DÖNEM : 21 CİLT : 12 YASAMA YILI : 1

 

T. B. M. M.

TUTANAK DERGİSİ

59 uncu Birleşim

27 . 8 . 1999 Cuma

 

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

  I. – GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II. – BU BİRLEŞİM TUTANAK ÖZETİ

III. – GELEN KÂĞITLAR

IV. – BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) GEÇEN TUTANAK HAKKINDA KONUŞMALAR

1. – Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Yalçınkaya’nın, 26.8.1999 tarihli 58 inci Birleşimde 153 sıra sayılı kanun tasarısının müzakereleri sırasında şahsı adına yaptığı konuşmayla ilgili ifadelerini düzeltmek amacıyla konuşması

B) TEZKERELER VE ÖNERGELER

1. – (10/66, 67, 68, 69, 70) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Geçici Başkanlığının, Komisyonun Başkan, Başkanvekili, Sözcü ve Kâtip seçimini yaptığına ilişkin tezkeresi

2. – (10/66, 67, 68, 69, 70) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Başkanlığının, komisyon çalışmalarına Genel Kurulun tatilde olduğu sürede de devam edilmesine ilişkin tezkeresi

V. – ÖNERİLER

A) SİYASÎ PARTİ GRUBU ÖNERİLERİ

1. – Ülkemizin içinde bulunduğu olağanüstü şartlar gereğince TBMM Genel Kurulunun tatile girmemesi ve İçtüzüğün 54 üncü maddesinde belirtildiği şekliyle çalışmalarına devam etmesine ilişkin DYP Grup önerisi

2. – 157 sıra sayılı kanun tasarısının, 48 saat geçmeden, gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının 1 inci sırasına alınmasına, gündemdeki sıralamanın yeniden yapılmasına; 5 inci sıraya kadar olan kanun tasarı ve tekliflerinin saat 24.00’e kadar görüşmelerinin tamamlanmaması halinde bitimine kadar görüşmelere devam olunmasına ve işlerin tamamlanmasını müteakip TBMM Genel Kurulunun tatile girmesine ilişkin DSP, MHP ve ANAP Gruplarının müşterek önerisi

VI. – SEÇİMLER

A) KOMİSYONLARA ÜYE SEÇİMİ

1. – (10/66) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonuna üye seçimi

VII. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

1. – Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/523) (S. Sayısı : 157)

2. – Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısı ve Anayasa ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Adalet komisyonları raporları (1/521, 2/128, 2/141, 2/175, 2/225, 2/228, 2/230, 2/235, 2/259, 2/261, 2/268, 2/269, 2/276, 2/280) (S. Sayısı : 161)

3. – Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun Tasarısı ve Anayasa ve Adalet komisyonları raporları (1/522) (S. Sayısı : 162)

4. – Memurlar ile Diğer Kamu Görevlilerinin Disiplin Cezalarının Affı Hakkında Kanun Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu (1/475, 2/82, 2/108, 2/227, 2/272, 2/275, 2/279) (S. Sayısı : 160)

VIII. – AÇIKLAMALAR VE SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1. – İstanbul Milletvekili Ayşe Nazlı Ilıcak’ın, İstanbul Milletvekili Mustafa Düz’ün, şahsına sataştığı iddiasıyla konuşması

2. – Bartın Milletvekili Zeki Çakan’ın, İstanbul Milletvekili Ayşe Nazlı Ilıcak’ın, konuşmasında, Anavatan Partisi Grubuna ve Genel Başkanına sataştığı iddiasıyla konuşması

IX. – SORULAR VE CEVAPLAR

A) YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1. – Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, Nevşehir Merkez Boğaz Köyü sınırları içindeki bir araziye ilişkin Başbakandan sorusu ve Sanayi ve Ticaret Bakanı Ahmet Kenan Tanrıkulu’nun yazılı cevabı (7/376)

2. – Adıyaman Milletvekili Mahmut Göksu’nun, Kahta Kommagene ve Tut Kültür ve Sanat Festivaline ilişkin sorusu ve Kültür Bakanı M. İstemihan Talay’ın yazılı cevabı (7/445)

3. – Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, Karasu Irmağı Sulama Projesine ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı ve Başbakan Yardımcısı M. Cumhur Ersümer’in yazılı cevabı (7/378)

4. – İstanbul Millevtekili Bülent Akarcalı’nın, TEAŞ Genel Müdürlüğü Yatağan Termik Santrali lojman inşaatına ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı ve Başbakan Yardımcısı M. Cumhur Ersümer’in yazılı cevabı (7/333)

5. – Kırıkkale Milletvekili Kemal Albayrak’ın, Kırıkkale-Ahılı Bucağının sulanabilmesi için yapılan kuyu çalışmalarına ve Kırıkkale-Akçakavak ve Sulakyurt Barajı projelerine ilişkin sorusu ve Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı ve Başbakan Yardımcısı M. Cumhur Ersümer’in yazılı cevabı (7/381)

6. – Bursa Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır’ın;

– Aşağı Susurluk Manyas I inci Merhale ve Yenişehir I inci Merhale Projelerine ilişkin,

– Bursa-İnegöl ve Bursa-İznik II nci Merhale Projelerine ilişkin,

– Emet-Orhaneli I inci Merhale ile Çınarcık Barajı ve Uluabat Enerji Santrali Projelerine ilişkin soruları ve Enerji ve Tabiî KaynaklarBakanı ve Başbakan Yardımcısı M. Cumhur Ersümer’in yazılı cevabı (7/259, 260, 261)

7. – Bursa Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır’ın;

– TEAŞ Genel Müdürlüğünün Bursa İlindeki yatırımlarına ilişkin,

– Bursa Orhaneli Termik Santrali ve Doğalgaz Kombine Çevrim Santraline ilişkin soruları ve Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı ve Başbakan Yardımcısı M. Cumhur Ersümer’in yazılı cevabı (7/252, 253)

8. – Giresun Milletvekili Rasim Zaimoğlu’nun, fındık destekleme fiyatının ne zaman açıklanacağına ve Fiskobirlikteki stoklara ilişkin sorusu ve Sanayi ve Ticaret Bakanı Ahmet Kenan Tanrıkulu’nun yazılı cevabı (7/421)

9. – Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, Nevşehir-Tuzköy-Kapadokya Havaalanı içerisinde veya yakınında serbest bölge kurulup kurulmayacağına ilişkin Başbakandan sorusu ve Devlet Bakanı Tunca Toskay’ın yazılı cevabı (7/375)

10. – Van Milletvekili Maliki Ejder Arvas’ın, Van-Saray Emniyet Müdürlüğü lojmanları inşaatı ile Saray ve Bahçesaray İlçelerinin hükümet konağı ihtiyacına ilişkin sorusu ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın yazılı cevabı (7/413)

11. – Van Milletvekili Maliki Ejder Arvas’ın, Van İli küçük sanayi sitesi esnafının bazı sorunlarına ilişkin sorusu ve Sanayi ve Ticaret Bakanı Ahmet Kenan Tanrıkulu’nun yazılı cevabı (7/414)

 

I. – GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

TBMM Genel Kurulu saat 10.00’da açılarak beş oturum yaptı.

Birinci, İkinci, Üçüncü, Dördüncü Oturum

Eskişehir Milletvekili Mehmet Mail Büyükerman, Zafer Haftası münasebetiyle gündemdışı bir konuşma yaptı.

İstanbul Milletvekili Nazif Okumuş ve 43 arkadaşının, Kızılay’ın, sorunlarının araştırılarak gelir kaynaklarının daha etkin kullanılması için (10/73),

Ankara Milletvekili Cemil Çiçek ve 21 arkadaşının, Türkiye Kızılay Derneğinin gelir kaynaklarının ve faaliyetlerinin araştırılarak (10/74);

Alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla birer Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri Genel Kurulun bilgisine sunuldu; önergelerin gündemde yerini alacağı, öngörüşmelerinin, sırası geldiğinde yapılacağı açıklandı.

25 Ağustos 1999 tarihli Gelen Kâğıtlarda yayımlanan 156 sıra sayılı kanun tasarısının 48 saat geçmeden gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının 1 inci sırasına, gündemin 72 nci sırasında bulunan 141 sıra sayılı kanun tasarısının 2 nci sırasına, 79 uncu sırasında bulunan 153 sıra sayılı kanun tasarısının 3 üncü sırasına, 32 nci sırasında bulunan 82 sıra sayılı kanun tasarısının 4 üncü sırasına, 25 ağustos 1999 tarihli Gelen Kâğıtlarda yayımlanan 155 sıra sayılı kanun tasarısının 48 saat geçmeden 5 inci sırasına alınmasına ilişkin DSP, MHP ve ANAP Gruplarının müşterek önerisi, yapılan görüşmelerden sonra kabul edildi.

26.10.1987 tarihli ve 290 sayılı 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine ve Bu Kanuna Bazı Maddeler Eklenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname ile 18.9.1991 tarihli ve 455 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararnamelerin Değiştirilerek Kabulü ve Seçimlerin temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısının (1/92, 1/191, 1/516) görüşmeleri sonucu yapılan açıkoylamadan,

Türk Ceza Kanunun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısının (1/441) (S. Sayısı : 141) yapılan görüşmelerden;

Sonra kabul edildikleri ve kanunlaştıkları bildirildi.

Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı (1/517) (S. Sayısı : 153) üzerinde bir süre görüşüldü.

Ali Ilıksoy

Başkanvekili

Mehmet Ay Mehmet Elkatmış

Gaziantep Nevşehir

Kâtip Üye Kâtip Üye

Cahit Savaş Yazıcı

İstanbul

Kâtip Üye

Beşinci Oturum

Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere DairKanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısının (1/517) (S. Sayısı : 153) görüşmeleri tamamlandı; istem üzerine,

Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinde Yapılan Değişikliğin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna DairKanun Tasarısının (1/325) (S. Sayısı : 82) görüşmeleri sonucu,

Yapılan açıkoylamalardan sonra kabul edildikleri ve kanunlaştıkları açıklandı.

27.11.1975 tarihli ve 13 sayılı Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası Kuruluşuna Dair Kanun Hükmünde Kararname, 14.11.1983 tarihli ve 165 sayılı Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası A.Ş.’nin Kuruluşu Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, 15.7.1988 tarihli ve 329 sayılı Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası A.Ş.’nin Kuruluşu Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname ile 12.2.1990 tarihli ve 401 sayılı Türkiye Kalkınma Bankası Anonim Şirketinin Kuruluşu Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ve Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası A.Ş.’nin Kuruluşu Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına DairKanun Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporunun (1/21, 1/48, 1/115, 1/155, 1/515) (S. Sayısı : 155) görüşmeleri, komisyon ve hükümet yetkilileri Genel Kurulda hazır bulunmadıklarından ertelendi.

Alınan karar gereğince, 27 Ağustos 1999 Cuma günü saat 10.00’da toplanmak üzere, birleşime 23.37’de son verildi.

Murat Sökmenoğlu

Başkanvekili

Mehmet Elkatmış Mehmet Ay

Nevşehir Gaziantep

Kâtip Üye Kâtip Üye

 

II. – BU BİRLEŞİM TUTANAK ÖZETİ

TBMM Genel Kurulu saat 10.00’ta açılarak altı oturum yaptı.

Bir ve İkinci Oturumlar

Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Yalçınkaya, 26.8.1999 tarihli 58 inci Birleşimde 153 sıra sayılı kanun tasarısı üzerinde şahsı adına yaptığı konuşmayla ilgili ifadelerini düzeltmek amacıyla bir konuşma yaptı.

DYP Grubunun, ülkemizin içinde bulunduğu olağanüstü şartlar gereğince TBMM Genel Kurulunun tatile girmemesi ve İçtüzüğün 54 üncü maddesinde belirtildiği gibi salı, çarşamba ve perşembe günleri 15.00 - 19.00 saatleri arasında çalışmalarına devam etmesine ilişkin grup önerisi, yapılan görüşmelerden sonra kabul edilmedi.

DSP, MHP ve ANAP Gruplarının, 27 Ağustos 1999 tarihli gelen kâğıtlarda yayımlanan 157 sıra sayılı kanun tasarısının 48 saat geçmeden gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının 1 inci sırasına, 161 sıra sayılı kanun tasarısının 2 nci sırasına, 162 sıra sayılı kanun tasarısının 3 üncü sırasına, 160 sıra sayılı kanun tasarısının 4 üncü sırasına alınmasına; 5 inci sıraya kadar olan kanun tasarı ve tekliflerinin 27 Ağustos 1999 Cuma günü saat 24.00’e kadar görüşmelerinin tamamlanmaması halinde saat 24.00’ten sonra da çalışmalara devam edilerek bitimine kadar görüşmelere devam olunmasına; 5 inci sıraya kadar olan işlerin tamamlanmasını müteakip Türkiye Büyük Millet Meclisinin Anayasanın 93 ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 5 inci maddesi gereğince tatile girmesine ilişkin müşterek önerisi ise, yapılan görüşmelerden sonra kabul edildi.

Depremde meydana gelen zararların tespiti amacıyla kurulan (10/66, 67, 68, 69, 70) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu üyeliklerine gruplarınca aday gösterilen milletvekilleri seçildiler. Başkanlıkça, komisyonun toplanacağı gün, saat ve yere ilişkin duyuruda bulunuldu.

Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının:

1 inci sırasında bulunan, Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısının (1/523) (S. Sayısı : 157) yapılan görüşmelerden sonra kabul edildiği ve kanunlaştığı açıklandı.

2 nci sırasında bulunan, Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının (1/521, 2/128, 2/141, 2/175, 2/225, 2/228, 2/230, 2/235, 2/259, 2/261, 2/268, 2/269, 2/276, 2/280) (S. Sayısı : 161) görüşmelerine bir süre devam olundu.

Nejat Arseven

Başkanvekili

Şadan Şimşek Hüseyin Çelik

Edirne Van Kâtip Üye Kâtip Üye

Üç ve Dördüncü Oturumlar

(10/66, 67, 68, 69, 70) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Geçici Başkanlığının, Komisyonun Başkan, Başkanvekili, Sözcü ve Kâtip seçimini yaptığına ilişkin tezkeresi Genel Kurulun bilgisine sunuldu.

(10/66, 67, 68, 69, 70) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Başkanlığının, komisyon çalışmalarına Meclisin tatilde olduğu sürede de devam edilmesine ilişkin tezkeresi kabul edildi.

Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının:

2 nci sırasında bulunan, Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının (1/521, 2/128, 2/141, 2/175, 2/225, 2/228, 2/230, 2/235, 2/259, 2/261, 2/268, 2/269, 2/276, 2/280) (S. Sayısı : 161) görüşmeleri tamamlanarak, kabul edildiği ve kanunlaştığı açıklandı.

İstanbul Milletvekili Ayşe Nazlı Ilıcak, İstanbul Milletvekili Mustafa Düz’ün, soru sorduğu sırada şahsına sataştığı iddiasıyla,

Bartın Milletvekili Zeki Çakan, İstanbul Milletvekili Ayşe Nazlı Ilıcak’ın, konuşmasında, Anavatan Partisi Grubuna ve Genel Başkanına sataştığı iddiasıyla,

Birer konuşma yaptılar.

Murat Sökmenoğlu

Başkanvekili

Hüseyin Çelik Şadan Şimşek

Van Edirne

Kâtip Üye Kâtip Üye

Vedat Çınaroğlu Cahit Savaş Yazıcı

Samsun İstanbul Kâtip Üye Kâtip Üye

Beş ve Altıncı Oturumlar

Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının:

3 üncü sırasında bulunan, Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun Tasarısı (1/522) (S. Sayısı : 162) ve

4 üncü sırasında bulunan, Memurlar ile Diğer Kamu Görevlilerinin Disiplin Cezalarının Affı Hakkında Kanun Tasarısının (1/475, 2/82, 2/108, 2/227, 2/272, 2/275, 2/279) (S. Sayısı : 160),

Yapılan görüşmelerden sonra kabul edildikleri ve kanunlaştıkları açıklandı.

Alınan karar gereğince, 1 Ekim 1998 Cuma günü saat 15.00’te toplanmak üzere, birleşime 12.40’ta son verildi.

Vecdi Gönül

Başkanvekili

Melda Bayer Tevhit Karakaya

Ankara Erzincan

Kâtip Üye Kâtip Üye

 

No. : 63

III. – GELEN KÂĞITLAR

27.8.1999 CUMA

Teklifler

1. – Bursa Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır’ın; Türk Ceza Kanununun Bazı Maddeleri ile Terörle Mücadele Kanununun Bir Maddesinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/295) (Adalet Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi : 24.8.1999)

2. – İzmir Milletvekili Oktay Vural’ın; İzmir İlinde Karabağlar Adıyla Yeni Bir İlçe Kurulması Hakkında Kanun Teklifi (2/296) (İçişleri ve Plan ve Bütçe komisyonlarına) (Başkanlığa geliş tarihi : 25.8.1999)

Raporlar

1. – Uydular Aracılığı ile Haberleşme Uluslararası Teşkilatı Anlaşması ve Uydular Aracılığı ile Haberleşme Uluslararası Teşkilatı İşletme Anlaşmasında Yapılan Değişikliklerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm ve Dışişleri komisyonları raporları (1/287) (S.Sayısı : 146) (Dağıtma tarihi : 27.8.1999) (GÜNDEME)

2. – Uydular Aracılığı ile Haberleşme Uluslararası Teşkilatı İşletme Anlaşmasında Yapılan Değişikliklerin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm ve Dışişleri komisyonları raporları (1/289) (S. Sayısı: 148) (Dağıtma tarihi : 27.8.1999) (GÜNDEME)

3. – Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/523) (S. Sayısı: 157) (Dağıtma tarihi : 26.8.1999) (GÜNDEME)

4. – 4393 Sayılı 1999 Mali Yılı Bütçe Kanunu ile Bağlı (A) İşaretli Cetvelde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/524) (S. Sayısı : 158) (Dağıtma tarihi : 26.8.1999) (GÜNDEME)

5. – 17.8.1999 Tarihinde Marmara Bölgesi ve Civarında Meydana Gelen Depremin Yol Açtığı Ekonomik Kayıpları Gidermek Amacıyla 30.6.2000 Tarihine Kadar Bazı Mükellefiyetler İhdası ve Bazı Vergi Kanunlarında Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/525) (S. Sayısı : 159) (Dağıtma tarihi : 27.8.1999) (GÜNDEME)

6. – Memurlar ile Diğer Kamu Görevlilerinin Disiplin Cezalarının Affı Hakkında Kanun Tasarısı ile Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük ve 6 Arkadaşının, Erzincan Milletvekili Tevhit Karakaya ve 29 Arkadaşının, Kayseri Milletvekili Sadık Yakut’un, Denizli Milletvekili Mehmet Gözlükaya’nın, Gaziantep Milletvekili Mustafa Taşar’ın, Kayseri Milletvekili Salih Kapusuz ve 3 Arkadaşının Aynı Mahiyetteki Kanun Teklifleri ve Adalet Komisyonu Raporu (1/475, 2/82, 2/108, 2/227, 2/272, 2/275, 2/279) (S. Sayısı : 160) (Dağıtma tarihi : 27.8.1999) (GÜNDEME)

7. – Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısı ve Denizli Milletvekili Mustafa Kemal Aykurt’un, Bursa Milletvekili Teoman Özalp ile Sakarya Milletvekili Nevzat Ercan’ın, Bursa Milletvekili Faruk Çelik’in, Diyarbakır Milletvekili Abdulbaki Erdoğmuş ve 2 Arkadaşının, Kayseri Milletvekili Sadık Yakut’un, Kütahya Milletvekili Seydi Karakuş ve 4 Arkadaşının, İstanbul Milletvekili Mustafa Baş ve 40 Arkadaşının, Çorum Milletvekili Melek Denli Karaca’nın, Erzincan Milletvekili Sebahattin Karakelle’nin, Kayseri Milletvekili Hasan Basri Üstünbaş’ın, Ankara Milletvekili Ayşe Gürocak’ın, Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekili Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük’ün, Adıyaman Milletvekili Mahmut Göksu ve 15 Arkadaşının; Yükseköğretim Kanununa Bir Geçici Madde Eklenmesine ve Aynı Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifleri ve Anayasa ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Adalet Komisyonları Raporları (1/521, 2/128, 2/141, 2/175, 2/225, 2/228, 2/230, 2/235, 2/259, 2/261, 2/268, 2/269, 2/276, 2/280) (S. Sayısı : 161) (Dağıtma tarihi : 27.8.1999) (GÜNDEME)

8. – Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun Tasarısı ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Raporları (1/522) (S. Sayısı : 162) (Dağıtma Tarihi : 27.8.1999) (GÜNDEME)

 

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati : 10.00

27 Ağustos 1999 Cuma

BAŞKAN : Başkanvekili Nejat ARSEVEN

KÂTİP ÜYELER : Şadan ŞİMŞEK (Edirne), Hüseyin ÇELİK (Van)

BAŞKAN – Değerli milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 59 uncu Birleşimini açıyorum.

Toplantı yetersayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

Değerli milletvekilleri, Doğru Yol Partisi Şanlıurfa Milletvekili Sayın Mehmet Yalçınkaya'nın, 153 sıra sayılı kanun tasarısı üzerinde, şahsı adına, dün yapmış olduğu konuşmayla ilgili ifadelerini düzeltmek üzere, İçtüzüğün 58 inci maddesine göre bir söz talebi vardır. Kendisine 5 dakika söz veriyorum.

Buyurun efendim.

IV. – BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) GEÇEN TUTANAK HAKKINDA KONUŞMALAR

1. – Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Yalçınkaya’nın, 26.8.1999 tarihli 58 inci Birleşimde 153 sıra sayılı kanun tasarısının müzakereleri sırasında şahsı adına yaptığı konuşmayla ilgili ifadelerini düzeltmek amacıyla konuşması

MEHMET YALÇINKAYA (Şanlıurfa) – Değerli Başkan, muhterem milletvekilleri; dün yaptığım konuşmayla ilgili söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Altıyüz yıl Osmanlı Devletinin bu topraklarda idaresi vardır. Ermenisine, Hıristiyanına, Müslümanına, Alevîsine, Sünnîsine, herkese parmak ısırtacak bir idareyi başarmış olan Osmanlı Devletinin, Ermenilerle ilgili yok etme veya bunları imha etme politikası olmamıştır.

Dünkü konuşmamda, yanlış anlamalara mahal verecek bir konuşma cereyan ettiği intibaı bende uyandı.

EMİN KARAA (Kütahya) – Siz yanlış anlattınız; yanlış anlama oldu demeyin.

MEHMET YALÇINKAYA (Devamla) – Yanlış anlattım; öyle olsun. Ben, oradaki kişilerin ifadelerini anlattım, Osmanlı Devletinin politikasını değil. Bu şekilde tavzih ediyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Değerli milletvekilleri, Doğru Yol Partisinin, İçtüzüğün 19 uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır; okutuyorum:

V. – ÖNERİLER

A) SİYASÎ PARTİ GRUBU ÖNERİLERİ

1. – Ülkemizin içinde bulunduğu olağanüstü şartlar gereğince TBMM Genel Kurulunun tatile girmemesi ve İçtüzüğün 54 üncü maddesinde belirtildiği şekliyle çalışmalarına devam etmesine ilişkin DYP Grup önerisi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulunun 27 Ağustos 1999 Cuma günü yapılan toplantısında, Siyasî Parti Grupları arasında oybirliği sağlanamadığından, Grubumuzun aşağıdaki önerisinin, İçtüzüğün 19 uncu maddesi gereğince, Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederim.

Saygılarımla.

Turhan Güven

Doğru Yol Partisi Grup

Başkanvekili

Öneri:

Ülkemizin içinde bulunduğu olağanüstü şartlar gereğince, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun tatile girmemesi ve İçtüzüğün 54 üncü maddesinde belirtildiği gibi, salı, çarşamba ve perşembe günleri 15.00-19.00 saatleri arasında çalışmalarına devam edilmesi önerilmiştir.

BAŞKAN – Öneri üzerinde, lehte Sayın Turhan Güven; buyurun efendim.

TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi Doğru Yol Partisi adına saygıyla selamlıyorum. (DSP sıralarından "Doğru Yol'da 5 kişi var" sesleri)

ALİ KESKİN (Denizli) – Doğru Yol Partisi nerede?.. 5 kişi var...

TURHAN GÜVEN (Devamla) – Bugüne kadar yapılan bütün konuşmalarda, değerli milletvekili arkadaşlarımın bir bölümünde -hep söyledim- kemiyetle keyfiyeti karıştırdıkları noktasında bir fikir oluşmaya başladı. Burada, kişilerin sayısal çoğunluğuna bakarsanız, 350 kişide, siz de 60 kişisiniz. Bir de ona bakın; ama, siz, iktidarsınız. Siz iktidarsınız ve siz, bugüne kadar, tam altmış gündür, gerekli gördüğünüz kanun tasarıları üzerinde Meclisi çalıştırdınız. Bu arada, Türkiye'de, çok önemli olaylar gelişti. On gün evvel, biliyorsunuz, Türkiye, bir afetle karşı karşıya kaldı ve bu afetin yaralarını sarmak için, daha evvel, burada, kanun tasarıları geldiği zaman, değerli grup başkanvekillerinin kendi ifadelerini aynen tekrarlıyorum: MHP'nin Değerli Grup Başkanvekili "bizim lügatımızda tatil yoktur" dedi. DSP'nin Değerli Grup Başkanvekili ise çıktı "biz, çalışmak istiyoruz, niye engelliyorsunuz" diye ifade buyurdular.

Şimdi, bu ifadeler karşısında, biz, ne diyoruz. Zaten iki ay çalıştık. Şurada, 1 Ekimde, Meclis, tekrar, Anayasa ve İçtüzük gereği çalışmaya başlayacak. Madem çok lüzumlu kanun tasarılarını getirdiniz ve getirmeye devam edeceksiniz... Gerçi, dün akşam bir bölümünden vazgeçildiği anlaşılıyor; çünkü, bugün Danışma Kurulu toplantıya çağrıldığında, değerli arkadaşlarım, bakınız -5 değil, tam 6 kanun tasarısı düzenlenmiş 26.8.1999 tarihine göre; ama- bunun 2'sini çıkarmışsınız.

Yani, evvela siz kararsızsınız. Siz, neyi getireceğinizin veya neyi getirmeyeceğinizin, neyin önemli olduğunun veya neyin önemli olmadığının evvela bir takdirini, tespitini de yapmıyorsunuz.

Nitekim, dün akşam, saat 23.30 sıralarında, yönetimde bulunan Değerli Başkan, bir kanun tasarısının müzakerelerini başlattı; çünkü, dün aldığınız değerli kararla o kanun tasarısına başlamamız gerekiyordu, 26 maddelik, Kalkınma Bankasının kendi sermayesinin tezyidi ve yeniden düzenlenmesi hakkında bir kanun tasarısıydı o. Müzakerelerine başlayacaktık; ama, komisyon oturmadı, hükümet oturmadı bugüne kaldı.

Aslında, bugün, o tasarıdan başlamamız lazım; yani, bu yeni teklifi getirip birinci sıraya koymanız mümkün değil. Ha, ne yaparsınız: İçtüzük gayet amir hükümler getiriyor; yine, hükümeti oturtmazsınız, komisyonu oturtmazsınız ve getirdiğiniz kendi tasarılarınızı, tekliflerinizi gündeme alırsınız.

Ama, bakın ne oluyor: Madem bu kadar acil birtakım kanunların çıkması söz konusu, o zaman çalışmaya devam edelim. Devam edelim -sizin tabirinizle- ama 10 kişiyle, ama 15 kişiyle, ama 20 kişiyle... Ne istiyorsanız ve devletin ve özellikle milletin hayrına ne istiyorsanız onları getirelim. Biz, bunu söylemek istiyoruz. Ama "ondan sonra, kalkıp da 'bizim lügatimizde tatil yoktur' da demeyin" demeye getiriyoruz; bunu, açıkça ifade ediyorum. Çalışma arzunuz varsa, çalışmaya devam edelim değerli arkadaşlarım.

Bu nedenle, en aykırı öneri bizim önerimiz olduğundan, birinci sırada görüşülmesinde –tabiî, Sayın Başkanın da takdirlerinde- büyük yarar görüyorum.

Hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Güven.

Önerinin aleyhinde, Sayın Ali Günay; buyurun.

ALİ GÜNAY (Hatay) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime başlarken, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Her şeyden önce, istek ve davranışta, insanlar, inandırıcı olmalı, getirilen önerilerde samimi olmalıdır. (DSP sıralarından alkışlar)

Bugüne kadar, gerek Danışma Kurulunda gerekse Meclis Genel Kurulunda, çalışmaya yönelik getirdiğimiz bütün önerilerde, muhalefet tatile girmekten bahsetti, karşı çıktı, her isteğimize direndi; ancak, bugün, geldiğimiz bu noktada –dün, Sayın Başbakanımızın basın açıklamasından, bugün bazı yasa tasarılarının görüşülüp, bitmesinden sonra Meclisin tatile gireceğini duymaları üzerine- muhalefet "ben muhalefet görevimi yapacağım, yapıcı muhalefet işe yaramıyor, yıkıcı olacağım" zihniyetiyle, hiç inanmadıkları bir öneriyi getiriyor "biz, tatile girmek istemiyoruz, devam etmek istiyoruz" diyorlar. Oysaki, bugüne kadar, tatilden bahseden hep kendileri olmuştur.

Ben, şuna da açıklık getirmek istiyorum; kamuoyunun yanlış bilgilendirilmemesi açısından. Meclis tatile girdiği zaman, milletvekilleri, beş yıldızlı otellerde dinlenmek üzere tatile gitmiyorlar; seçim bölgelerinde seçmenleriyle ve seçim mahallinde olan insanlarla iletişim içerisine girmeye, sorunları, dertleri, mahallinde tespit edip, buraya döndükleri zaman, yetkili organlara bildirmek, iletmek üzere gidiyorlar; yani, bir nevi, seçim bölgelerinde çalışmayı da sürdürüyorlar.

AHMET ARKAN (Kocaeli) – Bilmezler, bilmezler...

ALİ GÜNAY (Devamla) – Muhalefetin getirdiği bu önerinin, ciddiyetle bağdaşır hiçbir yanı yoktur. Biz, bugün getirdiğimiz ve öneri olarak sunacağımız 4 yasa tasarısının görüşülmesinden sonra Meclisin tatile girmesini önereceğiz; biraz sonra o önerimiz de gelecek.

Sizi, tekrar, saygılarla selamlıyorum. (DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Günay.

TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan...

BAŞKAN – Buyurun Sayın Güven.

TURHAN GÜVEN (içel) – Sayın Başkan, DSP'nin Grup Başkanvekili, değerli arkadaşım, evvela, beni, yıkıcı muhalefet yapmakla suçladı; bir. İkincisi, ciddiyetten uzak bir teklif getirdiğimi ifade etti.

Bu nedenle söz istiyorum efendim.

BAŞKAN – Efendim, yerinizden, çok kısa bir açıklama yapar mısınız lütfen; dinliyorum sizi efendim.

TURHAN GÜVEN (İçel) – Mikrofonum çalışmıyor efendim, oradan açıklayayım.

BAŞKAN – Açtırayım efendim, açtırayım...

TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, sataşmadan dolayı, müsaade edin, 2 dakikada...

BAŞKAN – Efendim, yerinizden ifade edin, konu anlaşıldı.

TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, biz, bugüne kadar, muhalefet olarak değil, Doğru Yol Partisi olarak şunu söyledik: Neyin önceliği var; bunu tespit edin, getirin, elbirliğiyle çıkaralım; ama, her gün, değişik birtakım kanun tasarıları önümüze geldi; en güzel örneği, dün akşam... Kalkınma Bankasını mı görüşeceğiz; yoksa, bugün getirdikleri önerileri mi? Yani, her gün –bir gelenek haline getirildi– Danışma Kurulu toplantıya çağrıldı, değişti.

Burada, bizim söylediklerimizin yıkıcılıkla ne ilgisi var?

BAŞKAN – Bunları az önce ifade ettiniz kürsüde. Buyurun, dinliyorum.

TURHAN GÜVEN (İçel) – Bir başka olay daha var: Tatil kelimesini biz burada hiçbir zaman telaffuz etmedik, bırakın da gidelim de demedik. (DSP sıralarından gürültüler) Sonuna kadar da gidelim. Biz, önceliklerinizi getirin, tespit edin, onun sonuna kadar biz de takip edelim dedik. Onun için, gayriciddî olan bu söylemleri, ben de gayriciddî telakki ediyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Güven.

Değerli milletvekilleri, biraz önce okunan ve üzerinde, değerli iki Grup Başkanvekilinin Yüce Heyeti bilgilendirdiği öneriyi tekrar okutup, oylarınıza sunacağım:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulunun 27 Ağustos 1999 Cuma günü yapılan toplantısında Siyasî Parti Grupları arasında oybirliği sağlanamadığından, Grubumuzun aşağıdaki önerisinin İçtüzüğün 19 uncu maddesi gereğince Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederim.

Saygılarımla.

Turhan Güven

Doğru Yol Partisi

Grup Başkanvekili

Öneri:

Ülkemizin içinde bulunduğu olağanüstü şartlar gereğince, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun tatile girmemesi ve İçtüzüğün 54 üncü maddesinde belirtildiği gibi, salı, çarşamba, perşembe günleri 15.00-19.00 saatleri arasında çalışmalarına devam edilmesi önerilmiştir.

BAŞKAN – Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Öneri kabul edilmemiştir.

Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisi Gruplarının müşterek bir önerisi vardır; okutup, oylarınıza sunacağım:

2. – 157 sıra sayılı kanun tasarısının, 48 saat geçmeden, gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının 1 inci sırasına alınmasına, gündemdeki sıralamanın yeniden yapılmasına; 5 inci sıraya kadar olan kanun tasarı ve tekliflerinin saat 24.00’e kadar görüşmelerinin tamamlanmaması halinde bitimine kadar görüşmelere devam olunmasına ve işlerin tamamlanmasını müteakip TBMM Genel Kurulunun tatile girmesine ilişkin DSP, MHP ve ANAP Gruplarının müşterek önerisi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulunun 27 Ağustos 1999 Cuma günü (bugün) yaptığı toplantıda Siyasî Parti Grupları arasında oybirliği sağlanamadığından, Gruplarımızın Ek'teki önerisinin Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ve talep ederiz.

Saygılarımızla.

Ali Günay İsmail Köse Zeki Çakan

DSP Grup Başkanvekili MHP Grup Başkanvekili ANAP Grup Başkanvekili

Öneri:

27 Ağustos 1999 tarihli Gelen Kâğıtlarda yayımlanan 157 sıra sayılı kanun tasarısının 48 saat gemeden gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının 1 inci sırasına, 161 sıra sayılı kanun tasarısının 2 nci sırasına, 162 sıra sayılı kanun tasarısının 3 üncü sırasına, 160 sıra sayılı kanun tasarısının 4 üncü sırasına alınması, 5 inci sıraya kadar olan kanun tasarı ve tekliflerinin 27 Ağustos 1999 Cuma günü saat 24.00'e kadar görüşmelerinin tamamlanmaması halinde, saat 24.00'den sonra da çalışmalara devam edilerek bitimine kadar görüşmelere devam edilmesi, 5 inci sıraya kadar olan işlerin tamamlanmasını müteakip Türkiye Büyük Millet Meclisinin Anayasanın 93 ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 5 inci maddesi gereğince tatile girmesi önerilmiştir.

BAŞKAN – Önerinin lehinde, Sayın Zeki Çakan; buyurun efendim.

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Biraz önce, Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekili Sayın Güven'in önerisi üzerinde Sayın Güven konuşurken –tabiî ki, önerisinin lehinde konuşurken– hükümetin, öncelikleri iyi tespit edemediğini, özellikle, öncelik sırasına göre tasarıları getirmediğini beyan ettiler ve onun peşinden eklediler, dediler ki: "Biz, hiçbir zaman, Meclisin tatile çıkmasını istemedik." Yüce Türk Milleti önünde ve Yüce Meclis önünde ısrar ediyorum ve söylüyorum ki -böyle bir iddiada bulunmadılarsa kendilerinden özür dileyeceğim; ama, iddia ediyorum ki- her defasında Meclisin tatile çıkması için öneride bulundular.

TURHAN GÜVEN (İçel) – Hayır efendim...

ZEKİ ÇAKAN (Devamla) – Zabıtları getirsinler, zabıtlar okunsun. Ama, lütfen, samimî olalım.

57 nci hükümet, ne yaptığını bilen, getirdiği tasarıları, devletin ve milletin yararına öncelik sırasına koyan, ne yaptığını bilen bir hükümettir. Dolayısıyla, bugün, biraz sonra oylarınıza sunulacak olan, iktidara mensup partiler tarafından getirilen öneride de, nitekim, 10 gün önce meydana gelen deprem felaketiyle ilgili olarak hükümete yetki verilmesiyle ilgili tasarı birinci sıraya alınmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bizim önerimizde, birinci sırada yetki, ikinci sırada af, üçüncü sırada basın affı, dördüncü sırada da memur affı -özet olarak söylüyorum- disiplin cezalarının affıyla ilgili beş madde olan kanun tasarısı getirilmiştir. Bu dört tasarı görüşüldükten sonra da Meclisin tatile girmesi, yine, iktidara mensup siyasî partiler tarafından önerilmiştir. Başlangıçtan beri söylediğimiz tek şey var; özellikle, ülkemizde meydana gelen deprem felaketinden sonra, Meclisin çalışmasını, üç siyasî parti olarak ısrarla istedik. İstememizin nedenleri vardı:

1.- Özellikle, deprem felaketine uğrayan vatandaşlarımıza, o bölgede meydana gelecek çalışmalara, hükümetin alması gereken kararlara katkıda bulunabilmek için bu Meclisin görevde kalması gerekiyor.

2.- Görevde kaldığı süre içerisinde, hükümetin daha fazla yetkiyle donatılmasıyla ilgili belirli tasarıların gelmesi bekleniyordu; ki, geldi; bugün o yetkiyi vereceğiz.

3.- Daha önce kamuoyu tarafından da ısrarla ortaya konulmuş olan, hükümet tarafından ortaya konulmuş olan, kamuoyu tarafından beklenen bazı tasarıların da görüşülerek kanunlaşmasıydı.

Dolayısıyla, bugün, iktidara mensup üç siyasî partinin önerisi olarak getirdiğimiz bu öneriyi desteklediğimizi belirtiyorum. Dört kanun tasarısı görüşüldükten sonra Meclisin 1 Ekime kadar tatile girmesini öneriyoruz ve bu konuda olumlu oy kullanacağımızı beyan ediyoruz.

Hepinize en içten sevgiler, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Çakan.

Öneri aleyhinde, Sayın Kahraman; buyurun.

İSMAİL KAHRAMAN (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; konuşmama başlarken hepinizi ve sizlerin şahsında Yüce Milletimizi saygıyla selamlıyorum ve yine, içimizde yaşattığımız, yaşatacağımız acı dolayısıyla, ölenlere rahmet, yaralılara şifa niyazımı Fazilet Partimiz Grubu adına tekrar ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, sayın iktidar gruplarının hazırladığı öneri üzerine, partimizin görüşlerini arz etmek üzere huzurundayım.

Danışma Kurulu, iki gün evvel toplandı, iki gün sonra tekrar toplandı. Bir döküm yaptım; 1.7.1999'dan itibaren, 8.7, 9.7, 14.7, 20.7, 28.7, 3.8, 4.8, 5.8, 10.8, 11.8, 14.8, 18.8, 23.8, 25.8.1999 ve bugün... Bu kadar istikrarsızlık olmaz. Bu, organların yanlış kullanılmasından başka bir mana ifade etmez. Esasında, İçtüzüğümüze göre, Meclisin tatile girmesi, temmuz ayındadır. Biz ise, bugün, 1 Ekimde başlaması yasal zorunluluk olan Meclis çalışmalarına bir ay kala, şimdi, tatil mevzuunu konuşuyoruz. 7 nci aydan beri, şu sıradaki tasarının bu sıraya alınması, bunun arkaya itilmesi, onun öne çekilmesi, bunun sonraya alınması gibi, kararsız, tutarsız bir davranışla karşı karşıyayız.

Plan ve Bütçe Komisyonu, hepinizin yakından dikkatle takip ettiği vergi tasarısını, gece saat 02.30'da görüşmesini tamamlayarak gündeme getirecekti ve dün, ilk dağıtılan Danışma Kurulu önerisinde Vergi Kanunu Tasarısı vardı; 48 saat geçmeden görüşülmesi için Danışma Kurulu önerisi için imza istendi; biz, elden imzayı verdik; çünkü, deprem mevzuundaki yaraların sarılmasında, hepimiz, elimizden geleni yapmakla mükellefiyet altındaydık. Fakat, bugün, bu sabah, Danışma Kurulunun toplantısında, o aceleyle yapılan, gece sabahlara kadar süren çalışmayla ortaya çıkan tasarı geri alındı.

Tutarsızlıklar, kararsızlıklar, yeni yanlışlıklar doğurur. Böylesine yanlışlıklar içinde olmanın faturasını, sadece bu acemiliği yapanlar değil, parlamenter sistem de çeker. Parlamenter sistem, hepimizin üzerinde titremesi gereken bir sistemdir. Elbette ki, her sistem, en ideali değildir; ama, kalkınan ülkelerde ve ülkemizdeki en uygun model, parlamenter demokratik sistemdir. Parlamentonun itibarının zedelenmemesi, hepimizin ısrarla üzerinde durması gereken bir husustur.

Önümüzdeki gündemde 74 üncü sırada, Topyekûn Savunma Sivil Hizmetleri Kanunu Tasarısı var. Dün, gündeme alınan Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankasıyla ilgili -eski adıyla DESİYAB- kanun tasarısı konuluyor. 1985'te imza edilen, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinde Yapılan Değişikliğin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı konuluyor; ama, ne bugün ne dün, sivil savunmayla ilgili, depremle ilgili, toplantılarımızı uzatmamızın sebebini teşkil eden ana konumuzla ilgili bir çalışma olmuyor. Tutarlı, istikrarlı bir planlama ve çalışma düzeni, maalesef mevcut değil; bunun üzüntüsünü ifade ediyorum.

Danışma Kurulu... Biraz olumsuz bir kelime "danışma" kelimesi. Eğer, Danışma Kurulu, sadece sayısal çoğunluğu elinde bulunduran partilerin tebligat yeriyse, o halde, bu kurumun, bu organın devamına lüzum yok. İsmi "danışma" ise, danışılmayacaksa, yanlış bir kavramdır bu danışma; çalışma, iş ve işçi bulma, esasında olumsuz ifadelerdir; ama, o manasıyla almıyoruz ele; tabiî ki, İçtüzükte de o manasıyla değil; ama, gidiyoruz -istediğinizi söyleyiniz- peşin hükümle gelinen bir teklif var ve onunla dışarı çıkılıyor. Fazilet Partimizin teklifinde, sivil savunmayla ilgili tasarının ve depremle ilgili diğer konuların da konuşularak, yan yana gelinerek, istişare edilerek, danışılarak gündeme alınması mevzuu vardı.

Bir diğer husus da, insanların verimli olabileceği saat mahduttur ve bellidir. Günde 12 saatlik bir çalışma yapan Mecliste -şu yeni teklifle, bitene kadar devam edilecektir deniyor- nasıl sıhhatli bir müzakere yapılabilir, nasıl dikkatler teksif edilebilir ve bütün bu müddet içinde milletvekillerimiz nasıl burada durabilir? O yüzden, eğer çalışma zarureti varsa, o takdirde, normal çalışma düzenine dönülür; saat 15.00'te toplanılır, saat 19.00'da dağılınır.

Elbette, Meclisin tatilde olması demek, milletvekillerinin tatilde olması demek değildir; hepimiz bunun idraki içindeyiz. Esasında, bizim, zaten şurada bulunmuş olmamızın bir yara açtığı inancı içindeyim. Bunu, daha önce sizlere arz etmiştim. Yaralılarımız var, hastanede hastalarımız var. Cesetler var enkaz altında. Kriz masaları var, kazalarda var, illerde var. Bütün Türkiye'yi ilgilendiren bir hadiseyle karşı karşıyayız ve biz onların vekiliyiz ve acıyı paylaşmıyoruz. Dikkat buyurunuz, incelediğimiz kanunların ilgisi, bu hadiseyle hiçbir şekilde yok. Böylesine yanlışlıkların olması, elbette ki, sistemimiz için de, hepimiz için de yarın üzüleceğimiz hususlardır. Demokrasi bir kristal fanustur. Biz, demokrat düşünceyi de, demokrasiyi de zedelememek zorundayız.

Bu yüzden, bu teklifin aleyhinde bulunduğumuzu arz etmek istiyorum. Bizim önerimiz de, zannediyorum, Sayın Başkanca iletilecektir. Bir daha, tekrar huzurunuzu işgal etmemek için ifade etmek istiyorum, normal çalışma düzeni içinde gidelim. 74 üncü sıradaki, Topyekûn Savunma Sivil Hizmetleri Kanun Tasarısını da ele alalım, sivil savunma konusuna gereken önemi verelim.

Biz, depremden sonra bir toplantı yaptık, sonra bir tatile girdik ve tekrar geldik. O günden bugüne hangi tedbirler ortaya kondu; buna ait bir döküm elimizde mevcut değil. Sayın iktidar gruplarının verdiği öneriyle hepimiz illerimize gideceğiz. Neler yapılıyor, kriz masaları nasıl çalışıyor, ne kadar bir yardım toplandı, ne gibi aksaklıklar var, tedbirler nelerdir, ona ait bir bilgiye de, bir enformeye de sahip değiliz. O eksikliğin de giderilmesi lazım. Yardımların önünü kesen valiler var. Yardımlarda aksamalar var. Hepimizin üzerine titrediğimiz milletimizin bütünlüğü, esenliği, devletimizin güçlülüğü noktasındaki eksiklikleri gidermede gereken tedbirler alınmalıdır. Sivil savunma hizmetlerindeki aksamalar bize ders olmalıdır. Bakınız, Adana'daki deprem 27 Haziran 1998'dir; magnititü 6,3. Daha bir yıl zaman geçmiş aradan; herhangi bir tedbirler manzumesi ortada yok ve sivil savunma, sadece isim olarak kurumlarda mevcut. Mesela, askeriyenin içerisindeki sınıflardan birisi jandarmadır...

BAŞKAN – Süreniz bitmek üzere Sayın Kahraman.

İSMAİL KAHRAMAN (Devamla) – Tamamlıyorum efendim.

Sivil savunmaya yönelik eğitimler verilebilir, çok tedbirler alınabilir.

Tabiî, bu konunun ayrı bir müzakere hususu olması itibariyle buna girmiyorum; ama, biz, topyekûn, Parlamentonun itibarını temin noktasında gereken gayreti göstermeliyiz diyorum. Teklifimizi de şimdiden arz etmiş oluyorum. Bu noktadan hareketle, iktidar gruplarının verdiği önerinin aleyhinde bulunduğumu ifade ediyor; hepinize en derin saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kahraman.

Öneri aleyhinde Sayın Bedük; buyurun.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; iktidar partilerine mensup grup başkanvekillerinin vermiş olduğu önerge aleyhine söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bir yasama görevi vardır, bir de denetleme görevi vardır. Gerek yasama ve gerekse denetleme hizmetlerini yapmak üzere, bu Mecliste bulunan tüm siyasal partilerin görevi ve sorumluluğu vardır. Kimisi iktidardır, kimisi de muhalefettir. İktidarın getirdiği her türlü teklif doğrudur, ciddîdir; ama, muhalefetin getirdiği teklifler gayri ciddîdir, yanlıştır anlayışı demokrasiye sığmaz. Partiler, bir partiler demokrasisi anlayışı içerisinde, şu Mecliste, en güzel şekliyle, üzerlerine düşen görevi yapmak mecburiyetindedirler. Siz, eğer kalkıp da muhalefetin getirdiği teklife gayri ciddî derseniz, sizin demokratik anlayışınızda zafiyet vardır demektir. Biz samimî olarak söylüyoruz; şu Meclis, bu saatten sonra çalışmaya devam etmelidir. Neden devam etmelidir? Elimizde olağanüstü şartların getirdiği, birkısım ekonomik sosyal ve siyasal meselelere çözüm üretecek birkısım yasa düzenlemelerine ihtiyaç vardır. Türkiye bir olağanüstü şarttan geçiyor; bir deprem meydana gelmiş; o depremle ilgili olarak süratle alınması gereken tedbirler olduğu gibi, denetleme görevi gibi de yapılması gereken birkısım görev ve sorumluluklarımız vardır.

Şimdi, siz diyorsunuz ki "efendim, tatile girelim." Değerli milletvekilleri, tatile girmek, şu andan itibaren bir fayda sağlamaz, üstelik de, şu anda, bizim için bir lükstür; ne derseniz deyin, lükstür. Daha evvelden girilmiş olsaydı bir şey demezdik; belki, derdik ki, tamam, olabilir; ama, şimdi, bir lükstür.

Değerli milletvekilleri, şu Mecliste çalışan bütün personelin çocukları okula gidiyor. Okullar açılıyor; bir. Meclis, çalışma standardı itibariyle normal rayına artık girmeye başladı ve üstelik de, şu anda, gidecek olan ister personel olsun ister diğerleri olsun -yazlık yerlerde veya tatil yerlerinde, eğitim yerlerinde bütün her şey zaten bitti, buralar özellikle deprem felaketzedelerine tahsis edildi- gidemeyecekler.

Netice itibariyle, depremle ilgili olarak söylüyorum, altını çizerek belirtmek istiyorum; alınması gereken tedbirler var. Şu anda gündeme girmiş olan birkısım kanun tasarıları var; onların mutlak surette görüşülmesi lazım. Bunu yapmazsanız, yanlış edersiniz.

Şimdi, bir grup başkanvekili arkadaşım "Doğru Yol Partisi daha evvelden tatile girilmesini istedi" dedi. Değerli arkadaşlar, Doğru Yol Partisi tatile girmeyi istemedi... Neden istedi?.. (MHP sıralarından gürültüler)

BOZKURT YAŞAR ÖZTÜRK (İstanbul) – Zaten tatildesiniz...

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla) – Efendim dinleyin... Dinleyin... Dinleyin... Muhalefeti dinleyin... Dinleyin ondan sonra konuşun...

Bakın, aynen okuyorum, işte, Sayın Turhan Güven'in konuşması... Çok teşekkür ederim, ben, değerli arkadaşımdan istedim -gerçekten, çok dokümanter çalışıyor Sayın Köse- sağ olsunlar, bana gönderdi, hakikaten, ben hatırlamadım, -aynen, ifadesiyle söylüyorum- depremin vuku bulması sebebiyle, mahallinde incelemeler yapmamız lazım, o vatandaşların imdadına koşmamız lazım, oraya gitmemiz lazım varsayımı ve gerekçesiyle diyor ki: "Her ne kadar, bizim yasamıza göre, 1 Ekime kadar bir tatil süresi var ise de, biz tatile girelim demiyoruz. -Ne diyor?- Ara verelim, hiç olmazsa bir onbeş gün ara verelim, onbeş gün sonra, tekrar gelelim, 1 Ekime kadar yine çalışalım."

Bakın, dikkat edin, tatil başkadır, ara verme başkadır. Eğer ara verme derseniz, bunun anlamı başka; tatil derseniz, Anayasada ifadesini bulan şekliyle, 1 Ekime kadar olan süredir. Burada, 1 Ekime kadar tatil yapalım demiyor; 15 Eylüle kadar, hiç olmazsa on onbeş gün ara verelim, ondan sonra, ekimi beklemeden, daha evvelden yine çalışmalara başlayalım diyor.

Değerli milletvekilleri, bütün bu şartlar altında bir şey daha söyleyeceğim size. Size insafla ve ciddiyetle ifade etmek istiyorum. 4 tane önemli kanun tasarısı geldi; 5 dakika önce elime geçti; size samimiyetimle söylüyorum, 5 dakika önce geldi. Bir muhalefetin en önemli görevi, iktadırım, ben her şeyi doğru biliyorum, dürüst biliyorum ve getirdiğim her teklif doğrudur anlayışına karşı, milletten gelen sesi ve muhalefetin de çözümlerini burada dile getirmektir. Şimdi, ben, 5 dakika önce elime geçmiş olan kanun teklifleriyle ilgili olarak, kanun tasarılarıyla ilgili olarak, allahaşkına, ne söyleyeceğim... Acaba, sizin anlayışınız, muhalefeti burada konuşturmamak mıdır vehayut muhalefet hiç konuşmasın, siz, devamlı olarak konuşun... (DSP sıralarından "evet" sesi, gürültüler)

"Evet" diyorsa değerli kardeşim, sizi demokrasiden hiç anlamamakla suçluyorum. Kusura bakmayın, "evet" derseniz, ben de size bunu söylerim.

Değerli milletvekilleri, Sayın Başkan; bu Mecliste devamlı olarak böyle sataşmayı doğru bulmuyorum.

BAŞKAN – Siz buyurun efendim.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla) – Sizin yönetimizinden dolayı da, özellikle arkadaşlarımızın ikaz edilmesini istiyorum.

BAŞKAN – Peki efendim.

Buyurun siz devam edin.

Lütfen, hatibe müdahale etmeyin efendim.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben, bunu sizi üzmek için söylemiyorum; yanlış anlaşılmasın, samimiyetimle ve içtenliğimle söylüyorum, sizi kırmak da istemiyorum, sizi gücendirmek de istemiyorum; ama, size samimî olarak bir şey söylüyorum, ayıp bir şey değil. Bir arkadaşım bana öyle söyleyince, ben de üzüldüm. 4 tane kanun tasarısı bizim elimize yeni geçti diyorum. Bilmiyoruz bunları; yani, oturup çalışmamız lazım, araştırmamız lazım, Meclisin kütüphanesine gidip, geçmişle bağlantılı olarak, birkısım dokümanlar bularak önünüze gelmemiz lazım. O sebeple diyoruz ki, hiç olmazsa bu çalışmalarımızı devam ettirelim. Kalkıp da bugün getiriyorsunuz, hemen gündeme sokuyorsunuz ve biz de çalışamadan huzurlarınıza ve milletin huzuruna gelmiş oluyoruz.

O sebeple, özellikle altını çizerek belirtmek istiyorum: Çalışma süremiz itibariyle, tatil yapmadan, normal süreye geçmek suretiyle bir çalışmanın yapılmasının zaruretine inanıyorum.

Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bedük.

ALİ GÜNAY (Hatay) – Sayın Başkan...

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Sayın Başkan, müsaade eder misiniz, bir tek konuda açıklık getirmek istiyorum.

BAŞKAN – Buyurun.

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Dün akşam, bugün getirdiğimiz öneriyle ilgili olarak, muhalefet partilerine, özellikle bugün getireceğimiz önerideki tasarılarla ilgili, hangi tasarıların gündeme getirileceğiyle ilgili yapacağımız öneri konusunda, kendilerine, bizzat kendim bilgi arz ettim.

Bir düzeltme açısından söylüyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Çakan.

TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, ben de bir düzeltme yapabilir miyim efendim?.. Şimdi, böyle bir usul yoktu; madem, açtınız, fırsat verirseniz, ben de...

BAŞKAN – Buyurun.

TURHAN GÜVEN (İçel) – Şu anda elimizde üç partinin gönderdiği gündem var. Doğru; gönderdiler, sağ olsunlar, dün akşam saat 23.00 sıralarında; ama, bakın, o gündem, bu gündem değil. Şimdi iki tanesini çıkararak getiriyorlar. Ben ona göre ne zaman hazırlık yapacağım? 5 tane 6 tane kanun tasarısı...

BAŞKAN – Peki Sayın Güven.

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – İlave yok, noksan var...

BAŞKAN – Önerinin lehinde değil mi Sayın Günay?

ALİ GÜNAY (Hatay) – Evet efendim.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, beş dakika önce aldık diyoruz.

BAŞKAN – Anlaşıldı efendim... Yüce Heyet bilgilendi. Teşekkür ediyorum Sayın Bedük.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Kanun tasarılarının aslını, komisyondan çıkan şekliyle beş dakika önce aldık; bilmiyoruz. Onun için söylüyoruz.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bedük.

Önerinin lehinde, Sayın Günay; buyurun.

ALİ GÜNAY (Hatay) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; muhalefete mensup arkadaşlarımızın beyanları üzerine söz alma ihtiyacını hissettim.

Bir kere, Sayın Kahraman, Danışma Kurulunun sık sık toplanmasından yakındılar.

Değerli arkadaşlar, bildiğiniz gibi, olağan çalışma süreci içinde değiliz. 1 Temmuzda Meclisin tatile girmesi gerekiyorken, hep birlikte, tatile girmemeye karar verdik daha önceki günlerde ve çalışmalara devam ettik; yani, içinde bulunduğumuz süreç, olağanüstü bir çalışma sürecidir.

Daha önceki dönemlerde Meclisin çalışmamasından yakınılırdı. Gerçekten de, İçtüzükte, salı, çarşamba ve perşembe günleri olan çalışma günlerindeki çalışma saatleri çok yetersizdi. Hepinizin bildiği gibi, saat 15.00'ten 19.00'a kadar bir çalışma imkânımız vardı; dört saat ve haftada sadece oniki saat. Elbette ki yeterli değildi. 1 Temmuzdan bu yana, ilk günlerde saat 14.00'ten 24.00'e, sonraki haftalarda 10.00'dan 24.00'e kadar olağanüstü bir çalışma süreci içine girdik. Bu çalışma dönemi içinde, elbette ki, ülkenin ihtiyaçları gözetilerek, iktidara mensup partilerin öncelikli olarak görüşmelerini diledikleri, istedikleri, uygun buldukları kanun tasarı ve tekliflerinin öncelikli görüşülmesini temin etme amacıyla Danışma Kurulunun sık sık toplantıya çağrılması olağandır ve gereklidir.

Şu an, Meclis gündeminde, 80'e yakın görüşülmek için sırada bekleyen yasa tasarı ve teklifleri var. Eğer öncelikli olarak görüşülmesini istediğiniz yasa tasarı ve tekliflerinin, Danışma Kurulu önerisi sonrasında, Genel Kurulun tasvibiyle, öncelikli görüşülmesine karar vermezsek, bunların görüşülmesi mümkün değil. O nedenle, Danışma Kurulunun sık sık toplanmasını gayet makul karşılamak zorundayız ve doğrusu budur.

Öbür yandan, bir değerli partimizin grup başkanvekili ise, muhalefetin her istediğini gayri ciddî olarak değerlendirmenin hatalı olduğunu beyan ettiler; elbette ki hatalıdır. Biz, her isteğe gayri ciddîdir yaklaşımı içinde olmuyoruz; ancak, bugüne kadar, 59 gün boyunca, karşı çıktıkları şeyi şimdi savunur durumda olunca, müsaade edin de, bunu samimî olarak karşılamayalım.

Diyorlar ki: "Biz bugüne kadar Meclisin tatile girmesini istemedik." Zabıtlar ise tersini söylüyor değerli arkadaşlar. Bakın elimde, 18.8.1999 tarihli, geçen hafta, Meclisin beş gün ara vermesi günü konuşulan ve görüşmeleri içeren zabıt var. Burada Sayın Güven'in bir beyanı var. Ne deniliyor? Biz, iktidara mensup partiler olarak, Meclisin 18.8.1999'dan 23.8.1999 tarihine kadar ara vermesini istedik; onlar ise şöyle beyanda bulundular: -Meclis tutanaklarından okuyorum- "Siz, beş gün çalışmamayı öneriyorsunuz, bakın, biz ise, onbeş gün çalışmayı öneriyoruz. 1 Ekimde açılması lazım gelen Meclisi 15 Eylülde açalım diyoruz, hatta 10 Eylülde açalım diyoruz."

Değerli arkadaşlar, ayın 18'inde yapılıyor bu konuşmalar. Ne teklif ediliyor; 10 Eylül veya 15 Eylül. Biz, 10 Eylül olarak ele aldığımız zaman, 18 Ağustostan 10 Eylüle kadar yirmiüç gün süre geçiyor. Şimdi, izninizle, ben, İçtüzüğün 5 ve 6 ncı maddesini arkadaşlarıma hatırlatmak istiyorum:

"Tatil

Madde 5.- Tatil, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Çalışmalarının belli bir süre ertelenmesidir.

Danışma Kurulunun önerisi üzerine Genel Kurulca başka bir karar alınmadıkça Türkiye Büyük Millet Meclisi 1 Temmuz günü tatile girer.

Bir yasama yılı içinde üç aydan fazla tatil yapılamaz.

Araverme

Madde 6.- Araverme, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onbeş günü geçmemek üzere çalışmalarını ertelemesidir. "

Şimdi, değerli arkadaşlar, siz neyi öneriyordunuz? 18 Ağustos tarihinde, Meclisin, 10 Eylüle kadar ara vermesini...

AHMET İYİMAYA (Amasya) – Onbeş gün yok ama...

TURHAN GÜVEN (İçel) – 10 Eylüle kadar... Evet, biz öyle demişiz; doğru demişiz.

BAŞKAN – Bu, ara verme değil tatildir; onu düzeltirim.

ALİ GÜNAY (Devamla) – Yani, bizim burada savunduklarımız ve söylediklerimiz, sizin beyanlarınız karşısında, size bir samimiyetsizlik örneği olarak değil, söylediklerinizi hatırlatmak içindir; takdiri, siz değerli arkadaşlarımındır.

Hepinizi, saygıyla selamlıyorum. (DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Günay.

Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisi Gruplarının müşterek önerilerini tekrar okutup, oylarınıza sunacağım:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Danışma Kurulunun 27 Ağustos 1999 Cuma günü (bugün) yaptığı toplantıda Siyasî Parti Grupları arasında oybirliği sağlanamadığından, gruplarımızın ekteki önerisinin Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ve talep ederiz.

Saygılarımızla.

Ali Günay İsmail Köse Zeki Çakan

DSP Grubu Başkanvekili MHP Grubu Başkanvekili ANAPGrubu Başkanvekili

Öneri:

27 Ağustos 1999 tarihli Gelen Kâğıtlarda yayımlanan 157 sıra sayılı kanun tasarısının 48 saat gemeden gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmının 1 inci sırasına, 161 sıra sayılı kanun tasarısının 2 nci sırasına, 162 sıra sayılı kanun tasarısının 3 üncü sırasına, 160 sıra sayılı kanun tasarısının 4 üncü sırasına alınması, 5 inci sıraya kadar olan kanun tasarı ve tekliflerinin, 27 Ağustos 1999 Cuma günü saat 24.00'e kadar görüşmelerinin tamamlanmaması halinde, saat 24.00'den sonra da çalışmalara devam edilerek, bitimine kadar görüşmelere devam edilmesi, 5 inci sıraya kadar olan işlerin tamamlanmasını müteakip Türkiye Büyük Millet Meclisinin Anayasanın 93 ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 5 inci maddesi gereğince tatile girmesi önerilmiştir.

BAŞKAN – Öneriyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Öneri kabul edilmiştir.

Değerli milletvekilleri, gündemin "Seçim" kısmına geçiyoruz.

VI. – SEÇİMLER

A) KOMİSYONLARA ÜYE SEÇİMİ

1. – (10/66) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonuna üye seçimi

BAŞKAN – Depremde meydana gelen zararların tespiti amacıyla kurulan (10/66) numaralı Meclis Araştırması Komisyonuna siyasî parti gruplarınca aday gösterme işlemi tamamlanmıştır.

Şimdi, aday listesini okutup, oylarınıza sunacağım:

Depremle ilgili olarak kurulan Meclis araştırması komsiyonuna siyasî parti gruplarınca bildirilen adaylar:

Demokratik Sol Parti

Fadlı Ağaoğlu (İstanbul)

Atilla Mutman (İzmir)

Hasan Suna (Yalova)

Milliyetçi Hareket Partisi

Cumali Durmuş (Kocaeli)

Osman Fevzi Zihnioğlu (Sakarya)

Ersoy Özcan (Bolu)

Fazilet Partisi

Abdülkadir Aksu (İstanbul)

Zeki Çelik (Ankara)

Sabahattin Yıldız (Muş)

Anavatan Partisi

Yaşar Dedelek (Eskişehir)

Sefer Ekşi (Kocaeli)

Doğru Yol Partisi

Teoman Özalp (Bursa)

Nevzat Ercan (Sakarya)

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Bu komisyona seçilen üyelerin, bugün saat 14.00'te Genel Evrak karşısındaki Meclis Araştırması Komisyonları salonunda toplanarak, başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip seçimi yapmalarını rica ediyorum.

Gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmına geçiyoruz.

Biraz önce alınan karar gereğince 1 inci sıraya alınan Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu raporunun görüşmelerine başlıyoruz.

VII. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER

1. – Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/523) (S. Sayısı : 157) (1)

BAŞKAN – Komisyon?.. Yerinde.

Hükümet?.. Yerinde.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, dün akşam görüşmelerine başlanan, DESİYAB'la ilgili bir kanun tasarısı vardı.

BAŞKAN – Efendim, dün akşam, Komisyonun ve Hükümetin bulunmaması nedeniyle gündeme alınmamıştı.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Önce ondan başlamanız gerekiyordu.

BAŞKAN – Şimdi, yeni bir grup önerisini oyladık ve yeni sıralamaya göre gündemimize devam ediyoruz.

Değerli milletvekilleri, raporun okunup okunmaması hususunu oylarınıza sunuyorum: Raporun okunmasını kabul edenler_ Etmeyenler_ Raporun okunması kabul edilmemiştir.

Gruplar adına söz talebi?..

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, başladığımız bir konu varsa, bunun görüşülmesi doğru değildir.

BAŞKAN – Efendim, başlanmadı; Komisyon ve Hükümet oturmadığı için başlanmadı.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Onu söylerseniz olur; ama, bugün de öyle olması lazım.

BAŞKAN – Gruplar adına söz talebi?.. Yok.

Şahısları adına, Van Milletvekili Fethullah Erbaş; buyurun efendim.

İSMAİL KAHRAMAN (İstanbul) – Bir dakika Sayın Başkanım_

TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, beş dakika evvel aldığınız karara göre, biz, arkadaşımızı seçeceğiz de konuşturacağız tabiî. Olur mu böyle şey?!.

BAŞKAN – Efendim, ben, sizin arkadaş seçmenizi bekleyemem. Kürsüden, birkaç defa, gruplar adına söz talebi olup olmadığını soruyorum. Herhalde, bunun ne manaya geldiğini de, grup başkanvekili olarak, sizler biliyorsunuz.

(1) 157 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, istirham ediyoruz_ Biraz evvel yine söyledik, bugün, hemen oylamaya koyuyorsunuz, 1 inci sıraya alıyorsunuz. Biz, arkadaşlarımızı hazırlıyoruz. Yapmayın böyle_

Zaten, daha evvelden DESİYAB'la ilgili, şurada oturmamak suretiyle de olsa_

BAŞKAN – Sayın Bedük, bu "yapmayın" ifadesini, bana karşı mı kullanıyorsunuz; Başkanlığa karşı mı kullanıyorsunuz?

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, size karşı saygımız var; ama, bu konuda, istirham ediyorum efendim_

BAŞKAN – Ama, çok rica ediyorum_

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – İstirham ediyorum efendim_ Çok rica ediyorum_ Konuşmamızı yapacağız.

BAŞKAN – Ben işin tarafı değilim. Ben, Başkanlığın gereklerini burada yerine getiriyorum ve gruplara, söz talepleri olup olmadığını soruyorum, maalesef, ses gelmiyor; ne yapacağım?

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Olur mu efendim!.. Yapmayın bunu.

BAŞKAN – Fethullah Erbaş, şahsı adına; buyurun efendim.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, yapamazsınız bunu. Yapamazsınız bunu Sayın Başkan_ Yapamazsınız_ Bu uygulamanız yanlış.

Sizi, protesto ediyoruz efendim.

BAŞKAN – Sayın Grup Başkanvekili, bakın, beni protesto etmekle filan bir yere varamazsınız_

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – O zaman, uygulamanız hakkında söz istiyorum.

BAŞKAN – Bu kürsüden en az 3 defa, gruplar adına söz talebi olup olmadığını sordum; bir işaret geldi mi?!

TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, o zaman, o tarafa değil de, biraz da muhalefete doğru bakın, ama_ Biraz da muhalefete bakın; söz isteği var mı diye, o tarafa doğru bakıyorsunuz.

BAŞKAN – O zaman, sizi, bu hususta daha dikkatli olmaya davet ediyorum.

Sayın İsmail Kahraman, Fazilet Partisi Grubu adına; buyurun efendim.

İSMAİL KAHRAMAN (İstanbul) – Sayın Başkan, biliyorsunuz, şimdiye kadarki bütün tatbikatta öncelikle acele edilmemesi gibi bir durum var. O yüzden, belki bir anlık bir gecikme olmuştur.

BAŞKAN – Sayın Kahraman, ben, birleşime ara verip, sizin karar vermenizi bekleyemem.

İSMAİL KAHRAMAN (İstanbul) –Müsaade ediniz tamamlayayım.

BAŞKAN – Ben, İçtüzüğü uygulamakla görevli olan Başkan olarak burada oturuyorum. 3 defa ifade ettim, gruplar adına söz talebi olup olmadığını sordum.

Şimdi, bir kere daha ifade ediyorum: Kanun tasarısının tümü üzerinde, gruplar adına?..

İSMAİL KÖSE (Erzurum) – Sayın Başkan...

İSMAİL KAHRAMAN (İstanbul) – Fazilet Partisi Grubu adına, Cevat Ayhan.

BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Erzurum Milletvekili Sayın Köse; buyurun efendim.

MHP GRUBU ADINA İSMAİL KÖSE (Erzurum) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bugün, Danışma Kurulumuzun yapmış olduğu toplantı sonucunda, az önce Yüce Heyetinizin almış olduğu karar gereğince, bundan bir hafta kadar önce ülkemizde meydana gelen doğal afet sonucunda, vatandaşlarımızın bir an önce yaralarının sarılması ve gerekli tedbirlerin alınması hususunda çok önemli kararların alınması ve bu kararların süratle hayata geçirilmesi gerekmektedir. İşte bu amaçla, bugün almış olduğumuz kararların içerisinde bulunan, bu doğal afetlerle ilgili, hükümete yetki verilmesine dair, Anayasanın 91 inci maddesi gereğince, üzerinde tartışacağımız bu yetki kanununu çıkaracağız.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; gerçekten, Türkiyemizde meydana gelen ve en az 7 ilimizi direkt ve tüm milletimizi yakından alakadar eden, hepimizi üzen, vatandaşlarımızın, Anadolumuzdan her insanımızın yakınının bulunduğu özellikle bu büyük şehirlerimizdeki, sanayi şehirlerimizdeki vatandaşlarımızın hayatlarının kaybedilmesi sonucundaki üzüntüleri, anlatılması mümkün olmayacak kadar yüksektir. Bugüne kadar, gerek yurt dışından gerek yurt içinden, bu bölgedeki insanlarımızın kurtarılması amacıyla ve bizim acımıza iştirak eden komşu devletlerimize, uzaktaki devletlerden gelen tüm temsilcilere, onların göndermiş olduğu, doktorundan mühendisine kadar, kurtarma ekibine kadar, bu acımızda bizi yalnız bırakmayan, dışarıdan gelen bu dost ve müttefik devletlerimizden, kardeş ülkelerimizden gelen insanlarımıza, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak şükranlarımızı sunuyoruz. Bu deprem, yeniden, milletimizin çok yüce bir değerini ortaya koymuştur: Türk Milleti, acılı günlerinde, böyle felaket anlarında, her türlü siyasî düşüncesini bir tarafa bırakarak, böyle millî meselelerde yekvücut olmanın çok önemli bir tablosunu ortaya koymuştur. Yüce Milletimize de yine, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak, şükranlarımı sunuyorum.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Yüce Meclis, deprem olur olmaz, çalışmalarına bir gün ara vermiş ve tekrar toplanmak suretiyle, olayın oluş tarzını ve ne yapılması gerektiği konusunda, hükümetimizin çalışmaları konusunda bir genel görüşmeyi burada Meclisimiz görüşmüş ve ilgili Sayın Bakan burada gerekli bilgileri vermiş, daha sonra da, Meclisimiz çalışmalarına beş gün ara vermek suretiyle, tüm milletvekillerimiz -çünkü, Anayasamıza göre, seçilen milletvekili, yalnız seçildiği ilin değil, tüm milletimizin temsilcisidir; o itibarla, nerede bir üzücü hadise olursa, tümümüz oradayız, orada olmak mecburiyetindeyiz. İşte bu hissiyatla, milletvekillerimizin tümü- o acılı insanlarımızın hiç olmazsa yanında bulunmak, onlara başsağlığı dilemek ve özellikle yapılan çalışmaları izlemek amacıyla, bu dört beş gününü oralarda geçirmek suretiyle, Meclisin çalışmaları yeniden başlamış ve buraya dönmüşlerdir.

Şimdi, daha önceki tartışmalara girmek istemiyorum, o tartışmalar yapıldı, o sayfa kapandı; ancak, şunu ifade etmek istiyorum: Değerli arkadaşlarımızın da, elimizdeki konuşmalarında, her konuşmalarında, depremden sonra, önemli olanın, buraya depremle ilgili konuların getirilmesinin gerektiğini, depremle ilgili kanunların çıkarılmasının gerektiğini ifade etmişlerdir, ki, doğrudur, biz de aynı şeyleri düşündük. Yıllarca bu Meclisin gündeminde bekleyen Topyekûn Savunma Sivil Hizmetleri Kanunu Tasarısı henüz gündemdedir. Sivil savunma kanun tasarısında gerekli değişiklikler yapılmak suretiyle, doğal afetlerle ilgili zararları önleyici tedbirler alınmasıyla ilgili kanun tasarısı ise Plan ve Bütçe Komisyonunda kadük olmuştur; 57 nci Cumhuriyet Hükümetimiz, şu anda, bunun üzerindeki çalışmalarını devam ettirmektedir.

Demek ki, değerli milletvekilleri, bir şeyin daha tespitini yapmamız gerekiyor: Türkiye Büyük Millet Meclisinin, yani, 21 inci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisinin önünde, eğer, hazır olarak, sivil savunmayla ilgili, deprem, tabiî afet, sel felaketi, hangi konu olursa olsun; bununla ilgili hazırlanmış, tamamlanmış, oluşmuş, olgunlaşmış bir yasa tasarısı, eğer, bugünkü Meclisimizin önünde olsaydı, bu tasarı birkaç defa çıkardı; ama, üzülerek ifade ediyorum ki, böyle bir tasarıyı, 21 inci Dönem milletvekilleri, Meclisimiz, bulmamıştır, bulamamıştır. Öyleyse, yeniden, daha kapsamlı ve şu son felaketi de gördükten sonra, tüm meseleleri içerecek, teknik konudan belediye hizmetine kadar; hükümetimizin alması gereken acil tedbirlerden ulaşıma kadar, haberleşmeye kadar; teknik konularda devreye sokulması gereken araç ve gereçlerin değerlendirilmesi ve devreye sokulmasından, finans kaynaklarının tek elde toplanması ve onun hemen devreye sokulması konusuna kadar, bütün meseleler değerlendirilerek, Türkiye'nin yeni bir sivil savunma sistemine kavuşturulması lazım.

Çağın devletiyiz, çağın gereği neyse onu yapacağız diyoruz; ama, maalesef, yine, ta 1930'lu yıllardan kalan yasalarla ülkeyi yönetmeye devam ediyoruz. Evet, belki, çok isabetli olarak çıkarılmış olabilir, çok önceki yıllarda çıkmış olsa dahi, gelecek yıllarımızı içerisine alabilecek kadar ideal yasalar çıkarmış olabiliriz; ama, değerli milletvekilleri, dünyada çok önemli gelişmeler ve değişmeler olmaktadır. Türkiyemiz, bu değişime ve gelişmeye ayak uydurmak mecburiyetindedir. Bu değişime ayak uydurtacak, insanımızı ve devletimizi bu çağın gerektirdiği şartlara sokacak kurum, müessese Yüce Meclistir, Türkiye Büyük Millet Meclisidir. İşte, bugün, Türkiye Büyük Millet Meclisinden yeniden sesleniyoruz. Milliyetçi Hareket Partisi olarak, en önemli konumuz, ekimde toplanacak Yüce Meclisimizin, öncelikle, vermiş olduğumuz araştırma önergelerinin muhakkak surette burada görüşülmesi sonucunda -ki, bu bir aylık süre içerisinde, araştırma komisyonu gerekli görevini yapacaktır- bütün siyasî partilerimizden iştirak eden komisyon üyelerimiz, objektif gözleriyle oradaki yaraları görecek, oradaki enkazı görecek, sebeplerini inceleyecek ve önümüze bir rapor getirecektir. Rapor, yalnız, geçmişte hatalı olanların bu hatalarını içeren bir rapor olmayacak, geleceğe ışık tutacak; gelecekte, Türk Milleti böyle bir felaketle karşılaştığı takdirde, en az zararla nasıl kurtulacağımızın önerilerini de önümüze getirecektir. İşte, bu bakımdan kurulan Meclis araştırma komisyonu, bizim için çok önemli bir komisyondur; değerli milletvekillerimizin ve seçilecek, onları yönetecek olan heyetlerin de, azamî derecede, çok önemli görev yapacakları şuuru içerisinde olacaklarından eminiz.

Değerli milletvekilleri, bugün, eğer, bu yetki kanununu hükümetimize verirsek, hükümetimiz, şu anda, bir noksanı olan sivil savunma da dahil -ki, kanunda geçiyor- bu noksanlıkları, kanun hükmünde kararname çıkarmak suretiyle bir an önce devreye sokacaktır. Neler yapacaktır? Anayasada da, ölçüsü belirtilmiş olan bu yetki kanununun, malumunuz, amacı, kapsamı, ilkeleri ve süresi belirtilmelidir diyor. Amacı, malumunuz; bu doğal afete karşı, hükümetimizin, bir an önce, devletimizin imkânlarının neler olması gerektiğini ki, birinci derecede, şu anda, o insanlarımızın, kış gelmeden, muhakkak surette bir meskene kavuşturulması, sıcak bir yuvaya kavuşturulmaları gerekmektedir; işte, bu yetkiyi veriyoruz. Bugün, şu anda, çok önemli bir yasa tasarısını görüşüyoruz.

Bunun dışında, yine, sivil savunmayla ilgili, ekonomik konularla ilgili kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini veriyoruz. Değerli arkadaşlarımız, DESİYAB'ı niçin görüşmedik ya da vergi kanununu niçin görüşmedik diye sordular. İşte, bunun için görüşmedik. Yani, tek kalemde, 6-7 kanunu görüşerek, burada zaman israfına sebep olmaktansa, yine, Anayasamızın vermiş olduğu bir yetkiyi, hükümetimizin talebi üzerine, yine Anayasada kendisine verilmiş olan, Meclisimizin yetkileri içerisinde bulunan, hükümete kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini, bu Anayasa çerçevesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisimiz, görüşerek, inşallah verecektir. Verecektir; çünkü, burada bir konsensüs vardır. Bu felaket, millî duygularımızı ortaya koymuş, millî hasletimizin en yüksek seviyede oluştuğu bir anı yaşadığı Türkiyemiz. Hiçbir siyasî düşünce, hiçbir siyasî parti mensubunun, bu felaketten üzüntü duymadım demesi mümkün değildir; böyle bir düşünceyi ortaya koymak da fevkalade yanlış olur. Öyleyse, gerek Meclisimizdeki partilerimiz gerek Meclisimizde olmayan tüm vatandaşlarımızı temsil eden siyasî parti mensuplarımız ve tüm milletimiz bu acıya iştirak etmişlerdir. İşte, bu acıyı bir an önce dindirmemiz lazım. Tabiî, Cenabı Allah'ın takdiri dedik ve ölenle olana çare yoktur diyoruz; çaresi yok, ölen insanlarımızı geri getirmemiz mümkün değil, Allah rahmet eylesin ve yakınlarına başsağlığı diliyoruz; yaralılara acil şifalar diliyoruz; ancak, yaralılarımızı, yakınlarını, ölenlerimizin yakınlarını, bir an önce, hiç olmazsa ekonomik yönüyle ve diğer sosyal yönleriyle, onları, devletin şefkatli kucağına, şefkatli ellerine bıraktığımızda, hiç olmazsa bu yaraları sardığımızda, o ıstıraplı anını bir acı an olarak yüreğine basıp ve Müslüman olan milletimizin o yüce inançları çerçevesinde, inanıyorum ki, büyük bir ilahî kudretten kaynaklanan bu felaketi, bir kader olarak yüreklerine basacaklardır. İşte, onun içindir ki, bu yetki kanununu çıkarıyoruz ve sayın hükümetimizin, vereceğimiz bu yetki sonucunda çok isabetli kararlar alacağını, süratli kararlar alacağını... Muhalefet, tabiî, görevini yapıyor "gitmediniz, gelmediniz, yapmadınız" şekliyle, tabiî, onlar da haklı, böyle söyleyecekler; kamçılama görevini, tahrik etme görevini yapacaklardır. Muhalefete biz saygı duyuyoruz, bu gibi tenkitlerine de saygı duyuyoruz; zaten, demokrasinin gereği de budur, insan olmamızın gereğin de budur; ancak, haysiyet ve onur kırıcı davranışlarda bulunmamak kaydıyla, birbirimizi kırmamak kaydıyla, milletimizi rencide etmemek kaydıyla siyaseten söylenilmesi gerekenler, elbette ki, muhalefet tarafından söylenecektir.

İnanıyorum ki, biraz sonra da hep beraberce şahit olacağız, işte, orada, 10 000'in üzerindeki rahmetli olan vatandaşımızın yakınlarına ve yine, 40 000'e yakın yaralı vatandaşımızın yaralarının sarılmasına ve diğer 100 000'lere yakın vatandaşımızı sıkıntıdan kurtaracak olan böyle bir millî davada, muhalefetiyle iktidarıyla bu yetki kanununa destek verileceğine inanıyorum; çünkü, bu mesele, çok ciddî bir meseledir, bu mesele, ertelenmesi mümkün olmayan bir meseledir. Zamanın en güzel bir şekilde ve süratli bir şekilde kullanılmasının gerektiğini icap ettiren konudur. Bu konuda erteleme düşüncesinde olmak mümkün değildir. Muhalefetiyle iktidarıyla, hükümetimize, 57 nci Türkiye Cumhuriyeti hükümetine ve en güzel kararlar alacağına inandığımız hükümete bu yetkiyi vereceğimize inanıyorum.

Değerli milletvekilleri, bunun, tabiî, üç ay süresi vardır; yani, Yüce Meclisimiz, bu yetkiyi üç aylık süreyle veriyor. Üç ay içerisinde, yeniden muhasebesini yapılmak suretiyle, yapılan hizmetleri görmek suretiyle, araştırmalar yapılmak suretiyle; üç ay sonra, yeniden, kalıcı kanunların çıkarılması konusunda ya Meclisimizin önüne yeni yasalar gelecektir veya hükümetin, tamamlanmamışsa, noksanların tamamlanması konusunda yeni talepleri gelmek suretiyle, o gün de, Meclisimiz o konuları tartışacaktır. Tabiî, bunun meskenlere kavuşturulması konusunda, zemin etütlerinin yapılması ve ihale sisteminin nasıl yapılacağı konusunda, hükümetin, muhakkak surette bu meseleyi göz önünde bulundurması lazım.

Değerli milletvekilleri, bugün, Türkiye'deki bir noksanlığımız da, malumunuz, bir konu, birçok bakanlıklara dağıtılmıştır; şimdi, şu anda da onu yaşıyoruz. Bir afet olmuş. Bakın, afetle ilgili çeşitli fonlar var, halbuki afetle ilgili bir tek fon olmaladır. Biz, Milliyetçi Hareket Partisi olarak bunu öneriyoruz. Bu meselenin, tek elden ve para kaynağının tek bir yerde toplanmasından yanayız. Birkaç yerde toplandığı takdirde, birkaç tane baş, o fonları ya da o parasal kaynakları kullandığı takdirde, yarın kullanılması konusunda da sıkıntılar meydana gelir. Hükümet, topyekûn kararını verecektir; ama, finans kaynağı tek yerde olmalıdır, oradan bu harcamalar yapılmalıdır. Aksi takdirde, bu Yüce Meclis, o tartışmaları da belki zamanı geldiğinde yapma noktasına gelecektir. İşte, bu yetki kanunuyla, biz, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak, bu fonun da, tek elde ve ilgili bakanlığın kullanabileceği, yetkili olan ve bugün de hâlâ yürürlükte olan yasalar çerçevesinde, bulunan o yetkisini kullanma noktasında, bir fonda birikmesini arzu ediyoruz.

Tabiî, milletimiz büyük millet; bir tek ilçeye -gittiğimizde gördük- 100 ton domatesi bir günde götürdü bizim vatandaşımız; 100 ton!.. Orada, belki de 3 ton, 5 ton domatese ihtiyacı vardı vatandaşımızın; ama, bu millet acıyı kendi evinde hissetti, yüreğinde hissetti; tarlasında, bağında, bahçesinde, evinde neyi varsa, giyeceğinden yiyeceğine kadar, kamyonlar yolları tıkamak suretiyle, vatandaşımız elbirliğiyle yardım seferberliğine girdi. Gerçekten, bu, göz yaşartıcı, gıpta edilecek, gurur duyulacak bir hareketti; Allah razı olsun milletimizden. Zaten, bu gibi hasletler ve bu gibi yardımlaşma ve dayanışma duyguları, bizim acılarımızı, hiç olmazsa, bir nebze dindirme durumundadır.

Diğer taraftan da, demin de arz ettiğim gibi, bütün düşmanca düşüncelerine rağmen, yakınımızdaki uzağımızdaki bütün devletler, o düşüncelerini de bir tarafa bırakarak, Türk Milletinin bu acılı gününde yanında olmuştur. Tekrar, buradan, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak, hangi devletten, nereden gelmiş olursa olsun, gerçekten, unutulması mümkün olmayan, tarihimize çok güzel hatıra bırakabilecek şekilde bir davranışta, bir jestte bulunan devletlere şükranlarımızı sunuyoruz.

Bu yetki kanununun, deprem olan illerimizdeki yaralı vatandaşlarımıza, ölen vatandaşlarımızın yakınlarına yardımda ve yapılması gereken hizmetlerin bir an önce devreye girmesinde faydalı olacağı kanaatindeyiz. Yetki kanununun çıkarılması konusunda, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak, müspet oy kullanacağımızı arz eder, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlarım.

Teşekkür ederim. (MHP ve DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Köse.

Fazilet Partisi Grubu adına, Sakarya Milletvekili Sayın Cevat Ayhan; buyurun efendim.

FP GRUBU ADINA CEVAT AYHAN (Sakarya) – Muhterem Başkan, muhterem üyeler; 157 sıra sayılı, afetlere karşı tedbir ve zararların telafisiyle ilgili kanun hükmünde kararname çıkarmayı yetki olarak isteyen tasarı üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım.

Muhterem arkadaşlar, büyük bir felaket geçirdik. Felakette ebediyete intikal eden vatandaşlarımızı rahmetle anıyor ve yaralılara acil şifa diliyorum; malını kaybetmiş, aile fertlerini kaybetmiş, komşularını kaybetmiş, işini kaybetmiş insanlarımıza da geçmiş olsun diyor, taziyelerde bulunuyorum.

Değerli arkadaşlar, kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi, Anayasanın 91 inci maddesiyle verilmiştir. Acil hallerde, zarurî hallerde, hükümetlere kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından verilir. Çıkarılan kanun hükmünde kararnameler de, Resmî Gazetede yayımlandığı gün, hemen, görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine arz edilir; ancak, 1960'lı yıllardan beri Mecliste olup, daha görüşülmeyen kanun hükmünde kararnameler vardır. Yani, Anayasa hazırlanırken, acil durumlar için getirilen bu imkân, maalesef, siyasî iktidarlar tarafından kullanılmasına rağmen, bu kanun hükmünde kararnameler Mecliste müzakereye açılmamıştır. Bu yönüyle, kanun hükmünde kararnameler, kanunların yapılmasında, milletvekillerinin, Meclisin, millî iradenin müzakerelere müdahil olmasını önleyen bir uygulama şekline dönüşmüş bulunmaktadır. Onun için, kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini verirken fevkalade dikkatli olmakta fayda var.

Bu kanun hükmünde kararname ne getiriyor; tabiî afetlere karşı tedbir alınması, zararların telafisi. Maddelerine baktığımız zaman, hükümet, çıkaracağı kanun hükmünde kararnamelerle, normal hayata dönüş için hizmetlerin verimli, etkili, hızlı yürütülmesini sağlayacak; hasar ve tahribatın bir an önce giderilmesini sağlayacak; kuruluşlar arasında koordinasyonu, eşgüdümü sağlayacak; zelzeleye dayanıklı, afete dayanıklı yapılaşmayı temin edecek ve afet bölgelerinde ekonomide güvenin, dengenin ve istikrarın tesisini ve hızlı bir kalkınmayı sağlayacak. Hükümet, kanun hükmünde kararnameyle, bunları yapacak. Eğer, kanun hükmünde kararnameyle bunları yapıyorsa, hemen verelim gitsin; ama, maalesef, bunların da Türkiye'de yapılmadığı ortada.

Kanun hükmünde kararnameye lüzum var mı? Kanaatimce yoktur. Afet Kanunu, her türlü yetkileri idareye vermektedir. Her türlü ihtiyacı temin etmeye, özel, resmî, herkese ait vasıtalara, imkânlara el koymaya yetki vermektedir; yani, hükümet, eğer, afetle ilgili hizmetleri yapacaksa, buna mani bir şey yoktur; ama, eğer, hükümet, afetle ilgili meseleyi süratle yönetmek ve netice almak istiyorsa, ya bölgede olağanüstü hal ilan edip, bir koordinatör olağanüstü vali tayin etmesi -bilhassa, afet meselelerinde bulunmuş, afet sonrası krizi yönetmiş, afet sonrası normal hayata dönüşü yönetmiş olan dirayetli, fevkalade kabiliyetli bir koordinatör valiyi bölgeye tayin etmesi- veya olağanüstü hal ilan etmeyecekse, etmiyorsa, etme niyetinde olmadığına göre, güçlü bir devlet bakanını münhasıran bu işte görevlendirmesi gerekirdi. Bugüne kadar, afetten sonra aradan onbir gün geçmiş olmasın rağmen, bu, yapılmamıştır.

Bakın, Kuzey Irak'tan Türkiye'ye olan büyük göç hareketinde, Bulgaristan'dan Türkiye'ye olan büyük göç hareketinde, o zamanki hükümet, isabetli bir karar vererek, bir devlet bakanını münhasıran yirmidört saat bu işle meşgul olmak üzere görevlendirmiş ve tedbirlerin süratlenmesinde faydalı olmuştu. Maalesef, bu hükümet, bu basireti, bugüne kadar gösterememiştir; bunu yapması için, önünde bir engel yoktur; gerekirse, dışarından, bu vasıfta, bu kabiliyette yeni bir devlet bakanını kabineye alarak -Meclis içinden, Meclis dışından- bu meseleyi onun ellerine teslim edebilir; ama, maalesef, yapmamıştır.

Zaten, bu hükümet, dağınık bir hükümettir. Bir gün önce, hükümetin çok acele ettiği ve mutlaka çıksın diye Plan ve Bütçe Komisyonunu, sabaha karşı 02.30'a kadar çalıştırarak hazırlattığı vergi kanunu tasarısı... Ertesi gün, bakıyoruz, hükümet de değil, hükümetin başkanı da değil, hükümet ortağı olan bir partinin genel başkanı, bir televizyon oturumunda "evet, biz, bu vergi kanununu istemiyoruz, geriye kalsın" diyor ve sonrada hükümet açıklıyor. Yani, bu hükümet, çok başlı bir hükümettir; bu hükümette koordinasyon yoktur, dirayet yoktur, meselelere hâkimiyet yoktur, bu hükümet, karar zafiyeti içerisinde, karar gecikmesi içerisinde olan bir hükümettir. Afet sonrası, Türkiye'nin karşılaştığı bu sıkıntıların temelinde de bu sebepler bulunmaktadır.

Muhterem arkadaşlar, afetten sonra, onbir gün geçti; bugün, afetin onbirinci günündeyiz. Neredeyse, iki hafta tamamlanmak üzere. 200 000 kişi evsizdir. Afet sonrası, bölgede haberleşme ve elektrik kesilmiştir. Hatta, Sayın Başbakan, bölgede bulunduğu sırada haberleşme olmadığı için, bütün Türkiye'ye ve ilgili kurumlara, radyo vasıtasıyla, talimatlarını göndermek mecburiyetinde kalmıştır. İşte, hükümetin fotoğrafı bunlardır.

Bugün onbirinci gündeyiz, manzara nasıl? Manzara facia. Hükümet, kurtarmada, yardımda, ulaşım ve haberleşmede, hatta, çadır temininde sınıfta kaldı. Bugün, afetin onbirinci günü olmasına rağmen... Kendi bölgemden, afet bölgelerinden telefonlar alıyorum, değerli milletvekilleri telefonlar alıyor. Hatta, bir hâkim "ben, yağmur altında bulunuyorum, bir naylon dahi temin edemiyorum; açık dükkân olsa gidip alacağım. Allahaşkına, bunu, bize temin edin -bir hâkim, devletin bir hâkimi- âciz kaldım, çoluk çocuğumla yağmur altındayım; evim yıkıldı, oturacak yerim yok, gelip Meclisin önünde kamp mı kurayım" diye, bize telefon ediyor. İşte, manzarai umumi. Yani, hükümet, bir top naylonu orada götürüp dağıtmaktan âciz. Vali beyleri, kriz masasını yöneten arkadaşları, yöneticileri arıyoruz "efendim, bir miktar dağıttık, yok; hükümet yollarsa, dağıtacağız" diyorlar. Yani, siz, eğer, afet bölgelerine, sağnak yağmur altında gününü geçirmeye mecbur olan bu afetzedelere, yağmura karşı bir top naylon gönderemiyorsanız, siz, neyi çözeceksiniz, size vereceğimiz bu yetki neyi halledecektir; sadece kendinizi oyalayacaksınız, Türkiye, bu facianın, sosyal ve iktisadî bu afet karşısında çaresiz kalmaya devam edecektir; yani, afetin sebebi, afeti semaviyedir; ama, tedbirsizlik bakımından da, hükümet sınıfta kalmıştır.

Bakın, bunu ben söylüyorum, belki iktidar grupları rahatsız olacaklar; ama, bunu ben söylemiyorum; bunu söyleyen, bu hükümetin bakanlarıdır değerli arkadaşlar.

Bir bakan -ismini vermeyeyim, basından hepiniz biliyorsunuz- ne diyor "ideolojiler, düzen ve siyasî sistem, bu afetle enkaz altında kaldı, çöktü." Hükümetin bir bakanı söylüyor bunu. Bir başka bakan "Kızılay sınıfta kaldı, fevkalade kötü bir vasıf ortaya koydu" diyor. Televizyonlarda, Kızılayın çadırları konuşuluyor. Ortaçağdan kalma çadır anlayışıyla getirmiş, vatandaşa dağıtmış. Çadırların kurulduğu yerler, çadırların içi çamur deryası haline gelmiş. Bir başka bakan "kriz yönetimi sıfır" diyor. Bölgede tebdili kıyafetle dolaşmış. Bir Meclis Başkanvekili bölgede dolaşmış "kriz yönetimi diye bir şey yok; bölge perişan; facia" diyor. Bunlar, hepsi hükümetin fotoğraflarıdır. Onbir gündür Türkiye'yi ben yönetmiyorum ki, bu hükümet yönetiyor, 57 nci hükümet yönetiyor, Başbakanı ve bakanları yönetiyor.

Hükümetler, âcizlenme makamı değildir; hükümetler, şikâyet makamı değildir; hükümetler tedbir yeridir, icraat yeridir. Eğer, bir hükümet meselelere hâkim olamıyorsa, yönetemiyorsa, bırakır gider; Türkiye Büyük Millet Meclisinden başka bir hükümet çıkar. İşte, vatandaş onun için soruyor "devlet nerede" diye soruyor. Vatandaş bunu sorunca "vay, devlet düşmanları" diye birtakım çevreler, koro halinde üzerine saldırıyor; Sayın Başbakan, basın yayını şikâyet ediyor; bunları kapatın, konuşturmayın, vurun söyletmeyin der gibi, bunların üzerine gidiyor. Vatandaş söyleyecek, basın da bunu yazacak. Basın ve vatandaş, hükümetin eksiklerini söyleyecek.

Vatandaş için devlet demek, oradaki vali demektir; vatandaş için devlet demek, tedbir almayan bakan demektir; vatandaş için devlet demek, konuşulmayan telefon demektir, gelmeyen enerji demektir, gelmeyen çadır demektir, yağmur altında kendine ulaşmayan naylon demektir değerli arkadaşlar! Hükümet bunun için vardır, devlet bunun için vardır. Devletin görevi, Zümrüdü Anka kuşu gibi durmak; kutsal diye önünde tapınmak için değildir; devlet, topluma hizmet için kurulur ve idame edilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bu vasıfları kazanmaya mecburdur, devleti bu vasıflardan uzaklaştıran bir siyasî anlayış, bir aşiret anlayışı, bir hükümet anlayışı varsa, bu anlayışı bertaraf edip, devleti, millete hizmet devleti haline getirecek bir anlayışı hâkim kılmak da, bu Meclisin görevidir, bu millet de bunu daima söyleyecektir.

Yine, bir başka bakan, yardımdan sorumlu olan, Köy Hizmetlerinden sorumlu Değerli Bakan ifade ediyor "sivil savunma sıfır, sınıfta kaldı" diyor. Yani, bütün tablo bu, manzara bu. Şimdi, kanun hükmünde kararnameyle meseleyi çözmeye çalışıyoruz. Neyi çözeceğiz? Acziyet hükümettedir; acziyet siyasî iktidardadır. Onun için, Meclisin tatile götürülmesi yerine, Meclisin muntazam bir çalışma düzeni halinde, afet bölgelerindeki tedbirlerin yeterliliğini yetersizliğini daima denetleyebileceği bir düzen içinde çalışmalarını idame ettirmesinde, şahsen, bendeniz de fayda görürüm.

Değerli arkadaşlar, toplum, bugün, Türkiye'de bir sıkıntı içindedir. Bakın, bu afet, Türkiye'de, düzenin boyalarını döktü ve asıl yapısını ortaya koydu. Şimdi, hepimiz söylüyoruz, iktidar-muhalefet, milletvekilleri, bakanlar ifade ediyor "bu düzen yürümez, bu düzenin değişmesi lazım; bu düzenin, millete hizmet edecek bir düzen haline getirilmesi lazım; yeniden bir yapılanma olması lazım."

Değerli arkadaşlar, bir düzenin, bir toplumun, bir milletin gelişmesi ve güçlenmesi, o milleti teşkil eden fertlerin, toplulukların, o devlete, o idareye güvenmesine, bağlanmasına bağlıdır. Maalesef, bizim memleketimizde, aziz ve mübarek vatanımızda, Türkiyemizde bu böyle yapılmıyor; kamu yönetimi tahrip ediliyor; o ideolojiye göre, bu ideolojiye göre tahrip ediliyor; insanlar, hür vicdanlarıyla, iradeleriyle, kendi yönetimlerine faydalı olacak yerde, sağa sola kakalanıyor, itiliyor; kimi kıyafeti sebebiyle okullardan atılıyor; kiminin, dinî eğitimi baltalanıyor, elli yıldan beri gelen, kurduğu müesseseler kapatılıyor; kiminin, belli yaşlara kadar dinini öğrenmesi engelleniyor. Bunlar, vatandaşı, kendi içerisinde kırıyor, döküyor. Böyle bir vasat içerisinde, vatandaştan destek zor buluruz. Onun için, bu anlayışı değiştirmek lazım. Milleti, bütünüyle, bütün bölgeleriyle, bütün topluluklarıyla, bütün değişik fikirleriyle seven, kucaklayan bir idarenin hâkim olması lazım. Kamu yönetiminin, millete hizmette yarışan, vasıflarını geliştiren, hizmetini geliştiren bir anlayışta olabilmesi için, kamu yönetiminde, ideolojik yaklaşımların terk edilmesi, insanların ahlakına, bilgisine ve başarısına dönük bir değerlendirme anlayışının olması lazım. Bu anlayış olursa, ben inanıyorum ki, Türkiye gelişip, kalkınacaktır.

Bakın, size söylüyorum; bu kanun hükmünde kararnameyle, depreme karşı, afete karşı dayanıklı yapıların yapılmasını sağlayacakmışız... Afetle ilgili tedbirler!.. Bunların hepsi var kanunlarda. Açın, bakın, bu bilgilerin hepsi ilgili kurumlarda var; ama, bu kurumlar ve bu hizmetler gelişmiyor. Bu anlayış değişmedikçe, kanun hükmünde kararname de çıkarsak, bunu Anayasaya da koysak, bir yere gidemeyeceğimizi bilmenizi, bu hususu dikkate almanızı, dikkatlerinize arz etmek istiyorum muhterem üyeler.

Onun için, Türkiye'de yapılması gereken, önce, kamu yönetiminin milletle kucaklaşması, milletle bütünleşmesinin sağlanmasıdır. İdeolojik yaklaşımlarla kamu yönetimini hizmet eder hale getiremezsiniz. Herkes bir ideolojiye sırtını dayar; sağcılığa dayar, solculuğa dayar, laikçiliğe dayar, Atatürkçülüğe dayar, dinciliğe dayar, oraya dayar, buraya dayar ve hakkı olmayan makamlara gelir, hakkı olmayan makamlarda kalır ve milletin hizmetleri de aksar. Onun için, devletin milletle kucaklaşması lazım. Bir eski başbakanın ifadesi var "milletin değerleri ile devletin prensipleri uyuşmuyor ve millet eziliyor" diyor; yani, cumhuriyeti ve devleti koruyacağız üslübu altında milleti eziyoruz diyor. Milletsiz cumhuriyet olmaz. İşte, bu anlayışın değişmesi lazım.

Şimdi, afetle ilgili neyi keşfedeceğiz? Afetle ilgili hangi tedbiri keşfedeceğiz? Hepsi var bunların. Açın, bakın -afetle ilgili kanunlarımız da var, afetle ilgili kurumlarımız da var- her şey tespit edilmiş, her şey ortaya konulmuş; ama, bunun icraatı yok değerli arkadaşlar.

Hükümet, bu meselelerde tutarsızdır. Bir gün evvel "acele çıkaralım" dediği kanunu, bir gün sonra geri çekmektedir. Hükümetin, ne yaptığı bilinmemektedir. Hükümet, bir taraftan, vergi kanunlarını değiştirerek ülkeyi iktisadî bakımdan selamete çıkaracağım diye iddialarda bulunurken, ertesi gün, bu vergi kanunlarını geri çekmektedir; bir yıl önce çıkardığı "reform" dediği Vergi Kanununu, bir yıl sonra değiştirmektedir.

Hükümet, 50 milyonu ilgilendiren sosyal güvenlikle ilgili bir tasarıyı, apar topar bu Meclisten geçirmiş, hiçbir mutabakat aramadan, acele, bu tasarıyı milletin uzlaşma zemininden uzaklaştırarak kanunlaştırmış bulunmaktadır.

Şunu da ifade etmekte fayda görürüm: Tabiî, bu deprem, Türkiye'deki düzenin boyalarını döktü, bütün vasıfsızlıklarını ortaya çıkardı. Şimdi, bunu tenkit edenlere -bazı arkadaşlarımız kalkıyorlar, hatta Sayın Başbakan da buna karşı tavırlarını ortaya koyuyor- bir bakan, bu kürsüden dedi ki "bunları söylemek devlet düşmanlığıdır..."

Değerli arkadaşlar, niye devlet düşmanlığı olsun? Vatandaş, devleti adına icraatta bulunan hükümetlerin eksikliklerini, idarenin eksikliklerini söyleyince, niye devlet düşmanlığı olsun? Bilakis, vatandaş, devletini sevmektedir; vatandaşın, devletiyle ilgili bir meselesi yoktur. Vatandaşın şikâyeti, devlet kurumlarını yöneten zihniyetlerin, vatandaşa hizmet götürmedeki vasıfsızlığı, yetersizliğidir. Eğer, Türkiye'de birileri devlet düşmanlığı yapıyorsa, devlet hizmetlerinin yetersizliğini ve eksikliğini söyleyenler değil, devletin imkânlarını çarçur edenlerdir, yağma edenlerdir; bankalar vasıtasıyla, milyarlarca doları, yüzlerce trilyonu, katrilyonu yutanlardır; ihalelerde yolsuzlukla, milletin ödediği vergileri birilerine peşkeş çekenlerdir ve yine, birtakım meselelerde, mafyayla, çetelerle işbirliği yapan hükümet anlayışlarıdır, bu soygun düzenidir.

Şimdi, bakın, sonbaharda vergi kanununu getireceksiniz. Ben, size söyleyeyim; bakın, temmuz ayında bu hükümetin faize ödediği para, 1 katrilyon 311 trilyon liradır.

BAŞKAN – 1 dakika süreniz kaldı Sayın Ayhan.

CEVAT AYHAN (Devamla) – Teşekkür ederim.

Yani, vatandaş vergi ödeyecek, siz, onu rantiyeye peşkeş çekeceksiniz, faizcilere peşkeş çekeceksiniz, tefecilere peşkeş çekeceksiniz, ondan sonra, vatandaşa tekrar dönüp, para ver, ben, deprem afetinin zararlarını gidereceğim diyeceksiniz.

Bu hükümete güven yoktur; onun için, ben, şahsen, bu yetki kanununa gerek olmadığı kanaatindeyim ve bu yetki kanunu tasarısını da desteklemediğimizi ifade etmek istiyorum.

Hepinizi hürmetle selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Ayhan.

Doğru Yol Partisi Grubu adına, Samsun Milletvekili Sayın Kemal Kabataş; buyurun efendim.

DYP GRUBU ADINA KEMAL KABATAŞ (Samsun) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesine İlişkin Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısının tümü üzerinde, DYP Grubunun görüşlerini sunmak üzere söz almış bulunuyorum; sözlerime başlamadan önce, Yüce Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin, ülkemizin, 17 Ağustos 1999'da yaşadığı korkunç afetin sonuçlarını, hepimiz, derin bir acı ve çaresizlik içinde izledik. Deprem sonunda oluşan bu acı ve dayanılmaz tablo karşısında, hepimiz şok olduk. Devletin, kamu yönetiminin, depremin yarattığı kayıpları, özellikle can kayıplarını asgarî düzeyde tutma yönünde gösterdiği yetersizliği ve büyük yıkımı takip eden ilk 48 saat içindeki aczini, çaresizliğini, hep birlikte ve dehşet içinde izledik.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin birinci derecede depreme maruz bir ülke olduğu, birbirinden güçlü, derin fay hatları üzerinde bulunduğu, bilimsel verilerle ortaya konulmuştur, bilinen, açık bir durumdur. Türkiye'nin, Türk kamu yönetiminin, devletin, ne zaman oluşacağı bilinmeyen, kestirilemeyen deprem afetine karşı önceden tedbirler alması, beklenmedik bir deprem afetinden doğacak olağanüstü durumu, krizi, büyük can ve mal kayıplarına neden olmadan nasıl yönetebileceği, nasıl önleyebileceği konusunda bir planı, bir yönetim modeli, bir sistemi olması gerekiyordu. Bunun olmadığını, Türkiye'nin, böylesine büyük bir krizi yönetmek konusunda çok büyük eksiklikleri, yönetim açısından çok büyük zaafları olduğunu, maalesef, hepimiz, aynı tedirginlik, aynı şok içinde gördük ve izledik.

Türkiye, bu tür büyük afetleri yaşamaya mahkûm; bugün yaşadı, bundan böyle de yaşayacak; çünkü, bu, doğanın bizi karşı karşıya getirdiği bir tablo. Bu tablo içinde, Türk toplumu, milletiyle, ülkesiyle, ekonomisiyle, bu büyük risklerle birlikte yaşama ve bu büyük risklere karşı sağlıklı yönetilebilme durumundadır. O halde, doğa değişmeyeceğine göre biz değişeceğiz. Biz, bugün, bu tür afetler karşısında ne tür sorunlar yaşadığımızı ve bunların nedenlerini, sonuçlarını ve bundan sonrası için de çözümlerini doğru teşhis etmek, doğru ortaya koymak, doğru analiz etmek zorundayız.

Saygıdeğer milletvekilleri, Türkiye, bütün yönetim modeli itibariyle değerlendirildiğinde, birtakım tedbirleri önceden almış ve bu tür tedbirlere karşı, bu tür krizlere karşı hazırlıklı bir ülke görünümünü ilk bakışta vermektedir. Baktığımızda, kurumsal açıdan, organizasyon açısından her şey var gibi gözükmektedir. Kanunları vardır, mevzuatı vardır, afet uygulamasına karşı düzenlemeleri vardır; acil haller için, afet halleri için Kızılayı vardır; topyekûn sivil savunma için sivil savunma örgütleri vardır, mahallî tedbirleri vardır. Bütün bunlarda, görünüşte bir eksiklik yok gibi gözükmektedir; ama, yaşadığımız son olay, bütün bunların birer şablon, bütün bunların, gerçekte, sistemi korumak yönünden çok önemli eksiklikleri olduğunu ortaya koymuştur.

Yaşadığımız hadise nedir? Türkiye'nin en büyük kuruluşu, en eski kuruluşu Kızılay, mobil hale gelmek ve bu acil tabloya müdahale etmek, destek sağlamak açısından aczini ortaya koymuştur. Bir yardım organizasyonu yoktur Türkiye'nin.

Türkiye, kendi trafiğini, yardımları afetzedelere ulaştırmak açısından yönetemez hale gelmiştir. Türkiye'nin en ana yol bağlantısındaki ufak tefek hasarları aşıp, felaketzedelere Türkiye'nin her yerinden cömertçe yağdırılan yardımları mahalline ulaştıramaz hale gelmiştir.

Can kayıplarını önlemek üzere, telekomünikasyonda yaşanan büyük kargaşayı önlemek üzere, teknik insanları, sağlık ekiplerini, ilaç ve ihtiyaç duyulan diğer acil malzemeyi mahalline ulaştıracak hava köprüsünü oluşturamamıştır.

Türkiye, bütün bunları yerine getirmek yönünden, getirebilmek kabiliyeti yönünden hiç de eksiği olan bir ülke değildir; ama, ülkenin derin bir yönetim zaafı içinde olduğu, derin bir yönetim aczi içinde olduğu, maalesef, yaşanarak görülmüştür.

Türkiye'deki tüm kamu ve özel sivil hava ulaşımının, neden, depremden 5-6 saat sonra bu afetin emrinde, yönetiminde kullanılır hale getirilemediğini sormaya, bizim hakkımız vardır.

Neden, trafiğin İstanbul-Ankara arasında ve bağlantı noktalarında açık tutulamadığı ve bu yardımların ulaştırılamadığı konusunda, gerçekten, ciddî sorular sormak ve değerlendirmeler yapmak ihtiyacı vardır.

Neden, Türkiye'nin her yanından bu bölgeye yağan yardımların heder edildiği, yönetilemediği, depolanamadığı, dağıtılamadığı ve kargaşanın sonuna kadar yaşandığı konusunda, gerçekten, ciddî değerlendirmeler yapmak ve buna neden olan organizasyon bozukluğunu teşhis etmek ve önlemek yönünde tedbirler ortaya koymak ihtiyacıyla karşı karşıyayız? Bunlar, genel tespitler.

Peki, neden, Türkiye'de, bu deprem bölgesinde derin afete maruz kalmış devletin değerli yöneticileri, kendi acıları ve sıkıntıları içinde bu krizi yönetme sorumluluğuyla karşı karşıya bırakılmışlardır? Türkiye'de, gerçekten, eğitilmiş ve bu tür krizleri yönetmek açısından ehil pek çok insan, değerli teknisyen, tecrübeli yönetici varken, bu acılı insanlar, bu depremin getirdiği enkaz içinde, bu depremi ve bu krizi yönetme yükümlülüğüyle karşı karşıya bırakılmışlardır.

Neden, kriz masası diye ortaya koyduğumuz ve kendisi de krizin nedeni haline dönüşmüş, artık kimsenin bu kriz masasını duymak istemediği bir noktaya gelmiş bir tablo yaratılmıştır? Gerçekten, krizin yönetiminde, başta hükümet olmak üzere, hükümetin, krizi yönetecek sorumlu bakanları görevlendirmede gecikmesi, görevlendirilen bakanlar arasındaki koordinasyon, mahallindeki koordinasyon eksikliği, topyekûn Türk yönetiminin, Türk kamu yönetiminin bu krizi yönetmekte, gerçekten aciz, gerçekten büyük zafiyetler ortaya koyan bir tablo yaratmasına neden olmuştur.

Olay geçmiştir. Bu ülkenin çok değerli, her kesimden, her meslekten, her yaştan 13-14 bine yakın insanı kaybedilmiştir ve tek görevi ölüm istatistikleri üretmekten ibaret olan, maalesef, kriz masaları, sonunda, ölüm istatistiklerini bile doğru tespit edemediklerini ortaya koymuşlardır.

Tablo budur; bunu kabul ederek yola çıkmak zorundayız. Peki, bundan sonrası için krizde neler yapacağız? Kriz, çok büyük bir finansman ihtiyacı ortaya çıkarmıştır. Krizin ortaya çıkardığı finansman ihtiyacı konusunda farklı görüşler vardır. 5 milyar ilâ 20 milyar dolar arasında değişen kaynak ihtiyacından söz edilmektedir. Türk Halkı, Türk insanı, bu büyük felaketi finanse etmek, bu büyük felaketteki kayıpları telafi etmek için seferberdir; ama, yardımların yönetimi konusunda, maalesef, kargaşa devam etmektedir. Her kişi, her kurum, her vakıf, her dernek, her mahalle, âdeta hemşeri derneklerine yardım toplar gibi, bu büyük felaket için her türlü moral duyarlılığı kullanarak yardım toplamaktadır. Peki, bu yardımların miktarı nereye ulaşacaktır? Bu büyük kampanyayı kim yönetecektir? Bu yardımlardan doğacak, sağlanacak kaynağı kim kullanacaktır? Bütün buralarda, devletin ve hükümetin, maalesef, şu ana kadar, toplu, doğru, stratejik bir yaklaşımı yoktur. Belki, Türkiye tarihinin en büyük yardım kampanyasından, en büyük desteği -finansal açıdan- sağlayacak durumdadır; ama, bunu yönecek bir model, bir yaklaşım, maalesef, şu anda yoktur.

Türkiye, hızla, bu son derecede dağınık ve kendi içinde tutarsız ve her türlü kötü kullanıma açık yardım furyasını, kampanyasını, doğru ve stratejik bir yaklaşımla ele almak ve buradan gelecek büyük desteği depremzedelerin kullanımına, onların acılarının sarılmasına tahsis etmek zorundadır. Çok aceleyle getirilmiş ve kendi içinde eksiklikleri olan bir Vergi Kanunu Tasarısıyla, buradan, öteden beri zor durumda olan ekonomik kuruluşlara, işletmelere ek yükler getirilmesinin bir anlamı olmadığı, nihayet fark edilmiştir.

Değerli milletvekilleri, tabiî, bu afeti, moral ölçüleri ötesinde, getirdiği sonuçlarla ortadan kaldırmanın tek yolu, gerekli kaynağın, finansmanın sağlanmasıdır. Umuyor ve diliyorum ki, hükümet, çok kısa zamanda, çok kısa sürede, bu büyük afetin finansmanı için, yurt dışındaki büyük kaynaklara, yatırım bankalarından, uluslararası kuruluşlardan gelecek kredilere öncelikle el atacak, hızla bunları sonuçlandıracak ve deprem felaketinde zarar gören acılı insanlarımızın, değerli vatandaşlarımızın hizmetine sunacaktır. Burada da, korkarım ki, bir koordinasyon eksikliği, korkarım ki, bir yönetim zafiyeti olabilme riski vardır; bu riski yaşatmaya hiç kimsenin hakkı yoktur diye düşünüyorum.

Değerli milletvekilleri, getirilen Yetki Kanunu Tasarısı, bizim, öteden beri bildiğimiz klasik şablona uygun. Hükümet, bu gibi hallerde, karşı karşıya bulunulan soruna acil ve zarurî bir şekilde çözüm bulmak üzere, Genel Kurula, Türkiye Büyük Millet Meclisine gelmeden, kendi yazdığı metinlerle bir mevzuat oluştursun, kanun hükmünde kararnamelerle acilen tedbir alsın yaklaşımıdır; Anayasının verdiği bir yetkidir. Bu yetki kapsamında tasarı gündeme gelmiştir. Tasarıda orijinal hiçbir hüküm, orijinal hiçbir yön bulunmamaktadır.

Ben, bu tasarı, Genel Kurulun huzuruna gelirken ve Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülürken hükümetten şunları bekliyordum: Hükümetin hangi yetkilere ihtiyacı var ve aldığı bu yetkiler kapsamında hangi düzenlemeleri yapacak? Yani, Türkiye, çok büyük bir felaketi yaşamış; felaket, bütün acı tablosuyla ortada ve devlet, bu tablonun içinden çıkmakta büyük zafiyet göstermiş. Bunun nedenlerini ortaya koyması, teşhis etmesi, ciddî bir envanterini yapması ve bundan sonrası için, bu tespitler ışığında, hangi yetkilerle hangi tedbirleri alacağını ortaya koyması gerekirdi.

Hükümet, bu çalışmayı, maalesef, yapmış değildir. Hükümet, bizim bildiğimiz, öteden beri klasik şekilde gündeme getirilen yetki yasalarından birini hazırlayıp, alelacele Yüce Heyetinize getirmiştir. Gerçekten, bu afetin sonuçlarını ortadan kaldıracak hangi tedbirlere, hangi yetkilere ihtiyacı olduğunu ortaya koymuş değildir. Hükümet, şunu da ortaya koymuş değildir: Bundan sonraki afet yönetiminin, Türk afet yönetiminin, kriz yönetiminin modeli ne olacaktır, nasıl bir kurumsal yapı oluşturacağız, nasıl bir organizasyon kuracağız, hangi yetkileri kimler kullanacak? Devletin bugünkü büyük ve hantal yapısı içinde bu krizin yönetilemeyeceği açıkken, hükümet, hangi yeni modeli getiriyor?

Birtakım, çok ucuz ve kolay öneriler var; müteahhitleri ağır şekilde cezalandıralım, belediyelerden bu yetkileri alalım... Bunlar, çok önyargılı, çok yüzeysel yaklaşımlardır. Hükümet, krizi yönetmek için, gelecekte nasıl bir yönetim modeli oluşturacağını ortaya koymalıdır ve bu modelin içinde neler olduğunu; müteahhitlik hizmetleriyle ilgili, imar hizmetleriyle ilgili, sivil savunma hizmetleriyle ilgili, ekonomik konularla ilgili, yönetim yapısıyla ilgili neler olduğunu açıkça ortaya koymalıdır. Bunlar yoktur değerli arkadaşlarım. Hükümetin getirdiği modelde ne vardır? Belediyelerden imar yetkisini alalım; güzel. Hangi kadrolarla, hangi modelle, Türkiye'nin tamamında, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı, bu detayda imar planlarını, hazırlananlarını yönetecek, denetleyecek, uygulanabilir hale getirecektir? Buna imkân yoktur; ama, bu, bir ilk tepki olarak, belediyeler bu işi yapamamıştır, devlet bu işi yapacaktır... Devletin bu işi yapabileceğine kim garanti veriyor? Neden, Türkiye, daha önce, devlet içinde yapamadığı bu işi belediyelere verdi ve bugün tekrar başa dönmek istiyor? Bütün bunlar, olay üzerinde ciddî düşünülmediğini, bir model yaklaşımı ortaya konulmadığını gösteriyor.

Sivil savunma konusu... Sivil Savunma Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığında, sadece bir şablon ve tabela idaresi olarak ortada duruyor. Peki, bu sivil idare için, sivil savunma için onbinlerce yeni kadro alıp, orada ihtiyarlayan insanlarla kurtarma hizmetlerini mi götüreceğiz? Hani sivil inisiyatifin, hani halkın katılımını öngören modelle ilgili esaslar?..

Bugün, bu büyük krizde, gerçekten, büyük sınavı, Türk Halkı vermiştir. Devletin yapamadığını, devletin organize olma kabiliyetinden doğan eksiklikleri, Türk Halkı, sivil kuruluşları, sivil inisiyatif uygulamalarının ilk modeli olarak, gerçekten, çok iyi sonuçlarla ortaya koymuştur. Hükümet, bunu kullanmak zorundadır. Bugün, sivil inisiyatif, dünyanın her yerinde, bu tür yaygın afetlerde birinci derecede etken olan bir mücadele şeklidir, etken olan bir yönetim anlayışıdır.

Bütün bunlarla ilgili, elimizde, getirilen yetki kanunuyla, önümüze konulan yetki kanunuyla neler yapılacağı konusunda, gerçekten hiçbir ipucu yoktur. Bizim bildiğimiz hukuk diliyle yazılmış, basit ve klasik şablon önümüzdedir. Hükümet, burada ev ödevini yapmak zorundadır. Hükümet, bu krizde yaşanan büyük kargaşanın nedenlerini açıkça ortaya koymak zorundadır. Bu tespitler, bu teşhisler yapılmadan çözümlere ulaşmak mümkün değildir. Karşılıklı birbirimizi suçlayarak birtakım moral değerleri biraz daha aşındırmadan, gerçekten, çağdaş, realist, doğru bir yaklaşımla, bu kargaşayı niçin yaşadığımızın nedenlerini ortaya koymak ve çözümlere de bu noktadan itibaren yönelmek zorundayız.

Hâlâ, korkarım ki, bu yetki yasasıyla alınan yetkilerden sonra da, dağınık, çeşitli şekillerde, bakanlıkların çeşitli birimlerinde hazırlanmış kanun hükmünde kararnameler, yeni bir mevzuat kargaşası yaratma riskini taşımaktadır. Bu tür metinleri üretmede kamu kurumları fevkalade yetkilidir, fevkalade etkilidir; ama, bunların uygulanması konusunda stratejik bir modeli, doğru bir yaklaşımı, devlet, bugüne kadar ortaya koymamıştır, bundan sonra da, korkarım ki, koymama gibi bir sonuç ortaya çıkacaktır; çünkü; koymama riskini taşımaktadır.

BAŞKAN – Sayın Kabataş, 1 dakika süreniz kaldı efendim.

KEMAL KABATAŞ (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Şu anda, Türkiye, bu kadar önemli, bu kadar ağır sonuçları olan bir hasarı, bir felaketi yaşamaktadır. Bu ortam içinde, bu tespitlerin doğru yapılması lazımdır. Bu tespitler yapılmamıştır, bu ders çalışılmamıştır, bu ev ödevi yapılmamıştır.

Eğer, Türkiye'nin önünde yaratılacak modele, bizim düşündüğümüz anlamda bir kriz yönetim modeline ve bu modelin ortaya konulmasına, bu tasarı, bu tasarıyla verilen yetkiler bir çözüm sağlayacaksa, bu yönde iyi niyetli çabalar, bizim düşündüğümüz anlamda bir "Türk Kriz Yönetim Modeli" oluşturacak ve yaşadığımız bu büyük felaketin sonuçlarını, acılarını giderecek bir model ortaya koyacaksa, biz, bu yetki tasarısına evet diyoruz ve hayırlı olmasını diliyoruz.

Teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kabataş.

Anavatan Partisi Grubu adına, Kırıkkale Milletvekili Sayın Nihat Gökbulut; buyurun efendim.

ANAP GRUBU ADINA NİHAT GÖKBULUT (Kırıkkale) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 157 sıra sayılı Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısı üzerinde, Anavatan Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle, Yüce Meclisimizi saygıyla selamlarken, depremde hayatını kaybedenlere Cenabı Hak'tan rahmet, sağ kalanlara hidayet ve selamet, büyük Türk Milletine de sabırlar dilerim.

Bilindiği gibi, Kocaeli merkez olmak üzere, Marmara Bölgemizde, yüzyılın felaketi olarak tanımlayacağımız, büyük deprem felaketi vuku bulmuştur. Müzakeresini yaptığımız yetki kanunu tasarısıyla, deprem bölgesinde doğal afetlere karşı alınacak önlemlerin belirlenmesi ve bu afetler nedeniyle doğan zararların giderilmesi için, acil ve mecburî hallere münhasır olmak üzere, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararnameler çıkarma yetkisi istenmektedir.

Yetki kanunu isteminin temelinde, Kocaeli merkez olmak üzere, 17 Ağustos günü vuku bulan depremin oluşturduğu felaket zincirinin zarar ve ziyanının kısa zamanda giderilmesi amaçlanmaktadır. 17 Ağustos 1999 Salı günü 7,4 şiddetinde, Kocaeli merkez olmak üzere, Marmara Bölgesinde şiddetli bir deprem vuku bulmuştur.

Şimdi, müsaadenizle, biraz gerilere gidelim. 13 Mart 1992 günü, Erzincan merkezinde, saat 19.20'de 6,8 şiddetinde bir deprem oldu. Birkaç gün sonra çıkan gazete başlıkları aynen şöyle:

Hürriyet Gazetesi: "Kader değil, cinayet. Yıkıntılardan hâlâ imdat sesleri geliyor."

Türkiye Gazetesi: "Acı üstüne acı. Elektrik ve telefonlar kesik. Halk panikte."

Sabah Gazetesi: "Bu binaları kim yaptı?!"

Günaydın Gazetesi: "Deprem, hırsızları ele verdi."

Doğu Gazetesi: "Gelen yardımlar Fırat'a döküldü."

17 Ağustos 1999, tam 7 sene 6 ay 4 gün sonra yine gazete başlıklarına bir göz gezdirelim; sanki, aynı filmi bir başka mekânda, aynı jenerik, aynı senaryoyla seyrediyoruz.

Hürriyet Gazetesinin başlığı aynen şöyle: "Katiller..."

Sabah Gazetesi: "Aman Allahım!"

Milliyet Gazetesi: "Halk sahipsiz."

Zaman Gazetesi: "Gece felaket, gündüz rezalet."

Takvim Gazetesi: "Deprem öldürmez, müteahhit öldürür."

Cumhuriyet Gazetesi: "Yardım malzemeleri su altında kaldı."

Doğal afetler neticesinde, milletçe, yedi senede bir felaket filmi seyretmek zorunda kalabiliriz; ancak, bu filmin jenerik ve senaryosunun farklı ve olumlu olması gerekirdi. Zaman içinde evrimleşerek ve gelişerek, daha az binanın yıkıldığı, daha az sayıda insanımızın hayatını yitirdiği, kurtarma ekiplerinin hemen ve koordineli çalıştığı, infiale kapılmadan, vakar içerisinde, devletimizi de yıpratmadan, tabiî afetlerle mücadele etmeyi, herhalde, milletçe arzu etmeliyiz. Ancak, hakikat, arzu ettiğimiz gibi değil. Bin yıl önce Ortaasya'dan Anadolu'ya gelen ve 400 çadırla imparatorluk kuran Türkleri, tabiat, 2000 yılına 135 gün kala yine çadıra makûm ediyor.

Neden diye soruyoruz; bazıları teşhisi şöyle koyuyor:

Teşhis: Takdiri ilahi.

Tedbir: Allah tekrarından korusun.

Teselli: Devlet vatandaşın yanındadır.

Tedavi: Devlet yaraları saracaktır.

Bu zihniyetin bizi tekrar çadırlara mahkûm edeceği cevabı zihnimizde zonkluyor. Şüphesiz, iman ve inancımız tamdır; ancak, bilim ve metodolojiden uzak bu zihniyet, işin kolaycılığı ve arabeskliği değil midir?..

Bize göre teşhis: Türkiye'nin yüzde 92'si deprem kuşağındadır. Aktif fay hatları, jeolojik olarak belirlenmiştir. Sismik ölçümler periyodik olarak yapılmaktadır.

Tedbir: Aktif fay hatlarında yoğun iskân ve çarpık yapılaşmaya müsaade edilmeyecektir.

Teselli: Türkiye Cumhuriyeti, devleti, kurum ve kuruluşları, sivil toplum örgütleri ve halkıyla depreme deneyimli ve hazırlıklıdır.

Tedavinin nasıl olması gerekir? Yapı denetimi ve yapı sigortası getirilmesi gerekir. Zemin etüdü yapılmadan, deprem kuşağında yüksek katlı binaların yapılmaması gerekir. Depreme dayanıklı yapı yapılacak ve denetlenecektir. Deprem vukuunda, sivil savunma ve kurtarma ekipleri hazır, teçhizatlı ve deneyimli olarak acil müdahele edecektir. Diyalektik olarak, sebep-sonuç ilişkilerini incelemeden neticeye göre yorum yapmak, bizi devamlı açmazlara götürecektir.

Türk Milleti, yaşadığı cennet vatanda, tabiî afetlerle, depremlerle, sel felaketleriyle yaşamaya alışmak zorundadır. Tabiî afetler, yaşadığımız coğrafyanın bizlere ağır bir faturasıdır. Ancak, bu bilançoda, imar affı çıkararak kaçak inşaatı, kaçak katları, çarpık kentleşmeyi teşvik edenlerin suçu yok mudur?.. Siyasî ve nakdî rant uğruna denizi doldurarak ve bataklığı kurutarak çok katlı yapılara müsaade ve ruhsat veren belediyelerin suçu yok mudur?.. Rant uğruna ve daha fazla kazanmak için deniz kumundan beton atıp, kumdan bina yapan müteahhitlerin suçu yok mudur? Plan, proje ve ruhsatlara imza atıp, sonra, denetlemeyen, uyarmayan mühendis ve mimar erbabının hiç mi suçu yoktur?.. Bağış alıp, kat fazlasına göz yuman belediye başkanlarımızın suçu yok mudur?.. Bu konuda yasal yapılaşmayı sağlamayan, seçim öncesi kaçak yapılaşmaya, gecekondulaşmaya göz yuman, hatta teşvik eden tüm siyasîlerin suçu yok mudur?.. Bir şefkat ve yardım müessesesi olması gereken bir devlet kuruluşunun, yani, Kızılay'ın; abus ve sevimsiz suratını âdeta gösteren, atıl ve pasif Kızılay'ın hiç mi suçu yoktur? Kolaycılığa kaçmadan, az veya çok, hepimizin bir nebze suçu yok mudur? Hep birlikte bir trajediye şahit olduk. Yıkılan şehirler, enkaz altından çıkarılan cesetler, acz içinde koşan insanlar, ölülerini olsun bulmak için koşan, çabalayan, ölüsünü bulduğunda da sevincinden ağlayan insanlar; tırnaklarıyla enkazı karıştıran analar, babalar, çocuklar, torunlar; enkaz kaldırmaya çalışan gencecik kızlarımız, delikanlılarımız; organize ve koordine olmaya çaba gösteren, sarf eden devlet kurum ve kuruluşlarımız; televizyonları başında hıçkırıkları boğazlarında düğümlenen, ağlayan vatandaşlarımız; el ele gönül gönüle, felaket karşısında tek yumruk, tek gönül olan büyük Türk Milleti; işte, memleketimizden insan manzaraları.

Bu depremden sonra, her Türk insanının hafızasında derin bir fay hattı oluşmuştur. Bu hafızada, artık, devletin yapısı ve sistemi tartışılacaktır. Sivil savunma konsepti yeniden ele alınacaktır. Bu hafıza hattında, inşaat sanayii ve yapı sistemleri, köklü biçimde herhalde değişecektir. Yerel yönetimlerin de yetkileri, mecburen, artık, tartışılmaya başlayacaktır.

Sayın milletvekilleri, Anavatan Partisi Grubu olarak, desteklediğimiz bu yetki devrinden sonra hükümetimizden beklentilerimiz, yapılması gerekenler şunlardır: Yeni yerleşim birimlerinin, jeolojik ve jeomorfolojik araştırmalar neticesinde aktif fay hattı dışında kurulması gerekir. İmar Kanunu, İhale Kanunu mutlaka değişmeli; İmar Kanununa ve imar planına aykırı işlem yapan veya göz yuman aktif veya pasif belediye başkanı ve teknik elemanlarına mesuliyet ve cezaî müeyyide getirilmeli ve mutlaka uygulanmalıdır. Yapı denetimi, özel müşavirlik firmalarına yaptırılmalıdır. Yapı sigorta sistemi mutlaka oluşturulmalıdır. Yıkılan yerler, iskâna açılmamalı, hukukî sorunları çözümlenerek, yeşil saha ilan edilmelidir. Yardımlar ve oluşan fonlar, adil ve düzenli kullanılmalıdır. Kamu vicdanı, kesinlikle sızlatılmamalıdır. Deprem zengini ve deprem vurguncusu oluşturulmamalı ve yaratılmamalıdır. Yapılan tüm çalışma ve faaliyetler ve harcamalar şeffaf olmalı, kamuoyuna bildirilmelidir. Kamuoyunda kesinlikle kuşku ve tereddüde meydan vermemelidir. Makro planda, mikro bölge çalışması yapılmalı. Bu çalışmalarda üniversite ve meslek odalarının görüşleri alınmalı ve bunlara riayet edilmelidir. Kati surette siyasî mülahazalarla imar affı çıkarılmamalıdır. Aktif fay hattında bulunan ve şimdiye kadar deprem geçirmemiş şehirlerde, mevcut yapıların envanteri çıkarılmalı ve dayanıklılık testleri yapılmalıdır. Mühendislik eğitimine ciddiyet getirilmelidir. hendis olmayanların, statik ve betonarme projelerine attıkları imzalara sınırlandırma getirilmesi gerekmektedir.

Diğer bir konu, müteahhitlik kurumu yeniden ele alınmalıdır. Müteahhitlik karnesinin devri ve satılmasına kural ve sınırlandırma getirilmelidir. İlkokul mezunu müteahhitlerin trilyonluk işleri yapması ve almasına sınırlandırma getirmek gerekmektedir.

Unutmayalım, deprem öldürmez, yıkılan binalar öldürür. Rantın yerini, akıl ve bilim alırsa "ölüm Allah'ın emri" diye kadere teslim olmayız. Zaten, büyük Türk Milletinin kaderi, ne fakirlik ne fukaralık ne de afetlerdir.

Bu vesileyle, tekrar, depremde hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet, sağ kalanlara selamet ve hidayet diler; bu zor günlerinde, büyük Türk Milletine sabır, hükümetime de başarılar diler, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Gökbulut.

Demokratik Sol Parti Grubu adına, İstanbul Milletvekili Masum Türker.

Buyurun Sayın Türker.

DSP GRUBU ADINA MASUM TÜRKER (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Demokratik Sol Parti Grubu adına, saygılarımı sunarak sözlerime başlamak istiyorum.

Bugün, burada görüşmekte olduğumuz, hükümete kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini veren kanun tasarısı, aslında, bu ülkede bir felaketten sonra gündeme gelmiş ve Meclisimizin, felaketin oluştuğu günden bugüne kadar çeşitli vesilelerle üyeleri tarafından dile getirilmiş olan bir yaraya parmak basılabilmesi, inisiyatif kullanılabilmesi amacını taşıyor.

Deprem felaketi yalnız Marmara Bölgesini vurmadı, diğer yöreleri de etkiledi. Sosyal ve ekonomik yaşamı, özel ve kamu kesiminin malî yapısını altüst etti.

Aslında, depremle ilgili olarak çok şey söylenebilir, söylendi; çok şey yazılabilir, yazıldı. Bugün, kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini verdikten sonra, hükümetin, kendisine öncülük edecek, kendisine rehberlik edecek belgeler için, Meclisin depremden sonra açıldığı günden bugüne kadar, muhalefetin, iktidarın ya da hükümet üyelerinin Meclis tutanaklarında söyledikleri, gazetelerdeki -istediğimiz kadar eleştirelim- tarihe ışık tutacak yazılar, televizyonlardaki görüntüler, yapılması gerekenler için bir rehber olacaktır; ama, konuyu sakin bir üslupla değerlendirdiğimiz zaman, bugün, depremde bir görünen zayiat vardır; hayatı sona ermiş canlarımız, dostlarımız, kardeşlerimiz, vatandaşlarımız vardır; yaralılarımız vardır ve bu kayıplardan dolayı üzüntüyü hep içinde taşıyacak, sabır bekleyen yakınları vardır. Bunlar, görünen zayiattır. Bu zayiatın yanında, işin malî kısmı, ekonomik kısmı daha hesaplanmamıştır. Tahmin ne kadar olursa olsun, kesin bir rakam belki aylar sonra, belki yıllar sonra ortaya çıkarılacaktır.

Özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisinde ve özellikle, ağırlıklı olarak muhalefet partilerinin sözcülerinin dile getirmeye çalıştığı, belki bir kısmına parmak bastığı, bir kısmına parmak basamadığı; hükümet adına demeç verenlerin, Başbakanın, bakanların ve özellikle de bazı yazarların gündeme getirdiği bir diğer zayiat vardır: Hissedilen zayiat. Yani, şu anda ortaya çıkmamış; ama, yarın çıkacak, ertesi gün çıkacak zayiat. Bu zayiatı da, bu kanun hükmünde kararnameyle, belki, belli bir ölçüde çözebileceğiz; ama, asıl tehlikelisi, bu zayiatın asıl konuşulmayan kısmı, görünmeyen, bilinmeyen, beklenmeyen zayiattır. Bu, insanımızın psikolojik yapısında yapacağı tahribattan, ekonomik düzenin zincir halkalarının bozulmasından kaynaklanan zayiata kadar yer alacaktır. Bu nedenle, deprem, hükümet olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisinde hukukun üstünlüğünü sağlayan milletin iradesi olarak ve toplumun her kesimi olarak, bu ülkenin önceliklerinin gözden geçirilmesini gerekli kılmıştır.

Kanun hükmünde kararnameyle, bu bahsettiğim zayiatlardan, acil yardım programı, toparlanma programıyla ilgili birçok husus çözülebilecektir; ama, bu kanun hükmünde kararnameyi izleyecek bazı yasaların, özellikle, tartışmada geçmişe yönelik yöneltilen suçlamalara çözüm bulacak bir mücadele ve önleme programına paralel bazı yasal çalışmaların da yapılması gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, meydana gelen bu deprem, iyiniyet ve acil durumlarda ihtiyaç olunan yetkinin, inisiyatifin hükümete verilmesiyle ilgili olarak kanun hükmünde kararnamenin oluşturulmasında -Plan ve Bütçe Komisyonunda da yer almış bir üye olarak, bunu samimiyetle itiraf etmeliyim ki- yalnız iktidar partisinin üyeleri değil, muhalefet partilerinin de büyük bir katkı koyması sonucunda daha şekillenmiş ve olumlu hale gelmiştir; ama, her geçen safha, her adım, bu kanun hükmünde kararnameye bazı eklemelerin de yapılmasını gerekli kılıyor. Bunlardan bir tanesi, sanıyorum, ilgili maddede de uygun görülürse, bir önergeyle, bu kanun hükmünde kararnamede çevre korunmasıyla ilgili olarak da bir ekleme yapılması ve özellikle son günlerde gördüğümüz molozların denize dökülmesi... Bakanlık, bu konuda istediği kadar tebliğ yayımlasın, istediği kadar önlem alınmasını istesin, geleceği yönlendiren bu çalışmalara yer verilmesi gerekmektedir.

Krizle ilgili olarak, çeşitli yorumlar yapılmakta; Amerikalılar bir tahminde bulunmuşlar son yayınlarda, 4-5 milyar dolar olacağını söylüyorlar; Türkiye'deki bazı uzmanlar, 10 milyar dolar civarında olacağını söylüyorlar; bazıları da, kendi rakamlarına göre bunun 50 milyar dolara kadar ulaşacağını söylüyorlar. Plan ve ve Bütçe Komisyonundaki tartışmalarda, Doğru Yol Partisi üyesi ve biraz evvel konuşan Sayın Kemal Kabataş'ın, eski deneyimlerine dayanarak ve hükümetle bir görüş alış verişinde bulunduğunda ortaya çıkan rakam, 10 milyar doların biraz altında, biraz üstünde olacak bir rakamdır. Bu 10 milyar dolarlık toparlanma, derlenme ve tekrar hayatın eski noktasına getirilmesine ilişkin projenin, kuşkusuz, yeni yöntemlerle, klasik yönetim anlayışlarından ayrılarak yönlendirilmesi, yönetilmesi gereği de kendini hissettirmektedir.

Değerli milletvekilleri, depremin nasıl olduğu, suçlunun kim olduğu, nasıl olacağı konusunda, çok kişi, çok şey söyleyebilir; hatta, her şey hakkında her şeyi bildiğini iddia eden, eleştiren, bazen de önemli görevler üstlenmiş gazeteci, bürokrat ya da bakanlık mertebesine bile ulaşmış olan değerli arkadaşlarımızın ya da bizlerin, kim olursa olsun kimliği, bu tür afetlere karşılık, kendi bölgesi için bile, yerelde iktidar olabilse, çaresiz kaldığını, bu deprem ortaya koymuştur. Bunda, iktidar olmak ya da bugün muhalefet olmak bir şeyi değiştirmiyor; bu konuda alınması gerekiyorsa bazı önlemlerin, alınmadığını ortaya koyuyor. Bu da, doğanın bu acımasız darbesine, bu her şeyi tahrip eden yaklaşımına karşılık, yaşamın, yönetimiyle, olanaklarıyla ve kaynaklarıyla bir filitrasyondan geçirilmesi gerektiğini, bir birlikteliğin sağlanması gerektiğini gündeme getirmektedir. Bu nedenle, akla şu soru geliyor bugünlerde; biz milletvekillerinin, özellikle bu soruyu kendi kendimize sorup, hükümete inisiyatifi bu noktada vermemiz gerekiyor: Acaba, Türkiye'nin geleceği nasıl şekillenecek; bugün olanlardan ders alınacak mı; başka bir deyimle, biz tecrübeliyiz diyebilecek miyiz; olaydan ders almanın tecrübe kelimesiyle oluştuğunun bilincinde olabilecek miyiz ve en önemlisi, doğruyu bilmek zorunda olan, doğruyu bilmek zorunda olduğu gibi, doğru bildiğinin arkasında durabilen, ehliyetli, sorumlu ve yetkilileri, bu ülkenin önüne, ön perdesine, ön sahnesine çıkarabilecek bir teşkilatlanma yapısını sağlayabilecek miyiz? Bu, bu deprem dolayısıyla gerekli olmuştur, gündeme gelmiştir. Bu nedenle, Türkiye'nin yaraları sarılırken, Türkiye'nin imarını, salt bina, köprü ya da herhangi bir binanın inşaı olarak değil, sosyal yapısıyla, ekonomik yapısıyla, hatta, kültür, çevre, insan hakları ve demokratik yaşam anlayışıyla yeniden inşa edilmesi gündeme gelmektedir. Bu amaçla, geleceği inşa edecek bir sosyal ve ekonomik model ve stratejisi gerekli kılmaktadır.

Şimdi, denilebilir ki, bu kanun hükmünde kararnameyle birlikte, biz, bütün yetkileri, bütün inisiyatifleri hükümete devrettiğimiz zaman, bu sorunlara tam çözüm bulunabilecek mi ya da bu konuda sorunlar ve olanaklar gereği gibi kullanılabilecek mi? Burada, verilmekte olan yetki, 3 aylık bir süreyi kapsayan ve 1 ayı zaten Meclisin tatil olduğu bir döneme rastlayan yetkidir. Bu yetkinin, iyi niyetle ve doğru kullanılacağını, buna karşılık da, daima, yapılacak yanlışlıkların ya da bu konudaki denetimlerin, hukukun üstünlüğünü sağlayan Meclisimizde elden geçirilebileceğini, gözden geçirilebileceğini, değerlendirileceğini bilmekte yarar vardır. Bu noktada gerekli olan tüm bilgiler, ilkeler, amaç ve kapsam maddesinde yer alıyor; ama, aklımıza hemen bir soru geliyor; örneğin, bunlardan bir tanesi, hukuk ihtilaflarıyla ilgili kanun hükmünde ne tür bir kararnameye ihtiyaç vardır? İşte, bu ihtiyaç, bu depremle, örneğin şu hale gelmiştir: Yargının işleyişini, yargının kararlarını değiştirmek mümkün değildir; ama, yargının süratlenmesini, tebligat, karşı tarafın gelmesini beklemeksizin, delillerin, hasarın tespitiyle ilgili, bu konuda çıkarılabilecek kanun hükmünde kararnameyle, en azından, yaraların sarılma tarihi, sarılma süreci hızlandırılabilir. Buna benzer her şey, bu kanun hükmünde kararnamede sağlanamaz; ama, en önemlisi, bu saatten itibaren, normal yaşamın devamını sağlayacak hizmetlerin kusursuz bir şekilde ortaya konulmasını sağlamamızdır.

Değerli milletvekilleri, bu deprem dolayısıyla, hepimiz, aynada kendimizi görme, aynada teşkilatımızı görme imkânına sahip olduk. Eksik olan, yalnız iktidar gücünü kullanan ya da bu iktidarı yeterince eleştiremeyen muhalefet değil. Eksik olan, bu sistemde, geçmişte, büyüklerimizin, atalarımızın, düşünerek, sivil savunmadan, aklımıza gelebilecek tabiî afet yaşamını düzenleyen yasaya kadar her türlü tedbiri almış olanların, bize bıraktıkları bu ödevleri, görevleri, hiç kimsenin gereği gibi yerine getirmemesidir. Bugün, Bayındırlık ve İskân Bakanlığında, Afet İşleri Genel Müdürlüğü, bir sürgün genel müdürlüğü halinde değerlendirilmiştir. Bütün kurumlarda, sivil savunma müdürlükleri, görevden alınan, kızağa verilen yerler olarak görülmüştür.

Bu afet, bu olay, her noktanın bu ülke için ne kadar önemli olduğunu ve bu işi yapabilecek yetkililerin muhakkak oraya gönderilmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Afet dolayısıyla, birbirimizi eleştirebiliriz; afet dolayısıyla, bazı kurumlarımıza oklarımızı yöneltebiliriz; bu afet dolayısıyla, birçok konuyu olumsuz ele alabiliriz; ama, unutmamalıyız, eğer, el ele verebilirsek, bu ülke için birçok kayba neden olan afet, bu ülke için, birlikte olmanın, yükselişe yönelmenin bir fırsatı da olabilecektir. Eğer, bu düşünceyi, hep, el ele alır ve asgarî müşterekte çözümlerin bulunmasında, hükümete, hükümetin yanında devleti oluşturan diğer organlara, sivil toplum örgütlerine de sahip çıkabilirsek ve bu kararnameyle, düzeltilmesi gereken tüm kurumlarla ilgili kısa vadeli düzeltmeler yapılabilirse, sanıyorum ki, bu afetin yaralarını saracağımız gibi, bugünden ders çıkarmış, tecrübeli bir kuşak olarak, gelecek kuşağa bir emanet bırakabiliriz.

Bu kanun hükmünde kararnamenin iyi niyetle kullanılacağı düşüncesini taşıyan Demokratik Sol Parti Grubu adına, Yüce Meclise saygılarımı sunuyor, bu kararnamenin, bu ülkedeki yaraları sarmasını umuyorum. (DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Türker.

Şahsı adına, Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş; buyurun efendim.

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Benim yerime, Kocaeli Milletvekili Sayın Mehmet Batuk konuşacaklar Sayın Başkan.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Batuk.

MEHMET BATUK (Kocaeli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; doğal afetlerle ilgili yetki kanunu tasarısı hakkında kişisel görüşlerimi açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sözlerime başlarken, bu önemli felakette yitirdiğimiz bütün vatandaşlarımıza Cenabı Hak'tan rahmet diliyor, bu afette yaralanan bütün vatandaşlarımıza acil şifalar diliyor, yaraların tez elden, bütün milletçe sarılması temennimi ifade ediyorum.

Değerli arkadaşlar, bu yaşadığımız afet, yalnızca bir bölgemizi saran afet olmaktan çok daha geniş boyutlardadır; çünkü, ülkemizin bütün illerine, bütün bölgelerine bu afette yitirdiğimiz vatandaşlarımızın cesetleri gitmiş, yaralı olanlar o bölgelere taşınmış, hatta, evleri yıkılan, barınaklarını yitiren vatandaşlarımız memleketlerine dönerek bu acıyı oralarda da duyurmuşlar, oralarda da hissedilmesine vesile olmuşlardır. Bu yüzden, bu afet, yalnızca Marmara Bölgesinin, Kocaeli, Sakarya, Yalova ve Bolu İllerinin değil, bütün bir Türk Milletinin yaşadığı felaket olmuştur; bu yüzden, milletimiz, çok hassas ve yaralıdır. Milletimize geçmiş olsun diyorum, Cenabı Hak böyle afet yaşatmasın, göstermesin temennimi ifade ediyorum.

Değerli arkadaşlar, bu afeti yaşadığımızda, millet olarak, devlet olarak ne durumdaydık? İsterseniz, konuşmama başlarken birkaç cümleyle bunları gündeme getireyim.

Arkadaşlar, Ankara'daydım ve bu afeti yaşadığımızda hemen yola çıktım, afet bölgesine doğru hareket ettim. Elbette, o gecenin şiddetli sarsıntısıyla elektrikler kesilmiş, telekomünikasyon bağlantıları tamamen kopmuştu. Bütün o bölgede yakınları, akrabaları bulunan vatandaşlarımız telefon yoluyla haberleşemediği için yollara düşmüş, trafik felç olmuştu. Biz, bu afete hazırlıksız yakalandık, biz, bu afette kötü sınav verdik; millet olarak devlet olarak.

Değerli arkadaşlar, isterseniz yukarıdan aşağıya doğru bakalım. Sayın Cumhurbaşkanı, ilk gün, uçakla Cengiz Topel Havaalanına, oradan da Gölcük'teki Donanma Komutanlığına gitti. Afetin boyutlarını, vatandaşımızı etkileyen asıl yönünü âdeta görmezden gelerek Donanma Komutanlığından doğruca Ankara'ya döndü; fakat, iki gün sonra tekrar oraya gitmek ve halkın arasına karışmak zorunda kaldı. Biz, beklerdik ki, Sayın Cumhurbaşkanı, ilk gün halkın arasına çıksın ve alınması gereken tedbirlere daha duyarlı davransın. Televizyonlarımıza yansıdı, Sayın Cumhurbaşkanı, vatandaşın yönelttiği eleştirilere karşı "Allah'la pazarlık mı yapacaktım" dedi. Ondan kimse Allah'la pazarlık yapmasını beklemez; ama, sokaktaki vatandaşın duygularına da, sıkıntılarına da, ıstıraplarına da bu kadar duyarsız kalmamasını beklerdi.

Değerli arkadaşlar, Sayın Başbakan da, aynı gün, havayoluyla, Cengiz Topel Havaalanına ve Gölcük'e gitti; fakat, bir gün sonra, olayın boyutlarının bu kadarla sınırlı olmadığını görerek tekrar aynı bölgeye ulaştı, biz de bölgedeydik. Devletimiz, bu olayın boyutlarını üçüncü günden sonra kavradı. Devlet, deprem faciasının boyutlarını üçüncü günden sonra kavrayarak tedbir almaya başladı ve yakın bölgelerden askerî birlikler kaydırılarak kurtarma çalışmalarına destek olunmaya çalışıldı. Özellikle, haberleşmenin kesilmiş olması, vatandaşlarımızın, elbette, akrabalarını ve yakınlarını merak duygusuyla sokağa dökülmesini sağladığından -ben, bölgedeydim ve Sayın Sağlık Bakanıyla aynı gün Adapazarı'ndaydık- doğrusu, trafik tamamen felç olmuştu, ambulansların bile hareket kabiliyetini yitirdiğini müşahede ettik, iş makineleri bile bölgeye ulaşamaz duruma gelmişti.

Arkadaşlar, başından şunu söylemek lazım: Önce, hükümetimiz de bu hususta başarılı bir sınav vermemiştir; doğrusu Meclis de çok başarılı bir sınav vermedi. Afet olayından yedi saat sonra, saat 10.00'da toplanan Meclisimiz, bir gün çalışmalarına ara verdi. Bir gün sonra toplandığında, olayın boyutlarını biraz daha fark etmiş olmalı ki, beş günlük bir ara daha verdi. Hâlâ olayın yaraları sarılmamışken, pazartesi günü, Sosyal Güvenlik Yasasıyla çalışmaya devam ettik. Meclisimiz de, olayın boyutlarını çok geç kavradı diyebiliriz. Hükümetimiz, hâlâ bir genel yas ilan etmedi. Sayın İçişleri Bakanının bazı girişimleri oldu bu hususta. Elbette, vatandaşlarımız kan ağlarken, sıkıntı ve ıstırap içindeyken, kendini bilmez bazı sorumsuzların gece kulüplerinde, milletimize yakışmayacak, bu üzüntülü anımızdaki duygularımıza yakışmayacak tavırlarını engelleyecek bir genel yas ilan edilebilirdi. Hükümet, ne yazık ki, bu hususta hiçbir girişimde bulunmamış; olayı, Sayın İçişleri Bakanının bazı kişisel girişimlerine bırakmıştır. Basına da yansıdı, kimi sorumsuz kişiler, milletimizi, gerçekten, bu acılı gününde ikinci bir acıya gark etmiş ve rencide edici tavırlar içine girmişlerdir.

Değerli arkadaşlar, afet bölgesinde yaşayan görevlilerimizin sağlıklı hizmet üretmesi mümkün değildir. Bu büyük afeti yaşayan, gerek emniyet kuvvetlerinin gerek sağlık hizmetlerinde çalışan görevlilerimizin o bölgede sağlıklı hizmet üretmesi mümkün değildir. Bunu -Türkiye geniş bir coğrafya- birbirini takviye edecek şekilde, seri intikal sağlanmak üzere organize etmek lazım. O gün, saat 03.00'te deprem oldu; sabahleyin saat 9'da, 10'da, o bölgeye uzak yerlerden, Erzurum'dan, Adıyaman'dan, Kars'tan, Diyarbakır'dan, Adana'dan güvenlik güçleri, sağlık personeli alıp gelebilseydik, hizmetlerimiz bu kadar aksamazdı diye düşünüyorum.

Bakın, depremin üzerinden onbir gün geçti, hâlâ, sağlık personelinin izinleri kaldırılıp, göreve çağrılmadılar. (DSP sıralarından "Çağrıldı" sesi) Hayır efendim; ben, iki gün önce bir devlet hastanesi başhekimiyle görüştüm "bu hususta bize hiçbir yazı gelmedi" dedi. Hangi branşlarda, kimlere ihtiyacımız olduğunun envanteri çıkarılıp, sağlık birimlerine ulaştırılmadı.

Değerli arkadaşlar, o bölgedeki sıkıntıları hep beraber izliyoruz. Hâlâ göçük altında, yıkıntı altında canlarımız var, insanlarımız var. Trajikomik bir olay yaşamıştım depremin ikinci günü; Gölcük'teki kriz masasında, Sayın Kaymakam ve yetkililerle beraberdik; özel sektörden yetkili bir arkadaşımız geldi, dedi ki: "200 ton kaldırma gücüne sahip 2 tane vincimiz var; fakat, bunların operatörlerini bu depremde kaybettik. Ne olur, operatör bulun, bu vinçleri hizmete sunalım." Sayın Kaymakamın telefonla hiçbir yere ulaşma imkânı yok -cep telefonları da dahil- başka bir yere ulaşma imkânı yoktu. Bir televizyon kanalının naklen yayın aracını getirttik, televizyon kanalının naklen yayın aracıyla dışarıya açılıp, o araçları kullanabilecek eleman aradık. Herhalde, bizim, bu çağda, seyyar iletişim sağlayabilecek araçları oraya götürmemizin, üç gün gibi, dört gibi uzun zaman alması gerekmezdi diye düşünüyorum.

Bakın, arkadaşlar, kurtarma çalışmaları bir faciaydı. Kızılayımızın bu husustaki tavrı hepimizi yaraladı. Kızılayın Genel Başkanı 500 dolara yakın ücret ödeyerek süit odalarda kalıyor; ama, gönderdiği çadırlar, yağmur altında, vatandaşın ikinci bir işkence çekmesine vesile oluyor. Bırakın oraya vaktinde gitmediğini, bırakın oraya yardımın gitmediğini...

BAŞKAN – Sayın Batuk, 1 dakika süreniz kaldı efendim.

Buyurun, devam edin.

MEHMET BATUK (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Bunların hepsini birlikte düşünmek ve oradaki insanlara gerçekten vatandaş olduğunu duyaracak şefkatle yaklaşmak zorundayız.

Bakın, Gebze'de 4 000 bina yıkıldı, hâlâ bir tek çadır gitmedi; Darıca Beldemizde 3 000 bina yıkıldı, bir tek çadır gitmedi; Gölcük'ümüz yerle bir oldu, yeterli hizmet gitmedi. Elbette, bunları siyaset yapmak için söylemiyorum, hepimizin yarası olarak ifade ediyorum. Tekrar, Cenabı Hak'tan, ölenlere rahmet, yaralılarımıza şifalar diliyorum. Tez zamanda bu yaraları sarmayı hep beraber gerçekleştireceğiz ümidimi ifade ediyorum. Hükümetin, üç aylık bu süre içinde -yetkiyi elbette vermek durumundayız, kendisine bu yetkiyi verme taraftarıyız- aldığı yetkinin sorumluluklarını yerine getireceği ümidiyle, hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Batuk.

Şahsı adına, Tunceli Miletvekili Sayın Bekir Gündoğan; buyurun efendim.

BEKİR GÜNDOĞAN (Tunceli) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Meydana Gelen Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısı üzerinde şahsım adına söz almış bulunmaktayım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ayrıca, merkezi Kocaeli olan ve Marmara Bölgesinin birçok ilinde geniş bir tahribata yol açan deprem felaketi sonucunda onbinin üstünde can kaybı olmuştur. Hayatlarını kaybedenlere Allah'tan rahmet, kalanlara sabır, metanet, yaşam diliyorum.

Değerli arkadaşlar, afetin ikinci günü, sanıyorum, çoğumuz afet bölgelerindeydik. Biz o acı tabloyu hep birlikte yaşadık. Bir daha yaşanmasını temenni etmiyorum; çünkü, uzun yıllardan beri bu acı tablolarla karşı karşıya kalıyoruz.

Afet bölgelerine -Avcılar'a, Gölcük'e, İzmit'e- olanaklar elverdiği kadarınca ulaşabildim. Onbinlerce insan, onbinlerce bina yıkığı, büyük enkaz altında kalan insanların feveranları; bir yanda ulaşılmayan, yıkılan yollar, bir yanda gelen yardımların yerlerine ulaşması, kiminin ulaşmaması... Gerçekten, büyük bir kargaşanın yaşandığı muhakkaktı; ama, şu bir gerçektir: O günkü şartlarda ve bugüne kadar oraya birçok yardım eli uzatılmıştır. Hükümet de, askeriye de, sivil halk da, kuruluşlar da, sivil toplum örgütleri de, bana göre, ellerinden gelen katkıları, yardımları, ne yapabiliyorlarsa sağlayabilmek için en son gayretlerini sarf etmişlerdir. Bu inkâr edilemez. Yani, eğer biz bunu inkâr edersek, 35 000-40 000 yaralıyı bugün hastaneler nasıl almıştır? Bu yaralılar kendiliğinden kalkıp hastanelere gitmediler. Onbinlerce ölü defnedilmiştir; nasıl olmuştur? Binlerce enkaz kaldırılmıştır; nasıl olmuştur? Ben kendi gözümle gördüm, bütün sokaklarda dolaşan yardım kamyonları, ilacından tutun gıda maddesine kadar... Bunu kim yapmıştır; halk yapmıştır. Bunu kim yapmıştır; bu ülkede yaşayan kuruluşlar, insanlar yapmıştır. Ben, başta bunlara, dışarıdan gelen yabancı ülkelere mensup tüm kurtarma ekiplerine ve bizim içimizdeki acil yardım çalışanlarına -AKUT'a- yürekten teşekkür ederim. Gerçekten bir insan bu kadar duyarlı olur, bu kadar yardımsever olur.

Değerli arkadaşlarım, deprem o kadar geniş bir sahaya yayılmış ki, kolay değildir yani. Biz bir de Erzincan bölgesinde yaşadık. Ben oraya da gitmiştim. Nihayetinde bir il; bütün yardımları oraya döküyorsunuz; ama, burada, onbir il ve üstelik de yollar kâğıt gibi yırtılmış gitmiş, yani ulaşamıyorsunuz da. Tabiî afetin meydana geldiği anda her tarafa yağmur gibi yağdık da diyemiyoruz; yağamazsınız da zaten. Bu mümkün değil, bu düşünülemez. Onun için, buna, fazla girmiyorum.

Aslında, ben, bir noktada, bunları, birçok arkadaşımın konuşmalarını dedikodu kabul ediyorum; ama, bazı arkadaşlarım da, konuya bilimsel olarak parmak bastıkları için kendilerine teşekkür ederim. Sağlık Bakanlığı "ilaç gelmesin" dedi. Canım, gerçekten de ilaç çoktu. İlaç hijyenik şartlarda saklanır; çok ilacın sokakta, güneşte kalması bozulmasına sebep olur, o ilacı kullanamazsınız. "Efendim, Çevre Bakanı denizi doldurmayalım" dedi. Tabiî ki, doğru söyledi; o molozları denize doldurursanız, o deniz de bizim denizimiz, yarın bir de onu temizlememiz gerekir. Ben bunlara teşekkür ederim, bunlar doğru şeylerdir; ama, eksikler de yok değildir. Tabiî, ben, burada bunları söylerken, kimseyi de müdafaa etmiyorum. Yani, eleştiri ve özeleştiri mekanizmasının açık olması demokratik haktır. Kimse de bundan alınmaz. Tabiî ki, eksikleri de eleştireceğiz; ama, bana göre, daha çok, eleştirip, dedikodu yapmaktansa, bunlardan ders çıkarmak lazım. Depreme karşı kendimizi nasıl koruyabiliriz. Bu felaketlerden kendimizi nasıl alıkoyabiliriz; dünya ülkeleri ne yapıyor, gelişmiş ülkeler ne yapıyor, bizim gibi az gelişmiş veyahut da geri kalmış ülkeler ne yapıyor. Müsaade ederseniz, ben, sizlere bunlardan bir tablo sunmak istiyorum.

Şöyle birkaç örnekle, Japonya ile ülkemizi kıyaslamak istiyorum: 1 Eylül 1923 tarihinde Japonya'da meydana gelen 8,3 şiddetindeki bir depremde Japonya ne kadar kayıp veriyor biliyor musunuz sayın milletvekilleri; 100 bin insan kaybediyor. Hazırlıksız yakalanan Japonya, depremin ciddî bir afet olduğunu anlıyor. Teknolojiye değer vererek, insan kurtarma ekiplerine, yaptığı binalara, demirine, çimentosuna kadar her şeyine önem vererek kısa bir zamanda toparlanmaya çalışıyor ve on yıl sonra Japonya'yı deprem tekrar yakalıyor.

Bu sefer 1933'te, on yıl sonra daha büyük şiddette, 8,9 şiddetinde bir deprem meydana geliyor Japonya'da. 8,9 şiddetinde meydana gelen bu depremde Japonya ne kadar kayıp veriyor biliyor musunuz değerli milletvekilleri; 2 990. Yani, 100 000'den, 2 990'a düşüyor. Düşünebiliyor musunuz? Peki bu nasıl oluyor? Allah mı kurtarıyor bunları? Gidip, tek tek önüne dayama mı dayatıyor? Adam aklını kullanıyor, aklını; bilimi kullanıyor, teknolojiyi kullanıyor. 100 000'den 2 990'a düşüyor; düşünebiliyor muyuz arkadaşlar.

On yıl sonra tekrar bir deprem meydana geliyor Japonya'da. Daha büyük şiddette bir deprem meydana geliyor. Bu depremde de 2 990'dan 2 000'e düşüyor ölü sayısı Japonya'da. İşte, demin altını çizdiğim teknolojinin ve bilimin ve diğer taraftan, kurduğu ekipler ve aldığı önlemlerle 100 000'den 2 000'e düşüyor, düşebiliyor.

Peki, bizim ülkemizde ne oluyor? Erzincan'da, biliyoruz, 1939 yılında 8 şiddetinde bir deprem meydana geliyor; 33 000 insan kaybediyoruz ve Erzincan'da 1992 yılında 6,8 şiddetinde meydana gelen depremde, tekrar, binlerce ölü, onbinlerce yaralı veriyoruz. Ne yapmışızdır? Aradan 53 yıl geçmesine rağmen, biz, Erzincan depreminin enkazı üzerine tekrar Erzincan Şehrini kurmuşuz.

Şimdi, ben, burada, birkaç örnek daha vermek istiyorum. Ülkemizde, diğer depremlerle beraber, bugün, 17 Ağustosta yaşadığımız en büyük tabloyla karşı karşıya kalmışızdır. Bir de, şöyle birkaç ülkeye daha bakmak istiyorum: Az gelişmiş ülkelerde, mesela, 1976 yılında Guatemala'da 7,5 şiddetinde meydana gelen depremde 22 775 insan ölüyor. 1978'de İran'da meydana gelen 7,7 şiddetindeki bir depremde 25 000 insan hayatını kaybediyor.

Şimdi, ben, şunu merak ediyorum: Gerçekten, acaba, bizim bilim adamlarımız, mimar-mühendis odalarımız, teknik adamlarımız bu konuda bize hiçbir şey söylemiyorlar mı? Onu söylemeden önce, şunu söylemek istiyorum: Yukarıda vermeye çalıştığım örnekler de gösteriyor ki, doğal afetlerde takdiri ilahî kategorileriyle bir yere varılmıyor. Bir depremin enkazı kalkmadan diğer depremin yıkıntılarına koşan ulusların yukarıdaki gelişmeyi kavraması kolay değildir. Aynı şiddetteki iki depremde, üçüncü dünya ülkelerinde onbinlerle ifade ettiğimiz ölen insan sayısı, gelişmiş ülkelerde birkaç insan sayısına düşüyor. Bu gerçekleri kabul etmek zorundayız. Bunları kabul etmezsek... Ben bir örnek vereceğim. Victor Hugo'nun dediği gibi "zekâ, karşı karşıya kaldığı afetlerden ders çıkarmak zorundadır, kendini eğitmek zorundadır." Eğitmezse, ahmaklık yapmış olur; çünkü, tekrar başına gelmiş olur. Ahmaklığın zamanı değil. Bunlara nokta koymak gerekir; çare bulmak, tedbir almak gerekir.

Değerli arkadaşlar, biraz önce dedim ki, bilim adamlarımız bir şey dememiştir; yürekler acısıdır... Bilim adamlarımız, yırtınırcasına bir şeyler söylemişlerdir. Bakın, burada bir haritamız var. Şurada görüyorsunuz; deprem bölgesinin nereler olduğu, birinci, ikinci ve üçüncü derece...

BAŞKAN – Sayın Gündoğan, 1 dakika süreniz kaldı.

BEKİR GÜNDOĞAN (Devamla) – Sayın Başkan, bana biraz müsaade ederseniz, çok memnun kalırım.

Şimdi, bakın, Prof. Dr. İhsan Ketin, yıllardan beri, dünya bilim adamları, yer bilimcileri arasındadır. Okumak isterdim; ama, zaman yok. Okursanız, yürekleriniz sızlar. Bu adam, yırtına yırtına, her hükümete mektup yazıyor: "Arkadaş, bu felaketlerden bu şekilde kurtulunamaz, kendimizi kurtaramayız; şunu, şunu, şunu yapmak zorundayız." "Erzincan'ı tekrar buraya kurmayalım" diyor; yine yerle bir oluyor. Bir makalesini yazarken, Erzincan depremi meydana geliyor, onbinlerce insan kaybediyoruz. Düşünebiliyor musunuz?.. Bilim adamlarımız... İşte, veriyorum size isimleri; Sayın Prof. Dr. İhsan Ketin...

Diğar tarafta, kulaklarımız bilime kapalı. Tarih 12 Ekim 1998 Kocaeli Üniversitesi...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Gündoğan, lütfen tamamlayın efendim.

Buyurun.

BEKİR GÜNDOĞAN (Devamla) – Sayın Prof. Dr. Kaynak, Kocaeli'de yaptığı incelemelerde, yapılan binaların depreme dayanıklı olmadığını; kuzey fay hattında yapılan sanayinin, TÜPRAŞ'ın, üniversitelerin, yerleşim birimlerinin buraya toplanmasının bir felaket olduğunu söylüyor. Bu felaketi önlememiz gerekiyor; ama, kimse dinlemiyor. Gerçekten, dediği, bugün hayata geçiyor ve ispatlanıyor.

Şimdi, değerli milletvekilleri, ben, şunu söylemek istiyorum: Biz, bilimi ve teknolojiyi kullanmak zorundayız. İnşaatı, inşaat sektörünü, ehliyetli olan kişilerin eline vermek zorundayız. Biz, hırsızlıkları da önlemek zorundayız. Artık, denizdeki tuzlu kum, deredeki milli kum ve midye kabuklarıyla yapılan beton, insanlarımızın enkaz altında kalmasından başka hiçbir fayda sağlamıyor. Akıllı olmak zorundayız. Zekâ, karşı karşıya kaldığı olaylardan ders almazsa ve diğer bir deyimle "bir musibet bin nasihata bedeldir" atasözünden örnek almazsak, demin altını çizdim, bu ahmaklık olur. Bunu bizler almayalım ve bundan sonra, gelecek kuşaklarımıza da devretmeyelim.

Hepinize saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Gündoğan.

Değerli milletvekilleri, tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Tasarının maddelerine geçilmesi hususunu oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

1 inci maddeyi okutuyorum:

DOĞAL AFETLERE KARŞI ALINACAK ÖNLEMLER VE DOĞAL

AFETLER NEDENİYLE DOĞAN ZARARLARIN GİDERİLMESİ İÇİN

YAPILACAK DÜZENLEMELER HAKKINDA YETKİ KANUNU

TASARISI

Amaç

MADDE 1. — Bu Kanunun amacı; doğal afetlere karşı alınacak önlemlerin belirlenmesi, bu afetler nedeniyle doğan zararların giderilmesi, yeni yerleşim alanlarının kurulması, imar, ihale, müteahhitlik, müşavirlik hizmetleri ile kültür ve tabiat varlıklarını koruma, sivil savunma, mevcut fonların işleyişi ve gerektiğinde ilave fon kurulması, her türlü bağış ve yardımların etkin kullanımı, ekonomik konularda düzenleme, doğal afetler sonucunda doğacak zararların karşılanmasına yönelik bir sigorta sisteminin oluşturulması ve teşkilât kanunlarında yapılacak değişiklikler ile ivedi ve zorunlu hallere münhasır olmak üzere Bakanlar Kuruluna Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi vermektir.

BAŞKAN – Madde üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına, İzmir Milletvekili Sayın Ufuk Söylemez.

Buyurun Sayın Söylemez.

DYP GRUBU ADINA H. UFUK SÖYLEMEZ (İzmir) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin saygıdeğer üyeleri; Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemlere İlişkin Yetki Kanunu Tasarısının 1 inci maddesi üzerinde görüşlerimi açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi, şahsım ve Doğru Yol Partisi Grubu adına saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, gerçekten, 17 Ağustos günü meydana gelen ve tüm ulusumuzu, hepimizi yasa boğan, büyük can ve mal kaybına sebep olan deprem felaketi nedeniyle bütün milletimize başsağlığı diliyorum; vefat edenlere Tanrı'dan rahmet, yaralılara acil şifalar, yakınlarına ve tüm milletimize de başsağlığı ve sabırlar dileğimi tekrarlıyorum. Allah, bir daha, böyle acıları ulusumuza yaşatmasın diyorum.

Hükümetimiz, doğal afetlere karşı alınacak önlemlerle ilgili olarak bir yetki kanunu tasarısıyla geldi. Gerçekten de, bu doğal afet, Türkiye'nin bu yüzyılda yaşadığı en büyük afet sayılabilir, gerek boyutları gerek yaygınlaştığı bölgeler itibariyle. Bu afet nedeniyle görev yapan tüm kamu görevlilerine, sivil toplum kuruluşlarına, sivil inisiyatife, yardımlaşma, vefa ve dayanışmanın en büyük örneğini gösteren tüm milletimize, hiçbir yardımı esirgemeden o bölgeye koşan tüm vatandaşlarımıza, yardım kuruluşlarına, dış ülkelere, uluslararası yardım kuruluşlarına, yaptıkları insanî katkılardan ve vicdanî dayanışmadan ötürü, bu kürsüden bir kez de ben teşekkür etmek istiyorum.

Mesele, depremde, kim suçluydu diye aramak elbette değildir. Zaten, biz, Doğru Yol Partisi olarak, bu sorumluluğun bilincindeyiz. Böyle bir acının istismarı elbette yapılmamalı; ama, böylesi bir felakette ve felaket sonrasında, Türkiye'nin, yapabileceklerini yapamaması, kapasitesini ve performansını ortaya koyamaması, teknik olarak, idarî olarak yetersizlik göstermesi, zaman zaman irade aczi içerisine düşmesi, hepimizi, ayrıca, kalpten yaralamıştır.

Maksat, tabiî ki, suçlu aramak değil; ama, bunları, objektif, ders çıkaracak, bir kez daha tekerrür etmeyecek biçimde dile getirmek ve hafızalara bir kez daha kazımak da hepimizin görevidir; hem milletvekili olarak burada bizlerin görevidir hem de özgür ve hür basının görevidir.

Bugün, Türkiye'de, basın ve yayın organlarının tamamı, iç ve dış basın, CNN'den BBC'ye kadar uluslararası saygınlığı olan birçok televizyon kanalı ve olaya objektif bakabilen herkes, olayın boyutlarının çok büyük olduğunu, hangi ülkede olursa olsun, böyle vahim bir tablonun karşısında, gerçekten, kurtarmada, organizasyonda, yardımda sıkıntılar yaşanabileceğini kabul etmekle beraber, Türkiye'de, ciddî bir organizasyon bozukluğunun, ciddî bir yönetim zafiyetinin, ciddî bir koordinasyon eksikliği ve kargaşanın yaşandığını ve yardımların organize olmamasından kurtarmada bir modele sahip olmamaya kadar, Türkiye'nin bu konudaki büyük zaaflarını da söylemekte, kabul etmekte, yazıp çizmektedirler.

Bardağı hem dolu hem boş görmeyi bilmeliyiz. O anlamda, basına yönelik olarak, yapılan sitemleri susturma ve hatta, sansür çabalarını da yadırgadığımızı ifade etmek isterim. 57 nci Hükümetin Başbakanının, gazeteci kökenli ve demokrasiden yana olduğunu söyleyen eski bir siyasetçimiz olarak, basının, zaman zaman rahatsız edici de olsa, zaman zaman insafsız ölçülere varıyor da olsa, eleştirilerine en açık insan olması gerekirdi. Elbette, basının da, burada, kantarın topunu kaçırmadan, istismar etmeden, halkı, gerçekten, üzüntüye, teessüre boğmadan, objektif yayın yapması beklenmelidir; ama, bu üzüntü ve acı karşısında, esas olan, görev ve sorumluluk beklenen iktidarın tahammüllü olması, eleştirilerden ders çıkarması, basını susturmaya yönelik girişimlerde önü çekmemesidir. Bunu gerçekten yadırgadığımı ve Türk basınına, televizyonlarına, bence çok başarılı habercilik yapan, zaman zaman kötü örnekleri, istismarları olsa bile yapan Türk basınına bu haksızlığın yapılmasını da doğru bulmadığımızı belirtmek istiyoruz.

Değerli arkadaşlarım, hükümetin, bu büyük felaket karşısında, organize olmada, refleks göstermede, dirayet ve irade sahibi olmada aczini ve sıkıntısını gördüğümüz için, bu konuda, yapıcı bir anlayış içinde, 23 Ağustos itibariyle -yani, olaydan hemen bir hafta geçtikten sonra- somut öneriler getiren bir kanun tasarısını Meclis Başkanlığına sunduk. Genel Başkanımız Profesör Doktor Sayın Tansu Çiller Hanımefendi de, 57 nci Hükümetin Başbakanı Sayın Bülent Ecevit’i makamlarında ziyaret ederek, bu kanun tasarısına ve depremle ilgili alınması gereken önlemlere ilişkin görüşlerimizi ,yapıcı bir üslup ve anlayışla kendilerine arz etti.

Ancak, bugün hükümetin doğal afetlerle ilgili alınması gereken önlemlere ilişkin gayet kolay bir yolu seçtiğini görüyoruz. Elbette çabuk bir yolu seçmeliydi. Bu anlamda, zaten, biz, böyle bir yetkiye, Doğru Yol Partisi olarak evet oyu vereceğimizi Doğru Yol Partisi olarak beyan ettik; ama, hükümet, bu on gün içinde, bana göre, çok daha ciddî, sağlıklı önlemler alabilirdi. Orada ciddî bir kaos, karmaşa yaşanıyor. Can derdine düşen insanlar, bugün artık yaşam derdine düşmüşlerdir. Orada yaşamı tekrar canlandırmak, yaraları sarmak, üretimin en yoğun olduğu bir bölge olan Marmara Bölgesinde ekonomik aktiviteyi ve iktisadî yaşamı da süratle normale döndürmek için acil önlemler gerekiyordu. Biz bunu gördük. Bu konuda deneyimimiz, ekonomi pratiğimiz olduğu için de, iki kanun tasarısı hazırladık ve bunları verdik. Özellikle ekonomiye ilişkin olan, küçük ve orta boy işletmeleri, sanayi kuruluşlarını, çek ve senetleri protesto edilmiş firmaların durumlarını, bankada vadesi gelmiş kredilerini ödeyemeyenlerin durumlarını içeren bir kanun tasarısını Meclis Başkanlığımıza arz ettik, verdik. Biz, beklerdik ki, bu kadar somut, detaylı ve yapıcı önerileri kapsayan bu kanun tasarısı, süratle, geçtiğimiz bir iki gün içerisinde bu Meclisten geçsin.

Şimdi, doğal afetlerle ilgili bir yetki kanunu tasarısı geliyor; ama, bu gerçekten de somutlaştırılmamış. Neyin ne zaman yapılacağını üç aylık bir süre içerisine sıkıştıracak, bazıları üç aydan da fazla olan yapısal önlemleri içeren konuları, bu yetki kanunu içerisine koymaya kalkıyoruz. Bu da bir yanlıştır. Yani, bir yanlıştan diğer bir yanlışa gidiyoruz.

Hukukî düzenlemeleri yapmak, konut ve müteahhitlik sektörünün güzel altyapısını oluşturmak, yapı sigortasını getirmek, mühendislik bürolarıyla bağımsız denetimi getirmek; bunların elbette yapılması gerekir ve bu Mecliste tartışılarak yapılması gerekir. Bunları, biz, birkaç gün içerisinde çıkarabilirdik, hâlâ da çıkarabiliriz; ama, birtakım fonlar oluşturmaya yönelik, kolaycı, kısa vadeli çözümler, gerçekten bizi endişeye sevk ediyor. Hükümetin, bu konuda da, bunu, bu yetkiyi yeterince ve zamanında ve etkin olarak kullanacağından şüphemiz var. Gerçekten, bu son olaylar gösterdi ki, ülkemizde bürokratik bir devlet, bürokratik bir cumhuriyet yerleşmiş; ama, bizim istediğimiz bir anlamda, demokratik bir cumhuriyet olamamışız. Demokratik bir devlet olabilsek, reflekslerimiz, organizasyonlarımız, şeffaflığımız, denetimimiz, bundan çok daha iyi çalışabilirdi; bu rezalete, bu keşmekeşe, bu acze düşmez, ayrıca, bu deprem acısından sonra da, böyle bir utancı ve sıkıntıyı yaşamazdık diye düşünüyorum. O bakımdan, ucu açık gelen bu yetki kanunu tasarısının bizi rahatsız ettiğini söylemek isterim.

Kamuoyu, artık, toplanan paraların, yapılan yardımların yerinde ve zamanında kullanılmasını istiyor; kamuoyu, artık, vergi adı altında getirilmek istenen birtakım düzenlemelerle, karadeliklere bu paraların akmamasını istiyor. Biz de, bunu, milletvekilleri olarak, muhalefet olarak, Doğru Yol Partisi olarak istiyoruz. Burada toplanan paralar, şeffaf ve hepimiz tarafından kontrol edilebilir bir deprem hesabında toplanmalıdır; transparan, şeffaf bir hesap olmalıdır.

Hükümet, bize, önümüzdeki oniki ayda ne yapacağını, bir icra takvimiyle açıklamalıdır; acil önlem getiren konularda, yetki kanununda, günlerce gecikmeden, ekonominin aktivitelerini artırmak için çek-senetler, vadesi gelen işlemler ve akreditif işlemleri konusunda, çok acele, ekonomik önlemlerini ardı ardına açıklamalıdır. Zaten resesyonda olan, zaten çok önemli bir kriz yaşayan ve giderek derinleşen bir kriz yaşayan Türk ekonomisi, ciddî bir darbe yemiştir; hem üretimden kaynaklanan darbeler vardır hem yabancı yatırımcıların Türkiye'ye olan ilgisi bakımından darbeler vardır hem de beklenmeyen harcamalar yönünden ciddî bir sıkıntısı vardır.

Hükümetin, toplanacak yardımları da, vergi adı altında getirmek istediği düzenlemeleri de, şeffaf bir hesapta, kamuoyunun önünde almasını istiyoruz. Demokratik ülkelerde, bütçeye giden bu paraların da takibi şarttır. Bunun, bütçenin içine aktarılarak takipten kaçırılması, çarçur edilmesi veya birtakım bütçe açıklarının kapatılmasına yönelik kullanılmasına bizim gönlümüz razı değildir. Bu bir millî davadır, millî dayanışma içindeyiz. Hepimiz, bütün milletimiz, karınca kaderince bu hadiseye destek vermiştir. Bu paraların da, yerinde, zamanında etkin kullanılmasını talep etmek, takip etmek de, hepimizin hakkıdır.

Bu bakımdan, Türkiye Büyük Millet Meclisi, burada da bir dayanışma göstermeli ve sizlerden dileğim, depremle ilgili toplanacak -vergiler dahil- tüm paraların, şeffaf bir deprem hesabında toplanması; konuttan altyapıya kadar gelecek her konuda, hükümetin, 3 aylık, 6 aylık, 12 aylık, 18 aylık, kısa ve orta vadeli programlarını, icra programının takvimini kamuoyuna açıklamasını önemle bekliyoruz; yoksa, salma zihniyetinde vergi toplamanın hiç anlamı yok.

Türk ekonomisinde vergi kaynağının birçok yolu vardır. Örneğin, faizlerden, stopajlardan yüzde 1 alsanız, lüks ithalattan yüzde 1 alsanız... Birçok kaynak bulunabilir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen tamamlayın Sayın Söylemez.

H. UFUK SÖYLEMEZ (Devamla) – Zaten vergisini zor ödeyen, zaten günlük yaşamını zor geçiren insanların günlük yaşam ihtiyaçlarından, kullandıkları telefonlardan yahut da vergisini dahi ödeyemeyen esnaftan ilave vergi alarak ekonomiyi bir daha durgunluğa sokmak, gerçekten doğru değildir. Kısa vadeli ve kolaycı olmayacak çözümler öneriyoruz. Zannediyorum, diğer maddelere geçtiğimizde de bu önerilerimizi sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz.

Hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Söylemez.

Değerli milletvekilleri, çalışma süremizin bitmesine çok az bir süre kalmış olmasını da dikkate alarak, saat 14.00'te toplanmak üzere, oturumu kapatıyorum.

 

Kapanma Saati : 12.53

 

 

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati : 14.00

BAŞKAN : Başkanvekili Nejat ARSEVEN

KÂTİP ÜYELER : Hüseyin ÇELİK (Van), Şadan ŞİMŞEK (Edirne)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, 59 uncu Birleşimin İkinci Oturumunu açıyorum.

VII. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

1. – Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısı ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/523) (S. Sayısı : 157) (Devam)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükümet yerlerinde.

Birinci Oturumda, görüşmekte olduğumuz tarasının 1 inci maddesi üzerinde Doğru Yol Partisi Grubu adına yapılan konuşma tamamlanmıştı.

Şimdi söz sırası, Fazilet Partisi Grubu adına, Bursa Milletvekili Sayın Faruk Çelik'tedir.

Buyurun Sayın Çelik.

FP GRUBU ADINA FARUK ÇELİK (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sıra sayısı 157 olan Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısının 1 inci maddesi üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; Yüce Meclise saygılar sunuyorum. Bu arada, aziz milletimize de, geçmiş olsun diyorum; vefat eden aziz vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet, kalanlara da sağlık ve sabırlar diliyorum.

Değerli milletvekilleri, bu depremle bir kez daha görüldü ki, öteden beri gelenekselleşen devlet anlayışı, bu hantal devlet yapısı iflas etmiştir, çökmüştür; çağdaş demokrasilerdeki, bireyi öne çıkaran, dinamik bir yapılanmaya, dinamik bir devlet anlayışına ihtiyaç vardır. Tabiî, biz, bunları söylerken, devleti falan hedef alıyor değiliz; ama, devletin işlevini, hareket kabiliyetini sorguluyoruz; sorgulamamız da gerekiyor. Bu anlamda, bu deprem bir milat olmalı diyorum. Devlet, bu hantal yapıdan, bu hareket kabiliyetinden yoksun yapısından bir an önce sıyrılmalı. Devlete muhabbeti azaltan unsurları hep birlikte ortadan kaldırmamız gerekiyor; çünkü, devlet, hepimizin devleti.

Değerli milletvekilleri, deprem bölgesini, arkadaşlarımızla birlikte, biz de, karış karış, âdeta, enkaz enkaz gezmeye çalıştık; insanlarımızın dertlerine ortak olmaya çalıştık. Bir açıdan, çok hüzün verici tabiî sahnelerle karşı karşıya kaldığımız gibi, diğer bir açıdan da, gerçekten, deprem bölgesinde, bizim yüzümüzü güldüren sahneler de gördük. Bunlardan biri, Türkiye'nin her yerinden koşup gelen, hangi aracı bulmuşsa, hangi vasıtayı bulmuşsa, kamyonetinin arkasına yiyecek, giyecek doldurup, imdada koşan güzel insanlarımızın, karagün dostu insanlarımızın, aziz milletimizin, büyük bir coşkuyla, oradaki muhtaç insanların, zor durumdaki insanların imdadına koştuklarını görmek, tabiî ki, bir kez daha, milletimizin nasıl bir millet olduğu konusunda, herkese önemli fikirler vermiştir.

Ayrıca, deprem bölgesi, malum, geniş bir alan. Bursa ve İstanbul'u, bu deprem bölgesinin çok fazla etkilememesi de bir şans olmuştur. Bilhassa, Bursa Milletvekili olarak, Sayın Valinin başkanlığındaki Bursa kriz merkezinin ciddî çalışmalarını izledik. Âdeta, Bursa, bir bölge sağlık merkezi haline dönüştürüldü; Yalova'dan, Sakarya'dan, Kocaeli'den gelen hastalara hizmet etti ve şu anda etmeye de devam ediyor; bu vesileyle, gerek sağlık personeline gerekse kriz masası yetkililerine teşekkürlerimizi arz ediyorum.

Yine, ikinci gün, deprem bölgesini gezerken müşahede ettik ki, devlet geç kalmıştı, hükümet belki henüz ulaşamamıştı; ama, yerinden yönetim -sürekli buradan seslendiriyoruz- birçok belediye, birçok yerel yönetim depremin ilk gününden oraya koşmaya çalıştı; ama, özellikle, Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediyelerini bizzat müşahede ettik, bu belediye başkanlarımız, sıcak ellerini, bu mağdur ve mazlum durumdaki vatandaşlarımıza uzatmışlardı; onlara da teşekkür ediyorum.

Ayrıca, değerli milletvekilleri, bir konuya da dikkatinizi çekmek istiyorum: Bu Meclis, miletin Meclisi; milletvekilleri, milletin vekili; bakınız, aslolan millet, yasta, kederli, hüzünlü, gözü yaşlı, çamurda ve açıkta. Devlet-millet kaynaşmasından yana isek -ki, hepimiz öyleyiz- bu konuda burada laf üretmek, çok şey söylemek mümkün; ama -vicdanlarınıza sesleniyorum- inanıyorum ki, 550 kişiden oluşan bu Parlamentonun üzerine düşen maddî sorumluluklar da vardır; bunları gruplar, mutlaka değerlendirecekler ve her milletvekilinin de devlet-millet kaynaşmasının bir adım daha ilerlemesi açısından üzerine düşen maddî yükümlülüğü yerine getireceğinden de şüphemiz yoktur.

Değerli milletvekilleri, yetki kanunu tasarısının amaçlarını içeren 1 inci maddede birçok konu zikrediliyor; bu madde -bunlardan işte- doğal afetlere karşı alınacak önlemlerin belirlenmesi, doğan zararların giderilmesi, sivil savunma ve mevcut fonların işleyişi, gerektiğinde ilave fonların kurulması, bağışların etkin kullanımı, ekonomik konularda düzenleme, zararların karşılanmasına dair sigorta sisteminin oluşturulması gibi hükümleri içermektedir.

Şimdi, şöyle düşünmek istiyorum veya düşünmenizi istiyorum. Hükümet, neden böyle bir yetki yasası talebinde bulunmaktadır; bunu anlamakta zorlandığımızı ifade etmek istiyorum.

Bildiğiniz gibi, 1959 yılında çıkan 7269 sayılı Afet Yasası, 1959'dan bu yana birçok değişikliklere uğramıştır; yani güncelleşmesi de sağlanmıştır. Bugün, bu yetki yasa tasarısıyla getirilmek istenen bütün konular, aslında, 1959'da çıkan ve 1960, 1968, 1981, 1985, 1992, 1993 ve 1995 yıllarında güncelleştirilen bu Afet Yasası içerisinde mevcut. Tekrar bu yasanın neden gündeme getirildiği konusunda, gerçekten, bunu anlamakta, bunu izahta zorlanıyoruz.

Ayrıca, bildiğiniz gibi, Başbakanlık Kriz Merkezi var; yüzlerce bürokrat burada görev yapıyor ve 24 saat kesintisiz bir şekilde hizmet sunmaya çalışıyor; hizmetlerinden veya görev sahalarına giren iki konudan bahsediliyor; bunlardan bir tanesi, bildiğiniz gibi, yıllardır, aylardır bir türlü bulunamayan, tevkif edilemeyen, hapsedilemeyen, tarif edilemeyen bir irticayla mücadele var; bir diğer konu da, tabiî afetler karşısında gerekli her türlü tedbiri alma yetkisi var. Bunlar varken, bu yetki tasarısı neden isteniyor, neden talep ediliyor diye düşündüğümüz zaman; İşin doğrusu, depremin ilk iki gününde devlet yoktu, dolayısıyla hükümet de yoktu, o zaman ne olacak; bir mazeret beyanı gerekiyor idi, bunu, bir mazeret beyanı tasarısı olarak değerlendiriyoruz. İşte "efendim, elimizde yetki yoktu, imkânlar yoktu, onun için koşamadık, gelemedik, yapamadık; bu yetkileri alırsak, bundan sonra işlevimiz daha da hızlı olarak cereyan edecek " gibi bir mazeret akla geliyor ki, bunun doğru olması mümkün değildir. Az önce zikrettiğimiz gerek Afet Yasası gerekse Başbakanlık Kriz Merkezi, bu görevleri yerine getirebilecek evsafta yasal düzenlemelere sahiptir.

Bakınız, hükümet, vergi yasa tasarısını geri çekti, vergideki düzenlemeleri geri çekti. Neden; bilimsel bir rapor yok, ciddî bir inceleme yok; yani, kimden, ne kadar, niçin alacaksınız ve ne kadarını, nereye kullanacaksınız; böyle bir bilgi var mı? Böyle bir bilgi olmadığı için... Zaten, zor durumda olan vatandaşlarımız, esnafımız ve kan ağlayan orta kesimden bu derece yeni vergiler almanın, tabiî ki, bilimsel bir tabanı olması gerekirdi; bu anlamda, geri çekilmesi son derece doğru olmuştur. Kaldı ki, gerek bu getirilen yetki yasası ve diğer vergi yasasında da, hükümetin teklif ettiği metinle komisyonun kabul ettiği -yine, iktidara mensup partilerin kabul ettiği- metin arasında da önemli farklılıklar var.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen tamamlayın Sayın Çelik.

FARUK ÇELİK (Devamla) – Ben, kısaca şunları da ifade etmek istiyorum: Bu fon talebi neden isteniyor? Yeteri kadar fonlar var, Afet Fonu da var; ayrıca bir fona gerek olmadığı kanaatindeyiz. Bu fonun bütçeye bağlı olup olmadığı da tasarıda zikredilmiyor; bu da, ayrıca, sıkıntı veren bir durum.

Değerli milletvekilleri, her deprem sonunda iki kesim oluşuyor; bir depremzedeler, bir depremzadeler. Depremzelerin yanında olacağız; ama, depremzadelere, bu milletin gözyaşı üzerinde, mağdur ve mazlum milletin gözyaşı üzerinde zengin olma hedefi ve hevesi içerisinde olanların da takipçisi olacağımızı burada ifade etmek istiyorum.

Ayrıca, bir sigorta düzenlemesi getirilmek isteniyor bu yetki yasasıyla; buna da gerek yok; çünkü, deprem olmuş, zaten olan olmuş...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Çelik; daha önce sürenizi 1 dakika uzattım efendim.

FARUK ÇELİK (Devamla) – Deprem olmuş bitmiş; bu sigorta yasası ve çalışması... Bu yetki geriye şamil olmayacağına göre, ayrı bir sigorta yasası olarak meselenin gündeme getirilmesinin daha doğru olacağını ifade ediyorum.

Allah, bir daha milletimize böyle bir felaket göstermesin temennisiyle, Yüce Meclise saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Çelik.

Şahsı adına, Elazığ Milletvekili Sayın Mehmet Ağar.

Buyurun Sayın Ağar.

MEHMET AĞAR (Elazığ) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Gerçekten büyük bir acıyla kahrolduğumuz bu günlerde, paylaşarak ve birbirimize daha sıkı sarılmak suretiyle acılarımızı dindirmeye çalışıyoruz; ama, yetiyor mu diye baktığımız vakit, ateşin, düştüğü yeri yaktığını da hepimiz biliyoruz.

Daha önce, depremin hemen sonrasında yapmış olduğumuz konuşmada ve bugünkü geldiğimiz noktada da, günün, eleştiri zamanı değil, dayanışma, varsa bilinen bir şey onu söyleme ve çalışmalara yardımcı olma günü olduğu anlamında bu kürsüden bir şeyler söylemiştik. Geçen on oniki gün zarfında, bu bölgedeki insanların problemleri ve acıları konusunda azalma eğilimi olmakla birlikte, meseleler, bugün hâlâ tam bir ölçü içerisinde halledilme yoluna girmiş değildir.

Bugün ortaya çıkan bu manzara içerisinde, benim tespitlerime göre en önemli mesele, güven ve ümit meselesidir. Gelişen şartlar ve yaşanan olaylar, maalesef, idareye olan güvende büyük bir sarsılma ortaya koyduğu gibi, geleceğe yönelik umutlarda da tükeniş sonucunu ortaya koymuştur. Deprem, âdeta, bölgeyi değil, bütün Türkiye'yi vurmuş; bütün Türkiye'deki insanlar, gelecekle ilgili neler yapılacağı konusunda bir beklenti, bir bekleyiş içerisindedirler.

Hâlâ net bir bilgi envanteri ortaya çıkmış değildir ve çıkacağı konusunda da, görüntüde hâlâ net bir sonuç ortaya konulamamaktadır. Burada sağlıklı bilgi alma mecburiyeti vardır, sağlıklı bilgi alabilmek için de, depremden, afetten zarar görenlerin, süratle, bir barınak içerisine alınmaları, kontrol içerisine alınmaları ve bu bölge içerisinde yapılacak sağlıklı bir işbirliği, işbölümü ve bölgeleri de küçültmek suretiyle sağlıklı bir bilgi akışının mutlak surette tanzim edilmesi ve bunların, düzgün kayıtlar içerisinde süratle bir bilgi bankasında toparlanarak, elde edilecek bilgilere göre tedbirlerin alınması lazımdır.

Elbette tesellimiz vardır; dünyanın, Türkiyemizin dört bir tarafından gelen insanlar, çalışma konusunda, gerçekten büyük bir performans göstermişler; yüreklerimize küçük de olsa bir teselli veren, canlar kurtulabilmiştir; ancak, tabiî, olayın büyüklüğü karşısında, dediğim gibi, küçük bir teselliden öteye gidilememiştir.

Vatandaşlarımızdaki yaygın bir depresyonu süratle izale etme mecburiyeti vardır. Tarihimizde çok büyük ve ağır olaylarla karşılaşmış olmamıza rağmen, yönetimde var olan ciddî bir irade ve mesuliyet duygusu, bütün bunların aşılabilmesi için gerçek bir güçtür. Bugün, bu irade ve mesuliyetin bütün canlılığıyla ve varlığıyla ortaya konulmasını beklemek de, bizim ve yüksek milletimizin hakkıdır.

Önümüzde, çözüm modelleri, daha sonra alınacak tedbirlerin filan tartışılması için yeteri kadar zaman vardır; ancak, bugünün meselesi, alanda canlı canlı yakınlarını kaybetmiş, bugün yaşama mücadelesi veren ve geleceğe yönelik umutları tükenmiş olan insanların yeni baştan hayata kazandırılması yönünde ne yapılacağı konusunda müşahhas bilgilerin hükümetçe ortaya konulmasıdır.

Bir hareket planı süratle açıklanmalıdır; dış finansmanın sağlanması konusunda teşkil edilecek heyetlerin, bu konuda, olayın sıcaklığı, tazeliği ve dış dünya üzerindeki ilginin yoğun olduğu bir dönem var iken, süratlendirilmesi bir yandan, öbür yandan da, içte, ne tür bir aksiyon planıyla, geleceğe yönelik olarak, bu konuda, birinci derecede zarar gören insanların hayatlarının, geleceğinin ne yönde şekillendirileceği konusunda net bilgiler ortaya konulmalıdır. Türkiye televizyonlarında, Sayın Başbakanın güvenilir şahsiyetince yapılacak açıklamalarla tedbirlerin ortaya konulması lazımdı. Burada, ciddî bir gecikmenin var olduğunu görüyoruz.

Yoğun biçimde bir kampanya var. Milletimizin gerçek hasletlerini bu zor günlerde ortaya çıkaran kampanyalarda hiçbir aksama yok. Gittiğimiz, gördüğümüz küçük ilçeler bile, kendi yağlarıyla kavrulan insanlar bile, kendi boğazlarından, kendi kazançlarından keserek göndermektedirler. Ciddî bir organizasyonun varlığı gözükmemektedir; çok büyük bir dağınıklık vardır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen, tamamlayın Sayın Ağar; buyurun.

MEHMET AĞAR (Devamla) – Büyük bir dağınıklık vardır. Bunların toparlanması gerekmektedir. Gönüllü girişimlerin teşviki devam etmeli; ancak, gelecekte de bunların ne şekilde kullanılabileceği konusu da, net olarak bu hareket planları içerisinde gösterilmelidir.

Vergi kanunu tasarısının geri çekilmesi doğru olmuştur, beklemek gerekmektedir. Var olan yetkiler kullanılmamıştır zamanında; ama, bütün buna rağmen, hükümete moral etkisi olması açısından, yetki kanununun çıkması faydalıdır. İnşallah, bunun vereceği aksiyon ile tedbirleri süratli alma mecburiyeti açısından, moral motivasyonu açısından faydalı olacaktır.

Şüphesiz, söylenecek çok söz var; ancak, zamanın kıtlığı buna engel teşkil ediyor. Ama, bu saatten sonra, ilk konuşmamda da söylediğim gibi, deprem bölgesindeki çalışmalara, seyahatlere, bence, bundan sonra milletvekilleri olarak ağırlık vermek suretiyle, yaraların bir ölçüde, psikolojik anlamda sarılmasına yardımcı olmak günü de gelmiştir. Hiç şüphesiz ki, bütün arkadaşlarımız, milletimizi teşkil eden her fert gibi, bu konudaki hassasiyetlerini fiilen alanda da göstereceklerdir.

Hayatını kaybedenlere tekrar rahmet diliyor, milletimize başsağlığı diliyor, derin saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Ağar.

Şahsı adına, Erzurum Milletvekili Sayın Aslan Polat; buyurun.

ASLAN POLAT (Erzurum) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bu vesileyle de, depremde hayatını kaybeden tüm şehitlerimize de Allah'tan rahmet diliyorum.

Şimdi, bu kanun tasarısına, kanun hükmünde kararnameye baktığımız zaman, daha ziyade, doğal afet nedeniyle, bilhassa müteahhitlik, müşavirlik hizmetleri, ihale konularında yetki isteniyor hükümet tarafından.

Şimdi, ben, bu konuda bir iki şey söylemek istiyorum; o da şu: Biz, deprem olmadan önce, bu deprem neden meydana geldi, bunu bir düşünmemiz lazım; yani, deprem olmadan önce ne gibi tedbirler alabiliriz? Bunun en önemli yönü, o yörede yapılan mühendislik hizmetlerine dikkat etmek, yer seçimine dikkat etmek, imar durumuna dikkat etmek gerekir; doğrudur. Bu, bizde yapılmış mıdır? Yapılmamıştır. Nasıl yapılmamıştır? Bilhassa, 1950'den sonra, hele de 1980'den sonra, doğudan batıya göç sürekli olarak teşvik edilmiştir. Türkiye'nin bütün vilayetlerinden, İzmit, Adapazarı, Yalova başta olmak üzere, Marmara Bölgesine gelinerek, sanayi kesimine yığınak yapılmış ve bütün Türkiye nüfusunun buraya gelmesi, hatalı bir politika olarak, teşvik edilmiştir. Oraya gelen insanlar, ev yapmak ihtiyacı hissettiklerinde, kumlu zemin üzerine de, dolgu zemin üzerine de, çürük zemin üzerine de bina yapmak zorunda kalmışlardır; çünkü, kendilerine bir mesken gerekmiştir.

Şimdi, birinci hata -yeni yapılacak olan imarda da buna dikkat etmek lazım- sanayi kesimini bir vilayete toplamak ve bütün Türkiye'yi oraya çekmekle olmuştur. Biz, bundan ders aldık mı? Almadık. Mesela, bundan bir iki ay önce buraya gelen bir vergi kanunuyla, işte, 250 milyon dolardan fazla yatırım yapacak diye, Koç'un, Türkiye'nin belki de en büyük sanayi tesisini, Ford Fabrikasını, yine bu bölgeye kurmasına müsaade ettik, yüzde 200 teşvik verdik. Bu bir hataydı; bunu o zaman da söyledik. Birincisi bu.

İkincisi de "efendim, Japonya'da deprem oluyor, orada ölü sayısı çok az; ama, bizde olunca ölü sayısı çok fazla" deniyor; doğrudur. Japonya'da fert başına düşen gelire bakın, bir de bizimkine bakın; bizde 3 bin dolar olan fert başına düşen gelir, orada 30 bin dolar. Bizdeki kültür seviyesine bakın, okuma oranına bakın, üniversiteyi bitirme oranına bakın, satılan gazete sayısına bakın, okuyan insan sayısına bakın, bir de Japonya'ya bakın. Demek ki, bunun bir yolu da fertleri, ekonomik yönden, kültür yönünden, düşünce yönünden geliştirmek gerekmektedir, sadece ekonomik yönden de bu olmaz. Mesela, bir insan ev alıyor, evinin içerisini en modern şekilde -banyosunu, mutfağını, boyasını- yaptırıyor; ama, bu bina depreme dayanıklı mıdır değil midir, zemin emniyete uygun yapılmış mıdır, buna bakmak ihtiyacını bile hissetmiyor. Neden? Bu bir kültür meselesidir. Biz buna dikkat ediyor muyuz? Etmiyoruz.

Üniversitelerimizin durumu ortada. Üniversiteye giden bir kız çocuğunu "senin başın örtülü" diye üniversite kapısından geri atarsanız, okuyamayan o kız çocuğu, kendi çocuğunu ne kadar yetiştirir, bunu hiç düşünmezseniz, olacaklar da bunlardır.

Bu konuda çok konuşulduğu için söylemek istiyorum; sürekli olarak kolaya kaçılıyor ve "efendim, müteahhitler suçlu" deniliyor. Tamam, müteahhitler suçluysa, bu müteahhitlerin iş yaptığı yerde, bunu kontrol eden bir müessese yok mu, bunun projelerini yapan bir müessese yok mu? Bir yerde müteahhit suçluysa, bunun 3 ayağı vardır: Proje bazı vardır, o müteahhide "inşaat yap" diyen ve onun yaptığı işleri kontrol eden devlet daireleri vardır, müteahhitlik hizmetleri vardır.

Bayındırlık Bakanlığı, bu konuda bir karar aldı. Nedir; belediyelerdeki imar yetkisini kendi üzerine aldı, sanki "belediye hizmetlerini altı ay müddetle ben kontrol edeceğim" dedi. Ben o zaman Bayındırlık Bakanına şunu soruyorum ve bana bir cevap vermesini istiyorum; sizin elinizde, bu yörelerdeki inşaatları kontrol edecek bir teknik elemanınız var mı? Eğer varsa, o zaman da başka bir şey soruyorum şu anda Hükümet sıralarında oturan Sayın Bakana; Millî Eğitim Bakanlığı, 4306'ya tabi okul ihalelerini yaparken, neden kontrollük hizmetlerini Bayındırlık Bakanlığına vermedi de özel firmalara verdi? Bu, aynı hükümet döneminde, Anasol-D Hükümeti zamamında yapıldı. Ne yapıldı orada, dendi ki "Bayındırlık Bakanlığında gerekli kontrol mühendisi yoktur, ben bunu özel firmalara kontrol ettirmek istiyorum."

Demek ki, şu anda sizin elinizdeki mevcut kadronuz, mevcut inşaatlarınızı bile kontrol edecek durumda değil. En basit ispatı ortada; işte, otoyol üzerine göçen köprü. Sizin oralarda yıkılan inşaatlarınıza bakın; o inşaatlarda kontrol mühendislerinizin suçu yok mu, sadece müteahhitlerin mi suçu var?

Hep müteahhitler suçlanıyor, ben suçlanmasın demiyorum; ama, doğrusu konuşulsun. Mesela, Gölcük'te bir orduevi çöktü. O orduevi çöktüğü zaman, onu yapan müteahhit kadar, orduevi inşaatını kontrol eden mühendis de, o çürük zemine "bina yapılsın" diyen ita amirleri de, geçici ve kati kabule imza atan bütün teknik elemanlar, kontrol mühendisleri ve yetkililer de sorumludur. Onun için, böyle, sadece suçu birisinin üzerine atmakla bu işi çözemeyiz; bunları güzelce düşünelim.

Buradaki mevzular da çok geniş mevzu; imar mevzuu, müteahhitlik mevzuu, bu hükümet döneminde, 54 üncü, 53 üncü, 52 nci hükümetler döneminde, ta 1980'lerden beri çok tartışılan bir konu; öyle üç ayda çözülecek bir konu da değil. Bunları aceleye getirmek de yanlış olur diye düşünüyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Polat, lütfen tamamlayın efendim.

Buyurun.

ASLAN POLAT (Devamla) – Sigorta konusu çok yerindedir; yani, bir buzdolabı alırken TSE şartı arayan halkımızın, bir konut aldığı zaman, bunun sigortası var mı yok mu, bir garantisi var mı yok mu diye sorması da çok doğrudur. Yalnız, burada, bu sigorta şirketlerini kurarken biraz dikkat etmemiz gerekmektedir. Öyle olur olmaz her sigorta şirketine binaları sigorta ettirme şartını koyarsak, bundan sonra, korkarım ki, bankalar gibi içini boşaltır giderler ve milletin başına yine bir problem olur diye düşünüyorum; ama, her halükârda, hükümete yetki verilmesinin, bununla ilgili bir çalışma yapmasının, neticede bunları Meclise getirerek bizlerin onayına sunmasının doğru olduğunu söyleyerek, hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Polat.

Madde üzerinde bir önerge vardır; okutup, işleme alacağım.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

157 sıra sayılı Yetki Kanun Tasarısının 1 inci maddesinin aşağıdaki gibi değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

Saygılarımızla. 27.8.1999

Ali Güner Ahmet Derin Cevat Ayhan

Iğdır Kütahya Sakarya

M.Altan Karapaşaoğlu Ali Sezal Veysel Candan

Bursa Kahramanmaraş Konya

"Amaç:

Madde 1.- Bu Kanunun amacı, doğal afetlere karşı alınacak önlemlerin belirlenmesi, bu afetler nedeniyle doğan zararların giderilmesi, yeni yerleşim alanlarının kurulması, imar, ihale, müteahhitlik, müşavirlik hizmetleri ile kültür ve tabiat varlıklarını koruma, sivil savunma, mevcut fonların işleyişi, her türlü bağış ve yardımların etkin kullanımı, ekonomik konularda düzenleme, doğal afetler sonucunda doğacak zararların karşılanmasına yönelik bir sigorta sisteminin oluşturulması ve teşkilat kanunlarında yapılacak değişiklikler ile ivedi ve zorunlu hallere münhasır olmak üzere Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermektir."

BAŞKAN - Komisyon önergeye katılıyor mu efendim?

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANI METİN ŞAHİN (Antalya) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN - Hükümet katılıyor mu efendim?

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI METİN BOSTANCIOĞLU (Sinop) – Katılmıyoruz.

BAŞKAN - Önerge sahibi olarak söz talebi var mı, yoksa gerekçeyi mi okutalım efendim?

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) – Gerekçe okunsun Sayın Başkan.

BAŞKAN - Gerekçeyi okutuyorum efendim:

"Gerekçe:

Türk malî sisteminde bu konularda kullanılabilecek mevcut fonların olduğu madde metninde de belirtildiği halde ayrı bir fonun kurulması yetkisi talebi yerinde değildir."

BAŞKAN - Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler...Kabul etmeyenler...Önerge kabul edilmemiştir.

Mevcut haliyle 1 inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler...Kabul etmeyenler...1 inci madde kabul edilmiştir.

2 nci maddeyi okutuyorum:

Kapsam

MADDE 2. – Bu Kanuna göre çıkarılacak Kanun Hükmünde Kararnameler; imar, ihale, müteahhitlik, müşavirlik hizmetleri ile kültür ve tabiat varlıklarını koruma, doğal afetler, sivil savunma, mevcut fonların işleyişi ve her türlü bağış ve yardımların etkin kullanımı ve gerektiğinde ilave fon kurulması ekonomik konularda yapılacak düzenlemeleri, doğal afetler sonucunda doğacak zararların karşılanmasına yönelik bir sigorta sisteminin oluşturulmasını ve teşkilât kanunlarında yapılacak değişiklikler ile çeşitli kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde doğal afetlerle ilgili değişiklikleri kapsar.

BAŞKAN – Madde üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına, İzmir Milletvekili Sayın Ufuk Söylemez.

Buyurun Sayın Söylemez.

DYP GRUBU ADINA H. UFUK SÖYLEMEZ (İzmir) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemlerle İlgili Yetki Kanunu Tasarısının 2 nci maddesi üzerinde Doğru Yol Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Daha önceki 1 inci maddede de arz ettiğim üzere, gerçekten yurdun çok önemli bir bölümünü etkisi altına alan, büyük can ve mal kaybına neden olan yüzyılın deprem felaketi nedeniyle tüm ulusumuza tekrar başsağlığı diliyorum; Allah, bu tür acılardan ulusumuzu korusun diyorum.

Ancak, 1 inci maddede de arz ettiğim üzere, depremle ilgili olarak böyle bir yetki kanunu yerine, ucu açık, somutlaştırılmamış, belirsiz önlemler yerine, daha somut adımlar atılması gerektiği kanaatinde olan Doğru Yol Partisi Grubu olarak, bahsettiğimiz üzere, öncelikle oradaki ekonomik hayatı aktif hale getirebilmek amacıyla bir kanun tasarısı hazırladık. Bunu, Sayın Genel Başkanımız, hem Sayın Başbakana sundu hem de Meclis Başkanına sundu. Burada, acil ekonomik önlemlerle ilgili bir dizi öneri vardı.

Bugün, o bölgede, çeki, senedi ödenmeyen, akreditif vadesi gelip ödenmeyen, temerrüt durumuna düşen yüzlerce, binlerce ticaret erbabı, sanayici, esnaf, sanatkâr ve küçük işletme de vardır. Can ve mal kayıplarımız ve büyük acımızı bir kenara bırakarak, bir yandan da buna yönelik bir mücadele içine girmemiz gerekir diye düşünüyorum. Onun için, Doğru Yol Partisi, bir kanun teklifini daha hazırlamış ve bugün itibariyle Meclis Başkanlığına sunmuştur; Marmara Bölgesi Deprem Kanunu Teklifi...

Burada, acil önlemleri almadan, Marmara Bölgesinde oluşan bu büyük felakete yönelik bir kurul oluşturarak, yetkileri somutlaştırmadan, bu tür, üç ay vadeli, altyapıya yönelik uzun vadeli hukukî düzenlemeleri içeren yetki kanunu çıkarmanın somut ve çabuk bir faydası olmayacaktır toplumumuzda.

Oluşturulacak Marmara deprem kanununda, depremle ilgili mevzuat hükümlerinin gereği gibi uygulanıp uygulanmadığını denetleyecek bir kurul oluşturulmasını istiyoruz.

Gerek özel vergiler gerekse yardımlar yoluyla oluşan deprem havuzundaki gelir ve kıymetlerin amacına ve ölçülerine uygun olarak harcanmasını denetlemek diyoruz; yani, burada şeffaf bir hesap ve kamuoyunun görebileceği bir harcama tarzı ve bir icra takviminin mutlaka hayata geçirilmesi gerekir diyoruz.

Bu kurul, depremde ve hizmetler sebebiyle suçlu ve kusurlu gördükleri hakkında yasal takibat yapmak ve savcılıklara ihbarla görevlendirilmelidir diyoruz.

Sivil toplum girişimini ve kurtarma teşebbüslerini teşvik etmek, tabandan bu anlamda bir örgütlenme modeli geliştirmek için çalışmalarda bulunmalıdır diyoruz.

Görev ve hizmet akışı ve denetim sonuçlarıyla ilgili olarak raporlar düzenlemek ve kamuoyuna açık bilgiler vermek zorundadır diyoruz.

Yeniden yapılanma için, depremin bir daha tekerrürü halinde zararlı sonuçlarını önleyecek zemin etütlerini yaptırmak ve diğer önlemleri almak.

Deprem havuzundaki gelir giderle ilgili her türlü tedbiri almak ve şeffaflığı mutlak sağlamak.

7269 sayılı Yasadaki yetki ve görevlerden diğer uygulananları üstlenmek ve bu deprem felaketinde sorumlu olanlara, kamu görevlilerine Memurin Muhakemat hükümlerinin uygulanmadığı izne gerek kalmaksınız takibat yapmaya ilişkin adımları atmak.

İşte, bizim beklentimiz hükümetten, Marmara Bölgesi deprem kanunu olarak sunduğumuz bu kanun teklifinin, yapı sigortası ve bağımsız mühendislik denetim bürolarına ilişkin kanunumuz ve ekonomiye ilişkin, önlemlere ilişkin kanunların bir an önce görüşülmesiydi. Yaklaşık on gün geçti, maalesef, bu kadar somut ve yapıcı önerilere, istediğimiz cevabı alamadık. Bugün, ucu açık bir yetki kanunu tasarısını konuşuyoruz.

Sigorta şirketleri var, buradaki sanayi şirketleri sigortalıdır, bir şey olmaz gibi bir yaklaşım içindeyiz. Halbuki, sigorta şirketlerinin kayıpları da ekonomide ciddî bir kayıptır ve beklenmedik bir harcama mahiyetindedir. Bunların eksperlerinin zamanında gidip gitmediği, poliçe hamillerinin hasarlarına ve hasar tazminatlarına zamanında kavuşup kavuşamayacakları, sigorta şirketlerinin, bu zararlar karşısında malî bir ödeme güçlüğü içerisine düşüp düşmeyecekleri mutlaka araştırılmalıdır. Reasürans kurumlarıyla ortak bir çalışma yapılmalıdır. Kamuoyu bilgilendirilmeli, Hazine, bu konuda aktif açıklamalar yapmalıdır.

Hazine Müsteşarlığı, deprem süresince ve o hafta talihsiz bir borçlanma yaparak, hem uzun vadeli hem de çok yüksek faizli bir borçlanmaya gitmiştir. Halbuki, böyle olağanüstü durumlarda yapılacak şey, oldukça kısa vadeli, faizi yüksek dahi olsa -ki böyle dönemlerde risk arttığı, belirsizlik arttığı için, yatırımcıların tereddütü arttığı için faizler doğal olarak yükselecektir- mutlaka daha kısa vadeli bir borçlanmaya gitmeliydi, üç yıl vadeli borçlanmaya gitmemeliydi. Hazine, burada da, maalesef, hükümetin genel koordinasyonsuzluğu, tedbirsizliği ve ani refleks verememesinin bir sonucu olarak, çok uzun vadeli, hatalı bir borçlanma yapmış ve zaten borçlu olan bu milletin sırtına, trilyonlarca liralık yüksek bir faiz yükü bindirmiştir. Gerçekten, bu konuda bir koordinasyon eksikliği, bir irade aczi söz konusudur.

İnsanüstü çalışan, özveriyle çalışan kamu görevlilerine, sivil toplum örgütlerine, hepsine müteşekkiriz. Yurt dışından yardım gönderen tüm yabancı ülkelere, heyetlerine, yardım kuruluşlarına ayrıca şükranlarımızı sunuyoruz; ama, bu, bizim koardinasyon eksikliğimizi, haberleşmeden sivil savunmaya, malî tedbirlerden altyapıya kadar yapmakta olduğumuz konularda eksikliğimizi, organizasyonsuzluğumuzu, gecikmemizi ve bu konudaki ayıbımızı örtmez.

Bu anlamda, 1 inci maddedeki ikazımı bir kez daha yapmak istiyorum. Gerçekten de, Türkiye'de basın, herkesten önce ve herkesten çabuk biçimde acı gerçekleri dünyaya ve kamuoyuna sunmuştur. Zaman zaman abartılı, sansasyonel yöntemlere kaçsalar bile, zaman zaman ipin ucunu kaçırsalar bile, genel olarak Türk basını ve medyası, bu konuda önemli bir görev üstlenmiş, toplumda yardımlaşma ve dayanışma duygularını ayağa kaldırmış, dünyanın ilgisini Türkiye'ye çekmiştir. Hükümetten ve kamu görevlilerinden beklentimiz, hizmet etmekle mükellef oldukları milletin acılarını yansıtan basın ve medyaya karşı daha anlayışlı olmalarıdır. Az önce de arz ettiğim gibi, gazeteci kimliği olan Sayın Başbakanımızın, gazetecilere, basın yayın organlarına yönelik sansür ve cezalandırma girişimlerinde bulunmasını, onlardan şikâyet etmesini ve sitem etmesini de, doğrusu, yadırgadığımızı ifade etmek istiyorum. Türkiye'nin, özgür ve hür bir ülke olarak, özeleştiri yaparak, olayların üstünü bu şekilde örtbas etmeden, açık açık, yapıcı konuşmalarla tartışarak bu millî felaketten, bu şerden bir hayır çıkarma zorunluluğu vardır. O bakımdan da herkesi ve özellikle yönetenleri ve iktidar kanadını bu konuda anlayışlı olmaya, soğuk kanlı olmaya davet ediyoruz.

Dünya Bankası, Avrupa İskân Fonu gibi uluslararası yardım kuruluşlarından alınabilecek önemli fonlar vardır. Bunların mutlaka aktive edilmesi lazımdır. Zarar miktarının çok fazla gösterilmesi bu yardımları artırmaz, istismar edilmesi bu yardımları artırmaz; aksine, gerçekçi bir hasar envanteri yapılması, bu hasarın boyutlarının, ekonomiye yansımalarının net ve çabuk bir şekilde konulması bu gelen yardımların etkisini, gücünü artıracaktır. Yoksa, yuvarlak rakamlar vermek, 5 milyar ile 40 milyar dolar arası zarar, hasar ve üretim kaybı söylemek gerçekçi değildir, bu anlamda toplanacak vergilerin boyutu açısından da sağlıklı bir sonuç vermeyecektir bize.

Bizim söyleyeceğimiz şudur: Hasar envanteri mutlaka ve çabuk biçimde yapılmalıdır. Özellikle ve özellikle ticarî hayattan etkilenen esnaf, sanatkâr, ticaret erbabı, sanayi ve üretim işletmelerinin, çek, senet ve bonolarından, vadeli borçlarından, akreditiflerine olan borçlarına, temerrüt hallerine çok çok acil çözüm getirilmelidir. On gün geçmiştir... O bölge, Türkiye'nin en üretken, nüfus yoğunluğunun en çok olduğu, en gelişmiş ve sanayinin de yoğun olduğu bir bölgesidir; yani, toplam Türkiye ihracatının ve ithalatının yaklaşık yüzde 50'sinden fazlası, İstanbul'un da dahil olduğu bu beş ilde yapılmaktadır. Bu anlamda alınacak ticarî önlemlerde gecikildiği kanaatindeyim. Hiç olmazsa, bu Yetki Kanununun hemen akabinde bu ekonomik tedbirler ardı ardına sıralanmalı ve orada felce uğramış üretim ve sıfıra düşmüş ekonomik yapılar tekrar aktive edilmelidir diye düşünüyoruz.

Toplanacak yardımlar ve vergilerde şeffaflığın sağlanması için transparan bir hesabın oluşmasında biz Doğru Yol Partisi olarak ısrarlıyız. Milletimiz, yardımların, toplanan vergilerin, gönlünden kopan bu dayanışma duygularının istismar edilmesini artık istemiyor ve açıklık ve şeffaflık içinde bir icra planının, bir icra takviminin, 12 aylık bir icra programının da mutlaka kamuoyuna açıklanmasını, Hükümetten, ısrarla bekliyoruz ve takipçisi olacağız.

Depremin toplam arza ve talebe, konsolide bütçe üzerine, enflasyona, ödemeler dengesine, hepsine etkilerinin bilimsel bir şekilde, duygusallıktan uzak bir şekilde ve ne küçümsenerek, örtülerek ne de abartılarak değil, gerçekçi bir şekilde ortaya konmasında büyük fayda vardır.

Bu bölge vergi tahsilatının yüzde 40'ından fazlasını, İstanbul'u çıktığımız zaman, yüzde 20'sine yakınını sağlayan bölgedir. Buradaki üretim kaybını mutlaka gidermeliyiz, aktive etmeliyiz, sanayii üretir hale getirmeliyiz. Ticaret hayatını ayağa kaldırmalıyız ve bu anlamda göstereceğimiz çabaları geciktirmeden yapmalıyız.

On gün geçmesine rağmen, şu Marmara Bölgesi kanunu, bizim getirdiğimiz ekonomik önlemlerle ilgili kanunlar eğer çıkarılabilseydi, Türkiye bu büyük acılarını, daha da büyük ekonomik sıkıntılara duçar olmadan aşabilirdi. Hükümet, maalesef, bu konuda kolay yolu seçmiştir. Tekrar eliştiriyoruz; ancak...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen tamamlayın Sayın Söylemez...

H. UFUK SÖYLEMEZ (Devamla) – ... bu doğal afet nedeniyle, bu kolay yolu seçmesine rağmen, belirsiz ve somut olmayan tedbirlerle gelmesine rağmen, felaketin büyüklüğü ve tedbirin aceleliği nedeniyle, biz, Doğru Yol Partisi Grubu olarak bu yetkiyi vereceğiz; ama, bunu, net ve şeffaf bir şekilde ortaya koyması için de hükümeti uyarıyoruz ve harcamaların takibi, toplanması, kontrolünde, milletçe belki de ilk kez bu kadar sahip çıkan bir yapı içerisindeyiz; artık, millet uyanmıştır, hükümetin de eski kredisi kalmamıştır; o bakımdan, harcamaları çok düzenli, şeffaf, açık yapma konusunda bir kez daha uyarı görevini yapıyor; hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Söylemez.

Fazilet Partisi Grubu adına, Bursa Milletvekili Sayın Altan Karapaşaoğlu; buyurun efendim.

FP GRUBU ADINA MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Bursa) – Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; 157 sıra sayılı Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısının 2 nci maddesi üzerinde Grubum adına görüşlerimizi iletmek üzere söz almış bulunuyorum; sizlere ve değerli Başkanıma saygılarımı sunuyorum.

Bu afetten zarar gören tüm vatandaşlarıma sabırlar diliyorum; vefat edenlerine de Allah'tan rahmet diliyorum.

Değerli arkadaşlar, şimdi, burada, bir yetki yasa tasarısını görüşüyoruz. Yetki yasa tasarısının amacının ne olduğunu gerekçesinde okuyoruz; ama, gerekçesinde okuduğumuz amaç bizi tatmin etmedi. Neden tatmin etmedi? Zira, öyle gerekçeler sıralanmış ki, sanki bu konuyla ilgili hiçbir düzenleme yapılmamış, bu konuyla ilgili yapılacak hiçbir işlem yokmuş gibi davranmak suretiyle, bir mesaj verilmek isteniyor kamuoyuna. Yani, deniyor ki, elimizde imkânlar olsaydı, birtakım yetkiler olsaydı, biz bu işin üstesinden gelirdik; ama, birtakım imkân eksikliklerimiz var, birtakım yetki eksikliklerimiz var, dolayısıyla, bu sıkıntılarımızı gidermek üzere sizden yetki talep ediyoruz denilmek isteniyor.

Değerli arkadaşlar, bakınız, burada, elimde şu anda 7269 sayılı 15.5.1959 tarihinde çıkarılmış Umumî Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun var. Bu Kanun, 1.9.1960 tarihinde, 2.7.1968 tarihinde, 23.6.1981 tarihinde, 4.4.1985 tarihinde, 28.2.1992 tarihinde, 27.12.1993 tarihinde ve 16.11.1995 tarihinde bu Yüce Meclisten tekrar tekrar gözden geçirilmek suretiyle, birtakım ilaveler, birtakım yetki eksiklikleri tamamlanmak suretiyle iyileştirilmiş ve bugüne kadar getirilmiş.

Değerli arkadaşlar, kapsam maddesi olan bu maddede, mesela imardan, ihaleden, Tabiat Varlıklarını Korumadan, Sivil Savunmadan, mevcut fonların işleyişinden, her türlü bağış ve yardımların etkili kullanımı ve gerektiğinde ilave fon kurulması, Ekonomik Kurulda yapılacak düzenlemelerin, doğal afetler sonucunda doğacak zararların karşılanmasından ve bir sigorta sisteminin oluşturulmasından bahsediliyor; ama, ben, baktığım zaman, şurada sayılan, kapsam içine alınması istenen bütün unsurların 7269 sayılı Yasada olduğunu görüyorum. Maddeleri teker teker inceledim; daha önce çıkarılmış olan yasanın içerisinde bugün kapsam altına alınması amaçlanan unsurların tamamı var.

Değerli arkadaşlar, daha önce yaptığımız konuşmalarda, devletimizin organlarının ahenksizliğinden bahsettik, devletimizin organlarının iyi işlemediğinden bahsettik; iktidardaki bazı arkadaşlarımız bizi eleştirdiler; ama, işte, burada, canlı örneğini görüyoruz. Aslında, hareket etmemek için, bir şeyler yapmamak için hiçbir sebep yok.

Değerli hükümetimizin elinin altında, çok geniş yetkiler veren bir yasa var. Dolayısıyla, yeni bir yetki kanununun talep edilmesinde, yasadaki eksikliklerden bahsedilmemesi gerekir, yasada eksiklik olduğu gerekçesinin öne sürülmemesi gerekir. Kurumların ahenkli çalışmamasından doğan organizasyon bozukluğu var gerekçesiyle bu yasa tasarısı teklif edilseydi, daha makul olurdu; biz de, daha candan, daha yürekten, daha büyük bir iştirakle desteklemek lüzumunu hissederdik.

Biliyorsunuz, kurumlar bir araya gelmek suretiyle devleti oluşturuyorlar. Hükümetler, orkestra şefi niteliğinde kurumları yönetiyorlar. Bu kurumlar enstrüman niteliğindedir; eğer, bir tanesi, iki tanesi bozuk ses çıkarıyorsa, onun akordu yapılarak, orkestranın ahenkli çalışmasının temini gerçekleştirilmiş olur.

Değerli arkadaşlar, bunun belirtisini, biz, bütçede de görüyoruz. Bakın, 1999 yılı bütçesinde, sivil savunmayla ilgili olarak yaklaşık 3,5 trilyon liralık bir ödenek ayrılmış. Bu 3,5 trilyon liralık ödeneğin 3 trilyon lirası da maaşlarla ilgili, geri kalan para da demirbaş alımıyla ilgilidir. Bu, şunu ifade ediyor: Belki, bugüne kadar gelen hükümetler yeterince ehemniyet vermediler, yeterince üzerinde durmadılar; ama, işte, 1999 yılı bütçe kanununda, bu hükümetin de, buna, yeterince ehemniyet vermemiş olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla, bu yasa tasarısında istenen yetkinin, bir başka amaçla getirilmesi gerekir. Yani, şunu ifade etmek istiyorum: Hükümet, bir tutukluluk içinde kalmıştır, belki, bir acziyet içinde kalmıştır; ama, bunun müsebbibi, sebebi kendileri değildir, kurumlardır; kurumların harekete geçmesi gerekirdi; ama, kurumlar harekete geçememiştir; dolayısıyla, hükümetin, bu kurumları yeniden gözden geçirmek, yeniden düzenlemek gibi bir görevi olmalıdır.

Değerli arkadaşlar, bu yasanın ilgili tarafları, 7269 sayılı Yasada teker teker belirtilmiştir. İktidar kanadını oluşturan tarafların, bilhassa, Bayındırlık ve İskân Bakanlığının denetimi altında yürütülmesi gereken bu konuları, Bayındırlık ve İskân Bakanından talep etmesi gerekirdi, bu Bakanlığımıza daha serbest hareket etme imkânını temin etmesi gerekirdi ve bu yasanın eksikliği niteliğinde olan yönetim eksikliklerinin, yönetim hatalarının giderilmesi istikametinde bir düzenleme getirmesi gerekirdi. Biz, hükümetimizin, alacağı bu üç aylık yetki içerisinde, bütün bu kurumların organizasyon bozukluklarının, bütün bu kurumların çalışma şekillerinin yeniden gözden geçirilmesi üzerinde hassasiyetle durmasını temenni ediyor ve bekliyoruz. Burada, DSP'li bir arkadaşımızın gündeme getirdiği çevreyle ilgili birtakım eksiklikler vardır; bunu, biz de kabul ediyoruz, 7269 sayılı Yasanın içerisinde bu görünmüyor, bu konu işlenmemiş. Bunun ele alınması, bunun da buraya ilave edilmesi çok olumlu bir hareket olacaktır. Ben, şahsen, konuyu, bu açıdan uygun görüyorum; ama, bu, yetki kanunuyla değil, doğrudan doğruya bir yasa tasarısıyla da önümüze getirilebilirdi.

Hükümetin çalışma yapmasına engel olacak hiçbir unsur yoktur; olsa olsa, işte, bu büyük olay karşısında geç hareket etmenin verdiği sıkıntıdan dolayı, elimizde yetki eksiklikleri var mesajını topluma vermek açısından olabilir diye düşünüyorum. Ancak, bu yetki yasasının, daha önce gündeme getirilmiş olan, kanunlaştırılmış olan 7269 sayılı Yasanın geliştirilmesi istikametinde olmasını diliyorum. Zira, bu kanun 1995 yılında tekrar güncelleştirilmiş, daha önceki yıllarda, ülkemizin uğradığı sıkıntılar tekrar gözden geçirilmiş, ilaveler yapılmış. Uygun olan, aslında, ilgili kurum ve kuruluşlara gerekli yetkileri veren bir yasadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun Sayın Karapaşaoğlu, tamamlayın efendim.

MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Devamla) – Bu yasanın geliştirilmesi istikametinde çalışma yapılmasını teklif ve temenni ediyorum, hükümetimizin, çalışmalarında başarılı olmasını diliyorum; çünkü, bu hükümetin başarılı olması, millete, saadet, selamet getirecektir, bunu temenni etmemek olmaz, bunu, canı gönülden temenni ediyoruz; ama, işbirliğine de ihtiyacı olduğu kanaatini taşıyoruz. Yapacakları düzenlemelerde, düzenleme safhasında muhalefet partileriyle de işbirliği içerisinde bulunurlarsa çok yararlı olacaktır diye düşünüyor, saygılar sunuyorum efendim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Karapaşaoğlu.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Çorum Milletvekili Sayın Melek Karaca; buyurun efendim.

MHP GRUBU ADINA MELEK KARACA (Çorum) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısının 2 nci maddesi üzerinde Grubumun fikirlerini beyan etmek üzere söz almış bulunuyorum.

Sözlerime başlamadan evvel, hepinizi saygıyla selamlıyor; son felakette hayatlarını kaybeden vatandaşlarımıza Cenabı Allah'tan rahmet, kalanlara sabır diliyor, milletimizin bu tür ıstırapları bir daha yaşamamasını temenni ediyorum.

Bilindiği gibi, deprem başta olmak üzere, birçok doğal afeti, teknolojinin en son imkânlarıyla dahi evvelce tespit etmek mümkün değildir; ancak, afetin vereceği zararları asgariye indirmek daima mümkündür.

Güzel vatanımız, dünyanın en tehlikeli iki deprem kuşağından birinde yer almaktadır. Buna rağmen, hiçbir tedbir alınmaksızın, çarpık kentleşmeye göz yumulmuştur. Kentleşme, sanayileşmeye, ekonomik ve teknolojik gelişmeye paralel olarak toplumun yapısında artan nüfusun, yerleşme, barınma, yaşama gibi ihtiyaçlarını çağın şartlarına uygun giderme amacının ürünüdür. Kentler, çok nüfuslu yerleşim yerleridir. Kentleşme, uygarlıkların gelişimiyle doğru orantılıdır.

Bir ülkenin kalkınma çizgisindeki ekonomik ve sosyal yapısı, o ülkenin kentlerinin görüntüsüyle ilgilidir. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişler kentleşmeyi hızlandırmıştır; ancak, kişi başına düşen gelirin düşük olduğu gelişmekte olan ülkelerde, kentleşmelerin sağlıklı yapılmadığı da bilimsel bir gerçektir. Bu olumsuz gelişmeleri engellemek elbette ki hükümetlerin görevidir.

Bugün, ülkemizde hızla artan çarpık kentleşme, iki kanaldan, ekonomik ve sosyal zararlar vermektedir. Birincisi, sağlıksız, plansız meydana gelen kentleşmeler, yangın, sel, salgın hastalıklar gibi sunî afetlere davetiye çıkarmaktadır. İkincisi ise, plansız, programsız kentleşmeler, doğal afetler neticesinde daha fazla ölüme ve maddî hasara sebebiyet vermektedir. Bu son afette can ve mal kaybımızın fazla olması, çarpık kentleşmenin bir ürünüdür.

Çarpık değişimler yalnız kentleşmede değil, sosyal hayatımızın her alanında görülmektedir. Cemiyetimizde değer yargılarına, bilime, insan hayatına saygının azalması gibi yaygın bir çözülme gözlemlenmektedir. Buna, ister sosyal kirlenme, ister sosyal değişim diyelim; netice itibariyle, bu son afetten muhakkak ki, alacağımız dersler ve çıkaracağımız sonuçlar vardır. Atılacak ilk adım, yeni bir kent planlamasıdır.

Kent planlaması Türklerin olduğu her yerde olduğu gibi, ülkemizde 15 inci Yüzyılda, Osmanlı döneminde bazı öncelikler dikkate alınarak başlamıştır. Bu öncelikler, yapıların sağlamlıkları, insan sağlığına uygunluğu, estetik yönleri, yangın ve sair afetlerin önlenmesinde alınan tedbirler, depreme olan dayanıklıklar gibi önceliklerdir. Marmara Bölgesindeki eski yapılara, binalara baktığımız zaman, bu önceliklerin önemini anlamamız mümkündür.

Cumhururiyet döneminde ise, kent politikalarının gelişmesi üç aşamada olmuştur. 1923 - 1945 dönemi, konut ve kentleşme projelerinin çok ciddî olarak ele alındığı bir dönemdir. 1945 - 1960 döneminde ise, sanayileşme başlamıştır. 1958’de İmar ve İskân Bakanlığı kurulmuş; konut artışında ve kentleşmede hızlanma başlamıştır. 1960 ve sonrası dönem ise, 5’er yıllık kalkınma planları ile günümüze kadar devam etmiş olup, bu dönemlerde sağlıklı kararlar alındığı gibi, sağlıksız yasalar da çıkarılmış, siyasî istikrarsızlıklarla uygulamalar çarptırılmıştır ve netice itibariyle, bugün 17 000'e yakın can kaybımız, 40 000'e yakın yaralımız ve milyarlarca dolar maddî kaybımız olmuştur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; memleketimiz deprem kuşağı üzerinde olduğuna ve bu kabil afetleri yaşama riskimiz bulunduğuna göre, bundan sonra neler yapmalıyız; can ve mal kayıplarının asgarîye indirilmesi ve hatta, tamamen ortadan kaldırılması için ne gibi tedbirlerin alınması, hangi yasaların çıkarılması gerekir; bunların üzerinde önemle durmak mecburiyetindeyiz.

Alınması gereken tedbirleri şöyle sıralayabiliriz:

Tüketiciye, sağlam standartlara uygun inşaat ve konut sunmayı engelleyen faktörleri ortadan kaldırmalıyız.

Ne zaman, nerede ortaya çıkacağını bilmediğimiz tabiî afetlerde, yetkilerin hiyerarşik dağılımının bir düzen içerisinde devreye girmesi için, derhal, afet kriz yönetim sistemi geliştirilmelidir. Depremle yaşamak zorunda olan bir ülkenin insanlarının, böyle bir sisteme acilen ihtiyacı vardır.

9.1.1998'de yürürlüğe konulan, ancak, uygulanamayan, afet bölgelerindeki yapılanmaya ait yönetmelik, hiç kimsenin gözünün yaşına bakmadan uygulanmalıdır.

İmar Yasası yeniden düzenlenmelidir.

Günün şartları ve gelişen teknolojiyi göz önüne alarak, Türkiye'nin jeofizik yapısına uygun yaptırım ve caydırıcı müeyyideler getirilmelidir.

Şehir planlamasında, uzun vadeli ve kısa vadeli projeler üretilmelidir.

İmar affı, af kapsamından çıkarılmalı, 11 defa imar affı çıkaranlar hakkında Meclis soruşturması açılmalıdır.

1998 nisanında Bayındırlık Bakanlığına sunulan imar yasa taslağı derhal hayata geçirilmelidir.

Şehircilik acısından, Anadolu'yu bütünüyle kapsayacak, modern bilim ve teknikteki son aşamalara uygun bir kent planlaması yapılmalıdır. Bu planların uygulanmasında, gereğini yapmayanlara ağır cezaî müeyyideler getirilmelidir. Zira, bu deprem felakatinde gördük ki, en fazla 2-3 kata izin verilen bölgelerde 5-6, hatta, 8 katlı binalar yapılmıştır. Bu planlamalar yapılırken, şehircilik, jeofizik mühendisliği gibi bilim otoritelerine başvurulmalıdır.

Fay hattı üzerinde olan deprem bölgelerine büyük yatırımlar yapılmamalıdır. Yerleşim bölgeleri seçilirken, arazi yapısı, tarıma elverişli olup olmadığı, finansman açısından getirileri araştırılmalı ve neticede, deprem yönetmeliğine uygun hareket edilmelidir.

Ayrıca, düz ve yumuşak topraklar yerleşime açılmamalı, buralar, tarım alanı olarak ayrılmalıdır. Oysa, son yirmi senede, ziraata uygun bütün alanlar, beton yığını olmuştur. Doğanın eko dengesi bozulmuştur.

İmar uygulamaları hükümetlere göre değişmemeli. Milletimizin mutluluğu, güvenli yaşaması ve yaşama haklarının korunması için, 50'şer yıllık şehir planları imar yasası derhal hazırlanmalıdır.

Deprem bölgelerindeki yapıların standartlara uygun olup olmamasında sadece müteahhitlerin değil, teşebbüs anından teslim tarihine kadar pek çok kademelerin de sorumlulukları vardır. Bu itibarla, inşaatın, imar planına uygun olup olmadığı, inşaat planının o zemine uygun olup olmadığı gibi hususların denetimi yapılmalıdır. Ayrıca, işçilik ve malzeme kullanımının yasalara ve teknik standartlara uygunluğu da gündemdedir.

Müteahhitlik sistemi yeniden gözden geçirilmelidir. Her cebine para koyanın müteahhitlik yapmasına müsaade edilmemelidir.

Her ilde afet fonu kurulmalı ve valilikler uhdesindeki bu fonlar, belli miktarda, belli noktalardan devamlı beslenmeli, gerekli zamanda kullanıma hazır olmalıdır.

İlk müdahale, kurtarma ve arama ekipleri kurulmalıdır. Bunlar, fonksiyonları birbirine karıştırılmadan ayrı yönetmeliklere göre eğitilmeli, gerektiği zaman istihdam edilmelidir.

Sivil Savunma Teşkilatı daha işler hale getirilmelidir. Medya aracılığıyla, her yaştaki vatandaşımız depremle birlikte yaşama konusunda bilgilendirilmelidir. Okullarımızda da, tabiî afetler anında neler yapılacağı konusunda bilgiler verilmelidir.

Bayındırlık ve İskân Bakanlığı bünyesinde, bina bakım ekipleri kurulmalıdır. Bu ekipler, periyodik aralıklarla, binaların kontrol ve bakımını yapmalı ve durumunu bir rapor halende belirtmelidirler.

Anayasamızın 56 ncı maddesinde "herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir" ifadesi yer almaktadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Karaca, lütfen tamamlayın efendim; süreniz tamamlandı.

MELEK KARACA (Devamla) – 57 nci maddesindeyse "devlet, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır" ifadesi yer almaktadır. Anayasanın bu maddeleri hayatiyete geçirilmelidir.

Köy kentler projemiz, günün şartlarına uygun olarak uygulamaya konulmalıdır.

İnşaat sigortacılığı sisteminin hayata geçirilmesi için yasal çalışmalara başlanılmalı, garanti belgeli ev sistemine özen gösterilmelidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; milletimizin refah ve huzur içerisinde yaşamasını istiyorsak, kayırmacılığı, gereksiz müdahalede bulunmayı, adamsendeciliği, cemiyetimizden uzaklaştırmamız şarttır. İnsana, insan hayatına saygı ve sevginin yaygınlaştırılması önem arz etmektedir.

Yüce Meclisimizin çatısı altında alınacak bir dizi tedbirler ile verilecek mesajlar, milletimize huzurlu ve sağlıklı bir yaşam sağlamanın esasını teşkil edecektir. Bu itibarla, Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısının 2 nci maddesini tasvip ediyor, bir an evvel meriyete geçirilmesini istiyoruz.

Bu duygu ve düşüncelerle sözlerimi bitirirken, Türkiyemizin tüm fertlerine başsağlığı diliyor, saygılarımı sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Karaca.

Şahsı adına, Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş.

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Benim yerime İstanbul Milletvekili Sayın Ali Oğuz konuşacak.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Oğuz.

ALİ OĞUZ (İstanbul) – Sayın Başkanım, değerli arkadaşlarım; 157 sıra sayılı kanun tasarısı üzerinde görüşlerimi arz etmek üzere huzurlarınızdayım; bu vesileyle, Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum efendim.

Huzurumuza getirilmiş olan kanun tasarısı, bir yetki kanunu mahiyetindedir ve hükümetimiz bizden yetki istemektedir. Hükümetimiz, günlerden beri, bir şeyler istemek için bir gayret hazırlığı içindeydi. Bir kanun gelecek; bu, bir vergi kanunu mahiyetinde olacak; yaraların sarılmasına mütedair bunun içinde tedbirler olacak şeklinde duyumlarımız vardı. Bu sabah, bir baktık ki, çok enteresan bir durum oldu; mevcut kanun tasarıları çekildi; onun yerine bir yetki kanunu getirildi ve bu yetki kanunuyla da her şeyin halledileceği ifade edildi; temenni ederiz ki, öyle olsun.

Peki de, anlamadığım bir şey var; neyimiz eksikti de, acaba, bu ana kadar hangi yetkimiz eksikti de, o yetki eksikliği sebebiyle bu hizmetler aksadı diye düşünüyorum. Eminim ki, binlere varan kanunlarımız ve onbinler ve yüzbinleri aşan hükümleri muvacehesinde, hükümetimizin de, devletimizin de bir yetki eksikliği mevcut değil; ama, buna rağmen huzura gelen kanunda, bir kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi istenmekte ve birçok kalem sayılarak, şu şu şu hususlarda bize yetki verin şeklinde talepte bulunulmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, depremin olduğu günden şu ana kadar, memleketimizde feryat eksik olmadı. İstiyoruz ki, artık -depremin olduğu tarihten bu yana, onbirinci gün idrak ediliyor- bu ıstıraplar bitsin. Hükümet desin ki, ben duruma hâkimim; devlet desin ki, ben vatandaşın yanındayım; artık, kimse feryat etmesin, yaraları kısa bir zamanda saracağım; çadır isteyene çadır, mesken isteyene mesken, ilaç isteyene ilaç; devletimiz güçlüdür, her türlü imkânı temin ettik, bu imkânlarımız da vardır; yaraları kısa bir zamanda saracağız.

Bu ay içerisinde, gördük ki, arkadaşlarımızın, burada verdikleri bilgilerin ışığı altında, devlet 1 katrilyonu aşkın bir parayı, bu ay da faizcilere faiz borcu olarak ödedi. Peki, bunu depremde zarar görmüş olan milletimizin fertlerine verseydik de onların ıstırabı bir an evvel bitseydi; ama, büyük bir bütçe açığı içerisinde, büyük bir iç ve dışborç ıstırabı içerisinde... Bunu vatandaşımıza, hatta, depremde zarar görmüş, kocasını kaybetmiş, eşini kaybetmiş, çocuklarını kaybetmiş, evi yıkılmış, her şeyini kaybetmiş, bir günde varlıklıyken varlıksız, muhtaç hale gelmiş insanımıza vereceğimize, faiz borcumuza vermemiz, bir ibret numunesidir ve acınacak, ağlanacak halimizdir.

Onun için "ille de biz yetki istiyoruz; bu yetki verildiği takdirde, bu işleri halledeceğiz" şeklindeki sözleri, arkadaşlarımız, bir türlü inandırıcı olarak kabul edip de burada "artık, biz, devletimize, hükümetimize, size güveniyoruz bu yetkiyi vereceğiz, bu eksikliklerinizi de tamamlayacağız, bununla da bu hizmetleri göreceksiniz" şeklinde kimseden bir söz duymamız mümkün olmadı. Niye olmadı; ilk günden itibaren bir kopukluk, hizmet ve koordinasyon noksanlığı oldu ve hatta, son günlerdeki o acıklı manzara, hepimizin yüreğini yaktı. "Yahu, ne olur bize birkaç metre naylon" diyor, hatta çadırı da bıraktı artık "birkaç metre naylon, üzerimizi örtelim, çamurun içinde kaldık ve çoluk çocuğumuz perişan; 'mama' diyor, 'ilaç' diyor, 'su' diyor, 'ekmek' diyor" deme noktasına geldi. Buna rağmen, maalesef, milletimiz rahatça "elhamdülillah hükümetimiz, devletimiz yanımızdadır, bundan sonra artık ıstırabımız dinecek ve yaralarımız sarılacaktır" diye bir şey söyleyemedi.

Bunun neticesinde bir şey ortaya çıkıyor değerli kardeşlerim: Denenmişi denemek nedamet doğurur. Siz, denendiniz, bu işi beceremediğiniz anlaşıldı, bundan sonra, size yetki kanunu da verilse, kâmil manada, hatta yetki kanunları da verilse, burada tadat edilen kanunların üzerinde size...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Oğuz, lütfen, tamamlayın efendim.

ALİ OĞUZ (Devamla) – ...yetkiler de verilse, bu işi yapamayacağınız anlaşıldı.

Allah yardımcınız olsun diyor, milletimize başsağlığı diliyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Oğuz.

Şahsı adına Erzurum Milletvekili Sayın Aslan Polat; buyurun.

ASLAN POLAT (Erzurum) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlarım.

Şimdi, bu kanun tasarısının kapsamını görüşüyoruz. Burada, kapsam oldukça geniş tutulmuş; yani, ilave fon kurulmasından, fonların işleyişinden, inşaat ihalelerinden müşavirlik hizmetlerine kadar birçok konu kapsama alınmıştır. Aynı konuyu biraz önce de söylemiştim, yine üzerinde durmak istiyorum. Bu imar ve ihale konuları oldukça geniş konular, uzun zamandan beri konuşulan konular, öyle, kanun hükmünde kararnamelerle bir anda çözülecek konular değil.

Bakın, gerçekçi olalım, Türkiye'de ilk defa deprem olmuyor; Türkiye, zaten, fay hattı üzerinde olan bir ülke. 1939'da Erzincan'dan başlayıp, Erzurum'da, Varto'da, Sakarya'da, Adapazarı'nda, Adana'da depremler olmuştur; buralar, sık sık deprem olan bir bölge. Bu depremin bu derece etkili olmasının tek sebebi, nüfus yoğunluğunun burada çok fazla olmasındandır. Nüfus yoğunluğu çok fazla olduğu için ölü sayısı da fazla olmuş ve dolayısıyla, bütün Türkiye'yi de kalbinden yaralamıştır.

Burada deprem olduğu zaman, bir nüfus kilitlenmesi oldu. Neden nüfus kilitlenmesi oldu; Türkiye'nin her yerinde oturan vatandaşlar, Sakarya'da, Adapazarı'nda, Yalova'da deprem olduğunu duyunca ta Erzurum'dan, Kars'tan, Hakkâri'den, Van'dan otubüse atlayıp buraya geldi; çünkü, buralarda hepsinin bir akrabası, bir hemşerisi var. Onun için burada bir nüfus yığılması meydana geldi.

Ha, ne yapmak lazım; önce, imar konusunda bir karar vereceksek evvela bu nüfusu dağıtmamız lazım. Nüfusu dağıtmanın da yolu, siz oradaki o evleri herhangi bir yere dağıtamazsınız; çünkü, bir yere giden insan gittiği yerde çalışmak ister, dolayısıyla, buralara sanayi gerek. Siz, Türkiye'de sanayiin büyük bir bölümünü, yüzde 70 ve 80'ini, Marmara Bölgesinin etrafına kurarsanız, isteseniz de istemeseniz de, tekrar bir nüfus yığılması meydana getirirsiniz.

Bakın, Kalkınma Bankası Kanunu Tasarısını görüşecektik, henüz gelmemiş; onu, açın ve bakın, KİT raporuna bakın. Adı nedir; İşçi Yatırım Bankası; gayesi ne; Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerine yatırımı teşvik etmek, sanayi kurmak; bu gaye için kurulmuş bir banka. Verdiği kredilere bakıyoruz, yüzde 67'si gelişmiş bölgelere, yüzde 13'ü kalkınmada öncelikli yörelere...

Bir banka kuruyorsunuz, adı Kalkınma Bankası; gayesi ne; Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da sanayii kurmak; teşvik verdiriyorsunuz, yüzde 67'si gelişmiş bölgelerde, yüzde 13'ü kalkınmada öncelikli yörelerde kredi kullanıyor. O zaman ne oluyor; bütün sanayiler, zaten gelişmiş olan bölgelere yığılınca, ister istemez nüfus oralara yığılıyor ve bir afet anında da bu problemler meydana geliyor. Şimdi, kültür olarak da bizim, depreme karşı bir önhazırlığımız yok.

Bakın, bir iki misal vereyim size: Geçen hükümet döneminde -bundan önceki 55 veya 56 ncı hükümet dönemindeydi- İstanbul'un en mutena semti Sarıyer'de, sırf bir bölgeyi imara açabilmek için, o Sarıyer'in üçte iki çoğunluğu olan, orman alanı en gelişmiş olan yeri aldılar, Bahçeköy diye bir belde belediyesine bağladılar. Neden bağladı? Bir açık konuşalım. Bayındırlık Bakanlığı onu oraya niye bağladı? Bir belde, içinde fen işleri elemanı dahi olmayan, 6 belediye meclis üyesi olan bir yer, Türkiye'nin en pahalı yerinin, Sarıyer'in imarına, niye, nasıl müsaade edecek? Bunu, şunu söylemek için söylüyorum: Evvela, ona, yani, bir belde belediyesine, Türkiye'de en fazla rantı olan bir yerin imarını verdiğimiz zaman, bu gelecek hataları da görmemiz gerekirdi.

Şimdi, bakın, yine, bir şey söyleyeceğim: Bundan evvelki hükümet döneminde -55 veya 56 ncı hükümet döneminde- bir kadro kanunu geldi; 90 bin civarında teknik eleman için müracaat edildi, Plan ve Bütçe Komisyonundan geçti; fakat, Genel Kurula gelmedi. Bu 90 bin kadro içinde bir tane inşaat mühendisi yok, bir tane makine mühendisi yok, bir tane elektrik mühendisi yok. Peki, ben, soruyorum; siz, sadece, bir deprem olduğu zaman mı mühendisleri hatırlarsınız? Bir tane mühendis almıyorsunuz; ne Bayındırlığa alıyorsunuz ne Devlet Su İşlerine alıyorsunuz; ondan sonra da, efendim, binalar kontrol edilmedi diyorsunuz; edilmez tabiî...

Şimdi, diyorsunuz ki, yapılan projeleri belediyeler kontrol etmiyor. Gidin, bütün belediyelere bakın. Mesela, ben, Erzurum Büyükşehir Belediyesinde Başkanvekilliği de yaptım; koskoca, 3 300 eleman çalışan belediyede, mühendis dediğin 4 veya 5'i geçmiyor; niye geçmiyor; kadroyu alamadığından, alsaydı geçerdi. Şimdi, neyi anlatmak istiyorum, bakın, şunu söylemek istiyorum: Evvela, biz, fikir olarak, yetki olarak mühendisliğin gereğine inanacağız; ikincisi de, fert olarak, vatandaşlarımızı geliştireceğiz; üçüncüsü de, Türkiye'nin sanayiini bir bölgeye yığmayacağız, bütün Türkiye'ye dağıtacağız. Kalkınmada öncelikli yörelere gerekli teşvikleri vereceğiz, oralarda cazibe merkezlerini kuracağız, oradaki insanları, orada geçinebilecek duruma getireceğiz ki bir yerde yığılmasın, bir deprem olduğunda bu problemler de meydana gelmesin.

Şimdi, siz, bir de, geliyorsunuz, hep böyle; işte, efendim, bina yıkıldı, Japonya'da tesir yok, müteahhitlerde hata var... Japonya'da kullanılan malzemelere bakın, adam, çelik karkas kullanıyor, esnek malzeme kullanıyor, hafif malzeme kullanıyor; bunların her birisi, depreme karşı dayanıklı malzemelerdir; fakat, biraz da pahalı malzemelerdir. Şimdi, biz, evvela bunu yapmak istiyorsak, depreme karşı tedbir almak istiyorsak...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ASLAN POLAT (Devamla) – Sayın Başkanım, hemen bitiriyorum.

BAŞKAN – Lütfen tamamlayın Sayın Polat.

ASLAN POLAT (Devamla) – Sayın Başkanım, neticede şunu söylemek istiyorum: Yani, bunlar, böyle, bir kanun çıkarmakla, bir kararname çıkarma yetkisi vermekle bir ayda olacak konular değil; ama, bir yerden başlayabiliriz, üniversitelerimizden başlayabiliriz; bilhassa, Emlak Bankasının yapacağı konutlardan, bu çelik yapılardan, hafif malzemelerden, depreme karşı örnek malzemelerden siteler kurabiliriz, bunları deprem bölgelerinde kurabiliriz ve bunlar vasıtasıyla halka bir örnek olabiliriz.

Bu durum karşısında bir şey söyleyeyim: İktidar mensubu milletvekilleri de, biz burada biraz konuşunca, hemen böyle yoruluyorlar. Ben onlara bir şey söyleyeyim. O kadar kanun getiriyorsunuz ki, ya o kanunları getirmeyin ya da onların karşısında konuştuğumuz zaman, siz de biraz dinleyin der, hepinize saygılar sunarım.

İHSAN ÇABUK (Ordu) – Diline sağlık, sağol.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Polat.

Madde üzerindeki müzakereler tamamlanmıştır.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.

3 üncü maddeyi okutuyorum efendim:

İlkeler

MADDE 3. — Bakanlar Kurulu ivedi ve zorunlu hallere münhasır olmak kaydıyla, 1 inci madde ile verilen yetkiyi kullanırken;

a) Doğal afetlere maruz kalan yerlerde normal yaşamın devamını sağlayacak hizmetlerin verimli, etkin ve hızlı bir biçimde yürütülmesini,

b) Doğal afet bölgesindeki hasar ve tahribatın bir an önce giderilmesini,

c) Doğal afet bölgesindeki hizmetlerin yürütülmesinde ilgili kuruluşlar arasında eşgüdümün sağlanmasını,

d) Ülke çapında depreme dayanıklı çağdaş bir yapılaşmanın sağlanmasını,

e) Doğal afet meydana gelen bölgelerin ekonomisinde dengelerin ve güven ortamının sağlanmasını, istikrarın gerçekleştirilmesini ve hızlı kalkınma için gerekli tedbirlerin alınarak verimin yükseltilmesini,

f) Doğal afet bölgelerinde afetten kaynaklanan hukukî ihtilafların çözümüne dair işlemlerin hızlandırılmasını,

Gözönünde bulundurur.

BAŞKAN – Madede üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına Tokat Milletvekili Sayın Ali Şevki Erek.

Buyurun Sayın Erek.

DYP GRUBU ADINA ALİ ŞEVKİ EREK (Tokat) – Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; 157 sıra sayılı yasa tasarısının görüşmelerinde Doğru Yol Partisi adına söz almış bulunuyorum; şahsım ve Grubum adına, Yüce Meclisi ve Değerli Başkanımızı saygıyla selamlıyorum.

Ülkemiz ve vatandaşlarımız, yüzyılın afetiyle karşı karşıya kaldılar; acımız, rahmet dileklerimiz, hüzünler, her türlü elem ve ıstırap, öyle umuluyor ki, yıllar ve yıllar sürecek ve kıyamete kadar da unutulmayacak.

Değerli arkadaşlarım, bugün getirilen yetki yasa tasarısı üzerinde şunları söylemek kabil: Her şeyden evvel şu kesin tespiti yapalım ki, şunu anlayalım ki, şunun idrakinde bulunalım ki, yasa, yani, mevzuat, her zaman her şeyi halletmiyor; hatta, mevzuat, yasalar, yönetmelikler, tüzükler ve bunların içinde bulunan her türlü yetkiler, meseleye bir çözüm getirmiyor, bir ilaç olmuyor. Niye olmuyor; her şeyden evvel, işin sahibi olmanın gereği ortaya çıkıyor, fikri takip dediğimiz meseleye abanmanın ihtiyacı çıkıyor, evvelden hazırlıklı olma ihtiyacı kendini gösteriyor, koordine kendini gösteriyor, sorumluluk kendini gösteriyor.

Değerli arkadaşlarım, 17 Ağustos sabahı gelen bu felaket sırasında, Türkiye Cumhuriyetinde, yetkililerin kullanacağı mevzuatın derinliğine tanıdığı yetkiler vardı, sorumluluklar vardı; İller Kanunu vardı, Kriz Yönetmeliği vardı, Afetler Yasası vardı, Deprem Alanlarında Kurulacak Binalarda Öngörülmesi Gerekli Yapı Yönetmeliği vardı, seferberlik ilan etme imkânı vardı, olağanüstü hal ilan etme imkânı vardı; bunlar olmasa dahi, kamu sektörünün ve özel sektörün sahip olduğu her türlü araç, gereç ve imkânı, bu yetkiler olmasa dahi seferber etme imkânı vardı. Şüphesiz büyük bir afet.

Değerli arkadaşlarım, hemen ifade edeyim ki -Partim adına konuştuğum için söylüyorum ve kendi Partim için söylüyorum, başka parti adına söylemem mümkün değil- Doğru Yol Partisi, böyle büyük bir afette, 65 milyonun birlik ve beraberlik içinde bulunması gereken bir ortamda, hiçbir zaman, bu afetten evvel de, bu afetten sonra da, birlik ve beraberlik zamanında katiyen bir istismara gitmemiştir, bir duygu sömürüsüne gitmemiştir. Doğru olan da budur ve daima yapıcı şekilde hareket etmiştir.

Değerli arkadaşlarım, ne yapmıştır; salı sabahı Genel Başkanının başkanlığında toplanmış, saat 10.00'da, salı saat 10.00'da Doğru Yol Partisinin bütün ekipleri deprem bölgesine dağılmıştır. Aynı gün deprem bölgesi gezilmiştir; çaresizlik görülmüştür, facia görülmüştür, dehşete tanık olunmuştur. Sadece onunla kalınmamıştır, o gün yapılan basın toplantılarıyla, eğer hadisenin büyüklüğüne tam anlamıyla bir teşhis konulabiliyor ise, eğer ihtiyaç duyuluyor ise, ki, ihtiyaç duyulduğu bize göre kesindi, olağanüstü halin ilan edilmesi önerilmiştir.

Değerli arkadaşlarım, bununla da kalınmadı. Sayın Başbakan da dahil en üst düzeyde ziyaretler gerçekleştirildi. Bununla da kalınmadı, Türkiye Büyük Millet Meclisine zorunlu yapı denetim sigortasını içeren yasa teklifi verildi; bununla da kalınmadı, sadece bu büyük afete maruz kalan Marmara Bölgesine münhasır olmak üzere, bir afet yasa teklifi, yine, Yüce Meclise sevk edildi.

Hiçbir istismara kapılmadan, bu konudaki olan desteğimiz ve yardımlarımız, şüphesiz ki, hiç bıkmadan ve usanmadan ülke için, ülkenin birliği ve dirliği için, huzuru için devam edegelecektir. Ama, şurası kesin ki, değerli arkadaşlarım, bu büyük afette mutlaka facialar olacaktı, mutlaka büyük mağduriyetler olacaktı; ama, kesini şu ki, açığı olan şu ki, asgarî 48 saat ve 72 saat zarfında bir büyük felçle karşı karşıya olduğumuz gayet açık biçimde kendini göstermektedir. Geç kalınma aşikârdır; adına ihmal deyiniz, adına şoke olmak deyiniz, adına terahi deyiniz, adına taksir deyiniz; ama, 48 saatle 72 saat arasında bir gecikme oldu.

Bakınız, açıklıkla söylüyorum; 5 gün sonra yayımlanan genelge, özel sektörün, kamu sektörünün elinde bulunan dozer, vidanjör, kompresör, her türlü kaldırıcı, taşıyıcı alet, özelde ve genelde bu işin her türlü uzmanı, derhal afet bölgesine gidilsin emri -ki, 5 gün sonra verilmiştir- bize göre, en geç 17 Ağustos sabahı saat 06.00'da, bilemediniz 07.00'de verilmeliydi. Afet bölgesinin dışında bulunan 80 vilayetten arta kalan vilayet; şu vilayet, deprem bölgesindeki şu vilayete, başında valisi olmak kayıt ve şartıyla, bütün imkânlarıyla özel ve kamu sektörünün bütün araç ve gereciyle -hangi vilayet; Tokat Vilayeti Bolu'ya, Samsun Sakarya'ya, Balıkesir Bursa'ya, Edirne İstanbul'a- tüm alet ve edavatıyla 5 gün sonra verilen emir verilmeliydi.

Değerli arkadaşlarım, bunları söyleyeceğiz. Devletin bir hükmî şahsiyet olduğunu, burada konuşan arkadaşlarımız ifade etti. Devleti meydana getiren, onun rüknleridir, bizleriz, memurudur, müdürüdür, muhtarıdır, amiridir, genel müdürüdür, bakanıdır, milletvekilidir, Başbakanıdır; devleti temsil eden bunlardır. Eksikler gedikler varsa, onları söylemenin devleti zarardide edeceğini iddia etmenin de bir yanlış olduğunu burada gayet açıklıkla ifade ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, sanki daha evvel, bu büyük afetin derdine derman olacak yetkiler yoktu da, bu yetki tasarısı dolayısıyla, yeni yetkilerle bu derde derman olalım intibaını kabul etmiyoruz. Bize göre her yetki vardır. Evet diyeceğiz; niye evet diyeceğiz: Bu kadar büyük bir afette, eğer hükümetimiz her halukârda, günün 24 saatinde, tek bir milim dahi, derde derman olacak, toplu iğne başı kadar bir yasal yetki ihtiyacını duyarsa, elinin altında hazır olsun; ama, elinin altında hazır olan bu yetkiyi zamanında, vakit geçirmeden kullansın diyerek, bu yetki tasarısına evet diyeceğiz. Bu yetki tasarısına evet dememiz, bu yetkilerin benzerlerinin evvelden olmaması anlamına gelmez, verilen yetkilerin zamanında kullanılamamış olmasının maalesef ve maalesef zararını ve kaybını telafi edemez.

Değerli arkadaşlarım, burada, biraz evvel konuşan bütün arkadaşlarımız, bu konu Meclis gündemine geldiğinde söz alan bütün arkadaşlarımız, Marmara Bölgesinin Türkiye Cumhuriyeti için ekonomik bakımdan ne ifade ettiğini gayet açıklıkla belirttiler; üretim bakımından, ihracat bakımından, ülkenin...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Erek, süreniz tamamlandı; lütfen toparlayın efendim.

Buyurun.

ALİ ŞEVKİ EREK (Devamla) – Toparlıyorum, bir cümleme müsaade ediniz Sayın Başkan.

BAŞKAN - Buyurun efendim.

ALİ ŞEVKİ EREK (Devamla) – 2 dakika hakkımı vermediniz değil mi Sayın Başkanım?

BAŞKAN - Süreniz bitti efendim, ben değerlendireceğim; buyurun, devam edin.

ALİ ŞEVKİ EREK (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, çok önemle söylüyorum, bu büyük afet, Türkiye Cumhuriyeti için bir milat olmalıdır, bir yeni başlangıç olmalıdır.

Rahmetli Refik Saydam'ın söylediği gibi, şüphesiz ki, Türkiye Cumhuriyeti çok büyük aşamalar göstermiştir; ama, 2000'li yıllara girildiğinde Türkiye A'dan Z'ye kadar yeniden gözden geçirilmelidir, yeniden yapılanmalıdır. Bu işin A'sı da Marmara Depremi olmalıdır.

Büyük yardımlar geliyor, bunlar çarçur edilmemelidir, fikritakip ihmal edilmemelidir, kesimler ayrı ayrı gözetime ve denetime alınmalıdır, çiftçi için, KOBİ'ci için, esnaf için, ihracatçı için, emekli için, memur için, öğrenci için, eğitim için ayrı ayrı projektörler bıkmadan, usanmadan bu kesimlerin üzerinde eksik kılınmamalıdır. Ekonomik ve eğitim bakımından yapılacak her türlü çalışma, kesinlikle, bir bıkkınlığa, bir aldırmazlığa sahne olmadan; bıkmadan, usanmadan temadi ettirilmelidir.

Cenabı Allah'tan acıları yüreğimizde hissederek rahmetler niyaz ediyoruz, acil şifalar niyaz ediyoruz. Cenabı Allah'tan niyaz ediyoruz ki, ülkemiz, el ve gönül birliğiyle bize göre asgariden beş yıl sürecek bu büyük afetin teressübatını kaldırmayı nasip eylesin.

Sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Erek.

Fazilet Partisi Grubu adına, Konya Milletvekili Sayın Veysel Candan; buyurun efendim.

FP GRUBU ADINA VEYSEL CANDAN (Konya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, milletvekili arkadaşlarım; görüşülmekte olan 157 sıra sayılı Yetki Kanunu Tasarısının, Plan ve Bütçe Komisyonu raporu üzerinde Fazilet Partisinin görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; şahsım ve Grubum adına Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Cenabı Hak'tan temennim, tekrar böyle afetlerin olmamasıdır.

Konuşmama başlarken, Yetki Kanunu Tasarısına evet diyeceğimizi ifade etmek istiyorum. Ancak, bilin ki, sadece konu yetki alma işi değildir. Aslında bütün mevzuatları tetkik ettiğimiz zaman, ciddî bir yetki eksikliği yoktur. Ancak, Hükümetin, yetkimiz yoktu, şimdi yetki aldık yaraları sarıyoruz mantığının da yanlış olduğu kanaatindeyim. Aslında, doğrusunu isterseniz, acımasızca Hükümeti tenkit etmek istiyorum, ancak, Hükümetin hali de acıklı ve çaresiz, halk depremzede, Hükümet de depremzede.

Değerli arkadaşlar, neden bu cümleleri sarf ettim, bu söylediklerim kuru bir iddia değil. Dönem 55 inci Hükümet, Bakan, Sayın Yaşar Topçu, Bayındırlık ve İskân Bakanı, yer Plan ve Bütçe Komisyonu, Bayındırlık Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğü bütçesi görüşülürken depremle ilgili söylediği kısa cümleler şunlar: "Her türlü hazırlık tamam. İstanbul'un muhatap olacağı deprem karşısında her türlü senaryo ile hazırız." Sayın Bakanın ifadeleri bu; netice malum.

Değerli arkadaşlar, şimdi, Hükümet tarafından getirilen bu Yetki Kanun Tasarısındaki gerekçeye dikkatle baktığımız zaman, içerisinde deprem olayını kısaca anlattıktan sonra, imar, kültür, tabiat varlıklarının korunması, müteahhitlik, sivil savunma konularında kanun ve kanun hükmündeki kararnamelerde değişiklik talep etmektedir.

Şimdi, baktığımız zaman, tabiat varlıklarıyla ilgili çok ciddî bir kanun var, halen yürürlüktedir. Sivil savunmayla ilgili bir genel müdürlüğümüz var, bu genel müdürlüğün bütçesi de 3 trilyon 130 milyardır, tamamı da personel giderlerine harcanmaktadır. Dolayısıyla birinci bentte talep edilenlerle ilgili olan mevzuat zaten mevcuttur.

Ayrıca, ikinci bentte, meydana gelen büyük kayıpların telafisi -sanki, şimdiye kadar telafi etti Hükümet de bir karşı çıkan varmış gibi- normal hayata dönülmesi, hasar ve tahribatın giderilmesi, hizmetlerin bir merkezden eşgüdümlü yürütülmesi. Zaten, kriz merkezleri bu demek, eşgüdümlü demek. Bu metni hazırlayan bürokrat kimse, işi sıfırdan... Sanki, mevcut mevzuatı yok saymıştır.

Değerli arkadaşlar, ilave olarak, metinde "doğal afetlere karşı alınacak tedbirlerin daha az zararla atlatılması için düzenlemelerin yapılması..." Şimdi, eski Sayın Bakan Yaşar Topçu'nun 55 inci hükümette söylediği sözler ile bu metindeki sözleri yan yana getirdiğimiz zaman, hiçbir anlam ifade etmemektedir.

Değerli arkadaşlar, memleketimizde, afetle ilgilenen Sivil Savunma Genel Müdürlüğü var -bütçesini ifade ettim- Afet İşleri Genel Müdürlüğü var. Bu kurumların ne iş yaptığı, neye yaradığı, maalesef, bu olaylar karşısında pek anlam taşımamaktadır.

Şimdiye kadar, Erzincan, Adana, Dinar depremlerinde üç kanun çıkarmışız; şimdi, dördüncüsü, yetki tasarısı istenmektedir.

Aslında, bu gerekçe, bir suçun itirafı niteliğindedir. Bakın, gerekçenin bir yerinde "hizmetlerin bir merkezden eşgüdümlü olarak yürütülmesinde zorunluluk vardır" deniliyor. Hani koordinasyon vardı; hani organizasyon vardı?!

Değerli arkadaşlar, keşke, hükümet, bütün bunları, şu yetki diye istediklerini yapsa da, daha sonra gelip bunları kanunlaştırsaydı, olabilirdi.

Yine, kanun ve kanun hükmündeki kararnamelerde değişikliğe ihtiyaç var deniliyor. Bütün bu değişiklikler, aslında, maalesef, üzülerek söyleyeyim ki, yeni bir şey getirmemektedir. Peki, burada bütün mesele nedir? Risk alacak, yürekli, cesaretli, fedakâr yönetime ihtiyaç vardır değerli arkadaşlar.

Aslında, burada "kamu kurum ve kuruluşları mevcut yetki ve imkânlarını yeterince kullandı mı?" sorusu akla gelmektedir. Kanaatimizce, bu da kullanılmamıştır. Aslında, kriz masalarının kendileri kriz haline gelmiştir; sorun, yetki eksikliğinden değil, koordinasyon eksikliğinden oluşmuştur.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, bununla ilgili olarak, depremin beşinci gününde yapılan açıklamayı arz etmek istiyorum: "Depremin beşinci günü, enkaz altında bulunduğu tahmin edilen 30 000'i aşkın insanımıza hâlâ ulaşılamadı!.." Gün, beşinci gün! Krize müdahalede geç kalan Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi, ancak, depremin dördüncü günü, özel ve tüzelkişilere ait iş makinelerinin valiliklere teslim edilmesini istemeyi akıl etti; bunu, dördüncü gün değil, birinci gün akıl etmesi lazımdı. Yukarıda ifade ettiğim gibi, ferasetli yöneticilere ihtiyaç var. Valilikler de, kendilerine teslim edilen makineleri, bu sabaha kadar, bir yazıyla, Başbakanlık Kriz Merkezine bildirecekler.

Bakın arkadaşlar, acıklı bir manzara! Devlet, bürokrasiyi ayakta tutmaya çalışırken, enkaz altında kalanların tıbben yaşama sınırı bugün doluyor. Doğrusu, şimdi, suç, yasalarda mı; bu yasalara uygulayanlarda mı?

Aynı şekilde, depremzedeler için kayıp muhtarlardan belge istenildiği; yine, vatandaşın bürokrasiyle karşı karşıya geldiği gözlenmektedir.

Değerli arkadaşlar, konuşmamın başında ifade ettim. Mühim olan yetki almak değil, alınan yetkilerin iyi kullanılmasıdır. Ümit ederiz ki, İstanbul Teknik Üniversitesinden bir heyet tarafından hazırlanan öndeğerlendirme raporu esas alınarak, bu, hükümetin aldığı yetki bu şekilde değerlendirilerek, bilimsel bir çalışma dikkate alınarak mevzuat hazırlanır.

İkinci ve çok önemli gördüğüm bir konuyu ifade etmek istiyorum: Yetki ve sorumluluk mahallî idarelere devredilmeli; yani, vilayete, özel idarelere, o ildeki vakıf ve derneklere devredilmeli; mutlaka, sivil toplum örgütleri önplanda yer almalıdır diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlar, yine, yetki kanunu tasarısı içerisinde "doğal afetlere karşı alınacak önlemlerin belirlenmesi" şeklinde bir ifade var. Bizim Afet İşleri Genel Müdürlüğümüz var; zaten, bunları tespit etmiştir: Bunlar, doğan zararların giderilmesi, yeni yerleşim yerlerinin kurulması, imar, ihale, müteahhitlik hizmetleri, müşavirlik hizmetleri, sivil savunma, mevcut fonların işleyişi -yani, fonları denetleyeceğiz- ilave fon kurulması -bu da enteresan; yeni, açık bir kaynak daha oluşturmak gibi bir husus; yani, bir ek vergi gündemde- bağış ve yardımların etkin kullanımı, ekonomik konularda düzenleme, sigorta sistemi, teşkilat kanununda -yani, sivil savunma- ve tabiî afetler konusunda yapılacak değişiklikler...

Aslında, baktığımız zaman, bu gerekçenin, tamamen bir temenni gerekçesi olduğu gözlenmektedir. Peki, hükümet, bu arada ne yapmadı? Acele hareket edemedi; geç kaldı. Organize bozuk, koordinasyon yoktu. Haberleşme sağlanamadı, trafik aksatıldı, gelen yabancılar değerlendirilemedi, Sivil Savunma Teşkilatı ve Afet İşlerinin hazırlıksız olduğu ortaya çıktı, kanaatimce, en mühimi de, öncelikler karıştırıldı.

Değerli arkadaşlar, tabiî, bir konuyu da gündeme getirmek istiyorum. Özellikle, hükümet, RTÜK üzerinde psikolojik baskıyla, bir televizyon kanalını da, bölgeden yayın yaptığı gerekçesiyle kapattı. Kanaatimce, bu da sağlıklı bir anlayış değildir. En azından, vatandaşın haber alma özgürlüğünü kısıtlamadır. Bu karar, hukukla bağdaşmaz; sansür niteliğindedir, siyasî ve ağırdır; RTÜK'ün bu kararını gözden geçirmesi gerekmektedir.

Değerli arkadaşlar, hükümetin kendi içerisinde uyumsuzluk var. Kriz merkezinin açıkladığı rakamlar; önceki gün, ölü sayısı 17 997 olarak ilan edildi, daha sonraki gün "yanlış oldu; 12 514" denildi. Halbuki, iç ve dış kaynaklar, sayının 45 000-50 000 civarında olduğunu ifade ediyor. Konuyu, Başbakan, garip bir gerekçeyle açıklıyor "çok yardım için ölü sayısını fazla gösterdiler." Bu mantığı da anlamak mümkün değil! Yani, bir bölgede yardım almak kastıyla ölü sayısını 5 000 fazla söylemenin bir mantığı yoktur ya da Başbakan yanıltılıyordur.

Değerli arkadaşlar, tabiî ki, bu arada, depremden istifade eden belirli çevreler var. Hazine tarafından yıllık borçlanma 8 puan artırılarak, devlet 60 trilyon zarara sokulmuştur, yıllık faiz yüzde 122'dir. Daha sonra, geçen hafta yapılan Hazine borçlanması da artı 5 puandır; yani, devlete borç veren rantiyecilerin insafı depremi de boşta bırakmıştır.

Bütün bunlara baktığımız zaman, hükümet, bir taraftan da -her ne kadar şimdi, çekmiştir; ama- ekimde getirmeyi düşündüğü vergi tasarılarıyla, vatandaşın yardım etme imkânını kısıtlamaktadır...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Candan, lütfen bağlayınız efendim.

VEYSEL CANDAN (Devamla) – Ben, hükümete, burada, bir tasarı, bir somut öneriyle faydalı olmak istiyorum. İlgililer, umarım ki, ümit ederim ki düşünürler. Şu anda, kanaatimce, yapılabilecek en hayırlı iş, depremzedeleri bölgede konut sahibi yapmaktır. Bunun için, hazine arazileri, imar planı getirmek kaydıyla, işadamlarına ve sivil toplum örgütlerine, vakıf ve derneklere konut kampanyası açmak suretiyle, imarlaştırılmış hazine arazileri üzerinde, Sabancı mahallesi, Koç mahallesi, işte, filan vakıf mahallesi gibi, öyle zannediyorum ki, bir kampanya başlatıldığı zaman, hazine arazileri üzerinde, hem para ödemeden hem de birim fiyatlar asgarî yüzde 50 indirimle –müteahhit kârı, inşaat, ruhsat harcı, belediye harcı olmayacağı için– benim yaptığım inceleme ve hesaplarla, altı ayda 200 bin konut yapmak mümkündür.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Candan.

VEYSEL CANDAN (Devamla) – Bu önerimize, haklı olarak, bir belediyenin 100 konutla katkıda bulunacağını ifade etmişlerdi. Umarım, bu projemiz, ilgili bakanlık tarafından gündeme alınır.

BAŞKAN – Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Niğde Milletvekili Sayın Mükerrem Levent; buyurun efendim.

MHP GRUBU ADINA MÜKERREM LEVENT (Niğde) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizde vuku bulan tabiî afetin hinterlandının büyük olması, alınan acil önlemlerin bir an önce ulaşılmasında güçlükler yaşanmıştır. Bu nedenle, üstün özveri gösteren değerli bir Bakanımız, zamanında önlem almasına rağmen suçlanmıştır.

Allah'tan, Yüce Türk Milletine, böyle bir afeti bir daha göstermemesini diliyor ve bu kanunun bir an önce çıkarılması, bunun yanında, şu acil önlemlerin bir an önce alınarak, gerekli düzenlemelerin yapılmasını düşünüyorum.

Sayın milletvekilleri, yurdumuzda sık sık karşılaştığımız sel, çığ, deprem vesaire gibi afet ve olağandışı hallerde kullanılacak mobil ve modüler sistemlerin kullanılmasının aciliyeti, can kayıpları, hastalıkları ve sakatlıkları asgarîye indirecektir. Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Millî Savunma Bakanlığı bünyelerinde acil yardım ve kurtarma hizmeti veren birimler, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık bünyesinde acil yardım ve kurtarma genel müdürlüğü kurulması halinde daha fonksiyonel bir hale gelecektir. Bu genel müdürlüğün kuruluş temel ilkeleri içerisinde, yerinde ve anında hizmet, bilimsel usullere uygun hizmet, hizmette koordinasyon, kapsamlı işbirliği, sürekli hazırlık, detaylı planlama, mobil, modüler ve modern hizmet, atıl yatırım ve atıl kapasiteyi önlemek olacaktır.

Kara, deniz ve hava araçlarının süratli, kısa sürede güvenli ve etkili hizmet verebileceği haller ile diğer mobil sistemlerle bu hizmetlerin yürütülmesi mümkün olmayan hallerde ortaya çıkacak ve bu araçların koordinasyonunu sağlayacak acil yardım ve kurtarma genel müdürlüğü, sayısal, personel, donanım ve malzeme yönüyle de teçhiz edilecektir. Bu genel müdürlükle, hizmet planları dahilinde, birçok birim ile de diğer hizmet sektörleriyle koordinasyon ve işbirliği gerçekleştirilecek, sorumluluk ve yükümlülükler paylaştırılarak hizmet bütünlüğü sağlanacaktır.

Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu mobil ve semimobil sistemlerinin seyyar hastane, seyyar acil yardım hastaneleri, remamobil sistemleri ile mobil ve semimobil sistemleri bünyesinde taşıyan ambulans helikopterlerle teçhiz edilen ve ihtiyaç duyulan tüm makine ve teçhizatlarla modern çağa ayak uyduran sivil, askerî ve profesyonel bir ekipler manzumesinden doğan acil yardım ve kurtarma genel müdürlüğü vasıtasıyla, olağandışı durumlarda her türlü hizmet sağlıklı olarak ortaya çıkacaktır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türkiye'nin böyle elim doğal afetlerle bir daha karşılaşmamasını Yüce Allah'tan niyaz eder, ola ki, afetlerde can ve mal kaybının azalmasının, en asgarîye indirilmesinin, bu sistemlerle, bir an önce acil önlemler alınarak sağlanması gerekmektedir.

Hepinize saygılar sunuyor, Yüce Heyetinizi selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Levent.

Şahsı adına, Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş....

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Hatay Milletvekili Sayın Mustafa Geçer konuşacaklar.

BAŞKAN – Buyurun.

MUSTAFA GEÇER (Hatay) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 157 sıra sayılı Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemlerle İlgili Yetki Kanunu Tasarısının 3 üncü maddesi üzerinde konuşmak üzere, şahsım adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyor, 17 Ağustosta yaşadığımız deprem felaketinden dolayı milletimizin başı sağ olsun, geçmiş olsun diyor; ölenlere, Allah'tan rahmet; kalanlara, yaralılara şifalar diliyorum.

Ne yazık ki, ülkemizde tabiî afetler sık sık vuku bulmaktadır ve bu olaylar, daha 1990'lı yılların başında, 1992'de Erzincan depremi, arkasından Dinar depremi, Hatay depremi ve daha sonra, geçen yıl Adana'da bir deprem vuku bulmuş; yine, memleketimizi derin üzüntülere boğmuştu.

Bir tabiî afetler bölgesinde, jeolojik olarak bulunan; özellikle, deprem fay hatları üzerinde olan ülkemizde, bu tip afetlerin bir daha olmamasını temenni ediyoruz; ancak, temenniyle de bu iş bitmiyor; bundan önceki dönemlerde olan büyük afetlere karşı birtakım yasal düzenleme yollarına gidilmişti.

Şu anda, depremin üzerinden on gün geçti. On güne kadar Meclis gündemimizde depremle ilgili herhangi bir yasal düzenleme ihtiyacı olmamış herhalde ki, gündeme, buna benzer bir madde getirilmedi. Ancak, bugün bakıyoruz, doğal afetlere karşı alınacak önlemler ve doğal afetler nedeniyle doğan zararların önlenmesiyle ilgili bir yetki kanunu çıkarılmak üzere, 157 sıra sayılı tasarı önümüze konulmuştur. Biz, Fazilet Partisi olarak, ülkemizdeki her türlü afetlerin, memleketimizin ve milletimizin lehine oluşacak her türlü adımların yanında olduğumuzu, daha öncelerde söylediğimiz gibi şu anda da söylüyoruz. Büyük zararlara duçar kalan, büyük acılara bizleri boğan bu afete karşı alınacak her türlü tedbirin, atılacak her türlü adımın yanında olacağımızı da burada beyan ediyorum.

Ancak, burada dikkatimi çeken bir konu var: Gerçekten, Türkiye'de böyle bir mevzuat boşluğu var mıydı? Yani, devletin yetkisini ve gücünü, devlet adına özellikle kullanan ve devleti ilzam eden yürütmenin, yani hükümetin elini bağlayacak... Onun, birtakım yardım çalışmalarını veya afet bölgesindeki yaraların sarılmasıyla ilgili eylem planlarını uygulayabileceği, bunu sağlayabileceği yasalar yok muydu? Türkiye'de bundan önce böyle afetler yaşanmadı mı? O dönemlerde buna benzer yetki yasaları çıkarılmadı mı da, şu anda, on gün geçtikten sonra, üç aylık bir yetki almak üzere ve bu yetki çerçevesinde çıkarılacak kanun hükmünde kararnamelerle, afet bölgesindeki yaraların sarılmasına ilişkin böyle bir yetki yasa tasarısı bugün önümüze geldi? Elbette, geç de kalmış olsa, gerçekten bir yasal boşluk varsa, afet lgesine götürülecek hizmetler ve yaraların sarılması adına çıkarılacak yasalar veya kararnameler varsa, böyle bir yetki yasasının gündeme getirilmesini de, bir başlangıç ve sevindirici bir olay olarak karşılayabiliriz.

Tasarının 3 üncü maddesinde, gerçekten, çok güzel noktalara temas ediliyor. Bu maddelerde zikredilen olaylar gerçekleştirildiği veya realize edildiği zaman, ülkenin çok büyük problemleri çözülebilir. Burada, özellikle doğal afet bölgesindeki hizmetlerin yürütülmesinde ilgili kuruluşlar arasında koordinasyonun sağlanması... Afet bölgesine, afet günü gittiğimizde, diğer partilerden tüm milletvekillerimiz de oralarda bulunuyorlardı; vatandaşlarla birlikte olmayı, onların acılarını paylaşmak için ellerinden gelen çabayı gösterdiler. Fazilet Partisi olarak, biz de, ilk gün, kriz masası kurarak, ekipler halinde o bölgeleri ziyarete gittik; vatandaşlarımızın yalnız olmadığı, milletvekillerimizin yanında oldukları imajını en azından vermek, manevî destek verme adına orada bulunduk ve ihtiyaçlarını, sıkıntılarını tespit ederek kriz masasına intikal ettirdik. Yapılan bağış ve yardımların, aynî yardımların ihtiyaç bölgelerinde oluşturulmuş kriz masalarına yönlendirilmesini sağlamaya ve elimizden geleni yapmaya çalıştık. Elbette orada koordinasyon yokluğu vardı. Gerçekten, kriz bölgelerinde, deprem bölgelerinde oluşturulmuş kriz masalarının başına konulan mülkî amirler veya yerel idarecilerimizin, zaten, o anda, rasyonel veya akılcı bir karar vermeleri mümkün değildi. Depremin birinci ve ikinci gününde orada bulunan mülkî amirlerimizin, kaymakam, vali ve belediye başkanlarımızın ve diğer yöneticilerimizin depremin şokunu henüz atmadığını gördük. Zira, Adapazarı'na gittiğimizde, belediye başkanımızı aradık; belediye başkanının 5 müdürü enkaz altında kalmış, akıbetinden haber yoktu.

BAŞKAN – Sayın Geçer, lütfen, tamamlayın efendim.

MUSTAFA GEÇER (Devamla) – Sayın Valimiz, bu deprem anında, deprem olan meskeninden kendini canlı zor kurtarmış, o anda şokun içindeydi. Gelen yardımlar veya gelen araç ve edavatların, gerçekten ihtiyaç mahallerine iletilmesi noktasında bir iletişim, bir haberleşme, koordinasyon bozukluğu vardı. Bunlar, aslında, bu acıları daha önce yaşamış bir ülkede, daha önceden alınmış tedbirlerle giderilebilirdi. Burada, gerçi, devletin ihmali diye söz ediliyor; ama, aslında, devlet adına, devletin güç ve yetkisini kullanan yürütmenin; yani, iktidarın ihmalinden bahsedilebilir.

İlk iki gün oralarda yeterli önlem ve tedbirler alınmadı ve şu anda, hâlâ, belki de enkazların ancak yüzde 20'sine ulaşılabilmiş durumda.

Orada güzel bir koordinasyon sağlansa, daha önce yasalarla oluşturulmuş kurumlar da devreye sokulabilseydi, enkazların başına en az 20 insan kazma kürekle konulsaydı, orada, belki de, kan kaybından ölmek üzere olan insanlar kurtarılabilirdi. Ancak, şu andan itibaren, gerçekten, bu acılar bir kenara bırakılarak -gerçi, tüm hücrelerimize kadar hissettik- bu acıların dindirilmesi adına tedbirlerin alınması gerektiğine inanıyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Geçer.

Şahsı adına, Erzurum Milletvekili Sayın Aslan Polat?.. Yok.

Kocaeli Milletvekili Sayın Mehmet Batuk?.. Yok.

Adana Milletvekili Sayın Yakup Budak?.. Yok.

Elazığ Milletvekili Sayın Mehmet Ağar?.. Yok.

Kahramanmaraş Milletvekili Sayın Mustafa Kamalak?..

Buyurun Sayın Kamalak.

MUSTAFA KAMALAK (Kahramanmaraş) – Sayın Başkanım, değerli arkadaşlarım; konuşmama başlarken, Grubum ve şahsım adına, hepinizi hürmetle selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, önce, bir iki hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Meclis İçtüzüğümüzün 85 inci maddesine göre, kanunlarda, tasarılarda ve tekliflerde kullanılacak dilin, Anayasa dili olması gerekir. Bu düzenlemeyle ilgili olarak Anayasamızın kullandığı kelime ve kavramlara bakıyorum: Anayasa "tabiî afet" diyor, tasarı "doğal afet" diyor; Anayasa "tedbir" diyor, tasarı "önlem" diyor; Anayasa "sebep" diyor, tasarı "neden" diyor.

Değerli arkadaşlarım, bunlar, belki, küçük takıntılar; ama, bu Anayasa da bizim, eldeki Tüzük de bizim. Elbette, bunlar fazla önemli değil diyebiliriz; ama, Anayasaya göre devletin resmî dili Türkçedir. Türkçeyi kullanırken, sanıyorum, hiç değilse, Yüce Mecliste azamî titizliği göstermemiz gerekir diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, geliyorum şimdi asıl konumuza. Hükümet bu tasarıyla üç aylık bir yetki istiyor.

Değerli arkadaşlarım, gerçekten, hükümetin böyle bir yetkiye ihtiyacı var mıdır?

Değerli arkadaşlarım, 17 Ağustos gecesi saat 3'te deprem oldu. Şu an ölü sayımız nedir? Bunu tam olarak bilen yok. Yaralı sayımız nedir? Bunu bilen yok. Hâlâ, enkaz altında kaç vatandaşımız yatmaktadır? Bunu bilen yok.

Değerli arkadaşlarım, bunları engelleyen bir durum mu var? Yetkisizlik halinden dolayı mı hükümet, bunların üzerine eğilemiyor?

Değerli arkadaşlarım, gece saat 03.00'te deprem oldu; saat 04.00'te, hükümet, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanıp, bu deprem yörelerinde olağanüstü hal ilan edemez miydi? Soruyorum Bakanlar Kuruluna; Bakanlar Kurulu, derhal, kanun hükmünde kararname çıkaramaz mıydı; buna engel bir durum mu vardı?

Değerli arkadaşlarım, açık konuşalım, engel yetkisizlikten kaynaklanmıyor; o yetkiyi, kullanmamaktan kaynaklanıyor, iradeden kaynaklanıyor.

Değerli arkadaşlarım, Anayasanın 119 uncu maddesinde "Tabiî afet hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilan edebilir" denilmektedir. Hükümetin, bu yetkisini kullanmaya engel bir durum mu vardı? Anayasa sana, altı ay yetki veriyor. Aradan onbir gün geçmiş, hükümet gelmiş, şimdi, Yüce Meclisten yetki istiyor.

Değerli arkadaşlarım, hangi yetkiden bahsediliyor?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Kamalak, lütfen, tamamlayın efendim.

MUSTAFA KAMALAK (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Değerli arkadaşlarım, Anayasa diyor ki "Olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda, kanun hükmünde kararnameler çıkarabilir." Bu tür kararnameler için de yargı yolu kapalıdır.

Değerli arkadaşlarım, eğer, yetki istiyorsanız, işte Anayasa, eğer, yardıma koşmak istiyorsanız, işte kanun; ama, o irade nerede; o güç nerede? Biz, onu arıyoruz. Elbette, bu yetki de çıkacaktır. Başarılar diliyorum efendim.

Hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kamalak.

Madde üzerinde verilmiş bir önerge vardır; okutup, işleme koyacağım:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 157 sıra sayılı tasarının 3 üncü maddesine (f) bendinden sonra gelmek üzere, aşağıdaki (g) bendinin ilave edilmesini arz ve teklif ederiz.

Fikret Uzunhasan İsmail Köse Turhan Güven

Muğla Erzurum İçel

Yücel Erdener İsmail Kahraman Avni Akyol

İstanbul İstanbul Bolu

"g) Doğal afet bölgelerinde çevrenin korunmasına yönelik hizmetlerin yürütülmesi."

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu efendim?

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANI METİN ŞAHİN (Antalya) – Sayın Başkanım, çoğunluğumuz bulunmamaktadır; ancak, olumlu görüşle takdire sunuyoruz efendim.

BAŞKAN – Hükümet efendim?..

MİLLî EĞİTİM BAKANI METİN BOSTANCIOĞLU (Sinop) – Katılıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Komisyonun takdire bıraktığı, Hükümetin de katılmış olduğu önergeyi, Yüce Heyetin oylarına sunuyorum: Kabul edenler_ Kabul etmeyenler_ Önerge kabul edilmiştir.

Maddeyi, kabul edilen önerge doğrultusundaki değişik şekliyle oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler_ Kabul etmeyenler_ Madde kabul edilmiştir.

Müteakip maddeyi okutuyorum:

Yetki süresi

MADDE 4. — Bu Kanunla Bakanlar Kuruluna verilen yetki, Kanunun yayımından itibaren üç ay süre ile geçerlidir. Bu süre içinde Bakanlar Kurulu birden fazla kanun hükmünde kararname çıkarabilir.

BAŞKAN – Madde üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Bursa Milletvekili Sayın Oğuz Tezmen.

Buyurun Sayın Tezmen.

DYP GRUBU ADINA OĞUZ TEZMEN (Bursa) – Sayın Başkan, saeri oluşturmak durumundayız.

Şimdi, deprem, gerçekten, hepimizi ciddî biçimde vurmuştur; ama, depremde ortaya çıkan duruma baktığımız zaman gördüğümüz tablo şu: İnşaat yapılmaması gereken yerlere inşaat yapılmış; yapılan binaların kontrolü, projeleri yeterince denetlenmemiş; binaların inşaatı, malzeme ve yapım hataları sonucunda çürük nitelikte ve bunun sonucunda da, ortaya çıkan depremle beraber ciddî kayıplar, insan kaybı ve büyük yıkım...

Şimdi, bakıyorsunuz mevzuata; acaba, çürük zemine inşaat yapılmasını engelleyecek bir hüküm var mı? Belediyeler, acaba, hüküm olmadığı için mi oraya izin verdiler? Acaba, belediyeler, yapım halindeki inşaatın projesini ve yapım aşamasındaki süreci denetlemekte yetki sıkıntısı içindeler mi? Hayır. Kurtarma problemine, rezaletine bakıyorsunuz; acaba, sivil savunma ekipleri, Sivil Savunma Teşkilatı, yetki eksikliğinden dolayı mı anında müdahale edemedi; Kızılay Teşkilatı, yetki eksikliği dolayısıyla mı vatandaşın en ihtiyacı olduğu zaman yanında olamadı?! Bunun dışında, bakıyorsunuz, sivil inisiyatif denilen birtakım kuruluşlar, deprem felaketi olur olmaz, vatandaşın hemen yanındalar. Düşünün ki, yurt dışından yardım geliyor, Rusya'dan heyet geliyor, Amerika'dan geliyor, dünyanın dört bir tarafından kurtarma ekipleri geliyor; havaalanında nereye gideceklerini bilemez bir şekilde bekletiliyorlar. O arada da, insanlar, enkaz altında hayatlarını kaybediyorlar. Demek ki, aslında, olay, bir organizasyon, eşgüdüm ve beceri sorunudur. Kamunun, Türk Devletinin yapısı -maalesef, bürokratik yapısı- bir hizmet devletine dönüştürülmediği sürece, her depremden sonra, bu konuları tekrar tekrar tartışırız. Hatırlıyorum, Adana depreminden sonra da, Erzincan depreminden sonra da, benzeri diğer afetlerden sonra da, aynı konular dile getirildi, aynı tartışmalar yapıldı, göstermelik bazı düzenlemeler yapıldı; ama, sonuçta, ortada bir şey yok; aynı sıkıntılar, gitgide artan boyutta, ortada. En azından 15 000 kişi hayatını kaybetmiş durumda. Depremin üzerinden on onbir gün geçmesine rağmen, gerçek fatura, gerçek ölü sayısı, henüz daha tespit edilebilmiş değil.

Demek ki, düzeltilmesi gereken olay, daha kökte. Onun için, devlet yapılanmasında, kuruluşları inisiyatif kullanabilir hale getirmek lazım. Devleti, hizmet örgütü haline dönüştürmek durumundayız. Bürokraside hayatını geçirmiş bir kişi olarak söylüyorum, bizim klasik devlet modelimiz, kesinlikle inisiyatif kullanamaz, inisiyatif kullanmaya kalksa bile, bir yığın prosedürü tamamlamak zorundadır; o nedenle, hantal ve ağır yapıdadır. O nedenle, başka çözümleri düşünmek mecburiyetindeyiz. Bunun da en etkili yolu şudur: Sivil inisiyatifin, sivil kuruluşların, deprem anında süratle organize olabilecek şekilde örgütlenmesine olanak sağlayacak düzenlemeleri yapmak durumundayız. Bu kuruluşlara maddî destek sağlamak durumundayız. Bunları yapmadığımız takdirde, Allah korusun, tekrar, herhangi bir yerde deprem olması durumunda, yine sorumluları arayacağız, niye olmadığı konusunda hayıflanacağız, Allah'tan gelen bu felaket dolayısıyla, takdiri ilahi deyip, kendimizi avutmaya çalışacağız. Yapılması gereken, aslında, etkin denetim sistemleri oluşturmak, beceriye yönelik bir çalışma yapısını hayata geçirmektir.

Sivil inisiyatif dedik... Tabiî, sivil inisiyatifin etkili olmasının en önemli nedeni, kısa süre içerisinde örgütlenip karar alabilmeleri, bir yerden talimat almaksızın, kendi aralarında derhal haberleşip, müdahale edebilmeleridir; ama, devlet çarkında, bu, maalesef böyle olmuyor. Onun için, çıkış noktalarını daha temelde düşünmemiz lazım. Yetki eksikliği falan yoktur, aslında, istenirse bütün yetkiler var Türk Devletinin elinde. Devlet çarkı yetki eksikliğinden değil, beceri eksikliğinden dolayı sınıfta kalmıştır. Vatandaşın yanına beceri eksikliği yüzünden koşulamamıştır. Kanunla da beceriyİ getirmemiz mümkün değildir; çünkü, devlet sisteminde liyakat esasından uzaklaşılmıştır, inisiyatif kullanabilir bir yapıdan uzaklaşmıştır devlet yapısı; hantal, iş görmeyen, karar almaktan korkan bir yapı içindedir Türk Devleti. Bunu bilmek durumundayız.

Bu arada, eleştirilerden dolayı ciddî rahatsızlıklar duyuluyor. Bu eleştirileri susturmak için bazı girişimlerde bulunuyor hükümet. Bence, bu eleştirilerden çekinmemek lazım. Herkesin alabildiğine eleştirmesi lazım. Öylelikle, bir ortak bileşke çıkar bu eleştirilerden. Doğru olan, yanlış olan, makul olan, olmayan ayıklanarak, sonunda doğrulara ulaşmak mümkün olabilir. Eleştiri noktasını kapattığımız takdirde, o zaman, sağlıklı sonuçlara ulaşmamız kesinlikle olanaksız olabilir. Bırakın konuşsun insanlar, bırakın dertlerini dile getirsinler, herkes o eleştirilerden kendisine pay çıkarsın; öylelikle, bunların bir daha tekrarını önlemek için gerekli önlemleri alma konusunda inisiyatif üstlensin; ama, bunları tıkarsak, bunlara ses getirmezsek, seslendirmelerine olanak sağlamazsak, o zaman ne olacaktır; herkes kendi kendine konuşacaktır; ama, kamuoyu da o eleştirilerden habersiz olacaktır, yöneticiler habersiz olacaktır, karar almayı gerektiren konumda olan insanlar habersiz olacaktır. Bu eleştiriler, bir anlamda, yöneticilerin denetlenmesi için bir mekanizmadır. Bundan kaçınmamak gerekir. Bırakın konuşsunlar insanlar, bırakın içindekini döksün. Öylelikle, toplum, yeni çözümler için hazır hale gelir.

Tabiî, ciddî bir afet vardır. Her toplumda, büyük ölçüde afet olması durumunda aksaklıklar olabilecektir; ancak, Türkiye'nin altyapısı ciddî ölçüde yetersiz olduğu için, büyük boyutta yansımıştır bu olay.

Bu arada, özellikle, Türkiye gibi coğrafî konumu çok zor bir ülkede hava ulaşımı çok önem arz etmekte; "her ile havaalanı" sloganı onun için önemlidir. Gerek helikopter gerekse uçakla kısa sürede her yere ulaşabilir hale gelmek durumundadır ve her iline, her kritik noktasına hava ulaşımını sağlamak mecburiyetindedir Türkiye. Bunu, geçmiş dönemde, yapmak için büyük çaba sarf ettik ve bu süreci aksatmamak durumunda Türkiye. Her yerine, her önemli merkezine, havadan anında ulaşılabilir halde olması lazım Türkiye'nin. Aksi takdirde, işte, karayolunda bir kayma olduğu zaman, ulaşmak aczi içinde kalıyor Türkiye; en büyük merkezlere ulaşılamaz hale geliyor. Onun için, hava ulaşımını çok iyi planlamamız ve hava ulaşımını çok ciddî biçimde desteklememiz lazım; Türkiye'nin konumu bunu gerektiriyor.

Ben, tekrar maddeye dönmek istiyorum. Üç ay içinde ne yapılacağı konusunda, gerek komisyon çalışmaları sırasında gerek Genel Kurul çalışmaları sırasında, ben bir netlik göremedim. Aslında "elimizde yetki olsun, belki ihtiyaç olabilir" düşüncesiyle, apar topar getirilmiştir. İnşallah, belki, bu kanun hükmünde kararnameler hayata geçirilerek, burada dile getirilen eleştirileri de dikkate alarak bazı düzenlemeler yapılabilir; mevcuttan bir parça daha ileri gidilirse, o da kazanç olabilir.

Ancak, bir diğer önemli konu da, çıkarılan bu kanun hükmünde kararnamelerin de Meclis tarafından süratle yasalaştırılması lazım. Aksi takdirde, Meclis dışında çok ciddî bir mevzuat oluşuyor ve bu mevzuat da, nerede duracağı, ne zaman denetleneceği belli olmaz bir yapıya kavuşuyor. O nedenle, Meclisin de, bu kanun hükmünde kararnameleri süratle ele alarak, aksak yönlerini gözden geçirdikten sonra yasalaştırması lazım.

Sözlerime burada son verirken, teşekkür eder, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Tezmen.

Fazilet Partisi Grubu adına, Adana Milletvekili Sayın Ali Gören; buyurun efendim.

FP GRUBU ADINA ALİ GÖREN (Adana) – Muhterem Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; son günlerde ciddî bir ıstırap olarak milletçe yaşadığımız deprem için milletimize başsağlığı dilerken, yaralılarımıza şifa, ölmüşlerimize de rahmet diliyor ve hepinizi Grubum ve şahsım adına yürekten saygıyla selamlıyorum.

Adana depremini yakın geçmişte yaşamış ve bu son depremde de, İstanbul'da depremin sarsıntısını bizzat hissetmiş ve o andan itibaren İstanbul Belediyesi ve İstanbul kriz masasıyla birlikte, deprem şartları içerisinde, birinci gününü İstanbul'da, ikinci gününü Yalova, Gölcük, İzmit, Sakarya ve Düzce'de geçirmiş bir arkadaşınız olarak, yaşadığım ıstırabın halen üzerimde etkisi sürmektedir. Dolayısıyla, bu ıstırabı milletçe omuzlamamızın ve bu hususta milletimizin tüm fertlerinin bu işe göğüs ve omuz vermesinin, gönül vermesinin zaruretine inanıyor, bunu sağlamanın yöntemlerini geliştirmemiz için ne gerekiyorsa, onu yapmamız konusunda fikirlerimi arz etmek istiyorum.

Şu an için üzerinde konuştuğumuz tasarı, bir yetki tasarısı. Aslında, bu yetki tasarısının mahiyeti bir vergi salmasından ibaretti; toplumdan gelen tenkitler nedeniyle, vergi, şimdilik geri çekilmiş veya yetki tasarısının içerisine kapatılmış durumda olsa da, böyle bir yetki yasa tasarısının bugünkü gündemi işgal etmesine bile gerek olmadığını, en azından, aradan geçen on günün yetkisizlik nedeniyle bir mazeret olmaması gerektiğine inanarak ifade etmek istiyorum.

Halihazırdaki kanunlarla bu kadar yoğun tenkit alan hükümetimizin, bu ihmali ve ihmalden de öte, beceriksizlik olarak, milletçe, kamuoyunun inandığı bu davranışını inşallah affettirme imkânı bulur ve vereceğimiz yetki... Vermekten de çekinmiyoruz; çünkü, yapılacak hizmetler, milletimizin ıstırabını dindirme ve yarasını sarma konusunda, eğer, bir yardım sağlayacaksa, muhalefet olarak, biz, yetki vermekten, yardımcı olmaktan çekinmeyeceğimizi ifade ediyoruz; ancak, vereceğimiz yetkinin ne kadar dirayetle kullanılacağı konusunda bazı endişelerim var. Bunlardan bir tanesi, depremin olduğu günden sonraki gün, yani çarşamba günü öğle saatlerinde İzmit Valiliğinde, Muhterem Başbakanımızın da bulunduğu bir toplantıda kriz masasında verilen brifingte müşahede ettiğim ve gerçekten ıstırap duyduğum bir olayı anlatmak istiyorum.

Gölcük'ten, o ıstıraplı milletin arasından geçerken gördüğümüz ve göğü kapatan o TÜPRAŞ yangınının İzmit'te kurulmuş bulunan kriz masasında müzakeresi esnasında, Muhterem Başbakanımızın da bulunduğu toplantıda, TÜPRAŞ Genel Müdürü arkadaşımızın -ismini anmak istemiyorum; ama, gördüğüm olayı burada dile getirmek istiyorum- yangını anlatırken olaya bigâne oluşu, olaydan zerre kadar ürperti göstermediğini ima edişi veya bu ıstırabı duymayışı, orada, beni kahretti.

Olayı Muhterem Başbakanımıza izah ederken "efendim, beş kilometre yarı çaplı bir alanı boşalttık" diyor. Boşalttınız da ne yaptınız? Sayın Başbakanımızdan şunu beklerdim: "Kardeşim, dünyanın değişik ülkelerinde, ülkemizin başka yerlerinde buna benzer müesseseler var; bu müesseselerle temasa geçtiniz mi? Bu yangını söndürmek için ne yapıyorsunuz? Traktörüne bir litre mazot alamayan vatandaşın vergileriyle oluşturulmuş bu müessese, böyle harıl harıl yanarken, beş kilometre çapında bir alanı boşaltıp uzaktan seyretmekle yangın söner mi? Bunu, Başbakanımızdan duyamadık. Ben, bir muhalefet milletvekili olarak, orada, o ıstıraplı ortamda, böyle bir şey sormaya da teeddüp ettim, belki başka sakıncaları olur diye bir şey söylemedim; ancak, ben, doktor olarak defalarca riske girdim. Riske girmek, aynı zamanda, halkın da bildiği gibi, sadece polis ve askerin mecburiyeti olmamalı. İnsanlar, görevli oldukları konularda riske girmeyi, icabında hayatlarını tehlikeye atmayı bilmeliler. Orada, ben, TÜPRAŞ yangınında, göğü çizen o müthiş yangın esnasında yetkililerin oldukça bigâne kaldıklarını gördüm. Daha büyük yetkililerin, başta Başbakanımız olmak üzere, o Genel Müdürü ve oradaki yetkilileri sıygaya çekmeyişini, "arkadaş, sen, nasıl burada oturup, bu kadar soğukkanlılıkla TÜPRAŞ yangınını anlatabiliyorsun; dünyanın neresiyle temasa geçtin; gücünün yetmediği yerde benden yardım istedin mi; bu yangını bir an önce söndürmek için ne yapıyorsun" demediğini, diyemediğini gördüm. Tabiî, bunun da üzüntüsünü ayrıca yaşıyorum.

Dolayısıyla, yetkiyi, bir nevi, halkın çok kullandığı bir terimle, oynayamayan gelinin "yerim dar" dediği gibi bir mazeret olarak değerlendiriyorum ve buna rağmen, yetki verilmesine sıcak bakıyoruz, yetkiyi vereceğiz; inşallah, bundan sonra, daha dirayetli ve selametli bir şekilde konunun üzerine gidilebilir.

Diğer bir konuya temas etmek istiyorum. Toplum psikolojisi açısından, devletin ilk günlerde... Tabiî, burada devlet derken, bir hassasiyete de işaret etmek istiyorum. Efendim, devletimize laf söylemeyin... Devletimize laf söyleyen yok. Biz, devletimiz için varız. Devletin, bizim, tarihimizden beri içimizde bıraktığı iz, gönlümüzdeki yeri, kimseyle tartışamayacak kadar büyüktür; ancak, ülkemizde devlet etme anlayışı çok ciddî şekilde köhneleşmiş, hantallaşmış ve artık, bir nevi felç olmuş durumdadır. Bizim tenkitimiz, devlet etme anlayışınadır, insanların kendisini devlet sayma anlayışından kaynaklanmaktadır; bizim tenkitimiz bunadır. Halen, daha, devlet merkezli, 19 uncu Asırdan, hatta tarihin derinliklerinden, belki de, en yakın itibariyle İkinci Dünya Savaşından önceki dünyanın devlet anlayışını, halen elimizde bir dayanak olarak tutmamız ve konuşmalarımızda bunu bir kalkan olarak kullanmamız, yanlış arkadaşlar. Devlet, hepimizin devletidir; mübarekse de, kutsalsa da, hizmet aracıysa da, servis unsuruysa da, neyse, devlet, hepimizindir; ancak, bugün, dünyanın gelişmiş ülkelerinde, bireyi esas alan, devleti hizmete yönelten bir kavram ve anlayış yerleşmişken, maalesef, bizim ülkemizde, bu anlayışa, bu entelektüel düzeye ulaşılamamış; herkes, kendi suçunu örtmek için, aman, devletimize dokunmayın, devletimizi zayıf göstermeyin gibi, devlet etme anlayışındaki kusurlarını örtmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla, bu anlayıştan kaynaklanan ve devlet merkezli hareketi önplanda tutan yaklaşımla, deprem olur olmaz, vatandaşın yardımları, bazı istismar endişeleriyle -maalesef, bunu da ayrıca açıklamak isterdim vaktim olsaydı- ve vatandaşın o an için gönlünden kopan hamiyet ve mürüvvetle olayın üstüne gidişi, değişik resmî kaynaklarca, kendilerine göre bazı haklı anlayış ve klasik kavramlarla engellenmek istenmiş ve bu, bazı günlerde dozu artarak devam etmiştir.

Bundan sonra, hükümetimizden ve yetkililerden, hiç olmazsa, şunu rica ediyorum: Devletin yapacağı servisleri yapmasına kimsenin bir diyeceği yok; hükümetin, devlet adına yapacağı hizmetler, servisler yapılsın; ancak, müsaade edin de, vatandaşlar da, kendi hamiyetiyle, mürüvvetiyle yapacağı hizmetleri yapsın. "Ben, devletten başkasına yardım yaptırmam" veya Sayın İçişleri Bakanımızın söylediği gibi "arkadaş, yardım yapacaksanız, ancak bizim üzerimizden yapabilirsiniz" anlayışı, benim, hastanelerde gördüğüm bir yanlış anlayışın devlette ve hükümette tecellisinden ibarettir. "Ben, hastanemin kapılarına özel isim yazdırmam" diyen başhekimlerin, hastaneleri, o münhal, bakımsız, zayıf ve pejmürde halden kurtulamamış; hastanelerini vatandaşın hayır hizmetlerine açan; ancak, bunun karşılığında, hastaneye yardım edenlerin ismini küçük bir levhaya yazdıran başhekimlerimizin hastaneleri güllük gülistanlık olmuştur. Dolayısıyla, vatandaşa koşarak yardımcı olma konusunu "efendim, parti nedeniyle istismar edilir, ismi öne çıkmak için istismar edilir" gibi...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Efendim, teşekkür ediyorum.

ALİ GÖREN (Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Buyurun.

ALİ GÖREN (Devamla) – ...bir istismar kompleksiyle, konunun üzerine abanarak, vatandaşı bu hayır hizmetinden engellememeleri için, özellikle istirhamda bulunuyorum. Vatandaşın, ülke genelinde bir şefkat hareketi olarak ortaya koyduğu hizmetleri, lütfen, engellemeyelim, teşvik edelim, çağıralım ve destekleyelim. Devletimizin üzerine kendi kusurlarımızı koyarak, böyle bir yanlış anlayıştan vazgeçelim. Sivil toplum örgütlerinin bu hususta yapacakları yardımları gönülden destekleyelim. Milletimizde, bu hususta bir birlik, bütünlük oluşması için, bu yönde modern bir yaklaşıma geçmeyi başarabilmek için, hiç olmazsa, bu felaket bir vesile olsun.

Hepinize saygılar, sevgiler sunuyor, milletimize geçmiş olsun diyor, hürmetler arz ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Gören.

Milliyetçi Hareket Partisi Gruba adına, Adıyaman Milletvekili Sayın Hasari Güler; buyurun.

MHP GRUBU ADINA HASARİ GÜLER (Adıyaman) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 157 sıra sayılı Tabiî Afetlere Karşı Alınacak Tedbirler ve Yapılacak İşlerle İlgili Yetki Kanunu Tasarısı üzerinde Grubum adına söz almış bulunuyorum; şahsım ve Grubum adına Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sözlerime başlamadan önce, Marmara Bölgesinde meydana gelen deprem felaketinde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum. Yüce Allah'tan, bu necip millete, bir daha böyle bir felaketi göstermemesini diliyorum.

Değerli milletvekilleri, meydana gelen deprem felaketinin sonuçları ortadadır. Bu sonuçlara niçin gelindiğini, elbette ki, araştırmalıyız; ancak, bunları araştırırken, birilerini suçlayarak bu sonuçları ortadan kaldıramayız. Milletimiz, bu tabiî felaket karşısında nasıl bütünleştiyse, siyasilerimizin de bütünleşmesi gerektiği inancındayım. Gün, senlik benlik günü değil, yaralarımızı sarma günüdür. Giden canları geri getirmemize imkân olmadığına göre, yaralılarımızın ve mağdurlarımızın günlük hayatlarının normale dönmesi için ne gerekiyorsa, o yapılmalıdır. Bütün teknolojilerin, 45 saniye gibi kısa sürede nasıl bittiğini, nasıl çaresiz kalındığını hep beraber gördük. O halde, bu bölgenin yeniden inşa edilmesini, çocuklarımızın okullarına, işçilerimizin fabrikalarına, memurlarımızın işlerinin başlarına dönmesini bir an önce sağlamalıyız. Bölgedeki felaketin sonuçlarını ortadan kaldırmak için oluşturulan kriz masalarının, kısa sürede böyle büyük bir yükün altından kalkması mümkün değildir. Onun için, her fert, üzerine düşeni yapmakla mükelleftir.

Bölgedeki hayatın normale dönebilmesi için kısa, orta ve uzun vadede yapacaklarımız vardır.

Kısa vadede; çadırkentler süratle kurulmalı -ki, bunların büyük bir çoğunluğunun kurulduğunu görüyoruz- kamuya ait sosyal tesislerin, yazlıkların tahsisi, evsiz kalan vatandaşlarımıza yapılmalı ve bu vatandaşlarımızın, sıcak yemek, temizlik ve sağlık gibi acil ihtiyaçları giderilmelidir.

Orta vadede; önümüzde kış ayları var, bu aylarda, depremzedelerin mağdur olmaması için, çadırlarda iskân edilen insanların derhal prefabrik evlere taşınmasını sağlamak gerekiyor.

Deprem kuşağında olmayan, zemini sağlam alanlar tespit edilerek, hızlı bir biçimde altyapısı bitirilmeli, okulu, hastanesi, camii dahil, depreme dayanıklı binalar inşa edilmeli, inşa esnasında denetimler yaptırılarak, herhangi bir suiistimale izin verilmemelidir.

Yüce Türk Milleti, öyle inanıyorum ki, bu yaraları çok kısa sürede saracak; çünkü, bunları çok yaşadık; hepsinin altından kalktık, bunun da altından kalkarız.

Bazı arkadaşlarımız, bu kürsüden, yapılan yardımların usulüne uygun harcanmayacağı beyanında bulunuyorlar. Bu ifadeler, yardımsever Türk Halkının zihnini bulandırıyor. Dünya yardıma koşarken, bu ifadelerin bu kürsülerde konuşulması, büyük talihsizliktir. Geçmişte bazı münferit hadiseler olmuş olabilir; bu felaketin yaralarının sarılmasında tekrar edileceğini ima etmek, son derece yanlıştır. Millet, devletine güvenecek, devlet de, bu tür günlerde, milletinin yanında olacak ve hiçbir müsamahaya da göz yummayacaktır.

Sözlerime son verirken, Yüce Allah'tan, milletimize bir daha bu kara günleri göstermemesini temenni ediyor; hepinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Güler.

Madde üzerinde, şahsı adına, Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş...

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Kahramanmaraş Milletvekilimiz Sayın Mustafa Kamalak konuşacaklar.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Kamalak.

MUSTAFA KAMALAK (Kahramanmaraş) – Değerli Başkanım, kıymetli arkadaşlarım; yine, hepinizi hürmetle selamlıyorum.

Hükümetimiz, bu tasarıyla -biraz önce de arz ettiğim gibi- üç aylık bir süreyle kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi istiyor.

Değerli arkadaşlarım, bu yetkiyi, Anayasamız, zaten, hükümete, doğrudan doğruya, çok daha fazlasıyla vermiştir. Yapılması gereken şey, kanaatimce, en geç 17 Ağustos sabahı, o yörelerde, derhal olağanüstü hal ilan etmekti. Eğer, böylesine büyük çaplı bir deprem olağanüstü hali gerektirmiyorsa, bu yetki, niçin 11 gün sonra isteniyor? Eğer, depremin vahameti gerçekten büyük ise -ki, öyledir- niye bu kadar geç kalındı?..

Sonra, öğrenmek istiyorum; değerli hükümetimiz, bu yetkiyi alıp ne yapacak? Belli; ama, konu, açıklığa kavuşsun diye soruyorum sorumu. "Amaç" maddesinde, yeni yerleşim alanlarının kurulması belirtiliyor.

Değerli arkadaşlarım, ta 1959 yılında çıkarılan ve halen yürürlükte bulunan kanunun 16 ncı maddesine göre, hükümetin, zaten böyle bir yetkisi var. Başlık da aynen şöyle: "Afet bölgelerindeki bir topluluğun, kaldırılarak, başka yerlere taşınması." Var... İstediğiniz yere...

Sonra "Amaç" maddesinde, bu yetkiyi bana verirseniz, birtakım fonlar kuracağım diyor. 

Değerli arkadaşlarım, ben, hükümete buradan sormak istiyorum: Şu anda Türkiye'de kaç tane fon var? Bunun sayısını bilen var mı?

Değerli arkadaşlarım, üniversitede iken, bir vesileyle "acaba Türkiye'de kaç tane fon vardır" diye araştırma yapmıştık . Ben, hükümete arz ediyorum, 1987'deki tespitlerimize göre, Türkiye'deki fon sayısı 236 idi; ama, bu, kesin değil. Eminim ve gayet de iyi biliyorum, şu an Türkiye'de kaç tane fon olduğunu, Başbakan dahil, hiç kimse bilmiyor; çünkü, o araştırmayı yaparken, çeşitli kademelere ulaşmaya çalıştık, Maliye Bakanlığından, bürokrasiden, ulaşabildiğimiz tüm bürokratlara sorduk. Geniş kapsamlı bir araştırma idi o. Türkiye'de kaç tane fon vardır, nelerdir bunlar? Değerli arkadaşlarım, bilen yok. Şu an, hükümet, çıkmış diyor ki, bana yetki verin de, birtakım fon kurayım... Vereceğiz bu yetkiyi; ama, öğrenmek istiyoruz, ne yapacaksınız bu fonla?.. Ha, fonla ilgili olarak, yine, zaten, bakın elimizdeki kanunun 33 üncü maddesi bu yetkiyi vermiş sana; yetkin var.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de, hizmetlerin durması, hizmetlerin aksaması, yetkisizlikten değildir. Belki de bu yetkilerin çok fazla olmasındandır. Şimdi, alacağınız bu yetkiyle kanun hükmünde kararname çıkaracaksınız... Malî tedbirlere başvuramazsınız bu kanun hükmünde kararnameyle vergi, resim, harç koyamazsınız. Ne yapacaksınız o zaman? Vergi, resim alamazsınız derken, ben demiyorum bunu...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Lütfen tamamlayın Sayın Kamalak.

Buyurun efendim.

MUSTAFA KAMALAK (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Anayasanın 73 üncü maddesine göre, vergi, resim, harç ve benzeri malî yükümlülükler kanunla konulur, kanunla değiştirilir ve kanunla kaldırılır; ama, olağanüstü dönemlerde, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanarak çıkarılan kanun hükmündeki kararnameler hariç, onlarla konulabilir. Şu an, Türkiye'nin, geç kalınmış da olsa, sanıyorum, bu tür tedbirlere ihtiyacı vardır. Hükümetin istediği yetki, elbette, verilecektir; ama, dediğim gibi, sıkıntımız, yetki sıkıntısı değildir; sıkıntı, irade sıkıntısıdır, enerji sıkıntısıdır, güç sıkıntısıdır.

Efendim, hepinize saygılar sunuyorum, hükümetimize de başarılar diliyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kamalak.

Şahsı adına, Erzurum Milletvekili Sayın Aslan Polat.

Buyurun Sayın Polat.

ASLAN POLAT (Erzurum) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlarım.

Ben, burada, bir konuya değineceğim; o da şu: Hükümet gönderdiği 157 sıra sayılı yetki kanunu tasarısıyla, genel olarak "başta ihale, imar, kültür ve tabiat varlıklarının korunması, müteahhitlik ve sivil savunma konuları olmak üzere, bazı konularda yürürlükteki kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde ivedilikle değişiklik yapılması gerekmiştir, ben düzenlemelere gideceğim; bana yetki verin" diyor. Konusu bu.

Şimdi, ben, 55 inci hükümetin Sayın Bakanı Yaşar Topçu'nun, 30.6.1998 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapmış olduğu bir konuşmayı okuyacağım. Bu ikisi arasındaki tezatı size soracağım; bana izah ederseniz, memnun olacağım.

Sayın Topçu, Adana depreminden sonra, bu kürsüden diyor ki: "Burada, şu hususu hulusî kalple belirtmek istiyorum: Türkiye'nin deprem haritası var. Bütün matematiksel ve jeolojik bilgileri, Bakanlığımın Afet İşleri Genel Müdürlüğünde, kompütürde, bölge bölge, âdeta metrekare hesabıyla mevcuttur. Bu konuda, Japonya'ya falan muhtaç değiliz. Japonya'yla işbirliği halinde çalışıyoruz. Türkiye'nin yüzlerce yerinde bizim deprem istasyonlarımız var. Afet İşleri Genel Müdürlüğünde deprem mühendislerimiz var; tümü, Japon hükümetiyle işbirliği halinde.

Buradan Türk Halkına ifade etmek istiyorum ki, bu konuda dünyada en ileri olan ülke Japonya'nın elinde bulunup da Türkiye'de bulunmayan hiçbir araç gerecimiz yok; hepsi mevcut. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Sakarya gibi -dikkat edin, illere dikkat edin- depreme fazla maruz olan bölgelerde de, deprem senaryolarımız hazırdır. İstanbul, 1894 -1899 olacak herhalde 1894 diye yanlış demiş- depremi senaryosu elimizde hazırdır. Bunlar, zamanında hazırlanmış, böyle bir şeyle karşılaşıldığı zaman ne yapılacağı önceden belirlenmiştir. İzmir'inki bitmek üzeredir. Yani, rapor geliyor da, bunları hasıraltı ediyor falan değil kimse.

Şu anda 60 tane ekip orada tespit yapıyor. Üniversitelerin uzmanları dahil, Ortadoğu Teknik Üniversitesi uzmanları dahil, ayrı ayrı ekip burada çalışma yapıyor."

Şimdi, sayın milletvekilleri, şunu açıkça söyleyelim: Bu Türkiye Büyük Millet Meclisinde, eğer, bizim, bu kürsüde söylediğimiz sözler birbirini hep tekzip edecekse yazıktır. Şurada, şu hükümetin bakanı, bu kürsüye çıkıyor ve şu konuşmayı yapıyor; şimdi de, siz geliyorsunuz -bu hükümet- kanunlarımız yetmiyor, bana yetki ver diyorsunuz. O zaman, ben hükümetten rica ediyorum, açıklasın "Sayın Topçu'nun söylediklerinde biraz abartı var, bizim ihtiyacımız var" desin. Eğer, devletin bir sayın bakanının, şu kürsüye gelip de, bize verdiği ifadeler birbiriyle tezat teşkil ederse, yanlış olur, çok yazık olur diye düşünüyorum.

Şimdi, bir konu daha var; diyorsunuz ki, bir fon kuracağız, ekonomik tedbir alacağız; yani, biraz paraya ihtiyacımız var diyorsunuz. Peki, 1997 yılında, Plan ve Bütçe Komisyonunda, 55 inci hükümetin Hazineden sorumlu Devlet Bakanı Sayın Güneş Taner'e, Güneydoğu Asya'da kriz oldu, Türkiye'ye de bu krizin etkileri gelebilir mi, ne tedbir alıyorsunuz demiştik. Güneş Taner de, bize, Plan ve Bütçe Komisyonunda, aynen -tutanaklarda var- şöyle demişti: "Bizim hiçbir şeye ihtiyacımız yok; Güneydoğu Asya'dan -aynen başladı; 20, 30, 40, 50, 60'da durdu- 60 milyar dolar kadar para kaçacak, Türkiye'ye gelecek. Bizim tek korkumuz, o dövizlerin Türkiye'deki karşılığını birileri isterse, onları basıp da nerede saklayacağımızdan endişeliyiz; yoksa, bizim paraya ihtiyacımız yok." Bunları Güneş Taner söylüyor.

Şimdi, bunlar Mecliste konuşuluyor, Plan ve Bütçe Komisyonunda konuşuluyor; ondan sonra da, bir şeye ihtiyaç olduğu zaman "bizim yetkimiz yok, bizim hazırlığımız yok, bizim paramız yok" deniliyor. İşte, bu konuyla da, hükümetler, biraz inandırıcılığını kaybediyor. Ben, şimdi, Sayın Topçu'ya sormak istiyorum -ismini de verdim- gelsin söylesin, o gün böyle demişti. Acaba, Japonların tekniklerine göre, afet olduktan on gün sonra mı onların afet işleri genel müdürlüğü afet yerlerine gidebiliyor?! Hükümet -duyuyoruz- dışarıdan 35-40 bin ceset torbası istiyor; eğer, denildiği kadar -Allah korusun- bir kaybımız var ise, şu anda da, bütün kayıp ve çıkarılan ceset sayımız 15 bin civarında ise, acaba, Japonya'da da bir deprem olduğu zaman, aradan on gün geçtikten sonra, hâlâ, cesetlerin yarısı bile çıkarılamıyor mu?! Onun için, bir şey söylediğiniz zaman "yarın birisi gelir karşımıza, bunları söyler; dediklerimizi dikkat ederek söyleyelim..." diyelim. Herkes, bu kürsüde söylediklerine sahip çıksın ve inandırıcı olalım diyorum.

Bakın, şimdi, siz, akşam bizi getirdiniz Plan ve Bütçe Komisyonunda 02.30'a kadar çalıştırdınız; niye çalıştırdınız... Biz çalışmaktan korkan insanlar da değiliz, kusura bakmayın; yani, bu çalışmaların çok fazlasını biz mühendislik hayatımızda yaptık; bir kesinhesap yapmak bundan çok daha fazla vakit alırdı; ben onun için söylemiyorum... Saat 02.30'a kadar çalıştırıldık...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Polat, lütfen, tamamlayın efendim.

ASLAN POLAT (Devamla) – Nedir?.. Bir vergi kanunu tasarısı getirdik; bu tasarıyı getirmekle yanlış yapıyorsunuz dedik; geri çektiniz, doğru da oldu. Ümit ederim ki, her zaman doğruları yaparsınız... Mesela, Sosyal Güvenlik Yasasında da yanlış yaptınız, onu da çekip doğrusunu yapsaydınız; ama, her şey oldu, bitti...

Yetki kanununu da çıkaralım; sizin yetkiniz olmadığından değil, yetkileriniz var da, bunları, normal olarak, kullanamadığınız için birtakım hatalar oluyor; ama, bir daha da -rica edeceğim, arz edeceğim- şu hükümetin bakanları buraya geldikleri zaman, söyledikleri sözlerle birbirlerini tekzip etmesinler.

Hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Polat.

Üzerinde görüşmeleri tamamlanan maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.

Müteakip maddeyi okutuyorum:

MADDE 5 - Bu Kanun, yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN – Madde üzerinde Fazilet Partisi Grubu adına, Adana Milletvekili Sayın Ali Gören; buyurun efendim.

FP GRUBU ADINA ALİ GÖREN(Adana) – Muhterem Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; kısa arayla, ikinci defa söz almamı hoş görmenizi istirham ediyorum. Konunun üzerimde oluşturduğu ağır vebal, tenkitlerimizi yapmış olmamızın arkasından önerilerimizi de yapmayı icap ettirirdi. Bu hususta ikinci defa söz aldığım için hoşgörünüzü rica ediyorum.

Biraz önceki konuşmamda da çok kısa olarak ifade ettim. Hükümetimizden ricamız, vatandaşımızın zaten geçim sıkıntısı, yokluk ve fakirlik içinde kıvrandığı bu dönemde, birkaç gündür kamuoyunda da tartışıldığı üzre, özellikle, yaygın bir vergi salma anlayışından mutlaka kaçınması ve vatandaşımızı ikinci bir vergi şokuna tabi tutmamasıdır; bunu kendilerinden rica ediyoruz.

Dikkat edildiyse, iki gündür, vergi tartışılmaya başlandığından beri, vatandaştan "öyle ise, biz de yardım etmiyoruz" gibi bir aksiyon, reaksiyon tablosu ortaya çıkmıştır. Buna, hükümetin meydan vermemesi lazım.

Ortada da bir gerçek var. "Zaten, ekonomik kriz içinde olan devlet bütçesini hükümet bu yöne nasıl yönlendirmesi lazım?" diye sorulabilir. Bu hususta vatandaşlarımızın, medyanın ve yapılan bilimsel toplantıların ortaya koyduğu gerçekler var. Buralarda fevkalade önemli kaynaklar gündeme getirilmekte ve yollar gösterilmektedir.

Şimdi, fakir bir Anadolu köylüsü çocuğu olarak, zengin bilinen Adana halkının şu an içinde bulunduğu sıkıntıları yakından bilen bir milletvekili arkadaşınız olarak, benim önerim şu : Böyle anlarda, tabiî ki, yaygın fedakârlıkların ortaya konulması, yapılması lazım; ancak, bu fedakârlığı, elinde ne varsa ortaya koyan gönlü zengin yaygın vatandaş kitlesinden değil de, üzerinden denizden bir damla su alır gibi alınan, kendisinden böyle bir yardım talep edilince kendisine dokunmayacak kesime yüklemenin yollarını ve yöntemlerini geliştirmek lazım.

Bu hususta en akla geleni şu:; temmuz ayı içborç faizlerinin toplamı, 1 katrilyon 311 trilyon lira olarak belirlenmiştir; bu da gösteriyor ki, yıllık toplam içborç faiz ödemesi en azından 10 katrilyonu geçecektir; bu ödenecek faiz üzerinden -anaparaları dursun; faizlerinin de yüzde 90'ını alsınlar-yüzde 10'luk bir kesinti, hiç kimsenin sıkıntıya düşmesine yol açmaz ve bu hususta ortaya çıkacak miktar da, en azından 1 katrilyon mesabesinde olur. Vatandaşa salınacak, telefonundan akaryakıtına, arabasından evine, küçük esnafın gelirinden, fakir ve sıkıntıda bulunan işçi ve memurun maaşına kadar yapılacak salmayla elde edilecek miktar, 650 trilyon civarındaydı. Eğer, biz yapabilirsek..

BAŞKAN – Sayın Gören, siz, kanun tasarısının hangi maddesi üzerinde konuştuğunuzun farkındasınız herhalde; değil mi efendim?

ALİ GÖREN (Devamla) – Evet, bu kanun yayımı tarihinde...

BAŞKAN – Yürürlük maddesi üzerinde konuşuyorsunuz.

Buyurun efendim.

ALİ GÖREN (Devamla) – Evet, yürürlük maddesi üzerinde.

BAŞKAN – Ben, farkında olmadığınızı zannettim de...

Buyurun.

ALİ GÖREN (Devamla) – Efendim, hayır; ben farkındayım. Yürürlük maddesiyle ilgili olarak, genelini ilgilendirdiğini düşünüyorum.

Dolayısıyla, bu hususu hükümete öneriyor ve bu konuya dikkat etmesini rica ediyorum.

Ayrıca, biraz önce de söyledim; şefkat hareketlerini teşvik etmek ve önlememek... Özellikle, binalar yapılırken, sigorta sisteminin, aynı araba üretiminde olduğu gibi, gündemde tutulmasını tavsiye ediyorum; çünkü, araba firmaları, arabadan, arabanın üretiminden kaynaklanan konularda nasıl sigorta ödemek zorunda kalıyorlarsa, müteahhitlerin de, sadece yerden yığma binalar yapma sevdasından vazgeçip, üretimden kaynaklanan kusurların kendilerine irca olacağını bilerek, binaların yapımında gerekli titizliği göstermelerinin sağlanmasını diliyorum.

Diğer bir konu; yürek kanatan, yürek yaralayan ve millî olarak bizi vicdan azabına sürükleyen konu, Kızılay hususunda ortaya çıkan acı gerçekler. İlkokul yıllarında kolumuza taktığımız ve şeref duyduğumuz Kızılay rozetiyle... Bugün, millet, maalesef... Bir bakanımızın, Kızılaya yapılan bir yardımın yüreğini cız ettirdiğini söylemesi, yüreğimden geçen duygulara ve gönlümde beslediğim hislere tercüman olmuştur. Bugün, Kızılay'ın, ülkemizde fevkalade önemli görevlerle mükellef olması gerekirken, maalesef, ortaya çıkan acı tablo ve İkinci Dünya Savaşından kalma çadırları millete gösterip, kendilerine beş yıldızlı otel ziyafetleri çeken, Kızılay Meydanının göbeğine bina diken Kızılayın, halen, daha, bu hususta yapılan tenkitlere cevap bile vermeme ve milletin bu reaksiyonunu hesaba katmama duyarsızlığını tenkit ediyorum.

Rahmetli Atatürk, bize, çağdaş medeniyetin üzerine çıkmamızı öğütlemişti; ama, sadece yöneticiler, kendi yaşam standartlarını, çağdaş medeniyetin üzerine çıkarsın, beş yıldızlı otel imkânlarını kullansınlar; millet ise, açlık, sefalet içinde kalsın demedi; bize, millet olarak çağdaş medeniyetin üzerine çıkın dedi. Dolayısıyla, bu paylaşımın, Türkiye'de kökleşmiş bazı zihniyetlerin, yıllardır üzerinde oturduğu müesseseyi, belli imkânlarını kullanarak milletten uzaklaştıran, milletin, gönlünden, helal olarak verdiği imkânların sadece yüzde 6'sını, altını çiziyorum değerli milletvekilleri, Kızılay'ın, eline geçen hayır imkânlarının sadece yüzde 6'sını amacına uygun olarak kullandığı, onun dışında olanları, yolluk, ödenek, efendim kendi beylerinin, paşalarının yaşam keyfi için harcadığını görmenin acı ıstırabı içerisindeyim.

Ayrıca, ülkemizde, huzurunuzda teşekkür ederek yaâd etmek istediğim AKUT yardım derneği gibi, diğer derneklerin de oluşmasını ve bu hususta, sosyal etkinliğin ve bireyin teşebbüsünü sağlayacak ve teşvik edecek çalışmaların yapılmasına imkân verilmesini hükümetimizden ve vatandaşlarımızdan rica ediyorum.

Değişik illerden ve ilçelerden edindiğim bilgilere göre, vatandaşımız, şefkat hareketiyle, deprem bölgelerimize iletilmek üzere yoğun bir şekilde yardım toplamaktadır; bunun engellenmemesini, bizzat teşvik edilmesini diliyorum.

Yapılan bir hesaplamaya göre, ortaya çıkan büyük zararın milletimize genelleştirilebildiği ölçüde, en çok zarar görenlerin bile, 150 dolarlık zarardan ötesinin, değişik imkânlarla giderilebileceği hesaplanırken, halen, daha, vatandaşımızın belli bir kesiminin bundan bigâne ve bihaber kalması veya imkânların o tarafa kanalize edilememesi... Ama, ıstırap içerisinde bulunanların, ailece, hatta, sülalece sıkıntı ve perişanlık içerisinde yüzüyor olmasının önlenmesi de, vatandaşımızın tümünün, bu hayır hareketine, sosyal harekete, devlet baskısından, devlet tekelinden -bu anlayıştan- kurtulup, vatandaşın her birinin yapacağı hareketi kendisinin iletmesinin, göndermesinin, ulaştırmasının sağlanmasını ve bu hususta yapılacak adımların teşvik edilmesini diliyor; beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyor, milletimize, tekrar geçmiş olsun diyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Doğru Yol Partisi Grubu adına, Bursa Milletvekili Sayın Teoman Özalp; buyurun efendim.

DYP GRUBU ADINA TEOMAN ÖZALP (Bursa) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısının 5 inci maddesiyle ilgili olarak, DYP Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Memleketimiz, 17 Ağustos tarihinde büyük bir deprem felaketiyle karşı karşıya kaldı. Depremde binlerce vatandaşımızı kaybettik, binlerce vatandaşımız da yaralı olarak kurtarıldı; ancak, hâlâ enkaz altında çok fazla vatandaşımızın olduğunu biliyoruz; bu saatten sonra canlı olarak kurtarılma ihtimalinin de çok az olduğunun idraki içerisindeyiz. Depremde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza rahmet, yaralılara şifa, yakınlarına başsağlığı ve tüm milletimize sabır diliyorum; Yüce Allah'tan, memleketimizi, bir daha böyle felaketlerden korumasını niyaz ediyorum.

Bu deprem, bugüne kadar maruz kaldığımız deprem felaketlerinin en büyüklerinden biridir. 1939 Erzincan depremi de çok büyük bir felaket idi; ancak, Erzincan depremi, yalnız, Erzincan ve civarında büyük tahribat yapmıştır. Oysa, 17 Ağustos depremi, geniş bir sahada çok büyük bir yıkım yapmıştır. Gayet tabiîdir ki, bu depremin yaralarını sarmak çok kolay olmayacak. Ancak, hükümetin müdahalede bu kadar gecikmemesi gerekir idi. Depremin yarattığı şok birkaç saat içinde atlatılıp, günün aydınlanmasıyla birlikte müdahalenin başlaması gerekir idi. Bakın, bugün dahi -ki, depremin üzerinden 11 gün geçti- vatandaş hâlâ feryat ediyor "Hükümet nerede, devlet nerede" diye bağırıyor.

Depremin arkasından başlayan yağmur, depremzedeler için ikinci bir deprem felaketi yaşattı. Çadır bulamayan, barınacak bir yer bulamayan vatandaşlarımız, bir de yağmurla ve çamurla mücadele etmek mecburiyetinde kaldılar. Bırakın çadırı, normal naylona razı olan vatandaşlarımız, naylon bulmakta dahi zorluk çekti. Bu yaşanan sıkıntıların hepsi, tamamen organizasyon bozukluğundan kaynaklandı.

Değerli milletvekilleri, esasen, sivil toplum örgütleri, özel sektör ve vatandaşlarımız, güçleri dahilinde yardım için deprem bölgelerine koştular. Diğer ülkelerden hem kurtarma ekipleri hem de sağlık ve yardım ekipleri geldi. Depreme en az maruz olan ülkelerden dahi tam teşekküllü, dinleme cihazlı, enkazlardaki canlıları tespit edecek şekilde eğitilmiş köpekleriyle kurtarma ekipleri geldi. Biz, gerek yurt içinden, gerek yurt dışından yardıma koşanlara içtenlikle teşekkür ediyoruz. Bu yardımlar olmasaydı, depremde kaybettiğimiz vatandaşlarımızın sayısı çok daha fazla olacaktı.

Değerli milletvekilleri, her şey bir yana, hükümet, yalnızca bu yardımları organize edebilseydi, sıkıntı bu kadar büyük olmazdı. Şimdi, iktidar, doğal afetlerle ilgili yetki kanununu teklif ediyor. Bu kanunun ilkeleriyle ilgili kısmına bir göz atalım. Bakın, burada, (a) bendinde, Bakanlar Kurulunun, doğal afetlere maruz kalan yerlerde normal yaşamın devamını sağlayacak hizmetlerin verimli, etkin ve hızlı bir şekilde yürütülmesini göz önünde bulunduracağı belirtiliyor. Peki, bugün, bu hizmetlerin verimli, etkin ve hızlı bir şekilde yürütülmesine mani bir mevzuat mı var? Mani olan bu mevzuatı değiştirmek için mi kanun çıkarılıyor? Anlamak mümkün değil. Siz, hükümet olarak, bugün, verimli, etkin ve hızlı bir şekilde hizmet yürütürseniz, size, kim "hayır" diyecek; hangi kanun, hangi mevzuat çalışmanıza mani olacak? Bu şekildeki süratli hizmet yürütülmesine söylenecek tek şey, teşekkürdür.

Sayın milletvekilleri, (b) bendinde ise, doğal afet bölgesindeki hasar ve tahribatın bir an önce giderilmesinin göz önünde bulundurulacağı belirtiliyor. Gayet tabiîdir ki, afet bölgesindeki hasar ve tahribatın bir an önce giderilmesi gerekir. Bu tatbikat için kanun çıkarmaya gerek var mıdır? Maalesef, bunu da anlamak mümkün değildir. İlgili kuruluşlara derhal talimat verilir, iş organize edilir ve depremdeki hasar ve tahribat bir an önce giderilir. (c) bendinde ise, doğal afet bölgesindeki hizmetlerin yürütülmesinde ilgili kuruluşlar arasında eşgüdümün sağlanmasından bahsediliyor. Bu eşgüdümün sağlanmasında da kanun çıkarmaya gerek yok. Bugün, bu eşgüdümü hükümet üyeleri, valiler ve kaymakamlar çok rahat yürütebilirler, çok rahat bu eşgüdümü sağlayabilirler. Ben depremin birinci günü Bursa Valiliğindeydim, orada bu eşgüdümle ilgili güzel bir çalışma gördüm; yani bunun mümkün olduğunu burada ifade etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, (d) bendinde de ülke çapında depreme dayanıklı, çağdaş bir yapılaşmanın sağlanmasından bahsediliyor. Bugün elimizde bulunan kanun ve yönetmelikler, tam manasıyla uygulandığı, tatbik edildiği takdirde, depreme dayanıklı çağdaş yapılaşmaları rahatlıkla sağlayabiliriz. Mühim olan, imar planlarının tanziminden, yapıların, zemin mekaniğine göre zemin etütlerinin yapılmasına, binaların mimarî ve statik projelerinin yönetmeliklere uygun tanzimine, bilahara inşaatların bu projelere göre aynen yapılmasını sağladığımız zaman, arzu edilen neticeye ulaşılır. Bu neticeye ulaşmak için, elimizde her türlü mevzuat, kanun ve yönetmelikler var. Mühim olan, bunların hepsinin tam manasıyla tatbikini sağlayabilmektir, işin üzerine ciddiyetle gitmektir, işi sağlam tutmaktır.

Burada, Bayındırlık ve İskân Bakanlığının, afet bölgesindeki belediyelerin elinden imar planı yapma ve ruhsat verme yetkisini almasından bahsetmek istiyorum. Kadroları imar planı yapmaya, ruhsat vermeye yeterli olan belediyelerden yetkilerin alınması doğru değildir. Bu belediye yetkililerinin moralini bozar, çalışma heyecanını azaltır, şevklerini ortadan kaldırır. Şayet, hataları tespit edilen belediyeler varsa, önce bu tespit yapılır. Ondan sonra da, hataları tespit edilen belediyelerin hem ellerinden yetki alınır hem de bu hatayı yapanlar hakkında hukukî işlem yapılır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütün bu söylediklerimden, böyle bir kanun çıkarmaya gerek yok şeklinde bir düşünceye sahip olduğumuz kanaatine varabilirsiniz; ancak, DYP Grubu olarak bizler, bu kanunun, bir nebze de olsa yaralara merhem olacağı ümidiyle, kanuna müspet oy vereceğimizi beyan ediyoruz.

Kanunun, memleketimiz için hayırlı olması temennisiyle, DYP Grubu adına hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Özalp.

Şahsı adına, Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş?..

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Efendim, Tokat Milletvekili Bekir Sobacı konuşacaklar.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Sobacı.

BEKİR SOBACI (Tokat) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; hepinize saygılar sunuyorum.

Sözlerime başlarken, başsağlığı, şifa ve sağlık dileklerimi yineliyorum millî afet ve millî yas dolayısıyla.

Burada, bir yetki kanunu tasarısının son maddelerine gelmiş bulunuyoruz. Yürürlük maddesi üzerinde şahsım adına söz aldım.

Evet, aciliyeti sebebiyle, bu kanun, yarın yürürlüğe girecek ve bir yetki kanunu olması hasebiyle de, bir yetki süresi, tahdidi var; üç aylık bir yetki veriyoruz sayın hükümetimize.

Şimdi, burada, yine sözlerimin başında, iki tavra işaret etmek istiyorum; biri basının tavrı, biri de iktidarın ve burada konuşan bazı milletvekillerinin tavrı ve ifadeleri üzerine. Basın, burada yapılan konuşmaları, maalesef, çarpıtarak veriyor; yani, ben, deprem süresince yaptığı faydalı çalışmaların, burada da pozitife yaklaşmasını temenni ederdim. Daha sonra, yine, burada konuşan bazı milletvekili arkadaşlar, dedikodu yapıldığını ifade etti. Eğer, bu afeti, burada, muhalefet olarak, konuşanlar olarak istismar etme gayreti olsaydı, çok daha farklı konuşmalar yapılabilirdi. Buraya çıkan her arkadaşımız, her grup sözcüsü dikkatli konuşmuştur; bunu ifade etmek istiyorum; ama, burada, yine, hükümet kanadının ifadelerinde, konuşan arkadaşların ifadeleri olarak, onların üzerine yapılan konuşmalarda biraz istihfaf ve istihza ifadeleri gördüm ve bundan da üzüldüm.

Şimdi, önümüzde üç ay süre var. Elbette, şimdiye kadar çıkarılan yasalar, zaten yürürlüktedir, Bakanlar Kurulu, onları da yürütecek; ama, benim merak ettiğim şudur: Keşke, bu yetkiyi isterken, hükümet adına çıkacak bir üyemiz, bu üç ay içerisinde neler yapılacağının hazırlığını, beyin jimnastiği yaptıklarını ifade ederek, önümüze bir veri tabanı koysalardı, getirdikleri bu veriyi, burada, bizlere de iletselerdi, bizim de gönlümüz çok daha rahat olurdu; en azından 25 milyon insanı ilgilendiren bu afette de bütün bir ülke daha rahat bir psikoloji içerisine girerdi diye düşünüyorum.

Burada, bu üç ay içerisinde yapacağınız düzenlemelerde, bazı tavsiyelerde bulunmak istiyorum. Toplu Konut İdaresinden sorumlu Bakan "bir kuruş para yok" diyor. Bilemiyorum, Emlakbank ve Toplu Konut İdaresinin elinde ne kadar konut var. Elbette, inşaat sektörü, uzun bir süredir bir durgunluk yaşıyor. Ben, değerlendirmesi için hükümetimize şunu ifade etmek istiyorum: Acilen, hiçbir şeyin gözünün yaşına bakmadan, bu eldeki toplu konutları yurt dışındaki işçilerimize, yurt içindeki tasarruf sahiplerine, belki maliyetine bile bakmadan; çünkü, başka yönden borçlanarak toplayacağınız fonun, paranın maliyeti.... Şunu ifade etmek istiyorum ki, bu konutları cazip fiyatlarla satışa sunduğunuzda ve de bir deprem yardımı olduğunu ifade ettiğinizde, hem yurt içinde hem de yurt dışında, tasarruf sahibi vatandaşlarımız tarafından ilgi duyulacağına inanıyorum. Bu, en azından faizle borçlanmaktan, bir de uluslararası kuruluşlara el açmaktan daha hayırlıdır diye düşünüyorum.

Yine, bu noktada, üzüldüğümüz konulardan biri, hâlâ, deprem bölgesinde etkin bir kriz yönetiminin olmadığını da görüyoruz. Yarın yürürlüğe girecek. Üç ayda neler getireceksiniz? Ondan da önce, halen yaptıklarınızın, çok müspet manada, bazı sonuçlarını görmemiz gerekirdi; ama, ne Afet İşlerinden gönderilenler ne de o bölgedeki sorumlular, çadırların seçim yerinde bile, maalesef, acze düşmüşlerdir. Perşembe gecesi, Gölcük'te, kaymakam ile donanma komutanının, 2 500 çadırın kurulacak yeri tespit etmediğini, aralarında yer seçiminde anlaşmazlık çıktığını üzülerek gördüm. İşte, bu tip gecikmeler ve çadırların kuruluş yeri de, o vatandaşı çamur deryasında ve göl içerisinde bırakmıştır. Maalesef, o kadar iş makinesi -özel sektörün, şirketlerin, belediyelerin iş makineleri- orada kilitlenmiş kalmışken, çadırların kurulacağı bölgeyi, topraktan izole edecek bir taban döşemesi, malzeme serimini bile beceremedik. işte, bunları, biz, üzülerek ifade ediyoruz; oy toplamak, oy avcılığı sebebiyle bunları söylemiyoruz değerli arkadaşlar.

Onun için, bu noktada neler yapılabileceği konusunda, özel sektörün ve kooperatiflerin elindeki boş konutların, inşaat sektöründeki durgunluk sebebiyle, bitmiş, oturulabilir ya da oturmaya yakın hale gelmiş konutların kira bedellerinin -birtakım fonları belki yeniden oluşturacaksınız bu yetki sebebiyle- hükümet tarafından karşılanması ve de imar çalışmalarında...

Şunu ifade etmek istiyorum: Gelin, bir hayırlı başlangıcı sizler yapın hükümet olarak. Bu memleketimizin tarihinde alyans apartmanları var. Bir dönem, bütçe boşaldı deyip, vatandaştan altın yüzükleri toplayıp, alyans apartmanları diye kötü bir örnek var. Gelin, siz, iyi bir başlangıç yapın -MÜSİAD'ı, TÜSİAD'ı, sanayi odaları, kendi adlarına- 50 dairelik, 100 dairelik binalar yapın, tabelalarını oralara asalım, çocuklarımıza iyi bir örnek kalsın diyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Sobacı.

Şahsı adına Sayın Aslan Polat?.. Yok.

Sayın Mehmet Batuk?.. Yok.

Sayın Yakup Budak?.. Yok.

Sayın Mustafa Geçer?.. Yok.

Sayın Mehmet Ağar?.. Yok.

Sayın Mustafa Kamalak?..

MUSTAFA KAMALAK (Kahramanmaraş) – Teşekkür ederim, vazgeçiyorum efendim.

BAŞKAN – Sayın Ali Oğuz?.. Yok.

Sayın Ali Şevki Erek?.. Yok.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.

6 ncı maddeyi okutuyorum:

Madde 6- Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – Madde üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına, Kütahya Milletvekili Sayın Ahmet Derin; buyurun efendim.

FP GRUBU ADINA AHMET DERİN (Kütahya) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. 157 sıra sayılı yetki yasası tasarısının son maddesi olan 6 ncı maddede "Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür" maddesinde, Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Tekraren, hepinizi saygıyla selamlıyorum; bu vesileyle de, tüm milletimizin başı sağ olsun, geçmiş olsun dileklerimi yineliyorum.

Evet, Bakanlar Kurulu yürütür, ama, nasıl yürütür; bu konuda, Grubum ve şahsım adına, düşündüklerimi, daha önce gördüğümüz bazı aksaklıkları hangi noktalara dikkat edilerek yürütülmesi gerektiğini ifade etmek için huzurlarınızdayım.

Malum olduğu üzere, ülkemiz bir deprem bölgesi ve bugüne kadar, birçok bölgede, küçük büyük depremler oldu. Asrın en büyük depremini şu anda yaşıyoruz. Birçok tecrübelerimiz var. Bu tecrübeler, güzel, iyi tecrübeler olduğu gibi, o olayların arkasında, millette bıraktığı kötü sonuçlar ve kötü kanaatler de var.

Şimdi, trilyonlarla ifade edilen, katrilyonlarla ifade edilen yardımlar toplanıyor; vergi limitleri değişiyor -daha sonra bir vergi yasası, tekrar, belki, gelecek- fonlar oluşuyor. Eğer, biz, bu fonları, daha önceki deprem bölgelerinde uygulanan bu imkânları, bu yardımları, adil, yerinde kullanmayacak olursak, daha kötü sonuçlar doğururuz diye düşünüyorum.

Depremzedeler var şu anda; ama, depremzadeler de oluşuyor her dönem. Kütahya'da, kendi bölgemde, 1970'lerde Gediz depreminden sonra, hatta, Lice depreminden, Varto depreminden sonra bu bölgelerde, Ağrı'da ve birçok bölgede, daha önceki dönemlerde, senelerde meydana gelen depremlerde birçok depremzade türediğini ve yıllar geçtikten sonra, yardım için gönderilen birçok ürünün veya yardım maddelerinin yıllar sonra birilerinin depolarında bulunduğunu basından okumuştuk. Ona göre, çok dikkat ederek, adil bir şekilde, gerçek manada ihtiyaç sahiplerine bu paraların verilmesi, bu yardımların yapılması gerektiğini burada ifade etmek istiyorum.

Bir konuya daha değinmek istiyorum. Bakın, yapılan bu yardımlar, gönüllü kuruluşların topladıkları yardımlar, güya, formalite eksikliğinden dolayı İstanbul Valisi tarafından bloke ediliyor. "Zenginin gönlü oluncaya kadar fakirin canı çıkarmış" derler, Anadolu'da bir tabir vardır. Şimdi, siz, bunları alacaksınız -Bosna-Hersek'te de böyle oldu- repoya yatıracaksınız, altı ay bekleyeceksiniz. Altı ay sonra postal, şeker, sigara göndermeye kalkarsanız, emin olun, bu milletin yardım yapma duygularını istismar etmiş olursunuz, onları hayal kırıklığına uğratmış olursunuz, yerinde kullanmamış olursunuz, zamanında kullanmamış olursunuz. Millet çamurda, fakir ve fukara; okul başlıyor, kış geliyor. Bir an önce, bu yardımları bloke edeceğinize, bunlar nasıl topluyorlar, yerinde kullanıyorlar mı, bunları denetlemeniz kâfidir diye düşünüyorum.

İnsanlar yardımı niye yapar; ya insan sevgisinden veyahut da Allah korkusundan, inancından dolayı yapar. Şimdi, inancından dolayı yapan insanlar, nereye isterse yapsınlar; ama, yapılan yeri... Televizyonlar bile yardım toplayabiliyor, kuruluşlar yardım toplayabiliyor da "gönüllü kuruluş" adı altındaki derneklerin, yıllardan beri bu memlekette böyle mağdur durumlarda, bu milletin başına böyle musibet ve belalar geldiği dönemlerde yardım eden bu derneklerin, bilinen derneklerin bu paralarına formalite eksikliği diye bloke koymak, bana göre çok büyük hatadır diye düşünüyorum.

Bir konuya daha değinmek istiyorum. Dün gece televizyonlara intikal etti, biliyorsunuz. İstanbul Valisi, İstanbul ilçe belediye başkanlarını topladı. Evet, şurada topladı, burada topladı; ben, bununla ilgilenmiyorum. Bize intikal eden şudur: Vali, şu yetki yasasından önce -sanki valinin elinde bir fon kurma hakkı varmış gibi- bu yetki yasasını hükümetten önce kullanıyor. Ne diyor belediyelere: "Bütçe gelirlerinizin yüzde 1'ini dört eşit taksitte, benim gösterdiğim fonda toplayacaksınız." Allah! Allah!.. Zaten, bugüne kadar, belki bütçelerinin yüzde 1'ini değil, o İstanbul belediyeleri, o yakındaki belediyeler -belki yüzde 1'in üzerinde- makinesini, dozerini, mazotunu, aşevini, yiyecek maddesini, elindeki mevcut çadırları, personelini, her şeyini zaten oraya transfer etti. Bir de Bakan diyor ki: "Dört taksitte, şu kadar, şey yapacaksınız." İller Bankasındaki fonlarını kesin; ondan sonra, birçok yardım yaptıktan sonra, yüzde 1'in, yüzde 2'nin, yüzde 3'ün üzerinde yardım ettikten sonra da, tutun, bunu... Bir vali çıksın orada... Şov yapmak diyorum ben buna; başka... Böyle bir hakkının olduğuna da ben inanmıyorum. Ne demek, belediye gelirlerinin yüzde 1'ini bir fonda toplayacaksın! Bakın, hükümet bile yapamıyor da, böyle bir fon tesis etmek için, bir yetki yasası istiyor Büyük Millet Meclisinden. Bunun, bir an önce, Bakanlar Kurulu ve sayın yetkililer tarafından, bakan tarafından hatırlatılmasını ve derhal durdurulmasını burada talep ediyorum; buna hakkımın olduğuna inanıyorum.

Bir konuyu daha gündeme getirerek konuşmama son vermek istiyorum.

Bakın, 27.8.1999 tarihli Cumhuriyet Gazetesi -hepimizin odalarına dağıtılan gazete- "Depremden sonra Türkiye'de köktendinci akımların güç kazanmasından endişe ettiklerini belirten İsrailli çevreler, Türkiye'ye Batı'nın yardım sağlaması gerektiğini, İsrail'in de bunu yaptığını söylediler" diyor. Ayrıca, NTV'de dış dünyadan, basından özetlerde, İtalyan basını diyor ki: "İslamcılar öne geçince devlet harekete geçti, İslamcılarla rekabet etmeye başladı." Ne enteresan bir şey! Yardım gelsin de nereden gelirse gelsin. Bu memleketin yüzde 98'i Müslüman, yüzde 99'u Müslüman.

Bunun dışında, bakın, devletin resmî organı olan TRT, Malezya'nın dışında hiçbir İslam ülkesinin oradaki ekiplerinin ismini vermiyor. Ne kadar enteresan! O İslam ülkeleri bize darılmaz mı, küsmez mi?! Şimdi, fert başına millî geliri 200 dolar olan, kendisi geçime muhtaç olan Bangladeş, tutmuş, heyet göndermiş, yardım yapmış. Bangladeş, kendisi yardıma muhtaç, bizim onda 1'imizden daha aşağı bir gelir düzeyi olan bir ülke, İslam ülkesi; ismini duymadık. Bakın, bir basın organımızdan intikal ediyor, İran'ın yardım ettiğini göstermek için "Yeni göreve başlayan Türkiye'nin Tahran Büyükleçisi Turan Moralı -yani, Tahran'daki bizim büyükelçimiz- güven mektubunu İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi'ye sunarak, İran Hükümetinin yaptığı yardımların, depremzedelerin yarasının sarılmasında önemli bir katkı sağladığını söyledi" deniliyor. Bazı basın organlarımız da "İran nerede? Komşumuz!" deniliyor. Bak, yapmış; ama, belki reklam yapmamış.

Suriye; 50 ton tıbbî malzeme, 15 ton çocuk gıdası, battaniye, çadır, sağlık ekibi. Kuveyt; 12 kişilik kurtarma ekibi, 20 uçak, insanî ve tıbbî yardım. Mısır, fakir bir Mısır; 190 kişilik kurtarma ekibi, 30 doktor, Sakarya bölgesine 140 yatak kapasiteli tam teşekküllü 2 sahra hastanesi, Serdivan bölgesine 500 kişilik çadır kamp, günde 9 bin ekmek üretim kapasiteli 6 fırın, 6 jenaratör, 10 ton ilaç, 10 ton dezenfekte malzemesi. Bahreyn; 30 ton tıbbî cihaz. Irak; Türkiye'nin istediği kadar hampetrol. "Amerika'nın verdiğini vereceğim, açın şu petrol hattını" diyor, açamıyoruz. Bakanlar Kurulu yürütür... Bu Bakanlar Kurulunu kim yürütür; onu sormak lazım. Yani, bu maddede var da, bizim Bakanlar Kurulunu kim yönetir?

İSMAİL KÖSE (Erzurum) – Meclis tabiî.

AHMET DERİN (Devamla) – Meclis işte... Söylüyoruz, görelim; hadi açsınlar o petrol hattını!.. Bakın "sizin rafineriniz de yandı, istediğiniz kadar bedeva petrol" diyor Saddam. Hadi, buyurun, gücünüz yetiyorsa açın!.. Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Suudi Arabistan, Tunus, Fas... İslam Âlemi Birliği (Rabıta); 300 ton insanî ve tıbbî yardım malzemesi. Çok enteresan!

Şimdi, bu millet, tüm İslam âlemi...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Derin.

AHMET DERİN (Devamla) – Sayın Başkan, herkese 1 dakika eksüre verdiniz.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum efendim. Yürütme maddesi üzerinde, Genel Kurulu gerektiği kadar aydınlattınız; çok teşekkür ederim.

AHMET DERİN (Devamla) – Hakikatlerden korktunuz herhalde diye düşünüyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Değerli milletvekilleri, madde üzerinde, şahsı adına, Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş.

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – İstanbul Milletvekili Osman Yumakoğulları konuşacak.

BAŞKAN – Sayın Yumakoğulları, buyurun efendim.

OSMAN YUMAKOĞULLARI (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi, şahsım adına saygıyla selamlıyorum.

20 nci Yüzyılın en büyük felaketini hep beraber yaşadık. Ankara'dan çıkıp İstanbul'a varıncaya kadar 14 saat geçti. Düzce, Sakarya, Derince, İstanbul, Yalova; buraları dolaştığımız vakit, gerçekten, büyük felaketin varlığının ne derece büyük olduğunu bizzat müşahede etmiş olduk. Allah Teala Hazretleri yüce milletimizi böyle felaketlerden muhafaza etsin.

Dahası vardı, hep beraber gördük. Hani, Yunus'a sormuşlar, dünya nedir diye, "ana rahminden geldik pazara, bir kefen aldık, döndük mezara" diyor. O kefen bile nasip olmadı çoklarına. Görüyorsunuz, greyderler çukurları açtı, olduğu gibi o insanlarımız oralara gömüldü.

Değerli arkadaşlar, bu yetki yasasını çıkarmak için epeyce bir gayret sarf edildi. Şimdi "Bakanlar Kurulu yürütür" maddesi üzerinde duruyoruz. Bu tasarıyla, deprem bölgesinde normal hayata dönülebilmesi, hasar ve tahribatın giderilmesi amacıyla bazı kanunlarda ivedi olarak değişiklik yapılması, bölgedeki hizmetlerin bir merkezden, eşgüdümlü olarak yürütülmesi, doğal afetlerin oluşturduğu yıkımın daha az zararla atlatılması için, ülke çapında geçerli olacak düzenlemelerin yapılması; aynı zamanda, ihtiyaç duyulan yasal tedbirlerin vakit kaybetmeden alınması için yetki isteniyor. Bu yetkiler verilmelidir. Buna ihtiyaç vardır; ama, bu yetki verildiği vakit, her şeyden önce, toplumumuzun bütün katmanlarını nazarı itibara almamız gerekir.

Arkadaşlarımız bahsettiler. Bu devlet ile millet kaynaştığı gün, Allah'ın izni keremiyle, bu milletin herkese ve bütün dünyaya örnek birtakım olayları ortaya koyacağı malumdur. Heyhat ki, yapılan yardımlara elkoyuyoruz, şunu yapıyoruz, bunu yapıyoruz. Bunlar yanlış olan işlerdir. Bunun düzeltilebilmesi için devletimiz ile milletimizin el ele vermesi, yüzbinin üzerindeki konut açığını kısa zamanda halletmesi gerekir. Bunu da yapabilecek güce, inanca sahibiz. Bunu tahakkuk ettirebilmek için, birinci planda, inanmamız gerekiyor; ikinci planda, işi takip etmemiz gerekiyor; üçüncü planda da, işi ehline vermemiz, adaletten ayrılmamamız, mağdur olan insanların tamamına birden, hakkaniyet kavramına uygun bir şekilde, yardım yapmamız gerekiyor.

Bu duygu ve düşüncelerle, bu kanunun milletimize hayırlı olmasını diliyor; saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Yumakoğulları.

Şahsı adına, Sayın Aslan Polat?..

ASLAN POLAT (Erzurum) – Konuşmayacağım.

BAŞKAN – Sayın Mehmet Batuk?.. Yok.

Sayın Yakup Budak?.. Yok.

Sayın Mehmet Ağar?.. Yok.

Sayın Mustafa Kamalak?.. Yok.

Sayın Bekir Sobacı?.. Yok.

Sayın Ali Oğuz?.. Yok.

Sayın Ali Şevki Erek?..

ALİ ŞEVKİ EREK (Tokat) – Konuşmayacağım Sayın Başkan.

BAŞKAN – Görüşmeleri tamamlanan maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Değerli milletvekilleri, tasarının tümü açık oylamaya tabidir.

Açık oylamanın şekli hakkında Genel Kurulun kararını alacağım.

Açık oylamanın elektronik oylama cihazıyla yapılması hususunu oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Değerli milletvekilleri, açık oylama için 3 dakika süre veriyorum ve oylama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Değerli milletvekilleri, Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanunu Tasarısının yapılan açık oylamasının sonucunu arz ediyorum:

Katılan milletvekili sayısı : 276

Kabul : 269

Ret : 3

Çekimser : 1

Mükerrer : 3

Böylece, kanun tasarısı kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır; hayırlı ve uğurlu olmasını temenni ediyorum.

Değerli milletvekilleri, Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısı ve Denizli Milletvekili Mustafa Kemal Aykurt’un, Bursa Milletvekili Teoman Özalp ile Sakarya Milletvekili Nevzat Ercan’ın, Bursa Milletvekili Faruk Çelik’in, Diyarbakır Milletvekili Abdulbaki Erdoğmuş ve 2 Arkadaşının, Kayseri Milletvekili Sadık Yakut’un, Kütahya Milletvekili Seydi Karakuş ve 4 Arkadaşının, İstanbul Milletvekili Mustafa Baş ve 40 Arkadaşının, Çorum Milletvekili Melek Denli Karaca’nın, Erzincan Milletvekili Sebahattin Karakelle’nin, Kayseri Milletvekili Hasan Basri Üstünbaş’ın, Ankara Milletvekili Ayşe Gürocak’ın, Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekili Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük’ün, Adıyaman Milletvekili Mahmut Göksu ve 15 Arkadaşının; Yüksek Öğretim Kanununa Bir Geçici Madde Eklenmesine ve Aynı Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifleri ve Anayasa ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Adalet Komisyonları raporlarının görüşmelerine başlıyoruz.

2. – Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısı ve Denizli Milletvekili Mustafa Kemal Aykurt’un, Bursa Milletvekili Teoman Özalp ile Sakarya Milletvekili Nevzat Ercan’ın, Bursa Milletvekili Faruk Çelik’in, Diyarbakır Milletvekili Abdulbaki Erdoğmuş ve 2 Arkadaşının, Kayseri Milletvekili Sadık Yakut’un, Kütahya Milletvekili Seydi Karakuş ve 4 Arkadaşının, İstanbul Milletvekili Mustafa Baş ve 40 Arkadaşının, Çorum Milletvekili Melek Denli Karaca’nın, Erzincan Milletvekili Sebahattin Karakelle’nin, Kayseri Milletvekili Hasan Basri Üstünbaş’ın, Ankara Milletvekili Ayşe Gürocak’ın, Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekili Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük’ün, Adıyaman Milletvekili Mahmut Göksu ve 15 Arkadaşının; Yüksek Öğretim Kanununa Bir Geçici Madde Eklenmesine ve Aynı Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifleri ve Anayasa ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Adalet Komisyonları Raporları (1/521, 2/128, 2/141, 2/175, 2/225, 2/228, 2/230, 2/235, 2/259, 2/261, 2/268, 2/269, 2/276, 2/280) (S. Sayısı : 161) (1)

BAŞKAN – Komisyon?.. Burada.

Hükümet?.. Burada.

Değerli milletvekilleri, komisyon raporunun okunup okunmaması hususunu oylarınıza sunacağım: Raporun okunmasını kabul edenler... Etmeyenler... Raporun okunması kabul edilmemiştir.

Tasarının tümü üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Amasya Milletvekili Sayın Ahmet İyimaya; buyurun efendim.

Süreniz 20 dakikadır.

DYP GRUBU ADINA AHMET İYİMAYA (Amasya) – Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerimin başında, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Aziz arkadaşlar, büyük milletimiz, dar zamanda zor sıyrılabileceği bir şokun içerisinde. Millî ıstırap, ruhumuzu ve vicdanımızı bütün şiddetiyle sarmış vaziyette. Evler, onbinlere mezar olmuş. Dün elimizde olan değer ve kaynaklar, bugün mevcut değil. Tekerrür eden depremlerin malum suçluları, keyfîlik cennetinde yaşamlarının tadını çıkarıyorlar. Verilen deprem raporlarına rağmen, o raporlara kulak asmayan siyasîler, yani o günün siyasîleri, yine bugünün siyasîleri. Çürük zemine imar izni verenler, demirden, çimentodan çalanlara göz yuman devlet görevlileri, yine aynı görevliler. Eleştiriye tahammül edemeyen büyük devletimizin yücelerde oturanları, aczin haşmetini sergiliyorlar. Bu hava, bizim havamız değil. Bu zaaf, bizim kudretimiz değil.

Şimdi, ne yapıyoruz? Felaketin gölgesinde, işlenen suçların sayılarını dahi sayamayacağımız bir suçlular hummasında, affı şahaneyi görüşüyoruz. Milletimize saygının ve acıları paylaşmanın gereği bu mu?! Yarısından fazla harfleri cumhurdan, halktan mürekkep cumhuriyetin derin idraki bu mu?! Daha evvel "Meclise dayatılıyor" deniliyordu. Şimdi, Meclis, millete gündem mi dayatıyor?! Afetin can evinden vurduğu gün, milletin suçlulara karşı olan haklı öfkesini ayaklarımızın altına aldığımızın farkında mıyız? Rakik kalpli bir siyasînin seçim öncesi af teklifine bir partinin koşmasını anlamakta zorluk çekmiyorum; ama, iktidar ortağı iki partinin, üstelik kökünde devletin ve müteahhitlerin suç tohumları yatan millî yas gününde affa koşar adım yönelmelerini anlamakta zorluk çekiyorum.

(1) 161 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Değerli milletvekilleri, af, siyasetçinin elindeki en temel adlî yetkidir. Af, olur olmaz, her zaman veya sık aralıklarla kullanılabilen bir salahiyet değildir. Aftan beklenenlerin gerçekleşebilmesi, affın hizmet ettiği amaçların dışına taşırılmamasıyla ancak mümkün olabilir. Af, Türk siyasetinin elinde yozlaşmış, amacından saptırılmış, toplumu suçlular evine döndüren bir araç haline dönüşmüştür. Bir affın siyasî istismar için mi, toplumsal barış için mi çıkarıldığını anlamanın kolay ve basit bir yolu vardır. Gündeme getirilen affın toplumsal tabanı var mıdır sorusuna verilen cevap, sizi doğru yargıya götürecektir.

Sahi, şu günde ve şu anda görüştüğümüz af, bölünmez bir bütün olan Türk Milletinin hangi kesiminden gelmiştir? Hangi coğrafyadan böyle bir talep akmıştır? Hangi sağlıklı kamuoyu yoklamasından böyle bir istek sonucuna ulaşılmıştır? Hangi sivil toplum örgütü böyle bir ekseni gündeme getirmiştir? Cevap, hiçbiri... Merak ediyorum; 57 nci hükümet, toplumsal talebin varlığı için, bir siyasîlerinin affı dilemelerini yeterli mi görüyorlar? Bu tip ikamelerin bir mutlakıyet, bir krallık geleneği olduğunun bilincinde midirler? Bu suallerin zorunlu cevabı, af yetkisini kötüye kullandığınızdır, istismar ettiğinizdir, küçük siyasetinize alet ettiğinizdir.

Aziz milletvekilleri, 1974 affını çıkaran hangi siyasî zihniyetse, şu anda affı çıkaran da aynı siyasî zihniyettir. 1974 affının tahribatı ne idiyse, 1999 affının tahribatı da benzerinden başkası olmayacaktır. 1974 affının zihniyet ortakları hangi kaçınılmaz kaderi paylaşmışlarsa, 1999 affının ortakları da aynı müşterek kaderi paylaşacaklardır.

Değerli milletvekilleri, toplum düzenini sağlayan, güvenliği besleyen ortak bir inanç değeri vardır; suç işleyenler, cezalarını çekerler. Ceza ve infazın mutlaka gerçekleştirileceği inancı, sistemin ve siyasetin hassasiyetle koruması gerektiği bir temel değerdir; bu değeri göçerten uygulamalar, sosyal kamu düzenini sarsar. Her on senede bir genel af getirirseniz, devlet olarak inandırıcılığınızı, müeyyide uygulama kabiliyetinizi yitirirsiniz; ceza kanunlarımız oyuncak, mahkemelerimiz sanal ve infazlar etkisiz olmaktan kurtulamaz.

Hukuk devleti, kanunlara yansıyan millî iradenin suça öngördüğü cezaları uygulayan devlettir. Deprem testini yapmayan memur "Memurin Muhakematı Kanunu var, beni yargılayamazlar" derse; adam öldüren "af var; olmazsa, indirim var" nakaratını söylerse; size kim inanır, kim güvenir!

Ceza ısrarını, af ve benzeri müesseselerle yitiren devlet, suçsuzların ve mağdurların kalbinden silinmeye başlar. Cezaların kesinliği, toplumun savunma aracı oluşu ve suçluyu eğitici özelliklerini elleriyle yıkan bir sistemi, millet hayrına göremiyoruz.

Değerli arkadaşlar, af tasarısının dayandırıldığı gerekçe, affı açıklamaktan uzaktır. Cumhuriyet, gelişimimizin ve çağdaşlığın önemli bir ivmesidir. Bu yapısıyla dahi cumhuriyetin kaldırabileceği af kapasitesi tektir ve o da 1933 yılında gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyeti belli aralıklarla mükerrer affın masum gerekçesi yapmak, bir tapınma değilse, onun sırtından siyasî prim toplamaktan başka bir şey değildir. Cumhuriyet, hepimizin, milletimizin gönlündedir. Onu, siyasî istismarınızın ucuz perdesi olarak kullanmayın; onu gerekçenize can simidi yapmayın. Asıl maksadınızı, dürüst siyaset adına mertçe ortaya koyun. Deyin ki "biz çağdaş bir cezaevi yönetimi oluşturamadık; suçluları ıslah edemiyoruz, onları besleyemiyoruz, barındıramıyoruz; çareyi, suçluları millete salmakta bulduk; mağdurların, anaların, bacıların seslerine kulak asmıyoruz." "Parmak bizde ise mühür bizdedir; kuvvet bizde ise, ferman-ı af bizdedir" deyin. Bu cesareti gösterin. Takıyyenin övgüdeğer muhaliflerinin bir maksat gizleme sanatı olarak şimdi takıyyeye nasıl sarıldıklarını ibretle izliyoruz.

Aziz arkadaşlar, af, muayyen bir zaman için, devletin, millet adına ceza sisteminden feragat etmesidir; suç ve cezayı, tarif ettiği haller için yok saymasıdır; adaletin hükmünü, siyasetin eliyle imha etmesidir. Millete ve mağdurlara ait olan menfaat alanında Meclisin kullanacağı bu tasarruf, çok önemli, nerede ise örneğine ancak bir asırda rastlanması gereken hallerde kullanılabilir. Af, kaideyi değil, cüzi bir istisnayı anlatır. Büyük bir kalkışma-isyan yaşanmıştır. Bastırılmıştır. Suçlusu-suçsuzu iç içe girmiştir. "Suç değil, kahramanlık" karşıt tartışmaları, ayrılışı derinleştirmektedir. İşte bu durumda af, sosyolojik bir çaredir; siyasetin zarurî bir vasıtasıdır; umumî psikolojinin vazgeçilmez bir gıdasıdır. Şu anda ülkemizde böyle bir özel durum mu vardır? Elbette ki yoktur. O halde, bu duruma has bir aracı, affı, neden şimdi gündeme getiriyorsunuz? Millete beyaz bir sayfa açamıyor olduğunuza göre, kime, hangi meçhule beyaz bir sayfa açıyorsunuz? Bunu millete açıklayın.

Önemli bir dönüşüm sağlanmıştır. Çağı başlatan veya çağa damga vuran bir evre açılmıştır. Millî heyecan, iliğinden beynine, fakirinden zenginine doruktadır. Ulusal kıvancın atıfete dönüşmesi bir himmettir. Türkiye şu anda bir büyük dönüşüm evresini mi gerçekleştirmiştir? Sermayesi siyasetten elini çekmiş; devlet, enerjisini vehimlere hapsetmekten kurtarmış, millî iradenin belirlediği iktidar üzerindeki derin bürokrasi vesayeti sona ermiş; düşünceden ürken devletten bireyin devletine bir geçiş mi sağlanmıştır? Hayır. O halde af niye? Affı sadece bir kanun çıkarmak olarak algılayan, onu milletin çok önemli şartlarda ancak kabul edebileceği, aksine ruhunda makes bulmayacağı bir yetki olduğu idrakine ulaşamayan siyaset, hiçbir zaman millî bir siyaset olamaz. Millete tepeden bakanların, onun içini tartamayanların seçkin terazileri paslanmıştır. Millet bu paslı teraziyi de, tepeden bakanları da çok iyi bilmektedir.

Büyük bir savaş olmuştur; yedi düvele karşı zaferler kazanılmıştır; âdeta, yeniden doğuş ve sıfırdan başlama vardır; o durumda af, bir zarurettir. Türkiye, böyle bir kaderi mi yaşamıştır? Hayır. O halde af niye? Yoksa, 1974 iktidarını ele geçirmenin kötü uygulaması olarak gündeme getirilen affı, ikinci kez iktidara gelişin bir geleneğine mi dönüştürmek istiyorsunuz? Parmaklarınızı, birinci Ecevit affına ikinci Ecevit affını eklemek için mi kaldıracaksınız? Affeden suçlu parmakların ve affa destek veren partilerin siyasî cezası, Büyük Türk Milleti tarafından sandıkta görülecektir.

Oturdunuz, bir kişi, üç kişi, her ne kadar ise o kadar kişi oturdunuz, affı biçimlendirdiniz; grup rötuşlarını eklediniz; tasarılaştırdınız. Biliyoruz, millete sormadınız. Peki, mağdurlara sordunuz mu? Ayşe Hanım, senin çocuğunu öldüreni affediyoruz dediniz mi? Otobüsü yolcuya teslim eden, aracı uçuruma uçurarak yüzlerce mağdur bırakan cani şoförün affını hak sahiplerine bildirdiniz mi? Daha doğrusu, hepimizi etkileyen bu şok dalgasında, böylesi makul bir çalışmaya vaktiniz oldu mu? Affınızın çiğnediği vicdan sayısını, affınızın pas geçtiği gözyaşlarını taşıyacak bir melekeye sahip misiniz? Olmazları var etmeye çalışanların, bununla millete kaybettireceklerini hesap etmek gibi bir mecburiyetleri olduğunu düşünüyoruz.

Aziz arkadaşlar, Türkiye'nin muhtaç olduğu şey, af değil, hukuk reformunun bir parçası olan ceza reformudur. Siyasetin ve iktidar çoğunluğunun ele alması gereken sorun, bu sorundur. Buyurun, kökü İtalyan değer yargılarına dayalı Ceza Kanununu değiştirelim; suç olmaktan çıkmış hükümleri atalım; cezaları etkinleştirecek normları belirleyelim.; insan hakları ekseninde yeni bir kod inşa edelim; küçük hareketleri, illüzyon yoluyla büyük gösterme hastalığından vazgeçelim.

Af popülizmine saplananların öncelikler konusunda isabet kaydedememelerini anlayışla karşılıyoruz; ama, iktidarın, ikazları dinlemek, doğruları kabul etmek ve hatadan dönmek gibi erdeme sahip olduklarını kanıtlamaları gerektiğini düşünüyoruz.

Af tasarısında, başarılı bir hukuk mühendisliğinin sergilendiği söylenemez. Konjonktürün özürlü eleği, burada da etkisini göstermiş ve semeresini almıştır. Düşük yoğunluklu bir hukuk tahlili dahi, tasarının, bir af felsefesinden yoksun olduğunu göstermektedir. İlimden, cezaların korumaya aldığı değer çözümlemesinden yoksun, grupların saniyelik tartışmalarıyla delik deşik edilmiş bir af taslağı, yasalaşma imtiyazına hiçbir zaman mazhar olmamalıdır.

Devlete karşı suçlar, af kapsamı dışında. Bu tasarıyı tarif için, yalnızca, bu ayıbın, bu kör gözlülüğün zikredilmesi dahi yeter. Eğer af olacaksa, devlete karşı suçlarda olur; kitaplar böyle yazıyor, affın cevheri böyle diyor. Kendisine karşı suçları af kapsamı dışına alan, vatandaşını mağdur eden suçları cezasız bırakan devlet ve bu zihniyet, elbette ki, sorgulanmalıdır.

Devlet, bireyin ve milletin hizmetkârıysa, kendisini kutsamak ve üste çıkarmak gibi bir ayrıcalığı yoktur. İktidarın, milletin reyleriyle gelenlerin bu zihniyetle malul olmalarını anlayışla karşılayamıyoruz. Demokrasi hedefi, teslimiyetçi zihinlerin ve dar ufukluların ulaşabileceği kadar kolay ve yakın bir hedef değildir. Türkün büyük aklı Atatürk, 1933 yılında çıkardığı afta bu ince çizgiyi yakalamış; İzmir suikastı faillerini, ihaneti vataniyye suçlularını kısmen af kapsamına almıştır. Evrimin ve demokrasinin icabını kavrayamanların küçük idrakte boğulmalarına diyeceğimiz yok; sözümüz, bu milletin böyle bir kaderi hak etmediğidir, isyanımız bunadır.

Düşünce suçlarına af, basın suçlarına af deniliyor. Bu cümleleri telaffuz eden bir milletvekili olmaktan hicap duyuyorum. Elli yıl gerimizde kalması gereken meseleleri halen yaşayan neslin bir ferdi olmayı talihsizlik sayıyorum. Düşünceyi affedeceğiz, basın suçunu affedeceğiz yahut affetmeyeceğiz. Hani özgürlük vardı? Hani çoğulculuk vardı? Hani eğilim çeşitliliği ve katılım zenginliği vardı? Ha, bunlar Anayasada var, Ceza Hukukunda yok, öyle mi? Arkadaşlar, düşünceyi ve kalemi suçlu sandalyesine oturtan sistem suçludur. Bu kanunları çıkaran organ suçludur. Bu düzeni sürdüren siyaset suçludur. Bu afyonu yutturan brifing mühendisleri suçludur. Şu gün, Parlamentonun irade koyması gereken bir gündür. Şu gün, Türkiye'nin, düşünce hapishanesi olmaktan çıkarılması gereken bir gündür. Yüce Meclis, af kanununa, bir yürürlükten kaldırma hükmü ekler ve düşünce, basın suçu ayıpları hukukumuzdan ayıklanmış olur. Gelecek paketle de, Anayasadaki ibareler, ilga mezarlığına gömülür. "Somut ve yaygın tehlike" evrensel kriteriyle biçimlendirilecek yeni ceza düzeni, çağdaş hukukun bir kurumu olarak reformdaki yerini alır. Parlamentoların itibar grafiğini yukarıya çıkaracak dinamik, bu gibi tarihî tavırlarla yakalanabilir; yoksa, yasama organını, koşu temposuyla çıkarılacak imalathane mamullerine muhatap kılmak, ülkeyi, hukuk devleti değil, kanun devleti yapma gayretkeşliğinden başka bir şeye götürmez.

Değerli milletvekilleri, özellikle, deprem bölgesindeki ve ülkedeki binlerce öğrenciye yeniden sınav hakkını kazandıracak, disiplin cezalarını silecek, hatta kimi öğretim elemanlarına da fırsat tanıyarak okullara ve fakültelere geri dönüşü sağlayacak öğrenci affını, bütün unsurlarıyla faydalı görüyoruz; DYP olarak, içtenlikle destekliyoruz. İhtiyacı tam karşılamayan tasarı metni yerine, mükemmeli ifade eden Prof. Sağlam modelinin tercihi daha doğru olacak ve bu konuda, değerli Hocamız tarafından, Yüce Genel Kurul aydınlatılacaktır.

Değerli milletvekilleri, suçluları topluma kazandıracak psikolojik uyum, istihdam ve diğer altyapı tedbirlerinin alınmaması halinde, cezaevi yolculuğu yeniden başlar. İktidarı, böyle bir kaygı ve gayretin içerisinde göremiyoruz. Aftan yararlanacaklara, belli süre içerisinde kullanılmak kaydıyla, affı reddetme hakkını tanımak gerekir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın İyimaya, konuşmanızı tamamlamak için ne kadar süreye ihtiyacınız var efendim; 3 dakika yeter mi?

AHMET İYİMAYA (Devamla) – Yeter efendim.

BAŞKAN – Buyurun.

AHMET İYİMAYA (Devamla) – Değerli milletvekilleri, af yetkisini sebebe bağlayan, kötüye kullanılmasını önleyen ve behemehal, referandumu, halkoylamasını zorunlu kılan bir anayasa değişikliğini süratle gerçekleştirmeliyiz. Affı, kötü avcının yahut oy avcısının toplumu yaralayan zararlı silahı olmaktan çıkarmalıyız.

Şahsa ve mala karşı suçlarda affın uygulanmasını, belirli sürede zararı tazmin şartına bağlayan bir kuralı yasaya eklemek gerekir. Başkasının sırtında tepinerek verilen af, devlet korsanlığından başka bir şey değildir. Bu şartı taşımayan affın bir hizmet kusuru sayılması ve vatandaşların devletten tazminat istemeleri mümkün sayılmalıdır. Hiç kullanılmayan bu yolun, barolarımızca derinleştirilerek hukukumuza kazandırılması, affın da kötüye kullanılmasını önleyecektir.

Cezaları hafifletecek yasal düzenlemeye gidelim. Ancak, cezanın hiç çekilmemesi anlamına gelen af, pişmanlık, infaz indirimi gibi suça teşvik tedbirlerini unutalım. Çekilmeyen ceza ile beraat arasındaki fark büyük değildir. Suçluyu ödüllendirirseniz, dürüstleri cezalandırmış olursunuz.

Bir büyük tehlikeyi Yüksek Genel Kurula hatırlatmaya mecburum: Anayasada, bir daha gerçekleştirilmesini veya gerçekleşmesini önlemek amacıyla değişiklik yapılmasına rağmen, sorunun, bir mahkeme yoluyla Anayasa Mahkemesine götürülmesi halinde, kanunun af kapsamı dışında bırakan hükmünün iptali ve affı Anayasanın yasakladığı birkaç halin dışındaki bütün sanıkların cezaevlerinden çıkması, daima muhtemeldir. Her ikisi elimizde mevcut taslak metinlerle tasarıda sergilenen istisnaların keyfîlik kriteriyle kaleme alınması, bu ihtimali güçlendirmektedir. Böyle bir tehlikeyi, toplumumuzun kaldıramayacağını düşünmekteyiz.

Doğru Yol Partisi, ceza adaletinde reform istemektedir. Şartları oluşmadığından, affa karşıdır. Affedilecekse, devlete yönelik suçlar için bu af öngörülmelidir. Öğrenci affı, behemehal benimsenmelidir. DYP, düşüncenin ve basında ifadesinin suç olmaktan çıkarılmasını şiddetle ve iştiyakla savunmaktadır.

Değerli milletvekilleri, düşünce ve basın suçlularının infazları, eğer durdurulacaksa, topluca durdurulmalıdır. Temel değişiklikler gerçekleştirilinceye kadar, hiçbir ayırım yapılmadan, normatif tecil yoluyla salıverilmelidir. Bu konudaki ayırım, Parlamentonun takdiri değil, cezası olur. Yüce Meclise keyfîlik isnat eden böyle bir girişimin içinde asla olamayız.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın İyimaya.

Fazilet Partisi Grubu adına, Manisa Milletvekili Sayın Bülent Arınç.

Buyurun Sayın Arınç. (FP sıralarından alkışlar)

FP GRUBU ADINA BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; bazı suçların affına ilişkin tasarı üzerinde Grubum adına söz almış bulunuyorum; şahsım ve Fazilet Partisi Grubumuz adına, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bugün, çok önemli bir tasarıyı görüşüyoruz. Toplumu çok yakından ilgilendiriyor ve hemen hemen bir yıldan bu yana konuşuluyor, tartışılıyor; ancak, tasarı olarak önümüze gelmesi, geçtiğimiz dört beş gün içerisinde oldu. Bu kısa süre içerisinde, önce Anayasa ve Millî Eğitim Komisyonlarında, daha sonra Adalet Komisyonunda görüşüldü, bu sabah dağıtıldı ve hemen, tasarı üzerinde, birkaç saat sonra da görüşmelere başladık.

Şüphesiz hatırlayacaksınız; geçtiğimiz yıl, Sayın Başbakanımızın eşleri tarafından af konusu gündeme getirilmişti. Böyle netameli bir konunun gündeme getirilmiş olması, arkasından tartışmayı getirdi. Seçimler dolayısıyla çıkarılmasına imkân bulunamadı. Seçimden sonra da, daha çok, basında ve kamuoyunda tartışıldı, şimdi de kanunlaştırılmak üzere önümüze getiriliyor. Artık şu aşamada, af çıkmalıdır. Bu affın, en mükemmel şekilde, toplum vicdanını, kamuoyunu elbette tatmin edebilecek noktada çıkması arzumuzdur; böyle bir başarıya kavuşmamızı diliyorum.

Değerli arkadaşlarım, biraz önce, Sayın İyimaya, fevkalade veciz ifadelerle af konusu üzerinde durdu. Ben, olayı biraz daha somutlaştırarak, günümüzde neler tartışılıyor, hangi eksikler var, bunları nasıl giderebiliriz, Genel Kurulumuzun bu konudaki katkısını nasıl sağlayabiliriz, onların üzerinde durmaya çalışacağım.

Bir defa, cezaevlerinde, zannediyorum, 80 000 civarında tutuklu ve hükümlü var. Cezaevlerinin hali malum. Türkiye'de, suç işlemek için mümbit bir ortam var; ekonomik sebepler var, ahlakî sebepler var, sosyal sebepler var; eh, bataklıktan da, devamlı, toplumu rahatsız edecek birtakım olumsuzluklar sürekli yayılıyor.

Çare, ikide bir af çıkarmak değil şüphesiz; çare, bataklığı kurutmaktır; suç işlenmesine yol açan, bu bataklığa vücut veren sebepleri ortadan kaldırmaktır; kesin çözüm budur; ama, ne yazık ki, işin kolayını tercih ediyoruz; toplumun refahı, huzuru ve mutluluğu için tedbirler almak ve bunu göğüslemek yerine, arada bir cezaevlerinin kapısını açmak, biraz da işimize geliyor.

İnşallah, bu, son af olsun, vicdanlar kanamasın ve artık, toplum, huzurlu ve mutlu bir yaşayışın başlangıcına bundan sonra kavuşabilsin.

Af, atıfettir diyenler var, sosyal bir vakıadır diyenler var, bir ihtiyaçtan doğmuştur diyenler var. Kim ne derse desin, af, artık, Anayasada da yerini alan, devletin, yasa yapıcı organın zaman zaman çıkarmak zorunda kaldığı bir gerçek. 87 nci madde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlerini sayarken, genel ve özel af çıkarmak yetkisini ve görevini Meclise vermiş.

Şüphesiz, 1982 Anayasasının 87 nci maddesinde bir öncekilerden farklı olarak bir istisna hükmü getirilmiş; 1982 Anayasasının özelliklerinden biridir bu zaten. Kendinde önceki olan hadiselere bir tepki duyarak, hak ve özgürlüklerin kısıtlanması noktasında nasıl bazı tedbirleri Anayasanın içerisine koymuşsa, Büyük Millet Meclisine verdiği görevin de bir istisnasını, yine aynı maddenin içerisinde saklamıştır. Yapılacak olan şey şuydu: 87 nci maddede bir değişiklik yapılması, 14 üncü maddedeki istisnaların kaldırılması. Çünkü, mademki Meclisindir bu yetki; Meclis, millet iradesini temsil etmektedir; millet iradesi, bu Mecliste neyi affedip affetmeyeceğine de kendisi karar vermeliydi. Yoksa, muğlak, muayyen olmayan birtakım ifadelerle, neyi kısıtladığı veya yasakladığı belli olmayan birtakım soyut cümlelerle, bizim yetkimiz olan af yetkisini, şu veya bu şekilde kısıtlamamalıydı.

Eskiden anayasa değişiklikleri biraz zordu; ama, bu hükümet döneminde bir başarılı adım atıldı, uzlaşma zemini hazırlandı. Mesela, devlet güvenlik mahkemeleriyle ilgili Anayasa maddesi, mesela, uluslararası tahkime yol açan ilgili maddeler, Meclisimizin de büyük katkısıyla, 450 evet oyu gibi, gerçekten bütün Meclisin kucakladığı bir oy çoğunluğuyla çıkarıldı. İnanıyorum ki, Sayın Bakan veya hükümetimiz, Anayasanın bu maddesinin değiştirilerek, çıkarılacak affa Meclisin karar vermesi noktasında bir girişimde bulunsaydı -böyle açık bir talebimiz olmuştu- bu istisnayı kaldırır, ne affedilmeli ne affedilmemeli noktasında Meclisimiz kararını verirdi; ama, maalesef, bu yapılmadı.

Değerli arkadaşlarım, o yüzden biz inanıyoruz ki, eğer bir af çıkarılacaksa, önümüzdeki tasarıda çok önemli eksiklikler var, yanlışlıklar var bunları düzeltelim; bir.

Genel çerçeve içerisinde, inanıyorum ki, bu af, sadece cumhuriyetin 75 inci yılı gibi böyle bir amaçla çıkarılmış olamaz. Cumhuriyetin 75 inci yılı geçti; daha, inşallah, yüzlerce yıl bu kutlamaları yapacağız. Bana kalırsa, hem bu olmalı hem de 2000 yılına girerken Türkiye, bir toplumsal barışı kucaklayacak bir proje olarak bu affa bakmalı. Cumhuriyetin 75 inci yılı; evet, bu bir anlamdır; ama, 2000 yılına giden Türkiye, şöyle bir yirmibeş yıl geriye dönüp baktığında, neler yaşadı, ne gibi olumsuzluklarla karşılaştı, ne gibi yürekler yandı, ne gibi gözyaşları aktı, toplumda değişim nasıl oldu; bunları görmeli, bunları bu affın içerisine koymalıydı.

Bir tek amacımız var değerli arkadaşlarım; bu af çıkacaksa, bir tek şeye faydası olmalı; toplumsal barışı kurmalı ve bununla, toplum, yeni bir bin yılın eşiğinde ileriye daha da güvenle bakabilmeli.

Af denildiği zaman, gözü yaşlı insanlar var; ağlıyorlar; babaları çocuksuz kalmış, yavrularından mahrum kalmışlar, bir gece yolda yürürken önlerine geçilmiş, evlerinden kıymetli malları çalınmış; daha nice suçların mağdurları var. Sanıyorum, şu bir sene içerisinde size ulaşan faksların ve mektupların içinden gözyaşı damlıyor.

Bir de içeride olanlar var; onlar da bir ümitle af bekliyorlar; kimi kocalarını kavuşmak için, kimi gencecik delikanlılarını tekrar topluma kazandırmak için çabalıyor.

O zaman, ikisinin arasında bir denge kurmamız lazım. Mağdurların gözyaşları çok daha önemli; onların rızaları alınmalı, onların olurları alınmalı, onların duaları alınmalı, onların zararları tazmin edilmeli ve toplumda bir af çıktığı zaman "ne yapalım, ben onları bağışladım, affettim; inşallah, bir daha bu suçu işlemezler, ülkem huzur içerisinde yaşar" diyecek bir noktayı bulmalı.

Suçluları sevindirir, tekrar suç işleme şevkini artıracak tasarılarla önümüze gelirseniz veya gelirsek, zannediyorum ki, bu af, iyi bir okul olur bazıları için, tecrübelerini değerlendirirler; her kapıda, her evde, her sokakta, insanların gözyaşları daha da artar. Haksızlıklara uğrayan ve zulme uğrayanlar, mağdurlar sevinmelidir; en azından, makul bulmalıdırlar.

Böyle bir af çıkarırken -biraz evvel Sayın İyimaya ne güzel ifade ettiler- düşünce özgürlüğü, anlatım özgürlüğü... Artık, 2000'li yılların eşiğinde, düşünceye af getirdim demek, belki utanılacak bir olaydır. Düşünce ne zaman suç oldu ki?.. Ne zaman suç olmalı ki?.. Ama, biz bugün bunları tartışıyoruz. Adam öldürmekle, hatta taammüden adam öldürmekle eş tutulan, düşünce ve anlatım özgürlüğü içerisinde sayılan birtakım olaylar var. Artık Türkiye, demokrasisinin standardını yükseltmelidir, uluslarası hukuk normlarına uygun bir hukuk sistemine ulaşmalıdır ve Türkiye'de, din ve vicdan, inanç ve fikir, özgür olmalıdır; çünkü, toplumsal hayatın en büyük dinamiklerinden birisi, düşünce ve fikir özgürlüğüdür, din ve vicdan özgürlüğüdür.

Beş partimizin değerli temsilcilerini, değerli bağımsız arkadaşlarımı da içine koyarak söylüyorum ki, hiçbirimizin, ferden ferda bu konuda hayrı olamaz. Düşünce, inanç, din ve vicdan, elbette özgür olmalıdır, elbette Anayasada hudutları kesinlikle net olarak belirlenmeli ve iltibasa yol açmamalıdır.

Değerli arkadaşlarım, bu af çıkacaksa, eşitliği, adaleti, objektifliği göz önünde tutmalıdır ve affı, tek başına hiçbir hükümet göğüsleyemez; bu ağır yükü paylaşmalıdır; muhalefetle paylaşmalıdır, Meclisle paylaşmalıdır, 65 milyon insanla paylaşmalıdır.

Değerli arkadaşlarım, böyle olduğu zaman, bu tasarıya bakıyoruz; Anayasa Komisyonunda da takip ettik, Adalet Komisyonunda da takip ettik; yararlı olmaya çalıştık, bazı ikazlarımız oldu naçizane, arkadaşlarımızın değerli fikirleri oldu; ama, yine, mükemmel olarak önümüze gelmedi; hatta, çok eksik olarak geldi. Dolayısıyla, bugün, bu af tasarısını, biraz da, ilk okuyuşta anlamak mümkün değil; bir maddenin altına geçtiğiniz zaman, onu af kapsamından çıkaran veya indirime sokan bir başka bentle karşılaşabiliyorsunuz; tek tek maddelere baktığınız zaman bile yanlış anlamak mümkün. Belki de bilerek böyle yapıldı; yani, bu affın içinde ne var, ne yok diye insan şöyle bir baktığında, okusa, anlasa daha iyi olacak; ama, böyle olması belki siyaseten daha doğru olmuştur. Günlerce uğraştım ve şöyle listeler çıkardım: Tamamen af kapsamı dışında kalan suçlar var, ceza indirimine giren suçlar var, bir de affın içinde olanlar var. Aslolan affın içinde olmaksa, bunları çıkardığınız zaman, onların affa gireceğini anlamak mümkün; belli bir limit de getirilmiş. Af kapsamı dışında kalanlar, 125'ten 150'ye kadar, devletin şahsiyetine karşı işlenen cürümler, devam ediyor tabiî ve bunlar ağır cezalık suçlar; adam öldürmenin üç çeşidi de vardı, bir tanesi indirime sokuldu son anda, taammüden adam öldürmek, yakınlarını öldürmek, kasten öldürmek; bunun yanında uyuşturucu suçları, rüşvet, irtikâp, zimmet ve arkasında birsürü suçlar... Bunların içerisinde dikkati çekenler var; bunlarla birlikte tutulmaması gerekenler var; 4 kişiyi taammüden öldürmüş insanlar, canavarca his saikiyle adam öldürmüş kişi ile düşündüğünü anlatan, konuştuğunu dinleten insanları yan yana tutmak, zannediyorum ki, bu tasarı için çok büyük bir eksikliktir ve bir utanç vesilesidir.

Değerli arkadaşlarım, ceza indirimine girenler var; hırsızlıktan 311'e kadar, 313'e kadar, bina yakma suçlarına kadar, sahtekârlıklara kadar vesaire... Bunları ne tek tek okumam, ne de tek tek muhtevasını sizlere anlatmam mümkün; ama, herhalde, Türkçesi biraz da şöyle: Mesela, hırsızlıkla ilgili tüm suçlar hemen hemen girmiş durumda; görevi kötüye kullanmayla ilgili hemen hemen bütün suçlar girmiş durumda; mesela, işkenceye verilecek cezayı, daha dün çıkardığımız kanunla, 8 yıllık bir cezaya yükseltirken, 243 üncü maddenin indirime girmesi bir çelişki olarak... Mesela, dağdaki eşkıyayı düze indirmek için, Abdullah Öcalan'ın yakalanmasından sonraki konjonktür gereği, onlara örtülü bir af getirirken, beri tarafta da, sadece boynu bükük insanların af dışında kalmış olması -biraz sonra vaktim olursa, tek tek gireceğim- bize göre çok büyük bir eksikliktir ve maalesef, çok büyük bir yanlışlıktır.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, kamuoyu bu affı merak ediyor; bu maddelerden çok fazla bir şey de anlamamış olabilir; ama, biz çıkardığımızdan emin olmalıyız, vicdanen müsterih olmalıyız; çıkardığımız şey bizi rahatsız etmemeli. Türkiye, 1996'nın kasım ayından sonra, bir kamyon bir Mercedes'e çarptığından bu yana, hep çeteleri konuştu; çetelerle ilgili bir kamuoyu gündeme geldi. Temiz toplum, temiz siyaset arayışları, her yerde yüksek sesle dile getirildi. Sadece bir dakikalık mum yakma eylemleriyle de sınırlı kalmadı. Yine, toplum, şu Genel Kurul salonunda bir yolsuzluk yapıldığı konusunda çalkalandı. Bir Meclis Başkanı ve bu Meclisin yüksek bürokratları yargı önüne çıktılar.

Yine, toplum merak ediyor; bu Mecliste soruşturma komisyonları kurulmuştu; bu soruşturma komisyonlarında Sayın Başbakan ve bakanların sayısı da az değildi. Kimisi POAŞ'tan, kimisi Karadeniz otoyol ihalesinden, kimi turizm alanlarının şuna buna peşkeş çekilmesinden, kimi şundan, kimi bundan... Özelleştirmiyorum, isim vermiyorum; çünkü, ben de bu Meclisin bir üyesiyim; ama, vicdanımın kabul etmediği bir şeyi söylüyorum, üzülerek söylüyorum; bütün bunlara, ya tamamen ya ceza indirimiyle, af getiriliyor.

Bunların dışında neler var; çetelerle ilgili soruşturmalar var, Cumhurbaşkanına hakaretler var, 159 var, 313 var, 448 var ve diğerleri var. Bunların hepsi, ya affın tamamen içindedir ya da ceza indirimine girmiş suçlardır.

Değerli arkadaşlarım, tasarıyı hazırlayanlar böyle uygun görmüşler; ama, halk demez mi: "Siyasetçiler kendisini kurtarmayı çok iyi biliyor; ya bizim yaramıza kim merhem olacak? Ya bizim derdimizi kim dinleyecek? Ya bizim gözümüzün yaşını kim silecek?"

Bütün bunları, henüz tasarının başındayken, hepinize bu şekilde açıklamak durumunda kaldım.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, bu tasarı içerisinde olan pek çok şeyin yanında, olması gereken, ama, eksik bulunan konular, naçizane kanaatime göre şunlardır. Bakınız, tasarının içerisinde 3 üncü maddenin 1 numaralı bendinin (a) alt bendinde yazılı, tamamen kapsamdışı kalan suçlardan birisi, Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesinin ikinci fıkrasıdır. Bu ne menem bir maddedir ki, 312'nin birinci fıkrası affın içerisinde, 312'nin (a) bendi affın içerisinde; ama, 312'nin ikisi bir felaket; tek başına rejime yetiyor, tek başına devletin altını üstünü getiren bir şey, adam öldürmekten daha kötü. O, kapsam dışında kalıyor. Bunun için bir şeyler yapmamız lazım; onları arz edeceğim.

Yine (4) numaralı bendinde sayılı suçlar; bir yıldan başlayan birbuçuk yıla kadar çıkan; çoğu zaman, eleştiri düzeyinde kalsa bile, hakaret olarak algılanıp, bazı kişilerin mahkûm olduğu suçlamalar.

(9) numaralı bentte yazılı olan suçlar; bunlar da, Terörle Mücadele Kanununda, özellikle 1991'de çıktıktan sonra 1995'te değiştirilen 8 inci maddeyi zikretmek istiyorum.

Yine, 3 üncü maddenin en son fıkrası -saya saya numara veremedim, en son fıkrası diyorum- daha önce bir aftan yararlanıp da, yeniden suç işleyenler bu aftan istifade edemez diyor. Bana göre, bu da bir eksiklik. En son affı 1974 olarak görürseniz, 25 yıl sonra, bu 25 yıl içerisinde hasbelkader bir suç daha işlemiş olan bir insanı, 25 yıl sonra bir aftan, şu veya bu şekilde mahrum etmenin, naçizane doğru olmadığını düşünüyorum.

11 inci maddenin üçüncü bendinde, 121 ve 122 nci maddelere göre, memnu hakların iadesindeki süre, bu aftan yararlananlar için bir iyileştirme getirmiyor, aynı madde muhafaza ediliyor; bununla ilgili bir iyileştirme yapmamız lazım.

12 nci madde, hepimizin bildiği gibi, kısa ismiyle "öğrenci affı" olarak bilinen maddedir. Bu maddede de, birtakım iyileştirmeler, ilaveler ve açık ve net ifadeler konulması lazım; yeri geldiğinde arz edeceğiz. Bütün arkadaşlarımızın bu konuda hassasiyetini bekliyorum.

Bir de, değerli arkadaşlarım, bakınız, demokratikleşme konusunda, Türkiye'de çıkaracağımız bu afla, 2000 yılına, demokrasinin ve hukukun standardını yükseltme açısından bir güzel sayfa ekleyebilmek için, yine, bir teklifim var: Geçtiğimiz dönemde, bugünkü Adalet Bakanımız, insan haklarından sorumlu Devlet Bakanıyken, Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Tasarısını getirmişti. Bu tasarının gerekçesinde, uluslararası hukuk normları, Avrupa Birliği standartları ileri sürülüyordu; çünkü, uluslararası sözleşmelere imza atan Türkiye, artık, kendi hukukunu da, o hukukun bir parçası yapmaya mecbur hale gelmişti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkını da tanıdıktan, onun yargı yetkisini de kabul ettikten sonra Türkiye, standardını yükseltmek mecburiyetindeydi. Dolayısıyla, Sayın Bakanın bir yıl önceki bu talebi, fevkalede haklıdır ve yerindeydi. Komisyondan geçirdik, Genel Kurulda, bildiğiniz sebeplerle görüşülemedi ve kadük oldu. Bunlar, Türk Ceza Kanununun 17 nci maddesidir, 158, 159, 312 ve Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddeleridir.

Suçun unsurlarını daha iyi belirlemek, muğlaklıktan kurtarmak ve uluslararası hukuk standartlarına uymak noktasındaki bu çabayı, bugün de destekliyoruz. Bakınız, bu beş tane suçun, beş tane maddenin, iki tanesi affın içindedir, 158 ve 159 uncu maddeler; geriye kalan, 312'dir, 17 nci maddedir, Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesidir; bunları da, bu affın içerisine mutlaka koymak mecburiyetindeyiz. Bu maddelerden suçlanan insanların, düşünce ve fikir özgürlüğü adına veya şahsî hürriyeti bağlayıcı bir cezaya çarptırılarak, şartla salıverilme süresi içerisinde eski cezasını tekrar çekenler, bu afla...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Arınç, ne kadar süreye ihtiyacınız var efendim?

BÜLENT ARINÇ (Devamla) – Sayın Başkanım, 3 dakika rica edeceğim; 1 inci maddede de bendeniz konuşacağım, tamamlarım efendim.

BAŞKAN – Buyurun.

BÜLENT ARINÇ (Devamla) – Teşekkür ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, konuşmamı bir bütün halinde arz edeceğim.

1 inci maddede de, Grubum adına söz alacağım; sizi, daha fazla sıkmak istemiyorum.

Türk Ceza Kanunundaki bu değişiklikler, bugün de yenilenmiş ve Meclis gündemine gelmek üzeredir; ama, af, hergün çıkmaz; ama, her gün, bunların görüşülmesi belki mümkün olmayabilir. Şimdi meseleyi, enine boyuna müzakere ederken ve yapacağımız çalışmalarla, biraz daha mükemmelliğe doğru gitmemiz gerekirken, yine bir ek madde ilavesiyle veya bir yere koymak suretiyle, bununla ilgili önergelerimiz de olacak; bu üç madde üzerinde de, doğrusu, sizlerin katkılarını beklemek istiyoruz, ümit etmek istiyoruz.

Değerli arkadaşlarım, yine, bu af içerisinde, bugün, hepimizin üzerinde hassasiyet gösterdiği konular var, arka arkaya gelecekler; biraz sonra basın yoluyla işlenen suçların affı gelecek, daha sonra memurların disiplin cezalarıyla ilgili diğer kanun tasarısı önümüze gelecek.

Aslında, bu üçünü bir bütün olarak görüyoruz; ama, özellikle basın yoluyla işlenen suçlarla ilgili af tasarısının bunun içerisine alınmamış olmasının özel bir sebebi vardır. Bu özel sebebi, biraz sonra huzurlarınızda açıklayacağım.

Ayrıcalık yapmamalıyız, adaletli olmalıyız, şu veya bu güçler böyle bir şey istiyorlar, şu veya bu merkezler harekete geçebilir, konjonktür müsait değil, falan böyle söyledi, filan böyle haber gönderdi gibi kanun içerisinde hile aramak yerine, Anayasayı by-pass etmek düşüncesiyle iki tasarı birbirinden ayrı olarak getiriliyorsa, yapacağımız şey, bu konuda ağzımızı kapatmak; ama, adaletsizliği de gidermektir. İşte, bu adaletsizliği gidermenin yollarını da, biraz sonra madde üzerindeki müzakerelerde arz edeceğim.

Sayın Başkana ve hepinize teşekkür ediyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Arınç.

Anavatan Partisi Grubu adına, Sayın Beyhan Aslan.

Buyurun efendim.

ANAP GRUBU ADINA BEYHAN ASLAN (Denizli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısı üzerinde, Anavatan Partisi Grubu adına söz almış buluyorum; Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Hukuk tarihine baktığımız zaman, af, insanlık tarihi kadar eskidir ve hemen hemen her rejimde af olagelmiştir. Demokratik ülkelerin hukuk mevzuatlarında, af, çeşitli şekillerde düzenlenmiştir. Bizdeyse, af, ceza ve anayasa hukukunda yerini almıştır. Anayasamızın 87 nci maddesi, affetme yetkisini yasama organına bırakmış. Yine, Anayasamızın 87 nci maddesinin 14 üncü maddeye yollamasıyla da, yasa gereği, bazı suçlar af kapsamı dışına alınmıştır. Yine, Anayasamızın 169 uncu maddesi gereği, orman suçlarının affı da, affı mümkün olmayan suçlar içerisine alınmıştır.

Af, ülkemizde on aydır konuşuluyor. Artık, ok yaydan çıkmıştır. Af çıksın mı çıkmasın mı tartışmalarını yapmak yerine, topluma bu işi kestirip atmak noktasında cevap vermek durumundadır Parlamento.

Bundan bir ay önce, Adalet Bakanlığı Af Kanunu Taslağı şeklinde, iktidar ortağı siyasî parti gruplarına ve kamuoyuna açıklamalarda bulunmuştur ve bundan sonra af, daha da çok konuşulmaya başlanmıştır. Bu tasarı taslağı bize intikal ettikten sonra, biz, Anavatan Partisi Grubu olarak, Grupta görüştük ve bu konuşulmaya başlandıktan sonra, Anadolu'nun dört bir yanında, mektupla, faksla affın aleyhinde olanlardan, affın lehinde olanlardan çok sayıda mektuplar gelmeye başladı. Bu mektuplar, milletvekillerimize geldi, bakanlarımıza geldi, liderlerimize geldi, her birimize geldi ve bu mektupları değerlendirdik. Toplumun hangi suçlar üzerinde hassasiyeti vardır noktasını bu mektuplardan tespit ettik ve biz, bu mektupların değerlendirilmesi sonucunda, Anavatan Partisi Grubu olarak dedik ki: "Bu af tasarısı taslağını biraz daraltalım." Toplumun hassas olduğu, affedilmesini istemediği, toplumun hassasiyet gösterdiği suçların af kanunu tasarısından çıkması gerektiği düşüncesindeydik ve aldığımız mektuplardan, edindiğimiz bilgilerden ve toplumun hassasiyetini ön plana alarak, biz bu Af Kanunu Tasarısının çok daha daraltılması noktasında görüşlerimizi, sayın bakana ve sayın hükümete ilettik ve Anavatan Partisinin bu görüşlerini, iktidarın diğer siyasî parti grupları da paylaştı. Bunun sonucunda, bugün, huzurunuzda bulunan Af Kanunu Tasarısı geldi.

Bu Af Kanunu Tasarısında ne var, milletimiz hangi suçlara karşı hassastır; bunun üzerinde durmak gerekir. Bugün, Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısında, zimmet, rüşvet, irtikâp, dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırma, toplu ve teşekkül halinde her türlü kaçakçılık, küçükleri uyuşturucuya ve fuhuşa teşvik, küçükleri baştan çıkarma, kız kaçırma, kadın kaçırma, hürriyeti tahdit, ırza geçme -halk tabiriyle- bankaları boşaltma gibi suçların hepsinin de, af kapsamının dışında olan suçlar olduğu görülecektir.

Yine, mal bildiriminde bulunulmaması, rüşvet ve yolsuzluk, Terörle Mücadele Kanunundaki suçlar, karaparanın aklanmasına ilişkin suçlar, Atatürk aleyhine işlenmiş suçlar, vergi, resim ve harçlara ilişkin cezalar yine af kapsamının dışındadır.

Tasarının Adalet Komisyonunda görüşülmesi sırasında, bazı suçların özelliğinden dolayı, Adalet Komisyonu da bu af tasarısını biraz daraltmıştır. Karşılıksız çek ve icra iflas suçlarına ilişkin olan suçlarda, suçların özelliği itibariyle; yani, karşılıksız çeki çıkana verilecek bir yıl hapis cezasının, paranın ödenmesi durumunda, ortadan kalkma imkânı olduğundan ve yine, mal beyanında bulunmamaktan dolayı verilen hapis cezası, borçlu borcunu ödediği zaman ortadan kalkacağından, daha doğrusu bunlar hapsen tazyik kapsamına girdiğinden dolayı, Adalet Komisyonu, bu suçları da af kapsamı dışına almıştır.

Yine, Adalet Komisyonu, son yaşadığımız felaketten dolayı, çürük yapılara sebep olan müteahhitlerin affını da af kapsamı dışına almış ve Türk Ceza Kanununun 383 üncü maddesini de af kapsamı dışında tutmuştur. Ne yazık ki, bizim ceza kanunumuzda, bu tür yapılara ilişkin düzenlenmiş hükümler yoktur; ama, inşallah, yeni ceza kanunumuzda bunu da sağlayacağız.

Tasarının 4 üncü maddesi "Ceza İndirimi" başlığını taşımaktadır. Yine, burada da, toplumun hassasiyeti düşünülerek, af değil ceza indirimi getirilmiş; üçte bir ceza indiriminden faydalanacak suçlar sayılmıştır.

Bu af tasarısıyla, küçükler biraz daha fazla korunmuş, çocuk sanıkların topluma kazandırılması noktasında önemli adımlar atılmıştır.

Yine, bu af, şartlı bir aftır; yani, bu af yasasından faydalananlara bir şart getirilmektedir. Eğer, sen üç yıl içerisinde tekrar suç işlersen, bu aftan faydalandığın süre kadar ayrıca hapis yatacaksın diyerek, cezanın caydırıcılığı ön plana alınmıştır.

Yine, bir sanık, eğer, daha önce bir aftan yararlanmışsa, tekrar bu aftan yararlanamayacaktır; çünkü, suça mütemayil, müteselsilen suç işlemeyi itiyat edinmiş insanlar da, bu tasarıyla af kapsamı dışında bırakılmıştır.

Bu tasarıyla, öğrencilerimize, 1989-1990 öğretim yılından itibaren af getirilmekte ve bu öğrencilerimizin yeniden hayata hazırlanması, yeniden topluma kazandırılması noktasında, önemli adımlar atılmaktadır. Bunun da çok faydalı ve isabetli bir düşünce olduğunu kabul ediyoruz. Bu öğrenci affı, 1998-1999 öğretim yılını da kapsayacak şekilde düzenlenmiştir.

Değerli milletvekilleri, ceza hukukçularının, Anayasa hukukçularının, sosyologların en çok tartıştıkları konu aftır; tarihin her döneminde tartışılmıştır. Af öncesi ve sonrası bu tartışmaların dozu öncelikle artmıştır. Affa karşı olanlar demişlerdir ki, af cezanın caydırıcılığını, etkinliğini kökünden yok eder. Yargının vermiş olduğu kararları zayıflatır, zedeler. Suç kışkırtıcılığı yapar, cezaların kesinliğine ilişkin güveni sarsar. Ceza verme ve bunun infazı ahlâkî bir amaç taşır; af, bu amacı ortadan kaldırır. Mahkeme kararlarının itibarını düşürür. Af, yarardan çok zarar getirir. Af, affa layık olanla olmayanı ayırt edemez. Affa karşı olanların ileri sürdükleri fikirler bunlar.

Bir de affa taraftar olanlar ne diyor. Affa taraftar olanlar, affetmenin, toplumdaki kin duygularını ortadan kaldırdığını, haksızlık ve adlî hataları yok ettiğini, suçluları birer günahkâr, birer hain, kendilerinden intikam alınmaları gereken birer varlık olarak görmek yerine, bunların topluma kazandırılmalarında toplumun menfaatı olduğunu söylüyorlar. Af, geçmişin unutulması ve geleceğe bakılmasıdır. Af, bir huzur ve barış aracıdır. Af, dünün yaralarını kapatıp, geleceğe dönük bir hayata başlama noktasıdır, diyorlar.

Değerli milletvekilleri, ülkemizdeki af uygulamalarına baktığınızda, af, çok sık uygulanmıştır. Af yasası çıkaran ülkelerin başında Fransa ve Türkiye geliyor. Fransa, ortalama yedi yılda bir af çıkartıyor; Türkiye ise -5.12.1921 Fransızların işgaliyle başlayan af serüvenimiz- bugün 45 inci affını çıkartıyor ve afların çoğu da, maalesef, İstiklal Savaşı dönemlerinde ve meşrutiyet dönemlerinde azınlıkların baskılarıyla çıkartılan aflardır.

Bu afların az kısmı genel, büyük kısmı kısmî ve özeldir; ama ne yazık ki, bugün görüştüğümüz af da 45'inci aftır, bu sağlıklı bir yapıyı bize göstermez; ama buna mukabil İsviçre, İskandinavya ve İngiltere affa hiç başvurmayan ülkelerdir. Af kanunu, mevzuatlarında olduğu halde af yasasına çok seyrek başvuran ülkeler vardır; ama, biz, maalesef, bu noktayı tercih etmedik; sık sık af yasaları çıkararak, sık sık bu yola başvurarak, bize göre, Türkiye'de, af müessesesi yıpranmıştır, af müessesesi eskimiştir, affın, bu müessesenin yeniden gözden geçirilmesi gerekir diye düşünüyorum.

Af, bir ülkeyi cennete çevirmez. Toplum düzeninin eksiklikleri, aksaklıkları, bozuklukları sürüp giderse, affın hiçbir yararı olmaz. Suç işlemeyi önleyici, aftan yararlananların tekrar cezaevine dönmesini engelleyici tedbirleri devlet almak zorundadır. Önemli olan affetmek değil, suç ortamını ortadan kaldırmaktır. Sosyal, siyasal ve ekonomik koşulları suç işlemeyi engelleyici şekilde oluşturmadıkça, sosyal ve caydırıcı tedbirler alınmadıkça, insanları suça iten yapının koşulları yok edilmedikçe, affın hiçbir yararı olmaz.

Değerli milletvekilleri, üzerinde önemle durmamız gereken olmazsa olmaz şart, ceza yasamızın ve özel ceza kanunlarımızın, Ceza Usul Yasamızın günümüz şartlarına uygun bir hale getirilmesini sağlamaktır. Kanunlarımız, hayatın gelişimini izleyememiştir; çünkü, ceza hukukunun hedefi, sadece ceza vermek değil, suçu önlemek, kişiyi suçtan caydırmaktır. Yasalarımızın ıslaha ihtiyacı vardır, Ceza Kanunu, modern bir toplumun yaşayışına, yeni teknolojik gelişmelere, yeni suç çeşitlerine göre gözden geçirilmelidir. Önümüzdeki dönemde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin en önemli işleri arasında, bu yasaların çıkarılması olmalıdır; çünkü, hukuk dünyamız, üniversitelerimiz, mahkemelerimiz, bir aftan ziyade, mevzuatımızın çağdaş düzeye ulaşmasını ve bu noktada tedbirler alınmasını bekliyor; hantal değil, dinamik bir mevzuata ihtiyacımız olduğunun idraki içerisinde olmalıyız.

Değerli milletvekilleri, cezaevlerimiz tıka basa doludur. Cezaevlerimizin, fizikî şartlar açısından, yeterli olmadığı malumunuzdur. Maalesef, cezaevlerimizin kişiyi müteselsil suç işlemeye itici bir ortamı vardır; hele, siyasî tutuklu ve hükümlülerin kaldığı cezaevleri ve koğuşlar, örgüt kampları niteliğindedir. Buralarda, maalesef, otorite boşluğu vardır. Son cezaevi isyanları da hep bunu göstermiştir.

Adalet Bakanlığının yeni cezaevi yapılması, yapılan cezaevlerinin fizikî şartarını iyileştirici yöndeki gayretlerini takdirle karşılıyoruz; ama, aynı hassasiyetin adliyelerin fizikî şartlarının iyileştirmesinde de gösterilmesini diliyoruz.

Cezaevlerindeki fizikî mekân, cezaevlerindeki mahkûm ve hükümlülerin sosyal ve psikolojik şartlarının, onların ıslah olması, topluma yeniden kazandırılması amacını gerçekleştirmek noktasında iyileştirilmedir.

Değerli milletvekilleri, kanunlar yeterli de olsa uygulamada aksaklıklar olabilir. Mahkemeler ve adalet, ne kadar mükemmel olursa olsun, vaki hatalar olabilir. Belki, bu tasarı, bu noktadan da hayırlıdır. Bir hayır var diyelim.

Değerli milletvekilleri, demokrasi kervanına geç katıldık; ağır aksak ilerliyoruz. Bize düşen demokrasimizin standardını yükseltmektir. Çağımızın insan hakları çağı olduğunun idraki içerisinde, fikrî suçlar konusunda, demokrasi ve cumhuriyeti yok ekmek kastı hariç, yeni düzenlemeler getirmeliyiz. Fikir suçlarının affını tartışacağımıza, mevzuatını tartışmalıyız, iyileştirmeliyiz. Bütün bu iyileştirmeden sonra, hiç ama hiç affı tartışmamalıyız.

Değerli milletvekilleri, ben, 1973-1974 yıllarında, genç bir avukatken, rahmetli Prof. Tarık Zafer Tunaya'nın bir konferansını dinlemiştim ve oradan bir hatıramı nakletmek istiyorum. Demokrasi noktasında attığımız adımı göstermesi açısından önem atfettiğim için arz edeceğim.

Tarık Zafer Tunaya anlatıyor: "Bir gün, Fransa'da, bir küçük müzede geziyordum. Salonun bir köşesinde ufak boyda bir kitap vardı. Küçük bir kitabı, bir müzenin en seçkin yerine koymuşlar. Yadırgadım. 'Acaba, bu küçük kitabı, bu müzenin en seçkin yerine niye koymuşlar' dedim. Yaklaştım, baktım; 1791 tarihli Fransız Anayasası olduğunu gördüm. 'Peki, Anayasaysa Anayasa, niye koymuşlar ki' dedim. Altındaki cümleyi okudum: 'Bu, Fransa'nın ilk yazılı Anayasasıdır' deniliyor ve altında da 'bu anayasa insan derisiyle kaplıdır' deniliyor. 'İşte, o zaman, hürriyet, eşitlik ve demokrasi mücadelesinde, Fransa'nın katettiği yolu anladım' diyor."

Biz, belki bu yolu katederken, daha çok çileler, ıstıraplar, acılar çekebiliriz; ama, demokrasimizin ağır aksak olduğunu kabul edelim, standardımızın düşük olduğunu kabul edelim; mevzuatımızın, gerek Avrupa Birliği standartları açısından gerek insan hakları standardı açısından düşük olduğunu kabul edelim ve bu noktada, adımlar atmaktan da yılmadan, korkmadan üzerine gidelim diye bu hatıramı naklettim.

Değerli milletvekilleri, ceza hukukumuza yeni ve çağdaş müesseseleri taşımak zorundayız. Ceza hukukumuzun en önemli eksiği, suç mağdurlarını himayesiz bırakmasıdır. Bizim ceza hukukumuzda bu müessese yoktur. Uygulamada, suç mağdurları tamamen himayesizdir. Hele sanık yakalanmamışsa, suç delilleri de toplanamamışsa, mağduriyet iyice artar. Faili meçhul cinayetlerin sanıkları yakalanamadı. Peki, mağdurların acısı kaç kat artıyor, bunu biliyor muyuz? İşte, ceza davaları görülürken, suç mağdurlarına mutlak surette tazminat, ceza mahkemelerince takdir ve tayin edilmelidir. Sanıkların mallarına el konulmalıdır. Mağduriyeti önleyici tazminatı karar öncesi ödeyen sanık lehine indirim hükümleri uygulanmalıdır. Hükümlü ise -İnfaz Yasasında düzenlenecek bir maddeyle- yine, tazminatını öderse, belirli miktar indirimden faydalanmalıdır. Hâkimler, yasal ve takdirî indirimlerini, ancak tazminat ödendiği zaman yapmalıdır. İşte, bu da, ceza hukukumuza, mağdurların korunması müessesesi olarak gelmelidir.

Hukuk mahkemelerinde ayrıca tazminat davası açmaya gerek yoktur. Hukuk mahkemelerinde tazminat davası açıyoruz; -meslekten gelen arkadaşlarımız var- ne yapılıyor; suç işleniyor, üçüncü gün mallar kaçırılıyor, açılan hukuk davası, neticesi alınmayan bir dava ve mahkemeleri boşuna işgal eden bir dava haline geliyor. Öyleyse, mutlaka, mağdurları koruma müessesesi gelmeli ve mutlaka da, mağdurlar korunmalı ve sanıkların mallarına el konulmalı, takdirî tazminatı da, ceza mahkemeleri mutlaka yerine getirmelidir. O zaman, hukuk mahkemelerinde ayrıca tazminat davaları açmaya gerek olmayacaktır.

Diyeceksiniz ki, peki, faili meçhul cinayetler ne olacak?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Aslan, ne kadar süreye ihtiyacınız var efendim?

BEYHAN ASLAN (Devamla) – 3 dakika...

BAŞKAN – Buyurun.

BEYHAN ASLAN (Devamla) – Eğer bir devlet, sanığı yakalamakta, delilleri toplamakta acz içindeyse, sanığı yakalayamıyor, delilleri toplayamıyorsa, o zaman, o mağdurun tazminatını devlet ödesin; çünkü, devlet, aczinin bedelini de o tazminatı ödemekle yerine getirsin diye düşünüyorum.

Ayrıca, Anayasa mevzuatında, devletin, haksız olarak tutuklananlara tazminat ödemesi hakkında yer vardır; ancak, ne yazık ki, kanunlarımızda ve tatbikatımızda, haksız yere yirmi yıl cezaevinde yatan bir tutukluya tazminat ödenmemiştir. Bu hükmü de, bunu da uygulanır hale yeni düzenlemede mutlaka getirmek zorundayız.

Değerli milletvekilleri, bir tartışmaya açıklık getirmek istiyorum. Devlet, kendisine karşı işlenen suçları affetmiyor da, şahıslara karşı işlenen suçları, yani, mağdur olanlara karşı işlenen suçları affediyor... Arkadaşlar, bütün suçlar, bir kere, devlete karşı işlenmiştir. Avukat arkadaşlarım bilirler; bir davaya müdahil olunmasa, şikâyet edilmese ne yazar?!. Suçluyu yakalayan, devlet; soruşturmasını yapan, devlet; kamu davasını açan, devlet; onu cezalandırmak için elinden gelen gayreti gösteren, devlet; müdahil olunmasa ne olur? Müdahil olunması ya da olunmaması, sanığın alacağı hangi cezayı etkiler; hiçbir zaman etkilemez. Ben 26 yıllık tatbikattan geliyorum. Müdahil olma ile olmama arasında, sanıkların aldığı ceza yönünden hiçbir zaman değişiklik olmamıştır. Öyleyse, bizim burada yapacağımız husus, Ceza Kanunumuza mağdurların önlenmesi için gerekli yasayı getirelim; şahıs çıksın aradan, devlet ile sanık arasında kimse olmasın. O zaman, duygusallık da ortadan kalkar. İşte, bu nedenle, bütün suçlar, devlete karşı işlenmiş suçlardır. Burada, bazı basının ve bazı arkadaşlarımızın ifade ettiği gibi "efendim, şahıslara karşı işlenen suçları affediyorsunuz da devlete karşı işlenen suçları affetmiyorsunuz..." Hayır, bütün suçlar devlete karşı işlenmiş suçlardır.

Bu nedenle, bu af tasarısının hayırlı olmasını diliyorum; ancak, mevzuatı tümüyle yenileyip, demokrasi standardımızı yükseltip, insan hakları çağına ulaşmanın idraki içerisinde olmanın şuuruyla, önümüzdeki dönemde, her açıdan kendimizi yenileyelim. Cezaevlerinin, adliyelerin fizikî şartlarını oluşturalım ve bir daha da affı konuşmayalım; bu, son af olsun diyorum ve hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Aslan.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Konya Milletvekili Sayın Faruk Bal; buyurun.

MHP GRUBU ADINA FARUK BAL (Konya) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; görüşülmekte olan Af Kanunu Tasarısı hakkında, Milliyetçi Hareket Partisinin görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; şahsım ve Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Sözlerimin başında, Marmara Bölgesinde binlerce vatandaşımızın ölümüne, yaralanmasına, yüzbinlerce insanımızın evsiz ve işsiz kalmasına sebebiyet veren deprem felaketinde hayatlarını kaybedenlere Cenabı Allah'tan rahmet, yaralananlara acil şifalar diliyorum. Bu felakette canlarını kaybedenlerin yakınlarına ve mal kaybına uğrayanlara Yüce Mevla'dan sabırlar niyaz ediyorum.

Büyük milletlerin büyüklük sıfatları, kazandıkları büyük zaferlerle ve aşmayı başardıkları büyük felaketlerle ölçülür. Türk Milletinin büyük millet olduğu, tarihe altın harflerle yazdırdığı zaferleriyle kayıt ve tescil edilmiştir. Bu yüce milletin büyüklüğü, aynı şekilde tarihi boyunca uğradığı felaketleri aşmada gösterdiği kabiliyet ve tecrübeyle de kayıt ve tescil edilmiştir. Bu sebeple, Türk Milleti, son felaketi de millî birlik ve beraberlik şuuru içinde atlatacaktır. Depremde zarara uğramış vatandaşlarımızın yaraları, eminim ki, en kısa zamanda sarılacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz Af Kanunu Tasarısı, çıkarılması gereken kanunlar içerisinde en çok tartışılan ve en çok tenkit edilen kanun türlerinden birisidir. Bir suçun işlenmesiyle toplumsal düzen bozulmakta ve suç failiyle, kamu düzenini korumakla görevli devlet arasında cezalandırma amacına yönelik hukukî bir ilişki kurulmaktadır. Bu ilişki dolayısıyladır ki, suçun faili, devletin ceza verme müeyyidesiyle karşılaşmakta ve sonuçta, ceza infaz edilmekte ve diğer tedbirler uygulamaya konulmaktadır.

İşte bu çerçeve içerisinde "af" kavramı, çok kısa bir biçimde "devletin ceza vermek hakkından vazgeçmesi" şeklinde tanımlanabilir. Türk Ceza Kanunu iki tür affı öngörmüştür; bunlardan birincisi, Türk Ceza Kanununun 97 nci maddesinde ifadesini bulan genel af, diğeri ise, 98 inci maddesinde düzenlenen özel aftır. Genel af, sosyal fayda düşüncesiyle suç ve cezaların tamamını veya bir kısmını bütün sonuçlarıyla birlikte düşüren bir yasama işlemi olup, bu işlem ancak kanunla gerçekleştirilebilir. Ceza Kanunumuzda düzenlenen özel af ise, hükmedilmiş bir cezayı kaldırır, azaltır veya bir başka cezaya çevirir. Ancak, özel afta, işlenmiş olan fiil, suç olmaktan çıkarılmaz; bu nedenle, özel afta kapsama giren suçlar hakkında kamu davasının açılması ve açılmış bulunan kamu davası varsa, buna devam edilerek hüküm kurulması gerekmektedir. Dolayısıyla, kamuoyunda anlaşılan biçimiyle, genel affın bütün suçluları kapsamasıyla, özel affın da bazı kişilere yönelik olmasıyla bir ilişkisi bulunmamaktadır. Genel af, sonuç itibariyle, bir kişi için çıkarılmış olabileceği gibi, birden çok kişi için de çıkarılmış olabilir. Bu nedenle, genel aftan söz ederken, kişilerin değil, suç ve cezaların bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kalkmış olacağına dikkat etmek gerekmektedir. Genel affın temelinde, affın kapsamına giren suçların takibinde ve suçun cezalandırılmasında sosyal fayda kalmadığı düşüncesi yatmaktadır. Genel af, niteliği itibariyle affın kapsamında bulunan suçlar bakımından Ceza Kanununun geçici olarak kaldırılmasıdır. Bu nedenle genel af, mazinin üzerine çekilmiş bir örtü değil, Ceza Kanununun üzerine geçici olarak çekilmiş bir örtüdür.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu kısa açıklamalardan sonra, cezaî müeyyideyi düşüren af, siyasî ve hukukî bakımdan en tartışmalı kurumdur. Bu bakımdan, kamuoyunda bu konuda ortaya atılan farklı düşünceleri doğal karşılamak gerekmektedir.

Doktrinde af ile ilgili görüşleri kısaca özetlemek istiyorum. Affın aleyhinde olan düşünceler şu temel fikirlere dayanmaktadır: Af, kanun önünde eşitlik ilkesini zedeler. Af, kanunların etkinliğini azaltır. Af, suça teşvik ederek toplumu ağır tehlikeler karşısında bırakır. Af, cezaların kesinliği prensibini bozar ve cezanın caydırıcılığına darbe vurur.

Bunun karşısında, affın lehinde olan düşünceler ise şu şekilde özetlenebilir: Siyasal, ekonomik ve sosyal bakımdan toplumda meydana gelen derin değişlikler genel bir barışmayı gerekli kılar ki, bunun en kesin ve pratik yolu aftır. Ender de olsa adlî hatalar yapılması durumunda, bu hataların yargı yoluyla düzeltilememesi durumunda, tek çare aftır. Bazen, adalet, sadece kanuna uygun olarak ortaya çıkar; fakat, kanuna uygun olan bu adelet, kamu vicdanına aykırı olabilir. Bu durumda, kamu vicdanını yansıtan merhamet duygusu ve şefkat duygusunun devreye girmesi ve kanunun mahkûm ettiği kişilerin, şefkat ve merhamet duygusuyla affedilmesi halinde, toplumsal fayda sağlanabilir, toplumsal faydaya bunun katkısı olabilir. Bir kanun ne kadar mükemmel olursa olsun, cezaî yaptırım bakımdan ağır ve kamu yararına aykırı nitelik gösterebilir. Bu tür suçları ortadan kaldırabilmek için, af, kaçınılmaz hale gelebilir.

Ekonomik ve sosyal yapının yozlaştığı, adaletsiz gelir dağılımının açtığı yolsuzluk, ahlakî değerlerdeki aşınma, sağlıksız kentleşme, aşırı tüketimin körüklenmesi, görsel yayınlardaki şiddet sahneleri, silahlanma eğilimi, işsizlik ve toplumdan kaynaklanan diğer olumsuzluklar suçların artmasına etken olmuşlardır. Çağdaş ceza hukukunda, bu gerçeklerden hareketle, suçlunun ortaya çıkarılmasında olumsuz şartların etkili olduğu ilkesi kabul edilmiştir. Bu nedenle, af, olumsuz şartların yarattığı suçluluğun affedilmesini ve sınırlı da olsa geçmiş anlaşmazlıkların unutulmasını, yeni ve sakin bir sosyal hayatın kurulmasını sağlar.

Bu düşüncelerle Anayasa Mahkemesi de, 31.3. 1992 tarihli bir kararında, affın anayasal bir kurum olarak görülmesi gerektiğini ifade etmiştir.

Çok değerli milletvekilleri, bütün bu düşünceleri birlikte değerlendirdikten sonra, Milliyetçi Hareket Partisinin af konusundaki görüşlerini arz etmek istiyorum.

İçimizde tatbikattan gelen arkadaşlarımız bulunmaktadır ve içimizde, gerek emniyet gerek askerî camiadan gelerek suçların nasıl işlendiğine, suçların nasıl takip edildiğine, suçluların nasıl yakalandığına, bunlara ne gibi bir muamele yapıldığına ve neticede, yargılamanın mahkemeler önünde nasıl cereyan ettiğine hep birlikte şahitiz. Ben, sizlere, adliyeden gelen, yirmi yıl hâkimlik yapmış, dört yıla yakın genel müdürlük yapmış bir yargı mensubu olarak hitap etmek istiyorum.

Adalet sistemimiz, maalesef, adlî hizmeti üretirken, 21 inci Yüzyılın getirmiş olduğu birtakım hizmet kalitesinin artırılması yönündeki çalışmalardan mahrumdur. Bu itibarla, adalet hizmetimizdeki bu kalite düşüklüğünü mutlaka ve mutlaka artırmak üzere yeniden yapılandırılması yönündeki ve bu yeniden yapılandırmanın "otomasyon" dediğimiz bilgisayar ve diğer ileri teknolojilerle desteklenmesi yönündeki fikirlerimi arz etmek istiyorum. Bu fikirleri izah etmeden önce de, şimdiki halimizin ne olduğuna bir göz atmak istiyorum.

Hep birlikte canlandırmaya çalışalım... Şurada bir hadise olduğunda yapacağımız ilk iş, emniyet güçlerini çağırıp vaziyete elkoymalarını temin etmektir. Çağrılan emniyet güçlerinin sorduğu ilk soru, "bu suçu kim işlemiştir" sorusudur. En son sorulması gereken soru bu olduğu halde, emniyet güçlerimizin soracağı ilk soru, "bu suçu kim işlemiştir?" İkinci yapılan iş, suçu işleyen kişinin nereye gittiğidir. Üçüncü yapılan iş, suçu işleyen kişinin gidip bulunduğu yerde yakalanmasıdır. Dördüncüsü, onun karakola götürülmesidir. Arkasından, olay yerinde delillerin toplanması safhasına gelmekteyiz.

İşte bu, bizim, adlî sistemimizdeki en büyük hatayı ortaya koymaktadır. Her ne kadar, şerefiyle, haysiyetiyle çalışan emniyet güçlerimizin büyük bir çoğunluğu, büyük bir gayretle, adaletin tecellisi için faaliyette bulunmakta ise de, içlerinde, maalesef, insan hakları ihlalleri iddialarına sebebiyet veren bazı davranışlarda bulunan arkadaşlarımız da olmaktadır. İşte, bu, o arkadaşlarımızın eline, suçluyu tespit delillerini elde edebilme imkânını veren gerekli alet ve edevatın temin ve tahsis edilmemesi düşüncesinden ve bu fiilî imkânsızlıktan kaynaklanmaktadır.

O halde, Milliyetçi Hareket Partisinin öngördüğü sistem içerisinde, olay yerine gelecek polis, elinde oradaki delilleri toplayabileceği bir çanta ve bu çantanın içerisinde her türlü delili toplamaya yarayan, en basitinden, fotoğraf makinesi, metresi, şeridi, plasteri, tüpü, kan damlasını alabilmek için şırıngası gibi alet ve edavatla, eğer olay yerinde bir kıl bulabilirse, eğer olay yerinde bir diş bulabilirse, eğer olay yerinde parmak izi bulabilirse, eğer olay yerinde bir elbise parçası bulabilirse, ayak izi bulabilirse ve bunları toplayabilirse, şu biraz önce arz ettiğim soruları sorma ihtiyacını hissetmeyecektir. Bu delillerin toparlanıp, laboratuvarlarda, failin kim olacağını inkâr edilemeyecek bir biçimde ispatlayacak tıbbî ve adlî raporların alınması suretiyle fail tespit edildiği takdirde, biraz önce ifade etmeye çalıştığım insan hakları ihlallerinin hiçbirini yaşamayacağız.

Bu şekilde delillerini toplayarak, karakoluna dönen emniyet görevlilerimiz, eğer, masasının başında bir bilgisayar bulursa ve o bilgisayarının düğmesine bastığında hangi suçla ilgili ne gibi bir tahkikat yapılması gerektiğine dair ilaç reçetesi gibi, elinde yapacağı işleri gösteren bir prospektüs bulabilirse ve ona göre icraatını yapabilirse, elbette ki, tahkikat eksik kalmayacaktır.

Eğer, emniyet güçlerinin bu bilgisayarı ile cumhuriyet savcısının bilgisayarı birbirleriyle irtibatlı ise, bilgisayarından dolayı cumhuriyet savcısı, yapılmakta olan hazırlık tahkikatını sevk ve idare edebilecektir ve dolayısıyla, adlî hatanın yapılmasına, daha başında engel olabilecektir.

Eğer, cumhuriyet savcısı, oturduğu odasından bir monitör marifetiyle nezarete alınmış olan faili nezarethanede gözleyebiliyor ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde en çok suçlandığımız, insan haklarının ihlal edildiği mahal olarak geçen nezarethanelerimiz kontrol altına alınabilmiş demektir ve cumhuriyet savcısının da bilgisayarındaki suçun, dava açılmadan önce tüm unsurlarını ve delillerini toplama yönündeki bilgisayar bilgilerinden yararlanarak tahkikatı tamamlaması, ileride mahkemelerde uzun süren delillerin toplanması aşamasını ortadan kaldıracak ve bu suretle, makul ve güvenli bir yargılama sistemine kavuşulmuş olacaktır.

Mahkemeye gelindiğinde, hâkim, önündeki bilgisayarla, hiç usul hatası yapmayacak şekilde yargılamayı sürdürebilecek bir imkâna sahip ise, böyle bir program yapılmış ve hâkimin eline verilmiş ise, yargılama, makul bir süre içerisinde bitecek ve netice itibariyle, adil ve dürüst yargılanma gerçekleşecektir.

Hâkimin verdiği karar Yargıtay aşamasına gittiğinde, Yargıtayın bilgisayar devresi mahkemenin bilgisayarıyla irtibatlı olabilecek ise, orada, hata yapılması engellenmiş olacaktır.

Netice itibariyle, bu şekilde geliştirilen entegre bilgisayar sistemi, ceza tevkifevlerinde mahkûmiyetini çeken sanığı takip edebilecek durumda ise, tahliye edildikten sonra meşruten tahliye süresini izleyebilecek durumda ise ve nihayet adlî sicilin silinmesiyle noktalanabilecek ise, o takdirde, biz, adil ve dürüst yargılamayı sağlayacak bir yargı sistemine kavuşmuş olacağız demektir.

Bu bilgisayar sistemi içerisinde, adliyenin ihtiyaç duyduğu bilgilerin ve delillerin toplanabilmesi için, devletin diğer kurum ve kuruluşlarının, yani, nüfusun, verginin, tapunun ve diğer kurumların bilgisayarlarıyla organize olabilmiş ise, bu taktirde yargı, elbette mükemmel olacaktır ve 21 inci Yüzyılda bu şekilde organize olmuş bir Türk yargısı, eminim ki, dünya yargı sistemine de örnek olmuş olacaktır.

Şimdi, dönelim Af Kanunu Tasarısına; bu aşamalardan geçmeyen, sadece olay olduğu zaman, bir bekçinin, bir polisin tuttuğu iki satırlık bir yazıya istinaden, bir zapta istinaden yargılanan bir kişinin, nezarethanede ne gibi bir muameleye tabi tutulduğu belli olmayan bir kişinin, hazırlık aşamasında sanığın kim olduğunu ispata yarayan kesin deliller bulunamayan ve tamamen hâkimin takdirine kalmış olan bir kişinin hakkında yapılan yargılamanın ne derecede sağlıklı olduğuna dair ciddî kuşkular bulunmaktadır. Adlî hata, adlî bir zulüm demektir ve eğer bir cezaevinde bir tek kişi eğer adlî bir hatanın sonunda masum bir şekilde yatıyor ise, o cezaevinin tümünü boşaltmak, o insana uygulanan zulmün ortadan kaldırılması için yeterli gerekçedir bence.

Çok değerli milletvekilleri, usul hukuku açısından bu mükemmeliyete sahip olmadığımıza göre, cezanın tayin ve tespiti sırasında usulî hataların pek çoğunun yapıldığını, bir meslek mensubu olarak hep birlikte müşahede ediyoruz. O halde, bu usul hatalarının kurbanlarının bertaraf edilebilmesi için Türkiye'de, bir af kanununa ihtiyaç vardır.

Diğer taraftan, Sayın İyimaya isabetle ifade ettiler; İtalyan kültürüne dayalı bir Ceza Kanunuyla Türk insanını yargılıyoruz. Biraz önce tenkit ettiğim Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu da Alman hukukundan alınmaktadır. Alman vatandaşı için hazırlanmış bir usul yasasıyla, İtalyan vatandaşı için hazırlanmış bir maddî anlamda ceza hukuku hükümlerini uygulamak suretiyle, Türk vatandaşını cezalandırıyoruz. Bu, bu af kanunu için bence yeterli sebeptir.

O halde, herkesçe bilinen bir tek örneği ifade ederek sözüme devam etmek istiyorum. Malumdur ki, Türk Ceza Kanunu, mala karşı işlenen suçları, cana karşı veya bedensel bütünlüğe karşı işlenen suçlarla mukayese ettiğimizde, çok daha üstün tutmaktadır. Örnek: Türk Ceza Kanununun 456 ncı maddesi, muhtelif yaralama olaylarını cezalandırır; en ağırı da uzuv tatili şeklinde veya uzuv kaybı şeklindeki yaralamadır. Eğer, bir insanın gözünü çıkaracak müessir fiil suçunu işlerseniz, cezanız 4 yıl; ancak, o insanın görmesine katkı sağlayan gözlüğünü, geceleyin silah zoruyla alırsanız, gasp ederseniz cezası 15 veya 20 yıl. Bu reva mıdır?! Bu ceza, toplumsal vicdana uygun mudur?! Bu şekilde, toplum vicdanının kabul etmediği bir biçimde cezalandırılmış ne kadar insanın cezaevinde yattığını biliyor muyuz?! İşte, bu sebepledir ki, Milliyetçi Hareket Partisi, getirilmiş olan af kanunu tasarısına olumlu oy vermektedir ve Milliyetçi Hareket Partisi, 21 inci Yüzyılda, Sayın Adalet Bakanımızın da katkılarıyla, adalet sistemimizdeki kalitenin artırılması, adalet sistemimizdeki yeniden yapılandırma çalışmalarının hızlandırılması, adalet sistemimizdeki otomasyon çalışmalarının muhakkak ama muhakkak devreye geçirilmesi, adalet sistemimizdeki dokümantasyon çalışmalarımıza hız verilmesi yönündeki gayretlerini desteklemektedir; bu yöndeki gayretlerine, Milliyetçi Hareket Partisi olarak, tam destek verdiğimizi, burada ifade etmek istiyorum. Aynı manada, Türk Ceza Kanununun önümüzdeki günlerde gelecek olan modernize edilmiş şekliyle, yeniden değerlendirilmiş şekliyle, toplumun vicdanına hitap eden ve toplumsal vicdanı yaralayan nitelikteki -biraz önce verdiğim örnekte olduğu gibi- hükümleri bertaraf edip, bizim geleneklerimize, millî ve manevî değerlerimize uygun bir yapıya kavuşturulması yönündeki gayretlerine tam destek verdiğimizi ifade etmek istiyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun Sayın Bal, tamamlayın efendim.

FARUK BAL (Devamla) – Bu şekilde, gerek usul açısından gerek maddî anlamda ceza hukuku açısından modernize edilmiş bir adalet sistemiyle 21 inci Yüzyıla giren Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bu af kanununun son af kanunu olmasını Cenabı Allah'tan niyaz ediyor, hepinize saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bal.

Değerli milletvekilleri, çalışma süremizin dolmasına çok kısa bir süre kalmıştır. Bu nedenle, saat 20.00'de toplanmak üzere, oturumu kapatıyorum.

Kapanma Saati : 18.56

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati : 20.00

BAŞKAN : Başkanvekili Murat SÖKMENOĞLU

KÂTİP ÜYELER : Hüseyin ÇELİK (Van), Şadan ŞİMŞEK (Edirne)

 

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 59 uncu Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

Görüşmekte olduğumuz kanun tasarısının müzakerelerine geçmeden önce, Ülkemizde Meydana Gelen Deprem Felaketi Konusunda Yapılan Çalışmaların Tüm Yönleriyle İncelenerek Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Geçici Başkanlığının bir tezkeresi vardır; okutuyorum:

IV. – BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI (Devam)

B) TEZKERELER VE ÖNERGELER

1. – (10/66, 67, 68, 69, 70) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Geçici Başkanlığının, Komisyonunun Başkan, Başkanvekili, Sözcü ve Kâtip seçimini yaptığına ilişkin tezkeresi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Ülkemizde Meydana Gelen Deprem Felaketi Konusunda Yapılan Çalışmaların Tüm Yönleriyle İncelenerek Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan (10/66), (10/67), (10/68), (10/69), (10/70) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonumuz, 27.8.1999 tarihinde saat 14.00’te Başkanlık Divanını seçmek üzere, Ana Bina Zemin Kat Meclis Araştırması Komisyonları Salonunda, 9 üyenin katılımıyla toplanmıştır.

Yapılan seçim sonucunda, Komisyonumuzun görev dağılımı aşağıdaki şekilde oluşmuştur.

Teoman Özalp

Bursa

Komisyon Geçici Başkanı

Başkan : Atilla Mutman (İzmir) (9 oy)

Başkanvekili : Teoman Özalp (Bursa) (9 oy)

Sözcü : M. Zeki Çelik (Ankara) (9 oy)

Kâtip : Sefer Ekşi (Kocaeli) (9 oy)

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Aynı Komisyonun bir tezkeresi daha vardır, okutup oylarınıza sunacağım :

2. – (10/66, 67, 68, 69, 70) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Başkanlığının, komisyon çalışmalarına Genel Kurulun tatilde olduğu sürede de devam edilmesine ilişkin tezkeresi

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Ülkemizde Meydana Gelen Deprem Felaketi Konusunda Yapılan Çalışmaların Tüm Yönleriyle İncelenenerek Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan 10/66, 67, 68, 69, 70 esas numaralı Meclis Komisyonumuz 27.8.1999 tarihinde yaptığı toplantıda komisyon çalışmalarına Meclisin tatilde olduğu sürede de devam edilmesini gerekli gördüğünden, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 25 inci maddesi gereğince istemde bulunulmasını kararlaştırmıştır.

Bilgilerinizi ve gereğini arz ederim.

Atilla Mutman

İzmir

Komisyon Başkanı

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, okunan tezkereyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir efendim.

Sayın milletvekilleri, şimdi, tasarının görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

VII. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN

GELEN DİĞER İŞLER (37Devam)

2. – Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısı ve Denizli Milletvekili Mustafa Kemal Aykurt’un, Bursa Milletvekili Teoman Özalp ile Sakarya Milletvekili Nevzat Ercan’ın, Bursa Milletvekili Faruk Çelik’in, Diyarbakır Milletvekili Abdulbaki Erdoğmuş ve 2 Arkadaşının, Kayseri Milletvekili Sadık Yakut’un, Kütahya Milletvekili Seydi Karakuş ve 4 Arkadaşının, İstanbul Milletvekili Mustafa Baş ve 40 Arkadaşının, Çorum Milletvekili Melek Denli Karaca’nın, Erzincan Milletvekili Sebahattin Karakelle’nin, Kayseri Milletvekili Hasan Basri Üstünbaş’ın, Ankara Milletvekili Ayşe Gürocak’ın, Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekili Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük’ün, Adıyaman Milletvekili Mahmut Göksu ve 15 Arkadaşının; Yüksek Öğretim Kanununa Bir Geçici Madde Eklenmesine ve Aynı Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifleri ve Anayasa ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Adalet komisyonları raporları (1/521, 2/128, 2/141, 2/175, 2/225, 2/228, 2/230, 2/235, 2/259, 2/261, 2/268, 2/269, 2/276, 2/280)(S. Sayısı: 161) (Devam)

BAŞKAN – Komisyon?.. Yerinde.

Hükümet?.. Yerinde.

Önceki oturumda, tasarının tümü üzerinde Demokratik Sol Parti dışındaki gruplar konuştu.

Sıra, Demokratik Sol Parti Grubu adına, Bursa Milletvekili Sayın Ali Arabacı’da; buyurun Sayın Arabacı.

DSP GRUBU ADINA ALİ ARABACI (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Demokratik Sol Parti Grubu ve şahsım adına hepinize saygılarımı sunuyorum.

Değerli milletvekilleri, genel af, toplumların geçirdiği buhranlı günlerin ardından, toplumda bozulan dengeyi sağlamak, dayanışma duygularını güçlendirmek, toplumsal barışı yeniden kurmak amacıyla başvurulan siyasal bir tercihtir. Kamu yararı varsa af yoluna gidilir. Bu yetki, affedilenin çıkarları gözetilerek kullanılamaz. Merhamet, lütuf, taraftar kazanma, cezaevleri mevcudunu azaltma gibi, hukuksal değeri olmayan düşüncelerle af yetkisinin kullanılması, toplumda, devlete ve adalete olan güven duygusunu azaltır, cezanın genel önleme özelliğini zayıflatır. Bu konuda beslenecek bir umut, suça dolayısıyla özendirir ve toplumu ağır tehlikelere açık duruma getirir.

Genel af bütün suçları kapsayan bir af çeşidi değildir. Bir cezayı bütün hukuksal sonuçlarıyla bağışlayan af çeşididir. Bir kişi için de genel af olabilir. Özel af ise, yalnızca uygulanan cezayı kaldırır; cezanın hüküm ve sonuçları ise kalır. Genel ve özel af yetkisi Anayasanın 87 nci maddesine göre Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir. Ne var ki, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu yetkisi kısıtlıdır. Anayasanın 87 nci maddesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri genel olarak sayılırken, Meclisin af çıkarma yetkisine bir istisna getirilmiş, Anayasanın 14 üncü maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giyenler hakkında af yetkisi tanınmamıştır. Bu istisna hükmünü, öncelikle, Yasama Meclisinin doğal hak ve yetkilerine bir müdahale saymak gerekir. Demokratik bir rejimde parlamentonun af çıkarma yetkisi kısıtlanamaz. 12 Eylül olağanüstü rejiminin bir dayatması olarak maddeye giren bu istisna hükmü var oldukça, amaca uygun, kamu yararı taşıyan af yasası çıkarılması olanağı yoktur.

Değerli milletvekilleri, Türkiye, onyedi yıldır, bazen işimize geldiğinden, bazen de Türkiye Büyük Millet Meclisinde konsensüs sağlanamadığından, parlamenter sisteme leke getiren bu hükümden kendisini kurtaramamıştır. Bunun yerine, erteleme ya da şartla salıverme gibi, bir anlamda af niteliği taşıyan muvazaalı yollarla Anayasanın bu hükmü aşılmaya çalışılmıştır. Oysa, 21 inci Dönemde, Parlamentomuz, Anayasayı çağdaş hale getirme, antidemokratik hükümleri kaldırma şansını yakalamıştır. Parlamento, istenildiğinde Anayasayı değiştirebileceğini, Devlet Güvenlik Mahkemeleriyle ilgili Anayasa hükmünü, özelleştirme ve uluslararası tahkimle ilgili hükümlerini büyük bir çoğunlukla değiştirerek göstermiştir.

Anayasayı değiştirmeyen ya da değiştiremeyen Meclis, düşünce suçlarını çağdaş anlamda, yani, sınırsız düşünme ve örgütlenme özgürlüğüyle, şiddet kullanma ya da şiddet kullanımını savunma ayırımını tanımlayan yasa değişikliklerine de gitmemiştir. Bu yönde açık tanım da olmayınca, Türkiye, siyasal suç kavramı karmaşası içine düşmüştür. Af yasaları da bu tereddütler içinde hazırlanır olmuştur.

Özetle, Anayasanın 87 nci maddesi değiştirilmeden ya da yasalarımızda yer alan, kimilerince düşünce suçu, kimilerince terör suçu sayılan ceza maddeleri çağdaş anlamda değiştirilmeden hazırlanan af yasaları eksiktir, affın kamusal yararına aykırıdır.

Önümüzdeki af tasarısı da, genel af, özel af, şarta bağlı af ve erteleme niteliklerini taşımaktadır. Bazı suç ve cezaların affına ilişkin kanun tasarısının 2 nci maddesinde, suç ve cezalar genel af çerçevesinde ele alınırken, 3 üncü maddesinde, istisnalar gösterilmiştir; fakat, istisnanın istisnasının da olduğunu 4 üncü maddeden anlıyoruz. “Kapsam dışında kalan suçlar” başlığı atıldıktan sonra, 3 üncü maddede gösterilen suç maddelerinin bir bölümü mutlak olarak af kapsamı dışında tutulurken, bir bölümünün ceza indiriminden yararlandırılması, eşdeyişle, kısmî affa tabi tutulması, maddenin başlığıyla çelişir gözükmektedir.

Ceza indiriminden yararlanan suçlar arasında, niteliksiz adam öldürme, işkence ve çete oluşturma suçlarının da yer alması dikkat çekici olduğu kadar, affın gündeme taşınması gerekçelerine de uygun düşmemektedir. Bu suçların aftan yararlanmaması için Adalet Komisyonuna verilen önergelerin Fazilet Partisi mensubu milletvekillerin de katkısıyla reddedilmesi, anlaşılır gibi değildir. Bir yandan, çetelerle mücadele için, işkencecilerle mücadele için yasalar çıkarırken, bunlara verilecek cezaları artırırken, diğer yandan, bu suçların kısmen de olsa affı yoluna gidilmesi neyle açıklanabilir?

Tasarının önemli eksikliklerinden biri de, affı reddetme hakkının tanınmamasıdır. Affedilen sanığın, eğer affedilmeseydi, suçsuzluğunu mahkemede kanıtlama olanağı vardır. Bu inançta olan sanık, affı reddedip suçsuzluğunu kanıtlarsa beraat edecektir, mahkûm olursa aftan yararlanacaktır. Şaibeli yaşamak istemeyen kişiye bu olanağın verilmesi gerekirdi. Bu hakkın tasarıda yer almaması doğru olmamıştır.

Küçüklere getirilen geniş kapsamlı af, yükseköğrenim öğrencilerine ve avukat stajyerlerine getirilen af, affın koşullu olması, tasarının olumlu yanlarıdır.

Değerli milletvekilleri, hukuk bilimiyle uğraşanlar, affı, yalnız siyasal suçlarda kullanılması kaydıyla kabul ederler. Eğer, adi nitelikli suçların cezaları ağırsa ya da suç ve ceza arasında denge yoksa, yürürlükteki ceza kanunu toplumsal ihtiyaçları karşılamıyorsa, adalet duygularını zedeliyorsa, bunu düzeltmenin yolu, yasaları değiştirmek, suç olmaktan çıkarmak, böylece, adil hale getirmektir. Ceza siyaseti, adil ve sosyal çıkara uygun olursa, affa zaten gerek kalmaz.

Aslında, 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkındaki Kanun, sürekli bir af yasası niteliğindedir. Bugün, verilen cezanın beşte 2’sini cezaevinde iyi halle geçiren her hükümlü, koşullu salıvermeden yararlanıyor.

Türkiye’nin, çok kapsamlı ve ciddî bir yargı reformuna ihtiyacı vardır. Böyle bir reform yapılmadan genel af çıkarılması, cezanın, suç işlenmesini önleyici işlevini ortadan kaldırabilir.

Af, toplumda içbarışın sağlanması için tek çare de değildir; sadece, biridir. İçbarışın gerçekleşmesi için, toplumdaki büyük gelir dengesizliğinin, adaletsizliğinin de önlenmesi, adalete olan inancı zedeleyen anlayış ve örgütlenmelere son verilmesi zorunludur.

Tasarının, ülkemize ve halkımıza hayırlı olması, barış getirmesi dileğiyle, Demokratik Sol Parti adına, hepinize saygılar sunuyorum. (DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Arabacı.

Şahısları adına söz alan üyeleri okuyorum: Erzincan Milletvekili Sayın Sebahattin Karakelle, Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu, Konya Milletvekili Sayın Veysel Candan, İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Ali Şahin, Kayseri Milletvekili Sayın Sadık Yakut, Hatay Milletvekili Sayın Namık Kemal Atahan, Tokat Milletvekili Sayın Bekir Sobacı, Samsun Milletvekili Sayın Musa Uzunkaya, Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş, Kayseri Milletvekili Sayın Abdullah Gül.

Şimdi, şahsı adına ilk söz, Erzincan Milletvekili Sayın Sebahattin Karakelle’de.

SEBAHATTİN KARAKELLE (Erzincan) – Sayın Başkan, benim yerime Sayın Bedük konuşacaklar.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Bedük.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan af kanunu tasarısı üzerinde, şahsım adına söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, affın, kamu vicdanını, sosyal barışı ve bir ülkede huzur ve birlikteliği sağlamak için zaman zaman kullanıldığı bir gerçektir. Ancak, sosyal barışı sağlamazsa ve vicdanlar rahat etmezse, o af, af olmaktan çıkar, huzursuzluk kaynağı olur ve o ülkede güven de, ortam da bozulur.

Getirilmiş olan af kanunu tasarısı çok yönlüdür: Birincisi, Türk Ceza Kanununun ilgili hükümlerinden dolayı cezalandırılmış olan kişilerin affı; ikincisi “öğrenci affı” adı altında getirilen kısım; üçüncüsü, memur sicillerinin affı hakkındaki kanun tasarısı veya teklifleri; dördüncüsü de, basın yoluyla işlenen suçlar.

Değerli milletvekilleri, bunların hepsinin, ayrı ayrı olmasına rağmen, aynı kanun tasarısı içerisine girmesi veya birbirini devam ettirecek şekilde arka arkaya getirilmiş olması fevkalade anlamlıdır.

Bir defa, öğrenci affı; yani, üniversitede okuyan gençlere yeniden sınav hakkı verilmesinin aynı af kanunu tasarısında yer alması fevkalade calibi dikkat ve yanlıştır; çünkü, o, af olmaz. Burada, adam öldürmek veya sahtekârlık, hırsızlık vesaire gibi birkısım suçlar var. Bunun dışında, Ceza Kanununa göre suç teşkil eden ve cezalandırılan birkısım kişilerin affı söz konusu, hemen sonra da, üniverisiteye giriş sınavlarında veyahut da üniversite sınavlarında başarısız olan insanlara yeniden sınav tanıma hakkı var. Şimdi, bunların bir arada olması yanlış, incitici ve üzücü; onun için de, gençler bakımından söylüyorum; doğru bir hareket değil.

İkincisi; biz, affa karşıyız, Türk Ceza Kanununun ilgili maddelerine karşı suç işlemiş kişilerin cezalarının affına taraftar değiliz; prensip olarak, biz, bu kanaatteyiz.

Metni inceliyoruz; tabiî, getirilen metin ile uygulama arasında, konuşanlar arasında çok farklı yorum yapılabilecek birkısım değişiklik teklifleri var, tasarılar var; tasarıda muhtevalar var ve daha sonra getirilecek olan kanunlar var.

Bir defa, devlet ve rejim aleyhine cürüm işleyenlerin kesinlikle affedilmemesi muhakkaktır; zaten, affedilemez de... Anayasamızın 14 üncü maddesi açık ve sarihtir; devlet ve rejim aleyhine suç işleyenlerin; yani, terör örgütü mensuplarının; yani, ülkeyi ve milleti bölmek ve parçalamak isteyen hainlerin affedilmesi mümkün değildir. Ancak, bizim üzerinde durduğumuz nokta şudur: Eğer, devlet olarak, hükümet, bir affı düşünüyorsa, önce, devlet aleyhine işlenen cürümler var, onu, isterse, affedebilir; ancak, şahıs aleyhine işlenen cürümlerin, mal aleyhine işlenen cürümlerin affını hükümetin getirmesi fevkalade yanlıştır; çünkü, onlardan mağdur olanlar, vatandaşın bizatihi kendisidir. Eğer, vatandaş mağdur olmuşsa, buna karşılık da, devlet, affa doğru gidiyorsa, burada bir yanlışlık var diyoruz. O sebeple, mağdur olan vatandaş, can kaybına, mal kaybına maruz kalmış olan vatandaş, eğer, affediyorsa, o zaman, affa evet deriz; ama, devlet aleyhine işlenen cürümler arasında... Tekrar ifade ediyorum: Devlet ve rejim aleyhine işlenen cürümlerin zaten affı mümkün değil, teröristlerin affı mümkün değil; onu, kesinlikle, standardın tamamen dışında mütalaa ediyorum; ama, devlet, eğer, kendisi aleyhine işlenen birkısım cürümleri affetmek istiyorsa, hükümet de bunu getiriyorsa, o, müzakere edilebilir.

Bütün bunlara rağmen, biz, bunların hepsine karşıyız; affa karşıyız. Öğrencilere sınav hakkı tanınmasından yanayız, memurlara sicil affının getirilmesinden yanayız; ancak, basın yoluyla suç işleyenlerin affına da karşıyız. Basının, düşünce, fikir ve ifade hürriyetinden yanayız, basının özgür olmasından yanayız, basının sansür edilmemesinden yanayız; ancak, birkısım terör örgütü mensuplarının, basın yoluyla ülkeyi bölmek ve parçalamak için, birkısım terör örgütlerini desteklemeye, yönlendirmeye veya onların dışında, onlara hedef gösterecek ve ülkede kargaşa yaratacak, anarşi yaratacak birkısım faaliyetler yapmaya izin verilmesini basın hürriyetiyle de bağdaştırmıyoruz, basın suçuyla da, düşünce, fikir ve ifade hürriyetiyle de bağdaştırmıyoruz. Biz, düşünce, fikir ve ifade hürriyetini, ülkenin, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü şartı ve o ülkede rejimi herhangi bir şekilde tehdit ve tehlikeye düşürecek bir anlayışı sergileyecek düşünce, fikir ve ifade hürriyetini asla kabul etmiyoruz.

İşte, birbirini devam ettirecek olan, basın yoluyla işlenen suçlarla ilgili getirilen bir affı görüyorum ve o afla birlikte, maalesef, affedilecek olan insanların, özellikle listesini gördüm, doğrusunu isterseniz, üzüntü duydum. Çünkü, o affedileceği ifade edilen kişileri, lütfen, bütün milletvekilleri bir incelesinler. Affedilecek olan o kişiler, özellikle altını çizerek belirtmek istiyorum; bu ülkede kargaşa yaratmak isteyenler, terör örgütü mensupları ve ülkeyi bölmek ve parçalamak isteyen birkısım faaliyetlerin içerisinde bulunan veya onları destekleyen kişiler olduğu gözleniyor.

Değerli milletvekilleri, onun için, basınla ilgili konu geldiği zaman tekrar konuşacağız; ama, şimdi size hatırlatmak istiyorum; affedilen o kişileri acaba biliyor musunuz? Hangi terör örgütüne mensup olduklarını biliyor musunuz? Bana 68 kişilik bir liste geldi, bunun 60’ı PKK terör örgütünü destekleyen, yayın yapan, hedef gösteren, hatta bunların içerisinde beyin olarak telakki edilen kişiler de var. O halde, böyle bir anlayış içerisinde hareket edildiğinde, karşımıza bir nokta çıkıyor. Evet, basının özgür olmasından yanayız; düşünce, fikir ve ifade hürriyetinden yanayız; ama, ülkeyi bölmek için, parçalamak için, eğer bir şeyler yapılıyorsa, buna hiç kimsenin taraftar olmaması, affından yana da olmaması gerektiği kanaatini taşıyorum, kişisel olarak, özellikle altını çizerek belirtmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, bu, ne anlama gelir, biliyor musunuz? Diyelim ki, bir terör örgütünün içerisinde olan kişi, gidip, hepimizin bildiği gibi, iki kişi, üç kişi veya dört kişi bir araya gelmek suretiyle, ben bir basılı yayın organı çıkarabilirim, gazete çıkarabilirim anlayışı içerisinde, bir dilekçeyle valiliğe müracaat etmek suretiyle gazete çıkarabiliyor. Şimdi düşünün; bir terör örgütü mensubu dışarıda dolaşıyor, propaganda yapıyor veyahut da bir kısım faaliyetlerde bulunuyor, onu cezalandırıyorsunuz; ama, o kişinin dışında bir başka kişi aynı faaliyetleri yapıyor; ama, bunu, basın yoluyla yapıyor, çıkardığı bir gazete marifetiyle yapıyor; onu ise, o suçtan dolayı affettiriyorsunuz. İşte, burada eşitsizlik vardır, haksızlık vardır, gerçekten, devletimize karşı bağlı olmamız gereken bir kısım temel anlayışımızı zedeleme hadisesini ortaya koymak vardır; yani, zedelemek vardır.

Değerli milletvekilleri, o itibarla, ben, size, bilhassa şunu ifade etmek istiyorum, altını çizerek belirtmek istiyorum: Gelin, bizler, hep birlikte, devlete yönelik terör örgütlerini destekleyen, yönlendiren ve onları belli bazı suikastlar, sabotajlar yapmaya kadar götüren; hatta, bir kısım, aletini edevatını, hatta, destek hizmetlerini kendi evinde yapan kişileri affettirecek bir anlayışın içine girmeyelim. Eğer girersek, bu milletimiz bizden hesap sorar, bu milletimize biz yazık ederiz.

Düşünce, fikir ve ifade hürriyetine, hep beraber diyorum, evet; ama, bu tarzdaki bir anlayışa hayır.

Lütfen, listeyi inceleyin; kimler affediliyor, hangi, “basın mensubu” diye ifade edilen kişiler affediliyor? Yani, bu, bizim bildiğimiz basın değil. Çoğu zaman, örgütlerin kullandığı basılı yayın organlarını kullananlar maalesef affediliyor. Ondan üzüntü duyduğumu belirtiyor, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bedük.

Hükümet adına, Adalet Bakanı Sayın Sami Türk.

Buyurun Sayın Bakan.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; dün, Bazı Suç Faillerine Uygulanacak Hükümlere Dair Kanun Tasarısıyla başladığımız görüşmeler, bugün, Bazı Suç ve Cezaların Affına Dair Kanun Tasarısıyla devam etmektedir. Bundan sonra görüşeceğimiz iki kanun tasarısıyla, Türk toplumunda, yeniden, barışı, yakınlaşmayı sağlayacak olan bir dizi kanun tasarısı tamamlanmış olacaktır.

Af, çeşitli nedenlerle -kişisel, toplumsal, ekonomik nedenlerle- suç işlemiş insanların, topluma, yeniden, üretken bireyler olarak kazandırılması yollarından biridir.

Çağdaş ceza hukuku, suç işleyenlerden intikam almak anlayışına dayanmamaktadır. Çağdaş ceza hukuku, suç işleyenlerin ıslah edilerek, topluma yeniden kazandırılması düşüncesine dayanır. Af da, çeşitli ülkelerde ve bu arada Türkiye’de, zaman zaman bu çerçeve içerisinde başvurulan bir yoldur.

Af çıkarılması için asırların geçmesine gerek yoktur; gerek af uygulaması olan başka ülkelerde gerek Türkiye’de, afların, daha sıklıkla çıkarıldığı görülmektedir. Hatta, bugün, burada, affa tamamıyla karşı çıkan arkadaşlarımızın, kendilerinin iktidarda bulunduğu dönemlerde de, ya af ya da af sonucu doğuran çeşitli yasalar çıkarıldığını biliyoruz. Türkiye’de, doğrudan doğruya “af” adıyla, cumhuriyetin hemen ilanından sonra, 1923 ve 1924 yıllarında, arka arkaya, iki kez af çıkarılmıştır. Genel af niteliğindeki bu aflardan sonra, cumhuriyetin 10 uncu yılında, 1933’te, yine bir genel af çıkarılmıştır. 1950 yılında, iktidarın serbest oyla değiştiği seçimlerden sonra da, kapsamlı bir genel af çıkarılmıştır; on yıl sonra, 1960 ihtilalinin arkasından yeni bir af çıkarılmıştır. 1960’lı yıllarda, çeşitli af kanunlarının arka arkaya çıkarıldığını görüyoruz. 1974, cumhuriyetin 50 nci yılı dolayısıyla çıkarılan en geniş af kanununu görmüştür. İşte, o zamandan beri, af sonucu doğuran bazı kanunlar ya da afla ilgili bazı hükümler içeren bazı kanunlar çıkarılmakla birlikte, kapsamlı bir af kanunu çıkarılmamıştır.

Şimdi, cumhuriyetin 75 inci yıldönümü dolayısıyla, bir genel af ve özel affı bir arada getiren bir kanun tasarısıyla, Yüce Meclisin huzurundayız. Türkiye cumhuriyeti, yetmişbeş yıl boyunca, ne kadar güçlü temellere dayandığını göstermiştir; ama, son genel af kanunundan sonra Türk toplumunda yaşanan çeşitli olaylar, insanların, değişik nedenlerle -değişik kişisel, toplumsal, ekonomik nedenlerle- suç işlemesine neden olmuştur. Şimdi, bu insanların, topluma yeniden kazandırılması için, Anayasanın, Türkiye Büyük Millet Meclisine verdiği bir yetki kullanılmaktadır. Anayasamız, genel ve özel af ilanı yetkisini, Türkiye Büyük Millet Meclisine vermiştir. O bakımdan, bu af kanunu için, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluş yıldönümü olan 23 Nisan 1999’a kadar işlenmiş suçlar esas alınmıştır.

Bu çerçeve içerisinde, kanun tasarısında, hem genel af hem de özel afla ilgili hükümler yan yana bulunmaktadır. Burada, genel af, bir kapsamı değil, daha önce konuşan bazı arkadaşlarımızın belirttiği gibi, suç ve cezanın bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılmasını ifade etmektedir. Özel af ise, sadece, cezanın indirilmesini veya başka bir cezaya çevrilmesini içermektedir. Tasarıda, her iki türden affa ilişkin hükümler yan yana yer almaktadır.

Af yetkisinin kullanılması, tamamıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisinin takdirindedir. Bu bakımdan, afta, devlete karşı işlenen suçların affedilmediği, buna karşılık, kişiye ve mala karşı işlenen suçların affedilmesinin yanlış olduğu görüşü savunulmuştur. Aslında, suç, daima, toplumsal düzeni bozan bir olaydır; ama, suçtan dolayı ceza verme yetkisi devlete aittir. Dolayısıyla, o cezayı, ya bütün sonuçlarıyla kaldırmak ya da indirmek veya başka bir cezaya dönüştürmek de, devletin yetkisi içerisindedir.

Bu yetkinin kötüye kullanıldığı iddia ediliyorsa, cumhuriyet döneminde çıkarılan af kanunlarının çokluğu ya da affa yer veren kanun hükümlerinin çokluğu karşısında, Türkiye’de bu yola gitmemiş iktidar sayısının çok az olduğu görülmektedir; ama, esas olan, cezaların suçla dengeli olarak verilmesi ve suç işlendiği takdirde, bunun mutlaka ceza görmesi, böylece, ceza politikasının caydırıcı olmasıdır.

Daha önce de ifade ettiğim gibi, ceza politikasının esas amacı insanları kazanmak olduğu için, bunun yöntemleri arasında, sadece cezanın çektirilme biçimi değil, infaz biçimi değil, aynı zamanda, bazen, belli olaylar vesilesiyle ya da belli durumlarda, koşullarda af yetkisinin kullanılması da vardır. İşte, şimdi, cumhuriyetin 75 inci yıldönümü dolayısıyla bu yetkiyi kullanmak istiyoruz. Bununla, son 25 yılda, Türk toplumunda, çeşitli nedenlerle suç işlemiş insanların yeniden topluma kazandırılması, ailelerine kavuşturulması, toplumun diğer bireyleriyle barıştırılması amaçlanmaktadır.

Ancak, af, çok dengeli ayarlanmak durumundadır; çünkü, aftan yararlananlar, ona sevindikleri kadar, aftan yararlanacak olanların işledikleri suçtan dolayı mağdur olan insanların da üzülmemesi, onların menfaatlarının da göz önünde bulundurulması gerekir. Getirilen af kanunu tasarısı, bu dengeyi korumaya çaba göstermiştir.

Af konusunda, her şeyden önce, Anayasamız, bazı sınırlar çizmiştir. Anayasamızın 87 nci maddesine göre, 14 üncü madde kapsamına giren suçlardan dolayı genel veya özel af ilanı söz konusu değildir. Ayrıca, yine, Anayasamızın 169 uncu maddesine göre, ormanları yakmak, orman alanını daraltmak suçlarından dolayı da, genel ve özel af ilan edilemez. Anayasamızda bu hükümler yer aldığı sürece, tersine bir af kanunu çıkarılması olanaksızdır.

Anayasanın 87 nci maddesinin değiştirilmesi ve oradaki sınırlamanın kaldırılması, şüphesiz, Türkiye Büyük Millet Meclisinin iradesindedir; ama, o hüküm Anayasada yer aldığı sürece, çıkarılacak af kanunlarında, oradaki sınırlamanın ihmal edilmesi olanaksızdır.

Öte yandan, şimdiye kadar bütün af kanunlarında yapıldığı gibi, toplum vicdanının affını kabul etmeyeceği birtakım suçlar da kesin olarak af kapsamı dışında bırakılmıştır.

Bunların yanında, bazı suçlar, genel af konusu olmamakla birlikte, tasarıda, özel aftan yararlanacak biçimde, yani, ceza indiriminden ya da cezanın başka bir cezaya çevrilmesinden yararlanacak biçimde düzenlenmiştir. Böylece, genel af için söz konusu olan fer’i ve mütemmim cezaların, örneğin, kamu hizmetlerinden yoksun kalmanın, böyle bir indirimle kalkması söz konusu değildir. Bunların ayrıntıları, ilgili maddelere gelince görülecektir.

Bu arada, tasarı, küçüklerin ıslah edilmesi ve topluma kazandırılması için onlara daha şefkatli yaklaşmıştır. Öğrencilere yeni sınav hakkı tanımıştır. Avukatlık stajıyla bağdaşmayan bir iş yaptıkları için baro levhasından kaydı silinen stajyerlere ve avukatlara bir yeni olanak getirmiştir.

Tasarı, mükerrirliği; yani, aynı kimsenin yeniden suç işlemesini özendirmemek için, daha önce bir aftan yararlanmış olanları bu af kanununun dışında bırakmıştır.

Bundan başka, tasarı, önümüzdeki 3 yıl içinde, yeniden, uzun süreli; yani, 1 yıl veya daha fazla hürriyeti bağlayıcı bir cezayı gerektiren suçtan dolayı hüküm giyenlerin, bu, şimdi yararlandıkları aftan, o tarihten itibaren yararlanamayacaklarını ve infaz edilmeyen kısmın infaz edileceğini hükme bağlamıştır. Böylece, bu tasarı, gerek genel af gerek özel af bakımından, şartlı bir af niteliğindedir. Böylece, tasarının mükerrirliğe, yeniden suç işlemeye özendirici nitelik taşımamasına dikkat gösterilmiştir.

Tasarı, ayrıca, affedilenlerin ya da daha önce salıverilenlerin, yeniden, kısa zamanda, bütün haklarıyla, toplumun üretken bireyi olarak topluma kazandırılmaları için de özel hükümler getirmiştir.

Bütün bu yönleriyle, tasarının, Türk toplumunda, özlenen, ihtiyaç duyulan bir barış ve huzur getireceğini ümit ediyoruz.

Şimdi, size, bu affın kapsamı hakkında bir fikir vermek üzere bazı rakamlar sunmak istiyorum. Halen, cezaevlerimizde, ceza infaz kurumlarımızda 69 382 hükümlü ve tutuklu bulunmaktadır. Bunlardan 59 181’i adlî, 10 201’i terör suçlusudur. Bu kanun tasarısı kabul edildiği ve yürürlüğe girdiği takdirde, 26 538 hükümlü ve tutuklunun, bundan, doğrudan doğruya yararlanması söz konusudur. İndirimden, başka bir deyişle özel aftan yararlananlar ise, önümüzdeki yıllar içerisinde cezaevlerinden çıkacaklardır; onların sayısı da 31 980’i bulacaktır. Geri kalanlar ise, aftan yararlanamayacaklardır; yani, ne şimdi ne de önümüzdeki yıllarda; onlar, cezalarının tamamını, sonuna kadar çekeceklerdir. Bunlar, daha çok, Anayasa gereğince affetme olanağına sahip olmadığımız terör suçlularıdır; bunların da sayısı 10 201’dir.

Böylece, toplumumuzda önemli bir kesimin aileleriyle birlikte beklediği bu af kanunu, toplumun duyarlılıklarını da dikkate alarak, hem affedilecek olanların topluma yeniden kazandırılması hem de bu arada, daha önce işlenen suçlardan dolayı mağdur olanların incitilmemesi düşünceleri arasında makul bir denge kurmuştur.

Bu tasarı kabul edildiği takdirde, dün kabul edilen kanun tasarısı ve bundan sonra görüşeceğimiz iki kanun tasarısıyla birlikte, toplumumuzda, barışın, huzurun, kardeşliğin kurulması yolunda önemli bir adım atılacaktır; tasarının amacı budur.

Bu düşünceyle, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Şimdi, söz sırası, şahsı adına, Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu’nun.

Buyurun Sayın Hatiboğlu.

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; milletimizi ıstıraba gark eden acı depremden sonra ilk defa kürsüye gelme imkânım olduğu için, 65 milyonumuza, hatta, tüm insanlık âlemine, ölenler için başsağlığı, yaralananlar için geçmiş olsun temennilerimi arz ediyorum.

Milletimiz büyüktür, gerçekten büyüktür. Bu Meclis de, İstiklal Savaşını takip eden, geçenki deprem gibi Haymana’ya kadar gelmeye cesaret eden düşmanları nasıl defü ref ettiyse, zannediyorum ki, insanlarımızın üzerindeki acı ve ıstırabı da defü ref edecektir.

Takdire inanmak zorundayız; ama, esbaba tevessül, takdire inanmaya mâni değildir. Dolayısıyla, efendim, takdirdir, ne yapalım... Hayır, onu demiyorum. Her şeyi yapmakla beraber, takdire rıza göstermekten başka çaremiz de yoktur; ölüm hepimiz için mukadderdir.

“Kiminde güller açar, kimi var küskün ölür,

Allah’a dost olanlar, melekten üstün ölür,

Hiçbir şey baki değil, herkes ölümü tadar,

Rabbimden emir gelir, ölüm de bir gün ölür.”

Bu inançla, bütün milletimize tekrar başsağlığı diliyorum.

Şimdi, geliyorum konumuza.

Değerli milletvekilleri, depremimiz bir değil ki, bu yürek hangisine yansın! Evet, bir jeolojik deprem geçirdik ayın 17’sinde. Dün, bir sosyal deprem geçirdik; Sosyal Güvenlik Yasası. O, ayrı bir depremdir. Onun acısı, aheste aheste, zaman zaman, parça parça çıkacak. O, ayrı bir depremdi ve şimdi, bir yeni depremle tanıştırılmak üzereyiz; siyasal deprem. Bunun acısı da görülecektir.

Şimdi, bana söyleyebilir misiniz, 25 yaşında evladı toprağa düşmüş ana, evladının soğuk yüzünü nasıl unutacak?! Öldüren insanı kapısının önünden geçerken gören ananın acısını dindirmek için çareniz var mı?! Reçetemiz var mı?! Yalnız size söylüyor değilim, hepimiz bu çatının altındayız; sorumluluğumuz beraberdir.

Sayın Arabacı dostum -kendisine çok büyük saygım var, severim- öyle anlattı ki, yani, kalkıp, alnının ortasından şap diye öpesim geldi; ama, sonra düşündüm; Değerli Arabacı, siz, iktidar partisi milletvekilisiniz; Anayasada değişiklik ihtiyacı hissettiniz de, bizim gibi, sayınız mı yetmedi, gücünüz mü yetmedi?! Bu tasarıyı sevk ettiğiniz gibi, öyle bir teklif getirdiniz de muhalefetten tepki mi aldınız?!. İşin üzerinde biraz ciddî ve samimÎ durmakta fayda vardır.

Değerli milletvekilleri, 1974 yılında çıkarılan 50 nci yıl affı içerisinde çalışma yapmış bir arkadaşınızım. Sayın İyimaya o günleri yaşamadı, bilmiyor. Orada çevrilen dolapları -bu tabiri kullandığım için beni bağışlayınız, çok özür diliyorum- orada çevrilen hileleri, ben yaşadım, biliyorum. Hangi siyasî parti, hangi hesabın peşine girerek, sadece 141, 142 ve 163 üncü maddeler affın kapsamındayken, Anayasa yoluyla, 146’nın da 147’nin de 149’un da nasıl sokaklara salıverildiğini, bunun müsebbibinin kim olduğunu, Sayın İyimaya dostum bilmeyebilir; onu, ben, çok iyi biliyorum.

AHMET İYİMAYA (Amasya) – Biliyorum, biliyorum...

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Yıllarca bunun istismarı yapıldı.

Söylediğim şudur: Anayasa Mahkemesi, o gün öyle bir fırsatı buldu, herkesin sokağa çıkmasına fırsat verecek bir iptal cihetine gitti; korkarım ki, bunun akıbeti farklı değildir, farklı olmayacaktır. Onun için, dikkatli olalım diyorum.

Yine diyorum ki, Sayın Bakanım, sayın hükümet, niye bunun adı “cumhuriyetin 75 inci yılı af tasarısı”dır? Sebep ne? Bana söyler misiniz. Bana göre -beni bağışlayınız- bu, cumhuriyetimize bühtandır, cumhuriyeti küçük görmektir. Cumhuriyetim, yıllara sığmaz, bana çağlar getirin... Evet, benim cumhuriyetim çağlar boyu yaşayacak; ama, küçültemeyiz. Ne demek?!. Ha, şunu deyin; bu, olur; onun telafisi de mümkün olur, “57 nci hükümetin af tasarısı” deyin; uygun düşer doğrusu. Bu, cumhuriyetin af tasarısı olamaz, olamaz böyle şey. Yani, cumhuriyet, demokrasi, laiklik, sosyallik ve hukukilik üzerine bina edilmiş bir cumhuriyetin, hedefimiz, idealimiz, emelimiz, gayemiz, kastımız ve maksudumuz bir cumhuriyetin af tasarısı olacak, niye?! Eğer, benim cumhuriyetim bir af tasarısı hazırlasa, böyle hazırlamaz; adil bir tasarı hazırlar, eşitlikli bir tasarı hazırlar; uzun ömürlü bir tasarı hazırlar; muhalifinden muvafıkına, öldüreninden ölenine, yaralayanından yaralanana herkes bağrını açar, kucağına basar. Benim gönlümdeki, idealimdeki cumhuriyet, böyle bir cumhuriyettir. Başka türlü söz isnat ve izafesine fırsat verecek belgelerle ortaya çıkan hükümeti uyarmak istiyorum; geliniz, bir önergeyle adını değiştirelim “57 nci hükümetin af tasarısıdır” diyelim; hiçbir engel de yok, uygun da düşer doğrusu.

Değerli milletvekilleri, bağışlayınız, bir başka mahzuru daha var bendenize göre; kurumlaştırmış oluruz; yani, cülûsiye gibi bir şey olur. Cumhuriyetimizin 50 nci yılı oldu, bir af... Şimdi, herkes, artık, bunu hesap eder. Hatta, latife olsun diye ve biraz da karikatürize ederek, arkadaşlarımdan Ali Oğuz Ağabeyime dedim ki, “ağabey, bir önerge versek ‘29 Ekim 1999 tarihine kadar işlenen suçlar affedilmiştir’ desek, kanunu da şimdi çıkarsak...” Bununla onun mantığı farklı değil ki... Böyle şey olur mu?! Kurumlaştırırsanız, artık suça meyilli insanlara -hani, biz, neyin karşısındayız; intikamın karşısındayız. İntikam, bizim millî hasletlerimize terstir, inançlarımıza terstir, insanlık anlayışına terstir- intikama meyilli insanlara fırsat vermedir. Oturup hesap edecek; cumhuriyetin 75 inci yılı bugün; ama, acaba, 100 üncü yılı ne zaman?.. Bir de 2000 yılı var arada. Yani, kurumsallaştırırsak, herkes kendisini ona göre programlar. Bunu yapmayalım diyorum.

Değerli miletvekilleri, gelelim başka bir konuya: Bu af tasarısı, prematüre bir af tasarısıdır.

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) – Ne demek?

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Şu demek efendim: Olgunlaşmadan, süresini doldurmadan dünyayı teşrif eden demek. Keşke, doğumuna yardımcı olan hekim, uzman olsa; yani, bir jinekolog olsa, olur; o da ortopedist. Prematüre, et parçası gibi; yardımı yapan da ortopedist... Onun işi kemikle; yani, orasını burasının tutarken, kolunu kanadını da kırdı... Bu af kanunu buna döndü.

Niye bu kadar acele ettik? Bakınız -Sayın Başkanım, Sayın Bakanım biliyorlar- bu saydıkları 47 sayfadır; 3 afla ilgili 3 kanun tasarısı, 6 kanun teklifi var, genel af -genel af mıdır, nedir; o, tartışılır- basın affı ve memur affı, 47 sayfadır. İçtüzüğümüzün 26 ncı maddesi diyor ki, zorunluluk yoksa, komisyon, iki gün önceden gündemi gönderir, davet eder.

Sayın Başkan Komisyonda söyleyemedi...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Ama, Sayın Başkanım zannediyorum bana süreyi söyler.

Komisyonda söyleyemediler kendileri. Bana söyler misiniz; hangi zorunluluk var ki, bana, bir gün önce gönderdiğiniz 47 sayfayı oku, araştırmanı yap, istişareni yap, buna da katkıda bulun diyorsunuz... Bu, nasıl olacak?

Orada sordum, şimdi, burada da soruyorum; Komisyon üyeleri, Allah lillah aşkına söyleyiniz, bu tasarıları, bu teklifleri okuyabildiniz mi, inceleyebildiniz mi; hayır. Peki, nasıl katkıda bulunacağız?.. Efendim, 57 nci hükümet, inayeti hakla her şeyde bâhir ve mütebahhirdir; dolayısıyla, o ne söylüyorsa buyurun diyecekseniz; olabilir; ama, ben, temsil ettiğim halk adına katkıda bulunmak isterim, engellemem lazım gelen yere engel koymak isterim. Bu fırsatı vermezseniz nasıl olacak?..

Şimdi göreceğiz, maddelere geçince önergeler gelecek, Sayın Başkanım, nezaketle, çok sevecen bir şekilde “bu önergeye katılıyoruz” diyecekler. Yapmayın...Yapmayın... Muhalefet obstrüksiyona gidebilir; ama, iktidar gidemez. Şimdi, göreceğiz birazdan.

Demek istediğim şu: Bunun üzerinde ciddî çalışılmadı. Bakın, o 1974 affının içerisinde, katkıda bulunabilir mıyız diye, benim, ziyaret etmediğim mahkeme, gitmediğim Yargıtay, incelemediğim dosya kalmadı. Niye bunu bugün de yapmıyoruz? Niye getirip sıkıştırdınız, sabahlara kadar çalıştıracaksınız? Bana söyleyiniz, salim bir zihinle, salim bir muhakemeyle bunu takip edebiliyor muyuz?

BAŞKAN – Sayın Hatiboğlu, toparlar mısınız efendim.

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Bitti mi Sayın Başkan?

BAŞKAN – Toparlarsanız memnun olurum.

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Efendim, hamiyete endaze olmaz; ama... 1 dakika verdiler...

Değerli milletvekilleri, bir hususta rica ediyorum, iktidara da muhalefete de hükümete de rica ediyorum: Beyler, üniversitelerde perişanız, çocuklarımız perişan; özellikle, temel insan hakları açısından perişanlar. Diyorduk ki, hiç olmazsa, 2547 sayılı Kanunun ek 17 nci maddesi bu çocuklara hak getiriyor; yani, kanunî düzenleme bu imkânı veriyor; ama, ne yapalım ki, iki Kemal’in elinden çektiğimiz var. Komisyonda da söyledim, inşallah, bir üçüncü Kemal, yani Mustafa Kemal gelir, bu iki Kemal’in hakkından gelir. Şimdi, bakınız, diyoruz ki, hiç olmazsa, kanunî engel yok bu temel hakkın kullanılmasında. Eğer, bu madde böyle geçerse, Sayın Bakanım, bu madde böyle geçerse, yarın, Kemal Alemdaroğlu “efendim, bir kanun geçti, burada bir kanun var; şimdi, kılık kıyafet bu kanuna tabi oldu; eskiden kanun yok deniyordu; buyurun, kanun da geldi” diyecek. Yapmayın, buna fırsat vermeyin lütfen. Bu, çok önemli bir konudur.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Zannediyorum, 3 üncü madde üzerinde, kapsam üzerinde, grup adına konuşma yapma fırsatı arayacağım.

Sayın Başkana teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Ben teşekkür ederim.

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Beni bağışlar umuyorum.

BAŞKAN – İstirham ederim efendim.

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Saygı sunuyorum efendim. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sağ olun.

Sayın milletvekilleri, tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

1 inci maddeyi okutuyorum:

Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısı

Amaç

Madde 1.- Bu Kanununun amacı, Cumhuriyetin 75 inci yılı nedeniyle bazı suç ve cezaların affına ilişkin usul ve esasları belirlemektir.

BAŞKAN – Madde üzerinde, Doğru Yol Partisi Gurubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Celal Adan; buyurun efendim.

DYP GRUBU ADINA CELAL ADAN (İstanbul) – Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi en derin saygılarımla selamlıyorum.

Büyük milletimizin birkaç gün evvel geçirmiş bulunduğu afet dolayısıyla, bütün şehitlerimize rahmet diliyorum, yaralılara acil şifalar diliyorum, büyük milletimize başsağlığı diliyorum.

Huzurunuzda, cumhuriyetimizin kuruluşunun 75 inci yılı nedeniyle çıkarılmak istenen afla ilgili düşüncelerimi söylemek üzere bulunuyorum.

Değerli milletvekilleri, aşağı yukarı bizim yaş kuşağımız üniversiteye geldiği yıllarda, o zaman dünyada iki kamptan, iki bloktan bahsediliyordu; bunların biri komünist blok, diğeri kapitalist blok olarak tarif ediliyordu. Bugün ise, dünyada iki bloktan bahsediliyor; zengin ülkeler, fakir ülkeler. Zengin olup demokrat olmayan ülke yok, fakir olup demokrat olan ülke yok. Dolayısıyla, Türkiye’nin hiçbir menfaatı demokrasinin dışında tarif edilemez.

Şimdi, cumhuriyetimizin 75 inci yılı münasebetiyle çıkarılan afla ilgili neden böyle bir düşünceyi ortaya koyduğumu ifade etmek istiyorum. Parlamentoya bir kesit olarak baktığımız zaman, Milliyetçi Hareket Partisi, Anavatan Partisi, Fazilet Partisi ve Doğru Yol Partisine baktığımız zaman; Doğru Yol Partisinden istifa eden bir milletvekilinin, kısa bir dönem içerisinde Milliyetçi Hareket Partisinin Başkanlık Divanında görev aldığını görüyoruz. Anavatan Partisinden istifa eden milletvekillerinin, kısa bir zaman içerisinde Fazilet Partisinin Başkanlık Divanında görev aldığını görüyoruz. Doğru Yol Partisinden istifa eden bir milletvekilinin, Anavatan Partisinin Başkanlık Divanında görev aldığını görüyoruz. Peki, nedir bu kadar süratli bir şekilde siyasî partilerin başkanlık divanında yetkili hale getirecek olan bu geçiş? Bunun sebebi şudur değerli milletvekilleri: Birbirine benzeyen cemiyet yapılarının üzerine baskı geldi mi, onlar, çözülürler, ayrışırlar.

İşte, her günden daha fazla istikrara ihtiyacımızın olduğu böyle bir dönemde, birbirine bu kadar benzeyen; ama, demokrasiyi korumadığımız için, koruyamadığımız için, bu kadar dağınıklığın yaşandığı bir süreçte, izninizle, ben, 65 milyon Türk vatandaşı adına af talebinde bulunacağım.

Daha dün, 15 000 şehidin ölümüne sebep olan depremin sebeplerini gündeme getirdiğiniz zaman, yetkilileri izledim; belediyeleri sorumlu tuttular, meclisleri sorumlu tuttular, mimarları sorumlu tuttular. Sadece, o bölgede ölenlerden sorumlu tuttuklarınızı sanık sandalyesine oturtsanız, hapishaneye 100 000 kişi koyarsınız.

Bugün, Türkiye’de, sosyal hayatı az çok bilen bir vatandaş, bir tek şey biliyor; bu sistemde suç işlemeden yaşamanın imkânı yok. Herkes, Türkiye’de suç işliyor. Bakınız, senede 10 000 kişinin öldüğü trafik suçlarında bile, ehliyet almış bir vatandaş, ehliyet almadan araç kullanan bir vatandaştan polisin avanta aldığını gördüğü zaman, onu denetlememekte, onu ihbar etmemekte.

Bununla şunu söylemek istiyorum: Bu sistem adına hiç kimse kimseyi denetlemiyor. Bu sistemde, herkes suçla ittifak kurmuş durumda. Tabiî, bu suçla ittifak, devlet ile milletin barışık olmadığı bir süreci beraberinde getiriyor, birileri de bunu hızlandırıyor.

Şimdi, Türkiye Cumhuriyeti Devletini bölmek iddiasıyla ortaya çıkmış, insan öldürmüş, silahlanmış, organize olmuş ve yakalanıp Türk adaletine teslim edilmiş, bugün idamla yargılanmış Abdullah Öcalan, avukatları marifetiyle Türkiye’de basın toplantıları yaptırıyor, Türkiye’deki güçlerini bir başka yere toplayacağını ilan ediyor, gazetelerimizin birinci sayfasında yer alıyor, bir siyasî lider konumuna getirtiliyor, bununla ilgili hiçbir mesele yok; ama, İstanbul’da 1 milyon oy almış bir kişiye, herkesin rahatlıkla alabileceği, okuyabileceği, okuduğunu birilerine söyleyebileceği bir kitaptan okuduğu bir şiir nedeniyle siyaset yasağı koyacaksınız!..

Ben, bunu, şunun için söylüyorum: Eğer, çifte standart kullanırsanız biraz daha bölünürsünüz, biraz daha bölünürüz; her baskının böldüğü gibi bölünürüz. O bakımdan, Türkiye’de “Allah’tan sonra en büyük güç millettir” demek mecburiyetindeyiz ve milletimizin, devleti yapılandırmak noktasında ortaya koyduğu iradenin önüne kim geçerse geçsin, onun karşısında durmalıyız.

Böyle bir süreç içerisinde af çıkarılmak isteniyor. Benim bilebildiğim kadarıyla af, bir sosyal barışın gereği olarak gündeme gelir veya bir büyük hukuk reformunun gereği olarak gündeme gelebilir. Seçimlerden evvel bir gezide, Sayın Başbakanın eşlerinin, Türk kamuoyunun gündemine getirdiği af, çifte standartlarla dolu ve demin ifade ettiğim gibi, birilerinin, özellikle Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına bu milletle barışık olmayan bazı güçlerin, bazı grupların telkininin halen geçerli olduğunu görüyoruz. Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temellerini, Zağanos Paşa Camiinde hutbeler vererek, Hacı Bektaş Veli’de dergâh kurarak, Anadolu insanıyla kucaklaşarak attı; Türkiye Cumhuriyeti Devletini böyle kurdu. Bir başörtülü öğrencinin, üniversitesini bitirmesinden korkanlar -çok açık bir ifadeyle söylüyorum- Ziya Gökalp’in şiirini okuduğu için ceza alanları affedemeyecek kadar Türkiye’yi küçültmüşlerdir.

Türkiye, bir büyük ülkedir; Türkiye, her üçyüz yılda, başka milletlerin rastlayamayacağı fırsatları yakalamış bir büyük millettir. Ortaasya heyecanıyla kucaklaşan, Balkanlarda misyon biçen, hırsızdan, arsızdan arınmış bir büyük millet olmaya taliptir, dünya devleti olmaya taliptir. Bizim, şartlar ne olursa olsun, özellikle bu dönem, demokrasiyi korumak ve demokrasinin gereği neyse onu yapmak gibi bir mecburiyetimiz var.

Hepinizi en derin saygılarımla selamlıyorum. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Adan.

Fazilet Partisi Grubu adına, Manisa Milletvekili Sayın Bülent Arınç; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

FP GRUBU ADINA BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinizi, tekrar saygıyla selamlıyorum.

Kanun tasarısının tümü üzerinde konuşma yapmıştım. 1 inci madde üzerinde de hem tasarının amacı hem de geneli üzerindeki konuşmam sırasında eksik bıraktığım bir iki konuya temas etmek istiyorum; ancak, sözlerimin başında, bir konuyu ifade etmeliyim. Biraz evvel, tasarının tümü üzerinde konuşan Demokratik Sol Parti temsilcisi Sayın Arabacı’nın konuşması içerisinde “Türk Ceza Kanununun 313 üncü maddesinde zikredilen, cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak suçundan, çete suçlarının affının kapsamdan çıkarılmasında Fazilet Partili üyelerin de katkısı olduğu” şeklinde anladığım bir ibare geçti.

Adalet Komisyonundaki görüşmeler sırasında hazır bulundum. Hükümetin sevk ettiği tasarı içerisinde, Türk Ceza Kanununun 313 üncü maddesi, zaten ceza indirimine tabi bir maddeydi. Birtakım çalışmalarla önce, bunun kapsam dışına çıkarılması benimsendi; sonra, tekrar bir tekriri müzakereyle, yine, indirimin içerisine alındı.

Adalet Komisyonunda, iktidar çoğunluğu, sayı itibariyle 16’dır. Fazilet Partisinin 5 üyesi var, Doğru Yol Partisinin 4 üyesi var. Dolayısıyla, komisyonda geçen bu müzakereler sırasında, kendi hükümet ortaklarını görmeyerek topu taca atmanın yanlış bir olay olduğunu söylemek istiyorum.

Yine, Adalet Komisyonundaki görüşmeler sırasında, bir ilginç olay daha yaşandı. Türk Ceza Kanununun 448 inci maddesi; yani, kasten adam öldürmek fiili, 449 ve 450 gibi, yine adam öldürmek fiileriyle ilgili maddelerle birlikte kapsam dışı iken, yine birtakım çabalarla indirime tabi bir fiil haline getirildi.

“Adalet Komisyonunda, burada yaşanan hükümetin uyumu, hayır, orada yok” diyorlarsa, bilmem; ama, komisyon çoğunluğu itibariyle yapılan bu işler, Demokratik Sol Partinin eğer tamamını rahatsız ediyorsa, bu konuda, ya hükümet ortaklarıyla hazırladıkları bir teklifi Genel Kurula getirirler veya grupları olarak getirirler; kimin destekleyip desteklemeyeceği konusu Genel Kurulda açıkça ortaya çıkar.

Değerli arkadaşlarım, tasarı içerisinde gördüğümüz olay şudur: Tamamen kapsam dışında olan suçlar, adam öldürmek, rüşvet, irtikâp, zimmet, cebren ırza geçme ve devletin arsıulusal şahsiyetlerine karşı fiillerdir ve bunların cezaları hemen hemen idam veya onbeş, yirmi, yirmibeş yıllık ağır hapis cezalarıdır.

Bunların yanında, Türk Ceza Kanununun 312/2 nci maddesi de, aynı şiddette bir suç olarak belki görülmüş ve onların yanına dahil edilmiştir. Ceza indirimi içerisinde de pek çok suçlar vardır. Bunların içerisinde de yirmi, yirmibeş yılı bulan ceza mahkûmiyetlerini müstelzim fiiller bulunmaktadır. Bunlar da, en azından üçte 1’lik ceza indirimine tabidir; ama, 312 büyük bir suçlu olduğu için, ceza indiriminden de istifade etmemektedir.

Değerli arkadaşlarım, Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesi, İtalyan Ceza Kanunundan alınmış bir maddedir. Genelde ırk ayırımını yasaklamaktadır; ancak, 1995 yılından sonraki tatbikatıyla, farklı bir uygulama içerisine girmiştir. Hatırlayacaksınız, Türk Ceza Kanununun 141, 142 ve 163 üncü maddeleri 1991 yılında kaldırıldığında, yerine Terörle Mücadele Kanunu getirilmişti. Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesiyle bu boşluğun dolacağını düşündüler; ancak, o madde, 1995 yılında bir tadilata uğradı. Dolayısıyla, 312 nci madde -denize düşenin sarıldığı gibi- herkese uygulanabilecek bir elastikî madde haline geldi. Maddenin bu şekle gelmiş olması, Türkiye’deki hukukçuları da -siyasetçilerden önce- fevkalade rahatsız etmektedir.

Zabıtlara geçmesi ve dikkatlerinize arz etmek üzere söylüyorum, bakınız, şu anda, Yargıtayımızın Başkanlığına seçilen, daha önce Dördüncü Ceza Dairesi Başkanı olan Sayın Selçuk, bir makalesinde, şunu yazmaktadır:

“Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesi, Faşist İtalyan Ceza Yasasından alınmıştır. Maddede yer alan terimler, gereksiz, belirsiz ve tanımlanamaz nitelikte; yargıçlar, yorumlamada ve uygulamada sıkıntı çekiyor; sık sık görüş ayrılığına düşüyorlar. Hangi eylemin suçu oluşturduğu belli değil. Demokles’in kılıcı gibi, yazarın, düşünürün, siyasîlerin tepesinde sallanıyor.

Madde, düşünceyi açıklama özgürlüğüne aykırıdır. Kamu düzenini, barışı koruma iddiası taşıdığı halde, tersine, toplumda huzursuzluk yaratıyor. Bu madde kaldırılmalıdır.”

Yine, Türkiye’de, hukukun zirvesinde bir insan, Anayasa Mahkememizin Değerli Başkanı, Anayasa Mahkemesinin 37 nci Kuruluş Yıldönümünde yaptığı bir konuşmada, bakınız şunları söylüyor: “İnsan haklarının, demokratik toplum düzeni içinde insan olmanın, insanca yaşayabilmenin vazgeçilmez koşulu olduğunu... İnsan haklarına saygılı ve demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye cumhuriyetinde, bu özgürlüklerin, çağdaş, evrensel standartlara uygun olarak korunması ve geliştirilmesi zorunludur.

1982 Anayasasında, 12 Eylül öncesi yaşananlara bir tepki olarak, hak ve özgürlükler önemli ölçüde sınırlandırılmıştır. Bunun sonucu olarak, Türkiye’de, düşünceyi açıklama özgürlüğünün hukuksal boyutlarıyla ilgili sorunlar ortaya çıkmıştır. Demokrasi yönünden taşıdığı yaşamsal önem herkes tarafından bilinmesine rağmen, düşünceyi açıklama özgürlüğünün önündeki engeller aşılamamış, düşünce suçlarına yönelik yasal düzenlemeler yapılamamıştır.

Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna bireysel başvuru hakkını ve Divanın bağlayıcı yargı yetkisini kabul etmiştir. Bu nedenle, sözleşme kurallarıyla Türkiye’nin düşünce özgürlüğüne ve bu özgürlüğün sınırlandırılmasına ilişkin anayasa ve yasa kuralları arasında uyum sağlanması zorunluluğu vardır.” Bakınız, sonuç itibariyle, Dernekler, YÖK, Siyasî Partiler, Sendikalar, DGM, Terörle Mücadele ve Türk Ceza Kanununda bu özgürlükleri kısıtlayan bütün sınırlamaların kaldırılması tavsiyesinde bulunuyor.

Vaktim kısıtlı; şunu söyleyeceğim: Niçin, Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesinin ikinci fıkrası, bir adam öldürme suçu gibi, tamamen af kapsamı dışında bırakılmıştır? Başta Sayın Bakan olmak üzere, birkısım hukukçular, Anayasanın 14 üncü maddesindeki kısıtlamanın bu maddeyi gösterdiğini ifade etmektedirler. Bu, doğru değildir; çünkü, 1982’de, Danışma Meclisi burada bu Anayasayı yaparken 13 ve 14 üncü maddelerin tartışılması sırasındaki müzakere zabıtları elimizde bulunmaktadır. Bu müzakere zabıtlarında, kapsam dışı bırakılması gereken suçlar, Türk Ceza Kanununun 141, 142, 163 üncü maddeleri olarak gösterilmiştir; Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesinden bahis yoktur; bir. İkincisi, eğer böyle bir kısıtlama varsa, bunu işleyen bütün suçlular için, affın kapsam dışında olması gerekir. Oysa, bildiğiniz gibi, bu af tasarısının dışında, biraz sonra görüşeceğimiz, basın yoluyla işlenen suçlara karşı yapılan af kanunu içerisinde, basın yoluyla işlendiği takdirde, 312/2, erteleme kapsamı içerisine girmektedir. Siyasetçiler, belediye başkanları, bir partinin genel başkanı, gazeteciler, yazarlar, sanatçılar, eğer bu suçu işlerlerse, af kapsamı dışında kalabiliyorlar; ama, basın yoluyla işlendiği zaman, bu ceza ertelenebiliyor.

Yine, 5816 sayılı Kanun af kapsamı dışında kalmış olmasına rağmen, mesela, Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret, basın yoluyla işlendiği zaman, yine, erteleme kapsamı içerisine girebiliyor. Yani, sadece, oniki yılı geçmeyen bütün suçlar, basın yoluyla işlendiği zaman erteleme kapsamına girerken, burada, sivil şahısların böyle bir suç işlemesi, affın kapsamı dışında tutulmaktadır. Bu, eşitliğe aykırıdır, adalete aykırıdır, Anayasanın temel kurallarına aykırıdır. Kaldı ki, erteleme, hâkimin takdirinde olan bir konudur. Hâkimin takdirinde olan bir konuyu, Anayasanın 138 inci maddesinin dördüncü fıkrasına göre, yasa koyucunun kendi iradesiyle değiştirmesi mümkün değildir. Bu konu, Anayasa Komisyonunda Anayasaya aykırılık cihetiyle oylanmış ve 9’a 8 gibi, sadece 1 oy farkıyla Anayasaya uygun bulunmuştur. 8 değerli üyenin Anayasaya aykırılık görüşünün değerlendirilmesini, yine, takdirlerinize sunuyorum.

Değerli arkadaşlarım, 14 üncü madde kapsamında kalan suçlar, yani, affın dışında bulunması gerekli suçlar ya devlete karşı işlenmiş suçlar olarak anlaşılabilir veya ideolojik suçlar olarak anlaşılabilir. Artık, dünyada, ideolojiler, eski etkisini kaybetmiştir. Dünya, globalleşme içerisinde, bireysel hak ve özgürlükleri daha önplana getirmiştir. Bugün bile, Türkiye’nin son yirmibeş yıllık geçmişine baktığımızda, dün birbirine kurşun sallayanların bugün aynı çatı altında bulunduklarını, kimisinin televizyon ve gazetelerde, kimisinin banka genel müdürlüklerinde, kimisinin de Parlamento içerisinde bulunduğunu görüyoruz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BÜLENT ARINÇ (Devamla) – 1974’te Millî Selamet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi koalisyon kurduğu zaman bunu olağanüstü bir tepkiyle karşılayanlar, yıllar sonra hem DYP’nin SHP ve CHP ile hem de bugün MHP’nin DSP ile ortaklığını görmüşlerdir. Eğer, geçmişiyle birbirimizi hatırlasak ve aynı düşmanlıkları devam ettirsek birbirimize selam verecek adam bulamayız. Eğer, terör suçu olarak, ideolojik suçlar olarak 312’yi, Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesini her gün önümüze getirecekseniz, bu, kendimizle çelişki olur. Sayın Başbakan bile, daha geçtiğimiz günlerde yaptığı konuşmalarda onbeş-yirmi sene evvel söylediklerinin bugün takipçisi olmadığını ifade etmişti; bu, herkes için geçerlidir. Dolayısıyla, Ceza Kanununda böyle bir af düzenlemesini getirirken, birtakım düşünce sahiplerini, affın kapsamı dışında, bir cüzzamlı gibi tutmanın toplumsal vicdanı rahatsız edeceğine inanıyorum.

Bu maddeden mahkûm olan insanlar, cezaevlerine başı dik olarak giriyorlar, alınları açık olarak çıkıyorlar (FP sıralarından alkışlar) Bu insanlar, halk tarafından, nefretle değil, sevgiyle karşılanıyor yeri geldiğinde. Dolayısıyla, 312 nci maddedeki ıstırabımızı, belki, toplumda paylaşmayan insanlar bulunabilir.

BAŞKAN – Sayın Arınç, toparlayın lütfen.

BÜLENT ARINÇ (Devamla) – Çünkü, 312 nci madde, hırsızları, yolsuzluk yapanları, çete mensuplarını cezalandırmıyor; 312 ve ikinci fıkrasından mahkûm olanların büyük çoğunluğu, düşünen, tartışan, fikirleriyle kendi inançlarını ortaya koyan insanlardır. Sayıları belki dörttür, beştir; ama, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, böyle bir af yasasını milletin önüne sunarken bu konuya dikkat etmesi gerekir.

Son cümle olarak şunu söylüyorum: Bu affın istismarını yapacak değiliz; ama, yarın, toplumda şunların hepsi affedildi; çeteciler çıktı, hırsızlar çıktı, uğursuzlar çıktı, şunlar çıktı, geride dört masum insan kaldı denip, bunun meydanlarda, köylerde, Anadolu’nun en ücra kasabalarına kadar tartışmak kimseye yarar getirmeyecektir. Doğru olanı yapalım ve bütün dikkatlerinize sunduğumuz bu gerçekler karşısında hepinizin takdirlerini bekliyoruz, desteklerini bekliyoruz.

Saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Arınç.

Gruplar adına başka söz talebi?.. Yok.

Şahsı adına, Kahramanmaraş Milletvekili Sayın Mehmet Sağlam; buyurun efendim.

MEHMET SAĞLAM (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. Huzurunuzu işgal etmemin sebebi, bu af kanunu içerisinde öğrenci affıyla ilgili hükümlerle alakalı olarak çok önemli gördüğüm bir iki noktayı huzurunuza getirmek içindir.

Bildiğiniz gibi, öğrencilerin bir suçu yok affedilme konusunda; ama, bir tabir olarak “öğrenci affı” diye kullanıyoruz. Asıl olan, onlara yeniden bir şans verme, dünyada, özellikle Avrupa’da son yıllarda “ikinci şans okulları” adı altında, okul dışı kalmış insanlara yeni okullar icat etme gibi, yeni bir eğitim anlayışının en azından ışığı altında gençlerimize, hele de dünyada nadir görülen büyük bir afeti geçirmiş bir ülke olarak, onlara ikinci bir şans vermenin, bir hak vermenin yolunu arama konusunda önemli rdüğüm bir iki noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Bunlardan birincisi, her şeyden evvel öğrenci affına sebep olan başarısızlıktır. Başarısızlık, bir kere, artık, eğitimde izafî bir kavram; yani, başarısız öğrenci yok; ama, başarının sıralaması var. Dolayısıyla, başarısızlıktan dolayı okul dışında kalma, başarısızlıktan dolayı toplum dışında kalma, eğitimini tamamlayamama fikri, artık, eğitimde kabul edilmiyor. Dolayısıyla, şimdi, ilkönce, bu başarısızlığın sebebini, kaynağını birazcık kurutmak için acaba neler yapabiliriz?

Şimdi, son zamanlardaki yükseköğretim kurumları uygulamalarına baktım, sınav sistemlerine baktım, ortaya şöyle bir şey çıkıyor: Bir kere, bazı üniversitelerimizin bazı fakülteleri, hatta aynı üniversitenin bazı fakülteleri sınıf geçme sistemi uyguluyor, bazıları ders geçme sistemi uyguluyor. Daha basite indirgersek, bir üniversitenin bazı fakültelerinde bir dersten başarısız olan öğrenci sınıfta kalıyor, bütün dersleri bir yıl daha tekrar ediyor; aynı üniversitenin bir başka fakültesinde ders geçme sistemi uygulanıyorsa, üç, dört, beş dersten başarısız olsa bile, bir üst sınıfa geçiyor, o derslerin sınavlarını almak suretiyle bir üst sınıfta okuyor. Hatta Orta Doğu ve Boğaziçi gibi üniversitelerimiz, yaz okulları açmak suretiyle, bu çocukların, kalmış oldukları derslerden sene kaybetmeksizin yazın eğitimlerini tamamlamalarına müsaade ediyor; böyle bir çığır açıyor.

Şimdi, değerli hükümetimizin hazırlanmış olan tasarısına bakıyoruz: Daha evvelki dokuz öğrenci affında olduğu gibi, sadece okulla ilişiği kesilen lisans ve lisansüstü öğrencilerine iki sınav hakkı tanımak suretiyle, onların üniversiteye dönüşünü sağlıyor. Bu, işte, dokuz defa tekrar ettiğimiz klasik bir öğrenci affı. Halbuki, şimdi, bizim, şu sınıf geçme esası ile ders geçme esasının yarattığı, en azından sınıfta kalma, yıl kaybetme olayını, sınıf geçme esası uygulayan fakültelerde veya üniversitelerde en çok üç dersten başarısız olanları bir üst sınıfa alır, yaz okulları veya iki sınav hakkı vermek suretiyle, onların yıl kayıplarını önlersek, en azından -mesela, halen, otuzbeş yıldır Hacettepe’de uygulanan, otuz yıldır Orta Doğu’da uygulanan, Boğaziçi’nde uygulanan sistemi- sistemdeki haksızlığı gidermiş oluruz.

İkincisi, ara sınavlar yapılıyor. Bir kısmı diyor ki, bu ara sınavlardan 60 ortalama alırsan genel sınava girersin; bir kısmı diyor ki, 50 alırsan girersin. Şimdi, bu büyük haksızlık ve eşitsizliği ortadan kaldırmak için... Bir örnek vermek istiyorum: Hacettepe’ye çıkan yolun solunda Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, sağında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde 50 ile sınıf geçersiniz, Ankara Üniversitesinde 60 ile geçersiniz.

Şimdi, buna “üniversite özerkliği” diyor Sayın Bakanımız; uzaktan yakından ilgisi yok. Üniversite özerkliği, akademik freedom, akademik hürriyettir; yani, öğretim üyesinin, serbestçe, bilimsel olarak bildiğini anlatmasıdır. Yoksa, bir öğrenciyi 60’la diğerini 50’yle geçirmenin, akademik hürriyetle de, üniversite muhtariyetiyle de, özerkliğiyle de ve kanun önünde eşitlikle de ilgisi yok.

Şimdi, bunlara, diyelim ki, ara sınav ortalamasını alır, final sınavına ortalamada şu kadarını tutturan girer ve final sınavında da şunu alan sınıfını geçer. Aynı şekilde, teorik ders, pratik ders ayrımı yapmışlar. Teoriden 90 alıyor, pratikten 40 alırsa, ikisinden de 60 alacaksın diyor; sınıfta bıraktığı gibi, 90 aldığından da tekrar sınava tabi tutuyor. Bunlar bir asır öncenin yöntemleri.

Şimdi, bütün bunları şunun için sayıyorum: Koyacağımız bir iki maddeyle bu adaletsizlikleri önleriz, bu başarısızlıkları önleriz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Sağlam, toparlayın lütfen efendim.

MEHMET SAĞLAM (Devamla) – Dolayısıyla, bunun politikası yok, siyasî parti farkı da yok. Sadece, bu gençlerimize, bir kere daha, bir iki maddeyle, aralarındaki eşitsizliği kaldırarak yardımcı oluruz.

Şimdi, bir diğer çok önemli konu, deprem bölgemizde 21 üniversite var. Bu 21 üniversitede, Türkiye’de kayıtlı öğrencilerin yarıdan fazlası okuyor. Şu anda, bu çocukların bir çoğunun ya kendi üniversitelerinde ya da okudukları üniversitelerde bütünleme sınavları devam ediyor. Bütünleme sınavına girmeyenler sınıfta kalır. Eğer, biz, bunlara, şu anda, 1998-1999 ders yılı itibariyle, hiç olmazsa iki ilave sınav hakkı vermezsek, bu çocuklarımızın, yarın, yıl kayıpları söz konusudur. Üniversitelere sonra imkân versek bile “şubat veya hazirandan evvel sınav yapamayız” derler; bu çocuklar yıl kaybeder. Bununla ilgili iki örenge hazırladık. Arkadaşlarımdan rica ediyorum -hiçbir siyasî yönü yoktur- lütfen, desteklerseniz, bu gençlere imkân vermiş olursunuz.

Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Sağlam.

Şimdi söz sırası, Adana Milletvekili Sayın Yakup Budak’ta.

Buyurun efendim.

YAKUP BUDAK (Adana) – Sayın Başkan, değerli üyeler; hükümetimizin Meclisin huzuruna getirmiş olduğu ve cumhuriyetin 75 inci yılı münasebetiyle, bazı suçların ve cezaların affına ilişkin usul ve esasları belirten bu yasa tasarısı üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinize saygılar, sevgiler, selamlar sunuyorum.

Tabiî, bu yasa tasarısı üzerinde Meclisimizde de tartışmalar olacak, toplumda da çok tartışmalar olacak. Belki, yasa çıktıktan sonra da, yine, çok tartışmalar olacak. Özellikle af kanunları, eşitlik ilkesine, genellik ilkesine, adalet ilkesine göre çıkarılmalıdır. Hele hele af kanunları çıkarılıyorsa, bu ilkelerin üzerinde daha bir ciddî olarak durulmalı, daha fazla bir önem atfedilmeli ki, toplumda gözyaşları dinsin, kanayan kalplerdeki sızılar dinsin. Eğer öyle yapılmayacak olursa, adalet ölçülerine uymadan, eşitlik ilkesiyle bağdaşmayacak bir şekilde bir af yasa tasarısı çıkarılırsa, onu çıkaran insanlar da, hayatları boyunca kalplerinde bir sızı hissedeceklerdir. Onun için, bizim buradaki eleştirilerimizin “af yasasına karşı çıkıyorlar, kader mahkûmlarının, sistem mağdurlarının işte dört duvar arasında hayat sürmemelerine mâni olmak için müdahale ediyorlar” şeklinde algılanmaması gerekir. Bu eleştirilerimizi, bu yürek sızılarının ortadan kaldırılmasına ve sürmemesine sebep olmak için yaptığımızı da ifade etmek istiyorum.

Bu af yasasıyla -biraz önce Sayın Bakanımız ifade buyurdular- cezaevlerindeki mahkûmların hemen hemen yüzde 50’si, belki daha fazlası bir bakıma salıveriliyor; diğerlerinin de, birtakım indirimlerle, birtakım cezaî müeyyidelerindeki hafifletmelerle bir bakıma yükleri hafifletiliyor. Acaba bu getirilen yasa tasarısı, kendisinden beklenen toplumsal barışı sağlama noktasında, sosyal barışa katkı yapma noktasında aynı neticeyi verecek mi? Bilhassa, benim üzerinde özellikle durmak istediğim konu, maalesef, bu af yasa tasarısı hazırlanırken, hükümet komisyona gönderirken, komisyonlarda tartışılırken ve komisyonlardaki tartışmalardan anlıyoruz ki, bu af yasa tasarısı, eşitlik ilkesinden, genellik ilkesinden uzak bir tarzda birtakım siyasî mülahazalarla, pazarlıklarla getirilmiştir. Belki şimdi arkadaşlarımız diyecekler ki, böyle olmadı. Bu af yasa tasarısının anası diyebileceğimiz, 55 inci hükümet zamanında, bu yasa tasarısının bir benzeri, 312 nci maddeyle, düşünce suçlarıyla ilgili olarak getirilmişti ve bu Mecliste, onlarla ilgili birtakım değerlendirmeler yapılmıştı. O zamanki sayın başbakanımıza, bir başsavcı geliyor “siz, bu affı çıkaracaksınız; ama, bu aftan falanca falanca kişiler de yararlanacaklar; ona göre bu düzenlemeyi yapın, yoksa başınız ağrır” diyor. Bir başsavcı, bir başbakana böyle diyor. Adalet Bakanı da diyor ki: “Gerçekten doğru; o gün gazetelerde, medyada birtakım yazılar çıktı; dolayısıyla, hükümet olarak ön sıralara aldığımız bir af yasa tasarısını geri sıralara, hatta, hiç çıkmamak üzere geri sıralara çektik.” Bunu ben tutanaklardan aynen okumak istiyorum müsaade ederseniz :

“O günün başbakanı diyor ki: ‘Vural Savaş bana geldi ve mahkemenin Tayyip için mahkûmiyet kararı verdiğini; ancak, dört profesörün de, bir nevi, bu görüşte olmadıklarını da bildiğini işaret etti...’ Bu tartışmanın sonunda Vural Savaş’ın sözleri şöyle: ‘O dört profesör ne söylediklerini bilmiyorlar; çünkü, gerekçeli karar henüz yazılmadı; yazılınca görürler ki, şiirle irtibatı yoktur bu işin’...” Şimdi, bir başsavcı geliyor, başbakana tesirde bulunuyor.

Yine aynı dönemin Adalet Bakanı Sayın Türk, Sayın Yılmaz’a raporlarken şöyle diyor: “Sayın Ecevit’e bunu arz ettiğimde, kendileri de dediler ki: ‘Siyasî Partiler Yasasında da 312’den mahkûmiyetin -siyasî yasak olması maddesi- kaldırılması kaydıyla, biz de, buna taraftarız Grup olarak.’” Sayın Ecevit, o gün öyle diyor “312, muhakkak suretle bu affın kapsamı içerisine girmeli” diyor.

Şimdi getirilen bu yasa tasarısında ne var? Eğer, siz, bu suçu, 312’ye giren suçu bir gazete köşesinde yazarsanız veya bir televizyon ekranında söylerseniz veya bir radyo mikrofonunda ifade ederseniz_

BAŞKAN – Sayın Budak, toparlayın lütfen; süreniz bitmek üzere.

YAKUP BUDAK (Devamla) – _suçunuz erteleniyor, hafifletiliyor; ama, bir siyasî olarak üç dostunuzun arasında ifade ederseniz, bu, affedilmeyecek bir suç oluyor. Bunun mantığını anlamak mümkün müdür? Dolayısıyla, bu af yasa tasarısının getirilmesinin arkasında siyasî hesaplar vardır ve bunun yanında, eşitlik ilkesiyle de, adalet ilkesiyle de bağdaşmamaktadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

YAKUP BUDAK (Devamla) – Ben, sözlerimi, hemen, kısaca kesmek istiyorum. Bu af yasa tasarısında arsıza af var, hırsıza af var; ama, üniversitede okumaktan başka amacı olmayan başörtülü kızlar için hiçbir şey getirilmiyor. Bunu anlamak mümkün değil.

Şu Meclisi belirli şekillerde şaibe altına sokan insanlar, belirli noktalarda affa uğruyor_

BAŞKAN – Sayın Budak, toparlayacağınızı ümit ediyorum.

YAKUP BUDAK (Devamla) – _ama, netice itibariyle, yine bu üniversitelerde okumak isteyen başı örtülü kızlarımıza “konjonktür böyle” diyor. (DSP sıralarından “Sayın Başkan, televizyon yayınlamıyor, arkadaşı uyarın” sesleri)

BAŞKAN – Kestim efendim, ne yapalım.

YAKUP BUDAK (Devamla) – Sayın Başkan, süre vermediniz.

BAŞKAN – Verdim efendim. İki kere ikaz ettim sizi, Sayın Budak. Siz, heyecandan duymuyorsunuz beni.

YAKUP BUDAK (Devamla) – Efenim, herhalde, bu hükümet de bu konjonktürelde konjonktüre göre hareket ediyor.

Saygılar sunuyorum. (DSP sıralarından “kurallara göre hareket ediyor” sesleri)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, 1 inci madde üzerindeki görüşmeler bitmiştir.

Önerge yoktur.

1 inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler_ Kabul etmeyenler_ Kabul edilmiştir.

2 nci maddeyi okutuyorum :

Kapsam

MADDE 2. — 23 Nisan 1999 tarihine kadar işlenmiş suçlardan :

1. İlgili kanun maddesinde öngörülen şahsî hürriyeti bağlayıcı cezanın üst sınırı oniki yılı geçmeyen suçlar ile birlikte yalnız para cezasını yahut kamu hizmetinden yasaklanma veya bir meslek veya sanatın yapılmaması, işyerinin kapatılması veya müsadere cezasını gerektiren suçlar ve mahkemelerden başka merciler tarafından verilen para cezasını gerektiren fiiller hakkında takibat yapılmaz.

2. (1) numaralı bentte belirtilen suçlardan dolayı oniki yıl veya daha az şahsî hürriyeti bağlayıcı bir cezaya yahut böyle bir ceza ile birlikte veya yalnız para cezasına mahkûm olanlar yahut mahkemelerden başka merciler tarafından haklarında para cezası verilenler, fer’i ve mütemmim cezalarıyla, ceza mahkûmiyetlerinin bütün sonuçlarını da kapsamak üzere affedilmişlerdir.

Bu Kanundan yararlanan subay, astsubay, uzman erbaş ve uzman jandarmalardan ilişiği kesilmiş olanlar, muvazzaf olarak tekrar Silahlı Kuvvetlerde hizmete alınmazlar. Askerî öğrenciler tekrar askerî öğrenciliğe dönemezler.

BAŞKAN – Madde üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Kayseri Milletvekili Sayın Sevgi Esen; buyurun efendim.

DYP GRUBU ADINA SEVGİ ESEN (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 2 nci maddesi hakkında Grubum ve şahsım adına görüşlerimi belirtmek üzere söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle, sizleri, en derin saygılarımla selamlarım.

Demokrasi, siyasal sistemler içerisinde en çok hayranlık uyandıran olmasına rağmen, belki de korunması ve yaşatılması en zor olanıdır. O nedenle, hükümet biçimlerinin içerisinde bir tek demokrasi, en az zorlamaya ve en çok rızaya dayanır. Bunun sonucu olarak da, demokratik yönetimler, kendilerini, belirli paradokslar ve çelişkiler yüküyle yüklenmiş bulurlar. Bunların yarattığı gerilimleri yumuşatıp uzlaştırabilecek, öyle de çok kolay bir sistem yoktur. Kesin olan şudur ki, demokratik bir yönetime sahip olmak isteyen her ülkenin, bunu gerçekleştirebilme yolunu, kendi toplumuna uygulama yolunu kendisi bulmasıdır.

Gelişmekte olan ülkelerde demokrasinin sorunu, demokrasinin kendi doğasından gelen gerilimlerdir. Demokrasi, doğası gereği, yarışma sistemidir. Yarışma ve çekişme olmadan demokrasi olmaz; fakat, bu çekişmenin çok yoğun olması, sivil barışın ve siyasal istikrarın tehlikeye girdiği uyuşmazlık içinde bir toplum yaratma riskini de beraberinde getirir. Diğer yandan, sistemin hareketli olması, çok çabuk karar verebilmesi, menfaat gruplarına direnebilmesi demokrasideki gerilimleri en aza indirir. Demokrasi, sosyal ve ekonomik sorunları etkili bir biçimde ilgilenip çözümlemediği ve biraz da düzen ve adaleti sağlamadığı sürece, halkın desteğini arkasında bulamaz. 21 inci Yüzyılda, demokrasi, artık özlenen bir kavram olmuş, daha çok demokrasi hergün biraz daha gündeme gelmiştir; ancak, keskin bıçak sırtı, demokrasi sisteminin korunması ve uluslararası bir anlayışa bağlanmasıdır. Bütün bu aktarımlardan çıkan sonuç, hükümetlerin, toplumun bütününe karşı sorumluluğudur.

Değerli milletvekilleri, şimdi soruyorum: Bu tasarıyla toplumun bütününün -hayır, değiştiriyorum- çoğunluğunun rızası aranmış mıdır? Kamuoyu oluşmuş mudur? Zamanı mıdır? Yeri midir?

Af, kelime olarak saygın ve kutsaldır; ancak, bu tasarıyı yaratan nedenleri ve alınacak tedbirleri görüşmek varken, af müessesesini gündeme getirmeyi tercih etmek, sabun köpüğü misali çabucak uçup gidecek bir işlemi gündeme getirmektir. Oysa ki, hukuk devletinde hedef, güvenlik ve asayişin sağlanarak hukuk düzeyine ulaşılması olmalıdır. Ancak, ahlakın rolü asla küçümsenmemelidir. Öncelikle, suçluluğun önlenmesi yolunda müşterek bir ahlakın yerleşmesine çaba göstermek esastır. Bunun yanında, suçluların yakalanma ihtimalinin yüksek olması, her suçlunun cezalandırılması, cezaların artırılmasında cezanın kesin olması, daha etkili olduğu bilinen bir istatistiktir.

Gerçekçi bir suç önleme siyasetinin benimsenmesi, güvenlik güçlerinin halkın yanında olduğunun bilincinin yerleşmesi, halkın güvenlik güçlerine yardımcı olması neticesini getirecektir. Toplumsal boyutta, suç ve suçlulukla savaşmanın en önemli yöntemleri aranmalıdır. Gelin, suçun ceza adaletine konu olmaksızın önlenmesini görüşelim. Gelin, adalete ilişkin kurumların yeterli olanaklarla donatılmasını konuşalım. Gelin, suç hakkında daha köklü bilgiyle, suçlulukla savaşmanın en iyi biçimde nasıl sağlanacağının araştırılmasını konuşalım.

Sayın milletvekilleri, biz ne yapıyoruz?! Adalet kurumları can çekişiyor. Neden bir iyileştirme yasasını görüşmüyoruz? Adaletle ilgili yasalar sırada beklerken, yaraya neşter vurmak varken, yaraya ilaç olmayacağından emin olduğumuz af ivediliği nedir, telaşı nedir? Gelin, suçluluğun önlenmesi ve ulusal kalkınma konusunda somut adımlar atalım. Unutmayalım ki, hiçbir millet anarşi içinde kalkınamaz.

Sayın milletvekilleri, suçlu ve mağdur, tanımları birbirinden ayrılmaz bir ikilidir. Suçun oluşması, kesinlikle mağdur doğurur. Anayasanın 60 ıncı maddesiyle getirilen sosyal düşünüş, çağımızda büyük bir anlam kazanmıştır. Sosyal düşünüş, yalnız fertlerin refah ve mutluluğu için bir güvence olmayıp, ayrıca, toplum hayatının geleceği bakımından da demokrasinin en şaşmaz garantisidir. Toplum, suçlu ve mağdur üçlüsüne, himaye gören suçlu ve toplum yanında mağdurun şahsî haklarının korunması ve yeni bir hukuk düzeyinin getirilmesi gerekmektedir. Mağdurun korunması kavramı, tarih potasında, Hammurabi kanunlarına kadar gider. Eski Türklerde ise, geleneksel şekillerde de tezahür etmiştir.

Ceza kanunlarının insanÎleştirilmesi ve ılımlaşması sonucu, mağdurdaki nefret ve isyan hislerinin daha şiddetlendiğini asla gözardı etmemeliyiz. Bir toplumda hukuk düzeni, yasaların çokluğuyla değil, hukuka saygının geliştirilmesiyle sağlanır.

Değerli milletvekilleri, Anayasanın 87 nci maddesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisine, genel ve özel af ilânı konusunda yetki verilmiştir; ancak, bu yetki, istisnaî, cüzî bir yetkidir ve olağanüstü durumlar için söz konusudur. Hangi olağanüstü durumu yaşıyoruz, soruyorum; rejim değişikliği mi oldu, adalet reformu mu yapıldı? Devlet, kendisine karşı işlenen suçları affedebilir; devlet, kendisiyle karşı karşıyadır. Devlet, kendisine karşı işlenen suçlarda dahi, toplum ve kamu menfaatını gözardı etmemek durumundadır.

Ya bireye karşı işlenen suçlar!.. Daha bilinen bir tabirle; kulun kula karşı işlediği suçları bizim affetmeye yetkimiz var mı? Vekil olmamız, bu konuda vekâlet aldığımız anlamına gelir mi; yeter mi?..

Anaların yüreği yanıyor. Yetkiyi bırakalım, müsaade aldık mı? Kamuoyu ne diyor? Ciddî bir anketimiz var mı? Affı nereye oturtacağız? Soruyorum sayın milletvekilleri.

Af tasarısının gerekçesine dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Gerekçede “kanunlarda yer alan soyut ve genel kuralların, bazen, belirli bir olayda, yasa koyucunun öngörmediği veya öngörülenden daha şiddetli bir sonuç verdiği bilinmektedir” denilmektedir. Demek ki, kabul edilen husus, yasalarımızdaki birtakım belirsizliklerdir. Neden bu kuralları düzeltmiyoruz? Neden, bir grup suçluyu, affa uğramak gibi, diğerlerine göre şanslı kılıyoruz? Elimizle, neden yeni bir eşitsizlik yaratıyoruz? Yargı organlarının şevkini niçin kırıyoruz ve neden yeni af beklentilerine kucak açıyoruz?

Değerli milletvekilleri, sizleri, bir kez daha, 18 Nisanda milletten aldığımız vekâletin kapsamını ve bu kanunla kullanacağımız yetkiyi, şahsa karşı işlenen suçlar bakımından, bir kere daha, kendinizle sorgulamaya davet ediyor ve Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Esen.

Söz sırası Fazilet Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Nazlı Ilıcak’ta.

Buyurun Sayın Ilıcak.

FP GRUBU ADINA AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Değerli Başkan, Sayın Başbakan, saygıdeğer milletvekilleri; Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin 161 sıra sayılı Kanun Tasarısının 2 nci maddesi hakkında Fazilet Partisi Grubu adına konuşmak üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Af, taze bir başlangıçtır; toplumun önünde beyaz bir sayfa açılması demektir. Öte yandan, af, iki tarafı keskin bir bıçak. Yani, toplumda aftan rahatsız olanlar var elbette. “Annemi öldürdü, babamı öldürdü, evimi soydu” veyahut “ülkeyi milyarlarca lira, trilyonlarca lira zarara soktu, onu nasıl affedebiliyorsun” diye soranlar çıkıyor; ama, bir adım atarken elbette herkesi memnun etmek mümkün değil. Çare, adım atmamak da olamaz. Bilhassa, af lafı telaffuz edildikten sonra ve hapishanelerde o hummalı bekleyiş başladıktan sonra, af ateşi yüreklere düştükten sonra artık aftan vazgeçilemez.

Türkiye’de her düşünen insan gibi, daha ziyade çoğunluk gibi bendeniz de, hapishaneden nasibini alanlardanım. 12 Eylül döneminde hak mücadelesi yaparken, idamla yargılanan Milliyetçi Hareket Partilileri savunmuştum “Faşizm yargılanıyor” yazımda ve bu yüzden üç aylık bir mahkûmiyet aldım. Yani, o dönemde hepimiz beraberdik; Sayın Ecevit, Sayın Demirel ve yargılanan Milliyetçi Hareket Partililer. Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda. “Kendimiz için bir şeyler istiyorsak namerdiz” diyenler, bugün çok önemli koltukları işgal ediyorlar; ama, biz buradayız ve diyoruz ki, kendimiz için bir şey istiyorsak gerçekten namerdiz. Af, taze bir başlangıç olsun herkes için; ama, kimilerinin önü açılırken kimilerinin önü kapatılmasın, eşitsizlikler ve adaletsizlikler yapılmasın. Sadece bunu istiyoruz.

Evet, Sağmalcılar Cezaevinde katillerle, eroinmanlarla, çek sahtekârlarıyla, hırsızlarla birlikte kaldım üç ay; çünkü, fikir suçlularına, kadınlar için özel bir koğuş yoktu. Kader kurbanı olan adlî suçluları yakından tanıdım. Onların ortada bir af ihtimali dahi yokken, nasıl her sabah umutla gözlerini gökyüzüne dikip hürriyet düşleri gördüklerini yakından müşahede ettim; görüş günlerinde hasretle kucaklaşma, her celseye umutla gidiş ve yıkılarak tekrar koğuşa dönüşlerini yakından izledim. Cezaları kesinleştiğinde yükselen feryatlar, intihar teşebbüsleri... Dört duvar arasında geçirilen her gün, inanın, bir ömre bedel. Her sabah, insan yeni bir umutla yatağından doğruluyor ve umudunun kırıldığını anlayınca, kapkara bir çaresizliğin içine gömülüyor.

İnsan, hapishanelerde, şairin dediği gibi, hayal ettiği müddetçe yaşıyor: “Yürü hür maviliğin çizdiği hatta kadar; insan, bu âlemde, hayal ettiği müddetçe yaşar.” Hele o âlemde, Türkiye’deki cezaevi şartlarında; üst üste, alt alta, yarı aç yarı tok, pislik içinde... Gözlerinin feri sönmüş o kadınları hatırlıyorum. Hür maviliğin çizdiği o hatta yürümek için, umutla, bugün Türkiye Büyük Millet Meclisinden çıkacak ışığı gözlüyorlar; umutla bekleşiyorlar. O insanları yakından tanıdım ve sevdim. Evet, suç işlemişler; ama, çoğu pişman. Çoğu genç yaşında, mesela -hanımlardan bahsetmek istiyorum- bir sevda yüzünden elini kana bulamış veyahut eroin tuzağına düşmüş, esrar, uyuşturucu işine girmiş. Kadınlar, daha ziyade, onları suça teşvik eden erkekler tarafından, maalesef, yönlendirilmiş.

Evet, madalyonun bir başka yüzü de var; bunu biliyoruz. Kardeşiniz, bacınız, babanız evladınız öldürülmüş, eviniz soyulmuş, mağdur olmuşsunuz; cezalarını çeksin istiyorsunuz. Evet, bu düşüncede olanlar da haklı.

Şimdi, diyeceksiniz ki, Nasrettin Hoca gibi, o haklı, bu haklı; bu nasıl iş?! Ben, aslında, her düşüncenin tezadıyla bir bütün olduğuna inanıyorum. Tek doğru yoktur. Mühim olan, farklı bakış açılarını, bakış zaviyelerini birbiriyle telif ederek orta bir yolu bulmaktır, vicdanları en fazla rahatlatacak yolu bulmaktır. Bu yol bulunmuş mudur? Benden sonra gelecek olan sözcüler bunun üzerinde madde madde konuşacaklar.

Yalnız, benim ilk başta gördüğüm noksan, düşünce suçlularının af kapsamı dışında bırakılmasıdır; Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesinin ikinci fıkrası, Terörle Mücadele Yasasının 8 inci maddesi. Terörle Mücadele Yasanının 8 inci maddesi, ülke ve millet bölünmezliği aleyhinde propagandayı suç saymaktadır; ama, maalesef, bu madde, sadece propaganda yapanlara değil, propaganda yapmayanlara da, mesela, alalade bir konuşma yapanlara da keyfî bir şekilde uygulanmaktadır ve bu 8 inci madde, siz beğenseniz de beğenmeseniz de, bir fikir suçudur. Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesi de öyle ve son birkaç yıldır 312 nci madde fevkalade keyfî bir şekilde uygulanmaktadır. Evet, dünyanın her yerinde suça tahrik cezalandırılır; ama, 312 nci maddenin biçimi, dünyadaki uygulama şekline uymuyor. 312 nci madde, bugünkü şeklini 12 Eylül döneminde aldı. 12 Eylül öncesinde, suça tahrik fiilinin cezalandırılması için, umumun emniyeti için tehlikeli olması şartı mevcuttu. Oysa, 12 Eylül rejimi, yani, askerî rejim, halkı, sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik eden herkesi, umumun emniyeti için tehlikeli olması şartı olmadan cezalandırmaya başladı. Üstelik, bir başka şey daha yaptı; bu cezalandırmanın neticesi, hak mahrumiyetini getirdi, siyasî haklardan mahrumiyeti getirdi, onları ömür boyu siyasî yasak kapsamına aldı. Bu da, 12 Eylül askerî rejiminin bize kötü bir mirasıdır.

Değerli arkadaşlar -bilhassa ANAP’lılara seslenmek istiyorum- Türk Ceza Kanunundan 163 üncü maddeyi çıkardınız; sizleri tebrik ediyoruz, Allah sizden razı olsun. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine müracaat hakkını Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına kazandırdınız; bundan dolayı, sizleri kutluyoruz, sizlere teşekkür ediyoruz. Bu adımları rahmetli Özal döneminde attınız. Haydi, gelin, Mesut Yılmaz liderliğindeki ANAP da bu özgürleştirici çizgiyi takip etsin; 312 ayıbından memleketimizi elbirliğiyle kurtaralım; hiç değilse, 312 nci maddenin ikinci fıkrasını da af kapsamına alalım veyahut basın suçları için görüldüğü gibi tecil edelim ve siyasî sonuçlarını, siyasî yasakları kaldırmaya çalışalım. Ancak o zaman vicdanları biraz rahatlatabiliriz. Hırsızı, katili, çete mensubunu affediyoruz -ben bunu istismar etmek istemiyorum- onlar için beyaz bir sayfa açıyoruz; ama, düşünce suçluları için de bir beyaz sayfa açmak gerekmez mi arkadaşlar?

Birkaç cümleyle, yükseköğrenim öğrencilerine verilen sınav hakkına da temas etmek arzusundayım. Genelde başörtülü genç kızlara yeniden bir sınav hakkı veriliyor; ama, bir şartla veriliyor, ancak başlarını açtıkları takdirde; ama, onların üniversiteyle ilişkileri başarısız oldukları için kesilmemişti ki, inançları gereği başlarını örttükleri için disiplin cezası almışlar ve bu yüzden üniversiteyle ilişkileri kesilmişti. Dolayısıyla, af getirmek için, sınava girmeleri için başlarını açma şartını getirmek, aslında, bu yanlış uygulamayı, bu keyfî uygulamayı yasallaştırmak ve perçinlemek oluyor.

Ben, Yargıtay Başkanı Sayın Sami Selçuk’un makalesinden aldığım bir cümleyle konuşmamın son bölümüne geldim. Bakın, Sayın Sami Selçuk şöyle diyor: “Hücreleri ön yargılarla dolmuş bir beyin, ideolojik banyodan geçmiş bir beyin, hasta bir organdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

AYŞE NAZLI ILICAK (Devamla) – Sayın Başkan, 1 dakika müsaade eder misiniz?

BAŞKAN – Tabiî Sayın Ilıcak, buyurun.

AYŞE NAZLI ILICAK (Devamla) – O beyin, bu ideolojinin haricindeki her düşünceyi geri püskürtür. Karşıt görüş sahipleriyle tartışmaz bile. Onları suçlu diye damgalar.”

Değerli arkadaşlar, Parlamentoda böyle beyinler, daha doğrusu böyle beyinsizler olduğunu hiç düşünmüyorum; aksine, buradaki milletvekillerinin her birinin Voltaire gibi “sizin gibi düşünmüyorum; ama, sizin, düşüncelerinizi savunmanız için hayatımı vermeye hazırım” diyeceğine inanıyorum. Hatırlıyorsunuz, Voltaire, Rousseau’nun düşüncelerine katılmıyordu, o görüşleri paylaşmıyordu; ancak, kitabı yakılıp da, Rousseau kaçmak zorunda kalınca, ona sahip çıktı “söylediklerinize katılmıyorum; ama, onu söyleme hakkınızı sonuna kadar savunacağım” dedi. Ben, bu Voltaire’ler Meclisinin, düşünce suçlularını mağdur durumda bırakmayacağına inanıyorum. Ecevit’in barış güvercininin düşünce suçlularının hücresine de uğrayacağına inanıyorum, umut ediyorum. Bu umut, inşallah, yakında hakikat haline gelecek.

Hepinize saygılar ve sevgiler sunuyorum efendim. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ilıcak.

Gruplar adına başka söz isteyen yok.

Şahsı adına, Balıkesir Milletvekili Sayın İlyas Yılmazyıldız.

Buyurun Sayın Yılmazyıldız.

İLYAS YILMAZYILDIZ (Balıkesir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şahsım adına söz almış bulunmaktayım. 2 nci madde hakkında görüşlerimi açıklayacağım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Bakan, konuşmasında, bu affın, cumhuriyetin 75 inci yılı dolayısıyla çıkarıldığını ifade etti, öyle de yazdı; ancak, tasarıyı incelediğimiz zaman görüyoruz ki, cumhuriyetin 75 inci yılına uygun olan bir af değil. Devlet, kendisine karşı olan suçları değil, vatandaşların birbirleri arasında olan suçları affediyor. Bunun ne anlama geldiğini, daha önceki afları inceleyerek anlayabilirdik. Bu af yasa tasarısı hazırlanırken, daha önce, cumhuriyetin 50 nci yıldönümü dolayısıyla çıkarılan aftan yararlananların ne kadarı tekrar hapisaneye geri dönmüş, bu aftan yararlananların hasımları suçsuz iken ne kadarı suç işlemek mecburiyetinde kalmış, ne kadarı topluma kazandırılmış veya daha önceki aflarla ilgili bir araştırma yapılmış mı? Maalesef, hiçbir inceleme yapmadan, elimizde... İnceleme yapıp daha mantıklı, daha makul bir tasarı hazırlayabilecekken, sadece bir duygusallıkla, sadece bir kişinin önerisi ortaya atıldı diye, böyle bir yasa tasarısı hazırlıyoruz.

2 nci maddenin birinci paragrafını okuduğunuzda, bakıyorsunuz ki, hastasını öldüren doktor -yine, deprem bölgesinde olan müteahhitler gibi- binası çöken mühendis meslekten men edilmiş; ancak, tekrar mesleğe dönecek. Peki, bunların, tekrar hastasını öldürmeyeceğine, bunların yaptığı binaların sağlam olacağına dair, kim, ne garanti verebiliyor?

Affın en önemli amacı, önemli bir toplumsal dönüşüm olduğunda, toplumsal barışı sağlamak içindir. Bu aftaki hedefimiz, hangi toplumsal barış?.. Enkaz altında kalarak can veren binlerce vatandaşımızla, bu yıkılan binaları yapan, çalan çırpan müteahhitleri affederek, nasıl bir barış sağlayacaksınız?

Ben, bu affın amacına ulaşacağını düşünmüyorum. Bakınız, af konuşulmaya başlandığı günden itibaren -bu, daha önce gündeme gelmişti- Sayın Başbakanın eşlerinin talebi üzerine gündeme geldiğinde, üzülerek ifade etmek istiyorum ki, Balıkesir’de iki muhtar hasmını öldürdü; evet, bu aftan yararlanmak için ve şimdi bu aftan yararlanacak. Soruyorum size: Bu hangi adalet anlayışı?.. Bu af çıkacak diye, böyle, kaç tane suç işlendi ve bu insanlar ortada, serbest kalacak. Bu af konuşulmaya başlandıktan sonra -uzaklardan değil, çevremden örnek veriyorum- kardeşi, yakını öldürülmüş vatandaş diyor ki: Eyvah, bu katil serbest mi kalacak? Veyahut kurşunlanmış, bıçaklanmış bir başka vatandaşımız diyor ki... O zaman, Anavatan Partisinden bir arkadaşımız konuşuyordu “şahıslara karşı suç yoktur, bütün suçlar topluma karşıdır” diyordu. Sayın Bakan da “aslında, suç, daima toplumsal düzeni bozan bir olaydır...” Yani, şahıslara karşı değil, topluma karşıdır demeye getiriyor; ama, vatandaşımız şöyle diyor: Lütfen, ona söyleyin, benim yerime kurşunu o yesin, benim yerime bıçağı o yesin, aylarca hastane köşelerinde sürünsün, ondan sonra hasmını affetsin; bakalım, affedebiliyor mu? Oturduğu yerden, bana zarar vereni affetmek kolay.

Yine, bakıyoruz, işadamımız, çetelerle baskı altında kalmış, mağdur edilmiş ve biz bunu affediyoruz. Tedirgin, çıktıktan sonra yeniden yapıp, yapmayacağı belli değil. Halbuki daha çok kısa bir süre önce, organize suçlarla ilgili bir ceza yasası çıkarmadık mı; çok kısa bir süre önce, cezaları artırmadık mı, trafik kazalarını azaltmak için, ölümlü cezaları, sanki cana kasıt varmış gibi cezalandıralım diye yasa önerileri görüşülmüyor mu? O halde, bütün bunları düşündüğümüzde...

(Mikrofon elektronik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Toparlayınız lütfen.

İLYAS YILMAZYILDIZ (Devamla) – Önemli bir toplumsal dönüşüm olmadan, böyle bir affın çıkarılmasını anlamak mümkün değil.

Japonya’da öğrenci olduğum dönemde, altmışüç yıllık iktidarı sonucunda İmparator Hirohito öldüğünde, yerine yeni imparatorun geçmesi, yani Akihito’nun geçmesi üzerine, genel af ilan edildi. Biliyor musunuz, kaç kişi serbest kaldı; bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar, yani tümüyle sembolik. Gelişmiş ülkelerde, suç işleyen, cezasını çeker, toplumsal düzen böyle kurulur.

Sonuç olarak, bir vatandaşımızın faksla göndermiş olduğu bir mektubu sizlere okuyarak sözlerimi tamamlayacağım: “Evet, sayın milletvekilim, bu, önemli bir gün; bu, halkın gözünün, kulağının sizde olduğu bir gün; bu, vicdanla karar verilmesi gereken bir gün, grup kararıyla değil. Halk, sizden, adalet bekliyor, suçluyu korumanızı değil; halk, sizden, insanlık bekliyor, usulsüzlük değil...”

BAŞKAN – Lütfen toparlayın.

İLYAS YILMAZYILDIZ (Devamla) – “Halk, sizden, milletvekili olmanızı istiyor, iştirakçi değil.”

Saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Yılmazyıldız.

Sayın milletvekilleri, hatipler konuşurken, uğultu gürültüyü, gürültü de uyumu bozmakla kalmıyor, bu konuda çok hassas olan milletimizin müzakereleri takip etmesi zorlaşıyor; lütfen, sükûneti muhafaza edelim, hatipleri dinleyelim.

Şimdi söz sırası, Hatay Milletvekili Sayın Mustafa Geçer’de.

Buyurun efendim.

MUSTAFA GEÇER (Hatay) – Sayın Başkan, kıymetli milletvekilleri; görüşülmekte olan 161 sıra sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının, affın kapsamıyla ilgili 2 nci maddesi hakkında şahsım adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ceza hukukunda, af müessesesi, tartışılan bir konudur. Zira, bizim ceza hukuku dışında, idare hukuku, vergi hukuku ve diğer alanlara da af yaygınlaştırılmıştır ve bunların niçin çıkarıldığı niçin çıkarılmadığı da, ülkemizde bir tartışma konusudur.

Gerçekten af gerekli midir; gerekliyse, niçin gereklidir; kimler, niçin affedilmelidir?.. Kısaca, affın kapsamı ne olmalıdır sorusuna bir cevap aramak gerekir. Zira, burada, toplumumuzda yaygın olan “affetmek, büyüklüktendir” anlayışının acaba bir tezahürü mü diye düşünüyorum bunu.

Diğer taraftan, MHP Grubu adına konuşan değerli üyenin, maddî ve usul hukuku açısından olaya yaklaşarak “bir Türk vatandaşının affedilmesi için, İtalyan Ceza Yasasına ve Alman Ceza Usul Yasasına göre yargılanıp mahkûm edilmesi, yeterli gerekçedir” demişti. Gerçekten, burada, Türk Ceza Yasasının, İtalyan Ceza Yasasından tercüme edilerek alınmış olmasını, diğer taraftan, Ceza Usul Yasasının, Alman Ceza Usul Yasasından tercüme edilerek alınmasını ve Türk toplumuna uygulanmasını yapısal bir bozukluk olarak düşünüyorum. Bu doğrudur. Zira, hukuk felsefesinde, tarihçi mektebin mensupları “bir ağacın, reçinesini, özünden ve gövdesinden salgıladığı gibi, bir toplum, hukuk normlarını kendi öz ve bedeninden salgılamadıkça, o normlar, toplumsal barışı ve toplumsal düzeni sağlamakta yetersiz kalır; toplum, o normlara saygı duymaz” demektedirler. Gerçekten, birtakım tercüme kanunlarla yönetilen toplum düzenimiz içerisinde, toplumca kabul görmemiş normlardan doğan yargılamalar da, adalet duygusunu tecelli ettirmeyecek, belki de, bu mantıkla yaklaştığınızda, her sene bir affın gündeme gelmesi söz konusu olacaktır. Ama, burada, sayın hükümetin, bu mülahazalarla da bu affı çıkardığına ben inanamıyorum. Bütçeye büyük yük getiren, ülke sathına artık üniversitelerden ve okullardan daha çok yaygınlaşarak yayılmış hapishanelerdeki mahkûmların salıverilmesinin, birtakım maddî ve malî mülahazalarla ve bu kaygılarla yapılmış bir af olduğuna inanıyorum. Şayet böyle olmasaydı, bu af kapsamında çok önemli olan, kimlerin affedileceği konusuna ve kimlerin niçin affedileceği konusuna daha mantıklı yaklaşılır ve müteakip maddede de, kapsam dışında kalan yüzlerce maddeden, gerçekten şahıslara karşı değil, sadece fikir suçundan dolayı mahkûm olmuş, belki de yasaların çifte standartla uygulanmasından mahkûm olmuş insanlara da belki af getirilebilirdi. Ancak, burada görüyoruz ki, bunlar, tamamen kapsam dışı bırakılmış ve kapsama ilişkin 2 nci madde de, çok dar bir kapsam içinde tutulmuştur. Herhalde, malî kaygılarla çıkarılan bu af yasası içinde sayısı 26 000’i geçen mahkûmların salıverilmesi, bunların bütçeye getirmiş olduğu yükten kurtulma açısından yeterli bulunmuş diye inanıyorum.

Burada, gerçekten, Türk Ceza Yasasının ilgili maddelerinde öngörülen suç fiilerine istenen cezaların miktarları takdir edilirken, toplumun benliğinde ve toplumun adalet duygusunu tecelli ettirecek ceza miktarlarının belirlendiğine inanabiliyor muyuz? Örneğin, Türk Ceza Yasasının 448 inci maddesinde adam öldürme fiiline uygulanan 24 yıllık ceza kriteri neye göre hazırlanmıştır? Bu ceza süresi 100 yıl değil de, 15 yıl değil de, neden 24 yıldır, neden 5 yıl değildir? Bu kriter, elbette ki, Türk toplumunun değer yargılarına göre değil, İtalyan Ceza Yasası ve İtalyan toplumunun değer yargılarına göre hazırlandığından böyle olmuştur. Bunun için, ceza uygulamaları, Türk toplumunda, adalet duygusunun tecellisinden uzak olarak ortaya çıktığından, bu mantıkla yaklaştığımız zaman da, sık sık affın çıkarılması elzem olacaktır.

Diğer taraftan, kapsamın dışında bırakılan bazı fikir suçları, mesela, Fransız ceza hukukunda “medenî ölüm” diye tabir edilen 312 nci maddeyle birlikte getirilen cezaların vatandaşlara uygulanması ve bunun af kapsamı dışında bırakılması da, bu affın amacının dışına çıkılmasını gösteren bir göstergedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim; lütfen toparlayın.

MUSTAFA GEÇER (Devamla) – Diğer taraftan, inançları dolayısıyla başını örten ve Anayasanın 42 nci maddesiyle tanınan anayasal hakkı, okuma hakkı, okuma özgürlüğü, bir yönetmelikle elinden alınan kız öğrencilerimizin de bu af kapsamı dışına çıkarılmasıdır bir anlamda. Diğer bir anlamda, aynı fiile devam etmemeleri şartıyla af kapsamına alınması da, bu affın kadük kaldığının bir göstergesidir.

Bu vesileyle, ben, Yüce Heyetinize teşekkür ediyor ve bundan böyle, gerçekten, toplum vicdanını ve adalet duygusunu tatmin edecek yasaların çıkarılmasını temenni ediyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Geçer.

Sayın milletvekilleri, madde üzerinde verilmiş 2 önerge vardır; önergeler aynı olduklarından birlikte işleme koyacağım.

Önergeleri okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 2 nci maddesinin 1 nolu bendinde geçen “...ve mahkemelerden başka merciler tarafından verilen para cezasını gerektiren fiiller” ibareleri ile 2 nolu bendinde geçen “...yahut mahkemelerden başka merciler tarafından haklarında para cezası verilenler” ibarelerinin madde metninden çıkarılmasını arz ve teklif ederiz.

Ertuğrul Yalçınbayır Şamil Ayrım Ekrem Pakdemirli Bursa İstanbul Manisa Miraç Akdoğan Sühan Özkan Malatya İstanbul

BAŞKAN – İkinci önerge de aynı olduğu için, sadece imza sahiplerini okutuyorum:

Dengir Fırat Yahya Akman Prof. Dr. Mustafa Kamalak Adıyaman Şanlıurfa Kahramanmaraş Şeref Malkoç Ramazan Toprak Nazlı Ilıcak Trabzon Aksaray İstanbul

Bülent Arınç İsmail Alptekin Manisa Bolu

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükümet katılıyor mu efendim?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Önerge sahiplerinden Sayın Dengir Fırat, konuşacak mısınız, gerekçeyi mi okutayım?

DENGİR MİR MEHMET FIRAT (Adıyaman) – Gerekçe okunsun efendim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Gerekçeyi okutuyorum :

Gerekçe :

Bu para cezalarının, depremde mağdur olanların mağduriyetini giderme yolunda kullanılmasını sağlayacak bir kanunî düzenleme yapılması yerinde olacaktır.

BAŞKAN – Sayın Yalçınbayır, siz söz istiyor musunuz?

ERTUĞRUL YALÇINBAYIR (Bursa) – Kısaca konuşacağım.

BAŞKAN – Önerge sahibi olarak, buyurun efendim.

ERTUĞRUL YALÇINBAYIR (Bursa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; affın kapsamı içinde, mahkemelerin dışında verilen idarî para cezaları da bulunmaktadır; bunun, affın kapsamı dışına çıkarılması yolunda bir teklifimiz olmuştur. Teklifin, kısaca gerekçesi şudur:

Biz, bir kaynak arıyoruz, kaynak yaratmak istiyoruz; bunun için, bir vergi düzenlemesi çalışmaları oldu; şu anda bu ertelenmiş durumdadır. Ancak, bu kaynağı yaratırken, kente karşı suç işleyip, bu konuda yasalara uygun davranan, ruhsata uygun yaşayan kişilerin maliyetini yükselten kaçak yapıyı yapanların, o konuda idarî para cezasına uğrayan kişilerin affı yerine, onlardan bu paraların tahsilinin hızlandırılması ve bu kaynağa aktarılması yerinde olacaktır, maksada uygun olacaktır. Kente karşı işlenen suçların affın kapsamı dışında olması, belki en doğru hadisedir; fakat, şu andaki şartlar dikkate alındığında, hiç olmazsa, para cezalarının, affın kapsamı dışında olmasını diliyoruz.

Ülkemiz, bir taraftan, doğal afetlerle karşı karşıya; diğer taraftan da, insan kaynaklı afetlerle karşı karşıya. İnsan kaynaklı afetlerin yaratılmasının en önemli nedeni, ruhsatsız yaşamaktır, kurallara uymamaktır. Kurallara uymayan kişilerin muhatap oldukları para cezalarının affı, kanun tasarısının maksadına aykırı olacaktır. Arz ederim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Yalçınbayır.

Sayın milletvekilleri, Komisyonun ve Hükümetin katılmadığı, içeriği aynı olan önergeleri oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

3 üncü maddeyi okutuyorum :

Kapsam dışında kalan suçlar

MADDE 3. — 1) 765 Sayılı Türk Ceza Kanununun :

a) 125 ila 157, 161, 162, 168, 169, 171, 172 nci maddelerinde ve 312 nci maddesinin ikinci fıkrasında,

b) 202, 205, 209, 211 ila 214, 216 ila 219, 383, 403 ila 408, 404 ila 418, 423, 429 ila 431, 435, 436, 449, 450 ve 503 ila 506 ncı maddelerinde,

c) 208, 232 ila 234, 243, 264, 278, 296, 304, 305, 311 inci maddelerinde, 312 nci maddesinin birinci fıkrasında, 312/a, 313 üncü maddelerinde, 314 üncü maddesinin birinci fıkrasında, 316, 317, 323, 324, 332 ila 334, 336, 339 ila 349, 350 ila 357, 366, 367, 369, 370, 372, 382, 384 ila 386, 388, 390 ila 392, 394 ila 397, 400, 401, 448, 495 ila 499, 517, 525/b ve 525/c maddelerinde,

2. Firar, izin tecavüzü, yoklama kaçağı, bakaya veya saklı bulunma suçları hariç olmak üzere 1632 sayılı Askerî Ceza Kanununda,

3. 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanunun :

a) 30 uncu maddesinde,

b) 26 ila 29, 33 ve 36 ncı maddelerinde,

4. 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanunda,

5. 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunun 12 nci maddesinde,

6. 6831 sayılı Orman Kanununun 91 ila 94, 104 ila 114 üncü maddelerinde,

7. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 inci maddesinde,

8. 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanununda,

9. 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununda,

10. 4208 sayılı Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine, 2313 sayılı Uyuşturucu Maddelerin Murakabesi Hakkında Kanunda, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda ve 178 sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilât ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 7 nci maddesinde,

11. Vergi, resim ve harçlara ilişkin kanunlarda

12. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 331 ila 345/b maddelerinde

13. 3167 sayılı Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında Kanunun 16 ncı maddesinin birinci fıkrasında yer alan suçlar, 2 nci maddenin kapsamı dışındadır.

Öğrenci affı hariç olmak üzere, daha önce bir aftan yararlanıp yeniden suç işleyenler, bu kanun hükümlerinden yararlanamazlar.

BAŞKAN – Madde üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Samsun Milletvekili Sayın Erdoğan Sezgin; buyurun.

Süreniz 10 dakikadır.

DYP GRUBU ADINA ERDOĞAN SEZGİN (Samsun) – Sayın Başkan, Parlamentonun değerli üyeleri; Bazı Suç ve Cezaların Affıyla İlgili Yasa Tasarısının 3 üncü maddesi hakkında söz almış bulunuyorum; Doğru Yol Partisi ve şahsım adına, hepinize saygılar sunuyorum.

Bugün, Türkiye Büyük Millet Meclisi affı konuşuyor, Türkiye de affı konuşuyor. Peki, bu affın sebebi nedir? Bu tasarıyı Meclise indiren hükümetin iki gerekçesi vardır: Birincisi, cumhuriyetin 75 inci yılı oluşu; ikincisi ise, toplumsal barışı ve bütünleşmeyi sağlama amacını hedeflediklerini ifade etmektedirler. Cumhuriyetimizin, devletimizin, değil 75 inci yılı, milyon 75 inci yılı için, çekinmeden, canımızı dahi veririz. Esasen, bu gerekçe, hükümet ortakları tarafından, bu kanuna zorlanarak konulmuş bir gerekçedir.

Bu affın, romantik ve fantezi bir hikâyesi vardır. 18 Nisan seçimlerinden önce, saygıdeğer bir hanımefendi, bir cezaevi ziyaretlerinde, hükümlü bir bayanın, geceleri cezaevinde bakmakla yükümlü olduğu çocuğunun basına yansımasıyla, kader kurbanı mefhumunu ortaya atmış, af süreci, Türkiye’de, böylece başlamıştır. Bu süreç, rasgele başlamamış; seçimlerde, âdeta, seçim yatırımı, seçim vaadi olarak kullanılmıştır.

Bu böyle de, bölücübaşının yakalanması seçim malzemesi yapılmamış mıdır? Birisi “yakaladık” diye, bir diğeri “asacağız” diye, bir diğeri de “işin kendi dönemlerinde sipariş edildiğini seçim meydanlarında beyan etmişlerdir; ancak, paketin sonradan postalandığını, seçim meydanlarında kullanmışlardır. Dolayısıyla, ne cumhuriyetimizin 75 inci yıl kutlamalarıyla ilgili ve ne de toplumsal barışı ve bütünlüğü sağlama amacına yönelik, bu afta, en küçük bir emare yoktur.

Biz, kimsenin asılmasını kesilmesini, Türkiye Büyük Millet Meclisinde konuşacak değiliz; önümüze bir şey gelirse, o zaman irademizi ortaya koyarız; devlet mesuliyeti gerektiren konuları, seçim ve propaganda malzemesi yapmayız. Bizim, bu konuda tek arzu ettiğimiz şey; suç varsa, karşılığı, cezası da vardır.

Buradan, bu kürsüden, Türk milletine sesleniyorum; seçim meydanlarında “yakaladık” diyenler “asacağız” diyenler “paketi biz postaladık” diyenler, getirdikleri bu af yasasında “bölücübaşına af yok” deseler de, getirdikleri bu af yasasıyla boğulup gideceklerdir. 1974 yılında çıkarılan Af Yasası, nasıl ki iptal edilmişse, bu getirilen yasanın da aynı hüsrana uğrayacağından hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Aziz Türk Milleti, çok kısa süre içinde, bu af yasasının, seçimlerde vaat edilen affın yerine getirilmesinden ibaret olduğunu, çok çok yakından görecektir.

Değerli milletvekilleri, dün, bu Meclisten, işkence suçlarının artırımıyla ilgili bir kanun çıktı; bugün, işkence suçlarını affediyorsunuz; bunu nasıl izah edeceksiniz?! Hangi suçun af kapsamına gireceği, hangisinin dışında kaldığı veya kalacağının ölçüsü nedir? Bunun, objektif, ilmî bir ölçüsü yoktur. Burada, saygıdeğer bir hatip arkadaşımız “biz, kamuoyundan, vatandaşlardan gelen mektuplar üzerine bir ölçü tespit ettik” dediler; bunun ölçüsü yoktur arkadaşlar. Tasarı hükümetten geldiğinde, adam öldürme af dışındaydı; Komisyon, bir gün sonra onu da af kapsamına aldı. Peki, bir gecede Türkiye’de hangi sosyal ve ictimaî şartlar değişti?! Nitekim, o kadar çelişki dolu bir kanun ki, devletin meşruiyeti olan adalet, bu kanunda görülemiyor. Madem adam öldürmeyi affediyorsunuz, 449, 450 nci maddeler de adam öldürmeyi içeriyor, niçin bunları affetmiyorsunuz?! Burada bile, getirilen yasada bir adalet olmadığı, açık ve seçik belli oluyor.

Şimdi, madem “sosyal barışı ve bütünlüğü sağlayacağız” diye bu yasayı getiriyorsunuz; o halde, Türkiye, güneydoğudaki terörden çok çekti; fakat, Sayıgıdeğer Parlamentonun ve değerli hükümetin bir konuya dikkatini çekmek istiyorum: Köylerde yaşayan sade vatandaşlar var, ne örgüt mensubu ne de örgütün işlediği suçlara karışmıştır. Mezralarda yaşayan vatandaşa, geceleyin örgüt gelse, ekmek alsa, su içse bile, bu kişiler, yardım ve yataklık suçundan mahkûm edilmişlerdir. Bu suç, 1982 Anayasasından da çok çok sonra ihdas edilmiştir ve Anayasayla da ilgi ve alakası bulunmamaktadır.

Burada, her şeye af getiriyorsunuz, mezralarda yaşayan bu fakir insanlara -ki, bunların sayısı 20 000’in üzerindedir- neden bir erteleme getirmiyorsunuz? İşte, biraz sonra önümüze gelecek olan basın suçlarının ertelenmesiyle ilgili bir husus var; burada, çok güzel bir şekilde, Anayasanın ilgili hükümlerinden kurtulmak amacıyla, erteleme sistemini getirdiniz. Sosyal barışı sağlamak istiyorsanız, bu konuya özellikle dikkat edilmesi gerektiğini, hükümetçe kale alınması gerektiğini, bu kürsüden ifade ediyorum.

Affın, bugünkü şartlar altında, bugünkü ortamda gerekli olup olmadığı, ilim adamları ve Parlamento tarafından tartışılmaktadır. Türkiye’de, altyapı olarak değişen hiçbir şey yoktur; o kadar yoktur ki, aynı kanun, aynı yasa, aynı sistemle gidildiği takdirde, 1974 affından sonra cezaevlerinin daha fazla tıka basa dolduğu nazara alındığında, Türkiye’de birtakım ciddî meseleler halledildikten sonra böyle bir affın gündeme gelmesi çok daha uygun olurdu.

Değerli arkadaşlarım, tinercileri, hırsızları affediyorsunuz. Fikir ve basın özgürlüğüyle ilgili getirdiğiniz düzenleme, bir erteleme. Hangi suçun affedileceği, hangi suçun affedilmeyeceği, tamamen indî verilere göre hazırlanmış, burada hiçbir ilmî ölçü yoktur. Hazırlayanların, Ceza Kanununun fasıllarını açarak, şu madde girsin, bu madde girmesin diye alelusul getirdiği bir yasadır.

Getirilen yasada en önemli mesele, suçların tasniflerindedir. Peki, o suç affa giriyor da, öbür suç niye girmiyor? Bunun izahını ilmî olarak yapacak hiçbir arkadaşımız yoktur. Af, devlet tarafından yapılır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Sezgin, eksüre verdim, toparlar mısınız efendim.

ERDOĞAN SEZGİN (Devamla) – Af konusunda, devletin, ilkönce iğneyi kendisine batırması gerekir idi.

Burada, özel kişilerin aleyhine işlenen suçlarda, mallarına karşı işlenen suçlarda, failler affediliyor. En azından, mala karşı işlenen suçlarda bir ödeme, bir tazmin mecburiyeti, koşulu getirilmiş olsaydı, mağduriyetler önemli ölçüde giderilmiş olacaktı.

Hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Sezgin.

Şimdi söz sırası, Fazilet Partisi Grubu adına, Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu’nda.

Buyurun Sayın Hatiboğlu.

FP GRUBU ADINA YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; hepinizi en derin saygılarımla selamlıyorum.

Gecenin bu saatinde, çok önemli bir mesele görüşüyoruz. Parlamentolar, kanunlar yapar, anayasalar yapar. Bazı kanunlar vardır ki -hatta tüm kanunlar- istediğiniz zaman geri dönebilirsiniz; hatta, siz ona, Hazreti İsa’nın doğumunu elinden alarak “milat” deseniz de, dönebilirsiniz; ama, af kanunu öyle değildir. Af kanunu çıkarırsanız, hapishanelerden çıkardığınız insanlara, iki gün sonra siz pişman olunca -onun pişman olmadığını görünce, siz pişman olacaksınız çünkü- “efendiler, buyurunuz çıktığınız yere” diyemezsiniz. Onun için, meseleye çok dikkatle yaklaşmamız lazım. Bilesiniz ki, sizden farklı düşünüyor değilim, siz benden farklı değilsiniz; bu ülkeye olan muhabbetimiz, vatanın birliğine, ülkenin bölünmez bütünlüğüne ne siz benden farklısınız ne de ben sizden farklıyım.

Değerli milletvekilleri, işte bu mantık ve mantalite içerisinde meseleye yaklaşmamız lazım. Bu ülkenin aydınlanması, aydınlarının artmasına bağlıdır. Eğer, aydınlarını artıramıyorsanız, ülkenin aydınlığını artıramazsınız. Tabir caizse, avizelerdeki lamba sayısını ne kadar aşağıya çekerseniz, ortalığı karartırsınız. Öyleyse, geliniz, üniversitelere, aydınlatıcı elemanların, insanların yetiştirildiği yer olarak bakalım.

Ben, tümü üzerindeki görüşmemde tam arz edemediğimi zannettiğim bir konuyu tekrar huzurunuza getirmek istiyorum, çok önemsiyorum; Sayın Başbakana -keşke burada olsalardı, olabilselerdi- sayın grup başkanlarına, Sayın Adalet Bakanına ve bütün gruplara istirham ediyorum; yapmayınız; bu insanlar, bu çocuklar bizim çocuklarımız. İstedikleri şey, okumak; Anayasanın 42 nci maddesinin rahatlığı içerisinde okumak istiyorlar. Bir tasarı getiriyoruz, diyoruz ki “ilişkileri kesildiği tarihten itibaren iki ay içinde ilgili yükseköğretim kurumlarına başvurmak ve ilgili Yüksek Öğretim Kurulunun mevzuat gereğince aradığı kurallara uymak şartıyla bundan yararlanırlar.”

Sayın milletvekilleri, şarta muallak affı nerede gördünüz? Şarta bağlı bir af olur mu? Ben utanıyorum, arkadaşlar “şantaja bağlı” diyorlar; ama, ben o sözü tekrar etmiyorum, etmemiş de oluyorum böylece. Şarta bağlı af nerede görülmüş? Soruyoruz -demin de söyledim- Sayın Alemdaroğlu’na, Sayın Gürüz’e bu imkânı verirseniz, geleceğimiz, nesillerimiz ne olur?

Bakın, 2547 sayılı Kanunun ek 17 nci maddesi imkânı olmasına rağmen, ikna odalarında, ikna edildiklerini iddia ederek, üniversiteyle ilişkisi kesilen insanlara reva görülecek muameleyi biraz tasavvur buyurunuz, hayalinizi biraz çalıştırınız lütfen.

Sayın Bakanımızın kendisine çok saygım var, inanın ifade edemiyorum derecesini; ama, bazen de, keşke, bu Sayın Bakanı, acaba tanımasa mıydım Yarabbi diye düşünüyorum. Çünkü, gerçekten çok seviyorum; ama, o tarafını bırakıyorum ve diyorum ki, keşke, Sayın Bakanın bugünkü halini görmeseydim.

Bakınız, Zeki Ünal arkadaşımız kendisine resmen soruyor, Sayın Bakan imzalı olarak cevap veriyorlar ve buyuruyorlar ki: “ ‘Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla, yükseköğretim kurumlarında kılık kıyafet serbesttir’ hükmü halen yürürlükte olup, bu hükmün iptali için açılan dava sonunda Anayasa Mahkemesince verilen kararda, söz konusu madde hükmüne yorum getirilmiştir

Sayın milletvekilleri, bana söyler misiniz yorum, tefsir... Nerede bu?.. Yasayı yorumlama yetkisi, Parlamentonun elinden alınmışken, Anayasa Mahkemesine, bizim bilgimizin dışında, hukukî düzenlemelerin dışında kim verdi?.. İyi saatte olsunlar, oraya da böyle bir yorum yetkisi mi verdi acaba?..

Yapmayın.. 153 üncü madde gayet açık, hatta aksine gayet açık, Anayasa Mahkemesi uygunluk denetimi yapar diyor; ama, kendisini parlamentonun yerine ikame etmek suretiyle uygulamayı zorunlu kılacak hüküm tesis edemez.

Yapmayın.. Bu anlayışla bir yere gidemeyiz, aydınları yetiştiremeyiz, aydınlığı getiremeyiz.

“Aydınları lâl olmasa her dil konuşur,

Suskunlara nispet ile bülbül konuşur,

Bir ülke ki, aydınları suskun ve esir,

Aydın yerine orada azâzil konuşur. “

Yapmayın... Yapmayın...

Değerli milletvekilleri, şimdi, 3 üncü maddenin kapsam mevzuuna geliyorum. Şu kapsamda, Sayın Bakan, Allah’ınızı severseniz, bunu nasıl yaptınız?! Maddeler var, bentler var, fıkralar var; 13 tane bent... Peki, anladık; elinize sağlık, emek çekmişsiniz. Peki, 3 üncü maddenin (a) alt bendinde, 125 ilâ 172 nci maddelere kadar yazmışsınız; doğrudur, buna, ben de katılıyorum. Ülkenin arsıulusal şahsiyetini korumak için; yani, devlete, Anayasaya, millî birlik ve beraberliğe yönelen fiillerdir; sizinle beraberim. Ha, devlete karşı suçları affetmeyelim mi? Orada, sizinle beraber değilim. Devlet, evvela, kendine yönelik fiilleri açmalıdır, fiilleri affetmelidir.

Burada, sizinle beraber oluşumun sebebi şu: Bu maddeleri yan yana koyuşunuzda sizinle beraberim; çünkü, bunların babı bir, faslı bir, yeri bir. Peki, 312 nci maddeyi nasıl ettiniz de, hem de 312 nci maddenin birinci fıkrasını başka bir alt bende, ikinci fıkrasını buraya, üçüncü fıkrasını bilmem neredeki alt bende nasıl götürdünüz Sayın Bakan?! Siz, hukukçusunuz; nasıl götürdünüz?! Bakın, ben, size söyleyeyim; sırf, devlete karşı fiillerdendir diyebilmek için getirdiniz buraya koydunuz; olmaz. Zabıtlara geçsin diye söylüyorum; belki, sizi etkilemeyecektir, etkileyemeyecektir, gücüm ve dilim yetmeyecektir; ama, zabıtlara geçecek, yüz sene sonra bunu okuyacağız.

Milletvekilleri, değerli arkadaşlarım, lütfen, 312 nci maddenin unsurları ile Anayasanın 14 üncü maddesinin unsurlarını yan yana getirin; örtüşüyorsa, hukuk diplomamı huzurunuzda yırtacağım, iptal edeceğim, işe yaramadığını ilan edeceğim. Tutmuyor... Bakınız, bunu, ben söylemiyorum. Şu, Anayasanın 14 üncü maddesinin Danışma Meclisindeki müzakere zabıtları. Sayın Başkanımızın hamiyeti boldur, Allah onu artırır, o da benim süremi artırır, inşallah ben şunu ifade imkânını bulurum.

Bakınız, Sayın Bakanım, -Genel Kurula hitap edeyim, usul o- müzakereler esnasında Şerafettin Yarkın şöyle diyor: “Sayın Başkan, sayın üyeler; 13 üncü maddede -müzakere esnasında o 13’tür, sonra teselsül dolayısıyla 14 oldu- ‘ya da sair herhangi bir yoldan’ deyimi geçmektedir. Maddenin birinci fıkrasını okuduğunuz zaman, orada bütün suç unsurları açık bir şekilde görülmektedir. Aslında, Türk Ceza Kanununun 141 ve 142 nci maddesindeki unsurlar buraya getirilmiştir.”

Beyler, Anayasanın 14 üncü maddesindeki unsurlar 141, 142 ve hatta 163 üncü maddenin unsurlarıdır. Yapmayın!.. Yani, 14 üncü maddeyle 312 nci maddenin arasında hiçbir akrabalık yok; hatta, bırakın akrabalığı, hısımlık bile yok.

Şimdi, dahasını söyleyeyim -Sayın Başkanım, lütfen... Şunu bari bitireyim- sözcü ne demiş, soruyorlar, Anayasa Komisyonu Sözcüsü Sayın Şener Akyol diyor ki...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – “...Sayın Tutum, niçin böyle bir hükmü, bir ceza kanununun hükmünü Anayasaya koydunuz dediler.” Sayın Tutum gerideki konuşmasında “efendim, bu bir ceza kanununun 141, 142’nin unsurlarıdır, bunu Anayasaya nasıl koydunuz” diyor, ona, Komisyon Sözcüsü diyor ki: “Herhalde dikkatlerinden kaçmıştır, 37 nci maddede ve Ceza Kanunumuzda açıkça ifadesini bulan birçok prensip Anayasaya konulmuştur. Anayasaya bazen, ihtiyaç olduğu zaman özel kanunlardaki hükmü anayasal güvenceye kavuşturmak için hüküm konulur; yani genelde bir hüküm ceza kanununda var diye veya herhangi bir özel kanunda var diye Anayasaya konulmaz diye bir kural yoktur. Aziz üstadım Sayın Gözübüyük, bunu burada bütün delilleriyle anlattığı için detayına girip zamanınızı almıyorum. Neden burada Ceza Kanununun ünlü maddelerindeki unsurları koyduğumuza gelince” Ünlü madde hangisi? 312 garip bir madde, kim tanıyordu düne kadar?! Ünü nerede, şanı nerede onun?! 163 üncü maddeyi kaldıranlara Allah rahmet etsin... 163 üncü madde gidince...

MUSTAFA RÜŞTÜ TAŞAR (Gaziantep) – Sağ olanlar da var burada...

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Efendim, Allah onlardan da razı olsun; ama, Allah’ın rızası, şimdi, biraz sonra belli olacak. Bedava yok öyle, Allah’ın rızası biraz sonra belli olacak.

BAŞKAN – Karşılıklı konuşmayın efendim.

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Sayın milletvekilleri, arz etmek istediğim şudur -beni, lütfen, anlayışla karşılayınız- 14 üncü maddedeki unsurlar, 312 nci maddenin unsurları değildir. Burada çok açık... Yapmayın... Anayasayı müzakere eden heyet söylüyor “biz, o meşhur, ünlü maddelerin unsurlarını aldık” diyor. Siz, nasıl, getirirsiniz de “efendim, Türkiye Büyük Millet Meclisinin af yetkisi 87 nci maddeden kaynaklanıyor...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – ... 87 nci maddeyi 14 üncü maddeye havale ediyoruz, 14 üncü maddenin içindeki fiillerde affetme olamaz” dersiniz? Doğrudur; ama, 312 inci maddenin, 14 üncü maddeyle uzak yakın alakası yoktur. Sayın Bakan, lütfen, ya bunun doğru olmadığını, bunun mürettep bir tutanak olduğunu söyleyin ya da düzenlemeyi buna göre yapalım.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Hatiboğlu.

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Sayın Başkanın sabrını gene taşırdım, beni bağışlayınız.

Sayın Başkanlığı, sayın hükümeti, Sayın Heyeti saygıyla selamlıyorum, milletime saygılar sunuyorum. (FP ve DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Hatiboğlu.

Söz sırası, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Konya Milletvekili Sayın Faruk Bal’da.

Buyurun efendim.

MHP GRUBU ADINA FARUK BAL (Konya) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri, Grubum adına yaptığım konuşmada ifade etmiştim ki, kanun yapımında, en zor kodifikasyon işlemi af kanunlarındadır; çünkü, af kanununun sanık tarafı affı beklemekte, mağdur tarafı ise, affın çıkmamasını istemektedir ve bu şekilde, Türkiye’de, yaklaşık 10 milyon dosyada, sanık tarafı ve mağdur tarafını da hesap edersek, 20 milyona yakın insan affı tartışmaktadır. Ayrıca, cezaevlerinde yatan 67 000 civarındaki mahkûm ve işlenmiş olan bu suçların mağdurları da yine affın geleceğini beklemektedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, böylesine sosyal bir probleme çare üretmek üzere iken, çok değerli siyasî parti gruplarımızın konuya daha ciddiyetle ve çok daha fazla özen göstererek bakması gerekmektedir.

Ben, siyasî parti gruplarımızın, bazı kanunlar üzerinde, özellikle af konusunda spekülasyon yapmaları üzerine, huzurunuzda bulunan tasarının hangi suçları affettiğini ve hangi suçlara indirim getirdiğini liste halinde ve suçların kanun maddeleri ile halkımızın anlayacağı şekilde isimlerini sıralayarak konuşmama devam etmek istiyorum.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, sükuneti muhafaza edelim. Tasarıda numaralı olan af kapsamı dışındaki maddeleri sayın hatip tek tek sayıyor, teknik bilgi veriyor; lütfen dinler misiniz efendim.

FARUK BAL (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Çok değerli milletvekilleri, önümüzdeki yasa tasarısının 3 üncü maddesinin birinci bendinin (a) alt bendi, Anayasanın 87 nci maddesi delaletiyle, Anayasanın 14 üncü maddesi uyarınca, affı mümkün olmayan suçlardır.

Bu suçlardan, Türk Ceza Kanununun 125 inci maddesi, vatan hainliği, devletin ülkesine ve egemenliğine karşı suçları cezalandırmaktadır.

Türk Ceza Kanununun 126 ncı maddesi, vatandaşın devlete karşı silah kullanması veya harbe katılması suçuna ceza getirmektedir.

Türk Ceza Kanununun 127 nci maddesi, devlete karşı harbe veya düşmanca hareketleri tahrik, yabancı devlet müdahalesine çalışma fiilini cezalandırmaktadır.

Türk Ceza Kanununun 128 inci maddesi, asker toplama, yabancı devlete düşmanca hareketlerle Türkiye’yi harp tehlikesine sokma fiilini cezalandırmaktadır.

Türk Ceza Kanununun 129 uncu maddesi, düşman askerî hareketlerine yardım ve düşmana yardım ile düşmanla işbirliği suçunu cezalandırmaktadır.

Türk Ceza Kanununun 130 uncu maddesi, harp zamanında taahhüdü yerine getirmemek, taahhüde hile karıştırmak suçuna ceza vermektedir.

Türk Ceza Kanununun 131 inci maddesi, askerî tesisleri tahrip suçunu cezalandırmaktadır.

Türk Ceza Kanununun 132 nci maddesi, devletin güvenliğine, siyasî menfaatlarına ilişkin belgeleri yok ekmek veya tahrip etmek fiilini cezalandırmaktadır.

Türk Ceza Kanununun 133 üncü maddesi, askerî veya siyasî amaçla casusluk suçunu cezalandırmaktadır.

Türk Ceza Kanununun 134 üncü maddesi, taksirle işlenen casusluk fiillerine ceza getirmektedir.

Aynı kanunun 135 inci maddesi, gizli askerî bölgelere girme, devlet güvenliğiyle ilgili belgeleri bulundurma suçuna ceza vermektedir.

Aynı kanunun 136 ncı maddesi, devlet sırlarını ifşa suçunu cezalandırmaktadır.

137 nci madde, yayılması yasaklanan haberleri ifşa etme suçuna ceza vermektedir.

138 inci maddesi, devlet sırlarından yararlanma, devlet hizmetine sadakatsizlik suçuna ceza getirmektedir.

139 uncu maddesi, harp zamanında devlet buyruklarına uymama fiiline ceza öngörmektedir.

143 üncü maddesi, milletlerarası dernekleri izinsiz kurma, böyle bir derneğe izinsiz olarak üye olma fiiline ceza getirmektedir.

144 üncü madde, vatana hıyanet ve düşman devletten nişan veya aylık alma fiiline ceza getirmektedir.

145 inci madde, millî bayrağa veya millî alametlere saldırı fiiline ceza vermektedir.

146 ncı madde, devletin, Anayasa ve temel nizamlarını bozmak için çete teşkil etmek ve bu uğurda silahlı mücadele etmek suçuna ceza getirmektedir.

147 nci madde, Bakanlar Kurulunu devirme, çalışamaz haline getirme fiiline ceza getirmektedir.

148 inci madde, yabancı hizmetine asker yazmak veya silahlandırmak şeklindeki bir suça ceza getirmektedir.

149 uncu madde, isyana veya birbirini öldürmeye teşvik suçuna ceza vermektedir.

150 nci madde, fesatçılara vasıta tedariki;

151 inci madde, fesadı resmî makama bildirmemek;

152 nci madde, askerî komutanlıkların gaspına;

153 üncü madde, askerve zabıtaya itaatsizliğe teşvik;

154 üncü madde, halkı, devlet kuvvetlerine karşı cürüm işlemeye teşvik;

155 inci madde, memleket emniyetini tehlikeye sokacak yayınlarda bulunmak ve halkı, askerlikten soğutmak fiiline ceza öngörmektedir.

156 ncı madde, Cumhurbaşkanına suikast;

157 nci madde, Cumhurbaşkanına fiilî saldırı;

161 inci madde, iktisadî bozgunluk;

162 nci madde, cürüm sayılan yayınların nakli;

168 inci madde, devletin emniyetine karşı silahlı çete kurma;

169 uncu madde, çetelere yardım;

171 inci madde, devletin emniyetine karşı gizli anlaşma;

172 nci madde, devletin emniyetine karşı cürüm işlemeye tahrik;

312 nci maddenin ikinci fıkrası, halkı, sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik;

202 nci madde, basit ve nitelikli zimmet ile devlet alım ve satımlarında menfaat sağlamak;

205 inci madde, devlet alım satımına fesat karıştırmak;

209 uncu madde irtikâp;

211 inci madde, rüşvet;

212 nci madde, yine rüşvet almak;

213 üncü madde, rüşvet vermek;

214 üncü madde, emir ve irade yetkisine sahip olanlara rüşvet teklif etmek;

216 ncı madde, rüşvete aracılık;

217 nci madde, rüşvete konu mal ve paranın müsaderesi;

218 inci madde, görevli olmayan memurun rüşvet alması;

219 uncu madde, emir ve idare yetkisine sahip olanların rüşvet alması;

383 üncü madde, müteahhitlerle ilgili, depremle ilgili bir maddedir; umumî tehlikeye sebebiyet vermek suçunu içermektedir.

403 üncü madde, uyuşturucu ticaretini;

404 üncü madde, uyuşturucu kullanma ve kullanmayı kolaylaştırma;

405 inci madde, uyuşturucu suçlarında ceza indirimi ve ceza verilemeyecek hali düzenlemektedir.

406 ncı madde, uyuşturucu suçlarının sağlık görevlileri tarafından işlenmesini;

407 nci madde, sağlıkta arızada cezayı artıran hali;

408 inci madde, müsadereyi;

414 üncü madde, mefruz cebirle ırza geçmeyi;

415 inci madde, ırz ve namusa tasaddiyi;

416 ncı madde, zorla ırza geçme ve tasaddiyi;

417 nci madde, cezayı artıran şahsa bağlı halleri;

418 inci made, cezayı artıran fiile bağlı halleri;

423 üncü madde, evlenme vaadiyle kızlık bozmayı;

429 uncu madde, zorla kadın kaçırma, alıkoymayı;

430 uncu madde, küçüğü kaçırma, alıkoymayı;

431 inci madde, 12 yaşını doldurmayan küçüğün kaçırılması;

435 inci madde, fuhşiyata teşvik, kadın ve erkek tedariki;

436 ncı madde, kadın ticareti, erkeğe kadın tedariki;

449 uncu madde, mevsuf adam öldürme;

450 nci madde, yine, mevsuf adam öldürme;

503 üncü madde, dolandırıcılık;

504 üncü madde, nitelikli dolandırıcılık;

505 inci madde, ehliyetsizlerin dolandırılması;

506 ncı madde ise, hileli iflas suçlarını teşekkül ettirmektedir.

Çok değerli milletvekilleri, isimlerini saydığım ve zabıtlara geçmesini istediğim bu maddelerin, sadece, Türk Ceza Kanunundaki numarasıyla ifade edilmesinden ziyade, bu af kanun tasarısı kapsamı dışında bırakılan kanun maddelerinin isimleriyle de zikredilmesi, sanıyorum, çok değerli milletvekillerinin daha rahat bir biçimde...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim.

FARUK BAL (Devamla) – ...konu üzerine eğilebileceklerini ve bizleri televizyonlarda izleyen çok değerli vatandaşlarımızın, bu maddelerin niçin af kanunu tasarısı kapsamı dışında bırakıldıklarına dair kanaatlerinin oluşmasına yardımcı olabileceğini düşündüğüm için bu sözü almıştım.

Ayrıca, aynı maddenin üçüncü bendinin (a) fıkrasında yazılı kaçakçılık suçu –idam cezasını öngören kaçakçılık suçu– 5816 sayılı, Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar, Orman Kanunu, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 inci maddesi, 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve 4200 sayılı Karaparanın Aklanması ve Diğer Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 7 nci maddesidir ki, bu saydığımız maddeler de iktisadî nitelikte suçlar olup, bu suçların affedilmemesi de, genellikle, vatandaşlarımız arasında, bankaları soyanların, devlete karşı iktisadî amaçlı suç işleyenlerin cezasız kalmaması yönündeki kamuoyu vicdanını tatmin etme amacına yönelik, kamuoyunun bu şekildeki düşüncelerinin, kanunun bu şekilde tanzim edilmesi suretiyle paylaşılmasından ibarettir.

Sayın Başkan, sabrınız için çok teşekkür ediyorum.

Hayırlı günler diliyorum.

BAŞKAN – Ben teşekkür ederim efendim.

Madde üzerinde, gruplar adına başka söz isteyen yok.

Şahsı adına, Kahramanmaraş Milletvekili Sayın Mustafa Kamalak; buyurun efendim.

MUSTAFA KAMALAK (Kahramanmaraş) – Sayın Başkanım, değerli arkadaşlarım; konuşmama başlarken, hepinizi hürmetle selamlıyorum.

Çıkacak olan af kanununun Yüce Milletimize hayırlı olmasını diliyorum; ancak, burada, gerçekten, anlamakta güçlük çektiğim birtakım hususlar vardır; onları da beyan etmek istiyorum.

Hukuk tarihini karıştırdığımız zaman, genel olarak, afların üç sebeple çıkarıldığını görürüz:

1. Rejim değişikliği olmuştur.

2. Hukuk reformu olmuştur.

3. Kamuoyu, önemli hadiseler sebebiyle beklenti içine girmiştir.

Bu sebeplerle af çıkarılabilir; ama, bakıyoruz, bugün, ülkemizde ne rejim değişikliği olmuş ne hukuk reformu yapılmış ne de önemli bir beklenti vardır. Hukuk aynı, rejim aynı, hâkim aynı, kanun aynı; ama, ortada bir af var. Kabul; eğer, af çıkarılacaksa, bu sefer, Anayasamızın 10 uncu maddesinde ifadesini bulan eşitlik ilkesine uygun olmalıydı. Kazuistik metotla, sayma usulüyle af çıkarılması, kanaatimce, hukukun evrensel prensiplerine aykırı düşer ve son derece suiistimale müsait hale gelir. Hatırlayacaksınız, 1974 yılında çıkarılan affı belirli çevreler suiistimal etmişti, kötüye kullanmıştı, kötüye yormuştu; hatta, öyle ki, o affı, daha sonraki gelişmelerin ana sebebi olarak göstermişlerdi. Tarihin bir cilvesi midir diyelim, her neyse, o affı dillerine dolayanlar, en hafif ifadesiyle, şimdi bu affı hararetle savunuyorlar, destekliyorlar; hayırlı olsun diyorum.

Ancak, istisnalara gelince... Değerli arkadaşlarım, istisnalar, başlıca iki sebepten dolayı getirilebilir: Anayasal engel olabilir. Burada, istisna tutulan birkısım fiiler için anayasal engel yoktur. Biraz önce, Sayın Hatiboğlu, ayrıntılı bir biçimde konuyu ele aldılar, misalen, 312 nci maddeyle ilgili olarak.

Değerli arkadaşlarım, Anayasa, 312 nci maddenin kapsamına giren fiiller için engel değildir; engel, düşüncelerimizdedir, zihinlerimizdedir. Yoksa, Anayasa 312 ve benzeri düşünce suçları için engel değildir; tarih şahit olacaktır buna. Tekrar ediyorum, engel, fiilîdir, anayasal değildir.

Öbür taraftan, gerekçede deniliyor ki: “Kamu vicdanının kabul etmeyeceği birtakım fiiller...” Değerli arkadaşlarım, mesela, el ele yürüyüş yapan insanlarımız kamuoyunu oluşturmuyor muydu; o gençlerimiz, o insanlarımız, kamunun bir parçası değil miydi? Onlar, af kapsamının dışındadır; 312’ye giriyor zira...

Öbür taraftan, yine anlayamadığım, kazuistik metotla ihdas edildiği için, düzenlendiği için anlayamadığım birtakım hususlar vardır. Değerli arkadaşlarım, misalen arz ediyorum; kız ve kadın kaçırmak suçları kapsam dışıdır. Kabul; ama, gelin, görün ki, kız ve kadını kaçırarak öldürmek suçu kapsam içi. Adam öldürme...

FARUK BAL (Konya) – Nereden çıkardın?!.

MUSTAFA KAMALAK (Devamla) – 448 kapsam içinde değil mi?

FARUK BAL (Konya) – Senin bahsettiğin 450 nci madde...

MUSTAFA KAMALAK (Devamla) – Peki; memurun rüşvet alması kapsam dışı; memurun hırsızlığı kapsam içi. Bakın, maddesini gösteriyorum. 216 ile 219 kapsam dışı; açın elinizdeki tasarıyı... Ama, 208, memurun hırsızlığı indirimden istifade ediyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Kamalak, toparlar mısınız lütfen...

MUSTAFA KAMALAK (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, bakın, Türk Ceza Kanununun...

BAŞKAN – Bu şekliyle, bu müzakereyi götüremeyiz efendim.

Buyurun, lütfen toparlayın.

MUSTAFA KAMALAK (Devamla) – Türk Ceza Kanununun 143 üncü maddesine göre, bir kimse bir gün ceza alsa kapsam dışı...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Müsamaham suiistimal ediliyor.

MUSTAFA KAMALAK (Devamla) – Teşekkür edeceğim Başkanım; bir cümlemi müsaadenizle arz edeyim.

BAŞKAN – Lütfen tamamlayın efendim... Müsamaham suiistimal ediliyor.

MUSTAFA KAMALAK (Devamla) – Sayın Başkanım, emin olun, müsamahanızı suiistimal etme gibi bir niyetim yoktur...

BAŞKAN – Hayır, sizin için söylemedim; ama, genelde efendim...

MUSTAFA KAMALAK (Devamla) – Öyle anlaşılıyorsa özür diliyorum, konuşmamı da burada kesiyorum.

Teşekkür ediyorum efendim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Söz sırası, İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Ali Şahin’de...

MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) – Vazgeçiyorum efendim.

BAŞKAN – Tokat Milletvekili Bekir Sobacı?.. Yok.

Samsun Milletvekili Musa Uzunkaya?.. Yok.

Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş?..

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Konuşmayacağım Sayın Başkan.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın milletvekilleri, madde üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

ZEKİ ÜNAL (Karaman) – Sayın Başkan...

BAŞKAN – Ancak, madde üzerinde 18 önerge vardır. Madde iki fıkradan ibaret olduğu içindir ki, 8 önergeyi işleme alacağım.

Önergeleri geliş sırasına göre okutuyorum...(FP sıralarından “soru var, soru” sesleri)

Geçti efendim.

ZEKİ ÜNAL (Karaman) – Sorumuz var Sayın Başkan...

NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Geçti Sayın Başkan.

BAŞKAN – Geçmedi efendim, arkadaşımız haklı; çünkü, ben görmemişim, düğmeye basmış. Adil idare etmek mecburiyetindeyiz.

Buyurun Sayın Ünal.

ZEKİ ÜNAL (Karaman) – Sayın Başkan, öncellikle teşekkür ediyorum.

Aracılığınızla Sayın Bakana bir soru tevcih etmek istiyorum. 1999 malî yılı bütçe tasarısının görüşülmesi sırasında Plan ve Bütçe Komisyonunda sorduğum bir soruya, 28.6.1999 tarihinde verdiğiniz cevabî yazıda, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun ek 17 nci maddesinde yer alan “yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir” hükmünün halen yürürlükte olduğu beyan edilmektedir. Yine, aynı cevabî yazıda, Anayasa Mahkemesi, 9.4.1991 tarihli ve 1991/36 esas, 1991/8 sayılı kararda söz konusu madde hükmüne yorum getirildiği ve Anayasa Mahkemesi kararlarının, Anayasanın 153 üncü maddesinde belirtildiği üzere, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağladığı ifade edilmektedir.

Sorularım şunlardır :

1- Yürürlükte olduğunu beyan ettiğiniz madde hükmünü, Anayasa Mahkemesi, yaptığı bir yorumla kaldırma hak ve yetkisine sahip midir? Sahip ise, bir kanun maddesinin yürürlükte olmasının ne anlamı kalmaktadır? Sahip değilse, neden üniversitelerde açık ve yürürlükteki hükme rağmen başörtüsü yasağı sürdürülmektedir.

2 - Anayasanın 153 üncü maddesine atıfta bulunarak, Anayasa Mahkemesi kararlarının, yasama, yürütme ve yargı organlarını bağladığı ifade edildiğine göre, Anayasa Mahkemesi, Türkiye Büyük Millet Meclisinden çıkan bir yasayı iptal etmediği halde, bir yorum veya kararla bir kanun hükmünü fiilen ortadan kadırabiliyorsa veya böyle bir yetkiyle donatılmış olarak görülebiliyorsa, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yasama yetkisi askıya mı alınmak istenmektedir? Yoksa, atanmış 11 üyeli Anayasa Mahkemesi, milletin seçtiği 550 milletvekilinden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi üzerinde bir kurum mudur? Bu durum, Anayasanın 6 ncı maddesine aykırı değil midir?

3 - Anayasanın 153 üncü maddesinin ikinci fıkrasında “Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez” dendiği halde, Anayasa Mahkemesi, söz konusu ek 17 nci maddeyi iptal dahi etmemişken, nasıl oluyor da yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edebiliyor ve bu hüküm kanunmuş gibi uygulanabiliyor? Bu durum, hukuk mantığı açısından bir çelişki değil midir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Ben teşekkür ederim Sayın Ünal. Ancak, soruların kısa ve öz olması gerekiyor. Siz, 2,5 dakikalık sual sordunuz.

Sayın Seven, buyurun.

NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Sayın Başkan, aracılığınızla, Sayın Bakana şu soruyu sormak istiyorum.

BAŞKAN – Kısa ve öz lütfen...

NİDAİ SEVEN (Ağrı) – 125 “vatan hainliği, devletine, ülkesine ve egemenliğine karşı suçlar”, 126 “vatandaşın devlete karşı silah kullanması veya harbe katılması”, 127 “devlete karşı harbe veya düşmanca hareketleri tahrik, yabancı devlet müdahalesine çalışmak”, 128 “asker toplama, yabancı devlete düşmanca hareketlerle Türkiye’yi harp tehlikesine koyma”, 129 “düşman askerî hareketlerine yardım, düşmana yardım, düşmanla hareket”, 130 “harp zamanında taahhüdü yerine getirmemek, taahhüde hile karıştırmak”, 131 “askerî tesisleri tahrip”, 132 “devletin güvenliğine, siyasî menfaatlarına ilişkin belgeleri yok etmek veya bozma”, 133 “askerî veya siyasî casusluk”, 134 “taksirle işlenen casusluk”, 135 “gizli askerî bölgelere girme, devlet güvenliğiyle ilgili belgeleri bulundurma”, 136 “devlet sırlarını ifşa...” Bir önceki hatip bu konuları madde halinde tekrarladılar. Ben de hukukçu olmadığım için, bu maddeler doğru mu, manası olarak?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Ben teşekkür ederim.

Sayın Yalçınkaya, buyurun.

MEHMET YALÇINKAYA (Şanlıurfa) – Sayın Başkan, vasıtanızla, Adalet Bakanımıza şu sorunun sorulmasını istiyorum: Bu kadar suç kapsamında bu kadar kişiye af getirilirken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski başkanının bir şiir okumasından dolayı cezasını çekmesine gönlü elveriyor mu?

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Soru sorma süresi bitmiştir.

Sayın Bakan, cevaplayacak mısınız efendim?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Evet...

BAŞKAN – Buyurun efendim.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli üyeler; Anayasa Mahkemesi kararları, soruyu soran arkadaşımızın kendisine verilen cevaptan da okuduğu gibi, yasama ve yürütme organlarını da bağlar.

Soruların hepsine bu cevabı vermekle yetiniyorum.

Görüşmekte olduğumuz maddenin 1 numaralı bendinin (a) alt bendinde, 125 ile 157 nci madde arasındaki maddeleri, soru soran arkadaşımız, tek tek saydı; onların hepsi, Anayasanın 87 nci maddesinin 14 üncü maddeye yaptığı yollama gereğince, kesin olarak af kapsamı dışındadır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski başkanı hakkında verilmiş olan karar, bağımsız Türk mahkemesince verilmiş olan karardır; onu yorumlamak, bizim görevimiz değildir. O karara saygı göstermek gerekir.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Soru cevaplandırılmıştır efendim.

MEHMET YALÇINKAYA (Şanlıurfa) – Yorumunu sormuyorum, affa binaen soruyorum.

BAŞKAN – Lütfen, sayın milletvekilleri...

Madde üzerinde önergeler vardır, okutacağım; ancak, Kâtip üyenin önergeleri oturarak okumasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Buyurun.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (1/c) bendine Türk Ceza Kanununun 274 üncü maddesinin ilave edilmesini arz ederim

Salih Çelen

Antalya

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 3 üncü maddesinin 1 numaralı bendinin (a) alt bendinde yer alan TCK’nın 169 uncu maddesinin bu alt bentten çıkarılarak (c) alt bendine 208 inci maddeden önce gelmek üzere eklenmesini arz ve teklif ederiz. 27.8.1999

Sebgetullah Seydaoğlu Erkan Kemaloğlu Salih Sümer

Diyarbakır Muş Diyarbakır

Nurettin Dilek Mümtaz Yavuz Faris Özdemir

Diyarbakır Muş Batman

Vehbi Hatipoğlu Hüsamettin Korkutada Hayri Kozakçıoğlu

Diyarbakır Bingöl İstanbul

Sait Değer Nizamettin Sevgili Erdoğan Sezgin

Şırnak Siirt Samsun

Haşim Haşimi Musa Konyar Ömer Ertaş

Diyarbakır Ağrı Mardin

Hakkı Töre Osman Aslan Yaşar Eryılmaz

Hakkâri Diyarbakır Ağrı

Fethullah Erbaş Sühan Özkan İsmail Aydınlı

Van İstanbul İstanbul

Hüseyin Çelik

Van

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı suç ve cezaların affına ilişkin kanun tasarısının 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasındaki “öğrenci affı” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve memur disiplin affı” ibaresinin ilave edilmesini arz ederim.

Salih Çelen Antalya

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı suç ve cezalarının affına ilişkin kanun tasarısının 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasındaki “öğrenci affı” ibaresinden sonra gelmek üzere “,memur disiplin affı ve trafik suçları affı” ibaresinin ilave edilmesini arz ederim.

Abdüllatif Şener Sıvas

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Sıra Sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına Dair Kanun Tasarısının 3 üncü maddesine son fıkra olarak aşağıdaki hükmün eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Ahmet İyimaya Hüseyin Çelik Nevzat Ercan Amasya Van Sakarya Ali Naci Tuncer Mehmet Sadri Yıldırım Salih Çelen Trabzon Eskişehir Antalya Saffet Arıkan Bedük

Ankara

“Kişi ve mala karşı işlenen suçlarda affın uygulanması için giderilmemiş olan maddî ve manevî zararların devlet yahut aftan yararlanan tarafından ödenmesi gerekir. Zarar, özel hukuk hükümlerinde öngörülen prensiplere göre bilirkişi tarafından belirlenir. Zararın Yasanın yürürlüğe girmesinden itibaren üç ay içinde banka aracılığıyla ödenmemesi halinde, aftan yararlanma hakkı düşer.”

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Sıra Sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına Dair Kanun Tasarısının 3/b maddesinde yer alan “383” rakamının madde metninden çıkarılarak 14 üncü bend olarak aşağıdaki hükmün eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Saffet Arıkan Bedük Salih Çelen Mehmet Sadri Yıldırım Ankara Antalya Eskişehir Nevzat Ercan Ahmet İyimaya Ali Naci Tuncer Adapazarı Amasya Trabzon

Hüseyin Çelik Nevzat Ercan Van Sakarya

“Deprem ve diğer tabiî afetlerin zararlandırıcı sonuçlarını önlemeye yönelik mevzuata aykırı fiiler için Türk Ceza Kanunu ve diğer Kanunlarda yer alan suçlar, 2 nci maddenin kapsamı dışındadır.”

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının 1/a bendindeki “ve 312 nci maddesinin ikinci fıkrasında” ibaresinin tasarı metninden çıkarılmasını arz ederiz.

Mehmet Ali Şahin Abdüllatif Şener İstanbul Sıvas

BAŞKAN – Efendim, en son önergeyi okutacağım; ancak, bu önerge, maddeye en aykırı önergedir; okutup, işleme koyacağım:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 3 üncü maddesinin 8 inci bendinin tasarı metninden çıkarılmasını arz ederim.

Abdüllatif Şener

Sıvas

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu efendim?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılıyoruz.

BAŞKAN – Hükümetin ve Komisyonun katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler...

SALİH KAPUSUZ (Kayseri) – Sayın Başkan, arkadaşlarımız katılıyorlarsa, oylarını da göstersinler efendim.

BAŞKAN – Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir.

AHMET İYİMAYA (Amasya) – İçtüzüğe aykırı bunlar; yapmayın efendim. Bakana da yakışmıyor, Başkana da yakışmıyor. Çok ayıp... Olmaz böyle; hiç olmazsa gerekçe okunsun...

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının 1/a bendindeki “ve 312 nci maddesinin ikinci fıkrasında” ibaresinin tasarı metninden çıkarılmasını arz ederiz.

Abdüllatif Şener

(Sıvas)

ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu efendim?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılıyoruz.

BAŞKAN – Hükümetin ve Komisyonun katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum.

AHMET İYİMAYA (Amasya) – Sayın Başkan, lütfeder misiniz, bir beyanda bulunacağım efendim.

BAŞKAN – Yerinizden... Buyurun efendim.

AHMET İYİMAYA (Amasya) – Değerli Başkanım, bir önerge, katılımcı yasamanın temel bir unsurudur. En azından, gerekçenin, Türk Milletine ait olan zabıtlara geçmesi, tarihî bir mesuliyettir. Cumhuriyet hükümetinin bir Bakanının ve değerli Adalet Komisyonunun, hile yoluyla veya İçtüzük suiistimali yoluyla bu temel hakkı ortadan kaldırmasına katılamıyoruz efendim.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan sıra sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına Dair Kanun Tasarısının 3 üncü maddesine son fıkra olarak aşağıdaki hükmün eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Saffet Arıkan Bedük

(Ankara)

ve arkadaşları

“Kişi ve mala karşı işlenen suçlarda affın uygulanması için, giderilmemiş olan maddî ve manevî zararların devlet yahut aftan yararlanan tarafından ödenmesi gerekir. Zarar, özel hukuk hükümlerinde öngörülen prensiplere göre, bilirkişi tarafından belirlenir. Zararın yasanın yürürlüğe girmesinden itibaren üç ay içinde banka aracılığıyla ödenmemesi halinde, aftan yararlanma hakkı düşer.”

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu efendim?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılıyoruz.

BAŞKAN – Komisyonun ve Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan sıra sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına Dair Kanun Tasarısının 3/b maddesinde yer alan “383” rakamının madde metninden çıkarılarak 14 üncü bend olarak aşağıdaki hükmün eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Saffet Arıkan Bedük (Ankara) ve arkadaşları

“Deprem ve diğer tabiî afetlerin zararlandırıcı sonuçlarını önlemeye yönelik mevzuata aykırı fiiller için TCK ve diğer kanunlarda yer alan suçlar 2 nci maddenin kapsamı dışındadır.”

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılıyoruz.

BAŞKAN – Komisyonun ve Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasındaki “öğrenci affı” ibaresinden sonra gelmek üzere “memur disiplin affı ve trafik suçları affı” ibaresinin ilave edilmesini arz ederim.

Abdüllatif Şener

Sıvas

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu efendim?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılıyoruz.

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılıyoruz.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan...

BAŞKAN – Ne oldu efendim?

AHMET İYİMAYA (Amasya) – Yapmayın efendim!..

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Hem katılıyoruz diyorlar hem oy vermiyorlar.

AHMET İYİMAYA (Amasya) – Millet ibretle izliyor.

BAŞKAN – Niye bana söylüyorsunuz efendim; benim işlemimde ters bir şey yok.

M. NECATİ ÇETİNKAYA (Manisa) – Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla.

BAŞKAN – Komisyonun ve Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir efendim.

AHMET İYİMAYA (Amasya) – Millet ibretle izliyor.

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasındaki “öğrenci affı” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve memur disiplin affı” ibaresinin ilave edilmesini arz ederim.

Salih Çelen Antalya

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılıyoruz.

BAŞKAN – Komisyonun ve Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir efendim.

Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 3 üncü maddesinin 1 numaralı bendinin (a) alt bendinde yer alan Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesinin bu alt bentten çıkarılarak (c) alt bendine 208 inci maddeden önce gelmek üzere eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Erkan Kemaloğlu (Muş) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılıyoruz.

BAŞKAN – Komisyonun ve Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir efendim.

Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının 1/c bendine Türk Ceza Kanununun 274 üncü maddesinin ilave edilmesini arz ederim.

Salih Çelen Antalya

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılıyoruz.

BAŞKAN – Komisyonun ve Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir efendim.

3 üncü maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir efendim.

4 üncü maddeyi okutuyorum :

Ceza indirimi

MADDE 4. — 23 Nisan 1999 tarihine kadar işlenmiş;

1. 3 üncü maddenin 1 numaralı bendinin (a) ve (b) alt bentleri ile (3) numaralı bendinin (a) alt bendinde ve (4), (6), (8), (9), (10), (12) ve (13) numaralı bentlerinde belirtilen suçlar hariç, (1) numaralı bendinin (c) alt bendi ile (3) numaralı bendinin (b) alt bendi ve diğer bentlerinin kapsamına giren suçlardan :

a) Müebbet ağır hapis cezasına mahkûm edilenlerin cezaları otuz yıl ağır hapis cezasına çevrilir.

b) Müstakilen; diğer şahsî hürriyeti bağlayıcı cezalara mahkûm edilenlerin şahsî hürriyeti bağlayıcı cezalarının üçte biri, suçun işlendiği tarihte onbeş yaşını bitirmiş olup onsekiz yaşını bitirmemiş olanların şahsî hürriyeti bağlayıcı cezalarının üçte ikisi; para cezalarının yarısı infaz olunmaz.

2. 3 üncü maddede belirtilen suçlar hariç, diğer suçlardan :

a) Müebbet ağır hapis cezasına mahkûm edilenlerin cezaları yirmidört yıl ağır hapis cezasına çevrilir.

b)Müstakilen; oniki yıldan fazla şahsî hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm edilenlerin şahsî hürriyeti bağlayıcı cezalarının oniki yılı, suçun işlendiği tarihte onbeş yaşını bitirmiş olup, onsekiz yaşını bitirmemiş olanların şahsî hürriyeti bağlayıcı cezalarının onsekiz yılı; para cezalarının tamamı infaz olunmaz.

BAŞKAN – Madde üzerinde Doğru Yol Partisi Grubu adına Samsun Milletvekili Sayın Erdoğan Sezgin söz istemişlerdir.

Buyurun Sayın Sezgin.

DYP GRUBU ADINA ERDOĞAN SEZGİN (Samsun) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Grubum ve şahsım adına, hepinize saygılar sunuyorum.

Görüşülmekte olan 4 ünce madde, bir indirim maddesidir. Bazı suçlara 12 yıl af, bazı suçlara da 1/3 oranında indirim getiriyorsunuz. Bunun ölçüsünü, kriterini, sebebini anlamakta zorluk çekiyoruz; çünkü, bunun ne sebebi var, ne de mantığı var; bunu nereden çıkardınız? Bir kısmına 12 yıl af, bir kısmına üçte 1 indirim. Acaba, bu dengesizliği bilerek mi yapıyorsunuz? Çünkü, 1974 yılında da yapılan bir hata, Türkiye’yi daha sonra büyük felaketlere götürdü. Cezaevindeki hükümlülerin topluma dönmesi için hangi rehabilitasyon çalışmalarını yaptınız? Hangi hükümlüyü topluma kazandırmak için, hangi eğitim çalışmalarını yaptınız? Daha önceleri de izah ettiğimiz gibi, tutuklular, cezaevlerinde örgütlü suçlara daha yöneldiler, Bakanlık olarak bunun hiçbir zaman hesabını yapmadık. 1974 yılını örnek alırsak -ki, Ankara’da bunun tipik bir örneği vardır- aftan önce günde 8 ilâ 10 kişi tutuklanırdı, öbür sabahtan itibaren tutuklama sayısı 18 ilâ 24’e çıktı. Affı getirmeden önce affın altyapısı vardır; hukukî altyapısı vardır, eğitim olarak altyapısı vardır. Bunların hiçbirisini yapmadan siz bu affı neden getiriyorsunuz? Sonra, bu kadar dengesiz bir tasarıyı ilgili mahkemeler affetsin diye âdeta zorluyorsunuz. Neden 1/3; bunu bir hükümet yetkilisi çıkıp izah ederse çok memnun olacağım.

Anayasanın 14 üncü maddesi, zaten devlet aleyhine işlenen suçları af kapsamı dışında bırakmış; ama, burada, kendi iradenizle, af kapsamı dışında bırakılan suçlara bir yerde örtülü af getiriyorsunuz; çünkü, bu kanun mutlaka iptal edilecek; Anayasanın eşitlik ilkesine aykırı. Bir yere af getirirken, öbür tarafa da getireceksiniz veya hiçbirisine getirmeyeceksiniz. Böyle dereceli bir af Türkiye’de ilk defa yaşanmaktadır.

Teknik bakımdan da çok zayıf bir konu. Öğrenci ve memura verilen cezalar tamamen idarî bir tasarrufun neticesinde verilen cezalardır. Burada esas af, adlî mahkemeler tarafından verilen cezaların affıdır. Neden o afları bu kanunla birleştirdiniz, bunun ne sebebi vardı ve bu af, temenni ediyorum, Türkiye’nin başına büyük dertler, büyük belalar açmasın, iradeniz gibi devam etsin dilerim.

İkinci bir konu da şu: Az önceki konuşmamda da izah etmiş, Sayın Hükümetin de dikkatini çekmiştim. Basın suçlarıyla ilgili getirdiğiniz erteleme kanun tasarısı, elimizde bir liste var, tamamen bu listeyi kapsıyor. Bu listedeki tutuklu ve hükümlüler, 3713 sayılı Yasaya göre hükümlü kişilerdir. Onların cezalarına erteleme getirebilirsiniz; ama, ben, az önce Hükümetin dikkatini çektim.

Dağ başında benim köylüm hiçbir terör örgütüne karışmamış, örgütün işlediği hiçbir suça bulaşmamış; dağ başında evinde otururken, mecbur kalıp bir gece evinde ağırladığı veya dağda bir çobanın, geçerken mecburen suyunu verdiği o fakir kişilerin -ki sayıları da fazladır- cezalarının, aynı, basında olduğu gibi, ertelenmesini getirebilirdiniz, ben, o zaman, bu tasarının, sosyal barışa, millî bütünlüğe hizmet ettiği kanaatini bir yerde taşırdım. Hani, siz, bu affı, gerekçesinde belirtildiği gibi, millî bütünlüğe, millî dayanışmaya, millî barışa hizmet için getiriyordunuz? Ama, bu barış için, bu tasarıda en küçük bir emare göremiyorum.

Her gelen tasarı gibi, bu da geldi, geçiyor; hiçbir önergeyi dikkate almıyorsunuz. Devlet mesuliyeti taşıyan sayın hükümet üyelerinin, toplumun her kesimine adil, eşit davranmak mecburiyetinde olduklarını hatırlatıyor, Yüce Meclise saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Sezgin.

Şimdi, söz sırası, Fazilet Partisi Grubu adına, Adıyaman Milletvekili Sayın Dengir Fırat’ta.

Buyurun Sayın Fırat.

Süreniz 10 dakika efendim.

FP GRUBU ADINA DENGİR MİR MEHMET FIRAT (Adıyaman) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; her zaman olduğu gibi, bugün de çok önemli bir tasarıyı görüşüyoruz ve bize has olan bir tasarıyı görüşüyoruz. Az gelişmiş, demokrat olmayan, insan hakları çok gelişmemiş olan ülkelerde sık sık çıkarılan ve bu arada Türkiye’de de sık sık başvurulan af tasarısını görüşüyoruz.

Dikkat ederseniz, ne Almanya’da ne İngiltere’de ne İsveç’te ne Norveç’te ne Finlandiya’da ne Belçika’da ne Lüksemburg’ta, yani, demokrasinin kâmil olarak yerleşmiş olduğu, insan haklarının kâmil olarak yerleşmiş olduğu ve haksızlığın olmadığı yerlerde af yasaları yoktur. Af yasaları, daha çok, fikir hürriyetlerinin, insan haklarının ihlal edildiği, bunların tam kemale ermediği ve devletin bundan dolayı da kendisini suçlu hissettiği yerlerde sık sık başvurulan yollardan biridir; toplumda çok büyük değişimlerin meydana geldiği, devlet ile toplumun bu reformlar sonucunda barışmak istediği ve dolayısıyla, yeni bir sayfanın açılması gerektiği zaman nadiren başvurulan yollardan biridir; adlî mekanizmanızın çalışmadığının, adlî hatalar yapıldığının farkına vardığınız ve bu nedenle de hapishaneleri boşaltmak istediğiniz zaman başvurulan yollardan biridir veya kralın, diktatörün ya da o hanedana mensup olan kişilerin tahta geçiş tarihlerinde, doğum tarihlerinde lütfedilerek halka verilen af yasaları vardır. Bunlardan hangisine isnat edilerek bu af yasa tasarısının getirilmiş olduğunu ben şahsen çıkaramadım!

Türkiye’deki demokratik reformlar sonucunda, devletin, toplumuyla barışabilmek, yeniden bir sayfa açmak için mi diye düşündüm; değil. Çünkü, maddelere baktığınız zaman, devlete karşı işlenen suçların tamamı af kapsamı dışında bırakılmış; ama, kendisinin memuru olan ve halka karşı suç işlemiş olan kişilerin cezaları indirime tabi tutulmuş. Şimdi, peki, neyi affediyoruz? Vatandaşın, vatandaşa karşı işlemiş olduğu suçları affediyoruz; en son affedebileceğimiz şey, bize ait olmayan bir şey. Biz, o vatandaşa yapılmış olan haksızlığın bedelini tahsil edebilme durumunda olan devlet, bugün, bunu affetmeye kalkıyor; bunu kabul edebilmek, bunu hukukun bir yerine sığdırabilmek, bir mantığa sığdırabilmek mümkün değil ve üzülerek söylemek istiyorum ki, hukuk fakültesine başladığımız zaman, hukuk profesörleri, bize, ilk önce, Medenî Kanunun ilk maddelerinden olan bir hakkın suiistimalini kanunun tecviz edemeyeceğini, koruyamayacağını öğretmişlerdi. Eğer, burada, Türkiye Büyük Millet Meclisinin üyeleri olarak, siyasî gruplar olarak, verilmiş olan önergelerin okunmaması için -İçtüzüğün belli bir maddesine dayanarak- inanmadığınız bir şeye katıldığınızı beyan ediyorsanız, bu, bir hakkın suiistimalidir ve kanunca ve hukukca da tecviz edilemez. Özellikle, böyle bir yola başvuran insanların hukukçu sıfatını taşımasını... Hele hele bir anayasa hukuku profesöründen, şahsen, ben, beklemiyordum. Ben, bir hukukçu olarak bundan çok büyük bir üzüntü duyuyorum.

Biraz evvel bir grubu temsilen çıkan arkadaşımız, halkımıza, bu yasanın hangilerinin suç kapsamı içerisinde olduğunu, hangilerin suç kapsamı içerisinde olmadığını izah edeceğini söyledi ve maddeleri teker teker sıralamaya başladı. İnanıyorum ki, bu yasadan sonra getirilecek basın affıyla ilgili yasa tasarısında da, sayın grup temsilcisi, hangi maddelerin o af kapsamına veya ötelemeye veya ertelemeye girdiğini de, burada, sayabilme imkânına sahip olacaktır; çünkü, vatandaşımız onu da öğrenmek istiyor. Peki, bir vatandaşla, basın mensubu olanın arasında ne gibi bir farklılık var? Neden korkuluyor, kimden korkuluyor? Niye, vatandaşa veremediğiniz affı, bugün, mahkûm olan 30-35 kişi için, Anayasanın belirli bir maddesine aykırı olmadığını iddia edebiliyor ve Anayasanın arkasına dolaşabiliyorsunuz? Bunu, hukukun neresine sokacaksınız?

Burada, bir süre önce, çok güzel yasalar getirdik, yetersiz olduğunu söylediğim yasalar getirdik; ama, müspet adımlardı. Neydi bunlar? Örgütlü suçlarla mücadele yasasıydı, sekiz yıldı ve herhalde, dün de, işkenceyle mücadele yasasını getirdik; ama, kalktık, o yasalarla, cezalarını ağırlaştırdığınız suçların Türk Ceza Kanununda tekabül eden maddelerini af kapsamı içerisine aldık. Eğer, mutlaka öğrenmek istiyorsanız, maddeleri okuyayım: Efrada karşı suimuamele, çete oluşturmak. Hani, bunlar, Türkiye’nin demokratikleşmesi yolunda atmış olduğumuz adımlardı?! Şimdi, düşünüyorum, acaba, bu yasalar, bir teftiş fırçası mıydı, teftiş boyası mıydı; bir yerlere, Türkiye’nin demokratikleştiği, Türkiye’nin insan haklarına saygılı olduğu mesajının verilmesi miydi? Âlemi aptal mı zannediyoruz?!

Beyler, biraz evvel, yine çok sevdiğim DSP milletvekili bir arkadaşım, burada, 313 üncü maddenin, komisyonda, Fazilet Partili üyeler tarafından kısmî af kapsamına sokulduğunu iddia etmişlerdi. 313 üncü maddenin kısmî af kapsamından çıkarılması için biraz evvel verilmiş olan önergelerde, özellikle DSP sıralarına baktım ve şunu ümit ettim, dedim ki; oradan parmak oradan parmak kalkmayacaktır; ama, eksiksiz olarak, hepiniz kabul ettiniz ve bunun sonuçlarının, kendi vicdanlarınızda, uzun süre hesabını vermek durumunda kalacaksınız.

Peki, hani, nerede o ışıkların birer dakika söndürülmesi? İnanıyorum ki, çoğunuz, ışıklarınızı kapatmıştınız. Işıklar orada kapatılmaz; ışıklar, şimdi imkânınız olan ve egemenliği temsil eden bizler olarak, bu ülkenin temellerine dinamit koyan, Türkiye’nin hukuk sistemini ortadan kaldıran, Türkiye’yi bir hukuk devleti olmaktan çıkaran o çetelerle mücadele etmek lazımdı ve onları, herhalde, şu tasarının 1/3’lük indirimi içerisinde mütalaa etmemek lazımdı.

Değerli arkadaşlarım, biraz sonra, önümüze, erteleme yasası gelecek. O erteleme yasasında Sayın Adalet Bakanımızın bize vermiş olduğu istatistikler var. TCK 146’dan 6 kişi, TCK 146 artı 3713’ten 4 kişi, TCK 168 artı 3713’ten 7 kişi, 3713’ten 11 kişi, TCK 312’den 2 kişi, TCK 125 artı 3713’ten 1 kişi olmak üzere şu anda hapishanede. Peki, bunlar, Anayasanın af yasağının içerisinde değil mi?

Peki, bana şunun mantığını izah edebilir misiniz: 448 adam öldürmek...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

DENGİR MİR MEHMET FIRAT (Devamla) – Efendim, 1 dakika müsaade eder misiniz?

BAŞKAN – Buyurun; toparlayın efendim.

DENGİR MİR MEHMET FIRAT (Devamla) – Peki, 449, 450 de aynı; temelde, aynı fiil. Peki, o zaman, teklifte 448 yok iken, hangi güç bu tasarıya 448’i koydurdu?! Kimin menfaatı vardı? Kimin yakını bu 448’in buraya girmesinden menfaat sahibi olacak, adam öldürmekten menfaat sahibi olacak?! Bunları düşünmekte fayda var.

Bu af yasasının Türkiye Cumhuriyeti için gerekli olduğu kanısındayım; ama, Türkiye’de bir hukuk reformunun, bir hukuk devletinin kurulmasından sonra gerekli olduğu kanısındayım ve genel af kapsamı şeklinde olmasından, yeni bir sayfanın açılması gerektiği kanısıyla taraftarım; ama, bu şekilde daha evvel teftiş fırçası olarak geçirildiğine inandığım bazı yasaların karşılığında, hükümetin kendisini affettirmek için belli odaklara karşı bir af yasası olmasına taraftar değilim.

Teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum. (FP Sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Fırat.

Şahısları adına, Gaziantep Milletvekili Sayın Mehmet Bedri İncetahtacı; buyurun efendim.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Milletimiz için çok ehemmiyet arz eden önemli bir yasa tasarısını görüşüyoruz. Bizler için bu yasa tasarısının ne anlama geldiğini doğru öğrenmek, yarın bu yasanın doğru uygulanması için de çok büyük bir mana ifade etmektedir.

Türkiye’deki sosyologlar ve dünyadaki sosyologlar, depremin, Türkiye için bir milat olduğunu söylüyorlar ve bunu müspet manada söylüyorlar. Türkiye’nin, depremden önce arzu ettiği birçok şeyi gerçekleştirememesini, depremden sonra gerçekleştirebileceğine bir işaret olarak görüyorlar; ama, bunun için, dün bir başka vesileyle de ifade ettiğim gibi birinci sınıf devlete, birinci sınıf siyasetciye ve özgür bireylere ihtiyaç olduğunu söylüyorlar.

Değerli milletvekilleri, af yasa tasarısıyla ilgili doğru kanaat sahibi olmak ve doğru karar verebilmek için, bazı sualleri kendimize tevcih etmek zorundayız. Ben, sadece bu suallerin sizlerin vicdanlarına tevcih ederek sözlerimi tamamlamaya çalışacağım.

Soru şudur: Bu af yasa tasarısı hangi kıstasa göre belirlenmiştir? Hangi ölçü esas alınarak bu af yasa tasarısı belirlenmiştir?

Birçok şık olabilir bu konuda. Bunları sırayla tadat etmek istiyorum. Bir tanesi demokrasiye göre mi belirlenmiştir? Şimdi, hepimiz vicdanlarımızla cevap verelim. Evet, bu, demokrasinin kurallarına göre belirlenmiştir diyebilir miyiz? Diyebilmemiz için şunu söylememiz lazım. Sayın Başbakanın 1970’li yıllarda çok kullandığı çok güzel bir sözü vardır: “Devletin kişiliğiyle milletin kimliği aynı olmalıdır” der. İşte, bu, demokrasinin bir ülkede varlığına da işaret eder. Şimdi söylüyorum; bu kurallar içerisinde mi bu yasa tasarısı gerçekleştirilmiştir? Ben, maalesef, müspet cevap veremiyorum.

İkinci sual, ikinci şık: Daha önce verilmiş cezaların, evrensel hukuk kaidelerine uygun olup olmadığı kıstasına bakılarak mı bu af yasa tasarısı hazırlanmıştır? Yani, daha önce verilmiş cezalar, evrensel hukuk normlarına uygun değildir, bundan dolayı rahatsızlık duyuyoruz; bütün yasalarımızı evrensel hukuk normlarına uygun hale getireceğiz diyerek mi bu af yasa tasarısı hazırlanmıştır? Ben buna da “evet” diyemiyorum; sizin ne cevap vereceğinizi bilemiyorum.

Üçüncü sual: Daha önce verilmiş cezaların, milletin vicdanında müspet makes bulup bulmadığı kıstasına göre mi bu yasa tasarısı hazırlanmıştır? Milletimiz, daha önce verilmiş cezalardan dolayı rahatsızdır; bu vicdanî sese kulak vererek bu yasa tasarısı hazırlanmıştır diyebiliyor muyuz? Ben buna da müspet cevap veremiyorum.

Biraz evvel Fazilet Partisi Grubu adına konuşan arkadaşımız ifade etti. Bundan iki sene evvel, Susurluk hadisesiyle ilgili çok önemli hususları dile getirmiştik. Burada bizimle beraber görev yapan, Susurluk Araştırma Komisyonunda görev yapan arkadaşlarımız var ve “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemine katılan arkadaşlarımız var. Acaba, sürekli aydınlıktan kastımız, sadece iki yıllık bir aydınlık mıydı? İki yıllık, gölgeli, parçalı bir aydınlık mıydı? Yoksa, Türkiye’nin, kıyamete kadar aydınlık içerisinde kalması mıydı? Bu suali de sizlere tevcih etmek istiyorum.

Dördüncü sualim de, yine, bu yasa tasarısı hazırlanırken, acaba, Türkiye’de mevcut olan örf ve âdetlere, geleneklere uygun olmayan cezalar tespit edilmiş ve insanların, örflerinden, âdetlerinden ve geleneklerinden kaynaklanan duygularla, düşüncelerle, bu tasarılara karşı -özür dilerim- bu cezalara karşı hoşnutsuzluk belirtmeleri üzerine mi bu yasa tasarısı hazırlanmıştır sualini de tevcih etmek zorundayız.

Muhterem arkadaşlarım, hayır. İşte, bütün gönül rahatlığıyla; ama, üzüntüyle söylüyorum ki, bu yasa tasarısının hazırlanışında, sizlere arz ettiğim hiçbir unsurun varlığının işaretini dahi göremiyorum ve bu, benim “deprem bir milattır” diyenlere “Türkiye bu deprem acısıyla büyük devlet olacak, birinci sınıf devlet olacak, birinci sınıf siyasetçilerle büyüyecek” diyenlere, bunu temenni edenlere katılmamı engellemektedir.

Parlamentonun özgür bireyleri, sizlere sesleniyorum. Türkiye, iki büyük problemle karşı karşıyadır. Birincisi, konjonktürel baskılardır, ikincisi -bütün siyasî partileri tenzih ederek söylüyorum- partilerin kendi iç baskılarıdır. Hepimiz vicdanlarımızla baş başa kalarak, bu tasarılara, bu yasalara ve bu maddelere ve vereceğimiz önergelere oy vermek zorundayız. Oy verirken, biraz evvel söylendiği gibi, Susurluk’u unutmadan, çeteleri unutmadan, bu milletin gözlerinin yaşlarını akıtanları unutmadan ve bu millete hizmet edenleri unutmadan oy vermek zorundayız; bu, ikisini birbirinden ayırarak oy vermek zorundayız. Ancak, bunu yaparsak, buradaki bulunuşumuz bir manayı ifade edecektir; yoksa, hiçbir mana ifade etmeyecektir.

Çok arkadaşımızın takip ettiği Birikim Dergisinin geçen ayki sayısı, sözün bitişiyle ilgiliydi; sözün sona erdiğini, bir mana ifade etmediğini söylüyordu. Bu, bir gerçekti. Belki, entellektüel manada, akademik manada bir tespitti; ama, geliniz, hep beraber, sözün gücüne, sözün manasına ve kuvvetine uygun olarak...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın İncetahtacı, toparlar mısınız efendim.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Devamla) – ...hareket edelim ve özgür bireyler olduğumuzu, bütün millete ve bütün dünyaya ispat edelim.

Hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın İncetahtacı.

Şimdi, söz sırası, İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Ali Şahin’de.

Sayın Şahin buyurun.

MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; görüşmekte olduğumuz tasarının 4 üncü maddesi üzerinde, kişisel görüşlerimi arz etmek üzere huzurunuzdayım.

Bilindiği gibi, bu tasarı, cezaevinde bulunan suç işlemiş veya mahkûm olmamış kişilerle ilgili üç ayrı düzenleme içeriyor; bunlarla ilgili, ya tamamen bir af getiriyor veya ceza indirimi öngörüyor veyahut da tamamen af dışında tutuyor.

Bu, ceza indirimiyle ilgili bir madde. Şimdi, maddeyi okuduğunuzda birtakım rakamlar görüyorsunuz, birtakım sayılar görüyorsunuz; ama, bu sayılar neyi ifade ediyor, bu rakamlar neyi ifade ediyor? Eğer, incelemezseniz, araştırmazsanız bir netice almanız mümkün değil. Araştırdım, inceledim; bakın, bu ceza indirimi, hangi suçlarla ilgili indirimler içeriyor: Bir defa, işkencecilere ceza indirimi getiriyor, madde 243; dinamit, bomba imal eden, satanlar, hatta bu iş için teşekkül kuranlarla ilgili ceza indirimi getiriyor; çetecilere ceza indirimi getiriyor, kalpazanlara ceza indirimi getiriyor, devlet mührünü taklit eden ve kullananlara ceza indirimi getiriyor, bir memurun evrakta sahtekârlığına ceza indirimi getiriyor, resmî artırma ve eksiltmelere hile karıştıranlara ceza indirimi getiriyor, uçak kaçıranlara ceza indirimi getiriyor; halkın içeceğine, yani suyuna, yiyeceğine zehir katanlara ceza indirimi getiriyor, karaborsacıya ceza indirimi getiriyor, kasten adam öldürene ceza indirimi getiriyor, yağma yapana ceza indirimi getiriyor, fidye için adam kaçırana ceza indirimi getiriyor ve bir de, resmî nüfuz ticareti yapana ceza indirimi getiriyor; yani, bir kişi “benim yukarılarda adamım var, senin işini yaparım, senin oğlunu işe aldırırım” diye nüfuz ticareti yapar, menfaat temin ederse ve böyle bir suç işlerse, buna da da ceza indirimi getiriyor. Bu madde, Türk Ceza Kanununun 278 inci maddesi ve bu maddenin ikinci fıkrasına göre, eğer, bu suçu bir siyasî işlerse; yani, bir siyasî parti mensubu işlerse, bir milletvekili işlerse, cezası da yedibuçuk yıla kadar ağır hapis cezası olabiliyor. Bunlara ceza indirimi var; ama, bir siyasî, fikrini söylerse, düşüncesini açıklarsa, buna ne ceza indirimi var, ne de bunu af kapsamına alabiliyorsunuz!

Biraz önce, bir önceki maddede bir değişiklik önergesi verdim; bunu verirken, fevkalade samimiydim; çünkü, devlete karşı işlenen suçların af kapsamı dışında kalması; yani, vatan hainliği yapanın, casusluk yapanın, askerî suç işleyenlerin bu af kapsamı dışında kalmasının, ben de, doğru olduğuna inanıyorum; ama, birçoğu müebbet hapis cezasına çarptırılmayı gerektiren bu suçların yanına, Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesinin ikinci fıkrasının konulmasını doğru bulmadım; bunu değiştirmek için önerge verdim. Bunu verirken fevkalade samimiydim; ama, Sayın Bakan, bizim önerimize “katılıyoruz” demek suretiyle, bizim, burada, bu önerimizi izaha engel oldu. Ben ne kadar samimiysem -çok üzülerek ifade etmek istiyorum, kendisine gerçekten derin saygım var- “katılıyorum” derken, Sayın Bakan da o kadar samimiyetsizdi. Bizim, şu Parlamentoda çalışırken, samimiyete ihtiyacımız var.

Değerli arkadaşlarım, bakın, hepimiz siyaset yapıyoruz, bir siyasî partinin mensubuyuz; tabiî ki, diğer siyasî partiler ve diğer siyasîler de bizim rakiplerimizdir. Rakiplerimizle mücadele ederken, hiç şüphesiz ki, yasal sınırlar içerisinde ve medenî ölçülere uygun olarak bu mücadeleyi yapmalıyız. Türk Ceza Kanunun 312 nci maddesiyle ilgili önerilere karşı çıkan, “bunu Anayasanın 14 üncü maddesi gereği buraya, maalesef, alamıyoruz” diyenler de samimî değildir. Eğer, böyle olsaydı, basın mensuplarının 312/2’den dolayı, dolaylı affını -zaten, tasarıda göreceğiz- getirmezlerdi; bakın, burada da bir samimiyetsizlik örneği kokuyor...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) – 1 dakika Sayın Başkanım; tamamlıyorum efendim.

BAŞKAN – Tamamlayın efendim.

MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) – Arkadaşlar, siyasî mücadelemizi yaparken mert olmalıyız, delikanlıca hareket etmeliyiz; rakiplerimize karşı birtakım hileli yollarla, onun önünü kesmek için kanunu donanmamalıyız. Evet, gerçekten, şu Parlamentoda görev yaparken, siyasî rakiplerimize karşı mert, delikanlı ve samimî olmak zorundayız. Ben, özellikle, bu tasarıda muhalefetin fikir, düşünce özgürlüğü noktasındaki tüm ısrarlarına rağmen, iktidar partilerinin bu konuda hiçbir adım atmamış olmasını bu şekilde yorumluyorum özür dileyerek ve şu düzenlemenin, ülkemiz için şu haliyle bir barış, bir huzur getirmeyeceğini düşüncesindeyim.

Hepinize saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Şahin.

Madde üzerinde görüşmeler bitmiştir.

Soru soracak?..

Sayın Uzunkaya, buyurun efendim.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Sayın Başkan, delaletinizle, Sayın Bakanımın, soruma cevap vermesini arz ediyorum.

4 üncü madde, yani, ceza indirimiyle alakalı madde komisyonda görüşülürken, az önce de ifade edildiği gibi, TCK’nın 448 ve 313 üncü maddeleri, esasen bu kapsamda olmadığı halde, komisyon üyesi olmayan bir eski bakan toplantıya katılmış ve ısrarla 448’in gündeme getirilmesini, bu kapsama alınmasını istemiş midir? İstememişse, hangi etken komisyonda bunun gündeme alınmasını sağlamıştır? Akabinde de bir başka parti ve grubu, 313’ün ısrarla gündeme getirilip kapsama dahil edilmesini istemiş midir? Hükümet ortakları al gülüm- ver gülümü komisyonlarda yaparak, Genel Kurulda bütün kapıları kapama ve önergeleri reddetmeyi de bir karara mı bağlamıştır?

Saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Sayın Yalman, buyurun.

LÜTFİ YALMAN (Konya) – Sayın Başkan, delaletinizle aşağıdaki sorularımın sayın bakan tarafından cevaplandırılmasını arz ediyorum.

Sayın Bakan, 312 nci maddenin ikinci fıkrasının af kapsamı dışında bırakılması konusunda herhangi bir yerden veya mahfilden dayatma veya baskı var mı? Varsa, kamuoyuna bunun kimler olduğunu açıklayabilir misiniz? Varsa, bir bakan, bir milletvekili ve bir hukukçu olarak bunu içinize sindirebiliyor musunuz ?

İkinci sorum; herhangi bir yerden herhangi bir dayatma yoksa, pişmanlık yasası sayesinde -teröristler dahil- katil, çeteci, hırsız ve arsızları belli gerekçelerle affettiğiniz halde, 312 nci maddenin ikinci fıkrasını af kapsamı dışında bırakma gerekçeniz nedir?

Üçüncü sorum; 312 nci maddenin ikinci fıkrasının, af kapsamı dışında bırakılma gerekçesinin, doğrudan, Recep Tayyip Erdoğan veya Necmettin Erbakan’la bir ilgisi var mıdır?

Saygılarımla.

BAŞKAN – Sayın Seven, buyurun.

NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Sayın Başkan, aracılığınızla, Sayın Bakanıma şu soruyu sormak istiyorum: Konu teknik olması sebebiyle merak ediyorum; acaba, ihtilas cürmü, irtikap, zimmet, dolandırıcılık, görevi kötüye kullanma, görevi ihmal ve müteahhitlerin işlediği suçlar, bu kanunda ne şekilde yer almıştır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Özyol, buyurun.

MEHMET ÖZYOL (Adıyaman) – Sayın Başkanım, delaletinizle, Sayın Bakanımdan, aşağıda arz edeceğim sorunun cevaplandırılmasını istirham ediyorum.

Sayın Bakanım, bu saate kadar Af Yasa Tasarısıyla ilgili incelediğim bir gözlem sonrasında, bir farklı uygulama görüyorum. Bir ailenin fertleri içerisinde, bir baba, evlatları arasında, onlara ayrı muamele yaparken, o ailenin fertlerinin, o ailedeki çocukların babaya karşı ilgisi nedir; husumeti nedir? Bu, ne kadar vahim bir sonuç meydana getirebiliyorsa, aynı tarzda, bir toplumun katmanları içerisinde ayırım yapılarak, ceza uygulamalarındaki af uygulaması, yine, aynı şekilde bir depreme neden olmayacak mıdır? Bu, toplumsal ayırımlara ve uçurumlara neden olmayacak mıdır? Bu hususun cevaplandırılmasını arz ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Bakanım; buyurun efendim.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime başlamadan önce, bir noktaya değinmek isterim.

Parlamentoların yasama görevini, olabildiğince, en iyi şekilde yapması asıldır. Dolayısıyla, burada, her konunun enine boyuna tartışılması gerekir; fakat, bu, zaten, kullanılan söz haklarıyla gerçekleşmektedir. İçtüzüğün verdiği imkânları bir taraf kullanırken, bu, iyi niyetli kullanma oluyor; ama, diğer taraf kullanırken, kötü niyetli kullanma oluyor; bu, çifte standarttır. İçtüzüğün verdiği olanaklar, gerek muhalefet tarafından gerek iktidar tarafından kullanılabilir. Burada yapılan uygulama da, bu çatı altında yapılan ilk uygulama değildir. Bugün, bu uygulamadan dolayı iktidarı kınayanlar, geçmişte de benzerlerini yapmışlardır. Şimdi...

MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) – Ama, siz, Adalet Bakanısınız Sayın Bakan; adaletli olmak zorundasınız... Adalet Bakanlığı o kadar önemli bir görev ki...

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Adalete aykırı bir şey yok. Bakınız, bu sorular, önergeler, hepsi, ne ölçüde hakkın iyiniyetli kullanımıysa, onun karşılığında yapılan uygulama da aynı ölçüde iyiniyetli kullanımadır; çünkü, biz de, bu yasanın çıkmasını istiyoruz, yasama sürecinin işlemesini istiyoruz.

MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) – Önergelerimizin hepsi samimiydi Sayın Bakan.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Evet, biz de yasanın çıkması konusunda samimiyiz.

LÜTFİ YALMAN (Konya) – Sorularımız, Sayın Bakan...

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Şimdi, sorulan sorulara geçiyorum.

448 inci maddenin, hükümet tasarısında, kesinlikle af kapsamı dışında bırakılan maddeler arasında olduğunu görürsünüz; ama, Adalet Komisyonunda görüşülürken, 3 üncü maddenin birinci bendinin (c) alt bendine, yani, indirimden yararlanacak olanların bendine aktarılmıştır; ama, bu demek değildir ki, genel affın bütün sonuçlarından yararlanacaktır... Orada genel af söz konusu değildir.

Aynı şey, 313 üncü madde bakımından da söz konusudur. Biliyorsunuz, özel afta, sadece ceza indirimi söz konusudur; ama, onun yanında, affın fer’î ve mütemmim cezalara bir etkisi yoktur. Örneğin, kamu hizmetlerinden yoksunluk, burada devam edecektir. Dolayısıyla, burada, sadece ceza bakımından bir indirim söz konusudur. Bu, Adalet Komisyonunda iki kez görüşülmüş ve sonunda, huzurunuza gelen şekli almıştır.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Yani, hangi etkiyle geldi; onu sordum Sayın Bakan.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Türkiye Büyük Millet Meclisi komisyonlarında, zaman zaman...

BAŞKAN – Siz sual sordunuz, Sayın Bakan da cevap veriyor efendim! Böyle bir hakkınız yok.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Ama, soruma cevap vermiyor ki!

BAŞKAN – O, Sayın Bakanın takdiri efendim.

LÜTFİ YALMAN (Konya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan cevaplandırsın!

BAŞKAN – Buyurun Sayın Bakan.

LÜTFİ YALMAN (Konya) – Cevaplandırıyor; siz niye müdahale ediyorsunuz?!

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – ...herhangi bir konu görüşülür, sonra tekrar görüşülür; zaman zaman farklı kararlar alınabilir. Bunda, mutlaka, bir etken aramak; yani, sizin söylemek istediğiniz anlamda olumsuz bir etken aramak gerekmez. Bir konu görüşülür; ama, sonra, konunun bir başka yönü olduğu ortaya çıkar ve konu yeniden görüşülür, tekriri müzakere konusu olur. Eğer, sizin mantığınızla düşünecek olursak, o zaman, her tekriri müzakerenin arkasında böyle bir olumsuz etken aramak gerekir; bunu kabul edemiyoruz. Adalet Komisyonu, kendi iradesiyle, önce, bir yönde karar vermiş, sonra, konunun başka yönlerini de dikkate alarak farklı bir karara varmıştır.

312 nci maddenin ikinci fıkrasının hangi düşünceyle genel af kapsamı dışında bırakıldığı soruldu. Bu, daha önce açıklandı, tekrarlamakta yarar görmüyorum; ama, bu vesileyle şunu söylemek isterim: Denildi ki “312 nci maddenin ikinci fıkrası, Anayasanın 14 üncü maddesiyle örtüşmüyor; çünkü, Anayasanın 14 üncü maddesiyle ilgili Danışma Meclisi görüşmelerinde, sadece, Türk Ceza Kanununun o zaman yürürlükte olan 141, 142 ve 163 üncü maddelerinden söz edildi. Bu maddeler ise, bugün yürürlükten kalkmıştır.”

Doğru, o maddeler yürürlükten kalkmıştır. Burada sizin önerdiğiniz yöntem, tarihî yorum yöntemidir. Madde açık olduğu zaman tarihî yönteme gerek yok ve orada, Danışma Meclisinde söylenmiş olan bir söz, 14 üncü maddenin açık olan sözünü ortadan kaldıramaz. 14 üncü maddede, dil, din, ırk ve mezhep ayırımı yaratmak ve özgürlüklerin bu amaçla kötüye kullanılması yasaklanmaktadır.

MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) – Kanunda “gözetmek” deniliyor Sayın Bakan... Gözetmek ile yaratmak çok farklı şeyler.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Ceza Kanununun 312 nci maddesinin ikinci fıkrasını okuyalım: “Halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik eden kimse, cezalandırılır.”

MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) – “Gözetmek” diyor...

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) –Şimdi, bizim kanaatimizce, bu madde ile 14 üncü madde açıkça örtüşmektedir. Bu, herhangi bir makamın, Türkiye Büyük Millet Meclisi dışında hiçbir merciin etkisiyle olmamamıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin iradesi üstünde bir irade de söz konusu değildir.

LÜTFİ YALMAN (Konya) – Bütçe konuşmalarınızda böyle demediniz!..

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Ben, hiçbir zaman, sizin söylediğiniz biçimde bir beyanda bulunmadım ve burada, belli bir kimse göz önünde bulundurularak da hareket edilmemiştir.

LÜTFİ YALMAN (Konya) – Meclis şahit konuşmalarınıza!..

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Madde, açıkladığım çerçeve içerisinde, objektif bakımdan, 14 üncü madde ile 312 nci madde örtüştüğü için bu kapsama alınmıştır.

MUSTAFA BAŞ (İstanbul) – Adalet Komisyonunda konjonktürden bahsettiniz...

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – İrtikâp, zimmet, resmî ihalelere fesat karıştırma, kesin olarak af kapsamı dışındadır. Bu, maddede görülmektedir. Burada, af kanununda bir eşitsizlik söz konusu değildir. Her suçun vahameti ve ahlakî redaeti farklıdır; dolayısıyla, kanun tasarısı bu noktalar dikkate alınarak hazırlanmıştır.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Madde üzerinde bir önerge vardır; önergeyi okutup, işleme koyacağım...

AHMET İYİMAYA (Amasya) – Gerekçesi okunur inşallah...

BAŞKAN – Bir dakika efendim... Önergeyi okutalım, ondan sonra gerekçesi... İstirham ederim... Bir dakika... Daha 4 üncü maddedeyiz; yapmayın allahaşkına!..

Önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 161 sıra sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına Dair Kanun Tasarısının 4 üncü maddesinin matlabıyla birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

Saffet Arıkan Bedük Ahmet İyimaya Ali Naci Tuncer Ankara Amasya Trabzon Aydın Ayaydın Salih Çelen Mehmet Sadri Yıldırım İstanbul Antalya Eskişehir Nevzat Ercan Sakarya

“Affı reddetme hakkı

Madde 4. - Her sanığın bu Kanunla öngörülen affı reddetme hakkı vardır. Ret, en geç yasanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 15 gün içinde, herhangi bir cumhuriyet savcılığına veya yargılama makamına başvuru suretiyle olur. Süresinde kullanılmayan ret hakkı düşer.”

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu efendim?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılmıyoruz.

Önerge sahibi söz istiyor mu?

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Gerekçe okunsun efendim.

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

Gerekçe :

Suçlandırılanın, somut olayı ve delilleri ortaya koyarak bir yargı kararıyla isnadın sonuçlandırılmasını isteme hakkı vardır. Bu, bir insan hakkıdır. Mevcut tasarıda bu hakkın öngörülmemesi, devletçi bakışın total ve insan haklarını umursamayan bir yansımasıdır. Ret hakkını kullananın, benzeri düzenlemelerin aksine, mahkûmiyet sonucuna da katlanması gerekir. Affı ret etmek, ahlak ve vicdan temelinde yürümek isteyen ve isnadın haksızlığına inanan kişilere, “af olmasaydı, hükümlüydün” baskısından kurtulma fırsatını da verir.

Öte yandan, tasarıdaki mevcut madde neredeyse her suçu kısmî af kapsamına alan bir modeli öngörmektedir. Tasarının bu maddesi istisnaları düzenleyen 3 üncü maddesini etkisizleştirmektedir. Öte yandan, indirim kapsamında da eşitlik ilkesi gözetilmemiştir. “Af-kapsam dışı-kapsam dışına indirim üçgeni” ceza adaletinin bermudası olarak tasarıda karakteristikleştirilmiştir. Af felsefesine aykırı bu model, hiçbir şekilde tutarlı değildir.

BAŞKAN – Komisyonun ve Hükümetin katılmadığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir.

4 üncü maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

5 inci maddeyi okutuyorum:

İçtima

MADDE 5. —Bu Kanunun uygulanmasında içtima hükümleri dikkate alınmaz. Ancak, bu Kanundan faydalananların mahkûmiyetlerinin toplamı, içtima hükümlerinin uygulanmasıyla verilmiş veya verilebilecek ceza miktarını geçemez.

BAŞKAN – Madde üzerinde, DYP Grubu adına, Eskişehir Milletvekili Sayın Mehmet Sadri Yıldırım; buyurun efendim.

Süreniz 10 dakika.

DYP GRUBU ADINA MEHMET SADRİ YILDIRIM (Eskişehir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 5 inci maddesi üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; konuşmama başlamadan evvel, Yüce Heyetinizi ve televizyonları başında bizi dinleyen aziz vatandaşlarımı ve saygıdeğer depremzede halkımızı ve yaralıları en derin saygılarımla selamlıyorum; tekrar, Yüce Millete geçmiş olsun diyorum ve başsağlığı diliyorum.

Değerli milletvekilleri, Meclise gelen af tasarısına, Komisyon raporundaki muhalefet şerhimizde de belirttiğimiz gibi, Doğru Yol Partisi olarak, gelen tasarının 12 nci maddesi hariç, affa karşıyız, taraftar değiliz; ancak, buna rağmen, fikir ve düşünce suçuna karşıyız. Hatta, fikir ve düşünceyi suç olmaktan çıkarmalıyız. Demokrasilerde fikir ve düşünce suç olmamalıdır. Eğer, suç olursa, demokrasiden bahsetmek mümkün değildir.

Yine, biz, Doğru Yol Partisi olarak memur affına da karşı değiliz. Hatta ve hatta, 12 nci maddede belirtilen öğrenci affına da karşı değiliz; çünkü, memur affı tasarısı da Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekilimiz Sayın Saffet Arıkan Bedük tarafından da verilmiş ve Meclise, birleştirilerek gelmiştir. Yine, öğrenci affı konusunda -daha doğrusu, yeni düzenleme şeklinde- YÖK eski Başkanımız ve eğitimde uzman olan Sayın Profesör Mehmet Sağlam’ın hazırladığı ve bizim imza ettiğimiz bir önergemiz de vardır; ancak, bu önerge reddedilmiştir ki, bu, mağdur olan öğrenciler ve diğer istifade edecek doktora ve mastır yapanlar için büyük bir kayıptır.

Değerli milletvekilleri, af, bir atıfettir; ancak, aklınıza geldikçe af yapamazsınız. Devletin af yetkisini, şartları olmadan kullanamazsınız. Eğer yaparsanız, devlete zarar verirsiniz, topluma zarar verirsiniz.

Af, hem ceza hukukunu ve hem de ceza usulü hukukunu ve toplumu ilgilendirir.

Genelde ceza kanunlarımızda iki türlü suç vardır. Birincisi, fertlere karşı işlenen suçlar; ikincisi de devlete karşı işlenen suçlardır. Bu tasarıda genelde affedilen, fertlere karşı işlenen suçlardır.

Bu nedenle, diyebilirsiniz ki, devlet ne oluyor da fertlere karşı işlenen suçları affediyor veya suçluların cezalandırılmasından vazgeçebiliyor... Öyleyse, bu af tasarısı yerinde değildir, doğru değildir.

Af, mahkemelerin ve idarenin yetkisi değildir. Af, yasama organının yetkisidir. Af, fiillerin suç olma vasfını ortadan kaldırır. Fiil işlenmiştir, suçtur; ancak, af kanunu çıkınca, fiil, suç olma niteliğini kaybeder.

Değerli milletvekilleri, yukarıda genel olarak izah ettiğim sebeplere göre, muhalefet şerhimizde de belirttiğimiz gibi, Türkiye’de, şu anda, genel affın şartları yoktur. Af tasarısının gerekçesi de yoktur. Affı, halk benimsememiştir; hatta, halk, bu af nereden çıktı diye hayretle sormaktadır; çünkü, onbeş yirmi seneden beri memleketimizde devam eden terör belasının temelinin, 1974 affına dayandığı, Türk toplumunca kabul edilmiştir.

Ayrıca, af, zaman bakımından da uygun değildir. Terör suçlularının yargılandığı zamanda affın çıkması uygun değildir. Öyleyse af, toplumsal bütünleşmeyi ve toplumsal barışı sağlamaktan uzaktır.

Afta, Anayasanın temel ilkeleri, millî menfaat ve toplumun huzuru ve istifadesi var mıdır yok mudur; bunu düşünmek gerekir. Bizce toplumun menfaatı yoktur. Bu nedenle, genel affa karşı çıkıyoruz. Biz, Doğru Yol Partisi olarak, affı, hiçbir zaman siyasî yatırım konusu gibi görmedik; ama, bu affın esas gerekçesi siyasidir.

Gelen af tasarısı, çıkarılacak af, cumhuriyetin temel niteliklerine uygun olmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti, her şeyden önce, millet hâkimiyeti ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanır. Esasen, af, hukuk devleti fikrine, cumhuriyetin temelinde yatan fikirlere ters düşmemelidir. Bakınız, af, geçen yıl ekim ayında ortaya atıldı. O günden bu güne, bir yıl geçti. Bu arada, yani 23 Nisan 1999 gününe kadar suç işlemek teşvik edilmiştir; açıkça, suç işlemeye ve suçlulara prim verilmiştir. Af tasarısı, belli tazyik gruplarının yaptıkları etkilere ya da iktidar partilerinin karşılıklı tavizlerine göre şekillendiği için, neticede, hukuk mantığına, adalete, millî menfaatlara ve devlet hayatının icaplarına aykırı düşen bir metin ortaya çıkmıştır.

Değerli arkadaşlarım, cezadan beklenen çeşitli faydalar vardır. Ceza, suçun cemiyette uyandırdığı haklı tepkiye meşru şekilde tercüman olur. Cezanın, suçluyu ıslah edici, onun yeniden suç işlemesini önleyici bir rolü vardır. Ceza, ilk fırsatta aynı suçu işleyecek olan ihtiyatî suçluların şerrinden toplumu korur. Nihayet, cezanın önemli bir rolü, suç işlememiş olan insanlar üzerinde bıraktığı ibret tesiridir. Bu nedenle, suçlunun ceza görmesi, yarattığı ibret tesiriyle başka insanların suç işlemesini önlemeye yardım eder.

Bir toplumda suçun ve suçluluğun önlenmesi bakımından, cezaların ağırlığına göre, suçlunun mutlaka ceza görmesinin önem taşıdığı bir gerçektir. Bu nedenle, af, cezadan beklenen faydaları ortadan kaldıracak şekilde yapılmamalıdır.

Af, suç işlemeyi kolaylaştırmamalı, suçluyu şımartmamalıdır.

Af, gerek eskiden suç işlemiş olanları, gerek suç işlememiş kimseleri yeni suçlara teşvik etmemelidir.

Yine af, bir toplumda, testiyi kıranla suyu getiren birdir inancının yerleşmesine yol açmamalıdır. Cezanın ibret tesirleri yok olmamalıdır. “Bu ülkede suç işleyen ceza görmez, yapanın yanına kâr kalır” görüşü kitlelere yerleştirilmemelidir.

Af, huzuru ve asayişi sarsmamalı, iç huzura ve barışa yardımcı olmalıdır.

Af, adalet duygusunu rencide etmemeli, eşitlik duygusunu kökünden sarsmamalıdır.

Af, yalnız suçluların değil, talihsiz suçlular ve onların aileleriyle birlikte toplumun da menfaatlarını hesaba katmalıdır. Toplumla birlikte, suçtan zarar gören mağdurlar da düşünülmelidir.

Affın şümulü, ölçüsü, bu düşüncelerle, adil ve makul şekilde tespit edilmelidir. Ancak, ne yazık ki, bugün görüşmekte olduğumuz af tasarısı, belirttiğimiz bu özellikleri taşımıyor. Baştan sona adaletsizlikle dolu, suçu ve suç işlemeyi teşvik edici, toplumun menfaatını ve mağdurları hesaba katmayan, milletin ve devletin yüce menfaatları yanında kul hakkını çiğneyen bir tasarının karşısındayız.

Değerli milletvekilleri, bu af nereden çıktı? Affın gerekçesi nedir? Cumhuriyet, hepimizindir; cumhuriyetin arkasına sığınıp kimin hakkını affediyorsunuz? Affederken mağdurlara mı sordunuz? Millet cenazeyle, ölümle uğraşırken, bu affı nasıl izah edeceksiniz? Deprem, Türkiye’nin sanayi bölgesini yıkmış, geçmiş; insanlara kıyamet kopmuş; nedir bu affın gerekçesi? Memleketimizde siyasî, ekonomik ve sosyal kriz varken, bu affın adı nedir? İnsanlar yaşam savaşı verirken, tırnaklarıyla beton kazarken, ölülerini ararken, bu af nereden çıktı? İnsanlar çamurda yatarken, yaşayabilmek için bizden umut beklerken, nereden çıktı bu af? Bu affı çıkardığınıza göre, siz, deprem bölgesinde yardım bekleyen, çırpınan, ağlayan insanları, Eskişehir’in Esentepe’sinden Zeynep’i, Değirmendereli Havva Anayı, Yalovalı Ali Dayıyı görmemişsiniz... Şimdi affın sebebi hikmeti nedir?

Demokrasiye, sosyal adalete, hak ve eşitliğe, hukukun üstünlüğüne, sosyal barışa, sosyal devlet anlayışına inanıyorsanız, vazgeçin bu aftan. İşçileri, emeklileri, çiftçileri dinlemediniz, depremde ağlayanları, çırpınanları dinlemediniz, ölen insanlarımızın hakkı için vazgeçin bu aftan.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Yıldırım, toparlayın lütfen.

MEHMET SADRİ YILDIRIM (Devamla) – Siz, hiçbir gerekçe olmadan birkısım insanları affederken, ağlayanlar, ölenler, mağdurlar sizi affedecek mi?! Öyleyse, gelin, bu aftan dönün.

Sadece kader kurbanlarını değil, adam öldürenleri, çeteleri ve tarihî eser kaçıranları da affettiniz. Bu affın savunulacak bir tarafı var mı?! Ölümü gören toplum, hastalığı benimser mi?!

Affediniz, içerideki insanları çıkardınız diyelim, bunları topluma kazandıracak ciddî tedbirleriniz var mıdır? Yoksa, bunlar da, diğer aflarda olduğu gibi geri mi döneceklerdir?

Sayın hükümet ve sayın milletvekilleri; tasarı, siyasal, sosyal ve ekonomik bakımdan af şartlarına uygun olmadığı gibi, affın zamanı da uygun değildir.

Ben, Cenabı Allah’ın, Yüce Türk Milletini tabiî afetlerden korumasını diliyor ve hükümetimizin, depremden zarar gören vatandaşlarımızın yaralarını en kısa zamanda saracağı umuduyla, Doğru Yol Partisi Grubu ve şahsım adına, Yüce Heyetinize saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Yıldırım.

Şimdi, söz sırası, Fazilet Partisi Grubu adına, Trabzon Milletvekili Sayın Şeref Malkoç’ta.

Sayın Malkoç, buyurun efendim.

Süreniz 10 dakika.

FP GRUBU ADINA ŞEREF MALKOÇ (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; 161 sıra sayılı Bazı Suçların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 5 inci maddesi hakkında Fazilet Partisinin Grup görüşlerini arz etmek üzere huzurunuzdayım; bu vesileyle, Grubum ve şahsım adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Konuya girmeden önce, iki hususun üzerinde durmak istiyorum. Bunlardan birincisi, az önce görüşülen maddeye gelinceye kadar, muhalefet milletvekillerinin verdikleri önergeleri Başkan okuttuktan sonra, katılıp katılmadıklarını sorduğunda, Komisyon Başkanı ve Sayın Bakan önergeye katıldıklarını ifade ediyorlar.

Değerli arkadaşlarım, Sayın Komisyon Başkanı ve Sayın Bakanın, önergeye inanmadıkları halde, önergeye yazılan şeyleri kabul etmedikleri halde “katılıyoruz” demelerini, ben kendilerine çok görüyorum. Özellikle Sayın Bakan...

BAŞKAN – Sayın Malkoç, lütfen, madde üzerinde konuşur musunuz. Sizden evvel birkaç üyeniz aynı şeyleri tekrarladı; rica edeceğim efendim...

ŞEREF MALKOÇ (Devamla) – Sayın Başkanım, bakın, madde üzerinde konuşuyorum; lütfen müdahale etmeyin.

BAŞKAN – Niye etmeyeceğim efendim, madde üzerinde mi konuşuyorsunuz?!

ŞEREF MALKOÇ (Devamla) – Efendim, madde üzerinde konuşuyorum, burada tartışılan, konuşulan konu üzerinde konuşuyorum.

Lütfen müdahale etmeyin Sayın Başkanım.

BAŞKAN – O müdahale hakkı benim efendim!

NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Maddeye gel, maddeye.

ŞEREF MALKOÇ (Devamla) – Maddeye geleceğim.

Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Bir Adalet Bakanına ben bunu çok görüyorum. Bu, aynı zamanda, demokrasilerde belki de hiç olmayacak olan, muhalefet partisinin görüşlerini açıklamaya getirilen bir sınırlamadır; ama, umut ediyorum ki, bundan sonra verilecek önergelerde niyetlerini daha açık ve samimî olarak ifade ederler.

Üzerinde duracağım ikinci bir konu şu: Bundan yarım saat önce Bursa’dan bir arkadaşım aradı.

Değerli arkadaşlar, yirmi gün önce burada bir kanun çıkardık. Özellikle muhalefete mensup olan arkadaşlar bu kürsüden size çok seslendiler, dediler ki: “Bu kanun çıkarsa, Türkiye’de çok insanın canı yanar. 12 yaşından küçük çocukların Kur’an okumasına yasak getiriyorsunuz.” Ama, çok değişik vesilelerle, çıktınız, bunu, burada, “yalandır” dediniz, savundunuz. İşte, size örneği: Bu gece saat 9’da, Bursa’da...

NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Sizin yasakladığınız o Kur’an’ı biz serbest ettik. (FP sıralarından “dinleyin, dinleyin” sesleri)

ŞEREF MALKOÇ (Devamla) – İsmini veriyorum... Dinleyin arkadaşlarım... Konuşacak olanlar, buraya gelip konuşurlar.

Bursa’da, depremde ölenlere Kur’an okumak için bir araya gelen bir baba, bir kızı ve biri 10 yaşında, biri 11 yaşında, diğeri 12 yaşında 3 çocuğu polis gözaltına aldı. Şu anda, halen, anneleri ve babaları Bursa Emniyet Müdürlüğündedirler. Babanın adı Hasan Baydar, kızının adı Hamide Durak ve yanlarında 3 çocuk vardır. Eğer, yalandır diyorsanız, size adres veriyorum. Sayın Bakanlarım, “yalandır diyorsanız, biz, bu kanundan bunu murat etmedik” diyorsanız, lütfen, Bursa Emniyet Müdürlüğünü arayın.

İSMAİL KÖSE (Erzurum) – İçişleri Bakanına söyle, İçişleri Bakanına...

ŞEREF MALKOÇ (Devamla) – Sorumlu bakan kimse, o, kendini bilir, fark etmez.

İSMAİL KÖSE (Erzurum) – Orada oturan Tarım Bakanı... İçişleri Bakanı burada; ona sor.

ŞEREF MALKOÇ (Devamla) – Bütün bakanlar sorumludur, buna oy veren herkes sorumludur, Türkiye’de 12 yaşından küçüklerin Kur’an okumasına yasak getiren herkes sorumludur, sadece İçişleri Bakanı değil.

Şimdi, söz konusu tasarıya gelmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, öyle bir tasarı getirdiniz ki, içerisinde demokrasi yok, içerisinde adalet yok, içerisinde evrensel hukuk yok.

Hırsızlara af getiriyorsunuz, ceza indirimi getiriyorsunuz. Adam öldürenlere, katillere af getiriyorsunuz, ceza indirimi getiriyorsunuz. Mübarek olsun; inşallah, hayrını görürsünüz!

Kurtköy Havalanında yolsuzluk yapanlara af getiriyorsunuz. Yine, bu afla, SEKA arazisini peşkeş çekenlere af getiriyorsunuz. Karadeniz otoyolunun yapımında, ihalesinde yolsuzluk yapanlara af getiriyorsunuz.

ŞEVKET BÜLEND YAHNİCİ (Ankara) – Hangi maddeden yararlanıyorlar?

ŞEREF MALKOÇ (Devamla) – Yine, bu tasarıyla, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa, yolsuzluk önergesiyle düşmüş olanlara ve Türkbank ihalesine yolsuzluk karıştırıldığı iddia edilerek bu Yüce Mecliste düşürülenlere af getiriyorsunuz. Yine, bu tasarıyla...

ŞEVKET BÜLEND YAHNİCİ (Ankara) – Şu saydıklarınız hangi maddelerde yazılı Şeref Bey?!

ŞEREF MALKOÇ (Devamla) – Yine, bu tasarıyla, şu içerisinde oturduğunuz Mecliste, koltuklarda yolsuzluk yaptığı iddiasıyla yargılanan insanlara af getiriyorsunuz. Mübarek olsun!..

A. ZİYA AKTAŞ (İstanbul) – 5 inci maddeyle alakası ne?!.

ŞEREF MALKOÇ (Devamla) – Oniki yıl ceza alanlara af getiriyorsunuz; ama, bunun yanında, borcu var, icraya düşmüş, kendisine icradan tebligat gelmiş, zamanında mal beyanında bulunamamış, parası da yok, borcu ödeyememiş; on gün ceza almış, on gün... Bunları hapse koyuyorsunuz. Bunu, hangi adalete sığdırıyorsunuz? Bunu, hangi vicdan kabul eder? Bir tarafta, hırsızları affediyorsunuz, yetim malına göz dikenleri affediyorsunuz; öbür tarafta, on gün ceza alanları hapse koyuyorsunuz.

Değerli arkadaşlarım, yine, 312 nci maddeyle ilgili güzel gerekçeleriniz var. Anayasanın 87 nci maddesi ve Anayasanın 14 üncü maddesi.

Şimdi, biraz önce, burada, muhterem arkadaşlarımız, Danışma Meclisinin tutanaklarını okudular. 14 üncü madde müzakere edilirken, 14 üncü maddedeki Danışma Meclisinin muradının ne olduğunu, iradesinin ne olduğunu ortaya koydular. Hiç, 312 nci maddenin ikinci fıkrasından bahsedilmiyordu. Bahsedilen husus, 141, 142 ve 163 üncü maddelerdi. Yine, ardından, Danışma Meclisinin bu iradesini hiçe sayıyorsunuz; 312/2’yi, fikir suçu olmasına rağmen kapsam dışı bırakıyorsunuz. Hadi, bunu kabul ettik; ama, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin imzaladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi var.

Yine, bizim Anayasanın 90 ıncı maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin imzaladığı ve usulüne göre Meclisçe onaylanan anlaşmalar, iç hukukumuzun metinleridir ve bunların Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez, iddia edilemez; yani, bunlar, Anayasayla aynı paraleldeki hükümlerdir. Bunu da gözardı ediyorsunuz. Oysa, Türkiye Cumhuriyetinin altına imza koyduğu, 90 ıncı madde gereğince, burada, Meclisin onayladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 16 ncı ve 17 nci maddelerinde, fikir ve düşünce özgürlüğünü ortaya koyan, fikir ve düşüncenin suç olmadığını ortaya koyan çok net hükümler var. Tabiî, iktidar partisi veya Sayın Bakanlar Kurulu olarak tasarıyı sevk ederken, işinize geldiğinde, dün görüştüğümüz “Pişmanlık Yasası” adı altında, PKK’lıları burada affediyorsunuz, PKK militanlarını affediyorsunuz, fikir açıklamış olanları af kapsamı dışında bırakıyorsunuz. Öyle zannediyorum ki, bunun hesabını, millete zor vereceksiniz. Bu milletin şehit anaları sizin yakanıza yapışacaklar. Bunu göreceğiz hep beraber. “Pişmanlık Yasası” adı altında, dün geçirdiğimiz kanunla af getiriyorsunuz. Biraz sonra görüşeceğimiz, yine “bazı basın mensuplarına tecil” adı altında getirdiğiniz tasarıyla “hilei şeriye” denilebilecek bir şekilde af getiriyorsunuz. Yani, arzu ettiğiniz zaman, arzu ettiğiniz gayeye ulaşmak için, Anayasayı arkadan dolanıp, muradınıza eriyorsunuz.

Ama, çok açık ve net olarak söylüyorum, bu yasa tasarısı Anayasaya aykırıdır. Bunu, önümüzdeki günlerde, hep beraber göreceğiz. Bu yasa tasarısı, toplumun vicdanına sinmez. Bu yasa tasarısı, millet tarafından kabul edilmez ve dün geçen Pişmanlık Yasası gibi, bu yasa tasarısının da hesabını, öyle zannediyorum, çok zor verecektir buna “evet” diyen arkadaşlarımız.

Ama, hâlâ vakit geçmiş değildir. Bu yasa tasarısıyla ilgili yapılacak güzel çalışmalar vardır.

Ben, özellikle, iktidara mensup arkadaşlarımın bu söylediklerime kulak vereceği umuduyla, Yüce Meclise saygılar sunuyorum. İnşallah bu yasa tasarısı düzeltilir diyorum.

Saygılarımla. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Şahsı adına, Osmaniye Milletvekili Şükrü Ünal...

Buyurun Sayın Ünal.

ŞÜKRÜ ÜNAL (Osmaniye) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan, 161 sıra sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 5 inci maddesi hakkında, şahsım adına söz almış bulunmaktayım; Muhterem Heyetinizi selamlıyor, saygılar sunuyorum.

İçeriği üzerinde söz aldığım 5 inci maddede “Bu Kanunun uygulanmasında içtima hükümleri dikkate alınmaz. Ancak, bu Kanundan faydalananların mahkûmiyetlerinin toplamı, içtima hükümlerinin uygulanmasıyla verilmiş veya verilebilecek ceza miktarını geçemez” denilmektedir. Bu metinden de anlaşılacağı üzere, madde, içtima hükümlerini uygulamamakla, içtima hükümlerinin uygulanması sonunda, toplam oniki yıldan fazla şahsî hürriyeti bağlayıcı ceza almış mahkûmları da kapsamına almaktadır. Bu durum da, mahkûmiyeti bu madde kapsamına giren mahkûmların lehine bir son ortaya çıkarmaktadır. Bu madde, gerek kapsamı içerisine giren mahkûmları ve gerekse bu mahkûmların ailelerini affedilmeleri babında rahatlatmakta ve onları, cezalarını hafifletmek suretiyle, bir nevî huzura kavuşturmaktadır. Ancak, ne var ki, ortada bir gerçek var. “Affetmek büyüklüğün şanındandır.” Atalarımız böyle buyurmuşlar ve ne güzel söylemişler. Fakat, affettiğiniz insanı, suç işledikten sonra affettiğiniz insanı öyle bir eğitime tabi tutacaksınız, onu öyle güzel bir şekilde eğiteceksiniz ki, bir daha aynı suçu işlemeyecek ve aynı suçtan dolayı, boşaltmak gayretinde bulunduğunuz cezaevlerini yeniden doldurmayacak ve bugün ülkemizin en büyük meselelerinden bir tanesi -ki, şu af tasarısının önümüze gelmesinde yegâne sebep de bu- hapishanelerimizin, cezaevlerimizin ağzına kadar dolu olmasıdır. İşte, burada, bakanlarımızın, hükümetimizin, devletimizin “neden bizim insanımız suç işliyor, kanunlara karşı geliyor ve arkasından bu hapishaneleri dolduruyor” diye düşünmeleri gerek. Hapishaneler doluysa, burada bir olay var, burada bir problem var ve bizim, oturup düşünmemiz gereken bir hadise var.

Bir taraftan, insanlarımızı suç işlemeyecek şekilde eğitmek ve en önemlisi de, dürüst, devletine ve milletine bağlı, inancına bağlı insanlarımızı, en basit meselelerden dolayı, devletine karşı soğuk bir hale getirmemek gerekiyor ve bizim en büyük vazifelerimizden, devlet olarak en büyük görevlerimizden bir tanesinin de bu olması lazım.

Şu üzerinde mütalaa yaptığımız maddenin mahkûmlarımızı ve ailelerini rahatlatmasını diliyor, Yüce Heyetinizi en derin saygılarımla selamlıyorum efendim. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ünal.

Söz sırası, İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Ali Şahin’de.

Sayın Şahin, konuşacak mısınız efendim?

MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) – Konuşmayacağım efendim.

BAŞKAN – Tokat Milletvekili Sayın Bekir Sobacı?.. Sayın Sobacı?..

Samsun Milletvekili Sayın Musa Uzunkaya?..

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Konuşmayacağım.

BAŞKAN – Sayın Fethullah Erbaş?..

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Vazgeçtim efendim.

BAŞKAN – Sorulara geçiyoruz.

Sayın Öksüz, buyurun.

ÖZKAN ÖKSÜZ (Konya) – Sayın Başkan, aracılığınızla, Sayın Bakanıma şu soruyu yöneltiyorum:

Üniversite 2 nci sınıfında başörtüsü nedeniyle okuldan atılmış bir kızım var. Bu kızımın, şu anda, Viyana Üniversitesine başörtülü olarak kaydını yaptırdım. Demokrasi ve insan haklarından bahsederken daima Batı’yı örnek gösteriyordunuz. Batı ülkeleri, kendi ülkesinde, maalesef köle muamelesi gören bu çocukları kabul etmektedir; bunu, içinize sindirebiliyor musunuz? 1990 yılında çıkarılan ve üniversitede kılık kıyafet serbestisi getiren 2547’ye ek 17 nci maddeyi uygulamayı düşünüyor musunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Arı, buyurun.

HÜSEYİN ARI (Konya) – Sayın Başkanım, delaletinizle, Sayın Bakanıma bir sorum var.

Sayın Bakan, bu tasarı kanunlaştığı takdirde binlerce hükümlü hürriyetine kavuşacak. Bu insanların topluma intibakları ve/veya rehabilitasyonu toplumda bu kadar işsiz varken bunların da istihdamı söz konusudur. Bu bağlamda, bakanlığınızca diğer bakanlık ve sivil toplum kuruluşlarıyla koordineli olarak, yukarıda belirttiğim konularda sosyal bir altyapı, ön hazırlık yapıldı mı?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Ilıcak, buyurun.

AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Sayın Başkan, delaletinizle Sayın Bakana sormak istiyorum: Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesi, gördüğümüz kadarıyla af kapsamına alınmıştır. Acaba, bu şekilde, Sayın Mesut Yılmaz’ın çok sayıda dosyası tamamen rafa mı kaldırılmak istenmiştir? Şöyle ki: İstanbul Kurtköy Havaalanı ihalesi, Karadeniz sahilyolunun devamı olan yolların ihalesindeki usulsüzlük; Yaşar Topçu’yla ilgili. İstanbul’da yeni turizm merkezleri ilan ettiği, bu suretli partizanlık yapılmasına yol açtığı için görevi kötüye kullandığı iddiası; yine Sayın Mesut Yılmaz’la ilgili. POAŞ özelleştirmesinde ihaleye fesat karıştırdıkları ve usulsüzlük yapmak suretiyle görevlerini kötüye kullandıkları; yine Mesut Yılmaz’la ilgili. Bunun yanı sıra, Telsim ve Türkcell firmalarıyla imzalanan sözleşmelerde devleti gelir kaybına uğratarak görevlerini kötüye kullandıkları; Sayın Mesut Yılmaz’la ilgili. İzmit Körfez Geçişi Projesi ihalesinde ihaleye ve ihale usul ve esaslarını ihlal ederek rekabet ortamının oluşmasını önlediği; Sayın Yaşar Topçu’yla ilgili. En sonunda hükümetin düşmesine sebebiyet veren, Türk Ticaret Bankasının satışı ihalesiyle ilgili olarak ortaya atılan yolsuzluk iddiaları; yine Sayın Mesut Yılmaz’la ilgili. Yine Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesi. 240 ıncı maddeyi af kapsamına almak suretiyle, acaba, ortağınızı kurtarmak mı istediniz? Sorum bundan ibarettir.

BAŞKAN – Sayın Uzunkaya, kısa ve öz lüften.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Sayın Başkan, delaletinizle Sayın Bakandan aşağıdaki sorularımın cevaplandırılmasını arz ediyorum.

Öteden beri bilinen bir deyim vardır: Affetmek büyüklüğün şanıdır. Devlet büyüktür. Millet, o devlet içindeki, devleti oluşturan fertlerdir. Dolayısıyla, fertlerin fertlere karşı işlemiş olduğu suçları affederken devlet, daha ziyade, kendisine karşı işlenen suçlarda akçeli olanları affetmeyi düşünmüş; ama, fikir bazında olan suçların ise yanından bile geçmek istememiştir. Bu akçeli suçları affetmenin -mafya gibi, çete gibi, az önce sorulardaki bahsedilen yolsuzluklar gibi- millete getirdiği genel anlamdaki malî zararların bilançosu nedir?

İkinci olarak: Sayın Bakanım, özellikle kendi bölgesinden de çok iyi bilirler; olmamasını temenni ettiğimiz bir vakıa vardır ki, düşünün yirmi gün sonra bu yasa çıkarsa, babasını üç sene önce öldüren şahsı, yirmi gün sonra, 20 yaşındaki delikanlı, Of’ta sokakta karşısında görecek. Acaba, bu olay karşısında, orada bir cinayetin işlenmesi söz konusu olursa, vicdanen kendinizi mesul hissedecek misiniz?

Bir diğer soru...

BAŞKAN – Sayın Uzunkaya, süreniz bitti, soru sorma süresi bitti...

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Efendim, müsaade buyurursanız, bir soru...

BAŞKAN – Hayır, efendim, süreniz bitti, 5 dakika bitti efendim.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Efendim, 5 dakikayla mı tahdit ettik?

BAŞKAN – Sayın Uzunkaya, bundan evvelki sualiniz şahsî sual; Sayın Bakan cevaplamıyor.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Sayın Başkan, 5 dakikalık karar aldık mı?

BAŞKAN – Aman efendim, rica ederim... (FP sıralarından “ne zaman aldık” sesleri) Ne zaman mı aldık? Hafızanızı yoklayın efendim.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Yani, bu oturumda hiç...

BAŞKAN – Tamam...

Sayın Bakanım, buyurun cevap verin.

Bakanın cevap verme süresi de 5 dakika.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Bakan.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri...

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Sayın Başkan, efendim, izin verir misiniz...

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Cevap vermeye başladım mı Sayın Başkan?

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Sayın Başkan, zatıâlinize saygım sonsuzdur; ama, Başkanlığa yönelik bir yanlış uygulamanın düzeltilmesini rica ediyorum. Bugünkü grup önerileriyle Genel Kuruldan alınan kararda, sadece görüşülecek tasarı ve tekliflerin düzenlemesi var, soruların süreleriyle ilgili herhangi bir karar yok. Soruların düzenlemesini...

BAŞKAN – Sayın Başkan, daha önce alınmıştı ya efendim.

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Efendim, o şöyle, arz edeyim. Onu da getirttirdim, sadece 114 sıra sayılı kanunun görüşülmesine mahsustur, ona münhasırdır. Birtakım yanlış uygulama olmasın. Kaldı ki, Danışma Kurulunun yahut grup önerisinin o şekilde gelme imkânı da yoktur tüzük gereği.

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) – Meclisi oyalama...

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Çünkü, Danışma Kurulunun nerelerde görev yapacağına dair 39 madde vardır; hiçbirinde soruyla ilgili bir şey yoktur.

Ben arz ediyorum efendim, takdir sizin.

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) – Sonsuz soru sorma hakkı mı var yani?..

BAŞKAN – Sayın Bakan, buyurun efendim, cevap verin.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sorulara kısa cevaplar sunmak istiyorum.

İlk soru, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun ek 17 nci maddesiyle ilgiliydi. Bu maddeden daha önce de söz edildi ve Anayasa Mahkemesi kararı anlatıldı, bunu herkes biliyor. Anayasa Mahkemesi kararı geçerlidir ve Anayasa Mahkemesi kararları, daha önce de söylediğimiz gibi, yasama ve yürütme organlarını bağlar.

Bu af kanunundan yararlanacak olanların toplumsal intibakları konusunda genel hükümlerde zaten tedbirler alınmıştır. Örneğin, eski hükümlülerin çalıştırılmasına dair kanunlarımızda hüküm vardır. Bunun yanında, kendilerine, Halk Bankası tarafından, meslek kredisi açılmasıyla ilgili hükümler vardır. Doğrudan doğruya tasarının da 11 inci maddesinin 3 üncü fıkrasında, eski hükümlülerin sosyal hayata intibakını kolaylaştırıcı ve memnu haklarının iadesini sağlayıcı hüküm yer almaktadır.

240 ıncı maddenin tasarıya alınmaması, belli bir kişiyle ilgili değildir. Bu tasarının hükümleri arasında somut kişiler aranmamalıdır; çünkü, burada, genel olarak, 240 ıncı maddeden dolayı çeşitli kamu görevlilerinin, bu arada, çeşitli belediye başkanlarının birtakım haksız isnatlar karşısında kaldıkları ve görevlerini yapmaktan alıkonuldukları ifade edilmiştir. Bu düşüncelerle kapsam dışında bırakılmıştır. Kaldı ki, bakanlar ve başbakanlar hakkında, Meclis soruşturması dediğimiz özel bir yöntem vardır; o nedenle, doğrudan doğruya, zaten, eski bir başbakanın Yüce Divana sevki de söz konusu değildir. Burada, somut bir kişi için değil; ama, genel olarak yaygın bir soruna çözüm getirilmeye çalışılmıştır.

Sadece, fertlere karşı işlenen suçlar için kolaylık getirildiği, devlete karşı işlenen suçlar bakımından af getirilmediği konusu daha önce defalarca anlatıldı. Ben, sunuş konuşmamda da bunu ifade ettim. Burada böyle bir ayırım söz konusu değildir. Aslında, suç, toplum düzenini bozmaktadır ve devlet bunu cezalandırmaktadır. Devlet, af yetkisini kullanabilir ve bu, Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir. Devlete karşı işlenen suçlar ile kişilere karşı işlenen suçlar arasında bu bakımdan herhangi bir ayırım söz konusu değildir.

Adam öldürme cürümleri, ağırlaştırılmış sebeplerle işlendiği takdirde, kesin olarak af kapsamı dışındadır. Kasten adam öldürme ise, indirim konusudur; ama, ondan dolayı verilecek olan fer’i ve mütemmim cezalar, zaten af kapsamı içerisinde değildir.

Bunlar, daha önce açıklandı, izah edildi. Bu soruların hemen hepsi, daha önceki açıklamalarda cevabını bulmuştur. Ben, o nedenle, bu kısa cevaplandırmayla yetiniyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Sayın Hatiboğlu, haklısınız, getirttirdim, Danışma Kurulunda 114 sayılı yasayla ilgili karar alınmış, süreler kısıtlanmış.

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Efendim, çok teşekkür ediyorum. Bir yanlışlık olmasın diye.

BAŞKAN – Ben teşekkür ederim.

Buyurun Sayın Yalman, sorunuzu sorabilirsiniz. Kısa ve öz lütfen...

LÜTFİ YALMAN (Konya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Delaletinizle, Sayın Bakandan şu sorularımın cevaplandırılmasını arz ediyorum.

Sayın Bakan, örgütlü suçlarla ilgili yasa tasarısı Meclise geldi, tasarı yasalaştı ve madde kapsamındaki cezalar ağırlaştırıldı. Böyle olduğu halde, Örgütlü Suçlar Yasasının maddeleri ve gerekçesiyle, aynı maddeleri de kapsayan Af Yasası Tasarısının maddeleri ve gerekçeleri çakışmıyor mu? Örgütlü Suçlar Yasası doğru ise, bu niye?

İkinci sorum: Ağrı Milletvekilimiz Sayın Nidai Seven arkadaşımızın size tevcih ettiği soruda geçen, devlete karşı işlenen suçları kapsayan, Ceza Kanunumuzun 125 ile 157 inci maddeleri arasındaki, devleti bölmek ve benzeri suçları ve terör örgütü üyeleri, dün, Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen dolaylı bir af ve ceza indirimi yasası olan Pişmanlık Yasasında istifade edebiliyorlar mı?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Yalman.

Sayın Akman, buyurun efendim. Az, öz, kısa lütfen_

YAHYA AKMAN (Şanlıurfa) – Sayın Başkan, delaletinizle, Sayın Adalet Bakanımıza teknik bir soru sormak istiyorum.

Görüşmekte olduğumuz yasa tasarısının 5 inci maddesi; yani, şu anda görüşüyor olduğumuz maddede “bu Kanunun uygulamasında içtima hükümleri dikkate alınmaz” denilmektedir. Yani, biz, hukukçular olarak, buradan şunu anlıyoruz: Bir şahıs, birden fazla suç nedeniyle yargılanıp ceza almış ise, her suç için, ayrı ayrı, kanun tasarısında öngörülen oniki yıllık indirimlerden istifade edecektir anlamına geliyor; fakat bu sanık_

BAŞKAN – Sayın Akman, soracaksanız, yorumsuz lütfen_

YAHYA AKMAN (Şanlıurfa) – Yorum değil efendim.

BAŞKAN – Efendim, olur mu; yorum bu. Az ve öz lütfen_

YAHYA AKMAN (Şanlıurfa) – Bunu, kamuoyunun anlaması açısından muhakkak sorulması gereken bir soru olduğu için soruyorum.

Türk Ceza Kanununun 77 nci maddesi içtima hükümlerini düzenlemekte ve buna göre de, muhtelif suçlardan yargılanmakta olan bir şahıs, ağır cezalık durumlarda 36, sair hapis cezalarında azamî 25 yıl hüküm giyebilmektedir. Şu anda getirilmiş olan bu af tasarısıyla dahi, bu üst sınırlara, önümüzdeki kanun tasarısının, Türk Ceza Kanununun 77 nci maddesine atıf yapmak suretiyle bir iyileştirme getirmediğini görüyoruz.

Sayın Bakanın bu konuyu aydınlatmasını, aracılığınızla istirham ediyorum. Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Ben teşekkür ederim.

Sayın Düz, buyurun efendim.

MUSTAFA DÜZ (İstanbul) – Sayın Başkan, delaletinizle Sayın Bakanımıza şu soruyu yöneltmek istiyorum.

Akşam Gazetesini soyanları ve Nazlı Ilıcak’ın Amerika’ya kaçan oğlunu, acaba bu af yasasıyla affedecekler mi?

AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Başkan, sataşma var; müsaade ederseniz...

MUSTAFA DÜZ (İstanbul) – Aslında, bu soruyu, ben değil de, kendisi muhakkak sormak istiyorlardı; fakat, bir türlü cesaret edemiyorlar.

BAŞKAN – Şahsî soru efendim bu... Sayın Bakan cevaplandırmayacak efendim.

AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Başkan, cevap vermek istiyorum, sataşma var.

MEHMET CAVİT KAVAK (İstanbul) – Sataşma yok; soru...

AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Ben, haysiyetli bir insanım... Sataşma var efendim...

MUSTAFA RÜŞTÜ TAŞAR (Gaziantep) – Soru var, soru...

MEHMET CAVİT KAVAK (İstanbul) – Gerçekler var...

AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Resmî belge konuşuyor...

MUSTAFA RÜŞTÜ TAŞAR (Gaziantep) – Öyle soruya, böyle soru...

AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Sataşma var...

BAŞKAN – Sayın Ilıcak, sualler bitsin, sataşmadan dolayı size söz veririm. Müsaade eder misiniz efendim...

Sayın Dağcıoğlu, buyurun efendim.

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Sayın Başkan, delaletinizle Sayın Bakanımıza soru sormama izin verdiğiniz için teşekkür ediyorum.

Sayın Bakanım, çıkardığınız yasayla, süslü ve karışık konuşmaya hiç gerek duymadan, net bir soru sormak istiyorum.

1- PKK teröristini bile affediyorsunuz; ancak, Ziya Gökalp’in edebiyat kitaplarında öğrencilerimize öğretilen şiirini okuyanlara af çıkarmıyorsunuz. Adalet Bakanlığı olarak, adil olduğunuza inanıyor musunuz?

2- Sayın Bakanım, az önce sorulan bir suale, güya cevap olarak “Tayyip Beye cezayı bağımsız yargı organları verdi” dediniz, sözde bir mazeret gösterdiniz, bunu cevap olarak kabul ettiniz.

Şimdi, o cevabınızdan ötürü yeni bir sual aklımıza geliyor. Öyleyse, Tayyip Beyin dışında ceza alanlara, Tayyip Beyin dışında ceza verilen insanlara, bağımlı yargı organları mı ceza verdirdi, bunu izah etmenizi rica ediyorum.

Saygılar sunarım.

BAŞKAN – Sayın Seven...

NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Sayın Başkanım, aracılığınızla Sayın Bakana şu soruyu sormak istiyorum: Bu kanunun, toplumda menfî ve müspet tepkiler aldığı şüphesizdir. Zaman zaman talepler buraya gönderilmektedir. Demin bir hatip, şurada, kürsüde dedi ki: “Dayatmayla bu kanun buraya geldi.” Ben bir milletvekili olarak, hür irademle bu kanuna inanmasaydım zaten “evet” oyu vermeyecektim. Sayın Bakana şu soruyu sormak istiyorum: Madde 312’nin af kapsamına alınması noktasında “eğer, siz, 312’yi af kapsamına alırsanız, bu kanun tasarısını destekleyeceğiz” diye bir talep geldi mi? Bunu öğrenmek istiyorum.

BAŞKAN – Bu suali Sayın Bakan cevaplamayacak. Şahsî bir sual soruyorsunuz efendim.

Sayın Şahin; buyurun.

MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) – Sayın Başkanım, Sayın Bakanımdan bir konuda beni aydınlatmasını istirham edeceğim.

Görüşmekte olduğumuz 5 inci maddenin ikinci cümlesinde “Ancak, bu Kanundan faydalananların mahkûmiyetlerinin toplamı, içtima hükümlerinin uygulanmasıyla verilmiş veya verilebilecek ceza miktarını geçemez” denilmektedir. Hukukçu arkadaşlarla deminden beri üstünde kafa yorduk. Gerçekten, bunun ne anlama geldiğini tam anlayabilmiş değiliz. Bir misalle bu ikinci cümlenin neyi ifade ettiğini anlatabilirseniz çok sevineceğim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Şahin.

Sayın Albayrak; buyurun efendim.

KEMAL ALBAYRAK (Kırıkkale) – Sayın Başkan, delaletinizle aşağıdaki sorunun Sayın Bakan tarafından cevaplandırılmasını arz ediyorum.

Biliyoruz ki, kamuoyunda uzun bir zaman gündemden düşmeyen ve Meclisin de itibarının zedelenmesine vesile olan Meclis koltuklarıyla ilgili yolsuzlukları yapan ve bu konuda muhatap olanlar da, acaba bu af kapsamından yararlanıyor mu?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Ben teşekkür ediyorum.

Sayın Özyol, buyurun efendim.

Kısa, öz... Lütfen...

MEHMET ÖZYOL (Adıyaman) – Sayın Başkan, aşağıdaki sorumun Sayın Bakanım tarafından cevaplandırılmasını istirham ediyorum.

Bir önceki maddede, 312’yle ilgili uygulama hususundaki beyanında buyurdular ki, onu, devletin bağımsız yargı organları o şekilde hükmetmiştir. Acaba, diğer konularda ceza verilen, cezaya müstahak olan insanlar için bağımlı olan mahkemeler mi karar veriyor?

Bu konunun -ben inanıyorum ki, Sayın Bakanımız sürçülisan olarak ifade etmişlerdir- düzeltilerek, zabıtlardan çıkmasını istiyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Bakan, cevaplayacak mısınız?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Evet.

İSMAİL AYDINLI (İstanbul) – Sayın Başkanım, sözcünün söylediği sözleri mahkemelere hakarettir, bağımlı mahkemeler diyerek hakaret ediyor.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bazı soruların cevabı daha önce verildi. Örneğin, 312 nci maddeyle ilgili olarak... (FP sıralarından “anlaşılmıyor” sesleri)

BAŞKAN – Efendim, susarsanız Sayın Bakanı anlayacaksınız. Lütfen... Hiç olmazsa, sual soranlar sussun.

Buyurun Sayın Bakan.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Biraz önce, bize hakkın suiistimali isnadında bulunanlar, şimdi, hakkın suiistimalinin en parlak örneğini veriyorlar. Aynı sorular tekrar tekrar soruluyor ve hatta, bir defa da mükerreren soruluyor. Şimdi, bu çerçeve içerisinde, daha önce cevaplandırdıklarımı tekrar cevaplandırmaya gerek görmüyorum. Örneğin, 312 nci maddeyle ilgili sorulara cevap vermiyorum.

Bütün Türk mahkemeleri bağımsız mahkemelerdir. Af çıkarılması, mahkemelerce verilmiş olan kararların, bağımsız mahkemelerce verilmemiş olduğu anlamına gelmez. Ayrıca, bu af, şu anda, 23 Nisan 1999’a kadar işlenmiş olan suçlar dolayısıyla verilmiştir, daha önce infaz edilmiş olan suçlara etkili değildir.

Pişmanlık Yasasının hangi amaçla çıkarılmış olduğu, dün burada tartışılmıştır, açıklanmıştır. Bilinen şeylerin soru konusu yapılması da, hakkın bir başka suiistimalidir. Bunu, dün, enine boyuna tartıştık.

Hiçbir kimse göz önünde bulundurularak bu af kanunu tasarısı hazırlanmamıştır. Bu af kanunu tasarısı kapsamına kimin girip girmeyeceği konusunda da bir beyanda bulunmak istemem. Hukuk kuralları objektiftir. Bu kanun tasarısı da, objektif olarak, soyut genel kurallar biçiminde hazırlanmıştır. Uygulaması, ondan kim yararlanıyorsa, onlar hakkında uygulanma biçiminde olacaktır.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.

AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Sayın Başkan, cevap hakkımı kullanmak istiyorum.

BAŞKAN – Bir dakika efendim, bir dakika... Söz vereceğim hanımefendiciğim. İstirham ederim...

Sayın Ilıcak, buyurun efendim.

VIII. – AÇIKLAMALAR VE SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1. – İstanbul Milletvekili Ayşe Nazlı Ilıcak’ın, İstanbul Milletvekili Mustafa Düz’ün, şahsına sataştığı iddiasıyla konuşması

AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; burada, maalesef, ne zaman sıkışsalar, belirli bir konuyu, temcit pilavı gibi buraya getiriyorlar. Biz, Sayın Mesut Yılmaz’ı, böyle afakî suçlamadık, sadece bir soru yönelttik...

BAŞKAN – Sayın Ilıcak, bir dakika...

AYŞE NAZLI ILICAK (Devamla) – Sataşmıyorum...

BAŞKAN – Yeni bir sataşmaya mahal vermeden, lütfen..

AYŞE NAZLI ILICAK (Devamla) – Hayır, vermiyorum efendim.

Şunu demek istiyorum: Biz, bir soruyu Sayın Bakana yönelttik...

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Siz, önce, hapisteki kocanıza, Amerika’daki oğlunuza bakın; Mesut Yılmaz’ı suçlayamazsınız.

AYŞE NAZLI ILICAK (Devamla) – Efendim, biz suçlamıyoruz.

Benim eşim, hapiste filan değil. Bir dakika...

Sayın Başkan, konuşabilir miyim?

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Kaçak oğlunuza bakın!..

BAŞKAN – Sayın Çakan... Sayın Çakan... Bir dakika efendim, bir dakika...

MUSTAFA RÜŞTÜ TAŞAR (Gaziantep) – Hangi konuda sataşıldıysa, o konuya cevap veriniz, Sayın Mesut Yılmaz’ı suçlayamazsınız.

BAŞKAN – Sayın Taşar... Sayın Taşar... Lütfen...

AYŞE NAZLI ILICAK (Devamla) – Siz, benim üstüme yığınla gelseniz de, ben, size cevap verebilirim; benim alnım temiz. Lütfen... (ANAP sıralarından gürültüler)

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Bizim alnımız senden daha temiz.

AYŞE NAZLI ILICAK (Devamla) –Şimdi, ben cevap verebilir miyim efendim?

BAŞKAN – Bir dakika efendim, bir dakika...

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Olur mu öyle şey yahu! Bu Mecliste...

BAŞKAN – Sayın Çakan, müsaade eder misiniz.

AYŞE NAZLI ILICAK (Devamla) – Ne zaman sıkışılsa temcit pilavı gibi aynı konu getiriliyor. Oysa, bizim veremeyecek bir hesabımız olsa, biz burada bulunmazdık. Ben, orada, Sayın Bakana bir soru sordum “240 ıncı maddeyi bu yüzden mi af kapsamına aldınız” diye, bunu da resmî belgelerden alarak sordum.

Bana gelince: Mehmet Ali Ilıcak kaçak değil; Mehmet Ali Ilıcak resmî yollardan yurt dışına gitti. Sayın Bakan buradadır. Eğer, ben burada hilafı hakikat konuşuyorsam, kendisi bir açıklama yapabilir. Mehmet Ali Ilıcak asker kaçağı da değildir.

MEHMET CAVİT KAVAK (İstanbul) – Bakan yok...

AYŞE NAZLI ILICAK (Devamla) – Millî Savunma Bakanı, herhalde buralarda, gelip bir açıklama yapabilir.

MEHMET CAVİT KAVAK (İstanbul) – Bakan burada yok.

AYŞE NAZLI ILICAK (Devamla) – Sayın Bakan burada.

Akşam Gazetesi 332 000 televizyon dağıttı, tirajı 326 000 iken ve bu durum, hem TRT’nin atadığı vergi denetmeni Mehmet Dalamanlı tarafından tespit edildi hem de üçüncü ağır ceza mahkemesinin tayin ettiği Sayıştay bilirkişi heyeti tarafından tespit edildi ve işte bu yüzden Mehmet Ali Ilıcak hakkındaki gıyabi tevkif kararı kaldırıldı ve bu yüzden eşim de bu yanlışlığa binaen hapisten çıkarıldı; ama, TRT’yi dolandırıcılık şikâyeti yapsın diye kimin teşvik ettiğini biz biliyoruz. Bu haksızlık, inşallah, bir beraat kararıyla da neticelenecektir.

Şunu söylemek istiyorum: Akşam Gazetesi, bütün bu televizyon dağıtımını yaptıktan sonra böyle alelade bir dolandırıcıya değil, Mehmet Emin Karamehmet gibi...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Toparlar mısınız efendim.

AYŞE NAZLI ILICAK (Devamla) – ...bu vecibeleri karşılayacak bir önemli işadamına satılmıştır, hak ve vecibeleriyle birlikte satılmıştır. Nitekim, geri kalan üç beş bin televizyonu bir sene gecikmeyle... Yani, bu gecikme Sayın Mehmet Emin Karamehmet’ten kaynaklanmaktadır ve Akşam Gazetesinde yayımlanmıştır bu. Demiştir ki Mehmet Emin Karamehmet, Akşam Gazetesinde yayımladığı duyuruda: “Bir yıl gecikmeyle dahi olsa, vecibelerimizi yerine getiriyoruz.” Nitekim, geri kalan üç beşbin televizyon, Akşam Gazetesi tarafından, hak sahiplerine teslim edilmektedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Ilıcak, toparlar mısınız lütfen.

AYŞE NAZLI ILICAK (Devamla) – Dolayısıyla, ortada ne bir dolandırıcılık vardır ne de bir hata vardır.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ilıcak.

Madde üzerinde...

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Sayın Başkan... Sayın Başkan, müsaade eder misiniz?

BAŞKAN – Efendim...

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Müsaade eder misiniz?..

BAŞKAN – Buyurun efendim; yerinizden...

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Anavatan Partisine ve Genel Başkanına...

BAŞKAN – Anavatan Partisine bir şey demedi efendim. (ANAP sıralarından “Daha ne diyecekti efendim” sesleri”)

Bir dakika beyler!..

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Bir dakika efendim!

BAŞKAN – Bir dakika diye size demiyorum, oraya bir dakika diyorum; siz, bana da bağırıyorsunuz.

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Bağırmıyorum efendim, arz ediyorum; bağırmıyorum.

BAŞKAN – Olmaz efendim, rica ederim... (FP sıralarından alkışlar)

ZEKİN ÇAKAN (Bartın) – Arz ediyorum...

BAŞKAN – Sinirlenmeyin. Bir dakika...

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Bekliyorum.

BAŞKAN – Buyurun şimdi efendim.

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Teşekkür ederim.

Anavatan Partisi Grubuna ve Sayın Genel Başkanımıza, kendisi, şu andaki hatip, sataşmada bulunmuştur. İçtüzük gereğince söz istiyorum cevap vermek üzere.

AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Sataşma yoktur.

BAŞKAN – Yerinizden olmaz mı efendim?

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Hayır efendim, oradan, kürsüden...

BAŞKAN – Buyurun, buradan verin efendim, hiç fark etmez. Yalnız, sizden rica ediyorum, yeni bir sataşmaya mahal vermeyin lütfen.

Sayın Ilıcak, ikinci kere zikretti, birinci kere neredeydiniz?

Buyurun efendim.

2. – Bartın Milletvekili Zeki Çakan’ın, İstanbul Milletvekili Ayşe Nazlı Ilıcak’ın, konuşmasında, Anavatan Partisi Grubuna ve Genel Başkanına sataştığı iddiasıyla konuşması

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; 21 inci Dönem açılışında, hemen hemen o günden bu yana yapılan çalışmalar süreci içerisinde, bütün grup başkanvekilleri, sayın genel başkanlar ve sayın milletvekilleri, 20 nci Dönemde olan bazı olumsuzlukların, 21 inci Dönemde olmayacağını, bir konsensüs sağlanarak, Meclisimizin, daha önce yapılan hatalardan ders alınarak, bundan sonra saygınlığının daha da fazla artırılması yönünde, burada eleştirileri yaparken birbirimizi incitmeyeceğimizi, kırmayacağımızı; ama, yapıcı, yıkıcı olmayan tenkitlerimizi her zaman sürdüreceğimizi her birimiz ifade ettik.

Sayın Ilıcak, 21 inci Dönemde Meclise parlamenter olarak geldiğinden bu yana, ısrarla kendi geçmişini, kendi çocuğunu, kendi eşini düşünmeden, zaman zaman da kendi partisini zor durumda bırakarak...

BAŞKAN – Sayın Çakan, size rica ettim.

ZEKİ ÇAKAN (Devamla) – Müsaade eder misiniz efendim.

BAŞKAN – Nasıl müsaade edeyim efendim; yeni bir sataşmaya mahal veriyorsunuz.

ZEKİ ÇAKAN (Devamla) – Anavatan Partisi Genel Başkanına ve Anavatan Partisinde görev yapan bakanlara sataşmaktadır. Kendisini, sizin huzurunuzda ve Yüce Türk Milletinin önünde kınıyorum ve kendisine bu konuşmayı yakıştırmıyorum.

Üç beş televizyon değil, 700 000 televizyonun hesabını önce kendisi, oğlu versin. (ANAP sıralarından alkışlar)

AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Bakın, yine sataşıyor Sayın Başkan.

ZEKİ ÇAKAN (Devamla) – Anavatan Partisi Genel Başkanı ve Anavatan Partisi iktidarlarında görev yapan bütün bakanlar hakkında bu konuyla ilgili bir devlet bakanlığı kurulmuş, her türlü hesabını vermiş, o hesap sormaya çalışan Devlet Bakanı pişman olup Anavatan Partisinden aday olmaya kalkmıştır. Onun için, burada konuşmalarınıza dikkat edin lütfen. Gerek kendi Grubunuzu gerekse Parlamento içerisindeki ahengi bozmayın. Bir bayan olarak bu konuşmaları size yakıştıramadığımı ifade ediyorum ve bu konuşmalardan sizi men ediyorum.

Teşekkür ederim. (ANAP sıralarından alkışlar)

AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Efendim, sataşma var.

BAŞKAN – Sayın Ilıcak, yerinizden...

BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Sayın Başkan...

BAŞKAN – Bir dakika efendim, Sayın Ilıcak istedi sizden evvel.

AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Sataşma var; cevap vermek mecburiyetindeyim.

BAŞKAN – Efendim, bu böyle devam etmez ki. Karşılıklı olmaz efendim.

Buyurun efendim.

BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Sayın Başkanım, gecenin bu saatinde böyle yersiz bir tartışmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Meseleyi hissî açıdan ele almamak lazım. (FP sıralarından “duyulmuyor” sesleri)

Kürsüden konuşmama izin var mı efendim?

BAŞKAN – Buyurun efendim.

BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; bir yersiz tartışma oldu, arkadaşlarımızın gösterdiği hassasiyeti hep beraber izledik.

Bu tartışma nereden çıktı? Grubumuza ait bir sayın milletvekilimiz, Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesiyle ilgili ve Meclis soruşturma komisyonlarında dosyaları bulunan bir sayın kişiyle ilgili -sadece bir kişiyi de hedef almadı- dosyaların bulunup bulunmadığını sordu. Muhatabı Adalet Bakanıdır, cevabı da onun vermesi gerekir; ama, ANAP Grubuna mensup arkadaşlarımız büyük bir duygusallık gösterdiler, daha sonra söz aldılar ve milletvekilimizi âdeta tehdit ettiler. Bu yanlıştır. Biz yasama görevi yapıyoruz. Milletvekilimiz soru sorma hakkını kullanıyor. Kendisine ilişen milletvekili -adını bilemiyorum, baktığım halde de göremedim- hiç alakası yokken, sayın milletvekilimizin ailesiyle ilgili birtakım şeyler konuştu; cevap verildi.

Biz, bu saatte, Parlamentoda, bütün gruplar arasında güzel bir anlayışın devam etmesini istiyoruz. Hem kendi sayın milletvekilimiz açısından hem de ANAP adına cevap veren sayın Grup Başkanvekili arkadaşım açısından bu meselenin bu kadarla kapatılmasını doğru buluyorum. Her iki taraf adına, Parlamentomuzun saygınlığına gölge düşürmemek gerektiğine inanıyorum.

Saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Arınç.

VII. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN GELEN

DİĞER İŞLER (Devam)

2. – Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısı ve Denizli Milletvekili Mustafa Kemal Aykurt’un, Bursa Milletvekili Teoman Özalp ile Sakarya Milletvekili Nevzat Ercan’ın, Bursa Milletvekili Faruk Çelik’in, Diyarbakır Milletvekili Abdulbaki Erdoğmuş ve 2 Arkadaşının, Kayseri Milletvekili Sadık Yakut’un, Kütahya Milletvekili Seydi Karakuş ve 4 Arkadaşının, İstanbul Milletvekili Mustafa Baş ve 40 Arkadaşının, Çorum Milletvekili Melek Denli Karaca’nın, Erzincan Milletvekili Sebahattin Karakelle’nin, Kayseri Milletvekili Hasan Basri Üstünbaş’ın, Ankara Milletvekili Ayşe Gürocak’ın, Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekili Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük’ün, Adıyaman Milletvekili Mahmut Göksu ve 15 Arkadaşının; Yüksek Öğretim Kanununa Bir Geçici Madde Eklenmesine ve Aynı Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifleri ve Anayasa ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Adalet komisyonları raporları (1/521, 2/128, 2/141, 2/175, 2/225, 2/228, 2/230, 2/235, 2/259, 2/261, 2/268, 2/269, 2/276, 2/280)(S. Sayısı: 161) (Devam)

BAŞKAN – 5 inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, biraz tansiyon yükseldi; onun için, birleşime yarım saat ara veriyorum.

Kapanma Saati: 01.12

 

DÖRDÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati : 01.45

BAŞKAN : Başkanvekili Murat SÖKMENOĞLU

KÂTİP ÜYELER: Vedat ÇINAROĞLU (Samsun), Cahit Savaş YAZICI (İstanbul)

 

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 59 uncu Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.

Görüşmelere kaldığımız yerden devam ediyoruz.

VII. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN GELEN

DİĞER İŞLER (Devam)

2. – Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısı ve Denizli Milletvekili Mustafa Kemal Aykurt’un, Bursa Milletvekili Teoman Özalp ile Sakarya Milletvekili Nevzat Ercan’ın, Bursa Milletvekili Faruk Çelik’in, Diyarbakır Milletvekili Abdulbaki Erdoğmuş ve 2 Arkadaşının, Kayseri Milletvekili Sadık Yakut’un, Kütahya Milletvekili Seydi Karakuş ve 4 Arkadaşının, İstanbul Milletvekili Mustafa Baş ve 40 Arkadaşının, Çorum Milletvekili Melek Denli Karaca’nın, Erzincan Milletvekili Sebahattin Karakelle’nin, Kayseri Milletvekili Hasan Basri Üstünbaş’ın, Ankara Milletvekili Ayşe Gürocak’ın, Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekili Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük’ün, Adıyaman Milletvekili Mahmut Göksu ve 15 Arkadaşının; Yüksek Öğretim Kanununa Bir Geçici Madde Eklenmesine ve Aynı Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifleri ve Anayasa ve Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor ve Adalet komisyonları raporları (1/521, 2/128, 2/141, 2/175, 2/225, 2/228, 2/230, 2/235, 2/259, 2/261, 2/268, 2/269, 2/276, 2/280)(S. Sayısı: 161) (Devam)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükümet yerlerini aldı.

6 ncı maddeyi okutuyorum :

Erteleme

MADDE 6. — Bu Kanun hükümlerinden faydalananlardan haklarında henüz kamu davası açılmamış olanlar, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten; tutuklu veya hükümlüler ise, salıverilme tarihinden itibaren üç yıl içinde, taksirli suçlar hariç, uzun süreli şahsî hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren bir cürüm işledikleri takdirde haklarında kamu davası açılır yahut daha önce verilmiş şahsî hürriyeti bağlayıcı cezaları ile para cezalarının infaz edilmemiş kısımları infaz olunur.

BAŞKAN – Madde üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına, İçel Milletvekili Sayın Turhan Güven; buyurun efendim.

Süreniz 10 dakika.

DYP GRUBU ADINA TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Doğru Yol Partisi Grubu adına, hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Gerçi, gün değişti, yeni bir güne başlıyoruz, bu yeni günün de, hepinize, hayırlar getirmesini diliyorum.

Değerli milletvekilleri, af kanunu tasarısının 6 ncı maddesi üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına görüşlerimizi arz edeceğiz. 6 ncı maddenin başlığı, matlabı “erteleme” yani, eski adıyla tecil. Peki, tecil nedir? Tecil, bir hâkime verilen hakkı kullanması keyfiyetidir; yani, siz, yargının hakkını, hâkimin kullanması gereken hakkı, onun elinden alıp, doğrudan doğruya Meclis olarak kullanıyorsunuz.

Değerli arkadaşlarım, kuvvetler ayrılığı prensibi içerisinde bunu yapmanız mümkün değildir. Af çıkarma hakkınız olabilir; ama, tecil hakkını iyice düşünmeniz lazım. Size daha enteresanını söyleyeyim; burada, erteleme dediğiniz 6 ncı maddede, yani, asıl suçlar üzerinde yapacağınız bir sonucu, bir başka kanun tasarısında, anasır diye kullanıyorsunuz; biraz sonra görüşeceğimiz basın kanunuyla ilgili tasarıdaki erteleme, orada, ana unsur oluyor ve çok enteresan, niye iki kanun tasarısını birleştirerek getirmiyorsunuz? Dikkat buyurun, birinde, affın şümulü içerisine almadığınız olayı, ikincisinde, ertelemeyle ortadan kaldırıyorsunuz. Yani siz, 312 nci maddeyi; yani siz, basın yoluyla işlenen suçlarda Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesini, bu kanun tasarısında yok farz ediyorsunuz, şümul içerisine sokmuyorsunuz; fakat, aynı kanunun aynı maddesinden mahkûm olan, fakat, yayın yoluyla bölücülük yapan insanın suçunu ortadan kaldırıp erteliyorsunuz, cezasını erteliyorsunuz.

Şimdi, buna rıza gösterecek misiniz? Olay bu. Yani, bölücülükten mahkûm olan bir insanın suçunu erteleyecek misiniz? Hâkime verilen hakkı siz mi kullanacaksınız? Çok yanlış olur; fevkalade yanlış olur. Sıkıntımız da burada. Aslında, sizin sıkıntınız da burada. Bunun getireceği şeyleri iyice düşünün, tartışın; çünkü, bu af kanunu tasarısı zamansızdır. Tek tek her değerli milletvekili arkadaşımla konuştuğumda, hepsi, buna karşı olduğunu beyan ediyor; ama, buraya gelip oyunu kullandığında, bambaşka bir durum ortaya çıkıyor.

İki gün evvelki konuşmamda, korkudan kurtulma hürriyetinden bahsetmiştim San Francisco konuşmasında Roosevelt’in. Artık, gelin, bunu yapalım, gerçekleştirelim, hür irademizi ortaya koyalım; çünkü, bu af kanunu tasarısının daha evveliyatını, ben, cumhuriyet savcısı olarak uyguladım. Aldım, getirdim; bakın, halen saklıyorum 1800 sayılı af yasasını. O, daha mükemmeldi. Bu, daha Anayasa Mahkemesine de gitmemiş halidir; çünkü, Anayasa Mahkemesine gittikten sonra, delik deşik oldu; affedilmeyen suç kalmadı, affedilmeyen ceza kalmadı. Gerçi, o zaman, 1961 Anayasası vardı, 1982 Anayasasının 14 üncü maddesi daha yoktu; ama, ne olursa olsun değerli arkadaşlarım, takdire dayanan bir olayı, siz, kalkıp da, bir başka kanunda ana unsur ve burada da kullanmanız mümkün değil.

Bir de, tabiî, biraz evvel, erteleme olayını iyice düşünmek lazım dedim. Şimdi, bakın, okuyorum: “Henüz kamu davası açılmamış olanlar, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten; tutuklu veya hükümlüler ise, salıverme tarihinden itibaren üç yıl içinde, taksirli suçlar hariç, bir suç işlerlerse...” Nereden bileceksiniz? Elinizde adlî sicil kaydı mı var? Yani, dava açıldı, bu kanunla da ertelediniz; üç yıl içinde bir başka suç işlediyse, hangi veri değerlendirmesini yapacaksınız? Ben, o genel müdürlüğü yaptım, Adalet Bakanlığında yıllarca Adlî Sicil Genel Müdürlüğü yaptım...

NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Sabıka kaydı var.

TURHAN GÜVEN (Devamla) – Yok efendim... Sabıka kaydı yok. Bir kişinin kesinleşmiş mahkûmiyeti üzerine adlî sicil kaydı tutulur. Siz, polis kaydının ne olduğunu nereden bileceksiniz adam bir başka yerde suç işlemişse? O zaman, demek ki, bunun bu fıkrasını uygulama imkânınız da yok; yani, bu defa cezasını ertelediğiniz suçlunun, üç yıl içinde bir başka suç işlemiş olması halini bilmeniz, bulmanız mümkün değil; bu yüzden de, daha evvelki suçunun cezasını, tekrar getirip, infaz edemezsiniz; çünkü, sabıka kaydı yok, elinizde bir veri yok.

Şimdi, böyle olunca, bunun çok yanlış düzenlenmiş bir madde olduğu ortaya çıkıyor. Burada sadece sadece “uzun süreli şahsî hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren bir cürüm işleyenler için” deseydiniz, o zaman, bir kesin mahkûmiyet hali, kaziyei muhkeme dediğimiz iş olurdu ve siz de ona göre işlem yapma imkânına sahip olurdunuz. O yüzden, bu kanun tasarısının zaten kendisi, hem zamansız hem yersiz; ama, dün de söyledim, ok yaydan çıkmıştır, geri dönülmez; ama, zamanlaması bakımından takdir hakkı sizindir; gelin, şimdi bunu burada bırakın; bunu, atiye, âhara tevdi edin. O zaman, daha salim düşünce içinde oluruz, yanlışları görürüz ve uzlaşma yaparsınız. O uzlaşma da, herhalde, hem size hem millete hayır getirir; çünkü, uzlaşma, nedir; uzlaşma tek taraflı olan bir olay değildir. Sayın Bakan, biraz evvelki ifadesinde “biz, toplumsal uzlaşmayı sağlamak için bu kanunu çıkarıyoruz” dedi. Toplumsal uzlaşmada sanıklar var da, mağdurlar bu uzlaşmanın neresinde? Suçun mağdurları neresinde bunun? Mağdurun akrabaları bu uzlaşmanın neresinde? Siz, kiminle uzlaşıyorsunuz? Siz sanıklarla uzlaşıyorsunuz.

Değerli arkadaşlar, bunun adı toplumsal uzlaşma olmaz; bu, tek taraflı bir akit olur. Siz, uzlaşma sağlamadan, hem mağdurlarla hem bu işin müştekisiyle uzlaşma sağlamadan, ceza hukukunda yeni bir başka şey getiriyorsunuz.

Ben, 19 Mayıs 1974 günü infazı yapan insanım; yani, cezaevlerini boşaltan bir cumhuriyet savcısıydım; ama, size rahatlıkla ifade ediyorum ki, o cezaevlerinden bıraktığımız insanlardan yüzde 80’ine yakını tekrar geri gelmiştir.

Siz, hangi toplumsal uzlaşmadan bahsedeceksiniz bize? Neyin takdirini yapıyorsunuz ve ikilem niye? Çifte standart niye? Hangi şeyde, Türk Ceza Kanununun bazı maddelerini koyarken, bazılarını çıkarıyorsunuz ve Anayasanın 14 üncü maddesini kendinize bir zırh gibi gösteriyorsunuz? Değerli arkadaşlarım, 312 nci maddenin tadilatı, Anayasadan sonradır; o yüzden, Anayasaya irtibatlandırmanız pek mümkün değildir; 1985 yılında değişmiştir, daha sonra da değişmiştir, bir tadilat daha yapılmıştır. Bu itibarla, ille “ikisi irtibatlıdır; bu nedenle, bu maddeyi koymuyoruz” demenizin hukukî bir gerekçesi yoktur; varsa, hukukî dayanağı yoktur, sakattır; hukuken sakattır.

Bu itibarla değerli arkadaşlarım, yapılacak işlem, bence şu olmalıydı: Türk Ceza Kanunu, baştan sona kadar, 1889 İtalyan Ceza Kanunu; yani, İtalya’nın, Zanardelli isminde Adalet Bakanının o dönemde hazırlayıp sunduğu, fakat, İtalya’nın, ta 1930’larda değiştirdiği ceza kanunu; biz, millî vasıflarımız içinde kendimize uydurmuşuz; ama, gelişen Türkiye’de, çağdaş Türkiye’de yeterli olmadığını görüyoruz. O zaman ne yapalım; gelin, çağdaş bir ceza kanununu yeniden burada çıkaralım, onun için gayret gösterelim; yani, af kanunu çıkararak cezaevlerini boşaltacağımıza, yeni kanunları, yeni ceza kanunlarını çıkararak, hür ve müreffeh... Kanun devleti değil, hukuk devleti değil, hukukun üstünlüğünü gerçekleştirelim. Hukukun üstünlüğünü gerçekleştirdiğiniz zaman, yani kişiye, yani bireye değer verdiğiniz zaman, her şeyi daha rahat çözersiniz, daha rahatlık içerisinde, daha aydınlık içerisinde meseleyi görürsünüz. Oysa, biz ne yapıyoruz; ne Ceza İnfaz Yasasını değiştiriyoruz ne Ceza Kanunu üzerinde bir şeyimiz var ne Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu üzerinde bir şeyimiz var; bölük pörçük bir hukuk düzeniyle yıllarca...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Güven, toparlayın lütfen.

Buyurun.

TURHAN GÜVEN (Devamla) – Sayın Başkan, toparlayacağım; toparlayacağım da, bu arada başka şeyler gidiyor, Türkiye çok şeyler kaybediyor değerli arkadaşlarım. Gelin, bu kayıpları değil, toplumsal uzlaşma dediğiniz şeyi beraberce sağlayalım. Muhalefet olarak biz buna hazırız; ama, bu uzlaşmayı sağlamadan çıkaracağınız bu kanunun, ileride ayaklarınıza dolaştığını göreceksiniz; çünkü, siz zaten, kafa bakımından huzurlu değilsiniz; bunu biliyorum, bunu sezinliyorum. Evet, öyledir; çünkü, siz, Türkiye’yi yayın yoluyla bölmek üzere olduğunu iddia eden adamlara, eğer bir erteleme verecekseniz, bunun mesuliyetini nasıl taşıyacağınızı ben merak ediyorum!

Hepinize saygılar sunuyorum. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Güven.

Şimdi söz sırası, Fazilet Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Ali Şahin’de.

Buyurun efendim.

FP GRUBU ADINA MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; görüşmekte olduğumuz Bazı Suç ve Cezaların Affına Dair Kanun Tasarısının 6 ncı maddesi üzerinde Fazilet Partisi Grubunun görüşlerini arz etmek için huzurunuzdayım.

Gerek tasarının geneli üzerinde yapılan konuşmalarda gerekse şu ana kadar görüştüğümüz 5 madde üzerinde görüş beyan edildiğinde, zaman zaman ifade edildiği gibi, af, çok hassas bir konudur. Bireyler arasındaki affa benzemiyor şu anda görüştüğümüz af. Aslında “af” çok güzel bir kelime. Affetmek, affedici olmak, bağışlayıcı olmak bir erdem, bir fazilet; ancak, üstünde görüştüğümüz af, binlerce kişiyi ilgilendiriyor. Mahkûmları, tutukluları, suçluları, mağdurları, bunların yakınlarını, binlerce belki de yüzbinlerce insanı ilgilendiren çok önemli bir konuyu konuşuyoruz. Gecenin saat 02.00’si oldu. Keşke, böyle önemli bir kanun tasarısı, iktidar ve muhalefet arasında bir konsensüsle buraya gelseydi; hem Parlamentoda bir ittifak oluşurdu hem de kamuoyunu rahatlatan bir tasarı, inanıyorum ki, ortaya çıkardı; ama, bu şansı, maalesef yakalayamadık.

Değerli arkadaşlarım, bu tasarı niçin hazırlandı? Elimizdeki tasarının gerekçesine baktığımızda, şunu görüyoruz; hükümet diyor ki; yirmibeş yıl önce bir genel af çıkarmıştık; yirmibeş yıl içerisinde, Türkiye’de, siyasî bakımdan, ekonomik bakımdan, sosyal bakımdan önemli değişiklikler oldu. Türkiye’de sosyal ve ekonomik yapı, maalesef, olumsuz gelişti. Gelir dengesizliği sonucu yoksulluk arttı, işsizlik arttı. Türkiye’de, görsel yayınlardaki şiddet sahneleri, gençleri olumsuz etkiledi; bütün bunlar sonucunda, ülkemizde, geçtiğimiz yirmibeş yıl içerisinde, suç arttı, suçlular arttı. Tasarıyı hazırlayan hükümet demek istiyor ki, aslında, cezaevlerinde bulunan 70 000’e yakın tutuklu ve hükümlü, gerçekte, bozuk düzenin mağdurlarıdırlar. O halde, biz, bunlarla ilgili bir af tasarısı hazırlamalıyız ve sınırlı da olsa, bir af çıkarmalıyız; böylece, toplumsal bütünleşmeyi ve genel barışı sağlamalıyız. Bu gerekçelerle bunu hazırladığını, bu tasarıyı Genel Kurulun gündemine getirdiğini, gerekçesinde ifade ediyor.

Şimdi, şu soruyu, herhalde, kendi kendimize sormak ve bir cevap bulmak mecburiyetindeyiz. Yirmibeş yıl içerisinde, Türkiye’nin, sosyal, ekonomik ve siyasî durumunda bir olumsuzluk meydana gelmiş, bunun sonucunda da, suç ve suçlular artmışsa, şimdi, cezaevinden salıvereceğimiz insanlar, çok müreffeh, herkesin iş sahibi olduğu bir Türkiye’ye mi gelecekler, oraya mı davet edeceğiz?!. Böyle bir tablo mu oluşturabildik ki Türkiye’de, işte, bu insanları, şimdi çıkarıyoruz, inşallah, onları, yeniden hayata kazandıracağız, topluma kazandıracağız diyebiliyoruz?!. Bu soruya “evet, onlar, son derece müreffeh, özgür, rahat edebilecekleri bir Türkiye’ye gelebilecekler” diyebiliyor muyuz?..

Değerli arkadaşlarım, bu af niye? Hemen şunu söyleyeyim; iktidarda, şimdi, üç siyasî parti var; işte, biz de olsaydık, Türkiye şartlarında, zannediyorum, belki bir af tasarısıyla Meclisin önüne biz de gelirdik; çünkü, Türkiye’de, kalkınmışlığını henüz tamamlayamamış, hukuk devleti olmanın şartlarını yerine getirememiş bu yapı var olduğu sürece; yani, sosyal çalkantılar, ekonomik çalkantılar var olduğu sürece -gerekçeye bir nispetle katıldığımı da ifade etmek istiyorum- ve bu şartları taşıyan ülkelere baktığımızda, zaman zaman af çıkarıldığını görüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, Anayasa profesörü, benim, görüşlerine çok değer verdiğim profesör Bahri Öztürk diyor ki: “Adlî hataların bol olduğu ülkelerde affa çok sık rastlanır; ama, ben, hukuk devletine uygun bir yargılama şartıyla affa karşıyım.” Gerçekten, demokrasisi bir ileri iki geri giden, kalkınmada yaya kalmış, problemleri gittikçe artan toplumlarda periyodik aralıklarla af çıkıyor. Türkiye de kendisini bir türlü bundan kurtaramadı maalesef.

Şimdi, biraz önce iktidar mensubu bir partinin grup başkanvekili arkadaşım, geneli üzerinde konuşurken, Batı’da da çok sık af çıktığını ifade etmişti. Ben bunun bir yanılgı olduğunu ifade etmek istiyorum; bir de misal arz edeceğim: 1979’da, hatırlayacaksınız, Papa’ya bir suikast yapılmıştı; Mehmet Ali Ağca, Papa’ya suikastten, biliyorsunuz, hâlâ, İtalyan cezaevinde 20 yıldır yatıyor. Ondan sekiz yıl sonra 1987 yılında Türkiye’de de bir suikast teşebbüsü oldu; hatırlayacaksınız, Kartal Demirağ, rahmetli, dönemin Başbakanı Sayın Özal’a bir kongrede suikast teşebbüsünde bulunmuştu. Şimdi, iki tane suikast olayı; biri İtalya’da geçiyor, biri Türkiye’de. Bundan yirmi yıl önce suikast teşebbüsünde bulunan kişi, İtalyan cezaevinde hâlâ yatmaya devam ediyor; ondan sekiz yıl sonra Türkiye’de suikast teşebbüsünde bulunmuş olan kişi ise, şimdi sokakta elini kolunu sallayarak geziyor. Şimdi, bu, gelişmiş ülkelerle, henüz o noktaya gelememiş, demokrasi açısından da sıkıntılı olan ülkelerdeki durumu, herhalde çarpıcı bir şekilde ortaya koyan bir örnektir diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, bu af tasarısı yasalaşırsa, acaba bu uygulama, yani bu af, toplumu rahatlatacak mı, olumlu mu etkileyecek? Suçu ve suçlu sayısını azaltacak mı, yoksa artıracak mı? Arkadaşlarım, daha önce ne olmuş diye şöyle bir baktım: 1974 yılında bir af çıkmış -eğer, bendeki rakamlar hatalı değilse- cezaevlerinde 59 bin küsur hükümlü ve tutuklunun var olduğu ve aftan sonra bu sayının 18 bine indiğini, ama, 1980’de de 59 bini aşarak 60 bine çıktığını görüyoruz.

1991 Nisanında, 3713 sayılı Şartlı Tahliye Yasası sonucunda da -elimdeki rakamlar eğer, doğru ise- 33 bin hükümlünün, 12 bine indiğini görüyoruz; ama, işte şu anda, 1991-1999, sekiz yıl sonra, cezaevlerinde 70 bin civarında tutuklu ve hükümlü var.

Yani, şunu söylemek istiyorum: Alınması gereken asıl tedbirler alınmadan, Türkiye’nin asıl temel sorunları çözülmeden, sık sık af çıkarmak bir çözüm olmuyor; geçmişte yapılan afla ilgili tablolar, bize açıkça bunu gösteriyor.

Değerli arkadaşlarım -evet, sürem de dolmak üzere, sanıyorum, Sayın Başkanım kısa bir süre daha lütfederler- af denince, aklımıza hep suç ve suçlular geliyor; ancak, bununla birlikte, ayrıca, mağdurları da hatırlamak durumundayız.

Bakın, şu anda saat gecenin 02.00’si; inanıyorum ki, cezaevlerinde hükümlü ve tutuklular ayaktadırlar, eğer, televizyonları varsa Meclisi izliyorlardır; onların yakınları “ayaktayız” diyorlar; ama, bir de, mağdur ve mağdur yakınları burayı izliyor.

O nedenle, bir af çıkarırken, sadece suçluları değil, mutlaka, işlenmiş olan bir suçtan mağdur olanları da düşünmek durumundayız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) – Sayın Başkan, tamamlıyorum efendim.

BAŞKAN – Buyurun efendim.

MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) – Keşke, bir af çıkarılırken, özellikle, mağduru insan olan suçlarda -tekrar ifade ediyorum, mağduru insan olan suçlarda bir af çıkarılırken- onların rızasına veya tazmin şartına dayalı olarak bir af çıkarmak mümkün olsa, inanıyorum ki, bu, toplumu çok daha rahatlatır. İşte, gerekçede yazılı, sosyal bütünleşmeyi ve barışı, bu şekilde çok daha kolay sağlarız.

Üzerinde görüşmekte olduğumuz madde, bir aftan sonra, tekrar bu insanların tekrar cezaevine dönmemeleri için, bir tedbir olsun diye düşünülmüş olan bir maddedir. 3 yıl içerisinde, uzun süreli, şahsî hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren yeni bir suç işledikleri takdirde, bu kişilerle ilgili, yeniden yarım kalmış olan o cezalarının çektirileceğiyle ilgili bir düzenlemedir; o bakımdan, bunun, o yönüyle isabetli olduğunu düşünüyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Toparlar mısınız efendim.

MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) – Hepinize saygılar sunuyorum efendim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Mehmet Ali Şahin.

Grupları adına başka söz isteyen?.. Yok.

Şahsı adına, Konya Milletvekili Sayın Lütfi Yalman; buyurun efendim.

Süreniz 5 dakikadır.

LÜTFİ YALMAN (Konya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 161 sıra sayılı yasa tasarısının 6 ncı maddesi üzerinde, şahsım adına söz aldım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

6 ncı madde, af yasasından yararlananların bir daha suç işlemeleri halinde, af edilen cezalarının da infaz edilebileceğini içeriyor.

Dün, dolaylı bir af yasa tasarısı olan pişmanlık yasa tasarısı, bugün de genel manada ifade edebileceğimiz bir kısmî af yasa tasarısı geldi; dünkü kabul edildi, bugünkü de kabul edilirse eğer, iki yasa tasarısının birleşmesinden, neredeyse, kapsamı genişlemiş olması hasebiyle, genel bir af ortaya çıkıyor.

Dün, devlete karşı işlenen, hatta, devletin bölünmesini gerektirecek eylemlerde bulunanlar, pişman olmaları kaydü şartıyla, itiraflarda bulunmaları kaydü şartıyla, ya affediliyorlar ya da ceza indiriminden yararlanıyorlardı. Bugün de, genel manada -dediğim gibi- bir af yasa tasarısı.

Hangi maddeler var; hızlıca, birkaçını örnek olarak okumak istiyorum:

158 inci madde, Cumhurbaşkanlığına sövme ve hakaret,

159 uncu madde, Türklüğü, Türkiye Cumhuriyetini, Türkiye Büyük Millet Meclisini ve hükümeti aleni tahkir ve tezyif,

448 inci madde, adam öldürmek, 24-30 yıl arası ceza,

175 inci madde, Allah’a, dine, peygambere ve Kur’ana küfredenlerin cezalandırılması,

176, 177 inci maddeler, dinî mabetleri yıkanlar, bozanlar ve bu mabetlerden hırsızlık yapanlarla ilgili maddeler,

178 inci madde, bir ölünün naaşına hakaret edenler veya naaşını, kemiklerini çalanlarla ilgili,

182 nci madde, 15 yaşından küçük çocuğu kaçırmakla ilgili,

264 üncü madde, ruhsatsız bomba ve silah imal eden, yurt dışından getiren ve kaçakçılık yapan, bomba ve silah kaçakçılığı için teşekkül oluşturan, çete oluşturanlarla alakalı,

313 üncü madde, suç işlemek için çete oluşturanlarla alakalı,

316, 317, 323 ve 324 üncü maddeler, para ve kıymetli damgalarda sahtekârlık yapanlar, sahte para basanlar, kalpazanlarla alakalı,

339 ve 349 uncu maddeler, evrakta sahtekârlık yapanlarla alakalı,

350 ve 357 nci maddeler de, nüfus cüzdanı, kimlik ve pasaport gibi resmî evraklarda sahtekârlık yapanları kapsıyor,

Değerli arkadaşlar, kısacası, çocuk hırsızları, cami hırsızları, mezar hırsızları, uçak kaçıranlar, her türlü sahtekârlar, kaçakçılar, karaborsacılar, adam öldürenler, uyuşturucu tüccarları, kalpazanlar, her türlü çeteler, Allah’a, peygambere, dine ve cumhurbaşkanına sövenler, bu kanun tasarısının kapsamına giriyor.

Pişmanlık Yasasından da, itiraf ederlerse eğer, bir hayli terör örgütü üyeleri istifade ediyor.

Sayın Bakanın bize verdiği bilgiye göre, 69 382 civarında tutuklu var cezaevlerinde. Bu yasa çıktığı takdirde, bundan istifade eden, affedilenlerin sayısı 26 538; ceza indiriminden istifade edenlerin sayısıysa 31 982; toplam 58 520 ediyor. Yani, aftan ve ceza indiriminden istifade edenlerin toplam sayısı bu, geri kalan 10 862.

BAŞKAN – Sayın Yalman, süreniz dolmak üzere; toparlayın lütfen.

LÜTFİ YALMAN (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, şimdi, bunlar affediliyor; ama, 312 nci madde mağdurları, sırf düşüncesinden ve inancından dolayı mahpus ve mahkûm durumdalar, af kapsamı dışındalar. Değerli arkadaşlar, siz, bunu, hukukî buluyor musunuz, adil buluyor musunuz, ahlakî, vicdanî ve hatta insanî buluyor musunuz?

Sayın Başbakanım, sayın başbakan yardımcıları ve Sayın Adalet Bakanı, adalet, hepimizin bildiği gibi, haklıya hakkını vermek, hakkı çiğnetmemek, hakkı çiğneyenleri cezalandırmaktır. Bunun en ayrıntılı özelliği de, bunu, herkese eşit ve adil olarak uygulamaktır; ama, görüyoruz ki, bu yasa tasarısında bu özellik mevcut değildir; yani, herkese eşit olarak uygulanmama gibi bir adaletsizlik vardır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

LÜTFİ YALMAN (Devamla) – Sayın Başkan, 1 dakika daha...

BAŞKAN – Toparlayın lütfen efendim; ben, sizi daha evvel ikaz ettim, gecenin 2’si...

Buyurun efendim.

LÜTFİ YALMAN (Devamla) – Bunun, mutlak manada gözden geçirilmesi, dikkate alınması; eğer, birileri af yasasından istifade edecekse, etme hakkına sahipse, aynı ölçüler içerisindeki diğer insanların da bu kapsama alınması gerekir; hepimizin bildiği gibi adil olan budur. Eğer, af yasasından toplumun istifade etmesini istiyorsak, toplumsal uzlaşma istiyorsak, toplumsal barış istiyorsak, mutlak manada, bu çerçevenin, iyi irdelenmesi, bu nezakete, bu inceliğe dikkat edilmesi gerekir.

Bu duygularla, hepinize saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Yalman.

Söz sırası, İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Ali Şahin’de.

MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) – Vazgeçtim.

BAŞKAN – Konuşmuyorsunuz.

Tokat Milletvekili Sayın Bekir Sobacı?.. Yok.

Samsun Milletvekili Sayın Musa Uzunkaya?.. Yok.

Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş?.. Yok.

Madde üzerindeki konuşmalar tamamlanmıştır.

Madde üzerinde, Ankara Milletvekili Sayın Saffet Arıkan Bedük’ün sorusu vardır; buyurun efendim.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, delaletinizle 6 ncı maddeyle ilgili sorumu Sayın Bakana arz etmek istiyorum: 6 ncı maddede öngörülen hükmün niteliği bozucu şarta bağlı af olduğuna göre “erteleme” adlandırmasını bilimsel bir ifade olarak kabul ediyorlar mı?

İkincisi; affı düşüren bir hükmün matlabını değiştirmesini düşünüyorlar mı? “Affın bozulması”, “affın düşmesi” şeklindeki bir adı kullanmak daha uygun değil midir; çünkü, kullanılan matlap başlığı “ertelemedir”. Oysa, muhtevaya baktığımızda, bu, bir erteleme değil, bir affın bozulması veya bir affın düşürülmesine dönük bir neticeyi ortaya koymaktadır.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Başka sorusu olan yok.

Sayın Bakan, buyurun efendim.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli üyeler; 6 ncı madde, getirilen affın -ister genel af niteliğinde, ister özel af niteliğinde- şarta bağlı olduğunu göstermektedir. Bu şart, üç yıl boyunca, uzun süreli hürriyeti bağlayıcı bir cezayı gerektiren yeni bir suç işlenmemesidir. O nedenle, Sayın Bedük’ün de ifade ettiği gibi, burada, bozucu şarta bağlı, infisahî şarta bağlı bir af söz konusudur. Madde başlığı öyle de ifade edilebilirdi; ama, burada da, halen açılmamış davalar bakımından bir erteleme söz konusudur.

Bu süre içerisinde, belirttiğim çerçeve içerisinde yeni bir suç işlendiği takdirde, o davalar açılacaktır, cezanın infaz edilmeyen kısmı infaz edilecektir. Bu anlamda “erteleme” başlığı kullanılmıştır; ama, sizin söylediğiniz başlık da kullanılabilirdi.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Madde üzerinde önerge yoktur.

6 ncı maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde kabul edilmiştir.

7 nci maddeyi okutuyorum:

Küçükler

MADDE 7. — 3 üncü maddenin (1) numaralı bendinin (a) ve (b) alt bentleri ile (3) numaralı bendinin (a) alt bendinde ve (4), (6), (8), (9) ve (10) numaralı bentlerinde yer alan suçlar hariç, suçun işlendiği tarihte onbeş yaşını bitirmemiş olanlar hakkında takibat yapılmaz; daha önce hükmedilmiş cezalar ise, fer’î ve mütemmim cezalarıyla ceza mahkûmiyetlerinin bütün sonuçlarını kapsamak üzere affedilmiştir.

BAŞKAN – Madde üzerinde Doğru Yol Partisi Grubu adına, Manisa Milletvekili Sayın Necati Çetinkaya; buyurun.

M. NECATİ ÇETİNKAYA (Manisa) – Sevgi Hanım konuşacaklar efendim.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, Kayseri Milletvekili Sayın Sevgi Esen konuşacaklar.

BAŞKAN – Bir daha önceden söyleyin lütfen.

Teşekkür ederim.

Sayın Esen, buyurun.

DYP GRUBU ADINA SEVGİ ESEN (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 57 nci hükümet tarafından hazırlanarak, Yüce Mecliste görüşmeye açılan, Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 7 nci maddesi üzerinde Grubum ve şahsım adına görüşlerimizi arz etmek için söz almış bulunmaktayım; bu nedenle, Yüce Meclisi en derin saygılarımla selamlarım.

Tasarının 7 nci maddesinin konu başlığı “Küçükler.” Bu maddenin genel kapsamında ise, tasarının 3 üncü maddesine atıf yapılarak, bir kısım kapsam dışında kalan suçlar hariç olmak üzere, suçun işlendiği tarihte 15 yaşını bitirmemiş olanlar hakkında takibat yapılmayacağı, daha önce hükmedilmiş cezalar ise, ferî ve mütemmim cezalarla birlikte affedileceği hükme bağlanmıştır.

Af tasarısının zamanlama bakımından, genel ilkesi olan, 23 Nisan 1999 tarihine kadar işlenen suçlar kavramı, burada, “suçun işlendiği tarihte 15 yaşını bitirmemiş” kavramına dönüşmektedir. Bu hususu olumlu buluyorum; çünkü, Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde de, 11 yaşını bitirmemiş çocuklar için takibat yapılamayacağı hükmü getirildiği gibi, 15 yaşını bitirmeyen çocuklarımız için, yeni bir sayfa, temiz bir sayfa açılması hedeflenmiştir. Ancak, küçüklerin korunmasının, eğitilmesinin asıl olduğu hukuk devletinde bu afla sisteme çare ararken -affa ilişkin görüşlerimizi arz ederken belirttiğimiz üzere- getirilen sistemsiz bir af, sadece ve sadece, yaraya bakteri salmaktır. Bu maddede, soracağımız sorular ve duymak mecburiyetinde olduğumuz cevaplar vardır.

Küçükler neden suçlu oluyor? 15 yaşını bitirmemiş, henüz rüştüne ermemiş bir küçüğü suça iten neden nedir? Af sonrası için, küçükleri koruyacak bir önlem alındı mı? Nasıl bir koruma duvarınız var? Tekrar suçlu olmalarını önleyebilecek miyiz? Böyle önemli bir konuda, af konusunda ciddî istitastikî rakamlarla bizlerin aydınlatılmasını beklemek hakkımız değil midir?

20 nci Asrın 21 inci Asra dönüştüğü günümüzde, çocuk suçluluğunu önlemek için tedbirlerin alınmamasının, gelecek nesiller bakımından mazeret biçimi yoktur. Yapılan bilimsel çalışmalar, çocuk suçluluğunda annenin rolünün ve aile yapısının ne denli önemli olduğunu ortaya koymuştur. Çocuk suçluluğunun önlenmesi yolunda yapılacak çalışmalar, olmazsa olmaz kural olmalıdır. Unutmayalım ki, bugünün çocukları yarının büyükleridir. Nüfusumuzun büyük bir bölümünün çocuk olduğu ülkemizde, mutlaka, bunun ne denli büyük bir zenginlik olduğunun bilincinde olmalıyız.

Bu tasarı vesilesiyle, çocuklara karşı alınacak tedbirleri bir kere daha telaffuz etmekte sakınca görmüyorum, bunun bir vakit kaybı olduğunu kabul etmiyorum. Çocuklara karşı uygulanan her türlü şiddet engellenmelidir. Sokak çocuklarına karşı kalıcı çözümler getirilmelidir. Yardıma muhtaç çocuklar için çocuk semt evleri açılmalıdır. Özürlü çocukların sorunlarının çözülmesi için özel önlemler derhal alınmalıdır. Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi acil olarak hayata geçirilmelidir. Çocuğun aile hayatında, çalışma hayatında, toplumsal hayat içerisinde istismarının önlenmesi için yasal ve ida tedbirler derhal alınmalıdır. Sağlıklı beslenme programları geliştirilmelidir. Unutmayalım ki, bunlar bizim çocuklarımız.

Değerli milletvekilleri, tartışacağımız konular bunlar olmalı, yasalaştıracağımız konular bunlar olmalı, dahası, yarışacağımız konular bunlar olmalı.

Hepinizi bu vesileyle saygılarla selamlarım. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Esen.

Söz sırası, Fazilet Partisi Grubu adına Şanlıurfa Milletvekili Sayın Yahya Akman’ın.

Konuşma süreniz 10 dakika efendim, buyurun.

FP GRUBU ADINA YAHYA AKMAN (Şanlıurfa) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; görüşülmekte olan Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısı üzerinde, Fazilet Partisinin ve şahsımın görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle, hepinizi, saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, birkaç saatten bu yana görüşmekte olduğumuz yasa tasarısının en önemli ve göze çarpan bazı çarpıklıklarını, değerli milletvekili arkadaşlarımız, çeşitli maddeler vesilesiyle dile getirdiler.

Bu yasanın en belirgin özelliği, Anayasada belirtilmiş olan eşitlik ilkesine, genel hukuk kuralı adalet ilkesine aykırılığı teşkil etmesidir. Eşitlik ilkesine aykırılığı şundandır: Kanun karşısında, insanların kanun yollarına, daha doğrusu kanuna muhatap olduğu zaman nasıl bir yasayla karşılaşacağını, hangi yasa hükümlerine göre ceza giyeceğini önceden bilme gibi bir hakkı var. Bu hak, bir şekliyle, bu yasayla zedelenmiştir. Zira, yürürlükte bulunan bir yasanın, bir maddesi gereğince insanları cezalandırırken, diğer bir maddesiyle affa tabi tutmakla eşitliğe aykırı davranmış oluyoruz.

Yaptığımız adaletsizlikler bir tanesi ve en önemlisi de, devlete karşı işlenmiş olan suçları affetmeyip, şahıslara karşı işlenmiş olan suçları af kapsamına sokmamızdır.

Değerli milletvekilleri, şahıslara karşı işlenmiş suçların genel bir karakteri vardır. Tarih boyunca, şahıslara ve mallara karşı işlenmiş suçlar, her devlette, her siyasî yapılanmada ve her coğrafyada suç olarak kabul edilmiştir. Örneğin, bir hırsızlık, tarih boyunca suç olarak kabul edilmiştir; adam öldürme, adam yaralama, gasp ve benzeri suçlar, tarih boyunca suç olma özelliklerini korumuşlardır. Ama, devlete karşı işlenmiş suçların farklı özellikler taşıdığını, tarih süreci içerisinde, ülkeden ülkeye, bir siyasî tercihten diğer bir siyasî tercihe göre farklılıklar arz ettiğini görmekteyiz. Yaşamakta olduğumuz zamanda ve Türkiye Cumhuriyet tarihinde dahi, şöyle hafızalarımızı kısaca bir yokladığımız zaman görüyoruz ki, belli bir tarihte, devlete karşı işlendiğini iddia ederek çok ağır cezalarla cezalandırdığımız birtakım suçlar, zaman içerisinde, ceza kanunlarından çıkarılmış ve o ceza maddelerine muhatap olmuş insanlar, daha sonra, devletin çeşitli kademelerinde görev almış ve en mümtaz görevlerde dahi bulunabilmişlerdir. Yani, bugünkü siyasî tercihlerimiz gereği, bugünkü konjonktürümüz gerektirdiği için birkısım suçları af kapsamına sokmuyorsak ve buna konjonktür icabı diyorsak, unutmayalım ki, çok kısa bir müddet sonra, tarih, bunun hesabını bizden soracak; insanlarımız da, bunun hesabını bizden soracak. Biz, şahıslara karşı işlenen cürümlerde insanlarda olan af yetkisini, her nasılsa, kendimizde görüyoruz; ama, devlet dediğimiz tüzelkişiliğe karşı işlenen suçlar... Ki, bu tüzelkişiliğin en üst temsil makamı, şu anda içerisinde bulunduğumuz çatıdır, Türkiye Büyük Millet Meclisidir; halk adına, devlet adına, devletin nasıl idare edileceği adına, hangi fiillerin devlete karşı suç sayılıp sayılmayacağına dahi karar verme yetkisine sahip merci, Türkiye Büyük Millet Meclisidir. O halde, bu tüzelkişilik, nasıl ki suçları belirleme yetkisine sahipse, kendisine karşı, dolaylı olarak kendisine karşı işlenen, tüzelkişilik olarak devlete karşı işlenen suçları da affetme yetkisine sahip olmalıdır; ama, şahıslara ilişkin işlenmiş suçlarla ilgili aynı şeyi, aynı rahatlıkla söyleyemiyoruz. Binlerce, onbinlerce mağdur olacak insanın hakkının bu yasa tasarısı vesilesiyle herhalde olumlu oy veren insanların boynunda kalacağını düşünüyorum.

Değerli milletvekilleri, üzerinde söz almış bulunduğum 7 nci madde küçüklere ilişkin affı düzenlemektedir. İlk bakışta çok olumlu gibi görünen bu maddede yasanın genel karekteri icabı diyelim, birkısım istisna maddeleri konmuş. Bu istisna maddelerine baktığımız zaman ise, daha çok memur sıfatını taşıyan; yani kısmen veya büyüklerin, belli vazife sahibi insanların işleyebileceği suçların dahi küçüklerin işleyebileceği şekilde düşünülerek, varsayılarak istisna kapsamı dahilinde bulunduğunu görüyoruz. Bu, yasanın bir çarpıklığı olsa gerek. Zira, Medenî Kanunun ilgili hükümleri 11 ile 15 yaş arasındaki çocukların reşit olmadığını kabul etmekte hatta yerine göre mümeyyiz olmadığını, yani iyiyi kötüden ayırt edebilme yeteneğine dahi sahip olmadığını kabul etmektedir. Ceza Kanununun 53 ve devamı maddelerinde yine küçüklerin, özellikle, 11 yaşın altındakilerin tam bir ceza masuniyeti var; ama 11 ilâ 15 yaşlarındaki çocuklar için çok yüksek oranlarda diyebileceğimiz ceza indirimleri öngörmekte ve yine bu çocukların ıslahevlerine gönderilmesine salık vermektedir. Ceza Kanunu, küçükler için bu tip hükümler içerdiği halde ve cezaların da esas itibariyle ana mantığının ıslah etmek olduğu düşünüldüğünde, 7 nci maddede, küçükler için getirilmiş olan istisnaları kabul etmek mümkün değildir.

Bir; istisna kapsamında tutulan suçların devlete karşı işlenen suçlar olduğunu dahi varsaysak, 11 ilâ 15 yaşlarındaki çocuğun, allahaşkına, nasıl bir iradeyle devlete karşı bir kalkışma yapacağını varsayıyoruz. Ola ki, kandırılmış olması sebebiyle bazı suçlara karışmış olabilir; ama, biz, şu anki meri mevzuatımız gereği, unutmayalım ki, 12-13 yaşına kadar olan çocuklar için eğitimi, ilköğretimi mecburi kılmışız; yani, bu çocuğun eğitime ihtiyacı var, bu çocuğun öğrenmeye ihtiyacı var. Belli bir yaşın altında olduğu için, kasten suç işleyeceğini dahi varsaymamak gerekmektedir. Bunun, olsa olsa, bazı tahriklerler, telkinlerle, birkısım suçlara karışmış olabileceğini düşünmek gerekmektedir. Hal böyleyken, potansiyel olarak suçlu kabul edip, istisna maddelerini ona uygulamanın, adına “genel af” dediğimiz bir af kanunu çerçevesinde zikredilmiş olmasının mantığını anlamak mümkün değildir; yani, kısaca söylemek gerekirse, bu maddede, görüşmekte olduğumuz 7 nci maddede “11 yaşını geçmiş, 15 yaşını bitirmemiş olan çocuklar, yaptıkları bütün suçlardan dolayı takibata uğramazlar ve haklarında verilmiş cezalar varsa, bu cezalar sonuçlarıyla beraber ortadan kaldırılır ve onların ıslahı yönünde ceza kanununun maddeleri uygulanabilir” denilebilirdi diye düşünüyorum.

BAŞKAN – Sayın Akman, sürenizin bitmesine az kaldı, toparlar mısınız lütfen.

YAHYA AKMAN (Devamla) – Değerli milletvekilleri, bir maddeyi görüşme vesilesiyle, yasanın içerisindeki bütün çarpıklıkları, burada, gecenin bu saatinde izah etmek imkânına sahip değiliz ne yazık ki; ama, sadece, “deveye niye boynun eğri demişler, nerem doğru ki demiş” diyor, hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Akman.

Kayseri Milletvekili Sayın Sevgi Esen?..

SEVGİ ESEN (Kayseri) – Vazgeçtim Sayın Başkan.

BAŞKAN – Vazgeçtiniz.

Adıyaman Milletvekili Sayın Mehmet Özyol; buyurun efendim.

MEHMET ÖZYOL (Adıyaman) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bu yeni günün ilk saatlerinde, dünden devam eden af yasa tasarısının 7 nci maddesi üzerinde söz almış bulunuyorum; hepinize hayırlı sabahlar diliyorum.

Değerli milletvekilleri, toplumda suçlar neden meydana gelir? Bu soru, aslında, suçların meydana gelmemesi için alınması gereken önlemleri ihtiva eden nitelikte bir sorudur. Bu bakımdan, aşağıda sıralayacağım hususlar çok önemlidir:

Suç işleme, sosyal altyapının çarpıklığı, ekonominin çarpıklığı, siyasî yapıdaki antidemokratik yapılaşma, demokrasi ve hürriyet anlayışlarındaki erozyon ve inanç noktasında insanlarımıza gerekli bilgi ve yeteneğin kazandırılmamış olmasında yatmaktadır. Bu sebeple, toplumun dinamikleri dikkate alınarak çözüm bulunması gerekiyor. Suçlar olmasaydı cezalar da olmayacaktı; dolayısıyla affa gerek kalmayacaktı.

Elazığ İlimizin Ağın İlçesinden güzel bir örnek vermek istiyorum. Yıllar önce, Ağın’ı ziyaret ettiğimde, orada, mahkemelerin boş olduğunu, hâkimlerin oturduğunu, hapishanelerin kapalı tutulmadığını, zira, oraya girecek suçlu insanların olmadığını öğrendim. Ülkemizde güzel şeylerin olduğuna en güzel bir örnek deği mi bu? Acaba, bu suçların oluşumuyla ilgili, onu önleyecek nitelikte birtakım tedbirleri alırken, Ağın’ı örnek, pilot bir bölge olarak seçemez miyiz?

Değerli milletvekilleri, mümeyyiz olmayan; yani, temiz ehliyetine sahip olmayan 15 ve aşağı yaşlardaki çocukların suç işlemeleri halinde mahkûmiyetlerini düşünmek, toplumun hastalığının bir neticesidir. Medenî Kanunumuz, vasilerinin ve velilerinin müsaadesi olmadıkça, 15 yaşını tamamlamamış kız çocukları ile 18 yaşını tamamlamamış erkek çocukların evlenmelerine izin vermiyor. Medenî Kanunun bakış açısı bu.

Ceza Kanununun 2 nci maddesinde “kanunu bilmemek mazeret değildir” denilmektedir; öyledir. Mümeyyiz vasfa sahip olanları içermektedir bu hüküm. Peki, 15 yaş ve ondan aşağı yaştaki çocukların suç ehliyetine sahip olmamalarını, kanunu bilmediklerinden dolayı mahkûmiyete vesile edebilir miyiz? Bu duruma göre, çocuklara mahkûmiyeti öngören ceza kanununun maddeleri, toplumda, devletin, hükümetlerin, müesseselerin ve toplumun temel taşı olan ailenin çocuklarımızın topluma kazandırılması noktasındaki ihmalini ortaya koymaktadır.

BAŞKAN – Sayın Özyol, süreniz bitmek üzere; toparlayın lütfen.

MEHMET ÖZYOL (Devamla) – Yani, toplumumuzda, çocukların suç işlemesinin önünün alınabileceği tedbirleri almamız gerekmektedir. Bu tedbirler, aile içi ve aile dışı eğitimle olur. O ailede, çocuklara sahip olmamız lazım. Bugün, toplumda, köprü altında, tinere mahkûm olmuş çocuklarımız var. Bu, toplumun hastalıklarının bir göstergesidir. Affetmeden önce, bu yola gitmeden, affetmeyi icap ettiren suçların işlenmemesini sağlamalıyız. Affedilecek çocuklarımıza toplumsal ve medenî hakları hazır edersek, affın yapılmasına gerek kalmayacaktır.

Bu duyguyla, hepinizi tekrar selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Özyol.

Söz sırası, İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Ali Şahin’de.

MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) – Vazgeçiyorum efendim.

BAŞKAN – Tokat Milletvekili Sayın Bekir Sobacı?.. Yok.

Samsun Milletvekili Sayın Musa Uzunkaya, buyurun efendim.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tabiî, gecenin bu saati değil, sabahın bu saatinde, görüşmekte olduğumuz yasa tasarısının 7 nci maddesi üzerinde kişisel olarak söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, tabiî, bu yasa tasarısı, az önce de diğer maddeler üzerinde konuşulduğu gibi, toplumun bütün kesimlerini memnun edici bir yasa tasarısı olmadığı gibi, cezaevlerinde bugün tutuklu bulunan, hükümlü bulunan, 60 000’leri aşan bütün bu ülkenin kader kurbanlarını, teşebbüs ederek örgütlü suç işlemiş olanlarını, her neviden suç işleyen insanları bir ümide sevk etmiştir. Belki, bu saatte Parlamentoyu izleyenler de, sadece, bu suçların dolaylı veya doğrudan ilgilileridir.

Muhtemeldir ki, bu yasa, çıkışıyla, birçok insanı sevindirecek; bu arada, suçluların, mağduru veya mağdureleri durumunda olan insanları da, büyük oranda, belki üzmüş olacağız. Ama, ben, bu vesileyle, burada, bir şeyi hatırlatmak istiyorum: Tarih bir tekerrürdür. Yirmibeş yıl önce, bu memlekette, yine, böyle kapsamlı, istisnaları bulunan, bilahara da Anayasa Mahkemesi kararıyla istisnaların da dahil edildiği bir af yasası çıkarıldı ve yanlış hatırlamıyosam, o günkü af yasasının sonucu itibariyle, o günkü hükümetin ortaklarından birisi rantını aldı, birisi de cezasını çekti; yani, o gün, af yasasını çıkaran bir parti, bilahara yapılan seçimde büyük bir sıçrama yaptı -belki, rant kabul edilirse- bundan bir siyasî çıkar temin etti; ama, ortağı olan diğer parti de, maalasef, parlamenter sayısını yarıya düşürmüş oldu.

Bununla, şuna işaret ediyorum: Güzel bir söz var; deniliyor ki “kim, bir kardeşini, bir ayıpla suçlarsa, Allah, o fiili ona işletmeden onun ruhunu kabzetmez.” Ne demektir: Yirmibeş yıldır “bu memlekette komünistleri affettiniz” diye bazı insanları suçlayanlar, şimdi, ellerinde silah bulunan tetikçi teröristleri, memleketi bölmeye kalkışan birkısım silahlı eylem sahiplerini ve maalesef, birkısım ocakları söndürenleri, aileleri, hanumanları yok edenleri, affetmek gibi bir başarıyı temin etmiş olacaklar. Tabiatıyla, bu ayıpla başkalarını ayıplayanların -kaderi ilâhidir ki- böyle bir fiilde ortaklıklarını görüyoruz.

Ne var ki, biraz önce, bir özel televizyon programında, değişik partilerin grup başkanvekilleri arkadaşlarımız “biz bu yasanın çıkmasından memnun değiliz” diyorlar. Bir arkadaşımız sakit ve sabit kaldı; yani, o bir ses çıkaramadı; ama, bütün grup başkanvekilleri “biz bu yasanın çıkışından memnun değiliz...” Allahaşkına, sizi kim icbar etti sabahın 02.30’unda burada tutmaya? Sen memnun değilsin, o memnun değil, o memnun değil; kim memnun? Kim istedi bu tasarıyı da buraya getirdi? Yarın, bu milletin önüne, evleri yıkılan, namusları heder edilmiş, malları çalınmış, devlet servetine göz dikmiş... Demin de sorumda ifade ettim; devlete karşı işlenen akçeli suçları affettiriyorsunuz; ama, şurada, benim gibi veya bir başka yerde, mikrofon karşısında konuşurken, ola ki sürçülisan etti...

BAŞKAN – Sayın Uzunkaya, sürenizin bitmesine az kaldı; toparlayın efendim.

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – ...veya Ziya Gökalp’in, millî bir şairin şiirini okudu diye, kalkıp, bir insanı tenzih edecek, af kapsamına dahi alamayacaksınız.

Değerli arkadaşlar, bunun mantığını, gecenin 02.30’unda buradaki insanlara anlatamayacağınız gibi, yarın, 1 milyondan fazla insanın oyuyla İstanbul anakentine belediye başkanı olmuş, ama, 65 milyonun sevgisini taşıyan bir başkana muhabbet duyan insanlara da anlatamazsınız, anlatamayacaksınız...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – ... ama, görüyorum ki, bu yasa, birtakım insanları mağdur edecektir muhakkak.

Hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Uzunkaya.

Başka söz isteyen?.. Yok.

Madde üzerinde önerge yok.

7 nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

8 inci maddeyi okutuyorum:

Firar edenler, izin tecavüzünde bulunanlar, yoklama kaçağı, bakaya ve saklı olanlar

MADDE 8. — 1. Herhangi bir suç nedeniyle haklarında yakalama, tutuklama veya mahkûmiyet kararı bulunup da firar halinde olanlar, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yurtiçinde üç ay; yurtdışında ise altı ay içinde resmî mercilere başvurup teslim olmadıkları takdirde bu Kanun hükümlerinden yararlanamazlar.

2. Kıtasından veya görev yerinden izinsiz uzaklaşmış veya izin süresini özürsüz geçirmiş olanlar ile yoklama kaçağı, bakaya veya saklı bulunanlar, bu Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren yurtiçinde üç ay; yurtdışında ise altı ay içinde, resmî mercilere başvurup teslim olmak şartıyla bu Kanun hükümlerinden yararlanırlar.

BAŞKAN – Madde üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına, Aksaray Milletvekili Sayın Ramazan Toprak; buyurun.

Süreniz 10 dakikadır.

FP GRUBU ADINA RAMAZAN TOPRAK (Aksaray) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; hepinizi partim ve şahsım adına saygıyla selamlıyorum.

Görüşmekte olduğumuz tasarının 8 inci maddesi, bu tasarının 3 üncü maddesinin ikinci bendinde yer alan 1632 sayılı Askerî Ceza Kanunundaki firar, izin tecavüzü, bakaya, yoklama kaçağı ve saklı suçlarının dışında kalıp, iki değişik düzenlemeyi içermektedir. Bunlardan birinci bendinde gerek 3 üncü maddenin ikinci bendi gerekse 8 inci maddenin ikinci bendinde sayılan beş suç hariç, bunun dışında kalan suçlularla ilgili olarak, yakalama, tutuklama ya da mahkûmiyet kararı bulunanlar, firar halinde ise -bunlara birtakım süreler konulmaktadır- yurt içindeyse üç ay, yurt dışındaysa altı ay içinde kıtalarına dönmeleri halinde, bu suçlarından af kapsamına dahil edilecekleri ifade edilmiştir.

İkinci bendinde ise, bu beş suç, yani, firar, izin tecavüzü, bakaya, yoklama kaçağı ve saklı suçlarından aranan firarî yükümlülerin, yurt içindeyse üç ay, yurt dışındaysa altı ay içerisinde, mercilere başvurdukları takdirde bu kanun hükümlerinden de istifade edecektir; yani, aftan yararlanacaklarına ilişkin hükümler ortaya konulmaktadır.

Elbette, gecenin bu saatinde dikkatler biraz dağıldı. Afla ilgili olarak şu ana kadar hiç kimse memnun olduğunu ifade etmiyor. Bütün çıkan konuşmacılar, önce affın aleyhinde konuşuyor, daha sonra, neden bu affın çıkarılacağına ilişkin gerekçeler serdediliyor. Tabiî, bu, siyasetin bir gereği olsa gerek. Cezaevlerinde, yaklaşık 70 bin hükümlü ve tutuklu var. Bunlardan 26 bin küsur hükümlü ya da tutuklu, bu tasarılardan istifade edecek. 26 bin kişinin yakınlarını hesap edin, 1 milyon, bilemediniz 2 milyon; bunun dışında kalan 63 milyonun çok büyük bir kısmı, bu yasayla getirilen af nedeniyle, bir anlamda mağdur oldukları için, elbette bu affın karşısındalar. Siyaset gereği, önce hükümlü ve tutuklulara güzel bir selam veriliyor, akabinde, bunun karşısında olan diğer 63 milyona yine selam veriliyor. Yani, her iki tarafa da güzelce selamlar veriliyor; bu, siyasetin bir gereği olsa gerek.

Ancak, önce ifade edilmesi gereken bazı hususların olduğunu düşünüyorum. Af, öncelikle, affa tabi tutulan cezayı veren yargı mensuplarını bir anlamda rencide eden bir işlemdir. Şöyle ki: Bir sanığın hâkim olan bir dostuma söylediği sözleri hiç unutamıyorum. Hâkim olan dostum, sanığa idam cezası veriyor; sanık, hâkim dostuma dönüyor, müstehzi bir tavırla “hâkim bey, bırak idamı, sen benim ne zaman tahliye olacağımı söyle” diyor. İşte, çıkarılan bu af kanunları, yargı mensuplarını sanıklar nezdinde, bahsettiğim gibi zor durumlara düşürüyor. Ancak, periyodik zaman dilimleri içerisinde, gerek genel af gerek özel af gerek infaz iyileştirmesi ve gerekse erteleme yoluna gidilmek suretiyle toplumda bir uzlaşma, bir barış arayışı ortaya konulmaktadır. Aftan önce yapılacak şeyler var. Nedir bu; çağdaş hukukta, suç işlendikten sonra ceza vermek ya da bu cezayı affetmek suretiyle insanları topluma kazandırmak kavramı terk edilmektedir. Bunun yerine, koruyucu hekimlikte olduğu gibi, suçun işlenmesini kolaylaştıran etkenleri ortadan kaldırmak, insanları suça iten nedenleri ortadan kaldırmak gibi önleyici tedbirler, çağdaş hukukun prensipleri arasındadır; ancak, bizim, maalesef, bu konuda daha epeyce mesafe almamız gerekeceğe benziyor.

Söylenecek çok şey var. Öncellikle, bir affın üç ana kurala dayandırılması gerekiyor. Genelliktir; yani, bir konuda af çıkarılacaksa özellikle birileri seçilmez, diğerleri ayırt edilmez; o konumda olan kişilerin tamamı af kapsamına dahildir. Özel değil, genel olması gerekir, objektif olması gerekir; yani, kişilerin yorumlarına göre değil, herkesin ittifakla kabul ettiği düşünceler doğrultusunda çıkarılması gerekir. Üçüncü özelliği de eşitliktir.

Biz, affı çıkarıyoruz, affın lehinden çok aleyhinde eleştiriler yapıyoruz. Elbette, lehinde söylenecek güzel şeyler var, aleyhinde söylenecek şeyler var. Af kapsamı dışında tuttuğumuz suçlarla ilgili olarak, konuşmacıların hemen hemen tamamına yakını tarafından, Anayasanın 87 nci maddesinde 14 üncü maddeye yapılan atıf gerekçe olarak ortaya konulmakta. Neden? İşte, burada, devletin şahsiyetine karşı işlenen suçların af kapsamı dışında tutulması gerektiği konusunda yeterinden fazla bilgi verildi; ben, buna deyinmeyeceğim. Aynı gerekçeleri doğru kabul ettiğimizi farz ediyorum.

Peki, bu tasarıdan sonra görüşeceğimiz Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçların Ertelenmesine İlişkin Yasa Tasarısında...

BAŞKAN – Sayın Toprak, maddenin özüne gelseniz lütfen... Firar eden askerlerle ilgili bu... Sabahın 3’ü...

RAMAZAN TOPRAK (Devamla) – Çok kısa geçeceğim Sayın Başkan. İsim vermeyeceğim...

BAŞKAN – 5 saat sonra görüşülecek tasarıya geçilir mi efendim... Lütfen...

RAMAZAN TOPRAK (Devamla) – Tamam Sayın Başkan. Birkaç suç ifade edeceğim. Bir, istifade edecek kişileri ifade ediyorum: PKK, PKK, Dev-Sol, PKK, PKK, TKP...

BAŞKAN – Bu maddede yok efendim onlar...

RAMAZAN TOPRAK (Devamla) – TİKKO, PKK...

BAŞKAN – Bunlar Mehmetçiğin...

RAMAZAN TOPRAK (Devamla) – Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçların Ertelenmesine İlişkin Yasa Tasarısından istifade edecek suçluları ifade ediyorum.

Şimdi, biz, bu yasa tasarısıyla, Anayasanın 14 üncü maddesini gerekçe gösteriyoruz. Bir sonrasında aynı gerekçelerimizi, bakalım, ne diyeceğiz, nasıl geri alacağız?

Şimdi, bunlar, elbette, bir af tasarısında olması gereken eşitlik ilkesinin yok edildiği, yok sayıldığı düzenlemelerdir. Elbette biz bunların...

BAŞKAN – Efendim, sürenizin dolmasına çok az kaldı. Toparlar mısınız lütfen... İlave süre vermeyeceğim.

RAMAZAN TOPRAK (Devamla) – Sayın Başkanım, çok müdahil oluyorsunuz.

BAŞKAN – Ama, yani...

RAMAZAN TOPRAK (Devamla) – Eksüre de vermiyorsunuz...

Şimdi, bir cümle ifade edeceğim Sayın Başkanım; lütfen, o 1 dakikamı da ilave ederseniz... Konuyu geçiyorum.

Şimdi, yine, bir Amerikalı öğrencinin bir hâkim arkadaşıma söylediği bir sözü nakledip konuşmamı bitiriyorum. “Siz neden geri kalıyorsunuz biliyor musunuz? Bizde aykırı düşünenlere para ödenir, sizde aykırı düşünenler hapse atılır” diyor.

Hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Şahsı adına, Samsun Milletvekili Sayın Erdoğan Sezgin?.. Yok.

Konya Milletvekili Hüseyin Arı; buyurun.

HÜSEYİN ARI (Konya) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; görüşülmekte olan af tasarısının 8 inci maddesi üzerinde şahsî görüşlerimi arz etmek üzere huzurlarınızdayım; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, Sayın Bakan, başlangıçta, bu kürsüden, affın çağdaş hukukun bir gereği olduğunu belirttiler; çok haklı bir gerekçe. Acaba bizdeki hukuk sistemi ne kadar çağdaştır? Bugün, ülkemizde düşüncenin suç sayıldığı bir hukuk sistemiyle, siz, bu çağdaş dünyada çağdaş olmaktan bahsedemezsiniz. Temel hak ve hürriyetlerin çiğnendiği bu ülkede, sosyal hukuk devletinden bahsedemezsiniz. Bugün, bu ülkede, Türkiye’de, hukukun tükendiği bu ülkede, temel hak ve hürriyetleri, özgürlükleri elinden alınan yüzlerce vatandaşımız, Avrupa kapılarında, âdeta, hukuk dileniyor. Bu durum, Atatürk’ün hedef gösterdiği çağdaş Türkiye’nin çok gerisinde ve bu ülke vatandaşları için onur kırıcı bir görüntüdür.

Değerli arkadaşlar, her şeyden önce, gelin, elbirliğiyle, bu ülkede demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işlerliğini sağlayalım. Bu bağlamda, başta, Anayasamız olmak üzere, tüm aradönem yasalarını, Millî Güvenlik Kurulu Yasasını, YÖK Yasasını meşru hale getirerek ve onları, millî iradenin hâkim olduğu bu Yüce Meclisin süzgecinden geçirerek, çağdaş demokratik sistemi yeniden tesis edelim. Tesis edelim ki, şu anda, soygun, vurgun, rüşvet ve çete düzenine son verelim ve böylece, suç ortamı haline gelen ülkemizde, gerçek demokrasiyle, huzur, barış, güven ve refah ortamına kavuşalım. Aynı zamanda, insanlarımızı da hantal devletten kurtaralım, demokratik devlete kavuşalım.

Değerli arkadaşlarım, tasarının 8 inci maddesi, Askerî Ceza Kanununun, firar, izin tecavüzü, yoklama kaçağı, bakaya ve saklı olanlara getirilen afla ilgilidir. Bundan amaç, bildiğiniz gibi, askerlik, her Türk vatandaşının yerine getirmesi mecburî olan bir vatandaşlık mükellefiyetidir. Birkısım vatandaşlarımız, gerek yurt içinde ve gerekse yurt dışında, iş icabı, okul durumu gibi meşgalelerle, bilmeyerek veya sosyal ve ailevî problemleri nedeniyle, yoklama kaçağı, bakaya, izin tecavüzü ve firar suçunu işliyorlar. Bu durumda, yüzbinin üzerinde vatandaşımız vardır. Bu insan kaynağını, yeniden, bir an evvel, millî güç unsuru olan, Türk Silahlı Kuvvetlerine kazandırmış olacağız. Yalnız, bu affı getirenler, Silahlı Kuvvetlerimizin temeli olan disiplin faktörüne menfî bir etki yapmamasına, inşallah, özen göstermişlerdir.

Değerli arkadaşlarım, bu tasarı, ülkemizde demokrasinin tüm kurum ve kurallarının işlemediği, çağdaş hukuk sisteminin olmadığı bir ortamda ve de düşünce suçunu da içermediğinden dolayı, hiçbir esprisi ve özelliği olmayan rutin bir faaliyetten ileriye gidemez ve gitmeyecektir.

Bu düşüncelerle, hepinize saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Arı.

Söz sırası, İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Ali Şahin’de.

MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) – Vazgeçtim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Şahin.

Tokat Milletvekili Sayın Bekir Sobac?..

BEKİR SOBACI (Tokat) – Vazgeçtim.

BAŞKAN – O da vazgeçti.

Samsun Milletvekili Sayın Musa Uzunkaya?..

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Vazgeçtim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Van Milletvekili Fethullah Erbaş?..

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Vazgeçtim.

BAŞKAN – O da vazgeçti.

8 inci madde üzerinde önerge yok.

8 inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler_ Kabul etmeyenler_ Kabul edilmiştir.

9 uncu maddeyi okutuyorum:

Müsadere ve kişisel haklar

MADDE 9. - 1. Bu Kanun hükümleri, bir ceza mahkûmiyeti olmasa ve faile ait bulunmasa dahi kanunen kullanılması, yapılması, taşınması, bulundurulması, satılması ve memlekete sokulması suç oluşturan eşyanın müsadere edilmesine engel değildir. Bunlar dışındaki eşyalar, ithalde alınan gümrük ve diğer vergi ve resimler ile ardiye ücretleri ve sair masrafların ödenmesi halinde sahiplerine verilir.

2. Bu Kanun hükümleri, kapsamındaki suçlardan dolayı öne sürülebilecek kişisel hak taleplerini etkilemez.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, bu madde üzerinde gruplara söz vermeden, İçtüzüğün 66 ncı maddesini dikkatlerinize sunmak istiyorum:

“Kürsüdeki üyenin sözü ancak Başkan tarafından, kendisini İçtüzüğe uymaya ve konudan ayrılmamaya davet etmek için kesilebilir.

İki defa yapılan davete rağmen, konuya gelmeyen milletvekilinin aynı birleşimde o konu hakkında konuşmaktan menedilmesi, Başkan tarafından Genel Kurula teklif olunabilir.

Genel Kurul, görüşmesiz işaret oyuyla karar verir.”

Takdirinize sunuyorum.

Madde üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Antalya Milletvekili Sayın Kemal Çelik; buyurun efendim.

Süreniz 10 dakika efendim

DYP GRUBU ADINA KEMAL ÇELİK (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi en samimî duygularımla selamlıyorum.

Bugün, günün bu saatinde, toplumsal barışı, toplumsal yararı ve toplumsal bir ihtiyacı temin ettiği ve kapsadığı söylenemeyen bir yasa tasarısı nedeniyle burada bulunuyoruz. Yani, dünyada, hukuk reformu ve toplumsal barış sağlanacağı zaman, bu tür yasalar gelir; ama, Türkiye’de, maalesef, bu tür yasaların neden geldiği, niçin geldiği çok belli olmaz.

Dünya, küreselleşmeye gidiyor. Dünyada, sermaye sınır tanımıyor. Eskiden toprak mücadelesi yapılırken, şimdi, dünya ekonomisinde pazar mücadelesi oluyor. Dünyada, demokrasi, hür teşebbüs, insan hakları ve hukukun üstünlüğü önplana çıkıyor ve dünyada, suçu azaltma ve suçu önleme yöntemleri arasında af, hiçbir zaman önemli bir yer tutmazken, maalesef, Türkiye’de, zaman zaman af gündeme geliyor.

Değerli arkadaşlarım, af, üçüncü dünya demokrasileriyle yönetilen ülkelerde, zaman zaman başvurulan, özellikle o ülkelerin liderleri tarafından başvurulan bir yöntemdir; ama, Türkiye, üçüncü dünya ülkesi olmamalıdır. Bazı başbakanlarımız, özellikle 1970’lerde, Türkiye’yi üçüncü dünya ülkeleri sınıfına soktukları zaman af çıkarırlardı; ama, artık, Türkiye, 1970’lerin Türkiyesi olmamalıdır.

Yine, af, bireyin hak ve çıkarlarının gözetilmediği, buna karşılık kutsal devlet tabusunun özenle korunduğu ülkelerde, kutsal devletlerin ve kutsal liderlerin bir lütfu olarak her zaman görülür.

Yine, af, demokratik kuralların ve kurumların yerleşmediği, hukukun üstünlüğü yerine, üstünlüğün hukukunun geçerli olduğu ülkelerde de zaman zaman başvurulan yöntemlerden birisidir.

Yine, af, Adapazarı’nda kriz masasına gelip çadır işteyen bir öğretmene “git muhtardan kâğıt getir” diyebilen bürokratik zihniyet içinde af isteyen bir siyasî sorumlunun bulunduğu ülkelerde de zaman zaman bulunur.

Onbinlerce insanın ölümüne neden olan çürük binaların sorumlularının, küçücük görevi ihmal, görevi suiistimal, tedbirsizlik ve dikkatsizlik nedeniyle ölüme sebebiyet vermek suçlarını da affedecek bazı liderler bulunur.

Af, depremde işlerin nasıl ters gittiğini, kutsal devlet sisteminin nasıl çöktüğünü halkın gözleri önüne seren televizyon kanallarını bir hafta süreyle kapattırıp, diğer kanallardaki ve tüm ülkedeki yayınları izlemeye alan ülkelerin yöneticilerinin halkına sunduğu bir merhamet göstergesidir.

Yine, bu gürültülerle vergi reformu yaptığını ilan eden; ancak, daha bir yıl bile geçmeden peşin vergiyi kaldırmak ve meşhur malî miladı ertelemek suretiyle bir yıl sonrasını bile göremeyerek, milyarlarca doların yurt dışına kaçışını seyreden hükümetler de, zaman zaman affa başvurmuşlardır.

Değerli arkadaşlarım, düşünce suçlularının düşüncelerinden dolayı apar topar hapishanelere atılıp ve yine bazı dış dayatmalar geldiği zaman, düzmece raporlarla -Eşber Yağmurdereli örneğinde olduğu gibi- çıkarıldığı ülkelerde de, zaman zaman, yine bazı liderler ve onun ortakları af çıkarırlar. Evet; değerli arkadaşlarım, maalesef, Türkiye’nin gerçeği bu. Biz, artık 1970’lerde falan değiliz...

Burada toplumsal bir uzlaşma yok. Şu Mecliste, evet, hep birlikte, bir işaretle “kabul edenler, etmeyenler ve kabul edilmiştir” şeklinde kararı veriyoruz; ama, tek tek vicdanlara sorduğumuz zaman görüyoruz ki, hiçbir uzlaşma da yok. Burada, af, maalesef, Türkiye’ye yakışmayan bir müessese. Artık, Türkiye, bundan sonra, affeden liderler ile önce hapse atıp, sonra onu affetme lütfunu gösterenlerle idare edilmemelidir.

Değerli arkadaşlarım, bu affa baktığımız zaman, işte, şu affedilecek, bu affedilecek; aman şu affedilmesin, aman bu affedilsin gibi küçük pazarlıkların bulunduğunu da görüyoruz ve yine, ne acıdır ki, af, birkaç tasarıyla birlikte geliyor; basın bir türlü affediliyor, diğerleri değişik şekilde affediliyor!

Şimdi, bakıyorsunuz, terörle mücadele eden polisler, 243 üncü maddeye göre beş yıl cezayla yargılanırken, hemen, dün, sekiz yıla çıkarılıyor; ama, teröre sebebiyet verenler de kolayca affedilebiliyor bu ülkede. Biraz önce arkadaşlar buradan listeyi okudular, ben bunu okumak istemiyorum; ama, bu konuda hassas olanlara şunu söylüyorum: Evet, affettiklerinize baktığınız zaman, cezalarını artırdıklarınız kimler, affettikleriniz kimler diye düşünün; ama, burada çifte standart da yapmak istemiyorum. Terörle mücadele edenlere gösterilen katı tutum, maalesef, teröre sebebiyet verenlere gösterilmiyor veya teröre sebebiyet verenlere gösterilen merhamet, maalesef, terörle mücadele edenlere gösterilmiyor. Ne yapılıyor? Terörle mücadele edenlerin cezasını artırdık diye, sanki ev ödevi hazırlıyoruz.

Sayın Başbakan Amerika’ya gidecek, işkence yapan polislerin cezalarını artırdık falan diyecek. Böyle şeyler olmaz; bunlarla kimseyi de kandıramazsınız. O zaman ne yapalım; Türkiye’de doğru dürüst bir hukuk reformu yapalım. Adalet geç işliyor, adalet, maalesef, tam ve eşit olarak işlemiyor, bunun reformunu yapalım; Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Hukuk reformu yapmadan, bu olmaz. Hukuk reformu yapmadığınız sürece, böyle, bölük pörçük programlarla sabahlara kadar oflar

puflarsınız burada -reform da böyle olmaz, yaptıklarıniz da reform değildir- ve böylece, zaman zaman bazılarını tutuklatırsınız, bazılarını da affetme lütfunu, bir zahmet gösterirsiniz.

Onun için diyoruz ki, Türkiye Cumhuriyetinin Meclisi ciddî bir müessesedir. Bu Mecliste, programlı, planlı şeyler konuşulması gerekirken, maalesef, bizler, gecenin bu saatinde, plandan, programdan uzak bir şekilde, bu kanun tasarısı yasalaşsın mı, yasalaşmasın mı; geri çekilsin mi, çekilmesin mi tartışmalarının olduğu bir ortamda, bütün milletvekillerini burada tutuyoruz.

Hangi vicdana hitap ediyoruz? Vatandaşın affetmediğini affediyoruz; ama, kutsal devlete karşı işlenen suçlarda da, maalesef, son derece hassasız. Bu konular, acaba, halkımızın vicdanında nasıldır? Bu konuda toplumsal barış, toplumsal uzlaşma ve toplumsal bir ihtiyaç var mıdır konusunu ve burada çifte standart uygulayanları da Türk halkının çok iyi değerlendireceğine inanıyor; hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çelik.

Söz sırası Fazilet Partisi Grubu adına, Erzurum Milletvekili Sayın Lütfü Esengün’de.

BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Sayın Başkanım, Siirt Milletvekili Ahmet Nurettin Aydın konuşacak.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Aydın.

FP GRUBU ADINA AHMET NURETTİN AYDIN (Siirt) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz 161 sıra sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 9 uncu maddesi üzerinde Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Muhterem milletvekilleri, öncelikle, 17 Ağustos 1999 Salı günü sabah saat 03.00’te, ülkemiz nüfusunun en yoğun bulunduğu Marmara Bölgesinde afete maruz kalan enkaz altında hayatlarını kaybedenlere Cenabı Hak’tan rahmet, yaralılara acil şifalar ve hayatta kalan eş ve çocuklarına da sabır, metanet ve inayet niyaz ediyorum.

Değerli milletvekilleri, tarih boyunca toplumlar, büyük musibetlerin, büyük hadiselerin arkasında bir toplumsal zihniyet değişikliğine gitmiş. Biz de ümit ve temenni ederdik ki, bu afetten, bu büyük musibetten ülkeyi hüzün ve eleme gark eden bu hadiseden sonra gerçek manada bir değişime, yeni bir anlayışa gidelim ve gönül isterdi ki, 57 nci cumhuriyet hükümetinin, cumhuriyetin 75 inci yılına mal etmeye çalıştığı, 75 inci yıla izafe edilen bu af yasa tasarısının gerçek manada bir af yasa tasarısı olmasını temenni ederdik.

Şimdi, ülkemizin uzun yıllardır gündemine oturmuş bir güneydoğu hadisesinde, hulûsi kalp ile söylüyorum, gerçekten haksızca, kişisel kin ve husumetlerle iftiraya uğramış, yardım ve yataklık etmekten cezaya mahkûm ve maruz kalmış çok geniş bir kitle var. 169 uncu maddeyi, bu af kapsamına almamakla, onbinler, hatta yüzbinlerce diyebileceğimiz geniş bir kitlenin bütün ümit ve hayallerini gerçekten kırdınız ve ümitsiz hale getirdiniz. 169 uncu madde, gerçekten, ülkeye getirilmek istenen barış, huzur ve sükun için bir temel madde idi. Gerçekten bir barış iklimi, bir barış ortamı getirilmek isteniyorsa -madem adı af- bu temel maddenin dikkate alınması lazımdı.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, 9 uncu madde gerekçesinin ikinci fıkrasında, aynen “bu kanun hükümlerinin, cezaları affedilen, çevrilen veya indirilenlere karşı işlemiş oldukları suçlardan dolayı mağdurların kişisel hak talebinde bulunmalarını önlemeyeceği de açıklığa kavuşturulmuştur” deniliyor.

Efendim, katili affedecekseniz, dışarı çıkacak; mağdurun bağrıyanık annesi veya eşi, mücrime karşı hakkını talep etmesini engelemez deniliyor. Yani, mağdur, hakkını talep edebilir. Yani, bu madde, sizce, mağdurla alay etmek değil midir?! Siz zalimi dışarı salacaksınız, sokakta elini kolunu sallayacak; mağdura da diyeceksiniz ki “sizin zalimden alacağınızı talep etmenize bir mani yoktur.” Bu, kesinlikle bir istihzadır; bir alay maddesidir. Gönül ister ki, böyle zalime destek çıkan, mazlumu daha da ezen bu hususlar ortadan kaldırılsın.

Buraya gelen bütün arkadaşların müştereken üzerinde durduğu bir husus; devlet, kendisine taalluk eden, kendisiyle alakalı suçları affedebilir, affetme yetkisine sahiptir; ama, kişiler arasındaki suçları af konusu fevkalade hassastır.

Bugün, Türkiye’de alışageldiğimiz manzaralar var; mahkeme salonlarında, mahkeme koridorlarında sık sık karşılaştığımız o kanlı manzaralar; inanıyorum ki, bu yasayla daha da yaygın hale gelecek ve sokaklara taşacaktır. Bunun için, bu 9 uncu maddenin ikinci fıkrasının, bence, mutlaka geri çekilmesi lazım.

Değerli milletvekilleri, gecenin bu saatinde bu af yasa tasarısının müzakerelerini izleyen mahkûmlar, inşallah, dışarı çıktıktan sonra, topluma mal olacak, toplumla kaynaşacak ve bir daha suç işlemeyecek; toplumun verimli birer şahsiyetleri olacaklarını temenni ediyor, bu vesileyle, saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Aydın.

Şimdi, söz sırası, Antalya Milletvekili Salih Çelen’de.

Sayın Salih Çelen, buyurun efendim.

Süreniz 5 dakika.

SALİH ÇELEN (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan kanun tasarısının 9 uncu maddesindeki hususla ilgili olmak üzere şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinizi, saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, kanun tasarısının 9 uncu maddesinde, suça konu eylemde kullanılan suç aletlerinin müsaderesi ile suçtan zarar görenlerin tazminat haklarının saklı tutulmasına ilişkin husus düzenlenmiştir. Bunun anlamı, suça konu eylemde kullanılan suç aletinin müsadere edilmesidir. Yani, diyelim ki, bir katil, tabancayla bir çocuğun babasını öldürüyor ve suçta kullandığı tabancayı, devlet müsadere ediyor; zor alım. Diğer anlamı, suçtan zarar gören, yani, ölen adamın çocuğu, yetim kalan çocuğun, şahsî dava açma hakkı, maddî ve manevî tazminat davası açma hakkıdır. Burada, yetim kalan çocuğun tazminat davası açma hakkı saklı bırakılmıştır. Bunun hiçbir anlamı olduğu kanaatinde değilim; hatta, ben, bu hükmün maddeye girmesinden yana dahi değilim. Bu maddede bu hüküm olmasa bile, zaten kişinin şahsî dava açma hakkı, maddî ve manevî tazminat davası açma hakkı vardır; çünkü, af, suçu değil cezayı ortadan kaldırıyor. Suç olduğu sürece de, kişi, özel olarak, maddî ve manevî tazminat davası açma hakkına sahiptir.

Diğer taraftan, peki, Türkiye’de, affa ihtiyaç var mıydı; bir af kanunun çıkarılmasına ihtiyaç var mıydı ya da toplumda af kanunu çıkarılması için gerekli ihtiyaç hasıl olmuş muydu; toplumda konuşulur olmuş muydu; sosyal ve toplumsal olarak böyle bir affa ihtiyaç var mıydı? Buna bir bakalım. Tarihe baktığımız takdirde, afla ilgili kanunlar, genelde, büyük toplumsal kargaşadan sonra, büyük olaylardan sonra, suçların ve suçluların karıştığı bir dönemde, hepsinin iç içe girdiği bir dönemde çıkarılmıştır. Bu, gelişmiş demokrasilerde böyledir. Nitekim, Fransa’da, 1789 Fransız İhtilalinden sonra af çıkarılmıştır; fakat, bu, demokrasi dışı ülkelerde böyle olmamaktadır. Diyelim ki, kral, eşinin doğum günü için af çıkarabilmekte ya da kendisinin evlilik yıldönümünde af çıkarabilmekte ya da güneşte yere düşmüş, sağ çıktım diye af çıkarmaktadır! Türkiye’de de, bu, böyle olmaktadır; her on yılda bir af çıkmaktadır. Dolayısıyla, suç ve suçlular artmakta, suç oranları artmaktadır. Cumhuriyetin 50 nci yılı nedeniyle af, cumhuriyetin 75 inci yılı nedeniyle af, cumhuriyetin 100 üncü yılı nedeniyle af çıkarıldığı takdirde, Türkiye’de, suçların önüne geçmek mümkün değildir. Şimdiden dahi, bütün suçlular 2023 yılında, yani, cumhuriyetin 100 üncü yılında af çıkacağını hesaplamaktadır. Antalya’nın kahvehanesinde de, Edirne’nin sokağında da, vatandaş, nasıl olsa af çıkacak diye suç işleme temayülü göstermektedir. Tabiî, bunların önüne geçmek için suçlulara af çıkarmak değil, suçun işlenme sebeplerini ortadan kaldırmak gerekmektedir.

Hepinize saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çelen.

Söz sırası, İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Ali Şahin’de.

Sayın Şahin?.. Yok.

Tokat Milletvekili Sayın Bekir Sobacı?.. Yok.

Samsun Milletvekili Sayın Musa Uzunkaya?..

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Konuşmayacağım Sayın Başkan.

BAŞKAN – Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş?..

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Konuşmayacağım Sayın Başkan.

BAŞKAN – Madde üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Madde üzerinde bir önerge var; ancak, önergeye geçmeden evvel, Sayın Yalman’ın sorusu var.

Buyurun Sayın Yalman.

LÜTFİ YALMAN (Konya) – Sayın Başkan, delaletinizle, Sayın Bakana kısa ve net bir soru soracağım, net bir cevap istiyorum.

Tasarının 8 inci maddesini kapsayan suçlar da dahil, 448 nci maddedeki kasten adam öldürme suçu, 264 üncü maddede silah kaçakçılığı yapan ve bu konuyla ilgili çete kuranlar, 313 üncü maddede cürüm işlemek için çete oluşturanların suçları mı toplumsal açıdan sizce daha tehlikeli, daha ağır bir suç? Yoksa, 312 nci maddedeki düşünce veya siyasî düşünce suçları mı daha ağır? Bir hukukçu olarak, şahsen, net cevabınızı istiyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Yalman.

ALİ GÜNAY (Hatay) – Maddeyle ne ilgisi var bu sorunun?

BAŞKAN – Efendim, takdir hakkı Sayın Bakanda.

Buyurun Sayın Bakan.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli üyeler; burada, maddeler üzerinde yapılan konuşmaları dinliyorsunuz, maddeler üzerinde sorulan soruları da dinliyorsunuz. Bunların ne ölçüde hakkın kötüye kullanılması olduğunu takdirlerinize sunuyorum. Bu sorunun bu maddeyle hiç ilgisi yok ve bu sorunun cevabı daha önce verildi. Neden, 312 nci maddenin, 3 üncü maddenin 1 nci bendi (a) alt bendine alındığı daha önce açıklandı; o nedenle, cevap vermeye gerek görmüyorum.

LÜTFİ YALMAN (Konya) – Sayın Bakan, niçin affedilmediğini sormuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Madde üzerinde bir önerge vardır; okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 161 sıra sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 9 uncu maddesinin birinci bendinin sonuna aşağıdaki hükmün eklenmesini arz ve teklif ederiz. 27.8.1999

Fethullah Erbaş Mustafa Kamalak Yahya Akman Van Kahramanmaraş Şanlıurfa Maliki Ejder Arvas Ali Güner Zülfükar İzol Van Iğdır Şanlıurfa

“Bu durumda nakliye araçları, işletene iade edilir.”

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANVEKİLİ TURHAN TAYAN (Bursa) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Hükümet katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılmıyoruz.

BAŞKAN – Önerge sahibi?..

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Gerekçe okunsun.

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum :

Gerekçe :

Doğu ve güneydoğuda işsizlik had safhadadır. İşsiz güçsüz durumda olan birçok insan çoluğuna çocuğuna harçlık verebilmek, evine bir ekmek götürebilmek için sınır ticaretine yönelmekte, zaman zaman da komşu ülkelerden ruhsatsız mazot getirmeye tevessül etmektedirler. Ancak, bunların araçları yakalandıkları zaman müsadere edilip satılmaktadır.

Görüşülmekte olan tasarı bir af tasarısı olduğuna göre, bu durumda olan insanların nakil araçlarının iade edilmesinin, affın mantığına uygun olacağı düşünülmektedir.

BAŞKAN – Komisyonun ve Hükümetin katılmadığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmemiştir efendim.

9 uncu maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

10 uncu maddeyi okutuyorum:

Adlî sicil kayıtları

MADDE 10. — Genel afla tamamen ortadan kalkan mahkûmiyet hükümlerine ait sicil kayıtları adlî sicilden çıkarılır. Aynı nitelikteki cezalara ait işlerden sicil tesis edilmemiş olanlar için sicil kaydı tesis edilmez.

Bu maddede öngörülen işlemlerin uygulanmasına ilişkin hususlar, Adalet Bakanlığınca bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içinde çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

BAŞKAN – 10 uncu madde üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Trabzon Milletvekili Sayın Ali Naci Tuncer?.. Yok.

Fazilet Partisi Grubu adına, Bursa Milletvekili Sayın Mehmet Altan Karapaşaoğlu; buyurun efendim.

FP GRUBU ADINA MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Bursa) – Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; görüşülmekte olan 161 sıra sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının adlî sicil kayıtlarıyla ilgili 10 uncu maddesi hakkında Grubum adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, değerli milletvekilleri, hazırlanmış olan bu yasa tasarısında, affa uğrayan suçluların, bundan önce işlemiş oldukları suçlarıyla ilgili olarak sicillerinin tertemiz edilmesi bahis konusu.

Değerli arkadaşlar, biz, bu af yasa tasarısına, şu ana kadar, gerek partilerimiz adına gerek şahıslarımız adına, kendi açımızdan baktık. Şu anda, toplumda makes bulmamış olan, tasvip bulmamış olan bu yasa tasarısıyla ilgili olarak, bir de vatandaşın görüşünü size iletmek istiyorum. Almış olduğumuz yüzlerce fakstan bir tanesini, sicille ilgili olduğu için, size aynen iletmek istiyorum. Bakınız, vatandaşımız, başından geçen bir olayla ilgili olarak kronolojik bir döküm yapmış okuyorum:

“Tarih 1989. Bostancı’da karım ve çocuklarımla biraz dolaşıp eve dönüyorduk, saat 23.00 civarı, evin kapısında üç dört adam var ve apartmanın kapısını pisliyorlar. “Ne yapıyorsunuz” diye sordum, ailemin yanında öldüresiye dövdüler, hastanelik ettiler. Plakadan buldurup, Kadıköy Adliyesine dava açtık. Eve gelip tehdit ettiler, çocuklarımızı korkuttular; karımla konuştuk, daha fazla bela almayalım dedik, şahitlik etmedik; serseriler de ceza almadı. Ben, çoluk çocuğun önünde yediğim dayakla kaldım.

Yıl 1993. Aradan dört yıl geçti, bu serserileri gazetelerde tekrar gördüm. Kaçakçılık yaparken yakalanmışlar. Takip ettim; iki yıl yattılar -infaz yasası böyleymiş- bilahara serbest bırakıldılar.

Yıl 1998. Yani, üç yıl sonra gazetelerde manşet; yine aynı serserile, bu sefer pusu kurup 2 kişiyi öldürmüşler. En son, mahkemeleri devam ediyordu. Bunların sabıkaları 3 tane değil, en az 20’den fazla sabıkaları varmış. Yani, bu adamlar suç makinesi. Hadi, ben çoluk çocuğumun önünde dövülüp atlattım; ama, böyle serserilerden yüzlerce var Türkiye’de.

Siz, af çıkarmakla ne yapmaya çalışıyorsunuz? Vatandaş böyle konuya sempatik bakmıyor. Neyi savunuyorsunuz; katili, hırsızı, sapığı, ırz düşmanını mı? Bunlara mı şefkat göstereceksiniz? Bunlar kazayla suç işleyen varlıklar değil; adamın mesleği bu, özel planlıyor, senaryo hazırlıyor, gidip öldürüyor, yaralıyor, pişman falan da olmuyor. Siz bu adamları başımıza bela edin, sonra da halkımızdan sağduyu bekleyin.”

Bu vatandaşımız, işte, sicilini tertemiz etmek istediğimiz, buna benzer, yüzlerce, binlerce suçluyla ilgili düşüncelerini size bu şekilde intikal ettiriyor.

Değerli arkadaşlar, bu kanunda, af kapsamı içine giren unsurlar milletimizi tatmin etmedi, milletin vicdanında makes bulmadı.

Ben, faksla gelen bir başka mektuptan da size bahsetmek istiyorum. Bu da, iktidarın bir kanadı olan bir partinin, bir ildeki en üst kademedeki yöneticilerinden geliyor. Gerekirse, isim ve adresini de veririz. Bakın ne diyor:

“Hükümetlerin ve Parlamentonun görevi, yargıya sorun üreten; gelir dağılımındaki dengesizliği ortadan kaldıracak, işsizliği azaltacak, enflasyonu indirecek, kamu kaynaklarının, popülist politikacılar elinde israf edilmesini önleyecek, beytülmalı talan edenlere fırsat vermeyecek yasaları çıkarmak ve tedbirleri almaktır.

Bunların gerçekleşebilmesi için ise, çalışmayan, işlemeyen, üretmeyen, katı merkeziyetçi-bürokratik idare sisteminin, süratle, ademi merkeziyetçi bir yapıya; devleti istihdam kapısı yapan ve işletmeci durumuna sokan mevcut ekonomik sistemin, “kalkınma, devletin değil, milletin işidir” fikrini benimseyen ve bireyin teşebbüs gücünü harekete geçiren liberal demokratik bir sisteme; halkı dışlayan, çıkar gruplarına hizmet eden bugünkü oligarşik siyasal sistemin, katılımcı, gerçek anlamda demokratik bir siyasal yapıya dönüştürülmesi gerekir.

Bütün bu meseleler dururken, hiçbir toplumsal talep olmadığı halde -bakın, bu cümleyi tekrar okuyorum; hiçbir toplumsal talep olmadığı halde- gündeme alınmaya çalışılan ve gündeme alınmış bulunan af konusu, Türkiye’nin, güncel ya da strüktürel hiçbir acil sorununa çözüm olmayacağı gibi, devlete ve adalete olan güveni büsbütün zaafa uğratacaktır; hele de, düşünce suçu diye ihdas edilen suçları kapsamayan bir af olunca...

Suç işleyenleri affederken, suç işlemeyenleri, âdeta cezalandırıyorsunuz. Ayrıca, bu tarz düzenlenen affın iç barışa katkıda bulunacağını iddia edenler, vatandaşın, kendi hukukunu kendisinin araması yoluna gidebileceğini ve bu durumun, kamu düzeni açısından ne derece tehlike oluşturabileceğini hesaba katmalıdırlar.

Hangi boyutta olursa olsun, af kanununun kamu vicdanını rahatsız edeceğini hatırlatmak istiyor, saygılar sunuyorum.”

Değerli arkadaşlar, bakın, size, halkımızın iki kanadından; bir vatandaşımızından, bir de toplumda yöneticilik konumunda olan, toplumun nabzını tutan bir partinin üst kademe yöneticilerinden aldığım iki faksı, içinden seçtiğim iki faksı -ki, bunlar yüzlercedir- size intikal ettirdim.

Değerli arkadaşlar, bu yasa tasarısı, toplumda tasvip görmemiştir, toplumda olumlu karşılanmamıştır. Bu af yasasıyla topluma huzur gelmeyecektir. Bu af yasasıyla, toplumda, Parlamentoya karşı -bilhassa Parlamentoya ve milletvekillerine karşı- birtakım güvensizlik ve itimatsızlık havası gelecektir. Elbet, biz, sahaya dağıldığımız zaman, toplumumuza, kamuoyumuza, bunu, detaylarıyla anlatacağız; ama, inanın, çok samimî söylüyorum, gerçek anlamda bir hukuk devletinin, hukukun üstünlüğü anlayışına hâkim bir devletin bir düzenleme yapmasını, evvela, Türkiye’de düşüncenin özgürce ifade edilebileceğinin garanti altına alınmasını ve ondan sonra da, Türkiye’de, bir toplumsal barışı gündeme getirecek, acıları ve ıstırabı bitirecek bir düzenlemenin yapılmasını canı gönülden arzu ederdik ve öyle zannediyorum ki, bütün arkadaşlarımızla birlikte, bu konuda, biz de destekçi olmaya gayret ederdik; ama, toplumun çeşitli kesimlerinde ve toplumun çeşitli fikir platformlarında, eşitsizliği, haksızlığı gündeme getiren bu yasa tasarısına sahip çıkmamız, bu yasa tasarısını desteklememiz, bizden beklenmemelidir; ama, bir tek tesellimiz var; o tesellimiz de şudur: Bu kadar olumsuz şartları affetme cesaretini gösterenler, herhalde, çok haklı olarak, düşünce özgürlüğünün önünü de açacaklardır diye düşünüyoruz ve değerli Parlamentomuza saygılarımızı sunuyoruz.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Söz sırası, şahsı adına, Erzurum Milletvekili Sayın Fahrettin Kukaracı’da.

Buyurun efendim.

FAHRETTİN KUKARACI (Erzurum) – Değerli milletvekilleri, görüşülmekte olan Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 10 uncu maddesi üzerinde, şahsım adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlarım.

Af konusunda, hukukçular mutabık kalmış değillerdir. Bir kısmı, affın, adalet duygusunu zedelediği ve yargı mekanizmasına olan güveni sarstığı kanaatini ortaya koyarak; mutedil, fakat muhakkak olan bir cezanın, ağır, fakat kurtulmak ümidini veren bir cezadan daha tesirli olduğunu ve affın, suçun cezasız kalma ümidini artırarak yeni suçların işlenmesine sebep teşkil edeceğini, ceza adaletinin vakarına ve gayesine zarar vereceğini savunurken, diğer bir kısmı ise, şu üç gerekçeyle affın lüzumuna işaret etmektedirler :

Birincisi, genel ve soyut olarak çıkarılan kanunlarda, kanun koyucunun öngörmediği veya öngörülenden daha şiddetli sonuçlar doğurabileceği muhtemel ve mümkündür; afla, bu sonuç giderilmiş olacaktır.

İkincisi, adalet teşkilatı ne kadar mükemmel olursa olsun, adlî hataların olduğu bir gerçektir; bunun izalesi de afla mümkün olacaktır.

Üçüncüsü ve de en önemlisi, bir cemiyette, geçmiş ihtilafların artık unutulması, yeni ve sakin bir sosyal hayatın başlaması, kin duygusunun kökleşmesine mâni olunması düşüncesiyle affın çıkarılabileceği savunulmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, affın lüzumuna inanan hukukçuların görüşüne itibar etmiş olacak ki, bugüne kadar, tam 45 af kanunu çıkarmış bulunmaktadır. Yani, Türkiye’de, ortalama iki yılda bir af çıkarılmıştır.

Biz, acaba, neden, insanları kitleler halinde cezalandırmakta, sonra da affetmekteyiz? Öncelikle, bu sorunun cevabını bulduğumuz zaman, belki, bu kadar sıklıkla af kanunu çıkarma durumundan kurtulabiliriz.

Sayın milletvekilleri, yukarıda arz ettiğimiz gibi, teoride denir ki, af çıkarmanın nedeni; önemli toplumsal ve siyasal çalkantılar esnasında, siyasî nedenlerle insanlar cezalandırılırlar; normalleşmenin sağlanması, barış ve huzurun tesisi açısından, insanlar için beyaz bir sayfa açılır... Türkiye Cumhuriyeti, özellikle, kurulduğu yıllar itibariyle, elbette, çok büyük çalkantılar yaşamıştır. Bu yıllarda, Türkiye Cumhuriyetinin af çıkarmasının bir mantığı vardır; ancak, sık aralıklarla, hâlâ, af çıkarmaya devam etmekteyiz. Bunun anlamı gayet açıktır; demek ki, Türkiye, hâlâ normalleşmiş değildir; toplum ve siyasal yaşamdaki çalkantılar dinmiş değildir; dahası, devlet-millet kaynaşması sağlanamamış, demokratik hukuk nizamı, bütün kurum ve kurallarıyla işlerlik kazanamamıştır. Öyle anlaşılıyor ki, kanunların ve yargı sisteminin adalet dağıtmaktan uzak olduğuna inanan devletimiz, sık sık af yasaları çıkararak, toplum vicdanını kanatmakta olan bu durumu, bir şekilde tedavi etmeye çalışmaktadır.

Öyleyse, devlet-millet kaynaşmasını sağlamadan, toplum ve siyasette normalleşmeyi gerçekleştirmeden, bütün kurumların ve fertlerin mutmain olacakları demokratik hukuk nizamını kurmadan, sadece af çıkarmakla, ne memleket meseleleri halledilebilir ne de toplumsal barış ve huzur sağlanabilir. Hatta, böylesi, sıklıkla çıkarılan af kanunları, toplumdaki adalet duygularını iyice zayıflatmak ve yargı sistemini de iyiden iyiye işlemez hale getirmek gibi önemli mahzurları da beraberinde getirebilir.

Türkiye, artık, neden bu kadar çok suçlu ürettiğini, neden onları affetme gereğiyle karşı karşıya kaldığını düşünmelidir. Bunu düşündüğünde, kusurun büyük bir kısmının kendinde olduğunu görecektir. Genel gerekçe incelendiğinde, “ekonomik ve sosyal yapının yozlaşması, adaletsiz gelir dağılımının yol açtığı yoksulluk...”

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

FAHRETTİN KUKARACI (Devamla) – Sayın Başkan, 1 dakika istirham ediyorum...

BAŞKAN – Ben, bitireceğinizi ümit ettim, bekliyordum efendim; toparlar mısınız lütfen.

FAHRETTİN KUKARACI (Devamla) – “...yüksek orandaki işsizlik, suçların artmasında başlıca etken olmuştur” denilmektedir. Bu, bir itiraftır ve ülke insanının suç işlemesinde en büyük etkenin uygulanan politikalar olduğunun beyanıdır.

Netice olarak, getirilmekte olan af yasası, toplumun beklentilerine cevap vermekten uzak, adalet ve hakkaniyete aykırı, eşitlik prensibini dikkate almak yerine, siyasî pazarlıklar sonucu hazırlanan bir tasarıdır. Bu tasarı, ne içeridekileri tatmin edecek ne de dışarıdakiler memnun kalacaktır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

FAHRETTİN KUKARACI (Devamla) – Düşüncem odur ki, hükümet, yenilerine yer açmak için hapishanelerimizi boşaltmak istemektedir; toplumsal barış söylemleri ise, sadece sözde kalmaktadır.

Hepinize saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Şahsı adına, İstanbul Milletvekil Sayın Mehmet Ali Şahin?..

Tokat Milletvekili Sayın Bekir Sobacı?..

Samsun Milletvekili Sayın Musa Uzunkaya?...

Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş?..

Teşekkür ederim efendim.

10 uncu madde üzerinde önerge yok.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Karar yetersayısının aranılmasını istiyoruz.

BAŞKAN – 10 uncu maddeyi, karar yetersayısı arayarak oylarınıza sunuyorum : Kabul edenler...Kabul etmeyenler...Kabul edilmiştir efendim.

11 inci maddeyi okutuyorum :

Salıverilme işleri ve sonuçları

MADDE 11. — 1. Bu Kanun hükümlerinden faydalanan tutuklu ve hükümlülerin salıverilme işleri, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yirmi gün içinde tamamlanır. Henüz salıverilme şartları mevcut olmayanlar, bu şartların oluştuğu tarihte salıverilirler.

2. 3713 sayılı Terörle Mücedele Kanununun geçici 1 inci maddesinin (a) ve (b) bentleri, aynı neviden verilen cezalar, bunların sayısı ne olursa olsun tek bir ceza gibi infaz edilecek şekilde uygulanır.

3. Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce şartla salıverilenler ile bu Kanunun hükümlerinden faydalanarak salıverilenler, salıverilme tarihinden itibaren üç yıl içinde iyi hâl gösterdikleri takdirde, Türk Ceza Kanununun 121 ve 122 nci maddeleri gereğince memnu haklarının iadesini talep edebilirler.

BAŞKAN – 11 inci madde üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına...

TURHAN GÜVEN (İçel) – Vazgeçtik; gereği kalmadı efendim.

BAŞKAN – Fazilet Partisi Grubu adına da vazgeçmişler; yok...

İSMAİL KAHRAMAN (İstanbul) – Sayın Başkan, Fazilet Partisi Grubu adına, Rize Milletvekili Sayın Mehmet Bekâroğlu konuşacak.

BAŞKAN – Kimse vermemiş efendim; lütfen, yazıp, gönderin.

Buyurun Sayın Bekâroğlu.

FP GRUBU ADINA MEHMET BEKÂROĞLU (Rize) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz Af Kanunu Tasarısının, “salıverilme işleri ve sonuçları” hakkındaki 11 inci maddesi üzerinde, Fazilet Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz aldım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, aslında, çıkarmakta olduğumuz af kanununun ne sonuçlar doğuracağı üzerinde herhangi bir çalışma ve araştırmanın yapıldığını düşünmüyorum.

Af söz konusu olunca, demek ki, daha evvel suç işleyenler var. Suç işlendiğinde de, taraflar var; yani, suç işleyen var, suça muhatap olanlar, zarar görenler var. Bu suç, bireyden bireye olabileceği gibi, birey ile kurum arasında da olabilir. Her iki durumda da toplum etkilenmektedir. Bir de üst kurum var; devlet.

Şimdi, devlet, Af Kanunu Tasarısında olduğu gibi, bu suçları; yani, bireyin bireye vermiş olduğu zararı ya da bireyin kuruma vermiş olduğu zararı affetmek için bir kanun tasarısı hazırlamıştır ve karşımıza çıkmıştır.

Değerli milletvekilleri, afta, zarar görenin tasarrufu söz konusu olmalıdır. Eğer, bir birey, bir başka bireye zarar vermişse, bunu, ancak, zarar gören birey affedebilir. Hal böyleyken, şu anda karşımızda bulunan ve kanunlaşmakta olan tasarıda, devlet, kendisine yöneltilmiş, yani, bu üst kuruma yöneltilmiş suçları affetmiyor, af kapsamının dışında tutuyor; ama, bireylere yöneltilmiş suçları affediyor.

Eğer, aftan kasıt toplumsal barışsa, yapacağınız iş, eğer, bu kanun tasarısı bu şekilde çıkacak olursa, bu, asla, kamu vicdanı tarafından kabul edilmeyecektir; çünkü, burada, mağdur olan insanlara asla bir soru sorulmamaktadır, onların affedip etmedikleri sorulmamaktadır.

Siz, devlete karşı işlenmiş suçları af kapsamı dışında tutuyorsunuz; ama, bireye karşı işlenmiş suçları affediyorsunuz, üstelik, o bireyden hiçbir şey sormadan...

Siz, düşünceyi suç sayıyorsunuz, onu devlete karşı işlenmiş suç sayıyorsunuz ve affetmiyorsunuz; ama, 313 üncü maddeye göre hüküm giyen, çete kurup, bireye, topluma ve devlete zarar veren insanları affediyorsunuz... Bunun, toplumsal barışla ne ilişkisi olabilir? Bunun, kamu vicdanıyla ne ilişkisi olabilir?

Değerli milletvekilleri, siz, düşünceyi suç kabul ediyorsunuz. (MHP sıralarından “etmiyoruz” sesi)

Evet, siz, düşünceyi suç kabul ediyorsunuz, bu suçu devlete karşı işlenmiş kabul ediyorsunuz, af kapsamı dışında tutuyorsunuz; ama, işkenceyi ve işkencecileri affediyorsunuz... Evet, öyledir.

Değerli milletvekilleri, bu ülke Susurluk diye bir olay yaşadı; aylarca konuştuk... Susurluk’ta ciddî şeyler ortaya çıktı; ama, bu af kanunuyla, siz, Susurluk’un üzerini örtüyorsunuz. Peki, Susurluk neydi? Susurluk’ta bazı insanlar bir araya geliyorlardı, kendilerini kutsal görüyorlardı; çünkü, kutsal devletle işbirliği içinde olduklarını iddia ediyorlardı ve bireye, topluma ve o kutsal saydığımız devlete zarar veriyorlardı. İşte, bu af kanunuyla o insanları affediyorsunuz; ama, düşünen, düşüncesini söyleyen insanları affetmiyorsunuz.

“Anayasaya uygunluk” diyorsunuz... Belki de doğrudur; düşünce suçunu affetmek Anayasaya aykırıdır. İyi; öyleyse, gelin, Anayasanın o maddesini değiştirelim. DGM’lerle ilgili, tahkimle ilgili maddeleri değiştirdik; o halde, bu maddeleri de değiştirelim. Burada niyet önemli tabiî... Böyle bir şey düşünmüyorsunuz.

Değerli milletvekilleri, eğer, ille de af gündeme gelecekse, af yapılacaksa, o zaman, tekrar, taraflara dönüp bir tahlil yapmak gerekir; bu affın sonuçları ne olacak, affın tarafları ne olacak? Siz, bir ülkede af sözü ederseniz, bir defa, cezaevinde bulunan insanlar ve onların yakınları ayağa kalkarlar; onları durduramazsınız. Gerçekten, o insanlar büyük bir beklenti içindedirler ve bu affı bir an evvel çıkarmazsanız, gerçekten, hayal kırıklığına uğrarlar. Bir seneden beri, bu ülkede, bu insanlara, bu ıstırap çektirilmektedir; ancak, af kanununu düşünürken, bunun taraflarını, gerçek mağdurlarını da düşünmek durumundasınız. Cezaevinde bulunan insanların ve onların yakınlarının psikolojisi iyi değil, kabul ediyoruz; peki, mağdurlar ne oluyor?.. Siz, mağdurları düşünüyor musunuz?.. İki aylık evliyken kocası öldürülen kadını, yetim kalan çocuğu düşünüyor musunuz? Babasız büyüyen ve babasının niçin öldürüldüğünü bilemeyen, 15 yaşından sonra öğrenen çocuğun ruhsal gelişiminin ne olacağını, babasının katillerini affedenlere bu çocuğun nasıl bakacağını, böyle bir devletle ilgili ne düşüneceğini, o kutsal devletle ilgili ne düşüneceğini biliyor musunuz? Bu konuyla ilgili bir tahlil yapan var mı? Bu kanun tasarısını hazırlayan bürokratlar ve bunu buraya indiren siyasî irade, bu konuyla ilgili herhangi bir araştırma yapmış mıdır? Elbette, siyasî bir bedel alıyorsunuz; bu kanun tasarısını kanunlaştıran hükümet ortakları, partiler, elbette, bunların siyasî bedelini ödeyeceklerdir; ancak, yine de, bu arkadaşlarımızın, bu milletvekili arkadaşlarımızın, bu çocukla ilgili, bu kadının psikolojisiyle ilgili, bunun bireylere bakmasıyla ilgili, bu insanın devlete ve kurumlara bakmasıyla ilgili, onlarla ilgili düşünceleri konusunda, gerçekten bir araştırma yapmasını, vicdanınıza elinizi koyup düşünmenizi istiyorum.

NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Vicdan ele konulmaz!..

MEHMET BEKÂROĞLU (Devamla) – Değerli milletvekilleri, kulislerde tespit etmiş olduğum bir konuyu daha gündeme getireyim; burada, birkaç cümleyle söyleyeyim: Grupları dolaşıyorum, arkadaşlarla görüşüyorum; bu af kanununa, daha evvelki kanunlarda olduğu gibi, birçok insan, birçok milletvekili karşı çıkıyor. Şu maddelerin girmemesi gerektiğini söylüyor: 313’ün girmemesi gerektiğini söylüyor, 240 ‘ın girmemesi gerektiğini söylüyor. Peki, bütün bunları buraya kim getiriyor?.. Nasıl oluyor da milletvekili arkadaşlarımız kulislerde başka şekilde düşünüyor ve bunu ifade ediyorlar da, buraya getirilip “Kabul edenler... Etmeyenler” denildiğinde; kabul edilmiştir deyip, el kaldırıyorlar?.. Bu da, gerçekten, merak konusudur.

Değerli milletvekilleri, bu affı hazırlayanlar, gerçekten, bu suçlardan zarar gören insanların durumunu hiçbir şekilde dikkate almamışlardır. Hiç kimse affın bireysel sonuçlarıyla ilgili bir araştırma yapmamıştır. Nitekim, bu kanun tasarısının gerekçelerinde de böyle fazla bir şey göremiyoruz.

Değerli milletvekilleri, gecenin bu saatinde fazla zamanınızı almayayım; ama, bir tespitimi yapıp, konuşmamı bitiriyorum. Bu hükümet, yeni oluşan 21 inci Dönem Parlamentoyla ilgili ümitlerin, beklentilerin tamamını ilk üç ayda bitirmiştir. Çünkü, bu hükümet, ilk ikibuçuk, üç ayda bu Meclise getirmiş olduğu kanunların ve yapmış olduğu uygulamaların hiçbirinde toplumun beklentilerini yerine getirmemiştir. Bu hükümet, ilk üç ayda yaptıklarıyla, bu milletin, bu Parlametodan beklediklerini yerine getirmemiştir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET BEKÂROĞLU ( Devamla) – Bu millet, bu Parlametodan, bu Parlamentonun bir Kurucu Meclis gibi çalışacağını, ülkemizi 21 inci Yüzyıla hazırlayacak demokratik düzenlemeleri yapacağını ve ondan sonra en kısa zamanda seçim kararı alıp, gerçekten, milleti temsil edecek bir Parlamentoyu oluşturacağını ve ülkeyi 21 inci Yüzyıla taşıyacağını bekliyordu; ama, maalesef, bu olmadı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET BEKÂROĞLU (Devamla) – Hepinizi saygıyla selamlıyorum.(FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Son sözlerinizin maddeyle hiçbir ilgisi yok.

Şahsı adına, Eskişehir Milletvekili Sadri Yıldırım?.. Yok.

Kayseri Milletvekili Sayın Abdullah Gül; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

ABDULLAH GÜL (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; bu madde üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

1974 yılından bu yana yirmibeş yıl geçti, Meclis yeni bir af yasası çıkarıyor. Yirmibeş sene önce yine Sayın Ecevit Başbakandı, yirmibeş sene sonra yine bu hükümetin de Başbakanı olarak Sayın Ecevit Hükümeti bu affı çıkarmaktadır.

Gönül isterdi ki, bu, çok büyük bir uzlaşma içerisinde çıksın; iktidarın, muhalefetin, Türkiye Büyük Millet Meclisindeki bütün partilerin iştirakiyle, alkışları arasında çıksın. Yapılan görüşmeler neticesinde böyle bir uzlaşmanın sağlanamadığını üzülerek görmüş bulunuyorum. Böyle bir şey olsaydı, bunun kredisi, şüphesiz ki sayın hükümete ve onu meydana getiren değerli iktidar partilerine ait olacaktı.

Değerli arkadaşlar, Sayın Bakanın komisyonlarda verdiği bilgiye göre, bu tasarıyla, Türkiye’deki 70 bine yakın mahkûmun 26 bini genel af, 30 bine yakını da özel af kapsamı içerisinde olup, bu aftan faydalanacaktır. Genel af, oniki yıl ve daha az hükmedilmiş bulunan cezaları kapsamakta, bu çeşit suçlar ve cezalar bütün hüküm ve sonuçlarıyla ortadan kalkmaktadır. Özel afta da, bildiğiniz gibi, indirimler söz konusudur.

Şüphesiz ki, bu, şartlı bir af yasasıdır; eğer, birisi, üç yıl içerisinde suç işlerse, işlediği suçun cezasını çekeceği gibi, çekmediği cezası da buna eklenecektir. Bununla şuna gelmek istiyorum. Amaç nedir burada? Amaç, suç işlemiş insanları ıslah edilmiş olarak topluma kazandırmaktır. 11 inci maddeye baktığımızda, bu amacın gerçekleşmesi zordur. 11 inci maddenin 3 üncü bendinde “bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihden önce şartla salıverilenler ile bu Kanunun hükümlerinden faydalanarak salıverilenler, salıverilme tarihinden itibaren üç yıl içinde iyi hal gösterdikleri takdirde, Türk Ceza Kanununun 121 ve 122 nci maddeleri gereğince memnu haklarının iadesini talep edebilirler” deniliyor. Burada bir değişiklik yapılması gerektiğine inanıyorum.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; muhalefet partisi olarak bu konunun üzerinde önemle duruyoruz. Önemle üzerinde durduğumuz bir iki maddeden birisi budur.

Burada, verilen önergelere eğer katılırsanız, bu Af Yasasının, burada, bizim de katkımızla çıkacağını açıklamak isterim.

Çünkü, siz, insanların asıl suçunu affediyorsunuz, ondan sonra bunları birdenbire topluma mal etmek istiyorsunuz. Bu üç senelik bekleme süresi buna manidir. Siz, onun asıl suçunu affettikten sonra, biz, onun, ortada üç sene dolaşmasını istemeyiz; yeni bir suç işlesin, ortada dolaşsın, ortada ne yapacağını bilmez bir halde bulunsun talebi var burada zımnen; ama, tam tersi olabilir, adamın asıl suçunu affetmişsiniz, o zaman bırakın, bu adam hemen işe girecekse girsin, bir yere dönecekse dönsün, memnu haklarını alsın ve iyi niyetini bu şekilde göstersin.

Aslında, Anayasa Komisyonunda bu konu görüşülürken iktidar partilerinin değerli mensupları, Milliyetçi Hareket Partisinden, Demokratik Sol Partiden ve Anavatan Partisinden arkadaşlarımız, verdikleri bir önergeyle bunu daha da ileri götürmüşler ve burada değişiklik olarak aynen şunu söylemişlerdir: “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce şartla salıverilenler ile bu Kanunun hükümlerinden faydalanarak salıverilenler, salıverilme tarihinden itibaren iyi hal gösterdikleri takdirde, Türk Ceza Kanununun 121 ve 122 nci maddelerinde tanzim olunan memnu hakları hiçbir talebe gerek kalmaksızın iade olunur” denmektedir ve bu, Anayasa Komisyonunda kabul edilmiştir.

Dolayısıyla, bu yönde verilecek önergeler vardır. Eğer, ille de bir zaman olsun deniyorsa, bu, altı ay da olabilir, üç senelik süre burada fuzulidir. Bu madde, affın amacına da uygun değildir.

Bunu, eğer, sayın iktidar mensupları kabul ederlerse, burada bir uzlaşma olursa, bundan, bizler de memnun olacağız. Bununla, amaca daha uygun bir hale getirileceği burada açıkça belli olacaktır.

Hepinize saygılar sunarım. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Gül.

Söz sırası İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Ali Şahin’de.

MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) – Vazgeçtim Sayın Başkan.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Bekir Sobacı?.. Yok.

Sayın Musa Uzunkaya?.. Yok.

Sayın Fethullah Erbaş?.. Yok.

Sayın Orhan Bıçakçıoğlu?

ORHAN BIÇAKÇIOĞLU (Trabzon) – Vazgeçtim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Madde üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Sayın Göksu’nun suali vardır; buyurun efendim.

MAHMUT GÖKSU (Adıyaman) – Sayın Başkan, delaletinizle aşağıdaki suallerimin Sayın Bakan tarafından cevaplandırılmasını arz ederim.

Sayın Bakan, bu tasarıyla katiller özgür, düşünenler ise mahkûm bırakılacak. Bu maddeyle de yirmi gün sonra katiller salıverilecek, düşünenler ise mahkûm olmaya devam edecek. Düşünce adamını hapse atmanızın amacı nedir? Bu tuhaf girişimin arkasında kimler vardır?

Diğer bir iddianız var “bu af toplumsal barışı sağlamak içindir” diyorsunuz. Toplumsal barış istenmediği, affın ayırımcılığından bellidir. Sizleri, yani hükümeti saran bu af histerisinin sebebi nedir? Yaşanan deprem felaketiyle tek yumruk olan Türk Milletine bu ayırımcılığı reva görmenizi nasıl izah edebilirsiniz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Göksu, maddeyle ilgili olmadığı için, bu suali Sayın Bakana iletmiyorum. (MHP, DSP ve ANAP sıralarından alkışlar)

Sayın milletvekilleri, İçtüzüğe göre maddenin her fıkrası için dörtten fazla önerge verilemez. Görüşmekte olduğumuz maddenin üçüncü fıkrası için sekiz önerge verilmiştir. İçtüzüğün 87 nci maddesi uyarında sadece dördünü işleme alacağım.

Önergeleri okutuyorum efendim.

Buyurun.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 11 inci maddesinin (3) no’lu fıkrasına aşağıdaki hükmün eklenmesini arz ve teklif ederiz. 27.8.1999

“23.4.1999 tarihinden önce kasıtlı bir cürümden dolayı kısa süreli hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkûm olup da, şartla salıverme kararı geri alınanlara bu Kanunun yürürlüğe girmesiyle şartla salıverme hakları iade edilir.”

İsmail Alptekin Süleyman Arif Emre Nazlı Ilıcak Bolu İstanbul İstanbul Ramazan Toprak Yahya Akman Bülent Arınç Aksaray Şanlıurfa Manisa

Dengir Fırat Mustafa Kamalak Adıyaman Kahramanmaraş

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 161 sıra sayılı Kanun Tasarısının 11 inci maddesinin 3 üncü bendinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve talep ederiz.

Dengir Fırat Yahya Akman İsmail Alptekin Adıyaman Şanlıurfa Bolu Süleyman Arif Emre Ramazan Toprak Bülent Arınç İstanbul Aksaray Manisa

Nazlı Ilıcak Şeref Malkoç

İstanbul Trabzon

Öneri :

Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce şartla salıverilenler şartla salıverilme tarihinden itibaren üç ay içinde, bu Kanun hükümlerinden faydalanarak salıverilenler ise salıverilme tarihinden itibaren bir yıl içinde kötü hal göstermedikleri takdirde, TCK’nın 121 ve 122 nci maddeleri gereğince memnu haklarının iadesini talep edebilirler.

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 11 inci maddesinin (3) no’lu bendinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

3) Bu Kanun yürürlüğe girdiği tarihten önce şartla salıverilenler ile bu Kanun hükümlerinden faydalanarak salıverilenlere, salıverilme tarihinden itibaren Türk Ceza Kanununun 121 ve 122 inci maddeleri gereğince memnu hakları iade edilir.

Mehmet Ali Şahin Bülent Arınç Dengir Fırat İstanbul Manisa Adıyaman Mustafa Kamalak Yahya Akman Ramazan Toprak Kahramanmaraş Şanlıurfa Aksaray Nazlı Ilıcak İstanbul

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, bu son önerge maddeye en aykırı önergedir; okutup, işleme koyacağım:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Af Yasa Tasarısının 11 inci maddesinin (3) no’lu fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.

Yasin Hatiboğlu Mehmet Ali Şahin Şeref Malkoç

Çorum İstanbul Trabzon

İsmail Alptekin Süleyman Arif Emre Bülent Arınç

Bolu İstanbul Manisa

3) Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce haklarında mahkemelerce verilmiş yasaklılık kararı bulunanların, yürürlük tarihiyle birlikte yasaklılıkları kaldırılır; şartla salıverilenler ve bu Kanun hükümlerinden faydalanarak salıverilenlere, salıverilme tarihinden itibaren Türk Ceza Kanununun 121 ve 122 nci maddeleri gereğince memnu hakları iade edilir.

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu efendim?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılmıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Önerge sahibi, gerekçeyi mi okuyalım, konuşacak mısınız efendim?

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Efendim, izin verirseniz Komisyon ve Hükümet katılmadığına göre, ben gerekçemi izah edeyim.

BAŞKAN – Buyurun efendim.

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; iki gündür bir tasarı üzerinde çalışıyoruz, daha bunun arkasında başka tasarılar da var. Önergemi arz ve takdim ettim...(DSP sıralarından “bu saatte de çekilmez ki bunlar” sesleri)

Efendim, günlerdir çektiriyorsunuz, sizin bize çektirdiğinizi Allah size çektirmesin. (DSP sıralarından “Amin” sesleri) Aramızdaki fark bu işte, görüyorsunuz...

Değerli milletvekilleri, bu teklifimiz, hiç olmazsa, af kanunu tasarısının ayıplarını kısmen ortadan kaldırabilecektir. Bu konuda desteklerinizi bekliyoruz. Doğrusu, ya biz meramımızı anlatamıyoruz ya da arkadaşlarımız anlama imkânını bulamıyorlar. Herkes efsunlu gibi bakıyor meseleye, bu efsundan kurtulmamız lazım.

Sayın Başkana ve Yüce Heyetinize saygı sunuyor, destek bekliyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Hatiboğlu.

Komisyonun ve Hükümetin katılmadığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir efendim.

Diğer önergeyi okutup oylatacağım.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 11 inci maddesinin (3) no’lu fıkrasının aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve teklif ederiz. 27.8.1999

3) Bu Kanun yürürlüğe girdiği tarihten önce şartla salıverilenler ile bu Kanun hükümlerinden faydalanarak salıverilenlere, salıverilme tarihinden itibaren, Türk Ceza Kanununun 121 ve 122 nci maddeleri gereğince memnu hakları iade edilir.

Mehmet Ali Şahin

(İstanbul)

ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu efendim?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılmıyoruz.

BAŞKAN – Sayın Şahin, konuşacak mısınız, gerekçeyi mi okutayım?

MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) – Sayın Ilıcak konuşacak.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Ilıcak.

AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Sayın Başkan, Saygıdeğer Başbakan ve değerli milletvekillerim; 312 nci maddeyi, biz, sürekli burada gündeme getiriyoruz. Neden getiriyoruz; çünkü, bir zamandan beri 312 nci madde sık sık uygulanıyor. Bu 312 nci madde, aslında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da uygulama biçimi açısından eleştirilmekte.

312 nci maddenin çok önemli bir özelliği var. Aslında, bu maddeden dolayı, hapse çok kolay girebiliyorsunuz, çok kısa süre yatıyorsunuz, infazdan da yararlanarak, dört ay hapiste kalıyorsunuz; fakat, buna mukabil, 12 Eylül döneminde getirilen bir uygulamayla; yani, Siyasî Partiler Kanununa ve Milletvekili Kanununa koyulan maddelerle, siz, ömür boyu, siyaseten yasaklı oluyorsunuz.

Sayın Başbakan ve buradaki saygıdeğer milletvekilleri; Türkiye’de siyasî yasakların ne olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. 1980’den sonra, yıllarca, siyasî yasaklar kalksın diye mücadele verdik. Çok şükür, siyasî yasaklı olan Sayın Başbakan, şimdi koltuğunda oturmakta ve Sayın Demirel de Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturmakta.

Biz diyoruz ki, mademki bir beyaz sayfa açılıyor, madem ki hayat yeniden başlıyor; bu af tasarısı, bazılarının önünü kapamak için değil, onların da önünü açmak için bir vesile teşkil etsin.

Deniliyor ki, bu hak mahrumiyeti af ile ortadan kalksın ve üç yıl beklemeye gerek kalmadan, herkes için, mademki, bir beyaz sayfa açılıyor, herkes, yeniden hayatına başlayabilsin. Yani, burada, katil, hırsız, arsız vesaire affediliyor; biz, bunu, artık, bir beyaz sayfa adına, toplumsal uzlaşma adına kabul ediyoruz, içimize sindiriyoruz; hatta, onaylıyoruz, oy da veriyoruz; ama, bu ayırımcılık, hiç değilse, 312 gibi bir acaip maddenin siyasî sonuçları açısından ortadan kalksın. Bizim verdiğimiz önergenin mahiyeti budur. Anayasa Komisyonunda da, buna benzer bir madde kabul edilmiştir; ama, maalesef, Adalet Komisyonundan farklı olarak geçmiştir. Dolayısıyla, eğer bu önergeye katkıda bulunabilirseniz, bir haksızlık, bir ayırımcılık ortadan kalkmış olur.

Hepinize saygılar sunuyoruz efendim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ilıcak.

Komisyonun ve Hükümetin katılmadığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

Diğer önergeye geçiyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanığına

Görüşülmekte olan 161 sıra sayılı Kanun Tasarısının 11 inci maddesinin 3 üncü bendinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ve talep ederiz.

Dengir Mir Mehmet Fırat

(Adıyaman)

ve arkadaşları

Öneri :

Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce şartla salıverilenler, şartla salıverilme tarihinden itibaren üç ay içinde, bu Kanun hükümlerinden faydalanarak salıverilenler ise, salıverilme tarihinden itibaren bir yıl içinde kötü hal göstermedikleri takdirde, TCK’nın 121 ve 122 nci maddeleri gereğince memnu haklarının iadesini talep edebilirler.

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu efendim?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılmıyoruz.

BAŞKAN – Önerge sahibi?..

ABDULLAH GÜL (Kayseri) – Ben konuşacağım Sayın Başkan.

BAŞKAN – Sayın Gül, buyurun.

ABDULLAH GÜL (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; biraz önceki konuşmamda da söylediğim gibi...

BAŞKAN – Sayın Gül, affedersiniz; önergede imzanız yokmuş efendim. Özür dilerim...

ABDULLAH GÜL (Kayseri) – Peki, Sayın Başkan.

MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) – Ben konuşacağım Sayın Başkan.

BAŞKAN – Sayın Şahin, önergede sizin de imzanız yok. (DSP sıralarından alkışlar [!])

Efendim, müsaade ederseniz önergedeki imzaları okutayım :

Dengir Mir Mehmet Fırat Yahya Akman İsmail Alptekin Adıyaman Şanlıurfa Bolu Süleyman Arif Emre Ramazan Toprak Bülent Arınç İstanbul Aksaray Manisa

Ayşe Nazlı Ilıcak Şeref Malkoç İstanbul Trabzon

BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Gerekçe okunsun Sayın Başkan. (DSP sıralarından “gerek yok” sesi)

BAŞKAN – Efendim, olur mu?! Müsaade edin de, biz takdir edelim onu. “Gerekçe” ile “gerek”in arasında fark var.

Gerekçeyi okutuyorum :

Gerekçe :

Tasarıdaki madde, cezası infaz edilerek şartla tahliye edilmiş olanlar açısından bir yenilik veya iyileştirme içermemektedir.

Cezası infaz edilmiş olanlarla, bu aftan yararlanarak ceza almayacak olanlar için aynı düzenleme yapılmıştır. Bu da adalet ilkesine uygun değildir.

BAŞKAN – Komisyonun ve Hükümetin katılmadığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 11 inci maddesinin (3) no’lu fıkrasına aşağıdaki hükmün eklenmesini arz ve teklif ederiz. 27.8.1999

“23.4.1999 tarihinden önce kasıtlı bir cürümden dolayı kısa süreli hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkûm olup da, şartla salıverme kararı geri alınanlara, bu Kanunun yürürlüğe girmesiyle, şartla salıverme hakları iade edilir.

İsmail Alptekin

(Bolu)

ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılmıyoruz efendim.

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılmıyoruz.

BAŞKAN – Önerge sahibi...

BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Sayın Başkanım, biraz önce iki arkadaşımız çıktı “önergede imzanız yok” dediniz. Kâtip arkadaşımız, lütfen, önergede isimleri olanları okusun ki, bir yanlışlık olmasın; kim var, bilelim.

BAŞKAN – Sayın Arınç, birinci turda okuduk; ama, önünüzde önerge var...

BÜLENT ARINÇ (Manisa) – O ayrı efendim. Filan kişi ve arkadaşları...

BAŞKAN – Peki, okutalım efendim.

BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Okutmanız şart zaten.

BAŞKAN – Yok efendim, hayır... İstirham ederim...

BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Öyle şey mi olur efendim?!

BAŞKAN – 1983’ten beri ben buradayım; böyle bir şart yoktur. İlk okunuşta okunuyor; bilahara “Dengir Fırat ve arkadaşlarının önergesi” deniyor.

BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Değil efendim...

BAŞKAN – Okutalım efendim, münakaşa etmeyelim.

İsmail Alptekin Süleyman Arif Emre Nazlı Ilıcak Bolu İstanbul İstanbul Ramazan Toprak Yahya Akman Bülent Arınç Aksaray Şanlıurfa Manisa

Dengir Fırat Mustafa Kamalak Adıyaman Kahramanmaraş

BAŞKAN – Buyurun efendim.

BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; 4 önerge var, 4’ü de Grubumuzdan verilmiş. İlk okuma ile son okuma arasında, isimleri kaybetmiş olabiliriz; bir iki arkadaşım bu şekilde geldi ve geri döndüler. Şimdi, bu isimler eğer bilinseydi, arkadaşlarımız belki ona göre kalkabilirlerdi veya gerekçe okunabilirdi; ama, üzerinde önemle durduğumuz bir konu olduğu için, sadece bir cümleyle bu önergemizi izah edeceğim, bir ikinci cümleyle de bir şeyler söyleyeceğim.

Şimdi, bu fıkrada yapılan düzenleme, çok önemli bir iyileştirme getirmiyor. Zaten, Türk Ceza Kanununun 121 ve 122 nci maddelerinde öngörülen süre de, tasarıda yer aldığı gibi, bu işle ilgili olarak, üç yıldan ibaret bulunuyor. Yalnız, burada bir ayrıcalık var. Yani, cezası infaz edilerek şartla tahliye edilmiş olanlar ile cezası infaz edilmeden, aftan yararlanarak ceza görmeyenler açısından aynı düzenleme getirilmiş; bunu, adalet ilkesine uygun görmüyoruz. Özellikle, böyle, pek çok suçu da içerisine alan bir af getirilmiş olduğuna göre, memnu hakların iadesinde daha kısa bir sürenin getirilmesi, herhalde çok daha uygun olacaktır; önergemizi bu açıdan verdik. Üç yıllık süre uzun bir süredir. Bir insanın iyi halinin görülmüş olması -ki, iyi hal esastır- memnu hakların iadesinde, bu kanun sebebiyle de, daha kısa bir süre, ceza adaleti açısından daha yararlı olacaktır.

İkincisi, sabahın 4,5’undayız. Arkadaşlarımızın pek çoğunun sinirleri bozuldu; pek çoğu da, vaktin geçmiş olduğundan dolayı, hakikaten, büyük bir sıkıntı içine girdi. Bu saatleri tayin eden sizsiniz, iktidar grubu; bu Danışma Kurulu önerisini getiren sizsiniz; sabırlı olacaksınız, sinirlerinize hâkim olacaksınız; doğru bir iş yaptığınıza inanıyorsanız, günlerce burada kalmasını bileceksiniz. (FP ve DYP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar) Biz, muhalefet olarak üzerimize düşeni yapıyoruz; bizden de giden var, sizden de canı isteyen gidebilir; kalanlarla bu işi görüşmeye devam ederiz. Öyle, söz atarak, laf atarak, esneyerek, el kol hareketleriyle, burada görüştüğümüz kanun tasarısının ciddiyetini bozamazsınız. Biz, vazifemizi yapıyoruz; siz de vazifenizi yapmaya devam edin. (FP ve DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Komisyonun ve Hükümetin katılmadığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

11 inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

12 nci maddeyi okutuyorum :

Yükseköğrenim öğrencilerine yeni sınav hakkı

MADDE 12. — 1) 1989-1990 eğitim-öğretim yılından bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar, Yükseköğretim Kurumlarının hazırlık sınıfı, ön lisans ve lisans eğitim-öğretim programları ile yüksek okulların herhangi bir sınıfından her ne sebeple olursa olsun kaydı silinen veya silinme durumuna gelen veya kendi isteğiyle ayrılan öğrenciler, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten, 1998-1999 eğitim-öğretim yılı sonunda ilişiği kesilecek olan öğrenciler ise, ilişkilerinin kesildiği tarihten itibaren iki ay içinde ilgili yükseköğretim kurumlarına başvurmak ve ilgili Yükseköğretim Kurumunun mevzuat gereğince aradığı kurallara uymak şartıyla, başarısız oldukları bütün dersler için iki sınav hakkı tanınmak suretiyle öğrenimlerine kaldıkları yerden devam ederler. Sınavlar, başvuru süresini izleyen iki ay içinde yapılacak şekilde ilgili yükseköğretim kurumunca düzenlenip uygulanır. Bu sınavlarda da başarılı olamayanlara başarılı olamadıkları dersler için bir bütünleme hakkı daha verilir. Bütünleme sınavları, ilk sınavı izleyen iki ay içinde yapılır.

2. (1) numaralı bentte belirtilen eğitim-öğretim yıllarında, lisansüstü öğrenimi görürken her ne sebeple olursa olsun kaydı silinen veya silinme durumuna gelen veya kendi isteğiyle ayrılan yahut yönetmeliklerinde öngörülen süreler içinde öğrenimlerini tamamlayamamış olanlara, yeterlik sınavına girme, yüksek lisans (master) veya doktora tezi dahil başarısız oldukları dersler için bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki ay içinde ilgili Yükseköğretim Kurumlarına başvurmak ve ilgili Yükseköğretim Kurumunun mevzuat gereğince aradığı kurallara uymak şartıyla iki sınav hakkı tanınır. Bütün derslerden başarılı oldukları halde yönetmeliklerinde öngörülen not ortalamasını tutturamadıkları yahut yüksek lisans (master) veya doktora sınavına giremediklerinden kaydı silinmiş olan öğrencilere diledikleri üç dersten iki sınav hakkı tanınır.

3. (1) numaralı bentte belirtilen eğitim-öğretim yılından bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar, Gülhane Askerî Tıp Akademisinden yargıya intikal etmiş disiplin suçu nedeniyle ilişiği kesilenler hariç, her ne sebeple olursa olsun kaydı silinen veya silinme durumuna gelen veya kendi isteğiyle ayrılan öğrenciler, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten; 1998-1999 eğitim-öğretim yılı sonunda ilişiği kesilecek olan öğrenciler ise, ilişiklerinin kesildiği tarihten itibaren iki ay içinde başvurdukları takdirde Yükseköğretim Kurulunca okuyacakları tıp fakülteleri belirlenir. Belirlenen tıp fakültesinin mevzuat gereğince aradığı kurallara uymak şartıyla intibakları yapılacak olan bu öğrenciler, 2547 sayılı Kanunun geçici 40 ıncı maddesi ile bu Kanun hükümlerinden diğer öğrenciler gibi yararlanırlar.

4. Yükseköğretim Kurumlarında ve Açıköğretim Fakültesinin son sınıflarında okuyan, tecil süreleri bitmiş öğrencilerin tecilleri bir defaya mahsus olmak üzere bir yıl daha uzatılır.

BAŞKAN – 12 nci madde üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına Kahramanmaraş Milletvekili Sayın Mehmet Sağlam; buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika Sayın Sağlam.

Buyurun.

DYP GRUBU ADINA MEHMET SAĞLAM (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Görüşmekte olduğumuz kanun tasarısının, belki de içinde olmaması gereken, ama en hayırlı maddesini konuştuğumuz kanaatindeyim; çünkü -daha önce de söyledim- bu, öğrencilerimize verilen veya verilecek olan yeni bir sınav hakkı oluyor, yoksa, suçluların affıyla aynı kanun tasarısı içerisinde, âdeta bir af şeklinde görüşülmesi, bence yanlış oluyor.

Şimdi, ilkönce, 12 nci maddede getirilenler, özetle üç satırda toplanabilir. Birincisi; yükseköğretimin önlisans ve lisans düzeyinde eğitim ve öğretim yapan ve üniversiteden başarısızlıkla uzaklaştırılmış olanlara iki sınav hakkı getiriliyor. İkincisi; mezuniyet sonrası, yani master ve doktora yapanlara, yine master ve doktora sırasında başarısız olup üniversiteyle ilişiği kesilenlere, yine iki sınav hakkı getiriliyor. Son olarak da, Gülhane Askerî Tıp Akademisinden ayrılanlara -genellikle de disiplin suçu nedeniyle yargıya intikal edenler hariç- Yüksek Öğretim Kurulunun belirleyeceği tıp fakültelerinde okuma hakkı getiriliyor.

Değerli milletvekilleri, bugüne kadar, aşağı yukarı, dokuza yakın üniversite affı çıkmış. Bunların hepsinde klasik olarak bu üçünü görürsünüz. Şimdi, ben diyorum ki, gelin, bu klasik, bu dokuz defadır tekrar edilen şeyi bir tarafa bırakalım -en sonuncusu 1997’de çıkmıştı- veya buna ilave olarak, en azından, bir kere, öğrencilerin başarısızlıklarının kaynaklarına bir bakalım. Bir de, ille de üniversiteden atılmalarını beklemeyelim; onları başarısız sayan sistemin aksaklıklarına bakalım. Hepiniz takdir edersiniz ki, bir öğrencinin başarısızlığında, elbette ki, kendisinin belki çalışmamasının, çalışamamasının rolü vardır; ama, ona uygulanan sınav sistemlerinin de, ona uygulanan usul ve esasların da rolü vardır.

Şimdi, bu usul ve esaslara bakıyorsunuz, Türkiye’de, özellikle son yıllarda bir kargaşa içine gidiyor. Yani, üniversite özerkliği adına, üniversite çeşitliliği adına -ki, bu, fena bir şey değil, elbette ki, üniversiteler arasında değişik türde uygulamalar olacaktır, ama- o kadar eşitsizlikler oluyor ki, yönetmeliklerde o kadar başarısızlığa iten sebepler var ki, bunları da bu vesileyle ortadan kaldırırsak, gençlerimizin önünü açmış oluruz. Tabiî ki, hiçbirimizin maksadı, hiçbir genci, başarısız diye ilan edip toplum dışına, eğitim kurumu dışına atmak değildir.

Biraz önceki konuşmamda da söyledim. Dünya, ikinci şans okullarından söz ediyor. Dünya, herkesin, her düzeyde, her yetenekte eğitilebileceğinden söz ediyor. Dolayısıyla, başarısız diye kestirip atma yerine, şu derecede başarılı, bu derecede başarılı, yetki ve yeteneğine göre başarılı diye ayırmak, ona göre toplumda kendisine bir yer edinmek, çağdaş eğitimin bize gösterdikleri.

Şimdi ne yapalım? Diyorum ki, en azından, sınıf geçme yönteminde eğitim ve öğretim yapanlar var, ders geçme yönteminde eğitim ve öğretim yapanlar var. Bunlar, halen, Türkiye’de birçok üniversitede uygulanıyor. Yani, ders geçme yöntemi uygulanıyorsa, 3-4 dersten başarısız olan öğrenci bir üst sınıfa devam ediyor, o derslerini sonradan verebiliyor; sınıf geçme esası uygulanıyorsa, tek dersten kalsa bile yıl kaybediyor.

Şimdi, bunun önüne geçmemiz mümkündür. Bir önerge verdik. İktidar partilerimizin değerli liderleri burada. Kendilerine mümkün olduğu kadar izah etmeye çalıştım; Anayasa Komisyonunda izah etmeye çalıştım, Adalet Komisyonunda 7 saate yakın izah etmeye çalıştım ki, bunun bir siyasî tarafı yok, bir teknik olay, bir pedagojik olay. Doğrudan doğruya, bu gençlere bir şans verebiliriz. 3 derse kadar başarısız olduğundan dolayı sınıfta kalma yerine, bütün derslerini tekrar etme yerine, onlara bunlardan sınav hakkı verebiliriz. Esasen, bu, şu anda, ders geçme sistemi uygulanan üniversitelerin fakültelerinde uygulanıyor; ilave bir şey bile değil.

İkincisi, ara sınavlar ve sınavların değerlendirilmesinde öğrenci aleyhine eşitsizlikler var; bunları giderebiliriz. Ben otuzüç yılımı üniversiteye verdim; inanınız ki, bunların, akademik hürriyetle de, üniversite özerkliğiyle de bir ilgisi yok. Farklı ve eşitsiz usullerle sınav yapmanın, değerlendirme yapmanın üniversite özerkliğiyle bir alakası yok. Esasen, 2547 sayılı Üniversiteler Kanununun 44 üncü maddesi bu değerlendirmeleri, yani, ara sınavları, bunların nasıl yapılacağını düzenlemiştir; ama, son zamanlarda çıkarılan yönetmelikler o hale gelmiştir ki, birisinde 60’la geçen, öbüründe 55’le belge vermektedir, başarısızlıklar ortaya çıkmaktadır. Bir standart, hiç olmazsa değerlendirmede bir standart mutlaka gereklidir diye düşünüyorum.

Bir başka önemli konu ise şu: Öteden beri, yani, Türkiye Cumhuriyetindeki üniversitelerde -son bir iki yıla kadar- master ve doktora öğrencileri, yabancı dil sınavına kendi konularından girerlerdi; iktisatçıysa iktisattan, hukukçuysa hukuktan, tıpta okuyorsa tıptan bir metin kendisine verilerek yabancı dil sınavı yapılırdı. Birkaç yıl önce -zannederim, iki yıl önce ya da üç yıl önce- Üniversitelerarası Kurul bir karar alıyor; diyor ki: “Bunlar, kamu personeli dil sınavına girer.” Değerli milletvekilleri, Üniversiteler Kanununda böyle bir madde yok. Şimdi, kamu personeli dil sınavı demek, önünüze nasıl bir metin geleceği belli olmayan, bir nevi dilbilgisi ve tamamen farklı amaca yönelik bir sınav. Halbuki, cumhuriyetin üniversiteleri kurulduğundan beri, master ve doktora dil sınavını, kendi alanında, hangi üniversitede master ve doktora yapıyorsa o üniversitenin hocaları yapar. Şimdi, yardımcı doçentler için de aynı şey; “kamu personeli dil sınavına gireceksiniz, yüz üzerinden 60 alacaksınız” diyorlar. Büyük bir grup giriyor, bunu alamıyor; çünkü, bana sorarsanız, Üniversiteler Kanununa aykırı bir şekilde alınmış bir karar bu. Orada diyor ki: “Kendi alanından dil sınavına girer.” Üniversitelerarası Kurul böyle bir karar almış, devlet memurlarıyla beraber dil sınavına giriliyor ve başarısızlık var. Şimdi, işte, sonunda ne oluyor; iki üç yılda bir üniversite affı çıkarmak zorunda kalıyoruz. Öyleyse gelin, şu affa sebep olan, başarısızlığa sebep olan bazı eşitsiz uygulamaları eşit hale getirelim. İki önerge hazırladık, hangisini ne kadar kabul ederseniz, o kadar bu gençlere hizmet olacaktır.

Son bir şey, yine -arkadaşlarımız unutmuş olabilir, en az bizim kadar üzerinde duracaklarına eminim- bu afet bölgemizde, deprem bölgemizde, 21 üniversitemiz var ve burada, mevcut örgün eğitim öğrencilerinin yarıya yakını okuyor. Bunların, şu anda, henüz, bu ders yılında bütünleme sınavları bile bitmiş değil. Daha dün, bütünleme sınavlarınının yapıldığı üniversiteler vardı. Gelin, bunlara, yine, üç derse kadar başarısız oldukları sınıflarda bir üst sınıfa devam hakkını verelim ve en azından, iki ilave sınav verelim.

Bu kanun tasarısı, Millî Eğitim Komisyonunda görüşüldü; burada bir alt komisyon kuruldu. Buradaki ihtisas sahibi arkadaşlarımızın hazırladığı metni aldım. 13’e yakın arkadaşımız, çeşitli teklifler ile gelen şikâyetleri ortaya koymuşlar ve çok güzel bir metin hazırlamışlar. Bizim de hazırlayıp verdiğimiz önerge, bu arkadaşlarımızın hazırladığı metne dayanmaktadır. Hiçbir siyasî maksadı yoktur. Bir görüş ayrılığına bile imkân vermeyecek kadar gençlere hizmet edecek, önlerini açacak bir önergedir.

Önce Anayasa Komisyonunda ve daha sonra da -af kanunu tasarısıyla birlikte olduğu için- Adalet Komisyonunda da bunu anlatmaya çalıştık; ama, geliniz, asıl ihtisas komisyonu olan Millî Eğitim Komisyonunun kurduğu alt komisyonun ortaya koyduğu metne de uygun olarak verdiğimiz önergelerle, bu gençlere imkân verelim. Özellikle, yüzyılın afetini yaşayan ülkemizde, şu anda, bundan etkilenmeyen Türk ailesi yok. Deprem bölgesinde olan da, olmayan da olaydan etkilenmiştir; çünkü, yurt sathında 72 üniversitemiz var ve deprem bölgesinde yaşayanlar başka yerlerdeki üniversitelerde okumaktadır, başka yerlerde yaşayanlar deprem bölgesindeki üniversitelerde okumaktadır. Kısaca, hemen hepsinin şu anda veya geçtiğimiz 10 gün içerisinde bütünleme sınavlarına girecek durumlarının olmadığını takdirlerinize bırakıyorum. Dolayısıyla, onlara vereceğimiz ilave 2 sınav hakkı ve 3 derse kadar yılı tekrar etmeme hakkını, bütün Türkiye’deki üniversite öğrencilerimize vermemizin yararı olacağına inanıyorum.

Takdir, Yüce Meclisin.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Sağlam.

Fazilet Partisi Grubu adına, Amasya Milletvekili Sayın Akif Gülle; buyurun efendim.

FP GRUBU ADINA AKİF GÜLLE (Amasya) – Sayın Başkan, saygıdeğer arkadaşlar; hepinizi, en içten duygularla selamlıyorum. Bazı suç ve cezaların affına ilişkin kanun tasarısı kapsamında yükseköğrenim öğrencilerine verilen yeni sınav hakkı konusunda söz almış bulunuyorum.

Aslında, bunun, suç ve cezaların affı kapsamında görüşülmesi galiba bir talihsizlik; az önceki sayın konuşmacının da ifade ettiği gibi... Yapmak istediğimiz, bir suçun affedilmesi değil, şu veya bu sebeple eğitime ara vermiş veya devam edememiş öğrencilerimize yeni bir sınav hakkı veya devam hakkı verilmesinden ibarettir. Bu haktan yararlanacak arkadaşlarımızın, bir suçluluk psikolojisine girmemesini; ama, bundan böyle, derslerinde daha da gayretli ve başarılı olmalarını ümit ve temenni ediyorum.

Değerli arkadaşlar, görüşmekte olduğumuz öğrenci sınav hakkı, benimde üyesi bulunduğum Millî Eğitim Komisyonumuzda enine boyuna tartışıldı. Tasarının hükümet tarafından komisyona gönderilmesinden itibaren, benzer 13 ayrı kanun teklifi de beraberinde geldi. Komisyonumuz, bu teklifleri bir araya getirdi, oluşturduğu bir alt komisyonla bunları yeniden kompoze etti ve ittifakla, öğrenciye sınav ve devam hakkıyla ilgili yeni bir metin meydana geldi. Bu metin, alt komisyonu oluşturan 5 değişik partiye mensup arkadaşlarımızın ittifakla aldığı bir karar idi. İzninizle, alt komisyonumuzda alınan bu karardan, sizlere kısa paragraflar okumak istiyorum.

“Alt komisyonumuz, yaptığı çalışmalarda, bir yandan üniversitelerimizdeki eğitim öğretim kalitesinin düşmemesini, diğer yandan, her ne sebeple olursa olsun eğitim öğretimden kopma durumuna gelmiş genç nesle, eğitimin ana prensiplerini zedelememek kaydıyla, yeni bir sınav ve devam hakkının tanınmasını benimsemiştir.

Sayıları vakıf üniversiteleri de dahil olmak üzere 72’yi bulan üniversitelerimizdeki çeşitli sınav yönetmeliklerinden ve uygulamalardan kaynaklanan farklılıklardan dolayı, öğrencilerimizin başarısız oldukları tespit edilmiştir. Alt komisyonumuz, 1983 yılından bu tarafa çıkarılan öğrenci affı niteliğindeki kanunların -9 adet- üniversitedeki eğitim öğretime ve öğrencilere ne derecede faydalı olduğunu, bundan sonra çıkarılacak bir öğrenci affı şeklindeki yasanın ne derece yararlı olabileceğini, istatistikî rakamlar ve diğer veriler ışığında değerlendirmiştir. Alt komisyonumuz, çıkarılacak bir yasanın, gerek zaman dilimi -affın başlangıç ve bitim tarihi- ve gerekse eğitimin bütün kademelerindeki -hazırlık, ara sınıf, önlisans, lisansüstü, sanatta yeterlik, tıpta uzmanlık- tüm öğrencilerimizi kucaklaması açısından geniş kapsamlı tutulmasının uygun olduğunu kabul etmiştir.”

Alt komisyonumuzun hazırladığı bu rapora bağlı olarak kabul ettiği metin, komisyona sunulmuştur. Bu sunuş raporunun altında, Milliyetçi Hareket Partisinden Doç. Dr. Seydi Karakuş, Demokratik Sol Partiden Ayşe Gürocak, Fazilet Partisinden bendeniz, Doğru Yol Partisinden Mahmut Nedim Bilgiç ve Anavatan Partisinden Abdulbaki Erdoğmuş arkadaşlarımızın imzaları vardı. Bu rapora bağlı olarak oldukça muhtevalı, bütün öğrenci kesimini kapsayan bir rapor hazırlanmış ve bu rapor, Millî Eğitim Komisyonumuz tarafından da kabul edilmişti. Tabiî, bu rapor, Adalet Komisyonuna gittiğinde, maalesef, birtakım özelliklerini yitirdi. Görüşmekte olduğumuz tasarı -bizim, şimdi huzurumuza geldiğinde- Millî Eğitim Komisyonunda arkadaşlarımızın kabul ettiği rapordan çok farklı bir durum arz ediyor. Tabir yerindeyse, kuşa çevrilmiş, budanmış, maalesef, görüşmekte olduğumuz genel af yasasının diğer maddelerinde görülmeyen ihtar ve ikazlara tabiî tutulmuş bir tasarı.

Değerli arkadaşlar, bizim gönlümüz, öğrencilerimize verilen bu hakkın bazı suç ve cezaların affına dair tasarı içinde mütalaa edilmesine dahi razı değilken, burada, huzurlarınızda ifade edemeyeceğim suçları affeden, affederken de hiçbir önşart ve ikaza ihtiyaç hissetmezken, ümidimiz ve geleceğimiz olan öğrencilerimize verilen yeni bir sınav hakkı söz konusu olduğunda bu kadar cimri davranılmasını anlamak mümkün değildir. Ayrıca, bazı yönetmelik, genelge ve düzenleme hükümlerini, burada, kanun yoluyla teminat altına almaya sizleri iten sebebi de anlamak mümkün değildir. Bu öğrencilerimizi, anasınıfı öğrencileri gibi düşünüyorsunuz da “bak yavrum, sana bir hak vereceğim; ama, sen de uslu uslu okuluna git, oradaki büyüklerini üzme” mi demek istiyorsunuz? Böyle bir özel ikaza, ne öğrencilerimizin ihtiyacı var ne de bir gerek var. Şayet, başka türlü endişeleriniz varsa, ona da hiç gerek yok. Mevcut YÖK yönetimi, sizin yeni düzenlemelerinize ihtiyaç hissettirmeden, gereğinden fazlasını zaten yapıyor; ama, siz, bu uygulamalardan, memnuniyetinizin bir gereği olarak, bizim de çorbada tuzumuz olsun diye düşünüyorsanız, unutmayınız ki, çorbanın suyunda, bu çorbanın suyunda gözyaşı vardır, mazlumun ahı vardır, genç yaşında ümidini, heyecanını yitirmiş, yıkılmış insanlar vardır.

Değerli arkadaşlar, yükseköğrenim öğrencilerine yeni sınav hakkı veren bu tasarıya bu şekliyle oy vermemiz mümkün değildir. Aslında, sizlerin de çok büyük bir kısmının uygun bulmadığından eminiz. Bu tasarının, gerek kapsam ve gerekse muhteva bakımından revize edilmeye ihtiyacı vardır. Söz konusu eksiklerin giderilmesi, muhtevanın genişletilmesi bakımından, arkadaşlarımız tarafından ve diğer değerli parti mensupları tarafından verilmiş önergeler vardır. Önergelerin dikkate alınması, bu tasarının yükseköğrenim kademlerine yararlı olacak bir noktaya getirilmesi konusunda katkılarınızı bekliyor, hepinize saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Gülle.

Söz sırası, Rize Milletvekili Ahmet Kabil’de.

Sayın Kabil?.. Yok.

Erzincan Milletvekili Sebahattin Karakelle; buyurun.

SEBAHATTİN KARAKELLE (Erzincan) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; görüşülmekte olan Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 12 nci maddesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Günümüzde, ilmî ve teknolojik gelişmeler, baş döndürücü bir hızla ilerlemektedir. Bu gelişme ve değişmeler, ne yazık ki, insanı insan yapmaya, onu, dürüst, erdemli, onurlu ve mutlu kılmaya yetmemektedir. İnsanoğlu için gerçek hayat, ilim ve irfanla kabildir. Aklın müspet ilimlerle güç kazanması, vicdanın insan sevgisiyle yoğrularak iyiyi, güzeli, doğruyu bulma yolunda gelişmesi ancak eğitimle mümkündür. Takdir edersiniz ki, eğitim sistemimiz, Anayasamızda en güzel ifadesini bulan din ve vicdan hürriyeti, eğitim ve öğretim hakkı ve ödeviyle yapılanmadığı sürece, ülkemizde, bilgi üretilemez, teknoloji geliştirilemez, millî birlik ve bütünlük sağlanamaz; ruh, gönül ve ülkü birliği tesis edilemez. Türk Milleti olarak gönlümüzdeki eğitim, hiç şüphe yok ki, millî hedefleri olan, millî davalara hizmet eden, muasır dünyada yerimizi almamızı sağlayacak ve hür düşünceyle yoğrulmuş bir eğitimdir. Atatürk’ün “muallimler, cumhuriyet, sizden fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller ister” vecizesi, özlemini duyduğumuz eğitimin hür karakterini en veciz bir biçimde ifade etmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; üniversiteler, isimlerinden anlaşılacağı gibi, üniversal eğitim yapan, yapması gereken öğretim ve araştırma kurumlarıdır. Ancak, ne yazık ki, bizim üniversitelerimiz, son yıllarda, bilimsellikten uzak, her türlü dayatmanın yapıldığı, keyfîliğin, hükümran olduğu müesseseler haline getirilmiştir.

2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu, bölüm başkanını dekana, dekanı rektöre, rektörü ise YÖK Başkanına âdeta mahkûm eden bir kurumdur. Eğitim hakkı anayasal bir hak iken, ne Anayasada ne de kanunlarda öğrencilere kılık ve kıyafet sınırlaması getiren bir hüküm yokken, YÖK, inançları gereği olarak başlarını kapatan çocuklarımızın eğitim haklarını, derslerindeki başarılarına bakmadan elinden almıştır. Şayet başörtüsü bir simge ise, çeşitli zorluklarla karşılaşan kimseler, kendi aralarında anlaşarak bu örtüyü başlarına değil de boyunlarına da bağlayabilirler. Siyasî bir simge olduğunu farz etseniz bile, demokrasinin, siyasî tercihin serbest olduğu ve bunu bir simgeyle ifade etmenin yasak olmadığı bir idare biçimi olduğu da asla unutulmamalıdır. Dinî inançlarından dolayı belli bir yaşam biçimini tercih etmiş insanları ille de kendimiz gibi olmaya zorlamak, her şeyden önce, gayri insanî ve antidemokratik bir davranıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün olduğu gibi, zaman zaman maruz kaldığımız tabiî afetler ile ülkemizin içinde bulunduğu yüksek enflasyon ve gelir dağılımındaki adaletsizlik, başta işçi, memur, emekli, esnaf, dul ve yetimler ile sabit ve dargelirli vatandaşlarımızın eğitime ayırabilecekleri malî imkânlarını gün geçtikçe kısıtlamıştır. Bu durum, çeşitli nedenlerle üniversitelerinden ayrılmak zorunda bırakılan öğrencileri olumsuz yönde etkilemiş ve ailelerini de çok daha büyük sıkıntılara sokmuştur. İçinde bulunduğumuz bilgi çağında, 21 inci Asra girerken, insan hak ve hürriyetleri, din ve vicdan hürriyeti konularında bize, büyük tarihimize ve hedeflerimize yaraşır bir biçimde hareket etmek zorundayız. Hürriyetin her çeşidinin tadılmadığı bir ortamda eğitim de, bilim de, keşif de olamaz. Bu nedenle, büyük bir felaket yaşadığımız bugünlerde, kendi ülkemizde gayri memnun insan sayısını artırmanın gereği olmadığı gibi...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim, toparlayın.

SEBAHATTİN KARAKELLE (Devamla) – ... kimseye faydası da olmaz. Unutmayınız ki, üniversite kapısından geri çevirdiğimiz genç kızlarımız, geleceğimizi şekillendirecek nesilleri yetiştirmede temel roller üslenecek olan, geleceğimizin Türk analarıdır.

Bir eğitimci olarak, geleceğimizin teminatı olan öğrencilerimizin suçlularla birlikte terennüm edilmesini, öğrencilerim adına doğru bulmuyorum. Bugün, af değil YÖK’ün kurbanı olan öğrencilerimize haklarını geri iade ediyoruz.

Bu duygu ve düşüncelerle, çıkarılacak olan bu affın öğrencilerimize hayırlı ve uğurlu olmasını diler, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlarım. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Karakelle.

Söz sırası, Gümüşhane Milletvekili Sayın Lütfi Doğan’da.

Buyursunlar efendim.

LÜTFİ DOĞAN (Gümüşhane) – Sayın Başkan, muhterem milletvekilleri; sözlerime başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sizlere, 161 sıra sayılı bu tasarının 12 nci maddesinin ikinci bendiyle alakalı birkaç cümle arz etmek istiyorum. Gerçekte bendenizden önce konuşan değerli arkadaşımız Sayın Sebahattin Beyefendiye teşekkür ediyorum. Gerçekten, hepsi de güzel konuştu. Gerek Sayın Sağlam gerek Sayın Gülle ve bilhassa Sebahattin Bey kardeşimiz, bu konuyu özetlediler; hepsine teşekkür ediyorum.

Ben de diğer milletvekili arkadaşlarım gibi, öğrencilerimizle ilgili bu maddenin müstakil bir madde halinde getirilmesinde fayda görürdüm; ama, böyle gelmiş.

Maruzatım şu: Bu ikinci bentte bir cümle var “ilgili yükseköğretim kurumunun mevzuat gereğince aradığı kurallara uymak şartıyla” deniliyor. Elbette, bir fakültenin, bir üniversitenin koyduğu kaidelere talebelerin uyması zarurîdir; ancak, burada bir önemli konu var. Bendeniz çok yaşadım, gördüm; sizler de bendeniz gibi bunları müşahede buyuruyorsunuz, eminim. Masum, inancına uygun bir tarzda üniversitesine giden yavrular, uzun bir süreden beri sıkıntıyla karşı karşıya kaldılar. Halbuki, bunların, bu tarz giyimleriyle okulun disiplinini rencide edecek, haleldar edecek bir durumları da yoktur; okulun varlığına, fakültelerinin öğretmenlerine, devletin, milletin malına en ufak bir zararları yok; böyle inanıyor, böyle giyiyor, edebini de muhafaza ediyor. Eğer kanunlara aykırı bir davranışları varsa bu çocukların, bu çocuklarımızı kendimiz iyileştirelim, ıslah edelim, bu kanunlara uyun diyelim; ama, eğitim, öğretim hakkı Anayasayla teminat altına alınmışken, buna engel olmak, sübjektif, keyfî düşüncelerle bu yavruları mağdur etmek, gerçekten, bu büyük milletin büyüklüğüne yakışmıyor. İlim, araştırma, irfan, kültür; bunlara da yakışmıyor. Hele 20 nci Asırda, bunları, bu şekilde, bu evlatları öğretmenlerine, fakültelerine, milletine kırgın hale getirmeye hiçbir kimsenin hakkı yok. Kaldı ki, bunlar, milletini, memleketini, ülkesini seven, bilgisizlikten kurtulup, ülkeye daha çok yararlı bireyler olmak azminde olan yavrulardır. O halde, bunların önünü açmalı ve bu kelimenin burada olmasından, bendeniz endişe duyuyorum. Korkarım ki, yarın, bir üniversitedeki bir yönetici, bu kurul böyle devam edecektir der, yine, bu yavruların gözyaşlarının devamına imkân verir, bundan da hepimiz müteessir oluruz.

Müsaade ederseniz, iki cümle arz etmek istiyorum. Bunlardan biri, üniversitelerden birine, kendi inandığı gibi giyinip giden masume bir yavru -kendisini çok yakından tanıyorum, bildiğim bir evladımız- bir öğretim görevlisinden şu azarı işitiyor: “Sen, bu halinle diğer talebelere kötü örnek oluyorsun, gelmemelisin.” Değerli arkadaşlarım, bu cümle, bendenizi şu bakımdan yaraladı: Tanıdığımız bir evladımızın -edepli, ilme, irfana âşık, hakiketen, mücessem edep örneği- bir öğretim görevlisinden -şahsî, sübjektif düşüncesi- bu sözü dinlemesinden, Türkiyemizde böyle bir olayın olmasından müteessir oldum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

LÜTFİ DOĞAN (Devamla) – Sayın Başkanım, lütfederseniz...

BAŞKAN – Tabiî, estağfurullah; buyurun.

LÜTFİ DOĞAN (Devamla) – Epey oldu, hukuk fakültesinden 4 hanım kızımız geldiler -nedense, tanıyorlar herhalde- bir şey öğrenmek istediler veya bir dertleri vardı, anlatmak istediler; içlerinde birisi şunu söyledi: “Efendim, ben, hukuk fakültesinin son sınıfına geldim; ama, bu halimle, bu giyim tarzımdan dolayı zorluklarla karşılaştım. Okulumu da çok seviyorum, bilgi sahibi olmak istiyorum. Şu anda da, okulumu bırakmak, fakültemi terk etmek zorunda kalıyorum. Buna da üzülmeyeceğim; ama, benim asıl üzüldüğüm şu: Hukuk fakültemizin çok kıymetli bir fakülte olduğunu, arkadaşlarımın okumasının büyük faydası olacağını, memlekete hizmet olacağını söyledim; sözüme uyan birkaç arkadaş, hukuk fakültesini yazdı; fakülteye geldiler; şimdi onlar birinci sınıfta, onlar da benim gibi giyiniyorlar, ben okumayacağım, ne yapayım, bu halime razı olacağım; fakat, ben okumazsam, o çocuklar da okumaz, o hal beni mustarip ediyor.”

Son maruzatım şu: Artık, 21 inci Asra ayak bastığımız, milletlerin fezaları fethetmeye uğraştıkları, bütün varlıklarını bilgiye, kültüre, ilme irfana vakfettikleri, insanları ilim irfanla bir araya getirdikleri bir devrede, çalıştıkları bir devrede, büyük milletin fertleri olarak, bu yavrularımızın okuma imkânlarını zorlaştırırsak, gerçekten, bu, hiçbir kimsenin razı olmayacağı bir husus olur. Eminim ki, hepinizin arzusu, bu evlatlarımızın çok rahat bir şekilde okuyabilmelerini, hangi sahayı seçerlerse, o sahada en ileri dereceye ulaşıp, milletine, memleketine en hayırlı bireyler, evlatlar olmasını temin etmektir. Büyük Meclisimizin bu imkânı lütfedeceğinden eminim. İnşallah, yöneticiler de, Büyük Millet Meclisimizin ışık tutmasına uygun hareket ederler ve bu ıstırap, ülkemizden kalkmış olur.

Sayın Başkana engin müsamahaları için teşekkür eder ve değerli arkadaşlarıma saygılarımı sunarım. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Doğan.

Sayın Bedük’ün sorusu var.

Buyurun.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, delaletinizle, Sayın Bakana şu sorularımı arz etmek istiyorum:

Bir ilde veya birden fazla ilde, üniversitelerde, farklı fakültelerde sınıf geçme notu, birinde 50, birinde 60. Ankara için söylüyorum; ODTܒde veya Hacettepe Üniversitesinde sınıf geçme notu 50’dir, Ankara Üniversitesinde ise 60’tır. Fakülte nevileri itibariyle de aynıdır; ancak, notu 55 olan, mesela, Ankara Üniversitesindeki bir genç sınıfta kalabilmekte, belge alabilmekte, buna karşılık diğer fakültelerde ise 50 not almış olan kişi sınıfını geçebilmektedir. Acaba, farklı üniversitelerde ve farklı fakültelerde, farklı not üzerinden sınıf geçebilen insanların bu eşitlikten yararlanmaması, sizleri rahatsız etmiyor mu? Birincisi bu.

İkincisi, bir öğrencinin bir yıl içerisinde aldığı not ortalaması, bir üniversitede 50, bir üniversite de ise 60 olarak değerlendirilmek suretiyle sınıf geçilebilmektedir. Oysa, birinde sınıf geçme var, birinde ders geçme sistemi var. Dolayısıyla, üniversitelerdeki bu farklı uygulama, gençlerin sınıfta kalmasına neden olmakta, ders kaybına neden olmakta, hatta, fakülteyi terk etmek mecburiyetinde kalmaktadır. Bu farklı uygulamaları gören, pedagojik formasyonu olan Sayın Bakanımız, üniversite öğretim üyeliğinden gelmiş olan Sayın Bakanımız, bu eşitsizliği ortadan kaldırmak için herhangi bir şey düşünüyor mu? Yoksa, af gibi çok önemli bir kanun tasarısının görüşüldüğü böylesine bir dönemde, bu çocuklara bir sınav hakkını tanımak suretiyle bu eşitsizliği ortadan kaldırma anlayışını ortaya koyacak bir farklı, bir başka madde düşünebiliyor mu?

Bir diğer husus da... (ANAP sıralarından “Ooo” sesleri)

Değerli arkadaşlar, çok önemli bir konuyu soruyorum. Gerçekten vicdanlarımızın sızlayacağı bir durumu soruyorum. Bunu, hepimiz çok dikkatli takip etmeliyiz.

BAŞKAN – Siz bana sorun efendim, bana dönün.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Hayır, arkadaşlarımızdan ses geldi; onun için...

BAŞKAN – Hayır efendim, mecbur değilsiniz cevap vermeye.

Buyurun.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Bir dakika efendim, lütfen... Bir ses geldi. O zaman, oraya söyleyin, sussunlar.

BAŞKAN – Ben, müdahale edecektim. Müsaade edin efendim...

Buyurun.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Deprem bölgesinde, özellikle şu anda enkazla uğraşan gençler var. Diyelim, Sakaryalı veya Kocaelili olup da Ankara’da okuyan, Erzurum’da okuyan, Kocaeli’de veya Adana’da veyahut da Trabzon’da okuyan bir gence sınav hakkı tanıma imkânı verebiliyor muyuz? Çünkü, şu anda, enkazla uğraşıyor; ya yaralıdır veyahut da enkaz altından bir yakınını kurtarma faaliyeti içerisindedir. Buna da bir sınav hakkı tanınabiliyor mu?

Bir diğer husus da -son sorum- yüksek lisansa girmekte olan bir öğretim görevlisi, tıp fakültesinde okuyan veyahut tıp fakültesinde özellikle yabancı dil kursuna giren genç bir öğretim görevlisi, kendi branşından değil de, özellikle sanat tarihinden sorulmuş olan bir sual sebebiyle yabancı dil sınavını verememiştir. Acaba, bu görüştüğümüz koca af kanunu içerisinde -o kadar önemli suçları affettik ki- bunlara da böyle bir sınav hakkını vermeyi düşünüyorlar mı?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Ben teşekkür ediyorum.

Sayın Uzunkaya, buyurun efendim.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Sayın Başkan, delaletinizle, Sayın Bakandan suallerimi cevaplandırmasını umuyorum.

Bendeniz de Millî Eğitim Komisyonunda çalışan bir arkadaşınız olarak, basının da yakinen izlediği gibi, af yasası dışında, Millî Eğitim Komisyonunda günlerdir tartışılan, arizamik öğrencilerin sorunlarını muhtevî bir af değil, hak yasası düşünülürken, ne olduysa, bir anda, hükümetimiz tarafından düşünülen genel af yasası içerisine öğrenci affı getirilmiştir. Millî Eğitim Komisyonu, ilgili ve bu sahada uzmanlaşmış elemanlardan oluşan bir komisyon olmasına rağmen, Adalet Komisyonunun görüştüğü bu tasarı içerisinde, öğrencilerin birçok talebi, hakları, özlemleri, imtihana girme istekleri yerine getirilememektedir. Özellikle birinci paragrafta, Türkiye’de büyük ekseriyetinin başörtüsü mağduresi olarak bilindiği öğrenciler, eğer başlarını vaktiyle açsalardı, zaten bu duruma düşmeyeceklerdi. Şimdi ise, yönetmelikle, yine bu kanunla, yönetmeliği de güvence altına almak suretiyle, kanunla yönetmelikleri teyit etmek suretiyle, öğrencilemizi yeni bir başörtüsü mağduresi haline bu yasa tasarısıyla getirmiş olmuyorlar mı; af değil, yeni bir yasak kapsamı, bu yasa tasarısıyla, öğrencilere gelmiyor mu? Birinci sorum bu.

İkincisi, öğrencilere bununla, mevzuata uymak şartı getiriyoruz. Peki, kendilerini şu ana kadar affettiğimiz sayısız suçlulara “bu yasaların saydığı maddelerdeki suçu işlememek şartıyla, sizi affediyoruz” diye bir şart onlar için getirilmiş midir veya böyle bir düşünce ortaya konmuş mudur?

İlgili ihtisas komisyonun, Millî Eğitim Komisyonunun çok geniş şekilde yaptığı çalışmadan hiçbir bölümü kabul etmeden, noktası virgülüne kadar Adalet Komisyonunun getirdiği bu öğrenci affı yasasının, hangi nedenle o şekilde tahdit edildiğini de, özellikle ilgili mevzuatlara bağlı olmak şartının hangi nedene bağlı olduğunu da, Muhterem Bakanımın açıklamasını arz ediyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN - Kısa sorularınız için teşekkür ederim efendim!..

Sayın Bakan, cevaplar mısınız lütfen.

ZEKİ ERTUGAY (Erzurum) – Sayın Başkan, benim de bir sorum vardı; daha önce düğmeye basmıştım efendim.

BAŞKAN – Sayın Bakana söz verdim, ondan sonra size de söz vereceğim.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Bedük’ün sorularına önce cevap veriyorum: . Yükseköğretim kurumları, özerk kurumlardır; eğitim öğretim, bu özerklik içerisinde yürütülür; sınavlar, bu özerklik çerçevesinde yapılır. Dolayısıyla, yükseköğretim kurumları, kendi öğretim yöntemlerini ve sınav yöntemlerini belirleyebilirler, sınav yönetmeliklerini yapabilirler. O bakımdan, farklı üniversitelerde farklı yöntemlerin uygulanması, aslında, bir zenginliktir, bir çeşitliliktir. Bunların içerisinde en başarılı olanı, zamanla diğer üniversitelerde de benimsenebilir. Bu bakımdan, bazı üniversitelerde geçme notunun 50, bazılarında 60 olması, bazılarında ortalamanın 60 veya 50 olarak aranması, bazı üniversitelerde rakam yerine harf uygulanması, bu genel bilimsel özerkliğin bir gereğidir. Konuyu o çerçeve içerisinde değerlendiriyorum. Bundan dolayı bir eşitsizlik söz konusu değildir. Eşitlik, aynı yükseköğretim kurumu bakımından söz konusu olabilir. Her üniversite öğrencisi, girdiği üniversitenin, zaten, yönetmeliğini bilmek durumundadır, o kurallara uymak durumundadır. O bakımdan, farklı üniversiteler arasında farklı geçme notunun, farklı ortalama notunun aranmasında bir eşitsizlik görmüyorum.

Ders geçme, sınıf geçme de, üniversitelerin bünyelerine göre değişebilir. Bazı üniversitelerde, bazı fakültelerde sınıf geçme yöntemi daha uygundur, bazılarında ders geçme, sömestr yöntemi daha uygundur, yarı yıl yöntemi daha uygundur; bunları, üniversitelerin kendilerine bırakmak gerekir. Yine, bazıları, tek dersten veya iki dersten üst sınıfa devam hakkı tanıyabilmektedir. Bütün bunları, üniversitelerin kendilerine bırakmak gerektiği düşüncesindeyim. Bunu yasama organı belirlemez. Yasama organı, yükseköğretim Kanununu çıkarmıştır. O çerçeve içerisinde, Anayasanın üniversitelerimize, yükseköğretim kurumlarına tanıdığı bilimsel özerklik çerçevesinde, gereken düzenlemeleri yapabilirler.

Deprem bölgesi bakımından, burada ayrı bir düzenleme yok. Burada öngörülen süreler içerisinde başvurunun yapılması gerekir; ama, gerekirse tanınabilir; bunu, üniversiteler kendileri yapabilirler. Bunu, bizim, buradan belirlememize gerek yok.

Ayrıca, üniversitelerle ilgili düzenlemeleri de önerme yetkisi, aslında, Yüksek Öğretim Kuruluna aittir. Yüksek Öğretim Kurulu öneriyi yapar, hükümet benimser veya doğrudan doğruya hükümet yapabilir; ama, esas itibariyle, Yüksek Öğretim Kurulundan gelmesi, Yüksek Öğretim Kurulu Kanununun hükümleri arasında yer almaktadır. Dolayısıyla, bu konuda, Yüksek Öğretim Kurulu gereken önerilerde bulunabilir ve hükümet de bunları Meclise sunabilir.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Son bir hususu açıklamak açısından izin verir misiniz Sayın Başkan?

BAŞKAN – Sayın Bakan cevap versin, ondan sonra efendim.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Efendim, o eşitsizliği kabul etmediler, ona bir şey demiyorum; fakat, bu gençlerin, yani farklı uygulamalardan kaynaklanan sebeplerle sınıfta kalmış olan, sene kaybetmiş olan gençlerin, af kanunundan yararlanmak suretiyle tekrar sınava girmelerini düşünmüyorlar mı?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Gençlere, onların sınav yönetmeliklerini değiştirerek değil, mevcut sınav yönetmelikleri içerisinde yeni sınav hakkı tanıyoruz. Biz, eğer, bu arada sınav yönetmeliklerini de değiştirecek olsak, örneğin, ortalama 60 puan arayan bir üniversite için 50 puanın yeterli olduğunu hükme bağlayacak olsak, bilimsel özerkliğe müdahale etmiş oluruz; bu, Anayasaya da ters düşer.

Sayın Uzunkaya’nın sorusuna geliyorum:

Sayın Uzunkaya dediler ki: “Uzman komisyon, Millî Eğitim Komisyonuydu.” Bu konu, baştan beri, af kanunu tasarısı içinde de vardı, o çalışmaların bir parçasıydı; ancak, o arada, değişik milletvekillerimiz, bu konuda önergeler verdiler ve o önergeler, o kanun tasarıları, Millî Eğitim Komisyonuna havale edilmişti. Onlar üzerinde bir çalışma yapılırken, af kanunu Meclise sevk edilmiş oldu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı, af kanununda, Adalet Komisyonunu asıl komisyon, Millî Eğitim ve Anayasa Komisyonlarını da tali komisyon olarak görevlendirdi. O çerçeve içerisinde, Millî Eğitim Komisyonunun ve Anayasa Komisyonunun görüş ve düşünceleri de dikkate alınarak, tasarı son şeklini aldı.

Burada, yürürlükteki mevzuata uymak kadar doğal bir şey yok. Yürürlükteki mevzuatı biz değiştirmiyoruz; biz, sadece, yeni sınav hakkı tanıyoruz, yeni bir olanak tanıyoruz; yürüklükteki mevzuatın değiştirilmesi, bu kanunun konusu değildir.

Ayrıca, şimdi bu kanunla affedilenler için de, biliyorsunuz, üç yıl boyunca yeni bir suç işlememe koşulu aranmaktadır. Dolayısıyla, o koşul, bu aftan yararlananlar için; mevcut kurallara uymak, toplumun yasalarına uymak, herkes için aranmaktadır; bundan daha doğal bir şey yoktur. Kanunun amacı, gençlerimize yeni olanak sağlamaktır; yoksa, bu vesileyle, yürürlükteki mevzuatı veya üniversitelerin yürürlükteki yönetmeliklerini değiştirmek değildir.

BAŞKAN – Sayın Ertugay, buyurun.

ZEKİ ERTUGAY (Erzurum) – Sayın Başkan, sorumun, aracılığınızla, Sayın Hükümet tarafından cevaplandırılmasını rica ediyorum.

Bugün, genel af içerisinde “öğrenci affı” adı altında, öğrencilere sınav hakkı verilmesiyle ilgili önemli bir hususu da görüşüyoruz. Esas olarak, Millî Eğitim Komisyonunda kapsamlı olarak görüşülen, daha sonra, tali komisyon olması hasebiyle, buraya eksik olarak getirilen öğrenci affının görüşülmesi sırasında, bu soruların muhatabının -Sayın Bakan mazur görsünler- Sayın Bakandan ziyade, Sayın Millî Eğitim Bakanının olduğunu düşünüyorum. Bu bakımdan, Sayın Millî Eğitim Bakanının bu oturumda hazır bulunup da bu soruları cevaplandırması daha doğru olmaz mıydı?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın İyimaya, buyurun efendim.

AHMET İYİMAYA (Amasya) – Sayın Başkan, aracılığınızla, verilen cevaplar karşısında, şöyle bir sualin tevcihi zorunlu olmuştur:

Gerçekten, yasama organı, üniversitelerin, öğretim kurumlarının alanlarına yasayla müdahale edemeyeceğine göre, hangi mantık içerisinde, bu yasada af hükümleri öngörülüyor? Bilebildiğimiz kadarıyla, yasama organının, anayasal sınırlar içerisinde mahfuz alanları vardır ve millî iradeye uygun olarak, yürütme alanına da, diğer alanlara da müdahale edebilir. Hele, bilhassa, Marmara Bölgesindeki depremin, millî bir sorun ve acil güncel sorun olması karşısında, yasama organının, ivedilikle, meseleye, çözücü şekilde el atması gerekmez mi?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Bakan.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Bir defa, yasama organının gerekli gördüğü her şeyi, hükümet kadar, yasama organının üyeleri de teklif edebilir; dolayısıyla, bu konuda, siz de teklifte bulunabilirsiniz. Yüksek Öğretim Kurulu da, bu konuda, gereken koordinasyonu yapabilir. Deprem bölgeleri bakımından, ben, yükseköğretim kurumlarının, deprem bölgelerinde, gerekli tedbirleri alacağını düşünüyorum. Yüksek Öğretim Kurulu da, bu konuda, gerekli koordinasyonu yapabilir.

Sınav hakkı, öğrencilere, çeşitli af kanunlarında veya Yükseköğretim Kanununa eklenen çeşitli hükümlerle, şimdiye kadar tanınagelmiştir. Aslında, kişisel kanım olarak, bu tartışılabilir; ama, bu, yerleşmiş bir uygulama haline gelmiştir. Daha ileriye giderek, artık burada, üniversitelerin öğrencilere vereceği notu da tayin etmek, sanıyorum doğru olmaz.

Bu arada, Sayın Bedük’ün sorularından birini şimdi hatırlıyorum; demin cevap vermeyi ihmal ettim. Öğretim elemanlarına da bu olanağı genişletecek olursak, bunun nereye kadar varacağı kestirilemez; yarın, öğretim elemanlarının da profesörlük payesini almaları için, örneğin, yeni bir tez sunmaları gibi olanak tanınması yoluna gidebilir. Öğrencilere tanınan olanakların, herhalde...

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Ceza Kanunundaki bütün suçları affediyorsunuz; bunlar mı kaldı?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Ama, öğretim elemanlarına tanınması söz konusu değil; Türkiye’de öğretim üyeleri, iyi lisan öğrenmek zorundadır. Eskiden, öğretim üyesi olabilmek için iki lisan öğrenme zorunluluğu vardı; bundan dolayı, Türkiye bir şey kaybetmez. Öğretim üyelerinin ne kadar bilgili, ne kadar dünyaya açık olmasını sağlarsak, dünyadaki bilimsel gelişmeleri de o ölçüde takip edebiliriz, dünyaya o ölçüde ayak uydurabiliriz veya öncülük edebiliriz. O bakımdan, sınırın geçilmemesi gerekir; öğrencilerle sınırlı olarak kalması gerekir.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Sayın milletvekilleri, madde üzerinde 11 adet önerge vardır; önergeleri önce geliş sıralarına göre okutacağım, sonra aykırılıklarına göre işleme koyacağım.

İlk önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 161 sıra sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 12 nci maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki bentlerin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Saffet Arıkan Bedük Celal Adan Ahmet İyimaya Ankara İstanbul Amasya Zeki Ertugay Mehmet Sağlam Salih Çelen Erzurum Kahramanmaraş Antalya Sebahattin Karakelle Erzincan

a) Sınıf geçme sistemi uygulayan yükseköğretim kurumlarında, öğrencilerden en çok üç dersten başarısız olup da bir üst sınıfa geçemeyenlere, üst sınıfa devam hakkı tanınanlar alt sınıfta başarısız oldukları dersler için iki sınav hakkı verilir.

b) Ara sınavlar ortalaması 50 veya daha yüksek olan öğrenciler genel sınavlara girmeye hak kazanırlar, genel sınavda 50 veya daha yüksek alanlar başarılı olurlar.

c) Teorik ve pratik olarak sınav yapılan derslerde ara sınav veya genel sınav ortalaması başarıya esas alınır.

d) Mezuniyet sonrası (yüksek lisans veya doktora) ve yardımcı doçentlik dil sınavları ilgilinin kendi kurumunda, alanıyla ilgili konuda yapılır.

Mevcut yükseköğretim öğrencilerinin yarıdan fazlasının deprem bölgesindeki 20’den fazla üniversitede eğitim ve öğretim görmekte olduğu dikkate alınarak, 1998-1999 eğitim ve öğretim yılı sonunda, en çok üç dersten başarısızlıkla sınıfta kalan veya yarı yıl kaybeden bütün yükseköğretim öğrencilerine, bir üst sınıfa devam hakkı ve ilave 2 sınav hakkı verilir.

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının yükseköğretim öğrencilerine yeni sınav hakı verilmesiyle ilgili 12 nci maddesinin birinci fıkrasının sonuna “Ara sınıflar dahil not barajı sebebiyle en çok üç dersten sınıf geçemeyen öğrencilere üst sınıfa devam hakkı ile 2 sınav hakkı verilir” ifadesinin yazılmasını; tasarının birinci paragrafından sonra, ikinci paragraf olarak “birinci paragraftaki haklar saklı kalmak kaydı ile yönetmeliklerden kaynaklanan (tıp fakülteleri gibi) uygulamalı eğitim yapan okullardan ayrılan öğrencilere bu haktan yararlanmaları halinde devam edemedikleri dersler ve uygulamalar için (öğrencilerin kendi talepleri halinde) ilgili Yükseköğretim Kurumunca devam imkânı sağlanır.

Bu öğrenciler okulun yönetmeliğindeki devam şartını tamamladıktan sonra kanunun öngördüğü sınav süresi başlar” ifadesiyle bir paragraf eklenmesini,

12 nci maddenin ikinci fıkrasının sekizinci satırında “iki sınav hakkı tanınır” ifadesinden sonra gelmek kaydıyla “yüksek lisans için bir yıl, doktora için iki yıl, tez hazırlama süreleri verilir.”

Deprem bölgelerinde birinci derece yakınlarını kaybeden üniversite öğrencilerine 1998-1999 ders yılı için başarısız oldukları her ders için iki ilave sınav hakkı verilir.”

Şeklinde düzenlenmesini saygılarımızla arz ve teklif ederiz

Ahmet Kabil Rize

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

161 sıra sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 12 inci maddesinin ikinci paragrafının sekizinci satırında “iki sınav hakkı tanınır” ifadesinden sonra gelmek kaydıyla “ yüksek lisans için bir yıl, doktora için iki yıl tez hazırlama süreleri verilir” ifadesinin ilave edilmesini arz ve teklif ederiz.

Fethullah Erbaş Van

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

161 sıra sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 12 nci maddesinin birinci paragrafının sonuna “ Ara sınıflar dahil not barajı sebebiyle en çok üç dersten sınıf geçmeyen öğrencilere üst sınıfa devam hakkı ile ikinci sınav hakkı verilir” ifadesinin eklenmesini; keza, ikinci paragraf olarak da;

“Birinci paragraftaki haklar saklı kalmak kaydı ile yönetmeliklerden kaynaklanan uygulamalı eğitim yapan okullardan ayrılan öğrencilere bu haktan yararlanmaları halinde devam edemedikleri dersler ve uygulamalar için öğrencinin talebi halinde ilgili yükseköğretim kurumunca devam imkânı sağlanır. Bu öğrenciler okulun yönetmeliğindeki devam şartını tamamladıktan sonra kanunun öngördüğü sınav süresi başlar” ifadesinin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Fethullah Erbaş Van

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

161 sıra sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 12 nci maddesinin son paragrafından sonra gelmek üzere “tabiî afete maruz kalan bölgelerdeki üniversitelerde ve yüksekokullarda okuyan öğrencilere tabiî afetin vuku bulduğu ders yılı için başarısız oldukları her ders için bir ilave sınav hakkı verilir” ifadesinin ilave edilmesini arz ve teklif ederiz.

Fethullah Erbaş Van

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan “Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının” 12 nci maddesinin ikinci fıkrasına aşağıdaki paragrafın eklenmesini arz ve teklif ederim.

“Lisansüstü ve doktora öğrenimi görürken 1996-1997 öğretim yılına kadar yabancı dil sınavına giremeyenler ve ilgili kanunun yürürlük tarihine kadar yabancı dil şartını yerine getirmeyerek kaydı silinen öğrenciler, bu şarttan muaf olarak yeniden kayıt yaptırabilirler.”

Mahmut Göksu Akif Gülle Mustafa Baş Adıyaman Amasya İstanbul Musa Uzunkaya Aslan Polat Lütfi Doğan Samsun Erzurum Gümüşhane

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum efendim :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan “Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının” 12 nci maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki paragrafın eklenmesini arz ve teklif ederim.

“Sınıf geçme sistemi uygulayan Yüksek Öğretim Kurumlarında okula devam eden öğrencilerden en çok üç dersten başarısız olup bir üst sınıfa geçemeyen öğrencilere üst sınıfa devam hakkı verilir. Ve alt sınıfta başarısız oldukları dersler için iki sınav ve bir bütünleme hakkı tanınır.”

Mahmut Göksu Akif Gülle Mustafa Baş Adıyaman Amasya İstanbul Musa Uzunkaya Aslan Polat Lütfi Doğan Samsun Erzurum Gümüşhane

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum efendim :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan “Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının” 12 nci maddesinin bir ve ikinci fıkralarındaki “...İlgili Yüksek Öğretim Kurumunun mevzuat gereğince aradığı kurallara uymak şartıyla” ifadesinin çıkarılmasını arz ve talep ederim.

Mahmut Göksu Akif Gülle Mustafa Baş Adıyaman Amasya İstanbul Musa Uzunkaya Aslan Polat Lütfi Doğan Samsun Erzurum Gümüşhane

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum efendim :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 161 sıra sayılı yasanın 12 nci maddesinin birinci bendinde yer alan “Yüksek Öğretim Kurumunun mevzuat gereğince uymak şartıyla” ibaresinin kaldırılarak, yerine “Yüksek Öğretim Kurumu Kanununun öngördüğü şartlara uymak kaydıyla” ibaresinin getirilmesini arz ve teklif ederiz.

Musa Uzunkaya Faruk Çelik Akif Gülle Samsun Bursa Amasya

Mahmut Göksu Remzi Çetin

Adıyaman Konya

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum efendim :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Sayın Başkanlığına

Görüşülmekte olan af kanunu tasarısının, 12 nci madde başlığının “Yüksek Öğrenim öğrencilerine yeni sınav ve devam hakkı” olarak düzeltilmesini ve bu maddenin birinci bendinin 8 inci satırına “iki sınav” ifadesinden sonra gelmek üzere “ve devam” ibaresinin eklenmesini arz ve tekilf ederiz.

DSP Grubu Başkanvekili MHP Grubu Başkanvekili ANAP Grubu Başkanvekili

Fikret Uzunhasan İsmail Köse Beyhan Aslan Muğla Erzurum Denizli

Turan Bilge Faruk Bal Konya Konya

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutacağım...

Sayın milletvekilleri, okunacak olan önerge, maddeye en aykırı önergedir; okutup, işleme koyacağım :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 161 sıra sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 12 nci maddesinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesini arz ederiz.

Saffet Arıkan Bedük Mehmet Sağlam Salih Çelen Ankara Kahramanmaraş Antalya Zeki Ertugay Celal Adan Sebahattin Karakelle Erzurum İstanbul Erzincan Ahmet İyimaya Amasya

Madde 12.– Bütün yükseköğretim kurumlarında (sağlık, eğitim enstitüleri dahil) hazırlık ara sınıflar dahil bütün sınıflarda önlisans, lisans düzeyinde eğitim yapan öğrencilerden 1988-1989 öğretim yılından, 1998-1999 öğretim yılı sonuna kadar her ne sebeple olursa olsun (kendi isteği ile ayrılanlar, öğrenci katkı payını ödeyemediği ve disiplin suçundan dolayı ilişiği kesilenler dahil) ilişkileri kesilmiş veya kesilme durumuna gelmiş öğrencilere, ilişkilerinin kesilmesine sebep olan bütün dersler için devam ve sınav hakları verilir. (Daha evvel ilgili öğrencinin başarısız olduğu, kaldırılan derslerin yerine yetkili kurumlarınca uygun denk bir başka dersten sınava girerler) ve öğrenciliğe intibakları yapılır. Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren iki ay içerisinde kurumuna müracaat edenler bu haklardan faydalanırlar.

Sınıf geçme sistemi uygulayan yükseköğretim kurumlarında, öğrencilerden, en çok üç dersten başarısız olup da bir üst sınıfa geçemeyen öğrencilere, üst sınıfa devam hakkı verilerek, alt sınıfta başarısız oldukları dersler için iki sınav ve bütünleme hakkı verilir. Not ortalaması sebebiyle sınıf geçemeyen veya mezun olamayan öğrencilere, istediği üç dersten not yükseltme hakkı için bir sınav hakkı verilir. (Genel not ortalamasına girdiği en son sınav notu dahil olmak üzere değerlendirilir.)

Tıp fakülteleri gibi uygulamalı eğitim yapan okullardan ayrılan öğrencilere, bu haktan yararlanmaları halinde, devam etmedikleri dersler ve uygulamalar için ilgili yükseköğretim kurumunca devam imkânı sağlanır. Bu öğrenciler, okulu, yönetmeliğindeki devam şartını tamamladıktan sonra, bu yasanın öngördüğü imtihan süresi başlar. Ara sınavlar ortalaması 50 veya daha yüksek olanlar genel sınava girmeye hak kazanırlar. Genel sınavlarda 50 ve daha yüksek olanlar başarılı olurlar. Teorik ve pratik sınavların ara sınav veya genel sınav ortalaması başarıya esas alınır.

Bitirme süresini doldurdukları için kurumları ile ilişkileri kesilenlere, alamadıkları dersler için bir kez devam ve normal sınav hakkı tanınır. Ayrıca, eğitimlerine devam eden öğrencilerden, dönem veya yıl kaybetme durumunda olanlar, başarısız oldukları derslerden, diğer öğrencilerin hak ettiği sınava girme sayısı kadar sınav hakkına sahip olurlar.

Sınavlar, yasadan yararlanan öğrencilere, öğrencilik hakkı sağlanmadan isteyenlere derse devam hakkı verilip, ara sınav şartı istenmeden öğrenimine devam eden diğer öğrencilerle birlikte bütünleme ve final sınav hakkı verilir. İlgili öğrencinin talebi halinde bu kanunun yürürlüğe girmesinden iki ay sonra sınava gereceği her ders arası en az üç gün olmak kaydıyla sınava girebilirler.

Sınavlara girecek öğrencilerin hiçbir sebeple bu hakları engellenmez. Belirtilen müracaat süreleri içerisinde askerlik süresi gelmiş olanlar bu kanun hükümlerine göre verilmiş hakları kullandıkları takdirde tecilli sayılırlar. Belirtilen zamanlarda askerlik görevini yapmakta olanların hakları ve terhislerinden sonraki iki ay içerisinde müracaatları halinde hakları saklıdır. Cezası kesinleşmemiş hükümlülerin veya tutukluların bu halleri sona erdikten sonra en geç iki ay içinde müracaat ettikleri takdirde bu kanun hükümleri çerçevesinde hakları saklıdır.

1997-1998 eğitim-öğretim yılından başlamak üzere Gülhane Askerî Tıp Akademisinde okurken bu kanunun yayımı tarihine kadar her ne sebeple olursa olsun okullardan ilişiği kesilmiş olanların (yargıya intikal etmiş disiplin suçu nedeniyle ilişiği kesilenler hariç) bu kanunun yayımı tarihinden itibaren iki ay içerisinde başvurmaları halinde Yükseköğretim Kurulunca okuyacakları tıp fakülteleri belirlenir. Belirlenen tıp fakültelerince intibakları yapılır ve bu öğrenciler 2547 sayılı Kanunun geçici 40 ıncı maddesi ve ilgili hükümlerinden diğer öğrenciler gibi yararlanırlar.

1988-1989 öğretim yılından, 1998-1999 öğretim yılı sonuna kadar master, doktora öğrenimi görürken her ne sebeple olursa olsun enstitülerinden ilişiği kesilen öğrencilerin başarısız olduğu dersler için iki sınav hakkı, yüksek lisans öğrencileri için 1 yıl, doktora öğrencileri için de 2 yıl tez hazırlama süresi verilir. Ayrıca, 1996-1997 öğretim yılı başlangıç tarihine kadar KPDS sınavına giremeyenler ve ilgili kanunun yürürlük tarihine kadar KPDS’de şartını yerine getiremeyerek kaydı silinen öğrenciler bu şarttan muaf olarak yeniden kayıt yaptırabilirler. Yine, doktora yeterliliğine girebilmek için KPDS başarısız olanlara üç yabancı dil sınav hakkı tanınır. Yardımcı doçentlik kadrosundaki süresini dolduran öğretim elemanlarının çalıştığı süre dikkate alınmadan bu süreleri yeniden başlar. Doçentlik bilim sınavında istediği anabilim dalında sınav hakkını doldurmuş olanlara adayın istediği anabilim dalından üç sınav hakkı verilir. Mezuniyet sonrası (yüksek lisans veya doktora) ve yardımcı doçentlik dil sınavları ilgili adayın kendi yükseköğretim kurumunda ve alanı ile ilgili konuda yapılır. KPDS sınavı uygulaması kaldırılmıştır.

Master ve doktora yabancı dil sınavında 50 ve daha yukarı, doçentlik yabancı dil sınavında ise 60 ve yukarı not alanlar başarılı sayılırlar. Daha evvel bu amaçla girdikleri yabancı dil sınavlarında yukarıda belirtilen notları ve üzerinde alanlar bu haktan yararlanırlar.

Sanatta yeterlilik, tıp fakülteleri veya tıpta uzmanlık alanlarında başarısız olanların, başarısız oldukları dersler için (ilgili öğrenciler kendi talepleri halinde başarısız oldukları derslere)

Mevcut yükseköğretim öğrencilerinin yarısından fazlasının deprem bölgesindeki 20’den fazla üniversitede eğitim ve öğretim görmekte olduğu dikkate alınarak, 1998-1999 eğitim ve öğretim yılı sonunda, en çok üç dersten başarısızlıkla sınıfta kalan veya yarı yıl kaybeden bütün yükseköğretim öğrencilerine, bir üst sınıfa devam hakkı ile ilave 2 sınav hakkı verilir.

Yukarıdaki haklardan yararlanmak isteyenlerin bu yasanın yürürlük tarihinden itibaren kurumlarına iki ay içinde müracaatları şarttır.

Yükseköğretim kurumlarında ve Açık Öğretim fakültelerinin son sınıflarında okuyan tecil süreleri bitmiş öğrencilerin tecilleri, bir defaya mahsus olmak üzere bir yıl daha uzatılır.

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) - Katılıyoruz efendim.

BAŞKAN – Hükümet katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılıyoruz.

BAŞKAN – Sayın Bedük, söz istiyor musunuz?

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Hayır.

TURHAN GÜVEN (İçel) – Katılıyorlar efendim...

BAŞKAN – Efendim, niye karışıyorsunuz? Ben, özellikle sordum; biliyorum ne olduğunu da, onun için. Tabiî, bu yeni bir madde gibiydi de 4,5 sayfa; onun için söyledim.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Gerekçesi içindedir.

BAŞKAN – Komisyonun ve Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 12 nci maddesinin birinci ve ikinci fıkralarındaki “ilgili yükseköğretim kurumunun mevzuat gereğince aradığı kurallara uymak şartıyla” ifadesinin çıkarılmasını arz ve talep ederim.

Mahmut Göksu (Adıyaman) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) - Katılıyoruz.

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılıyoruz.

BAŞKAN – Hükümetin ve Komisyonun...

SUAT PAMUKÇU (Bayburt) – Karar yetersayısının aranılmasını istiyorum.

BAŞKAN – Komisyonun ve Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

HACI FİLİZ (Kırıkkale) – Orada, hem kabul edenler hem kabul etmeyenler var...

BAŞKAN – Anlamadım efendim... Orada 150 kişi var efendim.

ASLAN POLAT (Erzurum) - Ne zaman saydın?

BAŞKAN – Saydım efendim; peşin de, onun için... Sabahın bu saatinde böyle şey yapmayın!..

SUAT PAMUKÇU (Bayburt) – Sizin peşin kararlı olduğunuz belli de, karar yetersayısının olduğunu nasıl anladınız?

BAŞKAN – Sayın milletvekili, sizin soracağınızı bildiğim için, önergeden evvel saydım da, onun için efendim. (DSP ve MHP sıralarından alkışlar)

SUAT PAMUKÇU (Bayburt) – Sayın Başkan, peşin kararlı olduğunuzu, peşin talimatlı olduğunuzu anladık; İçtüzükte peşin sayma diye bir hüküm yok. Karar yetersayısı istendiği zaman, karar yetersayısı aranır.

ASLAN POLAT (Erzurum) - Sayın Başkanım, karar yetersayısı yok.

BAŞKAN – Divan mutabık efendim, gözümüze itimat edin bari, sözümüze etmiyorsunuz, ama, gözümüze edin.

Buyurun efendim, okuyun:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 161 sıra sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 12 nci maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki bentlerin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Saffet Arıkan Bedük Ankara) ve arkadaşları

a) Sınıf geçme sistemi uygulayan yükseköğretim kurumlarında öğrencilerden en çok üç dersten başarısız olup da, bir üst sınıfa geçemeyenlere, üst sınıfa devam hakkı tanınanlar alt sınıfta başarısız oldukları dersler için iki sınav hakkı verilir.

b) Ara sınavlar ortalaması 50 veya daha yüksek olan öğrenciler genel sınavlara girmeye hak kazanırlar. Genel sınavda 50 veya daha yüksek alanlar başarılı olurlar.

c) Teorik ve pratik olarak sınav yapılan derslerde ara sınav veya genel sınav ortalaması başarıya esas alınır.

d) Mezuniyet sonrası (yüksek lisans veya doktora) ve yardımcı doçentlik dil sınavları, ilgilinin kendi kurumunda alanıyla ilgili konuda yapılır.

Mevcut yükseköğretim öğrencilerinin yarıdan fazlasının deprem bölgesindeki 20’den fazla üniversitede eğitim ve öğretim görmekte olduğu dikkate alınarak, 1998-1999 eğitim ve öğretim yılı sonunda en çok üç dersten başarısızlıkla sınıfta kalan veya yarıyıl kaybeden bütün yükseköğretim öğrencilerine bir üst sınıfa devam hakkı ve ilave 2 sınav hakkı verilir.

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu efendim?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılıyoruz efendim.

BAŞKAN – Hükümet önergeye katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılıyoruz.

BAŞKAN – Hükümetin ve Komisyonun katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum:

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, “kabul edenler” demediniz “kabul etmeyenler” dediniz, acaba, biz yanlış mı anladık?

BAŞKAN – Rica ederim... Arkanızdaki bütün üyeler el kaldırdı efendim.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – “Kabul etmeyenler” dediniz, “kabul edenler” demediniz, efendim.

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının yükseköğrenim öğrencilerine yeni sınav hakkı verilmesiyle ilgili 12 nci maddesi birinci fıkrasının sonuna “ara sınıflar dahil not barajı sebebiyle en çok 3 dersten sınıf geçemeyen öğrencilere üst sınıfa devam hakkı ile 2 sınav hakkı verilir” ifadesinin yazılmasını, tasarının birinci paragrafından sonra ikinci paragraf olarak “birinci paragraftaki haklar saklı kalmak kaydıyla yönetmeliklerden kaynaklanan (tıp fakülteleri gibi) uygulamalı eğitim yapan okullardan ayrılan öğrencilere, bu haktan yararlanmaları halinde devam edemedikleri dersler ve uygulamalar için (öğrencilerin kendi talepleri halinde) ilgili yükseköğretim kurumunca devam imkânı sağlanır...”

BEKİR SOBACI (Tokat) – Kâtip Üye, hızlı okuma yarışmasına mı girdi?

ASLAN POLAT (Erzurum) – Sayın Başkanım, bana hep “anlıyamadık” diyen DSP’li arkadaşlar, bunu anlıyorlar mı acaba?

BAŞKAN – Buyurun, devam edin.

“...Bu öğrenciler okulun yönetmeliğindeki devam şartını tamamladıktan sonra kanunun öngördüğü sınav süresi başlar” ifadesiyle bir paragraf eklenmesini,

12 nci maddenin ikinci fıkrasının sekizinci satırında “2 sınav hakkı tanınır” ifadesinden sonra gelmek kaydıyla “yüksek lisans için 1 yıl, doktora için 2 yıl tez hazırlama süreleri verilir.

Deprem bölgelerinde birinci derece yakınlarını kaybeden üniversite öğrencilerine 1998-1999 ders yılı için başarısız oldukları her ders için 2 ilave sınav hakkı verilir” şeklinde düzenlenmesini saygılarımızla arz ve teklif ederiz.

Ahmet Kabil (Rize) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılıyoruz.

BAŞKAN – Hükümet katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılıyoruz.

BAŞKAN – Komisyonun ve Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

161 sıra sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 12 nci maddesinin ikinci paragrafının sekizinci satırında “2 sınav hakkı tanınır” ifadesinden sonra gelmek kaydıyla “yüksek lisans için 1 yıl, doktora için 2 yıl tez hazırlama süreleri verilir” ifadesinin ilave edilmesini arz ve teklif ederiz.

Fethullah Erbaş (Van) ve arkadaşları

BAŞKAN - Komisyon önergeye katılıyor mu efendim?..

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılıyoruz efendim.

BAŞKAN - Hükümet katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılıyoruz.

BAŞKAN - Komisyonun ve Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler...Kabul etmeyenler...Kabul edilmemiştir efendim.

Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

161 sıra sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 12 nci maddesinin birinci paragrafının sonuna “Ara sınıflar dahil not barajı sebebiyle en çok 3 dersten sınıf geçemeyen öğrencilere üst sınıfa devam hakkıyla ikinci sınav hakkı verilir” ifadesinin eklenmesini; keza, ikinci paragraf olarak da “Birinci paragraftaki haklar saklı kalmak kaydıyla, yönetmeliklerden kaynaklanan uygulamalı eğitim yapan okullardan ayrılan öğrencilere, bu haktan yararlanmaları halinde devam edemedikleri dersler ve uygulamalar için, öğrencinin talebi halinde, ilgili yükseköğretim kurumunca devam imkânı sağlanır. Bu öğrenciler, okulun yönetmeliğindeki devam şartını tamamladıktan sonra kanunun öngördüğü sınav süresi başlar” ifadesinin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Fethullah Erbaş (Van) ve arkadaşları

BAŞKAN - Komisyon önergeye katılıyor mu efendim?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN - Hükümet önergeye katılıyor mu efendim?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK ( Trabzon) – Katılıyoruz.

BAŞKAN - Komisyonunun ve Hükümetin katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler...Kabul etmeyenler...Kabul edilmemiştir efendim.

Diğer önergeyi okutuyorum efendim :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

161 sıra sayılı Bazı Suç ve Cezaların Affına ilişkin Kanun Tasarısının 12 nci maddesinin son paragrafından sonra gelmek üzere “Tabiî afete maruz kalan bölgelerdeki üniversitelerde ve yüksekokullarda okuyan öğrencilere tabiî afetin vuku bulduğu ders yılı için, başarısız oldukları her ders için bir ilave sınav hakkı verilir” ifadesinin ilave edilmesini arz ve teklif ederiz.

Fethullah Erbaş (Van) ve arkadaşları

BAŞKAN - Komisyon önergeye katılıyor mu?

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Deprem kazazedeleri için hiç olmazsa bunu kabul etsinler.

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılıyoruz Sayın Başkan.

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Bu, depremden zarar gören öğrencilere bir sınav hakkı içindir, önemli bir şey değil ki.

BAŞKAN - Hükümet katılıyor mu efendim?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılıyoruz.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler...Kabul etmeyenler...Önerge kabul edilmemiştir efendim.

HACI FİLİZ (Kırıkkale) – Sayın Başkan, kâtip üyemizin birisi (h) harflerini yiyor, bir tanesi de kelimelerin hepsini yiyor.

BAŞKAN – Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 12 nci maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki paragrafın eklenmesini arz ve teklif ederim.

“Sınıf geçme sistemi uygulayan yükseköğretim kurumlarında okula devam eden öğrencilerden en çok üç dersten başarısız olup bir üst sınıfa geçemeyen öğrencilere üst sınıfa devam hakkı verilir ve alt sınıfta başarısız oldukları dersler için iki sınav ve bir bütünleme hakkı tanınır.”

Mahmut Göksu (Adıyaman) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılıyoruz Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Hükümet katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılıyoruz.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan Bazı Suç ve Cezaların Affına İlişkin Kanun Tasarısının 12 nci maddesinin ikinci fıkrasına aşağıdaki paragrafın eklenmesini arz ve teklif ederim.

“Lisansüstü ve doktora öğrenimi görürken, 1996-1997 öğretim yılına kadar yabancı dil sınavına giremeyenler ve ilgili kanunun yürürlük tarihine kadar yabancı dil şartını yerine getiremeyerek kaydı silinen öğrenciler bu şarttan muaf olarak yeniden kayıt yaptırabilirler.”

Mahmut Göksu (Adıyaman) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılıyoruz efendim.

BAŞKAN – Hükümet?..

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılıyoruz.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.

Diğer önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 161 sıra sayılı yasa tasarısının 12 nci maddesinin birinci bendinde yer alan “Yükseköğretim Kurumunun mevzuat gereğince ...... uymak şartıyla” ibaresinin kaldırılarak, yerine “Yükseköğretim Kurumu Kanununun öngördüğü şartlara uymak kaydıyla” ibaresinin getirilmesini arz ve teklif ederiz.

Musa Uzunkaya

(Samsun)

ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon önergeye katılıyor mu?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılıyoruz efendim.

BAŞKAN – Hükümet katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılıyoruz.

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler...

SUAT PAMUKÇU (Bayburt) – Sayın Başkan, sağdaki hükümet mi katılıyor, soldaki hükümet mi katılıyor?! Anlayamadık ki!

BAŞKAN – Sayın Pamukçu, niye böyle yapıyorsunuz?! Benim gözüm bu tarafta, Sayın Bakan cevap veriyor; sizin gözünüz niye başka yere takılıyor?! Siz de, benim gibi yapın.

Önerge kabul edilmemiştir.

Son önergeyi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Sayın Başkanlığına

Görüşülmekte olan Af Kanunu Tasarısının 12 nci madde başlığının, Yükseköğrenim Öğrencilerine Yeni Sınav ve Devam Hakkı olarak düzeltilmesini ve bu maddenin birinci bendinin sekizinci satırına “iki sınav” ifadesinden sonra gelmek üzere “ve devam” ibaresinin eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Fikret Uzunhasan (Muğla) ve arkadaşları

BAŞKAN – Komisyon katılıyor mu efendim?

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Katılıyoruz efendim.

BAŞKAN – Hükümet Katılıyor mu?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Katılıyoruz

BAŞKAN – Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge kabul edilmiştir efendim.

12 nci maddenin oylamasının, açık oylamayla yapılmasına ilişkin bir talep vardır; talebi okutup, talep sahiplerinin salonda olup olmadıklarını arayacağım.

Talebi okutuyorum :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan 161 sıra sayılı Yasa Tasarısının 12 nci maddesinin oylamasının açık oyla yapılmasını arz ederiz.

Lütfi Yalman?.. Burada.

Özkan Öksüz?.. Burada.

Fethullah Erbaş?.. Burada.

Salih Kapusuz?.. Burada.

Yakup Budak?.. Burada.

Akif Gülle?.. Burada.

Eyyüp Sanay?.. Burada.

Mehmet Özyol?.. Burada.

İsmail Alptekin?.. Burada.

Rıza Ulucak?.. Burada.

Mehmet Ali Şahin?.. Burada.

Mehmet Çiçek?.. Burada.

Şükrü Ünal?.. Burada.

Mehmet Bekâroğlu?.. Burada.

Metin Kalkan?.. Burada.

Avni Doğan?.. Burada.

Tevhit Karakaya?.. Burada.

Hüseyin Arı?.. Burada.

20 imza tamamlanmıştır efendim.

Açık oylamanın şekli hakkında Genel Kurulun kararını alacağım. Açık oylamanın, elektronik cihazla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir efendim.

Alınan karar gereğince açık oylama elektronik cihazla yapılacaktır. Oylama için 3 dakika süre vereceğim. Bu süre içinde sisteme giremeyen üyelerin teknik personelden yardım istemelerini, yardıma rağmen de sisteme giremeyenlerin, 3 dakika içinde Başkanlığa müracaat etmelerini rica ediyorum.

Ayrıca, vekâleten oy kullanacak sayın bakanlar varsa, hangi bakana vekâleten oy kullandığını, oyunun rengini ve kendisinin ad ve soyadı ile imzasını taşıyan oy pusulasını, yine, oylama için öngörülen 3 dakikalık süre içinde Başkanlığa bildirmelerini rica ediyorum.

Oylama işlemini başlatıyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, görüşülmekte olan kanun tasarısının 12 nci maddesinin yapılan açık oylama sonucunu arz ediyorum:

Kullanılan oy : 279

Kabul : 227

Ret : 45

Çekimser : 5

Mükerrer : 2

Böylece, 12 nci madde, kabul edilen önerge doğrultusunda kabul edilmiştir.

13 üncü maddeyi okutuyorum :

MADDE 13. — 23 Nisan 1999 tarihinden önce, 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 11 inci maddesi hükmü uyarınca, avukatlık ve avukatlık stajıyla birleşmeyen diğer işlerde bulunulması sebebine dayanılarak, yapmış oldukları stajın geçerli sayılmamasından dolayı aynı Kanunun 72 nci maddesinin (b) bendi uyarınca adları baro levhasından silinmiş bulunanlarla staj bitim belgesi almış oldukları halde aynı sebeple baro levhasında yazılma istemleri reddedilenler, levhaya yazılmalarına dair baro yönetim kurulu kararları Adalet Bakanlığınca onaylanmayanlar veya baro levhasına yazılmamış olanlar, başvurdukları takdirde avukatlıkla birleşmeyen işlerinden ayrılmış olmaları ve başkaca engellerin bulunmaması kaydıyla baro levhasına yazılırlar. Bu şekilde avukatlık stajı yaptıktan sonra baro levhasına yazılmış bulunanları da avukatlıkla birleşmeyen bir işle uğraşmamaları ve başkaca engelleri bulunmaması şartı ile kayıtları silinmez. Adları staj listesinden silinenler, avukatlıkla birleşmeyen işlerinden ayrılmış oldukları ve başkaca engelleri bulunmadığı takdirde bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren üç ay içerisinde başvurmaları halinde yeniden staj listesine yazılırlar ve silme kararından önce yaptıkları staj geçerli sayılarak stajlarına devam ederler. Bunlardan adları staj listesinden silinmesi gerekenler hakkında başkaca engelleri yoksa silme işlemi yapılmaz.

Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce avukatlıkla bağdaşmayan bir işle uğraştıkları sırada avukatlık stajını yapan veya yapmakta bulunanlar hakkında;

a) Cezaî takibat yapılmaz.

b) Daha önce başlamış olan takibatlar durdurulur.

Hükmolunan cezalar ceza mahkûmiyetlerinin sonuçlarını da kapsamak üzere affedilmiştir.

Bu suretle cezaları bütün sonuçlarıyla affedilmiş olan avukat ve avukat stajyerleri hakkında, bu mahkûmiyetlerine dayanılarak Avukatlık Kanununun avukatlığa kabul edilmemeye ve ruhsatnameleri geri alınmak suretiyle iptal ve adları bir daha yazılmamak üzere levhadan silinmeye dair hükümleri uygulanmaz.

BAŞKAN – Madde üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına Salih Çelen; buyurun.

DYP GRUBU ADINA SALİH ÇELEN (Antalya) – Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan kanun tasarısının 13 üncü maddesinde ifadesini bulan hüküm hakkında, Doğru Yol Partisi Grubunun görüşlerini arz etmek üzere söz almış bulunmaktayım. Yüce Heyeti saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, tasarının 13 üncü maddesinde hükme bağlanan husus, staj yapmakta olan avukat stajyerlerin, staj yaptıkları sırada, avukatlık stajıyla birleşmeyen, bağdaşmayan bir işle iştigal etmeleri halinde, kendileri için öngörülen cezanın uygulanmayacağına ve affına ilişkindir. Bu kanun tasarısının bu maddesinin Türk yargı mevzuatında savunma için gerekli bir madde olduğu kanaatindeyim; ancak, bence, bunu, af kanunuyla değil; sistemin düzenlenmesiyle, yeni bir sistem getirmekle topyekûn halletmek gerekir.

Değerli milletvekilleri, kanun tasarısının genel gerekçesine baktığımızda, özellikle ekonomik ve sosyal yapının yozlaşması, adaletsiz gelir dağılımının yol açtığı yoksulluk, ahlakî değerlerdeki aşınma, sağlıksız kentleşme, aşırı tüketimin körüklenmesi, görsel yayınlardaki şiddet sahneleri, silahlanma eğilimi ve yüksek oranlardaki işsizlik nedeniyle bu affın getirildiğini görüyoruz.

Değerli milletvekilleri, bir tarafta suça sebep olan etkenler var, diğer tarafta sonuç var; yani, ceza ve suç, suç işlenmesi olayı.

Şimdi, hükümetimiz, suça neden olan etkenleri ortadan kaldırmak yerine, bu etkenler sonucunda eyleme dönüşen ve mağduru olan, suç teşkil eden fiillere verilecek olan cezayı affetmektedir. Bence, burada yapılması gereken iş, bataklığın kurutulmasıdır. Suça etki eden, suça neden olan eylemlerin engellenmesidir. Nedir bunlar; görsel basındaki şiddet sahneleri. Bunu engellemek zor mudur? İşsizlik; hükümetin görevi, mutlaka bunu da engelleyecektir. Silaha olan eğilim... Hükümetin, bunu da engellemesi gerekir. Bunların engellenmesi yerine, suçun, suçlunun, cezanın affedilmesi, toplumda, bence barış değil, huzur değil, uzlaşma değil, olsa olsa endişe yaratır, huzursuzluk yaratır; gelin, bunun önüne geçelim derim.

Değerli milletvekilleri, bu suçların artması halinde ne oluyor: Daha fazla kan, daha fazla gözyaşı, daha fazla mağdur, trafik canavarı mağdurları, hırsızlık mağdurları -adımın arabasını çalıyorlar, adamın arabasının camını kırıp içinden teybini çalıyorlar- bir sürü mağdur... Bunların önüne geçme imkânı varken, suçluyu affetmenin hiçbir yararının olmadığı kanaatindeyim.

Bütün bu mağdurlara zarar veren suçlular affediliyorken, genel af varken, özel af varken, indirim varken, bu tasarı metninde ne yok; düşünceye af getirilmiyor, düşüncenin ifadesine ilişkin herhangi bir af maddesi yok.

Aslında biz, bunların, Ceza Kanunundan topyekûn çıkarılması gerektiği kanaatindeyiz. Düşüncenin suç olmaması gerekir, artık, 21 inci Yüzyılda düşünce suçunun olmaması gerekmektedir; ancak, bunlar, hükümetimiz tarafından affedilmiyor bile! 21 inci Yüzyılda olmaması gereken bu hükümlerin, Türkiye cumhuriyetinin demokrasisi açısından hiç de doğru olmadığı kanaatindeyiz.

Sayın Bakanımız, bu maddelere, yani düşünce suçlarının affına yönelik bir düzenlemenin, Anayasanın 14 üncü maddesine aykırı olduğunu söylemiştir. Biz, daha önce, burada, hep birlikte yaşadık; bu Meclis, istediği takdirde, Anayasayı da değiştiriyor, Anayasanın 14 üncü maddesini de değiştirir. Bütün değişiklikleri yapma kudretine sahip bir Meclis varken, bir yasama organı varken, bunun Anayasaya aykırı olacağı iddiasına dayanmak, herhalde doğru olmasa gerekir.

Değerli milletvekilleri, ben, aslında, toplu olarak af kanununa karşıyım. Bana göre, şu Mecliste, her birimizin oturduğu koltuğun, değeri 7 bin dolar, Türkiye cumhuriyeti hükümetine maliyeti 7 bin dolar -bana göre, bir araba değerindedir- bu 7 bin doları, biz, içimize sinderebiliyorsak, bu af kanununu çıkaralım diyorum.

Hepinize saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN – Sayın Çelen, teşekkür ederim.

ORHAN BIÇAKÇIOĞLU (Trabson) – Koltukla, affın ne ilgisi var?

SALİH ÇELEN (Antalya) – Onları da affediyorsunuz...

BAŞKAN – Fazilet Partisi Grubu adına, Bolu Milletvekili Sayın İsmail Alptekin; buyurun efendim.

Sayın Alptekin, süreniz 10 dakika.

FP GRUBU ADINA İSMAİL ALPTEKİN (Bolu) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Aşağı yukarı yirmi saatten beri Yüce Meclis çalışmaktadır. Bu süre içerisinde, zaman zaman tansiyon yükseliyor, karşılıklı konuşmalar oluyor; ama, demokrasinin en iyi tatbik edilmesi gereken, herkese örnek olması gereken bu Mecliste, birbirimizi sevsek de sevmesek de, mutlaka, birbirimizi dinlemek, birbirimizi anlamak ve bir hoşgörü içerisinde, millet yararına, yasalarımızı müzakere etmek durumundayız.

Değerli milletvekilleri, af yasası olarak kısaca ifade ettiğimiz bu yasanın aşağı yukarı son maddesine geldik. 12 madde kabul edildi. Bu madde üzerinde Fazilet Partisinin görüş ve düşüncelerini anlatmak, size arz etmek üzere huzurunuzdayım. Çıkacak olan, kabul edilen bu yasanın, ümit ve temenni ediyoruz ki, toplumsal barışın sağlanmasında kısmen de olsa yararı olur; ancak, bunu ifade ederken, bu maddeye kadar olan 12 madde üzerinde ve geneli üzerinde, Fazilet Partisi görüş ve düşüncelerini ifade etmiş, bu yasanın, beklenen, arzu edilen sonuçları vermeyeceği ve beklenen bir af yasası olamayacağı açık gerekçeleriyle ortaya konulmuştur.

Değerli milletvekilleri, 13 üncü madde, bildiğiniz gibi, avukatlık yasasıyla ilgili olan bir madde olup, aslında, hükümet teklifinde yoktur, tasarıda yoktur. Komisyon müzakereleri sırasında bu konu ortaya getirilmiş ve teklif de komisyonca kabul edilmek suretiyle eklenmiştir. Ben, hemen ifade ediyorum ki, bu maddenin yasaya eklenmesinde gayreti olan, başta teklif sahipleri, komisyon başkanı ve komisyon üyelerine huzurunuzda teşekkür ediyorum. Gerçekten, ihtiyaç olan ve mutlaka, şu ana kadar birçok haksızlığa uğrayan meslektaşlarımızın durumunu düzeltecek olan bir hüküm olarak görüyoruz.

Ancak, bu vesileyle, iki hususu da ifade etmek istiyorum. Bir af yasası çıkarıyoruz; başta da ifade ettiğim gibi, inşallah, hayırlı sonuçlar verir; ancak, mesele, af yasasıyla bitiyor mu? Burada, bu mesele, bu yasa görüşülürken, zaman zaman af yasasına başvurulduğu ifade edilmiştir. Aslında, her toplumda suç işlenmektedir. İşlenen suçun sonuçları itibariyle, devletin, hükümetlerin görevi, suç işleyenleri hapishanelere göndermek ve yargı tarafından verilen cezanın infazını sağlamak değildir. Aslolan, kader kurbanı olarak da kabul edebileceğimiz o insanların cezaevlerinde ıslah olmalarını sağlamak ve cezalarını çektikten sonra topluma kazandırmak ve toplum içerisinde uyum içerisinde hayatlarını devam ettirebilmelerini sağlamaktır. İnşallah, Hükümetimizin, bu noktada, Sayın Bakanımızın gayret ve çalışmalarıyla, bugüne kadar hep konuşulan, ama, tatbikatta hiç de hoş olmayan cezaevlerimizdeki, bu ıslah edici, düzeltici, topluma kazandırıcı çalışmaları olur; birinci dileğimiz budur.

Bu vesileyle, avukat stajyerlerinin, bir noktada, affıyla ilgili bu konuyu, bu maddeyi görüşürken, takriben on yıldan beri hep hükümetlerin konuştuğu, herkesin konuştuğu tartışmaya açılmış olan avukatlık kanununu da hazırlanmış, konuşulmuş, hatta, hükümetler, Meclise kadar getirme kararı almışlar; ama, bir türlü gelememiş olan avukatlık kanununun da, en kısa sürede bu Meclise getirilmek suretiyle kanunlaşmasını talep ediyoruz, düşünüyoruz. Çünkü, burada, hep haktan, adaletten bahsediyoruz “adalet mülkün temelidir” diyoruz, oysaki, adaletin tecellisinde, hâkim, savcı, savunma sacayağının, üçüncü ayağının çok iyi teçhiz edilmesi gerekir. Bugün için ihtiyaçları karşılamayan kanunun, yeni, güncel, günün şartlarına uygun hale getirilmesi, avukatlarımızın toplum içerisinde saygınlığının muhafaza edilerek adaletin tecellisinde önemli görevleri ifa eden avukatlık kanunu ve onları ilgilendiren avukat arkadaşlarımızın durumunun iyi bir şekilde düzeltilmesi lazımdır. Çünkü “adalet mülkün temelidir” diyoruz. Bir toplumda, bir devlette, bir müessesede birçok şeyler bozulabilir, arzu edilmeyen noktalara gelebilir; ama, Allah korusun ki, bir toplumda ve bir devlette, adalet üzerinde tereddütler zuhur ederse, o toplum ciddî sıkıntılara düşebilir.

O bakımdan, bu konunun üzerinde hep beraber -iktidarıyla muhalefetiyle- durmamız, yapılması gereken düzenlemeler ve düzeltmeler yapılmak suretiyle, beklenen hayırlı sonucun ortaya çıkması için çalışmamız lazımdır diyorum. Bu maddeyi, hakikaten, ihtiyacı karşılayan ve arzu edilen bir madde olarak görüyor; Fazilet Partisi olarak da bu konuya müspet baktığımızı ifade ediyorum. Neticede, işin sonuna geldik, yürürlük maddelerine geldik; inşallah, çıkacak kanunun, yine her şey için, milletimiz ve memleketimiz için hayırlı olmasını diliyorum; hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Alptekin.

Söz sırası, İstanbul Milletvekili Sayın Ali Oğuz’da.

Buyurun Sayın Oğuz.

ALİ OĞUZ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; 161 sıra sayılı kanun tasarısının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bir gece boyunca devamlı mesai sarf ettiniz; Allah ecrinizi çoğaltsın. Değerli arkadaşlarımı, Grubum ve şahsım adına, hürmet ve muhabbetle selamlıyorum.

Özellikle, şu anda, yine, hâlâ ıstırapları devam eden Marmara Bölgesindeki depremzedelerin de, bir an evvel, içinde bulundukları zor şartlardan kurtulmalarını ve ölülerine Allah’tan rahmet dilediğimi ve yaralı olanlara da şifa temennilerimi arz edeyim.

Değerli arkadaşlarım, 13 üncü madde, benden önce konuşan arkadaşların da ifade ettiği gibi, bir af maddesidir; mahiyeti itibariyle de, gerek stajyerliklerinde gerekse de avukatlıkları döneminde staj listesinden silinmiş veya baro levhasından silinmiş olan avukatlara getirilen afla ilgili hükümlerdir. Bunlar, mahiyeti itibariyle, gerek devamsızlık gerekse kanunî bir mâni çıkması halidir veya avukatlıkla veya stajyerlikle bağdaşmayan bir işin, bir meşgalenin ve bir hizmetin kabul edilmesi sebeplerinden neşet etmiştir.

Bunların ortadan kaldırılması sebebiyle veya engelin ortadan kaldırılması sebebiyle, engel meşgalenin ise terk edilmiş olmasının tevsiki sebebiyle yeniden staj listesine yazılması veya avukatlık levhasına ve avukat listesine kaydedilmesi suretiyle, affın tatbik edilmesi hükmü getirilmiştir.

Bu kanunun, memleketimize, milletimize ve avukatlık camiasına hayırlı olmasını diliyor, hepinizi hürmet ve muhabbetle selamlıyorum efendim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Oğuz.

Söz sırası, İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Ali Şahin’de.

Sayın Şahin?.. Yok.

Tokat Milletvekili Bekir Sobacı?.. Yok.

Samsun Milletvekili Musa Uzunkaya?..

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Konuşmayacağım.

BAŞKAN – Van Milletvekili Fethullah Erbaş, konuşacak mısınız efendim?..

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Konuşmayacağım efendim.

BAŞKAN – Peki, teşekkür ederim.

Sayın Bedük sual soracaklar.

Buyurun efendim.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, delaletinizle, Sayın Bakana şu sorularımı sormak istiyorum:

Bu yasanın her maddesinde matlap var; fakat, bu maddede matlap yok. Acaba, bunun özel bir nedeni mi var; yoksa, koşu tempolu yasamanın bir ihmali mi?

İkinci sualim, matlap eklemeyi düşünüyor musunuz; yoksa, bunu da tutucu bir tavrın kurbanı mı edeceksiniz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Bakan.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli üyeler; bu madde Adalet Komisyonunda eklenmiştir. Yazım sırasında kenar başlığı unutulmuştur. Bu başlığın şimdi eklenmesi uygun olacaktır. Başlık: “Avukat stajerlerinin durumu.”

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Madde üzerinde önerge yoktur.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Madde yeni şekliyle kabul edilmiştir efendim.

14 üncü maddeyi okutuyorum:

Yürürlük

MADDE 14. — Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN – Madde üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Van Milletvekili Sayın Hüseyin Çelik; buyurun efendim.

DYP GRUBU ADINA HÜSEYİN ÇELİK (Van) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; af yasa tasarısının 14 üncü maddesi üzerinde Doğru Yol Partisi Grubunun görüşlerini arz etmek üzere söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Aslında, bu saatte bizi iştiyakla dinlemediğinizi biliyorum. (Gürültüler)

MUSTAFA RÜŞTÜ TAŞAR (Gaziantep) – Estağfurullah...

HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – Ancak, biraz önce, kuliste, bir sayın bakanımız dedi ki: “Ankara Ankara olalı, Timur’dan beri böyle bir zulüm görmemiştir.” Bunu muhalefetin tavrı için söyledi. Müsaadenizle, bunu, bizi bu şekilde, sağlıksız bir şekilde çalıştıran, çalışmak zorunda bırakan aslında hükümet kanadının tavrı için söylemek lazım; bunu özellikle belirtiyorum. Biz, burada, millet önünde ve tarih önünde üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeye çalışıyoruz. Eğer bu şekilde, bu saatlere kadar, sağlıksız bir şekilde çalışmamış olsaydık, siz de bu kadar sıkılmazdınız.

Büyük Yunan Filozofu Sokrat’ın bilinen yargılanma ve akıbetinde olduğu gibi, dünyada birçok insan, düşüncelerinden, inançlarından dolayı mahkûm edilmiş, hatta işkence görmüştür. Onları yargılayanlar, Sokrat’ı areneda yargılayan 501 kişilik mahkeme heyeti gibi unutulup gitmiş; ama, Sokratlar yaşamış ve hâlâ yaşamaktadırlar.

Düşenmek ve düşünceyi açığa vurmak, insanı diğer canlılardan ayıran en belirgin özelliklerden biridir. Dünşünce hürriyeti, medenî ve demokrat toplumların, ekmek, su kadar aziz kabul ettikleri bir hürriyettir. Aslında demokrat ve despot rejimler için ayırt edici vasıfların başında, düşünce hürriyeti gelir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bizim ülkemizde düşünce hürriyeti mücadelesi çok eskilere dayanmakla beraber, Batılı tarzdaki ilk mücadele, Yeni Osmanlılarla başlar. 1860’lı yıllarda bir grup sorumlu aydın, padişahlık sisteminin İslamî olmadığını, meşveret sisteminin; yani, parlamenter sistemin getirilmesi gerektiğini, yazdıkları makaleleriyle ima edince, gazeteleri, devlet tarafından kapatıldı. Başta, Ali Suavi, Ziya Paşa ve Namık Kemal olmak üzere bu insanlar sürgünlere gönderildi. Onlar da, yurtiçi sürgünler yerine, soluğu Avrupa’da aldılar. Ali Suavi, 1867 Ağustosunda İstanbul’da kapatılan Muhbir Gazetesini, Londra’da yeniden çıkarıyor, söze şu cümleyle başlıyordu: “Muhbir, doğru söylemek yasak olmayan bir memleket bulur; yine çıkar.” Nitekim, Yeni Osmanlıların Avrupa’dan, İstanbul’a karşı yürüttükleri fikrî mücadelenin oluşturduğu zemin üzerine Birinci Meşrutiyet ilan edildi.

Sayın milletvekilleri, siz, insanlara, legal zeminlerde, kendi ülkelerinde kendilerini ifade etme hürriyeti tanımazsanız, o insanlar, ya illegal hale gelerek yeraltına iner ya da yurt dışına çıkarlar; iki durumda da sizin kontrolünüzün dışına çıkıyorlar demektir. Nitekim, Yeni Osmanlılardan sonra, Sultan II. Abdülhamit’in göz açtırmadığı insanlar, ki, bunlar Jön Türklerdir; Londra, Paris, Cenevre, Kahire dörtgeninde sürdürdükleri mücadelelerini günün birinde yurt içindeki gayrı memnunlarla birleştirerek, padişahı, İkinci Meşrutiyeti ilan etmek zorunda bıraktılar. İttihat ve Terakkinin baskıcı yönetimi günün birinde Hürriyet ve İtilafçıları iktidara getirdi. Birinci Cumhuriyet Meclisinde, başını, Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Ulaş’ın çektiği 63 kişilik bir muhalif grup vardı. İkinci Mecliste bunların bir tanesine bile yer verilmedi; ama, aynı düşünce, 1946’da biraz daha değişip liberalleşerek Demokrat Parti olarak geri döndü ve 1950 seçimlerinde, CHP’nin yirmiyedi yıllık saltanatına son verdi. Bu silsileyi günümüze kadar getirebiliriz.

Değerli milletvekilleri, devlet, Nazım Himet’i yasakladı. Bugün, en çok satan kitaplar arasında onun kitapları vardır. Devlet, Bediüzzaman Said Nursi’yi yasakladı; kitapları, bugün bestseller durumundadır. 1944’te, 1980’de, devlet, Türkçülere karşı çok ciddî operasyonlar düzenledi. Tabutluklar hâlâ çok iyi bilinmektedir; ama, o görüşün mensupları, 1999’da Meclisin ikinci büyük partisi olarak Meclise geldiler.

Değerli arkadaşlar, Mao, Çin’de insanlara forma giydirdi; ama, insan standardizasyonunu sağlayamadı. İnsanlar kereste değil ki, onları tornadan geçirip standart sopalar haline getirelim. Fıtrat, yeryüzüne gelmiş geçmiş ve halen yaşamakta olan bütün insanları farklı yaratmıştır. Parmak izlerinin bile mutlak bir farklılık arz ettiği insanlık âleminde, insanların biribirine tamamen muvafık düşünmesi mümkün değildir. Düşünce ayrılıkları, hatta aykırılıkları, eşyanın tabiatının gereğidir. Düşünce, su gibidir, akışını durduramazsınız. Suyun önüne set çekersiniz, su dolar, alttan, üstten, yandan, mutlaka bir yerlerden sızar veya taşar. Akıllı insan, suyun akışını durdurma iddiası yerine, suyun önüne baraj yapar, türbinlere gönderir elektrik elde eder; kanallara kanalize eder, sulamada kullanır; taşımacılıkta, balıkçılıkta kullanır.

Osmanlıcada, kitlelere mal olmuş düşünce sistemlerine fikir cereyanları diyoruz. Bugün, bunların adı, fikir akımlarıdır. Sonuçta, düşüncenin cereyan etmek, akmak, sirayet etmek gibi bir özelliği vardır. Bundan dolayıdır ki, düşüncelerle mücadele edenler, zamanla unutulup gitmişler; ama, düşünceler yaşamıştır. Farklı düşüncelere mensup insanlar, ülke için bir potansiyel, bir renklilik kabul edilerek onlardan istifade edilmelidir.

Değerli milletvekilleri, 12 Eylülden sonra devletimiz bir kitap yayımladı. Aslında, bu kitap, başta üniversitelerimiz olmak üzere birçok kurumda verilen bir seri konferansın metinlerini içeriyordu. YÖK’ün basıp dağıttığı kitabın bilinen adı “Muzır Cereyanlar”dı. Bu kitapta, solun her çeşidi, milliyetçiler, ülkücüler, bütün dinî gruplar, tarikatlar, cemiyetler ve cemaatler muzır ilan ediliyordu. Bu tasnife göre, bu Meclisin bile yüzde 90’ı muzır kategorisine giriyordu.

Şimdi soruyorum; allahaşkına, dünyanın hangi demokratik ülkesinde yüzde 90 vatandaşını muzır ilan eden bir yönetim anlayışı vardır?! Bilmeliyiz ki, demokrasi, farklı ve aykırı seslere tahammül etmenin adıdır. Atatürk, öğretmenlere seslenirken “Muallimler, cumhuriyet sizden fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller ister” demiyor muydu?

Bir de, bunun günümüzdeki uygulamasına bakalım: Siz, insanlara “size, sonsuz, hür bir damak zevki ve iştiha; ama, mönümüz fikstir” diyorsunuz. Bu durumda, hür iştihanın bir anlamı var mıdır?! Tek tip insan yetiştirmekten söz eden, herkesin kendileri gibi düşünmesi, herkesin kendileri gibi giyinmesi ve hissetmesi gerektiğini topluma dayatan zihniyetin demokratik bir cumhuriyette sizce yeri olmalı mıdır?! Kaldı ki, bundan sonra getirilecek olan yasa tasarısında, düşüncelerini yazılı ve görsel basında ifade edenler kapsamiçi, sözlü olarak meydanlarda, salonlarda, dost meclislerinde dile getirenler kapsamdışı bırakılıyor. Allahaşkına, bunu içimize sindirebiliyor muyuz?! Katilleri, hırsızları, dolandırıcıları ve daha birçok adi suçluyu affederken, otuz yıl milletvekili, müsteşar, bakan, parti lideri olarak bu ülkeye hizmet eden Hasan Celal zel’in, İstanbul Büyükşehir eski Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve benzerlerinin, söyledikleri birkaç cümleden dolayı hapse girmesini yahut girmiş olmasını nasıl kabullenebiliyoruz?!

Sayın milletvekilleri, demokratım diyen bir insan, kime haksızlık yapılırsa yapılsın, onu müdafaa eden insandır.

HASAN AKGÜN (Giresun) – Demokratlar yanlışları savunmazlar!

HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – Oral Çalışlar, Apo ile röportaj yaptı diye mahkûm edildi. Hayat kadınlarıyla röportaj...

BAŞKAN – Sayın Çelik, toparlıyorsunuz değil mi?!.

HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – Sayın Başkan, şahsım adına da söz talebim var; birleştiriyorum efendim. Bir iki dakikada bitireceğim.

BAŞKAN – Öyle bir usul yok Sayın Çelik. Ben, size biraz süre veririm; aksi halde, sizden sonraki arkadaşınız grup adına konuşamaz.

HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – Lütfen... Bitireceğim Sayın Başkan. Hayır, Şahsım adına da söz hakkım var.

BAŞKAN – Efendim, oturup geri çıkmanız lazım.

HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – Peki efendim, oturup geri çıkarım.

BAŞKAN – Siz buyurun, toparlayın. Size süre vereceğim.

HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – Sayın milletvekilleri, hayat kadınlarıyla röportaj yapan bir bayan gazeteci hayat kadını muamelesi mi görsün? Apo’yla röportaj yapan kişi, niçin PKK’lı gibi muamele görsün? Bizim Yahudi, Rum veya Ermeni bir komşumuza hukukdışı bir muamele yapılırsa, bize yakışan, onu savunmaktır. Bunu yaparken Rum, Ermeni veya Yahudi olmak gibi bir mecburiyetimiz de yoktur.

Düşünce suçlarını, -tırnak içerisinde söylüyorum- affedelim demek, onların suçlu olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Derim ki, arkadaşlar, onlar bizi affetsinler; çünkü, biz, Meclisin iradesini ortaya koyarak, Anayasadaki ve Ceza Kanunundaki düşünceyi suç sayan engelleri kaldırmadık.

Değerli milletvekilleri, çifte standardı da bir kenara bırakmalıyız. Hukuk, ya herkes için vardır veya yoktur. Prof. Dr. Dursun Odabaş ve 10 arkadaşı, üniversitedeki başörtüsü yasağına karşı çıktıkları için hem işlerinden atıldılar hem de unvanları ellerinden alındı. Böyle bir uygulama Tanzanya’da bile var mıdır? Acaba, Prof. Odabaş, sokak köpeklerinin hakkını savunmak için yürüyüş yapsaydı, aynı muameleye maruz kalır mıydı? Öte yandan, İstanbul Üniversitesinin eski rektörü Prof. Berkarda, üniversitenin bazı profesörlerini sanki görevleriymiş gibi Refahyol Hükümetini devirmek için Anıtkabire cübbeli bir biçimde yürütünce, kimse niye böyle yaptığını sorma gereği bile duymadı.

Düşünceyi suç sayan zihniyet ilkel bir zihniyettir. Esasen, insanların yüreğindeki düşünce hürriyetini, hür yaşama arzusunu söküp atmak mümkün değildir. Namık Kemal;

“Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyet,

Çalış idrâki kaldır muktedirsen ademiyetten” derken, insanlığın yaratılışındaki idrak ortadan kaldırılamadığına göre, zulümle, işkenceyle hürriyet duygusunun yok edilemeyeceğine işaret ediyordu.

Değerli arkadaşlarım, insan vücudu değiştiği zaman ona uyacak elbiseler yapılır. Hiçbir zaman, insan vücudu rendelenerek kişi, birilerinin istediği ölçüdeki elbiseye zorla sokulamaz. Demokratik toplumlar, tıpkı değişen vücutlar gibi, bedenlerine uyacak yeni elbiseler yaparlar; bizim Meclis olarak varlık sebebimiz de aslında budur. Bugün, bu toplum, bizim kendilerine zorla giydirmeye çalıştığımız elbiseye girmiyor; zorla giydirmeye çalıştığımız zaman da, ense bir tarafta, göbek bir tarafta, acayip bir görüntü ortaya çıkıyor.

Belki burada açıklığa kavuşturmamız gereken bir husus vardır; o da, hürriyetin, anarşi, başıboşluk ve nihilizmle aynı anlama gelmediğidir. İnsanlar eyleme geçmedikçe; başka insanlara, zor kullanarak düşüncelerini empoze etmeye çalışmadıkça, hukuk önünde suçlu sayılamazlar. Ne yazık ki, bizim kanunlarımız onları suçlu sayıyor.

BAŞKAN – Sayın Çelik, bir dakika.

Doğru Yol Partisinden başka grup söz istiyor mu? (“Hayır” sesleri)

BAŞKAN – İstemiyorsanız, Sayın Çelik’in şahsî söz talebini de birleştireceğim.

HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – 1 dakika istiyorum Sayın Başkan; bitiriyorum. (DSP sıralarından “3 dakika oldu” sesleri, gürültüler)

Lütfen, dinler misiniz!.. Dinlemiyorsanız, ben okumaya devam ederim.

Biz bir kanun devleti değil, bir hukuk devleti olmadığımız sürece bu sıkıntımız devam edecektir.

Sayın milletvekilleri, merhum Özal, Cem Karaca’yı yurtdışından getirttiği zaman birçoğumuz ona kızmıştık. Vatansız kalmış, devlete küsmüş bir Cem Karaca, sanatkâr kişiliğiyle yurtdışında çok tahribat yapabilirdi. Karaca’nın gelişi, sizce kötü mü oldu?! Sadece, Londra’nın Hegni Mahallesinde, kuruluş amacı Türkiye aleyhtarlığı olan onlarca dernek ve kuruluşun varlığına şahit olunca, o, eskiden bolca attığımız “komünistler Moskova’ya” sloganının çok da yerinde olmadığını anladım. Komünist varsa, bırakın, bizim komünistimiz olarak burada kalsın. Türkiye aleyhtarı lobilerle birleşen bu dernekler, Avrupa’da, Türkiye’yle ilgili çok olumsuz bir imajın oluşmasında ciddî pay sahibidirler.

BAŞKAN – Sayın Çelik, toparlar mısınız lütfen.

HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – Son paragrafı okuyorum efendim.

Sayın milletvekilleri, gelin, bizi dünya nezdinde de sıkıntıya sokan, yüksek yargı organlarının başkanlarının da şikâyetçi olduğu düşünce hürriyetinin önündeki bu ilkel engelleri kaldıralım. Unutmayalım ki, sosyal patlamalar, insanların açıkça konuşmasından değil, konuşmayıp, her şeyi içlerine atmasından kaynaklanır. Eminim ki “konuşan Türkiye sloganının” mimarı Sayın Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel de, bizim gibi düşünüyor.

Heyetinizi saygıyla selamlarım efendim. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Söz sırası, Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu’nda.

Konuşacak mısınız efendim?

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Hayır.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Ali Şahin?.. Yok.

Tokat Milletvekili Sayın Bekir Sobacı?.. Yok.

Samsun Milletvekili Sayın Musa Uzunkaya?..

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Vazgeçtim Sayın Başkan.

BAŞKAN – Van Milletvekili Sayın Fethullah Erbaş?..

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Vazgeçtim Sayın Başkan.

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Madde üzerinde önerge yoktur.

14 üncü maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

15 inci maddeyi okutuyorum:

Yürütme

MADDE 15.– Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – Madde üzerinde Doğru Yol Partisi Grubu Adına Sayın Nevzat Ercan.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Vazgeçtik Sayın Başkan.

BAŞKAN – Fazilet Partisi Grubu adına Samsun Milletvekili Sayın Musa Uzunkaya.

Buyurun Sayın Uzunkaya. (MHP ve DSP sıralarından alkışlar [!])

HÜSEYİN ÇELİK (Van) – Baştan düşünseydiniz, kendi düşen ağlamaz!

BAŞKAN – Sayın Uzunkaya buyurun.

FP GRUBU ADINA MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Değerli Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; tam 20 saattir görüşülmekte olan bir yasa tasarısının yürütmeyle ilgili son maddesine gelmiş bulunuyoruz. Bu vesileyle hepinizi, şahsım ve Grubum adına, saygıyla selamlıyorum.

Tabiî, şu noktaya geldikten sonra en kalbî temennimiz, tahribatı en az, tıpkı -Allah benzerini göstermesin, tekrarından da, beterinden de korusun- deprem vakasında yaşadığımız gibi, zararları en az bir yasa şeklinde toplum hayatına yansıma bulsun; çünkü, birkısım yasalar faydalar umuduyla çıkarılır yasama organı tarafından; onların mağdurları, birkısım sıkıntıya düçar olanları mutlaka bulunur. Muhtemeldir ki, vicdanen 20 saatlik mesaide, en çok uğrunda çalışılan bu tasarıda hakları helal edilecek insanlar, belki kader kurbanı olarak, hatta bigayri hakkın birkısım suçlamalarla, iftiralarla mağdur edilerek gözaltında bulunan tutuklu veya hükümlü haline gelmiş, yıllarca hapishane köşelerinde inim inim inleyenlerdir.

Bendeniz, 1975 yılından beri cezaevlerinde mahkûmlarla iç içe bulunan, zaman zaman, dinî görevlerim itibariyle, kanun çerçevesinde, onlara nasihat ve tebliğ için görev yapmış bir kardeşinizim. Orada her seviyede suçlu insanlarla beraber oldum; yüz kızartıcı suçlardan alınız, teröre bulaşmışlara, adi suçlar diye tavsif edilen suçlara varıncaya kadar, her tip insana mülaki oldum, onları dinledim. Gerçekten, bugünlerde, özellikle kendi aralarında, hiç, affın ülke gündeminde olmadığı zamanlarda bile, kendi aralarında “fısıltı gazeteleri” diyebileceğimiz yorumlarla “af gelecek” tartışmasını çıkarabilen, kendi kendilerine bir ümit kapısı aralamaya çalışan bu insanlar, muhtemeldir ki, Sayın Ecevit ailesinin ve Muhterem Başbakanımızın seçim öncesinden beri vaat ettiği ve özellikle gündeme düştüğü ilk anda, muhterem zevcelerinin âdeta talebi ve yasası şeklinde toplumda yansıma bulan af tasarısı görüşmesi, neticede, bugünkü noktaya gelmiştir. Ben, şimdi, iktidar ortaklarına burada bir hususu aziz Parlamentoya ve ülke insanına hatırlatmak istiyorum: Demin, bir tasarıda kişisel olarak bir madde üzerinde söz aldığımda da ifade ettim. 1974 yılında çıkarılan yasa, yine, Sayın Ecevit’in Başbakanlığı döneminde çıkmıştır. Neticeleri müspettir, menfidir; ben, onu tartışmak istemiyorum; ama, yirmibeş yıldır bunun menfi yansımalarının olduğu, özellikle o iktidarın bir grubuna karşı kullanıla gelmiştir. Hatta, çok enteresandır, 1999 yılı 18 Nisan seçimlerinde, seçim bölgemde dahi, bir siyasî parti -ki, şu anda iktidar ortağı olan bir parti- bir açık oturumda; belki, bugünkü partimle hiç alakası olmadığı halde “1974 yılındaki afla komünistleri affettiniz ve ülkeyi perişan ettiniz” diye bize karşı kullanabilmişlerdir. Bunu, şunun için söylüyorum: Şimdi de PKK’lılar, teröristler, kollektif, devleti soymaya teşebbüs eden suçlular affediliyor, vurguncular affediliyor, soyguncular affediliyor; çok güzel bir vukufiyetle az önce görüşlerini beyan eden değerli ilim adamı Hüseyin Çelik Bey kardeşimizin, konuşmalarının hemen her cümlesine buradaki bütün arkadaşlarımın katıldıklarına inanıyorum. Neden katıldıklarına inanıyorum; çünkü, koridorlarda, kulislerde hepinizle ayrı ayrı konuşuyorum...

ORHAN BIÇAKÇIOĞLU (Trabzon) – Benimle konuşmadın!

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – Sizinle konuşmadım, doğrudur; mümkündür; fakat, hepinizin konuştuğu insanlar vardır.

Her arkadaşım şunu söylüyor: “Efendim, hakikaten, biz, bu çıkıştan memnun değiliz” mesela, ben, şimdi diyorum; 12 nci maddenin çıkışından... İsim vermek istemiyorum, hatta bu teklif buraya gelmeden önce “kesinlikle bu teklif hükümetin getirdiği şekliyle geçmeyecektir” diyenler, bugün nasıl oldu da parmaklarınızı kaldırabildiniz?! Yukarıda, komisyonlarda mücadele eden arkadaşlarım, nasıl oldu da, 12 nci maddede, tıpkı Kur’an kurslarında olduğu gibi, yasa ile âdeta yönetmelikleri kanunun güvencesi altına alarak, o konuda baskı yapanlara cesaret vermek suretiyle, onlarca, yüzlerce, hatta belki sayıları binleri bulan başörtüsü mağduresi üniversiteli genç kızlarımıza -ki, bir kısmı sizin ve buradaki arkadaşlarımızın da kızlarıdır- imtihan hakkını engelleyen bir zorlama getirdik.

Değerli arkadaşlar, eğer, o kızlar başlarını açacak olsalardı, bugünkü mağduriyete niye düşsünlerdi? Bir inanç gereği, inandığı ve inandığı gibi yaşamayı özlediğinin gereği, bilimin gereği olan özgürlükleri kullanma arzusu gereği başını örtenlere, siz, şimdi, başınızı açarak üniversite imtihanlarına girersiniz, haklarınızı kullanırsınız, aksi takdirde, bu hakkı kullanamazsınız diye, ısrarla, yukarıdaki komisyonlardaki mücadelemize rağmen, bunu, maalesef, dayatıverdik.

Değerli arkadaşlar, inanıyorum ki, bu yasa, sonuçları itibariyle çokça tartışılacaktır. Mutlaka, müspet olan yönleri de vardır az önce değerli hatibimizin ifade ettiği stajyer avukatların durumlarındaki rahatlığı temin eden yasadaki değişiklikte vaki olduğu gibi; ama, bir gerçek var ortada; Türkiye, bu yasayla fikir suçlularını değil, milyonların gönlünde taht kurmuş, fikirleriyle, yazılarıyla, kitaplarıyla, bu insanları değil... Basınla ilgili biraz sonra gelecek yasada, basına, belki, bir yönüyle, bir muafiyet, kolaylık getiriyorsunuz; hatta, çok enteresandır; Anayasaya aykırıdır, 14 üncü maddeye aykırıdır diye 312/2’yi yasanın dışına alırken, aynı maddeyi basın suçluları için anayasayı delmek suretiyle bir af getirmeye çalışıyorsunuz. Hattı zatında, eğer, Anayasa deliniyorsa, onunla da deliniyor; ama, siz, Anayasanın, burada, delindiğini varsaymıyorsunuz.

Öteden beri kabul edilen bir gerçek var: Sayın Bakanım, az önce kendilerine tevcih buyurulan bir soruya cevap verirken dediler ki, “ben, hiçbir zaman böyle bir beyanda bulunmadım.” Mart ayının 13’ü ve 14’ünde burada, kürsüde yapılan tartışmalar ve o gün insan haklarından sorumlu Sayın Devlet Bakanımızın açıklamaları zabıtlardadır. Açıkça ifade etmiştir ki, bu yasa Recep Tayyip Erdoğan’dan dolayı çekilmiştir. Açıkça söylüyorum burada; şu Meclis, yine seçim bölgemde “başörtüsünü biz çözeceğiz; Kur’an kurslarını biz çözeceğiz” hatta “Recep Tayyip Erdoğan’ı cezaevinden biz çıkaracağız” diyenler, Recep Tayyip Erdoğan ve benzerlerinin cezaevlerinde veya siyasî yasaklı, siyasî mevta olarak kalması için parmak kaldırabildiler; ama, ne çıkar; dün halkın önünde öyle, bugün parmaklar Parlamentoda bir başka şekilde, böyle tecelli ediyor!

Değerli arkadaşlar, parlamenter, fertler her yerde, dürüstlüğünü, imajını, samimiyetini ortaya koymalıdır; çünkü, seçimlerin sadece dünü yok, yarını da olacaktır. Siyaset uzun solukludur. Bakın, bu yasa, değişik zeminlerde ve zamanlarda, yirmibeş yıl, bizim aleyhimizde veya 1974 affını çıkaranlar için sürekli aleyhte kullanılmıştır. Muhtemeldir ki, böyle bir istismara gerek kalmaksızın, bu yasa da, ilgilileri hakkında, birçoğu hakkında, mutlaka, toplum nezdinde aleyhte değerlendirilebilecek ve maalesef, mağdurları... Çünkü, bu yasa, sadece cezaevinde bulunan tutukları dışarıya çıkarmakla onları mağduriyetten kurtarmıyor; hakları gaspedilen insanlar var; malları, servetleri tarumar edilmiş insanlar var; iffetleri paymal edilmiş insanlar var... Yani, aile yuvaları yıkılmış insanları ne şekilde onore edecek, onlara bu yasayla neyi vermiş olacaksınız?

Değerli arkadaşlar, biz, her halükârda, son maddesi biraz sonra oylanacak ve kanunlaşacak olan bu yasa tasarısının ülkemiz hakkında hayırlar getirmesini samimî olarak temenni ediyoruz ve diliyoruz ki, ülkemiz, gerçekten, barışa, bütünüyle beraber, birbirini kucaklamaya...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Toparlar mısınız; lütfen.

ADALET KOMİSYONU BAŞKANI EMİN KARAA (Kütahya) – Artık uzatmayalım... Bir kelime de yürütmeden bahsedin bari!

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – Efendim, yürütmeyi de, biliyoruz ki, hükümetimiz yapacaktır. Bu yürütmenin, hükümetimize, Sayın Adalet Bakanımıza ve ülke insanına, gönülden temennimiz, hayır getirmesidir.

Böyle bir gecenin sabahına ulaştık şairin dediği gibi; böyle bir gecenin sabahında hayır umulması ne derece zor ise, böyle bir yasanın çıkışında da aynı anlamda hayır ummanın zor olduğunu söylüyor; ama, hayırlı olması temennisiyle, hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Bakan, söz mü istediniz efendim?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Evet Sayın Başkan.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Bakan.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Uzunkaya, benim, daha önce bu salonda yaptığım bir konuşmayı tahrif ederek nakletmiştir. Ben, daha önce, burada, bir milletvekilimizin yaptığı bir konuşma üzerine, kürsüye gelerek, bir açıklama yapmıştım, İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı olduğum sırada. İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulunca hazırlanan ve Bakanlar Kurulunca benimsenip, Meclise sunulan Türk Ceza Kanununun Bazı Maddeleriyle Terörle Mücadele Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Tasarısıyla ilgili bir açıklamaydı bu; ama, orada söylediğim söz şundan ibarettir: Bu kanun tasarısının hazırlanmasında var olan mutabakat, Tayyip Erdoğan hakkındaki mahkeme kararının açıklanmasından sonra ortadan kalkmıştır. Bunun dışında bir söz söylemiş değilim ve bu kanun tasarısı, hiçbir zaman geri çekilmemiştir.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Geri çekilmedi mi Sayın Bakan?!

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Tersine, hükümetin çekilmiş olduğu zamanda dahi, öncelikli kanun tasarıları arasında Meclise gönderilmiştir; ama, erken seçim nedeniyle kadük olmuştur. O kanunun değerlendirilmesi, Yüce Meclisin takdirindedir ve öğrendiğim kadarıyla, bir milletvekilimiz, onu zaten yenilemiş bulunmaktadır. Kanunun çıkıp çıkmaması tamamıyla Meclisin takdirindedir; ama, hiçbir zaman, söylediğiniz biçimde konuşmadım. Söylemiş olduğum, sadece, o karar açıklandıktan sonra, daha önce hazırlanış sırasında var olan mutabakatın ortadan kalktığıdır. Bu mutabakat da, siyasal bir mutabakattı; koalisyona dışarıdan destek veren Cumhuriyet Halk Partisi, desteğini çekeceğini en yetkili ağızlarından ifade etmişti. Daha önce basında o tasarıya verilen destek kaybolmuştu; söylemek istediğim oydu, onun dışında bir söz söylemedim. Bunu, gördüğüm lüzum üzerine, bu sözlerden sonra, böyle bir tahrifatla karşılaşma durumunda açıklamak zorunda kaldım.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Şahısları adına, Bursa Milletvekili Sayın Oğuz Tezmen?.. Yok.

İstanbul Milletvekili İrfan Gündüz?.. Yok.

İstanbul Milletvekili Mehmet Ali Şahin?.. Yok.

Tokat Milletvekili Bekir Sobacı?.. Yok.

Samsun Milletvekili Musa Uzunkaya?.. Konuşmayacağım.

BAŞKAN – Van Milletvekili Fethullah Erbaş?..

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Konuşacağım Sayın Başkan.

BAŞKAN – Buyurun efendim.

FETHULLAH ERBAŞ (Van) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben, hakikaten, bu madde üzerinde söz almama rağmen, şu ana kadar hiç konuşmadım, konuşma niyetinde de değildim; ancak, arkadaşlarımız yemin ettirerek “Allah’ını seversen sen de bir konuş, hep söz veriyorsun” dediler; ben, onun için söz aldım.

Değerli arkadaşlar, elbette ki, af, önemli bir konudur; hiç kimse affa karşı olamaz, olmaması lazım. Ancak, affın şekli, biçimi, insanlara ayırım yapılması bizleri üzdü. Buna rağmen, yine de, ben, bu affın aleyhinde olmadığımı söylemek isterim.

Affın, toplumsal barışı getirmesi lazımdı. Benim memleketimde, biliyorsunuz, terör, uzun yıllar devam etti. Bu insanların barındığı yerler, elbette ki, dağ köyleri oldu. Dağ köylerinden -hepimiz köylerden geldik- korumasız, karakolu olmayan köylerden, elbette ki, PKK gidip yardım da aldı, erzak da aldı.

Şimdi, biz, bu insanlara... Dün, bir yasa geçti, Pişmanlık Yasası; 169’u da, 314’ü de Pişmanlık Yasasına bıraktık; ancak, orada, zamanında ekmek vermiş bir insan, şu anda pişman olduğunu nasıl beyan edecek; nasıl, gidip onların yerlerini gösterecek? Bu, mümkün değil. Dolayısıyla, oradaki o af konusu, havada kalmış oldu. Bugünkü af kanunu tasarısına onu yerleştirmek için arkadaşlarımız önerge verdiler, değerli milletvekillerimiz bunu kabul etmediler. Niye kabul etmediler? Orada kabul ederken, burada niçin kabul etmediler; ben, bunu anlamış değilim.

İkinci bir konu; 169 uncu maddeden ben de yargılanıyorum. Ben, şimdi, kime, nasıl gidip itirafta bulunacağım da, itirafçılık yasasından yararlanacağım? Bu, mümkün değil. Yani, siz, vatandaşa diyorsunuz ki, illa, gidin, birilerini bulun; ya iftira edin ya birilerini gammazlayın, sizi affedelim! Böyle af olmaz; yani, böyle pişmanlık yasası...

Bir konu daha var: Şimdi, devlet birilerini affetti. Şahıslara karşı işlenen suçlarda, vatandaşlar, birbirlerine karşı suç işlemişler, devlet, arada, bir hakem gibi, bunlara ceza vermiş; vermemiş... Kendisine karşı işlenen suçların hiçbirini affetmiyor; ama, vatandaşın birbirine karşı olan suçlarını affediyor.

Bizim Van’da bir tabir var; bu sığır güdenlere “nahırcı” derler. Adamın hiçbir hayvanı yok o sürünün içerisinde; tutar, ondan kurban keser. Bizim şu andaki yaptığımız, nahırdan kurban kesmek oldu! Yani, devletin, bu suçların işlenmesinde belki günahı vardı; ama, yine, vatandaşın birbirine karşı olan suçlarını affediyor, kendisine karşı olunca; yok!.. Ben, kendime karşı olanları affetmem diyor.

Onun için, bu af tasarısı, biraz noksan bir af tasarısı olarak geldi. Yine de, karşı değilim şahsen. Vatandaşlarımıza hayırlı olsun; şu anda cezaevlerinde bu af kanununu dörtgözle bekleyen, aftan yararlanacak olan kardeşlerimize, arkadaşlarımıza hayırlı olsun diyorum.

Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Erbaş.

15 inci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, İçtüzüğün 86 ncı maddesine göre, oyunun rengini belirtmek için aleyhte söz alan milletvekillerini okuyorum:

Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu; buyurun.

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Sayın Başkan, Yüce Heyetin değerli üyeleri; bir kanun tasarısını görüştük. Gelişi netameli idi, müzakeresi netameli oldu, uygulamasının başka türlü tecelli etmesi de, bana göre muhtemel gözükmüyor. Bunun acısını hep beraber göreceğiz. İnşallah görmeyiz, Allah bizi o acıdan korur.

İktidar partileri, 1974 affından, o günün affına parmak kaldıranları, nasıl, meydanlarda, kahvehanelerde, toplantı yerlerinde muahaze ettiyse, bilesiniz ki, o pozisyonda olanların başına bu gelecektir.

Tartışıyoruz; en son madde olarak yürürlük maddesi... Kim yürütecek?.. Bunun şüpheli tarafı yok; biliniyor. Klasik anlamda, bu kanunu Bakanlar Kurulu yürütecek; ama, gerçek anlamda, bu kanun, bu Bakanlar Kurulunu yürütecek! Bilmem kastımı anlatabildim mi acaba?! Yani, yürütmek, götürmek demektir! Bu hükümeti, bu iktidarı bu kanun yürütecektir! Ben, oyumun rengini ifade etmek üzere huzurunuza geldim. Aklımdan geçenleri... (MHP sıralarından gürültüler) İzin veriniz... Lütfen...

Değerli milletvekilleri, işi, kimi arkadaşlarımız bir türlü ciddiye alamadı!..

VAHİT KAYIRICI (Çorum) – Elini cebinden çıkar!

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Efendim -bilirler- otuz defa söyledik; bu, saygısızlık değildir; bu, bir alışkanlıktır “özür diliyorum” diye de ifade ettim, yüz defa da söyledik. İşi ciddiye almaya mecburuz. Ben, 1973 Parlamentosundan bu tarafa -zaman zaman Sayın Aygün bilirler- bizzat yaşayan bir arkadaşınızım; çok milletvekilleri gördüm, çok gruplar gördüm, çok tavırlar gördüm, o günden bu yana. Daha önceleri kimlerdi, ne büyük, ne deve dişi gibi insanlar vardı, bilemiyorum ve bahtsız olduğumu da düşünüyorum onlarla tanışma imkânım olmadığı için. Onun için, işi biraz ciddiye alalım.

Bir sayın genel başkanımız, geçen gün, televizyonun birinde, çok haklı olarak buyuruyorlardı ki: “Derdiniz nedir? Parlamentomuz açık.” Doğrudur; şükür Allah’a, Parlamentomuz açık. Parlamentonun açık olması başka şey, Parlamentonun üretken olması başka şey, üretimin hayırlı olması daha başka şey. Milletin beklediği budur.

Ben, içimden geçeni, netice itibariyle ifade edecektim, korktum, yargılanabilirim; çünkü, mutlak dokunulmazlık dediğimiz sorumsuzluğun bile bazen işe yaramadığını, Türkiye’deki hukukçularda, hukuk anlayışında acı acı yaşadığımız için, hâlâ, o korkunun altında yaşıyorum. Onun için, ben söylemeyeceğim; nasıl olsa, biraz sonra basın ve yayın mensuplarına af gelecek ya; onun için, bir basın ve yayın mensubunun yazısını okuyacağım izninizle:

“Ama, düşünce suçlarını, daha fazla özgürlük isteyenleri, devletin ideolojisini paylaşmaya razı olmayanları inatla hapishanelerde tutmaya karar verip; yalnızca katilleri, tetikçileri, mafyanın kabadayılarını salıvermeyi düşünen anlayıştan da kuşkulanmak hakkına herkes gibi ben de sahibim.

Niye yalnızca katilleri, çetecileri, tetikçileri affetmek istiyorlar? Toplumsal bir barış istemedikleri, affın ayırımcılığından belliyken, iktidarı saran bu af histerisinin sebebi neydi? Elde tetikçi mi kalmadı?! Yeni katillere mi ihtiyaç duyuluyor?! Katillerin özgür düşüncelerinin mahkûm olduğu bir coğrafyada, daha fazla katili serbest bırakıp, daha fazla düşünce adamını hapse atmayı planlamanın amacı ne?! Bu tuhaf girişimin arkasında kimler bulunuyor?! Mafya ile devletin iç içe girdiği bu ülkede, devletin, mafyayı serbest bırakmak istemesinin bu ülkenin yakın geleceğine etkisi ne olacak? Susurluğu unutmadık. Sokaklarda gazetecileri vurup sırıtarak gidenlerin hayali hâlâ gözümün önünde...”

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – 1 dakikanızı rica edeyim Sayın Başkanım; hemen, iki cümlem kaldı burada. Cümle benim değil; naklediyorum.

BAŞKAN – Buyurun.

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – “Sırtını devlete dayamış kabadayıların Başbakanları bile tehdit ettiği günler hafızamızdan silinmedi. Peki, bu iktidar, niye katilleri affetmek için böyle iştiyakla ileri atılıyor? Toplumun bütün tepkisine rağmen, katilleri affetmek için böylesine direniyor? Yeni Susurluklar için kadro mu toplamaya çalışıyor?! Bir dehşet, yeniden mi yaratılmak isteniyor?”

Bu sorulara cevap bulamadığım için, bu kanuna kırmızı oy vereceğim. Heyetinizi ve Yüce Başkanlığı selamlıyorum efendim. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Hatiboğlu.

Tasarının tümünü oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Sayın Bakan, konuşacak mısınız efendim?

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 15 saati aşan bir süreden beri büyük bir özveri ve sabırlı bir çalışmayla af kanunun sonuna geldik; kanun tasarısı kabul edildi. Bu kanundan yararlanacak olan insanlara ve bütün ülkemize yararlı olmasını diliyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, saat 08.00’de toplanmak üzere, birleşime ara veriyorum.

Kapanma Saati:06.58

 

 

BEŞİNCİ OTURUM

Açılma Saati : 08.00

BAŞKAN : Başkanvekili Mehmet Vecdi GÖNÜL

KÂTİP ÜYELER : Melda BAYER (Ankara), Tevhit KARAKAYA (Erzincan)

 

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 59 uncu Birleşiminin Beşinci Oturumunu en iyi dileklerimle açıyor, saygılar sunuyorum.

Sayın milletvekilleri, çalışmalara kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Alınan karar gereğince, Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun Tasarısı ve Anayasa ve Adalet Komisyonları raporlarının görüşmelerine başlıyoruz.

VII. — KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN
GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

3. — Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun Tasarısı ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Raporları (1/522) (S.Sayısı: 162) (1)

BAŞKAN – Komisyon?.. Yerinde.

Hükümet?.. Yerinde.

Komisyon raporunun okunup okunmaması hususunu oylarınıza sunacağım...

ŞEREF MALKOÇ (Trabzon) – Karar yetersayısının aranılmasını istiyorum...

BAŞKAN – Hayhay, karar yetersayısını arayacağım.

Komisyon raporunun okunmasını kabul edenler... Komisyon raporunun okunmasını kabul etmeyenler...

Sayın milletvekilleri , her iki değerli Kâtip Üyemizin sayımına ben de katılıyorum; karar yetersayımız yoktur.

Saat 08.30'a kadar birleşime ara veriyorum.

Kapanma Saati : 08.06

 

ALTINCI OTURUM

Açılma Saati : 08.30

BAŞKAN : Başkanvekili Mehmet Vecdi GÖNÜL

KÂTİP ÜYELER : Melda BAYER(Ankara), Tevhit KARAKAYA (Erzincan)

 

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 59 uncu Birleşiminin Altıncı Oturumunu açıyorum.

Görüşmekte olduğumuz kanun tasarısı hakkındaki komisyon raporunun okunup okunmaması hususunu oylarınıza arz etmiştim; karar yetersayısı bulunamamıştı.

Çalışmalara kaldığımız yerden devam ediyoruz.

VII. — KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN
GELEN DİĞER İŞLER (Devam)

3. — Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun Tasarısı ve Anayasa ve Adalet komisyonları raporları (1/522) (S.Sayısı : 162)

BAŞKAN – Komisyon ve Hükümet yerinde.

Şimdi, tekrar, komisyon raporunun okunup okunmaması hususunu oylarınıza sunacağım.

Oylamanın elektronik cihazla yapılması, zannediyorum, sayım ve tartışmayı önler ve sizi de yormayız diye ümit ediyorum.

5 dakika süre vereceğim. (DSP ve MHP sıralarından "3 dakika" sesleri) Peki 3 dakika vereyim.

A. TURAN BİLGE (Konya) – Sayın Başkan, oylamadınız ama...

BAŞKAN – Oylama, elektronik cihazla yapılacaktır. Cihaza giremeyenler, lütfen yardım istesinler veya bu süre içerisinde, oy pusulalarını Başkanlık Divanına ulaştırsınlar. Sayın bakanlardan vekâleten oy kullanacaklar da, usulüne göre oylarını kullansınlar.

Komisyon raporunun okunup okunmaması hususunu oylarınıza sunuyorum.

(Elektronik cihazla oylama yapıldı)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, karar yetersayısı vardır, komisyon raporunun okunması kabul edilmemiştir.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmelere başlıyoruz.

Gruplar adına ilk söz, Doğru Yol Partisi Grubu adına Kayseri Milletvekili Sayın Sevgi Esen'e ait.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Ahmet İyimaya konuşacaklar efendim.

BAŞKAN – Hayhay.

Doğru Yol Partisi Grubu adına, Amasya Milletvekili Sayın Ahmet İyimaya; buyurun.

Süreniz 20 dakikadır.

DYP GRUBU ADINA AHMET İYİMAYA (Amasya) – Değerli Başkanım, değerli milletvekilleri; Yüce Parlamentoyu saygıyla selamlıyorum.

Esasen, kısa sürmesini planladığım konuşmama, bu geceki müzakerelerden çıkardığım kendime has birkaç dersi sizlerle paylaşarak başlamak istiyorum.

Bu akşamki, dün gündüzden başlayan uzun müzakerelerin birinci dersi, iktidar çoğunluğunun, muhalefete sadece kulaklarını değil, beyinlerini tıkadığıdır.

Değerli arkadaşlar, bu anlayış, demokratik sistemlerin en büyük hastalığı olan çoğunlukçu demokrasi anlayışıdır. Parmakların herşeyi tanzime yeterli olduğunu zanneden bir anlayıştır ve bu anlayışa talip olan, bu anlayışın peşinde koşan iktidarların da, süreklilik noktasında çok kısa bir süreyi, bir ömrü bünyelerine taşıyan bir anlayıştır.

İkinci çıkardığım önemli ders, siyaset biliminde parti körlüğü olarak adlandırılan yeni bir iktidar körlüğünün açıkça gözetilmesi anlayışıdır. Gerçeği kendi küçük kabına hapseden, dünyadaki çoğulcu gerçekleri yok sayarak, kendi tekilci gerçeğine tutsak kalan bir anlayıştır.

Yine, bir başka ders, iktidar çoğunluğu içerisinde tek parti çoğunluğu olmamasına rağmen, yani, bir homojen yapı değil, heterojen yapı olmasına rağmen, iç dinamiklerin kendi kendini uyaramadığı ve iç esnekliği sağlayamadığı bir anlayıştır. Bunlar, siyaset biliminde, siyasetin pratiğinde ve hayatın gerçeğinde, gerçek iktidarlara değil, çoğunlukçu ve tekilci iktidarlara yol açar.

Değerli arkadaşlar, bu akşam, yine, bir başka ders çıkarılmıştır; o da, çok saygı duyduğum, hürmet ettiğim bu mukaddes çatının, bu Yüce Parlamentonun, sadece bir görüntü, bir rol sergilemiş olmasıdır. Fizyolojik müzakere şartları, psikolojik müzakere şartları mevcut olmayan bir platformda, hiçbir şekilde kaliteyi, verimi ve doğruyu sağlayamazsınız, bulamazsınız.

Onun için, bir değerli partimizin genel başkanına "günaydın" derken, sayın genel başkanım, vücudumuz gündüzde, ama, kafamız halen gecede; şu, iki gözde gördüğümüz gibi. (DSP ve MHP sıralarından gürültüler)

EDİP ÖZGENÇ (İçel) – Ben, sizi çok seviyorum; beni gösterdiniz de...

AHMET İYİMAYA (Devamla) – Değil, tenzih ederim, o anlamda demiyorum, bir arkadaş anlamında demiyorum, yani, aleniyet anlamında demiyorum, ben kişiselleştirmem. O anlamda değil; bir somuttan soyuta gitmedir efendim.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Karşılıklı konuşmayalım lütfen...

AHMET İYİMAYA (Devamla) – Değerli arkadaşlar, varlık dünyasının bildiğimiz, gizem dünyasında eğer başkası yoksa, tek varlığı insandır. İnsana anlam katan en büyük, vazgeçilmez, bölünmez, ondan alınmaz yegâne özellik ise düşüncedir. İnsandan düşünceyi veya onun özgürlüğünü söktüğünüz veya sökme anlamına gelen özüne dokunduğunuz zaman, o şeklen insandır; ama, hiçbir zaman mükemmel insan olamayacaktır.

İnsanlığın en büyük sorunu veya erdemi, düşünce özgürlüğünü, onun anlamını anlamakta, kavramakta, içselleştirmekte ve karşı özgürlüğü tanımakta yatar. İnsanlar bu çekirdek değere ulaştıkları zaman, iktidar sorunu, siyaset sorunu, gelişim sorunu çorap söküğü gibi sökülür. Çünkü, düşünce öyle bir enerjidir ki, dönüştüremeyeceği bir katılık yoktur. Çünkü, düşünce özgürlüğü öyle bir enerjidir ki, karşıtları özümsememe gibi bir kıskançlığı ve cimriliği yoktur.

İşte, bugün önümüze getirilen bu yasa tasarısında öngörülen model, hükümetin zihniyetini, siyasetin kalitesini özgürlük noktasında şaşmaz bir şekilde ortaya koymaktadır.

Değerli arkadaşlar, düşüncenin en büyük düşmanı yine kendi zihinlerimizdir, önyargılarımızdır. Düşünce özgürlüğünün çektiği, yıprandığı ve yıpratıldığı en büyük engel, önyargılardır. Bunu, ancak eğitimle aşabilirsiniz.

İkinci engel, ideolojilerdir. Çeşitli adlar altında, çeşitli ambalajlarla düşünce özgürlüğünüze dayatırlar, kısarlar ve o büyük enerji bir vehme kurban olur gider.

YUSUF KIRKPINAR (İzmir) – Çok felsefî oldu!

AHMET İYİMAYA (Devamla) – Evet, değerli arkadaşlar, sizin değer yargınıza, kapasitenize saygı duyarım, tebessümünüze de saygı duyarım; ama, benim bu kürsüyü, millet adına, seçtiğim üslup içerisinde kullanmak gerektiği gibi bir sorumluluğum ve anlayışım var; anlayışınız size, hoşgörürüm, kınamam; anlayışım bana, hoşgörmeye ve kınamamaya mecbursunuz; düşünce özgürlüğünün üçüncü temel özelliğidir.

Düşünce özgürlüğünün yine en büyük engeli, aslında doğası gereği koruması gereken "Rsison D'Etet" dediğimiz devlet aklıdır, devlet zihniyetidir. İşte, şu anda, şu yasaya yansıyan bu noksanlıklardan, bu anlayışlardan başka bir şey değil. Devlet, bizim devletimiz; ama, bizim devletimiz, biz onun milleti değiliz. Devlet, bizim devletimiz, bireyin devleti, düşüncelerimizin devleti, çoğulculuğumuzun devleti. Ne oluyor? Basın yoluyla işlenen suçlarda, erteleme yoluyla, belli bir zaman için, şimdiki zaman için hukuku, cezayı ve suçu askıya alıyoruz. Neden? Diyor ki Türk toplumu: "İletişim çoğulculuğu var, televizyon çoğulculuğu var, basın çeşitliliği var." Diyor ki Türk toplumu: "Artık, ben, düşünceyi suç saymıyorum." Anayasamız 14 üncü maddede diyor ki, özgürlüklerin kötüye kullanılması hakkındaki temel düzenlemelerde, elbette ki bu özgürlükler korunacak, bu değerler korunacak, tabiî; ama, 87 nci madde atıf yapıyor; 14 üncü madde kapsamında ele alınan suçlar affedilemez... Anayasa, bir başka yoruma göre "düşünce suçlarını affedemezsiniz" diyor. Toplum, "düşünce suçlarını tanımıyorum" diyor. Siyaset ne diyor: "Efendim, tamam, affedemem; ama, ben, bazı düşünce suçlarına, erteleme yoluyla, örtülü bir af tanıyabilirim." Bu, doğru mu; bu, ahlakî mi; bu, iktidar felsefesine, demokratik kriterlere uygun mu? Evvela, Anayasaya göre af mümkün olmazsa, o sonucu, bir başka hukukî kurumla, ceza hukuku kurumuyla gerçekleştiremezsiniz; ona, kanuna karşı hilenin paralel üst değeri olarak, anayasaya karşı hile derler. Yaparsanız ne olur? Yapılır, yürürlüğe girer; o zaman iki tane Anayasa ihdas etmiş olursunuz. Birinci Anayasa, yazılı Anayasa, ikinci Anayasa, iktidarın fiilen oluşturduğu bir Anayasa. Yani, diyoruz ki bu yasayla, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Anayasada af yasağı öngörülen suçlar hususundaki hükmü, Parlamentoyu değil, muhalefeti bağlar; ama iktidar çoğunluğunu bağlamaz anlamına gelir.

Değerli arkadaşlar, düşüncenin, kalemle, basınla ifadesine erteleme adı altında sağladığınız imkânı, düşüncenin dille ifadesine sağlamazsanız, bunu hangi basit mantığa, hangi anayasal çerçeveye ve hangi prensiplere sığdırabileceğinizi açıklamanız hiçbir şekilde mümkün değildir.

Uzatmak istemiyorum, vaktinizi almak istemiyorum. Çünkü sözlerimin kulaklardan beyinlere gittiğinde kuşkum yok; ama parmaklarınız önyargılara, Anayasaya aykırı, özgürlüğe aykırı zihniyetlere tutsak vaziyette.

Amerika'daki bir evreyi size anlatmak istiyorum. Aynı zihniyet 1940 - 1950'lerde Amerika'da yaşandı; Mc Carthyzm... 1945'te, 1950'de 1954'te yabancıları tehcir kanunu, komünizmden korunma kanunu, millî güvenlik kanunları çıkartıldı. Amerika Federal Mahkemesi, bu kanunlar dura dura, iktidarı, sistemi ve zihniyetleri özgürleştirmek için bir karar verdi ve orada, düşünce, elbette ki sınırlanmalıdır, özgürlükler için sınırlanmalıdır, devleti korumak için sınırlanmalıdır; ama, onun şartı var: Somut, açık ve yakın tehlike... (İsviçre Federal Mahkemesi) Şiddete dönüşmedikçe, somut, açık ve yakın tehlike oluşturmadıkça, hiçbir düşünceyi yasaklayamazsınız, kınayamazsınız, o düşüncelere ulaşma özgürlüğü vardır, o düşünceleri yayma özgürlüğü vardır ve o düşüncelerin, çoğulculuk içerisinde, özgün yerleri vardır; diyalog ve ikna içerisinde meseleyi çözersiniz, ne kanunlarla ne fizikî güçle çözemezsiniz.

İşte o kararı okuyorum ve sözlerime son veriyorum. Bakınız arkadaşlar: "Halkı, zararlı düşünce akımlarına karşı korumaya kalkışmak, devletin ne görevi ne de hakkıdır. Anayasa koyucuları, kurucu babalarımız, bizim adımıza, doğru ile yanlış arasında bir ayırım yapmak için hiçbir yönteme güvenmediler. Gerçeği aramada, herkesin kılavuzu, yine kendisi olmak gerekir. "

Saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın İyimaya.

Gruplar adına ikinci söz, Fazilet Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Nazlı Ilıcak'a ait.

Buyurun Sayın Ilıcak.

Süreniz 20 dakika efendim.

FP GRUBU ADINA AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Değerli Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair 162 sıra sayılı Kanun Tasarısının geneli hakkında Fazilet Partisi adına konuşmak üzere söz almış bulunuyorum. Uykusuz bir gece geçirdik, hepimiz çok yorgunuz, elden geldiğince kısa konuşmaya gayret edeceğim.

Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini imzalamıştır. Sadece Sözleşmeyi imzalamakla kalmamış, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine kişisel müracaat hakkını da tanımıştır. Dolayısıyla Batı standardında bir demokrasiyi uygulamakla kendisini bağlamıştır. Aslında, Anayasanın 90 ıncı maddesine göre, uluslararası anlaşmalar kanun hükmündedir ve bu anlaşmaların Anayasaya aykırılığı iddia edilemez ve bu anlaşmaların Anayasaya aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, düşünce hürriyetini teminat altına almıştır. Elbette, düşüncenin de sınırları vardır; fakat, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, çeşitli kararlarında, düşünce hürriyetinin sınırlarını müşahhas bir biçimde çizmiştir. Sözgelimi, bizi çok yakından ilgilendiren ve bu yüzden de Anayasamızın bir maddesini değiştirdiğimiz İncal kararında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, sadece devlet güvenlik mahkemesinin askerî hâkimini eleştirmemiş, aynı zamanda Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesinin uygulama biçimini de eleştirmiş, onu da tenkit etmiş ve karşı çıkmıştır.

"Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, düşünce hürriyetine bazı kıstaslar getirmekte ve bu kıstaslar dahilinde ancak düşüncenin sınırlanabileceğini öngörmekte" dedim; nedir bu sınırlamalar? Bir, bir kere, sınırın önceden belli olması lazım. İki, sözgelimi, kargaşayı önlemek gibi meşru bir amaç güdülmesi lazım. Üç, sınırlamanın, ulaşılmak istenen meşru amaçla orantılı olması, demokratik bir toplumda acil bir sosyal ihtiyaca cevap vermesi, demokratik bir toplumun gereklerine uyması. Ancak bu şartlarda düşünce sınırlanabilir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ibrahim İncal'ı mahkûm eden 312 nci maddenin ikinci fıkrasını, bu uygulama biçimini eleştirirken, düşünce hürriyeti nedir, şu açıklamayı getiriyor: "İfade özgürlüğü, sadece lehte veya zararsız, dikkate almaya değmez haber ve düşüncelere değil, aynı zamanda, inciten, şaşırtan, rahatsız eden haber ve düşüncelere de uygulanmalıdır. Herkes için önemli olmasının yanı sıra, ifade özgürlüğü, özellikle, siyasî partiler ve onların aktif üyeleri için önemlidir. Bir muhalefet partisinin (burada kastedilen İbrahim İncal'ın üye olduğu Halkın Emek Partisidir) üyesinin, ifade özgürlüğüne müdahale edilmesi, yakın inceleme gerektirmektedir. Mahkememiz, İbrahim İncal'ın dağıttığı broşür metnini, vatandaşlar arasında tahrik olarak değerlendirmemiştir. Bay İncal'ın Türkiye'deki ve İzmir'deki terörizmden sorumlu olduğunu gösterecek somut bir olay tespit edilmemiştir. Bay İncal'ın mahkûmiyeti, güdülen meşru amaçla orantısızdır."

İşte, düşünce hürriyetinin sınırlanması için, bu gibi kıstaslara önem vermek lazım. Halbuki, biz, bir şiir dolayısıyla, burada, dünden beri sık sık adı geçen Sayın Tayyip Erdoğan'ı mahkûm ettik. Bir kaç cümle yüzünden, Hasan Celal Güzel'i, şimdi, hapishaneye göndermeye hazırlanıyoruz. Oysa, bizim de kişisel başvuru hakkına sahip bulunduğumuz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, özellikle, politikacılara, düşüncelerini ifade etme özgürlüğünün tanınması gerektiğini söylüyor.

Şimdi, biz ne yapıyoruz bugün; basın için cezaların ertelenmesi kanun tasarısını getiriyoruz; ama, bu ceza ertelemesi kapsamı içerisine politikacıları almıyoruz; yani, dünyadaki gidişatın tam tersine... Diyoruz ki mesela, Eşber Yağmurdereli hapisten çıksın; ama, Hasan Celal Güzel hapse girsin. Acaba, hangi vicdan böyle bir şeyi kabul eder? Biz diyoruz ki, hem Eşber Yağmurdereli hapisten çıksın hem Oral Çalışlar çıksın hem de Hasan Celal Güzel ceza ertelemesinden yararlansın.

Şimdi, burada, sırası gelmişken şunu ifade etmek istiyorum: 161 sıra sayılı kanun tasarısı görüşülürken, elime geçen bir belgeyle ilgili Sayın Bakana bir soru tevcih ettim. Son derece normal bir soruydu bu: Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesi af kapsamına girmişse, acaba Kurtköy Havaalanı ihalesi, Karadeniz Sahil Yolu, POAŞ, Türkbank ihalesi, cep telefonları ihalesi vesaire af kapsamına girmiş midir? Bu soruyu, ben, kendim için sormadım, kötü bir niyetle de sormadım; sadece, vatandaşlarımız merak ediyor... Bir yandan siyasî suçlular devam ediyor, bir yandan siyasî yasaklar devam ediyor Anayasa gerekçe gösterilerek, bir yandan geçtiğimiz dönemde vatandaşın bütün ilgisini çeken ve hatta, hükümetin yıkılmasına sebebiyet veren, acaba o soruşturmalar gündemden kalkmış mıdır? Ben, bunu öğrenmek istediğimde, hayretle karşı karşıya kaldım, büyük bir tepki geldi ve bir DSP milletvekilinden, Sayın Mustafa Düz'den bu tepki geldi.

Ben, şimdi, onun bana sataşmasını, benim sorumu ve kendisinin iddiasıyla ilgili çeşitli mahkeme kararlarını ve bilirkişi raporlarını, namusundan hiçbir şüphem olmayan Sayın Ecevit'e tevdi edeceğim; çünkü, ben, ne zaman buraya çıksam, ne zaman bazı gerçekleri dile getirsem, ne zaman mağdurun, mazlumun yanında olsam, hep bu sıralardan bize laf atılıyor, bizim namusumuza laf atılıyor, biz lekelenmek isteniyoruz. Dolayısıyla, ben, Sayın Ecevit'i hakem tayin ediyorum. O dosyaları okusun, eğer bize suç ilzam eden birtakım iddialar doğruysa, o zaman gerekeni yapsın; ama, yanlışsa, artık, bu iftiraları, bu sataşmaları, çok rica ediyorum, sustursun.

Evet, şimdi, sözlerime devam ediyorum.

Türkiye, medenî bir dünyanın parçası olmayı arzu ediyorsa, mevzuatını elden geçirmek zorundadır. Aslında, konuşmamın başında da değindim. Uluslararası anlaşmalar bizi bağlıyor; çünkü, biz, hem Avrupa İnsan Hakları sözleşmesini imzalamışız hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine müracaat hakkını tanımışız. Hâkimler, isterlerse, kanunları uygularken uluslararası normları göz önüne alabilirler. O zaman, demokrasimiz, daha az özürlü bir demokrasi haline gelir; ama, madem, bugün demokrasimiz özürlüdür, bugün, hiç yoktan atılan bir adımı, yani basının cezalarının tecilini, Fazilet Partisi olarak, elbette destekliyoruz.

Müsaade ederseniz, burada, çok değerli bir hâkimin, Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'un düşünce özgürlüğü konusundaki bazı cümlelerine temas etmek istiyorum. Bir soruyla başlıyor Sami Selçuk: "Yoksa siz, Le Bouvier gibi ya da Fontenelle gibi 'avuçlarım gerçeklerle dolu olsaydı, onları halk için açmazdım' diyen vasilerden misiniz? Ama, şunu unutmayın: Halka rağmen halkı düşünen vesayetçilere, demokrasilerde yer yoktur." Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, şöyle sürdürüyor konuşmasını: "Bir düşüncesinin susturulmasındaki asıl kötülük, bu susturulma eyleminin, tüm insanlığa karşı, yaşayan kuşaklara olduğu kadar, gelecek nesillere karşı da bir haydutluk olmasıdır. Eğer, yasaklanan düşünce doğru ise, insanlar, yanlış olanı doğru olanla değiştirmek imkânından yoksun bırakılmış olurlar; yanlış ise, gerçeğin batıl ile çarpışması sonucu, hakikatin, apaçık, şeffaf bir biçimde ortaya çıkması önlenmiş olur."

Değerli milletvekilleri, Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, işte bu sözlerle, düşünce hürriyetini tarif etmeye çalışıyor.

Hürriyet deyince, ister istemez, Fransız düşünürü Voltaire akla geliyor. İşte, Voltaire'in bir cümlesi : "Sessizlikte, suskunlukta görülen uyum aldatıcıdır; çünkü, bu, kürek çeken forsaların sessizliğidir. İlk fırsatta bir başkaldırma yaşanacaktır."

Değerli milletvekilleri, dünya, hürriyet ekseninde dönüyor artık. Namık Kemal'in Hürriyet Kasidesinde söylediği gibi, Ademoğlunun idrakini kaldıramadıktan sonra, dünyayı tersine döndürmek mümkün değil.

Biz, Ortaçağ döneminde yaşamıyoruz. Engizisyon mahkemesine çıkan Galile'ye, dünyanın dönmediğini kabul ettirmek istediler. Evet, Galile, baskılar karşısında, hâkimlere dünyanın dönmediğini söyledi; ama, arkasını dönüp kapıdan çıkarken, asasını yere vurdu "siz isteseniz de, istemeseniz de, bu dünya dönmeye devam ediyor" dedi.

Dünya demokrasiye, dünya özgürlüklere doğru dönüyor. 27 Mayıslar, 12 Martlar, 12 Eylüller, 28 Şubatlar dahi, bu seyri durduramayacaktır, sadece geciktirecektir. Geciktirdikçe de, bunun zararını biz göreceğiz, Türkiye görecek. Eller aya gidecek, biz gene yaya kalacağız.

Hele, çağdaşlığı korumak ve kollamak adına, düşünce suçları ve suçluları ihdas edenlere şaşmamak elde değil; çünkü, düşünce suçu, bizatihi, çağdaşlık değil çağdışılıktır, çağdaşlığa ters düşmektedir.

"Efendim, hiçbir rejim, kendine düşman fikirleri yaşatmaz." Gerekçelerden bir tanesi de bu. Artık bu iddia da çağdışı kalmıştır. Kaldı ki, az önce, İncal davasında da ortaya koyduğumuz gibi, düşünceyi sınırlarken, uluslararası normlara, kıstaslara bakmak zorundayız. O düşüncenin incitebilir, şaşırtabilir, şoke edebilir olmasına tahammül göstermek zorundayız. Eğer o düşünce bir şiddet olayına yol açmamışsa, bir kargaşa yaratmamışsa, müsamahayla karşılamak zorundayız. Bir şiir okudunuz, bir mülakat yaptınız veya başörtüsüne destek eylemine katıldınız veyahut başörtülü genç kızları savunanlara "hayırlı olsun" dediniz diye rejim düşmanı ilan edilemezsiniz. Bu uygulamaları yapanlar "biz çağdaşız" diye insanları ikna edemez; zaten, edemiyor. Türkiye, bu kusurları yüzünden Avrupa Birliği önünde bekletiliyor; bu yüzden, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından her zaman mahkûm ediliyor.

Esasında, demokrasi karnemizi düzeltmek için affa başvurmak yerine, antidemokratik yasaları ve Anayasanın uluslararası standartlara uymayan maddelerini değiştirmemiz daha doğru olurdu; ama, biz, yine kolay yolu seçtik. Sayın Bülent Ecevit Amerika'ya gitmeden önce ve sonbaharda İstanbul'da gerçekleşecek Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatının toplantısı arifesinde, Türkiye'yi, hapishanelerinde en çok gazeteci barındıran bir ülke olmaktan çıkarmak için af ve tecil yoluna başvurduk.

Değerli meslektaşım, Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi diyor ki: "Abdülhamit bile bu kadar çok gazeteciyi hapishaneye atmamıştı." İşte, şimdi, Türkiye, bu ayıptan kurtulmaya çalışıyor; ama, bu ayıptan kurtulurken başka bir ayıp yapıyor, düşünce suçunu faillere göre ayırıyor. Basın mensubu iseniz cezanız erteleniyor; aynı düşünceyi, basın-yayın araçları yerine, sözgelimi, bir panelde, bir mitingde ifade etmişseniz, cezaevini boyluyorsunuz. Aynı durumda olan, yani, benzer durumlarda olan, her ikisi de düşüncesini ifade etmekten başka bir suçu bulunmayan kimselerin böyle bir ayırımcılığa tabi tutulmasını anlamak mümkün değil. Anayasaya göre, hiçbir zümreye imtiyaz tanınamaz. şünce hürriyetinden yararlanmak veyahut düşünce suçlusu ayıbından kurtulmak amacıyla girişilen teşebbüslerden yararlanmak, basın mensubu olsun veya olmasın, herkesin hakkıdır. Aynı durumda bulunanlara farklı muamele yapmak, Anayasanın öngördüğü eşitlik ilkesine ve adalet anlayışına ters düşmektedir.

Biz, basındaki ceza ertelemesine değil, bu ertelemenin, düşüncelerini başka yollarla ifade edenleri de kapsamamasına karşıyız.

Aslında, Türk Ceza Kanununun birçok maddesinde, suçun basın yoluyla işlenmesi, ağırlaştırıcı sebep sayılmıştır. Bu kanun ise, tamamen ters bir mantıkla ele alınıyor; tam tersine, basın mensuplarının cezaları tecil edilirken, basın yoluyla değil, başka yollarla düşüncelerini yayanlar, bu tecilin dışında bırakılıyor. Anayasaya açıkça ters düşen bu ayırımcılığın sebebini sezsek bile, aslında itiraf etmekten utanıyoruz.

Ben, şunu söylemek istiyorum: Sarı patikli politikacılardan olmayalım. Nedir bu "sari patik" diyeceksiniz. Friedrich Durrenmath "Yaşlı Hanımın Ziyareti" adlı eserinde, ders alınması gereken bir hikâye anlatıyor:

Ufak bir kasabada, genç bir kız, bakkalın tecavüzüne uğrar. Açılan kamu davası, delil yetersizliği yüzünden bakkalın beraatıyla neticelenir.

Genç kız kasabayı terk eder. Bir ufak iş kurar; işini büyütür, zengin olur. Kasabaya geri döner. Amacı, bakkaldan öç almaktır. Artık yaşlanmıştır; üstelik, çok zengindir. Kılık kıyafeti değişik olduğu için, kasabadakiler onu tanımazlar bile. Kasaba sakinlerini toplar ve şunu söyler: "Bütün param, pulum hepsi sizin; yalnız, bana bakkalın başını getireceksiniz."

Bakkal, herkesin sevdiği biridir. O eski olay, belki çok gerilerde kalmış, herkese yardımlarıyla kendisini sevdirmiştir. Bu yüzden, kimse, o yaşlı kadının teklifini kabul etmez. Kadın, buna rağmen, kasabaya yerleşir. Haftalar haftaları, aylar ayları kovalar. Zamanla, kasaba sakinlerinin kıyafetleri değişmeye başlar; hepsi düzelir, daha şık giyinirler; artık bakkala olan borçlarını peşin olarak ödemeye başlarlar ve ayaklarında sarı patikler, yepyeni, pırıl pırıl sarı patikler. Bakkal, her geçen gün sarı patik giyenlerin sayısının arttığını görür. Sonunda anlar; kasaba halkının direnci kırılmıştır, yaşlı kadın onları ikna etmeyi başarmıştır.

Ben, sarı patikli politikacılardan olmayalım derken, ilkelerimizi, inançlarımızı, her türlü güçlüğe rağmen savunalım demek istiyorum. Bizim gibi düşünmeyen odaklar ne kadar güçlü olursa olsun, maddî manevî ne kadar tazyik altında bulunursak bulunalım, onlara boyun eğmeyelim diyorum. Milletin iradesini, Meclisin iradesini hâkim kılalım. Sarı patikli politikacılar olmadığımızı, şu düşünceyi suç olmaktan çıkararak bir ispat edelim. Hiç değilse şimdilik, basın veya basın dışı ayırımı yapmayarak, düşünce cezalarının tümünü erteleyelim.

Evet, sarı patik, belki bir uyumun sembolü; ama, hakla, adaletle uyumun değil; menfaatle, güç odağıyla uyumun sembolü. Türkiye'yi, çağdaş dünyaya, Atatürk'ün arzu ettiği muasır medeniyet seviyesine sarı patiklerle taşıyamayız arkadaşlar.

Hepinizi saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Ilıcak.

Gruplar adına son söz, Demokratik Sol Parti Grubu adına, Edirne Milletvekili Sayın Mustafa İlimen'in.

FİKRET UZUNHASAN (Muğla) – Sayın Başkan, konuşmuyoruz.

BAŞKAN – Konuşmuyorsunuz. Peki efendim.

Böylece, gruplar adına...

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan...

BAŞKAN – Adalet Bakanımız, Hükümet adına görüşlerini ifade edecek.

Buyurun efendim.

Süreniz 20 dakika.

ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüştüğümüz kanun tasarısı, demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan basın özgürlüğüyle ya da daha geniş bir deyimle, iletişim özgürlüğüyle ilgilidir.

Günümüzde, düşünce ve kanaat özgürlüğü, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü, artık tartışılmayan özgürlüklerdendir. Bunların yanında bir de basın özgürlüğü ya da iletişim özgürlüğü vardır. İletişim özgürlüğü, düşünce özgürlüğünün en iyi anlatım olanağı bulmasını sağlamaktadır. O nedenle, basın özgürlüğünün özel bir önemi vardır.

Şüphesiz, düşünce özgürlüğü, sadece hoşa giden düşüncelerin açıklanması değil, biraz önce konuşan bir arkadaşımızın ifade ettiği gibi, hoşa gitmeyen düşüncelerin de açıklanmasını içerir, ona tahammülü gerektirir. Ancak, hemen her ülkede olduğu gibi, Türkiye'de de düşünce özgürlüğünün bazı sınırları vardır. Bu konuda Türkiye'nin altında imzası bulunan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin düşünce ve anlatım özgürlüğüyle ilgili 10 uncu maddesinde de, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 13 üncü maddesine benzer sınırlama nedenleri yer almaktadır. Hatta, düşünce özgürlüğünün en mutlak olarak ifade edildiği Amerika Birleşik Devletleri Anayasasında konuşma özgürlüğü (freedom of speech) hiçbir kayda tabi olmaksızın belirtildiği halde, orada da, zaman içerisinde federal mahkemece sınırlayıcı bir ölçü geliştirilmiştir. Bu ölçü, bir arkadaşımızın söylediği gibi, somut, açık, yakın tehlike ölçüsü değil, açık ve mevcut tehlike (clear and present danger) ölçüsüdür. Eğer yakın tehlike ölçüsü aranacak olursa, o zaman bu, özgürlüğün kısıtlanması için daha tehlikeli bir ölçü olur; ama, orada da, zamanla bazı kısıtlamalar getirme gereği duyulmuş ve bu kısıtlamaları, federal mahkeme, açık ve mevcut tehlike ölçüsüyle değerlendirmiştir.

Türkiye'ye baktığımızda, Türkiye'de düşünce özgürlüğünün, aslında, birçok ülkeyle boy ölçüşebilecek derecede geniş olduğunu görebiliriz; ama, Türkiye Cumhuriyetinin duyarlı olduğu iki nokta vardır ve ülke genelinde baktığınız zaman, Amerika Birleşik Devletleri federal mahkemesinin aradığı açık ve mevcut tehlike ölçüsünün hâlâ gündemde olduğu görülür. Türkiye Cumhuriyeti, ülke bütünlüğünü korumak zorundadır. Türkiye Cumhuriyeti, laik kimliğini korumak zorundadır. İşte, Türkiye'de düşünce özgürlüğüne getirilen sınırlamalar, bu iki nedenden kaynaklanmaktadır. O nedenle de, düşünce özgürlüğü, en çok bu iki bağlamda mahkeme kararlarına konu olmaktadır.

Buna rağmen, biz, şimdi getirdiğimiz tasarıyla, bu durumda olan hükümlü ve tutuklular için veya haklarında halen davalar devam eden insanlar için, bir erteleme olanağı getirmek istiyoruz. Bu konuda dayandığımız model, Türk Ceza Kanununun 95 inci maddesinde yargısal tecil bakımından anlatılan olanaktır. Gerçekten, Türk Ceza Kanununun 95 inci maddesine göre, kabahat ile mahkûm olan kimse, hüküm tarihinden itibaren bir yıl içinde bir cürümden veya aynı yargı çevresinde diğer bir kabahatten dolayı aynı cinsten veya daha ağır bir cezaya çarptırılmadığı ya da cürümle mahkûm olan kimse beş yıl içerisinde işlediği diğer bir cürümden dolayı daha önce verilen ceza cinsinden bir cezaya veya daha ağır bir cezaya çarptırılmadığı takdirde, cezası tecil edilmiş olan mahkûmiyeti esasen vaki olmamış sayılır.

İşte, şimdi görüşme konusu olan kanun tasarısı, bu modele dayanmaktadır. Bu model, Türkiye'de daha önce de uygulanmıştır. Gerçekten, 55 inci hükümetin göreve başlamasından hemen sonra, 12.7.1997 Tarihine Kadar Sorumlu Müdür Sıfatıyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun, 4304 sayıyla çıkarılmıştı. 12.7.1997 tarihi, 55 inci hükümetin göreve başladığı tarihtir. Orada, sorumlu müdür sıfatıyla Basın Kanununun 16 ncı maddesine göre ceza almış olan kimselerin cezası erteleniyordu ya da hakkında dava açılmışsa o dava erteleniyordu ve erteleme süresi olarak, 3 yıllık bir süre getiriliyordu. Bu kanun uygulanmıştır ve halen de yürürlüktedir.

Şimdi, yeni kanunda, alan biraz daha genişletilmektedir. 4304 sayılı Kanun sadece sorumlu müdürler için çıkarılmış olduğu halde, bu kez, yazıyı yazan, haberi yazan, karikatürü çizen veya resmi çekeni de kapsayacak biçimde, alan genişletilmektedir. Böylece, yeni kanun, hem bir insanın sorumlu müdür sıfatıyla hem de yazar, çizer, karikatürist, fotoğrafçı, filmci veya bu alanda çalışan diğer kimselerin basın yayın organlarıyla işlediği suçları kapsamaktadır. Böylece, bu kanun tasarısıyla, düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü alanında, 4304 sayılı Kanuna göre daha ileri bir adım atılmaktadır.

Ayrıca, bu kanun tasarısıyla, Türkiye'nin dünya kamuoyunda, cezaevlerinde gazeteciler, bilim adamları, düşünürler bulunan bir ülke olarak kınanmasına da gerek kalmayacaktır.

Tasarının amacı budur. Bu tasarıda, biraz önce Ceza Kanununun 95 inci maddesinden verdiğim örnekte olduğu gibi, 3 yıl içerisinde aynı cinsten yeni bir suç işlenmediği takdirde, daha önce cezası ertelenmiş olan suç, hiç vaki olmamış sayılacaktır; dava açılmamışsa, onun açılmasına zaten gerek kalmayacaktır. Demek ki, burada, erteleyici koşula, bir başka deyişle, taliki şarta bağlı bir durum vardır; ancak, 3 yıl sonra suçun vaki olmamış sayılması söz konusudur.

Bu kanunun getirdiği hükümlerle yararlandıracağı insanlara gelince: Halen mahkemelerde devam etmekte olan davalar hakkında bir rakam verebilecek durumda değilim; ama, halen cezaevlerimizde gazeteci adıyla bulunan, ama, bir bölümünün işlediği suçun gazetecilikle hiçbir ilgisi bulunmayan insanların sayısı 61'dir. Bunların 28'i hükümlü, 27'si tutuklu, 6'sı hükmen tutukludur. Bunlardan 26'sının suçu, bölücü örgüt üyesi olmaktır. Dolayısıyla, bunların, getirilen kanun tasarısından hiçbir biçimde yararlanması söz konusu değildir; çünkü, bu suç, basın yayın yoluyla işlenmiş bir suç değildir, basınla, yayınla herhangi bir ilgisi yoktur. Gazeteci olarak cezaevinde bulunan bu insanlardan 1'inin suçu da ırza tasaddidir. Bunun da kanun tasarısının kapsamına girmediği açıktır. 1 kişi de, 2911 sayılı Kanuna, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa aykırı davranışla ilgilidir. Bunun da, görüşmekte olduğumuz kanun tasarısıyla herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır. Öyleyse, geriye, 33 kişi kalıyor. Adalet Komisyonunda yapılan bir sınırlamayla, basın ve yayın yoluyla işlenen suçlarda üst sınır olarak 12 yıl, hürriyeti bağlayıcı ceza öngörülmüştür. Dolayısıyla, bu listede yer alan suçlardan Türk Ceza Kanununun 146 ncı maddesiyle ilgili olanlar da, yine bu kanun tasarısının kapsamı dışında kalmaktadır. Geriye kalanlardan 4 kişi, Türk Ceza Kanununun 146 ncı maddesiyle birlikte, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunundan hüküm giymiştir veya yargılanmaktadır. 7 kişi, Türk Ceza Kanununun 168 inci maddesi ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununa muhalefetten hüküm giymiş veya yargılanmaktadır. 1 kişi, basın yoluyla hakaretten, 1 kişi Atatürk'ün hatırasına hakaretten ve 2 kişi de, dünden beri en çok adı geçen madde olan Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesine muhalefetten yargılanmış veya hüküm giymiş bulunmaktadır. 1 kişi de, Türk Ceza Kanununun 125 inci maddesiyle 3713 sayılı Kanuna muhalefetten yargılanmıştır. Bu sonuncusu, daha önce de 4304 sayılı Kanundan yararlanmıştı. Demek ki, burada, mükerrir olma durumu söz konusudur. Henüz davaları devam edenleri de hesaba kattığımız takdirde, tahminen 50 kadar insanın bu yeni kanundan yararlanması söz konusu olabilecektir.

Bu kanun, Türkiye'nin, aslında, hoşa gitmeyen düşünceler karşısında da gösterdiği hoşgörünün ve demokratik anlayışın bir ifadesidir. Kanun, bu düşüncelerle hazırlanmıştır. Kanun, bir meslek mensuplarına ayrıcalık tanımak için, imtiyaz tanımak için hazırlanmamıştır; ama, basının demokrasideki özel önemi, düşünce ve anlatım özgürlüğü bakımından taşıdığı büyük değer itibariyle getirilmiştir. Kanun tasarısı kabul edildiği takdirde, bunun hem insan hakları alanında hem de demokratikleşme yolunda önemli bir adım olacağı düşüncesindeyiz.

Bu düşüncelerle, Yüce Meclisi saygıyla selamlarım.

BAŞKAN – Sayın Adalet Bakanımıza teşekkür ediyoruz.

Sayın milletvekilleri, böylece, tasarının tümü üzerindeki gruplar ve hükümet adına yapılan konuşmalar tamamlanmıştır.

Şimdi, şahıslara geçiyorum.

Şahısları adına ilk söz, Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu'na aittir.

Buyurun Sayın Hatiboğlu.

Konuşma süreniz 10 dakikadır.

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Sayın Başkan, Yüce Parlamentonun değerli üyeleri; hepinize saygılar sunuyorum.

Şimdi, yeni bir tasarının müzakeresine başlamış olduk; Sayın Bakanı dinledik, yararlandık. Değerli milletvekilleri, tasarının genel gerekçesindeki felsefe şu... Yani, bu, Sayın Bakanın ifadesiyle erteleme, Adalet Komisyonu sayın üyelerinden birinin ifadesiyle öteleme; izin verirseniz -parantez içi- bendenizin nitelemesiyle de örtülü af. Tasarının gerekçesinde şöyle deniliyor: "Çağdaş toplumların anayasalarında güvence altına alınan düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü, demokratik toplumu oluşturan en temel unsurlardan biridir." Doğrudur; bunun aksini düşünmek bile, düşünebilen insan için en büyük eksikliktir. Peki, bunu kabullenmek, bunu ifade etmek, düşünce özgürlüğünün fazileti hakkında serenatlar yazmak, söylevler ifade etmek ne anlama gelir; önemli olan, düşüncenin açıklanabilmesine, sözün ifade edilebilmesine fırsat vermektir. Rodin'in meşhur Düşünen Adamı; o da düşünüyor; başını avuçlarının arasına almış bir taş heykel, gece gündüz, karda kışta, garip, öyle bir kenarda düşünür durur. Demokrasilerde, hukuk devleti ilkelerinin hâkim olduğu ülkelerde önemli olan, düşüncenin ifade edilebilmesidir.

Değerli milletvekilleri, Anayasanın 25 inci maddesi gayet açık; orada "hiç kimse, düşüncesini, inancını açıklamaya zorlanamaz; düşüncesi ve inancından dolayı da suçlanamaz hatta kınanamaz" deniliyor. Bunun anlamı şudur: Eğer bir insanı, düşüncesinden dolayı suçluyorsanız, kınıyorsanız, ayıplıyorsanız, ayıplayan varsa, bunları, bu engelleri, onun önünden kaldırmaktır; demokrasiye ve hukuk devleti ilkesine yaraşan budur.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin bir hükmü gayet açık; şudur: "Herkes, ırk, dil, din, cinsiyet farkı gözetilmeden, işbu beyannamede ilan olunan tekmil haklardan ve bütün hürriyetlerden istifade edebilir." Burada bir seçimlik vardır; o haktan yararlanmak isteyen insan, arzu ediyorsa yararlanır.

Bir başka, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 14 üncü maddesindeki hüküm şudur: "İşbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerden istifade keyfiyeti, hiçbir tefrikaya tabi olmaksızın herkese sağlanmalıdır." Bu, devlete yüktür; bu, devlete mükellefiyettir; bu, devlete görevdir.

Değerli milletvekilleri, o halde, şimdi müzakeresini yaptığımız tasarı, bu ölçüler içerisinde gerçekten endazeye, ölçüye uyuyor mu; hayır. Niye uymuyor; çünkü, hatırlayacaksınız, 161 sıra sayılı tasarıyı müzakere ettik; kapsam maddesini lütfeder, açar bakar veya hafızalarınızı yenilerseniz, göreceksiniz, fiiller tadat edilmiştir; işlenen hangi fiilden dolayı verilen ceza affedilecektir, hangi fiil indirime tabi tutulacaktır, hangi fiil kapsam dışı tutulacaktır; yani, temel ilke, kriter, fiildir. Onun için, bakınız, burada, 125 ilâ 157, 205, 203 gibi maddeler yazılmış. Demek ki, af kanunlarında ya da erteleme kanunlarında aslolan, fiillerdir; cezalar, fiillere verilir; yani, bir insanın kaşını, gözünü beğenmediniz diye ceza tayin edemezsiniz, mahkûm edemezsiniz; bir insanı, renginden dolayı kınayamazsınız, suçlayamazsınız; bir insanı cezalandıracaksanız, boyundan bosundan, hatta huyundan bile cezalandıramazsınız; cezalandıracaksanız, fiilinden cezalandırırsınız.

Peki, şimdi alalım; Sayın Bakanımız "efendim, basın çok önemli bir kurumdur..." Doğrudur; kim önemli olmadığını iddia ediyor ki, kim önemsemiyor ki ya da daha açık bir ifadeyle, kim önemsiyemiyor ki; işe oradan bakalım biraz! Yani, bir sayın üyemizin, bir genel başkanımızın, bir sayın milletvekilimizin fikrî yapısı, ifade tarzı, ülke siyasetine katkısı, ülke yönetimine katkısı, hangi basın kurumunun, kuruluşunun katkısından daha önemsiz, daha ehemmiyetsiz, daha az ki, böyle bir değerlendirmeyle, basını bundan yararlandırmayı makul, meşru ve mazur göstermeye çalışıyoruz!

Değerli milletvekilleri, bakıyorsunuz, nedense hep üzerinde durduğumuz bir madde var. Şundan dolayı biz üzerinde duruyoruz: Fikir hürriyeti, düşünce hürriyeti, bunu ifade etme hürriyeti. Bunu da bizim Ceza Kanunumuzda engelleyen bir madde var, yanlış bir uygulamayla engelleyen bir madde var. Nedir o; 312 nci madde. Peki, şimdi, 312 nci maddeye giren bir ifadeyi, içinizden bir değerli arkadaşımız, bir meydanda, bir kahvehanede, ne bileyim ben, bir seminerde, bir panelde söylerseniz, mahkûm olacaksınız, ertelemeye de tabi olamayacaksınız; ama, bir basın mensubu bunu köşesinde yazarsa, kimsenin yapacağı bir şey yok!..

Bir başka garip tarafı, üç yıl o fiil dondurulacak, buzdolabına konulacak; yani, suç mu bu; hayır. Peki, suç değil mi; hayır. Nedir bu; Zümrüdüanka; tarifi olmayan, tanımı olmayan, herkese göre değişen bir durum. Üç yıl orada bekleteceksiniz, üç yıl sonra, eğer 1 inci maddede ifade edilen fiileri kasten işlemediyse, diyeceksiniz ki "siz pirüpak insandınız, zaten suçunuz falan yoktu, tamam, devam edersiniz" buna ne hakkımız var?! Hadi buna hakkımız varsa, kanunu düzeltelim. Bunu nasıl yaparız, hangi yönteme, hangi yönetime, hangi usule uygundur?! Yapmayın!.. Sayın Bakanım, yapmayın!..

"Basın" diyorsunuz; biz hiç görmedik mi, acısını çekmedik mi sayın milletvekilleri, konu mankeni kullanıp, en mahrem odalara kadar giren, sonra da kimi insanların intiharına sebebiyet veren basın çalışmalarını görmedik mi?! Yapmayın!.. Basına saygımız vardır; ama, dürüstüne saygımız vardır. Şu her köşede bütün hepimize hakaret eden insanları görmüyor musunuz?! Üzülerek ifade edeyim; Başkanlığımız, maalesef, bu konuda vurdumduymazdır. Şu lojmanlar iki gün boşaltılmadı diye milletvekillerine söylenmedik söz kaldı mı; kalmadı. Yapmayın!..

Değerli milletvekilleri, bakınız, ben, Sayın Bakanımıza tekrar dönerek, bir kere daha arz ediyorum: Bu 312 nci maddeyle Anayasanın 14 üncü maddesi asla ve kat'a örtüşmüyor. Bakınız, ben, tutanakları arz ettim; hadi koyun tutanakları, şimdi maddelerin ikisi de burada; Anayasanın 14 üncü maddesine bakıyorum: "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü..." Korunmak istenen, bir bu.

İkincisi: "Devleti, bir kişi veya zümrenin yönetimine bırakmak..."

Üçüncüsü: "Bir sınıfın, sosyal bir sınıfın, bir başka sınıfın üzerinde egemenliğini sağlamak..."

Dördüncüsü: "Dil, din, ırk, mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmaktır..." Yapmayın!.. 14 üncü maddenin koruması, şu saydığım fiilleri yaparak, bunlara uygun bir devlet kurmaktır; yani...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Hatiboğlu, sürenize 1 dakika ilave ediyorum.

Buyurun efendim.

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Efendim, hamiyete endaze olmaz ama, takdir sizin.

Sayın Bakanım, burada, müesses nizamı devirerek, yerine yeni bir nizam kurmaktır ve bunun karşılığı cezalar da idamdır; yani, sizin 125 ilâ 157 dediğiniz yerde düzenlenmiştir cezaları. Peki, 312 nci madde ne; halk arasında korku ve panik yaratmak; matlab bu. Bunu ben yazmadım; Yasama Meclisi oluşturdu. Cezası ne; bir ilâ üç yıl. Yani, hangi yasa yapıcı, hangi mantık, hangi akıl, kalkar, müesses nizamı ortadan kaldıracak bir insana bir yıl ceza, üç yıl cezayla yetinir; söyler misiniz bana?! Devletin arsı ulusal şahsiyetine yönelik fiillerin hangisinde bir yıllık ceza var; bana söyler misiniz?! Hangisinde üç yıllık ceza var; bana söyler misiniz?! Hangisinde idam yok; bana söyler misiniz?! Hangisi yirmi yıldan aşağı; bana söyler misiniz?! Bırakın lütfen!.. Yapmayın!.. Otuz yıl avukatlık yapmış bir arkadaşınızım ben. Değerli milletvekilleri, yapmayın!..

BAŞKAN – Sayın Hatiboğlu, süreniz tamamlandı efendim.

YASİN HATİBOĞLU (Devamla) – Tamamlandı mı efendim... Dua edelim de, ömrümüz tamamlanmasın, biraz uzun sürsün; çünkü, epeyce işimiz var galiba.

Heyetinizi, Başkanlığınızı, Bakanlar Kurulumuzu saygıyla selamlıyor, teşekkür ediyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Hatiboğlu.

Sayın milletvekilleri, diğer şahsî talepleri sırasıyla arz ediyorum: İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Ali Şahin, Tokat Milletvekili Bekir Sobacı, Kayseri Milletvekili Abdullah Gül.

Sırasıyla davet edeceğim.

İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Ali Şahin?.. Yoklar.

Tokat Milletvekili Sayın Bekir Sobacı; buyurun efendim.

Süreniz 10 dakika efendim.

BEKİR SOBACI (Tokat) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Şimdi, 24 saate yaklaşan çalışmanın içerisindeyiz ve af tasarısının ikincisi olan, basın yoluyla işlenen suçların affını konuşuyoruz.

Değerli arkadaşlar, önümüzdeki yüzyılın da, daha sonraki yüzyılların da en çağdaş rejimi, ideal rejimi, demokrasi olacak. Demokrasilerde, milletin iradesinin tecelligâhı, parlamentodur ve bunun da vazgeçilmez unsuru, aracı, siyasî partilerdir. İşte, parlamentoların birinci görevi yasama olduğuna göre, meşruiyetinin de kaynağı millet iradesi olduğuna göre, parlamentolar, yasama çalışmalarında, millet iradesini dikkate almak zorundadırlar. Şimdi, burada çıkarılan yasaları dikkatle izlediğimizde, yaşadığımız üç yıla yakın süreçte, maalesef, meşruiyetini halktan, milletin iradesinden almayan hegemonik güçlerin egemen olduğunu görüyoruz; bu, bir acı hakikattir.

Burada, geçmişte çıkarılan yasaların, şimdi çalıştığımız yasaların bir bölümüne baktığımız zaman, toplumun sosyokültürel değerlerinin karşısında neye tekabül ediyor? Bunların, toplum değerlerinin neyine tekabül ettiğini, hangi sonuçları doğurduğunu dikkate almak zorundayız. Bunu yapmadığımız zaman, size birçok örneğini sayabileceğim, yasaya rağmen, toplumun o yasayı, yasakları aştığını biliyoruz. Yani, bazı sosyal gerçekler gözardı edilerek çıkarılan ve hâlâ devam eden çok eski yasalara rağmen, toplum, o sahip olduğu değerleri yaşatmaya devam ediyor. İşte bu, bir noktada, toplumsal, sosyal kadüklük gibi bir olaydır, isterse yasa meclisten çıkmış olsun, yasalaşmış olsun. İşte şimdi, bu manada, şu tartıştığımız af yasalarını, eğer mevcut, düşünceyi yasaklayan, inanç hürriyetini, kalemi yasaklayan kanunları değiştirmediğimiz müddetçe -ben şunu ifade etmek istiyorum- devletin, sistemin görüntüsü, arkaik çağlarda, eski toplumlarda, gece tuzak kurup, sabah gidip o tuzağa yakalanan hayvanları hasat eden bir toplum yönetimine, çağdışı arkaik bir toplum sistemine benziyor. Şimdi burada, kurulmuş tuzaklara düşmüş insanları affediyoruz, bir bölümünü dışarı salacağız. Tuzak devam ediyor; eğer bu böyle giderse -yarın, başka bir iktidar gelecek- tuzaklar kaldırılmazsa, o tuzağa yakalananları yine af noktasına geleceğiz.

Değerli arkadaşlar, bunun kaynağı, devletin vehimle yönetilmesidir. Devlet, vehim üretmez, devlet, vehimle de yönetilmez. İşte bu noktada, bu vehim yönetimi, Türkiye'yi bir mahkûmlar ve mülteciler ülkesi haline getirmiştir; mülteci ihraç ediyoruz, mahkûm üretiyoruz. Değerli arkadaşlar, şu yaşadığımız coğrafya, 700 yıllık bir imparatorluğun, melcei nâs olan, insanların sığınağı olan bir impatorluğun çekirdek coğrafyasıdır. Bu ülkeye, bu coğrafyaya, tarih boyu, krallar, prensler, şehzadeler, her kavimden, Musevîsi Hıristiyanı, birçok insan iltica etti, rahatını ve sığınağını bu ülkede gördü; ama, gelin görün, asırlar sonra geldiğimiz noktada, biz, Avrupa'ya mülteci ihraç eder duruma düştük, kendi insanımızı mülteci durumuna düşürdük.

Değerli arkadaşlar, üniversite affı diye getirdiğiniz ve halk arasında da, sanki, o mağdur olan, gözyaşı döken öğrencilerin affedildiğini, önünün açıldığını propaganda eden partilere de seslenmek istiyorum. Şimdi o öğrenciler, yurt dışında okuma imkânları arıyorlar ve binlercesi gidecekler. Siz, emperyalizmin Türkiye'deki yerli destekçileri misiniz?! Gelin, beyin göçünü hızlandıran, kaçışı hızlandıran, doktora talebelerini Türkiye'ye dönmekten alıkoyan, ülke evlatlarını ülkesinde hizmet etmeye engel ve caydırıcı olan, anlamsız, vahşet ifade eden bu tuzakları kaldıralım; bunu yapmak, parlamentolara ancak şeref kazandırır. Gerekirse, bugün, iktidar partileri olarak, Türkiye'nin en büyük partisi olmayı arzu ediyorsanız, gelin, bu yasa değişikliklerini yapalım, çözümü kökte arayalım, kökten bir çözüm getirelim. Bunların hiçbir mana ifade etmediğini ve aslında da, hırsızı, vurguncuyu, soyguncuyu affedip dışarı saldığınızda, onun toplumsal karşılığının, size destek olacağını, memnuniyet olacağını eğer ifade edebiliyorsanız, ki, Sayın Bakan bile edemedi; o halde, bu, anlamsız bir yasa tasarısı olarak karşımıza geliyor ve oyçokluğuyla, parmak sayısıyla geçiriyorsunuz.

Değerli arkadaşlar, söylediğim "devlet, vehimle yönetilmez" ifadesinin üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Türkiye'de, devlet, vehimle yönetiliyor, evet ve devlet, kamusal alanda, kurtarılmış bölgeler ve kapatılmış alanlar oluşturuyor fertlerine karşı. Allahaşkına, yeryüzünde, kurtarılmış bölge anlayışına ve kapatılmış kamusal alan anlayışına sahip bir çağdaş devlet gösterebilir misiniz?! Eğer devlet, kurtarılmış bölge ve alan anlayışıyla fertlerine yaklaşırsa, fertleri de, kurtarılmış bölge ve alanlar oluşturur. Bu ülke evlatlarının dağa çıkmasında, teröre bulaşmasında, biraz da, devletin bu vehim yönetim anlayışının etkisi yok mu acaba?!

Sosyal problemlerin, ekonomik problemlerin halledilmediği bir noktada, siz, bir afette, insanları vurarak yağmayı önleyemezsiniz; ama, insanlara o erdemi verecek, o düşünceyi verecek, bu coğrafyanın yerli düşüncesini verecek insanları, yazı yazdı diye, konferans verdi diye, siyasî parti kurdu diye yargılayıp mahkûm ederseniz, yarın, değil 61 000 kişiyi, 610 000 kişiyi affetmek zorunda kalacaksınız; sistem, üretiyor... Gelin, bu sistemi, bu yanlışları kökten çözelim.

İşte, devlete yakışmayan, kurtarılmış bölge, kapatılmış kamu alanı yaratan bu devlet anlayışını terk edelim. Ülkemiz, korkunç bir insan kaynağı kaybıyla da karşı karşıya kalacaktır. Çağımızda, her örgütün -ekonomik manada, sosyal manada- bütün organizasyonların korktuğu en büyük şey, yetişmiş insan kaybıdır. Şirketler, en çok, yetiştirmiş oldukları insanları kaybetmekten korkarlar, sermaye kaybından değil. İşte bu noktada, ülkemizde yaşanan bu beyin göçünü ve ülke evlatlarını ülkesi için çalışmama gibi bir düşünceye götüren bu engelleri, bu tuzakları, gelin, elbirliğiyle kaldıralım diyorum.

Değerli arkadaşlar, burada, Milliyetçi Hareket Partisine seslenmek istiyorum: Türkiye'de inanç ve düşünceyi yasaklayan bu yasaların kaldırılması noktasında en büyük görev onlara düşüyordu. Bu ülkede, tabutluklarda çürüyen düşünürler, yazarlar olmasaydı, bu milletin millî ve yerli değerleri bugüne ulaşmazdı. Siz, şu anda, o insanların, tabutlukta çürüyen milliyetçi, muhafazakâr insanların ruhunu muazzep ediyorsunuz. Gelin, bu anlayıştan vazgeçin.

İşte, bunun için -sözlerimi tamamlıyorum, sürem bitiyor- Azerbaycan'ın millî şairi denilebilecek kadar kabiliyetli bir şair olan Bahtiyar Vahapzade'nin bir şiirinin bir bölümünü okuyarak sözlerimi bitireceğim ve bu ülkede, kendi yaşadığı ülkede yazdığı bu şiirle, o ülke şartlarının, bizim bugünkü ülke şartlarımıza ne kadar benzediğinin yorumunu düşünmeye davet ederek, şiirinin bir bölümünü okuyorum:

"Vatan için ağlamak,

Senin payına düşdü.

Gördüyün zulmet gece,

Eşitdiyin söğüşdü.

Ağaçda budak guru;

Budananlar höyüşdü."

Yani, sistemde kuru dallar kaldı, yeşeren genç filizler budandı diyor. Aynı, bugünkü gibi.

"Güldün bu ziddiyete;

Bes bu nece gülüşdü?"

Kendi toplumuna bir sitem ediyor.

"Zulümler adaleti,

İtirdi ilim ilim.

İnsan haggı, hugugu,

Ayag altda bir kilim.

Günahkâr ittihamçı,

Günahsızsa müttehem.

Aşağının haggını

Yukarılar bölüşdü.

Güldün bu musibete,

Bes bu nece gülüşdü?"

Hepinize saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Sobacı.

Sayın milletvekilleri, görüşmekte olduğumuz tasarının tümü üzerindeki konuşmalar tamamlanmıştır.

Maddelere geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Maddelere geçilmesi kabul edilmiştir.

1 inci maddeyi okutuyorum :

BASIN VE YAYIN YOLUYLA İŞLENEN SUÇLARA İLİŞKİN DAVA VE CEZALARIN ERTELENMESİNE DAİR KANUN TASARISI

Dava ve cezaların ertelenmesi

MADDE 1. – 23 Nisan 1999 tarihine kadar sorumlu müdür sıfatı ile işlenmiş suçlar dahil, basın yoluyla yahut sözlü veya görüntülü yayın araçlarıyla işlenmiş olup ilgili kanun maddesinde öngörülen şahsî hürriyeti bağlayıcı cezanın üst sınırı oniki yılı geçmeyen suçlardan dolayı oniki yıl veya daha az şahsî hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkûm edilmiş bulunan kimselerin cezalarının infazı ertelenmiştir.

Halen cezalarını çekmekte olanlar hakkında da birinci fıkra hükmü uygulanır.

İlgili kanun maddesinde öngörülen şahsî hürriyeti bağlayıcı cezanın üst sınırı oniki yılı geçmeyen suçlardan dolayı birinci fıkrada sayılanlar hakkında henüz takibata geçilmemiş veya hazırlık soruşturmasına girişilmiş olmakla beraber dava açılmamış veya son soruşturma aşamasına geçilmiş olmakla beraber henüz hüküm kurulmamış veya verilen hüküm kesinleşmemiş ise, davanın açılması veya kesin hükme bağlanması ertelenir.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Madde üzerinde, Grupları adına ilk söz, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Amasya Milletvekili Sayın Ahmet İyimaya'ya ait.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, ben konuşacağım efendim.

BAŞKAN – Doğru Yol Partisi Grubu adına, Ankara Milletvekili Sayın Saffet Arıkan Bedük; buyurun efendim.

Süreniz 10 dakika.

DYP GRUBU ADINA SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun Tasarısının 1 inci maddesi üzerinde söz almış bulunuyorum; şahsım ve Grubum adına, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli miletvekilleri, demokrasi, 20 nci Asrın insanlığa emanet ettiği en önemli hatırasıdır. Demokraside temel unsur, özgürlüktür, insan hak ve hürriyetlerinin genişletilmesidir. İnsanların hak ve özgürlüklerinin genişletilmesi ve geniş olarak kullanılması, demokrasinin en önemli hedefidir. İnsan hak ve hürriyetleriyle genişletilmiş olan demokrasi, çağdaş dünyanın hiçbir surette vazgeçemeyeceği temel sistemdir. 21 inci Asır da, insan hak ve hürriyetleriyle güçlendirilmiş olan demokrasilerin yaşadığı toplumların asrı olacaktır ve bir yarışla karşı karşıya kalınacaktır. O halde, en önemli husus, demokrasi ve demokrasiyle birlikte insan hak ve hürriyetleridir.

Devletin görevi de, insandır; insanı mutlu etmektir, huzurlu kılmaktır, onu, özgürlük ortamı içerisinde yaşatabilmektir; bunu yaptığı takdirde ancak başarılı olabilir. İşte, biz, bir taraftan, demokrasiyi, millet için, insan için, mutlak surette gerçekleştirmemiz gerektiği gibi, diğer çağdaş dünyayla yarışabilmenin de şartı olarak görüyor ve mutlak surette vazgeçemeyeceğiz temel sistem olarak alıyoruz.

Siyasal partiler, demokrasilerin vazgeçilmez unsurudur diyoruz ve öyledir, Anayasa da bunu ifade ediyor ve ayrıca, özgürlükler de demokrasinin temel unsurudur diyoruz. O halde, siyasal partiler ile insan hak ve özgürlüklerinin, birbirleriyle bir bütünlük içerisinde mutlak surette korunması gerekir. Sadece bu mu; tabiî, demokraside basın özgürlüğü de fevkalade önemlidir. Çağdaş demokrasilerde eğer basın hür değilse, o takdirde, pek tabiî ki demokraside bir zedelenme olur.

Basın... Basın, gerçekten hür olmalıdır; ama, bizim düşündüğümüz basın nedir; bizim düşündüğümüz basında -hepimizin kabul etmesi gereken şey- açık ve mevcut bir tehdit oluşturacak düşünce olmadığı takdirde, o basındaki fikir ve düşünceler bizim için de kıymetlidir; ama, eğer düşünce ve fikir, gerçekten, rejime ve devlete, açık olarak, mevcut bir tehdit veya bir tehlike oluşturuyorsa, orada, artık, illa da, düşünce ve fikir hürriyeti olsun, aman ne olursa olsun, devlet isterse tahrip olsun diye bir noktaya gideriz ki, orada yanlışlık yaparız. Bu itibarla, düşünce ve fikir hürriyetinin mutlak suretle gerçekleştirilmesi gerektiğine inanıyoruz ve olmalıdır; ancak, düşünce ve fikir hürriyeti, gerek basın yoluyla topluma yansımasıyla ve gerekse diğer bir başka yolla, eğer açık ve mevcut bir tehdit veya tehlike oluşturuyorsa, orada durmak gerekir.

Şimdi, değerli milletvekilleri, basın yoluyla eğer bir suç işleniyorsa ve terörle ilgili birkısım örgütler destekleniyorsa, şu getirdiğimiz kanun maddesiyle, bunların cezalarını erteliyoruz. Çok enteresan geldi bana ve Sayın Bakan biraz evvel ifade ettiği şekliyle "68 kişi" dedi galiba; ama, benim elimde 88 kişilik bir liste var. Bu 88 kişilik listede, kişinin adını, isnat olunan suçu, uygulanan kanun maddelerini ve durumunu, hangi cezaevinde olduğunu görüyor, hangi örgütlere mensup olduğunu da tespit ediyorum ve görüyorum ki, bunlardan bir kısmı, aslında, bu bizim bildiğimiz basın değil; yani, gerçekten, devletin, rejimin, cumhuriyetin korunması konusundaki hassasiyetleri olan basın değil. Bu kanun da, daha ziyade, örgütsel faaliyetler içerisinde olan insanların bir araya geldiği ve adına "basın" denilen yerde çalışan kişilerin affını veya örtülü affını sağlayan bir kanun oluyor; Özgür Gündem, vesaire, çok var; yani, ismini zikretmek istemiyorum, onların da reklamını yapmak istemiyorum açıkçasını söyleyeyim.

Şimdi, değerli milletvekilleri, şöyle bir düşünelim; bir siyasal partinin genel başkanı olan, gerçekten, devlete yıllarca hizmet etmiş ve büyük yararları da olmuş olan bir Hasan Celal Güzel var; bir yerde konuşmuş, cezayı bastırıyorsunuz. Bir siyasal partinin genel başkanıdır; beğenirsiniz beğenmezsiniz. Ama, buna karşılık, bir başka kişiye bakıyorsunuz, devletle ilgili örgütsel faaliyette bulunmuş, terör faaliyetlerinde bulunmuş, desteklemiş, hatta, birkısım malzemeler evinde de bulunmuş; bütün bunlara karşın diyoruz ki, basın yoluyla işlendiğinden dolayı, cezasını, üç yıl süreyle erteliyoruz. Öbürüne "hayır, senin cezanı ertelemiyoruz..." Niye?!. Birine basın diyelim, birine de sade vatandaş diyelim veyahut da bir siyasî partinin genel başkanı diyelim. "Hem demokrasinin vazgeçilmez unsuru siyasal partilerdir" diyeceksiniz, hem de onu tutmayacaksınız, onu itekleyeceksiniz -o ayrı bir şey- ama, bir taraftan da, hepimizin de ittifak ettiği -ama, biraz evvel söylediğim şekildeki basın değil- şu ifadesini bulan ve ileri sürülen kişilerin affına neden olan ve mevcut veya yakın bir tehdidi de gerçekten gündeme getiren insanların cezalarını üç yıl süreyle erteleyecek olan bir örtülü af getireceksiniz. Burada bir tenakuza düşüyoruz, bir yanlışlık yapıyoruz.

Onun için, ben, diyorum ki, gerçekten, eğer, düşünce, fikir ve ifade hürriyetinden yanaysak, açık olarak, net olarak ortaya koyalım tavrımızı; düşünce, fikir ve ifade hürriyeti bakımından, gerçekten ileri ülkeler standardında bir ortamı sağlamak istiyoruz, bir hakkı, bir imkânı vermek istiyoruz diyelim, getirelim bunu.

Bakın, değerli milletvekilleri, düşünce, fikir ve ifade hürriyeti, öylesine önemli ki, Anayasamız dahi bunu almış. Her ne kadar düşünce, fikir ve ifade hürriyetini sorarsanız, tarifi nedir diye, tarifini bulamazsınız; tarifi yok. Yasalarımızda, düşünce, fikir ve ifade hürriyetinin tarifi yok. Tarifi olsa, belki, o zaman suçluyu tespit etmek, düzeni daha iyi şekilde sistemin üzerine kurmak ve hukukun üstünlüğünü temin etme anlayışını gerçekleştirmek, daha çok mümkün olacak; o yok. Ama, her şeye rağmen, Anayasamız, kişinin düşünce, fikir ve ifade hürriyetine fevkalade büyük bir ehemmniyet vermiş ve onu, dokunulmaz, hatta, sistemin, demokrasimizin ana özü olarak kabul etmiş. Bakın 15 inci madde de "birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler ile, ölüm cezalarının infazı dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütününe dokunulamaz; kimse, din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütelemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanana kadar kimse suçlu sayılamaz" deniliyor. 15 inci madde bu; yani, hürriyetlerin özü; yani, bizim demokrasimizin, özellikle "temel çekirdek" diye ifade ettiğimiz hürriyetin bizatihi kendisi.

Şimdi, değerli milletvekilleri, işi, getiriyorsak, gelin, Anayasamızın bu "çekirdek" diye isimlendirdiğimiz "ana unsur" diye bahsettiğimiz bu hürriyetin üzerine bina edelim, yapalım.

Af mı diyorsunuz; af diyorsanız, o zaman diyebilirsiniz ki, efendim, Anayasanın 14 üncü maddesinde belirtilen suçlara girenler affedilmeyecek, diğerlerini affedebiliriz. Onu da getirebilirdiniz; onu da yapmadınız. Öyle bir nokta geldi ki karşımıza, öyle bir karmaşa oldu ki, bir kısmını affediyorsunuz, bir kısmını affetmiyorsunuz ve dolayısıyla, Anayasaya göre ve yasalara göre eşitlik hakkını, özellikle insanların elinden alıyorsunuz; kamu hizmetlerinden ve imkânlarından yararlanma hakkını elinden alıyorsunuz. İşte, benim, şahsen üzerinde durduğum bu.

Bir hususu daha özellikle belirtmek istiyorum Değerli Bakanımıza. Hakikaten, ben, şimdiye kadar, tecili, hep yargıya verilen bir yetki olarak gördüm. Kuvvetler ayrılığı prensibine göre, ne yasama organının yargıya ne de yargı organının yasamaya müdahale etmemesi lazımdı; tecil her yerde öyleydi; ama, burada görüyoruz ki, tecil hakkını, biz, yargıcın elinden alıyoruz; yani, bir noktada yargıca güvenmiyoruz. Tecil edecekse, bırakalım onlara, tecilini kendileri yapsın; niye ben yapayım?.. Niye, yasama, bu yetkiye müdahale etsin?

Bütün bu şartlar altında, bu maddeyle ilgili olarak, özellikle belirtmek istediğim ve açıklıkla ifade etmek istediğim husus şudur: Dile ceza veriyoruz, kaleme ise bağışlama hakkını veriyoruz; basının sansürüne karşıyız, basının hür olması gerektiğine yüzde yüz inanıyoruz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Bedük, sürenize 2 dakika ilave ediyorum.

Buyurun efendim.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Basının mutlak surette hür olmasından yanayız; ama, dediğim gibi, bizim, ileri ve çağdaş dünyadaki toplumların sahip olduğu hak ve hürriyetleri de, bu toplumumuza vermemiz lazım; devletle milleti uyuşturmamız lazım; devletin milletine itimat etmesi lazım; milletin de devletine güvenmesi lazım ve bir barış ortamını mutlak surette yaratmamız lazım.

Tabiî, bütün bunların hepsini söylüyoruz, söylüyoruz; ama, önerge de versek, önergelerimiz de kabul edilmeyecek; çünkü, biraz evvel kabul edilen kanunda özellikle öğrencilerle ilgili verdik; gerçekten çok samimî olarak verdik, çok da güzel çalıştık; ama, ne yazık ki, muhalefet verdi diye kabul edilmedi. Dolayısıyla, üniversite öğrenim gençliği ve bizim gençlerimiz için getirdiğimiz teklifi -hakikaten, samimî olarak söyleyeyim- hem onlarla konuşmuştuk hem ilgili kuruluşlarla konuşmuştuk; uzman arkadaşlarımız da hazırlamıştı; severek, isteyerek getirdik. Hatta, "biz, imzalarımızı geri çekelim, isterseniz siz kendiniz verin; ama, gerçeği budur, toplumun gerçeği, ihtiyacı budur" dedik; ama, kabul etmediniz, kabul edilmedi. Bunu da kabul etmeyeceksiniz; yalnız bir hususu bilhassa belirtmek istiyorum: Eğer, Sayın Bakan orada önergeye katılıyorsa, lütfen, oyunu o önerge istikametinde kullansın, hatta, hükümetin tamamının o istikamette kullanması lazım; çünkü, hükümet adına "ben, o önergeye katılıyorum" diyor. "Katılıyorum" derse, eğer bunun aksine hareket ederse, o zaman muhalefetin gerekçeli olarak, özellikle tutanaklara geçmesi gereken düşüncesini ve fikrini, vatandaşın beklentilerini engelleme gibi bir durumla karşı karşıya oluruz ki, o, demokratik anlayışımıza ve etiğimize uygun olmayacağı düşüncesindeyim ve ümit ediyorum ki, bundan sonra bakanlar da veya Başbakan da burada olduğu takdirde, eğer orada hükümet önergeye katılmışsa, o önerge istikametinde oy kullanmalarını diliyor ve Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bedük.

Gruplar adına ikinci söz, Fazilet Partisi Grubu adına Kayseri Milletvekili Sayın Abdullah Gül'ün.

Buyurun efendim.

Sayın Gül, süreniz 10 dakikadır.

FP GRUBU ADINA ABDULLAH GÜL (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Fazilet Partisi Grubu adına 1 inci madde üzerinde söz almış bulunuyorum.

Değerli arkadaşlar, dün sabah saat 10'dan beri sürekli çalışıyoruz Mecliste ve bu süre içerisinde çıkardığımız kanunların en önemlisi genel afla ilgili kanun oldu bildiğiniz gibi. Genel af kanunu çerçevesi içerisinde 12 yıla kadar olan suçları neticeleriyle affettik. Özel af çerçevesi içerisinde de bazı suçlarda indirim yaptık, neticelerini değiştirdik.

Aslında, hükümet tasarısı geldiğinde, bildiğiniz gibi, hükümet tasarısıyla burada gece kanunlaşan metin arasında büyük farklar oldu ve tasarıda hiç olmadığı halde, Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesi, yani, ihalelere fesat karıştırma; 448 inci madde, kasıtlı olarak adam öldürme ve 313 üncü madde, çetelere, mafyalara ilişkin madde, bir uzlaşma neticesinde -bizim muhalefetimiz dışında- buraya girmiş çıkmış oldu.

Bunları söylerken, şunu demek istiyorum; burada, genel afta bir uzlaşmaya varamadık; çok arzu ediyorduk ki, muhalefet olarak bizim bazı arzularımız da buraya girsin ve hepimizin alkışları arasında bu çıksın; ama, olmadı.

O zaman şu olacak tabiî; yarın, gazetelerde kamuoyu çerçevesi içerisinde muhakkak, Meclisteki skandallar, POAŞ meselesi, Türk Ticaret Bankasıyla ilgili meseleler, Susurluk çetesiyle ilgili meseleler hep gündeme gelecek.

Gündeme başka bir şey de gelecek. Gazeteler bunları yazarken, bunların arkasında birçok arkadaşlarımızın arayıp, resimlerini basarken, başka bir tarafta da "Tayyib Erdoğan, Necmettin Erbakan aftan yararlanmadı, başörtülüler bu af kapsamı içine girmedi" diyecek.

Bunları şunun için söylüyorum.Şimdi, başka bir afla ilgileniyoruz, gelin, geceki kanun üzerinde varamadığımız uzlaşmayı hiç değilse burada sağlamaya gayret edelim.

Aslında, bu kanun tasarısıyla getirmek istediğimiz afları, biz, genel af yasası içine almak istedik; ama, Anayasa mani olduğu için veyahut da sayın bakanımız ve hükümet ve bazı çevreler böyle düşündüğü için "Anayasanın 14 üncü maddesi müsaade etmiyor" dendiği için, buna bir yol bulundu; yani, Anayasa, burada, tabiri caizse, by-pass edildi ve "erteleme" diye bir terim getirildi ve basın mensuplarının affı erteleme yoluyla bir nevi affa tabi tutulmuş oldu.

Değerli arkadaşlar, 1 inci maddeyi okursanız, burada çok büyük bir eşitsizlik söz konusu. Anayasamıza göre, kanunlar çıkarken objektif olması gerekir, eşitlik ilkesine bağlı olması gerekir ve genellik ilkesine bağlı olması gerekir. Biz, sadece basın mensupları bir suçu işlerse, onu affediyoruz, erteliyoruz; ama, aynı işi ben yaparsam, siz yaparsanız, bu af içerisine girmiyor.

Size daha somut, müşahhas bir misal vereyim: Akşam televizyonda bir yorumu dinlediniz, hoşunuza gitti. Siz de, onu -o meseleyi- gittiniz, bir toplantıda anlattınız; ama, o suç bulundu; bu suç bulunan yorumu yapan kişi bu aftan yararlanıyor; ama, siz, onu dinlediniz, gittiniz bir yerde anlattınız, daha ufak bir topluluğa anlattınız, suçlu oldunuz, siz bundan yararlanmıyorsunuz; bu çok yanlış bir şey. Bir makaleyi okudunuz, o makaleyi beğendiniz; bir yerde, bir seminerde, bir konferansta, bir panelde onu anlattınız; onda suç varsa, o makaleyi yazan kişi affa uğruyor; ama, siz, onu naklettiğiniz için, daha dar bir çerçeve içerisinde, bir panelde ondan bahsettiğiniz için affa girmiyorsunuz; burada, çok büyük bir yanlışlık var.

Değerli arkadaşlar, başka bir nokta da şu: Burada, çok açık ve rahat konuşmak istiyorum. Şimdi, Sayın Bakan, bundan kimler faydalanacak diye, bize bir liste verdi, komisyonlarda da dağıttı, kendileri de, burada, bunun detayını verdiler. Adalet Komisyonunda bazı değişiklikler yapıldı bildiğiniz gibi. Bundan Terörle Mücadele Kanununu çerçevesi içerisinde olan gazeteciler faydalanıyorlar; 312 nci maddeye muhalefet edenler, faydalanıyorlar.

Bu arkadaşlar kimlerdir, ona girmek istemiyorum; yalnız, Doğru Yol Partisi Grubundan arkadaşlarımın verdiği bir listeye baktığımda, burada, hepsinin isimleri var, bunların mensup olduğu gazetelerin de isimleri var; isterseniz sayayım size bazılarını: Kurtuluş, Partizanın Sesi, Devrimci Proletarya, Kurtuluş, Özgür Gündem, Aydınlık gibi.

Suçu o işlemiş, bu işlemiş; bu af kapsamına giriyorsa çıksın, fikri benimle hiç ilgili olmasa da çıksın; ama, şimdi, bakın, 312 nci maddenin, burada, affın kapsamına girdiğinden bir şüphe yok; Sayın Bakanımız da söyledi; ama, ben yine, bu listeye baktığımda, bunlardan birisinin Dev-Sol, birisinin PKK -yani, basın yoluyla devletin bölünmezliği aleyhine propaganda yaptığını- birinin de, kanunca cürüm oluşturan eylemi övmekten dolayı Dev-Sol...

Değerli arkadaşlar, şimdi ben size şunu soruyorum: Bunlar olsun, çıksın; niçin, Hasan Celal Güzel olmasın? Biraz daha açık konuşayım, bu 312 nci maddenin, bu kadar sakıncalı bulunmasının sebepleri şudur. Sayın Tayyip Erdoğan, Sayın Necmettin Erbakan, Sayın Hasan Celal Güzel de bundan faylanırlar diye... Bunların dışında bilinen isim yok zaten; var mı, yok mu, onu da bilmiyoruz.

Sayın Tayyip Erdoğan, burada bir değişiklik yaparsak, hiç faydalanamayacak... Onunla ilgili, faydalanabileceği öneriyi, biz, geceyarısı konuştuğumuz kanun tasarısında getirdik, izah ettik, maalesef, kabul etmediniz.

Geriye, Sayın Necmettin Erbakan'ın bir davası var, devam ediyor; onda da, inşallah, mahkeme, lehine karar verecek; çünkü, ortada bir şey yok, konjonktür sebebiyle açılmıştı.

Geriye kalan, sadece Sayın Hasan Celal Güzel. Bütün ömrünü Türk milliyetçiliği için harcamıştır; niçin, o, bundan faydalanmasın? Sayın Bakan dedi ki; medenî ülkelerde, çağdaş ülkelerde, Avrupa ile birleşmek isteyen ülkelerde, modern ülkelerde basın özgürlüğü olur. Peki, ben şimdi soruyorum Sayın Bakanımıza; politikacılara özgürlük olmaz mı Sayın Bakanım? Düşünürlere, fikir adamlarına özgürlük olmaz mı? Şimdi, burada büyük bir tezat var ve bir ayrımcılık var; gelin, bunu, burada düzeltelim. Soğukkanlılıkla düşünün yapacağımız işi; hep beraber bunun yolunu bulalım. Bu demin söylediğim kişiler için Anayasayı da by-pass ederek bir yolunu buluyorsunuz da, niçin burada bulmuyorsunuz; geriye kalmış bir kişidir, siyasî bir partinin başkanıdır ve Anavatan Partisi Grubuna da seslenmek istiyorum, Anavatan Partili bir bakan olarak Türkiye'ye hizmet etmiştir vaktiyle.

Değerli arkadaşlarım, dolayısıyla, burada yapacağımız şey şudur: Evet, basın yoluyla, neşriyat yoluyla, bir de sözlü olarak, bir toplantıda bir insan konuşma yaptıysa, bir konferansta, bir panelde bir şey söylediyse, o zaman, bırakın, onları da erteleme kapsamına alalım. Bunları yapmazsak, burada, bu uzlaşma olmamış olur; gelin, bunu yapalım.

Şimdi, burada, başka bir nokta da şu: Sayın Bakanımız dedi ki: "Biz, bunu yaparken, Batı ile bütünleşeceğiz." Gerçekten, gidip gelen arkadaşlarımız biliyor, Türkiye, birçok platformda çok sıkıştırılıyor "gazetecileri, aydınları hep içeride olan ülke" deniliyor; ama, Sayın Bakanım, çok önemli bir şey daha var "Türkiye, 15 milyon insanın oyunu almış bir büyükşehir belediye başkanını, sadece şiir okuduğu için hapse atan bir ülke" deniliyor. Siz, sevin sevmeyin, fikrine katılın katılmayın... Yine "bu ülkede başbakanlık yapmış bir insanın, konuşmasından dolayı yargılandığını" da söylüyorlar veya "bir siyasî partinin başkanı yarın hapse girince..." diyorlar. Dolayısıyla bütün bu baskılar devam edecektir.

Siz, buna önem veriyorsunuz, insan haklarından sorumlu devlet bakanlığı yaptınız. Siz, burada, hangi gazetelerde yazı yazdığını söylediğim 3-4 gazeteciyi serbest bırakmakla, bu baskılardan kesinlikle kurtulamazsınız.

Hiç kimse birbirini aldatmasın değerli arkadaşlar; hepimiz burada politika yapıyoruz ve biliyoruz; gelin, burada, hep beraber son bir hamle yapalım ve bu eşitsizliği, bu haksızlığı giderelim.

Başka bir nokta da şu: Sayın Bakanımız burada konuşurken bir tezata düştüler "evet, düşünce özgürlüğü olması gerekir, şu bu; ama, bunun bazı sınırları vardır" dediler. Peki, bazı sınırları varsa, o zaman, niçin buraya getiriyorsunuz?

Ben, Adalet Komisyonunda Sayın Bakanımızı dinlerken, arkadaşlarım, devamlı "312 nci maddeyi de genel af içine koyalım" dediklerinde "bu, çok vahim bir suçtur" denildi; zabıtları elimde.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Gül, sürenize 2 dakika ilave ediyorum, lütfen toparlayınız...

ABDULLAH GÜL (Devamla) – "Dolayısıyla, koyamayız buraya" denildi, o zaman. Üye arkadaşların bazıları "Sayın Bakanım, o zaman, basınla ilgili kanun tasarısı gelince görüşeceğiz" dediler.

Şimdi, bakın, eğer, böyle bir sınır varsa, Türkiye, buna hazır değilse, o zaman, Anayasayı by-pass ederek niçin getiriyorsunuz; sizin "bazı sınırlar var" dediğiniz sınırı aşıyorsunuz? Burada, bu sınır, sadece laiklik aleyhtarı suçlarla ilgili diyorsanız ki, bunda da çok yanılıyorsunuz. Laiklik aleyhtarı suç işleyenler askerle savaşmamıştır, polisle çarpışmamıştır, silahlı çeteler halinde Türkiye'de şiddet kullanmamıştır; ama, Türkiye'de şiddet kullananlar, Türkiye'de 30 000 kişinin ölümüne sebep olanlar, Türkiye'de şehir gerillacılığı yapanlar; bunlar tehlike, tehdit değil mi? Türkiye'nin bu yanlışlardan vazgeçmesi gerekir.

Gelin, değerli arkadaşlar, hepimize ve özellikle de, Anavatan Partisi Grubuna, Milliyetçi Hareket Partisi Grubuna, hepimize görev düşmektedir. Burada dediğim gibi, bir kişi vardır; bundan fiilî olarak faydalanacak önemli kişi Hasan Celal Güzel'dir. Onu da bir uzlaşmayla buradan geçirelim.

Hepinize saygılar sunarım. (FP, DYP ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Gül.

Sayın milletvekilleri, böylece, madde üzerinde gruplar adına konuşmalar tamamlanmış oldu.

Şahsı adına konuşma taleplerini sırasıyla arz ediyorum: Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu, İstanbul Milletvekili Sayın Mehmet Ali Şahin, Tokat Milletvekili Sayın Bekir Sobacı, Kayseri Milletvekili Abdullah Gül, Gaziantep Milletvekili Sayın Bedri İncetahtacı, Manisa Milletvekili Sayın Bülent Arınç.

Sırasıyla davet ediyorum:

Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu...

YASİN HATİBOĞLU (Çorum) – Bülent Arınç konuşacaklar.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Arınç.

Süreniz 5 dakikadır.

BÜLENT ARINÇ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

24 saati aşan bir süredir Meclisimiz çalışıyor ve birbiri peşine gelmiş üç af tasarısıyla ilgili görüşmelerimiz devam ediyor.

Şimdi, üzerinde arkadaşlarımızın da çok güzel bir biçimde durduğu konu hakkında, kişisel düşüncelerimi açıklamak istiyorum. Basın ve yayın yoluyla işlenmiş suçlarda, suçun nevine bakılmaksızın, sadece, 12 yıl süreyle sınırlandırılarak, bütün suçlar erteleme kapsamına alınmıştır. Bu tasarı, komisyonlarda da tartışıldı. Anayasa Komisyonunda, Milliyetçi Hareket Partili ve Anavatan Partili arkadaşlarımız, özellikle, Anayasaya aykırılık konusu üzerinde durdular. Bu, Anayasanın 138 inci maddesinin dördüncü fıkrasından kaynaklanıyordu. "Mahkemelerin Bağımsızlığı" başlıklı bu madde şunu söylüyor: "Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez." Erteleme hakkı, dava sonunda mahkemenin ve hâkimin takdirindedir. Hâkimin ertelemediği bir cezayı, yasama organının erteleme kapsamına alması, Anayasanın bu maddesiyle açıkça çelişmektedir.

Bir ikinci konu da, biraz önce kabul ettiğimiz, genel af diyebileceğimiz tasarıyla, şimdi konuştuğumuz Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun Tasarısı birbiriyle çelişmektedir. Daha önce kabul ettiğimiz kanunda bazı suçlar, af kapsamı dışında kalmakla birlikte, şimdi görüştüğümüz tasarı içerisinde, bu af kapsamında bırakılan suçların hepsi, sadece basın yoluya işlendiği takdirde, erteleme içerisine alınmaktadır.

Hem orada konuştuk hem burada konuşuyoruz, konuşmaktan da bıkmayacağız. Tarihe tanıklık etmesi açısından tekraren ifade ediyorum ki, şu anda yaptığımız iş, hem Anayasa açısından hem adalet ve eşitlik ilkesi açısından fevkalade yanlış bir iştir.

Komisyonda, basın yoluyla işlenen suçlara erteleme geldiğinde, Sayın Adalet Bakanımızın gazetede beyanatı var; tasarının yasalaşmasıyla düşünce özgürlüğünün önündeki büyük engelin kaldırılmış olacağını ve Türkiye'nin insan hakları sicilini olumlu etkileyeceğini açıklamış. Zaten bu kanun tasarısının gerekçesinde de "çağdaş toplumların anayasalarında güvence altına alınan düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü, demokratik toplumu oluşturan en temel unsurlardan biridir. Bu özgürlüğün kullanım yollarından biri de basın yahut sözlü veya görüntülü yayın araçlarıdır" deniliyor. Bunun neticesinde anlıyoruz ki, düşünce ve düşünceyi anlatım özgürlüğü, sadece basın mensuplarına tanınan bir ayrıcalıklı haktır. Siyasetçilerin böyle bir hakkı yoktur; düşünen insanların, fikir erbabının böyle bir hakkı yoktur; büyükşehir belediye başkanlarının veya dışarıdan herhangi bir kişinin böyle bir hakkı yoktur. Bu hak, kendisini zaman zaman birinci kuvvet kabul eden basın mensuplarına tanınmıştır. Altında yatan sebep nedir bilmiyorum; ama, meşhur konjonktür hazretleri burada da kendisini göstermişse, biraz evvel kabul ettiğimiz kanunda yasak olan fiiller şimdi erteleme içerisine alınabiliyorsa, ortada hukuk namusu adına işlenmiş bir büyük cinayet vardır.

Değerli arkadaşlarım, bu ülke ihtilaller gördü, muhtıralar gördü; 1960'da askerler geldiğinde, profesörleri çağırdılar, bilim adamlarına anayasa sipariş ettiler. 1980'de darbe yapıldı, yine çağrıldılar, yine anayasa yaptırıldı. Sivil görünümlü; ama, darbeci kafalarla hazırlanan bu anayasaların, çok kısa bir zaman geçmeden, değiştirilmek ihtiyacı karşımıza çıktı, toplumda büyük sıkıntılar meydana geldi. Bilim adamlarına düşen, fikir namusu içerisinde ve bilim haysiyeti içerisinde olmaktır, cesur olmaktır, kararlı olmaktır, her zaman ve zeminde hukukun namusunu korumaktır. Eğer, basın yoluyla işlenen suçlara, suçun cinsine bakılmaksızın erteleme getirilebiliyorsa -bunların birkaç tanesinin isimleri sayıldı, başkaları da olabilir- diğer surette işlenen suçlara teşmil etmemek için, acaba hangi korku müessir olmaktadır?

Değerli arkadaşlarım, basın özgürlüğü bu kadar önemliyse, işte Sayın Civaoğlu'nun yazdığı bir yazı: "Ceza hukukunun temel kuralı, bir suçun basın ve yayın organlarıyla işlenmesi halinde..."

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Arınç, sürenize 1 dakika ekliyorum; buyurun efendim.

BÜLENT ARINÇ (Devamla) – "...cezanın ağırlaşmasıdır. Aynı söylemin çok daha dar kapsamlı topluluklarda ifade edilmesine karşın, affın dışında bırakılması anlaşılır gibi değil."

Değerli arkadaşlarım, özellikle Milliyetçi Hareket Partili ve ANAP'lı dostlarımızın hem Komisyonda hem de şu anda dahi, bu tasarı üzerindeki endişelerine hak veriyorum, bu tasarının böyle çıkmaması konusundaki gayretli çalışmalarına da hak veriyorum. Biraz evvel, Sayın Gül, bundan istifade edebilecek olan kişilerin isimlerini değil; ama, mensubu bulundukları gazetelerin ve ideolojilerin adreslerini verdi.

Eğer, milliyetçilik adına; eğer, bu devletin bölünmez bütünlüğü adına; eğer, ideolojilere karşı tavrımız adına bu davranışlarımızda bir haysiyetli tutum gösterebileceksek, onlara tanınan bu erteleme hakkını, feryadını yaptığımız, acısını çektiğimiz, Türkiye'de, fikir ve düşüncesini açıklama yolunda bu mahkemelerden, bu maddelerden mahkûm olmuş bütün fikir ve düşünce erbabını da erteleme kapsamına almak, herhalde, adaleti sağlaması açısından yararlı olacaktır.

Değişiklik önergemiz hem ANAP'lı arkadaşlarımız adına hem de Fazilet Partili arkadaşlarımız adına ayrı ayrı verildi. Önergelerimize dikkatlerinizi ve desteklerinizi talep ediyor, hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Arınç.

Şahıslar adına son konuşma için isimleri sırasıyla okuyorum:

Sayın Mehmet Ali Şahin?..Yok.

Sayın Bekir Sobacı?..Yok.

Sayın Abdullah Gül?..

ABDULLAH GÜL (Kayseri) – Vazgeçtim Sayın Başkan.

BAŞKAN - Sayın Bedri İncetahtacı?..Yok.

ALİ ŞEVKİ EREK (Tokat) – Sayın Başkan, eğer, daha önce müracaat edenler konuşmuyorlarsa, şahsım adına söz istiyorum.

BAŞKAN - Tabiî, buyurun efendim.

Sayın Erek, konuşma süreniz 5 dakika efendim.

ALİ ŞEVKİ EREK (Tokat) – Sayın Başkanım, çok değerli milletvekili arkadaşlarım; kısa aralıkları saymazsak, 24 saate yakın bir çalışmanın sonuna gelmek üzereyiz. Daha evvel müracaat eden arkadaşlarımın üzerine yazılı söz talebinde bulunmamıştım; çünkü, 7 arkadaşım kişisel söz hakkı istemişti, herhalde sıra gelmez dedim. O arkadaşlarımın söz haklarını kullanmaması dolayısıyla, bu Yüce Meclisin bir üyesi olarak, bu kadar önemli bir dönemde ve ortamda, şahsî fikirlerimi intikal ettirmemenin bana azap vereceği düşüncesine sahip oldum.

Şahsî fikrim şu: Tarih, dün çıkan af kanununu, biraz sonra çıkacağı anlaşılan basınla ilgili suçlardaki af yasasını, mutlaka bir değerlendirmeye tabi tutacak, bir hüküm verecek. Tarihin o hükmüne, o güzel hükme saygımızı belirtmeyi burada peşinen ifade ederken, şu anda Türkiye Cumhuriyetinin bir milletvekili ve vatandaşı olarak, şu tespitlerimi, kişisel söz hakkımda Yüce Meclise arz etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, eğer ülkemizde barışı, birliği ve dirliği istiyorsak, büyük olaylarda, Türkiye Büyük Millet Meclisinde, asgarî müştereklerde bir uzlaşma zeminini mutlaka ama mutlaka yakalamak mecburiyetindeyiz; ama, son hafta verdiğimiz imtihanda, ne Sosyal Güvenlik Yasasında ne cumhuriyetin 75 inci yıldönümü vesilesiyle çıkarıldığı söylenen genel af yasasında ve ne de şimdiki müzakeresini yaptığımız basın yoluyla işlenen suçlardaki af yasa tasarısında müşterekliği, uzlaşmayı, birlikteliği, asgarî bir zeminde buluşmayı becerdiğimizi ifade edemiyorum ve bunu, büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Türkiye'nin geleceği 2000'li yıllar diye boyuna tekrarladığımız, Türkiye'nin, hür, gerçek ve tam demokratik bir düzeye erişmesi doğrultusunda aynı kanaatte birleşmemize rağmen, uygulamadaki bu ayrıcalığı anlayamıyorum. Tespitlerim şudur: Af Yasasında da objektif kriterler önemli ölçüde çiğnenmiştir, şu anda göşmekte olduğumuz erteleme, bir diğer yönüyle. Af Yasasında da gerçek ve tam özgürlük dünyasına adım atmada tercihimiz tek ölçü değil, çifte standart olmuştur, iki yüzlü olmuştur, alternatifli olmuştur, terdidli olmuştur, objektiflikten uzaklaşmıştır, genellikten uzaklaşmıştır, şaşmaz ilke eşitlikten uzaklaşmıştır. Kişilerin ismine girmiyorum; gerçek ve tam özgürlüğü bulmak için şüphesiz ki bir adım atıldı. Anayasadaki değişiklik gerçekleştirilmek gerekirken, bir başka yolla, erteleme yoluyla özgürlük doğrultusunda önemli bir adım atıldı. Batı standartlarında, Türkiye için, Batı için değil, Türk insanı için bir büyük mesafe alındı; Anayasa değişikliği yapılması gerekirken erteleme yolu tercih edildi. Bi