|
DÖNEM : 21 CİLT : 53 YASAMA
YILI : 3 T. B. M. M. TUTANAK
DERGİSİ 46 ncı
Birleşim 18 . 1 . 2001 Perşembe İ Ç İ N D E K İ L E R Sayfa I. - GEÇEN
TUTANAK ÖZETİ II. - GELEN KÂĞITLAR III. - BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI A) GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR 1. – Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Kaya’nın, Avrupa, Anadolu ve
Türklere ilişkin gündemdışı konuşması 2. – Konya Milletvekili Özkan Öksüz’ün, Seydişehir Alüminyum
Tesislerinin özelleştirilmesine ilişkin gündemdışı konuşması 3. – Tekirdağ Milletvekili Bayram Fırat Dayanıklı’nın, internet ve
saydamlığa ilişkin gündemdışı konuşması B) GENSORU, GENEL GÖRÜŞME, MECLİS
SORUŞTURMASI VE MECLİS ARAŞTIRMASI ÖNERGELERİ 1. – Adana Milletvekili Mehmet Halit Dağlı ve 21 arkadaşının, Adana
İlinin sosyo-ekonomik ve kültürel sorunlarının araştırılarak alınması gereken
önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi
(10/167) C) TEZKERELER VE ÖNERGELER 1. – (10/10) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Geçici
Başkanlığının, Komisyonun başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip üye seçimini
yaptığına ilişkin tezkeresi (3/740) 2. – Barış İçin Asyalı Parlamentolar Birliğinde (BAPB) Türkiye
BüyükMillet Meclisini temsil edecek Türk grubunu oluşturmak için siyasî parti
grup başkanlıklarınca aday gösterilen üyelere ilişkin Başkanlık tezkeresi
(3/741) 3. – 9 Ocak 2001 tarihli 41 inci Birleşimde İsveç Parlamentosunun resmî
davetine icabeti kabul edilen TBMM Başkanvekili Nejat Arseven’e bir Parlamento
heyetinin eşlik etmesine ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/742) D) OTURUM BAŞKANLARININ KONUŞMALARI 1. – TBMM Başkanvekili Mehmet Vecdi Gönül’ün, sözde Ermeni soykırımı
kanunu tasarısının Fransa Parlamentosunda kabul edilmesi nedeniyle, bu kararın
çifte standarda dayalı karar olduğuna ilişkin konuşması IV. – ÖNERİLER A) DANIŞMA KURULU ÖNERİLERİ 1. – Enerji alanındaki yolsuzluk ve usulsüzlükler konusunda, Enerji ve
Tabiî Kaynaklar Bakanı Mustafa Cumhur Ersümer hakkında verilen (11/6) esas
numaralı gensoru önergesinin, gündemin “Özel Gündemde Yer Alacak İşler”
kısmında yer almasına ve gündeme alınıp alınmayacağı hususundaki görüşmelerin
23.1.2001 Salı günkü birleşimde yapılmasına ilişkin Danışma Kurulu önerisi V. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE
KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER 1. – İzmir Milletvekili Rifat Serdaroğlu’nun; İstanbul Milletvekili
Bülent Akarcalı’nın; Amasya Milletvekili Ahmet İyimaya’nın; Ankara Milletvekili
Yıldırım Akbulut’un; Şırnak Milletvekili Mehmet Salih Yıldırım’ın;Gaziantep Milletvekili
Ali Ilıksoy, Konya Milletvekili Ömer İzgi ve Ankara Milletvekili Nejat
Arseven’in;İstanbul Milletvekili Ziya Aktaş ve 42 Arkadaşının; Zonguldak
Milletvekili Hasan Gemici’nin ve İzmir Milletvekili Işılay Saygın’ın; Türkiye
Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifleri
ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/94, 2/232, 2/286, 2/307, 2/310, 2/311, 2/325,
2/442, 2/449) (S. Sayısı :527) 2. – Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Yurtdışı Teşkilâtı Hakkında 189 Sayılı
Kanun Hükmünde Kararname ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/53) (S. Sayısı :433) 3. –Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesinin
Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu
Raporu (1/734) (S. Sayısı :549) 4. – Uluslararası Denizcilik Örgütü Sözleşmesinde Yapılan
Değişikliklerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve
Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm ve Dışişleri komisyonları raporları
(1/549) (S. Sayısı :202) VI. – SORULAR VE CEVAPLAR A) YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI 1. – Sivas Milletvekili Abdüllatif Şener’in, Andıç ve JİTEM’e ilişkin
Başbakandan sorusu ve Millî Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu’nun cevabı
(7/3191) 2. – Şanlıurfa Milletvekili Mustafa Niyazi Yanmaz’ın, İran fıstığı
ithaline ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler’in cevabı (7/3266) 3. – Antalya Milletvekili Mehmet Zeki Okudan’ın, geçici işçilerle ilgili
protokole ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı H. Hüsamettin
Özkan’ın cevabı (7/3116) 4. – Samsun Milletvekili Musa Uzunkaya’nın, bazı futbol maçlarına
ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Fikret Ünlü’nün cevabı (7/3218) 5. –Afyon Milletvekili İsmet Attila’nın, Afyon-Çobanlar İlçesi Çok
Programlı Lisesine ilişkin sorusu ve Millî Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu’nun
cevabı (7/3066) 6. – Afyon Milletvekili İsmet Attila’nın, Afyon-Dinar Millî Eğitim
Müdürlüğüyle ilgili iddialara ilişkin sorusu ve Millî Eğitim Bakanı Metin
Bostancıoğlu’nun cevabı (7/3129) 7. – İstanbul Milletvekili Bülent Akarcalı’nın, İstanbul’da okul
müdürlüklerine yapılan atamalara ilişkin sorusu ve Millî Eğitim Bakanı Metin
Bostancıoğlu’nun cevabı (7/3127) 8. – Van Milletvekili Hüseyin Çelik’in ülkemizde üniversite eğitimi
gören yabancı uyruklu öğrencilere ilişkin sorusu ve Millî Eğitim Bakanı Metin
Bostancıoğlu’nun cevabı (7/3014) 9. –Bursa Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır’ın, Bakanlığın Bursa
İlindeki bazı projelere ilişkin sorusu ve Millî Eğitim Bakanı Metin
Bostancıoğlu’nun cevabı (7/3047) 10. – Kırıkkale Milletvekili Kemal Albayrak’ın, Kırıkkale’deki
hastanelerin tıbbî cihaz sorununa ilişkin sorusu ve Sağlık Bakanı Osman
Durmuş’un cevabı (7/3211) I. – GEÇEN TUTANAK ÖZETİ TBMM Genel Kurulu saat l5.00'te açıldı. Denizli Milletvekili M. Kemal Aykurt'un, bayram tatilinde kapanan
karayollarında can ve mal güvenliğinin sağlanması, Muğla Milletvekili Metin Ergun'un, çeşitli çevrelerce yozlaştırılan
güzel Türkçemizin yabancı dillerin etkisinden kurtarılması, İçin alınması gereken tedbirler konusundaki gündemdışı konuşmalarına
Millî Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu; Bursa Milletvekili Faruk Çelik'in, özelleştirmelere, özellikle Bursa
Merinos Sanayiinin özelleştirilmesine ve çalışanlarının durumuna ilişkin
gündemdışı konuşmasına da Devlet Bakanı Yüksel Yalova; Cevap verdi. Amasya Milletvekili Ahmet İyimaya'nın, (6/1014) esas numaralı sözlü
sorusunu geri aldığına ilişkin önergesi okundu; sözlü soru önergesinin geri
verildiği açıklandı. Balıkesir Milletvekili İlyas Yılmazyıldız ve 31 arkadaşının, enerji
alanındaki yolsuzluk ve usulsüzlüklerin ortaya çıkarılmasında ve Teftiş Kurulu
raporlarının uygulanmasında görevinin gereklerini zamanında yerine getirmediği
iddiasıyla Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Mustafa Cumhur Ersümer hakkında bir
gensoru açılmasına (11/6) ilişkin önergeleri Genel Kurulun bilgisine sunuldu;
gensoru önergesinin görüşme gününün Danışma Kurulunca daha sonra belirleneceği
bildirildi. Trafik kazalarının nedenlerinin araştırılarak alınması gereken
önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan (10/139, 14, 126, 132 ve 133) Esas
Numaralı Meclis Araştırması Komisyonu raporunun görüşmeleri tamamlandı. Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonunda boş bulunan ve
Fazilet Partisi Grubuna düşen bir üyeliğe, Grubunca aday gösterilen Bingöl
Milletvekili Hüsamettin Korkutata seçildi. Tekstil ve konfeksiyon sektörünün sorunlarının araştırılarak, alınması
gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla kurulan (10/10) esas numaralı Meclis
Araştırması Komisyonu üyeliklerine de partilerince aday gösterilen
milletvekilleri seçildiler; Başkanlıkça, Meclis Araştırması Komisyonunun,
başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip üye seçimini yapmak üzere toplanacağı gün,
saat ve yere ilişkin duyuruda bulunuldu. 18 Ocak 2001 Perşembe günü saat 15.00'te toplanmak üzere, birleşime
18.51'de son verildi. Mehmet Vecdi
Gönül Başkanvekili
II. – GELEN KÂĞITLAR
18.1.2001 PERŞEMBE
No. : 66 Teklifler 1. - Ankara Milletvekili M. Zeki Çelik'in; Bir İl Kurulmasına Dair Kanun
Teklifi (2/662) (İçişleri ve Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş
tarihi : 9.1.2001) 2. - İstanbul Milletvekili Ahmet Çakar'ın; 26.10.1990 Tarihli ve 3671
Numaralı Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyelerinin Ödenek, Yolluk ve
Emekliliklerine Dair Kanuna Bir Ek Madde Eklenmesine İlişkin Kanun Teklifi
(2/663) (Anayasa Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi : 11.1.2001) Tezkere 1. - Türkiye Büyük Millet Meclisinin Denetimine Tâbi Kuruluşların 1999
Yılı Faaliyetleri, Bilanço, Kâr ve Zarar Hesaplarına Ait Raporların Sunulduğuna
İlişkin Başbakanlık Tezkeresi (3/739) (Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonuna)
(Başkanlığa geliş tarihi: 12.1.2001) Yazılı Soru Önergeleri 1. - İstanbul Milletvekili
Perihan Yılmaz'ın, DDY'nın zarar etme nedenlerine ilişkin Ulaştırma Bakanından
yazılı soru önergesi (7/3330) (Bakanlığa geliş tarihi : 17.1.2001) 2. - Bursa Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır'ın, MAZLUMDER Genel
Başkanının yaptığı açıklamaya ilişkin
Başbakandan yazılı soru önergesi (7/3331) (Başkanlığa geliş tarihi :
17.1.2001) 3. - Denizli Milletvekili Mustafa Kemal Aykurt'un, İzmir-Bornova'da bir
taşınmazın kamulaştırma bedelinin ödenmediği iddiasına ilişkin Millî Eğitim
Bakanından yazılı soru önergesi (7/3332) (Başkanlığa geliş tarihi : 17.1.2001) Meclis Araştırma Önergesi 1. - Adana Milletvekili Mehmet Halit Dağlı ve 21 arkadaşının, Adana
İlinin sosyo-ekonomik ve kültürel sorunlarının araştırılarak alınması gereken
önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci
maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/167)
(Başkanlığa geliş tarihi : 16.1.2001) BİRİNCİ OTURUM Açılma Saati: 15.00 18 Ocak 2001 Perşembe BAŞKAN: Başkanvekili Mehmet Vecdi GÖNÜL KÂTİP ÜYELER: Levent MISTIKOĞLU (Hatay),
Hüseyin ÇELİK (Van) BAŞKAN - Türkiye Büyük Millet Meclisinin 46 ncı Birleşimini açıyor,
hepinize en iyi dileklerimi ve saygılarımı sunuyorum. Toplantı yetersayısı vardır; görüşmelere başlıyoruz. Gündeme geçmeden evvel, üç sayın milletvekiline gündemdışı söz
vereceğim. İlk söz, Avrupa, Anadolu ve Türkler hakkında söz isteyen Kahramanmaraş
Milletvekili Sayın Mehmet Kaya'ya aittir. Buyurun Sayın Kaya. (MHP sıralarından alkışlar) Süreniz 5 dakika efendim. III. - BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI A) GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR 1. – Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet
Kaya’nın, Avrupa, Anadolu ve Türklere ilişkin gündemdışı konuşması MEHMET KAYA (Kahramanmaraş) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
"Avrupa, Anadolu ve Türkler" adlı gündemdışı konuşmamı yapmak üzere
huzurlarınızda söz almış bulunuyorum; he-pinizi saygılarımla selamlıyorum. Değerli milletvekilleri, bu konuşmamda, coğrafî ve tarihî kronoloji
içinde Anadolu ve Avrupa dengeleri olgusundan bahsetmek istiyorum. Bugün, güncel bir konu olan Avrupa Birliğindeki gelişmeleri bugünkü bir
olay olarak yorumlamanın noksan bir yorumlama olacağını düşünerek, Türkiye
açısından bazı gerçekleri anlatmak, ileriye dönük bir yorumlama yapmak ve şahsî
kanaatlerimi açıklamak üzere huzurlarınızdayım. Değerli milletvekilleri, bugün, hepimizin bildiği gibi, coğrafî
özellikler içinde birleşen ve üzerlerinde yaşayan canlılarla da bütünleşerek
adlandırılan ve hakkında da tarih yazılarak tarif edilen bölgeler vardır. İşte
bu bölgelerden biri de Avrasya adıyla belirlenen bölgedir. Avrasya Bölgesi,
coğrafya olarak Avrupa, Anadolu, Hazar ve Urallardan Ortadoğu'ya kadar uzanan
bölge olarak bilinmektedir. İşte, burada, görüyoruz ki, Anadolu kütle olarak
Avrupa ile birlikte olan bir coğrafyaya sahiptir. Yine hepimizin bildiği basit
bir coğrafya bilgisi olarak da Türkiye'nin Trakya kısmı zaten, Avrupa kısmı
olarak bilinmektedir. Değerli milletvekilleri, coğrafya olarak belirlenen Avrupa ve Anadolu
küresel parçaları üzerinde birçok millet yaşamış ve birçok medeniyetlerin de
yaratıcısı olmuşlardır. İşte bu Avrupa + Anadolu = Avrasya denkleminin
çözümünde, Türklerin bu coğrafya üzerinde yok sayılamayacakları sonucu
çıkmaktadır. Bu bağlamda, Türkler de, dünyada, evrensel bağlantılar içinde,
diğer dünya milletlerinde olduğu gibi, doğudan batıya doğru asırlarca hareket
etmişlerdir. Bu hareketler içinde, Avrupalılar Amerika'ya, Çinliler, Araplar,
Acemler, Ruslar ve Türkler de batıya doğru hareket etmişler ve halen de
etmektedirler. Görüyoruz ki, Türklerin, sosyolojik, biyolojik ve ekonomik olarak batıya
doğru hareket etmeleri evrensel bir kuram içinde olmuştur. Türklerin insanî ve
beşerî olarak bir evrensellik içinde batıya doğru hareketleri, Karadeniz'in
kuzeyinden ve güneyinden aynı zaman içinde olmuştur. Değerli milletvekilleri, Karadeniz'in kuzeyinden İskit-Saka Türklerinin
M.Ö. 3 üncü Yüzyılda, Batı Hunları M.S. 4 üncü ve 5 inci Yüzyıllarda, Avar Türklerinin
M.S. 5 inci ve 6 ncı Yüzyıllarda, Peçenek, Uz ve Onoğur Türklerinin M.S. 4 üncü
ve 5 inci Yüzyıllarda Avrupa'ya gelişleriyle, Avrupa'nın Türklerle tanışıp,
kaynaşmasının ilk temellerini oluşturmuşlardır; yani, Avrupa'yla Türklerin
tanışıp, birlikteliği 2 000 yıldan fazla bir zamandır devam etmektedir. Karadeniz'in kuzeyinden Avrupa'ya olan Türk Kavimler Göçü sonucu zamanın
cihan imparatorluğu olan Büyük Roma İmparatorluğu Batı ve Doğu diye ikiye
ayrılmış, kısa bir zaman içinde de, Batı Roma İmparatorluğu tarih sahnesinden
silinmiştir. Avrupa'ya olan Türk Kavimler Göçü sonucu, Avrupa'nın etnik yapısı da
yeniden şekillenmiş, başta Germen kavimleri ile Hunlar arasındaki
kaynaşmalardan yeni yeni topluluklar ve devletler oluşmuştur. Bu bakımdan,
bugünkü Avrupa'nın etnik temeli, işte bu Batı Hun Türklerinin Avrupa'ya
gelişiyle atılmıştır diyebiliriz bir düşünce olarak. Değerli milletvekilleri, Ortaasya'dan batıya doğru olan Türk Kavimler
Göçü, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Karadenizin ve Hazar Denizinin kuzeyinden
ve güneyinden olmak üzere iki güzergâh üzerinden olmuştur. Bu göç güzergâhının
tarihî seyirleri de birbirinden çok farklı olmuştur. Karadeniz'in kuzeyinden Avrupa'ya ulaşan Türkler, Avrupa'yla kaynaşmakta
zorluk çekmişler, hatta, belli bir direngenlikle de karşılaşmışlardır. Akıbette, Avrupa'ya gelen Türkler ve Avrupalılar karşılıklı olarak
Hıristiyanlık ve Avrupalılık kültürünü beraberce benimsemişlerdir. Böylece, Avrupa'ya gelen Türkler, Avrupa'da birçok devletler kurmuşlar;
ama, bu devletler uzun ömürlü de olmamıştır. Bunun nedenini de, kültür değişimi
olarak gösterebiliriz; fakat, Karadenizin Hazar denizinin güneyden batıya doğru
olan Türk Kavimler Göçü sırasında, Türkler, İslamiyetle karşılaşınca, Önasya'da
ve Anadolu'da binlerce sene hüküm süren dünya devletleri kurmuşlardır. Anadolu'da kurulan bu cihan devletleri, daha sonra, Avrupa'yı fethetmek
üzere seferler yaptıklarında, kendileriyle asırlar önce Karadeniz'in kuzeyinden
Avrupa'ya göç eden Türklerden eser dahi bulamamışlar ve hatta inanç ve
kültürlerinin değişmesi sonucu, Avrupalı ve Anadolulu farklı devletler olarak
birbirleriyle savaş meydanlarında karşı karşıya gelmişler; her nedense de,
birbirlerini hatırlayamamışlardır. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Lütfen toparlar mısınız. MEHMET KAYA (Devamla) - Değerli milletvekilleri, Türklerin bu
hareketleri, Avrupa'da ve Anadolu'da eşzamanlı, sosyal ve idarî yönlerden yeni
yapılanmalara sebep olmuştur. Bu insanî ve beşerî yapılanmalar içinde,
Avrupa'da Batı Hunlar ile Büyük Roma İmparatorluğu arasında olan kültürel,
sosyal ve askerî alanlardaki mücadele sonunda, Batı Hunlar, Atilla'nın
önderliğinde Büyük Roma İmparatorluğunun yıkılmasına neden olmuşlardır. Bu olay
sonucunda ise, Avrupa'da büyük bir Türk devleti kurularak, Avrupalılar ile
Türklerin kaynaşması sağlanmıştır. Bugün, bu kaynaşmanın sonucu olarak, Orta
Avrupa'da, Balkanlarda, Türk-Avrupa kültür kaynaşmasının belgeleri açıkça
ortadadır. Bunu görmezlikten gelen ve hatta tarihî gerçekleri saptıran neokolonist
düşünceler mevcuttur. Avrupa'nın Türklerle kaynaşması sonucunda, dünya medeniyetler
silsilesinde Anadolu ve Avrupa medeniyetleri daima birbirini tamamlayarak,
birbirini etkilemişlerdir. Hatta, Avrupa, Anadolu'dan astronomiyi, geometriyi
ve biyolojik... (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Sayın Kaya, son cümleniz için mikrofonunuzu tekrar açıyorum;
lütfen tamamlayınız. MEHMET KAYA (Devamla) - ... bilimleri öğrenerek, bugünkü Avrupa
medeniyetinin oluşmasında katkılar
sağlamışlardır. Bugün, Avrupa Birliğinin temel düşünce sistemleri içinde, asırlar önce
Fransa, Almanya ve Osmanlılar arasındaki gümrük ve ticaret anlaşmaları, Avrupa,
artı Anadolu birliğinin temelleri olarak kabul edilmiştir. Dörtyüz, beşyüz yıl
önce Fransa Kralı François, Alman İmparatoru Şarlken ve Osmanlı Padişahı Kanunî
Sultan Süleyman arasındaki ticarî, ekonomik, askerî yazışma ve dayanışmaları,
Avrupa ve Anadolu beraberliğinin tarihî bir belgesi ve vesikası olarak da bugün
kabul görmesi gereken bir olgudur diye düşünebiliriz. Yine, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında da Avrupalılar ve Türkler,
bazen yandaş bazen karşıt gruplar olarak, aynı denklemin bilinen ve
bilinmeyenleri olarak, savaş ve tarih sahnelerinde beraber olmuşlardır. Avrupalıların, tarihte, Türklere karşı duydukları olumsuz duygu ve
düşüncelerinin gelecekte de gittikçe artarak, devam edeceği görülmektedir. İşte, bu coğrafî ve tarihî perspektif içerisinde, Türkiye, ister
Helsinki ister Kopenhag kriterleri olsun, ne olursa olsun, tarihî gerçekler
doğrultusunda, Avrupa'da hak ettiği yeri almalıdır. Bu duygu ve düşüncelerle konuşmama son verirken, Aziz Türk Milletini ve
onun Yüce Meclisini saygılarımla selamlıyorum. (Alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Kaya. Gündemdışı ikinci söz, Seydişehir Alüminyum Tesislerinin
özelleştirilmesi hakkında söz isteyen, Konya Milletvekili Sayın Özkan Öksüz'e
aittir. Buyurun. (FP sıralarından alkışlar) Süreniz 5 dakikadır. 2. – Konya Milletvekili Özkan Öksüz’ün,
Seydişehir Alüminyum Tesislerinin özelleştirilmesine ilişkin gündemdışı
konuşması ÖZKAN ÖKSÜZ (Konya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Seydişehir
Alüminyum Tesislerinin özelleştirilmesiyle ilgili olarak söz almış
bulunmaktayım; bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Seydişehir İlçemizde yer alan alüminyum tesisleri, 1969 yılında temeli
atılmış olup, 1973 yılında üretime geçmiş ve otuz yıldır alüminyum
üretmektedir. Geçmiş yıllarda, diğer KİT'lerde olduğu gibi, bu tesislerimizde de zarar yapılmaktaydı. Son
yedi yıldır, zarar etmeden çalışmakta; hem yöre ekonomisine hem de Türkiye
ekonomisine katkıda bulunmaktadır. Seydişehir Alüminyum Tesisleri, 1999 yılında 3,5 trilyon net kâr
sağlamıştır. Fabrikada halen 2 300 insan istihdam edilmekte ve yaklaşık olarak
100 000 kişi geçimini bu tesislerden sağlamaktadır. Bu özelliğiyle, yöre
halkının temel geçim kaynağı durumundadır. Maalesef, özelleştirmelerde sosyal devlet kavramı hiç göz önüne
alınmamaktadır. Hükümet, IMF'nin dayatmalarıyla, ülke kaynaklarını elden
çıkarmakta ve yandaşlarına peşkeş çekmektedir. Bu çerçevede, Seydişehir
Alüminyum Tesisleri de 20.12.2000 tarih ve 2092 karar numarasıyla Eti Holding A
Ş'nin özelleştirme kapsamına alınmıştır. Seydişehir Alüminyum Tesisleri, ülkemiz alüminyum ihtiyacının yüzde
30'unu karşılamaktadır. Halen, seksen yıllık cevher rezervine sahip bu
işletmemizin, ülke sanayiine sağladığı en büyük destek ise, alüminyum
fiyatlarının belirlenmesinde oynadığı etkin roldür. 2000 yılının sekiz aylık kârı 4,2 milyon dolar olup, yıl sonunda, yaklaşık
olarak, 7 milyon dolar kâr elde etmiş bulunmaktadır. Otuz yıldır faaliyet gösteren Seydişehir Alüminyum Tesisleri, fizikî
olarak yıpranmış ve önümüzdeki yıllarda çalışmama tehlikesiyle karşı
karşıyadır. Seydişehir alüminyum tesislerinin modernize edilmesi için, 1994 yılında,
Alman Wav Firmasına bir çalışma yaptırılmıştır. Refahyol Hükümeti zamanında,
kapasite artırımı, enerji darboğazının giderilmesi ve modernizasyonu amacıyla,
Alüminyum Tesisleri Modernizasyon ve Kapasite Artırım Projesi hazırlanmış olup,
daha sonra, hükümetin düşürülmesi sebebiyle bu gerçekleştirilmemiştir. Değerli milletvekilleri, tesislerin acilen modernize edilmesi
gerekmektedir. Yaklaşık 300 milyon dolar harcanarak tesisler modernize
edildiğinde, kapasite yüzde 100 artırılarak, yılda 120 000 ton alüminyum
üretilecektir. Böylece, ülkemizde, yıllık tüketimin yüzde 50'si karşılanmış
olacaktır. Ülkemiz alüminyum sektöründeki küçük ve orta ölçekli 1 000 civarında
tesis, Seydişehir Alüminyum Tesislerinden hammadde temin ederek, hayatta
kalmaya ve gelişmeye devam edebilmektedir. Tesisler modernize edilirse, alüminyum üretim maliyetinde yüzde 30'luk
bir tasarruf sağlanacaktır. En önemlisi, tesislerin modernizasyonuna yapılan
masraf, sekiz yıl içerisinde amorti edilecektir. Seydişehir Alüminyum Tesisleri modernize edilmez ve bugünkü haliyle
özelleştirilirse, ortaya, pek çok olumsuz sonuç çıkacaktır. Birbirini
tamamlayan fabrikalarla bir bütün olan tesislerin blok satışı imkânsızdır.
Teknolojik ve fizikî eksikliğinden dolayı, hiçbir sanayici tesisleri almaya ve
bu işe para koymaya yanaşmayacaktır. Bu haliyle üretime devam eden tesislerin modernize edilmeden
özelleştirilmesi sonucu ortaya çıkabilecek bir kapatma olayında, yöre halkı,
küçük ve orta ölçekli alüminyum sanayicileri ve çalışanlarıyla birlikte
yaklaşık 150 000 insan, ekonomik yönden olumsuz etkilenecektir. Her ne kadar,
hükümetler "özelleştirmeler sırasında, çalışanların haklarını
koruyacağız" gibi afakî nutuklar atsalar da, ülkemizde özelleştirme
uygulamaları sonucunda işten atılan işçi sayısı, POAŞ da dahil olmak üzere, 22
779'a ulaşmıştır. En son, POAŞ'ta "işçi çıkarılmayacak" denilmesine
rağmen, 1 306 işçinin işine son verilmiştir. Kurallarına uygun olarak yapılan özelleştirmeye karşı değiliz. Bizim ve
yöre halkının en büyük sıkıntısı, milletimizin birikimlerinin "önce
kötüleştir, sonra özelleştir" anlayışıyla, belli kesimlere peşkeş
çekilmesi ve özelleştirme sonucunda... (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Sayın Öksüz, lütfen toparlar mısınız. ÖZKAN ÖKSÜZ (Devamla) - ...birkısım işçinin işten atılacak olmasıdır.
Tesislerin kapanması durumunda ise, halen 53 000 olan Seydişehir nüfusu 10
000-12 000 civarına inecek; İlçedeki o konutlar, okullar, hastaneler ve resmî
daireler ile alüminyum tesislerine ait lojman ve sosyal tesisler baykuş
yuvasına dönecektir. Bu durumda, ülkemizin uğrayacağı zarar, modernizasyona
harcanacak olan 300 milyon doların kat kat üstünde olacaktır. Seydişehir
Alüminyum Tesislerinin özelleştirilmesi veya kapanması halinde, ülkemizdeki
tüketim piyasası, birkaç ithalatçının insafına terk edilecektir. Alüminyum, hafifliği ve diğer vasıflarıyla çağın metali olma özelliği ve
millî savunma sanayiindeki önemi nedeniyle stratejik bir üründür. Bu nedenle,
Seydişehir Alüminyum Tesislerinin modernize edilerek kapasitesinin artırılması,
gerek istihdam ve gerekse yurtiçi talebin karşılanması açısından, ülkemiz için
büyük bir önem arz etmektedir. Bu duygularla, hepinize saygı ve selamlarımı sunarım. (FP ve DYP
sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Öksüz. Gündemdışı son söz, internet yoluyla saydamlık konusunda söz isteyen
Tekirdağ Milletvekili Sayın Bayram Fırat Dayanıklı'ya aittir. Buyurun Sayın Dayanıklı. (DSP sıralarından alkışlar) Süreniz 5 dakika. 3. – Tekirdağ Milletvekili Bayram Fırat
Dayanıklı’nın, internet ve saydamlığa ilişkin gündemdışı konuşması BAYRAM FIRAT DAYANIKLI (Tekirdağ) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri;
sözlerime başlamadan, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bugünkü konum, internet ve saydamlık. Saydamlık, şeffaflık, bugün, her
şeyden daha fazla önplana çıktı. Son günlerde ortaya çıkan yolsuzluklar,
usulsüzlükler, saydamlığın ve şeffaflığın önemini bir defa daha bize
hatırlattı. Burada, sizleri düşündürebilmek, toplumu düşünceye sevk edebilmek için,
bu hedefe nasıl ulaşabileceğimizi irdeleyeceğim. Toplumu bilgilendirmek,
değişik konularda haberdar etmek, medyanın bir görevi. Birçok toplumda dördüncü
güç olarak kabul edilen medya, zaman zaman siyasî otoriteyle iç içe
geçebiliyor, zaman zaman çelişebiliyor, istenmeyen görüşlere yer
vermeyebiliyor; hatta, zaman zaman konuları çarpıtabiliyor, yani,
dezenformasyon yapabiliyor. Oysa, internet teknolojisi, içinde yaşadığımız
bilgi çağında, yaşamın her alanında olduğu gibi, siyasete de yeni ufuklar
açıyor. Değerli arkadaşlarım, bilginin daha etkin ve yaygın üretilmesi ve
paylaşımı için, internet en önemli teknoloji konumundadır; ancak, Türkiye'de
internet, bilişim, iletişim konuları, henüz ülkemizin siyasal gündeminde değil.
Hükümetimizin ve siyasî partilerimizin bir internet politikası olduğunu, bu
konulardan sorumlu birimlerinin olduğunu söylemek gerçekten çok zor. Meraklı
milletvekillerinin ve yöneticilerinin olması, bu gerçekleri değiştirmiyor. Bakın, kısaca, bu teknoloji siyasî hayatımıza ne türlü yenilikler
getirebilir anlatmak istiyorum: Birincisi, yerel veya merkezî güç odakları, karar mekanizmalarına,
devlet görevlilerine, siyasî partilere, yerel yönetimlere, sivil toplum
örgütlerine doğrudan ulaşabilir. Demokrasinin en temel ilkesi olan katılım,
aracısız olarak gerçekleştirilebilir. İkincisi, esas mesleği profesyonel siyaset olmayan kişiler, uzmanlar,
düşüncelerini, eleştirilerini hızla karar mercilerine, hatta milyonlarca insana
aktarabilir; yani, internet bu insanların, hem siyasete aktif katılmalarına hem
de bilgilerinden ve uzmanlıklarından karar mercilerinin yararlanmasına olanak
sağlayabilir. Değişik grupların, değişik sorunların çözümü için etkileşebilme
ve işbirliğine girebilme açısından da internet çok yararlı oluyor. Üçüncüsü, bilgi toplumuna ulaşan çağdaş ülkelerde olduğu gibi, internet,
sadece büyümek, gelişmek isteyenler değil, yaşamak isteyen örgütlerin bile
kararlarını olabildiğince geniş müzakere ve ikna yöntemleriyle alabilme imkânı
yaratıyor. Yönetim kurulu, idareci seçimleri bile internet yöntemiyle
yapılabiliyor, hatta referandumlar bile gelişmiş ülkelerde internet yöntemiyle
yapılabiliyor. Dördüncüsü, devlet, vatandaşa her türlü bilgiyi, en açık ve en ucuz
internet yoluyla ulaştırabiliyor. Vatandaş her türlü işlemini anında ve ucuza
yapabiliyor. Devlet daireleri bastıkları binlerce dergiyi internetten halka
sunabilir ve kâğıt masraflarından kurtulabilir. Ancak, ülkemizde bu hedeflere ulaşmaktan çok uzağız; çünkü, internet
iletişim altyapısını geliştiremedik, herkese ucuz, güvenli, hızlı internet
erişim olanağı sağlayamadık. Tam tersine, lüks tüketime girmeyen internet
erişimi, Telekomdaki KDV artışının yüzde 17'den yüzde 25'e çıkması nedeniyle
pahalandı. Umarım, Maliye Bakanlığı, internet üzerindeki vergi yükünü azaltmak
için çalışmalarını bir an önce bitirebilir: Değerli arkadaşlarım, bu hedeflere ulaşabilmek için bizim
yapabileceklerimizi çok kısa olarak sıralamak isterim. 1. Elektronik devlet kavramı hızla hayata geçirilmeli; yani, kamu
hizmetlerine vatandaşların internet yoluyla ulaşabilmesi sağlanmalı. 2. İnternet kullanımının yaygınlaştırılmasında özellikle halk
kütüphaneleri aktif rol oynamalı. Toplumun farklı kesimlerinin
bilgilendirilmesi, eğitilmesi konusunda, kütüphaneler seminer, konferans ve
gösteriler yapmalı; üniversiteler bu konuda mutlaka etkin rol oynamalı. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Sayın Dayanıklı lütfen toparlayınız. BAYRAM FIRAT DAYANIKLI (Devamla) - 10 saniyede bitiriyorum Sayın Başkan. 3. Sağlık, eğitim gibi toplumsal uygulamalar, vakit kaybetmeden internet
ortamına aktarılmalı. 4. Etkin, yaygın ve ucuz bir internet ağı, ülkenin her köşesine
eşitlikçi olarak kurulmalı ve toplum bu yönde eğitilmelidir. Bu hedeflere ulaşmak için illa yeni bakanlıklar kurmaya gerek yok;
ancak, mevcut bir devlet bakanlığı, ismi değiştirilerek, bu konulara sahip
çıkabilir ve standartlar koyabilir, koordinasyonun sağlanmasında etkin bir
görev üstlenebilir. Son söz olarak şunu ifade etmek istiyorum: İnterneti, demokratikleşme,
saydamlaşma, yönetime katılma, toplumsal denetim için, hemen kullanmaya ve
yaygınlaştırmaya başlamalıyız diye düşünüyorum. Hepinize beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum, saygılarımı
sunuyorum. (Alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Dayanıklı. Başkanlığın Genel Kurula diğer sunuşları vardır. Bir Meclis araştırma önergesi vardır; okutuyorum : B) GENSORU, GENEL GÖRÜŞME, MECLİS
SORUŞTURMASI VE MECLİS ARAŞTIRMASI ÖNERGELERİ 1. – Adana Milletvekili Mehmet Halit
Dağlı ve 21 arkadaşının, Adana İlinin sosyo-ekonomik ve kültürel sorunlarının
araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis
araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/167) Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına Adana İlimizin ve ilçelerimizin sosyoekonomik ve kültürel sorunları
konusunda, Anayasanın 98, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 104 ve 105
inci maddeleri gereğince bir Meclis araştırması açılmasını arz ve teklif
ederiz. Saygılarımızla. 1 Mehmet Halit Dağlı (Adana) 2 Mehmet Necati Çetinkaya
(Manisa) 3 Mehmet Gözlükaya (Denizli) 4 Mahmut Nedim Bilgiç
(Adıyaman) 5- Ahmet İyimaya (Amasya) 6 Kemal Çelik (Antalya) 7 Mehmet Sadri Yıldırım
(Eskişehir) 8 Mustafa Kemal Aykurt
(Denizli) 9 Ayvaz Gökdemir (Erzurum) 10 Mehmet Yalçınkaya (Şanlıurfa) 11 Erdoğan Sezgin (Samsun) 12 Hakkı Töre (Hakkâri) 13 İbrahim Konukoğlu (Gaziantep) 14 Necati Yöndar (Bingöl) 15 Rasim Zaimoğlu (Giresun) 16 Mehmet Gölhan (Konya) 17 Bekir Aksoy (Çorum) 18 Zeki Ertugay (Erzurum) 19 Saffet Arıkan Bedük (Ankara) 20 Ali Naci Tuncer (Trabzon) 21 Kadir Bozkurt (Sinop) Gerekçe : Adana, gelişmişlik bakımından, 1960-1980 yılları arasında, her türlü
gösterge itibariyle, İstanbul, Ankara ve İzmir sıralamasının ardından 4 üncü
sırada yer almaktaydı. Sanayi sıralamasında ise, İstanbul ve Ankara'nın
ardından 3 üncü idi. Oysa, bugün, çok sayıda ekonomik ve sosyal göstergelerle
yapılmış kombine bir gelişmişlik sıralamasında, Adana, 10 uncu sırada yer
almaktadır. İllere göre, kişi başına gayri safî yurtiçi hâsıla rakamları, 1998 cari
fiyatlarıyla, yılda 3 173 Amerika Birleşik Devletleri Dolarıyla 21 inci
sıradadır. Herhalde, 1990'lı yıllarda, Adana, 1960-1980 dönemindeki 4 üncü sıradaki
yerinin çok altında olup, il toplam gayri safî yurtiçi hâsıla rakamında 6 ncı
olmasına karşın, kişi başına gayri safî yurtiçi hâsıla rakamına göre
sıralamasındaki 21 inci sıradaki yeriyle, hem gerilemiş hem de gelir dağılımı
adaletsizliğinde Türkiye ortalamasının üzerinde bir yere gelerek, bu
fakirleşmeye ilave bir potansiyel sosyal huzursuzluğa da duçar bulunmaktadır. Aşağıda, çeşitli göstergeler ve kriterlere göre, 1980'li yıllarda
başlayan bir gerileme sürecini yaşayan Adana, 1998 yılında, son yılların ilk
büyük şehir depremini yaşamıştır. Bu deprem, insan kaybı bakımından, Marmara Depremi
kadar can ve mal kaybına yol açmasa da, bilhassa, Adana ekonomisini derinden
etkileyen bir zarar sebebi olmuş ve maalesef, Adana'nın bu ekonomik kaybının
telafisinde, etkili bir devlet yardımı hiç de görülememiştir. Bu faktörde,
esasen, devam eden fakirleşme sürecinin bir hızlandırıcı tesiri icra etmiştir. 1. Genelde, Türkiye'de, tüm konjonktür, İstanbul ve Marmara Bölgelerinde
yoğunlaştı. Öyle ki, İstanbul, tek başına, Türkiye'nin, ticaretinin yüzde
27'sini, sanayi üretiminin yüzde 30'unu, vergi gelirlerinin yüzde 43'ünü,
ithalatının yüzde 40'ını, ihracatının yüzde 50'sini, toplam mevduatın yüzde
40'ını, toplam kredinin yüzde 40'ını yapar ve kullanır hale geldi. İstanbul'daki potansiyel, Bursa'ya, Kocaeli'ne, Sakarya'ya, Trakya'ya
taştı. Türkiye'deki tüm taşra holdingleri, merkezlerini İstanbul'a taşıdılar.
Yatırımlar, fabrikalar, oralarda yapılmaya başlandı. 1980'lerde, Adana'da, yatırımların yüzde 85'ini kontrol eden holdingler,
Adana'yı terk etti; birçoğu, yatırımlarını sıfırladı, pek azı, yenileme ve
modernizasyon yaptı, o kadar... 2. Adana'yı tarımsal gelişmede dış dünyaya taşıyacak kadar iddialı
Çukobirlik, 1980 yılından itibaren performansını kaybetti. İstihdamda,
üretimde, tarımın gelişmesinde büyük düşüşler yaşandı ve bugün dibe vurdu. 3. Adana, büyük holdingler ve büyük ölçekli fabrikalar kenti olduğundan,
onlar gidince, yerini ikame edecek sanayi gelmedi. Adana'da KOBİ gelişemedi.
Adana'nın zengin il imajı nedeniyle devlet yeterli yatırım yapmadı. Bugün için
de, KOBİ'ler, Adana'ya sanayi ivmesi verebilecek güçte değildir. 4. Adana, katmadeğeri, pamuktan başlayarak, çırçır, iplik, tekstil,
konfeksiyondaki tüm aşamaları ve pamuk çekirdeğinin yağ gibi ürünleriyle
birlikte, yüzde 40'ı tarım ve tarıma dayalı sanayi sektöründen meydana gelirdi.
Bu sektör global krizden etkilendiğinden, Adana, global dünya tekstil krizinden
de etkilenmekte olup, bunun, fabrikalar ve genelde Çukurova üzerinde etkisi
bilinmektedir. 5. 1980 sonrasındaki genel ekonomik politika ve özelde, tarım ve ithalat
politikaları ile uygulamaları nedeniyle, pamuk, narenciye, sebze ve meyve
ihracatı geriledi. Tarıma dayalı sanayi gelişmediğinden, tarıma itici güç
verilemedi. 6. Adana, göç misyonu yaptığından geriledi. Adana, elli yıldır
güneydoğulu yurttaşlara devlet görevi yapıyor, onları eğitiyor, iş sahibi
yapıyor, her türlü kamu hizmeti veriyor; ancak, Adana, bu hizmeti sebebiyle
ödüllendirilmedi, gelişmesini teşvik edici imkânlar sağlanmadı; üstelik,
güneydoğudan göç alan iller için çıkarılan teşvik kararnamesi kapsamına
alınmadı. Hemen eklenmelidir ki, nüfus hareketliliği, diğer bir ifadeyle içgöç
olgusu ülkemizin bir başka gerçeğidir. Adanalı, 1960'lı yılların Türk filmlerindeki hacı ağa tiplemeleriyle
tanınan Adanalı olmaktan çoktan çıkmıştır. Son kırk, elli yılın göç olgusu
nedeniyle, Adana'nın sosyolojik, kültürel ve ekonomik yapısı çok değişmiştir. Yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde, Adana'yı, ilçeleriyle
birilikte sosyal, ekonomik ve kültürel yönden iyileştirebilmek ve atılacak
adımları belirlemek açısından gerekli çalışmaların yapılabilmesi için,
Anayasanın 98, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 104 ve 105 inci
maddeleri gereğince bir Meclis araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz. Saygılarımızla. BAŞKAN - Bilgilerinize sunulmuştur. Önerge gündemde yerini alacak ve Meclis araştırması açılıp açılmaması
konusundaki öngörüşme, sırası geldiğinde yapılacaktır. ALİ ŞEVKİ EREK (Tokat) - Sayın Başkan, gündemdışı konuşan arkadaşın
sözlerine iştirak bakımından, yerimden çok kısa bir konuşma yapmak istiyorum. BAŞKAN - Onu geçtik, o gündem maddesini geçtik. ALİ ŞEVKİ EREK (Tokat) - Sayın Başkanım, ben anında istemiştim; ama,
farkında olmadınız. BAŞKAN - Öyle bir usulümüz olmadığından herhalde farkında olmadım; Sayın
Bakanlar da cevap vermeyince... ALİ ŞEVKİ EREK (Tokat) - Ama, çok önemli bir konu... BAŞKAN - Müsaade ederseniz, bu gündem maddesini bitireyim, ondan sonra
görüşelim efendim. ALİ ŞEVKİ EREK (Tokat) - Teşekkür ederim. BAŞKAN - Estağfurullah. Sayın milletvekilleri, tekstil ve konfeksiyon sektörünün sorunlarını
araştırmak amacıyla kurulmuş bulunan (10/10) esas numaralı Meclis Araştırması
Komisyonu Başkanlığının bir tezkeresi vardır; okutuyorum: C) TEZKERELER VE ÖNERGELER 1. – (10/10) esas numaralı Meclis
Araştırması Komisyonu Geçici Başkanlığının, Komisyonun başkan, başkanvekili,
sözcü ve kâtip üye seçimini yaptığına ilişkin tezkeresi (3/740) 18.1.2001 Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına Komisyonumuz, başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip üyelerini seçmek
üzere, 18.1.2001 Perşembe günü saat 13.30'da Ana Bina PTT karşısı araştırma
komisyonları toplantı salonunda 10 üyeyle toplanmış ve aşağıda isimleri yazılı
sayın üyeler belirtilen görevlere seçilmiştir.
BAŞKAN - Bilgilerinize sunulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının bir tezkeresi vardır;
okutuyorum: 2. – Barış
İçin Asyalı Parlamentolar Birliğinde (BAPB) Türkiye BüyükMillet Meclisini
temsil edecek Türk grubunu oluşturmak için siyasî parti grup başkanlıklarınca
aday gösterilen üyelere ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/741) 10.1.2001 Türkiye Büyük Millet
Meclisi Genel Kuruluna Türkiye Büyük Millet Meclisinin Dış İlişkilerinin
Düzenlenmesi Hakkındaki 3620 sayılı Kanunun 2 nci maddesine göre, Barış İçin
Asyalı Parlamentolar Birliği (BAPB) Türkiye Büyük Millet Meclisini temsil
edecek grupları oluşturmak üzere, siyasî parti grup başkanlıklarınca aday
gösterilen üyelerin isimleri, aynı Kanunun 12 nci maddesi uyarınca Başkanlık
Divanında yapılan görüşmeyi müteakiben Genel Kurulun bilgilerine sunulur. Ömer İzgi Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Barış İçin Aysalı Parlamentolar Birliği (BAPB) Türk
Grubu Ahmet Sancar Sayın DSP Antalya Basri Coşkun MHP Malatya İsmail Kahraman İstanbul BAŞKAN - Bilgilerinize sunulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının bir
tezkeresi daha vardır; okutup, oylarınıza sunacağım: 3. – 9 Ocak 2001 tarihli 41 inci
Birleşimde İsveç Parlamentosunun resmî davetine icabeti kabul edilen TBMM
Başkanvekili Nejat Arseven’e bir Parlamento heyetinin eşlik etmesine ilişkin
Başkanlık tezkeresi (3/742) 16.1.2001 Türkiye Büyük Millet
Meclisi Genel Kuruluna Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanvekili Nejat
Arseven'in, İsveç Parlamentosu Başkan Yardımcısı Anders Björck'ün davetine
icabetle 28-31 Ocak 2001 tarihleri arasında İsveç'e resmî bir ziyarette
bulunması Genel Kurulun 9 Ocak 2001 tarihli 41 inci Birleşiminde kabul
edilmişti. Ancak, Dışişleri Bakanlığı İsveç Parlamentosunun bu kez
TBMM Başkanvekili Nejat Arseven bir parlamento heyetini davet ettiğini
bildirmiştir. Anılan davete icabet edilmesi hususu, Türkiye Büyük
Millet Meclisinin Dışilişkilerinin Düzenlenmesi Hakkındaki 3620 sayılı Kanunun
6 ncı maddesi uyarınca Genel Kurulun tasviplerine sunulur. Ömer İzgi Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı BAŞKAN - Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul
edilmiştir. Danışma Kurulunun bir önerisi vardır; okutup oylarınıza
sunacağım: IV. – ÖNERİLER A) DANIŞMA KURULU ÖNERİLERİ 1. – Enerji alanındaki yolsuzluk ve
usulsüzlükler konusunda, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Mustafa Cumhur
Ersümer hakkında verilen (11/6) esas numaralı gensoru önergesinin, gündemin
“Özel Gündemde Yer Alacak İşler” kısmında yer almasına ve gündeme alınıp
alınmayacağı hususundaki görüşmelerin 23.1.2001 Salı günkü birleşimde
yapılmasına ilişkin Danışma Kurulu önerisi Danışma Kurulu Önerisi No. : 60 18.1.2001 17.1.2001 tarihli gelen kağıtlarda yayımlanan ve aynı
tarihte dağıtılan enerji alanındaki yolsuzluk ve usulsüzlükler konusunda Enerji
ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Mustafa Cumhur Ersümer hakkındaki (11/6) esas
numaralı gensoru önergesinin gündemin "Özel Gündemde Yer Alacak
İşler" kısmında yer almasının ve Anayasanın 99 uncu maddesi gereğince
gündeme alınıp alınmayacağı hususundaki görüşmelerin 23.1.2001 Salı günkü
birleşimde yapılmasının Genel Kurulun onayına sunulması Danışma Kurulunca uygun
görülmüştür.
BAŞKAN - Danışma Kurulu önerisini oylarınıza sunuyorum:
Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir. Şimdi, yeni bir gündem maddesine geçmeden evvel, Sayın
Erek, yerinden çok kısa bir görüş ifade edeceklerini söylediler. 60 ıncı madde
gereğince, çok kısa olmak kaydıyla kendilerine söz veriyorum. ALİ ŞEVKİ EREK (Tokat) - Sayın Başkanım, tek bir cümle,
çok teşekkür ederim. Türkiye'nin içerisinde bulunduğu maddî, manevî korkunç
bunalıma rağmen, çok değerli arkadaşım Dayanıklı'nın, şeffaf internet konusunda
yaptığı konuşmaya aynen iştirak ettiğimi, internet konusunun 21 inci Yüzyılın
gelişmesinin tek şartı bulunduğunu, aynen iştirak ettiğim bu konuda, sorumlu
yetkililerin gecikmemesi gerektiğini saygılarımla Yüce Meclisin zabıtlarına
teşekkürlerimle arz ederim. (DYP ve DSP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Erek. III. –
BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI (Devam) D) OTURUM
BAŞKANLARININ KONUŞMALARI 1. – TBMM
Başkanvekili Mehmet Vecdi Gönül’ün, sözde Ermeni soykırımı kanunu tasarısının
Fransa Parlamentosunda kabul edilmesi nedeniyle, bu kararın çifte standarda
dayalı karar olduğuna ilişkin konuşması BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, bir gün önce Sayın
Yalçıntaş tarafından çalışmaları ifade edilen Parlamento grubunun Fransa'daki
gayretlerine rağmen, bugün, Fransız Parlamentosu, sözde Ermeni soykırımı
tasarısını onaylayarak kabul etmiştir. Dost ve müttefikimiz olan Fransa'dan
böyle bir yaklaşımın olması, tahmin ediyorum, hepimizi derecesiz üzmüştür. Tarihî olaylarla ilgili hükümlerin tarihçiler
tarafından verilmesi gerektiği gerçeğinden hareketle, içpolitikadaki bazı
hesaplardan dolayı Fransız Meclisinin böyle bir karar vermesi, hiçbir şekilde
Türkiye'yi -zannediyorum, siz de ittifak edeceksiniz- bağlamayacaktır. Fransa'nın Cezayirlilere soykırım uyguladığı iddiası
üzerine, Fransa Başbakanı Jospin "bununla ilgili kararın politikacılar
tarafından verilemeyeceğini" söylemiştir. Türkiye'yle ilgili bu tasarıda
aynı yaklaşımın olmasını beklemek bizim de hakkımızdı. Fransız Parlamentosunun
bu kararının çifte standarda dayalı bir karar olduğunu Türkiye Büyük Millet
Meclisi mensupları olarak hep paylaştığımızı düşünüyor, saygıyla bilgilerinize
sunuyorum. (Alkışlar) Sayın milletvekilleri, gündemin "Kanun Tasarı ve
Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmına geçiyoruz. Önce, yarım kalan işlerden başlayacağız. V. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE
KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER 1. – İzmir Milletvekili Rifat
Serdaroğlu’nun; İstanbul Milletvekili Bülent Akarcalı’nın; Amasya Milletvekili
Ahmet İyimaya’nın; Ankara Milletvekili Yıldırım Akbulut’un; Şırnak Milletvekili
Mehmet Salih Yıldırım’ın;Gaziantep Milletvekili Ali Ilıksoy, Konya Milletvekili
Ömer İzgi ve Ankara Milletvekili Nejat Arseven’in;İstanbul Milletvekili Ziya
Aktaş ve 42 Arkadaşının; Zonguldak Milletvekili Hasan Gemici’nin ve İzmir
Milletvekili Işılay Saygın’ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde
Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifleri ve Anayasa Komisyonu Raporu
(2/94, 2/232, 2/286, 2/307, 2/310, 2/311, 2/325, 2/442, 2/449) (S. Sayısı :527) BAŞKAN - Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde
Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Tekliflerinin görüşülmeyen maddeleri,
10.1.2001 tarihli 42 nci Birleşimde, İçtüzüğün 88 inci maddesine göre,
komisyona geri verilmişti. Ancak, komisyon, raporunu henüz vermediğinden,
teklifin görüşmesini bugün de erteliyoruz. Kamu kurum ve kuruluşlarının yurtdışı teşkilatı
hakkında 189 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve Dışişleri Komisyonu raporunun
görüşmelerine başlayacağız. 2. – Kamu Kurum ve Kuruluşlarının
Yurtdışı Teşkilâtı Hakkında 189 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve Dışişleri
Komisyonu Raporu (1/53) (S. Sayısı :433) BAŞKAN - 105 inci Birleşimde hükümet temsil
edilmediğinden hükümeti aramayacağım; ancak, komisyonun hazır olması lazım. Komisyon?.. Hazır değil. Ertelenmiştir. Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa
Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri
Komisyonu raporunun görüşmelerine başlıyoruz. 3. –Çocuk Haklarının Kullanılmasına
İlişkin Avrupa Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun
Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/734) (S. Sayısı :549) (1) BAŞKAN - Komisyon?.. Hazır. Hükümet?.. Hazır. Komisyon raporunun okunup okunmaması hususunu
oylarınıza sunacağım: Raporun okunmasını kabul edenler... Kabul etmeyenler...
Raporun okunması kabul edilmemiştir. Şimdi, tasarının tümü üzerinde, gruplara, sırasıyla söz
vereceğim. İlk söz, Doğru Yol Partisi Grubu adına, İzmir
Milletvekili Sayın Yıldırım Ulupınar'a ait. Buyurun Sayın Ulupınar. (DYP sıralarından alkışlar) Süreniz 20 dakika efendim. DYP GRUBU ADINA YILDIRIM ULUPINAR (İzmir) - Sayın
Başkan, değerli milletvekilleri; 549 sıra sayılı Çocuk Haklarının
Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna
Dair Kanun Tasarısı hakkında Doğru Yol Partisi Grubunun görüşlerini sunmak
üzere söz aldım. Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. Sayın milletvekilleri, bilindiği gibi, oldukça genç ve
dinamik bir nüfus yapımız var. 0-18 yaş grubundaki nüfusumuz yüzde 38,4
civarındadır. Bu orana tekabül eden nüfusumuz 25 milyonu aşmaktadır. Başka bir
deyişle, ülkemizin 0-18 yaş grubunda, yani, görüşmekte olduğumuz Çocuk Haklarının
Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna
Dair Kanun Tasarısı kapsamına giren grupta 25 milyondan fazla nüfusumuz var. Bu
rakam, Avrupa ülkelerinin birçoğunun toplam nüfusunun üzerindedir. Bu bakımdan,
görüşmekte olduğumuz bu tasarı, genel insan hakları konusunda birtakım
eleştirilere muhatap olmaya devam eden ülkemiz açısından, titizlikle ele
alınması gereken bir tasarıdır. Sayın milletvekilleri, bildiğiniz gibi, insan hakları
ihlallerinin en çok yaşandığı ülkeler, ekonomik gelişmişlik bakımından geri
kalmış ülkelerdir. Ekonomik gelişmişlik ile insan hakları ihlalleri arasında
bir ters orantının olduğu malumlarınızdır. Ülkemizin kişi başına millî gelir
bakımından Afrika ülkeleri kategorisine düşürülmüş olduğu bu yıllarda,
halkımızın çok önemli bir kısmının yoksulluk sınırının altında bir gelir
düzeyine sahip olduğu malumlarınızdır. Çeşitli kuruluşların yaptırdığı
hesaplamalara göre, yoksulluk sınırı, 5 kişilik bir aile için 600 milyon Türk
Lirasının üze-rine çıkmış durumdadır. Geçim sıkıntısı yüzünden yıkılan yuvaların, sönen
ocakların her geçen gün sayısı artıyor. Doğrusu, toplumun gördüğünden mahrum
olma sonucu girip çıktığı ya da çıkamadığı sendromları yazmaya ve yayımlamaya
gazetelerin 3 üncü sayfaları yetersiz kalmaktadır. Artık, gazeteler bu işe
ilave sayfalar ayırmaya başladılar. Bunun hayra alamet olmadığı kesindir. Ne yazık ki, aile huzurunu tahrip eden ekonomik
sıkıntılar en çok çocukları vuruyor. Bu durum, yoksulluk sınırının altındaki
aileler için çok yaygınlaşmış bir manzara. Bir de "açlık sınırı"
dediğimiz hattın altındaki aileler var ki, işte, gerçek çocuk hakkı ihlalleri
bu grupta yaşanıyor. Sayın milletvekilleri, kendisi işsiz ve çaresiz anne
babaların çocuklarının sorununa gerektiği gibi eğilmesi tabiî ki mümkün
olamıyor. Hatta, zaman zaman, çocukların, ailenin ekonomik çaresizliklerine
çare olarak kullanılmaya başlandığını, hatta, istismar edildiğini müşahede
ediyoruz. Çocukların ekonomik sebeplerden dolayı çok küçük yaşlarda sanayide
kullanılması, ucuz işçi sağlama açısından, maalesef, çok yaygındır. Oysa, bu
yaşlardaki çocuklar, elverişsiz şartlarda, ülkenin yasalarına göre yasak olduğu
için, gizli çalıştırılmaktadırlar. Bu duruma derhal son verilmelidir. Önümüzdeki tasarı, çocukların bizzat kendilerini
ilgilendiren konularla ilgili davalarda, onların hak ve menfaatlarını en iyi
şekilde korumayı amaçlayan bir kurumsal mekanizma öngörmüştür. 9 Haziran 1999
tarihinde imzalanan bu sözleşmeyle, esasen, ülkemizin de taraf olduğu Birleşmiş
Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin çocuklara tanıdığı hakların çocuklara
kullandırılmasını temin amacıyla her türlü yasal, idarî ve diğer tedbirleri
alma ve çocuğun her konuda görüşlerini serbestçe ifade etme hakkını uygulamaya
geçirmek amaçlanıyor. Daha yetişkinler için bile demokratikleşme sorununun
birinci sırada bir sorun olarak yer aldığı Türkiye'de, çocukların kendilerini
ifade etmelerinin bu sözleşme münasebetiyle gündeme ve Türkiye Büyük Millet
Meclisi Genel Kuruluna gelmesi -buruk bir sevindirme de olsa- sevindirici bir
olaydır. Üniversitelerinde düşünce ve kıyafet yüzünden kendini
ifade etmelerine izin verilmeyen üniversite gençleri gözlerimizin içine
bakarken, onların kardeşlerinin kendilerini ifade etme haklarını kazanmaları,
bu nedenle, buruk bir sevinçle karşılanabilecek bir durumdur. 18 yaşına ulaşmamış çocuklar için geçerli olan bu
sözleşme ile çocukların kendilerini ifade etme imkân ve özgürlüğünü
kullanabilmeleri, tabiî ki, tek başına mümkün olmayacaktır. Bu, bir gelişmişlik
düzeyi sorunu olarak belli bir kültürü oluşturmakla halledilebilecek bir
sorundur; ama, mademki Avrupa Konseyine üye devletlerin birlikte ulaşmayı
planladıkları bir gelişmedir. Türkiye de bu gelişmelerin dışında kalmayıp çocuk
haklarının kullanılmasının önündeki engelleri kaldırmalı ve gereken
kolaylıkları sağlayabilecek tedbirleri almalıdır. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; çocuklara her
yaşta, her alanda yaşanabilir bir dünya bırakmak için, başta eğitim ve sağlık
olmak üzere, uluslararası sözleşmelere uymak ve yürütülen çabalara katkıda
bulunma konusunda herkese büyük bir sorumluluk düşmektedir. Bunun da birinci
koşulu, çocuk haklarına saygılı olmaktır. Ülkemizin en değerli varlığı olan çocuklarımızın hak
ettikleri bir sosyoekonomik ortamda yetişmeleri ve yaşamlarını sürdürmeleri
devletimizin temel görevlerindendir. Devlet ve millet olarak, 21 inci Yüzyıl dünyasının
gerisinde kalmamak ve çocuklarımızın yaşam koşullarını iyileştirebilmek için,
öncelikle onlara çağın gerektirdiği bilgi ve becerileri kazandırmak zorundayız.
Bugün maalesef, ülkemizde çocuk ölümleri oranı normal
standartların çok üzerindedir. Bu konuda ülke olarak daha çok çaba sarf etmek
ve gerekli tedbirleri acil olarak almak zorundayız. Ayrıca, binlerce çocuk,
ailesinden uzak, sokaklarda büyük tehlikelerle birlikte yaşamlarını
sürdürmektedirler. Sokak çocuklarına sahip çıkılması, onların topluma
kazandırılması, devlet ve millet olarak bizleri bekleyen en önemli ve en büyük
sorumluluktur. Sokakta yaşayan ve suça yönelen çocukların aile ortamı
içerisinde yetiştirilerek topluma kazandırılması ve geleceğe hazırlanması,
istihdam sorununun çözülerek çocukların ticarî bir istismar aracı olmalarının
önlenmesi, özürlü, engelli, kimsesiz, korumaya muhtaç çocuklarımıza da gerekli
eğitimin yanı sıra her türlü hizmetin verilebilmesi, önemle üzerinde durulması
gereken hususlardır. Ülkemizde 500 000'in üzerinde kimsesiz çocuk
bulunmaktadır; ancak, bunun sadece 30 000'ine bakılabilmektedir. Özürlü ve
koruyucu aile uygulamasının mutlaka geliştirilmesi ve kimsesiz çocuklarımıza
gerekli olan sevgi ve şefkatin aile ortamında verilmesi gerekmektedir. Daha iyi bir Türkiye, daha büyük bir Türkiye, çağdaş
uygarlık hedefine ulaşmış, ileri bir Türkiye yaratmak istiyorsak, en büyük
yatırımı geleceğimizi emanet ettiğimiz çocuklarımıza yapmak, devletin aslî
görevidir. Bu düşünceler istikametinde, söz konusu tasarıya Doğru
Yol Partisi olarak olumlu baktığımızı ve destekleyeceğimizi ifade ederek, Yüce
Heyetinizi saygıyla selamlarım. (DYP sıralarından alkışlar) BAŞKAN- Teşekkür ediyorum Sayın Ulupınar. Demokratik Sol Parti Grubunun görüşlerini Ankara
Milletvekili Sayın Ayşe Gürocak ifade edecekler. (DSP sıralarından alkışlar) Buyurun efendim. Süreniz 20 dakikadır. DSP GRUBU ADINA AYŞE GÜROCAK (Ankara)- Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa
Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında
Grubum adına söz almış bulunmaktayım. Yüce Meclisi saygıyla selamlarım. Başlangıçta, çocuğun çalışması kavramı çerçevesinde
gelişen çocuğun korunması kavramı, zaman içerisinde eğitim ve refah hakkını da
içine alacak şekilde korumayı ve hatta aileye karşı korumayı da kapsar hale
geldi; çünkü, çocuklar sadece ailelerin değil aynı zamanda toplumun, ülkenin
geleceğidir. Bu gelişme, devletlerin, çocukların korunmasına ilişkin
görevlerini genişletti. Bugün burada, ülkemiz tarafından onaylanmasını
görüşmekte olduğumuz Çocuk Haklarının Kullanımına İlişkin Avrupa Sözleşmesi
işte bu sürecin bir parçası. Çocuk, ülkemizin de onaylamış olduğu Birleşmiş
Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesine göre, rüşt yaşından küçük olandır. Bizim
ülkemizde bu yaş, Medenî Kanuna göre 18'dir; ancak, çeşitli kanunlarımızda,
çocuk ve çocukluk dönemine ilişkin ortak bir tanım mevcut değildir. Böyle bir
tanımın yapılabilmesi, mevcut ekonomik, sosyal ve kültürel özellikler nedeniyle
kolay olmasa bile, hükümetimiz, bu çalışmaları ilgi ve özenle sürdürmektedir. 1997 yılında yapılan nüfus tespitine göre ülkemizde, 18
yaşından küçük 23 milyon çocuk bulunmaktadır. Yani, her 3 yurttaşımızdan 1'i
çocukluk çağındadır. Genç nüfus bir ülke için hem avantaj hem de 1
dezavantajdır. Avantaj; çünkü, sağlıklı bakılan, yeterince beslenen, iyi
eğitilen, iyi yetiştirilen bir nüfus, ülkemizin, gelecekte güçlü bir insan
kaynağına sahip olacağının garantisidir. Dezavantaj; çünkü, bütün gelişmekte
olan ülkelerdeki gibi, bu ihtiyaçlara cevap vermeye ayırabileceğimiz yeterli
kaynağı yaratma sorunumuz var. Tüm dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de çocukların
sorunları ailelerin sorunlarından ve diğer yaş gruplarının sorunlarından ayrı
düşünülemez. otuz yıl devam eden yüksek enflasyon, işsizliğin yaygınlığı, gelir
dağılımının bozukluğu, yoksulluk, gelir devamlılığı güvencesinin düşüklüğü,
sosyal güvenlik, yeterince yararlanamama gibi ekonomik sorunlar; kırdan kente
göç, yeterli ve kaliteli eğitim, yeterli sağlık hizmetleri, bireyin
özelliklerini dikkate alan ve herkese ihtiyaç duyduğu şekilde ayrımlı hizmet
sunan kamu hizmetleri gibi sosyal sorunlarımız, çocuklarımızı derinden etkiliyor.
Hükümetimizin düzeltmeye, değiştirmeye çalıştığı bu koşullar, çocukları, hem
aileleri aracılığıyla hem de ülke kaynaklarının yeterince gelişememesi
aracılığıyla etkiliyor; hatta, gelişme çağında olmaları nedeniyle, onlar, bu
sorunlardan yetişkinlere oranla daha da fazla etkileniyorlar. Sekiz yıllık temel eğitime geçmiş olmamız önemli bir
başarıdır. Özellikle, kötü gelenekler nedeniyle eğitim hakkından yeterince
yararlanamayan kız çocuklarımız için sekiz yıllık eğitimin yararlarını görmeye
başladık. Eğitimden bir şekilde kopmuş çocuklarımızı, yeniden okula kazanmak
için, çalışan çocuklarımızı ailelerine destek vererek eğitime kazanmak için,
çalışan çocuklara daha yaygın şekilde yasal düzenlemelerden yararlanma imkânı
sağlamak için, özürlü çocuklarımızın eğitimden yararlanmasını sağlamak için,
özürlü çocukların ailelerini kucaklamak için, korunmaya muhtaç çocuklarımızın
tümüne destek verebilmek için elbirliğiyle çalışmalıyız. Sokak çocukları ve sokakta çalışan çocuklar gerçeği,
hepimizi her gün çarpıyor ve üzüyor. Bu çocuklar için toplumsal dayanışmayı hep
birlikte oluşturmak zorundayız. Evlat edinme, korucu ailelik gibi konularda
toplumsal ilgi ve duyarlılığı artırmamız gerek. Çocuk mahkemelerini kurma kararını 1982'de aldık.
Kurulmuş mahkeme sayısı, hâlâ, sadece 6. Suçlu çocukların, suça açık durumdaki
çocukların ve suça yönelen çocukların sayısının artmaması için, aile yapımızı
demokratikleştirmemiz, çocuk dostu aile ortamı yaratmamız gerek. Bunun için,
ailelerimizi daha fazla desteklememiz, çocuklarımıza, saygı ve sevgi görerek
büyüme imkânı vermemiz gerek. Bunları yapmak için parasal kaynaklardan daha
önemli olan duyarlılık ve bilinçtir. Bu duyarlılık ve bilinç, mayamızda var.
Onu kullanma becerimizi de elbirliğiyle geliştirebiliriz; yoksa, kaynaklarımızı
artma eğiliminde olan çocuk suçluluğunun sonuçlarına harcamak zorunda
kalacağız. Tüm bu konularda hükümetimiz, bakanlarımız, kamu
personelimiz ve sivil toplum örgütlerimiz yoğun çaba harcıyorlar, hırsla
çalışıyorlar. Hepsine teşekkür borçluyuz; bu alanda emeği geçmiş herkese
minnettarız; çünkü, bu alanda yapılan her şey, ülkemizin güçlü bir geleceğe
kavuşmasına, insanımızın mutluluk ve refahına katkıda bulunmaktadır. Bu, ulusal
bir meseledir. Bu alanda hepimizin elbirliğiyle çalışmasına, katkısına ihtiyaç
vardır. Gelin, çocuklarımızın durumunu iyileştirmeye yönelik ulusal eylem
planımızın uygulanmasını da elbirliğiyle sürdürüp geliştirelim. Onaylanacak olan Avrupa Sözleşmesi, özellikle adlî
sistemde çocukların haklarının ve çıkarlarının korunmasında uluslararası
standartların oluşturulmasını hedeflemektedir; adlî sistemde, aile hukuku
dahil, çocukların görüşlerinin ve tercihlerinin de dikkate alındığı bir tarz
oluşturulmasını sağlamaya yöneliktir. Geleceğin demokrat ve ülkesine bağlı yetişkinlerini
oluşturmak, çocukluktan ve aile ortamından başlayarak, insana insan değeri
vermekten, çocukların da kişilikli olmalarına imkân tanımaktan geçiyor. Aile
içindeki demokrasi ülkemiz demokrasisine yansıyor, hatta, demokrasinin rengini,
gelişmişlik düzeyini belirleyen önemli bir rol oynuyor. Adlî sistemimizde çocukların görüş ve tercihlerinin
alınmasını sağlayan düzenlemeler ve uygulamalar önemli ölçüde mevcuttur. Bu
sözleşmeyle bu düzenleme ve uygulamalar, uluslararası denetime bir kez daha
açılmış olacaktır. Avrupa Birliğine uyum sürecinde olan bir ülke olarak, bu
denetimi açılmayı gerekli, zorunlu görüyoruz. Onaylanacak olan sözleşme, Birleşmiş Milletler Çocuk
Hakları Sözleşmesi gibi, çocukların görüş ve tercihlerini beyan haklarını,
onların görüş ve tercihlerinin dikkate alınması esasını, yani, çocukların
katılımını öngörmektedir. Bu açıdan,
ülkemizde gerek politikalar gerekse bu uygulamalarda eksiklerimiz de
bulunmaktadır. Avrupa Sözleşmesinin onaylanmasıyla birlikte, bu açıkları hızla
kapatmaya ihtiyacımız olacaktır. Bu durumun sürdürülmekte olan çalışmalarımızı
hızlandıracak bir etki yapmasını, teşvik edici olmasını bekliyoruz. Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (DSP ve MHP
sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Sayın Gürocak'a teşekkür ediyorum. Gruplar adına başka söz talebi?.. Buyurun Sayın
Kayayerli.(MHP sıralarından alkışlar) Süreniz 20 dakika. MHP GRUBU ADINA MÜJDAT KAYAYERLİ (Afyon) - Sayın
Başkan, değerli milletvekilleri; 549 sıra sayılı Çocuk Haklarının
Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna
Dair Kanun Tasarısı hakkında, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış
bulunuyorum; Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiyemizde
0-18 yaş arasındaki nüfus, aşağı yukarı, 18 milyon civarındadır. Yılda 1 400
000 çocuk dünyaya gelmektedir. Ülkemizde, şiddete maruz kalan çocuklara yönelik
hak ihlallerinin izlenmesi ise, gereği kadar yapılamamaktadır. Bu sebeple,
çocuk istismarının önlenmesine yönelik projelerin uygulanmasına bir türlü
başlanamamıştır. 15-24 yaş arasındaki çocuklarımızda intihar olayları da daha
çok göze çarpmaktadır. Diğer taraftan, ülkemizde, zorluk çeken çocuklarımızın
yüzde 10'u, bazen işkenceye de maruz kalmaktadır. Her 3 çocuktan 1'i sağlıklı
beslenemediği için, çocuklarımızın gelişemediği ortamlar da vardır. Öyleyse,
Türk toplumu olarak iki seçeneğimiz vardır; ya çocuklarımıza seyirci kalacağız
ya da çocuklarımız için milletimizin aklını harekete geçirerek, çocuklarımızın
haklarını koruyucu kanunlar çıkarmaya, sözleşmeleri uygulamaya kararlı
olacağız. Türkiye'de çocuk hakları, Anayasanın 41 inci ve 61 inci maddeleriyle
güvenceye bağlanmış durumdadır. Çocuğa, düşünce, ifade ve benzeri haklar
tanıyan çocuk haklarına ilişkin sözleşme, ülkemiz insanlarına faydalı
olacaktır. 20 Kasım 1989'da, Birleşmiş Milletlerin kabul ettiği Dünya Çocuk
Hakları Beyannamesiyle de, ülkemizde faydalı çalışmalar yapılmıştır. Çocuklar, Türk kültüründe birer çiçektir. "Anne
kalbi, çocuğun okuludur", "aç aman bilmez, çocuk zaman bilmez",
"Türk çocuğu çok zekidir", "bugünün küçüğü, yarının
büyüğüdür", "çocukları mutlu olan milletlere ne mutlu." İşte, bu
sözler, bizim kendi kültürümüzün çocuklar için vermiş olduğu belli ifadelerdir,
Türk kültürünün birer parçasıdır. Çocuklarımız, ailenin en kıymetli varlıkları, Türk
Milletinin teminatı, geleceği ve yapı taşlarıdır. Mutlu, huzurlu ve parlak
hayatın anahtarı onlarda olduğu için, Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin
Avrupa Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısının
önemi ortadadır. Çocuklar da bir bireydir, kesinlikle aşağılanmamalıdır.
Çocuklarımızın, her çocuğun sevgi ile, saygı ile, ilgi ve her türlü
hizmetlerden yararlanma hakkı vardır. Sözleşmede, çocukların insan olarak
haklarının korunması için, adlî bir makam önünde, kendilerini ilgilendiren bir
davada görüşlerinin açıklanmasında yardımcı olmak üzere tercih edecekleri bir
şahsın yardımlarını talep ettiği takdirde, bir avukatın atanmasını istemek, bir
temsilci tayin edilmesini talep etme hakkı ve görüşlerini açıklama hakkı
tanınacaktır. Bu bakımdan, bu tasarı çok önemlidir. Özellikle, iyi bakım, iyi yetişme ve çocuğa uygun bir
eğitim, her yerde ilgi, sevgi ve yardım görme, her Türk çocuğunun hakkıdır.
Resmî, özel her kurum ve yurttaş, bu çocuk hakkını tanımak, elindeki imkânlarla
onu gerçekleştirmekle yükümlüdür. Sıkıntı içinde bulunan çocuğun kurtarılması
her şeyden önce gelir. 16 yaşından önce hiçbir çocuk, resmî öğreniminden
alıkonularak özel işlerde çalıştırılamaz. Her ana baba, kendi çocuğunun iyi
bakımı gibi, bilgili, becerikli ve iyi yetiştirilmesini sağlamakla yükümlüdür.
Çocuk, orta eğitime devam etmiyorsa, devletimizin açtığı kurslara giderek,
bilgi ve becerilerini geliştirici kurslara gönderilir. Anne ve babanın
yetmediği hallerde bu ödev, çocuğun birinci derecede yakın akrabasına ve ilgili
devlet kurumlarına düşer. İlköğretimden sonra, orta dereceli okullara veya
meslek okullarına devam edemeyen çocuklar için teknik ve tarımla ilgili bilgi
ve beceri veren kursların açılması, gerekli eşya, araç ve gereçlerin zamanında
sağlanması ve çocukların bunlardan yeteri kadar yararlanmasının temini, bütün
idarî amirlerimizin, belediye başkanlarının, muhtarların ve millî eğitim
idarecilerinin görevidir. Engelli ve uyumsuz çocukların iyileştirilmeleri,
sıkıntı içindeki çocukların kurtarılmaları, kendilerine uygun meslek için kendi
hayatlarını kazanacak derecede başarılı ve güçlü yetişmeleri ve uygun işlere
yerleştirilmeleri, ana babayla birlikte devletimizin bu amaçla kurulmuş
örgütlerinin görevidir. Üstün yetenekli çocuklar, devlet ve ailelerin de
yardımıyla en geniş yetişme araç ve imkânlarına kavuşturulmalıdır. İşte burada sıraladığım ve Çocuk Hakları Bildirgesiyle
de belirtilen bu haklar, hiçbir istisna olmaksızın, ırk, renk, cinsiyet, din ya
da milliyet ayırımı yapılmadan dünyada bütün çocuklara uygulanmalıdır. Çocukların gelişimini güvence altına almak için, özel
koruma, fırsat ve imkân sağlanmalıdır. Çocukların bir isim ve tabiiyet edinme
hakları da vardır; yeterli beslenme, barınma, eğlenme dahil olmak üzere, sosyal
güvenlik hakları vardır. Çocuklar, kısaca, her türlü ihmal, kötü muamele ve
sömürüye karşı korunma hakkına sahiptir. Milliyetçi Hareket Partisi, bu kanun tasarısıyla, çocuk
hakları konusunda uluslararası sözleşmelerin gerektirdiği yükümlülüklerini
yerine getirmenin gayreti içindedir. Özellikle çocuklarımızın geleceğini,
ülkemizin umudunu oluşturan gençlerin umutlarını, isteklerini ve endişelerini
bilmek, çözüm yolu bulmak, Milliyetçi Hareket Partisi için çok önemlidir. Türk kamuoyu, çocuklar konusunda duyarlı hale
getirilmelidir. Çocuklarımıza kazandıramadığımız dürüstlük, geleneğe saygı,
inanca bağlılık, devlete ve millete bağlılık, düşünme ve davranma yeteneği,
yurttaşlık bilinci ve nihayet, daha iyi bir dünya için mücadele bilinci ve
uzlaşma şuurunu verecek politikalar uygulanmalıdır. Çocuklarımızı yalnızlık duygusundan kurtaracak olan bu
tasarıya "evet" oyu vereceğimizi belirtmek istiyorum. Çünkü,
çocuklarımızı, toplumsal sorumluluğunu kavrayan, gençliğini yaşayabilen, yaşlı
kuşaklarla, aileleriyle iletişim kurabilen, vurdum duymaz olmayan, ideal sahibi
olan, iyi bir öğrenci özelliğini kazandıran, kişiliğinin gelişmesine yardımcı
olan, boş zamanlarını değerlendiren bir tavır içinde olmamız, hepimizin
görevidir. İlköğretime, insan hakları dersi konuldu; bu derste
çocuk haklarını da vermeliyiz. Böylece, çocuklarımıza, ilkönce, hangi haklara
sahip olduklarını anlatmalıyız. Binlerce çocuğu, tehlike saçan sokaklarda
yalnız bırakamayız. Bu ifadeye, üniversitelerimizin, sivil toplum örgütlerinin
ve çocukların cevapları aynıdır; aile içi şiddet. Bu problemi çözmeliyiz. Bu
problemin, hızlı kentleşme, göç, yanlış kalkınma stratejileri, adaletsiz ulusal
gelir dağılımından kaynaklandığı da bir gerçektir. İnsanlar ve devletler, çocuk hakları ihlallerini
önlemeye yönelik sözleşmeler, beyannameler hazırlıyor; ancak, yazılı metinlere
atılan imzaların gücü, şiddeti, çocuklarımızın haklarını çözmeye yetmiyor. "Barış, bir insan hakkıdır. Savaşı yok etmenin tam
zamanıdır" girişimleri, 21 inci Yüzyılda eğitimle birleştirilmesi gereken
en önemli düşüncedir. Bu düşünce ve duygularla, bu tasarıya "evet"
oyu vereceğimizi belirtiyor, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına tasarının
bütün çocuklarımıza, bütün dünya çocuklarına ve Türk çocuklarına hayırlı
olmasını diliyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.(Alkışlar) BAŞKAN - Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına
konuşan, Afyon Milletvekili Sayın Müjdat Kayayerli'ye teşekkür ediyorum. Şimdi, Fazilet Partisi Grubu adına İstanbul
Milletvekili Sayın Hüseyin Kansu görüşecekler. Buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar) Süreniz 20 dakika. FP GRUBU ADINA HÜSEYİN KANSU (İstanbul) - Sayın Başkan,
sayın milletvekilleri; 549 sıra sayılı Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin
Avrupa Sözleşmesinin Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı üzerinde, Fazilet
Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; şahsım ve Grubum adına Genel Kurulu
saygıyla selamlıyorum. Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; dünya nüfusu 1999
yılında 6 milyar sınırını aşmıştır. Çocuk nüfusu ise 2 milyar 700 milyon
civarındadır. Dünyada 8 000'i ishalden olmak üzere, her gün ölen çocuk sayısı
35 000 iken, önlenebilir veya tedavi edilebilir hastalıklardan ölen çocuk
sayısı her yıl 4 milyon civarındadır. 160 milyon çocuk bulaşıcı hastalık
tehdidi altındadır, 800 milyon çocuk yeterli ve sağlıklı beslenememektedir, 220
milyon çocuk mutlak yoksulluk düzeyinde yaşarken, 1 milyar çocuk sağlıklı ev
ortamından yoksun büyümektedir. Dakikada açlıktan ölen çocuk sayısı 15'tir. Her
yıl, dünyada 15 milyon çocuk anne olmaktadır. 5-14 yaş gurubunda 272 milyon
çocuk çalıştırılmaktadır. Türkiye'de ise, 2000 yılı itibariyle 0-18 yaş grubu
çocuk nüfusu 25 100 000 civarındadır ve toplam nüfus içerisindeki payının yüzde
38,4 olduğu tahmin edilmektedir. Türkiye'de, kimsesiz çocuk sayısı 700 000
iken, himaye edilen çocuk sayısı sadece 21 200'dür. 6-14 yaş grubundaki
yaklaşık 12 milyon çocuğumuzun, yaklaşık yarısının çalıştığı tahmin
edilmektedir. Ülkemizde, 1999 yılı itibariyle, 3 milyon civarında
özürlü çocuk olduğu tahmin edilmektedir. Çocukların çoğu, önlenebilir
nedenlerle özürlü doğmakta veya özürlü olma riski taşımaktadır. Yine, çocuk
ölümlerinin önemli bir kısmı, önlenebilir hastalıklardan meydana gelmektedir.
Çocuk sağlığı göstergelerinde, bölgelerimiz arasında kır, kırsal alan, kent ve
kent içi alanlarda önemli farklılıklar mevcuttur. Kimsesiz, aile ve yakın
çevresinde yaşaması riskli olan çocuklar yönünden, aile dışında alternatif
bakım modellerinin geliştirilip yaygınlaştırılması hâlâ önemini korumaktadır. İletişim araçlarında şiddet, cinsellik ve istismar
içeren, madde bağımlılığını, sigara kullanımını ve tüketimi özendiren yayın ve
programlar, çocuklarımızı olumsuz yönde etkilemeye devam etmektedir. Özetle, dünyada ve ülkemizde, çocukların eğitim, sağlık
ve çalışma hayatına ilişkin sorunları, çocuk işçiliği, sokak çocukları ve
sokakta çalışan çocuklar sorunları hâlâ önemini korumaktadır. Oysa
çocuklarımız, ülkemiz ve milletimizin geleceğidir. Çocuklarını iyi
yetiştiremeyen bir milletin geleceğinin de pek parlak olacağı söylenemez. Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; uluslararası
alanda çocukların bu sorunlarına eğilen ve çocuk hakları kavramını yerleştiren
önemli belgelerden biri de, 54 maddeden müteşekkil 1989 tarihli Birleşmiş
Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesidir. Meclisimiz, bu Sözleşmeyi, 1995 yılında
onaylamıştır. Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; işte bugün
onaylanmak üzere önümüze gelen ve ülkemiz tarafından 9 Haziran 1999 tarihinde
imzalanan, 25 Ocak 1996 tarihli Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa
Sözleşmesi, Türkiye'nin de tarafı olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları
Sözleşmesinin 4 üncü ve 12 nci maddelerinin uygulamaya geçirilmesi anlayışına
dayanmaktadır. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin 4 üncü maddesi "taraf
devletler, bu sözleşmede tanınan hakların uygulanması amacıyla gereken her
türlü yasal, idarî ve diğer önemleri alırlar. Ekonomik, sosyal ve kültürel
haklara ilişkin olarak, taraf devletler, eldeki kaynaklarını olabildiğince
geniş tutarak, gerekirse uluslararası işbirliği çerçevesinde bu tür önemler
alırlar" şeklindedir. 12 nci maddesi ise; "1 Taraf devletler, görüşlerini oluşturma
yeteneğine sahip çocuğun kendini ilgilendiren her konuda görüşlerini serbestçe
ifade etme hakkını, bu görüşlere çocuğun yaşı ve olgunluk derecesine uygun
olarak gereken özen gösterilmek suretiyle tanırlar. 2. Bu amaçla, çocuğu etkileyen herhangi bir adlî veya
idarî kovuşturmada çocuğun ya doğrudan doğruya veya bir temsilci ya da uygun
bir makam yoluyla dinlenmesi fırsatı, ulusal yasanın usule ilişkin kurallarına
uygun olarak, çocuğa özellikle sağlanacaktır" biçimindedir. Bugün onaylanması için önümüze gelen sözleşmede,
çocukların birey ve insan olarak haklarının korunması için, adlî bir makam
önünde, kendilerini ilgilendiren davalarda, usule ilişkin bazı haklar
tanınması; bu hakların, bizzat kendileri veya diğer şahıslar ya da kurumlar
aracılığıyla kullanılmasının kolaylaştırılması hususunda hükümler yer
almaktadır. Sözleşme, konuyu özel hukuk boyutuyla ele almakta, yoksa ceza
hukuku alanında herhangi bir düzenleme getirmemektedir. Sözleşme, çocukların, adlî bir makam önünde, boşanma,
velayet ve şahsî ilişki kurulması gibi kendilerini etkileyen aile hukuku
davalarına katılmak, tercih ve görüşlerini açıklamak, bilgilendirilmek, görüş
ve arzuları dikkate alınmak suretiyle, çocuğun en fazla yararına olabilecek
çözümlerin bulunması amacına matuftur. 5 kısım altında 26 maddeden oluşan sözleşmenin çocuk
haklarının kullanılmasına ilişkin getirdiği başlıca hak ve yükümlülükleri şöyle
sıralayabiliriz: Sözleşmenin 3 üncü maddesine göre, tercihlerini adlî
makama iletmek yükümlülüğü öngörülmüştür. Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; önemli olan, bu
tür anlaşmaların sadece onaylanması değil, getirmiş olduğu ilke ve standartların
iç hukuka doğru ve zamanında yansıtılması, etkin bir şekilde uygulanması ve
izlenmesidir. 1995 yılında onaylanarak yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler
Çocuk Hakları Sözleşmesinde öngörülen ilke ve standartlar bile, iç hukukumuza
henüz tam anlamıyla yansıtılamamıştır. Bu düşüncelerle, Grubumuzun bu yasayı desteklediğini
ifade ediyor, şahsım ve Grubum adına Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
(Alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Kansu. Gruplar adına başka söz talebi?.. Yok. Komisyon Başkanımız konuşacaklar. Buyurun efendim. DIŞİŞLERİ KOMİSYONU BAŞKANI KÂMRAN İNAN (Van) -
Teşekkür ederim Sayın Başkanım. Sayın Başkanım, söz alan grupların sayın sözcülerinin
bu son derece önemli tasarıya ittifak halinde destek vermelerine
teşekkürlerimizi arz ediyoruz. Gerçekten, yarınımızın teminatı olan çocukları koruma
yolunda önemli bir adım atılmakta, ciddî bir tedbir alınmaktadır; ancak, bunu
yaparken, gerçekleri de belki bu vesileyle hatırlatmakta fayda vardır. Bu, çocuklarla ilgili katıldığımız milletlerarası
sözleşmeler mevcut, millî hukukumuzda alınmış çok ciddî tedbirler var; ama,
bunun yanında, bir de gerçeklerimiz var. Kanunlar, ancak gereği gibi
uygulandığı takdirde beklenen neticeyi verebilir. Gerçeklerimiz ise, maalesef,
bilhassa çocuklar alanında hepimizi rahatsız etmesi, düşündürmesi gereken
ciddiyette. Yalnız İstanbul İlinde 200 000'e yakın sahipsiz, sokakta çocuk
bulunduğu iddiası var, 1 milyona yakın çocuk okula gidememekte, onbinlerce,
hatta yüzbinlerce çocuk gerekli sağlık hizmetini görememektedir,
onbinlerce çocuk aile içi kötü
muameleyle karşı karşıya bulunmaktadır; bu meseleleri unutmamak lazım. Sadece
kanun yapmak eğer meselelerin çözümü demek olsaydı, Türkiye'nin, bugün hiçbir
meselesi kalmazdı. Dünyada, kanun sayısı bakımından en zengin memleketiz; 13
000'e yakın kanunumuz var; ama, bunların yüzde kaçı uygulanıyor ve bunların
yüzde kaçı bizim hayatımızda etkili bir hale gelebiliyor, buna bakmak lazımdır.
Bu alanda yapmamız gerekenler, alınması gereken büyük
tedbirler bulunmaktadır. Bunu da, bu vesileyle, sayın hükümete, tabiî, Yüce
Meclisin ve milletimizin bir çağrısı ve ricası olarak intikal ettirmek gerekir.
Hakikaten, kendi geleceğinin teminatı olan çocuklar konusunda yeterince,
gerekli tedbirleri almayan ve hassasiyet göstermeyen toplumlar, ileride çok
büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Nüfusumuzun artmasını, bir sayın sözcü "bir
dezavantaj olabilir" diye ifade ettiler. Bana göre, bir devletin ve bir
milletin en büyük zenginliği nüfusudur; ama, bu zenginliği çağdaş bir şekilde
değerlendirmek ve yetiştirmek, kendi hizmetine, devletin ve milletin hizmetine
sokmak kaydıyla. Bu hususları belirtmek ihtiyacını hissettim.
Saygılarımla arz ederim efendim. (Alkışlar) Teşekkür ederim. BAŞKAN - Komisyon Başkanı Sayın Kâmran İnan'a, biz de
teşekkür ediyoruz. Şahısları adına söz taleplerini sırasıyla okuyorum:
Erzurum Milletvekili Sayın Aslan Polat, İstanbul Milletvekili Sayın Masum
Türker, Samsun Milletvekili Sayın Musa Uzunkaya ve Adana Milletvekili Sayın
Yakup Budak. İlk söz, Erzurum Milletvekili Sayın Aslan Polat'a
aittir. Buyurun efendim. Süreniz 10 dakika. ASLAN POLAT (Erzurum) - Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; 549 sıra sayılı Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa
Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısının tümü
üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım. Tasarının genel gerekçesinde de belirtildiği üzere,
tasarı, ülkemiz tarafından 9 Haziran 1999 tarihinde imzalanan, 25 Ocak 1996
tarihli Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi, Türkiye'nin
taraf bulunduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin, taraf
devletlere, bu sözleşmede tanınan
hakların uygulanması amacıyla her türlü yasal, idarî ve diğer önlemleri alma
yükümlülüğü getiren 4 üncü ve çocuğun her konuda görüşlerini serbestçe ifade
etme haklarına dair 12 nci maddelerinin uygulamaya geçirilmesi anlayışına
dayanmaktadır. Sözleşmenin 1 inci maddesinin birinci paragrafı
uyarınca, sözleşme hükümleri, 18 yaşın altında bulunan çocuklar hakkında
uygulanacaktır. Sözleşmede, çocukların, birey ve insan olarak haklarının
korunması için, adlî bir makam önünde kendilerini ilgilendiren davalarda, bazı
usulî haklar tanıması ve boşanma, velayet gibi kendilerini etkileyen aile
hukuku davalarına katılmak, tercih ve görüşlerini açıklamak ve bilgilendirme
olanağı tanımasıyla ilgilidir. Sözleşme, konuyu, özel hukuka ilişkin
boyutlarıyla ele almakta, ceza hukuku alında herhangi bir düzenleme
getirmemektedir. Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; en geniş anlamıyla
çocuk hukuku, özel hukuk, ceza hukuku, sosyal hukuk ve kamu hukuku ile
uluslararası bildiri ve sözleşmelerde bulunan ve çocukların haklarını
düzenleyen kuralların bütününden oluşur. Çocuk haklarıysa, özel hukuk, sosyal
hukuk, kamu hukuku ve uluslararası hukukta yer alan kuralların çocuklara
tanıdığı yetkileri kapsar. Çocuk hakları, çocukları korumak, onları bağımsız ve
sorumlu bir yetişkin yaşamına hazırlamak amacıyla çocuklara hukuk kuralları
tarafından tanınan yetkilerdir. Bu haklar, güçsüzlüğünden ve deneyimsizliğinden
dolayı, çocuğa özel bir koruma ve özen sağlamak, yetişkin olduğunda onu kendi
başına bağımsız kararlar alabilecek olgunluğa ulaştırmaktır. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin katılma
hakları, çocuğun, ailede ve toplumda aktif bir rol kazanmasını sağlamaya
yönelik haklardır. Bu haklar, görüşlerini açıklama ve kendisini ilgilendiren
konularda karara katılma, dernek kurma ve barış içinde toplanma haklarıdır.
Hukuk sistemi içerisinde, çocuk yararının önceliği, birinci önceliktir. Bu
çocuğun aile içerisinde korunmasında, çocuğun yararları ile ana-babasının ya da
diğer kişilerin yararları çatıştığında, çocuğun yararlarına öncelik
tanınmasıdır. 20 Kasım 1989 tarihli Çocuk Haklarına Dair Birleşmiş
Milletler Sözleşmesini, Türkiye, 29-30
Eylül 1990 tarihleri arasında Birleşmiş Milletler Genel Merkezinde toplanan
Çocuklar İçin Dünya Zirvesinde imzalamıştır. Bu sözleşme, dünya çocuklarının insan hakları yasası
sayılmaktadır. Sözleşmenin dayandığı temel fikir şudur: Tek tek her çocuk,
içerisinde bulunduğu durumun geliştirilmesi, toplumun aktif ve sorumlu bir
üyesi durumuna gelebilmesi için ayrılan kaynaklardan yararlanma hakkına
sahiptir. Sözleşmenin amacı, çocukların korunması için evrensel
ilkeler belirlemek, onları, her türlü ihmal, istismar ve kötü muamelelere karşı
korumaktır. Bunun yanında, sözleşme, çocukların potansiyellerinin ve
yeteneklerinin gelişmesini sağlayacak programlar için bir çerçeve oluşturmak
amacını da gütmektedir. Sözleşme, uluslararası hukuk açısından, çocuklara
yönelik tutum ve davranışlara ilişkin evrensel standartları düzenleyen ve
bağlayıcı güce sahip hukuksal bir metindir. İş hukuku açısından ise, sözleşme, 1982 Anayasasına
göre kanun hükmündedir. Anayasamızın 90 ıncı maddesinin birinci fıkrasına göre,
Türkiye cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla
yapılacak anlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, onaylamayı
bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır. 90 ıncı maddenin beşinci fıkrasına göre
ise, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmalar kanun
hükmündedir. Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Sözleşmenin, üç önemli uygulama sorunu vardır: Birincisi, sözleşmeyle benimsenen hukuksal ve ahlakî
yaklaşımların, ayrıntılı bir şekilde, eğitim programlarına sokulmasıdır. Bu
konuda, Millî Eğitim Bakanlığına önemli görevler düşmektedir. İkincisi, iç hukukumuzda, sözleşmeyle bağdaşmayan
hükümlerin kaldırılması ve sözleşmenin öngördüğü yeni düzenlemelerin yapılmasıdır.
Burada da, önemli ölçüde, Adalet Bakanlığına görev düşmektedir. Üçüncüsü de, bu kuralları yaşama geçirecek yapısal ve
örgütsel önlemlerin alınmasıdır. Bu da, önemli ölçüde, parlamento ve
hükümetlere düşen görevdir. Çocuğun görüşlerinin dikkate alınmasını belirleyen 12
nci madde, sözleşmenin temel ilkelerinden birisidir. Görüşlerini oluşturma
yeteneğine sahip çocukların, kendilerini ilgilendiren bir konu ya da işlem
sırasında serbestçe görüşlerini ifade edebilme hakkına sahip olmaları ve bu
görüşün -yaşı ve olgunluk derecesi dikkate alınarak- değerlendirilme
zorunluluğu vardır. Çocukların Haklarının Uygulanmasına İlişkin Avrupa
Sözleşmesi de, çocuklarla ilgili karar vermek durumunda olan adlî ya da
yönetsel makamlarca, çocuğun görüşünün alınmasını, çocuğa görüşünü ifade etme
olanağı sağlanmasını ve bu görüşlere gerekli ağırlığın verilmesini
öngörmektedir. Çocukların görüşlerinin alınması ve kararlara
katılması, gerek aile ve gerekse toplum bakımından çok önemlidir. Karar alma
durumunda olanlar, çocuğun katılım hakkını reddettikleri takdirde, yaşamsal
önemdeki bilgi ve görüşlerden yoksun kalabilirler. Çocuğun belirttiği düşünce
ve görüş bazılarını rahatsız etse de, kuşkusuz, dikkate alınması gereken yeni
bir boyut oluşturur. Çocuk Hakları Sözleşmesi, gerek bu ilkesi gerekse diğer
ilke ve hükümleriyle, ülkelerden, çocuğun toplumda bir birey olarak yaşantısını
sürdürmeye eksiksiz biçimde hazırlanmasını, Birleşmiş Milletlerin kuruluş
bildirgesinde yer alan barış, onur, hoşgörü, özgürlük, eşitlik ve dayanışma
idealleriyle yetiştirilmesini istemektedir. Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; biraz da,
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin, bilhassa, günümüz Türkiyesinde
büyük önem taşıyan maddelerinden söz etmek isteriz. Bu maddeler, biraz önce
belirttiğimiz, görüş ve düşüncelerini açıklama, bilgi alma hakkını düzenleyen
12 nci madde, düşünme ve düşünceyi açıklama, vicdan ve din özgürlüğünü
düzenleyen 13 ve 14 üncü maddelerdir. Bu maddelere göre, taraf devletler,
çocuğun düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne saygı gösterirler. Çocuk,
düşüncesini özgürce açıklama hakkına sahiptir. Bu hak, ülke sınırlarına bağlı
olmaksızın, yazılı, sözlü, basılı, sanatsal biçimde veya çocuğun seçeceği başka
bir araçla yapmak istemesidir. Ülkemizde bugün, bırakın çocukların,
başbakanların, bakanların konuşma, büyükşehir belediye başkanlarının şiir okuma
özgürlükleri var mıdır?! Ülkemizde, hâlâ , 312 nci madde gibi, düşünceyi
yasaklayan kanun maddeleri varken, bu sözleşmelerin uygulama alanı olacak
mıdır?! 15 inci maddeyle, dernek kurma, barışçı toplanma
özgürlüğü düzenlenmiştir. Yine ülkemizde, bırakın çocukların dernek kurma
özgürlüğünü, büyüklerin, yani bizlerin, siyasî parti kurma ve yaşatma özgürlüğü
ne boyuttadır ki, çocukların dernek kurma özgürlüğü de o boyutta olsun?! Özel yaşam, aile, konut, haberleşme özgürlüğü de 16 ncı
maddeyle düzenlenmiştir. Bu maddede "hiçbir çocuğun özel yaşantısına,
konut ve iletişimine, keyfî ve haksız biçimde müdahale edilemez, onur ve
saygınlığı zedelenemez" denilmektedir. Yine ülkemizde, onbinlerce çocuk
sokaklarda yaşarken, hangi konut özgürlüğünden; bugün bile bakanların
telefonları kanunlara aykırı biçimde dinlenirken, hangi çocukların iletişim
özgürlüğünden bahsedeceğiz?! 37 nci maddeyle, kötü muamele ve işkenceye tabi
tutulmama hakkı... Bu maddede "hiçbir çocuk, işkenceye, zalimce
davranışlara ya da cezaya, yasadışı tutuklamaya tabi tutulamaz, özgürlüğünden
yoksun bırakılamaz. Eğer çocuk, herhangi bir ihmal, sömürü ya da eziyet,
işkence sonucunda mağdur duruma düşürülmüşse, devlet, bu çocuğun bedensel ve
ruhsal durumunu yeniden kazanması ve toplum içinde yer edinmesini sağlamak için
gerekli her önlemi alır" denilmektedir. Burada insafla, Manisalı çocuklara yapılan işkenceyi ve
imam hatip okullarından başı örtülü olduğu için okula alınmayan, horlanan ve bu
sebeple, okula alınmadığı için sokakta trafik kazasında bacağını kaybeden
çocukları düşünüp bir nefis muhasebesi yapıp, herkesi kendi özeleştirisini
yapmaya çağırıyoruz. Yine, sözleşmenin 24 üncü maddesi, taraf devletlere
"bebek ve çocuk ölümlerini azaltma, hastalıklarla mücadele etme, eğitim
hakkını gerçekleştirme" yükümlülüğü getirirken, 4 üncü madde, ülkelerin bu
yönde alacağı önlemlerin mevcut kaynakların el verdiği en iyi düzeyde olacağını
belirtmiştir. "Devletler, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların
gerçekleşmesi için eldeki kaynakların sınırına kadar çaba gösterecekler,
gerekiyorsa uluslararası işbirliğinden yararlanacaklardır" denilmektedir. Ülkemizde mevcut kaynakların tümü faiz ve silah alımına
gittiği için, bu maddenin ülkemizde önemli bir uygulama alanı olmadığı açıktır.
26 ncı maddeyle sosyal güvenlik hakkı tanınmıştır. Bu
maddeye göre, her çocuk, bedensel, zihinsel, ruhsal, toplumsal ve ahlakî
gelişmesini sağlayacak yeterli yaşam standardına ulaşma hakkına sahiptir.
Devlet, bu kişilere yardımcı olmak amacıyla gerekli her türlü önlemi almak ve
gereksinim duyduğu takdirde, özellikle beslenme, barınma ve giyim konularında
malî yardım ve destek programı uygulamak zorundadır. Şimdi, ülkemizde onbinlerce çocuk sokaklarda yaşarken,
Kamu-Sen'in araştırmasına göre, Aralık 2000 itibariyle, ülkemizde, 4 kişilik
bir aile için açlık sınırının 2 milyon olduğu günümüzde, asgarî ücret net 103
milyon civarındaysa ve ülkemizin takriben yüzde 8'i açlık sınırının altında
yaşamını sürdürmeye çalışırken, bu maddeler, ülkemiz için biraz lüks
kalmaktadır. Sokakta yaşayan ve açlık sınırının altında yaşam
mücadelesi veren ülkem halkının çocukları için bu anlaşma bir rüya olsa da,
yine de iyi niyetle hazırlanmış bir anlaşma olduğu için, bugün değilse yarın,
ama bir gün mutlaka uygulanması amacıyla tasarının hayırlı olmasını diler,
hepinize saygılar sunarım. (FP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Polat. Tasarının tümü üzerindeki son konuşma, şahsı adına,
İstanbul Milletvekili Sayın Masum Türker'e aittir. Buyurun Sayın Türker. (DSP sıralarından alkışlar) Süreniz 10 dakika. MASUM TÜRKER (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; aslında, burada rutin bir işlem yapıyoruz; daha önce paraf
edilmiş, kabul edilmiş Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa
Sözleşmesinin onaylanmasını tartışıyoruz ve bu sözleşmede hepimizin bu
vesileyle şu konuya dikkati çekiliyor: Çocuklarımızın, özellikle, boşanma
davalarında, ayrılık davalarında, velayetlere ilişkin davalarda, ebeveyn ile
çocuk arasında kişisel ilişki kurulmasına ilişkin davalarda ve babalığın
mahkeme kararıyla kurulmasına ilişkin davalarda dinlenilmesi ve bu konuda bazı
haklarının verilerek, yüksek çıkarlarının belirtilmesi yer almaktadır. Çocuklarımız, bizim ülkemizde, özellikle cumhuriyetin
kuruluşunda çok önemsenmiş ve çocukların daha iyi yetiştirilmesi konusunda
cumhuriyetimizin kurucuları özel bir özen göstermelerine rağmen, zaman içinde,
günün koşullarına uyularak, buradan yavaş yavaş uzaklaşılmış ve daha 1826
yılında çocuklarımızın okuma özgürlüklerini babalarının tercihi yönünde
gösteren çeşitli başkaldırılar, devletin uyarlamalarına karşı yapılagelmiştir.
Hâlâ, bunları, günümüzde, eğitim düzeninde görüyoruz. Bence, bu kanun tasarısı dolayısıyla her bir
milletvekilinin, çocukların yarını için, ülkenin yarını olacak olan
çocuklarımız için, daha nelerin yapılması gerektiği konusunda bir çalışma
yapması gerekiyor. Ben, sanıyorum ki, bu Mecliste ele aldığımız birçok
araştırma konusunun yanında, çocuklarımızla ilgili yasalarımızdaki mevcut
durumu ve düzeltilmesi gereken konuları içeren bir araştırmanın yapılması, daha
olumlu ve belki de geleceğe yönelik önemli bir gelişme olacaktır. Değerli milletvekilleri, çocuklarımızın hakları ve
çocuklarımızla ilgili olarak Türkiye'de geçmişte ciddî adımlar atılmış, iç
hukukta düzenlemeler yapılmış, çocuk mahkemelerinin kurulması bile
kararlaştırılmıştır; ama, ne var ki, bugün hepimiz izliyoruz ki,
çocuklarımızın, herhangi bir nedenle, 18 yaş altında olduğuna bakılmaksızın,
kimi zaman gözaltına alınmakta, kimi zaman ifadesine başvurulmakta, kimi zaman
da bunların sürekli suç işlediği yaygın bir şekilde ileriye sürülmeye
çalışılmaktadır. Bu konuda yapılanların, yapılagelenlerin, kuşkusuz siyaset
mercii, buradaki mevcut olan arkadaşların siyasî partileri ne olursa olsun
mevcut olan kişiler değildir. Kimler bunları yapıyor; Parlamento eliyle yasama
hakkımızı devrettiğimiz ve belirli görevleri yapmakla görevli olan kişiler.
İşte, bu bağlamda, şu veya bu şekilde bugünün çocukları, yarının bu görevleri
yapacak kişileridir ve çocuk haklarının daha ilkokul çağında çocuklara
öğretilmeye, okutulmaya başlanması gerektiğini düşünüyorum. Denilebilir ki, burada ve daha önceki sözleşmelerde ve
özellikle içhukuktaki bu hakların okutulmasının ne gibi pratik bir yararı
vardır; pratik yararı, o kişiler büyüyüp çocukken öğrendikleri bilgileri,
kendileri yetki kullanma aşamasına geldiği zaman, şu anda onları
kullanmayanların yerinde, daha sağlıklı, daha adil ve daha verimli olarak
kullanacaklardır. Çocuk haklarıyla ilgili bu sözleşmede eksik olan bir
konuya dikkati çekerek sözlerime son vermek istiyorum. Değerli milletvekilleri, bir çocuğun, adlî dava olarak
kabul edilen ve özellikle aile hukukunda düzenlenen hükümleriyle ilgili
düzenlemelerde, hakları için ve yüksek çıkarları için gerekirse devletin bile
el koyacağı söylenmesine rağmen, kimi zaman kimsesiz çocuklara vasi tayiniyle
ilgili olarak, burada, aynı hakların getirilmesi gerektiğini özellikle içhukuk
açısından yararlı görüyorum. Eğer, bir konuda, çocuğun anne ve babası yoksa ve
mahkeme kararıyla bir vasi tayini söz konusu olacaksa, bu takdirde, buradaki
çocuk haklarının bu vasi tayininde de, eğer belirli bir yerde iradesini
kullanabilecek noktadaysa, başvurulmasında büyük yarar olduğunu düşünüyorum. Çocuklarımız yarınımızın teminatıdır. Bizim
sorumluluğumuz, yarınlarımızın teminatı olan bu çocuklara daha iyi bir gelecek
hazırlamaktır. Bu vesileyle, Yüce Heyete saygılar sunuyorum. (DSP
sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Türker. Sayın milletvekilleri, tasarının tümü üzerindeki
görüşmeler tamamlanmıştır. Tasarının maddelerine geçilmesi hususunu oylarınıza
sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Maddelere geçilmesi kabul
edilmiştir. Tasarının 1 inci maddesini okutuyorum: ÇOCUK
HAKLARININ KULLANILMASINA İLİŞKİN AVRUPA SÖZLEŞMESİNİN ONAYLANMASININ
UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN TASARISI MADDE 1. - Ülkemiz tarafından 9 Haziran 1999 tarihinde
imzalanan "Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa
Sözleşmesi"nin ekli beyan ile onaylanması uygun bulunmuştur. BAŞKAN - Bu madde üzerindeki ilk söz, Fazilet Partisi
Grubu adına Bursa Milletvekili Sayın Ahmet Sünnetçioğlu'na ait; buyurun. Konuşma süreniz 10 dakika. FP GRUBU ADINA AHMET SÜNNETÇİOĞLU (Bursa) - Sayın
Başkan, değerli milletvekilleri; Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa
Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısının 1 inci
maddesi üzerinde Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; bu
vesileyle, Yüce Heyetinizi selamlıyorum. 25 Ocak 1996 tarihli Çocuk Haklarının Kullanılmasına
İlişkin Avrupa Sözleşmesi, ülkemiz tarafından 9 Haziran 1999 tarihinde
imzalanmış; şimdi, biz bunu kanunlaştırıyoruz. Bu tür uluslararası anlaşmalarda
öteden beri anlatmaya çalıştığımız bir husus var; ki, bu konuda, Sayın Musa
Uzunkaya, daha önce, burada yapmış olduğu konuşmada bunu dile getirmişti. Bu
sözleşmelerin içeriğinin, komisyonlarda ve Genel Kurulda yeterince
görüşülmediği, yapıcı katkılarımızın yeterince bulunmadığı şeklindedir. Görüşülmekte olan bu sözleşmenin 24 üncü maddesinin
"Bu sözleşmeye hiçbir şekilde çekince konulamaz" şeklinde olduğunu
biliyorum; böyle bir niyetim de yok. Ancak, bu sözleşmenin 20 nci maddesinde,
taraflardan biri, sözleşme maddelerinden birinde değişiklik veya ilave isterse,
Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirir; o da, Daimî Komitenin, müteakip
toplantısından iki ay önce taraflara gönderir. Değişiklik, Daimî Komite
tarafından incelenir. Katılımcıların dörtte 3 çoğunluğuyla kabul ettiği metin,
Bakanlar Komitesinin onayına gönderilir; onaydan sonra, kabul edilmesi için
taraflara gönderilir deniliyor. Konu çok önemli, hiç kimse medeni hukuk
bağlamından çocukların velayet ve ilgili hukukî konuları içeren bu sözleşmeye
karşı çıkamaz. Ancak, bu sözleşme, tali komisyon olarak Adalet Komisyonunda,
Dışişleri Komisyonunda, Genel Kurulda içeriğiyle beraber konuşulabilirse,
tartışılabilirse, 20 nci madde kapsamında, değerli uzmanların ve
milletvekillerinin katkıları, Dışişleri uzmanlarınca not edilir, ilerideki
Daimi Komite toplantılarında, önemli katkılar olarak, orada belirtilir
düşüncesindeyim. İkinci bir konu, şu anda, Meclisimizde, çocuk
işçiliğinin kabul edilemeyeceğinin boyutlarıyla ilgili bir sözleşme onay
bekliyor. Bu sözleşme, hem Katılım Ortaklığı Belgesi hem Türkiye'nin ihtiyacı
hem de bu konuda ülkemizin hazır olması bakımından önemlidir. Bu sözleşme, şu
anda gündemde 159 uncu sırada bulunan, En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin
Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Eylem Sözleşmesinin
Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısıdır; 457 sıra sayıyla şu
anda beklemektedir. Şayet 12 ilâ 15 Aralıkta Cenevre'de yapılan Altıncı Avrupa
Bölge Toplantısına, bu tasarı yasalaşmış olarak katılabilseydik, Türkiye, çok
büyük bir prestij kazanmış olacaktı. Bu vesileyle, bu konuyu tekrar hatırlatmış oluyor,
gündemde ön sıralara gelmesini diliyorum. Zira, Türkiye nüfusunun yaklaşık üçte
1'i, 0 ilâ 14 yaş grubuna giren çocuklardır. Çocukların da yaklaşık yüzde
36'sının, yani, 4 milyonunun çalıştığı görülmektedir. Birleşmiş Milletler
Çocuklara Yardım Fonunun hazırladığı bir rapora göre, Türkiye'de, 12 ilâ 19 yaş
grubunda her 3 çocuktan 1'nin imalat, hammadde ve çeşitli hizmetlerde çalıştığı
belirtilmiş olup, raporda, bu çocukların yarısının okumak istemelerine rağmen
imkân bulamadıkları ve çalıştırılan işçi çocuk sayısı itibariyle, dünyada,
Kenya, Bangladeş ve Haiti'den sonra, 4 üncü sırada yer aldığımız
belirtilmektedir. Yine, bir araştırmaya göre, her gün, ülkemizde
çalışanlardan 20 ila 30 kişi iş kazası geçirmekte, her gün bir kişi ölmekte,
bunların da altıda 1'inin çocuklar olduğu görülmektedir. Ülkemizde 8 milyon
çocuk yoksulluk sınırı altında bulunmakta, 250 000 çocuğun sokaklarda yaşadığı
bilinmekte ve bu oranların artmakta olduğu belirtilmektedir ve biraz evvel,
Sayın Komisyon Başkanının da, bu konudaki şikâyetlerini, hep beraber dinledik. Şimdi, bu bilgiler ile görüşmekte olduğumuz tasarı
karşılaştırılırsa, eğitim, gelişme ve oyun çağında olan çocukların zorla
çalıştırılması demek, onların bu haklardan mahrum olması demektir ve bu
şekilde, onların hiçbir haklarını da koruyamayız. Çocuk hakları konusunda, Birleşmiş Milletlerce, 10
Aralık 1948'de ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin birkısım
maddeleri tahsis edilmiştir. 20 nci madde, hususi himaye ve yardım konusunu; 25
inci madde, evlilik içi ve dışı bütün çocukların aynı himayeden faydalanması
konusunu; 26 ncı madde de, mecburî temel eğitim konularını işlemiştir. 20 Kasım 1959'da da, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu,
Çocuk Hakları Beyannamesi adıyla bir vesikayı kabul etmiştir; buna göre de: 1. Bütün çocuklara, tabiî haklar konusunda eşit muamele
yapılması, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, milliyet, servet ve doğuma ilişkin
bir imtiyaz ve ayırım yapılmaması; böylece, lord, asilzade, kont, baron, zenci,
beyaz ayırımı yapmadan, aynı sınıfta, beraberce eğitim görmeleri. 2. Çocuğun her yönüyle normal gelişimini sağlayabilmesi
için, aczinden dolayı, hususi kanun ve tedbirlerle yardımcı olunması. 3. Çocuğun doğumundan itibaren bir isme ve bir
milliyete sahip olması. 4. Çocuğun sosyal güvenlikten istifade etmesi, sıhhatli
bir şekilde büyüyebilmesi için, kendine mahsus yardım ve himaye temin edilmesi;
çocuğun doğum öncesi ve sonrası gıda ve mesken edinme hakları. 5. Bedenî, zihnî ve içtimaî yönden zarara maruz kalan
çocuğa hususi tedavi, terbiye ve ihtimam gösterilmesi, özürlülerin tedavi ve
tahsilleri. 6. Çocuğun şefkate ve anneye ihtiyacı, aileye yardım. 7. Çocuğun eğitim ve terbiyesi. 8. Çocuğun, her durumda, savaş ve adlî durumlar dahil,
himaye ve yardıma ilk mazhar olanlar arasında yer alması. 9. Çocuğun, her çeşit ihmal ve istismar ve gaddarlığa
karşı korunması. 10. Milletlerarası dostluk, sulh, kardeşlik havası
içerisinde, enerji ve kabiliyetlerini hemcinslerinin hizmetine adaması olarak
belirlenmiştir. Bu maddelerle, bugün çağımızda yaşadığımız olayları
karşılaştırırsak, Filistin'de babasıyla beraber sığındığı bir duvarın arkasında
vurulan çocukları, Somali'de, Eritre'de, Çad'da bir deri bir kemik kalmış aç
olan çocukları, Uzakdoğuda uyuşturucu ve fuhuş sektöründe kullanılan çocukları
gördükçe bu ve bunun gibi sözleşmelerin dünyada ne kadar uygulandığına dair bir
fikir edinmiş oluyoruz. Çocuktan yola çıkmanın bir ayrıcalık olduğuna
inanıyoruz; çünkü, 21 inci Yüzyıla bizi bugünün çocukları taşıyacaktır.
Çocuklar bütün güzelliklere layıktır. Çağımızda çocuk hastalıklarına ya da
soğuk savaş sonrası çocuk sorunlarına karşı bir duyarsızlık görülmektedir. Son
on yılda 2 milyon çocuk savaşlarda öldü, 4 milyon çocuk yaralandı, 15 milyon
çocuk savaşlardan psikolojik olarak etkilendi. Binlerce çocuk doğduğu
topraklardan uzaklarda, kamplarda mülteci olarak hayat sürdürüyor. Bosna
çocuksuz kaldı. Çocuklar büyüklerin çıkardığı savaşlarda yeterince öldü.
Çocukların yüzünde barışın esenliği yerine savaşın dehşeti gözüküyor. Çocuklar
barış istiyor. Çiçekler bombalardan çok olmalı. Çocuklar gökyüzünde savaş
uçaklarını değil, kuşları görmeli. Çocuklar barışı sahici bir vicdan ve
kirlenmemiş bir yürekle istiyorlar. Bu tasarının gerekçesinde, çocuğun her konuda
görüşlerini serbestçe ifade etmesi hakkından söz edilmiş. Biraz evvel, sayın
konuşmacının da belirttiği gibi, 312 nci maddenin konuşulduğu, okuduğu şiirden
dolayı hüküm giyen belediye başkanlarının olduğu, bir ülke meselesi hakkında görüşlerini
bildiren başbakanın ceza aldığı, partilerin kapatılmak istenildiği ülkemizde
çocuklar istediklerini düşünüp, bunları dile getirebilecekler; daha sonra,
büyüdüklerinde, biz, onlara bu düşünceyi ifade özgürlüğünü yasaklayacağız. Bu
işte bir terslik var. Hiç olmazsa, daha baştan çocuklarımızı düşünce ve ifade
özgürlüğüne alıştırmayalım ya da bu hakları büyüklere de uyarlayalım diye
düşünüyorum. Çocuklar çiçektir, sevgiyle büyür. Yarınların büyükleri
ve geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızın daha güzel, daha yeşil, daha
sağlıklı bir dünyaya kavuşmaları için üzerimize düşeni yapmalıyız. Bu konuda,
maddî ve manevî bütün imkânlarımızı kullanarak, durup dinlenmeden çalışmamız
gerektiğine inanıyorum ve bu tasarıya da, Fazilet Partisi Grubu olarak olumlu
oy vereceğimizi belirtiyor, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (FP ve DYP
sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Sünnetçioğlu. Gruplar adına başka söz talebi?.. Yok. Şahısları adına -sırasıyla okuyorum- Sıvas Milletvekili
Sayın Cengiz Güleç, Samsun Milletvekili Sayın Musa Uzunkaya ve Sakarya
Milletvekili Sayın Cevat Ayhan söz istemişlerdir. İlk söz, Sıvas Milletvekili Sayın Cengiz Güleç'e ait. Buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar) Süreniz 5 dakikadır. M. CENGİZ GÜLEÇ (Sıvas) - Sayın Başkan, değerli
milletvekili arkadaşlarım; Çocuk Haklarının Kullanımına İlişkin Avrupa
Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısını ve
Dışişleri Komisyonu raporunu kısaca inceleme imkânını biraz önce bulabildim ve
hükümetin ne kadar yararlı bir girişimde bulunduğunu teslim ederek, bu konuda,
bir ruh sağlığı uzmanı olmam hasebiyle ve siyasî kimliğimi de işin içine
katarak, birkaç dakika içinde, çocuk istismarı konusuna biraz değinmek
istiyorum bu yasa tasarısı vesilesiyle; çünkü, tasarının gerekçesine ve
maddelere şöyle bir bakıldığında, çok aleyhine konuşabilecek herhangi bir nokta
olduğunu zannetmiyorum. Bu, gayet tabiî ki, muhalefeti önceden önlemek gibi bir
anlama gelmemeli; ancak, bu vesileyle, çocuk istismarı konusu ülkemizde de
yıllardır birçok kurumda ve düzeyde konuşulmasına rağmen, bir hukuksal
düzenleme yapılması ihtiyacı çok geç kalınmış bir konudur. Bu nedenle, böyle bir uluslararası
sözleşmeyle de olsa, Türkiye'de çocuk haklarını korumaya dönük bir girişimi
saygıyla karşılamak gerekir ve onaylamak gerekir. Bu açıdan da, hükümetin bu
girişimini, doğrusu, takdirle karşıladığımı ifade etmek istiyorum. Çocuk istismarı veya çocuğun kötü kullanımı,
suiistimali gibi terimler, çocuk ruh sağlığı alanında çalışanların çok yakından
bildiği kavramlardır ve terimlerdir. Batı ülkelerinde, maalesef, hırpalanmış,
dövülmüş, suiistimal edilmiş; yani, bu suiistimal yalnızca cinsel obje olarak
kullanılma değil, benliğinin örselenmesi, hakaret, dövme veya birçok büyüme
haklarından mahrum bırakma, eğitim haklarından mahrum bırakma gibi pek çok
konuda çocukların istismar edildiği bilinmektedir ve bu duruma müdahale
edebilecek kamu kurumlarının, sivil toplum örgütlerinin Batı'da ne kadar
örgütlendiğini görmekteyiz. Bu açılardan Türkiye'de, modern cumhuriyetimizde,
modern toplumumuzda da birtakım girişim, aksiyon, eylem grupları olduğunu
bilmekle beraber, hâlâ çocuk istismarının kamu duyarlılığı alanında, maalesef,
olmadığını söylemek istiyorum. Bu noktada, izninizle, çok az işlenen, belki çok dikkat
çekmeyen bir noktaya hemen işaret etmek istiyorum, Sayın Uluğbay'ın bir
araştırmasından da yararlanarak ve yakında yayımlanacağını bildiğim için, kendi
müsaadesiyle araştırmalarını burada zikretmek istiyorum. Erken ya da çocuk
evlilikler diye bir konuyu dile getirmek için bu iyi bir vesile oldu. Aşağı
yukarı 12-13 yaşında başlayarak, reşit olmadan, 18 yaşını tamamlamadan 12-18
yaş grubundaki kız çocuklarının özellikle evlendirilmesini, hiçbir biçimde
rızası alınmadan, seçme hakkı ona hiçbir şekilde tanınmadan yapılan çocuk
evliliklerini de ciddî bir çocuk istismarı olarak kabul etmek gerekir. Bu açıdan da nasıl bir hukuksal düzenleme yapılabilir,
onu da bir problem olarak dile getirmek istiyorum. Bu tür evliliklerin, size,
kabaca bir oranını vermek istiyorum, yine Sayın Uluğbay'ın verilerinden
hareketle, konunun önemini anlayabilmek açısından. Mesela, 1990 sayımına göre,
ülkemizde 12-14 yaş arası evli olan kız çocuklarının sayısı 10 484'tür ve bu
çocuk annelerin 1 483'ü bebek sahibidir, oyuncak olmayan bebek, gerçek bebek
sahibidir. 15-19 yaş grubunda evli olanların sayıları ise 463 481'dir ve bu
evliliklerden de 280 000'i aşkın çocuk mevcuttur. İşyerlerinde çalışan çocuk
işçilerin sayısı ise 605 000'dir; bu, inanılacak bir rakam değil. Islahevine
düşürdüğümüz çocuk sayısı ise 600'ün üzerindedir. Bunlar resmî olarak kayıtlara
geçebilen rakamlar; ama, bu, kayıtdışı,
belki resmî olarak belirtilmeyen evlilikleri de işin içerisine katarsanız,
zannediyorum işin vahameti çok daha kolay ve güzel anlaşılabilir. Geleneksel kültüre sahip olmak ve geleneklerimize sahip
çıkmakla övünmekle beraber, Türk kimliğini ve Türk kültürünü oluşturan
geleneksel yapımızı doğru tanımak ve yaratabileceği birtakım sosyal ve ruhsal
sorunlara da işaret etmek gerekir. Bununla şunu söylemeye çalışıyorum: Kabaca,
İç Anadolu ve Doğu Anadolu ağırlıklı olmak üzere evliliklerin yaklaşık üçte
biri, hele hele Doğu Anadolu'ya doğru gittikçe de evliliklerin yaklaşık yüzde
30-40'ından fazlası akraba evlilikleri şeklinde yapılır ve bu akraba
evliliklerinin içerisinde özellikle "çapraz kuzen evliliği" denilen;
yani, amca ve... (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Sayın Güleç, lütfen, toparlayınız. M. CENGİZ GÜLEÇ (Devamla) - Teşekkür ediyorum. Bu akraba evliliklerinin ekonomik, sosyal, tarihî, ne
kadar çok anlaşılabilir sebebi olursa olsun, çok ciddî tıbbî, ruhî ve sosyal
sorunlar yaratmakta olduğunu bilmenizi arzu ediyorum ve bu bağlamda, bu
geleneksel evlilikler içerisinde, çocuk evliliklerinin ciddî bir yekûn
tuttuğunu da hesaba katmak gerekir. Bu tür bir evliliği de, çocuk istismarı
başlığı altında incelemenin gereğine ve yararına inanıyorum, bu vesileyle
saygılar sunuyorum. (DSP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Güleç. Madde üzerinde son söz, Samsun Milletvekili Sayın Musa
Uzunkaya'ya aittir Buyurun Sayın Uzunkaya. (FP sıralarından alkışlar) Süreniz 5 dakika. MUSA UZUNKAYA (Samsun) - Sayın Başkan, değerli
milletvekili arkadaşlarım; 549 sıra sayılı Çocuk Haklarının Kullanılmasına
İlişkin Avrupa Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun
Tasarısının 1 inci maddesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum; bu
vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. Tabiî, onaylanma, bizim buradaki görevimizi, daha önce
de bu uluslararası ikili veya çoktaraflı anlaşmalarda hep ısrarla söylediğim
hususu -Sayın Sünnetçioğlu da az önce işaret etti- burada hep vurgulayacağım;
tıpkı, burada, saatin bulunmadığını her gelişinde vurgulayan çok değerli Sayın
Karakoyunlu kardeşimizin işaret ettiği gibi. İkili veya çoktaraflı anlaşmaları, eğer, Parlamento
olarak tartışamıyorsak... Bu, gerçekten, çok güzel bir metin; maddeleri
üzerinde detaylı durulması lazım. Değerli milletvekili arkadaşım, az önce, işin
uzmanı olduğu halde dediler ki: "Metin az önce elime geçti." Bir
şekilde yeni de geçmiş olabilir. Belki, çokça tartışılması gereken bir şeydi.
Hele hele, Türkiye nüfusunun büyük bir ekseriyeti genç; dolayısıyla, çocuk
yaştaki nüfusun da hayli kalabalık olduğunu düşünürsek, çocuk hakları
konusunda, biraz da iyi bir performans sergilediğimizi söylemek oldukça zor. Değerli arkadaşlar, değerler açısından, öteden beri,
inancımıza, millî ve tarihî değerlerimize göre, beş şeyi korumak, insanın ve
insanlığın aslî görevidir. Bunlardan birincisi, nefsin, yani, canın, hayatın
idamesi; önemli bir sorundur, önemli bir vazifedir; ikincisi de, neslin
korunması; yani, çoluk çocuğun, geleceğin ve geleceğin teminatı olan
çocuklarımızın gelecek açısından korunması; aklın korunması -sağlık açısından,
geçen hafta bir yasa burada tartışıldı- malın korunması ve inançların,
değerlerin, yaşayan dinlerin, toplum hayatında var olan, mutlaka kıyamete kadar
da var olması gereken değerlerin korunması, insanlık için kaçınılmaz temel
vazifelerdir. Burada, elbette ki, çocukların korunması, sağlık ve eğitim
açısından himaye edilmesi, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin de, hükümetlerinin de
sorumluluğudur. Nitekim, bu anlaşma -az önce de arkadaşlarım ifade ettiler,
gerekçesinde de var- daha önce, 9 Haziran 1999 tarihinde, 25 Ocak 1996 tarihli
Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi olarak kabul edilmiş.
Şimdi, değerli arkadaşlar, elimde birkısım veriler var;
mesela, Türkiye'deki Çocuk Vakfıyla ilgili, yetkili, sorumlu arkadaşların
hazırladığı ciddî bir envanter var: "Yeni Binyılın Dünya Çocukları"
Burada, çok enteresan rapor ve rakamlar görüyoruz. Mesela, dünya nüfusunun 2
milyar 850 milyonunun çocuk olduğu; ama, eğitim açısından, sağlık açısından
bunlara ayrılan zaman ve imkânlara bakılınca, Türkiye'nin görüntüsünün hiç de
iyi olmadığını, burada dikkat edebilirsek, görü-yoruz. Mesela, Japonya'da çocuğun eğitimine 849 dolar
ayrılırken sağlığına 1 362 dolar ayrılıyor; İsrail'de eğitimine 1 274 dolar
ayrılırken sağlığına 1 219 dolar ayrılıyor. Şimdi, Avrupa Birliği içerisine
girme adayı olan Türkiye'yi Avrupa Birliğindeki ülkelerle, en basit,
Yunanistan'la kıyaslayacak olursak, Yunanistan'ın bu alanlarda ayırdığı pay
bizim 4 katımızdır. Yani, Türkiye eğitime 146 dolar, sağlığa 187 dolar; Almanya
eğitime 1 059 dolar, sağlığa 1 830 dolar ayırıyor. Ee, bizim eğiti-mimizin
böyle olduğuna zaten tereddüt yok, yaşanan sıkıntılar ortada... Mesela, eğitim
ve sağlıkta "Namibya'dan daha geriyiz" deniliyor. Milliyet
Gazetesinin dünkü nüshasındaki bir haber de; yani, dünyada ismini duymadığımız
ülkelerin eğitim açısından çok daha gerisindeyiz. Şurada "taşımalı eğitimde taşımalının suyu
çıktı" deniliyor. Değerli Millî Eğitim Bakanımız keşke burada olsaydı...
Samsun'daki bütün göletlerden, barajlardan traktörlerle öğrenciler taşınırken,
öğrencileri balık insanlarla kurtarmak zorunda kalıyoruz; çünkü, göllere
düşüyor. Teleferiklerden düşen insanları televizyon ekranlarından izliyoruz ve
toplum, bu anlamda da ciddî cinnet noktasına geldi. Hakikaten uzman
arkadaşlarımız var burada. Toplumu yeniden tahlil etmek zorundayız... (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Sayın Uzunkaya, lütfen toparlayınız. MUSA UZUNKAYA (Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkanım. Yani, işsiz anne-babanın, akşamleyin evine gelirken
çocuğuna sıcacık bir ekmek getirememesi, istediği eğitim için defteri, kalemi
getirememesi, çocuk haklarını savunduğumuz bir zeminde bizi ne kadar haklı
kılabilir bilmiyorum. Ama "cinnet geçiriyoruz" deniliyor bir başka
gazetede. Bakın, üst üste üç tane intihar... İşte, iki gün önce de "13
yaşındaki bir öğrenci okulda başına kurşun sıktı" deniliyor. Değerli arkadaşlar, bir sonraki maddede de söz hakkım
var; zannediyorum, orada da bazı noktaları arz edeceğim; ama, ben, bir boyutunu
daha ifade etmek istiyorum. İnsan Hakları Komisyonumuzun yaptığı tespit ve
rapor haline getirdiği kitaplara göre, çocukları işkenceye en çok maruz kalan
ülkelerden birisi biziz. Yani, yaşlıları koyduk bir tarafa... Az önce, bir
arkadaşımız, Manisalı gençlerden bahsetti. Doğrudur, işkence sadece bu alanda
değil, eğitim hakkını bir çocuğun elinden almak, en akıl almaz, en çağdışı
işkencedir. Çocukların bir yığın hakları ellerinden alınmış ve Türkiye'de
çocuklara yapılan işkence oranı yüzde 11'ler, yüzde 12'ler civarındadır. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Sayın Uzunkaya, son cümleniz için mikrofonu
tekrar açıyorum; lütfen, tamamlayın. MUSA UZUNKAYA (Devamla) - Bitiriyorum Sayın Başkanım. Dolayısıyla, işkenceye muhatap olan, muarız olan
çocuklar değil. "Küçüklerini sevmeyen, büyüklerini saymayan bizden
değildir" ölçüsünü anlayan bir idraki, hem Parlamentonun mensupları hem de
ülke insanının genelinin kavraması lazım diyor; hepinize saygılar sunuyorum.
(FP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Uzunkaya. Sayın milletvekilleri, 1 inci madde üzerindeki
müzakereler tamamlanmıştır. 1 inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler...
Kabul etmeyenler... 1 inci madde kabul edilmiştir. 2 nci maddeyi okutuyorum: MADDE 2. - Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer. BAŞKAN - Gruplar adına ilk söz, Fazilet Partisi Grubu
adına, Erzurum Milletvekili Sayın Aslan Polat'a ait. Buyurun Sayın Polat. (FP sıralarından alkışlar) Süreniz 10 dakika. FP GRUBU ADINA ASLAN POLAT (Erzurum) - Sayın Başkan,
sayın milletvekilleri; 549 sıra sayılı Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin
Avrupa Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısının 2
nci maddesi üzerinde Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum;
hepinizi saygıyla selamlarım. Tasarının bu maddesi, bu Kanunun yayımı tarihinde
yürürlüğe girmesini içermektedir. Acaba, bu tasarı, bu haliyle Meclisten
geçince, gerçekten yürürlüğe girebilecek midir? İşte, bu konuya cevap
verebilmek için, tasarı neleri getiriyor, ülkemizin bugünkü durumu nedir,
bunları bir incelemekte yarar bulunmaktadır. Tasarısının genel gerekçesinde de belirtildiği üzere,
ülkemiz tarafından 9 Haziran 1999 tarihinde imzalanan, 25 Ocak 1999 tarihli
Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesinin Türkiye'nin taraf
bulunduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin taraf devletlere, bu
sözleşmede tanınan hakların uygulanması amacıyla, her türlü yasal, idarî ve
diğer önlemleri alma yükümlülüğü getiren 4 üncü ve çocuğun her konuda
görüşlerini serbestçe ifade etme hakkına dair 12 nci maddelerin uygulamaya
geçirilmesi anlayışına dayanmaktadır. Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hukukta çocuk
kavramı iki anlamda kullanılmıştır; birinci anlamda, küçüğü yetişkinden
ayırmak, ikinci anlamda ise, ana babaya olan soy bağını belirtmek amacıyla
kullanılmaktadır. Hukukta belirli bir yaşın altındakiler çocuk olarak kabul
edilmiş; ancak, çeşitli hukuk dallarında çocukların fizik, ruh ve ahlak
bütünlüğünü korumak amacıyla söz konusu yaşın (18) altında da yaş sınırları
yapılmıştır. Örneğin Türk Ceza hukukunda çocuğun suçlu olarak ele
alındığı durumlarda 11 yaşın altındakilerin cezaî sorumluluğu yoktur. Hukuksal
bakımdan çocuk kavramının ne anlama geldiği, çocuğun hangi yaştan hangi yaşa
kadar yardıma ve korunmaya muhtaç olduğu sorusunun yanıtına bağlıdır. Roma ve
İslâm hukukunda bedensel olgunluğun cinsel olgunluğa ulaşmakla tamamlandığı
kabul edilmiştir. Modern hukuk ise, düşünsel olgunluğa ulaşmış çocukların
küçüklükten çıkarak, reşit olduklarını kabul etmektedir. Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bugün onaylanarak
yürürlüğe girecek olan Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin 4 ve 12
nci maddeleri dışında, bu sözleşme, bir bütün olarak ne getirilmektedir, bu
onların birkısmını, tasarının tümü üzerinde, şahsım adına yaptığım konuşmada
dile getirmiştim; bu maddede ise, yoğun olarak ekonomik, sosyal ve kültürel
haklar ile eğitim hakkından bahsetmek istiyorum. Pozitif haklar ya da isteme hakları da denilen
ekonomik, sosyal, kültürel haklar, üretilen ürün ve hizmetlere ulaşabilmeye ve
bunlardan yararlanmaya ilişkin haklardır. Çocuk Hakları Sözleşmesine bu açıdan
bakarsak, yeterli beslenme, temel sağlık bakımı ve temel eğitimi bu tür
ekonomik, sosyal ve kültürel haklar arasındadır. Peki, ülkemizde bir yılda elde edilen millî gelirin
yüzde 30.34'ünün, yani yaklaşık 1/3'ünü nüfusun yüzde 5'ini oluşturan yaklaşık
3 200 000 kişi paylaşırken, en alttaki yüzde 5'lik kesim, millî gelirden sadece
binde 7, yani, yüzde 1'i dahi paylaşamaz iken, yani, en üst yüzde 5 ile en alt
yüzde 5 arasında tam 46 kat fark var iken; üstelik, en üstteki yüzde 5 -çok
mutlu kesim- akşamları Televolelere konu olan debdebe içerisinde yaşar iken, bu
millî gelirden yüzde 0,7 pay alan bu alttaki yüzde 5'lik kesimin çocuklarının
bu sözleşmede bahsedilen hangi üretilen ürün ve hizmetlere ulaştığını kabul
ediyorsunuz? En büyük ortağı ve Başbakanı sosyal demokrat olan bu
hükümette, siz, Kamu-Sen araştırmalarına göre, 4 kişilik bir ailenin açlık
sınırının 200 milyon TL olduğu ülkemizde asgarî ücreti net 103 milyon TL olarak
tespit ederken ve asgarî ücrette de 6 aylık artışı yüzde 8; fakat, bono
faizlerinde 6 aylık ortalama artış yüzde 34; yani, rantiyeye emeğin dört katı
artış verir iseniz, bu asgarî ücretli ailelerin çocuklarının, hangi üretilen
katmadeğere ulaştığını farz edebiliyorsunuz? Bu kanun, yayımı tarihinde yürürlüğe girmesiyle
gerçekten uygulamaya girecek midir? Yine, bırakın, yüzde 5'lik en üst ve en alt
kesimlerdeki araştırmaları; yüzde 20'lik en üst ve en alttaki gelir grupları
arasındaki anketlerde dahi en üst yüzde 20, eğlence ve kültürden yüzde 54,23
pay alır iken, en alt yüzde 20'lik grup yüzde 3,94 pay alırsa; en üst yüzde 20,
eğitimden yüzde 63,35 pay alırken, en alt yüzde 20'lik grup yüzde 2,20 pay
alırsa, siz, en üst grup çocuklarından eğitimde 28 kat, eğlence ve kültürde 12
kat az pay alan "öteki Türkiye" diye adlandırılan çocukların, bu
sözleşmenin yürürlüğe girmesiyle, gerçekten, sözleşmede yazılı hakları
alacağını zannediyor musunuz? Yine, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, ekonomik,
sosyal ve kültürel haklar olmaksızın kişi özgürlüklerinin anlam taşımayacağını
ilan etmiştir. Ekonomik, sosyal ve kültürel haklar, kişinin toplum içinde
gelişmesini sağlayan haklardır; klasik kişi haklarından farkını bu nitelik
oluşturmaktadır. Onun için, bu hükümetten ve iktidar partisi
milletvekillerinden ricamız, bütçe kanunlarıyla, gece saat 3'lerde, 8 petrol
firmasının Sayıştay raporlarıyla kesinleşen 68 trilyon borcunu sileceğinize, bu
"öteki Türkiye" diye anılan ülkemiz çocuklarının, Batılı emsalleriyle
aynı hakları kâğıt üzerinde değil reel hayatta kazanmaları için gayret
göstermeleridir. Eğitim hakkı: Yine, sözleşmenin 28 nci maddesine göre,
çocuk, eğitim hakkına sahiptir. Devletin görevi, ilköğretimin zorunlu ve
parasız olmasını sağlamak, her çocuğun yararlanabileceği değişik ortaöğretim
kanallarını teşvik etmek ve yeteneklerine göre, herkesi, yükseköğretim
olanaklarına kavuşturmaktır. Ülkemizde ise, genellikle ailesinin tercihine
göre, ortaöğretimde meslek liselerine giden çocukların, normal lise
öğrencilerine göre, yükseköğretime gitme hakları kısıtlanmıştır. Sözleşmenin 29 uncu maddesi ise, eğitimin amaçlarını
düzenlemiştir. Bu maddeye göre, eğitimin amacı, çocuğun, özgür bir toplumda
sorumlu bir yaşam için hazırlanması; çocuğun, anne babasına, kültürel
kimliğine, diline ve değerlerine, ayrıca, başkalarının kültür ve değerlerine
saygısının geliştirilmesidir. Şimdi, burada en önemli olan, çocuğun, özgür bir
toplumda, sorumlu bir yaşam için hazırlanmasıdır. Bu da, özellikle,
toplumumuzun özgürlüğü hazmetmesi ve düşünce, fikir özgürlüğünü bu topluma mal
etmesidir. Özgürlüğün özü, şiddete başvurmamak önkoşulu ile düşünce önündeki
engellerin kaldırılmasıdır; bu da, tek tip eğitim ve tek tip insan yetiştirme
politikasıyla olmaz; hele hele, 21 inci Yüzyılda, bu, hiç olmaz. Onun için,
bilhassa çocuklarımızı, yaşayacağı çağa göre özgür düşünceli olarak
yetiştirmeyi, kendimize hedef olarak seçmeliyiz. Yine, çocuğun anne babasına, kültürel kimliğine, diline
ve değerlerine saygılı yetiştirilmesi ise, son derece önemlidir. Çocuğun anne
babasına saygılı olması, inancımızın ve törelerimizin en temel
meselelerindendir. Büyüklerine saygılı gençlik yetiştirmek, idealimiz
olmalıdır. Kültürel kimlik içerisinde en önemli yer tutan inançlara saygılı bir
gençlik yetiştirmek için, öncelikle bizler inançlara saygılı olmalıyız. Diline saygı konusunda da önemle düşünmeliyiz.
Ülkemizde, ilkokuldan başlayarak yabancı dille eğitim vermemiz, bilhassa,
bizim, ne kadar kendi dilimize saygılı olduğumuzun bir göstergesidir.
Konuşmalarında Türkçe kelime bulamayıp, sürekli yabancı cümlelerle konuşmasını
sürdüren bir kişi, kendi diline ne kadar saygılı olduğunu bir düşünmeli; ona bu
eğitimi veren toplum da, kendini, bir öz eleştiriye tabi tutmalıdır. Netice olarak, modern dünyaya ayak uyduracaksak, bu
tasarının, yayım tarihinde; ama, toplum içerisinde yaşanacak şekilde, mutlaka
yürürlüğe girmesini diler, hepinizi saygıyla selamlarım. (FP sıralarından
alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Polat. Şahıslar adına söz taleplerini sırasıyla okuyorum:
Sıvas Milletvekili Sayın Cengiz Güleç, Samsun Milletvekili Sayın Musa Uzunkaya,
Sakarya Milletvekili Sayın Cevat Ayhan. İlk söz, Sıvas Milletvekili Sayın Cengiz Güleç'e ait;
buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar) Süreniz 5 dakika. M. CENGİZ GÜLEÇ (Sıvas) - Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesinin
onaylanmasının önemi ve gereğini, biraz önce, bir önceki konuşmamda biraz
vurgulamaya çalıştım. Burada, maddeleri tek tek, yeniden sizlerin görüşüne
sunmak değil derdim; ama, çocuk konusu, daha doğrusu, çocuk hakları gündeme
gelince, demin söylediğim gibi, bir ruh hekimi olarak, bir toplumbilimci
olarak, çocuk konusunun önemine, galiba, biraz daha dikkatinizi çekmeye bir
vesile olduğu için de tekrar söz almış bulunuyorum. Uzun yıllar, bilim dünyasında da, özellikle gelişim
psikolojisiyle ilgilenenlerin bildiği bir gerçek vardır ki, çocuk, büyüğün
küçük bir kopyası olarak değerlendirilmiştir. Çocuğun, kendine özgü bir varlık
olarak, gelişimini ve ihtiyaçlarını inceleme, araştırma ve bu anlamda da
pedagojinin, çocuk psikolojisinin bağımsız bir disiplin olması dünyada zaten
yenidir. Böylelikle, çocuk, bağımsız bir inceleme nesnesi olarak, konusu olarak
ele alındığından bu yana, tabiî, bunun böyle olabilmesi için, çocuğun
toplumdaki değeri kavramının mutlaka anlaşılmış olması lazım. Çocuğun toplumdaki değeri açısından bakıldığında, çocuk
hakkında konuşmaya başlayınca -çok beylik söylemlerde, bildiğiniz gibi-
"geleceğimizdir, geleceğimizin teminatıdır, geleceğimizin
güvencesidir" deriz; ama, çocuk konusuna, yeterince ve hak ettiği önem ve
değeri verdiğimiz, doğrusu, pek söylenemez. Geleneksel kültür ve geleneksel
değerlerimizle övünürüz; doğrudur; kültürel kimliğimizi oluşturan bu geleneksel
değerler gerçekten vazgeçilmezdirler; ancak, değişim ve modernleşmenin
gereklerini de hep hesaba katmak zorundayız. Değişen, gelişen modern dünyada, çocuğun toplumdaki
yeri ve önemi, tartışmasız bir biçimde önemli bir konudur ve bir özellik,
öncelik taşıyan bir konudur. Bu açıdan bakıldığında, toplumsal tutum ve
yargılarımızın ve üstelik kamu nezdinde, kamu düzeyinde de hukuksal
düzenlemelerin çok yeterli olduğunu söyleyemeyiz. Bu nedenle, bence, bu
sözleşmenin, çok büyük bir önemi de var. Çocuğun değeri açısından, izin
verirseniz, size dünyadaki uygarlıklar, ülkeler açısından bir karşılaştırma
yapmak istiyorum: Batı dünyasıyla coğrafî olarak tamamen ters bir kutupta yer
almasına rağmen, anlayış, mantalite ve üretim tarzı olarak Batıyla benzerlik
gösteren Japonya'ya, yani geleneksel değerleri açısından en çok vurgulanan ve
Türkiye'de muhafazakâr çevrelerin de çok sık örnek vermeyi sevdiği Japonya'ya
baktığınızda, çocuğa verilen değer açısından belki de dünyada en önemli ve
örnek alınması gereken ülkenin Japonya olduğunu görürsünüz. Çocuk hakları, yetişkin ve erişkin haklarından önde
gelir. Çocuğun toplumsal değeri ve ihtiyaçları, her durumda öncelik taşır.
Tabiî, oradaki çocuk haklarıyla ilgili hukuksal düzenlemeleri çok iyi bildiğimi
söyleyemem; burada onu tartışacak değilim; ama, toplumsal değer açısından
bakıldığında, çocuğun kendi başına özerk bir varlık olarak önemsenmesi
gerekir.Tabiî, idrak, değerlendirme, yetileri göz önünde tutularak, ister
ailede, ister toplumda, ister kamusal alanda çocuğu ilgilendiren kararlar
alındığında, üstelik bir ülke çapında bütün çocukları kapsayan kararlar
alındığında, çocukların kendileri hakkında yargılarının bile ne kadar hesaba
katıldığını söylemek istiyorum; hele aile içerisinde verilen değer, gerçekten
imrenilecek ölçülerdedir. Gelişmekte olan ya da gelişmişliğini bir hayli
tamamlamış gibi ülkelerde ise, çocuk, bir anlamda ailenin, bir anlamda
geleceğin güvencesidir. Nitekim, bu anlayışı, biz kendi ülkemizde de
görmekteyiz; yani, "geleceğimizin güvencesi, toplumun refah düzeyidir,
devletin esenliğidir" olmaktan çok, bir bakıma, ailenin, kendi geleceğini
güvenceye almak, garantiye almak için sığındığı veya tutunduğu bir dal gibidir
çocuk. Ne kadar çok çocuk varsa, bir ekonomik üretim aracıdır, aynı zamanda bir
güvenlik aracıdır, aynı zamanda bir geleceğin teminatıdır. Yani,
yaşlandığınızda size bakacak, size sahip çıkacak, destek olacak bir varlıktır.
Kendi ihtiyaçları ve kendi dinamikleriyle geliştirilmesi gereken özerk bir varlık
değil, âdeta, yetişkinlerin gelecekteki bir güvencesidir. Bu tarz, böyle bir
anlayış, gayet tabiî, tarihsel, sosyolojik birsürü nedene dayanmaktadır. Ben,
bunları burada kınama anlamında söylemiyorum. Ancak, toplumsal... (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Lütfen, toparlayalım. M. CENGİZ GÜLEÇ (Devamla) - Süreme riayet etmeye gayret
edeceğim, belki, bir başka konuşmada yine devam etmeyi düşünüyorum. Şimdilik,
sabrınıza teşekkür ediyorum. (DSP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Güleç. Madde üzerinde son söz, Samsun Milletvekili Sayın Musa
Uzunkaya'ya ait. Buyurun efendim. Süreniz 5 dakika. MUSA UZUNKAYA (Samsun) - Sayın Başkan, değerli
arkadaşlar; bu madde üzerinde de, genel anlamda, kanaatimi ifade etmek
istiyorum; az önce de ifade ettim. Bizim, Türkiye olarak, gerek eğitim
açısından gerekse sağlık açısından çocuklara yeterli önemi göstermediğimiz
gibi, özellikle de, son bölümde arz etmeye çalıştığım insan haklarının genel
anlamdaki ihlalinden, yine en çok zararı da çocuklarımız çekmektedir; yani, bu
cezaevlerindeki uygulamalarda olsun dışarıda olsun eğitim haklarındaki tabi
oldukları muamelelerde olsun. Anayasanın 41
inci maddesi çok açık, deniliyor ki: "Aile, Türk toplumunun temelidir. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve
çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak
için gerekli tedbirleri alır.." Yani, burada anne ile çocuğun korunması, kollanması,
himaye edilmesi elbette esastır; ama, politikalar bir bütündür. Yani, siz
onları birbirinden kopardığınız takdirde, yani toplum olarak, ekonominiz,
sağlık kurumlarınız, hastaneleriniz, sigorta veya kamu sağlık merkezleri,
devlet hastaneleriniz tümüyle aileyi ve onun sağlığını kollama konusunda
üzerinde düşenleri yapamazsa, zaman zaman televizyon ekranlarında gördüğümüz,
doğum esnasında işlenen hatalarla telef edilen veya çocukluğundan itibaren,
doğumundan itibaren engelli, özürlü sınıfına sokulan çocukları göreceğiz. Bu
konuda yanlış eğitilmiş veya yanlış uygulamaya zorlanmış veya bu yapı içine
ekonomik şartları nedeniyle itilmiş hastaneleri ve kurumları göreceğiz. Daha
ötesi, özellikle eğitim hakkı. Az önce,
diğer ülkelerle kıyaslayarak ben rakamlar söyledim. Bizim eğitime de, çocuk
açısından sağlığa da ayırdığımız paranın fevkalade yetersiz, hatta, biraz da
amiyane deyimiyle ifade etmek gerekirse, gülünç olduğunu burada söylemek
gerekir. Yani, biz, Avrupa çocuk sözleşmesini kabul edeceğiz.
Nitekim, değerli arkadaşlar, biliyorsunuz, o da, bu elimizdeki metinde beyan
edilen, Birleşmiş Milletlerin çocuk haklarına dair hazırladığı sözleşmeden
mülhemdir. Dolayısıyla, hem Birleşmiş Milletlere entegre çalışma olacak hem
Avrupa'ya entegre olacağız. Bu anlamda, onlarla uyumlu bir geleceği hazırlamaya
çalışıyoruz; ama, gerek ayırdığımız kaynaklar itibariyle gerekse eğitim
itibariyle, Türkiye'de yaşanan sıkıntılar çok net ve açık olarak ortadadır.
Dolayısıyla, bizim, önce Türkiye'de, yani, yapılması gereken şeyleri acilen
Parlamentonun ele alması lazım diyoruz. Elbette, bunlar önemli şeylerdir. Yani,
teknik düzeyde -Değerli Komisyon Başkanımız, daha önce, burada, başka bir yasa
vesilesiyle de ifade ettiler- işin ilgili uzmanları belki çalışıyorlar, belki
derdest, hemen alelaceleyle getiriyorlar, bilemi-yorum; ama, eğer, Avrupa'yla
bir uyum... Çocuk sözleşmesi de, uluslararası anlaşmalardan olduğu için uymamız
gereken -eğer, altına imza atıyorsak- yasaysa, burada yapılması gereken şey,
Parlamentonun acilen yapması gereken şey, bu yasanın kullanılacağı alan, yani,
yasanın çalışacağı çocuk dediğimiz o büyük alanda, 22 870 000 civarında nüfusu
olduğu söylenen 18 yaşın altındaki çocuklarımızın, neredeyse nüfusun yüzde
40'ına yakın olan bu kesimin sorunlarını yakından takip etmekti. Bizim kanunlarımıza göre -bu yasanın içerisinde de var-
18 yaşından küçük olan insanlar, çocuk hukukuna tabidir, o muameleye tabidir;
ama, çok enteresandır, 18 yaşından küçük olan insanların, okul kapılarındaki
-yani, az önce bir arkadaşımız ifade etti- hastane kapılarındaki, sokaklardaki,
köylerdeki, çırak olarak çalıştıkları çok olumsuz şartlar içerisindeki
durumlarına baktığımız zaman, hakikaten, bizim, bu yasayı, burada, işi, bütün
ölçekleriyle Avrupa düzeyine getirdik deyip tartışmaya hakkımız olmasa gerektir
diye düşüyorum. Mesela, düşünün aynı Parlamento... "Aileyi ve çocuğu
koruyacak" deniliyor Anayasada, 5 inci ve 17 nci maddesinde "maddî ve
manevî gelişimini sağlayacak devlet" deniliyor; ama, açılan okulların, bir
taraftan önü birer birer kapatılırken, sağ olsun, geçenlerde, geçtiğimiz hafta
başında, Değerli Başbakanımız, Türkiye televizyonlarında, yani, TRT'de yaptığı
bir konuşmada dediler ki: "Türkiye'de 1 300 küsur Kur'an kursu
kapandı." (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Sayın Uzunkaya, lütfen toparlayınız. MUSA UZUNKAYA (Devamla) - Sayın Başkan, bitiyorum. Ben müjdeliyorum, aynı zamanda, bir o kadar da
imam-hatip ya kapandı ya kapanmak üzere. Binlerce, onbinlerce öğrenci,
okullarını terk etmek zorunda kaldı; ama, Değerli Başbakanımızın çok enteresan
bir değerlendirmesi oldu. Bunu, kamuoyu bilmiyorsa, kamuoyuyla paylaşmak
istiyorum burada. Buyuruyorlar ki: "Toplumumuz, 28 Şubattan sonra çok
bilinçlendi. 55, 56 ve 57 nci hükümetler döneminde, artık, vatandaş, Kur'an'ın
-o anlam çıkıyor- eğitimi için gerekli zaman veya neslin orada tüketilmesine
ihtiyaç duymadı. 1 300 civarındaki Kur'an kursunu, bundan dolayı kapatmış oldu.
Toplum kapattı, biz kapatmadık." İktidarın hiçbir ortağı, bu vebalden kurtulabileceğini
varsaymasın. Hem imam-hatiplerin üniversiteye gidişteki önünü kapatmak suretiyle,
hem Kur'an mekteplerini, Kur'an kurslarını, hafızlık müesseselerini kapatmak
suretiyle, sorumluluğu, bir de vatandaşın sırtına atma uyanıklığını göstermeye,
ne bir bakan ne bir milletvekili ne de Türkiye Cumhuriyetinin 57 nci
hükümetinin başının hakkı olmasa gerek. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN- Sayın Uzunkaya, lütfen, son cümleniz için... MUSA UZUNKAYA (Devamla)- Bitiriyorum Sayın Başkan. Bu milleti bu kadar ahmak yerine kimsenin koymaya hakkı
yok. Bu 65 veya 70 milyonun -rakamını da öğrenemedik doğru dürüst hâlâ; ama, 70
milyon varsayalım- gözünün içine baka baka, kusura bakmayın, milletle biraz da
alay etmek gibi; yani, onu tahfif, hafife almak gibi bir şeydir. Kur'an
kurslarını bu zihniyet kapatmıştır, bu anlayış kapatmıştır. Bugün tavrınızı
koymanız gereken noktada dün duramadığınız için bu noktaya gelinmiştir ve bütün
sonuçlarıyla vebal size aittir. Eğitimin geldiği nokta gençlik ve çocuk açısından en
büyük sorundur Türkiye'de; keza, beslenme, sağlık açısı da böyle. O bakımdan,
yasanın mutlaka kabul edilmesi, elbette arzumuzdur. Biz, evet oyu veriyoruz;
ama, bütün ölçekleri Avrupa standartlarına getirmenin gereğine de işaret
edi-yor, saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar) BAŞKAN- Teşekkür ediyorum. 2 inci madde üzerindeki müzakereler tamamlanmıştır. Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul
etmeyenler... Madde kabul edilmiştir. Tasarının 3 üncü ve son maddesini okutuyorum: MADDE 3. - Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu
yürütür. BAŞKAN- Madde üzerinde, gruplar adına ilk söz, Fazilet
Partisi Grubu adına, Diyarbakır Milletvekili Sayın Sacit Günbey'e ait. Buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar) Süreniz 10 dakikadır. FP GRUBU ADINA SACİT GÜNBEY (Diyarbakır)- Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri, Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa
Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair 549 sıra sayılı Kanun
Tasarısının 3 üncü maddesi üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına söz almış
bulunmaktayım; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. Benden önce konuşan hatiplerin hepsi ittifakla
söylediler ki, Türkiye'deki çocuklarımızın ciddî sorunları var. Bu sorunları bu
sözleşmeyle çözmemiz mümkün değil. Bunu pratiğe geçirmedikten sonra, bu
sözleşmeyle çözmemiz mümkün değil. Eğer, sözleşmeyle çözmemiz mümkün olmuş
olsaydı, daha önce, Türkiye'nin imzalamış olduğu diğer uluslararası sözleşmeler
ve çocuk haklarına dair sözleşmeyle, bugün, Türkiye'de, çocuklarımız bu
sorunları yaşamamış olurlardı. Bir de İçtüzükte mi değişiklik yapılacak bilemiyorum,
ama, bu sözleşme 5 bölüm ve 26 maddeden müteşekkil ve bunların alt maddeleri de
var. Bu uluslararası sözleşmeler Mecliste görüşülürken, bilhassa maddelerin tek
tek görüşülmesinin çok daha yararlı olacağı düşüncesindeyim. Bunu, zabıtlara
geçmesi açısından, burada ifade etmek istiyorum. Muhterem arkadaşlar, bu kürsüden defalarca sizlere ve
yüce milletimize ifade ettim; ekonomik ve sosyal dengelerin bozulmasından
öncelikle ve en fazla etkilenen grup, çocuklar ve kadınlardır. Ekonomik ve sosyal
dengeler, 55, 56 ve 57 nci hükümetler döneminde izlenen ve sosyal dengeleri
gözetmeyen politikalar sayesinde tamamen bozulmuş vaziyettedir. Toplumun gelir
dağılım dengesi altüst olmuştur. Bunda en önemli faktör ise, IMF reçetelerinin
acımasızca uygulanmasıdır. Bakınız, yine, IMF'nin Türkiye müfettişi, Türkiye'de;
gelir gelmez ekibiyle birlikte, önce, kendisine tahsis edilen Hazine
Müsteşarlığının bir katına yerleşiyor, istediği bürokratlarla istediği anda
görüşebiliyor, milletvekillerimizin bir türlü görüşme imkânı bulamadığı, hatta
Mecliste dahi göremediği sayın bakanlarımızla istediği an görüşebiliyor,
Türkiye'nin hesaplarını inceliyor ve gerekli talimatları veriyor. Çıkarılması
gereken kanunlar dikte ettiriliyor, öyle sanıyorum ki, önümüzdeki günlerde bu
tavsiye edilen kanunlar, yine, Meclisimizin önüne gelecektir. Tabiî, bu
kanunların hiçbiri halkın ve çocuklarımızın refah seviyesini artıracak
özellikte kanunlar değildir; özellikle, ekonomik dengeleri düzeltecek kanunlar
değildir; yoksulluğu daha da artıracak uygulamalar olacaktır. Maalesef, bu
uygulamalara milliyetçi kadrolardan da, solcu olduğunu iddia eden
sosyaldemokrat kadrolardan da hiçbir itiraz ve tepki gelmemektedir. Sayın milletvekilleri, IMF'nin bu acımasız reçeteleri
ülkeyi perişan etmiştir. Bakın, ülkede boşanmalar ve intiharlar artmış, aile
parçalanmaları ortaya çıkmıştır. İntihar olayları, maalesef, ilköğretim
okullarına kadar sirayet etmiştir. Gayri ahlakî davranışlar, uyuşturucu
kullanımı, cinayetler, rüşvet ve yolsuzluklar hiçbir dönemde görülmediği kadar
artmıştır. Bu olumsuzlukları önleyecek en önemli faktörlerden
birisi olan, dinî, millî ve ahlakî değerler de maalesef önemsenmemektedir.
Mütedeyyin insanları özellikle dışlayan politikalar izlenmektedir. İmam hatip
liselerinin ve Kur'an kurslarının kapatılması yetmiyormuş gibi, şimdi de
ülkemize din adamı yetiştiren ilahiyat fakülteleri üzerinde, hiç de yeni
olmayan senaryolar oynanmaktadır. İzlenen bu materyalist politikalar, aile bütünlüğünü
bozmakta ve bundan da en fazla çocuklarımız ve kadınlarımız zarar görmektedir.
Bugün, ülkemizde 10-15 milyon civarında çocuğumuz yoksulluk sınırının altında
yaşamaktadır. Bunlar, aslında korunmaya muhtaç çocuklardır. Korunmaya muhtaç
çocuk denildiğinde, kimsesiz, annesiz babasız çocuklar anlaşılmasın; korunmaya
muhtaç çocuk demek, yeterli miktarda beslenme, giyim, eğitim ve sağlık
ihtiyaçlarını karşılayamayan, sağlıklı bir barınağı veya konutu olmayan çocuk
demektir. Maalesef, ülkemiz, korunmaya
muhtaç insanlarımızın çoğunlukta olduğu bir açık kamp haline getirilmiştir. Ülkemizde tam manasıyla ne kadar sokak çocuğu olduğunu
dahi, maalesef, hiçbir yetkili bilmemektedir. Bir nüfus sayımı yapıldı,
ülkemizin ekonomik profilini çıkaracak bir soru dahi yoktu. Ülkemizde 100 000
civarında sokak çocuğu olduğu tahmin edilmektedir. Bir çocuğun ne kadar
kıymetli olduğunu düşünürsek, 100 000 sokak çocuğunun ne kadar içler acısı bir
tablo olduğunu, sanıyorum hepimiz yüreğimiz burkularak hissetmekteyiz. Sadece
İstanbul'da 10 000 civarında sokak çocuğu vardır. Bunlar nereden gelmişlerdir,
hangi sebeplerden ötürü sokağa düşmüşlerdir, hangi istismarlara maruz
kalmışlardır, hangi uyuşturucularla ve kötü insanlarla yüzyüzedirler bunları
düşünmek gerekir; ancak, hükümetimiz, bunların durumunu belirleyecek bir
araştırmayı yapmaktan dahi acizdir. Çocuklarımızın en az yüzde 10'u kronik beslenme
yetersizliğiyle karşı karşıyadır. Çalışan annelerin çocuklarının hali içler
açısıdır. Her gün 3 000 gencimiz ve çocuğumuz sigara ve uyuşturucuya
başlamaktadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizden göç eden çocuk sayısı
2 milyondan fazladır. 9 milyon civarında özürlü ve özel ihtiyaçları olan
çocuğumuz vardır. Çocuklarımızın yaklaşık 3,5 milyon kadarı, çocuk yaşta
çalışmak zorunda kalmaktadırlar. Bunların yüzde 60'ı sağlığa zararlı işlerde,
yüzde 26'sı ağır sanayide, yüzde 12'si tarım sektöründe çalışmaktadır. Çalışan
çocuklarımızın yüzde 30'u yani, okul çağındaki çocuklarımızın 1 milyon 200
000'i okula gidememektedirler. Çalışan çocukların yüzde 10'dan fazlası, haftada
56 saatten fazla çalışmaktadırlar; yüzde 25'i ise çalışırken yaralanmakta veya
hastalanmaktadır. Türkiye'de, korunmaya muhtaç çocukların ancak 17 000'i,
devletin koruması altındadır. Bunların da ne kadar korunduğunu her gün basından
izlemekteyiz. Saygıdeğer milletvekilleri, ayrıca, gençlerimiz ve
çocuklarımız müstehcen ve şiddet içeren zararlı yayınların tehdidi altındadır.
Batı'nın en önemli sosyal problemi olan dinî ve manevî boşluğa bağlı olarak
ortaya çıkan parçalanmış aile sendromudur. Ülkemizin bekası için en önemli yapı
olan ailenin bütünlüğünün korunmasını, en önemli meselemiz olarak görmeliyiz. Ülkemizde, yoksulluk, rüşvet ve alkol tüketimi
konusunda maalesef, dünya ailesi içerisinde üst sıralara doğru hızla
tırmanmaktayız. Çocuk mahkemelerimizde yargılanan çocuklarımızın sayısı
12 000'i geçmiştir. Saygıdeğer milletvekilleri, okuma yazma bilmeyenlerin
oranı, ülkemizde yüzde 14'tür; yani, 100 kişiden 14 kişi okuma yazma
bilmemektedir. Bu oran kadınlarda yüzde 23 civarındadır; yani, kadın nüfusumuzun
dörtte 1'i okuma yazma bilmemektedir,. Tüm bu olumsuzlukları düzeltmek için hükümetimizin
hangi tedbirleri aldığını bilmek isteriz; bilmiyoruz, bütçeden sosyal
harcamalara ayrılan para, maalesef, her yıl biraz daha azalmaktadır. Eğitime
katkı payı diye kesilen vergiler, bu çocuklarımız için harcanamaz mı? Maalesef,
hükümet, sosyolojik sağlığımızı koruyacağına, daha iki gün önce, bu Meclisten,
alkol tüketimini artıracak kanunları çıkarmakla gününü geçirmektedir; ülke
kaynaklarını, batık bankalara, rantiyecilere tahsis etmektedir; maalesef,
İstanbul'da, Türkiye'nin her yerinde sokakta gecesini geçiren, soğukta gecesini
geçiren çocuklara elini uzatmamakta direnç göstermektedir. Bu vesileyle, bu kanunun ülkemize hayırlı olmasını
niyaz ediyor, bu kanunun pratiğe geçirilmesini temenni ediyor ve hepinizi
saygıyla selamlıyorum. (FP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Günbey. Şahısları adına söz talebinde bulunanları, yalnız
soyadlarıyla arz ediyorum; Sayın Güleç, Sayın Uzunkaya, Sayın Budak ve Sayın
Ayhan. İlk söz, Sıvas Milletvekili Sayın Cengiz Güleç'in. Buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar) Süreniz 5 dakika. M. CENGİZ GÜLEÇ (Sıvas) - Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; az önce konuşmamın yarım kalan yerinden devam etmek
niyetindeyim; ancak, diğer değerli parti temsilcileri ve hatiplerin ele aldığı
birkaç konuya da değinmeden geçemeyeceğim. Özellikle, eğitim konusunda ve
özellikle de imam hatip okulları ve Kur'an kurslarının sayısının giderek
azalmasıyla ilgili gösterdikleri hassasiyete; ama, bu olgunun, bu vakıanın çok
taraflı yorumuna değinmeden geçmek pek mümkün değil. Çocuk hakları deyince, çocuğun eğitim ve kendini
geliştirme hakkını da taşıdığını, içerdiğini biliyoruz. Özellikle, 8 yıllık
temel ve kesintisiz eğitim çıktığı veya çıkarıldığı sıralardaki tartışmaları
hatırlayalım. Çocuğun, 11-12 yaşındayken, henüz geleceğini planlama açısından,
zihinsel gelişimi ve oluşumu henüz yeterli değilken, bir meslek seçimine
zorlanması ve buna da, hiçbir biçimde kendisinin karşı koyamaması hesaba
katıldığında ve özellikle meslek seçimiyle ilgili zihinsel ve ruhsal
olgunlaşmanın minimum 15-16 yaşına doğru, artık, modern dünyada, bu kadar
karmaşıklaşan modern dünyada, Batı ülkelerinde zorunlu eğitimin minimum 12 yıl
olduğu hesaba katılırsa, 8 yıllık kesintisiz temel eğitim çıkarılırken bile
inanılmaz yaygaralar ve muhalefet ortaya çıkmıştır, ortaya konmuştur. Bunların
gerekçelerinin, her zaman, inançlar, dinsel, töresel değerleri önplana
çıkararak tartışmaları anlaşılır değildir. Çocuklarının geleceğini, gerçekten, duyarlı bir
biçimde, sorumlu bir biçimde hisseden kişilerin, çocukların eğitimi, temel
eğitimi ve devletin ve kamunun karşılayacağı temel eğitimin süresinin ve
niteliğinin mutlaka yükseltilmesiyle bağlantılıdır. Yani, 11-12 yaşındaki bir
çocuğun, doğrudan doğruya bir din görevlisi olma yoluna doğru gitmesi ve bunu
da özgür iradesiyle yaptığını iddia etmek, bana, doğrusu, çocuk bilimi
açısından, çocuk ruh sağlığı açısından hiç de inandırıcı gelmiyor. Dolayısıyla
- konuşmama devam ederken- eğer, çocuğu, bağımsız bir değer ve bir birey olarak
algılayacaksak, onun eğitim haklarını ve eğitilme isteğini ve özgürlüğünü de
giderek yükseltmek zorundayız. Dolayısıyla, değil 8 yıl, 12 yıl kesintisiz
temel eğitim için, elbirliğiyle, ulusal bir mutabakat içerisinde davranmayı
ciddî bir siyasî sorumluluk olarak addediyorum; bu bir. İki, sürekli, bir yozlaşan Türkiye'den söz edilir
muhafazakâr ve geleneksel çevrelerde, gelenekçi çevrelerde. Bence, bu doğru
değildir. Özellikle, intihar, alkol ve uyuşturucu çok vurgulanır ve bunların
çok arttığı ileri sürülür, hiç de
temelli verilere dayanmadan. Halbuki, dünyada, biz, intihar açısından
bakıldığında, gelişen ve gelişmekte olan ülkeler içerisinde en şanslı
konumdayız. Haa, bu, devlet politikasıyla filan sağlanmış bir güvence değil
gayet tabiî, toplumsal bağların ve dayanışmanın gücüyle çok bağlantılıdır,
doğrudur; ancak, yüzbinlerle ölçülen intihar oranlarında... YASİN HATİBOĞLU (Çorum) - Bu bağ nerenin bağı?.. M. CENGİZ GÜLEÇ (Devamla) - Lütfen... Lütfen, saygıyla
biraz dinleyin. Bu bir bilimin ve-rileri, bunlar siyasî bir konuşma değil.
Gayet tabiî, bir siyasî kimlik ve temel de taşıyor; ama, yüzbinlerle ölçülen
intihar oranları, diyelim ki, Amerika Birleşik Devletlerinde yüzbinde 8'ler,
10'lar derecesindeyken, Türkiye'de, yıllardır, son yirmi yıldır yüzbinde 0,1
düzeyindedir. Alkol ve madde tüketimi açısından da, inanılmaz ölçülerde, hâlâ,
Batı, modern dünyayla kıyaslandığında korunaklı ve şanslı durumdayız; ama, buna
dayanarak, güvenerek, rahat edelim, içimiz rahat olsun ve hiçbir önlem
almayalım anlamında söylemiyorum; ama, sosyal olguları çarpıtmadan doğru
konuşmak gerekir, eğer bunun üzerine bir siyaset yapmak isteniyorsa.
Dolayısıyla, gittikçe dejenere olan, değerleri aşınan, geleneklerinden kopan
bir topluma gitmekteyiz ve bunda da siyasî iradeyi sorumlu tutmak çok da
insaflı olmasa gerek. Bu açıdan bu verileri hatırlatıyorum. Tabiî, tasarının teknik boyutunu tartışmaya çok
zamanımız kalamıyor maalesef, ama, bir noktaya işaret edeyim. Özellikle,
parçalanmış aile ve boşanma açısından da, biz, hâlâ, bütün Batı dünyasıyla
kıyaslandığında çok şanslı bir toplumuz. Öyledir, boşanma oranlarına bakarsanız
bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Parçalanmış, boşanmış ailelerin çocuklarına
sahiplenme açısından, büyük ailenin, geniş ailenin -sosyolojik bir gerçeklik
olarak- sahiplenmesi ve üstlenmesini de hesaba katmak gerekir. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Sayın Güleç, lütfen toparlayınız. M. CENGİZ GÜLEÇ (Devamla) - Gönül arzu eder ki, kamu
sorumluluğu adına devletin, çocuk haklarına, çocuk gelişmesine ve sosyal
haklara çok daha büyük kaynak aktarabilmesi, gayet tabiî, ona tamamen
katılıyorum. Keşke, gelişen Türkiyemizin bütçesinde de, gerçekten, kadınlara,
yaşlılara, bakım muhtaçlara ve özellikle de çocuklar için ayrılabilecek, onları
geliştirmeye yönelik kaynaklar artırılabilse. Bu konuda da, gayet tabiî, o
görüşlerinize de katılıyorum; ancak "yozlaşan, kötüye giden, felaket bir
durumun eşiğindeyiz moral ve ahlakî değerler açısından" şeklindeki yorum,
hiçbir biçimde gerçekle bağdaşmıyor. Bunu, çok ciddî sosyal araştırmalarla da
kanıtlamanız mümkündür. Bu vesileyle, bu kadar çağdaş, uygar bir yasaya ve
böyle bir sözleşmeye imza atan Türkiye Hükümetini de huzurunuzda kutlamak
istiyorum. Saygılarla. (DSP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Güleç. Madde üzerindeki son söz, Samsun Milletvekili Sayın
Musa Uzunkaya'ya ait. Buyurun Sayın Uzunkaya. Süreniz 5 dakika efendim. MUSA UZUNKAYA (Samsun) - Değerli Başkan, saygıdeğer
milletvekili arkadaşlarım; tabiî, yürütme maddesi üzerindeyiz, ben, özellikle
de hep, böyle fırsat buldukça, yürütme maddelerinde konuşurum; çünkü, hükümetin
neleri yürütüp neleri yürütemediğini sorgulamak için en güzel fırsat. Sahiden,
bazı bakanlar neler yürütüp neler yürütmüyor; gazeteler bizi hayrete düşürdü! Avrupa'ya bakıyoruz, Avrupayla sözleşmelerde
bütünleşiyoruz. Dün de burada ifade edildi, Avrupa'da, bir deli dana vakasında,
iki bakan birden gidiyor; Türkiye'de yer yerinden oynuyor, maşallah, granit
taşı gibi bakanlar, yerinde çakılıyor, hiç yerinden kıpırdamıyor! Bu yönüyle
Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerini kutlamak lazım; gerçekten onurlu bir şey! Az önce, çok değerli, bilimsel kişiliğine saygı
duyduğum sözcü arkadaşımız ifade ettiler ki, bugün eğitimde gelinen noktada,
işte o 1 300 Kur'an kursunun kapanması, Kur'an eğitimi, çocuk yaşında ebeveyn
zorluyordu... Bir kere, Anayasa, bu sorumluluğu, sizin ve bizim bugün kabul
durumunda olduğumuz Anayasa, 18 yaşına kadar, ebeveyne vermiş, sana bana
vermemiş. Şimdi, kime verdiniz bu hakkı; "anne baba eğitmeyecek"
diyerek devlete verdiniz ve "devlet yaptıracak" diyorsunuz. Yani,
eğitimde çocuğuna sahip olma, besleme, sağlığıyla yakinen ilgilenme
sorumluluğunu Anayasa birinci derecede ebeveyne vermişken, siz ebeveyni
keenlemyekün telakki ettiniz, ortadan kaldırdınız. Özgür iradesiyle seçim... Değerli arkadaşlar, bırakın
çocuğun özgür iradesini, soruyorum: Siz parlamenterler olarak özgür iradenizle
seçiminiz var mı? Nerede Mustafa Düz?! İSMAİL AYDINLI (İstanbul) - Burada, burada... MUSA UZUNKAYA (Devamla) - Anayasa Komisyonu üyeniz
kanaatini izhar etti, ne oldu, komisyonda niye günlerce tartışıldı ve tasfiye
edildi?! Ve benzeri şeyler... (DSP sıralarından gürültüler) Değerli arkadaşlar, keşke o özgürlük konusunda
hakikaten samimî olabilseniz... HASAN GÜLAY (Manisa) - Özgürüz, özgür! İSMAİL AYDINLI (İstanbul) - Biz sizin işinize karışıyor
muyuz? BAŞKAN - Karşılıklı konuşmayalım. MUSA UZUNKAYA (Devamla) - Özgür değilsiniz değerli arkadaşlar.
Keşke olabilseydiniz! Türkiye'nin yegâne sorunu, özgür karar verebilmektir. O
bakımdan, eğitim konusunda, devletin bu derece yönlendirici, baskıcı olması
totaliter bir zihniyeti tedai ettirir. Ben, dört yıl, Avrupa'da Hollanda'da eğitimcilik
yaptım. Okullarına derse gittim. Mavoya da Havoya da Gimnasyumada LTS'e de,
MTS'e de derse giden bir arkadaşınızım. Orada, eğitimin, daha ilkokul çağında
branşlaştığını bilen bir arkadaşınızım. Yani, bunun bilimsellikle falan alakası
yok. Kaldı ki, boşanmaların ve intiharların az olmasının
arkasında, bizim yadsıdığımız, yadırgadığımız o manevî değerlerimiz vardır
arkadaşlar. Eğer, bugün, hâlâ, bir parça varsa, hâlâ, aile bütünlüğünü korumaya
gayret ediyorsa, bunca olumsuzluklara rağmen, hâlâ, toplum, genel bir toplumsal
intihara gitmiyorsa, açık söyleyeyim, o, bizim inancımızdaki, ebedi hayatın yok
edilmesi endişesindendir. Haa, ona da ramak kaldı. Onu da kaldırmaya ramak
kaldı. Bir de onu inkar ettirirsek, mesele biter! Allah korusun... O anlamda, şunu söylüyorum: Bugün yaşanan hadiselerin
arkasında -sizin savunduğunuzun en az
on mislini, özgürlükler açısından biz savunuruz; keşke savunabilsek- çocuğun
özgür seçimi değil, Türkiye'de özgür seçimin, önce Parlamentodan başlatılması
lazım. Önce, buradan. Önce, bunu yapmak zorundayız. Değerli arkadaşlar, bakın, diyorum ki: Elbette, böyle
güzel, çağdaş bir anlaşmanın altına imza atmak, Türkiye için bir onurdur. Biz
de bakanları da ilgili heyeti de bu çalışmayı getiren teknik kadroyu da tebrik
ediyoruz. Türkiye, daha iyisine layıktır. Kaldı ki, bu konularda, bizim,
Batı'ya örnek olacak, güzel mazimiz, örneklerimiz var. Bir zamanlar, millet,
hem nasıl milletmişiz! Medeniyet nedir, onlara, belki, biz, bir bakıma
öğretmişiz, ama, biz, bugün geldik, şimdi, bunları da bu sözleşmeleri de
onlardan alıyoruz. Değerli arkadaşlar, değil çocuk hakkı, tarihî
vesikalarla -af buyurun- hayvan hakkının nasıl korunduğunu, onun sırtına ne
kadar yük vurup vuramayacağınızı tayin eden Osmanlı belgelerine inerseniz...
Çocuğun da annenin de sütte ki... Bakın, örnek veriyorum: Hazreti Ömer, süt
çocuklarına sütün verilme süresini tahdit ediyor. Ondan sonra ücret verileceği
için, süt çağındaki çocuğa, sütünü vermeyen anne... Çünkü, ücret alacaktı
beytülmalden. Çocuk ağlıyor. Soruyorlar "niçin böyle yaptın?" Diyor
ki, "o Ömer var ya, o Ömer, bize ödülü; yani, maaşı, ücreti süt kesiminden
sonra vereceğini söyledi." Çocuğun ağlama feryadı Hazreti Ömer'e intikal
ettirilince -bizzat Hazreti Ömer'in devri hilafetindedir- kalkıyor diyor ki
"sütten kesme yaşı bu tarihte değil" ve ileri tarihe, iki, ikibuçuk
yaşına kadar talik ediliyor. Değerli arkadaşlar, eğer incelersek, bizim mazimizde,
millî mefahirimizde, geçmişimize ait bu konuları görmek mümkün. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Sayın Uzunkaya, lütfen toparlayınız. MUSA UZUNKAYA (Devamla) - Yalnız, bir hususu, burada,
müsaadenizle arz etmek istiyorum Sayın Başkanım. Şimdi, bir vatandaşımız, bugün, bana Vezirköprü'den
faks çekti. Bir başka mesele için aradı beni. Dedi ki "ne olur, altı çocuk
babasıyım; ama, ben, bir ORÜS mağduruyum, ORÜS." Orman Ürünleri Sanayiinde
çalışan, Bafra'da 63, Vezirköprü'de 280, Türkiye'de yüzlerce insan var. Bu
arkadaşlar DSP Grubuna gelmişler. Değerli arkadaşım Tarık Cengiz burada mı,
bilmiyorum, temas kurmuştu; Sayın Genel Başkanla, Sayın Başbakanla
görüştürdüler. Sayın Hüsamettin Özkan söz vermiş. Ben, uzun uzun bu faksı
okumuyorum. Benzeri bir faks da, yine ORÜS mağdurlarıyla ilgili olarak
Bafra'dan geliyor, yine Vezirköprü'den geliyor. Değerli arkadaşlar, örnekleri çok. Bu mağdurlar
ortadayken, perişan olan yüzlerce yavrular, akşamleyin evde yiyeceği gıdayı,
içeceği sütü bulamazken, siz, Avrupa düzeyinde istediğiniz kadar anlaşmanın
altına imza koyun. Batılının dediği gibi "droit, indroit" olur.
Buradan girer, buradan çıkar. Vatandaş bunu anlamaz. Vatandaş, akşam sofrasına
ne gidecek onu merak ediyor, işsiz kalan baba onu merak ediyor. MEHMET EMREHAN HALICI (Konya) - Vatandaş sizden daha
iyi anlıyor. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Son cümleniz için açıyorum mikrofonu. MUSA UZUNKAYA (Devamla) - Onun için, ben, değerli
hükümetten, Sayın Başbakanımızdan... Burada hatırlatıyorum. ORÜS mağdurlarının
mağduriyetlerini gidereceğine dair, Hüsamettin Bey de özellikle söz vermiş.
Sayın hükümeti ve yetkilileri, bu konudaki sözlerini yerine getirmeye, Sayın
Cumhur Ersümer Beyi de, Samsun Ayvacık Barajı, Suat Uğurlu Barajı üzerinde 2001
yılında açılacak dediği köprüyü açmaya davet ediyorum. Saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederim. Sayın milletvekilleri, 3 üncü madde üzerindeki
müzakereler tamamlanmıştır. Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul
etmeyenler... Madde kabul edilmiştir. Sayın milletvekilleri, görüşmekte olduğumuz 549 sıra
sayılı tasarının tümünün müzakereleri tamamlanmıştır. Şimdi, tasarının tümünün oylanmasından önce, oyunun
rengini açıklamak isteyen sayın milletvekillerini duyuruyorum: Sıvas
Milletvekili Sayın Cengiz Güleç ve Sakarya Milletvekili Sayın Cevat Ayhan. Sayın Güleç'i davet edeceğim; ancak, müsaade ederseniz,
bir hususu öğrenmek istiyorum. Sayın Ayhan, lehinde söz talep etmişsiniz. Sayın Güleç
de lehinde konuşacaklar. Eğer "aleyhinde" demezseniz, söz verme
şansına sahip değilim. CEVAT AYHAN (Sakarya) - Sayın Başkan, böyle bir
anlaşmanın aleyhinde konuşmak için kürsüye çıkmak istemem. Anlaşmanın hayırlı olmasını diliyorum. (Alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederim. Buyurun Sayın Güleç. (DSP sıralarından alkışlar) M CENGİZ GÜLEÇ (Sıvas) - Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; Sayın Ayhan'ın gösterdiği basiret için, hepinizin huzurunda
teşekkür ediyorum. Doğrudur, böyle bir sözleşmenin aleyhinde konuşmak, doğrusu,
pek doğru olmasa gerek. Bunu takdir edeceklerini zaten biliyordum Sayın
Ayhan'ın ve bütün grubunun; bütün parlamenterlerin bu takdir içerisinde
olduğunu biliyorum. Maddeler müzakere edilirken, bir anlamda, ülkemizin
bazı sorunlarını ve evrensel insan sorunlarını, belki de gözden geçirme
vesilesi olduğu için konuşuyoruz; ancak, bunu yaparken, zaman zaman, iç
siyasetle ilgili atıflar yapmak, birtakım retorikler kullanmak da, galiba
siyasetin doğasında olan bir özellik. Bunu da, gayet tabiî, anlayışla
karşılıyorum. Benim derdim, kişisel bir polemik ya da partilerarası
bir tartışmayı burada başlatmak değil; ancak, olabildiği kadar serinkanlı ve
gerçekten yurtsever bir anlayışla bakıldığında -dünyanın dışında bir ülke
olmadığımıza göre- dünyada neredeyiz?.. Ekonomik açıdan bu kıyaslamalar çok
yapılıyor biliyorsunuz; hangi derginin, gazetenin ekonomi sayfasına baksanız,
dünya, sanki bir köy, inanılmaz bir bütünleşme, adına da globalleşme diyoruz.
Öbür taraftan, siyaset sayfasını açın, bakın; inanılmaz bir parçalanma,
ulusdevletler, etnik kavramlar ve çatışmalar, büyük gruplar arasındaki
inanılmaz çatışmalar, tüm dünyanın aşağı yukarı gündeminde. Şu anda bile,
yetmişin üstünde, büyük gruplar arasında, doğrudan doğruya etnisiteyle ilgili
ve terör boyutuna varan çatışmalarla maluldür bütün dünya. Dolayısıyla,
dünyanın bir tarafında parçalanmışlık var, bir başka açıdan da bir bütünleşme
var; ancak, moral, ahlakî değerler açısından bu denli rahat konuşmak hiçbir
zaman mümkün değildir. Yani, moral açıdan geriye mi gidiyoruz, ileriye mi
gidiyoruz, ortada mıyız gibi bir görüşe varabileceğimiz nesnel ölçütlere, yani
kriterlere sahip değiliz. Bunlar, kişisel yorumlara ve o yorumları
temellendiren siyasî anlayışlara, felsefî bağlanmalara bağlıdır. Dolayısıyla, geleneksel ve gelenekçi bir tutumla
bakıldığında, modernleşmeye gayet tabiî, karşı çıkabilirsiniz. Antimodern bir
anlayış içerisine kendinizi yerleştirirseniz ve temel siyasetin çerçevesi bu
olursa, gayet tabiî, modernleşmeyi artıracak eğitim reformlarına karşı
çıkarsınız. Üstelik de, bunu, çok, moral değerlerdeki aşınma adına yaparsınız.
Sanki, 8 yıllık eğitim, Türkiye'de aileleri parçaladı, moral değerleri yıktı,
ortaya inanılmaz toplumsal bunalımlar çıktı ve gerçekten de intiharlar arttı
filan gibi, böylesine bir görüşe varabilirsiniz. Bence, ne bu veriler doğru ne
de bu verilere varmak için basılan teorik temel doğru; ikisi de, bana göre,
bilimle bağdaştırılabilecek bir tutum değil. Bu arada, intiharların -doğrudur- dünyada hâlâ çok az
olduğu ülkelerden biriyiz. Ayrıca, itiraf etmek, daha doğrusu övünerek kabul
etmek gerekir ki, tüm İslam dünyasındaki ülkeler, Müslüman ülkelerde ve Yahudi
toplumlarında, intihar, gerçekten daha düşüktür. Bunda, dinsel faktörlerin payı
gayet tabiî vardır; ancak, intihar gibi çok karmaşık bir olayı, sadece bir
dinsel faktöre bağlamak da doğru değildir. Çok iyi bildiğimiz Durkheim'dan beri biliyoruz ki,
toplumsal çözülme ve anomi dediğimiz, yani, insanların davranışlarını ve
tutumlarını belirleyen temel normların silindiği, ortadan kalktığı durumlarda,
toplumsal kargaşa durumlarında, şiddet arttığı gibi, intiharlar da artar.
Evrensel bir gerçektir bu; dünyanın her toplumunda da, değişik tarihsel
dönemlerde de görülebilir; ancak, kabul etmek gerekir ki, geleneksel
kültürlerin tümünde olduğu gibi, Türkiye'de de toplumsal dayanışma ve aile içi
dayanışma ve bütünleşme güdüsü, çok şükür hâlâ ayaktadır; ama, bunun primini,
sadece dinsel, geleneksel öğretilere çıkarmak da haksızlıktır. Siz, bu geleneğe
çok saygılı, inançlara saygılı, böyle bir çağdaş, laiklik tutumuyla,
toplumumuzun, toplumunuzun tarihsel ve moral değerlerine de pekâlâ sahip
çıkabilir, onlarla kişiliğinizi ve kimliğinizi bütünleştirebilir ve çok çağdaş
bir siyaset de yürütebilirsiniz. Galiba, başka siyasetteki değerli
arkadaşlarımızın anlamakta zorluk çektikleri nokta bu; yani, modern dünyayla
bütünleşmeyi hedef alırken, geleneksel kimlik ve tarihsel kimliğinizi de
korumanız pekâlâ mümkündür; bunlar, ille birbirini dışlayan faktörler de
değildir. Dolayısıyla, mevcut durumdan, toplumsal parametrelerden, kendi
siyasetini besleyecek ve destekleyecek nitelikte verileri çarpıtarak almayı,
belki toplumsal söylemlerde işe yarayabilir; ama, tarihsel olarak zapta
geçebilecek... (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Lütfen, toparlayınız Sayın Güleç. M. CENGİZ GÜLEÇ (Devamla) - Toparlıyorum. BAŞKAN - Buyurun. M. CENGİZ GÜLEÇ (Devamla) - Uzunca bir geçmişi olan,
neredeyse yüzelli yıla yaklaşan Türkiye parlamenter tarihinde, parlamento
tarihinde, unutmayalım ki, sevgili milletvekilleri, parlamento tarihi
açısından, Osmanlı'dan gayet tabiî Türkiye'de bir süreklilik, devamlılık vardır
ve Türkiye, bu açıdan çok şanslı ve onurlu bir konumdadır. Böylesine bir
Mecliste de, zaman zaman, gayet tabiî, siyasî polemikler olacaktır; ama,
bunları temellendiren bilimsel verilerin sağlıklı ve sağlam olması da, bu
Parlamentonun onurunu yükseltecektir. Bu açıdan, doğrulara, daha dikkatli ve
saygılı olmayı bir görev bildiğim için de konuşuyorum. Hepinize tekrar saygılar sunuyorum; yasanın da, hayırlı
ve başarılı olmasını diliyorum. Saygılarla efendim. (DSP sıralarından alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ederim. Sayın milletvekilleri, tasarının... MUSA UZUNKAYA (Samsun) - Sayın Başkan... Sayın
Başkan... BAŞKAN - Evet... MUSA UZUNKAYA (Samsun) - Sayın Başkan, kendime sataşma
telakki ettiğim bir şey var, söz istiyorum... (DSP sıralarından "öyle bir
şey yok" sesleri) İSMAİL AYDINLI (İstanbul) - Sayın Başkan, bizim
partimize de sataşma var. BAŞKAN - Efendim, müsaade ederseniz, burada kapatalım. MUSA UZUNKAYA (Samsun) - Hayır, ben yerimden konuşmak
istiyorum, kürsüden değil. BAŞKAN - Peki, yerinizden söyleyin efendim. ŞÜKRÜ ÜNAL (Osmaniye) - Demokrasi var, herkes
konuşabilir. MUSA UZUNKAYA (Samsun) - Sayın Başkanım, arkadaşımız,
tabiî, bir polemik suçlaması yaptı. Burada, benim amacım polemik değildi. Eğer,
olayda bir polemik ifadesi veya yaklaşımı varsa, bizden önce başlatıldı; yani,
benim konuşmamdan önceydi. Kaldı ki, ben, burada şunu dedim: Çağdaşlığa, ülkenin
ürettiği, Avrupa ile bu konuda entegre olma hususundaki çalışmalara tümüyle
katıldığımızı; Türkiye'nin, aksine, bugünkü bulunduğu noktada büyük açıkları ve
kayıpları olduğunu ifade ettim. Bizim o noktaya gelmemiz, daha ötesine de
geçmemiz... Kaldı ki, geçmişte bunun güzel örneklerini de yaşadığımızı
söyledim. Tek başına, değerli ilim adamı arkadaşımız, meseleyi
bir başka şeye bağlar veya bağlamaz; ama, benim yaklaşımım -kendileri de ifade
ettiler-burada dinin de bir faktör olduğu bir vakıadır -başka faktörler de
bulabilir- ama, bugün, sorgulanması gereken, Türkiye'de sistemin, çocukları,
toplumu, aileyi bütünleme ve güçlü kılma konusunda ortaya koyduğu somut gayreti
nedir; sorgulanması gereken budur. Zannımca, kendilerinin yapması gereken de
odur. Yoksa, başka bir polemik konusu olamaz. BAŞKAN - Teşekkür ediyorum. Sayın milletvekilleri, tasarının tümü açık oylamaya tabidir.
Açık oylamanın şekli hakkında Genel Kurulun kararını
alacağım. Açık oylamanın elektronik cihazla yapılmasını uygun
görenler, lütfen, işaret etsinler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir. Açık oylama için 3 dakika süre vereceğim. Bu süre
zarfında cihaza giremeyenler, lütfen, pusula doldursunlar; ancak, açık oylama
cihazına girmiş olanlar ile pusulalar sonradan karşılaştırılacaktır. Bunu
bilgilerinize sunuyorum; bir. İkincisi, cihaza giremeyip de pusula dolduran sayın
milletvekillerinin Genel Kurulda bulunup bulunmadıkları araştırılacaktır. Sayın Bakanlara vekâleten oy kullanılması halinde,
vekâlet edilen sayın bakanın adının ve so-yadının açıkça yazılması da
gerekmektedir. Süreyi başlatıyorum efendim. (Elektronik cihazla oylama yapıldı) BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, oylama işlemine 200
sayın milletvekili katılmış; 1 çekimser oya karşın 199 oyla tasarı kabul
edilmiş ve kanunlaşmıştır. Ülkemize ve çocuklarımıza hayırlı olsun. (Alkışlar) Sayın milletvekilleri, Uluslararası Denizcilik Örgütü
Sözleşmesinde Yapılan Değişikliklerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair
Kanun Tasarısının müzakeresine başlıyoruz 4. -
Uluslararası Denizcilik Örgütü Sözleşmesinde Yapılan Değişikliklerin
Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Bayındırlık, İmar,
Ulaştırma ve Turizm ve Dışişleri komisyonları raporları (1/549) (S. Sayısı:
202) (1) BAŞKAN - Komisyon?.. Yerinde. Hükümet?.. Yerinde. Komisyon raporunun okunup okunmaması hususunu
oylarınıza sunacağım: Raporunun okunmasını kabul edenler... Kabul etmeyenler...
Raporunun okunması kabul edilmemiştir. Şimdi, tasarının tümü üzerindeki görüşmelere
başlıyoruz. Gruplar adına ilk söz, Anavatan Partisi Grubu adına,
İstanbul Milletvekili Sayın Şamil Ayrım'a ait. Buyurun Sayın Ayrım. Süreniz 20 dakika. ANAP GRUBU ADINA ŞAMİL AYRIM (İstanbul) - Sayın Başkan,
değerli milletvekili; Uluslararası Denizcilik Örgütü Sözleşmesinde Yapılan
Değişikliklerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı üzerinde,
Anavatan Partisi Grubu adına söz aldım; bu vesileyle, Yüce Meclisi, şahsım ve
Grubum adına saygıyla selamlıyorum. Değerli milletvekilleri, merkezi Londra'da bulunan
Uluslararası Denizcilik Örgütü, denizcilikle ilgili önemli kararların alındığı
bir örgüttür. Türkiye, 25 Mart 1958 tarihinden beri, bu örgütün bir üyesidir. Denizde güvenlik, seyir, can ve mal güvenliğinin
sağlanması, deniz trafiğinin düzenlenmesi, denizlerin kirlenmesinin önlenmesi,
arama-kurtarma hizmet ve faaliyetlerinin planlanması, gemi adamlarının eğitim
ve belgelendirilmeleri ile tüm bu hususlarda denetlemelere yönelik konular,
Uluslararası Denizcilik Örgütünün faaliyet alanları arasına girmektedir. Seyir, can, mal ve çevre güvenliğinin sağlanması
konusunda en etkin çalışma, Uluslararası Denizcilik Örgütü tarafından
yapılmaktadır. Bugüne kadar, bu örgüt tarafından güvenliğe yönelik pek çok
sözleşme, protokol, kural ve kaidenin hazırlanması gerçekleştirilmiş ve üye
ülkelerce yürürlüğe konularak uygulanması sağlanmıştır. Denizlerde can güvenliğinin sağlanması amacıyla yapılan
en kapsamlı ve temel çalışma, Denizlerde Can Güvenliği Uluslararası
Sözleşmesidir. (SOLAS). Çevre güvenliği konusunda ise, Denizlerin Gemiler
Tarafından Kirletilmesinin Önlenmesi Hakkındaki Uluslararası Sözleşme (MARPOL),
en kapsamlı çalışmadır. Bunların yanı sıra, seyir yardımcıları, seyir
güvenliği, gemilerin inşaı ve donatılması, denizde çatışmayı önleme,
haberleşme, arama, kurtarma, tehlikeli yüklerin taşınması, gemi adamlarının
eğitimi, belgelendirme ve vardiya tutma koşullarının standart duruma
getirilmesi, yangından korunma ve yangın söndürme, yükleme sınırları gibi
güvenliğe yönelik çalışmalar aralıksız olarak yapılmaktadır. Günümüzde, gemi hızlarının artması, gemi
teknolojisindeki değişiklikler, deniz trafiğinin yoğunlaşması, denizlerin
gitgide daha çok kirlenmeye başlaması hususları göz önüne alındığında, güvenli
bir deniz ulaşımının sağlanabilmesi amacıyla, elektronik sistem cihazlarındaki
artan teknolojik gelişme de, son zamanlarda, yeni birçok kuralı ve yaptırımı
beraberinde getirmiştir. Üç tarafı denizlerle çevrili olan ülkemiz açısından
bakıldığında; bayrak devleti olarak, kendi bayrağını taşıyan gemilerin seyir,
can ve mal emniyeti ile çevre güvenliği açısından gerekli uluslararası
standartlara uygunluğunu sağlamak; liman devleti olarak, limanlarına gelen
yabancı gemilerin, yine, seyir, can ve mal emniyeti ile çevre güvenliğine
yönelik uluslararası standartlara uygunluğunu kontrol etmek ve denetlemek; kıyı
devleti olarak, kendi karasuları, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgelerde
seyreden gemilerin ilgili ulusal ve uluslararası kurallara uygun hareket edip
etmediğini kontrol etmek ve denetlemek yetki ve sorumluluklarına sahip
olduğumuz görülmektedir. Ülkemiz, uluslararası anlaşmalar yoluyla üstlendiği
sorumluluklarını ve buna paralel olarak hazırlanan millî mevzuatın gereklerini
tam olarak yerine getirmek zorundadır. Bu bağlamda, Türkiye'nin taraf olduğu
Uluslararası Denizcilik Örgütü sözleşmeleri ana başlıklarıyla şöyle
sıralanabilir: Uluslararası Denizcilik Örgütü Kurum Sözleşmesi, Denizde Can
Güvenliği Uluslararası Sözleşmesi, Yükleme Hakları Uluslararası Sözleşmesi,
Gemi Adamlarının Eğitimi, Sertifikalandırılması Uluslararası Sözleşmesi gibi,
Türkiye, bugün, 13 adet uluslararası denizcilikle ilgili sözleşmenin tarafıdır.
Buna paralel olarak, ülkemizde, yine, Denizcilik Müsteşarlığımız tarafından
yürütülmekte olan çalışmalar neticesinde 6 adet anlaşmanın daha ilgili
formaliteleri tamamlanmış, önümüzdeki günlerde Meclise geleceğini umuyoruz.
Bunlar arasında önemli olan anlaşmalardan 2 tanesini sizlere arz etmek
istiyorum. Birincisi, petrol nedeniyle kirlenmeden doğan zararlar için
uluslararası tazminat fonu kurulmasına dair sözleşme. İkincisi ise, petrol
kirliliğine karşı hazırlıklı olma, müdahale ve işbirliğine dair uluslararası
sözleşmedir. Değerli arkadaşlarım, Türkiye, Dünya Denizcilik
Örgütünün bu derece önemli anlaşmalarını Yüce Meclisten geçirirken, acaba, Türk
denizciliği ne konumda, Türk denizciliğinin bugünkü durumu nedir, kısaca,
sizlere denizciliğimizin bugünkü durumu hakkında bilgi vermek istiyorum ve daha
sonra da, bu anlaşmayı neden kabul ettiğimize dair görüşlerimizi açıklayacağım. Bildiğimiz gibi, denizcilik sektörü, uluslararası
alanlarda taşımacılık yapan, gerek ülkemiz yüklerini ve gerekse yabancı ülkeler
arasında yük taşıyarak ülkemize döviz kazandıran, tersaneleriyle, limanlarıyla
ülke ekonomisinde önemli bir yer tutan sektördür. Sektör, 1980'li yıllarda 2
milyon dwt olan taşıma kapasitesini, gerek armatörlerimizin gerekse
hükümetlerimizin desteğiyle, dışarıdan ve içeriden bulduğu kredilerle, 1995
yılında 12 milyon dwt'a çıkarmıştır ve dünya sıralamasında, o günlerde 27 nci
sırada olan yerimiz 16 ncı sıraya kadar yükselmiştir ve sektör, ülkemize, yılda
5 milyar dolara yakın bir döviz girdisi kazandırmıştır. Ancak, 1997 yılında
dünya ticaretindeki daralmaya paralel olarak başlayan, Rusya'dan gelen global
kriz denizcilik sektörünü de sarsmış, maalesef, sektör, bugün, o etkileri hâlâ
üzerinden atamamıştır. Bunun en büyük nedenlerinden bir tanesi, navlun taşımalarındaki
düşmeler -yüzde 50'ye yakın bir düşme olmuştur navlunlarda- ikincisi ise,
petrol fiyatlarının aşırı yükselmesi, bir anda 2-4 katına çıkmasıdır. Bu
durumda, bu işi yapan denizcilerimiz ne yapmıştır; işletme maliyetleri artan
denizcilerimiz, bir taraftan, ellerindeki gemileri çalıştırmaya, rekabet etmeye
çalışırken, diğer taraftan da, eskiyen, ekonomik ömrünü doldurmuş gemileri
satmışlar, ancak, bu satmanın sonunda, maalesef, yerlerine yeni gemi
koyamamanın sıkıntısını yaşamışlardır. Hükümetlerimizin, özellikle 55 ve 57 nci
dönem hükümetlerimizin desteğiyle sektöre kredi konusunda bir imkân sağlanmış;
ancak, görülen odur ki, sektör bununla da istenilen seviyeye gelmemiştir. Şimdi, burada bu sektörümüzün durumunu açıklarken benim
hükümetimizden bir ricam var. Değerli arkadaşlarım, bildiğiniz gibi geçen yılın
sonunda 3 tane kamu bankasının özelleştirilmeye açılmasıyla ilgili bir yasa
tasarısı çıkardık. O tasarıda, eğer, yeniden yapılacak anasözleşmelerine
kredilerle ilgili maddeler konulamazsa, bu tür gemicilik sektörüne, tekstil
sektörüne veya diğer sektörlere para aktarılması, maalesef, mümkün görünmüyor.
O nedenle, ülkemiz ekonomisine döviz kazandıran bu sektöre, mümkün olduğunca
bir ihtisas bankası kazandırılması konusundaki temennilerimi burada ifade etmek
isterim. Değerli arkadaşlarım, 159 ülkenin üyesi olduğu, 1948
yılında kurulan Uluslararası Denizcilik Örgütü, çalışmalarıyla uluslararası
nitelikte pek çok konvansiyon, protokol ve kuralın hazırlanmasını
gerçekleştirmiş ve üye ülkelerce yürürlüğe konularak uygulanmasını sağlamıştır.
Genel Kuruldan sonra Uluslararası Denizcilik Örgütünün en yetkili organı
Uluslararası Denizcilik Örgütü Konseyidir. Konsey, en son seçimlerini 21 nci
dönem toplantısı esnasında 19.11.1999 tarihinde yapmıştır. IMO Konseyi, IMO komite ve alt komitelerinin
raporlarını, teklif ve tavsiyelerini genel kurula iletmek, IMO program bütçe
hesaplarını inceleyerek genel kurula iletmek, genel kurul onayıyla genel
sekreteri tayin etmek, diğer personelin ataması için yeterlilik vermek gibi,
Uluslararası Denizcilik Örgütünün icra organıdır. 32 üyeden oluşan konseyin 8
üyesi (A) ve (B) kategorilerinden, 16 üyesi (C) kategorisinden seçilmektedir.
IMO Sözleşmesinin 17 nci maddesi uyarınca (A) ve (B) ka-tegorileri uluslararası
gemicilik hizmetlerinin sağlanmasından ve uluslararası deniz ticaretinden en
büyük çıkarı olan ülkeler; (C) kategorisinden ise, deniz taşımacılığı
konularında özel ilgi ve çıkarları bulunan ülkeler seçilmektedir. 21 inci Genel Kurul toplantısı esnasında IMO tarihinde
ilk defa ülkemizin konseye (C) kategorisinden üyeliği kabul edilmiştir. Yapılan
oylamada 125 üye oy kullanmış, bir üye çekimser kalmış; ülkemiz, 76 üyenin
oylarıyla, ilk defa, IMO konseyine seçilmiştir. Yine, IMO'nun 21 inci Genel Kurulunda, Denizcilik
Müsteşarlığımız tarafından takip edilen, ülkemiz ve Boğazlarımız açısından son
derece önemli rotalandırma sistemiyle ilgili ülkemiz görüşleri kabul görmüş ve
Genel Kuruldan geçmiştir. Bu da, Denizcilik Müsteşarlığının, gerçekten ciddî
takibi sonunda önemli bir başarısıdır. Değerli arkadaşlarım, bilindiği üzere, Uluslararası
Denizcilik Örgütü Sözleşmesinin, Konseyin oluşumuna ilişkin 16 ncı maddesi
uyarınca, örgütün üye sayısı 32'dir. Ancak, dünyanın bütün coğrafî alanlarının
Konseyce yeterince temsil edilmediği yönünde üye ülkelerden gelen görüşler
üze-rine, IMO Genel Kurulunun 2 Kasım 1993 yılında aldığı bir kararla, üye
sayısının 32'den 40'a çıkarılması ve örgüt sözleşmesinin ilgili maddelerinin
buna göre değiştirilmesi kararlaştırılmıştır. Söz konusu değişiklikler, üye ülkelerin en az üçte
2'sinin resmî onaylarının alınmasını takiben 12 ay içinde yürürlüğe girecektir;
ancak, üzülerek belirtmek gerekirse, bu sayıya henüz ulaşılamamıştır. Konseyin üyelik sayısının artırılması, ülkemizin bundan
sonra da Konseyde temsil edilme şansını artıracağı gibi, Konsey üyeliğimizin
sürdüğü bir dönemde, bu değişikliğin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından
onaylanması, ülkemizin Uluslararası Denizcilik Örgütü çalışmalarına verdiği
önemin bir göstergesi olacaktır ve ülkemizin uluslararası denizcilik camiasında
itibarını artıracaktır. Değerli arkadaşlarım, yukarıda saydığım nedenlerle bu
tasarıya olumlu oy vereceğimizi belirtir; tasarının, ülkemize, denizcilik
camiamıza hayırlı olmasını diler; Yüce Meclisi saygıyla selamlarım. (Alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Ayrım. Şimdi, Demokratik Sol Parti Grubunun görüşlerini
İstanbul Milletvekili Sayın Cahit Savaş Yazıcı ifade edecekler. Buyurun Sayın Yazıcı. (DSP sıralarından alkışlar) Süreniz 20 dakika. DSP GRUBU ADINA CAHİT SAVAŞ YAZICI (İstanbul) - Sayın
Başkan, değerli milletvekilleri; Uluslararası Denizcilik Örgütü Sözleşmesinde
Yapılan Değişikliklerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı
üzerinde Demokratik Sol Parti Grubu adına söz almış bulunu-yorum; şahsım ve
Grubum adına Yüce Heyetinizi saygıyla selamlarım. Deniz taşımacılığının baskın uluslararası karakteri
nedeniyle, devletlerin uluslararası topluluktan ayrı ve tek taraflı yaptıkları
düzenlemelerin ve deniz taşımacılığında ülkeden ülkeye fark gösteren
uygulamaların asgarî düzeye indirilebilmesi için çeşitli uluslararası örgütler
nezdinde deniz hukukunun birleştirilmesi çalışmaları yapılmaktadır. Her gün
biraz daha artan biçimde gerçekleştirilen bu çalışmalar sonucunda, uluslararası
nitelikte ve pek çoğu bağlayıcı olan kararlar ortaya çıkmaktadır. Denizcilik sektörünün uluslararası niteliği, bu
kararların takip edilmesini, oluşturulmaları sırasında ülke menfaatlarımız
açısından belirleyici olmasını ve ulusal mevzuatımızın da bu kararlara paralel
olarak düzenlenmesini gerektirmektedir. Bu nedenle, artık, deniz ticaretinde
kaliteyi, güvenliği artırıcı uluslararası sözleşmelere taraf olmadan ve taraf
olunsa bile gereğini yerine getirmeden dünya denizcilik sektöründe başarılı ve
söz sahibi olmak mümkün görülmemektedir. Bu bağlamda, denizlerdeki ulusal
menfaatlarımızın savunulacağı en önemli örgütlerin başında Uluslararası
Denizcilik Örgütü; yani, IMO gelmektedir. Değerli milletvekilleri, Birleşmiş Milletler tarafından
1948 yılında toplanan bir konferansta, denizcilik sorunlarının ele alınacağı
bir uluslararası organ olarak Uluslararası Denizcilik Örgütünün kuruluşuna
ilişkin bir sözleşme kabul edilmiştir. Bu sözleşmeye dayalı olarak, 1958
yılında işlerlik kazanan Uluslararası Denizcilik Örgütüne, ülkemiz, kurucu üye
olarak katılmış ve halen örgüte üye 158 ülke bulunmaktadır. Uluslararası Denizcilik Örgütünün temel felsefesini,
daha emniyetli seyrüsefer ve temiz denizler oluşturmaktadır. Bu bağlamda,
Uluslararası Denizcilik Örgütünün faaliyet alanlarını, uluslararası denizlerde
seyir güvenliği yönünden gerekli teknik önlemleri almak ve buna ilişkin
uluslararası normların düzenlenmesini teşvik etmek, deniz işletmeciliğinin
verimli olmasını sağlamak üzere en etkili kuralların kabulünü teşvik etmek,
denizlerin gemiler tarafından kirletilmesinin önlenmesine yönelik olarak
ülkeler arasında işbirliğinin yapılmasını sağlamak olarak belirtebiliriz. Geçmişte, sözleşmelerin, kotların ve tavsiye
kararlarının benimsenmesi IMO'nun çok önemli bir fonksiyonu iken, son yıllarda,
IMO, bütün dünyada bu tedbirlerin etkili uygulanmasını sağlamaya ağırlık
vermektedir. Örgütün denizlerde can güvenliğinin sağlanması amacıyla yaptığı en
kapsamlı ve temel çalışma, Denizlerde Can Güvenliği Uluslararası Sözleşmesidir
SOLAS. Çevre güvenliği konusunda ise, Denizlerin Gemiler Tarafından
Kirletilmesinin Önlenmesi Hakkındaki Uluslararası Sözleşme (MARPOL) en kapsamlı
çalışmadır. Ülkemiz, belirttiğim bu iki anlaşmaya taraf olmuştur. Değerli milletvekilleri, en önemli amacı deniz
güvenliğinin geliştirilmesi ve deniz kirliliğinin önlenmesi olan IMO'nun genel
merkezi Londra'da olup, yürütme organı iki yılda bir toplanan Genel Kuruldur.
Genel kurul oturumları arasındaki dönemde IMO'yu genel kurulca seçilmiş 32 üye
hükümetin oluşturduğu Konsey idare etmektedir. Hükümetimizce sunulan tasarı,
son derece önemli olan bu organın yapısında gerçekleştirilen değişikliğin
Meclisimiz tarafından onanmasıdır. Değerli milletvekilleri, Konseyin yapısına ilişkin
tasarıyla getirilen değişiklikler ve Konseyin eski yapısı şöyledir: (A) grubunda 8 üye mevcuttur -ki, bu, tasarıyla 10
üyeye çıkacaktır- bunlar uluslararası gemi taşımacılığı hizmetleriyle yoğun
olarak uğraşan ülkelerden seçilmektedir. (B) grubunda yine 8 üye mevcuttur -bu da 10 üyeye
çıkarılacaktır- uluslararası deniz kaynaklı ticaretle yakından ilgilenen
üyelerden seçilmektedir. (C) grubundaki 16 üye -bu da 20 üyeye çıkarılacaktır-
üstteki iki madde kapsamında olmayan; ancak, seyir ve deniz taşımacılığına özel
ilgisi olan ve dünyanın büyük coğrafî alanlarının temsil edilmesini sağlayacak
olan ülkelerden seçilmektedir. Dünyanın bütün coğrafî alanlarının Konseyde yeterince
temsil edilmediği yolunda üye ülkelerden gelen talep üzerine 1993 yılında kabul
edilen karar gereği değişiklik süreci tamamlandığında, Konsey üyesi sayısı
32'den 40'a çıkarılacaktır. Değerli milletvekilleri, Türkiye, Konsey üyeliği için
19 Kasım 1999 tarihinde yapılan seçimlerde, oylamaya katılan 124 devletten
76'sının oyunu alarak (C) grubundan üyeliğe seçilmiştir. Bunu ülkemiz için
ilginç kılan nokta, Konseye üyelik için ilk defa başvuran Türkiye'nin, ilk
başvurusunda üyeliğe seçilmiş olmasıdır. Böylece, Türkiye, 1958 yılında
faaliyete geçen IMO'nun tarihinde, Konseye ilk başvurusuyla seçilen 2 nci ülke
olmuştur. Daha önce, sadece Finlandiya ilk başvurusunda üyeliğe seçilebilmişti.
Konsey üyeliğine seçilmemiz, diğer konsey üyeleriyle
eşit oy hakkına sahip olmamızdan dolayı, denizlerdeki hak ve menfaatlarımızın
korunması ve çalışmalarımızı etkin bir şekilde sürdürmemiz açısından son derece
yararlı olmuştur. Örneğin, 1994 tarihli Boğazlar ve Marmara Bölgesi Deniz
Trafik Düzeni Hakkındaki Tüzük, IMO sözleşmelerinden (SOLAS), Denizde Can
Güvenliği Uluslararası Sözleşmesi (COLREG) ve Denizde Çatışmayı Önleme Tüzüğü
Kuralları dikkate alınarak hazırlanmıştır. Ancak, 1994 tüzüğünün IMO'daki
eleştirilerden dolayı yeniden ele alınması gerekmiştir. 6 Kasım 1998 tarihinde
yürürlüğe giren Türk Boğazları Deniz Trafik Düzeni Tüzüğü, Türk boğazlarından
geçiş yapacak tehlikeli yük taşıyan gemilerin seyrine ilişkin düzenlemeler
içermektedir. Söz konusu tüzükler ve düzenlemeler, ilk uygulanmasına
başlanıldığı tarihten itibaren, başta Rusya Federasyonu olmak üzere, Türk
boğazlarını yoğun olarak kullanan ülkeler tarafından teknik içerikten uzak,
tamamen siyasî amaç taşıyan iddialarla uluslararası denizcilik örgütü
programlarında eleştirilerek, uluslararası kamuoyu yaratılmaya çalışılmıştır. Ancak, ülkemiz tarafından konunun tamamen teknik bir
konu olduğu ve deniz güvenliğini ilgilendirdiği, seyir, can, mal ve çevre
güvenliğini amaçladığı, uluslararası denizcilik örgütünün müteakip
toplantılarında dile getirilmiş ve haklılığımız görülerek, konu, Deniz
Güvenliği Komitesi 71 inci dönem toplantısında IMO gündeminden çıkartılmıştır. Bu durum, ülkemizin düzenlemeler konusundaki
haklılığının beyan edildiği ve Türkiye'nin Türk boğazlarında güvenliği
sağlayıcı tedbirleri uluslararası kurallar ve uluslararası hukuk çerçevesinde
düzenlediğinin beyanı anlamına gelmektedir. Uluslararası kuralların denizcilik politikaları
üzerindeki etkilerini göstermek açısından, burada bir olaya daha değinmek
istiyorum: İngiltere Denizcilik Bakanı Keith Hill, Uluslararası
Denizcilik Örgütünün 21 inci genel kurulunu açış konuşmasında, OECD
incelemelerinin standart dışı gemilerin kullanılmasının, taşıma maliyetlerini
yüzde 15 azalttığını, bunun da, büyük bir gemi için yılda 1 milyon dolara varan
fazla maliyete neden olduğunu belirterek, bu durumun haksız rekabet yarattığına
işaret etmiştir. İngiliz Bakanın işaret ettiği, standart dışı gemilerin
taşımalarda kullanılmamasına ilişkin IMO'ca hazırlanan Uluslararası Güvenlik
Yönetiminin -yani, ISM kodu- uygulanmasına 1998 yılında başlanmış; ancak,
gemilerin büyük bölümü 1 Temmuz 2002 tarihi itibariyle bu uygulamaya tabi
tutulacaktır. Görüldüğü gibi, uluslararası kurallar, milyarlarca
dolarlık bir pastadan ülkelerin aldıkları payları değiştirebilmekte ve ulusal
mevzuatlar bu kararlara paralellik göstermediği takdirde deniz taşımacılığı
yapılamaması gibi sonuçlar doğurmaktadır. Bu çerçevede, üç tarafı denizlerle çevrili önemli bir
konumda bulunan ülkemizin hak ve menfaatlarının korunması açısından IMO
faaliyetleri doğrultusunda çalışmaların zamanında ve etkin olarak sürdürülmesi
gerekmektedir. Denizciliğimizin, dünyadaki yeni yapılanma içinde
yerini alacağına inancımı belirterek, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DSP
sıralarından alkışlar) BAŞKAN- Teşekkür ediyorum Sayın Yazıcı. Gruplar adına üçüncü söz, Fazilet Partisi Grubu adına,
Tokat Milletvekili Sayın Ergün Dağcıoğlu'na ait. Buyurun Sayın Dağcıoğlu. Süreniz 20 dakikadır. FP GRUBU ADINA MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat)- Sayın
Başkan, değerli milletvekilleri; Uluslararası Denizcilik Örgütü Sözleşmesinde
Yapılan Değişikliklere Dair 202 Sıra Sayılı Kanun Tasarısının tümü üzerinde
Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım; he-pinizi saygıyla
selamlıyorum. Değerli milletvekilleri, Uluslararası Denizcilik
Örgütünün (IMO) görev ve çalışma esaslarını belirleyen ana sözleşmenin 16, 17
ve 19/b maddelerine ilişkin olarak 18 inci Genel Kurulda bazı değişikliklerin
yapılması kararlaştırılmıştır. 4 Kasım 1993 tarihinde kabul edilen A-735 (18) sayılı
karar özetle, halen 32 olan Konseydeki üye sayısının 40 olarak
değiştirilmesi;10 üyenin, uluslararası gemicilik hizmetlerinin sağlanmasında en
fazla çıkarı bulunan devletlerden, 10 üyenin ise, uluslararası deniz
ticaretinde en fazla çıkarı bulunan devletlerden, geri kalan 20 üyenin ise,
ticaret filosu tonajı ve ticaret hacmi itibariyle belirlenen ilk 20 üye devletin
dışında kalan, deniz taşımacılığında ve seyrüseferinde özel çıkarları bulunan
devletlerden ve son olarak da, karar nisap sayısının üçte 2 çoğunluğu olan 26
üye devletin oyuyla oluşacağı şeklindedir. Değerli milletvekilleri, günümüzde, siyasî ve ekonomik
bütünleşmeler yaşanmakta, globalleşme sürecinin devam ettiği dünyamızdaki
sınırlar ve duvarlar birer birer ortadan kalkmaktadır. Ekonomik yönden güçlü
ülkeler, kendi aralarında oluşturdukları yeni bloklar vasıtasıyla, dünya
pazarına egemen olmaya çalışmaktadırlar. Denizcilik sektörünün, işte, bu yoğun
uluslararası rekabetin içerisinde sağladığı ekonomik girdiler açısından, en
önemli sektörlerden biri olduğu malumlarınızdır. Gelişmiş ülkeler, kendi sınırlarının dışına taşarak,
dünyanın herhangi bir yerindeki kaynağa kolayca ulaşabildikleri gibi, dünyanın
öbür ucundaki bir pazara da, bu sayede hâkim olabilmekte ve ekonomik yönden
büyük faydalar sağlamaktadır. İşte, bu yönüyle de bakıldığında, denizcilik sektörünün
baskın belirgin vasfı, uluslararası yapıda olmasıdır. Örneğin, bir İtalyan
armatör, bir İsviçre bankası aracılığıyla, bir Amerikan firmasından kredi almak
suretiyle satın aldığı gemiyi, bir İngiliz şirketine sigorta ettirerek, bu
gemiyle de, bir Fransız firmasına ait yükü, Türk kaptan ve gemicilerini
çalıştırmak suretiyle, Nijerya'dan alıp, ta Japonya'ya kadar götürebilmektedir;
yani, pazar, çok yönlü uluslararası kural, norm ve standartlara bağlı olarak,
tüm dünya sathına yayılmıştır arkadaşlar. Denizciliğin, hukukî, ekonomik ve teknik yönlerine
ilişkin çalışmaları gerçekleştirmek üzere, ülkemizin de üyesi olduğu temel
uluslararası birçok kuruluş bulunmaktadır. OECD, ECO, IMO gibi devletlerarası
kuruluşların yanında, ICS, BIMCO, Greenpeace gibi hükümetler dışı oluşumlar da,
uluslararası entegrasyonlarda etkili olmaktadır. Arkadaşlar, 1945 yılında Birleşmiş Milletlerin
kurulmasını müteakip, kurulan bir dizi yeni teşkilat ve örgütlere ilişkin biraz
önce ifade ettiğim yapılardan, şu anda görüşmekte olduğumuz Uluslararası
Denizcilik Örgütüne yönelik, izninizle, kısa, özet olarak bir değerlendirme
yapmak istiyorum. İlk olarak, Uluslararası İstişari Denizcilik Örgütü
(IMCO) adıyla 1948 yılında kurulmuş olan teşkilat, 1958 yılında varlık
göstermeye başlamış, 1982 yılında ise örgüt kurucu sözleşmesi değiştirilerek,
adı, Uluslararası Denizcilik Örgütü haline dönüştürülmüştür. Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) genel anlamıyla
deniz güvenliği, uluslararası sularda seyir güvenliği, deniz çevresinin
korunması ile uluslararası sularda sefer yapan gemilerin inşası, donatımının
yanı sıra, trafiği etkileyen tüm teknik ve hukukî konularla ilgili düzenlemeler
ve pratik uygulamaların yanı sıra, hükümetler arasında işbirliğini sağlamak,
belirlenen standartların hükümetlerce benimsenmesini teşvik etmek ve ayrıca,
yükümlülüklerin takibi doğrultusunda da faaliyet göstermektedir. Özellikle de
uluslararası sözleşmelerin benimsenmesi ve uygulanmasına yönelik çalışmalarını
sürdüren teşkilatın temel felsefesi, daha emniyetli seyrüsefer ve daha temiz
denizler şeklinde kendini göstermektedir. Ülkemiz, Uluslararası Denizcilik Örgütü Kurucu
Sözleşmesine, 25 Mart 1958 tarihinde taraf olmuştur. Ayrıca, Türkiye, IMO
tarafından hazırlanan uluslararası düzeyde yürürlüğe giren Kurucu Sözleşme
dışındaki, yani kendisi dışındaki 23 anlaşmadan 11'ine de taraf olmuştur.
Bunlar, yükleme, denizde can güvenliği, denizde arama ve kurtarma, gemi
adamları eğitimi vesaire gibi muhtelif protokoller şeklindedir. Tabiî, burada bir hususu dikkatlerinize sunmak
istiyorum. Konuşmamın önceki bölümünde dile getirdiğim küreselleşme olgusu,
bugün, dünyada artarak devam etmektedir. Sektörde, kaliteyi, güvenliği artırıcı
sözleşmelere taraf olunmadan, taraf olunsa dahi, sözleşmelerin gereği yerine
getirilmeden bu alanda başarılı olmak ve aynı zamanda söz sahibi olmak, asla
mümkün değildir. Acizane, ben, bu kanaati paylaşıyorum. Ayrıca, ülkemizin gereklerini yerine getirmediği bir
standart, bir diğer ülkenin denizcilik faaliyetlerinin güvenliğini de çok
yakından ilgilendirmekte ve etkilemektedir. Ülkemiz, taraf olduğu resmî
anlaşmaların gereklerini yerine getirmekle kalmamalı, IMO'nun geniş bir alana
yayılan konularla ilgili olarak kabul ettiği yüzlerce tavsiye kararını da
dikkate almalıdır diye düşünüyorum. "Tavsiye kararlarının hükümetleri bağlayıcılık
yönü yoktur" denilse bile, eğer, globalleşmenin gereğini yerine getirip,
ister kod formunda isterse başka formlarda olsun, bunları, millî denizcilik
mevzuatlarına ister kısmen, isterse bütünüyle yerleştiremiyor, içine
alamıyorsanız veya almıyorsanız, o zaman, bunu uygulayan ülkeler nezdinde de
birtakım ekonomik yaptırımlarla karşılaşabilirsiniz. Uluslararası denizcilik camiasında ister teknik, ister
ekonomik, isterse idarî birtakım mazeretleri ileri sürmek suretiyle yerine
getirilemeyen yükümlülüklerimizin hoşgörü ve anlayışla karşılanmalarını
bekleyebilir miyiz?.. Gereğini yapmazsanız, bugün değilse bile yarın, muhakkak,
ekonomik bir bedel ödemeniz kaçınılmaz olacaktır. Diğer ülke gemilerinin de
sizin gibi güvenlikle ilgili kodlara uymasını beklemek için, liman, seyir
yardımcıları, radar sistemleri ve benzeri pek çok altyapıya yönelik hizmetleri
de çağın ve uluslararası kamuoyunun belirlediği standartlara göre tesis etmek,
millî sorumluluğumuzdur diye düşünüyorum. Bu konuya örnek teşkil etmesi bakımından her zaman dile
getirmeye çalıştığım, Gemi Trafik ve Yönetim Bilgi Sistemi (GTYBS) ile ilgili
birçok hususu, gerek ülke olarak gerekse sorumlu idare olarak özeleştiri
yaparak, değerlendirebilmeliyiz. Bilindiği üzere, proje, "Türk Boğazlar
Bölgesi" olarak da adlandırabileceğimiz İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve
Çanakkale Boğazından oluşan su yolundaki gemi trafiğinin düzenli olmasını,
emniyetli geçişi en kısa sürede gerçekleştirebilecek ve riskleri minimize
edebilecek olan küresel pozisyon belirleme sistemi; yani, cihazlarıyla,
bilgisayar destekli, radar kontrollü bir sistem. Bu, aynı zamanda, bölgeyle
ilgili alınması gereken önemli bir başka tedbirdir diye düşünüyorum. Evet, Türk Boğazları bölgesine gelelim... Dünyanın en
yoğun ve kaza ihtimali en yüksek uluslararası deniz trafiğine geçiş imkânı
veren, Avrupa ile Asya Kıtalarını birbirinden ayıran, Karadeniz ile Akdeniz'i
birleştiren Türkiye'nin doğal ve tek su yolu, Karadeniz'den Ege Denizine uzanan
164 deniz mili uzunluğundaki ve Türkiye'nin karasuları içinde bulunan tek su
yolu, geçiş yapacak gemiler için doğal ve yapay birçok zorluklar ve
tehlikelerle doludur. İstanbul Boğazında Yeniköy, Aşiyan, Kandilli, Kanlıca,
Çanakkale Boğazında ise Nara ve Kilitbahir Burunlarında, 80 dereceye varan ve
gemilerin bir anda 12-13 kere rota değiştirmelerine sebebiyet veren keskin
dönüşler, koylar, 700 metreye kadar daralan yerler, sığlıklar, bazen 7 mile
kadar çıkan güney yönlü üst ana akıntıları, Karadeniz'in tüm suyunu -bakın,
arkadaşlar, altını çiziyorum- Karadenizimizin bütün suyunu, en az yedi yılda
bir kere tamamen değiştiren ve üst ana akıntıya ters yönde olan anafor akıntıları,
güneyden esen rüzgarlarla oluşan ve üst ana akıntının ters yöne, yani, kuzeye
dönüş yaptığı ve dünyada sadece bu bölgeye mahsus olan orkoz akıntıları,
girdapları, aynalar, bilhassa, bahar ve kış aylarında oluşan ve denizcilerin
korkulu rüyaları olan ani ve kesif sisler, kar ve tipiler gibi doğal zorluklara
ve de asma köprüler, yüksek gerilim hava nakil hatları, deniz dibi telefon
kabloları ve adalar arası su nakil boruları ile ana trafiğe aykırı ve iki sahil
arasında, günde 2 000 civarında karşılıklı sefer yaparak 1 milyona yakın
insanın taşındığı ve 15 000'e yakın aracın burada seyrüsefer yaptığı yoğun,
yerel deniz trafiği, olta balıkçılığı, gezinti tekneleri, yemekli gezinti
tekneleri ve bakın, en önemlisi de -hepimiz görüyoruz sonuçlarını- boğaz geçiş
tecrübesi olmayan ve kılavuz kaptan almayan tecrübesiz, acemi, yabancı kaptan
ve gemi adamlarının bulunuşu gibi yapay zorluklara örnek olarak verebileceğimiz
bir bölge, Türk Boğazlar Bölgesi... Evet, binlerce yıldır pek çok uygarlığa evsahipliği
yapan, binlerce yıllık tarihin içinden süzülüp gelen ve çeşitli görkemli
kültürel ve tarihî miras ile aynı zamanda, dünyanın önde gelen ticaret, sanayi
ve sanat megapollerinden birisi, büyüleyici kent İstanbul ve bunun yanında,
destan şehrimiz Çanakkalemiz... İşte, böylesine önemli bir bölgede uluslararası
yükümlülüklerimizi yerine getirebilmemiz bakımından "Türk Boğazlar
Projesi" dediğimiz bu proje, ilk kez, 6 Ağustos 1996 tarihinde, 54 üncü
cumhuriyet hükümeti zamanında, dönemin denizcilikten sorumlu Devlet Bakanı
Sayın Gürcan Dağdaş tarafından, Bakanlar Kurulu kararıyla, Başbakanlık
Denizcilik Müsteşarlığına devrinin sağlanmasını müteakiben, proje, o dönemde
belli bir safhaya getirilmiştir. 8 Aralık 2000 tarihinde, Denizcilik Müsteşarlığı
bütçesi üzerinde görüşlerimi sunarken, o gün için kısmen değindiğim konuya,
bugün, biraz daha farklı bir açıdan değinmek istiyorum. Şöyle ki: Etüt ve proje
işleri, Başbakanlığın 5 Şubat 1998 tarihli talimatlarıyla, ihale edilmeksizin,
bakın, ihale edilmeksizin, İstanbul Teknik Üniversitesi Vakfı ve Savunma
Araştırmaları Merkezine verilmiştir. Söz konusu merkez, bu amaca müteallik
olarak, TÜRBO Proje Ofisini kurmuştur. Tabiî, bu yaklaşım da, bazı soruları
akla getirmektedir. 1. Söz konusu hizmetlerin realize edilmesi için firmaya
ne kadar ücret öngörülmüştür? Ödenen miktar ne kadardır? 2. Firmanın sorumluluklarını yerine getirmesi için bir
bir termin planı bulunmakta mıdır? Projenin başlangıç ve bitiş süreleri
nelerdir? Uygulama planında bir gecikme söz konusu mudur? Şayet
söz konusu ise, bu durumun, tüzük-IMO kural ve normları da dikkate alınarak
cevaplandırılmasını Sayın Bakandan da arz ediyorum. 3. İTÜV/SAM ve TÜRBO Proje Ofislerinin verdiği
hizmetler bir denetime tabi tutulmakta mıdır? Denetim yapılmakta ise, sorumlu
otorite hangi kuruluştur? İhaleyi alan kuruluşun sorumluluklarını yerine
getirmemesi halinde bir müeyyidesi bulunmakta mıdır? Varsa nelerdir? Daha önce de belirttiğim gibi, Tempo Dergisinin 624
üncü sayısında aynı proje gündeme getirilmekte ve bu bahsettiğim proje ofisince
hazırlanan teknik şartname sonunda gerçekleştirilen ihalenin Türk Boğazları
Deniz Trafik Tüzüğüyle bütüncüllük taşımadığı, bütüncüllüğüyle bir bağlantısı
olmadığı ve dolayısıyla Marmara Denizini kapsamadığı ve bunun mahzurları
üzerinde durulmaktadır; yani, uzmanlar bu konuda yazıp çizmeye devam
etmektedir. Neticede, Türkiye'nin taraf olduğu Montrö Antlaşması,
IMO konvansiyonları bağlamında, özellikle de, Denizde Can Güvenliği
Uluslararası Sözleşmesi ve Protokolü (SOLAS), Gemilerden Kaynaklanan Kirliliğin
Önlenmesi Uluslararası Sözleşme ve Protokolü (MARPOL) dikkate alındığında,
Marmara Denizinin proje kapsamında yer almaması önemli bir eksiklik olarak
görülmektedir. Halbuki, proje, Marmara Denizini de kapsamakla kalmamalı, aynı
zamanda, hinterlandında Ege ve Karadeniz'i de bulunduracak özellikleri taşıması
gerekmektedir haddizatında. Bu, akılcılığın, bilimin, coğrafyanın, verimliliğin,
konvansiyonların ve daha etkin olmanın bir gereğidir. Mevcut teknik şartnameye
göre gerçekleşmekte olan sistemin beklentilere cevap vermesi halinde, bilahara,
Marmara Denizini kapsayacak şekilde genişletilmesi ilave maliyetler getirmemesi
ve kullanılmakta olan teknolojinin ucunun ise açık özellikler taşıması halinde,
ancak bir anlam ifade edebileceğini ifade etmek istiyorum. Gerçi,
konuya,"Denizcilik Müsteşarlığının 1999 Yılı Faaliyetleri" başlıklı
kitabının 243 üncü sayfasında bir açıklık getirilmeye çalışılmış az da olsa;
ancak, biraz önce Genel Kurulun dikkatlerine sunduğum -o önemli- nedenlerden
ötürü, Marmara Denizinin izlenmesinin ikincil amaç olarak görülmesi
yaklaşımını, yani, birincil amaç değil de ikincil amaç olarak görülmesi yaklaşımını,
bu da haklı çıkarmamaktadır. Arkadaşlar, bu projeyi bugün tekrar dile getirmenin iki
temel sebebi var: Birincisi, ülkemiz, denizcilikte kaliteyi, güvenliği
artırıcı uluslararası sözleşmelere taraf olduğunda, onun gereklerini yerine
getirmede gereken duyarlılığı göstermesine vurgu yapmak. İkincisi de, Uluslararası Denizcilik Örgütünün 21 inci
Genel Kurulunda, Kasım 1999'da, Konseye (C) kategorisinden, ancak (C)
kategorisinden üye seçilmemizdir; ki, coğrafî konumumuz ve deniz trafiği
özellikleri dikkate alınarak, daha önceden (A) veya (B) kategorilerinde yer
alamayışımızın sebebi sıkıntısındandır bu iki konuda basa basa vurgulamak
istemem. Peki, olması gereken ne olmalıdır denilirse, dünyada
her ülkeye nasip olmayacak şekilde, üç tarafı dört denizle çevrili, 8 333
kilometrelik uzun bir kıyı şeridine sahip, dışticaret yüklerinin ise, yaklaşık
yüzde 92'sinin denizyolu taşımacılığıyla gerçekleştirildiği, tam 27 ilinin
-bakın, arkadaşlar, dünyada birçok ülkeye nasip olmayacak şekilde- denize
kıyısı olduğu ve diğer ilginç özelliklerini de dikkatinize getirdiğim Türk
boğazlar bölgesine sahip bir ülke... Denizler için süslü süslü konuşuruz ve
"denizlere hâkim olan cihana olur" diyen Kaptanı Derya Barbaros
Hayrettin'in torunlarıyız deriz, bununla da övünürüz, ki, övünmekte de
haklıyız. Bu Paşanın torunları olma övüncünü taşıyan denizci bir millet olarak,
öyleyse, yerimiz, deniz ticaret filomuzla, deniz ticaret hacmimizle, bugün (A)
veya (B) kategorilerinde olmalıydı. Zorlayarak, yıllar sonra, (C) kategorisinin
kenarından köşesinden... Hem de öyle bir (C) kategorisi ki, Kuzey Kıbrıs'ın
altında, devlet olarak kabul etmediğimiz Güney Kıbrıs Rum Kesiminin bile (C)
kategorisine üye olmayı bizden evvel başardığı bir kategoriye üye olmayı büyük
bir başarı olarak da göstermemeliyiz, Barbaros'un torunları olarak. Arkadaşlar, o kadar ilginç şeyler yaşıyoruz ki, şu anda
müzakere ettiğimiz kanun tasarısı, şayet zamanında olsaydı, Kasım 1997
tarihinde uluslararası imzaları bulabilselerdi de 20 nci Genel Kurulda üçte iki
üyenin onayını almış olsalardı, IMO'da, bir anlamda, bugün, biz burada, bu
kanun tasarısını tartışıyor olmayacaktık; çünkü, bu iş çoktan bitmiş olacaktı,
o eloğlu işi bitirmiş olacaktı. Evet, uluslararası konulara gösteremediğimiz bu
duyarlılıklar açısından bir başka ilginç örnek de, bu anlattığım örnek olsa
gerektir diye düşünüyorum. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Sayın Dağcıoğlu, lütfen toparlayınıtz. M. ERGÜN DAĞCIOĞLU (Devamla) - Teşekkür ediyorum. İlginçtir; IMO Genel Kurulunun iki yılda bir toplanıyor
olması ve konsey seçiminin de iki yıl sonunda yapılacak olması, karşımıza yeni
bir tarih çıkarmaktadır; Kasım 2001. Yani, (C) grubuna üyeliğimizin bile
süresi, bu senenin kasım ayında son bulmak üzeredir. Bu tartıştığımız 202 sıra sayılı tasarının gerekçesini
Sayın Bakanın da incelemesini bir daha tavsiye ediyorum. Niye; şimdi, şu anda
konuştuğumuz bu kanun tasarısının gerekçesinde ilginç ifadeler var. Deniyor ki:
"Konsey üye sayısının 32'den 40'a çıkarılması, konseyde temsil edilme
şansımızı artıracağından ötürü, yararlı olacağı anlaşılmaktadır." Yani,
biz, zaten zorlayarak (C) grubuna girmişiz. Biz, eğer, filomuzu, hacmimizi
artırarak, (A) ve (B) grubuna girmeyi hak etmemişsek, bu bize nasıl bir fayda
getirecektir, bilemiyorum veyahut da Amerika falan gibi ülkeler dururken bizi
iki ülke olarak mı temsil ettireceksiniz ki, bu sözleşme, bu kanun tasarısı
önümüzü açacaktır diyorsunuz, bunu anlamak mümkün değildir. Arkadaşlar, Türkiye'nin denizcilik alanındaki tek
öncelikli gündemi, Ege karasuları ve boğazlardan ibaret de olmamalıdır. Türk
Milleti için, denizciliği millî bir politika, millî bir ülkü haline getirmek ve
dönüştürmek zorundayız. Sonuç olarak, demokrasi meşalesini yakan ve
söndürmemeye de kesin kararlı olan Aziz Türk Milleti, Allah'ın izniyle,
demokrasi güneşinin aydınlığında, karanlıkları aydınlığa, kışları ise bahara
çevirecektir diyorum; ben, buna, bütün yüreğimle de inanıyorum. İnşallah, yakın
bir gelecekte, usta kaptanlar -önümde duruyor usta kaptanlar; siz, kimi
kastettiğimi biliyorsunuz- vasıtasıyla, Türkiye gemisini sahili selamete
yanaştıracak ve dünyanın en güçlü ve en zengin sayılı ülkeleri arasına
sokacaktır diyor, bu duygu ve düşünceler hepinizi saygı ve muhabbetle
selamlıyorum. (Alkışlar) BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Dağcıoğlu. Sayın milletvekilleri, çalışma süremizin tamamlanmasına
7,5 dakika kalmıştır. Yeni bir sözcüye söz verme şansımız olmayacaktır; çünkü,
grupların söz hakkı devam ediyor. MURAT SÖKMENOĞLU (İstanbul) - Efendim, 55'e göre devam
edebiliriz... BAŞKAN - Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Sayın Cumhur
Ersümer hakkındaki gensoru önergesini ve sözlü sorular ile diğer denetim
konularını sırasıyla görüşmek için, 23 Ocak 2001 Salı günü saat 15.00'te
toplanmak üzere, birleşimi kapatıyorum. Kapanma Saati
: 18.50 |
|