî sorunlarla yüzleşmesine neden olacaktır. Sanayileşme aşamasında olan Türkiye, çevre koruma konusunda duyarsız kalamaz ve Türkiye, sanayileşmeyi, sadece kısa vadeli üretim artışları olarak görmemelidir.

Ülkemiz kaynaklarının orta ve uzun vadeli üretkenlik niteliklerinin korunması ve doğayı tahrip etmeyen bir sanayileşme politikası izlenmek zorundadır.

Türkiye'de çevre sorunlarının anayasal ve yasal düzeyde ele alınması 1978 yılı sonlarında olmuştur. Bu süreç, 1982 Anayasasında, çevreyi koruma ve geliştirme görevini, çağdaş bir yaklaşımla, devlete ve vatandaşlara vererek çevre hakkını güvence altına almıştır.

Nitekim, 1982 Anayasası ışığında, Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, Çevre başlığı altında; sadece, var olan kirliliğin ortadan kaldırılması ve muhtemel kirliliğin önlenmesi değil, kaynakların gelecek nesillerin de yararlanabilmesi için en iyi bir biçimde korunması ve geliştirilmesi ilkesini benimsemiştir.

Anayasanın 56 ncı ve sonraki maddelerinde yer alan düzenlemelerin olumlu yanlarının yanında bazı temel olumsuzluklar da bulunmaktadır. Anayasamız, çevre hakkı tanımıştır; ama, örgütlenmeye, vatandaş katılımına ve dayanışma haklarının gerçekleştirilebilmesine yönelik engelleri kaldırmamıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu genel değerlendirmeden sonra, Çevre Bakanlığımızın sorunlarına değinmek istiyorum. Öncelikle, çevre konusundaki mevzuat dağınıktır. Bu dağınıklık, teknik bakanlıklar ve ilgili kuruluşlar arasında yetki ve görev çelişkisine yol açmaktadır. Kurumlararası koordinasyon olmadığından aynı projeye, farklı kurumlarca malî destek sağlanmakta ve bunların kontrolü imkânsız hale gelmektedir. Bakanlığın merkez ve taşra teşkilatı organizasyonu ile personel politikaları belirlenememiştir. Çevre konusunda temel politikalar saptamak ve kuruluşlar arasında işbirliğini sağlamak Çevre Bakanlığının görevidir. Bakanlığın, bu görevini ifadaki yetersizliği giderilmelidir.

Çevre Bakanlığının genel bütçe içindeki payı, 1998-1999'da onbinde 6'ya, 2000 bütçesinde ise bu oran onbinde 5'e düşmüştür. 2001 yılında ise yeniden onbinde 6'ya çıkmıştır; 2002 bütçesinde de bu oranın korunması bu ekonomik şartlarda zarurî bir sonuçtur. Çevre Bakanlığımız, öncelikli 5 bakanlıktan biri olup, zaman akışı içerisinde bütçesinin yeterli seviyeye ulaşmasıyla, Bakanlığın anlam ve öneminin daha da artacağı inancındayım.

Ayrıca, Çevre Bakanlığı personelinin durumuna göz attığımızda; 2872 sayılı Kanun, 443 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve diğer düzenlemelerle Bakanlığın verilen teşkilat yapısı, görev ve sorumluluklarına adapte edilememiştir. Personelin özlük hakları, malî durumları, sosyal imkânları konusunda iyileştirici çalışmalar yapılamadığından kaliteli personel istihdamı sağlanamamıştır. 443 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve 2872 sayılı Yasanın bir an önce günün şartlarına değiştirilmesi gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, bugünkü genel bütçe imkânlarıyla, hem çevreyi ve doğayı korumak hem de yatırım yapmak imkânsızdır, başka imkânlar aramak gerekir. Çağdaş ülkelerde artık ekoteknolojiye rağbet artmaktadır. Dünyamızın da ülkemizin de geleceği ekoteknolojidedir.

Ekoteknoloji, çevre sorunları yaratmayan teknoloji demektir, çevre sorunu yaratmadan ürün elde edilmesidir. Çevre koruma ile ekonomik çıkarların birlikteliğine ekoteknoloji imkân vermektedir. Bu gibi teknolojiyi kullanan işletmelerin her türlü yatırımlarının KDV, gümrük, kredi ve faiz sübvansiyonları yoluyla çevresel yatırımların teşvik edilmesine yol aranmalıdır.

Sanayimizin geliştiği ve kalkınma çabalarımızın artarak sürdüğü günümüzde, çevreyle uyumun sağlanamaması, sanayileşme ve kentleşmenin sağlıksız ve plansız gelişme eğilimleri göstermesi, günümüzde, çevre sorunlarının artmasına, su, hava ve toprak zenginliğimizin kirlenmesine neden olmaktadır. Bu da, ciddî boyutta tarımsal üretimin azalması, kalitenin düşmesi, toprak erozyonu nedeniyle tabiî afetlerin kaçınılmaz hale gelmesi, ekolojik dengenin bozulması anlamına gelmektedir.

2002 yılında 70 000 000 nüfusa sahip olması beklenen ülkemizde, bugün, karşı karşıya olduğumuz çevre sorunları arasında su, kanalizasyon, uygun olmayan barınma koşulları, erozyon ve doğal kaynakların akılcı olmayan kullanımı gibi konular bulunmaktadır.

Ülkemizde, 2 900 yerleşim yerinden yalnızca binde 15'inde, yani, 43 tanesinde atık su arıtma tesisi bulunmaktadır. Diğer yerleşim alanlarının atık suları, herhangi bir arıtma işlemine tabi tutulmadan, deniz, göl ve nehirlere akıtılmaktadır. Arıtma tesisi bulunan yerleşim yerlerinin çoğunda ise, belediyeler, işletme, maliyet ve enerji pahalılığı gerekçesiyle, bu tesisleri atıl bırakmaktadır.

Ülkemizde, incelemesi yapılan 9 325 endüstriyel işletmenin sadece yüzde 14'ünde arıtma tesisi vardır. Ayrıca, faaliyette bulunan 41 adet organize sanayi bölgesinin 7 tanesinde arıtma tesisi bulunmaktadır. Bu arada, gelişmekte olan turizm sektöründe, mevcut 4 460 adet turistik tesisin yalnızca yüzde 20'sinde arıtma tesisi bulunmaktadır.

Tüm bunlardan başka, doğrudan çevre kirliliği unsuru olmamakla birlikte, fosil yakıtlarının kullanımıyla sera etkisi meydana gelmektedir.

Ülkemizde, dünyanın büyük devletlerine oranla, minimum seviyede olan karbondioksit emisyonlarındaki artış, iklim değişikliklerine yol açmakta; bunun sonucunda ise, aşırı yağışlar meydana gelmekte ve ülkemizde görüldüğü gibi felaketlere yol açmaktadır.

Geldiğimiz noktada yapılacak her yatırım için kapsamlı ve tarafsız çevresel etki değerlendirme (ÇED) raporlarının usule uygun olması, çevre konusunda karşılaşacağımız problemlerin en aza indirilmesi yönünde bir çaba olacaktır.

Değerli milletvekilleri, ekonomik sürdürülebilirlik kavramı üzerinde özellikle durmak istiyorum. Bu kavram, yaşamın sürdürülebilirliğiyle doğrudan irtibatlıdır.

Sürdürülebilirlik, doğadan, bize verebileceğinden daha fazlasını talep etmemek anlamına gelmektedir. Kalkınmanın, yaşadığımız çevrenin tahribatına yol açmaması gerektiği bilinci işte bu bakımdan yaşamsaldır. Bu bağlamda, üzerimize düşen görev, çevreyle barışık teknolojiler üretmeyi her alana yaymak olmalıdır. Bunu başarabilir ve ortak bir işbirliği anlayışı oluşmasını sağlayabilirsek sadece çevreyi korumakla kalmayacak, insanın yaşam kalitesinin yükseltilmesine de katkıda bulunmuş olacağız. Bu husus, bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için büyük önem taşımaktadır.

Tabiatıyla, çevrenin korunması, çevre bilincinin yaygınlaştırılması, bu konuda gerekli hukukî altyapının tamamlanması ve çağdaş bir yaptırım mekanizmasının kurulabilmesiyle mümkündür. Devlet ve Parlamentomuza bu anlamda büyük görevler düşmektedir. Ancak, altını çizerek belirtmek istiyorum ki, çağdaş devlet, sürdürülebilir kalkınma, refah ve zenginleşme sürecinde düzenleyici bir rol oynama, kendi aslî görevlerini teşkil eden, eğitim, sağlık, çevre gibi temel konularla yeni bir anlayışla güçlenmek durumundadır.

Devletin ekonomi ve ticaretten tümüyle çekilerek küçülmesi denilen süreç de aslında budur. Esasen, bu konuda Türkiye'de gereken uzlaşı da mevcuttur. Devletin yeniden yapılanma süreci, diğer bir deyişle, devlet reformu, bu açıdan da süratle yerine getirilmesi gereken bir husustur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 21 inci Yüzyıla insanlığın ve dünyanın bekası için yeni bir sorumluluk anlayışıyla hazırlanmamız gerekmektedir. Amacımız, ekolojik açıdan sağlıklı ve ekonomik sürdürülebilirliği olan yeni yaşam alanları yaratmak olmalıdır. Aksi takdirde, bu dünyada yaşayacak olan gelecek nesillerin yaşamlarını tehdit altına atmış oluruz. Öyle ki, insansız bir çevre veya çevresiz bir insanla karşılaşmak durumunda kalabiliriz.

BAŞKAN - Sayın İsen, 15 dakikalık süreniz doldu, ona göre; sizin takdiriniz.

BURHAN İSEN (Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkan.

Belki de, tabiata ihanet, natureye sırt dönüş ve fıtrattan uzaklaşma sebebiyle, yıllar önce, Facoult "insan öldü" demek mecburiyetinde kalmıştı; aslında, çevresiz kalmış bir insanın karabahtından bahsediyordu. Gerçekten de, tamahkâr karakterinden dolayı, insan kadar insana ihanet eden bir varlık yoktur.

Unutmayalım ki, dünyamız, güneş sisteminde, uzaydan bakılınca mavi, kendi düzleminden bakılınca yeşil yegâne gezegendir ve aynı zamanda, üzerinde yaşam olan tek gezegendir.

Bu dünyanın gelecek nesillere devredeceğimiz bir emanet olduğunu hiçbir zaman unutmamalıyız.

Daha temiz, daha yeşil bir dünyada yaşamak, gelecek nesillerin en doğal hakkıdır. Onların haklarını gözetmek de bizlerin sorumluluğundadır. Bu sorumluluğumuzu mutlaka yerine getirmek zorundayız.

Bu duygu ve düşüncelerle, Çevre Bakanlığımız bütçesinin hayırlı olmasını diler, Yüce Heyetinize saygılar sunarım. (ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın İsen.

ANAP Grubu adına ikinci konuşmayı yapmak üzere, İstanbul Milletvekili Sayın Ahat Andican; buyurun. (ANAP sıralarından alkışlar)

ANAP GRUBU ADINA A. AHAT ANDİCAN (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şahsım ve Grubum adına sizleri saygıyla selamlıyorum.

Benden önceki değerli konuşmacı arkadaşımın da vurguladığı gibi, Mersin'de meydana gelen sel felaketi nedeniyle mağdur olan vatandaşlarımıza geçmiş olsun diyorum ve hükümetimizin bu konuyla ilgili gerekli girişimleri en kısa zamanda yapması gerektiği uyarımı hatırlatmak istiyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; doğu blokunun dağılmasından sonra, çok değil bundan on küsur yıl önce başlayan süreç, Türkiye'yi, NATO'nun uç beyi olma noktasından aldı ve etkin bir bölge gücü olma fırsatını, şansını da önüne katarak, getirdi Avrasya'nın merkezine koydu.

Doğu ve batının kesiştiği, kuzey ve güneyin kesiştiği, Hıristiyan dünyası ile İslam dünyasının kesiştiği ve örtüştüğü bir merkez olmanın ciddî avantajları var. Kuşkusuz, bu avantajlarla birlikte, bu fırsatların oluştuğu ortamda sıkıntılar da var. Nitekim, 1990'lardan itibaren dünya genelinde ortaya çıkan kriz merkezlerini değerlendirirseniz, bu merkezleri yaklaşık 16 tane kadar saymanız mümkün; bunların neredeyse 13'ü Türkiye'nin yakın çevresi; yani, eski Osmanlı coğrafyası diye tanımlayabileceğimiz coğrafya içerisindedir. Bu durum, tabiî, Türkiye'ye, çok aktif, çok dinamik, çok akılcı, hızlı refleks verebilen bir dışpolitika izleme zorunluluğunu da gündeme getiriyor, Türkiye'nin önünü koyuyor.

15 dakika içerisinde, kuşkusuz, bütün Türk dışpolitikasının dinamiklerini değerlendirme şansımız yok; ama, güncel olan ve üzerinde durulmasına gerek bulunduğunu düşündüğüm bazı konulara, biraz atlayarak değineceğim.

Son dönemin, 11 Eylülden sonra dünyanın en güncel konusu haline gelen ve antiterör ya da terör karşıtı mücadelenin odaklaştığı; ama -daha önce, burada, Afganistan'la ilgili bir konuşma yaparken vurguladığım gibi- bu bölgedeki ekonomik, siyasî ve hatta sosyokültürel dengelerin büyük ölçüde değişeceği bir süreç yaşandı. Yaklaşık iki aylık bir uygulamadan sonra, bugün, Bonn Zirvesi sonrasında, Taliban'ın sonlandığı ve çok etnili bir hükümetin ya da geçici hükümetin kurulduğu bir sürece gelindi. Bunun ayrıntılarını girecek değilim, Birleşmiş Milletler tarafından da onaylandı; ama, bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum: Bu mücadele sırasında gösterdikleri çaba, Afganistan'daki etnik yapı içerisinde bulundukları miktar ya da oran itibariyle baktığımızda, Afganistan tarihi açısından da baktığımızda, buradaki Türklerin, bu geçici hükümetteki yapılanmada yeterince temsil edilemediklerini; yani, bu meselenin, bir anlamda, masada, maalesef, oradaki Türk kesim aleyhine çözümlendiğini hatırlatmak isterim. Ama, tabiî, sonuçta bir uzlaşmaya varılmıştır, bu uzlaşmayı desteklemek mecburiyeti vardır.

Yalnız, İngiltere ve Almanya arasında, Amerika Birleşik Devletleri ile beraber, bu bölgede ortaya çıkan güç boşluğunu doldurma mücadelesi vardır. İşte bu noktada, maalesef, Türkiye tarafından -asker gönderme olayını, burada, yine bu Mecliste tartıştık, karara bağladık; epey ileri bir tarihte bunu gerçekleştirmiştik- asker göndermeyle başlayan ve bu bölgede Türk dışpolitikasının kalıcılığını ve bu bölgede oluşacak dengelerde Türkiye'nin etkinliğini sağlamayı amaçlayan bu süreçte, son dönemde yeterince aktif bir politikanın sergilenemediği inancında olduğumu vurgulamalıyım. Umuyorum, bundan sonraki yapılanma sürecinde, daha aktif bir politika sergilenebilir.

Taliban'ın yeniden örgütlenme ihtimali üzerine, Afganistan'dan sonra, meselenin, Sudan, Yemen ya da benzeri bir ülkeye taşınabileceği ihtimali vardır. Daha da kötüsü, Irak'ın, kitle imha silahları konusunda denetçilerin gelmesine izin vermemesi noktasında Afganistan benzeri bir operasyona hedef olma ihtimali, gelecek altı aylık, yedi aylık, sekiz aylık süreç içerisinde önümüzde durmaktadır. Tabiî, Türkiye'yi, Afganistan'dan çok daha fazla ilgilendiren bir süreç başlamış olacaktır.

Ortadoğu'da başlayan Filistin-İsrail çatışması da, neredeyse 1948'den beri devam eden bir çatışmadır. Bu noktada da, Yaser Arafat'ın, bu bölgede çok önemli siyasî figür olan Arafat'ın, maalesef, İslami Cihad, Hamas ve İsrail üçgeni içerisinde sıkıştığını görüyoruz. Burada, bu şahsın ya da bu figürün, bir anlamda, arenadan silinmesini amaçlayan bazı çabalar, İsrail tarafından, şu anda üstü örtülü olarak; ama, gelecekte belki daha açık olarak gündeme getirilecektir. Bu noktada, Türkiye olarak, bu meselenin çok ciddî bir biçimde arkasında durmamız gerektiğini düşünüyorum ve bu noktada -bu bölgenin eski bir Osmanlı bölgesi olduğunu da varsayarak baktığımızda, Türkiye'nin bu bölgede de geniş deneyimi var- çok geniş bir deneyimi olan Türkiye'nin, bu bölgede, daha doğrusu, bu anlaşmazlıkta aktif bir rol oynama zorunluluğu var.

Sayın Bakana da, daha önce hükümette beraber olduğumuz dönemde, Sayın Başbakan Yardımcısının odasında yaptığımız bir toplantıda, kendisine özellikle önermiştim; "Afganistan'a ve -o dönemde Makedonya gündemde idi- Makedonya'ya özel temsilci atamanızda çok büyük fayda var" demiştim, Batılıların special envoy dedikleri cinsten. Nitekim, Afganistan'a böyle bir atama yaptınız, zannediyorum şu anda arkanızda oturuyor. Afganistan ile ilgili gelişmelerde, taraflar arasında daha dinamik bir politika izlemek açısından; yani, kurumsal olan Dışişlerinin hızlı hareket etme yeteneğini, bir anlamda tamamlaması açısından önemli olduğunu söylemiştim. Şahsî görüşüm olarak, Filistin ve İsrail problem ki, daha uzun süre devam edecektir, oraya da, bu olayın daha aktif bir politika zemini oluşturabilmesi için, bir özel temsilci atamanızda yarar olduğunu düşünüyorum Sayın Bakanım.

Türkiye - Avrupa ilişkileri bağlamında ise, bu çok tartışılan, çok üzerinde konuşulun bir konudur, Türkiye'nin hedeflediği bir noktadır ve burada ulusal programdan başlayan, Helsinki'den başlayan bir süreç, geçen hafta içerisinde iki önemli olayla sonlandı. Bu, Avrupa güvenlik savunma politikası noktası ve NATO ile ilişkilendirme sürecidir. Konu bilindiği için ayrıntılarına girmeyeceğim; ama, umuyorum ki, bu anlaşma ve Türkiye'nin bu noktada, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Türkiye arasında varılan uzlaşmanın, yalnızca İngiltere Başbakanının gönderdiği bir mektuba endekslenmiş olmadığını ümit etmek istiyorum ve resmî olarak bilgim olmamakla beraber, gayri resmî olarak, belki de Leaken'de onaylanmadığı için henüz tarafınızdan veya hükümet tarafından kamuoyuna aktarılmayan bir yazılı anlaşmanın, hukukî bir temelin, gelecekte tartışma konusu olmayacak kadar netlikte konulmuş olduğunu varsaymak istiyorum ve umuyorum yanılmıyorumdur.

Vakit çok kısıtlı olduğu için Kıbrıs ve bu konunun ayrıntılarına girecek değilim; ama, burada, tabiî, Türkiye'ye düşen, uyum yasalarını hızla çıkarmak gerekiyor, demokratikleşme ve siyasal alanda gerekli şeyleri yapmamız gerekiyor. Meclis olarak, kuşkusuz bunları yapacağız; ama, Leaken Zirvesi sonrasında kurulması beklenilen bir konvansiyon var Avrupa Birliği sürecinde. Bu konvansiyonda Türkiye'nin temsil edilir olması sembolik bir şeydir; ama, Avrupa Birliğinin, Türkiye'nin üyeliğine bakış açısını göstermesi açısından önemlidir; o nedenle, bu noktada bu temsilin gerçekleştirilmesi dileğimi gündeme getirmek istiyorum.

Yine, Türkiye'nin adaylık statüsü yeniden değerlendirilerek, diğer aday ülkelerle, yani, 2004'te genişleme sürecinde 10 aday ülkeyle sonuçlandırılacaktır; kalan, Romanya ve Bulgaristan'ın ekonomik açıdan yeterli olmadığı, Avrupa Komisyonu raporunda belirtilmektedir. Türkiye'nin,  siyasî açıdan da, ekonomik açıdan da henüz yeterli standartları sağlayamadığı söylenmektedir. Dolayısıyla, Türkiye, Romanya, Bulgaristan üçlüsünün de ikinci genişleme süreci içerisinde; ama, 2004'ten önce muhakkak adaylık görüşmelerinin başlatıldığı bir zemin üzerine oturtulmaları gerekliliğini vurgulamak istiyorum.

11 Eylül saldırısı, Avrupa Birliği ve bütün dünya üzerinde -AGSP dahil- yaptığı değişikliklerin dışında, NATO yapılanmasında da ciddî değişimlere yol açtı. Bunun altını çizmemiz lazım, hatırlamamız lazım. En önemli değişiklikler, 5 inci maddenin ilk kez kullanılmasıyla, artık, dışarıdan saldırı konusu yeni bir konsept üzerine oturtulmuş oldu.

Bir başka önemli şeyi burada sizinle paylaşmak istiyorum: Artık, Batı dünyası açısından savunma ve bir anlamda defans kimliği olarak tanımladıkları değerlendirmelerde bir sözcük gündemde tutuluyor. O da, Greater Middle East dedikleri, yani "Büyük Ortadoğu" tanımlaması var ve Büyük Ortadoğu, NATO'nun kurulduğu günden itibaren 11 Eylül'e kadar, aslında arka bahçesi olarak bile görmediği Ortaasya'yı da içeren bir Ortadoğu kavramını gündeme getirmektedir. Dolayısıyla, güvenlik konusunda, artık, Türkiye de bu anlayışı, yani, NATO'nun benimsediği veya gelecekte benimseyeceği bu anlayışı bu şekilde değerlendirmek, belki, Kafkasya'yı, Ortaasya'yı ve Ortadoğu'yu tümüyle içeren bu Büyük Ortadoğu kavramına göre şekillendirmeler yapmak zorunluluğundadır.

Terör, bir anlamda tarif edilme noktasındadır ve NATO'nun 11 Eylülden sonra geldiği, sadece NATO'nun değil, gelişmiş Batı ülkelerinin güvenlik kimliği içerisinde geldikleri bir nokta var; o da, kitle imha silahları konusunda ortak mücadele kavramıdır. Bu, çok önemli bir kavramdır ve Türkiye'nin etrafındaki Suriye, Irak, İran gibi ülkelerin, biyolojik ve kimyasal silahlar açısından, hatta, nükleer amaçları açısından ciddî mesafeler aldığını göz önüne alırsak, NATO'nun, gelecekte, Türkiye'nin de çıkarlarının örtüştüğü biçimde, bu amaçlarda, hedeflerini ve çabalarını yoğunlaştırması gerektiğini hatırlatmak istiyorum ve Türkiye'nin de, bu noktada, ciddî bir çaba göstermesi gerektiğini hatırlatmak istiyorum

Burada, Sayın Dışişleri Bakanının yakında muhtemelen bildiği, NATO'yla ilgili bir gelişmenin daha altını çizmek istiyorum. Biliyorsunuz, NATO ile Rusya arasında 1997'den itibaren özel bir danışma sistematiği oluşturulmuştu; 19 artı 1 olarak tanımlanıyordu ve 11 Eylülden sonra, özellikle Tony Blair'in gündeme getirdiği yeni bir öneri var. Bu, artık, 19 artı 1 değil, 20 üyeli bir danışma grubu oluşturma şeklinde bir tanımlamadır. Bu tanımlamada, terör karşıtı mücadele, barışın korunması, kriz yönetimi ve istikrarın korunması alanlarında, artık, 19 NATO üyesiyle beraber Rusya'nın da 20 nci aktif üye olarak -NATO'nun üyesi olarak değil, altını çiziyorum; ama, bu danışma sistematiğinde 20 nci aktif üye olarak- rol oynaması konusunda bir çaba vardır. Türkiye, bunu çok iyi değerlendirmek ve ortaklarıyla iyi bir değerlendirme sürecinden geçirdikten sonra bu konuda tavır belirlemek zorundadır diye düşünüyorum; çünkü, Rusya, bildiğiniz gibi, özellikle Kafkasya'da ve Türkiye'nin o yakın çevresindeki birçok bölgede krizleri önlemek, istikrarı devam ettirmek olayını bırakın onu bir tarafa, bilakis, bazı ülkelerde -işte Gürcistan'da, işte Karabağ'da, işte komşu olduğumuz bu bölgelerde- krizi yönlendirici ve istikrarı bozucu bir ülke olarak görev yapabilmektedir veya fonksiyon görebilmektedir. İşte, bu noktada, NATO'nun bu gelişmesini iyi algılamak ve iyi değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum; AGSP gibi, gelecekte, yine, önümüze bir sorun olarak, muhtemelen, konulacaktır.

Paris'te, BAB toplantısına katıldım geçen hafta; ilginç bir şey var: Salonun bir tarafında bizler, Türk parlamenterler olarak oturuyorduk; karşıda Alman parlamenterler içerisinde bir hanımefendi, Türk vatandaşı -şu anda, Alman vatandaşı kuşkusuz- Alman parlamenteri olarak görevli...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Andican, size de 3 dakika süre veriyorum.

A. AHAT ANDİCAN (Devamla) - Sağ olun Sayın Başkan.

Diğer tarafta da Bulgar Parlamentosu temsilcileri arasında Cevdet Çakar isimli bir arkadaşımız, Hak ve Özgürlükler Hareketinin temsilcisi olarak orada görev yapıyor; gerçekten ilginç bir durum ve dış dünyadaki, Avrupa'daki 3 milyon kadar Türk vatandaşımızın büyük bir bölümünün de artık, yavaş yavaş o bulundukları ülkelerin vatandaşlıklarına geçtiklerini düşünürsek, önümüzdeki dönemde zannediyorum, 21 inci Yüzyılın bu ilk çeyreğinde, Avrupa'daki bu yapılanmada, Türk dışpolitikasının çok önemli unsurlarından birisinin de, orada yaşayan "Avrupalı Türkler" diye tanımlayabileceğimiz bu Türkler olduğu gerçeği ortadadır.

Burada Sayın Dışişleri Bakanına bir konuyu hatırlatmak istiyorum, doğrudan doğruya kendisiyle ilgili olmamakla beraber: Değerli Bakanım, Almanya'da yaşayan yaklaşık 500 000 kadar Avrupalı Türk, Alman vatandaşı olmuştur. Bugün, oradaki çeşitli yerel parlamentolarda, genel parlamentolarda görev yapmaktadırlar ve Almanya'nın içsiyasetinde etkili olma yolunda bir başlangıç yapmışlardır. Bu sayının artması lazım; ama, bu sayının artması için, Türkiye'nin -çifte vatandaşlığı Almanya kabul etmediği için- bu vatandaşlarının, Türk vatandaşlığından çıktıktan sonra Türkiye'deki haklarının korunabileceği zeminini sağlaması lazım ve "pembekart" uygulaması diye tanımlanan -halk, vatandaşlarımız bu şekilde tanımlıyor- bu uygulamanın, maalesef, Türkiye'deki bürokrasi tarafından bilinmediği için, vatandaşlarımız tarafından da çok kullanılamadığını ve amaçlandığı şekilde sonuç vermediğini görme imkânı oldu Almanya'da.

O nedenle, görevlisi olduğunuz, temsil ettiğiniz hükümetin, bu konuda çok net, çok açık bir uygulama yapması lazım. "Seçme ve seçilme hakkı dışında; yani Alman vatandaşlığına geçmiş veya Fransız vatandaşlığına geçmiş vatandaşlarımızın tüm hakları saklıdır" şeklinde bir uygulamayı, Türkiye'deki ve tabiî, dışarıdaki bürokrasimize çok iyi anlatmak durumundayız. Bu şekilde, vatandaşlarımızın, geniş oranda, diğer ülkelerin vatandaşlığına geçmelerini ve katılımlarını sağlama imkânını bulmuş oluruz diye düşünüyorum.

Konu, Dışişleri Bakanlığı bütçesi, dolayısıyla birkaç kelimeyle de ondan söz etmemiz gerekiyor. Benden önceki arkadaşlarımız da söylediler. Dışişleri Bakanlığı bütçesi gerçekten yetersiz; yaptığım hesaba göre şu anda 300 milyon dolar civarında. Bunun, Türkiye gibi,  dünya devleti değilse de, kıta gücü olma savaşı içerisinde olan bir ülke için yeterli olmadığı ortada.

Çok daha ilginç bir anımı da burada hemen paylaşarak konuşmamı tamamlıyorum: Geçenlerde, bir resepsiyonda, Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliği Müsteşarıyla görüşüyordum. Kendisine, Türkiye'de size bağlı olarak çalışan ne kadar görevliniz var ve Türkiye dünyada kaçıncı sırada diye sordum. Misyon görevlileri en çok İngiltere'deymiş, sayısını bilmiyorum. "Türkiye ilk on içerisindedir. Türkiye'de görevli sayısı -tabiî, buna aşçısı da, meslek memurları da dahil- 1 000 civarında" dedi. Bu, gerçekten ilginç bir rakam, eğer abartma yok ise ve Sayın Dışişleri Bakanının konuşma metnine baktığımda da 888'i meslek memuru olmak üzere 1 500 Dışişleri mensubu olduğunu gördüm. Türkiye, kuşkusuz Amerika değil; ama, Türkiye, onda 1 Amerika da değil; en azından yüzde 50 Amerika, yüzde 40 Amerika olmak durumunda. Dolayısıyla, olayın bu yönüne de Yüce Meclisin dikkatini çekiyorum.

Bütün vatandaşlarımızın Ramazan Bayramını ve yeni yılını kutluyorum. Yeni yılın, Türkiye'ye, ulusumuza, Türk ve İslam alemine hayırlar getirmesini diliyorum, saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Andican.

Efendim, Saadet Partisi Grubu adına, ilk söz, Şanlıurfa Milletvekili Sayın Ahmet Karavar'a ait.

Sayın Karavar, süreyi eşit mi paylaşıyorsunuz?

AHMET KARAVAR (Şanlıurfa) - Evet.

BAŞKAN - Peki efendim, buyurun, ben sizi 15 inci dakikada ikaz ederim.

SP GRUBU ADINA AHMET KARAVAR (Şanlıurfa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çevre Bakanlığının 2002 yılı bütçesi üzerinde Saadet Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Çevrenin kirliliği ve çevrenin korunması diğer ülkelerin sorunu olduğu gibi, Türkiye'nin de öncelikli sorunudur. Çevrenin korunması insanın korunmasıyla eşdeğer bir hale gelmiştir. Buna paralel olarak, çevre hakkı ve çevrenin korunması, Anayasanın 56 ncı maddesinde yer almıştır. Çevre geniş bir kavramdır, dışımızdaki her şey çevre olarak tanımlanabilir.

Ülkemizdeki hızlı nüfus artışı, sanayileşme, yetersiz altyapı, köyden kente göç, tarım ve artan turizm faaliyetleri doğal kaynaklar üzerinde baskısına neden olmuştur. Yanlış uygulamalar neticesinde, ekolojik denge ve biyolojik çeşitliliğin devamı için, hayatî olan orman, mera alanlarının yüzde 50'den, sulak alanların yüzde 40'tan fazlası kaybedilmiştir.

Ülkemizde çevreyle doğrudan ilgili çevre yönetimi, 1978 yılında Çevre Müsteşarlığı, 1984 yılında Çevre Genel Müdürlüğü adıyla hizmet vermiştir; 1989 yılında ise Çevre Bakanlığı kurulmuştur. Statü olarak en yüksek idarî yapıdaki bu yapılanma, ekonomik, sosyal, kültürel alanda hizmet veremediği gibi, doğal hayat ve çevrenin korunmasında yetersiz kalmıştır.

Çevre Bakanlığı bütçe imkânlarının yetersizliği, bürokrasi ve yetki karmaşası, sorunun temelini oluşturmaktadır. Sorunları çözmek adına yapılan işler, beraberinde başka sorunları ve kirlilikleri getirmektedir. İzmit'te atık sorununa çözüm olarak gösterilen, İzmit Tehlikeli ve Klinik Atık Yakma Tesisi çevreyi kirletmekte, insan sağlığını tehdit etmektedir.

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında, sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı doğrultusunda, gelecek kuşaklara daha sağlıklı bir fizikî ve sosyal çevre bırakacak yönde bir gelişme kaydedilmediği ve sosyal politikalara entegrasyon sağlanmadığı vurgulanmaktadır. Üstelik, bu durumun, kalkınma planları vasıtasıyla en üst derecede ifade edilmesine rağmen, açık bir şekilde sorunların üzerine gidilmediği ve gelişmelerin akim kaldığını görmekteyiz

Ülkemizde yoğun kirlenmeye maruz kalan bölgelerin başında Marmara Denizi ve havzası gelmektedir. Kirliliğin kaynağı, evsel, endüstriyel ve gemi kökenlidir. Endüstriyel kirliliğin kökeni ise daha çok devlet fabrikalarıdır. Bu da işin ilginç yanı.

Fırat ve Dicle başta olmak üzere, bütün barajlarımız erozyon tehdidi altında; akarsularımız, göllerimiz ve barajlarımız, arıtılmadan deşarj edilen evsel ve endüstriyel atıklarla kirlenmektedir.

Bilinçsiz yapılan avlanma, karada ve denizde yaban hayatını tehdit etmektedir.

Yapılan bilinçsiz tarım, ilaçlama ve sulama neticesinde topraklarımız çoraklaşmakta, topraktaki doğal denge bozulmaktadır.

Çevre ve çevre sağlığının korunmasında, öncelikli olarak, mevzuattaki dağınıklığı ve yetki karmaşasını ortadan kaldırmanın yanında, su havzalarının ve doğal kaynakların tüketilmesine yol açacak her türlü yapılaşma engellenmeli; küçük sanayi sitelerinin kuruluş aşamasında, arıtma tesislerinin, proje içinde yer alması sağlanmalı; organize sanayi bölgeleri dışındaki sanayi tesislerine izin vermeyi önleyecek gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı; sanayiden kaynaklanan kirlilikten yerleşim birimlerinin etkilenmemesi için, başta organize sanayi bölgeleri olmak üzere, sanayi tesisleri etrafında geniş koruma bantları oluşturulmalı; Karayolları, DSİ, Köy Hizmetleri ve yerel yönetimlerin yol, baraj ve gölet gibi altyapı yatırımlarının gerçekleştirilmesinde, orman ve toprak düzenini koruyucu projelere ve yapım tekniklerine öncelik verilmelidir.

Dileriz, Çevre Bakanlığı, hak ettiği ve toplumca beklenen konuma gelir.

Çevre Bakanlığının 2002 yılı malî bütçesinin hayırlı olmasını diliyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (SP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Karavar.

Saadet Partisi Grubu adına, ikinci konuşmayı yapmak üzere, Adana Milletvekili Sayın Ali Gören; buyurun efendim. (SP sıralarından alkışlar)

SP GRUBU ADINA ALİ GÖREN (Adana) - Muhterem Başkan, kıymetli milletvekili arkadaşlarım; 2002 yılı bütçesi muvacehesinde, Dışişleri Bakanlığı bütçesi üzerinde, Saadet Partisi Grubunun görüşlerini aktarmak üzere huzurunuzdayım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, biraz önce de izah ve ifade edildiği gibi, Çukurovamızı -başta Mersin olmak üzere- Adanamızın da önemli bir kesimini etkileyen ve önemli sıkıntılara yol açan sel felaketi dolayısıyla vatandaşlarımıza geçmiş olsun diyorum, hükümetimizi, Adana'da ve Mersin'de ortaya çıkan bu sıkıntıyı gidermek üzere, acil tedbirler almaya davet ediyorum.

Konunun dışında söyleyeceğim ikinci şey ise, özellikle içinde bulunduğumuz mübarek ramazan ayını tebrik ediyor, 4 milyonu aşan yurt dışındaki vatandaşlarımızın, özellikle Dışişleri Bakanlığının, kendileriyle yeterince ilgilenmediği yakınmalarını da vurgulayarak, onların da yaklaşan mübarek Ramazan Bayramlarını tebrik ediyor, bu mübarek bayramın, tüm insanlığa, salah ve selametler getirmesini diliyorum.

Değerli arkadaşlarım, globalleşen, küçülen ve olağanüstü bir hızla değişen dünyamızda, jeostratejik açıdan fevkalade önemli bir yerde bulunan, merkezi işgal etmiş bulunan Türkiye'nin, uluslararası arenada ekonomik ve siyasal açıdan alması gereken pozisyonun, yöneticilerimiz tarafından sağlanıp sağlanamadığını irdelemek, tabiî ki, bütçesi konuşulurken, Bakanlığımızdan sorulacak sorular arasında yer alması önemli bir konudur.

Bizim görevimiz, etkili ve millet adına doğruyu arayan bir muhalefet yapmakken, iktidarın görevi ise, muhalefeti yok saymak, önemsememek değil, muhalefetin, önlerini açmak için gösterdiği doğruları, eleştirdikleri yanlışlıkları dikkate alarak, bu millete daha iyi hizmetin nasıl yapılabildiğini ve nasıl yapılabileceğini değerlendirmeleri ve ortaya koymaları gerekmektedir. Anadolumuzun tabiriyle, delik büyük, yama küçük olunca, tabiî ki, ortada kocaman bir devlet, dünya devleti olma iddiasında olan bir devlet; ama, bu devletin, kısıtlı imkânlarla ve zayıf bir hükümetle yönetilmeye, dışişlerinin yürütülmesine çalışılması ve ne iktidarın, iktidar olarak ülkenin ve dışişlerimizin üstesinden gelmesi ne de bu imkânlarla ve bu mantaliteyle, bu mantıkla Dışişlerinin, bu büyük devletin dışişlerini yürütecek bir misyonu bünyesinde taşıması ve üstesinden gelmesi mümkün görülmemektedir. Bunun derin üzüntüsünü hep birlikte duymamız lazım.

2002 yılı bütçesi görüşülürken, hükümetin yaptığı bütçeyi yürütme ve tamamlama ümidi ciddî şekilde tartışılmaktadır. İçeride zorlamayla sağlanmaya çalışılan iktidarın, dışarıdan bakıldığında, zayıf bir görüntü verdiği ve tedirginlik yarattığı unutulmamalıdır. Başbakan, ne bürokrasiye ne de hükümete hâkim görünmemekte ve bu durumu, sanki, hükümet etme, Başbakan olma, ağlama duvarıymış gibi, çıkıp milletin karşısına, bürokratlarına ve bürokrasiye hâkim olamadığını itiraf etmektedir. Bazı itiraflar, anlaşılabilir, müsamahayla karşılanabilir; ancak, yapacağı işleri yapamamanın itirafı, çok ciddî bir acziyettir ve bunun tekrarına kesinlikle, hoşgörüyle bakamayacağımızı ifade etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, Sayın Dışişleri Bakanımızın da, sahip olması gereken birikim, aktivite ve sorumluluğu zaman zaman tartışma konusu yapılacak tutumlarından vazgeçmesini diliyorum. Özellikle, geçenlerde dinlediğim bir televizyon konuşmasında "Ben, Avrupa Birliği üyeleriyle kavga edecek değilim ya! Gerekenleri söylerim, onlar da ne yaparsa yapar" manasında bir söz kullanmasını, ciddî şekilde yadırgadığımı; çünkü, Dışişlerinin bugün, hatta hükümetin, hatta Türkiye'de yürütülen işlerin altında yatan, "yaptım oldu, ben göründüm ya, dostlar pazarda görsün" der gibi, "ben yapıyorum, sonucu ne olursa olsun; yapıyor görünüyorum ya, ben sonucuna karışmam" mantığı, çok ciddî bir eksikliktir, çok ciddî bir yanlışlıktır. Mühim olan, sonuç alıncaya kadar gerekli aktiviteyi göstermek, olayları değerlendirmek, yönlendirmek, takip etmek ve sonuç almaktır. Bizim, iktidardan ve Sayın Dışişleri Bakanımızdan beklediğimiz, ülkenin gerekli misyonunu dünya üzerinde temsil etmek ve olumlu sonuçları elde etmek için uğraşmaktır.

Dış basında, Sayın Dışişleri Bakanımızın bu görüşleri ve özellikle, Dışişleri Bakanlığının bütçesi Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülürken kullandığı, belki amacını da aşan sözlerini daha sonra kendisi tavzih etmek zorunda kalmıştı "ben, Avrupa Birliğini kastetmedim" diye. O sözleri, dış basında, Sayın Dışişleri Bakanının bu efelenmeleri veya öfkelenmeleri, parti içindeki genel başkanlık yarışına yönelik çalışmalar olarak değerlendirilmiştir. Sayın Dışişleri Bakanım, buna yönelik çalışmalarınız varsa, lütfen, Dışişleri Bakanlığını buna alet etmeyin?!

İSMET VURSAVUŞ (Adana) - Olur mu öyle şey!

ALİ GÖREN (Devamla) - Dış basını takip ederseniz, görürsünüz neler yazıldığını.

Değerli arkadaşlarım, özellikle...

FARUK DEMİR (Ardahan) - Dış basında...

ALİ GÖREN (Devamla) - Lütfen, dinlemeyi öğrenin! Dış basını takip edin...

FARUK DEMİR (Ardahan) - Taliban da var dış basında.

ÖMER VEHBİ HATİPOĞLU (Diyarbakır) - Ne alakası var?!

FARUK DEMİR (Ardahan) - Çok alakası var.

ÖMER VEHBİ HATİPOĞLU (Diyarbakır) - Ne alakası var?!

BAŞKAN - Rica ediyorum arkadaşlar, müdahale etmeyin.

ALİ GÖREN (Devamla) - Değerli arkadaşlar, lütfen, dış basını takip edin, göreceksiniz neler olduğunu.

FARUK DEMİR (Ardahan) - Sizin takip ettiğiniz basın ile dış basın çok farklı.

BAŞKAN - Efendim müdahale etmeyelim. Rica ediyorum...

ALİ GÖREN (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, Sayın Dışişleri Bakanımızın kullandığı diğer bir yaklaşımsa, bedel ödetme konusu, çok ciddî şekilde yadırganmıştır. Kendisi, her ne kadar tavzih ettiyse de, Türkiye'de, Türkiye'nin yakın tarihinde, bedel ödemenin ve bedel ödetmenin nasıl anlaşıldığını kısaca krinolojik olarak vermek istiyorum.

BAŞKAN - Sayın Gören, bir dakikanızı rica edeyim.

Sayın milletvekilleri, bu oturumdaki çalışma süremizin, Sayın Gören'in konuşmasını bitirinceye kadar uzatılması hususunu oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Sözünüzü kesmemek için efendim...

Teşekkür ederim; buyurun.

ALİ GÖREN (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, Dışişleri Bakanlığımıza ithaf ediyorum, değerlendirilmesi ve bundan sonraki çalışmaların, hiç olmazsa, buna benzer hataların tekrarına fırsat vermeyecek şekilde sürdürülmesi için:

İkinci Dünya Savaşı sonrasında 12 adanın durumunun görüşüldüğü Paris Toplantısına, zamanın yönetiminin, davet edildiği halde gelmemesi, bugün, Kıbrıs, hatta 12 ada ve Ege sorunlarını, karşımızda aşılması zor bir tablo halinde tutmuştur.

Yunanistan'la birlikte başvurduğumuz Avrupa Birliğine, 1959 Roma ve 1963 Ankara Antlaşmalarından doğan haklarımızla Yunanistan'la birlikte girme hakkımız varken, sayın başbakan, 1978'de "onlar ortak, biz pazar mı olacağız?" sloganıyla bir ileri görüşsüzlük yaparak, ülkemizin, Avrupa Birliğindeki yolunu kesmiş ve 1985'te tamamlanmış olacak olan hazırlığın, ilk on yıl içinde, otomatik olarak, ülkemizin, Avrupa Birliğine girmesi söz konusu iken, bu hakkı elden kaçırmışız ve Yunanistan'ın, Avrupa Birliğine girmesinden sonra ortaya çıkan dengesizlik ve bugün Yunanistan'ın aşamadığımız veto durumlarıyla karşı karşıya bırakılmışızdır.

1980 yılında, NATO'ya geri dönmek için müracaat eden Yunanistan'ın üzerinden NATO vetomuzu kaldıranlar, bunun ne hesabını vermiş ne de bedelini ödemişlerdir ve bu hususta çiğnedikleri uluslararası teamüller ve Dışişleri Bakanlığının geleneksel teamülleri de berhava olmuştur.

1995 yılında, yeterli altyapı yapılmadan ve gerekli hazırlıklar tamamlanmadan, kendi küçük menfaatları için ülkenin büyük menfaatlarını gözardı ederek ve ciddî pazarlıklar yapmadan, Avrupa Birliğinin gümrük birliği kısmına sokanlar ve milleti bu hususta milyarlarca dolar zarara sokanlar, ne bunun farkındadır ne de bunu idrak etmektedirler ve halen bunu bir övünç vesilesi olarak kullanabilmektedirler.

1997'den beri, her bakımdan ülkeyi geri götüren, içeride ve dışarıda temsil kusurları işleyen, kötü yöneten, memur ve bürokrat atamalarından bakan azillerine kadar; çıkacak kanunlardan, tayin edilecek vergilere kadar, IMF'nin ve Dünya Bankasının kontrolüne veren bu hükümet, maalesef, bunun millete karşı ne hesabını vermekte ne de bedelini ödemektedir. Tabiî ki, bedelini ödeyeceği, hesabını vereceği yer, en yakın gelecekte olacak seçimlerdir.

1999 yılında, Helsinki'de yapılan müzakerelerde Kıbrıs'ın Avrupa Birliğine müracaatının kapısını açanlar ve milletin aklı erenlerinin başkaldırısı, itirazları sonucunda, Finlandiya Başbakanının gönderdiği bir mektupla teslim bayrağını çeken Sayın Başbakan, bunun, ne hesabını vermekte ne de nelere mal olduğunu idrak edebilmektedir.

Değerli arkadaşlarım, ancak, 1958 yılında, Londra ve Zürih Anlaşmalarında, Kıbrıs müzakerelerini başarılı bir şekilde yürüten ve seksen yıl sonra Türk askerini Kıbrıs'a ayak bastırma zaferini elde eden ve büyük takdir toplayan rahmetli Fatin Rüştü Zorlu, bu ülkede, bedel ödemiştir. Türkiye'nin, sadece Amerika Birleşik Devletlerine ekonomik ve dışpolitika açısından bağımlılığını yeterli görmeyen, Türkiye'nin, başta Rusya olmak üzere, komşularıyla yakın işbirliği içerisinde bulunmasının gerektiğini deklare eden rahmetli Sayın Başbakanımız, unutulmayan Başbakan Adnan Menderes bedel ödemiştir; tüylerinizi ürpertmesi lazım. 1996-1997 yıllarındaki kısa dönem iktidarında, ülkenin ekonomisini ciddî ölçüde düzelten, dışborç almadan içborcu azaltarak memur, işçi ve emekliye önemli ekonomik katkılar sağlayan ve en önemlisi, D-8 projesiyle Türkiye'nin içine sıkıştığı dışpolitika cenderesinden kurtararak, dünyada önemli bir yer alma çalışmalarını sürdüren, lobi imkânı sağlayan dönemin Başbakanı Sayın Prof. Dr. Necmettin Erbakan bedel ödemiştir ve halen ödemektedir. Özellikle iktidarınız döneminde, milletin omzuna yüklediğiniz ödenmesi bile çok zor olacak bir borcu, bugün, her bir vatandaşımız ve gelecekteki neslimiz, bir bedel olarak ödemek zorunda ve sıkıntılarını çekmektedir. Sayın Başbakanımız ise, içerde şahin, dışarıda güvencin üslubuyla, memleketin meselelerine müzahir ve müdahil olma çalışmalarını yaparken, maalesef, daha fazla karışmasın artık dedirtmek zorunda bırakmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, Sayın Başbakanımızın Cumhurbaşkanıyla kavgası, muhalefetle kavgası, bakanlarla kavgası, kendi milletvekilleriyle, kimini dövdürerek, kimini kovdurarak, kavgası, vatandaşlarla kavgasının ötesinde, dış ilişkilerimize, hiç olmazsa karışmasın dedirtecek...

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) - Doktor, bu kadar çarpıtma...

ALİ GÖREN (Devamla) - Finlandiya...

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) - Oruçlusun, günaha giriyorsun.

BAŞKAN - Müdahale etmeyelim arkadaşlar... Müdahale etmeyelim...

ALİ GÖREN (Devamla) - Finlandiya Başbakanından gelen mektupla...

MAHMUT ERDİR (Eskişehir) - Çarpıtıyorsun...

BAŞKAN - Efendim, müdahale etmeyelim... Arkadaşlar, müdahale etmeyin, hükümet cevap verir.

ALİ GÖREN (Devamla) - Helsinki Anlaşmasını örten...

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) - Hükümetle ne alakası var?!.

BAŞKAN - Herkes kendi düşüncesini söyler burada; arkadaşlar, burası özgür kürsü...

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) - Herkes saygılı olsun canım! Libya'daki çadır unutuldu değil mi?

BAŞKAN - Rica ediyorum.

ALİ GÖREN (Devamla) - İngiltere Dışişleri Bakanının mektubuyla Avrupa güvenlik ve savunma politikasında teslimiyete giren ve iki gün önce yaptığı bir telefon konuşmasında Türkiye'yi dünyada mat eden Sayın Başbakanımızın, ne yaşlılığını ne rahatsızlığını bir doktor olarak söylemek istemiyorum; ama, artık, dışişlerine bari karışmasın Sayın Dışişleri Bakanı.

B. SUAT ÇAĞLAYAN (İzmir) - Ayıp, ayıp!..

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) - Yakışmıyor!..

BAŞKAN - Efendim, Genel Kurula... Sayın Gören, Genel Kurula hitap edin efendim.

B. SUAT ÇAĞLAYAN (İzmir) - Hoca, sen ayıp ediyorsun...

ALİ GÖREN (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, hiç ayıp etmiyorum.

B. SUAT ÇAĞLAYAN (İzmir) - Hocasın, ayıp ediyorsun.

ALİ GÖREN (Devamla) - Afganistan konusunda, Sayın Başbakanımızın ve Dışişleri Bakanlığımızın Taliban karşıtlığı ile Afgan halkı karşıtlığını birbirine karıştırması sonucunda...

EROL AL (İstanbul) - Sen karıştırıyorsun, sen...

BAŞKAN - Efendim, rica ediyorum arkadaşlar, müdahale etmeyelim arkadaşlar..

ALİ GÖREN (Devamla) - Kimin karıştırdığı, dokümanlarla burada; öğrenmek isteyenler gelebilir.

EROL AL (İstanbul) - Sen karıştırıyorsun...

BAŞKAN - Sayın Al, karışmayalım, rica ediyorum. Efendim, böyle bir müzakere usulü yok.

ALİ GÖREN (Devamla) - Afganistan'ın imarı ve inşası için Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler Kalkınma Bankası ve Asya Kalkınma Bankasının organize ettiği ve İslamabad'da yürütülen toplantıya Amerika katılmıştır, Rusya katılmıştır, Fransa katılmıştır, Almanya, Pakistan katılmıştır; ancak, Türkiye, katılamamış veya çağrılmamıştır. Afganistan'ın geleceğinin müzakere edileceği toplantının Türkiye'de yapılacağı ümidi hepimizin göğsünü kabartmış, inşallah, Türkiye, bundan sonra önemli misyonlar üstlenen bir bölge, ileri ülkesi olur ümidimiz, maalesef, içimizde sönmüş ve bu toplantı Türkiye'de yapılamamıştır. Niçin yapılamadığını Sayın Dışişleri Bakanımız veya Başbakanımız açıklamamış, ancak, basından öğrendiğimiz kadarıyla, "bu toplantı için geçerli olan 500 000 dolar bulunamadığından, bu toplantı Avrupa'ya kaydırıldı" sözleri bizim hicranımızı ve ıstırabımızı daha da artırmıştır. Böyle bir toplantı 500 000 dolarlara feda edilebilir miydi ve getirisi bunlarla ölçülebilir miydi? Sadece bu toplantı için gelecek basın mensupları ve turistler bile bu paradan fazlasını bırakabilirdi eğer ölçünüz sadece 500 000 dolar ise; ancak, Türkiye'nin bir bölge gücü, bölge ülkesi, dünyada hatırı sayılır bir ülke olabilmesi için, buna benzer olaylarda yer alması inisiyatif belirtmesi zarureti tartışmasızdır.

Değerli arkadaşlarım, ülkemizin tarihî ve jeopolitik konumu ve önemini vurguladık; ancak, bu ülkenin yöneticileri ve temsilcileri ülkeyi temsil etmekte, gelişmelere müdahale etmekte, yönlendirip, takip etmekte ve sonuçlandırmakta çok ciddî bir acziyet içerisindedir ve uluslararası oluşumlarda ve işbirliğinde yetersizlik, ilgisizlik ve yalnızlığa düşülme tablolarıyla karşı karşıya kalmaktayız ve bu, bizi üzmektedir.

Sahip olduğumuz binlerce yıllık devlet geleneğine ve vârisi bulunduğumuz imparatorluk yönetimlerine rağmen, ne uzak devletlerde, ne komşularımızda, ne de uluslararası paktlarda söylediklerimizin dikkate alınmaması ve bize önemli konuların sorulmaması, ciddî bir ıstırap kaynağıdır. Türkiye gibi büyük bir ülkenin, kendi içine kapanmaktan kurtulmuş, kabuğunu kırmış, dünyaya verecek mesajı ve insanlığa yapacak hizmeti olan büyük Türkiye'nin, iddialı, saygın bir ülke olabilmesi için, önce içeride insanlarına, halkına saygılı, halklar arasında ayırım yapmayan, demokratik hukuk devletini kurmuş, adalet, sağlık ve eğitim sistemini geliştirmiş ve müreffeh bir topluma sahip olması lazım.

Özellikle bölgesinde güven veren, işbirliği yapmaya yatkın ve halklara riayeti temel prensip edinmiş olması lazım. Halkların kaynaşması, yakınlaşması ve refahın paylaşılmasını amaç edinmesi lazım güvenilir bir şekilde. Enerji ve ulaşım ekonomisinin kurulup yaygınlaştırılmasında öncülük etmesi ve bu işlemlerde önce insan faktörünün göz önünde bulundurulması lazım.

Denizler ve sular üzerinde ulaşım ve paylaşım konularını ve çevre sağlığını öncelemesi lazım.

Silahlanmanın önlenmesi, kalkınma önceliklerinin belirlenmesi için, uluslararası işbirliğini en ciddî düzeyde sürdürmesi ve yürütmesi lazım. Kitle imha silahlarının bir yarış alanı olmaktan çıkarılması için, ciddî çalışmalar yapması lazım.

Tabiî, bu çalışmalar ve bugünkü iktidar ve Dışişlerimizin içinde bulunduğu -bunu üzülerek söylüyorum- Dışişleri taşra teşkilatımızın zaman zaman içine düşürüldüğü ekonomik açmazları burada söylemeye, vurgulamaya gerek yok; bu bütçeyle ne yapılabileceği zaten, defalarca soruldu.

Böyle yüksek, ulvî gayeleri ve misyonu olması gereken Büyük Türkiye Devletinin ve bu devletin Dışişlerinin bu işlerle ne kadar ilgilendiği, hangi taşra teşkilatının, ülkemizin o bölgedeki kültürel, ekonomik ve siyasî çıkarları için hangi önemli aktiviteleri yaptığı, maalesef, tartışma konusu ve hem medyadan öğrendiğimize hem de yerinde yaptığımız bazı tespitler ve müşahedelerle, bu husustaki endişelerimizi dile getirmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliğiyle olan ilişkilerde, haklarımızın ne kadar korunduğu ve Avrupa Birliği ülkeleri karşısında tutumumuzun nasıl olduğunu burada ifade etmekten, insan bir tuhaf duygulara karışıyor.

Avrupa Birliğine, bizim, şunu net olarak belirtmemiz lazım: Biz, Avrupa Birliğine girecek miyiz, girmeyecek miyiz. Eğer gireceksek, ki, halkımızın büyük çoğunluğu bu yönde ve devletin alınmış kararları bu yönde, o zaman, lütfen, önce, kendimize saygılı olmasını bilelim. Gidip, Avrupa Birliğiyle yapılan müzakerelerde, altına imza attığımız anlaşmaların ülkemizde uygulanması konusunda, gelip ayak sürümek, mızmızcılık yapmak; bizim kendimize uygun şartlarımız var, ne yapalım, bu kadar yapabiliyoruz demek, önce, insanın kendisine olan saygısında kusuru var demektir. (SP ve AK Parti sıralarından alkışlar) başkalarından göreceğimiz saygının, bizim kendimize ve başkalarına gösterdiğimiz saygıyla orantılı olduğunu lütfen kabul etmemiz lazım. O nedenle, değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliği içerisinde bulunan -3 500 000 Avrupa'da bulunuyor- Türklerin haklarının, serbest dolaşım haklarının takibinde neredeyiz? Ne oldu bizim anlaşmalarla elde ettiğimiz serbest dolaşım hakları? Avrupa Birliğinin, ülkemize ödemeyi taahhüt ettiği ekonomik kaynakların ödenmesi konusunda hangi ciddî çalışmaları yapıyoruz? Engeller nelerdir ve bu engeller nasıl aşılacaktır? Eğer, aşamıyorsak, aşma iktidarımız yoksa, hiç olmazsa, bu işleri, yapması ve becermesi ümit edilen insanlar eline alsın. Avrupa Birliği karşısında, Ortadoğu karşısında, Rusya karşısında, bölge ülkeleri ve diğer oluşumlar karşısındaki durumumuza -maalesef- hocalığımız tutar da not verecek olursak, nasıl bir not vermeyi düşünürsünüz?! Böyle bir hükümete, böyle bir iktidara, böyle bir uygulamaya geçerli not vermek mümkün mü?! Bir kere, notu isteyenin, geçerli not almaya yüzü olması lazım!

Değerli arkadaşlarım, bu hususlarda söylenilecek sözün ve yapılacak işin ne kadar çok olduğu hepinizce malumdur; ancak, Amerika Birleşik Devletleriyle olan ilişkilerimizin fevkalade önemli ve dengeli bir şekilde götürülmesi lazım. Amerika Birleşik Devletlerinin dostluğu, dünya üzerinde fevkalade önemlidir ve biz bu önemin farkında olarak: "Ancak Amerika Birleşik Devletleri söyler, Türkiye yapar" anlayışının dışında, ilişkilerimizi karşılıklı anlayış, işbirliği ve dayanışma içerisinde yürütmemiz lazım.

Sayın Dışişleri Bakanımıza bir hususu daha sormak istiyorum: Amerika Birleşik Devletlerinde tutuklandığı söylenilen, resmî rivayetlere göre 47, medyaya göre 100 kişinin akıbetinin ne olduğu konusunda Dışişleri Bakanlığımızın bir çalışmasını, ne medyadan ne de kendi açıklamalarından duymadık.

Kotalarda, özellikle Avrupa Güvenlik ve Savunma İşbirliği politikası muvacehesinde, belki, karşılıklı bir jest olarak, kotalarda sağlanacak kolaylık, tabiî ki, bir iyimserlik vesilesidir.

Biz, dış politikamızı ekonomik gerekçeleri  de içerisine alan bir çalışma alanı olarak görmedikçe, taşra teşkilatımızdaki temsilcilerimizin de o bölgelerdeki ve ülkelerdeki ekonomik işlerimizin takibinden yeterince başarılı olacağını söylemek mümkün değildir.

Değerli arkadaşlarım, Kıbrıs konusunda, Barış Harekâtı ve bağımsızlık ilanıyla yetinmek ne kadar doğruydu? Ondan sonra yapılması gereken görevlerin yapılmamasının,  bu hususta Yunanistan'ın ve Rum lobisinin dünya üzerindeki etkinliğini, bugün, karşımıza çıkan engellerle ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini, dünyada en yakın işbirliği içerisinde bulunduğumuz Türkî cumhuriyetler, İslam ülkeleri, hatta, Pakistan ve Bangladeş gibi ülkelere bile tanıtma imkânı bulamadığımızın hicranını yaşıyoruz. Bu hususta teşebbüste, girişimde bulunan Bangladeş ve Pakistan'ın da tanıma girişimlerinin, etkili Rum lobisi tarafından önlendiğini, sindirildiğini ve geri alındığını acı acı hatırlamak durumundayız.

Değerli arkadaşlarım, Avrasya ve Türkler konusunda da çok büyük ıstıraplar ve sıkıntılar içerisindeyiz. Irak'ta Türkmenler, Çin'de Doğu Türkistanlılar ve Azerbaycan'daki Türk kardeşlerimizin Ermenistan zulmü altındaki durumları, maalesef, takip edilmemekte ve özellikle, Çin'in son günlerde daha da yoğunlaşan zulmü altında inleyen Türk kardeşlerimizin karşı karşıya kaldığı jenosit, soykırımdan Türkiye'nin haberi bile olduğu görülmemektedir. Bugün, buna yönelik bir eylem, dışarıda, basın toplantısıyla yapılmaktadır.

Çeçenistan... Ne oldu Çeçenistan?!

Değerli arkadaşlarım, sevgili MHP'li kardeşlerim; halen, Şeyh Şamil oyunları oynayabiliyor muyuz?! Karadeniz halen Türk'ün bayrağına bakıp da çırpınabiliyor mu; yoksa, Türkiye'nin içine düşürüldüğü kara tabloya bakıp da kara kara düşünüyor da kahroluyor mu?!

NİDAİ SEVEN (Ağrı) - Takiyye yapma! Takiyye yapıyorsun kardeşim! Siyasî takiyye yapma!

BAŞKAN - Müdahale etmeyelim arkadaşlar, dinleyelim... Rica ediyorum efendim.

ALİ GÖREN (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, Afganistan konusunda tek taraflı olunmasının ve Afgan halkıyla Taliban karıştırılmasından...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Efendim, size 3 dakika süre veriyorum; buyurun.

ALİ GÖREN (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, Afganistan'da, bizim asker göndermekten başka bir misyonumuzun olmadığına mı inandık? Yıllarca, Afganistan'la harp eden ve oraya bir büyük düşman olan Rusya kadar bile olamadık. Biliyor musunuz, yurtdışı basını takip ediyor musunuz, Ajans France Press'in dünya genelinde dağıttığı haberlerde, Afganistan'da, Rusya'nın, iki büyük sahra hastanesi kurduğu ve yüzbinlerce Afganlıya yiyecek ve giyecek yardımı yaptığı ifade ediliyor. Türkiye'de, hiç mi bir vefa yok?

Biraz önceki konuşmacı arkadaşların da ifade ettiği gibi, İstiklal Harbinde, kolundaki bilezikleri ve kulağındaki küpeleri toplayıp göndererek yardımcı olan Afganistan halkına bir sağlık ekibi gönderemez miydik, bir giyecek, yiyecek yardımı yapamaz mıydık? Afganistan halkına karşı bu duyarsızlığımız, Afganistan'a göndereceğimiz askerin sadece operasyonel mi, yoksa geri hizmet askeri mi olacağı tartışmasının ötesine geçemeyen bir anlayışı, tabiî ki ciddî şekilde tenkit ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, Afganistan halkına, sadece kuzeyde, onların da Rusya'yla çok yakın işbirliği içerisinde olduğu bilinen yüzde 10'una destek verme durumuna düşürülmemiz de büyük bir yanlıştır. Aynı zamanda, Afganistan'ın büyük çoğunluğunu teşkil eden Peştunların, çok yakın dostumuz olan Pakistan'ın akrabaları olduğunu hiç mi düşünmedik? Gerçi, Pakistan'la dostluğumuzu, Hindistan ziyaretlerimizle ne kadar zedelediğimizi bilseydik, Pakistan'ın güceneceğini de hesap edebilirdik.

Değerli arkadaşlarım, tenkit edilecek, konuşulacak ve Dışişleri Bakanlığının, özellikle cumhuriyet döneminde sahip olduğu büyük aktiviteyi giderek yavaşlattığı, zayıflattığı ve misyonundan önemli kayıplara duçar olduğu, artık, dedikodunun ötesine geçmiş tespitlere dayanmaktadır.

Yalnız, önemli bir konuyu, burada, Yüce Mecliste, Adana Milletvekili Prof. Dr. Ali Gören olarak, tutanaklara geçirmek üzere, altını çizerek ifade ediyorum: Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliğinin karşısındaki durumumuz, diğer yerlerdeki durumumuz, bizim, iç açıcı bir tabloyla milletler huzuruna çıkamadığımızın işaretidir. Bizim, bu hususta, özgüvenimiz ve yapacağımız işlerin, özellikle komşularımızla olan problemlerimizi çözerek, bir bölge gücü olmanın... Nasıl Avrupa Birliğinin temelleri Fransız İhtilaliyle atılmış ve tarih içerisindeki yerini almışsa, Türkiye'nin de, Avrupa Birliğinin çekincelerinden en önemlisi olan "sınırlarınızdaki sorunları çözün de gelin" dedirtmemek için, özellikle, Suriye, Irak, İran, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan, hatta Rusya'yla, çok ciddî -biraz önce saydığım özverileri ve karşılıklı anlayışı da içerisinde bulundurarak- bir bölgesel işbirliği yapma zaruretinin altını çiziyor, bunun Yüce Meclis kanalıyla milletimize mal edilmesi, dışpolitikamızın, milletimizin her bir ferdinin dışpolitika mensubu olacak şekilde bilgilendirilmesi ve misyonla yüklenmesi zaruretini ifade ediyor, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyor, Dışişleri Bakanlığımızın, yetersiz de olsa, bunlarla hiç olmazsa bir miktar hayırlı hizmetler yapmaya yönelmesini diliyorum.

Saygılar sunuyorum. (SP, DYP ve AKP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Gören.

Sayın milletvekilleri, alınan karar gereğince, saat 14.00'te...

MAHMUT ERDİR (Eskişehir) - Sayın Başkan, bir husus arz etmek istiyorum.

BAŞKAN - Buyurun efendim.

MAHMUT ERDİR (Eskişehir) - Sayın Başkanım, Sayın Konuşmacı Ali Bey, konuşması sırasında, Grubumuzdaki milletvekillerine bir atf-ı sataşmada bulundu. Aynen cümlesi şu: "Milletvekillerini dövdüren Başbakan..." Zabıtlarda gelir...

BAŞKAN - Efendim, grup başkanvekiliniz var...

MAHMUT ERDİR (Eskişehir) - Sayın Başkan...

BAŞKAN - Gerçi, kişisel bir yararınız olabilir.

MAHMUT ERDİR (Eskişehir) - Müsaade eder misiniz; bu, beni de ilgilendiren, düpedüz bir sataşmadır.

BAŞKAN - Peki efendim; buyurun.

MAHMUT ERDİR (Eskişehir) - Sayın Başbakan, Türkiye'nin siyasî tarihine, nezaketi ve kibarlığıyla daima anılacak ve böyle geçmiş bir insandır. Kendisine her türlü sataşma yapılabilir, yapılıyor da. Kendisi de, vereceği cevaplarda, her zaman, kendi nezaketini, üslubu, karakteri içerisinde ifade etmiştir, aynı naziklikle cevapta bulunmuştur tam tersine, kendi kibarlığı içerisinde; değil ki, bir milletvekilini dövdürmek... 12 Eylülde, bir tek, demokrasi için kendisini feda edip de zindanlara giden insandır. (DSP sıralarından "bravo" sesleri, alkışlar) Bugün, bu Meclis kurulduysa, onun mücadelesi sonucudur ve değerli arkadaşlarım, hepimizin de burada bulunması onların şahsî girişimleriyledir. Bu açıdan, tenzih ediyorum, kabullenemiyorum. Sayın hatibin sözlerini aynen iade ediyorum kendilerine. Hiçbir zaman...

BAŞKAN - Peki, teşekkür ederim.

Değerli milletvekilleri, hepimiz Türkiye'de yaşıyoruz, Türkiye'deki olayları hepimiz görüyoruz. Herhalde, Sayın Gören bir kongrenizdeki meseleden bahsediyor. Her kongrede birtakım olaylar olabilir... Yalnız, milletvekillerinin bir şeye sabır göstermesi lazım. İktidar daima tenkit edilir arkadaşlar; yani, eğer  tenkit edilmekten korkuyorsanız, iktidardan çekilin. Onun için, lütfen, rica ediyorum... (DSP sıralarından gürültüler)

Alınan karar gereğince, saat 14.00'te toplanmak üzere, birleşimi kapatıyorum.

Kapanma Saati : 13.22

 

 

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.00

BAŞKAN : Başkanvekili Kamer GENÇ

KÂTİP ÜYELER : Mehmet AY (Gaziantep), Cahit Savaş YAZICI (İstanbul)

BAŞKAN - Türkiye Büyük Millet Meclisinin 35 inci Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

Sayın milletvekilleri, bütçe üzerindeki müzakerelere devam ediyoruz.

Onbirinci tur müzakereleri daha bitmemişti. Şimdi, yeniden müzakerelere başlayacağız.

II. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

1.- 2002 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler Bütçe Kanunu Tasarıları ile 2000 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler ve Kuruluşlar Kesinhesap Kanunu Tasarıları (1/921; 1/922; 1/900, 3/900, 3/898, 3/899; 1/901, 3/901) (S. Sayıları:  754, 755, 773, 774) (Devam)

A) ÇEVRE BAKANLIĞI (Devam)

1.-  Çevre Bakanlığı  2002 Malî  Yılı Bütçesi

2.-  Çevre Bakanlığı  2000 Malî Yılı Kesinhesabı

B) DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI (Devam)

1.- Dışişleri Bakanlığı  2002 Malî  Yılı Bütçesi

2.-  Dışişleri Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

BAŞKAN - Hükümet yerini aldı.

Komisyonu bekliyoruz...

ÇEVRE BAKANI FEVZİ AYTEKİN (Tekirdağ) - Komisyonda açılış yapmak için geciktiler sanırım...

BAŞKAN - Ama, olmaz ki canım... Buranın her şeyden öncelikli olması lazım. Komisyon gelmiyorsa, ara verelim. Komisyon yok mu?

Evet, komisyon olmadığı için...

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANVEKİLİ HAYRETTİN ÖZDEMİR (Ankara) - Buradayız.

BAŞKAN - Buyurun efendim; yani, orada komisyon olmaz ki... Komisyonun yeri burası.

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANVEKİLİ HAYRETTİN ÖZDEMİR (Ankara) - Geliyoruz...

BAŞKAN - Geliyorsanız biraz süratli gelin. Sürat çağındayız. Kusura bakmayın... Orada oturup... Daha yeni Genel Kurul salonuna giriyorsunuz, yani bir de bağırıyorsunuz.

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANVEKİLİ HAYRETTİN ÖZDEMİR (Ankara) - Hayır efendim... Biz, buradayız diyoruz.

BAŞKAN - Buradaysanız... Sesiniz yeni geldi.

Meclisin çalışması için her türlü gayreti gösteriyoruz; ama, siz de...

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANVEKİLİ HAYRETTİN ÖZDEMİR (Ankara) - Buradayız diye elimizi kaldırdık.

BAŞKAN - Efendim, yeni kaldırdınız. Biz, iki üç dakika oldu...

Şimdi, Demokratik Sol Parti Grubu adına ilk söz Ankara Milletvekili Esvet Özdoğu'nun.

Yalnız, süre meselesini nasıl paylaşıyorsunuz onu söyleyin; eşit mi? Yedişer buçuk dakika...

Buyurun. (DSP sıralarından alkışlar)

DSP GRUBU ADINA ESVET ÖZDOĞU (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çevre Bakanlığının 2002 malî yılı bütçesiyle ilgili, Demokratik Sol Parti Grubu adına konuşmama başlamadan önce şahsım ve Grubum adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Henüz geride bıraktığımız yüzyıl birçok teknolojik imkânı insanların hizmetine sunarken, bir yandan da, insanlığın ortak malı olan çevreden, geri getirilmesi zor, hatta, mümkün olmayan varlıkları da alıp götürmektedir. İnsan ve çevre arasındaki etkileşimin önlenemez nitelikte oluşu, çevre kavramının günümüzde kazandığı boyutlar, çevrenin, ulusal düzeyde olduğu kadar, uluslararası düzeyde de yeni yaklaşımlarla ele alınması ihtiyacını doğurmuştur.

İnsanlığın geleceğini güvence altında görmesine yarayacak doğal kaynaklar gün geçtikçe tükenmektedir. Böylece, gelecek kaygısı tüm toplumlarda ortak sorun haline gelmiştir.

20 nci Yüzyılın sonuna doğru yaşanan şoklar, çevre kirliliğinin sınır tanımaması, iletişim araçlarının çok hızlı gelişmesi sonucu, dünyanın bir ucundaki olayın diğer ucunda çok kısa sürede duyulması bütün dünyada önemli bir çevre bilincinin oluşmasına neden olmuştur.

İnsanlar, bir yandan kendi çevresinin kirlenmemesi ve bozulmaması için mücadele verirken, öte yandan da dünya ölçeğinde sonuçlar doğuran çevreyi bozucu girişimlere karşı çıkmaktadırlar; çünkü, artık ormanların tahribatından, çölleşmeden, kirlenmeden, bitki ve hayvan türlerinin kaybından, asit yağmurlarından, ozon tabakasının delinmesinden, yağış düzeninin değişmesinden bütün ülkelerin zarar gördüğü bilinmektedir. Çevre bozulmasına etken olan önemli nedenlerden biri de, hızlı nüfus artışı ve bunun sonucu olarak, özellikle gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde patlama biçiminde ortaya çıkan sağlıksız kentleşmedir. Sanayileşmiş ülkeler, kendi gelişmeleri için dünyanın çevre kaynaklarının çoğunu tüketmişlerdir.

Sayın milletvekilleri, günümüzde, çevreyi ve insan sağlığını ciddî şekilde tehdit eden katı atıkların, gerek miktar gerekse içerik açısından hızla artması, tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de gittikçe büyüyen bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türkiye'de 1960'lı yıllarda üretilen atık miktarı yılda 3-4 000 000 ton iken, günümüzde yılda yaklaşık 20 000 000 ton katı atık üretilmektedir; bu miktar, nüfus ve tüketim alışkanlıklarına bağlı olarak da artmaktadır. Dolayısıyla, çöp, sadece gözden uzak bir yerde bertaraf edilmesi gereken bir atık türü olmasından çok, toplama, taşıma, değerlendirme ve bertaraf gibi birçok farklı bileşeni içine alan bir yönetim sistemini gerekli kılmaktadır.

Sayın milletvekilleri, ülkemizde altının çizilmesi gereken bir diğer önemli konu da endüstriyel kirlilik sorunudur. Yaklaşık 3 500 belediyenin bulunduğu ülkemizde, sadece 200'e yakın yerde kanalizasyon sistemi vardır ve bunun da, sadece dörtte 1'inde arıtma tesisi bulunmaktadır; yani, kanalizasyon sularının yüzde 99,85'i hiç arıtılmadan ırmaklara, göllere ve denizlere bırakılmaktadır.

Ege ve Akdeniz sahillerimiz, evsel ve endüstriyel atık suların yanı sıra, turistik tesisler ve yatlardan kaynaklanan çöp ve atık sularla da kirletilmektedir. Turizme umut bağlamış bir ülkede, bu durumun, sektöre vereceği zarar kaçınılmazdır.

Diğer taraftan, nehir ve göllere bırakılan bu sularla yapılan tarımsal sulamalar, halen, Trakya, Ege ve Çukurova gibi Türkiye'yi besleyen, hayatî önem taşıyan havzalarda ciddî boyutlarda üretimin azalmasına yol açmıştır.

Hava kirliliği ise, kalorisi düşük, kükürt oranı yüksek kömürlerin kullanılması, motorlu taşıt sayısının hızla artması, endüstrinin gelişmesi nedeniyle önlem alınması gereken boyutlara ulaşmıştır. Bu anlamda, doğalgaz kullanımının hızla artması sevindiricidir.

Doğal kaynaklarımızın önemli bir kısmını topraklarımız oluşturmaktadır. Nüfus artışı, teknolojik gelişme ve ormansızlaşma, erozyon ve çölleşmeye sebep olmaktadır. Ülkemiz, her yıl, 1 400 000 000 toprağını erozyonla kaybetmektedir. Yeşil örtü ve toprağın elden gitmesi ile ekolojik dengelerle iklimin bozulmasının ve doğal varlıkların kaybolmasının yarattığı ekonomik zararların vahim sonuçları ortadadır.

Sayın milletvekilleri, ülkemiz, yaklaşık yirmi yıldan bu yana çevrenin korunması ve çevre kirliliğinin önlenmesi konusunda, yerel, bölgesel ve küresel boyutta aktif çabalarını sürdürmektedir. Her sektör, çevreye saygılı, uluslararası yeni sözleşme ve anlayışlara uyum sağlamaya çalışmalıdır.

Avrupa Birliğine uyum sağlamada çevre konusu, yaşam kalitesi bakımından öncelikli bir hususu oluşturmaktadır. Ulusal mevzuatımızın uluslararası mevzuata uygun hale getirilmesi, bugüne kadar farklı ve dağınık olarak, Bakanlık ve kuruluşlarda yürütülen çevre konusundaki uygulamaların birleştirilmesi çok önemlidir.

Bu çerçevede, 2872 sayılı Çevre Kanunu ve 443 sayılı Çevre Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin, günümüz koşullarında yeniden düzenlenmesi ve güçlendirilmesine çalışılmaktadır. Halen, Türkiye Büyük Millet Meclisinin ilgili komisyonlarında görüşülmekte olan yeni tasarıların bir an evvel kanunlaşması, belirttiğim sorunların çözümüne büyük destek sağlayacaktır.

Çevre Bakanlığının bütün illerde teşkilatlanması ve yeterli finansman imkânına kavuşması, beklenen hizmetlerin en etkin biçimde gerçekleşmesini sağlayacaktır. Ayrıca, yerel yönetimlerin güçlendirilip, temel görevlerinden olan katı atık ve atık su sorunlarını çözmelerini sağlayacak düzenlemelerin de aynı şekilde hayata geçirilmesi, kentsel çevre sorunlarını önlemede çok büyük önem taşımaktadır.

Akdeniz ve Karadenizin bölgesel olarak kirliliğinin önlenmesi konusunda uluslararası işbirliği sürdürülmektedir. Gerek kara kökenli kirleticilerle gerekse tehlikeli maddelerin taşınması suretiyle denizlerimizin kirlenmesini önleyecek çalışmaların geliştirilmesi gerekmektedir.

Biyolojik çeşitliliğin korunması için, canlı varlıkların yaşam ortamlarının da korunması gerekir. Özellikle ekolojik önemi yüksek, zengin biyolojik çeşitliliğimizi oluşturan sulak alanlarımızın, endemik bitki türlerimizin ve faunanın korunması ulusal ölçekte hızla geliştirilmelidir. Çevre Bakanlığının bu alandaki olumlu çabaları ve kabul edilen uluslararası sözleşmelerin gereğinin yerine getirilmesinin önemine işaret etmek istiyorum.

Diğer taraftan, Sekizci Beş Yıllık Kalkınma Planıyla uyumlu geliştirilen Ulusal Çevre Eylem Planı, bütün sektörel gelişme planlarına destek ve yönlendirici olmaktadır.

Sayın milletvekilleri, dünyamızın ortak geleceği için, ülkeler arasında karşılıklı dayanışma ve işbirliğiyle, küresel düzeyde sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleştirilmesi gerekir.

Ekonomik ve sosyal kalkınmanın temel girdisi olan doğal kaynakların, tüketilmeden ve kirletilmeden nesiller boyu sürdürülmesini hedefleyen, yeni bir kalkınma anlayışı olan sürdürülebilir kalkınma, temel bir şiar haline gelmiştir. Bu kalkınma anlayışının ne şekilde hayata geçirileceği, Rio Konferansında kabul edilen "Gündem 21" belgesinde kapsamlı bir biçimde ortaya konmuştur.

Gündem 21 sürecinin kendisi, ulaşılmak istenen amaç kadar önemlidir. Bu çerçevede, 50'yi aşkın kentimizde Yerel Gündem 21 çalışmaları devam etmektedir. Bu çalışmaların pratik sonucu, sivil toplum bilincinin artması ve katılım mekanizmalarının yerel ölçekte yaşatılmasıdır.

BAŞKAN - Sürenizin 8 dakikasını kullandınız efendim.

ESVET ÖZDOĞU (Devamla) - Ülkemizdeki Yerel Gündem 21 uygulamaları, Birleşmiş Milletler tarafından dünyadaki en iyi uygulamalar arasında yer almış ve bu konuda bir de ödül alınmıştır.

Sayın milletvekilleri, çevre, 21 inci Yüzyılın yükselen değeridir. Bu yüzyılda, ülkeler, yatırımlarında önceliği çevreye vereceklerdir. Ülkemizin uluslararası saygınlığında, çevreyi korumadaki etkinlikleri en önemli kriter olacaktır.

Bütün canlılar için daha temiz ve yaşanabilir bir Türkiye ve daha temiz bir dünya dileklerimle; DSP Grubu adına, Çevre Bakanlığının 2002 malî yılı bütçesine onay verdiğimizi belirtir, hepinize saygılar sunarım. (DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Özdoğu.

Şimdi, DSP Grubu adına ikinci konuşmayı yapmak üzere, Muğla Milletvekili Sayın Nazif Topaloğlu; buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

DSP GRUBU ADINA NAZİF TOPALOĞLU (Muğla) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çevre Bakanlığı bütçesi hakkında, Demokratik Sol Parti Grubu adına söz almış bulunmaktayım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Günümüzde ülkelerin amacı, ekonomik olarak büyüme ve büyümenin istikrarlı olarak yürütülmesidir. Toplumun her kesiminin pay alabildiği, çevrenin korunabildiği büyüme kavramı ise, sürdürülebilir kalkınmadır. Tanımların hızla değiştiği zamanımızda çevreyi korumak, artık, bir fantezi olmaktan çıkmış, eğitim, adalet, savunma gibi çağdaş devletin aslî görevi olmuştur. Artık, dünyada gerçekleştirilen tüm projelerin ekonomik ölçüleri belirlenirken, çevre unsuru, projelerin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.

Bu bağlamda, ülkemizin doğal varlıklarını bozulmadan korumak, hava, su ve toprak kirlenmesini, canlı türlerinin yok olmasını, gürültü ve görüntü kirliliğini önlemek, çevre sorunları için bilimsel çalışmalar yapmak ve gerekli önlemleri almak, küresel sorunların oluşumunda ülkemizin payını en aza indirmek için, Çevre Bakanlığının, politika üretiminden çevresel planlamaya, koordinasyondan uygulamaya kadar etkinleştirilmesi zorunludur.

Ayrıca, sorumlu sivil toplum örgütlerinin çevre bilincinin gelişimindeki katkılarını desteklemek ve değerlendirmek gerekir. Anayasanın 56 ncı maddesinde "herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek, devletin ve vatandaşların görevidir" denilmektedir. Tüm yurttaşların ve kuruluşların, çevre kirliliğine engel olmak için her türlü tedbiri alması ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına engel olanların da bir bedel ödemesi gerekmektedir.

80'li yılların ikinci yarısından itibaren Muğla İlimizde turizm özendirilirken, gerekli tedbirler alınmadan, plansızca, her yerin betonlaştırılmasına göz yumulmuştur. Güzel koylar ve antik alanlar kolayca betonlaştırılırken, birçok köyümüzde evlenecek çocuğuna yuva yapmak isteyen köylülerimiz engellenmiş, ev yapması zorlaştırılmış ve bunun adına da çevre koruma denilmiştir. Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığınca, korunması gereken yerler için, yerel yönetimlere koruma ve bilgi desteği verilerek, halkın talepleri dikkate alınarak, ortak koruma esas alınmalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yatırımların maliyet hesaplamalarında çevre için yapılacak çalışmalar başlangıçta büyük bir maliyet gibi görünse de, uzun vadede hem çevre hem de ekonomi açısından çok büyük kazançlar sağlar. Örneğin: Muğla İlimizde 3 milyar dolara yakın mal edilen, birer çevre felaketi oluşturan termik santrallar için, bu yıl tamamlanan baca gazı arıtma tesisleri başta düşünülmemiş, tarım arazileri istimlak edilen köylüler 19 uncu Yüzyılda unutulmuş, temiz havaya hasret bırakılmıştır. Bu köylülerin çevreleri kirletilmiş; ama, ekonomilerini düzeltecek hiçbir çalışma yapılmamıştır. Ayrıca, bu köylüler, bu tesislerde işe alınmamış, başka illerden işçi alınmıştır. Üstelik, 1990'lı yıllarda bu işçilerin ücretlerine popülist zamlar yapılmış, diğer kamu çalışanları ve köylüler arasında gelir uçurumu yaratılmış, çalışma barışı bozulmuş ve hâlâ düzeltilememiştir. Termik santralların yarattığı zararları telafi etmek için, bu bölgelerde yaşayan yurttaşlarımıza evlerinde kullandığı elektrik yüzde 50 ucuza verilebilir.

Denizli'de Kızıldere jeotermal elektrik santralı bir başka hesapsızlık örneğidir. Buhardan elektrik üretimi sağlandıktan sonra saniyede 300 litre 100 derecelik sıcak su, Büyük Menderes Nehrine akıtılmakta ve ekolojik değişikliklere sebep olmaktadır. Elektrik üretimi yanında, bu sıcak su ve termik santrallarda ısınan su, yöredeki yerleşim birimlerindeki konutları ısıtmada kullanılsaydı, konutların ısıtılmasında ortaya çıkan hava kirliliği önlenebilirdi. Seracılık teşvik edilseydi, büyük ekonomi getiri ve geri kazanım sağlanabilirdi. Bu tür hesapsızlıklara binlerce örnek verilebilir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sağlıklı bir çevre, ancak, çevrenin dengeli kullanımıyla mümkündür; çevrenin dengeli kullanımı ise, dengeli kalkınmayla olur. Çevre, insanların yalnızca ekonomilerini etkilemekle kalmaz, tüm yaşam kalitesini de belirler ve ruh sağlığını da etkiler. Yıllardır yapılan plansız kalkınma ve çarpık kentleşmeler, son zamanlarda oluşan çevre felaketleriyle birlikte, bizleri, birikmiş çevre sorunlarıyla baş başa bırakmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'ü anlamayan Atatürkçülere, ülkemizde en iyi hesabını yapan kişinin, yine, Atatürk olduğunu söylemek isterim. O zamanlar çevre problemi yoktu; ama, Mustafa Kemal Atatürk, geleceği görebilme yeteneğiyle, kalkınmayı Anadolu'dan başlatmıştır. O yıllarda köy olan yerleşim birimlerinde planladığı ve yaptığı yatırımlar sayesinde, o köyler, kent olmuştur. Bir anlamda, bunlara, ilk köy-kentler de denilebilir.

Büyük Önder Atatürk'ün bu dengeli kalkınma felsefesi, 1950'li yıllardan itibaren bozulmuş, özellikle, başta İstanbul olmak üzere, büyük kentlerde sanayileşme, hesapsızca teşvik edilmiştir. Bu sırada, 19 uncu Yüzyıldan bıkıp, 20 nci Yüzyılda yaşamak isteyen köylüler de, akın akın bu kentlerimize göç etmişler, hızlı ve çarpık yapılaşmayı hızlandırmışlardır. 1980'li yıllardan sonra, altyapısız gelişmeler, daha hızla devam etmiştir. Bu illerimiz, ne köy olmuş ne de kent olmuşlardır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; etrafı dağlarla çevrili bir çukurda yer alan Ankara'da sanayi teşvik edilmeseydi ve onlarca üniversite açılmasına izin verilmeseydi, bu yatırımlar, çevredeki küçük ilçe ve köylere dağıtılsaydı, bu ilçe ve köylerimiz de kent olacaktı.

İşte, Demokratik Sol Partinin, hiçbir zaman tek başına iktidar olmadığı için hayata geçiremediği; ancak, bazı yörelerimizde yeni yeni başlamış olan köy-kentler, artık, dünya projesi haline gelmektedir. Bugüne kadar, kalkınmada hak ettiği payı alamamış kırsal kesimin gelişimi için yapılan çalışmaları karalayanların, yıllardır oluşturdukları sistemin tıkanmasının telaşı içinde olmaları, doğal karşılanmalıdır.

BAŞKAN - Efendim süreniz geçiyor, ona göre... Hatırlatıyorum.

NAZİF TOPALOĞLU (Devamla) - Ülkemizde, köylerin yol, su, elektrik sorunları çözülememişken, birçok ile -ve o ildeki köylünün, kentlinin de ihtiyacı olmadığı halde-kullanılmayan havaalanı yapanların; köy-kenti, bazı temel hizmetlerin götürülmesi sananların, 19 uncu Yüzyıl felsefesi diyenlerin, Köy-Kent Projelerini anlamaları da beklenmemelidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, köy-kentlerde, o bölgede yaşayanların kalkınması, özgür insanın çevreyi doğru ve dengeli kullanması, kalkınmanın tüm ülkeye dengeli dağıtılması ve 19 uncu Yüzyılda unutulan köylülerimizin 20 nci Yüzyıla geçmeleri amaçlanmaktadır. 21 inci Yüzyılın bilgi, iletişim ve teknoloji nimetlerinden faydalanacak olan kalkınmış, sağlıklı çevreleriyle köy-kentler, kentlere ciddî alternatif olacaklardır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemize, 4 000 köy-kent organizasyonu gereklidir. Bu, o yöre köylüsünün desteği, kamu kaynaklarının akılcı kullanımı, rekabeti olumsuz etkileyecek konuların teşvik edilmesi halinde sanayici ve yatırımcıların ilgisiyle hızla gerçekleşecektir. Böylece, Anadolu dengeli kalkınacak, çevre dengeli kullanılacak, köylü milletin efendisi olacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; çevre için bütçemizden ayrılacak her Türk Lirası, geleceğimize yapılan en iyi yatırımdır. Yüce Meclisimizin gündeminde bekleyen çevreyle ilgili yasa tasarılarının, bir an önce görüşülmesini dilerim.

Mersin ve diğer yörelerimizde, büyük ölçüde, çevre faktörünün gözardı edilmesi nedeniyle oluşan sel felaketlerinde zarar gören vatandaşlarımıza geçmiş olsun dileklerimi sunar, böyle felaketlerin bir daha yaşanmaması için gereken tedbirlerin alınması dileğiyle, Demokratik Sol Parti Grubu ve şahsım adına hepinize saygılar sunarım. (DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Topaloğlu.

Şimdi, söz sırası, DSP Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Ahmet Tan'da.

Buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

DSP GRUBU ADINA AHMET TAN (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Demokratik Sol Parti Grubu adına, Dışişleri Bakanlığı bütçesi üzerinde konuşmak için huzurunuzdayım; Genel Kurulumuzu saygıyla selamlıyorum.

Dışpolitika, heyecanlı bir alan. Bu heyecan, dışpolitikanın, devletin ve milletin bekasıyla doğrudan doğruya ilgili olmasından kaynaklanıyor; ulusal çıkar kavramının öneminden kaynaklanıyor; ama, öyle anlaşılıyor ki, dışpolitikayla ilgili heyecan, bazılarımız bakımından, dışpolitikanın içpolitikaya kolayca alet edilebilmesinden de kaynaklanıyor. Belki biraz da, serbest kürsünün serbestliğinden yararlanarak, biraz evvel Sayın Başkanın da ifade ettiği gibi, atışın serbest olmasından da kaynaklanıyor. Kürsü serbestliğini, atış serbestliği olarak almak mümkündür; ama, demokrasimizin gelişmişliğini belki bu şekilde göstermek bakımından da, bunu uzlaşıyla kabul etmek de yine mümkündür.

Hepimizin gözlemlediği gibi, Türkiye, dışilişkilerinde olağanüstü bir dönemden geçiyor. Uluslararası ve bölgesel gelişmeler, Türkiye'yi, giderek daha fazla önem kazanan bir konuma getirmiştir. Türk dışpolitikası, artık, sadece ikili ilişkilerin yürütülmesiyle değil, uluslararası ve bölgesel gelişmelere de damga vurabilecek imkânlara, olanaklara kavuşmanın aşamasındadır, önündedir, eşiğindedir.

Son birkaç yılın dışpolitika gelişmelerine göz attığımızda, dünya dengelerinin yeniden şekillenmekte olduğunu görüyoruz. Ulusal yansımaları olan pek çok bölgesel ya da ikili sorun, bütün ciddiyetiyle karşımızdadır. Bunlara, son on yılın ürünü olmakla birlikte, kökü tarihe uzanan pek çok sorun eklenmiştir. Buna karşılık, küreselleşme, olumlu ve olumsuz yönleriyle, bütün dünya meselelerinde belirleyici bir unsur olarak karşımızdadır.

11 Eylüldeki terör saldırısı ve ardından ortaya çıkan gelişmeler, dünyamızın ne kadar küçüldüğünü, herhangi bir bölgede meydana çıkan sorunun, aslında hepimizin yanı başında olduğunu çok çarpıcı bir şekilde ortaya koymuştur. Türkiye açısından baktığımızda ise, 11 Eylül öncesine göre, aslında çok da büyük bir farklılık görülmemektedir. Türkiye, zaten, coğrafyası ve tarihi itibariyle, yakın ya da uzak birçok bölgesel konuda, bugüne kadar sahip olduğu, zaman zaman da büyük sorumluluklar yüklendiği bir alanda dışpolitika yapmaktadır. Örneğin Afganistan, Türkiye için yeni bir ülke değildir. Türkiye'nin Afganistan politikası, cumhuriyetimizin ilk yıllarında atılan temeller üzerinde şekillenmiş, ancak, belli nedenlerle ilişkiler aynı boyutta sürdürülememiştir. Afganistan'ın yakın gelecekte yeniden uluslararası toplumun egemen ve istikrarlı bir üyesi olması halinde ilişkilerin eski özelliğine tekrar kavuşmaması için hiçbir neden yoktur.

Afganistan'a askerî harekâta neden olan ve uluslararası camiayı işbirliğine sevk eden terörizm olgusu bizim için yeni değildir. Türkiye, terörizme karşı uluslararası işbirliğinin gereğini her fırsatta vurgulayan, üyesi bulunduğu bütün ilgili uluslararası kuruluşlarda terörizmle mücadeleyi kurumsallaştırmaya çalışan bir ülke olarak bugün yeni bir gelişmeyle karşılaşmamış, sadece haklı çıkmıştır. 11 Eylül saldırılarından sonra uluslararası toplumun terörle mücadelede gösterdiği kararlılık ise, Türkiye için bir kazançtır.

Sayın Dışişleri Bakanımızın Avrupa Birliğiyle İslam Konferansı Örgütü üyeleri arasında siyasî içerikli bir forum oluşturma girişimi bu nedenle son derece önemlidir ve desteklenmesi gerekir.

Sayın milletvekilleri, 90'ların başından itibaren uluslararası planda ortaya çıkan değişiklikler Türkiye'nin içinde bulunduğu coğrafyayı da değiştirmiş, Türk dışpolitikasına yeni açılımlar, yeni sorumluluklar getirmiştir. Yeni ortaya çıkan bölgesel sorunlar ise, hâlâ Türk dışpolitikasının en önemli uğraş alanı olarak varlığını sürdürmektedir.

Balkalar, Türkiye'yi Avrupa'ya bağlayan yoldur. Stratejik önemini bir kenara bıraksak bile, Bosna-Hersek'te, Yugoslavya'da, Kosova'da, Makedonya'da istikrarın tam olarak sağlanması, Türkiye'nin bütün Balkan ülkeleriyle ilişkilerinin istenilen seviyeye çıkarılması herkesten çok Türkiye'nin yararınadır. Kafkasya'da ise durum biraz daha farklı; ama, biraz daha boyutludur. Mevcut sorunlar bölge ülkelerinin ekonomik ve siyasî kalkınmaları önünde ciddî bir engel teşkil edecek mahiyettedir. Türkiye, Ermenistan dışındaki bölge ülkeleriyle çok yakın ve sıcak ilişkiler içindedir. Bu ilişkilerin karşılıklı yarar temelinde daha da güçlenmesi sadece ikili değil, bölgesel planda da önem taşımaktadır.

Sayın milletvekilleri, burada çizdiğimiz tablo Türkiye'nin ne denli sorunlarla dolu bir bölgede yaşadığını ve uluslararası gelişmelere paralel olarak Türk dışpolitikasına yüklenen sorumlulukların ne kadar karmaşık olduğunu göstermektedir. Sorumlulukların büyüklüğü Türkiye'nin dışpolitikasına ve dolayısıyla Türkiye'ye atfedilen önemi göstermektedir. Türkiye bunun bilincinde hareket etmektedir. Bizim için temel hedef, çevremizdeki istikrarsızlık kaynaklarından kurtularak, son derece zengin bir işbirliği potansiyeline sahip olan bölgemizde huzur ve refah içinde yaşamaktır. Bu noktada, Başbakan Sayın Ecevit'in çok uzun yıllardır belirttiği bir gerçeğe işaret etmekte yarar var. Türkiye'nin, 1920'li, 1930'lu yıllarda, İkinci Dünya Savaşına kadar başarıyla uyguladığı bir dışpolitikası vardı. Bu barışçı dışpolitikanın temel ilkesi, komşularımızla ve yakın bölge ülkeleriyle iyi ilişkilere ve dayanışmaya öncelik vererek çevremizde bir güvenlik kuşağı oluşturmak ve kendi bölgemizdeki sağlam konumumuzdan güç alarak Batı'ya ve başka bölgelere açılmaktır; onun için, buna, bölge merkezli dışpolitika denilebilir.

Bu hedef doğrultusunda, son yıllarda, bir istisna hariç, bütün komşularımızla yaratılan işbirliği düzeyi, sadece ikili düzeyde değil, bölgesel planda da önem taşımaktadır ve bu önem, giderek kendisini bütün dünyanın gözleri önüne sermektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa'yla bütünleşme Türk dışpolitikasının temel hedeflerinden birisidir. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne adaylığını tescil eden Helsinki Zirvesinde -yani, 1999'dan bu yana- üyeliğimize yönelik somut adımlar atılmıştır. Son olarak, Yüce Meclisimizin onayıyla gerçekleşen anayasal ve ekonomik reformlar, Kopenhag kriterlerine ulaşması yolunda ülkemiz için önemli mesafeler alınmasını sağlamıştır.

Avrupa Birliğine üyelik Türkiye'nin dışpolitika öncelikleri arasında belki de ulusal düzeyde desteğe en fazla ihtiyaç duyulan konudur; ancak, gördüğümüz kadarıyla -biraz önce konuşmamın başında da belirttiğim gibi- içpolitika kaygılarıyla bunlar görmezden gelinmekte, Yüce Meclisin, muhalefetiyle, iktidarıyla ortaya koyduğu bu performans yok sayılmak istenmektedir.

Komşularımızla, Rusya, Ortaasya ülkeleriyle ilişkilerimizde son derece önemli gelişmeler kaydettik. Burada, tabiî, özel girişimciliğimizi de hatırlatmakta yarar vardır. Türk özel girişimciliği, Latin Amerika'ya, Afrika'ya, Uzakdoğu'ya açılma politikalarının belirlenmesinde büyük bir şekilde görev üstlenmiştir ve üstlenmektedir.

Türkiye'nin dünyayla ilişkilerinde üzerinde çok büyük etkisi olan bir konu da, ülkemizin yurtdışı tanıtımıdır. Bu tanıtım, Kültür Bakanlığı, Turizm Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve bazı kuruluşlarca yürütülmektedir; ancak, bunların yeterli olmadığı, bir bütünlük içerisinde, birbirlerini tamamlayıcı biçimde tek elden yürütülmediği de bir gerçektir. Bu tanıtım eksikliğinin giderilebilmesi için, birçok ülkede olduğu gibi, sivil toplum kuruluşlarının, kültürel kurumların ve özel sektörün birikimi, fikrî dinamizmi ve maddî olanaklarıyla ortak bir hedef tespit edilmeli ve eşgüdümü sağlayacak bir yapılanma ortaya konulmalıdır.

Sayın Başkan, bütün kurumların üzerine düşen görevleri layıkıyla yerine getirebilmeleri, ancak kendilerine gerekli maddî imkânların verilmesiyle mümkündür. Bu noktada, Dışişleri Bakanlığımızın 2002 bütçesiyle ilgili bir iki notu da sizlerle paylaşmak istiyorum.

Son on yılın uluslararası bölgesel gelişmeleri, Türk dış politikası üzerindeki, dış politikayı yürüten bakanlık üzerindeki ağırlığı, yükü haddinden fazla artırmıştır. Şöyle ki: Dışişleri Bakanlığımız, 1990'lı yılların başında, dünyada 136 yurtdışı misyonla çalışırken, bu, geçen yıl itibariyle 162 misyona yükselmiştir. Son gelişmelerden sonra, Kabil ve Mezarı Şerif'te açılan yeni temsilciliklerle 164'e yükselen bu misyonlarla, Bakanlığımız, bütçedeki payı sürekli küçülerek hizmet görmektedir. Örneğin Dışişleri Bakanlığımız, 1992'de bütçeden binde 8 pay alırken, şu anda binde 4,5'un da altına düşmüş bulunmaktadır. Buna, yurt dışındaki din görevlilerinin ve öğretmenlerin maaşlarının da Dışişleri Bakanlığı bütçesinden sağlandığını eklersek, bu payın binde 3,5'a kadar düştüğünü görürüz.

Bu arada, Türkiye Büyük Millet Meclisinin de yabancısı olmadığı bir başka konuya da değinmekte yarar var; bu da, üyesi olduğumuz uluslararası kuruluşlara katılım payları konusudur. Tıpkı Türkiye Büyük Millet Meclisinin katılım payı ödediği gibi, Avrupa Parlamenterler Meclisine, AGİT Parlamenterler Meclisine, aynı şekilde Dışişleri Bakanlığımız da bazı katkı payları vermek mükellefiyetindedir. Bu katkı payları da, burada kabul edeceğimiz bütçeden ödenmektedir. Şu anda, Türkiye Dışişleri Bakanlığının, uluslararası bu platformlara katkı payı olarak 20 trilyon lira, -evet, 20 trilyon lira- borcu bulunmaktadır. Ahdî yükümlülüklerimize uymayan bu durum, söz konusu kuruluşlar nezdinde prestijimizi, herhalde, olumlu etkilememektedir.

Hepimizin bildiği gibi, Dışişleri Bakanlığı, bir ana binada çalışmaktadır. Bu ana bina, yine, hepimizin hatırlayabileceği gibi, 350 personeli olan bir banka için inşa edilmiş bir binadır. Bu binada, halen, 1 100 Dışişleri personeli çalışmaktadır. Yer yer üç dört kişilik bir paylaşımla görevlerini sürdürmektedirler. Burada Churchill'in bir sözünü hatırlatmakta yarar var: "Çalıştığımız alanları, biz, kendimiz yaratırız; o alanlar da, sonra, bizleri, yaptığımız işleri biçimlendirir, yaratır." Şimdi, bu kadar dar bir alanda faaliyet gösteren Dışişleri memurlarının, dünyanın her tarafında, özellikle de Kafkasya'da, Ortadoğu'da ve Balkanlardaki Türk varlığının, Türk çıkarlarının savunmasını ne şekilde gerçekleştirebileceğinin kaygısını da azıcık bizlerin hissetmesi gerekir, bu bütçeyi kabul edecek Meclis olarak.

Sözlerimi nihayetlendirirken, bir küçük noktaya da temas etmek istiyorum. Kısmen, belki Türkiye Büyük Millet Meclisinin...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

AHMET TAN (Devamla) - Sayın Başkan...

BAŞKAN - Buyurun efendim, devam edin.

AHMET TAN (Devamla) - Teşekkür ederim.

Efendim, dünyadaki gelişmeler, özellikle, son yıllardaki dünya platformlarında ortaya çıkan tablo, diplomasinin sadece ve sadece dışişleri bakanlıkları eliyle yürütülemeyeceğini ortaya koymuştur. Türkiye, dışpolitikasını, hükümetler nezdinde yürütmektedir; ancak, dışpolitikanın bir de parlamentolar eliyle yürütülen veçhesi vardır; bunu, dış komisyonlarda görev alan arkadaşlarımız çok iyi bilirler. Şimdi, özellikle, bu son gelişmelerden sonra, parlamento diplomasisi çok önem kazanmıştır. Biz, Türkiye olarak -vatandaşların yaptığı yaygın benzetmeyle- yediğimiz golleri, parlamentoların attığı haksız gollerle yiyoruz.

Şimdi, burada, Parlamentomuza, sanıyorum... Bu konuda bir çalışma yaptık, Sayın Başkana da arz edeceğiz; ama, yeri gelmişken ifade edeyim. Türkiye diplomasisinin, Meclisin uygulayacağı Parlamento diplomasisine, desteğine ihtiyacı vardır; çünkü, belirttiğim gibi, Türkiye'ye yönelik haksızlıklar -Ermeni konusunda olsun, öteki konulurda olsun- özellikle, parlamentolardan kaynaklanmaktadır. Parlamentolar ise, hükümetleri, hele de dışişleri bakanlıklarını muhatap almak istememektedirler. O yüzden, Parlamentomuzun diplomatik bir teçhizata ihtiyacı vardır. Bu teçhizatın yolunu, yordamını kendi aramızda belirleyebiliriz; ancak, belirttiğim gibi, bu yeni dönemde Dışişleri Bakanlığımızın, hele de bu dar imkânlarla çalıştığı bir dönemde her yere ulaşması mümkün değildir. Bu ulaşımı, bu iletişimi parlamenterlerin sağlaması gerekir. Bunun için Parlamentoda altyapı da vardır. Çok sayıda dış komisyonumuz görev yapmaktadır. Avrupa Birliğiyle ilgili komisyonumuz vardır. AGİT Parlamenter Asamblesine heyet göndermekteyiz. Aynı şekilde, Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesine heyet göndermekteyiz. Burada yaptığımız temaslarla, Dışişleri Komisyonumuzun aktif çalışmalarıyla son derece girişken bir parlamento diplomasisini sahneye koymamız ve uygulamamız gerekmektedir. Bu, ancak Türkiye'nin yapabileceği, yeni düzende ortaya koyabileceği en etkin diplomasinin önemli bir boyutu olacaktır.

Bu küçük nottan sonra, birazdan, bütçenin kabulü dolayısıyla, vereceğimiz kararla... Dışişleri Bakanlığı imkânlarının son derece mutevazı olduğunu; ama, bu tevazu içinde, Dışişleri görevlilerinin istisnaî bir gayret içinde görevlerini yerine getirdiklerini de, burada, sözlerime nihayet verirken, ifade etmek isterim, DSP Grubu adına.

Tekrar saygı sunuyor, teşekkür ediyorum. (DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Tan.

Şimdi, söz sırası Milliyetçi Hareket Partisi Grubunda.

İlk söz, Kayseri Milletvekili Sayın Hamdi Baktır'da. (MHP sıralarından alkışlar)

Efendim, süreyi eşit mi bölüyorsunuz; 10'ar dakika mı? İkaz edeyim değil mi?

HAMDİ BAKTIR (Kayseri) - Evet.

BAŞKAN - Buyurun efendim.

MHP GRUBU ADINA HAMDİ BAKTIR (Kayseri) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Çevre Bakanlığı 2002 malî yılı bütçesi üzerinde, Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun görüşlerini arz etmek üzere huzurlarınızda bulunmaktayım. Bu vesileyle, partim ve şahsım adına, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, küreselleşen dünyamızda, içinde bulunduğumuz 21 inci Yüzyılın yükselen değerlerinden birisi olarak, çevre ve çevreyle ilgili faaliyetler karşımıza çıkmaktadır. İnsan sağlığını önplanda tutan, ekolojik dengeyle kültürel, tarihî ve estetik değerlerin korunup, ekonomik verimlilik ilkesini rehber alan çevre çalışmaları, gelecek nesillere sağlıklı ve dengeli bir çevre bırakmak ve sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak için yapılmaktadır. Hukukî desteğini ve güvencesini de "herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşamak hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir" denilen Anayasamızın 56 ncı maddesinden almaktadır.

Çevre sorunlarının hızla artması üzerine, dünya devletleri işbirliği yapma ihtiyacı hissetmişler ve sorunlar, ilk defa, 1972 yılında Stockholm'de düzenlenen Çevre Konferansında ele alınmıştır. Bu tarihten itibaren ülkemizde, 1973 yılında hazırlanan Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planımızda çevre sorunlarımız ilk kez yer almış, sonraki beş yıllık kalkınma planlarımızda da yerini bulmuştur. 1978 yılında Çevre Müsteşarlığı kurulmuş, 1984'te genel müdürlüğe, 1989 yılında tekrar müsteşarlığa dönüştürüldükten sonra, 1991 yılında da 443 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle bakanlık haline gelmiştir.

Bu gelişmelerle birlikte, 1995 yılında Ulusal Çevre Eylem Planı oluşturma çalışmaları başlamış, 1998 yılında da "Ulusal Çevre Stratejisi ve Eylem Planı" başlıklı metin hazırlanmıştır. Çevreyle ilgili mevzuat ve bilgileri aktardıktan sonra, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında Ulusal Çevre Stratejisi ve Eylem Planının hazırlandığı; ancak, uygulamada istenilen verimin elde edilemediği, planın revizyonu dahil, uygulamaya ilişkin somut bir gelişme gerçekleşmediği ve çevre politikalarının ekonomik ve sosyal politikalarla birleştirilmesinin sağlanamadığı belirtilmektedir.

Buradan çıkaracağımız sonuç ise, mevzuat çalışmaları yapılırken hedeflerin tam belirlenemediği, çalışmalar sırasında Türkiye gerçekleri ve altyapı oluşturulmasının yeterince tetkik edilemediği... Bu da, bir an önce mevzuatın hazırlanma ihtiyacı hissedilmesindendir. Oysa, hazırlıkların aceleye gelmeden, titizce yapılması, uygulama esnasında hızlı davranılması gerekmektedir. Mevzuatın yetersiz kalması, gerekse karar alma ve uygulama mekanizmalarındaki aksaklıklar, çevre politikalarının hayata geçirilmesini zorlaştırmakta, kalkınma planlarında belirlenen hedefler büyük ölçüde gerçekleştirilememektedir.

İşte, bu durumdan dolayıdır ki, 2872 sayılı Çevre Kanunu değişikliğiyle, 443 sayılı Çevre Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun Tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisi gündeminde yer almaktadır. İnşallah, bu yeni düzenlemeler ihtiyaca cevap verecek, yeni sıkıntılar ortaya çıkarmayacaktır.

Sayın milletvekilleri, çevre değerleri, sadece ülkelerin değil, tüm dünyanın ortak mirası olma özelliğinden, uluslararası işbirliğini gerektirmektedir. Bundan dolayı da, çevrenin, uluslararası ve ulusal bazda olmak üzere iki temel unsuru bulunmaktadır.

Ülkemizin çevre konusunda taraf olduğu çeşitli uluslararası sözleşmeler ve anlaşmalar bulunmaktadır. AB müktesebatında 174 madde olarak yer alan uyum çalışmaları kapsamında da belirtmek isterim ki, yapılan tüm anlaşmalar,  sözleşmeler ve düzenlemeler ülkemizin geleceği ve insanımızın mutluluğu için yapıldığından, ikili ve çok taraflı anlaşmalar iyi irdelenmeli, ülkemiz aleyhine sonuçlanmamalıdır.

Anılan hibe ve krediler ülkemizin kendi değerlerini korumak üzere değerlendirilmelidir.

Bu çerçevede, AB mevzuatı komisyonlarına gözlemci olarak katılmamız temin edilip, ülkemizin AB programlarından tam olarak yararlanması sağlanmalıdır.

Ozon tabakasındaki değişikliğin bütün dünyayı ilgilendirmesinin yanında, özellikle, boğazların ve denizlerimizin durumu da uluslararası bir işbirliğini gerektirmektedir.

Yine, diğer ülkelerden doğan ve bizim denizlerimize dökülen nehirler de aynı çerçevede ele alınmalıdır.

Daha önceki bütçe görüşmelerinde de dile getirilen, Tuna Nehrinin, kirliliği dolayısıyla bizim denizlerimizi önemli ölçüde kirlettiği konusu uluslararası bir proje olarak uygulanmaktadır. Gelinen nokta, Türk balıkçılarının ifadeleriyle, bu yılki balık bolluğunun önemli sebeplerinden birisi, Tuna Nehrinin temizlenmesi çalışmalarındandır. Dolayısıyla, uluslararası projelerle ilgili anlaşmalar ve sözleşmeler ayrı bir öneme sahip olmaktadır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Çevre Bakanlığımızın genel bütçeden aldığı pay, onbinde 5 ve onbinde 6 gibi çok düşük oranlarda olduğundan, görev ve sorumluluğu çok, maddî kaynakları sınırlı bir bakanlık bütçesiyle karşı karşıya bulunmaktayız. Elbette ki, bütçedeki payın artması, bu Bakanlığın çalışma şartlarını kolaylaştıracaktır; fakat, özellikle içinde bulunduğumuz ekonomik ortamda bunun mümkün olamayacağı anlaşılmaktadır. Bu sebepledir ki, eldeki mevcut imkânların, son derece akıllı, dengeli ve ölçülü kullanılması gerekmektedir. Bunun için de, üyesi bulunduğumuz uluslararası kuruluşlar ve işbirliği yaptığımız ülkelerden sağlanan maddî kaynaklar, zamanında, uygun işlerde kullanılmalıdır.

Çevre projelerinin altyapısını ve uygulamalarını zamanında yapmadığımız takdirde, bazen birçok tarihî ve kültürel değerlerimizi yok etmekteyiz, bazen de çok az bir yatırımla yapabileceğimiz işleri içinden çıkılmaz hale getirmekte ya da çok yüksek maliyetler ödemekteyiz. Hemen yanımızda bulunan Mamak çöplüğü ve Gölbaşı'nın durumu, konuyu en çarpıcı şekilde ortaya koymaktadır.

Değerli milletvekilleri, burada, Sayın Bakanımıza iki örneği de kendi ilim olan Kayseri'den vermek ve konuyu bilgilerinize sunmak istiyorum. Tarihî ve kültürel özelliklerinin yanında, çeşitli turizm değerleri de bulunan ilimizdeki Erciyes'in kış turizminden aldığı payı artırmak için, ulaşım imkânlarının kalitesi yükseltilmiş, karayoluyla Kapadokya bağlantısı kısaltılmış, yolun kalite standardı artırılmış, havayoluyla da direkt tarifeli dış hat seferleri başlamıştır. Erciyesimize yeni tesisler kazandırmak, özel teşebbüsü teşvik etmek için de çalışmalar devam etmektedir. Halen 6 kamu kuruluşunun Erciyes üzerinde 850 yatak kapasitesine ilave olarak, 2 askerî sosyal tesis bulunmakta, 2 kamu ve 1 özel sektör sosyal tesis inşaatı devam etmektedir; fakat, bu tesislerin kanalizasyon bağlantıları bulunmamakta, şehrin ana kollektörüne ulaşamamaktadır. Sınırlı olan su kapasitesi yetersiz hale gelmekte, ekolojik denge de bozulmaktadır. Bugünden önlem alınmaz, projeler yapılıp en kısa sürede hayata geçirilmezse, yeni çevre problemleri ortaya çıkacak, maliyetler çok pahalı olacaktır.

Yine, GEF-2 Korunan Alanlar ve Sürdürülebilir Doğal Kaynaklar Yöntemi Projesi kapsamında olan, birkaç kez yanan Sultan Sazlığı ve Kuş Cennetimizle ilgili projenin finansmanı da, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi uyarınca, Dünya Bankası kaynaklarından temin edilmiş olmasına rağmen, hâlâ, bir laboratuvar kurulup çalışmalara başlanılmamasından dolayı, Manyas örneğinde olduğu gibi, yeni çevre problemlerinin ortaya çıkacağından endişe duyulmaktadır.

Değerli milletvekilleri, çok küçük bir bütçeyle hizmet vermeye çalıştığını bildiğimiz Çevre Bakanlığımız, özellikle, gönüllü kuruluşlarla olan işbirliğini artırmalı, çevre sevgisini, değerini ve önemini Millî Eğitimden başlayarak tüm kamu kurum ve kuruluşları ile sivil toplum örgütlerine anlatmalı, planlı bir eğitim çalışmasını yoğunlaştırmalıdır.

Çevre Bakanlığının özellikle ÇED raporları hazırlanması konusunda, raporları hazırlayan firmalar çok iyi denetlenmeli, şeffaf olunmalıdır. Sanayicimizi, bürokratik işlemlerinden dolayı yatırım yapmaktan dahi vazgeçirecek boyutlara ulaşan bürokrasi yapısı basitleştirilmeli, kısa sürede sonuç alınacak hale getirilmelidir. Yapılan uygulamalar göstermiştir ki, ağır parasal yükümlülükler yerine, karşılıklı işbirliğiyle altyapılar oluşturularak çevre bilincinin yaygınlaştırılmasıyla daha güzel sonuçlar elde edilebilecektir.

Çevre konusunun çözümüne büyük katkı sağlayacağı düşünülerek getirilen Çevre Temizlik Vergisinin, çevre hizmetlerinde kullanılıp kullanılmadığı Bakanlığımız tarafından denetlenmeli; konu araştırılıp, kaynağın çevre hizmetlerine katkısı artırılmalıdır.

Yine, maddî sıkıntı içerisinde zor şartlarda hizmet vermeye çalışan belediyelerimizin Çevre Bakanlığından talep ettikleri araçların dağıtımı konusunda şeffaf bir anlayış olmalı, spekülasyonlara sebep olunmamalıdır.

Yine, Sayın Bakanıma buradan iletmek istiyorum ki, Kayseri'de toplam 23 Milliyetçi Hareket Partili belediyenin çevre hizmetlerinde kullanılmak üzere çeşitli araç talepleri olmuş; çöp toplayacak bir traktörü dahi olmayan belediyelerimize bile tek bir araç tahsisatı yapılmamıştır.

Yolsuzluk iddialarının her gün yeni boyutlar kazandığı ülkemizde, özellikle, Özel Çevre Koruma Kurulu ve ÇED raporları hususunda yoğunlaşan şikâyet ve teftişlerin bir an önce bitirilip kamuoyunun ve Bakanlık personelinin rahatlatılması gerekmektedir.

Bütün illerde, il bazında da teşkilatlanmasını tamamlayan Çevre Bakanlığı personelinin özlük ve sosyal hakları konusunda personelin huzurlu ve rahat bir ortamda çalışabilmesi sağlanmalı; imkânsızlıklardan dolayı başka kurumlara geçmek isteyen yetişmiş personelin kurumda kalması temin edilmelidir. Bunun için de, özelleştirilen kamu kurum ve kuruluşlarının lojman, sosyal tesis gibi binalarının kullanılması için Özelleştirme İdaresi Başkanlığıyla işbirliğine gidilmelidir.

Bakanlığın Atık Borsası Projesi, geri kazanılabilir atıkların sanayide hammadde olarak kullanılmasını da temin ettiğinden, ekonomimize büyük katkısı olmaktadır. Bugün, sadece 3-4 ilimizde uygulanan proje, mutlaka, genişletilmelidir.

Ulusal Çevre Veri Tabanı Projesi hayata geçirildiğinde bilgiye ulaşım da kolaylaşacağından, daha hızlı bir bilgi ağı kurulacaktır. Bu proje de, çalışmalara büyük yarar sağlayacaktır.

BAŞKAN - Sürenizi 1 dakika geçtiniz; ikaz edeyim...

HAMDİ BAKTIR (Devamla) - Bitiriyorum Başkanım.

BAŞKAN - Peki.

HAMDİ BAKTIR (Devamla) - Büyük emek ve maddî sıkıntılarla bu yıl da dördüncüsü gerçekleştirilen şûra kararları iyi değerlendirilmelidir.

Konuların çok fazla olması sebebiyle hayata geçirilmesinde problemler meydana geliyorsa, her yıl birkaç konu tespit edilip, ona göre proje yapılmasının daha somut sonuçlar getireceğini düşünüyorum.

Çevremiz, bize sadece bugün değil, gelecek nesillere de lazım olacak önemli değerlerimizdendir. Bunun koruması, sadece Çevre Bakanlığının değil, her kurumun ve ferdin katkısıyla mümkün olacaktır.

Birçok bakanlığın ilgisinden dolayı bazen sahipsizmiş gibi görüntü veren çevre konusunda Bakanlığımızın rehberlik görevi yapması, koordineyi sağlaması gerekmektedir.

Bu vesileyle, 2002 yılı bütçesinin, ülkemize ve Çevre Bakanlığına hayırlı ve uğurlu olmasını diliyor, önümüzdeki ramazan bayramının da tüm Türk-İslam âleminde hayırlara vesile olmasını Cenabı Allah'tan temenni ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Baktır.

Efendim, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına ikinci konuşmayı yapmak üzere, Malatya Milletvekili Sayın Basri Coşkun; buyurun. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA BASRİ COŞKUN (Malatya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Dışişleri Bakanlığı bütçesi hakkında Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Yüce Heyetinizi, Grubum ve şahsım adına, saygılarımla selamlıyorum.

Bilindiği üzere, Aralık 1991'de Sovyetler Birliğinin dağılmasının ertesinde dünya siyaset sahnesine, daha önce uluslararası politikanın pek ilgilenmediği yeni bağımsız devletler ortaya çıkmıştır. Türk cumhuriyetleri olarak da adlandırılan Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan ve Kırgızistan'ın da içinde bulunduğu bu coğrafyada, Türk tarih ve kültür mirasına ait, Türkiye dahil, yaklaşık 11 milyon kilometrekareden fazla bir alan üzerinde, toplam nüfusu 250 milyona yakın olan kardeş ve akraba topluluğu doğmuştur.

Ne var ki, Ulu Önder Atatürk'ün 1933 yılında öngörüp, Türk Dünyasının istikbaldeki mevkii için hazırlıklı olmamız gerektiğini belirtmesine ve partim Milliyetçi Hareket Partisinin rahmetli Genel Başkanı Başbuğ Alparslan Türkeş Beyefendinin tüm hayatını bu ülkü uğrunda geçirmesine rağmen, maalesef, Türkiye Cumhuriyeti, bu yeni duruma hazırlıksız yakalanmıştır. Milliyetçi Hareket Partisinin de öteden beri savunageldiği fikirlerin haklılığı da tescil edilmiştir. Halbuki, geçmiş bize göstermiştir ki, milletleri büyük yapan, istisnaî fırsatları kullanabilme yeteneğidir.

Türklerin önünde büyük bir coğrafya ve nüfus yoğunluğu, kıskandıracak derecede yeraltı ve yerüstü doğal zenginlik, yetişmiş insan kaynakları ve stratejik konum vardır. Bu muhteşem zenginliklerin bir araya getirilerek, tüm Türk devlet ve topluluklarının yararına kullanılması gerekmektedir. Türkiye ile Türk cumhuriyetleri ve akraba toplulukları arasındaki işbirliğinin temelini, tarihî ve kültürel yakınlık, ekonomik tamamlayıcılık, ulusal ve uluslararası ortak çıkarlar teşkil etmektedir. Dolayısıyla, Türkiye, söz konusu bölgede, diğer ülkelere göre bir adım ileridedir. Türkiye, bu çerçevede, dil, tarih ve kültürel ortaklığa sahip olduğu kardeş ve akraba devlet ve topluluklarla, tarafların çıkarlarına dayalı, egemenliklerine saygılı, iç işlerine karışmama gibi prensipler dahilinde dayanışma ve işbirliği içine girebilir. Bu, Türk Milletinin hem tarihî hem kardeşlik hem de ulusal çıkarı gereğidir.

Avrasya bölgesiyle ilişkilerimizin yürütülmesi amacıyla 11 Mart 1996 tarihine kadar resmî olarak bir kurum veya bakanlık görevlendirilmemiştir. 11 Mart 1996 tarihinden sonra kurulan hükümetlerde ise, Türk cumhuriyetlerinden sorumlu olarak bir devlet bakanı görevlendirilmiştir. 57 nci hükümette Türk cumhuriyetlerinden sorumlu Devlet Bakanlığı görevini üstlenen Sayın Bakanımız Abdulhalûk Çay'ı, bölgeye yönelik samimî ve başarılı çalışmalarından dolayı kutlamadan geçemeyeceğim.

Rusya Federasyonu, Putin'in Devlet Başkanı olmasıyla, Kafkasya'da ve Ortaasya'da daha etkin bir politika izlemeye başlamıştır. Bu politika, Çeçenistan örneğinde olduğu gibi, müdahaleci bir tutum şeklinde kendini göstermektedir.

Kurulduğundan bu yana, Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri arasında tam anlamıyla bir beraberlik ruhu yaratılamamış olması, ekonomik ve askerî entegrasyonda başarısız kalınması, yeni bir ortak payda tanımını gerektirmiş görünmektedir.

Rusya, bu amaçla, enerji ağırlıklı olmak üzere, ekonomik entegrasyon alanında ve ortak güvenlik sistemi ekseninde ve savunma boyutunda cazibe alanı yaratmaya çaba sarf etmektedir. Bu amaçla, Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan arasında, Şanghay İşbirliği Örgütü -Şanghay Altılısı olarak da bilinmektedir- kurulmuştur; ancak, burada dikkat edilmesi gereken nokta, bu örgütün, Rusya ve Çin tarafından, radikal İslam tehdidi görüntüsü altında Türk devletleri arasındaki işbirliğini engellemek, bölgede, Türkiye başta olmak üzere, Batı'nın etkisini azaltmak maksadıyla kullanılma ihtimali söz konusudur. Ayrıca, Rusya Federasyonu, gerek kendi içerisindeki özerk cumhuriyetlerin dağılmasını engellemek, gerekse eski nüfuz alanını kontrolünde tutmak; Çin ise, bölgedeki yayılmacı politikasına ortam hazırlamak maksadıyla bu örgüte büyük önem vermektedir.

Amerika Birleşik Devletlerine 11 Eylüldeki ikiz kuleleri hedef alan saldırılardan sonra, bölgede yeni bir döneme girilmiş bulunulmaktadır. Amerika'nın Afganistan harekatıyla bölgedeki dengeler değişmiş, taşlar yerinden oynamıştır. 11 Eylül öncesindeki durum, bölgede hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir.

Türkiye, Afganistan olayında, baştan beri tutarlı ve vakarlı bir duruş göstererek, istikrarlı bir politika izlemektedir. Türkiye'nin, Afganistan'ın geleceği ve gelecekte Afganistan'ın statüsünün belirlenmesinde söz sahibi olmak, Afganistan'ın, gelecekte bölge ülkelerine etkilerinin olumsuz olmaması için belirleyici çabaları göstermesi gerekmektedir. Savaş bitmiş görünse de, mutlaka, Türk askeri Afganistan'a gitmeli; yeniden yapılanacak Afganistan'da kardeşlerimize ve uluslararası barışa katkısını sunmalıdır.

Türkiye'nin Kafkasya ve Ortaasya ülkeleriyle ilişkilerinde İran da önemli bir faktördür. Sovyetler Birliği'nin dağıldığı ilk günlerde Türkiye modeli, Batı ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri açısından İran'ı Ortaasya ve Kafkasya'da pasifize etmek düşüncesiyle destek bulmuştur; ancak, son dönemlerde İran'da reformcuların kaydettikleri seçim başarılarının Batı ülkeleri tarafından ilişkilerin yumuşatılmasına neden olacak gelişmeler olarak değerlendirilmesi, Rusya Federasyonunun yanı sıra İran'ı da bölgede rakip olarak ortaya çıkarabilecektir.

Afganistan harekâtından sonra, Amerika'nın, yeni terör hedefi olarak saldırılacak ilk ülke diye takdim ettiği Irak, güvenliğimizi birinci derecede alakadar eden bir komşu coğrafya olarak önem arz etmektedir. Amerika'nın Irak'la ilgili terör suçlamalarını gündeme getirdiğinden bu yana, Türkiye, gereken ikazları muhataplarına iletmiş, son olarak, Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın Türkiye'yi ziyaretinde de, bu konuda niçin hassas olduğumuz tekrar edilmiştir. Türkiye, Irak'ta aleyhine gelişecek oldubittileri kabul etmeyecek, etmemelidir.

İsrail ve Filistin arasındaki son gerginlikler de, bölgedeki dengelerin sarsılmasına yol açacak boyutlara ulaşmıştır. Türkiye, İsrail ve Filistin yönetimlerine, kan akmasının durdurulmasını ve olaylar başlamadan önceki konumun korunmasını tavsiye etse de, İsrail'in, Şaron'la beraber, bölgede yeni kazanımlar arzuladığı gözlenmektedir.

Bu olumsuz gelişmeleri engellemek maksadıyla, Avrasya coğrafyası dikkate alındığında, bu ülkelerin bağımsız devlet yapılarına saygılı ve eşit düzeyde ilişkileri sürdürmeyi amaçlayan, güçlü ve gerçekten yardım edebilecek bir Türkiye imajının oluşturulması gerekmektedir.

Avrasya ülkeleri ile ülkemiz arasındaki ilişkiler her ne kadar uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde yürütülmekteyse de, bu ülkelerle geçmişten gelen bağlarımız, ülke yöneticilerinin bazı konularda duygusal davranmalarına neden olabilmekte ve bunun, olumlu veya olumsuz sonuçları, doğrudan, ülkede yaşayan vatandaşlarımıza yansıtılmaktadır. Ayrıca, ülkemizdeki gelişmeler ve politikacılar tarafından verilen demeçler, ilgili ülke yetkilileri tarafından yakından takip edilmektedir. Dolayısıyla, bu ülkelerle ilgili verilen demeçlerde ve açıklamalarda hassas davranılması önem arz etmektedir.

Türk cumhuriyetleri ve toplulukları ile kardeş topluluklarla ikili ilişkilerde, yerine getirilemeyecek ve getirilemeyen vaatlerde bulunulması güvenin sarsılmasına sebep olmuş ve aleyhte bir kamuoyu yaratmıştır. Maalesef, siyasî, ekonomik, ticarî, kültürel ve teknik işbirliğine yönelik araştırmalar da yapılmamış, bunlar için bir bilgi birikim merkezi kurulmamıştır.

Büyükelçiliklerimizin kadroları ihtiyaca cevap verecek şekilde yeniden ele alınmalı ve ülkeler bazında kadro tespiti yapılmalı; bu ülkelere verdiğimiz önemi belirtecek, ihtiyaçlarına cevap verecek bir yapılanma içinde olmalı; psikolojik harp unsurlarıyla desteklenerek, kamuoyunu lehimize çevirecek çalışmalar yapılmalıdır.

Maalesef, şu anda, bölgedeki büyükelçiliklerimizin sayı ve nitelik olarak yeterli olduğunu söylememiz mümkün değildir. Büyükelçiliklerimizin yeterli donanıma sahip olması için görev Dışişleri Bakanlığımıza düşüyor. Umarım, Dışişleri yetkilileri, Türk cumhuriyetlerinin ülkemiz için taşıdığı hayatî önemin farkına varır ve gereğini yerine getirir. Türkiye'nin elinde bulundurduğu devlet deneyimli insangücünün ülkelerin ihtiyaçlarına ve taleplerine göre görevlendirilmesi düşünülmelidir.

Dışticareti geliştirici yatırımların özendirilmesi ve desteklenmesi amacıyla, ilave tedbir ve teşviklerin alınması gerekmektedir.

BAŞKAN - Sürenizi 1 dakika geçtiniz Sayın Coşkun.

BASRİ COŞKUN (Devamla) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sonuç olarak diyebiliriz ki, Dışişlerinin Batı'ya dönük yüzünü bir nebze de olsa Ortaasya Türk cumhuriyetlerine çevirmesi, Türkiye'nin âli menfaatları açısından elzemdir. Türk cumhuriyetleriyle olan yakın ilişkimiz ve işbirliğimiz, Türkiye'yi Batı dünyasının ve Avrupa Birliğinin karşısında daha güçlü kılacağı gibi, Türk dünyası da bundan büyük kazançlar elde edecektir. Yeter ki, bölgeye, artık, gerekli önemi verelim.

Eğer, bu inançla çalışırsak, içinde bulunduğumuz asrın bir Türk asrı olması kaçınılmazdır. Rahmetli İsmail Gaspıralı'nın 19 uncu Yüzyılın sonlarında derin bir vukufla tespit ettiği "dilde, fikirde, işte birlik" ideali, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 21 inci yüzyılda Türk dünyasına matuf politikasının veciz bir ifadesidir. Büyük Önder Atatürk'ün ferasetle haber verdiği Türk cumhuriyetleriyle kader birliğine doğru gidiş de mukadderdir.

Bu vesileyle, sözlerime son verirken, Dışişleri Bakanlığı bütçesinin hayırlı olmasını diler, bütün vatandaşlarımızın mübarek Kadir Gecesini ve Ramazan Bayramını tebrik eder, saygılar sunarım. (MHP ve DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Coşkun.

MHP Grubu adına son konuşmayı yapmak üzere, Eskişehir Milletvekili Sayın Servet Sazak; buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA SÜLEYMAN SERVET SAZAK (Eskişehir) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Dışişleri Bakanlığı 2002 yılı bütçesi konusunda görüşlerimi ifade etmek üzere, Partim adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, gerek Partim adına gerek şahsım adına, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Dışişleri denince, Türkiye'nin millî çıkarlarının dışarıya karşı korunması görevi akla gelmektedir. Dışişleri Bakanlığımız, Osmanlıdan beri gelen geleneksel yapısıyla, içpolitikadan mümkün olduğu kadar etkilenmeden, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş felsefesine uygun olarak, eleştirilere maruz kalmasına rağmen, görevini layıkıyla yapma sorumluluğu içerisinde olmaya çalışmıştır. Ancak, gerek Türkiye'nin ekonomik şartlarının yetersizliğinden kaynaklanan gerekse de hükümetlerin çok etkileyemedikleri Dışişlerine bakışlarından kaynaklanan sebeplerle, maalesef, yeterli malî imkânlardan mahrum bırakılmıştır. Bir örnek vermek gerekirse, jeopolitiğinin güçlüklerine rağmen, Dışişleri Bakanlığının toplam bütçe içindeki payı binde 4 civarında olup, bu oran gelişmiş ülkelerde yüzde 3-4 seviyesindedir. Bu oran, devletimizin dışpolitikaya bakışının çok manidar bir ifadesidir.

Ayrıca, personel açısından baktığımızda, toplam personel sayısı 2 700 civarında olup, meslek memuru sayısı 900'ün altındadır. Meslek memurlarının yüzde 45'i Ankara'da, geri kalanı 93 ülkeye yayılmış, 157 yurtdışı temsilciliğinde çalışmaktadır.

Bu rakamlar gelişmiş ülkelerdeki meslekî personel sayısı ile mukayese edildiğinde, stratejik yaklaşımlardan bihaber, popülist yaklaşımlarla devlet kadrolarını şişiren siyasetçi geçmişimizi bize hatırlatmaktadır.

Gerek malî gerek personel ve gerek de dışpolitikayı besleyen diğer kaynaklar açısından yetersiz bir Dışişlerinin, Türkiye'nin millî menfaatlarını dışarıya karşı koruma ve geliştirme görevini layıkıyla yapabilmesi mümkün değildir. Bir de personelin nitelik ve kişisel yaşam kaygılarından kaynaklanan malî ve sosyal sorunlarını da buna eklersek, Dışişleri teşkilatımızın önemli bir kısmının, mesailerinde memleket menfaatlarını düşünme oranını tahmin etmek zor olmayacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; devletin görevi, milletin, güvenlik, sağlık, refah ve mutluluğunu en yaygın bir biçimde sağlamaktır. Yani, temel hedef insanlar içindir ki, bu hedefe varabilmek için devletin güçlü olması gerekmektedir. Ekonomik, siyasal, askerî olarak güçlü olmayan bir devlet yapısından toplumsal bir fayda sağlama imkânı yoktur. Her ne kadar, dünyada ekonomik gücü ve bu sayede yakaladığı siyasal gücüyle refahı yakalamış devletler olsa bile, ülkemiz, kültürel, tarihsel, stratejik ve iç yapısal boyutuyla incelendiğinde, böyle bir şansa sahip değildir.

Türkiye'nin dışpolitikası çok sorunlar içerir; çok yönlü tehditlerle uğraşmayı gerektirir, çok farklı bağlantılara girmeye zorlayıcıdır, çok değişik çıkarları ilgilendirir. Bununla birlikte, inceleme yapabilmek için, bu karmaşıklık içinde belirli düzenlilikler ve kalıplar aramak ve bulmak şarttır. Bu bağlamda, Türkiye, hedefini, Osmanlının kuruluşundan beri Batı'ya çevirmiştir ve ağırlıkla Batılı ittifaklar içinde olmuştur. 15 Temmuz 1959'da Avrupa Ekonomik Topluluğuna başvuruyla başlayan ve 12 Eylül 1963'te imzalanan Ankara Anlaşmasıyla hukukî zemin kazanan Avrupa Birliğine giriş süreci, bütün kurumlarımızın da desteğiyle, dışpolitikamızın ana hedeflerinden birini teşkil etmektedir.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak, Türkiye'nin Avrupa Birliğine girişini sağlamak konusunda en ufak bir tereddüdümüz yoktur; ancak, bazı gerçekleri de ifade etmek mecburiyeti vardır. Türkiye'nin yıllardır müttefiki olan devletlerin, Türkiye'yi bölmeye çalışan birtakım teröristlere özgürlük savaşçısı gözüyle bakma stratejilerini de gözardı etmemeliyiz. Bu devletlerin, laik sistemi yıkmaya çalışanlara kol kanat geren anlayışlarının, Türkiye'de devleti yıkmaya çalışan ve cinayet işleyenlerin, yine, bu ülkelerde, ülkemizdeki idam cezası mülahazasıyla koruma altında tutulmalarının iyi niyetli bir yaklaşım olduğunu iddia etmek, en hafif tabiriyle saflıktır; ancak, gerçek tabiriyle ihanettir. Ancak, ne hazindir ki, içerideki işbirlikçilerinin benliklerini sarmış teslimiyetçilik ve tarihsel körlük, demokratikleşme adına ülkeyi ve milleti bölme özgürlüğüne destek çıkar bir hal almıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; güç dengesi politikasıyla, kendi devletlerinin varlığını diğer devletlerin zayıflığında ve bölünmüşlüğünde arayan, reel politik ve güç odağı oluşturarak çevresini ve dünyayı kontrol altında tutmaya çalışan devletlerin stratejik diplomasi geçmişi unutulmamalıdır. Umarız ki, geleneksel güç odağı olma arzuları veya başka bir deyişle, bir diğerinin güçlenmesi karşısında alternatif ittifaklar oluşturma diplomasileri, İkinci Dünya Savaşından beri bitmiş görünen tarihsel iç kavgalarını tekrar ortaya çıkarmaz.

Tabiî ki, olaylar bugünkü düzeyinde devam ettiği takdirde, koskoca Avrupa Birliğinin, bir devletin hegemonyası altında oluşan bir birlik olması da kaçınılmaz olacaktır.

Bugün için Baltık'tan Akdeniz'e kadar uzanan bir bölgede, ekonomik, siyasî ve kültürel gücüyle, Avrupa Birliği içinde ayrı bir güç oluşturan ve bununla kalmayıp, ekonomik Avrasya politikalarıyla, Ortaasya ve Ortadoğu'ya kadar örtülü ittifaklar kuran bir devletin, bütün dünya açısından takip edilme mecburiyeti vardır.

Türkiye'ye karşı Batı Avrupa'nın uyguladığı politikaların temelinde toplumsal ayrıştırma planı vardır. Türkiye'yi, sosyal, etnik ve mezhep noktasında ayrıştırmanın en etkin yollarından birisi, ekonomik sıkıntıların çoğaltılmasıdır.

Sayın milletvekilleri, son ekonomik krizin hazırlanış ve gelişme sürecine bakarsak, iki önemli faktörü görürüz. Birincisi, bazı yabancı bankaların, zaten, sıcakpara politikasıyla yürüyen ekonomiden çok para çekişleri; ikincisi, bazı politikacı ve bürokratların buna hizmet edişleridir. Özellikle de, kendi ülkesinin ve insanının samimî bir dostu olmadan, başka dünyaların ve değerlerin sözcüsü olmaya, menfaatlarını korumaya amade...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Efendim, size de 3 dakika veriyorum; lütfen, tamamlayın.

SÜLEYMAN SERVET SAZAK (Devamla) - ...yönetici ve kalem sahiplerinin çoğaldığı ve bunun da rahatlıkla, son zamanlarda olduğu gibi, evrensel doğru olarak takdim edilebildiği bir zaman diliminde, millî ve duyarlı bakış açılarının önemi bir kez daha anlaşılmış bulunmaktadır. Bu kapsamda, geçmişi analiz ederek geleceğimize yön vermek ana gerçeğimizdir.

Bunu özellikle vurgulamak istedim; çünkü, Türkiye'nin ekonomik krize girmesinde en çok sözü edilen hususlar, 1997  yılında çıkarılan nereden buldun yasasıyla, buna paralel olarak yürürlüğe giren diğer vergi yasaları ve son krizde 3,5 milyar dolar zararla devletleştirilen bankaların 12 milyar doları aşan zarara yol açmaları hadisesidir. Namus, karapara ve hortumcularla mücadele etmek gibi doğru hedeflere yanlış iz ve kılavuzlarla gitmek, Türkiye'de çok uygulanan bir metot olmuştur.

Son dönemlerde, Türk ekonomisi yukarıda saymış olduğumuz doğru tespitlerle, ancak, yanlış ellerle çökertilmiş ve bu işin başrollerindeki şahıslardan biri görevinden ayrılarak, her zaman yaşadığı Avrupa'ya göç etmiştir. Onun için, kendi içinden sabote edilmeye yönelik bir dışpolitik taarruzun varlığını da gözardı etmemeliyiz. Yakın ve uzak tarihimiz bunun çarpıcı örnekleriyle doludur. Bugün, demokratikleşme, insan hakları gibi doğru kavramları kullanarak Avrupa Birliği ve Kıbrıs gibi konularda yönlendirme yapanların sicil ve bağımlılıklarına bakmak, Türkiye'nin götürülmek istendiği yolun ne olduğu konusunda haklı olarak şüpheci olmamıza sebep olmaktadır.

Bugün, Türk Devleti ve Milletiyle gerek kendileri gerekse işbirlikçileri eli ve ağzıyla bu oyunları oynayan devletler iyi bilsinler ki, tarihsel miyopluk ve kendini beğenmişlikleriyle kültürel çokkimlilik açılımını yapamadan yükseldikleri yerden hızla çakılacaklardır. (MHP sıralarından alkışlar)

Bizim, Türk Devleti olarak millî çıkarlarımızı, geleneksel statükocu "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" anlayışıyla korumamız ve dışpolitika yapmamız mümkün değildir. Herkes bilmelidir ki, Türk Devleti büyük bir devlettir; dostluğu da düşmanlığı da çok önemlidir. Bu anlamda Türkiye, öncelikle çevresinde güvenlik bölgeleri oluşturmak zorundadır. Gerek ittifaklara dayanarak güç kullanmak, gerekse karşılıklı menfaata dayalı politikalar üretmekle birlikte, küresel anlamda, Türkiye etkin ve aktif olmak mecuriyetindedir. Bunun için derhal yeni dünya düzenine uygun kısa, orta ve uzun vadeli millî güvenlik stratejileri ortaya konulmalıdır. Tarihsel misyonumuzun gereği budur. İçten ve dıştan gelecek her türlü ihanete karşı, Türk Milletinin evlatları, uyanık olmak ve ihaneti önleyerek başarılı olmak zorundadır. Bunun başka bir yolu yoktur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime son verirken, bugünün dünyasının demokratik toplumlarında olduğu gibi, kendi parlamentosunu ve kamuoyunu azamî ölçüde kullanarak millî meseleleri ve dışpolitikayı yürüten menfaatımız, ister iktisadî ister siyasî olsun, rabıtalarını kurgulamak ve gözetmekte devamlılığı olan, kendi özdeğerlerine sahip hariciye kadrolarının işbaşında olduğu bir Dışişleri Bakanlığı temennisiyle, 2002 yılı bütçesinin ve bu vesileyle, önümüzde idrak edeceğimiz Ramazan Bayramının ülkemize hayırlı olmasını diler, hepinize saygılar sunarım (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Sazak.

Sayın milletvekilleri, böylece, gruplar adına yapılan konuşmalar bitmiştir.

Şahısları adına, bütçenin lehinde, Kahramanmaraş Milletvekili Sayın Mehmet Kaya, buyurun efendim (MHP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika Sayın Kaya.

MEHMET KAYA (Kahramanmaraş) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2002 yılı Dışişleri Bakanlığı bütçesi hakkında şahsım adına konuşma yapmak üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugünlerde ülkemizin dış ilişkilerinde, milletimizin yaşamsal çıkarlarını yakından ilgilendiren çok önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemden geçmekteyiz. İşte, bugün, ülkemiz açısından önemli olan bu gelişmeler hakkında şahsî görüş ve kanaatlerimi sizlerle paylaşmak üzere huzurlarınızda bulunmaktayım.

Değerli milletvekilleri, bugünlerde dışpolitikamızın gündeminde, Avrupa Birliğinin genişlemesi bağlamında endişe verici bir gelişme olan Güney Kıbrıs Rum yönetimini tek taraflı olarak Avrupa Birliğine tam üye yapma girişimlerinin ulaştığı bir merhaledir. İşte bu gelişme, Güney Kıbrıs Rum yönetimiyle Avrupa Birliği arasında müzakerelerin 2002'de tamamlanacağı ve Güney Kıbrıs Rum yönetiminin en kısa zamanda Avrupa Birliğine gireceği yönündedir. Bu gelişmeyi yakından takip eden Türkiye, Güney Kıbrıs Rum yönetiminin, Avrupa Birliğine üyelik sürecinin başlangıcından beri bu konudaki çekincelerini kayda geçirmiş, gerekli uyarıları yapmıştır. Türkiye, her zaman, Kıbrıs'ta kalıcı bir çözüme ulaşılmadan Kıbrıs'ın tümü veya bir bölümü hakkında tek taraflı atılacak yanlış adımların Kıbrıs'ta ve bölgede son derece vahim sonuçlar doğuracağını tüm dünyaya bildirmiştir; ancak, Güney Kıbrıs Rum yönetiminin hukuk dışı başvurusunu, Avrupa Birliği, Türkiye'nin uyarılarına rağmen işleme koymuştur. Bu durumda, Güney Kıbrıs Rum yönetimi, Kıbrıs sorununu önceleri uluslararası platformlardan Birleşmiş Milletlere, daha sonra da Avrupa Birliğine götürerek kendi istekleri doğrultusunda çözmeye çalışmışlardır; ancak, Kıbrıs konusunda gelinen bu noktada Güney Kıbrıs Rum yönetimi ve Avrupa Birliği bilmelidir ki, Türkiye'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin onaylamadığı bir çözüm çözüm değildir ve geçerli de değildir. Peki, ne yapılacak?.. Yapılacak tek şey, tarafların karşılıklı onayladığı bir çözüm, esas çözüm olacaktır. Buna göre, Kıbrıs konusunda, uluslararası hakemlerin görüşüne ihtiyaç da yoktur. Kıbrıs konusu, Avrupa Birliği konusundan tamamen farklı, ayrı bir konudur; ikisi de ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

Değerli milletvekilleri, diğer bir konu olan Avrupa Birliğine tam üyelik hedefimiz, ülkemizin bir tercihini yansıtmaktadır. Türkler, M.Ö. 3 üncü Asırda İskit, Saka ve Hun Türklerinin Avrupa'da yerleşip Avrupa Hun İmparatorluğunu kurmalarından ve Avrupa'nın etnik yapısında yer almalarından bu yana Avrupalıdırlar.

Bugün, Avrupa Birliğini, bizim de paylaştığımız demokrasi, özgürlük, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi kavramları temsil eden bir değer olarak kabul ediyoruz. Bu değerleri ülkemizde koruyup daha da geliştirmek, hem bölgesel barış, istikrar ve refaha daha iyi etkin katkılarda bulunmak hem de farklı din ve kültürlerin karşılıklı saygı ve hoşgörü temelinde barış içinde bir arada yaşamalarının mümkün olduğunu göstermek amacıyla Avrupa Birliğine tam üye olmak istiyoruz.

Bu arada, Avrupa Birliği bütüncül ve entegre anlamı da kendini belirlemektedir. Bu ise, siyasî, ekonomik ve stratejik bir hedeftir. Günümüzde, Avrupa Birliği ve Türkiye'yi, birbirinden ayrılmayan ve birbirini tamamlayan iki unsur olarak görmenin ve değerlendirmenin en hesaplı ve en gerçekçi yol olduğunu söylemek isterim.

Yine, bu çerçevede, Avrupa güvenlik ve savunma politikasının şekillenmesinde de, elli yıla yakın NATO üyesi olan Türkiye'nin üstleneceği rolün, öncelikle Avrupa'nın güvenliği için hayatî önem taşıdığına inanmaktayım.

Değerli milletvekilleri, ulusal çıkar ve güvenliğimizi yakından ilgilendiren Balkanlarda da, son zamanlarda, kısmen de olsa bir istikrar kazanılmış gözüküyor. Balkanlarda oluşan bu istikrarda Bosna-Hersek, Makedonya ve Kosova'da önemli görev yapan NATO gücüne Türkiye de katılmış ve istikrarın oluşmasına büyük katkılarda bulunmuştur.

Ülkemizin, Bulgaristan ve Romanya'yla gerçekleştirdiği işbirliğinin ise, gelecekte, Balkanlardaki gelişmelere daha da fazla katkı sağlayacağına inanmaktayım; ancak, şurasını da belirtmeliyiz ki, Türkiye, Balkanlarda, olması gereken yerde de değildir.

Değerli milletvekilleri, Kafkaslardaki istikrarsızlar, Karabağ sorunu, halen çözülemeyen sorunlardır. Bu kronik sorunlar, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattını da olumsuz olarak etkilemektedir. Bu arada, Türkiye, Gürcistan, Azerbaycan, Rusya, Ermenistan arasındaki diyaloğun ve karşılıklı güven duygularının geliştirilmesini ve doğrudan ikili görüşmeler yapılmasını, gerekirse de bir Kafkas konferansının yapılmasını, Kafkasya'da istikrarın bir başlangıcı olarak düşünebiliriz diye düşünmekteyim.

Değerli milletvekilleri, diğer bir konu da, ulusal güvenliğimiz ve çıkarlarımız bakımından Kuzey Irak ve Irak'ın durumudur. Biz, burada, Irak'ın toprak bütünlüğünü, Irak'ta demokratik bir ortamın oluşmasını, oluşacak demokratik ortam içinde Irak Türkmenlerinin de eşitlik prensipleri doğrultusunda tüm haklarının kabul edilmesini ve Irak Türkmenlerinin çıkarlarının uluslar arasında da söylenip kabul edilmesini, kendilerinin dinlenilmesini ve Türkiye'nin ekonomik çıkarlarının korunmasını istemekteyiz.

Değerli milletvekilleri, Sovyetler Birliğinin çözülmesiyle, köklü tarihî, zengin kültürü, genç nüfusu, doğal kaynakları ve enerji kaynaklarıyla bir Avrasya gerçeği ortaya çıkmıştır. Bunun sonucu olarak da, Kafkasya ve Ortaasya'daki kardeş cumhuriyetler ile Türkiye arasında yeni dostluk ve işbirliği köprüleri kurulmuştur. Türkiye, özel ve kamu sektörüyle, bugün, Ortaasya'nın gelişmesinde ve kalkınmasında en büyük katkıyı sağlayan bir ülke durumundadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye açısından önem taşıyan yerlerden birisi de Ortadoğu'dur. Maalesef, bu bölgede de, arzulanan barış ve istikrar ortamı henüz sağlanamamıştır. Burada, Arap-İsrail uyuşmazlıklarında, Türkiye, dengeli bir dışpolitika takip ederek, her iki tarafı da nazik bir şekilde, gücendirmeden, barışa hizmet etmeye çalışmaktadır. Ortadoğu'yla tarihî ve coğrafî bağları bulunan Türkiye'nin, Arap-İsrail uyuşmazlıklarındaki çabalarının önemi büyüktür. Bu bağlamda, Türkiye'nin mevcut çabalarını daha da yoğunlaştırmasının, bölge ve dünya barışı için daha da iyi olacağına inanmaktayım.

Değerli milletvekilleri, ülkemizi ilgilendiren diğer önemli güncel konu da, 11 Eylül 2001 tarihinde Amerika Birleşik Devletlerinde olan terör saldırıları sonucunda gelişen olaylardır. Terörizm konusunda gelinen nokta, ülkemizin işin ta başından beri haklılığını göstermektedir. Terör konularında her şeyin apaçık, göz önünde olmasına rağmen, Türkiye'nin terörizmdeki haklılık çağrılarını ve geçmişteki terör olaylarını halen bazı ülkeler görmezlikten gelmektedirler. İşte, bu durumlara rağmen, Türkiye'nin terör konusundaki istekleri arasında terörün iyice tarif edilmesi, uluslararası terör konferanslarının yapılması, uluslararası antiterör örgütünün kurulması yönünde Türkiye'nin aktif olarak çalışmalarını sürdürmesinin yararlı olacağını da belirtmek isterim.

11 Eylül 2001 tarihinde Amerika Birleşik Devletlerindeki terörist saldırılar sonucunda, Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerinin Afganistan'daki operasyonlarında Türkiye'nin de daha aktif rol almasının gerekliliğine inanmaktayım. Nedenine gelince; Türkiye'nin Afganistan'la tarihî ve kültürel bağları vardır. Afganistan, Türk dünyası için çok önemlidir. Türkiye, Afganistan'a gerektiği kadar her çeşit maddî ve manevî  yardımları yapmalı ve gerekirse de, gerektiği kadar Türk askeri göndermelidir. Türkiye, Afganistan'la ilgili toplantılarda aktif rol almalıdır. Bu bağlamda, Afganistan'da Amerikan, İngiliz, Fransız ve Alman askerlerinin yanında Türk askerinin bulunmasını en azından, ecdadına, o topraklara, Türk ve İslam dünyasına saygıdır diye düşünüyorum.

Sayın Başkan değerli milletvekilleri, bu duygu ve düşüncelerle konuşmama son verirken, iki gündür İçel ve çevresinde olan sel felaketinden dolayı bölge halkına geçmiş olsun diyorum ve bütün vatandaşlarımızın yaklaşmakta olan Ramazan Bayramını ve yeni yılını kutluyorum.

Dışişleri bütçesinin, Dışişleri Bakanlığımıza ve ülkemize hayırlara vesile olmasını diliyor, aziz Türk Milletini ve onun Yüce Meclisini saygılarımla selamlıyorum. (MHP ve DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Kaya.

İkiniz de konuşacak mısınız Sayın Bakan?

DIŞİŞLERİ BAKANI İSMAİL CEM (Kayseri) - Evet.

BAŞKAN - Peki efendim.

Söz sırası, sayın hükümette.

NİDAİ SEVEN (Ağrı) - Sorular sorulduktan sonra konuşsaydı.

BAŞKAN - Efendim, soruların ne zaman sorulacağını daha öğrenmediniz mi?!

Sayın Bakan, 15 dakika size verdim, 15 dakika da Sayın Çevre Bakanına; ama, isterseniz, 30 dakikayı siz kullanabilirsiniz.

Buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

DIŞİŞLERİ BAKANI İSMAİL CEM (Kayseri) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; öncelikle, konuşan bütün sözcülere teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

Elbette, Meclisimizden kaynaklanmış düşünceler, eleştiri, öneri ve bütün bunlardan ortaya çıkacak, hepimizin paylaştığı, paylaşacağı sonuçlar, politikalar; amaç bu ve bu amaca yardımcı olan bir oturum, bir müzakere burada cereyan ediyor.

Ben, bazı birkaç konuyu alıp, onlar hakkında da etraflı bilgi sunmak istiyorum; öncelikle, bu Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasıyla ilgili. Burada, son gelişmeler üzerine yeterince açık olunamadığının bilincindeyim. Bunun da bir nedeni var -bazı milletvekili arkadaşlarımız da değindi- çünkü, henüz resmen açıklanmamış bir metin üzerinde konuşmaktayız. Dolayısıyla, ben de, burada, ana hatlarını, özetini, özünü, hiçbir yanlış anlamaya mahal bırakmayacak şekilde sunacağım; ancak, bir metin okumayacağım.

Önce, bir iki düzeltme yapayım izninizle. Hep, bir mektuptan söz ediliyor. Blair'in mektubu gelmiş, bize teminat vermiş, biz de, bu güvenlik politikaları, Avrupa ordusu konusunda, o teminata güvenerek tutum değiştirmişiz. Bir defa, böyle bir şey söz konusu değil; herhangi bir devlet başkanından gelecek mektup nedeniyle ya da herhangi bir devlet başkanının, hükümet başkanının Türkiye'ye bizzat teminat vermesiyle bizim politikalarımız oluşmuş değil ve oluşacak değil.

"Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası" dediğimiz olay, malum, Avrupa Birliğinin yeni bir askerî organizasyon kurması. Bir organizasyon kuruyor Avrupa Birliği, bir bakıma yeni bir ordu oluşturuyor. Bu orduyu oluştururken, NATO'ya gelip diyor ki: "Ben, NATO'nun imkânlarından da faydalanmak istiyorum; belli ölçüde NATO'yla birlikte bu yeni askerî gücü şekillendirmek istiyorum." Bunun üzerine, NATO ve Avrupa Birliği arasında, hangi imkânların kullanılacağı, kullandırılacağı ve hangi koşullarda kullandırılacağı müzakeresi başlıyor. Hadise hukukî açıdan bu.

Şimdi, burada, bizim tartıştığımız ve sonuç itibariyle de Amerika, İngiltere ve Türkiye'nin, üçünün birlikte oluşturduğu bir metin var. Şu konuşulanlar hep o metinle ilgili; bir vaat değil, bir söz değil, hatta yazılı bir teminat, yazılı bir söz değil. Bu, doğrudan doğruya NATO'nun kararı ve biz, NATO'nun kararını yazdık. NATO'nun bu konudaki kararının ne olacağı... Aynı zamanda, Avrupa Birliği üyesi olan İngiltere'nin de katkılarıyla, üç büyük ülke bu metni hazırladı. Yoksa, biz, kimseden teminat istemiş, böyle sözlü teminat almış falan değiliz. Peki, neden bu iş bu noktalara geldi?

Bir defa, bu konu, 1999'un mayıs ayında Washington'daki NATO zirvesinde ele alındı ve o NATO zirvesinde bazı ilkeler saptandı. Biz Türkiye olarak bir hayli ikna gücümüzü kullandık ve sonuç itibariyle, bizim isteklerimize hemen hemen aynen uydu diyebileceğim, uyan bir metin çıktı ortaya. Ama, mesele bununla bitmiyor; meselenin bir Avrupa Birliği boyutu var, Avrupa Birliğinin kendi bakış açıları var. Sonuç itibariyle de, öyle bir metin oluşturmanın zorunluluğu ortaya çıktı ki, bu metinde, hem NATO üyeleri hem Avrupa Birliği üyeleri hemfikir olsun.

Türkiye olarak biz, şöyle bir yaklaşım geliştirdik: Birincisi; elbette, Türkiyemiz açısından, güvenliğimiz açısından, bu Avrupa ordusunun, Avrupa organizasyonunun dışında kalmak değil, içinde olmak bizim menfaatımız; ama, bu kadar da basit değil. İçinde olmak da, hangi koşullarda, hangi şekillerde içinde olmak; NATO'nun bazı imkânlarını vereceksek, hani "buyurun kullanın" diyerek değil, tanıdığımız imkânın karşılığını almak suretiyle içinde olmak. Ve açıkçası, ikibuçuk yıl süren çok ciddî bir müzakere, münakaşa dönemi yaşandı. Bunun ilk bölümünde, ilk birbuçuk yılında, hiçbir uzlaşmaya varılamadı, hiçbir şekilde yakınlık sağlanamadı. En son, bundan tam bir yıl önce, Brüksel'de yapılan NATO dışişleri bakanları toplantısında bir metin getirdiler, NATO'nun kararı diye bunu alalım dediler; biz, kesinlikle karşı çıktık -hatta, adımız vetocuya çıktı, engelciye çıktı; ki, doğru değildir- biz, bu konunun, çok ciddî müzakereyle, bizim taleplerimizi karşılayan biçimde çözümlenmesini istedik. O zaman, hatırlıyorum, Türkiyemiz içinden de "neden anlaşmıyorsunuz; neden uzlaşmıyorsunuz; niye bu kadar sert politika yapıyorsunuz" diye, kamuoyundan ciddî eleştiri aldık; ama, doğru yaptık.

MEHMET YALÇINKAYA (Şanlıurfa) - Sert olsan ne yazar!..

DIŞİŞLERİ BAKANI İSMAİL CEM (Devamla) - Ondan sonra, o günden bugüne kadar geçen süreç içinde, özellikle de son altı ayda 3 kez yapılan Amerika -İngiltere- Türkiye görüşmelerinde, bundan bir yıl öncesine kıyasla çok daha ileri bir noktaya gelebildik ve sonuçta da, İngiltere, Amerika ve Türkiye, bir metin üzerinde uzlaştık.

Şimdi, şunu belirtmek istiyorum: "İşte, uzlaştık, taviz verdik;  efendim, uzlaştık, bir çok yanlış yaptık..." Şimdi, bunlar doğru değil. Bu konu üç kategoriden oluşuyor, bu metin üç sınıflamadan oluşuyor. Birincisi ve bizim açımızdan en önemlisi, Türkiyemizin güvenlik ihtiyacı, Türkiyemizin güvenlik kaygısı, bunun tamamen karşılanması konusuydu; yani, bizim, eğer NATO ile Avrupa Birliği bir işbirliğine gidecekse, hiçbir şekilde, en küçük bir kaygımız olmaması lazım Türkiye'nin güvenliğinin zedelenebileceği şeklinde. Bu konuda, son bir ay içinde, istediğimiz noktaya geldik diyebilirim. İstediğimiz noktaya geldikten sonra da, biz, yine, bazı düzeltmeler istedik, son bir iki günde o düzeltmeler de- gerçi çok hayatî düzeltme değildi, ama- onlar da sağlandı.

İkinci kategori diyebileceğim, karar mekanizmaları, askerî teknik konular; askerler hangi şekilde karar mekanizmasında yer alacak; o ikinci bölümde, karargâhlarda temsil nasıl olacak, manevra yapıldığı vakit, kimin kuvvetinde, kim, ne ölçüde temsil edilecek; her aşamadaki karar nasıl alınacak; bu, askerî teknik bölümü. Bu bölümde de, özellikle, biz, bu müzakerelerde, Genelkurmayımızla birlikte olduk; zaten, bütün çalışmayı da, askerî boyutu çok ağır basan bir konu olduğu için, Genelkurmayımızla birlikte bu çalışmayı devam ettirdik ve bu ikinci kategori dediğim askerî teknik bölümde Türkiye, İngiltere ve Amerika'nın üzerinde uzlaştığı metin, Dışişleri Bakanlığının, Genelkurmayımızın birlikte uzlaştığı metnin Türkiye'nin ihtiyaçlarını tam olarak karşıladığı görüşünde hemfikir olduk.

Bu metin üç bölümden oluşuyor, üçüncü bölüm, NATO imkân ve kabiliyetlerinin kullanılmadığı, Avrupa Birliği, kendi deyişleriyle otonom, bağımsız, özerk harekatıyla ilişkili; yani NATO askeri kullanmıyor, uçağı kullanmıyor, havaalanını kullanmıyor, teçhizatını kullanmıyor; ama bir harekât yapacak, bu harekâta Türkiye'nin konumundaki ülkeler; yani NATO üyesi olup, Avrupa Birliği üyesi olmayanlar ne ölçüde, hangi yetkiyle, ne şekilde katılacaklar. Bu alanda tam olarak istediğimizi alamadık. Bu konuda biz bir hayli gayret gösterdik, her üç konuda tabiî çok gayret gösterdik; yani bir hayli olumsuz bir yaklaşımı tersine çevirdik ve bu konuda da mesafe almış olmakla birlikte, ben, bugün böyle bir harekâta Türkiye ben katılacağım deyip katılır demek durumunda değilim, bunu alamadık; fakat, söz konusu metnin tümüne baktığımızda bizim önceliklerimiz, birincisi Avrupa Birliğinin ordusunda yer almak; çünkü yeni bir organizasyon oluşuyor, Avrupa savunmasında yeni bir unsur meydana çıkıyor ve Türkiye'nin bunun dışında kalmasını biz yanlış bulduk. İkincisi, askerimizin katılacağı, askerlerin katıldığı harekât, harekâtın dışında manevra, ondan sonra karargâhlardaki temsil, karar mekanizmaları biz bunda da istediğimizi aldık.

Sonuç itibariyle bu konuyu değerlendirdik, o değerlendirme neticesinde de, hükümet olarak biz bu üçlü anlaşmayı onayladık.

Şimdi, şunu da eklemek istiyorum; işte yanlış yapıldı, Türkiye'den taviz mi verdik?.. Şimdi, orada da, bana göre, biraz saygılı olmak lazım. Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı, Türkiye Cumhuriyetinin Genelkurmay Başkanı, Türkiye Cumhuriyetinin üç Başbakan Yardımcısı, Türkiye Cumhuriyetinin Millî Savunma Bakanı, Türkiye Cumhuriyetinin Dışişleri Bakanı, eğer, kılı kırk yarmak şeklinde bunu incelemişse ve bunda, Türkiye'nin menfaatına karşı değil, Türkiye'nin menfaatı doğrultusunda sonuç olduğunu görmüşse, bana göre, bu, saygı duyulması gereken, doğru bir karar olmuştur.

Şimdi, bundan sonraki aşama nedir; bundan sonraki aşama, onu da ekleyeyim, son NATO toplantısında, hemen hemen bütün NATO üyesi ülkelerin, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin neredeyse tümü, bu üç ülkeyi, yani, Amerika'yı, İngiltere'yi ve Türkiye'yi, hazırlamış oldukları bu metinden dolayı kutladılar ve bunun fevkalade doğru bir gelişme olduğunu söylediler.

Şimdi, Avrupa Birliği bakacak. Tabiî, biz takip ediyoruz meseleyi ama, bizim açımızdan, biz, yapmamız gerekeni yaptık, biz artık olayı bitirdik. Umarım, bundan sonrası da doğru gelişir. Kulağımıza gelmiyor değil, Yunanistan'dan itirazlar, Yunanistan'dan kaygılar, ki, bence haklı kaygı değil. Biz, Türkiye, Amerika ve İngiltere olarak, elbette, ne Yunanistan'ın ne de herhangi bir NATO-AB üyesinin ziyanına bir iş yaptık. Tam aksine, NATO'yu da, AB'yi de, kendimizi de güvence altına alan bir ortak çalışmayı gerçekleştirdik.

Kıbrıs'tan söz etmek istiyorum, son gelişmelerden. Cumhurbaşkanı Denktaş'ın Kıbrıs'taki son girişimi fevkalade doğru, fevkalade zamanlı ve umuyorum, fevkalade başarılı olmuştur.

Şunu belirteyim; bu, son dakikada aklımıza gelen veyahut tesadüfen ortaya çıkan bir şey değildir; çünkü, bazen deniliyor ki: "Bir tılsımlı olay gelişiyor, her şey yan yana düşüyor, Türkiye adımlar atıyor..." Hayır, Kıbrıs'taki hadise, 1998'in Ağustos ayında Sayın Denktaş'ın sunduğu, hatta basın toplantısında kendisiyle birlikte sunduğumuz, konfederasyon modeli kararının sürecidir, uzantısıdır. Çünkü, 1998'in Ağustos ayında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkiye, bir teklif getirmişti dünya kamuoylarına ve bütün ülkelere...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Bakan, Sayın Çevre Bakanı konuşmayacakmış, onun süresini de size veriyorum efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

Buyurun.

DIŞİŞLERİ BAKANI İSMAİL CEM (Devamla) - Teşekkür ediyorum efendim.

... ve bir uzlaşma teklifidir Sayın Denktaş'ın 1998'in Ağustos ayında dünyanın önüne getirdiği teklif. Bizim 1998'in Ağustosundan sonra biz iki şeyi, iki mesajı bütün dünyaya çok açık bir şekilde verdik. Birincisi, dedik ki: "Biz, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kıbrıs'ta, Kıbrıs'ta mevcut iki milletin üzerinde uzlaşacağı bir çözümden yanayız. Biz çözüm istiyoruz, ortak çözüm istiyoruz. Kıbrıs'taki iki milletin üzerinde uzlaşacağı ortak çözümü istemekteyiz." Bu mesajı hep tekrar ettik ve hep anlattık, bütün platformlarda anlattık; Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, NATO, Amerika, vesaire.

İkinci verdiğimiz ve çok açık verdiğimiz mesaj ise: "Eğer bir uzlaşma olmaz ise, eğer ortak çözüm bulunmaz ise -ki biz bulunması için çalışıyoruz, samimiyetle çalışıyoruz- eğer Kıbrıs ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bütün Ada'nın tek temsilcisi, tek hâkimi, bütün Ada'nın tek hükümeti gibi Avrupa Birliğine alınırsa ve yine, Kıbrıs'taki Türkler, bir Yunan-Rum çoğunluğunun eli altındaki aciz bir azınlık muamelesine tabi tutulacaksa, Türkiye olarak biz, buna "evet" demeyiz, biz, bunu yaptırtmayız. Bu da bir tehdit falan değildir; bu, bir gerçeğin ifadesidir. Olmaz bu; yani, Türkiye, bunu yaptırtmaz, buna katlanmaz. Hiç böyle rüya görülmesin. Hiçbir zaman, kalkıp da Güney Kıbrıs Rum Hükümeti herkesi temsil edecek, işte efendim, Kıbrıs'taki Türkler de -son zamanlarda kullanılan tanımıyla- Avrupa Birliğinin azınlıklara tanıdığı o geniş haklardan faydalanan müreffeh bir azınlık olacak. Türkiye, bunu kabul etmez ve bu mesajı çok net verdik.

Herkes gördü ki, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, ortak bir çözümün bulunması için nasıl samimiyse, o çözümün bulunmaması halinde neler yapacağı konusunda da aynı ölçüde kararlıdır ve samimidir. Sanırım, bu politikalar -ki, biz, bunu ısrarla, tek tek anlattık- sonuçta, herkesin meseleyi daha doğru görmesine yardımcı oldu ve yardımcı olduğu içindir ki, şu son bir-iki ayın içerisinde, artık, Kıbrıs'ta o ilk akıllarda olan çözümün olamayacağını, mutlaka iki tarafın, iki milletin üzerinde uzlaşacağı çözüm ihtiyacı olduğunu bütün dünya âlem görmeye başladı. Eskiden, sadece Cumhurbaşkanı Denktaş'a dönüp "uzlaşmıyorsunuz, masadan kalkıyorsunuz; gidin, uzlaşın" diyenler, bu defa, Kıbrıs Rum Yönetimine de dönerek "bakın, tutumunuzu değiştirin, müzakere edin, konuşun, anlaşın; eğer bir uzlaşma olmazsa, Kıbrıs'ın geleceğinde herkes açısından zor günler gözüküyor" demeye başladı. Nitekim, bunun sonucunda, Denktaş'ın yaptığı girişim fevkalade iyi bir şekilde -daha çözümlenmiş bir mesele yok ortada, ama- şimdilik, ilk adımda fevkalade güzel bir sonuç aldı ve umuyoruz, Birleşmiş Milletler zemini -ki, yirmibeş otuz yıldır bir türlü sonuç alınamıyor- ve bu zeminin yanı sıra, o zemine de katkısı olabilecek yeni bir zemin yaratıldı Kıbrıs konusunda. Bu, fevkalade önemlidir. Umuyorum, bu yeni zeminde, Cumhurbaşkanı Denktaş ve Rum yönetimi Başkanı Klerides, her ikisinin de, her iki milletin de üzerinde anlaşacağı çözümü bulsun.

Bazı konuşmacılar değindi, ona da açıklık getirmek istiyorum; bu bedel konusu. Bedel konusunu ben kullandım, tabiî ki kullandım; çünkü, öyle düşünüyorum. Bir de, bir politik karar alınmaktaysa, hatta alınmışsa bu karar -ki, bunu Meclisimiz almış, Kıbrıs politikasını Meclisimiz belirlemiş zaten- tamamen benimsiyorum, çok doğru bir şekilde benimsemiş Meclisimiz.

Şimdi, bunu, milletimizle paylaşırken, bu kararları milletimizle paylaşırken, gerçekleri konuşmak icap eder ve gerçekten, milletimize, biz, bu konuyu anlatırken, ben, şunu söylemek durumundayım. Eğer, hiçbir uzlaşma olmadı Kıbrıs'ta, hiçbir anlaşma olmadı, Avrupa Birliği de, onu tek başına aldı, bütün Ada'nın hâkimi gibi üye yaptı. Biz ne diyoruz -biz dediğim, Meclis demiş bunu; sadece hükümet politikası değil- "biz, bunu kabul etmeyiz, biz, buna karşı çıkarız; Türkiye'nin bütün imkanlarıyla bunu ortadan kaldırırız." Meclisimizin sözleri bunlar.

Ee, peki, biz, bunu yaptığımızda, herkes, aman, ne iyi yaptın mı diyecek Türkiye'ye; hayır. Bunu bizim bilmemiz lazım, milletimizle paylaşmamız lazım.

Bir de, benim bedelden kastettiğim, hiç, öyle, Avrupa Birliği bizi alır, almaz, falan değildir. Kesinlikle Avrupa Birliğini bu konunun dışında tutmamız gerekir. Hiç öyle bir şey değildi. Benim aklımda olan, 1974 yılını hatırlarsınız. 1974 yılında, Türkiye'ye, silah ambargosu konulmuştu ve buna benzer ambargoları düşünerek, elbette, Türkiye, böyle bir durumda bedel ödeyebilir, bedelden kast ettiğim budur ve bu bedeli de, biz, Kıbrıs için, Kıbrıs Türkleri için, seve seve öderiz. Benim düşündüğüm buydu ve bunu söyledim. (DSP, MHP, ANAP ve DYP sıralarından alkışlar)

Sayın milletvekilleri, birkaç konuya daha izninizle değinmek istiyorum. Sayın Andican'ın gündeme getirdiği Rusya - NATO konusu çok önemlidir; fakat, aynen sizin de ifade ettiğiniz tarzda bir politika izlemekteyiz. İki gün önce, benim, NATO'daki konuşmam da o olmuştur; elbette, tabiî, barışa hizmet edecek şeylere yardımcı olalım; fakat, aceleyle getirmeyelim, kocaman bir alan yaratmayalım, ihtiyatla, dikkatle -eski deyişiyle, teenni ile- hareket edelim. Yani, bizim politikamız bu olmuştur.

Amerika'daki 47 vatandaşımızın konumuyla ilgili şunu söyleyebilirim: Biz, bunu, en üst düzeyde dahi ulaştırdık, hatta, ben, Amerikan Dışişleri Bakanı Powell'la da bunu konuştum; ama, olayı da doğru görelim. Söz konusu 47 kişi, 47 vatandaşımız -ki, meşgul oluyor bizim temsilciliğimiz, büyükelçiliğimiz- bir anarşi suçlaması, terör suçlaması değil, doğrudan doğruya izinsiz olarak Amerika'da bulunmakla suçlanıyorlar; yani, vizesiz gitmek veyahut oturma izninin olmaması gibi konularda suçlanıyorlar ve biz de bununla meşgulüz.

Efendim, yine bazı haberleri çok büyütüyoruz zaman zaman, Afgan toplantısının, Türkiye'de yapılacakken 500 000 dolar bulunamadığı için yapılmayışı tümüyle gerçekdışıdır, söz konusu değildir. 500 000 dolardan çok daha fazlasını, Türkiye, gereğinde bulur ve böyle bir işe ayırır. Doğrudan doğruya Afganların kendi kararıdır. Zaten kendileri geleceklerini söylemişlerdi. O sırada bunu söyleyenler, daha sınırlı bir Afgan grubuydu, sonra iş büyüyünce, başka türlü bir tercih yaptılar; yoksa, bizim için değil.

Doğrusu, zaman zaman bizi yaralayan bir yaklaşım; özür dileyerek söylüyorum; işte, Rusya hastane yapmış Afganistan'a, Rusya yardım yapmış. Tamam, yapsın; daha fazlasını yapsın; ama, bizim yaptıklarımızı da bir görmek ve düşünmek lazım; hele Afganistan'da...

Bakınız, Afganistan'ın şu anda en donanımlı hastanesi, Kâbil'deki Atatürk Hastanesi. Buna, biz, teçhizat yardımı yapıyoruz, bu hastaneye her türlü desteği veriyoruz ve şimdi bir anlaşma yaptık; Sayın Doğramacı, kendisinin etkili olduğu uluslararası tıp kaynaklarını bu hastaneye yönlendirmek suretiyle, hastaneyi genişletmeyi ve yeniden teçhiz etmeyi, daha da modernleştirmeyi öngördü; bunun çalışmaları başlamış durumda.

Bizim, Afganistan'da, Sibirgan'da, Türk-Afgan Dostluk Hastanemiz var. Bu hastane de bizim katkılarımızla çalışıyor ve çalışmaya devam ediyor. Ayrıca, Kâbil'deki hastane için şunu söylemek isterim: Talibanın egemen olduğu dönemde de bu hastane çalıştı ve bizim, sadece tıp insanımız değil, bizim diplomatlarımız aynı zamanda, bizim ilgililerimiz Kâbil'e gitti, hastanenin meseleleriyle meşgul oldu.

Hoca Bahaddin'de bir sağlık merkezini geçen hafta açtık. Bu, hastane değil; ama, bir sağlık merkezi açtık. Feyzabad Tıp Fakültesi, Türkiye'nin destekleriyle eğitimine devam edebiliyor; zaten öyleydi, şimdi de o şekilde. İlaç İşverenleri Sendikası 100 milyar liralık ilaç bağışladı; 11 Eylül sonrası bu söylediğim. Sağlık Bakanlığımız teçhizat bağışında bulundu. Mezarı Şerif düştükten sonra ilk yardımı Türkiye yaptı; 250 tonluk yardım malzemesini Mezarı Şerif'e ulaştırdı. Kızılay büyük çalışma gösterdi. 25 tonluk bir başka yardım malzemesi, ayrıca, Afganistan'a gitti.

Büyükelçiliğimiz şu anda faaliyete geçmiş durumda. Bir ay içinde tam teşekküllü olacak; yani, bir ay içinde büyükelçi de atanmış olacak, bütün kadro da atanmış olacak; fakat, şu anda, İslamabat'tan oraya gönderdiğimiz arkadaşlarımızla büyükelçiliğimiz hem mahallî makamlarla ilişkilerimizi götürüyor hem de oradaki diğer ülkelerin temsilcileriyle ilişkilerimizi sürdürüyor.

Sayın milletvekilleri, sadece bazı konulara değinebildim; ama, zannediyorum, biraz açıklık kazandırabildim. Şunu da belirtmek istiyorum: Bizim, bana göre, zaman zaman ortaya çıkan bir yanlışımız kendimizi küçük görmek; yani, kendini büyük görmek çok büyük yanlıştır da, kendini küçük görmek de buna benzer büyüklükte bir yanlıştır. Sanki, doğru bir iş yapmayı, bir konuda başarılı olmayı, bir konuda tuttuğunu koparmayı kendimize yakıştıramıyoruz, kendi insanımıza yakıştıramıyoruz. Oysa, büyük olmak, oysa, güçlü olmak, her şeyden önce, insanımızın, insanın kendi zihninde güçlü olmasıdır, kendine güvenmesidir; kendi arkadaşına, kendi insanına güvenmesidir. Biz, Dışişleri Bakanlığı olarak, Türkiyemize bu güveni vermek için çalışmaktayız. Biz, Dışişleri Bakanlığı olarak, bu güveni, elbette, Türkiyemize, milletvekillerimizle, hükümetlerimizle ve diğer makamlarımızla birlikte vermekteyiz ve biz Dışişleri Bakanlığı olarak ve ben Bakan olarak şu teşekkürümü de Meclisimize sunarken, Bakanlığımızda çalışan ve gerçekten çok çalışan, gece gündüz çalışan nitelikli arkadaşlarımıza teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

Bütçemizin memleketimize hayırlı olmasını diliyorum. Halkımızın yaklaşan Ramazan Bayramını kutluyorum. Hepinize saygılar sunuyorum; sağ olun efendim. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Bütçe üzerinde son konuşmayı yapmak üzere, aleyhte, İstanbul Milletvekili Sayın Hüseyin Kansu; buyurun efendim. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika efendim.

HÜSEYİN KANSU (İstanbul) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Dışişleri Bakanlığı 2002 yılı bütçesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. Yaklaşmakta olan Ramazan Bayramımızı, milletimizin Ramazan Bayramını tebrik ediyorum.

Dışpolitika gündemimizin ön sıralarına yükselen, ABD'nin Afganistan'a askerî müdahalesi, Ortadoğu'daki gelişmeler ve Kıbrıs konularında kısaca görüşlerimi arz etmek istiyorum.

Dünyada güvenlik konseptini radikal bir biçimde değiştirdiği, 21 inci Yüzyılda terörle mücadeleyi güvenlik politikalarının merkezine taşıdığı ve bu anlamda bir milat olduğu iddia edilen 11 Eylül saldırıları ve yansımaları hakkında, gerek ülkemiz kamuoyu ve gerekse dünya kamuoyunda çok şeyler söylenmiş, yazılmış, çizilmiştir. Olayı medeniyetler çatışması zeminine oturtmaya çalışanlar olduğu gibi, bir komplo olarak değerlendirenler ve bunların karşısında yer alan görüşler  de ortaya atılmıştır; ancak, kesin olan şey varsa, o da 11 Eylül terör saldırılarıyla, ABD'nin her iki yanı okyanuslarla çevrili devasa bir ada olarak tehditlere kapalılığı inancının ciddî bir darbe almış olduğu, bunun sonucunda da, ancak büyük dünya savaşları ertesinde görülebilecek bir seferberliğe itilerek yeni bir düşman profili çerçevesinde yeni bir dışpolitika oluşturmaya başlamasıdır. ABD'nin bu tavrı karşısında, başta Çin, Rusya, Avrupa Birliği ülkeleri, İran, Arap ülkeleri, Pakistan ve İsrail gibi ülkeler olmak üzere, ABD'nin bu yeni politikalarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak üzere harekete geçmişlerdir. Kısaca, 11 Eylül saldırılarından sonra Afganistan'a başlatılan askerî müdahale, uluslararası terörizmle mücadele boyutlarını aşarak uluslararası düzenin yeniden şekillendiği, jeopolitik dengelerin değiştiği bir hal almıştır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; neden Avrasya, neden Ortaasya, neden Afganistan sorularını sorduğumuzda, akla gelebilecek birtakım mantıklı açıklamaları şöyle sıralamak mümkün gözüküyor.

İlk olarak, jeoekonomik faktöre baktığımızda, toplam dünya nüfusunun ve enerji kaynaklarının dörtte 3'ünü barındıran, toplam üretimin de yüzde 60'ını gerçekleştiren Avrasya anakıtasının tam merkezinde yer alan Ortaasya, doğal kaynaklar açısından, içinde barındırdığı demografik unsurun değerlendirme potansiyelinin çok çok üzerinde bir kapasiteye sahiptir. Böylesine zengin doğal kaynaklara sahip olan Ortaasya'nın, bu kaynaklarının, uluslararası ekonomik, politik sisteme sevkiyatı ve entegrasyonu meselesi, küresel ve bölgesel güçler arasında önemli bir rekabet alanı oluşturmaktadır. Bu enerji kaynaklarının, Avrasya coğrafyasının giriş kapısı olarak adlandırılan ve merkezî bir noktada bulunan Afganistan üzerinden sevkiyatını gerçekleştirebilmek ve bölgeyi uluslararası sisteme dahil ederek, bölgedeki Amerika Birleşik Devletleri varlığını herkese hissettirme saklı amaçlı; ABD açısından da, terörün suçlusunun bulunmasından çok, stratejik hesapların daha fazla gözönünde tutulduğunu, bize açıkça göstermektedir.

İkinci olarak, jeokültürel faktöre baktığımızda, Afganistan'ın Batı dışındaki üç büyük kültür ve medeniyet havzasının içinde olduğu görülür. Afganistan'ın üzerine kurulacak bir denetim, aynı zamanda, Çin, Pakistan ve Hindistan üzerinde de bir denetim anlamına gelmektedir. Bu sayede, Amerika Birleşik Devletleri, o bölgedeki jeokültürel dinamikleri kontrol edebilme imkânına kavuşacaktır.

Üçüncü olarak, jeopolitik faktöre baktığımızda, ABD için Ortaasya'ya girmenin, uzun vadede, Çin'in ihtiyaç duyabileceği Ortaasya enerji kaynakları konusunda söz sahibi olmak; Avrasya'nın tam merkezinde kendine yer edinerek, Çin-Rus yaklaşmasının önünü kesmek; uzun vadede, Çin'i batıdan da kuşatabilmek gibi bir dizi getirisinin olabileceği söylenebilir.

Son olarak, jeostratejik açıdan baktığımızda ise, bu harekât neticesinde, Asya'dan güneye inen üç geçiş yolu olan Balkanlar, Kafkasya, Ortaasya ve Afganistan'ın kontrol altında tutulmuş olacağı görülecektir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Afganistan harekâtının, Türkiyemizin hedeflediği Avrasya eksenli, Avrasya'nın merkezinde yer alan belirleyici bir ülke olma konumunu genişletme ve geliştirmeye yönelik politikasını da çok yakından ilgilendirdiği açıktır. 11 Eylül olaylarından sonra Ortaasya'nın jeopolitik açıdan yeniden önplana çıkması, Türkiye'nin bu bölgede söz sahibi olabilmesinin önemini bir kez daha vurgulamıştır. Türk dışpolitikasının, bu savaşın nihai amacının ne olduğu konusunda sarih bir anlayışa kavuşması elzemdir.

Yukarıda yapmaya çalıştığım analizlerin, bu konuda bazı ipuçları içerdiğini düşünüyorum. Bu konuda üzerinde en fazla hassasiyet göstermemiz gereken nokta, bünyesinde bulundurduğu Hayber, Khojak ve Gomal geçiş yolları ve Wakhan koridoruyla, Ortaasya'dan Hint alt kıtasına bir köprü olan Afganistan üzerinde bu harekât tamamlandığında, ülkemiz ekonomik ve stratejik geleceği açısından hayatî önemi haiz enerji nakil hatları projelerinin, kısa, orta ve uzun vadede nasıl etkileneceği noktasıdır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Afganistan'a yönelik harekâtın yansımaları, şu günlerde önemli olayların cereyan ettiği Ortadoğu'da da gözlenmektedir; çünkü, 11 Eylül sonrası dönemde, Ortadoğu sorununa kalıcı ve adil bir çözüm bulunması zorunluluğu çok daha aşikâr hale gelmiştir. ABD, belki de ilk defa, İsrail'le ters düşme pahasına askerî çözümün sonuca ulaşamayacağı ve kendisi için yeni sorunlar üretebileceğini öne sürerek, politik çözümden söz etmeye başlamıştır. Bölgede ateşkesin sağlanması, ABD yönetimi açısından da, Ortadoğu politikalarının öncelikli bir maddesi haline gelmiştir. Belki de, bunun farkında olan taraflar, bölgedeki olayların fitilini ateşleyerek, son kozlarını oynamaktadırlar.

Evet, Filistin'deki gelişmeler kaygı vericidir. Özellikle İsrailli yetkililerin açıklamalarından, sanki, Oslo ve Madrid'den başlayan Ortadoğu barış sürecinde elde edilen tüm kazanımlar bırakılarak, başlanan noktaya geri dönüleceği izlenimi alınmaktadır. Bu sorunun çözümünde ABD'nin tutumu, şimdiye kadar uyguladığı çifte standartlı politikadan vazgeçip geçmeyeceğinin, dünyadaki eşitsizlik, haksızlık ve gerginliklere yönelik şimdiye kadarki tavrını gözden geçirip geçirmeyeceğinin de bir göstergesi olacaktır. Şimdiye kadar açık bir şekilde İsrail'in yanında yer alarak, 11 Eylül olayları sonrasında "Müslümanlar bizden niye nefret ediyor" sorusunu kendi kamuoyunda soran ABD'nin, bu duyguyu ortadan kaldıracak ciddî adımlar atması gerekmektedir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Afganistan harekâtı sonrasında, ABD'nin Irak'a yönelmesinin bölge jeopolitiğinde önemli değişimlere sebebiyet verebileceği, Türk kamuoyunda ciddî bir endişe doğurmaktadır. ABD Dışişleri Bakanı Sayın Powell'ın Ankara ziyareti esnasında yapmış olduğu açıklamalar da, kamuoyunun bu endişelerini, maalesef, giderememiştir. Bu konuda, Türkiye'nin önüne, Kuzey Irak'ın kontrolünün verilmesi gibi bazı çekici görünen tekliflerin dahi sürülebileceğinden bahsedilebilmektedir.

Irak'ta muhtemel bir iktidar değişikliği sonucunda yaşanacak otorite boşluğunun, Kuzey Irak'ta zaten fiilen varlığını hissettiren Kürt devletinin resmiyet kazanması yolunda önemli bir merhale teşkil edeceğinde kuşku yoktur. Bu şartlar altında, Irak'ın toprak bütünlüğüne saygı gösterme temeline dayalı kafasını kuma gömmüş bir Türk dışpolitikasının, daha gerçekçi temellere oturtulması gerekir. Zira, artık, Irak'ın toprak bütünlüğünün kalmadığını, Irak hükümetinin Kuzey Irak'ta egemen olmadığını, Irak parasının orada geçerli olmadığını, oraya güvenlik güçlerini sokamadığını bilmeyen yoktur.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 11 Eylül saldırıları sonrasında yapılacak operasyonlarda Türkiye'nin üstlenebileceği role ilişkin Yunan kamuoyunda çok çeşitli senaryolar üretilmiş, Türkiye'nin elde edebileceği yeni pozisyonu, Kıbrıs konusunda bir fırsat olarak değerlendirilebileceği endişesi dile getirilmiştir. Kıbrıs konusunda son birkaç gündür yaşanan iyimser havanın, sorunların, Yunanistan'a puan kaybettirdiği anda Türkiye'yle yakınlaşma çabasına girme klasik taktiğinin bir parçası olmamasını diliyorum.

Her şey bir tarafa, Kıbrıs konusunda altı kalın harflerle çizilmesi gereken nokta, Avrupa, Asya ve Afrika'ya hemen hemen eşit uzaklıkta, merkezî bir konuma sahip olan Kıbrıs'ın, Türkiye açısından stratejik öneminin çok büyük olduğudur. Ege'den soyutlanmış ve Kıbrıs Rum kesimiyle güneyden çevrilmiş bir Türkiye'nin, dünyaya açılma kapıları önemli ölçüde sınırlanmış demektir. Avrupa Birliği de, Kıbrıs'ı bu stratejik öneminden dolayı istemektedir; çünkü, Kıbrıs'ın AB'ye girişiyle birlikte, İskenderun Körfezi ve Doğu Akdeniz çıkışı üzerinde kontrolünü artıracak olan Avrupa, aynı zamanda, Ortadoğu bölgesine de müdahil bir konum kazanacaktır.

Türkiye'nin Avrupa Birliğine girişi yolunda Kıbrıs meselesini bir şart olarak önümüze koyan, buna karşılık, Güney Kıbrıs Rum yönetiminin birliğe girmesi konusunda böyle bir şart koşmayarak, Rum tarafının elini güçlendirerek meseleyi çözümsüzlüğe sürükleyen Avrupa Birliğinin, kendisini, tarafların üzerinde anlaşmaya varacakları bir siyasî çözümün koşullarına uyarlaması gerekir. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Romano Prodi'nin geçen ay Kıbrıs Rum kesimine yaptığı gezi esnasında bu yönde yaptığı açıklama memnuniyet vericidir.

BAŞKAN - Sayın Kansu, efendim, çalışma süremiz dolmak üzere, bir dakikanızı rica edeyim.

Sayın milletvekilleri, 20 dakikalık soru zamanı var, uygun görürseniz ona geçelim. (DSP sıralarından "uygun, uygun" sesleri)

MEHMET ŞANDIR (Hatay) - Olmaz, erteleyelim efendim.

 BAŞKAN - Efendim, şimdi, yemekten sonra arkadaşlar, yeniden bir... Hükümetten bir talep var, bu kadar bürokrat arkadaşlarımız var, bunların da işleri var...

VAHİT KAYRICI (Çorum) - Soru soracak arkadaşlarımız iftara gitti.

BAŞKAN - Efendim, bir dakika... Grup Başkanvekillerinize soruyoruz; herkese burada soracak halimiz yok ki.

Yani, bu kadar bürokrat arkadaşımız var, tekrar gidip gelecek. Mümkünse, süremizi 20 dakika uzatalım; ondan sonra bu iş bitsin.

VAHİT KAYRICI (Çorum) - Soru soracak arkadaşlarımız iftara gitti. Allah Allah...

BAŞKAN - Sayın Grup Başkanvekilleri?..

MEHMET EMREHAN HALICI (Konya) - Uygundur Sayın Başkan.

VAHİT KAYRICI (Çorum) - Soru soracak insanların çoğu iftara gitti.

BAŞKAN - Şimdi, efendim, Divan üyesi arkadaşımız "ben de gideceğim... "

Peki, madem siz çalışmak istemiyorsanız benim için fark etmez.

VAHİT KAYRICI (Çorum) - Çalışmak istemesek burada olmayız. Soru soracak adam iftarını yapmaya gitmişse iftardan mı sorusunu soracak.

BAŞKAN - Canım, iftar mı önemli Meclisin çalışması mı önemli?!

VAHİT KAYRICI (Çorum) - Ya, gitti adam, ne yapalım?!

BAŞKAN - Olur mu canım!.. Olur mu canım!.. Yani, Meclisi çalıştıralım da, ondan sonra gidin iftarınızı yapın canım... Böyle bir şey olur mu?!

NİDAİ SEVEN (Ağrı) - Ne biçim konuşuyorsun Sayın Başkan!

HÜSEYİN KALKAN (Balıkesir) - Başkan, yanlış yapıyorsun, yanlış; alınan karara uyacaksın!

MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) - Arkadaşlar, saatlerine bakarak buradan ayrıldılar Sayın Başkan.

BAŞKAN - Efendim, siz, konuşmanızı tamamlayın Sayın Kansu.

HÜSEYİN KANSU (Devamla) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; unutmamak gerekir ki, üzerinde durduğum Afganistan harekâtından Filistin sorununa, Irak'ın durumundan Kıbrıs meselesine kadar bütün bu konuların henüz örtülü yönleri çoktur; onun için, olayların muhtemel sonuçları üzerinde çokça kafa yorarak, ilkeli, vizyon sahibi, hedefleri net, olayların gelişimine göre de esnek ve dinamik bir dışpolitika izleyerek Türkiyemizin çıkarlarını korumamız gerekmektedir.

Bu düşüncelerle, Genel Kurulu saygıyla selamlıyor; bütçenin hayırlı olmasını diliyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Kansu.

Sayın milletvekilleri, alanın karar gereğince saat 18.00'de toplanmak üzere, birleşime ara veriyorum.

Kapanma Saati : 16.02

 

 

 

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 18.00

BAŞKAN : Başkanvekili Kamer GENÇ

KÂTİP ÜYELER : Cahit Savaş YAZICI (İstanbul)

BAŞKAN - Türkiye Büyük Millet Meclisinin 35 inci Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

Sayın milletvekilleri, bütçe üzerindeki müzakerelere devam edeceğiz.

Onbirinci Turdaki bütçeler üzerindeki konuşmalar bitmişti, hükümet de konuşmasını tamamlamıştı.

Komisyon ve hükümet yerinde; ancak, Divan Üyesi eksik.

Onun için, birleşime beş dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati:18.01

 

 

 

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 18.04

BAŞKAN : Başkanvekili Kamer GENÇ

KÂTİP ÜYELER : Mehmet AY (Gaziantep), Cahit Savaş YAZICI (İstanbul)

BAŞKAN - Türkiye Büyük Millet Meclisinin 35 inci Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

Sayın milletvekilleri, 2002 yılı bütçe kanunu tasarısı üzerindeki müzakerelere devam ediyoruz.

Onbirinci Turda, gruplar, hükümet ve şahısları adına yapılan konuşmalar bitmişti. Biraz önce açtığım oturumda Divan eksik olduğu için, 5 dakika ara vermiştim.

Şimdi, yeniden çalışmalarımıza başlıyoruz.

II. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

1.- 2002 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler Bütçe Kanunu Tasarıları ile 2000 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler ve Kuruluşlar Kesinhesap Kanunu Tasarıları (1/921; 1/922; 1/900, 3/900, 3/898, 3/899; 1/901, 3/901) (S. Sayıları:  754, 755, 773, 774) (Devam)

A) ÇEVRE BAKANLIĞI (Devam)

1.-   Çevre Bakanlığı  2002 Malî  Yılı Bütçesi

2.-   Çevre Bakanlığı  2000 Malî Yılı Kesinhesabı

B) DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI (Devam)

1.-   Dışişleri Bakanlığı  2002 Malî  Yılı Bütçesi

2.-    Dışişleri Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

BAŞKAN - Komisyon ve Hükümet yerinde.

Şimdi, soru cevap işlemine başlayacağız. Soru sorma ve cevap verme işlemi, biliyorsunuz, daha önce alınan karar gereğince, milletvekilleri için 10 dakikaydı ve hükümet için de cevap verme süresi 10 dakika, toplam 20 dakikadır; ama, tabiî, bu, zaman zaman ihlal ediliyor; eğer, soru soran arkadaşlarımız süratle sorar, çok az arkadaş grubu kalırsa, küçük bir müsamaha gösteririm; ama, çok uzun sürerse şartlara göre değerlendiririz.

Şimdi, soru sorma sırası Sayın Seven'de.

Buyurun efendim.

NİDAİ SEVEN (Ağrı) - Sayın Başkanım, aracılığınızla Dışişleri Bakanıma sormak istiyorum: Bugünlerde medyada yer aldığı üzere, dünya ülkelerinde yaşayan Ermenileri, dağılmış Ermeni diasporasının, dinî ve manevî efsaneler etrafında birleştirme ideallerine Ağrı Dağı vatan gösterilmek suretiyle yeni bir boyut kazandırılmaya çalışılmaktadır.

Ermeni diasporası Türkiye aleyhine büyük bir karalama kampanyası başlatarak Hollywood'da Ağrı Dağının adını kullanarak "Ararat" adlı filmi yaptırmışlar. Bu filmin tek amacı Türk Milletini kötülemek, atalarımızı, bizi, çocuklarımızı ve hatta torunlarımızı soykırımcı ilan ederek, bizi dünya kamuoyunda mahkûm etmek istemektedirler ve bununla da topraklarımızı ele geçirmeyi düşünmektedirler.

Bu cümleden olarak Sayın Bakanıma soruyorum: Filmin 10 000 000 doları bulan bütçesinin Fransa tarafından karşılandığı, Miramax Firmasının İngiltere, İspanya, İtalya, Yunanistan, İsrail, Almanya ve daha birçok ülkede satış anlaşmaları imzaladığı ve bunun da 2002 Mayıs ayında Kan (Cannes) Film Festivalinde gösterileceği doğru mudur? Eğer doğruysa, Sayın Bakanımızın devletimiz adına almış oldukları ve alacakları tedbirler nelerdir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Seven.

Sayın Karagöz; buyurun efendim.

NURAL KARAGÖZ (Kırklareli) - Sayın Başkanım, izninizle, Çevre Bakanımız Sayın Fevzi Aytekin'e şu soruları yöneltmek istiyorum:

Çevre Bakanlığının bütçesi sizce yeterli midir?

Çevre sorunlarının çözülmesi konusunda ilave ne gibi malî destek ihtiyacı bulunmaktadır.

Çevre sorunlarının çözümünde, ülkemizde,  havza bazında ne şekilde çalışmalar yapılmıştır? Özellikle Trakya'da, Ergene nehir havzasında temizleme ve çevre yönetimi konusunda hangi çalışmalar yapılmaktadır?

Çevre Bakanlığının idarî olarak kurumsal yapısının güçlendirilmesi için yapılan çalışmalar nelerdir? Yeni kurulan çevre il müdürlüklerine personel atamaları ne zaman tamamlanacaktır?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ederim efendim.

Sayın Parlak, buyurun efendim.

EVLİYA PARLAK (Hakkâri) - Sayın Başkanım, aracılığınızla, Çevre Bakanından iki sorum olacak.

Sayın Bakanım, göreve geldiğiniz tarihte Türkiye'de mevcut illerin yarısında Bakanlık teşkilatının olmadığı bilinen bir gerçektir. Geçtiğimiz iki yıl içinde bunu gerçekleştirdiniz, size teşekkür ederiz; ancak, hizmet yerine getirilirken, zaman zaman, çok dağınık bir yetki sorunu olduğunu ve bu nedenle, Mecliste bekletilen Bakanlığın kuruluş ve görevleri hakkında yasanın bir an önce gerçekleştirilmesi gerektiğini vurguluyorsunuz. Bu gerçekleştirildiğinde, Bakanlığınızda yetki dağılımı bütünleşecek midir?

İkinci sorum: Mevcut bütçe olanaklarıyla çevre sorunlarının çözümlenemeyeceği, takdir edilen bir konudur; bu nedenle, yurt dışından kaynak temini için çok uğraş verdiğinizi de bilmekteyiz. Bu uğraşlar içinde, Van Gölü havzasına ilişkin projenin Avrupa Yatırım Bankasıyla ilgili bir çalışması vardır, hangi safhadadır? Bu konuda bilgi verirseniz, mutlu oluruz.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Parlak.

Sayın Aslan, buyurun.

OSMAN ASLAN (Diyarbakır) - Sayın Başkanım, delaletlerinizle, Dışişleri Bakanına ve Çevre Bakanına ikişer sorum olacak; ilk sorularım Dışişleri Bakanımıza.

1 - Türkiye'nin Avrupa Birliğine girmesini hazmedemeyen Avrupalı devletlerin tavırları ile zulme, katliama, akan kana son verebilmek amacıyla, Kıbrıs'a barış ve huzur getirmek için Türkiye'nin garantörlük hakkını kullanarak Kıbrıs'a giren Türk askerinin getirdiği huzur ortamını sindiremeyen Rum ve Yunan politikasına yeşil ışık yakıp, Güney Kıbrıs Rum kesimini Avrupa Birliğine üye yapma politikalarının altında ne gibi düşünceler yatmaktadır?

2.- Amerika ve Avrupa devletlerinin, kendi içlerinde terör ve teröre lojistik destek sağlayan hiçbir faaliyet yokmuş gibi, terörü, kendilerinin dışında başka ülkelerde, özellikle İslam ülkelerinde aramaları ve bu ülkelere, daha önceden belirlendiği ve tertiplendiği ortada olan, bu karanlık düşüncenin altında yatan macerayla, Avrupa Güvenlik Savunma Politikası arasında ne gibi bir bağlantı kurmayı düşünüyorsunuz? Türkiye'yi bu politikanın içerisine çekmeleri ve sık sık sözü edilen Irak'a saldırmaları söz konusu olan bu ülkelerin Haçlı ruhunu tazelemeleriyle alakalı art niyetin olup olmadığı konusunda bir açıklık getirilmesini arz ederim.

BAŞKAN - Sorularınızı kısa sorarsanız öteki arkadaşlarımıza da sıra gelir, rica ediyorum.

Buyurun.

OSMAN ASLAN (Diyarbakır) - Çevre Bakanımıza soruyorum:

1 - Türkiye'de gayri sıhhî müessese olarak birinci derecede önem arz eden fabrikalar ve benzeri işletmelerden ruhsat almadan faaliyet gösteren kaç adet işletme var, Ergani Çimento Fabrikasına ruhsat verildi mi?

2 - 70 000'in üzerinde nüfusa sahip Ergani İlçesinin tüm sıvı ve katı atıkları Devegeçidi Barajına akmaktadır. Binlerce insan, bu barajda balık avlayıp, Diyarbakır ve çevresindeki insanlara satmaktadır. İnsan sağlığı, çevre kirliliği açısından büyük önem arz eden bu ilçenin kanalizasyon ve arıtma tesisinin gerçekleşmesi için yıllardır ihalesi bekleniyor. Bu konuda daha evvel de sorularım oldu, İller Bankası bu işin üzerine yatmış görünüyor. Bakanlık olarak...

BAŞKAN - Efendim, bunun, Çevre Bakanı ile ilgisi yok, İller Bankası ile ilgili.

OSMAN ASLAN (Diyarbakır) - Bitiyor efendim.

BAŞKAN - Tamam efendim... Yeter artık... Öteki arkadaşlarımız da var.

Rica ediyorum arkadaşlar, yani, birbirimizin hakkına biraz riayet edelim canım!.

Buyurun Sayın Şimşek.

Kısa ve öz...

ŞADAN ŞİMŞEK (Edirne) - Sayın Başkan, teşekkür ederim.

Aracılığınızla, Çevre ve Dışişleri Bakanlığımızla ilgili sorularıma geçmeden önce, ülkemizde son günlerdeki yağışlar, Trakya yöremizde de etkisini göstermiş, son üç gündür devam eden kar yağışları nedeniyle ilimizde 102 köy yolu kapanmış; başta Enez İlçemiz olmak üzere 26 köyümüzde elektrikler yoktur. Köy yolları ve karayollarını açmak için, Köy Hizmetleri ekipleri, tek başına, özveriyle çalışmakta olup, Köy Hizmetlerimize ve kriz masasını oluşturan TEDAŞ Kurumuna bu vesileyle çalışmalarından dolayı teşekkürlerimi sunarım.

BAŞKAN - Sayın Şimşek, oldu mu yani şimdi?!. Sorunuzu sorun, yoksa geçeceğim.

Buyurun, sorunuzu kısa sorun.

ŞADAN ŞİMŞEK (Edirne) - Hayır, Sayın Başkanım; ama, yöremle ilgili durumu belirtmek isterim.

BAŞKAN - Yani, burada Köy Hizmetlerine methiye yağdırmanın zamanı değil; öteki arkadaşların hakkından alıyorsunuz.

ŞADAN ŞİMŞEK (Edirne) - Çevre Bakanımıza soruyorum Sayın Başkanım.

Sayın Bakanım, haklı olarak, herkes seçim bölgesine bir şeyler ister. Muhakkak ki, herkesi memnun edemezsiniz, bu da doğaldır. Sizin, bu kısıtlı bütçe imkânlarıyla gerçekten yararlı ve verimli işler yapmakta olduğunuza inanıyor, sizi ve Bakanlığınızı kutluyorum.

Çok iyi bildiğiniz gibi, Trakya yöremizin candamarı çiftçimizin tarımsal sulama suyu olan Ergene Nehrimizin temizlenmesi ve eski günlerine dönmesi için, 260 000 000 dolarlık Atıksu ve Katıatık Yönetimi Projesi için yurtdışından kaynak bulunma yoluna gidilmişti. Bu konudaki çalışmalar ne aşamadadır?

BAŞKAN - Sayın Şimşek, tamam, sorunuz anlaşılmıştır.

Biz, buraya, iktidar partisi milletvekillerinin, bakanlarının kendi icraatlarını anlatmaları için gelmedik. Burada biraz muhalefete de soru sorma imkânı verin.

Sayın Saruhan, buyurun efendim.

NECDET SARUHAN (İstanbul) - Sayın Başkanım, aracılığınızla her iki Bakanıma ikişer sual yöneltmek istiyorum.

Sayın Çevre Bakanım, Bakanlığınız tarafından hazırlanarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunulmuş veya sunulmak üzere olan veya hazırlanmakta bulunan yasa tasarıları var mıdır? Yönetmelikler konusunda hangi çalışmaları yaptınız, yapıyorsunuz veya yapacaksınız?

İkinci sualim: Sayın Bakanım, Bakanlığınızın gelirlerini artırıcı veya projelerinizin uygulanmasını sağlayıcı nitelikte, ulusal, karşılıksızlık esasına dayanan veya uluslararası boyutta çalışmalarınız nelerdir?

Sayın Başkanım, Sayın Dışişleri Bakanımdan da bir istirhamım olacak.

BAŞKAN - Efendim, kısa olsun.

NECDET SARUHAN (İstanbul) - Sayın Başkanım, kısa... Yalnız, bu önemli.

BAŞKAN - Buyurun efendim.

NECDET SARUHAN (İstanbul) - Sayın Bakanım, son zamanlarda, bazı kendini bilmez kişilerin ve yine bazı çıkar çevrelerinin sözcülüğüne soyunanların, Kıbrıs ve Avrupa Birliği konularında Sayın Rauf Denktaş'ın şahsını ve gayretlerini dahi hedef alan ve tüm Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri tarafından lanetle kınanan konuşmaları, dış ilişkilerimizde ve ulusal dışpolitikamızda Bakanlığınızı, hükümetimizi ve ülkemizi sıkıntılara sokmuş mudur veya sıkıntılara sokma riski var mıdır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Sayın Ateş, buyurun.

AZMİ ATEŞ (İstanbul) - Sayın Başkan, delaletinizle Dışişleri Bakanı Sayın Cem'e iki soru sormak istiyorum.

Sayın Bakan, konuşmanızda, Türkiye, ABD ve İngiltere arasında yapılan gizli görüşmelerde AGSP'yle ilgili olarak varılan anlaşmayı kastederek "açıklanmayan bir anlaşma metni üzerinde konuşacağım; yani, gizlilik arz ettiğinden her şeyi konuşma imkânım yok" dediniz. Oysa, bu anlaşma metnini, İngiltere başta olmak üzere, AB ülkelerinin yetkilileri noktası, virgülüne kadar bilmektedirler. Bu ifadelerin ışığı altında sorularımı gizlilik gerekçe yapılarak inandırıcı cevap alamayacağımı bilerek sormak istiyorum.

Birinci sorum: Türkiye'nin millî menfaatları açısından hayatî önemi haiz olan AGSP'yle ilgili olarak, Türkiye, ABD ve İngiltere arasında yapılan anlaşmayla Türkiye adına karar verirken, neden haklılığınızı ortaya koymanız halinde tam destek vereceğinden emin olduğunuz Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerine, siyasî parti liderlerine ve hatta mensubu olduğunuz hükümete bilgi bile vermeye gerek duymadınız?

İkinci ve son sorum: Türkiye, Yunanistan'la problemli bölgelerimiz olan Kıbrıs ve Ege'ye AGSP'nin müdahale etmemesini nasıl garanti altına alacaktır? Hatırlanacağı üzere, Rogers Planı gereğince, Yunanistan'ın NATO'nun askerî sistemine dönüşüyle ilgili olarak birçok sözler verilmesine rağmen, Yunanistan Türkiye için problem olmaya devam etmektedir. Aynı zamanda, 1999 Helsinki Zirvesinden sonra verilen sözler ve taahhütlere rağmen, Kıbrıs'la ilgili olarak yaşadığımız problemler ortadayken, bu sözlerin tutulacağına dair garantiniz nedir? Ayrıca, AB, oluşturduğu bu orduyla, NATO'nun tespit etmiş olduğu 16 kriz bölgesinden Bosna, Kosova, Kafkaslar ve Ortadoğu başta olmak üzere, Türkiye için hayatî önemi haiz olan bölgelere müdahale etmek istediğinde etmek istediğinde ne olacaktır?

Teşekkür ederim Sayın Başkan.

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Ateş.

Herhalde hükümet yazılı cevap vereceğini söylemişti. Onun için, arkadaşlara biraz daha sordurayım.

Sayın Pepe, buyurun.

M. NECATİ ÇETİNKAYA (Manisa) - Sayın Pepe'nin yerine ben... Daha önce size söylemiştim.

BAŞKAN - Hayır, kendisi bize öyle bir şey söylemedi.

Sayın Özdoğu, buyurun efendim.

Geçti herhalde.

Sayın Ensarioğlu, buyurun efendim.

MEHMET SELİM ENSARİOĞLU (Diyarbakır) - Sayın Başkanım, ben Sayın Çevre Bakanımıza bir soru sormak istiyorum.

EVSET ÖZDOĞU (Ankara) - Ben soru soracağım.

BAŞKAN - Geçti, ne yapalım?..

ESVET ÖZDOĞU (Ankara) - Niye geçti?

BAŞKAN - Yazılı verirseniz, ben size aracılık yaparım.

Buyurun Sayın Bakanım.

MEHMET SELİM ENSARİOĞLU (Diyarbakır) - Sorum Sayın Çevre Bakanına: 57 nci hükümete geldiğinizden beri, kaç araç gereç dağıtımı yapıldı? Partilere göre dağılımı nedir? Belediyelere araç dağıtımı yapılırken, ölçünüz nedir, nasıl dağıtım yapıyorsunuz? Partilere göre dağılımı nasıl oldu? Bu ölçüyü öğrenmek istiyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Tamam mı efendim?.. Teşekkür ederim.

Sayın Bakan da cevap vereceğine göre...

EVSET ÖZDOĞU (Ankara) - Mikrofonu açar mısınız?..

BAŞKAN - Efendim, iktidar partisi milletvekilisiniz, Sayın Bakanınıza gidip ayrıca da sorabilirsiniz.

Bu safhada soru sorma işlemini kesiyorum.

BEKİR GÜNDOĞAN (Tunceli) - Ben soru sormak istiyorum.

BAŞKAN - Bu arada, bize yazılı olarak başvuran ve bakanlara intikal ettirmemi isteyen, Eskişehir Milletvekili Sayın Mehmet Sadri Yıldırım'ın sorusu var, Sayın Fethullah Erbaş'ın sorusu var.

BOZKURT YAŞAR ÖZTÜRK (İstanbul) - Benim sorum da var.

BAŞKAN - Tamam, okuyacağım.

Sayın İsmet Vursavuş'un sorusu var, Sayın Yücel Erdener'in sorusu var, Sayın Kürşat Eser'in sorusu var, Sayın Şadan Şimşek'in sorusu var; bunları veriyorum, hükümet cevap verir.

BEKİR GÜNDOĞAN (Tunceli) - Benim sorum var...

BAŞKAN - Efendim, ne yapalım?.. Ben sabaha kadar çalışmayı istiyorum, buyurun... Gruplarınız süreyi uzatsın, sabaha kadar çalışalım.

BEKİR GÜNDOĞAN (Tunceli) - Olur mu canım?!..

BAŞKAN - Sayın Gündoğan, siz çok arkalardasınız, sıranız çok arkalarda.

Arkadaşlar, bakın, Doğru Yol Partisi milletvekili Sayın Ensarioğlu dışında soru soran olmadı, muhalefette olmadı... Sayın Yalçınkaya, sizin de vardı ama...

BEKİR GÜNDOĞAN (Tunceli) - Hükümet yazılı cevap verecek...

BAŞKAN - Ne yapayım arkadaşlar? 14 dakika... Şimdi,  Sayın Bakan da diyor ki "ben de cevap vereceğim."

Buyurun Sayın Bakanım, kısa bir açıklama yapın.

BEKİR GÜNDOĞAN (Tunceli)- Kısa bir soruydu; onu sormak isterdim.

BAŞKAN- Efendim, benim elimde bir şey yok. Ben isterim ki, bütün milletvekilleri soru sorsun; ama, gruplar böyle bir karar almış.

MEHMET MAİL BÜYÜKERMAN (Eskişehir)- Bizim sorumuz ne oldu Sayın Başkan; adımızı okumadınız.

BAŞKAN- Efendim, Bakan cevap versin; sonra, o arada, soru soranların hepsinin ismini okuyacağım efendim.

Buyurun Sayın Bakanım.

ÇEVRE BAKANI FEVZİ AYTEKİN (Tekirdağ)- Değerli milletvekilleri, bakanlığımla ilgili eleştirilerinizden dolayı hepinize teşekkür ediyorum. Bunların hepsini not ettik; gereği yerine getirilecektir.

Ben, kısaca, vaktinizi fazla almamak koşuluyla, özellikle, Çevre Bakanlığı yapmış Doğru Yol Partisi Grubu sözcüsü, hakkımda birtakım şeyler söyledi; onlara cevap vermek istiyorum müsaadenizle.

Değerli milletvekilleri, Çevre Vakfından bahsetti ve bunun para topladığından bahsetti. Vakıflar para toplayamaz. Bunu, değerli bir bakanımızın, eski bakanın bilmesi lazım. Bu tür gelirler Maliye Bakanlığının onayıyla kurulmuş döner sermayeler tarafından toplanır. Ben de, bakanlığımda döner sermaye kurdum; onun kanalıyla bunları yürütüyorum.

Ayrıca, Gölbaşı'nda, olağanüstü bir laboratuvarımız var. Bu laboratuvarın çalışması, illerdeki laboratuvarların çalışması bu döner sermayenin gelirlerine bağlı; aksi takdirde, bu laboratuvarları çalıştıramayız, ülkenin hizmetinde bulunamayız. Bunun bilinmesini özellikle istiyorum.

Köyceğiz ve Dalyan projeleriyle ilgili, Almanlardan  35 000 000 Mark hibe krediyle, Köyceğiz ve Dalyan'ın -entegre bir projedir o- bütün kanalizasyonu ve çöp deponi alanlarının işi bitirilmiştir. Sevgili eski bakanımı bu yılın sonunda açılışa davet ediyorum, hatta bütün milletvekillerini açılışa davet ediyorum. Paranın tümü bu belediyelerimiz için kullanılmıştır.

MECİT PİRUZBEYOĞLU (Hakkâri)- Hangi belediyeler?

ÇEVRE BAKANI FEVZİ AYTEKİN (Tekirdağ)- Köyceğiz ve Dalyan bir entegre projedir; kendisi bilir bunu.

Bergama'daki faaliyet için, müsaadelerinizle, bir şey söylemek istiyorum: Buranın inşaat ruhsatını Bayındırlık Bakanlığı verir ve Sağlık Bakanlığı verir. Biz, yalnızca, oranın...

MÜKERREM LEVENT (Niğde)- ÇED ve Ovacık meselesi sizin meseleniz!..

BAŞKAN- Efendim, lütfen, siz cevap verin de, şimdi, herkes... 

Cevabınızı verin, bittiyse...

ÇEVRE BAKANI FEVZİ AYKETİN (Tekirdağ) - Değerli arkadaşlarım, ÇED'den bahsettiniz. Biliyorsunuz ki, ÇED'nin verilebilmesi için 16 dairenin karar vermesi lazım. Biz, bakanlık olarak, bunun yalnızca sekreteryasını yapıyoruz. Alınan bu kararların da takibi bizim Bakanlığımız tarafından yapılmaktadır. Bergama-Ovacık madeninin denetimi de bu şekilde yapılmaktadır.

Arz ederim.

BAŞKAN- Bitti mi efendim? Peki, o zaman, soru sormaya devam ediyoruz; daha 3 dakika var.

ÇEVRE BAKANI FEVZİ AYKETİN (Tekirdağ) - Bir dakika Sayın Başkanım; birçok soru sordular, müsaade ederseniz cevaplandırayım.

BAŞKAN - Tamam efendim, cevap verin. Bitirdiniz gibi geldi bana.

ÇEVRE BAKANI FEVZİ AYKETİN (Tekirdağ) - Hayır efendim, hayır.

Şunu da söylemek istiyorum: Avrupa Birliğinin, son yayımlanan ilerleme raporunda da belirtildiği gibi, kısa vadede iki önemli taahhüdümüzü, mart ayı sonuna kadar tamamlayacağız. Bunu da bu şekilde belirtiyorum.

Ayrıca, eğitim konusunda, Çevre Bakanı olduğumdan bugüne kadar, Millî Eğitim Bakanlığıyla protokol yapmak suretiyle -bütün okullarımızda olmasa bile- Türkiye'de 35 ilimizde -Ankara'da 40 okulumuzda- 40 000 öğrencimize çevre eğitim dersleri veriyoruz, başarılı olan öğrencilere ödül veriyoruz. Bunları, Ankara Valiliği, İl Millî Eğitim Müdürlüğü ve Millî eğitim Bakanlığıyla beraber yürütüyoruz. "Eğitim konusunda yeterli hizmet verilmedi" denildi, halbuki biz, çok daha fazlasını veriyoruz.

Ayrıca, İstanbul'da Çevre Çocuk Şûrası yapmak suretiyle, 81 ilimizden ikişer öğrencinin ve birer öğretmenin bu toplantıya katılımını sağlayarak, onlara, çevreye olan duyarlılıklarını anlatma olanağı verdik ve onları ödüllendirdik. Kendileri bunun o kadar etkisinde kalmışlar ki, hâlâ Bakanlığımıza yazılar yazıp, bizden tekrar tekrar bilgiler istiyorlar, biz de bu bilgileri gönderiyoruz.

Müsaadenizle bir iki soruya daha cevap vermek istiyorum.

Değerli milletvekili arkadaşlarımızın kafalarında tabiî ki çok sorular var;  Trakya'yla ilgili var, ülkenin her tarafıyla ilgili var; ama, benim, özellikle, konuşma metninde de belirttiğim üzere, Türkiye'nin bütün sulak alanlarını projelendirdik. Benim zamanıma kadar bir tek proje yapılmayan Çevre Bakanlığında, Çevre Bakanlığı, 2 500 000 dolarlık proje yaptı arkadaşlar.

Tuz Gölü ve Konya Belediyeleriyle ilgili yaptığımız entegre proje gibi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğundun bugüne kadar bir entegre proje daha yapılmadı. Nasıl bir proje bu; Konya belediyelerinin ve Tuz Gölünün etrafındaki belediyelerin 72 000 000 dolar parası çıkmıştır, hazırdır, iki veya üç ay içerisinde ihalesi yapılacaktır. Fizibiliteleri hazırlandı, projeleri yapıldı, 560 000 dolar hibe krediyle projeleri bitti, ihale safhasına geldi. Bakanlar Kurulumuzun, 57 nci cumhuriyet hükümetinin bana bu konuda tam yetki vermesi suretiyle bu ihaleyi kısa zamanda yapacağız ve Tuz Gölünü iyileştireceğiz. Aksi takdirde, on yıl içerisinde... Millî ekonomimize büyük katkısı olan Tuz Gölü maalesef artık kızıl olmaya başladı ve yavaş yavaş bozulmaya başladı. Bu da, Çevre Bakanlığının, ülkemize, ülkemiz insanına, ülkemiz ekonomisine büyük bir katkısı olacaktır. Bunun parası çıkmıştır değerli arkadaşlarım. Kesinlikle, parası yoktur demeyin ve bundan sonra yapacağımız projelerle ilgili çalışmalar, 2 500 000 dolarlık proje, bu ilk diliminden sonra, diğerleri de takip edilmek suretiyle, Karadeniz Bölgesini, Van Gölünü, Gediz ve Menderes havzalarını, Ergene havzalarını öncelikli sıralara aldık. Yani, Tuz Gölünden sonra, bunların da kredilerini çıkarmak suretiyle halkımızın hizmetine bu projelerimizi sunacağız.

Nasıl bir proje bunlar; bu proje içinde turizm var, bu proje içerisinde tarım var, bu proje içerisinde enerji var, bu proje içerisinde gübre var, bu proje içerisinde çöp var, kanalizasyon var; yani, entegre bir proje. Eğer bir yatırım yapacaksak, bir daha onun üzerine, eksiktir diye, başka bir yatırım yapmamalıyız. İşte, bu şekilde hazırladığımız bu projeler, inşallah, bittiği zaman, halkımızın bütün hizmetine sunulacak.

58 tane sulak alan, 810 000 000 dolar...

BAŞKAN - Sayın Bakan, yeter; teşekkür ederim, zamanınız da geçti, zaten soru sorma...

ÇEVRE BAKANI FEVZİ AYTEKİN (Tekirdağ) - Peki.

TURHAN GÜVEN (İçel) - Arkadaşımız Gölbaşı'nı sordu.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) - Türkiye Büyük Millet Meclisi Ankara'da; Gölbaşı'nı bile daha tamamlamadılar. Sayın Bakanın özellikle Gölbaşı'nı anlatması lazımdı, anlatmadı.

BAŞKAN - Şimdi, efendim, zaten Sayın Bakan çok fazla şey anlatmadı, bir iki tane şey anlattı.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) - Önemli olan Gölbaşı'nı anlatmasıydı...

BAŞKAN - Ötekilere de yazılı cevap verecek; ama, Sayın Ensarioğlu'nun da...

TURHAN GÜVEN (İçel) - Sayın Bakan sorulmayan sorulara cevap veriyor, sorulmayana cevap veriyor.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) - Gölbaşı'na cevap versin, Gölbaşı'na. Ankara'ya önce bir bakalım, Ankara'nın sorunlarına bir bakalım.

BAŞKAN - Efendim, Türkiye yalnız Ankara'dan ibaret değil ki, Türkiye'nin her tarafında problemler var.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) - Doğru; ama, şimdi Ankara'dayız, Ankara'ya da bakması lazım.

BAŞKAN - Peki.

Sayın Bakan, arkadaşlarımıza ya ayrıntılı bir cevap verin yahut da bir gün gelin, burada bir gündemdışı konuşma yapın hükümet olarak, gruplar çıksın, sizin icraatınız üzerinde konuşsunlar.

ÇEVRE BAKANI FEVZİ AYTEKİN (Tekirdağ) - Gölbaşı ve Mogan Gölleriyle ilgili de çalışmamız var; hatta, Macaristan'dan da bir ekip getirmek suretiyle, orada, çok iyileştirilmiş, hatta, dip çamuru alınmış, temizlenmiş... İnsanları buraya getirdik. Bununla ilgili bir projemiz var idi. Şimdi, onların fizibilite çalışmaları bitmek üzere.

Hollanda burayı sahipleniyor. Biz, çok iyi bir entegre proje yaptık burada. Şu an oradaki Belediye Başkanımız çok çalışkan bir insan, bu parka sahip çıktı ve kendisini desteklemek suretiyle de, parkı, Ankaralıların hizmetine sunacağız.

Ama, biliyorsunuz ki, buranın projeleri iki tane üniversitemiz tarafından... Bir ara anlaşmazlık oldu; biri kabul etti, diğeri kabul etmedi. Burada bir ekip kurduk, bir heyet kurduk. Bu heyetle, bunlarla, yani, üniversitelerle, sivil toplum örgütleriyle, belediyelerle, valilikle ve Çevre Bakanlığıyla, ayrıca, Devlet Su İşleriyle -biliyorsunuz, DSİ oraya karışıyor, belediye karışıyor- entegre bir oluşum sağlamak suretiyle, projelerini bitirdik, fizibilitelerini bitirdik ve finansı için girişimlerde bulunduk. Öyle zannediyorum ki, hibe bir krediyle, bunun projesi, fizibilite raporları bitecek. Ondan sonra da, dip çamurunun temizlenmesi ve halkın hizmetine sunulması, Ankaralıların hizmetine sunulması da sağlanacak. Hiçbir sulak alan kalmadı Değerli Başkanım.

BAŞKAN - Peki; teşekkür ederim Sayın Bakan.

ÇEVRE BAKANI FEVZİ AYTEKİN (Tekirdağ) - Ben teşekkür ederim.

Gelir kalan sorulara yazılı olarak cevap vereceğim Sayın Başkanım.

MEHMET SELİM ENSARİOĞLU (Diyarbakır) - Sayın Bakan...

BAŞKAN - Sayın Ensarioğlu, yazılı cevap verecekmiş.

MEHMET SELİM ENSARİOĞLU (Diyarbakır) - Sayın Bakan, 3 200 belediyeye araç gereç nasıl dağıtıldı, partilere göre dağılımı nedir?

ÇEVRE BAKANI FEVZİ AYTEKİN (Tekirdağ) - Şu anda benim önümde bilgisayar açık değil, yazılı olarak bildiririm.

BAŞKAN - Efendim, bilgisayardan bilgileri alıp, size bildirecek Sayın Bakan.

Efendim, Sayın Bozkurt Yaşar Öztürk'ün de Çevre Bakanlığından bir sorusu var, onu da veriyorum.

Sayın milletvekilleri, böylece, soru ve cevap işlemi bitmiştir; ancak, soru soran diğer arkadaşların da isimlerini okuyorum:

Sayın Hüseyin Kansu, Mustafa Yaman, Mükerrem Levent, Kürşat Eser, Mahmut Erdir, Güler Aslan, Fikret Tecer, Mehmet Ali Şahin, Nesrin Ünal, İsmet Vursavuş, Hüseyin Kalkan, Yücel Erdener, Yaşar Öztürk, Reşat Doğru, Ali Uzunırmak, Mehmet Yalçınkaya, Bekir Gündoğan, Mail Büyükerman, Mükremin Taşkın ve Mecit Piruzbeyoğlu.

Görüyorsunuz, birçok arkadaşımızın...

ESVET ÖZDOĞU (Ankara) - Sayın Başkan, benim ismimi okumadınız.

BAŞKAN - Efendim, sizin isminizi ifade ettim; fakat, siz yerinizde yoktunuz herhalde veya alette bir atlama oldu.

ESVET ÖZDOĞU (Ankara) - Çok ayıp ettiniz.

BAŞKAN - Hanımefendi, isminizi söyledik canım.

ESVET ÖZDOĞU (Ankara) - Bir daha söyleyin, zahmet mi olacak?

BAŞKAN - Evet, bu arkadaşlarımız da soru sormuşlardır; keşke, imkân olsa da, bütün arkadaşlarımız soru sorsa; ama, başlangıçta giren iktidar partisi milletvekili arkadaşlarımız biraz tuzak soru soruyorlar, iktidar partisi bakanlarının icraatlarını övmesi için soru soruyorlar; bu da, bence, doğru bir davranış biçimi değildir.

Efendim, Hakkâri Milletvekili Sayın Mecit Piruzbeyoğlu'nun da sorusu var, onu da ilgili bakana intikal ettiriyorum.

Sayın Milletvekilleri, böylece, onbirinci turdaki bütçelerin görüşmeleri bitmiştir.

Çevre Bakanlığı 2002 malî yılı bütçesinin bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Bölümleri okutuyorum:

A)  ÇEVRE BAKANLIĞI

1.- Çevre Bakanlığı 2002 Malî Yılı Bütçesi

A - C E T V E L İ

Program

Kodu                  A ç ı k l a m a                                                                      L i r a

                                                                                                                                          

101     Genel Yönetim ve Destek Hizmetleri 8 806 700 000 000

              BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

111     Çevre Hizmetlerinin Yürütülmesi 10 658 300 000 000

              BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

900     Hizmet Programlarına Dağıtılamayan Transferler 13 154 000 000 000

              BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

                                                                                                                                                    

           T O P L A M   32 619 000 000 000

BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Değerli milletvekilleri, Çevre Bakanlığı 2002 malî yılı bütçesinin bölümleri kabul edilmiştir.

Çevre Bakanlığı 2000 malî yılı kesinhesabının bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

2.- Çevre Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

BAŞKAN- (A) cetvelinin genel toplamını okutuyorum:

Çevre Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

A  -  C E T V E L İ

                                       L  i  r  a

                                                                                                                                          

                   - Genel Ödenek Toplamı             :                          24 943 065 380 000

                   - Toplam Harcama                          :                          23 602 769 520 000

                   - İptal Edilen Ödenek                          :                          1 358 452 460 000

                   - Ödenek Dışı Harcama            :                          18 156 600 000

BAŞKAN - (A) cetvelini kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Çevre Bakanlığı 2000 malî yılı kesinhesabının bölümleri kabul edilmiştir.

Dışişleri Bakanlığı 2002 malî yılı bütçesinin bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Bölümleri okutuyorum:

B) DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI

1.- Dışişleri Bakanlığı 2002 Malî Yılı Bütçesi

A - C E T V E L İ

Program

Kodu                  A ç ı k l a m a                                                                      L i r a

                                                                                                                                          

101     Genel Yönetim ve Destek Hizmetleri 55 543 200 000 000

              BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

111     Dış Politikanın Yürütülmesi 57 582 800 000 000

              BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

112     Dış Temsil Görevlerinin Yürütülmesi      270 332 000 000 000

              BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

900     Hizmet Programlarına Dağıtılamayan Transferler 51 900 000 000 000

              BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

                                                                                                                                          

           T O P L A M   435 358 000 000 000

BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir. 

Sayın milletvekilleri, Dışişleri Bakanlığı 2002 malî yılı bütçesinin bölümleri kabul edilmiştir.

Dışişleri Bakanlığı 2000 malî yılı kesinhesabının bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

2.- Dışişleri Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

BAŞKAN- (A) cetvelinin genel toplamını okutuyorum:

Dışişleri Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

A  -  C E T V E L İ

                                    L  i  r  a

                                                                                                                                          

                  - Genel Ödenek Toplamı            :                          192 847 773 260 000

                  - Toplam Harcama                          :                          167 577 543 300 000

                  - İptal Edilen Ödenek                          :                          16 833 923 910 000

                  - 1050 S.K.55 inci Mad.ve Özel

                    Kanunlar Ger.Ertesi Yıla

                    Devreden Ödenek                          :                          8 436 306 050 000

BAŞKAN- (A) cetvelini kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Dışişleri Bakanlığı 2000 malî yılı kesinhesabının bölümleri  kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, böylece, Çevre Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığının 2002 malî yılı bütçeleri ile 2000 malî yılı kesinhesapları kabul edilmiştir; hayırlı ve uğurlu olmasını diliyoruz. Bürokratlara ve arkadaşlarımıza başarılar diliyoruz; inşallah, bu bütçeyle, Türkiye'nin menfaatlarını en iyi şekilde koruyacak ve yüceltecek bir çalışma bekliyoruz kendilerinden.

Şimdi, onikinci tur bütçe görüşmelerine başlıyoruz.

Sayın milletvekilleri, bu turda, Turizm Bakanlığı ile Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı, Petrol İşleri Genel Müdürlüğü, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü bütçeleri yer alacaktır.

C) TURİZM BAKANLIĞI

1.- Turizm Bakanlığı 2002 Malî  Yılı Bütçesi

2.- Turizm Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

D)  ENERJİ VE TABİÎ KAYNAKLAR  BAKANLIĞI

1.- Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı  2002 Malî  Yılı Bütçesi

2.- Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

a)  PETROL İŞLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

1.- Petrol İşleri Genel Müdürlüğü 2002 Malî  Yılı Bütçesi

2.- Petrol İşleri Genel Müdürlüğü 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

b)  DEVLET SU İŞLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

1.- Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü  2002 Malî  Yılı Bütçesi

2.- Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

BAŞKAN - Komisyon ve hükümet yerlerini aldı.

Daha önceden, arkadaşlarımızın, bütçede söz alma, soru sorma tekniği konusunda yeterli bilgileri olduğu için, tekrar aynı konulara girmek istemiyorum. Zaten, daha, bütçelere de geçmedim, soru sorma işlemine başlamadım. Şimdiden söz isteyenleri geçersiz sayıyorum "söz isteyenler cihaza girsinler" dedikten sonra girenleri kabul ediyorum.

Bu turda söz isteyen sayın milletvekillerinin isimlerini okuyorum: Doğru Yol Partisi Grubu adına, İzmir Milletvekili Yıldırım Ulupınar, Çanakkale Milletvekili Nevfel Şahin; ANAP Grubu adına, Antalya Milletvekili Cengiz Aydoğan, Kırıkkale Milletvekili Nihat Gökbulut; Saadet Partisi Grubu adına, Konya Milletvekili Teoman Rıza Güneri, Hatay Milletvekili Mustafa Geçer, Elazığ Milletvekili Ahmet Cemil Tunç; DSP Grubu adına, İstanbul Milletvekili Hüseyin Mert, Aydın Milletvekili Halit Dikmen, İstanbul Milletvekili Ahmet Güzel, Diyarbakır Milletvekili Abdulsamet Turgut; MHP Grubu adına, Antalya Milletvekili Nesrin Ünal, Manisa Milletvekili Ali Serdengeçti; AK Parti Grubu adına, Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış, Konya Milletvekili Remzi Çetin.

Şahısları adına söz isteyen sayın milletvekillerinin isimlerini okuyorum: Lehte, Adıyaman Milletvekili Mahmut Göksu; aleyhte, Niğde Milletvekili Mükerrem Levent, Eskişehir Milletvekili Mehmet Sadri Yıldırım.

Sayın milletvekilleri, soru sormak isteyen arkadaşlarımız, bundan sonra cihaza girebilirler.

İlk söz, DYP Grubu adına, İzmir Milletvekili Sayın Yıldırım Ulupınar'ın efendim.

Sayın Ulupınar, zamanı 15'er dakika olarak eşit mi paylaşacaksınız?

YILDIRIM ULUPINAR (İzmir) - 15 dakikayı biraz geçebilir.

BAŞKAN - Bilmiyorum... 30 dakika verdim; siz, aranızda anlaşın.

Buyurun. (DYP sıralarından alkışlar)

DYP GRUBU ADINA YILDIRIM ULUPINAR (İzmir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2002 malî yılı Turizm Bakanlığı bütçesi üzerinde, Doğru Yol Partisinin görüşlerini ifade etmek üzere söz almış bulunuyorum; Grubum ve şahsım adına, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Turizm sektöründe, son dört yıla bakıldığında, ülkemize gelen yabancı turist sayısında bir artış görülmekle beraber, turizm gelirlerinde ancak 1998 yılı gelirlerine ulaşılabildiği görülmektedir. Bu sonuç, Turizm Bakanlığının etkin tanıtım faaliyetleri neticesinde olmayıp, turizm sektöründeki konjonktürel dalgalanmalar, rakip ülkelerdeki gelişmeler ve ülkemizde yaşanan yüksek enflasyon sebebiyledir.

Ayrıca, bu işletme sistemiyle, ülkemiz, dargelirli yabancı turistlerin ziyaret ettiği bir tatil cennetine dönüşmüş ve ülkemizin müşteri profili değişmiştir. Charter hizmeti veren  yerli hava taşımacılığı şirketleri desteklenmemiş; aksine, cezalandırılma yoluna gidilmiştir. Geçtiğimiz yıl, yurt dışında tur operatörlüğü yapan firmaların desteklenmesi, objektif kriterlere göre değil, iktidara yakın olan firmalara; yani, subjektif kriterlere göre yapılmıştır. Bu nedenle, iktidara yakın olmayan; ancak, ciddî manada ülkemize turist getiren yerli tur operatörleri gerçekten çok zor durumda kalmışlardır. Bu durumun acilen düzeltilmesi, devlet desteğinin objektif kıstaslara göre yapılması gerekmektedir.

Geçtiğimiz yıl yapılan mevzuat değişiklikleriyle, turistik tesislerin belgelendirilmesinde proje zorunluluğu kaldırılmış ve bunun neticesinde, imara aykırı yapılaşmalar adeta teşvik edilmiştir. Bu durumun da acilen düzeltilmesi gerekmektedir.

Son iki yıllık süreçte, anormal derecede turistik tesislerin belgelerinin iptali yaşanmıştır. Belgeli yatak sayısı yaklaşık 800 000 yataktan 600 000 yatağa düşmüştür. Yukarıda belirtilen mevzuat değişikliğiyle getirilen geçici madde kapsamında, belgelerin bir kısmı ihya edilmiştir; ancak, yılın sonunda bu tür belgelerin akıbeti bilinmemektedir. Yukarıda belirttiğim üzere, bakanların, mevzuatla ilgili topyekûn ciddî bir çalışma yapması zorunludur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütçenin geneline şöyle bir baktığımızda, 98 katrilyonluk bütçenin 28 katrilyonu cari harcamaya, 46 katrilyonu faize ve üzülerek söylüyorum, 5.5 katrilyonu yatırıma ayrılmıştır, 28 katrilyon da bütçenin açık verdiğini görüyoruz.

 Bu bütçe, muhalefetin görevini tamamen üzerinden alıyor. Bu bütçeyle artık, muhalefetin, muhalefet yapmasına gerek yok. Bu bütçe, alenî olarak, 2002 yılının kayıp olduğunu, 2002 yılında Türk insanına hiçbir şey vermeyeceğini ifade ediyor ve bu bütçe, aleni olarak kendisi halka muhalefet yaptığını bağırıyor. "Ben, 2002 yılında, bu bütçeyle Türkiye'de hiçbir şey yapamam" diye aleni bağırıyor ve üzülerek söylüyorum 2002 yılı bütçesi, Türkiye için bir kayıptır ve Türkiye'ye bir şey vermeyecektir.

Turizm Bakanlığı bütçesine baktığımızda, 165 trilyon liralık bir bütçe ayrıldığını görüyoruz. "Türkiye'nin geleceğidir"  dediğimiz kadar iddialı olduğumuz turizme -ve doğrudur, Türkiye'nin geleceğidir turizm- 165 trilyon liralık bir bütçe ayrılıyor ve bunun 28 trilyon lirası da yatırıma. Ha, Turizm Bakanlığı bir yatırım bakanlığı değildir, Turizm Bakanlığı otel yapmak mecburiyetinde de değildir; ama, 28 trilyon lira, şöyle basit bir örnekleme verecek olursak, iyi bir işletmenin yapılacağı yerde bir arsa parası bile değildir.

Turizm "Türkiye'nin geleceğidir" dedirtecek kadar iddialı bir sektördür ve çok önem vermemiz gereken bir sektördür ve bunda başarının tek yolu da tanıtımdır. Tanıtım olmadan turizmde bir yere gitmenin mümkün olmadığını hepimiz biliyoruz, dünyada tanıtım olmadan hiçbir mamulün satılamayacağını hepimiz biliyoruz. Hepimizin bildiği gibi, Türkiye'nin elinde kalan fındık stoklarını bile güzel bir reklamla, ülkemizde ve dünyada eritmeye çalıştık.

Bir mobil telefon firmasının bugünlerde "özgürlük" adıyla yapmış olduğu ve Türkiye'nin starlarından birisi Tarkan'a vermiş olduğu para, neredeyse, turizmde tanıtıma harcanan parayla eşdeğerdedir ve üzücüdür; Türkiye'nin, gerçekten, geleceğine yön verecek olan turizme bu kadar küçük bir tanıtım parası ayrılması gerçekten çok üzücüdür.

Turizme ayrılan paranın da harcanması, ayrıyeten, Türkiye'de gerçekten bir sorun. Ben, öncelikle, turizm tanıtımına ayrılan paranın bütçe disiplininden çıkarılması düşüncesindeyim. Bu paranın, bir an önce Sayın Bakana teslim edilip, Sayın Bakanın, elinde çantasıyla turizmin pazarlamasını yapması gerekmektedir. Bu paranın, hepinizce malum olduğu üzere, öncelikle, şubat ayında, mart ayında bir kısmı, yüzde 25'i, yüzde 30'u teslim ediliyor; daha sonra, yüzde 20'lik bir kısmı serbest bırakılıyor bütçe disiplinine göre ve daha sonra da, hiç işe yaramayacak bir zamanda tamamı serbest bırakılarak Türkiye'nin tanıtımına harcanıyor. Bu paranın bir an önce serbest bırakılıp, Türkiye'nin tanıtımı için harcanması gerekmektedir ve yerinde harcanması gerekmektedir. Gerçi, daha önce, Sayın Mumcu zamanında, bu para bir kez serbest bırakıldı; defaten, Sayın Mumcu'ya bu parayı ödediler.

1999 ve 2000 yıllarında, 2000 yılı milenyum tanıtımında pek çok din adamını ve dinî turlar düzenleyen seyahat acentesini, Sayın Mumcu, ülkeye getirdi; çok yeri gezdiler, yediler, içtiler ve gittiler. St Paul'un gezdiği yerlerin bir tanesi de, Isparta'nın Yalvaç'ı idi ve bu fondan, Isparta'nın Yalvaç'ına çok büyük paralar ayrıldı. Acaba, ben, merak ediyorum, bu yapılan masraflar ve Isparta'nın Yalvaç'ına ayrılan bu paralar döviz olarak Türkiye'ye geri geldi mi, bu masrafı çıkarabildiler mi? Bunu, Sayın Mumcu'yu başarılı ya da başarısız bulduğumu ifade etmek için söylemiyorum. Bunu, sadece, turizmin tanıtılmasına ayrılan paranın, gerektiği yerde ve gerektiği zamanda harcanılmasını ifade etmek için söylüyorum.

İnanç turizmi, gerçekten, Türkiye için çok önemli bir turizmdir ve bunların arasında en önemli yeri işgal eden yerlerden biri de, Selçuk Efes Meryem Anadır; gereken tanıtımın yapılmadığına da inanıyorum.

Tanıtımın yanında gerçekleştirmek zorunda olduğumuz şeyler var. Bunlar içerisinde en önemli şey altyapıdır.

Bir turizm bölgesine gelen turist, o turizm bölgesindeki eksikliği gördüğünde, geri döndüğünde, onun yapacağı menfî propaganda, turizme çok büyük zarar vermektedir. Onun için de, özellikle turizm bölgelerinde altyapıya çok önem vermek gerekmektedir.

Biz, Doğru Yol Partisi olarak, altyapıyla ilgili bir kanun teklifini, önümüzdeki günlerde Meclis Başkanlığına sunacağız ve tüm milletvekillerinin, bu kanun teklifine destek vererek, turizme katkıda bulunacaklarına inanıyorum, şimdiden teşekkür ediyorum.

Bu kanun teklifini şöyle, hafifçe, basit bir dille elimize alırsak; altyapı, tüm dünyada en önemli şeylerden bir tanesidir; ama, maalesef, Türkiye'de çok eksikliği vardır. Özellikle büyük şehirlerde ve turizm öncelikli yerlerde altyapıda çok büyük eksiklikler vardır.  Altyapıların çok büyük bir kısmını belediye başkanları yapar; ama, ben de eski bir belediye başkanı olarak şunu ifade etmek istiyorum ki, belediye başkanlarının bütçesi, bu altyapının tamamını yapmaya yetmez. Zaten, eğer, bütçesinin tamamını altyapıya ayırırsa, o belediye başkanını başarılı bulmazlar. Eğer, belediye başkanı makyaj yapmazsa, belediye başkanı gösterişli işler yapmazsa, bizim halkımız tarafından çok fazla takdir edilmez, yere gömülen şeyler, görünmeyen şeyler hizmet yapılmış anlamına gelmez.

Vereceğimiz kanun teklifinde, turizm bölgelerindeki belediyeler ve büyükşehir sınırları içindeki ilçe ve belde belediyelerin, altyapılarını bir an önce bitirilebilmesi için, belediye bütçesindeki yatırımlar, öncelikli olarak altyapıya verilmelidir diyoruz. Altyapısını bitirmeyen yerlerde makyaj yatırımı yapılmamalıdır.

Ayrıca, Turizm Bakanlığı vasıtasıyla Turizm Bakanlığı ve devletin diğer imkânları yoluyla bu belediyeler teşvik edilmelidir. Ayrıca, Kültür Bakanlığı bünyesinde olan ören yerleri gelirleri de doğrudan ya belediyelere teslim edilmeli ya da özel idare vasıtasıyla, sadece altyapıda kullanılmak üzere belediyelere harcanmalıdır. Bu teklifin destekleneceğini umut ediyor, tekrar teşekkür ediyorum.

Turizmle ilgili ikinci bir kanun teklifimiz daha var; TV yayınlarında, hepimizin malumu olduğu üzere belgesel yayınlar yayınlanmaktadır. Bu belgesel yayınların içinde çok az da turizmle ilgili yayınlar vardır. Biz, bütçesi tamamen Turizm Bakanlığına ait olmak üzere, masraflar tamamen Turizm Bakanlığından yapılmak kaydü şartıyla, Türkiye'nin en ücra köşelerindeki turizm bölgelerinin tanıtım filmleri yapılarak, televizyonlarımızda belirli sürede ve belirli zamanlarda yayınlanmasıyla ilgili bir kanun teklifimiz daha gelecek, değerli milletvekillerimizden bunun için de şimdiden destek bekliyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;  Türk turizmi, değerinin çok altında satılıyor. Gerçekten, Türk turizmi içler açısı. Bir hamburger fiyatına oda satıyoruz. Turizmcilerimiz ayakta durmakta çok zorlanıyor.

Almanya'dan tatile gelen bir turist, en gözde turizm merkezimiz olan Antalya'da, bir haftalık Türkiye tatili, uçak ücreti, yarım pansiyon otel ücreti, transferler, seyahat harcamaları dahil, acentenin servisleri de dahil, kış aylarında 399 marka, yaz aylarında da 599 marka kalabilmektedir.

Dünyanın hiçbir yerinde, böyle pırıl pırıl oteller, bu kadar ucuz fiyata satılmamaktadır; hiçbir Akdeniz ülkesinde; İtalya'da, İspanya'da beş yıldızlı bir otelin bir günlük yatağı 250 markın altında satılmamaktadır. Tunus, Fas ve Mısır'da dahi, fiyatların, Türkiye'den daha yüksek olduğunu üzülerek  ifade etmek istiyorum.

İspanya, Türkiye'nin yaklaşık beş misli turizm gelirine sahip. Fiyatlarımız İspanya'dan ucuz, tesislerimiz İspanya'dan yeni, turizm çeşidimiz İspanya'dan çok daha fazla olmasına rağmen, Türkiye'nin elde ettiği turizm geliri 10 milyar doların üzerine çıkamıyor.

Peki ne yapmamız gerekiyor; önce, sıkıntısı büyük olan işletme ve finansman sıkıntısı çeken turizm işletmecilerini rahatlatmamız gerekiyor. Bu rahatlık, rekabeti de ortadan kaldıracak, çok ucuza konaklama imkânını da belki ortadan kaldıracak, Türkiye'nin ucuz bir turizm cenneti imajını da silecektir düşüncesindeyim.

Yunanistan'da, hükümet, turizmcilere karışıyor, "yüksek sezonda şu fiyattan, düşük sezonda bu fiyattan satacaksınız" diyor; ama, arada bir zarar söz konusu ise de, bunu hükümet sübvanse ediyor. Aynı şeyi Türk turizmcisine biz de yapabiliriz.

En pahalı turizm golf turizmi; en çok gelir getiren turizmlerden bir tanesi golf turizmi; parkurun saati kişi başına 100 dolar. Bunda yeni alanlar yaratmamız gerekiyor. Bunu bölgelere yaymak ve dış yatırımcıyı ülkemize çekmek zorundayız.

Kayak turizmindeki kayakçılar gibi, golfçülerin de kendine has özellikleri var. Aynı parkurda bir golfçü defalarca oynamak istemiyor, özellikle golf parkurunu tanıdıktan sonra yeni alanlar bulup yeni heyecanlar yaşamak istediği için, golf turizmini tabana yaymak ve değişik bölgelere yaymak zorundayız.

Yunanistan'da, golf turizm tesisi yapana hükümet tarafından bedava arsa veriliyor ve toplam yatırımının yüzde 50'si karşılanıyor. Türkiye de böyle bir uygulamaya gitmek mecburiyetinde. Bizde ise bürokrasi yüzünden yatırımcıyı kaçırıyoruz; adam, bir daha Türkiye'de yatırım yapmaya tövbe ediyor. Ülkesine gittiğinde de menfi propaganda yaparak, Türkiye'de yatırım yapmak isteyen diğer yatırımcıları da engelliyor. Üzülerek söylüyorum, aslında, bunu söylemek istemezdim; ama, dış yatırımcılar Türkiye için önemli. Türkiye, teknoloji üreten, teknoloji satan bir devlet değil ve elimize baktığımızda, gelecekte en büyük gelirimizin turizmden olacağını, aklı başında tüm insanlar görüyor ve biz de turizm için elimizden gelen her şeyi yapmak zorundayız, özellikle dış yatırımcıları memnun ederek Türkiye'den göndermek zorundayız.

Üzülerek ifade ediyorum, geçen gün, Sayın Reha Muhtar'ın sunduğu Ateş Hattı programında, turizmle ilgili istenen bir belge için rüşvet pazarlığında bulunulması ve rüşvetin, rekabet edilebilir bir duruma gelmesi, dış turizmcinin, niçin Türkiye'ye rağbet etmediğinin en güzel örneklerinden bir tanesidir.

BAŞKAN - Sayın Ulupınar, 1 dakikanız geçti.

YILDIRIM ULUPINAR (Devamla) - Başkanım, hemen toparlıyorum.

Kayak turizmi de Türkiye için önemlidir; fakat, maalesef, bu bölgelerde, bazı belediye başkanları tarafından sıkıntılar yaratılmaktadır. Uludağ'da -yanılıyorsam, Sayın Bakanım sonra bunu düzeltir- ikinci girişim açıldı; ama, mahkeme kararıyla durduruldu. Kayseri Erciyes'te kayak tesisleriyle ilgili küçük yatırımlar var; maalesef, belediye başkanı ruhsat vermiyor. Artık, bu kafaları değiştirmek gerekiyor.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; turizm, gerçekten, Türkiye için çok önemli ve Türkiye'nin geleceğidir. Tekrar bir turizm atağına geçmek mecburiyetindeyiz.

Üzülerek söylüyorum ki, Türkiye'nin lokomotif sektörü olan tekstil ve konfeksiyonu, yanlış uygulamalarla bitirdiniz. Malî milat yasasıyla, paraları, yastık altına gömdünüz, ülke dışına kaçırttınız ve en önemlisi, tarımda kendi kendine yeten yedi ülkeden biri olan Türkiye'nin, köylüsünü, çiftçisini, esnafını perişan ettiniz. "Köylü, Türkiye'nin efendisidir" diyen Atatürk'ün köylüsüne, tarlasını sattırdınız; pulluğunu, sabanını sattırdınız; yetmedi, hapse attınız; şu anda, köylü, hapse girmek için sırada bekliyor. Ülkeye döviz kazandıran ihracatçıyı bitirdiniz, esnafı bitirdiniz; inşallah, turizmi de yanlış politikalarla bitirmezsiniz.

Aslında, şu anda yapmanız gereken tek şey var: Siyasî Partiler Kanununu ve Seçim Kanununu, halkın istediği şekilde çıkarmak ve bir an önce seçime gitmek. Türkiye'ye yapacağınız en büyük iyilik budur.

Her şeye rağmen, bütün bu olumsuzluklara rağmen, Turizm Bakanlığı bütçesinin ülkemize ve milletimize hayırlar getirmesini temenni eder, Grubum ve şahsım adına, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlarım. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Ulupınar.

Doğru Yol Partisi Grubu adına ikinci konuşmayı yapmak üzere, Çanakkale Milletvekili Sayın Nevfel Şahin; buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)

DYP GRUBU ADINA NEVFEL ŞAHİN (Çanakkale) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı bütçesi üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına görüş ve düşüncelerimi arz etmek üzere huzurunuzdayım; bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

2002 yılı bütçesine baktığımızda, Türkiye, konsolide bütçe içerisinden altyapı yatırımlarına gerektiği kadar kaynak aktaramamaktadır. Tabiî, yabancı sermaye de gelmediğinden dolayı, enerji sektörüne, Türkiye'nin, her yıl, 4-5 milyar dolar yatırım yapması lazım. Türkiye'ye gelen yabancı sermayenin, ya çok yüksek faiz veya çok yüksek kârla gelmesi, Türkiye’de enerji sektöründeki fiyatların, dünya fiyatlarının üzerinde olmasına neden olmaktadır.

57 nci hükümet dört yıldır bu ülkede bütçe yapmakta; 1999 bütçesini bu hükümet yapmıştır, 2000 bütçesini bu hükümet yapmıştır, 2001 ve 2002 bütçelerini de bu hükümet yapmıştır. Geldiğimiz nokta, gerçekten de, bütçeye baktığımızda, yatırımlarda para yok ve Türkiye, cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizini yaşıyor. Dört yıldır bütçe yapanların, mazeret üreterek veya geçmiş dönemlere kabahatler arayarak Türkiye'yi bir yere getiremeyeceği muhakkaktır.

Enerji sektörüne geldiğimizde; 1991 yılında 17 000 megavat gücünde ve 60 milyar kilovat/saat elektrik üretmişiz. 1997 yılında 22 000 megavat gücünde 103 milyar kilovat/saat elektrik üretmişiz. 2001'e geldiğimizde, ürettiğimiz elektrik, 123 milyar kilovat/saat; yani, 1997'den bu yana, 20 milyar kilovat/saat ilave edebilmişiz.

Enerji fiyatlarına baktığımızda; dünyada petrol fiyatları ucuzlarken, Türkiye'de petrol fiyatları her gün artmaktadır. 18 Nisan 1999'da mazot    150 000 lira iken, bugün mazot, 1 milyon liraya yaklaşmıştır. Yine, elektrik fiyatları, gerçekten de, dünya ortalamasının çok üzerinde, yüzde 30'a yakın bir vergiyle  tüketicimiz, sanayicimiz, hem elektrik fiyatlarını hem hem doğalgazı hem de elektrik üretimindeki doğalgazı, en pahalı bir şekilde kullanmaktadır. Türkiye'nin, bu enerji fiyatlarıyla, 10 senti geçen elektrik fiyatlarıyla, pahalı doğalgazla, sanayi sektörünü büyütmesi, sanayicinin, bu elektrik fiyatlarıyla, dünyayla rekabet etmesi mümkün değildir.

Esasında, Türkiye'nin, kişi başına kullandığı brüt üretim, 1 800 kilovat saattir, kullandığı enerjiyse 1 500'ler civarındadır, dünya ortalaması 2 200'ün üzerindedir, sanayileşmiş ülkelerde, OECD'de bu rakam, 7 000'ler civarındadır. Türkiye'nin hâlâ buralarda olmasının bazı sebepleri vardır. 57 nci hükümetin yanlış izlediği enerji politikaları sayesinde Türkiye bu noktaya gelmiştir. Beş yıldır Enerji Bakanlığı, bu koalisyon hükümetinde ve ortaklarındadır; ama, elektrik fiyatları, dünya fiyatlarının üzerinde; ürettiğimiz elektrik 127 milyar kilovat civarında.

Değerli arkadaşlar, niçin yatırım yapamadık; işte, yatırım yapamamamızın sebebi, yabancı sermayenin yanlış politikalar, ahbap-çavuş ilişkileri neticesinde Türkiye'ye gelmemesi, gelenlerin de yüksek kârlarla gelmesi ve Türkiye'deki enerji fiyatlarının artması...

Esasında, Türkiye, kurulu gücünü tam olarak kullanamamaktadır. Bugün, 28 000 megavatlık kurulu gücüyle, en az 160 milyar kilovat saat yılda elektrik üretebilir; ama, santrallarını yenileyemediği için, elektrik dağıtım şebekelerinin kayıp kaçaklarını düşüremediği için, Türkiye'de randımanlı bir şekilde elektrik üretilememektedir.

Bundan dört yıl önce, hepimizin bildiği gibi, 20'ye yakın elektrik dağıtım şebekesi özelleşecekti, yine, 11'e yakın termik santral özelleşecekti; ama, hukukî altyapısının oluşturulmamasından, ahbap-çavuş ilişkilerinden ve ihalelerin serbest ve şeffaf yapılamamasından bugüne kadar bu özelleştirmeler yapılamamıştır.

Enerji Bakanlığına, Devlet planlama teşkilatı güvenmemektedir; Enerji Bakanlığına, Hazine Müsteşarlığı güvenmemektedir; Enerji Bakanlığına, Dünya Bankası güvenmemektedir ve Enerji Bakanlığının yapmış olduğu projelere, göstermiş olduğu hedeflere, planlamalara Devlet Planlama Teşkilatı karşı çıkmış, Hazine Müsteşarlığı karşı çıkmış, Dünya Bankası tenkit etmiş ve özelleştirmeler zamanında yapılamamıştır.

Şimdi geldiğimiz noktaya bakarsak, Enerji Bakanlığı, Türkiye'de, beş yıldır gerekli yatırımı yapmadığı için kayıp, kaçak oranları yüzde 25'lere varmıştır. Bir başka ifadeyle, sadece kayıp, kaçak için 1 milyar  dolar civarında para kaybolmaktadır ve bu kayıp, kaçakların miktarı olan 1 milyar dolar civarındaki para da, elektriği kullanan, parasını zamanında ödeyen dürüst tüketicilere, sanayicilere yüklenmektedir.

Özelleştirme, sağlıklı bir şekilde yapılamadığından dolayı, şu anda, bu firmalarla Enerji Bakanlığı davalık olmak üzeredir. Enerji Bakanlığına, özelleştirmeden 4 milyar dolar civarında kaynak gelecekti; zamanında yapılamadığından dolayı bu kaynak gelmedi ve Danıştayın iptal etmesi, Hazinenin karşı çıkması... Hazinenin karşı çıkmasında öyle maddeler var ki değerli milletvekilleri, sizlerle paylaşmak isterim; ilerde çıkacak bir kanundan dolayı, bu işletme devir haklarını size veremeyeceğiz diyor. Enerji Bakanlığına bu kadar güven kalmamış veyahut da Hazine Müsteşarlığı, gelip, Enerji Bakanlığının Türkiye'nin enerji planlamasını iyi yapmadığı için, bu olaya el koymuş. Yarın öbür gün, bu davalardan dolayı, Türkiye, Enerji Bakanlığı, 4 milyar dolar civarında para ödemek durumunda kalacak ve yüksek fiyatla, yirmibeş yıllık üretim santralları devreye sokulmaya çalışılmış; fakat, bu projeler de hayata geçirilememiştir.

Değerli arkadaşlar, doğalgaz planlamaları da sağlıklı bir şekilde yapılamamıştır. Türkiye, kendi kaynaklarını bir kenara bırakarak, hidrolik enerjisini değerlendirmeyerek, kömür enerjisini değerlendirmeyerek, ithal kaynaklara yönelmiştir. Bugün, Türkiye'nin kullandığı elektrik enerjisi, biraz önce söyledim, 127 milyar kilovat/saat. Hidrolik mevcut kaynağı 125 milyar kilovat/saat, kömür ve taşkömürü kaynağı ise 120-125 milyar kilovat/saat; bunları topladığınızda, Türkiye'nin yerli kaynağı 250 milyar kilovat/saat; ama, Türkiye, hâlâ, bunun üçte 1'ini kullanmamaktadır. Doğalgaz ithal ederek... Türkiye, şu anda, 17-18 milyar metreküp doğalgaz ithal etmekte, bunun 11 milyar metreküpünü elektrik enerjisinde kullanmaktadır. Bugün, doğalgaz ihracatçısı olan Rusya, elektrik enerjisinin yüzde 55'ini kömürden elde etmektedir. Yine, Amerika, elektrik enerjisinin yüzde 50 civarını kömürden elde etmektedir. Türkiye, pahalı doğalgaz kullanarak elektrik enerjisi üretmeye kalkmakta ve sanayicimiz, Türkiye'deki sanayici de, pahalı elektrikten dolayı, pahalı doğalgazdan dolayı, pahalı vergi yüklerinden dolayı Romanya'ya, Bulgaristan'a ve Orta Avrupa'ya yatırım yapmaya başlamıştır.

BOTAŞ'ın doğalgaz planlamalarına Devlet Planlama Teşkilatı itibar etmemektedir ve bugün, Türkiye'ye, pahalı doğalgaz  satın almaktadır. İşte -hepimizin bildiği gibi, Mavi Akım- 80 dolara alınması gereken doğalgaz 120 dolara alınmaktadır. Bazı arkadaşlarımız çıkıp, bunu, Ruslar yapmaktadır, İtalyan firması yapmaktadır; bunlar, Samsun'a kadar 2,7 milyar dolar yatırım yapmaktadır diyebilir; ama, Türkiye, yirmi yirmibeş yıl 80 dolara alması gereken doğalgazı 120 dolara almasa, başka bir deyişle, sanayicinin, tüketicinin cebinden her 1 000 metreküp doğalgaza 40 dolar fazla ödenmese,  bir yılda 800 milyon dolar...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Şahin, süreniz bitti; 2 dakika eksüre veriyorum, fazla da vermeyeceğim; çünkü, 6 grup var, hepsine ayrı ayrı eksüre verirsek... Rica ediyorum...

Buyurun efendim.

NEVFEL ŞAHİN (Devamla) - Türkiye, bu pahalı doğalgazı, 80 dolara alması gereken doğalgazı 120 dolara, yirmibeş yıllığına alım garantisi imzalamasa, kimse 2,7 milyar dolarlık yatırım yapmaz. Yılda, 800 milyon dolar, Türkiye, cebinden fazla para ödemekte ve yirmi yılda 16 milyar dolar para ödeyecek; yatırılan para 2,7 milyar dolar, neredeyse üç yılda, dört yılda bu yatırım kendisinin finansmanını sağlayacak ve kâra geçecek.

Değerli arkadaşlar, bütün dünyada, Avrupa'da, 2010 yılında en fazla doğalgazdan  elektrik üretimi yüzde 30'lar seviyesindeyken, bizim planlamamız yüzde 60'lar, yüzde 65'ler seviyesinde. Türkiye'nin, yirmi yıllık, yirmibeş yıllık enerji politikaları, pahalı elektrik enerjisi, pahalı doğalgaz, pahalı mazot, Türkiye'nin yirmibeş yılı garanti altına alınmıştır!

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü bütçesi üzerinde de birkaç söz söylemek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün ödenekleri yetersizdir. Tamamlanması gereken hidroelektrik santralları vardır, tamamlanması gereken sulama projeleri vardır ve diğer taşkın projeleri vardır. Bu ödeneklerle, Türkiye'nin, ekonomik olarak sulanması gereken 8,5 milyon hektar alanının ancak 2,5 milyon hektarı tamamlanmaktadır ve geriye kalan toprakları sulaması için, yüz yıl gereklidir. Onun için, bu ödeneklerin artırılması lazım.

Türkiye'nin, altyapı yatırımlarına para bulması lazım. Altyapı yatırımlarını erteleyen ülkeler, geleceğini yok eden ülkelerdir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Şahin, süreniz bitti efendim; rica ediyorum. Yalnız, son cümlenizi söylemeniz için tekrar açıyorum; ama, bir cümle...

NEVFEL ŞAHİN (Devamla) - Sayın Başkan...

BAŞKAN - Efendim, zaman yetmiyor, kusura bakmayın.

NEVFEL ŞAHİN (Devamla) - Benden önce konuşan çok değerli arkadaşım süreyi aştığı için, 1 dakika içinde toparlayacağım.

Türkiye'deki bütün altyapı yatırımları durduğu gibi, Çanakkale'deki yatırımlar da durmuş, baraj ve gölet inşaatları tamamen durmuş vaziyette. Devlet Su İşlerinin, beş yıldır, Gönen Barajının suları altında kalan Yenice Haydaroba Köprüsünü yapması lazımdı. Beş yıldır bunu yapmamakta ve 10 köyümüz, sadece, Devlet Su İşlerinin bu köprüyü yapmamasından dolayı, Haydaroba, Yenice civarındaki köylerimizde oturanlar, 35 kilometre daha fazla yol giderek köylerine ulaşmaktadır. Bunu, bir an evvel... Devlet Su İşlerinin kendi görevidir. Gönen Barajının su tutmasıyla, bu köprü sular altında kalmış ve insanlarımız mağdur olmuştur.

Ben, bu duygu ve düşüncelerle saygılar sunuyorum.

BAŞKAN - Çok teşekkür ederim Sayın Şahin. (DYP sıralarından alkışlar)

Şimdi, ANAP Grubu adına ilk konuşmayı yapmak üzere, Antalya Milletvekili Sayın Cengiz Aydoğan'a söz veriyorum.

Sayın Aydoğan, süreyi eşit mi paylaşıyorsunuz?

CENGİZ AYDOĞAN (Antalya) - Evet Sayın Başkan.

BAŞKAN - Buyurun efendim.

ANAP GRUBU ADINA CENGİZ AYDOĞAN (Antalya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, değerli dinleyenler; Turizm Bakanlığının 2002 yılı bütçesi üzerinde Anavatan Partisi Grubunun görüşlerini aktarmak üzere söz almış bulunuyorum; sizleri, şahsım ve Grubum adına saygıyla selamlıyorum.

Turizm, döviz ve istihdam yaratan özelliğiyle ekonomik, insanların dinlenme ihtiyacını karşılayan ve farklı kültürleri bir araya getiren özelliğiyle sosyokültürel, yarattığı kaynak kullanımı talepleriyle de çevreyi etkileyen çok yönlü bir faaliyettir.

Turizm, Batı'da, petrokimya endüstrisinden sonra en büyük ikinci sektör konumundadır; ülkemizin gelir kalemleri arasında da, ihracattan sonra ikinci sırada yer almakta, ihracat gelirlerimizin hemen hemen yüzde 30'unu teşkil etmektedir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında istikrarlı ve hızlı büyüme gösteren bu dev endüstrinin beslediği alt ve yan sektörlerin sayısı 30'un üzerindedir.

2000 yılında, dünyada turist sayısı 697 000 000, turizm geliri 477 milyar dolar olmuştur. Türkiye'ye ise, 2000 yılında 10 400 000 turist gelmiş, 7,6 milyar dolarlık gelir elde edilmiş, 568 000 yatak kapasitesine ulaşılmıştır.

Dünya Turizm Örgütüne göre, 2020 yılında dünyada 1,6 milyar turist 2 trilyon dolar harcayacaktır. Bu dev pastadan, Türkiye 27 000 000 turist getirerek 19,8 milyar dolar gelir elde edecek ve Akdeniz Bölgesinde 4 üncü ülke olacaktır. Turizm Bakanlığımız ise, çıtayı daha da yükselterek 2020 yılında 60 000 000 turist, 50 milyar dolar döviz geliri hedef olarak tespit etmiştir. Bu hedefe ulaşabilmek için, tüm kesimlerin inanç ve fikir birliğiyle hareket etmesi, planlama, altyapı, yatırım, teşvik, tanıtım, işletme, mevzuat, toplam kalite konularındaki görevlerin en iyi şekilde başarılması  temel şarttır. Bu çerçevede, bir turizm mastır planı olmalıdır. Öncelikler iyi belirlenmeli, her türlü tatbikatın bu anaplana uygunluğu titizlikle sağlanmalıdır.

Turistik yörelerin kaynak, ulaşım, temiz su, atık su, katı atık, deniz deşarjı, kanalizasyon, enerji problemleri çözülmeli, özel sektörün kamuyla birlikte çalışması, altyapı hizmet birlikleri bünyesinde sağlanmalı, yurtdışı finans imkânlarından bu konularda yararlanmakta tereddüt etmemelidir. Kemer, Belek, Manavgat, Alanya'da, bunun son derece iyi örnekleri vardır. Yerel yönetimlerin, bu işleri organize edebilecek şekilde güçlendirilmesi şarttır. ATAK ve benzeri projeler, hızla geliştirilmeli, tamamlanmalıdır.

Kıyıların korunması, planlanması, işletilmesi, hizmetlerin Batı standartlarında verilmesi yönündeki Mavi Bayrak kampanyaları sürdürülmelidir.

Tabiî ve tarihî değerler korunmalı, kültür ve kongre turizmi özellikle geliştirilmelidir. İstanbul ve Antalya bu yönde öncü merkezler olabilir.

Turistik yörelerdeki aşırı yoğunlaşma ve yapılaşma önlenmeli, rant amaçlı imar planı değişikliklerine kesinlikle izin verilmemelidir.

Turizm faaliyetlerinde, nüfusları defalarca katlanan belediyelerin, yerel yönetimlerin bu sıkıntılarına çare bulunmalı, gerekirse, özel statüler verilmelidir.

İyi eğitim, her şeyde olduğu gibi, turizm konularında da temel esastır. Ara eleman eksikliğini de giderecek şekilde planlanmalı, sektör-eğitici-öğrence irtibatı iyi kurulmalıdır.

Turizm sektörünün ihracatçı sayılmasında, Eximbank kredilerinden ve KOBİ'lere tanınan teşviklerden turizm sektörünün de istifade ettirilmesinde sayısız yarar vardır.

Rekabet gücümüzü sürdürebilmek için, turizmde KDV yüzde 8'lere indirilmelidir. KDV, Fransa'da yüzde 5,5; Portekiz'de 5; Yunanistan'da yüzde 8; İtalya'da yüzde 10'dur.

Ülkemizde gelir dağılımı düzeltilmeli, halkımıza iç turizm imkânı sunulmalıdır.

Ulaşım ve taşımacılık sektörü Batı standartlarında düzenlenmelidir. 

Tur operatörlerinin performanslarına göre teşvik sistemi getirilmelidir. Özel havacılık şirketleri desteklenmeli, bu yönde konma ve konaklama ücretleri indirilmeli, yolcu servis ücretleri 15 dolardan, İspanya'daki gibi 5 dolara indirilmelidir. Uçak alımları için kredi ve garanti imkânı, mümkünse sağlanmalıdır.

Ülke imajının geliştirilmesine, sektörel dış tanıtıma, yöre ve ürün tanıtımına, bilinçli, bilimsel ve profesyonelce yaklaşılmalı, turizm gelirlerinin en az yüzde 2'si tanıtım için kullanılmalıdır. Sadece Roma'nın tanıtımı için 100, Paris'in tanıtımı için 300 milyon doların harcandığı bir ortamda, bizim 15-20, bilemediniz 40 000 000 dolarlarda, kesinlikle kalmamamız gereklidir.

İmaj ve tanıtım konusunda, kamu, üniversiteler, yerel yönetimler, özel sektör seferber edilmelidir. Anadolu'nun ilginç tarihi, geçmiş medeniyetlerin emsalsiz eserleri, dört mevsim turizmi yaşayabileceğimiz iklim güzellikleri, insanımızın bulunmaz konukseverliği, tesislerimizin yeniliği ve kalitesi, imaj ve tanıtım yönünde eksiksiz vurgulanmalı, medyadan, fuarlardan, sportif etkinliklerden bu yönde azamî faydalanılmalıdır.

Turizm faaliyetleri hassastır. Krizlerle boğuşulan bir ortamda sürdürülmeye çalışılmaktadır. Bu yüzden, bütün dünyada turizm teşvik görmektedir. Türkiye'de, 1983-1992 arasında çok verimli bir teşvik mekanizması işlemiştir. Uzun vadeli, düşük faizli krediler, hibeler, arazi tahsisleri, yatırım indirimleri gündeme gelmiş ve bugünkü modern tesisler ortaya çıkmıştır. Turizm sektörüne verilen 1 dolar, bu dönemde 25 dolar olarak geriye dönmüştür. 1983-2000 yılları arasında, Turizm Bankası ve Kalkınma Bankası aracılığıyla özel sektöre kullandırılan 1 832 000 000 dolar, bizi 35 milyar dolarlık tesis sahibi yapmış, 65 milyar dolar turizm gelirine ulaşmamızı sağlamıştır.

Bizim, 1992'de kaldırdığımız kaynak kullanımı destek primi uygulamasına, Portekiz'de yüzde 70, İspanya'da yüzde 50, Yunanistan'da yüzde 40 olarak halen devam edilmektedir. Faizlerin yüksekliği, vadelerin kısalığı nedeniyle kullanılamaz hale gelen Kalkınma Bankası kaynaklı yatırım kredisi benzeri uygulamalar, yine aynı ülkelerde, yukarıdaki oranlarda sürdürülmektedir. Kısacası, Akdeniz çanağında, teşvik uygulaması yapamayan tek turizm ülkesi Türkiye'dir; oysa, bu şartlarda rekabeti sürdürmek hemen hemen imkânsızdır. Dolayısıyla, bu tür teşvikler, arazi tahsisleri dahil, makul şartlarda, alenen ilan edilmiş kriterlerle, şeffaf uygulamalarla, yine devreye konulmalıdır. Hedeflenen 250 000 yeni yatak imkânına, ancak böyle ulaşılabilecektir.

Güven vermeyen ortam, mevzuat kargaşası, yolsuzluk söylentileri, çeşitli istikrarsızlıklar, teşvik imkânının olmayışı, yabancı sermaye girişimini engellemektedir. Teşvikli dönemde gelen 1 250 000 000 dolarlık yabancı sermaye girişi, teşviksiz dönemde 850 000 000 dolara gerilemiş, 2000'de 50 000 000 dolarlar seviyesine düşmüştür.

Yabancıların Türkiye'de mülk edinmelerinin kolaylaştırılması, bürokrasinin azaltılması, teşvikli döneme yeniden geçilmesi yabancı sermaye girişini hızlandıracaktır.

Eskiyen belgeli tesislerin yenilenmesi, düşük kaliteli belediye belgeli tesislerin modernizasyonu gereklidir ve sağlanmalıdır. Turizm faaliyetleri, tüm Anadolu'ya ve oniki aya yayılacak şekilde çeşitlendirilmeli, bu maksatla kış, inanç ve kültür, sağlık ve termal, kongre, dağ ve yayla, üçüncü yaş ve gençlik, yat ve kruvaziyer, eğlence, golf ve spor turizmi konularında ısrarla çalışılmalıdır. Ülkemizin, bu yönde büyük zenginlik ve imkânlarla dolu olduğu bilinmektedir; bu yönlerimiz, çok iyi değerlendirilmelidir.

Turizm müdürlükleri ve yurt dışındaki turizm ataşelikleri, daha etkin hale getirilmelidir. Dünyadaki gelişmeler, anında sektöre aktarılabilmelidir. Ören yerleri ve müze giriş ücretleri, Turizm Bakanlığının da görüşü alınarak belirlenmeli, önceden ilan edilmeli ve gelirin, elde edildiği bölgede kullanılmasına imkân verilmelidir; ki, bu konuda, Kültür Bakanımızı tebrik etmek lazım, ona teşekkürlerimi sunuyorum burada.

Apart otellerin Turizm Bakanlığı denetimine girmesi için düzenleme yapılmalıdır. Eski demirperde ülkeleri ve Çin gibi yeni büyük pazarlar için özel girişimler ve tedbirler geliştirilmelidir.

Çatı ve sair gibi teferruat sayılabilecek çeşitli eksikliklerin giderilemeyişi nedeniyle işletme belgeleri iptal edilen turistik tesisler zordadır. Geçici belge sürelerinin uzatılması gereklidir. Her şey dahil pazarlanan tesislerde kalitenin düşmemesi denetlenmeli ve sağlanmalıdır.

Avrupa limanlarında doyuma ulaşan yat turizmi için kapasitemiz 25 000'e çıkarılmalıdır.

Alanya-Antalya yolu, Gazipaşa havaalanı, Alanya ve Gazipaşa yat limanları, Kaş havaalanı gibi önemli turizm yatırımları, yanlış tercihler, mevzuat keşmekeşi, kurumlararası uyumsuzluklar ve ödenek yetersizliği gibi nedenlerle, bir türlü zamanında gerçekleştirilemedi ve gerçekleştirilemiyor; eziyet çekiyor, milyonlarca dolar kaybediyoruz. Bir devlet yatırımının başlatılabilmesi için, onyedi-onsekiz bürokratik kademenin birebir aşılması gerekiyor; bu da, üç beş yılımızı boşuna alıyor. Bir özel girişimci, yatırımı için, Turizmden önizin, Bayındırlıktan plan kararı, Kültürden koruma kurulu kararı, Çevreden ÇED raporu, belediyeden ruhsat almak durumundadır. Daha yatırımın başlangıcında, vazgeçme noktasına geliyor.

Çırağan Sarayının Bahçesine, Alanya Kalesinin içine otel yapımına izin verebilen koruma kurulları, Antalya'nın batısına hayat verecek Kaş havaalanına yıllardır izin vermiyor. Bunları anlamak mümkün değil.

Ecrimisil konularında da maliye ile belediyelerin çekişmesi var, arada turizmciler eziliyor.

Bu mevzuat dağınıklığından ve otorite çokluğundan kurtulmak, mevzuatı sadeleştirmek, işleri kolaylaştırmak şarttır. Devletin yeniden yapılandırılması kapsamında, Turizm, Çevre ve Kültür Bakanlıkları bir çatı altında birleştirilmelidir. İhracatçılar Birliğine benzer şekilde, otelciler birliği yasası ve Turizm Bakanlığı teşkilat yasası bir an önce çıkarılmalıdır. Turizmde hedefe, alt ve üst yapısı tamamlanmış uygar ortamlarda, en verimli ve en iyi hizmetlerin sunulmasıyla, yaşam kalitesinin artırılmasıyla ulaşılabilir. Bu noktaya gelinmesinde, güçlü yerel yönetimlere büyük ihtiyaç vardır. Bu çerçevede, acilen, yerel yönetimler reformunun gerçekleştirilmesi gereklidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kriz ortamına rağmen, hükümet, turizme büyük önem verdiğini gösteren adımlar atmıştır. Sayın Bakan da göreve yeni başlamasına rağmen çok iyi çalışmıştır. Başlar başlamaz, bütün turistik bölgeleri gezmiş; sorunları anında, yerinde tespit etmiş; yurt dışında, bize turist getirebilecek bütün merkezleri ziyaret edip, iyi bağlantılar kurmuştur. İngiltere'den önümüzdeki yıl yüzde 43 daha fazla turist geleceğini bize müjdelemiştir. Ayrıca, 11 Eylül sonrası Amerika'daki gelişmeleri de iyi değerlendirmek gibi bir fırsatımız var elimizde. Sayın Bakan bu yönde de müjde vermiştir. Lufthansa ve KLM uçak firmaları, daha önce, aktarma merkezi olarak Dubai'yi kullanırken, o gelişmelerden sonra, bundan böyle Türkiye'nin kullanılacağını ifade etmişlerdir. Sayın Bakan bu müjdeyi de vermiştir, kendisine teşekkür ediyoruz. Ayrıca, Noel Baba yaş günü nedeniyle Antalya'daki, Demre'deki kutlamalar büyük ses getirmiştir. Teşekkür ediyoruz, tebrik ediyoruz, başarılarının devamını diliyoruz.

Turizm Bakanlığının 2002 yılı bütçesinde yüzde 130 dolayında bir artış sağlanmıştır. Turizmde hedeflerimizi gerçekleştirebilmemiz, ikinci turizm hamlesini başarıya ulaştırabilmemiz için, maddî imkânlarla birlikte, sektöre bakış açısının da değiştirilmesi ve geliştirilmesi gerekmektedir. En az yatırımla en çok katmadeğer ve istihdamın yaratılabildiği bu sektörü, ülkenin aslî ve temel sektörü haline getirmeli; gerekiyorsa, diğer alanlardan tasarruf ederek turizm sektörüne daha fazla kaynak sağlamalıyız.

Enerjiden bahsetmiştim. Sayın Enerji Bakanımıza da huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Turizm sezonu gelmeden Antalya'nın Alanya bölgesinde ve Antalya merkezinde dev enerji yatırımları için hemen talimat buyurmuşlardır; bu, sezonda, bizim için son derece iyi olacaktır; onun için de huzurlarınızda teşekkür ediyorum.

Bu duygu ve düşüncelerle, 2002 malî yılı Turizm Bakanlığı bütçesinin ülkemize ve sektöre hayırlı olmasını diliyor, Ramazan Bayramınızı şimdiden tebrik ediyorum.

İçel'deki sel felaketi nedeniyle, Grubum adına, üzüntülerimizi ve geçmiş olsun dileklerimizi iletiyor, Anavatan Partisi Grubu adına, sizlere içten teşekkürlerimizi ve saygılarımızı sunuyorum. (ANAP, DSP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Aydoğan.

ANAP Grubu adına ikinci konuşmayı yapmak üzere, Kırıkkale Milletvekili Sayın Nihat Gökbulut; buyurun efendim. (ANAP sıralarından alkışlar)

ANAP GRUBU ADINA NİHAT GÖKBULUT (Kırıkkale) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığının 2002 yılı bütçesi üzerinde, Anavatan Partisi Grubu adına görüşlerimi ifade etmek üzere huzurlarınızdayım; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi ve Yüce Türk Milletini saygıyla selamlarım.

Değerli milletvekilleri, bilindiği üzere, dünya, 21 inci Yüzyıla hızlı bir değişim süreci içinde girdi. Değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu biliyoruz. Bilgi ve enformatik  çağı diye adlandırılan 21 inci Yüzyılda, teknoloji, iletişim ve internet sayesinde uluslararası mesafeler kısaldı, sınırlar kalktı, kavramlar değişti. On yıl önce on günde öğrendiğimiz bir bilgiyi, bugün, on saatte öğreniyoruz; on sene sonra, belki de on dakikada öğreneceğiz. Aklı zorlayan bu gelişim ve değişimin arkasında katalizör bir güç var; enerji, özellikle de, elektrik enerjisi.  Bu itibarla, gelişmenin, teknolojik ilerlemenin, sürdürülebilir bir kalkınmanın temel unsuru enerjidir. Hızla gelişen ve kalkınan Türkiye'nin enerji ihtiyacı, sanayileşmeye, şehirleşmeye, refah seviyesinin artmasına ve ekonomik büyümeye bağlı olarak hızla artmaktadır.

Değerli milletvekilleri, yapılan planlama çalışmalarına bağlı olarak, ülkemizin son on yılda birincil enerji talebi, ortalama yüzde 8; elektrik enerjisi talebi ise, ortalama yüzde 8,7 artmıştır. Artan bu talebi yerli kaynaklarla karşılamamız, maalesef, mümkün değildir. İfade etmek gerekirse, ülkemiz, birincil enerji kaynakları, yani taşkömürü, petrol, doğalgaz yönünden zengin değildir. Kayda değer enerji kaynağımız, sadece linyittir; toplam rezervimiz -görünen, mümkün- 8 460 000 000 tondur. 2000 yılı linyit tüketimimiz ise, 60 864 000 ton olup, bu rezerve göre, 80 yıllık linyit rezervimiz mevcuttur.

Yenilenebilir birincil enerji kaynaklarımız olan hidrolik, güneş ve rüzgâr enerjileri ise ümit vericidir. Teşvik edilmesinde büyük fayda ümit ediyoruz.

Değerli milletvekilleri, bütün bu ifade ettiklerime rağmen, yerli kaynaklarımızın artan talebi karşılama ihtiyacı oranları, 1998 yılında yüzde 38, 2000 yılında yüzde 33 olmuştur. İleriye dönük projeksiyonlarda ve planlamalarda bu oranın, 2010 yılında yüzde 29, 2020 yılında ise yüzde 25 olması beklenmektedir. Buradan çıkan netice şudur: Ülkemiz, birincil enerji kaynakları açısından zengin olmayan bir ülke konumunda olup, artan ihtiyacını ithal ederek karşılamak zorundadır.

Rakamların ve istatistiklerin ideolojik yorumu olmaz. Rakamların ve istatistiklerin bilimsel yorumu olur. Bu da bir zihniyet meselesidir.  O halde, ne yapmalıyız ve şimdiye kadar ne yapılmıştır?

1980-1990 döneminde, elektrik talep artışı, kamu finansman kaynaklarıyla karşılanmıştır. Anavatan Partisinin iktidar olduğu, tek başına iktidar olduğu 1983-1991 dönemlerinde, enerji alanında büyük yatırımlara imza atılmıştır. 1983 yılında 5 119 megavat olan kurulu güç, 1991 yılında iktidar devredilirken, 17 200 megavata erişmiştir; artış oranı yüzde 300'e yakındır. Bu dönemde 1 800 megavat gücünde olan Karakaya, 700 megavat gücünde olan Altınkaya ve 2 400 megavat gücünde olan ve cumhuriyet döneminin en büyük yatırımı olan Atatürk Barajları ve hidroelektrik tesisleri devreye girmiştir. Bu vesileyle, o dönem siyasî iradeyi ve hükümeti temsil eden rahmetli Turgut Özal'ı minnet ve rahmetle anıyorum. Anavatan Partisi hükümetlerine, Enerji Bakanlığı çalışanlarına teşekkür etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, bir dönemi övüp, başka bir dönemi kötülemek keyfiyeti içerisinde olmayacağım. Şüphesiz, muhalefet eleştirecek, tenkit edecek, hatta, burada şahit olduğumuz gibi, muhalefet milletvekilleri eleştiriyi de ileriye götürüp, bağırıp çağıracaklar. İktidar partileri de bu eleştiriyi dinleyecek; çünkü, iktidar olmak, olgunluğu gerektirir; ancak, şunu da sormak gerekir: Tenkit etmek kolay; önemli olan, bu eleştirilere ve sorunlara karşı, muhalefetin de, çözüm yollarını kamuoyuna açıklamak ve deklare etmek keyfiyeti vardır. Aziz milletimiz, sorunlara odaklaşmaktan ziyade, laftan ve vaat etmekten ziyade çözüm yolları arıyor.

Değerli milletvekilleri, 2000 yılında 134 307 000 000 kilovat/saat olan elektrik enerjisi talebinin, 2020 yılında 547 060 000 000 kilovat/saat olacağı tahmin edilmektedir; bunun için de, kurulu gücün 139 000 megavat olması gerekmektedir. Yirmi yıldaki artış projeksiyonu yüzde 300'e yakındır. Cumhuriyetimizin yüzüncü kuruluş yıldönümünde bu kurulu güce erişmek için gerekli yatırım toplamı 300 milyar dolardır. Ortalama, her yıl, 10 ilâ 12 milyar dolar yatırım yapmak gerekir; oysa, bütçelerimizde enerjiye 1 milyar dolar yatırım yapıyoruz.

Muhalefet de, iktidar da; ilgililer de, ilgisizler de, soracakları soru ve bu soruya verecekleri cevap şudur: Artan enerji talebimizi karşılayabilmemiz için gerekli finansmanı nasıl sağlayacağız? Evet, bu sorunun cevabını gerçekçi açıdan vermek zorundayız. İdeolojik saplantıları, içi boş, kof sloganları ve üçüncü dünya kafalılığını bırakarak, ülke ve dünya gerçeklerinde ve ilmin ışığında bu ana soruya cevap vermek ve soruna çözüm yolu bulmak zorundayız.

İşte, 57 nci hükümet bu soruya cevap olarak, enerji ve elektrik enerjisi piyasasını, serbest piyasa şartlarında yeniden yapılandırma doğrultusunda, Elektrik Piyasası Kanununu ve Doğalgaz Piyasası Kanununu, bu Meclisten, sizin desteklerinizle çıkarmıştır. Yatırımlardaki kamu payı daraltılırken, bu amaçla, özel sektör payının artırılması konusunda tedbirler alınmıştır. Bunun yanında, kamunun denetim ve yönlendirme faaliyetlerinin etkinliği için, hukukî ve idarî düzenlemelerin yapılması da bir zarurettir.

Bu amaçla, 57 nci hükümet döneminde, Elektrik Piyasası Kanunu, Doğalgaz Piyasası Kanunu çıkarılmıştır; petrol piyasası kanunu ise, Meclisimizin gündemindedir. Bu kanunlarla, Enerji Bakanlığı yetkilerini ve imkânlarını, Enerji Piyasası Üst Kuruluna devrederek özveride bulunmuştur. Bu kanunların hazırlanmasında ve yasalaşmasında büyük emeği geçen Enerji eski Bakanımız Sayın Cumhur Ersümer'e de teşekkür etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, enerji sektörü açısından, her ülke, kendi altyapısına, ekonomik ve sosyal şartlarına uygun düşen modeli uygulamakla birlikte, artık, çağımızda gelişmiş ülkeler, entegre sistemlerden vazgeçmişlerdir; sektörel bölünme yoluyla enerji sektörünü yeniden yapılandırma çabası içindedirler; bu itibarla, enerji sektörü, bir zaman sürecinde özelleştirilmelidir. Yatırımlar özel sektör eliyle gerçekleştirilmelidir. 3096 ve 3996 sayılı yap-işlet ve yap-işlet-devret modellerine ilişkin yasalar bu amaçla çıkarılmıştır; ancak, hukukî altyapıları tam sağlanamadığından arzu edilen verimi elde ettiğimizi ifade edemeyiz.

Değerli milletvekilleri, her türlü enerji üretimi, mal üretimi olup, enerjinin üretimi, pazarlaması, dağıtımı kendi piyasa şartları içerisinde ve rekabet ortamında en verimli biçimde yapılmalıdır; bu nedenle, hukukî altyapısını kurarak, enerji sektöründe özellikle özelleştirmeye önem vermek zorundayız. Kalkınan ve gelişen, sanayileşen ülkemizin önündeki en büyük problem artan enerji açığının kapatılmasıdır. Unutmayalım ki, en pahalı enerji bulunmayan enerjidir. Enerji politikalarının tespitinde, enerji kaynaklarının üstünlükleri, sakıncaları, rezerv durumları, insan sağlığı, çevre şartları, ülke turizmi, verimlilik, ülke ekonomisinin girdisi ve ülke ekonomisine getirisi göz önüne alınır. Doğrudan üretilmiş nihaî enerji malı ithali yerine, doğal enerjiyi ithal edip, ülke içinde türevlerinin üretilmesi ülke ekonomisine şüphesiz büyük fayda sağlayacaktır; bu itibarla, elektrik ithali yerine doğalgaz ithal edip, doğalgaz çevrim santralları vasıtasıyla elektrik üretmek daha ekonomik bir çözümdür. Adapazarı, Gebze ve İzmir'de inşa edilen, yap-işlet modeliyle kamu finansmanı yükü olmaksızın inşa edilen 3 adet doğalgaz çevrim santralının yılda üreteceği 31 400 000 000 kilovat saat elektrik, şu anda tükettiğimiz elektriğin üçte 1'ine eşittir. Bu dev yatırımı planlayan, gerçekleştiren, Mesut Yılmaz Başbakanlığındaki 55 inci hükümete ve o dönemin Enerji Bakanı Sayın Cumhur Ersümer'e teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

Değerli milletvekilleri, enerji ve enerji kaynakları üzerinde uzun uzadıya ve rakamlarla konuşmak mümkün. Önemli olan, ulusal enerji politikalarının doğru tespiti ve doğru uygulanmasıdır, tespit edilen politikaların uygulama şansının olup olmadığıdır; ama, esas sorun, finansman sorunudur ve bu sorunun çözülmesidir.

Kamuoyunda çok tartışılan Mavi Akımla ilgili birkaç noktaya da değinmek istiyorum. Türkiye, artan enerji talebi açığını kapatmak için, dışarıdan enerji ithal etmek zorundadır; aynen, Almanya ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerde olduğu gibi. Doğalgaz, katı atık bırakmayan, kalorisi yüksek, çevre dostu bir enerjidir; ancak, dezavantajı, nihaî tüketiciye boru hatlarıyla ulaşması, depolanmasının çok zor ve pahalı olmasıdır.

"Karadeniz'de 2 100 metre derinlikte, kimyasal ortamda doğalgaz boru hatlarının döşenmesi mümkün değildir" diyenler, şimdi, Karadeniz'e gidip baksınlar, Japonya'dan getirilen özel boruların, Saipem 7 000 teknik gemisi marifetiyle döşendiklerini görsünler. Acaba, bu kadar doğalgazı ne yapacağız diyen zihniyet ile, Hirfanlı Barajının açılışında, bu kadar elektriği toprağa mı vereceğiz diyen zihniyet arasında bir fark var mıdır; soruyorum sizlere.

Değerli milletvekilleri, enerji sektöründe önemli bir sorun da kayıp ve kaçaklardır. Ülkemizde kayıp ve kaçak oranı yüzde 23,5'tir. Kabul edilebilecek teknik kayıp yüzde 7'dir. Kullanılan elektrik tüketiminin yüzde 14,6'sı kaçak olup, bunun ülke ekonomisine ve TEDAŞ'a maliyeti 750 000 000 dolardır ve TEDAŞ'ın zararının 1 milyar dolar olduğunu düşünürsek, kaçağın, hangi boyutlarda önem kazandığını fark etmiş oluruz.

Elektrik üretiminde kaçağı, bakanlığı döneminde yüzde 12,76'ya düşüren, sulama enerjisi bedellerini taksitlendiren, mahallî idarelerin TEDAŞ'a olan borcunu taksitle ödeme imkânını getiren Enerji Bakanımız Sayın Zeki Çakan'a ve Enerji Bakanlığı bürokrat ve çalışanlarına da teşekkür etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, ulusal enerji politikamız gereği, enerjinin, sürekli, yeterli, temiz, ucuz temin edilerek, en düşük maliyetle, en kısa zamanda nihaî tüketicinin hizmetine sunulması gerekir. Bu amaçla, tüm alternatifler değerlendirilmelidir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Gökbulut, size de 2 dakika eksüre veriyorum; lütfen, tamamlayın; uzatmayacağım süreyi.

NİHAT GÖKBULUT (Devamla) - Teşekkür ederim Başkanım.

Yenilenebilir, hidrolik, güneş ve rüzgâr enerjilerinin teşvik edilmesi, bu açıdan, ayrıca önem arz etmektedir.

Değerli milletvekilleri, Enerji Bakanlığının 2002 yılı bütçesinin hayırlı olmasını dilerken, Enerji Bakanlığında çalışan, tüm yatırımları planlayan, projelendiren, ihalesini yapan ve denetleyen teknik elemanlara ve çalışanlara da başarılar dilerken, bu teknik eleman ve mühendis arkadaşlarımızın da, maddî durumlarının, yasal bir çerçeve içerisinde düzeltilmesini de ayrıca talep ediyor; aziz milletimizin, önümüzdeki günlerde idrak edeceğimiz ramazan bayramlarını kutluyor, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (ANAP, DSP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Gökbulut.

Sayın milletvekilleri, söz sırası, Saadet Partisi Grubunda.

İlk konuşmayı, Hatay Milletvekili Sayın Mustafa Geçer yapacaktır.

Buyurun Sayın Geçer. (SP sıralarından alkışlar)

Süreyi eşit mi paylaşacaksınız?

MUSTAFA GEÇER (Hatay) - Evet.

BAŞKAN - Buyurun.

SP GRUBU ADINA MUSTAFA GEÇER (Hatay) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2002 malî yılı bütçe tasarısının onikinci tur görüşmelerinde, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı ile Turizm Bakanlığı bütçeleri üzerinde, Saadet Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi selamlıyor, saygılar sunuyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şu anda görüşmekte olduğumuz 2002 malî yılı bütçe tasarısı üzerinde konuşmadan önce, bütçenin gelir ve gider dengesi üzerinde durmak istiyorum öncelikle. 2002 malî yılı bütçe tasarısında, gider bütçesi 98,1 katrilyon olarak tahmin edilmektedir, gelir bütçesi  de 71,2 katrilyon olarak düşünülmüştür. Şu anda, bütçe açığı 26,9 katrilyon olarak öngörülmektedir.

Şimdi, sayın hükümetin, bugüne kadar yapmış olduğu bütçelerde kaydetmiş olduğu isabetin, ne kadar isabetsiz olduğunu, burada söylemeye gerek yok; çünkü, yapılan tüm bütçeler, âdeta, ciddiyetten uzak, rakamlar kalabalığı halinde, öngörülen hedeflere ulaşması mümkün olmayan bütçeler olarak karşımıza çıktı. 2001 yılı bütçesinde öngörülen giderler 48,4 katrilyon olarak düşünülmüşken, bu, altı ay içerisinde eritildi; tekrar, haziran ayında, yeni bir ekbütçe yapılmak zorunda kalındı; çünkü, Türkiye'nin mevcut potansiyeli, küçültülen ekonomiye rağmen, böyle, küçük rakamlarla giderilebilecek, yürütülebilecek, çevrilebilecek bir durumda değildir. Geçen yıl, sayın hükümet, yapmış olduğu bütçeye, altı ay sonra, 30,6 katrilyonluk ek bir bütçe yaparak, bütçe giderlerini 79 katrilyona çıkardı. Dolayısıyla, o zaman da, biz, bütçe konuşmalarında, bu bütçeyi, bir yasak savma babından, âdeta bir dernek bütçesi gibi, bir kooperatif bütçesi gibi, işte, bütçe elemanlarının, bütçe bürokratlarının, Bütçe Maliye Kontrol Genel Müdürlüğü elemanlarının, sabahlara kadar çalışarak oluşturduğu rakamlardan ibaret, onlara verilen bir zahmetten ibaret bütçe olarak gördük; çünkü, Türkiye'nin realitesi, ekonomik yapısı ve potansiyeliyle bağdaşmayan, bu kadar isabetsiz bütçenin yapılması mümkün değil. Yani, bir bütçe yapacaksınız, Türkiye gerçeklerini, Türkiye'deki rakamları toplayacaksınız, verileri toplayacaksınız, projeksiyonlar yapacaksınız, yatırım planlarınızı oluşturacaksınız, gelir tahminlerinizi yapacaksınız, yeni vergiler koyacaksınız, milletin kanını biraz daha sıkacaksınız, limon sıkar gibi, biraz daha sıkacaksınız, şu kadar bütçeyle, biz, şöyle bir enflasyon hedefliyoruz, şu şekilde bir büyüme hedefliyoruz, şu şekilde bir gayri safî millî hâsıla düşünüyoruz şeklinde, rakamlar ortaya koyup, ciddî ciddî, bunu, Yüce Meclisin huzurunda görüşeceksiniz; ama, neticede bakacaksınız ki, altı ay sonra, bu bütçede yüzde 100'e yakın bir sapmanın olduğunu göreceksiniz. Allahaşkına, böyle bir bütçeyi yaparken, böyle bir şeyi planlarken, böyle bir maliye politikası... Kamu finansman açıklarını kapatma adına bu kadar kısılmış; ama, Türkiye gerçeklerinin bu kadar gözardı edildiği bir bütçe yapılabilir mi?!

Şu anda, ben, 2002 malî yılı bütçesinin de Türkiye gerçeklerinden uzak bir bütçe olduğunu söylemek zorundayım; çünkü, şu anda öngörülen konsolide bütçe giderinin, 98,1 katrilyonluk bir rakamın, Türkiye'nin şu andaki; yani, potansiyelini, ekonomisini, kamu finansmanını, kamu maliyesini rahata çıkaracak veya Türkiye'nin ihtiyaçlarını giderecek bir bütçe olmadığına inanıyorum. Zira, burada, 26,9 katrilyonluk açık öngörülmekte, gider dağılımları, personel giderleri 21,9 katrilyon, diğer cariler 7,8 katrilyon, yatırıma 5,7 katrilyon ayrılmakta, transfer harcamaları 62,7 katrilyon olarak öngörülmektedir. Aslında, bu transfer harcamaları, gerçekten, bütçe üzerinde çok büyük bir kamburdur; çünkü, üretken bir yatırım değildir. Faiz ödemeleri, sosyal güvenlik kuruluşlarının, kurumlarının karadeliklerinin kapatılması, onlara destek çıkılması adına ayrılan bir para. Diğer taraftan, vergi iadeleri 3,4 katrilyon olarak bu transfer harcamaları içinde yer almakta. Tarımı desteklemeye 2,1 katrilyon, KİT'lere 1,7 katrilyon düşünülmüş. Tabiî, burada, çok büyük, aslan payını faiz giderleri almaktadır. Transfer harcamaları içinde faizin payı 42,8 katrilyon olarak düşünülmüştür. Gerçekten, önümüze konulan şu bütçe dengesi içerisinde personel harcamalarının 21,9 katrilyon olduğu; yani, Türkiye'de kamuda çalışan personele bir yıl içerisinde ödenecek paranın 21,9 katrilyon olduğu göz önünde tutulursa, faiz giderlerinin aşağı yukarı bunun 2 katı olduğunu görüyoruz. Yani, faiz çevrelerine, devlet, borçlanma kabiliyetini artırabilmek için veya hükümet, borçlanma kabiliyetini artırabilmek için, faiz ve rant çevrelerine burada da prim vermektedir. Zira, geçen, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununda "gerçekkişilerin gelirleri üzerinden 50 milyar liraya kadar olan faiz gelirlerinin vergidışı bırakılacağı" şeklinde bir değişiklik yapıldı; ama, o zaman, biz, en azından, 120 000 000 lira asgarî ücret alan insanlarımızın asgarî ücretleri de vergidışı bırakılsın diye verdiğimiz önergeler burada reddedildi. Yani, burada, korunan menfaatların neler olduğu apaçık ortada.

Devletin borçlanarak veya yurt dışından borç toplayarak ve bu borçların faizlerinin faturasını vatandaşa yükleyerek tuttuğu bir yolun, kamu maliyesi politikası açısından doğru olmadığını söylemek istiyorum. Zira, devlet, kendi kaynaklarıyla oluşturacağı başka kaynaklara gitmek yerine, sürekli zam yapıyor, sürekli vergi koyuyor, vergileri artırıyor, özellikle de Gelir Vergisini artırıyor; çünkü, Gelir Vergisini gerçek kişiler ödemektedir, memurlar ödemektedir, işçiler ödemektedir, esnaf ödemektedir, sanayici kuruluşlar, şahıs şirketleri ödemektedir. Bütçedeki vergi gelirleri payına baktığımız zaman, Kurumlar Vergisi payının çok daha az olduğunu, Gelir Vergisi payının çok daha fazla olduğunu görüyoruz. Bu da şu demektir: Gerçekten, Türkiye'de finansman açıklarının kapatılması hususunda yapılan borçlanmalara ödenen faizlerin faturası, gerçek kişilere yüklenmektedir. Böyle bir politikayla... Zaten, sayın hükümet, kurulduğundan bu yana yapmış olduğu üç bütçe üzerinde aynı politikayı izlemiş ve kesinlikle, planladığı hedefleri tutturamamıştır; ama, bu yanlışta sürekli ısrar edilmesini anlamak da mümkün değildir.

Aynı şekilde, 2002 malî yılı bütçesini de, maalesef, Türkiye'nin ihtiyaçlarını karşılayacak bir bütçe olarak görmüyoruz. Tabiî, bu bütçe içerisinde, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı bütçesine ayrılan ödenek 89 trilyonla çok küçük bir rakamdır. Gerçekten, Türkiye'nin enerji ve tabiî kaynaklarının işletilmesi, aranması ve bunların ekonomiye sunulması açısından, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı bütçesinin böyle komik bir bütçe olmaması gerekirdi.Türkiye'nin yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin işletilmesi veya bunların , yeni yasal düzenlemelerle, ekonomiye katkı yapacak şekilde düzenlenmesi bir yana bırakılmış.

Aslında, bu bütçeler de, hükümeti bağlayıcı birer tasarı olmaktan uzak, IMF'yle yapılan stand-by anlaşmalarında yapılan taahhütlerin gerçekleştirilmesi adına düzenlenmiş bütçe olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye'nin gerçeğini, Türkiye'nin ihtiyacını karşılayacak bütçe olmaktan oldukça uzak bir bütçedir.

Türkiye'de, eskiden beri tekrarlanan, 24 Ocak Kararlarından bu yana tekrarlanan, IMF'ye dayalı bir kamu maliye politikasının güdülmesi, maalesef, Türkiye'yi bugün bu alanlara getirmiştir. Çığ gibi büyüyen iç ve dış borcumuz ve bunların faizlerinin de çığ gibi büyümesi karşısında kamu finansman açıkları büyümüş, vatandaştan artık alacak vergi de kalmamıştır.

Dün, ticaret borsaları, sanayi odaları ve buna benzer kamu meslek kuruluşu mensuplarının aidat borçlarının iki yıla yayılması ve tahsil edilmesi noktasında bir yasa geldi. Elbette ki, bu yasanın çıkarılması veya ilgili yasanın bu ekmaddeyle düzenlenmesi talebi, o kamu kuruluşlarından, meslek kuruluşları mensuplarından gelmişti. Çünkü, ticaret erbabı, sanayi erbabı, artık, vergi ödeyebilmek değil, yatırım yapabilmek değil, istihdam oluşturabilmek değil, kamu meslek kuruluşlarına olan aidat borcunu dahi ödeyemez hale getirilmiştir. Maalesef, hükümet, bunlara kulak tıkamakta, kamu meslek kuruluşlarından,sivil toplum kuruluşlarından, toplumun değişik katmanlarından gelen feryatları duymamaktan gelmektedir. Buna ne kadar daha kulak tıkanacağını burada tahmin etmek de mümkün değildir. Toplumun taleplerine, arzularına kulak tıkandıkça, Türkiye'nin iyi bir noktaya gelmesi de mümkün değildir.

Hükümetin şu anda üzerinde ısrarla durduğu, IMF ile yapılmış olan anlaşmalar ve IMF'den alınan alınacak çok yüksek faizlerle, libor artı 2 ve daha yüksek faizlerle alınan borçların da, kamu finansman açıklarımızı kapatması, borçlanma noktasında Türkiye'yi düzlüğe çıkarması mümkün görülmemektedir. Çünkü, sayın hükümetin iktidara geldiğinden bu yana borç stoklarındaki artışlara baktığımız zaman, hükümetin geldiği zamanki borçla şu andaki iç ve dış borçlarımızda, özellikle iç borçlarımızda, bugün kamu finansman açıklarına çok büyük etkisi olan ve Türkiye'nin sırtında en büyük kambur olan iç borçlarımızda çok yüksek bir büyümenin olduğunu görüyoruz. Bu borçların ödenmesi bir yana, hükümetin işbaşına geldiğinde 30 katrilyon civarında olan bu borcun, şu anda 119 katrilyon seviyesine çıktığını ve buna da yüksek dozajda faiz ödendiğini hesaba katarsak, Türkiye'de toplanan vergilerin ve oluşturulan kaynakların -değil borç asıllarını- faizlerini bile ödeyemez hale geldiğini görüyoruz. Bu ısrarlı görüntülere rağmen, bu tehlikeli ekonomik gidişe rağmen, maalesef, hükümet, yine aynı yanlışında ısrar etmekte ve birtakım çevrelere âdeta bedel ödercesine, IMF ile yapılan anlaşmalar, onlara verilen taahhütler -yirmiye yakın- ekonomi tarihinde belki de rekor kıracak bir yirminci stand-by anlaşması içerisinde, IMF'ye, Dünya Bankasına taahhüt edilen birtakım sebeplerin veya taahhütlerin, Türkiye'nin ekonomik intihar reçetesi olduğunu bile bile, hâlâ bu stand-by anlaşmalarına devam edilmekte, IMF'den üç beş kuruş yüksek faizli borç alabilme uğruna, Türkiye ekonomisi, maalesef, bugün batırılmaktadır.

Bununla birlikte, yine, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığının yakından ilgilendiği enerji alanlarındaki yatırımların son derece düştüğü, Enerji Piyasası Kanunuyla birlikte yap-işlet-devret modelinin rafa kaldırıldığı, ondan önce enerji dağıtım ihaleleri yapılarak birtakım firmalara ve imtiyazların şu anda muallakta kaldığı, zira, Enerji Piyasası Kanunuyla getirilen imtiyaz verilememe noktasındaki hükmün nasıl uygulanacağı da şu anda gerçekten muallakta durmakta ve enerji piyasası nasıl düzenlenecek bunlar da sorun olarak karşımızda bulunmaktadır.

Türkiye'nin, bugün, enerji potansiyelinin çok büyük bir kısmı kullanılamamaktadır. Gerçekten, Türkiye'deki akar suda hidrolik enerjilerin yarıya yakın bir kısmı enerjiye çevrilememekte, bu alanlarda yatırım yapılamamaktadır. Zaten şu bütçede gördüğümüz 5,7 katrilyonluk bir yatırım rakamıyla, Türkiye'de 98 katrilyonluk bütçe içerisinde, 5,7 katrilyonluk bir yatırım ödeneğiyle neyin yapılabileceğini burada tartışmaya bile gerek yok diye düşünüyorum.

Diğer taraftan, maden alanlarında, maden aramaları, Maden Yasasında yapılacak değişikliklerle, maden sahalarının ekonomiye kazandırılması, stratejik madenlerin, gerçekten, devlet eliyle işletilmesi noktasında çabaların olmadığını görürken, özellikle üzerinde durmak istediğim, dünya bor piyasasında bor stoklarının veya rezervlerinin yüzde 70'ini elinde bulunduran ülkemiz için çok önemli bir kaynak olan bor madenlerinin de kaderi şu anda meçhule doğru gitmektedir.

2840 sayılı Yasanın 2 nci maddesinde "bor tuzları, toryum ve uranyum gibi stratejik madenler devlet eliyle aranır ve işletilir" denilmesine rağmen, bugün, bor tuzlarının özelleştirilme kapsamına alınmasını ve bu noktada çalışmalar yapılmasını anlamak mümkün değildir. Aslında, burada, Eti Holding eliyle işletilen bor yataklarından elde edilen kârlar, Türkiye'de kârlılık sıralamasında altıncı sıraya gelen bu işletmenin, özelleştirme kapsamına alınma çabalarını da burada anlamak mümkün değil. Değişik basın organlarında ve değişik yerlerde aldığımız duyumlara göre, Eti bor yataklarının özelleştirme kapsamına alınmasının altında yatan gerçeğin ne olduğu sorgulandığı zaman, bugün, dünyada yüzde 70'lik bor rezervine sahip olan ve bunun en kötü ihtimalle değerinin şu günkü değerle 300 milyar olduğu söylenen bor yataklarımızın, millî bir stratejik maden olarak devlet tarafından işletilmesi, bugünlerde sürdürülen, belki, liberalleşme çalışmaları içerisinde kesinlikle devlete ait bazı madenlerin bırakılmasının, liberal ekonominin, aslında, ruhuna halel getireceği de ortadayken, bor yataklarımızın, Eti Holdingin özelleştirilmesiyle bazı firmalara peşkeş çekilme düşüncelerine de burada katılmıyoruz ve buna DSP Grubunun da katılmadığını, hatta MHP Grubunun da katılmadığını biliyoruz.

Şurada şunu ifade etmek istiyorum: Şu anda dünya piyasasında gerçekten bor konusunda söz sahibi olan Türkiye'nin, bu söz sahibi olmasını devam ettirmek adına, bor yataklarının kesinlikle özelleştirilmemesi lazım diye düşünüyorum; çünkü, şu anda dünya bor piyasasına hâkim olan US Borax Firmasının, 1978'den önce bor madenleri devletleştirilmeden, kamulaştırılmadan önce 50-60 dolara aldığı borun, bor madenleri 1978'de kamulaştıktan sonra -Eti Holdinge devredildikten sonra- piyasaya Türkiye'nin de girmesiyle birlikte 300 dolara çıktığını bugün her türlü kaynaklardan okuyor ve görüyoruz.

Tekrar, şu anda, IMF'nin üçüncü stand-by anlaşmasının niyet mektubuna, bor madenlerinin özelleştirilmesi noktasında ısrarla stand-by anlaşmasına bunu koydurmasının altında yatan gerçek, herhalde, US Borax Firmasının dünyadaki bor hâkimiyetini tekrar kazanabilmek için, Türkiye'de bor madenleri üzerinde oynanan bir oyun diye düşünüyorum.

BAŞKAN - Sayın Geçer, sürenizi doldurdunuz, hatırlatıyorum efendim.

MUSTAFA GEÇER (Devamla) - Toparlıyorum efendim.

Şunu tekrar buradan vurgulamak istiyorum: Türkiye'de gerçekten yer altı zenginlikleri oldukça büyük. Maden zenginliği açısından dünyada 135 ülke içerisinde 28 inci sıralara gelen bir ülkeyiz. Bu bor madenlerimizin kesinlikle stratejik bir maden olması ve ilgili 2840 sayılı Yasa kapsamından çıkarılmaması ve devlet eliyle işletilmesi millî menfaatlarımız açısından son derece önemlidir ve son derece Türkiye'nin ekonomisine katkısı olacak bir madendir. Bu madenin millî olarak işletilmesinin uygun bulunacağını burada teklif ediyorum. Bu temennilerle, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı ile Turizm Bakanlığı bütçelerimizin, bakanlıklarımıza hayırlı olmasını diliyor, saygılar sunuyorum. (SP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Geçer.

Saadet Partisi Grubu adına, ikinci konuşmayı yapmak üzere, Elazığ Milletvekili Sayın Ahmet Cemil Tunç; buyurun efendim. (SP sıralarından alkışlar)

SP GRUBU ADINA AHMET CEMİL TUNÇ (Elazığ) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı bütçesi üzerinde Saadet Partisi Grubu adına söz aldım. Bu vesileyle, hepinize saygılarımı sunuyorum. Bu arada, hem ramazan ayınızı hem kandilinizi hem de önümüzdeki hafta idrak edeceğimiz ramazan bayramınızı kutlamak istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün 2002 yılı yatırım bütçesi için talepte bulunduğu kaynağın miktarı 7 katrilyon 438 trilyon liradır. Buna karşılık, ancak 1 katrilyon 357 trilyon liralık bütçe ayrılabilmiştir. Enerji sektöründe, istenen, talepte bulunulan, ihtiyaç duyulan kaynağın yüzde 24'ü, tarım sektöründe yüzde 12'si, hizmet sektöründe yüzde 26'sı karşılanmış. Önce, bu ödeneklerin son derece yetersiz olduğunu söylememiz lazım. Özellikle, tarım sektörünün âdeta gözden çıkarıldığını, ihmal edildiğini söylemek gerekir. Diğer sektörlerin talepleri yüzde 25, yüzde 30, yüzde 100 oranında karşılanmışken, tarım sektöründe talep ancak yüzde 12 oranında karşılanabiliyor.

Şüphesiz, her sektör kendi alanında önemlidir; ama, tarım sektörü, bizim için, Türkiye için daha önemlidir diye düşünüyorum; çünkü, nüfusumuzun yarısı köylerde yaşıyor, 35 000 köyümüz var, 41 000 mezramız var. Galiba, kentleşmekten önce, köyleşmek gibi bir problemimiz var. Biz, bu problemi yaşıyoruz; çünkü, köy ve mezralarımızın yüzde 11'inde ancak, sağlıklı içmesuyu var. Yine, köy ve mezralarımızın yüzde 14'ünde içmesuyumuz yok. Köylerimizin, ancak, yüzde 7'sinde kanalizasyon var. Yani, doğrusu, biz, daha köyleşmeyi bile doğru dürüst becerebilmiş değiliz. Kent varoşlarının sahip olduğu imkânların köylerden farklı olmadığını, hatta, daha da geri olduğunu kabul edersek, 78 yıllık cumhuriyet tarihinde, köylümüze, efendimize verdiğimiz hizmeti görebiliriz.

Toplam sulanabilir tarım arazisi 8 500 000 hektardır. 2001 yılı itibariyle, sulanabilen 4 077 000 hektar; sulamayı bekleyen, yaklaşık 4 000 000 hektar tarım arazisi var. Bu ödeneklerle bu sorunu çözemeyiz; bu adaletsiz gelir dağılımını da bu imkânlarla düzeltemeyiz. Nüfusun yarısı köylerde yaşıyor; ancak, millî hâsıladan aldığı pay, sadece, yüzde 15'tir. Eğer, bu politikayı sürdürürseniz, yani, tütün ekimine sınırlamayı getirirseniz, pancara kota koyarsanız, köylünün ürettiğine taban fiyatını vermezseniz, yani, köylünün emeğinin karşılığını vermezseniz, bugün millî hâsıladan aldığı yüzde 15'lik payı yarın alamayacaktır.

Kaynak yok deniliyor; ancak, var olan kaynaklar da çok kötü harcanıyor. Bir örnek olmak üzere, Elazığ'da devam eden Kuzova Sulama Projesinden bahsetmek istiyorum. Bittiğinde 29 144 hektar alan sulanacak. Proje dört kademeden oluşuyor. Birinci kademe; yani, Meşeli ve Ziyarettepe pompaj grubu 1993 yılında ihale edildi. İşin bitim tarihi 1997 olarak tespit edilmiş, ihale bedeli de 134 420 000 000 Türk Lirasıdır; ancak, iş, 2002 yılına sarkmış, birinci kademe projenin 2001 yılı maliyeti 15 trilyona yükselmiştir. Yani, 15 trilyon para harcanmış, tüm projenin bedeli de 105 trilyona çıkmıştır. Bu, sadece bir örnektir. Türkiye'de aynı durumda ne kadar proje var, bilmiyorum. Dokuz yıl önce başlayacaksınız, her yıl ancak eskalasyonu karşılayabilecek ödenek koyacaksınız ve bu proje bitecek, 30 000 hektar arazi sulanacak. Bu anlayışla bu ne zaman bitecek? Bu anlayışla bu proje, herhalde, bitmez. 15 trilyon harcandığı halde, dokuz yılda sadece ana kanallar bitirilebilmiş, 225 kilometrelik kanallar duruyor, tüneller tamamlanamamış, pompa istasyonu da bitmemiş. Kaldı ki, birinci kısım, ikinci kısım, üçüncü kısım ne zaman başlayacak, ne zaman bitecek, Allah bilir.

Değerli arkadaşlarım, bu anlayışla, yoksulluk, fakirlik, işsizlik bitmez. Tarım alanları sulanacak olursa köylünün, yani, 35 milyon insanın refahı artacak, ekonomiye katkı 3-4 misli artacak ve bununla beraber, istihdam imkânları da kendiliğinden artmış olacaktır.

Sanayii geliştirememişiz, yatırım yapamamışız, şehirleşmemizi, sanayileşmemizi tamamlayamamışız, insanımızı köyde tutmuşuz; ancak, onun ihtiyaç duyduğu hizmeti ayağına götürememişiz. Dolayısıyla, köylümüz, emeğinin karşılığını alamıyor, yoksulluktan da bir türlü  kurtulamıyor.

Hem tarımda hem enerjide ihtiyaçlar gittikçe arttığı halde, yatırımların yıllar itibariyle düştüğünü görüyoruz. 2000 yılı bütçesine bakıyoruz, Devlet Su İşlerinin payı yüzde 2,32'dir; 2001 yılı bütçesinde 2,71, 2002 yılında ise 2,01'e inmiştir. Yine, yatırımlara bakıyoruz, 2000 yılında yüzde 31,35, 2001 yılında yüzde 25,58, 2002 yılında yüzde 23,6. Devlet Su İşlerinde yatırımların her gün düştüğünü görüyoruz. Sayın Enerji Bakanımız da, komisyondaki konuşmasında, tüm sektörlerde ödeneklerin çok yetersiz olduğunu, özellikle de büyük sıkıntının tarım sektöründe olduğunu söylüyor. Başta GAP olmak üzere, bazı projelerin barajlar tamamlandığı halde sulama şebekesi inşaatları yavaş yürümekte ve tamamlanması gecikmektedir. Dolayısıyla, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün, 250 trilyonluk eködenek temin edildiği halde, bazı projelerinin bitirilebileceğini Sayın Bakan ifade ediyor.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hem enerji stratejik bir sektördür hem de tarım stratejik bir sektör. Böyle olduğu halde, 2002 yılında genel bütçede artış oranı yüzde 103 iken, Enerji Bakanlığı bütçesinin artış oranı sadece yüzde 52'dir. Dolayısıyla, bu bütçede enerjide ve tarımda mesafe kat etmek, gelişme göstermek mümkün değil diye düşünüyorum. Hem kaynak ayıramıyoruz hem de kaynaklarımızı iyi değerlendiremiyoruz.

Burada, Sabah Gazetesinde, Necati Doğru'nun bir tespitini ben sizlerle paylaşmak istiyorum. "Su aydınlıktır; aydınlanalım" diyor. "Örneğin İzmit'te Büyükşehir Belediyesinin bir konsorsiyuma yaptırdığı Yuvacık Barajının ünitesi olan Yuvacık Arıtma Tesisi ile İSKİ'nin yaptırdığı Fatih Sultan Mehmet Arıtma Tesisi arasında büyük fark nereden kaynaklanıyor?

Şu kıyaslamaya bakın:

"Yuvacık Arıtma Tesisi:

Günlük kapasitesi: 390 000 metreküp.

Maliyeti: 146 000 000 dolar.

Fatih Arıtma Tesisi:

Günlük kapasitesi: 420 000 metreküp.

Maliyeti: 28 000 000 dolar.

Tesis aynı tesis; fakat, İzmit Büyükşehir Belediyesinin yaptırdığı, 118 000 000 dolar daha pahalı.

Niçin bu fark?" Nereden?..

Yine, bir örnek daha veriyor Sayın Doğru, diyor ki:

"Yeşilçay Projesi:

2 regülatör.

1 pompa istasyonu.

1 isale hattı.

1 enerji nakil hattı.

Yıllık kapasite: 145 milyon metreküp.

Yapımcısı DSİ.

Maliyeti: 270 000 000 dolar."

 "Yıldız Dereleri Projesi:

3 baraj.

3 pompa istasyonu.

1 isale hattı.

1 enerji nakil hattı.

Yıllık kapasitesi: 140 000 000 metreküp.

Yapımcısı İSKİ.

Maliyeti: 52 000 000 dolar.

Mühendisler sorgulasınlar.

Halka bilgi versinler.

Bir kurumun 52 000 000 dolara mal ettiğini, diğer kurum 270 000 000 dolara fatura ediyor. Niçin aradaki bu büyük fark?" Nereden çıkıyor?..

Yani, kaynaklarımızı son derece akıllı kullanmak durumunda olduğumuzu ifade etmek istiyorum.

Bu arada, Devlet Su İşlerinin bütün çalışmalarında en büyük paya sahip olan mühendislerin özlük haklarıyla ilgili bir iki şey söylemek istiyorum. Şimdi, Devlet Su İşlerinde çalışan personelin maaş durumunu örneklemek istiyorum: Genel müdür 1 146 000 000, daire başkanı (teknik) 669 000 000, mühendis (1 inci derecede) 434 000 000 lira para alıyor. Aynı yerde, Devlet Su İşlerinde işçi pozisyonunda olan personelden sondaj işçisi 886 000 000, bekçi 852 000 000, formen 817 000 000, şoför 817 000 000... Şimdi, bunu söylerken, işçinin parası çok, kesilsin şeklinde bir anlayışla bunu ifade etmiyorum, mukayese etmek istiyorum.

Bunun yanında, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığına bağlı diğer kurumlardaki mühendis ücretlerine bakıyoruz. Türkiye Petrol Ofisinde bir mühendis, aynı mühendis 902 000 000, BOTAŞ'ta 902 000 000, Elektromekanik Sanayii A.Ş. Genel Müdürlüğünde 900 000 000, Kömür İşletmelerinde 617 000 000 lira alırken, DSİ Genel Müdürlüğünde 398 000 000 lira ücret alıyor. Diğer başka kamu kurumlarına bakıyoruz. Yine, mühendis, Merkez Bankasında 1 820 000 000 lira, Rekabet Kurulunda 980 000 000 lira, Hazine Müsteşarlığında 900 000 000 lira, TRT Genel Müdürlüğünde 900 000 000 lira. Bunlar arazi görür mü, görmez mi, bilmiyorum; ama, her zaman arazide olan ve su kaynaklarını hem enerjide hem tarımda Türkiye'nin hizmetine sunmaya çalışan mühendislerimizin bu özlük haklarındaki haksızlığı takdirlerinize arz etmek istedim. Bu arada, hükümetin, iki defa veya üç defa, personelin bu malî durumunu daha adil hale getirmek için aldığı yetkiyi şimdiye kadar kullanmadığını; dolayısıyla, bununla, Devlet Su İşleri mühendislerinin özlük haklarının düzeltilmesi gerektiğini de, ben, hemen ifade etmek istiyorum.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, değerli arkadaşlarım; enerji sektörüyle ilgili -vaktim elverirse- birkaç şey söylemek istiyorum. Enerji sektöründe yeniden yapılanma iddiasıyla Elektrik Piyasası Kanununu Meclisten geçirdiniz. 31 Ekim 2001 tarihine kadar yap-işlet-devret ve işletme hakkı devri sözleşmeleri yapılacak denildi; ancak, Hazine olur vermediği için sözleşmeler tek taraflı olarak bekliyor. 2002 yılı sonuna kadar yap-işlet-devret modeline göre inşa edilen santrallerin yapılmasına ilişkin Hazine garantileri kaldırılacak denildi. Onlar da olduğu gibi duruyor. Tahkim Yasası burada görüşülürken, enerji sorunu halledilecek denildi. Tahkim çıktı; ancak, bugüne kadar, yabancı sermaye...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Efendim, size de 2 dakika eksüre veriyorum.

AHMET CEMİL TUNÇ (Devamla) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

...enerji sektörüne yatırım yapmadı. Kaldı ki, Tahkim Yasası çıktıktan sonra hiçbir özelleştirme de yapılabilmiş falan değildir. Hem üretimin, hem de dağıtımın bütün özelleştirmeleri bekliyor. Yine, yap-işlet-devret modeliyle oluşturulan hiçbir proje gerçekleştirilememiş, hepsi sürüncemede bekliyor. Yerli ve yabancı girişimci yatırım yapmıyor, yatırım yapılamayınca enerji ihtiyacı karşılanmıyor.

Eğer, kriz olmasaydı, sanayi durmasaydı, kalkınma sürdürülebilseydi, bugün, karanlıkta kalıyor olacaktık. Sonuçta da, hükümetin beceriksizliği, bilgisizliği ve ihmali yüzünden ülkemizin güvenliği tehlikeye giriyor.

Burada bir örnek vermek istiyorum: Bir taraftan, dışarıdan 5 milyar kilovat saat enerji ithal ediyoruz, öbür taraftan, Keban Deresi üzerindeki hidroelektrik santrali yap-işlet-devret modeliyle verilmiş. Alan yüklenici firma diyor ki, ben devletten kredi istemiyorum, bulacağım krediye Hazine garantisi falan da istemiyorum, su kesilmesi gibi riskleri de üstüme alıyorum, hiçbir şey istemiyorum, sözleşmeler tamamlansın, bana müsaade edilsin bunu yapayım; dolayısıyla, Türkiye'nin enerjisine bir katkım olsun. Ancak, bütün çabalarına, uğraşılarına, müracaatlarına rağmen, bir sonuç da alabilmiş değil. Bunu da, Sayın Bakanın takdirine arz ediyorum.

Sayın Başkanım, müsamahanıza teşekkür ediyor, bütçelerin hayırlı olmasını diliyor, hepinize saygılar sunuyorum. (SP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Tunç.

Sayın milletvekilleri, Bursa Milletvekili Sayın Ali Arabacı, tarafıma gönderdiği bir pusulada "şu anda Genel Kurulda bulunan Turizm Bakanı Mustafa Taşar'a olaylı Londra seyahatiyle ilgili bir soru sormuştum; fakat, kendisi, sorunun cevabını Genel Kurulda göndermiş ve bana hakaret etmiştir; dolayısıyla, İçtüzüğe göre söz istiyorum; çünkü, şu sırada bana göndermiştir" diyor.

TURİZM BAKANI MUSTAFA RÜŞTÜ TAŞAR (Gaziantep) - Ne alakası var?!

BAŞKAN - Aslında, Sayın Bakan, soruya verdiği cevapta "Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına" demiş; ama, herhalde, burada göndermiştir...

TURİZM BAKANI MUSTAFA RÜŞTÜ TAŞAR (Gaziantep) - Hayır efendim, Meclis Başkanlığına gitti.

BAŞKAN - Efendim, bir dakika... Bir tamamlayalım da Sayın Bakan...

Şimdi, aslında, bu soru önergesine cevabın, doğrudan doğruya Başkanlık kanalıyla gönderilmesi lazım. Başkanlık, kendisine gelen soru önergesinin cevabında ağır ve yaralayıcı sözler varsa, bu cevabı ilgili bakana iade eder ve normal üslupla yazılmasını sağlar. Dolayısıyla, Sayın Arabacı, eğer, Sayın Bakan, bu soru önergesini şimdi size göndermişse, siz, kendisine iade edin; size Meclis Başkanlığı kanalıyla gelmesi lazım,  göndermemiş kabul edin. Dolayısıyla, benim de burada İçtüzüğe göre söz vermem mümkün değil.

AYDIN TÜMEN (Ankara) - Sayın Başkan, tüm Genel Kurula dağıtıldı.

BAŞKAN - Efendim?..

AYDIN TÜMEN (Ankara) - Tüm Genel Kurula dağıtıldı.

TURİZM BAKANI MUSTAFA RÜŞTÜ TAŞAR (Gaziantep) - Sayın Başkan, bir  söz verir misiniz?

BAŞKAN - Hayır, vermem de... Çünkü, size söz verecek bir şey yok.

NİDAİ SEVEN (Ağrı) - Biz de bilelim yani; ne demiş?

TURİZM BAKANI MUSTAFA RÜŞTÜ TAŞAR (Gaziantep) - Müsaade ederseniz, ne olduğunu  anlatayım.

BAŞKAN - Efendim, neyse, şimdi... Yani, bu olayla ilgili değil. Arkadaşımızın bir talebini yerine getirmiyorum; getirseydim, size de söz verirdim.

Efendim, şimdi söz sırası DSP Grubunda. İlk konuşmayı, İstanbul Milletvekili Sayın Hüseyin Mert yapacaktır. (DSP sıralarından alkışlar)

Sayın Mert, süreyi çok uzatmıyorum, biliyorsunuz; her gruba 2 dakika... Onun için, siz ayarlayın lütfen. Grubunuzun 30 dakika süresi var.

Buyurun.

DSP GRUBU ADINA HÜSEYİN MERT (İstanbul) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Turizm Bakanlığının 2002 yılı bütçesi üzerinde Demokratik Sol Parti Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Dünya ekonomisindeki yeri, önemi ve katkısı tartışılmaz bir sektör olan turizmin, doğayı, çevreyi ve kültürel değerleri korumada düzenleyici, dünyada barış ortamını ve işbirliğini sağlamada etkileyici bir işlevi bulunduğunu hepimiz bilmekteyiz.

Türk ekonomisi için ana sektör haline gelen turizm, ülke dövizinin üçte 1'inden fazlasını tek başına karşılar duruma gelmiştir. Bu haliyle, en fazla döviz kazandırıcı sektörlerden biri olmuştur. Üstelik, bu kazanç, 38 sektöre paylaştırılarak, geniş bir üretim ve hizmet kitlesinin olumlu yönde etkilenmesine neden olmaktadır.

Bu ekonomik etkinin boyutları hakkında fikir edinilebilmesi için, sizlere, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliğinin Dünya Seyahat ve Turizm Konseyiyle birlikte hazırladıkları "seyahat ve turizmin istihdam ve ekonomi üzerindeki etkisi" konulu raporundan alınmış bazı verileri okuyacağım. Bu kapsamlı çalışmayı yapan her iki kuruluşu da kutluyorum.

"Türkiye seyahat ve turizm endüstrisinin ekonomiye olan doğrudan etkisi, 618 100 kişiye iş olanağı, toplam istihdamın yüzde 2,9'u; 8 milyar dolar gayri safî yurtiçi hâsıla, toplam hâsılanın yüzde 5,2'si şeklinde olmaktadır. Yine, bu endüstrinin ekonomiye doğrudan ve dolaylı etkisi, 1,5 milyon kişiye iş olanağı, toplam istihdamın yüzde 6,8'i; 18 milyar dolar gayri safî yurtiçi hâsıla, Türkiye toplam hâsılasının yüzde 11,8'i; 7,5 milyar dolar dışturizm geliri, dışturizm geliri dahil toplam ihracatın yüzde 18,6'sı; 4,2 milyar dolar sermaye yatırımı, toplam yatırım miktarının yüzde 10,8'i; 188 milyon dolar tutarında devlet harcaması, toplam harcamanın binde 8'i; 3,5 milyar dolar tutarında vergi, toplam vergi gelirlerinin yüzde 10,1'i şeklindedir."

Bu araştırmanın en önemli özelliği, klasik istatistik yöntemlerinden ve ekonometrik yaklaşımlardan farklı olarak, Birleşmiş Milletler tarafından yeni benimsenmiş uydu hesaplaması kavramıyla ölçülmüş olmasıdır. Bu tür araştırmalar, seyahat ve turizm ya da diğer sektörlerde yaratılan değerlerin ekonomiye olan etkisini çeşitli açılardan ölçmeye ve yalnızca sektör ya da sektörlerin değil, ekonominin tümüyle ilgili alınacak olan kararlarda etkili, karşılaştırılabilir ve en önemlisi, doğru bilgi sahibi olmamızı sağlayacaktır.

Terörün önünün kesilmesinden sonra önemli ölçüde artış trendine giren Türk turizmi, deprem, 11 Eylül olayları ve Batı'dan Türkiye'ye bakıldığında arka fonda gözüken Afganistan savaşı, İsrail'de yaşanan gerginlikler ile sürekli gündemde tutulan Irak'a yönelik savaş tehditlerine rağmen, yakaladığı bu trendi sürdürmeye devam edecektir. Bu yükseliş, ülkemizin hiçbir tanıtım, tutundurma faaliyeti yapmaması durumunda bile, dünya turizm pazarının büyümesiyle dahi mümkündür; ancak, eğer, orta vadeli amacımız pazar payımızın yüzde 1,6 seviyelerinden, en az 2 katına, yüzde 3-3,5 seviyelerine yükseltilmesi ise, bazı yapısal çalışmaların yapılması ve kısa vadeli önlemlerin alınması gerekmektedir.

Ülke tanıtımına, genel kabul görmüş değerlerde, ulusal gelirin binde 2'si ya da ülke turizm gelirinin yüzde 3'lük kısmının ayrılması; sektör personeline ve rehberlere verilen eğitimde standardizasyona gidilmesi ve denetlenmesi; turizm bilincinin halkımıza ve kamuya verilmesi, geliştirilmesi, turizm işletmelerinin ve acentelerinin ihracat teşviklerinden, Eximbank kredilerinden yararlandırılması; uzun yıllardır devam eden ATAK Projesinin yeni kaynak ve krediler bularak devamının sağlanması ve proje dışındaki yerlerin altyapılarının da yerel yönetimlerle birlikte yapılmasının sağlanması; yine, yerel yönetimlerle ve ilgili bakanlıklarla birlikte çalışarak çarpık yapılaşmanın önüne geçilmesi, ekolojik dengeyi ve kültürel değerleri koruyan bir gelişmenin sağlanması; son yıllarda ve özellikle 11 Eylül olaylarından sonra, görülen hava ulaşımında koltuk sayısının düşmesiyle birlikte zor günler yaşayan havayolu taşımacılığına sağlanan desteğin artırılması; kendi insanımızın, kendi ülkesini ve insanlarını tanımasına ve tatil yapmasına olanak sağlamak üzere, örneğin tatil kredisini yaygınlaştırmak şeklinde içturizm dinamiğinin harekete geçirilmesi; turizmin çeşitlendirilerek oniki aya yayılmasının ve her bölgenin yararlanmasının sağlanması; tanıtım ve pazarlama faaliyetlerinde teknolojik gelişmeleri hızla benimseyerek, etkisi ve önemi her geçen gün artan internet gibi bilgi teknolojilerinden daha fazla yararlanılmasının sağlanması; daha önemlisi, bunları sürdürülebilir ve toplam kalite anlayışı içerisinde yapılmasının sağlanması, bu önlemler için verilebilecek örneklerden bazılarıdır.

Uluslararası rekabetin en önemli araçlarından biri, ürün ya da hizmet hakkında bilgi vermek, dikkat çekmek, imaj yaratmak amacıyla bir marka oluşturmaktır. Türkiye olarak turizm markası olabilmemiz için, dünyaca bilinen Efes, Nemrut, Peribacaları gibi destinasyon bölgelerine ayırarak yapılacak tanıtım kampanyaları yaklaşımı doğrudur. Bununla birlikte, Türkiye markasını destekleyecek en önemli destinasyon İstanbul'dur. 2 700 yıllık tarihiyle, bu tarihlere ait kültürleri, uygarlıkları her köşesinde hissedebildiğimiz bir şehir İstanbul. Restorasyon yapılarak içerisinde ticarî faaliyete izin verilen Kız Kulesinin Turizm Bakanlığınca sembol olarak kabul edilmesi, turizm kamuoyunda çokça tartışıldı. Sembol olarak neyin kabul edilmesi, bilim çevrelerinin ve tanıtım hizmeti veren kuruluşların katkısıyla karar verilebilecek bir konu.

Türkiye markası için İstanbul önplana çıkarılacaksa, bu sembol Kız Kulesi de olabilir ya da örneğin, UNESCO'nun yeniden belirlemeye çalıştığı, dünyanın 7 harikasına aday Ayasofya Camiide... Ancak, sunulacak ürün, en az sembol kadar önemlidir. İstanbul'un tarihî yarımadası, UNESCO'nun dünya mirası listesindedir.

BAŞKAN - Sayın Mert, 8 dakikanız doldu efendim.

HÜSEYİN MERT (Devamla) - Bitiriyorum efendim.

Turizm Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, belediyeler, üniversiteler ve sivil toplum örgütlerimiz dayanışma içerisinde çalışarak, korunması gerekli tüm taşınır ve taşınmaz kültür varlıklarımızı modern kent yaşamının gölgesinden çıkarıp, planlamasını ve restorasyonunu yaparak, dünya turizminin hizmetine sunmalıdır diyorum.

Turizm Bakanlığının 2002 yılı bütçesinin Bakanlığa, milletimize ve sektöre hayırlı olmasını diler; şahsım ve Demokratik Sol Parti Grubum adına saygılar sunarım. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Mert.

İkinci olarak, DSP Grubu adına konuşma yapmak üzere, Aydın Milletvekili Sayın Halit Dikmen.

Buyurun Sayın Dikmen. (DSP sıralarından alkışlar)

DSP GRUBU ADINA HALİT DİKMEN (Aydın)- Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; konuşmama başlarken, sizin, ulusumuzun ve İslam âleminin yaklaşan ramazan bayramını kutlar, şahsım ve Demokratik Sol Parti Grubu adına saygılarımı sunarım.

İçel İlimizde meydana gelen sel felaketi dolayısıyla, hükümetimizin, bu konuda gereken hassasiyeti göstereceğine inancımı belirtir, felaketten zarar gören vatandaşlarımıza geçmiş olsun dileklerimi iletirim.

Turizm sektörü, dünyanın en hızlı gelişen ve ülkelere büyük döviz sağlayan sektörüdür. Türkiye içinde 38 yan sektöre doğrudan girdi sağlayarak, 2,5 milyon kişiye iş olanağı yaratmaktadır.

Yaşadığımız kriz ortamı ve 11 Eylülde Amerika Birleşik Devletlerinde cereyan eden terörist saldırılar, tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de turizm sektörünü belirsizlik ve krizle karşı karşıya getirmiştir. Bu noktada, ülkemizin genel tanıtımıyla birlikte, özellikle turistik tanıtımı için yeterli kaynak ayrılması hayatî önem taşımaktadır. Dışişleri Bakanlığımız da, Türkiye'yle ilgili yapılan olumsuz yaklaşımlara, şimdiye kadar olduğu gibi, anında tepki vererek Turizm Bakanlığına desteğini sürdürmelidir.

2000 yılında dünya turizm pastasının ekonomik değerinin 500 milyar dolar civarında gerçekleşmesi ve 2010 yılında bunun 1 trilyon dolar, 2020 yılında ise 2 trilyon dolar olarak tahmin edilmesi, turizmin, ekonomik açıdan lider sektör konumuna geçeceğini göstermektedir. Bu göz önüne alınarak, biz de, lider ülkeler safında yer tutabilmek için vakit kaybetmeden uzun vadeli planlar yapmalıyız. Bu yıl sonu itibariyle, 12 milyon turist ve 10 milyar dolara yakın döviz  girdisi beklenmektedir.

2020 yılı hedefi ise, 60 milyon turist ve 50 milyar dolar döviz girdisidir. Hedeflerimiz, kesinlikle hayal değil, gerçektir. Bugün turizmdeki rakiplerimiz, İspanya, İtalya, Fransa gibi ülkelerin 2000 yılı turizm geliri 35-40 milyar dolardır. Doğa örtüsü olarak, tarih, kültür, insan birikimi olarak bu ülkelerden azımız yok, fazlamız var. Yapmamız gereken, sahip olduğumuz değerleri doğru bir şekilde kullanmaktır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hesaplanan bu rakamlara ulaşabilmemiz için olmazsa olmazları şu şekilde sıralayabiliriz:

Öncelikli olarak, tanıtım faaliyetlerini daha etkili gerçekleştirmeliyiz. Bu amaçla, çeşitli kuruluşlarca yürütülen tanıtım faaliyetleri arasında koordinasyon sağlanması; bu işi en iyi yapacak ve beklentilerimize cevap verecek, tanıtımda ses getirecek firmalara yaptırılması; genel tanıtım faaliyetlerinde, ülkemizin, aynı zamanda, çağdaş, modern ve kültürel yönlerinin önplana çıkarılması; turizm tanıtımı için, en az, rakip ülkelerin tanıtım bütçelerinin düzeyinde ödenek ve fon kaynaklarının sağlanması; tanıtım faaliyetlerinin doğru ve pazar şartlarına uygun bir zamanlamayla yürütülebilmesini teminen, ödeneklerin uygun zamanda serbest bırakılması ve gerekiyor ise, bu yönde mevzuat değişikliklerinin yapılması şarttır; çünkü, şu anda tanıtım yaptırılıyor, parası mart ayında ödeniyor.

Yurt dışında düzenlenen fuarlarda, Türkiye'yi, imajına, vizyonuna ve turizmdeki beklentisine cevap verecek kalitede stantlarla temsil etmeliyiz.

Devletin elinde bulunan boş araziler değerlendirilmeli, eşitlik ilkesi esas alınarak yatırımcılara ihale edilmelidir.

Böylece, Antalya tarzında birçok turizm bölgesi oluşturmalıyız.

Hem turizmden bu kadar çok beklentimiz var hem de turistin gelmesini engelleyecek her türlü zorluğu çıkarıyoruz; mesela, KDV oranları. Fransa'da standart KDV oranı yüzde 20, turizme uygulanan yüzde 5,5; Yunanistan'da standart KDV oranı yüzde 16, turizme uygulanan KDV oranı yüzde 8; Portekiz'de standart KDV oranı yüzde 17, turizme uygulanan yüzde 5; Türkiye'de ise standart KDV oranı yüzde 18, turizme uygulanan KDV oranı yüzde 18. Yüzde 18'lik KDV oranıyla bu ülkelerle nasıl rekabet edebiliriz?!

Yabancı turistlerin ülkemizi ziyaretlerinde alınan ayakbastı parasını düşürüp, yurtdışına çıkışlarda alınan harçları kaldırmalıyız. Turizm aynı zamanda insanların ülkeler arasındaki değişim aracıdır; gideceksiniz ki, gelecekler.

Sektörde son derece önemli ve temel bir işlev gören seyahat acentelerinin, Avrupa Birliği ülkelerinde olduğu gibi, KOBİ kapsamına alınarak, ihracat teşviklerinden yararlandırılması sağlanmalıdır. İrlanda bunun için güzel bir örnektir. Fert başına 20 000 dolar millî geliri vardır. Bunu küçük işletmeleri KOBİ kapsamına alarak başarmıştır. Bu başarıda eğitime verdikleri desteğin payı da büyüktür.

Turizm sektörü açısından ülkemizde önemli altyapı eksiklikleri mevcuttur. Belli plan ve programlar çerçevesinde bu eksikliklerin giderilmesi, iyileştirilmesi ve geliştirilmesi gereklidir. Ulaşım konusuna önem vererek, karayolu ulaşımının yanında raylı sistem ve denizyolları ulaşımına da ağırlık verilmelidir.

Planlama, imar, uygulama ve denetim sorunlarının öncelikle halledilebilmesi için gerekli mevzuat değişikliklerine gidilmesi ve idarî tedbirlerin alınması acil olarak sağlanmalıdır. Turizm yatırımcısının uyması gereken 20'den fazla yasa ve yüzlerce yönetmelik vardır. Bütün yetkileri merkezde toplayan bu yaklaşım, yatırımcıyı canından bezdirmektedir.

Rakip  ülkeler, Türkiye'deki trafik sorununu devamlı gündeme getirerek dış basında aleyhte propaganda yapılmasına neden olmaktadırlar. En önemli sorunlardan biri olan trafik sorununu çözmek için etkili tedbirler almalıyız.

Turizm tesislerinin sıkıntılarını azaltıp, gelişmelerini kolaylaştıran bir yapılanmaya gidilmelidir.

Tüm bunların yanında, turizmi, sadece belli bölgelerle sınırlı bırakmamak, çeşitlendirmek ve tüm yurda yaymak, öncelikli hedeftir. Ancak, Kuşadası, Didim gibi, Türkiye turizminde lokomotif bölgelerin özellikleri ve ihtiyaçları mutlaka dikkate alınmalıdır.

Yörelere ve turizm türlerine göre verilen teşviklerde bu husus, göz önünde tutulmalıdır. Örneğin, büyük bir turist potansiyeline sahip olan Kuşadası'nın, geçmişteki parlak günlerine dönebilmesi için, yeniden yapılanma sürecine dahil edilmesine ihtiyaç vardır. Bu destek, altyapı sorunlarının çözümünde acil kaynak yaratılması, sektör temsilcileriyle yurtdışı tanıtımına özel önem verilmesi, İzmir Havalimanına charter uçuşlarının teşvik edilmesi ve Çeşme'den Kuşadası'na kadar olan sahil bölgesine yeni yatırımların özendirilmesi şeklinde olabilir.

BAŞKAN - Sayın Dikmen, sürenizi 1 dakika geçirdiniz; onu hatırlatayım.

HALİT DİKMEN (Devamla) - Bitiriyorum Başkanım.

Yine, Didim, Efes, Meryemana gibi, özellikle inanç ve kültür turizmine hizmet eden yerlerin, var olan doğal potansiyeli göz önüne alınarak, Türkiye turizmi içerisinde bugün bulunduğu yerden çok daha yukarılara çıkarılması gerekir. Bu bölgeleri, özellikle ikinci konutların yağmasına ve yerel yönetimlerin insafına terk edemeyiz.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; burada, özellikle şunu da vurgulamak istiyorum ki, Turizm Bakanlığımız, İkinci atılım dönemini başlatmak amacıyla, tam bir seferberlik ortamına girdi; sektörle ilgili sorun ve çözüm yollarını sektör temsilcileriyle masaya yatırdı. Bu olay, bugüne kadar bu boyutuyla yapılmamış bir çalışmadır. Umuyorum ki, bunun sonunda, turizm sektöründen ekmek yiyen yatırımcılarımız, çalışanlarımız uzun yıllardır bekledikleri çözümlere kavuşacaklardır.

Hükümetimiz, Parlamentomuz ve Turizm Bakanımız Sayın Mustafa Taşar'a, büyük katkılarından ötürü, ben de turizm yöresi olan Aydın'ın bir milletvekili olarak teşekkür ediyor, yöre halkı adına şükranlarımı sunuyorum.

Önümüzdeki yılların Türk turizmini hedeflenen noktaya getireceğine, bu sektörün içerisinde olan birisi olarak yürekten inanıyorum.

Turizm Bakanlığının 2002 yılı bütçesinin halkımıza, sektöre ve Bakanlığa hayırlı olmasını diler, Yüce Kurulunuzu, şahsım ve Demokratik Sol Parti Grubum adına saygılarımla selamlarım. (DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Dikmen.

Demokratik Sol Parti Grubu adına üçüncü konuşmayı yapmak üzere, İstanbul Milletvekili Sayın Ahmet Güzel; buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

DSP GRUBU ADINA AHMET GÜZEL (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı bütçesi üzerinde, Demokratik Sol Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi, şahsım ve Grubum adına saygıyla selamlarım.

Saygıdeğer milletvekilleri, gelişmekte olan ülkemizde enerji talebi her geçen gün artmaktadır. Sanayileşme sürecinde en temel ihtiyaç olan enerjide yaşanan sorunlar, ülkemizin en temel problemlerinden birisidir. Ülkemiz enerji kaynaklarının daha akılcı kullanılması, yeni teknolojilerle enerji çeşitlemesinin sağlanması, alternatif enerji kaynaklarından yararlanılması mutlak zorunluluktur.

Demokratik Sol Parti olarak, katı yakıt dediğimiz taşkömürü ve linyitle birlikte doğalgaz, hidroelektrik enerji, jeotermal enerji, rüzgâr enerjisi, güneş enerjisi gibi yenilenebilir ve çevre dostu enerjilerden de yararlanılması gerektiğine inanıyoruz.

Doğanın ve çevrenin korunabilmesi için, ülkemizde, doğal kaynakların kullanılması açısından, enerji sektöründe, hidroelektrik enerji, güneş enerjisi, jeotermal enerji ve rüzgâr enerjisinin desteklenmesi ve daha çok üretim yapabilir hale gelmesi mutlaka sağlanmalıdır. Böylece, hem enerji çeşitlemesi yapılabilecek hem de doğal kaynaklarımız kullanılacaktır.

Bu arada, giderek ağırlaşan çevre sorunları ve küresel ısınmaya karşı 21 inci Yüzyılın enerjisi kabul edilen hidrojen enerjisinin gözardı  edilmemesi ve bu hidrojen çağına ülkemizin hazırlıklı olması ve hidrojen enerjisinden de faydalanılması gerektiğine inanıyoruz.

Sayın Bakan, değerli milletvekilleri; 21 inci Dönem Meclisimiz, ülkemizin içinde bulunduğu enerji darboğazından çıkmasını sağlamak amacıyla "yap-işlet-devret" ya da "yap-işlet" diye tanımlanan yatırım modellerine işlerlik kazandırılması için gerekli anayasa değişikliklerini yapmış, uluslararası tahkim konusuyla ilgili yasal düzenlemeleri yaparak enerji yatırımlarının önünü açmıştır. Bu konuda 57 nci cumhuriyet hükümetimize destek veren Meclisimize, şükranlarımızı sunuyoruz. Ülkemizin yaşamakta olduğu geçiş döneminde bu yasaların düzenlenmesinden sonra, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığının ülkemiz için önemi daha çok artmıştır. Cumhuriyet tarihimizin hiçbir döneminde, hiçbir bakana nasip olmayan büyük bir çalışma ortamı yaratılmıştır.

Bakanlığın kurumlarına baktığımızda, BOTAŞ, TÜPRAŞ, DSİ, TKİ, Petrol İşleri Genel Müdürlüğü, TEAŞ ve TEDAŞ ülkemizin tüm kesimlerini ilgilendiren dev boyuttaki kuruluşlardır. Bu kuruluşların 55 inci hükümetle başlayan, 56 ncı ve 57 nci hükümetlerle devam eden büyük dönüşüm projeleri, ülkemiz için öncelikli projelerdir. Hazar geçişli Türkmenistan-Türkiye-Avrupa doğalgaz boru hattı projesi, Trans-Balkan doğalgaz boru hattı projesi, Rusya-Karadeniz-Türkiye doğalgaz boru hattı projesi ile Bakü-Ceyhan hampetrol boru hattı projesi gibi mega projelerin, tarih ve kültür birliğimiz olan Ortaasya ve Kafkasya'daki kardeş ülkelerle birlikte net politikalar üretilerek, bir an önce gerçekleşmesi sağlanmalıdır. Bu projeler, dünya enerji talebinin en yoğun olduğu Avrupa ile dünya enerji rezervinin en büyük olduğu Ortaasya'yı birbirine bağlayacaktır. Bu projelerle, ülkemiz, bir enerji merkezi ve enerji köprüsü görevini üstlenecektir. Özellikle Bakü-Ceyhan petrol boru hattının hayata geçirilmesiyle, İstanbul Boğazında, artık, her an olabilen ve her defasında çok ucuz atlatılan tanker kazaları olmayacak, İstanbul ve güzel Boğaziçi emniyet altına alındığı gibi, halkımıza yeni iş ve aş olanakları da sağlanacaktır. Ancak, biz şunu bilmekteyiz ki, ülkemizde, her konuda olduğu gibi, enerji konusundaki bozuk düzen yerine insanca ve hakça bir düzenin kurulması, ancak, demokratik sol bir düzen anlayışıyla sağlanacaktır.

Bu inançla, Bakanlık bütçesinin ülkemize hayırlı olmasını diler ve hepinize en içten dileklerimle saygılarımı sunarken, halkımızın yaklaşan Ramazan Bayramını şimdiden kutlarım. (DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Güzel.

DSP Grubu adına son konuşmayı yapmak üzere, Diyarbakır Milletvekili Abdulsamet Turgut; buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

DSP GRUBU ADINA ABDULSAMET TURGUT (Diyarbakır)-Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığına bağlı kuruluşlardan olan Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün 2002 yılı bütçesi üzerinde Demokratik Sol Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum. Şahsım ve Grubum adına, hepinize saygılar sunuyorum.

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, ülkemizdeki su kaynaklarının değerlendirilmesinden sorumlu ana yatırımcı bir kuruluşumuzdur ve kamu hizmetleri açısından çok önemli bir yer tutmaktadır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; su, sürdürülebilir kalkınma çabalarının en önemli unsurlarından birisidir. Türkiye'deki hızlı nüfus artışı, şehirleşme, sanayileşme ve hayat standartlarının yükselmesi, ülkemizdeki su ihtiyacını giderek artırmaktadır.

Ülkemizdeki su potansiyelinin gelişmiş ülkeler düzeyinde yararlanılabilecek şekilde toplumun ve ekonominin hizmetine sunulması, katedilen mesafelere rağmen sağlanamamış durumdadır. Bugün, ülkemizin su kaynakları potansiyelinin ancak üçte 1'inden yararlanabilmekteyiz. Ülkemiz potansiyelinin, gelecekteki ihtiyaçlar da göz önünde bulundurularak, ihtiyacı karşılayacak düzeye gelebilmesi için projeler geliştirmek ve gerekli yatırımları yapmak çok önemlidir. Su potansiyelimizi en verimli şekilde kullanabilmemiz için, baraj yapımına daha çok önem vermemiz gerekmektedir.

Büyük barajların yanı sıra, dere, çay ve küçük ırmaklar üzerinde de küçük barajlar yapmak suretiyle projeler geliştirmeliyiz. Bu barajlar hem küçük ödeneklerle yapılabilir hem de sel ve taşkından yörelerimiz korunmuş olur. Bu sayede, boşa akıp giden sularımız depolanarak, tarım alanlarımız sulanıp verimli hale gelecek, barajlar sayesinde de, ekonomimizin gelişmesi için gerekli olan elektrik enerjisi üretilmiş olacaktır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; dünyanın en büyük su projelerinden biri olan Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ülkemiz için çok önemli bir projedir. GAP, Dicle ve Fırat nehirlerinin aşağı kısımları ile bunlar arasında kalan ovaları kapsamakta, Siirt, Mardin, Diyarbakır, Batman, Şanlıurfa, Adıyaman, Gaziantep ve Şırnak İlleri, bu proje içinde yer almaktadır.

GAP bünyesinde 22 baraj, 19 hidroelektrik santral yer almaktadır. Bunlardan, 9 baraj ve hidroelektrik santralın inşası tamamlanmıştır. Tamamlanan hidroelektrik santrallardan, yılda 20 milyar kilovat/saat enerji üretilmektedir. Devam eden projelerin tamamlanmasıyla da, yılda 7 milyar kilovat/saat daha enerji üretimi sağlanmış olacaktır. GAP ile ayrıca, 1,7 milyon hektar tarım alanı sulanarak, kuru tarımdan sulu tarıma geçiş sağlanacak; bu da ülkemize, hektar başına 1 200 dolar olmak üzere toplam 2 milyar dolara yakın gelir sağlayacaktır.

Ülkemiz ve Güneydoğu Anadolu Bölgemiz için çok önemli projeler olan Dicle Nehri üzerinde yer alacak olan Ilısu barajı ve hidroelektrik santralı inşaatı ve Cizre barajı inşaatının bir an evvel başlaması, ülkemiz menfaatları açısından oldukça önemlidir. Bu projelerle, yılda, yaklaşık 4,5 milyar kilovat/saat enerji üretilecek, ayrıca 20 000 kişi iş imkânına kavuşmuş olacaktır.

Güneydoğu Anadolu Projesi içinde kalan, sulama açısından projenin yüzde 15'lik bölümünü oluşturan Diyarbakır-Silvan projesi de, ülkemiz açısından büyük önem arz etmektedir. Silvan barajı ve hidroelektrik santralı inşaatı içerisinde yer alacak 7 barajın planlama çalışmaları bitmiştir. Bu projenin hayata geçirilmesi halinde, yılda 667 000 000 kilovat/saat enerji üretilecek, 257 000 hektar tarım alanı sulanacaktır.

GAP kapsamı içerisindeki projelerin bitirilmesi halinde, sık sık elektrik kesintisi yaşayan Güneydoğu Anadolu Bölgemizin sosyal ve ekonomik yönden gelişimi sağlanacak, ihtiyacı olan elektrik enerjisine kesintisiz olarak kavuşmuş olacaktır. Ayrıca, bu projelerin bitmesi, tarım ve sanayi alanlarına geniş iş imkânı sağlayacaktır.

GAP'ın toplam maliyeti 16 700 000 000  dolardır. Bugüne kadar, Devlet Su İşleri tarafından 9 000 000 000 dolara yakın harcama yapılmış olup, proje kapsamındaki diğer yatırımların tamamlanması için yaklaşık 8 000 000 000 dolara ihtiyaç duyulmaktadır.

Ülkemiz genelinde ve GAP'ın kapsamı içerisinde devam eden projelerin bir an önce bitirilmesi, Ilısu, Cizre ve Silvan baraj ve hidroelektrik santral inşaatlarının kısa zamanda başlaması, ülkemiz ekonomisinin gelişmesi ve sanayileşme sürecinde önemli bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.

 Hükümetimizin bu konularda gerekli katkıyı yapacağına inanıyor, bu düşüncelerle, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığına bağlı kuruluşlardan olan Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 2002 yılı bütçesinin ülkemize hayırlı olmasını diliyor, tüm halkımızın Ramazan Bayramını kutluyor, Yüce Heyetinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Turgut.

Şimdi, söz sırası, MHP Grubunda.

 MHP Grubu adına ilk konuşmayı yapmak üzere, Antalya Milletvekili Sayın Nesrin Ünal; buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

Sayın Ünal, süreyi eşit olarak mı böleceksiniz efendim?

NESRİN ÜNAL (Antalya) - Evet Sayın Başkan.

BAŞKAN - Peki, süreyi başlatıyorum efendim; buyurun.

MHP GRUBU ADINA NESRİN ÜNAL (Antalya) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Turizm Bakanlığı bütçesinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi, Grubum ve şahsım adına saygıyla selamlayarak sözlerime başlıyorum.

Türk Milletinin ve İslam âleminin ramazan ayı mübarek olsun. Önümüzdeki hafta içinde idrak edeceğimiz Kadir Gecesini ve Ramazan Bayramını da ayrıca kutluyorum.

Komşu İlimiz İçel'e, yaşadıkları sel felaketinden dolayı geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.

Türkiye'nin can simidi ve katmadeğeri çok yüksek olan turizm sektörünü daha iyi konumlara taşımak için fedakârca çalışan Turizm Bakanımız Sayın Mustafa Taşar'ın şahsında bütün bürokratlarına, özel sektöre, aşçısından garsonuna, çiftçisinden şoförüne, havalimanı çalışanından güvenlik görevlilerine, yani a'dan z'ye turizm ordusuna, huzurunuzda şükran, teşekkür ve saygılarımı sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

Çok ilmî ve teknik bir konuşma yapmak istemiyorum. Yıllardır turizm bölgesinde doktorluk yaptım, yaşadım; ikibuçuk yıldır da, Antalya'nın vekilliğini onurla taşıyorum. Antalya Milletvekili olarak, Türkiye'nin aydınlık yüzü olan turizm sektörüyle de gurur duyuyorum. Bu yaz, Alanya, Avsallar, Konaklı, Manavgat, Kemer ve Serik'te yüzlerce küçük esnafla bire bir görüştük, hasbıhal ettik, gönülden gönüle dertlerimizi, çözümlerimizi ilettik.

Turizm, sadece güneş, deniz, kum ve sahilde uzanmış hanım resimlerinden ibaret değildir; turizm, kültürü, doğayı, tarihi, denizi, kumu, güneşi, Anadolu'nun güzel insanının hoşgörüsünü, misafirperverliğini bir bütün olarak, bozmadan, değiştirmeden koruyarak, güzelleştirerek kazanca dönüştürme sanatı ve becerisidir. Turizm, ülkenin siyaseti, ekonomisi, huzur ve güven ortamı, kültürel ve doğal yapısıyla bir bütündür. Özellikle dış pazar kaynaklı turizmde, sattığımız ürün, sadece konaklama ve ulaşım değildir; aynı zamanda, o ürünün içinde bulunduğu tüm yakın zaman ve mekandır. Ülkenin temel sorunlarından dışpolitika problemlerine, sportif başarılarından siyasî skandallarına kadar hemen her olay, turizm ürününün satılmasını kolaylaştırır ya da zorlaştırır.

Basketbol Millî Takımımıza, Futbol Millî Takımımıza ve Galatasaray Futbol Takımına, Türkiye adına, yurtdışında zor şartlarda çalışan işçilerimize verdikleri güvenden ve tanıtımdaki emeklerinden dolayı teşekkürlerimi belirtmeden geçemeyeceğim.

Turizmden ekmek yiyen yöre insanının turizm konusunda mutlaka bilinçlendirilmesi gerektiğini gördük. Sıcaklarda bunalan bölge insanının nefes alacağı sahiller bitmek üzeredir. Serik'te yaşlı bir amca diyor ki: "Biz, Belek'teki şimdi golf sahası olan fıstıkçam ormanını yüzyıllardır gözümüzün içi gibi koruduk; sigarayı söndürmek için avucumuza tükürdük ki orman yanmasın. Binlerce kilometre öteden gelen denize giriyor, biz, 10 kilometre öteden gelip giremiyoruz." Turistik tesisler ile yöre insanı arasında mutlaka denge kurulmalı, insanlar turizmle barışık yaşamalı ve kendini, turizmin sürdürülebilirliğinde, her açıdan sorumlu hissetmelidir.

Nar bahçeleri, portakal ağaçları, tarihî eserlere kulaç atarcasına yüzdüğümüz renk cümbüşü denize sahip sahilimiz ve kenarında on yıllardır bitmeyen, her gün can kaybına yol açan Antalya-Alanya yolu. Türkiye'nin imajı için, bu yol mutlaka bitirilmelidir. Kaz gelecek yerden, yani yılda en az 2 milyar dolar getiren yöreden, yirmi yıl kullanım için yola harcanacak tavuk, yani 100 milyon dolar esirgenmemelidir. Bayındırlık ve İskân Bakanı Sayın Abdülkadir Akcan'dan aldığımız son habere göre, bu yolun ve çevre yolunun bitirilmesi için ödenek probleminin hallolduğunu duyduk.

Serbest piyasa ekonomisinden kaynaklanan "her şey dahil" sistemi, küçük esnafı mağdur etmektedir. "Her şey dahil" ile Türkiye'de tatil yapmış turiste ülkesinde soracaklar: "Türkiye'den aklınızda ne kaldı?" "Otele gittik, yemek yedik; denize girdik çıktık, yemek yedik; güneşlendik, yemek yedik;  esir gibi. Türkiye'nin tarihini, kültürünü, insanını tanımadan, gittik geldik." Halbuki, yolculuk,  değişik kültürleri, inançları, insanları tanımak, hayata renk katmak ve her turistin gönüllü turizm elçisi olmasını sağlamaktır.

Turizm çeşitlendirilmelidir. Her yıl söylüyoruz; ama, bir türlü çeşitlendiremiyoruz. Kıyı ve kongre turizmi yanında, kitle turizmi ihmal edilmemelidir. Zannederim kısa vadede Çin, Türkiye'ye resmî turistik güzergâh statüsünü verecektir.

Her il, Antalya, İstanbul gibi, tek başına marka olmalıdır. Fiziksel altyapı hazırlanmalı, destinasyon noktası seçilmelidir. Urartu medeniyetine başkentlik yapmış, derin maviliğiyle ünlü Van Gölü'yle Van; Zeugma ile Gaziantep; dünyanın sekizinci harikası dünya kültür mirası harabeleri ve güneşin batışı ve doğuşuyla Adıyaman; Babil'in Asma Bahçeleriyle Mardin; Palandöken'le Erzurum; peygamberler diyarı Urfa; Kapadokya ile Nevşehir; Eti Hitit Uygarlığının başkenti Çorum, Safranbolu ve dört mevsimin yaşandığı, eşsiz doğa güzelliklerine sahip sarp dağları ve Yedigölleriyle Bolu; dünyada sadece bu bölgede yetişen ters lalesiyle Hakkâri, ipek yoluyla Güneydoğu ve Doğu Anadolu, turizm deyince akla gelmelidir.

Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgelerinde istihdam yaratılması, ekonomik ve sosyal kalkınma için en ideal sektör de turizmdir.

Yerli turistler kazıklanmamalı, müze fiyatları belirlenirken yerli turist unutulmamalı ve en önemlisi, Türkiye'den, insanlar, başka ülkelerden tanıdıklarını arayıp "alo, Ayşeciğim, bana tur aracılığıyla Türkiye'den bir rezervasyon yaptırır mısın?" dememelidir.

Echo turizmi, doğa ve kış turizmini desteklemeliyiz. İnanç turizminde, dünyaya, Darülaceze'nin bahçesinde, kardeşçe, yüzyıllardır hoşgörünün sembolü olarak duran bir cami, bir sinagog ve bir kilise anlatılmalıdır. İlk Hıristiyan kilisesi Saint Pierre ve Habibi Neccar Camiiyle, dinlerin, mezheplerin barış içinde yaşadığı Hatay unutulmamalıdır.

Yazarımızın söylediği gibi, tarım turizminde amaç, kitle turizmiyle beton yığınlarından oluşan dev otellerle çevreyi yok eden tüm ülkeleri, tüm toplulukları birbirinin kopyasına dönüştüren turizm anlayışına alternatif sunmak ve tarımsal kesime hem destek olmak hem ivme kazandırmaktır. Bağlarda, bahçelerde, naftalin kokan dantel örtüler serilmiş sıcacık köy evlerinde tatil oldukça anlamlı olacaktır.

Antalya'da yeni bir turizm şekli yaşıyoruz; spor turizmi. Yabancı futbol takımlarının yüzlercesi, şu anda Antalya'da kamp yapmaktadır. Sayın Bakanımızın, belediyeye altyapı desteği yapacağına ve bu konuda objektif kriterlere uyacağına adım gibi eminim.

Tur operatörleri, sadece turist sayısıyla ilgilenir, turiste kaliteli ve ucuz tatil pazarlar. Bu yüzden, kendi tur operatörlerimiz olmalıdır. Türkiye'nin bacasız sanayii har vurulup harman savrulmamalı, ucuza pazarlanmamalıdır. Betonlaşan büyük oteller yerine, sürdürülebilirliği daha kolay, daha az masraflı, daha sevimli, daha sıcak, daha yerli küçük konaklama tesisleri kurulmalı, desteklenmeli ve çoğaltılmalıdır.

Yaklaşık 1 000 000 kaçak işçi vardır. Bunlar, maddî manevî kontrol dışıdır; Türkiye'deki istihdamı kullanıp, haksız rekabet yaşatmaktadırlar. Özellikle turizm yörelerinde yaşayanlar, kendi çocuklarının yerine çalışan kaçak işçilerden çok rahatsızdırlar.

Öncelikle turizm politikamızı oluşturmalıyız. Bakanlıklar ve sivil toplum örgütleriyle birlikte, mutlaka ulusal tanıtım konseyi kurulmalıdır. Ulusal model oluşturulup, turizme bir bütün olarak bakış açısı getirmeliyiz. Fransa, 70 000 000 turistle 40 milyar dolar, İtalya 41 000 000 turistle 30 milyar dolar kazanırken, millî politika eksikliğinden dolayı, biz, sadece 10 milyar dolarda kalmışız.

Mevzuatlar Avrupa Birliğiyle uyumlu hale getirilmeli, temel kanunlar hızla çıkarılmalıdır.

Sektörde objektif ceza, sorumluluk, teşvik ve yetki için hukukî altyapı oluşturulmalıdır.

Vergiler konulurken, turizm sektörü, başka ülkelerle haksız rekabete maruz bırakılmamalıdır; oyun, kuralına göre oynanmalıdır.

Avrupa seyahat endüstrisinin pazarlama ve satış ayağındaki tekelleşme kırılmalı, KOBİ'lerin önü açılmalı, yerli üreticiler teşvik edilmelidir.

Asgarî fiyat komisyonu, birleşme ve işbirlikleri komisyonları, rekabet yasaları komisyonu oluşturularak, talep, canlı, sürekli ve yüksek düzeyde tutulmalı, teknoloji kullanılmalı, fiyat direnci artırılmalı, teknik sonuçlar alınmalıdır.

İnsana başka bir insanın bire bir hizmet ettiği sektör olan turizmde, meslek eğitimi ve insan kaynaklarının geliştirilmesi sağlanmalıdır.

Yeni yatırımlar yanında, eski yapıların rehabilitasyonu gereklidir; tesislerimiz artık eskimeye başlamıştır.

Atıklar bilinçli olarak yok edilmelidir.

Oteller 5 yıldız, dışarısı 1 yıldız olmamalı, yerel yöneticilere özel yardımlar sağlanmalı ve turizm yöreleri, gayri safî millî hâsılaya yaptıkları katkı kadar pay almalıdır. Oteller, bulunduğu ilin vergi dairesine bağlanmalıdır.

Özel sektör ve devlet, ar-ge kurmalıdır. Doğal çevreye, tarihî mirasa ve kültürel dokuya duyarlı ve sahip çıkan, sürdürülebilir niteliği yanında yerel kaynak kullanarak yaratılan ekonomik katkının mümkün olduğu kadar ülke içerisinde kalmasının sağlandığı, ülkenin refahına yardımda bulunan bir turizm yapılanması amaçlanmalıdır.

Sayın milletvekilleri, turizm sezonu iyi geçerse, döviz girdisi ve istihdam artacak, katmadeğer oluşacak, üretim canlanacaktır. Unutmayalım ki, her otel, bacasız bir fabrikadır.

Bu bağlamda, en büyük görev, basınımıza düşmektedir. Turizm, hassas ve ürkek bir sektördür. Her olayın, dünya ve Türk kamuoyuna yansıtılışı, sağduyulu ve özenli olmalıdır. Haberlerle Türkiye'nin imajı zedelenmemeli, Türkiye'yi sevenler, Türkiye'ye zarar vermemelidir.

Türkiye'de terörden 30 000 kişi öldü; ama, turistler hiç etkilenmedi. Yüzde yüz güvenli ülke, acaba, koca gökdelenlerin, İkiz Kulelerin uçurulduğu, binlerce insanın öldüğü Amerika mı; tren istasyonlarına zehirli gaz konulan Japonya mı; yoksa, Türklerin yakıldığı Almanya mı; mafyayla mücadele edilen İtalya mı; Bask'la uğraşan İspanya mı; IRA'yla çatışan İngiltere mi?!

Mısır'da 60 turist öldürüldü; ama, Mısır, hemen "Mumya" filmini çektirerek, yeniden turist akımını başlattı. Yunanistan, CNN'e dolaylı destek vererek, Kosova haritası yanındaki "Greece" yazısını sildirdi. Sonny Firması yeni DVD aletiyle birlikte promosyon olarak, sanki dağıtılacak film kalmamış gibi "Geceyarısı Ekspresi" isimli eski filmi dağıttı.

Bazen düşünüyorum, Ankara'ya Afganistan mı daha yakın Antalya mı?! Biz ise, neredeyse Kuzey Irak'a girdik. Diyoruz ki: Kusura bakmayın, şu anda evde yokuz; çünkü Kuzey Irak'tayız, sizi ağırlayamayız, sakın Türkiye'ye gelmeyiniz!

Başka bir haber "Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye'yi güvensiz ülkeler kapsamına aldı." Aynı anda, Antalya Havalimanında rastladığım Amerika Birleşik Devletleri büyükelçisine soruyorum; o da, haberin tamamen asılsız olduğunu, eşiyle, Kalkan'dan, beş günlük bir tatilden döndüğünü söylüyor.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; kamuoyu bilinçlendirilmelidir. Türkiye'de, hâlâ insanlarımızın bir kısmı, turizmin, ülke ekonomisine, sosyal ve kültürel yaşamına, dolayısıyla kendi yaşam kalitesinin yükselmesine olan katkısından habersizdir. Turizm gelirlerindeki artan her lira, mutlaka, çiftçinin, Ziraat Bankası ve tarım kredi kooperatiflerine olan borçlarının çözümüne, emek platformunun haklı isteklerinin yerine getirilmesine, asgarî ücretin artmasına, KOBİ'lerimize ve reel sektöre yapılacak desteğe fazlasıyla yansıyacaktır. Biz, bu bilinçle hareket etmek zorundayız. Sektör temsilcileri, Türk Milleti, basın yayın organları ve devlet, hep birlikte ortaklaşa strateji üretmeli, takım oyunu anlayışıyla hareket etmeliyiz. Türk Milletinin hak ettiği refahı ve mutluluğu için, Türk turizmini, 21 inci Yüzyılda, dünya turizminin lideri yapmak zorundayız.

Bu duygu ve düşüncelerle 2002 Malî Yılı Bütçe Kanununun milletimize hayırlı olmasını temenni eder; Yüce Heyetinize saygılarımı ve teşekkürlerimi iletirim. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Ünal.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına ikinci konuşmayı yapmak üzere, Manisa Milletvekili Sayın Ali Serdengeçti; buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA ALİ SERDENGEÇTİ (Manisa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığının 2002 malî yılı bütçesi üzerine, Grubum Milliyetçi Hareket Partisi adına söz almış bulunmaktayım; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bendeniz de, Türk Milletinin mübarek ramazan ayını ve yaklaşan Kadir Gecesi ile Ramazan Bayramlarını tebrik ediyorum.

Ülkemizin kalkınması ve refah seviyesinin artırılması konusunda enerjiye olan ihtiyacın önemini hepimiz bilmekteyiz. Bu nedenle, enerjinin güvenilir, kaliteli ve sağlıklı temini için gerekli yatırımların yapılması sağlanmalı ve teşvik edilmelidir.

Her ne kadar, yabancı sermayenin ülkemize daveti konusunda gerekli kanunlar Meclisimizce devreye sokulmuş olsa da, elektrik enerjisi alanında ihtiyacımız büyüklüğünde yatırımlar henüz yapılamamıştır. Yıllar içerisinde oluşan siyasî istikrarsızlık ve 2001 yılında finans sektöründe yaşanan ağır kriz neticesinde, ülkemizin üretimde yaşadığı daralmadan dolayı, bu yıl enerji kısıtlamasından kurtulunmuştur; ancak, üretim yapan sektörümüzün tam kapasiteye yakın üretime geçmesi durumunda elektrik enerjisi açığımız kaçınılmazdır. Dileğim, sektörde, geçmiş yıllarda yaşanan sorun ve sıkıntıların tekrar etmemesi için, hızlı kalkınmanın ihtiyacı olan  kaliteli ve istenilen miktarda enerjinin, uygun ve güvenilir olarak karşılanması amacıyla, kalıcı, ulusal bir politika ve program oluşturulmasıdır.

Ülkemizde elektrik enerjisi, ağırlıklı olarak, hidroelektrik santralları, kömüre dayalı termik ve doğalgaz çevrimli santrallardan üretilmektedir. Son dönemlerde, doğalgaza ilgi artmıştır; ancak, ithal ürün olması, bizi, alternatif ve yerli kaynaklara yöneltmelidir. Ülkemizde, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı da teşvik edilmelidir. Dünyada yenilenebilir enerjilerin desteklenmesinde kullanılan metotlar, tüm yönleriyle, ayrıntılı biçimde değerlendirilerek, piyasa şartlarımıza uydurulmalıdır.

Hidrolik enerji, yerli ve yenilenebilir bir kaynaktır. Türkiye'de, su kaynaklarının kullanılmasına öncelik verilmesi, ulusal politika olarak benimsenmiş; ancak, arzulanan seviyeye gelinememiştir. Bu alanda önemli gelişmeler sağlanmış olsa da, 128 milyar kilovat / yıl civarında olan elektrik ihtiyacımızın üçte 1'lik kısmına, bu potansiyelimizin yüzde 29'unun değerlendirilmesiyle ulaşılmaktadır.

İkinci büyük potansiyelimiz linyitte ise, bilinen rezervleriyle 8,3 milyar ton linyitten sadece 65 milyon tonu tüketilmektedir. Bu tempoda, üretim ve tüketim yapıldığında, en az 125 yıl yetecek rezervimiz bulunmaktadır.

Diğeri ise, 1,1 milyar tonla taşkömürüdür.

Bu veriler ışığında, yeni termik santralların devreye girmesinde, yeni teşvik  metotlarını geliştirerek, elektrik ve ısı üretimini artırmalıyız. Bu alanda da yeni teknolojiler takip edilerek, orta ve uzun vadede, kömürlü santrallara önem verilmelidir. Linyite dayalı termik santrallarda akışkan yatak teknolojisine öncelik verilmeli, temiz kömür teknolojilerinin uygulanamadığı konvansiyonel kömür santrallarında, mutlaka, baca gazı arıtma üniteleri tesis edilmelidir. Ayrıca, mevcut termik santrallarımızın atık ısılarının değerlendirilmesi için çalışmalar da yapılmalıdır. Büyük yerleşim merkezlerinin merkezî ısıtma sistemiyle ısıtılması teşvik edilmelidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizde de, artık, mutlaka, nükleer enerji alanında yatırımlar yapılmalıdır. Nükleer enerjinin kullanılması konusunda ise, ülke olarak bizim, nükleer enerjiyi şimdiye kadar çoktan kullanmaya başlamış olmamız gerekirdi düşüncesindeyim. Ülkemizde, çevreciler tarafından, nükleer enerji santralı kurulması çalışmalarına gösterilen tepki, amacını aşan davranışlardır. Bugün, çevreci kültürünün çok daha fazla geliştiği toplulukların ülkelerinde onlarca nükleer santral bulunmakla birlikte, komşu ülkelerimizde, düşük teknolojilerle yapılmış, sınırımıza çok yakın mesafelerde birçok santral bulunmaktadır. Santrallarımızı amacına uygun olarak yaptığımız takdirde, halihazırdaki birçok enerji üretim yönteminden çok daha çevreci bir sistem olacağı aşikârdır. Elektrik enerjisi dışında, birçok alanda ileri teknolojiyi kullanmaya imkân veren nükleer santralların yapımında geç kalmış olsak da, bu teknolojik imkânı elde etmeyi daha fazla öteleyemeyiz.

Ayrıca, alternatif enerji kaynaklarından ve yenilenebilir olan rüzgâr enerjisinden de yeterince faydalanmalıyız. Ülkemiz, rüzgâr enerjisi potansiyeli açısından ümit verici olup, verimlilik açısından 83 000 megavatlık potansiyele ulaşacağı tahmin edilmektedir.

Jeotermal enerji rezervi açısından ülkemiz, dünyada 7 nci sıradadır. Bu enerjinin ısıl ve elektriksel kullanımı geliştirilmelidir. Bu alanda gelişmeyi sağlayacak ve hızlandıracak yasal düzenlemelerin bir an önce yürürlüğe girmesi gerekmektedir.

Ülkemiz, güneş enerjisinden istifade edebilecek bir coğrafyada bulunmaktadır. Bu enerji kaynağından yeteri kadar faydalandığımız söylenemez. Bazı bölgelerimizde halkımızın kendi imkânlarıyla yapmaya çalıştığı güneş enerjisinden faydalanma sistemlerinin imalat ve kullanımında standardizasyona gidilmeli, çevreyle görüntü uyumu da sağlanmalıdır.

Ayrıca, elektrik enerjisinin verimli kullanımı konusunda, örgün ve yaygın eğitimle birlikte, işyerlerindeki çalışanları bilinçlendirme programları uygulanmalıdır. Elektrik kullanımında kayıp kaçak durumuna göz attığımızda, geçen yıl tüketime sunulan 128 milyar kilovat/saat enerjinin dağıtım sistemlerinde kaybolan miktarı 21,5 milyar kilovat/saattir. Oysa, Atatürk, Karakaya ve Keban Hidroelektrik Santrallarının bir yıllık net üretimlerinin toplamı 20,1 milyar kilovat/saattir.

Ülkemiz sanayileşme sürecini yaşarken, üreticilerimiz de serbest rekabet ortamında mücadele vermektedirler. Ülkemizde sanayinin temel girdilerinden olan elektrik enerjisi fiyatının yüksek olması nedeniyle, sanayicimiz, diğer ülke sanayicileriyle rekabette dezavantajlı durumdadır. 25 OECD ülkesi kapsamında, sanayide en yüksek elektrik fiyatı ülkemizdedir.

Enerji sektöründeki özelleştirmelerin gecikmesi ve özelleştirme beklentisi, enerji sektörünü zora sokmaktadır. Üretim ve dağıtımdaki işletme hakkı devirleri zaman kaybedilmeden gerçekleşmelidir. Yapılan özel hukuk sözleşmeleri dikkate alınarak ileride büyük miktarda teminat ödeme tehlikesine düşülmemelidir. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında da belirtildiği üzere, stratejik olan alanlarda mülkiyet satışıyla özelleştirme yöntemine dikkat edilmelidir. Devletimizi ipotek altına sokacak yöntemlerden ziyade, yatırımcıları özendirecek değişik enstrümanlar geliştirilmelidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün, petrol ve doğalgaz açısından yeni enerji haritalarını incelediğimizde, ülkeleri bir ağ gibi kaplayan, sınırlar aşan, mevcut ve planlanan boru hatlarını görmekteyiz. Dünyada ispatlanmış petrol rezervlerinin yüzde 67'sinin, doğalgaz rezervlerinin ise yüzde 40'ının Ortadoğu ve Ortaasya'daki enerji havzalarında bulunduğunu görmekteyiz. Bu bölgelerdeki rezervlere Rusya'daki kaynaklar da ilave edildiğinde, doğalgazda yüzde 73'ü aşmakta, petrolde ise yüzde 72'ye yaklaşmaktadır.

Ülkemiz ise, maalesef, petrol ve doğalgaz gibi tabiî enerji kaynakları yönünden oldukça yoksundur. İhtiyacımız olan ham petrolün ancak yüzde 10'unu üretebilirken, doğalgazda ise durumumuz daha da olumsuzdur. Sınırlı doğalgaz rezervimizden yapılan geçen yılki üretim, tüketimimizin ancak yüzde 5'ini karşılamaktadır. Bu kıt petrol ve doğalgaz rezervlerimize karşın, ülkemizin sahip olduğu coğrafî konum, enerji yollarının kavşak noktasıdır. Gerçekten de, günümüzde adlarından oldukça fazla bahsedilen Irak, İran, Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan gibi ülkelerdeki zengin petrol ve doğalgaz rezervlerinin dünya pazarlarına aktarılmasını sağlayacak büyük boru hattı projelerinde, Türkiye, her zaman "önemli geçiş ülkesi" olarak tanımlanmaktadır.

Bugün için 5 ilimizde, 6 organize sanayi bölgesinde ve organize sanayi bölgeleri dışındaki 200 sanayi tesisinde de doğalgaz kullanılmaktadır. Önümüzdeki üç yılda 50'nin üzerinde kent merkezinde doğalgaz kullanımına geçilecektir.

Hükümetimiz döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen 4646 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesiyle olumsuzluklar ortadan kalkmış olup, Avrupa Birliği normlarına ulaşmanın yolu açılmıştır; ancak, ilgili bakanlıkça doğalgaz arz güvenliğini sağlayacak yönetmeliklerin bir an önce çıkarılarak kanuna işlerlik kazandırılması gerekmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; petrol piyasası kanunu tasarısının hazırlanması çalışmalarında da son aşamaya gelindiğini biliyorum. Bu tasarının kanunlaşmasıyla, petrolle ilgili olarak, araştırma, arama ve üretim faaliyetleri dışında kalan tüm faaliyetlerin serbest piyasa koşullarında yapılması sağlanmış olacaktır. Ayrıca, petrolle ilgili ayrı bir kurul ve kurumun kurulmasına gerek olmadığını ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurul ve Kurumu bünyesinde yer alması isabetli olacaktır.

Türkiye, ihracat gelirinin tamamına yakınını petrol alımı için harcamaktadır. Türkiye'nin kendine yetecek petrolü çıkarması demek, kalkınması ve iktisaden büyümesi demektir. Ülkemiz için petrolün diğer kıymetli madenlerimizden en önemli farkı da, çıkarıldığında, sahip olduğumuz yerli rafinerilerimizde hemen işlenip kendi ihtiyacımızda kullanabilmemizdir. İlgili kuruluşlarımızın bu konudaki çalışmalarına hız verilmesi için, hükümetimizce gerekli destek sağlanmalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizde madenlerimizin çıkarılması ve işletilmesi, ancak millî iradenin vereceği kararla, millî bütçeden bu iş için yeterli ödenek ayırmakla mümkündür. 2000 yılında Türkiye'nin yaklaşık 200 milyar dolar olan gayri safî millî hâsılasının ancak 1 milyar doları, yani ikiyüzde 1'i maden üretimindendir. 3 trilyon 430 milyar dolar olan tüm maden varlığımızın yılda ancak 1 milyar dolarını değerlendiren Türkiye'nin, bu alanda kolay izah edilemeyecek bazı sıkıntıları var demektir.

Ülkemiz, dünya ülkeleri arasında maden üretimi açısından 28 inci; 50'nin üzerinde maden çeşidinin üretimiyle de çeşitlilik açısından 10 uncu sıradadır. Ülkemiz, son yirmi yılda yeterli çapta arama çalışmaları yapılamamasına rağmen, bor, mermer, toryum, trona, zeolit, pomza, felspad, barit, kil, kömür, altın ve gümüş rezervleri yönünden zengin bir konumdadır.

Geçmişte ve günümüzde maden işletmeciliğinde birçok hukukî problem yaşanmıştır. Gelinen noktada da, piyasa şartlarının değişmesi neticesinde, mevcut kanunların topyekûn elden geçirilmesi gereği hâsıl olmuştur. Mevcut kanunlarda yeni düzenlemelere acil ihtiyaç vardır. Bu düzenlemelerde; madencilik, güvenli ruhsata kavuşturulmalıdır; madencilikle ilgili kurumlar yeniden yapılandırılmalı ve sektör tek bir mevzuata kavuşturulmalıdır ve arama yatırımlarına vergi kolaylıklarının getirilmesi de isabetli olacaktır.

Maden üretimi, insan sağlığı ve çevre değerlerini koruyarak yapılmalıdır; ancak, yersiz çevre kaygılarıyla bazı madenlerimizin işletilmesi engellenmektedir. Amacını aşan, sinsi ve yönlendirilmiş bazı çevreci girişimler, bizleri doğal kaynaklarımızdan yararlanamaz hale getirip ithalata bağımlı kılmaktadır. Altın, tarih süreci içinde insanlar için bir tutku olmuştur ve değerli bir madendir. Ülkemizin altın varlığı için elverişli bir jeolojiye sahip olduğu uzmanlarca ifade edilmektedir. Metal altın rezervimizin 215 ton olduğu tahmin edilmektedir ve 220 000 000 dolar yatırım yapılarak, işletmeye hazır duruma getirilen 8 altın yatağı işletilmeyi beklemektedir; ancak, siyanürleme metoduyla üretilen altın yataklarımızın işletilmesi engellenmektedir. Oysa, Etibank, Kütahya-Gümüşköy'de 1987'den bu yana siyanürleme yöntemiyle gümüş üretmektedir; bugüne kadar da zarar verici etkisi görülmemiştir. Siyanür tehlikesini taşınabilir risk düzeyine indiren çağdaş teknolojilerin kullanılması ve gerekli tedbirlerin alınmasıyla hiçbir problemin çıkmayacağı, uzman kuruluşların görüşüdür.

Dünya bor rezervlerinin de yüzde 63'üne sahip olan ülkemizin, sahip olduğu bor varlığı 2,5 milyon ton olarak hesaplanmakta ve işlenmemiş cevher değeri 400 dolar/tondan, toplam değeri 1 trilyon dolar olmaktadır. Dünya piyasalarındaki payımız ise, Eti Holdingin üretimiyle yüzde 31 civarındadır. Oysa, dünya rezervlerinin sadece yüzde 12'sine sahip olan ABD şirketi US Borax, dünya üretiminde yüzde 37'lik payla birinci sıradadır.

Ülkemiz, bor piyasasında uluslararası alanda tekel ve rakip yaratmayacak bir strateji izlemelidir. Bunun için, hammadde ihracatı yerine katmadeğeri yüksek ürün ihracatı hedef alınmalıdır. Bor ürünlerinin birbirini ikame özelliği dikkate alınarak, fiyatta kontrolün tam sağlanabilmesi bakımından ürün arzında dikkatli davranılmalıdır. Hammaddesi bor olan fiberoptik ve fiberglas gibi ürün imalatı için özel sektör teşvik edilmelidir.

Ayrıca, toplam yatırım miktarı 3 milyar dolar olan 20 civarındaki maden yatağımız işletilmeyi beklemektedir. Bunlardan bazıları Manisa-Turgutlu-Çaldağı nikel; Milas, Akseki, Seydişehir alüminyum ve 8 adet altın yatağı işletmeleridir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Efendim, size de 2 dakika veriyorum; lütfen, 2 dakika içerisinde toparlayın.

ALİ SERDENGEÇTİ (Devamla) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, Devlet Su İşleri, ülkemizde su kaynaklarının geliştirilmesinden sorumlu ana yatırımcı kuruluştur. DSİ Genel Müdürlüğü, bugüne kadar 204 adet baraj, 366 adet gölet inşa ederek, işletmeye açmıştır. Ülkemizde tarım alanlarının  8 500 000 hektarı ekonomik sulanabilir alandır. Sulanabilir alanların ancak 4 500 000 hektarı sulamaya açılabilmiştir. Sulamaya açılan alanların 2 700 000 hektarlık kısmı DSİ tarafından gerçekleştirilmiştir.

1994 yılında DSİ tarafından kurdurulan sulama birlikleri, asıl görevi tarımsal sulama olmayan belediyelerin ve köy tüzelkişiliklerinin bir araya gelmeleriyle kurulmaktadır. Bu birliklerin müstakil yasası olmamasından dolayı uygulamada sıkıntılar mevcuttur. Bu düzenlemelerin tekrar gözden geçirilmesi ve tarımsal sulama faaliyetlerinin, 1163 sayılı Yasa çerçevesinde faaliyet gösteren sulama kooperatiflerine bırakılması uygun olacaktır.

Sulanabilen tarım alanlarının azlığı ve elektrik enerjisine olan acil ihtiyacımız gözönüne alındığında, kıt da olsa var olan sularımızın heba olduğunu görmekteyiz.

DSİ'nin 2002 yılı yatırım bütçesi incelendiğinde tarım, enerji ve hizmet sektörü alanlarında yapılması gereken yatırım miktarının, ancak, beşte 1'inin karşılanacağı görülmektedir.

Kıt imkânlarımızla yapılacak çalışmaların ve Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığının 2002 malî yılı bütçesinin milletimize, devletimize ve anılan bakanlığımıza hayırlı olmasını diler; Yüce Meclisimizi saygıyla selamlarım. (MHP, DSP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Serdengeçti.

Şimdi, söz sırası, AK Parti adına, Nevşehir Milletvekili Sayın Mehmet Elkatmış'ta. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Buyurun efendim.

Sayın Elkatmış, siz de, süreyi eşit mi bölüyorsunuz?

MEHMET ELKATMIŞ (Nevşehir) - Evet efendim.

BAŞKAN - Buyurun.

Süreniz 30 dakika.

AK PARTİ GRUBU ADINA MEHMET ELKATMIŞ (Nevşehir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Turizm Bakanlığımızın 2002 yılı bütçesi üzerinde, AK Parti Grubumuz adına, söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Meclisi ve bizleri ekranları başında izleyen değerli vatandaşlarımızı saygıyla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, insanlar, başka coğrafyaları, kültürleri, orada yaşayan insanları tanımayı, görmeyi, gezip eğlenmeyi ve dinlenmeyi her zaman arzu etmişlerdir. İşte, bu arzu, istek ve ihtiyaç, turizmi doğurmuştur. Bu arzu ve istek, insanların ekonomik yönden güçlenmelerine ve teknolojinin gelişmesine paralel olarak da artmıştır. Nitekim, dünya turizminde turist sayısı yıldan yıla artış göstermiştir. 2000 yılında dünyadaki toplam turist sayısı 697 milyon kişi, toplam gelir 477 milyar dolar iken, bu sayı, Dünya Turizm Örgütünün 2020 yılı için yaptığı tahminlere göre 1,6 milyar kişiye, turizm gelirleri ise 2 trilyon dolara ulaşacaktır.

Ülkemiz turizm yönünden çok büyük bir potansiyele sahiptir; çünkü, Türkiye, sahip olduğu doğal güzellikleriyle, denizleriyle, gölleriyle, ırmaklarıyla, dünyada eşi emsali bulunmayan Nevşehir'deki yeraltı şehirleri ve peribacalarıyla, mağaralarıyla, kaplıcalarıyla, dört mevsimli iklimiyle, birçok kültürü bünyesinde barındıran kültürel değerleriyle, stratejik konumuyla, hâsılı turizm için gerekli olan her türlü özellikleriyle dünyanın en önemli turizm merkezidir. Ancak, bütün bu avantajlarına ve güzelliklerine rağmen, ülkemizin dünya turizm pastasından hak ettiği payı aldığını söylemek maalesef mümkün değildir.

Ülkemize 2000 yılında gelen turist sayısı 9,6 milyon kişi, toplam turizm gelirleri ise 7,6 milyar dolar olmuştur. 2001 yılında turist sayısında bir artış olmuş ise de, turizm gelirlerinde, gelen turist sayısındaki artışa paralel olarak bir artış olmadığı söylenilmektedir. Dünya turizm pastasından Türkiyemizin aldığı pay, ancak, yüzde 1,6'dır. Halbuki, turizm yönünden bizden çok daha fazla avantajlı sayılmayan bazı ülkelerin turist sayısı ve gelirleri çok fazladır. Mesela: İspanya'ya 48 milyondan fazla turist geliyor, 28 milyar dolara yakın gelir elde ediyor. İtalya 41,2 milyon turiste karşılık 27,4 milyar dolar; Fransa, 76 milyona yakın turiste karşılık, 30 milyar dolara yakın gelir elde ediyor. Almanya 19 milyon turiste karşılık, 18 milyar dolara yakın; İngiltere, 25 milyon turiste karşılık 20 milyar dolara yakın turizmden gelir elde etmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizin, 2000 yılı itibariyle, toplam 568 963 yatak kapasitesi vardır; ancak, bu yatak kapasitemizin doluluk oranı, çok düşüktür. Bölgeler itibariyle de, bir oransızlık vardır. Hepimiz biliyoruz, basından da öğreniyoruz, güney bölgelerimizde deniz olması, sahil olması nedeniyle, oraya daha fazla turist gidiyor; ama, iç bölgeler, esas kültür turizmi olan bölgeler, mesela, Kapadokya Bölgesi, istenen turist sayısını bulamıyor. Şu anda da, yeni geldim, bölgemizde turizm doluluk oranı çok düşüktür, hatta, görüştüğüm arkadaşlar, yüzde 7'lere kadar düştüğünü söylediler.

Turizm Bakanlığımızın, 2020 yılındaki hedefi, 60 milyon turist ve buna karşılık da 50 milyar dolar gelirdir. Bu rakamlar, bize heyecan veriyor; ancak, bunun gerçekleşmesi için gerekenler yapılıyor mu; gereken tedbirler alınıyor mu; işte, buna, olumlu cevap vermek, maalesef, mümkün değildir.

Bizim, turizme bakış açımız da yanlıştır; çünkü, biz, turizme, sadece, gelir getiren bir sektör olarak bakıyoruz ve değerlendiriyoruz. Halbuki, turizm, bunun da ötesinde, kültürel ve sosyal yönü ağırlıklı olan bir olaydır.

Olaya, sadece, ülkemize gelen turist yönünden bakmak da hatalıdır. Ülkemizden başka ülkelere turist olarak giden milyonlarca vatandaşımız vardır; bu vatandaşlarımızın da, birçok sıkıntıları, problemleri vardır, maalesef, bunlar unutulmaktadır. Her yıl yüzbinlerce vatandaşımız, Hac ve Umre ziyaretleri için kutsal mekânlara gitmektedirler. Bunların da birçok sıkıntıları, problemleri vardır; bunlara da çözümler getirilmelidir.

Bütün bunların dışında, bizim, kendi insanlarımızın, vatandaşlarımızın da gerek kendi ülkemizde gerekse yurtdışına giderek gezmek, tatil yapmak, dinlenmek, eğlenmek hakkı vardır. Bu imkânları, kendi insanımıza da sağlamak için gerekenleri yapmak, görevimizdir. Bunları da, unutmamamız gerekir diye düşünüyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemize daha fazla turist gelmesi için neler gerekir; bunları, ülkemizin imajının düzgün olması gerekir; iyi bir tanıtım yapmamız gerekir; altyapı çalışmalarının tamamlanması gerekir; gerekli yatırımların yapılması ve teşviklerin sağlanması gerekir diye, ayırmak gerekiyor.

Şimdi, bu kriterlere teker teker baktığımızda, bunları ele aldığımızda, maalesef, ülkemizin imajının iyi olduğunu söylemek mümkün değildir. Tabiî ki, bu, bizim kusurumuzdan ileri gelen bir durum da değildir; ama, ülkenin imajının kötü olarak tanınmasında, bütün kusuru başkalarına yüklemek de doğru değildir. Çünkü, genel olarak, ülke imajını etkileyen birçok faktör vardır; bunlar, ekonomik yapı, insan dokusu ve yaşam biçimleri, dışilişkiler, sosyal ve kültürel yapı, teknoloji, firmalar ve ürünleri, tarihî bağlar, yönetim biçimi, dinî yapılar ve turistik yapıdır.. Turistik ülke imajını etkileyen faktörler de daha başkadır; bunları, deniz ve güneş, tarihî ve kültürel değerler, doğal değerler, konaklama tesislerinin kalitesi, insan dokusu ve yaşam biçimleri, eğlence imkânları, güvenlik, temizlik, ürün ve hizmetlerin ucuzluğu, ulaşım kolaylığı, iklim, yemekler, vize kolaylığı, alışveriş imkânları diye saymak mümkündür.

Peki, bütün bu kriterleri tekrar şöyle bir gözden geçirdiğimizde, bizim durumumuzun nasıl olduğuna şöyle bir bakalım:

Ekonomik yönden baktığımızda, ülkemizde, maalesef, kronik bir enflasyon söz konusudur. İflas etmiş ve borca batmış bir ekonomi vardır. İşsizlik had safhadadır. Yeni işsizler ordusu meydana gelmektedir. Yetersiz altyapılar vardır. Adaletsiz gelir dağılımı. Tüketici hakları yok. Plansızlık ve istikrarsızlık. Tabiî ki, bütün bunların kusurunu başkalarında aramak doğru değil. Bu kusurları kendimizde aramamız gerekir.

Dışilişkilerimize baktığımızda, komşuları ve dünyayla kavgalı bir ülke görüntüsü maalesef veriyoruz. Sosyal yapıya baktığımızda, trafik kazalarında can kaybı çok; yollar, âdeta, kan gölüne dönüşmüştür. Yine, uyuşturucu üretimi ve ticaretinde, en önlerde gösteriliyor maalesef ülkemiz. Tarihî bağlar yönünden baktığımızda, maalesef -bu da bizden kaynaklanmıyor; ama- önyargılı olarak, başka ülkeler, ülkemizi, barbar ve işgalci olarak tanıyorlar. Teknolojik yönden baktığımızda, yetersiz ve ürünlerine güven duyulmayan birtakım firmalar... Çevre yönünden baktığımızda, doğal ve kültürel çevre koruması yetersiz olup, çevre hızla bozulmakta ve çevre katliamı yaşanmaktadır. Yönetim biçimi yönünden baktığımızda, adı demokrasi; ama, yönetimi demokratik olmayan bir idare tarzı, âdeta polis ve asker devleti görüntüsü veriyoruz. İnsan haklarına saygısız ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde de en fazla davası olan bir ülke konumunda görülüyoruz. Düşünce özgürlüğü maalesef yoktur. İşkencenin her türlüsü maalesef vardır. Yolsuzluk ve rüşvette en öndeyiz. Laiklik tehdit altındadır. Can güvenliği yok. Sağlık tedbirleri yetersiz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle, ülkemizin bu kötü imajını düzeltmemiz gerekiyor. Tabiî, bizden kaynaklanmayan durumu düzeltmemiz mümkün değil; ancak, biz, kendimizden kaynaklanmış olan kısımlarını düzeltirsek, onların da düzeltileceğini düşünüyorum.

Ülkemizi, yaşanabilir bir ülke haline getirmemiz gerekiyor. Ekonomimizi ve demokrasimizi güçlendirmemiz gerekir. Başkasına avuç açmaktan kurtulalım. İnsan haklarına saygı gösterelim. Düşünce ve inanç özgürlüğünü sağlayalım. Saygıyı, sevgiyi ve kardeşliği esas alalım. Ülkemizi, dışarıya iyi tanıtalım, bunun için daha çok kaynak aktaralım. Turizmde rakiplerimiz, turizm gelirlerinin yüzde 1 ilâ 3'ünü tanıtıma ayırırlarken, biz, turizm gelirlerimizin ancak binde 2 ilâ 5'ini tanıtıma ayırıyoruz. Bu miktarları dahi, yerinde ve rantabl olarak kullanamıyoruz. Tanıtıma ciddî bir kaynak ayırmadan ve bunu da, yerinde ve rantabl kullanmadan bir yere varamayız. Süratle, altyapımızdaki eksiklikleri de gidermemiz gerekiyor. Havaalanlarımızı ikmal etmeliyiz, havayolları seferlerini yaygınlaştırmalıyız ve düzenli hale getirmeliyiz. Yerleşim birimlerinin su ihtiyaçlarını temin etmeliyiz. Atıksu ve katı atıklar meselesini halletmeliyiz. Karayolları ağını yaygınlaştırıp, iyileştirmeliyiz. Karayollarının kan gölü haline gelmesini önlemeliyiz. Enerji sıkıntısını halletmeliyiz.

Turizm tesislerinin bakım ve yenilenmesini sağlamalıyız. Yeni yatırımlara hız vermeliyiz. Turizm yatırımlarını teşvik etmeliyiz, desteklemeliyiz. Turizmde bizden önde olan ülkelerde yatırımlarda destekleme oranları yüzde 70'e kadar çıktığı halde, ülkemizde, destekleme oranı 0'dır.

Turizmin ve turizm yatırımlarının bunların dışında birçok sıkıntıları ve problemleri de vardır. Esasen, bunların hepsini Sayın Turizm Bakanımız ve bakanlık yetkilileriyle turizm yatırımcıları da bilmektedir. Bu konular çeşitli platformlarda ilgililerce dile getirilmekte ve çözümler aranmaktadır. Nitekim, Sayın Bakanımız Taşar'ın bize de göndermek lütfunda bulunduğu dokümanlarda, gerçekten, turizmin bütün sıkıntıları ve çözüm yolları belirtilmiştir. Mesela, Sayın Taşar'ın 24 Ekim 2001 tarihinde Bakanlar Kurulunda verdiği brifingde, gerçekten, turizmin bütün sıkıntıları, problemleri ve çözüm önerileri belirtilmiştir; ancak, problemler, maalesef, çözülememekte ve artarak devam etmektedir. Önemli olan konuşmak değil, meseleyi halletmektir, sıkıntıyı gidermektir ve problemleri çözecek olan da hükümettir, Turizm Bakanlığıdır.

Değerli milletvekilleri, turizmin problemlerine genel olarak arkadaşlarımız da değindiği için, ben, başlıklar halinde değinmek istiyorum, detaya girmeyeceğim.

Tanıtım; turizm gelirlerinin ihracat sayılması, turizm işletmelerinin KOBİ statüsüne alınması, turizm yatırımlarının finansmanı konusunda Katma Değer Vergilerinin indirilmesi, otelciler birliği yasasının öncelikle çıkarılması, seyahat acentelerinin teminatlarının artırılmasıdır; çünkü, 35 milyar lira teminat yatıran bir acente kuruyor, piyasayı dolandırıyor; bu da, tabiî, turizmimizi olumsuz yönde etkiliyor. Yurtdışına çıkıştaki 50 dolar paranın kaldırılması, maliyetlerin düşürülmesi olarak arz edebilirim.

Bilindiği gibi, Nevşehir-Kapadokya yöremiz, ülkemizin olduğu kadar dünyanın da en önemli turizm merkezlerinden birisidir; ancak, maalesef, yöremize hükümetçe gerekli önemin verildiğini, yatırımların yapıldığını, teşviklerin verildiğini söylemek zordur. Nevşehir'de bir Kapadokya Havalimanı vardır. Bu havalimanımıza, Türk Hava Yolları, haftada iki defa tarifeli sefer düzenlemekteydi, maalesef, bu seferleri kaldırmıştır. Milyonlarca turist gelmektedir Nevşehir'e; yani, turizme hizmet veren bir havaalanıdır. Ülkemizde birçok yerde havaalanı vardır, birkaç tane yolcuyla çalışan havaalanlarının tabiî ki kapatılması gerekir; ama, bakınız, Nevşehir havalimanına her yıl binlerce turist gelmektedir -ki, tabiî, çalışmadığı için hepsi gelemiyor- yalnız, 2000 yılında toplam 12 600 turist, bir müddet kapalı olmasına rağmen gelmiştir. 2001 yılının ilk on ayında, sadece charter seferleriyle 19 000 kişi gelmiştir. Hizmetler eksiktir; yolcular bu nedenle Kayseri'ye gelmekte, oradan karayoluyla Nevşehir'e gelmektedir; bu da, tabiî ki, turizmimizi olumsuz yönde etkilemektedir. Bunun için, belki şöyle bir tedbir düşünülebilir; Türk Hava Yolları İstanbul-Antalya seferini Nevşehir aktarmalı olarak yaparsa -bize turist genellikle İstanbul ve Antalya'dan geldiği için- böylelikle bu havaalanı da çalışmış olur, bölgeye faydalı olur.

Bölgemizde içmesuyu sıkıntısı vardır. Bu sıkıntıyı aşmak için Kapadokya Belediyeler Birliği diye bir birlik kurulmuştur, 8 belediye bu birliğe ortak olmuştur. Bu belediyeler, Nevşehir Belediyesi, Ürgüp Belediyesi, Acıgöl Belediyesi, Avanos Belediyesi, Göreme Belediyesi, Uçhisar Belediyesi, Nar Belediyesi ve Kurugöl Belediyesidir. Bunların büyük kısmı turistik bölgelerdir. Maalesef, Nevşehir'deki içmesuyu -bütün bu belediyeler için söylüyorum bu ifadeyi- yüzlerce kuyudan ve çok derinlerden, -200-300 metreden- karşılanmaktadır; tabiî ki, bunun maliyeti çok yüksek olmaktadır. Enerji bedeli çok fazladır. Sadece Nevşehir Belediyesine, su kuyularından dolayı aylık 70 milyar liralık elektrik faturası gelmektedir ve her ay da bu artmaktadır malumunuz olduğu gibi. Geçenlerde, TEDAŞ Müdürlüğü, Nevşehir'deki 31 belediyenin ve 15 muhtarlığın, su ihtiyacını karşılamak için harcanan elektrik faturalarını ödeyemediğinden dolayı elektriğini kesmiştir. Belediyelerin ne durumda olduğu hepimizce malumdur; bu paraları ödemesi, aylık 70 milyar enerji bedelini ödemesi mümkün değildir; çünkü, bir kilovat saat elektrik enerjisi 100 000 liranın üzerindedir, yani, içmesuyundan dolayı bu miktarlarda bir faturayı ödemesi mümkün değildir.

BAŞKAN - Süreniz 1 dakika geçti.

MEHMET ELKATMIŞ (Devamla) - Bu bakımdan, hiç değilse, içme suları için bir indirim getirilmesi, makul seviyelere çekilmesi gerekir diye düşünüyorum ve bu konuda Sayın Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanımızdan da yardım talep ediyorum.

Yine, bu belediyelerimiz, içmesuyu temini için, iki yıl evvel Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğümüze müracaat ettiler ve belediye başkanlarımızla yöre milletvekili arkadaşlarımızla daha evvelki Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanımıza defalarca gittik "sizden para istemiyoruz, sadece bize su kaynağını gösterin, biz, oradan bu turistik bölgelerimize su getireceğiz" dedik, ama, maalesef, bu su tahsisini yaptıramadık. Bunun da acilen yapılması gerekiyor. Turistik bölgelerde su olmazsa, ülke imajının iyi olması, turist gelmesi mümkün değildir, çok menfî yönde etkiliyor.

Değerli milletvekilleri, tabiî, bu durum, aynı zamanda tarım kesimi için de söz konusudur. Seçim bölgeme gittim -Niğde, Nevşehir, Kırşehir'den geliyorum- orada üç dört gün bulundum, bugün geldim. Vatandaşa elektrik faturaları geldi. Dün bir vatandaş "35 dönüm patates ektim, 10 milyarlık patates çıkmadı; ama, 16 milyarlık fatura geldi. Bir de geçmiş iki üç yılın borcu var, 6 milyar, geçmişteki borçla beraber 46 milyar lira oldu" dedi.  Çiftçimizin bunları ödemesi mümkün değildir; bu faizlerin kaldırılması veya makul seviyeye indirilmesi gerekir. Tarımda ve sulamada kullanılan elektrik enerjisinin fiyatı daha da aşağıya çekilmesi gerekiyor, çok yüksek diye düşünüyorum.

BAŞKAN - Efendim, 3 dakikayı geçtiniz.

MEHMET ELKATMIŞ (Devamla) - Yine, bölgemiz turistik bir bölge olması dolayısıyla Nevşehir ve Derinkuyu arıtma tesislerinin mutlaka yapılması gerekiyor. 1991 yılında temeli atılan ve halen yapılamayan Nevşehir devlet hastanesinin acilen yapılması gerekiyor; çünkü, bölgemiz turistik bir bölgedir, turist mevsiminde Göreme'de seyyar hastanelerle hizmet verilmeye çalışılıyor; bu da tabiî, çok komik oluyor.

SİT zulmüne de son verilmesi gerekiyor.

Çevre yolu, otoban ve havaalanı bağlantılarının da acilen yapılması gerekir diyorum ve hepinize saygılar sunuyor, bütçenin hayırlı olmasını diliyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Elkatmış.

AK Parti Grubu adına, ikinci konuşmayı yapmak üzere, Adıyaman Milletvekili Sayın Mahmut Göksu.

Buyurun efendim. (AK Parti sırlarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA MAHMUT GÖKSU (Adıyaman) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, Enerji Bakanlığı bütçesi üzerinde AK Parti Grubu adına söz almış bulunmaktayım; sözlerime başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Enerji Bakanlığına geçmeden önce, turizm hakkında bazı tespitlerimi sizinle paylaşmak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, turizm, ülkemizin kalkınması, refahı ve zenginleşmesi için önemli bir sektördür. Diğer turizm faaliyetleri hakkında arkadaşlarımız söz etti; ben, burada, bir başka şeyden, Hac seyahatinden bahsetmek istiyorum.

Ülkemizde serbest rekabet koşulları sağlanamadığından, en pahalı seyahat Hac seyahatidir. 18-20 saatlik Amerika yolculuğu 500 dolar; ama, 3 saatlik Hac seyahati 650 dolardır. Bu manada, Turizm Bakanlığı, bu işi dizayn etmeli ve Hacca gitmek isteyen vatandaşlarımızın ucuz ve rahat bir şekilde bu seyahati yapabilmesi için imkân sağlamalıdır. Ayrıca, yılda 2 000 000 Müslümanın ziyaret ettiği Suudi Arabistan'da tanıtım faaliyetleri olmalı, 2 000 000 Müslümanın geçmek zorunda olduğu Mekke ve Cidde arasına Türkiye'yi tanıtıcı reklam bilbordları konulmalıdır diyorum.

Adıyaman'daki turizme gelince; Adıyaman, turizme kaynak teşkil eden zengin tarihî doğal ve kültürel değerlere sahip bir ilimizdir.

Değerli milletvekilleri, dünyanın hiçbir yerinde 2 000 yıl önce 2 150 metre yüksekliğinde bir dağın tepesine insan eliyle inşa edilmiş ve halen gizemi çözülmemiş bir piramit veya tarihî dev eser yoktur; ama, bir yerde vardır, o da Adıyaman'da. Nemrut Dağı konusunda, Adıyaman ile Malatya İllerimiz arasında bir sorun yaşanmaktadır. Sayın Bakan, Bakan oluşunun 15, 16 ncı gününde Nemrut'u ziyaret etti ve Nemrut'a, Adıyaman'dan değil, Malatya'dan çıktı. Adıyaman'ı turizmden dışlama çabaları ortadayken, Sayın Bakanın Adıyaman'dan değil de Malatya'dan çıkışı Adıyamanlıları üzmüştür. Bununla kalmamış, millî park alanı içinde izinsiz inşa edilen Malatya tarafındaki otelin SİT alanına giren yolunun açılışına katılmıştır. Nemrut turizmini hakları olmadığı halde Adıyaman'dan almak isteyenlere destek veriyorsa, teessüflerimizi bildiriyoruz.

Değerli arkadaşlar, Uluslararası Nemrut Vakfı vardır; 6 000 000 dolar fonla Nemrut'u restore etmek istiyor ve bütün bağlantıları Adıyaman'la; ama, ne var ki, Sayın Bakanımızın Malatya bağlantısı âdeta Adıyaman'ı gözardı etmesi gibi algılanmıştır; düzeltmesini bekliyoruz.

Değerli milletvekilleri, enerji dendiği zaman akla elektrik gelir. Sayın Bakan zaman zaman elektrik kesintilerinin olacağını söylüyor. Bugün, Türkiye'de elektrik kesintileri daha çok yoksa, bu, yapılan ve gösterilen çabaların sonucu değil, sanayideki durgunluktan dolayıdır.

Değerli arkadaşlar, Türkiye tarihinde ilk defa bu yıl elektrik talebi artış hızı eksi olmuştur; oysa ki, normal zamanlarda, faraza 1996, 1997 yıllarında elektrik artış hızı artı 10 veya 11 idi.

Yine, dikkatlerinize sunmak istiyorum, bugün yapımı devam eden ve önümüzdeki birkaç yıl içinde bitecek olan tesislerin tamamı 54 üncü hükümet döneminde ihale edilen ve inşaatına başlanan tesislerdir. Örnek derseniz, yap-işlet modeliyle Adapazarı, Gebze, İzmir, Ankara, İskenderun, Elbistan ve Çanakkale Çan Projeleri o dönemden kalmadır.

Değerli Bakan -Bakanıma seslenmek istiyorum- işletme hakları devri; yani, mevcut santralların işletme hakları devirleri özelleştirme için bir adımdı; yine, şeffaf ve rekabetçi bir ortamda 54 üncü hükümet tarafından ihale edildi; ancak, o günden bugüne kadar devirleri yapılamadığı için, hem bu işe giren şirketlerde mağduriyet söz konusu oldu hem de bu santrallar devredilecek diye bir rehabilitasyon yatırımı yapılmadı. Korkarız ki, yakın bir zamanda santrallar devreden çıkacaktır.

Bu hükümet durmadan "devleti küçülteceğiz" diyor ve kamuda çalışan işçileri emekliye zorluyor; ama, bir yandan da bürokrat kadrosunu şişirmektedir. En bariz örneği TEAŞ'tadır. TEAŞ'ta 1 genel müdür, 3 genel müdür muavini ve daire başkanları vardı. Şimdi, TEAŞ'ta 3 genel müdür oldu; iletim, üretim ve ticaret diye, 3 tane şirket kurdular, her birinin genel müdürü var, 3'er genel müdür muavini var ve 6'şar tane yönetim kurulu üyesi var. Bu, devleti büyütmek midir küçültmek midir, bunu takdirlerinize sunuyorum değerli arkadaşlar.

Değerli milletvekilleri, Adıyaman, ayrıca, zengin petrol yataklarıyla da, Türkiye içerisinde hak ettiği yeri alamayan illerimizden bir tanesidir. Biz, burada, Adıyamanımızın bu doğal imkânlarından da faydalanmasını istiyoruz. 3213 sayılı Maden Kanununun 14 üncü maddesi ile 2464 sayılı Belediye Gelirleri Yasasında "belediye sınırları içinde bulunan ve işletilen madenlerin gelirlerinden belediyelere yüzde 2 pay ödenir" denilmektedir. Aynen bunun gibi, çıkacak olan yerel yönetimler yasasında, hangi bölgeden petrol çıkıyorsa, bölgesinden petrol çıkan belediyeye de pay ayrılması konusunda Sayın Enerji Bakanından destek beklemekteyiz. Zira, bir dönem, Türkiye'de çıkan petrolün yüzde 61'i Adıyaman'da çıkmaktaydı; ama, ne var ki Adıyaman bundan istifade edememektedir.

Değerli arkadaşlar, Adıyaman'da ve güneydoğuda özel sektör de petrol çıkarmakta. Ne var ki, TÜPRAŞ Genel Müdürlüğü, özel sektörün çıkardığı bu hampetrolü almamaktadır; gerekçesi güvenliktir. Tabiî, özel sektörde çalışan yüzlerce işçi vardır. Bu özel sektör hampetrolünü satamayınca, işçileri çıkarmak durumundadır.

Değerli arkadaşlar, o zaman şu soruyu sormak lazım. Bugüne kadar güvenlik sorunu yoktu da, şimdi mi çıktı? Sonra, hampetrolün tahliyesinde güvenlik tedbirini almak TÜPRAŞ'ın mı, yoksa üretici firmaların mı sorunudur? Bunu da sormak istiyorum. Dolayısıyla, özel sektörün bu çalışmalarına destek verip, bu işçilerimizin işlerinden olmaması noktasında, Bakanlığın desteğini istemekteyiz.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin coğrafî konumu, demografik yapılanması ve ekonomik istikrarında büyük öneme sahip olan tarım sektörü içerisinde sulu tarım daha büyük değer taşımaktadır; bunu da büyük oranda Devlet Su İşleri yapmaktadır. Tabiî, bundan amaç, tarımsal üretimi artırmak ve sonuçta, tarımla uğraşan nüfusun refahını en yüksek düzeye çekmektir.

Bugün, ülkemizde, su kaynaklarının korunması ve kullanılmasına 8 tane bakanlık hükmetmektedir. Biz, eğer, bu bakanlıkları bir çatı altında toplamazsak, su kaynaklarının korunmasını ve kullanılmasını belli ilkelere bağlayan bir su yasası çıkarmazsak, bu dağınıklık devam edecektir.

Değerli arkadaşlar, GAP çerçevesinde yapılan Atatürk Barajı, bildiğiniz gibi, Adıyaman topraklarının yüzde 61'ini almıştır; ama, DSİ'nin gerçekleştirmiş olduğu bu büyük barajdan, maalesef, Adıyaman yeterince istifade edememektedir. İşte, elimde, Tarım Bakanlığının çıkarmış olduğu Türkiye'de Sulama Raporu diye bir rapor vardır ve burada, Devlet Su İşlerinin yapmış olduğu sulama faaliyetleri de vardır. Baştan şöyle baktığınız zaman, en az Adıyaman'a yapılmış; dolayısıyla, en çok toprağını Atatürk Barajı altında bırakmış olan Adıyaman'a Devlet Su İşleri destek vermeli ve halen yürürlükte olan projelerini hayata geçirmelidir. Bugün Adıyaman'da, 13 tane pompaj istasyon çalışması var. Sadece, Samsat'ta bir tanesi 97 yılında ihale edildi, 99'da inşaatına başlandı; ama, ne zaman bitirilecek o da belli değil, öbürleri ise, sadece proje aşamasında. Bu, yap-işlet-devret modeliyle mi olur, konsorsiyumla mı olur, kredi usulüyle mi olur, mutlaka bitirilmeli değerli arkadaşlarım; çünkü, zaman zaman, biz, hükümete "tütün ekimini yasakladınız, insanlarımızı açlığın kucağına atıyorsunuz. Bunun için, tütüne alternatif olarak neyiniz var" dediğimiz zaman "çalışmalar yapılıyor" deniliyor. Biz de diyoruz ki, tütüne alternatif olarak çiftçilerimize sunacağınız tek çıkar yol su, su, su; Yani, sulu tarıma geçmektir. Eğer, devlet, bu insanlarımızın tarlasına su götürürse, bu insanlarımız, kendi alternatif ürünlerini mutlaka bulacaktır.

Değerli arkadaşlar, Devlet Su İşlerinin, yine, Adıyaman'da yapmış olduğu Gölbaşı-Göksu Pompaj İstasyonu vardır. Bu, normalde Adıyaman'ın Gölbaşı ve Besni topraklarını sulamak ve Antep'e içmesuyu olarak yapılan bir projeydi; ama, şu anda Adıyaman bundan istifade edememekte, Kahramanmaraş-Pazarcık'taki Kartalkaya Barajına aktarılarak, Antep'e içmesuyu ve Maraş'a sulamasuyu olarak gitmektedir. Yani, kendi toprağından çıkıyor, ama, Adıyaman bundan istifade edemiyor.

GAP, Adıyaman toprağını sular altında bırakıyor, Urfa istifade ediyor, Adıyaman istifade edemiyor.

Adıyaman'ın Çelikhan İlçesinde Çat Barajı kurulmuş, altı köyünü su altında bırakmış, Malatya Ovası istifade ediyor, Adıyaman istifade edemiyor.

Değerli arkadaşlar, yine, Birecik Barajı, Besni toprağının birkısmını su altında bırakmış, yine, Antep'in Barak Ovası sulanıyor, Adıyaman, Besni istifade edemiyor. Besnili çiftçimiz -özellikle, sulu tarıma önem veren çalışkan insanlardır- kendi gayretleriyle kuyular açmışlar, ama, elektrik borçlarından dolayı bu kuyuları da çalıştırılamaz hale gelmiştir. Enerji Bakanımızdan, özellikle çiftçilerin TEDAŞ'a olan bu borçlarının ertelenmesi, taksitlendirilmesi konusunda yardımlarını bekliyoruz.

Değerli arkadaşlar, ayrıca, demin de beyan ettim, Adıyaman topraklarında kurulan bu barajlar çevre illere imkânlar verirken, bütün külfetler Adıyaman'a kalmıştır.

Nemrut Adıyaman toprağında olduğu halde Malatya almak istiyor. Adıyamanlılar buna, elbette rıza gösteremezler.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Göksu, size de 2 dakika süre veriyorum, buyurun tamamlayın efendim.

MAHMUT GÖKSU (Devamla) - Nemrut Adıyaman toprağındadır ve Nemrut turizminden önce Adıyamanlı istifade etmelidir. Özellikle, Adıyaman tarafında kurulan tesislere Turizm Bakanlığımız teşviklerini vermeli ve bunlar bitirilmelidir.

Yine, Koçali Barajının Adıyaman Ovası için çok büyük önemi vardır. Bu proje tamamlandığı zaman binlerce dönem arazi sulanacaktır. Sayın Bakanımızın, bu barajın hayata geçirilmesi noktasında gayretini bekliyoruz.

Demin sözünü etmiş olduğum Gölbaşı -Göksu Barajında sulama kanallarının yapılarak, Gölbaşı ve Besni arazisinin sulanması noktasında kendisinden yardım bekliyoruz; çünkü, yöremizden insanlar göçüyor. Her hafta ilçeleri geziyorum ben; 8 kişi, 10 kişi traktörünü, tarlasını, bağını, bostanını satıyor, yurtdışına gidiyor. İnsanlar aç, perişan değerli arkadaşlar. Eğer, biz, bu insanlara sulu tarım sunabilirsek, su götürebilirsek arazisine; bu insanlar, doğdukları yerde doyacaklar ve bu güzel vatanı terk etmeyeceklerdir.

Değerli arkadaşlar, zaman zaman, burada illerin durumu gündeme geldiği zaman, tabiî ki, her milletvekilinin kendi bölgesine birtakım yatırımları isteme hakkı vardır. Bakınız, yine, Sanayi Bakanlığının çıkarmış olduğu bir araştırmada, illerin sosyoekonomik gelişmişlik sırasında Adıyaman 61 inci sırada. Sayın Meclis Başkanımız, zaman zaman, Tunceli'yi dile getirir, Tunceli'nin geri kalmışlığını söyler haklı olarak; ama, Tunceli bile 60 ıncı sırada, Adıyaman 61 inci sıradadır. Yine, kişi başına gayri safî millî hâsıla sıralamasında, Adıyaman, 75 inci sıraya düşmüştür.

Değerli arkadaşlar, elbette, çevremizdeki iller Adıyaman'ın imkânlarından istifade etsin; ama, Adıyaman, kendi imkânlarını da, sadece külfetiyle değil, nimetiyle paylaşabilsin. Bu anlamda, Devlet Su İşlerinin Adıyaman'da hayata geçirmek istediği projelerde mutlaka Sayın Bakanımızın desteğini bekliyoruz ki, bu insanlarımızın mağduriyeti ortadan kalksın. Zira, özellikle, tütün tarımının yasaklanmasından sonra, Adıyaman, büyük bir mağduriyet yaşamaktadır. Adıyaman'a giren sadece tütün parası ve memur maaşlarıdır. Şimdi tütün paraları yoktur; millet, acı acı düşünmektedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Göksu süreniz bitti. Aslında, ben, Adıyamanlıları da çok seviyorum. İsterim çok fazla konuşasınız; ama, son cümlenizi söylemeniz için mikrofonunuzu tekrar açıyorum.

MAHMUT GÖKSU (Devamla) - Bu projelerin hayata geçirilmesi için konsorsiyum mu olur, yap-işlet-devret modeli mi olur, kredi sistemi mi olur; Sayın Bakan bunları hayata geçirmelidir diyorum.

Burada sözlerimi bitirirken, yaklaşan Ramazan Bayramınızı kutluyor, aziz milletimin de Ramazan Bayramını kutluyor, Mersin'de meydana gelen afetten dolayı üzüntülerimizi belirtiyor, Grubum ve kendim adına, oradaki arkadaşlarıma geçmiş olsun diyor, bu bütçenin milletimiz için hayırlı olmasını diliyor, saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Göksu.

Sayın Göksu, gerçi, Tunceli'nin çok geliştiğinden bahsetti; ama, aslında, Tunceli'de, bir devlet yatırımı yok, bir baraj yatırımı var, onun dışında bir şey yok; herkes de biliyor zaten.

MAHMUT GÖKSU (Adıyaman) - Raporda öyle deniliyor Sayın Başkanım.

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, birleşime 5 dakika ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 22.54

 

BEŞİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 22.00

BAŞKAN : Başkanvekili Kamer GENÇ

KÂTİP ÜYELER : Mehmet AY (Gaziantep), Cahit Savaş YAZICI (İstanbul)

BAŞKAN - Türkiye Büyük Millet Meclisinin 35 inci Birleşiminin Beşinci Oturumunu açıyorum.

Değerli milletvekilleri, 2002 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarıları üzerindeki müzakerelere devam ediyoruz.

II . – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN

    GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

1.- 2002 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler Bütçe Kanunu Tasarıları ile 2000 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler ve Kuruluşlar Kesinhesap Kanunu Tasarıları (1/921; 1/922; 1/900, 3/900, 3/898, 3/899; 1/901, 3/901) (S. Sayıları:  754, 755, 773, 774) (Devam)

C) TURİZM BAKANLIĞI    (Devam)

1.- Turizm Bakanlığı 2002 Malî  Yılı Bütçesi

2.- Turizm Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

D) ENERJİ VE TABİÎ KAYNAKLAR  BAKANLIĞI    (Devam)

1.- Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı  2002 Malî  Yılı Bütçesi

2.- Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

a)  PETROL İŞLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ    (Devam)

1.- Petrol İşleri Genel Müdürlüğü 2002 Malî  Yılı Bütçesi

2.- Petrol İşleri Genel Müdürlüğü 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

b)  DEVLET SU İŞLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ    (Devam)

1.- Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü  2002 Malî  Yılı Bütçesi

2.- Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

BAŞKAN - Komisyon ve Hükümet yerinde.

Onikinci turda görüşülen bütçeler üzerinde, gruplar adına yapılan konuşmalar bitmişti.

Bütçenin lehinde olmak üzere, Kocaeli Milletvekili Sayın Osman Pepe; buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

OSMAN PEPE (Kocaeli) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı bütçesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, enerjinin insan hayatı için ne kadar önemli olduğunu, teknolojinin sürdürülebilmesi için dünya insanlığının sürdürülebilir enerji kaynaklarına ne kadar bağımlı olduğunu ve Türkiye'nin, Allah'a şükür ki, güney, kuzey, doğu, batı enerji koridoru üzerinde yer alan; fakat; bunun imkânını, bunun fırsatını, bunun kadrükıymetini yeterince değerlendiremeyen bir ülke olduğunu söyleyerek sözlerime başlıyorum.

Türkiye'nin, bütün akarsu imkânlarını, kapasitelerini kullansa, kömür kaynaklarını kullansa, jeotermal enerji kaynaklarını kullansa, rüzgâr kaynaklarını kullansa, kendi kendine yeterli olması mümkün değildir; yani, bugün, Türkiye'de ciddî bir enerji açığı vardır. Türkiye'nin, bu enerji açığını kapatabilmesi için, mutlaka ve mutlaka, nükleer enerjiyi kullanması lazım.

Nükleer enerji, her ne kadar çevre ve çevreciler açısından birtakım eleştirilere muhatap olsa da, dünyanın gelmiş olduğu bugünkü noktada, Türkiye için nükleer enerjiye geçmek kaçınılmazdır.

Türkiye, 2025 yılındaki kalkınmış Türkiye olarak, elbette ki, çok fazla miktarda dışa bağımlı bir enerji politikasıyla karşı karşıyadır. Bu denli dışa bağımlı olan Türkiye'nin, planlamalarla, dışa bağımlılığını tek bir ülkeye bağımlı olmaktan kurtarıp, alternatif kaynakları da ortaya koyması şarttır.

Tabiî, Türkiye'de şu anda bir enerji açığı gözükmüyor. Bu enerji açığının gözükmemesinin sebebi gayet açıktır; Türkiye'deki ekonomik kriz nedeniyle, fabrikalar ya kapanıyor veyahut da düşük kapasiteyle çalışıyor. Dolayısıyla da, Türkiye'de şu anda bir enerji krizi söz konusu değil; ama, Türkiye'de, ciddî manada, örtülü, gizli bir enerji krizi vardır.

Tabiî, bugün, Türkiye'nin gelmiş olduğu bu noktada, Mavi Akımla alakalı olarak birkaç söz söylemekte de fayda görüyorum.

Değerli arkadaşlar, Türkiye, doğalgazda, Mavi Akım Projesiyle, Rusya'ya, olabildiğince aşırı şekilde bağımlı hale gelmiştir. Halbuki, Rusya doğalgazı karşısında, Türkmen doğalgazının, İran doğalgazının, Azerbaycan doğalgazının, Irak doğalgazının, Suriye doğalgazının, hatta, Mısır doğalgazının Türkiye tarafından devreye konulması şarttır.

Tabiî, yine, doğalgazdan söz açılmışken, bir hususa parmak basmakta fayda görüyorum: Konutlarda kullanılan doğalgaza BOTAŞ tarafından yapılan yüzde 17'lik zammın, geçim sıkıntısı içerisindeki vatandaşın bütçesine ne kadar büyük, önemli bir külfet getirdiğini de burada ifade etmekte fevkalade fayda görüyorum.

Değerli arkadaşlar, 11 Eylülden sonra, Amerika'nın Afganistan'a müdahalesinden sonra, Türkiye için son derece önemli olan Bakü-Ceyhan Projesi, artık, rafa kalkmıştır. Orta Asya'daki enerji kaynaklarının, gerek petrol ve gerekse doğalgaz olarak, Afganistan-Pakistan üzerinden direkt okyanusa indirilmesi söz konusu olacaktır.

Yine, söz buraya gelmişken, ben, Türkiye'nin şu anda içerisinde bulunmuş olduğu yolsuzluk ve yoksulluk kompozisyonunda, doğalgazla alakalı bir örnek vermek istiyorum: İzmit ve Eskişehir Doğalgaz Projelerini mukayese edersek, Türkiye'nin soygun haritasındaki önemli bir noktaya parmak basmış oluruz. İzmit ve Eskişehir Doğalgaz Projeleri, aşağı yukarı eşzamanlı projelerdir. Bu projelerin kapasiteleri aynıdır, ulaşmış oldukları konut sayıları aynıdır, boru çapları aynıdır, terfi istasyonları aynıdır; ama, İzmit Doğalgaz Projesi 120 milyon dolarken, Eskişehir Doğalgaz Projesi 11 milyon dolardır.

Yine, Türkiye'deki soygun haritasını takip ettiğimiz zaman, enteresan bir yere gittiğimizi, vardığımızı görürüz. Devlet Su İşlerinin 1986 yılında 15 milyon dolara ihale etmiş olduğu Yuvacık Barajının 1995'e kadar yüzde 60'ı bitmişti. Devlet Su İşleri, yüzde 60'ı bitmiş olan Yuvacık Barajını, yap-işlet-devret modeliyle, İzmit Büyükşehir, Thames Water, Mitsubishi Corporation, Gama ve Güriş Firmalarına 890 milyon dolara verdi. Hazine, burada, kefaletle, yaklaşık olarak... Bugün rakam tam olarak ortaya çıkmış değil, kurulan komisyonlarda yapılan çalışmalarda henüz net rakamlar ortaya çıkmış değil; ama, Hazinedeki uzmanlarla yaptığım görüşmelerde, Türkiye'nin şu anda dışborç hanesine yazılı olmayan, 3 milyar dolardan daha büyük bir rakamın söz konusu olduğu ifade edildi. 2000 yılının başında Başbakanlığa vermiş olduğum bir soru önergesine verilen cevapta da, İzmit Büyükşehir Belediyesinin satamadığı ve dereye, denize akıttığı suyun karşılığında, her ay 25 milyon dolar ödendiği -yılda yaklaşık 300 milyon dolar eder- ifade edildi. Bu, elimdeki soru önergesine, Başbakanlığın, Devlet Planlama Teşkilatının ve Hazinenin vermiş olduğu cevaptır.

Değerli milletvekilleri, bakın, Türkiye'de yapılanların hesabı sorulmazsa, yapılan yolsuzlukların üstüne gidilmezse... 1995 yılı içerisinde buna Hazine nasıl olur verdi? Hazinedeki uzmanlarla yapmış olduğumuz görüşmede "fizibilitesi olmayan yatırımlara, yap-işlet-devret modeliyle, Türkiye'nin vermiş olduğu onayın, Türkiye'yi nerelere götürebileceğini ve bunun ne büyük bir felaket olduğunu, İzmit İçmesuyu Projesinin bu denli ağır faturasını gördükten sonra, yap-işlet-devret modelleriyle alakalı frene basmak durumunda kalmıştır devlet; yani, Devlet, enerji politikalarında, HES politikalarında, santral projelerinde yap-işlet-devret projelerinde ciddî şekilde frene basmak durumuyla karşı karşıya gelmiştir" dendi.

Değerli arkadaşlar, elbette ki, bunları konuşmak, bunların üzerine gitmek, bunları aydınlığa çıkarmak Türkiye Büyük Millet Meclisinin denetleme görevinin de bir parçasıdır.

Tabiî, söz buraya gelmişken, Türkiye'deki enerji açığının, yap-işlet-devret modelleriyle ve ikili anlaşmalarla yapılan uluslararası, devletlerarası anlaşmalardaki projelerdeki fiyatların, devleti temsil eden bürokratlarca, yeterince süzgeçten geçirildiğini söylemek mümkün değildir. Rakamlar bire üç, bire beştir.  Ben, bir mühendis olarak, konuya yakın birisi olarak bunları ifade ediyorum; ama, ne yazık ki...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN- Sayın Pepe, size de 1 dakika süre veriyorum. Lütfen, toparlar mısınız.

OSMAN PEPE (Devamla)- Siyasî iradeyi temsil eden hükümetlerin, yani, yürütmenin, yani, başbakanın, yani, bakanın ve onların emrindeki bürokratların, ülkenin soydurulmasının önünü kesmek, en temel görevidir; ama, ne yazık ki, bugüne kadar... Ben bir tane örneğini, buradaki zaman elverdiği ölçüde sizlere takdim etmeye çalıştım. Bu ve bunun benzeri projeleri ardı ardına koyduğumuz zaman, Türkiye'nin niçin bugünlere geldiğini daha iyi anlamak mümkündür; ama, Türkiye'yi aydınlığa çıkarmak, Türkiye'nin önünü açmak, Türkiye'nin sefaletini yok etmek, işsizine iş bulmak, aşsızına aş bulmak için, önce yapılacak olan şey, bu yolsuzluklara ve bu vurgunlara dur demektir.

Bu duygu ve düşüncelerle, sizin ve saygıdeğer milletimizin, yaklaşmakta olan Ramazan Bayramını kutlarken, hepinize saygılar ve sevgiler sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN- Teşekkür ederim Sayın Pepe.

Sayın Turizm Bakanı, buyurun efendim.

Süreniz 15 dakikadır.

TURİZM BAKANI MUSTAFA RÜŞTÜ TAŞAR (Gaziantep)- Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; öncelikle, Mersin ve bazı bölgelerdeki sel afetlerinden dolayı, bu afete maruz kalanlara geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum ve salı günü idrak edeceğimiz Kadir Gecesini ve yaklaşmakta olan Ramazan Bayramınızı kutluyor, hepinize sevgi ve saygılar sunuyorum.

Bakanlığımın 2002 yılı bütçesi hakkında yapmış olduğunuz yapıcı tenkit ve öneriler için teşekkürlerimi sunuyorum. Özellikle, Sayın Yıldırım Ulupınar'a, Sayın Mehmet Elkatmış'a, Sayın Nesrin Ünal'a ve Sayın Cengiz Aydoğan ile Sayın Halit Dikmen'e teşekkürlerimi sunuyorum.

Şimdi sizlere, dünyada ve Türkiye'de turizm sektörünün içinde bulunduğu koşullar ve Bakanlığımın çalışmaları konusunda bilgi arz etmek istiyorum.

Türk turizmi bugün, çevre boyutunu da dikkate alarak, uluslararası rekabet gücü yüksek ve verimli bir turizm ekonomisinin geliştirilmesine, turistler ve yerel halk için en iyi sosyal ve toplumsal ortamın yaratılmasına, kendi insanımızın refah ve mutluluğu için evrensel değerlere uyum sağlanmasına, doğal ve kültürel değerlerimizin sağlıklı bir koruma-kullanım dengesine ve kaynakların en rasyonel şekilde değerlendirilmesine imkân veren bir turizm politikasının uygulanmasına öncelik verecektir.

Yapısı itibariyle dinamik bir sektör olan turizm, ekonomiye sağladığı çok önemli katkılarının yanında, tek tek sayılamayacak kadar çok ve değişik alanlarda da önemli işlevleri yerine getirmektedir.

Bugün, Türkiye ekonomisinin dış ekonomik denge sorunlarının aşılmasında, turizm, etkin bir rol oynamaktadır. Yaşadığımız son ekonomik kriz de göstermiştir ki, Türkiye'nin dünya pazarındaki en rekabetçi ürünü, turizmdir. Tesislerimiz, dünya standartlarını yakalamıştır. En büyük tur operatörlerinden TUI'nin geleneksel anketinde, dünyanın en iyi 100 oteli arasına 8 otelimizin girmesi, bunun, en çarpıcı örneklerinden birisidir.

Yabancı ziyaretçi sayısı, Ocak-Kasım 2001 dönemi itibariyle yüzde11,65'lik bir büyümeyle 11,2 milyon kişiye ulaşmıştır. Yıl sonuna kadar ülkemize gelen turist sayısı 12 milyonun üzerinde olacaktır.

Turizm gelirleri de, yılın ilk dokuz ayında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 13'lük artış oranıyla, 6,6 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir.

Dünya turizmi için beklenilen yüzde 4,1 büyüme oranıyla karşılaştırıldığında, ülkemiz turizminin 2001 yılındaki gelişme hızı oldukça büyüktür.

Dünya Turizm Örgütünün 2020 yılı için yaptığı tahminlere göre dünya turizm hacmi 1,6 milyar kişiye, turizm gelirleri ise, 2 trilyon dolara ulaşacaktır.

Dünya turizm gelirlerinden Türkiye'nin aldığı yüzde 1,6'lık payın, hiç artmadan, sabit kaldığı varsayılsa bile, 2020'de Türkiye'nin, turizm gelirlerinden 30 milyar dolar alacağı tahmin edilmektedir.

Aynı örgütün, Akdeniz Bölgesine gelen turist sayılarına ilişkin tahminlerinde, 1995-2020, bölgede artış hızı yüzde 2,99, Türkiye'nin artış hızı ise yüzde 5,50 olarak hesaplanmıştır. 2020 yılında Türkiye, 27 milyon turistle bölgesinde dördüncü ülke olacaktır. Bu durumda en az 250 000 yeni yatağa ihtiyacımızın olduğu açıktır.

Bu rakamlar, bakanlığımızca yetersiz görülmekte olup, turizmde ihtiyaç duyulan, yılda 100 milyon dolar tanıtım, 100 milyon dolar altyapı, 250 milyon dolar da teşvik sağlandığı takdirde, 2020'de turist sayısında 60 milyona, döviz gelirinde ise 50 milyar dolara ulaşmak mümkün olacaktır.

Yeniden çizilecek turizm politikalarında, ekonomik kalkınmaya imkân veren uygulamalara özen gösterilecek ve sosyal politikalara maksimum düzeyde entegrasyonun sağlanması hususunda gerçekçi olunacaktır. Türkiye, turizm politikalarını ülkenin genel, sosyal, ekonomik ve stratejik hedefleriyle, dünya turizmindeki gelişmeler paralelinde ve dünyayla entegre olacak şekilde yürütmeye özen gösterecektir.

Bu amaca ulaşmak için 2000'li yıllarda ülke turizmi, yeni hedeflere, stratejilere, planlamalara ve politikalara ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyacı karşılamak ve turizm sektöründe bir gelecek planlamasını başlatma düşüncesiyle, nisan ayında ikinci turizm şûrasını toplayacağız.

Dünyada gelişmekte olan yeni trendler çerçevesinde, sektörel gelişme, kesinlikle koruma-kullanma dengesi gözetilerek, çevreyi kollayıcı, koruyucu ve geliştirici olacaktır. Ürün kalitesinin korunmasına ve iyileştirilmesine öncelik verilecektir. Dünya turizm pazarlarında tanınmış olan destinasyonların yanı sıra yeni destinasyonlar, kültürel ve kentsel turizme alternatif golf, sağlık ve termal, yayla, inanç, mağara, rafting, trekking, botanik, av turizmi gibi turizm türleri geliştirilecektir.

Ülkemize uygun doğal ortama sahip turizm hareketlerinin fazla olduğu yörelerde safari parklarının oluşturulması ve tema parklarının kurulması planlanmıştır. Bu yolla ülkemize gelen turistlerin ikincil harcamalarının artırılması ve daha fazla gelir hedeflenmektedir.

İletişim teknolojisi ve elektronik medya kullanımı yaygınlaştırılacaktır.

Tanıtımda önceliğimiz, müşteri beklentilerine odaklanmış kampanyalara, reklam ve satış geliştirici faaliyetlere yönelik olacaktır.

Türkiye'ye turist gönderen tur operatörleri ve seyahat acentelerinin etkinleşen pazarlama faaliyetleri desteklenecektir.

Türkiye turizmini, turizmdışı olumsuzluklardan en az etkilenecek güçlü bir turizm markasına kavuşturmak için Türkiye'yi destinasyon bölgelerinden ayırarak ve ürün çeşitliliği sağlayarak uluslararası pazar gücünü artıracak tanıtım kampanyalarına ağırlık verilecektir.

Ülkemiz insanını turizm konusunda bilinçlendirerek toplumsal bir seferberlik ruhu yaratılmasına çaba gösterilecektir.

Bakanlık görevine başladığım ilk günlerde, TS-EN-ISO-9001:2000 Kalite Yönetimi Sistemine geçmek için gerekli hazırlıkları başlattık. Sistemin, etkin ve verimli bir bir çalışmayla, 2002 yılı içerisinde kurulup faaliyete geçirilmesi hedeflenmektedir.

Türkiye'nin turizm tanıtımında en büyük dezavantajı, tanıtıma ayırabildiği kaynaklarının rakiplerinin çok gerisinde kalmasıdır.

Turizmde rakip ülkelerden İspanya ve Yunanistan, turizm tanıtım ve pazarlama faaliyetlerine, toplam turizm gelirlerinin ortalama yüzde 1,5 ilâ yüzde 3'ü arasında bütçe ayırırken, Türkiye, yaklaşık, yüzde 0,5'lik bir pay ayırmaktadır.

Turizm sektörü, çok sayıda kurum ve kuruluşun ilgi alanına girdiğinden, yetki bölünmüşlüğü ve bürokratik işlemler zaman ve kaynak israfına yol açmaktadır. İlgili kuruluşlar arasında işbirliği, koordinasyon ve yetki bütünlüğünü sağlamak için, Sayın Başbakanın başkanlığında, turizm sektörüyle dolaylı ilişkisi olan tüm bakanların üye olacağı turizm koordinasyon kurulu, Turizm Bakanlığı Müsteşarının başkanlığında ilgili bakanlıkların müsteşarlarından oluşacak turizm uygulama kurulu oluşturulmaktadır.

Türkiye'nin dünya pazarlarındaki en rekabetçi olan turizmin, dünyada şu günlerde yaşanmakta olan savaş ve ülkemizin kriz ortamından en az düzeyde etkilenmesine yönelik olarak, Bakanlığımızda, yönetici ve uzman kişilerden oluşan ve 24 saat aralıksız görev yapan bir kriz komitesi oluşturulmuştur.

Üniversitelerimizdeki turizm fakülte ve yüksekokullarındaki hocalarımızın birikimlerinden yararlanmak amacıyla Fahri Danışmanlar Kurulu oluşturulmuştur.

Turizm teşviklerinde, pazarlamaya, hava ulaştırmasına ve toplam kalite iyileştirilmesine ağırlık verilecektir. 1983 yılında rahmetli Özal döneminde başlatılan birinci turizm hamlesi gibi, bu dönemde de ikinci turizm hamlesini başlatmamız gerekliliğine inanıyoruz.

Bu çerçevede, sektöre kısa vadede sağlanacak teşviklere ilişkin önerilerimiz şunlardır:

Turizmde KDV oranlarının aşağıya çekilmesi, turizmdeki rekabet gücümüzü artıracaktır. Akdeniz çanağındaki ülkelerde yüzde 5 ilâ 8 aralığında olan KDV oranları, Türkiye'de, maalesef, yüzde 18'dir. Bunun, mutlaka, yüzde 8'ler civarına çekilmesi gerekmektedir. Bunu hükümetimize iletmiş bulunuyoruz.

Turizmcilerin, ihracatçı sayılması ve ihracatçılara verilen teşviklerden yararlandırılmaları gerekmektedir.

Ayrıca, müze ve ören yerleri giriş ücretlerinin, yılda bir kez ve sezondan önce veya başlamadan tespit edilmesi ve kombine bilet yoluyla turizmcilere sunulması konusunda Bakanlığımla Kültür Bakanlığının yürüttüğü çalışmalar tamamlanmak üzeredir.

Talep yapısındaki yeni eğilimlere bağlı olarak sektörde küçük ölçekli işletmelerin gelişmesine öncelik verilmeli ve bunların da KOBİ kredilerinden yararlandırılmaları Bakanlığımızca talep edilmektedir.

Türkiye'nin uluslararası incentive ve kongre pazarlarındaki payının artırılması, özellikle İstanbul'un uluslararası bir kongre ve kültür kenti haline getirilebilmesi için çalışmalar devam etmektedir. Bu bağlamda, Beyoğlu'nda pilot ve alt bölgeler yaratılmak suretiyle kültürel merkezler, eğlence merkezleri, butik oteller, prestij alışveriş birimlerini kapsayacak Beyoğlu Rehabilitasyon ve Turizmi Geliştirme Projesi çalışmaları başlatılmıştır.

Ayrıca, Ankara'nın tarihî atmosferini tekrar canlandırmak ve Ankara'yı bir kültür başkenti haline getirmek amacıyla Bakanlık olarak bir dizi çalışma başlatıyoruz. Ankara Projesi adını verdiğimiz ve Atatürk'ün doğumunun 120 nci yıldönümünü idrak ettiğimiz 2001 yılında, Atatürk Dünya Barış Köyü kapsamında, dünya devletlerinin özgün kültürlerini yansıtan eserlerin sergileneceği, her ülkenin ayrı ayrı mimarisini temsil edecek evlerin yapılması hedeflenmektedir.

Türk Köyü Projesi kapsamında da, ülkemizin bütün illerine, o ile ait örnek bir mimari ile yer verilmesi, böylelikle, her ilimizin, mimarî, kültürel zenginlikleri ve özgün yapılarıyla temsil edilmesi planlanmaktadır.

Projeler hayata geçtiğinde, Başkentimiz, dünya çapında bir kültür başkenti ve dünya başkentleri içerisinde önde gelen bir turizm destinasyonu haline gelmiş olacaktır.

Sektörle diyalog ve iletişime önem verdik. Sektör temsilcileriyle sağlıklı bir iletişim ve diyalog ortamı tesis ettik. Bu çerçevede, bölgesel kalkınma ve tanıtıma yönelik olarak, başta İstanbul olmak üzere, Antalya, Bursa, Nevşehir, Aydın, Muğla, İzmir, Malatya Gaziantep, Kırşehir, Aksaray ve Ankara İllerinde toplantılar yaptık. Bu toplantılarda, problemlerin ortadan kaldırılmasına yönelik çalışmalar başlattık ve bu çalışmaların neticesini de bir hafta içerisinde -olumlu veya olumsuz- ilgililerine mutlaka bildirdik. Dolayısıyla, hızlı, dinamik ve çözüm üreten bir bakanlığın yaratılmasını da sağlamış olduk.

Turizm sektörünün genç kuşaklara ve kadınlara iş yaratmada önemi açıkça görülmektedir. Bu nedenle, turizm eğitiminde kalite, standardizasyon, verimlilik ve iş kalitesinin gelişmesine öncelik verilerek, iş kalitesinin gelişmesi sağlanacaktır ve gerekli beceri düzeylerinin belirlenmesini sağlayacak belgelendirme sistemine mutlaka geçilecektir.

Sonuç olarak, 2002 yılına girerken, Türk turizminin sorunlarının yapısal olduğu görülmektedir. Bunun için, başta kamu, özel sektör ve medyanın yanı sıra, kamuoyunun tamamı turizmin önemini algılamalı, turizme yönelik sosyal bilincin geliştirilmesi yönünde çalışmalar yapılmalı, bu konuda, toplumda, gerekli konsensüs sağlanmalıdır.

Bu nedenle, Turizm Bakanı olarak, 2002-2020 yıllarını kapsayan gelecek vizyonunda bazı global hedeflerimiz şunlardır:

Türkiye olarak, rekabetin yüksek olduğu dünya pazarlarında, imaj sorunlarını bertaraf etmiş bir şekilde yerimizi almak ve payımızı artırmak istiyoruz. Bunun için, Almanya başta olmak üzere, İngiltere, Rusya, Japonya gezilerini yaptık ve buralarda, bütün tur operatörleriyle birebir görüşerek bu ülkelerden ülkemize gelecek 2002 yılındaki turist sayısının yüzde 35 ilâ 45 arasında, firmalar bazında ayarladık. Gelecek yıl, yakın çevremizde herhangi bir olay olmadığı takdirde -inşallah olmaz- turizmde yüzde 35, yüzde 45 daha bir artış beklediğimizi ifade etmek istiyorum ve turizm konusuna özellikle, çok özel önem veren başta, Sayın Başbakanımız olmak üzere, Değerli Başbakan Yardımcılarımıza, hükümetin tüm üyelerine, 21 inci Dönem Değerli Parlamentomuza teşekkür etmek istiyorum ve bundan sonraki çalışmalarımızda büyük ölçüde sizlerin, halkımızın, sektörün, medyanın, sivil toplum kuruluşlarının ve diğer ilgili kuruluşların desteğine ihtiyacımız olduğunu belirtmek istiyorum.

Özellikle, bu bütçenin hazırlanmasında emeği geçen başta, Turizm Bakanlığı personeli olmak üzere, üstün gayretleriyle bize yön gösteren Plan ve Bütçe Komisyonunun Değerli Başkan ve üyelerine ve değerli milletvekillerine tekrar teşekkür ediyorum.

Bu arada, bir-iki önemli karar aldık, onu da bu vesileyle belirtmek istiyorum. 2000'e yakın otelin, bu sene sonunda, belgelendirilemediği için kapatılması söz konusudur. Bunun kapatılmaması için Nitelikler Yönetmeliğinde bir değişiklik yapılarak, 31 Mart 2002 yılına kadar, bu otel sahiplerine süre verilmiştir, kendilerini, yeni Nitelikler Yönetmeliğine göre düzenleyeceklerdir; artık, 31 Marta kadar düzenleyemeyenler de, herhangi bir hak sahibi olamayacaklardır. Arkadaşlarıma bunu belirtmek istiyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Efendim, size ek süre veriyorum, konuşmanızı toparlayın lütfen.

TURİZM BAKANI MUSTAFA RÜŞTÜ TAŞAR (Devamla)- Sayın Başkanım, teşekkür ediyorum.

İkincisi, geçen gün televizyonlarda, Show Kanalda gördüğümüz bir rüşvet hadisesi. Bunun, Turizm Bakanlığıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur, o kişiler Turizm Bakanlığıyla ilgili değildir.  Herhalde, benim kanaatimce, o televizyoncuyu çabuk tavlanabilecek bir saf işadamı gibi görmüşler. Bir yandan orman tahsisi alıyor, bir yandan SİT alanı tahsislerini kaldırıyor, bir yandan teşvik alıyor.

Teşvikler de nereden alınır; Hazineden alınır; Turizm Bakanlığı teşvik vermez. Oradan teşvik alsanız bile, şu anda, 1992'den beri, Kaynak Kullanma Destekleme Fonu kaldırıldığı için, o teşviklerin parasal değeri de yoktur, sıfır bir teşviktir. Bu teşviklerin de yeniden konulmasını hükümetimizden talep ettik, bunu da belirttik.

Dolayısıyla, bu konuda, yine de, 1999'dan başlamak üzere, İşletmeler Genel Müdürlüğümüzde ve Yatırımlar Genel Müdürlüğümüzde bir tahkikat başlattık. Gerekirse geri yıllara doğru da gidecek. Şu anda 2 müfettişimiz, İstanbul'da, emniyetle ve ilgililerle temas halindedir. Oradaki bilgileri derleyip, toplayıp, eğer Bakanlığımızla ilgili herhangi bir memurla veya yetkili birisiyle irtibatları varsa, bunların da gerekli cezaları verilerek, durum sizlere arz edilecektir; bunu da buradan belirtmek istiyorum.

Bir arkadaşımızın söylediği, Uludağ'da ikinci bölgedeki mahkeme meselesi bitmiştir, Bakanlığımız lehine dava kazanılmıştır. Uludağ ikinci bölgede bir sorun yoktur...

ALİ ARABACI (Bursa) - O dava bitmedi Sayın Bakan.

TURİZM BAKANI MUSTAFA RÜŞTÜ TAŞAR (Devamla) - Bitti efendim, bitti.

ALİ ARABACI (Bursa) - Hayır efendim.

TURİZM BAKANI MUSTAFA RÜŞTÜ TAŞAR (Devamla) - Bitti efendim, bitti; başlayabilirsiniz. Bu dava bitti.

Birinci bölge de, turizm merkezi ilan edilememiştir 1981'den beri, şu veya bu sebepten, kimseyi suçlamak için söylemiyorum; ama, şu anda, Orman Bakanlığımızdan bir yazı beklemekteyiz, bu yazı geldiği takdirde, birinci bölgeyi de turizm merkezi ilan ederek, Uludağ'ı, layık olduğu yere çıkaracağız, bunu belirtmek istiyorum.

Altyapı hizmetleriyle ilgili tamamlanması gereken bütün işlemler, Belek'te yapıldığı gibi ve Güney Antalya Projesinde olduğu gibi yapılacaktır. Bundan sonra yapacağımız tahsislerde de, aynı şekilde, Belek ve Güney Antalya Projesinde olduğu gibi, bütün altyapı projeleri tamamlanmış; ama, bunlar verilirken, mutlaka, her ilimizde bir dört yıldızlı otel olmasını sağlayacak şekilde bir planlamaya gidilerek bu tahsisler yapılacaktır, bunların çalışmaları yapılmaktadır.

NİDAİ SEVEN (Ağrı) - Ağrı Dağını da unutma Sayın Bakan.

TURİZM BAKANI MUSTAFA RÜŞTÜ TAŞAR (Devamla) - Kız Kulesinin obje olarak İstanbul'da seçilmesinin nedeni, Kız Kulesinin arkasında, tamamen İstanbul'un silueti bulunmaktadır. Aynı zamanda da, Kız Kulesini, bir obje olarak, hatıra eşya ve hediyelik eşya merkezi yapabilmek imkân dahilindedir. Bunun olmasını istemeyenler var. Biz, kasım ayında reklamları başlattık, tanıtım faaliyetlerini, 11 Eylülden dolayı bunu öne aldık. Dolayısıyla, her sene şubat ayında yapılan tanıtımları, bu sene kasım ayında başlattık. Süratle İstanbul objesini öne çıkararak, İstanbul ağırlıklı bir tanıtıma başladık.

Onun için daha başka önerileri olanlar varsa, onları da bize iletirler, onları da değerlendiririz ve bu, Turizm Bakanlığının tek başına yaptığı bir değerlendirme de değildir; bütün yetkililerin bir araya gelip, sektörle belirlediği bir husustur.

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Bakan, size 3,5 dakika verdim, biraz da sorulara cevap verirken konuşursunuz.

NİDAİ SEVEN (Ağrı) - Ağrı Dağını unutmuyorsunuz değil mi Sayın Bakan?!

TURİZM BAKANI MUSTAFA RÜŞTÜ TAŞAR (Devamla) - Ağrı Dağını unutur muyuz; Türkiye'nin hiçbir yerini unutmamız mümkün değil.

Sayın Başkanım, çok teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Sayın Zeki Çakan;    buyurun efendim. (ANAP sıralarından alkışlar)

Sizin de konuşma süreniz 15 dakika, eksüre de verebilirim.

ENERJİ VE TABİΠ KAYNAKLAR BAKANI ZEKİ ÇAKAN (Bartın) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı 2002 yılı bütçesi üzerinde konuşan bütün siyasî parti gruplarının sözcülerine ve değerli milletvekillerine teşekkür ederek sözlerime başlamak istiyorum. Gerçekten, her biri, Bakanlığımla ilgili çok önemli konulara değindiler ve Türkiye'nin, bütün dünyada olduğu gibi, en önemli meselesinin enerji olduğunu, üzerine basa basa vurguladılar.

Söylenilenlerin tümüne, Enerji Bakanı olarak katılıyorum ve Enerji Bakanlığının, benden önce görev yapmış bütün bakanlarına ve bütün bürokratlarına huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Zira, Enerji Bakanlığında bakanlık yapmış olan arkadaşlarımızın ve bürokratlarımızın ortaya koyduğu bütün projelerin doğru olduğunu, bazı bakanlıkların, kamu kurum ve kuruluşlarının, bakanlık projelerinin belki iyi anlatılamaması veya anlamadıkları gerekçesiyle, ortaya koydukları konuların bugün içinde bulunduğumuz durumu yarattığını da üzerine basa basa söylemek istiyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; özellikle 70'li yıllarla 2001 yılı arasına baktığımızda, her yıl, enerji tüketiminde yüzde 8-9 büyümenin olduğunu; 1982-1992 arasında, üretime dayalı yatırımın yüzde 12'ler seviyesinde olduğunu; 1992-1996 yılları arasında, bu rakamın yüzde 3,5-4'e düştüğünü; 1996 yılından sonra da, yaklaşık yüzde 6-7 seviyesine çıktığını görüyoruz. Bugün, ülkemizin içinde bulunduğu duruma enerji yönünden baktığımızdaysa, hiç iç açıcı bir durumun olmadığını, maalesef, görüyoruz ve bütün grup sözcüleri ve değerli milletvekillerimiz de bunu açıkça belirttiler.

Türkiye'de kurulu gücümüz yaklaşık 28 250 megavat,  yılda 128 milyar kilovat/saat tüketimimiz var. Şayet, bu yıl, 2001 yılı ekonomik krizi yaşanıncaya kadar tüketimdeki artış her yıl yüzde 8-9 olsaydı, en az iki veya üç saat enerji kısıtlamasına gidecektik. Bunu, ben, zaman zaman kamuoyuyla paylaştım, zaman zaman değerli milletvekillerimle paylaştım. Eğer, bugünden bazı tedbirleri almazsak, 2006 yılında, bugün yaşadığımız darboğazı yaşayacağımızı da açıklıkla ifade ediyorum; çünkü, özellikle enerji üretiminde yapılan yatırımlar, kısa zamanda hemen üretime dönüşmemekte ve yatırım, belirli bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşmektedir. Eğer, şu anda, enerji üretimiyle ilgili olarak zamanında temeli atılan, özellikle doğalgaz santralları, 2002, 2003, 2006'ya kadar devreye girecek olan santrallar yapılmamış olsaydı, bugün, gerçekten, içinde bulunduğumuz ortamda büyük enerji sıkıntısı çekeceğimizi biraz önce de ifade ettim. 2002 yılında, 5 987 megavat devreye girecek; 2003'te, 1 055 megavat devreye girecek; 2004'te, 3 803 megavat devreye girecek; 2005'te, 2 001 megavat devreye girecek; dikkatinizi çekiyorum, 2006'da 817 megavat devreye girecek.

Barajlarımızdaki su seviyesine baktığımızda, hepinizin bildiği gibi, uzun zamandan beri kuraklık yaşıyoruz. Geçen yıl, barajlarımızdan üretilen enerji miktarı 31 milyar kilovat/saattir. Bu yılsonu itibariyle, 21 milyar kilovat/saat üreteceğimizi tahmin ediyoruz; yani, sadece barajlardan 10 milyar kilovat/saatlik bir eksimiz var. Barajlarımızın su seviyesine baktığımızda hiç de iç açıcı durumun olmadığını görüyoruz. Hepinizin bildiği gibi, Keban, Karakaya, Atatürk Barajları peş peşedir; dolayısıyla, şu anda, minimum Keban'ın kotu 820 metre, maksimum kot 845'tir. Size, 28 Kasım ile 7 Aralık arasındaki rakamları vermek istiyorum. Keban'daki durumumuz; 28 Kasımda 98 santimetre suyumuz var; şu anda, 7 Aralıkta, 63 santimetre suyumuz var. Karakaya'ya baktığımızda, 675 minimum kot, maksimum kot 693; Karakaya Barajında da kullanabileceğimiz su 28 Kasımda 9 santimetre, şu anda 14 santimetre. Atatürk Barajına baktığımızda, kullanabileceğimiz su 28 Kasımda 13 santimetre, şu anda, 18 santimetre. Dolayısıyla, şu anda, özellikle termik santrallarımıza ağırlık vermek suretiyle, Türkiye'de 18 termik santralımızın dünya standartlarının üzerine, son üç beş ayda yaptığımız çalışma neticesinde, ortalamasını yükselterek, şu anda, kapasite kullanma faktörünü yüzde 73 ve onun üzerine çıkararak, enerji darboğazını aşabilme mücadelesinde bulunuyoruz. Eğer,    -tekrar ediyorum- bugünden yatırım yapılmadığı takdirde de, önümüzdeki dönemde büyük enerji sıkıntısının çekilebileceğini ifade etmek istiyorum.

Gebze doğalgaz santralı, İzmir doğalgaz santralı, Adapazarı doğalgaz santralı ve Ankara doğalgaz santrallarıyla ilgili yapılan çalışmalarda katkıda bulunanlara, temelini atanlara ve bu gaz santralları ülkemize kazandıranlara huzurunuzda, tekrar, teşekkür ediyorum.

Yıllık yakıt tüketimi, İzmir'in 2,2 milyar metreküp, Gebze'nin 2,2 milyar metreküp doğalgaz tüketimi, Adapazarı Doğalgaz Santralının 1,1 milyar metreküp, Ankara Doğalgaz Santralının  da 1,1 milyar metreküp.

Özellikle Bakanlığımda, gaz politikaları gündeme geldiği zaman, Mavi Akıma, Bakü-Tiflis-Ceyhan Projesine, İran Projesine çok şeyler söylenildi. Bu anlaşmalar olmamış olsaydı, şu anda, 1 megavat... Ülkemizde, bu işle uğraşan her kim olursa olsun, seslenmek istiyorum; eğer, çıkışını biliyorlarsa, lütfen, bize iletsinler. Şu anda, 1 megavat yedek gücümüz yok.

Bu doğalgaz santrallarının normal devreye girişleri mart, nisan, mayıs; ama, bir an önce, enerji kısıtlamasına gitmemek için, erken devreye almaya çalışıyoruz.

Enerji konusunda, bugünden bazı yatırımları yapmak mecburiyetindeyiz. Şayet, bu santralların temeli atılmamış olsaydı, biraz önce de tekrarladım, bugün, ülkemizde, enerji kısıtlamasına gitmek durumunda kalacaktık.

Dolayısıyla, doğalgaz konusuna -zaman çok sınırlı olduğu için- gelmek istiyorum.

Mavi Akımla ilgili olarak, 16 milyar metreküp doğalgaz 2002 yılının ilk yarısında gelecek. Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak, maksimum ödeyeceğimiz para 318-320 milyon dolar civarındadır. 2,7 milyar doları, Rusya Federasyonu -biraz önce de milletvekillerim belirtti- yatırım yapma durumundadır.

Eğer, o zaman o anlaşma olmamış olsaydı, bugün, 6 milyar metreküp doğalgaz çevrim santralında, gazı bularak enerji üretmemiz söz konusu değildi, ülkemizde de enerji kısıtlamasına gitmek mecburiyeti vardı.

Zaman zaman Bakü-Tiflis-Ceyhan Projesi ile Mavi Akım Projesi karıştırıldı, birinin doğalgaz, birinin petrolle ilgili olduğunu... Arkadaşlarımız, belki de, o dönemde, bilerek dile getirdiler; ama, Bakü-Tiflis-Ceyhan Projesi, son dönemde en iyi ortaya konulan projedir. Hazar bölgesinin 8 tane şirketi bir araya gelmiş, 2,4 milyar dolar bütçe oluşturmuş, Türkiye'ye, BOTAŞ'a da "1,4 milyar dolara gel bu projeyi yap" demişlerdir; BOTAŞ da bu projeyi gayet güzel götürmektedir. Bakanlığımda çalışan, BOTAŞ'ın Bakü-Tiflis-Ceyhan Proje ekibine teşekkür ediyorum. Temel mühendislik çalışmaları zamanında bitmiştir, detay mühendislik çalışmaları 19 Haziran 2001 tarihinde başlamıştır, 19 Haziran 2002 tarihinde bitirilecektir. Ondan sonra, inşaat çalışmaları başlayacaktır ve 2005 yılında, Allah nasip ederse, bu proje de bitecektir.

Ne olacaktır; 50 000 000 ton hampetrol gelecektir. Türkiye'nin bugün tükettiği petrol ve ürünleri miktarı, 2000 yılı itibariyle, 31 000 000 tondur. Yılda 50 000 000 ton Ceyhan'a akacak, 1 ve 16 yıl arasında, her yıl için 200 000 dolar geçiş ücreti alınacak; 16-40 yıl arasında da, her yıl için 300 000 dolar alınacaktır.

İran Projesine emeği geçen herkesi yine kutluyorum. Son derece önemli bir projedir. Yine, o proje olmamış olsaydı... Büyük ihtimalle şu anda BOTAŞ'ın ekibi oradadır, pazartesi günü gaz almaya başlayacağız. Doğu Beyazıt-Ankara hattı üç dört ay önce tamamen bitmiştir. Hatta ve hatta, biz, gerek Mavi Akımla ilgili Ankara-Samsun hattını gerekse Ankara-Doğu Beyazıt hattını gaz doldurarak yedek depo gibi de kullandık; şu ana kadar da ""al ya da öde"ye girmedik. Yaklaşık 60 000 000 dolarlık -ekonomideki, özellikle belirli durgunluk neticesinde- yine enerji tüketiminde olduğu gibi, gaz tüketiminde azalma olduğu halde, "al ya da öde"ye girmedik, arz ve talep dengesini iyi kurduk. İran'da Bazargan'daki ölçüm istasyonunda standartlara uygun olduğunu, her iki tarafın teknik elemanları mutabakat zaptı imzalayarak ortaya koymadığı süre içerisinde, bu gazın alınamayacağını İran tarafına açıkça belli ettik. Büyük ihtimalle, pazartesi günü veya en geç önümüzdeki hafta içerisinde buradan da gaz almaya başlayacağız.

Değerli arkadaşlarım, zaman çok kısıtlı olduğu için şunu söylemek istiyorum: Tabiî ki, Devlet Su İşleriyle ilgili, arkadaşlarımız çok önemli konulara değindiler. Su ve toprak kaynaklarının geliştirilmesi amacıyla yapılan yatırımların büyük bir bölümü, hepinizin bildiği gibi, Devlet Su İşleri tarafından gerçekleştirilmektedir. Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, yatırım programı enerji sektörü kapsamında yer alan projelerden, 2001 yılında Beyköy HES'in 3 üncü ünitesi, Yenice HES'in  2 nci ve 3 üncü üniteleriyle Dicle Barajının 2 nci ünitesini devreye almıştır.

Bilecik-Kızıldamar, Erzurum-Palandöken ve Denizli-Gökpınar Barajlarında su tutulmaya başlanmıştır. Programa yeni alınacak projeler hariç, kuruluşun 2002 yılı yatırım programında yer alan 293 adet büyük su işleri projelerinden 11 adet projenin 2002 yılında tamamlanması planlanmıştır. Halen inşaatları sürdürülen 24 adet baraj ve HES'lerden, Batman Barajı ile Mercan HES'in tüm ünitelerinin 2002 yılı içerisinde enerji üretimine alınması planlanmıştır. 26 adet baraj, yeterli finansman temin edildiği takdirde 2002 yılında tamamlanabilecektir.

Tabiî ki, masanın her iki tarafında oturduğumuz için doğruları söylemek lazım. Enerji Bakanlığına verilen ödeneklerin hiçbiri yeterli değildir, son derece yetersizdir; ancak, içinde bulunduğumuz ekonomik kriz nedeniyle, bize tahsis edilen ödeneklerin en iyi şekilde kullanımına, ben ve bürokrat arkadaşlarım azamî özeni göstermek durumundayız; çünkü, bugün çekilen ekonomik sıkıntının, yılların bugüne getirdiği birikimin neticesi olduğuna içtenlikle inanmaktayım.

Kuruluşun programında yer alan büyük su işleri, küçük su işleri, yeraltı sulamaları ve yerüstü sulamaları projeleri hızla sürdürülmektedir. Hükümetlerarası ikili işbirliği çerçevesinde, kredili olarak yapımı ele alınan 29 adet baraj ve hidroelektrik santralın toplam kurulu gücü 7 719 megavat, ortalama yıllık üretim ise yaklaşık 26 milyar kilovat/saattir. Bu model çerçevesinde Avusturya, ABD, Kanada, Rusya, Fransa, Norveç ile ikili işbirliği projeleriyle ilgili çalışmalar çeşitli aşamalarda sürdürülmektedir. Bu model kapsamına GAP projelerinin de alınması kararlaştırılmıştır.

Tarım, enerji, içmesuyu, kullanma ve endüstri suyu teminiyle, çevre sektörlerinde bu kadar önemli ve hayatî görevler sürdürmekte olan Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün  bu faaliyetlerinin yürütülmesi bakımından, 2002 yılında öngörülen ödeneğin -biraz önce söylediğim gibi- yetersiz olduğunu; ancak, bu ödeneklerin zamanında ve mümkün olduğu kadar isabetli projelerde kullanılmasında, gerek Genel Müdürlüğümüz gerekse Bakanlığımız aşırı hassasiyeti göstermektedir.

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün, 2002 yılı yatırım bütçesi gerçek ihtiyacı, tarım sektöründe 3 katrilyon 818 trilyon lira, enerji sektöründe 2 katrilyon 918 trilyon lira, hizmetler sektöründe 706 trilyon lira ve çevre sektöründe de 508 milyar lira olmak üzere, gerçekten -biraz önce milletvekillerim de ifade ettiler- 7 katrilyon lira civarındadır; ancak, bu ödeneğin, tabiî ki, yüzde 45 civarında olan bölümü verilmiştir. Dolayısıyla, bu ödenekle, elimizden geldiğince hizmetlerimizi arzu edilen seviyede sürdürmeye çalışacağız.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de, artık bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, nükleer santral projesini gündeme getirmek mecburiyetindeyiz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Efendim, süreniz bitti; size de küçük bir süre veriyorum, lütfen süratle toparlayın.

ENERJİ VE TABİÎ KAYNAKLAR BAKANI ZEKİ ÇAKAN (Devamla) - Neden mecburiyetindeyiz? Bugün, 10 milyar kilovat/saat, geçen seneye nazaran hidroelektrik santrallarımızdan az enerji alacağımızı söyledik. Seneye yağmur yağmadı, bu enerjiyi de alamadık. Ee, yağmur yağmadı, ne yapalım, ülkemizi enerjisiz bırakma durumunda olabilir miyiz; olamayız.

Dünyaya baktığımızda, nükleer santral projelerini biraz irdelediğimizde, çok az, öz bilgi vermek istiyorum.

Dünyada, şu an, 438 ünite işletmede; 31 ünite inşaat halinde. Dünyada kullanılan nükleer enerjinin içerisinde, gelişmiş ülkelerin enerji üretimindeki payı yüzde 83, elektrik üretiminde nükleer pay, gelişmiş ülkelerde, Fransa'da yüzde 76, Japonya'da yüzde 34, Almanya'da yüzde 31, ABD'de yüzde 20.

Kendi kaynaklarımızı -gerek katı yakıtımız olsun gerek su kaynaklarımız olsun- bir an önce enerjiye dönüştürebilmek için yatırım yapmada, hükümetimizin, devletimizin, dolayısıyla kaynakların yetersiz olduğu hepimizce malum.

Biz, yabancı yatırımcıyı ülkemize çekme mücadelesini vermek mecburiyetindeyiz. Enerji yatırımlarını, zamanında, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığının ortaya koyduğu şekliyle, eğer, diğer kurumlar ve bakanlıklar -açık söylüyorum, hiç kimseyi de burada incitmek istemiyorum- kabul etmiş olsalardı, bugün içerisinde bulunduğumuz durumda olmazdık. Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığının, benden önceki Bakanım Sayın Cumhur Ersümer'in, ondan önceki bakanlarımızın -her kim olursa olsun- ortaya koydukları projeler isabetli projelerdir; ama, maalesef, siyasî rant alabilmek için belki, bu projelerin yanlış olduğu söylenmiştir. Bu doğru değildir. Projelerin uygulanmasında yapılan bir hata varsa, hep beraber onun karşısında olmak mecburiyetindeyiz; ama, proje doğruysa, ülkemizin menfaatı için de, bu projeyi desteklemek mecburiyetindeyiz.

Dolayısıyla, 2002 yılı başlangıcında, nükleer santral projesiyle ilgili olarak, kamuoyu nezdinde bunu tartışmak, doğruları ortaya koymak, dünyada gelişmiş ülkelerin bu proje üzerindeki düşüncelerini net bir şekilde kamuoyumuza yansıtmak ve nükleer enerjiyle ilgili projeyi ve yapımı yavaş yavaş başlatmak lazım diyorum, Sayın Başkanın da hoşgörüsüne sığınıyorum, hepinize en içten sevgiler, saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Bütçenin aleyhinde olmak üzere, Niğde Milletvekili Sayın Mükerrem Levent; buyurun efendim.  (MHP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika.

MÜKERREM LEVENT (Niğde) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2002 malî yılı bütçe kanun tasarısı Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı bütçesi aleyhinde söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sözlerimin başında, madencilik sektöründe, bu kürsüde defalarca uğraş veren Kütahya Milletvekili Ahmet Derin'e acil şifalar diliyorum ve dualarım onunla olsun diyorum.

Ülkemizde yaşanan hızlı nüfus artışına paralel olarak, çeşitli sektörlerde giderek artan su ihtiyacının karşılanmasında ortaya çıkan sorunlar ve darboğazlar, kamuoyunun uluslararası, millî ve yerel ölçeklerdeki ilgisini sonlu bir kaynak olan suya ilişkin teknik, ekonomik, hukukî ve ticarî konular üzerinde, yoğun bir şekilde çekmeye başlamıştır.

Bir ülkenin kalkınmasında düşünülmesi gerekli unsurların başında, o ülkenin kendi, öz kaynaklarının öncelikle kullanılması,  dışa bağımlılığın azaltılması gerekmektedir. Hidrolik enerji de bu kaynakların en önemlisidir. Ülkemizdeki termik ve hidrolik kaynaklardan ekonomik koşullarda üretilebilecek yıllık enerji miktarı 250 milyar kilovat/saattir. Bunun yarısı hidroelektrik potansiyeldir. 2000 yılı sonu itibariyle hidroelektrik kapasitenin yüzde 43'ü kullanılmış olacaktır. Türkiye'de yıllık hidroelektrik potansiyel kullanma oranı yüzde 34'tür.

Görülüyor ki, Türkiye, akarsularının ancak yüzde 34'ünü kullanabilmekte, geriye kalan yüzde 66'sı, enerji alınmadan denizlere boşalmaktadır. Gaz projelerini hayata geçirmek için entrikalara hiç gerek yoktur. Pahalı enerji kullanmayı reddediyoruz. Gaza bağımlılığın Türkiye'yi nereye götüreceği bellidir. Bizim ileriye dönük kalkınmamızda hidroelektrik santral vazgeçilmezdir.

Bugün, Türkiye'de, sulama alanlarının büyük bir bölümü yeraltı sularıyla yapılmaktadır. Buna karşılık, 1954 yılından itibaren bütün su yapılarına harcanan paranın döviz bazındaki toplam değeri 30 milyar dolar düzeyindedir. Sanırım, bu rakamlar bile, konunun ne ölçüde ihmal edildiğini ve uğradığımız ekonomik kayıpların boyutlarını ortaya koymaya yeterlidir.

Bugüne kadar gerçekleştirilen kapasiteyle hızla devam edilirse, Devlet Su İşleri ve Enerji Bakanlığının sorumluluğundaki işlerin altmışdört yılda, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğünün sorumluluğundaki işlerin ise kırkiki yılda tamamlanacağı tahmin edilmektedir. Bu hızla yürütülecek sulama ve enerji projeleri, tarımda istihdam edilen nüfusun daha uzun yıllar yoksulluk içerisinde yaşamasına sebep olacak ve refahın tabana yayılmasını engelleyecektir, sosyal ve ekonomik yapıda onarılmaz tahribatlar açacaktır.

1990'dan sonra, hidroelektrik santral projelerinin yap-işlet-devret modeliyle yapılmasına öncelik verilmişse de, mevcut kanun ve uygulamalar çerçevesinde, birkaç küçük proje dışında uygulamaya geçirilmemiş ve bugün gelinen noktada ise tamamen tıkanmıştır.

Sayın milletvekilleri, ülkemizin geleceğini engelleyecek politik hataların yapıldığı günümüzde, enerjiyle ilgili çarpıcı gelişmeler yaşanmıştır. Sayın Enerji Bakanımız ve Sayın Kemal Derviş'in 24.10.2001 tarihinde birlikte imzaladıkları protokolle, yap-işlet-devret ve işletme hakkı devri projelerin üzeri çizilmiş ve Türkiye'nin yerli ve yabancı yatırımcıya karşı saygınlığı yok edilmiştir; Türkiye, yılda, en az 1,5 milyar dolar zarara uğratılmıştır. 21-24 Ekim 2001 tarihinde Arjantin'de yapılan enerji kongresine katılıp, dünyanın her bir yanından gelen yetkililer ve düzenleme kurulu üyelerinin uygulamada yaşadıkları sıkıntıları dinleyebilselerdi, duyabilselerdi, belki, küreselleşmenin ne olduğunu anlayabilmiş olurlardı ve şu andaki hatalar yapılmazdı.

Madencilik sektöründe yatırım yapılmamış olması, termik santrallardaki üretim kaybına sebep olmuştur. 2005 ve 2025 yılları arasında, ekonomik olduğu saptanan 122 milyar kilovat/saat hidroelektrik potansiyelinin hemen hemen tamamının kullanıldığı ve yenilenebilir enerji payının dönem içinde yüzde 36'dan yüzde 26'ya düştüğü bilinen ve elektrik üretiminde kullanılan 110 milyar kilovat/saat linyit rezervlerinin kullanıldığı ve yerli üretime dayalı üretimin yüzde 20'den yüzde 13'e düşeceği, ithal kömüre dayalı üretimin de yüzde 2'den yüzde 10'a çıkacağı bilinmektedir.  Doğalgaza dayalı enerji üretiminin payının da yüzde 34'ten yüzde 40'a çıkacağı düşünülüyor. Bu da gösteriyor ki, dolara ve doğalgaza bağımlı hiçbir yere gidilmez. Yerli kaynaklarımıza, madenlerimize sahip çıkmalıyız.

Ülkemizde, bilinen kömür rezervi 8,3 milyar ton, yıllık üretimimiz ise 66 milyon ton civarındadır. Üretimin yaklaşık 53 milyon tonu termik santrallarda, 13 milyon tonu da ısınma ve sanayi amaçlı olarak kullanılmaktadır. Ne hikmettir ki, yerli kömürü bırakmışız, 1999 yılında 14 milyon ton kömür ithal etmişiz.

Madencilik sektöründe, yapılanma ve mevzuattan doğan birçok sorun vardır. Madencilik faaliyetleriyle ilgili ruhsatlar Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı tarafından verilmekte, ancak, işletme faaliyetlerine geçebilmek için 10 ayrı bakanlığın 22 ayrı biriminden izin almak gerekmektedir. Maden ruhsatları alındıktan sonra diğer bakanlıklardan alınacak izinlerin çokluğu yatırımcıların sektöre girmesini olumsuz etkilemektedir. Ayrıca, bilimsel temele dayanmayan doğal SİT alanı uygulamaları, kaynakların ekonomiye kazandırılmasını da önlemektedir. Madencilik sektörünün riskinin yüksek olması ve desteklenmesi gerekmesine rağmen, vergi yükü diğer sektörlerden yüzde 15 oranında daha fazladır. Çevre Bakanlığı tarafından  uygulanan yönetmeliğe göre, arama ruhsatı safhasında dahi ön ÇED raporu talep edilmesi, madenciliği durma noktasına getirmiştir. Henüz hangi madenin bulunacağı belli olmayan bir saha için ön ÇED raporu talep edilmesi, gereksiz süre kaybı, gereksiz bir maliyet artışı getirmektedir.

Mevcut fonlar arasında Kurumlar Vergisine ve Gelir Vergisine tabi tek fon Madencilik Fonudur. Ödenen vergiler nedeniyle fon bütçesi daha da zayıflamaktadır. Türkiye'de madencilik faaliyetleri yüzde 80 oranında kamu kurum ve kurumlarınca yapılmaktadır. Ruhsatlarda alan sınırlaması olmadığı için, büyük kayıp alanları kamu kesimince kapatılmış olup, faaliyet yapılamamaktadır.

Taşocakları Nizamnamesine tabi olan taş, kum, kil, halen il özel idareleri tarafından ruhsatlandırılmakta olduğundan, ruhsat çalışmaları denetimi ve güvenliği büyük sorunlar yaratmaktadır. Madencilik sektöründe bugüne kadar yapılan özelleştirmeler genelde başarılı sonuçlar vermemiştir. Özelleştirilmesi mümkün görülmeyen KİT'ler rehabilite edilmelidir ve her kurum kendi içerisinde özelleştirmeye hazırlanmalıdır. Kömür, demir ve şimdi de krom sektörü ciddî bir haksız rekabetle karşı karşıyadır. 8,3 milyar ton kömür rezervimize karşı, üretim 66 milyon ton civarındadır. Hava kirliliği bahane edilerek ithal kömürün izni verilmiş ve kesinlikle yerli kömür üretimine uygulanan vergiler neticesinde yerli kömürün ithal kömürle rekabet etmesi imkânsız hale getirilmiştir. Termik santrallarda ise, sadece kamu tarafından üretilen kömür kullanılmaktadır.

Bütün bu faktörler, üretimin azalmasına neden olmuştur. Enerjinin yüzde 40'ını sağlayacak kadar kömür bulunan ülkemizde, kömür yanında, birçok madenimizin de dünyada söz sahibi olmasına rağmen, bu kadar madenlere sahip olan bir ülkede bu sıkıntıların hepsi birlikte oluşmuştur.

Sayın milletvekilleri, elektrik, madencilik ve suyuyla birbirine bağlantılı olan bu projelerin hidroelektrik santrallarıyla, bir an önce, özkaynaklarımıza dönerek hayata geçirmemiz gerekmektedir.

Gaza bağımlılığın Türkiye'yi nereye götüreceği bellidir. Bizim ileriye dönük kalkınmamızda hidroelektrik santrallar vazgeçilmezdir. İkincisi, rüzgâr enerjisi santrallarıdır. Türkiye'de rüzgâr haritaları çıkarılarak yatırımlar yapılmalıdır. Üçüncüsü, Türkiye'de çok kaliteli linyit kömürleri bulunmaktadır. Termik santrallarda kullanılan kalitesiz kömürden elde edilen enerji de pahalıya gelmekte ve çevre kirliliği de yaratmaktadır.

Dördüncüsü de, Türkiye, nükleer santrallardan vazgeçmemelidir. Nükleer enerji, ucuza elektrik üretimi demektir.

Kesinlikle madencilik için ayrı bir bakanlık olmalıdır. Türkiye'de maden arama çalışmalarını geliştirmemiz gerekir.

Türkiye ihracatını 2 katına çıkarmamız için, ithalatı ikiye katlamamamız gerekmektedir. Üretimin en büyük girdisi olan elektriği, siz, 7-8 sentlerde kullanırsanız, dünya pazarlarında emsal ürünlerle mücadele edemezsiniz. Bu fiyatları, 2,5-3 sente çekmelisiniz.

Sayın milletvekilleri, şu anda, Türkiye üzerinde, ödeneksizlik nedeniyle bekleyen birçok barajımız vardır ve bunlar ihmal edilmiştir. Türkiye'de, elektrik üretiminde, Rusya'dan ithal edilen gazın büyük payı olduğunu söyleyip, elektriğimizi yok diye bahane etmek ihmal olur. Türkiye, millî ekonomisini motive ederken kendi özkaynaklarını kullanmak zorundadır.

Türkiye'de, artık, ihtisaslaşmış işkollarıyla ayakta kalan, ekonomisini tesis eden ve iş camiasında ihtisaslaşmış bir topluluk oluşacağı görülmektedir. Kriz erirken, büyüme ve gelişme kendini göstermeye başlamıştır.

57 nci hükümet, yukarıda saydığım konularda suiistimal ettirilmezse, geleceğin iyi olacağını düşünüyorum.

Bu nedenle, yaklaşan kadir gecesini ve ramazan bayramını kutluyor; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP, DSP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Levent.

Sayın milletvekilleri, böylece, onikinci turdaki bütçeler üzerinde konuşmalar bitmiştir.

Şimdi, soru bölümüne, en zor tarafına geldik. Zor olmasının nedeni, talep fazla; biz de zamana sığdırmak zorundayız. Tabiî, aslında, cihaza giren arkadaşlarımız saniye farkıyla girmişlerdir; burada, sondaki arkadaşlara biraz haksızlık oluyor.

Efendim, yalnız, sorulara geçmeden önce, Erzincan Milletvekilimiz Sayın Sebahattin Karakelle'nin, Turizm Bakanından; Ağrı Milletvekilimiz Sayın Nidai Seven'in, Turizm ve Enerji Bakanlarından; Antalya Milletvekilimiz Sayın Mehmet Baysarı'nın, Turizm Bakanından; Diyarbakır Milletvekilimiz Sayın Selim Ensarioğlu'nun, Turizm Bakanı ve Enerji Bakanından; Bolu Milletvekilimiz Sayın İsmail Alptekin'in, Turizm Bakanından ve Enerji Bakanından, yazılı olarak Başkanlığımıza intikal etmiş soruları vardır. Bunları, Sayın Bakanlara veriyorum ve en kısa zamanda cevaplandırmalarını diliyorum.

Şimdi, soru sorma işlemine başlıyoruz.

Biliyorsunuz, soru ve cevap işlemi için süre 20 dakika.

Sayın Aktaş sırasını Sayın Seyda'ya vermişti. 

Buyurun Sayın Seyda.

ABDULLAH VELİ SEYDA (Şırnak)- Sayın Başkanım, teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Kısa ve öz... Rica ediyorum... Öteki arkadaşlara da sıra gelsin.

ABDULLAH VELİ SEYDA (Şırnak)- Sayın Başkanım, delaletinizle, Enerji Bakanımızdan aşağıdaki sorularımın cevabını talep ediyorum.

Birinci sorum: Dicle Nehri üzerinde yer alan Cizre Barajı ve hidroelektrik santralı 2002 yılı yatırım programına alınmış mıdır? Projelendirme çalışmaları ve ihale işlemi hangi aşamadadır?

İkinci sorum: Silopi Ovasını sulayacak olan Çağlayan Barajı ne zaman işletmeye açılacaktır? Silopi termik santralı projesi hangi aşamadadır?

Üçüncü sorum: Şırnak TEDAŞ İl Müdürlüğünde, personel yetersizliği nedeniyle, hizmetler aksamaktadır. Yeni personel ataması yapmayı düşünüyor musunuz?

Dördüncü ve çok önemli olan bir sorum: Ülkemizde serbest piyasa ekonomisi uygulanmakta iken, Habur sınır kapısında TPİC'in haksız kazanç ve tekelci uygulamalarını ne zaman kaldırmayı düşünüyorsunuz?

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

ABDULLAH VELİ SEYDA (Şırnak)- Efendim, Turizm Bakanına bir sorum var.

BAŞKAN - Biraz acele edin...

ABDULLAH VELİ SEYDA (Şırnak)- Sayın Bakanım, bölgemizin çok eksi bir tarihe sahip olması, değişik inanç, kültür ve medeniyetlerin beşiği olması, bütün dinlerin kabul ettiği Nuh Peygamberin türbesinin Cizre İlçemizde bulunması nedeniyle, ilçemizin inanç turizmi kapsamına alınması konusunda bir çalışmanız var mı; yoksa, bu konuda bir çalışma yapmayı düşünüyor musunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Sayın Ünal, buyurun efendim.

NESRİN ÜNAL (Antalya) - Turizm Bakanı Sayın Taşar'a soruyorum:

1- SİT alanı, Kültür Bakanlığının konusu; ama, turizmle iç içe bir konu. Antalya-Belkıs'ta Aspendos var, turistler geliyor; ama, orada yaşayanlar SİT alanı nedeniyle bu imkândan faydalanamıyor. Acaba, SİT alanı konusunda Kültür Bakanlığıyla diyalog başlattınız mı?

2 - Kemik erimesine faydalı, fosfor deposu, doğal ve lezzetli alabalığı, dünyanın en zengin bitki örtüsü, balı ve güzel insanlarıyla Tunceli'nin Munzur Çayı ve çevresindeki turistik tesisler için Bakanlığınızın çalışması var mı?

3 - Ermeni diasporası, Ağrı Dağına çok önem verip, Hollywood'da film çevirirken, bizim için maddî ve manevî önemi çok fazla olan Ağrı Dağının turizme açılması konusunda çalışmanız var mı?

Enerji Bakanımız Sayın Çakan'a sormak istiyorum:

45 derece sıcaklık, yüzde 90, yüzde 100'lerde nem oranıyla, elektrik kesintileri ya da enerji yetersizliği nedeniyle klimaların ve asansörlerin çalışmadığı, turizmde marka olan Antalya için özel bir çalışmanız var mı?

Türkiye'nin yeraltı kaynaklarının daha efektif ve daha rasyonel kullanılması için programınız nedir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Sayın Yavuz, buyurun efendim.

MEHMET ALİ YAVUZ (Konya) - Sayın Başkanım, aracılığınızla, ilimle ilgili, Sayın Enerji Bakanına bir sorum olacaktır.

Konya Ovasının sulanması GAP projeleri kadar önemlidir. Bu amaçla, 1994 yılında programa alınan Konya-Hadim-Göksu Mavi Tünel Projesi dört defa ihale edildi; ancak, bir türlü ihalesi gerçekleşemedi. Son ihalesinin sonucunun açıklanması birbuçuk yıl sürdü ve projenin ihalesi iptal edildi.

17 kilometre uzunluğunda, 4,5 metre çapında, Türkiye'nin Urfa tünellerinden sonra ikinci büyük sulama tüneli projesi olan bu proje, 100 000 hektar sulanmayan alan sulayacaktır. Konya ovalarının can damarı olan bu proje ne zaman ihale edilecektir? Geçmişte kredili olarak ihaleye çıkan bu proje, yine, kredili olarak ihale edilecek midir?

Arz ederim.

BAŞKAN - Teşekkür ederim efendim.

Sayın Yaman, buyurun efendim.

MUSTAFA YAMAN (Giresun) - Sayın Başkanım, Sayın Turizm Bakanımdan, ilimle ilgili aşağıdaki sorumu cevaplandırmasını istiyorum.

Sayın Bakanım, Giresun, yayla turizmine elverişli bir ilimizdir. Son yıllarda yayla turizmine verilen önemi biliyoruz, sizin de bu konuda duyarlı olduğunuzu biliyoruz. Giresun yayla turizmiyle ilgili çalışmalarınız var mıdır; varsa, ne zaman hayata geçirmek istiyorsunuz?

İkinci sorum, Sayın Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanıma.

Karadeniz, hem yaz aylarında ve hem de kış aylarında rüzgârı eksik olmayan bir bölgemizdir. Sayın Bakanım, bugün mevcut olan enerji darboğazından geçilebilmesi için, mevcut olan kaynakların yanına, destekleyici bir mahiyette, Karadenize rüzgâr reaktörü  yapmayı düşünüyor musunuz?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Sayın Taşkın, buyurun efendim.

MÜKREMİN TAŞKIN (Nevşehir) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Turizm Bakanımıza sorularımı arz ediyorum:

Soru 1- Bakanlığınız tarafından, dünyanın sekizinci harikası Peri Bacalarının bulunduğu Nevşehir İlinin tanıtımı için bir çalışma yapılmış mıdır? Ne kadar turizm yatırımı yapılmıştır? Şu ana kadar Nevşehir'e gelen yerli ve yabancı turist sayısı nedir?

2- Nevşehir'de turizm bölgesi dışında olan belediyelere Turizm Bakanlığı kaynaklarından para aktarılmış mıdır; aktarılmış ise, hangi belediyelere ne kadar para aktarılmıştır?

3- Turizmde haksız rekabetin önüne geçmek için ne gibi tedbirler düşünülmektedir.

Enerji Bakanımıza sorularım:

1- Nevşehir ve Niğde, patates üretiminde iki ana merkez. Akarsu yok, yeraltı suları 200 metreden elektrik enerjisiyle çekilerek sulama yapılmaktadır; bu da, tarımsal üretimin maliyetini artırmaktadır. Üreticilerimizin 1998'den beri biriken elektrik paraları var; bu paralara uygulanan faizler çok yüksek...

BAŞKAN - Sorun... Rica ediyorum, soru... Soru soracak çok arkadaşımız var; soru, rica ediyorum...  Yorum yapmayın.

MÜKREMİN TAŞKIN (Nevşehir) - Lütfen, efendim... Sorumu soracağım, lütfen Başkanım...

BAŞKAN - Buyurun devam edin, yorum yok.

MUSTAFA GÜL (Elazığ) - Daha dün öyle soruyordun Kamer Bey, yani, şimdi böyle mi oluyor?! Burada otururken öyle değil; ama, oraya çıkınca değişik oluyor. Olur mu?!

BAŞKAN - Buyurun efendim, rica ediyorum...

MÜKREMİN TAŞKIN (Nevşehir) - Çiftçilerimizin bu yüksek faizle daha da yükselen paraları bir anda ödemeleri mümkün değildir. Nasıl bir ödeme kolaylığı sağlamayı düşünüyorsunuz?

2- TEDAŞ'ın Nevşehir'de planlanmış yatırımı var mıdır; varsa, proje değeri nedir?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Sayın Şimşek, buyurun efendim.

ŞADAN ŞİMŞEK (Edirne) - Sayın Başkanım, teşekkür ederim; aracılığınızla, Bakanlarımıza aşağıdaki sorularımı sormak istiyorum.

Enerji Bakanımıza:

Sayın Bakanım, ilimizde sulu tarım açısından önem arz eden, çiftçimizi yakından ilgilendiren, 1965 yılından beri devam eden Meriç Taşkın, 1986 yılından beri devam eden İpsala ikinci merhale hattı, 1995 yılında programa alınan Koyuntepe ve Hamzadere Barajları ile projesi bitmiş Çakmak Barajının yapımının, bu bütçe imkânlarıyla bitirilemeyeceği aşikârdır. Dış finansman bularak bitirmeyi düşünüyor musunuz?

Turizm Bakanımıza:

1- Sayın Bakanım, Selçuklu ve Osmanlı eserlerinden oluşan tarihî mirasa sahip illerimizden Edirne, Niğde, Amasya için önümüzdeki yıl inanç turizmi kapsamında neler planlıyorsunuz?

2- Edirne, Amasya ve Niğde İllerimizin tanıtımı ve turizminin geliştirilmesi için Bakanlığınızın hangi çalışmaları vardır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Sayın Seven, sorularınızı yazılı sorduk...

NİDAİ SEVEN (Ağrı) - Hakkımı başka bir arkadaşa devrediyorum.

BAŞKAN - Kime?..

NİDAİ SEVEN (Ağrı) - Yani, kim olursa olsun...

BAŞKAN - Peki, o zaman müteakip arkadaş...

Sayın Tunç, buyurun efendim.

AHMET CEMİL TUNÇ (Elazığ) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Turizm Bakanına: Hazar Gölü, temiz kalabilen, mavi bayrak alan bir gölümüz; ancak, son yıllardaki hızlı yapılanma dolayısıyla kirleniyor. Acaba, bu kirliliğin önüne geçebilmek için, Bakanlığımızın bir çalışması olacak mı?

Sayın Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanından sorularım olacak.

İran doğalgaz petrol hatlarından, Elazığ ve Malatya'ya, eşzamanlı olarak doğalgaz verilecek mi; ne zaman vermeyi düşünüyorsunuz?

Bir başka sorum: 1998 yılından beri yatırım programına alındığı halde, az miktarda ödenek konduğu için ihalesi yapılamayan, Kanatlı sulama projesini hayata geçirmeyi düşünüyor musunuz? Aynı zamanda, Baltaşı sulama barajı ve Hatunköy sulama barajlarını yapmayı düşünüyor musunuz?

Son sorum: Sekiz yıldan beri devam eden Kuzova projesinin bir an önce bitirilebilmesi için ödenek artırmayı düşünüyor musunuz?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Sayın Göksu, buyurun.

MAHMUT GÖKSU (Adıyaman) - Müsaadenizle, Sayın Enerji Bakanına sormak istiyorum.

Mavi Akım Projesi ana sözleşmesinde, 2000 yılında sevkıyat başlanacaktı; ama, yaptığınız sunuş konuşmasında, 2002 yılında devreye alınacağını söylüyorsunuz; bu gecikmenin sebebi nedir? Rusya'nın yapacağı, Karadeniz altındaki hat, hangi safhadadır? Bu gecikmeden dolayı, Rusya, herhangi bir bedel ödeyecek mi?

Yine, bu anlaşma, biliyorsunuz al veya öde şartıyla yapılmıştır; yani, gazı almasak da veya alıp kullanmasak da parayı ödemek durumundayız. Aldığımız gazın dağıtımını ve satışını sağlayabilmemiz için, bu gazı vereceğimiz illerin altyapısının yapılması lazım. Hangi illere altyapısı yapıldı; hangi safhada, bunları öğrenmek istiyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Göksu.

Sayın Şen, buyurun.

ORHAN ŞEN (Bursa) - Sayın Başkanım, ilk sorum, Sayın Turizm Bakanımıza.

Bursa'nın tarihi ve turistik ilçesi olan İznik İlçemizi ve tarihi köyü olan Cumalıkızık Köyünü, turizm bölgesi ilan etmeyi düşünüyor musunuz?

Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanımıza:

Bursa-Yenişehir-Boğazköy, Bursa-Nilüfer ve Bursa-Çınarcık Barajlarının 2002 yılı yatırım ödeneği ne kadardır? Bu barajlar, bu ödeneklerle, kaç yılda bitirilebilecektir?

Bursa'da yapımları devam eden 15 civarındaki göletin 2002 yılı ödenekleri ne kadardır? 2002 yılında bu göletlerin hangilerinin bitirilmesi planlanmaktadır?

Son sorum: Enerji dağıtımında meydana gelen ve dünya ortalamasının çok üzerinde olan kayıpları önlemek için ne gibi tedbirler alıyorsunuz?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Sayın Ensarioğlu, soru hakkını Sayın Yıldırım'a devretmiştir.

Sayın Yıldırım, buyurun.

MEHMET SADRİ YILDIRIM (Eskişehir) - Sayın Başkan, delaletinizle, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanımızdan sormak istiyorum:

1-Belediyelerin TEAŞ'a olan elektrik borçlarından faizleri kaldırarak ana borcu taksitlendirmeyi düşünüyor musunuz?

2-Tarım sulaması nedeniyle TEAŞ'a borcu olan sulama birlikleri ile çiftçilerin gecikmiş faizlerini kaldırarak taksitlendirmeyi düşünüyor musunuz?

Bir sorum da, Sayın Turizm Bakanımızdan: Eskişehir, Frigya Vadisi, Yazılıkayası ve Pessinus Şehri ve kaplıcalarıyla, tam bir turizm bölgesidir. Bu özelliklerine göre, Eskişehir'i turizm bölgesine alma çalışmalarınız var mıdır?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Sayın Yıldırım?.. Yok.

Sayın Pamukçu?.. Yok.

Sayın Parlak, buyurun.

EVLİYA PARLAK (Hakkâri) - Sayın Başkanım, ilkin, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanından iki sorum olacak.

Sayın Bakanım, 1999'da, ABD'yle ikili anlaşmalar çerçevesinde, Hakkâri Barajı karara bağlanmış ve 2001 Ağustos ayında da kredi sözleşmesi imzalanmıştır, kesin proje başlatılmıştır. Bu kesin proje ne zaman bitecek ve gerçekten, bölge halkı çok merak ediyor, inşaat ne zaman başlatılacak, kazma ne zaman vurulacak?

İkinci sorum: Yıllardan beri ihale edilmiş bulunan Yüksekova-Dilimli Barajı için, 2002 yılında ne kadar ödenek ayrılmıştır; ki, ayrılan ödeneğin yetersizliği bir gerçek. Yabancı kredi teminiyle bu tür projelerin bitirilmesi konusunda bir çalışmamız var mıdır?

Turizm Bakanına da bir sorum olacak: Terörden sonra -ki, geçmişte çok büyük bir potansiyel taşıyan- Van Gölü havzasındaki turizmi canlandırma yönünden, hem tanıtım hem de destekleme açısından bir projemiz veya çalışmamız var mıdır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Sayın Büyükerman?.. Yok.

Sayın Seyda?.. Sordular.

Sayın Aslan?.. Yok.

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) - Sayın Başkan, süre doldu...

BAŞKAN - Efendim, biraz müsamaha gösterelim... Ne olacak yani?.. Arkadaşlarımız sorularını sorsunlar. Anladım da... Yani, dün ve evvelki gün, yarım saat fazla soru sordurdunuz. Rica ederim...

SALİH DAYIOĞLU (İzmir)- Siz yapıyorsunuz...

BAŞKAN - Sayın Azmi Ateş?.. Yok.

Sayın Sezal?.. Yok.

Sayın Çelik, buyurun efendim.

Süratli sorarsanız... Öteki arkadaşlarımıza da sıra gelsin.

HÜSEYİN ÇELİK (Van) - Sayın Başkanım, benim sorum Turizm Bakanımız Sayın Taşar'a.

Sayın Bakanım, İstanbul Ticaret Odası, Van Akdamar Adasında bulunan Akdamar Kilisesinin onarılması için 1 milyon dolar para ayırdı; ama, aradan geçen iki ikibuçuk yıla rağmen, bir türlü bürokratik işlemler aşılamadı ve bu tamirat yapılamadı. Van, çok önemli bir turistik bölgemizdir. Bu tamirat işini siz yapmayı düşünüyor musunuz? Bu konudaki tavrınız nedir efendim?

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Sayın Alptekin?.. Yazılı olarak vermişler...

ASLAN POLAT (Erzurum) - Biz de yazılı olarak verebilir miyiz?

BAŞKAN - Sayın Demir?.. Yok.

Sayın Kaya, buyurun efendim.

SAFFET KAYA (Ardahan) - Sayın Başkan, delaletinizle, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanımızdan istirhamım, bölgemizin Kura Nehri Projesiyle ilgili; kendisine daha evvel arz etmiştim, ciddî bir projedir. Bölgenin tarım sektörüyle uğraşısı nedeniyle, 4 barajımız var; sulama ve enerji barajımız. Bunun, 2002 yılı projesinde kapsama alınması noktasında, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanımızın himmetine bölgemizin çok ciddî bir şekilde ihtiyacı vardır. Bunu, özellikle arz ediyorum.

Tabiî, daha önemlisi, yeraltı zenginliklerimizle ilgili. Türkiye'nin 2 trilyon dolarlık bir yeraltı zenginliği var; ancak, bunun binde 1'ini kullanabilme şansını haiziz; fakat, ithalat noktasında da, maalesef, bunun 2 katını, Türkiye, girdi olarak kullanıyor. Yeraltı zenginliklerimizle ilgili çok ciddî bir çalışmanın serdedilmesi gerektiğine Sayın Bakan işaret buyuracaklardır diye umuyorum.

Ayrıca, doğalgaz çevrim santralıyla ilgili...

BAŞKAN - Soru lütfen... Soru...

SAFFET KAYA (Ardahan) - ...Ardahan İlimizde bir rafineri kurulması noktasında bir çalışmanız var mı?

Ankara Milletvekilimiz Saffet Arıkan Bedük'ün söz istemi noktasında talebi olduğu için, onun sorusunu, bana iletmiş olduğu nottan arz ediyorum: Şereflikoçhisar'da devam eden, etüt ve proje çalışması bitmiş olan Peçenek Sulama Projemize ödenek konulması noktasında Bakanlığın bir takdiri var mı?

Saygı sunuyorum. İnşallah, Ardahan'la ilgili bir müjde verecektir Sayın Bakanım.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Son olarak, Eyüp Doğanlar'a söz veriyorum.

Buyurun efendim.

EYÜP DOĞANLAR (Niğde) - Sayın Başkanım...

BAŞKAN - Pardon, kayboldu herhalde...

HASAN AKGÜN (Giresun) - Biz de söz istedik!..

ASLAN POLAT (Erzurum) - Herkese söz verin, ne olacak yani...

BAŞKAN - Arkadaşlar eğer tepki göstermiyorlarsa, şurada çok az arkadaşımız kaldı. Arkadaşlar, 5 dakika süreyi uzatalım ne olacak... 5 dakika daha müsaade ederlerse arkadaşlarımız...

ASLAN POLAT (Erzurum) - Tabiî... Tabiî...

BAŞKAN - Sayın Vursavuş; buyurun.

Eyüp Doğanlar'a da söz vereceğim.

İSMET VURSAVUŞ (Adana) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım. Enerji Bakanımıza sorumu yöneltiyorum. Adana'nın Tufanbeyli İlçesi sınırlarında tesisi düşünülen ve tamamen yerli kaynaktan Tufanbeyli linyit yataklarından beslenecek Tufanbeyli termik santralı inşaatı, DPT'nin engellemesi nedeniyle iki yıldan beri bekletilmektedir. Dış kaynaklı projeden ve yap-işlet-devret modeliyle yapılması programlanan termik santral inşaatı ne zaman başlayacaktır?

İkinci sorum: Seyhan ve Ceyhan Nehirlerimiz debileri yüksek iki nehirdir. Bunların üzerine 20'ye yakın baraj yapımı planlanmıştır, yarıya yakını tamamlanmıştır veya tamamlanmak üzeredir. Bunun tamamının devreye girmesi kaç yılına kadar programlanmıştır?

Teşekkür ederim; saygılar sunarım.

BAŞKAN - Teşekkür ederim efendim.

Sayın Bilici, buyurun efendim.

MEHMET ALİ BİLİCİ (Adana) - Sayın Başkanım, beni sorum da Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanımıza.

DSİ Genel Müdürlüğünün projeleri içerisinde yer alan Adana Aşağı Seyhan ve Yumartalık Ovaları sulamaları uzun yıllardan beri ödenek azlığından dolayı bitirilememiştir. Yılda en az iki kez mahsul alınma durumunda olan bu projelere 2002 yılında yeterli ödenek konulacak mı?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Sayın Tekin, buyurun.

ALİ TEKİN (Adana) - Sayın Başkan, çok teşekkür ederim; aracılığınızla, Sayın Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanına bir sorum olacak. Diğer Adana milletvekilleri bazı projelere değindiler, ben değinmedikleri bir projeye değinmek istiyorum.

Yukarı Ceyhan ve İmamoğlu Ovalarının sulanmasına yarayacak olan Yedigöze Barajının yapılması tamamıyla bir yılan hikâyesine dönmüş durumda. 1960'lardan beri bu proje sürekli gündemde; ama, henüz, pek bir adım atılamamış durumda. Bu projeyle ilgili son durum nedir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Sayın Doğanlar, buyurun efendim.

EYÜP DOĞANLAR (Niğde) - Sayın Başkanım, teşekkür ederim; aracılığınızla, Sayın Turizm Bakanımıza aşağıdaki soruyu sormak istiyorum.

Niğde İlimiz Kapadokya bölgesinin turizm ve tanıtımı açısından en bakir kalmış yöresidir. Niğde, milattan önce 7000 yıllarına uzanan maden ocakları, Andaval Kilisesi, dünyada örneği olmayan Gülen Meryem Ana freskli Gümüşler Manastırı, Orta Anadolu'nun Efes'i sayılabilecek Tiyana Kenti kalıntıları, pek çok Selçuklu ve Osmanlı eserlerinden oluşan tarihî mirasa sahiptir. Kültür Bakanlığımızın bu konuda büyük destekleri olmuş ve turizm altyapısı hazırlanmıştır. Önümüzdeki yıl inanç turizmi kapsamında Niğde için neler planlıyorsunuz? Niğde İlinin tanıtımı ve turizminin geliştirilmesi için Bakanlığımızın hangi çalışmaları vardır?

Saygılarımla arz ederim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Sayın Ertaş, buyurun efendim.

ÖMER ERTAŞ (Mardin) - Sayın Başkanım, delaletinizle Enerji ve Tabiî Bakanına sormak istiyorum:

Mardin İli GAP Projesi içerisinde yer almaktadır. Şanlıurfa'dan, yani, GAP'tan Mardin'e suyun ulaşabilmesi için kanalın uzunluğu üç kısımdan oluşmaktadır. 55 inci hükümet döneminde birinci kısım ihalesi dış kredili olarak yapıldı. İkinci ve üçüncü kısımların ihalesini bu sene yapmayı düşünüyor musunuz?

Arz ediyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Sayın Acar, buyurun efendim.

MEHMET NACAR (Kilis) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Delaletinizle öncelikle Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanımızdan sormak istiyorum ve bu arada da Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığına ve Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü çalışanlarına teşekkürlerimi belirtmek istiyorum; çünkü, Seve Barajına göstermiş oldukları yakın ilgiden çok memnunuz, tamamlanma aşamasına geliyor; bu noktadan sonra da desteklerinin devamını diliyoruz.

Tabiî, Kilis de GAP bölgesinin içerisinde yer alması sebebiyle Afrin ve Kemlin Barajlarının yatırıma dönüştürülmesi hususundaki çalışmalarıyla ilgili bilgi almak istemiştim.

Yine, Sayın Turizm Bakanımız Mustafa Taşar'dan sormak istiyorum: Gerek Adıyaman gerekse Belkıs Harabeleriyle ilgili göstermiş olduğu itinadan dolayı da kendilerini kutluyorum. Kilis, malumunuz olduğu üzere, hac turizminin karayoluyla açılmasına sebep olmuş önemli kapılardan birisi. Bu bölge içerisinde yer alan Gaziantep, Urfa, Adıyaman ve Kilis, İslamî tarihî eserler bakımından büyük bir değer taşımaktadır. O sebeple, hac turizminin de, karayoluyla bu bölgeden geçeceği gözönüne alınarak, bu bölgedeki tarihî eserlerin restore edilmek suretiyle inanç turizmine açılması hususunda çalışmaları olup olmadığını sormak istemiştim.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum.

Son olarak Sayın Bedük'e söz veriyorum efendim.

HASAN AKGÜN (Giresun) - Sayın Başkan, ben de söz istemiştim.

BAŞKAN - Ama, yeni giriyorsunuz.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) - Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.  

Sayın Başkanım, biraz evvel Şereflikoçhisar'la ilgili bir sorum sorulmuştu; sulama ve aynı zamanda içme suyuyla ilgili Peçenek Barajının temelinin atılmasıyla ilgili olarak, bu sene, Devlet Su İşlerine bir ödenek sağlanması mümkün müdür?

İkinci sorum: Doğalgaz Aksaray'a kadar geldi. 70 kilometre mesafede bulunan Şerflikoçhisar'a doğalgazın bağlanması hususunda bir gayretiniz olacak mı; çünkü, bize gelen bilgiye göre, oraya bağlanmayacağı ifade edilmektedir. Koçhisar'ın hakkının teslimi hususunda Sayın Bakanımızın gayretlerini bekliyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Buyurun Sayın Eser.

KÜRŞAT ESER (Aksaray) - Sayın Başkanım, teşekkür ediyorum, aracılığınızla Turizm Bakanımıza sormak istiyorum.

Sayın Bakanım, İç Anadolu'nun önemli bir kış turizm merkezî olacak olan Hasan Dağı turizm merkezine Bakanlık olarak önemli katkılarınız oldu. Bu turizm merkezini 2002 yılı içerisinde bitirebilecek misiniz?

Sayın Bakanım, Ihlara Vadisi, turizm açısından son derece önemli bir vadidir. İyileşme konusunda planlanan katkıları yapacak mısınız?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Sayın Akgün, size de söz verelim; zaten iki arkadaşımız daha kaldı.

ASLAN POLAT (Erzurum) - Hepimize verirseniz ne olur efendim?

BAŞKAN - Son soru sorma işlemini Sayın Polat'a vereceğim; ondan sonra sisteme girenlere söz vermeyeceğim.

Buyurun Sayın Akgün.

HASAN AKGÜN (Giresun) - Sayın Başkanım, Turizm Bakanımızdan sormak istiyorum.

Sayın Bakanım, Türkiye'de kumarhane olarak adlandırılan gazinolar acaba yeniden kurulacak mı? Örneğin: Yunanistan'da bir yerden bir yere giderken feribotlarda dahi gördüğümüz kumarhaneler, acaba Türkiye'nin geri kalmış bölgelerinde kurulabilir mi?

Bir de, yurt dışındaki turizm ataşeleri ne iş yapar onu öğrenmek istiyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Sayın Polat, buyurun efendim.

ASLAN POLAT (Erzurum) - Sayın Başkanım, delaletinizle Sayın Bakana sorularımı iletmek istiyorum.

Kendileri Erzurum'a geldikleri zaman Erzurum'a bir müjde verdiler ve Atatürk Üniversitesinin ihtiyacı olan bir binayı Devlet Su İşlerinden üniversiteye tahsis ettiler; kendilerine teşekkür ediyorum. Yalnız, iki tane önemli isteği var Erzurum'un. Bir tanesi: "Çat Barajında su tutuldu" diyorsunuz; fakat, arıtma ve isale hattının henüz ihale dahi edildiği yok. Devlet Su İşleri mi yapacak, belediye mi yapacak, bir çözüme kavuşmuş değil. Bu konuyu nasıl halledeceksiniz?

İkincisi de yine, Erzurum Büyükşehir Belediye Başkanının basına yansıyan bir haberi var. Siz, belediye başkanımıza telefon açıp, nisan ayında Erzurum'da doğalgazın şebekesi için çalışma başlatacağınızı söylemişsiniz, bir müjde vermişsiniz; bunu buradan duymak istiyoruz.

Saygılar sunuyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Polat.

Soru sorma işlemi bitmiştir.

Sayın Bakanlar herhalde yazılı cevap verecekler.

TURİZM BAKANI MUSTAFA RÜŞTÜ TAŞAR (Gaziantep) - Kısaca cevaplamak istiyoruz.

BAŞKAN - Neyse, hayhay, 5'er dakika cevap verin; buyurun.

TURİZM BAKANI MUSTAFA RÜŞTÜ TAŞAR (Gaziantep) - Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; özellikle, genel olarak altyapı hizmetlerinin yerine getirilmesi ve turizm merkezlerinin altyapı hizmetlerinin tamamlanmasının vazgeçilmez bir gerçek olduğundan hareketle, bu çerçevede turizm yörelerinde eksik altyapı hizmetlerinin Turizm Bakanlığı veya belediye bütçesinin yanı sıra o bölgede faaliyet gösteren kişi ve kuruluşların hem finansman desteği hem de yönetime katılmasını sağlayan Turizm Hizmet Birlikleri Kanun Tasarısı Bakanlar Kurulunda imza aşamasındadır. Turizm Hizmet Birlikleri Kanun Tasarısı, esas itibariyle turizm yörelerinin altyapı sorunlarını çözmeyi amaçlamakta, bu doğrultuda fon imkânlarını da kendi içerisinde üretmektedir. Bunun yanı sıra, turizm hizmet birlikleri ile bölgesel tanıtımlarda fon temin edilebilecektir. Bu hususu belirtmek istiyorum.

İkinci husus olarak, Kapadokya bölgesine özel bir önem verdiğimizi belirtmek isterim. Bunun içerisine Niğde de elbette dahildir. Burada, özellikle Çin Hükümetinin, Türkiye'yi gidilebilir ülke olarak göstermesinin akabinde, 12 Aralık ile 18 Aralık arasında; yani, ramazan bayramını da içine alacak şekilde, Çin Hükümetinden, Çin Halk Cumhuriyeti Çin Ulusal Turizm İdaresi Başkanı, yanında bir heyetle gelecektir. O heyetle bir anlaşma yapacağız ve Çin'de turizm bürosu açacağız. Aynı şekilde, Japonya'daki kısıtlamayı kaldırdık. Dolayısıyla, tarih ve kültür turizmi yapan bu insanlar, İstanbul ve Kapadokya bölgesinde turizmi daha fazla canlandıracaklar diye düşünüyoruz.

Edirne'yle ilgili özel bir projemiz var, onu bu vesileyle iletmek istiyorum. "Osmanlı Başkentleri Projesi" diye bir projeyi başlatmak istiyoruz. Edirne, İstanbul ve Bursa'yı kapsayan ve buradaki belediye başkanı arkadaşlarımızla müşterek çalışma yaparak değerlendireceğimiz Osmanlı Başkentleri Projesini gerçekleştirmek istediğimizi belirtmek istiyorum.

Elazığ-Hazar Gölünde kanalizasyon ve arıtma tesisi inşaatı Bayındırlık Bakanlığınca yapılmaktadır ve 2002 yılında bitirilecektir. Herhalde bir yanlış anlamayla Turizm Bakanına soruldu bu soru.

Ağrı'da, tabiî, Ağrı-Diyadin'deki Köprü, Yılanlı ve Davut Çermikleri, termal bölgesi, turizm merkezidir. Bu kapsamda, hem tanıtım hem de altyapı çalışmaları açısından bölge Bakanlıkça desteklenmektedir.

Turizm Bakanlığı, Van'da yer alan restorasyon çalışmalarına para yardımı yapamamaktadır; çünkü, burası özellikle Kültür Bakanlığının kontrolü altındadır. Dolayısıyla, biz, turizm bölgelerinin altyapı çalışmalarına destek verebilmekteyiz.

Eskişehir bölgesinde yer alan önemli termal merkezlerinden Sarıcakaya, termal turizm merkezi olarak ilan edilmiş olup, bölge termal turizmi kapsamında Bakanlıkça desteklenmektedir.

Giresun'daki turizm merkezleri, Bulancak-Bektaş Yaylası, Kümbet Yaylası, Yavuzkemal Yaylası turizm merkezleri vardır. Yayla turizmi açısından Giresun yaylaları özellikle desteklenmektedir.

Aspendos bölgesi SİT alanı ilan edildiğinden, Turizm Bakanlığının bölge içerisinde herhangi bir faaliyeti söz konusu olamamaktadır. Bu bölgelerin, koruma-kullanma dengesinde, turizm açısından yoğun kullanılabilir hale getirilmesinin elzem olduğunu ifade etmek istiyorum.

Bunun dışında...

BAŞKAN- Yazılı olarak da cevap verebilirsiniz.

TURİZM BAKANI MUSTAFA RÜŞTÜ TAŞAR (Gaziantep)- Bitti efendim; son.

Aksaray'da, Hasandağı Kış Turizm Merkezinde tahsisler yapılmıştır. Yatırımcıların bir kısmı yatırımlara başlamış olup, devam etmektedir. Ben de, bizzat giderek, bu Hasandağı Kış Turizm Merkezini ziyaret ettim ve oradaki çalışmaları yerinde gördüm. Kış turizm merkezinin altyapı ve yol çalışmaları için önemli ölçüde destek verilmiştir.

Ihlara ve civarı SİT alanı olmasından dolayı, herhangi bir plan çalışması yapmamız şu aşamada mümkün değildir.

Son olarak, Kilis- Öncüpınar kapısı, özellikle, hac kapısı, karayoluyla gidilecek hac kapısı olarak açılmıştır. Kilis'teki, başta Bilali Habeşi Hazretlerinin Türbesi olmak üzere, üç ayrı türbenin daha çevre düzenlemeleri Turizm Bakanlığınca yaptırılmaktadır.

Ayrıca, Öncüpınar kapısında, hacıların gidiş gelişlerinde ihtiyaç gidermelerinde gerekecek her türlü tedbir ve bir alışveriş merkezi de, Turizm Bakanlığınca desteklenerek, Valiliğimizce yaptırılmaktadır. Bunu da buradan belirtmek istiyorum.

Diğer sorulara müsaade ederseniz, yazılı olarak cevap vermek istiyorum ve son söz olarak da, bu bütçe çalışmalarında emeği geçen herkese ve özellikle, Meclis çalışanlarına da teşekkür etmek istiyorum; hayırlı akşamlar diliyorum.

BAŞKAN- Teşekkür ediyorum.

Sayın Bakan, buyurun.

ENERJİ VE TABİÎ KAYNAKLAR BAKANI ZEKİ ÇAKAN (Bartın)- Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; arkadaşlar, milletvekili arkadaşlarımız, haklı olarak, kendi seçim bölgelerindeki hizmetlerle ilgili bilgiler istediler. Yerden göğe kadar haklılar; ama, gerek kendilerinin konuşmalarında gerekse biraz önce benim yaptığım konuşmada, ödenekler nispetinde yardımcı olabileceğimizi, onun akabinde, imkânlarımızı, mümkün olduğu kadar, bitecek projelere kullanmak için çaba sarf edeceğimizi kendilerine arz etmiştim. Fakat, müşterek bazı sorulara müşterek cevap verdikten sonra, diğer arkadaşlarımın sorularına da mümkün olduğu kadar cevap vermeye çalışacağım.

Bu arada, Sayın Osman Pepe, İzmit Yuvacık Barajındaki proje maliyetinin yüksekliğinden bahsettiler; zabıtlara da geçti. O nedenle, kendisine cevap vermeyi uygun gördüm. İzmit Yuvacık Barajıyla ilgili ödemeler, İzmit Büyükşehir Belediyesince yapılmış veya yaptırılmıştır. Ödemelerle ilgili DSİ'nin hiçbir ilgisi yoktur. Proje, tamamen büyükşehir belediyesinin projesidir.

Yine "İzmit doğalgaz şehir dağıtımı 120 000 000 dolara, Eskişehir ise 11 000 000 dolara mal olmuştur" dediler. İzmit doğalgaz dağıtım şebekesi İzmit Belediyesi tarafından yaptırılmıştır; BOTAŞ'la hiçbir ilgisi yoktur.

Yine "tüm teknik özellikleri aynı olan İzmit ve Eskişehir doğalgaz dağıtım şebekeleri incelendiğinde, İzmit 120 000 000 dolara, Eskişehir 11 000 000 dolara mal olmuştur" dediler. Yine, burada da -suçlayıcı değil ama, belki yanlış bilgilenmekten diyorum ben- bizimle ilgili olduğunu ifade edercesine bir konuşma yaptılar; yanlış anlaşılmasın diye açıklık getiriyorum. İzmit doğalgaz dağıtım şebekesi, İzmit Belediyesi tarafından yaptırılmıştır; Eskişehir doğalgaz dağıtım şebekesi ise, BOTAŞ tarafından 11 645 323,5 dolara ihale edilmiş, iş, toplam 11 135 698 dolar bedelle tamamlatılmıştır.

Değerli milletvekilleri, özellikle şunu arz etmek istiyorum:  Milletvekillerimizin müştereken yöneltmiş oldukları sorulara da -belki tam anlaşılamadığı için- cevap arz etmek istiyorum.

Tarımsal sulama abonelerinin 2001 yılında tüketmiş oldukları enerji bedeli ile daha önceki yıllarda tükettikleri enerjiye ait borçları için, 31.12.2001 tarihine kadar müracaat ederek, protokol yapmaları halinde borç tutarının dörtte 1'i peşin alınarak, bakiye borca protokol tarihinden itibaren ödeme devresi gecikme zammı alınmadan bildiğiniz gibi, 11 ay taksitle taksitlendirilmiştir. Tarımsal sulama statüsündeki abonelerin 1.1.2002-31.10.2002 tarihleri arasında tüketecekleri enerji bedellerine, kasım ayına kadar, yani, onuncu ay sonuna kadar tahakkuk çıkarılmayacak ve onbirinci ayda çıkarılacak tahakkuk, ödeme süresi içerisinde defaten ödenecektir.

Dolayısıyla, 2001 yılı borçları taksitlendirildi. 2002 yılında da onuncu aya kadar tahakkuk çıkarılmamak suretiyle bütün çiftçilerimiz ürünlerini tarladan toplayacaklar, onuncu aya kadar ürünlerini satacaklar, bir defa onuncu ayda tahakkuk çıkacak, faize girmeden de çiftçilerimiz elektrik paralarını ödeyecek. Bu, çok büyük bir kolaylıktır. TEDAŞ Genel Müdürlüğü bu kolaylığı alma konusunda gereken kararı almıştır.

Ayrıca, belediye, köy içmesuyu birlikleri, köy muhtarlıkları içmesuyu abonelerinin 30.11.2001 tarihine kadar tüketmiş oldukları enerji bedeliyle, daha önceki yıllarda tükettikleri enerjiye ait birikmiş borçları için 28.12.2001 tarihine kadar müracaat etmeleri durumunda, bu borçları, taksitlendirme protokolünü yaptıklarında, otuzaltı aya kadar bunlar taksitlendirilmiş ve taksitlendirilme konusunu protokole bağladıklarında da, kesin olarak, bunların faizleri işlemeyecek durumda TEDAŞ Genel Müdürlüğü gereken kararı almıştır.

Değerli arkadaşlar, bütün milletvekili arkadaşlarımızın sorularıyla ilgili cevapları, müsaade ederseniz, yazılı olarak kendilerine vermeyi uygun görüyorum. Zira, şu anda vereceğimiz cevaplar, tam arkadaşlarımızı da tatmin etmeyecek ve bütçe imkânları çerçevesi içerisinde, özellikle, ağırlıklı olarak ödenek isteyen, hizmetle ilgili ödenek isteyen arkadaşlarımızın ödeneklerini mümkün olduğu kadar karşılamaya çalışacağız.

Bütün arkadaşlarıma katkılarından dolayı teşekkürlerimi sunuyorum. Önümüzdeki bayramlarının mutluluk içerisinde geçmesini diliyorum. Bütçelerimize katkılarınızdan dolayı tekrar teşekkürlerimi, saygılarımı arz ediyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Bakan.

MEHMET SADRİ YILDIRIM (Eskişehir) - Sayın Başkan, müsaade buyurursanız, Sayın Bakanıma bir şeyi ilave etmek istiyorum.

Yani, gerek belediyeler olsun gerekse sulama birlikleri olsun, mukavele akdedecekleri tarihe kadar işlemiş faizleri kaldırmazlarsa, ödeyemezler.

BAŞKAN - Tamam efendim, anlaşıldı.

Bu arada, Sayın Nesrin Ünal'a da teşekkür ediyorum; Tunceli'deki güzellikleri kendi sorusuyla dile getirdi. Aslında, tabiî, benim soru sorma hakkım yok; ama, hakikaten, Tunceli'de çok güzellikler var Munzur Vadisinde ve birçok dağlarında. Ayrıca, gerçekten, Nesrin Hanım, size çok teşekkür ediyorum; ama, fazla hissiyatımı söylemeyeyim, zamanını almak da istemiyorum Meclisin.

Böylece, onikinci bölüm üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Turizm Bakanlığı 2002 malî yılı bütçesinin bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Bölümleri okutuyorum:

C)  TURİZM BAKANLIĞI

1.- Turizm Bakanlığı 2002 Malî Yılı Bütçesi

A - C E T V E L İ

Program

Kodu                  A ç ı k l a m a                                                                      L i r a

                                                                                                                                          

101    Genel Yönetim ve Destek Hizmetleri 12 745 000 000 000

          BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

111    Ülke Turizminin Geliştirilmesi ve Tanıtılması Hizmetleri 152 533 000 000 000

          BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

900    Hizmet Programlarına Dağıtılamayan Transferler 500 000 000 000

          BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

                                                                                                                                                    

           T O P L A M           165 778 000 000 000

BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Turizm Bakanlığı 2002 malî yılı bütçesinin bölümleri kabul edilmiştir.

Turizm Bakanlığı 2000 malî yılı kesinhesabının bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

2.- Turizm Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

BAŞKAN- (A) cetvelinin genel toplamını okutuyorum:

Turizm Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

A  -  C E T V E L İ

                                            L  i  r  a

                                                                                                                                          

                 - Genel Ödenek Toplamı           :  67 217 675 500 000

                 - Toplam Harcama   :                        62 304 121 860 000

                 - İptal Edilen Ödenek                        :    4 922 222 920 000

                 - Ödenek Dışı Harcama          :    8 669 280 000

BAŞKAN- (A) cetvelini kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Turizm Bakanlığı 2000 malî yılı kesinhesabının bölümleri kabul edilmiştir.

Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı 2002 malî yılı bütçesinin bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Bölümleri okutuyorum:

D) ENERJİ VE TABİÎ KAYNAKLAR BAKANLIĞI

1.- Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı 2002 Malî Yılı Bütçesi

A - C E T V E L İ

Program

Kodu                  A ç ı k l a m a                                                                      L i r a

                                                                                                                                          

101    Genel Yönetim ve Destek Hizmetleri 4 708 000 000 000

          BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

111    Maden ve Enerji Kaynaklarının İşletilmesi 22 349 000 000 000

          BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

900    Hizmet Programlarına Dağıtılamayan Transferler 40 353 000 000 000

          BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

999    Dış Proje Kredileri    21 600 000 000 000

          BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler...Kabul edilmiştir.

                                                                                                                                                    

          T O P L A M         89 010 000 000 000

BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı 2002 malî yılı bütçesinin bölümleri kabul edilmiştir.

Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı 2000 malî yılı kesinhesabının bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

2.- Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

BAŞKAN- (A) cetvelinin genel toplamını okutuyorum:

Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

A  -  C E T V E L İ

                                                  L  i  r  a

                                                                                                                                          

                  - Genel Ödenek Toplamı            :                          121 565 215 500 000

                  - Toplam Harcama   :                          119 697 874 580 000

                  - İptal Edilen Ödenek                          :   1 874 790 710 000

                  - Ödenek Dışı Harcama            :   7 449 790 000

BAŞKAN- (A) cetvelini kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı 2000 malî yılı kesinhesabının bölümleri kabul edilmiştir.

Petrol İşleri Genel Müdürlüğü 2002 malî yılı bütçesinin bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Bölümleri okutuyorum:

a) PETROL İŞLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

1.- Petrol İşleri Genel Müdürlüğü 2002 Malî Yılı Bütçesi

A - C E T V E L İ

Program

Kodu                  A ç ı k l a m a                                                                      L i r a

                                                                                                                                          

101   Genel Yönetim ve Destek Hizmetleri 1 204 000 000 000

         BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

111   Petrol Faaliyetleri ve Akaryakıt Politikası  1 068 000 000 000

         BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

900   Hizmet Programlarına Dağıtılamayan Transferler 126 010 000 000

         BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

                                                                                                                                                    

         T O P L A M         2 398 010 000 000

BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

(B) cetvelini okutuyorum:

B - C E T V E L İ

Gelir

Türü                    A ç ı k l a m a L i r a

                                                                                                                                          

2       Vergi  Dışı Normal Gelirler     148 400 000 000

         BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

3       Özel Gelirler, Hazine Yardımı ve Devlet Katkısı     2 249 610 000 000

         BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

                                                                                                                                                    

         T O P L A M         2 398 010 000 000

BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Petrol İşleri Genel Müdürlüğü 2002 malî yılı bütçesinin bölümleri kabul edilmiştir.

Petrol İşleri Genel Müdürlüğü 2000 malî yılı kesinhesabının bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

2.- Petrol İşleri Genel Müdürlüğü 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

BAŞKAN- (A) cetvelinin genel toplamını okutuyorum:

Petrol İşleri Genel Müdürlüğü  2000 Malî Yılı Kesinhesabı

A  -  C E T V E L İ

                                            L  i  r  a

                                                                                                                                          

                 - Genel Ödenek Toplamı           :    1 158 108 615 000

                 - Toplam Harcama   :                        1 060 554 570 000

                 - İptal edilen Ödenek                        :  97 631 715 000

                 - Ödenek Dışı Harcama          :  77 670 000

BAŞKAN- (A) cetvelini kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

(B) cetvelinin genel toplamını okutuyorum:

B  -  C E T V E L İ

                                            L  i  r  a

                                                                                                                                          

                 - Bütçe tahmini  :    1 113 765 000 000

                 - Yılı tahsilatı     :    1 114 043 800 000

 

BAŞKAN-  (B) cetvelini kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Petrol İşleri Genel Müdürlüğü 2000 malî yılı kesinhesabının bölümleri  kabul edilmiştir.

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 2002 malî yılı bütçesinin bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Bölümleri okutuyorum:

b) DEVLET SU İŞLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

1.- Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 2002 Malî Yılı Bütçesi

A - C E T V E L İ

Program

Kodu                  A ç ı k l a m a                                                                      L i r a

                                                                                                                                          

101    Genel Yönetim ve Destek Hizmetleri 620 102 000 000 000

          BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

103    Makine İkmal Hizmetleri 61 287 000 000 000

          BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

111    İşletme ve Onarım Hizmetleri 13 728 000 000 000

          BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

112    Büyük Su İşleri     1 227 980 000 000 000

          BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

113    Küçük Su işleri     97 875 000 000 000

          BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

114    Yardımcı Tesis Yapımı Hizmetleri 5 870 000 000 000

          BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

900    Hizmet Programlarına Dağıtılamayan Transferler 8 605 000 000 000

          BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

999    Dış Proje Kredileri    46 224 000 000 000

          BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

                                                                                                                                                    

          T O P L A M          2 081 671 000 000 000

BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

(B) cetvelini okutuyorum:

B - C E T V E L İ

Gelir

Türü               A ç ı k l a m a                                                                      L i r a

                                                                                                                                         

2        Vergi Dışı Normal Gelirler      42 125 000 000 000

          BAŞKAN- Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

3        Özel Gelirler,  Hazine Yardımı ve Devlet Katkısı      2 039 546 000 000 000

          BAŞKAN - Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

                                                                                                                                                    

          T O P L A M          2 081 671 000 000 000

BAŞKAN - Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 2002 malî yılı bütçesinin bölümleri kabul edilmiştir.

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 2000 malî yılı kesinhesabının bölümlerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

2.- Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

BAŞKAN- (A) cetvelinin genel toplamını okutuyorum:

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 2000 Malî Yılı Kesinhesabı

 

A  -  C E T V E L İ

                                            L  i  r  a

                                                                                                                                          

                 - Genel Ödenek Toplamı           :    1 116 235 580 670 000

                 - Toplam Harcama   :                        1 073 783 367 520 000

                 - İptal edilen Ödenek                        :  39 888 810 720 000

                 - Ödenek Dışı Harcama          : 178 567 550 000

                 - 1050 S.K.55 inci Mad.ve Özel

                   Kanunlar Gel.Ertesi Yıla

                   Devreden Ödenek  :                        2 741 969 980 000

                 - 1050 S.K.83 üncü Mad.ve<