DÖNEM : 20 CİLT : 63 YASAMA YILI : 4

 

T. B. M. M.

TUTANAK DERGİSİ

4 üncü Birleşim

8. 10 . 1998 Perşembe

 

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

  I. – GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

II. – GELEN KÂĞITLAR

III. – BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR

1. – Nevşehir Milletvekili A. Esat Kıratlıoğlu’nun, oto alım satımı yapan galericilerin vergi konusunda karşılaştıkları sıkıntılara ilişkin gündemdışı konuşması ve Maliye Bakanı Zekeriya Temizel’in cevabı

2. – Gaziantep Milletvekili Mehmet Bedri İncetahcı’nın, Güneydoğu Anadolu’da antepfıstığı üreticilerin sorunlarına ve alınması gereken tedbirlere ilişkin gündemdışı konuşması ve Sanayi ve Ticaret Bakanı E. Yalım Erez’in cevabı

3. – Adana Milletvekili Mehmet Halit Dağlı’nın, Çukurova çiftçilerinin ekonomik sıkıntılarına ilişkin gündemdışı konuşması ve Sanayi ve Ticaret Bakanı E. Yalım Erez’in cevabı

B) TEZKERELER VE ÖNERGELER

1. – Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenter Asamblesi Türk Grubunda boşalan üyelik için grubunca aday gösterilen milletvekiline ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/1719)

2. – Avrupa Türk Akademisyenler Birliği tarafından Lozan’da düzenlenen konferansa, TBMMBaşkanınca katılınması hususuna ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/1720)

3. – (9/24) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Geçici Başkanlığının; Komisyonun, başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip üye seçimini yaptığına ilişkin tezkeresi (3/1721)

4. – Bartın Milletvekili Cafer Tufan Yazıcıoğlu’nun (6/944) esas numaralı sözlü sorusunu geri aldığına ilişkin önergesi (4/377)

5. – Kosova kriziyle ilgili olarak oluşturulabilecek Çokuluslu Müşterek Güç’e katılmak üzere Türk Silahlı Kuvvetlerinin yurtdışına gönderilmesine izin verilmesine ilişkin Başbakanlık tezkeresi (3/1772)

IV. — KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER

1. – Kütahya Milletvekili Mustafa Kalemli, Anavatan Partisi Genel Başkanı Rize Milletvekili Mesut Yılmaz, Doğru Yol Partisi Genel Başkanı İstanbul Milletvekili Tansu Çiller, Demokratik Sol Parti Genel Başkanı İstanbul Milletvekili Bülent Ecevit, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Antalya Milletvekili Deniz Baykal ile 292 milletvekilinin; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83 üncü Maddesinin Değiştirilmesine Dair Kanun Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/676) (S. Sayısı :232)

2. – Bayburt Milletvekili Ülkü Güney ve Ankara Milletvekili Yücel Seçkiner’in, 1076 Sayılı Yedek Subaylar ve Yedek Askerî Memurlar Kanunu ile 1111 Sayılı Askerlik Kanunlarında Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ve İçtüzüğün 37 nci maddesine göre doğrudan gündeme alınma önergesi (2/669) (S. Sayısı : 338)

3. – Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu Tasarısı ile Antalya Milletvekili Deniz Baykal ve 39 arkadaşının, İstanbul Milletvekili Gürcan Dağdaş ve 6 arkadaşının, Trabzon Milletvekili Yusuf Bahadır ve 9 arkadaşının, İstanbul Milletvekili Ercan Karakaş ve 7 arkadaşının aynı mahiyetteki kanun teklifleri ve İstanbul Milletvekili Ercan Karakaş ve 2 arkadaşının İşçi ve Memur Emeklileri ile Bunların Dul ve Yetimlerinin Sendikalaşmasına İlişkin Kanun Teklifi ve Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler ve Plan ve Bütçe komisyonları raporları (1/702, 2/224, 2/929, 2/1000, 2/1023, 2/1024) (S. Sayısı : 553)

4. – Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanunun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun Tasarısı ve Anayasa Komisyonu Raporu (1/689) (S. Sayısı : 631)

5. – Emniyet Teşkilâtı Kanununun Bir Maddesinde Değişiklik Yapılmasına Dair 490 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve İçişleri Komisyonu Raporu (1/217) (S. Sayısı : 132)

6. – Isparta Milletvekili Ömer Bilgin’in Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporu (3/1515) (S. Sayısı : 742)

7. – Giresun Milletvekili Ergun Özdemir’in, Giresun Milletvekili Turhan Alçelik ve 5 arkadaşının, Erzincan Milletvekilleri Tevhit Karakaya ile Naci Terzi’nin, Erzurum Milletvekili İsmail Köse ile Aksaray Milletvekili Sadi Somuncuoğlu’nun, Elazığ Milletvekili M. Cihan Paçacı’nın, Anavatan Partisi Grup Başkanvekili Bayburt Milletvekili Ülkü Güney, Demokratik Sol Parti Grup Başkanvekili Gaziantep Milletvekili Ali Ilıksoy, Mardin Milletvekili Muzaffer Arıkan ve Şırnak Milletvekili M. Salih Yıldırım’ın, Sinop Milletvekili Kadir Bozkurt ile Giresun Milletvekili Ergun Özdemir’in, Bolu Milletvekili Necmi Hoşver’in, Kastamonu Milletvekilleri Nurhan Tekinel ile Haluk Yıldız’ın, Trabzon Milletvekili Yusuf Bahadır’ın, Artvin Milletvekili Hasan Ekinci ve 4 arkadaşının, Artvin Milletvekili Hasan Ekinci ve 4 arkadaşının, İstanbul Milletvekili Ali Topuz ve 7 arkadaşının, Aksaray Milletvekili Nevzat Köse’nin, Elazığ Milletvekilleri Ahmet Cemil Tunç, Ömer Naimi Barım ve Hasan Belhan’ın, Sıvas Milletvekili Abdüllatif Şener’in, Kastamonu Milletvekilleri Hadi Dilekçi ile Fethi Acar’ın, Zonguldak Milletvekili Ömer Barutçu’nun, Tokat Milletvekili Ali Şevki Erek ve 3 arkadaşının, Sakarya Milletvekili Ertuğrul Eryılmaz’ın, Malatya Milletvekili Miraç Akdoğan’ın, Erzincan Milletvekili Naci Terzi’nin, Samsun Milletvekili Nafiz Kurt ile Giresun Milletvekili Ergun Özdemir’in, Niğde Milletvekili Akın Gönen’in, Niğde Milletvekili Doğan Baran’ın, Amasya Milletvekili Ahmet İyimaya’nın, Kütahya Milletvekili Mehmet Korkmaz ve 4 arkadaşının, Samsun Milletvekili Latif Öztek ve 2 arkadaşının, Kütahya Milletvekili İsmail Karakuyu’nun, Çorum Milletvekili Yasin Hatiboğlu’nun, Samsun Milletvekili Musa Uzunkaya ve 17 arkadaşının, Kilis Milletvekili Mustafa Kemal Ateş ve 13 arkadaşının, Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekili Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük’ün ve Çankırı Milletvekili İsmail Coşar’ın; Olağanüstü Hal Bölgesinde ve Kalkınmada Öncelikli Yörelerde İstihdam Yaratılması ve Yatırımların Teşvik Edilmesi ile 193 Sayılı Gelir Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifleri ve Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (2/1038, 2/1044, 2/1046, 2/1054, 2/1056, 2/1077, 2/1081, 2/1082, 2/1083, 2/1084, 2/1085, 2/1086, 2/1087, 2/1091, 2/1092, 2/1093, 2/1094, 2/1097, 2/1099, 2/1100, 2/1101, 2/1102, 2/1103, 2/1105, 2/1106, 2/1108, 2/1109, 2/1117, 2/1127, 2/1130, 2/1146, 2/1147, 2/1165, 2/1168) (S. Sayısı : 663)

V. — SORULAR VE CEVAPLAR

A) YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI

1. – Bursa Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır’ın, Bursa Atatürk Stadına ilişkin Başbakandan sorusu ve Devlet Bakanı Yücel Seçkiner’in yazılı cevabı (7/5636)

2. – Adana Milletvekili Sıtkı Cengil’in, Adana 5 Ocak Stadyumunun kiraya verileceği iddiasına ilişkin sorusu ve Devlet Bakanı Yücel Seçkiner’in yazılı cevabı (7/5656)

I. — GEÇEN TUTANAK ÖZETİ

TBMM Genel Kurulu saat 15.00’te açıldı.

Genel Kurulun 7.10.1998 Çarşamba günkü toplantısında dış politika konusunda Hükümetçe yapılacak gündemdışı konuşmanın süresiz, gruplar adına yapılacak konuşmaların 20’şer dakika, grubu bulunmayan milletvekilleri adına yapılacak konuşmaların 10 dakika olmasına ve 7.10.1998 Çarşamba günkü toplantıda sözlü soruların görüşülmemesine,

Genel Kurulun 12.10.1998 Pazartesi günü saat 15.00’te toplanması ve bu toplantıda Genel Kurulun 6.10.1998 tarihli 2 nci Birleşiminde gündeme alınması kabul edilen Bayındırlık ve İskân Bakanı Yaşar Topçu hakkındaki (11/18) esas numaralı gensoru önergesinin gündemin “Özel Gündemde Yer Alacak İşler” kısmına alınarak görüşülmesi ve bu birleşimde sunuşlar dışında başka konuların görüşülmemesine,

Daha önce 14’er üyeden kurulmuş bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hesaplarını İnceleme Komisyonu ve Dilekçe komisyonları ile ormanların ve orman köylülerinin korunması konusundaki Meclis araştırması komisyonu ile iç ve dış borçlar konusundaki Meclis araştırması komisyonunun üye sayılarının, değişen oranlar karşısında 13’er üyeden kurulmasına,

İlişkin Danışma Kurulu önerileri kabul edildi.

Başbakan A. Mesut Yılmaz, dış politikada meydana gelen gelişmeler, Suriye’nin PKK terör örgütüne verdiği destek ve Türkiye-Suriye ilişkilerinin bugünkü durumuyla ilgili gündemdışı açıklamada bulundu; ANAP Grubu adına BitlisMilletvekili Kâmran İnan, DYP Grubu adına İstanbul Milletvekili Hayri Kozakçıoğlu, DTP Grubu adına Van Milletvekili Mahmut Yılbaş, FPGrubu adına Kayseri Milletvekili Abdullah Gül, CHP Grubu adına Antalya Milletvekili Deniz Baykal, DSPGrubu adına Hatay Milletvekili Ali Günay ve grubu bulunmayan milletvekilleri adına da Ankara Milletvekili Mehmet Ekici aynı konuda görüşlerini açıkladılar.

Suriye’nin, Türkiye’nin bütün iyiniyet ve olumlu yaklaşımlarına karşı hasmane tavrını değiştirmediğine ve iyi komşuluk gereklerine uymayı reddettiğine;

Türkiye’nin, Suriye’nin toprak bütünlüğüne titizlikle saygılı olmasına mukabil, Suriye’nin, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olmadığına, Türkiye’ye karşı ittifaklar oluşturduğuna ve bir silahlanma yarışına girdiğine;

Suriye’nin, yıkıcı niyetlerini 1984 yılından itibaren faaliyete geçirip, Türkiye’ye yönelik terör hareketlerini desteklediğine ve içinde yer aldığına; bir taraftan toprak bütünlüğümüze yönelmiş hareketleri desteklerken, aynı zamanda ülkemizde yıkıcı faaliyetlerini artırıp, iç barışı sarsmaya çalıştığına;

Suriye’nin, Türkiye’ye karşı ilan edilmemiş, kendisi için sıfır maliyetli bir savaş yürüttüğüne; Türkiye, Suriye’ye, büyük cömertlikle, özkaynaklarından, hayat damarı suyu verirken, Suriye’nin, Türkiye’yi kanatmaya devam ettiğine; çok sayıda çocuk, kadın ve binlerce Türk insanının Suriye destekli terörün kurbanı olduğuna; can kaybının yanında, ödenen ekonomik ve sosyal faturanın büyük olduğuna;

Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin bütün barış yaklaşımlarının, dostça uyarılarının neticesiz kaldığına ve Suriye’nin, yıkıcı, can alıcı faaliyetlerini sürdürdüğüne;

Türkiye’nin kendini savunmak için kuvvet kullanmaktan itina ile kaçınması ve bu konuda gösterdiği büyük sabrın, Suriye tarafından yanlış anlaşılıp, nerede ise faaliyetlerini artırıcı teşvik unsuru olarak gördüğüne; bu halin devam edemeyeceğine ve Suriye’nin milletlerarası iyi komşuluk kurallarına uyması gerektiğine;

Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Suriye halkına ciddî bir uyarıda bulunmayı, dostluğun icabı olarak gördüğüne; Türkiye’nin, Suriye idaresinin, durumun ciddiyetini anlayarak gerekli tedbirleri almasını ve topraklarındaki terör yuvalarına son vermesini temenni ettiğine; bunun yapılmaması halinde neticelerine katlanmasının kaçınılmaz olacağına;

İlişkin, siyasî parti grup başkanı ve başkanvekilleri ile grubu bulunmayan siyasî partilerin müşterek önergeleri okundu; Başkanlıkça, ilgili yerlere ulaştırılması için gereğinin yerine getirileceği açıklandı.

Sıvas Milletvekili Abdüllatif Şener, Antalya Milletvekili Deniz Baykal’ın konuşmasında, gruplarına sataştığı iddiasıyla bir konuşma yaptı.

Tokat Milletvekili Hanefi Çelik’in, Tokat Sigara Fabrikasının, ortak alınarak özelleştirilmesine,

İstanbul Milletvekili M. Sedat Aloğlu’nun, Türkiye ve uluslararası piyasalardaki krize,

Kocaeli Milletvekili Bekir Yurdagül’ün, Özelleştirme Yüksek Kurulunun SEKA konusundaki kararına,

İlişkin gündemdışı konuşmalarına, Devlet Bakanı Işın Çelebi cevap verdi.

Kanada’ya gidecek olan Devlet Bakanı Rüştü Kâzım Yücelen, sağlık durumu sebebiyle Kanada’ya gidemediğinden, Devlet Bakanlığına, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mustafa Rüştü Taşar’ın vekillik etmesinin uygun görüldüğüne dair tezkerenin işlemden kaldırılmasına ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi Genel Kurulun bilgisine sunuldu.

Malatya Milletvekili Recai Kutan ve 42 arkadaşının, Suriye ile ilişkiler konusunda bir genel görüşme açılmasına ilişkin önergesi (8/26) Genel Kurulun bilgisine sunuldu; önergenin gündemdeki yerini alacağı ve genel görüşme açılıp açılmaması konusundaki öngörüşmelerinin, sırasında yapılacağı,

Kahramanmaraş Milletvekili Hasan Dikici ve 20 arkadaşının, Afşin-Elbistan Termik Santralinin çevreye ve insan sağlığına verdiği zararların önlenmesi için alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/287) Genel Kurulun bilgisine sunuldu; önergenin gündemdeki yerini alacağı ve Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki öngörüşmelerin, sırasında yapılacağı,

Açıklandı.

(9/24) esas numaralı Meclis Soruşturması Komisyonu üyeliklerine, siyasî parti gruplarınca gösterilen adaylar seçildiler.

Başkanlıkça (9/24) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonunun başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip üye seçimlerini yapmak için toplanacağı gün, saat ve yere ilişkin duyuruda bulunuldu.

Millî Savunma Komisyonunda boş bulunan ve DTP Grubuna düşen üyeliğe İzmir Milletvekili Turhan Arınç seçildi.

Gündemin “Kanun Tasarı ve Teklifleriyle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler” kısmının :

1 inci sırasında bulunan 132,

2 nci sırasında bulunan 232,

4 üncü sırasında bulunan 553,

5 inci sırasında bulunan 631,

Sıra sayılı kanun tasarı ve teklifleri, ilgili komisyon yetkilileri Genel Kurulda hazır bulunmadıklarından,

3 üncü sırasında bulunan ve Hükümetçe geri alınan 338 sıra sayılı kanun teklifi komisyondan gelmediğinden,

Ertelendiler;

6 ncı sırasında bulunan, Kütahya Milletvekili Mustafa Kalemli’nin Yasama Dokunumazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon Raporunun (3/1588) (S. Sayısı : 735) yapılan görüşmelerden sonra kabul edildiği ve Kütahya Milletvekili Mustafa Kalemli’nin yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına karar verildiği açıklandı.

Kosova krizi nedeniyle oluşturulacak çokuluslu müşterek güce Türk Silahlı Kuvvetlerinin katılmasına izin verilmesine ilişkin Başbakanlık tezkeresi ile kanun tasarı ve tekliflerini sırasıyla görüşmek için, 8 Ekim 1998 Perşembe günü saat 15.00’te toplanmak üzere, birleşime 18.56’da son verildi.

Uluç Gürkan Başkanvekili

Ünal Yaşar Haluk Yıldız Gaziantep Kastamonu Kâtip Üye Kâtip Üye

 

 

No. : 4

II. — GELEN KÂĞITLAR

8 . 10 . 1998 PERŞEMBE

Teklifler

1. – Karabük Milletvekili HayrettinDilekcan ve 2 arkadaşının; Memurlar ile Diğer Kamu Görevlilerinin Disiplin Cezalarının Affı Hakkında Kanun Teklifi (2/1278) (Adalet Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi : 1.10.1998)

2. – Balıkesir Milletvekili İlyas Yılmazyıldız’ın; Devlet Memurları Kanununa Ek Geçici Maddeler Eklenmesine Dair Kanun Teklifi (2/1279) (Plan ve Bütçe Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi : 2.10.1998)

3. – Balıkesir Milletvekili İlyas Yılmazyıldız’ın; Devlet Memurları Kanununa Ek Geçici Madde Eklenmesine Dair Kanun Teklifi (2/1280) (Plan ve Bütçe Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi : 2.10.1998)

Tezkereler

1. – Isparta Milletvekili Ömer Bilgin’in Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/1717) (Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona) (Başkanlığa geliş tarihi : 6.10.1998)

2. – Aksaray Milletvekili Mehmet Altınsoy’un Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi (3/1718) (Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona) (Başkanlığa geliş tarihi : 6.10.1998)

Sözlü Soru Önergeleri

1. – İçel Milletvekili Saffet Benli’nin, TMO’ne ürün satan çiftçilerden Bağ-Kur primi adı altında yapılan kesintilere ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından sözlü soru önergesi (6/1198) (Başkanlığa geliş tarihi : 6.10.1998)

2. – Niğde Milletvekili Mehmet Salih Katırcıoğlu’nun, ormanların yakınında yeralan köy ve kasabalara odun satışlarında eşit fiyat uygulanmadığı iddiasına ilişkin Başbakandan sözlü soru önergesi (6/1199) (Başkanlığa geliş tarihi : 6.10.1998)

3. – Niğde Milletvekili Mehmet Salih Katırcıoğlu’nun, işçi emeklileri arasındaki maaş farklılığına ve sağlık yardımlarına ilişkin Başbakandan sözlü soru önergesi (6/1200) (Başkanlığa geliş tarihi : 6.10.1998)

4. – Karaman Milletvekili Zeki Ünal’ın, Karaman ve Konya’yı İçel’e bağlayacak olan yola ilişkin Bayındırlık ve İskân Bakanından sözlü soru önergesi (6/1201) (Başkanlığa geliş tarihi : 6.10.1998)

Yazılı Soru Önergeleri

1. – Denizli Milletvekili Mehmet Gözlükaya’nın, dövizle askerlikten yararlanan kişilere ilişkin Millî Savunma Bakanı ve Başbakan Yardımcısından yazılı soru önergesi (7/6196) (Başkanlığa geliş tarihi : 5.10.1998)

2. – Bursa Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır’ın, Bursa Adalet Binası ihalesine ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/6197) (Başkanlığa geliş tarihi : 6.10.1998)

3. – Kırıkkale Milletvekili Kemal Albayrak’ın, Kırıkkale-Yahşihan İlçesindeki tarım alanlarının sulama suyu sorunlarına ilişkinDevlet Bakanından (Mustafa Yılmaz) yazılı soru önergesi (7/6198) (Başkanlığa geliş tarihi : 6.10.1998)

4. – Kırıkkale Milletvekili Kemal Albayrak’ın, Lockheed yolsuzluğuna ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/6199) (Başkanlığa geliş tarihi : 6.10.1998)

5. – Karaman Milletvekili Zeki Ünal’ın, Karaman Kültür Sitesi ihalesinin ne zaman yapılacağına ilişkin Kültür Bakanından yazılı soru önergesi (7/6200) (Başkanlığa geliş tarihi : 6.10.1998)

6. – Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük’ün, köy ve mahalle muhtarlarından silah ruhsat bedeli olarak alınan harç ve bağışlara ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/6201) (Başkanlığa geliş tarihi : 6.10.1998)

7. – Hatay Milletvekili Fuat Çay’ın, pamuk destekleme alımlarında uygulanan fiyatlara ilişkinBaşbakandan yazılı soru önergesi (7/6202) (Başkanlığa geliş tarihi : 6.10.1998)

8. – Kayseri Milletvekili Memduh Büyükkılıç’ın, yangınla sonuçlanan otobüs kazalarına karşı alınacak önlemlere ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/6203) (Başkanlığa geliş tarihi : 6.10.1998)

9. – Konya Milletvekili Lütfi Yalman’ın, 55 inci Hükümet döneminde Başbakanlık Merkez Teşkilâtında yapılan personel atamalarına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/6204) (Başkanlığa geliş tarihi : 6.10.1998)

10. – Karaman Milletvekili Zeki Ünal’ın, Ankara-Konya-Karaman ve Mara yolu üzerinden İçel’e ulaşacak tren yolu hattı projesine ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/6205) (Başkanlığa geliş tarihi : 6.10.1998)

11. – Karaman Milletvekili Zeki Ünal’ın, Karaman stol tipi havaalanı projesine ve Konya-Karaman arasında yapılacak havaalanına ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/6206) (Başkanlığa geliş tarihi : 6.10.1998)

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati : 15.00

8 Ekim 1998 Perşembe

BAŞKAN : Başkanvekili Uluç GÜRKAN

KÂTİP ÜYELER : Ünal YAŞAR (Gaziantep), Haluk YILDIZ (Kastamonu)

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 4 üncü Birleşimi açıyorum.

Gündeme geçmeden önce, üç arkadaşıma gündemdışı söz vereceğim.

III. — BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI

A) GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR

1. — Nevşehir Milletvekili A. Esat Kıratlıoğlu’nun, oto alım satımı yapan galericilerin vergi konusunda karşılaştıkları sıkıntılara ilişkin gündemdışı konuşması ve Maliye Bakanı Zekeriya Temizel’in cevabı

BAŞKAN – Gündemdışı birinci söz, galericilerin malî sorunları üzerinde Nevşehir Milletvekili Sayın Esat Kıratlıoğlu'nun.

Buyurun Sayın Kıratlıoğlu. (Alkışlar)

A. ESAT KIRATLIOĞLU (Nevşehir) – Sayın Başkanım, sayın arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum ve Türkiyemizde büyük bir sorun olan galericilerin derdini burada dile getirmeme ve Sayın Maliye Bakanımızın bu hususta gayretlerine fırsat verdiği için, Sayın Başkana yürekten teşekkürlerimi sunuyorum.

Sayın arkadaşlarım, Türkiye'de Edirne'den Hakkâri'ye kadar binlerce galeri esnafı var. Bu galeri esnafı, kamyon ve otomobil alım satımı yapar. Bunlar kullanılmış vasıta satarlar, sıfır vasıtayı satmazlar; çünkü, onu satanlar bayilerdir. Dolayısıyla, bu galeri esnafının -ki, adı öyle geçiyor kamyon alım satımı için- derdi büyük. Nedir bunların derdi: Bunların derdi, enflasyondan doğan enflasyon muhasebesiyle ilgili sıkıntıdır.

Değerli arkadaşlarım, bu arkadaşlarımız derler ki, Nevşehir de bu büyük esnaf kitlesinin merkezlerinden bir tanesi, belki de en büyük merkezlerinden bir tanesi. Geçenlerde Nevşehir'e gittiğim zaman, bu arkadaşlarımız bana durumu anlattılar ve dediler ki0 "Görüyorsunuz yüzlerce galeri var ve sinek kanadını kıpırdatmıyor." Sebebi şu: Bu arkadaşlar vekâletle ve senetle alım satım yaparlar. Vekâletle ve senetle alım satım yaptıkları için enflasyon başlarına vuruyor. Bunlar onbeş, onyedi, onsekiz ya da yirmi ay vadeyle satış yapıyorlar. Yirmi ayın içerisindeki bir vadede o gün konulan bedel, onyedi ya da yirmi ay sonra hiç inkâr edilmeyecek şekilde büyük bir kayba uğruyor ve bunun sonucunda ne oluyor; adam kamyonunu satıyor galericiye, galerici bu kamyonu alıyor; ama, bedeli üzerinden defterine geçiremiyor; çünkü, adam, fatura veremiyor, bunu, sekiz on sene evvel, altı yedi sene evvel 500 milyon liraya almış; bugün, onun bedeli 5 milyar lira. Şimdi, bu adam, 5 milyar lira üzerinden fatura gösterse, aradaki 4,5 milyar liralık farkı vergi olarak değerlendirecek ve aynı zamanda KDV'sini ödeyecek.

Şimdi, bu arkadaş diyor ki: "Benim, sekiz on sene evvelki 500 milyon liram bugünün 5 milyar lirasının çok daha üstünde. Dolayısıyla, satın alma gücü itibariyle aradaki fark benim kazancım değil; dolayısıyla, bu durumda kaybım mevzubahis olarak değerlendiriliyor." Öyleyse ne yapalım; öyleyse yapacağımız iş, devletin tespit ettiği bir kasko değeri var, bu kasko değerinden, devlet, bunu, kabullensin ve bir defaya mahsus olmak üzere, biz, ellerimizdeki senetleri bloke edelim ve devlet de bundan bir, iki, üç gibi bir yüzde alsın ve neticede görecek ki, devlet, Maliye, 100 trilyonun üzerinde para girecek ve aynı zamanda esnaf nefes alacak. Aksi takdirde, bunu, defterine geçiremiyor. Defterine geçiremediği için de her zaman için kafasında Maliyenin sıkıntısı ve dolayısıyla, burada, sıkıntılı bir durum olduğu için de para, Maliyenin kasasına gitmesi icap ederken, birkısım kimselerin kesesine gitme durumunda bulunuyor.

Öyleyse, Sayın Maliye Bakanımız, bu hususta, lütfederlerse, Nevşehir'den iki üç arkadaşı görevlendirelim, Sayın Maliye Bakanımız da bu konuda kendi yetkili arkadaşlarını görevlendirsin, bu konuyu karşılıklı müzakere etmek suretiyle bu esnafın derdi çözülsün.

Kurumlar ve Gelir Vergisi mükellefleri de buna benzer bir sıkıntının içerisinde. 1990 yılına kadar Kurumlar ve Gelir Vergisi mükellefleri için bir matrah artırımına gidildi ve bundan dolayı bir nefes aldılar.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Kıratlıoğlu, bir dakika içerisinde toparlıyoruz efendim.

A. ESAT KIRATLIOĞLU (Devamla) – Onun için, Gelir ve Kurumlar Vergisi mükelleflerinin sıkıntılı durumları, 1990 yılına kadar, birkaç defaya mahsus olmak üzere, matrah artırımı suretiyle değerlendirilerek, giderildi. Şimdi, aynı vaziyette, 1990 yılından 1997 yılına kadar da, durum değerlendirilerek, bir matrah artırımına gidilirse, o zaman, Maliye -ikisi itibariyle- galeri esnafının durumu itibariyle ve bu itibarla 150-200 trilyonluk bir gelire sahip olacak.

Ben, Sayın Maliye Bakanımızdan, buna anlayış göstermesini diliyorum ve bir heyet ile kendilerinin göstereceği insanları bir araya getirmek suretiyle vaziyetin çözülebileceğine inanıyorum, hepinize saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kıratlıoğlu.

Gündemdışı konuşmayı yanıtlamak üzere, Maliye Bakanı Sayın Zekeriya Temizel; buyurun. (DSP sıralarından alkışlar)

MALİYE BAKANI ZEKERİYA TEMİZEL (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Kıratlıoğlu'nun gündemdışı konuşmasını birazcık daha açıklığa kavuşturmak suretiyle, sorunun boyutlarını da ortaya koyarak yanıtlamak üzere söz almış bulunuyorum; Yüce Meclise saygılar sunuyorum.

Değerli milletvekilleri, Sayın Kıratlıoğlu tarafından dile getirilen sorun, 4369 sayılı Yasayla çözüme ulaştırmaya çalıştığımız, çok büyük ölçüde de çözüm getirdiğimiz bir sorun. Aslında, kullanılmış araba alıp satan galericilerle ilgili olarak, mevzuatımızdaki düzenleme çok basittir. Eğer bir kişi bir işletme kurup, kullanılmış araba alıp satıyorsa veya yeni araba alıp satıyorsa aynı galerisinde, bu kişiler, Maliye Bakanlığından, alım satım yaptıkları için, Taşıt Alım Vergisi ödememek üzere bir muafiyet belgesi alırlar. Dolayısıyla, alımları nedeniyle herhangi bir Taşıt Alım Vergisi ödemesinde bulunmazlar. Artı, kullanılmış araba gerçek kişilerden alındığı zaman, yani, ticarî işletmelerden satın alınmadığı zaman da Katma Değer Vergisinden istisnadır. Daha sonradan, bunlar, bu değer üzerinden onu işletmelerine kaydederler, belirli bir süre sonra satarlar. Sattıkları zaman, kullanılmış araçlar sadece yüzde 1 Katma Değer Vergisine tabidir. Dolayısıyla, alım ve satımı arasında da bir fark oluştuğu zaman, bunun da, elbette ki, masraflarını, vesairesini indirdikten sonra, Gelir ve Kurumlar Vergisini öderler; sistem budur.

Ancak çok büyük ölçüde işletmeler veya galericiler, gerek bu muafiyet belgesini almadıkları için gerekse bu tür işlerinin kayıtlı olarak görülmesinden kaçınmak için, bunları kendi üzerlerine almazlar, ilgili kişinin üzerinde kalır. Sonra, o, başkasına satar, o, başkasına satar... Beşinci defa el değiştirmiş olmasına karşın, hâlâ o kişinin üzerinde kalır. Dolayısıyla, birinci kişi ile ikinci kişi, üçüncü kişi, dördüncü kişi, beşinci kişi arasında da çok zaman dilimleri olduğu için, Sayın Kıratlıoğlu'nun belirtmiş olduğu değer farklılıkları da ortaya çıkar. Ancak, sistem, yasada belirtildiği gibi işlediği takdirde, buradan pek büyük bir vergi sorunu ortaya çıkmamaktadır.

Geçmiş dönemlere ilişkin olarak bir matrah artırımıyla bu tür vergilerin ortadan kaldırılması uygulaması bir af kanunu olayıdır. Dolayısıyla, bir af yasası çıkarması gerekir Meclisin ki, Meclisin, bir af yasası konusundaki tavrı çok nettir, vergi yasaları görüşülürken de çok net olarak ortaya konuldu; bu konuda bir düzenleme yapılamaz. Ancak, bu tür işletmeler, şu anda yasanın getirdiği bir hak gereği olarak, 30 Ekime kadar, ellerinde bulunan, ancak işletmelerinde yer almayan stoklarını beyan etme hakkına sahiptirler. Yani, bu kişiler, gerçekten, el senetleriyle, vesairelerle almışlar ve işletmelerine kaydetmemişlerse bunu, bunları, kendileri değerlemelerini yapmak suretiyle işletmelerine kaydederler. İkinci el alış olduğu için, Katma Değer Vergisi ödemek yükümlülüğünde de değiller, Taşıt Alım Vergisi de vermeyecekler. Dolayısıyla, o değer üzerinden onu kaydederler, sonra da, satarken, belgeli olarak satarlar, sattıklarından sadece, eğer istisna kapsamında değilse, yüzde 1 Katma Değer Vergisini öderler; dolayısıyla, herhangi bir yükümlülükle karşı karşıya kalmazlar.

Ortaya konulan sorun, 4369 sayılı Yasanın getirmiş olduğu bu hakla çok büyük ölçüde ortadan kalkmıştır; ancak, Sayın Kıratlıoğlu'nun belirttiği gibi, çok özel bazda bazı sorunları varsa, onlar için, tabiî, Maliye Bakanlığı her zaman bu kişilerle görüşüp özel sorunlarına da çözüm bulmaya hazırdır.

Teşekkür eder, saygılar sunarım.(Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.

2. — Gaziantep Milletvekili Mehmet Bedri İncetahtacı’nın, Güneydoğu Anadolu’da antepfıstığı üreticilerin sorunlarına ve alınması gereken tedbirlere ilişkin gündemdışı konuşması ve Sanayi ve Ticaret Bakanı E. Yalım Erez’in cevabı

BAŞKAN – Gündemdışı ikinci söz, Gaziantep Milletvekili Sayın Mehmet Bedri İncetahtacı'nın.

Sayın İncetahtacı, Güneydoğu Anadolu'da antepfıstığı üreticilerinin sorunları üzerinde konuşacak.

Buyurun. (FP sıralarından alkışlar)

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi hürmetle selamlıyorum.

Devletin vatandaşlara karşı görevlerinden birisi de, onların, siyasî ve ekonomik açıdan güven içerisinde yaşamalarını sağlamaktır. Güvenden maksadım ise, herhangi bir ekonomiyle iştigal eden şahsın, önümüzdeki dönemde ne tür bir konuyla, ne tür bir şartla muhatap olacağının bilincinde olmasıdır. İşte, uzun bir zamandan beri, gerçekten, Türkiye için önemli bir sembol görevi gören ve güneydoğu üreticileri için de çok önemli bir geçim kaynağı olan gaziantepfıstığı üreticileri bir güvensizlik içerisindedirler. Bu güvensizliğin sebebi, her yıl ne tür bir muameleye muhatap kalacaklarının bilincinde olmamalarından kaynaklanmaktadır. Şu anda, Gaziantep'te, Güneydoğubirlik'in, her yıl, belli zamanda yapmaya başlamış olduğu fıstık alım kampanyası henüz başlamamıştır; buna sebep olarak da, rekoltenin düşük olması ve aynı zamanda, fiyatların beklenenin üzerinde olduğu söylenmektedir. Halbuki, bugün, Gaziantep'teki üreticilerle yaptığımız görüşmelerde ve bizatihi ziraat odasıyla yaptığımız görüşmelerde ve yine, buna destek olması amacıyla, Güneydoğubirlik'in yöneticileriyle yaptığımız görüşmede, gaziantepfıstığının 930 bin liraya gittiğini; ama, gerçekte, 1 milyon 200 bin lira civarında bir fiyata gitmesi gerektiği noktasında bir fikir birliği oluşmuştur. Dolayısıyla, bu belirsizlik, hem müstahsilin malını satmasına engel olmakta hem de, yine her zaman olduğu gibi, müstahsilin elinden malı ucuza alacak insanlara da fırsat doğurmaktadır. Binaenaleyh, bu durumun süratle izale edilmesi gerekir.

Ben, biraz sonra, Sayın Bakanımızın cevaplarını dikkatle izleyeceğim; ama, benim asıl amacım, sadece bu yıl için, önümüzdeki günlerde kampanyanın başlayıp başlamayacağını öğrenmek değildir. Benim asıl amacım, bu güvensizliğin nasıl izale edileceğinin beyan edilmesidir; yani, Türkiye'de, fıstık üreticileri, her yıl bir belirsizlik içerisinde kalmamalıdırlar.

Şimdi, bir başka hususa da kısaca değinmek istiyorum. Hepimizin bildiği gibi, bu birlikler müstahsilin haklarını korumak için kurulmuşlardır. Ancak, Güneydoğubirlikte yıl içerisinde yapılan ve piyasa değerinin çok altındaki satışlar müstahsili zor durumda bırakmaktadır. Yani, eğer fıstığın fiyatı 1 milyon liraysa, mesela, ocak ayında veya şubat ayında yüzde 20, yüzde 30'a -hem de pek öyle uygun olmayan şekillerde- yapılan satışlar üreticileri gerçekten zor bir ortama sokmakta ve bir ötesi yıl için de sıkıntılı bir şartın kendilerini beklediği imajını kendilerine vermektedir.

Muhterem milletvekilleri, bunun bir başka hususu daha vardır ki, gaziantepfıstığının İran fıstığıyla rekabet etme meselesi vardır. Maalesef, Türkiye'ye, kaçak yollardan İran fıstığı girmektedir ve İran fıstığında her yıl ürün alındığı için, insanların İran fıstığına alışmasından dolayı, gaziantepfıstığına olan talep de gün geçtikçe azalmaktadır. Mesela, bundan on sene evvel Avrupa'da ve Amerika'da gaziantepfıstığı en gözde fıstık olduğu halde, insanların damak zevkinin değişmesinden dolayı, İran fıstığı yavaş yavaş antepfıstığının yerini almaya başlamıştır; bu, daha önceleri de burada ifade edilen bir husustur. Bunun önlemi şudur: Öncelikle İran fıstığının Türkiye'ye kak yollardan girmesinin önlenmesi gerekmektedir. İkincisi ise, sanıyorum Fıstık Araştırma Merkezimizin daha önce başlatmış olduğu bir çalışmanın tamamlanmasıdır. O da şudur ki, fıstık üretiminin her yıl rekolte verecek şekilde düzenleme içerisine sokulmasıdır; bu mümkündür. Bugün, Amerika, bilhassa Texas Eyaletinde, Antep'ten götürmüş olduğu fidanlarla, her yıl yüksek seviyede rekolte elde etmektedir. Gaziantep'te de, Adıyaman'da da, Urfa'da da, hatta, Mardin'de de ve elbette, bugün Marmaris'te de, fıstık üretiminin bu standarda ulaştırılarak, uluslararası standartlarda bir rekabet içerisine girmesinin sağlanması gerekir. Böylelikle, İran'la veya diğer ülkelerin üretmiş olduğu fıstıkla rekabet etme imkânımızı elde etmiş olacağız.

Ben, bu konuların çok hassas olduğunun bilinmesi gerektiğine işaret ediyorum ve...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın İncetahtacı, lütfen, 1 dakika içinde toparlayalım.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkanım.

...Gaziantep'te, Adıyaman'da, diğer vilayetlerde bulunan üreticilerimizin kendilerini güven içerisinde hissetmeleri için gerekli açıklamaların bir an evvel yapılmasını rica ediyor; hepinize saygılar sunuyorum.

Teşekkür ederim. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın İncetahtacı.

Gündemdışı sözü yanıtlamak üzere, Sanayi ve Ticaret Bakanı Sayın Yalım Erez; buyurun efendim.

SANAYİ VE TİCARET BAKANI E. YALIM EREZ (Muğla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın İncetahtacı'nın antepfıstığı konusu üzerindeki gündemdışı konuşmasını cevaplandırmak üzere söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlarım.

Öncelikle konuşmamın başında şunu belirteyim ki, Sayın İncetahtacı'nın devletin ekonomimizdeki konumu üzerindeki görüşüne aynen katılıyorum; bir tek şartla: Devlet üreticiye tabiî sahip çıkacaktır; ancak, popülist politikalar uygulayarak değil; çünkü, popülist politikalar uygulayarak sahip çıkmak, aslında, üreticiye yapılacak en büyük kötülüktür; çünkü, kaşıkla verdiğinizi, daha sonra, yüksek enflasyonla, kepçeyle cebinden alırsınız. O nedenle, bunu belirtmek ihtiyacını duydum.

Değerli milletvekilleri, hepinizin bildiği gibi, 1993 yılından beri, tarım satış birliklerinin iştigal konusuna giren ürünlerin hiçbirinde destekleme alımı uygulanmamaktadır; bunun yerine, piyasadaki arz ve talep dengesini sağlamak üzere, tarım satış birliklerine açılan DFİF kaynaklı kredilerle, bu birlikler, fiyatların düştüğü zaman piyasaya girerek arz fazlasını almakta ve fiyatların belli bir seviyede istikrar kazanmasını, dolayısıyla, üreticinin mağduriyetinin önüne geçilmesini hedeflemektedir.

Şimdi, 1998-1999 döneminde ülkemizde antepfıstığı rekoltesi 34-35 bin ton civarında olacaktır; yani, bu yılki rekolte 35 bin ton civarındadır ki, geçen yılın üretimi olan 70 bin tonla karşılaştırdığımız zaman, yarı yarıya bir rekolte söz konusudur. Ülkemizde ve Güneydoğu Tarım Satış Birliğinde geçen yılki üründen de herhangi bir stok bulunmamaktadır. Öyle gözüküyor ki, üretimdeki azalış da düşünüldüğünde, herhangi bir stokun da olmaması nedeniyle, bu yıl satışlarda bir problem olmayacaktır. Nitekim -biraz evvel Sayın İncetahtacı'nın da ifade ettiği gibi- geçen yıl 450 bin Türk Liralık fiyatla açılan piyasada bugün fiyatlar 930 bin liraya; yani, geçen yılki fiyatların yüzde 100'ünün üzerinde gerçekleşmektedir. O nedenle, üretici için herhangi bir endişe söz konusu değildir. Eğer, fiyatlarda bir düşme söz konusu olursa, görülürse, tabiî ki, Güneydoğu Tarım Satış Birliği devreye girecek, üreticinin mağduriyetini önleyecektir; ama, fiyatlar geçen yıla göre yüzde 100'ün üzerindeyken, satın alma konusunda üreticinin bir sıkıntısı yokken, tarım satış birliğinin girip almasının bir manası, ekonomik bir izahı da yoktur. O nedenle, fiyat açıklamakta geç kalmak diye bir şey söz konusu değil; çünkü, fiyatlar, zaten yüzde 100'ün üzerinde gelişiyor. Yani, ne fıstık üreticisinin bir şikâyeti var ne başka birinin bir şikâyeti var; bugüne kadar bize intikal eden bir şikâyet de yoktur.

Yine, Sayın İncetahtacı'nın belirttiği gibi, antepfıstığında dünya piyasalarında fiyatı İran fıstığı belirlemektedir ki -bu fıstığın da ton olarak dünyadaki fiyatı 3 000 ile 3 300 dolar civarındadır- o da yaklaşık olarak 830 bin liraya gelmektedir. Aslında, bugün alım yapılan fiyat da dünya fiyatlarının üzerindedir.

Tarım satış birlikleri, aslında devekuşu gibidir; yani, özel sektör müdür, yoksa bir kamu kuruluşu mudur, belli değildir; genel müdürünü devlet atar, yönetim kurulunu ortakları seçer ve yıllardan beri beş açıktan bir tanesi olarak gelmiştir bu; daha ziyade siyasî mülahazalarla, burası âdeta bir istihdam kapısı olarak görülmüştür; ama, iki üç yıldır bu önlenmiştir; fakat, yönetim kurullarının seçimine, demokratik bir ortamda, bir müdahalemiz söz konusu değildir. Zaman zaman, kulağımıza, biraz evvel Sayın İncetahtacı'nın belirttiği gibi, dedikodular geldiği zaman da, müfettişleri yollayıp durumu tahkik etmekteyiz. Ancak, şu kadarını söyleyeyim ki, bugüne kadar yapılan teftiş raporlarının hiçbirinde de, Sayın İncetahtacı'nın belirttiği gibi bir durumla karşılaşmadık; karşılaştığımız takdirde, tabiî, müsebbibleri hakkında gerekli cezaî işleme başvuracağız.

Sayın İncetahtacı'nın kaçak olarak gelen İran fıstığı konusundaki görüşü doğrudur. Yüzde 46 gümrük olmasına rağmen kaçak fıstık girmektedir. Bu konuda da, gerek Gümrük Müsteşarlığı gerekse Dış Ticaret Müsteşarlığı gerekli tedbirleri almaktadır; almaları için de Bakanlığım tarafından uyarılmaktadırlar. Ben sözlerime son verirken hepinizi tekrar saygıyla selamlarım. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.

3. — Adana Milletvekili Mehmet Halit Dağlı’nın, Çukurova çiftçilerinin ekonomik sıkıntılarına ilişkin gündemdışı konuşması ve Sanayi ve Ticaret Bakanı E. Yalım Erez’in cevabı

BAŞKAN – Gündemdışı üçüncü söz, Çukurova çiftçilerinin durumu konusunda Adana Milletvekili Sayın Halit Dağlı'nın.

Buyurun Sayın Dağlı.

MEHMET HALİT DAĞLI (Adana) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türk çiftçisinin, özellikle de Çukurovalı üreticilerin ekonomik sıkıntılarını dile getirmek için gündemdışı söz aldım. Bu vesileyle, önce, bana bu imkânı veren Sayın Başkana teşekkür ediyor, bu vesileyle sizleri saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, hepimizin bildiği gibi, bu aylar Türk çiftçisinin hasat mevsimidir. Hasat, çiftçi için sevinçtir, mutluluktur; bir tutku ve bir bayramdır. Çiftçi, bu günü sabırla ve hasretle bekler; çünkü, bir yıllık emeğinin karşılığını hasatta alır; evinin ihtiyaçları, kız veya oğlan evlendirmeler, okul masrafları, her türlü ödemeler hasata bırakılır.

Bildiğiniz gibi, Adana'da, 27 Haziran 1998 tarihinde, millet olarak hepimizi üzen, 146 vatandaşımızın hayatını kaybettiği, binlerce ev ve işyerinin hasar görüp, oturulamaz hale geldiği, Adana ekonomisini ve Adanalıyı perişan eden bir deprem felaketi yaşandı. Deprem sonrasında, her türlü yardımın yapılacağı ve yaraların sarılacağı söylenmesine rağmen, elle tutulur, gözle görülür bir icraat ve bir destek yapılmadı. Maalesef, üzülerek ifade ediyorum ki, Hükümet, ülkenin başka köşelerinde meydana gelen afetlere gösterdiği ilgiyi, hassasiyeti, Adana'ya göstermedi; ama, Adanalı, verilen sözlerin yerine getirilmesini sabırla beklemektedir.

Değerli milletvekilleri, malumları olduğu üzere, çalışan nüfusun yüzde 40'ı geçimini tarımdan sağlamaktadır; bu oran, Çukurova ve Adana için yüzde 50'nin üzerindedir; çünkü, Çukurova, Türk tarımının önemli merkezlerinden biridir ve burada sulu tarım yapılmaktadır. Adanalı, daha depremin yaraları sarılmadan, Hükümetin uyguladığı yanlış tarım politikaları veya çiftçiye bakış anlayışı yüzünden, ikinci bir depremi, bu hasat mevsiminde yaşamıştır. Şu pamuk üreticisinin haline bakın; geçen yıl 125-130 bin liraya sattığı pamuğu, girdiler yüzde 100'ün üzerinde artmasına rağmen, yine aynı fiyata satmakta ve perişan olmaktadır. Hükümetin, Çukurova pamuğuna verdiği taban fiyat 160 bin Türk Lirası ve ayrıca, ne zaman ödeneceği belli olmayan 10 sentlik bir prim... Geçen yıla göre artış -prim dahil- yüzde 56; bu yüzde 56'lık artış, faiz oranlarını bile karşılayamamaktadır. Kaldı ki, girdilerdeki bu artış dikkate alınırsa, çiftçi, ürününün maliyetini bile alamamaktadır. Bugüne kadar Çukobirlik'e teslim edilen pamuk bedellerinin yüzde 20'si bile ödenememiştir.

Değerli milletvekilleri, ilan edilen 160 bin liralık müdahale fiyatı, resmen birliklere tebliğ edilmediği için, birlikler, ürün bedellerini 143 bin lira üzerinden ödemektedirler; kaldı ki, bunun yarısı -70 bin lira- peşin, diğer yarısı da vade. Çukobirlik'e ortak olmayanlar ve acil paraya ihtiyacı olanlar da, pamuklarını, serbest piyasada, 120-130 bin lira arası fiyatla satmaktadırlar. Bugün aldığım bir habere göre, pamuk, serbest piyasada, 110 bin liradan satılmıştır. Bu da, gerçekten, hepimizi ve Türk çiftçisini üzen bir olaydır.

Değerli milletvekilleri, artık, hasat mevsiminin sonuna gelinmiştir; ürünün büyük bölümü üreticinin elinden çıkmıştır. Bundan sonra Hükümetin yapacağı şey, ürün bedellerini ödeyip çiftçiyle helalleşmektir; tabiî, çiftçi hakkını helal ederse; ama, gördüğümüz odur ki, Türk çiftçisi, bu Hükümete hakkını asla helal etmeyecektir, sizinle, inşallah, sandık başında hesaplaşacaktır; çünkü, çiftçiyi, hem ailesine hem etrafına hem de eşe dosta mahcup edip, namerde muhtaç ettiniz. Onun içindir ki, üretici...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Dağlı, 1 dakika içinde lütfen toparlayalım.

Buyurun.

MEHMET HALİT DAĞLI (Devamla) – Pamuk üreticisi böyle. Diğer üreticilerin durumu iyi mi?

Narenciye üreticisi, geçen yıl, limonun kilosunu 100 bin liradan sattı; bugün, 100 bin liraya limon satamıyor. Bunun sebebi, ihracat primi olarak açıkladığınız 100 dolar/tonluk bu uygulama kararının geç kalmasıdır; çünkü, serbest piyasa, destekleme yapılmayacak düşüncesiyle oluşmuştur; üretici, malını, tez elden, elden çıkarmak mecburiyetinde kalmıştır.

Mısırdaki olay bir faciadır. Mısırda, sadece Toprak Mahsulleri Ofisi alıcı olarak bulunmaktadır. Bunun sebebi de, ithal fonlarının, zamanında ve yeterince yüksek tutulmamasıdır. Hasat mevsiminde, kapılar sonuna kadar açılmış ve dışarıdan, büyük oranda ithal mısır gelmiştir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Dağlı.

MEHMET HALİT DAĞLI (Devamla) – Acaba, 1 dakika eksüre verebilir misiniz?

BAŞKAN – Mümkün değil efendim. Dün çok özel bir gündemdi, Danışma Kurulunun Genel Kurulca kabul edilen bir kararı vardı.

Gündemdışı sözü yanıtlamak üzere, Sayın Yalım Erez, buyurun efendim. (ANAP ve DSP sıralarından alkışlar)

SANAYİ VE TİCARET BAKANI E. YALIM EREZ (Muğla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, Sayın Halit Dağlı'nın konuşması üzerine söz almış bulunuyorum. Tekrar, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bir kere, konuşmamın başında şunu söyleyeyim ki, Türkiye'de kimse felaket tellallığı yapmasın, onun üzerine politika yapmak doğru değil. (ANAP ve DSP sıralarından alkışlar)

ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Sataşmaya da cevap verir artık.

SANAYİ VE TİCARET BAKANI E. YALIM EREZ (Devamla) – Ne bu Hükümet ne bundan evvelki hükümetler ne de bundan sonra gelecek olan hükümetler, felaketi bölgelere göre ayırıp tavır belirleyemezler; belirlememişlerdir, belirlemeyeceklerdir. O nedenle, Sayın Halit Dağlı'nın, Adana'daki deprem felaketinde Hükümetin kayıtsız kaldığı konusundaki ithamını reddediyorum ve kendisine iade ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, nerede bir felaket varsa, orada vatandaşının yanında olmuştur, bundan sonra da olacaktır. (ANAP ve DSP sıralarından alkışlar)

MEHMET HALİT DAĞLI (Adana) – "Kayıtsız kaldı" demedim Sayın Bakan; tutanakları alırsan görürsün ne söylediğimi.

SANAYİ VE TİCARET BAKANI E. YALIM EREZ (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, Sayın Halit Dağlı, Çukurova çiftçisinin, bilhassa pamuk üreticilerinin sıkıntılarını dile getirdi. Doğrudur; zaman zaman bu sıkıntılar olabilir. "Niye desteklenmiyor" dedi; Sayın Halit Dağlı'nın mensup olduğu parti, 1993 yılında bu desteklemeyi kaldırdı. Doğru Yol Partisi, benim de bir müddet mensup olduğum partidir. Tarım satış birliklerinin iştigal konusuna giren ürünlerde desteklemeyi, Doğru Yol Partisi 1993 yılında kaldırdı; ama, doğrudur, iyi yapmıştır; çünkü, destekleme politikaları tarıma çok uzun faydalar da sağlamamıştır.

Değerli milletvekilleri, Türkiye, pamuk üretiminde dünyada 6 ncı sırada olan bir ülkedir. Yaklaşık 2 milyon 100 bin ton kütlü pamuk üretir, 800 bin ton civarında da pamuk elde edilir bu kütlü pamuktan. Türkiye, aynı zamanda, çok önemli bir tekstil sektörüne sahip olan bir ülkedir. Hepinizin bildiği gibi, ihracatta birinci kalemi tekstil ve konfeksiyon sanayii işgal etmektedir ve Türkiye'nin pamuk üretimi ihtiyacına da yetmemektedir; yani, 800 bin ton pamuk üretimine karşılık, Türkiye, her yıl 300-400 bin ton civarında da pamuk ithal etmek mecburiyetindedir.

Pamuk fiyatlarını belirlerken hükümetlerin yapacağı şey, pamuk üreticisini enflasyona karşı korumak; ancak, tekstil sektörünü de dünyayla rekabet edebilecek şekilde korumak olmalıdır. Yani, bundan birinden birini bir tarafa bırakıp karar alamazsınız.

Şimdi, olay, içinde yaşadığımız yıl giderek genişleyen dünyadaki ekonomik krizin de bir sonucudur aslında. Dünyada büyük bir ekonomik kriz var ve bu krizin ilk işaretlerinden bir tanesi de hammadde fiyatlarındaki büyük düşüşlerdir -işte, petrolde başlayan, diğer hammaddelerde de devam eden düşüşlerdir- ve pamuk fiyatları da, maalesef, geçen yıla göre, dünyada en fazla düşüş gösteren ürünlerden bir tanesidir.

Bu yıl, hükümet olarak, hem üreticiyi enflasyon karşısında korumak hem de tekstil sektörünün dünyayla rekabet imkânını ortadan kaldırtmamak için pamukta prim sistemine geçtik. Bu, geçmişte bir dönem uygulanmış; fakat, maalesef, yeterli kaynağı olmadığı için daha sonra terk edilmiş bir sistemdir. Ne yaptık; taban fiyatlarını dünya fiyatlarıyla ilan edip, Türk sanayicisinin, tekstil sektörünün dünyayla rekabet edebilir bir fiyattan pamuk alımını temin ettik; ama, üreticinin enflasyon karşısında mağdur olmaması için de 10 sent prim koyduk. Yani, yaptığımız sistemin sonucunda, üretici -Sayın Halit Dağlı yüzde 56 dedi- yüzde 60 civarındaki artışla pamuğunun bedelini alacaktır; ama, Türk tekstil sektörü de dünya fiyatlarıyla pamuk alacaktır. Fiyatları ilan ettiğimiz günden bugüne kadar dünyada pamuk fiyatları, maalesef, 4 sent daha düşmüştür; fakat, buna rağmen, biz, 160 bin liralık... Bu, Çukurova bölgesinin pamuk fiyatıdır. Güneydoğu Anadolu Bölgesinde üretilen pamuğun fiyatı 170 bin liradır, Ege veya Antalya'da üretilen pamuğun taban fiyatı da 195 bin liradır ki, bu, 38 randımana göre hesaplanmış bir fiyattır, geçen sene de 39 randımana göre hesaplanmıştır. Bu sene, üreticinin mağduriyetinin önüne geçmek için, randıman 1 puan aşağıya çekilmiştir; elyaf randımanına göre de, üretici, daha fazla para alacaktır. Fakat, olay şudur: Maalesef, tüccar ve sanayici, pamuk fiyatlarını düşürmek için piyasaya girmemiştir; o nedenle de, fiyatlar, serbest piyasada bizim ilan ettiğimiz fiyatların altına düşmüştür. Hükümet olarak, bunun tedbirini hemen aldık -dün, Hükümet sözcüsü arkadaşımız da açıkladı- pamukta ihracattaki fonu tamamen kaldırdık. Aslında yanlıştır; yani, Türkiye'nin, bir yandan pamuk ithal ederken bir yandan da pamuk ihraç etmesi yanlıştır; ihraç ettiğimiz pamuğu bir müddet sonra ithal etmek mecburiyetinde kalacağız. Fakat, üreticinin mağduriyetinin önüne geçmek için, fiyatların dünya fiyatları seviyesine gelmesi için de -dün açıklandı- pamuk ihracatındaki fonu tamamen kaldırdık. Yine, üreticinin mağduriyetinin önüne geçmek için -hepinizin bildiği gibi, tarım satış birlikleri, ancak ortaklarından ürün alırlar, ortakdışı ürün almazlar- şimdi, tarım satış birliklerini, ortakdışı ürün alma konusunda da görevlendiriyoruz.

MEHMET HALİT DAĞLI (Adana) – Mal bitti yalnız; mal kalmadı kimsede.

SANAYİ VE TİCARET BAKANI E. YALIM EREZ (Devamla) – Geçen yıl, son yıllarda ilk defa yaşanan bir şey olmuştur; bütün tarım satış birlikleri, üreticiden aldıkları malın bedelini, aralık ayı sonu itibariyle ödemişlerdir. Yani, 55 inci Hükümetin görevde bulunduğu geçen yıl, Türkiye'de son 15-20 yıldır olmayan bir olay ilk defa gerçekleşmiştir; üretici, parasını aralık sonu itibariyle almıştır; üreticiyi ezmemişizdir. Bu sene de -burada açıklıkla ilan ediyorum- paralar ödenecektir; kimsenin endişesi olmasın. Biz, üreticisinin de, sanayicisinin de, işçisinin de, esnafının da bütün sorunlarına hâkim bir hükümetiz ve ben onun bir bakanıyım; hepsinin derdi bizim derdimizdir.

MUHAMMET POLAT (Aydın) – Sökeli öyle demiyor ama Sayın Bakan.

SANAYİ VE TİCARET BAKANI E. YALIM EREZ (Devamla) – Kimsenin sahipsiz bırakılmasına, helalleşirken haklarının bizde kalmasına müsaade etmeyeceğiz.

Hepinizi saygıyla selamlarım. (ANAP, DSP ve DTP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.

MEHMET HALİT DAĞLI (Adana) – Sayın Başkan, müsaade ederseniz, bir açıklama yapmak istiyorum.

BAŞKAN – Sayın Dağlı, böyle bir usulümüz yok.

MEHMET HALİT DAĞLI (Adana) – Sayın Bakan, beni çok ağır bir şekilde itham etti; yerimden bir konuda açıklama yapmak istiyorum.

BAŞKAN – Efendim, Sayın Bakan, gündemdışı konuşmaya bir yanıt verdi.

MEHMET HALİT DAĞLI (Adana) – Sayın Başkan, ben, bu Parlamentoda dördüncü dönemdir bulunan bir insanım; ömrümün yarısı siyasette geçti; siyasî hayatım boyunca, hiçbir zaman felaket üzerine siyaset yapmadım. Burada, benim konuşmamda -zabıtlardan da incelenirse- böyle bir olay yoktur.

BAŞKAN – Sayın Dağlı, sanıyorum, bu, kendinizi ifade bakımından yeterli. Lütfen, Sayın Bakanı değerlendirmeyin.

MEHMET HALİT DAĞLI (Adana) – Sayın Bakan pamuktaki uygulamanın doğruluğunu düşünüyorsa, Adana'ya bir gitsin, Adana'daki pamuk üreticisinin durumunu bir görsün.

BAŞKAN – Sayın Dağlı, istirham ediyorum... Kendinizi ifade ettiniz, tavrınızı... Sayın Bakanın konuşmasını değerlendirmek durumunda değiliz.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının bir tezkeresi vardır; okutuyorum:

B) TEZKERELER VE ÖNERGELER

1. — Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenter Asamblesi Türk Grubunda boşalan üyelik için grubunca aday gösterilen milletvekiline ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/1719)

5 Ekim 1998

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenter Asamblesi Türk Grubunda, Bilecik Milletvekili Şerif Çim'in vefat etmesi üzerine boşalan üyelik için, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkındaki 3620 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin (a) fıkrası uyarınca, Doğru Yol Partisi Grup Başkanlığınca aday gösterilen Sinop Milletvekili Kadir Bozkurt'un üyeliği hususu Genel Kurulun bilgisine sunulur.

Hikmet Çetin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının bir tezkeresi daha vardır; okutup, oylarınıza sunacağım :

2. — Avrupa Türk Akademisyenler Birliği tarafından Lozan’da düzenlenen konferansa, TBMM Başkanınca katılınması hususuna ilişkin Başkanlık tezkeresi (3/1720)

7.10.1998

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna

Dışişleri Bakanlığının 2.10.1998 tarih ve OABY-98-260.120-1563-688 sayılı yazısında, Avrupa Türk Akademisyenler Birliği (EATA) tarafından Lozan Barış Antlaşmasının İmzalanmasının ve Cumhuriyetimizin kuruluşunun 75 inci yıldönümleri vesilesiyle 16-17 Ekim 1998 tarihlerinde İsviçre'nin Lozan kentinde düzenlenecek "1923'den 2023'e Türkiye Cumhuriyeti;Mirasımız. Bugünümüz-Geleceğimiz" konulu konferansa katılmak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Hikmet Çetin'in davet edildiği bildirilmiştir. Sayın Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının konferans vesilesiyle İsviçreli yetkililerle temaslarda bulunması da öngörülmektedir.

Anılan konferansa Sayın Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanınca katılınması hususu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Dış İlişkilerinin Düzenlenmesi Hakkındaki 3620 sayılı Kanunun 6 ncı maddesi uyarınca Genel Kurulun tasviplerine sunulur.

Hikmet Çetin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı

BAŞKAN – Tezkereyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

İstanbul'da yeni turizm merkezleri tespitiyle ilgili olarak Başbakan Mesut Yılmaz hakkında kurulmuş bulunan (9/24) esas numaralı Meclis soruşturması komisyonu geçici başkanlığının, komisyonun başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip seçimine ilişkin bir tezkeresi vardır; okutup, bilgilerinize sunacağım:

3. — (9/24) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Geçici Başkanlığının; Komisyonun, başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip üye seçimini yaptığına ilişkin tezkeresi (3/1721)

8.10.1998

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Komisyonumuz, başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip üyelerini seçmek üzere 8.10.1998 Perşembe günü saat 11.00'de Parlamento Halkla İlişkiler Binası B Blok, 1 inci Kat Hesapları İnceleme Komisyonu toplantı salonunda 12 üye ile toplanmış ve aşağıda isimleri yazılı sayın üyeler, hizalarında belirtilen görevlere seçilmişlerdir.

Esat Kıratlıoğlu Nevşehir

Komisyon Geçici Başkanı

Adı ve Soyadı Seçim Bölgesi Aldığı Oy

Başkan : Hikmet Aydın Çanakkale 11

Başkanvekili : Hanifi Demirkol Eskişehir 11

Sözcü : Ali Günay Hatay 11

Kâtip : Nezir Aydın Sakarya 11

BAŞKAN – Bilgilerinize sunulmuştur.

Sözlü soru önergesinin geri verilmesine dair bir tezkere vardır; okutuyorum:

4. — Bartın Milletvekili Cafer Tufan Yazıcıoğlu’nun (6/944) esas numaralı sözlü sorusunu geri aldığına ilişkin önergesi (4/377)

8.10.1998

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Gündemin "Sözlü Sorular" kısmının 41 inci sırasında yer alan (6/944) esas numaralı sözlü soru önergeme yazılı cevap aldığımdan soru önergemi geri alıyorum.

Gereğini saygılarımla arz ederim.

Cafer Tufan Yazıcıoğlu Bartın

BAŞKAN – Sözlü soru önergesi geri verilmiştir.

Başbakanlığın, Anayasanın 92 nci maddesine göre verilmiş bir tezkeresi vardır; önce okutup işleme alacağım, sonra da oylarınıza sunacağım.

Başbakanlık tezkeresini okutuyorum:

5. — Kosova kriziyle ilgili olarak oluşturulabilecek Çokuluslu Müşterek Güç’e katılmak üzere Türk Silahlı Kuvvetlerinin yurtdışına gönderilmesine izin verilmesine ilişkin Başbakanlık tezkeresi (3/1772)

26.8.1998

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Kosova kriziyle ilgili olarak NATO tarafından alınabilecek önlemler çerçevesinde ittifak üyesi ülkelerce oluşturulabilecek "Çokuluslu Müşterek Güç"e katılmak üzere, lüzum, hudut, şümul ve zamanı Hükümetçe takdir ve tespit edilmek kaydıyla Türk Silahlı Kuvvetlerinin yurtdışına gönderilmesine, Anayasanın 92 nci maddesi uyarınca izin verilmesini arz ederim.

Mesut Yılmaz Başbakan

BAŞKAN – Başbakanlık tezkeresi üzerinde İçtüzüğün 72 nci maddesine göre görüşme açacağım; gruplara, Hükümete ve şahsı adına iki üyeye söz vereceğim.

Konuşma süreleri, gruplar ve Hükümet için 20'şer dakika, şahıslar için 10'ar dakikadır.

İçtüzüğümüzde bulunmamasına rağmen, bu tür tezkerelerde, bugüne kadar, yapılan görüşmelerde Meclisimizin aydınlatılması için Hükümete görüşmelerin başlangıcında da kısa bir söz verme usulümüz teamül haline gelmiştir.

Şimdi, Hükümet temsilcisine soruyorum. Bir aydınlatma konuşması yapılacak mı efendim?

DEVLET BAKANI YÜCEL SEÇKİNER (Ankara) – Evet.

BAŞKAN – Devlet Bakanı Sayın Yücel Seçkiner, buyurun efendim.

DEVLET BAKANI YÜCEL SEÇKİNER (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; gerek bölgemizin gerek tüm Avrupa'nın barış ve istikrarını tehdit eden Kosova krizine çözüm bulmak üzere Kuzey Atlantik İttifakının alması muhtemel önlemler çerçevesinde gerek sınırlı hava operasyonuna gerek oluşturulabilecek müşterek güce tarafımızdan da katılım konusunda Yüce Meclisimizin izin verme yetkisini talep etmek amacıyla, Hükümetimiz adına huzurlarınızda bulunmaktayım; saygıyla selamlarım.

Değişik etnik grupları bünyesinde barındıran ve bu nedenle, Avrupa kıtasının güneydoğusunda din, kültür ve etnik mozaik oluşturan Balkanlar Bölgesi, bu zenginliğini, özellikle Osmanlı İmparatorluğunun bölgeden çekilmesini takiben bir türlü barış ve birlikte yaşama ortamına dönüştürememiş ve sürekli olarak çatışmaların yaşandığı bir bölge olarak anılmaya başlanmıştır.

Yugoslayva Sosyalist Federal Cumhuriyeti zamanında, Kosova'nın, Federal Cumhurbaşkanlığına, Federal Hükümete ve Parlamentoya doğrudan temsilci göndermesi sağlanmış; böylece, Kosova'nın özerk bölge statüsü, cumhuriyet statüsüne yakın bir mahiyet kazanmıştır. Bu çerçevede, Kosova'daki soydaşlarımıza ulusal azınlık statüsü tanınmış, Kosova Bölge Parlamentosunda 3 ilâ 4 üyelik kontenjan ayrılmış, özerk bölge bakanlıklarında üst düzey görevlere Türkler de atanmış; bazı yerleşim birimlerinde, Türkçe, resmî dil olarak kullanılmıştır.

Ancak, ayrılıkçı eğilimlerin başlamasından endişe eden Sırbistan yönetimi, 1989 yılında Kosova'nın özerk statüsünü tek taraflı olarak ortadan kaldırmış; bunun üzerine, Kosova Arnavutları, tüm siyasî organlardan çekilmişler, Kosova Cumhuriyetini ilan etmişler, kendi paralel yapılarını kurarak, sağlık, eğitim ve sosyal hizmetler vermeye ve vergi toplamaya başlamışlardır. 1991'de yapılan gizli bir referandum sonucunda, Mayıs 1992'de seçimlere gidilmiş ve Kosova Demokratik Ligi Başkanı Dr. İbrahim Rugova Cumhurbaşkanı seçilmiş; ayrıca, Kosova Cumhuriyeti Hükümeti, bağımsızlık ilanını kararlaştırmıştır. Aynı yıl içinde, Kosova Demokratik Ligi Genel Sekreteri Bukoshi başkanlığında altı bakanlıklı bir sürgün hükümeti kurulmuştur. Mart 1998'de yenilenen seçimlerle, Rugova tekrar Cumhurbaşkanı seçilmiş ve şubat ayı içinde Drenica bölgesinde bir Sırp devriye aracının pusuya düşürülmesiyle başlayan olaylar, bugünkü boyutlara ulaşmıştır. Yugoslavya Federal Cumhuriyetinin ve Sırp makamlarının bölgede sürdürdükleri baskı politikaları sorunun ciddî boyutlara ulaşmasına ve bunalım haline dönüşmesine yol açmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; çeşitli istikrarsızlıklara sahne olan dünyamız, 20 nci Yüzyılın son yıllarında, özellikle Balkanlar'da ve Avrupa'da bir barış ve istikrar sınavından geçmektedir. Bosna-Hersek'te yaşanan trajedi, henüz, hepimizin hafızalarında tazeliğini muhafaza etmektedir. Bu trajedinin, Batı güvenlik kurumlarınca ancak gecikmeli olarak alınabilen askerî müdahale kararıyla durduralabildiği de hepimizin malumlarıdır.

Bosna'da savaşın izlerinin yeni yeni silinmeye başladığı bir dönemde, bölgedeki barış ve istikrar, bir kez daha, aynı sebeple, çok ciddî tehdit altına girmiş durumdadır. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti yönetimi, tırmanan olayların ve kan dökülmesinin barışçı yollarla durdurulmasına imkân tanıyacak ciddî girişimlerde bulunmamıştır. Böylece, Kosovalı silahlı Arnavutların da eylemleriyle, şiddet hareketleri aşırı boyutlara ulaşmıştır. Bugüne kadar, çatışmalar neticesinde 800 kişinin hayatını kaybettiği bildirilmektedir.

Yugoslavya Federal Cumhuriyeti yönetimi, gerek Birleşmiş Milletlerin ve NATO'nun gerek Avrupa Birliği ve Temas Grubunun aldığı kararların hemen öncesinde veya ertesinde, çeşitli açıklamalar yaparak, Batıyı oyalama ve bu kurumların yaptırımda bulunma kararını erteleme taktiğine başvurmuş ve bunda da başarılı olmuştur. Ancak, artık uluslararası kamuoyunun sabrı taşma noktasına gelmiş ve Bosna'daki trajedinin tekrarlanmaması için NATO'nun askerî müdahalede bulunması çalışmalarının son aşamasına gelinmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin, daha Bosna-Hersek trajedisi yaşanırken "bu olayların sadece Bosna'yla sınırlı kalmayacağı ve sonunun Kosova ve Sancak'ı da içine alacak bir paket halinde ele alınması halinde, bölgede yeniden çatışmaların patlak vermesinin kaçınılmaz olacağı" şeklinde, Batı dünyasını uyarmış olduğu hatırlanacaktır. Ancak, o dönemde öncelik Bosna savaşının durdurulmasına verilmiş ve bu çerçevede Dayton Barış Anlaşmasıyla, bu ülkeye barış ortamının getirilmesi sağlanmıştır.

Türkiye'nin, bu açıdan ne kadar haklı olduğu, Kosova olaylarının patlak vermesiyle ortaya çıkmış bulunmaktadır. Hükümetimiz, Kosova'daki olayların tırmanışa geçmesiyle birlikte, gerek bir bölge ülkesi gerek Yüce Atatürk'ün "yurtta sulh, cihanda sulh" felsefesini kendisine şiar edinmiş bir ülke olarak Kosova'daki olayların bir an evvel barışçı yollarla çözülmesi için büyük bir gayret içine girmiştir.

Hükümetimiz, bu bağlamda, öncelikle, bölgede kan dökülmesine derhal son verilmesi ve soruna Yugoslavya Federal Cumhuriyetinin toprak bütünlüğü içinde ve önkoşulsuz müzakerelerle çözüm bulunması çağrısında bulunmuş; müzakerelerde, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti makamları ve Kosovalı Arnavutların yanı sıra, ulusal Türk azınlığı ve Kosova'daki öteki etnik grup temsilcilerinin katılmaları, ulusal Türk azınlığı ve diğer etnik grupların meşru haklarını da garanti altına alacak ve demokratik çoğulcu ve katılımcı bir yönetime yol açacak biçimde çözüm bulunması hususları üzerinde hassasiyetle durmuştur.

Hükümetimiz, ayrıca, uluslararası toplumun Kosova konusunda daha aktif bir tutum benimsemesini, bu arada gösterilecek diplomatik çabalarda bölge ülkelerinin endişelerinin ve girişimlerinin de dikkate alınması ve temas grubuyla bölge ülkelerinin çabaları arasında eşgüdüm sağlanmasını ısrarla savunmuştur.

Çatışmaların başladığı ilk haftalar içinde, mart ayının başında, dışişleri bakanı düzeyinde Belgrad'da resmî bir ziyaret gerçekleştirilerek, Sayın Cumhurbaşkanımızın özel mesajıyla Türkiye'nin kaygıları ve önerileri Yugoslavya Federal Cumhuriyet Cumhurbaşkanı Miloseviç'e ilk elden iletilmiştir.

17 Mart 1998 günü, Yüce Meclisimizde, Kosova konusuyla ilgili olarak bir genel görüşme yapılmış ve sonucunda bir açıklama yayımlanmıştır.

Diğer taraftan, bu yıl dönem başkanlığını yaptığımız Güneydoğu Avrupa Ülkeleri İşbirliği Süreci içerisinde etkin bir çaba harcanmış ve bölge ülkelerinin bu konuya daha aktif olarak eğilmesi teşvik edilmiştir.

Bu çerçevede, İstanbul'da, haziran ayında yapılan Güneydoğu Avrupa Ülkeleri Dışişleri Bakanları Toplantısı, Kosova'nın kendi iç sorunu olduğunu, bu nedenle, uluslararası formlarda görüşülmeyeceğini savunan Yugoslavya Federal Cumhuriyeti Dışişleri Bakanının da katılımıyla, Kosova sorununun ayrıntılı olarak tartışıldığı ilk uluslararası toplantı olma özelliğini almıştır.

Türkiye, Güneydoğu Avrupa'da vukuu bulan gelişmelerin en iyi şekilde bölge ülkeleri tarafından değerlendirilebileceği düşüncesinde olduğunu her vesileyle muhataplarına duyurmuş ve bu çerçevede, uluslararası toplum tarafından, Yugoslavya Federal Cumhuriyetine karşı alınabilecek tedbirler konusunda da bölge ülkeleriyle eşgüdüm yapılmasının yararını ısrarla savunmuştur. Türkiye'nin girişimleri neticesinde, mart ayında Bonn'da yapılan Temas Grubu toplantısında, bölge ülkeleri dışişleri bakanlarının da katılımıyla bir Temas Grubu-güneydoğu Avrupa ülkeleri dışişleri bakanları toplantısı gerçekleştirilmiştir. Tüm bu toplantılarda, tarafımızdan, Kosova'da saldırıların durdurulması, terör hareketlerine başvurulmaması istenmiş ve doğrudan ilgili bütün tarafların Kosova'nın siyasî geleceğini tayin edecek müzakerelere başlaması gereği üzerinde ısrarla durulmuştur.

Sayın Cumhurbaşkanımız, Arnavutluk'a yaptığı ziyaret sonrasında, başta Miloseviç olmak üzere, bazı bölge ülkeleri ile Temas Grubu ülkeleri cumhurbaşkanlarına birer mektup göndererek, akan kanın derhal durdurulması ve sorunun çözümü için süratle müzakere sürecinin başlatılması çağrısında bulunmuştur.

Bu arada, Dışişleri Bakanlığımızca, bölge ülkeleri dışişleri bakanlarına birer mektup gönderilmiş, Kosova'dan kaçan mültecilere yardım yapılmasının önemi vurgulanmış ve bölgeye yönelik insanî yardımların eşgüdüm içinde yapılmasının yararına değinilmiştir. Büyük boyutlara ulaşan mülteci sorunu, Miloseviç tarafından öne sürüle, sorunun Yugoslavya Federal Cumhuriyetinin içişlerini ilgilendirdiği iddiasının kabul edilemez olduğunu; zira, bu insancıl sorunun, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti sınırları dışına taştığını ortaya koymuştur. Özellikle kış aylarına girmekte olduğumuz bu dönemde, anılan mülteci, yerlerinden edilmiş kişilerin, öncelikle evlerine dönmeleri; ayrıca, ihtiyaç sahiplerine de süratle insanî yardımda bulunulması büyük önem taşımaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tarihî ve kültürel bağlarla bağlı bulunduğumuz Kosova'da yaşayan yaklaşık 60 bin soydaşımızın varlığı da, bu bölgeyi bizim için ayrı bir duyarlık konusu haline getirmiştir. Daha önce arz ettiğimiz gibi, 1974 Anayasasıyla ulusal azınlık statüsünü alan soydaşlarımızın esenlik ve bekasına büyük önem vermekte, onların meşru haklarını güvence altına alan, çoğulcu ve katılımcı bir demokratik rejimle yönetilmelerini beklemekteyiz.

Dışişleri Bakanlığımızca, Kosova'daki ulusal Türk azınlığıyla yakından ilgilenilmekte, olaylar sırasında onlara mutedil olmaları ve şiddet hareketlerine karışmamaları tavsiye edilmektedir. Belgrat Büyükelçimiz ve personeli, soydaşlarımızı sık sık ziyaret etmektedir. Ayrıca, soydaşlarımızın ileri gelen temsilcileriyle gerek bölgede gerek Türkiye'de temaslarımız sürdürülmektedir.

Bu vesileyle, gerek Kosova'da çoğunluğu oluşturan Arnavutların gerek yerel yöneticilerin soydaşlarımızdan övgüyle söz etmekte olduklarını burada gururla ifade etmek isterim. Bölgeyle aramızda bir dostluk köprüsü oluştuğuna inandığımız bu soydaşlarımızın öncelikle can ve mal varlıklarının korunması, bizim için büyük önem taşımaktadır. Kosova'daki soydaşlarımızın bir yandan çatışmalardan mümkün olduğunca az etkilenmesi için çaba gösterilmekte, diğer yandan Yugoslavya Federal Cumhuriyeti makamlarıyla yapılacak müzakerelerde temsil edilmeleri hususu her vesileyle dile getirilmekte, Türkiye'nin de katıldığı uluslararası toplantılarda bu görüşlerimiz vurgulanıp, diğer katılımcılar, görüşlerimiz doğrultusunda ikna edilmeye çalışılmaktadır. Nitekim, son olarak, Üsküp de yapılan Güneydoğu Avrupa Ülkeleri Savunma Bakanları Üçüncü Toplantısının Kosova paragrafı, heyetimizin yoğun gayretleri sonucunda, bu hassasiyetimizin vurgulandığı bir metin haline dönüşmüştür.

Diğer taraftan, Sayın Cumhurbaşkanımızın geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği Makedonya ziyareti sırasında yayınlanan Kosova'ya ilişkin ortak açıklama, ülkemizin üzerinde hassasiyetle durduğu görüşlerin de yansıtıldığı bir belge olmuştur. Soydaşlarımızın haklarının her fırsatta savunucusu ve takipçisi olmaya devam edilecektir.

Diğer taraftan, Türkiye, Kosovalı mültecilere elinden gelen her yardımı göstermektedir. Bu çerçevede, Türk Kızılayı aracılığıyla Arnavutluk'un Tropoje Bölgesinde bulunan Kosovalı mültecilere, Türkiye 101 bin Amerikan Doları tutarında gıda ve ilaç yardımı yapmış; ayrıca, Sayın Cumhurbaşkanımız, Arnavutluk'u ziyareti sırasında, sırf bu mülteciler için kullanılmak üzere 100 bin dolarlık bir çeki Arnavutluk Cumhurbaşkanına elden teslim etmiştir. Önümüzdeki günlerde, bir başka Türk Kızılayı yardımının daha Arnavutluk ve Kosova bölgesindeki ihtiyaç sahiplerine iletilmek üzere yola çıkarılması için çalışmalar sürdürülmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin yukarıda özetlediğim bu çabalarının yanı sıra, Batı dünyası da, çatışmaların durdurulması için yoğun bir çaba içine girmiştir; Amerika Birleşik Devletleri, önce özel temsilci Holbrooke, daha sonra da Büyükelçi Hill aracılığıyla bölgede uyguladığı mekik diplomasisiyle, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti makamlarıyla Kosovalılar ile Arnavutları görüşme masasına oturtmaya çalışmış; ancak, bunda başarı sağlanamayınca, bu kez dolaylı görüşme yöntemini uygulamaya başlamış ve eylül ayı başında Kosova'da selfgovernment'in ve demokratik kurumların kurulması ve bu uygulamanın üç beş yıl içinde gözden geçirilerek gerekiyorsa ilave önlemler alınması konusunda taraflar arasında ortak bir zemin sağlamaya muvaffak olmuş; ancak, bu gelişme de çatışmaların durmasını engelleyememiştir.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin mart ayında aldığı 1160 sayılı kararda Yugoslavya Federal Cumhuriyetine silah ambargosu konulmuş, eylül ayındaki 1199 sayılı kararda ise Birleşmiş Milletler Şartının 7 nci bölümü çerçevesinde çatışmaların derhal durdurulması istenmiş, bu doğrultuda gerekli tedbirlerin alınmaması halinde, bölgede barış ve istikrarın korunması veya yeniden tesisi için daha ilave önlemler alınabileceği vurgulanmıştır.

Temas Grubunun kararları doğrultusunda, Avrupa Birliğinde hem Yugoslavya Federal Cumhuriyeti ve hem de Sırbistan'a yeni yatırımlar durdurulmuş ve Yugoslav Havayollarına da uçuş yasağı getirilmiştir.

Kosova'da gerginliğin tırmanması NATO'yu da harekete geçirmiş, Türklerin de girişimiyle, sorunun çözümüne NATO'nun nasıl katkıda bulunabileceği hususunu görüşmeye başlamıştır. İttifakın alabileceği önlemlerin çerçevesi Lüksemburg Bakanlar Konseyi toplantısı ile Brüksel Savunma Bakanları Toplantısında ortaya çıkmış, askerî makamlar, hava harekâtı dahil tüm harekât seçeneklerini içerecek çalışmalar yapmakla görevlendirilmiştir.

Bu çerçevede, NATO askerî makamları değişik önlemleri içeren öneriler hazırlamışlardır. Bu önlemler çerçevesinde, önce, 15 Haziran günü Arnavutluk ve Makedonya'da olmak üzere "Kararlı Şahin" adlı ve 4 adet F-16 savaş uçağımızın da katıldığı bir NATO hava tatbikatı yapılmış, ağustos ayı içinde de 11 üye ülkeyle -Arnavutluk, Romanya Federasyonu ve Litvanya'nın katılımıyla- Arnavutluk'ta bir askerî tatbikat düzenlenmiştir. Türkiye, anılan tatbikata da katkıda bulunmuştur.

Tüm bu çabalara ve alınan tedbirlere karşın, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti Güvenlik Güçleri ve Silahlı Kuvvetleri, bölgeden çekilmek yerine, aşırı güç kullanımını sürdürmüştür. Bölgeden gelen ve hepimizi endişeye sevk eden katliam haberleri de, yine Yugoslavya Federal Cumhuriyetinin diplomatik yöntemlerle ikna edilmesinin şu ana kadar mümkün olmadığını göstermiştir.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 23 Eylül tarihli ve 1199 sayılı kararının hemen ertesinde, NATO Konseyi, 24 Eylül günü Kosova'da düzenlenebilecek sınırlı ve aşamalı hava harekâtına ilişkin kuvvet teşkiline yönelik hareket ikazını, 1 Ekim günü de müttefiklerden somut kuvvet taahhüdünde bulunma talebine ilişkin hareket talebini yayımlamıştır. Böylece, NATO, bir harekâta başlayabilmek için gerekli üç safhadan ikisini tamamlamış bulunmaktadır. Harekât talebi kararıyla, en kısa zamanda üye ülkelere başvurarak, kuvvet tahsisi konusunda somut taahhütlerini bildirmelerini istemesi beklenmektedir.

NATO'nun bir operasyona başlayabilmesi için alınacak kararlar sürecinde son adımı, harekât emri oluşturmaktadır. Bu karar alındığında ise, harekâtın 48 saat içinde başlayabileceği NATO Askerî Komite Başkanı tarafından açıklanmıştır.

Bu çerçevede, Yüce Meclisimizin bugünkü toplantısı, Silahlı Kuvvetlerimizin gerektiğinde yurtdışına gönderilebilmesi doğrultusunda Hükümetimize gerekli iznin verilmesini sağlayacak tarihî bir toplantı olmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kuzey Atlantik İttifakının en güçlü ülkelerinden biri olan Türkiye, Balkanlarda barış ve istikrarın korunması için büyük çaba sarf etmiş ve sarf etmekte olan bir ülkedir. Türkiye, tarihiyle, kültürüyle, ekonomisiyle, askerî eğitim ve işbirliği anlaşmalarıyla, inancıyla, Balkanlarda etkin bir konuma sahiptir; ancak, bölgede yeni bir Bosna faciasının yaşanmaması için, tüm barışsever ülkelerin birlikte hareket etmeleri gerekmektedir.

Yugoslavya Federal Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Miloseviç, vakit geçirmeksizin, Kosova halkına 1989 öncesi haklarını iade etmelidir. Bu hakların zamanında iade edilmesi halinde, olayların bu noktaya kadar tırmanmamış olacağını değerlendiriyoruz. Soruna, Yugoslavya Federal Cumhuriyetinin toprak bütünlüğü içerisinde ve tüm Kosova halkının meşru haklarını garanti altına alacak bir çözüm bulunmasının, bölgenin ve Avrupa'nın barış ve istikrarına hizmet edeceğine içtenlikle inanıyor ve bunu hararetle savunuyoruz.

Kosova bunalımının bu haliyle sürdürülmesi durumunda, bölgedeki istikrarsızlık yayılabilecek ve tüm Avrupa'yı tehdit eder bir mahiyet kazanabilecektir. Bosna-Hersek'te yaşanan insanlık dramının benzerinin Kosova'da yaşanmasını istemiyoruz. Uluslararası toplum da, kendisini bu konuda harekete geçmek zorunda hissetmektedir.

Bu nedenle, siyasî gayretlerin yanı sıra askerî önlemlerin zorunlu olduğunu düşünmekteyiz. Kan dökülmesinin devamı, uluslararası toplumun müdahalesini kaçınılmaz kılmaktadır. Hükümetimiz, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin almış olduğu ve Yugoslavya Federal Cumhuriyetine silah ambargosu koyan 1166 ve Birleşmiş Milletler Şartının yedinci bölümü gereğince taraflara uyarıda bulunan 1199 sayılı kararları bütünüyle desteklemiştir.

Türkiye'yi de yakından ilgilendiren bu sorunun çözümünde, üyesi olduğumuz NATO'nun ilkeleri çerçevesinde ve müttefiklerimizle birlikte hareket etmenin gerekli olduğunu düşünüyoruz. Uyuşmazlığın diplomatik yollardan çözümü mümkün olmadığı takdirde, barışçı çözüm yollarının kuvvet kullanım tehdidiyle güçlendirilmesi ve gerektiğinde kuvvet kullanımına gidilmesi zorunlu hale gelmiştir. Hükümetimiz, Kosova sorununun ivedilikle çözümünü istemekte ve bunun için, ancak gerektiği takdirde ve sağlam bir hukukî temele dayanan askerî müdahale seçeneğinin de kullanılabileceğini düşünmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu izahatım ışığında ve Anayasamızın 92 nci maddesi uyarınca, Kosova sorununun çözümü doğrultusunda, Kuzey Atlantik İttifakının müşterek güç oluşturulması kararını alması halinde, lüzum, hudut, şümul ve zamanının Hükümetimizce takdir ve tespit edilmek kaydıyla, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yurtdışına gönderilmesi hususunda Hükümetimize izin verilmesi hususunu Yüce Meclisimizin takdir ve tensiplerine sunar; saygılar sunarım. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.

Şimdi, tezkere üzerinde söz alan sayın milletvekillerinin isimlerini okuyorum:

Grupları adına;

İrfan Demiralp (Samsun) Anavatan Partisi

Erdal Kesebir (Edirne) Demokrat Türkiye Partisi

Ali Dinçer (Ankara) Cumhuriyet Halk Partisi

Şahısları adına;

Muhsin Yazıcıoğlu (Sıvas)

Anavatan Partisi Grubu adına, Sayın İrfan Demiralp; buyurun. (ANAP sıralarından alkışlar)

ANAP GRUBU ADINA İRFAN DEMİRALP (Samsun) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türkiye'nin, Kosova kriziyle ilgili olarak, NATO tarafından alınabilecek önlemler çerçevesinde, ittfak üyesi ülkelerce oluşturulabilecek çokuluslu müşterek güce katılmak üzere Hükümete yetki verilmesine ilişkin tezkere üzerinde, Anavatan Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz aldım; Yüce Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

17 Mart 1998 günü konuyla ilgili olarak yapmış olduğumuz görüşmelerden bugüne kadar geçen altı ayı aşkın süre içerisinde, Kosova'da çok önemli gelişmeler olmuştur. Her şeyden önce, Kosova, dünyada en çok konuşulan çatışma alanlarından birisi durumuna gelmiştir. Uluslararası toplum, bölgedeki etnik düşmanlıkların tarihi hakkında daha çok bilgi edinmiştir. Ayrıca, bazı ülkelerin, konuyu, Müslüman ve Türklerin Avrupa'dan kovulması gibi sapık bir düşünceye dayandırmaya çalışmakta oldukları da tüm dünya kamuoyunun gözleri önüne serilmiştir. Herkesçe kabul edilen bir diğer gerçek de, Kosova'daki gelişmelerin bugün gelmiş olduğu noktada tutulamayacağıdır.

Sayın milletvekilleri, 1 Ocak 1998 tarihindeki resme baktığımızda, hemen hemen sadece, halkın, uzun süredir devam eden ve bağımsız Kosova olmayı hedefleyen siyasî isteklerini görüyoruz. Bugün ise, geçen kısa süreye rağmen, olayların çok hızlı geliştiğini ve Sırpların, etnik temizlik amacına yönelik çalışmalarını olabildiğince çabuk tamamlamaya çalıştıklarını görüyoruz. Gelinen noktada, hayatlarını kaybeden ve yaralanan binlerce insanın yanında, yüzbinlerce insanın da evlerini ve yurtlarını terk etmek zorunda kalmış olduklarını görüyoruz.

1998 Şubat Drenica sıkıyönetiminden sonra, Kosova'da etnik temizlik yapılmakta olduğu gerçeği tüm dünya tarafından kabul edilmeye başlanmıştır. Bu gerçeğin kabulüyle, uluslararası toplumun çok hızlı bir şekilde ve daha fazla güç kullanarak olayları önlemesi gerektiği gerçeği ortaya çıkmıştır. Ancak, bu ilkbahardan itibaren, Sırp güçleri, taktiklerini biraz daha çeşitlendirerek, menkul ve gayrimenkul mallar üzerine saldırılar yönelterek, her şeyi yakıp yıkmaya başlamışlardır. Yerlerini yurtlarını terk edip canlarını kurtarmak için kaçan yüzbinlerce insanın evleri ocakları Sırp güçleri tarafından önce yağmalanmış, daha sonra da yıkılmış ve yakılmıştır. Sırp güçlerinin bunlarla da yetinmeyip, Kosova Kurtuluş Ordusu mensuplarının saklanmalarını önlüyoruz bahanesiyle, ağaçlık alanları, fidanlık alanları, fundalık alanları yakmış oldukları da, tarafsız uluslararası gözlemciler tarafından tespit edilmiştir.

1 Eylül 1998 tarihli Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserinin açıklamasına göre, 241 700 Kosovalı şu anda göçmen durumundadır. Bunların bir bölümü Karadağ'a, Bosna-Hersek'e, Arnavutluk'a, Makedonya'ya sığınmışlardır; bir bölümü de, halen Kosova toprakları içerisinde, yerlerinden yurtlarından edilmiş durumdadır. Yine aynı kaynağın raporuna göre, 15 bin ev tahrip edilerek oturulmaz hale getirilmiş, 50 bin insan Kosova içinde evsiz bırakılmıştır. Bu kıştan önce bu 50 bin insanın evlerine dönmeleri temin edilse dahi, bu yıl tarlalarındaki ürünü hasat edememiş olmaları ve bırakmış oldukları hayvansal varlıklarının ya ölmüş ya da çalınmış olması nedeniyle, önümüzdeki ilkbahardan önce kendilerine yetecek kadar bir yiyeceği temin etmeleri de mümkün görülmemektedir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Batı'nın tutumunun ve bu yıl haziran ve ağustos aylarında Arnavutluk'ta gerçekleştirilen NATO manevralarının Sırplar için ilk anda caydırıcı olabileceği düşünülmüştü; ancak, bu manevralar sonrasında -Sırpların uygulamakta oldukları soykırımın önlenmesinde yardımcı olmadığı gibi- Sırpların uyguladıkları şiddetin hızı ve dozu da artmıştır.

Bazı NATO yetkililerinin, zaman zaman, özel sohbetlerinde, mevcut durumun müdahale için yeterli olmadığı şeklinde görüşler ifade ettikleri söylentilerinin doğru olamayacağını düşünüyoruz. Ancak, NATO'nun bölgeye müdahalesini gerektiren nedenler, Kosova'daki mevcut durumdan da ibaret değildir. Mart 1998'de burada konuyla ilgili olarak yapılan genel görüşmede ifade ettiğim gibi, bölge, fitili ateşlenmeye hazır bir bomba durumundadır. Sırbistan ve Karadağ'dan oluşan yeni Yugoslavya Federe Devleti tekrar dağılma süreci içine girmiştir. Karadağ Cumhuriyeti, Miloseviç'in uygulamalarından rahatsızlık duyduğunu her fırsatta dünya kamuoyuna ifade etmiş ve Miloseviç'in Yugoslavya Federe Devleti içerisinde sadece Sırbistan'la yetkilerinin sınırlanması gerektiğini dünya kamuoyuna ifade etmiştir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; NATO'nun müdahalede geç kalması durumunda bir sonraki dominonun Makedonya olduğu, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, konuyla ilgili herkes tarafından çok iyi bilinmektedir; çünkü, Makedonya'nın Kosova ve Arnavutluk'a sınır olan bölgelerinde, Makedonya nüfusunun yüzde 25'ini teşkil eden 500 binin üzerinde Arnavut yaşamaktadır. Makedonya'nın çok deneyimli lideri Kiro Gligorov'un ve bölgedeki diğer liderlerin müşterek endişeleri şudur: Kosova'da meydana gelecek olan patlama spiral etkisiyle Makedonya'ya sıçrayabilir ve Makedonya'ya sıçrayan bu ateş tüm Balkanları bir anda sarabilir; ancak, Amerika Birleşik Devletleri de bu olayın farkındadır ve Amerika Birleşik Devletleri, 1997 yılının başından itibaren, Makedonya'ya önce 700, daha sonra sayısını binin üzerine çıkaracak şekilde birlik konuşlandırmış ve bugünkü Makedonya'nın bütünlüğünü savunan Kiro Gligorov yönetiminin bu konumunu devam ettirebilmesi için, iç dinamikleri koruyabilmesi için Makedonya'nın 1997 yılı dışticaret açığını Amerika Birleşik Devletleri tümüyle kapatmıştır.

Sayın milletvekilleri, burada üzerinde önemle durmak istediğim bir diğer konu da, Kosova'da bulunan ve sayıları 100 bin civarında olan Türk azınlığıdır. Bu Türk azınlığı -üzülerek ifade ediyorum- uluslararası kamuoyunda hemen hemen hiç konuşulmamaktadır ve bu azınlık, Kosova sınırları içerisinde Sırplarla Arnavutlar arasında sıkışıp kalmıştır. Hiçbirinin tarafında görünmek istemiyorlar ve bu nedenle de, tüm çatışmalarda her iki tarafın da şiddetine maruz kalıyorlar. Önümüzdeki zaman içerisinde Kosova konusunun uluslararası arenada, Birleşmiş Milletler zemininde görüşmeleri esnasında, Kosova'daki Türk azınlığın statüsünün de önemle ele alınması gerektiği inancındayım.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan NATO'nun Kosova'ya askerî müdahalesinin siyasî zeminini hazırlayacak rapor üzerindeki çalışmalarını tamamlamıştır. Rapora göre, Kosova'da çatışmalar devam etmektedir. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin, Kosova'dan askerî güçlerini çekmesi ve ateşkes ilan etmesi kararlarına halen direnmektedir.

15 üyeli Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin Rusya ve Çin dışındaki tüm üyeleri, NATO'nun askerî müdahalesini onaylamaktadır.

Esasen, müdahalenin, hem siyasî hem de hukukî zemini çoktan hazırdır, daha fazla zaman kaybedilmemelidir. Daha fazla zaman kaybedilmesi, daha fazla kan dökülmesini, daha fazla insanın kış öncesi acı çekmesini ortaya çıkaracaktır.

Bu nedenle, Türkiye'nin müdahaleyi gerçekleştirecek çokuluslu müşterek güce katılması, her anlamda doğru bir yaklaşımdır. Olumlu oy vereceğimizi ifade ediyor; Yüce Heyeti saygılarımla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Demiralp.

Demokrat Türkiye Partisi Grubu adına, Sayın Erdal Kesebir; buyurun. (DTP sıralarından alkışlar)

DTP GRUBU ADINA ERDAL KESEBİR (Edirne) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli milletvekilleri; Kosova kriziyle ilgili olarak oluşturulabilecek çokuluslu ortak güce katılmak üzere Türk Silahlı Kuvvetlerinin yurtdışına gönderilmesine Anayasanın 92 nci maddesine göre izin verilmesine dair Başbakanlık tezkeresi üzerinde, Demokrat Türkiye Partisi adına görüşlerimizi arz etmek için huzurunuzdayım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, bilindiği üzere, Kosova, Balkan Savaşlarına kadar Arnavutluk topraklarının bir parçasıydı; İkinci Dünya Savaşından önce, Hırvatistan, Slovenya ve Sırbistan Krallığı döneminde olsun, Versailles (Versay) Antlaşması döneminde olsun, Sırplar tarafından sürekli baskı altında tutulmuş bir bölgeydi. İkinci Dünya Savaşı sürerken, 1943'te, Buyan'da yapılan Birinci Ulusal Kurtuluş Konferansında Kosova halkının kendi kaderini tayin hakkı kabul edilmişti. İngiltere de bu konferansa garantör devlet olarak katılmıştı. Prizren'de 1945'te yapılan toplantıda, Kosova büyük bir baskı altında tutulup, Yugoslavya'ya katılmaya zorlandı; birleşmeye karşı gelen delegeler yok edildi. 1946'da Kosova'nın sınırları tanındı. Diğer toplumlar gibi eşit olmayı isteyen Arnavutlar sürekli baskı altında tutulup, göçe zorlandılar. Rankoviç döneminde 250 bin Arnavut Türkiye'ye göç etti. Bunu, 1968 ve 1974 göçleri takip etti.

1974'te kabul edilen Anayasaya göre Kosova'ya özerklik tanındı. Kosovalılar için 20 nci Yüzyıldaki en özgür dönem, 1974-1981 yılları arasıdır. 1981'de Tito'nun ölümünden sonra, Yugoslavya'yı oluşturan sekiz cumhuriyetten biri olabilmek için ayaklandılar; fakat, başarılı olamadılar.

1989'da Kosova tekrar işgal edildiğinde durum değişmişti. Yugoslavya'nın parçalanma süreci hızlandığında, diğer cumhuriyetler gibi kendi kaderini belirlemek için referanduma gidildi, bağımsızlık yönünde oy kullanıldı. Sırbistan bu referandumun sonuçlarını kabul etmedi. 1992 yılında parlamento ve başkanlık seçimleri yapıldı. Kosova, işgal edildiğinden beri barışçı bir yolda direnmektedir, özerkliğini korumaya çalışmaktadır, hatta devletinin ve kurumlarının kurulması için çalışmalar yapmaktadır. Kaldırılan özerkliğini, eğitim haklarını kazanmayı bir yana bırakın, mart ayından bu yana Kosova büyük bir katliam altında yaşamaktadır.

Bosna faciasının bir numaralı faili olduğu halde savaş suçlusu olarak yargılanmamış, aksine Cumhurbaşkanı olmuş Miloseviç, Batı'nın bu gevşekliğinden cesaret alarak şimdi de Kosova'da katliam yapmaktadır.

10 Mart 1998'deki, Fazilet Partili ve Cumhuriyet Halk Partili milletvekillerinin önergeleri doğrultusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda Kosova olaylarıyla ilgili öngörüşmelerden bu yana yedi ay geçmiştir. Türkiye'deki Kosovalı işadamlarının, Rumeli derneklerinin, siyasî partilerimiz ve milletvekillerimizi ziyaret edip, Kosova'daki olaylarla ilgili kamuoyu oluşturmaya çalıştıkları günlerden bu yana da yedi ay geçmiştir. Bill Clinton'un, Yugoslavya yönetimine uyarıda bulunarak, Balkanlarda yeni bir şiddete kesinlikle tahammül etmeyeceklerini ve gerekirse Amerika Birleşik Devletlerinin askerî müdahaleye hazır olduğunu bildirdiği günden bu yana da yedi ay geçmiştir. NATO Genel Sekreteri Solana'nın "Kosova'nın yeni bir Bosna olmayacağını umuyorum" dediği, Avrupa Parlamentosunun aldığı bir kararla, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, AGİT, NATO ve Batı Avrupa Birliğinin Kosova'daki çatışmaları önleyecek bir gücün bölgeye sevk edilmesi için çalışmaların başlaması gerektiğini belirttiği günden bu yana da yedi ay geçmiştir. Dışişleri Bakanı Sayın İsmail Cem'in "etnik temizlik tehlikesinin yeniden ufukta belirdiği kaygısı varken hepimiz duyarlı olma hakkına sahibiz; meseleyi gereken sorumlulukla izliyoruz" dediği günden bu yana da yedi ay geçmiştir; ama, yedi ay önce, Obrinye Köyündeki 16, Dreniça'daki 18 Arnavut sağ idi; Kosova'nın cennet köşelerinden Orahovaç'ta Halveti Tekkesinin önünde Teki Şehu ile Nahit Şehu kardeşler, Kadiri Camiinin önünde de Yupa ismindeki Arnavut genci henüz öldürülmemişlerdi; yaklaşık 800 kişi henüz yaşıyorlardı ve 300 bin insan evlerini barklarını henüz terk etmemişlerdi; soğuk Balkan kışı yaklaşırken dağlarda, tepelerde ormanlarda henüz yaşam savaşı vermiyorlardı; yeşillikler ortasındaki cennet Orahovaç Şehri henüz cehenneme dönmemişti ve kimsesiz değildi; 20 bin kişi yedi ay önce Orahovaç'ta yaşıyordu; 2 milyonluk Kosova nüfusunun sekizde 1'i göç etmek zorunda kalmamıştı.

Birleşmiş Milletler yetkilileri, sefil koşullar altında yaşayan göçmenlerin çok zor durumda olduğunu, her an büyük çaplı açlık ve hastalık felaketinin patlak verebileceğini şu an bildiriyorlar. Batı ise, maalesef, Bosna'da olduğu gibi, bu trajedi karşısında da seyirci kalıyordu.

Amerika Birleşik Devletlerinden eski senatör ve 1996 başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Partinin adayı Bob Dole, Kosova'ya yaptığı gezi sonrası, International Herald Tribune'de çıkan yazısında "Kosova'ya gitmeden önce, televizyonlarda Kosova Halkının çektiği acılara ilişkin çarpıcı görüntüler seyretmiştim; ama, gittiğimde, toplumdaki sefalet ve yıkımın televizyonlarda yansıtılanlardan çok daha geniş boyutlu olduğunu gördüm. Batı, yine, Bosna'da olduğu gibi, Miloseviç'e şirin görünmeye, onun işbirliğini sağlamaya çalışıyor. İnsanî yardım programları hazırlanıyor. Oysa, Kosava'da sorun, insanî değil, siyasaldır. Kosova'da sivillere karşı bir savaş yürütülüyor; bunun sorumlusu da Miloseviç'tir" diyordu.

İngiltere Dışişleri Bakanı Robin Cook "öldürülenlerin çoğu kadın ve çocuk. Bu, savaş değil, tam anlamıyla cinayettir" sözleriyle, katliamı ilan ediyordu.

Türkiye ise, maalesef, Bosna'da olduğu gibi Kosova'da da Batı'nın ağzına bakıyor; Yugoslavya'nın toprak bütünlüğünü korumayı ve 1989'daki Kosova'nın özerklik haklarını tekrar geri almayı, dışpolitikasının temel unsuru olarak görüyordu.

Biz, Demokrat Türkiye Partisi olarak, Kosova'ya asker gönderilmesini içeren Başbakanlık tezkeresini destekliyoruz; ayrıca, Türkiye'nin daha aktif olarak, öncelikle çatışmaların durdurulması için sesini yükseltmesini, bugüne kadar denenen barışçı yolların dışında, işi zamana da bırakmadan, NATO'daki müttefiklerini ikna ederek, Sırplara karşı hava harekâtı düzenlenmesinin sağlanmasını istiyoruz.

Endişemiz odur ki, müdahale kısa bir süre içerisinde yapılamazsa, Bosna'da olduğu gibi binlerce insanın öldürülmesine seyirci kalabiliriz.

Sözlerime, gazeteci Hasan Cemal'in 2 Ağustos 1998'te Sabah Gazetesinde yazdığı, Saraybosnalı 12 yaşındaki bir çocuğun günlüğündeki notlarla son vermek istiyorum.

"Politikada yeni bir şey yok. Kararları yukardaki çocuklar alıyor, tartışan da onlar; ama, bu arada olan bize oluyor. Ölüyoruz, üşüyoruz, açlık çekiyoruz, sevdiklerimizden ayrılıyoruz ve korkuyoruz.

Benim için politikanın anlamı şu: Sırplar, Hırvatlar ve Müslümanlar_ Hepsi de insan. Hepsi aynı. Hepsinin konuşmak için ağzı, yürümek için bacağı ve bir tane kafası var; ama, şimdi onları ille de birbirinden farklı kılmaya çalışıyorlar. Arkadaşlarım, akrabalarım arasında Sırplar, Hırvatlar, Müslümanlar var. Çok karışık bir grubuz. Ben, hiçbir zaman ayırım nedir diye düşünmedim. Politika karıştı işe_

Politika neden bizi birbirimizden ayırmak istiyor. Biz küçükler kesinlikle savaş çıkarmazdık; ama, şimdi, biz küçükler acı çekiyoruz, aç kalıyoruz. Güneşe artık sevinemiyoruz. Çocukluğumuzu yaşayamıyoruz. O yüzden ağlıyoruz!"

Tarih hiçbir zaman katliamı haklı kılmaz. Saraybosnalı çocuğun çığlığını Bosna'dakiler geç duymuşlardı; hiç olmazsa, Kosova'dakiler çabuk duyarlar.

Yüce Meclise saygılarımı sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kesebir.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Sayın Ali Dinçer; buyurun. (Alkışlar)

CHP GRUBU ADINA ALİ DİNÇER (Ankara) – Sayın Başkan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin değerli üyeleri; Kosova kriziyle ilgili olarak oluşturulabilecek çokuluslu müşterek güce katılmak üzere Türk Silahlı Kuvvetlerinin yurtdışına gönderilmesine Anayasanın 92 nci maddesine göre izin verilmesine dair Başbakanlık tezkeresi üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına konuşmak üzere karşınızdayım.

Öncelikle, Kosova'da çok soylu bir uğraş veren Kosovalı kardeşlerimizin bu yılın mart ayından bu yana verdikleri bine yakın şehidin anıları önünde saygıyla eğilmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, konuyu, önce, genel anlamda ele almak istiyorum. Daha sonra, insanî boyutuyla neler yapılabileceğiyle ilgili analizleri bilgilerinize sunmak istiyorum.

Kosova olayı, aslında, çok yakın geçmişte Bosna'da yaşadığımız trajediden çok daha ağır bir trajedi ve modern Avrupa için, çağdaş, demokrat Avrupa için çok daha koyu bir yüzkarası; çünkü, Kosova'da, hemen hemen, çok kısa bir süre önce Bosna'da olanlar tekrar ediliyor. Sırp vahşeti, Kosova'da, Bosna'da olduğu gibi kan döküyor ve bu, Avrupa'nın göbeğinde oluyor; bütün dünyaya, demokrasiyle ilgili, insan haklarıyla ilgili evrensel değerleri armağan eden Avrupa'nın gözünün önünde oluyor.

Kosovalı kardeşlerimiz, on yıla yakın bir süredir, belki de dünya tarihinde ilk defa, silahsız bir ulusal mücadele verdiler; her türlü baskıya dayandılar, her türlü zulme göğüs gerdiler; ama, aralarında dayanışmayı hiç yitirmediler; olağanüstü bir dayanışmayla, İbrahim Rugova'nın liderliğinde, barışçı, silah kullanılmayan bir mücadeleyi bu yılın mart ayına kadar getirdiler. Bıçak kemiğe dayandı, mart ayında silahlı mücadele başladı. Bunu fırsat bilen Sırp güçleri, Kosova'da, bütün Avrupa'yı utandırması gereken katliama, etnik temizleme faaliyetlerine başladılar.

Kosova'da olanlar, aslında yeni değil. Kosovalılar, yıllardır, defalarca Sırp saldırılarıyla karşılaştılar. Kosova iki defa, üç defa boşaltıldı; o nedenle de, Kosovalıların önemli ölçüde göç ettiği ülkemizde belki şu anda Kosova'da yaşayanlardan daha fazla Kosova kökenli yurttaşımız var; ama, buna rağmen, özellikle yüksek doğum oranıyla, Kosova, yine de 2 milyon 300 bin nüfuslu, ağırlığı Kosovalı kardeşlerimizden oluşan, yüzde 90'ı Arnavut olan bir toprak olarak bugüne gelebildi.

Kosova'da işlenen insanlık suçları, insanları yerlerinden yurtlarından ediyor. Avrupa Konseyinde hazırlanan bir rapora göre, daha 1996'da, Kosova'dan baskılardan dolayı kaçanların, Avrupa ülkelerine sığınanların sayısı 340 bin olarak tespit edilmiş. Çeşitli Avrupa ülkelerinde, 340 bin Kosovalı sığınmacı var; uluslararası yardım kuruluşlarının yerinde yaptığı tespitlere göre, bazı kuruluşlar 300 bin, bazı kuruluşlar 600 bin diyor. Yani, 300 bin ilâ 600 bin arasında Kosovalı yerinden yurdundan olmuş. Bunların arasında en zor durumda olanlar, dağlarda, ormanlarda, derme çatma çadırlarda yaşayan onbinlerce Kosovalı; diğerleri, aile dayanışması, akraba dayanışması, hemşeri dayanışmasıyla başka yerlere sığınmışlar. Örneğin, Prizren'e yakın, çoğunluğu Türkçe konuşan Mamuşa Kasabasının orijinal nüfusu 5 bin iken, şu anda, Mamuşa Kasabasında 30 bin insan yaşıyor. Diğer yerlere göre oldukça güvenlikli bir kasaba olan Mamuşa'da, herkes, evinde, yerinden yurdundan olmuş dört beş Kosovalı aileyi misafir ediyor.

Kosovalıların, Kosova'ya komşu olan Karadağ sınırları içerisinde de yakınları var, Makedonya Cumhuriyetinde yakınları var, Sancak'ta yakınları var. Diğer Balkan ülkeleri gibi, Kosovalı aileler de, çeşitli Balkan ülkelerine dağılmışlar; Türkiye dahil, çeşitli Balkan ülkelerinde akrabaları var. Geleneksel aile dayanışmasıyla, şimdi, bu komşu ülkelerde, onbinlerce Kosovalı sığınmacı var. Hatta, Karadağ, gelen sığınmacıları artık kaldıramayacağını düşünüp imkânları el vermiyor diye sınırı kapatma durumunda kaldı; Avrupa Konseyinin aldığı bir kararla, sınırı kapatmaması gerektiği yolunda, kendisine uyarılar gitti. Makedonya, Karadağ, Yugoslavya'da Sancak bölgesi, Arnavutluk ve Türkiye, yerlerinden yurtlarından olmuş 300 000 ile 600 000 arasındaki Kosovalıları barındırıyor, ağırlıyor.

Makedonya, Yugoslavya'daki Sancak bölgesi, Karadağ, Arnavutluk gibi bazı ülkeler zaten zor durumda. Düşünün, zaten Arnavutluk'ta kişi başına düşen gelir 300-500 doları geçmiyor. Böylesine zor durumda olan bir ülke çorbasını paylaşıyor, on binlerce sığınmacıyı ağırlıyor.

Uluslararası yardım kuruluşlarının Kosovada'ki çalışmaları, Sırp güvenlik güçleri tarafından önemli ölçüde engelleniyor; yardım konvoyları, yardım kuruluşlarının görevlileri saldırıya uğruyor, yardım malzemeleri talan ediliyor, yardım kuruluşlarının özverili görevlileri öldürülüyor. Bu bakımdan, Kosova'daki durum Bosna-Hersek'e göre daha da vahim. Bosna-Hersek'te, hiç olmazsa Birleşmiş Milletler Barış Gücü vardı; bu güç, yardım konvoylarına eskortluk ederek görevlileri kolluyordu ve yardımın mümkün olduğu kadar yerine ulaşabilmesi için yardımcı oluyordu; Kosova'da bu da yok.

Şimdi oluşturulması için bir süreç başlatıldı; çokuluslu müşterek güç bu amaçla kurulmak durumunda. Bu gücün bir an evvel kurulabilmesi için Türkiye, diplomatik ve politik alanda her türlü gayreti göstermeli, Birleşmiş Milletler planında ve NATO üyesi olarak NATO planında en aktif üye olabilmeli.

Balkan ülkeleri arasında Kosova ile ilgili birinci sorumluluk Türkiye'nindir; çünkü, Kosovalı kardeşlerimiz Kosova'da bizim adımıza hesap veriyorlar. Onlar, yüzlerce yıl birlikte yaşadığımız, ortak bir kültürü geliştirdiğimiz kardeşlerimiz. Biz, Balkanlarda sofradan kalkmışız, onlar orada bizim adımıza bizim tarihimizin, bizim kültürümüzün hesabını ödüyorlar. Aslında, onlara yönelik tüm saldırılar bize yönelik saldırılardır. O nedenle de, en çok gayret göstermesi gereken ülke Türkiye'dir. Diplomatik ve politik planda yapılan çalışmaların yeterli olduğunu söylemek mümkün değil, hâlâ Birleşmiş Milletlerden karar üretilemedi. Katliam yoğun bir şekilde aylardır sürüyor, NATO çerçevesinde karar daha yeni üretildi. Bu kararların üretilebilmesi ve temas grubu üzerinde etkili olmak Türkiye'nin görevi. Bu kararların üretilmesi için Türkiye daha yoğun çaba sarf etmeli. Şimdi, çokuluslu müşterek güce katılmak, bir ölçüde yerlerinden, yurtlarından olmuş olan Kosovalıların tekrar evlerine dönebilmeleri için bir güvenlik ortamı sağlayacaktır. Bu çokuluslu güvenlik gücü -ortak güç- uluslararası yardım kuruluşlarının Kosova'daki yardım çalışmalarını da güvence altına alacaktır, yardımın daha etkili bir şekilde yerine ulaşmasına katkıda bulunacaktır.

Bizim yardımlarımızla ilgili Sayın Bakan bilgiler verdi, arkadaşlarımız da bazı rakamlar verdi. Bunların çok düşük miktarlar olduğunu söylemek gerekiyor, malzeme olarak olsun, para olarak olsun. Biz, Bosna-Hersek'e ulus olarak, halk olarak yaptığımız yardım kadar yardımı henüz Kosova'ya yapamadık. Bosna-Hersek'e yardım yaparken oluşan dayanışma komiteleri Kosova için de oluştu. Kosova Dayanışma Komitesinin toplayabildiği para şu ana kadar 6,5 milyar lira, gönderebildiği yardım 3 TIR. Bu rakamlar, artık, bir bölge gücü olan, dünyanın sayılı ülkelerinden biri olan Türkiye'nin büyüklüğüyle karşılaştırıldığı zaman çok küçük rakamlar. Bunların çok ötesinde, daha büyük miktarlarda yardımı Türkiye yapabilmeli ve sadece kendisi yardım yapmakla kalmamalı, bütün Avrupa ülkelerinde, bütün dünyada Kosova'ya, Kosovalılara yardım yapılabilmesi için etkin diplomatik, politik faaliyetleri Türkiye sürdürmeli.

Değerli arkadaşlarım, çokuluslu müşterek güç, Kosova'da yaşayanların can güvenliğinin sağlanması, Kosova'da yaşayanların can güvenliğinin sağlanmasından sonra, Kosova sorununa diyaloğa dayalı politik çözüm bulunabilmesi oldukça ince yanları olan bir süreç. Bu, çokuluslu müşterek güç, Sırp askerî hedeflerine saldırdığı zaman, biz, Türkiye olarak, bu gücün içinde olan bazı konulara dikkat etmek durumundayız. Şimdi, Kosova'da askerî faaliyet gösteren, Kosovalıların yerlerinden, yurtlarından olmalarına neden olan baskıları yapan, saldırıları düzenleyen Sırp güçleri Sancak'ta konuşlanmış. Sancak'ta konuşlanan Sırp güçlerine karşı bir hareket söz konusu olduğu zaman, Sancak'taki kardeşlerimizin bundan en az zarar görmesi için gereken dikkati göstermek de Türkiye'ye düşüyor.

Kosova'da çokuluslu müşterek güce, Türkiye Cumhuriyetinin katkıda bulunmasıyla ilgili Başbakanlık tezkeresine, Cumhuriyet Halk Partisi olarak olumlu oy vereceğiz, destek vereceğiz; ama, bir kez daha vurgulamak istiyoruz, Kosova'da bulunabilecek olan barışçı bir politik çözüm, Kosova'da yaşayan tüm toplumsal grupları içermeli. Arnavutlarıyla, Türkleriyle, Sırplarıyla, Hıristiyan, Müslüman ve Romanlarıyla, Kosova'da bulunan diğer tüm grupların katılımıyla bir barışçı politik çözümün Kosova'da sağlanması önplanda tutulmalı. Bu bir süreç... İnşallah, Kosova'da, barışçı çözüm bulmakla ilgili diyalog ortamı oluşacaktır. Daha sonra, Kosova'da yaşayanların tümünün katılımıyla ortaya gelecek olan bu sürece, biz, ancak destek olmak durumundayız. Politik çözümün şu yönde olması gerektiği, bu yönde olması gerektiği yönünde açık beyanlarda bulunmamız doğru değildir. Güç dengeleri, tartışma süreci neyi gösterecektir, taraflar birbiriyle tartışarak hangi çözümü bulacaklardır, o, onların işi. Bizim, ucu önemli ölçüde açık bırakılacak olan bir politik çözüm sürecine "barışçı yöntemlerle bir çözüm süreci yaşanmalıdır" diye katkıda bulunmamız gereklidir. Onun ötesindeki kararı, o bölgede yaşayan, o bölgenin insanları vereceklerdir.

Değerli arkadaşlarım, Kosova ile ilgili Türkiye Cumhuriyetinin dışpolitikasında, diplomatik çalışmalarında biraz önce söylediğim inceliğe pek dikkat edilmiyor. Bu nedenden dolayı da Kosovalı kardeşlerimizin rahatsızlık duyduğunu biliyoruz. Bunu eğer düzeltip, daha gerçekçi bir şekilde bir çerçeveye oturtabilirsek, onlarla birlikte dayanışma içinde vereceğimiz mücadele daha başarılı sonuçlara ulaşacaktır ve ileride, Avrupa'nın göbeğinde, Bosna-Hersek'te olduğu gibi, kardeşlerimizin barış içinde yaşadığı Avrupaî bir yapılanma söz konusu olacaktır.

Kosova'ya sadece bugünkü sorunlarıyla yaklaşmamamız gerekiyor. Kosova'da, şu anda, salt güvenliği sağlamak için son derece sert tedbirler alan Sırp güçlerinin yıktığı, yaktığı evlerin sayısı onbini geçiyor. Kosova'nın yıkılan altyapısının onarılması, Bosna-Hersek'te olduğu gibi, yine Türkiye'nin aktif olarak görev alması gereken bir alan. Nasıl, biz, şimdi, savaş sırasında yıkılan köprüleri, kamu binalarını restore etmede, yeniden yapmada Bosna-Hersek'e yardımcı oluyorsak, şimdiden hazırlıklarımızı yapıp, Kosova'da da yıkılan, yakılan evlerin, kamu binalarının, altyapıların restorasyonuyla, yeniden yapılmasıyla ilgili plan hazırlamak durumundayız. Kosova'ya bu konuda en güçlü desteği vermek için şimdiden hazırlık yapmak durumundayız. Sadece bugünü değil, yarını da düşünerek, Kosova'ya kucak açmak, Kosova'ya yardımcı olmak öncelikle Türkiye Cumhuriyetinin görevidir.

Başbakanlık tezkeresine Cumhuriyet Halk Partisi adına olumlu oy vereceğimizi tekrar belirtir, Türkiye Büyük Millet Meclisinin değerli üyelerini saygıyla selamlarım. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Dinçer.

Şimdi, Doğru Yol Partisi adına, Sayın Mehmet Ağar; buyurun. (DYP sıralarından alkışlar)

DYP GRUBU ADINA MEHMET AĞAR (Elazığ) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Muhterem Başkanım, değerli milletvekilleri, büyük Türk Milleti; Kosova'da yaşanan insanlık dramını yeni baştan tekrar etmeye gerek olmadığını zannediyorum. Her gün televizyonlarda veya çeşitli yayın organlarında takip ettiğimiz manzaralar, âdeta kanıksanan bir trajik filme dönüştü. Sıkıntı veren nokta, meselenin kanıksanması ve alışılmış hale gelmesidir.

Bu vesileyle ifade etmek gerekir ki, Hükümetin gerçekten olumlu karşıladığımız, bir an evvel de gerçekleşmesini arzu ettiğimiz bu tezkeresiyle oluşacak olan bir kuvvet yapılanmasına, elbette, bütün partiler gibi Doğru Yol Partisi de olumlu bakmakta ve bir an evvel bu aktivitenin sağlanması konusunda son derece arzuludur. Ancak, dışpolitika gibi, özellikle dünyanın bugünkü konjonktüründe Türkiye'yi bölgesel anlamda çok ciddî şekilde ilgilendiren meseleler, böylesine bir anayasal mecburiyetin sonucunda değil de, Hükümetimizin, dolayısıyla konunun muhatabı olan Dışişleri Bakanlığımızın, zaman zaman bilgi vermesi ve bununla beraber, Türk kamuoyuyla birlikte, Türkiye Büyük Millet Meclisinin konuya yakın ilgisinin, alakasının temin edilmesi, bir ölçüde katkısının sağlanması ve bu katkıyla birlikte sağlanacak olan destekle, çok daha sağlam temellere oturan güçlü bir Meclis desteğini arkasında bulunduran politikaların oluşturulmasının daha da yararlı olacağı düşüncesindeyiz.

Değerli milletvekilleri, vicdanımıza ve tarihe karşı olan sorumlulukla meseleye baktığımız vakit, konunun, bizi ilgilendiren, gerçekten çok önemli yönleri olduğunu görüyoruz. Her dışpolitika meselesinin gerisinde, ciddî bir tarihsel perspektif vardır. Kısaca bu hatırlatmayı yaptığımızda, düne kadar aynı vatanın insanları olan, bugün bu sıkıntıların içerisinde olan insanlarla aynı kaderi paylaşan, aynı havayı soluyan ve aynı şartlarda yaşayan insanlar olduğumuz hiçbir zaman unutulmamalıdır. Arnavutların, ceddimiz olan Osmanlıya 33 sadrazamla birlikte hizmet verdiğini hiçbir zaman unutmamamız gerekiyor. Onların acılarının bizim de acılarımız olduğunu biliyoruz ve bu acıları kalplerimizin en derin köşesinde hissediyoruz.

Kosova'da, elbette olan biten malumlarımız; ancak, konunun bir kez daha hatırlatılması anlamında söyleyeceğim, Osmanlı Padişahı I. Murat'ın Kosova topraklarına ilk ayak basışı, hepimizin bildiği gibi, 1389 yılıdır. Buradaki Sırbistan İmparatorluğunun yenilgisiyle toprakların Osmanlı İmparatorluğuna geçişi ve bu geçişten sonra onların tarihlerinde oluşturduğu birtakım mitolojilerin de var olduğunu biliyoruz. Bu mitolojiler, bugünün gündeminde, gerek aşırı Sırp milliyetçileri gerekse Ortodoks kiliseleri tarafından ciddî şekilde canlandırılmış ve bugünün Sırp topraklarında yaşayan insanların âdeta beyinlerine nakşedilmiştir ve dolayısıyla, bugünün şartlarında masum Müslüman halka saldırıların arkasında psikolojik anlamdaki bu beyin yıkamanın da var olduğu gerçeğini görmek gerekiyor.

Bugünün dünyasında, elbette, bir coğrafî birlik, beraberlik içerisinde değiliz; ancak, geçmiş beşyüz yıllık tarihin var olduğu gerçeğinin de ortadan kaybolabilmesi mümkün değildir. Bu müşterek tarih bizi birbirimize perçinlemiş, çok kuvvetli bağların oluşmasına neden olmuştur. Bugünün şartlarında da, 1 milyona yakın Kosovalı Arnavut insanımız da bizim âdeta demografik bir uzvumuzdur ve bizim vatandaşımızdır, millet ve devlet olarak da ayrılmaz parçalarımızdır. Bu insanların akrabalarının yaşadığı yerlerde de, bugün, şiddet, terör ve acı hâkimdir; dolayısıyla, bu acılara bigâne kalmamız düşünülemez. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, temsil ettiği yurttaşlarının hissiyatına da sahip çıkmalıdır.

Osmanlı İmparatorluğunun parçalanma sürecinde ortaya çıkan millî devletleri görüyoruz. Bunlardan Yunanistan 1829; Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan ve Romanya da 1878'de bizden ayrıldıklarında -ki, bu yılların Osmanlı İmparatorluğunun en güç dönemleri olduğunu hepimiz hatırlıyoruz- Berlin Konferansından evvel -ki, bu, önemli bir tarihî gerçek, hatırlamakta fayda var- Osmanlı İmparatorluğunun en zor günlerinde toplanan Prizren Birliği adlı konferansta, tüm Arnavutlar, Osmanlıya olan bağlılıklarını bütün kalbî hissiyatlarıyla teyit etmişler, ifade etmişler, millî birlik ve bütünlüklerini de bu İmparatorluğun sınırları içerisinde muhafaza edebilecekleri gerçeğinin şuurunda olduklarını göstermişlerdir. İhanetin kol gezdiği, ihanetin Osmanlı topraklarının her bir zerresinin altında var olduğu bu dönemde gösterilen bu sadakati de, bir kez daha kaydetmekte yarar vardır.

Kosova sorununun başlangıcını da, bu tarihsel perspektif içerisinde, Balkan Savaşları bitimine kadar götürebilmek mümkündür. Nüfusun büyük bir bölümü Arnavut olan Kosova ve Makedonya'nın bazı bölgelerinin, Çarlık Rusyası, Fransa, İngiltere tarafından desteklenen Sırp ordusunca bu dönemde ele geçirildiğini biliyoruz. Daha sonrasında 1919'da imzalanan Versailles (Versay) Antlaşmasıyla da, uluslararası sınırların teyidi, Arnavutluk sınırlarının da çizildiği bu dönemde, etnik dağılımdan ziyade uluslararası dengelerin gözetildiği de bir bilinen bir gerçektir.

Dönemin zorluğu, aynı zamanda Kosova'nın sömürgeleştirilmeye başlandığı dönemdir. Sırbistan hâkimiyetinin, buradaki Sırp hâkimiyetinin, Arnavut ve Müslüman insanlara karşı yapılan katliamlarla da gerçekleştiği bilinmektedir. Bütün bunlara rağmen, bütün imkânsızlıklarına rağmen, Arnavutlar, bu dönemde de ciddî bir direnişin sahibi olmuşlardır.

1918'den beri devam eden Kosova'nın nüfus yapısını değiştirmeye yönelik gayretler üç başlığın altında toplanmakta; bunlar: Arnavutları Arnavutluk veya Türkiye'ye göç ettirmek, asimilasyon ve Slav kolonizasyonu. Birinci Dünya Savaşından sonra Sırbistan Başbakanı olan Nikola Pasiç'in enteresan bir sözünü ifade etmek istiyorum: "Arnavutların üçte birini öldür, üçte birini sür, gerisini asimile et" talimatı, âdeta, bugünün dünyasında da Sırplar tarafından uygulanan ve halen de realize edilen bir talimat halinde canlılığını muhafaza etmektedir.

Muhterem arkadaşlarım, Kosova'dan Türkiye'ye ilk resmî göçün İkinci Dünya Savaşı öncesinde gerçekleştiğine de dikkat etmemiz gerekir. 1938 yılında, Yugoslav ve Türk hükümetleri arasında, 40 bin Türk ailenin Kosova ve Makedonya'dan göçüne ilişkin anlaşma imzalandı. 1944'e kadar 200 bin kişinin daha göçünün öngörüldüğü bu anlaşma gereğince, Yugoslavya, her aile için, Türk Hükümetine, o zamanın değeriyle 500 Türk Lirası ödeyecekti; ancak, İkinci Dünya Savaşıyla birlikte, bu anlaşma, bu yönüyle uygulanamadı.

Ancak, olaya bu yönüyle bakıldığında, iyi bir tarihî değerlendirmenin yapılamadığı, o zaman için Balkanlarda gerçekten büyük stratejik öneme sahip Müslüman ve Türk azınlığın orada muhafaza edilmesinin gerekliliğine olan duyarsızlığa da dikkat etmek gerekir. 1955 ve 1956'daki ikinci bir göç dalgasıyla da, yine birçok insan oradan Türkiye'ye gelmek zorunda kaldı.

Sıkıntılı dönemler 1950 başlarında başlamış, 1970'lere kadar devam etmiştir. Kosova üzerindeki büyük ve keyfî baskılar, tutuklamalar, öldürmelerle Arnavut Halkı yıldırılmaya çalışılmaktadır. 1974'te Yugoslavya'nın bekası için Tito tarafından kabul edilen anayasada, Arnavutlara, ayrılma hakkı da dahil, geniş bir muhtariyet verildiğini görüyoruz. Burası son derece önemlidir, son derece mühimdir; bizce sorunun çözümü de burada yatmaktadır. Şöyle ki: Bu anayasa, Kosova'yı, federasyon, diğer cumhuriyetlerle aynı haklara sahip federal bir ünite olarak tanımlamıştır. Kosova'nın toprağı ve sınırları anayasal tanım ve güvenceye kavuşturulmuştur. Kosova Parlamentosunun karar ve onayı olmadan bu sınırların değişemeyeceği belirtilmiştir.

Bu anayasayla, Kosova, Yugoslav Federal Cumhuriyeti Yürütme Konseyinin eşit haklara sahip üyesiydi; yani, konseyde kendi temsilcileriyle temsil edilmekteydi; veto hakkına sahipti; federal mahkemede temsilcisi vardı; adlî organlarına, yüksek mahkemesine, polis ve maliye teşkilatına sahipti; vergi toplama hakkına da sahipti. Vaki olacak anayasa değişikliklerinde, tıpkı diğer cumhuriyetler gibi, Kosova'nın onayı şart koşulmuştu. Kosova'nın idarî, adlî ve siyasî kurumları, dış ülkelerle, yabancı kuruluşlarla anlaşma imzalayabilmekteydi. Bu çerçevede, uluslararası anlaşmaların, çeşitli kredi ve kültür anlaşmalarının da imzalanmış olduğunu biliyoruz. Bu anlaşmalar da Kosova Parlamentosunun onayıyla yürürlüğe girmişti.

İşte, bu 1974 Anayasası, kurucu cumhuriyetlerin sahip olduğu hakların tamamını da Kosova'ya tanımıştı. Tito'nun ölümünden sonra Yugoslavya'daki artan etnik problemler, dinî, ekonomik, sosyal gerilimlerden, hiç şüphesiz, Kosova da payına düşeni aldı ve bugünkü Kosova sorunu, 1989'da anayasal hakların Sırbistan tarafından çiğnenmesiyle başladı. Buradaki bir tarihî tesadüf ve şuurlu bir harekete gene dikkat çekildiğinde, Birinci Kosova Meydan Muharebesinden tam 600 sene sonra, âdeta şuur altında yerleşmiş olan intikam duygularının ortaya çıkmasıyla birlikte, bir daha asla bu bölgelerde Türk ve Müslüman egemenliğinin veya varlığının kabul edilemeyeceğinin en yetkili ağızlar tarafından da çeşitli vesilerle ifade edildiğini görüyoruz.

1990'a gelindiğinde Kosova'da dayanılmaz bir Sırp baskısının olduğunu ve her tarafta da, Sırpların çeşitli konuşlanmalar yapmak suretiyle büyük bir baskı altında bölgeyi tuttuğunu görüyoruz; aynı dönemde, Kosova Parlamentosunun Arnavut vekillerinin, Kosova Cumhuriyetinin bağımsızlığı için referandum kararı aldıklarını ve gerekçe olarak da, Sırbistan'ın, Yugoslav Federal Cumhuriyetine karşı anayasa suçu işlediğinin gerekçesini ortaya koymalarıyla birlikte. Burada, Sırbistan'ın meşruiyet dışı davranışının, bir anlamda parlamentoca tescili söz konusu olmaktadır. Daha sonra, bu hukukî meşruiyet temelinde, Kosovalı Arnavutların kendi bağımsız cumhuriyetlerini de ilan ettiklerini görmekteyiz.

Bilinen olayların tekrarını kısaca geçiyorum. 1990'da Kosova Cumhuriyeti Anayasasının açıklanmasıyla birlikte, İbrahim Rugova'nın seçimi; daha sonrasında, Sırpların geliştirdikleri sürekli şiddet politikaları, teröre dayalı baskılar ve cinayetlerin başlangıcı...

Sonuçta, Kosova Demokratik Birliğinin bu uzun vadeli pasif siyasî stratejisinin başarısız olduğu görülmekte. Uzun vadeli bu siyaseti reddeden karşı grupların da, Kosova içerisinde ortaya çıktığını görüyoruz. Rugova etrafında, şiddetten arınmış grubun stratejisinin yanında, ikinci grubun da, bu pasif politikanın etkisiz oluşu, dünya kamuoyunu, ancak Arnavut intifadasının bir şeyler yapmaya zorlayacağı konusunda kanaat sahibi olmasıyla farklı bir strateji uyguladıklarını görüyoruz. İşte, bu ümitsiz ve zor dönemde Kosova Kurtuluş Ordusunun varlığı ortaya çıkmaktadır. Sırp baskılarına karşı Kosova halkının meşru müdafaa haklarının, meşru müdafaa anlayışı içerisinde ve bu savunma hakkının ifadesi olarak bir direniş hareketi olarak ortaya çıktığını ve tıpkı bizim Kurtuluş Savaşımızdaki yerel milislerin ve Kuvayı Milliye benzerindeki örgütlenmelerin var olduğunu görüyoruz. Ancak, bu işin -düzenli orduya geçme çabalarının- hâlâ, bütün büyük zorluklara rağmen devam ettiğini de yakinen biliyoruz. Bütün bunlarla, Kosova'nın ve oradaki insanların, hayatta kalmak ve varlıklarını devam ettirmek için, bu mücadeleyi, ne kadar büyük sıkıntılarla ve içerisinde bulundukları zor ve ağır koşullarda sürdürdüklerini görüyoruz.

Muhterem arkadaşlarım, bilindiği gibi, Yugoslavya çöküş sürecine girdiğinde, bütün siyasî analizler, Kosova'ya ayrı bir yer vermiş idi. Kosova'nın, Balkanların sıcak bir barut fıçısı olduğu ve buradan ateşlenecek bir kıvılcımın, bütün Balkanları saracak bir savaşın müsebbibi, hatta, böylesine bir savaşta, Makedonya, Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiye'yi etkileyecek ölçüler içerisinde olduğu, bütün analizlerde yer almış idi. Dolayısıyla, sorunun geldiği bu noktada kalıcı çözümün varlığı, böylesine herkesi ürperten bir ihtimalin gerçekleşmemesi anlamında da önem kazanmıştır. Buradaki iş, hiç şüphesiz ki, bölge barışını garanti edecek çözüm, ancak Kosova halkının meşru haklarının güvence altına alınmasıyla mümkün olacağı gerçeğidir. Buna, Yeni Yugoslavya Federasyonunun yeniden yapılandırılmasıyla, Sırbistan, Karadağ ve Kosova'nın eşit şartlar içerisinde yeni baştan örgütlenmesiyle ulaşılabileceğine inanıyoruz. Bu sayede, Kosova Arnavutları, hem ümitsiz bir savaşa sürüklenmeyecek hem de bölgenin hassas dengesi sarsılmayacak ve bunun ötesinde de, masum insanların kanının akıtılmasına son verilecektir.

Sorunu, Sırbistan'ın iç meselesi olmaktan çıkaran Batı Temas Grubu, ne var ki, çözüm olarak, genişletilmiş özerklik önermektedir; yani, Kosova, Sırbistan'ın bir parçası olsun istenmektedir. Bu öneri, 1974 statüsünün dahi gerisindedir ve dolayısıyla, kabul edilemezliği de ortadadır. Kosova, Yeni Yugoslav Federasyonuna, Sırbistan ve Karadağ'ın yanında üçüncü cumhuriyet olarak katılmalıdır. Ayrıca, bu katılım, ayrılma hakkıyla da desteklenmelidir; yani, federasyon işlemediği takdirde, Kosova, bu hakkını kullanarak federasyondan ayrılabilmelidir. Bu formül, bugünkü konjontürde, gerçekleşmesi en mümkün olan ve tarafların üzerinde anlaşabilecekleri gerçekçi bir siyasî çözümdür diye düşünüyoruz.

NATO'nun askerî müdahalesinin tartışıldığı bugünlerde, siyasî çözümlerin, ancak bir askerî güçle desteklendiğinde netice alabileceği hepimizin malumudur. Dolayısıyla, bu Hükümet tezkeresiyle oluşturulacak böyle bir gücün içerisinde, kahraman Türk askerinin, Bosna'dan, Arnavutluk'tan sonra bir kez daha bu bölgelerde de yer alması, hiç şüphesiz ki, olayın, en azından psikolojik anlamda, oradaki bizim insanlarımıza, bizim dindaşlarımıza verilebilecek en güzel mesajıdır. Dolayısıyla, bunu -biraz evvel de ifade ettiğim gibi- Meclisimizin tümü gibi olumlu olarak karşılıyoruz ve bir an evvel de aktivite kazanmasını temenni ediyoruz.

Bu güç, ümit ve temenni ediyoruz ki, Sırbistan'ın terörist anlamdaki bu saldırılarını sona erdirecek ve buradaki kalıcı ve adil siyasî çözümün önünü açması yolunda ciddî bir fonksiyon ifa edecektir.

Bu mesele, elbette ki, uluslararası mahiyet kazanmıştır. Ancak, bu çerçeve içerisinde, Türkiye'nin, bu uluslararası çerçevenin belki de daha önünde hareket etme mecburiyeti vardır. Biz, dünyayla paralel hareket etme yönündeki diplomatik alışkanlıklarımızı, bir adım önde olmak suretiyle değiştirmemizin daha yararlı olacağını düşünüyoruz. Avrasya'yla ilgili meselelerde, geride kalan bir siyasî pozisyon içerisinde olabilmemizin diplomatik anlamda kabul edilebilir tarafı yoktur. Türkiye'nin, bütün mesaisini, bütün enerjisini -Meclisiyle, Hükümetiyle; hatta, geniş anlamda tüm kamuoyuyla- Balkanlar'dan-Kafkasya'ya, Ortaasya'ya, Asya içlerine ve Ortadoğu'nun tümünü kapsayan çerçeve üzerindeki bütün meselelere teksif etmek mecburiyeti vardır. Tarihin ve coğrafyanın bize yüklediği sorumluluğun, bundan başkasını kaldırabilmesi mümkün değildir.

Dün Bosna'da olanlar, bugün Kosova'da olanlar, Avrupa topraklarında, Türk ve Müslüman varlığının idamesine tahammül edilemediğinin çok net ve açık göstergesidir. Meseleyi ciddî bir tarih şuuru içerisinde değerlendirmek suretiyle, önemli ölçüde topyekûn bir birlik, beraberlik ve kavrayış beraberliği içerisinde hareket etmek mecburiyeti vardır. Türkiye'nin gerçek gündemi içerisinde var olması, mutlaka ve mutlaka, her dakika gündemin ön sıralarında olması lazım gelen meselelerden bir tanesidir.

Türkiye'de, bugün, bölgemiz çerçevesinde oluşan dışpolitika meseleleri, Türk kamuoyunun her zaman gündemindeki birincil meseleler olmalıdır ve bir kez daha tekraren söylüyorum ki, bu Meclis çatısı altında Hükümetin getireceği çeşitli takdim ve sonuçlarla, Türkiye Büyük Millet Meclisi, her ahval ve şart içerisinde, dışpolitika meselelerinin içerisinde olmalıdır.

Avrasya'da yoğunlaşan savaşlara baktığımız vakit, coğrafyada tarihî kökleri olan siyasî, dinî, etnik temelli çatışmalar yeni baştan gündemdedir. Bölgenin krize müsait bu yapısının ötesinde, enerji ve hammadde kaynaklarının burada yoğun biçimde olması, gözden ırak olmaması lazım gelen gerçeklerdir.

Üzülerek ifade etmek lazım ki, kendi dev potansiyelinin farkında olmayan bazı çevreler, Türkiye'nin ne ölçüde büyük ve dev bir ülke olabileceğinin, bu bölgenin kaderinde son derece önemli ve gerçekten büyük söz sahibi olacağının şuurunda olmayan bu çevreler, meselelere gerektiği ölçüler içerisinde önem vermemekte, nedenini pek de iyi anlayamadığımız şekilde, hâlâ, bu konuda boşvermişlik içerisinde olduğunu görüyoruz.

Türkiye'nin büyük bir potansiyeli vardır; tarihinden ve coğrafyasından gelen avantajları, yükümlülükleri ve sorumlulukları vardır. Buradaki bütün meselelere, her şekilde -bunu çok açık dille bu kürsüden ifade etmiyorum- akla gelebilecek her türlü tedbirler paketi içerisinde müdahale etme mecburiyeti, tarihsel bir sorumluluktur. Hiç kimsenin bu sorumluluktan kaçabilme şansına ve hakkına sahip olmadığına inanıyoruz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Ağar, lütfen 1 dakika içerisinde toparlayalım