DÖNEM : 20 CİLT : 66
YASAMA YILI : 4
T. B. M. M.
TUTANAK DERGİSİ
22 nci Birleşim
23 . 11 . 1998 Pazartesi
İ Ç İ N D E K İ L E R
I. – GEÇEN TUTANAK ÖZETİ
II. – GELEN KÂĞITLAR
III. – ÖNERİLER
A) SİYASÎ PARTİ GRUBU ÖNERİLERİ
1. – Gensoru görüşmelerinde konuşma sürelerine ilişkin CHP Grubu önerisi
IV. – GENSORU, GENEL GÖRÜŞME, MECLİS SORUŞTURMASI VE MECLİS ARAŞTIRMASI
A) GÖRÜŞMELER
1. – Doğru Yol Partisi Grubu Adına Grup Başkanvekilleri Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük, Denizli Milletvekili Mehmet Gözlükaya ve İçel Milletvekili Turhan Güven’in, çete ve mafya liderleri ile doğrudan ilişki içinde oldukları ve özelleştirmelerde özellikle TÜRKBANK’ın satışı ihalesinde devletin menfaatini gözetmeyerek görevlerini kötüye kullandıkları iddialarıyla Devlet Bakanı Güneş Taner ve Başbakan A. Mesut Yılmaz haklarında (11/19); Fazilet Partisi Grubu Adına Grup Başkanvekilleri Erzurum Milletvekili Lütfü Esengün, Kayseri Milletvekili Salih Kapusuz ve Sıvas Milletvekili Abdüllatif Şener’in, çete ve mafya liderleri ile doğrudan ilişki içinde oldukları ve görevlerini kötüye kullandıkları, kamu ihaleleri
ve özellikle TÜRKBANK’ın satışı ihalesine fesat karıştırdıkları iddialarıyla Devlet Bakanı Güneş Taner ve Başbakan A. Mesut Yılmaz haklarında (11/20); Cumhuriyet Halk Partisi Grubu Adına Grup Başkanı ve Antalya Milletvekili Deniz Baykal ile Grup Başkanvekilleri İçel Milletvekili Oya Araslı, Ankara Milletvekili Önder Sav ve Hatay Milletvekili Nihat Matkap’ın, mafya ve çete liderleri ile yakın ilişki içinde olduğu ve TÜRKBANK’ın satışı ihalesinde bir işadamına fiyat teklifi ve para ve kredi temini konularında yardımcı olmak suretiyle ihaleyi yönlendirdiği iddiasıyla Başbakan A. Mesut Yılmaz hakkında (11/21); verdikleri ve Genel Kurulun 19.11.1998 tarihli 21 inci Birleşiminde gündeme alınması kabul edilen gensorular
V. – SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR
1. – Bayburt Milletvekili Ülkü Güney’in, Antalya Milletvekili Deniz Baykal’ın şahsına sataşması nedeniyle konuşması
2. – Başbakan A. Mesut Yılmaz’ın, Antalya Milletvekili Deniz Baykal’ın ileri sürmüş olduğu görüşlerden farklı görüşleri kendisine atfetmesi nedeniyle konuşması
3. – İçel Milletvekili Oya Araslı’nın, Ankara Milletvekili Agâh Oktay Güner’in partilerine sataşması nedeniyle konuşması
4. – Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük’ün, Ankara Milletvekili Agâh Oktay Güner’in partilerine sataşması nedeniyle konuşması
5. – CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, Gaziantep Milletvekili Ali Ilıksoy’un şahsına ve partisine sataşması nedeniyle konuşması
6. – Devlet Bakanı Hasan Hüsamettin Özkan’ın, Hükümet adına konuşan Devlet Bakanı Güneş Taner’in konuşmasında yanlış anlamalara imkân verebileceği iddiasıyla konuşması
7. – İzmir Milletvekili H. Ufuk Söylemez’in, Hükümet adına konuşan Devlet Bakanı Güneş Taner’in konuşmasının yanlış anlamalara imkân verebileceği iddiasıyla konuşması
VI. – SORULAR VE CEVAPLAR
A) YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI
1. – Bursa Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır’ın, Bursa Adalet binası ihalesine ilişkin Başbakandan sorusu ve Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu’nun yazılı cevabı (7/6197)
2. – İstanbul Milletvekili Bülent Akarcalı’nın TV kanalları aracılığıyla pazarlanan ürünlere ilişkin sorusu ve Sanayi ve Ticaret Bakanı Yalım Erez’in yazılı cevabı (7/6217)
3. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, Side Belediye Başkanı hakkındaki tahkikatlara ilişkin sorusu ve Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu’nun yazılı cevabı (7/6225)
4. – Trabzon Milletvekili Kemalettin Göktaş’ın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvurulara ilişkin Başbakandan sorusu ve Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu’nun yazılı cevabı (7/6241)
5. – Artvin Milletvekili Metin Arifağaoğlu’nun, Hopa-Sarp Hudut Kapısından yapılan motorin ithalatına ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Rifat Serdaroğlu’nun yazılı cevabı (7/6256)
6. – Erzincan Milletvekili Tevhit Karakaya’nın, pancar taban fiyatlarına ilişkin sorusu ve Sanayi ve Ticaret Bakanı Yalım Erez’in yazılı cevabı (7/6284)
7. – Sıvas Milletvekili Abdüllatif Şener’in Sıvas Şeker Fabrikası için ayrılan ödeneğe ilişkin sorusu ve Sanayi ve Ticaret Bakanı Yalım Erez’in yazılı cevabı (7/6311)
8. – Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın, Türkiye Büyük Millet Meclisine geçiş yaptıktan sonra emekli olan personele ilişkin sorusu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Hikmet Çetin’in yazılı cevabı (7/6321)
9. – Mardin Milletvekili Hüseyin Yıldız’ın, Meksika’nın başkenti Meksiko City’de görevli olan Ateşe ve Sözleşmeli Sekreterin özel bir şirket kurdukları iddiasına ilişkin sorusu ve Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in yazılı cevabı (7/6326)
10. – Karaman Milletvekili Zeki Ünal’ın, Sit alanı ilan edilerek boşaltılan Karaman-Merkez-Madenşehri Köyündeki vatandaşların konut sorununa ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Yıldırım Aktuna’nın yazılı cevabı (7/6339)
11. – Konya Milletvekili Lütfi Yalman’ın, personel atamalarına ilişkin sorusu ve Çevre Bakanı İmren Aykut’un yazılı cevabı (7/6356)
12. – Konya Milletvekili Lütfi Yalman’ın, personel atamalarına ilişkin sorusu ve Turizm Bakanı İbrahim Gürdal’ın yazılı cevabı (7/6357)
13. – Konya Milletvekili Lütfi Yalman’ın personel atamalarına ilişkin sorusu ve Maliye Bakanı Zekeriya Temizel’in yazılı cevabı (7/6368)
1
4. – Konya Milletvekili Lütfi Yalman’ın, personel atamalarına ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Rifat Serdaroğlu’nun yazılı cevabı (7/6372)15. – İstanbul Milletvekili Bülent Akarcalı’nın, kredi kartlarında yaşanan elektronik hırsızlığa ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Güneş Taner’in yazılı cevabı (7/6391)
16. – Kırıkkale Milletvekili Kemal Albayrak’ın;
– Iğdır Havaalanı inşaatına,
– Kırıkkale’ye havaalanı yapılıp yapılmayacağına,
İlişkin soruları ve Ulaştırma Bakanı Arif Ahmet Denizolgun’un yazılı cevabı (7/6396, 6399)
17. – Konya Milletvekili Hasan Hüseyin Öz’ün, Tuz Gölü’nün kirlenmesine karşı alınacak önlemlere ilişkin sorusu ve Çevre Bakanı İmren Aykut’un yazılı cevabı (7/6397)
18. – Niğde Milletvekili Mehmet Salih Katırcıoğlu’nun, teknik elemanların özlük haklarına ilişkin Başbakandan sorusu ve Maliye Bakanı Zekeriya Temizel’in yazılı cevabı (7/6406)
19. – Samsun Milletvekili Musa Uzunkaya’nın, Geliştirme ve Destekleme Fonunda değişiklik yapılmasına dair karara ilişkin Başbakandan sorusu ve Devlet Bakanı Yıldırım Aktuna’nın yazılı cevabı (7/6408)
20. – Bolu Milletvekili Feti Görür’ün, Levent Kırca ve ekibine verilen destek vaadine ilişkin sorusu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Hikmet Çetin’in yazılı cevabı (7/6486)
NOT : BİRİNCİ VE İKİNCİ OTURUM'UN DOSYASI ARIZALANDIĞI İÇİN BAZI BÖLÜMLER EKSİK
BİRİNCİ OTURUM
Açılma Saati : 15.00
Tarih : 23 Kasım 1998 Pazartesi
BAŞKAN : Başkanvekili Uluç GÜRKAN
KÂTİP ÜYELER : Levent MISTIKOĞLU (Hatay), Abdulhaluk MUTLU (Bitlis)
•
BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 22 nci Birleşimini açıyorum.
Toplantı yetersayımız vardır; görüşmelere başlıyoruz.
Başkanlığın Genel Kurula sunuşları vardır.
Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun, İçtüzüğün 19 uncu maddesine göre verilmiş bir önerisi vardır; önce okutup işleme alacağım, sonra oylarınıza sunacağım:
Sayı: 237 23.11.1998
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Danışma Kurulunun, 23.11.1998 Pazartesi günü (bugün) yapılan toplantısında siyasî parti grupları arasında oybirliği sağlanamadığından, Grubumuzun aşağıdaki önerisinin Genel Kurulun onayına sunulmasını arz ederiz.
Saygılarımızla.
Nihat Matkap
Grup Başkanvekili
Öneri:
Bugün yapılacak olan Başbakan Mesut Yılmaz hakkındaki gensoru görüşmelerinde, Hükümet ve gruplar adına yapılacak konuşma sürelerinin 30'ar dakika olması önerilmiştir.
NİHAT MATKAP (Hatay) – Önerinin lehinde söz istiyorum Sayın Başkan.
BAŞKAN – Buyurun Sayın Matkap.
NİHAT MATKAP (Hatay) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Meclis İçtüzüğümüzün 19 uncu maddesi gereğince Cumhuriyet Halk Partisi Grubu tarafından verilmiş bulunan ve biraz önce okunmuş olan önerimizin lehindeki görüşlerimi arz etmek üzere söz almış bulunuyorum.
Çok değerli milletvekilleri, Başbakan Sayın Mesut Yılmaz ve Devlet Bakanı Sayın Güneş Taner haklarında verilmiş bulunan, gensoru açılmasına ilişkin önergeler, 19 Kasım 1998 Perşembe günü, birleştirilerek görüşülmüştü ve o görüşmeler öncesi Danışma Kurulu yaptığı toplantıda, bu konudaki hususların aydınlanması açısından, grupların, İçtüzükteki 20 dakikalık söz süresinin 30 dakikaya yükseltilmesi öngörülmüştü. Bugünkü görüşmelerin de aslında bu mantıkla devam edeceği, görüşmelerin aynı şekilde yapılacağı düşünülmüştü ve dikkat ederseniz, hatırlarsanız, geçen hafta yapılan görüşmelerde, gensoruyu veren partiler adına yapılan konuşmalar 40'ar dakika sürdü, Hükümeti kuran partilerin sözcülerinin yaptığı konuşmalar 30'ar dakika sürdü; ama, hiçbir sözcü, sözlerini süresinde bitiremedi; çünkü, iddialar önemliydi; bu gensoru önergesindeki idd
ialar, neredeyse Türkiye gündemini oluşturmuştu ve hemen hemen her grup sözcüsü, öngörülen sürenin 5 dakika üzerinde konuştu.Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak bu öneriyi vermekten beklediğimiz amaç, anayasal görevimiz olan denetim vecibemizi yerine getirmekti. Gensoru önergesini veren gruplar, bu iddialar hakkındaki düşüncelerini, açık, net bir biçimde Mecliste savundular; ama, Hükümeti kuran partilerin sözcüleri ve Hükümet adına yapılan konuşmalarda -sizin de dikkatinizi çektiğini sanıyorum- gensoru önergesinde ileri sürülen iddialarla ilgili düşüncelerini kati surette açıklamadılar.
Anayasamızın 112 nci maddesine göre görevi, Bakanlar arasında işbirliğini sağlamak ve Hükümetin genel siyasetini gözetme, olarak belirtilen Sayın Başbakanın, deprem olarak kamuoyuna yansıyan bu Türkbank ihalesine bu kadar girmiş olması, bazı işadamlarının bu konuya müdahale etmiş olması ve bu yaklaşım hakkında, grupların değerli düşüncelerini bir türlü alamadık. Hükümeti kuran partilerin sözcüleri ve Sayın Başbakan bu kürsüde yaptıkları konuşmalarda, varsa yoksa, Cumhuriyet Halk Partisine ilişkin birtakım iddiaları ortaya atmakla meşgul oldular; Sümerbank özelleştirmesinden tutun da kasetlerin açıklanma tarihine kadar, gensoru önergesiyle hiç ilgisi olmayan konular hakkındaki düşüncelerini açıkladılar.
Tabiî ki, bu kürsüde her şey söylenebilir, bir parti grubuna birtakım sorular yönlendirilebilir. Şimdi, işte bütün bu hususları aydınlatmak için, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun bu söylenenlerle ilgili düşüncelerinin, hem değerli milletvekillerine hem kamuoyuna yansıtılması için hem de biraz önce söylediğim, acaba Hükümet grupları bu gensoru önergesi üzerinde ne düşünüyor, bunu benimsiyorlar mı, bu düşüncelerini almak için, biz bugün, partilerimizin değerli grup başkanvekilleriyle temasta bulunduk, bugünkü görüşmelerin de 40'ar dakika olarak yapılmasını rica ettik. Önce, uygun görüş verildi; belki elden imzalamak suretiyle bir Danışma Kurulu önerisi yapacaktık; ama, olmadı; Danışma Kurulumuz toplandı. B
iz Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak, son günlerin en önemli konusu olan bu iddiaların aydınlığa kavuşması için ve denetim faaliyetinin başka konularla karıştırılmaması için, her grubun 40 dakika konuşmasını önerdik; özellikle, her siyasî parti grubu neyi merak ediyorsa burada dinlesin diye. Anavatan ve Demokratik Sol Parti Gruplarının değerli başkanvekilleri, buna gerek olmadığını Danışma Kurulu toplantısında ifade ettiler; 20 dakikada her şeyin anlaşılabileceğini, hatta 20 dakikanın bile fazla olacağını ifade ettiler, bizim 40 dakikalık önerimizin karşılığında. Ardından, Fazilet Partisinin ve Doğru Yol Partisinin değerli grup başkanvekilleri, 40 dakika da olmasın, 20 dakika da olmasın, 30 dakikayla uzlaşalım ve Danışma Kurulu kararıyla Genel Kurula gidelim, diye öneri getirdiler. Biz Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak, bu öneriyi de kabul ettik; ama, ne yazık ki, Anavatan Partisi ve Demokratik Sol Parti Gruplarından beklediğimiz anlayışı göremedik. Kesinlikle, fazla konuşma diye bir heves içerisinde değiliz; ama, bu konu üzerinde yapılan spekülasyonlar açısından Türkiye'de kamuoyu aydınlanmalıdır; bütün düşüncemiz bu. 21-22 dakika yerine, istiyoruz ki, grup sözcüleri bugün 30'ar dakika konuşsun; başka bir talebimiz yok. İnanıyorum ki, kamuoyu bu beklenti içerisindedir. Önerimizi bu amaçla verdik; değerli gruplarımızın bu konudaki değerli anlayışlarını rica ediyoruz.Önerimizi neden verdiğimizi ifade etmek için zamanınızı işgal ettim; hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışla
r)BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Matkap.
Başka söz talebi var mı efendim?
ÖNDER SAV (Ankara) – Karar yetersayısının aranmasını istiyoruz.
BAŞKAN – Peki efendim, karar yetersayısını arayacağız.
Öneriyi tekrar okutup, oylarınıza sunacağım:
Öneri:
Bugün yapılacak olan Başbakan Mesut Yılmaz hakkındaki gensoru görüşmelerinde, Hükümet ve gruplar adına yapılacak konuşma sürelerinin 30'ar dakika olması önerilmiştir.
BAŞKAN – Öneriyi kabul edenler...
ÖNDER SAV (Ankara) – Sayın Başkan, oylamayı, anlaşma gereği, elektronik cihazla yapmanız lazım.
BAŞKAN – Kabul etmeyenler... Karar yetersayısı yoktur.
Ne kadar ara verelim efendim?
ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – 10 dakika ara verelim Sayın Başkan.
BAŞKAN – 10 dakika...
Sayın Sav, Genel Kurulumuza da daha önce bildirilmiş olan, çalışmalara ilişkin tespit ve mutabakatların 8 inci maddesi, işaretle oylamaya ilişkin ve orada, ihtilaflı -Başkan ve kâtip üyeler arasında- ve itirazlı hallerle karar yetersayısının arandığı duru
mlarda elektronik sistemle oylama yapılacak denilmişti; ancak, çok rahat sayılabileceği görüldüğü için -salonun durumu müsaitti- ve sonuç da belli olduğu için, zaman tasarrufu bakımından oylamayı bu şekilde yaptık.ÖNDER SAV (Ankara) – Tamam efendim, ben bunu anımsattım sadece.
METİN BOSTANCIOĞLU (Sinop) – 15.30'a kadar ara verelim Sayın Başkan.
BAŞKAN – Birleşime, 15.30'a kadar ara veriyorum.
Kapanma Saati : 15.12
İKİNCİ OTURUM
Açılma Saati : 15.30
BAŞKAN : Başkanvekili Uluç GÜRKAN
KÂTİP ÜYELER : Levent MISTIKOĞLU (
Hatay), Abdulhaluk MUTLU (Bitlis)•
BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 22 nci Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.
Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun, gensoruyla ilgili konuşma sürelerinin 30'ar dakika olarak belirlenmesi yolunda bir önerisi vardı. Oylama esnasında karar yetersayısı aranılmış ve bulunamamıştı; şimdi, yeniden oylama yapacağız.
----- (Devam)
BAŞKAN – Elektronik cihazla oylama yapacağız. Salon, el kaldırarak saymaya müsait değil, o konumunu yitirdi.
Oylama için 5 dakika süre veriyoruz.
(Elektronik cihazla oylama yapıldı)
BAŞKAN – Oy kullanma işlemi tamamlanmıştır.
Öneri kabul edilmiştir, karar yetersayısı vardır.
Gündemin "Özel Gündemde Yer Alacak İşler" kısmına geçiyoruz.
BAŞKAN – Bu kısımda yer alan, Doğru Yol Partisi Grubu adına Grup Başkanvekilleri Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük, Denizli Milletvekili Mehmet Gözlükaya ve İçel Milletvekili Turhan Güven'in, çete ve mafya liderleri ile doğrudan ilişki içinde oldukları ve özelleştirmelerde özellikle Türkbankın satışı ihalesinde devletin menfaatını gözetmeyerek görevlerini kötüye kullandıkları iddialarıyla Devlet Bakanı Güneş Taner ve Başbakan A. Mesut Yılmaz haklarında; Fazilet Partisi Grubu adına Grup Başkanvekilleri Erzurum Milletvekili Lütfü Esengün, Kayseri Milletvekili Salih Kapusuz ve Sıvas Milletvekili Abdüllatif Şener'in, çete ve mafya liderleri ile doğrudan ilişki içinde oldukları ve görevlerini kötüye kullandıkları, kamu ihaleleri ve özellikle Türkbankın satışı ihalesine fesat karıştırdıkları
iddialarıyla Devlet Bakanı Güneş Taner ve Başbakan A. Mesut Yılmaz haklarında; Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Grup Başkanı ve Antalya Milletvekili Deniz Baykal ile Grup Başkanvekilleri İçel Milletvekil Oya Araslı, Ankara Milletvekili Önder Sav ve Hatay Milletvekili Nihat Matkap'ın, mafya ve çete liderleri ile yakın ilişki içinde olduğu ve Türkbankın satışı ihalesinde bir işadamına fiyat teklifi ve para kredi temini konularında yardımcı olmak suretiyle ihaleyi yönlendirdiği iddiasıyla Başbakan A. Mesut Yılmaz hakkında Anayasanın 99 uncu ve İçtüzüğün 106 ncı maddeleri uyarınca verdikleri ve Genel Kurulun 19.11.1998 tarihli 21 inci Birleşiminde gündeme alınması kabul edilen 11/19, 11/20 ve 11/21 esas numaralı gensorular üzerindeki görüşmelere başlıyoruz.Hükümet?.. Burada.
Görüşmelerde, İçtüzüğün 72 nci maddesine göre, siyasî parti grupları adına birer sayın üyeye, Hükümet adına bir sayın üyeye ve şahısları adına iki sayın üyeye söz vereceğim.
Konuşma süreleri, siyasî parti grupları ve Hükümet için, alınan karar uyarınca, 30'ar dakika, şahıslar için 10'ar dakikadır.
Sayın milletvekilleri, 30 dakikanın sonunda ek süre olarak yalnızca 3 dakika vereceğim; 3 dakikadan sonra, hiçbir surette süreyi uzatmayacağım. Lütfen, ne kürsüdeki arkadaşımız sayın hatip ne de salondan bir başka arkadaşımız veya ilgili siyasî parti grubu, buraya, süre uzatımı için müdahale etmesinler. 3 dakikalık ek süreden sonra hiçbir surette yeniden süre vermeyeceğim.
Gruplar adına henüz bir söz talebi yok.
Gruplar adına söz talebi?.
.Efendim, çok fazla bekleyemem; şahıslara geçmek konumundayım.
Gruplar adına söz talebi?..
Sayın gruplar, son kez uyarıyorum...
LÜTFÜ ESENGÜN (Erzurum) – Fazilet Partisi Grubu adına Sayın Abdüllatif Şener konuşacak efendim.
BAŞKAN – Fazilet Partisi Grubu adına, Sayın Abdüllatif Şener; buyurun. (FP sıralarından alkışlar)
FP GRUBU ADINA ABDÜLLATİF ŞENER (Sıvas) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; geçen hafta görüşmelerini yaptığımız gensoru önergeleri üzerinde, Fazilet Partisi adına söz almış bulunuyorum, Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Öngörüşmeler sırasında anlaşılmıştır ki, çete-mafya-siyaset ilişkileri, 55 inci Hükümette görev alan bazı bakanlara ve Sayın Başbakana kadar uzanmaktadır. Genel Kurul, geçen hafta, bu konudaki kanaatini 311 oyla belirlemiştir. Aslında, şu ana kadar meydana gelen somut gelişmeler de bunu teyit etmektedir. Bu ilişkilerin burada reddedilmesi mümkün değilir. Geçen hafta, muhalefet partileri bu konudaki, Hükümet, Sayın Başbakan ve çete-mafya ilişkileri konusundaki kanıtlarını, delillerini, bağlantıları uzun uzun açıklamışlardır; ancak, iktidar sözcüleri ve Sayın Başbakan, maalesef, bu iddiaları, bu bağlantıları reddedememiştir; yalnızca, polemiklerle, görüşmeleri geçirmeye çalışmıştır.
Oylama öncesinde, hafızaları yenilemek açısından, ben, sadece, Hükümetle, Sayın Başbakan ile çete-mafya ilişkileri arasındaki bazı kesitleri vermek istiyorum. Şu ana kadar çok sayıda kaset yayınlanmıştır. Bu kasetlerin düzmece olduğuyla ilgili iddia, kanıt ortaya konulmamıştır. Tüm bu gelişmeler, yayınlanan kasetler, diğer belgeler, bilgiler ve ortaya çıkan argümanlar değerlendirildiğinde, Hükümetle, Sayın Başbakan ile çete-mafya ilişkileri arasında önemli kesitler tespit etmemiz mümkündür, ana hatları itibariyle bunları verme
k istiyorum.Sayın Yılmaz'ın, Alaattin Çakıcı ile doğrudan veya dolaylı ilişkileri, bu belgelerden anlaşıldığına göre, muhalefet yıllarında başlamıştır. Devlet eski Bakanı Sayın Eyüp Aşık, Çakıcı ile defalarca ağabey-kardeş ilişkisi içerisinde görüşmeler yapmıştır, bu görüşmeleri Sayın Başbakanın bilgisi dahilinde yaptığını söylemiştir ve Sayın Başbakan da "evet, Sayın Eyüp Aşık bütün bu görüşmeleri benim bilgim dahilinde yaptı" diye onaylamıştır, ifade etmiştir. Hatta, Yılmaz-Aşık-Çakıcı ilişkilerinde, 54 üncü Hükümeti devirmek ve iktidar olabilmek amacına yöneldiği izlenimini veren görüşmeler ve konuşmalar vardır. O dönemde, Refahyol Hükümetini zora sokmak kastıyla, Sayın Mesut Yılmaz ve Eyüp Aşık'ın isteği üzerine, Alaattin Çakıcı'nın Flash-TV'de konuştuğu bilinmektedir. Aşık-Çakıcı kasetinde aynen şöyle denilmektedir, Çakıcı, Sayın Aşık'a şöyle diyor: "Hiçbir zararım olmamış, sadece Mesut Beye benim faydam olmuş. Bana bir banka teklif ettiler... Ben dedim ki, ben, ne Mesut Beyi ne de Eyüp Ağabeyi asla yarı yolda bırakamam, ben bu televizyon konuşmasını yapacağım." Evet, olay, sadece Çakıcı'nın televizyonda konuşması değildir. Çakıcı da, Sayın Yılmaz'dan, ilgili oldukları konuda bir konuşma yapmasını istemektedir. Bakın, kasetteki ifadeler aynen şöyle:
Ça
kıcı: "Bir gün Ömer Göktuğ dedi ki, ben Eyüp Beyle konuştum, Mesut Bey televizyona çıkacak "Sayın Aşık: "Çıktı çıktı; grup toplantısında, aynı, Ömer'in istediği gibi açıklama yaptı."
Değerli milletvekilleri, bir muhalefet lideri, çetelerin isteğiyle konuşur mu; elbette ki, konuşmaz. Bu kasetin düzmece olmadığını Sayın Aşık ve İktidar sözcüleri ifade ettiler. Bu bölümdeki ses, eğer, Sayın Aşık'a aitse "çıktı, çıktı; grup toplantısında, istediğini, söyledi" cümlesi ne anlama geliyor? Yok, eğer "kasetin birçok bölümü doğrudur; ama, bu cümle Sayın Aşık'a ait değildir" diyorsanız, susmayın, polemik yapmayın, gelin ve deyin ki, bu cümleler Sayın Aşık'a ait değildir; ama, yalnızca söylemek de yetmez; eğer, öyleyse, tarafsız bir kriminal laboratuvar raporuyla d
a durumu ispat edin; çünkü, iddialar, son derece ciddî ve son derece de vahimdir.Anasol-D Hükümetinin kurulmasına hizmet ettiğini ileri süren Çakıcı "benim, bu Hükümetin kurulmasında yüzde 30 payım var" diyor. Bunlar, gerçekten ciddî iddialardır ve gerçekten, polemiklerle geçiştirilemeyecek iddialardır; düzeltilmesi gerekmektedir.
Ataç-Çakıcı, Aşık-Çakıcı kasetlerindeki bir başka nokta, daha vahim bir ilişkiyi ortaya çıkarmaktadır. Emniyet, Çakıcı'nın Amerika'da yakalanması için bir ekip göndermeye hazırlanıyor; birileri, Çakıcı'ya "kaç" diye haber gönderiyor. Bu haberi kim gönderdi? Temel soru bu. Aşık-Çakıcı kasetine eğer itibar edilecek olursa "kaç" haberini gönderenin Sayın Mesut Yılmaz olduğu sonucu çıkmaktadır. Konuşma aynen şöyle: Çakıcı "hatta, o zaman, sen bana 'Mesut Bey bana dedi ki, işte, Alaattin'e ulaşırsan söyle, Amerika'ya onun için buradan bir ekip gitti de' dedin. Ya abi, ben, senin lafından sonra hemen yer değiştirdim, Kanada'ya çıktım" diyor, Sayın Aşık da "yaa... Amerika'ya gönderdikleri adamı biliyorsun daa, adı Şentürk, Şentürk Demiralp. Ben, onu bir arayayım, çağırayım, bir konuşayım onunla, bakayım, ne biliyor" diyor.
Bunlar yalanlanmamıştır; bu konuşmaların düzmece olduğuyla ilgili kanıtlar, tahliller henüz ortaya konulmamıştır.
Görüldüğü gibi, ilk başlarda, Çakıcı, Sayın Yılmaz'a toz kondurmuyor. Yine bu kasetlerden anlaşılan, muhalefetteyken başlayan bu biriken ilişkilerden Sayın Başbakan kurtulmak istiyor. Sonra, Çakıcı, emin bir kaynaktan, Başbakanın, kendisini ölü yakalatma talimatı verdiğini duyuyor, ihanete uğradığını düşünüyor, durumu izah edemiyor ve Sayın Eyüp Aşık'a "adamcağız, hem haber verip hem de benim canımı neden istesin" diye soruyor. Sayın Aşık da, ikna edebilmek için "sen, bana söylesene... Sana bunu söyleyeni iyi takip ettin mi; yani, dost bir adam mı? Seni Mesut Bey'le takıştırmak isteyebilirler" diye yatıştırmaya çalışıyor; ama, Çakıcı ikna olmuyor ve "Mesut Bey benim için önemli değil, siz önemlisiniz. Daha evvel yumruğu yedi, bak... Mesut Bey, kendine hizmet eden adamı sevmez" diyor.
Evet, bu konuşmada da, yumruk ve kendisine hizmeti, Budapeşte olayıyla ilgili pek çok soruyu gündeme getiren ipuçları vermektedir. Bu, hangi hizmettir; Çakıcı'nın Sayın Başbakana yapmış olduğu hizmet, hangi hizmettir?
Çakıcı, Erol Evcil ile konuştuğu kasetlerinden birinde de aynen şöyle diyor: "Beşinci sınıf adam yumruk attı, deve gibi yere yatırdı. Seninle haber yolladı 'bitirebilir mi bu işi' diye..."
Bu konuşmalar doğruysa, Çakıcı'nın Sayın Yılmaz adına bitirmesi gereken iş neydi; bu, son derece de önemli bir sorudur ve Budapeşte'de aydınlanmayan da bir yığın soru vardır. Almanya dönüşü, 23 Kasım 1996'da, Sayın Yılmaz niçin Budapeşte'ye gitmiştir? Yakıt ikmali amacıyla uğradıklarını söylemişti; öyleyse, neden Almanya'dan ayrılmadan önce Budapeşte Otelinde rezervasyonunu yaptırmıştır? Olaydan sonra Macar polisine şikâyetçi olmadan hemen Budapeşte'yi niçin terk etmiştir? Önce "bana yumruğu Çatlı'nın arkadaşları attı" diye açıklama yaptıktan sonra yumruğu atan Veysel Özerdem'den niçin şikâyetçi olmamıştır? Sayın Başbakanın bir suçludan şikâyetçi olmama, onu affetme hakkı ve yetkisi var mı? Bir şahıs olarak düşünülebilir; ama, bir Başbakan olarak böyle bir hakkı ve yetkisi yoktur. Niçin; tehdit altında mıydı acaba? Yoksa, ha
ngi pazarlıkların ve neye bağlı görüşmelerin ve konuşmaların arkasından bu aflar ve şikâyetçi olmamalar çıkmıştır? Sayın Yılmaz'ın şikâyetten vazgeçmesinde Çakıcı'nın rolü var mı? Üç Anavatan Partili milletvekilinin Özerdem'i ikna için Budapeşte'ye gidişinde gariplikler yok mu? Sayın Başbakanın üzerini örtmek istediği ne gibi bir olay cereyan etmiştir; orada bunun bilinmesi lazım ve bu olayda, Evcil, niçin, nasıl bir aracılık yapmıştır? Bu ve buna bağlı pek çok soru peşpeşe sorulabilir.Evet, Malki cinayetin
in azmettiricisi Erol Evcil ile Sayın Başbakan iki defa görüşmüştür; birinde beş saat, diğerinde ikibuçuk saat görüştüğü ifade edilmiştir; ama, Sayın Başbakan "ben görüşmedim; getirdiği şahısla görüştüm; kendisi kapıda bekledi" diyor. beş saat boyunca Evcil'in getirdiği şahısla nasıl konuşabilmiştir, görüşebilmiştir, zaman ayırabilmiştir?Sayın Başbakandan Evcil'in bir kişiyi, daha önce kendisinin Emniyet Genel Müdürü yapmak istediği bir kişiyi, MİT Müsteşar Yardımcısı yapmasını istemesi hangi cesaretle ortaya çıkmıştır? Bu samimiyet nereden gelmektedir? Çakıcı da, bu kişi hakkında "erkek adamdır, ağabeyimdir, Emniyet Genel Müdürü falan derken, pat... Bal oldu bal. İnan diyorum, Türkiye Cumhuriyeti yeni bir devreye giriyor. Çok sevdiğim bir adam; benim için bir amca, bir dayı gibidir" diyor. Demek ki, Sayın Başbakanla, Çakıcı'nın sevdiği insanlar zaman zaman çakışıyorlar, aynı isimde ittifaklar kurulabiliyor.
Evcil ile İl Başkanı milletvekili ilişkilerini bir tarafa bırakıyorum, Çakıcı-Korkmaz Yiğit-Türkbank ihaleleri konusuna da girmek istemiyorum; çünkü, öngörüşmelerde, bu konuda ayrıntılı görüşler, düşünceler, yorumlar, tahliller ortaya konuldu.
Korkmaz Yiğit-Çakıcı ilişkilerini dört ay önceden haber aldığı halde ihale onaylanmıştır sayın ilgili bakanlık tarafından. Sayın Başbakan, yine, bu Türkbank ihalesi konusunda, ihalenin Korkmaz Yiğit'e verilmesini yönlendirmiştir; gizli kalması gereken teklif miktarlarını aracılara açıklamıştır; aracılık yapanlar, karşılık olarak bir televizyon kanalını almışlardır ve sıradışı sayısız ilişki ortaya ortaya çıkmıştır. Bu ilişkiler, Sayın Başbakanın televizyonda yaptığı beş-beşbuçuk saatlik konuşmada da, açıklamalarda da aslında teyit edilmiştir, itiraf edilmiştir.
Başbakanlıkta kaybolan Emniyet Genel Müdürlüğü yazısı vesair bütün bunlar, çete, mafya ve Sayın Başbakan arasında zaman zaman bazı bağlantıların kurulduğunu açık seçik bir şekilde göstermektedir.
Değerli milletvekilleri, tüm bu ilişkiler ağının adı, çetelerle mücadele değildir. Çetelerle mücadele, çetelerle bağlantı kurmak suretiyle, hukuka aykırı, kanuna aykırı, hukukun vermediği yetkileri kendi adına kullanmak suretiyle çetelerle bağlantı kurarak yapılamaz. Bunun adı çetelerle mücadele olamaz; olsa olsa, çetelerle ilişki olur, çetelerle muhabbet olur. (FP sıralarından alkışlar)
Aslına bakarsanız, Sayın Başbakan, ısrarla, Başbakanlığı bırakmamakta direnmeye çalışmaktadır. Bu, ister istemez, acaba, Sayın Başbakan, olayların kendisine daha fazla bulaşmasını önlemek için mi koltuktan vazgeçmek istemiyor s
orusunu da gündeme getirmektedir.Evet, niçin ve nasıl bir mücadele çetelerle?!. Bakıyorsunuz, birçok hadisede Hükümetin ihmali var, ilgili bakanların ve Sayın Başbakanın ihmalleri var. Malki cinayetinde, daha önce başlamış işlemler ancak bu İktidar döneminde, onaltı ay sonra aralanmaya başlamıştır.
Yine, Malki cinayetinin azmettiricisi Erol Evcil, bu İktidar zamanında, bu Hükümet zamanında elini kolunu sallayarak yurtdışına çıkmıştır. Malki'nin bütün muhasebe kayıtlarını bilen Erol Erkohen adlı şahıs, bu kadar önemli bir sorgu aşamasında, yine bu Hükümet döneminde elini kolunu sallayarak yurtdışına çıkmıştır. Üstelik, Malki cinayetinin örtbas edilmesinde rolü bulunduğu şüphesi olan Bursa Emniyet Müdürü Ahmet Demir'i, terfian, İzmir'e Emniyet Müdürü olarak atayan da bu Hükümettir, bu İktidardır; olaylar patlak verdikten sonra açığa almak zorunda kalmışlardır.
Çakıcı-Korkmaz Yiğit ilişkileriyle ilgili Emniyet Genel Müdürlüğü yazısı, garip, hem de çok garip bir şekilde, yadırganacak bir şekilde, Sayın Başbakanın Özel Kaleminde kaybolmuştur. Hangi soruşturmayı başlatmıştır; niçin, nasıl kaybolduğuyla ilgili hangi mesafeyi almıştır? Sayın Başbakanın Özel Kaleminde böylesine bir evrak nasıl kaybolabilir? İlk işbaşına geldiği günden itibaren, çaycılar dahil, Başbakanlıktaki bütün personeli temizleyen, Özel Kalemine de en güvendiği mutemet isimleri, insanları yerleştiren bir Başbakanın, bu yazının burada kaybolduğunu söylemesi, hiç de inandırıcı değildir, ciddî bulunacak tarafı da yoktur.
Yakaladık dediğiniz çete bağlantılı isimlerden pek çoğu kendi zamanınızda yurt dışına çıkmışlardı, kaçmışlardı; Sedat Peker ve Kürşat Yılmaz, sizin zamanınızda yurt dışına kaçan isimler arasındaydı.
Çatlı'ya kırmızı pasaport verenlerle ilgili hangi işlemlerin yapıldığına değinmek istemiyorum.
İstediğiniz kaseti, Emniyetin bile, o kadar ısrarlı olduğunuz halde -sizin ifadelerinizle- aylarca size vermemesini neye bağlıyorsunuz Sayın Başbakan diye sormak, elbette, herkesin hakkıdır. Emniyet Genel Müdürlüğü istihbarat birimleri, acaba, size güvenmiyorlar mı?! Kutlu Aktaş raporuna istinaden başlayacağını söylediğiniz 6 ayrı soruşturma dosyasından henüz bir haber yok.
Evet, bütün bu ilişkiler, çete-mafya ilişkilerinin, karapara bağlantılı bir bölümünde bazı ipuçları verecek gelişmeler ortaya çıkmış olsa bile, bu gelişmelerin bir ucunun Sayın Başbakana kadar uzandığını göstermektedir. Çete-mafya ilişkileriyle mücadele, bundan ibaret değildir. Karaparaya bağlı hadiseler, sadece, bu büyük aysberkin küçük bir görünen yüzüdür; ondan daha önemli bir ana başka çizgi daha vardır ki, bununla ilgili olarak ortaya henüz hiçbir şey çıkmamıştır; hiçbir açıklık görünmemektedir. Evet, Uğur Mumcu, Çetin Emeç, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun cinayetlerinin failleriyle ilgili hiçbir gelişme sağlanamamıştır; bir santimlik bir mesafe bile alınamamıştır. O halde, Sayın Başbakanın, çetelerle mücadeleden bahsetmeye hakkı olduğunu hiç kimse söyleyemez. Çetelerle mücadeleden bahseden Sayın Başbakan, ipin ucu eğer size kadar uzanıyorsa, bunun adı
da hiçbir zaman mücadele olamaz. (FP ve CHP sıralarından alkışlar)Televizyon programında hiç yalan söylemediğinizi ifade ettiniz; ama, vaktiyle "elimde bilgi var, belge var, kaset var" dediniz; daha sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Susurluk Komisyonu, elinizdeki belgeleri ve kasetleri istedi "bende, bilgi, belge, kaset yok" dediniz; Sarıyer Savcılığı istedi, yine "bende yok" dediniz. Demek ki, bazı söylediğiniz sözler gerçek değildir, doğru değildir. "Çakıcı'yla kasetim çıkarsa istifa ederim" dediniz; ama, Eyüp Aşık defalarca konuştu ve sizin bilginiz dahilinde konuştu. O halde, sizin doğrudan konuşmanızla, sizin bilginiz dahilinde bir bakanınızın konuşması arasında bir fark var mı?! Bu da, kendi sözlerinizle, istifanızı, bırakıp gitmenizi gerektirecek bir durum değil midir?!
Bütün bu yoğunluğun içerisinde, irticayı Türkiye gündemine almak için gece gündüz gayret sarf eden medyayı; irticayı gündeme yerleştirenlerin, şimdi nerede, ne yaptıklarını -konumuz dışında olduğundan- şimdilik bir tarafa bırakıyoru
m.Çete-mafya sizin zamanınızda çözülmeye başlamadı; çete-mafyayla mücadele yıllar öncesinde başlamıştır. Bu konuyu gündemden indirmek için yoğunlaşan her türlü alternatif gündem oluşturma çabalarına rağmen, kamuoyunun bu konudaki duyarlılığı artmıştır; bu duyarlılık, çete, mafya, siyaset, bürokrasi ve işadamı bağlantılarının ortaya çıkmasında bir numaralı etken haline gelmiştir. Size rağmen Sayın Başbakan, devlet organlarında bu mücadeleye yönelik kararlılık artmıştır; şu anda yaşadığımız yoğunluk bunun ifadesidir. Hükümetin ifadesi ise, sadece bu işlere bulaşmış olmaktır.
Susurluk'u, bu Hükümet küçülte küçülte Türkbank ihalesine kilitlemiştir; ama, görünen odur ki, bunun altından da kendileri çıkmışlardır. Bu, çetelerle mücadele değildir, çetelerle mücadele böyle olmaz; yıllar öncesine dayanan geçmişleri vardır.
Öngörüşmeler sırasında, Sayın Başbakan "bizden önce açılmış bir tek karapara dosyası yoktur" dedi. Sayın Başbakanın dikkatlerini çekiyorum; karaparanın aklanmasının önlenmesiyle ilgili kanun, Refahyol Döneminde bu Meclisten geçmiştir, 9 Kasım 1996'da Resmî Gazetede yayımlanmıştır.17 Şubat 1997 tarihinde, Malî Suçları Araştırma Kurulunu, Maliye Bakanlığı bünyesinde ben kurdum. Bu kurulun çalışmalarıyla ilgili yönetmelik bizim zamanımızda hazırlanmıştır ve Cumhurbaşkanlığına gönderilmiştir. Hepsinden ötesi, Hükümetimiz döneminde, Kabinede bulunduğum dönemde, 17-19 Haziran 1997 tarihlerinde, Roma'da yapılan FAFT toplantısında, Türkiye'ye konulması muhtemel tedbirler, bu karaparayla ilgili yapılan çalışmalar sebebiyle o dönemde engellenmiştir ve 55 inci Hükümete de, açılmış, incelemeye sunulmuş ve incelemesi başlatılmış bu karapara dosyaları devredilmiştir. (FP sıralarından alkışar) Dolayısıyla, Sayın Başbakanın, bu konuda, konuşması, ifadeleri doğru değildir.
Kumarhanelerin kapatılmasıyla ilgili olarak, Sayın Başbakan "biz kapattık" dediler. Kumarhanelerin kapatılmasıyla ilgili yasa Refahyol döneminde bu Meclisten geçmiştir, Sayın Cumhurbaşkanı veto etmiştir. (FP sıralarından alkışlar) Bu yasa tekrar Türkiye Büyük Millet Meclisine gelmiş, 55 inci Hükümetin Sayın Bakanı ve iktidar sözcüleri, bu kanun tasarısının yasalaşmasına karşı, komisyonda aleyhte görüş belirttikleri halde, muhalefetin direnmesiyle, bastırmasıyla ikinci kez Meclisten geçmiştir. (FP sıralarından alkışlar)
MAHMUT YILBAŞ (Van) – Doğru değil.
ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – Susurluk olayına, siz iktidar olmadan önce Türkiye Büyük Millet Meclisi el koymuştur ve 800 sayfalık tarihî raporu bu Meclis üyeleri hazırlamıştır. Susurluk Komisyonunda görev alan bütün değerli milletvekili arkadaşlarıma buradan teşekkür ediyorum; çünkü, bu rapor tarihî bir rapordur. Dolayısıyla, çetelerle mücadele, geçmiş yıllara dayanmaktadır.
Hayalî ihracat raporu yine bu Mecliste hazırlanmıştır. Yine, aynı şekilde, faili meçhul siyasî cinayetlerle ilgili komisyon bu Mecliste kurulmuş ve raporu bu Meclis tarafından hazırlanmıştır.
Susurluk raporu da, aynı şekilde, Meclisin olaya el koyması suretiyle hazırlanmış ve tamamlanmıştır. Susurluk'la ilgili, Başbakanlık Teftiş Kurulu, sizden önce görevlendirildi, sorumlular sizden önce yargıya intikal ettirildi Sayın Başbakan.
Çakıcı'nın parmak izi tespiti siz göreve gelmeden önce yapıldı, yakalanmasıyla ilgili ilk işlemler de Refahyol Hükümeti döneminde başlatılmıştır.
Malki cinayetiyle ilgili olayların üzerine gidilmesi, İstahbarat Daire Başkanı Orakoğlu'nun atanmasıyla sizden önce başlamıştır Sayın Başbakan. Cinayeti işleyen emekli polislerin fotoğrafları o dönemde tespit edilmiş, cinayetin örtbas edilmesinde rolü bulunduğu şüphesiyle, Bursa Emniyet Müdürü Ahmet Demir'in merkeze alınma kararnamesi, Köşke, Refahyol döneminde gönderilmiştir, siz, aynı müdürü terfien İzmir'e gönderdiniz.
Ömer Lütfü Topal cinayeti 1996'da aydınlatıldı, yargıya intikal ettirildi; cinayet şebekesi, özel tim polisleri de dahil olmak üzere, sizden önce tutuklandı, yargıya intikal ettirildi Sayın Başbakan.
İçinde, asker, sivil, polislerin de bulunduğu uyuşturucu, silah kaçakçılığı, gasp eylemleri olan Yüksekova çetesi, 21 Eylül 1996'dan itibaren çökertildi, sorumluları yargıya intikal ettirildi.
Adam öldürme, yaralama, kaçırma, alıkoyma gibi organize suçlar işleyen Söylemezler çetesi, olaylara karışan asker, sivil polislerle beraber tüm elemanlarıyla, 96'nın altıncı ayından itibaren yakalandı, tutuklandı ve yargıya intikal ettirildi.
Uyuşturucu kuryesi Dilek Örnek ve bağlantıları yakalanıp yargıya intikal ettirilirken, Sayın Mesut Yılmaz Başbakan değildi, iktidarda değildi.
Mehmet Ali Yaprak davası kapanmışken, 54 üncü Hükümetin Adalet Bakanının özel talimatıyla, bu dava yeniden açtırılmıştır. Kutlu Savaş raporunda, bu konuda bilgiler vardır.
1996-1997 yıllarında Mehmet Hadi Özcan çetesinin üzerine gidilmiş, 32 kişi tutuklanmıştır.
25 Ekim 1996'dan itibaren Ahmet Tekin Baykal çetesi çökertilmiştir, 91 kişi hakkında fezleke hazırlanmıştır, 46'sı yakalanarak tutuklanmıştır.
Nurullah Tevfik Ağansoy, Çakıcı'nın adamıyken, onunla ters düştüğü için öldürülmüş, 28.8.1996'dan itibaren olay çözülmüş, 9 kişi yargıya sevk edilmiştir.
Yine, 1
3.10.1996'da, İshak Manisa'nın kaçırılmasıyla ilgili çeteye bağlı 10 kişi yakalanmış, yargıya intikal ettirilmiştir.10.9.1996 günü, Ferda Gökmen tarafından yönetilen 9 kişilik çete yakalanmış ve yargıya intikal ettirilmiştir.
Bunları peş peşe sıralamak mümkün. Yaşar Öz cinayeti sanıkları Hurşit Han ve daha niceleriyle ilgili örnekler verilebilir. Bu organize suçlarla ilgili, çete-mafya bağlantılarıyla ilgili çalışmalar, çabalar, yakalamalar, çökertilen çeteler, 55 inci Hükümet zamanında olmamıştır.
Do
layısıyla, Sayın Başbakanın, içinde bulunduğu karmaşık ilişkileri izah edebilmek için sığındığı bütün argümanlar havadadır, boşunadır, boşuna zorlamaktadır ve uğraşmaktadır. Çete-mafya ilişkileri, açıkça, doğrudan doğruya Başbakanı zan altında bırakmaktadır; çünkü, Sayın Başbakanın anlayışı ve olaylara bakış açısı, çetelerle mücadeleye elverişli değildir. Bu bir zihniyet meselesidir. Devletin âli menfaatları için, gerekeni, kanunları, hukuku tanımadan yaparım derseniz, bunu ifade etmeye çalışırsanız, bu zihniyet, çetelerle mücadele zihniyeti değildir. Eğer, kendiniz hakkındaki iddialara cevap vereceğiniz yerde, olayları başka yerlere bulaştırmak suretiyle kurtulmaya çalışıyorsanız, bu da çetelerle mücadele anlayışının ifadesi değildir.Aynı zamanda, birbuçuk yıldır Hükümette olduğunuz halde hiçbir işlem yapmadığınız, tahkikat yapmadığınız, soruşturma başlatmadığınız konuları, âdeta bir şantaj aracı gibi, burada karşıt bir argüman olarak kullanmaya kalkarsanız, bu, Başbakanlık değildir. Şantaj için bilgi arşivlemek, hiçbir işlem yapmamak, hukuk devletinin gereği değildir; bunların tamamı çete ve mafya yöntemleridir. (FP sıralarından alkışlar)
Sayın Başbakan, siz Hükümet olduğunuz günden itibaren, bir başka zihnî yanlış yaptınız; âdeta muhalefeti yok saydınız. Muhalefeti yok sayarak iktidar olunmaz, muhalefeti yok sayarak demokrasiye saygı olmaz; çünkü, demokrasileri demokrasi yapan, muhalefetin varlığıdır. İktidarlar diktatörlüklerde de vardır; ama, maalesef, Sayın Başbakan İktidarda olduğu sürece, Başbakanlık koltuğunda bulunduğu sürece, âdeta muhalefeti yok saymıştır, muhatap almamıştır, normal ilişkilerini muhalefetle diyalogla geliştirmemiştir ve sürdürmemiştir.
İşte, bu Hükümeti yanlışların içerisine sokan, muhalefetle kurmadığı diyalogdur. Bu Hükümeti, çete bağlantılarının içerisine kadar sokan ilişkiler ağı, muhalefetin eleştirilerine kulak vermemesidir, muhalefetle diyalog kurmamasıdır ve muhalefeti yok sayma anlayışı, zihniyeti, sonunda, gelmiştir, bugün, bu Hükümeti gitme noktasına getirmiştir.
Bütü
n bu yanlış zihniyetlerin, bütün bu yanlış anlayışların ve yanlış hükümet etme yöntemlerinin terk edilmesi için, çete-mafya bağlantılarının uzandığı Hükümetin, 55 inci Hükümetin görevi bırakması gerekmektedir.BAŞKAN - Sayın Şener, son 3 dakikanızı kullanıyorsunuz.
ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – Evet, Sayın Başbakana, muhalefetle kurmadığı ve Hükümeti bitme noktasına getiren tavrı dışında şunu da hatırlatmak istiyorum: Tahkikatın selameti açısından, bütün bu sıraladığımız iddiaların gerçek boyutlarıyla ortaya çıkabilmesi açısından, Başbakanlığı bırakması gerekmektedir.
Malki cinayeti sebebiyle İzmir Emniyet Müdürünü kendileri olaylar patladıktan sonra görevden aldılar, görevden almak zorunda hissettiler; üstelik Bursa'da görevli değildi, İzmir'de görevliydi. Bunun, elbette ki, bir mantığı vardı. Bu mantık, olayların araştırılabilmesi, tahkikatın salemati açısından böyle bir görevlinin görevi başında kalmaması zarureti ve gerekliliğiydi. Yine, değişik olaylar vesilesiyle, Millî İstihbarat Teşkilatında, Emniyet Genel Müdürlüğünde, zaman zaman bazı görevlilerin görevlerinden alındıklarını biliyoruz. Bunun gerekçesi de tahkikatın selametidir.
Sayın Başbakanın çete-mafya bağlantılı kişilerle yoğun ilişkileri kendisi tarafından da itiraf edilmektedir. İki sayın bakanının, bu ilişkilerde, isimleri geçmektedir. Sayın Aşık, Sayın Başbakanın bilgisi dahilinde Çakıcı'yla defalarca görüşmüştür ve bu görüşmeleri sebebiyle, ortaya çıkan bant sebebiyle hem bakanlıktan hem de milletvekilliğinden istifa etmek durumunda kalmıştır. Sayın Aşık, bugün, Devlet Güvenlik Mahkemesinde hakkında dava açılmış bir kişidir. Sayın Aşık, bu görüşmeleri, Sayın Başbakanın bilgisi dahilinde, onun izniyle yaptığına göre, Sayın Aşık'ın gösterdiği davranış biçimlerinin hepsinin -kendileri "erdemli davranıştı" diyor- kendisi tarafından da gösterilmesi gerekir; en azından, Başbakanlığı bırakması ve olayların sağlıklı bir şekilde araştırılmasını sağlamaya yönelik engellerin önünü açması gerekir.
Bu bağlantılar içinde pek çok kişinin ismi geçiyor; ama, şunu hemen belirtmek isterim ki, bir Başbakanın...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Şener.
ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) – Teşekkür ediyor, Yüce Heyeti saygıyla selamlıyorum. (FP ve DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Çok teşekkür ediyorum Sayın Şener.
Gruplar adına, bize ulaşmış başka bir söz talebi yok.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Grubumuz adına, Tokat Milletvekilimiz Sayın Ali Şevki Erek konuşacaklar.
BAŞKAN – Doğru Yol Partisi Grubu adına Sayın Ali Şevki Erek; buyurun efendim.(DYP sıralarından alkışlar)
MAHMUT YILBAŞ (Van) – Sayın Başkanım...
BAŞKAN – Bir dakika, Sayın Erek...
Buyurun Sayın Yılbaş.
MAHMUT YILBAŞ (Van) – Biraz önce Fazilet Partisi adına konuşma yapan sözcü, gerçeği ifade etmeyerek... (FP sıralarından gürültüler)
BAŞKAN – Hangi konuda efendim?
ALİ OĞUZ (İstanbul) – Otur yerine, öyle bir şey yok.
BAŞKAN – Bir dakika efendim...
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, olur mu? (DYP sıralarından gürültüler)
BAŞKAN – Bi
r dakika efendim... Bir dakika efendim...Sayın Yılbaş, sizinle ilgili, doğrudan, bir gerçeği ifade etmeyen...
MAHMUT YILBAŞ (Van) – Ben de iktidarın bir parçasıyım. İktidarın bir parçası...
BAŞKAN – Sayın Yılbaş, böyle bir usulümüz yok. Çok istirham ediyorum.(FP sıralarından gürültüler)
MAHMUT YILBAŞ (Van) – Sataşma başka türlü nasıl olur? Müsaade edin bitireyim sözümü.
BAŞKAN – Efendim, bunu, ben sataşma kabul edersem, şu an iktidar partilerine mensup bütün milletvekillerine sataşma hakkı kabul etmem gibi bir durum ortaya çıkar ki, bunu yapamam. İstirham ediyorum efendim.
MAHMUT YILBAŞ (Van) – Sayın Başkanım, leb demeden leblebi diyorsunuz; ben daha sözümü bitirmedim ki...
BAŞKAN – İstirham ediyorum efendim...
MAHMUT YILBAŞ (Van) – Benim ne diyeceğimi duymadınız ki...
BAŞKAN – İstirham ediyorum...
MAHMUT YILBAŞ (Van) – Burada, yanlış, gerçeği ifade etmeyen konuşmalar yapılıyor.
NURHAN TEKİNEL (Kastamonu) – Konuş, konuş.
MAHMUT YILBAŞ (Van) – Konuşuruz, konuşuruz. Sadece, burada değil, başka yerde de konuşuruz sizinle
NURHAN TEKİNEL (Kastamonu) – Sinirlenme, sinirlenme.
MAHMUT YILBAŞ (Van) – Geleceğiz, geleceğiz, hepinizle konuşacağız.
İLYAS ARSLAN (Yozgat) – Sayın Başkan, kabadayı mı bu, meydan okuyor?
BAŞKAN – Sayın Yılbaş, lütfen...
Buyurun Sayın Erek.
DYP GRUBU ADINA ALİ ŞEVKİ EREK (Tokat) – Sayın Başkanım, çok değerli milletvekili arkadaşlarım; Sayın Başbakan ve bir sayın bakan hakkında verilen gensoru münasebetiyle bugün yapılmakta olan müzakerelerde Doğru Yol Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Değerli Başkanımızı, değerli milletvekili arkadaşlarımı, şahsım ve Grubum adına sevgi ve saygılarla selamlıyorum. (DYP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, konu nedir: Konu, bundan üç dört gün evvel Türkiye Büyük Millet Meclisinde genişliğine konuşuldu, bugün de konuşuldu; ama, kâfi değil, bu konuşma devam edecek ve bu gensoruların neticesinde hâsıl olan oluşuma göre meselenin, şu anda Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde görüşülmeyen kısmı da, gayet belirgin bir açıklığa kavuşma şekline ulaşacaktır.
Değerli arkadaşlarım, iddia şu, gensoruların amacı şu:
1- İhaleye fesat karıştırılmıştır.
2- Bu ihale dolayısıyla "çete" diye adlandırılan kişilerle, mafya izlenimi şekline uyan, intibaını veren kişilerle, fevkalade önemli boyutlarda hemhal olunmuştur, içiçe girilmiştir, diyaloglara girilmiştir; bu yapılan ihalenin, kesinlikle salih bir ihale olmadığı ortaya çıkmıştır.
Değerli milletvekilleri, evvela şu hususu kesinlikle ifade ediyorum; bugüne kadar, Doğru Yol Partisi olarak kimseye iftira etmedik, kimseye çamur atmadık. Eğer bir meseleyi ortaya getirdiysek, bugünkü gensoruda olduğu gibi, bugünkü gensorunun unsurlarında açıkça olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyetine ve bugünkü Türkiye Büyük Millet Meclisinin önüne gelen, çok açık ve kesin, inkâr edilemeyen, üzerinde tereddüt hâsıl olmayan, bu söz benim sözüm değildir, bu cümle bana ait değildir, bu ses bana ait değildir diye herhangi bir şekilde itiraza muhatap olmayan belgelerle, bu gensoruların verilmesi lazımdı, şarttı.
Gensoruyu
vermek, kesinlikle, herhangi bir şekilde tenkidi mucip bir olay değildir. Zaman zaman, bakıyoruz, neredeyse, bu gensoru verildi diye, muhalefet partileri suçlu ilan edilecek. Gensoru, bugünkü Anayasamıza göre, Anayasamızın Türkiye Büyük Millet Meclisine bahşettiği bir denetim hakkıdır. Bu denetimin kullanılması kadar doğal bir şey de olamaz. Muhalefet partilerinin yaptığı, Anayasanın tanıdığı bir denetim hakkının kullanılmasından ibarettir. Sadece o da değildir; eğer demokrasi varsa, demokrasinin, Yüce Meclis huzurunda bir kere daha, demokrasi olduğunun, kendisi tarafından gösterilmesinden başka bir şey değildir.Kimseye iftira edilmedi; arkadaşlarımızca veya başka sözcülerce. Bizatihi Sayın Başbakan, ortaya atılan iddialar hakkında söyleyeceklerini ifade ettiler. Değerli arkadaşlarım, aksi söylenemeyen belgeler var. Nedir o belgeler? Kasetler... Nedir o belgeler? Türkiye Büyük Millet Meclisinin zabıtlarına intikal etmiş cümleler, sözcükler...
Bakınız, bundan bir müddet evvel bir kaset ortaya çıktı; daha evvel burada bulunan İktidar Partisine mensup bir arkadaşımızın yasadışı işleri olan bir kişiyle ilişkileri açıklığa kavuştu. Biraz evvel teferruatıyla ifade edildi. Nasıl açıklığa kavuştu; sese itiraz mı oldu, içeriğine bir itiraz mı oldu; hayır, söz konusu değil. Neydi o kasette ifade edilen; o kasette "sana bu iyiliği yapan; yani, senin bulunduğun yerde seni kollamak için, oradan ayrılman konusunda sana işarda bulunan bir kişi, senin aleyhine nasıl bir takibat veya nasıl bir öldürme emri, yakalama emr
i verir?!. Dikkat et, senin aranı bozmak isteyenler var; aranızı bozmak isteyenler var. Bunun, bu şekilde oluşması mümkün değildir" diye net açıklamalar var. Buna bir itiraz oldu mu; hayır. "Bu ses bana ait değildir" diye bir yanlışlık ortaya sürüldü mü; hayır.Değerli arkadaşlarım, bütün samimiyetimle ifade ediyorum ki ve bütün samimiyetimle aksini temenni ediyorum ki, yalanlanmayan, yalanlanma ihtiyacı duyulmayan böyle bir konuşmanın, ister bir muhalefet partisinin lideri olsun ister bir sayın başbakan olsun ister bir sayın bakan olsun, bir defa da değil, iki defa da değil -kaldı ki, başlangıçta, esasında, konuşma bir defa ile sınırlandırılmıştı- en az sekiz on defa temadi etmesi, bugünkü Türk siyasî hayatımızın üzerine düşmüş, çok önemli; ama, mutlaka, kesinlikle açıklığa kavuşturulması gereken bir büyük, insanı inciten, demokrasiyi inciten ve bugün, özellikle çetelerle savaştığını iddia eden bugünkü yönetim ve sorumluları hakkında araştırılması gereken çok hayatî bir husustur; yapılmak istenen de budur.
Değerli arkadaşlarım, Türkbank olayında, 30 Hazirana kadar takınılan tavırda -burada zabıtları okumuyorum, şu şunu dedi, bu bunu dedi demeye de gerek görmüyorum; ama, mealini söylüyorum- Sayın Başbakanın, Türkbankı, adı geçen konunun ortaya çıkmasına sebep olan kişiye verme niyetinin, safha ve çizgi olarak, olmadığını anlıyoruz. Aradan ne geçiyor ki, araya giren eş dost -tabirimi mazur görünüz, Anadolu'da böyle derler- pazarlıkçıların, miyancıların, arabulucuların, tavsiyecilerin, retçilerin, pazarlığı pişiricilerin, fiyat teklif edenlerin sirkülasyonuyla, Sayın Başbakan "benim elimde bu ihalenin iptaline yeterli hukukî bir kanıt olmadığı için, ihalenin, böyle bir doğrultuda, adı geçen şahsa verilmesini uygun gördüm" diye kanaatini ifade ediyor? 30 Hazirandan itibaren geçen müddette takip edilen çizgi bu; duyumların, izlenimlerin alındığı ifade edilmesine rağmen "elde bir hukukî belge olmadığı için, biz, bu doğrultuda, gerekli her türlü işlemi yürüttük" diye kanaatler ve görüşler ileri sürülüyor. Vaktaki, m
alum kaset ortaya çıktıktan sonra -başka seçenek yok; bunun sonucunda, iptal etmeme gibi bir keyfiyet söz konusu olamaz- Türkbankın ihalesini adı geçen adama yapabilir misiniz? Mümkün değil!.. Sonradan, bu ihalenin iptal edilmesi -çok affedersiniz- keyif bağışlama niteliğinde bir davranış değildir; elde edilen bilgi ve bulgulara göre verilen bir karardır ve başkaca da bir çıkış yeri yoktur.Bir diğer konu, Sayın Başbakanın, bu mesele gündeme geldikten sonra, televizyon programlarında ve Türkiye Büyük Millet Meclisinde, kendi ağzından meseleye getirdiği değerlendirme tarzıdır; bu da çok önemlidir. Sayın Başbakanın, bu konudaki iyi niyeti, tavrı, kötü niyeti, kastı, âmali, amacı, şu anda bir yargı yeri olmayan bu kürsünün ve bizim yetkimiz dahilinde değil; ama, bizim yaptığımız bir tespit, bir vakıa, zabıtlara inmiş bir vakıa. Ne diyor Sayın Başbakan bu tespitlerinde: "Bu konu, Merkez Bankasının yetkisi dahilinde olan bir konudur. Bu konuya müdahil olmamamız gerekliydi. Bu konu benim imzama gelmeyeceğine göre
, meseleye girmemiz gereksiz olmuştur. Bu konuda, gereğinden çok fazla işgüzarlık yapılmıştır."AGÂH OKTAY GÜNER (Ankara) – Niye; 200 milyon dolar fazlaya satmak için.
ALİ ŞEVKİ EREK (Devamla) – Efendim, kendi ifadelerine göre, ihalenin, ilgili şahsa intikali ve pek tabiî, meselenin, biraz evvel sizin de söylediğiniz gibi, bir miktar...
Tabiî, bir ihalenin miktarlarına kadar, ihale tarihinden evvel girilmesinin fevkalade yanlış olduğunu, hatalı bir tutum olduğunu, Sayın Başbakan, zaten kendileri ifade ediyorlar ve bu ifadelerini, kendi bünyeleri içinde bir iyiniyete bağlıyorlar. Buna da saygılıyız, gayet açık ve kesin; ama, bu kaset ortadayken, bu konu, Merkez Bankasının yetkisindeyken, Türkbank olayına, kendilerinin bu derece müdahil olmalarının yanlış olduğu, bizzat kendilerinin ifadesiyle, açıkça, Türkiye Büyük Millet Meclisi zabıtlarına intikal etmişken, değerli arkadaşlarım, bu konu burada kalsın, bu Hükümet, bu Sayın Başbakan ve bu Sayın Bakan da görevine devam etsin diyemeyiz. (DYP sıralarından alkışlar) Bu vakıalar karşısında, bunu dediğimiz anda, bu muhalefet, demokrasi içinde görevini yapmıyor demektir.
Sayın Başbakan, konuşmalarının arasında çok güzel bir söz sarf ettiler "benim yerimde olsanız ne yapardınız" dediler. Tabiî, onun yerinde olsak ne yapıp ne yapmayacağımız belli değil; ama, böyle yapmayacağımız kesin... Ben, işi tersine çeviriyorum: Sayın Başbakan, acaba, siz muhalefette olsaydınız ve bu belge ve bilgiler o zaman ortaya çıksa, lütfen, şöyle, bir sakin zamanda, iki elinizin arasına başınızı koyunuz ve olayı bir an tersine çeviriniz, yapılan bu işlerden bir tanesinin bizim tarafımızdan yapıldığını farz ediniz, samimiyetle söylüyorum, bizi bacağımızdan sürürdünüz... (DYP sıralarından alkışlar)
DENİZ BAYKAL (Antalya) – Sonra da affederler!..
ALİ ŞEVKİ EREK (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, bu diyalogların, kişiler arasındaki sirkülasyonun mekânın nere; Sayın Bakanımızın konutu, gece saat 1, 2... İstihbarat raporlarının bir türlü alınamayışı, hayreti evza bir şey. İşin üzerine düşülmesine rağmen, bir Sayın Başbakanın, Türkiye Cumhuriyetinin değerli Başbakanının, açık ve aşikâr, kendi ifadelerine göre, ısrarla takip etmesine rağmen, bir türlü, istihbarat raporlarının gelmemesi ve tabiî, meselenin verimkâr yolda ilerlemesi... Bu bilgiye ulaşılamaması; ama, bunun yerine, birkısım eş ve dostun, çok yakınların, muhterif çevrelerin, belirsiz zamanlarda kanaatlerinin alınması...
Yapılan işlem "Ahmet Bey, ne diyorsun, bu iş düzgün mü; Mehmet Bey, ne diyorsun, acaba isabetli mi; Hasan Bey, ne diyorsun, bu konuyu sonuca getirelim mi" diye, gayri mesul, hiçbir sorumluluğu olmayan, tamamen yakın çevre olmaktan başka bir niteliği bulunmayan eşhastan alınan istihbarat raporlarına göre yapılan bir işlemdir.
Değerli arkadaşlarım, kesin ve vahim bir hatanın, kesin ve vahim bir yanlışlığın olduğu, hem bu belgelere hem bu bulgulara hem de Sayın Başbakanın, bizzat bu zabıtlara intikal eden sözleriyle, gayet açık bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Tabiî, Türk siyasî hayatının bu çekişmelerden, bu sıkıntılardan; ama, gerçeklerden ne derece bir büyük girdaba girdiğini biliyorum. Bu konuşma vesilesiyle de, yine, kamuoyunun bildiği yüzlerce mevzuu buraya getirmekten kaçınmaya gayret sarf ediyorum.
Bugünkü iktidar partisi milletvekili arkadaşlarımın bir kere daha hafızalarının tazelenmesine gerek var. Hatırlıyor musunuz, Sayın Başbakan, daha evvel, Susurluk olayı dolayısıyla, çok açık ve kesin olarak "elimde belge var, kaset var" dedi. Sonradan -Hikmeti Hüda- devlet güvenlik mahkemesi yahut yetkili mahkemeler "şu bahsettiğiniz elinizdeki kaseti lütfen, veriniz" dediğinde, Sayın Başbakan "benim elimde belge ve kaset yok" demek mecburiyetinde kaldı.
Sevgili arkadaşlarım, Türk siyasî hayatını böyle bir çizgide götüremeyiz; eğer, bugün, şu noktaya gelmişsek; eğer, Türkiye, bir çıkmaz sokağa girmişse; eğer, Türkiye, istikrarsızlık kuyusuna batmışsa; eğer, Türkiye, bir kaostaysa, -izah etmeye çalışacağım, müddetin elverdiği imkân dahilinde- bizi bu çizgiye getiren bu anlayıştır. Elimde şu var, sen şusun; arkası yok... Bu, çocuk oyuncağı değil ki... 65 milyonluk ülke, hep beraber, hiçbir ayırım yapmıyoruz, Allah rızası için, ülkemize hizmet etmek için bu sıraları işgal etmişiz. Fikirlerimizin değişikliği de normal; ama, geldiğimiz noktaya bakın... Geldiğimiz noktanın altında yatan şu, Türkiye Cumhuriyetinin bugün, bu noktaya gelmesinde yatan esas nokta şu, bugünkü iktidarın oluşumunun temelinde de bir ölçüde yatan şu: elli, altmış milletvekili arkadaşımızın sirkülasyonu, birkısım oluşumlar, birkısım süreçler, gelinen bir ik
tidar... Amaç, hizmet, bize göre, ikinci plana kalsın... İcraat, bize göre, üçüncü plana kalsın... Nedir birinci plan; ben, nasıl, rakip parti liderimi diri diri gömerim; ben, nasıl, rakip partimi dağıtırım, parçalarım... (DYP sıralarından alkışlar) Üzülerek söylüyorum, ana amaç, birinci etapta zihinleri ve gönülleri meşgul eden duygu böyle olunca, maalesef, Türkiye, onaltı ayın sonunda bu noktaya geldi.Değerli arkadaşlarım, bu olayın araştırılması lazım.
Sonunda söyleyeceğim, belki sıkışıklıkta söyleyemem. Verilecek güvensizlik önergesine, Doğru Yol Partisi "evet" diyecektir. (DYP sıralarından alkışlar) Bu tablo, böyle devam edemez. Bu tablo, bu işin içinden çıkamaz. Bu tablonun, bu ipin ucunu, gerçekçi, hakka ve adalete uygun bir biçimde bulması mümkün değildir, eşyanın tabiatına aykırıdır.
Değerli arkadaşlarım, Sayın Başbakanın buradaki konuşmalarında, maalesef, kendisine verilen büyük yanlış bilgiler var. Bir Sayın Başbakanın, çıkmış bir kanun, yapılmış bir icraat konusunda, kendi partisine belirli bir avantaj çıkarması duygusunu da anlıyorum; ama, bunun da bir ölçüsü var, bunun da bir nispeti var. Türkbank olayında, daha evvel, Türkbank'ın iki defa satışa çıkarıldığını, yatırılan teminatların yaktırıldığını, satıştan vazgeçirildiğini ifade ettiler. Değerli arkadaşlarım, bize intikal eden bilgilere, şu anda bizim bildiğimiz, Türkiye Cumhuriyetinin her türlü belgesine ve bilgisine göre, Türkbank, ne SHP-Doğru Yol Partisi iktidarı ne Doğru Yol Partisi-Cumhuriyet Halk Partisi İktidarı ne Anayol İktidarı n
e de Refahyol İktidarı zamanında, Hazine tarafından, ne satışa çıkarılmıştır ne bu doğrultuda karar alınmıştır ne de böyle bir satışa çıkarılıp karar alınınca ondan sarfınazar edilmiştir, katiyen... Bunun, böyle bir şey olmuş gibi ifadesi, her şeyden önce, en hafif tabiriyle, gerçekdışı bir bilgidir.Sümerbank olayı... Değerli arkadaşlarım, Sümerbank olayı, 1995'in kasım ayında ortaya çıktı. Şu Meclisin zabıtlarına söylüyorum: Sümerbank, ilk defa özelleştirilen bir kamu bankasıdır; bir. Sümerbank özelleştirilmeden evvel, Hazine ve ilgili birimler, başta cumhuriyet savcılığı olmak üzere, Bankalar Kanununa göre, bir banka sahibi olmanın gerektirdiği niteliklerin olup olmadığı konusunda her türlü araştırmayı sonuna kadar yapmışlardır; iki. Sümerbank özelleştirilmesi, örnek bir kamu bankası özelleştirilmesidir; üç. Sümerbank özelleştirilmesi, ne dün ne bugün ne de kıyamete kadar, Türkbank özelleştirilmesiyle aynı kefeye konamaz; dört. (DYP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, konu ortaya atıldığı için, burada, bir eleştirimi, özür dileyerek söylüyorum Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden de olsa: Mudisi var, mevduatı var, daha evvel özelleştirmeye ait bir kuruş borcu kalmamış, ödemiş; her türlü kanunî ve hukukî lazimeyi yerine getirmiş bir bankanın, hem de sadece Türkbank olayına muvazi bir hadise teşkil edilsin diye getirilmesini, mevcut ticaret hukukunun belirgin kaidelerine aykırı gördüğümü ve aynı zamanda, ileri sürülen iddiaların tamamen gerçekdışı olduğunu ifade etmek istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, karapara olayı, aynen, 4046 sayılı Özelleştirme Kanununda olduğu gibi, çok açıktır, bir meseleyi yapabilmeniz için yasal altyapıya sahip olmanız lazım. Yasal altyapı olmadan hiçbir şey yapamazsınız. Karaparayı, Türkiye Cumhuriyetinin gündemine getiren Doğru Yol Partisi ile Refah Partisinin kurduğu koalisyon hükümetidir ve bu koalisyon hükümeti, karaparanın, ne şekilde yakalanması, ortaya çıkarılması, takip edilmesi konusunu, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, olmadık, görülmedik bir biçimde yasal baza
oturtmuştur. (DYP sıralarından alkışlar) Ne zaman; 1996'nın aralık ayında yürürlüğe girmesiyle. Yetmemiştir, bunun üzerine -teknik ismini biraz evvel arkadaşım söyledi- Maliye Bakanlığında bir karapara kurulu kurulmuştur. Eğer, bugün karaparayla mücadele edebiliyorsanız, eğer bugün karaparayla ilgili elinizde dosyalar varsa, bunu, bizim hükümütemizin çıkardığı yasal altyapıya; yani, Karapara Kanununa medyunu şükran olduğumuzu lütfen, ifade etmek istiyorum.Değerli arkadaşlarım, kumarhaneler konusunda da, niye Sayın Başbakan böyle bir şeye iltifat etti anlamak mümkün değil. Kumarhaneler konusunu, Refahyol Hükümeti, hükümet tasarısı olarak Yüce Meclisin önüne getirdi ve bu yasa tasarısı kabul edildi. Sonradan, Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından veto edilince, buraya geldi, görüşüldü ve yasa çıktı. Tasarıyı getiren bizim hükümetimiz; kanunlaşması bizim hükümetimiz zamanında ve veto edilmiş. Kanun sonradan kabul edilmiştir. "Kumarhaneleri biz kapattık" diyorsunuz...
HACI FİLİZ (Kırıkkale) – Turizm Bakanı da karşı çıktı.
ALİ ŞEVKİ EREK (Devamla) – Hükümetin sayın bakanının da -zabıtlarda var, ben, vakit geçmesin diye zabıtları okumuyorum- "bu iş, böylece oldubittiye getirilmeseydi keşke" diye, kanunun çıkma sırasında beyanatı var. Yani, sayın bakandan özür dilerim, bu, zabıtlarda olan şey. Keşke, bu iş, oldubittiye getirilmesiydi_ Yani, Hükümet sözcüsü "niye acele ediyorsunuz, bu kanunu niye çıkarıyorsunuz" diyor. Efendim, bu kanunun gereği, yararı, zararı_ Bahsi diğer olan olayı anlatıyorum, bir tespiti anlatıyo
rum.Değerli arkadaşlarım, tabiî, Sayın Başbakan "Doğru Yol ile Fazilet ne söylese haklıdır; amma velâkin, CHP!..." dedi. Sağ olsunlar, muhalefet olarak bizim haklılığımızı tespit ettiler. Sayın CHP hakkında kesinlikle bana söz düşmez, hakkım da değil, yetkim de değil; ama, bir grubun sözcüsü olarak arz ediyorum; yani, insaf, onaltı buçuk ay sizi taşıdı_
ALİ RIZA BODUR (İzmir) – Kan kusturdu, kan!..
ALİ ŞEVKİ EREK (Devamla) – _onaltı buçuk ay, Başbakan ve bakanlarımız oldunuz, onaltı buçuk ay_ Bu, onaltı buçuk aydan sonra -ki, biz, niye bu kadar geç kalıyorsunuz diye de epey salvoda bulunmuş ve eleştiri yöneltmiştik- bir kalemde silinmesinin, biraz vicdan terazilerinde tartılması gerektiğini ifade etmek istiyorum.
Ayrıca, tabiî, şerefle gittiğimiz Anavatan Kongresinde, başta, hep beraber oturduğumuz, değerli Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarımız tam ve full ve bu arada, naçizane bizlerin de, kendi hissesi nispetindeki kongre tarizlerini, burada açıkça ifade etme mecburiyetinde kaldığımı, Yüce Heyete arz
ediyorum.Değerli arkadaşlarım, onaltı ay geçti. Gözlüğümü takayım ve size, Hükümet Programının birinci paragrafını okuyayım. Yorum getirmeyeceğim, ben, yorumlarımı ilave edeceğim; herkes, kendi vicdanında kararını versin:
"Anavatan Partisi, Demokratik Sol Parti ve Demokrat Türkiye Partisi, ülkeyi, 54 üncü Hükümet tarafından içine düşürüldüğü rejim ve devlet bunalımından kurtarmak, içeride ve dışarıda kaybolan güveni yeniden tesis ederek toplumdaki gerginliği ortadan kaldırmak ve uzlaşmayı güçlendirmek, ahlakî yozlaşmayı durdurmak, kamu yönetimindeki yıpranmaya son vermek, vatandaşın temiz toplum ve yönetim özlemini gerçekleştirmek, ülke ekonomisini yeniden üretken niteliğe kavuşturmak, devletin saygınlığını sağlamak konusunda bu koolisyonu kurmuşlardır
."Değerli arkadaşlarım, sonuç hüsrandır...
ALİ ILIKSOY (Gaziantep) – Sana göre!..
ALİ ŞEVKİ EREK (Devamla) – Tabiî, bana göre, aksi olamaz zaten; hep beraber aynı fikirde olmamız mümkün değil, bana göre öyle...
Maalesef, sonuç hüsrandır, sonuç kaostur ve sonuç, maalesef, istikrarsızlıktır.
Değerli arkadaşlarım, hepimiz -belki beylik bir cümle, her zaman söylüyoruz- bu geminin içinde olduğumuzu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamamız lazım; bu bir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Erek, buyurun; 3 dakikalık eksüreniz var.
ALİ ŞEVKİ EREK (Devamla) – Peki efendim.
MAHMUT YILBAŞ (Van) – Sonra işiniz bozulur Sayın Bakan, muhtemel ortaklarına bu kadar fazla takılma.
ALİ ŞEVKİ EREK (Devamla) – Efendim, biz, samimî olarak kanaatlerimizi burada ifade ediyoruz. Kaldı ki, bizim bir anafikrimiz de vardır.
MUSTAFA KEMAL AYKURT (Denizli) – Cevap verme o zavallıya!
ALİ ŞEVKİ EREK (Devamla) – Hiç cevap vermeye gerek yok. Hukukun bir kaidesi vardır. Burası Türkiye Büyük Millet Meclisi. Gensoru, bir anayasal denetim yolu. Beraeti zimmet asıldır. Vakıalar ortaya konulur; bu konular, maşerî vicdanda, yeri geldiğinde de bağımsız yargıda kendisini gösterir.
Değerli arkadaşlarım, tabiî, bu karapara konusunda, 30 Eylül malî milatın, kaynağı sorulmadan uygulamasının, ne derece... Gayet tabiî, devreye girecek, birkısım şeyleri devreye sokacağız; ama, Karapara Kanununu çıkaran bir İktidara yahut bir Hükümete yöneltilecek eleştiri değildi Sayın Başbakan tarafından,onu ifade etmek istedim.
Değerli arkadaşlarım...
MALİYE BAKANI ZEKERİYA TEMİZEL (İstanbul) – Sayın Bakan, malî milat karaparayı kapsamamaktadır.
ALİ ŞEVKİ EREK (Devamla) – Sayın Bakanım, yayımlanan genelgede "kaynağı ne olursa olsun" ibaresini gördüğüm için ben bu tabiri kullandım.
B
AŞKAN – Sayın Bakan, lütfen...ALİ ŞEVKİ EREK (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, bugün, Türkiye'nin içinde bulunduğu durum itibariyle, Hükümet şunu da bilmelidir, Türkiye cumhuriyetindeki -şu anda- 65 milyon vatandaşımız da bilmelidir: Türkiye'nin millî yararları söz konusu olduğunda, Türkiye'nin birliğine, dirliğine ve huzuruna yönelik saldırı olduğunda, Türkiye'nin tamamiyetine, istiklaline, mevcudiyetine yönelik -ister dışarıdan ister içeriden, hangi devletten, hangi mahreçten gelirse gelsin- bir tehlike olduğunda, hiç kimse şek ve şüphe etmesin ki, buradaki 550 arkadaş tek bir yürek olduğu ve olacağı gibi -dün ve bugün olduğu gibi, yarın da olacağı gibi- 65 milyon da tek bilek ve vücut olacaktır.
Değerli arkadaşlarım, PKK olayı ve cinayet şebekesinin başı konusunda, Doğru Yol Partisi azamî itinayı gösterdi, dışpolitikaya zarar vermemek için, hiçbir şekilde, meseleye partizan zaviyeden bakmadı "önce ülke, önce devlet, önce ülkenin yararı, sonra parti gelir" fikrinden uzaklaşmadı. Bir şeye işaret edeyim..
.(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Erek, teşekkür ediyorum.
ALİ ŞEVKİ EREK (Devamla) – Yüce Meclisi, sevgi ve saygılarımla selamlıyorum. (DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Sayın Deniz Baykal; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA DENİZ BAYKAL (Antalya) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; bir süre önce, 55 inci Hükümete yönelik, Başbakan ve ekonomiden sorumlu devlet bakanı hakkında verilmiş olan gensoru önergesinin içeriğini konuşmak üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisinde bir aradayız. Üç gün önce, bu konunun gündeme alınıp alınmamasını kararlaştırmıştık; gündeme alınması kararı Mecliste kabul edilmişti, şimdi konuyu konuşuyoruz. İlk görüşmelerde, Sayın Başbakan, ilgi çekici, cevaplandırılması gereken iddialar, sözler söyledi. Umut ediyorduk ki, Sayın Başbakan bu toplantıya katılır ve ortaya attığı iddiaları cevaplarken bir arada bulunma şerefini bize bağışlar; ama, Sayın Başbakan...
ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Geliyor, geliyor...
DENİZ BAYKAL (Devamla) – Bekliyorum. Gelsin, çünkü, Sayın Başbakanın yanında konuşmam gereken, onun yüzüne söylemem gereken şeyler var, Sayın Başbakanı bekliyorum. O gelinceye kadar genel bazı gözlemlerimi aktarayım.
Sayın Başbakan, açılış konuşmaları sırasında çok ilgi çekici bir üslup kullandı. Aslında sadece bu üsluba bakarak bile, ortaya atılan iddiaların ne kadar doğru, ne kadar yerinde olduğunu tespit etmek mümkündür. Bunca önemli iddialar ortaya atılmışken, çok önemli tespitler ifade edilmişken, Sayın Başbakan, bu konularla ilgili yaptığı konuşmada kesinlikle bu iddiaların özüne, içeriğine yönelik bir açıklama yapma gereğini duymadı ya da imkânını bulamadı. Ortaya atılan iddiaların tümü, Sayın Başbakanın cevapsız bırakmak zorunda olduğu iddialar olarak Meclis tutanaklarında yerini aldı; iddiaların hiçbirisine cevap verilememiştir.
Sayın Başbakan, polemik üslubunu, cevap verme yerine suçlamayı, tahrik etmeyi tercih eden bir anlayış içinde konuşmuştur. Bunu, ortaya atılan iddiaların haklılığını gösteren önemli bir kanıt olarak değerlendiriyorum. Hiçbir ciddî iddiaya, inandırıcı, doyurucu bir cevap verilmemiştir. Sayın Başbakanın geçen konuşmada yaptığı açıklamalar hukuken hiçbir değer taşımıyor, mantıken tutarlı değildir, siyaseten inandırıcı değildir.
Sayın Başbakan, Cumhuriyet Halk Partisine çatarak kendisini aklayabileceğini düşünmüş, bu yol etrafında, gensorunun özüyle ilgili temel konuları, iddiaları cevaplamaktan uzak durmuştur. Bu üslup, tabiî, Sayın Başbakanın tercihidir. Üslubu beyan ayniyle insan... Üslup, insanı yansıtır, yansıtmaması mümkün değil.
Anlaşılıyor ki, Sayın Başbakan, içine girdiği bunalım ve stres karşısında, kızarak, onu bunu suçlayarak kendisine rahatlatma yolunu, yöntemini seçme durumunda kalmıştır. Bu, tabiî üzüntü vericidir. Bir Başbakanın, maruz kaldığı böylesine ağır, ciddî iddialar, hatta, ithamlar karşısında, ona buna saldırarak, ona buna hakaret ederek kendisini aklayabileceğini zannetmesi Meclise de topluma da saygısızlık oluşturmuştur. Biz, iddialarımızın cevabını bekliyoruz (CHP sıralarından alkışlar) ortaya atılan iddiaların cevabını bekliyoruz... O cevaplar ortada duruyor, sorular ortada duruyor. Bu, üzüntü verici bir manzaradır. Sayın Başbakanın üslubu, deneyimli ağır ceza reisleri için, suçluluğun bir karinesi olarak rahatlıkla kabul edilebilir (CHP sıralarından alkışlar)
Şimdi, işin geneline çok fazla girmeden, beni doğrudan ilgilendiren bir iki noktaya dikkati çekeyim. Sayın Başbakan, o günkü konuşmasında, bizimle tartışma arayışı içerisinde; nereden çıktığı da hiç anlaşılmayan bir Sümerbank tartışması açtı, bir Sümerbank polemiği yaratmaya çalıştı. Meclis, Ticaret Bankasını konuşuyor, üç yıl olmuş Sümerbankla ilgili tasarruf yapılalı; siz, birbuçuk yıldır iktidardasınız, bugüne kadar bu konuda ne düşündünüz, ne söylediniz, ne şikâyetiniz var, dünya âlem bu konuda hiçbir bilgi sahibi değil; Ticaret Bankası tartışılırken, bir Sümerbank tartışması çıkarıldı. Tabiî, bu, başka bakımdan da değerlendirilmesi gereken bir durum oluşturuyor; ama, benimle il
gili tarafına dikkati çekeyim.Sayın Başbakan diyor ki: "Sümerbankı siz özelleştirmediniz mi?" Yani, şahsen, bana, söylüyor. Nereden çıkarıyorum: "Sizin, o zaman, neyin özelleştirildiğinden, ne zaman olduğundan haberiniz bile yok -Sayın Başbakan söylüyor- Sümerbank, 1995 yılının ekim ayında özelleştirilmiştir; siz, o zaman neredeydiniz, uzayda mıydınız Sayın Baykal?" Yine, Sayın Mesut Yılmaz diyor ki: "Hükümette olmak için güvenoyu almak gerekmiyor Sayın Baykal..."
Değerli arkadaşlarım, şimdi, durum ortada. 11 Eylül 1995 tarihli Özelleştirme Yüksek Kurulu kararıyla, ihale onanmıştır, 11 Eylül 1995... Firma ile de 17 Ekim 1995 tarihinde sözleşme yapılmıştır. Biz, 30 Ekim tarihinde, Sayın Cumhurbaşkanı tarafından, hükümet listesiyle ilan edilmiş, hükümet olduk, 7 Kasım tarihinde de güvenoyu aldık. Yani, bizim, doğrudan doğruya bu işle ilgilendirilmemiz kesinlikle mümkün değildir, söz konusu değildir, bunun fazla bir önemi de yoktur; ama, Başbakanın, doğrudan bizimle ilgili bir tartışma açma ihtiyacının, ger
çekleri, bir başbakan olarak, elinin altındaki resmî gerçekleri göremez hale onu getirmiş olmasını fevkalade önemli bir tespit olarak görüyorum. (CHP sıralarından alkışlar) Anlaşılıyor ki, Sayın Başbakan, bizi suçlama ihtiyacı, mecburiyeti içinde, resmî verileri dahi tahrif edecek noktaya gelmiştir. Bundan üzüntü duyuyorum; ama, gerçek; yalın gerçek budur.Tabiî, olayın bir başka tarafı da var; yani, bir başbakan, nasıl olur da, üç yıl önce tamamlanmış olan ve hakkında hiçbir iddia, soruşturma yapılmayan, hiçbir dava söz konusu olmayan bir banka satışıyla ilgili olarak bir polemik çerçevesi içinde suçlamalara tevessül eder? Türkiye bir ciddî malî krizden geçiyor, bankacılık sistemi zaaf içinde; Sayın Başbakan en küçük bir fütur getirmeden çıkıyor, Türkiye'nin ekonomik sistem içinde bulunan bankalarından birisine, temellendirmesi kesinlikle mümkün olmayan, temellendiremeyeceği tektaraflı ağır ithamları, iddiaları yapıyor. Yani, bir Başbakanın içinde bulunduğu ruh halini en iyi gösterecek olaylardan birisi bu
dur. Ne istiyorsunuz o bankadan, bu bankadan Sayın Başbakan? O bankayla bir sorununuz varsa, yetki elinizde, gereğini yapınız. Yaptığınız bir şey yok, yapabileceğiniz bir şey yok. Banka üç yıl önce satılmış, bizimle bir ilgisi yok. Satın alanlar parasını ödemiş, teminat mektupları boşaltılmış, karşılığında her türlü ödeme yapılmış; hiçbir malî sorun yok, hiçbir kriz yok; bir Sümerbank tartışması açma ihtiyacı içinde memleketin sınırlı sayıdaki malî kuruluşlarının, binbir sorun içindeki malî kuruluşlarının üzerine Başbakan burada bir saldırı düzenlemekten kendisini alıkoyamıyor. Bunu hiç sağlıklı bulmuyorum, hiç doğru bulmuyorum; bir Başbakan'a yakışan üslup olarak kesinlikle görmüyorum. Sizin o saldırınızdan sonra, vatandaşlar birdenbire o bankaya yatırdıkları mevduatlarını çekmeye kalksalar, onun sorumluluğu size ait değil mi Sayın Başbakan? Sizin bu açıklamanızdan sonra, bankanın, içerideki ve dışarıdaki malî itibarı, ilişkileri ciddî bir zarara uğrasa, bunun sorumlusu doğrudan doğruya siz değil misiniz Sayın Başbakan? Bu ithamlarınızı temellendirecek hangi yasal girişimi yaptınız; hangi yargı girişimini yaptınız; hangi soruşturmayı açtınız? Yakışır mı size Başabakan olarak bankalara saldırmak?! (CHP sıralarından alkışlar)Değerli arkadaşlarım, bankaya yaptığı saldırı haksız, o saldırıyla beni ilişkilendirmeye kalkması haksız; haksız bir Başbakan, doğruları söylemeyen bir Başbakan, doğruları tahrip etmek zorunluluğuna süreklenmiş bir Başbakan, kızgın bir Başbakan, ona buna saldıran bir Başbakan!.. Olur mu öyle bir şey! (CHP, FP ve DYP sıralarından alkışlar)
Şimdi, o çerçevede, yine, Sayın Başbakan, tutuyor, bizi bir yerlerden bulaştıracak ya bir şeylere; sanki bizi bulaştırırsa kendisi aklanacak, kendisi rahatlayacak! (CHP sıralarından alkışlar) Ona yönelik yapılmış olan suçlamalar; sanki bizi bulaştırmayı başarabilirse, ferahlayacak, üzerinden yük kalkacak... Tipik suçlu psikolojisi, tipik suçlu psikolojisi! (CHP ve FP sıralarından alkışlar)
Ne diyor "siz, Sayın Baykal, Korkmaz Yiğit'i Beşiktaş'tan, daha önceden tanıyor muydunuz." Şimdi, soruyu soran Başbakan... Ne demek istiyorsunuz Sayın Başbakan; ne demek istiyorsunuz?! Hayır, kendisini tanımıyordum, hayatımda hiç görmedim; kendisiyle hiçbir ilişkim olmadı; yüzünü görmedim, telefonla konuşmadım, aracıyla konuşmadım, hiç bir temasım olmadı. Tatmin oldunuz mu; ama, ben tatmin olmadım; çünkü, bir ülkenin başbakanı, bir vatandaşını -sanık dahi olsa- daha önceden tanıyor olmayı bir suçlama karinesi gibi, burada, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde ifade ed
ecek kadar ölçüsünü kaybetmiştir. (CHP sıralarından alkışlar)Değerli arkadaşlarım, o kişiyi tanıyan binlerce insan vardır, binlerce insan tanıyordur onu, şu nedenle bu nedenle tanıyordur. Suçlu mudur onu tanıyan insanlar? Eskiden tanıyanlar suçlu mudur, günah mıdır onu tanımak?.. Ne demek istiyorsunuz Sayın Başbakan? Siz, 65 milyon insanın Başbakanısınız; Korkmaz Yiğit'in de Başbakanısınız, benim de Başbakanımsınız; öyle davranmasını size birilerinin öğretmesi lazım! (CHP sıralarından alkışlar)
"Tanıyor muydunuz" diyor; tanıyabilirdim de... Tanıyabilirdim de... Hayır, tanımıyorum. Tanımış olsaydım ne olacaktı? Bu ne adalet, bu ne ölçü, bu ne yargı!.. Sayın Başbakanın kendisi için kullandığı yargı ölçüsüne bakınız; başkalarını suçlamak için tenezzül ettiği, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanını o noktaya düşmüş görmekten hepimizin ıstırap duyduğu manzaraya bakınız.
Değerli arkadaşlarım, bunlar, bizimle ilgili iddialar, ithamlar; hiçbiri doğru değildir... Hiçbiri doğru değildir... Bu vesileyle şunu söylemek isterim: Sayın Başbakan, bizi suçlayarak rahatlamaya çalışıyor; Cumhuriyet Halk Partisine, hiç hak etmediği, bir başbakanın ağzına yakışmayan; söylediği sözü kulağı duyan hiç kimseye yakışmayan iddialar, ithamlar yapıyor; bunların tümünü, Başbakana iade ediyorum; tümünü, Başbakana iade ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar) Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye'nin, Ulusal Kurtuluş Savaşıyla, Kuvayî Milliye Hareketiyle kurulmuş, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu, Türkiye'nin en şerefli partilerinden biridir. (CH
P sırlarından alkışlar) Cumhuriyet Halk Partisine sataşarak, hakaret ederek, Başbakanın kendisini kurtarması mümkün değildir. Sayın Başbakan, Cumhuriyet Halk Partisine yaptığınız hakaretler, sizin boyunuzu da aşar, kilonuzu da aşar! (CHP sıralarından alkışlar)Şimdi, bunları söylemek durumundayım; çünkü, bunlar konuşuluyor. Halbuki, gündem ortada, onu konuşmamız lazım, onu ele almamız, onu değerlendirmemiz lazım
Şimdi, geçen konuşmayı önce bir tamamlayayım. Orada, yine, Başbakanın önemli bir açıklaması, iddiası var. Öyle anlaşılıyor ki, Sayın Başbakan içinde bulunduğu bunalımın bir yansıması olarak, bir kurtuluş yolu, bir meydan okuma ihtiyacı içinde. Tutanaklardan aynen okuyorum, şunları söylemiştir: "Şimdi, benim, Sayın Baykal'a bir şey sorma hakkım vardır; hiç, Hükümet olmanıza falan gerek yok; siz, muhalefet partisinin liderisiniz; ben, burada iddia ediyorum, aksini ispatlayan olursa anında milletvekilliğinden istifa ediyorum; buradan tekrar ilan ediyorum, Başbakanlıktan değil milletvekilliğinden istif
a ediyorum."Şimdi, acaba, hangi iddia bu? "Aksini ispatlayan olursa" diyor. İddiayı bir anlayalım da, ispatlayıp ispatlayamayacağımıza bakarız.
Sayın Başbakan diyor ki: "Şimdi, bakın, söylediğim şudur: Ben -kelime kelime söylüyorum- 30 Eylüle kadar, söz konusu şahsın, söz konusu mafya lideriyle ilişkisi konusunda hiçbir bilgiye sahip değildim." Tekrar ediyorum. "Hiçbir bilgiye sahip değildim" diyor. Söyleyen Başbakan; söyleme tarihi 19.11.1998.
19 Kasımda Sayın Başbakan diyor ki: "Ben, 30 Eylüle kadar, söz konusu şahsın -yani, Korkmaz Yiğit'in- söz konusu mafya lideriyle -yani, Alaattin Çakıcı ile- ilişkisi konusunda hiçbir bilgiye sahip değildim. Aksini ispat eden olursa, Başbakanlıktan değil milletvekilliğinden de istifa ederim." Tutanaklarda...
Şimdi, hangi tanığı göstersek tartışılabilir; ama, bu iddia karşısında tartışılmayacak bir tanık, herhalde, Sayın Mesut Yılmaz'ın kendisidir. (CHP sıralarından alkışlar) En azından, kendisini onun tartışma hakkı yoktur. Biz, onun söylediklerini kabul etme
durumundayız. "30 Eylülden önce hiçbir bilgiye sahip değildim" diyor.Şimdi, Sayın Mesut Yılmaz'ın 11 Kasım 1998 tarihli açıklamasını okuyorum: "Mayıs ayının sonunda ve haziran ayının içinde, bana, emniyetten bazı bilgi notları geldi. Bu bilgi notlarının özeti şuydu: Alaattin Çakıcı belli kişileri arıyor ve onlara, bu ihalede, Türk Ticaret Bankası ihalesinde Korkmaz Yiğit'i desteklediğini ifade ediyor." (FP sıralarından "Hayda" sesleri) Devam ediyor: "Bazı başka mafya liderleri de var; onlar hangi bağlantıyla aranılıp... Onu bilemiyorum; ama, iki üç kişiyle konuşması hakkında bana bilgi notu getirdiler. Alaattin Çakıcı, Türk Ticaret Bankası ihalesine müdahildir ve Korkmaz Yiğit'ten yana ağırlık koymaktadır. Ben, bu bilgiye sahip olduktan sonra Güneş Taner'i aradım, dedim ki 'Bakın, bu ihalede Korkmaz Yiğit'in arkasında Alaattin Çakıcı var.' Bana, emniyetten gelen bilgi bu yöndedir."
ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Ne alakası var!..
DENİZ BAYKAL (Devamla) – Şimdi, Sayın Başbakan kendisi itiraf ediyor ki, mayıs ayında... Mayıs, eylülden önce mi, sonra mı?!.
ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Yanlış anlamışsın...
DENİZ BAYKAL (Devamla) – Mayıs ayı, eylülden önce mi, sonra mı; şunu bir anlayalım...
Sayın Başbakan "30 Eylülden önce..."
SÜLEYMAN HATİNOĞLU (Artvin) – Adamı görmek ayrı...
ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Okuduğunu anlamamışsın; yanlış anlamışsın...
DENİZ BAYKAL (Devamla) – "...hiçbir bilgim yok" diyor; yani "hiçbir"i ben eklemiyorum. "Bu bilgiyi bana gösterin, istifa ederim milletvekilliğinden" diyor. Tabiî, bu, Sayın Başbakanın içine sürüklendiği baskının onu sürüklediği açmazlar; kolay değildir bunu taşımak; kolay değildir... Orada öyle, burada böyle; her birini belli şekilde izah edeceksiniz... İşte, böyle yakayı ele vermek zorunda kalırsınız...
ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Ne alakası var!.
DENİZ BAYKAL (Devamla) – Burada böyle olmuştur; gerçek ortaya çıkmıştır. (CHP, FP ve DYP sıralarından alkışlar)
Ha, bundan sonra ne değişmiş; Sayın Başbakan mayıstan beri bunu bildiğini, gazetecilerle yüzleştirmede söylüyor; beni ziyarete geldiğinde bana söylüyor; ama, burada, üç gün önce çıkıyor "30 Eylülden önce bunun benim tarafımdan bilindiğini ispatlayın, istifa edeceğim" diye meydan okuyor. Niye; meydan okuması lazım, rahatlaması lazım; kendi haklılığına kendisinin inanması, birilerini inandırması lazım. Bir açmazlığa... Kolay değil; ama, o açmaz, sizi bu çıkmaza götürüyor. O çıkmaz da, önünüze böylece çıkıyor işte.
Değerli arkadaşlarım, konu belli, konu açık.
İSMET ATTİLA (Afyon) – Ne olacak şimdi!
DENİZ BAYKAL (Devamla) – Hepimiz biliyoruz ne olduğunu. Buradaki tartışmalar bunu kanıtlamıştır, her şey ortaya çıkmıştır.
Bakınız, bu müzakerelerden, konuşulanların yanı sıra, benim önemli gördüğüm sonuçlar arasında şunlar da var. Bir; sayın bakan kredi işine girmiştir. Daha önce, işadamının, Korkmaz Yiğit'in sorunu, Çakıcı ile ilişkisinden kaynaklanan bir engeli aşarak, uygun bir aracının katkısıyla aşarak, Ticaret Bankasını almasına imkân sağlanmasıydı. Derdi buydu, bunu çözmeye çalışıyordu; ama, yol içinde yeni yeni projeler çıktı, yeni yeni medya projeleri çıktı, yeni açılımlar gündeme geldi ve o çerçevede de yeni ilişkiler kendisini gösterdi. Başlangıçta, kredi almak için Hükümetin kapısını çalmadı Korkmaz Yiğit; sadece, Çakıcı ile ilişkisinin bir engel oluşturmamasını sağlamak için çaldı ve o konuda, aracılar gerekli hizmeti yaptılar, o konu aşıldı; ama, ortada, bir süre sonra proje genişleyince, medya işine girince kredi sorunu gündeme geldi ve Türkiye Cumhuriyetinin ekonomiden sorumlu devlet bakanı, bu kişinin kredi ihtiyacına yardımcı olmak için her türlü gayreti, çabayı sergiledi. Kendi konutunda, Yapı Kredi Bankasının Genel Müdürü, sahibi, ilgili işadamı Korkmaz Yiğit ve Sayın Bakan Güneş Taner bir araya geldiler. Bunlar sadece Korkmaz Yiğit'in iddiaları değil, ilgililerin itirafı, kabulü. Yani, bir araya geliyorlar "krediyi nasıl bulacağız" deniliyor. "Yapı Kredi verir" diyorlar. Yapı Krediden, Genel Müdürün ve sahibinin de yanında, hazineden sorumlu bakan kredi organizasyonu yapıyor. Daha sonra o güvenle yola çıkılıyor, medya p
rojeleri yürümeye başlıyor; bir süre sonra, kredi gelmesinde sıkıntı çıkınca, işadamı Amerika'ya telefon açıyor. Yanında arkadaşları var. Diyor ki: "Ne oldu; kredi sözü vermiştiniz, gelmedi kredi?" "Ben ilgilenirim, merak etme" diyor sayın bakan.Sayın bakan, siz, her kredi ihtiyacı olanla böyle ilgileniyor musunuz?! (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Siz, her kredi talep eden vatandaşı, evinize, banka genel müdürü, banka sahipleriyle kabul edip bu müzakereleri yapıyor musunuz?! Amerika'
dan telefonlarla bu konuda yardım taahhüdünde bulunuyor musunuz?! Amerika'dan ilgili bankayı arıyor musunuz?!.Efendim, kredi verildi verilmedi; özel banka... Banka özel; ama, zatıâliniz, o özel bankanın bakanı değilsiniz sayın bakan; Türkiye Cumhuriyetin bakanısınız! (CHP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, manzara açık; yani, bunlar, iyi niyetle, meraklılıktan kaynaklanan, merakîlikten kaynaklanan olaylar olarak görülemez, değerlendirilemez.
Peki, bu kadar girildi de, canım ne oldu; işte, biz iyi niyetle uğraştık hiçbir zarar yok; bu da söyleniliyor. Olmaz olur mu!.. Olmaz olur mu!.. Ne oldu o Ticaret Bankasına verilmiş olan 485 milyon dolar? Ne oldu; 485 milyon dolar gitti, Ticaret Bankasının içi boşaltıldı. İçi boşaltılan bankalarla ilgileniyorsunuz; niçin Ticaret Bankasının içini boşaltanlarla ilgilenmiyorsunuz? (CHP sıralarından alkışlar) Niçin o 485 milyon doları har vurup harman savuranlar, oraya buraya aktaranlar hakkında gerekli önlemi almıyorsunuz, soruşturmayı yapmıyorsunuz?! O para, sizin, bu Ticaret Bankası etrafındaki merakınızın yol açtığı, kaygı oluşturan, sadece bu konudaki o 485 milyon dolar, bu milletin hakkıdır, bu halkın hakkıdır; onu, orada çarçur ettiniz, ne hale geldi o Ticaret Bankası...
Parayı yükselteceğim yükselteceğim dediniz, koyduğunuz parayı da kaybettiniz; 485 milyon dolar gitti şu anda...
DEVLET BAKANI GÜNEŞ TANER (İstanbul) – Nereye gitti?
DENİZ BAYKAL (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, Bankekspresin, bu müzakerelerde görüldü ki -300-350 milyon dolar- içi boşaltılmıştır. Şimdi, ben, şunu merak ediyorum: Bu 350 milyon dolar kaç günde boşaltıldı; ne zaman boşaltıldı? Acaba, bu bankanın içinin boşaltılmasına, bu medya projelerinin yürütülmesi için finansman ihtiyacını karşılıyorlar anlayışı içerisinde göz yumulmuş olmasın! Yani, bir bankanın içi bir günde boşaltılır mı?! 350 milyon dolar bu; kolay mı boşaltılır?! Hangi süreç içinde boşaltıldı, nasıl boşaltıldı; bunlar ortada değil mi?
Değerli arkadaşlarım "ihaleye katılanlarla ben görüştüm" diyor. İhaleye katılan iki kişiyle görüştünüz; herkesle görüştünüz mü Sayın Başbakan? İhaleye katılan herkesle görüştünüz mü; hayır, özel kişilerle görüştünüz.
Değerli arkadaşlarım, Sayın Başbakanın, bu konuşmalarına yansıyan bir Cumhuriyet Halk Partisi husumeti var. Bunu, tabiî, esef ile üzüntüyle karşılıyorum; ama, bu, beni çok fazla da etkilemiyor; çünkü, Sayın Başbakanın üslubunun bu olduğunu biliyorum. İlk kez, kendisine bu kadar önemli katkı yapan bir kuruluşa, kişiye karşı sergilediği tavır değil bu Sayın Başbakanın. Sayın Başbakanda, bu, artık, bir gelenek oldu, bir âdet oldu, bir üslup oldu. Yani, Cumhuriyet Halk Partisi ne yapmış; bir azınlık hükümetine, hiçbir vade ve söz vermeden, onaltı ay iktidar olma imkânını tanımış; mevsimlik başbakanı, yıllık başbakan haline getirmişiz. (CHP ve DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Şimdi, çıkıyor Sayın Başbakan, Cumhuriyet Halk Partisine söylemedik söz bırakmıyor. Sayın Başbakan bunu daha önce Turgut Özal'a da yapmıştı; kendisine, genel başkan olması için kurultayda büyük dest
ek veren Semra Özal'a da yapmıştı; kendisini, 28 Şubat sürecinde iktidara taşıyan askerlere de yapmıştı... Hani, hatırlarsınız, pandomim oyunlarıyla, apoletlerde işaretlerle askerlere de aynı şeyi yapmıştı... (DYP sıralarından gülüşmeler) Hiç şaşırmıyorum, şimdi de Cumhuriyet Halk Partisine yapıyor.Biz, bu Hükümete, Sayın Başbakanın ve ortağının teşekkürünü almak için destek vermedik; Türkiye'nin bir dönemi aşmasına yardımcı olmak için destek verdik. Hiç pişman değiliz, gerçek ortaya çıktı.. Gerçek ortaya çıktı... (CHP sıralarından alkışlar)
MİKAİL KORKMAZ (Kırıkkale) – O yanlıştı Sayın Baykal, o yanlıştı...
DENİZ BAYKAL (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, şimdi, Başbakan "sen Korkmaz Yiğit'le ne konuştun" diyor. Korkmaz Yiğit'le ne konuştuğumu ben anlattım da, ne konuşmadığımı anlatayım. Bakın, ben, Kormaz Yiğit'e "sen 420 milyon doları vermeyi göze almışsın, sana 380 milyon dolara bunu bağlarız; aradaki farkla, sen Genç-TV'yi satın al; onun da başına, bizim reklam işlerimizi yapan falan şirketin ortağı filanı tayin et" demedim. (CHP ve DYP sıralarından alkışlar) Ben, Korkmaz Yiğit'e "kredi ihtiyacını yolda karşılarız; Güneş Taner'e ben söylerim, kredi ihtiyacını karşılar; sen girmişken Milliyet'i de al, böylesi daha iyi olur" demedim. (CHP sıralarından alkışlar)
ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Ne dedin?
DENİZ BAYKAL (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, şimdi, Sayın Başbakanın temiz toplumdan söz etmeye hakkı yok; Sayın Başbakanın temiz toplumdan söz açmaya hakkı yok. Şu nedenle hakkı yok... Yüz tane nedeni var da, ben bazılarını sayayım:
Önce, bir ANAP eski milletvekili, Alaattin Çakıcı'nın Türkiye'deki işlerini takip ediyor ise, bundan dolayı yargıya çağrılıp hesap vermek durumunda kalıyor ise, Sayın Başbakanın temiz toplumdan bahsetmeye hakkı yok demektir. (CHP sıralarından alkışlar)
Anavatan Partili, yeni, taze bir MKYK üyesi bir eski bakan, kendi adına, Başbakan adına, Alaattin Çakıcı ile telefon konuşmaları yapmışsa, Sayın Başbakanın temiz toplumdan bahsetmeye hakkı yoktur. (CHP ve DYP sıralarından alkışlar)
Eğer, Sayın Güney, Anavatan Partisinin Grup Başkanvekili ve milletvekilleri, Sayın Mesut Yılmaz'a Budapeşte'de yumruk atan kanun kaçağıyla buluşup anlaşma yapıyor, sonra da Mesut Yılmaz onu affediyorsa, temiz toplumdan bahsetmeye hakkınız yok demektir. (CHP ve DYP sıralarından alkışlar)
ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Cevap hakkı doğuyor...
DENİZ BAYKAL (Devamla) – Anavatan Partili bir milletvekili, Sedat Peker'in teslim edilmesine aracılık yapıyor, güvence veriyor ise, Anavatan Partisi Genel Başkanının temiz toplumdan bahsetmeye hakkı yoktur. (CHP ve DYP sıralarından alkışlar)
Eğer, Bursa Anavatan Partisi İl Başkanı, Erol Evcil'in cep telefonunu kullanıyorsa, partisinin akaryakıt harcamalarını Erol Evcil'in karşıladığını itiraf ediyorsa, Anavatan Partisinin, temiz toplumdan bahsetmeye hakkı yok demektir. (CHP sıralarından alkış
lar)Adama sorarlar; Sayın Genel Başkanın hemşerisi, Sayın Eyüp Aşık'ın hemşerisi o il başkanını oraya kim seçtirdi diye sorarlar; oraya nasıl geldi diye sorarlar. Şimdi niye ve nasıl orada il başkanı olarak göreve devam ediyor diye sorarlar.
BAŞKAN – Sayın Baykal, ek 3 dakikalık sürenizi kullanmaya başladınız.
DENİZ BAYKAL (Devamla) – Erol Evcil'in uçağını, Anavatan Partili milletvekilleri ve bakanlar kullanıyorsa, Anavatan Partisinin, temiz toplumdan bahsetmeye hakkı yok demektir. (CHP sıralarından alkışlar)
Eğer, Başbakan, Başbakan oluşunun hemen ertesinde, Türk Hava Yolları Yönetim Kuruluna "güvendiğim insan" diye bacanağını atıyorsa ve sonra da, o şirket, özelleştirme çalışmalarının içinde binbir türlü tartışmaya, dedikoduya konu oluyorsa, temiz toplumdan bahsetmeye hakkınız yok demektir. (CHP sıralarından alkışlar)
Eğer, Sayın Başbakanın kuzeni, Swissair'in temsilcisi ise; eğer, Swissair, Türk Hava Yollarına ortak olarak girsin diye her türlü hazırlık yapılmış, tertibat alınmış ise, Sayın Başbakanın, temiz toplumdan bahsetmeye hakkı yok demektir. (CHP sıralarından alkışlar)
Eğer, POAŞ'ın danışmanı Sayın Başbakanın kuzeni ise, POAŞ'ın ilk ihalesinde üçüncü sıraya gelen işadamı "bu iş burada bitmedi" diye salondan çıkar ve sonra, gerçekten üçüncü olan birinci olarak ilan edilir ve üçüncü olan konsorsiyumun danışmanı da Sayın Başbakanın kuzeni olarak ortaya çıkarsa, temiz toplumdan bahsetmeye hakkınız yok demektir. (CHP sıralarından alkışlar)
Eğer, Sayın Başbakanın kuzeni, borsadaki şirketi için, Dolmabahçe Sarayını alıp "Başbakanın ve sayın eşinin himayelerinde" diye orada bir konser düzenleyebiliyorsa; borsadaki bin tane rakip şirketin hiçbirisine tanınmayacak olan bir imtiyaz, Başbakanın himayesini kullanma imtiyazı, Dolmabahçe'yi kullanma imtiyazı eğer kuzeninize verilmişse, siz, temiz toplumdan bahsedemezsiniz demektir. (CHP sıralarından alkışlar)
MUSTAFA KEMAL AYKURT (Denizli) – Çok kötü.
DENİZ BAYKAL (Devamla) – Eğer, Sayın Başbakan ABD'ye gidiyor ve işadamlarıyla toplantısını bu kuzen düzenliyorsa, temiz toplumdan bahsedemezsiniz demektir. (CHP sıralarından alkışlar)
Eğer, siz, banka kurma iznini kendi öz kardeşinize Başbakan olarak veriyorsanız, siz, temiz toplumdan bahsedemezsiniz demektir. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)
Eğer, 170 firmanın talip olduğu Antalya'daki turizm alanını, size konutunuzu tahsis etmiş olan işadamına veriyorsanız, siz, temiz toplumdan bahsedemezsiniz demektir. (CHP sıralarından alkışlar)
Eğer, siz "Özlüce Barajı bitti; ben şimdi ne yapacağım" diyen bir müteahhide "canım, 30 kilometre yukarıda Kiğı Barajı var, sana onu verelim" diyorsanız, Kiğı Barajının...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Baykal, teşekkür
ediyorum.DENİZ BAYKAL (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan. (CHP sıralarından "Bravo"sesleri; ayakta alkışlar)
ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Sayın Başkan?..
BAŞKAN – Buyurun Sayın Güney.
ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Sayın Başkan, Sayın Baykal, burada, benim ismimi zikrederek, benimle ilgili bir yorumda bulundu. Yapmış olduğu yorum, yanlıştır; düzeltmek için söz istiyorum.
BAŞKAN – Yerinizden düzeltebilir misiniz?
ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Hayır efendim; çünkü, bu konu, yerimden düzeltilecek kadar basit bir konu değildir. (CHP sıralarından gürültüler)
BAŞKAN – Bir dakika, sayın milletvekilleri...
ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Beni itham etmiştir. Ben, bu ithamın cevabını müsaade ederseniz, İçtüzüğün 69 uncu maddesine göre, kürsüden vereyim.
BAŞKAN – Macaristan'daki olayla ilgili olarak mı diyorsunuz?..
ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Evet.
BAŞKAN – Sayın Güney, lütfen 3 dakika içinde toparlayarak ifade ediniz.
ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Sayın Başkan, muhterem milletvekilleri; biraz önce burada konuşan Sayın Baykal, benim şahsımla ilgili, ismimi de zikrederek, Budapeşte'deki olayla; yani, bizim oraya giderek, milletvekili arkadaşların giderek, oradaki suçluları Türkiye'ye getirmemizi, dolaylı bir şekilde ifade etti.
NEVFEL ŞAHİN (Çanakkale) – Yalan mı canım!...
ÜLKÜ GÜNEY (Devamla) – Şimdi, aslında, Sayın Baykal burada konuşurken, işte, temiz toplum için birtakım iddialarda bulunuyor; işte, şöylede mi olur, böylede mi olur diye birtakım laflar ederken, ben, hep "acaba" diyordum; ama, beni ve benim içinde bulunduğum bu olayı ortaya getirdiği zaman, eğer, diğer iddialar da bunun gibiyse, inanın ki hepsi boş!..
Niye boş: Bakın, Sayın Baykal "suçluları getirin, adalete teslim edin; bu insanlar burada adaletin karşısına çıksın, ifade versin" demiyor mu? (FP, DYP ve CHP sıralarından "Ooo" sesleri) Diyor mu demiyor mu?! Hayır, dinleyin...
Şu veya bu şekilde, bu suçlular, eğer, Türkiye'ye gelmişse, adaletin önüne çıkmışsa (CHP sıralarından gürültüler) ifade vermişse ve bunlar, burada tutuklanmışsa, bunların gelmesi için yapılan işlemin yanlışı nerededir?! (Gürültüler)
SALİH SÜMER (Diyarbakır) – Ondan sonra affetmişse!..
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen, sükûnetle dinleyelim.
ÜLKÜ GÜNEY (Devamla) – Eğer, siz buna karşı duyarsız olursanız, siz buna karşı duyarsız olursanız Sayın Baykal, o zaman yanlış yaparsınız. Aslında, bizim bu duyarlılığımızdan dolayı, sizin bize teşekkür etmeniz lazım. (DYP sıralarından "Hayda!" sesleri) Siz buraya çıkmışsınız, lafebeliği yapıyorsunuz; otuz sene lafebeliği yaptınız. (CHP sıralarından alkışlar [!]) Otuz sene, burada, önünüze geldiği gibi iddialarda bulundunuz. Eğer, sizin yaptığınız iddialar hep böyleyse, yazıklar olsun şimdiye kadar yaptığınız konuşmalara, iddialara!.. (CHP sıralarından gürültüler)
Biz, doğruyu yaptık. Suçlu geldi, cezalandı, hapse girdi. "Ay efendim, niye gittin, niye konuştun, bunun hepsi yanlıştır" demek, bana göre, çok haksız bir iddiadır. Ben, bunu size yakıştıramadım. Eğer, diğer iddialarınız da bunun gibiyse, vay geldi bu insanların başına!.. Eğer, siz, bunları burada konuştunuzsa... Ben, sizin konuştuklarınızın ve iddialarınızın hepsinin boş olduğunu gördüm ve bu yanlış iddianızı da, bu kürsüden size iade ediyorum.
Lütfen, bir konuyu, iyi incelemeden, iyice araştırmadan, gelip burada, önemli bir şey açıklıyorum diye ortaya atılmayın diyor, hepinize saygılar sunuyorum arkadaşlar. (ANAP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)
ALİ HAYDAR ŞAHİN (Çorum) – Sayın Başkan, daha, kırmızı koltuktan bahsetmedik, Mustafa Kalemli'den bahsetmedik!
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, İçtüzüğün 69 uncu maddesine göre, Başbakan Sayın Mesut Yılmaz'ın da, ileri sürmüş olduğu görüşten farklı bir görüşün kendisine atfolunduğu yolunda bir söz talebi var; kendisine de, bu konudaki kendi görüşüyle ilgili değerlendirmeyi yapmak üzere 3
dakika söz veriyorum.Sayın Başbakan, kürsüye mi geleceksiniz, yerinizden mi?..
BAŞBAKAN A. MESUT YILMAZ (Rize) – Kürsüden konuşacağım.
BAŞKAN – Buyurun. (ANAP sıralarından alkışlar)
SALİH SÜMER (Diyarbakır) – Nasıl olsa konuşacak Sayın Başkan; gerek
yok.BAŞBAKAN A. MESUT YILMAZ (Rize) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.
Değerli milletvekilleri, Sayın Baykal, konuşması sırasında, benim, daha önceki gündeme alınma görüşmelerinde çok hırçın bir portre ortaya koyduğumu ifade etti. (CHP sıralarından "Doğru" sesleri, gürültüler)
ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Dinleyin, dinleyin!..
BAŞBAKAN A. MESUT YILMAZ (Devamla) – Sayın Baykal'ın bunu söylemesi için kürsüye gelmesine gerek yoktu; aynaya bakması yeterliydi. (ANAP sıralarından alkışlar) Sayın Baykal, burada, sadece hırçın bir ifade kullanmadı, aynı zamanda dedikoduculuk yaptı.
NİHAT MATKAP (Hatay) – Müdahale etmeniz lazım Sayın Başkan.
BAŞBAKAN A. MESUT YILMAZ (Devamla) – Hemen söyleyeyim ki, hakkımda söylediği iddialar, külliyen yalandır. Evet, Dolmabahçe Sarayından, benimle, hasbelkader akrabalık bağı olan bir kişi, bu salonun bir gecelik tahsisini almıştır; ama, hiç olmazsa, Cumhuriyet Halk Partisi Sayın Genel Başkanından, Dolmabahçe Sarayının Hükümete bağlı olmadığını, Meclis Başkanlığına bağlı olduğunu bilmesini beklerdim. (ANAP sıralarından alkışlar)
Ayrıca, benim, Swissair'in temsilcisi kuzenim filan da yoktur, o söylediği işlemlerin hepsi ihale usulüyle yapılmıştır.
MAHMUT IŞIK (Sıvas) – Belli oluyor!
BAŞBAKAN A. MESUT YILMAZ (Devamla) – Bakın, iki şeye dikkat etmenizi rica ediyorum: 16,5 aydan beri Hükümetteyiz. 16,5 ay içerisinde, bir tek; ama, bir tek devlet işi dahi, Sayın Baykal'ın Başbakan Yardımcısı olduğu Hükümet zamanında müteaddit defalar yapıldığı gibi, davet usulüyle falan yapılmamıştır; hepsi, ihaleyle yapılmıştır. (ANAP sıralarından alkışlar, CHP sıralarından gürültüler)
MAHMUT IŞIK (Sıvas) – Belli oluyor!.. 16,5 aydır Hükümeti görüyoruz...
BAŞBAKAN A. MESUT YILMAZ (Devamla) – Sümerbank olayını...(CHP sıralarından gürültüler)
İSMET ATALAY (Ardahan) – Kimler davet edilmiştir?!.
BAŞBAKAN A. MESUT YILMAZ (Devamla) – Sümerbank olayını burada niye zikrettim?.. Sümerbank olayı, bir devlet bankasının özelleştirme modelidir. Burada, Türkbankın özelleştirilmesi tartışıldı. Türkbank özelleştirmesinde yaşanan bütün safahatlar, burada, teker teker dile getirildi, sonuç tartışıldı. Netice itibariyle, burada, devletin bir zararı olmadığı...
İSMET ATALAY (Ardahan) – İstifa edecek misin?..
BAŞBAKAN A. MESUT YILMAZ (Devamla) – ... mafyanın bu satışa müdahale etmesinin engellendiği, belki, bu arada, istenmeden birtakım eksikliklerin olabileceği; ama, sonuç itibariyle, irademizin açık olduğu burada ortaya konuldu.
Ben, bunun karşısında bir başka alternatif model getirdim ve dedim ki, sizin zamanınızda olan bir banka özelleştirmesi var. Biraz önce de burada söylendi; ilk özelleştirmedir. Peki; ama, bir kere şunu kabul etmiyorum; Sümerbankın burada dile getirilmiş olması mevduat açısından bir sorun falan yaratmaz. Türkiye'deki bütün bankaların, şu anda, yüzde 100 mevduatı devlet güvencesindedir; ama, ben, Sayın Baykal'a şunu soruyorum...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
NİHAT MATKAP (Hatay) – Süre bitti Sayın Başkan...
BAŞKAN – Sayın Başbakan, teşekkür ediyorum efendim.
BAŞBAKAN A. MESUT YILMAZ (Devamla) – Açıklık getiremedim; onun için 1 dakika eksüre istiyorum.
BAŞKAN – Sayın Başbakan, hiç yapmadık... İstirham ediyorum... Hükümet adına cevap hakkınız var...
BAŞBAKAN A. MESUT YILMAZ (Devamla) – Peki; teşekkür ediyorum. (ANAP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.
Sayın milletvekilleri, süre bittikten sonra, makine, otomatik olarak 10 saniye sonra kapanıyor.
ABDULLAH ÖRNEK (Yozgat) – Sayın Başbakan istifa edip etmeyeceğini söylemedi efendim.
(Devam)
BAŞKAN – Anavatan Partisi Grubu adına, Sayın Agâh Oktay Güner; buyurun. (ANAP sıralarından alkışlar)
ANAP GRUBU ADINA AGÂH OKTAY GÜNER (Ankara) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Hükümetimiz hakkında verilmiş olan bu önergeyle ilgili görüşlerimi ifadeye başlamadan önce, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.
Biraz önce bu kürsüde konuşan ve siyasette asabiyeti bir tenkit mevzuu olarak bu kürsüye getiren Sayın Baykal'ın aynı asabi üslubu şiddetle benimsediğini ve hepimizi yaralayacak sözler ettiğini, huzurunuzda, üzüler
ek ifade ediyorum.Sayın Baykal, Atatürk'ün kurduğu parti olmak bir talihtir; ama, Atatürk'ün kurduğu o partiyi, sayenizde, Mecliste yüzde 10,5'le temsil edilir hale getirmek büyük talihsizliktir. (ANAP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar, CHP sıralarından gürültüler) Acaba, bu parti neden oy kaybediyor; acaba, siz, günden güne niye eriyorsunuz; hiç bunu düşünmüyorsunuz. (CHP sıralarından gürültüler)
NİHAT MATKAP (Hatay) – Ne kadar ayıp!
AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Size vücut verenler, Apo'nun temsi
lcilerini bu çatının altına getirmekle Atatürk'e ihanet etmişlerdir.EROL ÇEVİKÇE (Adana) – Çok ayıp, çok ayıp!
AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Şehit kanlarını içenler, bu Meclisin çatısının altına, Atatürkçü olma iddiasını taşıyanlar tarafından, ne yazık ki, gafletle getirildi.
Şimdi, siz, bugünkü üslubunuzla, ülke sorunlarına eğilme biçiminizle, Atatürk'ün kurduğu o ışıklı Halk Partisi değil, olsanız olsanız, onun çok bozulmuş bir fotokopisisiniz. (CHP sıralarından gürültüler)
M. ERDOĞAN YETENÇ (Manisa) – Ayıp, ayıp!..
AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Ayrıca, Atatürk yalnız sizin değil, Atatürk hepimizin. En az ... (CHP sıralarından "ayıp oluyor" sesleri, gürültüler)
Efendim, size gelince sevap, bize gelince günah!
NİHAT MATKAP (Hatay) – Sayın Başkan, gensoruyla ne alakası var?!
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen sükûnetle dinleyelim.
AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Arkadaşlarım, demokrat olunuz. Bu tek parti mantığını artık terk ediniz.
M. ERDOĞAN YETENÇ (Manisa) – Ayıp, ayıp!.. Sana ne Cumhuriyet Halk Partisinden! Sen Türkbankı anlat.
EROL ÇEVİKÇE (Adana) – Teessüf ederim.
BAŞKAN – Sayın Yetenç. Sayın Çevikçe, lütfen...
ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Niye rahatsız oluyorlar...
AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Demokrasiye geçtik; doğrular sadece sizin değil; doğrular hepimizin.
Atatürk'ün eserine hangi barajı, hangi eseri, hangi köprüyü ve hangi yeni düşünceyi kattınız, getirebildiğiniz nedir; sadece, korkunç bir zaman israfı. Şimdi, diyorsunuz ki, siz, mevsimlik başbakansınız... Ama, biz bir gün olsun size " barajı buçukluk aşmış parti" demedik. Bizim nezaketimizi lütfen zorlamayınız.
Genç-TV'yi alanla ilgili sözleriniz ise, bunu alan tarafından gazetelere verilen seri ilanlarla karşılandı; çok yakın arkadaşınız ve sizinle sıkı bir diyalog halinde olduğunu ifade etti, bu da son derece tabiidir. Bir partinin genel başkanı işadamlarıyla görüşür; görüşür de, başkalarının görüşmesini suç haline getirmez. Bahsettiğiniz ANAP milletvekili Anavatan Partisinden istifa edeli ikibuçuk yıldan fazla zaman oluyor.
Değerli arkadaşlarım, mesele nedir; mesele, siyasî hayatımızı dört dörtlük bir kaosa götürmek ve dengesizlik ortamını acı bir tabloyla şekillendirmektir. Siyaseti, düşünmek, ülke sorunlarına çare üretmek, çare söylemek yerine, kavga yapmak, şov yapmak biçiminde anlarsanız, işte bugün olduğu gibi, aylardır olduğu gibi, milletin altın zamanlarını heder edersiniz.
Sayın Baykal bir hukukçudur. Kendisiyle hukuk fakültesini aynı zamanda bitirdik. Ben ekonomiyi seçtim, o dalda doktora yaptım, o da halkla ilişkilerde doktora yaptı. Kendisinin de rahmetle andığı değerli hocamız Faruk Erem'in bize öğrettiğine göre ve bizim de inandığımıza göre, insan için en kutsal hak, savunma hakkıdır, korkusuzluk hürriyetidir. 16 ay destek verdiğiniz Başbakanı, televizyondaki kaset bitmeden "önerge verip düşüreceğiz, randevusunu da iptal ettim" yerine; sizinle, teröristlerin yakalanması için, daha geniş hukukî yetkilerle devletin teçhiz edilmesi yolundaki kanun tasarılarını görüşmek isteyen Başbakanı kabul edip, dinleyip "Mesut Bey, s
enin gerekçelerine iştirak etmiyorum, sen haksızsın, şu sebeple..." deseydiniz, ben sizin o üslubunuzu saygıyla karşılardım.MEHMET SEVİGEN (İstanbul) – 16 aydır neredeydiniz?..
AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Siz, bunu yapmadınız; sanki sizin sekreteryanızda hazırlanmış bir metni okurcasına hareket eden bir işadamının, kendi televizyonundaki, suçluluk kompleksi ve buhranı içindeki sözlerini, beyanlarını, topyekûn Hükümeti düşürme s
tratejisine çevirdiniz.NİHAT MATKAP (Hatay) – Ondan önceki kasetteki iddialar
?..AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Onun için, bu tavırdan üzüntü duyuyorum.
Demokrat olmamız, insanların savunma hakkına saygı duymamızla mümkündür. Tarihin derinliklerinden, karanlıklarından gelen; ama, apaydınlık olan bir söz var "vur; fakat, dinle" diyor. Siz, devlet adamlarının yakasını tutup, onlara vurmayı tercih ediyorsunu
z; biz, sizin dinlemenizi bekliyoruz.Değerli arkadaşlarım, Sayın Baykal'ın bu sorumsuz siyaset anlayışı, ne yazık ki, bu ülkeye, çok pahalıya mal olmuştur. Birbuçuk saat konuştuğu bu adamla ne konuştuğunu açıklamaktan -biraz önce de dikkatle dinledim- fevkalade hassasiyetle uzak duran Sayın Baykal, Başbakanın onbeş dakika konuşmasını suç unsuru olarak takdim edebilmektedir.
Değerli arkadaşlarım, arada da önemli bir fark var. Sayın Baykal, Sümerbank olayını geçen celse burada dillendirirken, kendilerinin sorumlu olmadığını ifade ederek, iştirak ettikleri hükümetin sorumluluğunun kendisiyle ilgili bölümlerine muhatap olacağını
beyan buyurdular. Halbuki, hükümet, kolektif mesuliyet ve ortak sorumluluktur.Şimdi, Sayın Yılmaz, burada "yaptığım her işin, dönemimde yapılan her icraatın sorumluluğunu alıyorum" dedi. İşte, yönetimde ve devlet adamlığı anlayışındaki büyük fark...
Değerli arkadaşlarım, olayların kronolojik sırasını gördüğümüz zaman, buraya getirilen iddiaların ne kadar kolay, ne kadar rahat ve ne kadar insanların vicdan muhasebesinden geçmeden getirildiğini üzülerek görüyoruz. Olaylarda hukukî bir hata yok, Hazine bir zarara uğramamış, olaylarda yapılması icap eden, ihmal edilmiş hiçbir muamele de yok...
MEHMET SEVİGEN (İstanbul) – Nerede banka şimdi!?..
AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Meşhur kaset Sayın Başbakana gelmeden sekiz gün önce, Sayın Başbakan, Başbakan Yardımcısını, Maliye Bakanını davet ediyor ve ilgililere emir veriyor; ama, sizin, Sümerbank satışınız sırasında, Hazineden, bu işlemlere girebilir çapta bir insandır belgesini almış bir muhatap var. Hukukun içindesiniz. Ne emniyetten ne de diğer istihbarat örgütlerinden, o ana kadar, Hükümete gelmiş bir bilgi de yok.
Şimdi, siz, bütün bunların ışığında, diyorsunuz ki Başbakan olarak, biz, bu muameleyi durduralım...
Fikri Sağlar ve arkadaşları, Başbakana kaset getiriyorlar.Bu kasetin gelmesinden sekiz gün önce, Başbakan, ilgililere "bu muameleyi durdurun" emrini vermiştir. Kasetin kamuoyuna açıklanması, Hükümetin eline hukukî bir argümanın geçmesidir. Hukukî bir delil olmadan, Hükümetin, sadece duyumla iş yapması mümkün değildir. Bunu takdir edecek kadar hukuk mantığına sahip olduğunuza inanıyorum. Ve Hükümet, ne yapıyor; iki saat sonra, Başbakanın odasına gelen Fikri Sağlar ve arkadaşlarına, Sayın Güneş Taner "Sayın Başbakanın talimatıyla, bu muamele durdurulmuştu; bize, hukukî bir delil getirdiniz, teşekkür ediyoruz ve durdurulduğunu, bütün Türkiye'ye açıklıyoruz"
diyor.Şimdi, burada, bir televizyon kanalının satışı bahse konu edilerek, Hükümet yıpratılmak isteniyor, Başbakan ve ilgili Devlet Bakanı yaralanmak isteniyor.
Değerli arkadaşlarım, gerçeklere tebessüm etmeniz, sadece sizi sevimli kılar, gerçeğin doğruluğunu değiştirmez.
Şimdi, bakınız, televizyon kanalının satılması olayında... Eğer, Ticaret Bankası, 400 milyon dolar yerine 350 milyon dolara, 250 milyon dolara satılsaydı "tamam, adam, kanalı rüşvet verdi, zarara uğradı; onun için ucuz aldı, onu kapattı" derdiniz. Öyle değil; 400 milyon dolar yerine, 600 milyon dolara satılıyor. Hazine'nin ve devletin, satıştan 200 milyon dolar kazancı var. Bu netice, mantıken, o TV kanalının rüşvet olarak verildiği iddiasını temelden esassız kılıyor.
Değerli arkadaşlarım, işte, bu, çifte standarttır. Üzülerek ifade ediyorum; Cumhuriyet Halk Partisi, bu çifte standarttan kendini kurtaramamıştır. Bu çifte standarttan kurtaramadığı için, hakikati görmesi ve yakalaması mümkün olmuyor. Atatürk'ün kurduğu banka, İş Bankası; size miras bırakan, Atatürk; ama, o bankadaki sizin arkadaşlarınız, İş Bankası kredilerini, sizin suçladığınız, mafya dediğiniz işadamlarına peşkeş çekmekte yarışmışlar...
ALGAN HACALOĞLU (İstanbul) – Vakıflar Bankasının Yönetim Kurulunda kim var?..
NİHAT MATKAP (Hatay) – Gereğini yapın!
AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Bir dakika...
Bir insanın kimliği, sizin o mahkemedeki hisseleriniz; yani, yargıda... Orada Halk Partili arkadaşlarınız var...
NİHAT MATKAP (Hatay) – Gereğini yapsanıza...
AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Birisi vefat etmiş, merhum bir arkadaşınız var, bir diğeri de eski milletvekiliniz... İhtilaf çözülüyor.
NİHAT MATKAP (Hatay) – Hazine itiraz mı etmiş?..
AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Halk Partisi hisselerini alıyor...
NİHAT MATKAP (Hatay) – Hazinenin temsilcileri ne yapmış?..
AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – ... oraya diğer arkadaşlarınız geliyor, kredi muamelesi devam ediyor.
Şimdi, arkadaşlarım, hisseler Hazine tarafından iade edilmeden, biz Halk Partili değildik, iade edildi, Halk Partili olduk... Yani, alâimisemanın altından geçtiniz kız oldunuz, bu tarafa geçtiniz oğlan oldunuz derlerdi; bu, böyle bir mantık. (ANAP sıralarından alkışlar)
ALGAN HACALOĞLU (İstanbul) – Vakıflar Bankasının Yönetim Kurulunda kim var?.. Şu kredileri bir açalım!..
AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Şimdi, tabiî, bu kredi meselelerini fazla karıştırmayalım. Sayın Baykal, Sümerbankı alanlara Vakıflar Bankasından 58 milyon dolar kredi verilmesi emrini kimin verdiğini çok iyi biliyor.
Değerli arkadaşlarım, bir diğer mesele var. Bakınız -sizin çifte standardınız- Sayın Baykal'a bu bilgiler 28 Eylül tarihinde ulaşıyor. Şimdi, sokaktaki vatandaşa bu bilgi ulaşsa, bu vatandaş, bunu adlî mercilere ulaştırmamış olsa, suçlu olur. Şimdi, Sayın Baykal, neyi beklediğini ifade e
tmelidir.NİHAT MATKAP (Hatay) – Sayın Başbakan gereğini yapsın.
AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Ayın 13'üne kadar ellerinde olan bilgiyi, Hükümete, savcılığa vermemekle suç işlemişlerdir. Ne yazık ki, bu çifte standart, gerçekleri görmemize, gerçekleri savunmamıza, gerçekleri ifade etmemize şiddetle engel oluyor.
Şimdi, bakınız, Sayın Baykal çıkıyor, sanki Başbakan "polisler rahat çalışın, ekonomi bürokrasisi rahat çalışın" diyor... Şimdi, bu mantığı anlamak mümkün değil. Bunu söyleyen Sayın Baykal, aynı zamanda ne diyor biliyor musunuz; "Çankaya Hükümeti kurulacaktır" diyor. Hayır Sayın Baykal; tek parti dönemi, tarihin derinliklerinde sevaplarıyla, güzellikleriyle kaldı; şimdi, çok partili bir dönemdeyiz. Bu çatının altından hükümet çıkacak. Bu çatı, kendi içerisinden hükümet çıkaramayacak kadar aciz milletvekilleriyle dolu değil, bu gerçeği görelim.
NİHAT MATKAP (Hatay) – Öyle bir şey demedi Sayın Baykal.
AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Bu gerçeği görelim.
Sonra, Sayın Cumhurbaşkanı da...
NİHAT MATKA
P (Hatay) – "Çankaya Hükümeti" demedi kimse.AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – ... Anayasa yolunda mücadele vermiş bir şahsiyet; âdeta, örs ve çekiç arasında dövülmekle ömrü geçmiş, diyor ki, Anayasayı kesintisiz uygulayacağım.
Şimdi, bu çifte standart ve bu tek parti yönetimi şuuru, ne yazık ki, şartları iyi değerlendirmemize engel oluyor.
Değerli arkadaşlarım, devletimizin tarih içersindeki duraklama ve çöküş dönemlerinin değerlendirmesini yaptığımız zaman, siyasî kin ve ihtirasın, haset ve kıskançlığın, İkinci Viyana bozgunundan Balkan faciasına kadar esas yıkım sebebimiz olduğunu görüyoruz. Ne zaman ki, hırslar, öfkeler, kinler aklın önüne geçmiştir, mevcut hükümetler, hatta mevcut askerî komutanlar aleyhine her türlü gayrete girilmiştir ve 5 milyon kilometrekare imparatorluk coğrafyası, İttihat ve Terakkinin kör ihtirası sayesinde, önce ben, önce partim, sonra devlet diyen ihtirası sayesinde, Mustafa Kemal ve onunla yekvücut olan milletin iradesiyle, 776 bin kilometrekarede kurtarılabilmiştir.
Artık bu yanlışları işlememeliyiz ve gelin Sayın Baykal, bu konuda el ele verelim, şu meseleyi düzenleyelim.
NİHAT MATKAP (Hatay) – Öbürlerine bir şey yok mu?!
AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Sosyal yapı genişliyor; sizin, merhum Menderes'e 480 milyon kilovat/saatte teslim ettiğiniz elektrik üretimi -yani, yarım milyar kilovat/saatten az- Menderes'in elinde 10 milyar kilovat/saate, Süleyman Demirel'in elinde 30 milyar kilovat/saate, merhum Özal'ın elinde 85 milyar kilovat/saate, şimdi bu Hükümetin elinde 152 milyar kilovat/saate çıkıyor. Fizikî rakamların hepsi büyüyor; ama, ekonomi hukuku anlayışımız büyümüyor.
SABRİ ERGÜL (İzmir) – Avantalar da büyüyor!
AGÂH OKTAY GÜNER (Devamla) – Bir başbakanın bir işadamıyla görüşmesini suç kabul eden yobazlıkla biz nereye varacağız arkadaşlar?! Esas yobazlık, zamanın talebini görmemek, çağın gerekli kıldığı zihniyet değişimine ulaşamamaktır. İşte, yobazlık budur.
Şimdi, ekonomi hukuku anlayışımız, ekonomi hukukumuz, çağın gerekli kıldığı ölçüde gelişmiş olsaydı "ey Sayın Başbakan, sen ne diye 200 milyon dolar fazlaya sattın" diye Başbakanı burada itham edeceğimize teşekkür eder "neden 800 milyon dolara satmadın" diye sorardık. O zaman Türkiye büyürdü, o zaman Türkiye gelişirdi; ama, ekonomi hukukunuz ve ekonomi hukuku anlayışınız çağın gerisinde kaldığı sürece, ne özelleştirme yapabilirsiniz ne ülkeyi kalkındırabilirsiniz ve ne de refah devletine geçebilirsiniz. Koltuklar yenilenir, meclisler yenilenir, kadrolar yenilenir; ama, zihniyet eski kaldığı müddetçe, iyiye, güzele v
e büyüğe ulaşmak mümkün olmaz.Değerli arkadaşlarım, şimdi, diğer bir konuya gelmek istiyorum. Sayın muhalefet sözcüleri buraya çıkıyorlar, akıl almaz bir biçimde "hiçbir iş yapmadınız" diyorlar. Rakamlara bakıyoruz, söylediklerinin hiçbirisi doğru değil. Devletin devamlılık ilkesini hepimiz söyledik, "bundan önceki hükümetler çetelerle aşık atıyordu" da demedik; ama "bu dönemde çok daha ciddî tedbirler alındı" dedik. Bu ciddî tedbirlerin sayesinde, 60 önemli çetebaşı içeriye alınmışsa ve 1 476 çete üyesi, kanunun demir pençesine teslim edilmişse, bunu niye küçümsüyorsunuz?! Neden bunu takdir etmiyor ve "daha ilerisine, şu kanunları çıkarırsak ulaşırız" hükmüne neden varmıyorsunuz?!
Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de ele geçirilen uyuşturuu miktarı Avrupa'da yakalanan uyuşturucunun yüzde 64'üne dünyada yakalanan uyuşturucunun ise yüzde 38'ine tekabül etmektedir. Açık söylüyorum; topyekûn parlamenter rejimi, devleti, çetenin Türkiye'de kullandığı ekonomik kaynak tehdit ediyor. Halk çocuklarının bu Meclise gelmesi mümkün olamaz; çünkü, rakamlara göre, çetenin kontrol ettiği para 1 katrilyon liradır. Bunun 500 trilyon lirası uyuşturucudan geliyor; kalanı da ihale mafyasından, arazi mafyasından, kadın ticaretinden, kumardan ve çeşitli yollardan yapılan kaçakçılıklardan... 1 katrilyon para! Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bu yıl yatırımlara ayırdığı para 1 katrilyon, çetenin kullandığı para 1 katrilyon!
Ne olurdu bu Hükümet bir ay daha kalsaydı, Başbakan bir ay sonra istifa etseydi ve şu çetelerle ilgili pek çok mesele, bu irade çizgisinde bitirilse ne olurdu!.. Tabiî ki, biz, muhalefette de bunu takip ederiz; ama, size şunu arz etmek istiyorum: "Hırs gelir göz kararır, hırs gider yüz kararır" demiş atalarımız.
Ark