|
DÖNEM
: 21 CİLT : 74 YASAMA YILI : 4 T. B. M. M. TUTANAK DERGİSİ 15 inci Birleşim 1 . 11 . 2001 Perşembe İ
Ç İ N D E K İ L E R Sayfa BİRİNCİ OTURUM Açılma Saati : 14.00 1 Kasım 2001 Perşembe BAŞKAN : Başkanvekili Ali
ILIKSOY KÂTİP ÜYELER : Melda BAYER (Ankara), Sebahattin KARAKELLE
(Erzincan) BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 15 inci Birleşimini açıyorum. Toplantı yetersayımız
vardır; görüşmelere geçiyoruz. III. -
BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI A) OTURUM
BAŞKANLARININ KONUŞMALARI 1.- TBMM
Başkanvekili Ali Ilıksoy'un, bir bakanın, 1.11.2001 tarihli gazetelere yansıyan
açıklamaları nedeniyle, bakan ve sorumlu makamlarda bulunan yetkili kişilerin,
Türkiye Büyük Millet Meclisini ve sayın milletvekillerini rencide ve itham
edici açıklamalardan kaçınmalarına ilişkin konuşması BAŞKAN - Gündeme geçmeden
önce, üç arkadaşıma gündemdışı söz vereceğim; ancak, bugün, gazetelere yansıyan
bir Bakan arkadaşımızın çok değerli milletvekili arkadaşlarımıza yönelik
açıklamalarını üzüntüyle okuduk. Bu, Türkiye Büyük Millet Meclisine ve sayın
milletvekillerine yönelik ağır bir ithamdır. Bu ithamı kabul etmek mümkün
değildir. Sorumlu makamlarda bulunan Sayın Bakanların ve ilgililerin, görüş
açıklarken çok dikkatli olmalarını ve bütün üyeleri itham eden açıklamalardan
kendilerini alıkoymalarını özellikle istiyoruz. Bu kim olursa olsun, önemli
değil. Hatta, milletten gelmeyerek dışarıdan gelen arkadaşların, bu durumlarını
daha iyi incelemeleri ve ona göre konuşmaları gerektiğine inanıyoruz. Milletten
yetki almayanların, alamayanların, milletten yetki alanlarla kendilerini
karıştırmamaları gerektiğine inanıyoruz. (DSP, MHP, ANAP ve DYP sıralarından
alkışlar) O nedenle, bulundukları her konumda ve her fırsatta Türkiye Büyük
Millet Meclisini ve saygıdeğer milletvekillerini rencide eden açıklamalardan
kendilerini alıkoymalarını, bir kere daha burada açıklamayı görev sayıyorum ve
Sayın Bakanın, eğer varsa kişisel çıkar peşinde koşan bir arkadaşımız, ismen
açıklamasını özellikle istiyorum; aksi halde, kendilerini müfteri ilan
ediyorum. (DSP, MHP, ANAP ve DYP sıralarından "Bravo" sesleri,
alkışlar) Elbette ki, sayın
milletvekili arkadaşlarımız, şirketlerimizin veya yurttaşlarımızın içinde
bulundukları zor koşulları -hepimiz- biliyor. Eğer, bir milletvekili
arkadaşımız buna vesile olmuşsa, onu çıkar amacıyla yapmadığını da bilmeleri
gerekir. Eğer çıkar sezinlediğini iddia ediyorsa, o konuyu da muhakkak açıklama
getirmesini özellikle istiyorum. Burada bulunan İçişleri
Bakanımızın, bir kabine üyesinin, bu konuyu özellikle Sayın Bakana
ulaştırmasını da sizler adına temenni ediyorum. MUSTAFA MURAT SÖKMENOĞLU
(İstanbul) - Bu olay oldukça önemli; bu konuda Sayın Bakan bir açıklamada
bulunursa çok iyi olur. BAŞKAN - Sanıyorum, Sayın
Bakanımızın da açıklaması olacak. Evet, ben, bu hususu
açıkladıktan sonra gündemdışı söz vereceğim. Sayın Bakanım, herhalde
sizin bir söz isteminiz olacak; buyurun. (ANAP, DSP, MHP ve DYP sıralarından
alkışlar) İÇİŞLERİ BAKANI RÜŞTÜ KÂZIM
YÜCELEN (İçel) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; önce, Sayın
Başkanımızın, Türkiye Büyük Millet Meclisine yönelik her türlü küçültücü,
aşağılayıcı, milletvekillerimizi rencide edici sözler söylenmesine karşı
çıkması takdire şayan bir olaydır. Kendisine, ben de, bu Meclisin onsekiz
yıllık bir üyesi olarak, teşekkür edip, minnet duygularımı bildiriyorum. Bundan böyle, her tür
saldırıda, Meclisin birlik içerisinde, beraberlik içerisinde buna karşı koyması
gerektiğine inanıyorum; çünkü, bugün, Türkiye'nin içinde bulunduğu çıkmazdan
kurtulması için, siyaset kurumunun, siyasetçinin yerin dibine batırılması
değil, göklere çıkarılması; siyasetçinin, siyaset kurumunun bu işe aktif olarak
girmesi gerekmektedir. Bu konu, Bakanlar
Kurulumuzda dile getirilmiş ve Bakanlar Kurulunda yapılan görüşmede, şu anda,
hiçbir milletvekilinin veya dışarıdan herhangi bir şahsın, Bankalar Kanununda
yapılan düzenlemeyle, bankalara ve finans kurumlarına aracılık yapma imkânının
olmadığı bir kere daha vurgulanmış; bu kanunu da, 57 nci hükümet döneminde, bu
Yüce Meclisin, çoğunlukla, isteyerek kabul ettiği, dış etkileri önlemek
maksadıyla Meclisten geçirdiği bir kere daha vurgulanmış ve bu tür konuşmalarda
konuşmacıların çok dikkatli olması gerektiği, bu Meclisin gayet iyi çalışıp
yasaları çıkardığı, bundan sonra da bu tür yasaları çıkarmak için bu Meclisin
çalışacağı vurgulanmıştır. Konu, aynı hassasiyetle, Bakanlar Kurulunda da ele
alınmıştır. Bilgilerinize arz ederim. Hassasiyetiniz için
teşekkür ederim. Destekçisi olduğumuzu,
tekrar, huzurlarınızda beyan ederim. Saygılarımla. (ANAP, DSP,
MHP ve DYP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz
Sayın Bakanım. Evet, buyurun Sayın
Levent. MÜKERREM LEVENT (Niğde) -
Sayın Başkanım, teşekkür ediyorum. Sizin de değindiğiniz
gibi, biz -Parlamentonun kutsallığını savunan ve Parlamentonun yüce üyelerinden
birisi olarak- bugünkü haberlerdekini hak etmiyoruz. Kendisini açıklamaya davet
ediyoruz; eğer açıklamazsa, müfteri ilan edeceğimizin şimdiden bilinmesini de
istiyoruz. Söz verdiğiniz için
teşekkür ediyorum. (MHP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederim
Sayın Levent. Sayın Enginyurt, buyurun. CEMAL ENGİNYURT (Ordu) -
Sayın Başkan, son günlerde, Sayın Cumhurbaşkanıyla birlikte başlayan Türkiye
Cumhuriyeti Parlamentosuna yönelik hareket, dün Sayın Kemal Derviş'in de
işadamlarına şirin gözükmek maksadından hareketle veya bütçeden sonra kuracağı
siyasî partiye malzeme olsun düşüncesiyle, hakarete dönüşmüştür. Bunu şiddetle
protesto ediyorum; bu sözlerini Sayın Derviş'e iade ediyorum. (MHP, ANAP ve DYP
sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederim
efendim. Sayın Sökmenoğlu buyurun. MUSTAFA MURAT SÖKMENOĞLU
(İstanbul) - Efendim, ekonomiden sorumlu bir sayın bakanın bu kadar sorumsuz
konuşması... Bugün, Türk çiftçisinin içinde bulunduğu durumda buğday
fiyatlarına yaptığı vaki itirazlar... Türk çiftçisinden 150 000 lirayı
esirgeyen; ama, yanlış politikadan dolayı da 300 000 lira yabancı sermayeye
gidecek. Bütün bunların sorumlusu olarak başka şeyi ifade edeceğine, artık,
sermayenin önünde Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerini bu kadar küçültücü bir
ifade kullanması Türkiye'nin içinde bulunduğu bu koşullarla ne kadar bağdaşıyor
bilemiyorum; ama, veciz konuşmanızı desteklediğimi ifade ederim. Saygılar sunuyorum
efendim. (MHP, ANAP ve DYP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederim. Sayın Aslan buyurun. BEYHAN ASLAN (Denizli) -
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Devlet Bakanımız Sayın Derviş'in
konuşması bizleri üzmüştür. Demokrasilerde, Parlamentonun haysiyet ve onuru
herkesin üzerindedir. Parlamentoların haysiyet ve onurunu ve onun üyeleri sayın
milletvekillerinin haysiyet ve onurunu korumak da demokrasiye inanan herkesin
görevidir. Biz, her platformda, demokrasiye, Parlamentoya ve onun saygıdeğer üyelerine
vaki saldırılara Anavatan Partisi Grubu olarak karşı koymaya devam edeceğiz. Milletvekili olarak biz
sorumluluklarımızı biliyoruz ve herkesi de sorumlu, kendi görev alanındaki
sorumluluğa davet ediyoruz. Herkes biraz daha dikkatli konuşursa demokrasimiz
yara almaz diyorum ve Yüce Parlamentoyu saygıyla selamlıyorum. (ANAP, MHP ve
DYP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederim. Sayın Erbaş buyurun. FETHULLAH ERBAŞ (Van) -
Sayın Derviş'in yapmış olduğu konuşmayı bir talihsizlik olarak niteliyorum.
Parlamentonun itibarını düşürmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Saadete Partisi
Grubu olarak biz kendisini kınıyoruz. (SP, MHP, ANAP ve DYP sıralarından
alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederim
efendim. Sayın Gönül buyurun. ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) -
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; başta öncelikle siz olmak üzere diğer
grupları temsilen söz almış olan arkadaşlarıma teşekkür ediyorum; hislerimize
tercüman olmuşlardır. Beyan ettikleri görüşlere, Doğru Yol Partisi ve şahsım
olarak katılıyor; kendilerine teşekkür ediyorum. Sorumluluk taşıyan
herkesin, taşıdığı sorumluluğun bilinci içinde, konuşması gerekir. Gerçekten,
Sayın Derviş'in sorumluluk değil, sorumsuzluk örneğinin tam bir ifadesi olan
sözlerini kınıyoruz ve protesto ediyoruz. Kim, hangi çıkar ilişkisinin
içinde olmuş ise, kamuoyunda bu şekilde anlamaya zemin hazırlayan, fırsat veren
konuşması, talihsizliğin ötesinde, bu Yüce Meclisin değerli üyelerine bir
saygısızlıktır. O nedenle, bu sözlerini açıklamasını, kimlerin olduğunu
kamuoyuna net olarak ifade etmesini istiyoruz. Yüce Heyete saygılar
sunuyorum. (DYP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz
Sayın Gönül. Sayın Ünal, buyurun. NESRİN ÜNAL (Antalya) -
Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; cumhuriyet kurulduğundaki
gibi buram buram Anadolu kokan, Türk Milletinin zamanını çalmadan gece gündüz
çalışan Türkiye Büyük Millet Meclisine, köyde kahveye gidip hayatında hiç oy
istememiş, Manavgat'ın Kızıldağ'ında ya da Gündoğmuş'un Akyar'ındaki çocukların
tuvaletsiz okullarda nasıl okuduğunu, Ankara'dan bilmeyerek eleştiren
insanların, aslında yıprattıklarının şahıslar olmadığını, yıpratılanın
Toroslardaki yörüğün, gecekondudaki aş derdinde olan vatandaşın, yollardaki
şoförün, alınterini emeğe dönüştüren temiz, yiğit Anadolu insanının tek nazının
geçtiği, kahvede tek hesap sorabildiği, hastası olduğunda tek ulaşabildiği,
işsizine iş ararken tek uğrayabildiği ve üniversitede okuyan çocuğuna yurt ve
kredi ararken tek talepte bulunabildiği, yani, eksiğiyle fazlasıyla vatandaşına
direkt kucağını açan tek kurum olan Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğunu
bildirmek istiyorum. Teşekkür ediyorum. (MHP,
ANAP ve DYP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz
Sayın Ünal. Sayın Kapusuz, buyurun. SALİH KAPUSUZ (Kayseri) -
Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; doğrusu, şu anda, sırayla, her
birimizin konuşma yaptığı bir konu, zaman zaman da medya tarafından
eleştiriliyor. Ancak, bir hususun altını dikkatle çizmek istiyorum ki,
kurtarıcı olarak birileri tarafından bu ülkeye getirilen Sayın Bakan,
başarısızlığını örtmek için mazeret arama gayreti içerisine girmiştir. Yapması
gerekli olan görevini yerine getirmek, çözüm bulması gerekli olan problemlerle
uğraşmak yerine, âdeta, suç unsuru olarak, suçlu gibi milletvekillerini
göstermeye kalkmış olması konusundaki duyarlılığınıza ortak olduğumuzu ifade
ederken, bir hususu daha milletvekili arkadaşlarımın huzurunda tekraren ifade
etmek istiyorum. Özellikle, Meclis Başkanlığını, Meclis Başkanlık Divanını, bu
ve benzeri konularda itham altında tutan birtakım çevreler karşısında mutlaka
Parlamentonun itibarı konusunda duyarlı olmaya, Meclis Başkanımız başta olmak
üzere herkesi davet ediyorum. Şayet, Parlamento olarak, milletvekilleri olarak,
bizlerin de üzerimize düşen, dikkat etmemiz gerekli olan hususlar dahil olmak
kaydıyla, yapılması gerekli olan her hususta gereğini yapma konusunda irademizi
ortaya koymamızın, herhalde zamanı geçiyor gibi geliyor bana. O halde, biz,
milletvekilleri olarak, hak etmediğimiz konularla itham ediliyoruz. Hükümetin
zaman zaman başarısız gözüken noktaları, milletvekillerine ve Parlamentoya
aktarılıyor. Biz, yasama ve denetim görevinden sorumlu insanlarız ve
görevlileriz. O halde, yapılacak şey, öncelikli olarak, Sayın Bakana bir ikaz
olarak Meclisten bir cevap verilmeli ve aynı zamanda, biz, Parlamento olarak,
bu ve benzeri konulardaki duyarlılığımızı biraz daha yüksek sesle orta yere
koymalıyız. Teşekkür ediyorum. (AK
Parti, MHP ve SP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz. Sayın Çakar, buyurun. AHMET ÇAKAR (İstanbul) -
Sayın Başkan, kıymetli milletvekili arkadaşlarım; bir vesileyle, Yüce
Parlamentonun temsil etmiş olduğu kayıtsız şartsız egemenlik haklarını kullanma
yetkisini, nadir görülen, ender görülen bir durumla, bugün müşahede ediyoruz.
Yani, Türk Milletinin millî iradesinin yegâne tecelligâhı olan Türkiye Büyük
Millet Meclisinde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin şahsında, Türk Milletinin
manevî şahsiyeti incitilince, parti farkı gözetmeksizin, Parlamentoda yer alan
bütün milletvekili arkadaşlarımızın müşterek bir tavır sergilemelerini büyük
bir sevgi ve saygıyla karşılıyoruz. Burada, çok ince bir
nokta var: Sayın Derviş göreve geldiğinden bugüne kadar, ne hikmetse,
kendisiyle alakalı, lehte veya aleyhte bir görüş ortaya konulduğu zaman, başta
malum medyanın köşe yazarları olmak üzere, hemen kaleme sarılıp konunun üzerine
giderek, hepsinin Dervişçi kesildiğini görüyoruz ve bu meyanda, çok önemli
olan, memleketimizin içerisinde bulunduğu kriz ortamından istifadeyle,
birilerinin pusuda yattığını müşahede ediyoruz. O nedir; o, yerli ve yabancı
kaypak sermayedir. Derviş'le alakalı olarak,
Yüce Parlamentonun denetim hakkı vardır. Bu Parlamento, denetim hakkına sadece
Kemal Derviş üzerinde değil, yürütme üzerinde de sahiptir ve bunu yapmak da
hakkıdır; fakat, ne hikmetse, ben bir yana, herkes bir yana mantığıyla hareket
etmekte olan bu Sayın Bakanımız, artık, kendisine bir çekidüzen vermek durumuna
kendini getirmek zorundadır. Yani, üç liderin imzasıyla ve koalisyon adabı
olarak koyduğumuz bir kavramla yoluna devam eden yürütme ve bunu denetleyen
Parlamento çizgisi içerisinde, seyri içerisinde, Sayın Derviş'in de, artık
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir bakanı gibi hareket etmesi gerektiğine
inanıyorum. Teşekkür ediyorum. (MHP
sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz
Sayın Çakar. Sayın Halıcı, son söz
sizin; konu açıklığa kavuşmuştur. Buyurun Sayın Halıcı. MEHMET EMREHAN HALICI
(Konya) - Sayın Başkan, son zamanlarda, Parlamentoya yönelik, küçük düşürücü,
Parlamentonun hak etmediği birtakım tavırlarla karşı karşıya kalıyoruz. Bu
durumlarda, doğal olarak Parlamentonun kendini koruması, kendini müdafaa etmesi
gerekir; ancak, bu tür tavır içerisinde olurken hiçbir milletvekilinin yeni
polemiklere, yeni soru işaretlerine yol açmaması lazım. Türkiye, bizden çözüm
bekliyor, Türkiye, uyum bekliyor, uzlaşı bekliyor. Sorunlarımız bu kadar
büyükken, tabiî ki, kendi haklarımızı koruyacağız, Parlamentonun yüceliği,
kutsallığı konusunda ortaya atılacak bütün soru işaretlerine karşı çıkacağız; ancak,
yeni sıkıntılar da yaratmamamız gerekir. Bunun altını çizerek ifade etmek
istedim. Saygılarımla. (DSP
sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz. Buyurun Sayın Köse. MEHMET TAHİR KÖSE
(İstanbul) - Sayın Başkan, bazı makamlara Meclis içinden insanları layık
görerek seçmediğimiz için böyle bir zemini kendimiz hazırladık. (DSP ve MHP
sıralarından alkışlar) Bundan dolayı şikâyet etmeye hakkımızın olmadığını
belirtmek isterim. (Alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederim. Sayın Ertugay, buyurun. ZEKİ ERTUGAY (Erzurum) -
Sayın Başkan, Devlet Bakanı Sayın Kemal Derviş'in dünkü talihsiz
açıklamalarıyla ilgili, başta zatı âliniz olmak üzere Mecliste görüşlerini dile
getiren arkadaşların tamamına katılıyorum; ancak, bir hususu özellikle ilave
etmek istiyorum. Biraz önce değerli grup başkanvekilinin de ifade ettiği gibi,
son zamanlarda, Türkiye Büyük Millet Meclisine, onun şahsında veya
milletvekillerine milletvekillerinin şahsında Türkiye Büyük Millet Meclisine
karşı sürdürülen aşağılama, halkın gözünden düşürme kampanyalarına eklenen yeni
bir halkadır. Bu, Sayın Cumhurbaşkanının milletvekili sayısıyla ilgili polemiği
ve talihsiz açıklamasıyla başlamış, dün, Sayın Kemal Derviş'in bu beyanıyla had
safhaya varmıştır. Şimdi, bu Yüce Meclisin
güvenoyuyla o sıfatı taşıyan, bakanlık görevini sürdüren Sayın Kemal Derviş'in
bu Yüce Parlamentoya gelip bunu açıklaması ve onun ardından istifa etmesi
gerektiğini düşünüyorum. Bunun gereğinin yapılmasının hükümet için de bir görev
olduğunu tekrar ifade ediyorum. Saygılar sunuyorum. (DYP,
MHP ve ANAP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz. Son söz Sayın
Uzunkaya'nın. Buyurun Sayın Uzunkaya. MUSA UZUNKAYA (Samsun) -
Sayın Başkan, teşekkür ediyorum. Basında Sayın Derviş'in
yaptığı açıklamalar, gerçekten, hükümete dışarıdan getirilmiş bir üye olarak
talihsizliktir. Elbette, diğer milletvekili arkadaşlarımla beraber, Yüce
Parlamentonun bir üyesi olarak ben de bu tavrı kınıyorum. Bu tavır, sadece
Kemal Derviş'e de ait değildir; bugüne kadar, değişik zeminlerde ve değişik
zamanlarda bu tür eleştiriler yapılmıştır. Az önce, iktidar partilerinden bir
değerli arkadaşımızın da bir itirafı olmuştur. Bu bakan, alâyi vâlâ ile, bu
hükümet tarafından Amerika'dan davet edildi; ekonomi, büyük iltifatlarla
kendisine teslim edildi; o kadar layüsel bir makama geldi ki, 550 kişiye
hakaret etmeyi kendisi için bir hak zannetti. Dolayısıyla, kendisine bu kadar
hadsiz hudutsuz yetki verilen -bir zamanlar kürsüden ifade ettim- esasen,
hükümetin görünmeyen başbakanı yetkileriyle kendisini mücehhez zanneden bir
bakanın, bugün, gelinen bu noktada, bu anlamdaki eleştirisini de, doğrusu pek
fazla anlayabilmiş değilim. Bakanın baştan beri tavrı bu olmuştur; ne hükümet
tanımıştır ne parlamento tanımıştır. Bugünkü bu tavırlar
bakanın istifasına sebep olur mu olmaz mı bilmiyorum; ama, doların alıp başını
gitmesine sebep olacağı endişemi de burada ifade etmek istiyorum. Mutlaka,
hükümet, kendisine ve kendi şahsında Parlamentoyu yıpratıcı tavırlardan bir an
önce çıkmalı, Kemal Derviş'e mi, ekonomiye mi, ülkenin yönetimine mi yeniden
bir şekil verecek veya millete mi, kalkıp, onurla bir hesap verecek, bunun
yeniden müzakere edilmesini hükümetin ve Yüce Parlamentonun ıttılaına sunuyor,
hepinize saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederim.
MEHMET EMREHAN HALICI
(Konya) - Sayın Başkan, lütfen tamamlansın artık. BAŞKAN - Gündemdışı ilk
söz, pancar üreticilerinin sorunları hakkında söz isteyen Ankara Milletvekili
Sayın Zeki Çelik'e aittir. Buyurun Sayın Çelik. (SP
sıralarından alkışlar) B)
GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR 1.- Ankara
Milletvekili Mehmet Zeki Çelik'in, pancar üreticilerinin sorunlarına ilişkin
gündemdışı konuşması MEHMET ZEKİ ÇELİK
(Ankara) - Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Büyük Millet
Meclisine sormadan, Türkiye halkını ve Parlamentoyu rencide ederek, bu demin
hakkında birtakım sualler ve ithamlarda bulunduğunuz bakanı siz getirmediniz
mi? Şimdi, nedir bu vur abalıya mantığı?! Keşke, Parlamentoya karşı hakaret
eden, söz söyleyen herkese bu tavrı koyabilseydik diyorum ve hepinizi saygıyla
selamlıyorum. (MHP ve DSP sıralarından gürültüler) YUSUF KIRKPINAR (İzmir) -
Siz de koyabilesiniz!.. AHMET ÇAKAR (İstanbul) -
Bunu fırsat bilip, polemik yapmayın. Parlamento, her zaman tavrını ortaya
koyar. MUSTAFA MURAT SÖKMENOĞLU
(İstanbul) - Her şey zamanı gelince olacak; istismar etmeyin; bu olayların
zamanı ve zemini var. MEHMET ZEKİ ÇELİK
(Devamla) - Ben katılıyorum; ama, bu tavrın her zaman olmasını arzu ediyorum.
(MHP ve DSP sıralarından gürültüler) Değerli Başkan, değerli
milletvekilleri; ülkemizde tarımla, hayvancılıkla, pancarla uğraşan ve hayatını
bununla sürdüren bir yığın insanımız var. Ben, bunların sorunlarını ifade etmek
için huzurlarınızdayım. Bütün üreticiler gibi, başta Ankara olmak üzere,
Türkiye'nin önemli sanayi ürünü olan pancarı üreten köylümüz, çiftçimiz büyük
sıkıntı içerisindedir. Çokuluslu bazı şirketlerin lehine olan, IMF
direktiflerine uyan hükümet, çiftçiyi bezdirerek pancar ekmemeye zorlamaktadır.
Pancar üreticisi, hükümetin üreticilere bakışı karşısında kendisini köle
Isaura'nın çocukları olarak değerlendirmektedir; çünkü, geçen yıl kampanya
başladığında pancara ton başına 50 dolar fiyat biçilmişti. Pancar üreticisi,
üretiminin karşılığını, ancak, pancar
işlendikten sonra alabildi; böylece, ödemeler yapıldığında, iki kriz sonrasında
kendilerine 27 dolar intikal etmiş ve maalesef, büyük bir mağduriyet içerisine
girmişlerdir. Üreticinin eline geçen paralar dolar karşısında erirken,
çiftçinin üretimde kullandığı birsürü malzemenin, mazot, gübre gibi girdilerin
fiyatları hep yükselmiştir. Ayrıca, bakınız, Ziraat
Bankası Genel Müdürlüğüne sormuş olduğumuz bir soruda, çiftçinin borçlarıyla
ilgili bir taksitlendirme yaptıklarını; ama, bu taksitlendirmeyi yaparken girdi
fiyatlarını nazara aldıklarını ve bunu yüzde 130 temerrüt faiziyle geri
aldıklarını ifade ediyorlar. Gezdiğimiz yerlerde görüyoruz ki, çiftçinin,
artık, bunları ödeyecek imkânı kalmamıştır. Değerli arkadaşlar,
bakınız, daha pancar fiyatlarını açıklamamışsınız; ama, şekere yüzde 25 zam
yaptınız. 1 kilogram kristal şeker -KDV hariç- 651 000 liradan 814 000 liraya
yükselmiştir. Bu durumda, bu insanlar geçimlerini nasıl sağlayacaklardır?
Değerli üreticilerimiz, hâlâ, pancar fiyatlarının açıklanmasını bekliyor. Sayın
Bakan, kampanya dönemi için 50 000 ilâ 52 000 lira fiyat açıklanacağını ifade
etmektedir; ancak, geçen yıl 37 000 lira olan pancar için, şu anda, eğer, 50
000 lira fiyat verilirse, bu bir haksızlıktır; çünkü, bu fiyatlar
açıklandığında 600 000 lira olan dolar 1 600 000 liraya yükselmiştir; yani,
fiyatlar üçte 1 gerilemiştir. 130 000 lira olan gübre 300 000 liraya, 400 000
lira olan mazot 950 000 liraya çıkmıştır. Bunlar zaten yeterli değildi; şu anda
en az 100 000 lira fiyat verilmesi gerekmektedir. Değerli arkadaşlar,
ayrıca, yanlış özelleştirme sonucunda da ülkenin en önemli sanayi tesisleri
olan şeker fabrikaları, âdeta, imha edilmektedir ve burada, Türk şeker sanayii,
maalesef, yok edilmekle karşı karşıya bulunmaktadır. Dün denetimini yaptığımız
Sümer Holdingin Genel Müdürü "Özelleştirme İdaresinden istirhamımız şudur:
1987'den bu tarafa bu fabrikalar özelleştirilmediği için, her yıl 127 trilyon
zarar etmekteyiz. Lütfen kapatın da, biz de kurtulalım" demektedir. Değerli arkadaşlar,
bizim, bunların söylediklerine kulak asmamız lazım. Bakınız, çiftçi perişan
haldedir. Biz, geçen hafta Kars, Ardahan, Iğdır ve Ağrı İllerindeydik.
Çiftçinin, köylünün söylediği şey şudur: "1 koyun satıyor, ancak 2 çuval
un alabiliyorum; bu da benim 10 günlük ihtiyacımı karşılamaktadır." Kendi
dilleriyle olan ifadesi: "Geçen yıl 1 mozik satıyor, 3,5 altın
alabiliyordum, şu anda 1 altın dahi alma imkânım yok." Ayrıca, hayvan
üreticileri ve hayvancılıkla uğraşan insanlarımız da sıkıntı içerisindedir.
Yemin torbası geçen yıl 4 000 000 lirayken, et 2 800 000 liraya satılmaktaydı,
şu anda ise yemin torbası 10 000 000 liraya çıkmış olmasına karşılık, hâlâ 2
400 000 liradan etini satamamakta; Et-Balık kombinalarına götürenler de,
maalesef orada en az 45 gün sıraya girmekte, malını verenler de birkaç ay
paralarını alamamaktadır. Bu manada, gerçekten üreticimiz, çiftçimiz,
köylümüz... (Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı) NİDAİ SEVEN (Ağrı) - Zeki
Bey, Et-Balık'ı kim özelleştirdi?! BAŞKAN - Toparlar mısınız
efendim. MEHMET ZEKİ ÇELİK
(Devamla) - Tamam efendim. Gerçekten, tarım
destekleme harcamalarına baktığımız zaman, devletin 1995'te 374 000 000 dolar,
1996'da 640 000 000 dolar, 1997'de 1 659 000 000 dolar destekleme yardımı
yaptığını; ama, 2000 yılında bunun 548 000 000 dolara, maalesef, düştüğünü
görmekteyiz. Tarım ülkesi olan
Türkiye, tarihinde ilk olarak, tarım ürünleri dış ticaret dengesinde açık
vermiştir; artık ülkemiz kendisini besleyecek konumda değildir. Zaten, IMF'nin
amacı da buydu. Bakınız değerli
arkadaşlar, şu elimdeki göstergede de görüldüğü gibi, tarım ihracatımız 2 560
000 000 dolar, ithalatımız da 3 160 000 000 dolar olmuştur; yani, tarım
ürünlerindeki ihtalat, maalesef bu manada büyük bir artış göstermiştir. Bu da
gerçekten köylümüzün, çiftçimizin zor durumda olduğunu göstermektedir. Sizden
istirhamımız, biraz evvel gösterdiğiniz hassasiyet gibi, bu ülkenin ekonomik
politikalarını yönlendirenlere bu konuda gerekli baskıların yapılarak,
köylünün, çiftçinin, esnafın mağdur durumdan kurtarılmasıdır. Hepinizi saygıyla
selamlıyorum. (SP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz
Sayın Çelik. MURAT AKIN (Aksaray) -
Sayın Başkanım, pancar müstahsiliyle ilgili, yöremle ilgili, yerimden konuşmak
istiyorum, 1 dakika da bana verin. BAŞKAN- Efendim, böyle
bir usulümüz yok. Niye bunda ısrar ediyorsunuz? Biraz sonra sayın
milletvekilimiz konuşacak. Lütfen... MURAT AKIN (Aksaray) -
Sayın Başkan, usul var. Lütfen... BAŞKAN - Efendim, böyle
bir usul yok, söz vermiyorum, şu anda vermiyorum. Gündemdışı ikinci söz,
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde boşaltılan köyler ve köye dönüş
projesinin son durumu hakkında söz isteyen, Siirt Milletvekili Ahmet Nurettin
Aydın'a aittir; Buyurun Sayın Aydın. (AK
Parti sıralarından alkışlar) 2.- Siirt
Milletvekili Ahmet Nurettin Aydın'ın, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu
Bölgelerinde boşaltılan köyler ve köye dönüş projesinin son durumuna ilişkin
gündemdışı konuşması ve İçişleri Bakanı Rüştü Kâzım Yücelen'in cevabı AHMET NURETTİN AYDIN
(Siirt) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Doğu ve Güneydoğu Anadolu
Bölgelerimizde boşaltılan köyler ve köye dönüş projesinin son durumu hakkında,
kişisel görüşlerimi ifade etmek üzere gündemdışı söz almış bulunuyorum; bu
vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. Değerli milletvekilleri,
geçen hafta da, bu kürsüde, bölgemle alakalı son durum hakkında bilgiler
sunmuştum. Bugün farklı bir konuyu gündeme getirmek üzere huzurlarınızdayım. Bu
konu da, bir bölgesel konu olmaktan ziyade, bir ülke sorunu, bir insanlık
sorunudur. Nedir bu; boşaltılan köyler, zorla tehcire maruz bırakılan
insanların sorunu. Hepinizin bildiği gibi,
güneydoğumuz, Türkiye katarından kopmuş bir vagonun durumunu andırıyor;
fevkalade fakir, yoksul ve biçare. Bu şartlar altında, 1990'dan 1999'a kadar
süregelen, 3 700 yerleşim biriminde yaşayan 3 000 000'e yakın insanın zorakî
göçe maruz bırakılması... Sadece, zorla tehcir, zorla göçe maruz bırakılma
değil, aynı zamanda, bırakmış oldukları evlerin yıkıldığı, arazilerin yakıldığı
bir hal ve durumla karşı karşıyadırlar. Değerli milletvekili
arkadaşlarım, bu son nüfus sayımında, sadece Siirt'te 84 köy sayılmamıştır veya
sadece köyde bulunan bir iki korucu sayılabilmiştir. Böyle bir halle karşı
karşıyayız. Güneydoğunun durumunu görüp de içi sızlamayan bir insanı düşünebilmek
mümkün değildir. Değerli arkadaşlar,
geçmişte, hepimizin, özellikle bölge milletvekillerinin şahit olduğu bir
realiteyle karşı karşıyaydık; gıda ambargosu denilen bir olguyla karşı
karşıyaydık. Benim köylüm, şehrinden, kasabasından aldığı üç beş kiloluk un,
şeker ve yağı köyüne götürürken, köyün girişinde bir barikatla karşı karşıyaydı
ve Allah'a şükür ki, bu gıda ambargosundan kurtulduk. Şimdi, bir ikinci temel
soruna geliyoruz; bu da nedir; köyünden ve arazisinden mahrum bırakılmış, kendi
kaderine terk edilmiş, zillet ve sefalet içerisinde çırpınan 3 000 000'a
yaklaşan bir kitleyle karşı karşıyayız.
Bu kitlenin, bu köylünün köyüne dönüşü, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik
girdaptan kurtuluşuna bir nebze katkı sağlayabilir. Hatırlıyorum, geçen dönem
Türkiye Büyük Millet Meclisinde kurulan bir göç komisyonu vardı. O göç
komisyonunun hazırladığı rapor Meclisten geçti; fakat, ne hikmetse, o rapor
tozlu raflara atıldı ve ihmal edildi. Şimdi, benim Anadolumun
civanmert insanı, mert delikanlısı der ki, benim devletim eğer kaynakları
tüketmiş, gerçekten, yolsuzluklarla, vurgunlarla, soygunlarla, hortumlamalarla,
yani sıfırı tüketmişse; ben devletime diyorum ki, lütfen, gölge etme başka
ihsan istemem. Beni kaderime terk et, köyüme gideyim. İki dönümlük tarlamdan
buğdayımı, ekmeğimi temin ederim, 2 keçiyle, bir bostandan katığımı da
sağlarım; hiç olmazsa, büyük şehirlerin varoşlarındaki sefaletten ve zilletten
kurtarmış olurum kendimi. Onun için, burada,
özellikle üzerinde duracağımız konu, hükümetimizin, geçmişte, özellikle
başbakanımızın hayallerinde canlandırdığı bir Köy-Kent Projesi vardı; biz,
ondan da vazgeçtik, onun gerçekleşmeyeceğini zaten biliyoruz. M. ZEKİ SEZER (Ankara) -
Hayal gerçek oldu. AHMET NURETTİN AYDIN
(Devamla) - Efendim, hayal gerçek olmadı. Ordu'nun Mesudiye İlçesinde bir köy
-bir büyük gazetenin, çok satan bir gazetenin başyazarının köyü- gerçekten, bir
Köy-Kent Projesiyle abad edildi, onu da biliyoruz... HASAN AKGÜN (Ordu) -
Gördün mü?! AHMET NURETTİN AYDIN
(Devamla) - ... ama, benim güneydoğulu halkım, benim Siirtli halkım... Hiçbir
şey yok!.. Gelin görün güneydoğuyu, Siirt'i görün! Lütfen... Sizin yapacağınız
en büyük jest, en büyük iyilik, en büyük ihsan, bırakınız Anadolu köylüsünü,
kendi köyüne dönsün, kendi imkânlarıyla, tekrar eski yaşamını sağlasın. Saygıdeğer milletvekili
arkadaşlarım, Güneydoğu Anadolumuz, hâlâ ülkemizin birinci ve öncelikli
sorudur. Benim buradan temennim, hükümetimizin yapacağı en büyük jest, en büyük
fedakârlık, en büyük hizmet, bu insanlarımıza gölge etmemesidir. Eğer,
gerçekten, bu devlette, bu ülkede sosyal hukuk anlayışı hâkimse, bırakın, bu
vatandaş -devletinden hiçbir şey istemiyor- kendi imkânlarıyla köyüne dönsün,
tarlasını yeniden eksin, biçsin ve sefaletten kurtulsun. Bu duygularla hepinizi
tekrar selamlıyorum. (AK Parti ve SP sıralarından alkışlar) CEMAL ENGİNYURT (Ordu) -
Sayın Başkan, Ordu-Mesudiye ile ilgili konuştu; ben de bir açıklama yapmak
istiyorum. BAŞKAN - Mesudiye'de
Köy-Kent açılışı yapılmış... CEMAL ENGİNYURT (Ordu) - Mesudiye
ile güneydoğu arasında kıyaslama yaptı; lütfen, 1 dakika söz istiyorum. BAŞKAN - Sayın Enginyurt,
Sayın Bakan açıklamada bulunsun efendim Buyurun Sayın Bakan. İÇİŞLERİ BAKANI RÜŞTÜ
KÂZIM YÜCELEN (İçel) - Sayın Başkan, sayın milletvekili arkadaşlarım; Siirt
Milletvekili Sayın Ahmet Nurettin Aydın'ın, Doğu ve Güneydoğu Anadolu
Bölgelerinde boşaltılan köyler ve köye dönüş projesinin son durumu hakkında
yapmış olduğu gündemdışı konuşmaya cevap vermek üzere söz almış bulunuyorum;
sözlerime başlamadan, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. Doğu ve Güneydoğu Anadolu
Bölgelerinde terör örgütünün yol açtığı koşullar nedeniyle, özellikle,
1991-1997 yılları arasında büyük kentlere doğru göçün yaşandığı
malumlarınızdır. Terör nedeniyle oluşan göç sorunuyla ilgili olarak rehabilite
edici tedbirler devletimizce her zaman alınagelmektedir. 1993, 1994, 1995
yıllarında göç edenlerin göçtüğü yerlerde rehabilitasyonu için il ve ilçe
merkezlerinde veya daha güvenlikli merkezî köylere 5 853 konut yapılmıştır.
Ayrıca, yaklaşık 4 000 kişiye 490 milyar Türk Lirası dolayında valiliklerce
aynî ve nakdî yardımda bulunulmuştur. Köylerini terk etmek
zorunda kalan vatandaşların sorunlarına çözüm bulunması amacıyla 14.12.1997
tarihinde yapılan Bakanlıklararası Uygulama ve Koordinasyon Kurulu
toplantısında alınan kararlar çerçevesinde, 27.1.1998 tarihinde yayımlanan
Başbakanlık Genelgesiyle, köylerine geri dönmek isteyen vatandaşlara yönelik
politikaların esasları belirlenmiş, bölgede boşalan köy ve köy altı yerleşim
yerlerinin yeniden iskânı konusunda koordinasyon sorumluluğu Bakanlığımıza
verilmiştir. Aynı genelgede, konuyla ilgili olarak, GAP İdaresi Başkanlığı ve
Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğünce 4 il ve 23 köyde yürütülen çalışmaların
destekleneceği de belirtilmiştir. 1998 yılında Köy
Hizmetleri Genel Müdürlüğünce hazırlanan Köye Dönüş ve Rehabilitasyon
Projesinin 1999 yılı yatırım programına alınmasına ilişkin Yüksek Planlama
Kurulu kararı, Bakanlar Kurulunca, 10.3.1999 tarihinde kabul edilmiştir. Daha
önceki yıllarda projeyle ilgili olarak GAP bölgesinde çalışmalar yürüten GAP
İdaresi Başkanlığı, 18 Mart 1999 tarih ve 99/1 sayılı GAP Yüksek Kurulu
kararıyla GAP bölgesi dışındaki illerde de projenin yürütülmesinde yetkili
kılınmıştır. Aynı kararda, projenin teknik kontrolörlüğünün valilikler ve Köy
Hizmetleri Genel Müdürlüğünce sağlanacağı belirtilmiştir. Bu doğrultuda 1999
yılında projeyle ilgili çalışmalar GAP İdaresi Başkanlığı, Köy Hizmetleri Genel
Müdürlüğü ve valiliklerce yürütülmüştür. 57 nci hükümet programında da çeşitli
nedenlerle yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalan doğu ve güneydoğuda
yaşayan insanlarımızın köye dönüş isteklerinin desteklenmesi ve hızlandırılması
prensibi benimsenmiş bulunmaktadır. 1999 yılı sonunda yapılan
çalışmalarda, boş köy ve mezralardan hangilerinin merkezî köye yerleşeceği
saptanmıştır. Buna göre, geri dönüş için tespit edilen 163 merkezî yerleşim
yerine 418 köy ve 700 mezraı yerleştirmek üzere 13 593 konut yapılması
gerekmektedir. Halihazırda, Bitlis, Muş, Bingöl, Hakkâri, Tunceli, Van, Batman,
Diyarbakır, Mardin, Siirt ve Şırnak İlleri Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesi
kapsamında bulunmaktadır. Bunlardan ilk 6 il, yani, Bitlis, Muş, Bingöl,
Hakkâri, Tunceli ve Van İlleri İçişleri Bakanlığı; diğer 5 il, Batman,
Diyarbakır, Mardin, Siirt ve Şırnak GAP Bölge Kalkınma İdaresi Yatırım Programı
kapsamında yer almaktadır. Bakanlığımızca, 2000
yılında, Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesi için 2 trilyon 723 milyar lira
acil desteklemeden ve GAP İdaresinden 3,7 trilyon lira kaynak valiliklere
aktarılmıştır. Bakanlığımız, 2001 yılı
yatırım programındaki Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesine ayrılan 3 trilyon
200 milyar Türk Lirasından 2 trilyon 994 milyar lirayı, harcanmak üzere adı
geçen illere göndermiştir. 2002 yılı İçişleri Bakanlığı bütçesinde ise, söz
konusu proje için 5 trilyon 615 milyar lira ayrılması öngörülmüştür. 31 Ağustos 2001 yılı
itibariyle, Diyarbakır İslamköy'de 50, Van Konalga'da 383, Şırnak
Kaymakamçeşme'de 68, Başağaç'ta 106, Siirt Dağdöşü'nde 32, Çetinkol'da 30, Hakkâri
Kaymaklı'da 100 konut bitirilmiştir. Yine, Siirt Dağdöşü'nde 70, Hakkâri
Üzümlü'de 125, İyikaya'da 200, Bitlis Çalıdüzü'nde 40 konut inşası devam
etmektedir. Yani, 769 konut bitmiş, 435 konutun yapımı devam etmektedir. Bütün bunlara ilaveten,
geçen yıl haziran ayından itibaren, sakıncası olmayan köylere kendiliğinden
dönüş uygulamasına da geçilmiştir. Değerli milletvekilleri,
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde bulunan toplam 25 ilden göç eden, yani,
boşalan köy sayısı 1 195, mezra sayısı 2 260, hane sayısı 61 307, nüfus sayısı
ise 347 144'tür. Köye dönüş için yapılan başvuru sayısı 1 531'dir. Bu
başvurulardan 1 411'i incelenmiş ve 1 018'i uygun görülmüştür. Ekim 2001 tarihi
itibariyle geri dönen hane sayısı 7 627, nüfus sayısı ise 45 636'dır.
Olağanüstü hal kapsamında ve mücavir illerde, Haziran 2000-Ekim 2001 arası 17
aylık dönemde 318 köy ve 149 mezraa, 30 224 nüfuslu 5 373 hane dönüş yapmıştır.
Bunlardan muhtaç olanlara, valiliklerce, yaklaşık, 3 trilyon liralık malzeme
yardımında ve yaşam desteğinde bulunulmuştur. Bu bölgede, halihazırda boş köy
sayısı 605, mezra sayısı 2 382, bunlardan, dönüşü uygun görülen köy sayısı 229,
mezra sayısı 460, dönüşü uygun görülmeyen köy sayısı 376, mezra sayısı ise 1
922 olarak belirlenmiştir. Köye dönüşlerde, birkaç haneden oluşan eğitim,
sağlık, ulaşım gibi altyapı hizmetlerinin götürülemeyeceği mezra veya
mahallelerin yeniden oluşmasına imkân tanınmaması, tarım arazisi olmayan ve
sadece gezginci hayvancılığı veya orman varlığını kullanmayı hedeflemiş ormaniçi
yerleşime izin verilmemesi, saptanan merkezî köyler veya cazibe merkezlerinin
altyapılar ile kendi gücünü evini yapmakta kullananların malzeme, araç, usta
temini şeklinde desteklenmesi ilke olarak benimsenip uygulanmaktadır. Sayın milletvekilleri, köylerine
dönmek isteyen vatandaşlardan, valilik ya da kaymakamlıklara müracaatları
esnasında matbu bir form dilekçesi alınmaktadır. Bu dilekçe, dönmek isteyen
kişinin, dönüş beyanını belgelemektedir. Dilekçede, halen ikamet ettiği adres,
dönüş yapmak isteyen aile fertlerinin adı, soyadı, baba adı, akrabalık
derecesi, doğum yeri, mesleği ve imzaları gibi nüfus bilgileri yer almakta ve
ilgiliden, yine, dilekçede matbu olarak belirtilen, iş bulmak için çocukların
eğitimi nedeniyle çocuklarının eğitimi nedeniyle, daha iyi hayat şartı elde
etmek için, köy içi huzursuzluğu nedeniyle, sağlık nedeniyle, terör nedeniyle,
kan davası nedeniyle veya diğer sebeplerden gibi, köyden göç nedeni hangisiyse,
onu işaretlemesi istenmektedir. Bazen, zaman zaman, bazı yerlerde çıkarılan
dedikodular gibi, köylerine dönmek isteyen vatandaşlardan, terör nedeniyle
köylerini isteyerek terk ettiklerine, maddî-manevî tazminat istemeyeceklerine
ilişkin herhangi bir yazılı taahhüt alınması söz konusu değildir. Bu konuda,
bütün valiliklerin, Bakanlığımızca sorgusu yapılmış ve onların bu uğurda
kullanmış oldukları matbu form dilekçe de Bakanlığıma getirtilmiştir; bu
konunun, Bakanlığım, titizlikle takibini ve denetlemesini yapmaktadır. Köye dönüş projesiyle,
Türkiye'nin doğu ve güneydoğu bölgeleri başta olmak üzere, güvenlik dahil
çeşitli nedenlerle köylerinden ayrılan ailelerden gönüllü olarak geri dönmek
isteyenlere, kendi köyleri civarında veya arazisi müsait başka yerlerde iskân
imkanı sağlanarak, bunlar için gerekli olan sosyal ve ekonomik altyapının
tesisi amaçlanmıştır. Yapılan çalışmalar,
sadece, vatandaşı eskiden yaşadığı yerlere iskân etmekle sınırlı değildir. Köye
dönüş projesinde koordinasyon görevi üstlenmiş bir bakanlık olarak amacımız,
üretimden kopmuş bu insanları yeniden üretici hale getirmektir. Çeşitli sebeplerle
yaşadıkları yerleri terk eden insanların, tekrar, eski mekânlarına, daha iyi
şartlarda yerleşmeleri ve üretim sürecine katılmaları için Bakanlığımız, diğer
kamu kuruluşlarıyla da işbirliği içerisindedir. Bu çerçevede, Devlet Planlama
Teşkilatı, GAP Bölge Kalkınma İdaresi, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü ve Sosyal
Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu İdaresi Başkanlığı gibi kamu
kuruluşlarıyla yardımlaşma ve bilgi alışverişinde bulunulmaktadır. Hepinize, en içten saygılar
sunar, bu bilgileri arz etmekten memnuniyetimi belirtirim. (ANAP, DSP ve MHP
sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz
Sayın Bakanım. Gündemdışı üçüncü söz,
Şanlıurfa İlinde ödenecek pamuk primleri hakkında söz isteyen Şanlıurfa
Milletvekili Sayın Mehmet Yalçınkaya'ya aittir. Buyurun Sayın Yalçınkaya.
(DYP sıralarından alkışlar) 3.-
Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Yalçınkaya'nın, Şanlıurfa İlinde ödenecek pamuk
primlerine ilişkin gündemdışı konuşması MEHMET YALÇINKAYA
(Şanlıurfa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; gündemdışı konuşma yapmak
üzere kürsüdeyim; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bu fırsatı verdiği için de,
Başkanıma ayrıca teşekkür ediyorum. Pamuk, güneydoğu, GAP,
sulama bu ülkenin büyük rüyası idi; ama, bugün gelinen noktada, maalesef,
Urfa'yı, güneydoğuyu, büyük projeleri bilmeyen Sayın Derviş'e bütün bu projeler
teslim edilmiştir. Meclis, bu haftayı, bir
haftasını pamuğa ayırmıştır. Anavatan Partisinden Sayın Saygın, Sayın Seydaoğlu
ve bugün ben kürsüdeyim, üçüncü kez pamuğu konuşuyoruz. Değerli arkadaşlar, bu
Meclisin ve bu hükümetin, hepimizin mutlaka yapması gereken bir şey var;
mutlaka, pamuk bakanlığı kurulmalıdır. Neden bunu söylüyorum; lüzumsuz bir sürü
bakanlık var. Pamuk bakanlığı... Türkiye'nin ihracatı 25-26 milyar dolardır ve
bu ihracatın yarısı, pamuk ipliği, tekstil, konfeksiyon ve hazır giyimdendir.
Girdisi bu kadar yüksek olan bir sektörün, bu kadar mühim olan bir sektörün
ihmal edilmesi, kaderine terk edilmesi, Türkiye'nin bu coğrafyadan silinmesi
demektir. Bugün, Antep'te bir Japon
mucizesi, Maraş'ta bir Japon mucizesi, Denizli'de bir Alman mucizesi,
Kahramanmaraş'ta bir İsrail mucizesi varsa, bunun temelinde pamuk vardır
değerli arkadaşlar. Bu sebeple, pamuk meselesi çok önemlidir. Geçen yıldan bekleyen ve
üzerinden onbeş ay geçmesine rağmen, verilmesi gereken 9 sentlik prim bugüne
kadar ödenmemiştir. En son, geçen ayın sonunda, onbeş günlük süreyi göz önüne
alarak, Sayın Derviş'e bir süre vermiştim; dedim ki, pamuk prim paralarını,
Urfa'nın, Akçakale'nin, Harran'ın, Ceylanpınar'ın, Viranşehir'in,
Diyarbakır'ın, Mardin'in, Antep'in parasını ödemezseniz, kapınızda oturma
eylemi yaparız. O sözümüzden sonra, Urfa'ya 45 trilyon para gönderilmiştir;
gönderilmiştir; ama, geriye 10 trilyon civarında bir para kalmıştır. Bugün Urfa, Diyarbakır,
Mardin ve Antep'in bekleyen paralarının bir an önce oraya gönderilmesi
gerekmektedir. Neden gerekmektedir; çünkü, bu çiftçiler bankaları
soymayanlardır, bu ülkenin kaynaklarını hortumlamayanlardır. Bu ülkede
alınterinin karşılığını, hakkını isteyen çiftçilerin parasını, devlet, mutlaka,
bir an önce yerine intikal ettirmek zorundadır. Geçmişteki prim
uygulamalarına baktığımız zaman, Doğru Yol Parti döneminde, 1994 yılında,
çiftçi, yüzde 30'unu peşin, geriye kalanını da 15 gün sonra Ziraat Bankasından
almaktaydı. Bugün, aynı uygulama, maalesef, tersine dönmüş, aradan onbeş ay
geçmesine rağmen, Urfa'nın çiftçisi, Harran'ın çiftçisi, Viranşehir'in çiftçisi
parasını bekler durumdadır. Bu sebeple, bugünkü mağduriyetin mutlaka ortadan
kaldırılması gerekmektedir. Bugün en yakın komşumuz
Yunanistan'ın verdiği prim 24 senttir; 24 senttir, bizim 2 katımızdan daha
fazladır. Bugün pamukla ilgili çok kötü bir durum var, bunu söylemek istiyorum.
Pamuk ithalatı devam etmektedir ve fiyatlar alabildiğine aşağı inmektedir; Ege
çiftçisi perişandır, Antalya çiftçisi perişandır, Urfa çiftçisi perişandır.
Bugün Derviş'in buğdayda yaptığı oyun, 80 000 lirayı tabanfiyat olarak gördü,
fiyat öyle oluştu ve neticede, bugün fiyatlar 280 000 lira civarında
seyretmektedir değerli arkadaşlar. Pamuk da aynı durumu yaşayacaktır. Bugün
Urfa'da 350 000 liraya pamuk satılmaktadır ve pamuk çiftçisi dilenci durumuna
düşürülmüştür. Bu sebeple, ithalatın mutlaka durdurulması gerekir. İthalat
durmazsa, pamuk çiftçisi bugünkü pamuğunu satamaz, gelecek sene de pamuk
üretemez hale gelecektir ve bu tekstil sektörü, ihracatın kalbi, Türkiye'nin
geleceği olan sektör, yarın iflasla karşı karşıya kalacaktır; çok büyük
istihdam alanları yaratan bu fabrikalar, işçilerini, çalışanlarını işten
çıkarmak, kapılarını kapatmak zorunda kalacaklardır. Bu sebeple, hükümetin ve
özellikle Sayın Derviş'in... (Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı) BAŞKAN - 1 dakika
içerisinde toparlayın efendim. MEHMET YALÇINKAYA
(Devamla) - Şimdi efendim, bir dakika yetmez Sayın Başkanım, bu çok önemli bir
konu. Özellikle çiftçilere getirilen bu son Ziraat Bankası affı ve elektrik
affı. Viranşehir'deki bir çiftçi tarlasını satsa, bütün tesislerini verse,
bugünkü faizi ve bugünkü elektrik borcunu ödeyemez. Mürekkep faizle ilgili
katlanarak gelen faizin taksitlendirilmesinin bir çözüm olamayacağı ortadadır.
Yapılacak iş, çiftçinin bütün faizlerinin affedilmesi, elektrik fiyatlarının
yüzde 50 indirilmesi gerekmektedir. Ve son olarak Sayın
Derviş... Derviş dediğimiz şey; Anadolu'nun toprağından çıkmıştır; ama, bugün,
görüyoruz ki, Dervişler Amerika'dan gelmekte. Amerika'da yetişirse; ancak,
keşişler yetişir, Dervişler yetişemez. (DYP sıralarından "Bravo"
sesleri, alkışlar) Bizim kotlu ve şortlu Dervişlere ihtiyacımız yok değerli
arkadaşlar. Bu ülkenin gerçek dervişlerine ihtiyacımız var... Gerçek dervişlere
ihtiyacımız var. Bu sebeple, bu Derviş'in söylediği lafı, kendisine aynen iade
ediyorum ve kim çıkar ilişkisi içerisinde ise, bunu kamuoyuna açıklasın. Ve
kendisinin getirdiği kadrosuyla beraber çalıştırdığı sabıkalı kamu
bankacılarını da kamuoyuna açıklasın. Saygılarımı sunarım.
(DYP, AK Parti ve SP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz. Gündemdışı konuşmaya
yanıt verecek Sayın Bakan?.. Yok. Başkanlığın Genel Kurula
diğer sunuşları vardır. Çevre Komisyonu
Başkanlığının bir tezkeresi vardır; okutuyorum: C)
TEZKERELER VE ÖNERGELER 1.- Çevre
Komisyonu Başkanlığının Komisyon Başkanlığına, Kırklareli Milletvekili Cemal
Özbilen'in seçildiğine ilişkin tezkeresi (3/912) Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanlığına Türkiye Büyük Millet
Meclisi Çevre Komisyonu Başkan seçimi için 31.10.2001 Çarşamba günü saat
13.30'da toplanmış, kullanılan 17 adet oy pusulasının tasnifi sonucu,
Kırklareli Milletvekili Cemal Özbilen 16 oy alarak Başkan seçilmiştir. Bilgilerinize arz olunur. Sedat
Çevik Ankara Çevre
Komisyonu Başkanvekili BAŞKAN - Bilgilerinize
sunulmuştur. Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanlığının bir tezkeresi vardır; okutup, oylarınıza sunacağım: 2.-
Brüksel'de yapılacak olan Üçüncü Olağanüstü Avrupa-Akdeniz Parlamenter
Forumuna, TBMM Başkanvekili Ali Ilıksoy başkanlığında üç üyeden oluşacak bir
parlamenter heyetin katılmasına ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/913) Türkiye Büyük Millet
Meclisi Genel Kuruluna Avrupa Parlamentosu
Başkanı Nicole Fontaıne ve Fas Krallığı Temsilciler Meclisi Başkanı Abdelwahad
Radi'nin TBMM Başkanlığına muhatap ortak mektubunda, Barselona Sürecinin devamı
olan Üçüncü Olağanüstü Avrupa-Akdeniz Parlamenterler Forumunun 8 Kasım 2001
tarihinde Brüksel'de yapılacağından bahisle TBMM Başkanı Başkanlığında bir
parlamenter heyet davet edilmektedir. Söz konusu toplantıya
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanvekili Ali Ilıksoy başkanlığında toplam üç
üyeden oluşacak parlamenter heyetin katılması hususu, Türkiye Büyük Millet
Meclisinin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkındaki 3620 Sayılı Kanunun 9 uncu
maddesinin 3 üncü bendi uyarınca Genel Kurulun tasviplerine sunulur. Ömer
İzgi Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanı BAŞKAN- Kabul edenler...
Etmeyenler... Kabul edilmiştir. Gündemin
"Seçim" kısmına geçiyoruz. IV. -
SEÇİMLER A)
KOMİSYONLARA ÜYE SEÇİMİ 1.- (10/13)
esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu üyeliklerine seçim BAŞKAN- Yeraltı ve Yerüstü
Su Kaynaklarımızın Daha Etkin Kullanımını Sağlamak ve Komşu Ülkelerle Olan Su
Sorununa Çözüm Bulmak Amacıyla Kurulan (10/13) Esas Numaralı Meclis Araştırma
Komisyonu üyeliklerine siyasî parti gruplarınca gösterilen adayların listesi
bastırılıp, sayın üyelere dağıtılmıştır. Şimdi, listeyi okutup,
oylarınıza sunacağım: Yeraltı ve Yerüstü Su
Kaynaklarımızın Daha Etkin Kullanımını Sağlamak ve Komşu Ülkelerle Olan Su
Sorununa Çözüm Bulmak Amacıyla Kurulan Meclis Araştırma Komisyonu Üyelikleri
Aday Listesi (10/13)
BAŞKAN- Kabul edenler...
Etmeyenler... Kabul edilmiştir. Bu komisyona seçilmiş
bulunan sayın üyelerin, 2.11.2001 Cuma günü, saat 11.00'de, Ana Bina Üst Zemin
PTT karşısı Araştırma ve Soruşturma Komisyonları Toplantı Salonunda toplanarak,
başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip seçimini yapmalarını rica ediyorum. Komisyonun toplantı yer
ve saati, ayrıca ilan tahtalarına asılmıştır. Gündemin "Kanun
Tasarı ve Teklifleri İle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmına
geçiyoruz. Önce, yarım kalan
işlerden başlayacağız. V. - KANUN
TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER
İŞLER 1.- İzmir
Milletvekili Rıfat Serdaroğlu'nun; İstanbul Milletvekili Bülent Akarcalı'nın;
Amasya Milletvekili Ahmet İyimaya'nın; Ankara Milletvekili Yıldırım Akbulut'un;
Şırnak Milletvekili Mehmet Salih Yıldırım'ın; Gaziantep Milletvekili Ali
Ilıksoy, Konya Milletvekili Ömer İzgi ve Ankara Milletvekili Nejat Arseven'in;
İstanbul Milletvekili Ziya Aktaş ve 42 Arkadaşının; Zonguldak Milletvekili
Hasan Gemici'nin ve İzmir Milletvekili Işılay Saygın'ın; Türkiye Büyük Millet
Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifleri ve Anayasa
Komisyonu Raporu (2/94, 2/232, 2/286, 2/307, 2/310, 2/311, 2/325, 2/442, 2/449)
(S. Sayısı: 527) BAŞKAN - Türkiye Büyük
Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Tekliflerinin
görüşülmeyen maddeleriyle ilgili Komisyon raporu Başkanlığa verilmediğinden,
teklifin müzakeresini erteliyoruz. Türk Medenî Kanunu
Tasarısı ile Türk Kanunu Medenîsinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun
Tasarısı ve Ankara Milletvekili Yücel Seçkiner'in; Ankara Milletvekili Esvet
Özdoğu ve Dört Arkadaşının, Aynı Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun
Tekliflerinin müzakeresine kaldığımız yerden devam ediyoruz. 2.- Türk
Medenî Kanunu Tasarısı ile Türk Kanunu Medenisinde Değişiklik Yapılması
Hakkında Kanun Tasarısı ve Ankara Milletvekili Yücel Seçkiner'in; Ankara
Milletvekili Esvet Özdoğu ve Dört Arkadaşının; Aynı Kanunda Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanun Teklifleri ve Adalet Komisyonu Raporu (1/611, 1/425,
2/361, 2/680) (S. Sayısı: 723) (1) BAŞKAN - Komisyon?..
Hazır. Hükümet?.. Hazır. Üçüncü Bölüm üzerindeki
görüşmeler tamamlanmıştı. Bölüm üzerinde verilen önergeler sırasıyla
okutulmuştu. Komisyonun ve Hükümetin
katılmadığı ilk önergeyi hatırlatmak için, tekrar okutup oylarınıza sunacağım;
karar yetersayısı istenilmişti. FETHULLAH ERBAŞ (Van) -
İstenilmişti efendim. BAŞKAN - Önergeyi
okutuyorum: Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanlığına Görüşülmekte olan Türk
Medenî Kanun Tasarısının 186 ncı maddesinin aşağıdaki şekilde düzenlenmesini
arz ve teklif ederiz. Saygılarımızla. Fethullah
Erbaş (Van) ve
arkadaşları Madde 186.- Birliğin
reisi, evlenme akdi sırasında belirlenir. Eşler, oturacakları konutu birlikte
seçerler. Eşler, birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve mal
varlıklarıyla katılırlar. BAŞKAN - Evet, Komisyonun
ve hükümetin katılmadığı Sayın Erbaş'ın önergesini oylarınıza sunuyorum: Kabul
edenler... Etmeyenler... Önerge, kabul edilmemiştir. İkinci önergeyi
okutuyorum: Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanlığına Görüşülmekte olan Türk
Medenî Kanunu Tasarısının 202 nci maddesinin aşağıdaki şekilde düzenlenmesini
arz ve teklif ederiz. Saygılarımızla. Lütfü
Esengün (Erzurum)
ve
arkadaşları Madde 202.- Eşler
arasında paylaşmalı mal ayrılığı rejiminin uygulanması asıldır. Eşler, mal
rejimi sözleşmesiyle kanunda belirlenen mal rejimlerinden birini kabul
edebilecekleri gibi, aralarında özel mal rejimi sözleşmesi de yapabilirler. BAŞKAN - Sayın
Komisyon?.. ADALET KOMİSYONU BAŞKANI
EMİN KARAA (Kütahya) - Katılmıyoruz Sayın Başkan. BAŞKAN - Sayın hükümet?.. ADALET BAKANI HİKMET SAMİ
TÜRK (Trabzon) - Katılmıyoruz. BAŞKAN - Sayın Erbaş... ORHAN BIÇAKÇIOĞLU
(Trabzon) - İlk imza benimdir Sayın Başkan. BAŞKAN - Pardon, Sayın
Bıçakçıoğlu, buyurun; görüşlerinizi açıklamak istiyor musunuz, gerekçeyi mi
okuyalım? ORHAN BIÇAKÇIOĞLU
(Trabzon) - Sayın Başkanım, ilk imza, gerçi benimdir; ama, ben konuşma hakkımı
Fethullah Erbaş'a veriyorum. Konuşursam, Sayın Bakan, bakarsınız, istifa eder.
Kadınlarımız için mücadelem devam edecek. Saygılar sunarım. BAŞKAN - Önergenin
gerekçesini açıklamak üzere, Sayın Fethullah Erbaş; buyurun... (SP sıralarından
alkışlar) FETHULLAH ERBAŞ (Van) -
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Medenî Kanunu Tasarısının en fazla
tartışılan maddesi üzerindeki önergemin kabulü için gerekçesini sizlere
açıklayacağım. Her ne kadar, bu konuda
Orhan Bıçakçıoğlu kardeşimiz çok çaba sarf ettiyse de, nedense, konuşmadı,
konuşma bize kaldı. Değerli arkadaşlar, 202
nci maddede yasal mal rejimi olarak seçilen edinilmiş mallara katılma rejiminin
yerine, biz, eşler arasında paylaşmalı mal ayrılığı rejiminin düzenlenmesinin
uygun olacağı görüşünü savunduk. Bizim görüşümüz, 55 inci
cumhuriyet hükümeti zamanında, Başbakan Mesut Yılmaz, Yardımcısı Sayın Bülent
Ecevit, Adalet Bakanı Oltan Sungurlu, Devlet Bakanı şu andaki Adalet Bakanımız
Hikmet Sami Türk'ün de bulunduğu ve Devlet Bakanlığı sıfatıyla Meclise sevk
ettikleri Türk Medeni Kanununun genel gerekçesinin 232 nci maddesi aynen şöyle
demektedir arkadaşlar... Yani, Sayın Hikmet Sami Türk'ün imzasının bulunduğu bu
tasarının 232 nci maddesi "edinilmiş mallara katılma" diye Dördüncü
Ayırımda yer alıyor ve orada şu ibareler var:" Çok karmaşık bir sistem ve
evlilik birliğinin sona ermesinde son derece güç bir tasfiye yöntemi öngören bu
rejim, ayrıntılı bir şekilde incelenmiş ve ülkemiz şartlarına uymadığı kanısına
varılarak, ancak sözleşmeli akdî mal rejimi olarak düzenlenmiş olarak alınacağı
sonucuna varılmıştır. Edinilmiş mallara katılma rejimine ilişkin bütün hükümler
İsviçre Medeni Kanunundan çeviri suretiyle alınmıştır." Değerli arkadaşlar, o
günkü -imzası bulunan- tasarının genel gerekçesinde; yani, edinilmiş mallara
katılmanın genel gerekçesinde şunlar yazıyor... Şu anda, bizlere, bu rejimi, Sayın
Bakan, yasal mal rejimi olarak dayatıyor edinilmiş mallara katılmayla ilgili
olarak. Değerli arkadaşlar, yine
bu konuda, Bakanın Yüksek Müşaviri olduktan sonra görüşleri değişen Profesör
Doktor Sayın Ahmet Kılıçoğlu, 1996 senesinde, Ankara Hukuk Fakültesinin kuruluş
yıldönümünde yayımladığı makalesinde şunları söylemektedir: "Edinilmiş
mallara katılma rejiminin sakıncaları, bizzat tasarıyı hazırlayanlar tarafından
dile getirilmektedir. Gerçekten de, tasarının hazırlanmasında büyük emeği geçen
Prof. Dr. Ahmet Kılıçoğlu 1996 yılında yayımladığı bir makalesinde
"edinilmiş mallara katılma rejiminin İsviçre'de dahi toplumun
ihtiyaçlarına cevap verip vermediği belli değildir. Bu rejim İsviçre'de henüz
tam anlamıyla oturmuş ve sorunsuz bir rejim olduğunu söylemek için çok erken
olduğunu ortaya koymaktadır. İsviçreli hukukçular dahi, bu rejimin uygulamada
önemli sorunlar yaratacağını ileri sürmektedirler" ifadesini
kullanmaktadır. Değerli arkadaşlar,
Türkiye'de 22 tane hukuk fakültesi var, 22 hukuk fakültesinin hemen hemen
tamamı, bu edinilmiş mallara katılmayı reddetmektedir ve bizim önerdiğimiz
paylaşmalı mal ayrılığı rejimini kabul etmektedirler. İşte bunlardan, Sayın
Bıçakçıoğlu'nun bütün gruplara dağıtmış olduğu fakslardan şunları öğreniyoruz:
Prof. Dr. Özer Seliçi İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medenî Hukuk Ana
Bilim Dalı Başkanı, Prof. Dr. Cevdet Yavuz Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Medenî Hukuk öğretim üyesi, Prof. Dr. Polat Soyer İzmir Dokuz Eylül
Üniversitesi öğretim görevlisi, Prof. Dr. Şeref Ertaş Dokuz Eylül Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Medenî Hukuk Ana Bilim Dalı Başkanı, Doç. Dr. Şahin Akıncı
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medenî Hukuk Ana Bilim Dalı Başkanı,
Almanya'dan Prof. Dr. Tuğrul Ansay, yine Prof. Dr. Rona Serozan, yine Avukat
Nazan Moroğlu kadın araştırmalar uzmanı, yine Sayın Prof. Dr. İsmet Sungur Bey
adına medenî hukuk araştırma görevlisi Ömer Emre Kaynak.. (Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı) FETHULLAH ERBAŞ (Devamla)
- 1 dakika... Lütfen... BAŞKAN - 1 dakika içinde
toparlayın efendim. Buyurun. FETHULLAH ERBAŞ (Devamla) - Yine Prof. Dr.
Kudret Güven ve bu konuda, Doç. Dr. Sayda Oktay Özdemir, Yrd. Doç. Dr. Şükran
Şıpka ki, bunlar da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeleri. Değerli arkadaşlar, bütün
ilim adamlarının görüşleri bizim de şu andaki önergemizi desteklemektedirler ve
Türk insanı için en önemli ve en uygun sistemin, eşler arasında paylaşmalı mal
ayrılığı rejiminin, yasal mal rejimi olmasını istemektedirler. Her nedense, Sayın Bakanımız,
Adalet Komisyonunda da kabul edildiği halde, sonradan tekriri müzakere
isteyerek, yeniden, edinilmiş mallara katılmayı yasal rejim kabul etti; ama,
bunun, Türk insanına yararlı olmayacağını biliyorum. Bu hususta önergeme
destek vermenizi istirham ediyorum, Türk insanı için istirham ediyorum. Hepinizi saygıyla
selamlıyorum ve saadetler diliyorum. (SP sıralarından alkışlar) LÜTFÜ ESENGÜN (Erzurum) -
Karar yetersayının aranılmasını istiyorum. BAŞKAN - Önergeyi
oylarınıza sunacağım ve karar yetersayısını arayacağım. Elektronik cihazla oylama
yapacağım ve 2 dakikalık süre vereceğim. Bu arada, vekaleten oy
kullanacak sayın bakan varsa, hangi bakana vekaleten oy kullandığını, oyunun
rengini ve imzasını belirleyen oy pusulasını, belirlenen süre içerisinde
Başkanlığımıza ulaştırmalarını rica ediyorum. Sisteme giremeyen
arkadaşlarımızın, teknik personelden yardım istemelerini, buna rağmen giremeyen
arkadaşımız olursa, oy pusulasını, aynı süre içerisinde Başkanlığımıza
ulaştırmalarını rica ediyorum. (Elektronik cihazla
oylama yapıldı) BAŞKAN - Önerge kabul
edilmemiştir; karar yetersayısı vardır. Diğer önergeyi
okutuyorum: Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanlığına Görüşülmekte olan Türk
Medenî Kanunu Tasarısının 205/1 maddesinin aşağıdaki şekilde düzenlenmesini arz
ve teklif ederiz. Saygılarımla. Fethullah
Erbaş (Van) ve
arkadaşları Mal rejimi sözleşmesi,
noterde düzenleme veya onaylama ya da evlendirme memuruna eşlerin birlikte
beyanı şeklinde yapılır. Eşlerin sahip oldukları kişisel malların listesi bu
sözleşmeye eklenir. BAŞKAN - Sayın
Komisyon?.. ANAYASA KOMİSYONU BAŞKANI
EMİN KARAA (Kütahya) - Katılmıyoruz. BAŞKAN - Sayın Hükümet?..
ADALET KOMİSYONU BAŞKANI
HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) - Katılmıyoruz. BAŞKAN - Buyurun Sayın
Erbaş. FETHULLAH ERBAŞ (Van) -
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; önergemin gerekçesini açıklamak üzere
söz almış bulunuyorum. Mal rejimi sözleşmesi,
noterde yapılıyor mevcut tasarıda. "Noterde düzenleme veya onaylama
şeklinde yapılır" deniliyor. Değerli arkadaşlar, Türkiye'nin yüzde 40'lık
bir bölümü köylerde yaşamaktadır; köylerde noter de olmadığına göre, evlenmek
için ta şehre gelinecek, şehirde notere gidilecek, noterde düzenleme şeklinde
bir evlilik sözleşmesi yapılacak. Zaten, noter harçlarını kat be kat
artırdınız; şu anda bir evlenme sözleşmesinin kaça çıkacağından herhalde hiç
kimsenin de haberi yok; o kadar para notere ödenecek, ondan sonra mal rejimi
sözleşmesi olacak. Bu külfete, hiç kimsel katlanamaz; dolayısıyla, ses
çıkarmaz, ses çıkarmayınca, yasal mal rejimi devam eder gider ve sonucuna da
katlanmak zorunda kalırız. Değerli arkadaşlar,
dünyada, evlilikler teşvik edilirken, kolaylaştırılırken, mümkün mertebe
kırtasiyecilikten arındırılırken, bu müesseseyi zorlaştırmak, noterlere göndermek,
adi bir şirket gibi değerlendirmek, elbette akıl alacak gibi değildir. Kanun,
evli çiftlerin önüne seçenek koymuştur; bir tanesini evlenme akdi sırasında
seçerler, bu mesele de hallolur. Kız veya oğlan tarafı böyle bir anlaşmayı
noterde yapmak isterlerse, noter açık, giderler yaparlar, buna da bir mani
yoktur; ama, yasal mal rejiminin etkili olmaması için eşlerin serbestçe, akit
serbestisi içerisinde, irade beyanları şeklinde, evlenme memurunun önünde...
Hatta,.evlenme memuru, en fazla "hangi mal rejimini, yasal mal rejimini
mi, yoksa, diğer mal rejimlerden birini mi kabul ediyorsunuz?"diye sorar,
eşler de, birlikte, yasal mal rejimi veya kabul ettikleri herhangi bir mal
rejimini oradaki evlenme memuruna beyan etmeleri suretiyle, mal rejimi edinmiş
olur. Şu ana kadar yasal mal
rejimi, mal ayrılığı sistemiydi. Toplumumuz da bunu bugüne kadar gayet iyi bir
şekilde yürütmüştür; ama, bundan sonra hanımlarımızın birtakım haklarının
çiğnendiği iddiası var; bu da hoş görülebilir, paylaşmalı mal ayrılığı sistemi
bu sistemi daha güzel bir şekle getirebilir. Paylaşmalı mal ayrılığı
sisteminde, zaten, eşlerin ikisi de mağdur olmamaktadır; çünkü, her ne kadar,
paylaşmalı mal ayrılığı sisteminde de uç açık olsa bile, şu var, o anda eşlerin
evlilik birliğini yürütebilmeleri için gerekli mallar, ortak mal sayılmaktadır,
bunlar da zaten tadat ediliyor; deniliyor ki, aile birliğinin yazlık veya
kışlık evi, otomobili, zarurî ihtiyaçlardan olan ev eşyaları, bunların hepsi
paylaşmalı mal ayrılığı sisteminin ortaya koyduğu şey, bunlar paylaşılacak;
ama, diğer gerisi, erkek kazanmışsa erkeğin, kadın kazanmışsa kadının malı
olmaktaydı. Şimdi, bütün bunlara rağmen, biraz önce de, 202 nci maddede de
açıkladığım gibi, ucu belli olmayan bir sistemin, yasal mal rejimi olarak değerlendirilmesi,
hakikaten uygun değildir. Değerli arkadaşlar,
Medenî Kanun, elbette ki, uygulanacaktır; ama, şu vardır, dün de bir
arkadaşımız söyledi, 1831 yılında başlık parası kaldırıldığı halde, aradan 170
sene geçmiş, halen başlık parası alınıyorsa, burada mal rejimini böyle
koymuşsun, öyle koymuşsun, bu bölgelerde uygulama örfe göre gidecektir; ama,
kanun bunu, eğer, ele alırsa, seneler sonra çözülür, çözüldüğü zaman da
torunlarına kalır mallar. Hepinizi saygıyla
selamlıyorum. (SP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz
Sayın Erbaş. Önergeyi oylarınıza
sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir. Son önergeyi okutuyorum: Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanlığına Görüşülmekte olan 723
sıra sayılı kanun tasarısının 274 üncü maddesinin kenar başlığının "değer
artış payı" metninde yer alan "katkıdan doğan hakka" ibaresinin
"değer artış payına" şeklinde değiştirilmesini arz ve teklif ederim. Hikmet
Sami Türk Adalet
Bakanı BAŞKAN - Sayın
Komisyon?.. ADALET KOMİSYONU BAŞKANI
EMİN KARAA (Kütahya) - Çoğunluğumuz olmadığı için katılamıyoruz, takdire
bırakıyoruz. BAŞKAN - Komisyon takdire
bırakıyor. Sayın Hükümet, zaten
önerge sahibi. Hükümet verdiği ve
Komisyonun takdire bıraktığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler...
Etmeyenler... Önerge kabul edilmiştir. Kabul edilen bu önerge
doğrultusunda, 118 inci maddeden 282 nci maddeye kadar olan Üçüncü Bölümü
oylarınıza sunacağım. Ancak, bu arada, şunu
ifade edeyim; gerçekten, Türk Medenî Yasasındaki değişikliğe ilgi duyan
yurttaşlarımızın Genel Kurulu onurlandırmalarına, kendi haklarına,
geleceklerine ilişkin böyle bir düzenlemeye ilgi göstermelerine teşekkür
ediyorum. Türkiye'deki demokrasi anlayışının geliştiğini, sivil toplum
örgütlerinin ve yurttaşlarımızın kendi haklarına ilgi gösterdiklerinin en güzel
örneğidir. Üçüncü Bölümü oylarınıza
sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Üçüncü Bölüm kabul edilmiştir. Dördüncü Bölüme
geçiyoruz. Dördüncü bölüm, 282 ilâ
395 inci maddeleri kapsamaktadır. Burada da, süreler,
Komisyon, Hükümet ve gruplar için 20'şer dakikadır. Dördüncü Bölüm üzerinde,
ilk söz, Anavatan Partisi Grubu adına Sayın Işılay Saygın'a ait. Buyurun Sayın Saygın.
(ANAP sıralarından alkışlar) ANAP GRUBU ADINA IŞILAY
SAYGIN (İzmir) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; görüşülmekte olan Medenî
Kanun Tasarısının Dördüncü Bölümü olan Evlilik Hukuku kısmı üzerinde, Anavatan
Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere, söz almış bulunuyorum; bu
vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; tasarıda en köklü değişikliklerin aile hukuk alanında yapılmış
olduğunu görüyoruz. Bugün, özellikle üzerinde duracağımız, evlilik hukuku
kısmındaki değişiklikler, Alman, İsviçre ve diğer Batı hukuk sistemlerinin
hepsinde kabul edilmiş olan eşlerin eşit haklara sahip olmaları ilkesine uygun
olarak yapılmıştır. Bilindiği gibi, Medenî
Kanunumuz 1926 yılında kabul edildiğinde, o zamanın aile yapısına uygun olarak,
evlilik birliğinde karı kocaya farklı haklar ve görevler verilmişti. Günümüzde
bu kurallar kadın-erkek eşitsizliğine yol açmaktaydı. Ekonomik ve sosyal
hayatta zaman içinde yaşanan gelişmeler, aile içinde karı-koca arasındaki
farklı hak ve görevlerin yerine, onların eşit haklara sahip olmalarını sağlayan
bir değişimin de yolunu açmıştır. Nitekim, Almanya'da, bu gelişmelere uygun
düşen 1957 tarihli Eşit Haklar Yasası kabul edilerek, eşlere eşit haklar
tanımanın ilk adımları atılmıştır. İsviçre'de de, 1984 yılında kabul edilerek
ve 1988'de yürürlüğe giren Medenî Kanun değişiklikleriyle, eşler arası eşitlik
sağlanmıştır. Bu nedenle, yürürlükteki
kanunda yer alan "karı-koca" sözcükleri yerine, eşitlik ilkesine
uygun düşen "eşler" sözcüğü kullanılmıştır. "Eşler sözcüğünün
kabulüyle, eşcinsellerin evlenmesine yol açılacaktır" şeklinde basında yer
alan haberlerin tasarıda hiçbir hukukî dayanağının olmadığını belirtmekte yarar
görüyorum. Her ne kadar, maddeler "eşler" sözcüğü ile başlıyorsa da,
tasarıda, evlenmenin, sadece kadın ile erkek arasında olacağını açıkça belirten
hükümler yer almaktadır. Örneğin, evlenme engellerinin sayıldığı maddeler
arasında "Kadın için bekleme süresi" başlığını taşıyan 132 nci
maddede, "evlilik sona ermişse, kadın, evliliğin sona ermesinden
başlayarak, üçyüz gün güç geçmedikçe evlenemez" denilmektedir. Evlenme yaşına ilişkin
124 üncü maddede de, açıkça "kadın" ve "erkek" sözcüklerine
yer verilmiştir. Ayrıca, kadının soyadı
kuralında da, "kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır"
denilmektedir. Görüldüğü gibi, tasarıda
evliliğin sadece kadın ile erkek arasında yapılacağı kabul edilmiştir. Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; tasarının "Evlilik Hukuku" kısmında yer alan önemli
değişikliklere bakacak olursak, yürürlükteki evlenme yaşı kuralı tasarıyla
değiştirilerek, kadın ve erkek her ikisi için eşit olmak üzere, evlenme yaşı
yükseltilmiş ve 17 yaşın doldurulması koşuluna bağlanmıştır. Olağanüstü
durumlarda da, çok önemli sebeplerle, yine kadın-erkek farkı kaldırılarak, 16
yaşını doldurmuş olanların evlenmelerine hâkimin kararıyla izin verilebileceği
kabul edilmiştir. Evlenme başvurusunun
yapılacağı makam konusunda, yürürlükteki kanundan 1984 yılında kaldırılan
maddelerin yerine yeni düzenleme yapılmamıştı. Bilindiği gibi, bu konuya 1985
tarihli Evlendirme Yönetmeliğinde yer verilmiştir. Bu bakımdan, tasarıyla
kanundaki boşluk giderilmiş ve yönetmelikte olduğu gibi, evlenecek erkek ve
kadının içlerinden birinin oturduğu yerdeki evlendirme memurluğuna birlikte
başvurmaları imkânı tanınmıştır. Tasarıda, boşanma
bölümünde de yeni düzenlemelere yer verildiğini biliyoruz. Eşlerden birinin
onur kırıcı davranışta bulunması boşanma sebebi sayılmıştır. Bir diğer yenilik
de, boşanmadan sonra açılacak nafaka davalarının, nafaka alacaklısının yerleşim
yerinde açılmasına imkân veren yetki kuralının kabul edilmesidir. Bu hüküm,
ekonomik açıdan güçsüz durumda olan nafaka alacaklısını korumak amacıyla
getirilmiştir. Hâkim, nafaka kararını verirken enflasyona göre
değerlendirecektir. Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; tasarıyla eşlere eşit haklar tanınırken, diğer bir ifadeyle
de, kadınlara karşı ayırımcılık kaldırılırken, kadınlara tanınan ayrıcalık
kaldırılmış olmaktadır. Örneğin, boşanma sonrası yoksulluk nafakası isteme
hakkı, her iki eşe de eşit koşullarda tanınmıştır. Halbuki, yürürlükteki kanuna
göre, erkeğin kadından nafaka talep edebilmesi için, kadının hali refahta
olması koşulu aranmaktaydı. Tasarı, Evliliğin Genel
Hükümleri bölümünde "koca ailenin reisidir" hükmünü kaldırmış, kocaya
üstün haklar tanıyan maddeler yerine, eşlerin eşit haklara sahip olmaları
ilkesine uygun hükümler getirilmiş olduğunu görüyoruz. "Eşler,
oturacakları konutu birlikte seçerler, birliği beraberce yönetirler, eşler,
birliğin giderlerine emek ve mal varlıklarıyla katılırlar" denilmekte ve
tasarıyla, böylece, ev içi emeğinin bir maddî değeri olduğu kabul edilmektedir.
Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; burada, asıl üzerinde durmak istediğim konu mal rejimleriyle
ilgili konudur. Bilindiği gibi, yürürlükteki kanunda yer alan yasal mal rejimi
olarak mal ayrılığı, özellikle boşanma durumunda, kadınların son derece mağdur
olmalarına yol açmaktaydı. Kadınlar, yıllarca, evde veya aynı zamanda hem evde
hem işte çalışmış olsalar bile, emekleriyle kazandıkları parayla alınan ve
gelenekler nedeniyle kocanın üzerine kaydettirilen mallardan hiçbir pay
alamamaktaydılar. Aslında, yürürlükteki kanunda, evlilik süresince edinilen
malların eşler arasında paylaşımına imkân sağlayan sözleşmeyle seçilecek aktî
mal rejimleri vardır; bunlar, mal ortaklığı, mal birliği rejimleridir; ama,
Medeni Kanunun yürürlüğe girmesinden günümüze kadar geçen yetmişaltı yıl
içerisinde bu seçim hakkının kullanıldığına pek rastlanmamıştır. Bu nedenle,
yasal mal rejimi çok önemlidir. Bugün, üzerinde görüşerek
karara bağladığımız yasal mal rejimiyle, mal rejimleri konusunda, milyonlarca
evli kadının haklı beklentileri, ya boşa gidecek ya da yıllardır büyük bir
sabırla bekledikleri hakları teslim edilecektir. Hepimiz biliyoruz ki,
İsviçre Medeni Kanunundan tercüme edilen, edinilmiş mallara katılma rejiminin
tasfiyesi çok zor. Bu nedenle, geçmişe etkili olarak, mevcut evliliklere
evlenme tarihinden başlayarak uygulanması kargaşaya neden olabilir. Zaten, bu
bakımdan, Adalet Komisyonunda yürürlük maddesi değiştirildi ve halen evli
olanlar için, kanunun, yürürlüğe girişinden itibaren uygulanacağı kabul edildi.
Medeni Kanun Tasarısının
üzerinde yıllarca uğraşarak 35 kişilik uzman komisyonunda görev alan bütün
medeni hukuk hocaları paylaşmalı mal ayrılığı sistemini savunmuşlardır. 55 inci
hükümet döneminde, bu yasa tasarısını huzurunuza getirmiştik. Kendisi de medeni hukuk
hocası olan Prof. Ahmet Kılınçoğlu'nun, fikir değiştirerek, katılım rejimini
savunması, bende hayret uyandırmakta. Tasarının Meclise sunulduğu 1998, 1999
yıllarında, yazılı basında ve televizyonlarda, siyaset meydanlarında,
paylaşmalı mal ayrılığı rejimini savunduğunu, acaba Sayın Hocamız unuttu mu?
Fikir değiştirerek katılım rejimini savunmasını, gerçekten hayretle karşıladım.
Mal rejimlerine ilişkin gerekçesini, İstanbul, Ankara, İzmir üniversitelerinin
hukuk fakültelerinin raporlarında yer alan paylaşmalı mal ayrılığının, yasal
mal rejimi olarak kabul edilmesine ilişkin açıklamaları gözardı edilmemeliydi. Burada, tasarının mal
rejimlerine ilişkin gerekçesini bir kez daha hatırlatmakta yarar görüyorum.
Tasarı hazırlanırken, yürürlükteki yasal mal rejimi olan mal ayrılığının
değiştirilmesi, komisyonda oybirliğiyle benimsenmiştir. İsviçre Medenî
Kanununda kabul edilen edinilmiş mallara katılma rejiminin benimsenmesinin
getireceği yararlar yanında, tasfiyesinin, âdeta bir anonim şirketin
tasfiyesinden karmaşık ve güç olması, aynı zamanda çok uzun sürede
tamamlanabilmesi gibi sakıncaları göz önünde bulundurulduğunda, bu rejimin pek
yararlı olamayacağı sonucuna varılmıştır. Kaldı ki, İsviçreli hukukçuların büyük
çoğunluğu da, bu rejimin karmaşık bir rejim olduğunu ve bu sebeple çok eleştiri
aldığını ifade etmektedirler. Diğer taraftan
"İsviçre'de uzun süre geçerli mal rejimi, 1988'de kabul ettikleri yeni
rejimle büyük ölçüde benzerlik gösterdiğinden, yeni rejime geçiş pek de zor
olmamıştır. Oysaki, Türkiye'de, yetmişaltı yıldır mal ayrılığı rejimi geçerli
olduğundan, bu rejimden, bir anda, hiç alışık olunmayan çok yeni bir rejime
geçmek, İsviçre'deki gibi kolay olmayacaktır" denilmektedir. Paylaşmalı mal
ayrılığı rejiminde evlilik süresince edinilen malların eşit paylaşıldığını,
paylaşım şeklinin, yani tasfiyesinin daha kolay ve kısa sürede
yapılabileceğini; boşanma durumunda, aile, konutunda kalmaya ve eşyalarını
kullanmaya imkân veren hükmün önemini gözardı etmeyelim. Özellikle, Adalet
Komisyonunda, tasarının 250 nci maddesinde yer alan ve eşit paylaşıma tabi
malların sayıldığı birinci fıkrasına eklenen "paylaştırmada işletmelerin
ekonomik bütünlüğü gözetilir" cümlesiyle, bu mal rejiminde tam eşitlik
olmayacağı endişeleri de giderilmiştir. Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; tasarıdaki gerekçelerle, yürürlük maddesini geçmişe etkili
olarak uygulayalım ve eşit paylaşımı sağlayan değişiklikten, halen evli
olanları da yararlandıralım. Aksi halde, milyonlarca kadının geçmiş emeklerine
büyük haksızlık yapılmış olacaktır. Kanun, aslında, bu haksızlığın giderilmesi
için çıkarılmak istenmektedir. Bilindiği gibi, Yürürlük Kanunu Tasarısının söz
konusu 10 uncu madde gerekçesinde, yasal mal rejimi olan mal ayrılığının ülkemizde
eşler arasında büyük haksızlıklara yol açtığı vurgulanarak, bu mağduriyetin
kaldırılması amacıyla, tasarı yasalaşınca, eşit paylaşıma dayalı yasal mal
rejiminin geçmişe etkili olarak eşlerin evlenme tarihinden itibaren
uygulanacağı kabul edilmişti; ancak, Adalet Komisyonunda bu maddede değişiklik
yapılarak, kanunun yürürlüğe girmesinden sonrası için uygulanacağı kabul
edildi. Tasarı bu şekilde yasalaşırsa, mal rejimleri açısından, ne yazık ki,
mevcut evlilikler için bir anlamı kalmamış olacaktır. Evlat edinmeyle ilgili
önemli olan değişikliklerle ilgili birkaç kelimeden bahsetmek istiyorum. Mevcut
yasada, alt soyu olan bir kimsenin evlat edinmesi mümkün değil. Oysa, yeni
tasarıda, çocukları olan eşler de evlat edinebileceklerdir; bu, çok büyük bir
yeniliktir. Yeni yasada, evlat edinme yaşı 35'ten 30'a indirilmiştir ve
edineceği evlada iki yıl bakıp, gözetme şartı getirilmiştir. Küçüklerin evlat
edinilmesi esası kural olarak kabul edilmiş, reşitlerin evlat edinilebilmesi
bazı şartlara bağlanmıştır. Hayırlı olması dileğiyle,
siz saygıdeğer milletvekillerini saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz
Sayın Saygın. İkinci söz, Adalet ve
Kalkınma Partisi Grubu adına, Samsun Milletvekili Sayın Musa Uzunkaya'ya
aittir. Buyurun. (AK Parti
sıralarından alkışlar) AK PARTİ GRUBU ADINA MUSA
UZUNKAYA (Samsun) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Yüce Heyetinizi
saygıyla selamlıyor, yıllardan beri değişikliği planlanan ve esasen 1926'dan
bugüne, ilk 1938, 1984 çalışmaları ve 90'lı yıllarda yapılan çalışmalarla zaman
zaman değişiklik talebiyle karşı karşıya kalan Türk Medenî Kanunundaki bu çaplı
değişikliği temin etmek için gayret gösteren başta Sayın Adalet Bakanına,
Bakanlık camiasına, ilgili akademisyenlere, bürokratlara ve Meclisimizdeki
değerli komisyonlara teşekkür ediyorum. Tabiî, bu teşekkürümüz, tasarının
eleştirilecek yönlerini eleştirmemize mâni bir teşekkür değil; şundan dolayı:
Bir kere Bakanımızı şundan kutluyorum; hakikaten çok uzun, muhtevalı bir
tasarı, Parlamentonun gündemine Sayın Bakanın büyük gayretleriyle
indirilmiştir. Oysa ki, Meclis gündeminde 300'den fazla birer ikişer maddelik
tasarı ve teklifler var. Hakikaten aciliyeti de olan yasalardır. Bunlar, bir
türlü, ilgili bakanların takibi sonucu Genel Kurula inmezken, Sayın Bakan kendi
konusunu takip etmiş, sahiplik göstermiş, hatta, zaman zaman, basına intikal
ettiği kadarıyla -ben, komisyon çalışmalarına katılmadım- şu maddeler geçmezse,
istifa ederim tavrını da koymuştur. Bu, bir kararlılık açısından önemlidir;
ama, keşke milletin istifayı beklediği Sayın Bakan değil de, Sayın Başbakanımız
bunu yapsa, toplum biraz daha rahatlasa diye de temenni ederim. Değerli arkadaşlar, bir
kere, az önce Sayın Işılay Hanımefendinin yaptığı konuşmada işaret ettiği gibi,
113 maddelik bir bölümde, Dördüncü Bölümde konuşma yapacağım. Tabiî, bunun
temel yasa olarak kabul edilip gündeme gelmiş olması, tasarının hızlı olarak
geçmesini sağlayan İçtüzüğün tanıdığı bir imkândır. Zannediyorum, hem Genel
Kurulu izleyen vatandaşlarımız hem de ülke genelinde bu tasarının sonuçlarından
kendi adına hayır uman insanlar, aslında, bu tartışmalarda, maddelerde, 1 030
maddede neyin geçip geçmediğinin pek farkında değiller. Bu, tıpkı, bahçedeki
bostanları kesip tahrip ettikten sonra ne olduğunu soran komşusuna "yarın
kuşluk vakti görürsün ne olduğunu" diyen Temel'in tavrına benziyor. Yani,
üç gün beş gün sonra bu tasarı uygulamaya konulunca, hukukçularımızın da,
yargıya mensup olanların da feryadını, ailelerin de feryadını ve sıkıntısını
mutlaka duyacağız. Esasen, bu tasarısının topluma çok fazla şey getirdiğini
söylemek mümkün değil. Mesela, bakın, sadece bu bölümde, belki 113 madde
üzerinde 1'er dakika konuşulsa, 113 dakika konuşulması gerekecekti; oysaki,
5'er dakika İçtüzük tadilatına rağmen, 565 dakika, yani 9,5 saat Grubum adına
şu bölümde konuşma yapılması lazım; ama, neyi bu kadar acele geçirmek
istiyoruz?! Niçin bir insanın doğumla, hatta rahm-i maderdeyken... Tabiî,
"rahm-i mader" sözcüğü de bu yasalardan çıktı, biliyorum onu, yani,
artık, o kadar Türkçeleşirildi ki "ana rahmi" de denilse,
"rahim" sözü de eski bir sözcük; bu yasa onu da kabul etmez. Rahm-i
maderdeki çocuktan, cenin halindeki olan o nutfeden, mudğadain başlayıp,
ölümünden sonraki hayatını konu edinen bir yasanın, tümüyle toplumu kuşatan bir
yasanın, büyük bir aculiyet içerisinde, Genel Kuruldan geçmesini tasvip etmemiz
mümkün değil. Bilemiyorum,
komisyonlarda hangi çapta tartışıldı; ama, bizim tarihî kültürümüz,
geleneklerimiz, bizim evlenme ve boşanma diye adlandırılan münakehat ve müfarekat
hukukumuz, inanıyorum ki, yüzyılların tecrübesiyle, Batı'dan alabileceğimiz
birkısım olumlulukları da, müspetleri de içine alarak çok daha güzel bir hale
getirilebilirdi; ama, kanaatimce, 1926 Şubatında kabul edilen Türk Medenî
Kanunu -ki, ben, zaten, Türk Medenî Kanunu kavramını da, yani sizin,
İsviçre'den bir kanunu almakla, onun adına "Türk Medenî Kanunu"
demeniz, hakikaten, Türk Medenî Kanunu olmasına imkân tanır mı, cevaz verir mi,
onu da bilemiyorum- yeni yapılan değişiklikler de tamamen bizim toplumumuzdan
değil, toplum geleneklerinden göreneklerinden değil. Mesela, az önce yine
işaret edildi; bu yasanın içerisinde var. Tebenni, evlat edinme. Bizim
toplumumuzda var. Esasen, bizim inancımıza göre, sahipsiz çocukların
sahiplenilmesi, himaye edilmesi, sadece devletin sorumluluğu değil, fertlerin
de sorumluluğudur; yani, sosyal güvenlikten sorumlu herhangi bir bakanlığın
veya kuruluşun insanlara sahip olmasını değil, bizim inançlarımız, sahipsiz,
yetim, öksüz çocukların himaye edilmesini, korunmasını amir, hatta dinî
sorumluluklar emretmiş bir anlayışı ve düşünceyi, biz, bugün, İsviçre
anlayışıyla, Batı medeniyetiyle telfik etmeye, bitiştirmeye, birleştirmeye
çalışıyoruz. Değerli arkadaşlar,
burada da görülmektedir ki, maalesef, bu tasarı, bir kere, başından beri kabul
etmek gerekir ki, yeterince bir zaman dilimi içerisinde Genel Kurulda
tartışılma imkânına malik olmayacaktır. Eğer, bu tasarı yeterince
tartışılabilmiş olsaydı, 515 saat, yani, 43 gün, günde 12 saat olmak üzere,
Yüce Parlamentoda bunun tartışılması gerekirdi. Denilebilir ki, 43 gün, yani,
günde 12 saatten olmak üzere, bir tasarının burada tartışılması ne derece doğru
olabilir? Benim kanaatimce, diyorum ki, hakikaten, toplumun bütün kesimlerinin,
bu yasadan neyin kârlı, neyin zararlı sonuçlarla karşı karşıya kalacağını daha
iyi fark edebilmesi bakımından, böyle bir tartışmayı Genel Kurulda uzun süreli
yapmakta yarar vardı; çünkü, bakınız, mesela, bugünkü tartışacağımız bölümde
var; eğitim, çocuğun ad alması, isim alması, eğitimde tercih, vakıf, aile
vakıflarının kurulması, sosyal güvenlik ve evlilik... Ki, özellikle, yasanın
amir olduğu hüküm, zaten, evlilik hukukunun tesis edilmesidir, hısımlık bağı.
Dolayısıyla, bu tasarı, tümüyle beraber, geniş anlamda burada tartışılma
imkânını, maalesef, bulamamıştır, bulamayacaktır. Günlerdir tartışılan konu... Şimdi, tabiî, burada
birkısım milletvekillerini Sayın Bakanımız da eleştirdiler; dediler ki:
"Niye bu dil konusuna bu kadar takıldınız?" Aynı şeyi, tersinden,
biz, Sayın Bakana soralım: Niçin, sizin için dil bu kadar önemli oldu; yani,
neden, bu yasanın illa da dilini değiştirme ihtiyacını duydunuz? Mesela
"alt soy, üst soy" kavramını, seçim bölgeniz olan Trabzon'daki Of'un
Çifaruksa Köyündeki vatandaşa usul ve füru kelimesi yetmiyor muydu da altsoy,
üstsoy kavramı koyma gereği duydunuz? Değerli Bakanım, bu
kelimeler ve sözler hususunda, eğer, evlilikle alakalı hukukî sorunları olursa
seçim bölgeniz ve özelde de çokça saygı duyduğum, alimlerin yetiştiği köyünüze
giderseniz, inanıyorum ki, sizi en çok kendi köylüleriniz sorgulayacaktır.
Niye; çünkü, dili tahrip etme... Ama, ben, Sevgili Bakanıma hakikaten saygı
duyuyorum, gerçekten bir akademisyen, ilim adamıdır ve bir şeyine daha üzüldüm:
Yani, neden; Mahmut Esat Bozkurt'tan sizin kaleminiz daha mı zayıftı? Siz,
fevkalade akademik kimliğinizle güzel bir yeni genel gerekçe
hazırlayabilirdiniz, hem de 1926'nın şartlarına göre değil, 2001'in şartlarına
göre güzel bir gerekçe hazırlayabilirdiniz; çok daha haklı savunacak
argümanlarınız da olabilirdi, eleştirebileceğiniz hususlarınız da olabilirdi;
ama, nedense, 1926'daki, o günkü bir bakanın, toplumun değerlerine vaki olan
taciz ateşlerini, tarizlerini, kendiniz yüklenemeyeceğinizi düşündüğüm, en
azından ben böyle düşündüğüm, böyle bir zanda bulunduğum için, o tarizleri,
1926 tarihli bir bakanın diliyle devam ettirme tavrınız, sizi, bu konuda masum
addettirmez, bu kusura ortak olmadığınız anlamını doğurmaz. Değerli arkadaşlar,
tabiî, bu kelime, dil kavramı hususundaki tavır, dediğim gibi, sadece Sayın
Bakanımıza ait değil. Bakın, geçtiğimiz günlerde, basında da intişar etti.
Millî Eğitim Bakanlığı -ki, bu konuda, dil tahribiyle veya dilin ikamesiyle en
çok sorumlu olan bakanlık, millî kültürümüzü yaşatmak zorunda olan bakanlıktır-
Talim Terbiyece, basında da güvenilir bir köşe yazarının köşesinde yer alan şu
kelimelerin okullarda kullanılmaması için talimat gönderildiği ifade ediliyor:
"Asır, bahtiyar, cahil, devir, devre, esir, fakir, felaket, fiil, fikir,
hakikat, has, hatıra, hatip, hayat, haysiyet, hiciv, hukuk, hür,
hürriyet..." Gidiyoruz, 150 civarında kelimenin kullanılmaması; ama, bir
şeyin örtüştüğünü görüyorum: Millî Eğitim Bakanlığı Talim Terbiyesinin bu
talimatının bir benzeri de genel gerekçenin 5 inci sayfasında, oturmuş, toplumda
hüsnükabul görmüş birçok kavramın yerine yeni kavramların ikame edilmesi, zaten
anlaşılmasında sıkıntı doğan, hukukçuların, yarın, mahkemelerde nasıl
sonuçlandırabileceği konusunda endişeleri olan bu yasayı, bu kavram sıkıntısı
nedeniyle daha da anlaşılmaz hale getirebilir kanaatindeyim; çünkü, bazı
kavramlar vardır ki, o ıstılahlarla siz onu ifade etmek zorundasınızdır;
mesela, Batı ülkeleri anatomiyi incelerken, hâlâ, Latince kavramların
karşısında İngilizcesini, Fransızcasını, Almancasını bulma ihtiyacı duymamıştır;
bunu en iyi bilenlerden birisi de zatıâlinizsiniz. Yani, insan vücudundaki
organlar, hep, Latince karşılığıyla, ilk söylenilen, telaffuz edilen
isimleriyle zikredilmektedir; bunlar, onunla oturmuş, bütünleşmiş, özdeşmiş
kavramlardır. Bizim hukuk dilimiz;
yani, biz, otuz senelik, elli senelik, seksen senelik bir millet değiliz.
Asırların içinden gelen, medeniyetler, destanlar yazan bir ülkenin insanları,
her şeyini âdeta budama gayreti içerisinde olmasının yanında, -en büyük felaket
olarak- bana göre yeni yüzyılın en büyük felaketi, dille verilen bu anlamsız
kavga ve mücadeledir. Dille başlatılan bu kavga, aileyle devam edecek, toplumun
diğer katmanlarıyla devam edecek; hulasa, toplum, birbirini anlayamaz... Zaten
anlayamaz hale getirdiniz. 10 kıtalık İstiklal Marşımızı gençlerimizin kaçta
kaçı anlayabilmektedir?! Suç, sürekli, toplumu, böyle öz Türkçe adı altında
uyduruk kelimelere mahkûm etmekten kaynaklanıyor. Mustafa Kemal'in nutkunu
Mecliste okuyup da anlayabilecek kaç kişi vardır merak ediyorum. Değerli arkadaşlar, eğer,
hakikaten, değerler açısından kendimizi sorgulayacak olursak, burada ciddî
yanlışlar yaptığımızın farkına varalım ve bir yasayı... AYDIN TÜMEN (Ankara) -
Türk Dil Kurumunu Mustafa Kemal kurdu. MUSA UZUNKAYA (Devamla) -
Türk Dil Kurumunu, dili böyle perişan edesiniz diye kurmadı Sayın Başkan; dili
dil gibi kullanasınız diye kurdu. Dili perişan etmek hiç kimsenin haddi
değildir, hakkı da değildir. Eğer, Mustafa Kemal'in Türk Dil Kurumunda yaptığı
konuşmaları izlerseniz, orada kullandığı kelimelerin ne anlama geldiğini
bilirsiniz. AYDIN TÜMEN (Ankara) -
Gayet iyi biliyorum; siz, daha iyi okuyun. MUSA UZUNKAYA (Devamla) -
Ben çok iyi biliyorum. Bakın, Mustafa Kemal çok
daha farklı bir şey söyledi. Değerli arkadaşlar,
şurada, Mustafa Kemal'in bir sözünü size okuyacağım; bu yasa dün böyle yapıldı,
bugün de böyle bir çalışmanın ürünüdür. Çok iyi biliyorsunuz "Halil Ağa
gerçeği" diye bir önceki yasama yılında, bir başka vesileyle alakalı
olarak bir açıklama yapmıştım. Hatırayı kim anlatıyor; derleyen, Hanri Benazus;
İsmet Bozdoğan'ın "Atatürk'ün Sofrası" adlı kitabı; Hasan Rıza Soyak,
Behçet Kemal Çağlar ve Kasım Gülek'in hatıralarından derç edilen bir bölüm. Biliyorsunuz, Mustafa
Kemal, 1934 yılında, merhum Sayın Nuri Conker'le Çekmece istikametine bir
seyahat yapıyor, Halil Ağanın büyük bir sıkıntısı vardı ve orada, ona, şunu
söylüyordu... Esas burada lazım olan bu. Mustafa Kemal, 1934 yılında, o günün
Başbakanını İstanbul'da köşke çağırıyor, yanında birkaç bakan ve birkısım parlamenter;
İstanbul'da bulabildiklerini huzuruna çağırttırıyor. Halil Ağayı, tıpkı, bugün
milleti muhacir eder hale getiren bu hükümet gibi, iki tane öküzünden birini
satmaya mahkûm eden o günkü hükümetin, bugünkü benzerini tartışıyoruz. Allah aşkına, günlerdir
şurada, mal varlığını nasıl bölüşelim?!. Yahu, olmayan malı niçin
tartışıyorsunuz! Aileler çöplerden ekmek topluyorlar. Tartışılacak, bölünecek
millette mal mı bıraktınız, hayat mı bıraktınız ki, bölünmesi için malı
tartışıyorsunuz. Hangi mal?! Eğer, bu hükümet biraz daha devam ederse,
mamelekini bu insanlar satmaya mahkûm olacaklar. Değerli arkadaşlar,
kalkıyor o gün Mustafa Kemal, Halil Ağanın öküzlerinden birisini niçin
sattırdığının azarlamasını, merhum o günün Başbakanına ve bakanlarına dönerek
-Halil Ağa da huzurunda; aynen Mustafa Kemal'den aktararak söylüyorum- aynen
şöyle diyor: "Şu gördüğün altı bay, hükümet..." Çok enteresan, bu
Parlamentonun dizaynında, hükümete dönebilmek için millete sırtınızı
döneceksiniz. Yani, millete sırtını dön, hükümeti bul; ama, bulabilirsen onu
da!.. "Şu gördüğün baylar
hükümet; yani, biri Başbakan ötekiler de bakan; memlekete göz kulak olacak,
işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi
-işte, önemli olan bu- bu baylar hemen sıvanırlar, İsviçre'den mi olur,
İtalya'dan mı olur, Fransa'dan mı olur, Almanya'dan mı olur, velhasıl
neredense, bir kanun buluştururlar." Bunu, ben söylemiyorum; İsviçre
Medenî Kanununu tartıştığımız bugün için, o gün, Mustafa Kemal söylüyor; sene 1934.
"Türkçe'ye çevirtirler..." Tabiî, onu da beceremezler, doğru dürüst
çeviremezler. Ondan sonra, tashih, taslak çalışmaları yaparlar. "...sonra,
basıp imzayı gönderirler -nereye- Türkiye Büyük Millet Meclisine... Bu Millet
Meclisi dediğim, şu alt baştan senin yanına kadar olan beyler. Kanun bunlara
gelir; bunlar da 'hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca
zorlanmama gerek yok' derler" ve aynen, şu iktidar tarafının, kabul
edenler, reddedenler denildiğinde "kabul" diye ellerini kaldırdıkları
gibi, o gün de yasaları böyle kabul ederler; sonra, sıkıntılar, üst üste yumak
haline gelir -ve devam ediyor- ardından, Halil Ağanın öküzü, yani, çifte
sürdüğü öküzü satılır. Az önce, buraya gelmeden
önce, Çorum'un Mecitözü'nden bir vatandaş beni aradı, dedi ki: "Hocam,
Parlamentoda bu konuları arkadaşlar dile getiriyor. Traktörümü satmak
istiyorum, haciz konuldu; ama, satma imkânım da yok, borcumu ödeyemiyorum.
Tarım Krediden aldığım borcun karşılığında teslim ediyorum, kabul etmiyorlar.
Bankaya altı taksit halinde borcum var, ödeyemiyorum." Geçen gün, Bafra
Ziraat Odasından, aynı sıkıntıları ihtiva eden, yani, tıpkı Halil Ağa
feryatlarını, bugün, Anadolu'nun her tarafından dinliyor ve duyuyorsunuz. (AK
Parti sıralarından alkışlar) Değerli arkadaşlar, sorun
nedir biliyor musunuz; bakın, yasada, yeni çalışmada... Zaman çok dar; dediğim
gibi, 1'er dakika konuşsam maddelerinde, en az 113 dakika konuşmam lazım. Bu
hakkı dahi, bu... Evet, böyle; ama, siz, tabiî "hükümet nasıl olsa var,
kabul etti" dediniz. Değerli arkadaşlar,
bakınız, şurada, bir başka sorun... Mesela, önemsediğim 285 inci maddede,
çocuğun, evliliğin sona ermesinden itibaren üçyüz gün içinde doğması, kocanın
babalığına bir karine olarak kabul ediliyor. Bunda herhangi bir itirazımız yok;
yani, normal olarak, ahlaken de, örf açısından da bir problemi yok; ancak, 290
ıncı maddede "Çocuk, evliliğin sona ermesinden başlayarak üçyüz gün
içerisinde doğmuş ve ana da bu arada yeniden evlenmiş olursa, ikinci
evlilikteki koca baba sayılır." Şimdi, benim
anlayamadığım bir şey var burada. Üçyüz günün neresinde evlenirse, ikinci
kocanın baba sayılması söz konusudur? YÜCEL ERDENER (İstanbul)
- DNA... MUSA UZUNKAYA (Devamla) -
Efendim, DNA mı?.. Değerli arkadaşlar,
bakınız... ÖZKAN ÖKSÜZ (Konya) -
Çocuğu nasıl gönderiyorsunuz DNA'ya?! MUSA UZUNKAYA (Devamla) -
Bu yasa, bu madde fevkalade sıkıntılıdır Sayın Bakanım. Belki, buna bir
açıklamanız vardır, onu bilemiyorum; ama, ben, böyle anladım, daha doğrusu
anlayamadım. Üçyüz günün içerisinde, herhangi bir diliminde çocuk dünyaya
gelirse, ikinci babaya izafe edilir diyorsunuz. Pekâlâ, evliliğin üçüncü ayında
çocuk dünyaya geldi -belli ki birinci babanın- ne yapacağız? Anadolu'da bir
fıkra anlatılır. Vatandaşın birisi evlenmiş, üçüncü ayında da çocuğu dünyaya
gelmiş. İkinci evliliğini yapmış -herhalde dul bir hanımla evlenmiş- tabiî,
kahvehaneye gidiyor, utanıyor; sokağa çıkıyor, utanıyor... Eve gelmiş; hanımı
bakmış ki, beyin suratı biraz açık "niye böyle üzgünsün, dargınsın,
kırgınsın" demiş. "Vallahi, kahvehaneye gidiyorum, millet yüzüme
bakıyor, beni ayıplıyor, yadırgıyor" demiş. "Niye?" diye sormuş.
"doksan günde, yani üç ayda çocuğumuz oldu diye..." "Herif
herif, bana bak, sen beni alalı kaç ay oldu; üç ay. Ben sana varalı kaç ay
oldu; üç ay;etti altı ay. Kaç ay önce düğün yaptık; üç ay; etti dokuz ay. Al
bakayım şu beşiği, sallamaya devam et; bu çocuk senindir" diyor. Değerli arkadaşlar,
Anadolu deyimiyle "ha bunu bu hale" getirmeye hakkınız yok. Burada,
hükmü sarahat kazandırmak zorundasınız. Yani, çocuk, gerçekten... "El
veledü lilfiraş" diye bir tabir vardır; yani, çocuk, doğduğu yatağa
aittir. (Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Buyurun efendim. MUSA UZUNKAYA (Devamla) -
Elbette, çocuk, doğduğu yatağa aittir; ama, burada, bir iddet müddeti vardır.
290 ıncı maddenin bu karmaşık yapısından kurtarılması lazım diye düşünüyorum. Bir başka konu da,
yasaları yazmak, buraya getirmek, meseleleri çözmüyor arkadaşlar. Bakın, 340
ıncı ve 341 inci maddelerde, eğitim konusunda, çocuğun dinî eğitimi konusunda,
hem Anayasanın 42 nci maddesi hem de mevcut, şu andaki Medenî Kanunda da var,
İsviçre Medenî Kanununda da var olan, bu yasada, eğitim hakkı, isim verme hakkı
babaya aittir deniliyor. Madde 339... Yani, aileye aittir diyor. Geçenlerde,
Sayın Bakanımın seçim bölgesi olan Akçaabat nüfus idaresinde bir vatandaşımız,
çocuğunun adını -son günlerde, belki, ismi gündeme geldiği için dikkat çekti
"Usame" Peygamberimizin azatlısının oğludur; Peygamberimizin en çok
sevdiği bir insandır- Usame koydu diye nüfus idaresi müdahale etti. Merak
ediyorum, 1985'te, bu memlekette cinayetlerin başı olan Abdullah Öcalan'dan
dolayı çocuğa Abdullah ismi verilmemesi gibi bir zorlama var mıydı? Usame Bin
Ladin yaklaştırması veya yakıştırmasıyla Usame adını vermek isteyen bir babaya
veya o anlamda ona müdahale etmek isteyen bir nüfus idaresine, acaba, bu Medenî
Kanunun hitap etme imkânı yok muydu? Değerli arkadaşlar, bir
diğer konu da, 340 ıncı ve 341 inci maddelerde çocuğun eğitimi konusu, dinî
eğitim seçme ve eğitimde hangi seviyede dinî eğitim alacağı hususunu belirleme
hakkı tamamıyla anne ve babaya verilmişken; yani, aileye verilmişken, maalesef,
bugün olduğu gibi dün de, bu konuda, toplum, içinde bulunduğu sıkıntıları,
özellikle din eğitimini seçme, belirleme hakkındaki bu imkânları yeterince
kullanamamaktadır; ama, bütün bu eksiklerine rağmen, yasanın, toplumumuz için
hayırlı olmasını diliyor, Yüce Heyetinizi saygıyla ve muhabbetle selamlıyorum.
(AK Parti ve SP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz
Sayın Uzunkaya. Saadet Partisi Grubu
adına iki konuşmacı var; süreleri eşit mi paylaşacaksınız? FETHULLAH ERBAŞ (Van) -
Evet. BAŞKAN - Konuşma süreniz
20 dakika. Buyurun Sayın Erbaş. (SP
sıralarından alkışlar) SP GRUBU ADINA FETHULLAH
ERBAŞ (Van) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 723 sıra sayılı Türk
Medenî Kanunu Tasarısının "Hısımlık" bölümü üzerinde Saadet Partisi
Grubunun görüşlerini izah etmek üzere söz almış bulunuyorum; Grubum ve şahsım
adına hepinizi saygıyla selamlıyorum. Değerli milletvekilleri,
soybağının kurulması bölümü 282 nci maddeyle 363 üncü maddeleri kapsamaktadır.
Bu da, soybağı, kocanın babalığı, tanıma ve babalık hükmü, evlat edinme,
soybağının hükümleri, velayet ve çocuk malları olmak üzere yedi bölümden
oluşmaktadır. Değerli milletvekilleri,
yeryüzünde, tüm canlı varlıklar, nesillerinin devam etmesi için büyük bir
mücadele içerisindedirler. Birçok canlı bu hususta canını feda etmektedir. Bir
tavuğun civcivlerini korumak için köpeğe nasıl saldırdığını her zaman görürüz.
Bu, neslini devam ettirme içgüdüsünün açık bir tezahürüdür. İnsanlar da,
soylarının devam etmesi için büyük fedakârlıklara katlanırlar. Hiçbir insan,
soyunun kurumasını arzu etmez, zürriyetsiz olmayı istemez. Bu cümleden olarak,
Afganistan'a savaşmaya giden Amerikan askerlerinin soylarının kurumaması için
spermleri alınarak saklanmıştır -orada kurulan bankalarda tabiî- ileride,
askerler ölürse, taşıyıcı anne bulunarak bunların çocuklarının olması
sağlanacaktır. Bu, bir tedbirdir ve askerlerin moralleri için de şarttır. Soybağının önemi
konusunda bazı milletler soykütükleri oluşturmuşlardır. Mesela, Arap
kabilelerinin bazılarında, Hazreti Adem'den kendilerine kadar olan soybağlarını
devam ettirenler vardır, buna "şecere" ismi verilmektedir. Bizde ise,
bu konuya fazla önem verilmemektedir. Şu anda, ülkemizde, yedinci bübükbabasını
dahi bilen azdır. Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; tasarıda, meri kanunda olduğu gibi soybağı üç şekilde
oluşmaktadır. Bunlardan ilki, çocuk ile ana arasındakidir -bu konuda hiçbir
tereddüt yok- bu bağ doğumla kurulur. Çocuğun anası, doğuran kadındır; bu,
genel bir şart. İkincisi, çocuk ile baba
arasında kurulan bağdır. Bu da, anayla evlenmeyle kurulur. Evlilik içinde doğan
çocuğun babası, koca olur. Üçüncüsü, tanıma veya
hâkim kararıyla kurulur. Bu da, babanın, başka bir erkekle soy bağı bulunmayan
çocuğun babası olduğunu resmî mercilere beyan ve tescil ettirmesiyle veya anne
veya çocuk tarafından baba aleyhine açılan "babalık davası"
sonucunda, hâkimin babalığa hükmetmesiyle veya babanın, ayrıldığı eşinden üçyüz
gün geçmeden doğuran kadının başka bir erkekle evlenmesi halinde, çocuğun
babalığı üzerinde açacağı davayla olur. Bu gibi hallerde -ki, şu andaki
tasarının 299 uncu maddesinde ve birçok maddesinde var- ispat yükü ortaya
çıkmaktadır. Bir insanın -kadın veya erkeğin- evlilik olmadan birbirleriyle
cinsel ilişkide bulunduklarını ispat etmenin toplumda ne kadar hoş karşılandığı
malumlarınızdır. Bu husus 19 uncu Asırda böyle olabilir. İsviçre Medenî Kanunu,
malumunuz, 19 uncu Asrın sonunda tasarlanmış, 20 nci Asrın başlarında, yani,
1907 yılında İsviçre'de kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. Bizde de, bu kanun,
1926'da tercüme edilerek, Türk Medenî Kanunu olarak yetmişbeş yıldır
uygulanmaktadır. Şu anda 2001 yılındayız,
yani, 21 inci Asra girdik. Asrımızda bilim, bilinmeyen birçok şeyi çözmüştür.
Gen teknolojileri gelişmiş, insanların gen haritaları çözülmüştür. İnsan
DNA'sının incelenmesiyle çocuk ile baba arasındaki kan bağı ilişkisi kesin
olarak tespit edilebilmektedir. Maalesef, bu hususta, halen, eşlerden babalık
iddiasında bulunandan, çocuğun ana rahmine düştüğü sırada ana ile cinsel
ilişkide bulunduğunun ispatını istemek ne derece haklı olur, takdirlerinize
sunuyorum. Dolayısıyla, bu kanunun 21 inci Asrın Medenî Kanunu olma iddiası
havada kalmaktadır; ancak, 19 uncu Asrın düşünce yapısına uygun bir kanun
olabilmektedir. Sayın Adalet Bakanı,
komisyondaki tavırlarıyla, İsviçre Medenî Kanunundan taviz vermemiştir. Bu
kanun yetmişbeş yıldır Türkiye'de uygulanıyor. Bu dalda dev hukukçularımız
yetişmiştir, Yargıtayımız ciltler dolusu içtihat ve içtihadı birleştirme
kararları vermiştir. Biz bunu hak etmiyoruz. Türk hukukçuları, mal rejimleri
için bize özel bir mal rejimi ortaya koydular, adını da "paylaşmalı mal
ayrılığı rejimi" koydular, dünya hukuk literatürüne de "Türk
tezi" olarak geçti; ancak, ne gariptir ki, Adalet Komisyonunda da kabul
edilmesine rağmen, İsviçre Medenî Kanununda, edinilmiş mallara katılma rejimi
yasal mal rejimi olarak kabul edildiği için, Sayın Bakan "ben bu tercümeyi
deldirmem" inadı içerisinde tekriri müzakere istemek suretiyle iki buçuk
ay sonra, yine mal rejimi olarak İsviçre'deki aslına döndürülmüştür. Bu konu da gösteriyor ki,
Türk Medenî Kanunu, yapılan bu değişikliklerle İsviçre Medenî Kanunundaki
değişiklikleri kendi mevzuatına almış, bizim olan hiçbir şeyi almamıştır.
Sadece türettiği kelimelerle dilini Türkçeye çevirmiş, onda da başarılı
olamamıştır. Değerli arkadaşlar, bir
dördüncü konu da, sözleşmeyle kurulan soybağıdır. Çocuğu doğuran ananın
yumurtasının tüpbebek yolu yöntemiyle dışarıda döllendirilip, taşıyıcı anneyle
sözleşme yapılmak suretiyle de, yine, soybağı kurulabilmektedir. Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; soybağının akitle kurulduğu bir müessese daha vardır ki, bu
da, evlat edinme sözleşmesidir. Meri kanunla tasarı arasında bazı değişiklikler
olmuştur. Bunlardan en önemli değişiklik, evlat edinenin, evlat edilene 2 yıl
süreyle bakması, eğitmesi, eğer, evlat edinen evli ise, eşiyle birlikte evlat
edinmesi şartı getirilmiştir. Soybağının hükümlerine
gelince: Meri kanunda olmayan 323, 324 ve 325 inci maddeler ile 347 nci madde
hukukumuzda olmayan; ancak, Batı Avrupa'da yaygın olan bir müessesenin
altyapısını oluşturmaktadır. Bilindiği gibi, Avrupa ülkelerinde çocuğunu döven,
özen göstermeyen ana-babadan, çocuk, devlet tarafından alınıyor, devlet
tarafından yetiştiriliyor. Yukarıdaki maddelerde, çocukla, ana baba arasındaki
kişisel ilişkiler düzenlenmektedir. Bildiğimiz kadarıyla, Avrupa'da, çocuğu
elinden alınan binlerce Türk ailesi var. Bu çocuklar, ana-baba sevgisinden,
aile ortamından uzak, dinini, dilini, kimliğini kaybederek yaşamaktadırlar. Bu,
Türk aile yapısına uymaz. Bizde, her aile, çocuk yaramazlık yaparsa, korkutmak
amacıyla bir iki tokat atar. Bu, onun iyiliğini ve yanlış yapmasını önlemek
içindir. Bu, yaygındır. Bu, ana-babanın tedip hakkıdır. Eğer, bu müessese
getirilirse, her şikâyette, çocuk, aileden alınacak... O zaman gör cümbüşü!..
Bu, Türk aile müessesesinin temeline dinamit koymaktır. Aynı şekilde, tasarının
328 inci maddesinde "bakım borcunun süresi, çocuğun ergin olmasına kadar
devam eder" denilmektedir. Bu ne demektir; çocuk 18 yaşını doldurunca, ana
baba, onu, Batı'da olduğu gibi, kapının önüne koyabilir; evde oturuyorsa kira
ister veya elektrik, su giderlerine katılmasını ister. Bizde böyle olmaz; tıpkı
Çocuk Esirgeme Kurumu ve yetiştirme yurtlarında 18 yaşına kadar bakılıp kapı
önüne bırakılan kızlarımız gibi. Bu hususta ne çektiklerini, yurdun dışındaki
dünyada başlarına neler geldiğini en iyi onlar bilmektedirler. Velayet konusunda da aile
yapımızı sarsan kurallar getirilmektedir. Bilindiği gibi, ergin olmayan çocuk
ana ve babanın velayeti altındadır; bu hakkı birlikte kullanırlar. Çocuğun
adını ana-baba birlikte koyarlar. Anlaşma olmazsa ne olacak; mahkemeye
başvurulacak ve hâkim karar verecek. Çocuğun din eğitimini belirleme hakkı
ana-babaya aittir; anlaşmazlarsa mahkemeye başvurulacak ve hâkim karar verecek.
Meri hukuk "anlaşmazlarsa babanın reyi üstündür" demek suretiyle
meseleyi çözmüştü. Şimdi, Türk ailesinin, başı yok, karar mekanizması yok, her
anlaşmazlıkta mahkemeye giden bir evliliğin ne hale geleceğini siz düşünün. Bu
husus da Türk aile yapısının altına dinamit koymak kadar tehlikelidir. Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; soybağıyla ilgili konularda Grubumuzun görüşlerini sizlere
izaha çalıştım. Genel Kurulu saygılarımla selamlıyorum ve saadetler diliyorum. BAŞKAN - Saadet Partisi
Grubu adına, ikinci konuşmacı olarak, Giresun Milletvekili Sayın Turhan Alçelik
konuşacaklar. Buyurun Sayın Alçelik. SP GRUBU ADINA TURHAN
ALÇELİK (Giresun) - Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; hepinizi saygıyla
selamlıyorum. Medenî Kanun Tasarısının
"aile" bölümüyle ilgili olan 363-395 inci maddeler üzerinde Saadet
Partisi Grubu adına huzurlarınızdayım. Değerli arkadaşlar, Türk
Kanunu Medenisi 1926'da kabul edildi; şimdi yıl 2001, bir kelimenin yeri
değiştirilerek Türk Medenî Kanunu Tasarısını Meclisin huzurlarına getirdiniz. Medenî kanunlar,
anayasalar gibi, bütün toplumun her kesimini, -hatta burada ifade edildi- bir
insanın, ana rahminden ölümüne kadar geçen her anı, her süreyi kapsayan
kanunlardır. Baktığımız zaman, bu
kanun ne kadar Türk Medenî Kanunu; emin olun, üzülerek ifade ediyorum; adından
başka, bizim toplumumuzla ilgisi olmayan bir kanundur bu. Size, madde
gerekçelerinden birkaç paragraf okumak istiyorum, izniniz olursa: Madde 364,
İsviçre Medenî Kanununun 328 inci maddesinden esinlenilmiş; madde 365, İsviçre
Medenî Kanununun 329 uncu maddesinden esinlenilmiş; madde 366, İsviçre Medenî
Kanununun 330 uncu maddesinden esinlenilmiş. Size, gerekçe metninden okuyorum.
368 inci maddede İsviçre Medenî Kanununun 332 inci maddesinden esinlenilmiş;
369 uncu maddede İsviçre Medenî Kanununun 333 üncü maddesinden esinlenilmiş;
370 nci maddede İsviçre Medenî Kanununun 334 üncü maddesinden esinlenilmiş; 371
inci maddede İsviçre Medenî Kanununun 334 bis maddesinden -ne demekse-
esinlenilmiş; 373 üncü maddede İsviçre Medenî Kanununun 336 ncı ve 348 inci
maddelerinden esinlenilmiş; 376 ncı maddede İsviçre Medenî Kanununun 339 uncu
maddesinden esinlenilmiş; 378 inci maddede İsviçre Medenî Kanununun 341 inci
maddesinden esinlenilmiş; 379 uncu maddede İsviçre Medenî Kanununun 342 nci
maddesinden esinlenilmiş; 387 nci maddede İsviçre Medenî Kanununun 350 nci maddesinden
esinlenilmiş; 392 nci maddede İsviçre Medenî Kanununun 355 inci maddesinden
esinlenilmiş... Arkadaşlar, hani Türk
Medenî Kanunu? İşte okudum size, gerekçe burada. Sayın Bakan, hangi Türk Medenî
Kanunundan bahsediyorsunuz?! MUSA UZUNKAYA (Samsun) - İsviçre... TURHAN ALÇELİK (Devamla)
- Siz buraya İsviçre Medenî Kanununu getirdiniz. Siz, burada İsviçre Medenî
Kanununu yapıyorsunuz, Türk Medenî Kanunu değil. MUSA UZUNKAYA (Samsun) -
TMK değil, İMK!.. TURHAN ALÇELİK (Devamla)
- Değerli arkadaşlar, maddelerdeki birtakım ifadelere bakın; "hata"
yerine "yanılma" konulmuş, "tehdit" yerine
"korkutma", "hile" yerine "aldatma." Tabiî, bu
yaklaşımı da sizlerin ve kamuoyunun huzurlarına arz ediyorum. Yine, maddeler içerisinde
öyle ifadeler var ki, Saadet Partisi Grubu olarak bizim bu ifadeleri kabul
etmemiz mümkün değil. Toplumumuz adına, 70 milyonumuz adına, bu ifadelerin
maddelerin arasından, bu kanun tasarısı içerisinden çıkarılmasını istiyoruz
Sayın Bakan, Sayın Başkan. Nedir bu ifadeler?.. Öz
değerlerimize hakaret var bu ifadelerde; geçmişimize hakaret var, inancımıza
hakaret var. İfadeleri arzu ediyor musunuz: "Derme çatma hukuk kuralları
ve din esaslarından çıkarılan bilgilerle yapılan işler, uygulamalar..."
"Türk toplumunu çağdaş medeniyetlerden geri bırakan dinsel düzenlemeler ve
kurumlar..." "Gelenek ve göreneklere bağlılık, ilkel ve tehlikeli
kavramlar yıkılmalı..." "Gerçekler karşısında atadan gelen inançlar,
her ne olursa olsun -evet, kabul edilemeyecek inançlar, gelenekler, örfler var;
ama... - reddedilmeli." "13 üncü Yüzyılın hastalıklı inanç ve
kargaşalarından kurtulmak" vesaire... Daha nice hoş olmayan ifadeler. Sayın Bakan, bu ifadeler
bu kanun metninden çıkarılmalı. Bu milletin inançlarıyla örtüşmüyor bu
maddeler, bu ifadeler. Lütfen, burada, açık ifade ediyorum, inancımıza, İslama
saldırı var. Bizim, büyüklerimize sevgimiz, hürmetimiz, saygımız var; burada,
büyüklerimize saygıya saldırı var ve daha önemlisi, geçmişimize saldırı var.
Bunları onaylamamız mümkün değil. Değerli kardeşlerim, şu
anda aramızda görev yapan değerli parlamenter hanım kardeşlerim var. Bu kanun
metni içerisindeki en önemli bölümlerden birisi, şu anda üzerinde konuştuğum,
aileyle ilgili, hanımlarımızın durumlarıyla ilgili, aile bireyleriyle ilgili
durumdur. Saadet Partisi Grubu olarak, öncelikle ve açık olarak ifade ediyorum;
biz, insanlarımızın içerisinde hanımlarımıza, öncelikle mukaddes bir varlık
olarak bakıyoruz. Bizim inancımızda insan mukaddestir, özellikle, analar
mukaddestir. Cennet anaların ayakları altındadır. Bizim için hanımlar,
hakikaten, inancımızın bir parçası sıfatıyla, mukaddes varlıklarımızdır. Bu
varlığa her türlü saldırıya, onun geçmişine, geleceğine ve bugününe zarar
verebilecek olan her türlü üsluba ve ifadelere biz karşıyız; kabul etmemiz
mümkün değil. Analarımızın, hanım kardeşlerimizin, evlatlarımızın onuru,
şerefi, inançları ve geleceği korunmalıdır. Maalesef, bu Medenî Kanunda bunun
yeterli olduğunu ifade edemeyiz. Biraz önce size ifade ettiğim genel terimlere
baktığınız zaman, bu arzu ettiğimiz hususları hiçbir şekilde karşılamadığını
görüyoruz. Biz, kadın-erkek
ilişkisinde sevginin esas olmasını, saygının esas olmasını, şefkatin esas
olmasını ve maalesef, bu kanunla zedelenen güvenin esas alınmasını arzu
ediyoruz. Değerli arkadaşlar, sevgi
ve saygı olmadan aile olmaz. Şefkatsiz bir ailenin yürümesi mümkün değildir.
Hele hele, güven olmayan bir ailenin temelleri bozulmuş demektir. Şu anda
üzerinde konuştuğumuz bu kanun, maalesef, kadın-erkek arasındaki sevgiyi,
şefkati, güveni değil, rekabeti esas alıyor, güvensizliği esas alıyor. Çok net
söylüyorum, yarın uygulamada bu güvensizliğin sonuçlarını göreceğiz, sırf bu
güvensizlik üzerine kurulu birtakım uygulamaları göreceğiz. Şimdiden bunları
hatırlatmakta ve sizleri uyarmakta fayda görüyorum. Bu kanunda görüyoruz ki,
sizler, daha işin başında ailenin temeline şüpheciliği koyuyorsunuz. Hanım veya
erkek kardeşlerimiz yarın "ben evlilik yapıyorum; ama, acaba, bu, benim
malımla, mülkümle mi ilgili" sorusunu sorduğu zaman, işte, o zaman, ailenin
temeline en büyük şüpheyi, hatta -burada ifade edildi- en büyük dinamiti, daha
kurulmadan koymuş olursunuz. Hususen, hanım kardeşlerimi bu konuda daha
dikkatli ve duyarlı olmaya davet ediyorum. Yarın, ülkemizde en büyük varlığımız
olan, ülkemizin en büyük güvencesi olan... Bunu, ben söylemiyorum, ziyaret
ettiğimiz bütün dünya ülkelerinde, özellikle, Batı'da söylenen budur:
"Sizin en büyük güvenceniz, en büyük varlığınız aile yapınızdır..."
Bu aile yapımızı bozmaya müsaade etmeyelim. Değerli kardeşlerim,
özellikle, biz, bu kanunla veya bu kanun dışında herhangi bir şekilde ailenin,
özellikle de hanımlarımızın uğrayacağı her türlü haksızlığın ve ayırımcılığın
karşısındayız. Saadet Partisi olarak, biz, ailenin temeline vurulduğuna
inandığımız bu darbenin karşısındayız. Hususen, üniversite kapılarında, sırf
inancından dolayı eğitim hakları ellerinden alınan hanım kardeşlerimize yapılan
muamelenin de karşısındayız. Saygıdeğer Meclis üyesi
kardeşlerim, şu anda kamuoyu desteği yüzde 10'lara inmiş olan, yüzde 10'luk bir
hükümetin, ana rahminden ölümüne kadar 70 milyon insanımızı ilgilendiren böyle
bir kanun metnini buraya getirmeye hakkı yoktur! (SP sıralarından alkışlar) (Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Buyurun, 2
dakika içerisinde toparlayın efendim. TURHAN ALÇELİK (Devamla)
- Sayın Başkanım, değerli arkadaşlar; hele hele, yüzde 3'lere düşmüş bir DSP'li
Bakanın, böyle, geniş, bütün toplumu ilgilendiren bir kanunu buraya getirmeye
hiç hakkı yoktur. AYDIN TÜMEN (Ankara) -
Nereden biliyorsun DSP'nin oyunun o kadar olduğunu?! Seçimde göreceğiz! TURHAN ALÇELİK (Devamla)
- Ama, bu hükümet, maalesef, her şeyi geçerli olmazsa olmaz olduğu için, bu
hükümet için her şey geçerli olduğundan dolayı, topluma rağmen; böyle bir
kanunu buraya getirebildiler. Hem de biraz önce okudum; şuradaki ifadeleri
kabul edebildiniz mi Sayın Grup Başkanvekili?! AYDIN TÜMEN (Ankara) -
Ben onu konuşmuyorum; yüzde 4 diyorsunuz; bilmeden konuşuyorsunuz! TURHAN ALÇELİK (Devamla)
- Değerli Başkan, yüzde 4 fazla, yüzde 3 dedim ben. AYDIN TÜMEN (Ankara) -
Öyle mi?!. Bunu hep beraber göreceğiz. TURHAN ALÇELİK (Devamla)
- Değerli arkadaşlar, çok açık ve net ifade ediyorum; günü gelince, Saadet
Partisi Grubu olarak bizler, inşallah, sizlerin yaptığı bu yanlışı
düzelteceğiz; bundan hiç tereddütünüz olmasın; bunu, inanarak söylüyorum. AYDIN TÜMEN (Ankara) -
Balkondan seyredersiniz... TURHAN ALÇELİK (Devamla)
- Bunun gerçekleştirilmesinde ve bu yanlışların düzeltilmesinde hiçbir
kardeşimin şüphesi olmasın, hele hele Giresunlu olan bir kardeşimin, hiç, ama
hiç şüphesi olmasın. Saygılar sunuyorum,
teşekkür ediyorum. (SP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz. HALİL ÇALIK (Kocaeli) -
Sayın Başkan, Giresunlu diye bana sataştı; söz istiyorum... TURHAN ALÇELİK (Giresun)
- Bu kürsüden Giresunlu vekil konuştu Sayın Başkanım. HALİL ÇALIK (Kocaeli) -
Hizmet etmeye gidin allahaşkına, hizmet yapmaya gidin... Giresun'a bir gidin,
hepsi sizden şikâyetçi... TURHAN ALÇELİK (Giresun)
- Ben Giresun'un tüm hakkını savunmaya yeterim Sayın Başkan! LÜTFİ YALMAN (Konya) -
Siz niye rahatsız oluyorsunuz! HALİL ÇALIK (Kocaeli) -
Ben, Giresun kökenli olduğum için, sayın milletvekilim, bunun için rahatsız
oluyorum. TURHAN ALÇELİK (Giresun)
- Ben onların hakkını korumak için burada bulunuyorum. HALİL ÇALIK (Kocaeli) -
Giresunlu milletvekilleri birbirine girdi; şova başladınız... Bunu
yapacağınıza, hizmet etmeye gidin. TURHAN ALÇELİK (Giresun)
- Ben, Giresunluların hakkını korumakla mükellefim. BAŞKAN - Milliyetçi
Hareket Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Pak; buyurun.
(MHP sıralarından alkışlar) Süreniz 20 dakika Sayın
Pak. MHP GRUBU ADINA MEHMET
PAK (İstanbul) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz 723
sıra sayılı Türk Medenî Kanunu Tasarısının dördüncü bölümü üzerinde Milliyetçi
Hareket Partisinin görüşlerini aktarmak üzere söz almış bulunmaktayım; bu
vesileyle, Yüce Heyeti saygıyla selamlıyorum. Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz dördüncü bölüm, "Aile Hukuku"
başlıklı İkinci Kitabının "Hısımlık" başlıklı İkinci Kısmını
içermektedir. "Hısımlık" başlıklı İkinci Kısım ise, soybağının
kurulması başlıklı Birinci Bölüm ve "Aile" başlıklı İkinci Bölümü
içermektedir. Şimdi, sizlere, bu sırayı
izleyerek, tasarının ve Adalet Komisyonunda yapılan değişikliklerin neler
getirdiğini izah etmeye çalışacağım. Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; tasarıyla getirilen düzenlemeye göre, çocuk ile ana arasındaki
soybağı doğumla kurulmaktadır. Çocuk ile baba arasındaki soybağı, anayla evlilik,
tanıma veya hâkim hükmüyle kurulmakta. Ayrıca, evlat edinme yoluyla da
soybağının kurulması mümkün. Bu suretle, soybağı açısından, evlilik içinde
doğan çocuk ile evlilik dışında doğan çocuk ayırımına son verilmekte, evlilik
dışında doğan çocuk, evlilik içinde doğan çocukla aynı konuma getirilmektedir.
Bu değişiklikle, suçsuz, günahsız çocuklarımızın, sadece doğmuş olmaları
nedeniyle, âdeta, dünyaya cezalandırılmış olarak gelmeleri önlenmekte, evlilik
dışında doğan çocuklarımızın mağduriyetleri ve hukuksal açıdan uğradıkları
haksızlıklar giderilmektedir. Bu durumdaki çocuklarımızın gelecekleri güvence
altına alınmış, çocuk hakları açısından çok önemli bir adım atılmış olmaktadır.
Bu amaçla, tasarıda çocuk ile ana arasındaki soybağının doğumla kurulduğu belirtilmek
suretiyle, doğal ve hukukî olan bir durum, kural halinde ifade edilmiştir. Tasarının 285 inci
maddesi, babalık karinesini düzenlemektedir. Buna göre, evlilik devam ederken
veya evliliğin sona ermesinden başlayarak 300 gün içinde doğan çocuğun babası
kocadır; bu, bir karinedir. Bu süre geçtikten sonra doğan çocuğun kocaya
bağlanması, ananın evlilik sırasında gebe kaldığının ispatıyla mümkün; ancak,
kocanın gaipliğine karar verilmesi halinde, 300 günlük süre ne zaman
başlayacaktır? Bu konuda, doktrin ve uygulamada duraksamalar bulunmakta.
Tasarıda, bu konuda getirilen hükümle, kocanın gaipliğine karar verilmesi
halinde, 300 günlük süre, ölüm tehlikesi veya son haber tarihinden işlemeye
başlayacaktır. Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; daha önce de belirttiğim gibi, evlilik içinde veya evliliğin
sona ermesinden başlayarak 300 gün içerisinde doğan çocuğun babası, karine
olarak kocadır; ancak, koca, soybağının reddi davası açarak babalık karinesini
çürütebilmektedir. Tasarının 286 ncı
maddesinde getirilen değişiklikle, çocuk da, dava açarak babalık karinesini
çürütme hakkına sahip hale getirilmektedir. Çocuğun açacağı babalık karinesini
çürütme davası, ana veya babaya karşı açılacak; böylece, yine, çocuk hakları
açısından önemli bir adım atılmış olacak ve gerçek olmayan ana-babanın, kendi
çocukları olmayan çocuğa, ana babalık haklarını kullanarak eziyet etmelerinin
önüne geçilmiş olacaktır. Tasarıdaki düzenlemenin
287 nci ve 288 inci maddeleri ispat yükümlülüğünü düzenlemektedir. 287 nci
maddeye göre, çocuk evlilik içinde ana rahmine düşmüşse, davacı, kocanın baba
olmadığını ispat etmek zorundadır. Evlenmeden başlayarak en az 180 gün
geçtikten sonra ve evliliğin sona ermesinden başlayarak en fazla 300 gün içinde
doğan çocuk, evlilik içinde ana rahmine düşmüş sayılır. 288 inci maddeye göre,
çocuk, evlenmeden önce veya ayrı yaşama sırasında ana rahmine düşmüşse,
davacının başka bir kanıt getirmesi gerekmez; ancak, gebe kalma döneminde
kocanın karısıyla ilişkide bulunduğu konusunda inandırıcı kanıtlar varsa,
kocanın babalığına ilişkin karine geçerliliğini korur. Burada dikkat edileceği
gibi, eski düzenlemeden farklı olarak, çocuğun evlenme aktinden itibaren 180
günden az bir süre içinde doğması ölçüsü yerine, evlenmeden önce ana rahmine
düşmüş olması şartı aranmıştır. Yine, burada yapılan
değişiklikle "ayrılığa hükmedildikten sonra ana rahmine düşmüş" olma
değil, "ayrı yaşama sırasında ana rahmine düşmüş olma" şeklinde bir
hüküm kullanılmıştır. Böylece, fiilen ayrı yaşama hali de düzenleme kapsamına
alınmış olmakta ve uygulamada gerçeklerle örtüşmeyen boşluk ortadan
kaldırılmaktadır. Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri, soybağıyla ilgili hükümlere genel olarak bakıldığında, çocuk
haklarının gözetildiği; çocuklarımızın, günümüzün şartları da dikkate alınarak,
mağduriyetinin giderilmeye çalışıldığı; dünyaya gelme konusunda bir
sorumlulukları olmayan, geleceğimizin teminatı olan bu varlıklarımızın toplumun
birer onurlu üyeleri olmaları bakımından tedbirler alındığı görülmektedir. Bu
düzenlemeler yapılırken, evlilik içinde ya da dışında doğma konusunda ayırım
yapılmamakta, bütün çocuklar eşit muameleler görmektedir. Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; tasarının 295 inci maddesi tanıma konusunu düzenlemektedir.
Buna göre; tanıma, babanın, nüfus memuruna veya mahkemeye yazılı başvurusu ya
da resmî senette veya vasiyetnamesinde yapacağı beyanla olur. Tanıma beyanında
bulunan kimse küçük veya kısıtlı ise, veli veya vasisinin de rızası gereklidir.
Başka bir erkekle soybağı bulunan çocuk, bu bağ geçersiz kılınmadıkça
tanınamaz. Görüldüğü gibi, tanımanın
şekli konusunda, eski düzenlemeden farklı olarak, resmî senet veya
vasiyetnamede yapılacak beyanla tanımanın yapılması mümkün hale getirilmiştir.
Bu suretle, tanıma, şekil olarak kolaylaştırılmış bulunmaktadır. Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; evlat edinme konusunda, tasarıyla önemli değişiklikler
yapılmıştır. Tasarının evlat edinmeyi düzenleyen 305 inci maddesine göre, bir
küçüğün evlat edinilmesi, evlat edinen tarafından iki yıl süreyle bakılmış ve
eğitilmiş olması şartına bağlanmıştır. Evlat edinmenin her halde küçüğün
yararına bulunması ve evlat edinenin diğer çocuklarının yararlarının
hakkaniyete aykırı bir biçimde zedelenmemesi de gerekir. Böylece, tasarı, bir
taraftan, evlat edinilen çocukların kötü muameleye tabi tutulmasına imkân
verebilecek kötü niyetli uygulamaların önünü daha başlangıçta kesmekte, diğer
taraftan, evlat edinenin diğer çocuklarının haklarına halel gelmemesini
sağlamaya çalışmaktadır. Tasarıda, evlat edinme
konusunda oldukça hassas davranılmış. 306 ncı maddede, eşlerin ancak birlikte
evlat edinebilecekleri, evli olmayanların birlikte evlat edinemeyecekleri hüküm
altına alınmıştır. Evlat edinme için, eşlerin en az beş yıldan beri evli
olmaları veya 30 yaşını doldurmuş bulunmaları gerekir. Ancak, eşlerden biri, en
az iki yıldan beri evli olmaları veya kendisinin 30 yaşını doldurmuş bulunması
şartıyla, diğerinin çocuğunu evlat edinebilecektir. Böylece, yürürlükteki
kanundaki 35 yaş şartı 30 yaşa indirilmiş; ancak, bununla da kalınmayarak, 30
yaşını doldurmadan da, beş yıldan beri evli olanların evlat edinmelerine imkân
tanınmıştır. Bu duruma göre, örneğin, üç yıllık evli olup da 30 yaşını dolduran
ya da 25 yaşında olup da beş yıllık evli olan kişiler evlat edinebileceklerdir.
Böylece, evlat edinmede şartlar esnekleştirilmiş bulunmaktadır. Tasarının 307 nci
maddesi, tek başına evlat edinmeyi düzenlemektedir. Buna göre, evli olmayan
kişi, 30 yaşını doldurmuş ise, tek başına evlat edinebilir. 30 yaşını doldurmuş
olan eş, diğer eşin ayırt etme gücünden sürekli olarak yoksunluğu veya iki yılı
aşkın süreden beri nerede olduğunun bilinmemesi ya da mahkeme kararıyla iki
yılı aşkın süreden beri eşinden ayrı yaşamakta olması yüzünden birlikte evlat
edinmesinin mümkün olmadığını ispat etmesi halinde tek başına evlat
edinebilecektir. Yine, tasarının 308 inci
maddesine göre, evlat edinilenin, evlat edinenden en az 18 yaş küçük olması
şarttır. Ayırt etme gücüne sahip olan küçük, rızası olmadıkça evlat edinilemez.
Vesayet altındaki küçük, ayırt etme gücüne sahip olup olmadığına bakılmaksızın,
vesayet dairelerinin rızasıyla evlat edinilebilir. 309 uncu maddeye göre
ise, evlat edinme, küçüğün ana ve babasının rızasını gerektirir. Rıza, küçüğün
veya ana ve babasının oturdukları yer mahkemesinde sözlü veya yazılı olarak
açıklanarak tutanağa geçirilir. Verilen rıza, evlat edinenlerin adları
belirtilmemiş veya evlat edinenler henüz belirlenmemiş olsa dahi geçerlidir. Tasarı, erginlerin ve
kısıtlıların evlat edinilmesinde farklı bir usul öngörmüştür. 313 üncü maddeye
göre: "Evlat edinenin
altsoyunun bulunmaması koşuluyla, ergin veya kısıtlı aşağıdaki hallerde evlat
edinilebilir: 1.- Bedensel veya
zihinsel özrü sebebiyle sürekli olarak yardıma muhtaç ve evlat edinen
tarafından en az beş yıldan beri bakılıp gözetilmekte ise, 2.- Evlat edinen
tarafından küçükken, en az beş yıl süreyle bakılıp gözetilmiş ve eğitilmiş ise,
3.- Diğer haklı sebepler
mevcut ve evlat edinilen, en az beş yıldan beri evlat edinen ile aile halinde
birlikte yaşamakta ise. Evli bir kimse ancak
eşinin rızasıyla evlat edinebilir" Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; tasarının 320 nci maddesi evlatlık işlemlerinde aracılık
kurumunu düzenlemektedir. Uygulamada birçok kimse evlat edinmek isterken,
birçok aile de çocuklarının evlat edinilmesini istemektedir; ancak, bunları bir
araya getiren aracı kurumlar olmadığı için, evlat edinme işleri sağlıklı bir
şekilde ve amaçlandığı gibi yerine getirilememektedir. Tasarının 320 nci maddesi
bu eksikliği gidermeyi amaçlamaktadır. Buna göre; "devlet, küçüklerin
evlat edinilmesine ilişkin aracılık faaliyetlerini bizzat kendi kurumları
aracılığıyla yapar. Gerçek ve özel hukuk tüzelkişileri bu faaliyetleri
yürütemezler. Böylece bir taraftan
evlat edinilme kolaylaştırılırken, diğer taraftan evlat edinilen çocukların
geleceği güvenceye alınmaktadır. Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; çocuk haklarıyla ilgili çok önemli gelişmeler içeren tasarı,
çocukların bakım ve eğitim giderlerini karşılama konusunda özel hükümler
getirmiştir. 327 nci maddeye göre;
"çocuğun bakımı, eğitimi ve korunması için gerekli giderler ana ve baba
tarafından karşılanır. Ana ve baba, yoksul olduklarında veya çocuğun özel
durumu olağanüstü harcamalar yapılmasını gerektirdiği takdirde ya da olağan
dışı herhangi bir sebebin varlığı halinde, hâkimin izniyle çocuğun mallarından
onun bakım ve eğitimine yetecek belli bir miktar sarf edilebilir. Tasarının 328 inci
maddesine göre ise; ana ve babanın bakım borcu, çocuğun ergin olmasına kadar
devam eder. Çocuk ergin olduğu halde eğitimi devam ediyorsa, ana ve baba durum
ve şartlara göre kendilerinden beklenilebilecek ölçüde olmak üzere, eğitimi
sona erinceye kadar çocuğa bakmakla yükümlüdürler. Tasarının 335 inci
maddesi velayet konusunu düzenlemektedir. Buna göre: "Ergin olmayan
çocuk, ana ve babasının velayeti altındadır. Yasal sebep olmadıkça velayet ana
ve babadan alınamaz. Hâkim, vasi atanmasına
gerek görmedikçe, kısıtlanan ergin çocuklar da ana ve babanın velayeti
altındadırlar" 336 ncı maddeye göre: "Evlilik devam ettiği
sürece ana ve baba velayeti birlikte kullanırlar. Ortak hayata son verilmiş
veya ayrılık hali gerçekleşmişse hâkim, velayeti eşlerden birine verebilir. Velayet, ana ve babadan
birinin ölümü halinde sağ kalana, boşanmada ise çocuk kendisine bırakılan
tarafa aittir." 338 inci maddeye göre: "Eşler, ergin
olmayan üvey çocuklarına da özen ve ilgi göstermekle yükümlüdürler. Kendi çocuğu üzerinde
velayeti kullanan eşe diğer eş uygun bir şekilde yardımcı olur; durum ve
koşullar zorunlu kıldığı ölçüde çocuğun ihtiyaçları için onu temsil eder." Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; tasarının 364 üncü maddesine göre: "Herkes, yardım
etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine
nafaka vermekle yükümlüdür. Kardeşlerin nafaka
yükümlülükleri, refah içinde bulunmalarına bağlıdır." Bu maddeye eklenen yeni
fıkrayla, eş ile ana ve babanın bakım borçlarına ilişkin hükümler saklı
görülmektedir. Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; bu bölümün Üçüncü Ayırımı aile malları hakkındadır. Tasarının 372 nci
maddesine göre: "Aile bireylerinin
eğitim ve öğrenimleri, donanım ve desteklenmeleri ve bunlara benzer amaçların
gerektirdiği harcamaların yapılması için kişiler hukuku ve miras hukuku
hükümleri uyarınca aile vakfı kurulabilir. Bir malın veya hakkın
başkalarına geçmemek üzere aynı soydan gelenlere kuşaktan kuşağa kalacak
şekilde tahsis edilmesi yasaktır. Böyle bir özgülenme, vakıf kurma yoluyla da
yapılamaz. Yine, tasarının 373 üncü
maddesine göre: "Hısımlar,
kendilerine geçen mirasın tamamı veya bir bölümüyle ya da ortaya başka mallar
koymak suretiyle aralarında bir aile malları ortaklığı kurabilirler." Tasarının 386 ncı
maddesi, aile yurdu konusunu düzenlemektedir. Buna göre, konutlar, tarıma ve
sanayie elverişli taşınmazlar, eklentileriyle birlikte aile yurdu haline
getirilebilecektir. Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; Dördüncü Bölüm, bu haliyle, aile hukuku bakımından,
çocuklarımızın geleceklerinin ve çocuk haklarının korunması bakımından,
çağımızın gereklerine uygun kurallar içermektedir. Bu nedenle, Milliyetçi
Hareket Partisi Grubunun bu bölüme olumlu oy kullanacağını bildiriyor ve Yüce
Heyeti saygıyla selamlıyorum. (MHP ve ANAP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz
Sayın Pak. Demokratik Sol Parti
Grubu adına, Amasya Milletvekili Sayın Gönül Saray Alphan; buyurun. (DSP
sıralarından alkışlar) Sayın Saray, süreniz 20
dakikadır. DSP GRUBU ADINA GÖNÜL
SARAY ALPHAN (Amasya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte
olduğumuz 723 sıra sayılı Medenî Kanun Tasarısının 282 ile 396 ncı maddeleri
arasında yer alan ve soybağının kurulmasını açıklayan Dördüncü Bölümü üzerine,
şahsım ve Grubum Demokratik Sol Parti adına söz almış bulunuyorum; Yüce Meclisi
ve değerli üyelerini, sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Huzurlarınızda ele
alacağımız konu, çocuk ile ana, çocuk ile baba ve evlat edinmeyle kurulan
soybağının Medenî Kanunumuzla ilişkilendirilmesi ve getirilen yenilikçi
hükümleri kapsamaktadır. Her şeyden önce bir kadın
ve bir ana, daha sonra milletvekili olarak, bu bölümün açıklanmasının
tarafımdan yapılacak olmasını, büyük bir sevinçle karşılamaktayım. Soybağının kurulması,
evlat edinmede, bu kanun tasarısıyla getirilen yenilikçi ve reformist
hükümlerin, her gün onlarca örneğiyle, yollarda, meydanlarda, her an, her yerde
karşılaştığımız kimsesiz, herhangi bir yuva arayan veya ana-babaları olup da
bakıma muhtaç veya ilgiden yoksun çocuklar açısından sevindirici olduğu
tartışılmazdır. Türk'ün geleneğinde var
olan muhtacı sahiplenme duygusuyla, iyi niyetli birçok vatandaşımızın evlat
edinmek isteyip de kanunun cevaz vermemesi nedeniyle ellerinin kollarının bağlı
olduğu bir ortamın değişecek olması ve bu tasarıyla birkaç çocuğa bile olsa,
koruyucu annelik, evlat edinme gibi konularda getirilen kolaylıklar ile
uzanabilecek yardım eli için gerekli kanunî düzenlemelerin yapılıyor olması,
çok umut vericidir. Çocuk ile ana, çocuk ile
baba veya evlat edinme vasıtasıyla kurulacak soybağı ilişkileri tasarıda
detaylandırılmakta, uyuşmazlıklarda, taraflardan birinin adresinde veya doğum
sırasındaki yerleşim yerinde mahkemenin açılabileceği hükme bağlanarak, soybağı
kurulması sorununu asgarîye indirecek geniş seçenekler sunulmaktadır. Tasarıdaki detay
düzenlemelerle, çocuğun nesebinin sıhhatli olmaması ihtimali ortadan
kaldırılmış ve evlilik içindeki çocukların sahip oldukları gibi evlilikdışı
çocukların da ve evlat edinilenlerin de tüm haklarının korunmasına yönelik
düzenlemeler getirilmiştir. Tasarıyla ayrıca, aile kurumunun içinde yer alan çocuklara
çocuk hakları sözleşmelerinde de yer aldığı gibi, bir birey olma hakkı
tanınmakta ve olgunluğu ölçüsünde hayatını düzenleme olanağı ile önemli
konularda onun düşüncesini gözönünde tutma koşullarını getirmektedir. Yani,
yeni Medenî Kanunumuzda çocuğun aile içinde ve dışında temsil hakkı vardır. Her
ne kadar, çocuğu eğitmek anne ve babanın görevleri arasında sayılsa da,
eğitimde zor, kuvvet, şiddet, dayak kullanmanın kaldırılmış olması, her ne
kadar, bazı milletvekillerimizin tartışmalı değeryargıları dışında kalsa da, yeni
kanunun yenilikçi bakış açısına güzel bir örnek teşkil etmektedir. Bu bölümdeki diğer bir
yenilik, 286 ncı maddenin ikinci fıkrasıyla getirilen, çocuğun dava açabilme
hakkıdır. Yeni düzenlemeyle, çocuk da ana ve babasına karşı soybağının reddi
davası açabilmektedir. Ergin olmayan çocuk için dava açma hakkı kayyuma
verilmiştir. Tasarıyla evlat edinme
kolaylaştırılmakta, halen yürürlükte olan evlat edinecek ailenin çocuğu
olmaması, evlat edineceği çocuğa iki yıldan beri bakıyor olması, otuzbeş
yaşından küçük olmamaları, evli olmak şartları gibi koşullar, yeni tasarıda
yumuşatılmış veya tamamen ortadan kaldırılmıştır. Yeni düzenleme, hâkimin
takdiriyle, çocuk sahibi olan kişilerin de, diğer çocuklarının yararını
hakkaniyete aykırı bir şekilde zedelememesi koşuluyla evlat edinebilecekleri
hükmüne bağlamaktadır. Buna göre, en az beş yıldan beri evli olan ve/veya otuz
yaşını doldurmuş olan çiftler evlat edinebilecek olgunlukta kabul
edilmektedirler. Kanunla, evli olmayan,
ancak, otuz yaşını doldurmuş olan kişilere de evlat edinme hakkı tanınmaktadır. Yeni tasarıyla, çocuğun
evlat edinen tarafından iki yıl süreyle bakılmış ve eğitilmiş olma koşulu, bir
yıla indirilmiş, evlat edinilen küçük ile evlat edinen arasındaki en az onaltı
yaş farkı olması hükmü ise onsekiz yaşa çıkarılmıştır. Evlatlık, evlat edinenin
mirasçısıdır; ancak, öz ailesine karşı kan bağından doğan mirasçılığını da
korur. Madde 313'le kanun ergin
ve kısıtlıların da hangi hallerde evlat edinilebileceklerini detay olarak
tariflemiştir. Yürürlükteki kanunda
bulunmayan ve yeni yasayla getirilen bir başka düzenleme ise, bir başkasının
velayeti altında bulunan çocuk ile ana, baba ve hısımların, çocuğun
menfaatlarını zedelememek koşuluyla, ilişkilerinin sınırlandırılması
tariflendirilmesinin belirlenmiş olmasıdır. Yeni kanunla nafaka
konusunda da güncel düzenlemeler getirilmiş, hâkime, değişen ekonomik ve sosyal
koşullara göre nafakanın belirlenmesi yetkisi verilmiştir. Yani, hâkim, TEFE,
TÜFE gibi, bazı kuralları baz alarak nafakayı yeniden belirleyebilecektir. Çocuğun, ana veya
babasına karşı tek başına nafaka davası açabilmesi ise bir başka önemli
düzenlemedir. Babalık davası sırasında, hâkimin, babalık olasılığını kuvvetli
bulması durumunda, mahkemelerin de uzun süreceği varsayılarak, bir geçici önlem
olarak, hükümden önce, çocuğun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik nafakaya karar
verebilmesi bir başka önemli yeniliktir. Toplumumuzda çok yaygın
olarak görülen, üvey çocuklara karşı gereken özenin gösterilmemesi durumunda ne
olacağına dair düzenlemelerin yapılmış olması bu kanunun getirdiği çok önemli
bir başka yeniliktir. Kanun, üvey çocuklara ilgi ve özen gösterilmesini ve
velayeti taşıyan eşe yardımcı olunmasını, ihtiyaçların karşılanmasını hükme
bağlamakta ve bu suretle bir sosyal ahlak kuralı getirmekte, aksi durumlarda
özel hukuk kurallarını davet etmektedir. Bütün bu çağdaş
düzenlemelerin yanı sıra, yeni Medenî Yasamızın medenî bakış açısının,
komisyonda değiştirilen 367 nci maddeyle her ne kadar sekteye uğradığını şahsî
olarak düşünüyorsam da bu maddenin, birlikte yaşayan birden çok kimsenin
oluşturduğu topluluğun da hukukunu düzenlemeye yönelik olmak üzere, değişen
Türkiye koşullarında tekrar gözden geçirileceğine de inancım tamdır. Madde 387 ile temeli
atılan, arazi parçalanmasını önleyecek ve toprak reformunun ilk adımı olan aile
yurdu kavramının da bundan böyle tartışmaya açılmış olması sevindiricidir. Yasanın tam anlamıyla
özümsenmesi, yürürlüğü ve başarısı için aile mahkemelerinin ivedilikle gündeme
getirilmesinin gerekliliğine de inanmaktayım. Dinlediğimiz sayın
hatiplerin, ağızlarından düşürmedikleri "kadın, başımızın tacıdır,
kutsaldır" söylemlerinin, sadece söylemde kalmayıp, bu kanunla eyleme
dönüştürülmesi, kadının ve Türkiyemizin de 21 inci Yüzyılda çağdaş bir medeni
yasayla taçlandırılacak olması, 21 inci Dönem Parlamentosunun ve hükümetimizin
büyük başarısı olacaktır diye düşünüyorum. Başta Sayın Adalet
Bakanımız Hikmet Sami Türk olmak üzere, gerek Sayın Ali Arabacı Başkanlığındaki
Alt Komisyonda gerekse Sayın Emin Karaa Başkanlığındaki Adalet Komisyonunda
tasarıya katkıda bulunan tüm üyelere, tasarının hazırlanması için uzun yıllar
emek vermiş komisyondaki hocalarımıza ve tüm emeği geçenlere huzurlarınızda
teşekkürü bir borç bilerek, yeni Medenî Yasamızın... FETHULLAH ERBAŞ (Van) -
Gerici yasa, gerici... GÖNÜL SARAY ALPHAN
(Devamla) - ...medenî ülkemizin reform yasaları arasında ilk sıraları alacağı
inancımla, Meclisimizin değerli üyelerine saygılarımı sunuyorum. (DSP
sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz
Sayın Saray. Doğru Yol Partisi Grubu
adına, Kayseri Milletvekili Sayın Sevgi Esen; buyurunuz. (DYP sıralarından
alkışlar) DYP GRUBU ADINA SEVGİ
ESEN (Kayseri) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bir temel kanun olarak
görüştüğümüz Medenî Kanun Tasarısının Dördüncü Bölümü üzerinde Doğru Yol
Partisinin görüşlerini ifade etmek üzere söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle,
hepinizi en derin saygılarımla selamlıyorum. Değerli milletvekilleri,
günümüzde savaşların yaşandığı, terörizmin, insan hakkı, birey hakkı, yaşama
hakkı kavramlarını yok ettiği bir dünya ortamında, Türkiye, reformlarını yapmak
üzere gayret gösteriyor; ancak, ne yazık ki, bu reformlar, ülkemiz insanını
mutlu etmediği gibi gündemini de işgal etmiyor. Uzun yılların çalışmasının
ürünü olan Medenî Kanunumuzdaki değişiklikler, Türkiye Büyük Millet Meclisi
gündemini teşkil ederken, maalesef, ne basında yeterince yerini alabiliyor ne
de geniş toplum kesimlerinin bilgisine sunulabiliyor. Daha da öte, Medenî
Kanunumuz, sadece evlilikteki mal rejimleri olarak algılanıyor ve biraz da
ciddiyetten öte, sohbetlerin konusu oluyor. Oysa, hukukumuzdaki bu kapsamlı
düzenlemeler, uzun yıllar bu topluma yön verecek ve ülkemizin 1900'lerde
başlayan, ancak, bir türlü gerçekleşemeyen çağdaşlaşma yolundaki gayretlerinin bir
devamı olarak sistemdeki yerini alacak. Değerli milletvekilleri,
cumhuriyetin 78 inci yılını kutladığımız bugünlerde, cumhuriyetin getirilerini,
ılık nefesini boğazımızda hissederken, bir kere daha "cumhuriyet"
derken, Medenî Kanunumuz daha da önem arz ediyor ve cumhuriyetimizin devamının
bir bekçisi olduğu, işte, bu 1030 maddelik kanunun satır aralarında
açıklanıyor. Toplumdan gelen talepler, bir yansıtıcı gibi, Medenî Kanunda tek
tek yerini buluyor. Ne yazık ki, ailelerin
parçalanma sürecine girdiği, aç çocuklarını devlet yurtlarına vermek için
kuyrukların oluştuğu bu kriz ortamı, hem yürek yakıyor hem de çaresizliğin bir
sembolü olarak tarihimizdeki yerini alıyor. Ülkemiz, maalesef, cumhuriyet
döneminin hiçbir zaman diliminde olmadığı kadar yoksulluk yaşıyor ve geleceğe
ilişkin hiçbir somut adım atılmıyor. Ümit etmek, ümitlenmek, yerini, kedere ve
her gün yaşanan acılara bırakıyor. Bazen düşünüyorum, acaba, bu durumları, bu
ülke manzaralarını anlatmak için başka hangi kelimeler seçilebilir diye. Ülke
olarak, etrafımızda bu kadar olağanüstü durumların yaşanması, milletçe
beraberliğimize her günkünden çok ihtiyaç duyulması, bizleri, daha özenli
konuşmaya zorluyorsa da, sabırların taştığı günümüzde, konuşulması gereken tek
yerin bu kürsü olduğu bilinci içinde, Doğru Yol Partisi Grubu olarak, ülke
çıkarları için baştan beri takip ettiğimiz olumlu muhalefet anlayışı içinde,
bir kere daha hükümeti, milletin önceliklerini Türkiye Büyük Millet Meclisi
gündemine almaya davet ediyorum. Günümüzde her ne kadar
okların hedefi Türkiye Büyük Millet Meclisine çevrilmiş ise de, bunu, Türkiye
Büyük Millet Meclisinin tek çözüm kurumu olarak kabulünün bir göstergesi olarak
görüyor, bu düğümü, yüce cumhuriyetimizin bekçisi, Atatürk'ün güvendiği en
büyük kurumun, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açacağına olan inancımı hiç
kaybetmiyorum. Çare, demokrasi ise, çözüm, Türkiye Büyük Millet Meclisi
görüşleriyle, gecesini gündüzüne katan, büyük özveriyle çalışan siz, Sayın
Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerini, bir kere daha saygıyla selamlıyorum.
(DYP, ANAP, DSP ve MHP ve sıralarından alkışlar) Değerli milletvekilleri,
Türk hukuk sistemi, geçmiş değerlerini koruyarak, onları tarihteki yerlerine
bırakarak, topluma uyum, uluslararası hukuka uyum çerçevesinde gelişmesine
devam ediyor. Mecelle de benim kanunum, Medeni Kanun da benim kanunum; ancak,
bu tasarıda "benim olacak" anlayışı içinde birtakım eksiklikler olsa
da, zaman içinde tamamlanmak üzere adaletin hizmetine bir uygarlık yapıtı olmak
üzere sunuluyor. İşte, Doğru Yol Partisi Grubunun görüşlerini ifade etmek üzere
söz aldığım Dördüncü Bölüm de, bu anlayış içerisinde hazırlanarak Türkiye Büyük
Millet Meclisine sunulmuş bulunmaktadır. Değerli milletvekilleri,
282 nci maddeden 396 ncı maddeye kadar yer alan bölümün konusu hısımlıktır.
Türk aile yapısı içinde hısımlık ve kan bağları çok özel bir önem arz
etmektedir. Hısımlığın nasıl kurulacağı ve hısımlık ilişkisinin hukukî
sonuçları ve hısımlık ilişkisinin toplum yapımıza doğrudan yansıyan hususları,
toplumumuzun bu konudaki duyarlılığı, sağlıklı toplum yapısının temelini
oluşturan en önemli etken olarak beliriyor. Yasa tasarısı, yeni
getirilen 282 nci maddeyle, doğal ve hukukî bir gerçekten yola çıkarak, çocuk
ile baba arasında olduğu gibi, çocuk ile ana arasındaki soy bağının nasıl
kurulacağına ilişkin bir gerekliliği yerine getiriyor. Çocuğun anası, onu
doğuran kadındır hükmüyle, doğal bir hukuk ifade edilirken, babayla soy bağının
kurulmasındaki hukukî olaylar, evlilik, tanıma ve hâkim kararı olarak
belirtiliyor. Sözleşmeyle soy bağının
kurulacağı tek olay olarak da, evlatlık kurumuna ilişkin düzenlemeler, bu
bölümde yerini alıyor. Soy bağının kurulmasına ilişkin düzenlemelerden diğer
önemli bir husus da, belli koşullarda, baba dışındaki kişilere soy bağının
reddi olanağı tanınarak, birinci derecede ve manevî olarak hem de maddî açıdan
kişiye, yani, çocuğa da dava hakkı tanınıyor. Ayrıca, soy bağının reddi
davasının tabi olduğu süre, yürürlükteki kanundan farklı olarak, bir aylık dava
süresi çok kısa olması nedeniyle, bir ve beş yıllık sürelere bağlanıyor. Bu
süre, çocuğa, ergin olduğu tarihten itibaren de bir yıl olarak belirleniyor. Bu
düzenlemelerde, kamu düzeni hassasiyeti gözetiliyor. Diğer bir önemli
değişiklik de, evlat edinmede gerçekleştiriliyor. Evlat edinme kurumlaştırılarak,
bir kimsenin, bakmadığı ve eğitimine hiçbir katkısı olmadığı herhangi bir
küçüğü evlat edinmesi engellenerek, bir yıllık deneme süresiyle, tarafların
birbirini tanımalarına da olanak sağlanıyor. Değerli milletvekilleri,
hepinizin de kabul edeceği gibi, evlatlık olayı, çok hassasiyet isteyen bir
konudur. Bu nedenle, bu işlemin olmazsa olmaz koşulu, evlatlık işleminin
küçüğün yararına olması kıstasıdır. Öyle ki, bu işlem yapılırken, evlat
edinenin, diğer çocuklarının da haklarını koruması, bir koşul olarak yasada
yerini almıştır. Ayrıca, evli olmayan kişilerin birlikte evlat edinemeyecekleri
hükmü getirilmiştir ve evli çiftlerin beş yıldan beri evli veya otuz yaşını
doldurmuş bulunmaları şekle bağlanarak, belli bir olgunluğa erişmeleri amaçlanmaktadır.
Ana babanın rızası alınmayan küçüğün evlat edinilemeyeceği, bu rızanın doğumdan
itibaren altı hafta geçmeden verilemeyeceği; evlat edinilenin evlat edinenden
en az onsekiz yaş küçük olması; hâkimin, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme
Kurumunun görüşlerini alması; cumhuriyet savcısının evlatlık işlemini gereğinde
iptal etmek üzere görevli kılınması, olumlu kabul edilen hususlardır ve kamu
düzeni için getirilmiştir. Değerli milletvekilleri,
aile hukukunun kapsamı içinde olan kadın erkek eşitliğini düzenleyen çok önemli
bir başlık da, velayet müessesesidir. Ergen olmayan çocuğun ana ve babasının
velayet hakları yanında, evli çiftlerin evlilik süresinde velayeti birlikte
kullanacakları hükme bağlanarak, velayetin kullanımı, bir hak olarak, tasarıda
isabetli olarak yerini almıştır. Ana babanın evli olmaması halinde, velayet
anaya bırakılarak doğal hukuk düzeni korunmuştur. "Çocuğun dinî eğitimini
belirleme hakkı ana ve babaya aittir" hükmüyle, isabetli bir tarz
benimsenmiştir. Velayete ilişkin hükümler, günümüz toplumunda eşler arasında
müşterek olarak esasen kullanılmaya başlanmıştır. Hatta, sosyal güvenlik
kurumlarının uygulamaları nedeniyle bu konuda ciddî olarak yaşanan sıkıntılar,
bu düzenlemeyi de gerekli kılmıştır. Değerli milletvekilleri,
burada, bir üzüntümü belirterek sözlerime son vermek istiyorum. Medenî Kanun
Tasarısı Mecliste görüşüldüğünden beri, her kesimden, olumlu veya olumsuz,
birçok faks ve e-mail alıyoruz. Bunları da, bu farklı görüşleri de demokrasinin
bir gereği olarak görüyoruz. Hepsini ince ince okuyor, haklı olabilecekleri bir
husus var mı diye büyük bir hassasiyet gösteriyoruz; ancak, öyle yazılar var
ki, hangi çağda postaya verildi kestirmek zor. Kadına sorumluluk, mükellefiyet
vermeyen ve bunu da kadına verilen bir hak olarak sunan yazıları okudukça, daha
yapacak çok işimizin olduğunu anlıyorum. Böyle bir anlayışın, bir gün, yeni
donanımlarla bizlere vereceği bilgileri heyecanla bekliyor, kendilerini gelecek
nesillerin adaletine bırakıyorum ve sizlere saygılar sunuyorum. (Alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz
Sayın Esen. Yapılan eleştirilere
yanıt vermek ve konulara açıklık getirmek üzere, Adalet Bakanımız Sayın Hikmet
Sami Türk; buyurun Hocam. Süreniz 20 dakika Hocam. ADALET BAKANI HİKMET SAMİ
TÜRK (Trabzon) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu bölüm üzerinde söz
alan değerli arkadaşlarımız, tasarının çeşitli maddeleri üzerinde açıklayıcı
görüşler belirttiler, eleştiriler yaptılar. Bunların hepsi, bu tasarının daha
iyi anlaşılması bakımından son derece yararlı; ancak, bazı arkadaşlarımız,
herhalde Tasarıyı biraz geriden izliyorlar. Öyle ki, bir arkadaşımız, Tasarının
bundan önce kabul edilmiş bölümü üzerinde konuştu, bazı arkadaşlarımız ise hâlâ
genel gerekçe vesilesiyle değinilen konularda görüş açıkladılar. Daha önce de ifade
ettiğim gibi, bu Tasarıya 1926'da, dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt
tarafından hazırlanan gerekçenin özet olarak alınması, başlangıç noktasının
gösterilmesi bakımından, bir tarihî belge olarak anılma biçimindedir; ama, ne o
gerekçenin bütününde , ne Tasarıya alınan bölümlerinde İslam dinine herhangi
bir rencide edici eleştiri yöneltilmiş değildir. Orada yapılan eleştiriler,
hurafelere, batıl inançlara, ortaçağ zihniyetine yöneltilmiş olan
eleştirilerdir. Bunu, bir kez daha açıklamak istiyorum. LÜTFÜ ESENGÜN (Erzurum) -
Sayın Bakanım, açıkça "din" diyor, din. ADALET BAKANI HİKMET SAMİ
TÜRK (Devamla) - Hiç kimse, orada genel sözcüklerle ifade edilen düşünceleri,
İslam Diniyle özdeşleştirmemelidir. Bu, hem İslam Dinine , hem o gerekçeye haksızlıktır.
Bilindiği gibi,
yürürlükteki Türk Medenî Kanunu İsviçre Medenî Kanunundan alınmıştır; bu da
tarihî bir gerçektir. Şimdi, Türk Medenî Kanunu yenilenirken, çağdaş hukuktaki
gelişmelerden yararlanılmıştır; sadece İsviçre Medenî Kanunu değil, Alman
Medenî Kanunu, Fransız Medenî Kanunu, İtalyan Medenî Kanunu ve çağdaş bütün
düzenlemeler dikkate alınmıştır. Tasarının maddelerle
ilgili gerekçelerinde kaynakların belirtilmesi, ileride, bu maddelerin yorumu
bakımından kolaylık sağlayacak açıklamalardır. Yoksa, bundan dolayı, bu
Tasarıda da, hâlâ İsviçre Medenî Kanunundan ileri gitmeyen bir noktada
kalındığı sonucu çıkarılmamalıdır. Tasarıda, yürürlükteki İsviçre Medenî
Kanunundan ve o Kanunda zaman içerisinde yapılan değişikliklerden elbette
yararlanılmıştır ve Yüce Meclisin oylarıyla kabul ettiği "edinilmiş
mallara katılma rejimi" de, İkinci Dünya Savaşından sonra, çeşitli Avrupa
ülkelerinin medenî kanunlarında benimsenmiş olan sistemlerden, en gelişmiş, en
dengeli olanı olarak, bu Tasarıda benimsenmiş bulunmaktadır. Bu Tasarıyla getirilen
hükümlerin uygulamada bekleneni kolaylıkla vermesi için, uygulamada güçlüklerle
karşılaşılmaması için, aile hukukunda ortaya çıkacak uyuşmazlıkların çözümü
için aile mahkemeleri en kısa zamanda kurulacaktır; bu konuda başladığımız
çalışmayı kısa zamanda bitirerek, hazırlayacağımız tasarıyı önce Bakanlar
Kuruluna, uygun görüldüğü takdirde, kısa zamanda Yüce Meclise sunmak istiyoruz. Görüşmekte olduğumuz
Kanun Tasarısının Aile Hukuku Kitabının İkinci Kısmı hısımlıkla ilgilidir. Bu
kısımda, özellikle, soybağıyla -yani eski terimle, neseple- ilgili hükümler
önem taşımaktadır. Bu hükümlerin hazırlanmasında, ailenin huzur ve refahını,
özellikle ananın ve çocukların korunmasını öngören Anayasanın 41 inci maddesi
yol gösterici olmuştur. Aynı biçimde, Çocuk Hakları Sözleşmesi de, bu
hükümlerin hazırlanmasında göz önünde tutulan kaynaklardan biri olmuştur.
Tasarı, soy bağı açısından, evlilik içinde doğan çocuk , ile evlilik dışında
doğan çocuk ayrımına son vererek -evlilik dışında doğan çocuk evlilik içinde
doğan çocukla aynı konuma getirilmek suretiyle- bu durumda bulunan çocukların
mağdur olmalarını engellemiş ve geleceklerini güvence altına almıştır. Bu bağlamda, Tasarıyla
getirilen yeni 282 nci madde, çocuk ile ana arasındaki soy bağının doğumla
kurulduğunu belirtmek suretiyle, aslında, doğal ve hukukî bir gerçeği
belirtmiştir. Böylece, yürürlükteki kanunun soy bağını düzenleyen hükümlerinde,
çocuk ile baba arasında olduğu gibi, çocuk ile ana arasındaki soybağının da nasıl
kurulduğunu açıklayan bir hükmün bulunması gereği yerine getirilmektedir. Aynı
maddede, çocuk ile baba arasında soybağının kurulmasını sağlayan hukukî olaylar
sayılmaktadır. Buna göre, çocuk ile baba arasındaki soybağının kurulmasına
kaynaklık eden hukukî olaylar, evlilik, tanıma veya hâkim kararıdır. Yine, aynı
maddede, soybağının kurulmasını sağlayan evlat edinmeye de yer verilmiştir. Tasarının 285 ilâ 294
üncü maddelerinde, evliliğe dayalı babalık karinesiyle bunun sonuçları
düzenlendikten hemen sonra, sonradan evlenmeyle evlilik içinde doğan çocuklara
ilişkin hükümlere kendiliğinden tabi olma, yani, koca ile çocuk arasında
soybağının kurulması, kocanın babalığının bu yoldan hukuken kabullenilmesi
olanağı da yer almaktadır. Birinci ve ikinci
fıkrasıyla yürürlükteki Türk Kanunu Medenîsinin 241 inci maddesini karşılayan
tasarının 285 inci maddesinde, yürürlükteki Kanunda bulunmayan bir hüküm,
üçüncü fıkra olarak eklenmiştir. Gerçekten, yürürlükteki Kanun, kocanın
gaipliğine karar verilmesi halinde, evliliğin sona ermesinden sonraki üçyüz
günlük sürenin ne zamandan itibaren işlemeye başlayacağına dair herhangi bir
hüküm içermemekte ve bu durum, doktrin ve uygulamada duraksamalara yol
açmaktadır. Yeni 285 inci maddenin bu fıkrası gereğince, çocuğun doğumu eğer
ölüm tehlikesi veya son haber tarihinden itibaren üçyüz günlük süreden sonra
gerçekleşmişse, bu çocuk ile hakkında gaiplik kararı verilen koca arasında
soybağının bulunmadığı kabul edilecektir. Soybağının reddi konusunu
düzenleyen 286 ncı maddenin ikinci fıkrasında, yürürlükteki kanunun 242 nci
maddesinden farklı olarak, çocuğa da soybağının reddi davası açma hakkı
tanınmıştır. Kocanın babalık
karinesinin düşmesi konusunda, Tasarının 288 inci maddesinde, yürürlükteki
kanunun 244 üncü maddesinden farklı olarak, çocuğun evlenme akdinden itibaren
yüzseksen günden az bir süre içinde doğması ölçüsü yerine, sadece, evlenmeden
önce ana rahmine düşmüş olması aranmıştır. Ayrıca, yürürlükteki metinden farklı
olarak, ayrılığa hükmedildikten sonra ana rahmine düşmüş olma değil, ayrı
yaşama sırasında ana rahmine düşmüş olma şeklinde daha geniş bir ifade
kullanılmış ve böylece, fiilî ayrılık da hükmün kapsamına alınmıştır. "Karinelerin
çakışması" kenar başlığını taşıyan 290 ıncı maddede, yürürlükteki Kanunda
değinilmemiş olan önemli bir konu düzenlenmektedir. Bu maddeye göre, çocuk,
evliliğin sona ermesinden başlayarak üçyüz gün içinde doğmuş ve ana da, bu
arada, yani, çocuk doğmadan önce yeniden evlenmiş olursa, ikinci evlilikteki
koca, baba sayılacaktır; ancak, bu karine, aksi ispatlanarak çürütülebilecek
bir karine niteliğindedir. Böyle bir durumda, sona eren birinci evlilikteki
koca, baba sayılacaktır. Diğer ilgililerin dava
hakkını düzenleyen yeni 291 inci maddenin ikinci fıkrasıyla, yürürlükteki
kanunun 245 inci maddesinden farklı olarak, ergin olmayan çocuğun dava hakkı
hükme bağlanmaktadır. Çocuk adına, kayyım, atama kararının kendisine
tebliğinden itibaren bir yıl, her halde doğumdan başlayarak beş yıl içinde
soybağının reddi davasını açabilecektir. Tasarının 292 ilâ 294
üncü maddeleri, yürürlükteki kanunun "Nesebin tashihi" başlığını
taşıyan 247 ve devamı maddelerini karşılamaktadır. 292 nci madde, sonradan
evlenme yoluyla çocuk ile koca arasında soybağı kurabilme olanağını
düzenlemektedir. Bu durumda, çocuk, kendiliğinden evlilik içinde doğan
çocuklara ilişkin hükümlere tabi olacaktır. Tanımanın koşullarını ve
şeklini düzenleyen 295 inci maddede, yürürlükteki kanunun 291 inci maddesinde
yer alan ve koşulları varsa, tanımanın babası tarafından da yapılmasına olanak
tanıyan hükme yer verilmemiştir. Şekil konusunda, yürürlükteki kanundan farklı
olarak, tanımanın resmî senet ve vasiyetnameyle yapılabilmesi yanında, nüfus
memuruna ve mahkemeye yazılı başvuruda bulunmak suretiyle yapılmasına olanak
sağlanmıştır. Yeni getirilen 300 üncü
maddede, tanımanın iptali davasının tabi olduğu hak düşürücü süreler
düzenlenmektedir. Tanıyanın iptal davası açma hakkının yanılma veya aldatmanın
öğrenildiği veya korkunun etkisinin ortadan kalktığı tarihten başlayarak bir
yıl ve her halde tanımanın üzerinden beş yıl geçmekle düşeceği hükme
bağlanmıştır. İlgililerin dava hakkı da, yine, bir ve beş yıl geçmekle
düşecektir. Bir yıllık sürenin davacının tanımayı ve tanıyanın çocuğun babası
olamayacağını öğrendiği tarihten, beş yıllık sürenin ise, yine, tanıma
tarihinden itibaren işlemeye başlayacağı, çocuğun dava hakkının ise, ergin
olmasından başlayarak bir yıl geçmekle düşeceği belirtilmiştir. Evlât edinme de, bu
tasarıda yeni hükümlerle düzenlenen bir konudur. Yürürlükteki kanunun 253 üncü
maddesinden farklı olarak Tasarının 305 inci maddesiyle küçüklerin; yani, henüz
ergin olmamış kişilerin evlât edinilmesi, onların evlat edinen tarafından bir
yıl süreyle bakılmış ve eğitilmiş olmaları koşuluna bağlanmıştır. Yeni 306 ncı madde
uyarınca, evli olmayanların birlikte evlat edinmeleri mümkün olmayacak; eşler,
ancak birlikte evlât edinebileceklerdir. Bunun için, eşlerin en az beş yıldan
beri evli olmaları veya otuz yaşını doldurmuş bulunmaları gerekecektir. Bununla
birlikte eşlerden biri, en az iki yıldan beri evli olmaları veya kendisinin
otuz yaşını doldurmuş bulunması koşuluyla, diğer eşin önceki evliliğinden olma
çocuğunu evlât edinebilir. Böylece, yürürlükteki kanunun 253 üncü maddesinin
aradığı otuzbeş yaş koşulu otuza indirilmiş olmaktadır. Yeni düzenlemeye göre,
örneğin iki yıldan beri evli olmakla birlikte otuz yaşını doldurmuş bulunan
eşler evlat edinebilecekleri gibi, henüz otuz yaşını doldurmamış olmakla
birlikte, en az beş yıldan beri evli olan eşler de evlat edinebilirler. Tek başına evlat edinmeyi
düzenleyen yeni 307 nci maddeye göre, evli olmayan bir kimse, otuz yaşını
doldurmuş olduğu takdirde, tek başına evlat edinebilir. Yine, otuz yaşını
doldurmuş olan eş, diğer eşin ayırt etme gücünden sürekli olarak yoksunluğu veya
iki yılı aşkın süreden beri nerede olduğunun bilinmemesi ya da iki yılı aşkın
süreden beri mahkeme kararıyla eşinden ayrı yaşamakta olması yüzünden birlikte
evlat edinmesinin mümkün olmadığını ispat ederse, tek başına evlat
edinebilecektir. Tasarının 309 uncu
maddesine göre, küçüklerin evlât edinilmeleri için, hem ayırt etme gücüne sahip
bulunan küçüğün hem ana ve babasının rızası gerekli olacaktır. Rıza, küçüğün,
veya ana ve babasının oturdukları yer mahkemesinde sözlü veya yazılı olarak
açıklanmak suretiyle tutanağa geçirilecektir; ancak, 310 uncu maddeye göre, bu
rıza, küçüğün doğumunun üzerinden altı hafta geçmeden önce verilemeyecektir.
Ana ve babaya, verdikleri rızayı aynı usulle geri alabilme olanağı tanınmıştır;
ancak, geri almadan sonra verilecek rıza, kesin rıza sayılacaktır. Tasarıyla yeni getirilen
312 nci maddenin birinci fıkrası, küçüklerin evlât edinilmek amacıyla bu
işlerle görevli bir kuruma yerleştirilmesi ve ana ve babadan birinin rızasının
bulunmaması halinde, kural olarak, küçüğün yerleştirilmesinden önce, evlat
edinen veya evlât edinmeye aracılık yapan kurumun istemi üzerine, hâkimin bu
rızanın aranıp aranmamasına karar verebilmesini düzenlemektedir. Tasarıda, küçükler ile
erginlerin ve kısıtlıların evlât edinilmelerinde farklı bir yol izlenmiştir.
Yeni 305 inci madde, küçüklerin evlât edinilmesinde, yürürlükteki kanunun
253'üncü maddesinden ayrı olarak, evlât edinenin nesebi sahih füruunun
bulunmaması koşulunu aramamış; böylece, altsoyu bulunsa dahi, bir kimsenin, bir
veya birden çok küçüğü evlât edinebilmesine olanak tanımıştır; ancak,
erginlerin ve kısıtlıların evlat edinilmesi, evlât edinenin altsoyunun
bulunmaması koşuluna bağlıdır. Erginlerin ve
kısıtlıların evlât edinilebilmeleri, yeni 313 üncü maddede üç bent halinde şu hallere
indirgenmiştir: Evlât edinilenin bedensel veya zihinsel özrü sebebiyle sürekli
olarak yardıma muhtaç ve evlât edinen tarafından en az beş yıldan beri bakılıp
gözetilmekte olması; evlât edinilenin, küçükken, evlat edinen tarafından en az
beş yıl süreyle bakılıp gözetilmiş ve eğitilmiş olması; diğer haklı sebeplerin
varlığı halinde, evlât edinilenin, en az beş yıldan beri evlât edinenle aile
halinde birlikte yaşamakta olması. Tasarıyla yeni getirilen
316 ncı maddede, evlat edinmeye, ancak esaslı sayılan her türlü durum ve
koşulların kapsamlı biçimde araştırılmasından ve gerektiğinde uzmanların
görüşünün alınmasından sonra karar verileceği vurgulanmaktadır. Bu aşamada,
evlat edinenin altsoyu varsa, onların evlat edinmeyle ilgili tavır ve
düşüncelerinin de değerlendirilmesi gerekecektir. Tasarının 320 nci
maddesi, yürürlükteki kanunda bulunmayan, evlâtlık işlemlerinde aracılık
kurumunu düzenlemektedir. Uygulamada birçok kimse evlat edinmeyi, birçok aile
de kendi çocuklarının evlât edinilmesini arzuladıkları halde, bunları bir araya
getiren kurumlar ve bu kurumların yasal statülerini düzenleyen hükümler mevcut
olmadığı için, ülkemizde evlat edinme işlemleri sağlıklı ve etkin bir biçimde
gerçekleştirilememektedir. Yeni getirilen bu madde, ülkemizde bu alandaki
eksikliği gidermek amacını taşımaktadır. Yeni düzenlemeye göre, küçüklerin
evlât edinilmesine ilişkin aracılık faaliyetleri, ancak Bakanlar Kurulunca
yetki verilen kurum ve kuruşlarla yapılabilecektir. Soybağının hükümlerine
gelince: Her şeyden önce, çocuğun soyadı konusu, Tasarının 321 inci maddesinde
düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, ana ve baba evliyse, çocuk ailenin soyadını
taşıyacaktır. Eğer, ana ve baba evli değilse, yani, çocuk yasal olmayan bir
birleşme sonucunda dünyaya gelmişse, ananın soyadını taşıyacaktır; ancak, ana,
önceki evliliğinden dolayı çifte soyadı taşımakta ise, o zaman, çocuk, onun
bekârlık soyadını taşıyacaktır. Tasarıyla yeni getirilen
323 üncü madde, ana ve babanın kendi velâyetleri altında bulunmayan, örneğin,
ana ve babadan alınarak, başka bir kimsenin koruma ve gözetimine bırakılmış
olan çocukla uygun kişisel ilişki kurulmasını isteme haklarını düzenlemektedir.
Yeni 324 üncü madde ise,
ana ve babanın çocukla kurabilecekleri bu kişisel ilişkinin sınırlarını
belirlemektedir. Buna göre, ana ve babadan her biri diğerinin çocukla kişisel
ilişkisini zedelemekten, çocuğun eğitilmesini ve yetiştirilmesini engellemekten
kaçınmak zorundadır. Aynı maddede gösterilen belirli hallerde ise, kişisel
ilişki kurma hakkının reddedilmesi veya kendilerinden geri alınması söz konusu
olacaktır. Tasarıyla yeni getirilen
325 inci maddeyse, olağanüstü hallerin mevcut olması durumunda, çocuğun
menfaatına uygun düştüğü ölçüde, çocukla kişisel ilişki kurulmasını isteme
hakkının, diğer kişilere, özellikle hısımlara da tanınabilmesini
düzenlemektedir. Çocuğun bakımıyla ilgili
olarak getirilen yeni 328 inci madde, ana ve babanın bakım borcunun çocuğun
ergin olmasına kadar devam edeceğini; ancak, çocuk ergin olsa bile eğitimi
devam ediyorsa, bakım borcunun çocuğun eğitiminin sona ermesine kadar, ana ve
babadan, durum ve koşullara göre, kendilerinden beklenebilecek ölçüde olmak
üzere, devam edeceğini hükme bağlamaktadır. (Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Sayın Bakanım,
buyurun; 2 dakika içinde toparlarsanız sevinirim efendim. ADALET BAKANI HİKMET SAMİ
TÜRK (Devamla) - Tasarının 329 uncu maddesi, yürürlükteki kanunda öngörülmüş
olmayan nafaka davasını açma hakkını düzenlemektedir. Buna göre, küçüğe fiilen
bakan ana ve baba, diğerine karşı, doğrudan doğruya, çocuk adına nafaka davası
açabilecektir. Küçük de ayırt etme gücüne sahipse, nafaka davası açabilecek;
sahip değilse, onun adına bu davayı atanacak kayyım veya vasi açabilecektir. Velâyetle ilgili olarak
da şunları söylemek isterim: Yürürlükteki kanunun 263 üncü maddesinde yer alan
ve velâyet hakkının kullanılmasında ana ve babanın anlaşamamaları halinde
babanın oyuna üstünlük tanıyan hüküm, kadın-erkek eşitliğiyle bağdaşmadığından
Tasarıya alınmamış; Tasarının 335 inci maddesinde, ergin olmayan çocuklar
üzerinde velâyet hakkının ana ve babaya ait olduğu kuralı tekrarlandıktan
sonra, 336 ncı maddede, evlilik devam ettiği sürece ana ve babanın velâyeti
birlikte kullanacakları vurgulanmıştır. Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; Tasarı, bu çerçeve içinde, Anayasamıza, Çocuk Hakları
Sözleşmesine uygun olarak, ailenin, özellikle ananın ve çocuğun yararını üstün
tutarak hazırlanmıştır. Çocuklar bizim geleceğimizdir. Geleceğimizin en iyi
şekilde hazırlanması ve korunması tasarının temel amaçlarından biri olmuştur. Yüce Meclisi saygıyla
selâmlıyorum. (DSP, MHP, ANAP, DYP ve SP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederim
Sayın Bakan. Böylece, Dördüncü Bölüm
üzerindeki görüşmeleri de tamamladık. 3 adet önerge vardır;
geliş sırasına göre okutup, aykırılık derecesine göre işleme alacağım: İlk önergeyi okutuyorum: Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanlığına Görüşülmekte olan 723
sıra sayılı yasa tasarısının 282 nci maddesinin aşağıdaki şekilde
düzeltilmesini arz ve teklif ederiz. "Madde 282: Çocuk
ile ana arasında soy bağı doğumla ve sözleşmeyle kurulur. Çocuk ile baba arasında
soy bağı; ana ile evlilik sözleşme tanıma veya hâkim hükmüyle kurulur. Soy bağı ayrıca evlat
edinme yoluyla da kurulur."
BAŞKAN - 2 nci önergeyi
okutuyorum: Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanlığına Görüşülmekte olan 723
sıra sayılı kanun tasarısının 289 uncu maddesinin birinci fıkrasında yer alan
"fakat" kelimesinin madde metninden çıkarılmasını arz ve teklif
ederiz.
BAŞKAN - Okutacağım 3
üncü önerge, aynı zamanda en aykırı önerge olup, okuttuktan sonra işleme
alacağım: Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanlığına Görüşülmekte olan 723
sıra sayılı yasa tasarısının 299 uncu maddesinin ikinci fıkrasının aşağıdaki
şekilde düzenlenmesini arz ve teklif ederiz. "Madde 299/2: Ana
veya çocuk tarafından tanıyanın baba olmadığı iddiasıyla açılan iptal davasında
ispat yükü, çocuk ve baba DNA testine tabi tutulduktan sonra doğar."
BAŞKAN - Sayın Komisyon
önergeye katılıyor mu efendim? ADALET KOMİSYONU BAŞKANI
EMİN KARAA (Kütahya) - Katılmıyoruz Sayın Başkan. BAŞKAN - Sayın Hükümet?.. ADALET BAKANI HİKMET SAMİ
TÜRK (Trabzon) - Katılmıyoruz. BAŞKAN - Önergenin
gerekçesini açıklamak üzere, Sayın Fethullah Erbaş; buyurun. Süreniz 5 dakika. FETHULLAH ERBAŞ (Van) -
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; önergemizle, şu andaki tasarının 299
uncu maddesinin ikinci fıkrasındaki konu değiştirilmektedir. 299 uncu madde ne
söylüyor; şunu söylüyor; diyor ki: "Davacı tanıyanın baba olmadığını
ispatla yükümlüdür. Ana veya çocuk tarafından tanıyanın baba olmadığı
iddiasıyla açılan iptal davasında, ispat yükü, tanıyanın, gebe kalma döneminde
ana ile cinsel ilişkide bulunduğuna ilişkin inandırıcı kanıtları göstermesinden
sonra doğar." Değerli arkadaşlar,
tasarıda "ispat yükü, tanıyanın -yani, babanın- gebe kalma döneminde ana
ile cinsel ilişkide bulunduğuna ilişkin inandırıcı kanıtları göstermesinden
sonra doğar" denilmektedir. Bu husus, hele evli olmayan çiftler arasında
pek mümkün olmamaktadır; çünkü, anayla cinsel ilişkide bulunduğunu ispat etmeye
kalkan kimsenin, hem kendi açısından hem de ana açısından toplumda hoş
karşılanmayan, küçük düşürücü bir fiilî kendisinin veya ananın işlediğini ispat
etmesi lazım. Toplumumuzda ve yasalarımızda bunun ismi zinadır. Ana ve babanın
zinası, yasal olarak suçtur, örf ve âdet olarak da hoş değildir. Günümüzde, gen
teknolojisi gelişmiştir. Bu hususta birçok imkân doğmuştur. Çocuk ile babanın
genlerinin karşılaştırılması sonucunda, bu yüzde 100'e yakın ihtimalle
gerçekleşmektedir. Yasaların teknolojik
gelişmelerden yararlanması önemli bir husustur. Değerli arkadaşlar, bizim
vermiş olduğumuz önergede, biz, özetle şunu diyoruz: Yani, bu cinsel ilişkinin
ispatını kaldırıyoruz, bir kenara bırakıyoruz. Baba, gidip nereden bulacak?..
Ben, o tarihte, falan kişiyle, böyle ettim, şunu yaptım... Bunu ispat etmesi
mümkün değil. Zaten, yapsa, ispat etmeye kalksa da, toplum tarafından
aşağılanacaktır; zina yapmış, zânî bir kişi durumuna düşecektir. Bunu ispat
etmesi mümkün değil. En kolay yol, madem teknoloji bu kadar gelişmiştir... Bu
kanun tasarısı, ben, her zaman diyorum, gerici bir kanun tasarısı, çok gerici
bir kanun tasarısı. Teknoloji gelişti, DNA diye bir şey bulundu. Halen -21 inci
Asra girdik- 19 uncu Asrın yöntemleriyle biz bu işi halletmeye çalışıyoruz.
Hayır, olmaz. Madem 21 inci Asırdayız, madem gen teknolojileri vardır; babanın
geni alınır, çocuğun geni alınır, karşılaştırılır; baba olup olmadığı yüzde 100
ihtimalle ortaya çıkar. Bu kadar aşağılatıcı bir konuma niçin babayı
düşürüyorsunuz, niçin anneyi düşürüyorsunuz? Aileye yazık değil midir? Değerli arkadaşlar, ben
bir şey demiyorum. Diyorum ki, benim önergemi kabul ederseniz, bu tasarı 21
inci Asrın gereklerine uygun olur; ama, gericilik yaparsanız, benim önergemi
kabul etmezseniz, size gerici damgasını vurur, giderim yerime. Hepinize saadetler
diliyorum efendim. (SP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Evet, Sayın
Erbaş, ne kadar saadetler dileseniz de, Sayın Adalet Bakanı bir türlü kabul
etmiyor bu önergeleri. VEYSEL CANDAN (Konya) -
Sayın Başkan, karar yetersayısının aranılmasını istiyoruz. BAŞKAN - Peki. Komisyonun ve Hükümetin
katılmadığı ve gerekçesini Sayın Erbaş'tan dinlediğiniz önergeyi oylarınıza
sunacağım ve karar yetersayısını arayacağım. Oylamayı elektronik
oylama cihazıyla yapacağım; oylama için 2 dakikalık süre vereceğim. Oylama işlemi
başlamıştır. (Elektronik cihazla
oylama yapıldı) BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, önergenin yapılan oylamasında karar yetersayısı
bulunamamıştır. Bu nedenle, 17.45'te
toplanmak üzere, birleşime ara veriyorum. Kapanma Saati : 17.26 İKİNCİ OTURUM Açılma Saati: 17.45 BAŞKAN: Başkanvekili Ali ILIKSOY KÂTİP ÜYELER:Sebahattin KARAKELLE (Erzincan), Melda
BAYER(Ankara), BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 15 inci Birleşiminin İkinci
Oturumunu açıyorum. Fethullah Erbaş ve
arkadaşlarının önergesinin oylanmasında kalınmış idi. Oylamada karar
yetersayısı istenildiği için ve karar yetersayısı da bulunamadığından ara
vermiştik. Görüşmelere kaldığımız
yerden devam ediyoruz. V. - KANUN
TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER
İŞLER (Devam) 2.- Türk
Medenî Kanunu Tasarısı ile Türk Kanunu Medenisinde Değişiklik Yapılması
Hakkında Kanun Tasarısı ve Ankara Milletvekili Yücel Seçkiner'in; Ankara
Milletvekili Esvet Özdoğu ve Dört Arkadaşının; Aynı Kanunda Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanun Teklifleri ve Adalet Komisyonu Raporu (1/611, 1/425,
2/361, 2/680) (S. Sayısı: 723) (Devam) BAŞKAN - Komisyon ve
Hükümet hazır. Şimdi, yeniden,
komisyonun ve hükümetin katılmadığı Sayın Fethullah Erbaş ve arkadaşlarına ait
önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Karar yetersayısı
vardır; önerge kabul edilmemiştir. Diğer önergeyi
okutuyorum: Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanlığına Görüşülmekte olan 723
sıra sayılı yasa tasarısının 282 nci maddesinin aşağıdaki şekilde
düzeltilmesini arz ve teklif ederiz. "Madde 282.- Çocuk
ile ana arasında soybağı doğumla ve sözleşmeyle kurulur. Çocuk ile baba arasında
soybağı, ana ile evlilik, sözleşme, tanıma veya hâkim hükmüyle kurulur. Soybağı ayrıca evlat
edinme yoluyla da kurulur." Fethullah
Erbaş (Van)
ve
arkadaşları BAŞKAN - Sayın
Komisyon?.. ADALET KOMİSYONU BAŞKANI
EMİN KARAA (Kütahya) - Katılmıyoruz Sayın Başkan. BAŞKAN - Sayın Hükümet?.. ADALET BAKANI HİKMET SAMİ
TÜRK (Trabzon) - Katılmıyoruz. BAŞKAN - Sayın Erbaş,
buyurun. Efendim, bu ısrarlarınız
karşısında, herhalde, bir önergenizi, Sayın Adalet Bakanı, Komisyonla beraber
kabul edecek gibi geliyor bana. FETHULLAH ERBAŞ (Van) -
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 282 nci madde, soybağının kurulmasıyla
ilgili bir madde. Maddede "çocuk ile ana arasında soybağı doğumla
kurulur" denilmektedir. Baba ile çocuk arasındaki soybağı, ana ile
evlilikle kuruluyor. Tanıma ve hâkim hükmüyle de -yine, şu andaki tasarıda var-
soybağı kurulabiliyor. Biz, üçüncü bir konuyu daha getiriyoruz ortaya,
sözleşmeyle soybağının kurulması meselesi. Hem ana ile çocuk arasında
sözleşmeyle veya doğuran kadın ile ana arasında sözleşmeyle hem de baba ile
ilgili kurum arasında sözleşme yapılmak suretiyle de soybağı kurulabilir. Şimdi, bu tasarı,
soybağının, doğum, anayla evlilik, tanıma veya hâkim hükmüyle kurulmasını getiriyor.
Ancak, 21 inci Yüzyılda, gelişen teknoloji karşısında insanlar ileri yaşlarda
bile evlat sahibi olabilme imkânına sahip olmaktadır. Ayrıca, hamile kalmadan
da, taşıyıcı anne olarak kiraladıkları anneyle de çocuk sahibi
olabilmektedirler. Değerli arkadaşlar, bir
hanımefendinin tıbbî mahzuru var, doğum yapamıyor; eğer doğum yaparsa -kalp
hastalığı veya başka bir hastalığı var- ananın hayatı tehlikeye girecektir.
Eğer ananın hayatı tehlikeye girecekse, o takdirde, şu anda tüp bebek
yöntemiyle dışarıdan döllendirilmiş yumurta taşıyıcı bir anneye yüklenmek
suretiyle o anne çocuğu doğurabilmektedir. Taşıyıcı anneyle belli bir sözleşme
yapılmak suretiyle olabilir bu. Bu durumda ana hangisi olacaktır; Medenî
Kanunumuz bunu çözmemiştir, 21 inci Yüzyılın Medenî Kanunu bunu çözmemiştir.
Biz önergemizle buna bir imkân tanıyoruz ve diyoruz ki; doğumu hayatî tehlike
gösteren hanımefendi, taşıyıcı bir anne bulmak suretiyle, bunu üçüncü bir hanım
doğurabilir. Doğan çocuk kimin olacaktır? Eğer kanunumuza bakarsak doğuran
kadınındır; ama, sözleşme yapılmışsa, ana ve babadan alınan hücreler
döllendirilmiş, onun ana rahmine yerleştirilmiş ve çıkmışsa, bu çocuğun babası
ve anası esas -bana göre- hücrenin sahipleridir, yani, spermin ve yumurtanın
sahipleri olacaktır. Eğer bu sözleşme yapılırsa, sözleşmeyle de soybağı
kurulabilecektir. Değerli arkadaşlar, yine
sosyete hanımların zaman zaman basına yansıyan beyanatlarından da görüyoruz,
doğurmaktan korkuyorlar; ama, çocuk sahibi de olmak istiyorlar, işte o zaman bu
yola başvurabiliyorlar, yani, bu ihtiyacı karşılayan bir önerge. Keza, çağımızda kurulan
embriyo ve sperm bankalarıyla yapılan sözleşmeler sonucunda, ileriye dönük
çocuk sahibi olmak kolaylaşmaktadır. Bu bankalarla yapılacak sözleşme
neticesinde... Ki, daha önceki konuşmamda da söyledim, Amerikalılar,
Afganistan'a giden askerlerin bütün spermlerini alıp, sperm bankasında muhafaza
ediyorlar; bu çocuklardan birisi öldüğü takdirde, onların spermlerine taşıyıcı
anneler bulmak suretiyle, onların soyunu devam ettirecekler. Tabiî, bu çocuğun
babası kim olacak? Bankaya bırakılan spermin sahibi mi olacak, yoksa başkası mı
olacak? Bu da önemli efendim. Bunun da bir neticeye bağlanması lazım. Yine, bu bankalarla
yapılacak sözleşme neticesinde, adam genç iken, parasını da yatırmak suretiyle
spermini oraya bırakır; ölümümden 30 sene sonra benim çocuğum olsun diye bir
istekte bulunursa, bir vasiyette bulunursa, 30 yıl sonra bir çocuğu olur; bu
çocuğun babası kimdir? 30 yıl önce ölen baba mıdır, yoksa o andaki baba mıdır?
Bunların hepsi çözüm bekleyen konulardır. Değerli arkadaşlar,
burada mühim olan sözleşmedir. Sözleşmeyle de soybağının kurulabilmesi
olayıdır. Ben, 21 inci Asrın medenî kanunu olma iddiasında olan bu tasarıya, şu
anda 21 inci Asrın değil, 19 uncu Asrın son çeyreğinde tasarlanan bir kanun
nazarıyla bakıyorum. Bu değişikliklerle, bu teknolojiden faydalanmak suretiyle,
bu tasarının daha kâmil hale geleceğini düşünüyor... (Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Buyurun Sayın
Erbaş. FETHULLAH ERBAŞ (Devamla)
- Bu değişikliklerle, bu tasarının 21 inci Yüzyılın yasası olma hüviyetini
kazanacağını umuyorum. Önergeme destek vereceğinizi temenni ediyorum. Kimse
dinlemiyor; ama, bu önemli konuların dinlenilmesi lazım. Milletvekillerimizin de
bu konu üzerinde, en azından, yani, gruplarına bağlı kalarak değil, kendi
vicdanlarına bağlı kalarak, gericiliği kabul ederek değil, ilericiliği kabul
ederek destek vermelerini istiyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (SP
sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Sayın Komisyonun
ve Sayın Hükümetin katılmadığı, gerekçesini Sayın Erbaş'tan dinlediğiniz
önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Önerge kabul
edilmemiştir. FETHULLAH ERBAŞ (Van) -
Gerici bunlar. BAŞKAN - Evet Sayın
Erbaş, bir türlü kabul ettiremiyorsunuz. İyi hazırlanın efendim! Son önergeyi okutuyorum: Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanlığına Görüşülmekte olan 723
sıra sayılı kanun tasarısının 289 uncu maddesinin birinci fıkrasında yer alan
"fakat" kelimesinin madde metninden çıkarılmasını arz ve teklif
ederiz. Aydın
Tümen (Ankara) ve
arkadaşları BAŞKAN - Evet, Sayın
Komisyon? ADALET KOMİSYONU BAŞKANI
EMİN KARAA (Kütahya) - Çoğunluğumuz olmadığı için katılamıyoruz, takdire
bırakıyoruz. BAŞKAN - Sayın Hükümet? ADALET BAKANI HİKMET SAMİ
TÜRK (Trabzon) - Katılıyoruz. BAŞKAN - Katılıyorsunuz. Komisyonun takdire
bıraktığı, hükümetin katıldığı, Aydın Tümen ve arkadaşlarına ait önergeyi
oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir. Dördüncü Bölümü, kabul edilen
bu önerge doğrultusunda oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler...
Kabul edilmiştir. Beşinci Bölüm üzerindeki
görüşmelere başlıyoruz. Beşinci Bölüm, 396 ilâ
493 üncü maddeleri kapsamaktadır. Bu bölümde de konuşma süreleri gruplar,
hükümet ve komisyon için 20 dakikadır. Beşinci Bölüm üzerinde
ilk söz, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına, Bolu Milletvekili Sayın İsmail
Alptekin'e ait. Buyurun Sayın Alptekin.
(AK Partisi sıralarından alkışlar) AK PARTİ GRUBU ADINA
İSMAİL ALPTEKİN (Bolu) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 723 sıra sayılı
Türk Medenî Kanunu Tasarısı ile Türk Kanunu Medenîsinde Değişiklik Yapılması
Hakkında Kanun Tasarısının "Vesayet Düzeni" başlığını taşıyan ve
kanun içerisinde 396 ilâ 494 üncü maddeleri kapsayan Beşinci Bölümü üzerinde
Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla
selamlıyor ve çalışmalarımızın hayırlı olmasını diliyorum. Konuşmamın esasına
girmeden önce ifade etmek isterim ki, Sayın Bakanımız ve Komisyonumuz
"bugüne kadar, şu ana kadar yapılan konuşmalarda bölümlerden ziyade
tasarının esası üzerinde ve konuşulmuş bölümler üzerinde tartışma
yapılıyor" diye ifade etseler de, bu yasanın esası üzerinde konuşmadan
geçmek mümkün değildir. Zira, Anadolu'da bir söz vardır; yanlış teraziyle doğru
tartı tartılamıyor; çünkü, bu tasarı hazırlanırken, bakış açısı itibariyle,
Türk toplumuna ve yetmişbeş yıllık kanunun Türkiye'deki tatbikatı neticesi
ortaya çıkmış olan, alışılmış bazı müesseselere ters düşülmektedir; aile
müessesesine, miras müessesesine ve diğer müesseselere ters düşülmektedir. Bu
nedenle, bazı konulara değinmek istiyorum. Değerli arkadaşlar,
görüşülmekte olan bu yasamız temel yasadır. İktidar ile muhalefetimiz anlaşmış
ve bir bütün olarak bu yasayı Meclisimizde tartışmaktadır ve çok uzun zaman
alması muhtemel olan bu önemli, temel kanunumuz, uzlaşma çerçevesi içerisinde,
ümit ediyoruz ki yakın bir süre içerisinde sonuçlanacaktır. Bir milletvekili
olarak, Türkiye' de, bu Meclisin, Yüce Meclisin bir üyesi olarak elbette ki bu
uzlaşmadan mutluluk duyduğumuzu ifade etmek istiyorum; çünkü, demokrasi, bir
noktada uzlaşma müessesesidir. Yine ifade etmek
istiyorum ki, 21 inci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi çok mesai yapmıştır,
çok kanun çıkarmıştır, önemli yasalar çıkarmıştır. Uzlaşıldığı zaman; ama,
iktidarlar, uzlaşmayı, muhalefetin kendilerine tabi olması şeklinde anlamadan
uzlaşıldığı zaman, Türkiye'de, elbette ki bu Meclis önemli hizmetler
yapabilmektedir. Hatırlarsınız ki,
uzlaşmalar neticesinde, yine temel yasa olarak, uzun yıllar çıkarılamayan
Gümrük Kanunu çıkarılmıştır, Tahkim Yasası çıkarılmıştır; çok önemli, Anayasada
değişiklik yapılmış ve kanunu çıkarılmıştır. Son anayasa değişikliğimiz
yapılmıştır. Bunlar, bu Meclisin başarılı ve sevineceğimiz çalışmalarıdır. Peki, çıkardığımız bu
kanunları, bu temel yasaları niçin çıkardık, bunun esprisi neydi, nasıl takdim
edildi burada? Bu çıkardığımız yasalarla ülkemiz düzlüğe çıksın; gümrüklerde
rüşvet, kaçakçılık olmasın; tahkimle ülkeye yabancı sermaye aksın, ülke
kalkınsın; yeni Anayasayla Avrupa Birliğiyle uyum sağlansın; ülke
demokratikleşsin; siyasetin ve siyasetçinin önü açılsın; yolsuzluklar,
hırsızlıklar, mafya ve çete olmasın dedik. Bu beklediklerimiz, bu
özlediklerimiz oldu mu değerli arkadaşlar? Milletimizin beklediği refah geldi
mi, enflasyon düştü mü, yabancı yatırımcılar ülkeye aktı mı? Çok iyi hatırlarsınız ki,
anayasa değişikliği sırasında ve yasa çıkarken, gerek komisyonlarda ve gerek bu
Mecliste, bu kürsüde, hükümetimiz
"eğer, Tahkim Yasasındaki bu değişiklikler yapılırsa Türkiye'nin
önü açılacak, Türkiye'de yatırım yapmak isteyen yüzlerce yabancı sermaye kapıda
bekliyor, gelecek" demişti; ama, daha üç dört gün önce, basında bir
konuyu, bir haberi dehşetle okudum. Şu ana kadar Türkiye'ye gelmiş olan yabancı
sermaye 9 milyar dolar, Çin'e -çok uzaktaki komünist Çin'e- gelmiş olan yabancı
sermaye ise, 328 milyar dolar; aradaki farkı görün. Niye böyle oluyor, Türkiye
stratejik bir bölge, yabancı sermaye niçin gelmiyor; buna kafa yormamız gerekir
diye düşünüyorum. Bunları söylerken, çıkardığımız bu temel yasaların, mutlaka,
Türk toplumuyla uyumlu ve Türk toplumunu huzur ve refaha götürecek bir esası,
bir hedefi olması gerekli diye düşünüyorum. Değerli arkadaşlar, temel
yasayla hayal kırıklığına uğramayalım. İstiyorum ki, bu temel yasa, ülkemizde,
toplumda, ailede yeni sıkıntılar meydana getirmesin. Çünkü, yetmişbeş yıl önce,
o günün şartları altında İsviçde Kanunu Medenîsi tercüme ettirilmiş ve 1926
yılında bu yasa yürürlüğe girmiştir. İyisiyle kötüsüyle, zorluğuyla, bu yasa,
yetmişbeş yıl tatbik edilmiş, içtihatlar oluşmuş ve içtihatlarla da Türk
toplumuna önemli çapta uyum sağlamıştır. 1938'den 1991'e kadar da, değişik
zamanlarda, ihtiyaçlara göre değişiklikler yapılmış, bazı maddeler
değiştirilmiştir. Bu değişikliklerin en önemlisi, 1967 yılında 15 maddeyle ve
1991 yılında da 22 maddeyle olmuştur. Sayın milletvekilleri,
doğum öncesinden ölüm sonuna kadar insanları, toplumu, aileyi, devleti, hâsılı
canlı ve cansız bütün tabiatı her yönüyle ilgilendiren Medenî Kanunun
değiştirilmesi, yeniden düzenlenmesi çalışmaları uzun sürmüştür. Bütün
tenkitlerimize rağmen, olumsuz yönlerini ifade etmemize rağmen, bu çalışmalarda
emeği geçen hukukçularımıza ve siyaset adamlarımıza buradan teşekkür etmeyi bir
borç biliyoruz; bir emek harcanmıştır. Yürürlükte olan bu yasa,
halen 937 madde olup, yeni değişikliklerle madde adedi artmakta ve 1 030
maddeye çıkmaktadır. Niçin bu kadar artıyor; bu husus, kanunun gerekçesinde
elbette ki izah edilmiştir, bu izahata ilave edecek bir şey yoktur. Gerek yasanın esası
üzerindeki görüşmelerde gerekse bölümler üzerindeki müzakerelerde ortaya
konulan bu temel yasanın getirdiği yenilikler, eksikler, yanlışlar etraflıca bu
Mecliste tartışıldı ve tartışılmaya da devam ediliyor. Partimizin değerli
temsilcileri bu konuda bizim görüşlerimizi açık ve veciz bir şekilde ortaya
koydular; ben, onları tekrar edecek ve zaman israfına yol açacak değilim; ama,
birkaç cümleyle bazı konulara değinmek istiyorum değerli arkadaşlarım. Nedense, bir hayırlı işi
yaparken biz, bazen ifrata kaçıyoruz. Bu ifratsa, bize gelecekte sıkıntılar
getiriyor. Dil sadeleştirmesi diyoruz, dili sadeleştirmiyoruz; bu niyetle,
Medenî Kanunu dil yönünden âdeta katlediyoruz. Adalet kurumlarının ve halkın
benimsediği Türkçemizde bütünleşmiş birçok kelimeyi değiştirmekte ısrar ederek,
hukuk dilinin özelliğini ve güzelliğini bozuyor ve yozlaştırıyoruz. Bu,
sadeleştirme adı altında yapılamaz, yapılmamalı idi diye düşünüyorum. Değerli arkadaşlar,
ortaya çıkan bu sözde dil sadeleştirmesi, karşımıza mutlaka yeni sıkıntılar
çıkaracak ve asla eskisi gibi olmayacaktır. Yeni dili de toplumun önemli bir
kesimi anlamakta güçlük çekecektir. Muhtemelen olabilecek dil çatışması ve
anlama güçlüğü bu kürsüden karikatürize edilmiş, anlatılmıştır, neler
olabilecektir ifade edilmiştir; bunu tekrar etmiyorum. Çoğunluk, bu
karikatürize edilişe güldü geçti; ama, ben, bu konunun ehemmiyetini düşünüyor
ve gülünüp geçilecek bir konu olmadığını ifade ediyorum. Bu sözlerimle asla dil
sadeleştirmesine karşı olduğumu ifade etmek istemiyorum. Sadeleştirme
yapılmalı; ama, doğru, yeterli ve gerekli olan yapılmalıydı. Değerli arkadaşlar, yine,
ifade etmek istiyorum ki, Batı hukuku kök olarak Roma hukukundan -Latin dili-
gelmektedir. Peki, Batı bunları bilmiyor muydu da her devlet, her ülke kendi
lisanına göre sadeleştirme adı altında bizim yaptıklarımızı yapmadı? Dikkat
ederseniz, onlar, temele sadık kaldılar. Bunda kazancımız ne oluyor, bunu da
bilemiyorum. Yasada yapılan mal rejimiyle ilgili değişikliklerin geleceğinin ne
olacağı belirsiz; ileride aile birliğine darbe vuracağından endişe ediyorum.
Zira, aile birliği kutsaldır, asla bir menfaat ortaklığı değildir. Değerli arkadaşlar, Sayın
Bakanım, o günün şartlarında, yani, 1926'da Medenî Kanun tercüme edildi, aradan
yetmişbeş yıl geçti, Türkiye'de şartlar değişti. Bu kadar üniversitemiz, bu
kadar bilim adamımız, hocamız, içtihatlarımız, yerleşmiş hukukumuz var; niye
oturup da biz yerli bir yasa yapmadık, illa ki yeniden İsviçre Medenî Kanununa
müracaat ederek tercümeler yoluna gittik; doğrusu, bundan da bir hukukçu olarak
üzüntü duyduğumu burada ifade etmek istiyorum. Bazı arkadaşlarımız da,
mecelleyi küçük görmeye, onun hakkında hak etmediği sözler ifade etmeye
çalıştılar. Mecelle, Osmanlının altı yedi yıl bizzat çalışarak hazırladığı,
benim değil, bütün hukuk adamlarının, bilim adamlarının, siyasetçilerin ifade
ettikleri bir hukuk abidesidir, fevkalade güzel bir yasadır, altıyüz yıl
Osmanlının adalet ve huzur içerisinde, toplumun birlik ve bütünlük içerisinde
yönetilmesine vesile olmuş bir yasadır. Bu noktada da haksızlık yapmayalım.
Bundan da şeref duyuyoruz. Değerli milletvekilleri,
temel yasa olan, 1 030 maddeden oluşan bu değişiklik, Genel Kurula sevk edildi.
Değerli arkadaşlar, bu kadar önemli bir yasa Genel Kurulda görüşülürken,
gazetelere bakıyoruz, basına bakıyoruz, köşe yazarlarına bakıyoruz; bu yasa
tartışılmıyor; yerine, savaş anlatılıyor, krizden bahsediliyor ve Anayasanın 86
ncı maddesindeki milletvekili özlük haklarıyla ilgili konular tartışılıyor.
Oysaki, bu yasa tartışılmalı, bütün özellikleri, bütün eksiği ve doğrusu ortaya
konulmalı ve bir noktada da, bu Meclisin bu tartışmalarına, müzakerelerine ışık
tutacak bir gayret içerisinde olunmalı idi. Basında, sadece uç noktalar
üzerinde duruluyor. Ne deniliyor: Aile yapısında devrim, koca artık evin reisi
olmayacak, mal rejiminde DSP ile MHP anlaştı; ya millet ya muhalefet ya diğer
partiler, bunlar üzerinde durulmuyor. Edinilmiş mallara katılma yasası; artık,
erkeğin soyadını karısı taşımayacak, istediği soyadı taşıyacak; hatta,
boşandığı eşinin soyadını bile taşıyabilecek deniliyor. Burada, bir hanım ki,
eşinden boşandı; farzımuhal, kocasını sevmemiş; ama, soyadını sevmiş; ikinci
bir evlilik yaptı, illa ki, ben, bu soyadını da taşımak istiyorum diyor; bu
yasaya göre de bir engel olmadığına göre, Türk toplumunda ortaya çıkacak
vahameti ve sonuçları düşünelim. Değerli arkadaşlarım,
yine, Reha Muhtar'ın bu yasayla ilgili yaptığı bir programı incelediniz ve
seyrettinizse, bu yasanın getirebileceği sıkıntıları orada zaten beraberce
görmüş oluyorsunuz. Kadın da, erkek de ahlakî ve manevî değerleriyle, birliği,
yuvayı kurarsa, yasalar değerli olur; yoksa, daha baştan menfaat hesaplarıyla,
sevgisiz, saygısız kurulan yuvanın bacalarından nefret, çatışma dumanları
çıkar. Kutsal aile birliği, ne paradır ne maldır; sevgidir, saygıdır,
fedakârlıktır; karşılıklı anlayış ve hoşgörüdür; mutlu yuva, hayırlı evlattır;
dede ve nine ile torunların kucaklaşması, koklaşması ve bütünleşmesidir. Bunu
sağlayan eğitim ve anlayışla ancak bu yasalar bir mana ifade eder. Yoksa,
yaşlanan ana, babayı huzurevine yatırma yollarını arayan, cennet anaların
ayağının altındadır şuur ve özdeğerlerinden uzak Batı aile anlayışı çökmüştür
ve o toplumları mutsuz kılmıştır. Bu özümüze sahip çıktığımız, nur yüzlü
anamızı, pamuk dedemizi ailenin ve toplumun değeri olarak layık olduğu yerde
tuttuğumuz sürece, yasaların önemi ve değeri vardır; yoksa, istediğiniz kadar
iyi yasa yapın, sonu parçalanmış aileler, mağdur ve mazlum yavrular ve
sağlıksız bir toplum olarak karşı karşıya kalırız. Yeni yasayla düzenlenen
Beşinci Bölüm, işte, bu noktadan çok önemlidir Vesayet düzeni; bu, önceden de
vardı, şimdi de var. Bunun, hakikaten, üzerinde ciddî bir şekilde durmamız
lazım. Vesayet nedir? Halk arasında da, vasi, vesayet denildiği zaman bir
ihtiyaç, geniş olarak, başka birisinin yardımına ihtiyaç duyma olarak
anlaşılıyor. Öyleyse, muhtaç olanlara, başkalarının yardımına ihtiyacı
olanlara, devlet, elini uzatıyor. Doğrudur, vasilik müessesesi vardır, kayyımlık
müessesesi vardır, bu yeni bölümde müşavirlik müessesesi vardır; bunlar,
yasamızda, güzel bir şekilde, etraflı bir şekilde alınmış, derlenmiş, ortaya
konulmuştur. Değerli arkadaşlar, izin
makamı olarak, vesayette, kayyımlıkta, müşavirlikte iki mahkeme getirilmiştir.
Bunlardan, izin makamı olan sulh mahkemesidir, denetim makamı olan da asliye
hukuk mahkemesidir. Yine, bu kanunumuzda,
vasinin görevleri, kayyımın görevleri, vesayet dairesinin görevleri, vesayet
organlarının sorumluluğu ayrı ayrı hükümlerde belirtilmiş, açıklanmıştır. Yeni yasada, vesayeti
gerektiren hallerin sona ermesi, vasilik görevinin sona ermesi, vesayetin sona
ermesinin sonuçları düzenlenmiş ve bu konularda açıklamalar yapılmıştır. Kanunda getirilen yenilik
olarak, vesayet makamındaki kişilerin şahsî icraatları sebebiyle ortaya çıkacak
zarardan dolayı, devlet, kişiler aleyhine rücu davası açabilmektedir. Bu hal,
hem adaletsizliği önlemekte hem de ilgililerin daha dikkatli davranmalarına yol
açmaktadır. Sayın milletvekilleri,
yeni kanunda yapılan düzenlemeyle, madde 404, 405, 406, 407 ve 408'de, küçük,
aile hastalığı, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, savurganlık, alkol veya
uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı, kötü yönetim, özgürlüğü
bağlayıcı ceza ve istek üzerine koruma altına alınabilmektedir. Değerli milletvekilleri,
bu yeni bölümde, kanunumuzun bu kısmında, 432 nci madde ayrı bir önem
taşımaktadır. Bu, 1981 yılında değiştirilen İsviçre yasasından yenilik olarak
getirilmiştir. Buna göre, koruma amacıyla özgürlüğün kısıtlanması... Özgürlüğün
kısıtlanması çok önemli bir konu; özgürlük kutsaldır. Özgürlüğü kısıtlama
noktasında yasalar, düzgün ve sınırları belirli bir şekilde gösterilmezse,
suiistimal edilebilir. Görüldüğü gibi, vesayet konusu, işleyişi, ferdi, aileyi,
toplumu koruma amacına yönelik devleti, devlet sorumluluğunu düzenlemiştir. Bu,
aileyi de koruyor, toplumu da koruyor, ferdi de koruyor. Bizim toplumumuzda ise,
gerek geçmişte gerekse bugün, aile birliğine saygı, kendi aile birimlerini
koruma ve özel himaye anlayışıyla birçok konular kendiliğinden çözülmüştür. Ayrıca, hayrî vakıf
kurumlarda, şifahanelerde ve tamamen hizmet amaçlı kurumlarında önemli
hizmetler yapılmaktadır. Bunları teşvik etmenin gereğine inanmaktayız; çünkü,
her şeyi devletin sırtına yüklemememiz lazım. Geçmişte, gerek Osmanlıda gerekse
bizim dönemimizde, bu anlattığımız hizmetlerin birçoğu, ailelerin kendileri,
akrabaları, yakınları, evlatları, babaları tarafından da, zaten yerine
getirilmektedir. Değerli arkadaşlarım,
geçmişi olmayanın geleceği de olmaz. Geçmişimizi iyi değerlendirmemiz ve
geçmişimize sahip çıkmamız lazım. Geçmişimizdeki güzelliklere, kurumlara sahip
çıkarak, gelecekte de bu hizmetlerin yürütülmesinin yararlı olacağını
düşünüyoruz. Bu konuda, devletin, daha anlayışlı, bu konuları teşvik edici bir
çalışma içerisinde olması gerektiğine inanıyorum. Bizim bu bölümümüzle
ilgili yasalarda, Türkiye'de bazı kurumlar var; Çocuk Esirgeme Kurumu,
huzurevleri -devletin, özelin- şifahaneler, akıl ve sinir hastalıkları tedavi
hastaneleri var. Burada, zamanın darlığı içerisinde bu konunun detayına
girmiyorum. Ancak, hepimiz biliyoruz ki, bu kurumlar, bu müesseseler iyi
çalışmıyor, şefkat içerisinde çalışmıyor, tamamen devletçilik anlayışı
içerisinde çalışıyor. Bunların da, yeniden değerlendirilmesi, yeniden
düzenlenmesi ve buralarda, hizmetin beklenen bir şekilde yapılmasının
gerektiğine inanıyorum. Bu yasanın hayırlı olması
dileğiyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından
alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz
Sayın Alptekin. Saadet Partisi Grubu
adına iki konuşmacı arkadaşımız var. İlk söz, Sacit Günbey'in. Buyurun efendim. (SP
sıralarından alkışlar) SP GRUBU ADINA SACİT
GÜNBEY (Diyarbakır) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri, 723 sıra sayılı
Türk Medenî Kanunu Tasarısının Beşinci Bölümü üzerinde Saadet Partisi Grubu
adına söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Muhterem arkadaşlar,
birkaç günden beri Medenî Kanunla ilgili görüşmeleri devam ettiriyoruz. 1926
yılında, İsviçre Medenî Kanunu tercüme ettirilmek suretiyle ülkemizde
uygulamaya konulmuş. Yetmişbeş yıldan beri bu kanun uygulanırken, tabiî olarak
birtakım aksaklıklar, eksiklikler tespit edilmiş ve bugünün şartlarına göre
yeni bir medenî kanuna ihtiyaç olduğu ortaya çıkmış. Biraz önce hatiplerin de
ifade ettiği gibi, çok eski bir medeniyete sahip olmamıza rağmen, çok sayıda
üniversitemiz, hukuk fakültemiz bulunmasına rağmen, kendimiz yeni bir Medenî
Kanun hazırlayacağımıza, maalesef, yine İsviçre'nin Medenî Kanunu ülkemize
adapte edilmek suretiyle, bir kanun tasarısı haline getirilmiştir. Gönül arzu
ederdi ki, üniversitelerimizdeki öğretim üyeleri ve Bakanlık teşkilatının
katkılarıyla, böyle bir kanunu kendimiz hazırlamış olsaydık. Bu konuşmalar esnasında
gördük ki, bu Medenî Kanun ile ilgili yapılan tenkitler sonucunda çok güzel
fikirler ortaya çıktı; fakat, bu fikirlerin, her zaman hükümetin uyguladığı
metot içerisinde, reddedildiğini de gördük. Hükümetimiz, maalesef, getirdiği
yasaların hiçbirini Meclisin tenkitlerine açık tutmuyor. Hatta, Sayın Bakanımız
"benim dediğim şekilde çıkarsa mesele yok; çıkmazsa, ben istifa
ederim" deyip, bir dayatmanın içerisine girmektedir. Muhalefet
milletvekilleri olumlu tenkitlerini ortaya koyuyorlar. Hatta, gözlediğim
kadarıyla, MHP içerisinde, bu tasarıyla ilgili rezervini koyan, tenkitlerini
ortaya koyan arkadaşlarımız olmasına rağmen, bu tenkitler de dikkate
alınmamaktadır. Muhterem arkadaşlar, daha
önce, anayasa çalışmalarında ve başka kanunlarda muhalefetin de katkısı zaman
zaman istenilmiştir. Bu kanun da çok önemli bir kanundur, ana kanundur.
İnsanların doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar sosyal hayatlarını, medenî
hayatlarını düzenleyen bu kanunda, muhalefetin de katkısına ihtiyaç olduğu
düşünülerek, buna da önem verilmesini doğrusu arzu ederdik. Hatta, mümkünse bu
tasarının geri çekilmesi, Komisyonda, bütün partilerin milletvekillerinin
mutabık kalacağı bir şekilde düzenlenerek yeniden Meclisin önüne getirilmesi
doğru olurdu. Biraz önce, Sayın Başkan,
biraz da müstehzi bir şekilde, verdiğimiz önergeleri Sayın Bakanın kabul
etmediği, bu önergelerin nasıl olsa birini kabul etme durumuna gelmesi için
gayret göstermemiz gerektiği gibi bir ifade kullandılar. Biz hangi gayreti
gösterirsek gösterelim, hangi tenkiti yaparsak yapalım, hükümet, maalesef
-sadece bu kanunla ilgili değil- getirilen kanunlarla ilgili tenkitleri dikkate
almamaktadır. Muhterem arkadaşlar,
maalesef, Parlamentoya hükümet, kanun çıkarma konusunda zaman zaman dayatmalar
yapmıştır. Bakın, hatırlarsınız, Sayın Derviş, Amerika'dan "şu 15 tane
kanunu ben gelinceye kadar çıkarırsanız çıkarın, çıkarmazsanız siz
bilirsiniz" şeklinde bir mantıkla Parlamentoyu tehdit etmiştir. Bugün,
burada, Sayın Derviş'in verdiği bir demeci hep birlikte tenkit ettik, kınadık;
fakat, maalesef, Parlamento, Sayın Derviş'in Amerika'dan tehdit ederek
göndermiş olduğu, tavsiye etmiş olduğu bu kanunları, burada virgülüne dahi
dokunmadan, bizim ikazlarımıza, tenkitlerimize rağmen, maalesef, bu hükümet
geçirdi. Bugün, bu bakanı, burada tenkit ediyoruz, kınıyoruz; ama,
Parlamentonun itibarını korumamız gerekiyorsa, bu konularda Parlamentonun
tenkitlerine de kulak vermemiz gerekiyor. Muhterem arkadaşlar,
benim söyleyeceğim hususlardan biri de, ülkenin siyasî, ekonomik, maddî ve
sosyal yapısı bu hükümet döneminde ciddî ölçüde değiştirildi ve bu ciddî ölçüde
değiştirilme yapılırken, DSP'nin bu konuda, ciddî manada ağırlığını
görmekteyiz; yani, malî yapı değiştirildi, bu ülkenin manevî dokusu
değiştirildi ve şimdi de görüyoruz ki, Medenî Kanun değiştiriliyor. Bu hükümetin
ortaklarının, MHP'nin ve ANAP'ın bu ciddî değişikliklerle ilgili, maalesef,
hiçbir aksiyonlarını göremedik. Sayın Ecevit'i bu yönden hakikaten takdir
ediyorum, ortaklarını çok iyi kendisine bağlamış ve muti bir vaziyete getirmiş.
Bu ciddî kanunlarla ilgili -Medenî Kanunla da ilgili- mesela Türkiye'de
bürokratik adacıklar oluşturuldu, bazı şeyler siyasetin dışına taşırıldı.
Burada kalktık, bunlar anti demokratik uygulamalara sebep olacaktır dedik,
bunları söyledik. Maddî yapı değiştirildi, sosyal yapı değiştirildi, hukuk
yapımız değiştirilidi. Bunlar DSP'nin ideolojisine uygun olarak
değiştirilmesine rağmen, MHP'den ve ANAP'tan ciddî tenkitler ortaya çıkmıyor. Muhterem arkadaşlar,
Medenî Kanun Tasarısının gerekçesi yerine -daha önce arkadaşlarımız da söyledi-
keşke bu bakanımız bir gerekçe yazmış olsaydı, daha güzel bir gerekçe olurdu
diyoruz; fakat, 26 yıl önce çıkarılan kanunun gerekçesi getirilip buraya monte
edilmiş. Gerekçeyi dikkatli bir şekilde okuduğunuzda, burarda, İslam Dinine,
geleneklerimize, göreneklerimize ve âdetlerimize ciddî manada hakaret vardır,
tenkit vardır. Bu hakaret ve tenkitler, tek başına, bu kanunun çıkarılmaması
için çok önemli bir engelleme sebebi olabilecek niteliktedir. Muhterem arkadaşlar, daha
önceki konuşmacılar, hatipler ifade ettiler. Bu kanunun özelliklerinden biri de
şudur: Maalesef, meriyette bulunan kanunu bugün anlamak mümkün değil,
hakikaten, güncelliğini kaybetmiş; ama, çıkarılacak olan kanunda da, kullanılan
kelimeler, daha önceki kanundaki kelimelerin karşılığı değildir, onun manasını
karşılayamamaktadır ve maalesef, toplumun bilmediği, hatta, aydınların
bilmediği kelimelerden oluşmaktadır. Bunun da en önemli tehlikesi, geçmişle
gelecek arasındaki bağlantıyı koparmış olmasıdır. Bu tasarıda tenkit
edilecek en önemli hususlardan biri de, aileye ciddî şekilde müdahale
edilmesidir. Muhterem arkadaşlar, bizim aile yapımız, hakikaten sağlıklı bir
aile yapısıdır. Bu aile yapısını korumak için, tahkim etmek için, desteklemek
için elimizden ne geliyorsa onu yapmamız gerekiyor. Bakın, bu hükümetin
uyguladığı ekonomik politikaya rağmen, krizlere rağmen, bütün fakirliklere
rağmen, yolsuzluklara rağmen, insanlar muhtaç olmasına rağmen, 15 milyon işsiz
olmasına rağmen, tarım kesiminde çalışan insanlar perişan edilmesine rağmen, bu
ülkedeki insanlar, aile yapımızın sağlam olmasından dolayı birtakım sosyal
patlamalardan korunmaktadır, ülkemiz korunmaktadır. Bu aile yapımızı korumak
için her çeşit fedakârlığı yapmamız gerekirken, maalesef, bu kanunla aile
yapımızın içerisine fitne sokulmaktadır; ailelerin, eşlerin, mal sebebiyle,
birbirleriyle evlendikleri günden itibaren beyinlerinin arka kısmında bir hesap
içerisinde olacakları şüphesi vardır. Eğer aile yapımızı bozarsak, bugün
Batının en önemli hastalığı olan bölünmüş aile sendromu, maalesef, Türkiye'de
de yaşanacaktır. Batının en önemli sosyal hastalığı budur. Bölünmüş aile
problemleri vardır, sendromu vardır orada. Bu ailelerin bölünmesi, sadece anne
ile babayı, eşleri ilgilendirmiyor, onların oluşturdukları ailenin çocukları,
özellikle çocuklar, bundan çok önemli zararlar görmektedirler. Bugün, maalesef,
ülkemizde, sayıları milyonların üzerinde ifade edilen beslenme bozukluğu olan
çocuklar vardır; bugün, maalesef, ülkemizde, sayıları milyonların üzerinde
ifade edilen korunmaya muhtaç çocuklar vardır; bugün, maalesef, ülkemizde,
sayıları yüzbinlerle ifade edilen sokakta yatan, maalesef, bu soğuklarda tir
tir titrediği halde bir yorgan, bir battaniye, bir örtü bulamadan gecesini,
sokakta, köprü altında geçiren çocuklar vardır. Korunmaya muhtaç olan bu
çocukların, devlet, ancak, 20 000'ine, 30 000'ine sahip çıkabilmektedir. Bu 20
000'ine, 30 000'ine sahip çıkılan çocukların bile, aile ocağındaki aile
sıcaklığını, şefkati, sevgiyi, muhabbeti, maalesef, bulmaları mümkün değildir.
Devlet ne kadar yatırım yaparsa yapsın, bunlara aile sıcaklığını ulaştırmak
mümkün değildir. Muhterem arkadaşlar, bu
çocuklarımızın sayısını yeni korunmaya muhtaç çocuklarla daha fazla artırmamak
için, bu kanun tasarısının, özellikle aile içerisine fitne sokan maddelerinin
yeniden gözden geçirilmesini talep ediyorum. Bakın, sadece korunmaya
muhtaç çocuklara, Çocuk Esirgeme Kurumunun yurt yapmasıyla sorun çözülmüyor. Bu
çocuklara yurtlarda bakmak daha pahalı. Çocukların ailelerinin ekonomik ve
sosyal durumlarını, eğitim giderlerini, sağlık harcamalarını devlet karşılamak
suretiyle, korunmaya muhtaç çocukların sayıları azaltılabilir; fakat, korunmaya
muhtaç çocukların sayılarını azaltmak için de, özellikle işsizliği önlemek,
göçü önlemek, fakirliği önlemek gerekiyor. Bu bakımdan, bu kanun,
maalesef, bundan sonra boşanmaları artıracak, bölünmüş ailelerin sayısını
artıracak, korunmaya muhtaç çocukların sayısını artıracak ve maalesef, bu
kanun, fayda yerine, ülkemizde büyük sosyal yaralar açacaktır. Bu kanun tasarısının
geriye çekilerek, herkesin üzerinde mutabık kalacağı bir şekilde yeniden
düzenlenmesini arzu ediyor, bu vesileyle, hepinize saygılar sunuyorum efendim.
(SP ve AK Parti sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederiz. Sayın Mehmet Bekâroğlu...
Yok. Milliyetçi Hareket
Partisi Grubu adına Afyon Milletvekili Sayın Müjdat Kayayerli; buyurun. (MHP
sıralarından alkışlar) MHP GRUBU ADINA MÜJDAT
KAYAYERLİ (Afyon) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 723 sıra sayılı Türk Medenî
Kanunu Tasarısının beşinci bölümü üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu
adına söz almış bulunuyorum; Partim ve şahsım adına, Yüce Meclisi saygılarımla
selamlıyorum. Türk Medenî Kanununda
yapılan değişikliklerle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti yeniden hukuk devleti
olduğunu bir defa daha dünyaya duyurmaktadır. Hukukun üstünlüğüne inanan Türk
Milleti, Türkiye Cumhuriyeti Devletini hukuk devleti olarak tanımlar. Bu
tanımın dışına çıkarak toplumu devlete kışkırtanlar, Türk Devletini hukuk
devleti olarak tanımak istemeyenler, her zaman olduğu gibi, hukukun üstünlüğü
karşısında da ezilmeye mahkûm kalacaklardır. Çünkü, hukuk devleti demek temel
hak ve özgürlükleri anayasayla tanıyan,
hukukun üstünlüğünü kabul eden, kamu nitelikli bütün faaliyet ve işlemleri
yargı denetimi altında tutan devlet demektir. Hukuk devletinin vazgeçilmez ve
en önde gelen öğesi ise idarenin yargısal denetimidir. Yurttaşlarımızın hukuka
aykırı ve keyfî işlemlere karşı yargısal korunmaya alınmaları, idarenin yargı
denetimiyle benimsenme ilkesi 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarımızda da yer
almıştır. Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; Türk Medenî Kanunu Tasarısı, aynen yürürlükteki kanunda olduğu
gibi "Aile Hukuku" başlığını taşıyan ikinci kitabın üçüncü kısmı
vesayetle ilgilidir. Birinci bölümde vesayet düzeninde 396 ncı maddeden 438'e
kadar, vesayet organları, vesayeti gerektiren haller, vesayet işlerinde yetki,
vasinin atanması, kayyımlık ve yasal danışmanlık, koruma amacıyla özgürlüğün
kısıtlanması yer almaktadır. İkinci Bölümü oluşturan
438 ilâ 470 inci maddeler ise, vesayetin yürütülmesiyle ilgili olup, vasinin,
kayyumun ve vesayet dairelerinin görevlerini, ayrıca vesayet organlarının
sorumluluğunu açıklamaktadır. Üçüncü Bölüm, yani 470 ile 495 inci maddeler
arası da, vesayetin sona ermesiyle ilgili olup, vesayeti gerektiren hallerin,
vasilik görevinin ve vesayetin sona ermesiyle ilgili sonuçları içermektedir. Vesayet kısmında
düzenlenmekte olan kurumlarda ve hükümlerde önemli ve esaslı değişiklikler söz
konusu değildir. Bu bölümde, tasarının, 396 ncı, 397 nci, 398 inci, 399 uncu,
400 üncü, 401 inci, 402 nci ve toplam, aşağı yukarı 88 madde, hükümetimizin
teklif ettiği şekliyle Adalet Komisyonunda aynen kabul edilmiştir. Sadece 11
maddede değişiklik yapılmıştır. Özel vesayetin kurulmasında istemde
bulunacakları belirleyen 399 uncu maddede, yürürlükteki metinde geçen
"vesayet altındaki kimsenin yakın kan ve sıhrî hısımlarından iki
reşidin" yerine, "vesayet altına alınan kişinin fiil ehliyetine sahip
iki yakın hısımının" deyimi tercih edilmiştir. "Vesayeti Gerektiren
Haller" başlığını taşıyan ikinci Ayırımda, istek üzerine kısıtlanmayı
düzenleyen 408 inci maddede sayılan hallere ise, ağır hastalık hali de
eklenmiştir. Yürürlükteki Medenî
Kanunun 356 ncı maddesini karşılayan tasarının 406 ncı maddesinde, maddenin
kenar başlığı Türkçeleştirilmiş; ayrıca, hem kenar başlığında hem madde
metninde isabetli olarak "ayyaşlık" yerine "alkol ve uyuşturucu
madde bağımlılığı" deyimi kullanılmıştır. Bu suretle, ayyaşlığın, sadece
alkol bağımlılığını ifade etmediği vurgulanmıştır. 406 ncı maddenin özü
şöyledir: "Savurganlığı, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü
yaşama tarzı, mal varlığını kötü yönetmesi sebebiyle kendisini veya ailesini
darlık veya yoksulluğa düşürme tehlikesine yol açan, başkalarının güvenliğini
tehdit eden her ergin kısıtlanır." 409 uncu maddede, akıl
hastalığı veya akıl zayıflığı sebebiyle kısıtlamaya ancak resmî sağlık kurulu
raporu üzerine karar verilebileceği hükmü getirilmiş, bu suretle, herhangi bir
hekimin raporuyla karar verme imkânı da ortadan kaldırılmıştır. Vasilikten kaçınma
sebeplerini düzenleyen Medenî Kanunun 367 nci maddesini karşılayan, tasarı 417
nci maddesine, isabetli olarak, Cumhurbaşkanı ilave edilmiş... (Mikrofon kapandı) BAŞKAN - Buyurun Sayın
Kayayerli. MÜJDAT KAYAYERLİ
(Devamla) - Teşekkür ederim Başkan. 406 ncı maddenin özünü
açıkladım. 409 uncu maddede akıl hastalığı veya akıl zayıflığı sebebiyle
kısıtlamaya ancak resmî sağlık kurulu raporu üzerine karar verilebileceği
hükmünün getirildiğini söyledim; bu suretle, herhangi bir hekimin raporuyla
karar verme imkânının ortadan kaldırıldığını da ifade etmiştim. Vasilikten kaçınma
sebeplerini düzenleyen Medenî Kanunun 367 nci maddesini karşılayan, tasarının,
417 nci maddesine ise, isabetli olarak, Cumhurbaşkanı ilave edilmiş; ayrıca,
sadece Yargıtay Başkan ve üyeleri değil, hâkim.. (Mikrofon kapandı) BAŞKAN - Sayın Kayayerli,
kusura bakmayın, maalesef, sistemdeki arıza nedeniyle bir 5 dakika ara
vereceğiz, sizi yeniden davet edeceğiz. Saat 18.45'te toplanmak
üzere Birleşime 5 dakika ara veriyorum. Kapanma Saati : 18.34 ÜÇÜNCÜ OTURUM Açılma Saati: 18.45 BAŞKAN: Başkanvekili Ali ILIKSOY KÂTİP ÜYELER:Sebahattin KARAKELLE (Erzincan), Melda BAYER
(Ankara) BAŞKAN - Sayın milletvekilleri,
Türkiye Büyük Millet Meclisinin 15 inci Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum. Görüşmelere kaldığımız
yerden devam edeceğiz, eğer, sistem imkân verirse diyorum; çünkü, biraz önce,
çok değerli bir hatip arkadaşımızın konuşması sırasında, hatip kürsüsüne su
dökülmüş; o nedenle, teknik elemanların ifadesine göre, sistemde bir arıza
meydana gelmiş. V. - KANUN
TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER
İŞLER (Devam) 2.- Türk
Medenî Kanunu Tasarısı ile Türk Kanunu Medenisinde Değişiklik Yapılması
Hakkında Kanun Tasarısı ve Ankara Milletvekili Yücel Seçkiner'in; Ankara
Milletvekili Esvet Özdoğu ve Dört Arkadaşının; Aynı Kanunda Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanun Teklifleri ve Adalet Komisyonu Raporu (1/611, 1/425,
2/361, 2/680) (S. Sayısı: 723) (Devam) BAŞKAN - Komisyon ve
Hükümet hazır. Şimdi yeniden deneyeceğiz
ve Sayın Kayayerli'nin konuşmasını tamamlama imkânı bulursak sevineceğiz. VEYSEL CANDAN (Konya) -
Sayın Başkan, grup başkanvekilleri olarak oturumu kapatmanızı öneriyoruz. SALİH KAPUSUZ (Kayseri) -
Kapatalım Sayın Başkan. BAŞKAN - Efendim,
sistemin çalışıp çalışmadığını deneyeceğiz, çalışırsa devam edeceğiz, yoksa
kapatacağım. Buyurun Sayın Kayayerli;
inşallah sistem çalışır. ............ Sistem çalışmıyor. Sayın Kayayerli, kusura
bakmayın; sizi iki sefer kürsüye getirdik. Sistem çalışmadığı için
bugünkü birleşimi kapatacağım. Sizin konuşma hakkınız
bakidir; konuşmanın bütünlüğünün kaybolmaması bakımından gelecek oturumda
konuşmanızı baştan alabilirsiniz. MÜJDAT KAYAYERLİ (Afyon)
- Teşekkür ederim. BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, sistemdeki arıza nedeniyle görüşmeleri tamamlıyoruz. Alınan karar gereğince,
Başbakan Bülent Ecevit ve Bakanlar Kurulu üyeleri hakkındaki gensoru
önergesini, sözlü sorular ile diğer denetim konularını sırasıyla görüşmek için,
6 Kasım 2001 Salı günü saat 15.00'te toplanmak üzere, birleşimi kapatıyorum. Kapanma Saati : 18.47 |
|