Yazılı ve Sözlü Sorular Araştırma Komisyonları Soruşturma Komisyonları
                                                                      Son Tutanak Tutanak Sorgu Tutanak Metinleri Gizli Oturum Tutanakları
                                                                                                                                            Uluslararası Komisyonlar Dostluk Grupları
                                                                                      Genel Sekreterlik Mevzuat Telefon Rehberi Etik Komisyon Duyurular

DÖNEM : 21        YASAMA YILI : 3

 

 

 

T. B. M. M.

TUTANAK DERGİSİ

 

CİLT : 51

 

37 nci Birleşim

20 . 12 . 2000 Çarşamba

 

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

I.- GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II.- GELEN KÂĞITLAR

III.- YOKLAMALAR

IV.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) TEZKERELER VE ÖNERGELER

1.- Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM), Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü Parlamenter Asamblesi (NATOPA), Türkiye-Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu (Türkiye-AB KPK), Parlamentolararası Birlik (PAB), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı Parlamenter Asamblesi (AGİTPA), Karadeniz İşbirliği Parlamenter Asamblesi (KEİPA) ve İslam Konferansı Örgütü Parlamenter Asamblesinde (İKÖPA) Türkiye Büyük Millet Meclisini temsil edecek grupları oluşturmak üzere, siyasî parti grup başkanlıklarınca aday gösterilen asıl ve yedek üyelere ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/729)

2.- Fransa Millet Meclisinde gündeme alınmaya çalışılan sözde Ermeni soykırımı tasarısının yasalaşmasının engellenmesi amacıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunan siyasî partilerden birer milletvekilinin katılımıyla oluşacak bir heyetin, görüşmelerde bulunmak üzere Fransa'ya gitmesine ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/730)

V. - ÖNERİLER

A) SİYASÎ PARTİ GRUBU ÖNERİLERİ

1.- Genel Kurulun çalışma gün ve saatleriyle gündemdeki sıralamanın yeniden düzenlenmesine ilişkin DSP, MHP ve ANAP Gruplarının müşterek önerileri

B) DANIŞMA KURULU ÖNERİSİ

1.- 21 Aralık 2000 Perşembe günkü Genel Kurul çalışmalarının yapılmamasına ilişkin Danışma Kurulu önerisi

VI.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

1.- 2001 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/764) (S.Sayısı:552)

2.- 1999 Malî Yılı Genel Bütçeye Dahil Kuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkin Sayıştay Başkanlığıı Tezkeresi İle 1999 Malî Yılı Kesinhesap  Kanunu Tasarısı  ve  Plan ve  Bütçe Komisyonu  Raporu ( 1/740, 3/642) ( S.Sayısı: 554) 

3.- 2001 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/765) (S.Sayısı:553)

4.-  1999 Malî Yılı Katma Bütçeye Dahil Kuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkin Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile 1999 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Kesinhesap Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/741, 3/643) (S.Sayısı: 555)

5.- Yükseköğretim Kurumları Teşkilâtı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarıları ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Plan ve Bütçe Komisyonları Raporları (1/650, 1/679)  (S.Sayısı: 517)

6.- İzmir Milletvekili Rifat Serdaroğlu'nun; İstanbul Milletvekili Bülent Akarcalı'nın; Amasya Milletvekili Ahmet İyimaya'nın; Ankara Milletvekili Yıldırım Akbulut'un; Şırnak Milletvekili Mehmet Salih Yıldırım'ın; Gaziantep Milletvekili Ali Ilıksoy, Konya Milletvekili Ömer İzgi ve Ankara Milletvekili Nejat Arseven'in; İstanbul Milletvekili Ziya Aktaş ve 42 Arkadaşının;  Zonguldak Milletvekili Hasan Gemici'nin ve İzmir Milletvekili Işılay Saygın'ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifleri ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/94, 2/232, 2/286, 2/307, 2/310, 2/311, 2/325, 2/442, 2/449) (S.Sayısı: 527)

7.- Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Yurtdışı Teşkilâtı Hakkında 189 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/53) (S.Sayısı : 433)

8.- Memurlar ve Diğer Kamu Görevlileri Hakkındaki Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yetki Kanunu Tasarısı ve Anayasa ve Plan ve Bütçe Komisyonları raporları (1/790) (S.Sayısı : 566)

9.- 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair 8.12.2000 Tarihli ve 4610 Sayılı Kanun ve Anayasanın 89 uncu Maddesi Gereğince Cumhurbaşkanınca Bir Daha Görüşülmek Üzere Geri Gönderme Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları raporları (1/792) (S.Sayısı : 567)

VII.- AÇIKLAMALAR VE SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler'in, Tunceli Milletvekili Kamer Genç'in, konuşması sırasında Bakanlığına sataşması nedeniyle konuşması

VIII.-  SORULAR VE CEVAPLAR

A) YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1.- Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış'ın, Nevşehir-Kozaklı-Çayıriçi Köyünden geçen derenin ıslahına ilişkin Başbakandan sorusu ve Devlet Bakanı Mustafa Yılmaz'ın cevabı (7/2904)

2.- Bursa Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır'ın, Futbol Federasyonu hakkındaki bazı iddialara ilişkin Başbakandan sorusu ve Devlet Bakanı Fikret Ünlü'nün cevabı (7/3092)

3.- Şanlıurfa Milletvekili Mustafa Niyazi Yanmaz'ın, Şanlıurfa İlinde yürütülen projelere ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Fikret Ünlü'nün cevabı (7/3102)

4.- Bursa Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır'ın, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğünün Bursa İlindeki köy içme suyu yapımı projesine ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Mustafa Yılmaz'ın cevabı (7/3052)

5.- Aksaray Milletvekili Ramazan Toprak'ın, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilen bankalara Ziraat Bankasından kredi verildiği iddialarına ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Recep Önal'ın cevabı (7/3055)

6.- Bingöl Milletvekili Hüsamettin Korkutata'nın, bakanlığın et alım ihalelerine ilişkin sorusu ve Millî Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu'nun cevabı (7/2988)

7.- Adıyaman Milletvekili Mahmut Göksu'nun, makam araçlarına, telefon görüşmelerine ve personele ilişkin sorusu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Ömer İzgi'nin cevabı (7/3083)

I. - GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

TBMM Genel Kurulu saat 11.00'de açılarak yedi oturum yaptı.

Birinci ve İkinci Oturum

2001 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler ve Kuruluşlar Bütçe Kanunu Tasarıları ile 1999 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler ve Kuruluşlar Kesinhesap Kanunu Tasarılarının (1/764; 1/765; 1/740, 3/642;  1/741, 3/643) (S.Sayıları: 552, 553, 554, 555) görüşmelerine devam olunarak;

Maliye Bakanlığı 2001 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı ile 1999 Malî Yılı Kesinhesap Kanunu Tasarısı ve Gelir bütçesi üzerinde bir süre görüşüldü.

Saat 18.00'de toplanmak üzere, birleşime 15.40'ta son verildi.

 

 

Nejat Arseven

 

 

 

Başkanvekili

 

 

Mehmet Batuk

 

Şadan Şimşek

 

Kocaeli

 

Edirne

 

Kâtip Üye

 

Kâtip Üye

Üçüncü, Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Oturum

2001 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler ve Kuruluşlar Bütçe Kanunu Tasarıları ile 1999 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler ve Kuruluşlar Kesinhesap Kanunu Tasarılarının (1/764, 1/765, 1/740, 3/642,  1/741, 3/643) (S.Sayıları: 552, 553, 554, 555) görüşmelerine devam olunarak;

Maliye Bakanlığı 2001 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı ile 1999 Malî Yılı Kesinhesap Kanunu Tasarısı kabul edildi.

Gelir bütçesi üzerindeki görüşmeler tamamlandı.

2001 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı, 2001 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Bütçe Kanunu Tasarısının ve 1999 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçeli İdareler ve Kuruluşlar Kesinhesap Kanunu Tasarılarının maddelerinin kabul edildiği ve açık oylamalarının 20 Aralık 2000 Çarşamba günkü birleşimde, son konuşmalardan sonra yapılacağı açıklandı.

Ağrı Milletvekili Nidai Seven, Balıkesir Milletvekili İsmail Özgün'ün konuşmasında şahsına sataştığı iddiasıyla bir konuşma yaptı.

Alınan karar gereğince, 20 Aralık 2000 Çarşamba günü saat 11.00'de toplanmak üzere, birleşime 05.10'da son verildi.

 

 

Murat Sökmenoğlu

 

 

 

Başkanvekili

 

 

Şadan Şimşek

 

Yahya Akman

 

Edirne

 

Şanlıurfa

 

Kâtip Üye

 

Kâtip Üye

 

                                                                                   No. : 53

II. - GELEN KÂĞITLAR

20.12.2000 ÇARŞAMBA

Tasarılar

                    1.- Yükseköğretim Kurumları Teşkilâtı Kanununa Bir Ek Madde Eklenmesi Hakkında Kanun Tasarısı (1/793) (Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 12.12.2000)

                    2.- Yükseköğretim Kurumları Teşkilâtı Kanununa Bir Ek Madde Eklenmesi Hakkında Kanun Tasarısı (1/794) (Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 12.12.2000)

3.- Emniyet Teşkilâtı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı (1/795) (İçişleri Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 12.12.2000)

4.- Türk Ceza Kanunu, Cezaların İnfazı Hakkında Kanun ve Karayolları Trafik Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı (1/796) (İçişleri ve Adalet Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 13.12.2000)

                    5.- Yükseköğretim Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı (1/797) (Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 13.12.2000)

6.- Şeker Kanunu Tasarısı (1/798) (Plan ve Bütçe ve Tarım, Orman ve Köyişleri ve Adalet ve Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabiî Kaynaklar,  Bilgi ve  Teknoloji Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 14.12.2000)

Teklifler

1.- Gaziantep Milletvekili Mehmet Ay ve 11 Arkadaşının; Yükseköğretim Kurumları Teşkilâtı Kanununun Bir Maddesinde Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi (2/643) (Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 8.12.2000)

2.- Fazilet Partisi Grup Başkanvekili Çorum Milletvekili Yasin Hatiboğlu'nun; Siyasî Partiler Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/644) (Anayasa Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 11.12.2000)

3.- İzmir Milletvekili Yıldırım Ulupınar'ın; 5682 sayılı Pasaport Kanununun 14. Maddesinde Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi  (2/645) (İçişleri  Komisyonuna) (Başkanlığa  geliş tarihi: 12.12.2000)

4.- İzmir Milletvekili Yıldırım Ulupınar'ın; Esnafın, Halk Bankasına Olan Faiz Borçlarının Bir Defaya Mahsus Olmak Üzere Affedilmesine Dair Kanun Teklifi (2/646) (Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabiî Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji ve Plan ve Bütçe Komisyonlarına)  (Başkanlığa geliş tarihi: 12.12.2000)

5.- Antalya Milletvekili Mehmet Baysarı'nın; Esnafın Maliye Bakanlığına Olan Vergi Borçlarının Faizlerinin Bir Defaya Mahsus Olmak Üzere Affedilmesine Dair Kanun Teklifi (2/647) (Plan ve Bütçe Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 12.12.2000)

6.- Antalya Milletvekili Mehmet Baysarı'nın; Çiftçilerin T.C. Ziraat Bankasına Olan Borçlarının Faizlerinin Silinmesine Dair Kanun Teklifi (2/648) (Tarım, Orman ve Köyişleri ve Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 12.12.2000)

7.- Antalya Milletvekili Mehmet Baysarı'nın; 6136 Sayılı Ateşli Silâhlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanuna Bir Bent Eklenmesi Hakkında Kanun Teklifi (2/649) (İçişleri Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 12.12.2000)

8.- Erzincan Milletvekili Sabahattin Karakelle'nin; Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu ile Sosyal Sigortalar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/650) (Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler ve Plan ve Bütçe Komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi: 12.12.2000)

Tezkereler

1.- İstanbul Milletvekili Bülent Ersin Gök'ün Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/724) (Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona) (Başkanlığa geliş tarihi: 12.12.2000)

2.- Ekrem Gökçe ve Mehmet Arı Haklarındaki Ölüm Cezalarının Yerine Getirilmesine Dair  Başbakanlık Tezkeresi (3/725) (Adalet Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi: 12.12.2000)

3.- Diyarbakır Milletvekili Sebgetullah Seydaoğlu'nun Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/726) (Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona) (Başkanlığa geliş tarihi: 12.12.2000)

4.- Bingöl Milletvekili Mahfuz Güler'in  Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/727) (Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona) (Başkanlığa geliş tarihi: 12.12.2000)

5.- Niğde Milletvekili Eyüp Doğanlar'ın Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/728) (Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona) (Başkanlığa geliş tarihi: 12.12.2000)

Rapor

1.- 23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair 8.12.2000 Tarihli ve 4610 Sayılı Kanun ve Anayasanın 89 uncu Maddesi Gereğince Cumhurbaşkanınca Bir Daha Görüşülmek Üzere Geri  Gönderme  Tezkeresi  ve  Anayasa  ve  Adalet  Komisyonları  Raporları (1/792) (S. Sayısı: 567) (Dağıtma tarihi: 20.12.2000) (GÜNDEME)

 


BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 11.00

20 Aralık 2000 Çarşamba

BAŞKAN: Başkanvekili Ali ILIKSOY

KÂTİP ÜYELER: Hüseyin ÇELİK (Van), Mehmet AY (Gaziantep)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 37 nci Birleşimini açıyorum.

TURHAN GÜVEN (İçel) - Sayın Başkan, yoklama talep ediyoruz efendim.

III.- YOKLAMA

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, yoklama yapacağım.

Yoklama için 5 dakikalık süre vereceğim.

Bu sürede sisteme giremeyen arkadaşımız olur ise, teknik personelden yardım istemelerini, buna rağmen giremeyen arkadaşlarımızın, aynı süre içerisinde, yoklama pusulalarını teknik personel vasıtasıyla Başkanlığımıza ulaştırmalarını rica ediyorum ve yoklama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, toplantı yetersayımız yoktur.

Sayın grup başkanvekilleri?..

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Sayın Başkan, yarım saat ara verin.

AYDIN TÜMEN (Ankara) - Sayın Başkan, saat 11.30'a kadar ara verin.

BAŞKAN - Saat 11.30'da toplanmak üzere, birleşime ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 11.09


İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 11.30

BAŞKAN: Başkanvekili Ali ILIKSOY

KÂTİP ÜYELER: Hüseyin ÇELİK (Van), Mehmet AY (Gaziantep)

 

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 37 nci Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.

III.- YOKLAMA

BAŞKAN - Bir önceki oturumda toplantı yetersayısı bulunamamıştı; şimdi, yeniden yoklama yapacağız.

Yoklamayı elektronik cihazla yapacağım.

Yoklama için 5 dakika süre vereceğim. Bu süre içerisinde sisteme giremeyen arkadaşlarımızın teknik personelden yardım istemelerini; buna rağmen sisteme giremeyen arkadaşımız olur ise, yoklama pusulalarını, aynı  süre içerisinde Başkanlığa göndermelerini rica ediyorum.

Yoklama işlemini başlatıyorum efendim.

(Elektronik cihazla yoklama yapıldı)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, yaptığım sayımda, 185'in üzerinde arkadaşımız Genel Kurulda mevcuttur. O nedenle, yoklama yetersayımız var diyor ve oturumu açıyorum.

Sayın milletvekilleri, 2001 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kanunu Tasarıları ile 1999 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kesinhesap Kanunu Tasarıları üzerindeki görüşmelere devam edeceğiz; ancak, görüşmelere başlamadan önce, Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının bir tezkeresi vardır; okutup, bilgilerinize sunacağım:

IV.- BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) TEZKERELER VE ÖNERGELER

1.- Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM), Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü Parlamenter Asamblesi (NATOPA), Türkiye-Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu (Türkiye-AB KPK), Parlamentolararası Birlik (PAB), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı Parlamenter Asamblesi (AGİTPA), Karadeniz İşbirliği Parlamenter Asamblesi (KEİPA) ve İslam Konferansı Örgütü Parlamenter Asamblesinde (İKÖPA) Türkiye Büyük Millet Meclisini temsil edecek grupları oluşturmak üzere, siyasî parti grup başkanlıklarınca aday gösterilen asıl ve yedek üyelere ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/729)

                                19 Aralık 2000

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna

Türkiye Büyük Millet Meclisinin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkındaki 3620 sayılı Kanunun 2 nci maddesine göre, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM), Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü Parlamenter Asamblesi (NATOPA), Türkiye-Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu (Türkiye-AB KPK), Parlamentolararası Birlik (PAB), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Parlamenter Asamblesi (AGİPTA), Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenter Asamblesi (KEİPA) ve İslam Konferansı Örgütü Parlamenter Asamblesinde (İKÖPA) Türkiye Büyük Millet Meclisini temsil edecek grupları oluşturmak üzere, siyasî parti grup başkanlıklarınca aday gösterilen üyelerin isimleri, aynı kanunun 12 nci maddesi uyarınca Başkanlık Divanında yapılan görüşmeyi müteakiben, Genel Kurulun bilgilerine sunulur.

        Ömer İzgi

           Türkiye Büyük Millet Meclisi

            Başkanı

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) Türk Grubu

Asıl

Tayyibe Gülek

DSP

(Adana)

 

Uluç Gürkan

DSP

(Ankara)

 

Atilla Mutman

DSP

(İzmir)

 

Mehmet Telek

MHP

(Afyon)

 

Hüseyin Kalkan

MHP

(Balıkesir)

 

İ. Hakkı Cerrahoğlu

MHP

(Zonguldak)

 

Oya Akgönenç

FP

(Ankara)

 

Abdullah Gül

FP

(Kayseri)

 

Mehmet Ali İrtemçelik

ANAP

(İstanbul)

 

Süha Tanık

ANAP

(İzmir)

 

Mehmet Sağlam

DYP

(Kahramanmaraş)

 

Cevdet Akçalı

DYP

(Kütahya)

 

Yedek

 

 

 

Hikmet Uluğbay

DSP

(Ankara)

 

Rıdvan Budak

DSP

(İstanbul)

 

Hayri Diri

DSP

(İzmir)

 

Abdülkadir Akcan

MHP

(Afyon)

 

Nidai Seven

MHP

(Ağrı)

 

Cemal Enginyurt

MHP

(Ordu)

 

Yakup Budak

FP

(Adana)

 

Ali Gören

FP

(Adana)

 

Kenan Sönmez

ANAP

(Bursa)

 

Yılmaz Karakoyunlu

ANAP

(İstanbul)

 

Saffet Arıkan Bedük

DYP

(Ankara)

 

Rasim Zaimoğlu

DYP

(Giresun)

 

Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü Parlamenter Asamblesi (NATOPA) Türk Grubu

Asıl

Ali Rahmi Beyreli

DSP

(Bursa)

M. Tahir Köse

DSP

(İstanbul)

B. Fırat Dayanıklı

DSP

(Tekirdağ)

Şefkat Çetin

MHP

(Ankara)

S. Servet Sazak

MHP

(Eskişehir)

Oktay Vural

MHP

(İzmir)

Oğuzhan Asiltürk

FP

(Malatya)

Temel Karamollaoğlu

FP

(Sıvas)

Şamil Ayrım

ANAP

(İstanbul)

Kamran İnan

ANAP

(Van)

Zeki Ertugay

DYP

(Erzurum)

Doğan Güreş

DYP

(Kilis)

 

YEDEK

A. Sancar Sayın

DSP

(Antalya)

Rahmi Sezgin

DSP

(İzmir)

M. Cengiz Güleç

DSP

(Sıvas)

H. Basri Üstünbüş

MHP

(Kayseri)

M. Sait Gönen

MHP

(Konya)

Nail Çelebi

MHP

(Trabzon)

Eyyüp Sanay

FP

(Ankara)

Alaattin Sever Aydın

FP

(Batman)

Cengiz Altınkaya

ANAP

(Aydın)

Sühan Özkan

ANAP

(İstanbul)

Bekir Aksoy

DYP

(Çorum)

Erdoğan Sezgin

DYP

(Samsun)

Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu (Türkiye-AB KPK) Eş Başkanlığı

Ali Tekin

DSP

(Adana)

Mehmet Kocabatmaz

DSP

(Denizli)

İsmail Bozdağ

DSP

(Manisa)

Mehmet Arslan

MHP

(Ankara)

Kürşat Eser

MHP

(Aksaray)

Mustafa Yaman

MHP

(Giresun)

Sacit Günbey

FP

(Diyarbakır)

Remzi Çetin

FP

(Konya)

Yaşar Eryılmaz

ANAP

(Ağrı)

İlhan Aküzüm

ANAP

(Kars)

Ayfer Yılmaz

DYP

(İçel)

M. Sait Değer

DYP

(Şırnak)

Parlamentolararası Birlik (PAB) Türk Grubu

Ziya Aktaş

DSP

(İstanbul)

Cengiz Güleç

DSP

(Sıvas)

M. Hanifi Tiryaki

MHP

(Gaziantep)

Abbas Bozyel

MHP

(Iğdır)

Turhan Alçelik

FP

(Giresun)

Bahri Zengin

FP

(İstanbul)

Cavit Kavak

ANAP

(İstanbul)

İsmail Karakuyu

DYP

(Kütahya)

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Parlamenter Asamblesi (AGİTPA) Türk Grubu

Asıl

Ahmet Tan

DSP

(İstanbul)

Tarık Cengiz

DSP

(Samsun)

Ersoy Özcan

MHP

(Bolu)

Mehmet Kaya

MHP

(Kahramanmaraş)

Cemil Çiçek

FP

(Ankara)

Nevzat Yalçıntaş

FP

(İstanbul)

Lütfullah Kayalar

ANAP

(Yozgat)

Kemal Çelik

DYP

(Antalya)

Yedek

Akif Serin

DSP

(İçel)

Kemal Vatan

DSP

(İzmir)

Mustafa Gül

MHP

(Elazığ)

Seydi Karakuş

MHP

(Kütahya)

Mehmet Zeki Okudan

FP

(Antalya)

Suat Pamukçu

FP

(Bayburt)

Cengiz Aydoğan

ANAP

(Antalya)

Murat Akın

DYP

(Aksaray)

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenter Asamblesi (KEİPA) Türk Grubu

Sadık Kırbaş

DSP

(Çanakkale)

İhsan Çabuk

DSP

(Ordu)

Adnan Uçaş

MHP

(Amasya)

Mehmet Gül

MHP

(İstanbul)

Lütfü Esengün

FP

(Erzurum)

Cevat Ayhan

FP

(Sakarya)

Cemal Özbilen

ANAP

(Kırklareli)

Şükrü Yürür

ANAP

(Ordu)

Necati Çetinkaya

DYP

(Manisa)

İslam Kalkınma Örgütü Parlamenter Asamblesi (İKÖPA) Türk Grubu

Necdet Tekin

DSP

(Kırklareli)

Osman Müderrisoğlu

MHP

(Antalya)

Lütfi Doğan

FP

(Gümüşhane)

Yılmaz Karakoyunlu

ANAP

(İstanbul)

Mahmut Nedim Bilgiç

DYP

(Adıyaman)

BAŞKAN - Bilgilerinize sunulmuştur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının bir tezkeresi daha var; okutup, oylarınıza sunacağım:

2.- Fransa Millet Meclisinde gündeme alınmaya çalışılan sözde Ermeni soykırımı tasarısının yasalaşmasının engellenmesi amacıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunan siyasî partilerden birer milletvekilinin katılımıyla oluşacak bir heyetin, görüşmelerde bulunmak üzere Fransa'ya gitmesine ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/730)

19 Aralık 2000

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna

Fransa Millet Meclisinde gündeme alınmaya çalışılan sözde Ermeni soykırımı tasarısının yasalaşmasının engellenmesi amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunan siyasî partilerden birer milletvekilinin katılımıyla oluşacak bir heyetin görüşmelerde bulunmak üzere Fransa'ya gitmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkındaki 3620 sayılı Kanunun 10 uncu maddesi uyarınca Genel Kurulun tasviplerine sunulur.

        Ömer İzgi

           Türkiye Büyük Millet Meclisi

            Başkanı

BAŞKAN - Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisi gruplarının, İçtüzüğün 19 uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır; okutup, oylarınıza sunacağım:

V. - ÖNERİLER

A) SİYASÎ PARTİ GRUBU ÖNERİLERİ

1.- Genel Kurulun çalışma gün ve saatleriyle gündemdeki sıralamanın yeniden düzenlenmesine ilişkin DSP, MHP ve ANAP Gruplarının müşterek önerileri

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulunun 20.12.2000 Çarşamba günü (bugün) yaptığı toplantıda, siyasî parti grupları arasında oybirliği sağlanamadığından, gruplarımızın ekteki müşterek önerilerinin, Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ve teklif ederiz.

Saygılarımızla.

 

Aydın Tümen

Oktay Vural

Zeki Çakan

 

DSP Grup Başkanvekili

MHP Grup Başkanvekili

ANAP Grup Başkanvekili

Öneriler:

19 Aralık 2000 tarihli Gelen Kâğıtlarda yayımlanan 566 sıra sayılı Yetki Kanunu Tasarısının 48 saat geçmeden gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının 2 nci sırasına, 20 Aralık 2000 tarihli Gelen Kâğıtlarda yayımlanan 567 sıra sayılı "23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair 8.12.2000 tarih ve 4610 sayılı Kanun ve Anayasanın 89 uncu Maddesi Gereğince Cumhurbaşkanınca Bir Daha Görüşülmek Üzere Geri Gönderme Tezkere"sinin 48 saat geçmeden gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının 5 inci sırasına alınması; Genel Kurulun 20 Aralık 2000 Çarşamba günkü birleşiminde bütçe görüşme programının bitiminden sonra kanun tasarı ve tekliflerinin görüşmelerine geçilerek, gündemin 6 ncı sırasına kadar olan tasarı ve tekliflerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar çalışmalarını sürdürmesi, 20 Aralık 2000 Çarşamba günü saat 24.00'de kadar görüşmelerin tamamlanamaması halinde, saat 24.00'den sonra da çalışmalara devam edilmesi; tasarı ve tekliflerin görüşülmesi sırasında soru-cevap işleminin 10 dakikayla sınırlandırılması; Genel Kurulun 21 Aralık Perşembe günü 11.00-13.00, 14.00-16.00, 18.00-24.00 saatleri arasında çalışmalarını sürdürmesi önerilmiştir.

BAŞKAN- Öneri üzerinde...

TURHAN GÜVEN (İçel)- Aleyhte...

YASİN HATİBOĞLU (Çorum)- Aleyhte söz istiyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN- Buyurun Sayın Güven. (DYP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika.

TURHAN GÜVEN (İçel)- Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Bu telaş niye?!. Türkiye'nin gündeminde fevkalade önemli olaylar var. Bu olaylar cereyan ederken, bunların üzerine daha dikkatle, daha titizlikle eğilmek, varsa kanayan yara onları sarmak, gerçekten, Türkiye'de sosyal barışı kurmak gerekliyken, sosyal barışı bozacak nitelikte birtakım kanun tasarılarını getirmek niye?!

Evet, bir yılbaşı geliyor, bir bayram gelmek üzere. Elbette, cezaevlerinde, gerçekten, birtakım adlî kazalar veya hatalar sonucu yatabilen insanlar olabilir; ama, dün gördük ki, cezaevinde yatanların büyük bir bölümü, bu cezayı hak ettikleri için yatıyorlar ve devlete isyan hali var. Bu isyan hali devam ederken, görevli, gencecik arkadaşlarımız şehit olurken, siz, bu adamları mı affetmek için af kanunu getiriyorsunuz?! (DYP sıralarından alkışlar)

Bakınız "iyi hali olup olmaksızın" diyorsunuz getirdiğiniz kanun tasarısında; iyi haline bakılmaksızın adamı bırakacağım diyorsunuz. Siz... Telefon görüşmeleri sabit. Ne diyor; "düşman" diyor. Devleti düşman kabul eden zihniyete karşı siz, bunlara mı af getireceksiniz?! (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Bu telaş niye?..

MEHMET EMREHAN HALICI (Konya)- Sizin giremediğiniz koğuşlara biz girdik Sayın Güven.

TURHAN GÜVEN (Devamla)- Efendim, koğuşa girdiniz de ne oldu? Koğuşa girip girmemek önemli mi?.. Bakınız, cezaevlerinde her zaman olaylar olur; ama, hiç böyle oldu mu?.. Hiç böyle oldu mu?.. (DYP sıralarından alkışlar) Ben, bakın, cezaevine kimin girip girmediğini önemsemiyorum. Ben, neyi önemsiyorum biliyor musunuz; sizin zihniyetinizi önemsiyorum, zihniyetinizdeki yanlışlığı önemsiyorum, onu dile getirmeye çalışıyorum, zamanlama bakımından yanlış olduğunu dile getirmeye çalışıyorum. Zamanlamanız yanlıştır. Af bir atıfettir; siz, bunu yanlış uyguluyorsunuz. Bunun vebali altında kalırsınız değerli arkadaşlarım, bunun vebali altında kalırsınız! Siz, kimi affettiğinizi veya kendi deyiminizle... Aslında asıl maksadınız, kanun tasarısında çok açık seçik belli. Siz, hukuk bilgisi olanlara, evvela saygı göstermek durumundasınız. Cumhurbaşkanı, sekiz sayfada ve her sayfasında bir hukuk gerekliliğini, bir hukuk vecibesini size söyleye söyleye,  döne döne anlatmaya çalışıyor; siz, bunu yok farz ediyorsunuz.

MUSTAFA ÖRS (Burdur) - Anlamazlar!

TURHAN GÜVEN (Devamla) - Halen getirdiğiniz şey aynı, virgülüne dahi dokunmadan getiriyorsunuz; Anayasa düzeninden kaynaklanan bir şeyi kullanmaya çalışıyorsunuz. Yanlıştır; bu yanlıştır, bu yanlıştır!

İSMET ATTİLA (Afyon) - Arkadakilere söyle.

TURHAN GÜVEN (Devamla) - Gelin,  dönün bu işten, zamanlamasını iyi yapın; sosyal barışı böyle kuramazsınız. Siz, barış yerine yarayı büyütmek durumundasınız, kanayan yarayı daha da büyüteceksiniz. Onun için, biz buna karşıyız.

İkincisi, siz, daha evvel yetki kanunu almadınız mı; aldınız. Yine aynı emsal şeylerde, bu defa kanun numaralarını yazmışsınız fazladan. Ne oldu o, ne oldu o kanununuz; Anayasa Mahkemesi iptal etmedi mi?! Kaldı ki, ona benzer bir kanunu, yani, amiyane deyimiyle, memur kıyımı kanununu getirmediniz mi tasarı olarak, getirdiniz; bütçeden geçmedi mi, gündemde yerini almadı mı?! Peki, bunu niye getiriyorsunuz; memuru iyileştirme... Neyi iyileştireceksiniz siz, neyi; memura daha iyi imkânlar mı vereceksiniz?! Verecekseniz bütçeyle verin canım; verin, bütçeyle verin! (DYP ve FP sıralarından alkışlar) Siz neyle vermeye çalışıyorsunuz?! Bir şeyin arkasına saklanıyorsunuz değerli arkadaşlarım, bir şeyin arkasına saklanıyorsunuz. Bu, getirdiğiniz yetki kanununun amacı, yine kıyımdır. Acısını birlikte çekeceğiniz şeylere, lütfen, artık, hayır demeyi öğrenelim. Birileri istiyor diye Türkiye'de kanun çıkarılmaz; birileri istiyor diye...

PERİHAN YILMAZ (İstanbul) - Bölücüleri besleyin o zaman!

TURHAN GÜVEN (Devamla) - Ha, bölücüleri tahliye etmekle ne kazanacaksınız?.. Siz, bölücüleri zaten  tahliye edeceksiniz; bu belli, bu belli, bu belli! Öğleden sonra görüşmeler başladığında -çünkü, çoğunluğunuza göre, parmak hesabına göre buna karar vereceksiniz- o zaman anlatacağım sizlere, neyin vebali altına gireceğinizi anlatacağım.

Değerli arkadaşlar, bakın, Türkiye'de çıkarılan kanunların, Türk toplumunun yararına düzenlenmesi lazım. Siz, öyle yapmıyorsunuz;  bir yara var, siz, onu kaşıyorsunuz, onu büyütüyorsunuz. Sosyal barışı böyle gerçekleştirmeniz hiçbir şekilde mümkün olmayacaktır. Eğer, böyle de giderseniz, Türkiye'de -Cenabı Hak inşallah göstermez; ama- çok daha değişik görüntüler de olabilir.

Bakın, görevli olmayan konuşuyor, işi bilmeyen konuşuyor ve siz, buna ses çıkarmıyorsunuz. Görevli olmayan bir insan konuştuğu zaman, ben "elinde yetki var mı" diye soruyorum, öğleden sonra "evet ben izin verdim" deniliyor; ama, akşam konuşan kişi diyor ki "hayır, ben böyle demedim." Bunlardan vazgeçin, kamu kurumunda çalışan devlet görevlilerini konuşturmayın; siz siyasî otoritesiniz, siz hükümetsiniz; siz konuşun. Siyasî otorite boşluğu, siyasette mümkün değildir. Bu boşluğu kendiniz yarattınız; hareketlerinizle yarattınız, tasarrufla, yapamamakla yarattınız. O zaman, işte herkesin konuşma hakkı doğar. Bakın canım, siz, siyaset yapacak mısınız; olumlu siyaset yapın, millet için siyaset yapın, milletin gerekleri için siyaset yapın; biz de, buna gönülden katkı sağlayalım. İyi olan şeyi getirdiniz de "hayır" mı dedik...

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Maliye affını getirsinler, maliye affını...

TURHAN GÜVEN (Devamla) - Bir şey söyleyin; deyin ki, memleket ve millet için hayırlı olan şunu getirdik de siz karşı çıktınız... Hayır, her şeyde beraber olduk, doğru getirdiğiniz her şeyde beraberiz; çünkü, o, milletin menfaatınadır, ülkenin menfaatınadır; ama, siz, hep yanlış şeyler getirdiğiniz zaman, evvela millet adına biz karşı çıkacağız, millet adına doğruları söylemeye devam edeceğiz. Siz yanlışlık yapmaya devam ettiğiniz sürece de, hep beraber sonucu göreceğiz.

Hepinize saygılar sunuyorum. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Sayın Hatiboğlu, aleyhinde olmak üzere; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika efendim.

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) - Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; iktidar gruplarının getirdikleri öneri üzerinde, kişisel görüşlerimi arz etmek üzere huzurunuzdayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Önce, bir hususa temas etmeliyim: El-ilmü tasnifün; bilim tasniftir, düzenlemedir. Eğer, tasnifte hata ediyorsanız, yani, önceliklerin belirlenmesinde kusurunuz varsa, faydalı netice almanız, bilimsel sonuç elde etmeniz olası  değildir. Nedir; burada, usul ile esası bir düzene koymamız, önce usule saygı göstermemiz, usulde dikkat etmemiz lazım gelen hususlara dikkat kesilmemiz lazım.

Buradan nereye varmak istiyorum; varmak istediğim şudur: Hep söyleye geldik. Biz bir Danışma Kurulu toplantısı istedik, gruplarımız istediler; hakkıdır. İçtüzüğümüzün 19 uncu maddesi bu imkânı veriyor. Peki, uygun olan şu değil midir; Danışma Kurulunun toplanmasını, konunun istişare edilmesini, tartışılmasını, sonra da Genel Kurula getirilmesini isteyen grupların, neyin tartışılmasını, neyin istişare edilmesini, neyin danışılmasını istediğini, madde madde -şimdi, buraya getirdikleri gibi- diğer gruplara göndermek mükellefiyeti yok mu? Eğer, buna dikkat etmezsek... Yani, bir grubumuz iki satır yazı yazacak Sayın Başkanlığa; diyecek ki: Efendim, şu Danışma Kurulu bir toplayın. Peki, güzel kardeşim, toplayalım da ne konuşacağız? Efendim, ben orada söyleyeceğim... Devlet sırrı mı bu?! Devletin birinci derecede sırları caddelerde, sokaklarda gezerken, biz, bu en tabiî ve alenen konuşulması lazım gelen hususları nasıl saklarız?! Yüz defa söyledik...

Değerli milletvekilleri, ben, Danışma Kuruluna, istişare edilecek grup olarak çağırılıyorum; her birimiz öyledir. Peki, benimle neyi istişare edeceksiniz önce ben bilmeliyim, onun hazırlığını yapmalıyım ve belki, ben de kendi grubumla onu istişare etmeliyim ki, faydalı bir meşveret oluşsun. Bu meşveretin hep lafını yapıyoruz da, gereğini yapmıyoruz. İçtüzüğün 19 uncu maddesi gayet açık; Danışma Kurulu, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının başkanlığında siyasî parti grupları veya gönderecekleri vekillerin toplantısıyla yapılır; gerekirse hükümet üyelerinden biri çağırılabilir, ilgili insan çağırılabilir deniliyor. Ee, gerçekten, bu, tam  dörtbaşı mamur mesele müzakeresidir, istişaresidir. Biz oraya gidiyoruz... Bu, ilk defa değil, hep böyle oluyor; kim çağırıyorsa, o hep öyle yapıyor. Yani, kim çağırıyorsadan kastım şu: Hangi grup çağırıyorsa... Sayın Çakan, bana, böyle acı bir tebessüm göndermeyin lütfen. Yani, buradan, kim çağırıyorsadan kastım, hangi grup çağırıyor olursa olsun öyle yapıyoruz. Bu doğru değildir; ama, iktidar, bunu, maşallah, itiyat haline getirdi ve hem de -affedersiniz, tenzih ediyorum, siyasî anlamda ifade ediyorum- şifa bulmaz bir itiyat haline getirdi. Bu bakımdan, bu şekilde getirilen... Bakın, sizinle beraber biz de burada dinledik ne istediklerini. Değerli kardeşim, bizim elimizde basılı gündemimiz var. Bazen, 250 nci sıradakini 19 uncu sıraya, 230 uncu sıradakini 48 inci sıraya getiriyorsunuz. Neyi neyin önüne, niçin geçiyorsunuz, bunu bizim bilmemiz lazım ki, size katkıda bulunalım. Korkmayın... İnanınız, bizim siyasî birikimimizden, grup olarak -konuşmam grup adına değil; ama, bir grubun üyesi olarak huzurunuzda bulunuyorum- özellikle, anayasa nezdindeki çalışma, çaba ve başarılarımız konusundaki birikimlerimizden yararlanın; açıktır hepinize. Bu bakımdan, bu getiriliş biçiminden dolayı, oy vermemiz mümkün değil. Şahsım adına konuşuyorum.

Peki, ne getiriyoruz; şartla salıverme, erteleme. Bu görüşülmelidir. Bunu tek başına getirseydiniz, şahsen, konuşulmasına oy verecektim; yani, öneriye oy verecektim. Niye oy verecektim; halk deyimiyle, çıkmamış canda umut vardır. Ben hâlâ  şu beklenti içerisindeyim: Düşünüyorum ki, şartla salıvermeyi ve ertelemeyi buraya getirip müzakereye başladığınızda, siyasî akıl avdet edecek ve diyeceksiniz ki, yahu, biz bunu zaten ayrı ayrı getirmiştik geçmişte; birisi, cezaların... Allah'tan ki, cumhuriyete nispeti kaldırdınız bari. O zaman takılmıştım, cumhuriyetin bilmem kaçıncı yılı dolayısıyla af diye...

TURHAN GÜVEN (İçel) - O tarafa efendim, o tarafa... Cumhuriyete nispeti kaldıran onlar.

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) - Efendim, Genel Kurula hitap ediyorum Sayın Güven; bana güvenin, kastım odur.

Değerli milletvekilleri, hâlâ  umut içindeyim. Bu tasarı görüşülürken, umuyorum ki, siz bunu yine eski haline getireceksiniz, ayıracaksınız. Şartla salıvermeyi ayrı tasarıya dönüştüreceksiniz, ertelemeyi ayrı tasarıya dönüştüreceksiniz; biz de, gönül rahatlığıyla, enine boyuna konuşacağız. Esasen, Sayın Cumhurbaşkanımızın isabetli iadesinde buna dokunma var. O da buyuruyor ki, yüksek makam buyuruyor ki, bunu nasıl bir araya getirdiniz... Bende-i acizaneleri fakir-ü pür taksîr, hatırlayacaksınız, geçen konuşmamda, bunu nasıl birleştirdiniz, hangi akla hizmet ederek birleştirdiniz; bak, bu ya köşkten ya Çankaya'dan döner dedim. Buyurun... Birinci merhaleden döndü. Zabıtlara lütfen bir bakın. Bu bakımdan, bu umudumu yine muhafaza ediyorum; inşallah bunu bölersiniz doğru dürüst, tasarı adama benzer hiç olmazsa.

İki, yetki kanunu... Bize güven vermiyorsunuz beyler, iktidar ortakları; bize güven vermiyorsunuz, halka güven vermiyorsunuz. Siz, memurların, kamu çalışanlarının hangi halini iyileştireceksiniz; bana bir örnek gösterin. Pancarı 35 000 liraya mal etti benim ekicilerim, 35 000 liraya; siz, 33 700 verdiniz. Bunun neresi iyileştirme?! Memur bir ailenin geçimi için 600 milyon lira lazım, siz verdiniz 102 milyon lira. Bunun neresi iyileştirme?!

Bakınız, memurlarınız da size döndü, yani, iktidara benzedi. Beni bağışlayınız lütfen. Bakınız, şunu görüyor musunuz; bu hepimizin derdidir, bunun üzerine gitmemiz lazım. Şimdi, Millî Eğitim Bakanına bunu duyuruyorum; gerekli takibatı derhal yapmalıdır. "Memuru jurnal süreci başladı. Bartın Millî Eğitim Müdürü, imamhatipli kız öğrencilerin velilerinden memur olanları fişleyip, haklarında işlem yapılmasını istedi." Dünyanın neresinde görülmüş?!. Diyor ki Millî Eğitim Müdürümüz, orada belki biraz daha uzun kalabilmek için: "Millî Eğitim Müdürlüğü, kızları Bartın İmamHatip Lisesinde okuyan 37 memuru tespit etti. Hazırlanan listeyi Bartın Valiliğine ulaştıran Müdür Mehmet Gümüş, öğrenci velilerinin cumhuriyet ve laikliğe karşı örgütlü suç işlediklerini iddia etti." Delilleri?.. Delilleri de çok kuvvetli maşallah! Nedir? Kızları; evvela, bir kız çocuğu dünyaya gelmesine vesile oluşları. Bu, zaten en büyük suç[!] Bak, sizi tenzih ediyorum, Parlamentoyu tenzih ediyorum; ama, bu kafa, cahiliye dönemi kafasıdır. (FP sıralarından alkışlar) Kız çocuğunun bulunuşundan dolayı ailenin suçlanması, cahiliye dönemidir. Bunun üzerinde lütfen durun. Buna kimsenin hakkı yoktur. Bakınız "ilerde oluşabilecek istenmeyen olayların önlenebilmesi için bugünden her türlü tedbirin alınması, kamu görevlisi veliler hakkında varsa yasal işlem yapılması hususunu arz ederim" diyor. Bizim korkumuz bundan. Bir yüksek mahkeme üyesi, delilsiz görevden alınan bir memurun alınışını iptal eden dairesine karşı itiraz yazıyor, muhalefet şerhi yazıyor, bir yüksek mahkeme üyesi... Mantığı şu; iki satır, diyor ki: "Bu gibi isnatlarda delile filan ihtiyaç yok; dolayısıyla, bu davanın reddedilmesi gerekirdi."

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) - Sayın Başkanım, delile ihtiyaç yoksa da, süreye ihtiyaç var; lütfeder misiniz...

BAŞKAN - 1 dakika içerisinde toparlarsanız, sevinirim.

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) - Tabiî...

Bizim korkumuz bu. Bundan dolayı, bu serapa istendiği biçimde kullanılacak bir yetkiye bizim geçit vermemiz, elimizden geldiğince, hukukî çerçeve içerisinde geçit vermemiz mümkün değildir.

Bir de, yani, bu konuda geçmişiniz var; geçmişiniz şu: 30 tane kanun hükmünde kararnamenin 27 tanesi gitti, döndü, iptal edildi. Onun için, güvenimiz yok. Bu bakımdan, bunun müzakeresine de rızamız olmayacaktır.

Hepinize saygı sunuyorum efendim. (FP ve DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkürler.

Başka?..

AYDIN TÜMEN (Ankara) - Sayın Başkan, söz istiyorum.

BAŞKAN - Lehinde olmak üzere, buyurun Sayın Tümen. (DSP sıralarından alkışlar)

AYDIN TÜMEN (Ankara) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; konuşmama başlamadan, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisi Gruplarının ortak önerisiyle bugün Danışma Kuruluna bir öneri götürdük. Danışma Kurulunda bir karar çıkmayınca, grup önerimizi Genel Kurulun onayına sunmak için buradayız.

Bizim bu getirmiş olduğumuz, üç parti grubunun getirmiş olduğu öneri paketi şu şekildedir, kısaca size açıklamak istiyorum; okundu her ne kadar; ama, yine de, size kısaca izah etmek istiyorum:

19 Aralık 2000 tarihli gelen kâğıtlarda yayımlanan 566 sıra sayılı Yetki Kanunu Tasarısının 48 saat geçmeden gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının 2 nci sırasına, 20 Aralık 2000 tarihli gelen kâğıtlarda yayımlanan 567 sıra sayılı "23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair 8.12.2000 tarih ve 4610 sayılı Kanun ve Anayasanın 89 uncu Maddesi Gereğince Cumhurbaşkanınca Bir Daha Görüşülmek Üzere Geri Gönderme Tezkere"sinin 48 saat geçmeden gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının 5 inci sırasına alınmasını önerdik.

Bir de, bunun yanında, Genel Kurulun 21 Aralık Perşembe günü 11.00-13.00, 14.00-16.00, 18.00-24.00 saatleri arasında çalışmasını önermiştik ve Danışma Kurulunda kabul edilmedi.

Aslında, Sayın Hatiboğlu, Danışma Kurulu toplantımızda, konuya, özellikle, bu şartla salıverilme konusunda mutabakat sağlanabileceğini ifade etmeye çalışsa da... Çünkü, şöyle izah edeyim: Bu konunun, özellikle son günlerde meydana gelen olaylardan dolayı, mutlaka, bir an önce, bayramdan önce çıkarılması gerektiğini ve toplum huzurunun bir şekilde sağlanması gerektiğini, haklı olarak ifade etmişlerdir; biz de kendisine aynen katılıyoruz; fakat, Doğru Yol Partisi, bizim önerimizin hiçbirine katılmamıştır.

Şimdi, Danışma Kurulunun çalışma yöntemiyle ilgili arkadaşlarımız sıkça değiniyorlar. Ben, bu konuda bir çalışma yaptırıp, sunmuştum. Daha önceki Danışma Kurulu toplantısından önce -dün sanıyorum- değerli arkadaşlarımızla ayaküstü burada bir istişare etmiştik; ama, çağrı metninde detay yoktu diye eleştiriyorlar, haklı olabilirler.

Ben, geçmişe dönük, şöyle Danışma Kurulu toplantılarının çağrı şekillerine baktım; inanın, çok enteresan şeylerle karşılaştım. Biz, 57 nci hükümette, bugüne kadar, yani birbuçuk yılı aşkın süredir geçen süre içerisinde 37 kez Danışma Kurulunu toplantıya çağırmışız. Kıyaslama yapmak için, Refahyol dönemindeki bir yıllık süreye baktığımızda, bir yıllık süre içerisinde 38 kez Danışma Kurulu toplantıya çağrılmış. Yani, bizim birbuçuk yılı aşkın sürede Danışma Kurulunu 37 kez toplantıya çağırmamız çok görülüyor; ama, bir yıl içerisinde Refahyol dönemindeki Danışma Kurulu sayısı nedense burada zikredilmiyor.

MEHMET HALİT DAĞLI (Adana) - Demek ki Refahyol hükümeti daha iyi çalışmış.

AYDIN TÜMEN (Devamla) - Çarpıcı bir örnek daha vermek istiyorum.

Şimdi, Doğru Yol Partisi azınlık hükümeti döneminde, 24.10.1995, 26.10.1995, 27.10.1995, 30.10.1995... Peki, hangi gruplarla istişare ettiniz de, dört gün üst üste toplantıya çağırdınız Danışma Kurulunu?!

Yine, aynı şekilde, DYP-CHP hükümeti zamanında, 1 Kasım 1995, 2 Kasım 1995, bu şekilde gidiyor günler... Onüç gün içerisinde 11 defa Danışma Kurulu toplantıya çağrılmış.

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Sayın Başkan, o, önemli değil.

AYDIN TÜMEN (Devamla) - Tabiî ki önemli...

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Çağırdığınız zaman neyi görüşeceğiz?..

AYDIN TÜMEN (Devamla)-  Her  buraya  çıkıldığında,  bunlar  sürekli  şekilde gündeme getiriliyor. Bunu söylüyorum.

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Çağrılabilirim; ama, içeriği önemli...

AYDIN TÜMEN (Devamla) - Bakın, biz defaaten, mümkün olduğunca, bu konuda sizi uzlaşmaya çağırıyoruz.

En son, yine Refahyol döneminde, yaklaşık yirmi gün içerisinde 11 defa toplantıya çağrılmış Danışma Kurulu ve her gün üst üste. Bu mu, o zamanki muhalefetle istişare içerisinde olup da Danışma Kurulunu toplantıya çağırmak?!. Neyse, bunları geçiyorum. Bunları örnek olması açısından söylüyorum; çünkü, tekrar gündeme gelsin istemiyorum.

Şimdi, bizim getirmiş olduğumuz iki konu var. Bunlardan biri, bugün bütçenin görüşülmesinden sonra ele almak istediğimiz, 23 Nisan 1999 tarihine kadar işlenen suçlardan dolayı şartla salıvermeyle ilgili bir konu.

Özellikle, cezaevlerinde yapılan müdahaleyle ilgili hükümetimizi kutlamak istiyorum.

İSMET ATTİLA (Afyon) - Günaydın!..

AYDIN TÜMEN (Devamla) - Gayet sabırlı, dikkatli, insanî, tutarlı ve ödünsüz bir tavır sergilemiştir hükümetimiz; bu açıdan kutlamak istiyorum. Yani, devlet, bir devlet gibi davranmanın örneğini sergilemiştir. (DSP ve MHP sıralarından alkışlar)

İSMET ATTİLA (Afyon) - Günaydın!.. Günaydın!..

AYDIN TÜMEN (Devamla) - On yıldır devletin giremediği cezaevlerine girmiş ve oralarda gereken düzenlemeyi yaparak otoriteyi sağlamıştır.

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Şimdi de kapılarını açıyorsunuz...

AYDIN TÜMEN (Devamla) - Ülkemizde sosyal barışı sağlamanın amaçlandığı şartla salıvermeyi hükümetimiz uygun görmektedir ve biz de destekliyoruz ve bunun bayramdan önce çıkmasını arzu ediyoruz.

Bir diğer konu, memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkındaki bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına ilişkin kanun hükmünde kararname çıkarma konusunda hükümete yetki verilmesiyle ilgili. Bu konuda da -ki, bu, hükümet programında özellikle yer almıştır- kamu yönetiminde ve kamu hizmetlerinde adaletli bir yönetim anlayışının benimseneceği ve aynı işi yapan personel arasındaki ücret farklılıklarının giderileceği ve bu amaçla yapılacak düzenlemelerde iş, görev ve sorumluluk esasına göre "eşit işe, eşit ücret" ilkesinin uygulanacağı belirtilmektedir ve hedefimiz budur.

İSMET ATTİLA (Afyon) - IMF'den müsaade aldınız mı?!.

AYDIN TÜMEN (Devamla) - Şimdi, yıllarca kamu yönetimindeki, kamu çalışmalarındaki düzensizliklerden bahsedip, bunların düzeltileceğini gündeme getirdiğimizde, diyorsunuz ki "hangisi halkın yararına, hangisi vatandaşın yararına..." İşte, buna kamuoyu karar verecektir.

Değerli arkadaşlarım, son kez şunu söylemek istiyorum: Ramazan bayramının geldiği bu günlerde, yeni bir yüzyıla başlayacağımız şu günlerde...

MUSTAFA ÖRS (Burdur) - Başlayalı bir sene oldu!..

AYDIN TÜMEN (Devamla) - ...toplumdaki hoşgörüşü ve sevgi ortamını her zaman için bizlerin dikte etmesi gerektiğini, bizlerin sunması gerektiğini unutarak, toplumu bir kaosa sürükleyebilecek yanlış bilgilendirmeleri kamuoyuna sürekli şekilde empoze etmeye çalışmanın hiçbir anlamı yoktur. Bizim buradaki görevimiz, toplumdaki, halkımızdaki sevgi duygusunu, hoşgörüyü, daima onlardan esirgemememiz gerekmektedir.

Hepinize saygılar sunuyorum. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

TURHAN GÜVEN (İçel) - Cumhurbaşkanı doğru bilgilendirdi sizi; siz anlayamıyorsunuz.

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Tümen.

ALİ RIZA GÖNÜL(Aydın) - Konuşmacı, konuşmasının son bölümünde, muhalefet olarak bizi, toplumu yanlış yönlendirmek, topluma yanlış söylemlerde bulunmak, toplumu yanlış istikametlere sevk etmekle itham etmiştir ve bu nedenle de, sataşmıştır. İçtüzüğü göre cevap hakkı istiyorum.

BAŞKAN - Sayın Gönül, burada herkes, kendi özgün, özgür görüşlerini ifade eder, millet de buna bir karar verir. Bir yasa tasarısına, 5 grubumuzun tamamı veya 550 milletvekilimizin tamamının katılması da mümkün değildir. Siz, görüşlerinizi farklı bir şekilde ifade ettiniz, onlar da farklı bir şekilde ifade ettiler. Herhangi bir sataşma görmedim; o nedenle, söz vermiyorum.

Başka, lehte, aleyhte söz?..

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Sayın Başkan, biz, söylediğimizin yalan olmasıyla itham ediyor.

BAŞKAN - Hayır efendim, sizinle ilgili yok. (DYP sıralarından gürültüler, sıra kapaklarına vurmalar)

Öneriyi tekrar okutup, oylarınıza sunacağım:

Öneriler:

19 Aralık 2000 tarihli gelen kâğıtlarda yayımlanan 566 sıra sayılı Yetki Kanunu Tasarısının 48 saat geçmeden gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının 2 nci sırasına, 20 Aralık 2000 tarihli gelen kâğıtlarda yayımlanan 567 sıra sayılı "23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair 8.12.2000 tarih ve 4610 sayılı Kanun ve Anayasanın 89 uncu Maddesi Gereğince Cumhurbaşkanınca Bir Daha Görüşülmek Üzere Geri Gönderme Tezkere"sinin 48 saat geçmeden gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının 5 inci sırasına alınması; Genel Kurulun 20 Aralık 2000 Çarşamba günkü birleşiminde bütçe görüşme programının bitiminden sonra kanun tasarı ve tekliflerinin görüşmelerine geçilerek, gündemin 6 ncı sırasına kadar olan tasarı ve tekliflerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar çalışmalarını sürdürmesi, 20 Aralık 2000 Çarşamba günü saat 24.00'de kadar görüşmelerin tamamlanamaması halinde, saat 24.00'den sonra da çalışmalara devam edilmesi; tasarı ve tekliflerin görüşülmesi sırasında soru-cevap işleminin 10 dakikayla sınırlandırılması; Genel Kurulun 21 Aralık Perşembe günü 11.00-13.00, 14.00-16.00, 18.00-24.00 saatleri arasında çalışmalarını sürdürmesi önerilmiştir.

BAŞKAN - Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Öneri kabul edilmiştir.(FP ve DYP sıralarından gürültüler)

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Sayın Başkan, sayın.

BAŞKAN - Saydım efendim.

TURHAN GÜVEN (İçel) - Ne çabuk saydınız!.. Kompütür bile sizin kadar hızlı sayamaz.

MUSTAFA ÖRS (Burdur) - Ne zaman saydınız?..

BAŞKAN - Öneri kabul edilmiştir. (DYP sıralarından gürültüler, sıra kapaklarına vurmalar)

HACI FİLİZ (Kırıkkale) - Kabadayılığı bırak yalnız Başkan, kabadayılık yapma, başkanlığını yap.

BAŞKAN - Burada biz saydık...

HACI FİLİZ (Kırıkkale) - Nasıl saydınız?!.

BAŞKAN - Hükümetin 185 üyesi var, sizin de toplam 92 üyeniz var... Sayın!... Ben görüşmelere başlamadan önce saydım. Yerinizden konuşmayın! (DYP sıralarından gürültüler)

Şimdi, programa göre, 2001 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kanunu Tasarıları ile 1999 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kesinhesap Kanunu Tasarıları üzerindeki görüşmelere başlıyoruz.

VI.- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER

1.- 2001 Malî  Yılı  Bütçe Kanunu  Tasarısı ve Plan  ve  Bütçe  Komisyonu  Raporu  (1/764) (S.  Sayısı: 552) (1)

2.- 1999 Mali Yılı Genel Bütçeye Dahil Kuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkin Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile 1999 Malî Yılı Kesinhesap  Kanunu Tasarısı  ve  Plan ve  Bütçe Komisyonu  Raporu ( 1/740, 3/642) ( S. Sayısı: 554) (1)

3.- 2001 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/765) (S. Sayısı:553) (1)

4.-  1999 Malî Yılı Katma Bütçeye Dahil Kuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin  Sunulduğuna  İlişkin  Sayıştay  Başkanlığı  Tezkeresi  ile  1999  Malî  Yılı  Katma Bütçeli İdareler  Kesinhesap  Kanunu  Tasarısı  ve  Plan  ve  Bütçe  Komisyonu  Raporu  (1/741, 3/643) (S. Sayısı: 555) (1)

BAŞKAN - Komisyon?.. Hazır.

Hükümet?.. Hazır.

                                          

(1) 552, 553, 554, 555 S. Sayılı Basmayazılar ve ödenek cetvelleri 11.12.2000 tarihli 28 inci Birleşim Tutanağına eklidir.

Bu görüşmelerde gruplar ve hükümet adına yapılacak konuşmalar 45'er dakikayla, İçtüzüğün 86 ncı maddesine göre yapılacak kişisel konuşmalar ise 10'ar dakikayla sınırlıdır.

Şimdi, grupları ve şahısları adına söz alan sayın üyelerin isimlerini okuyorum:

Doğru Yol Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Tansu Çiller.(DYP sıralarından alkışlar)

Fazilet Partisi Grubu adına, Malatya Milletvekili Recai Kutan.

AYVAZ GÖKDEMİR (Erzurum) - Sayın Başkan, üyelerimizden "sayın" sıfatını esirgemeyin.

BAŞKAN - Milliyetçi Hareket Partisi Grubu henüz bildirmedi.

OKTAY VURAL (İzmir) - Grubumuz adına, İzmir Milletvekili Oktay Vural ve Hatay Milletvekili Mehmet Şandır konuşacak.

BAŞKAN - DSP Grubu adına, Ankara Milletvekili Aydın Tümen, Konya Milletvekili Emrehan Halıcı.

ANAP Grubu adına, İstanbul Milletvekili Ahat Andican, Denizli Milletvekili Beyhan Aslan.

Şahısları adına, lehinde, Edirne Milletvekili Şadan Şimşek; aleyhinde, Sakarya Milletvekili Nezir Aydın.

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) - Sayın Başkan, Grubumuz adına görüşlerimizi, Sayın Cevat Ayhan ifade buyuracaklar.

BAŞKAN - İlk söz, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Sayın Tansu Çiller'e ait. (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, ayakta alkışlar)

Süreniz 45 dakika efendim, buyurun.

DYP GRUBU ADINA TANSU ÇİLLER (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum; özellikle de, bugün televizyonları başında bizi izleyen vatandaşlarıma en derin sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Günlerdir, bu bütçede, bu bütçeye ilişkin düşüncelerimizi,  bu  kürsüden  dile  getirmeye çalışıyoruz; ancak, bütün millet bilmektedir ki, artık, 2001 yılı bütçesi diye bir tutarlılık kalmamıştır. Burada olanlarla, millet ilgilenmiyor; çünkü, milletin aklında, son derece önemli bir soru var: Ne oluyoruz?! (DYP sıralarından "Kaçma! Kaçma!" sesleri, gürültüler )

METİN MUSAOĞLU (Mardin) - Ayıp!.. Ayıp!..

TANSU ÇİLLER (Devamla) - Ne oluyoruz?!. "Ne oluyoruz" sorusu var.

(DYP sıralarından "Nereye Sayın Başbakan?!" sesleri, gürültüler)

İSMET ATTİLA (Afyon) - Rahatsız oldu!..

TANSU ÇİLLER (Devamla) - Bugün, battık mı batmadık mı?!

Evet, gözüküyor ki, artık, bütçelerde, Sayın Başbakanlar konuşmuyor; artık, görülüyor ki, Başbakan Yardımcıları da konuşmuyor. (DYP sıralarından alkışlar)

HASAN EKİNCİ (Artvin) - Konuşmaları da dinlemiyorlar.

TANSU ÇİLLER (Devamla) - Görülüyor ki, sadece, ellerine tutturulmuş bir yazıyla, ancak buralardan konuşmaya çalışıyorlar. Burası, milletin kürsüsü, gelin, hesap verin burada!.. (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Bu ülkeyi bu hale getirdikten sonra, gelin!.. (DSP sıralarından gürültüler)

Evet, çünkü, millet, battık diyor, battık diyor millet; siz, hâlâ kaçıyorsunuz! (DSP sıralarından gürültüler)

YÜCEL ERDENER (İstanbul) - Yalan söylüyorsun!.. Yalan söylüyorsun!..(DYP sıralarından gürültüler)

TANSU ÇİLLER (Devamla) - Hâlâ kaçıyorsunuz!.. (DSP sıralarından gürültüler)

BAŞKAN - Sayın üyeler...

SALİH DAYIOĞLU (İzmir) - Sen, anlamıyorsun konuşmaları!.. (DYP sıralarından gürültüler)

(DSP İçel Milletvekili Akif Serin "Tabiî yalıda otururum" içerikli bir gazete manşeti gösterdi)

SALİH SÜMER (Diyarbakır) - Sayın Başkan, neden müdahale etmiyorsunuz?!

(DYP ve DSP sıralarından birbirleri üzerine yürümeler; gürültüler)

TANSU ÇİLLER (Devamla) - Bugün...

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri... Sayın milletvekilleri...

SALİH DAYIOĞLU (İzmir) - Neredeydin sen bütçe görüşmelerinde?!

ÖMER BARUTÇU (Zonguldak) - Oturun yerinize...

BAŞKAN - Bir dakika... Sayın milletvekilleri... Bırakın da, biz müdahale edelim efendim... (DYP ve DSP milletvekillerinin kürsü önünde toplanmaları)

Sayın milletvekilleri, siz, yerinize oturun...(Genel Kurul salonundan "Ara verin" sesleri, gürültüler)

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Sayın Başkan, nedir bu hareket?!..

BAŞKAN - Müsaade edin de söyleyelim... Sayın milletvekilleri, yerinize oturur musunuz...

(DYP sıralarından "Yuh" sesleri; gürültüler)

ÖMER BARUTÇU (Zonguldak) - Konuşma lan fazla!.. Otur oturduğun yerde!

SALİH SÜMER (Diyarbakır) - Sayın Başkan, yaptığınız yanlıştır.

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri...

ÖMER BARUTÇU (Zonguldak) - Ayıp!.. Ayıp!.. Sen nasıl Başkansın!

FETULLAH GÜLTEPE (Van) - Sayın Başkan, yönetmeyi bilmiyorsun... Niye müdahale etmiyorsun?! Niye öyle duruyorsun?!

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, yerinize oturur musunuz... Sayın üyeler, yerinize oturur musunuz... (ANAP sıralarından "5 dakika ara verelim" sesleri)

FETULLAH GÜLTEPE (Van) - Benim üzerime kabadayılık yaparak yürüyebiliyorsun; niye Başkanlığı yönetemiyorsun?!

BAŞKAN - Sen yerine oturur musun. (Gürültüler)

Sayın milletvekilleri, birleşime, 12.30'a kadar ara veriyorum.

 

Kapanma Saati: 12.18

 

 

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati : 12.32

BAŞKAN : Başkanvekili Ali ILIKSOY

KÂTİP ÜYELER : Hüseyin ÇELİK (Van), Mehmet AY (Gaziantep)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 37 nci Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

Değerli milletvekilleri, ben, burada şuna üzüldüm; özellikle, bir liderimizin bir genel başkanın... (DYP sıralarından gürültüler)

HASAN EKİNCİ (Artvin) - Senden Meclis Başkanı olmaz!

METİN MUSAOĞLU (Mardin) - Buraya pankartla gelinmez ki... Ayıp...

BAŞKAN - ...konuşmasının bölünmesine üzüldüm. Genel Kurulumuzda, bugüne kadar her türlü sataşma olmuştur; ama, Genel Kurulda, Genel Başkanın kürsüde bulunduğu sırada milletvekili arkadaşlarımızın laf atmaları ve ellerinde gazete kupürleriyle gezmeleri doğru değildir. Bu nedenle, özellikle, bu tür davranışlardan kaçınmamız gerektiğini arkadaşlarımıza bir kez daha hatırlatıyorum, buna müsaade etmeyeceğimi bildiriyorum ve... (DYP sıralarından gürültüler)

HASAN EKİNCİ (Artvin) - Kızılay'a gitmelerini söyle, orada göstersin!

BAŞKAN - Şimdi, bu tür davranış biçimlerinden ve sataşmalardan özellikle milletvekili arkadaşlarımızın kaçınması gerektiğini hatırlatıyorum; aksi halde, o tür sataşmalara tevessül eden arkadaşlarımız, uyarılara rağmen sataşmayı sürdürürlerse, İçtüzüğün gereği neyse onu uygulayacağımı bildiririm.

Bütçe görüşmelerine kaldığımız yerden devam ediyoruz.

VI. - KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

1.- 2001  Malî  Yılı  Bütçe  Kanunu  Tasarısı ve Plan ve Bütçe  Komisyonu  Raporu  (1/764) (S. Sayısı: 552) (Devam)

2.- 1999 Malî Yılı Genel Bütçeye Dahil Kuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkin Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile 1999 Malî Yılı Kesinhesap  Kanunu Tasarısı  ve  Plan ve  Bütçe Komisyonu  Raporu ( 1/740, 3/642) ( S. Sayısı: 554) (Devam)

3.- 2001 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/765) (S. Sayısı:553)(Devam)

4.-  1999 Malî Yılı Katma Bütçeye Dahil Kuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkin Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile 1999 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Kesinhesap Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/741, 3/643) (S. Sayısı: 555) (Devam)

BAŞKAN - Komisyon ve hükümet yerinde.

Şimdi, Doğru Yol Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Tansu Çiller konuşacaklardır.

Buyurun. (DYP sıralarından ayakta alkışlar)

Konuşma süreniz 45 dakikadır.

DYP GRUBU ADINA TANSU ÇİLLER (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum ve yine, televizyonları başında bizi dinleyen vatandaşlarıma da en içten sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Uzunca bir süredir bütçe tartışmaları Meclisimizde devam ediyor; ancak, hepimiz biliyoruz ki, aslında, bu bütçe, rakamları ve dengeleri itibariyle, kendi kendini, bugün itibariyle yok etmiş bir bütçedir, tutarlı değildir, rakamlar doğru değildir ve daha da önemlisi, görülüyor ki, millet bunlarla meşgul değil. Milletin endişe içinde sorduğu bir sual var: Ne oluyoruz,  nereye gidiyoruz, neler oluyor; acaba, batıyor muyuz?.. (DYP sıralarından alkışlar) Hemen söyleyelim ki, bu ülkenin dinamizminin, bu ülkenin özgüveninin neleri başarabileceğini bilen bir ekip olarak şunu hemen ifade ederiz ki, Türkiye batmaz; ama, batan, bu iktidar anlayışıdır; batan, uygulanmakta olan politikalardır. (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Devlet, halka yabancılaştırıldı. Bu iktidarın irade eksikliği ve yokluğu, zaman içinde, Ankara'nın göbeğinde, kimi işadamlarımızın, kimi kurumların, doğrudan doğruya, iktidara ve hükümete değil, yabancı kurumlara, IMF'ye, Dünya Bankasına giderek, meselelerini anlattığını gördük; bu, bir iktidar boşluğunun gerçek anlamdaki bir tescilidir.

Şimdi, Türk ekonomisini kurtaracağız, nasıl kurtaracağız; IMF ile kurtaracağız, Dünya Bankasıyla kurtaracağız... Hepimiz bilelim ki, bu ülkeyi kurtaracak olan bu Meclisin iradesidir, milletin özgüvenidir. (DYP sıralarından alkışlar) Hiç kimse, yabancı kayyuma kendini emanet ederek, ülkesini kurtarabilmiş değildir.

Niye millet bu kadar tedirgin? Bakın, kısaca, şu son bir hafta itibariyle, bazı görüntüleri, ülke görüntülerini, memleket görüntülerini bir gözden geçirelim.

Ülkenin her bir yanı yangın yerine dönmüş. F tipi cezaevlerini protesto edenler, üniversiteler, Van üniversitesi, hepsi ayakta; o yetmiyor, açlık grevleri başlamış, Avrupa Parlamentosuna kadar gitmiş; Ankara'da, ikinci Ecevit döneminde, birinci Ecevit dönemini anımsatan 1980 öncesi manzaraları Kızılay'ın göbeğinde görüyoruz. (DYP sıralarından alkışlar)

METİN MUSAOĞLU (Mardin) - Dün gece de aynı...

TANSU ÇİLLER (Devamla) - Kızılay'da taşlı sopalı tartışmalar ve nihayet, Gaziosmanpaşa'da, hepimizi üzen, polislerimizin şehit olduğu olaylar, arkasından, polisin yürüyüşü... Memur yürümüş, ta Yalova'dan Ankara'ya yürümüş, Emek Platformu ayakta, esnaf ayakta, esnaf boy boy gazete ilanları veriyor; yetmiyor, polisimiz, cumhuriyet tarihinde ilk kez, üstelik de, elde silahlar, yürüyor ve amirler dinlenmiyor, müdürler dinlenmiyor, protesto ediliyor, valiler dinlenmiyor, polisin öfkesi her yerde; İstanbul'da, Ankara'da, Bursa'da, İzmir'de, Adana'da, Mersin'de, Antalya'da, Gaziantep'te yürüyüşler; devletin kurumları "bu, bir toplu isyandır" diyor.

Şimdi, bütün bunların arkasından, nihayet, polisler elbette açığa alınıyorlar, gereği yapılmaya çalışılıyor; ama, bu arada, ölüm oruçları devam ederken, cezaevlerine giriliyor -niye bu kadar geç kalındığı belli değil- ve 18 veya 17 ölünün olduğu, ayrıca, jandarmada 2 şehidin olduğu ortaya çıkıyor.

Böyle bir ortamda, dış dünyada, Türkiye sahipsiz; Ermeni tasarıları birçok ülkede birbiri ardından geliyor. Ermeni soykırımı hemen daha bitmeden, birçok ülkede; ABD'de, İtalya'da, Fransa'da, Vatikan'da, İran'da... Birdenbire görüyoruz ki, Apo davası, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine, tarihinde olmadığı bir hızla intikal ediyor ve Apo diyor ki "ben, adil yargılanmıyorum, bana birtakım güzel davranışlar içinde değiller İmralı'da" ve bütün bunlar kabul ediliyor. Palermo'da PKK propagandası ve o arada Katılım Ortaklığı Belgesi ortaya çıkıyor, Atina "bütün tavizleri aldık" derken, biz, bu Katılım Ortaklığı Belgesini, ilk önce, fevkalade bir belge olarak gösteriyoruz; sonra, ne olduğu belli olmadan bir dönüşle bir zirve, Denktaş çekiliyor ve büyük laflar ediliyor; arkasından, yine, hiçbir şey değişmeden, tıpış tıpış tekrar gidiliyor Nice'e; Nice'te "on yıl daha Avrupa Birliğinde yoksunuz, Bulgaristan'ın da gerisindesiniz" diyorlar. On yıl daha bu büyük devlet, tarihiyle, her şeyiyle yok ve millet şaşkın "hani 2003 yılında girecektik, ne olacaktı" sesleri arasında, Nice'ten dönüyoruz; PKK, propagandaya orada devam ediyor, Dışişleri yok, oradaki bir resme dahi Türkiye giremiyor ve netice itibariyle "bir ulusal program çıkacak" deniliyor, ulusal program henüz ortada yok ve netice itibariyle, onu bırakın, NATO'dan dahi Türkiye'nin zorluklar içinde olduğu ve bırakın onu, NATO'nun içinde olmak durumunu, Avrupa savunma kimliğinde, ancak, karar organında dahi olmayan, belki, Danışma Kuruluna girecek bir Türkiye imajı dış dünyada ortaya çıkıyor. Bunların hepsi, son birkaç günün meseleleri.

Yetmiyor,  ekonomi, son  derece  önemli  sıkıntılar içinde, kriz ardına kriz yaşıyor. Krizler bitiyor, milyarlarca dolarlık IMF yardımları, bu mevduat garanti altına alınıyor, yetmiyor, yabancı krediler sigorta altına alınıyor, büyük bankalar, buraya güvenmiş olanlar patır patır dökülüyor ve bütün Maliyenin hayalî ihracatla ilgili birtakım verileri kamuoyu önüne geçiyor, krizin faturasını kim ödeyecek derken, ardı ardına vergiler; ama, nasıl vergiler; yaşam standardı vergisi, şu vergiyi de vereceksin, bu vergiyi de vereceksin, KDV'yi de yükselttim ve bütün bunun içinde, Türkiye yine el açıyor. Hazinesi, Maliyesi, 1 milyar doları bulmak için, bütün dünyayı dolaşıyor, her bir bankadan 100 milyon dolar almak için 10 banka verecek, altı ay için dahi vermeyecek ve Türkiye'nin faizleri dünya rekorları kırıyor, reel faizleri dünya rekorları kırıyor ve bütün bunlardan sonra ortaya çıkan tabloda, bunları ödeyen millet.

Bütün bunlar devam ederken af yasa tasarısı gündeme geliyor. Affı hiç kabul etmeyenler, reddedenler, bir bakıyoruz ki, yine sahiplenmiş. Bankanın içini boşaltanlar, trafikte bazı masum insanlarımızı öldürenler, bunların hepsi affın içinde, Anayasa Mahkemesinin bunu iptal edeceği, birtakım sıkıntılar gündemde "aman dikkat edin, Apo, bu meseleden yararlanabilir, dikkat edin" diyorlar, savcılar uyarıyor, Cumhurbaşkanı yazıyor; ama, bütün bunların içerisinde gözler, nihayet, Sayın Başbakana dönüyor. Millet perişan, ne olacak diyor, neler oluyor!.. Bunu cevabını ve teşhisini Sayın Başbakan veriyor, diyor ki: "Biri düğmeye bastı." Her şey bırakılıyor, herkes başlıyor acaba kim düğmeye bastı, kim düğmeye basmadı, bir düğmeci arıyor iktidar partileri, bütün Türkiye... Böyle bir ortamda şu mesajı açıkça duyuyoruz, evet, sözde birileri düğmeye basmış. Bakın, bu, tam bir acz ifadesidir, tam bir acz ifadesidir. (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Eğer, birileri eşzamanlı olarak Başkentin sokaklarını savaş alanına çevirebiliyorsa, cezaevlerini ayaklandırabiliyorsa, ülke ekonomisini krizin en dibine sokabiliyorsa ve devletin polisleri, hükümete karşı gösteri yapmaya aynı anda ikna edilebiliyorsa, bunun tek bir anlamı vardır; o da, iktidar yoktur. (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Şimdi, buradan Sayın Başbakana sesleniyorum. O parmak kiminse kırın Sayın Başbakan, o parmağı kırın, hemen kırın. (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Eğer, gücünüz yetmiyorsa, gelin, bunu hep birlikte yapalım. Ama, eğer, siz, bütün millet sokaklarda yürürken, memurundan esnafına kadar "açız" diye bağırırken, vurdum duymaz bir biçimde bu sese kulak vermiyorsanız; bu parmak sizindir Sayın Başbakan, sizindir. (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) 

Ve eğer, verdiğiniz bütün sözlere rağmen "biz, o teröristbaşını geldiğimiz gün cezalandırırız" demenize rağmen, verilen yargı kararının gereğini yapıp, bu kararı, bu Meclise indirmiyorsanız; o yetmiyor; bakın, burada idam kararını kaldırıyorsunuz, burada bir infaz imkânını yok ediyorsunuz denmesine rağmen, o Af Yasasını imzalıyorsanız hatta cumhurbaşkanı çıkıp da, bakın burada eşitlik ilkesi bozuluyor, eğer, bu, eşitlik ilkesinden bozulursa, herkes bu işin içerisine girer, Apo dahil, bunun içerisinde değerlendirilir denmesine rağmen, siz bu Af Yasasına imzanızı basıyorsanız, bu parmak sizindir Devlet Bahçeli, sizindir. (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Ve eğer, siz, suçüstü yakalandıysanız, bir pazarlık yaparken yakalandıysanız, bir Başbakan atanmışlığı kabul etmiş bir Başbakan olarak suçüstü yakalanıp, sizin pazarlık yapmış olduğunuz, o bankacı yargıdayken, kendiniz bu tarafta, kendinizi kurtarmak için, o Af Yasasını imzalıyorsanız, o parmak sizindir Sayın Yılmaz. (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Hiç kimse, hiçbir Başbakan bir bürokratın arkasına saklanmaz. Saklanacaksa, bürokratlar Başbakanın arkasına saklanırlar. (DYP sıralarından alkışlar) Neden kaçıyorsunuz?.. Demokratikleşme mi... Çıkın milletin kürsüsüne, ne diyecekseniz söyleyin. Nedir bu korkaklık?.. Nedir onun bunun arkasına saklanmak?.. Doğru dürüst ne diyecekseniz ifade edin.

Ve bütün bunlardan sonra döneceksiniz "Bizim alternatifimiz yok" diyeceksiniz. Bu, alternatifimiz yok demek; biz, ülkeyi bu hale getiririz, ekonomisini de bu hale getiririz, milleti de sokaklarda bu hale getiririz, bütün milleti vergi altında da inletiriz ve bizim de bunu yapmaya sonsuza kadar yetkimiz var demektir. Bunun anlamı bu. Hiç yadırgamadım. Demokrasi anlayışı olmayan, demokrasi standardı çok yüksek bir alanın çok ötesine kendini atmayı, atanmışlığı kabul eden bir iktidar anlayışının devamının "biz alternatifsiziz" demesini yadırgamadım. (DYP sıralarından alkışlar) Ama, bilesiniz ki, eğer, siz, burada "alternatifimiz yok" diyorsanız, o alternatif sokak olur. Bilesiniz ki, eğer "alternatifimiz yok" diyorsanız, o zaman, o alternatif, netice itibariyle sandıksız demokrasi olur. İşte o zaman da bütün meydanlar ayaklanır. İnsanlarda bir bedbinlik, bir umutsuzluk ortaya gelir ve o zaman da "ne oluyoruz, batıyor muyuz" derler.

Şimdi, buradan açıkça ifade ediyorum: Türkiye batmaz; çünkü, bu işin panzehiri, bilgili ve tecrübeli DYP kadrolarıdır. (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Yıllarca bunu yaptık. Yıllarca bu ülkeyi her çıkmazda, yüzde 7 büyümeyle, yüzde 5 enflasyonla götürdük, en zor dönemlerde, terör mücadelesinin yapıldığı dönemlerde, Türkiye ekonomisinin yine krizde olduğu dönemlerde, bir dolar dış borç bulmadan o ülkeyi krizden çıkardık. O gün yaptık yine yaparız ve bilesiniz ki, dümende olalım, altı ay içinde doğru istikamete, o ekonominin, dümenini kırarız ve doğru yola sokarız. Bundan herkes emin olsun. (DYP sıralarından alkışlar)

I.            ZİYA AKTAŞ (İstanbul) - Kırarsınız evet.

TANSU ÇİLLER (Devamla) - Ama, görüyoruz ki, sizinle krizler bitmiyor. 1998 krizi sizin; yetmedi 1999 krizi, o da sizin; yetmedi 2000 krizi, o da sizin; şimdi 2001 krizi geliyor, o da sizin. Ya bu ülkeyi doğru dürüst idare edin ya da çekip gidin. (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Bugün bütçe konuşmalarının önemli bir meselesini demokratikleşme olarak görüyorum. Bu millet iki hedefin arkasında birleşmiştir. Bunlardan birincisi, demokratikleşmedir; ikincisi, Avrupa Birliğine giden yolda irade ortaya koymaktır. Bunlar ulusal hedef haline gelmiştir; ama, demokratikleşmeyi devamlı kullananlar acaba bu demokratikleşme adına ne yaptılar? Çıkardınız, demokratikleşme adına MİT Müsteşarını konuşturdunuz. MİT Müsteşarı, neyin doğru, neyin doğru olmadığını anlattı. Dedik ki, bu vahim. Eğer Başbakan bunu bilmiyorsa bu vahim; ama, biliyorsa daha vahim. Sayın Başbakan "benim bilgim dahilinde" dedi. Sizin bilginiz dahilindeyse eğer birbirine kurumları düşürürsünüz dedik. Devletin tepesini bölersiniz. O zaman başka bölücülüğe, dışarıdan birtakım bölücülere ihtiyaç yok; zaten onu siz yaparsınız. (DYP sıralarından alkışlar)

Niye çıkıp, ne diyecekseniz milletin önünde söylemiyorsunuz? Niye şeffafça, cesaretle söylemiyorsunuz? Bu ne korkaklık... Bu ne korkaklık... (DYP sıralarından alkışlar)

Şimdi, bütün bunların içerisinde önemli gördüğüm bir konuya geri dönmek istiyorum. Polislerin yürümesi vahim bir olay. Cumhuriyet tarihinde ilk kez oluyor. Elbette el konacak, elbette gereği yapılacak. Çünkü, haklı olsa dahi hukuk dışına çıkan kurumlar haksız konuma düşerler; ancak, bu sesi dinleyin. Bu ülkenin kendi kendini koruma refleksini tahrip etmeyelim. Bu seste bakın neler var: Bu ses diyor ki: "Bizi diğer vatandaşlardan ayırıyorsunuz." Hiç kimse işkencenin yanında olmaz; ama, birini af kapsamına alacaksınız birini almayacaksınız. Adaletsizlik eğer devam ederse o toplumda huzur olmaz.

Bir yandan diyeceksiniz ki "ben itirafçıları aldım, yatakçıları da..." Bunlara yataklık yapanları da almanız lazım; doğrudur; ama, adalet ve eşitlik duygusu... Bundan sapmayacaksınız.

"F tipi cezaevlerini biz ortaya koyduk" diyorsunuz. Güzel, koydunuz. Madem yanlıştı onları niye yaptınız; madem doğruydu niye "vazgeçtik" diyorsunuz? Devamlı zikzak çizen bir tablo ve polis bağırıyor "biz açız" diyor. Buna kulak verin. "Gecekondularda dahi oturamıyoruz, bize kız dahi vermiyorlar" diyorlar. Bunlara dikkat edin. Ve nihayet, sonuç itibariyle taşıran damla afla birlikte ortaya çıkıyor.

Şimdi, bugün görüyoruz, bütün hapishanelerde ve cezaevlerinde birtakım mahkûmlar cezaevlerine elkoymuşlar. Cezaevlerindeki sıkıntı yeni değildir, eskidir; ama, şunu bilelim ki, cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde bu hale de gelmemiştir. Böyle, mahkûmlar rehin alacaklar; bilmem, diğer mahkûmlara günlerce işkence edecekler; çeteler, uzun süre, bilmem, ölüm oruçları tutturacaklar içeridekilere -sizin tabirinizle söylüyorum, Adalet Bakanının açıklamalarıyla söylüyorum- ondan sonra, bir gün boyunca devlet giremeyecek; o cesetler fırlatılıp atılacak ve görevlilerin önünde, mahkûmlar, ellerinde tabancalarla geçip gidecekler; istedikleri yere götürülecekler!.. Bunları Türkiye yaşamadı.  Bunu yapacaktınız madem, niye şimdiye kadar beklediniz, girseydiniz o cezaevlerine? Bunca insanın, belki, bu kadar daha ayyuka çıkmadan, daha farklı bir konumda meseleye el atmak mümkün olabilirdi.

Tekrar ediyorum, bu Af Yasasına dikkat edin, bu Af Yasasındaki uyarılara dikkat edin. Herkes diyor ki, savcılar diyor ki: "Bu Af Yasasından teröristbaşıları da yararlanabilir." Eşitlik ilkesiyle giderse eğer, Anayasa Mahkemesinde iptal olursa eğer, bir genel affa kadar götürebilir. Herkes bir adım geri dursun ve meseleye baksın. Şu Türkiye'nin manzaralarını biraz önce ifade ettik. Böyle bir ortamda, Türkiye'nin, daha cezaevlerinin içinde kontrol altına alınamayan bu kişileri dışarı salıverdiğiniz zaman, bunlar, eğer, tek bir masum vatandaşı, yeniden bir suç unsuru olarak, bir haksızlık karşısında bırakırlar, onların bir kılına dokunurlarsa onun hesabını kim verecek?! Kim Verecek?!.

Bütün bunların son derece hassas olduğunu ve Sayın Cumhurbaşkanının sesinin dinlenmesinin doğru olduğunu bir kez daha uyararak söylüyoruz.

Hani, siz, Cumhurbaşkanını, hukuk devleti adına seçmiştiniz?! (DYP sıralarından alkışlar)

Hani Anayasayı bildiği için seçmiştiniz?! Hani, hukuk devletini Türkiye'de istediğiniz için seçmiştiniz?!

Şimdi, o hukuk devletinin gereğini yapın; çünkü, endişemiz büyük; endişemiz, bunun bedelini yine millet ödeyecek; ama, hesabını da, elbet sizden soracak. Bu sorumluluk ve bu vebal sizin üzerinizdedir.

Eğer bir af çıkaracaksanız, gelin çıkaralım; gelin, hep birlikte bir malî af çıkaralım. Esnaf haciz altında, bu çiftçi borç içinde; ne Halk Bankasına ödeyebiliyor... Niye gülüyorsunuz?!. O bankaları boşaltanları affediyorsunuz da niye bunları affetmiyorsunuz?! Niye bunları affetmiyorsunuz?!(DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Gelin, özellikle vergide... Faizler her ay yüzde 6... Bu vatandaş bunları ödeyemiyor. Gelin, bir af çıkaracaksak, hep birlikte bir malî affı çıkaralım.

Değerli arkadaşlarım, bu ülkenin ulusal bir hedefi olarak ortaya çıkan Avrupa Birliği konusunda da çok ciddî endişelerimiz var.

BAŞKAN - Sayın Çiller, bir dakikanızı rica etsem mümkün mü efendim; çalışma süremiz doldu; oylamaya başvuracağım.

Sayın Çiller'in konuşması tamamlanıncaya kadar sürenin uzatılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Buyurun efendim.

TANSU ÇİLLER (Devamla) - Şimdi, görülüyor ki, Avrupa Birliği konusunda da çok büyük bir zaaf var. Memnun olduk; uzunca bir süre, Avrupa Birliği etrafında kenetlenen bir Meclis yoktu. Bir dönem vardı ki, bugün Avrupa Birliğinin arkasında olan birçok parti bunun karşısındaydı; ama, açıkça görelim ki, bir samimiyetsizlik var burada. Avrupa Birliğini koruyacağız diye ortaya çıkanların bir samimiyetsizlik içinde olduklarını görüyoruz ve daha da önemlisi, bunu fark eden Avrupa'nın, bundan faydalanmasından endişe ediyoruz.

Bakın, demokrasi diyorsunuz, demokrasi bayraktarlığını yapacak olan bir Başbakan Yardımcısı, daha dün atanmışlığı kendi içine sindirebilen, yegâne, seçilmiş bir liderdir. Böyle bir sicille, acaba, demokrasinin bayraktarlığını yapmak mümkün mü; sicil müsait değil buna, sicil müsait değil! (DYP sıralarından alkışlar) Ne yapıyorsunuz; bir şova döndürüyorsunuz. Demokrasinin, bir yükselen değer olduğunu bildiğiniz için, buna sarılıyorsunuz; ama, inançla değil, sadece lafla bunları ortaya çıkarıyorsunuz.

Ve daha dün, Avrupa Birliğinde herkesin önünde olan Türkiye,  bugün herkesin arkasına düşüyor. Daha, gümrük birliğinde... Ondan sonra, 1997 yıllarında Türkiye, Polonya, Macaristan, Litvanya, Slovakya, Romanya, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, bunların tümünden daha fazla bir büyüme oranına sahipti, bir yatırım gücüne sahipti. Bunlardan daha fazla, kişi başına düşen bilgisayar vardı, bunların önünde, gümrük birliğine girmeyi başarabilmiş bir siyasî irade, bütün Türkiye'nin sivil toplum örgütleriyle birlikte oluşmuştu. Bugünse görülen şey şu ki, Helsinki'de yeniden bu millet kenetlendi, bu hedefin arkasında kenetlendi. Bütün sıkıntıların olmasını görmemize rağmen, o zaman da aynı şekilde Kıbrıs meselesi, Helsinki zirvesinde ve anlaşmasında vardı. Aynı şekilde, Kıbrıs meselesinin ötesinde, Yunanistan'la sınır anlaşmazlıkları konusundaki, bizim, daha sonradan hassasiyet gösterdiğimiz bütün unsurlar vardı. Dedik ki, buna dikkat edin; dedik ki, bunların gereğini yapın; ama, Helsinki'den bu yana bir yıl geçti, yapılan hiçbir şey yoktur. Sayın Başbakan, ne zaman atladı da uçağına, ülke ülke dolaşarak ikna sürecine girdi?! Ne zaman gitti de, o zirveyi buraya topladı? Bir mekik diplomasisi gerekliyken, yapılan şey, tam tamamına bir sıfırdır, sıfır! (DYP sıralarından alkışlar)

MEHMET HALİT DAĞLI (Adana) - Mektup yazdı, mektup...

TANSU ÇİLLER (Devamla) - Bunları söyleyenler de, sizin içinizdeki uzman kişilerdir, biz değiliz sadece. Evet, maalesef, bugün yapılan şey bu oldu.

Ve sonra dönüp, birtakım şeylerin arkasına saklanma... Neymiş, efendim, "biz istiyoruz Avrupa Birliğini; ama, o Avrupa Birliğine Türkiye'nin girmesini istemeyen bazı güçler var." Kimmiş o güçler?! Niye onlar, gümrük birliğine girmesine evet dediler, niye Helsinki'ye evet dediler; niçin o zaman evet diyorlardı?! (DYP sıralarından alkışlar) Belki onların rahatsızlık duyduğu şey, Avrupa Birliğine girmek değil de, sizin, Claudia Roth'un ağzıyla konuşmanızdır... (DYP sıralarından alkışlar) Belki de, müstemleke dolaşır gibi dolaşan Claudia Roth'un ağzıyla, bir Başbakan Yardımcısının konuşmasıdır. Bu ülkenin hassasiyetleri de var, onlara da dikkat etmek lazım. Bu ülkenin savunma refleksini de tahrip etmemek lazım. Evet, demokratikleşmeye evet; ama, bu ülkenin Yugoslavyalaştırılmasına hayır, sonuna kadar hayır. (DYP sıralarından alkışlar)

Katılım Ortaklığı Belgesini, ilk önce fevkalade bir belge olarak ilan ettiniz, sonra geri döndünüz bu işten; hayır dediniz bu defa, Denktaş'ı çekiyoruz, gitmemesi lazım, kabul edilemez... Kabul edilemez... Birdenbire bir zikzak... Bir büyük devlet, dediğinin arkasında durur, bir büyük devlet, böyle bir şeyi kolay söylemez; söylediğiniz zaman ne olur; o zaman, ya onun arkasında durun veya demeyin bunları. Zorla, Avrupa Birliğinin, bizim beceriksizliğimizi kullanan bir diplomatik kıskacında bırakıyorsunuz Türkiye'yi.

Netice itibariyle, Nice'e gittik; değişen hiçbir şey olmadı o katılım ortaklığı belgesinde; bir, diyalog lafı, o da, bir tamamen makyaj olarak ortaya kondu; ama, hiçbir şey değişmeden, onca birtakım gerilimleri yaratan Türkiye, netice itibariyle oraya tıpış tıpış gitti, oturdu, bir de üstelik "siz, bir 10 yıl daha bu genişleme sürecinde yoksunuz" kararı alındı ve bırakıp, Türkiye'ye geldi. O resmin içine girmeyi dahi beceremediniz!.. Beceremediniz... (DYP sıralarından alkışlar)

Ve endişe ediyorum; çünkü, görülen şey o ki, aynı beceriksizlik, ciddî ölçüde, bir başka alanda devam ediyor. AGSK için, Avrupa'nın güvenlik kimliğine ilişkin ve savunma kimliğine ilişkin gelişmelerden de endişe ediyoruz; çünkü, görülüyor ki, NATO üyesi olan ve ikinci büyüklükte olan Türkiye, Avrupa, bir acil ordu kuruyor, belki altyapısında NATO'dan faydalanacak; ama, Türkiye, orada tam söz sahibi değil. Türkiye, orada, sadece danışılabilecek... Bunu, Türkiye'nin kabul etmesi mümkün değil ve Türkiye, veto ediyor. Ee, hani, siz, NATO'daki veto gücünüzü kullanamazdınız?!. 1997 yılında bunu size söylediğimizde, bırakın, NATO'nun genişlemesi süreciyle Avrupa Birliği genişlemesi sürecini eş anlı götürelim, işte, o zaman, o noktada direnelim dediğimizde "hayır, Amerika'ya karşı bu olmaz. Türkiye, bu veto hakkını kullanmaz" dediniz. Ne yaptınız şimdi; bunu kullandınız, üstelik de, Amerikan Başbakanının, ta uçaktan "bunu yapmayın" dediği bir ortamda bunu kullandınız. Niçin, o zaman, Avrupa Birliği için de kullanmadınız bunu?.. Niçin bunu kullanmadınız; Türkiye'nin bir büyük fırsatı daha kaçırmasına neden oldunuz?

Evet, şimdi, sadece, dışpolitika, Avrupa Birliğiyle de kısıtlı değildir. Ermeni soykırımı... Her bir alanda, bir büyük devlet olan Türkiye'yi hiçe sayarcasına devam ediyor... Yapılan hiçbir şeyi göremiyoruz. Ortada, ardı ardına, ilkönce, Fransa, İtalya, Vatikan, İran, Amerika'da tekrar gelmesi imkân dahilinde, İran'da, Ermeni tasarısı hazırlığının ciddî ölçülerde genişlediğini duyuyoruz ve bütün bunlarla birlikte, ABD ve Ermenistan, askerî işbirliğinde anlaşıyor. Altını çiziyorum, ABD ve Ermenistan, askerî işbirliğinde anlaşıyor.

Irak'ta adımız yok. Ankara süreciyle buraya getirtmiş olduğumuz Talabani, Barzani, oradaki Türkmenler, onlarla bütün her şeyimiz kopmuş görüntüde. Onlar, orada yaşayanlar, bizim vatandaşlarımızın akrabaları. Oradaki Kürtler olsun, Türkmenler olsun, bizim vatandaşlarımızın yakınları. Herkes orada,Türkiye yok ve netice itibariyle, Kafkasları tümüyle boş bırakıyoruz. Çeçenler, kan ağlıyor. Karda kışta ciddî bir onur mücadelesi veriliyor, haysiyet mücadelesi veriliyor. Daha 1994 ve 1995'te, Çeçenler, Sovyet Rusya'nın Devlet Başkanı ve Başbakanıyla ayrı bir devlet gibi görüştü, konuştu; bunların hiçbiri kendi kendine olmadı. Neredesiniz siz?!. Neredesiniz?!. Hani Şeyh Şamil türküleriniz nerede?!.. (DYP sıralarından alkışlar)

Azerbaycan, kardeşlerimiz, kaç kez gittiniz, oradaki kaçkınları gördünüz? Sefalet içinde... Azerbaycan'ın yarısı işgal altında. Ne zaman Sayın Başbakan gitti oraya? Ne zaman bunların meselelerine el atıldı ve netice itibariyle, Doğu Türkistan, yıllardan beri komünizm altında; ne yaptınız oraya? Çin Devlet Başkanına resmî devlet nişanı verdiniz; bunu verirken, oradaki kardeşlerimizi, o Turan türkülerinin hesabını millete gidip kim verecek? Susarak mı bütün bunların hesaplarını vereceksiniz?.. (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Ve Putin, Ortaasya'ya el koyuyor; tek para ve tek ordu... Bunun içine, bugün itibariyle, Kazakistan ve Kırgızistan giriyor, diğerlerinin hepsi "şimdilik dışarıdayız" diyorlar, hazırlıkları başlatıyorlar, duyuyoruz.  Ne acı; düşünebiliyor musunuz, yıllarca, Turan türküleriyle göğü, yeri birbirine katacaksınız, sonra, sizin iktidarınızda, Sovyetlerin güdümüne Türk cumhuriyetleri yeniden giriyor olacak... Nasıl vereceksiniz bunun hesabını?! (DYP sıralarından alkışlar, MHP sıralarından gürültüler) Susarak prim yapılmaz!

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, lütfen...

Buyurun Sayın Başbakan, Sayın Genel Başkan.

MUSTAFA KEMAL AYKURT (Denizli) - Allah söyletiyor!

BAŞKAN - Efendim, Başbakanlık da yaptı Sayın Çiller.

TANSU ÇİLLER (Devamla) - Ve ekonomi... Ekonomide, görüyoruz ki, çok ciddî sıkıntılar devam ediyor, hafife alınacak bir boyutta değil mesele, aştı onları. Bakın, burada, ne dediyseniz haksız çıktınız. Bir kere, diyorsunuz ki "bu, tablita programı değil." Kim buna tablita programı değildir diyorsa, gitsin ev ödevini tam yapsın gelsin. Bu, ayan beyan tablita programıdır. (DYP sıralarından alkışlar) Bundan daha klasik bir örnek de göremiyorum. Sadece tablita programı değil, bir para kurulu programıdır; ilk önce örtülü haldeydi, şimdi çok açık hale döndü.

Şimdi, bu programda uyardık; dikkat edin bu programa, bu programın hassas dengeleri vardır, bu program enflasyonu düşürme programı değildir, enflasyonu belli bir noktaya düşürme programıdır; o noktaya düşürmezseniz dengeleri kaybedersiniz, çok ciddî sıkıntılar olur, uygulayan her ülkede böyle olmuştur. Ne dediyseniz yanlış çıktı; bu programın hiçbir hedefi tutmadı, ama hiçbir hedefi!

Cari işlemler açığına dikkat edin dedik, 10 milyar dolarları bulur dedik; dediniz ki, 2,8 milyar dolar. İşte, açıklamalar; 10 milyar dolara merdiven dayandı, daha bugünden dayandı.

 Dedik ki, ticaret açığına dikkat edin bu programda, bu kur programıyla sürmez, bu, 20 milyar dolarları aşar; nitekim, 20 milyar dolarları, bugünden, daha iki ay öncesinden aşmış durumda; ama, sizin hedefiniz 14 milyar dolardı, 14 milyar dolar.

Şu özelleştirmeyi bu kadar yüksek koyuyorsunuz, hesapları ona göre yapıyorsunuz, 7,6 milyar dolar; yarısını yapamazsınız dedik; nitekim, 2,9 milyar dolar girdi girmedi. Nere 7,6 milyar, nere aşağısı!

Petrol fiyatlarının arkasına saklanıyorsunuz, saklanmayın; çünkü, yine yanlış teşhis olur. Eğer, bırakılan fiyatlardan, yani 22 dolardan değil de 24 dolardan hesaplarsanız, yılbaşındaki dolar fiyatından, cari işlemlerdeki baskı sadece 1 milyar doların altındadır, 750 milyon dolardır. Bununla ilgisi yok bunun; bunun, kur politikasıyla doğrudan ilgisi var .

Ve dedik ki, bakın, bankalarda çok ciddî sıkıntılar olur; ne dediysek hepsi oldu. Dediniz ki "hiç ziyanı yok, tahkim yasasını çıkarıyoruz." Ne oldu tahkim yasasını çıkardınız da; hangi yabancı sermaye girdi; nerede o umutlar?! Çünkü, bu kur politikasıyla çok zor; cari işlemler açığının yükseldiği bir dönemde, özellikle yabancı sermaye eksi olur dedik; nitekim, bakın, eksi 257, eksi 257 milyon dolar.

Evet, ve bu ülkeyi fakirleştirdiniz, çok ciddî biçimde fakirleştirdiniz; Dünya Bankasına göre üst orta gelirli gruptan alt orta gelirli gruba düştü. O yetmedi, eskiden Fortune 500'e bizim büyük büyük sanayilerimiz girerdi; bir tanesi yok içinde.

Onu bırakın, yine bakıyoruz, Birleşmiş Milletlerin insan gelişme endeksinde küme düşürdünüz, 89 uncu sıraya; 20 puan düştü Türkiye, 20 puan, iktidarınızda.

Gelir dağılımında keza öyle. Asgarî ücreti ilan ettiniz, daha dün 102 milyon diyorsunuz; ondan bir hafta önce de, 4 kişilik bir ailenin sadece gıda masrafı, yani açlık sınırında olmaması için 195 milyon ilan edildi, 195 milyon... Evet, Türkiye'nin büyük bir bölümü bugün açlık sınırındadır. Bunun içinde sadece asgarî ücretliler değil, bunun içinde memurlar var ve bunun içinde en üzülerek gördüğüm ve gerçekten üzüntü duyduğumuz emekliler var; yazık, yazık!.. Bağ-Kur emeklilerinin 65 milyondan başlıyor, daha bir hafta öncesine kadar 195 milyon açlık sınırı, açlık sınırı. SSK emeklisinin 105'ten başlıyor, Emekli Sandığı, keza, onların emeklileri açlık sınırının altında. Hani, siz fakir babasıydınız?!. Hani fakir babasıydınız?!. (DYP sıralarından alkışlar) Hem yoksulluk, hem yolsuzluk bir arada!..

Evet, bir şampiyonluk daha geldi Türkiye'ye. Türkiye, son klasmanda, en fazla yolsuzlukları yapan 15 ülkenin içinde ve rüşvette de şampiyonluğa çıkıyor, ilk 8 arasına giriyor bu iktidar döneminde. Evet, yoksulluk ve yolsuzluk bir arada... Esnafın vergi ödeyemeyeceği açık; yüzde 92'si yatırım yapamıyor. Herkes, yüzde 50'den fazlası, işçi çıkardığını söylüyor. Kepenkler kapatılıyor. Çiftçilerimiz, keza, her gün, bir başka sıkıntıyla karşı karşıya.

Hep, milletten saklıyorlar. Depremle ilgili, 3 katrilyon civarında, bu millet vergi vermedi mi? Sayın Başbakan, gelsin buraya, bu hesabı versin. Bu vergiden, öyle, çoğu falan, buraya, deprem bölgesine gitmedi; açıkça söylüyorum. O gitti dediğiniz, yabancı kurumlardan gelip de oraya gönderdikleriniz; ama, bu milletin topladığı vergiden ne kadarını yolladınız oraya, ne kadarını?.. Ben, oradaki 6 yetimin 5'inin hakkını arıyorum; çünkü, 3 katrilyondan, ifade edilen, sadece, 500 trilyon civarında -500 ile 600 arası- bir miktarın o vergiden gittiğidir. Gerisi, yine aldatmacadır, yine, doğruyu söylemiyorlar. Onun için, oradaki insanların hakkını arıyoruz, hakkını arıyoruz. (DYP sıralarından alkışlar) Verin o hakkı...

Ve çiftçi, çok mağdur durumda. Pancar üreticisi, buğday, mısır, patates; bunların hepsini geçen sefer söyledim; ama, bugün, açıkça görülüyor, hatta hatta, bir monopol konumunda olduğumuz fındıkta bile beceremediniz. Fındıkta, fiyatları belirlemede çok etkindir Türkiye; ticaretteki yeri, üretimdeki yeri yüzde 80'dir. Bu gücü kullanarak, 2 dolar 27 sente kadar bu fiyatlar yukarı çekilebilmişti. Bugün, görüyoruz ki, 1 dolar 70 sente kadar düştü ve görüyoruz ki, buradan, zeytinyağında, keza, maliyetler dahi karşılanamadı. Maliyet 1 880 000; ama, verilen onun altında. Bütün dünyada, 120 sent veriliyor, 120 sent, aynı üretimi yapanlara... 20 sent istiyor, o 20 senti dahi çok görüyorsunuz, 20 senti dahi çok görüyorsunuz ve 9 sente indiriyorsunuz; geçen sefer 12 sentti hiç olmazsa.

Şimdi, bu işin böyle gitmeyeceği açık. Tütünde  keza  öyle,  pamukta  keza  öyle... Eskiden verilen gübre sübvansiyonları, bugün, KDV'yle geri alınır hale gelmiş ve bir büyük perişanlık; çözüm diye getirdiğiniz şey de, tekrar ediyorum, dönüm başına 5 dolar. Bu, genel ortalama olarak 20 dönüme kadar olan bizim çiftçimizde 45 dolarlık sübvansiyon demektir. Avrupa Birliğinde, bu, 2 600 dolar, Amerika'da, hatta, 4 600 dolarların üzerine çıktı. Bunun, haklı rekabet için, aynısını vermek lazım. Evet, çözüm için, Avrupa Birliğinin normlarına dönmek lazım.

Gıda sanayii tasfiye ettiriliyor. Tekrar ediyorum, bu son derece önemlidir, kendi elinizle tasfiye ediyorsunuz ve özellikle, MHP'nin elindedir bu Tarım Bakanlığı, Sanayi Bakanlığı. Sizin elinizle, dış dünyaya tarımı tasfiye ettiriyorsunuz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun efendim.

TANSU ÇİLLER (Devamla) - Buna ilişkin, söyleyecek bir söz yok mu?.. Susarak mı prim yapılacak?.. Buna devam mı edeceksiniz?.. Yoksa, bu milletin hakkını,  dış dünyanın  önünde koruyacak mısınız? (DYP sıralarından alkışlar)

Evet, bütün bunlar için, kaynaklar nereden bulunacak denebilir. Açıkça ifade edelim; sadece 10,5 milyar dolar, 10 bankaya gitti. Bunun sorumluluğu bizde değildir diyemezsiniz. Bu 10,5 milyar dolarla, kilometrelerce yol, sayısız hastane, Türkiye'nin genç nüfusunu eğitmek için bugünkü bütçede olanın iki misli kaynak ayrılabilirdi. Bunların hiçbir tanesine ayrılabilmiş değil. Sağlık için ayrılanın iki misli ayrılabilirdi; ama, eğer siz, göre göre, önünüze gelen bütün Hazine raporlarına rağmen görmezden geldiyseniz, o müsteşarlarınız istifa ettiyse, bakanlarınız intihar ettiyse, başbakan yardımcılarınız vekâlet ettiyse, hep üstünü örttüyseniz aylarca ve ondan sonra çıkıp, bu ülkenin 10,5 milyar dolarını verdik, yetmiyor, daha da katılacak dediyseniz, o zaman, bunun sorumlusu siz olursunuz, siz! (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Söyledim, tekrar edeceğim; bu Heyetin önünde, bu, tarihe tanıklık eden Heyetin önünde ve milletin önünde tekrar ediyorum: Bunun miladı, o, kurulan havuzlardır, o havuzlardan yapılan milletvekili transferleridir, onlarla kurulmuş iktidarlardır. Bu iktidarlar da onların türevidir, başka bir şey değildir. (DYP sıralarından alkışlar) Dolayısıyla, bugün, o gün kurulan ahbap-çavuş ilişkilerinin, bu millet, bedelini ödüyor, hem de büyük ödüyor; vergileriyle ödüyor. Şu hale bakın, her yerde vergi... Bugün, bütün deprem vergileri devam edecek. Yetmez; bütün, kiralardan alınan, tahvillerden alınan... Yetmez; bütün Katma Değer Vergileri devam edecek, artırılacak; yüzde 8 olanlar yüzde 17, yüzde 17-18 ise eğer, yüzde 25; bunların hepsi ödenecek. Kelle vergileri ödenecek, elektrikte ödenecek. 2001 yılında Taşıt Alım Vergileri yüzde 60 artacak, Motorlu Taşıtlar Vergisi yüzde 75 artacak. Bunlar da yetmeyecek, harçlar, Özel İşlem Vergileri yüzde 100 artacak, harçlar yüzde 212 artacak. Bunların hepsinin bedelini millet ödeyecek. İşte, onun için buraya gelip, bu hesabı vermek lazım; çünkü, bunun bedelini millet ödüyor, millet ödüyor! Biz de, onun hakkını arıyoruz. (DYP sıralarından alkışlar).

Şimdi, bakın, her şey bitti diyorsunuz; hiçbir şeyin bittiği yok. Çok ciddî olarak, Türkiye, 2001 yılında tehlikeli bir noktaya geldi. Dışborç, ocak ve şubatta 1,5 milyar dolar ödenecek. Gittiniz, 1 milyar doları, altı ay için zor buldunuz. Şimdi, bu 1,5 milyar, ocak ve şubatta ödenecek. Onun arkasından, 8,3 katrilyon içborç, sadece ocak ve şubatta... Yeni bir tahvil çıkardı Hazine. O tahvil ufacık bir denemeydi, onu dahi içborç olarak almadılar.

Ve bakın, şurada, İzmir ihracatçılarının karşı karşıya kaldığı faizler... Bu faizler, şimdi, yüzde 1 700'lere çıktı, 1 900'lere çıktı. İndi, yüzde 50-60 diyemezsiniz. Yüzde 50-60, reel faiz olarak çok yüksektir, dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar yüksektir; ama, bakın, bu ihracatçılara gelen faizler, yüzde 500'lerle, yüzde 300'lerle isteniyor. Bütün kredilerin uzatılması yüzde 500'lerle, yüzde 300'lerle; bankalardan uzatılıyor. Nasıl bu reel sektör ayakta kalacak?! Siz, bu imkânlarla, IMF'den aldığınız bu 7,5 milyar doları, 18 ay sonra nasıl ödeyeceksiniz?! Bütün bunların hepsi, bir büyük sıkıntı olarak karşımızda.

Bunun karşısında, Telekom diyorsunuz... Daha bundan on yıl önce çıkardığımız ve veto ettiğiniz, Anayasa Mahkemesine götürdüğünüz o projeyi, ondan on yıl sonra, yedi sekiz yıl sonra umut diye ortaya koyuyorsunuz; ama, o gün 40 milyar dolar olan, o gün bütün içborcu karşılayacak olan o miktar, bugün yok olmuş, erimiş gitmiş.

BAŞKAN - Sayın Çiller, toparlayabilir misiniz efendim.

TANSU ÇİLLER (Devamla) - Evet, bunun çözümü vardır. Bunun çözümünü, şimdi dikkatle dinleyelim.

Bakın, bir kere, hemen, hemen, Türkiye, liberal bir ekonomiye geçmelidir. Revize etmelidir o programı, ciddî biçimde revizyona tabi tutmalıdır. Aldığımız her şeyi IMF'den, hemen "contingency line" alanına çevirmeliyiz, daha uzun vadeye mutlaka götürmeliyiz.

Ve yapısal önlemlerde görüyorum ki, Ankara'yı büyütüyorsunuz. Ankara'yı küçültmek lazım. Partizanca atamalarla Ankara büyüyor, yük büyüyor. Enflasyonda bakılacak nokta bütçe açığı değildir; enflasyonda bakılacak nokta, kamu açığıdır; yüzde 14'lerdeydi gayri safî millî hâsılaya olan oranı, bugün 30'lara kadar çıkmıştır. Bunun, gelin, hesabını beraber yapalım. Bunların hepsi son derece vahimdir.

Liberal bir ekonomi, ihracat... Siz, borç alıyorsunuz, borçla götürmeye çalışıyorsunuz. Gelin, yeniden dışa açık, yeniden liberal piyasa ekonomisi... Bütün Asya ülkeleri toplandı; bu tablita programlarını, sakın ola uygulamayalım diye karar aldılar kendi içlerinde. Dedikleri şey, bu kur politikasını mutlaka dalgalanır hale getirelim, kontrollü dalgalanır hale getirelim şeklidir. Bütün bunların hepsinde, Türkiye'nin çok büyük yanlışlarını görüyoruz.

Gelin, şu Seçim Yasasını değiştirelim. Gelin, bir an önce, millete imkân verelim. Millet, Meclisten koptu; gelin, tercih sistemini getirelim. Gelin, millet seçsin... Gelin, millet seçsin... (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Ve Türkiye'nin en büyük meselesi sıcak paradır. Bakın, açıkça söylüyorum. 1994 yılında bu sıcak para, sadece, 10-18 milyar dolardı; bugün, 26 milyar dolardır. Bu sıcak para gelir; eğer, kur düşükse, faiz yüksekse, gelir, o faizi alır çıkar, alır çıkar. Birtakım içerideki kurumlar da bunun içinde; bunlar, bu programın değişmesini istemiyorlar; ama, bilesiniz ki, bu programın mutlak olarak bedelini millet ödemeye devam edecek.

Bütün bunların içinde "alternatifsiziz" diyorsunuz. Bütün bunları yapan bir iktidar "alternatifsiziz" diyor. Şunu açıkça söyleyeyim; alternatifsizlik demek, demokrasi demek değildir; demokrasiden uzaklaşmak demektir. (DYP sıralarından alkışlar) Yapılması gerekli olan şey, bir an önce, bu Meclisten alternatif çıkarılacağını ortaya koymaktır ve eğer bu olmuyorsa, sandığı ortaya koymaktır. Bugün "alternatifsiziz" demek, sokakları alternatif kılar.

BAŞKAN - Sayın Çiller...

TANSU ÇİLLER (Devamla) - "Alternatifsizlik"  demek, bugün demokrasi yokluğu demektir.

Onun için, çözüm nedir derseniz, gelin, tartışalım. Şu üç lideri de çağırıyorum; hangi televizyona isterseniz gelin, şu ülkenin çözümlerini bir arada tartışalım. (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Üçü bir arada gelsin, hangi televizyona gelirse gelsin; bu son durak! Ülkenin çok ciddî sıkıntıları var; üçü de gelsin, istediği televizyona gelsin.. Çözüm üretmek için yapalım; son duraktır bu.

Onun için, çözüm demokrasidir. Çözüm, alternatifsiz değil, tam demokrasidir! Onun için de mücadeleyi demokrasi alanında devam ettireceğiz.

Hepinize saygılarımı sunuyorum ve bütün millete ve size, hayırlı bir bayram ve iyi bir yeni yıl diliyorum.

Teşekkür ederim. (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, ayakta alkışlar)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, birleşime, saat 14.00'te toplanmak üzere, ara veriyorum.

Kapanma Saati : 13.28

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati : 14.00

BAŞKAN : Başkanvekili Ali ILIKSOY

KÂTİP ÜYELER : Hüseyin ÇELİK (Van), Mehmet AY (Gaziantep)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 37 nci Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

2001 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kanunu Tasarıları ile 1999 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kesinhesabı Kanunu Tasarıları üzerindeki görüşmelere kaldığımız yerden devam ediyoruz.

VI. - KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

1.- 2001  Malî  Yılı  Bütçe  Kanunu  Tasarısı ve Plan ve Bütçe  Komisyonu  Raporu  (1/764) (S. Sayısı: 552) (Devam)

2.- 1999 Malî Yılı Genel Bütçeye Dahil Kuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkin Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile 1999 Malî Yılı Kesinhesap  Kanunu Tasarısı  ve  Plan ve  Bütçe Komisyonu  Raporu ( 1/740, 3/642) ( S. Sayısı: 554) (Devam)

3.- 2001 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/765) (S. Sayısı:553) (Devam)

4.-  1999 Malî Yılı Katma Bütçeye Dahil Kuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkin Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile 1999 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Kesinhesap Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/741, 3/643) (S. Sayısı: 555) (Devam)

BAŞKAN - Komisyon ve hükümet yerinde.

Doğru Yol Partisi Grubu adına, Sayın Tansu Çiller'in konuşması tamamlanmıştı.

Şimdi, Fazilet Partisi Grubu adına, Sakarya Milletvekili Sayın Cevat Ayhan; buyurun. (FP sıralarından alkışlar)

Süreniz 45 dakika efendim.

FP GRUBU ADINA CEVAT AYHAN (Sakarya) - Muhterem Başkan, muhterem üyeler; söze başlarken, 2001 yılı bütçesinin milletimiz için hayırlı olmasını diliyorum. Hepinizi ve televizyonları başında bu müzakereleri takip eden aziz vatandaşlarımızı hürmetle selamlıyorum ve mübarek ramazanlarını tebrik ediyorum.

Muhterem arkadaşlar, 2001 yılı bütçesinin son müzakerelerini yapıyoruz. Kasım ayında Plan ve Bütçe Komisyonunda başlayan müzakereler, 10 gündür Genel Kurulda devam ediyor ve bugün, inşallah, son bulacak.

Değerli arkadaşlar, bütçe, ana rakamları itibariyle, kısaca arz edersek, 32 katrilyon vergi geliri, 11 katrilyon diğer gelirler olmak üzere, 43 katrilyon geliri olan bir bütçedir; 5 katrilyon da borç düşünülmüş; 48 katrilyon. Giderler de, esas kalemler itibariyle, 12 katrilyon personel giderlerine, yatırıma 3,5 katrilyon ve faizlere de 16,7 katrilyon kaynak ayrılmıştır. Tarıma ayrılan pay ise, bütçede, 1 katrilyon liradır; yani, dolar olarak hesaplarsak, 1,4 milyar dolardır.

Değerli arkadaşlar, tabiî, bu bütçeye bakıp, bütçeden kendilerine destek bekleyen toplulukların, vatandaşların, bu bütçeyle tatmin olmaları mümkün değildir. Tarıma ayrılan payı, 1 katrilyon demiştim; 1,4 milyar dolar yapar. Bakın, 2000 yılı bütçesinde de, tarıma ayrılan pay, 337 trilyon liraydı; 540 milyon dolar yapar ve maalesef, bununla da, tabiî, 30 milyon çiftçiye hizmet götürmek mümkün değil.

Bu bütçe -baktığınız rakamlar da söylüyor- bir faiz bütçesidir, hizmet bütçesi değildir. 2000 yılında, on ayda, ocak-ekim döneminde, ödenen faizler 31 milyar dolardır, aylık ortalama ödenen faiz 3,1 milyar dolardır, günlük ödenen faiz 103 milyon dolardır, 64 trilyon liradır.

Muhterem Maliye Bakanı, bundan çok müteessir tabiî, bu tablodan, kendileri de ifade ediyorlar. Nitekim, komisyonumuzda da, bir konuşmasında ifade ettiler "ben, 100 liralık bütçe yapıyorum, bir el omzuma dokunuyor 'ver bakayım 88 lirayı faiz olarak öde diyor' Geriye kalan 12 liradır." Tabiî, geriye kalan 12 lirayla; yani, yüzde 12'yle millete ne hizmet yapacaksınız. İşte, Maliyle Bakanının da, hepimizin de üzüntüsünün sebebi bu. Bir kötü miras devraldı Sayın Maliye Bakanı, tabiî, kimden aldı; kendi hükümetinden devraldı. Türkiye'yi bu hale getirenler 55, 56 ve 57 nci hükümetlerdir. Zira, bugünkü hükümetin iki ortağı, 1 Temmuz 1997'den beri iktidardadır.

Size bir iki bilgi arz edeyim. Bakın, vergilerin faize giden payı, 1995 bütçesinde, 100 lira verginin 53 lirası faize gitmiş; 1996 bütçesinde, 100 liralık toplanan verginin 67 lirası faize gitmiş, 1997 bütçesinde, 100 liralık verginin 48 lirası faize gitmiş, ciddî bir düşüş var; yani, 19 puan aşağı düşmüş faize giden pay. 1998 bütçesi, tekrar, 100 liralık verginin 67 lirası faize gitmiş; 1999 bütçesinde, 100 liralık verginin 72 lirası faize gitmiş, tırmanıyor bakın, düşmüş tekrar tırmanıyor. 2000 bütçesinde de, Muhterem Maliye Bakanımızın da ifade ettikleri gibi, 100 liralık verginin 88 lirası faize gider hale gelmiş. Tabiî, bu tabloya baktığınız zaman, bu tablonun yıldızı 1997 bütçesini yapan Refahyol hükümetidir, içinde bulunduğum hükümettir. Yüzde 48'e düşürmüş; ama, yüzde 88'e çıkmış.

Değerli arkadaşlar, tabiî, bu tablo karşısında, Fadime Kalkancı oyuncularının kulakları çınlasın diyorum. Bu tablo karşısında, bugün "batıyoruz, uçurumdan önceki son çıkış" diye feryat edenlerin, o zamanki tavırları sebebiyle, kulakları çınlasın diyorum. Yani, Türkiye, bu tabloya, şüphesiz, bir günde gelmedi; ama, adım adım geldi; bu tabloyu ortaya koyan da, 55, 56 ve 57 nci hükümetlerdir.

Bakın, size, bir rakam daha arz edeyim: Rakamlar yalan söylemez. Hükümetler döneminde aylık ortalama faiz ödemelerine bakalım. Bir mukayese için, 1 Temmuz 1995 ilâ 30 Haziran 1996'yı aldım, önceki bir yıllık dönemi, ödenen faiz, 1 milyar 377 milyon dolar, bunun yüzde 95'i de hep iç faizdir, sıcak dövizlerin faizidir. 54 ücü hükümet döneminde, 1 Temmuz 1996'dan 30 Haziran 1997'ye, bu, 1 milyar 366 milyon dolara düşmüş, nispî bir azalma var. Bizden sonra gelen hükümet zamanında, 55 inci hükümet döneminde, 1 Temmuz 1997'den 31 Aralık 1998'e kadar olan dönemde, aylık ödenen ortalama faiz, 1 milyar 745 milyon dolara yükselmiş. 56 ncı hükümet, DSP azınlık hükümeti zamanında, 1 Ocak 1999'dan 31 Mayıs 1999'a kadar olan dönemde, aylık ortalama faiz, 2 milyar 395 milyon dolara yükselmiş. 1 Haziran 1999'dan 31 Ekim 2000'e kadar, içinde bulunduğumuz yıl, 57 nci hükümet dönemidir, 2 milyar 675 milyon dolara yükselmiş. 2000 yılının 10 aylık döneminde ödenen faiz de, ocak-ekim döneminde 31 milyar dolardır, ayda ortalama, 3 milyar 100 milyon dolara yükselmiş bulunmaktadır. Görülüyor ki, bu tabloda da, yine, yıldız, Refahyol Hükümetinin bütçesidir ve DSP, ANAP, MHP -DTP şimdi yok- faize, rantiyeye çalışan hükümetler olmuşlardır. Yani, Türkiye, Muhterem Maliye Bakanlığının üzüntüyle karşıladığı, bu tabloya, haklı olarak, adım adım bizden sonraki üç hükümet döneminde getirilmiştir.

Tabiî, emekli, memur, öğretmen, esnaf, çiftçi, bütçeden, derdine deva bekliyor; gözlerini Ankara'ya dikmiş bakıyor; ama, nafile!.. Rantiyeden kendisine sıra gelmiyor; hortumculardan, soygunculardan, ihracat yolsuzluğundan, KDV yolsuzluğundan, ithalat yolsuzluğundan vatandaşa sıra gelmiyor. Memur, 150 ilâ 200 milyon arasındaki bir maaşa, emekli 60 milyon ilâ 200 milyon arasında bir maaşa, asgarî ücretli 100 milyon maaşa talim yapıyor. Çiftçi, traktörünü, tarlasını satıyor. Esnaf, dükkânını siftahsız kapatıyor. Maalesef, Türkiye, bu tabloyu yaşıyor...

Bütçeden, bakanlar da memnun değil. Bakanların bütçe takdim konuşmalarına bakılırsa, kendileri de, haklı olarak, tahsil edilen ödeneklerle bu hizmetleri yapmalarının mümkün olmadığını, devamlı bütçelerinin küçüldüğünü ifade ediyorlar. Ödenek yetersiz. Sağlık Bakanlığının bütçesi, 2000 yılında ödenen onyedi günlük faiz bedelidir. Millî Eğitimin Bütçesi, 2000 yılında ödenen ellibeş günlük faiz bedelidir.

Değerli arkadaşlar, Türkiye'nin içinde bulunduğu durum bu. İstikrar programı diye üç yıllık bir programa girdik; tam bir krize dönüştü. Bakın, enflasyon tutmadı. Toptan ve tüketici fiyatları yüzde 20-25 denildi; gelinen nokta, aralık sonuna baktığımız zaman, bugünden görülen -ki, enflasyon artış eğilimindedir- toptan eşyada yüzde 35, tüketici fiyatlarında yüzde 40 mertebesinde bir enflasyonla karşı karşıyayız. Yani, tahminlerin, hedeflerin yüzde 60 üzerinde, tüketici fiyatlarında hedef sapması var.

Gecelik faizler yüzde 1 700'e fırlamış, "böylesi görülmedi" diye ekonomi basını manşet atıyor. Faize gelen sıcak döviz kaçıyor; 7 milyar dolar gitmiş. Bankalar batıyor; 10 milyar dolar maliyeti var. Batan bankaları yüzdürmek için de, tekrar, Hazineden, 6 milyar dolar bunlara borç veriyoruz. Ne hikmeti varsa, bunları yüzdürmenin ne gereği varsa?!. 80 tane banka Türkiye için gerekli midir acaba diye de, bu soruyu sormak lazım. Fabrikalar batınca, bunları yüzdürüyor musunuz, bunlara para veriyor musunuz, üretim yapan reel sektöre bu desteği veriyor musunuz; vermiyorsunuz; ama, kendi hükümetleriniz döneminde, önce, yatırım bankası diye kolay şekilde izin verip, sonra, hepsini bir gecede mevduat bankası haline getirdiğiniz bu maceracıları yaşatamaya mecbur değilsiniz; bunların daha birçoğu batacaktır.

Yabancı sermaye Türkiye'yi terk ediyor. Önce, faiz için gelen sıcak döviz terk etti; şimdi, yabancı sermaye terk ediyor; güven duymuyor, güven bunalımı var; siyasî ve iktisadî istikrar görmüyorlar. 350 çoğunluğu olan bir hükümet, Mecliste her türlü kanunu çıkarmaya müsait gücü olduğu halde, Türkiye'de siyasî ve iktisadî istikrarı sağlayamıyor. Bakın, isim vereyim: Uluslararası, büyük, güçlü Philips firması,  Türkiye'deki  yatırımını  Macaristan'a taşıyor;  Pirelli,  Kahire'ye taşıyor; Toyota, yarış modelini Fransa'ya taşıyor Türkiye'den. Diğerleri de var; bu listeyi çok uzatmak mümkündür.

Reel sektör, Türkiye'de, kapanma noktasına gelmiş. Tabiî, faizler fırlayınca, bankalar, borçlarını geri istiyorlar, vadesi gelmeden, borçlarını geri istiyorlar ve faizleri artırıyorlar. Reel sektör feryat ediyor. Üretim, istihdam tepetaklak gidiyor; sinyaller bunu gösteriyor. Kepenkler kapanıyor...

İstikrar programıyla on yıl ilerisini görmek isteyenler vardı; şimdi, feryat ediyorlar; bugün "burnumuzun ucunu göremiyoruz; aman, hükümet, dikkat edin, ne yapacaksanız yapın, uçurumdan önceki bu son çıkıştır" diye feryat ediyor. Reel sektörün feryadı budur. Anasol-M hükümeti, uyum içinde, Türkiye'yi batırıyor; bu tablonun manası budur.

Şimdi, Değerli Maliye Bakanımız, tabiî, bu bataktan nasıl kurtuluruz diye çırpınıyor; biz de, başarılı olmasını istiyoruz; biz, Türkiye'nin, batağa gitmesini istemiyoruz, bu bataktan kurtulmasını istiyoruz; üreten, satan, ihraç eden, geçinen, kazanan insanların ülkesi, geleceğe umutla bakan insanların ülkesi olsun istiyoruz; ama, buna da, maalesef, imkân, bu hükümetle görünmüyor. Bunları söylemek beni üzüyor aslında; millete umut vermek gerekir, kötümserlik doğru bir psikoloji değildir, insanların şevkini kırar, umudunu kırar; ama, şairin dediği gibi: "Gördüm de hazanında bu cennet yurdu, baykuş kesildim; gül devrini göreydim, bülbül kesilirdim." Yani, Türkiye'yi, bu kötü şartlara siyasî iktidarlar getirdi. Vatandaş nezdinde sorumlu olan biziz ve iktidarlarla beraber, Meclistir. Bütçelerin yapıldığı yerler Meclistir, bütçenin denetlendiği yerin de Meclis olması lazım.

Türkiye, bu noktaya bir günde gelmedi değerli arkadaşlar. Yani, birçok şeyle sizi sıkmak istemiyorum; ama, bakınız, Türkiye'nin, geçmişten bu zamana, adım adım, adım adım bu batağın içine saplandığını görüyoruz. 1991'den 2000'e yılına kadar gelen dönemde, adım adım bu batağa saplanmışız biz. On yıllık dönemde ödediğimiz faiz 159 milyar dolardır; hep, bunlar, sıcak döviz gelmiş, almış götürmüş, almış götürmüş...

Şimdi, tabiî, bu krizi açmak için, hükümet, acele birtakım tedbirler alıyor. Geçenlerde, aldığı tedbirde -bankaların iflasından sonra- bankaların dışarıdan getirecekleri mevduata da garanti vereceğim dedi, kredilere garanti vereceğim dedi. Yani, bu ne demektir, biliyor musunuz; en azından, 11 milyar doları, Hazinenin risk hanesine yazmak demektir. IMF'den gelecek olan bu 7-8 milyar dolar mertebesindeki kaynağı da, ihtiyaç halinde içpiyasada kullanamayıp, bu risk karşılığında bloke etmek demektir. Tabiî, bu kredileri kim getirecek, ne kadar getirecek, kime verecek, bu krediler geri dönmezse ne olacak?.. Ki, dönmüyor nitekim, bankaların içini boşaltanlar bunu çok iyi beceriyorlar. Dışarıdan bankaların getireceği kredilere garanti vermek, bir yeni maceraya, sonu belli olmayan bir maceraya yöneliş demektir.

Tabiî, bütün bu tablolar karşısında, bakanlıkların yaptıkları hizmetlere bakıyoruz, bunlar, yetersiz; çünkü, kaynakları yok.

Hükümetin uygulamaları, sadece iktisadî sahada değil, diğer sahalarda da büyük sıkıntı veriyor. Bakın, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığının uygulamaları, daha doğrusu hükümetin enerji politikaları tam bir fiyaskodur. Maalesef, Türkiye, her geçen gün biraz daha büyük bir enerji krizinin içerisine girmektedir Enerji sektörüne yılda 4-5 milyar dolar yatırım yapılması lazım; bunlar yapılamıyor. Tahkim denildi, muhalefet partisi olarak destek verdik, tahkim de çıktı; ama, enerji yatırımlarında ilerleme yok. Daha önce 54 üncü hükümet zamanında başlamış olan gaz projeleri, maalesef, bizden sonraki 55, 56 ve 57 nci hükümetlerin beceriksizliği sebebiyle, süratle neticelendirilemedi ve bugün, Türkiye gaz sıkıntısı içerisindedir. Hava kirliliği bir tarafa, sanayi enerji bulamıyor. Tabiî, bundan memnun olunmaz; ama, 1999'da millî gelirin yüzde 6,4 küçülmesi; yani, Türkiye'nin daralması enerji krizini had safhada ortaya çıkarmadı. Bu yıl da, Türkiye, daha 1999 şartlarını aşma noktasındadır, 1998'e, 1997'ye dahi gelememiştir. Onun için, enerji krizi, önümüzde büyük bir mesele olarak durmaktadır. Hükümet, maalesef, bu meseleleri ciddî yönetemiyor.

Hükümet içerisinde tutarlı bir politika yok, hükümet içerisinde her bakanlık ayrı bir ses çıkarıyor. Bu hükümetin başbakanı yok mu, bu hükümetin bir merkezî siyasî iradesi yok mu? Devlet Planlama Teşkilatı enerjide başka söyler, Enerji Bakanlığı başka bir şey söyler... Basının önünde bu iki kurum aralarında kavga ederler; yani, bunlar, sadece, idarenin zafiyetini, güçsüzlüğünü, yönetme kabiliyetinin olmadığını göstermektedir.

Yatağan Termik Santralının baca filtreleri 1997'de başlatılmış, aradan üçbuçuk yıl geçmiş olmasına rağmen bitmemiş ve bu santral, maalesef, kapanma durumuyla karşı karşıya kalıyor.

Likit gaz taşıyan LNG gemileri 5 saat gecikse, Ankara'da gaz sıkıntısı oluyor, evlerde ısınma problemi oluyor. Yani, Türkiye, meselelerini yönetemiyor. Bunun bütününe baktığınız zaman, Türkiye, bir yönetim zafiyeti içindedir.

Nükleer enerjiyi yıllarca tartıştık; otuzüç yıllık bir projedir bu. Sonunda, Sayın Başbakan "rafa kaldırdım" dedi; kim gelip indirecek bilmiyoruz tabiî; ama, Türkiye de, enerji sıkıntısı içerisinde, önümüzdeki günlere, karanlık günlere doğru gidiyor; sokaklar karartılmış, koridorlar karartılmış, şehirler karartılmış; işte, bu şekilde bir enerji politikası, hükümet politikası, Türkiye'yi bu noktaya getirmiş durumdadır değerli arkadaşlar.

Tabiî, yapılacak şeyler söylenir; ama, önce bunları yapacak olan hükümetleri bulmak lazım. Ortada bu hükümet yok; siyasî iradesi olmayan bir hükümet var ortada, yönetemeyen bir hükümet var ortada. Enerji meselelerimizi uluslararası sermayenin lütfuna terk etmişiz. Kanada gelecek birini yapacak, ABD gelecek birini yapacak, Rusya gelecek birini yapacak, Fransa gelecek birini yapacak ve biz de enerjiye kavuşacağız... Gelmezse ne olacak? İşte, siz, burada, birtakım siyasî meselelerinizde de, ülke menfaatlarını riske etme durumundasınız. Bu kadar iktisaden sıkışan, manevra sahası daralan bir ülke, elbette, siyasî meselelerde de, milletin arzu etmediği tavizleri verme durumunda olur.

Üçbuçuk yıldır iktidarsınız; evet, bugünkü hükümet üçbuçuk yıldır iktidardadır... D gitti, M geldi; ama, üçbuçuk yıldır iktidarda olan bir hükümet var ortada. Nihayet, bu son hükümetin de, ondokuz aylık, hükümet ettiği bir dönem var.

Değerli arkadaşlar, bütün bunlar, ülkenin iyi yönetilmediğini göstermektedir. Şimdi bu bütçenin rakamlarına bakarak bu hükümete güvenoyu vermek neyi çözecek, soruyorum size? Bu hükümetin önüne "var" koysanız "yok" hale getiriyor, düzgününü koysanız bozuk hale getiriyor. Onun için, bu hükümetin ülkeyi yönetme kabiliyeti kalmamıştır. Süratle, bu hükümetin değişmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisinde de yeni bir hükümetin ortaya çıkması lazım. (FP sıralarından alkışlar)

Zaten, hükümet ortakları "uyumlu çalışıyoruz" diyorlar; ama, uyumlu şekilde işleri batırıyorlar. Nitekim, hükümet ortakları arasında da homurtular başladı; yani, bu, artık, basının sayfalarına da yansıdı. Bu hükümetin devam etmesi mümkün değil. Aranızda koltuk mu değiştireceksiniz, ne yapacaksanız veya beceremiyoruz diye istifa mı edeceksiniz; Türkiye'nin, kendini yönetecek olan yeni bir hükümete ihtiyacı var.

Bu hükümetin -55 inci, 56 ncı, 57 nci hükümetlerin üçünü de kastederek söylüyorum- millî eğitimde verdiği hizmet, maalesef, millî eğitimi tahrip etmiştir, milletle kavgalı bir millî eğitim haline getirilmiştir. YÖK ve Millî Eğitim Bakanlığının uygulamaları, öğretmenler için, kazanılmış hakları yok etmektedir, kazanılmış denklik haklarını yok etmektedir, hepsini yok etmektedir, yok saymaktadır. Meslekî ve teknik lise mezunlarının üniversitelere girişini hatta memur oluşunu dahi önlemektedir. Çeşitli yönetmeliklere koydukları birtakım maddelerle, meslekî teknik liselerle, genel liseler arasında ayırım yapmaktadır. Puan sistemini değiştirerek, üniversiteye girişlerini engellemektedir. Maalesef, hiçbir insafa, akla, izana sığmayan uygulamalardır bunlar.

Bütün beş yıllık planlarda, meslekî ve teknik eğitimin geliştirilmesine öncelik verilmesi emredildiği halde ve uygulamalar bu istikamette olduğu halde, bugün bakıyorsunuz, hükümetin bu yanlış tutumu sebebiyle, endüstri meslek liselerine ve diğer meslek liselerine müracaat eden öğrenci sayısı azalıyor; açın bakın. Bu uygulamanın başladığı 1999-2000 ile 2000-2001 yıllarında kaydolan öğrenci sayılarına bakın, sadece endüstri meslek liselerinde, geçen yıl -bu yıl değil- daha önceki yıl 17 000 mertebesinde kayıt eksikliği var, aileler buraya gitmiyorlar çok haklı olarak gitmiyorlar; başarılı çocuğun üniversiteye gitmesinin yolu kesiliyor ve Türkiye, vasıflı işgücüne, yardımcı personele ihtiyacı olduğu halde, bunlar da meslekî ve teknik liselerden yetişeceği halde, sırf bu uygulama sebebiyle, Türkiye'nin insan kaynakları kötü yönetiliyor ve kötü kullanılıyor değerli arkadaşlar.

Bu hükümet ve önceki hükümetler, maalesef, eğitimi politize ettiler, eğitimi cepheleştirdiler. Aslında eğitim, millî değerlere dayalı eğitim olması gerekirken, eğitim içerisinde kavga başlattılar, cepheleşme başlattılar.

Öğretmenler eksik, öğretmenler geçinemiyor, 200-250 milyon maaşla bir öğretmen nasıl geçinir? Tabiî, diğer zamanlarda pazarcılık yapıyor, başka işler de yapıyor. Bu şekilde geçim sıkıntısı içerisinde olan, baskısı altında olan bir öğretmenin, eğitimde, çocuklarımız için ne vermesini bekliyorsunuz? Önümüzdeki 100 yıla nasıl hazırlanacağız, içerisinde bulunduğumuz yüzyıla nasıl hazırlanacağız? Yani, Türkiye nasıl kalkınacak, gelişecek; bunun temeli eğitimdir esas itibariyle.

Üniversitelerden öğretim üyeleri kaçıyor, bırakıyor, imkân bulan özel sektöre geçiyor, özel üniversitelere geçiyor. Bir doçente 250-300 milyon vereceksiniz, bir profesöre 600 milyon vereceksiniz; bu şekilde bu insanlar nasıl ilim yapar, nasıl araştırma yapar, nasıl hizmet eder ve üniversiteler nasıl güçlenir? İşte bunlar, hükümetin çözmediği, çözemediği problemlerdir. Biz, bunlar için, hükümete, haziran ayında yetki kanunu çıkardık buradan; ama, o bunları düzeltecek yerde, üniversitelerde çalışanların özlük haklarını her tarafta düzeltecek yerde, makul noktaya getirecek yerde, o, hangi memurun başı örtülü, hangi memur evinde nasıl oturuyor nasıl kalkıyor, hangisini atayım diye, ideolojik kıyıma yöneldi, maalesef. Tabiî, Anayasa Mahkemesi de iptal etti, bunu yapamadı. İnşallah, yeni getireceği tasarıda aynı hatalı yola yönelmez; öncelikle, kamu çalışanlarının özlük haklarını düzeltecek olan uygulamalara yönelir değerli arkadaşlar.

Tabiî, eğitimde binalar da yetersiz. Millî Eğitim bütçesinde bu uzun uzun tartışıldı. Bakın, bir iki rakam vereyim size. 1997'de ağustosun sıcak günlerinde, biz, 4306 sayılı, eğitimle ilgili, vergi getiren bir kanun çıkardık, yeni vergiler getiren. Şimdi, hükümet, bunu iki yıl daha uzattı; 2000 yılının sonunda sona erecekken tekrar uzattı. 30 kişilik sınıflar olacaktı, bilgisayarlı eğitim olacaktı; ama, size rakam vereyim. Bakın -Millî Eğitimin istatistikleri bunlar, ben söylemiyorum- Adana'da sınıflarda ortalama 59 öğrenci var, Ankara'da 51 öğrenci var, Bursa'da 56 öğrenci var, Diyarbakır'da 62 öğrenci var, Gaziantep'te 62 öğrenci var, Hakkâri'de 70 öğrenci var, İstanbul'da 64 öğrenci var, Kocaeli'de 59 öğrenci var. Bunlar, Türkiye'nin, Hakkâri hariç, en büyük nüfusu olan yerleşim yerleri. İşte eğitimin tablosu bu. Siz ne öğreteceksiniz; öğretmeni, geçim imkânı içerisinde bunalmış, sınıfları 70 kişi olan okullarda ne öğreteceksiniz! İşte, bu hükümetin eğitimle ilgili bir sicilini de burada görüyoruz.

Değerli arkadaşlar, Millî Eğitim Bakanlığına verdiğimiz bütçe de, biraz önce de ifade ettim, 53 günlük faiz bedelidir, 5,5 milyar dolardır. İşte, Türkiye'nin tablosu budur; yani, bu hükümetle, Türkiye, nereye gider? Bu hükümetten, bir an önce, Türkiye'nin kurtulması gerekir. Türkiye, buna mahkûm değildir.

Bizim milletimiz, geçmişi, hakikaten, şanla şerefle dolu olan, insanlığa örnek tablolar ortaya koyan bir millettir; her bakımdan, yeryüzünde hâkim olan bir milletti. Tabiî, son 2000 yıllık tarihe baktığınız zaman, orada, bir putperest Roma, bir Hıristiyan Bizans, bir de Müslüman Osmanlı var. Bu kadar, yeryüzünde gücü olan, son 2000 yıla damgasını basan bir büyük milletin çocuklarıyız. Biz, bu kadere mahkûm değiliz; ama, Türkiye'nin, önce, yönetimini düzeltmesi gerekmektedir ve Türkiye'nin kendini yönetecek olan     siyasî kadroları -yüksek ahlakta, seciyede, bilgide, kabiliyette- ortaya koyması gerekmektedir. İnşallah, bu Meclis ve milletimiz, seçimde, şu veya bu şekilde, bunu çözecektir.

Değerli arkadaşlar, tabiî, bugünkü sıkıntıdan nasıl çıkarız? Müsaade ederseniz, birkaç kelime de onunla ilgili arz etmek istiyorum.

Tabiî, bugün yaşadığımız sıkıntı, Türkiye'nin fakirliği meselesidir; gelirlerinin ihtiyacı karşılayamaması meselesidir ve milletin istediği hizmetleri; altyapı hizmetlerini, sosyal güvenliği, eğitimi, sağlığı finanse edecek olan kaynakları ortaya koyamamış olmamızdır. Borçla bir yere gitmek mümkün değil. Hükümet, IMF'ye bakmaktan vazgeçsin, Dünya Bankasına bakmaktan vazgeçsin. Elbette, onlardan birtakım yardımlar gelecektir, yapılmış anlaşmalar yürüyecektir; ama, bunların hiçbiri kalıcı olmayacaktır. Şimdi, nasıl iç borçlanmalarla bir felaketin içine gelmişsek, verginin yüzde 88'i faize giden bir tabloya saplanmışsak; şimdi, bu yüksek faizli içborçları dış borca tahvil ettiğiniz zaman, aşağı yukarı, 48 milyar dolar mertebesinde içborç var; siz, şimdi, bunu, dış borca atmaya çalışıyorsunuz; anaparadır bu esas itibariyle, atınız; ama, bu, hiçbir zaman güvenli olmayacaktır. Türkiye'nin yapması gereken, üretimi artıran ve bunu ihraç edebilen bir seviyeye gelmektir.

Değerli arkadaşlar, tabiî, Uruguay Rounds, uluslararası anlaşmalar, Avrupa Birliğiyle gümrük birliği ve Avrupa Birliğine üyelik yolunda ilerlerken, önümüzdeki mesele, üretim; kaliteli üretim, ihraç edebilen, rekabet edebilen bir üretim seviyesini yakalamaktır; hükümetin, öncelikle üzerinde durması gereken budur. Tarıma da bu gözle bakmaya mecburuz, sanayie de bu gözle bakmaya mecburuz, hizmet sektörüne de bu gözle bakmaya mecburuz; bunu yapmazsak, ayakta durmamız mümkün değil.

Tabiî, çevremizdeki ülkelerle, komşu ülkelerle ticaretimizi geliştirmemiz gerekir. Maalesef, Türkiye, kendi komşularıyla kavgalı olan bir ülke haline gelmiştir. Kendi kendiyle kavgalı olan bir ülkenin, elbette ki, komşularıyla da kavgalı hale gelmesi, başka türlü düşünülemez.

Türkiye'nin, uluslararası pazarlara uzanmak için, ciddî gayretler sarf etmesi gerekir. Bugün, 10 milyon nüfuslu bir Belçika'nın ihracatı 180 milyar dolardır; Türkiye'nin, ıkına sıkına geldiği bütün nokta 27-28 milyar dolardır. Nitekim, bu hükümetin uygulamalarında, ihracatın da tepe aşağı gittiğini görüyoruz. Bu yıl sonunda, muhtemelen, dışticaret açığı 25 milyar dolar mertebesinde olacak; cari işlemler dengesi 10 milyar dolar mertebesinde açık verecek. Bu tablonun düzelmesi için, hükümetin, ciddî olarak, bu meselelerin içerisine girmesi lazım. Alt sektörleri, sektörleri, mal gruplarını, muhtemel ihracat pazarlarını, bölgeleri, gayet iyi değerlendirmesi lazım.

Rahmetli Özal, uçaklara işadamlarını doldurur, ülke ülke gider, yeni pazarlar arardı. O dönemi yaşadık hep beraber. O dönemlerden, biz, nihayet, 15 milyar, 20 milyar veya 25-30 milyar dolar mertebesine geldik; bunu, 50 milyar, 100 milyar dolara çıkarma hedefi içerisinde, hem içeride üretim ve kalite bakımından hem de dışarıda pazar bulma bakımından, hükümetin, fevkalade dinamik bir politika ortaya koyması lazım; ama, maalesef, bunları yapacak hükümet görmüyoruz.

Tarım, ayrı bir maceradır; tarıma verilen destekler yetersizdir. Uluslararası birtakım rakamları, burada, size tek tek arz etmeye, diğer ülkelerin verdiği destekleri burada tekrar etmeye vaktim yok; buna, esas itibariyle, lüzum da yok; ama, bugün, en gelişmiş ülkeler, en kalkınmış ülkeler dahi, tarımına, fevkalade yüksek seviyede destek vermektedirler.

Avrupa Topluluğunun, son otuzbeş yılda, 60'lı yıllardan beri uyguladığı tarım politikaları, bugün, Avrupa Topluluğunu, tarımın her sahasında, ithalatçı değil, ihracatçı ülke haline getirmiştir; kalite bakımından, maliyet bakımından, rekabet şartları bakımından, bu altyapıyı sağlamışlardır. Türkiye'nin önündeki mesele budur; ama; maalesef, biz, tarımı destekleyecek yerde, tarımdan destekleri çekiyoruz. İstikrar tedbirleri en büyük darbeyi tarıma ve çiftçiye vurmuştur.

Değerli arkadaşlar, biz, tarımı korumazsak 30 milyon insan aç kalır. 30 milyon insan çalışmazsa, traktörünü çalıştıramazsa, mazot, gübre alamazsa Türkiye aç kalır. Nitekim, son yıllarda, rakamlara baktığınız zaman görüyoruz ki, giderek, Türkiye'nin tarım ürünleri ve işlenmiş tarım ürünleri sanayi malları ithalatının ihracatını aştığını görüyoruz.

Tarım meselesi fevkalade mühimdir. Bugün 60 milyonluk bir Fransa'nın, yıllık tarım ürünleri ve işlenmiş gıda maddeleri ihracatı 41 milyar dolardır, bir Hollanda'nın 39 milyar dolardır; Türkiye'nin, topu topu 4,5-5 milyar dolardır değerli arkadaşlar. Yani, önümüzdeki bu hedefleri hükümetin görüp, bu hedefler etrafında aşkla, şevkle, gayretle çalışacak siyasî iktidarlara ihtiyaç var. Hükümetiniz yorulmuş olabilir; bunu değiştirip bunları çözecek olan siyasî iktidarları getirmek lazımdır.

Hükümette gördüğüm bir eksiklik de, iktisadî meselelerde, ekonomik meselelerde bir ciddî koordinasyon eksikliğidir. Hükümet âdeta üç başlıdır bu meselelerde. Onun için, bu işlerde dirayetli bir başbakan yardımcısının getirilip, bütün ekonomik meselelerden sorumlu hale getirilmesi lazımdır. Üç lider toplanacak, hangi banka özelleşecek, hangisi özelleşmeyecek... Bir arıza çıktı, tekrar toplanacak. Yani, bu şekilde hükümet etmek mümkün değildir. Ekonomik meseleleri birinci elden alacak ya başbakan veya onun bir yardımcısı; ama, bu meselelerde vukuf sahibi, dirayetli, karar verebilen bir hükümete ihtiyaç var.

Hükümetin bu siyasî zafiyeti, irade zafiyetini, biz, deprem bölgesinde de gördük. Bunu, deprem bölgesinin milletvekili olarak söylüyorum. Bakın, depremzedeler, Türkiye'nin en gelişmiş bölgesindeki insanlar, bugün, ikinci kışı barakalarda ve çadırlarda geçiriyorlar. Maalesef, hükümet bu meseleyi yönetemedi; hükümet, bu meseleye gerekli olan kaynakları tahsis edememiştir. Dünya Bankası Başkan Yardımcısı, daha 1999 yılının Ekim, Kasım ayında "ben konut yapacağım arsa verin" diye feryat etmiştir. Odalar Birliği "5 000 konut yapacağım" dedi; arsa olmadığı için, bunun sayısını azalttı ve düşürdü "artık yardım toplayamıyorum" diyor. Yani, hükümetin, maalesef, bu zafiyetini, işte, siyasî olaylarda da görüyoruz, iktisadî olaylarda da görüyoruz. İşte, hapishanelerin durumu; işte, yaşadığımız terör, anarşi hadisesi; yani, hapishaneler bir başkasının!.. İşte, sokaklarda milyonlarca memurun nümayişleri; işte, devletin kurumlarındaki şevksizlik, ümitsizlik, bıkkınlık! Millete hâkim olan bu hava.

Şimdi, hükümetin tek yaptığı şey, habire vergi toplayıp faize ödemek. Şimdi, geldiniz, 2001 yılı için, 2002 yılı için, tekrar, birsürü vergi kanunları getirdiniz. Yeniden değerlendirme katsayısı yüzde 56 iken, maktu olan vergilerde, Gelir Vergisi dilimlerinde aynı şekilde, yüzde 56 oranında dilimleri artırmanız gerekirken -bunu uzman arkadaşlar bilirler- bunu artırmadınız. Yani, şunu söylemek istiyorum: Bu 2000 yılı için vergi düzenlemelerimiz, Bakanlar Kurulu kararıyla yaptığınız düzenlemelerle memurdan ve Gelir Vergisi mükelleflerinden, esnaftan, işçiden, çalışanlardan, görünmeyen bir elle, gizli olarak, yüzde 5 ilâ yüzde 8 oranında tekrar ilave vergi aldınız. 2 milyar 500 milyon lira olan Gelir Vergisi en alt dilimini 2 milyar 800 milyona yükselttiniz; halbuki, bunu, en azından 4 milyar liraya yükseltmeniz gerekirdi; teknik bir meseledir; ama, sırf ortada kalmasın diye arz ediyorum.

Taşıt vergilerine yüzde 60-70 zam getirdiniz. LPG kullanan, likit gaz kullanan dargelirli vatandaşlar var, üç beş senelik, on senelik eski bir arabası var, bayramdan bayrama kayınpederine gidecek, dayısına gidecek, amacasına gidecek, sılai rahm yapacak insanlar. Arabaya binmiş olmak da bir ailenin en büyük zevkidir, en büyük isteğidir; her ailenin isteğidir kendi arabasının olması. Buna, getirdiniz korkunç vergiler koydunuz. Yıllık 200-250 milyon, 300 milyon lira Taşıt Vergisi koydunuz, taşıt devir vergilerini aynı şekilde artırdınız, 4 misli artırdınız. Lüks arabalarınkini artırmadınız, düşük tuttunuz -vergi tablolarını açın bakın- en küçük arabaları, 900 kilonun altındaki arabaların vergilerini 4 katı artırdınız. Bu, hangi insafa sığar? Yazık değil mi, bu insanlar kendilerini idare eden hükümetlerden böyle insafsız muameleler görmeye müstahak mıdırlar değerli arkadaşlar? Hükümetin uygulamalarının, neresinden bakarsanız bakınız, Türkiye'nin meselelerini çözecek uygulamalar olmadığını görürsünüz.

Değerli arkadaşlar, tabiî, Türkiye'nin meselesi, fakirliktir, işsizliktir, gelirlerin geçime yetmemesidir. Onun için de, üretim artışı şarttır dedim. Evet; ama, bütün bunları yönetmek için de, bütün bunları yönetecek kadroları işbaşına getirmeniz lazım. Maalesef, Türkiye'de, bugün yaşadığımız, bu hükümet döneminde yaşadığımız, fevkalade elem verici tablolar var, manzaralar var. Hiçbir hükümet döneminde olmadığı şekilde, her gün kalktığımız zaman, yeni bir soygunla, yeni bir yolsuzlukla karşılaşıyoruz. Üçbuçuk yıldan beri iktidarda olan bir siyasî iktidarın değişen ve birbirini tamamlayan üç iktidar zamanında Türkiye'nin içine düştüğü bu durum, ümit verici değildir, şevk kırıcıdır. Onun için, kamu yönetimini ahlakî bakımdan, seciye bakımından, bilgi bakımından yetenekli, milletine ve devletine bağlı, sadık; menfaatı için, milletin menfaatlarını satmayacak istikamette insanlarla yönetmeniz gerekir. Yapılması gereken şey budur. Maalesef, bugün, Türkiye'deki yolsuzlukların temelinde, gelişmekte olan ülkelerdeki yolsuzlukların temelinde, yolsuzluğun üç tane ayağı var; bir tanesi, yolsuzluk başoyuncusu, maalesef, birtakım işadamları; onun yanında, bazı siyasiler; onun yanında da, bazı yüksek bürokratlardır. İşte, bu üçlü sacayağını dağıtmanın yolu, kamu yönetimini ehil kadrolarla yönetmek ve millete hizmet edecek hale getirmektir.

Değerli arkadaşlar, tabiî, millete genel bir ümitsizlik verdiniz. Hakikaten, bugün, vatandaş arasında dolaştığımız zaman, siyasî şahsiyetimizden  sıkılır duruma geldik. Ne söyleseniz, sizi haklı da bulsalar "evet, sizin söylediğiniz doğru; ama, biz yapılanlardan memnun değiliz" diyor vatandaş. Millet siyasetten umudu kesmiş vaziyette. Siyasetten umudu kesmek, Allah korusun, Türkiye'yi karanlık bir diktatörlük dönemine getirir. Onun için, siyasetin seviyesini yükseltmek, kalitesini iyileştirmek ve millete en güzel hizmet edecek hale getirmek, öncelikle, siyasî kadroların görevidir.

İşte, bu noktada, Muhterem Genel Başkanımızın her zaman ifada buyurdukları, siyasî kurumlar arasında diyalog olması, işbirliği olması, dayanışma olması temel meselelerden biridir. Yani, bizim, kavga ederek bir yere gitmemiz mümkün değildir. Birilerinin gelip, bu işleri çözmesi lazım. Evet, siyasî iktidarlar yorulur, biri gelir, biri gider; ama, çizginin muhafaza edilmesi ve iyileştirilmesi gerekir. Batı demokrasilerinin yol almalarının sebebi de budur.

Şimdi, çok yakında, hemen bugünlerde bir Amerikan seçimini gördük. Bakın, orada, çok fevkalade ciddî bir hukukî tartışma olmasına rağmen, bir noktadan  sonra "ben kaybettim; bütün Amerika 43 üncü Başkanın arkasına geçmelidir" diye, bizzat, seçimi kaybeden de, mevcut başkan da aynı beyanda bulundular. Yani, Türkiye'nin bu dayanışmaya ihtiyacı var.

Bulunduğumuz bölge jeopolitik bakımdan, jeostratejik bakımdan fevkalade mühim bir bölgedir. Yani, bu bölgede zayıf bir milletin ayakta durması mümkün değil. Bizim, nihayet, bu topraklardaki varlığımız takriben bin yıldır; bin yıl uzun bir süre değildir ve bu süreler hiç kimse için de garanti değildir. Bakın, Endülüs'te sekizyüz yıl Endülüs Emevi Devleti vardı, İslam medeniyeti vardı; ama, bugün, onun sadece yıkık kubbeleri ve duvarlarında incir ağacı çıkmış medreseleri, sarayları var.

Onun için, bu vatan üzerinde onurumuzla yaşamak için, şerefimizle yaşamak için, bu vatan içinde varlık içinde, refah içinde yaşayabilmemiz için çok çalışmamız gerekmektedir. Biz, bütçeleri uygulayan hükümetlerin de bu istikamette düşünmesi ve bu istikamette uygulamalara yönelmelerini diliyoruz değerli arkadaşlar. Türkiye'nin sıkıntılarını Türkiye'nin aşması gerekir.

Evet, Avrupa Birliğine bugün umutla bakıyoruz. Nüfusun aşağı yukarı yüzde 70'i, Türkiye'nin, Avrupa Birliğine girmesini istiyor; biz de istiyoruz, hepimiz istiyoruz. İsteme sebebimiz şudur; iki tane sebep var, vatandaş gözüyle bakarak söylüyorum: Bunlardan bir tanesi demokratikleşme, hukuk ve insan hakları meselesidir. Maalesef, bu noktaya gelmiş olmak, bizi de üzüyor, hepimiz için üzüyor; yani, bizim, bu meseleleri kendimiz inşa etmemiz lazım; kendi mutfağımızı kendimiz düzene sokmamız lazım.

İkinci mesele de refahtır, gelirdir, kalkınma ve gelişmedir. Evet, Avrupa Topluluğu, bugün 370 milyon nüfusuyla -ki, yarın, yeni katılımcılarla 500 milyon olacaktır- 20 000 dolar mertebesinde millî geliri olan, fevkalade yüksek tüketim seviyesi olan, teknolojik seviyesi olan; her meselede akılla, bilgiyle, ilimle makul şekilde çözüme ulaşan ve hakikaten, insanlık tarihinde fevkalade başarılı bir projedir. Yani, ben, bu meseleyi, baştan beri takip eden bir kardeşiniz olarak söylüyorum.

Tabiî, gönül isterdi ki, bu noktada Türkiye, Ortadoğu'nun bir Japonyası olsun; geliriyle, sanayisiyle, her bakımdan güçlü bir ülkesi olsun; ama, maalesef, biz, ikiyüz yıllık çağdaşlaşma projemizde başarılı olamadık. Rakamlar ortada; 1960'lı yıllarda, bizim çok gerimizde olan, bizim mertebemizde olan İspanya, Portekiz, hatta Kore, Malezya bugün millî gelirde bizi geçmiş durumdadır, bizden çok çok ileri gitmiş ülkelerdir; yani, aramızdaki fark giderek açılmaktadır. 1971'de, zannederim Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanırken, uzun vadeli, orta vadeli strateji yaklaşımında, 1995'te, yirmiiki yıl sonra, Türkiye'nin İtalya seviyesine gelmesi hedef alınmıştı. Bugün, maalesef, rakamlara baktığımız zaman, millî gelirde fert başına, İtalya'nın sekizde 1'i seviyesindeyiz. Bütün rakamlara baktığımız zaman, Türkiye, bu hedeften daha da uzaklaşmıştır; yani, makas açılmaktadır, açı büyümektedir. Onun için, Avrupa Topluluğuna bu gözle bakıyoruz.

Avrupa Topluluğuna girişin zorlukları var, kabul ediyorum; yani, Avrupa kulübü içine girdiğiniz zaman, tabiî, bu kulüp, fakiri zengin yapacak bir kulüp değildir; Avrupa Topluluğu, bilgisizi bilgili yapacak, kabiliyetsizi kabiliyetli yapacak bir topluluk değildir. Tabiî, orada, fevkalade çetin şartlarda çalışacağız; ama, umut ederim ki, temenni ederim ki, dua ederim ki, bin yıl önce Orta Asya'dan kalkıp göçlerle Anadolu topraklarına gelen ecdadımız, nasıl, bu topraklarda hem kendi değerlerini yerleştirirken, bu toprakları kendi toprakları haline getirirken, bu topraklarda meskûn olan insanlarla, Sümerleriyle, Akatlarıyla, bütün geçmişten kalan insanlarıyla bir değer bütünlüğü içinde kaynaşıp, yepyeni bir medeniyetin ufkunu açmışlarsa, ben inanıyorum ki, Avrupa Topluluğuna eğer girilirse, Türkiye'nin de, kendi dinamiklerini muhafaza ederek, kendi değerlerini geliştirerek, Avrupa Topluluğuna ve uluslararası topluma, kendi medenî değerlerini yüksek seviyede temsil edecek, tanıtacak ve sevdirecek olan bir üslup, kabiliyet ve başarı çizgisinde olması gerekir. Yani, önümüzdeki mesele, bir teslimiyet meselesi değildir. Bugün, Türkiye'de yaşadığımız birtakım sıkıntılar, kimlik bunalımları, kimlik tartışmaları, kimlik üzerindeki değişik yaklaşımlar, Avrupa Topluluğu içine girdiğimiz zaman, kimliğimizi inkâr ederek ortadan kalkmayacak. Biz, o topluluk içinde, o toplulukta yerleşmiş olan insan hakları, hukuk, özgürlükler ve demokrasi çerçevesinde kimliğimiz, kendi değerlerimiz üzerinde daha da güçlenerek, onlarla rekabet eden; ama, beraber yaşayan bir topluluk haline gelmek istiyoruz; önümüzdeki hedef budur. Onun için, hükümetin, Katılım Ortaklığı Belgesinde elini çabuk tutmasında fayda var. Nice zirvesinde -basından bize intikal eden bilgilere göre, tabiî, hükümet, inşallah, burada bir açıklama yapar veya yapmıştır belki Dışişleri Bakanlığı bütçesinde- Türkiye'nin, on yıl sonraya üyeliğinin tehir edilmesi istikametinde bir yaklaşım, Türkiye'ye umutsuzluk verir. Bizim, uzun vadeli beklemeye tahammülümüz yok. 1960'lı yıllarda...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

CEVAT AYHAN (Devamla) - Bitiriyorum Muhterem Başkan.

BAŞKAN - Buyurun Sayın Ayhan.

CEVAT AYHAN (Devamla) - Teşekkür ederim.

...1963'te başlayan Ankara Anlaşmasıyla, aşağı yukarı otuzyedi yıldır devam eden bu yolda, biz, maalesef, ciddî hazırlanamadık, kendi ödevimizi iyi yapamadık. İspanya'nın, 1970'li yıllarda topluluğa üyelik istikametindeki çalışmalarını hatırlıyorum; binlerce uzman, İspanya'yı, topluluğa üyelik için, gerek topluluk mevzuatı olsun gerekse kendi üretimi, sanayii olsun, kalitesi olsun, bütün sektörleri ele alıp, topluluğa uyum noktasına getirdiler; ama, maalesef, biz, bunları yapamadık. Onun için, süreyi uzatmamak lazım; millî değerlerimizi, millî birliğimizi, vatanımızı, bir arada yaşama irademizi güçlendirecek istikametteki politikalarımıza da öncelik vererek, toplulukla bütünleşecek olan yolu süratle açmamız gerekir. Hükümetin önündeki en öncelikli meselelerden biri budur.

Ben, bu istikametteki çalışmaların, bütçe çalışmalarımızın milletimiz için hayırlı olmasını diliyor ve bütçeye kırmızı oy vereceğimizi ifade etmek istiyorum.

Hepinizi hürmetle selamlıyorum. (FP ve DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Ayhan.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına iki konuşmacı var.

İlk söz, İzmir Milletvekili Sayın Oktay Vural'ın. (MHP sıralarından alkışlar)

Süreyi eşit mi paylaşacaksınız Sayın Başkan?

OKTAY VURAL (İzmir) - Evet efendim.

BAŞKAN - Peki.

Buyurun efendim.

MHP GRUBU ADINA OKTAY VURAL (İzmir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2001 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarıları hakkında Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyete saygılar sunuyorum.

Bütçe üzerindeki görüşlerimi iletmeden önce, cezaevlerinde huzuru temin etmeye çalışırken şehit olan güvenlik görevlilerimize, polislerimize, yapılan menfur bir saldırı sonucu şehit olan ülküdaşıma, Cenabı Hak'tan rahmet diliyorum. Milliyetçi Hareket Partisi olarak, vatanın ve milletin birlik ve bütünlüğünü sağlama, milletimizin menfaatını ve huzurunu koruma kararlılığımızdan, istikrardan, uzlaşmadan vazgeçmeyeceğimizi vurgulamak istiyorum.

Sayın milletvekilleri, 2001 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarıları ile ülke meselelerinin tamamı hakkında görüşlerini ifade eden sayın bakanlara, tüm milletvekili arkadaşlara, bütçenin hazırlanmasında emeği geçen tüm kamu görevlilerine teşekkür ediyoruz.

Esasen, bütçeyi hazırlayan siyasî otoriteyi değerlendirirken ele alınması gereken husus, ekonomik performanstır. Acaba, geçmiş dönemlerden bu bütçeye kadar nasıl bir trendin ve tercihin etkisi olmuştur? Bunları ortaya koyarak 2000 yılındaki gelişmeleri ve 2001 yılı bütçesi ile hükümetin performansını mukayeseli olarak ortaya koymamız daha akılcı olacaktır. Bunu yaparken amacım, ülkemizin içinde bulunduğu sorunları, size, halkımıza anlatmak; bunları, neleri, neden yapmamız gerektiğini ortaya koymaktır. Bu tabloyu ortaya koyarken, bir devri yargılamak gibi bir amacımız yoktur; ancak, vatandaşlarımız, bu gerçekleri yaşamıştır. Onun için, sorunların sebeplerini ortaya koymak, çözüm için de, yapılanları değerlendirmek gerekmektedir.

Bu değerlendirmeyi, geçmiş on yıldaki gelişmeler ışığında yapmak istiyorum: 1990-1999 arasında, bir önceki yıla göre artışlar hesaplamasıyla, içborç faiz ödemeleri tam 767 kat artmıştır. Buna mukabil, dışborç 2,1 kat artmıştır. Demek ki, bu dönemin temel tercihi, iç borçlanma olmuştur. Bu dönemde, dolar 201 kat artarken, dış borcun, sadece, 2,1 kat artması; buna mukabil, 767 kat iç borç faiz artışı, yurt dışından sıcak paranın ülkemize girerek, yüksek faiz neticesinde, iç borçlanmaya kanalize olduğunu göstermektedir. İşte, saadet zincirinin ilk halkaları böyle oluşmuştur. Şüphesiz, bu rakamlar, bize artık, faizleri ödemek için borçlanma yapıldığını da ortaya koymaktadır. Bu dönemde ortalama faiz oranı yüzde 108 iken, enflasyon yüzde 70 kadar olmuştur; yani, rant kesimine, saadet zincirinin halkalarına reel kaynak aktarılmıştır. Peki, kimden alıp, kime verilmiştir? Bu sorunun cevabını vermeyi milletimiz de bekliyor.

Bu dönemde, benim çiftçime ne verilmiştir ona bakalım? Bakınız, 1990-1999 arasında, ekmeklik buğdayın destekleme alım fiyatı 166 kat, şekerpancarının fiyatı 175 kat, tütünün fiyatı 128 kat, yaş çay yaprağının fiyatı 191 kat, pamuğun fiyatı 160 kat artmıştır. Çiftçimize şunu verdik, bunu verdik diye böbürlenenlerin rakamları bunlar. Bakın, çiftçilere verdik diyenler, acaba, çiftçiden ne alıp, götürmüşler?.. Evet, bu dönemde tüketici fiyatları, tam 306 kat artmıştır; yani, çiftçilerimize verdiklerinin 2 katını enflasyonla alıp, götürmüşler. İşte, hep, oy deposu olarak gördükleri çiftçilerimize yaptıkları! Rant kesimine, enflasyonun üzerinde, ortalama yüzde 50'den fazla reel kaynak sağlamışsınız; köylülerimizin, çiftçilerimizin gelirlerini ise, enflasyonun yarısı kadar artırmışsınız. Buğday ekenin geliri, enflasyondan yüzde 140 kat, şekerpancarı ekenin, enflasyondan 130 kat, tütün ekenin 178 kat, pamuk ekenin enflasyondan 146 kat daha az artmış. Çiftçilerimizin sizde kalmış daha çok alacağı var. İşte, çiftçiden, köylüden alıp faize, ranta aktardığınız hortum ekonomisi; işte, enflasyon karşısında ezdirdiğiniz çiftçilerimiz.

Peki, bu dönemde memurlarımızın durumu ne olmuştur; bütçede personel harcamaları 260 kat artmıştır; faizler 767 kat artarken, memurların harcamaları, evet, sadece 260 kat artmıştır; 306 kat artan enflasyon karşısında, memurlarımızın maaşları 46 kat daha az artmıştır. İşte, enflasyon karşısında ezdiğiniz memurun hali; ranta, her yıl faiz olarak yüzde 50 gelir, memura her yıl reel azalma; işte, bu dönemin tercihi. Enflasyon karşısında ezilen, hak ettiğini alamayan çiftçilerimiz, memurumuz, harcamalarını borçlanmak zorunda bırakılmak suretiyle temin etmek zorunda kalmıştır. İşte, çiftçisini, memurunu hortumcularına teslim eden ekonomik politikası.

Bu dönemde gerçekleşen kamu borçları, memura, çiftçiye, emekliye gitmediğine göre, belki de, bunlar, okul, hastane, yol, içmesuyu gibi kamu yatırımlarıyla onlara hizmet olarak geri dönmüş olabilir mi; hayır. Bu dönemde konsolide bütçe yatırım harcamaları 264 kat artmıştır; yani, enflasyon artışından 42 kat daha az yatırım harcaması yapılmıştır. Borçlanma, ne memura ne emekliye ne de yatırımlara yansımıştır. Görülen o ki, borçlanma, sadece borç ödemek için yapılmış.

Şüphesiz, hortum ekonomisinin göstergeleri bunlarla bitmiyor; gelelim, vatandaşlarımızdan alınan vergilere. Bu dönemde vergiler tam 326 kat artmıştır, enflasyonun 20 kat üstünde bir vergi artışı! Peki, bütçede personel harcamaları, yatırım harcamaları enflasyonun katbe kat altında gerçekleşirken, vatandaşlardan aldığımız vergi nereye gitmiştir sizce; faizden başka bir yere değil. İşte, enflasyonun üstünde vergi veren vatandaşlarımızın vergilerini borç ödemelerine aktaran hortum ekonomisi.

Gelelim vergilerin dağılımına: Vergi politikası, gelirlerin yeniden dağıtılmasının en önemli araçlarından biridir. Gelirlerin oluşmasında ortaya çıkan bozukluklar vergi politikasıyla düzeltilebilir. Gelirde, çiftçiyi, memuru, köylüyü, esnafı, enflasyon karşında ezdirdiniz, faizcileri, rantçıları ihya ettiniz.

Gelirin oluşmasındaki bu adaletsizliği, acaba, vergi politikasıyla giderebildiniz mi, vergiyle kimleri, hangi kesimleri, nasıl etkilediniz; gelin, bunun cevaplarını arayalım.

1990-1999 arasında vergi gelirleri, 326 kat artarken, dolaylı vergilerin artışı tam 371 kat artmıştır; yani, vatandaşlarımızın yaptığı harcamalardan, çiftçimizin yaptığı harcamalardan, esnafımızın yaptığı harcamalardan alınan vergiler, enflasyonun tam 45 kat üstünde gerçekleşmiştir. Bu harcamaları yapanlar hangi kesimlerdir; biraz önce ifade ettiğim gibi, çiftçidir, köylüdür, emeklidir, işçidir, memurdur, öğrencidir. Bu kesimlerin gelirlerini enflasyonun altında vereceksiniz; ama, iş vergiye gelince, bu kesime bindireceksiniz.

Bu dönemin tercihi, düşük gelirlileri daha fazla vergilendirmek olmuştur. Harcamalardan alınan vergilerle, düşük gelirliler ağır bir yük altına sokulurken, bakınız, gelirden alınan vergilerde durum ne olmuştur; bu dönemde dolaysız vergiler; yani, gelirden alınan vergiler 282 kat artmıştır, enflasyon artışından tam 24 kat daha az gerçekleşmiştir. İşte, dargelirlinin harcamalarından 45 kat üstünde, gelirden ise, enflasyonun 25 kat altında vergi alınması. Bu da gösteriyor ki, faiz ödemelerinin finansman kaynağı, harcamalardan alınan, dargelirlilerden alınan vergilerden sağlanmıştır, saadet zincirlerini, dargelirlilerin gelirlerini azaltarak beslemişler. İşte, hortum ekonomisinin bir boyutu daha.

Sayın milletvekilleri, 1990-1999 arasında bankalardaki mevduat 482 kat artmıştır. Ekonomik manada tasarrufların artması, esasen, yatırımların artmasına yol açar; ancak, bu dönemde, gayri safî sabit sermaye yatırımları sadece 187 kat artmıştır. Yani, tasarruflar yatırımlara, müteşebbislere değil, içborç faizlerine yönelmiştir. Böylece, işadamlarının ihtiyacı olan finansman imkânları daraltılmış ve üretim ekonomisi sıkıntıya sokulmuştur.

Böyle bir dönemde işadamlarımız ne yapmıştır? 500 büyük sanayi kuruluşunun net bilanço kârı içinde faiz ve döviz gelirleri gibi faaliyet dışı gelirlerin payı, 1990 yılında yüzde 33,3 iken, 1999 yılında faaliyet gelirleri içerisindeki payı, tam olarak, yüzde 219 olmuştur. Yani, firmalar, normal faaliyetlerinden zarar ederken, döviz ve faiz gibi diğer alanlardan kazanç sağlayarak varlıklarını sürdürme yoluna gitmişlerdir.

Gelelim küçük işletmelere, KOBİ'lere... Halk Bankasının KOBİ'lere açtığı krediler, bu dönem içerisinde 214 kat artmıştır. Mevduat 482 kat artarken, bu mevduat artışı, KOBİ'lere de gitmemiştir. Kredi artışı, mevduat artışından 268 kat daha azdır. Şimdi, faizle uyarılan tasarruf, KOBİ'lerin, esnafın kredilerine yansımadığına göre nereye gitmiş; kamu faizlerine. Hani nerede KOBİ'lere, esnafa verilen destek?

Bir ekonomideki sorunların göstergelerinden bazıları da karşılıksız çekler, protestolu senetler, icra dairelerindeki iş artışlarıdır. Bunlar, esnafın durumunun nasıl olduğunu ortaya koyar. İşte, 1990-1999 arasında karşılıksız çekler tam 2,2 kat artmıştır, protestolu senetler ortalama yüzde 27 artmıştır. 1995 yılında, protestolu senet sayısında, bir yıl içerisinde yüzde 191 artış olmuştur. Kapanan firma sayısında, yine bu dönemde 2,2 kat artış olmuştur. İşte, özel sektörün durumu ortadadır, günbegün ödeme güçlüğü içine düşürülmüştür.

Oysa, aynı göstergeler, ekonomik program neticesinde, karşılıksız çeklerde -2000 yılı ilk yedi aylık dönemde- geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 36,2 azalma, protestolu senetlerde ise yüzde 28 azalma olmuştur.

Her bütçe görüşmesinde, enflasyondan bahsederken, mutfaktaki enflasyon şöyle oldu, böyle oldu diyerek enflasyonun ölçüm hesapları ve endeksi gözardı edilmektedir. Böylece, güya rakamların çarpıtıldığı ima edilmektedir. 1990-1999 arasında, ekmek fiyatı 235 kat, makarna 162 kat, peynir 127 kat artmıştır.

Bütçenin ilk görüşmelerinde, 2000 yılında ekmeğin fiyatının yüzde 80 arttığı vurgulanmış, "hani, nerede yüzde 20-25" diye sorgulanmıştı. Bakınız, 1994 yılında, ekmek fiyatı yüzde 224, enflasyon yüzde 106; 1995 yılında, ekmek fiyatı yüzde 205, enflasyon yüzde 75 artmıştır; 2000 yılında ise, ekmek fiyatı ortalama yüzde 51,8 artmıştır, bu dönemdeki enflasyon ise yüzde 43,6'dır.

Sayın milletvekilleri, eğer son on yıldaki trend devam etseydi, ekmeğin on yıl sonraki fiyatı 63 milyon, peynirin 1 kilogramlık fiyatı da 197 milyon lira olacaktı. Huzurlarınıza getirdiğim bu tablo içinde, esas olarak, kaynaklarımızın kötü kullanılmasıyla, serbest piyasa ekonomisinin dinamiği olarak tanımlanan görünmez el, âdeta, paslaşan el mekanizmasına dönüşmüştür.

Bütçenin tümü üzerindeki görüşmelerde partileri adına görüşlerini dile getirirken, "milletin hakkını arıyorum; halka hizmet Hakka hizmettir" söylemleri ışığında ben de sesleniyorum: Bütün bu hususları dikkate aldığınızda, sizce, bu milletin hakkını, kim, ne zaman kaybettirmiştir? Sizce, bütün bu göstergeler halka mı hizmettir? Milletin hakkını arayanlar, önce nerede kaybolduğunu öğrenmelidir. (MHP, DSP ve ANAP sıralarından alkışlar) Halka hizmet etmeyenleri, milletin haklarını yok edenleri, millet kendinden, kendi merkezinden uzaklaştırmıştır, bir daha da yaklaştırmayacaktır. (MHP, DSP ve ANAP sıralarından alkışlar) Milliyetçi Hareket Partisi olarak, milletin hakkını millete veren bir ekonomik programın kararlı takipçisi olacağız.

Sayın milletvekilleri, böyle bir ekonomik tabloyu doğuran önemli faktörlerden biri de, siyasî istikrarsızlıktır. Her onbir aya bir hükümetin düştüğü dönemde, siyasî partiler, kısa vadeli başarı arayışlarına yönelmiştir, sorunların temeline inememiştir. Her hükümet, oy depolarını ilgilendiren göstergeleri sanal olarak iyileştirerek, ben daha başarılıyım iddiasını ortaya koymak istemiştir; ama, bu politikaların sonucu ortadadır. Siyasî istikrarsızlık içinde yaşadığımız ekonomi, popülist demokrasilerin kontrolünde, köşeli ekonomiye dönüşmüştür. Bu dönemi, esasen, ekonomik ve politik popülizm dönemi olarak nitelendirmek daha uygundur. Bu husus dikkate alındığında, sorunların çözümü için, orta vadeli bir programa ve bunu gerçekleştirecek siyasî istikrara ihtiyaç olduğu açıktır. Milliyetçi Hareket Partisi olarak, istikrar ve uzlaşmayı, millete gerçek manada hizmet için zorunlu görmemizin sebepleri, zannederim, daha iyi anlaşılmıştır.

Bütçenin ilk günkü görüşmelerinde konuşma yapan üç siyasî partinin hatibinin ortak noktalarından biri de DNA reformuydu. Biri, ürünlerin verimliliğini artırmak için, diğer sayın hatip -muhalefetten- sağlıklı ürünler elde etmek için, diğeri de kamu yönetim sistemini değiştirmek için... Belki, bunların hepsi doğru gibi; ama, bence, bu reformu, Milliyetçi Hareket Partisinin, milletin menfaatını koruyan ekonomi ve siyaset anlayışının diğerlerine teşmilinde kullanmak daha doğru olacaktır.

Sayın milletvekilleri, bütçenin ilk günkü görüşmelerinde bazı hatipler, bugünkü gelişmeleri, daha bir yıl önceden gördüklerini ifade etmiştir. Bakın, bir yıl önceden 2000 yılını nasıl görmüşler: Vergi gelirlerinin yüzde 100'den fazlasının faize gideceğini ifade etmişler; bu oran, yüzde 76 olmuş. Bütçe açığının 16 katrilyon olacağını söylemişler; 11,5 katrilyon olmuş. Nasıl büyüteceksiniz bu ülkeyi diye sormuşlar, yüzde 5'i aşacakmış diye, konulan hedefi küçümsemişler; ama, 2000 yılı son çeyrekte, büyüme yüzde 6,9 gerçekleşmiş. Bakın, bir yıl önce "hani, o kur var ya; 2,1'den gidecek, enflasyon yüzde 70... Adam, alacak, getirecek dövizi bozduracak, oradan bu yüksek faizi alacak, yurtdışına çıkaracak; niye yapmasın ki" denmiş; peki ne olmuş; bir kere, enflasyon yüzde 43 olmuş, döviz getirmek yerine döviz götürmüş. İşte, yurtdışına çıkarmayla ilgili kehanetleri ortada. Bu tespitlerin değerlendirmelerini sizlere bırakıyorum.

Sayın milletvekilleri, şüphesiz, bütün bu gelişmeler, 57 nci hükümet dönemindeki gelişmeleri izah edemez; ama, gelişmelerin ne kadar önemli olduğunu ortaya koyar. Bunu değerlendirebilmek için, bu trendin dışında, 2000 yılında ne olduğunu ve 2001 yılında ne hedeflendiğini, trend devam etseydi ne olacağını, halka ve siz değerli milletvekillerine göstermek gerektiği kanaatindeyim.

RASİM ZAİMOĞLU (Giresun) - Doğru!..

OKTAY VURAL (Devamla) - Son on yıldaki trend devam etseydi, 2000 yılında ödediğimiz içborç oranı yüzde 107 olacaktı; oysa, 2000 yılında yüzde 38 olmuştur; böylece 20 milyar dolar daha az faiz verilmiştir. 2001 yılında ise ödenecek faiz miktarı 45 katrilyon olacaktı; oysa, 2001 hedefimiz 16,6 katrilyondur. Yani, eğer hükümet geçmiş dönemlerdeki politikayı devam ettirseydi 29 katrilyon daha fazla faiz ödeyecektik.

Aynı trend devam etseydi, toplam vergi gelirleri 2000 yılında 28 katrilyon olacaktı; oysa, 2000 yılında bundan 4 katrilyon daha az vergi alınmış olacaktır. Trendin devam etmesi halinde 2001 yılı vergi gelirleri 53 katrilyon olacaktı; oysa, hedefimiz 32 katrilyondur. Yani, vatandaştan alınan verginin faize aktarılması giderek azalmaktadır. Eğer tedbir alınmasaydı, vergi gelirlerimizin yüzde 79'u 2000 yılında, yüzde 85'i 2001 yılında faize gidecekti; oysa, bu oran, 2000 yılında yüzde 76, 2001'de ise yüzde 52,5 olacaktır.

Bütün bu gelişmeler, bütçeleri, geçmiş trendlerin aksine, bir borç ödeme bütçesi olmaktan çıkardığını göstermektedir. Böylece, bütçenin ekonomi politikasının bir aracı olması, gelir dağılımının düzeltilmesinde kullanılması mümkün olabilecektir. Bu başarıların kısa dönemde elde edilmesi kâfi değildir, bunların sürdürülebilir olması gerekmektedir. Eğer bu temin edilirse, giderek düşen enflasyonla beraber, yatırımlara daha fazla kaynak aktarmamız mümkün olacak, emeklilerimize, memurlarımıza, çiftçilerimize daha sağlam kaynaklardan transfer yapabileceğiz.

Sayın milletvekilleri, makro ekonomik istikrar programının temini ve enflasyonun düşürülmesi politikasının en önemli unsuru güvenilirliktir. Güvenilirlik olmazsa hem üretim hem de enflasyon maliyetleri meydana gelir. Programın güvenilirliğini temin eden politik faktörler, iktidarın gereken kanunları yürürlüğe koyma yeteneği, iktidarın programı uygulamak için zamanı ve iktidarın, gerek kendi içinden gerekse seçmenlerden gelen politik baskılar sonunda programı değiştirmek zorunda kalıp kalmayacağıdır.

Bütün bu tespitler, Milliyetçi Hareket Partisinin, Meclisin çalışmasına, istikrara ve programın uygulanmasındaki kararlılığa verdiği önemin ne kadar stratejik olduğunu ortaya koymaktadır. Bir denge politikasının başarısı, optimal olmasına, özel sektör açısından da güvenilir olmasına bağlıdır. Zaten, uygulanan programın temel hedefi, rant ekonomisinden üretim ekonomisine geçmektir.

Bu tür bir dengeyi sağlamaya yönelik antienflasyon politikasında çıkar çatışmalarının doğması mümkündür. Bu çıkar çatışmasının esasında, bugüne kadar rant ekonomisinden beslenen kesimler vardır. Bu, kolay ve haksız çarkların kaybolmasına mâni olmak istemektedirler. İşte, son haftalardaki gelişmeler, özellikle devalüasyon baskısı, bu zorlamaların neticesinde meydana gelmiştir. Güvenilirliğin bozulmaması için, hükümet, bağlayıcı kurallar koymuş, bunları da uluslararası kuruluşlarla yaptığı anlaşmalarla imza altına almıştır.

Hükümetin bu kurallardan vazgeçme güdüsü yoktur. Bu kararlılık, kısa vadeli kazanç arayışlarının netice almasına da engel olmuştur. Enflasyonla mücadelede üretici kesim kritik bir öneme sahiptir. Bu bakımdan, işadamlarımızın bu mücadeleye verdikleri destek son derece önemlidir. Bu mücadele, aslında, üretimi artırma, işsizliği azaltma mücadelesidir. Bu konuda, işadamları, üretimden gelen gücünü kullanmalıdır. Ekonomik programın uygulanmasında kararlı olduğumuzu onlara açıkça ifade etmek istiyorum.

Son günlerde ekonomik programa olan güveni azaltmaya yönelik politik senaryoların, felaket tellallığının "ekonomi kötü yönetiliyor" şeklindeki yaklaşımların amacını biliyoruz. Ekim ayında "makro ekonomik uyum programı gerçekleştirenler başarılı, sıra gerçekleştirilemeyenlerde",  "2000 yılı hedeflerinden çok fazla sapma olmayacağı", "2001 yılında, yapısal düzenlemelerin siyasî uzlaşma içerisinde hayata geçirilmesi suretiyle makro ekonomik büyüklüklerde kalıcı bir iyileşme sağlanması beklenmektedir" diye tespit yapanların, daha sonra, aralık başında "uçurumun kenarındaki son çıkıştayız" tespitini yadırgadığımızı ifade ediyorum. Hele hele, Türkiye Büyük Millet Meclisi dışındaki bir iradeye ekonomi yönetimini bırakmak isteyenlerin sivil toplum örgütünü nasıl temsil ettikleri de merak konusu olmaktadır.

Böyle bir ortamda ekonomik programın uygulanması kararını veren koalisyon partilerinin, programın hedefe ulaşmasındaki kararlılıklarını, güvenilirliklerini devam ettirmeleri son derece önemlidir. Şüphesiz, bunların yanında, programın gerektirdiği yapısal reformlar gerçekleştirilmelidir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; ekonomik dönüşümleri gerçekleştirmek kolay değildir. Yıllardan beri süregelen haksız gelir oluşumu ve paylaşımını tersine çevirmek, sadece, bunlardan çıkar sağlayan kesimleri değil, bunlardan beslenen siyaset anlayışlarını da etkilemektedir.

Bu sorunların doğmasında dahli olmayan Milliyetçi Hareket Partisi olarak, milletimizin içerisinde bulunduğu sorunların  derinleşmesine  izin  vermedik; çözümü  için  samimî  destek veriyoruz. İktidar ortaklığını siyasî rekabetin aracı olarak kullanmadık. Milletin hakkını millete vermeye kararlı olduğumuzu gösterdik. Bunu engellemeye çalışanların aradığı siyasî istikrarsızlıklara, kavgalara, çatışmalara izin vermeyeceğiz. Milletimizin bize verdiği sorumluluğu, açık, net ve samimî olarak yerine getireceğiz.

Enflasyonla mücadelede kararlılık, yoksullukla mücadele, yolsuzluk operasyonları, huzur politikaları, bizim sesimizdir. Bunları duymayanlara, görmeyenlere sesleniyorum: Bağırıp çağırmakla, kavga etmekle, suçlamakla, ses tonunu yükseltmekle, sıra kapaklarına vurmakla milletin sesi olunamaz! (MHP sıralardan "Bravo" sesleri, alkışlar, DSP sıralarından alkışlar)

Millet, gökgürültülerinizi çok duydu; ama, bir türlü yağmur olmadınız. (MHP ve DSP sıralarından alkışlar) Millete hak ettiğini kazandıracak gelişmelere engel olmayın.  Bırakın, yağmur, yağmasına devam etsin.

MEHMET ZEKİ ÇELİK (Ankara) - Dolu yağdı, dolu!..

AHMET İYİMAYA (Amasya) - Buz yağdı!..

OKTAY VURAL (Devamla) - Sayın milletvekilleri, kazanan, her zaman, çözümün bir parçasıdır; kaybeden, her zaman, problemin bir parçasıdır. Kazananın, her zaman, bir programı vardır; kaybedenin, her zaman, bir özrü vardır. Kazanan "bu işi senin için yaparım" der; kaybeden "benim işim değil ki" der. Kazanan, her sorunda bir çözüm görür; kaybeden her çözümde bir sorun görür. Kazanan "uzak; ama, yolu biliyorum" der; kaybeden "yakın; ama, yolu bilmiyorum; der. Kazanan, çakılların yanındaki çimeni görür; kaybeden, çimenin yanındaki çakılları görür. (MHP sıralarından alkışlar) Kazanan "zor olabilir; ama, mümkün" der, kaybeden "mümkün; ama, çok zor" der.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak, millet adına kazanmaya talibiz; Herkesi de bunu paylaşmaya davet ediyoruz; Mutlu insanda, mutlu toplumda, lider ülkede buluşmaya davet ediyoruz.

Bu düşüncelerle, 2001 yılı bütçesinin milletimize hayırlı olmasını diliyor, cuma günü idrak edeceğimiz mübarek Kadir Gecenizi, mübarek Ramazan Bayramınızı ve yeni yılınızı tebrik ediyor, Yüce Heyetinize saygılarımı arz ediyorum. (MHP ve DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederiz.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına ikinci konuşmacı, Hatay Milletvekili Sayın Mehmet Şandır. (MHP sıralarından alkışlar)

Buyurun Sayın Şandır; süreniz devam ediyor.

MHP GRUBU ADINA MEHMET ŞANDIR (Hatay) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz 2001 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısının tümü üzerinde, Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun görüşlerini belirtmek üzere söz almış bulunuyorum; yüce milletimizi ve Meclisimizi saygılarımla selamlıyorum.

İçerisinde bulunduğumuz mübarek Ramazan Ayının ve kısa süre sonra idrak edeceğimiz Ramazan Bayramının ve yeni yılın, bütün vatandaşlarımıza, İslam âlemi ve nihayet tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz uzlaşma, hoşgörü ve barışı esas alan sevgi ve kardeşlik ikliminin, birlikte yaşamaktan başka alternatife sahip olmadığımız dünyamıza ve özellikle ülkemize egemen olmasını diliyorum.

Değerli milletvekilleri, bu bütçe kanunu tasarısının hazırlanmasında emeği geçen herkese, Grubumuz adına Sayın Oktay Vural teşekkür etti; ben de, bu teşekkürlere yürekten katılıyorum.

Değerli milletvekilleri, 2001 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı üzerinde, Sayın Maliye Bakanımızın isabetle ifade ettikleri "bütçe hakkı" temelinde konuşma yapmak istiyorum. Meclisimizin, millet adına, devletin izlemeyi amaçladığı ve planladığı sosyoekonomik politikaları tartışması, müzakere etmesi ve ulaştığı sonuçları bir kanun disiplinine bağlayarak yürütmeye talimatlaması hakkıdır bütçe hakkı. Bu hakkın kullanılması bağlamında, bütçe görüşmeleri, ülkemizin ve vatandaşlarımızın içerisinde bulunduğu durumun, muhatap olduğu sorunların tespiti ve çözüm önerilerinin geniş bir perspektifle tartışılmasına imkân sağlaması bakımından önem arz etmektedir. Bu itibarla, konuşmamda, içinde bulunduğumuz çağın siyasî, sosyal ve ekonomik alandaki temel özelliklerinin genel bir değerlendirmesini yapmaya çalışacağım. Müteakiben, zaman kalırsa, 2001 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısının makro ekonomik göstergelerinin analiziyle sürdürmeye çalışacağım.

Değerli milletvekilleri, benden önce konuşan Grup Başkanvekili arkadaşımız, gerçekten, çok güzel bir örnek ortaya koydu. Muhalefete muhalefet yaptı; bütçe rakamlarını, geriye dönük, mukayeseli olarak ortaya koydu ve bugün içinde bulunduğumuz ve özellikle muhalefetin, birkısım çevrelerin ısrarla şikâyetlendiği bugünkü halimizin nerelerden kaynaklandığını rakamlarla ifade etti.

Ben, daha çok, bugün içinde bulunduğumuz durumun, global düzeyde, küresel düzeyde sebeplerini ifade etmeye çalışacağım. Tabiî, bu bütçe görüşmelerinin buna imkân vermesi, son noktada bir tahlil yapılmasına, bir analiz yapılmasına ve çözüm önerileri, teklifleri getirilmesine bir imkân vermesi beklenirdi. Gelenek de buydu; ama, burada, maalesef, bazı muhalefet sözcüleri, bunu, günlük politikanın hafifliğinde, gündemi istismar ederek, gerçekten, çok kötü kullanmışlardır.

Ben, yine sormak istiyorum burada; yapılan konuşmalarla, acaba, bizi izleyen millete hangi umutları verdik, hangi projeleri teklif ettik?

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Siz vereceksiniz, biz değil.

MEHMET ŞANDIR (Devamla) - Hükümete "çekin, gidin" diyorsunuz. Nedir teklifiniz? Altı ayda bu sorunları çözeceğinizi söylüyorsunuz. Siz, milleti gerçekten, anlamaz, bilmez mi zannediyorsunuz?..

Dolayısıyla, ben, kaçırılmış bir fırsat olarak görüyorum, muhalefet açısından, bütçe görüşmelerini. Bunun için, müsaadenizle, içinde bulunduğumuz çağın küresel değerleri ve küresel anlamıyla, ülkemizi, ülkemizin içinde bulunduğu sorunları arz etmeye, bir tahlil yapmaya çalışacağım.

Başdöndürücü gelişme ve değişmelerin yaşanmakta olduğu yeni bir yüzyılın başlangıcında bulunmaktayız. Sorunlarla dolu sancılı bir yüzyılın mirasçısı olan çağımızı anlayabilmek için, geçen yüzyılı kısaca hatırlatmakta yarar görmekteyim.

Bilindiği üzere, 20 nci Yüzyılda, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği, insanlık tarihinin en acılı iki büyük dünya savaşı yaşanmış; faşizm ve komünizm gibi, temel hak ve hürriyetler ile insan haysiyetini dikkate almayan rejimler yıkılmış; bir taraftan, millî devlet ve milliyetçilik olgusu güçlenirken, diğer yandan, sınırların kaldırılması nihaî amacını öngören yeni birlik ve oluşumlar ortaya çıkmıştır.

İnsan emeğinden ve doğal kaynak sömürüsünden beslenen vahşi kapitalizm ise, yüzyılın sonuna doğru evrim geçirmek zorunda kalarak, sevimli bir çehreyle mevcudiyetinin devamını sürdürme gayretine girişmiştir.

Soğuk savaş döneminin kapanması, doğal kaynakların aşırı kullanımının getirdiği sorunlar ve özellikle bilgisayar ve iletişim başta olmak üzere teknolojik alanda sağlanan hızlı gelişmeler, yeni bir dünya düzeninin oluşumunu zarurî kılmıştır. Küreselleşme olarak tanımlanan bu olgu, 20 nci Yüzyıldan 21 inci Yüzyıla intikal eden ve üzerinde önemle durulması gereken bir süreç olarak karşımıza çıkmış bulunmaktadır.

Küreselleşme olgusu, ulusların, toplumların ve fertlerin hayatında siyasî, sosyal ve ekonomik ilişkiler bağlamında büyük değişiklikler yapmış, yeni normlar getirmiş ve yeni değer yargıları geliştirmiş ise de, kendine özgü birçok problemi de beraberinde taşımıştır.

Küreselleşme olgusunun, bildiğiniz gibi, üç temel dinamiğini kavramadan ne bugünü ne de geleceği tanzim edebilme imkânına sahip olmadığımız açıktır. Bu dinamiklerden birincisi, sosyoekonomik hayatımızdaki köklü değişikliklerdir. İkincisi, bilgi teknolojilerinin üretimden iletişime kadar hayatımızın her alanına nüfuz etmesiyle meydana gelen değişimlerdir. Üçüncüsü ise, çağımızın alternatifsiz yönetim sistemi olan demokrasilerde, birey, aile, toplum ve devlet ilişkilerini belirleyen esas unsurun temel hak ve özgürlükler ile hukukun üstünlüğü ilkesi olduğunun, artık genel kabul görmeye başlaması olarak ifade edebiliriz. Yine,  bu  süreç,  her  alanda acımasız bir rekabet ve işbirliğinin birlikte geliştiği kaos ve düzenin, dengenin çok ince bir çizgiyle ayrıldığı evrensel bir iklim yaratmıştır.

Günümüzde, bu sürecin işleyişine bakıldığında, maalesef, dünün emperyalizmi veya vahşi kapitalizmi kadar  gayri adil olduğu göze çarpmaktadır. Bundan yirmi yıl önce gezegenimizde 1 milyar yoksul insan varken, günümüzde bu sayı 2 milyara ulaşmıştır.

Bu gelişmeler sonucunda, dünya ülkeleri birtakım tasniflere tabi tutulmaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinde hazırlanan dünya teknoloji haritasına göre, ülkemiz, teknolojiyi, üretimde ve tüketimde kullanabilen kesimlerin bulunmasına karşılık, bu haritada, teknolojide dışlanmış ülkeler arasında gösterilmektedir.

Özet olarak söylemek gerekirse, sermaye, teknoloji ve bilginin yanında yoksulluk da küreselleşmiş, küresel ekonomiye uyum sağlayamayan veya ona entegre olamayan ekonomiler, ülkeler, birçok sorun yaşamaya, ekonomiler batmaya mahkûm hale gelmiştir.

21 inci Yüzyılın, gerçekten, demokrasi ve insan hakları yüzyılı  olabilmesi için, küreselleşmeye, yardımlaşma ve dayanışma, adalet kavramlarının da uluslararası bir sorumluluk anlayışıyla ele alındığı daha bir insanî boyut kazandırılmak, bir zorunluluk haline gelmiştir. Bilim ve teknolojinin insanlığın ortak mirası olduğu dikkate alınarak, teknolojik imkânlar, sadece sahipleri yararına değil, tüm insanların yararına kullanılmalı ve insan hakları kavramı, bireysel hak ve özgürlüklerle sınırlandırılmamalı, çevre ve gelecek kuşak hakları da dikkate alınarak, temiz, yaşanabilir ve korunmuş bir çevrenin, gelecek nesillere intikali sağlanmak mecburiyetindedir. İşte, o zaman, yeni yüzyıl, yıkıcı bir ekonomik ve teknolojik savaşı değil, beşerî sorumlulukların gözardı edilmediği, sürdürülebilir bir yarışa dönüşecektir. İşte, o zaman, insan, küreselleşmenin kölesi değil, efendisi olabilecektir.

Ülkemizin, yeni dünya düzenine ve yeni ekonomiye uyum açısından en önemli avantajlarından biri, coğrafyamızın jeopolitik konumudur; bir diğeri, genç nüfusumuzdur; bir diğeri, tecrübe birikimimizdir; ama, şunu ifade etmek lazım; bunlardan faydalanabilmek, genç nüfusumuzun, çağın gerektirdiği donanıma sahip nitelikli insan kaynağına dönüştürülmesini, eğitime, bilime ve bilimsel araştırmalara daha fazla kaynak ayrılmasını, yine önümüze bir zorunluluk olarak getirmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye, küresel olguda oluşan tüm değerlere ve tüm kurumlara, bugüne kadar içinde yer aldığı her oluşuma, tüm vecibelerini yerine getirerek katılmış bulunmaktadır. Biliyorsunuz, ülkemizi ve ülkemizin içinde bulunduğu durumu kuşatan, küresel düzeyde birtakım gelişmeler bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, 6-8 Eylül 2000 tarihinde New York'ta yapılan Milenyum Zirvesinde, küresel yönetim etiği oluşturma maksadıyla toplanan dünya milletlerinin tespit ettiği kriterlerdir. Bir diğeri, Avrupa Birliğinin Maastricht ekonomik kriterleri, Kopenhag siyasî kriterleri, Helsinki Zirvesi kararları ve Katılım Ortaklığı Belgesindeki hususlardır. Bunlar, ülkemizi kuşatan ve bizim de kabullenmeyi taahhüt ettiğimiz şartlardır.

Bir diğer küresel platform ise, dünyanın gelişmiş ülkelerinin ve -sevinerek ifade etmek gerekir- ülkemizin de içinde bulunduğu G-20'ler dediğimiz oluşumdur. Bu oluşumun da, küresel ekonomiye ve küresel siyasete dikte ettirdiği birtakım kriterler bulunmaktadır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; küresel sürece uyum sağlamak esastır, günümüzün "olmazsa olmaz" şartıdır. Üyesi bulunduğumuz ve sözleşmelerini kabul ettiğimiz evrensel değerleri reddetmeden, bize ait, bizi biz yapan, vazgeçilmezleri ve tartışılmazları, öncelikle, hep beraber, birlikte ifade etmemiz gerekir. Ekonomik, siyasî ve kültürel anlamda küreselleşme, millî kimlik vasıflarının ortadan kalkmasına sebep olmamalıdır. İnsanlık ailesi bütünü içinde milliyetçilikler, ortak medeniyetimizi, insanlığın ortak medeniyetini besleyen zenginlikler olmalıdır.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak, Avrupa Birliğinin dikte ettirdiği ortak yaşam kriterlerini ve Amerika Birleşik Devletleriyle oluşturduğumuz stratejik ortaklığın Türkiye'ye yüklediği bölgesel sorumlulukları yüklenmeye "evet" diyoruz. Çağdaş değerlerin ve küresel değerlerin bize yüklediği tüm sorumluluklara ve bu sorumlulukların getirdiği değişim taleplerine "evet" diyoruz. Her ölçekte, her anlamda bunları tartışmaya da "evet" diyoruz.

Biz, Milliyetçi Hareket Partisi olarak, 18 Nisan seçimlerinde halkımıza söz verdik. "Bir şey değişecek, her şey değişecek" dedik. Değişim, değişim içinde gelişim, Milliyetçi Hareket Partisinin artık kimliğidir veya bir diğer deyişle, değişim ve değişim içinde gelişimin adresi artık Milliyetçi Hareket Partisidir.

Bizi, derin devletin, kutsal devletin siyasî ayağı olmakla suçlayan dar görüşlü çevreler, muhtemelen, toplumla ve yüzyılla yaptığımız bu sözleşmeden ürktüler. Yaptığımız bu sözleşmeden ürkmelerine, aslında, hiç gerek yok. Halkla mutabakatımızdan korktular. Siyasal merkezin Milliyetçi Hareket Partisiyle bütünleşmesine, kendileri açısından bir gelecek kalmadığı endişesiyle itiraz ettiler. Asılsız, tutarsız, ölçüsüz suçlamalar yaptılar. Evet, değişim içinde gelişim, Milliyetçi Hareket Partisinin topluma vaadidir, gelecekle ilgili iddiası ve sorumluluğudur. Bu gelişmeyi, bu değişmeyi, biz, ülkemizin bugünkü sorunlarının çözümünde peşinen kabul edilmesi gereken bir olgu olarak görüyoruz ve milletimizin dikkatine sunuyoruz.

Yüzelli yıldır tartışılan, ancak, bir türlü sonu gelmeyen sistem arayışları da dahil, geliniz, her şeyi yeniden tartışıp, yeniden tanzim edelim. Ancak, bunu yapmadan önce bir çerçeve çizelim. Vazgeçilmez, tartışılmaz kavramlarda bir mutabakat sağlayalım. Unutmayalım, Büyük Atatürk'ün bize emanet ettiği cumhuriyetin bizzat kendisi, en büyük toplumsal mutabakatımızdır. Bu mutabakatta, Türkiye'de yaşayan herkes, eşitlik temelinde vatandaş değil midir? Geliniz, geçmiş günah ve komplekslerimizden kurtularak, hep beraber, yeniyi birlikte tanzim edelim; bunun için yapılması gereken ne ise, onu yapalım; ancak, öncelikle, vazgeçilmezlerimizi birlikte ifade edelim.

Anayasamızın başlangıcında belirtilen hususları, müsaadenizle arz etmek istiyorum: Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir. Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî Marşı "İstiklal Marşı"dır. Başkenti Ankara'dır. Bunlara itiraz eden var mıdır? Varsa, yenileyelim, tekrarlayalım.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak, bunları, hiçbir hal ve şartta, hiç kimseyle tartışmayız. Bunlar için, herkesle, her mücadeleye varız; ancak, bunun dışında, ülkemizin ve halkımızın yararına gördüğümüz her şeyi, her zeminde tartışmaya açığız.

Avrupa Birliğinin, bize göre, bizden istediği, anadilde yayın ve eğitim talebi, aşama aşama, bir millî dil ve kültür oluşturmaktır. Bu, özerklik ve müstakil devlete varan bir oluşumun ilk basamaklarıdır. Bunun, birçok mahfilde ifade edildiğini biliyoruz. "Korkuya gerek yok. Millî bütünlüğümüze bir zarar gelmez" deniliyor. Bunu söyleyenler, iyiniyetli de olabilirler; ancak, cehenneme giden yollar iyiniyet taşlarıyla döşenmiştir. Kürtçe televizyon yayınını savunanlar, birçok Kürtçe lehçeden ortak bir Kürt dili yaratma düşüncesine hizmet ettiklerinin farkında değiller mi? Yayında kullanılacak lehçe, diğer lehçeleri kullananlar için anadil mi sayılacaktır? Türkçeyi kullanmadan yayın hayatını sürdüremeyen bölücü yayınları niçin görmezlikten geliyoruz? Yoksa, bu bir meşruiyet mücadelesi midir? PKK'nın siyasallaşma politikalarına katkı sağlayacak böyle bir talebe sonuna kadar karşı çıkacağız. Kimse aslını inkâr etmesin, anasından öğrendiği dili de unutmasın; ancak, devlet eliyle bir dil ve millet yaratılmasını kimse bizden beklemesin. Yaşar Kemal "Kürt asıllı Türk olmak, kime züldür?  Ben, Kürt asıllı bir Türk yazarım" diyor. Bunu kendine zül görenler bunu kabul etmek istemiyorlarsa, onlarla paylaşacak hiçbir şeyimiz yoktur. (MHP ve DSP sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, bu hususları birlikte düşünmeden, birlikte tekrar etmeden, içinde bulunduğumuz problemleri doğru algılamak, yeterince algılamak, çözüm yollarını doğru bulmak çok mümkün değildir diye düşünüyorum. Biliyorum, ülkemizin, günü belirleyen birçok sorunu da var. Siyaseten, bunların üzerinde de durulması gerekiyor. Ancak, bir şey söylemek lazım. Hükümetimiz işbaşındadır. Hükümet istikrarı, siyasî istikrar, her zamankinden çok daha fazla güçlü olarak devam etmektedir. Sorunlar vardır; ama, sorunların muhatabı da vardır. Dolayısıyla, küresel gelişmeyi yok saymadan, küresel gelişmenin bize dikte ettirdiği şartları, mecburiyetleri yok saymadan ülkemizin içinde bulunduğu tüm sorunlara, milletimizin katılımıyla, Meclisimizin katılımıyla mutlaka çözüm bulunacaktır ve bu hükümetimiz de bu çözümleri bulmakta muktedirdir, yeterlidir.

Bütçemizle ilgili, sayın konuşmacıların birçok değerlendirmesi oldu, benim de hazırladığım birçok şeyler var; ancak, zaman kalmadığı için çok fazla ifade etme imkânım yok; ancak, şunu söylemek lazım: Özellikle, bu hükümetin iki yıl içerisinde yapısal düzeyde gerçekleştirdiği reformları, ümit ederim ki, Sayın Bakanımız, bir daha burada tekrarlayacaktır ve bu yapısal yeni düzenlemeler, geleceğin tanziminde, reform düzeyinde yeniyi tanzim etmekte bize gereken gücü verecektir. Buna bütün samimiyetimizle inanıyorum.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak, biz, 21 inci Yüzyılın vizyonunda sorumluluklarımızın idrakindeyiz. Ülkemizin, toplumumuzun, milletimizin sorunlarının çözümü için tüm katkılarımızı, tüm komplekslerimizden arınarak, bütün gayretimizle vereceğimizi ifade ediyorum.

Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. (MHP, DSP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Şandır.

Demokratik Sol Parti Grubu adına, Sayın Aydın Tümen. (DSP sıralarından alkışlar)

Yalnız, süremiz, ancak bir konuşmacı arkadaşın konuşması için yeterli; onu önceden söyleyeyim.

Buyurun Sayın Tümen.

DSP GRUBU ADINA AYDIN TÜMEN (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmamın başında hepinizi saygıyla selamlıyorum.

2001 yılı bütçesi görüşmelerinde 10 uncu günü tamamlamış durumdayız. Bütçenin başlangıcından itibaren geçen bu 10 günlük süreç içerisinde, çok değerli konuşmacılar, çok değerli fikirlerini, katkılarını, esirgemeden bu kürsüden sunmuşlardır.

Sayın milletvekilleri, konuşmanın metinden yapılması veya irticalen yapılması önemli değildir. Önemli olan, konuşmanın doğru olması, yansız olması ve gerçeklerin çarpıtılmamasıdır.

Sabahki konuşmada, Sayın Çiller, şampiyonluklarından bahsetti bu hükümetin. Evet, çalışmada şampiyon; bunu, bütün dünya kabul ediyor. Bu hükümet, icraatlarında şampiyon; bunu, herkes kabul ediyor. Parlamentoyu çalıştırmasında şampiyon; bunu, herkes kabul ediyor; ama, Sayın Çiller, yıllık enflasyonun yüzde 149 olduğu dönemde şampiyon, bir aylık enflasyonun yüzde 32 olduğu dönemde şampiyon ve yine aynı dönemde, eksi 6,1 büyümeyle şampiyon. İşte, şampiyonluklar bunlar. (DSP sıralarından alkışlar)

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Terörü bastırmada da şampiyon...

AYDIN TÜMEN (Devamla) - Peki, o şampiyon oldukları dönemde, ne vardı; bir dünya krizi mi vardı, bir Asya krizi mi vardı? Durup dururken, bu ülkeyi bir krize sürükleyip, daha sonradan da, böyle şampiyonlukları bütün ülkeye gösterdiniz. Sizleri tebrik ediyorum.

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Sayın Başkan, sizinkiler eksik kaldı.

AYDIN TÜMEN (Devamla) - Bir diğer konu: "Sürekli vergi getiriyorsunuz" ve sonra da "biz, gelip, altı ayda her şeyi düzeltiriz" diyorlar. Sizin şoförlüğünüzü gayet iyi biliyor bu vatandaş. Hatta ve de diyorsunuz ki: Biz, bu direksiyonu kırarız. Kırarsınız; bunu, vatandaş da biliyor (DSP sıralarından alkışlar) ve daha başka neleri kırdığınızı, vatandaş çok daha iyi biliyor.

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Biz, 78'i de 74'ü de unutmadık.

AYDIN TÜMEN (Devamla) - Yıl 1994; ekonomik denge ve net aktif vergisi... Biz getirmedik diyorsunuz hiçbir şey.

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Yolsuzluklardan bahsedin.

AYDIN TÜMEN (Devamla) - 4 Mayıs 1994'te... Bunları siz getirdiniz.

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Rüşvetten bahsedin.

AYDIN TÜMEN (Devamla) - Biz icat etmedik bunları.

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Sizin eseriniz...

AYDIN TÜMEN (Devamla) - Evet, değerli arkadaşlarım...

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Banka soygunlarından bahsedin. (DSP sıralarından gürültüler)

AYDIN TÜMEN (Devamla) - Bilindiği gibi, bütçeler...

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) - İstanbul Bankasından mı bahsedelim?!

AYDIN TÜMEN (Devamla) - Değerli arkadaşlarım...

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, lütfen...

AYDIN TÜMEN (Devamla) - Bilindiği gibi, bütçeler, gelecek bir yıllık dönemde, hükümetlerin yapacağı harcamalar ve toplayacağı gelirlerle ilgili olarak, Parlamento tarafından hükümetlerin yetkili kılınmasını ifade eden yasalardır. Bütün yasalarda olduğu gibi bütçe yasaları da, Yüce Meclisin, dolayısıyla Türk Ulusunun iradesini ifade eden belgelerdir. Bu anlamda, Türkiye Büyük Millet Meclisinin üyeleri ve halkımızın temsilcileri olarak bizlerin sorumluluğunun, kısa vadeli, dar görüşlü ya da siyasî polemiğe dönük düşüncelere kapılmadan, halkımızın bize duyduğu güvene ve bizlere verdiği yetkiye uygun hareket etmek olduğunu unutmamalıyız. Bu nedenle, bütçe hakkı temelinde, Yüce Meclis çatısı altında yapacağımız tartışmaların, ulus olarak hepimizi yakından ilgilendiren 2001 yılı bütçesinin şekillenmesine olumlu katkılarda bulunacağına içtenlikle inanmaktayım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2001 yılı bütçesi, 57 nci hükümetin hazırlayıp, siz değerli milletvekillerinin görüş ve değerlendirmelerine sunduğu ikinci bütçesidir; hükümetin, ödün vermeksizin, kararlılıkla uyguladığı üç yıllık enflasyonla mücadele ve malî uyum programının ikinci dilimini oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra, 2001 yılı bütçesinin, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının ilk bütçesi olması, bu bütçenin önemini daha da artırmaktadır.

Bu noktada, 2001 yılı bütçesi üzerinde konuşmaya başlamadan önce, yine, 57 nci hükümet tarafından hazırlanan ve uygulanan 2000 yılı bütçesinin değerlendirilmesinin, yöntem olarak daha doğru bir yaklaşım olacağını düşünüyorum. Böylece, hükümetin 2000 yılı bütçesinin uygulamalarıyla ilgili performansını değerlendirebilir ve 2001 yılına ilişkin beklentilerimizi daha sağlıklı şekillendirebiliriz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütçe tekniği ve uygulaması açısından 2000 yılı bütçesi, son derece olumlu bir performans göstermiştir. Buna yol açan temel etkenleri biliyoruz. En başta, hükümet, hiçbir siyasî gelecek kaygısına kapılmadan, hiçbir popülist düşünceye kapılmadan, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlarca da desteklenen istikrar programı uygulamasını büyük bir ciddiyetle sürdürmüştür. Hükümet tarafından kararlılıkla sürdürülmekte olan ve esasen, 1999 yılının sonundan itibaren uygulamaya konulan enflasyonla mücadele ve malî uyum programının hedeflerinden biri ve en önemlisi, son yirmibeş yıllık dönemde, ülkemiz veya halkımızın en önemli sorunu olan kronik yüksek enflasyonun kaynağını teşkil eden kamu açıklarının önlenmesi ve kamu finansman dengesinin sağlanmasıdır. Bu programın uygulanması sonucunda, Türk ekonomisi ve kamu maliyesinin sağlıklı bir yapıya kavuşacağına, bu yapının kalıcı ve sağlam bir denge durumunu ifade edeceğine inanıyoruz.

57 nci hükümet, halen ödün vermeksizin uygulamasını sürdürdüğü ekonomik programla hem büyümeyi hem de istikrarı birlikte götürmeyi hedeflemiş ve bunu, 2000 yılı içinde başarmıştır. 2000 yılında, temel ekonomik büyüklüklere ilişkin en son gerçekleşme tahminlerine baktığımızda, büyüme oranının yüzde 6 ve tüketici fiyatlarındaki artış oranının da yüzde 35'ler düzeyinde olduğunu görmekteyiz. Bu rakamlar, bize, 2000 yılında tatmin edici düzeyde bir ekonomik büyüme sağlanırken, aynı anda enflasyonunun da aşağıya çekileceğini ifade etmektedir.

2000 yılı bütçesi, faiz ödemeleri hariç, gelir-gider dengesinde gayri safî millî hâsılanın yüzde 5,6'sı oranında fazla vererek içborç stokunun gayri safî millî hâsılaya oranını azaltmayı, kamu açıklarının piyasalardaki baskısını hafifletmeyi ve reel faiz oranlarını makul düzeylere düşürmeyi öngörmüştü. 2000 yılı gerçekleşme tahminleri, bu konuda, başlangıçtaki hedefin ötesinde bir iyileşme sağladığını ve faiz dışı bütçe açığının henüz yıl bitmeden gayri safî millî hâsılanın yüzde 7 oranını aştığını göstermektedir.

2000 yılında, ekonomik programın bir devamı olarak para politikaları da buna göre belirlenmiş ve Merkez Bankasının döviz girişi olmadan para arzını artırmaması esas alınmıştır. 2000 yılı için oluşturulan döviz sepetinin değeri günlük olarak açıklanarak, ekonomide yer alan birimlerin önlerini görmeleri, orta ve uzun dönemde tahmin ve yapılanma yapabilmeleri sağlanmıştır. Programın iç ve dış çevrelerde kabul görmesi ve destek bulması, ülke ekonomisinin ihtiyaç duyduğu dış borçlanmanın yapılabilmesine olanak vermiş; böylece, piyasa faiz oranlarının hızla düşmesi, reel ekonominin aslî faaliyetlere dönmesi sağlanmış ve kapasite kullanımı ve üretim bir önceki yıla göre artış göstermiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hükümet, enflasyonla mücadele programı çerçevesinde önemli ve ciddî adımlar atmış, bu konudaki siyasî kararlılığını devam ettirmiştir. Hükümet, bu yöndeki çabalarının başarıya ulaşmaması halinde ülkemiz ve halkımız açısından doğacak zararın bilincindedir ve sorumluluğunu bilmektedir. Aksi halde, kronik yüksek enflasyonun yol açtığı ekonomik ve sosyal dokudaki tahribat ağırlaşarak devam edecek, işsizlik artacak, ekonominin büyüme hızı düşecek ve gelir dağılımındaki dengesizlikler daha da artacaktır.

Globalleşen bir dünyada, ülkeler arasındaki ekonomik rekabetin, ülkelerin üretici güçlerinin kararlılık ve verimlilik düzeyleriyle belirlendiği, artık, herkesin kabul ettiği bir gerçektir. Yüksek enflasyon olgusu ise, işletmeleri, uzun dönemli tahminler ve planlar yapma yeteneğinden yoksun kılarak, bunları kısa vadeye hapsetmekte, ekonomik aktörlerin, dolayısıyla, ülkelerin uluslararası ticaret alanında rekabet yeteneğini ortadan kaldırmaktadır.

57 nci hükümetin bu konudaki kararlı tutumuyla, enflasyon, uzun yıllardan beri ilk defa, 75-85 arasındaki bir denge seviyesinden, yüzde 35'ler civarındaki bir dengeye doğru gerilemiştir. Enflasyondaki bu düşüş seyri, hükümetimizin ve uygulamaya konulan ekonomik istikrar programının başarılı bir sonucu olarak kaydedilmelidir. Ancak, dünya petrol fiyatlarında beklenmedik yükseliş, ülkemiz ekonomisindeki canlanma ile faizlerdeki gerilemenin getirdiği talep artışı nedenleriyle, 2000 yılı sonu için hedeflenen  enflasyon  oranının  tutturulması  mümkün  olmamıştır.  Ancak, biliyoruz ki, petrol fiyatlarındaki artıştan dolayı, dünyanın pek çok ülkesi de enflasyon hedeflerini revize etmek zorunda kalmışlardır.

Her şeye rağmen, enflasyonda bugün gelinen nokta itibariyle baktığımızda, son ondört yılın en düşük enflasyon oranının yakalandığını görüyoruz. Ülkemizde uzun yıllardan beri ilk defa yaşanan bu kararlılığın sonucu olarak, uzun dönemli yüksek kronik enflasyon olgusu, bugün, ciddî bir düşüş eğilimi içine girmiştir. Bu mücadelede toplumun tüm kesimlerinden gelen destek, mücadelenin bu çizgiye ulaşmasında, şüphesiz, gözardı edilmemesi gereken bir unsurdur. Hükümetimiz, karar ve uygulamalarıyla halkımıza güven telkin etmeyi başarmış ve karşılığını da almıştır. Enflasyon oranında 2000 yılında yaşayan bu düşüş, bir süre sonra, halkımız tarafından, cebinde, mutfağında ve pazarında hissedilecektir. Nihaî amacı halkımızın mutluluğunu ve refahını sağlamak olan ekonomik istikrar programını kararlılıkla sürdüren hükümetimiz, enflasyon oranını tek haneli rakamlara indirme konusunda azimli ve ısrarlıdır.

Enflasyonun düşürülmesi, kamu finansmanının güçlendirilmesi ve ekonomik büyümenin hızlandırılması alanlarında başarılı olan ekonomik programın, başarı ve devamı konusunda, son zamanlarda birtakım şüphe ve kaygıların ortaya çıktığı görülmektedir. Esasen, malî piyasalarda geçen iki üç hafta boyunca yaşanan yüksek dalgalanmadan kaynaklanan bu tereddüt ortamının giderilmesi için,  hükümet, süratle gerekli önlemleri almıştır. Bu çerçevede, bankacılık sektörünün güçlendirilmesi, döviz girişlerinin artırılması ve enflasyondaki düşüşün hızlandırılması amacıyla kapsamlı bir tedbirler paketi uygulamaya konulmuştur. Finans sektöründe ortaya çıkan bu olumsuz gelişmeler veya karşılaşılan güçlükler, IMF tarafından miktarı 10 milyar doları aşan bir finansman desteği de sağlanarak, hızla aşılmıştır.

Uluslararası kuruluşlardan sağlanan bu destek, bu kuruluşların, ülke ekonomisine, hükümete ve ekonomik program çerçevesi içinde yürütülen politikalara duydukları güvenin bir kez daha teyit edilmesi olarak değerlendirilmelidir. Programın uygulandığı geçen bir yıl içinde elde edilen başarılar ve kaydedilen olumlu gelişmeler, şüphesiz, uluslararası desteğin hemen harekete geçmesinde en önemli rolü oynamıştır. Sonuç itibariyle, hükümetimiz ve uygulamaya koyduğu ekonomik program, bu sınavdan başarıyla ve güçlenerek çıkmıştır. Yaşanan bu olayda alınması gereken derslerin alındığına ve tecrübe hanesine kaydedildiğine, programın uygulanması konusundaki kararlığın artarak ve tavizsiz süreceğine kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizde,  yurtiçi tasarrufların yetersiz kalması nedeniyle, dışarıdan kaynak bulmaya ihtiyacımız vardır. Eğer ihtiyacımız olan dışkaynakları yeterli miktarlarda bulamazsak, başta, borç, anapara ve faiz ödemeleri olmak üzere, kamu kesiminin finansmanında sınırlı olan içkaynağa başvurulmaktadır. Bu durum ise, bir taraftan piyasa faiz oranlarını yükseltirken, diğer taraftan reel ekonominin finansman ihtiyacının karşılanmasını güçleştirmekte, sınırlı miktardaki içkaynağın maliyetini yükselterek, enflasyonu körüklemektedir.

Dışkaynak temini ise, malî piyasalardaki kamu baskısını azaltarak, reel ekonomiye ihtiyacı olan kaynağı bulabilmesine imkân yaratmakta, faiz oranlarını düşürerek, maliyetlerin ve enflasyonun gerilemesine zemin hazırlamaktadır. Nitekim, uygulanan ekonomik program, bu alandaki olumlu etkilerini göstermeye başlamış ve yıllardır net dışborç ödeyeceği olan ülkemize dışkaynak girişi başlamış ve ülkemiz, net dış borçlanıcı konumuna gelmiştir. 

2000 yılı bütçesinin finansmanı için, yılbaşından bu yana, programlanan miktarın da üzerinde, 7,5 milyar dolar dış borçlanma gerçekleştirilmiştir. İlk defa, dolar piyasasında 30 yıl, euro piyasasında ise 10 yıl vadeli tahvil ihracı yapılmış; böylece, dış borçların vadesi uzatılmış, borçlanma maliyeti de geçen yıllara göre önemli oranda düşürülmüştür. Uygulamaya konulan istikrar programı kapsamında sağlanan dış kaynakların ülkemiz ekonomisine girişiyle birlikte piyasa faizleri hızla düşmüş ve bu gelişmeye bağlı olarak kamu borçlanma maliyetlerinin de önemli oranda düşmesi sağlanmıştır. Bütün bu olumlu gelişmeler, bir yıl gibi kısa bir süre içerisinde, kamu finansmanı alanında hem ciddî bir faiz tasarrufuna hem de bütçe dengelerinde faizdışı fazla hedefinin aşılmasına imkân vermiştir. Bütçenin faiz baskısından çıkarılarak sağlıklı bir yapıya kavuşturulmasında önemli bir mesafe alınmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şimdi, sizlere 57 nci hükümetimizin öncülüğünde bugüne kadar gerçekleştirilen ve üç yıllık ekonomik programın başarısı açısından büyük önem taşıyan yapısal reformları, kısa cümlelerle hatırlatmak istiyorum.

Sosyal güvenlik sisteminin finansman yapısını ve dengesini sağlamlaştırmayı amaçlayan yasal değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Nitekim, sosyal güvenlik yasasında yapılan bu değişiklikler olumlu etkilerini göstermiş ve 2000 yılının haziran ayından itibaren ilk defa Sosyal Sigortalar Kurumu Hazineden yardım alma ihtiyacı duymamıştır. Bütçe dengesini de olumlu etkileyen bu gelişme, önemli bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.

Kamu malî yönetiminde de, bütçe uygulamasında disiplinin ve saydamlığın sağlanması amacıyla, 24 bütçe içi ve 3 bütçe dışı olmak üzere toplam 27 fon kapatılmıştır.

Uluslararası tahkimle ilgili anayasa değişikliğinden sonra, ilgili kanunlarda da gerekli düzenlemeler yapılmıştır.

İletişim ve enerji sektörlerinde devlet imtiyazına son veren yasal değişiklik yapılmış ve Türk Telekomun Türk Ticaret Kanununa tabi özel bir şirket olarak faaliyet göstermesi sağlanmış; ayrıca, Telekomünikasyon Kurulu adıyla, düzenleyici yetkilere sahip bir kurul oluşturulmuştur.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu kurularak faaliyete geçirilmiş; böylece, bankaların denetim ve gözetimi, olası politik baskılardan uzak, bağımsız bir kuruluşa verilmiştir.

Ülkemiz tarımını ve tarımsal destekleme politikalarını daha etkin ve verimli hale getirerek üretimde devamlılığı ve üretici gelirlerinde istikrarı sağlayacak tarımsal sistemin yeniden yapılandırılmasını gerçekleştirmek üzere, Tarımda Yeniden Yapılandırma ve Destekleme Kurulu oluşturulmuştur.

Devletimiz tarafından verilen tarımsal desteklerin, aracılara değil, doğrudan üreticilere ulaşmasına imkân sağlayacak olan doğrudan gelir desteği uygulaması için hazırlıklar tamamlanmış ve deneme amaçlı uygulamalara başlanmıştır.

Kamu bankalarının özerkleştirilerek üç yıl içerisinde özelleştirmeye hazır hale getirilmesini öngören yasa yürürlüğe girmiştir. Bütün bu düzenle-meleri ve uygulamalarıyla, hükümetimiz, yapısal değişikliklere verdiği önemi ve bunların gerçekleştirilmesindeki kararlılığını ortaya koymuş bulunmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; uygulanan ekonomik istikrar programının başarıya ulaşması için, bütçede öngörülen hedefler büyük ö-nem taşımaktadır. Hükümetimizin temel amacı, enflasyonu düşürüp, sağlıklı bir kamu finansman dengesiyle sürekli gelişme ve refah artışı sağlamaktır. Bu amaca ulaşmak için, üzerimize düşen sorumluluklardan kaçmadan, çıkarlarımızın ve geleceğimizin ortak olduğu bilinciyle, birlikte hareket etmek zorunda olduğumuzu unutmamalıyız.

Hükümetimiz, devletin aslî gelirinin ve en sağlam finansman kaynağının vergiler olduğunun bilincinde hareket ederek, vergi sisteminde etkinlik ve verimliliği artırmak ve kayıtdışı ekonominin kayda alınmasını sağlayarak vergi tabanının genişletilmesi çalışmalarına aralıksız devam etmektedir. Kayıtdışı ekonominin önlenmesi amacıyla, yurt çapında yapılan yaygın ve yoğun vergi denetimleri aralıksız sürdürülmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmamı bitirmeden önce, gözden kaçabileceğini düşündüğüm, ancak, son derece önemli gelişmeleri yansıttığına inandığım bazı hususları, özetle dikkatlerinize sunmak istiyorum.

2001 yılı bütçesinin öngörüleri çerçevesinde, önümüzdeki bir yıllık süre içerisinde faiz giderlerinin gayri safî millî hâsılaya oranı yüzde 17'den yüzde 11'e; vergi gelirlerinin nispeti yüzde 88'den yüzde 52'ye, bütçe giderleri içerisindeki payı yüzde 45'ten yüzde 34'e çekilmiştir. Bütçe açığının gayri safî millî hâsılaya oranı yüzde 11'den yüzde 3,4'e düşürülmektedir. Bu gelişmeler, kamu maliyesinin, yıllardır özlenen bir yapıya dönüşmekte olduğunu açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

2000 yılı bütçesi, malî politikalar açısından, ekonomik istikrar programı hedefinin üzerinde olumlu gelişme göstermiştir. 2000 yılı bütçesinin gelir hedefleri ve faiz dışı fazla miktarı, öngörülen büyüklükleri ve oranları aşmıştır. 2000 yılı bütçe açığının, başlangıç hedefinin altında gerçekleşmesi beklenmektedir.

2001 yılı bütçesi, üç yıllık ekonomik programın ikinci ve en önemli yılının bütçesi olmasının yanı sıra, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının da başlangıç yılı bütçesidir. Bu bütçeyle, ülkemiz, uzun vadeli strateji planımızda da tanımlandığı gibi, yapısal dönüşümlerini tamamlamış, istikrarlı ve sürekli büyüme trendini yakalamış, kişi başına geliri Avrupa ülkeleri seviyesinde olan ve dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girmiş güçlü bir dünya devleti olma yönündeki hedeflerine bir adım daha yaklaşmış olacaktır. Bu hedef, bugün, hatırası önünde saygıyla eğildiğimiz ve daima izinde olduğumuz Büyük Atatürk'ün bize gösterdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma hedefidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün gelinen noktada, ülkemiz, hepimizin geleceği açısından son derece önemli olduğunu düşündüğüm bir sürecin içinde bulunmaktadır. Bu sürecin sonunda, Türkiye'nin önünde iki temel tercih bulunmaktadır. Bunlardan ilki, ülkemizin bir dünya devleti olarak, dünyanın birinci liginde bulunan devletleri arasında saygın yerini, hak ettiğini düşündüğümüz yerini almasıdır. İkincisi ise, en iyi ihtimalle, başladığımız yere geri dönmek olabilir. İnancım odur ki, Türkiye ve Türk halkı, saygın, güçlü ve çağdaş bir dünya devleti olma yönündeki tercihini çoktan yapmıştır. Bu ulusun temsilcileri olarak bizlerin temel sorumluluğu, bu hedefe doğru ilerleyişimizi kolaylaştırmak, bir anlamda, geleceğimizin önünü açmaktan ibarettir.

Bu görev anlayışı ve sorumluluk duygusuyla, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Tümen.

Sayın milletvekilleri, çalışma süremizin sonuna geldik. Bu nedenle, alınan karar gereğince, saat 18.00'de toplanmak üzere, birleşime ara veriyorum.

 

Kapanma Saati : 15.58


BEŞİNCİ OTURUM

Açılma Saati : 18.00

BAŞKAN : Başkanvekili Ali ILIKSOY

KÂTİP ÜYELER : Hüseyin ÇELİK (Van), Mehmet AY (Gaziantep)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 37 nci Birleşiminin Beşinci Oturumunu açıyorum.

Görüşmelere kaldığımız yerden devam ediyoruz.

VI. - KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

1.- 2001  Malî  Yılı  Bütçe  Kanunu  Tasarısı ve Plan ve Bütçe  Komisyonu  Raporu  (1/764) (S. Sayısı: 552) (Devam)

2.- 1999 Malî Yılı Genel Bütçeye Dahil Kuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkin Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile 1999 Malî Yılı Kesinhesap  Kanunu Tasarısı  ve  Plan ve  Bütçe Komisyonu  Raporu ( 1/740, 3/642) (S. Sayısı : 554) (Devam)

3.- 2001 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/765) (S. Sayısı:553)  (Devam)

4.- 1999 Malî Yılı Katma Bütçeye Dahil Kuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkin Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile 1999 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Kesinhesap Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/741, 3/643) (S. Sayısı: 555) (Devam)

BAŞKAN - Komisyon ve Hükümet yerinde.

2001 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kanunu Tasarıları ile 1999 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kesinhesabı Kanunu Tasarıları üzerindeki görüşmelerde, Doğru Yol Partisi, Fazilet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi konuşmalarını tamamlamış, Demokratik Sol Parti adına ilk konuşmacı Sayın Aydın Tümen görüşlerini ifade etmişti.

Şimdi, söz, Demokratik Sol Parti Grubu adına, Konya Milletvekili Sayın Emrehan Halıcı'da.

Buyurun Sayın Halıcı. (DSP ve MHP sıralarından alkışlar)

Süreniz 23 dakika.

DSP GRUBU ADINA MEHMET EMREHAN HALICI (Konya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Bütçeler, uygulanacak ekonomik ve sosyal politikaları ortaya koyan ve ülkelerin yarınlarını planlayan en önemli belgelerdir. On gündür, partilerimizin değerli sözcüleri, bütçenin tümü ve detayları üzerinde eleştirilerini ve önerilerini dile getirdiler; hepsine, huzurlarınızda teşekkür etmek istiyorum.

Ben ise, bütçe ve yeni eğilimlerle ilgili olarak, genel bir analiz yapmaya çalışacağım.

2001 yılı bütçesinin iki önemli özelliği bulunuyor: Bunlardan birincisi, hükümet tarafından geçtiğimiz yıl uygulamaya konulan üç yıllık ekonomik programın ikinci yılına ait olması; ikincisi ise, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Programı ve cumhuriyetimizin kuruluşunun 100 üncü yılı olan 2023'te dünyanın ilk on ekonomisi arasına girmeyi hedefleyen uzun vadeli stratejinin, yine, ilk bütçesi olmasıdır.

Bildiğiniz gibi, 57 nci hükümet, uygulamaya koyduğu ekonomik programda, enflasyonu kesin olarak düşürmeyi, kamu maliyesini sağlıklı bir yapıya kavuşturmayı, bütçe açıklarını ve faiz giderlerini azaltmayı, ülkemizde yatırımı, üretimi, istihdamı ve ihracatı artırmayı ve yine ekonomik program çerçevesinde, dönem içerisinde yapılacak yapısal reformların desteğiyle de, ekonominin sağlıklı ve istikrarlı bir büyüme ortamına kavuşması hedeflerine dayanmaktadır.

Bu programın en önemli ve en belirgin hedefi enflasyondur. 1970'li yıllardan beri bir türlü yenemediğimiz enflasyon belası, ülkemizin ekonomik ve sosyal hayatında, tedavisi çok zor yaralar açmıştır. Üç yılın sonunda enflasyonu tek haneli rakamlara indirme hedefini 2000 yılı bütçesinde açıklamış olan hükümetimiz, bu konudaki kararlılığını sürdürmektedir.

Şimdiye kadar birçok hükümet de, tıpkı 57 nci hükümet gibi, enflasyonu temel bir sorun olarak tanımlamış ve mücadele programlarını uygulamaya koymaya çalışmışlardır; ancak, başarılı olamamışlardır. Başarısızlığın nedenini incelememiz gerekir.

Enflasyon, tek başına oluşan bir problem değildir, ekonomideki problemlerin, hastalıkların bir sonucudur. Dolayısıyla, enflasyonla mücadele demek, onu oluşturan ve büyüten problemlerle, koşullarla mücadele etmek demektir.

Ancak, bu mücadele hiç de kolay değildir; kararlılık ister, irade ister, azim ister ve en önemlisi, risk alma cesareti ister.

İSMAİL KÖSE (Erzurum) - Bizde var.

MEHMET EMREHAN HALICI (Devamla) - Bunların karşısındaki en büyük engel ise popülizmdir. Şimdiye kadar, iyi niyetle de başlanmış olsa, popülizmin cazibesinden kendini kurtaramayan siyasî iradeler, enflasyonu yenememiş, tam tersi, daha da büyümesine neden olmuşlardır. Enflasyon şampiyonluğu unvanını kazanan kadrolar da, şu an Meclisimizdedir.

Popülizm, ekonominin gerektirdiği kuralları uygulamak yerine, vatandaşa, çok kısa bir süre için bile olsa, sempatik görünecek tavizleri vermek demektir. Devletin tarım ürünlerini ederinin üstünde bir fiyatla satın alması, insanlarımıza genç yaşlarda emeklilik hakkının verilmesi, devletin en önemli gelir kaynağı olan vergi konusunda gerekli düzenlemelerin yapılmaması, vergi ve sigorta borç ve faizlerinin ertelenmesi popülist yaklaşımlara verilebilecek örneklerden bazılarıdır.

Seçim öncesi dönemler, bu yaklaşımların en üst düzeye çıktığı dönemler olmuştur. Siyasetçiler, devletin satın alacağı ürünlerle ilgili âdeta açık artırma yapar gibi fiyat yarıştırmışlardır; ücretlerle ve yatırımlarla ilgili bol keseden sözler vermişlerdir. Kaynağı olmadan verilen sözler ve bu sözlerin yerine getirilmesi, bütçe açığı ve onu takip eden enflasyon demektir.

Yaklaşık otuz yıldır devam eden enflasyon serüvenimiz, bazı vatandaşlarımız ve iş dünyasında da olumsuz alışkanlıkların doğmasına neden olmuştur. Mal ve hizmet üretenler, girdi fiyatlarında bir artış olduğu zaman, kendi fiyatlarına bu artışları, üzerine çoğu zaman yeni bir kâr da ekleyerek otomatik olarak yansıtmışlardır.

Kimi kesimler, kimi insanlarımız, enflasyondan tamamen kurtulmayı hedeflemek yerine, kendi gelirlerinin, enflasyon oranında veya enflasyon oranının üstünde bir oranda artmasına çabalayan bir tutum sergilemişlerdir. Fiyatların ve faizlerin sürekli artması, rant kesimini büyütmüş ve yaygınlaştırmıştır.

Yatırımcıların, yatırım yapmak yerine, faiz geliri elde etmeyi daha kârlı buldukları, hepimizin bildiği bir konudur. Bu faiz ve kâr ortamının kaybolmaması için, bazı çevrelerin enflasyonla mücadele programına direnişleri, maalesef devam etmektedir. Daha acı olan, bu direnişlere bazı siyasî kadroların da destek vermeleridir.

İş çevreleri ve iş dünyasını üst düzeyde temsil eden örgütlerin öneri ve eleştirilerini hükümetimiz saygıyla karşılamakta ve özenle değerlendirmektedir; ancak, aynı özeni ve saygıyı beklemek, hükümetlerin de, tüm siyasetçilerin de hakkıdır. Son günlerde bu örgütlerin yaklaşımları, bu beklentimizden uzak bir görünüm arz etmektedir. Son olarak, İstanbul Ticaret Odası Başkanlığı sıfatını taşıyan Mehmet Yıldırım adındaki kişi, kendisini ve kurumunu zor durumda bırakan talihsiz ve sorumsuz beyanlarda bulunmuştur. İçerik olarak ele alındığında, hitap, üslup, mantık ilişkisi ve anlam bütünlüğü açısından değerlendirildiğinde sadece mizah malzemesi olabilecek bu konuşmayı ve konuşmacıyı, ülkemizin en büyük ticaret odası başkanlığı sıfatıyla yapıldığı için bu kurumun değerli üyelerinin ve kamuoyunun takdirine bırakıyorum.

Milletvekillerini belirlemek, yani seçmek, tüm milletimizin hakkıdır; ancak, hükümetleri ve onun yapısını belirlemek Parlamentonun görevidir. Bunun dışındaki beklentiler, ararejim arayışından başka bir şey değildir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; enflasyonla mücadelenin sıkıntılı bir dönem sonunda başarılacağı ve her kesimin fedakârlık yapmak zorunda kalacağı, hükümetimiz ve yetkililer tarafından çok kez dile getirilmiştir. Bu fedakârlıklara bir yıldır katlanıyoruz ve hedefe doğru önemli ilerlemeler kaydetmiş durumdayız. Hal böyleyken, bu programa karşı çıkmak, hükümetin kararlılığını âdeta kırmaya çalışmak, taviz almaya çalışan kesimleri cesaretlendirmek, doğru bir davranış değildir. Bu millî bir davadır; politik kaygı ve beklentilerin çok üzerinde tutulmalıdır. Millet adına verilen bu ekonomik savaş kazanıldığında, bunun galibi, tek başına bu hükümet olmayacaktır. Bu zaferde en büyük paylardan biri, gece gündüz demeden çalışan, yapısal reformları ve gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştiren Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Sosyal güvenlik, gümrük, sermaye piyasası, bankacılık ve tahkim konularında yapılmış olan reform ve yasal düzenlemeleri, hükümetimizin getireceği yeni reformlar takip edecektir.

Yıllık ortalama enflasyon oranları incelendiğinde, bu oranın, gelişmekte olan ülkelerde yüzde 10 civarında, gelişmiş olan ülkelerde ise yüzde 2 civarında olduğu görülür. Ülkemizde, tüketici fiyat endeksine göre, 1998 ve 1999 yıllık artışları, yüzde 70 mertebelerinde gerçekleşmiştir; 2000 yılında ise, bu oranın, yüzde 34 civarında olacağı anlaşılmaktadır; bu, çok önemli bir gelişmedir. Son ondört yılın en düşük enflasyon oranına erişmiş olmamız, bu beladan kurtulabileceğimizi, hedefe doğru yaklaştığımızı, bize göstermektedir. Başbakanımız Sayın Bülent Ecevit'i ve 57 nci hükümeti, bu başarılarından dolayı kutluyoruz. (DSP ve MHP sıralarından alkışlar)

Daha önce de belirttiğim gibi, 57 nci hükümetin uyguladığı ekonomik program, kamuda bir bütün olarak genel dengeyi sağlamayı, harcamaları disiplin altına almayı ve devletin gelir ve gideri arasındaki farkı kapatmayı amaçlıyor. 2000 yılı bütçesinde yüzde 11,3 olarak hedeflenen bütçe açığının gayri safî millî hâsılaya oranının yüzde 9,3 olarak gerçekleşeceği tahmin edilmektedir; aynı oran, 2001 yılı bütçesinde yüzde 3,4 olarak  hedeflenmiştir. 2000 yılında yüzde 88'i faize giden vergi gelirlerimizin, 2001 yılında yüzde 52'ye düşmesi öngörülmüştür.

Tüm bu veriler, olumlu gelişmeleri göstermektedir; tabiî ki, görmek isteyenler için. Maalesef, muhalefet liderleri ve sözcüleri, olumlu gelişmeleri görmezlikten geliyorlar; onlara göre, hiçbir şey, ama, hiçbir şey iyi gitmiyor.

Değerli arkadaşlar, her şeyin iyi gittiğini söylemek ne kadar hatalıysa, hiçbir şeyin iyi gitmediğini de söylemek, aynı ölçüde hatalıdır. Dünya değişiyor, siyaset değişiyor; bizler de, kesin, ama, kesin değişmeliyiz. Keşke mümkün olsa, bu eskimiş ve milletimizin kanıksadığı siyasî rolleri bir kenara bırakabilsek.

İktidarların pembe, muhalefetlerin simsiyah gözlükleri, çoğu zaman, gerçekleri görmemize engel oluyor. Bu açıdan değerlendirildiğinde, 57 nci hükümet güven vermektedir; kararlılığının yanı sıra, gerçekçi bir tutum da sergilemektedir; sadece iyilerden değil, kötülerden de bahsetmektedir; amaca ulaşmak için zorluk ve sıkıntılar olduğunu, bu sıkıntılara katlanmamız gerektiğini ifade etmektedir ve milletimizden sabır istemektedir, destek beklemektedir.

Daha önce enflasyonla mücadeleye başlayıp, sonradan tavizler vererek başarısız olanlar, şimdi bu hükümeti de taviz vermeye zorlamaktadırlar, üstelik, taviz almayı bekleyen kesimlerle birlikte hareket ederek; bu, doğru ve mantıklı bir davranış değildir.

Değerli arkadaşlarım, bütçe görüşmelerinde, ne yazık ki, Meclisimize yakışmayan düzeysiz davranışlara da şahit olduk. Doğru Yol Partisi sözcüleri, âdeta organize bir biçimde, Başbakanımızın sağlığıyla ilgili gerçekdışı iddialar dile getirdiler. Bir genel başkan, bir başbakan için hastalık, ne saklanacak ne de saklanılabilecek bir durumdur. Bu iddialara muhatap olan kişi belli bir süre ortada olmasa, kamuoyu tarafından görülmese, iddia sahipleri belki bunu bir gerekçe olarak sunabilirler; ama, basının ve kamuoyunun huzurunda gece gündüz görev yapan birisi için fütursuzca ortaya atılan bu iddialar, sadece ve en yumuşak tabirle, bir kötü niyet ürünüdür. (DSP sıralarından alkışlar) Daha da kötüsü, bir kişinin sağlığının bozulması için âdeta bir temenni görüntüsü vermektedir.

Değerli arkadaşlarım, Yüce Mecliste millet adına görev yapan tüm milletvekillerinin diğer bir milletvekili için dileyebileceği tek ortak dilek, iyilik ve sağlık dileği olmalıdır. (DSP sıralarından "Bravo" sesleri ve alkışlar, MHP sıralarından alkışlar)

Dün kulislerde bana, Sayın Başbakanımızın hareketini yavaş bulduğunu söyleyen arkadaşlarım çıktı. Eğer öyleyse, onu da, 75 yaşında, günde 14 saat çalışan  Başbakanımızı  kem  gözlerden koruyacak bir unsur olarak kabul ediniz. (DSP sıralarından alkışlar)

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 21 inci Yüzyılı karşılarken dünyada geçerli olan kavramlar, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve piyasa ekonomisidir. Bilgi teknolojilerinin gelişmesi, ekonominin küresel bir kimlik kazanması, iletişim ve özellikle internet uygulamalarının süratle yaygınlaşması, bu kavramların önemini ve etkilerini artırmakta; dünyamız, kendini hızla geliştiren ve yenileyen bir oluşuma sahne olmaktadır. Ürün ve hizmetlerin üretim, pazarlama ve tüketiminde yepyeni süreçlerin tanımlandığı bu oluşum, bilgiye dayalı ekonomi, bilgi ekonomisi ya da daha yeni bir deyimle yeni ekonomi olarak adlandırılmaktadır. Bilgi toplumu olmayı hedef olarak kabul eden bir Türkiye, yeni ekonomiyi anlamak ve tüm kurallarıyla uygulayabilir bir hale gelmek zorundadır.

Yeni ekonomiye geçme çabalarımız, eski ekonomimizin sorunları olan enflasyon, verimsizlik ve kamu kesimindeki hantallıkla mücadelemizde doğrudan katkı sağlayan itici bir güç oluşturacaktır. Eski ve yeni ekonomi arasındaki en belirgin fark, bilgi ve iletişimin önemi ve kullanılış biçiminde ortaya çıkmaktadır. Eski ekonomide işi yöneten ve sonuçlandıran kurumsal sistemlerde, sadece iş süreçleri ve ilişki süreçleri bulunur; ürün ve hizmete yönelik olarak üreticiden tüketiciye tek yönlü bir iletişim söz konusudur; tüketici talepleri ve tercihleri birincil öneme sahip değildir.

Eski ekonomide sürecin bir parçası olan iletişim, yeni ekonomide sürecin bizzat kendisidir. Bunu sağlayan ise, yeni ekonomide bilginin başlı başına bir üretim faktörü haline gelmiş olmasıdır. Bilgi, en önemli değer haline geldiğine göre, bilginin üretim, iletim, paylaşım ve denetiminde çok yönlü kanallara ihtiyaç duyulacağı açıktır ve bilgiden katmadeğer yaratabilmek, iletişimin başarısına bağlıdır.

Bilgi toplumu hedefine, sadece bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanmakla ulaşamayız; toplumu oluşturan insanların bilişim kültürüne sahip olmaları gerekir. Düşünen, bilgi üreten ve bilgi teknolojilerini kullanarak verimli olmasını bilen, zihinsel üretimi yüksek, girişimci, yaratıcı ve zekî insanlar, bilgi toplumunun örnek insanlarıdır. Bu amaçla, çocuklarımızın ve gençlerimizin, beden eğitimlerinin yanı sıra, beyin eğitimlerine de önem vermeli, bilgisayar sistemleriyle erken tanışmalarını, satranç ve benzeri zekâ oyunlarına ilgi duymalarını sağlamalıyız.

İnternetin sağladığı olanaklar, ekonomik, sosyal ve kültürel hayatımıza, daha önce hayal dahi edemediğimiz uygulamaların girmesini sağlamıştır. Elektronik posta, kısaca e-posta olarak tanıştığımız bu uygulamalar, benzer şekilde başına (e) harfi alarak e-iş, e-ticaret olarak gelişimini sürdürmüş ve e-devlet kavramına kadar bizleri getirmiştir.

Kimilerinin dijital, yani sayısal devlet de dedikleri bu tanım, devlet ve vatandaş ilişkilerinin bilişim teknolojilerine bağlı olmasına dayanmaktadır.  e-ticaret uygulamalarında, tüketicilerin, üretici ve satıcılardan, ucuzluk, kalite ve sürat bekledikleri gibi, e-devlet uygulamalarında da, vatandaşlar, devletten, güvenilir, eşit, şeffaf ve hızlı hizmet beklemektedir.

Ülkemizde, bireylerin ve kurumların etkin bir şekilde kullandığı, hizmet ve içeriklerin adil olarak sunulduğu bir ulusal bilgi altyapısı kurulmalıdır. Elektrik, yol, su hizmetlerinde olduğu gibi, devlet, her haneye internet erişim olanağı sağlamalıdır.

Kamu kurumlarında üretilen halka açık bilgilerin tamamı elektronik ortama aktarılarak bütün vatandaşlar için uzaktan erişilebilir hale getirilmeli-dir.

Biraz önce bahsetmiş olduğum demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü kavramlarının en üst düzeyde geçerlilik kazanması, e-devlette çok daha kolay gerçekleşir.

Ülkemizde bazı problemlerimizi daha yeni çözmeye başlamışken, böyle bir bilişim devrimi düşünmek, acaba ütopik bir davranış mıdır? Bence bu-nun cevabı hiç düşünmeden "hayır" olmalıdır.

Ülkemiz, genç ve dinamik nüfusuyla, değişime ve yeniliğe son derece açıktır. Bu devrimi gerçekleştirmek üzere, kendi kaynaklarımız kısa sürede harekete geçebilir. Özel sektör, kamu, üniversite ve sivil toplum örgütlerinden oluşan bilişim sektörümüz, bu atılımı yapmaya hazır haldedir.

Yazılım üretiminin, üniversite-sanayi işbirliğinin, ar-ge ve inovasyon'un, teknoparkların, risk sermayesi ve girişimciliğin desteklenmesi, bu süreci hızlandıracaktır. Türkiye, bilgi toplumu olmayı, yeni ekonomiye geçmeyi ve elektronik devlet uygulamalarını gerçekleştirmeyi, tümleşik bir misyon olarak belirlemelidir. Bu misyon, ancak, amaçlar, ilkeler, politikalar ve eylem planlarının tanımlandığı bir reform kapsamında gerçekleştirilebilir. Bu reformun adı "bilişim reformu"dur.

Değerli arkadaşlar, sizlere şimdi, içinde 4 adet "doğru" geçen çok önemli bir hedef dile getireceğim: Doğru kişi, doğru bilgiye, doğru zamanda, doğru maliyetle ulaşsın. Bilişim reformunun özeti budur. Tekrar ediyorum: Doğru kişi, doğru bilgiye, doğru zamanda, doğru maliyetle ulaşsın.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, ülkemizin, tehditler ve fırsatlar arasında çok hassas bir konuma sahip olduğu dönem geçiriyoruz. Tehditleri bertaraf edebilmemiz ve fırsatları değerlendirebilmemiz, birlik ve beraberliğimizi koruyabilmemize bağlıdır. Bunu da en iyi gösterebileceğimiz yer, Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Gece gündüz demeden mesai yapan Yüce Meclisimizin değerli milletvekilleri, çalışkanlıkta gösterdikleri başarıyı, uyum ve uzlaşma konusunda da göstermelidir.

Hiçbir milletvekili ve siyasî lider, biraz önce Sayın Çiller'in yaptığı gibi, kaba kuvvetten, parmak kırmaktan bahsetmemelidir. Biz DSP Grubu olarak, bileği, yüreği ve beyni güçlü bay ve bayan milletvekillerinden oluşuyoruz; ancak, bırakın parmak kırmayı, gönül kırmayı bile aklımızdan geçirmeyiz. (DSP sıralarından alkışlar)

Başbakanımız Sayın Bülent Ecevit başkanlığında 57 nci hükümetin ekonomik programı çerçevesinde özellikle enflasyona karşı yürüttüğü mücadele, siyasî hesapların ötesinde değerlendirilmeli ve desteklenmelidir. Enflasyonu yenmiş bir Türkiye'de hizmet yarışı yapmak, çok daha anlamlı ve güzeldir. Daha iyi düşünen, daha iyi üreten...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun Sayın Halıcı.

MEHMET EMREHAN HALICI (Devamla) - ...ve daha iyi paylaşan bir Türkiye umuduyla, 2001 yılı bütçesinin hayırlı ve uğurlu olmasını diliyor, tüm vatandaşlarımızın, soydaşlarımızın ve Yüce Meclisin ramazan bayramını ve yeni yılını kutluyorum.

Saygılarımı sunuyorum. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Halıcı.

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Sayın Başkan, sayın konuşmacı, sözleri içinde, Sayın Başbakanın sağlığıyla ilgili konuların, Doğru Yol Partisi yöneticileri tarafından güdümlenen ve onların yönetimi ve direktifleriyle bu meselenin gündeme getirildiği yolunda bir açıklamada bulundu. Yani, Doğru Yol Partisinin Genel Başkanı, Genel Başkan Yardımcıları ve Grup Başkanvekillerini böyle bir suçlamayla karşı karşıya bırakmışlardır. Ben, konuya cevap vermekten öte, bu hususta bir açıklama yapmayı gerekli görüyorum, bir görev kabul ediyorum.

BAŞKAN - Sayın Gönül, yerinizden, çok kısa olmak üzere, buyurun, ifade edin.

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın)- Sayın Başkan, Meclisimizin değerli üyeleri, Sayın Halıcı'nın konuşmaları içinde yer alan Sayın Ecevit'in sağlık sorununun, rahatsız veya sağlıklı olma konusunun, Doğru Yol Partisi yöneticileri tarafından organize edildiği, teşvik edildiği anlamına gelebilecek sözlerine karşı, gerek Muhterem Heyetinize gerekse kamuoyuna bir açıklamada bulunmayı görev kabul ediyorum.

BAŞKAN - Buyurun.

ALİ RIZA GÖNÜL(Aydın)- Sağlıklı olmak sağlıksız olmak, kısa olmak, uzun olmak, insanoğlunun elinde olan bir hadise değildir, gayet doğaldır. Sayın Başbakanın sağlığı üzerinden siyaset yapma gibi bir iddiayı, kastı aşan cümleler olarak mütalaa ediyoruz. Kesinlikle aklımızdan böyle bir şey geçemez ve böyle bir şeyin bize yakıştırılmış olmasını da şiddetle reddederim. Herkese sağlık dileriz, herkese huzur dileriz, herkese başarılar dileriz.

Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Gönül.

Anavatan Partisi Grubu adına iki konuşmacı arkadaşımız var. 

Süreyi eşit mi paylaşacaksınız?

A. AHAT ANDİCAN (İstanbul)- Evet.

BAŞKAN - İlk söz, İstanbul Milletvekili Sayın Ahat Andican'ın.

Buyurun. (ANAP sıralarından alkışlar)

ANAP GRUBU ADINA A. AHAT ANDİCAN (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2001 yılı Bütçe Kanunu Tasarısı üzerinde, Anavatan Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; sizleri ve ekranları başında bu görüşmeleri izleyen değerli vatandaşlarımızı saygıyla selamlıyorum.

İçerisinde bulunduğumuz 2000'li yılların iki temel belirleyicisi var ve bu kürsüden, konuşmacılar tarafından çok gündeme getirildi; bunlar, bilgi devrimi ve küreselleşme. Ulus devletleri etkileyen bu süreçler, bu iki temel eksen üzerinde gelişmekte. Bu süreçlerin en önde geleni, karşılıklı bağımlılık sürecidir. Artık, hiçbir devletin, kendi kendine yeterli olma imkânı yoktur ve bu karşılıklı bağımlılık, bütün ekonomileri, diğer ekonomilere karşı hassas ve hatta çoğu kez kırılgan bir hale getirmektedir ve bir ülkede başlayan kriz, yakın çevresinden öte, çok uzak ülkeleri de hızla etkileyebilmektedir.

Küreselleşmenin bir diğer boyutu, ekonomik bloklaşmadır ve artık, bugün, uluslararası rekabet yerine, bloklararası rekabetten söz edilmektedir. Ulus ölçeğinin çok ötesinde, dünya genelinde üreten ve ticaret yapan, dev, ulusötesi şirketler ortaya çıkmıştır. Bugün, dünya ticaretinin büyük bir kısmı, bu, ulusötesi ya da uluslararası dediğimiz çokuluslu şirketler tarafından gerçekleştirilmektedir. Teknolojideki bu hızlı değişme, ulus devlet diye tanımladığımız 20 inci Yüzyılın aktörlerini zorlar hale getirmiştir ve bugüne kadar geçerli olan emek/sermaye yoğun üretim biçiminin yerini, bilgi ve teknoloji yoğun bir üretim biçimi almak durumundadır.

Siyaset ve ekonomi iç içe girmiştir. Artık, klasik dışişleri kavramı, yerini, uluslararası ekonomi politik kavramına terk etmektedir ve bu kavramın bir ucunda, klasik uluslararası diplomatik ilişkiler; diğer ucunda ise, çokuluslu şirketler, bölgesel entegrasyon konuları ve yatırım, ticaret konuları yer almaktadır. Özellikle ekonomi, çevre ve insan hakları gibi konularda, millî olanın nerede bittiği, küresel olanın nerede başladığı, artık, hayli flu hale gelmiştir ve kesin karar vermek çok zor olmaktadır. Alan Greenspan'in, dolar faizi üzerindeki bir görüşmesi ya da demeci, bütün dünya tarafından izlenmektedir. Çin millî para birimi yuanın üzerinde enflasyon olup olmayacağı konusu, Türkiye de dahil olmak üzere birçok ekonomiler üzerinde baskı ortaya çıkarabilmektedir. Benzer şekilde, Soros isimli bir spekülatör, Rusya'da krizi başlatan olayı tetikleyebilmektedir ve insan hakları, çocuk işçi çalıştırmak, demokratik sürecin kesilmesi gibi kavramlar nedeniyle, ulus devletler üzerinde boykotlar, ambargolar uygulanabilmektedir.

Bütün bu gelişmelerin ortaya çıkardığı bir gerçek vardır, bunu söyle-mek için bu açıklamaları yaptım. Ekonomisini dünyayla bütünleştirmek isteyen bir ülke, artık, kendi iç dinamiklerine ve toplumsal taleplerine göre politikalar üreterek dünyada var olmayı sürdüremeyecektir. Bu ülkelerin siyasî kadroları da, ülkeleriyle ilgili kararlar alırken, bu kararların dış dengelerle ne kadar örtüştüğünü, ne kadar uyum içerisinde olduğunu göze almak zorundadırlar; aksi takdirde, verdikleri sözleri yerine getiremeyeceklerdir.

Bu gelişmeleri içeren küreselleşme olayının, milletlerin toplumsal yapılarına, tarihsel birikimlerine, sosyal değer yargılarına göre farklı farklı algılandıkları ve farklı uygulamaları ortaya çıkardığı da bilinen bir gerçektir.

Bazıları için, küreselleşme, bugüne kadar uluslararası ekonominin ve siyasetin aktörleri olan ulusları çok etkilemeyecektir, ulus devletler, yine, aktör olma özelliklerini sürdüreceklerdir. Bazılarına göre ise, artık, ulus devletlerin dönemi kapanmaktadır, ulusötesi ya da ulusüstü teşkilatlar ve NGO'lar, ulus devletlerin görevlerini büyük ölçüde ellerinden alacaklardır. Bir kısmına göre ise, globalizm ya da kapitalizm süreci, tamamen kapitalizmin bir uzantısıdır ve yeni bir yüzüdür.

Bütün bu teorik tartışmaları bir tarafa bırakacağım; ama, burada sizinle paylaşmak istediğim bir gerçek var. Özellikle Doğu Blokunun dağılmasından sonra, dünyada gerçekleşen bir süreci, Türkiye'nin de geleceğe yönelik karar alma mekanizmalarını etkilemesi bakımından, burada sizinle paylaşmak istiyorum. Doğu Blokunun dağılmaya başladığı yıllardan itibaren dünya ekonomisi, korkunç tabiî, karmaşık bir ekonomi; ama, bir şey var, çok net. Bunu paylaşmak istiyorum; o da şu:

Değerli arkadaşlarım, dünya ekonomik aktivitesinin büyük bir kısmı, bir üçgene yoğunlaşmış durumda. Bu üçgenin bir ucunda Kuzey Amerika, bir ucunda Avrupa Birliği, bir ucunda da Pasifik havzası var ve bu üçgen ekonomileri arasındaki karşılıklı etkileşim giderek artıyor. Çin, Hint ve Rus ekonomileri de, bu üçgenin kenarlarında bekliyorlar ve değerli arkadaşlarım, bir gerçek var; arşivlerde duruyor. Bu üçgen, 90'lı yılların bütün ekonomik aktivitelerinin yüzde 70'ini içeriyor. Sanayi mallarının ithalat ve ihracatının yüzde 70'ini, bu üçgen ülkeleri kendi aralarında yapıyorlar ve daha da önemlisi, dünyanın fakir ülkelerini aşağıdan yukarıya doğru sıraladığınız zaman, 102 tane fakir ülkenin toplam sanayi ihracatı, dünya sanayi ihracatının yalnızca yüzde 1,4'ü, ithalatı ise, yüzde 5'i kadar.

Dünya para, sermaye hareketleri açısından baktığımızda, yine, çok çarpıcı bir gerçek var; o da şu: Sınırların çok geçirgenleştiği ve sermayenin, artık, çok kolay hareket ettiği bir dönemde, bu üçgen ülkeleri içerisinde hareket eden sermaye, dünyada hareket eden sermayenin yaklaşık yüzde 80'i; kalanı, gelişmekte olan ülkelere kalanı, fakir ülkelere kalanı yüzde 5-6 kadar.

Dünya ekonomisinin ortaya çıkardığı bir gerçek daha var: Sembol ekonomisi. Nedir o; üretime ve onu satmaya dayanmayan, sadece, para hareketine; yani, döviz kurlarına, spekülasyona, kredi bulma ve onun karşılığında para kazanmaya dayanan bir ekonomi ve reel ekonominin, yani, üretime ve satmaya dayanan reel ekonominin neredeyse defalarca katı. Sadece örneklemek açısından söylüyorum: Bu merkezlerden Londra euro-dolar piyasasında, bir günde olan miktarı söylemeyeyim; ama, bir yılda, dünya reel ekonomisinin neredeyse 25 katı fazla para dönüşüyor. Bütün bu konuları, malumatfuruşluk -eskiler öyle derler, biliyorsunuz- ya da, yeni deyimle söylemek gerekirse bilgiçlik yapmak için söylemiyorum, bütün bu verileri, bir şeyi paylaşmak için gündeminize getirdim; o da şudur: Bu, bir gerçek artık, istesek de, istemesek de, görmek istesek de, görmek istemesek de, yukarıda belirtilen üçgen ülkeleri dışında kalan ülke ekonomileri, bu üçgen içerisinde yer alamadıkları takdirde, giderek marjinalleşecekler, kenara doğru itilecekler ve zenginlik oluşturma sürecinin dışında kalacaklardır ve maalesef, bu, dünyanın gerçeğidir. Kuşkusuz, bu öngörünün bir alternatifi olarak şunu söyleyebilirsiniz, bir dördüncü ayak yaratarak, bu üçgeni bir dörtgen haline çevirebilir dışarıda kalan ülkeler, bugünün koşullarında bunun nasıl ve hangi ortamda gerçekleştirilebileceğini de, sizin takdirlerinize bırakıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kuşkusuz, her ülke gibi, Türkiye de, bu yüzyılın, 21 inci Yüzyılın acımasız rekabet ortamında ayakta kalabilmek için, kendi toplumunun doğal kaynaklarını, fizikî değerlerini, insan sermayesini ve sosyal sermayesini en etkin biçimde kullanmak zorundadır. Amaç, iyi bir toplumsal yapı ve etkin bir siyasî liderlik temelinde istikrarlı bir ekonomik sistem oluşturmak ve millet genelinde sürdürülebilir bir zenginliği ve refahı yakalamaktır. İstikrarlı bir ekonomi kavramından ne anlaşıldığı tartışmalıdır; ama, ekonomik büyüme, fiyat istikrarı, ödemeler tablosu denkliği, tam istihdam ve adil gelir dağılımı olarak bunu tanımlamamız mümkündür. Bütün dünya ekonomilerinde temel amaç, üretilen mal ve hizmetlerin miktarlarında artış sağlamaktır. Zira, göreli olarak çok mal ve hizmet üretmek, aynı zamanda kalkınmış ülke olmak anlamına da gelmektedir.  Bu üretimin rakamsal  göstergeleri ise,  hepimizin çok  yakından bildiği gayri  safî millî hâsılada artış ve kişi başına düşen gelirin artmasıdır. Bu parametreler açısından baktığınızda, hedeflerin ne olması gerektiği ortadadır. Gelişmiş bir ülkeyseniz eğer, diğer gelişmiş ülkelerin ortalaması kadar bir gayri safî millî hâsıla artışı gerçekleştiriyorsanız, problem yoktur; ama, gelişmekte olan bir ülkeyseniz, nüfus artışınızı da göz önüne alarak, bu ortalamanın üzerinde bir gelişme sağlamak mecburiyetindesiniz. Gelişmiş ülkelerdeki ekonomik büyüme ortalamasının yüzde 4'ler civarında olduğunu, ülkemizdeki nüfus artışının da yüzde 2'ler civarında olduğunu hatırlarsak, Türkiye'nin hedefi ortadadır. Yani, bu farkı kapatabilmek için, en az yüzde 7'lik bir büyüme hızını gündeminde tutmak, siyasetçilerine düşen görev de bunu gerçekleştirmektir. Ne yazık ki, Türkiye, ilk planlama dönemlerinden itibaren bu hedefi önüne koymuştur; ama, 1980'li yıllar itibariyle, bugüne kadarki ortalamayı aldığımızda, yüzde 4'ler civarında bir büyüme yakalanmıştır.

Kişi başına düşen millî gelir kavramını da burada çok kısa konuşmak istiyorum. Değerli arkadaşlarım, ekonomi için 5 000 dolar seviyesi, bir benzetmeyle bunu gündeminize getirmek istiyorum; pistten kalkan bir uçak gibidir; yani, bir ekonomi, kişi başına düşen gelirini 5 000 dolara ulaştırdığı zaman, pistten kalkan uçak konumuna geçmiş demektir ve onun, artık, bir otomatik pilota bağlanarak, rahatça uçabilmesi; yani, o kalkış ve iniş anındaki riskten kurtulabilmesinin yolu da 10 000 dolarlar düzeyidir.

Bunun, bir şeyle daha çok yakından ilişkisi vardır; dünyanın hiçbir gelişmiş demokrasisi 7 000-8 000 doların, 10 000 doların altında kişi başına düşen gelire sahip değildir. Türkiye 3 000 dolarla bunu başarmaya çalışmaktadır; fakat, o ortamı yaratmak; işte siyasetçiye, işte Parlamentoya, işte Türkiye'ye düşen görev budur.

Ekonominin yapısının ve gelişmişliğinin bir diğer göstergesi de, üretim sektörlerinin millî gelir içerisindeki payı, onlara ne pay düştüğüdür. Gelişmiş bir ekonomiye baktığınızda, millî gelire tarımın katkısı yüzde 5'in altındadır. Sanayi yüzde 30-35'lerde ve hizmet sektörü de özel sektöre de yüzde 65'ler civarında olmak durumundadır.

Türkiye'ye baktığımız zaman, tarım kesiminin ağırlığının hâlâ yüzde 15-20'lerde olduğunu görüyoruz ve maalesef, istihdamımızın da yüzde 40'ı bu kesimde yer almaktadır. Uzun bir süreden bu yana, ikili bazen üçlü rakamlara ulaşan müzmin bir enflasyonla karşı karşıyayız ve 57 inci cumhuriyet hükümeti tarafından başlatılan üç yıllık istikrar programıyla enflasyonun son ondört yılın en düşük seviyesine düşmüş olması sevindirici bir gelişmedir.

Sosyal güvenlik, enerji, tarım ve bankacılık alanlarında yapılan yapısal düzenlemeler, gerçekten, geleceğe yönelik ümitlerimizi artırmaktadır.

Vergi ve harcamalar boyutunda 2000 yılının hedefleri yakalanmıştır, 2001 yılı açısından da faiz yükünün çok azaldığı görülmektedir. Bütün bunlar, benden sonraki konuşmacı arkadaşım tarafından, bütçeyle ilgili olarak, analitik bir biçimde huzurunuza getirilecek; onun için üzerinde durmak istemiyorum; ama, bir konuya değinmek istiyorum.

Özellikle, kasım ayı içerisinde geçirdiğimiz ve şu anda kontrol altına alınan krizin ışığı altında bir konuyu açıklamamız gerektiğini düşünüyorum. Özelleştirme konusunda, 2000 yılı için konuşmak gerekirse, söylemek gerekirse, ikircikli bir tavır sergilenmiştir ve zaman zaman da çelişkili olan bu tavır, ne yazık ki, 2000 yılı için bütçeye konulan hedeflerin yakalanmasına imkân vermemiştir. Ayrıca,  bu o kadar önemli değil belki; ama, daha da önemlisi, istikrar programının sürdürülebilirliğiyle ilgili kuşkulara yol açmıştır. Bu konudaki görüş farklılıklarının, maalesef, biraz iç politika malzemesi olarak da kullanılması ve hatta zaman zaman medyanın önünde, sanki bir reality-shov programı gibi tartışılıyor olması da, zannediyorum buluttan nem kapan dış finans çevreleri için biraz hassaslaştırıcı, ilite edici, uyarıcı bir ortam yaratmıştır ve böylece, bu negatif etki, kasım krizinin doğmasına bir zemin hazırlamıştır.

2001 yılı bütçesine, 3,7 katrilyonluk bir özelleştirme geliri konulmuştur. Dolayısıyla, burada, altını çizerek vurgulamak istediğim şey, özelleştirmede bir tıkanıklığın olmasına hükümet ortakları izin vermemelidirler ve bunu, uyum içerisinde, bütçeye konulduğu formatta gerçekleştirmelidirler.

Programın bir diğer temel unsuru da, döviz programıdır veya döviz uygulamasıdır. Burada da, çipa sisteminin ihracatı zorlaştırıcı etkisine bağlı olarak, hükümet, bu konuda önlemlerini almalı ve gümrük birliğinin ve dışticaret rejimimizin izin verdiği ölçülerde, bu noktada da ihracatçımıza destek sağlamalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye açısından çok önemli bir diğer konu, Avrupa Birliği meselesidir. 55 inci Mesut Yılmaz Hükümetinin, 1997 yılında, Lüksemburg Zirvesi kararlarına karşı, Türkiye, diğer aday ülkelerle aynı statüde kabul edilmedikçe Avrupa Birliğiyle siyasî ilişkilerin dondurulacağı yönündeki kararlı politikası meyvelerini vermiştir. Bugün, Katılım Ortaklığı Belgesi ve ardından da ulusal program hazırlanma noktasına gelmiştir. Avrupa Birliği üyeliği, rahmetli Özal'ın söylediği gibi, uzun, ince ve zor bir yoldur. Avrupa Birliğini bir Hıristiyan kulübü olarak bırakmak isteyen, genç ve dinamik Türk nüfusundan çekinen çevreler, birçok gerekçeler ileri sürerek Türkiye'yi dışarıda bırakmak istemektedirler. Benzer şekilde, Türkiye'de de, bugüne kadar kazandıkları siyasî, ekonomik ve sosyal konumu kaybetmekten korkan birçok çevre, benzer nitelikte engeller yaratmaktadırlar.

Türkiye, değişim ve gelişim için tarihî bir fırsatı yakalamıştır. Konuşmamın başlangıç bölümünde vurguladığım gibi, üçgen ekonomilerinden biri olma imkânını yakalamıştır. Bu noktada, hem içerideki dinamikler hem dışarıdaki dinamikler örtüşmektedir. Bize düşen, bu noktadaki gerekli değişimleri, reformları yaparak, hızla başarıya ulaşacak yönde çalışmalarımızı sürdürmektir ve ulusal programın mümkün olduğu kadar hızlı gerçekleştirilmesini sağlamaktır.

Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; 1990'lı yıllarla birlikte bağımsız Türk cumhuriyetlerinin ortaya çıkması, Türkiye için bir başka büyük fırsat yaratmıştır ve Türkiye'nin Avrupa karşısındaki konumunu da büyük ölçüde güçlendirmiştir. Türkiye, Avrasya coğrafyasında etkinliğini artırmak için ciddî bir çaba içerisindedir, günden güne de etkisi artmaktadır; fakat, burada, duygusal olmaksızın bir gerçeği de sizinle paylaşmamız lazım. Avrupa Birliğinin alternatifi olarak kısa dönemde bir Türk bloğu oluşturulabilir mi; ne yazık ki, uzun vadede gerçekleşeceğine kesin olarak inandığım bu süreç, kısa vadede mümkün olmayacaktır. İşte, bu noktada, tabiî, bunun gerekçelerini de tartışmamız lazım; çünkü, siyasî veya ekonomik bir bloklaşma, iki şekilde olmaktadır: Ya bir merkez ülkesi olacaktır ABD gibi, onun etrafında bloklaşılacaktır ya da siyasî yapısı, ekonomik yapısı, millî geliri birbirine denk olan ülkeler bir araya gelerek, siyasî ve ekonomik bir bloklaşma yapacaklardır. Aksine, sadece, dinî, millî, etnik, tarihî ve dil birliktelikleri olması, bu işin gerçekleşmesi için, biraz önce söylediğim ekonomik süreçle organik olarak desteklenmedikçe mümkün olamamaktadır.

Hepinizin çok yakından takip ettiği Arap dünyasının durumu, buna, çok yakından bir örnektir; ama, demokrasisini güçlendirmiş, olgunlaştırmış, ekonomisini küresel rekabete dayanıklı hale getirmiş ve siyasî gücünü yoğunlaştırmış AB üyesi bir Türkiye, Türk dünyasında hedefimiz olan büyük dönüşümün merkez ülkesi haline gelebilecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; siyaset kurumu, ne yapılırsa ülkemiz gelişir, güçlenir sorusu kadar, ne yapılırsa ülkemiz geri kalır sorusunu da sormak zorundadır ve bu soruya verilecek cevaplara da inanıyorum ki, hepiniz katılacaksınız- şöyle demek mümkündür: Türkiye, toplumdan gelen demokratik talep ve beklentileri dikkate almadığı zaman, insanımız, düşünceleri veya inancı nedeniyle baskı gördüğü zaman, toplum devletine güvenmediği zaman, adalet kavramı anlamını kaybettiği zaman, siyasî alan daraldığı zaman, etkisini ve sorun çözme yeteneğini kaybettiği zaman, özgürlükçü değil, baskıcı ve yasakçı bir anlayış egemen olduğu zaman, değişim ve yenilikçilik yerine statükoculuk ve bağnazlık hâkim olduğu zaman, temel hak ve özgürlükler insanımıza fazla görüldüğü zaman, gelir dağılımı bozulduğu zaman ve bir avuç mutlu azınlık, ülke kaynaklarını haksız bir şekilde sahiplendiği zaman ve en önemlisi, en önemlisi, gerekçesi ne olursa olsun, dış dünyaya açılmaktan korkarak kendi içine kapandığı zaman geri kalacak ve bir kaos içerisinde, bir üçüncü dünya ekonomisi, geri kalmış bir ekonomi olma kaderiyle karşı karşıya kalacaktır. Bu, Türkiye'nin layık olmadığı bir durumdur. Bizim görevimiz, bunun olmasını engellemektir.

Değerli arkadaşlarım, konuşmamı tamamlamadan önce -sürem dolmak üzere- bir konuya daha değinmek istiyorum. Sabah saatlerinde Doğru Yol Partisi adına burada konuşma yapan değerli konuşmacı 55 inci Hükümet Başbakanını atanmış Başbakan olarak ve dolayısıyla 55 inci Hükümeti de atanmış hükümet olarak tanımladı. Ben de, o hükümetin bir üyesiydim ve verdiğim hizmetten onur duyuyorum. Öncelikle şunu söylemek istiyorum. Bu mukaddes çatının altında seçilmiş milletvekillerinin oylarıyla görev almış bir hükümet atanmış hükümet değildir, onun Başbakanı da atanmış Başbakan olmaz, olamaz, değildir. (ANAP sıralarından alkışlar)

AHMET İYİMAYA (Amasya) - Söylediklerinle gerçeği çarpıtamazsın.

A. AHAT ANDİCAN (Devamla) - İkincisi, sayın konuşmacının da içinde olduğu hükümetin, Türkiye'yi getirdiği uçurumun kenarında, demokrasinin tartışılır hale geldiği noktada elini taşın altına koyarak, o güçlüğü, her türlü negatif etkilerinin geleceğini bile bile, omuzlayan, o cesareti gösteren Anavatan Partisi ve Demokratik Sol Parti önderliğinde, onların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan hükümetin ve onun Başbakanı Mesut Yılmaz'ın...

NEZİR AYDIN (Sakarya) - Vay anasını!..

A. AHAT ANDİCAN (Devamla) - ...atanmış Başbakan değil, kutlanması gereken bir Başbakan olduğuna inanıyorum, o hükümetin de kutlanması gerektiğine inanıyorum. (ANAP ve DSP sıralarından alkışlar) Eğer, o partiler ve o Başbakan o sıkıntılı dönemde omuzlarına o görevi almamış olsaydı, belki sabahki sayın konuşmacı şu kürsüden özgür bir şekilde, istediği bir şekilde, canı nasıl istiyorsa o şekilde tenkitlerini gündeme bile getiremeyecekti; bunu unutmamamız lazım diye düşünüyorum. (ANAP, DSP ve MHP sıralarından alkışlar)

AHMET İYİMAYA (Amasya) - Ne olacaktı, onu söyle... 28 Şubatın gölgesi!..

RAMAZAN GÜL (Isparta) - 28 Şubat olayını silemezsiniz.

A. AHAT ANDİCAN (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, toplumu gerginleştirmememiz gerekiyor. Siyaset gerginleştiği ölçüde, toplum gerginleşir, kutuplaşmalar olur ve Türkiye'nin en son istemesi gereken şey budur, Türkiye'yi geri bırakacak gerekli atılımları yapmasını engelleyecek en önemli şey, siyaset kurumunun klişeleşmiş siyaset yapmasıdır, toplumu kamplaşmaya götürmesidir ve kavgaya dayalı bir siyaset yapmasıdır; bu eski siyaset anlayışını bırakmamız lazım.

2001 yılı bütçesinin ülkemize ve milletimize hayırlı olmasını diliyorum. Hepinize ve ekranları başında bizleri izleyen değerli milletimize, vatandaşlarımıza saygılar sunuyorum. Önümüzdeki bayramın ve yeni yılın ülkemize ve milletimize hayırlar getirmesini temenni ediyorum.

Saygılarımla. (ANAP, DSP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkürler Sayın Andican.

İkinci konuşmacı, Denizli Milletvekili Sayın Beyhan Aslan.

Buyurun Sayın Aslan. (ANAP ve MHP sıralarından alkışlar)

ANAP GRUBU ADINA BEYHAN ASLAN (Denizli) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Anavatan Partisi Grubu ve şahsım adına Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Siz milletvekili arkadaşlarımın ve bizleri televizyonları başında izleyen değerli vatandaşlarımın bayramlarını ve yeni yıllarını kutluyorum.

Bütçeler, ülkede alınacak tüm ekonomik kararlar için en temel göstergedir; devletin, ekonomiden aldığı kaynakları nasıl kullanacağını belirleyen, bu kullanımı bir plan, program ve disipline bağlayan metinlerdir. Bütçe, bizim, nereye, nasıl, hangi araçla, hangi zamanda ulaşacağımızı gösteren bir taahhütnamedir.

Bütçe görüşmeleri, sadece iktidarın değil, muhalefetin de geleceğe ilişkin değerlendirme ve beklentilerinin tartışıldığı bir platform özelliği taşır. Ne var ki, muhalefet, bugün, bütçeyi konuşmak varken, demagojik ve abartılı beyanlarla, felaket tellallığı yaparak, popülist yaklaşımlarla ucuza kaçarak bütçeyi konuşmamıştır.

Bebek katilini affetmek, Anayasanın 14 üncü maddesi dururken, kimin haddine! Yanlış beyanlarla milletimizi ve şehit ailelerimizi tahrik etmekle kimse bir şey kazanamaz. Atanmışlık, seçilmişlik edebiyatı yapanlar, Genel Başkanımızın demokratik açılımlarını kıskanarak izleyenler, 28 Şubat öncesi Millî Güvenlik Kurulu belgelerinin altındaki imzaların kime ait olduğunu iyi tetkik etsinler.

NEZİR AYDIN (Sakarya) - Vay anasını!..

BEYHAN ASLAN (Devamla) - Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel'in veto ederek geri gönderdiği Af Yasasında, ısrarla, affı reddetme hakkını koyduran Sayın Yılmaz'dır. Bu, afla ilgili iddiayı, Sayın Genel Başkanıma yakıştıranları, yüce milletimizin takdirine bırakıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ekonomi, kıt kaynaklarla toplumun refahını maksimuma çıkarmak için kullandığımız politikalar manzumesidir. Hedef, ekonomiyi sağlıklı bir yapıya kavuşturmaktır.

Görüştüğümüz 2001 yılı bütçesi, üç yıllık ekonomik programın ikinci aşamasını oluşturmaktadır. Bu bütçenin bir başka özelliği de Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının ilk bütçesi olmasıdır. 2001 yılı bütçesi, 57 nci hükümetin de sizlere sunduğu ikinci bütçedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; son iki yüzyıl boyunca, dünya, hızla giderek artan bir değişim içerisine girdi. Ülkelerin geleceği de, sadece bu değişime ne derece öncülük ettikleri veya ayak uydurabildiklerine göre belirlendi. 21 inci Yüzyıl, bilgi ve iletişim yüzyılıdır. Dijital devrim, yeni yüzyılda pek çok endüstri kolunu değiştirecek ve yok edecektir.

Örneğin, konvansiyonel kimya teknolojisiyle ilaç üreten şirketlerin hiçbirisi kalmayacaktır. Bir hastanenin ameliyat odasında, bugün, kullanılırken gördüğümüz aletlerin hiçbiri onbeş yıl önce yoktu; onbeş yıl sonra da hiçbiri kalmayacaktır. Benzin sıkıştırmalı motor kullanan otomotiv endüstrisi de yok olacaktır. Yeni teknoloji, hidrojen tüketen yakıt hücreleri sistemini hayata geçirecektir. Askerî güç, kitle imha silahlarına sahip olmakla ölçülmeyecektir. Uluslararası askerî güç, uydu sistemiyle dünyayı gören, işiten, diğer ülkelerin uydu sistemlerini bozabilen sistemlere sahip olmakla ölçülecektir. 21 inci Yüzyılda, ülkeler, arz etmeye çalıştığım niteliklere göre, ekonomide güçlü olabileceklerdir.  Eski teknolojiyle üretim yapan tesisleri, en kısa zamanda kapatabilen ülkeler, en çabuk olarak zarardan kurtulacaklardır. Bu özellik, iki kaçınılmaz sonucu beraberinde getirmektedir: Devletçi ekonomik politikaları sürdüren hiçbir ülkenin başarı şansı yoktur. İşgücü esnekliği bulunmayan hiçbir ekonominin rekabet gücü olmayacaktır. Yeni sanayi kollarını açma yeteneğini teknolojiyle bütünleştiren, hizmet sektörünü koruyabilen, tüketime yönlendirebilen üretim teknolojisini yaratan insanların yeteneklerinden en geniş ölçüde yararlanan ülkeler, 21 inci Yüzyılın öncü ülkeleri olacaktır.

Türkiye, bunun dışında kalamaz. Aşımız da, işimiz de, çağdaş dünyanın bir parçası olmaktan geçiyor. Bunları yapabilmek için, öncelikle enflasyon olmak üzere, temel yapısal sorunlarımızı aşmamız ve ülkede, yeniden, sürdürülebilir bir büyümenin altyapısını kurmamız gerekiyor.

Bu nedenle, 2000 yılı başında uygulamaya koyduğumuz 57 nci hükümetin istikrar programı son derece önemlidir. Bu programda hedeflediklerimizi yapmakta geciktiğimiz zaman ve global bir dünyada yaşadığımızı unuttuğumuz zaman, başımıza nelerin gelebileceğini, 22 Kasımda kara çarşambada gördük. Bu olayın, bize, istikrar programından ayrılmamamız gerektiğinin bir ihtarı olduğunun idraki içerisinde olmamız gerekmektedir. Bu programın uygulamalarından ve hedeflerinden hiçbir tavizin verilmesi söz konusu olmamalı; ilaç, acı da olsa, içilmelidir. Popülist yaklaşımdan kesinlikle  uzak durulmalıdır.  Bu politikadır ki,  ülkede,  yatırım şevk ve iklimini  yeniden yaratacak; ekonomi, sağlıklı bir zemine oturacak, istikrarlı ve sürekli büyüme ortamına kavuşacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bilindiği gibi, yüksek enflasyon, ülkeye ve topluma çok yönlü zararlar veren ekonomik bir sorundur; gelir dajğılımını bozduğu gibi, ileriye dönük  planlamaların yapılmasını da zorlaştırır.

2001 yılı bütçesinin temel hedeflerinden biri de enflasyonu düşürmektir. Enflasyonla mücadele programı, tavizsiz uygulanmalıdır. Enflasyon hedeflerinin tutmadığı noktasındaki eleştirilere kısmen hak veriyor ve saygı duyuyorsak da, onlarca yıl yüzde 70'ler bandında dolaşan enflasyon, yıllar sonra, ilk kez yüzde 30'lar bandına indirildi. Bu, ciddiye alınması ve önemsenmesi gereken bir başarıdır. 2001 bütçesine bakınca, enflasyon hedefi, toptan eşyada yüzde 10, tüketici fiyatlarında ise yüzde 12'dir. Çıtanın iddialı bir şekilde aşağıya düşürülmesi, son derece önemli bir hadisedir. Bu hedefin gerçekleşmesi en büyük dileğimizdir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; faiz ödemelerinde müspet gelişmeyi, iyileşmeyi görmezlikten gelemeyiz. İç borçlanmanın vadesi, 1999 yılının ilk on ayında ortalama 296 gün iken, 2000 yılında bu rakam 391 güne çıkmıştır. Daha da önemlisi, iç borçlanmanın ortalama faiz oranı yüzde 98,8'den yüzde 36,2'ye inmiştir.

2000 yılında vergi gelirlerinin yüzde 88'i faize giderken, 2001 yılında yüzde 52'ye düşmüştür. Bu durum, kamuda ciddî bir faiz tasarrufunu sağlamıştır. Faiz ödemelerinin bütçe içindeki payı da, yüzde 45'ten yüzde 34'e inmiştir. Böylece, uzun yıllar faiz ve personel harcamalarından ibaret hale bürünmüş olan bütçenin, bu niteliğinden kurtarılması yönünde önemli ve ciddî adımlar atılmıştır. Kamu kaynakları yeniden devletin aslî hizmet alanlarına yönelmiştir.

2000 yılında, yatırım ve üretimdeki canlanma ithalatta büyük artışa yol açmış, bu gelişme, ihracat yerine, iç tüketimde artışa sebep olmuştur. İhracatta uluslararası rekabet acımasızdır. Öncelik, dünya standartlarında, kaliteli, ucuz, yani, rekabet gücü yüksek bir üretim altyapısını kurmaya verilmelidir. Bunu yaptığımızda, ihracattaki tüm eşikler kendiliğinden aşılacaktır. Aynı zamanda, ithalatın sarsıcı baskısından da kurtulduğumuzu göreceğiz.

Değerli milletvekilleri, bütçe gelirlerinin 3,7 katrilyon lirasının özelleştirmeden sağlanması hedeflenmiştir. Özelleştirme, en sorunlu hedeftir. Enflasyonun düşürülmesi ve kamu maliyesinde sağlanan disiplinin devamı, özelleştirmedeki başarıya bağlıdır. Özelleştirme konusunda, öncelikle, hükümeti oluşturan partiler arasında esaslı bir uzlaşmaya varılması, sonra, süratle ve kararlı bir uygulama dönemine girilmesi şarttır. Bu konuda, Anavatan Partisi, üzerine düşeni yapmaya kararlıdır.

Kredibiliteyi, yani, inanılırlığı kazanmak zordur; ama, kaybetmekse çok kolaydır. Biz, sunî gündemler yaratır ve onlarla boğuşursak, yabancı sermaye ülkemizi yavaş yavaş terk eder. Terk eden, beğenmediğimiz portföy yatırımları değil de, terk eden, Opel, Isuzu gibi, Türk işçisi çalıştıran, Türk üretim girdisi kullanan doğrudan yatırımlar olursa, o zaman, bu hadise, ciddîye alınması gereken bir hadisedir; aşımızın, işimizin gitmesi demek olur ki, ciddiyetle takip edilmesi gerekir. Bir an önce gerçek gündemimize dönüp, topyekûn kalkınma seferberliğine girişmeliyiz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, günümüzde, hiçbir ekonomi, dünyadaki gelişmelerden bağımsız, yönünü tayin etme imkânına sahip değildir. Türk ekonomisi, 1980'li yıllarda serbest piyasa ekonomisinin mimarı Anavatan Partisinin başlattığı atılımla dünyayla entegre olma yönünde önemli ilerlemeler kaydetmiş, çok önemli yapısal reformlar bu dönemde yapılarak yenilik ve değişim rüzgârları estirilmiş, Türkiye'nin önündeki kara bulutlar dağıtılmış, Türkiye kabuk değiştirmiş, kalkınma şevk ve heyecanı bütün yurdu sarmıştır. Bu yıllarda, Türkiye'nin siyasî ve ekonomik ağırlığı artmış, her on yılda bir içerisine düştüğümüz döviz krizi, yokluk ve kuyruk dönemleri geride bırakılmış; halkımızın otoyollarla, F-16'larla, bilgisayarlarla tanıştığı; teleks ve telgrafın yerini faksa bıraktığı; siyah beyaz televizyonların renkli televizyonlara, ülke içi yayınların küresel yayınlara dönüştüğü yıllar olmuştur. Enerji ithalinden enerji ihracatına geçtiğimiz, organize sanayi bölgelerinde fabrika bacalarının tüttüğü, turizmin ayağa kalktığı yıllar olmuştur.

1983 yılında fert başına düşen millî gelir 1 200 dolardı. Anavatan iktidarlarının 1991'de bırakmasıyla, fert başına düşen millî gelir 2 605 dolardır. Ne var ki, bu statükocu iktidarlar sayesinde, dokuz yılda mesafe alınmamış ve bugün, 2 700 dolardadır hâlâ. (ANAP sıralarından alkışlar) Eğer, o atılım, o şevk devam etseydi, o felsefe devam etseydi, bugün, bu fert başına düşen gelir, hesaplara göre, 7 000 dolar civarında olmak durumundaydı. Ne var ki, 1991 yılından sonra, statükocu anlayışın iktidarları döneminde, kalkınma şevk ve heyecanı, ekonomi yeniden duraklamış; hesaba kitaba sığmaz vaatler ve popülist yaklaşımlarla ekonominin raydan çıkmasına sebep olmuşlardır, ta ki 55 inci hükümet imdada yetişene kadar.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2000 yılı bütçesiyle uygulamaya konan esasların korunması, elbette takdir edilecek bir husustur; ancak, daha da önemlisi, dünyanın ve ülkenin değişen şartlarına göre yeni politikalar geliştirilmesidir.

2001 yılı bütçesinde, bu çerçevede, arzuladığımız kapsamda ve düzeyde açılımları göremediğimizi belirtmek isterim. Sorunun kaynağı bütçe kanunu değildir. Sorun, Türk maliyesinin giderek daha da ağırlaşan sağlıksız yapısından kaynaklanmaktadır. Bugün, Türk siyasetinin önündeki en ciddî sorun, ekonomik problemlerin çözümü yanında, insan hakları ve hukuk devleti unsurlarını da içeren, çoğulcu, özgürlükçü demokrasinin tesisiyle, bu çerçevede devletin yeniden yapılandırılmasıdır.

Değerli milletvekilleri, demokratik cumhuriyet, eşitlik, özgürlük ve uygarlıktır; insan haysiyet ve onurunu her şeyin üstünde tutmaktır. Cumhuriyetin temelindeki iddia, vatandaşlarını çağdaş vatandaş yapmaktır. Ne var ki, Türkiye Cumhuriyeti, hâlâ somut muhtevasına kavuşamamış, şeklî bir cumhuriyet konumundadır. Bugün, cumhuriyetin önündeki görev, gelenekçi, jakoben devletçi anlayıştan süratle kurtulmak, bireylerin temel hak ve hürriyetlerinin korunup yaşatılması amacına odaklı, insan unsurunu dikkate alan bir rejim haline gelmektir.

Vatandaş, hakları olan, vatandaşlık hukukuna sahip olan insandır. Vatandaşın haklarını koruyamazsanız, cumhuriyetin temelini yıkarsınız. Vatandaşın haklarını korumak, cumhuriyetin en temel görevidir. Cumhuriyeti, cumhuriyet haline getirmenin yolu, modern insanı yaratmaktan ve vatandaşımızı her şeyin önüne koymaktan geçer. Modern insan, özgürlüklerine sahip olan insan, haklarını kullanan insandır. Cumhuriyetin bu insana ihtiyacı vardır.

Cumhuriyeti cumhuriyet haline getirmenin yolu, modern insanı yaratmaktan ve vatandaşı her şeyin önüne koymaktan geçer. Modern insan, özgürlüklerine sahip olan insan, haklarını kullanan insandır. Cumhuriyetin bu insana ciddiyetle ihtiyacı vardır.

Büyük Atatürk'ün kurduğu cumhuriyet, Türk insanını vatandaş yapma, onu temel hak ve özgürlükleriyle donatma projesiydi. Cumhuriyet, insanımızı her türlü tahakküm ve tasalluttan kurtaracaktır. Bu nedenledir ki, cumhuriyet, gerçek bir aydınlanma, bir modernleşmeydi. Ne var ki, zaman içerisinde, Osmanlıdan kaynaklanan devlete bakış açısı cumhuriyete de hâkim olmuş, devleti kurtarma anlayışı önplana çıkarak, fert küçümsenmiş, inkâr edilmiş, yok sayılmış, halksız demokrasilerle vakit harcanmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizde çağdaş uygarlığın gelişim dinamiği hep yanlış yorumlanmıştır. Problemler devlet merkezli olarak halledilir sanılmıştır. Halbuki çağdaş medeniyeti oluşturan yapı ferdiyetçi anlayış üzerine kurulmuştur; yani, çağdaş uygarlığı yaratan bireyselliktir. Ferdi boğan devlet odaklı yapılanmadan uzaklaşmak, demokratik cumhuriyete yaklaşmaktır, demokrasiyle kucaklaşmaktır.

Nazari olarak insanımıza haklar verilmiş olması, uygulamada, ona hak sahibi bir vatandaş olarak davranıldığı anlamına gelmemelidir. Bazen de verilen haklar keyfî şekilde askıya alınmıştır. Onun içindir ki, cumhuriyet, halkın rejimi olmaktan daha çok devletin rejimi haline getirilmiştir.

Siyasî partiler gerektiğinde darbe yapılarak, yasaklar konularak tasfiye edilmiştir. Gerçi, millet, her defasında bu çabaları sonuçsuz bırakmıştır. Demokrat Parti, Adalet Partisi ve Anavatan Partisinde olduğu gibi, ihtilal sonraları jakoben anlayışın değil, halkın arzusu iktidarlara gelmiştir; ama, devlet, siyaset üzerinde çeşitli yollarla baskı kurmaktan hiç vazgeçmemiştir. Siyasete biçilen rol, halkın talep ve beklentilerini cevaplandırmak değildir; otoriter bir dayatmanın toplu mühendisliğini yapmakla vazifeli kılınmışlardır.

Her zamanda ve zeminde siyasetin hareket alanı sınırlanmakla yetinilmemiş, millî iradenin eseri olan siyaset ve siyasetçi, daima bir yıpratma gayretinin hedefi olmuştur. Siyasetçi, sürekli itham altındadır. Ne var ki, varlığını demokrasiye borçlu olan sivil kurumlar dahi siyasetçiye yönelik saldırılardan zevk almışlardır.

Farklılıkları reddeden otoriter zihniyet, oy mekanizmasından, siyasî rekabetten ve muhalefetten daima nefret eder hale gelmiştir. Siyasete yönelik bu nefret ve bu korkunun temelinde, millet iradesi vardır. İçinde yaşadığımız gerçeği teslim etmekten çekinmeyelim.

Bugünkü temel mevzuatımızın tamamına yakını millî iradenin ürünü değil, askerî yönetim dönemlerinin eserleridir. Siyasî irade, dolayısıyla da demokrasi, çoğu zaman vesayet altında olmuştur.

Değerli milletvekilleri, kalkınma çabasına bizden çok sonra başlayan Güney Asya ülkelerinin ulaştıkları ekonomik seviye ile bizim aramızdaki farkın sebebi, devletin ekonomi üzerindeki tahakkümüdür. Türkiye'de devlet ile iş âlemi arasındaki ilişkinin sağlıksızlığına da işaret etmek isterim. İleri ülkelerde yönetimler, işadamlarının ekonomik faaliyetlerini destekler, onları koruyan konumdadır. Bütün sorunlarına rağmen, bugün, geleceğimizde umutlu bir ekonomiye sahipsek, bunu 1980 sonrası uyguladığımız dışa açık serbest rekabete dayalı büyüme stratejine borçluyuz.

Rahmetli Cumhurbaşkanımız Özal'ın kararlı tutumuyla gerçekleştirilen dışa açılma politikası sayesinde, Türk insanının ufku genişlemiş, Türk siyaseti evrensel standartları idrak etmiştir. Vatandaşımız, insanca yaşamanın koşullarının farkına varmıştır. Kurtuluş ya da başarı, dünyanın gittiği yönde gitmektir; demokraside, özgürlüklerde, insan haklarında, hukukun üstünlüğünde,  çağdaş standartlara ulaşmaktır. Anavatan Partisinin siyasî programının ilkelerini oluşturan düşünce hürriyeti, inanç hürriyeti ve teşebbüs hürriyeti, çağdaş devletin çerçevesidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; devlet kapısına gelen vatandaşlarımızı, itilip kakılan, hakir görülen, onuru kırılan, boynu bükük, el pençe divan duran bir zavallı insan olmak konumundan çıkarıp, hizmet edilecek birey konumuna, vatandaş konumuna yüceltmeliyiz. Öyleyse, kendi vatandaşını tehlike sayan bir anlayışla dizayn edilen bu yapıyı, mutlaka değiştirmeliyiz. Sadece, şikâyet etmek, manzaranın vahametini tasvir etmek, birtakım odakları suçlamak çözüm değildir; tespitler doğrultusunda yapılması gerekenleri hayata geçirmeyi başarmaktır; bunları gerçekleştirecek olan da Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Asgarîden atacağımız adımlar bellidir. Anayasa, konjonktürel olaylara göre değil, demokratik ve özgürlükçü açılımlar, çağdaş hukuk normları ve imzaladığımız uluslararası sözleşmeler çerçevesinde değiştirilmelidir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Aslan, toparlar mısınız efendim.

BEYHAN ASLAN (Devamla) - Sayın Çiller'e 7 dakika verdiniz Sayın Başkan.

Ceza Kanunumuz başta olmak üzere, çağdaş standartlara uymayan, özgürlükleri kısıtlayan hükümler kaldırılıp, bunların yerine çağdaş düzenlemeler süratle hayata geçirilmelidir. Adlî sistemimiz, adaletin hızlı ve adil yargılanma hakkı çerçevesinde reorganize edilmeli, vazgeçilmez, nitelikli savunma hakkı çerçevesinde avukatlık yasası acilen çıkarılmalıdır.

Cezaevlerimize yapılan operasyonla devlet otoritesinin yeniden tesisi, örgüt reklamına dayalı ölüm oruçlarının sona erdirilmesi, cezaevlerimizin örgütlerin tasallutundan kurtarılmış olmasını takdirle karşılıyoruz.

Ceza ve infaz kurumlarımızda temel ilke olan suçluların ıslahı hedefi doğrultusunda, cezaevlerinin şehirlerin dışına, güvenlik alanları da olacak şekilde yeni baştan değerlendirilmeli ve bunu fırsat bilerek, fizikî yapıya ağırlık verilmelidir. Koğuş sistemi terk edilmelidir. F tipi cezaevinden asla taviz verilmemelidir. Eskişehir Cezaevinin kapatılmasındaki yanlış, hatırlardan çıkmamalıdır.

Çağdaş anayasalar ve çağdaş ceza mevzuatında, Anayasamızın 87 nci maddesinde var olan genel ve özel af yoktur. Bugün, gelin, Anayasamızın 87 nci maddesini değiştirerek genel ve özel affı mevzuatımızdan çıkaralım.

Hukuk dünyamızın, üniversitelerimizin, vatandaşlarımızın bizden beklediği, yargının yansızlığı ve bağımsızlığına teminat olacak yargı reformunu mutlaka gerçekleştirelim. Unutmayalım ki, insan vicdanında en köklü ve içten duygu, adalet duygusudur. Bir ülkede, adaletten kaygı duyulmamalıdır; çünkü, yargı, son çözüm yeridir.

Hantal devlet yapısını değiştirmenin bir boyutu olan ve koalisyon protokolünde ve hükümet programında yer alan Mahalli İdareler Reform Yasa Tasarısı, hızla hayata geçirilmelidir. Bir yıllık süre içerisinde çıkması taahhüt edilen bu yasanın çıkarılmaması, yerel yönetimleri üzmüştür. Bu konudaki hassasiyetimi belediye başkanlarımızla paylaştığımı ifade etmek istiyorum.

Sosyal güvenlik sisteminde, geçtiğimiz dönemde çıkarılan reform yasası, yeni yasalarla tamamlanmalıdır. Sosyal güvenlik alanındaki eksikliklerimiz giderilmelidir. Sosyal Sigortalar Kurumu, yılların batağından kurtarılmış ve malî yönden kendisine yeterli olma yönünde önemli adımlar atılmıştır. Geçen yıl, bütçeden 3 katrilyon kaynak emen Sosyal Sigortalar Kurumu, bu yıl, bu rakamın beşte 1'ini almıştır. İşsizlik Yasası, işçi-işveren konsensüsüyle çıkarılmalıdır. Sağlık reformu bir an önce hayata geçirilmeli, çağdaş ve kalıcı bir sistem kurulmalıdır. Eğitim sistemimiz, altyapısı ve içeriğiyle, hızla, çağdaş bir anlayışa oturtulmalıdır.

Sanayi çabalarımız yanında, ülkemizde, ciddî çevre sorunları da vardır. Çevreyi koruma ve iyileştirme çabalarımıza yoğunluk kazandırmalıyız.

Trafik, ülkenin en büyük iç düşmanıdır. Kazaların önlenmesine ilişkin gayretlere rağmen, kazaların önüne geçemiyoruz. Son on yılda, trafik kazalarında ölenlerin sayısı, yetmiş yılda meydana gelen tabiî afetlerde, İstiklal Savaşında kaybettiklerimizden ve hatta, Kıbrıs Harekâtında kaybettiklerimizden fazladır. Her yıl, orta büyüklükte bir ilçemiz kadar insanımızı toprağa veriyoruz. Her kesimden insanımızı, bu sorunun çözümü konusunda gayrete çağırıyorum.

Devlet olarak, altyapıyı oluşturan karayollarının düzeltilmesi, kara noktaların kaldırılması, bölünmüş yollara ağırlık verilmesi, demiryollarının geliştirilmesine acil müdahale, denetim ve eğitime önem verilmesi gerekiyor.

BAŞKAN - Sayın Aslan, toparlar mısınız efendim.

BEYHAN ASLAN (Devamla) - Toparlıyorum efendim.

Turizmdeki müspet gelişmeleri takdirle izliyoruz. 21 inci Yüzyılın en stratejik unsuru olan enerji alanında gösterilen başarılı yürüyüş, teşvik ve takdir edilmelidir. Demokrasinin katılımcılık unsuru güçlendirilmelidir ve halk, rejimin sahibi yapılmalıdır. Bu itibarla, Siyasî Partiler ve Seçim Yasasında yapılacak iyileştirmeyle, demokrasimiz, daha sağlıklı hale getirilmelidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı demokrasiye, iktidar-birey özgürlüğü dengesine, hukukun üstünlüğü temeline oturan, dogmalardan uzak, değişime açık, düşünce ve inanç özgürlüğüne, hür teşebbüse yol veren bir yeniden yapılanma dileklerimle, 2001 yılı bütçesinin ülkemize hayırlı olmasını temenni ediyor, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (ANAP, DSP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Hükümet adına, Başbakan Sayın Bülent Ecevit; buyurun efendim. (DSP sıralarından ayakta alkışlar, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞBAKAN BÜLENT ECEVİT (İstanbul) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 2001 malî yılı bütçesi üzerinde hükümet adına konuşmaya başlarken, sizlere saygılar sunarım, televizyonları başında bizi izleyen değerli, aziz yurttaşlarımıza da saygılarımı ve en iyi dileklerimi sunarım.

11 Aralıkta başlayan bütçe görüşmeleri, Genel Kurulumuzda bugün sona ermektedir. Bu yoğun ve yorucu çalışmaya görüş ve eleştirileriyle katkılarda bulunan tüm milletvekillerine içten şükranlarımı sunarım.

Sayın milletvekilleri, bir ay kadar önce uygulamaya konulan üç yıl süreli ekonomik istikrar ve yapısal uyum  programının  birinci  yılı  tamamlanmak  üzeredir. Programla, küçülerek değil, büyüyerek istikrar sağlama kararındayız. Üç yıl sonunda, enflasyonun tek rakama indirilmesi, sürdürülemez noktaya gelen kamu maliyesinin düzlüğe çıkarılması, ekonominin enflasyon-borç-faiz sarmalından kurtarılması ve pek çok yapısal ekonomik sorunun kalıcı biçimde çözülmesi amacındayız. Ekonomik program öncesinde ve programın uygulanmaya başlanmasından sonra, bazı olumsuzluklar yaşandı. Dünyada ortaya çıkan ekonomik krizler ve özellikle Rusya krizi Türkiye'yi de olumsuz etkiledi. Dünya petrol fiyatlarında olağanüstü artışlar görüldü. 1999 yılı başlarında 10 dolar civarında olan hampetrolün varil fiyatı, zaman zaman 30 doların üzerine çıktı; bugün de, fiyatlar yüksek düzeyini korumaktadır. Ayrıca, euronun dolar karşısında değer kaybetmesi de dışticaretimiz üzerinde olumsuz etkiler yarattı. Son iki yıl içinde euronun değeri dolara göre yaklaşık yüzde 5 oranında azaldı. Türkiye'nin dışsatımının yarıdan çoğu Avrupa Birliği ülkelerine yapılmaktadır. Buna karşılık, dışalımın büyük bölümü Avrupa Birliği ülkeleri dışından gerçekleştirilmektedir. Bu olgu, euronun değer kaybıyla birleştiğinde cari işlemler dengesini olumsuz yönde etkilemektedir.

Geçtiğimiz yıl iki büyük deprem yaşadık. En gelişmiş 9 ilimizi vuran depremler ekonomimize ağır yükler getirdi. İki yıldır ülkemizde oldukça yaygın bir kuraklık yaşanmaktadır. Bu durum, özellikle tarımsal üretimimizi olumsuz etkilemektedir. Bu arada, bankacılık alanındaki zorunlu operasyonların yarattığı duyarlı ortama enflasyon ve yüksek faiz lobilerinin çabaları da eklendi. Bunların sonucu olarak, kasım ayında ortaya çıkan yapay kriz de, maalesef, ekonomiye belli ölçüde zarar vermiştir.

Bu yoğunluktaki krizlerin etkisi genellikle çok uzun sürer. Türkiye'de ise, kriz, birkaç hafta içinde aşılabilmiştir. Bu da, kararlılıkla uygulamakta olduğumuz programın sağlamlığını ve başarısını gösterir. Programın uygulama sonuçları genel olarak olumludur. Bu durum, gelecek için de umut vericidir, yeter ki, bazı çevreler yersiz bir panik havası yaratmaya kalkışmasınlar.

Kamu maliyesi alanında çok olumlu sonuçlar alındı. Kasım ayı sonunda gelirler yüzde 86,6; vergi gelirleri yüzde 88,2 oranında arttı. Buna karşılık, giderlerdeki artış yüzde 66,3'te kaldı. Gelirlerde yıl sonu hedefinin yakalanacağı anlaşıldı. Vergi gelirleri hedefi kasım ayında aşıldı. Giderlerin yıl sonu hedefinin altında kalacağı belli oldu. Yıl sonunda 7 katrilyon lira olması öngörülen faiz dışı fazla ise, daha eylül ayından itibaren hedefi aştı, kasım sonunda 9 katrilyon liraya ulaştı. Aynı şekilde, yıl sonunda 14 katrilyon lira olması hedeflenen bütçe açığı, kasım ayı sonunda 11 katrilyon oldu. Bu durum, gelirlerin artırılması, giderlerin kısılması için gösterilen olağanüstü çabaların sonuç verdiğini göstermektedir.

Değerli milletvekilleri, programın uygulanmaya başlamasıyla Türkiye, dışarıdan, uygun koşullarda ve rahatlıkla borçlanabilen bir ülke konumuna geldi. Bütçenin finansmanı için yılbaşından bu yana 7,5 milyar dolar dışborçlanma gerçekleştirildi; uzun vadeli ve düşük maliyetli borçlanma olanağı sağlandı -dışkaynak faiz oranlarının ve enflasyonun gerilemesine katkı sağlamaktadır- faizlerin gerilemesiyle içborçlanma maliyeti önemli ölçüde azaldı, vadeler uzadı. Borçlanmadaki bu olumlu gelişmeler, kamu maliyesinde faiz giderlerinin azalmasına olanak sağladı.

Enflasyonda da önemli düşmeler oldu. Onbir aylık dönemde artış, toptan eşya fiyatlarında yüzde 30,2, tüketici fiyatlarında yüzde 35,7 oldu. Son beş yılın enflasyon ortalaması, TEFE'de yüzde 71,7; TÜFE'de yüzde 78,6 oranına vardı. Buna göre, 2000 yılında enflasyonun, TEFE ve TÜFE'de, son beş yıl ortalamalarının yarısından bile aşağıda kalacağı belli olmuştur. Aynı zamanda, enflasyon, son ondört yılın en düşük düzeyine inmiş olmaktadır. Enflasyon değerlendirmesi bakımından önem taşıyan ve kısaca "çekirdek enflasyon" adı verilen özel imalat sanayii fiyatlarındaki artış da, onbir ayda, geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık 20 puan gerileyerek yüzde 31,8'e düşmüştür. Enflasyon beklentilerinin kırılmasında en önemli etken, yürürlüğe konulan ekonomik programın kararlılıkla uygulanmasıdır.

Bu arada, Türkiye ekonomisi yeniden büyümeye başlamıştır. Dünyada yaşanan ekonomik krizler, petrol fiyatlarındaki artış ve depremler dolayısıyla geçen yıl ekonomide görülen küçülme, bu yıl yerini ciddî bir büyümeye bıraktı. Gayri safî millî hâsıla, 2000 yılının ilk dokuz ayında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 5,4 arttı. Yıl sonunda, büyümenin yüzde 5,5 olan hedefi aşacağı ve yüzde 6'ya yaklaşacağı hesaplanmaktadır. Bu beklenti, sanayi üretiminde ve işletmelerin kapasite kullanım oranlarında saptanan önemli artışlarla da güçlenmektedir; şöyle ki: Ekim ayı itibariyle sanayi üretimi yüzde 13,2 civarında artış gösterdi, imalat sanayiinde kapasite kullanım oranı, geçen yılki yüzde 71,3'lük düzeyinden yüzde 81,9'a yükseldi.

2000 yılının ilk dokuz ayında, parasal tutar olarak, dışsatım yüzde 4 artmıştır; ancak, miktar olarak dışsatımdaki artış yüzde 17'dir. Dışsatımdaki artışın belirli düzeyde kalması, büyük ölçüde, euronun dolar karşısında değer kaybetmesinden kaynaklanmıştır. Dışalım ise, aynı dönemde yüzde 35,1 oranında artmıştır. Dışalımın sermaye ve aramallar ağırlıklı olduğu görülmektedir. Sağlanan güven ve saydamlık, faizlerin düşmesi, talebin artması, dışalımdaki artışın en önemli nedenleri olmuştur. Kuşkusuz, dışalımdaki artış, yatırımların ve üretimin canlanmasına katkıda bulunmuştur.

Türkiye, turizm bakımından çok olumlu bir yıl geçirmiştir. Turizm gelirlerimiz, yılın ilk dokuz ayında yüzde 47,9 oranında artarak 5,9 milyar dolar olmuştur.

Dışsatımdaki artış sınırlı, buna karşılık dışalımdaki yüksek   artış nedeniyle carî işlemler dengesi 6,7 milyar dolar açık vermiştir. Bu açık, alınmakta olan önlemlerle azaltılacaktır ve özellikle üretim ve istihdam bakımından büyük önem taşıyan dışsatımın daha yüksek oranda artması özendirilecektir. Bu amaçla, bütçeden dışsatımcılara sağlanan finansman desteği iki katına çıkacaktır. Eximbankın sağladığı finansman desteği de artırılacaktır. Bankanın verdiği kredilerin faiz oranları, önemli ölçüde düşürülmüştür. Malî piyasalardaki son dalgalanmalardan sonra, yaklaşık 400 milyon dolar tutarında kredinin vadesi bir ay uzatılmıştır.

Sayın milletvekilleri, malî piyasalarda, kasım ayının sonlarında likidite alanında yüksek bir dalgalanma yaşanmıştır. Bu dalgalanma, ekonominin geleceğine ve ekonomik programın başarısına ilişkin kaygılar uyandırmıştır. Hükümetimiz, bu olumsuz gelişmelere derhal müdahale etmiştir. Bankacılık sektörünün güçlendirilmesi, beklenen döviz girişlerinin özelleştirme yoluyla artırılması ve enflasyondaki düşüşün hızlandırılması amaçlarını taşıyan bir dizi kapsamlı önlem uygulamaya konulmuştur. Bu bağlamda, bankacılıktaki mevduat garanti sisteminin sürdürülmesi, ayrıca, bankacılık sektörüne açılan kredilerin de güvence altına alınması kararlaştırılmıştır. Böylece, bankacılık sisteminde güven ortamının sağlanması amaçlanmıştır.

Türk Telekomun yüzde 33,5 hissesi ile Türk Hava Yollarının yüzde 51 hissesinin özelleştirilmesi kararlaştırılmış, her iki özelleştirmeye ilişkin ihale ilanları 14 Aralıkta Resmî Gazetede yayımlanmıştır. Elektrik sektörünün hızla özelleştirilmesinin yolunu açacak Elektrik Piyasası Yasa Tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmuştur.

Uluslararası Para Fonu yetkilileriyle yapılan görüşmeler sonunda 10,4 milyar dolar ek kaynak sağlanmıştır. Bu kaynağın kullanılmasına bu hafta sonundan itibaren başlanabileceğini umuyoruz. Ayrıca, Dünya Bankasından alınacak 778 milyon dolar tutarındaki malî sektör uyum kredisi ve 250 milyon dolar tutarındaki özelleştirme sosyal destek kredisi, Dünya Bankası Yönetim Kurulunun yarınki toplantısında ele alınacaktır. Bunun dışında, çeşitli yabancı bankalardan 1 milyar dolar köprü kredisi sağlanmasıyla ilgili çalışmalar sürdürülmektedir. Böylece, ülkemizde ilk kez bu kadar yüksek tutarda bir dış kaynak sağlanmış olacaktır. Kuşkusuz, bu durum, Türkiye'nin güven veren bir ülke olmasının ve istikrar yolunda gösterdiği kararlılığın sonucudur.

Bugüne kadar elde edilen sonuçlar, ekonomik programın başarılı olduğunu açıkça göstermektedir. Program bir yıllık değil, üç yıllıktır; dolayısıyla, her şeyin bir yılda düzelmesini beklemek insafsızlık olur. Hükümetimiz uzun yılların sorunlarını çözmektedir. Uygulanan ekonomik programla, enflasyon düşünceye, malî yapı ve üretim yapısı tam olarak sağlıklı bir duruma gelinceye kadar bazı sıkıntılar çekilecektir. Ekonomik program, sadece bir enflasyon düşürme programı değildir, aynı zamanda, ekonominin her alanda disiplin altına alınması, yeniden yapılandırılması programıdır. Amaç, hem malî sektörün hem reel sektörün gerçek işlevlerine kavuşturulmasıdır.

Bankalar, yüksek faizli kamu kağıtlarıyla bol para kazanmak yerine, reel sektöre fon sağlayarak gerçek bankacılığa dönecektir. Tasarruflar, yatırıma ve üretime yönelecektir. Reel sektör ise, bu yolla daha çok üretecek, daha çok istihdam sağlayacak, daha çok kazanarak, kazandığıyla yeni yatırımlar yapacaktır.

Bu sağlıklı yapıya geçiş, her kesimin çaba ve özveri göstermesini gerektirmektedir. Önemli olan, özverinin, toplum kesimleri arasında olabildiğince adaletli bir biçimde dağıtılmasıdır. Bugüne kadar bunu yapmaya çalıştık, bundan sonra da amacımız bu olacaktır.

Bu amaçla, 2000 yılı bütçesiyle, Türkiye'de ilk kez, uygulanan ekonomik program dolayısıyla memurların ve memur emeklilerinin zarar görmesini önleyen bir mekanizma getirilmiştir. Buna göre, memurlara ve memur emeklilerine yapılan maaş artışları enflasyonun altında kaldığı zaman, aradaki farkın otomatik olarak maaşlara yansıtılması öngörülmüştür.

Bu uygulamanın ilk örneği, geçen haziran ayında uygulanan ek zamla verilmiştir. Yılın ikinci yarısı için, enflasyondaki gelişmelere koşut olarak memurların ve emeklilerinin maaşlarına yapılacak ek zam ise, önümüzdeki günlerde Bakanlar Kurulunda görüşülecektir. Böylece, memur ve memur emeklileri aylıklarının enflasyonun altında kalmaması sağlanmış olmaktadır.

SSK ve Bağ-Kur emeklilerinin maaşları ise, geçen yıl yapılan düzenlemeyle, her ay, bir önceki ayın enflasyon oranına göre artırılarak ödenmektedir.

Ayrıca, 2000 ve 2001 yıllarında kiraların, program hedeflerine uygun olarak artırılması için bir yasa çıkarılmış, bu yolla kiracıların zarara uğraması önlenmiştir.

Önümüzdeki yıl bütçe gelirlerinin yaklaşık yüzde 24, harcamaların yüzde 4,3 artması programlanmıştır. Böylece, devletin iki yakasının bir araya getirilmesi bakımından, 2000 yılında attığımız adımlar, 2001 yılında, daha da hızlandırılarak sürdürülecektir.

Bunun sonucu, bu yıl hedefi aşarak, kasım ayı sonunda 9 katrilyon liraya ulaşan faiz dışı fazla, 2001 yılında, yaklaşık, 11,5 katrilyon liraya yükselecek. Yine, hedefi aşarak, kasım ayı sonunda 11 katrilyon liraya gerileyen bütçe açığı 5,2 katrilyon liraya inecektir. Böylece, 2000 yılında gayri safî millî hâsılanın yüzde 9,3'ü olması beklenen bütçe açığı, 2001 yılında gayri safî millî hâsılanın yüzde 3,4'ü düzeyine düşecektir.

Bu iddialı, ama, aynı zamanda, bize göre, gerçekçi hedefleriyle 2001 bütçesi, ekonomik program bakımından, büyük önem taşımaktadır. Geçen yıl, bugünlerde 2000 yılı bütçesinin hedeflerinin hayalî olduğundan söz edilmişti. Yıl sonuna yaklaştığımız şu günlerde, açıkça görülüyor ki, hayalî denilen hedefler, birçok olumsuzluğa rağmen, büyük ölçüde gerçekleşmiştir. (DSP ve MHP sıralarından alkışlar)

Sayın milletvekilleri, ekonomik programın yükünün, toplumsal kesimler arasında adaletli dağıtılması konusunda gösterdiğimiz özen, 2001 yılında da sürdürülecektir. 2001 yılında, ayrıca, büyüme oranının yüzde 4,5; enflasyonun, yıl sonunda, TEFE'de yüzde 10, TÜFE'de yüzde 12 olması öngörülmüştür. Dışsatımın özendirilerek, dışsatıma dayalı sektörlere canlılık kazandırılması, böylece, cari işlemler açığının azaltılması hedeflenmiştir.

Ekonomik programın önemli bir ayağını da yapısal reformlar oluşturmaktadır. Bu kapsamda, ekonomik bakımdan önem taşıyan birçok düzenleme gerçekleştirildi. Bankacılık sistemini sağlıklı bir yapıya kavuşturmak amacıyla yasalar çıkarıldı. Böylece, bankaların ekonomiye katkısı özendirildi. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu oluşturuldu. Sosyal güvenlik reformu gerçekleştirildi. Sosyal güvenlik sisteminin finansman dengesini sağlamaya yönelik önlemler alındı. Bu önlemlerin sonuç vermeye başlamasıyla, Sosyal Sigortalar Kurumu, haziran ayından itibaren, herhangi bir bütçe desteği almadan, ödemelerini yapmaya başladı. Ayrıca, ülkemizde, ilk kez, işsizlik sigortası kuruldu.

Dış alımda haksız rekabeti önleyici yasa çıkarıldı.

Vergi yasalarında önemli düzenlemeler yapıldı.

Gümrük Reformu Yasası yürürlüğe konuldu.

Kamu maliyesinde disiplinin ve saydamlığın sağlanabilmesi amacıyla, 27 fon kaldırıldı.

Uluslararası tahkimle ilgili anayasa değişikliği gerçekleştirildi; ayrıca, bu değişikliğe uyum yasaları çıkarıldı.

İletişim sektörünün devlet imtiyazı olmaktan çıkarılmasına olanak sağlayacak yasa değişikliği yapıldı; Türk Telekomun, Ticaret Yasasına göre, özel bir şirket olarak hizmet vermesi öngörüldü. Telekomünikasyon Kurulu adıyla yeni bir kurul oluşturuldu.

Sermaye Piyasası Yasası çıkarıldı.

Tarımda Yeniden Yapılandırma ve Destekleme Kurulu kuruldu.

Tarımsal ürünler için verilen desteklerin, aracılar yerine doğrudan üreticilere ulaşmasını sağlayacak doğrudan gelir desteği sistemi pilot bölgelerde uygulanmaya başlandı. Bu sistem, 2001 yılından itibaren, giderek, ülke çapına yaygınlaştırılacaktır. Ayrıca "Alternatif Ürün", "Çiftçi Kayıt Sistemi", "Hayvancılığın Geliştirilmesi ve Desteklenmesi" adıyla çeşitli projeler uygulanmaktadır.

Tarım Satış Kooperatifleri ve birliklerine malî ve idarî özerklik verilmesini öngören düzenlemeler yapıldı.

Ürün ihtisas borsaları kurulmasıyla ilgili yasa yürürlüğe konuldu.

Orman Yasasında önemli değişiklikler yapıldı.

Organize Sanayi Bölgeleri Yasası çıkarıldı.

Petrol boru hatlarıyla ilgili yasal düzenleme yapıldı.

Son olarak, kamu bankalarının yeniden yapılandırılarak, özelleştirilmesine olanak sağlayacak yasalar çıkarıldı.

Bankacılık sektöründeki devir ve birleşmelere, geçici süreyle, vergi bağışıklığı tanındı.

Az önce de belirttiğim gibi, elektrik sektörünün hızla özelleştirilmesine yol açacak yasa tasarısı, Türkiye Büyük Millet Meclisine sunuldu.

Öte yandan, çok sayıda geçici işçi, sürekli işçiliğe kavuşturuldu.

2000 yılı, Köy Hizmetlerinde büyük atılım yılı oldu.

Ekonomik programın en önemli öğelerinden birini de, özelleştirme oluşturmaktadır. Geçmiş yıllarla karşılaştırdığımızda, 2000 yılının özelleştirme bakımından en başarılı yıl olduğu açıkça görülmektedir. 57 nci hükümet döneminde gerçekleştirilen özelleştirme tutarı, daha önceki hükümetler döneminde yapılan özelleştirmelerle karşılaştırılamayacak bir düzeydedir.

Ekonomide sağlıklı bir yapılanma amacıyla, yapısal düzenlemeler, bundan böyle de, kararlılıkla sürdürülecektir.

Bankalarla ilgili yasal düzenlemeler yapıldıktan ve uygun ekonomik koşullar oluşturulduktan sonra, malî durumu bozuk olan bazı bankalar, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilmiştir. Bu dönemde, bankalarla ilgili çağdaş düzenlemeler yapılmış, uluslararası standartlar yürürlüğe konulmuştur. Bankacılık alanında düzenleme, denetleme ve yaptırım uygulama yetkisine sahip bağımsız bir otorite oluşturulmuştur.

Çıkarılan yasalarla, bankaların istismar edilmesinin yolları kapatılmış, banka sahiplerinin veya yöneticilerinin kişisel sorumlulukları en geniş duruma getirilmiştir. Dolayısıyla, hükümetimiz, ekonomik istikrar ve yapısal uyum programını uygulamaya koyarken, en duyarlı alanlardan birinin bankacılık olduğunu bilerek, gerekli düzenlemeleri yapmaya başlamıştır.

Değerli milletvekilleri, hükümetimiz döneminde, bölücü ve laik demokratik rejim karşıtı terör örgütleriyle mücadele ve failî meçhul cinayetlerin aydınlatılması bakımından da önemli başarılar elde edildi. Böylece, ülkemizde huzur ve güvenin pekiştirilmesi yönünde ciddî gelişmeler sağlandı. Bölücü terör örgütünün etkinliği, büyük ölçüde geriletilmiş olmakla birlikte, örgüt, silah bırakmamıştır. Bu nedenle, güvenlik önlemlerinin sürdürülmesi gereklidir. Terör örgütünün siyasallaşma çabalarına da fırsat verilmeyecektir.

Öte yandan, ülkemizdeki Anayasal düzeni yıkarak, yerine din esasına dayalı devlet kurma amacıyla çalışan örgütler üzerine de etkili biçimde gidilmiştir.

Yıllardan beri halkımıza büyük acılar veren birçok hunhar cinayetin üstündeki perde kaldırılmış, sorumluları adalete teslim edilmiştir. Bu kapsamda, Hizbullah örgütü çökertilmiş, örgütün yeniden canlanma çabalarına da fırsat verilmemiştir.

Bu arada, demokratikleşme ve insan haklarının geliştirilmesi yolunda atılan adımları da kısaca anımsatmak isterim.

Devlet güvenlik mahkemelerinin sivilleşmesi sağlanmıştır.

Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Yasası çıkarılmıştır.

İşkence ve kötü muameleye verilen cezalar ağırlaştırılmış, bu suçların kapsamı genişletilmiştir.

Bu arada, Türk Ceza Yasasının yenilenmesiyle ilgili çalışmalar sürdürülmektedir.

Ayrıca, Medenî Kanunun günümüz koşullarına uygun olarak yeniden düzenlenmesine ilişkin yasa tasarısı hazırlanarak Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmuştur.

Öte yandan, İnsan Hakları Eğitimi On Yılı Ulusal Komitesi oluşturulmuş ve bu komite, İnsan Hakları Eğitimi Türkiye Programını hazırlayarak uygulamaya koymuştur.

Anımsanacağı gibi, geçen yıl Siyasî Partiler Yasasında yapılan düzenlemelerle, partilerin kapatılmasının zorlaştırılması yolunda adım atılmıştı. Biz, öteden beri, parti kapatmaların, çok sınırlı durumlarda söz konusu olmasından yanayız. O nedenle, bu konuda, Anayasada gerekli değişikliklerin yapılarak, soruna köklü bir çözüm getirilmesi için uğraşıyoruz.

Reform niteliği taşıyan pek çok yasal düzenlemede, bugüne kadar muhalefet partilerimizin de önemli katkıları olmuştur. Yalnız hükümet içinde değil, muhalefetle de ve sivil toplum örgütleriyle de uzlaşıya önem veriyoruz, bundan sonra da önem vermeye devam edeceğiz.

Sayın milletvekilleri, uzun yılların birikimi ve devletimizin utancı olan cezaevleri sorunu, hükümetimiz döneminde çözüm yoluna girmiştir. Cezaevleri koğuşları, dünden beri, devlete meydan okunan terör karargâhları durumundan çıkarılmıştır. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

Bu sonucun alınabilmesi için uyum içinde çalışan tüm güvenlik güçlerimizi yürekten kutluyorum. Bu sonuca, devlet güçlerimizin aylar süren hazırlık çalışmaları sayesinde ulaşılabilmiştir. Harekâtın, 20 ayrı cezaevinde, aynı anda ve aynı yöntemlerle başlamış ve sürdürülmüş olması da, ne kadar hazırlıklı ve uyumlu çalışıldığının göstergesidir.

Bu harekât başlatılmadan önce, teröristleri ölüm eyleminden caydırabilmek için, hükümetimiz her çabayı göstermiştir, değişik toplum kesimlerinin de katkılarından da yararlanılmıştır; ama, sonuç alınamamıştır ve harekât zorunlu olmuştur. Harekât, bütün güçlüklerine karşın, kısa sürede ve olabildiğince az can kaybıyla sonuçlanmıştır. Harekât sahasında yaşamını yitiren 2 şehidimize Allah'tan rahmet diliyorum, yaralılarımıza esenlikler diliyorum. Ölüm eylemcileri ise, daha çok, kendi kendilerini yakmışlardır. Artık, ülkemizde bu tür çılgınlıklar olmayacağını umarım.

F tipi cezaevleriyle ilgili her türlü kaygının yersiz olduğu da önümüzdeki günlerde ortaya çıkacaktır.

Polislerimizin yaptıkları son yürüyüşlere de burada kısaca değinmek istiyorum. Polislik en zor, en çetin, en tehlikeli mesleklerden biridir. Polisler zaman zaman bir insan olarak duygularına kapılabilirler. Bazı olaylara tepki duyabilirler; fakat, eğer, izinsiz olarak sokaklara dökülürlerse, asayişten sorumlu oldukları halde, asayişsizlik etkeni olurlarsa, işler çığırından çıkar, halk, güvensizlik ve çaresizlik duygusuna kapılır. Gelişmelere ilişkin idarî süreç, doğal olarak işletilecektir.

Kısa bir süre önce emniyet teşkilâtımızla ilgili olarak yapılan yasal düzenlemeyle, polisteki atama ve yükselmelerin objektif ölçülere göre yapılması için, yeni bir sistem geliştirilmiştir, kadrosuzluk tazminatı uygulanmaya başlamış, fazla çalışma ücretleri artırılmıştır. Polis gücümüze gösterdiğimiz duyarlılık ve özen bundan sonra da sürecektir.

Sayın milletvekilleri, 10-11 Aralık 1999 tarihlerinde Helsinki'de yapılan Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet Başkanları Doruğu, Türkiye'nin, Avrupa Birliği ile ilişkilerinde önemli dönüm noktalarından birini oluşturmuştur. Tam üyeliğe adaylığımızın tesciliyle birlikte, Avrupa Birliğiyle uzun bir geçmişi bulunan ilişkilerimizde yeni bir dönem başlamıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Avrupa kurumları içerisinde yer alan ve Avrupa Birliğine tam üye olmayı temel dışpolitika hedefleri arasında sayan Türkiye, 1997'de aday ülkelerle müzakerelerin başlatılması kararının alındığı Lüksemburg Doruğunda ayrımcı bir muameleye tabi tutulmuştu. Bunun üzerine, Türk Hükümeti, 14 Aralık 1997 tarihli açıklamasıyla, ülkemize yönelik ayrımcı muamele sürdükçe, Avrupa Birliğinin önkoşul olarak ileri sürdüğü alanlarda siyasî diyaloğa girmeyeceğimizi bildirmiştir.

Türkiye'nin bu kararlı tutumu sonucunda, Avrupa Birliği, Lüksemburg'da yaptığı yanlışlığın ayrımına kısa sürede varmış ve Helsinki'de somutlaşan bir tutum değişikliğine gitmiştir. Helsinki Doruğunda Türkiye'nin adaylığının tanınması, 1963 yılından başlayan Türkiye-Avrupa Birliği ortaklık ilişkisinin doğal bir sonucudur. Dolayısıyla, Helsinki Doruğu, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin kapsam ve boyutlarını etkilemiş, geliştirmiştir.

Avrupa Birliğinin kurumsal alandaki düzenlemelerinin ele alındığı hükümetlerarası konferans 7-9 Aralık 2000 tarihlerinde Nice'de yapılmıştır. Türkiye'nin, genişleme sürecinden dışlanması veya adaylığımızla ilgili herhangi bir pürüzün varlığı söz konusu değildir.

Helsinki Başkanlık Sonuçları uyarınca, üyeliğin objektif koşullarını karşılama yükümlülüğünü üstlenmiş olan Türkiye, Katılım Ortaklığı Belgesinin Avrupa Birliği Konseyince benimsendiği 4 Aralık 2000 tarihine kadar geçen süre içinde bu doğrultuda bazı önemli adımlar atmıştır. Türkiye, bu dönemde, ayrıca, Avrupa Birliği edinimlerinin üstlenilmesi için ülke içindeki çalışmaların eşgüdümünü ve ulusal programın hazırlanmasını sağlamak amacıyla, Başbakanlığa bağlı olarak çalışan Avrupa Birliği Genel Sekreterliğini kurmuştur.

Katılım Ortaklığı Belgesi, tüm adaylar için olduğu gibi, Türkiye için de, Avrupa Birliği Komisyonu tarafından hazırlanan tek taraflı ve adaylarla müzakere edilmeyen bir belgedir. Bununla birlikte, belgede yer alacak konulara ilişkin görüşlerimiz ve duyarlılıklarımız komisyon yetkililerine iletilmiştir. Ancak, 8 Kasımda açıklanan belgenin kısa vadeli hedefler bölümünde Kıbrıs'a ilişkin bir paragraf da yer almıştır. Bunun üzerine, gerek Avrupa Birliği organlarının gerek üye ülkelerin yöneticileriyle temas kurularak, Kıbrıs konusunun, Türkiye için siyasal bir ölçüt olarak belirlenemeyeceği, buna, 1999 Helsinki sonuçlarına göre olanak bulunmadığı, Türkiye'nin Avrupa Birliğine üyeliği ile Kıbrıs konusu arasında bağlantı kurulmasını kabul edemeyeceğimiz bildirilmiştir.

Katılım Ortaklığı Belgesinin, Kıbrıs ve ikili sorunlarla ilgili çözümlerine gösterdiğimiz tepki, Türkiye'nin yaşamsal çıkarları söz konusu olduğunda sorumlu davranmayı temel ilke olarak benimseyen her hükümetin ortaya koyması gereken bir tepkiydi. Bugün geldiğimiz nokta, her iki konudaki yaklaşımımızın da olumlu sonuçlar vermekte olduğunu göstermektedir.

Katılım Ortaklığı Belgesinde, Kıbrıs ve ikili anlaşmazlıkların çözümü, Türkiye'nin karşına bir önkoşul olarak çıkarıldığında, bunu, kabul edemeyeceğimizi bildirmiştik. Böylesi yanlış yaklaşımların, Avrupa Birliğiyle ilişkile-rimize olumsuz yansımaları olacağı gibi, gerek Kıbrıs gerekse Yunanistan'la ikili anlaşmazlıklarımızın çözümünü de zorlaştıracağını bir kez daha açıklıkla anlattık. Bu tutumumuzu "Avrupa Birliğine meydan okumak" veya "arkası getirilemeyecek bir blöf" olarak değerlendirenler oldu; ancak, sonuçta, sözünü ettiğimiz konuların, siyasî birer ölçüt  olmaktan çıkarılarak, güçlendirilmiş siyasî diyalog kapsamına alındıklarını, hep birlikte gördük.

Türkiye'nin bundan sonraki hedefi, Katılım Ortaklığı Belgesinin kabulünden önce başlatmış olduğu çalışmaları bir an önce tamamlayarak, ulusal programını açıklamak ve uygulamaya koymaktır.

Değerli milletvekilleri, yaklaşık yarım yüzyıldır, Avrupa'nın güvenlik ve savunmasına önemli katkılarda bulunmuş olan Türkiye'nin, Avrupa güvenlik ve savunma kimliğinin geliştirilmesinde ve uygulanmasında da söz sahibi olması gereklidir.

Avrupa Birliği, NATO olanaklarından yararlanmak istediğinde, Türkiye, karar, planlama, hazırlık ve uygulama aşamalarına, tam yetki ve etkinlikle katılabilmelidir. Çok duyarlı bir bölgede bulunan ülkemiz için bu gereksinme, yaşamsal önem taşımaktadır; bu konuda herhangi bir ödün vermemiz söz konusu olmaz. (DSP, MHP ve ANAP sıraların alkışlar)

Bu arada, konuyla ilgili NATO toplantısının ertelenmesi, Başkan Clinton'un anlayışlı bir tutuma yönelmesi, Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanının "Türkiye'nin duyarlılığını dikkate almak gerekir" saptaması ve yeni Amerika Birleşik Devletleri yönetiminden de yapıcı sesler gelmesi, güvenliğimiz açısından, haklılığımızın olumlu yankılar bulmaya başladığını göstermektedir.

Sayın milletvekilleri, beşinci turu kasım ayında yapılan Kıbrıs aracılı görüşmelerinin son günlerinde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Annan "sözlü ifadeler" adı altında, bir sözde çözüm çerçevesi sundu. Ancak, bu öneri, Türk tarafının, tüm süreç boyunca ortaya koyduğu yapıcı düşünce ve önerileri hiç dikkate almıyor, üstelik, Türkiye'nin garantörlük haklarının sulandırılması ve Kıbrıs Türk Halkını, üniter bir devlet içinde azınlık konumuna getirme tehlikesini barındırıyordu.

Bunun üzerine, 24 Kasım günü, Sayın Cumhurbaşkanımızın başkanlığında bir toplantı gerçekleştirdik. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş'ın, görüşme süreciyle ilgili verdiği bilgiler ışığında yapılan değerlendirme sonucu, Sayın Denktaş'ın aldığı "bu çerçeve değiştirilmedikçe ve iki devlet esasına dayanan bir anlayış benimsenmedikçe aracılı görüşmelere gitmeme" kararına, Türkiye Cumhuriyeti olarak, tam destek vermeyi kararlaştırdık. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar) Bu kararımızı eleştirenler ve sakıncalı bulduklarını açıklayanlar oldu. Ancak, Türkiye'nin ulusal çıkarlarını savunmak için attığı adımların olumsuz sonuçlar doğuracağını sananları; yani, Türkiye'nin dünyadaki ağırlığına, gücüne veya haklılığına inanmayanları, bundan önce olduğu gibi, gelecek günlerde de, tarih, haksız çıkaracaktır. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

Aslında, Kıbrıs'la ilgili olarak, Türk ve Rum tarafları arasında bir uzlaşmaya varabilmenin çok basit bir gereği bulunuyor. Hep söylediğimiz gibi, bu da, Kıbrıs'ta, iki ayrı bağımsız devlet varlığı gerçeğinin kabul edilmesidir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, en ağır engellemelere rağmen, bağımsızlığını ve özgürlüğünü korumuş ve kanıtlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti de, her zaman ve her konuda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin yanında olmuştur ve yanında olmaya devam edecektir. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

Şu gerçek de gözardı edilmemelidir: Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin güvenliği için ne kadar gerekliyse, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de, Türkiye'nin güvenliği için o kadar gereklidir. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kalkınmasına da büyük önem veriyoruz. Bu bağlamda hazırlanan bir ekonomik güçlendirme programıyla, Türkiye, Kuzey Kıbrıslı soydaşlarına desteğini sürdürecektir.

Öte yandan, Türkiye ile Yunanistan arasında geçen yıl başlayan diyalog ortamının daha verimli ve önemli sorunlara çözüm sağlayıcı bir biçimde geliştirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu bağlamda Türkiye'nin, Avrupa Birliğine Katılım Ortaklığı Belgesinde, Yunanistan ile ilişkilerimize siyasal diyalog kavramının getirilmiş olması ve Yunanistan'ın bunu onaylamış bulunması olumlu bir gelişme sayılabilir.

Hükümetimiz döneminde Türkiye'nin, Ortaasya'daki ve Kafkasya'daki ülkelerle, Karadeniz ülkeleriyle, Balkan ülkeleriyle, Ortadoğu ülkeleriyle, öteki komşularıyla ve uzak-yakın çeşitli ülkelerle ilişkileri olumlu bir ortamda gelişmektedir. Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattının kesinleşmesiyle Türkiye'nin stratejik önemi çok ileri bir düzeye varmıştır. G-20'lere katılmamız da, Türkiye'nin uluslararası alanda ulaştığı düzeyin somut bir göstergesidir. Türkiye, artık, kendi yöresinde yalnızlık çeken bir ülke durumundan, ilişkileri bütün dünyaya yayılan bir ülke durumuna gelmektedir.

Değerli milletvekilleri, son olarak, deprem bölgesiyle ilgili çalışmalara kısaca değinmek isterim.

Geçen yıl, iki büyük felaketi ardı ardına yaşadık. Depremlerde yitirdiğimiz yurttaşlarımızı, bir kez daha, Allah'tan rahmet dileğiyle anıyorum, yaralananlara ve sakatlananlara esenlik ve sağlık diliyorum.

Ayrıca, geçen cuma günü Konya ve Afyon'da yaşanan depremde yitirdiklerimize Allah'tan rahmet, yaralılara şifa diliyor, tüm yurttaşlarımıza geçmiş olsun diyorum.

Geçen süre içinde, Türkiye, böylesine büyük bir doğal afetin altında kalmayacak kadar güçlü bir ülke olduğunu göstermiştir. Geçtiğimiz yıl bugünlerde, bölgede prefabrike konutların tamamlanmasıyla ilgili yoğun bir  çaba sürüyordu. Şu günlerde ise kalıcı konutların bir an önce tamamlanması konusunda özverili çalışmalar sürdürülüyor.

Depremde yıkılan kentlerimiz, şimdi çok daha modern ve sağlıklı bir biçimde yeniden kuruluyor.  Bölgede 41 000 kadar kalıcı konut yaptırılmaktadır. Konutların dağıtımı için kura çekimleri başlamıştır. Konutlar, nisan ayına kadar peyderpey tamamlanacak ve hak sahibi ailelere teslim edilecektir.

Oluşturulan yeni yerleşim bölgeleriyle ilgili olarak, yer seçiminden toprak ve zemin etütlerine, konutların planlanmasından yapılmasına kadar her konuda büyük bir özen gösterilmiştir ve gösterilmektedir. Konutlar, her türlü gereksinim düşünülerek titizlikle yapılan konutlardır. Konutlar, planlanan sürede tamamlanacaktır.

Türkiye, prefabrike konutlarda olduğu gibi, kalıcı konutlarda da dünyada örnek gösterilecek bir başarıyı elde edecektir.

Bunun dışında, konutlarını kendi yapmakta olan 16 041 yurttaşımıza, ödemeler, konutların düzeyine göre aşamalı olarak yapılmaktadır. Hazır konut almak isteyen 3 330 hak sahibi yurttaşımıza ise 20 trilyon lira tutarında ödemede bulunulmuştur. 54 585 orta hasarlı konutun onarımı için, yine, inşaatın ilerleme durumuna göre, 49,1 trilyon lira orta hasarlı konut yardımı yapılmıştır. Ayrıca, 5 077 orta hasarlı işyerinin onarımı için de 1,4 trilyon lira ödenmiş bulunmaktadır.

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonundan yapılan barınma, onarım, ölüm, sakatlık ve işyeri yardımları ile ivedi yardımların tutarı 260 trilyon liraya, yardım yapılan kişi sayısı da 420 000'e ulaşmıştır.

Böylece, ekonominin yeniden canlandırılması için özel önlemler alınmış, Ziraat ve Halk Bankalarımız, depremzedelerin 27 trilyon lira tutarındaki borçlarını ertelemiş, yaklaşık 65 trilyon lira tutarında yeni kredi açmıştır.

17 Ağustos 1999 depreminden bu yılın ekim ayı sonuna kadar kamu kurum ve kuruluşlarımızın depremle ilgili harcamaları ise, toplam 1 katrilyon 623 trilyon liraya ulaşmıştır.

Öte yandan, bir deprem ülkesi olduğumuz gerçeği her alanda göz önünde bulundurularak, olası depremlere karşı hazırlıkların önceden yapılabilmesi, deprem olduğunda ise gerekli çalışmaların aksaksız bir biçimde yürütülmesiyle zararın en alt düzeyde tutulabilmesi için sivil savunma teşkilatında ve Kızılayda yeniden yapılanmaya gidilmiştir. Türkiye Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü ve Ulusal Deprem Konseyi kurulmuş, zorunlu deprem sigortası ve yapı denetim sistemi oluşturulmuştur.

Ülke olarak doğal afetlerle ilgili stratejimiz, artık, edilgen bir yaklaşımla, yalnızca yara sarmak değil, aynı zamanda, önceden alınacak önlemelerle doğal afetlerde zararı en aza indirmektir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, 1999 Nisan seçimlerinden sonra kurulan 57 nci hükümetle, Türkiye, uzun yıllardan beri eksikliğini duyduğu siyasal istikrara kavuştu. Üç siyasal partinin oluşturduğu hükümetimiz, çalışmalarını kendi içerisinde Türkiye Büyük Millet Meclisiyle ve toplum kesimleriyle uyum ve uzlaşı içerisinde sürdürmektedir.

2001 yılı, ülkemizde, kalıcı bir istikrarın sağlanması yönünde çok daha etkili çalışmalarla değerlendirilecektir.

Avrupa Birliği sürecinde attığımız adımlar, bundan böyle daha da hızlandırılacaktır. Bu bağlamda, demokratikleşme, insan hakları ve benzeri öteki düzenlemeler gündemimizde ağırlıklı yer alacaktır.

Terörün belinin kırılmasının ardından, Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da kalkınma ve yeni yerleşim alanları oluşturma ve eğitim ve sağlık hizmetlerini yaygınlaştırma çabalarına ivme kazandırılmaya başlanmıştır.

2001 yılı, aynı zamanda, ülke olarak, her bakımdan aydınlık geleceğimize, kalkınan özgürlükçü ve çoğulcu demokrasinin egemen olduğu bir Türkiye'ye daha çok yaklaştığımız bir yıl olacaktır.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin de katkısıyla başlattığımız adımlardan, o arada enflasyona karşı açtığımız mücadeleden çıkarları bozulan kimi çevreler, istikrar programlarımızı dinamitleme ve demokrasimizin altını oyma hevesine kapılabilirler; fakat, halkımız, böyle çarpık heveslere fırsat vermeyecektir. (DSP sıralarından alkışlar)

Atatürk'ün aydınlık yolunda ve hakça bir düzen doğrultusunda iktidarıyla muhalefetiyle, hükümetiyle Meclisiyle, halkıyla devletiyle, özel ve kamu kesimleriyle tüm kurum ve kuruluşlarıyla dayanışma içinde çalışmaya özen göstereceğiz. Demokrasimizi güçlendirerek yaşatacağız. Bu kararlılık ve umutla, 2001 yılı bütçesinin halkımıza ve ülkemize hayırlı olmasını dilerim. (DSP sıralarından ayakta alkışlar)

Bütçenin yasalaşma sürecine katkılarda bulunan tüm partilere ve milletvekillerine hükümetimiz adına şükranlarımı  sunarım. Yaklaşan Ramazan  Bayramının  ulusumuza  ve  tüm  İslam âlemine, yeni yılın da tüm insanlığa mutluluklar, esenlikler ve sürekli barış getirmesini dilerim.

Saygılar sunarım. (DSP sıralarından ayakta, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Başbakanım.

EMİN KARAA (Kütahya) - Sayın Başkan, yazıklar olsun, 30 milyon dolarlık bir salonda oturuyoruz, ses düzeninin haline bakın!.. Kınıyoruz bunu!..

PERİHAN YILMAZ (İstanbul) - Evet, kınıyoruz!.. Kınıyoruz!.. Kesinlikle!..

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, gruplar ve hükümet adına konuşmalar tamamlanmıştır.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin, biliyorsunuz, ses donanımı birbuçuk yıl önce yapıldı; ama, maalesef, bu donanımdan bugüne kadar çok verimli bir şekilde yararlandığımızı söyleyemeyiz. (DSP sıralarından gürültüler)

Ses düzeniyle ilgili çalışmaları devam ettiriyoruz.

İSMAİL AYDINLI (İstanbul) - Bugünü mü buldu!..

BAŞKAN - Şahısları adına, lehinde, Edirne Milletvekili Sayın Şadan Şimşek... (DSP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakikadır Sayın Şimşek;buyurun.

ŞADAN ŞİMŞEK (Edirne)- Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle, Yüce Meclisi ve televizyonları başında bizleri izlemekte olan değerli yurttaşlarımızı saygıyla selamlarım.

Değerli milletvekilleri, Yüce Meclisimizde on günden beni 2001 malî yılı bütçesi üzerinde konuşmalar yapılmaktadır. Üzülerek belirtmek istiyorum ki, muhalefet partileri, tüm konuşmalarında, aynı konuları dile getirmektedirler. Sanki, kendileri geçmişte bu ülkenin yönetiminde bulunmamışlar, sorunların çığ gibi büyümesinde pay sahibi değilmişler gibi, üste çıkmaya çalışıyorlar. Muhalefet partilerimiz, geçmişte, bu ülkeyi popülist, günü kurtaran politikalarla yönettiklerini ne çabuk unuttular! Çiftçi, memur, işçi, esnaf ve emeklimizin bugünlere gelmesinde oynadıkları rolü ve sorumluluğu unutup, Parlamentoya yeni gelmiş gibi konuşmaları halkımız tarafından yadırganmakta ve hayretle izlenmektedir. Muhalefet partileri adına konuşan sayın milletvekilleri, çözüm önerilerini belirtmek yerine, maalesef, her zaman olduğu gibi "seçmene selam, yola devam "mantığıyla hareket etmektedirler. Bu da, Meclisimizin çok büyük bir kaybıdır.

Bizler, buraya uzaydan gelmedik; halkımızın arasından, içinden geldik; Genel Kurul çalışmalarının dışında kalan zamanlarda, yine halkımızın arasındayız; çiftçimizin, memurumuzun, işçimizin, esnafımızın ve emeklimizin içinde bulunduğu durumu biliyor, bu bilinçle, ülkemizin içine girmiş olduğu ekonomik zorlukları aşmaya çalışıyoruz.

Takdir edersiniz ki, almış olduğumuz ekonomik kararlar ve istikrar tedbirleri sayesinde, enflasyon, son onbeş yılın en düşük seviyesine ulaşmıştır. Günümüzde bankaları boşaltanların, hortumlayanların ve daha nice yolsuzlukların üzerine kararlı ve tutarlı bir şekilde gidiliyorsa, yakalanamayanlar birer birer yakalanıp yargıya havale ediliyorsa; geçmişte ne hikmetse, bir türlü çıkartılamayan Banka Yasası çıkartılıyorsa, kusura bakmayın, o zaman, ortada bir gerçek vardır; o da, bütün bu olumlu gelişmeler, 57 nci hükümetin uyumlu, kararlı ve başarılı çalışmaların ürünleridir.

Değerli milletvekilleri, Türkiye ekonomisi son yirmibeş yıldır kronik enflasyon, artan kamu açıkları, dalgalı büyüme yapısı ve istikrarsız bir görünüm arz etmiştir. Kamu açıklarının, yurtiçi malî piyasalar üzerindeki baskının yanı sıra, yaşanan dış şokların da etkisiyle, reel faizler yükselmiş, artan faiz oranları, kamu açıklarını daha da artırmış ve borç/faiz kısırdöngüsü sürdürülemez boyutlara ulaşmıştır.

Tarihimize kara bir leke olarak geçmiş olan 5 Nisan 1994 kararlarını biliyorsunuz. Bu kararlarla, banka mevduatlarına sınırsız devlet güvencesi getirilmiş, esas anlamda, batık bankalar o zaman kurtarılmış, bankalar yasasının olmaması nedeniyle, ilgililer hakkında gerekli soruşturmalar açılamamıştır. 1994 yılında kriz yaratılmış, düz giden ekonomi tersine çevrilmiş, dolar bir gecede yüzde 300 artmış, üç aylık net faiz yüzde 50'lere çıkmış, bazı yandaşlar zengin edilmiş, ülkenin dış borçları TL bazında artmıştır. Aşırı faiz ve borçlanmalar, ülkemizde, 100 lira verginin 88 lirasının faize gitmesine neden olmuştur. Yani, milletin parası heba olmuştur, bu hebanın etkisini hâlâ günümüzde yaşıyoruz. Bütçemizin önemli bir kısmı, o zamanda başlanan borçların, katlanarak, bugüne ulaşan faizlerine gitmektedir.

Ben, inanıyor ve güveniyorum ki, Başbakanımız Sayın Bülent Ecevit'in başkanlığında oluşturulan 57 nci hükümetimizin, kararlı, tutarlı, popülist politikalardan uzak yönetim şekli ve üç yıllık istikrar programının, ödün verilmeden gidildiğinde, uzun yıllardan beri yaşadığımız yüksek enflasyon rakamlarımız tek hanelere inecek, kamu açıklarımız ve dolayısıyla bütçe açıklarımız kapanacak, sosyal gelir dengesizliğinin giderilmesi sağlanacak olup, bir yıllık istikrar programımızın uygulanmasında önemli gelişmeler mevcuttur. (DSP ve MHP sıralarından alkışlar)

Başbakanımız Sayın Bülent Ecevit'in dediği gibi, yolsuzluk varsa, sonuna kadar gidilecektir, gidilmeye devam edilecektir. 57 nci hükümete destek veren bizler, bu ülkede yolsuzluğun yapılmasına karşı olduğumuz gibi, şunu soruyoruz: Bu kürsüye çıkılıp, hükümetimiz haksız olarak eleştiriliyor ve "bankalar hortumlandı, yolsuzluklar meydana çıktı" deniliyor. Pekala, sizler, yıllarca hükümetteyken akıllarınız neredeydi; bu yolsuzlukları neden ortaya çıkaramadınız?! Yoksa, şu anda ortaya çıkan isimlerden bazıları, bir zamanlar partinizde görev yapanlar değil miydi? (DSP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Değerli milletvekilleri, halkımız diyor ki: "Bizler 'geçmişte enkaz devraldık', 'beyaz  sayfa açıyoruz' edebiyatıyla çok kandırıldık. Bu hükümetin istikrar programına ve enflasyonla mücadele edilmesine toplumun her kesiminden destek var. Biz, muhalefetin, eleştirilerinin yanında çözüm önerilerini de görmek istiyoruz. Bizim bugünlere gelmemizde, sanki sorumlulukları yokmuş gibi davranıyorlar. Bizim tek ümidimiz, Başbakan Sayın Bülent Ecevit'in başında bulunduğu Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisinden oluşan 57 nci hükümettir. Ülke ekonomisini düzelteceklerine inanıyor ve güveniyoruz."

Halkımız, bizleri, buraya, ülkemizin sorunlarına çözüm bulmak ve önünü açacak kanunları çıkarmak için göndermiştir. Bizler, burada, Yüce Meclisimizin kürsüsüne çıkıp maksadını aşan konuşmalar yaparsak, birbirimizin ancak kalplerini kırarız ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin saygınlığının azaltılmasına yol açarız; çözüm üretemeyiz. O yüzden, benim temennim, 2001 yılı yasama çalışmalarında bunlara dikkat edeceğimizdir.

Genel Başkanımız ve Başbakanımız Sayın Bülent Ecevit, siyasî yaşamı boyunca almış olduğu kararları ve söylemleriyle her zaman halkımız tarafından takdir edilmiş, ülkemizin bugünkü gibi en bunalımlı zamanında görev başına gelerek, laik, demokratik cumhuriyet rejiminden ve Atatürk ilke ve devrimlerinden, ulusal birlikten taviz vermeden, çalışmalarını, ülke menfaatına devlet adamı ciddîyetiyle yerine getirmiş, çalışmaları ve davranışları örnek teşkil etmiş bir kişidir. (DSP sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, gün, ülkemiz için, yurttaşımız için birlik, beraberlik günüdür; gelin çözüm üretelim. Bakınız, ulusal gelirin coğrafî bölgelerde ve büyük kentlerimizdeki dağılımında büyük bir çarpıklık var. Kuşkusuz, bu çarpıklık, dünden bugüne, bir gecede ortaya çıkmadı. Özellikle 1980 sonrası yaşanan sürecin gelir dağılımını ihmal eden girişimi, tarımda ve büyük kentlerde ciddî bir orta sınıf erozyonu yaratırken, en üstteki gelir grubunda aşırı bir birikimi de beraberinde getirmiştir. Orta sınıfı aşırı zayıflamış bir toplumda, siyasî ve ekonomik istikrarı yakalamak çok zordur. Yaşadığımız bir çok sorunun altında bu gelir çarpıklığının yattığını bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

Çiftçilerimiz için gerçekçi tarım politikalarına ihtiyaç vardır; bu da, 57 inci hükümet programındadır. Çitçimiz, ürün paritesiyle, ekeceği ürünün fiyatını, ekmeden bilecek; ürün planlamasıyla, ülkemiz için gerekli ürünü ekecek; doğrudan gelir desteğiyle, gerçek çiftçimize destekleme primi verilmesi sağlanarak, kayıt altına alınacak; devletimizin vergi kaybı önlenecek ve tarımsal sigorta kanunuyla, çiftçimizin gelir kaybı olmayacaktır.

Değerli milletvekilleri, Avrupa Birliğine tam üyelik konusunun gündemde olduğu şu günlerde, Türkiye'nin, Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Kafkas ülkelerinin yer aldığı bölgedeki lider konumunu, Dünya Bankasının son verilerini kullanarak gözler önüne sermek mümkündür. Hükümetin ortaya koyduğu üç yıllık istikrar programında en önemli unsurlardan birisi, konsolide devlet bütçesi açıklarının azaltılmasıdır. Uygulamaya konulan istikrar programının başarılı olması ve orta dönemde devletin gerekli altyapı hizmetlerinin sağlanması yönünden vergi politikası çok önemli bir unsurdur.

Ülkemiz, 1999 yılında yaşamış olduğu deprem felaketiyle, ekonomik krize rağmen ürettiği 188 milyar dolarlık ulusal geliriyle çok daha büyük bir pazara sahiptir.

Türkiye, gelişmesini, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün belirttiği çağı aşma hedefi doğrultusunda daha ileri aşamalara ulaştırmakta kararlıdır. Binlerce yıllık tarihî birikiminden gelen toplumumuzun, zaman dinamiğinde daha etkili olmasını hedefleyen bir yaklaşımla, orta ve uzun dönem gelişme hedefleri ve stratejileri doğrultusunda ilerleyecektir. Türkiye'nin yolu, dünya standardında üreten, gelirini adil paylaşan, insan hak ve sorumluluklarını, katılımcı demokrasiyi, laiklik, din ve vicdan özgürlüğünü en etkin düzeyde uygulayan, küresel düzeyde etkili bir dünya devleti olma yoludur.

Bu umut verici gelişmeler, kararlı ve istikrarlı yönetimin ürünleridir. Hükümetimiz tarafından kapsamlı bir ekonomik program uygulamaya konulmuştur. Hedef, üç yıllık dönemi kapsayan ekonomik program sonunda, enflasyonu tek haneli rakamlara indirmek, reel faizi aşağıya çekmek ve sürdürülebilir bir ekonomik büyümeyi sağlamaktır.

Üç yıllık bir dönemi kapsayan ekonomik programın birinci dilimini oluşturan 2000 yılı bütçesinin ilk uygulamaları, izlenen malî politikaların geleceği açısından ümit vericidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2001 yılı bütçesinin hedefe ulaşması halinde, ülkemizde ekonomik istikrarın sağlanmasında önemli adımlar atılacaktır. Ben, bu nedenle, 2001 yılı bütçesine beyaz, yani olumlu oy vereceğim.

Bu vesileyle, ulusumuzun ve Yüce Meclisimizin yaklaşan Ramazan Bayramını kutluyor, yeni yılın, yurttaşlarımıza, devletimize ve hükümetimize hayırlı ve başarılı olmasını diliyorum. Sözlerime son verirken, Yüce Heyetinizi ve televizyonları başında bizi izleyen yurttaşlarımızı saygılarımla selamlıyorum. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Şimşek.

Aleyhinde, Sakarya Milletvekili Sayın Nezir Aydın. (FP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika Sayın Aydın, buyurun efendim.

NEZİR AYDIN (Sakarya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime başlarken, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

On gündür görüşmekte olduğumuz bütçenin aleyhinde konuşmak üzere, şahsım adına, söz almış bulunuyorum. Gördüğüm şekliyle, hizmet aşkı, heyecanı, savunanı ve adaleti bulunmayan 2001 yılı bütçesini görüşüyoruz; halkımız da, TV'leri başında bizleri seyrediyor; âdeta, gördükleri bir filmi, tekrar, tekrar seyreder gibi; çünkü, sonucu belli, tabiri caizse senaryosu belli, oynayanları da aşağı yukarı belli, tecrübe edilmiş. Onunu içindir ki, ne bu bütçeden ne de hükümetten, halkımızın umudu yoktur, 2001 yılına umutla bakmaları da mümkün değildir.

Değerli milletvekilleri, halkımızın ifadesi şu: Yine bunlar, bizden toplayacaklar, götürüp, bankacılara, televizyonculara, gazete patronlarına takdim edecekler. Gerçi, bu saydıklarımız sanki farklı sektörler gibi görünüyor; ama, aslında, bunlar, aynı kişilerdir." Yine, 2001 yılında bankalar batacak, Hazineden; yani, halkın cebinden, o paralar, batıranlara ödenecek; gazeteler sahip değiştirecek; ekonomi yine krizlere girecek; Başbakan Yardımcısı Sayın Bahçeli, her zamanki ciddîyetiyle "bu kriz çok öğretici oldu" diyecek; sık sık liderler zirvesi yapılacak "halkın ezilmesini önleyecek ekonomik politikalar izlenmeye devam edilecektir" açıklamaları da yapılacaktır. Sayın Başbakan, düğmeye basanları aramaya devam edecektir.

Yıllardır uygulanan ekonomik politikalar, zengini daha zengin, yoksulu ise daha yoksul yapmıştır. Bu bütçe, bu dengeyi nasıl düzeltecek? Memur için bu bütçede bir şey var mı; emekli için bu bütçede ne var; KOBİ'ler, esnaf, çiftçiler için ne var? Eğitim, sağlık ve sosyal yardımlar için içerisinde bir şey yok; temel yatırımlar için bir şey yok. Buna karşın, bütçede çok önemli bir şey var; vergi gelirlerinin yüzde 86'sı faize gidecek. 65 milyon insanımız, faiz ödemek için, 2001 yılında da devamlı çalışacak.

Sayın Bakan garanti veriyor "faiz ödemelerinde sorun çıkmayacak." Yani, 3 000-5 000 kişiye 16 katrilyon tıkır tıkır ödenecek. Peki, ezilen kesimlerin garantörü kim; onlara hangi bakan veya hangi hükümet garanti verecek? Memur sokaklarda, işçi sokaklarda; esnaf yürüyor, çiftçi yürüyor. 2000 yılında kapanan dükkân sayısı onbinlerle ifade ediliyor. Hükümet ise, gelir vergisi mükelleflerine hayat standardı getiriyor "kazansan da, kaybetsen de, ben, almasını bilirim" diyor. Alırken şahin, verirken güvercin.

Asgarî ücret, 2001 yılı için net 102 milyon lira; 5 nüfuslu bir ailenin her öğün ancak 1'er simitle 1'er çay içebileceği bir paraya eşit. Ülkemizde, maalesef, esnaf huzursuz, öğrenci, öğretmen huzursuz; hâkim, mahkeme, mahkûm huzursuz; amir, memur huzursuz; doktor, hasta huzursuz; huzuru sağlayacak polis huzursuz.

Kulaklarımız cezaevlerinde, kim kimi rehin aldı, kaç isyan çıktı, müdahalede kaç kişi öldü, kaç güvenlik görevlisi şehit oldu! Tüm bunlara rağmen huzur ve uyum, sadece 57 nci hükümette mevcut. Devlet, dolayısıyla hükümet vatandaş içindir, vatandaşın mutluluk ve refahı içindir.

Depremzedelere yardım edilecek diye ilave vergiler getirdi bu hükümet ve devam ettiriyor. Gerek yazılı olarak gerekse bu kürsüden defalarca dile getirdik; 17 Ağustos ve 12 Kasım depremleriyle ilgili yurt içinden bağış olarak kaç para toplanıldı; yurt dışından şahsî bağış ne kadar yapıldı; uluslararası kuruluşlar ve dış devletlerden gelen yardım miktarı nedir; Dünya Bankası ve benzeri kurumlardan sağlanan kredi ne kadardı; 4481 sayılı Kanunla bugüne kadar ne kadar vergi topladınız; velhasıl, depremle ilgili tüm gelirler toplamı nedir?

Depremzedelere aynî ve nakdî ne kadar yardım yaptınız; geçici iskân barakaları ve çadırlar ile bunların altyapıları için ne kadar harcandı?

Altyapı yenileme, onarım harcamaları, toplam ihale bedelleri, bugüne kadar ödenen avans ve hakediş miktarları nedir?

Bu soruları artırmak mümkün; ama, maalesef, hükümetten cevap almak mümkün değil. Tüm bu hesapların Sayıştay denetiminden kaçırılmasını anlamak ise hiç mümkün değil.

Değerli milletvekilleri, deprem bölgesindeki insanlarımızın yaraları çok yavaş sarılıyor. Yöreyi, afet bölgesi ilan etmediniz, bari, toplanılan yardımları yöreye harcayınız; toplanılan ve harcanan miktarları açıklayınız, şeffaf olunuz.

Değerli milletvekilleri, 2000 yılı enflasyon hedefleri TEFE'de 20, TÜFE'de 25 olarak tahmin edilmişti. Gerçekleşen rakamlar ise 33 ve 39 civarında; sapma olduğu ortada. Etkilenen kesimlere farklar neden ödenmiyor. Nakarat yine aynı, ücretliler enflasyona ezdirilmeyecek.

Bir tarafta "Avrupa'yla bütünleşeceğiz, ileri ülkeler seviyesine çıkacağız" diyoruz, diğer taraftan, geri kalmış ülkelerin sistematiği olan soygun, baskı ve vergi kıskacından da bir türlü kurtulamıyoruz. 2001 yılında, yine, cumhuriyet döneminin en yoğun ve çeşitli vergileme rejimiyle, karşı karşıyayız. Her gün, yeni bir kriz yaşıyoruz. Tüm krizlerin faturasını, vergilerle, düşük ücretlerle tüm halkımıza ödettiriyoruz. Anadolu'da insanlarımız bekliyor; neyi bekliyor: Ödediği vergilerin yol, su, elektrik olarak kendine dönmesini bekliyor.

Hastane kapılarında bekleyen, ameliyat parası bulamadığı için ölen insanlardan hiç kimsenin haberi yok. Sağlık Bakanlığına ayrılan para ise 1,8 milyar dolar; kişi başına 26 dolar, diğer bir ifadeyle kişi başına sadece 18 milyon lira. Öbür tarafta, 12 banka patronuna 12 milyar dolar! Rahmetli şairin ifadesiyle "bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul; kurt yapmaz bu taksimi kuzulara şah olsa."

Değerli milletvekilleri, son yirmi yılın, personel ödemeleri en az olan, kamu harcamalarına en düşük pay ayrılan, vergi gelirlerinin neredeyse tamamı 3 000 - 5 000 kişiye ödenen, çiftçilerimizi âdeta açlığa mahkûm eden, işte, görüşmesini bugün bitireceğimiz bu bütçedir. Bu bütçe, esnaf, memur, emekli, dul, yetim, çiftçi velhâsıl tüm toplum tarafından reddedilmektedir. Sayın Bakan diyor ki "faiz dışında bütçe fazla veriyor." O zaman, faiz ödemelerini bir yıl erteleyiniz. 2001 yılında, milyonlarla birlikte rantiyeciler de biraz eksik kazanmış olsun, sıkıntıya böylece ortak olsunlar. Halkımızın sofrasındaki zeytinden, bir dilim ekmekten; neredeyse, teneffüs ettiği havadan vergi alacaksınız; götürüp, bankasını batıranlara, faizcilere ödeyeceksiniz; ondan sonra da, yasal olması için, gelip, burada, milletin vekillerine, bu bütçeyi onaylattıracaksınız.

Değerli milletvekilleri, her zaman yaşadığımız, ülkemizde gördüğümüz olaylardandır. Sendikalar hak arar, ücretliler hak arar; ama, böyle bir heyecanla, meydanların ve salonların doldurulduğu veya doldurdukları, bugüne kadar, hiç görülmemiştir. Gerçi "yollar yürümekle aşınmaz" denilmektedir; ama, onları bu hale düşürenlerin itibarı da mı aşınmamaktadır acaba?!

Bu ülkenin, emeklisi, dulu, yetimi, işsizler ordusu, hep geçim zorluğu çekerler. Bu, yaşadığımız yıllar itibariyle, yaşadığımız bir gerçek; ama, ilk defa "açız" diye bağıran memurlar "açız" diye bağıran ücretliler bu dönemde olmaktadır ve bu bütçe göstermektedir ki, 2001 yılında da, bu devam edecektir.

Ankara Ticaret Odası Başkanı Sayın Aygün "Yolsuzluk Kıskacında Türkiye" konulu panelde, bakın ne diyor. Zabıtlara geçmesi, bizden sonraki nesillerin de ibretle okuması bakımından, bir cümleyle tekrar etmek istiyorum...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Aydın, 1 dakika içinde toparlayın efendim.

Buyurun.

NEZİR AYDIN (Devamla) - Diyor ki; batan bankalara verilen bu 12 milyar dolarla, Türkiyemizde, en çok ihtiyaç duyulan alanlarda bakın neler yapılabilirdi: 40 adet boğaz köprüsü, 800 000 konut!..

Değerli milletvekilleri, benim Adapazarımda, deprem  bölgemde,  devletimizin imkânlarıyla, 6 000-7 000 konut yapılabiliyor; ama, esas konut açığı 42 000'dir. Oraya para bulamıyoruz; ama, bu parayla, eğer yapsaydık, bakın, 800 000 konut, 2 milyon memura ilave 350 milyon daha maaş verebilirdik. 200 yataklı 400 hastane yapabilirdik. 7 milyon öğrencimize, her ay 100 milyon kredi verebilirdik.

Bütün bunların olmadığı bir bütçeye, ben, bir milletvekili olarak, ezilen insanların buradaki temsilcisi, sesi olarak kabul oyu; yani, beyaz oy vermem mümkün değildir, oyum reddir.

Onun için, memleketime, milletime yaklaşan Ramazan Bayramı hayırlı olsun diyor, milletimin yeni yılını kutluyor; hepinize saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Aydın.

Sayın milletvekilleri, 2001 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kanunu Tasarıları ile 1999 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kesinhesap Kanunu Tasarıları üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Şimdi, 2001 Malî Yılı Bütçe Kanunu tasarısının, 1999 Malî Yılı Genel Bütçe Kesinhesap Kanunu Tasarısının, 2001 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Bütçe Kanunu Tasarısının, 1999 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Kesinhesap Kanunu Tasarısının açık oylamalarını yapacağız.

Her dört kanun tasarısının açık oylamasının sırayla ve elektronik oylama cihazıyla yapılması hususunu oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

1.- 2001 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/764) (S. Sayısı:552) (Devam)

BAŞKAN - 2001 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısının açık oylamasını başlatıyorum. Vekâleten oy kullanacak sayın bakanlar, hangi bakana vekâleten oy kullandığını, oyunun rengini ve imzasını havi oy pusulasını, aynı süre içerisinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ederim.

Oylama için 3 dakikalık süre veriyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, 2001 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısının açık oylamasının sonuçlarını açıklıyorum:

Katılan üye

: 453

Kabul

: 315

Ret

: 137

Mükerrer

:    1

Böylece, 2001 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı kabul edilmiştir; hayırlı olsun. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

2.- 1999 Malî Yılı Genel Bütçeye Dahil Kuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkin Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile 1999 Malî Yılı Kesinhesap  Kanunu Tasarısı  ve  Plan ve  Bütçe Komisyonu  Raporu ( 1/740, 3/642) ( S. Sayısı: 554) (Devam)

BAŞKAN - 1999 Malî Yılı Kesinhesap Kanunu Tasarısının açık oylamasına başlıyoruz.

Oylama için 2 dakikalık süre veriyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, 1999 Malî Yılı Kesinhesap Kanunu Tasarısının açık oylamasının sonuçlarını açıklıyorum:

Katılan üye

: 448

Kabul

: 310

Ret

: 135

Mükerrer

:     3

Böylece, tasarı yasalaşmıştır; hayırlı olsun. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

3.- 2001 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Bütçe Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/765) (S. Sayısı:553) (Devam)

BAŞKAN - 2001 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Bütçe Kanunu Tasarısının açık oylamasına başlıyoruz.

Oylama için 2 dakikalık süre veriyorum.

Sisteme giremeyen arkadaşlarımızın teknik personelden yardım istemelerini, giremeyenler olursa, oy pusulalarını aynı süre içerisinde Başkanlığımıza göndermelerini rica ediyorum. Süre sonunda gelen pusulaları işleme almadığımızı bildiririm.

Bazı arkadaşlarımız, sisteme girerken ret veya kabul oyu veriyorlar; sonra, değiştirmek amacıyla oy pusulasını Başkanlığımıza gönderiyorlar. Buna gerek yok. Sisteme girip kabul veya ret oyu verdiğinizde, en son girdiğiniz oy şekli geçerli olanıdır. O hususu da bilgilerinize arz ediyorum Sayın İyimaya.

 (Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, 2001 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Bütçe Kanunu Tasarısının açık oylamasının sonuçlarını açıklıyorum:

Katılan üye

: 456

Kabul

: 315

Ret

: 140

Mükerrer

:     1

Böylece, tasarı yasalaşmıştır; hayırlı olsun. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

4.- 1999 Malî Yılı Katma Bütçeye Dahil Kuruluşların Kesinhesaplarına Ait Genel Uygunluk Bildiriminin Sunulduğuna İlişkin Sayıştay Başkanlığı Tezkeresi ile 1999 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Kesinhesap Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/741, 3/643) (S. Sayısı: 555) (Devam)

BAŞKAN- 1999 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Kesinhesap Kanunu Tasarısının açık oylamasına başlıyoruz.

Oylama için 2 dakikalık süre veriyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, 1999 Malî Yılı Katma Bütçeli İdareler Kesinhesap Kanunu Tasarısının açık oylamasının sonuçlarını açıklıyorum:

Katılan üye

: 462

Kabul

: 314

Ret

: 141

Çekimser

:     1

Mükerrer

:     6

Böylece, tasarı yasalaşmıştır; hayırlı olsun diyoruz. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

Sayın milletvekilleri, Yüce Heyetinizce kabul edilerek kanunlaşmış bulunan Bütçe ve Kesinhesap Kanunlarının, milletimize, memleketimize hayırlı olmasını temenni ederim.

Bu arada, Başkanlık olarak, uygulamalarımızda, sözlerimizde veya İçtüzükte bir hatamız olduysa, bu aziz günde affolunmasını dilerim. (Alkışlar)

Sayın milletvekilleri, teşekkür konuşmasını yapmak üzere, Başbakanımız Sayın Bülent Ecevit'i kürsüye davet ediyorum. (DSP ve Bakanlar Kurulu sıralarından ayakta alkışlar; MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

Buyurun efendim.

BAŞBAKAN BÜLENT ECEVİT (İstanbul) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 2001 malî yılı bütçesinin hazırlık çalışmaları konusunda sarf ettiğiniz gayretler için sizlere şükranlarımı, hükümet adına teşekkürlerimi sunarım.

Çok verimli bir çalışma yapıldı, memleket hayrına olacağına inandığım bir çalışma yapıldı. Buna, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bütün üyelerinin çok değerli katkıları oldu. Biz de hükümet olarak, bu bütçeyi, sizlerin bir emaneti olarak kabul edeceğiz ve olabildiğince, dengeli bir şekilde, verimli bir şekilde, tutumlu bir şekilde, memleket hayrına  değerlendirmeyi görev bileceğiz.

Tekrar, sizlere şükranlarımı sunarım, saygılar sunarım. (DSP ve Bakanlar Kurulu sıralarından ayakta alkışlar; MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, alınan karar gereğince, gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmına devam ediyoruz.

Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarıları ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Plan ve Bütçe Komisyonları raporlarının müzakeresine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

5.- Yükseköğretim Kurumları Teşkilâtı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarıları ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Plan ve Bütçe Komisyonları Raporları (1/650, 1/679) (S. Sayısı: 517)

BAŞKAN - Komisyon?.. Yok.

Ertelenmiştir.

İzmir Milletvekili Rifat Serdaroğlu'nun; İstanbul Milletvekili Bülent Akarcalı'nın; Amasya Milletvekili Ahmet İyimaya'nın; Ankara Milletvekili Yıldırım Akbulut'un; Şırnak Milletvekili Mehmet Salih Yıldırım'ın; Gaziantep Milletvekili Ali Ilıksoy'un; Konya Milletvekili Ömer İzgi ve Ankara Milletvekili Nejat Arseven'in; İstanbul Milletvekili Ziya Aktaş ve 42 Arkadaşının; Zonguldak Milletvekili Hasan Gemici'nin ve İzmir Milletvekili Işılay Saygın'ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifleri ve Anayasa Komisyonu raporunun müzakeresine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

6.- İzmir Milletvekili Rifat Serdaroğlu'nun; İstanbul Milletvekili Bülent Akarcalı'nın; Amasya Milletvekili Ahmet İyimaya'nın; Ankara Milletvekili Yıldırım Akbulut'un; Şırnak Milletvekili Mehmet Salih Yıldırım'ın; Gaziantep Milletvekili Ali Ilıksoy, Konya Milletvekili Ömer İzgi ve Ankara Milletvekili Nejat Arseven'in; İstanbul Milletvekili Ziya Aktaş ve 42 Arkadaşının;  Zonguldak Milletvekili Hasan Gemici'nin ve İzmir Milletvekili Işılay Saygın'ın; Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifleri ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/94, 2/232, 2/286, 2/307, 2/310, 2/311, 2/325, 2/442, 2/449) (S. Sayısı: 527)

BAŞKAN - Komisyon?.. Yok

Ertelenmiştir.

Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Yurtdışı Teşkilatı Hakkında 189 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve Dışişleri Komisyonu raporunun müzakeresine başlayacağız.

7.- Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Yurtdışı Teşkilâtı Hakkında 189 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve Dışişleri Komisyonu Raporu (1/53) (S. Sayısı: 433)

BAŞKAN - Komisyon?.. Yok.

Ertelenmiştir.

Sayın milletvekilleri, alınan karar gereğince 2 nci sıraya alınan, Memurlar ve Diğer Kamu Görevlileri Hakkındaki Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yetki Kanunu Tasarısı ve Anayasa ve Plan ve Bütçe Komisyonları raporlarının müzakeresine başlıyoruz.

8.- Memurlar ve Diğer Kamu Görevlileri Hakkındaki Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yetki Kanunu Tasarısı ve Anayasa ve Plan ve Bütçe Komisyonları Raporları (1/790) (S. Sayısı:566) (1)

BAŞKAN - Komisyon?.. Hazır.

Hükümet?.. Hazır.

Sayın milletvekilleri, komisyon raporunun okunup okunmaması hususunu oylarınıza sunmadan önce, aynı tasarıyla ilgili olarak Başkanlığımıza gönderilen Bakanlar Kurulu listesinde, Çevre Bakanı Sayın Fevzi Aytekin ile Orman Bakanı Sayın Nami Çağan'ın isimleri sehven yer almamıştır; matbaa hatası olsa gerek; bu hususu düzelterek bilgilerinize sunuyorum.

Komisyon raporunun okunup okunmaması hususunu oylarınıza sunacağım: Raporun okunmasını kabul edenler... Kabul etmeyenler... Raporun okunması kabul edilmemiştir.

Tasarının tümü üzerinde söz isteyen arkadaşların isimlerini okuyorum:

Fazilet Partisi Grubu adına, Manisa Milletvekili Bülent Arınç; DYP Grubu adına, Samsun Milletvekili Kemal Kabataş.

Şahısları adına; Sakarya Milletvekili Nevzat Ercan, Aydın Milletvekili Ali Rıza Gönül, İçel Milletvekili Turhan Güven, Aksaray Milletvekili Murat Akın, Ardahan Milletvekili Saffet Kaya, Eskişehir Milletvekili Sadri Yıldırım, Isparta Milletvekili Ramazan Gül, Tekirdağ Milletvekili Nihan İlgün, Bingöl Milletvekili Necati Yöndar, Çorum Milletvekili Yasin Hatiboğlu, İstanbul Milletvekili Masum Türker, Bursa Milletvekili Hayati Korkmaz, Erzurum Milletvekili Aslan Polat, Tunceli Milletvekili Kamer Genç, İstanbul Milletvekili Nevzat Yalçıntaş.

Fazilet Partisi Grubu adına, Manisa Milletvekili Sayın Bülent Arınç; buyurun. (FP sıralarından alkışlar)

Süreniz 20 dakika efendim.

FP GRUBU ADINA BÜLENT ARINÇ (Manisa) - Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinizi, saygıyla selamlıyorum, hayırlı akşamlar diliyorum.

Sözlerimin başında, biraz önce, sayın milletvekillerimizin oylarıyla kabul edilmiş bulunan, 2001 Malî Yılı Bütçe Kanununun, ülkemiz için, aziz milletimiz için hayırlı olmasını, Cenabı Hak'tan diliyorum ve Sayın Başbakanın teşekkür konuşmalarında ifade ettiği gibi, bu bütçenin, aziz milletimize, çiftçisiyle, esnafıyla, çalışanlarıyla, emeklileriyle, dul ve yetimleriyle, hayırlar getirmesini diliyorum.

                                       

(1) 566 S. Sayılı Basmayazı tutanağına eklidir.

Bütçe Kanununun, gerek Plan ve Bütçe Komisyonundaki görüşmeleri sırasında ve gerekse Meclis Genel Kurulundaki görüşmelerinde, hem değerli milletvekillerimiz hem de Anamuhalefet Partisi olan Fazilet Partimiz, elinden gelen bütün katkıyı göstermiştir, yapıcı tenkitlerde bulunmuştur, önergelerle desteklemiştir ve Bütçe Kanununun mükemmel olması için, elinden gelen gayreti göstermiştir. Her kanunda yaptığımız gibi, Bütçe Kanununun da, ülkemiz için çok önemli bir belge olduğunu düşünüyoruz ve Bütçe Kanununa gereken değeri veriyoruz.

Değerli arkadaşlarım, görüşmeler sırasında da görüldü ki, bu on günlük süre, çok yetersiz bir süredir. Bakanlık bütçeleri üzerinde, bazen 6 dakikaya kadar inen, en fazla 15 dakika olan konuşmalarla, bir bütçe, yeteri kadar değerlendirilememekte ve değişik konular gündeme getirilememektedir. Âdeta, bir resmigeçit hüviyeti içerisinde, arkadaşlarımız, kürsüye çıkıyorlar ve sadece birkaç konuyu ortaya koyabiliyorlar.

Yine, Meclisi yöneten Sayın Başkanlarımızın da hemen hemen ittifakla söyledikleri gibi, soru-cevap süresi de fevkalade kısadır. Bu soru-cevap süresi içerisinde, milletvekillerimiz, hem bütçeyle doğrudan ilgili olan hem de seçim bölgeleriyle ilgili olan konuları yeterince gündeme getirememektedirler. Buna benzer ve bütçeyle ilgili olan pek çok konunun, Allah kısmet ederse, önümüzdeki yılların görüşmeleri esnasında yeniden değerlendirilmesinde büyük yarar görmekteyim. Değerli Genel Kurul üyelerimizin dikkatlerine bunları sunmak istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, şimdi görüşeceğimiz konu, çok süratle önümüze gelmiştir. Anayasa Komisyonu tali komisyon olarak, Plan ve Bütçe Komisyonu asıl komisyon olarak, bir gün içerisinde görüşmelerini tamamlamış ve bugünkü Danışma Kurulu kararıyla da tasarı üzerinde görüşmeler başlamış bulunmaktadır.

566 sıra sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlileri Hakkındaki Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yetki Kanunu Tasarısını müzakere ediyoruz. Tasarının gerekçesine baktığımız zaman, kamu hizmetlerinde etkinliğin artırılması ve kamu kesiminde ücret adaletinin sağlanması amacıyla yürütülen çalışmalar tamamlanıncaya kadar, kamu personelinin hakları arasındaki dengesizliklerin giderilmesi için bazı ivedi düzenlemeler yapılması gerekmektedir deniliyor. Sanıyorum, bu gerekçeye pek çok arkadaşımız katılacaktır; çünkü, kamu kesimindeki ücret adaletsizlikleri giderek yüksek sesle konuşulmaya başlanmış, bir facia haline gelmiş ve çalışanlar arasında büyük uçurumlar açılmıştır.

Yine, gerekçede, böyle, acil ve ivedi bir çalışmanın, yani kanun hükmünde kararname için yetki istenmesinin, Meclisin yoğun gündemine bağlı olduğu söylenmektedir. Yani, bunlar yasa tasarısı olarak Meclise gelebilirdi; ama, gündem çok yoğun, bunları bir an önce geçirmek mümkün değil; o yüzden, kanun hükmünde kararname olarak düşünüyoruz diyorlar, bir de, süreyi üç ayla sınırlı tutuyorlar.

Değerli arkadaşlarım, bu tasarı üzerindeki görüşmelerimizin tamamı, 1 inci maddesinde hemen hemen kendisini gösteriyor. 1 inci madde -yine, özetle söylüyorum- memurlar ve diğer kamu görevlilerinin çalışmalarındaki etkinliği artırmak, kamu hizmetlerinin düzenli ve hızlı bir şekilde yürütülmesini sağlamak amacıyla üç özellik gözetmişler; idarî, malî ve sosyal haklar arasındaki adaletsizlikleri gidermek üzere Bakanlar Kuruluna yetki verilmesi deniyor. Dikkatlerinizi çekiyorum; çünkü, bu Parlamento, bu milletvekilleri, iktidarıyla muhalefetiyle çok yakın bir zamanda, çok tatsız bir macera yaşamış ve memurlar hakkındaki kanun hükmünde kararname, önce, yaz aylarında, daha sonra da yasa tasarısı olarak Plan ve Bütçe Komisyonundan çıkan bir düzenlemeyi hemen aklına getirmektedir. Anadolu tabiri çok güzeldir "sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş." Acaba, burada da, yine, sütten ağzımız mı yanacak endişesi bütün milletvekili arkadaşlarımızı bir tedirginlik, bir endişe içerisine sokmaktadır; çünkü, sadece malî ve sosyal haklar denilebilse, bunları herkesin anlaması mümkündür; ama, idarî haklar ve bu konuda yapılacak düzenleme denildiği için, idarî haklar konusunda acaba ne getirilmek isteniyor, hangi amaç gizlenmek isteniyor, yine aynı trajediyi mi yaşayacağız, herkesi tedirgin eden, korku içerisine alan bir düzenlemeyle mi karşı karşıya kalacağız endişesini taşımaktayım.

Değerli arkadaşlarım, bu endişemizi hemen tekrar hatırlamak amacıyla şöyle birkaç ay öncesine dönmek istiyorum. Bildiğiniz gibi, Meclis, çalışmalarına ara verirken temmuz itibariyle, son günlerde, 29 Haziran 2000'de bir yetki kanunu çıkardı. Bu, meşhur tabiriyle, 4588 sayılı Yetki Kanunudur. Bu kanunun müzakereleri sırasında da ne gariptir ki, Plan ve Bütçe Komisyonundaki üye arkadaşlarımız, yine bugün ifade edeceğimiz endişeleri dile getirdiler ve bunlar, malî düzenlemelerle kalmazlar, mutlaka bunun içerisine birtakım Anayasa dışı hükümler de konulabilir dediler. Tutanaklar bunun şahididir. "Hayır" denildi, teminatlar verildi; ama, arkasından gördük ki, bu, 4588 sayılı Yetki Kanununa dayanılarak yirmiye yakın kararname çıkarıldı. Bu kararnameler, emniyet teşkilatına, şehit dul ve yetimlerin aylıklarına, maaşlarına, Emekli Sandığıyla ilgili düzenlemelere, Çalışma Bakanlığının getirdiği sosyal sigorta kurumları ve sosyal güvenlik kurumlarıyla ilgili düzenlemelere ilişkin -vaktimi alır diye hepsinin tek tek isimlerini saymıyorum ama- yirmi civarında kanun hükmünde kararname çıkarıldı. Bunların içerisinde, kamu iktisadî teşebbüsleri, Emekli Sandığı, esnaf sanatkârlar, Türkiye iş kurumunun kurulması, millî savunma, polis, yükseköğretim kurumları, vesaire var; ama, kamuoyunda en çok tartışılan, Sayın Cumhurbaşkanının iki defa imzalamayarak hükümete iade ettiği bir taslaktır. O taslağın da meşhur ismi, memurlar hakkında kanun hükmünde kararnamedir. Yani, Anayasanın, yasaların öngördüğü tedbirlerin dışında, eğer bu kanun hükmünde kararname çıkabilseydi, memurlar, görevlerinden alınabilecekler, hiçbir kamu kurum ve kuruluşunda kendilerine görev verilmeyecek, çalıştırılmayacak ve buna bağlı olarak birtakım haklardan mahrum kalacaklardı. Bu kanun hükmünde kararname tartışması temmuz ağustos aylarının tamamını kaplamıştır ve Sayın Cumhurbaşkanı, Anayasaya uymazlık konusundaki hukukçu tavrını devam ettirmiş ve bunun ancak yasa olarak Meclisten geçirilmesi gerektiğini, Anayasanın 91 inci maddesinin bunu öngördüğünü ifade etmiştir. Ne gariptir, Meclis açıldıktan sonra, yine, aynı inatla, devlet krizi çıkar, şu olur, bu olur sözleri bir kenara bırakılmış ve özelliği itibariyle Anayasa Komisyonunda görüşülmesi gereken, Anayasa Komisyonunun görevine giren bir konu -yeni İçtüzük kabul edildiğinde, bununla ilgili maddede, her komisyonun görev sınırı belirlenmiştir, belki böyle bir aksama bir daha olmayacaktır- maalesef, Plan ve Bütçe Komisyonu gibi, yasa gereği iktidar ağırlıklı olan bir komisyondan geçirmeye, büyük tartışmalara rağmen, muvaffak olmuşlardır.

 Henüz Genel Kurula inmeyen ve henüz üzerindeki tartışmalar bitmeyen bir konu belleklerimizde dururken, şimdi, yeniden, bir yetki kanunu tasarısıyla karşı karşıyayız ve bunun içerisinde, idarî haklar vesaire düzenleme kapsamına alınacaktır diye birkaç kelime dikkatimizi çekiyor.

Değerli arkadaşlarım, gerek hükümetin gerekse değerli grup sözcülerinin bu konudaki görüşlerini ve hepimizi ferahlatacak, yasa adına, Anayasa adına, çalışanlarımız adına ne gibi düzenlemeler yapılacak; bunun temel sınırlarının çizilmesinde çok büyük önem vardır.

Değerli arkadaşlarım, Fazilet Partimiz, bir sorumlu muhalefet partisidir, anamuhalefet partisidir ve hepiniz biliyorsunuz ki, 4588 sayılı Yetki Kanununun iptali için Anayasa Mahkemesine dava açmıştır ve bu dava, 5 Ekim 2000 tarihinde, yürürlüğün durdurulmasıyla birlikte iptal edilmiştir. Daha sonra, bu yetki yasasına dayalı olarak çıkarılan yirmi civarındaki kanun hükmünde kararnameler de, anayasal dayanaktan mahrum olmaları sebebiyle, yine Fazilet Partimizin müracaatıyla, bir bir iptal edilmiş bulunmaktadırlar.

Değerli arkadaşlarım, o tarihlerde bize, bazı tarizler ve serzenişler geldi "canım bu düzenlemelerin içerisinde faydalı olanlar da vardı, yararlı olanlar da vardı, siz onların iptali için de Anayasa Mahkemesine gittiniz" dediler. Doğrusu, önce, hepimizi düşündüren bu konuda, yine hukukun tarafını tuttuk; çünkü, hukuk bize şunu söylüyordu: Siz, Anayasa Mahkemesine, yetki kanununun, Anayasanın 91 inci maddesine aykırı olduğu için gitmediniz mi? Gittik. İptal edilmedi mi? Edildi. O zaman, Anayasaya dayanmayan düzenlemeler ne olursa olsun, Anayasa Mahkemesine gidilmesi gerekir. Fazilet Partisi, istikrarlı, kararlı tavrını sürdürdü ve bu kararnamelerin hepsi iptal edilmiş oldu.

Ancak, o tarihte kamuoyuna, bir şey daha ifade ettik; bu düzenlemeler içerisinde iptal edilmiş olmasına rağmen, getirilen haklar sebebiyle faydalı olduğuna inanacağımız düzenlemeleri biz teklif edeceğiz ve eğer hükümet, bunları bir yasa olarak getirirse, biz destekleyeceğiz. Bu sözümüzü tuttuk; değerli arkadaşımız Avni Doğan ve arkadaşlarının, Meclise getirdikleri yasa teklifleri, komisyonlarda değerlendirildi ve bütün bu kararnamelerde önemli ve faydalı bulduğumuz konuları da, hükümete açık çek vermek suretiyle, destekleyeceğimizi ifade ettik.

Bakın, elimde, bugün dağıtılan bir gündem var. Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanlığı, 9 Ocak tarihinde gündemine aldığı dört tasarı ve teklifi görüşmek üzere üyelerine çağrıda bulunuyor. Bunlardan bir tanesi de, değerli arkadaşlarımın verdiği şehit, dul ve yetimlerin aylık ve maaşlarıyla ilgili düzenlemedir. Bu, sevinç verici bir olaydır. Hükümete, bir taraftan, tekliflerde ve yapıcı tenkitlerde bulunurken, faydalı olan her şeyi açıkça destekleyeceğimizi de ifade ediyoruz. Bizim sorumlu muhalefet anlayışımız bunu gerektirir. Meclisimizden yasa olarak geçirilecek her faydalı düzenlemeye şimdiden katkıda bulunmayı vaat ediyoruz ve bu konuda söz veriyoruz.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, böylesine bir şey yaşanmışken; yani, Anayasa Mahkemesine gidilmiş ve Anayasa Mahkemesi de 2000/45-27 karar sayılı iptal kararıyla, bir kanun hükmünde kararnamede hangi unsurların bulunması gerektiğini ifade eden çok güzel bir örnek kararını ortaya koymuşken, yeni düzenlemeye de bu açıdan bakmamız gerekiyor.

Değerli arkadaşlarım, bir defa, konuyu, birtakım doktriner görüşlerle, birtakım Anayasa Mahkemesi kararlarıyla, bu kararların içerisine dalıp da hepimizin dikkatlerini dağıtacak bir düzeyde ortaya koymak istemiyorum. Zaten, mesele, çok basit ve yalın olarak anlatılabilecek düzeydedir. Bir defa, Anayasanın 87 nci maddesi, kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini Türkiye Büyük Millet Meclisine bir görev olarak, bir yetki olarak veriyor; yani, Meclisin görevleri içerisinde Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini vermiş. Bunu tartışmıyoruz; ama, Anayasanın 91 inci maddesi önemli. Anayasanın 91 inci maddesinde sayılan temel öğelere dikkat edilmediği takdirde, kanun hükmünde kararname şu konularda çıkaramazsınız deniyor. Bu Anayasanın emri ve çok da doğru bir düzenleme. Bunu gözardı ederek yapılacak bütün düzenlemeler, bırakın Anayasa Mahkemesi duvarına çarpmayı... Çünkü -dün de bir vesileyle ifade ettim- biz, burada bir düzenleme yaparken, Cumhurbaşkanı veto etsin diye bekleyemeyiz, Anayasa Mahkemesi geri göndersin diye bekleyemeyiz. Bunu yapmak bizim görevimiz ve bu Meclis bu kanunları, bu kararnameleri en iyi biçimde düzenleyebilecek yetkinliğe sahiptir, bütün milletvekili arkadaşlarımız bu evsaftadır. Dolayısıyla, biz buradan yarım çıkaralım da bir başka yer bunu tamamlasın; böyle bir düşünce çok garip bir düşünce olur. Anayasanın 91 inci maddesi çok açık bir biçimde kanun hükmünde kararnamelerin hangi konuları düzenleyebileceğini, hangi konularda böyle bir düzenleme yapılamayacağını çok açık olarak göstermiş. Bize düşen, o maddeyi açıp okumaktır. Hem hükümete düşün görev budur hem de milletvekili arkadaşlarımızın ve bu konularda düzenleme yapmak isteyen herkesin böyle bir düşünceye sahip olması gerekir.

Bakınız, sadece şunlara dikkat edeceğiz: Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan "temel haklar, kişi hakları ve ödevleri" ile dördüncü bölümünde yer alan siyasî haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez..." Hepimizin elinde Anayasa var; ikinci bölümünde ne var, dördüncü bölümünde ne var, sanıyorum, 5 dakikalık bir inceleme bunu bize gösterebilir; ama, mesela, Anayasanın 128 inci maddesini açıp baktığımız zaman, önümüzde konuştuğumuz konuyla da doğrudan bir ilgisi olması sebebiyle, kafamızda hemen şöyle bir kanaat oluşabilir. 128 inci madde diyor ki: "Kamu hizmeti görevlileriyle ilgili hükümler." Biz de, kamu hizmetinde görevli olanlarla ilgili konuyu görüşmüyor muyuz? İşte, 128 inci madde: "Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir." Kararnamelerle düzenlenir demiyor "kanunla düzenlenir" diyor. Üzerinde sıkça durduğumuz bir temel kuralı koyuyor "kanunla düzenlenir" diyor. Diğer fıkralar da, hemen hemen bunu destekleyen konulardır.

İşte, yine, bu düzenlemenin içerisinde mademki "idarî haklar" diyoruz, sadece maaşlarındaki eşitsizliği gidermek vesaire değil "idarî haklar" dediğimiz zaman, kamu görevlileri de söz konusu olunca, bunların işe girmeleri ayrı bir usuldür, çalışırken disiplin kurallarına uymaları ayrı bir usuldür, memuriyetten çıkarılmaları ayrı bir usuldür ve bunları tarif etmek için kullanılabilecek kelime de, sadece "idarî haklar"dır. Dolayısıyla, Anayasanın 38 inci maddesinin sekizinci fıkrası, Anayasanın 70 inci maddesi ve 91 inci maddesindeki sınırlamalar, getirilen bu düzenlemedeki idarî hak kavramının... Yine, bundan evvelki 4588 sayılı Yasada olduğu gibi, memurlarla ilgili hepimizin üzülerek hatırladığı bir düzenlemeyi, yine aradan zaman geçtikten sonra Meclisten geçirmeyelim, Meclisi by-pass edelim de kanun hükmünde kararnamenin arkasına saklayalım telaşını, maalesef, görmekteyiz.

Değerli arkadaşlarım, 91 inci maddedeki yetkinin, kanunda bulunması gereken unsurların, kanun hükmünde kararnamenin amacı, kapsamı, ilkeleri, kullanma süresi ve süresi içinde birden fazla kanun hükmünde kararname çıkarılıp çıkarılmayacağının gösterilmesi -mutlaka- zorunludur. Bakanlar Kuruluna verilen yetki yasasında öngörülen konu, amaç, kapsam, ilke ve süreyle sınırlı bir yetkidir. Anayasa Mahkemesinin, bizim müracaatımız üzerine verdiği karardan okuyorum bunu. Bu sınırlı, bu ivedi, bu zorunlu konu, mutlaka, Mecliste çıkarılırken, ne için yetki istendiğinin çok açık olarak gösterilmesi gerekir. Bu, maalesef, bu kanunda da gösterilmemiş bulunmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, memurlar arasındaki ücret dengesizliğinin gerçekten bir faciaya dönüştüğünü başta söylemiştim. Bunu, biz de söylüyoruz; ama, bununla ilgili yapılacak düzenlemelerin, mutlaka, Meclisten bir yasa olarak çıkarılması gerekirdi; bir. İkincisi; bu konu çok acil, Meclisin gündemi de yoğun deniliyorsa, bugün kabul ettiğimiz Bütçe Kanunu içerisinde de bunların giderilmesi mümkündü.

Bütçe Kanunu görüşülürken, memurların maaşlarıyla ilgili düzenlemeye bir iyileştirme getirmeyen hükümetin, şimdi, kanun hükmünde kararnameyle bu eksikliği giderebileceğini düşünmek elbette mümkün; ama, bize, yaşadığımız tecrübeler gösteriyor ki, asıl amaç, herhalde, bu olmamak gerektir.

Değerli arkadaşlarım, maalesef, hükümetin, bu konudaki, açıkça, ısrarcı tavrı, yanlışta ve hatada ısrarcı tavrı ilk değildir. Hem memurlarla ilgili kanun hükmünde kararnamede bu konuyu gördük hem de biraz sonra konuşacağımız Af Kanununda bu ısrarı görüyoruz. Anayasa ortada iken, yasalar ortada iken ve buna uymak çok doğru ve çok mümkün iken, bütün bunları bir tarafa atarak, ben, yanlış da olsa, söylediğimi yapacağım ve hükümet ile Cumhurbaşkanlığı makamı arasında veya Meclis ile hükümet arasında, âdeta, bir güç gösterisini kabul ettireceğim düşüncesi, kabul edilemez bir düşüncedir.

Değerli arkadaşlarım, biz, anamuhalefet partisi olarak, Fazilet Partisi olarak, sosyal hakların ve malî hakların iyileştirilmesi konusunda getirilecek her düzenlemeye, zaten, kendi programımızda yer verdiğimiz için, bu konuları her zaman ve zeminde yerine getirip söylediğimiz için, hükümet bizden destek bulacaktır. Değişik kanunlarda yer almış bulunan bu özlük ve malî hakların iyileştirilmesini getiriniz, hep beraber, sevinerek, alkışlarla ve oybirliğiyle bu Meclisten çıkaralım.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun Sayın Arınç; 1 dakika içerisinde toparlayınız.

BÜLENT ARINÇ (Devamla) - Toparlıyorum hemen.

Yoksa, buradan kanun hükmünde kararnameyle, sınırları belli olmayan bir yetki kanununa dayandırmak, sürekli bir münakaşayı, sürekli bir endişeyi ve korkuyu da beraberinde taşıyacaktır. Türkiye, buna müstahak değildir.

Memurlarla ilgili kararnameler konusunda yaşadığımız ve ülkeye hâkim olan korku havasını, hâlâ, çalışanlar, üzerlerinde hissediyor. Gelen mektupları gözyaşları içinde okuyoruz. Bakınız, bir memur arkadaş "benim evimin içine ajan mı koyacaklar ki, ben, hangi televizyonu dinliyorum, hangi gazeteyi okuyorum; eşimin ve benim iç yaşamım nereden bilinecek; artık, ben, karıma ve çocuklarıma evimdeki bir gizli ajan gözüyle mi bakacağım" gibi, devletinin korkusu altında yaşayan, başkalarına karşı endişe taşıyan insanları karşımızda görüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, sürem bitiyor; ama, lütfen, bu kanunun düzenlemesini yapacaksak "idarî hak" kelimesini ve kavramını 1 inci maddeden çıkarmak zorundayız. Bu konu, Meclisimiz ve hükümetimiz tarafından, bir endişenin giderilmesi olarak, derhal yerine getirilmelidir.

Bunu hepinizin dikkatlerine sunuyor, saygılarla selamlıyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Arınç.

Doğru Yol Partisi Grubu adına, Samsun Milletvekili Sayın Kemal Kabataş; buyurun. (DYP sıralarından alkışlar)

Süreniz 20 dakika.

DYP GRUBU ADINA KEMAL KABATAŞ (Samsun) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz yetki tasarısı hakkında, Doğru Yol Partisi Grubunun görüşlerini ifade etmek üzere söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Hükümetlerin, acil ve kısa sürede çözümlenmesi gereken sorunlar konusunda kanunla düzenleme yerine, kanun hükmünde kararname çıkarma ve bu acil sorunları, Anayasanın verdiği yetki içinde çözme konusunda uygulamaları var, yetkileri var. 57 nci hükümet, bu konudaki ilk denemesini, yaz aylarında, 4588 sayılı Yasayla aldığı yetkiyle ilk kez kullandı.

Hatırlıyorsunuz, bu Yetki Kanununda, kamuda, teşkilat görev ve yetkiler açısından kamu idaresini bir şekilde yeniden yapılandırma amacını taşıyan geniş yetkiler vardı. Yine, bu yetkiler içinde, kamu malî yönetiminde disiplinin sağlanmasına ilişkin yetkiler vardı ve yine, bu Yetki Kanunu içerisinde, memurlar ve diğer kamu görevlileri arasındaki ücret adaletsizliklerinin giderilmesini ve "eşit işe eşit ücret" ilkesinin gerçekleştirilmesini öngören yetkiler vardı.

Ücret sisteminde, yine, nitelikli personelin kamu sisteminde istihdamını sağlayacak düzenlemelere yer verilmişti.

Yaz ayları boyunca, hükümetin gündemini, ülkenin gündemini bu Yetki Kanununun uygulamasıyla ilgili çelişkili kararlar ve uygulamaya yönelik girişimler oluşturdu. Öncelikle, yirmiye yakın, bu kanun kapsamında çıkarılan kararnamelerin çoğu, teşkilat konularıyla ilgiliydi; yeni teşkilatlar, teşkilatlarda değişiklikler yapılmasıyla ilgiliydi değerli arkadaşlarım.

Yine, çok tartışmaya yol açan, cumhuriyetin temel niteliklerine aykırı tutum ve davranış içinde olan ve sakıncalı diye tarif ettiğimiz, devlet içindeki her kademede yönetici ya da teknik personel grubunda olan personelin, disiplin suçlarına işlerlik kazandırılmak suretiyle, devlet yönetiminden sürekli şekilde uzaklaştırılmasına ilişkin kanun hükmünde kararname yürürlüğe konulması yönünde hazırlandı, Cumhurbaşkanlığı makamınca Anayasaya aykırı bulunarak geri çevrildi, ülkede devlet krizi yaşanacağına dair geniş tartışmalar, yorumlar kamuoyu gündeminde uzun süre kaldı.

Değerli arkadaşlarım, bu dönemde ilginç bir gözlemim var benim. Aradan geçen altı aylık süre içerisinde, kamu personelinin özlük haklarında iyileştirme, kamu çalışanlarının ücretleri arasındaki adaletsizliği giderme ve çok iddialı bir tanımla "eşit işe eşit ücret" verilmesi ilkesine işlerlik kazandırılması anlamında, hükümette hiçbir çalışma, hiçbir yaklaşım görülmedi, bu yönde bir hazırlık yapılmadı. Dolayısıyla, hızla tasfiye operasyonuna yönelen çalışmaları yapan hükümet, teşkilatlar kuran hükümet, yirmiye yakın kanun hükmünde kararname çıkaran hükümet, aldığı yetkiyi, kamu çalışanlarının ücretlerini düzeltme, iyileştirme ve var olduğunu bildiğimiz adaletsizliği giderme yönünde hiçbir hazırlık, hiçbir girişim içerisinde bulunmadı. Bu gecikmeyi bugün telafi etmek istiyor. Nasıl telafi etmek istiyor, nasıl bir yaklaşım içerisinde telafi etmek istiyor; lütfen, bunlara birlikte bakalım.

Bu arada, kamu görevlilerinin ücretleriyle ilgili iki temel tespiti de sizlerle paylaşmak istiyorum değerli arkadaşlarım. Bugün, hükümet, Türkiye için tek alternatif olarak ortaya koyduğu IMF destekli, stand-by anlaşmasıyla destekli istikrar programına göre ve bu istikrar programında yer alan gelirler politikasına göre, kamuda çalışan her seviyedeki görevlilerin ücretlerini, programda açıkça ifade edilmiş net ve spesifik rakamlarla ve gelir politikaları içerisinde sabitleştirmiştir. Bu rakam, 2000 yılı için yüzde 25'tir. Bu, çalışanların fakirleştirilmesi ve ülkedeki enflasyonun düşürülmesi açısından, satınalma güçlerinin budanması, kesilmesi, daraltılması anlamına gelmekte-dir. 2001 yılı içinde -yine, bu programda belirtilmiştir- hedef enflasyon olan 10-12'lik limit içinde tutulacaktır. Bu, hükümetin uluslararası kuruluşlara ve IMF'ye açık, net, imzayla taahhüt ettiği bir düzenlemedir.

Dolayısıyla, bu kararnameyle neyin iyileştirileceği, hangi oranda, kimlerin ücretinde adaletsizliği giderme, ücretlerdeki var olduğunu bildiğimiz adaletsizliği, ücret eşitsizliğini giderme yaklaşımı nasıl telafi edilecektir, doğrusu, ortada bir sorudur.

2001 yılı bitmiştir değerli arkadaşlarım, program hedefleri ortadadır; ama, hedef diye ortaya koyduğumuz enflasyon, hedefin çok üstündedir. Yaşanmış enflasyon, bir tanıma göre yüzde 56'dır, bir tanıma göre yüzde 43,8'dir, bir tanıma göre yüzde 35'tir ve efektif rakam olarak da memur maaşlarına, kamu çalışanlarının maaşlarına yansıyan rakam yüzde 25'tir.

Değerli arkadaşlarım, bu enflasyon tanımında, kamu çalışanları için getirilmiş tanımda üçlü bir standart var. Devlet gelirlerinin artırımında ortalama 12 aylık enflasyonu alıyoruz, bu enflasyon yüzde 56; IMF ile yapılan müzakerelerde tanımlanan enflasyon, 12 aylık enflasyon, kasım sonu itibariyle yüzde 43,8 ve bir şekilde, sadece kamu çalışanlarının ücretlerini artırmamak amacıyla ihdas edildiği anlaşılan enflasyon tanımı ise yüzde 25. Dolayısıyla, bu üçlü kriterler varken ve hükümetin imzasıyla taahhüt altına alınmışken, hükümet kamu çalışanlarının ücretlerinde nasıl bir iyileştirme yapacağını açık yüreklilikle ortaya koymak ve Yüce Meclise de bunu açıklamak durumundadır.

İfade ettiğim, bu yaklaşım; yani, 2000 yılında, yüzde 25 hedef enflasyon, yüzde 56 yaşanan enflasyon, yüzde 43 IMF tanımlı enflasyon üçlüsüyle götürülmüşken, 2001 yılı artışları da, bu yıl bütçesiyle, program çerçevesinde tespit edilmiş ve az önce Yüce Genel Kurulun oylarıyla yürürlüğe konulmuştur, yüzde 12'dir. Bu programa, hükümet, her yönden bağlı olduğunu ifade ettiğine göre, bu hedefi aşma, bu hedefin dışında artış getirme esnekliği, maalesef, yoktur.

Değerli arkadaşlarım, yeni düzenlemeyle, yani, şu anda, önümüzde, Genel Kurul gündemine getirilen Yetki Yasasıyla daraltılmış -bir önceki Yetki yasasına göre- bir metin var. Bu metin, 1986 yılında kabul edilmiş ve ilk başarılı uygulaması gösterilmiş olan 12.3.1986 tarihli ve 3268 sayılı Yetki Yasasının bir çeşit kopyası gibi. O dönemde bu yasa aleyhine de Anayasa Mahkemesine gidilmiş ve iptal edilmemiş bir metin.

Yine, çok açık ve net tanımlar var. Hükümet, eşit işe eşit ücret ve kamu çalışanlarının ücretleri arasındaki adaletsizliği gidermek amacıyla bu Yetki Yasasına ihtiyaç duyduğunu ifade ediyor; yani, yapılacak düzenlemelerde hükümetin çıkaracağı kanun hükmünde kararnamelerde iş, görev, sorumluluk esasına göre, eşit işe eşit ücret ilkesi uygulamaya konulacak, bunu sağlayacak kanun hükmünde kararnameler yürürlüğe konulacak.

Doğrusu böyle bir ilkeyi alkışlamamak, böyle bir ilkeye katılmamak mümkün değil ve böyle bir ilkenin uygulanacağı kitlenin, bugün, ücret eşitsizlikleri yönünden hangi konumda olduğuna da biraz dikkatle bakmamız lazım değerli arkadaşlarım. Yani, sadece sloganlarla, gerçekten, kamu çalışanları arasında ücretlerde eşitsizlik ve adaletsizlik var; bu eşitsizliğin giderilmesi, bu adaletsizliğin ortadan kaldırılmasını mümkün kılacak yasal çerçeveyi, yetkiyi oluştururken, hangi kitlenin hangi açıdan eşitsiz olan ücretleri meselesini doğru ortaya koymamız lazım.

Değerli arkadaşlarım, bu düzenleme, yaklaşık 2 700 000 aktif çalışanı ilgilendiriyor ve metinde açıkça ifade edilmiş olmamasına rağmen-benim yorumuma göre- yaklaşık 5 milyon emekliyi de ilgilendiriyor. Bugün kamu çalışanları ve emeklilerine ilave, devlet bordrosundan maaş alan ve devletin emeklisi haline gelmiş Bağ-Kur, SSK ve Emekli Sandığı emeklilerinden oluşan yaklaşık 5 milyonluk bir kitle, emekli kitlesini teşkil ediyor. Dolayısıyla, hükümet bu geniş çerçeveden bu olaya bakacaksa, 2 700 000 artı 5 milyon kitleyi ilgilendiren, yaklaşık 8 milyonluk bir kitlenin var olan ücretlerindeki eşitsizliği, adaletsizliği giderecek bir yaklaşım ortaya koymak zorunda.

Evet, bugün emeklilerde emekli aylığının asgarîsi 65-70 milyonla, 80 milyonla başlıyor, 1 milyar 100 milyona kadar çıkıyor; yani, belki de, cumhuriyet tarihinde ilk defa, emekli statüsünde olan ve hayat pahalılığının tüm ezici etkilerine maruz insanlarımız arasında 10-12 katlık emekli maaşı farklılığı yaratmış durumdayız. Bir tarafta 80-85 milyon, bir tarafta 1 milyarı aşan emekli aylıkları var. Herhalde düzeltilecek kategori, yani, ücret, emeklilik aylıklarındaki farklılığı, adaletsizliği, eşitsizliği tarif ederken, buralarda da düzeltme yapılacağını düşünmek ve hükümete önermek istiyorum.

Şimdi, bu haksızlıklar, nasıl bir düzen içinde gidiyor değerli arkadaşlarım? Önce, çalışanlar arasında "toplusözleşmeli olan" ve "olmayan" farkları var; artık, bunlar, herkesin gündeminde, herkesin dilinde. Toplusözleşme içinde kalmış, bundan yararlanmış kamu çalışanlarının ücretleri ile devletteki yönetici kadroların ücretleri arasındaki mukayese, hepimizi rahatsız edecek boyutta. Her yerde anlatılan, müdürü ile şoförü,  sekreteri  ile  genel müdürü arasındaki maaş farklıları, artık, hepimizi rahatsız ediyor; herhalde, bu bölgede bir düzeltme yapılacak.

Tabiî, başka bir şey yaratılmış bugün kamuda, özellikle memur statüsünde çalışanlar arasında, yaklaşık 2 milyonluk kitle içinde. Hint sistemindekine, Hint toplumundakine benzer bir kast sistemi oluşmuş değerli arkadaşlarım. Ücret yapısında, bugün, Hint toplumundakine benzer bir kast sistemi oluşmuş; çok ilginç. Bunları, çok kısa başlıklarla ifade etmek istiyorum değerli arkadaşlarım.

Bir, en alttaki kesim var; böyle tarif ediyoruz; bunlar, sadece, devletin verdiği maaşı alan insanlar. Öyle kurumlarımız var ki, bunların döner sermayesi yok, fonu yok, ikramiyesi yok, fazla mesaisi yok ve hiçbir eködemesi yok. Bizim tanımladığımız  memur maaşını alan kesimler bunlar; bunlar en alttakiler. Sözgelimi, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğünde çalışıyorsanız, sadece maaş alıyorsunuz.

Bunun üstünde, ikinci kategori var; "kötünün iyileri" dediğimiz kategori bunlar. Bunlar, devletin verdiği çok yetersiz olan maaşa ilave eködemeler alıyorlar. İşte, Maliye Bakanlığından ben biliyorum; orada, bir fon desteği var maaşlarının yüzde 15'i, 20'si kadar; Sosyal Sigortalar Kurumunda bir eködeme sistemi var. Bunlar da gerçekten, asgarînin biraz üzerinde, ama, yaşam standartları olarak da fevkalade düşük bir standart içinde yaşıyorlar.

Tabiî, üçüncü grup olarak üsttekiler var. Üsttekiler, herkesin imrenerek baktığı, Başbakanlık ve bağlı kuruluşlarında çalışan ve kadro karşılığı maaş alan kamu görevlileri; bunlar, muhtelif müsteşarlıklar -Hazine, Dış Ticaret, Denizcilik- ve benzeri, Başbakanlık merkez teşkilatına bağlı kuruluşlar; bunların ücretleri, üst ücret grubunda.

Tabiî, üsttekilerin de üstünde, en üsttekiler var değerli arkadaşlarım; bunu da, son yıllarda, büyük bir özenle yaratmaya devam ediyoruz. Özel kurullar, üst kurullar, özerk statüde kurullar oluşturuyoruz. Bunlar, artık, devletteki ücret sisteminin tepe noktasında olanların ücretlerinin katlarıyla ifade edilen maaşlar alıyorlar değerli arkadaşlarım; yani, devlette, en yüksek maaşı, bürokrasinin başında olan Başbakanlık Müsteşarı alıyorsa, bu kurullara mensup yöneticiler ve personel, onun, 1 kat, 2 kat, 3 kat fazlasını, bazen kata da bağlanmadan, istediği kadarını alabiliyor; böylesine de bir yapı bozukluğu var. En üsttekiler, bu son günlerin çeşitli şekillerde oluşturulmuş kurul ve kuruluşları; görevlerinde özerk; ama, ücretlerinde fevkalade imtiyazlı. Böylesine kurullar oluşturmaya devam ediyoruz ve devletteki büyümeyi de, bu ücret artışlarının, bu büyük ücret farklılığı yaratan statülerin, imtiyazlı statülerin yarattığı cezbedici motivasyonlarla büyütmeye devam ediyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bu kurulların ücretleri konusunda da büyük adaletsizlikler var. Adalet nispî bir kavram. Bakıyorsunuz, bir kurulda, Başbakanlık Müsteşarının 1 katı, başka bir kurulda 2 katı, bir başkasında 3 katı... Tabiî, sadece, kurulun yöneticileri değil; kurulda çalışan her seviyedeki personel de, bu katlanmış ücretlerden, imtiyazlı bir statüde yararlanmaya devam ediyor.

Yine, devam ediyoruz; bu kuruluşlardaki, yükseltilmiş, katlarla artırılmış ücretler, maalesef, çalışma veriminde ve devlete katkıda çok önemli sonuçlar yaratmıyor.

Yüksek maaş, aynı zamanda, devlette garantiyi de beraberinde getiriyor. Devletin gücünü kullanacaksınız, en yüksek maaşı alacaksınız, iş güvenceniz de olacak; böylece, Hint sistemindeki kast yapısının tepe noktasında kurumlar oluşturacaksınız. Daha da ilerisi, bu kurumların yöneticilerine, kendi maiyetlerinde çalışan insanların maaşlarını da, devlet gibi, devlet adına tespit etme yetkisini de vereceksiniz değerli arkadaşlarım.

Bunun daha da ilginç örnekleri var: Bir kurumun başındaki görevliye, Resmî Gazetede yayımlanmamış kararnamelerle, devletteki ücret sistemini ayda 100 milyar liraya çıkaracak kadar yetkiler veriyorsunuz. Yani, o yetkili isterse, öylesine bir gücün sahibi ki, kendisi dahil, kurumda çalışanların ücretlerini, brüt olarak ayda 100 milyar liraya kadar yükseltebiliyor ve bütün bunlara kimsenin bakma, bunları görme, devletin, devlet olarak bu işe müdahale etme, standartlarını koyma, çalışanlar arasındaki büyük ücret huzursuzluğunu gündeme getirme konusunda hiçbir yetkisi ve doğru, tutarlı, rasyonel bir çabası da yok değerli arkadaşlarım. Böylesine bir sistemle karşı karşıya bugün kamu yönetimi.

O zaman ben şunu sormak istiyorum: Eğer, hükümet bu aldığı yetkiyi kullanacaksa, ne yapacaktır, nasıl kullanacaktır? Eğer, bu kitleyi, yani kast sisteminin en altındakileri ve bir üstündekileri, kötüler içinde iyileri yukarı doğru çekecekse, bu kitle çok büyük ve böyle bir düzeltmenin maliyeti de bilinenden çok fazla. Hükümet böyle bir kaynağı bir kenara koydu mu? Eğer koyduysa, bütçeyi biraz önce oyladık, işin bir ciddiyeti varsa, bu iş için, bu düzeltme operasyonu için ortaya konulmuş olan kaynağın bu bütçede tanımlanması gerekiyordu. Bu tanım yok değerli arkadaşlarım.

Peki, hükümet acaba, bu çok imtiyazlı kesimin ücretlerinde ciddî bir kesintiye giderek mi adalet sağlayacak? Bunu, doğrusu, muhtemel görmüyorum.

Ortada, sadece şöyle bir geçiştirme olması riski var diye düşünüyorum değerli arkadaşlarım, bunu temenni etmemekle beraber. Kamu çalışanlarından, alt sınıfa girenler, büyük ücret kaybına uğramış olanlar ve ezilen kesim, artık, sesini duyurmaya, sokakta varlığını göstermeye başladı.

BAŞKAN - Sayın Kabataş, 1 dakika içinde toparlayabilir misiniz.

KEMAL KABATAŞ (Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkan.

Polis dahil, devletin silahlı güçleri de ücret konusunda büyük ve ciddî şikâyetler içinde. Acaba, hükümet, bu ciddî şikâyetleri bir ölçüde kontrol etmek üzere, palyatif, geçici ve bir şekilde avutucu, tutarlılıktan yoksun düzenlemeler mi yapmak istiyor zaman kazanmak için; yoksa, kamu ücret rejiminde, biraz önce ifade ettiğim bu içinden çıkılmaz tabloya ciddî bir teşhis koymak ve bu işi düzeltmek için ciddî bir yaklaşım mı sergilemek istiyor? Eğer, bu yaklaşımı sergileyecekse, kamu ücret rejimindeki, herkesi isyan ettiren bu tabloyu düzeltmek istiyorsa, biz, sonuna kadar bu tasarıya evet diyoruz, bu tasarıyla getirilecek kanun hükmünde kararnamelere de evet diyoruz; ama, bu, bir önceki örneğinde olduğu gibi, gerçekten bir oyalama, bir çeşit, insanları ve grupları beklentiye sokmaya neden olacaksa...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

KEMAL KABATAŞ (Devamla) - Bağlıyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Kabataş.

KEMAL KABATAŞ (Devamla) - ... yine de bir şeyler yapılabileceğini düşünüyorum.

Teşekkür ederim. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkürler Sayın Kabataş.

Grupları adına başka söz isteği?.. Yok.

Şahsı adına, Sayın Ercan, söz talebini Sayın Ramazan Gül'e devretmiş.

Buyurun Sayın Gül. (DYP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika.

RAMAZAN GÜL (Isparta) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan Memurlar ve Diğer Kamu Görevlileri Hakkındaki Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yetki Kanunu Tasarısı hakkındaki görüşlerimi arz etmek üzere söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi en derin saygılarla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüksek malumlarınız olduğu üzere, bu hükümet, daha önce de aynı amaçla bir yetki kanunu çıkarmış; ancak, bu kanun, Anayasa Mahkemesince, Anayasaya aykırılık gerekçesiyle iptal edilmişti. Bu kanunun da aynı akıbete uğrayacağı açıktır. Kaldı ki, daha önceki yetki kanunu uzun süre yürürlükte kalmış; ancak, hükümet, her ne hikmetse, bu konuda bir düzenleme yapmamıştı.

Şimdi, burada, izninizle, sayın hükümete sormak istiyorum: Daha önceki yetki kanunu çerçevesinde, memurlar arasındaki ücret farklılığını gidermek için niçin yetkinizi kullanmadınız? Milletimizin huzurunda sizlere soruyorum.

Dikkat ederseniz, bu hükümet, önce kendisine masum bir gerekçe buluyor ve bu masum gerekçeyi göstererek Yüce Meclisten yetki alıyor; ama, yetkiyi aldıktan sonra da, burada bizlere sunulan gerekçeyi tümüyle unutarak kendi asıl niyetini ortaya koyuyor.

Anayasa Mahkemesince iptal edilen yetki yasasında memurların durumunu iyileştirecek düzenlemeler yapılmamış; ancak, memurların görevlerine son verilmesiyle ilgili kanun hükmünde kararname hemen hazırlanıp Sayın Reisicumhurumuza sunulmuş idi. Bu yetki  yasasında da, hükümet, eski alışkanlığını sürdürecek ve memurların durumunu düzeltmeyi ihmal ederek yine bildiğini okuyacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, bu yetki yasa tasarısının sınırları da iyi belirlenmemiştir; çünkü, yasa tasarısının 1 inci maddesinde bazı kanunlar ismen zikredildikten sonra, (f) bendinde "diğer kanun ve kanun hükmündeki kararnamelerin memurlar ile diğer kamu görevlilerinin idarî, malî ve sosyal haklarına ilişkin hükümlerinde" ifadesi kullanılmıştır. Bu  ne demektir? Hükümet, böylesine muğlak bir ifadeyi, niçin kullanma ihtiyacında olmuştur? Nedeni "şayet atladığım yasa olabilir; o nedenle böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyuldu" ise, bu, çok daha vahim bir olaydır. Çünkü, hükümet, hangi yasalarda değişiklik yapacağını dahi tam olarak bilmemektedir. Böyle bir hükümete yetki verilebilir mi?! Çünkü, daha işin esasını dahi çözümleyememiş bir hükümet, yetkiyi de yanlış kullanır ve yeni yeni mağdurlar yaratır. Bundan hiç kimsenin endişesi olmasın.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu yetki yasa  tasarısının bize sunulan amacı ne; memurlar arasındaki ücret dengesizliğini gidermek... Çok güzel. Peki, bu ücret dengesizliği giderilecekse, bu yetki yasa tasarısı içerisinde idarî yetkiye neden gerek duyulmaktadır? Malî hakları anlıyoruz; ama, idarî hakları anlamış değiliz. Yoksa, sizler, bu yetki yasasına dayanarak memurlarla ilgili idarî düzenlemeler de mi yapacaksınız? Aslında, bu yasa tasarısının gizli amacı da burada yatmaktadır.

Hükümet, kanun olarak bu Meclisten geçiremeyeceği düzenlemeleri, bu yetki yasasına dayanarak kanun hükmünde kararnamelerle yapacaktır. Daha açıkçası, memurların işten çıkarılması ve görevlerine son verilmesi bu yetki yasasıyla yapılmaya çalışılacaktır. Değerli milletvekilleri, bu doğru mudur?

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; burada hükümete ve siz değerli milletvekillerine sormak istiyorum: Acaba hangi milletvekili, memurlar  arasındaki ücret adaletsizliklerinin kaldırılmasını istemez? Her milletvekili, kamu çalışanlarının eşit işe eşit ücret anlayışı içinde çalışmalarını ister. Zaten, kamuda etkinliğin ve verimliliğin artırılmasının temel koşullarından birisi de budur. Peki, böyle bir anlayış tüm Parlamentoda hâkimken, bu hükümet, niçin bir kanun tasarısı hazırlayıp bu Parlamentoya sunmuyor da yetki yasası çıkararak sorunu çözmeye çalıştığını söylüyor? Hükümet, şayet böyle bir konuda yasa tasarısı hazırlayıp Parlamentoya sunduğunda engelle karşılaşacağını sanıyorsa, yanılıyor; çünkü, az önce de ifade ettiğim gibi, her sayın milletvekili, kamu çalışanının daha adil ücret almasını ister ve destekler.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; belki burada hükümet "Parlamentoyu daha az işgal edelim, Parlamentonun gündemi çok yoğun, o nedenle, bir yetki yasasıyla bu işi ivedilikle çözelim"diye düşünmüş olabilir. Aslında, biz, böyle düşünmediğini biliyoruz; ama, yine de iyi niyetle soruna yaklaşmaya çalışıyoruz. Şayet hükümet böyle düşünüyorsa, bunda da hata yapıyor; çünkü, bu Parlamento, yeri geldiği zaman, 24 saat bile çalışmaya hazırdır. Unutulmamalıdır ki, bizim görevimiz, çalışmak ve yasa yapmaktır. Hele hele, kamu çalışanları arasında ücret dengesizliğini giderecek bir yasa tasarısı Parlamentoda hiç beklemez ve ivedilikle yasalaştırılır. Hükümet istiyorsa, tasarıyı getirsin, hep birlikte ivedilikle çıkaralım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; anayasal açıdan bakıldığında, bu yasa tasarısının Anayasaya aykırı olduğunu görüyoruz. Anayasanın 91 inci maddesi ve Anayasa Mahkemesinin bu konuyla ilgili kararlarına baktığımızda, bu yetki yasa tasarısının da Anayasaya uygun olarak hazırlanmadığını görüyoruz; çünkü, Anayasa Mahkemesi kararlarına göre, bir yetki yasasının çıkarılabilmesi için çok ivedi bir durumun olması gerekmektedir. Oysa, ortada böyle ivedi bir durum yoktur. Kaldı ki, az önce de belirttiğim gibi, kamu görevlilerinin daha adil bir statüde maaş almalarını hepimiz istiyoruz ve böyle bir yasayı da ivedilikle görüşmeye, tartışmaya ve yasalaştırmaya hazırız.

Bakınız değerli milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir, hukukun üstünlüğü Anayasamızda da yer almaktadır; ancak, bu hükümetin, zaman zaman hukuka tahammül edemediğini görüyoruz. Geçmişte Sayın Cumhurbaşkanının iade ettiği kanun hükmünde kararnameler nedeniyle hükümetin takındığı tavır henüz belleklerimizden silinmedi. Sayın Başbakanın, Sayın Cumhurbaşkanını âdeta suçlarcasına takındığı tavır, hukuka ne denli önem verdiğini bize göstermiştir. Nitekim, bu yetki yasası da, aynı anlayışla hazırlanmış ve Yüce Parlamentonun gündemine getirilmiştir. Hukuka inanmayan, hukuku ihlal eden, kamu vicdanını rahatsız eden eylemlerden bu hükümetin kaçınması gerekmektedir.

Sayın milletvekilleri, bakınız, bu hükümet, memura daha fazla maaş vermekte samimîyse, bütçe kanununda kamu görevlileri için daha fazla ödenek ayırırdı. IMF'nin korkusundan, bütçede daha fazla ödenek ayırmayan bir hükümet, nasıl olur da, bir yetki yasasıyla memurların durumunu düzeltmeye çalışır!(DYP sıralarından alkışlar) Böyle bir davranışı samimî görmek, samimiyetle karşılamak mümkün mü; elbette mümkün değil. Bunun içindir ki, bu yetki yasasının başka amaçlarla kullanılacağı; ama, memurun içinde bulunduğu durumu asla düzeltmeyeceği bilinmektedir. Biz, Doğru Yol Partisi Grubu olarak, bu art niyetli, samimî olmayan tutum için siz değerli milletvekillerinin dikkatini çekmeyi bir görev sayıyoruz. (DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yukarıda da ifade ettiğim üzere, bu yetki yasasında asıl niyet...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Gül, 1 dakika içinde toparlayın; buyurun.

RAMAZAN GÜL (Devamla) - ...kamu görevlileri arasında ücret farklılıklarını gidermek değildir; çünkü, buna IMF karşı çıkmaktadır, bu hükümetin de, IMF'nin bir dediğini  iki  etmediğini biliyoruz. O kadar ki, asgarî ücret bile bu hükümet döneminde anlamını yitirdi; çünkü, IMF bunu istiyordu. IMF'nin emir ve talimatlarını aynen kabul eden bir hükümetin, memura daha fazla maaş vermesini beklemek, herhalde aşırı iyimserlik olacaktır.

Bu yetki yasa tasarısıyla yapılacak olan, idarî hak kavramından hareketle, kamu çalışanlarıyla ilgili olumsuz düzenleme yapmaktır; çünkü, idarî hak ile memur maaşları arasında bir bağlantı yoktur. Bu yasa tasarısının samimî olarak hazırlanmadığını biliyoruz. Hükümet, açıkyüreklilikle ortaya çıkıp, ne yapmak istediğini burada ifade edememektedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

RAMAZAN GÜL (Devamla) - Art niyetli bu tür yetki yasalarının, Türkiye'de huzuru bozmaktan başka bir anlamı yoktur. Bu nedenle, biz, Doğru Yol Partisi olarak, bu tür yetki yasalarına karşıyız ve karşı olmaya devam edeceğiz. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederiz; sağ olun.

Sayın Ali Rıza Gönül, söz hakkını Sayın Sadri Yıldırım'a devretmiştir.

Buyurun Sayın Yıldırım. (DYP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakikadır.

MEHMET SADRİ YILDIRIM (Eskişehir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 566 sıra sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlileri Hakkındaki Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yetki Kanunu Tasarısının 1 inci maddesi üzerinde, şahsım adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinize ve yüce milletime saygılar sunarım.

Konuşmama başlamadan evvel, mübarek kadir gecenizi ve mübarek ramazan bayramınızı kutluyor; ayrıca, yeni yılınızın da hayırlı uğurlu olmasını diliyorum.

Tasarı, eşit işe eşit ücret ilkesi ve kamu hizmetlerinin verimli ve etkin bir şekilde yürütülmesi, ülkenin ekonomik ve sosyal durumunu dikkate alarak, memurlar arasında idarî, malî ve sosyal haklar nedeniyle dengesizlikleri ve adaletsizlikleri giderici düzenlemeleri yapmak amacıyla, Meclise sevk edilmiş bulunmaktadır.

Değerli milletvekilleri, tasarı güzel; ancak, bu tasarı, Yüce Meclise kanun tasarısı şeklinde gelseydi, enine boyuna tartışılarak, Mecliste önce komisyonlardan, sonra da Genel Kuruldan geçseydi, çok daha iyi olurdu. Ama, maalesef, bu tasarı, belirttiğim hususlarda Bakanlar Kuruluna verilecek yetki tasarısı şeklinde getirilmiştir; onun için, bu tasarı, çok çok önemlidir.

Hatırlarsınız, bu tasarı, 27-28 Haziran 2000'de görüşüldü ve kabul edildi; ancak, Anayasaya aykırı olması nedeniyle, Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir. İptal gerekçeleri nazara alınmadan tekrar aynı hususta Meclise getirilmesiyle, acaba, hükümet, maksatlı olarak, bu tasarının çıkmaması için Cumhurbaşkanından veya Anayasa Mahkemesinden geri dönmesini mi istemektedir; yoksa, memur ve çalışanları oyalama taktiğini mi düşünüyorsunuz; ya da daha evvelki gibi, memur kıyımı mı yapacaksınız?

Esas maksadınızda, memura ve kamuda çalışanlara bir şey vermek veya eşit işe eşit ücret politikasında ve görüşünde samimî iseniz, bütçe kanununda neden vermediniz? Doğrusu, bizim şüphelerimiz vardır; bunadır.

Biz, bu nedenle, Doğru Yol Partisi olarak, bu hususta hükümete güvenmiyoruz; ama, sadece biz değil, size halk da, memur da ve tüm kamuda çalışanlar da güvenmiyor. Bu nedenle, 28 Haziran 2000 tarihinde, yine, Grup adına yaptığım konuşmada da, Doğru Yol Partisi olarak, bu yetki tasarısına karşıydık; şimdi, yine karşıyız. Zaten, komisyonda da, bu nedenle muhalefet şerhimiz vardır.

Değerli milletvekilleri, bu yetki tasarısına Doğru Yol Partisi olarak neden karşı olduğumuzu müsaade ederseniz izah etmek istiyorum:

Biz, Doğru Yol Partisi olarak, tasarının özüne karşı değiliz. Biz, esas, tasarının gizli maksadına karşıyız. (DYP sıralarından alkışlar) Yoksa, tüm kamu görevlilerine ve memurlarına tanınacak sosyal ve malî hakların her türlüsünün yanındayız. Memurlarımızın ve tüm kamu hizmetlerinde çalışanların mağdur olduğunu ve dengesizliklerin giderilmesi gerektiğini bilenlerdeniz; her zaman destekledik; sizin hakkınızı da, sonuna kadar savunanlardanız; ancak, biz, hükümet yetkiyi aldıktan sonra, yine, kötü niyetli olarak, memurumuz ve çalışanlarımız hakkında yargısız infaz yapılmasından korkarız.

Anayasamızda "kamu hizmetleri, iş ve işlemleri, kamu görevlileri eliyle yürütülür" denilmektedir. Ayrıca, atama usulleri, görev, yetki ve sorumlulukları da, yine, kanunla düzenlenmiştir. Bugün, Türkiye'de memurlar ve kamu hizmetlerinde çalışanlar arasında ücretlerde büyük dengesizlik vardır, hem de öylesine büyük dengesizlikler vardır ki, aynı işte çalışan kişiler farklı ücret almaktadır, hatta amir pozisyonda olan kişilerin ücretleri, maiyetindekilerden 3 misli daha aşağıdadır.

Değerli arkadaşlar, dünyanın hiçbir ülkesinde böylesine ücret dengesizliğine, böylesine çarpık ve yanlış bir anlayışa rastlamak mümkün değildir. Biz de, haksızlığa uğrayan memur ve kamuda çalışanlarımızın hakkının acilen verilmesine, bunu düzenleyecek ve düzeltecek bir siyasî iradeye ve aynı zamanda bir devlet anlayışına ihtiyaç olduğunu kabul ediyoruz; ancak, bizim ikinci itirazımız ve karşı oluşumuz, neden Meclis Genel Kurulunda görüşülerek kanunlaşmıyor, Meclis çalışırken neden yetki istenmektedir? Yani, yetki yasasını neden getiriyorsunuz? Milletten vekalet alan vekiller burada; eğer, Meclis çalışırken size bu yetkiyi verirsek, bize oy verenlere ne diyeceğiz; millet iradesine ters düşmüş olmuyor muyuz?! Hükümet çıkıp, Meclis çalışırken, neden yetki istediğini, nasıl izah edecektir?!

Anayasanın 2 nci maddesi "Türkiye Cumhuriyeti, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik bir hukuk devletidir" dediğine göre ve yine Anayasanın 7 nci maddesi "yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez" dediğine göre, halkı, milleti ve millî iradeyi temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisi görevi başındayken, yasama yetkisini nasıl devredecektir?! Öyleyse, bu yetki tasarısı, Anayasaya aykırıdır, hukuk devleti ilkelerine aykırıdır, demokrasiye aykırıdır. İşte, Doğru Yol Partisi bunun için yetki yasasına karşıdır. (DYP sıralarından alkışlar)

Sayın hükümet, gelin, bu yetkiyi geri çekin, kanun tasarısı halinde getirin; hem ülkedeki huzursuzluğu önlersiniz hem de memurlarımızın, çalışanlarımızın dört gözle beklediği... Ve aylardır meydanlarda hak arayan memurlarımızı da kurtarmış olursunuz. Bu tasarıyı kanunlaştıracaksınız; ancak, yine tekrar ediyorum; yetkiyi kötüye kullanmayınız.

Değerli milletvekilleri, ülkede ekonomik kriz vardır; pahalılık almış yürümüş; memurlarımız, kamuda çalışanlarımız, hakikaten zor durumda, açlık sınırı içinde hayatlarını devam ettiriyorlar; emekliler perişan. Öyleyse, gelin, bu ülke bizim, bu memurlar bizim, bu çalışanlar bizim. Zaten, fazla bir şey istemiyorlar; sadece, insanca yaşamak, evlerine bir dilim ekmek götürmek istiyorlar.

Gelin, aradaki dengesizlikleri giderelim, memurlarımıza ve emeklilerimize de yüzde 10 ek zam verelim diyor, Yüce Heyetinize Doğru Yol Partisi ve şahsım adına saygılar sunuyorum. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Yıldırım.

Gruplar ve şahıslar adına konuşmalar tamamlanmıştır.

Sayın Yöndar, buyurun, sorunuzu sorun.

NECATİ YÖNDAR (Bingöl) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, delaletinizle, Sayın Bakanıma aşağıdaki soruları tevdi etmek istiyorum. Hükümet olarak ücretler arasındaki dengesizliğin giderilmesi için gerekli tedbirler alınacak mıdır diye:

1- Genel ve katma bütçeli kurumlarda çalışan personel ile özel bütçeli kurumlarda çalışan personelin ücretleri arasında oldukça büyük farklar bulunmaktadır. Bu ücret dengesizliklerini gidermek için düzenlemeler yapılacak mı?

2 nci sorum: Memur ile işçi ücretleri arasındaki fark oldukça açılmış durumdadır. Bu dengesizliği giderecek ne türlü tedbirler alacaksınız?

3 üncü sorum ve son sorum: Anayasamızın 91 inci maddesinde, yetki kanununda, çıkarılacak kanun hükmünde kararnamenin amacının gösterilmesi gerekir denildiği halde, hükümet, çıkaracağı kanun hükmünde kararnamenin amacını açık olarak belirtmediğinden, kanun, Anayasaya aykırıdır.

Malî haklarda iyileştirme yapmak ve ücret dengesizliğini gidermek için bütçeye ilave yük getirmesi gerekir. Çünkü, fazla maaş alanların maaşı düşürülmeyeceğine göre, diğerlerinin de maaşlarının artırılması yoluyla ancak maaş dengesizliği giderilebilir. Halbuki, hem kabul edilen 2001 yılı bütçesinde hem de IMF'ye verilen Niyet Mektubunda, personel giderlerinin artırılacağına ilişkin bir hüküm yoktur.

Öyleyse, yapılacak olan, gerçekten malî hakları iyileştirmek midir, yoksa, idarî düzenlemeler için bu ad altında yetki almak mıdır?

Sayın Bakanım, çıkacak bu kanunun, bu şekilde kullanılmayacağı ve bu kapsamda kanun hükmünde kararname çıkarılmayacağı, hükümet tarafından, Genel Kurula beyan edilebilecek mi?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Yöndar.

Sayın Malkoç, buyurun.

ŞEREF MALKOÇ (Trabzon) - Teşekkür ediyorum.

Sayın Başkanım, delaletinizle Sayın Bakanımdan şu hususun açıklanmasını istiyorum: Bilindiği gibi hükümet, 29 Haziran 2000 tarihinde aldığı yetkiyle, daha sonra memurlar için "yargısız infaz" veya Sayın Adalet Bakanının deyimiyle "cadı avı" denilen kanun hükmünde kararnameyi Cumhurbaşkanına sevk etmiştir ve Sayın Cumhurbaşkanı da, bu kararnameyi geri çevirmiştir.

29 Haziran 2000 tarihinde çıkarılan yetki yasasıyla, bugün Meclise sevk edilen yetki yasası birbirine benzemektedir. Acaba, hükümetin sayın yetkilileri, memurlar için "yargısız infaz" diye adlandırılan veya Sayın Adalet Bakanının deyimiyle "cadı avı" olarak adlandırılan benzer bir kanun hükmünde kararnameyi sevk etmemeyi veya etmeyi düşünmekte midir? Bu kanun tasarısının, bu yetkinin gizli bir amacı var mıdır; yani, kanun hükmünde kararnameyle, memurlara yargısız infaz şeklinde bir düzenleme düşünülmekte midir? Birinci sorum bu efendim.

İkinci sorum: Daha önce, yine 29 Haziran 2000 tarihinde alınan yetkiyle Sayın Cumhurbaşkanından dönen kanun hükmündeki kararnamenin sevk tarihi arasında 3 ay 10 günlük bir süre vardır. Acaba, benzer bir düzenleme, niçin bu üç aylık süre içerisinde yapılmamıştır; şimdi üç aylık yeni bir süre istenmektedir?

BAŞKAN - Sayın Erbaş, buyurun.

FETHULLAH ERBAŞ (Van) - Sayın Başkanım, aracılığınızla Sayın Bakanıma sormak istiyorum; Memurlar ve Diğer Kamu Görevlileri Hakkında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yetki Kanun Tasarısıyla, İçişleri Bakanlığı bünyesinde bulunan Jandarma Genel Komutanlığında görev yapan rütbeli subay ile Emniyet Genel Müdürlüğünde çalışan rütbeli komiser ve emniyet müdür muavinleri arasındaki ücret farkı ne kadardır; bu kanun tasarısıyla bu fark giderilecek midir?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Teşekkürler.

Sayın Parlak, buyurun.

EVLİYA PARLAK (Hakkâri) - Sayın Başkanım, aracılığınızla, Sayın Bakanımdan şunu öğrenmek istiyorum: Haziran ayında çıkarılan ve sonra iptal edilen yetki kanununa dayalı olarak çıkarılmış bulunan 17 kanun hükmünde kararname iptal edildi. Bunlardan birisi olan 612 sayılı Kanun Hükmünde Kararname, üniversitelere bağlı olarak yeni fakülte ve yüksekokulların kurulmasını öngörüyordu. Bu 612 sayılı Kanun Hükmünde Kararname, 10 Kasım 2000 tarihli Resmî Gazetede yayımlanan kararla iptal edilmiş. Şimdi, acaba, bu 612 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle kurulması öngörülen fakülte ve yüksekokulları, yeniden bir yetki kanunuyla mı kurmayı veya yeni kanun tasarısıyla mı kurmayı veya Meclis gündeminde bulunan, örnek olarak Yüzüncü Yıl Üniversitesine bağlı Hakkâri Eğitim Fakültesinin kanun teklifi olarak desteklenmesini mi düşünüyorlar? Bunu öğrenmek istiyorum.

Sayın Başkanım, teşekkür ederim.

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Soru sorma işlemi tamamlanmıştır.

Sayın Bakan, sorulara cevap verebilirsiniz; buyurun.

DEVLET BAKANI HASAN GEMİCİ (Zonguldak) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Memurlar ve Diğer Kamu Görevlileri Hakkındaki Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yetki Kanunu Tasarısıyla ilgili, gerek gruplar adına yapılan konuşmalara gerek şahıslar adına yapılan konuşmalara ve sözlü sorulara, bir bütünlük içerisinde cevap vermeye çalışacağım.

Özellikle, kanunun çıkarılış amacıyla ilgili sorular vardı. Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin çalışmalarında etkinliği artırmak ve kamu hizmetlerinin de, düzenli, süratli, verimli ve ekonomik bir şekilde yürütülmesini temin etmek amacıyla, bu yetki kanunu çıkarılmak istenmektedir. Ayrıca, konuşmacılar ve soru soran arkadaşlarımız tarafından, bu yetki yasasıyla ilgili, ne getirmek isteniliyor, ne gizleniyor, gizli amacı nedir gibi sorular yöneltilmiştir; yasa tasarısındaki muğlak ifadelerden söz edilmiştir.

Yasa tasarısının 1 inci maddesinde, kanunun amacı, çok açık ve net bir biçimde ifade edilmiştir. Burada amaç, kamuda çalışan görevliler arasındaki eşitsizliklerin ve mağduriyetlerin giderilmesidir; başka bir amacı yoktur.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; konuşmacı arkadaşlarımızın da ifade ettikleri gibi, daha önce de, 13.12.1986 tarihinde 3268 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlileri Hakkında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yetki Kanunu çıkarılmıştır ve bu yetki kanunuyla ilgili, dönemin ana muhalefet partisi grubu adına, Anayasa Mahkemesinde iptal davası açılmıştır ve bu yetki kanununun, Anayasanın 91 inci maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Anayasa Mahkemesi yetki kanununu, Anayasanın ilgili maddelerini göz önüne alarak ayrıntılı bir şekilde incelemiş ve kanunu Anayasaya aykırı bulmayarak iptal başvurusunu reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi, ret gerekçesinde "3268 sayılı Yetki Kanununun 1 inci maddesiyle Bakanlar Kuruluna verilen düzenleme yetkisinin, 657 sayılı Kanuna tabi memurlar ve kamu hizmetlileri bakımından idarî, malî ve sosyal haklarda iyileştirmeler yapmakla sınırlandırıldığı, kanun ile belirlenen amaç göz önünde tutulduğunda 3268 sayılı Kanunun Türk vatandaşlarının devlet memurluğuna alınmalarıyla ilgili bir alanda yeni olanaklar yaratmak üzere değişiklik ve düzenleme yapılmasını kapsamadığını" belirterek iptal başvurusunu reddetmiştir. Ayrıca, kadro, sicil, izin, nakil, ilerleme gibi hakların idarî haklar içerisinde yer aldığı, bu hususun yetki kanununda yer almasının Anayasaya aykırı olmadığı, çünkü, dolaylı bir biçimde kişi hak ve özgürlüklerini ilgilendirmeyecek bir düzenlemenin düşünülemeyeceğini ve dolaylı bir ilginin varlığına dayanılarak sonuca gitmenin de isabetli sayılamayacağını Anayasa Mahkemesi belirtmiştir.

Sayın Gül, konuşmasında 1 inci maddenin (f) bendinin Anayasaya aykırı olduğunu ifade etmişti. Anayasa Mahkemesi, yine aynı kararda, bu Anayasaya aykırılık iddiasıyla önüne getirilen bu bendi "burada yasa koyucu bizzat yapacağı araştırmada devlet memurları ve diğer kamu görevlileriyle ilgili kimi yasaların gözden kaçmış olabileceği ihtimalinin yaratabileceği sakıncaları önlemek gibi bir amaçla bu şekilde bir belirlemeyi tercih etmiş bulunmaktadır. Topyekûn bir yetki devri olarak yorumlanması isabetli olmaz" gerekçesiyle iptalini uygun görmemiştir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; esasen personel mevzuatımızda idarî, malî ve sosyal haklar net bir şekilde ayırt edilememiş hatta söz konusu haklar iç içe girdiğinden genellikle bu üç kelime birlikte kullanılmaktadır, idarî, malî ve sosyal haklar ifadesi kullanılmaktadır. Örneğin, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 37 nci maddesinde yer alan, memurların azami yükselebilecekleri derecenin üstünde bir dereceye yükseltilmesi; 64 üncü maddesinde yer alan, kalkınmada öncelikli yörelerde çalışanlara iki yılın karşılığında ilave bir kademe verilmesi, 65 inci ve 66 ncı maddelerinde yer alan kademe ilerlemesi ve derece yükselmesinin onay merciinin belirlenmesi gibi hükümler, malî bir hak doğurmakla beraber, anılan kanunda ne malî hakların ne de sosyal hakların içerisinde yer almamıştır.

Ayrıca, yine bir örnek vermek gerekirse...

BAŞKAN - Sayın Bakanım, toparlar mısınız...

DEVLET BAKANI HASAN GEMİCİ (Zonguldak) - Toparlıyorum Sayın Başkan.

...bir kamu görevlisinin kadro derecesinin artırılması, üç hakla da ilgili olabilmektedir. Örneğin, aylıkta artış sonucu doğuracağından, maddî haklar-la ilgili olmaktadır; görevde ilerlemeyi kapsadığından idarî haklarla ilgilidir; emekli müktesebinin belirlenmesiyle de sosyal haklarla ilgilidir. Dolayısıyla böyle bir yetki yasa tasarısında mutlaka "idarî" kelimesinin de bulunması gerekmektedir. Kaldı ki, bu kanunla alınması öngörülen yetki, 3268 sayılı Kanunun kapsamından daha sınırlı olup, sadece ücret adaletsizliklerinin giderilmesini kapsamaktadır.

Bu konuda herhangi bir kaygıya gerek olmadığını ifade ediyor, arz ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Bir daha bu kadar süre yok, süreye uyacağız yahut da yazılı olarak cevap vereceksiniz.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Tasarının maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

1 inci maddeyi okutuyorum:

MEMURLAR VE DİĞER KAMU GÖREVLİLERİ HAKKINDAKİ BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR YETKİ KANUNU TASARISI

Amaç ve kapsam

MADDE 1. - Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin çalışmalarında etkinliği artırmak ve kamu hizmetlerinin düzenli, süratli, verimli ve ekonomik bir şekilde yürütülmesini temin etmek amacıyla bunların idarî, malî ve sosyal hakları arasındaki adaletsizlikleri gidermek üzere Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilmiştir.

Bu Kanuna göre çıkarılacak kanun hükmünde kararnameler, kamu kurum ve kuruluşlarında (Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Sekreterliği Teşkilât Kanunları ile diğer kanun ve kanun hükmünde kararnamelerin bu Teşkilâtlarla ilgili hükümleri hariç) çalışan memurlarla diğer kamu görevlilerinin idarî, malî ve sosyal haklarına ilişkin olarak;

a) 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda,

b) 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanununda,

c) 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda,

d) 2914 sayılı Yükseköğretim Personel Kanununda,

e) 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede,

f) Diğer kanun ve kanun hükmünde kararnamelerin memurlar ile diğer kamu görevlilerinin idarî, malî, ve sosyal haklarına ilişkin hükümlerinde,

yapılacak değişiklik ve yeni düzenlemeleri kapsar.

BAŞKAN - 1 inci maddeyle ilgili olarak, Fazilet Partisi Grubu adına, Adana Milletvekili Sayın Yakup Budak; buyurun. (FP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakikadır.

FP GRUBU ADINA YAKUP BUDAK (Adana) - Sayın Başkan, değerli üyeler; Memurlar ve Diğer Kamu Görevlileri Hakkındaki Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yetki Kanunu Tasarısı üzerinde söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Getirilen bu düzenlemeyle, hükümete bir yetki verilmeye çalışılıyor. Bu yetkiyle de kamuda çalışanların verimliliğini artırmak, etkinliğini artırmak, bunun yanında, aynı zamanda, rantabl çalışmalarını sağlayabilmek için malî, idarî ve sosyal konularda gelişmelerin sağlanması olarak, konu özetlenmeye çalışılıyor.

Gerçekten, bu düzenleme yapılırken, Türkiye'nin bir hukuk devleti olduğu unutulmuştur. Ne demektir, malî, idarî ve sosyal durumlarıyla ilgili konularda düzenleme yapmak; bununla ilgili bütün kanunlarda da değişiklik yapma yetkisini hükümete vermek?!. Bu, bir defa, hükümetlerin kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisiyle ilgili Anayasanın 91 inci maddesiyle çelişiyor. Burada, bir defa, kapsamı, ilkeleri, süresi, oldukça belirsizlik... "İdarî" diyoruz, idarî kelimesinin kapsamının içerisine memurun hangi konusu girmeyecek veya "sosyal" kelimesinin içerisine hangi manalar sığdırılmayacak; bu mümkün mü?! Dolayısıyla, bu tasarı, oldukça flu, muğlak bir ifadeyle, kanun yapma tekniğine de aykırı bir tarzda, kanun hükmünde kararname çıkarmanın ilkelerine, 91 inci maddeye da aykırı olarak getirilmiştir.

Yine, Anayasanın 128 inci maddesine göre, memurların haklarıyla, ödevleriyle, maaşlarıyla, özlük haklarıyla, yükümlülükleriyle ilgili konular kanunla düzenlenir. Eğer bu yetki kanunu çıkarsa, âdeta, Büyük Millet Meclisinin kullanması gerekli olan bir yetkiyi, Meclis, hükümete devrediyor. Halbuki, Anayasanın 6 ncı maddesinde "Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir, bu yetki devredilemez" deniliyor. Anayasanın 7 nci maddesinde "hiç kimse, Anayasadan kaynaklanmayan bir hususta görev yapamaz" deniliyor. Böyle denilmesine rağmen, Meclis by-pass ediliyor, Meclisin yetkileri, üç aylık bir süreyle, belirli bir konunun da sınırları çizilmeden, hükümete veriliyor. Bu, mevcut mevzuatımıza da, Anayasamıza da oldukça aykırı bir tutumdur, hukuk devletiyle de bağdaşmamaktadır ve keyfiliğe de yol açacak mahiyettedir.

Anayasa Mahkemesi, buna benzer bir kanun hükmünde kararnameyi iptal etti ve yıl sonuna geldik. Aradan bu kadar süre geçti; acaba, memurların durumlarının iyileştirilmesiyle ilgili, yani, ileriye sürüldüğü gibi, maaşlarının artırılmasıyla, özlük haklarının düzenlenmesiyle ilgili bu hükümet ne yaptı Anayasa Mahkemesi bu kanun hükmünde kararnameyi iptal ettikten sonra; hiçbir şey yapmadı. Eğer, hükümet, iyi niyetli olsaydı "Anayasa Mahkemesi, Anayasaya aykırı bularak bu kanun hükmünde kararnameyi iptal etmiştir, dolayısıyla bu konuda iyileştirici birtakım tedbirler alayım" diye çalışırdı, çırpınırdı, Meclisimizin huzuruna da bir yasa tasarısı getirirdi. Ama, bunların hiçbirisini yapmamıştır. Yine, bunun yanında, eğer, gerçekten, memurlarının ücret durumlarının düzenlenmesiyle ilgili iyi niyetli düşünmüş olsalardı, 2001 bütçesinde, memurlarımızın durumlarını iyileştirecek maddeleri Maliye Bakanlığı bütçesi içerisine koyarlardı. Bütçeye, memurlarımızın durumlarının düzeltilmesiyle ilgili, mevcut ekonomik şartlara göre ne konulmuştur; yüzde 10 gibi bir rakam konulmuştur.

Geçen yıl, 2000 yılı bütçesinde TEFE yüzde 20 olarak öngörülmüştü, TÜFE de yüzde 25 olarak öngörülmüştü; ama, 2000 yılı sonunda gerçekleşme oranı, TEFE'de yüzde 50, TÜFE'de de yüzde 55'tir. 25 puanlık bir açık vardır. Bunu bile telafi etmeye yanaşmayan bir hükümet, bu yetkiyle çıkaracağı kanun hükmünde kararnameyle neyi getirecektir allahaşkına?!

Dolayısıyla, bu, keyfiliğe yol açacak bir yetki tasarısıdır. Hükümet, gerçekten, memurlarımızın durumlarını iyileştirmek için bir kanun hükmünde kararname çıkarmak istiyorsa, açıkça yazardı "biz, memurların, malî ve özlük haklarını düzenlemek için, kanun hükmünde kararname çıkarmak için yetki istiyoruz" derdi. Halbuki, böyle, açık bir ifade yok. Hani, her konuda bu hükümet şeffaf olacaktı; bütün meseleler, halkla, toplumla, şeffaf bir şekilde değerlendirilecekti. Nerede bu şeffaflık; neyi kaçırıyorsunuz, neyi gizliyorsunuz, neyi saklıyorsunuz milletten?! Bununla da memurları aldatacağınızı mı zannediyorsunuz? Milleti aldatmanız mümkün değil.

Muhterem arkadaşlar, tasarı muğlaktır, açık değildir. Bunun yanında, muhtevası da açık değildir. Gelir dağılımı bakımından, memurların durumlarının iyileştirilmesiyle ilgili, sadra şifa olacak hükümler de içermemektedir. Maalesef, Türkiye, gelir dağılımı bakımından, dünyanın gelir dağılımı en bozuk ilk beş ülkesi arasına girmektedir. Maalesef, hükümet bunu yeniden düzenleyebilmek, bu gelir dağılımı bozukluğunu ortadan kaldırabilmek için kendi memuruna bile cimri davranmaktadır.

Bunun altında ne vardır; idarî birtakım düzenlemeler yapılacak, sosyal birtakım düzenlemeler yapılacak.  Zaten, bunun uçlarını da,  birtakım uygulamalarını da,  YÖK'te,  diğer kurumlarda görüyoruz. Eğer bu kanun çıkarılırsa, bütün devlet dairelerinde jurnaller başlayacaktır, memurların sicilleriyle oynama başlayacaktır; bir millî eğitim müdürünün yaptığı gibi... Kendi okulunda, imam-hatip okulunda, öğrencilerin velileri memursa, onu valiliğe bildiriyor "bunlar, Anayasaya aykırı bir davranış içindedirler" diyor. Böylesine bir mantığı kabul etmek mümkündür.

Yine, hem açıklıktan söz edeceğiz hem insan haklarından söz edeceğiz ve bizim insan haklarıyla ilgili, sorumlu Devlet Bakanımız, bütün valiliklere, bütün kaymakamlıklara tamim gönderecek, diyecek ki, efendim, ilinizde, ilçenizde, insan hakları takip kurulu kurun ve insan hakları ihlallerini merkeze bildirin; arkasından da, yine, ayrı bir tamimle... Başbakanlıkta Batı Çalışma Grubu var; onun, ilçelerde ve illerde de şubeleri var, valiliklerin ve kaymakamlıkların içerisinde. Bir taraftan, insan haklarını izleme komiteleri kuracaksınız, bir taraftan da, insanları fişleyebilmek için ayrı kurullar oluşturacaksınız. Bunun, devlet etme mantığıyla, devlet ile vatandaşı bağdaştırma mantığıyla, hukuk devleti anlayışıyla ne alakası vardır Allahaşkına?! (FP sıralarından alkışlar) Yani "bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" derler ya...

Bu hükümet, ne yaptığını bilmiyor. Zaten, bu hükümetin kafası karışık. Bu hükümetin öncelikleri yok, bu hükümetin hedefleri yok, sahnenin dışındakilerden ne talimat gelirse, ne emir gelirse ancak onu yasalaştırmaya çalışıyor. Dolayısıyla, her gün kendi icraatlarıyla kriz üzerine kriz çıkarıyor, ondan sonra da krizi çözmüş gibi kahramanlık taslıyor; büyük başarılar elde ettim diyor.

Muhterem arkadaşlar, getirilecek yasa tasarısı, gerçekten, memurumuzun, emeklimizin ihtiyaçlarını karşılayacak noktada olmuş olsa, elbette, bunları konuşmak istemeyiz. Ama, bu hükümetin ekonomik uygulamaları, Türkiye'nin bir yanındaki insanları Almanya seviyesinde yaşatıyor, çok az bir kesimi; Türkiye'nin büyük bir bölümü de Tanzanya seviyesinde yaşıyor. Bu memleketi ortadan, âdeta, ikiye bölmüştür. İnsanların birkısmı Almanya, birkısmı da Tanzanya'da yaşıyor. Böyle bir mantığı, böyle bir hükümet etme anlayışını kabul etmek mümkün değildir.

Biz, memurumuza, insanımıza güvenmek mecburiyetindeyiz. Fişlemekle, onların işten atılmasını kolaylaştıracak birtakım yasalar çıkarmakla çağa ayak uyduramayız, 21 inci Yüzyıla da giremeyiz. Memurunu SS subayı gibi gören, tek tip insan olarak değerlendiren, devletin, âdeta, bir subayı gibi bana hizmet etsin diyen zihniyetler 1940'larda kalmıştır, tarihin karanlığına gömülmüştür. 21 inci Yüzyıl, özgürlükçü ve insan haklarının önplana çıktığı, demokratik değerlerin yükseldiği bir dönem olacaktır. Dolayısıyla, hükümet, bu yasayı getirirken, karanlığı Türkiye'de yoğunlaştırmak istiyor, insan hak ve özgürlüklerini ortadan kaldırmak istiyor, memuruna güvenmiyor. Biz, memurumuza güvenmeyeceksek, insanımıza güvenmeyeceksek kime güveneceğiz?! Peki, bu hükümete kim güvenecek; bu yasaları çıkaran, bu yasaların çıkması için oy veren insanlara millet niye güvenecek?! Eğer, siz, millete güvenmiyorsanız, milletin büyük bir bölümünü, kılığından kıyafetinden, düşüncesinden ve inancından dolayı tehdit unsuru olarak görüyorsanız, bu millete nasıl hizmet götüreceksiniz; bu milletin nasıl hükümeti olacaksınız, bu milletin nasıl devleti olacaksınız?!

Devlet olabilmek için, ülke olabilmek için, hükümet olabilmek için, adalete ve insan haklarına saygılı bir ülke olabilmek için, insanların düşünceleri, fikirleri, kılıkları, kıyafetleri ne olursa olsun, hayat tarzları ne olursa olsun hepsini kucaklarsak, hepsine çatımız altında yer var dersek, tehdit unsuru olarak görmeyecek olursak ancak çağdaş bir devlet olabiliriz.

Maalesef, Türkiye'ye yön vermek isteyen insanların büyük bir kısmı, kendilerini, hâlâ, 1930'lardaki, 1940'lardaki totaliter rejimlerin yöneticileri olarak görüyorlar ve hâlâ -valilerin partilerin il başkanı olduğu dönemler vardır, kaymakamların CHP'nin ilçe başkanı olduğu dönemler vardır- o dönemi, Türkiye'ye tekrar getirmek isteyen kafalar var. Bu kafalar, 1930'lara, 1940'lara takılmış olan kafalardır! Eğer böyle bir kafa, böyle bir zihniyet olmamış olsaydı, memuruna bu şekilde tek tip düşünceyi, tek tip yaklaşım tarzını benimsetecek bir yasayı buraya getirmezdik. Adalet Bakanlarımız, personelle ilgili bakanlarımız da, bu tip kanunlarla kendilerini bile savunacak durumda değillerdir.

Üzülerek söylüyorum; iktidara mensup arkadaşlarımız, birtakım ifadelerle, değişik yerlerden örnekler vermek suretiyle olayı değerlendirmeye çalışıyorlar. Keşke, getirilen düzenleme, memurumuzun, işçimizin durumunu düzeltecek bir düzenleme olmuş olsaydı, yürekten kabul ederdik...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

YAKUP BUDAK (Devamla) - Hükümet, 1999 yılında, memura yüzde 50 vermiştir; halbuki, TÜFE de yüzde 70 olmuştur. Memurumuzun, emeklimizin 1999 yılından 20 puanlık alacağı vardır. Yine, TÜFE, 2000 yılında, yüzde 25 olarak hükümet tarafından öngörülmüştü; yüzde 55 olmuştur; yine, burada 30 puanlık bir artış vardır. Eğer, hükümet, gerçekten bu konuda samimîyse; eğer hükümet, gerçekten, memurun durumunu iyileştirmek istiyorsa, memurun kayıplarını telafi etsin, ondan sonra memurumuzun ve milletimizin huzuruna gelsin diyorum ve şunu da açıkça ifade etmek istiyorum: Gerçekten çalışan, üreten, bu memlekete emeğiyle katkıda bulunmak isteyen çevrelere ve üretenlere, o beğenmediğiniz ve bu kürsüde, bugün, çok çok itiraz ettiğiniz 54 üncü hükümet, cumhuriyet tarihinin en büyük maaş artışını sağlamıştır. Eğer, yüreğiniz yetiyorsa, onun yaptığını yapın, alnınızdan öpelim. (FP sıralarından alkışlar) Evet, 1997 yılında, memura yüzde 116 artış verilmiş; 2000 yılında memurun eline geçen eksi yüzde 14'tür. Rakamlar önünüzde, memur için hazırlamış olduğunuz kaynaklar önünüzde!..

Saygılar sunuyorum. (FP ve DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkürler Sayın Budak.

Doğru Yol Partisi Grubu adına, Sayın Mehmet Dönen; buyurun. (DYP sıralarından alkışlar)

DYP GRUBU ADINA MEHMET DÖNEN (Hatay) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; görüşülmekte olan tasarının 1 inci maddesi üzerinde Doğru Yol Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; Grubum ve şahsım adına, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, görüşmekte olduğumuz bu tasarıyı iki biçimde ele almak gerekir. Birincisi, biçim açısından, şekil açından ele almak gerekir. Bir de, içerik açısından ele almak gerekir. Şekil olarak ele aldığımızda, görüşülmekte olan bu tasarı, hükümete, belli alanlarda, belli yasaları değiştirme yetkisi vermektedir.

Elbette ki, biz, Anayasanın 87 nci maddesinin hükümete tanıdığı, yasama organının yürütme organına devrettiği yetkisine karşı değiliz. Bu kararnameyle, belirli yetkilerini yürütme organına devretmekte. Buna karşı değiliz; ama, sonuç olarak, devredilen bu yetki, Anayasanın yine 91 inci maddesine aykırı bir yetkidir. Biz, biçim olarak buna itiraz ediyoruz ve önümüzdeki günlerde Anayasa mahkemesine gittiğinde, yine, bir önceki çıkardığımız, burada emek vererek, üstünde bu kadar çalışarak çıkardığımız yasa gibi, bu da, Anayasa Mahkemesinden döner diye düşünüyoruz. Hükümeti düşündüğümüz için, bir daha böyle bir yasayı buraya getirip, Meclisi, önünde birçok konu varken, bu tür yasalarla, gerçekten, meşgul etmesi konusunda çok hovardaca davrandığını görüyoruz. Onun için, biz, hükümete bu konuda yardımcı oluyoruz; diyoruz ki, bu alacağınız yetki, size Meclisin devredemeyeceği yetkileri de kapsamakta. Onun için, Anayasaya aykırı olduğu için, bu açıdan karşıyız.

İkincisi, içerik olarak baktığımızda, gerçekten, bu yetkiyle, hükümet, birçok kanunda; 657 sayılı Devlet Memurları Yasasında, 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Yasasında, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunda, 2914 sayılı Yükseköğretim Personel Kanununda, 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede ve memurları ilgilendiren bütün kanunlarda değişiklik yapma yetkisi alıyor; ama, hükümet gerekçeyi burada koyarken diyor ki, biz yalnızca memurlar arasındaki, kamu çalışanları arasındaki ücret dengesizliğini giderecek bir yetki alıyoruz. Ancak bu devrettiğimiz yetkiyle,  bu tasarının  içeriğine baktığımızda,  yeni bir personel yasası  yapma  yetkisi veriyoruz, her alanda yeni bir personel yasası yapma yetkisini veriyoruz. Eğer, hükümete yeni bir personel yasası yapma yetkisi veriyorsak ve üç ay da süre veriyorsak, böyle bir personel yasasını hükümetin üç ayda çıkarma şansı yoktur. Böyle bir yasayı üç ayda çıkaramaz, çıkarması mümkün değil.

Eğer, zaten, var olan ücret eşitsizliğini dengelemek istiyor ve onun için yetki istiyorsa, bundan önceki, özellikle Anayasa Mahkemesinden dönen yetki yasasında hükümetin bu hakkı vardı, bunu çıkarabilirdi, çok kısa sürede çıkarması mümkündü; ama, bunu yapmadı. Şimdi, hükümet, bizden, Anayasa Mahkemesinden dönen bu yetki yasasının yerine yeni bir yetki istiyor.

Değerli arkadaşlarım, hiç kuşkusuz ki, biz, kamu çalışanlarının arasında oluşmuş olan ücret dengesizliğini savunan bir siyasî parti değiliz. Biz, bunun düzeltilmesinden yanayız; ancak, bunu düzeltebilmek böyle bir kararnameyle de, böyle bir yetkiyle de mümkün değil.

Bakın, biz, özellikle Plan ve Bütçe Komisyonunda bir önerge verdik; dedik ki orada, bakın, kamu çalışanlarının alım güçleri çok büyük oranda aşındı. Bakın, siz hükümet olarak "bizim gelirlerimiz yüzde 56 aşındı" diyorsunuz; ama, kamu çalışanlarına yüzde 10 zam veriyorsunuz.  Hatta, resmî rakamlara göre, 2000 yılından bu döneme aktarıldığında yüzde 10 aşınması var; ama, siz, 2001 yılı bütçesinden, kamu çalışanlarına; yani, memurlara, yüzde 10 zam veriyorsunuz. Resmî rakamlara göre bile yüzde 10 daha eksik veriyorsunuz. Plan ve Bütçe Komisyonunda,  bir önergeyle, gelin, bu yıl, hiç olmazsa, kamu çalışanlarının ücretlerini yüzde 20 oranında artıralım; 48 katrilyon liralık bütçe içerisinde -bu sanıyorum, takriben, 800 trilyon lira tutan bir rakamdı- bunun da çok büyük bir önemi yoktur; birtakım yatırımlardan bunu keserek kamu çalışanlarımıza vermemiz mümkündür dedik; ama, hükümet ve iktidar grupları, bizim bu önergelerimizi reddettiler ve kamu çalışanlarına yüzde 12 civarında bir zammın verilmesini bütçeye koydular.

Şimdi, önümüze böyle bir yetki kanunu tasarısıyla geliyorlar. Dün, karşı çıktılar, bugün böyle bir yetki kanunu tasarısı...  Şimdi, böyle bir yetki yasasıyla, siz eğer kamu çalışanlarına daha yüksek ücret verecekseniz; yani, bugün, sokağa çıkmış, iş bırakmış, hastasını bırakmış doktorlara daha çok ücret vermek istiyorsanız, okulda dersini bırakmış profesörlere daha çok ücret vermek istiyorsanız ve sokağa çıkmış polislere daha çok ücret vermek istiyorsanız -bütçede zaten kaynağınız yok, koymadınız bu kaynağı- bu kaynağı nerden bulup vereceksiniz? Yok, bir başka açıdan bakıp, biz bazı, çok ufak tefek iyileştirmeler yapacağız diyorsanız; bu yasa, hükümete fayda yerine zarar getirir. Biz, buradan sizi uyarıyoruz. Bu hükümetin elinde bu yasa bir saatli bomba gibi olur ve ülkeyi çok ciddî anlamda huzursuzluklara iter, sokakları kıpır kıpır hale getirir. Niye getirir; çünkü, siz, doktorlara verirsiniz hâkimler yürür, hâkimlere verirsiniz öğretmenler yürür, öğretmenlere verirsiniz diğer kamu çalışanları yürür. Siz, eğer verecekseniz, adaletli bir biçimde, bunu, bütçe yasasıyla vermek durumundasınız. Şimdi, hükümet, bununla, kime ne verecek, belli değil; kime ne vereceği belli değil; birine verse, diğeri sokağa çıkacak.

Değerli arkadaşlarım, böyle palyatif tedbirlerle bu sorunları çözemezsiniz. Özellikle, biz, daha önce de bu kürsüden söyledik, bakın, herkes sokağa çıkmaya başladı; bu insanlar geçinemiyor, bu insanların sıkıntıları çok büyük, özellikle önümüzde bayram ve yılbaşı var, kamu çalışanlarına zekat ve fitre düştüğü bir dönemi yaşıyoruz, sıkıntılı bir süreci yaşıyoruz; bu insanlar, bayramda çocukların sevindiremiyorlar. Eğer, bunların, bayramdan önce ücretlerini iyileştirecek tedbirler alacak isek, eğer hükümet gerçekten bunu istiyorsa, bunun, bugün burada, bütçede, müjdesini vermek durumundaydı.

Siz, ileriye dönük, ne vereceğinizin belli olmadığı, hatta, burada idarî ve sosyal hakları da içine katarak, ne anlama geldiği belli olmayan, muğlak, idarî olarak başka alanlarda da, onların aleyhine olacak yetkilerinizi kullanarak, bu yasadan alacağınız yetkileri kullanarak, onları ödüllendirmek yerine cezalandıracak birtakım olguları buraya koyuyorsanız, işte, biz, onun için bu tasarıya, bu yetkinin hükümet verilmesine, bu açıdan karşıyız. (DYP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, hükümet, eğer gerçekten, Türkiye'deki bu gelir uçurumunu düzeltecekse... Daha dün, Asgarî Ücret Komisyonu toplandı; hükümet kanadı, 102 milyon lira asgarî ücret tespit etti ve çalışanların oradaki bütün temsilcileri buna muhalefet şerhi koydu.

Değerli arkadaşlarım, mademki, kamu çalışanlarının, ülkede çalışanların malî durumlarını iyileştirecek idiyseniz, neden, asgarî ücreti bu kadar düşük tuttunuz?! Onun için, özellikle, memurların, kamu çalışanlarının, sizin, kendi malî durumlarını iyileştireceğinizden umutları yoktur.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Dönen, 1 dakika içerisinde toparlar mısınız.

MEHMET DÖNEN (Devamla) - Çünkü, daha bu hafta, asgarî ücreti 102 milyon lira tespit eden bir hükümetin, herhalde, kamu çalışanlarına, daha fazla ücret vermesini kimse bekleyemez diye düşünüyor ve hepinize, tekrar, saygılar sunuyorum. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkürler Sayın Dönen.

Gruplar adına başka söz isteği?.. Yok.

Şahısları adına, Sayın Ercan, söz isteğini Sayın Genç'e devretmiştir.

Tunceli Milletvekili Sayın Kamer Genç; buyurun. (DYP sıralarından alkışlar)

Süreniz 5 dakika Sayın Genç.

KAMER GENÇ (Tunceli) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; memurlar ve diğer kamu görevlilerinin statülerinin düzenlenmesi konusunda, hükümetin istediği bir yetki kanunu tasarısı nedeniyle, şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinize saygı sunuyorum.

Şimdi, değerli milletvekilleri, bugün, saat 04.00'te, biz, burada konuştuk ve iktidar gruplarından, o kadar çok tepkiler geldi ki, biraz halden de anlarız, konuşmalarımızı belli bir maddeden sonra kestik ve bugün, saat 05.30'a kadar, Türkiye Büyük Millet Meclisi, yani, arkadaşlarımız buradaydı. Bugün de, işte, akşam saat 10.00'u geçti, yine buradayız. Bu Parlamento, niye bu kadar sıkıştırılıyor; niçin sıkıştırılıyor? Yani, parlamenterlik görevi, bu kadar basit midir ki, kanun yapmak bu kadar basit midir ki, bu hükümet, bu insanları... Yani, bir oyuncak mıdır?

Şimdi, kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini hükümet istiyor. Şimdi, burada bile, bu kanun tasarısında bile, bu hükümetin, böyle bir yetkiye ihtiyacı olmadığı belli. Bakın, kanun kuvvetinde kararname çıkarma

yetkisini isteyen Başbakanlık yazısı 15.12.2000 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisine geliyor, bugün ayın 20'si; 5 günde komisyondan geçmiş, Genel Kurula gelmiş ve burada da müzakere ediliyor.

Kanun gücünde kararname çıkarmanın esas amacı ve felsefesi, parlamentoların yavaş işleyen bünyeleri nedeniyle, özellikle ekonomik konularda, bunalımlı zamanlarda, hükümete, süratle ekonomik konulara müdahale etme yetkisini veren bir yetkidir.

Daha dün, burada, yani bu sabah saat 04.00'te, kamu görevlilerinin maaşlarıyla ilgili olarak katsayıyı tartıştık. Eğer, sizin hükümetinizde ve iktidar grubunda bir keramet vardıysa, orada, o insanlara ne verecektiyseniz, verseydiniz. Yani, hakikaten, göz boyama taktiği, bir şeyler yapıyoruz zihniyeti, bu hükümetin en büyük zaafı. Bu hükümete böyle bir yetki verilemez. Bu hükümet, iki adım önünü görmüyor. İki adım önünü görmeyen hükümete böyle bir yetki verilemez. (DYP sıralarından alkışlar) Çünkü, bu hükümet bölücüdür, bu hükümet taraflıdır.

Daha bundan üç gün önce... Bakın, en basitinden bir şey... Çankaya Belediyesine gaz bombası atılıyor; 7 nci katına kadar gidiliyor ve 7 nci katında, DSP'li belediye meclis üyesi dövülüyor. Şimdi, bir İçişleri Bakanı, hâlâ bir başkomiser zihniyetinden yukarı çıkmayan bir İçişleri Bakanı... Soruyorum kendisine: Çankaya Belediyesine bu saldırı niye oldu? Kim saldırdı? Yani, eğer, tarafsız bir hükümetse, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Başkentinde, bir belediyenin camları kırılıyor, kim kırıyor; çıksın, hükümet, buradan söylesin.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, bakın, sokakların barut ve duman koktuğu bir aşamada, bir milletvekili sorumluluğunu taşıyarak, ben de, bu bombaya bir bomba atmak istemiyorum, sorumluluk taşıyorum; ama, bunu yapanların, hesabını vermesi lazım. Türkiye'de, barışı sağlamak zorundayız, birlik ve bütünlüğü sağlamak zorundayız.

Şimdi, ayırımcılıkla hareket eden bir hükümete böyle bir yetki verilemez; verildiği anda da, elbette ki, icraatlarında yine ayırımcılık yapacaktır.

Bakın, devlet memurluğu sınavı yapıldı. Devlet memurluğu sınavında vatandaşlar imtihanı kazanıyorlar; yani, devlet memurluğu imtihanını kazanan bir kişinin bilmem ağabeyi veyahut da sülalesinden birisi bir defa içeriye alınmış, bırakılmış ve devlet memuriyetine alınmıyor. Şimdi, peki, bu hükümet, bu yetkiyi aldığı zaman bunu düzeltecek mi? Bilakis, kendi zihniyetinde olmayan, kendi düşüncesinde olmayan kamu görevlilerinin görevine son verecek. Yani, bu ayırımcılıkla, bu ikilikle bir yere varılmaz, Türkiye'ye barış getirilmez. Ben soruyorum, bu hükümetin yetkilisi kimse, Çankaya Belediyesinin camlarını kıran ve orada Belediye Başkanının makamına kadar çıkıp da gaz bombası atan kimse çıksın bunun hesabını versin. Çankaya Belediyesi, bu Meclisin de hududu içinde olduğu belediyedir; eğer, Çankaya Belediyesinde böyle bir olay yapılıyor ve bu hükümet bunun müsebbibini bulamıyorsa, bu hükümet taraflı bir hükümettir; bu hükümet insanlara şaşı gözle bakıyor, ayırımcılık yapıyor. Onun için, sevgili milletvekilleri, tabiî, zamanımız çok da az olduğu için...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Genç, 1 dakika içerisinde toparlar mısınız efendim.

KAMER GENÇ (Devamla) - Onun için, değerli milletvekilleri, Anayasamıza göre belirli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilebilir. Burada belli konu yok, memurların idarî, malî ve sosyal hakları konusunda çok geniş bir yetki. Ayrıca, bu sürenin kısa olması lazım. Şimdi, bakın, daha Meclis dün toplanmış, devam ediyor ve öyle süratle devam ediyor ki, dediğim gibi, işte, iki gün içinde kanun tasarısı hükümetten geliyor, Meclis komisyonlarında görüşülüyor, geliyor buraya. Böyle bir, Mecliste, yetkiye gerek yok değerli milletvekilleri. Şimdi, ben biliyorum, bu hükümet içinde bazı meslek grupları var. İşte, bu meslek grupları... Her bakan, kendisinin geldiği belirli meslek gruplarının haklarını korumak için, o meslek gruplarına birtakım imtiyazlar verecek; ama, öte tarafta, esas bu ülkenin kalkınmasına hizmet eden, bu ülkeye hakikaten sağlıklı hizmet eden insanların yine hakkı yenilecek.

Ben, özellikle, burada, bir şey daha vurgulamak  istiyorum: Bu  polis  kardeşlerimden  rica ediyorum; bakın, sizler, çok kutsal bir görev yapıyorsunuz. Bu kutsal görevi yaparken, hükümetin emirlerine göre değil, Türk Halkının menfaatlarına göre hizmet edin.

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Genç.

KAMER GENÇ (Tunceli) - Peki, teşekkür ederim. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Sayın Ali Rıza Gönül...

ALİ RIZA GÖNÜL (Aydın) - Söz hakkımı Sayın Murat Akın'a devrediyorum

BAŞKAN - Sayın Gönül de, söz sırasını Sayın Akın'a devretmiştir.

Şahsı adına, Sayın Murat Akın; buyurun. (DYP sıralarından alkışlar)

MURAT AKIN (Aksaray) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, 566 sıra sayılı tasarının 1 inci maddesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, kamu hizmetlerinde müessiriyetin artırılması ve kamu kesiminde ücret adaletinin sağlanması maksadıyla yürütülen çalışmaların tamamlanmasına kadar, kamu personelinin hakları arasındaki dengesizliğin giderilmesi ve bazı ivedi düzenlemelerin yapılmasında hükümet zorunluluk görmüş ve bu düzenlemeyi de üç aylık kısa bir zaman zarfında tamamlamak üzere bu yetki tasarısını huzurunuza getirmiştir.

Değerli milletvekilleri, daha bir saat olmadı, 2001 yılı bütçesi burada kabul edildi ve 2000 yılı bütçesi de, bu ayın sonuna kadar uygulanmak üzere halen meriyettedir. Soruyorum size, memurlara bir refah payı verilecekti, eğer, yılbaşı itibariyle hedeflenen enflasyon, yılsonu itibariyle tutmaz ve memurların aleyhine tahakkuk ederse, hedeflenen enflasyon ile gerçekleşen enflasyon arasındaki farkın, memurlara refah payı olarak ödeneceğini, bilhassa hükümetin başı, ortakları ve ortaklarından birisi olan Maliye Bakanı, sık sık ifade etmişti.

Hedeflenen enflasyon yüzde 25 idi, verilen refah payı yüzde 3, yüzde 4'lerle yüzde 28'lere baliğ oldu; ama, bugün, fiilî enflasyon, şeklî enflasyon, hükümetin şeklen kabul ettiği enflasyon yüzde 30-35'lerdedir. Fiilî enflasyon yüzde 45'lerde; ama, bilhassa orta, dargelirli, emekli, dul ve yetimlere sirayet eden, onların geçimlerine taalluk eden o metalarda, emtialarda ise enflasyon yüzde 60-70'lerde. Şimdi, yüzde 60-70'leri bir tarafa bırakalım, yüzde 40'ları da bir tarafa bırakalım. Hükümet, yüzde 28'le, beyan ettiği ve kendisinin kabul ettiği yüzde 35 arasındaki o refah payını ödedi mi de, acaba, bu üç ay zarfında yapacağı değişiklik sonucunda, ayarlamalar üzerine, bu memurlara ilave bir ücret verecek; mümkün değildir. Buna, her şeyden önce, IMF müsaade etmez.

Değerli milletvekilleri, enflasyonu düşürmek amacıyla, IMF'le ekonomik istikrar programı uygulamakta olan 57 nci solcu Ecevit ve onun ortakları olan ANAP ve MHP Hükümeti, ülkede üretim ve yatırımı askıya alarak, Türkiye'yi ithalat cenneti yaparak, 2000 yılının ilk on ayında, yaklaşık olarak 20 milyar dolarlık dışticaret açığı ve ülkemizin yirmi yıllık ödemeler dengesini büyük çıkmaza sürüklediği bir zamanda ve IMF'ten hiçbir şekilde müsaade almadan bir iş yapamayacağınız, iyiniyet mektubuyla imza altına alındığı bir zamanda bunu gerçekleştirmeniz mümkün müdür? Biz, burada, işçilere yüzde 28'den fazla, çiftçilere yüzde 25'ten fazla veremeyeceksiniz dedik ve hakikaten, işçilere, memurlara yüzde 28'lerde, çiftçilere de -IMF'le yaptığınız iyiniyet mektubunun 40 ıncı ve 41 inci maddelerinde olacak herhalde- yüzde 25'e kadar artırmak suretiyle pancar üreticilerine daha yeni fiyat tespiti yaptınız. Şimdi, bu IMF'e, eğer, bağlı kalınmasa, insan, vicdanıyla hareket etmiş olsa, soruyorum, belki elli kez, mazota, akaryakıta -pancarın girdisi olan, sulamada kullanılan akaryakıta- zam geliyor ve fiyatı, en az başlangıçtan sonu itibariyle 1 misli artırdığı bir durumda, sizin 30 000 lira olan pancara 33 000 lira vermeniz, acaba vicdana sığar mı?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - 1 dakika içinde toparlayın efendim.

 Buyurun.

MURAT AKIN (Devamla) - Değerli milletvekilleri, bakınız, bunu yapmadan önce, insan kaynaklarının yönetimi diye bir hazırlığınız var mı? Dünyada, özellikle, son yirmi otuz yıllık dönemde ortaya çıkan hem teknolojik gelişmeler hem de düşünce devrimi bütün kurumlarda insan kaynaklarının önemini artırmış ve değişik fonksiyonlar kazanmak suretiyle insanların yapılan işe göre değerlendirilmesi en az bir birbuçuk yıl bir çalışmayı gerektirmektedir. Siz bu çalışmayı, insan kaynaklarının yönetimiyle alakalı bir çalışmayı yapmadıktan sonra, böyle bir hazırlığınız olmadan bunu üç ay içerisinde gerçekleştirmeniz mümkün değildir.

Biraz önce muhalefet sözcülerinin ifade ettiği gibi, siz, burada değişik maksatları gerçekleştirmek üzere bu tasarıyı getiriyorsunuz. Bunun doğru olmadığı düşüncesiyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Gruplar ve şahıslar adına konuşmalar tamamlanmıştır.

Soru işlemine geçiyoruz.

Sayın Erbaş, buyurun.

FETHULLAH ERBAŞ (Van) - Sayın Başkanım, aracığınızla Sayın Bakanımıza sormak istiyorum.

İçişleri Bakanlığı bünyesinde bulunan Jandarma Genel Komutanlığında görev yapan personel; yani, subay ve assubaylar ile Emniyet Genel Müdürlüğünde görev yapan polisler, komiser ve komiser yardımcıları arasındaki ücret farkları ne kadardır? Bunlar, bu yetki yasasıyla düzeltilecek mi?

İkinci sorum: Bu tasarıyla, devlet memurlarının idarî, malî ve sosyal hakları üzerindeki adaletsizliklerin giderilmesi amaçlanmaktadır; ancak, hükümetin adalet anlayışına baktığımız zaman, Başbakanlık Takip Kurulunun çalışmalarıyla Van İlinden sürülen din adamlarının durumu ne olacak; yine idarî bir kararla bunlar sürülecek mi?

Arz ediyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ederiz.

Sayın Akçalı, buyurun.

RIZA AKÇALI (Manisa) - Sayın Başkan, delaletinizle Sayın Bakandan bir soruma cevap vermesini arz ediyorum.

Haziran ayında çıkarılan yetki yasasına istinaden kanun hükmünde kararname şeklinde Köşke gönderilen; ancak, Köşkte de veto edilen, memurların yargı by-pass edilmek suretiyle işten atılmalarını kolaylaştıran kanun hükmünde kararname, daha sonra, Meclise, bir kanun tasarısı şeklinde intikal etti.

Şimdi, bu yetki yasasıyla kanun tasarısı şeklinde Meclise intikal eden bu tasarı, kanun hükmünde kararname olarak çıkacak mıdır? Bu konuyu, Sayın Bakan "evet" "hayır" veya "bilmiyorum" şeklinde cevaplandırırsa, daha iyi aydınlanmış olacağım.

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Akçalı.

Sayın Alçelik, buyurun.

TURHAN ALÇELİK (Giresun) - Sayın Başkanım, Sayın Bakandan öğrenmek istediğim husus şudur: Biraz önce bu Mecliste kabul edilen 2001 bütçesi -bir Anayasa hükmü olarak biliyorum- gider artırıcı hiçbir önergeyi burada kabul etmiyor. Şimdi memurların veya çalışanların özlük haklarının iyileştirilmesiyle ilgili bir yetki isteniyor. Burada gider artırıcı bir önerge verilemeyeceğini bildiğimiz halde, hangi kaynaktan bu özlük hakları iyileştirilecek? Bütçedeki bu konuda ayrılmış olan rakamı kullanmak zaten hükümetin yetkisinde bir konu. Şöyle bir düşünce olabilir mi, o endişemi özellikle burada, Genel Kuruldaki arkadaşlarımla paylaşmak istiyorum. Acaba, hükümetin kafasının arkasında, birtakım çalışanların işine son verip, onlardan kalan parayı mı dağıtmak var? Böyle bir düşünce olabilir mi;  Sayın Bakandan,  özellikle bu konuda çalışanlara  güvence arzu ediyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ederiz.

Sayın Malkoç, buyurun efendim.

ŞEREF MALKOÇ (Trabzon) - Sayın Başkan, Sayın Bakan, biraz önce, geneli üzerindeki görüşmelerden sonra sorulan sorulara çok geniş, detaylı, genel cevaplar vermiştir. Sorulan soruların karşılığını tam olarak vermemiştir. Şimdi, soracağım sorunun karşılığını tam olarak istiyorum.

Bu getirilen tasarı kanunlaşırsa, 2001 yılı bütçesi üzerine ne kadar yük bindirecektir? Bunun karşılığı var mıdır; karşılığı yoksa, yeni vergilerle mi, yeni zamlarla mı veya borçlanarak mı, nereden, karşılanacaktır?

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Malkoç.

Evet, sorular bitmiştir.

Sayın Bakanım, buyurun.

DEVLET BAKANI HASAN GEMİCİ (Zonguldak) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; biraz önce yaptığım konuşmada da belirttiğim gibi, bu yetki kanununun amacı, ülkemizdeki kamu görevlileri arasındaki ücret dengesizliklerinin giderilmesi ve kamu görevlilerinin durumlarının iyileştirilmesidir. Biraz önceki konuşmamda da belirttim; sayın milletvekillerimizin konuşmalarındaki ve sorularındaki endişelerine mahal yoktur, herhangi bir kaygıya mahal yoktur; amaç, sadece, memurlarımızın durumlarının iyileştirilmesidir.

Sayın Başkan, Sayın Akçalı'nın bir sorusuna cevap vermek istiyorum: Türkiye Büyük Millet Meclisi gündeminde memurlarla ilgili olarak bulunan kanun tasarısının yetki kanunu kapsamında çıkarılarak kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenmesi söz konusu değildir; yetki kanunu kapsamı, böyle bir düzenlemeyi de öngörmemektedir.

Arkadaşlarımızın, bu bütçeyle ilgili, 2001 yılı bütçesiyle ilgili soruları oldu. Tabiî ki, bu, teknik bir çalışmayı gerektirmektedir. İlgili kamu kuruluşlarında bu konuda çalışmalar yapılacak ve Bakanlar Kurulumuzda değerlendirilecektir.

Teşekkür ederim Sayın Başkan.

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Bakanım.

Madde üzerinde 5 adet önerge vardır; önergeleri, geliş sırasına göre okutup, aykırılık derecelerine göre işleme alacağım.

İlk önergeyi okutuyorum:

Sayın Başkanlığa

Görüşülmekte olan 566 sıra sayılı yasa tasarısının 1 inci maddesinin ikinci fıkrasının son cümlesindeki "idarî" kelimesinin metinden çıkarılmasını saygılarımla arz ederim.

    Kamer Genç

            Tunceli

BAŞKAN - İkinci önergeyi okutuyorum:

Sayın Başkanlığa

Görüşülmekte olan 566 sıra sayılı yasa tasarısının 1 inci maddesinin (c) bendinin madde metninden çıkarılmasını saygılarımla arz ederim.

    Kamer Genç

            Tunceli

BAŞKAN - Üçüncü önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 566 sıra sayılı Kanunun 1 inci maddesinin (a) bendinde yer alan "...657 sayılı Devlet Memurları Kanununda..." ibaresinin "...657 sayılı Devlet Memurları Kanununda belirtilen..." şeklinde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

 

Ziya Aktaş

Birol Büyüköztürk

Salih Dayıoğlu

 

İstanbul

Osmaniye

İzmir

 

 

Mehmet Ali Bilici

 

 

 

Adana

 

BAŞKAN - Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 566 sıra sayılı Kanunun 1 inci maddesinde geçen "...kamu görevlilerinin çalışmalarında etkinliği artırmak..." ibaresinin "...kamu görevlilerinin çalışmalarında verimliliği artırmak..." şeklinde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

 

Ziya Aktaş

Birol Büyüköztürk

Salih Dayıoğlu

 

İstanbul

Osmaniye

İzmir

 

Mehmet Ali Bilici

 

Yalçın Kaya

 

Adana

 

İçel

BAŞKAN - Son önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 566 sıra sayılı yasa tasarısının 1 inci maddesinin birinci fıkrasının beşinci satırında bulunan "idarî" kelimesinin fıkra metninden çıkarılmasını arz ve teklif ederiz.

 

Fethullah Erbaş

Eyyüp Sanay

Temel Karamollaoğlu

 

Van

Ankara

Sıvas

 

Mehmet Batuk

Ali Oğuz

Rıza Ulucak

 

Kocaeli

İstanbul

Ankara

 

Cevat Ayhan

Mukadder Başeğmez

Ramazan Toprak

 

Sakarya

İstanbul

Aksaray

 

Şeref Malkoç

Bülent Arınç

Nevzat Yalçıntaş

 

Trabzon

Manisa

İstanbul

 

        Yakup Budak

 

Yasin Hatipoğlu

 

       Adana

                                          

Çorum

 

BAŞKAN - Son okunan önerge en aykırı önergedir; işleme koyuyorum:

Sayın Komisyon, önergeye katılıyor musunuz?..

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANI METİN ŞAHİN (Antalya) - Katılmıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN - Sayın Hükümet?...

DEVLET BAKANI HASAN GEMİCİ (Zonguldak) - Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN - Sayın Yalçıntaş, buyurun. (FP sıralarından alkışlar)

NEVZAT YALÇINTAŞ (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, biz, niçin "idarî" ibaresinin çıkmasını teklif ediyoruz, onu arz edeceğim.

Sayın Bakanımız teminat veriyor; tamam, bunlara inanmamak iyi niyet kaidelerine uygun değil. Diğer, bizim komisyonda, Anayasa Komisyonunda teminatlar verildi; ama, endişelerimiz var, şahsen, kendi endişelerimiz ve etrafımızın, hem de ciddî ve derin; çünkü, sözler, bir şey, tatbikat bir şey... Bu uygulamaları görünce, ister istemez, bu endişeler güçleniyor, kuvvetleniyor.

İşte, İstanbul'dan bir örnek; yani, idarî, nerelere çekilebilecek. Sosyal bir tahkikat açılmış bir hâkim hakkında: "Sosyal ve ailevî yaşantınız ile eşinizin yakın zamana kadar benimsediği çağdaş olmayan giyim tarzı itibariyle -zavallı kadın, herhalde, kocasına fazla bir şey gelmemesi için, yakın zamana kadar benimsediği- laiklik karşıtı düşüncelere yakınlık duyduğunuz hususunda kanaat uyandırdığınız, bu arada, evinize gelen misafirleri 'haremlik-selamlık' tabir edilen şekilde ağırladığınız..." Şahsî, personel yaşama tarzı; Morozov. 1930'lardaki Morozov; yani, anasını, babasını, dedesini ihbar eden Sovyet kahramanı genç çocuklar. Ve devam ediyor: "Keza, dairedeki odanızda, radyo ve teypten dinî yayınlar ve ilahi dinlediğiniz ileri sürüldüğünden, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununun 84 üncü maddesi..." Yani, bunları dinlerseniz, işte, o tasniflere giriyorsunuz; yok, metal dinlerseniz rock dinlerseniz, pop dinlerseniz o tasniflere girmiyorsunuz. Zihin yapısını açığa koyuyor...

Efendim, yine bir başka tahkikat konusu 7 hâkim hakkında. Uzun şeyler; ama, dikkatinize arz ediyorum:

"Soruşturma maddesinin izahı: Adı geçen hâkimlerin -7 hâkim; Karadeniz Bölgesinden, Ankara'daki hâkimlerden bir kısmı da, bendenize, hocadır, akademisyendir, şu sorunlarımızı açıklayalım diye geldiler Meclise- eşlerinin, kapalı ve başörtülü giyim tarzını benimsedikleri, kendilerinin sosyal ve özel yaşantılarında mesleğe yakışmayan davranışlarda bulundukları, toplu halde ve bir tören havasında cuma ve teravi namazlarına gittikleri..."

Yani, dinî işler yapmak bir tarafa, dinî kültürü olan bir insan dahi, şu ülkede... Katolik ülkelerde, Fransa'da, İtalya'da, İspanya'da olduğu gibi, böyle bir Katolik merasimi; sokaklarda, yollarda ikonları almışlar... Arkadaşlar, 7 hâkim, güya, tören havası içinde cuma namazına gidiyor. Ya, nasıl gider?!.

Selâtin camileri hariç; yani, padişahların adına yaptırılan camiler hariç, Anadolu'da, camilerin genellikle -bu, Karadeniz civarında bir olay- tek kapısı vardır; yani, üçlü, beşli kapı yoktur. O kapıya da, camiye de gidecek olan hâkimlerimiz veyahut herhangi kişiler, herhalde, tören yapmazlar. Üç beş dakika önce camiye giderler. Giderken, toplu halde gidecekler; aynı daireden çıkıyorlar. Biz, İstanbul Üniversitesinde, arkadaşlarla cuma namazına gideceğimiz zaman, yahu, gelin benim odamda, Ahmet'in odasında... Akıl alacak şeyler değil!

Bu vesikalar başka türlü açıklanınca ilgili Sayın Bakan burada buyurdular ki, bunlar tahkikata, savcılığa girmiştir. Ne kadar iyi bir bakan olduğunu, ben, şahsen, vicdanen burada söylemek durumundayım; iyi niyetli, gayretli; devraldığı birtakım yanlışlıkları düzeltmek için uğraşıyor didiniyor; ama, bu cevap, cevap değil. Elinizin dersiyle iteceksiniz; gayri ciddî, gayri ilmî, insan hak ve hürriyetlerine aykırı, din ve vicdan hürriyetine aykırı. Bu, Ortadoğu kafasını, Ortadoğu rejimlerini çağrıştıran, Baas rejimini... Baas böyle düşünür, böyle yapmıştır. (FP ve DYP sıralarından alkışlar)

Bunlara mı imreneceğiz?! Sürekli devrimcilik... Olacak iş mi arkadaşlar?! Yani, zihniyeti tahlil etmeye çalışıyorum, bunları niye yapıyorlar, bu işler neden oluyor dediği zaman, işte, güney komşumuz ortaya çıkıyor, Ortadoğu tipi bir yönetim tarzı getiriyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

NEVZAT YALÇINTAŞ (Devamla) - Fazla girecek değilim. Onun için, Sayın Bakandan da rica ediyorum, katılmadılar, yine katılmasınlar; ama, Türkiye'de bunlar oluyor, bu insanlar hakkında tahkikat açılıyor ve bunlardan müdafaalar isteniliyor; daha başka şeyler, bunları anlatmaya vakit yok, şu "idare" gibi, her tarafa çekilebilecek... Biz de idarecilik yaptık. İdare demek, insan alacaksınız, personel... Çalışma sisteminde birtakım disiplin kovuşturmaları var, çıkaracaksınız. Bütün bunlar giriyor; yani, bu ülkede, din ve vicdan hürriyetine, tam böyle tepeden, 180 derece bir saldırı demek de ağır kelime; ama, öyle geliyor ve bir değerli arkadaşımız muhalefeti işaret etti "buralarda oturursunuz" dedi. Şimdi, oralarda oturan bir partiyi söyledi. O partinin orada oturmasının bir sebebi de, dine saygılı, laiklik fikrinin gelmesidir bu ülkeye; çünkü, vatandaş alternatifi gördü. Şimdi, bunu nasıl inkâr edeceksiniz? Bu; kutsalsız bir milliyetçilik anlayışı olur. Hürriyetlerin genişletilmesine yönelik çalışmayla bunu nasıl izah edeceksiniz?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

NEVZAT YALÇINTAŞ (Devamla) - Hepinize saygılar sunarım. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Yalçıntaş.

KAMER GENÇ (Tunceli) - Sayın Başkan, benim önergemde aynı mahiyette, ben de çıkıp konuşayım, ikisini birlikte oylayın efendim.

BAŞKAN - Önergenizi işleme alacağım.

 Bu birinci önerge...

KAMER GENÇ (Tunceli) - Aynı konuda benim de önergem olduğu için, bununla birlikte oylarsınız...

BAŞKAN - Sayın Genç, siz ikinci fıkrayla ilgili olarak vermişsiniz.

RAMAZAN GÜL (Isparta) - Sayın Başkan (f) fıkrası için vermiş.

KAMER GENÇ (Tunceli) - Hayır, efendim, burada "idarî" kelimesinin kalkmasını istiyorum, aynı konuda benim de önergem var.

BAŞKAN - Sayın Genç, "ikinci fıkradaki "idarî" kelimesinin" demişsiniz, yazdığınız önerge orada, ben de "idarî" kelimesini aynı...

KAMER GENÇ (Tunceli) - Arkadaşların istediği de aynı "idarî" kelimesinin kalkması.

BAŞKAN - Efendim, onlar birinci fıkradakini söylüyor, siz ikinci fıkradakini söylüyorsunuz.

KAMER GENÇ (Tunceli) - İkisi de aynı; yani, bilmiyorum, ama, ben konuşayım, siz ikisini birlikte oylayın.

BAŞKAN - Önergeye hükümet ve komisyon katılmadı.

Gerekçesini Sayın Yalçıntaş'tan dinlediniz.

Önergeyi kabul edenler... Etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir.

Sayın Genç'in önergesini okutuyorum:

Sayın Başkanlığa

Görüşülmekte olan 566 sıra sayılı yasa tasarısının 1 nci maddesinin ikinci fıkrasının son cümlesindeki "idarî" kelimesinin metinden çıkarılmasını saygılarımla arz ederim.

    Kamer Genç

            Tunceli

BAŞKAN- Sayın komisyon, önergeye katılıyor musunuz?

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANI METİN ŞAHİN (Antalya)- Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN- Sayın hükümet?..

DEVLET BAKANI HASAN GEMİCİ (Zonguldak)- Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN- İkinci fıkradaki "idari" kelimesinin çıkarılmasıyla ilgili önergesindeki görüşlerini belirtmek üzere Kamer Genç; buyurun. (DYP sıralarından alkışlar)

KAMER GENÇ (Tunceli)- Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu Yetki Kanunu Tasarısında istenilen yetkinin çok belli konuları kapsaması lazım. 1984'ten 1996'ya kadar sekiz yetki kanunu bu Meclis tarafından çıkarılmış ve bunların altısının iptali için Anayasa Mahkemesine dava açılmış ve Anayasa Mahkemesi altısının iptaline karar vermiş. Karar verirken de "yetki geniştir" denilmiş "amaç ve kapsamı belirtilmemiştir" denilmiştir. Anayasanın 153 üncü maddesine göre de, Anayasa Mahkemesinin kararları, yargı, yasama ve yürütmeyi ve idare makamlarını bağlayıcı bir niteliktedir ve bu kararlara aykırı hareket de, Anayasayı ihlal suçudur. Onun için, buraya getirilen her yetki kanunu tasarısının, Anayasa Mahkemesince daha önce verilen kararlarla belirlenmesi lazım.

Hadi, memurun malî ve sosyal haklarının geliştirilmesi konusunda hükümete yetki verelim. Verilmesine de gerek yok ya; çünkü, daha bugün bütçeyi çıkardık. İdari konusunda ne yetki vereceğiz? O zaman, idarî yönde verdiğimiz yetki, kamu hizmetinde, tamamen, kamu hizmetini yapan kişilerin, siyasî amaçla ve siyasî iktidarın emrindeki kişileri orada tutacak bir raya oturtma yolunda belirleyecektir.

Bakın, biraz önce "İçişleri Bakanı, daha başkomiser düşüncesinden yukarı çıkmadı" dedim. Ben bir iki şey söylüyorum: Hani, şu paraşüt operasyonu vardı ya; bana polisin biri dedi ki: "Bize, Gaziantep'e ve Kilis'e İçişleri Bakanlığından 'Altınbaş TIR'larını aramayın' diye her gün faks geliyordu" Bir gün komiserin birisi "dur bakalım, bu nedir, günde 5-6 faks geliyor, bu TIR'larda ne var" demiş, TIR'ı durdurup arama yapmış. O komiser görevden alınmış.

Şimdi çok iyi İçişleri Bakanımız var ya, şimdi, ben, bu Bakana soruyorum: Kendisi, Fatih Belediye Başkanıyken, Fatih Belediyesi hudutları içinde 5 tane Migros mağazasının açılması için yer tahsis etti mi, etmedi mi?! Kendisinin çocuğu, şu anda, Koç'ta çalışıyor mu, çalışmıyor mu?! Şimdi, bakın...

BEYHAN ASLAN (Denizli) - Senin oğlun nerede çalışıyor?! Onu konuş!..

KAMER GENÇ (Devamla) - Efendim, neyse...

BEYHAN ASLAN (Denizli) - Senin oğlun nerede çalışıyor?! Meclise aldırdın, Mecliste çalışıyor!...

KAMER GENÇ (Devamla) - Sen şimdi konuşma!.. Çıksın, senin Bakanın konuşsun!..

Ayrıca da, ben öyle görüyorum ki, yapılan bu uygulamalar, kendi yandaşlarına; kendi yandaşlarının...

BEYHAN ASLAN (Denizli) - Sayın Başkan, gündeme gelsin!

BAŞKAN - Sayın Genç... Sayın Genç, önergenizle ilgili konuşursanız...

KAMER GENÇ (Devamla) - ... yolları üzerindeki taşları temizlemek için yapılan birtakım operasyonlardır.

BAŞKAN - Sayın Genç, önergenizle ilgili...

KAMER GENÇ (Devamla) - Önergeyle ilgili konuşuyorum canım!..

BAŞKAN - İçişleri Bakanı...

KAMER GENÇ (Devamla) - Yani, sizi, niye rahatsız ediyorum?!

Ben diyorum ki, idari yetki verdiğimiz zaman, bu bakanlar, kendi emirlerine uyan memurları orada tutacaklar; idareyle ilişkilerini yeniden düzenleyecekler... Kamu hizmetine alınmasında gereken nitelikleri belirlerken,  kendilerine hizmet ilkesini önde tutacaklar.

Şimdi, Gümrükten sorumlu Bakan burada. Kendisinde, gümrükte yapılan suiistimallerle ilgili 500 sayfayı aşan bir rapor var; niye açıklamıyor bunu?! Üstelik de, hakkında suiistimal iddiaları olan müsteşar, bugün, Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu üyesi.

Arkadaşlar, çıksın, bu hükümet, burada konuşsun! (DYP sıralarından alkışlar) Şimdi, bunları söylüyoruz da, niye, başkanlar, burada rahatsız oluyor?! 

Bakın, kamu hizmetinde çalışanları, köle statüsüne sokamazsınız. Kamu hizmetinde çalışan insan, vatandaşa, objektif kriterler çerçevesinde hizmet yapıyorsa, bu insanları "efendim, benim iktidarıma taş çıkarıyor, benim yoluma taş koyuyor" diye bir statüyle sindiremezsiniz. Getirilen bu madde, tamamen, hakkıyla, namusuyla, şerefiyle kamu hizmeti yapan insanlar, siyasî iktidarların emirlerine ve talimatlarına uymadığı takdirde, bunların görevlerine son vermek amacını güden bir düzenleme. O halde, Parlamento alarak, bunlara el koyalım. Zaten, Türkiye bitmiş; işte, hayalî ihracatçılar, banka hortumlayıcıları...

NİHAT GÖKBULUT (Kırıkkale) - Dikmendeki arsalar...

KAMER GENÇ (Devamla) - Yarın, öbür gün de, namuslu inceleme yapan müfettişler için "ben idarî düzenleme yapacağım, seni görevden atacağım" diyecek.

Kamu görevlisinin malî haklarının düzeltilmesi konusunda hükümete yetki verelim. Kaldı ki, şimdiye kadar, kamu personelinin, idarî yönden düzenleme yetkisi, Parlamento tarafından, hükümete verilmemiştir.

Değerli milletvekilleri, siz "350 milletvekiliyle, biz, kadını erkek, erkeği, kadın yaparız" diyorsanız, o sizin mantığınız; ama, hukukun da, yetkinin de belli bir aşaması vardır; bir yerde, gidemezsiniz, hak ihlali yapamazsınız, vatandaşın hakkını elinden alamazsınız. Bu Türkiye Cumhuriyeti Devletini satılık bir duruma getiremeyiz ve batıramayız.

Saygılar sunuyorum. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)

DEVLET BAKANI MEHMET KEÇECİLER (Konya) - Sayın Başkan...

BAŞKAN - Buyurun Sayın Bakan; konuyla ilgili açıklama mı yapacaksınız?

DEVLET BAKANI MEHMET KEÇECİLER (Konya) - Efendim, sayın hatip, konuşurken, gümrüklerden sorumlu bakanla ilgili bir iddiada bulundu; sataşma var.

BAŞKAN - Buyurun Sayın Bakan.

VII.- AÇIKLAMALAR VE SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1.- Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler'in, Tunceli Milletvekili Kamer Genç'in, konuşması sırasında Bakanlığına sataşması nedeniyle konuşması

DEVLET BAKANI MEHMET KEÇECİLER (Konya) - Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; Tunceli Milletvekili Sayın Kamer Genç, biraz evvel yapmış olduğu konuşmada, eski gümrük müsteşarı hakkında 500 sayfalık bir raporun bulunduğunu...

KAMER GENÇ (Tunceli) - Onun için demiyorum; ben, gümrük teşkilatı hakkında söyledim. Saptırma!.. Saptırma!..

BAŞKAN - Sayın Genç, yerinizden müdahale etmeyin; Sayın Bakan açıklık getiriyor.

Buyurun Sayın Bakan.

DEVLET BAKANI MEHMET KEÇECİLER (Devamla) - ...ve bu rapora rağmen, bu arkadaşın, Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulunda görevlendirildiğini iddia etti. Bakanlığımızda çalışan, görev yapan, hizmet yapan bu arkadaşımız hakkında, iddia edildiği gibi, öyle 500 sayfalık bir rapor, Bakanlığımıza intikal etmiş bir rapor söz konusu değil. Bu arkadaşımızın tayin edildiği göreve, her türlü araştırma yapılarak, inceleme yapılarak atandığı da bir vakıadır. Burada kendisini savunamayacak insanlar hakkında herhangi bir iddiada bulunurken, elinizde belge olması lazım. Biz, hiçbir yolsuzluğun arkasında olmadık, bundan sonra da olmayacağız. (ANAP, DSP ve MHP sıralarından alkışlar)

Hükümetimiz döneminde, daha önceki dönemlerde yapılmış yolsuzluklar birer birer ortaya çıkarılmakta, sorumluları adlî makamlara sevk edilmektedir. (ANAP, DSP ve MHP sıralarından alkışlar) Onun için, hiçbir surette, bu iddiayı kabul etmemiz mümkün değildir; aslı yoktur, tamamen iftiradan ibarettir.

Arz ederim, saygılar sunarım. (ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Bakan.

KAMER GENÇ (Tunceli) - Sayın Bakan konuyu saptırıyor.  Gümrüklerle ilgili yolsuzluklar hakkındaki 500 sayfalık rapor Başbakanlıktadır; ama, bu Bakanlıkta mıdır, Başbakanda mıdır?.. Ama, Sayın Bakandan bir teminat istiyorum.

BAŞKAN - Sayın Genç, oturur musunuz?..

KAMER GENÇ (Tunceli) - Eğer böyle bir rapor varsa kendisi istifa etmeyi düşünüyor mu? Yoksa ben istifa edeceğim efendim. Var mısın?.. Var mısın Bakanım, var mısın?.. Söyle... Söyle... Söyle... (DYP sıralarından alkışlar, DSP sıralarından gürültüler)

VI .- KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

8.- Memurlar  ve  Diğer  Kamu  Görevlileri  Hakkındaki  Bazı  Kanunlarda  Değişiklik  Yapılmasına  Dair Yetki  Kanunu Tasarısı ve Anayasa ve Plan ve Bütçe  Komisyonları  Raporları  (1/790) (S. Sayısı: 566) (Devam)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Komisyonun ve Hükümetin katılmadığı, gerekçesini dinlediğiniz önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 566 sıra sayılı kanun  tasarısının 1 inci maddesinde geçen "...kamu görevlilerinin çalışmalarında etkinliği artırmak..." ibaresinin "...kamu görevlilerinin çalışmalarında verimliliği artırmak..." şeklinde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

Ziya Aktaş (İstanbul)

  ve arkadaşları.

A. ZİYA AKTAŞ (İstanbul) - Sayın Başkan, önergelerimizi geri çekiyoruz.

BAŞKAN - Önerge geri çekilmiştir.

Diğer önergenizi de mi çekiyorsunuz efendim?

A.           ZİYA AKTAŞ (İstanbul) - Evet Sayın Başkan.

BAŞKAN - Diğer önergeleri de çekiliyor.

Son önerge, Sayın Genç'in önergesidir, okutuyorum:

Sayın Başkanlığa

Görüşülmekte olan 566 sıra sayılı yasa tasarısının 1 inci maddesinin (c) bendinin madde metninden çıkarılmasını saygılarımla arz ederim.

    Kamer Genç

            Tunceli

BAŞKAN - Sayın Komisyon?..

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANI METİN ŞAHİN (Antalya) - Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN - Sayın Hükümet?..

DEVLET BAKANI HASAN GEMİCİ (Zonguldak) - Katılmıyoruz Sayın Başkanım. (DSP sıralarından "geri çekiyor" sesleri)

BAŞKAN - Geri mi çekiyorsunuz?

KAMER GENÇ (Tunceli) - Benim adıma niye konuşuyorlar? Ben onlara vekalet vermedim. (Gülüşmeler)

BAŞKAN - Sayın Genç, buyurun. (DYP sıralarından alkışlar, DSP sıralarından "maaş..." sesi)

KAMER GENÇ (Tunceli) - Sayın milletvekilleri, benim maaşım gidebilir; önemli olan bu devletin kurtulmasıdır. Ne olacak, ben bir kişiyim. Yani, önemli olan, suiistimalcilerin, hortumlayıcıların gün ışığına çıkmasıdır. Tabiî, güneş balçıkla sıvanmaz. Şimdi, birtakım şeyleri örtebilirsiniz parmak hesabınızla; ama, yarın, bu halk, sizin o örtüyü çıkarır, çıplağınızı ortaya koyar; ama, çıplağın altında, o örtünün altından çok kötü çirkinlikler çıkar ortaya. Onu da vatandaş görecek. (DSP sıralarından "çiçekler" sesleri)

Çiçekleri siz ne yapacaksınız; siz, evvela suiistimallere bakın.

Değerli milletvekilleri, Anayasamıza göre, hâkim ve savcıların aylık ve ödenekleri, özlük hakları, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkim teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir. Biliyorsunuz, Anayasamızda kuvvetler ayrılığı ilkesi vardır. Hâkimlerin, kuvvetler ayrılığı ilkesine göre, yürütmenin tayin edeceği maaş ve sosyal haklarla yürütmenin emrine girmesi gibi bir sonuç doğurmaktadır; bu da Anayasaya aykırı bir durumdur.

Ben özellikle şunu istiyorum: Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışıyor, iktidar partilerinin çok büyük bir çoğunluğu var, en fazla 3 saatte, 5 saatte yasalar çıkıyor. Zaten, iktidarın, koalisyonun 3 ortağı, maşallah, susmuşlar; hele genel başkanları buraya gelince, böyle çok büyük bir saygı içinde, konuşmamak ve dışarı çıkmamak nezaketi içinde, çok büyük bir saygın duygular içinde kalıyorlar. Güzel bir şey de; yalnız, bu kadar saygı da fazla.

ESVET ÖZDOĞU (Ankara) - Siz daha fazlasını yapıyorsunuz!..

KAMER GENÇ (Devamla) - Çünkü, biz, bu kadar saygıyı gösterirken memlekette bir şeyler de elden gidiyor. Onun için, diyoruz ki, bu kadar gücünüz var, bu kadar yasa çıkarma yetkiniz var; hiç olmazsa, hâkim ve savcılarla ilgili olarak, aylık ve ödenekleriyle, sosyal durumlarıyla ilgili        şimdi de getirmişsiniz idarî durumlarla ilgili kurallar... Neyse...- kurallar, Türkiye Büyük Millet Meclisinde enine boyuna tartışılır, çıkarılır. Türkiye Büyük Millet Meclisinde, hâkimler ve savcıların, kamu görevlilerinin, bütün kamu görevlilerinin aylık ve ödeneklerinin artırılması konusunda, şu Parlamentoda bulunan hiçbir siyasî parti ve hiçbir milletvekili, buna karşı çıkamaz. Hatta, bu konudaki bizi tatmin eden kanun tasarılarını getirin ve biz burada hiç söz almayalım, bunları geçirelim; ama, bunları, biz, yürütmeye verdiğimiz zaman, siyasî iktidara verdiğimiz zaman, bu siyasî iktidar, siyasî amaçlarla hareket ederek, hâkimlik ve savcılık mesleğinin tarafsızlığına gölge düşürecek şekilde, icabında, siyasî iktidarlar, kendisine bağlayacak bir biçimde düzenlemeler yaparlar. Bunun önüne geçmek istiyoruz.

Geçen gün, burada, Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi müzakere edilirken Sayın Millî Eğitim Bakanımız çıkıyor "öğretmenler az maaş alıyor" diyor. Kardeşim, sen Millî Eğitim Bakanısın. Öğretmenler az maaş alıyorsa, getir üç misli, beş misli... Yani, bugünkü hayat standardına göre uygun bir maaş baremini getir, biz, öğretmenlere elimizden gelen yardımı yapalım.

Şimdi, işin kötü tarafı, hükümet edenler, şikâyet mercii haline gelmiş. Hükümet edenler şikâyet mercii olabilir mi sayın milletvekilleri? Hükümet edenler, icra makamıdır. Aslında, devletimizin elinde imkânlar da var; ama, bu imkânlar, maalesef, yeteri kadar isabetli kullanılamıyor; maalesef, belirli basın holdinglerine devletin kaynakları aktarılıyor. O basının gücünü ellerinde tutan insanlar da, hükümetin her kötü hareketini büyük bir başarı olarak gösteriyor. Bir ülkede de en büyük tehlike zaten bu; çünkü, bir ülkede gerçekleri halk anlamazsa, kamuoyu, hırsızı, dürüst; dürüstü, hırsız diye ta-nırsa, o memlekete felaket gelmiştir demektir. (DYP sıralarından alkışlar) Bu felaketin önüne geçmek için Türkiye Büyük Millet Meclisi, belki, bunu, bu dönem yapmayabilir; ama, ben inanıyorum ki, gelecekte, halkımız, bu gerçekleri görür ve bunların gerekli düzeltmesini yapacaktır.

Benim bu önergemdeki amaç, hâkimler ve savcılar, Anayasanın teminatı altındadır ve yürütmenin dışındadır, bağımsız bir organdır. Bunların aylık ve ödeneklerinin tespitinin Yüce Meclis tarafından yapılması lazımdır, yürütme tarafından yapılmaması lazımdır. Böyle bir yetki kanununda onlarla ilgili bir hükme gerek yok.

Saygılar sunarım efendim. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Komisyonun ve hükümetin katılmadığı, gerekçesini dinlediğiniz önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir.

1 inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... 1 inci madde kabul edilmiştir.

2 nci maddeyi okutuyorum:

İlkeler ve yetki süresi

MADDE 2. - Bakanlar Kurulu 1 inci madde ile verilen yetkiyi kullanırken kamu hizmetlerinin verimli ve etkin bir şekilde yürütülmesini; ülkenin ekonomik ve sosyal durumunu dikkate alarak, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin idarî, malî ve sosyal haklarında hizmEtin özellik ve gereklerine uygun olarak adaletsizlikleri giderecek düzenlemeler yapılmasını gözönünde bulundurur.

Bu Kanunla Bakanlar Kuruluna verilen yetki, Kanunun yayımından itibaren üç ay süre ile geçerlidir. Bu süre içinde Bakanlar Kurulu birden fazla kanun hükmünde kararname çıkarabilir.

BAŞKAN - FP Grubu adına, Sakarya Milletvekili Sayın Cevat Ayhan...(FP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika efendim; buyurun

FP GRUBU ADINA CEVAT AYHAN (Sakarya) - Muhterem Başkan, muhterem üyeler; memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında düzenlemeler yapmak üzere, hükümete kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi veren 566 sıra sayılı kanun tasarısının 2 nci maddesi üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum.

Muhterem üyeler, tabiî, bu tasarının müzakeresine negatif bir psikolojiyle girmiş bulunuyoruz. Aslında, bir tasarının müzakeresine, Meclis üyelerinin, eksikleri belirlemek, daha iyi olması için gayret etmek ve tasarıyı olgunlaştırmak için girmesi gerekir; ama, bunun da sebebi, hükümetin, haziran 2000'de, yine, bu Meclisten, memurlarla ilgili yeni düzenlemeler yapmak üzere, daha şümullü bir yetki kanunu çıkarıp, o yetki kanununa göre de gerek komisyonda gerekse Genel Kurulda, bu yetki kanunuyla, memurların malî ve sosyal haklarını; yani, özlük haklarını düzenlemek, ücret dengesizliklerini -daha açık ifadesiyle- gidermek üzere bu yetkiyi kullanacağız denilmesine rağmen, alelacele, biraz da 28 Şubat gölgesiyle, hemen, memurlar arasında tasfiyeye yönelmiş olmasıdır.

Bu, maalesef, hükümetin, memurlarla İlgili, kamu görevlileriyle ilgili çıkarmış olduğu o kanun hükmünde kararname yetkisini, beklenenin tersine ve efkârı umumiyenin taleplerinin tersine bir istikamette kullanmış olmasıdır. Şimdi, bu psikolojik zeminde, bu yetki kanunu tasarısını tartışıyoruz.

Şahsen ben inanmak istiyorum; hükümet, daha daraltılmış olan bu yetki kanununu, sadece kamu görevlilerinin malî ve özlük haklarını düzenlemek için, onları daha verimli bir çalışma düzenine kavuşturmak için kullanacaktır, böyle olması gerekir. Bunun dışında bir tasarruf, hükümete olan güveni daha da sarsar ve memurlar arasında da huzursuzluğa sebep olur.

Peki, malî ve sosyal haklarla ilgili kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi gerekli midir; bir bakıma da gerekli olabilir. Şu bakımdan; şunu ifade etmek istiyorum: Tabiî, memurlar arasında özlük haklarını düzenleyen bir tasarıyı burada uzun uzun müzakereye açtığınız zaman, kamu görevlileri arasında büyük gerilim ve kargaşaya sebep olunuyor.

1970'li yıllarda, ben, hatırlıyorum, o zaman, merkez valilerine kadar, caddelerde nümayiş yapan kamu görevlileri vardı; o, Personel Kanununun ilk çıktığı yıllardı. Yani, tabiî, iyileştirilirken, huzursuzluğu da artırmayacak şekilde tedbir almak lazım. Bunu, ben, iyi niyetimle söylüyorum ve inanıyorum ki, hükümet de böyle düşünecektir, böyle olması gerekir. Aksi takdirde, Meclisle veya Meclisin bir kısmını teşkil eden muhalefet partileriyle,  hatta,  hükümet  içinde  birçok  milletvekiliyle, hükümet arasında güven sarsılmış olur; bu, doğru değildir.

Nitekim, haziran kararnamesinin ilk çıkışının, biraz önce arz ettiğim istikamette olması, iktidar partilerine mensup milletvekilleri arasında da geniş şikâyete ve güvensizliğe sebep olmuştu;.onu aştık.

Ben, bu kararnameyle, hükümete verilen yetki çerçevesinde, kamu kurumlarında yapılması gereken bazı hususları dikkate arz etmek istiyorum. Tabiî, bunların başında memurların sıkıntısının çok olduğunu ve bunun da geçim sıkıntısı olduğunu ifade etmek istiyorum. Çoluk çocuklarını geçindirememek bir aile reisi için en zor meseledir, en ağır meseledir hakikaten ve bugün de, memurlarımız, büyük ölçüde bununla karşı karşıyadır. Yani, 170 milyon, 200 milyon maaş alan bir memur, bir ilde, bir ilçede ne kira ödeyecek, ne giyecek, ne yiyecek, çocuklarının okul masraflarını nasıl karşılayacak, bunlar mühim meselelerdir, bunları çözmek lazım bu tasarıyla, bunları rahatlatmak lazım.

Biz, memurlara olan zammı yüzde olarak yapıyoruz; bu yeni bütçede de, memurlara yüzde şu kadar seyyanen zam yapıyoruz, bu, adaletli bir yaklaşım olmuyor. Yani, 1 milyar maaş alan memur var, yüzde 10 verdiğiniz zaman 100 milyon alıyor; 150 milyon, 180 milyon maaş alan memura yüzde 10 verdiğiniz zaman da, 18 milyon oluyor.

Hükümete teklifim şudur, komisyonda da bunu arz ettim: Seyyanen, ne veriyorsa, 50 milyon diyorsa, bütün memurlara 50 milyon versin. Yani, 170-180 milyon alan bir memura 50 milyon verdiğiniz zaman, onun bütçesinde o, yüzde 25, yüzde 30 bir iyileşme sağlar ki, memnuniyet uyandırır. Öbür, yüksek maaş alan da, biraz az almış olsun, o zaten geçinme noktasındadır. Yani, seyyanen bir zam yapmak lazım, birinci söyleyeceğim budur.

İkincisi, tabiî, memurlarla ilgili, bilhassa üniversite hocaları, eğitim, sağlık ve teknik hizmet veren zümrelerde büyük sıkıntılar var, maaşlar düşüktür. Bugün bir vesileyle daha arz ettim, 250 ila 600 milyon arasında maaş alan üniversite öğretim üyelerini, verimli olarak, ilimde, araştırmada istihdam edemezsiniz ve onu orada muhafaza etmeniz de zorlaşır. Devlet üniversiteleri çöküyor, bunun, özellikle altını çizeyim. Devlette, kamu kurumlarında, özel bilgiye ve ihtisasa ihtiyaç hissettiren, ihtiyaç olan görevliler var, bunların ücreti sözleşmeli olur veya bir başka şekilde dengelenmesi lazım. Birtakım teknik hizmetlerin piyasa şartlarında yapılabilmesi, o teknik hizmetleri verecek olan uzmanları istihdam etmenize bağlı, bunu çözmesi lazım kamu hizmetlerinin belli seviyede devam edebilmesi için.

Ayrıca, ücret dengesizliği var, çok konuşuyoruz; şoförü şunu alıyor, müdürü şunu alıyor; bunlar malum meseleler ve bunların çözülmesi lazım.

Yine, kamu hizmetleriyle ilgili bir diğer husus da, idarenin hizmet kabiliyetinin geliştirilmesi. Bunun, ana bir proje olarak hükümetin önünde olması lazım. Bilgi, kabiliyet ve güvenirlik... Uluslararası toplumla bütünleşen, hatta, Avrupa Topluluğuna üyelik yolunda ilerleyen Türkiye'de, muhataplarımız, bunu aramaktadırlar.

Geçenlerde, üç ay kadar önce, İstanbul'da bir sempozyumda -Avrupa Topluluğuna giderken daha iyi yönetim arayışı içinde- Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, Avrupa Topluluğu ve bizim TESEV gibi, TÜSİAD gibi birta-kım kurulların ortak düzenlediği bir sempozyumda önümüze çıkan şu meseleyi burada nakletmek istiyorum: Orada, sempozyuma katılan Avrupa Topluluğunun sözcüleri -tabiî, Türkiye'yi zikretmediler; ama, bunun manası budur- "biz, topluluğa üye olacak olan Hollanda'nın sınırlarında güvenli olmak istiyoruz" dediler. Yani, topluluğun aradığı husus -bunda da haklıdır- bizim kamu yönetimimizin bugünkü şartlara, ihtiyaçlara cevap verecek bilgi, kabiliyet ve güvenirlik çerçevesinde olmasını gerektirmektedir. Zaten, Katılım Ortaklığı Belgesine bakılırsa, birçok kamu hizmetlerinde, bilgi eksikliğinin, düzen eksikliğinin, güven eksikliğinin süratle giderilmesi istikâmetinde talepler vardır, teklifler vardır; bunlara dikkat etmek lazım. Tabiî, burada, büyük ölçüde meslekiçi eğitimi geliştirerek, mevcut kamu görevlilerinin istenilen seviyede ve kabiliyette hizmet verecek noktaya getirilmesi lazım.

Tabiî, çok acele bir meselemiz de önümüzde. Bugün, yine, bir iktidar grubunun sözcüsü, idarecisi, buradaki konuşmada ifade etti; şu mahallî idareler kanunu ile hemen arkasından merkezî idarenin yeniden düzenlenmesine ait kanunu çıkarmamız lazım; zira, mahallî idareler kanununu çıkardığı-nız zaman, buna paralel olarak, merkezî idarenin de tekrar düzenlenmesi gerekli olmaktadır. Bu, hakikaten, bugün ihtiyaçtır. Yüzyıl öncenin şartlarıyla oluşan Türk kamu yönetiminin, bu yüzyılda, dünya şartlarında ve Türkiye'nin şartlarında ihtiyacı karşılamadığı ortadadır.

Son bir mesele olarak da şunu arz etmek istiyorum: Tabiî,  memurlarla ilgili,  kamu çalışanlarıyla ilgili ideolojik yaklaşımın olmaması lazım. Bunun altını çizerek söylüyorum; yani, bir memur dürüstse, görevine bağlıysa, kurumuna bağlıysa, sadıksa, devlete de sadıksa; yani, o, hangi siyasî görüşte olursa olsun, hangi inançta olursa olsun, hangi zümreye mensup olursa olsun, ona başka bir muamele yapılmaması lazım, onun emeğinden faydalanılması lazım. Bu vasıfları yoksa, onu, tabiî, görevinden de alabilirsiniz; ama, sırf, fikrî, düşüncesi, inancı ve mensup olduğu zümre sebebiyle, hiç kimseye karşı ayırımcı bir muamele yapılmaması lazım. Bu, fevkalade mühimdir tabiî.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

CEVAT AYHAN (Devamla)- Bitiriyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN- Buyurun Sayın Ayhan.

CEVAT AYHAN (Devamla)- Teşekkür ederim Muhterem Başkan.

Tabiî, 1980 darbesinden sonra, memurlarla ilgili güvenlik tahkikatı vardı. Bu Mecliste uzun uzun müzakere edildi; zannederim, 1994'te kaldırıldı o. Memurlarla ilgili seyyanen uygulanan, herkese uygulanan güvenlik tahkikatı kaldırıldı. Tabiî, güvenlik tahkikatı yine olabilir. Kozmik görevlerde çalışacak, çok özel güvenlik isteyen görevlerde çalışacak kişiyle ilgili güvenlik tahkikatı yapabilirsiniz; ama, herhangi bir görevde çalışacak memur için bunun olmaması gerekir. Bu kaldırıldı; ama, şimdi, tabiî, 28 Şubat'tan sonra bir tedirginlik var. Batı Çalışma Grubunun tamimleri var; inşallah uygulanmıyordur. Başbakanlık takip kurulları var; âdeta, memurları, kaymakamına kadar, mülkî idare amirlerine kadar, ideolojik olarak takip eden, tasnif eden, onlar hakkında hükümler ve muameleler geliştiren bir yaklaşım var. Bunun süratle kaldırılması gerekir. Bunlar yanlış şeylerdir. Bunları burada, daha önce de, muhtelif vesilelerle konuştuk; bunları bertaraf etmek lazım.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN- Doğru Yol Partisi Grubu adına, Bingöl Milletvekili Necati Yöndar.

Buyurun. (DYP sıralarından alkışlar)

DYP GRUBU ADINA NECATİ YÖNDAR (Bingöl) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 566 sıra sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlileri Hakkındaki Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yetki Kanunu Tasarısının 2 nci maddesi üzerinde, söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, şahsım ve grubum adına, hepinize saygılar sunarım.

Görüşülmekte olan Devlet Memurları ve Diğer Kamu Görevlileri Hakkında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yetki Kanun Tasarısıyla 657, 926, 2802, 2914 sayılı Kanunlar, 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve diğer kanun ve kanun hükmünde kararnameler ile memurlar ile diğer kamu görevlilerin idarî, malî ve sosyal haklarına ilişkin hükümlerinde değişiklik yapılmak üzere, Bakanlar Kuruluna, kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilmektedir.

Kanun tasarısının 2 nci maddesinde, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin çalışmalarında etkinliği artırmak ve kamu hizmetlerinin düzenli, süratli, verimli ve ekonomik bir şekilde yürütülmesini temin etmek, bunların idarî, malî ve sosyal hakları arasındaki adaletsizlileri gidermek amaç olarak gösterilmiştir.

Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin malî ve sosyal haklarında iyileştirme yapmak, bunların malî ve sosyal hakları arasındaki adaletsizliği gidermek, kamu görevlilerinin çalışmalarında etkinliği, verimliliği ve düzeni sağlamak, kimsenin karşı çıkmayacağı hususlardır.

Türkiye'de, kamu personel rejimi büyük sorunlar yaşamaktadır. Personel kanunları olarak tanımladığımız, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Kanunu, 2802 Hâkimler ve Savcılar Kanunu, 2914 sayılı Yükseköğretim Personel Kanunu gibi çok sayıda kanun ve kanun hükmünde kararnameler değiştirilmiş, personel rejimi sistemi bozulmuştur. Kamu personel sisteminin yeniden oluşturulması günümüzde, artık, bir zorunluluk haline gelmiştir. 29.6.2000 tarihli ve 4588 sayılı yetki kanunuyla, kamu personeli arasındaki ücret dengesizliklerinin giderilmesi ve malî yönetiminde disiplin sağlanması konusunda, Bakanlar Kuruluna, kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilmiş, bu kanuna dayanılarak çok sayıda kanun hükmünde kararname çıkarılmıştır; ancak, bu kanun hükmünde kararnamelerin hiçbirisi kamu personeli rejimine ilişkin olmamış, başka konuları kapsamıştır. Bu husus, hükümetin, kamu personel rejimini yeniden düzenleme, ücret adaletsizliklerini giderme konusunda samimî olmadığını göstermektedir.

Anayasaya aykırı olan 4588 Sayılı Yetki Kanunu ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılan kanun hükmünde kararnameler, malumunuz, Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir. Şimdi, hükümet, yeni bir yetki kanunu talebiyle gelmiş bulunmaktadır. Yetki kanunu tasarısıyla memurlar ve diğer kamu görevlilerinin idarî, malî ve sosyal hakları arasındaki adaletsizlikleri gidermek, amaç olarak gösterilmiştir.

Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin malî ve sosyal haklarının neler olduğu, bunlar arasındaki adaletsizlikler kamuoyunca bilinmektedir; ancak, kanun tasarısında geçen "idarî" kavramından neyin kastedildiği belli değildir.

Anayasa Mahkemesi kararlarında belirtildiği üzere, yetki kanunu kapsamının açık bir şekilde ortaya konulması gerekmektedir. Aksi takdirde, Anayasaya aykırılık söz konusu olacaktır. Yetki kanunu tasarısının kapsamından "idarî" kavramının çıkarılması yahut bu yönde yapılacak düzenlemenin sınırlarının çizilmesi ve açıkça ortaya konulması gerekmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; memurlar ve diğer kamu görevlilerinin çalışmalarında etkinliği artırmak ve kamu hizmetlerinin düzenli, süratli ve verimli, ekonomik bir şekilde yürütülmesini temin etmek amacıyla, bunların idarî, malî ve sosyal hakları arasındaki adaletsizlikleri gidermek üzere, kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi talep edilmekte; ancak, bunu ne şekilde gerçekleştireceği kamuoyuna açıklanmamaktadır. Bu konuda hükümetin kamuoyuna açıklanmış bir çalışması bulunmamaktadır. Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin malî ve sosyal hakları arasındaki adaletsizlikler nasıl giderilecektir? Nispeten daha düşük ücret ve sosyal hakkı bulunanların maaşları artırılacak mıdır? Maaşlarda bir iyileştirme sağlanacak mı? Hükümetin, bunları açıklaması gerekmektedir.

Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin malî ve sosyal haklarına ilişkin düzenlemeler oldukça dağınık bir hal almıştır. Maaş unsurları, çok sayıda kanunda farklı bir şekilde düzenlenmiştir. Maaş hesaplamaları karmakarışıktır. Memurlar, kendi maaşlarını hesaplayamamaktadır. Maaş hesabı, artık, bir uzmanlık alanı haline gelmiştir. Bu dağınıklık ve karışık uygulama da sorun yaratmaktadır. Kimin, hangi maaş unsurlarından yararlanacağı konusunda tahakkuk birimleri ve ilgililer arasında tartışma yaratılmaktadır.

Bakın, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 31.7.1970 tarihinde çıkarılmış ve o zaman "Kamu görevlilerine ödenen daha önceki tazminat, ödenek, vesaire ek ödemeler kaldırılmış ve yerine, tek bir aylık ödenmesi kararlaştırılmıştır" denilmiş. Bundan sonra, o günden bugüne kadar biz eskiye gitmişiz. Kamu personelinin şu andaki maaş unsurlarına şöyle bir göz attığımız zaman, 24 maaş unsurunun olduğunu görürüz.

Arkadaşlar, 24 kalemden oluşan bu unsurlar nelerdir; aylık, taban aylığı, ekgösterge, kıdem aylığı, özel hizmet tazminatı, yanödemeler, makam tazminatı ve temsil tazminatı, yüksek hâkimlik tazminatı, lojman tazminatı, yabancı dil tazminatı, dışişleri hizmetleri tazminatı, emniyet uçuş tazminatı, askerî uçuş tazminatı, yargı ödeneği, denetim tazminatı, üniversite ödeneği, geliştirme ödeneği, eğitim-öğretim ödeneği, idarî görev ödeneği, aile yardımı ödeneği, fazla çalışma ücreti, ekders ücreti, tayın bedeli, fon ücreti.

Bu gibi ödemeler, personelin maaş unsurlarından bazılarıdır. Memurun bu kadar çok sayıda ödeme unsurunu hesaplaması, bilmesi mümkün değildir. Hatta, konunun uzmanları bile, çoğu zaman, bu konuda tereddüde düşmektedir.

Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin maaş unsurları sadeleştirilmelidir. Maaş hesaplamaları basitleştirilmelidir. Her memur, kendi maaşını hesaplayabilmelidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; değinilmesi gereken bir diğer husus da, memur ve diğer kamu görevlilerinin sosyal ve malî hakları arasındaki adaletsizliklerdir. Bu adaletsizlikler hem statü farklarından hem de kurumlar arası ücret farklarından kaynaklanmaktadır. Memur, sözleşmeli personel, geçici işçi, sürekli işçi ve geçici personel arasında, yapılan iş gözetilmeksizin, ücret adaletsizliği bulunmaktadır. Aynı odada, aynı işi yapan kamu görevlileri, statüleri farklı olduğu için, farklı ücret almaktadırlar.

Diğer yandan, bazı kamu kurum kuruluşlarında özel personel rejimi uygulanmakta ve bunlara farklı ücretler ödenmektedir. Bu tür farklar giderilmelidir; aynı işi yapanların aynı seviyede ücret almaları sağlanmalıdır. Bu da, ancak, kapsamlı bir personel mevzuatı reformuyla sağlanabilir. Böylesine kapsamlı personel mevzuatı reformu, kanun hükmünde kararnameyle düzenlenemez. Kamu personel reformu kapsamlı ve uzun süreli çalışmayı gerektirir. Kapsamlı ve uzun süreli reform çalışması konusunda kanun hükmünde kararname çıkarılması, Anayasaya aykırıdır. Ayrıca, Anayasanın 128 inci maddesinde, memurların ve diğer bazı kamu görevlilerinin hakları ve yükümlülükleri, aylıkları ve ödenekleri ile diğer özlük işlerinin kanunla düzenlenmesi öngörülmüştür. Kamu görevlilerine tanınacak sosyal ve malî hakların her türünü destekliyoruz. Kamu görevlilerinin sosyal ve malî haklarının yanı sıra, çalışma koşullarının da iyileştirilmesi lazımdır. Ancak, hiçbir gerekçeyle Anayasaya aykırı düzenleme yapılamaz.

Değerli arkadaşlarım, bakın, size çok güzel bir örnek vereyim; kamu görevlilerinin bazı maaş unsurları niteliğini yitirmiştir diyoruz. Örneğin, "lojman tazminatı" adı altında yapılan yardım, personelin  ekgöstergesine  göre,  bugün  200 000 liradır,  400 000 liradır ve 600 000 liradır. Bu ödemeler devletin itibarını zedelemektedir. Hiçbir devlet, personeline, kira yardımı adı altında bir paket sigara fiyatının altında ödeme yapmaz. Bu tür maaş unsurları günümüz koşullarına uygun hale getirilmelidir.

Bazı maaş unsurlarıyla, kamu personeli arasındaki ücret adaletsizlikleri artırılmıştır. Bu unsurlardan biri de, temsil tazminatıdır. 4505 sayılı Sosyal Güvenlikle İlgili Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Temsil Tazminatı Ödenmesi Hakkındaki Kanunda, makam veya yüksek hâkimlik tazminatı öngörülen kadrolarda bulunanlardan Bakanlar Kurulu kararıyla belirlenecek olanlara temsil tazminatı ödenmesi hükme bağlanmış, 2000/457 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla, sadece, göstergeleri 7 000 ve daha fazla olanlara tazminat ödenmeye başlanılmıştır...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Yöndar, 1 dakika içinde toparlayınız efendim.

NECATİ YÖNDAR (Devamla) - Teşekkür ederim.

Bu uygulama, kamu personeli arasındaki ücret adaletsizliğini artırmıştır. Çok basit bir örnek vereceğim: Adalet Bakanlığında, iki yıllık bir hâkime 370 milyon lira, on yıllık kıdemli bir hâkime 400 milyon lira, onbeş yıllık bir hâkime 470 milyon lira maaş veriyoruz. Birinci sınıfa ayrılmış bir hâkime ise 1 milyar lira maaş veriliyor. Bu, aynı kurum içerisinde dahi, maaş dengesizliğinin hangi boyutlara ulaştığına çarpıcı bir örnektir.

Kamu personeli reformu ciddî bir iştir. Bu konuda, kapsamlı ve tutarlı bir çalışma yapılarak, herkesin üzerinde mutabık kalacağı sistem oluşturulmalıdır.  

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Yöndar.

Şahsı adına, Sayın Kamer Genç.

Süreniz 5 dakika.

Buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)

KAMER GENÇ (Tunceli) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tabiî, aslında, yani, boş bir işle uğraşıyoruz. Daha bugün... Yani, işte, siz boş işler getirince, biz de boş emek sarf ediyoruz; çünkü, niye, bugün bütçeyi çıkarmışız. Bütçede, kamuda çalışanların aylıkları, ödenekleri, sosyal hakları bütünüyle belirtilmesi lazım ve bu bütçede vardır da. Bütçeyi bugün çıkarıyoruz, arkasından, hükümetimiz diyor ki, bana üç ay yetki verin... Ne yapacaksın ey hükümet?.. Efendim, memurların, idarî, malî ve sosyal haklarını düzelteceğim... Peki, nasıl düzelteceksin?!. Nasıl düzelteceksin?!. Yahu, daha bugün bütçe çıkardın. Eğer, çıkardınsa, o bütçede niye düzenlemedin? Ee, yok...

Şimdi, değerli arkadaşlarım, yani, bu Türkiye Büyük Millet Meclisi yasama yetkisine sahip bir kurumdur. Yasama yetkisinin, yürütmeye devredilmesi çok istisnaî hallerde olması gereken bir sonuçtur ve üç aylık bir süre isteniyor. Ee, şimdi Meclis de açık... Ayrıca, Meclisin şu sırada, bu Meclis çalışmıyor, yasa çıkarmıyor gibi bir bahanesi de olamaz; yani olabilir ki, bir yanda fifty - fifty bir muhalefet iktidar dengesi olur, Parlamentodan yasa çıkmaz ve çok zorunlu ve ivedi bir yasa olur... Yetki de istenirken çok zorunlu ve ivedi bir yasanın çıkarılması için ve çok dar sınırlarla istenen bir yetki olması lazım.

Sayın Cumhurbaşkanı, biliyorsunuz, yani kanun hükmünde kararnamelerin bazılarını imzalamadı, geri iade etti "bunlar Parlamentonun yetkisindedir" dedi.

Sayın milletvekilleri, eğer Parlamento, üç ay, görevini yürütmeye devredecekse, o zaman, bir teklifte bulunuyorum üç ay maaş almayalım; bizim yerimize yürütme görev yapacaksa ve biz de bir görev yapmayacaksak o zaman biz niye maaş alıyoruz? Yani, işin içine girdiğiniz zaman, gerçekten, istenen yetki fuzuli; ama, bu yetkinin arkasındaki temel amaç nedir ben onu kavrayamadım. Çünkü, böyle, çok genel ifadelerle, hükümetimiz gelmiş, bizden yetki istiyor.

Bu istenen yetkiyle, işte, kamu görevlilerinin idarî, malî ve sosyal haklarının düzeltilmesi konusunda da ne yapacağını da söylemiyor. Şimdi "kamu hizmetlerinin verimli ve etkin bir şekilde yapılması için" diyor. Kamu hizmetlerinin etkin ve verimli şekilde yapılabilmesi için, kamuda çalışan insanların tek şeye ihtiyaçları vardır, aylıklarının artırılmasıdır. Bugün, kamuda çalışan insanların aldıkları maaş sefalet maaşıdır. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devletinin şanına ve şöhretine yakışmayan bir sefalet sınırı içinde maaş alıyor, çocuğunu okutamıyor, ilacını alamıyor, normal bir evde oturamıyor. Öte taraftan da, siyasî iktidarlar, kendilerine yandaş olan kişileri geçici işçi statüsünde veya belirli şeylerde, bir yandan da işçi olarak alıyorlar, geçici işçi kadrosuyla eleman alıyorlar. Tabiî, bunlar idarenin zaafları. Tabiî, bu, yalnız bu dönem yapılmıyor, her dönemde yapılıyor maalesef. Aslında, bunlar, Parlamentoda enine boyuna tartışılsa, yapılsa, daha sağlıklı bir sonuç olacağına inanıyorum.

Tabiî, iktidar çoğunluğu bizim dediklerimizi geçerli kılmıyor. Anayasa Mahkemesi bunları defalarca iptal etmiştir. Anayasanın 153 üncü maddesi çok açık: Yasama, yürütme ve yargı, Anayasa Mahkemesi kararlarına uymak zorundadır, aksi takdirde, Anayasa suçu işlemiş olur, Anayasa suçunu işleyenlerin cezası idamdır... Her gün idamlık suçlar bu Parlamentoda işleniyor. Bu idamlık suçları parlamenterlerin işlemesi için de, maalesef hükümetler buna vesile oluyor... Ama, tabiî, parlamenteri yargılayacak güç de olmayınca... İşte, böyle, gücü olan Anayasayı zaman zaman ihlal ediyor, kimse de bunu yargılamıyor, gücü olmayan da tabiî, mahkemelere gidiyor, işte "sen Anayasayı ilga suçunu işledin, değiştirme,   ortadan  kaldırma  suçunu  işledin"  denilerek, yargılanıp belli cezalar alıyor. Tabiî, bu statüdeki, yani milletvekili dokunulmazlığı olan kişilerin yargılanması mümkün değil; ama, aslında tabiî, önemli olan, kişilerin yaptıkları işlerin vicdan süzgecinden geçirilmesidir. Yani, ben, Anayasaya sadakat yemini etmiş bir parlamenter olarak, namusum ve şerefim üzerine Anayasaya sadakat yemini etmiş bir parlamenter olarak, yapacağım işlemlerde Anayasaya sadakat göstermek zorundayım. Göstermiyorsam, demek ki yaptığım yeminde bir çürüklük var demektir.

Hepinize saygılar sunarım. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Aksaray Milletvekili Murat Akın; buyurun Sayın Akın.

MURAT AKIN (Aksaray) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 566 sıra sayılı tasarının 2 nci maddesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, 2 nci madde, 1 inci maddeye atıf yapmak suretiyle, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin çalışmalarında etkinliği artırmak ve kamu hizmetlerinin düzenli, süratli bir şekilde yürütülmesini sağlamak için, bu yetkiyi kullanırken, 2 nci maddeyi de içerisine alacak şekilde -zımnen de olsa-  düzenlenmiş bir maddedir.

Değerli milletvekilleri, şimdi, 1 inci madde olsun 2 nci madde olsun, bir kere, bu, Anayasanın 7 nci, 87 nci, 91 inci ve 38 inci maddelerine aykırı hükümler taşımaktadır. Şimdi  "verimli ve etkin şekilde yürütülmesi" derken, bunun kriteri nedir; şartları nedir; memurun yaptığı hangi çalışmalar verimlidir, yaptığı hangi çalışmalar verimsizdir; bununla ilgili şartları belirlediniz mi? Bir amire göre, memurun bazı  çalışmaları verimli görülebilir; ama, diğer bir amire göre, diğer bir müdüre göre, o memurun çalışması verimsiz sayılabilir. Peki, bu kriteri tespit etmeden, siz, kalkıp, tamamen, bu memurları, belirli insanların eline teslim ederseniz, bu insanlar, bu uygulamanın neticesinde rencide olurlarsa, bunun vebali kimi üzerine olacak?

Değerli milletvekilleri, ilk önce, bu kriterleri tespit etmek için, memurlarda bir performans değerlendirmesine gitmek lazım. Bugün, modern dünyada, bilhassa, insan kaynaklarının yönetiminde, en önemli fonksiyonlardan birisi, çalışanların başarı düzeyini ölçmek üzere performans değerlendirmesi yapılmasıdır. En genel şekliyle, performans değerlendirmenin amacı, çalışanı, tüm yönleriyle değerlendirerek, eksikliklerini ortaya çıkararak, bunların giderilmesini sağlamak, başarılarını güçlendirmektir. Performans değerlendirmesinde olması gereken temel öncelik, başarısızlıkların cezalandırılması değil, başarıların ödüllendirilmesidir; hedeflenen tüm çalışmaların, kendi başarı ve başarısızlıklarını gözden geçirmektir.

Şimdi, bu uygulama sonucunda, bazı insanlar, ola ki, kabiliyeti itiba-riyle başarılı olamayabilir. Siz, emekliliğine birkaç sene kalmış veya memuriyetinin onbeşinci, yirminci yılına gelmiş bu insanları cezalandırma yoluna mı gideceksiniz? Halbuki, yeni alımlarda bu kriterleri değerlendirmiş olsaydınız, bu kriterler, memurun ilk defa göreve alımında, seçiminde uygulanmış olsaydı, hiç değilse, bu değerlendirmenin sonucunda, kriterlere uymayan in-sanların cezalandırılması cihetine gidilmesi yolu da seçilmemiş olurdu.

Değerli milletvekilleri, Anasol - M Hükümeti, 1999 yılında ve 2000 yılında, memurları, enflasyonun altında ücret vermek suretiyle cezalandırma yoluna gitmiş ve emek platformunun taleplerine kulaklarını tıkamıştır. Bu talepleri yerine getirmeyen hükümet, acaba, memurlar arasında, işçiler arasında, çalışanlar arasında yeniden hoşnutsuzluklar mı oluşturacaktır?

1999 yılı sonu itibariyle TÜFE 68,8; memur ücret zammı yüzde 55, 2000 yılı sonu itibariyle TÜFE 43,8; kasım sonu itibariyle memur ücret zammı, ortalama, yüzde 30'ların altında ve memurlarımız, halen, geçen yıllardan alacaklı durumda bulunmaktayken, hükümet, 2001 bütçesiyle...

BAŞKAN - Sayın Akın, 1 dakika içerisinde toparlayınız.

MURAT AKIN (Devamla) - ... memurlara yüzde 15 zam vermeyi kabul etmiş; ancak, yürürlüğe koymakta olduğu vergilerle, memurların ve diğer çalışanların, işçilerin, emekli, dul ve yetimlerin, sanayici ve esnafın, ziraatçinin, serbest meslek erbabının; velhasıl, tüm toplum kesimlerinin bütün gelirlerine el koymuş bulunmaktadır.

DYP olarak, 1996-1997 yıllarında memur maaşlarını en iyi şekilde değerlendirerek, memur maaş katsayısı altı ayda yüzde 195 artırılmış; yine, memurlara, enflasyonun üzerinde, reel olarak yüzde 64,7 oranında artış sağlanmış, asgarî ücret de yüzde 100 oranında artırılmış, gelir dilimlerinde iyileştirmeler yapılmış, bu artışlar, esnafa, işçiye, emekli, dul ve yetimlere aynen yansıtılmıştır.

Doğru Yol Partisi dönemindeki bu durumun memurlar üzerinde yansıması...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MURAT AKIN (Devamla) - Halen, memurlar, bu gelirlerle, temin ettikleri imkânlarla, bugün, ayakta durabilmektedirler.

Bu duygu ve düşüncelerle, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Akın.

Sayın Gül, buyurun.

RAMAZAN GÜL (Isparta) - Sayın Başkanım, delaletinizle, Sayın Bakanıma bir soru arz etmek istiyorum.

Malumlarınız olduğu üzere, haziran ayında bu kanun hükmünde kararname Yüce Meclisten geçti. Biz, o zamanın hükümet yetkililerine bazı sorular sormuştuk. Soru sormamızın nedeni de, özellikle Karayollarında çalışan mühendisler ile Devlet Su İşlerinde çalışan mühendis arkadaşlarımız, kardeşlerimiz, beni ziyarete gelmişler ve "Efendim, mühendisler arasında maaş uçurumu vardır. Örneğin, bir Merkez Bankasında çalışan bir mühendis 1 milyar liraya yakın maaş almakta; ama, Devlet Su İşlerinde veyahut da Karayollarında çalışan bir mühendis, 240 milyon lira maaş almaktadır. Aslında, hepimizin yaptığı iş, bir mühendislik görevidir. Bu, bizde huzursuzluk yaratmaktadır ve görev anlayışımızda da bir üzüntüye neden olmaktadır" demişlerdi, o zamanın şartları içinde. Ben de, bu konuyla ilgili olarak, sayın hükümet yetkilileriyle görüştüm ve bu konuyu arz etmiştim. Onların bana vermiş oldukları cevap şuydu: "Ramazan Bey, tamam, biz kanun hükmünde kararname çıkarıyoruz ve bu konulara kesinlikle çözüm buluyoruz" dediler.

BAŞKAN - Sayın Gül, sorunuzu sorar mısınız... Soru soracak arkadaşlar var...

RAMAZAN GÜL (Isparta) - Bitiriyorum efendim.

Bu kanun hükmünde kararname çıktı; maalesef, başka amaçlarla kullanıldı.

Sayın Bakanım, yine, şu anda, Yüce Meclisin huzurunda bu kanun hükmünde kararname çıkarılma durumunda. Acaba, bu mühendisler arasındaki ücret dengesizliğini ne zaman çözeceksiniz? Bunun aydınlatılması konusunda sizden kesin bir tarih rica ediyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Teşekkür ederiz.

Sayın milletvekilleri, sorular kısa ve gerekçesiz olmalı. Lütfen...

Sayın Seven, buyurun.

NİDAİ SEVEN (Ağrı) - Sayın Başkan, uzun zamandır, farklı kurumlarda farklı ücret grupları arasında büyük adaletsizlikler olduğu görülmektedir ve bugüne kadar, gelmiş geçmiş hükümette bulunan insanlar, devamlı, bu memurların durumunun düzeltilmesi konusunda değerlendirmeler yapmışlardır. Bugün, görüyoruz ki, bu hükümetin getirmiş olduğu kanun hükmündeki kararnameye karşı çıkmaktadırlar.

Sayın Bakanıma soruyorum; acaba, kamuoyunda memur tepkisini dile getiren bu karşı çıkanlara karşı bir anket düzenlediler mi?

İkinci sorum: Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulunun Meclise bağlanması konusunda bir çalışma var mıdır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Seven.

Sayın Erbaş, buyurun.

FETHULLAH ERBAŞ (Van) - Sayın Başkanım, aracılığınızla, Sayın Bakanıma aşağıdaki sorularımı sormak istiyorum.

Birincisi, kamuda çalışan 657 sayılı Kanuna tabi mühendisler ve şeflerin, şoförlerinden daha az maaş aldıkları bir vakıadır. Toplu iş sözleşmesi yapan, kamuda çalışan işçiler ile mühendisler arasındaki bu ücret adaletsizliği bu yetkiyle giderilecek mi?

İkinci sorum: Yüzüncü Yıl Üniversitesinde, 42 öğrenci, hiçbir uyarıda ve ihbarda bulunulmadan, başları örtülü kampuse geldiler diye okuldan atıldılar. Bu yasada, bu adaletsizlikleri giderecek düzenlemeler yapılması göz önünde bulundurulur denildiğine göre, bu adaletsizlik giderilecek mi?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ederiz.

Sayın Güler, buyurun.

MAHFUZ GÜLER (Bingöl) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, delaletinizle, Sayın Bakandan aşağıdaki sorularımın cevaplandırılmasını istiyorum.

Birinci sorum: Hükümet, 1 inci maddeyle verilen yetkiyi kullanırken adaletsizliği giderecek kriterleri nasıl tespit edecek? Bu kriterler nelerdir?

İkinci sorum da şu: İdarî hakların içeriği nedir? İdarî haklarla kastedilen bu muğlak terimi açıklar mısınız?

Ayrıca, bu maddeyle, neden birden fazla kararnamenin çıkarılması düşünülmektedir?

Teşekkür ederim efendim.

BAŞKAN - Teşekkür ederiz.

Sayın Bakanım, buyurun.

DEVLET BAKANI HASAN GEMİCİ (Zonguldak) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; ben, daha önce yaptığım açıklamalara ilave olarak tekrar etmek istiyorum. Öncelikle, şu anda gündemde olan Yetki Kanunu Tasarısına benzer bir yetki yasası, 1986 yılında, 3268 sayılı Yasayla iki yıllık süre için alınmış ve bu iki yıllık süre içerisinde, memurlarla ilgili, kamu görevlileriyle ilgili çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. Anayasaya aykırılık iddiaları var. Bu yasayla ilgili, Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine gidilmiş; fakat, Anayasa Mahkemesi, Anayasaya aykırı bulmamıştır. Şu anda bizim getirdiğimiz yetki yasası da, daha önceki 3268 sayılı Yetki Yasasına benzer bir yasadır ve daha sınırlıdır, süresi de daha kısadır, üç aylık bir süre için çıkarılmaktadır.

Şimdi, biraz önce de ifade ettiğim gibi, bu yasanın amacı, kamu görevlileri arasındaki ücret dengesizliklerinin, adaletsizliklerinin giderilmesi ve kamu çalışanlarının durumlarının olabildiğince iyileştirilmesidir. Tabiî ki, kamu personeli arasındaki ücret dengesizliği bir anda oluşmamıştır. Dolayısıyla, bu düzensizliğin ve bu dengesizliğin tamamen giderilmesini, bu 57 nci hükümetten beklemek de doğru değildir; ama, hükümetimiz, olanaklar elverdiği ölçüde bu adaletsizliği giderecek ve kamu görevlilerinin durumlarını iyileştirmeye çalışacaktır.

Biraz önce de ifade ettiğim gibi, arkadaşlarımızın, Sayın Gül'ün, Sayın Erbaş'ın ve Mahfuz Güler'in sorularında, tabiî ki, teknik konular var. O teknik konular, bu yetki yasasıyla birlikte yapılacak çalışmalarla belirlenecektir.

Onun dışında, kanunun kapsamıyla ilgili çeşitli meslek gruplarından söz edilmektedir. Tabiî ki, kanun, bütün kamu görevlilerini kapsayacaktır.

Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Arz ederim.

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Bakanım.

Maddeyle ilgili 4 önerge vardır; önergeleri, geliş sırasına göre okutup, aykırılık derecesine göre işleme alacağım.

İlk önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 566 sıra sayılı kanun tasarısının 2 nci maddesinde geçen "sosyal haklarında hizmetin özellik ve gereklerine" ibaresinin "sosyal haklarında hizmetin nicelik, nitelik ve gereklerine" şeklinde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

 

A. Ziya Aktaş

Salih Dayıoğlu

Yalçın Kaya

 

İstanbul

İzmir

 İçel

 

Müjdat Kayayerli 

 

 Mehmet Ali Bilici

 

Afyon

 

Adana

BAŞKAN - İkinci önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 566 sıra sayılı kanun tasarısının 2 nci maddesinde geçen "ülkenin ekonomik ve sosyal durumunu" ibaresinin "ülkenin ekonomik ve sosyal gelişmişlik durumunu" şeklinde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

 

A. Ziya Aktaş

Salih Dayıoğlu

Yalçın Kaya

 

İstanbul

İzmir

 İçel

 

Müjdat Kayayerli 

 

 Mehmet Ali Bilici

 

Afyon

 

Adana

AYDIN TÜMEN (Ankara) - Arkadaşlar önergelerini çektiler Sayın Başkan.

A. ZİYA AKTAŞ (İstanbul) - Önergemizi geri çekiyoruz efendim.

BAŞKAN - Önergelerini geri alıyorlar.

Madde üzerinde önerge yok.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum...

TURHAN GÜVEN (İçel) - Önerge sahipleri kalksın da söylesinler... Grup başkanvekilleri "arkadaşlar önergelerini geri alıyorlar" der mi yani!

BAŞKAN - Önerge sahibinin görüşünü de aldım... Kalktı, söyledi Sayın Güven.

TURHAN GÜVEN (İçel) - Kalksın, Sayın Aktaş söylesin "ben, önergemi geri alıyorum" desin.

BAŞKAN - Söyledi efendim, geri aldığını ifade etti.

2 nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

3 üncü maddeyi okutuyorum:

Yürürlük

Madde 3. - Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN - 3 üncü maddeyle ilgili olarak, Fazilet Partisi Grubu adına, Sayın Yasin Hatiboğlu. (FP sıralarından alkışlar)

TURHAN GÜVEN (İçel) - Sayın Başkan, müsaade eder misiniz...

Şimdi, bu önergelerde 5 imza var. Bir imzanın geri çekilmesi yeterli değil.

BAŞKAN - Sayın Güven, bunlardan biri çekildiği zaman imza eksik oluyor...

TURHAN GÜVEN (İçel) - Efendim, neden? Bunlar önceden verilmiş önergeler...

BAŞKAN - Hayır efendim, yeni verildi.

Sayın Güven, buraya güvenin.

TURHAN GÜVEN (İçel) - Genel Kurulda mı verildi bunlar?

BAŞKAN - Evet...

TURHAN GÜVEN (İçel) - Mesela, Nidai Beye sormuyorsunuz.

Çektiniz mi efendim?

NİDAİ SEVEN (Ağrı) - Çektim efendim; siz görmediniz...

TURHAN GÜVEN (İçel) - Tamam, söyleyin o zaman...

BAŞKAN - Sayın Hatiboğlu, buyurun efendim.

FP GRUBU ADINA YASİN HATİBOĞLU (Çorum) - Sayın Başkan, Yüce Heyetin değerli üyeleri; görüşülmekte olan Yetki Tasarısıyla ilgili olarak Grubum adına huzurunuzda bulunuyorum; Grubum adına ve şahsım itibariyle Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sözü uzatacak değilim; ama, bir iki hususa temas etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, elbette, Anayasanın 87 nci maddesi ile 91 inci maddesi birlikte mütalaa edildiği takdirde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, kanun hükmünde kararname çıkarabilmesi için hükümete yetki vermesi mümkün. Bu, anayasal bir düzenlemedir; buna bir itirazımız yok.

Bir hukukçu olarak ve grup başkanvekili sorumluluğunu hissederek ifade ediyorum; bizim itirazımız şuna: Bizde, maalesef, kurallar istisna, istisnalar kural haline getiriliyor. Olağanüstü hal diyorsunuz, olağan hale geliyor; işte sıkıyönetim diyorsunuz, sanki normal yönetim gibi. Yani, Anayasada haklar düzenliyorsunuz, falan falan "amma", "ancak" diyorsunuz, istisnalar getiriyorsunuz. Takibat açısından istisnalar, sanki, kuralmış, kaidelermiş  gibi,  olağan  kurallarmış  gibi, hayatımızı onlar kapsıyor, onlar çevreliyor, onlar çerçeveliyor. Bizim itirazımız buna.

Bakın, bir örnek vereyim: Anayasanın 91 inci maddesinin lafzında yok ise bile, müzakere tutanaklarına baktığımız zaman görürüz; 91 inci madde neden düzenlendi... İhtiyaç hâsıl olabilir -bu, gayet doğaldır- Meclis, toplantıda olmayabilir, çok acil meseleler olabilir, zaruret hali olabilir; o takdirde, hükümetlere kanun kuvvetinde, gücünde kararname çıkarma imkânı verilebilir. 91 inci madde de zaten bunun için düzenlenmiştir.

Peki, şimdi, biz, olayımıza bakalım. Biz, haziran ayından beri, altı  aydır  bu  meseleyi konuşuyoruz. Yani, biz -ben hatırlıyorum- 240 maddelik Gümrük Kanununu, benim kürsüde bulunduğum dönemde çıkardığımız 153 maddelik Trafik Kanununu, altı saatte çıkardık, bir günde çıkardık. Yani, şu kanun hükmünde kararnameye dayanarak, Bakanlar Kurulu kararıyla, kişisel hakları, temel hakları, siyasî hakları düzenleyeceğinize, doğrudan tasarı olarak getirseniz, şimdiye kadar kırk defa çıkardı. Bunun neresinde müstaceliyet; hiçbir tarafında. Zaruret hali neresinde; hiçbir tarafında. Şimdiye kadar kırk defa çıkardı. Ne düzenlenmek isteniyor, ne yapılmak isteniyor; bunu anlayamıyoruz. Anlayamadığımız için de, acaba diyoruz, -affedersiniz, amiyane tabiriyle- yine, bir tezgâh mı var diye insan korkuyor.

Bakınız, bir örnek vereyim: Değerli milletvekilleri, gerçekten, Türkiye Büyük Millet Meclisinin düzenlemeleri düzgün olmalıdır. Yani, Anayasa Mahkemesi, elbette, anayasal bir kurumdur; kanunlarda aykırılık varsa onları iptal eder, en doğal hakkıdır; ama, ben istiyorum ki, eserleri, düzenlemeleri, her gittiğinde geri dönen bir Parlamento olmasın. Benim istediğim budur. Bu çabayı bunun için sarf ediyorum ben. Ben, korkuyorum ki, bu düzenlemeniz -unutmayın, şuraya da bir çizgi çekiyorum, benim bölgemde iyi bilirler şuraya bir çizgi çekmeyi- bakın, iptal edilecektir. Bizi dinlemiyorsunuz; ne olursunuz, şu iktidar-muhalefet ayrılığını, peşin hükümlülüğünü bir kenara koyun, bir dinleyin. Bakın, bu, iptal edilecektir ve biz, iptal edilmesi için müracaat edeceğiz. Onun için, bunu biraz düzgün yapalım.

Bir örnek vereceğim: Kanun hükmünde kararnameler, çok ihtiyaç halinde çıkarılır, yetki kanunları ender ahvalde, "enderi nadirat" denilen ahvalda alınır. Ender ahvalde yetki... Şimdi, sizinki öyle mi; hayır, sizinki öyle değil. Ben size rakam vereyim; bu hükümet, 21 inci Dönem içerisinde...

Şimdi, değerli milletvekilleri, ciddî bir şey söylüyorum; bazı arkadaşlarımız, belki bu meseleyi kavrayamadığı için tebessüm ediyorlar. Bunu, mazur görüyorum; olabilir. Bir şey söylüyorum; 770 tane tasarı sevk etmiş, 228 tanesi kanunlaşmış, 228 tane tasarı... Peki, kanun hükmünde kararname kaç tane; 290 tane.

Beyler, yasa meclisi biziz. Eğer, şu rakamlar, 770'e karşı 10, 3 yahut 15, 18, 6 olsa, bunun izahı mümkündür. Asıl kanun yapması lazım gelen merciin görüştüğü, konuştuğu, kanunlaştırdığı tasarı sayısı 228, Bakanlar Kurulunun kanun hükmünde yaptığı yasa, yasa gücünde düzenlediği belge 290.

Şimdi, yasama kurulu, yasa yapan kurul, biz miyiz, hükümet mi?! Bizim sıkıntımız burdadır. Bizim başka bir sıkıntımız daha var; işte, siz, yine -İktidar kanatları için söylüyorum; beni, lütfen, anlayışla karşılayınız- bu tasarıyı, Plan ve Bütçe Komisyonundan aldınız, getirdiniz... Yapmayın!.. Biz, sizin, hangi sözünüze güveneceğiz; söyleyin bize lütfen... Biz, anlayışsız falan değiliz; yanlış anlamayınız. Bakın, sizin bile anlayışsızlık göstereceğinize, biz inanmıyoruz. Lütfen, bizim anlayışsız olduğumuzu vehmetmeyiniz. Neden, siz, hâlâ... Tarihi şu: 15.12.2000. Hâlâ, Plan ve Bütçe Komisyonundan getirdiniz. Halbuki, bizim düzenlediğimiz, yarı kalan İçtüzük düzenlememiz var. 5 inci maddesinde bir düzenleme yaptık. 5 inci maddesinde ne deniliyor?.. Komisyonların görevlerini belirledik beyler. Hükümet üyelerimiz oy verdi buna; böyle olsun dedi. Siz oy verdiniz, biz oy verdik, böyle olsun dedik. Nasıl olsun dedik; demişiz ki: "Anayasa Komisyonunun görevi: Anayasa yapımına, değiştirilmesine veya kaldırılmasına yönelik kanun tekliflerini, yetki kanunlarıyla ilgili tasarıları Anayasa Komisyonu görüşür" demişiz. Oy verdik, onbeş gün önce oy verdik; onbeş gün önce oy verdiğiniz şeye kendiniz uymuyorsunuz; gidiyorsunuz, Plan ve Bütçe Komisyonundan toplayıp getiriyorsunuz; sonra da, bize diyorsunuz ki, ne olursunuz, bize güvenin. Ee, biz, size güvenemiyoruz; amellerinizden dolayı, amalinizden dolayı güvenemiyoruz. Yoksa, sizin kaşınızı, gözünüzü seviyoruz, bir itirazımız da yok. Boyunuz, posunuz iyi. Boyunuz iyi, huyunuz iyi değil, huyunuz!.. (FP sıralarından alkışlar) Bizim üzüntümüz bu. Bırakın artık bu huyu; yani, canınızla can gardaşı olmasın huyunuz. Canınız uzasın, uzun olsun ömrünüz; ama, şu huyunuz, çıksın artık, bırakın şu huyunuzu.

Değerli milletvekilleri, gerçekten, bakınız, Anayasanın sadece maddelerini söyleyeceğim, sürem doldu... Lütfen bir tetkik buyurunuz, ciddî bir mesele görüşüyoruz. Anayasanın 2 nci, 7 nci, 11 inci, 87 nci, 91 inci ve 153 üncü maddelerini bir inceleyiniz. Biz, yasa yapıyoruz, anayasa yapıcıyız aynı zamanda. Peki, biz kendimiz uymazsak, buna kim uyar?.. Kimin uymasını isteyebiliriz?..

Değerli milletvekilleri, teşekkür ediyorum. Grubumun görüşlerini arz ve ifade ettim Heyetinize. Bu düzenleme içimize sinmiyor; içimize sinmediği için de oyumuz olumsuz olacaktır.

BAŞKAN - 1 dakika içerisinde toparlayınız efendim.

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) - 1 dakika verildiğine göre, zaman boşa geçmesin. (Gülüşmeler)

Kanun hükmünde kararname için yetki alıyorsunuz değil mi efendim? Kararname çıkaracaksınız; kararname Resmî Gazetede yayımlandığı gün yürürlüğe girecek, öyle değil mi efendim?.. Yürürlüğe girecek... Peki, siz ne yapacaksınız; o gün Meclis Başkanlığına vereceksiniz. Böylece, görevinizi yapmış olacaksınız. Kaç sene kalacak? 297 tane kanun hükmünde kararname burada bekliyor. Kaç sene olmuş? Otuz senelik kanun hükmünde kararnameler var.  Bundan sizi sorumlu tutuyorum falan zannetmeyin. Hep böyle gelmiş geçmiş. Yani, olmaz bu. Onun için, biz, bir anayasa taslağı hazırladık, orada diyoruz ki:"Resmî Gazetede yayımlandığı günden itibaren, tatiller, ara vermeler dahil, kanun hükmünde kararnameler, altı ay içerisinde neticelendirilmelidir; neticelendirilmiyorsa eğer, düzenlenmemiş sayılmalıdır."

Efendim, saygı sunuyorum, Sayın Başkanlığı da zorlamak istemiyorum.

Teşekkür ediyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN -Teşekkür ederiz Sayın Hatiboğlu.

Doğru Yol Partisi Grubu adına, Trabzon Milletvekili Sayın Ali Naci Tuncer, buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)

DYP GRUBU ADINA ALİ NACİ TUNCER (Trabzon) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz kanun tasarısının 3 üncü maddesi hakkında Grubum adına söz almış bulunuyorum; hepinizi Grubum ve şahsım adına selamlıyorum.

Vakit çok geçti; oruç nedeniyle dudaklarımız kuruyor; onun için, sürçülisan edersek kusura bakmayın.

Saygıdeğer milletvekilleri, iki gün önce, bir seyahatten döndüğümde tasarıyı bize verdiler, Anayasa Komisyonunda görüşülecekti. İnanın, iki yıla yaklaşan yasama dönemimde, en haz aldığım yasa tasarısı olarak gördüm. Ömrünü bürokraside geçirmiş, saçlarını bürokraside ağartmış bir arkadaşınız olarak, memurlara yapılacak iyiliği duyunca nasıl haz duymazdım... Ama, tasarıyı inceledikçe bu duygularım değişmeye başladı.

Saygıdeğer arkadaşlar, tasarıyı, bir kere, hukukî yönden incelememiz lazım. Yüce Meclisimiz, yasama yetkisini kullanırken Anayasaya bağlı olarak görev yapmalıdır. Anayasanın 91 inci maddesi, Yüce Meclise, kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini hükümete verme hakkını vermiştir. Çok net yazılmamış, birçok hükümet, bu hükümden istifade ederek, yasama meclisine gelmeden bazı tasarrufları yapmak için yetki istemiş. Bunlar Anayasa Mahkemesine gitmiş ve artık Anayasa Mahkemesinin takarrüreten içtihatlarına göre, üç fonksiyon aramaktadır bunda. Birincisi, çok acil ve ivedi olacak; ikincisi, zamanla mukayyet olacak; üçüncüsü, yetki aldığınız sahaları tadadî olarak belirtmeniz lazım diyor. Şimdi, biz, yasada ne yapıyoruz; kamuda çalışan tüm insanların özlük haklarını, sosyal haklarını ve bu tasarıyla getirilen, hukuk literatüründe olmayan, idarî haklarını... İdarî hak nedir; izah edeceğim. İdarî hak diye bir şey olmaz, idarî sorumluluk olur. Peki, ne kadar zümreyi ilgilendiriyor; 1 milyon 900 bin memur, 200 000 sözleşmeli, 600 000 işçi; yani, 3 milyona yakın bir topluluğun özlük haklarını, sosyal haklarını, idarî haklarını düzenleyeceğiz. Ne kadar zaman içerisinde; üç ay içerisinde.

Saygıdeğer milletvekilleri, daha önce de bu hususlar gündeme gelmiş -kamuda çalışanlar arasındaki ücret dengesizliği her hükümet döneminde gündeme gelmiş- ve uzun çalışmalar yapılmıştır. Benim dönemimde yaptığım çalışmada -rakam şimdi tam aklımda değil- ya 111 ya 115 mevzuattan kamu çalışanlarına ücret ödüyoruz, bir kısmı kanunla, bir kısmı tüzükle, bir kısmı yönetmelikle, bir kısmı da bakan oluruylaydı.

Şimdi, bu kadar girift bir mevzuu üç ay içerisinde düzenleyebileceğiz!.. Eğer, hükümetin böyle bir sihirli değneği varsa, mutluluk duymamak mümkün değil; ama, tasarıyı incelediğimizde, ağırlıkla, baştaki kelimelere takılıyoruz "idarî haklar..." Sayın Bakana Anayasa Komisyonunda sorduk "bu idarî haklar nedir" dedik "teknik bir mevzudur, buradaki bürokrat arkadaş açıklasın" dedi. Beraber çalıştığım, çalışmasına inandığım, mevzuatı bilen Sayın Genel Müdür "disiplinle ilgili" dedi. Demek ki, arkadaşlar, buradaki ağırlık disipline dayanıyor. Şimdi, sayın hükümete soruyorum: 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda, 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanununda, disiplin yönünden ne eksiklik var? Eğer varsa, o maddeleri burada tadaden sayacak, ben şurada eksiklik görüyorum, bunları düzeltmek için getiriyorum diyecek.

Malî mevzuda spesifik örnekler verdiler, doğrudur. 2802 sayılı Hâkimler Kanununda -zamanında çıkarılmıştır- birinci sınıf hâkimler ile birinci sınıfa ayrılmayan hâkimler arasında bir uçurum meydana gelmiştir. Madde konulduğunda böyle bir uçurum yoktu, ufak bir fark vardı. Birinci sınıf hâkim demek, on yılını, oniki yılını dolduracak -bir zamanlar on yıldı- sicilleri müsait olacak, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca birinci sınıfa ayrılacak. Kitap üzerinde yapılan bir işlemdir. Birinci sınıfa ayrılan hâkim ile birinci sınıfa ayrılmayan hâkimin oyları aynıdır, aynı yargılamayı yapar, savcı olarak aynı görevi yapar, aynı iddianameyi yazar. Bu uçurumların kaldırılması doğrudur; ama, burada tadaden belirteceksin. 3 milyona yakın insanın hakkını koruyacağım ve üç ay içerisinde yapacağım demek, gerçekçi bir ifade tarzı olmaz ve acil olmaz.  

 Tamam, hükümet, gerekçesinde "ben, çalışmaları yapıyorum" diyor. Bugün, Bütçe Kanunu çıktı, oraya hiçbir şey koymuyorsun; bu, malî bir külfet getirecek. Sosyal haklarını sorduk, nedir; "lojman yapmaktır" denildi. Üç ay içerisinde hangi memura lojman yapacaksın?.. Demek ki, gerçekçi bir ifade değil.

İlk aklıma gelen, acaba, bu "idarî hak" dedikleri, disiplini, bazı güçlerin veya bazı organlar nedeniyle kamufle mi etmek istiyorlar?.. Ramazan günü, şeytan, insanın aklına getiriyor. Ondan sonra, yok canım, onlar da bizim gibi yemin etmiş, bu Parlamentonun üyeleri, yüce bakanlar, böyle bir şey yapamazlar dedim; ama, bugün, o şeytanın kafama soktuğu fikir, biraz daha yeşermeye başladı. Yüksek oylarınızla, o cümle çıkarılmadı. Eğer öyle bir endişemizi gidermek isteseydiniz, "arkadaşlar, bizim düşüncemiz, memuru biraz daha iyi hale getirmek... Belki, tamamını yapamayacağız; ama,100, 200, 300 tanesini düzeltirsek, bu da bir kârdır. Sizin endişenizi ortadan kaldırmak için de, bu "idarî" kelimesini kaldırıyoruz" diyebilmeliydiniz. Ama, mazur görün beni, şüphemiz, hep, idarî haklar içerisine saklanmaktadır. İdarî haklar... Hukuk literatüründe böyle bir kelime dahi yoktur. Ama, bu kanun çıktığı takdirde, bu da bir kanun terimi haline gelecek ve yasalaşacaktır.

Saygıdeğer milletvekilleri, bilhassa hükümet kanadının sıkıntısı muhalefete nazaran daha çok. Biz de bu ıstırabı duyuyoruz sizin kadar; ama, sizin, bir de mesuliyetiniz var, sokaklar kan gölüne döndü.

Bugün, memurlarımızın yüzde 50'si yoksulluk çizgisinin altında. Getirin buraya, imkânlarımız neye elveriyorsa yapalım; ama, böyle, muğlak kelimelerle gelmeyin. Zaten, ikinci fıkrada, onu kamufle edecek bir hüküm de getirmişsiniz: "Devletin malî imkânları müsaade ettiği nispette..." Zaten, devletin malî imkânlarının müsaade etmediğini her gün söylüyorsunuz. "Ben, yüzde 10'dan fazla veremem, devletin malî imkânı yoktur, IMF'den aldığım program budur, benim istikrar programım bozulur" diyorsunuz. Peki, bunu, şimdi, nereden getireceksiniz?.. Ha, oraya sığınacaksınız "malî imkânlarım müsaade etmiyor..." O zaman aciliyeti nerede?..

Kanunları değiştirelim... Bundan önce de yapılmıştır. Yıllara sâri malî iyileştirmeler getirilmiştir. Ek göstergeleri hatırlayın. İşte "1980 yılında şu kadar girecek..." 1981, 1983, 1985'e kadar gitmişti. Öyle hükümler getirin; ama, Meclise getirin.

Kanun hükmünde kararname demek, çok acil, anında alınması gereken tedbir demek ve ana gerekçede de öyle yazıyorsunuz. "Kamu kesiminde ücret adaletinin sağlanması amacıyla yürütülen çalışmaların tamamlanmasına kadar kamu personelinin hakları arasında dengesizliklerin giderilmesi için bazı ivedi düzenlemeler..." İşte, bu ivedileri sayın; nerede ivedilik var, hangisinde çok büyük zaruret var. "Efendim, örnek: Şoförü, genel müdüründen çok maaş alıyor..." Yeni bir olay değil; şoför, toplusözleşmeden alıyor. Toplusözleşmeyi de mi kaldıracaksınız?..

Saygıdeğer milletvekilleri, şimdi, bu gerekçeler, ne bana ne Grubuma inandırıcı gelmiyor. İnandırıcı gelmeyince de, müsaade buyurun da, kabul değil, ret oyu verelim. Biz, bu ret oyunu verirken de üzülüyoruz. Keşke, burada inansam ki, on tane memurun durumu düzelecek, yine evet oyu vereceğim; ama, bu da yapılmayacak; çünkü, burada, kamufle edilen bir amaç var. Bu amacı da, yüksek oylarınızla, belki bilerek belki bilmeyerek -bilmiyorum- siz de bunu tasdik ettiniz, Yüce Meclis olarak. Ne olurdu o kelimeyi oradan çıkarsaydık da, huzur içerisinde, Anayasaya aykırı olmasına rağmen, belki, Anayasa Mahkemesi görüş değiştirir de, bunu bozmaz diye biz de oy verir-dik; ama, maalesef...

Bu duygular içerisinde, biz, evet diyemeyeceğiz; üzülerek diyemeyeceğiz. Keşke, memurlar için daha düzenli kanunlar getirseniz de, biz de, sizinle beraber burada evet diyebilsek.

Bu duygular içinde, hepinize saygılarımı sunuyorum. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkürler Sayın Tuncer.

Şahsı adına, Balıkesir Milletvekili Sayın İlyas Yılmazyıldız. (DYP sıralarından alkışlar)

Buyurun efendim.

Süreniz 5 dakika Sayın Yılmazyıldız.

İLYAS YILMAZYILDIZ (Balıkesir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Devlet Planlama Teşkilatı tarafından hazırlanıp, hükümetçe uygulamaya konulan, 2001 yılı yatırım programında da yer aldığı gibi, 2000 yılında memurlar, emekliler ve düşük ücretli çalışan işçilerin gelirlerinde ciddî gerilemeler olmuş ve bu kesimler, önemli ölçüde gelir kaybına uğratılmıştır.

2000 yılında, memur maaşlarında en az yüzde 11,2'lik; asgarî ücretli işçilerde en yüzde 14,1'lik; Emekli Sandığı, SSK ve Bağ-Kur emeklilerinde ise, en az yüzde 12 ilâ 14 oranında reel gelir azalması gerçekleşmiştir. Uygulanan ekonomik programın sıkıntısını dar ve sabit gelirliler çekmektedir. Bu kesimlerin satın alma gücü ciddî şekilde kayba uğramıştır ve enflasyona ezdirilmişlerdir. Hükümetin gelirler politikası sosyal içerikten yoksundur. Bu yanlış politikalar, dar ve sabit gelirlilerin geçim sıkıntısını günbegün artırmaktadır. Memurlara onurlu bir yaşam düzeyi sağlayacak ölçüde yeterli maaş artışı verilmemiştir.

Kasım ayında, 4 kişilik bir ailenin asgarî gıda harcaması 171 milyon liradır. Bu rakama, elektrik, su, giyecek, ulaşım, sağlık, eğitim ve kira gibi harcamalar da eklendiğinde, ihtiyaç duyulan gelir tutarı katbekat artacaktır. Nitekim, son verilere göre, yoksulluk sınırı 520 milyon liraya çıkmıştır. Oysa, bugün, ele geçen asgarî ücret sadece 102 milyon liradır. İşçi, memur ve emeklilerin, bugün, almakta oldukları ücretle geçinmeleri mümkün değildir. Dar ve sabit gelirlileri geçim sıkıntısıyla karşı karşıya bırakan bu hükümet, acaba, hiç vicdan azabı çekmiyor mu diye kendi kendime sorarken, bir de baktım, bir kanun tasarısı geldi; Memurlar ve Diğer Kamu Görevlileri Hakkındaki Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yetki Kanunu Tasarısı geldi. Galiba, bu hükümet, biraz ramazan ayının da verdiği o ulvî havayla bir vicdan azabı çekti, hah, güzel bir yasa çıkaracağız dedim; ancak, içini okumaya başladığınızda, bu hükümetin yaptığı her iş gibi, milletin hayrına bir iş olmadığını hemen anlıyorsunuz.

Daha önce, bu yasayla, bu tür kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini -üç aylık koca yaz tatilinde- bu hükümet almış; bunları düzeltecekken, bir bakıyoruz, memur kıyımı diye kamuoyunda bilinen kanun hükmünde kararnameleri getirdiler ve ondan sonra, başladılar, Cumhurbaşkanını zorlamaya: İmzala... İmzala... Seni biz seçtik; imzalamazsan, devlet krizi çıkar ha!.. Haklı olarak bir gazeteci yazar diyor ki: "Kanun hükmünde kararnamenin Çankaya'dan dönmesi sırasında, Başbakan Ecevit, günlerce aynı sözü söylüyor; 'Cumhurbaşkanı bu kararnameyi imzalamazsa, devlet krizi çıkar.' O günlerde, Ecevit ile bir görüşmemizde, devlet krizi nedir, devlet krizi çıkınca ne olacak diye soruyorum; Ecevit, yeniden başa dönüyor -bu gazeteci, merak ederseniz, söyleyeyim, Yalçın Doğan'dır- cevap veriyor yine 'imzalamazsa, devlet krizi çıkar.' Ben sorumu tekrarlıyorum: Devlet krizi çıkınca ne olacak? Başbakan 'bunu düşünmek bile istemiyorum' diye karşılık veriyor." Cumhurbaşkanı Sezer, kararnameyi imzalamıyor; ama, ne olduğunu bilemediğimiz o devlet krizi filan çıkmıyor; ortada bu... Ama, devlet krizi, başka konularda çıkıyor. Polisler yürüyünce devlet krizi çıkıyor. Başbakan "Kürtçe TV'yi -yayın olsun olmasın- ben destekledim" diyor, müsteşarına açıklatıyor; bir taraftan, diğer Başbakan Yardımcısı "olmaz" diyor; devlet krizi o zaman çıkıyor. Yine, bakıyoruz, Türkiye'nin Avrupa Birliğine girişi 10 yıl sonraya ertelenince, devlet krizi çıkıyor. Yine, bakıyoruz, cezaevlerinde otorite kalmadığı zaman devlet krizi çıkıyor. Kısacası, bu iktidar, sorun çözmek yerine, kendi eliyle sorun üretiyor; insanlarımızı huzura kavuşturmak yerine, maalesef, sorun yaratıyor.

Burada, malî ve sosyal haklarla ilgili bir düzenleme olsa, oyumu veririm. Evet, memurun hakkı düzelmelidir; ama, idarî konularla gelince, ne idiği belirsiz bu tanı