DÖNEM : 20
CİLT : 63 YASAMA YILI : 4
T. B. M. M.
TUTANAK DERGİSİ
3 üncü Birleşim
7 . 10 . 1998 Çarşamba
İ Ç İ N D E K İ L E R
I. – GEÇEN TUTANAK ÖZETİ
II. – GELEN KÂĞITLAR
III. – ÖNERİLER
A) DANIŞMA KURULU ÖNERİLERİ
1. – Dış politika konusunda yapılacak gündemdışı konuşmaların sürelerine ve aynı gün sözlü soruların görüşülmemesine ilişkin Danışma Kurulu önerisi
2. – Genel Kurulun 12.10.1998 Pazartesi günü saat 15.00’te toplanmasına ve bu toplantıda sunuşlar ile (11/18) esas numaralı gensoru önergesinin görüşülmesi ile bazı komisyonların üye sayılarının yeniden belirlenmesine ilişkin Danışma
Kurulu önerisiIV. – BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI
A) GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR
1. – Başbakan A. Mesut Yılmaz’ın, dış politikada meydana gelen gelişmeler, Suriye’nin PKK terör örgütüne verdiği destek ve Türkiye-Suriye ilişkilerinin bugünkü durumuyla ilgili açıklaması ve ANAP Grubu adına Bitlis Milletvekili Kâmran İnan, DYP Grubu adına İstanbul Milletvekili Hayri Kozakçıoğlu, DTP Grubu adına Van Milletvekili Mahmut Yılbaş, FP Grubu adına Kayseri Milletvekili Abdullah Gül, CHPGrubu adına Antalya Milletvekili Deniz Baykal, DSPGrubu adına Hatay Milletvekili Ali Günay grupları adına, grubu bulunmayan milletvekilleri adına Ankara Milletvekili Mehmet Ekici’nin konuşmaları
2. – Tokat Milletvekili Hanefi Çelik’in, Tokat Sigara Fabrikasının, ortak alınarak özelleştirilmesine ilişkin gündemdışı konuşması ve Devlet Bakanı Işın Çelebi’nin cevabı
3. – İstanbul Milletvekili M. Sedat Aloğlu’nun, Türkiye ve uluslararası piyasalardaki krize ilişkin gündemdışı konuşması ve Devlet Bakanı Işın Çelebi’nin cevabı
4. – Koca
eli Milletvekili Bekir Yurdagül’ün, Özelleştirme Yüksek Kurulunun SEKA konusundaki kararına ilişkin gündemdışı konuşması ve Devlet Bakanı Işın Çelebi’nin cevabı5. – Devlet Bakanı Işın Çelebi’nin; Tokat Milletvekili Hanefi Çelik’in, Tokat Sigara Fabrikasının özelleştirilmesine; İstanbul Milletvekili M. Sedat Aloğlu’nun, Türkiye ve uluslararası piyasalardaki krize ve Kocaeli Milletvekili Bekir Yurdagül’ün, Özelleştirme Yüksek Kurulunun SEKA konusundaki kararına ilişkin gündemdışı konuşmalarına cevabı
B) Ç
EŞİTLİ İŞLER1. – Türkiye-Suriye ilişkilerinde gelişen son duruma ilişkin siyasî parti grup başkanı ve başkanvekilleri ile grubu bulunmayan siyasî partilerin kamuoyuna duyuruları
C) TEZKERELER VE ÖNERGELER
1. – Kanada’ya gidecek olan Devlet Bakanı Rüştü Kâzım Yücelen’e, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mustafa Rüştü Taşar’ın vekillik etmesinin uygun görüldüğüne ilişkin tezkerenin işlemden kaldırılmasına ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi (3/1716)
D) GENSORU, GENEL GÖRÜŞME, MECLİS SORUŞTURMASI VE MECLİS ARAŞTIRMASI ÖNERGELERİ
1. – Malatya Milletvekili Recai Kutan ve 42 arkadaşının, Suriye ile ilişkiler konusunda bir genel görüşme açılmasına ilişkin önergesi (8/26)
2. – Kahramanmaraş Milletvekili Hasan Dikici ve 20 arkadaşının, Afşin-Elbistan Termik Santralinin çevreye ve insan sağlığına verdiği zararların önlenmesi için alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önerges
i (10/287)V. – SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR
1. – Sıvas Milletvekili Abdüllatif Şener’in, Antalya Milletvekili Deniz Baykal’ın Gruplarına sataşması nedeniyle konuşması
VI. – SEÇİMLER
A) KOMİSYONLARA ÜYE SEÇİMİ
1. – (9/24) esas numaralı Meclis soruşturması komisyonuna üye seçimi
B) KOMİSYONLARDA AÇIK BULUNAN ÜYELİKLERE SEÇİM
1. – Millî Savunma Komisyonunda açık bulunan üyeliğe seçim
VII. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER
1.—Kütahya Milletvekili Mustafa Kalemli, Anavatan Partisi Genel Başkanı Rize Milletvekili Mesut Yılmaz, Doğru Yol Partisi Genel Başkanı İstanbul Milletvekili Tansu Çiller, Demokratik Sol Parti Genel Başkanı İstanbul Milletvekili BülentEcevit, Cumhuriyet HalkPartisi Genel Başkanı Antalya Milletvekili Deniz Baykal ile 292 milletvekilinin; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83 üncü Maddesinin Değiştirilmesine Dair Kanun Teklifi ve Anayasa Komisyonu raporu (2/676) (S. Sayısı :232)
2.—Bayburt Milletvekili Ülkü Güney ve Ankara Milletvekili Yücel Seçkiner’in, 1076 Sayılı Yedek Subaylar ve Yedek Askerî Memurlar Kanunu ile 1111 Sayılı Askerlik Kanunlarında Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ve İçtüzüğün 37 nci maddesine göre doğrudan gündeme alınma önergesi (2/669) (S. Sayısı :338)
3.—Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu Tasarısı ile Antalya Milletvekili Deniz Baykal ve 39 arkadaşının, İstanbul Milletvekili Gürcan Dağdaş ve 6 arkadaşının, Trabzon MilletvekiliYusuf Bahadır ve 9 arkadaşının, İstanbul Milletvekili Ercan Karakaş ve 7 arkadaşının Aynı Mahiyetteki Kanun Teklifleri ve İstanbul Milletvekili Ercan Karakaş ve 2 arkadaşının İşçi ve Memur Emeklileri ile Bunların Dul ve Yetimlerinin Sendikalaşmasına İlişkin Kanun Teklifi ve Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler ve Plan ve Bütçe komisyonları raporları (1/702, 2/224, 2/929, 2/1000, 2/1023, 2/1024)(S. Sayısı :553)
4.—Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanunun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun Tasarısı ve Anayasa Komisyonu raporu (1/689) (S. Sayısı :631)
5. – Emniyet Teşkilâtı Kanununun Bir Maddesinde Değişiklik Yapılmasına Dair 490 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve İçişleri Komisyonu raporu (1/217) (S. Sayısı :132)
6. – Kütahya Milletvekili Mustafa Kalemli’nin Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Başbakanlık Tezkeresi ve Anayasa ve Adalet komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyon raporu (3/1588) (S. Sayısı :735)
VIII. – SORULAR VE CEVAPLAR
A) YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI
1. – Trabzon Milletvekili Kemalettin Göktaş’ın, Trabzon Valiliği özel idare emrine köy yolları için gönderilen ödeneğe ilişkin sorusu ve İçişleri Bakanı Kutlu Aktaş’ın yazılı cevabı (7/5972)
I. – GEÇEN TUTANAK ÖZETİ
TBMM Genel Kurulu saat 15.00'te açıldı.
Adıyaman Milletvekili Celal Topkan'ın, 5 Ekim Dünya Öğretmenler Gününe,
Kırıkkale Milletvekili Mikail Korkmaz'ın, üniversitelere girişte uygulanacak tek basamaklı sınav sistemine;
İlişkin gündemdışı konuşmalarına Millî Eğitim Bakanı Hikmet Uluğbay;
Kastamonu Milletvekili Haluk Yıldız'ın, Kastamonu'da meydana gelen sel felaketi ve alınması gerekli önlemlere ilişkin gündemdışı konuşmasına da Tarım ve Köyişleri Bakanı Mustafa Rüştü Taşar;
Cevap verdiler.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine gidecek olan:
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit'e, Devlet Bakanı Hasan Hüsamettin Özkan'ın,
Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel'e, Millî Eğitim Bakanı Hikmet Uluğbay'ın,
Devlet Bakanı Hasan Gemici'ye, Devlet Bakanı Mustafa Yılmaz'ın;
Bosna - Hersek'e gidecek olan:
Devlet Bakanı Ahat Andican'a, Devlet Bakanı Işılay Saygın'ın,
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit'e, Devlet Bakanı Hasan Hüsamettin Özkan'ın,
Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Mustafa Cumhur Ersümer'e, Turizm Bakanı İbrahim Gürdal'ın;
Almanya'ya gidecek olan:
Ulaştırma Bakanı Arif Ahmet Denizolgun'a, Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu'nun,
Devlet Bakanı Işılay Saygın'a, Devlet Bakanı Ahat Andican'ın,
Tarım ve Köyişleri Bakanı Mustafa Rüştü Taşar'a, Devlet Bakanı Rüştü Kâzım Yücelen'in;
Portekiz'e gidecek olan:
Devlet Bakanı Burhan Kara'ya, Devlet Bakanı Eyüp Aşık'ın,
Devlet Bakanı Mehmet Cavit Kavak'a, Sağlık Bakanı Halil İbrahim Özsoy'un,
De
vlet Bakanı Refaiddin Şahin'e, Millî Savunma Bakanı ve Başbakan Yardımcısı İsmet Sezgin'in,Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Mustafa Cumhur Ersümer'e, Orman Bakanı Ersin Taranoğlu'nun;
Azerbaycan Cumhuriyetine gidecek olan:
Kültür Bakanı İstemihan Talay'a, Devlet Bakanı Hasan Hüsamettin Özkan'ın,
Dışişleri Bakanı İsmail Cem'e, Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel'in;
İngiltere'ye gidecek olan:
Çevre Bakanı İmren Aykut'a, Devlet Bakanı Salih Yıldırım'ın,
Millî Savunma Bakanı ve Başbakan Yardımcısı İsmet Sezgin'e, Devlet Bakanı Mehmet Batallı'nın;
Ürdün, İsrail ve Filistin'e gidecek olan:
Başbakan A. Mesut Yılmaz'a, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit'in,
Tarım ve Köyişleri Bakanı Mustafa Rüştü Taşar'a, Devlet Bakanı Rüştü Kâzım Yücelen'in,
Devlet Bakanı Işın Çelebi'ye, Bayındırlık ve İskân Bakanı Yaşar Topçu'nun,
Devlet Bakanı Yücel Seçkiner'e, Devlet Bakanı Metin Gürdere'nin;
Amerika Birleşik Devletlerine gidecek olan:
Devlet Bakanı Mehmet Cavit Kavak'a, Devlet Bakanı Işın Çelebi'nin,
Kültür Bakanı İstemihan Talay'a, Devlet Bakanı Hasan Hüsamettin Özkan'ın,
Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Mustafa Cumhur Ersümer'e, Turizm Bakanı İbrahim Gürdal'ın,
Ulaştırma Bakanı Arif Ahmet Denizolgun'a, Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu'nun;
İtalya'ya gidecek olan:
Devlet Bakanı Işılay Saygın'a, Devlet Bakanı Ahat Andican'ın,
İçişleri Bakanı Kutlu Aktaş'a, Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu'nun;
İran'a gidecek olan:
Dışişleri Bakanı İsmail Cem'e, Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel'in,
Devlet Bakanı Rifat Serdaroğlu'na, Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel'in;
Amerika Birleşik Devletleri ve Meksika'ya gidecek olan:
Başbakan A. Mesut Yılmaz'a, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit'in,
Devlet Bakanı Güneş Taner'e, Devlet Bakanı Ahat Andican'ın,
Devlet Bakanı Mehmet Cavit Kavak'a, Sağlık Bakanı Halil İbrahim Özsoy'un;
Makedonya'ya gidecek olan:
Devlet Bakanı Işın Çelebi'ye, Bayındırlık ve İskân Bakanı Yaşar Topçu'nun,
Devlet Bakanı Rüştü Kâzım Yücelen'e, Çevre Bakanı İmren Aykut'un,
Tarım ve Köyişleri Bakanı Mustafa Rüştü Taşar'a, Orman Bakanı Ersin Taranoğlu'nun;
Şili ve Amerika Birleşik Devletlerine gidecek olan Devlet Bakanı Rifat Serdaroğlu'na, Turizm Bakanı İbrahim Gürdal'ın,
Rusya Federasyonuna gidecek olan Devlet Bakanı Güneş Taner'e, Devlet Bakanı Ahat Andican'ın,
Ürdün ve İsrail'e gidecek olan Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel'e, Millî Eğitim Bakanı Hikmet Uluğbay'ın,
Lüksemburg'a gidecek olan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Nami Çağan'a, Maliye Bakanı Zekeriya Temizel'in,
Arnavutluk'a
gidecek olan Devlet Bakanı Yücel Seçkiner'e, Devlet Bakanı Metin Gürdere'nin,Danimarka'ya gidecek olan Sağlık Bakanı Halil İbrahim Özsoy'a, Devlet Bakanı Burhan Kara'nın,
Hollanda'ya gidecek olan Ulaştırma Bakanı Arif Ahmet Denizolgun'a, İçişleri Bakanı Kutlu Aktaş'ın,
Almanya ve İngiltere'ye gidecek olan Devlet Bakanı Güneş Taner'e, Devlet Bakanı Eyüp Aşık'ın,
Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'ya gidecek olan Dışişleri Bakanı İsmail Cem'e, Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel'in,
İspanya'ya gidecek olan Çevre Bakanı İmren Aykut'a, Devlet Bakanı Rüştü Kâzım Yücelen'in,
Portekiz ve Makedonya'ya gidecek olan Millî Savunma Bakanı ve Başbakan Yardımcısı İsmet Sezgin'e, Devlet Bakanı Mehmet Batallı'nın,
Bulgaristan'a gidecek olan Devlet Bakanı Işın Çelebi'ye, Bayındırlık ve İskân Bakanı Yaşar Topçu'nun,
Kanada'ya gidecek olan Devlet Bakanı Rüştü Kâzım Yücelen'e, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mustafa Rüştü Taşar'ın;
İstifa eden ve istifası kabul edilen Refaiddin Şahin'den boşalan Devlet Bakanlığına, yeni bir atama yapılıncaya kadar; Millî Savunma Bakanı ve Başbakan Yardımcısı İsmet Sezgin'in,
İstifa eden ve istifası kabul edilen Refaiddin Şahin'den boşalan Devlet Bakanlığına, yeni bir atama yapılıncaya kadar; Millî Savunma Bakanı ve Başbakan Yardımcısı İsmet Sezgin'in vekâlet etmesi ilgi yazıyla uygun görülmüşken, Millî Savunma Bakanı ve Başbakan Yardımcısı İsmet Sezgin, 23 Eylül 1998 tarihinde yurtdışına gideceğinden, bu tarihten itibaren, Devlet Bakanı Rifat Serdaroğlu'nun,
İstifa eden ve istifası kabul edilen Eyüp Aşık'tan boşalan Devlet Bakanlığına, yeni bir atama yapılıncaya kadar; Devlet Bakanı Mehmet Cavit Kavak'ın,
Vekâlet etmelerinin uygun görülmüş olduğuna;
7-8 Eylül 1998 tarihlerinde Azerbaycan Cumhuriyetine,
2-3 Ekim 1998 tarihlerinde de Makedonya Cumhuriyetine;
Gidecek olan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Hikmet Çetin'in vekâlet edeceğine;
Açık bulunan Devlet Bakanlığına, İstanbul Milletvekili Yıldırım Aktuna'nın atandığına;
İlişkin Cumhurbaşkanlığı tezke
releri Genel Kurulun bilgisine sunuldu.DYP Grup Başkanvekilleri Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük, Denizli Milletvekili Mehmet Gözlükaya ve İçel Milletvekili Turhan Güven'in, Avrupa Birliği, Kıbrıs ve başta Suriye olmak üzere komşu ülkelerle olan ilişkilerimiz ve dış politika konusunda Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 102 ve 103 üncü maddeleri uyarınca bir genel görüşme açılmasına ilişkin önergesi (8/25),
Burdur Milletvekili Yusuf Ekinci ve 23 arkadaşının, Burdur Gölünde su seviyesinin azalması ve kirliliğe karşı alınacak tedbirlerin belirlenmesi (10/283),
Adana Milletvekili Yakup Budak ve 38 arkadaşının, Adana İlinin ekonomik, sosyal, kültürel ve kentsel sorunları ile Adana'ya göçün getirdiği sorunların araştırılarak alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi (10/284),
İstanbul Milletvekili Ekrem Erdem ve 53 arkadaşının, İstanbul'da, Dolmabahçe Stadyumu arkasında ruhsatsız olarak inşa edilmekte olan otelin bulunduğu alanın Beyoğlu İlçesinden Şişli İlçesi sınırına dahil edilmesiyle ilgili iddiaların araştırılması (10/285),
Antalya Milletvekili Deniz Baykal ve 22 arkadaşının, İstanbul'da meydana gelen orman yangınlarının nedenlerinin araştırılarak kaçak yapılaşmanın önlenmesi için alınacak tedbirlerin belirlenmesi (10/286),
Amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca birer Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri ile;
Konya Milletvekili Hüseyin Arı ve 44 arkadaşının, SSK Genel Müdürlüğünce 1996 yılında özürlülerin memurluğa alınması için açılan sınavda mevzuata aykırı usulsüz işlemler yapılmasına göz yumarak görevini ihmal ettiği ve kötüye kullandığı ve bu eyleminin Türk Ceza Kanununun 230 ve 240 ıncı maddelerine uyduğu iddiasıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Mustafa Kul hakkında (9/34),
İstanbul Milletvekili Mehmet Ali Şahin ve 57 arkadaşının, SSK Genel Müdürlüğünce 1996 Aralık ayında yapılan sınav sonucunda göreve başlatılan personel hakkındaki hukukdışı işlemlere göz yummak ve yanlı davranmak suretiyle görevini ihmal ettiği ve kötüye kullandığı ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 230 ve 240 ıncı maddelerine uyduğu iddiasıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Nami Çağan hakkında (9/35),
Erzincan Milletvekili Naci Terzi ve 54 arkadaşının, mezhepçiliğe ve bölgeciliğe dayalı kadrolaşmaya gittiği ve İSKİ skandalı nedeniyle hakkında fezleke düzenleyen Cumhuriyet savcısı yerine başka bir Cumhuriyet savcısının görevlendirilmesini temin etmek suretiyle hakkındaki iddiaları örtbas ederek görevini kötüye kullandığı ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 312 ve 240 ıncı maddelerine uyduğu iddiasıyla Adalet eski Bakanı Mehmet Moğultay hakkında (9/36),
Manisa Milletvekili Erdoğan Yetenç ve 55 arkadaşının, Soma Elektrik Anonim Şirketi (SEAŞ) bünyesinde haksız ve partizanca atamalar yapmak ve yargı kararlarına uymamak suretiyle devleti zarara uğrattığı ve bu eyleminin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesine uyduğu iddiasıyla Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Mustafa Cumhur Ersümer hakkında (9/37),
Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önergeleri;
Genel Kurulun bilg
isine sunuldu. Genel görüşme ve Meclis araştırması önergelerinin gündemdeki yerlerini alacağı ve öngörüşmelerinin, sırasında yapılacağı; Meclis soruşturması önergelerinin de, Anayasanın 100 üncü maddesine göre, en geç bir ay içinde olmak üzere, Danışma Kurulunca tespit edilecek görüşme gününün Genel Kurulun onayına sunulacağı açıklandı.Ulaştırma Bakanı Arif Ahmet Denizolgun'un (6/1104) numaralı sözlü sorusunu geri aldığına ilişkin önergesi okundu; Başkanlıkça, önergenin geri verildiği bildirildi.
Türkiye Büyük Millet Meclisinden bir parlamento heyetini:
Pakistan Meclis Başkanının Pakistan'a davet ettiğine,
Macaristan Meclis Başkanının Macaristan'a davet ettiğine,
TBMM Başkanlık Divanının kararıyla Türkiye-Litvanya Parlamentolararası Dostluk Grubu kurulmasının uygun görüldüğüne,
İlişkin TBMM Başkanlığı tezkereleri;
Başbakan A. Mesut Yılmaz'ın:
26 Haziran 1998 tarihinde Gürcistan'a bir heyetle birlikte yaptığı resmî ziyarete, Artvin Milletvekili Süleyman Hatinoğlu'nun da,
6-7 Temmuz 1998 tarihlerin
de Makedonya'ya bir heyetle birlikte yaptığı resmî ziyarete Karabük Milletvekili Şinasi Altıner'in de;20 Temmuz 1998 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine bir heyetle birlikte yaptığı resmî ziyarete,
6-8 Eylül 1998 tarihinde Ürdün, İsrail ve Filistin'e bir heyetle birlikte yaptığı resmî ziyarete,
Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel başkanlığında bir heyetin, 23 Temmuz 1998 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine yaptığı resmî ziyarete,
Ekli listede adları yazılı milletvekillerinin de,
Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel'in:25 Temmuz 1998 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine,
14-15 Temmuz 1998 tarihlerinde Arnavutluk'a,
Refakatinde bir heyetle yaptığı resmî ziyarete Samsun Milletvekili Murat Karayalçın'ın da,
Tarım ve Köyişleri Bakanı Mustafa Rüştü Taşar'ın, 10-15 Eylül 1998 tarihleri arasında Almanya'ya yaptığı resmî ziyarete Aydın Milletvekili Yüksel Yalova'nın da;
İştirak etmelerinin uygun görüldüğüne dair Başbakanlık tezkereleri ile;
Genel Kurulun 15.7.1998 tarihli 122 nci Birleşiminde okunmuş bulunan Devlet Bakanı Burhan Kara hakkındaki (9/29) esas numaralı Meclis soruşturması önergesinin gündemin "Özel Gündemde Yer Alacak İşler" kısmının 1 inci sırasında yer almasına;
Genel Kurulun 23.7.1998 tarihli 127 nci Birleşiminde okunmuş bulunan Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Necati Çelik hakkındaki (9/31) esas numaralı Meclis soruşturması önergesinin gündemin "Özel Gündemde Yer Alacak İşler" kısmının 2 nci sırasında yer almasına;
Genel Kurulun 23.7.1998 tarihli 127 nci Birleşiminde okunmuş bulunan Başbakan Mesut Yılmaz ve Devlet Bakanı Işın Çelebi hakkındaki (9/32) esas numaralı Meclis soruşturması önergesinin gündemin "Özel Gündemde Yer Alacak İşler" kısmının 3 üncü sırasında yer almasına;
Ve Anayasanın 100 üncü maddesi gereğince soruşturma açılıp açılmaması hususundaki görüşmelerin, Genel Kurulun 13.10.1998 Salı günkü birleşiminde yapılmasına ve görüşmelerin tamamlanmasına kadar çalışma süresinin uzatılmasına;
İlişkin Danışma Kurulu önerileri;
Kabul edildi.
Gündemin "Özel Gündemde Ye
r Alacak İşler" kısmına geçilerek:1 inci sırasında bulunan, Kars Milletvekili Sabri Güner ve 26 arkadaşınca, İzmit Körfez Geçiş Projesi ihalesinde mevzuata aykırı davranmak suretiyle usulsüzlük yaptığı ve devleti zarara uğrattığı iddiasıyla Bayındırlık ve İskân Bakanı Yaşar Topçu hakkında açılması istenilen gensorunun (11/18) gündeme alınmasının, yapılan görüşmelerden sonra, kabul edildiği açıklandı. Gensorunun görüşme gününün Danışma Kurulunca tespit edilerek daha sonra Genel Kurulun onayına sunulacağı b
ildirildi.Sakarya Milletvekili Cevat Ayhan, Bayındırlık ve İskân Bakanı Yaşar Topçu'nun kendisine sataşmada bulunması nedeniyle bir konuşma yaptı.
(9/29), (9/31) ve (9/32) esas numaralı Meclis soruşturması önergeleriyle ilgili söz alma konusunda yapılan kura çekimi sonuçları açıklandı.
2 nci sırasında bulunan, İstanbul Milletvekili Halit Dumankaya ve 71 arkadaşının, Başbakanlık örtülü ödeneğini 1050 sayılı Muhasebei Umumiye Kanununun 77 nci maddesine aykırı bir şekilde harcamak suretiyle Hazineyi zarara uğratarak görevlerini kötüye kullandıkları ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesine uyduğu iddiasıyla eski Başbakan Tansu Çiller ve Maliye eski Bakanı İsmet Attila haklarında Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önergesi (9/27) ile;
3 üncü sırasında bulunan, Kocaeli Milletvekili İsmail Kalkandelen ve 55 arkadaşının, İzmit'te SEKA'ya ait bir araziyi Ford Otomotiv Sanayii A.Ş.'ye bedelsiz vermek suretiyle görevlerini kötüye kullandıkları ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesine uyduğu iddiasıyla Başbakan A. Mesut Yılmaz ve Sanayi ve Ticaret Bakanı E. Yalım Erez haklarında Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önergesi (9/28);
Üzerindeki görüşmeler tamamlanarak Meclis soruşturmalarının açılması ve Anayasanın 100 üncü maddesine göre ad çekme suretiyle belirlenecek üyelerden kurulacak komisyonların ikişer aylık çalışma sürelerinin, komisyonların başkanlık divanı üyelerinin seçimi tarihinden itibaren başlaması kabul edildi.
(9/27) esas numaralı Meclisi soruşturması önergesinin görüşmeleri sırasında:
Tunceli Milletvekili Kamer Genç, İstanbul Milletvekili Halit Dumankaya'nın,
İstanbul Milletvekili Halit Dumankaya da, Tunceli Milletvekili Kamer Genç'in,
Kendilerine sataşmada bulunması nedeniyle birer konuşma yaptılar.
7 Ekim 1998 Çarşamba günü saat 15.00'te toplanmak üzere, birleşime 22.17'de son verildi.
Uluç GÜRKAN
Başkanvekili
Ünal YAŞAR Abdul
haluk MUTLUGaziantep Bitlis
Kâtip Üye Kâtip Üye
No. : 3
II. – GELEN KÂĞITLAR
7.10.1998 Çarşamba
Teklifler
1. – Karabük Milletvekili Hayrettin Dilekcan ve 2 Arkadaşının; Yükseköğretim Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/1276) (Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi : 1.10.1998)
2. – Karabük Milletvekili Hayrettin Dilekcan ve 2 Arkadaşının; Kamu Personeline İkramiye Verilmesi Hakkında Kanun Teklifi (2/1277) (Plan ve Bütçe Komisyonuna) (Başkanlığa geliş tarihi : 1.10.1998)
Genel Görüşme Önergesi
1. – Malatya Milletvekili M.Recai Kutan ve 42 arkadaşının, Suriye ile ilişkiler konusunda Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 102 ve 103 üncü maddeleri uyarınca bir genel görüşme açılmasına ilişkin önergesi (8/26) (Başkanlığa geliş tarihi : 6.10.1998)
Meclis Araştırması Önergesi
1. – Kahramanmaraş Milletvekili Hasan Dikici ve 20 arkadaşının, Afşin-Elbistan Termik Santralinin çevreye ve insan sağlığına verdiği zararların önlenmesi için alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/287) (Başkanlığa geliş tarihi : 1.10.1998)
Geri Alınan Sözlü Soru Önergesi
1. – Gaziantep Milletvekili Kahraman Emmioğlu, Eti Holding’de yeni bir yapılanmaya gidilip gidilmeyeceğine ilişkin Devlet Bakanına yönelttiği sözlü soru önergesini 7.10.1998 tarihinde geri almıştır. (6/1176)
BİRİNCİ OTURUM
Açılma Saati : 15.00
Tarih :7 Ekim 1998 Çarşamba
BAŞKAN : Başkanvekili Uluç GÜRKAN
KÂTİP ÜYELER : Ünal YAŞAR (Gaziantep), Haluk YILDIZ (Kastamonu)
BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 3 üncü Birleşimini açıyorum.
Görüşmelere başlıyoruz.
Gündemdışı söz taleplerini yerine getireceğim.
Öncelikle, Başbakan Sayın Mesut Yılmaz'a, dışpolitikadaki gelişmeler konusunda gündemdışı söz vereceğim. Ancak, bu konuda, konuşma süreleriyle ilgili Danışma Kurulunun bir önerisi vardır. Önce, bu öneriyi okutup, oylarınıza sunacağım:
III. – ÖNERİLER
A) DANIŞMA KURULU ÖNERİLERİ
1. – Dış politika konusunda yapılacak gündemdışı konuşmaların sürelerine ve aynı gün sözlü soruların görüşülmemesine ilişkin Danışma Kurulu önerisi
Danışma Kurulu Önerisi
No. 136 Tarihi: 7.10.1998
Genel Kurulun 7.10.1998 Çarşamba günkü toplantısında dışpolitika konusunda Hükümetçe yapılacak gündemdışı konuşmanın süresiz, Gruplar adına yapılacak konuşmaların 20'şer dakika, grubu bulunmayan milletvekilleri adına yapılacak konuşmanın 10 dakika olması ve 7.10.1998 Çarşamba günkü toplantıda sözlü soruların toplantıda sözlü soruların görüşülmemesi önerilmiştir.
Hikmet Çetin
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı
Abdüllatif Şener Ülkü Güney
FP Grubu Başkanvekili ANAP Grubu Başkanvekili
Turhan Güven Ali Ilıksoy
DYP Grubu Başkanvekili DSP Grubu Başkanvekili
Nihat Matkap Mahmut Yılbaş
CHP Grubu Başkanvekili DTP Grubu Başkanı
BAŞKAN – Danışma Kurulu önerisini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.
IV. – BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI
A) GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR
1. – Başbakan A. Mesut Yılmaz’ın, dış politikada meydana gelen gelişmeler, Suriye’nin PKK terör örgütüne verdiği destek ve Türkiye-Suriye ilişkilerinin bugünkü durumuyla ilgili açıklaması ve ANAP Grubu adına Bitlis Milletvekili Kâmran İnan, DYP Grubu adına İstanbul Milletvekili Hayri Kozakçıoğlu, DTP Grubu adına Van Milletvekili Mahmut Yılbaş, FP Grubu adına Kayseri Milletvekili Abdullah Gül, CHPGrubu adına Antalya Milletvekili Deniz Baykal, DSPGrubu adına Hatay Milletvekili Ali Günay grupları adına, grubu bulunmayan milletvekilleri adına Ankara Milletvekili Mehmet Ekici’nin konuşmaları
BAŞKAN – Buyurun Sayın Başbakan. (ANAP, DSP ve DTP sıralarından alkışlar)
BAŞBAKAN A. MESUT YILMAZ (Rize) – Sayın Başkan, değerli milletvekileri; Türkiye-Suriye ilişkilerinin bugünkü durumuna ilişkin olarak Hükümetimizin görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; Hükümetim ve şahsım adına, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, dünyada yaşanan, özellikle son yıllarda yaşanan köklü değişiklikler ve uluslararası ilişkilerin dokusunu büyük ölçüde etkileyen bu gelişmeler, aynı zamanda, önemli bir değişimin de yaşanmasına neden olmuştur. Coğrafî bakımdan, Türkiye, dünyadaki bu hızlı değişim sürecinden en fazla etkilenen ülkelerden birisidir. Nitekim, bugün, dünyayı meşgul eden önemli sorunların ve gelişmelerin büyük çoğunluğu, Türkiye'nin yakın çevresini oluşturan Balkanlardan Kafkasya'ya ve Ortaasya'ya, Karadenizden Ortadoğu'ya uzanan coğrafyada meydana gelmekt
edir. Bu coğrafyanın odak noktasında bulunmamız nedeniyle, çevremizdeki gelişmelerin dışpolitikamıza önemli yansımaları olduğunu görüyoruz. Günümüz şartlarında, önümüze açılan yeni ufukları en iyi ve uygun şekilde değerlendirmeyi, çevremizdeki ihtilafların ve belirsizliklerin meydana getirdiği riskleri bertaraf etmeyi amaçlayan çok yönlü ve dinamik bir politika izliyoruz. Bu çerçevede, dışpolitikamızın temel doğrultusunu, ülkemizin güvenliğini korumak ve refah düzeyini sürekli yükseltmenin yanı sıra, değişen dünya koşullarında bölgemiz ve dünya barışına, istikrar ve huzuruna katkıda bulunma kararlılığı oluşturmaktadır. Dışpolitikamızın öncelikli amaçlarına uygun olarak, başta komşularımız olmak üzere, tüm ülkelerle karşılıklı çıkar ve yarar dengesine dayalı dostluk ilişkileri geliştirme ve işbirliğini daha da güçlendirme gayreti içindeyiz.Komşularımız arasında en uzun kara sınırını paylaştığımız Suriye'yle ilişkilerimiz, işaret ettiğim politikamızda bir istisna teşkil etmemektedir. Türkiye, Suriye'yle iyi komşuluk ve dostluk ilişkileri içerisinde bulunmayı arzulamaktadır; ancak, komşumuz Suriye'den aynı anlayışı ve aynı yaklaşımı gördüğümüzü söylemek, maalesef, mümkün değildir. Suriye, hepimizin çok iyi bildiği gibi, yıllardır, PKK terör örgütüne melce vermekte, örgütün faaliyetlerine çeşitli yönlerden destek sağlamaktadır. Ayrılıkçı bir terör örgütünü kendi topraklarında barındırmak ve bu örgütü komşusuna karşı kullanmak çok ağır bir suçtur. Suriye'nin PKK'yla içlidışlı bağları, inkâr edilmesi olanaksız şek
ilde kanıtlanmış vahim bir olgudur.Sayın milletvekilleri, Suriye, PKK'nın yanı sıra DHKP-C, Hamas, Hizbullah gibi daha birçok terör örgütüne cömertçe destek sağlamaktadır. Suriye'nin terörizmi desteklediği, uluslararası toplumca da açıkça bilinmektedir. Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığının yayımladığı yıllık raporlarda, Suriye'nin uluslararası terörizme destek veren bir ülke olarak tanımlandığı da malumunuzdur. Suriye, terörizme verdiği desteği, dışpolitikasının temel bir aracı haline getirerek, siyasî emellerine ulaşmak için kullanmaktadır; böylelikle, uluslararası hukuku hiçe saymakta, Birleşmiş Milletler Yasası, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kararları, İslam Konferansı Örgütü bildirileri ile kararları dahil, taraf olduğu anlaşmaları pervasızca ihlal etmektedir.
Türkiye, Suriye'nin uluslararası terörizm konusundaki tutumunu değiştirmek, bu ülkeyle iyi ilişkiler kurmak amacıyla çok gayret göstermiştir. Bu gayretlerimiz, 1980'li yılların ikinci yarısında, Anavatan Partisinin iktidar olduğu dönemde olumlu sonuç vermiş ve 1987 yılında, biri güvenlik alanında, diğeri ekonomik alanda olmak üzere, Suriye ile imzaladığımız iki protokolle ilişkilerimiz düzlüğe çıkarılmaya çalışılmıştır. Güvenlik protokolünün 5 inci maddesinde "Her iki taraf, kendi topraklarında, diğer tarafın güvenlik ve istikrarına zarar verici tüm faaliyetleri önlemeyi ve ayrıca, kendi topraklarındaki örgüt, grup ve kişilerin bu çeşit faaliyetleri hakkında bilgi alışverişi dahil olmak üzere, her türlü işbirliğinde
bulunmayı taahhüt ederler" yükümlülüğü yer almıştır.Güvenlik alanında Suriye'yle aramızda teşkil ettiğimiz komisyonlar, işbirliğimizi geliştirmek için uzun yıllar boyunca çalışmıştır. Bu çalışmalarda, kâğıt üzerinde bazı merhaleler katedilmekle birlikte, arzu edilen amaç, maalesef, elde edilememiştir. Örneğin, 1992 yılında, terörizmin her şeklini, yöntemini ve uluslararası boyutunu kapsayan şekilde kınamak, birlikte mücadele etmek, bir ülkeden diğerine geçişi ve üsleri engelleyecek önlemler almak, birinde yasadışı ilan edilmiş grupların üyelerinin varlığı, örgütlenmesi, toplanması, propaganda ve eğitim faaliyetlerinde bulunmasına izin verilmemesi, bu örgütlerin üyesi olarak tutuklananlar hakkında yasal işlem yapılması için ülkesine iade edilmesi, millî sınırlardan yasal olmayan şekilde geçişleri önlemeye yönelik tedbirleri artırma ve bu amaçla iki ülke sınır yönetimleri arasında işbirliğini geliştirme hususlarında mutabakata varılmış; ancak, Suriye, fiiliyatta kendini bu taahhütleriyle bağlı addetmemekte s
akınca görmemiştir.1995 yılının eylül ayında, zamanın Hükümeti, Suriye'den güvenlik alanında beklenilen işbirliği anlayışını göremeyince, bu ülkeyle diyaloğun daha fazla sürdürülmemesini uygun bulmuştur.
Hükümetimiz 1997 yılının temmuz ayında işbaşına geldiğinde, programında da öngörüldüğü şekilde, bölgemizde huzur ve istikrar için, tüm ülkelerlerle ilişkilerimizi geliştirme amacıyla çalışmalar başlatılmıştır. Bu bağlamda, Suriye'yle kopuk olan diyaloğun yeniden tesisine yönelik gayretlerde de bulunulmuştur. Nitekim, Suriye, bu inisiyatifimize karşılık, geçtiğimiz yılın sonbaharında, ülkemizle ilişkilerini normalleştirmek görüşünde olduğunu kamuoyuna açıklamıştır. Suriye'nin bu tutumunda olumlu bir yaklaşımın işaretlerinin bulunduğu ümit edilmek istenmiş ve tarafımızdan, bu iyiniyetli yaklaşımla kamuoyuna yapılan bir açıklamada, tüm komşularımızla olduğu gibi Suriye'yle de iyi ilişkiler sürdürme isteğinde olduğumuz; sorunlarımızı diyalogla çözümlemeyi arzuladığımız; diyaloğa gidildiği takdirde, ilişkiler
imizde, terörizme karşı işbirliği dahil, yeni açılımlar sağlanabileceği; bunun da, bölgedeki istikrar ve güvenliğe katkıda bulunabileceğini ümit ettiğimiz belirtilmiştir.Bu açıklamaları müteakip karşılıklı olarak yapılan iki ziyaret sırasında, Suriye'yle ilişkilerimiz hakkındaki görüş ve düşüncelerimiz, bütün açıklığıyla karşı tarafa anlatılmıştır. Ayrıca, Dışişleri Bakanımız, İslam Konferansı Teşkilatı Dışişleri Bakanları Toplantısı münasebetiyle 1998 Martında Katar'ın başkenti Doha'da bulunduğu sırada, Tunus Dışişleri Bakanının girişimi üzerine, Suriye Dışişleri Bakanıyla ikili bir görüşme yapmış ve ülkemizin Suriye'yle ilişkilerine bakış tarzını muhatabına aktarmıştır.
İşaret ettiğim temasların sonuncusunu teşkil eden ve geçtiğimiz temmuz ayında Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısıyla Ankara'da gerçekleştirilen görüşmelerde, ilişkilerimizi uygar bir temele oturtabilmek maksadıyla Suriye'yle aramızda bir ilkeler bildirisi imzalamayı teklif ettik. Suriye, bu teklifimize bugüne kadar bir cevap vermemiştir.
Y
üce Meclisin bilgisine sunduğum bu kısa bilgiden de anlaşılacağı üzere, Türkiye, şimdiye kadar, siyasî ve diplomatik yöntemlere iyiniyetle büyük şans tanımıştır, bu çerçevede bütün yolları ısrarla denemiştir; ancak, Suriye yönetimi, bu iyi niyetli ve sabırlı çabalarımıza, bugüne kadar, maalesef, hiçbir olumlu mukabelede bulunmadığı gibi, terörizme verdiği desteğin ağır sorumluluğundan inkâr yoluyla ilelebet kaçabileceği yanılgısında ısrarlı olmayı tercih etmiştir. Artık, Suriye'nin bu karanlık oyunlarına son verilmesinin zamanı gelmiştir. Zira, komşumuz Suriye'nin ilişkilerimizi normalleştirme arzusunda samimî olmadığı gözlemlenmektedir. Suriye Hükümeti yetkilileri kamuoyuna göz boyayıcı beyanatlar verirken, bu ülkenin PKK terörüne verdiği destek kesintisiz ve artan bir biçimde devam edegelmiştir.Suriye'nin PKK'ya sağladığı bu destek nedeniyle Türkiye'de kan dökülmekte ve masum insanlar ölmektedir. Bu terör örgütü, 3 400'ü kadın ve çocuk, 4 600'ü güvenlik görevlisi olmak üzere, bugüne kadar, 30 bin insanın ölümüne neden olmuştur. Ülkemizin, buna, artık, daha fazla tahammül etme imkânı kalmamıştır; çünkü, artık, iyice hatırlanması gerekir ki, dolu bir bardak su ile bu bardağın taşması arasındaki fark, tek bir damla sudan ibarettir. Öte yanda, PKK elebaşısı Şam'da faaliyet gösterip yabancı siyasîlerle, medya temsilcileriyle görüşüp terörist ve propaganda faaliyetlerini Şam'dan idare ederken, Suriye, PKK terörizmine destek vermediğini ve PKK lider kadrosunu Suriye'de barındırmadığını fütursuzca açıklamakta ve h
erkesçe bilinen gerçekleri alenen inkâr etmektedir.Türkiye, terör örgütünün elebaşısının Türkiye'ye iadesi dahil, Suriye topraklarından Türkiye'ye yönelik saldırıların durdurulması için gerekli önlemlerin alınmasını, suçluların cezalandırılmasını, PKK'ya silah, lojistik ve malî destek sağlanmasından vazgeçilmesini, bu terörist kuruluşun propaganda faaliyetlerine izin vermemesini Suriye'den talep etmiş ve topraklarında PKK faaliyetlerine izin verdiği sürece, uluslararası hukukun imkân verdiği tedbirleri gerekli gördüğü zaman alma hakkını saklı tuttuğunu da bildirmiştir. Son derece ciddî bir konu olan uluslararası terörizm meselesine sorumlu biçimde yaklaşmayan Suriye'nin, konuyu inkâr politikası izleyerek askıda tutması, bundan sonra, artık mümkün değildi
r; buna, imkân ve izin verilmeyecektir.Değerli milletvekilleri, Suriye, terörizme verdiği destekle, Türkiye'ye karşı dolaylı bir savaş sürdürmektedir. Bu durumu, geldiğimiz noktada, başka türlü tanımlama olanağı kalmamıştır. Bunun da, Türkiye'ye, Suriye'ye karşı, Birleşmiş Milletler Yasasının 51 inci Maddesi uyarınca meşru müdafaa tedbirleri alma hakkını vermekte olduğunu önemle hatırlatmak isterim.
Bu haklı tutumumuzu, son zamanlarda, Türk ve yabancı kamuoyuna açıkça ifade ettik. Bu ifadelerimiz, bazı dost ülkelerde de yankı bulmuştur. Bu dost ülkelerden biri Mısır'dır. Mısır, bölgedeki ağırlığına önem verdiğimiz, iyiniyetinden emin olduğumuz bir ülkedir. Mısır Cumhurbaşkanı Sayın Hüsnü Mübarek, son olarak, Şam'a giderek Suriye lideriyle görüşmüş, ardından, Ankara'da Sayın Cumhurbaşkanımızla görüşmek istemiştir. İki Cumhurbaşkanı, esasen, zaman zaman görüşmekteydiler. Bu itibarla, Sayın Mübarek'in ziyaretini memnuniyetle karşıladık. Ziyaret dün gerçekleşmiştir. Sayın Cumhurbaşkanımız, bu vesileyle, görüşlerimizi, muhatabına tüm açıklığıyla aktarmıştır; Suriye'nin yıllardan beri teröre verdiği desteği bütün iyiniyetli çabalarımıza rağmen sürdürdüğünü, bu yüzden binlerce şehit verdiğimizi ve halkımızın sabrının tükendiğini vurgulamıştır; Suriye'nin teröre
desteğini somut bir şekilde anlatan bir dosyayı, Sayın Mübarek'e vermiştir; ayrıca, Suriye'den taleplerimizi de açık bir şekilde sıralamıştır.Sayın Mübarek, Cumhurbaşkanımıza, diplomatik yolların denenmesi için yardımcı olmayı önermiştir. Ben de, ondört yıldır diplomasi yollarını denediğimizi, bu dönem içinde 30 bin kişinin öldüğünü hatırlattım; sabırsızlığımızın bundan kaynaklandığını vurguladım; bu şartlar altında diplomatik yöntemleri yürütmenin güçlüğünü ifade ettim.
Sayın Mübarek, diplomasiye son bir şans tanınmasını telkin etmiştir. Bu öneriyi inceleyeceğimizi bildirdik ve onların da kendilerine verilen belgeleri incelemelerini istedik. Şu hususu bir defa daha tasrih ettim: Suriye'yle diplomasi yolunu deneme imkânı bulunsa dahi, bu çerçevede yapılacak görüşmeler, münhasıran Suriye'nin teröre verdiği desteğin sona erdirilimesi konusuyla sınırlı olmalıdır, gündemin sulandırılmasını kabul edemeyiz. Gerginliğin dağıtılması için, Suriye'nin atacağı somut adımlar büyük önem taşımaktadır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Suriye'yle ilişkilerimizde karşılaşılan sorunun kökeninde Suriye'nin Türkiye'ye karşı terörizme verdiği destek yatarken, Suriye, ülkemizin İsrail'le ilişkilerini öne sürerek meseleyi esasından saptırma gayretkeşliği göstermekte, Arap dünyasının dikkatini Türkiye-İsrail ilişkilerine çekmeye çalışarak konuyu istismar etmektedir. Suriye'yle ilişkilerimizin mevcut durumu ile Türkiye-İsrail ilişkilerinin hiçbir bağlantısı yoktur. Hiç kimse böyle bir yanılgıya düşmemelidir ve hiç kimse, g
erçeklerden böylesine uzak bir bahanenin arkasına saklanmaya da çalışmamalıdır. Ayrıca, bu sorun, Türkiye'nin Arap âlemiyle bir sorunu da değildir. Böyle bir bağlantı kuranlar, yanılgıya düşerler. Türkiye ile Arap halkları arasında köklü dostluk ve kardeşlik bağları vardır. Buna, komşu Suriye Halkı da dahildir. Mesele, bugünkü Suriye yönetiminin, ülkemize karşı, bir yandan uluslararası hukukla ve iyi komşuluğun en temel icaplarıyla bağdaşmayan bir politikayı ısrarla izlemesinden, öte yandan da bunu inkâr etmesinden kaynaklanmaktadır.Bu bağlamda, Türkiye'nin Arap ülkelerinden beklentisinin, meseleye gerçekçi bir şekilde yaklaşmaları ve Suriye'yi terörizme verdiği destekten vazgeçmeye ikna etmeleri olduğunu vurgulamak istiyorum. Arap ülkelerinin Arap dayanışması adına Suriye'ye verecekleri desteğin, teröre destek olgusuna bir onay niteliği taşımaması gerekir.
Hükümetimiz, halkımızın tam desteğine mazhar olan tutumunda haklı olduğunu bilmekte ve bu haklılığının bilinci içerisinde hareket etmektedir. Tabiatıyla, biz, savaş çıkarmak için çalışmıyoruz; "yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesi şiarımızdır; ancak, Türkiye'nin hayatî menfaatlarını korumak birinci görevimizdir. Bunun için gerekli önlemleri almakta ve -hiç temenni etmiyoruz ama- gerekirse bu konuda Yüce Meclisin iznine başvurmakta da kararlıyız. (ANAP, DSP ve DTP sıralarından alkışlar)
Sayın milletvekilleri, bu konu, Bakanlar Kurulumuzun bugün yapılan olağan toplantısında tüm detaylarıyla ve bütün boyutlarıyla ele alınmış ve Bakanlar Kurulumuz, biraz önce sonuçlanan bu toplantıdan sonra, kamuoyuna aşağıdaki hususların açıklanmasını kararlaştırmıştır.
1- Silahlı Kuvvetlerimizin ve diğer güvenlik güçlerimizin kahramanca çabaları sonucunda, bölücü terör, ulusal sınırlarımız içinde, çok geniş ölçüde etkisiz hale getirilmiş ve bu nedenle çaresizliğe düşen bölücü örgüt, dış desteğe muhtaç hale gelmiştir.
2- Ülkemizin toprak bütünlüğünün ve vatandaşlarımızın can güvenliklerinin korunması için bölücü örgütün kökünün kazınması, Hükümetimizin, milletimize karşı en önde gelen sorumluluğudur. Bakanlar Kurulumuz, bu hedefe ulaşılmasının önündeki en önemli engelin komşumuz Suriye tarafından bölücü örgüte yıllardan beri sürdürülen ve giderek artan destek olduğunu değerlendirmiştir.
3- Bakanlar Kurulumuz, Suriye'nin bu konudaki inkârcı tutumunu sürdürmesi ve bölücü örgüte destek ve yardım sağlamaya devam etmesi halinde, gerekli her türlü caydırıcı tedbirin alınmasını, bu konuda uluslararası kuruluşların, üçüncü ülkelerin bilgilendirilme çalışmalarının hızlandırılmasını ve gelişmeler hakkında Yüce Meclise düzenli olarak bilgi verilmesini kararlaştırmıştır.
Yüce Meclise, saygılarımla arz ederim. (ANAP, DSP, DTP ve CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Başbakan.
Şimdi, bu açıklama üzerine gruplarımıza da söz hakkı doğmuş bulunuyor. Biraz önce kabul ettiğimiz Danışma Kurulu kararı uyarınca, grupların söz hakkı 20 dakika olacaktır.
Gruplar adına ilk söz talebi Anavatan Partisi Grubundan geldi.
Buyurun Sayın Kâmran İnan. (ANAP ve DSP sıralarından alkışlar
)ANAP GRUBU ADINA KÂMRAN İNAN (Bitlis) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Başbakanımızın sunuşlarıyla Yüce Meclisin huzuruna getirdikleri önemli mesele, bir hükümet ve iktidar meselesi olmaktan ziyade, bir devlet ve millet meselesidir; devletimizin, vatanımızın bütünlüğünü ilgilendiren bir meseledir. Bu anlamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi, istisnaî bir gün yaşamaktadır ve yine aynı çerçevede, son günlerde milletimizin gösterdiği fevkalade takdire şayan hassasiyet ve dayanışma; aynı istikamette, siyasî partilerin sayın sözcülerinin gösterdikleri, hakikaten millî birliği tamamlayıcı ve dışarıya yönelik bir ittifak halindeki mesajları takdirle karşılıyor ve memnuniyetle burada kaydetmek istiyoruz.
Değerli milletvekilleri, demokratik dinamiklerin icabı, çok defa, iç görüş ayrılıklarımız olur; hatta, bazen, bunu aşırı boyutlara götürdüğümüz zamanlar da olur; ama, bu, dışarıda, hiçbir zaman yanlış anlaşılmamalıdır. Türkiye'nin bir iç zaaf içinde bulunduğu, bölündüğü, kargaşa içinde bulunduğu, binaenaleyh, Türkiye'ye yönelik gizli hesapların ortaya çıkarılmasının en uygun zamanı olduğu gibi yanlış bir zehaba kapılanlar, geçmişte bunun faturasını ağır ödemişlerdir. Aynı şekilde, bunun faturasını Kıbrıs'ta ödeyenler olmuştur. Binaenaleyh, bugünkü şartlar itibariyle, dışarıya yönelik, Türkiye'nin millî bütünlüğünü ilgilendiren bu davada, Meclis olarak, millet olarak ve siyasî güçler olarak beraberliğimiz, hiçbir şekilde münakaşa ve şüphe götürmez.
Değerli milletvekilleri, bizim uzlaşılması çok zor iki komşumuz var; biri batıda, biri güneyimizde. Her iki komşumuzun -Yunanistan'ın ve Suriye'nin- dış ilişkilerinin ve politikalarının değişmeyen ekseni, Türkiye ve Türk düşmanlığıdır. Bütün gayretlerimize rağmen, bu memleketleri, bir uzlaşmaya, bir işbirliğine, iyi komşuluk kaidelerine riayete ikna edemedik ve bu, bir bakıma, aslında, Suriye bakımından çok daha üzücü olmaktadır. Beni bağışlasınlar, benim gözümde, Suriye, bir bakıma, Müslüman Yunanistan durumuna kendisini düşürmektedir. Başbakanlarımızın ziy
aretleri oldu, bakanlarımızın ziyaretleri oldu; kendilerine, her türlü işbirliği teklifini götürdük ve daima retle karşılaştık. Hatta altı yıl önce, kendilerinin enerji noksanlığında ve bizim de fazlamız bulunduğu bir dönemde, bedava teklif ettiğimiz enerjiyi dahi reddetmek gibi son derece olumsuz bir tutum sergilediler.Peki, nedir bizden istedikleri değerli milletvekilleri; birinci mesele olarak ileri sürdükleri Hatay ve bunu kendi Anayasasında gösteriyor, kendi haritalarında millî toprakları içerisinde gösterdikten başka, götürdüğü baskıyla Arap ligi memleketlerin tümünün haritalarında ve temel prensiplerinde "Hatay'ın Suriye'ye ait olduğu" ibaresi yer almaktadır.
Bu iddiayı neye dayanarak ileri sürüyor; biz, 1515'te Suriye'ye girdik, 1917'de çıktık. Hatay'ın Suriye ile birleşik olduğu dönem, Fransa hükümranlığının bulunduğu 1920'den 1938'e kadar ve o dönemde de, kendi iradeleri ve büyük bir çoğunlukla, plebisitle anavatana dönüşleri...
Peki, 18 yıllık bir beraberlik, eğer Suriye için böyle bir iddia ve hak doğuruyorsa, o zaman, dörtyüz yıllık Osmanlı-Türk beraberliğinin anlamı çok ileriye gitmez mi?! (Alkışlar)
Güney komşumuz bununla da kalmıyor. Güney komşumuzun iktidarda bulunan Baas Partisinin 1978'de kabul ettiği bir büyük Suriye planı var. Zaten bizim komşularımızın mütevazı olanı yok; Batıdakinin megali ideası var, bunun da büyük Suriye. Nedir hedefi; "Hilâli Mümbit" dedikleri Torosların güneyindeki bütün topraklarımız, Hatay ve Kıbrıs dahil olmak üzere, büyük Suriye toprakları içerisinde gösterilmektedir. Bana karşı devamlı olarak toprak talebini ve politikasını sürdüren bir memleketin komşuluğunu iyiniyetle bağdaştırmak mümkün değil. Buna mukabil, bizim dörtyüz yıllık mevcudiyetimize rağmen, onun toprakları üzerinde hiçbir iddiamız olmamıştır ve olmayacaktır da.
Peki, bunun ötesinde nedir ileri sürdüğü mesele? Bunun ötesinde, son senelerde, bir su davası çıkardı. Bizim millî kaynağımız olan suların, bilhassa Fırat suyunun paylaşılmasını istedi. Neden paylaşacak mışım? Sınıraşıran bir sudur. Eğer millî kaynakların paylaşılması bahis konusuysa onun ve Irak'ın petrollerini de aynı masaya yatırmak gerekmez mi? Buradaki şikâyeti tamamıyla yersiz ve asılsızdır, sudan bahanedir. Biz, başından beri, bilhassa 1987'de zamanın Sayın Başbakanının Şam'ı ziyaretinde vardıkları mutabakatla, saniyede ortalama 500 metreküpün altına hiçbir zaman düşmedik; ama, bunun bir mukabil şartı vardı, Suriye'nin Türkiye'ye yönelik terörizmi kontrol etmesi şartına bağlamıştı. Biz suyu artırdıkça onlar terörizmi artırdılar,
biz onlara hayat damarı verdik, onlar bizden kan akıtmaya devam ettiler; bu mümkün değildir, bu gidemez.Bakınız, 1992 yılı 25 Temmuzunda biz Atatürk Barajında enerji üretimine başladığımızdan bu yana, ortalama olarak Fırat'ın yüzde 80 suları aşağıya bırakılmaktadır. Geçen sene ortalamamız 829 metreküp/saniyeydi, ki Fırat'ın yıllık ortalaması esasen 1 020'dir ve bir de bunun muayyen iklim şartlarına göre 100-120 metreküpe indiği zamanlarda dahi biz 500 ortalamasının altına hiç düşmedik geçmişte. Hatta, teknik sebeplerden, Atatürk Barajında 13 Ocak 1990'dan 12 Şubata kadar su tutmaya başladığımızda, sırf Suriye'ye zarar vermemek için, önceden bıraktığımız 5 milyar metreküplük su vardı. Nedir kavgası; kendisinin Sovyet teknolojisiyle yapılmış bir Tapka Barajı var, 12 milyar metreküp kapasiteli; fevkalade büyük miktarda su harcayıp az enerji üreten bir baraj ve arkasından sulama teknikleri yüz ikiyüz yıl öncesine dayanır. Suları salıvermek... Benim bunu karşılamam mümkün değil, iki Fırat koysanız bunların tal
eplerini karşılamak mümkün değil. Dünyada bir kıyamet kopartır, Arap memleketlerinde, Arap liginde su meselesi... 1977'de Karakaya Barajı için Dünya Bankasından 100 milyon dolar kredimiz bahis konusuydu; devreye girdi ve sular anlaşmasını istedi. Biz, Dünya Bankasına "hayır, kredinizi istemiyoruz ve bizim sularımızı paylaşacak hiçbir anlaşmayı kabul etmeyiz, biz ancak su tahsis ederiz, o da nasafet ve iyi komşuluk duygularıyla ve bizden daha cömert bir komşuyu da bulmaları mümkün değil..."1989'da Japonlar
bize geldi, sulama işi için kullanılmak üzere, bize 348 milyon dolar kredi teklif ettiler. Müzakereye başladık; Suriye gitti, Japonya üzerinde baskı yaptı. Bekaa Vadisinde besledikleri her milletten teröristler arasında 40 Japon terörist vardı "bunları, sizin menfaatlarınız üzerine süreriz, sizi tarumar ederiz" dediler ve doğrusu, ben, Japonları bu kadar yufka yürekli bilmiyordum; bize geldiler "aman, bu şerden bizi kurtarın, su hariç ne isterseniz yapın" dediler. Bu, komşulukla bağdaşır mı; bu, iyi niyetle bağdaşır bir hadise midir? Bunu hangi insafla yapıyor?Biz, hiçbir zaman, hatta, Körfez Savaşı sırasında, bazı çevrelerin açık olmasa bile -ima yoluyla- suların bir baskı vasıtası olarak kullanılmasını istemeleri karşısında verdiğimiz cevap şudur: "Su bir hayattır, hayat kesilmez. Petrolü kesersiniz, motor durur; ama, suyla hayat durur; bunu, Türkiye, hiçbir zaman yapmaz" dedik. Biz bu âlicenaplığı gösterirken, kendilerinin ileri sürdüğü hareketler ve davranışlar değerli milletvekilleri ve nihayet son olarak ortaya çıkardıkları ve Sayın Başbakanın da işaret buyurduğu ve hakikaten bir nevi duygusal ve dinî bir şantaj; efendim, İsrail'le son işbirliği anlaşmalarının ortaya getirilmesi ve bu suretle Arap ve İslam dünyasını bir bakıma kendi yanında mobilize
etmek, harekete geçirmek...Değerli milletvekilleri, bu, çocukça bir düşüncedir. Ortadoğu'da Araplarla İsrail arasında altı defa savaş oldu; biz mi vardık? Golan Tepelerini, İsrailliler, Suriye'den aldığı zaman biz mi aldık? O kadar güçlüyse, buyursun, gitsin alsın geriye Golan Tepelerini... Hatay üzerinde hak iddia edeceğine, kendi ana toprakları üzerinden alınmış bir topraktır, niye oraya gitmiyor? (ANAP, DSP, CHP ve DYP sıralarından alkışlar)
Ha! Bugünkü şartlarda -hiç temenni etmiyoruz- sonuna kadar barışçı yolu denemeye devam edeceğiz; ama, gerekirse, Türkiye'nin böyle bir operasyonu yürütmesi için İsrail'e ihtiyacı mı var; 800 binlik bir ordusu ve 65 milyon, karşınızda 12 milyon, eski Sovyet malzemesiyle tarumar olmuş, insanları doyamayan bir Suriye ve bunun için Türkiye dışarıdan destek mi arayacak veya kazara İsrail'le yeni bir ihtilaf doğar da, İsrail'le Suriye arasında arzu edilmeyen bir hesaplaşmaya gidilirse, İsrail'in Türkiye'ye ihtiyacı mı olacak? İnsaf buyursunlar efendim, geçmiş orada... Binaenaleyh, bu işlerden vazgeçsinler.
Peki, diyor ki, İsrail'le işbirliği -ki, kendilerine hiç bakmıyorlar- 1979 yılında Tel Aviv'e gidip de İsrail Parlamentosuna hitap eden, bir Türk değildir, bir Arap devlet başkanıdır ve İsrail'le en ileri ilişkileri bizden çok önde yürüten, götüren memleketlerin çoğu, Ortadoğu ve Arap memleketleridir. Rabin'in cenaze töreninde Arap emirlerinin ve krallarının başı birbirine değiyordu. (ANAP ve DSP sıralarından alkışlar) Peki, onlar yapınca mubah, biz yapınca mı günah olu
yor!..Peki, Suriye, Yunanistan'la askerî işbirliği anlaşmasını ve hatta, Yunan uçaklarının kendi havaalanlarında yerleşmesini sağlayacak derecede bir anlaşma yaparken kime karşı yaptı; Ortadoğu'daki bir kuvvete karşı mı; yok. Doğrudan doğruya bana karşı yaptı. Soğuk savaş döneminde, Sovyetler Birliğiyle en kapsamlı, geniş askerî işbirliği yapan, 15 milyar dolarlık askerî malzeme alan ve hatta, muhtemel bir savaşta Rus askerlerinin, Sovyet askerlerinin kullanması maksadıyla Suriye'ye yerleştirilen bin tane T-72 (Tupolov-72) tankı kime karşıydı; benim güvenliğime karşı değil miydi? Sovyetler Birliğinin o zamanki hedefleri arasında NATO memleketi olarak Türkiye yok muydu? Peki, o yapınca mubah oluyor da, kendi güvenliğini düşününce, ben mi yapınca günah oluyor?! Bu, nasıl anlayıştır, ne biçim düşüncedir!.. Şimdi, arada geldi ne yaptı...
Türkiye aslında biraz da büyük devlet olmanın ceremesini çekiyor. Büyük güçler kendi gücünü kullanmakta çok sabırlı davranır, aklı duygunun önüne koyar. Biz, bu sabrı onbir yıl boyu Kıbrıs'ta gösterdik. 21 Aralık 1963 akşamında -Noel katliamı- 258 Türk'ü biçtiler ve senelerce devam etti. Uyardık, uyardık ve nihayet, 20 Temmuz 1974 geldi ve gereği de yapıldı.
Şimdi, burada da, komşumuz Suriye, bize karşı, ilan edilmemiş, kendisi bakımından sıfır maliyetle ondört yıldır bir savaş yürütüyor. Bizim üstümüze milletlerarası terörü sürerek, bizden 30 bin can kaybı ve insan olarak gitti, milyarlarca dolarlık sosyal ve ekonomik ve hatta siyasî dengelerimizi rahatsız edici bir durum oluştu ve ben ona hayat vermeye devam edeceğim, el uzatacağım; ama, o, benden, mütemadiyen kan akıtacak ve Türkiye'nin bu sabrını, bu gücünü kullanmamak yolunda gösterdiği ağırbaşlılık ve vakarı ve Sureyi'yi günün birinde makul bir çizgiye getirmek yolundak
i gayretlerini bir aciz telakki edip, biz suyun miktarını arttırdıkça, onların, terörün miktarını arttırmalarını sonuna kadar kabul etmek mümkün değil, dünyada bunu kabul edecek hiçbir memleket bulamazsınız. Komşunuz olacak, mütemadiyen sizden kan akıttıracak ve siz seyredeceksiniz ve üstelik de, belki gerektiğinde neredeyse yüzüne güleceksiniz...Son olarak, hep beraber yaşadık: Amerika Birleşik Devletlerinin, Sudan ve Tanzanya Büyükelçiliklerine yapılan terörist hareketler karşısında, birinde 12 Amerikalı öldü, diğerinde de 3 insan öldü; Amerika'nın gösterdiği mukabele "meşru müdafaa" dedi, gitti, Tanzanya'daki ve Sudan'daki bu olaylarla ilgili mesullerin bir kısmı Afganistan'dadır diye, oraya Cruise füzelerini, Tomahawkları attı ve Sudan'a da attı, fabrikayı uçurdu.
Fransızlar, geçmişte, Beyrut'taki birliklerine karşı girişilen terörist hareket karşısında, denizden Beyrut'u bombaladılar "meşru müdafaadır, hakkımızdır" dediler.
1988'de İngiltere üzerinde düşürülen Pan Am 104 sefer sayılı uçakta 269 kişi öldü ve olayın sorumlusu olarak 2 Libyalıdan şüpheleniliyor; Libya ambargo altındadır ve Amerika, halen de bugün "bu 2'sini bize teslim edeceksiniz, biz bunları muhakeme edeceğiz" diyor.
Buna mukabil, Türkiye'de ne oluyor; ele geçirilen terörist gruplarının hepsinde, asgarî 1, bazen 2 veya 3 Suriye vatandaşı çıkıyor. Kendi vatandaşını bana karşı, terörist kisvesi altında beni içeriden yıkma hareketleri... Bunun, komşulukla neresi bağdaşır ve buna tahammül edecek dünyada bir devlet, bir millet düşünebilir misiniz değerli milletvekilleri? Bugün de, bizim temennimiz, artık, aklıselimin hâkim olması. Böyle davranışlarla komşuluğun beraber gidemeyeceği hadisesi. Sağa sola bağırmak çağırmak, müttefik aramak, işte, falan yanımızda, falan karşımızda... Bunlar, gayrî ciddî şeylerdir ve bunu üzülerek söyleyeyim; aslında, kendileri bakımından, Arap dünyası bakımından bir bakıma ciddî olması belki istenirdi; ama, geçmişte hep yaşadık, her İsrail harbinde, hepsi tozduman, hepsi toz duman... Burada söylersem beni bağış
layın; ama, bu yaşanmış bir vakıadır. Bir ara İsrail ordularının en çok sıkıntı çektikleri, çöllerdeki postalları toplamaktı. Yani, bize de mi bu denemeyi yaptırmak istiyorlar; bunu yapmasınlar.Peki, o kadar dayanışmaları varsa ve hakikaten inandıkları Yüce Dinimiz etrafında bu kadar birleşiyorlarsa, 250 bin Boşnak Müslümanın öldürülmesine niye seyirci kaldılar? (ANAP, DYP, DSP, CHP ve DTP sıralarından alkışlar) Niye, 2 günlük kârlarını gözden çıkarıp da, petrol vanalarını kapatıp, Batı'yı dize getirmediler? Niye, Batı bankalarından paramızı çekeceğiz tehdidinde bulunmadılar? Yaptılar mı bunu; hayır, kesinlikle yapmadılar. Bugün de aynı hadise Kosova'da olmuyor mu? Nerede bu beyler, bu kahramanlar?! Irak üzerindeki ambargonun devamında en çok sorumlu olan memleketler, bölgedeki memleketlerdir. Irak Petrol üretiminin piyasaya girmesiyle, kendi üretimlerinin ve petrol değerlerinin zaten 11-12 dolara düşmesiyle gelirlerinin azalacağını düşünerek, ambargonun devamı yolunda Amerika ve Batı üzerinde en çok baskı
yapan bunlardır.Burada açıklamak istemiyorum; ama, içinde yaşadığım için biliyorum, İsrail'le gizli olarak el altından temasta bulunup da "bir Filistin Devletinin doğmasına, sakın ha, müsaade etmeyin" diyenler, bugünkü Arap dünyasının önde gelen bir memleketidir. Bunu, içinde bulunduğum için size söylüyorum. Şimdi, bu olaylar ortadayken, bana neyi anlatacaklar veya beni neyle ürkütmeye çalışacaklar!
Hele, doğrusu, bayıldım... Çadır altında yaşamayı kendisine bir medeniyet simgesi haline getirmiş bir malum ve mecnun zat gene uzaktan bir şeyler söylemiş. Vah vah... Vah vah... Bunlar gayri ciddî davranışlardır değerli milletvekilleri.
Bazı söylentiler var, içeride de var, dışarıda daha çok. Neden şimdi? Değerli milletvekilleri, her şeyin bir şimdisi var. Bunun da şimdisi, şimdidir. Bunu dün yapsaydık "neden şimdi" denilecekti. (ANAP, DSP, CHP ve DTP sıralarından alkışlar) Önceki gün yapsaydık "neden şimdi" denilecekti, yarın yapsaydık "neden şimdi", öbür gün "neden şimdi..." Siz söyleyin, neden şimdi?
MEH
MET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) – Siz söyleyin.KÂMRAN İNAN (Devamla) – Size rakamları söyledim, neden şimdi?
SALİH KAPUSUZ (Kayseri) – Siz söyleyeceksiniz; anlatacaksınız.
KÂMRAN İNAN (Devamla) – Size hitap etmiyorum; itham etmiyorum sizi. Aslında Sayın Genel Başkanın beyanlarını büyük saygıyla karşılıyorum. Umarım, aynı ruh bütün kitlede mevcuttur. (ANAP sıralarından alkışlar)
Şimdi, değerli milletvekilleri, burada, yanlış yapmaya hakkımız yoktur. Tabiî, demokrasinin meziyeti vardır. Burada münakaşa ediyoruz. Şam'da bunun münakaşası var mı; hayır. Düğmeye basar tetörist işletir, düğmeye basar savaş da yapar, her şeyi yapar; ama, burada değil. Burada, fikir ayrılıkları olur, her şey olur; ama, bir tek şeyin olmaması lazım; millî davalarda bütünlüğümüzü dışarıya karşı zayıflatacak bir davranış veya beyanın hiçbir Türk'ten beklenmemesi lazım. (ANAP, DSP, CHP ve DTP sıralarından alkışlar)
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın İnan, süreniz doldu. Lütfen, 1 dakika içerisinde toparlayalım.
KÂMRAN İNAN (Devamla) – Emredin Sayın Başkanım.
Değerli milletvekilleri, Türkiye, daima, barış ve istikrardan yana olmuştur ve olmaya devam edecektir. Size üzülerek arz edeyim ve bunu söylerken de rahat değilim; Ortadoğu'da barışa en karşı olan memleket ve idare Suriye'dir. Bir tek şehrindeki bir ayaklanmada, Hama'da, mevcut diktatörlük 10 bin kişiyi katletmekte beis görmedi, benim 30 bin kişime mi acıyacak bu zat!; buna bakmak... Türkiye macerayı hiçbir zaman aramadı. Cumhuriyet döneminden bu yana bizim tek prensibimiz, kendi millî sınırlarımız içerisinde barışın korunması ve devamıdır. Eğer Türkiye, macerayı denese, düşünse, kabullense, bölgede Türkiye'nin faydalanabileceği çok fırsatlar ve imkânlar ele geçti, çok çanak tutuldu; 1958'den başlayarak geldi, Körfez Savaşı dahil olmak üzere... Suriye, Körfez Savaşında, Irak'a karşı birlik gönderdi, biz göndermedik.
BAŞKAN – Sayın İnan, lütfen, toparlayalım.
KÂMRAN İNAN (Devamla) – Bitirdim.
Şimdi, doğrusu, Bağdat'a bakıyorum "efendim, biz yanındayız..." Aman, insaf buyurun; siz Körfez Savaşında neredeydiniz, ne hale geldiniz ve şimdi ne haldesiniz? Şimdi, bu halinizle, kimin yanında, kime karşı, ne yer alacaksınız?
Saygılar sunuyorum. (ANAP, DYP, DSP, CHP ve DTP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın İnan.
Şimdi, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Sayın Hayri Kozakçıoğlu; buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)
DYP GRUBU ADINA HAYRİ KOZAKÇIOĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygılarımla selamları
m.Başbakan Sayın Mesut Yılmaz'ın Suriye'yle ilişkiler ve ortaya çıkan son kriz konusunda verdiği bilgiyle ilgili olarak, Doğru Yol Partisinin görüşlerini sizlere sunmaya çalışacağım.
Şunu peşinen belirteyim ki, biz, olaya, Sayın Başbakan gibi, sadece Türkiye-Suriye ilişkileri olarak bakmıyoruz; çünkü, Türkiye-Suriye ilişkilerinin bugün bu noktaya gelmesinin temelinde, Türkiye'de bölücü örgütün, Türkiye'ye yönelik bölücü faaliyetlerin esası yatmaktadır; o halde, olayda, sadece Suriye değil, olayın ta başlangıcından itibaren bu hareketin gelişmesi, Irak'ın bu hareketteki rolü ve özellikle son günlerde Kuzey Irak'ta meydana gelen gelişmeler yatmaktadır.
Sayın Kâmran İnan'ın "niye şimdi" sorusunu, zamanı geldiği zaman, niye Kuzey Irak'ta şimdi bir şeyler olduğunun izahını vererek arz etmeye, onu da cevaplandırmaya çalışacağım.
Pek çok yazıda "efendim, ondört yıldan beri, Suriye, terör örgütünü destekliyor" diye okudum. Hayır, ondört değildir, onsekiz yıldan beridir. 12 Eylül 1980 harekâtından önce Türkiye'de PKK faaliyeti vardı. PKK, ilk toplantısını, 1978'in sonbaharında Diyarbakır'ın bir köyünde yapmıştır ve PKK'nın ilk ismi de -Türkçe karşılığı- Kürdistan İşçi Partisi olarak 1978'in sohbaharında ortaya atılmıştır. O tarihten bu yana da PKK ismi kullanılmaktadır; daha önce PKK ismi yoktu.
PKK, 12 Eylül 1980 öncesi, Abdullah Öcalan'ın Hilvanlı olması nedeniyle, ağırlıklı olarak Urfa ve Siverek civarında terör faaliyetini sürdürmüştür. 12 Eylül harekâtından önce, o bölgede bu harekâta en fazla karşı çıkan grup da Bucaklardır ve bu konuda çok ciddî şekilde şehit de vermişlerdir.
12 Eylül 1980 harekâtıyla birlikte PKK'nın komuta grubu Suriye'ye kaçmıştır. Suriye yönetimi, kendilerine Filistin Kurtuluş Örgütünün eski bir kampını tahsis etmiş, daha sonra da Bekaa Vadisindeki Helve kampı verilmiştir. 1 inci, 2 nci, 3 üncü kongrelerini orada, 4 üncü kongrelerini de Irak'ta yapmışlardır. Yani, o günden bu yana, Suriye, terör örgütünü desteklemektedir; siyasî eğitim vererek desteklemektedir, silahlı eğitim vererek desteklemektedir. Hatta, o günler, o zamanlar Yunanistan'da bulunan Lavrion kampıyla bağlantılı olarak Avrupa'dan oraya terörist taşınmıştır, sahte pasaportlarla, sahte kimliklerle taşınmıştır. Yani, Suriye, 1980 öncesi adını koymadan verdiği desteği, 1980 sonrası açıkça vermiş, dört yıl içerisinde hazırladığı terör gruplarını 1984'ün ağustos ayında Türkiye'ye sokarak, 15 Ağustos 1984 tarihinde Eruh ve Şemdinli İlçe merkezlerini basarak bu terör olayını başlatmıştır. Suriye bizim için bu kadar büyük düş
man bir ülkedir.Peki, Irak'ın durumu nedir? Irak da kendisi buna benzer olaylarla uğraşmasına rağmen, 1988 Ağustos ayındaki kuzey bölgeye yaptığı askerî harekâttan sonra 30 kilometre genişliğinde ve hudut boyundaki bir bandı boşaltmış, o bölgedeki bütün köyleri yakmış yıkmış ve o mıntıkayı olduğu gibi PKK'nın emrine vermiştir. Terör örgütü mensuplarını kendi karakollarının yanına yerleştirmiştir. Hatta, birinci Körfez krizi sırasında, Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı kullanılmak üzere, PKK gruplarını, ağır silahla, geri tepmesiz toplarla, havanlarla da silahlandırmıştır. Daha sonra Barzani ve Talabani hareketi sonucunda bir hafta zarfında Irak Silahlı Kuvvetleri o bölgeyi terk ederken, bütün ağır silahlar PKK'nın elinde kalmış ve bizim verdiğimiz binlerce şehidin, binlerce vatandaş kaybının temelinde işte bu silahlar yatmaktadır. Demek ki, olay sadece Suriye yönlü değildir; olay, hem Irak yönlüdür hem Suriye yönlüdür.
Başlangıçtan itibaren bu konuda gerçekten çok ciddî mücadele verilmiştir. Özellikle Doğru Yol Partisi Hükümeti döneminde Türk Silahlı Kuvvetlerinin büyük başarısıyla, hudut ötesi operasyonlar yapmak suretiyle, Zeli'deyse Zeli'de, Bote'deyse Bote'de, terör örgütü neredeyse o kamplara hava taarruzları yapmak, hudut ötesi operasyonlar yapmak suretiyle terör asgarî hadde indirilmiştir ve bu mücadele bu şekilde yapılırken, devlet güvenlik güçleri, Silahlı Kuvvetlerle binlerce şehit verirken, ülke dışında, hudut dışında da diplomatik faaliyetler sürdürülmüş; PKK'nın bir terör örgütü olduğu bütün dün
yaya kabul ettirilmiş, PKK'yı destekleyen ülkeler ortaya konulmuş ve bunlara karşı da dünyanın tepki koyması sağlanmıştır. Böylece, içteki ve dıştaki faaliyetlerle, teröre karşı mücadele konusunda belirli bir noktaya gelinmiştir.Şimdi şöyle geriye gidelim bakalım. Birinci Körfez krizi çıktığı zaman, rahmetli Özal sağ iken, o bölgedeki herhangi bir harekât sırasında, Türkiye Cumhuriyetinin, devletinin görüşünü almak zorunda hissediyordu bazı ülkeler kendilerini; özellikle büyük ül
keler; bu bir gerçek.İkinci Körfez krizi çıktığı zaman, Saddam yine kuzeye doğru kendi güçleriyle hareketlendiği zaman yine devreye Türkiye girdi; Barzani'yi, Talabani'yi, Türkmen gruplarını, hatta Irak'ın, İran'ın yetkililerini, Amerika'nın, İngiltere'nin temsilcilerini Ankara'da topladı ve onlara ateşkes sağlattı; onları bir karar üzerinde uzlaştırdı ve PKK'ya karşı da müşterek bir mücadele kararı alındı. Burada da şu tavır vardı: Türkiye'nin görüşü alınmadan, Türkiye sınırdışı, çizgidışı itilerek Kuzey Irak'ta bir şey yapılam
az. Sayın Özal'ın koyduğu tavır da buydu, Sayın Çiller'in koyduğu tavır da buydu; ikisi benzer tavırdı. (DYP sıralarından alkışlar)Geldik üçüncü Körfez krizine; üçüncü Körfez krizi sırasında, maalesef, Türkiye Devleti yetkililerine kimse bir şey sormadı. Sadece, Amerika'nın bazı generalleri gelerek bazı temaslarda bulundular; ama, bu konuda Türkiye'nin hiç görüşü alınmadı. Türkiye, üçüncü Körfez krizinde tamamen olayın dışında tutuldu. İşte, o günden bu yana, Türkiye'nin Dışişleri politikasını, dışpolitikasını incelediğimizde, hep irtifa kaybettiğini görüyoruz, çizgi hep aşağıya doğru gidiyor. Ne oldu; İslam Konferansından kısa bir süre önce ayrılmak zorunda kaldık; Avrupa Birliğinden dışlandık; arkasından, Fransız Parlamentosu Ermeni soykırımını kabul etti; arkasından, çok dikkate değer bir şey oldu, Amerika, Barzani ve Talabani'yi çağırdı; Türkiye'ye hiçbir şey sormadan onları anlaştırdı ve bir anlaşma yaptılar. Bu anlaşmada, o bölgede bir federe devlet kurulmasının temelleri yatıyor -bir takvim yapıldı-
ve hükümet kurulması, parlamento kurulması gibi bir takvim yatıyor. Bunu, bütün parlamenterlerimizin çok iyi incelemesini istiyorum. Bu, Kuzey Irak'ta ayrı bir devlete gidişin başlangıcıdır ve Amerika'nın önderliğinde yapılan bir harekettir, Türkiye'ye sorulmadan yapılan bir harekettir.Bakın, diğer maddeleri okumuyorum; ancak anlaşmanın bir maddesinde -son paragrafında- deniliyor ki: "Ankara görüşmesi, Irak sınırlarının daha güçlü savunulmasını sağlayarak, terörizmin ortadan kaldırılmasına yönelik ortak kararlılığımızla ilgili görüşmeleri içerecek." Yani, bu beyefendiler, Ankara'da, sadece hudut güvenliğini konuşacaklar. Peki, Londra görüşmesi ne olacak; Londra görüşmesi, Erbil, Dohuk ve Süleymaniye'nin statülerine yönelik ayrıntılar ile hür ve adil seçimlerin yapılmasını sağlayacak mekanizmaları içeriyor. Yani, Talabani ve Barzani, bizimle, sadece hudut güvenliğini konuşacaklar; ama, bölgenin statüsünü Londra'da konuşacaklar. Bu, Türkiye'nin, Kuzey Irak konusunda dışlanmasıdır. Kuzey Irak, Türkiye için ç
ok önemlidir. Kuzey Irak'ta gelişecek her oluşum Türkiye'yi çok yakından ilgilendirmektedir.Tabiî, bunun arkasından, bir de, son günlerde, İtalya'da, sözde Kürt parlamentosunun toplantısı da oldu. Yıllardan beri bizim müttefikimiz olan, Avrupa Birliği dahil her konuda bizi destekleyen İtalya, Parlamentosunun kapısını sözde Kürt parlamentosuna açtı.
Bütün bu olaylar olurken, acaba, biz ne yapıyorduk, biz nasıldık? Önce şunu söyleyelim, bunların hiçbirisini tasvip etmiyoruz; Doğru Yol Partisi olarak Avrupa Birliğinin yönetimini de, İslam Konferansının yönetimini de tasvip etmiyoruz. Bunu yaparken İtalya'nın karşısındayız; bunu yaparken Fransa'nın karşısındayız; yani, bunları derken onların yaptığını methetme bakımından söylemiyorum. Bu konuda Hükümet ne düşünüyorsa ve o tavırlara ne kadar karşıysa biz de o kadar karşıyız; İtalya'ya biz de o kadar karşıyız. Ancak, onlara karşı olmak, onların haksız olduğunu söylemek yetmiyor; bir de kendimize bakalım, niçin bu hale geldik? Niye, bizim dost, müttefik bildiği
miz ülkeler bunu yapıyor? Amerika niye bunu yapıyor?O günlerde, Sayın Başbakanımız, Amerika'da... Ben söylemiyorum Hürriyet Gazetesi yazıyor... (ANAP sıralarından "Suriye'ye gel" sesi)
BAŞKAN – Sayın Milletvekilim, lütfen müdahale etmeyelim.
HAYRİ KOZAKÇIOĞLU (Devamla) – Dinle efendim... Dinle de bu konuları birazcık daha ayrıntılı görme şansını bul.
BAŞKAN – Sayın Kozakçıoğlu, siz konuşmanızı sürdürün.
HAYRİ KOZAKÇIOĞLU (Devamla) – Hürriyet Gazetesinden öğreniyoruz ki, Sayın Başbakanın Amerika gezisinde programı öyle çok fazla yoğun değil. Deniliyor ki: "Geçmişte Özal'ın, Demirel'in ve Çiller'in Birleşmiş Milletler dönem toplantılarını izleyen gazeteciler açısından Yılmaz'ın programı tam anlamıyla boşluklarla doluydu." Bir İsrail Başbakanı ve bir de Afganistan Başbakanıyla yapılan konuşmalardan bahsediliyor ve gazetecilerin vakitlerini geçirmek için Japon lokantalarını ve bazı yerleri dolaştıklarından bahsediliyor.
ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Ne alakası var?!
HAYRİ KOZAKÇIOĞLU (Devamla) – Şu alakası var: Bakın, Talabani ve Barzani Amerika'da... Kuzey Irak'ta bir Kürt devletinin imzası atılıyor; bizim Başbakanımıza bir bilgi verilmiyor; bizim Başbakanımızla görüşmek zorunluluğu hissetmiyor Amerika. Bu "Türkiye, sen, artık Kuzey Irak'a karışamazsın" demektir. İşte bu, Türkiye için büyük bir zaaftır; çünkü, Kuzey Irak bizim için çok önemlidir.
Şimdi "ne alakası var" diyorsunuz; aylar önce, İtalya'ya kaçan göçmenler, mülteciler vardı, gemilerde yakalandılar. İşte, o hareketin sonunda, İtalyan Parlamentosunda sözde Kürt parlamentosu toplandı. Bu olayları birbirine bağlayarak değerlendirmemiz lazım. "Ne alakası var" dersek, olaylar kesinlikle birbirine bağlanamaz. Bütün bu olayların içerisinde, biz, kendi egemenliğini sağlayamayan Saddam'dan umut arıyoruz, Saddam'dan medet arıyoruz; ona elçiler gönderiyoruz; acaba olayları nasıl toparlarız diye, ona, tekrar bir elçilik açıyoruz. Oysaki, bu kafayla olay toparlama şansı kalmamıştır. (DYP sıralarından alkışlar)
MEHMET GÖZLÜKAYA (Denizli) – Hükümet aciz bu konularda.
HAYRİ KOZAKÇIOĞLU (Devamla) – 1 Ekim günü, Sayın Cumhurbaşkanımız burada konuştular. Sayın Cumhurbaşkanımız, burada bir başbakan gibi konuştular; niye; dışpolitikadaki boşluğu Sayın Cumhurbaşkanının kendisi doldurmak ihtiyacını hissetti; oysaki, bu boşluk, burada, Hükümet tarafından doldurulmalıydı. (DYP sıralarından alkışlar)
Şimdi, önümüzde bir Suriye krizi var. Suriye krizine niçin geldik, niye geldik... Bakın, emekli Deniz Kuvvetleri Komutanımız bir mülakatta diyor ki: "Elimde devletin istihbaratı yok; ama, doğrusunu söylemek gerekirse, şimdi, yeni ne oldu da, Türkiye, Suriye'ye karşı bu kadar büyük bir tepki gösterdi, anlamakta zorlanıyorum." Bunu Sayın Erkaya söylüyor. "Varsayalım ki askerî harekâta karar verildi, bunun amacı ne olacak, bunu ta
yin edemiyorum" diyor.AGÂH OKTAY GÜNER (Ankara) – Emekli olmuş zaten.
HAYRİ KOZAKÇIOĞLU (Devamla) – Sayın milletvekilleri, ben şunu belirtmek istiyorum. Biz, Türk Silahlı Kuvvetlerine bütün varlığımızla inanıyoruz. Türk Silahlı Kuvvetleri Atatürk'ün ordusudur; Türk Silahlı Kuvvetleri çalışkandır, bilgilidir, planlıdır ve kararlıdır. Milletimiz emir verdiği zaman, bu Meclisten karar çıktığı zaman, Suriye'nin bir tarafından girer öbür tarafından çıkar. (DYP sıralarından alkışlar) Buna, biz yüzde yüz inanıyoruz; ancak, şunu ortaya koymamız lazım; bizim askerî hedefimiz nedir, bizim siyasî hedefimiz nedir. Kıbrıs'ta, yıllar önce askerî bir harekât yaptık; hâlâ siyasî hedefe ulaştıramadık; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini bizden başka tanıyan olmadı. O halde,
askerî hedefle birlikte, siyasî hedefi iyi koymamız lazım; çünkü, karşımıza büyük problemler, büyük diplomatik sorunlar çıkacaktır. Bir kere bunu özellikle belirtmek istiyorum.İkincisi; şimdi, ben de soruyorum: Ne oldu da Suriye krizi birden tırmandı? Efendim, Kuzey Irak'ta işte böyle bir oluşum oldu. Kuzey Irak'taki böyle bir oluşumda Türkiye'nin dışarıda tutulması gerekiyordu. Türkiye'nin, Türk kamuoyunun bu meseleyle ilgilen
memesi gerekiyordu. Türk Devletinin bütün dikkatini Suriye'ye vermesi gerekiyordu. Böyle miydi değil miydi, bunun tartışılması lazım. (DYP sıralarından alkışlar)Suriye'ye girdik, Suriye'de belli bir oranda başarı sağladık; diplomatik müzakere aylarca, yıllarca sürecektir. Sizin karşınıza gelecek olanlar "biz size destek vereceğiz; ama, Kuzey Irak'ta da şunu isteriz" derlerse acaba ne yapacağız?
Bu nedenle, olaya çok geniş açıdan bakılması gerekir. Bu nedenle "şimdi acaba niye" dediğimiz zaman, yalnız Suriye hududunu değil, Irak hududunu da beraber görmemiz lazım.
Şimdi bu saatten sonra ne yapılması lazım; bu saatten sonra, bir kere dünya şunu bilmeli: Kuzey Irak'taki bütün oluşumlarda Türkiye'nin iradesi olacaktır. Türkiye'nin içinde bulunmadığı, Türkiye'nin iradesinin bulunmadığı bir Kuzey Irak oluşumu yok sayılacaktır, Türkiye bunu kabul etmeyecektir. Bir kere bütün dünya bunu bilmeli ve bunu sağlayacak bir dışpolitika oluşturmalıyız.
İkincisi, müttefiklerimiz başta olmak üzere, Kürt parlamentosunun, artık müttefik ülkeler parlamentolarında toplanmasının önüne geçmeliyiz, bunu sağlayacak bir politika oluşturmalıyız.
Bakın, yakında İtalyan Parlamentosuna da Ermeni soykırım meselesi geliyor, İtalyan Parlamentosunun gündeminde bekliyor; Fransız Parlamentosunda olduğu gibi, yine, Türkiye'nin aleyhine bir karar çıkacaktır. Bunu önleyecek bir dışpolitika oluşturmamız lazım. Türkiye'yi Avrupa Birliğine taşıyacak bir dışpolitika oluşturmamız lazım. Başta Suriye olmak üzere, yıllardan beri Türkiye'ye karşı hasmane politikalar uygulayan ülkelere dur diyecek, onların hareketlerine son verecek bir politika oluşturmamız lazım.
Türkiye'yi, dünyayla olan ilişkilerinde 21 inci Yüzyıl kıstaslarına taşıyacak, demokrasiyi tam anlamıyla bütün dünyaya kabul ettirebilecek bir politika oluşturmamız lazım. Peki, bunu kim yapacak; bunu, bu Hükümet yapamayacak; bu Hükümetin bugüne kadarki politikası bunu artık göstermiştir; Hükümetin dışpolitikası dibe vurmuştur. (DYP sıralarından alkışlar) O halde, Türkiye, en kısa zamanda seçime gitmeli ve mutlaka, bu dediğim politikaları oluşturacak güçlü, kuvvetli, demokratik temellere dayalı hükümetler işbaşına gelmelidir. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)
Doğru Yol Partisi olarak, şunu tekrar söylüyoruz: Biz, Doğru Yol Partisi olarak, Türk Silahlı Kuvvetlerine güveniyoruz; Türk Silahlı Kuvvetlerinin, milletin vereceği her türlü görevi en üst düzeyde yapacağına da inanıyoruz; Türk Silahlı Kuvvetlerinin milletin emrinde olduğuna inanıyoruz. Bunun yanında şunu da Doğru Yol Partisi olarak açıkça söylüyoruz ki, biz, hiçbir zaman millî birlik ve beraberliğin, millî gücün karşısında değiliz; bu Parlamentodan çıkacak olan her türlü millî kararın destekleyicisiyiz, bu ülkenin menfaatına olacak her türlü millî kararın da içindeyiz.
Saygılar sunuyor, teşekkür ediyorum. (DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kozakçıoğlu.
Demokrat Türkiye Partisi Grubu adına, Sayın Mahmut Yılbaş; buyurun. (DTP sıralarından alkışlar)
DTP GRUBU ADINA MAHMUT YILBAŞ (Van) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Başbakanın, Suriye ile ilişkilerimiz konusunda Yüce Meclisimize sunmuş olduğu bilgiler üzerine yapılan konuşmalar içerisinde, Demokrat Türkiye Partisi Grubu adına görüşlerimizi sunmak üzere, söz almış bulunuyorum. Başta, Sayın Başkanımız olmak üzere, hepinize saygılarımı sunuyorum.
Değerli arkadaşlarım, Suriye'yle son günlerde yaşanmakta olan meseleler hakkında, sadece bu çatı altında bulunan sayın parlamenterlere değil, sokakta herhangi bir Türk vatandaşına sorulsa "meselenin temelinde yatan nedenler, etkenler nedir" dense, öyle zannediyorum ki, o vatandaşımız -gelip burada olmasa dahi- 20 dakikadan daha fazla meseleyi etraflıca anlatır.
Suriye'yle ilişkilerimizi, sadece bir terör perspektifi içerisinde tutmak, öyle zannediyorum ki, tarih açısından yapılabilecek en büyük hata olur; çünkü, bugün itibariyle, Suriye'nin, bölücü bir terör örgütüne, bir rivayete göre onsekiz yıl, bir görüşe göre de, bundan çok daha fazla uzun süredir, ama, değişik isimlerde vermiş olduğu destek amacı, Türkiye Cumhuriyetinin hem sosyal yapısı hem toprak bütünlüğü hem de millî çıkarlarıyla alakalıdır. Bugün gelinen noktada, Suriye, bu arzusunu gerçekleştirmek için kendisine sıfır maliyetli olan bir yaklaşım içerisinde bulunmaktadır.
Her şeyden evvel burada, Türk Milleti olarak bu coğrafyada, bin yıla yakın bir zamandır barışçıl amaçlarla kendi kültürümüzü bu topraklarda yeşertme gayreti içerisinde olduk. Özellikle, cumhuriyetin geçmiş yetmişbeş yılında, bize, ciddî şekilde hayatî bir tehlike söz konusu olmadığında, cumhuriyet rejimi, kendisine Ata'sından emanet edilen "yurtta ve dünyada sulh" ilkesinden hiçbir zaman ayrılmamıştır. Ne zaman ki bir Kıbrıs olayı çıkmıştır ve Kıbrıs'ta, Türk Milletinin, Türkiye'nin gelecekle alakalı çıkarlarına kalıcı bir darbe vurulmak istenmiştir; Türkiye buna, yine, bütün dünyada sabır taşı olarak değerlendirilen bir milletin davranışı içerisinde, onyedi yıl sonra kesin tavrını koymuştur.
1963'te değil -Kıbrıs meselesi- 1950'lerden başlayarak, 1973 yılına kadar gelen zaman içerisinde, bu topraklarda yaşayan insanlar, hükümetleriyle, devlet rejimleriyle, ağırbaşlılıklarını, sabırlarını sonuna kadar taşımışlar; fakat, zamanı geldiğinde, kararlı bir biçimde, Kıbrıs üzerinde gelecekle alakalı çıkarlarını korumak için kesin tavır içerisine girmişlerdir.
Değerli arkadaşlarım, yine, cumhuriyet döneminde -Kuzey Irak'ta- Türkiye, bir bölücü terör örgütünün yarattığı sonuçları bir ölçüde önleyebilmek için komşu topraklarına zaman zaman girme ihtiyacını duymuştur.
Bunların dışında, bakıldığında, İkinci Dünya Harbinde dahi, hem yakın komşular itibariyle ve hem de dünya coğrafyasına baktığımızda, barış içerisinde yaşama arzusu gösteren ve çok icbar edilmesine rağmen uyguladığı siyasetle savaş dışında kalan ender ülkelerden biri Türkiye olmuştur. Avrupa'da milletler birbirini yerken, buna dünyadan öbür kıtada bulunanlar da katıldığında, Türkiye, bu barışcıl davranışını hiçbir zaman göz ardı etmemiştir. O halde, bugün de, Türkiye, bu barış anlayışını son noktaya kadar muhafaza eden bir ülkedir; çünkü, milleti barışçı bir millettir. Ne olmuştur, bugün, niçin bu
tavır içerisine girilmiştir; arkadaşlarımız, başta Sayın Başbakanımız olmak üzere ondan sonraki konuşmacılar da burada ifade etmişlerdir.Değerli arkadaşlarım, nereden bakılırsa bakılsın, Türkiye, son ondört yıl içerisinde bu terör örgütünün yaptığı tahribatla, gerçekten, büyük acılar, büyük sıkıntılar çekmiştir, bunu, maddî rakamlarla burada ifade etmek mümkün değildir. İnsanlar, bu terör örgütünün verdiği tahribat sonrasında köylerinden, yurtlarından uzaklaşmışlardır. Yine, bu örgütün verdiği tahribatla, insanlar, büyük bir ekonomik kriz içerisine girmişlerdir. İnsanlar, ülkenin toprak bütünlüğünü, millet bütünlüğünü sağlamak için bu terör örgütüyle savaşırken, gençlerini şehit vermişlerdir. Belki perdenin önünde görünen bir terör örgütüdür; ama, onun arkasında olan ve amacı, Türkiye ile çakışan çıkarlarını sağlamada terörist hareketlerden hiçbir zaman ayrılmayan bir ülkenin düşünceleri, istekleri vardır.
Bugün Suriye, sadece Türkiye tarafından değil Birleşmiş Milletler tarafından da terörist ülke olarak değerlendirilmektedir. Bugün, Suriye, sadece Türkiye'ye yönelik terörist faaliyetleri değil, başta Hizbullah olmak üzere, dünyanın kabul ettiği birçok terörist örgütü dünyanın muhtelif yerlerinde kullanmakta ve insanların huzur ve barış içerisinde yaşamasına engel olmaktadır ve Türkiye'ye yönelik bu faaliyetlerinde de, maalesef, bugüne kadar, hiçbir şekilde ciddî bir bedel ödeme durumunda kalmamıştır.
Sevgili milletvekilleri, buraya gelip "benim dönemimde terörle mücadelede şu kadar aktif olunmuştur, sizin döneminizde bu aktivite gösterilememiştir" deme günü ve sırası bugün değildir. (DTP ve ANAP sıralarından alkışlar) Bugün, burada görüşülecek olanlar daha başka, burada ifade edilecek duygu ve düşünceler daha başka olmalıdır. Gün, artık, ondört yıllık geçmişi olan, bu ülkeye yapılan adı konulmamış bir savaşın durdurulması için başta Hükümet olmak üzere, bu ülke insanının almakta olduğu karara katkıda bulunma günüdür. Yoksa, burada, çok rahatlıkla, kendi grubunu tatmin etmek için, onların alkışlarını almak
için, Kardak misali nutuklar atmak kolaydır. (DTP ve ANAP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)İSMAİL KALKANDELEN (Kocaeli) – Ayıp ediyorsun!
NURHAN TEKİNEL (Kastamonu) – Sadede gel, sadede...
MAHMUT YILBAŞ (Devamla) – Ama, değerli arkadaşlarım...
İLYAS YILMAZYILDIZ (Balıkesir) – O nutukları sen de alkışladın bir zamanlar.
MAHMUT YILBAŞ (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, Kardak nutuklarının atıldığı günlerde benim de alkışlamam söz konusu olmuştur; burada, ben, buna yok diyecek değilim; ama, gün Kardak günü değildir, onu söylüyorum. (DTP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)
NURHAN TEKİNEL (Kastamonu) – Çifte standart!..
MAHMUT YILBAŞ (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, gün, fevkalade ciddî. Bu, sadece, ondört yıllık bir mesele değildir; bugüne kadar, Cumhuriyet döneminde Arap dünyasıyla olan ilişkilerde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güttüğü politikanın geldiği noktada birlik ve beraberlik olunmasından kaynaklanmaktadır. Cumhuriyet döneminde, içinde bulunulan koşullar nedeniyle, uzun dönem, millet olarak, arka bahçemizde neler olup bitmektedir, neler olup bitmiştir diye ilgilenilmemiştir. Bugün, sadece, diplomaside değil, ekonomide ve sosyal yapıda olan bu yetmiş yıllık bigâneliğin karşılığını ödemekteyiz.
Değerli arkadaşlarım, şöyle bir etrafımıza bakalım. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde demokrasi kurma mücadelesine girdik ve elli yıl bunun mücadelesini verdik; ama, komşularımız bizden 100 yıl, 200 yıl, 300 yıl geride kaldı; işte, Türkiye Cumhuriyeti halkı olarak, bugün, bu geri kalmışlığın sıkıntılarını çekiyoruz. Eğer, bu coğrafyada olmamış olsaydı bu millet, bir adada yaşamış olsaydı, öyle zannediyorum ki, kendi ırkının getirmiş olduğu kültürel farklılıklarla dünya üzerinde number one olmaya adaydı; ama, biz, bir geçmişin sıkıntılarını bugün çekiyoruz değerli arkadaşlarım. Sosyal yaşamımızda çekiyoruz; bugün, İran'dan olsun, bugün Irak'tan olsun, bugün Suriye'den olsun, bugün Kafkasya'dan olsun, bugün Makedonya'dan olsun... Yarın, burada, bu Mecliste, Kosova'ya silahlı birlik gönderilmes
i meselesi görüşülecektir; bu, nereden kaynaklanıyor; tarihten kaynakanıyor.Değerli milletvekilleri, biz bütün kurum ve kuruluşlarımızla artık, tarihimizdeki o muhteşem geçmişin mirasını katlayacak ve onu yürütecek bir tavır içerisinde olmalıyız. İster burada olsun, ister buranın dışında olsun, bu yarışı birbirimizle bir anlayış içerisinde götürmediğimiz takdirde bu mirasa istesek de sahip çıkmak durumunda olamayız.
Değerli arkadaşlarım, gerçekten son derece ciddî bir olayla karşı karşıyayız; karşı karşıyayız; çünkü, hak edilen, karşılığı ondört yıldır devlet olarak bizleri gerçekten taciz eden bir duruma müdahale etmekte gecikmiş bulunuyoruz.
Değerli arkadaşlarım, terör örgütünün arkasındaki bu zihniyetin bu ülkeye verdiği zarar sadece maddî zarar değildir. Cumhuriyet döneminde hiçbir zaman toprak bütünlüğüyle millet bütünlüğü konusunda bu evrende bir endişe ve bir kuşkuya düşülmemişti; ama, bugün, itiraf etmesek dahi, içinde bulunduğumuz şartlar itibariyle, dünya üzerinde bu endişe ve kuşkuyla, bazıları da istekli olarak Türkiye'yi değerlendirmektedirler. Bunu mutlaka sona erdirmek mecburiyetindeyiz; başlangıç noktası da, ifade edildiği gibi, şimdi olmalıdır. Belki, dün daha yerinde olacaktı; ama, tarih oldu, bugün, artık, millet olarak, alınmakta olan tavırların arkasında, bütün ve birlik halinde bulunmalıyız. Türk Milleti, siyasî partileriyle, her defasında -Kıbrıs'ta olduğu gibi, Kuzey Irak'ta olduğu gibi- yedisinden yetmişine, kendine yönelik ciddî durumlarda beraberliğini korumuştur. Bunu sadece biz
değil, dünya bilmektedir.İnancım odur ki, Cenabı Allah Türk Milletiyle beraberdir. Çünkü, Türk Milleti her defasında haklılık içerisinde hareket etmiştir, bu olayda da haklıdır, Cenabı Allah bizimle olacaktır.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Sağ olunuz. (ANAP, DSP ve DTP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Yılbaş.
Fazilet Partisi Grubu adına, Sayın Abdullah Gül; buyurun. (FP sıralarından alkışlar)
MUSTAFA YILDIZ (Erzincan) – Sayın Başkan, bu siyasî partinin dün yapılan grup toplantısındaki konuşmalarda, ulusal birliğimize gölge düşürülmüştür. Bu siyasî partinin sözcüsü ulusa seslenemez; önce özür dilemesi gerekir.
BAŞKAN – Sayın milletvekili, lütfen... Böyle bir usulümüz yok. (FP ve CHP sıralarından karşılıklı laf atmalar, gürültüler)
TEVHİT KARAKAYA (Erzincan) – İstismar ediyorsun.
HASAN DİKİCİ (Kahramanmaraş) – Otur yerine!..
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen...
MUSTAFA YILDIZ (Erzincan) – Önce toplumdan özür dileyecek... (FP sıralarından "ne alakası var" sesleri)
BAŞKAN – Sayın Yıldız, lütfen...
MUSTAFA YILDIZ (Erzincan) – "Ne alakası var" ne demek? Bütünlüğü bozacaksınız; bu bölücülük değil mi? Bunu sizin Genel Başkanınız yapıyor.
BAŞKAN – Sayın Yıldız, lütfen...
(FP ve CHP sıralarından gürültüler)
Sayın İdare Amirleri...
Sayın Gül, siz buyurun.
FP GRUBU ADINA ABDULLAH GÜL (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Türk dış politikasındaki bu olağanüstü gelişmeler üzerine, Sayın Başbakan gündemdışı bir konuşma yapmıştır. Fazilet Partisinin görüşlerini açıklamak için huzurlarınızdayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Sayın Başkan, Suriye ile olan ilişkilerimizde olağanüstü günler yaşamaktayız. Türkiye ve Suriye arasında yıllardır süren soğuk ve mesafeli ilişkiler önemli bir noktaya gelmiştir. İki ülke arasında yaşanan sorunların diplomasi ve diyalogla çözülemeyeceği ve artık, askerî müdahalenin kaçınılmaz olduğu açıkça konuşulmaya başlanmış ve gazeteler, savaş planlarını ve savaş senaryolarını yayımlamaya başlamışlardır.
Tarihin bize bıraktığı miras ve coğrafyanın gerçekleri, Türkiye'yi, maalesef kolay olmayan bir çevreyle başbaşa bırakmıştır. İçinde bulunduğumuz bölgede, özellikle komşu ülkelerin rejimleri ve yönetim şekilleri, Türkiye'nin bölgedeki komşularıyla olan ilişkilerini daha da zorlaştırmaktadır. Aslında uzun yıllar kader birliği etmiş bölge halklarının birbirlerine olan yakınlığı ve dostluğu bu ilişkileri belirlemede esas olmalıydı. Bu beraberliklerin ve ortak paydaların bölge ülkeleri için bir avantaj olması gerekirken, maalesef, bu
ülkelerdeki mevcut rejimler ve yönetimler, adeta, suyu tersine akıtırcasına bölgede kini, nefreti ve düşmanlıkları körükleyen politikalar izlemişlerdir.Şurası bir gerçektir ki, hiçbir bölge ve hiçbir ülke çevresinde güven ortamını oluşturmadan ve düşmanlık tohumlarını temizlemeden ekonomik ve sosyal kalkınmayı gerçekleştiremez, halkına huzur sağlayamaz, halkını refah içerisinde yaşatamaz ve onlara insanca yaşama imkânı sağlayamaz. Buna, dünyanın birçok bölgesinden, birçok misali rahatlıkla verebiliriz.
D
eğerli arkadaşlar, işin en acı yanı ise şudur: Bu rejimler, komşularından önce kendi halkına zulmeden, kendi halkıyla savaşan ve gücü sadece ve sadece kendi milletine yeten rejimlerdir. Mazlum ve masum halklarının oylarıyla ve arzularıyla değil, fakat, darbelerle işbaşına geldikleri için, bu rejimler, kendi halklarını sefalet içerisinde, imkânsızlıklar içerisinde ve acılar içerisinde kıvrandıran yönetim şekilleri olmuştur. Bunun içindir ki, yeri geldiğinde, Halepçe'de kendi halkına karşı kimyasal silah kullanmışlardır. Bunun içindir ki, hesapsız ve mesuliyetsiz bir şekilde girdikleri İran-Irak savaşında 1 milyona yakın bölge halkının ölümüne sebep olmuşlardır. Bu rejimler, baskı, zulüm ve diktatörlüklerine karşı direnç gösteren kendi halklarına karşı da -Hama ve Humus'ta olduğu gibi- düşmana karşı kullanamadıkları silahları, uçakları, tankları kullanmışlardır.Değerli arkadaşlar, bu bölgenin esas problemi, bölgedeki ülkelerin yönetim tarzları ve rejimleridir. Zavallı bölge halkının, içeride ve dışarıda olup bitenler üzerinde hiçbir iradesi yoktur. Kısaca, bölgedeki temel sorun rejim sorunudur ve halkın devredışı bırakılmasıdır. Bu sebepledir ki, uzun vadede bölgemizdeki huzur, barış ve ekonomik kalkınmanın gerçekleşmesi, bu ülkelerde halkın iradesinin yönetimlere yansımasıyla ilgilidir.
Halk iradesine dayalı olmayan rejimlerin tipik vasıflarından birisi de terör ve teröristleri desteklemek ve onlara yataklık yapmaktır; aynı, Suriye'nin yaptığı gibi. Aslında Şam yönetimi, sadece Türkiye'ye karşı terör ve terörist grupları destekliyor değildir; dünyanın birçok köşesindeki illegal terör odaklarına da açıkça destek verdiği, bütün kamuoyu tarafından bilinmektedir.
Anadolu'yu yurt edindiğinden beri birlik, beraberlik ve kardeşlik içerisinde yaşayan ve tarihin hiçbir safhasında, birçok Batı ülkesinde gördüğümüz gibi, içsavaşa benzer çatışmalara ve çekişmelere sahne olmayan bu topraklarda, son 15 senedir ortaya çıkan bölücülük akımının da en büyük körükçüsü ve destekçisi maalesef Şam yönetimi olmuştur. PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan'ın, onbeş senedir, Suriye'de güvenlik içinde korunduğu, alenen, tüm dünya tarafından bilinmektedir. Milletimiz, bölücü terör örgütü PKK ile mücadelede bugüne kadar çok büyük fedakârlıklarda bulunmuştur. Bu millet, her şeyden önce 20 binden fazla vatandaşını terörde kaybetmiştir, binlerce asker ve polis şehit olmuştur. Eli kanlı terör örgütü binlerce çocuğu, kadını ve sivili en acımasız ve hain yollarla katletmiş ve çok gözyaşının dökülmesine sebep olmuştur; binlerce genç kadın
, binlerce çocuk yetim kalmıştır; milyonlarca insan terör sebebiyle evinden, barkından, köyünden ve tarlasından olmuş, huzur ve güvenini kaybetmiştir. Bu sebeple binlerce okul kapatılmış ve binlerce köy boşaltılmıştır. Halkın refah düzeyini artırmaya harcanması gereken 100 milyar doların üzerindeki kaynak, terörle mücadeleye harcanmak zorunda kalmıştır. Yine bunun neticesi olarak karanlık çete ilişkileri, uyuşturucu ve silah ticareti inanılmaz boyutlara ulaşmıştır.Sayın milletvekilleri, her ne kadar zaman zaman büyük yanlışlıklar yapılıp terör ikinci plana atılmış, irtica önplana çıkartılmış ise de şu bir gerçektir ki, Türkiye'nin en büyük ve en ciddî meselesi bölücülüktür; en büyük tehdit ve tehlike de budur. (FP sıralarından alkışlar)
Türkiye'de hiçbir hükümet, hiçbir yönetim ve hiçbir kurum, bunu art edemez ve bu konuda da taviz veremez. Bunun için, içeride ve dışarıda yapılması gereken doğru ve makul her türlü aksiyona, bu millet topyekûn destek vermiştir ve verecektir, bundan kimsenin de şüphesi olmamalıdır.
Bölücü terör örgütünün yok edilebilmesi için öncelikle ona verilen lojistik ve politik desteklerin bitirilmesi gerekir. Lojistik desteğin komşu ülkelerden olduğu ortadadır. Çok acı bir gerçektir ki, Kuzey Irak'ta yaratılan boşluk, uzun yıllardır Türkiye'nin, bu bölgeye dönük izlediği politikalardaki yanlışlıklar, Kuzey Irak'ı, bölücü terör örgütü için en güvenli bölge yapmıştır. Çekiç Güç'ün uzun süre bölgeye hâkim olması, ambargonun uzun yıllar devam etmesi, uzun vadeli olarak bölücü terör örgütüne hizmet etmiştir.
Maalesef, 15 senedir, bütün ikazlarımıza ve uyarılarımıza rağmen, Şam yönetimi, terör örgütünün başını büyük bir pervasızlıkla Şam'da barındırmaktadır. Birçok Avrupalı milletvekili ve gazeteci, dünyanın gözü önünde Suriye'ye gidip, terör örgütünün başıyla görüşmeler yapmaktadır. İstihbarat kaynaklarımızın güvenilir bilgi ve tespitleri bir yana, yayımlanan resimler ve mülakatlar bile, açıkça, bu kişinin Suriye'de olduğunu gösterirken, Suriye'nin pişkinlik ve vurdumduymazlığı kesinlikle
kabul edilemez.Türkiye, gerekirse, uluslararası hukukun kendisine verdiği hakları da sonuna kadar kullanmaktan çekinmeyecektir. Bu belayı yok etmek için, askerî müdahale de dahil olmak üzere, her türlü operasyonu yapmak kabiliyeti Türkiye'de vardır. O noktaya gelindiğinde, askeriyle siviliyle, iktidarıyla muhalefetiyle, bu milletin tek ve bir olduğunu bütün dünya bilmelidir. Eski ve yakın tarihimiz bunun birçok örnekleriyle de doludur.
Komşularımız kadar, bölücülüğü destekleyen ve teşvik eden ve onlara politik açılımlar getiren, başta NATO üyesi müttefiklerimiz olmak üzere, Batılı ülkelerin durumu ise çok daha vahimdir. Son zamanlarda, Amerika Birleşik Devletlerinin, Kuzey Irak'a yönelik gayretleri, senelerdir Kuzey Irak'la ilgili çektiğimiz dikkati ve kaygıları teyit edecek biçimde gelişmektedir.
Kuzey Irak'ta yaratılmaya çalışılan fiilî durumun Türkiye'deki bölücülük hareketi için büyük bir stratejik avantaj olduğunu kimse gözardı etmemelidir. İtalya'daki, Fransa'daki, Belçika'daki ve diğer Avrupa ülkelerindeki son olaylar bile, Türkiye'nin en haklı davasında nasıl yalnız bırakıldığını açıkça göstermektedir.
Değerli arkadaşlar, birçok Avrupa ülkesindeki genel seçimler neticesinde değişen iktidarların ve yönetime gelen siyasî partilerin dışpolitikadaki önceliklerine baktığınızda, önümüzdeki yıllarda, Türkiye'nin, Avrupa'yla olan ilişkilerinin daha da gerginleşeceğini görmezlikten gelemeyiz.
İşte, bu nedenle, bölücü terör örgütünün yok edilmesi için, onun lojistik ve politik desteklerinin, ne pahasına olursa olsun bitirilmesi gerekir. Bu konuda öncelikle yoğun bir diplomatik ve psikolojik hareket yapılmalıdır. Başta müttefiklerimiz olmak üzere, tüm dünyaya, Türkiye'nin başındaki bu bela anlatılmalı ve muhakkak destek sağlanmalıdır. Türkiye, böyle haklı bir davasında kesinlikle yalnız başına bırakılamaz. Şayet bu konuda bile müttefikleri Türkiye'ye açık destek vermekten kaçınıyorlarsa, Türkiye, dışpolitikasını yeniden gözden geçirmek zorundadır. Yalnız kalmışcasına, sadece ülke içerisinde kampanya yapm
ak, Türkiye gibi birçok müttefiki olan ve karşılıklı sorumluluklara imza atmış ülkelere kesinlikle yakışmayacak davranışlardır.Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; Türkiye, bugün 877 kilometre sınırı olan komşusu bir ülkeyle savaş ortamına girmiştir. Bütün sorumlular, Cumhurbaşkanı, Başbakan, parti başkanları, komutanlar savaşı konuşmaktadır. Gazeteler savaş senaryolarıyla doludur, milletimizin ve ülkemizin menfaatı ve çıkarları için, gerekirse savaş dahil, her şeyi göze alabileceğimizden, tabiî ki kimsenin şüphesi olmamalıdır. Yalnız, burada herkesin dikkatini çeken nokta şudur: Olup bitenler karşısında Hükümetin tamamen devredışı olduğudur. Sanki, Anayasamıza göre, Türkiye'nin iç ve dış güvenliğinden Hükümet sorumlu değilmiş gibi bir durum söz konusudur. Sanki, dışpolitika ve güvenlik meseleleri, Hükümetin sorumluluk alanı içinde değilmiş gibi; sanki, Anayasamızın 117 nci maddesinde bahsedilen "Millî güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından, Türkiye Büyük Millet Mec
lisine karşı, Bakanlar Kurulu sorumludur." hükmü yokmuş gibidir. Bunu haklı çıkaracak sorular akla gelmektedir. Böyle ciddî bir olay karşısında, Bakanlar Kurulunun bugün toplandığını, Sayın Başbakan burada yaptığı gündemdışı konuşmada söyledi. Savaş senaryolarının yazıldığı ve planların yapıldığı bütün dünyaya ilan edildikten sonra Bakanlar Kurulu toplantısı bugün yapılıyor.Kriz, savaş ortamına girecek kadar tırmanmadan, Dışişleri Bakanımız, diplomatlarımız ve diğer destek birimlerimiz dünyayı dolaşıp, uluslararası destek aradılar mı ve bu desteği en azından müttefiklerimizden temin ettiler mi? İçeride başlatılan kampanya gibi uluslararası bir kamuoyu desteği sağlama ihtiyacı niçin duyulmadı? Bütün çatışmalardan ve savaşlardan önce yoğun diplomasi ve kamuoyu oluşturma kampanyalarının savaşı haklı gösterecek şekilde devreye sokulması en temel strateji olması gerekirken, bunlar niçin yapılmadı da sadece Türkiye içinde gazetelere manşetler attırılmakla yetinildi?
Değerli arkadaşlar, böyle bir krize aniden girmemiz, kamuoyunun, haklı olarak "yeni ne oldu, ne değişti" sorularını sormasına da sebep oluyor. Gerçekten, biz de bilmiyoruz; Sayın Başbakan, savaş ortamında dahi bu ülkenin -anamuhalefet partisi başta olmak üzere- siyasî partilerine bilgi verme ihtiyacını duymamıştır.
SALİH KAPUSUZ (Kayseri) – Sayın Başkan, ciddî bir mesele görüşülürken, Sayın Başbakanın bile bu derece meşgul edilmesi bu meseleye verilen ehemmiyetle yakından alakalıdır.
Arz ederim efendim. (FP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Sayın Kapusuz, sizin sözcünüz konuşuyor. Sizin davranışınız da oradakinden çok farklı değil. (ANAP ve DSP sıralarından alkışlar)
LÜTFÜ ESENGÜN (Erzurum) – Başbakan dinlesin.
BAŞKAN – Buyurun Sayın Gül.
ABDULLAH GÜL (Devamla) – Değerli arkadaşlar, hiç merak etmeyin, bazen dinlemiyor gibi görünülür; ama, çok iyi dinlenir. Dolayısıyla, o açıdan hiç merak etmeyin, Sayın Başbakan da dinliyordur.
Sayın Başbakan, savaş ortamında dahi, bu ülkenin -anamuhalefet partisi başta olmak üzere- siyasî partilerine bilgi verme ihtiyacını hiç duymamıştır ya bu meseleyi sorumluluk alanı dışında gördüğü için veya gurur ve kibiri buna elvermemiştir. (FP sıralarından alkışlar)
Türkiye Büyük Millet Meclisinde genel görüşme talebinin de iktidar tarafından gelmesi gerekirdi; çünkü, savaş konuşuluyor Türkiye'de. Maalesef, bu mesuliyeti de yine muhalefet partileri olarak bizler hissettik ve genel görüşme talebinde bulunduk.
Düşünebiliyor musunuz, en büyük sınırı olan ülkeyle savaşa girmek üzeresiniz; Sayın Başbakan, gündemdışı konuşm
ayla meseleyi burada gündeme getiriyor.Değerli arkadaşlar, şu endişemizi dile getirmekte hakkımız var mı yok mu, sizin vicdanınıza soruyorum: Seçim ertelenmesinin sinsi bir şekilde telkin edilmeye başlandığı, gündemin çetelerle, yolsuzluklarla, kasetlerle ve itiraflarla çalkalandığı bir dönemde, aniden manşetlerin savaş senaryolarına dönüşmesi, bizde ve kamuoyunda çok ciddî ve derin şüpheler uyandırmıştır.
Sayın milletvekilleri, bunu niçin söyledim? Sakın, bununla... Sonunda biz, her türlü desteği vereceğiz, onu söyleyeceğim size; ama, buradaki gerekçelerimizi açıkça burada konuşmak zorundayız.
Bildiğiniz gibi, bundan sadece on gün önce, Sayın Başbakan Amerika Birleşik Devletlerine gitti ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda konuşma yaptı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu nedir; çok ender toplantılardan birisidir. Devlet başkanlarının, başbakanlarının, dışişleri bakanlarının ve en üst düzeydeki diplomatların toplandığı bir yerdir ve başbakanlar, başkanlar dışpolitikalarını, kendi ülkelerini ilgilendiren en önemli konuları, burada anlatırlar ve dünyanın dikkatini çekerler. Sayın Başbakanımız da Birleşmiş Milletlerde konuşma yapmıştır; konuşmanın İngilizce metni işte elimde. Sayın Başbakan, Afganistan'dan Gürcistan'a, İsrail'den Bulgaristan'a kadar her meseleyi konuşmuştur, herşeyi söylemiştir, Türkiye'nin dışpolitikasını ve önceliklerini açıkça koymuştur; ama, Suriye ile ilgili bir cümle, bir kelime dahi söylememiştir. (FP sıralarından alkışlar)
Şimdi, gelin de, biz kuşkulanmayalım. Herhalde, bu ayaküstü yazılmadı. Dışpolitikamızı hazırlayan insanlar yazdı, Sayın Başbakanın eline verdiler. Dolayısıyla, Türkiye'nin gündeminde böyle bir mesele var mıdır yok mudur diye, bir hafta önceki meseleyi burada sorma hakkımız vardır, bundan da sakın hiç kimse alınmasın, bize hak versin. İşte bu sebepledir ki, Sayın Başbakan Mesut Yılmaz da Birleşmiş Milletlerde dediğimiz konuşmayı yapmıştır.
Değerli arkadaşlar, bu konuşmada, Sayın Başbakanımız bu meselede; yani, Türkiye'yi savaş ortamına getirecek Türkiye'nin en büyük meselesini, -gerçekten de Türkiye'nin en büyük meselesi olduğunu söyledik- terör meselesini ve Şam yönetiminin buna destek verdiğini niçin orada anlatmamıştır; niçin dünya kamuoyunu ikna etmemiştir fırsat bu fırsatken; niçin oradaki başbakanlarla, devlet başkanlarıyla teke tek görüşmeler yapılıp, bunların planları programları yapılıp da bütün dünyaya anlatılmamıştır? Burada üzülerek söylemek zorundayım; mademki, arkadaşlarımızın dediği gibi Türkiye demokratik bir toplumdur, burası açıktır; Suriye, Ir
ak, onlar kapalı toplumlardır, düğmeye basınca savaş kararı alıyorlar, o zaman, burada, ben, bunu söylemek zorundayım; bunlara zaman bulamayan veyahut da bunları düşünmeyen, düşünemeyen yönetim, birçok bakanla birlikte -5,5 saat- at yarışına gidebilmiştir! (FP sıralarından alkışlar) Bunu, millet sorduğu için, ben de burada sormak durumundayım.Değerli milletvekilleri, bütün bu beceriksizliklere ve yanlışlıklara rağmen, eğer, bu krizi, içpolitika çıkarları için kullanmadığınıza ikna olursak ve Sayın Başbakan ve Hükümetin yetkilileri, bizlere, gelip gerekçeleri, bilgileri verirlerse, biz, aklınıza gelen her türlü desteği, size de vermeye, size bile vermeye, azınlık hükümetine bile vermeye hazırız. (FP sıralarından alkışlar) Ama, tek şartla: Bize gelin, bu bilg
ileri verin.ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Türkiye'ye veriyorsunuz desteği...
ABDULLAH GÜL (Devamla) – Anamuhalefet Partisine gelip, siyasî partilere gelip, Türkiye Büyük Millet Meclisine gelip bunları anlatma ihtiyacını duymuyorsanız, bu desteği zor alırsınız; açık söyleyeyim size.
YAŞAR ERYILMAZ (Ağrı) – Türkiye'ye destek veriyorsunuz...
ABDULLAH GÜL (Devamla) – Savaştan bahsediyorsanız, gelin, anlatın, size, ne gerekiyorsa, her türlü operasyon için, her türlü aksiyon için; aklınıza gelen her türlü desteği Fazilet Partisi olarak vermeye hazır olduğumuzu söylüyor, saygılar sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Gül.
Cumhuriyet Halk Partisi adına, Sayın Deniz Baykal; buyurun efendim. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA
DENİZ BAYKAL (Antalya) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bugün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Suriye ile ilgili gelişmeler konusunda bilgilenme ihtiyacının Hükümetin dikkatine getirilmiş olması ve Hükümetin de, Türkiye Büyük Millet Meclisini, artık, bir açıklamayla bilgilendirmek zorunda olduğunu değerlendirmiş olması ve bu vesileyle, Suriye konusuna ilişkin bir Bakanlar Kurulu toplantısının gerçekleştirilmiş olması yararlı olmuştur.Suriye konusu, bir süreden beri, kendi doğal siyasî zemininin dışında, olağanüstü önemli, kritik, dramatik bir gelişme doğrultusunda ilerlerken, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Hükümetin, Dışişleri Bakanlığının bu konuya gereken biçimde ilgi göstermediği, kamuoyunu bu konularda aydınlatma ihtiyacını hissetmekten uzak bir tavrın içine girdiği, artık, çok yaygın bir şikâyet konusu haline gelmeye başlamıştı. Türkiye Büyük Millet Meclisinin varlığı, bu konunun doğal mecraına girmesine yardımcı olmuştur. Bu vesileyle, Hükümetin, bugün bir toplantı yaparak bu konuyu değerlen
dirme ihtiyacını hissetmiş olması, Türkiye Büyük Millet Meclisinde bu konuya gösterilen ilginin bir doğal sonucu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin siyasal yaşamımıza bir katkısı olarak değerlendirilmelidir.Konu, üç haftadır Türkiye'nin gündeminde. 16 Eylül tarihinde, Sayın Kara Kuvvetleri Komutanı, Hatay'da yaptığı bir açıklamayla, Suriye konusunun, Türkiye'nin sabrını taşırmakta olduğunu ve Türkiye'nin, bu konuya yönelik olarak her türlü tedbiri alma aşamasına geldiğini ilk kez açıklamıştır ve son olarak da, 1 Ekim akşamı, Sayın Genelkurmay Başkanı, Suriye ile Türkiye arasında, ilan edilmemiş bir savaş yaşanmakta olduğunu, bu konunun zirve değerlendirmesi olarak, en yukarı düzeydeki değerlendirmesi olarak ifade etmiştir.
Hükümetimiz, bu gelişmelerden üç hafta sonra ancak bugün toplanmıştır ve Sayın Başbakanın burada yaptığı açıklamadan öğreniyoruz ki, Suriye konusunun önemiyle ilgili değerlendirmesini ortaya koyma ihtiyacını hissetmiştir. Tabiî, bu garabetin Türkiye Büyük Millet Meclisinin dikkatinden kaçırılması mümkün değildir. Bu, sadece olayın ortaya çıkış şekliyle ilgili olarak değil, bu olayın bundan sonraki aşamalarda götürülüş biçimiyle ilgili olarak da üzerinde düşünülmesi gereken, dikkat edilmesi gereken ciddî yönlerin bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Bu genel tespiti yaptıktan sonra, konuyla ilgili anlayışımı aktarmak istiyorum. Değerli arkadaşlarım, dünyadaki 186 ülke, birbirleriyle ilişkilerini bir hukuk düzeni içinde götürmek durumundadırlar. Artık, geldiğimiz noktada, egemen uluslar, egemen devletler, birbirleriyle ilişkilerini uluslararası hukukun temel ilkeleriyle tanzim etmeyi kabul etmişlerdir; bu kabulün hukukî çerçevesi, uluslararası hukuku oluşturur. Birleşmiş Milletler chart'ında bu ilkeler vardır, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kararlarında vardır. Birleşmiş Milletler çerçevesinde yapılan çeşitli uluslararası toplantılarda kendisini gösteren anlaşmalarda, konvansiyonlarda, kararlarda vardır. Bütün bu kararlar, dünyada, kodifiye bir hukukun, uluslararası hukukun oluşmasına yardımcı o
lmuştur. Bu hukukun bir temel ilkesi, devletlerin birbirlerinin egemenliklerine, toprak bütünlüklerine saygı göstermek zorunda olduklarını düzenler. Savaş, sadece açık, formel, resmî ilanlarla ve orduların cephelerde çatışmasıyla gerçekleşmez. Doğrudan ve dolaylı saldırı yöntemleri vardır; uluslararası hukukun kabul edemeyeceği, ülkelerin birbirlerinin ulusal egemenliğine, toprak bütünlüğüne karşı uygulayabilecekleri çeşitli politikalar, yöntemler vardır; bu yöntemlerle ilgili hukukî değerlendirmeler vardır.Terör, uluslararası alemin en önde gelen sorunudur. Dünya barışını tehdit eden en temel konu terördür. Teröre karşı yine aynı biçimde geliştirilmiş çok sağlam bir hukuk düzeni vardır.
Bütün bunlar dikkate alındığı zaman, ne yazık ki, komşumuz Suriye'nin, Türkiye'yle ilişkilerinde kabul edilmesi mümkün olmayan, uluslararası hukukun hiçbir biçimde içine yerleştirilemeyecek olan bir davranış ve tutum içinde ısrar etmekte olduğu siyasî gerçeği vardır. Suriye, çok açık, net, kaba bir uluslararası hukuk ihlali içindedir. Türkiye'nin ulusal bütünlüğünü sarsmaya, Türkiye'nin egemenliğini tehdit etmeye yönelik bir terör hareketini Suriye kucaklamıştır, karargâhını kendi topraklarında yerleştirmiştir, bu terör örgütünün mücadelesine askerî, lojistik, siyasî her türlü desteği açık biçimde vermiştir, artık bu desteği saklama ihtiyacını da hissetmez bir noktaya gelmiştir ve bunun sonucu olarak da, terör hareketinin Suriye'deki karargâhı, uluslararası temaslara, ilişkilere Suriye toprakları içinde tevessül eder hale
gelmiştir. Bunu uluslararası hukuk açısından kabul etmek imkânı yoktur. Suriye'nin böyle bir terör saldırısının muhatabı sadece Türkiye değildir. Bundan önce, Lübnan, Suriye'nin bu terör saldırısının muhatabı olmuştur ve bugün, paramparça, işgal altında bir ülke haline gelmiştir. Bu terör saldırısının, Ortadoğu'da başka muhatapları da vardır, sırada bekleyen ve kaygıyla gelişmeleri izleyen başka muhatapları da vardır, Müslüman muhatapları da vardır. Bu durum kabul edilemez; bu, uluslararası hukukun bir temel sorunudur; buna muhatap olan ülkelerin bunu hazmetmesi, bunu sessiz karşılaması, kesinlikle, hiçbir biçimde, anlaşılamaz. Uluslararası bir hukuk var; Suriye, bu hukuku Türkiye'ye yönelik olarak tehdit ediyor. Bu tehdit karşısında Türkiye, tepki göstermek, bütün olanaklarıyla bu durumu değiştirecek girişimleri yapmak zorundadır.Bunlar, bizim tek taraflı tespitlerimiz değildir. Bunlar, kanıtlanmış ve artık geçerliliği tartışma konusu olmaz bir dosya haline dönüştürülmüştür. Türkiye, ne yazık ki, ondört yıldan beri bu tablonun içinde yaşıyor. Ondört yıldan beri, bu tablo karşısında, ne yazık ki Türkiye gereken duyarlılığı gösterememiştir. Sürekli şikâyet etmişizdir; her Türk devlet yetkilisi, Suriye devlet yetkilisiyle bir araya geldiğinde, sözün bir aşamasında, bu, bir şikâyet konusu olmuştur; Suriyeli muhatap da bilinen, klasik refleksleriyle, tavırlarıyla bunu geçiştirmeyi başarmıştır; konu unutulmuş, bir başka konuya geçilmiştir. Bu tarz ilişki, Suriye'yi cesaretlendirmiştir; bu, Türkiye'nin Suriye ile
ilişkisinin temel konusu haline getirilmesi zorunlu bir konu niteliğinde olduğu halde konuya böyle yaklaşılmamıştır; sanki, bu üslubu bizim hazmettiğimiz, şikâyet etmekle yetindiğimiz gibi bir tablo doğmuştur. Bu tablo, ilk kez, 23 Ocak 1996 tarihinde, Türkiye Dışişleri Bakanlığının, Suriye'ye verdiği bir notayla bozulmuştur. 23 Ocakta, bir notayla, Suriye'ye, içinde bulunduğu durumun uluslararası hukuk karşısındaki konumu ayrıntılarıyla açıklanmış ve Türkiye'nin bu durumu kabul edemeyeceği, terör hareketinin Suriye'deki karargâhına derhal son vermek ve ilgililerin tümünü Türkiye'ye devretmek zorunda olduğunu, böyle yapmaması halinde Türkiye'nin her türlü imkânı kullanma hakkına sahip olduğu, bir notayla, resmen, ilk kez, sözlü bir şikâyet konusu olmanın ötesinde bir diplomatik tavır olarak Suriye'nin önüne konulmuştur. O zamandan bu yana da bu tavrın gerektirdiği çizgi, ne yazık ki, izlenememiştir, yine eski üsluba dönülmüştür ve bu, bu noktaya kadar böyle sürüp gelmiştir.Değerli arkadaşlarım, şimdi, birdenbire Türkiye'de bu konunun çok daha önceden sahiplenilmesi gereken anlayışla gündeme getirilmesi kamuoyumuzu, iç kamuoyumuzu, dünya kamuoyunu, siyasî partilerimizi, toplumun değişik kesimlerini bir tereddüte sevk etmiştir. Önce, bu tablonun çok iyi anlaşılması gerekiyor. Yani, zihinlerde şu tereddüt doğuyor: Ne oldu canım, ondört yıldır bu böyle gidiyordu, birdenbire niye celallendik, niye bir sertleşme ortaya çıktı, acaba bunun arkasında bir senaryo mu var, bunun arkasında içsiyaset kaygılarından kaynakl
anan planlamalar, bekleyişler mi var diye toplumun değişik kesimleri iyi niyetle bir telaş ve kaygı içine girmeye başlamışlardır.Önce, bu noktadaki tavrımızı açıkça ortaya koymak istiyorum. Biz, hiçbir şekilde, Türkiye'nin böylesine önemli bir konuyu bir siyasî istismar malzemesi haline getirmesine kesinlikle imkân tanımıyoruz. Böyle bir düşüncenin kimsenin zihninden geçebileceğine ihtimal vermiyoruz. Türkiye, çok ciddî bir devlet geleneği olan, hukuk geleneği olan, dış ilişkilerde olağanüstü deneyimli bir ülkedir. Türkiye'de hiçbir kimsenin savaş gibi fevkalade önemli bir ihtimali bir içpolitika değerlendirmesine malzeme yapacak kadar kendisini kaybetmiş olması mümkün değildir, muhtemel değildir. (CHP, ANAP ve DTP sıralarından alkışlar) Bu, açık bir gerçektir. Hiç kimsenin böyle bir ihtimali zihninden geçirerek Türkiye'yi böyle bir gerginliğe sürüklemeyi içine sindirebileceğine, içine sindirse, bunu takip edebileceğine, bunu yürütebileceğine ihtimal vermiyorum.
Değerli arkadaşlarım, konu ciddîdir. Sorulması gereken soru, niçin şimdi böyle davranıyoruz değil de, niye bu kadar geç kaldıktır, niye zamanında harekete geçmediktir (CHP ve ANAP sıralarından alkışlar) niye daha önce uygun şartlar ortaya çıktığında bunun gereğini yerine getirmediktir.
Değerli arkadaşlarım, bakınız, bu ihtimali geçerli saymıyor, konunun önemini, ciddiyetini biliyoruz, hepimiz bilmeliyiz; ama, bu konuda bir zafiyet olduğu, bu konunun anlatılamadığı, bu konunun kamuoyumuza, kendimize, Türkiye Büyük Millet Meclisine, siyas
î partilerimize gereğince anlatılamadığı, kabul ettirilemediği de bir gerçektir ve sorun da zaten buradan kaynaklanmaktadır.Değerli arkadaşlarım, bu, niçin şimdi gündeme gelmiştir? Bunu, Türkiye'nin terörle mücadelesinin geldiği aşamayı düşünürsek, sanıyorum, belki biraz daha anlayışla karşılama imkânını bulabiliriz. Türkiye, bir süreden beri, teröre karşı çok ağır bir mücadele veriyor. Ondört yıldan beri Türkiye, ulusal bütünlüğünü sarsmamak, bozmamak için çok büyük bir bedel ödeyerek teröre karşı mücadelesini sürdürüyor. Bu mücadele sırasında Türkiye 33 825 insan kaybı gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştır, 17 610 kişi bu mücadelede yaralanmıştır, resmî rakamlarla 84 milyar doların üzerinde bir harcama bu mücadelede gözden çıkarılmıştır. Türkiye'nin ekonomisi, siyaseti, Türkiye'nin dünyayla ilişkileri bu mücadele dolayısıyla çok ağır tahribat yaşamıştır. Bu kadar ağır bir bedeli, Türkiye, ulusal bütünlüğünü güvence altına alabilmek için ödemiştir. Şimdi, geldiğimiz bu noktada, Türkiye, terörle mücadelenin içerideki çer
çevesini belli bir düzeyde kontrol altına almışken, elbette, bu mücadeleyi kalıcı kılabilmek için, güvenceler aramak zorunluluğu içine girmiştir. İçerideki terörün askerî boyutunu kontrol altına alma konusundaki başarının gelip geçici olmaktan çıkarılabilmesi kalıcı olabilmesi için, Türkiye sınırlarının hemen dışındaki terör tehdidinin, terör karargâhının mutlaka bertaraf edilmesi lazımdır. (CHP ve ANAP sıralarından alkışlar) Eğer bu başarılamazsa, içeride sağlanan başarının kalıcı kılınması olağanüstü güçtür; bir süre sonra, bir sıçramayla o tehdidin tekrar içeriye geldiğini görmek durumunda oluruz. O nedenle, şu sırada bu konunun gündeme gelmesinin altında, sanıyorum, Türkiye'deki terörle mücadelenin kendi içimizde belli bir ölçüde başarıya ulaştırılmış olması ve bu başarı nedeniyle artık, komşularımıza yönelik talep yapma hakkımızın doğmuş olması önem taşıyor.Değerli arkadaşlarım, bu sorun, uluslararası planda politize olma aşamasına gelmek üzeredir. Böyle bir tablo karşısında Türkiye'nin, mutlaka, hızla tedbir almak zorunluluğu vardır. Yani, İtalya'yı, parlamentosunda bir siyasî heyeti topladı diye şikâyet etme durumunda isek, bir askerî karargâhı, bir terör merkezini hemen sınırımızın yanında bulunduran bir ülkeye karşı sessiz kalamayız; eğer sessiz kalırsak, uluslararası planda politize etme çabalarına gereken etkinlikle cevap veremeyiz.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin, bu durumunu, kendisine ve dünyaya anlatmakta sıkıntısı olduğunu biliyorum. Bugün, Sayın Başbakan da "Hükümet, haklı olduğumuzu bilmektedir" diyor. Evet, Hükümet haklı olduğumuzu biliyor da, bizim haklı olduğumuzu, bırakınız dünyayı, kendi içimize bile tam anlatabildiğimiz söylenemez. Bunun, anlatılması lazımdır. Bunun anlatılması için önce buna inançla sahip çıkılması lazımdır, olaya, siyasetin el koyması lazımdır. Bu konu, elbette, Türkiye'nin terörle mücadelesinden kaynaklanan bir güvenlik ihtiyacıyla yakından ilgilidir. O mücadeleyi götüren silahlı kuvvetler, hiç kuşku yok, o başarının kalıcı kılınmasıyla yakından ilgilidir; ama,
bilinmelidir ki, bu konu, sadece silahlı kuvvetlerin konusu değildir, bu konu, bütün Türkiye'nin konusudur, Hükümetin konusudur, Türkiye Büyük Millet Meclisinin konusudur. (CHP sıralarından alkışlar)Değerli arkadaşlarım, bizim politikamız, yüksek sesle konuşan bir politika değildir. Biz, ta cumhuriyetin ilk yıllarından beri hedeflerini iyi saptayan, koyan ve onun gereğini kararlılıkla yapan bir dışpolitika geleneğinden geliyoruz; hukuka saygılıyız, haklarımızı biliyoruz, çıkarlarımızı biliyoruz ve uluslararası hukuka da saygılıyız. Bu çizgiyi götürdük, uzun süre götürdük; ama, son zamanlarda, bu çizgiye ilişkin bazı sıkıntılar çıkmaya başladı. Bir süre önce NATO genişlemesini, Türkiye'nin Avrupa Birliğine alınması şartına bağlayan bir dışpolitika anlayışını, ne yazık ki ortaya koyduk, maalesef, bu anlayış işlemedi. Türkiye, hem NATO'nun genişlemesine evet demek durumunda kaldı hem de Avrupa Birliğine girememe gerçeğimizi hazmetmek zorunda kaldı. Böylece, bir önemli dışpolitika iddiamızı yerine getiremedik.
Şimdi, bir süredir dışpolitikada yeni zikzakların ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz. Bakın, Kuzey Irak'ta, Türkiye, devredışı kalma tehlikesinin içine girmiştir. (DYP sıralarından "kalmıştır" sesleri) Kuzey Irak'ta, Ankara süreciyle, Türkiye'nin yakın ilgisi, bilgisi ve katkısıyla müzakereler götürülürken, birden bire, bizim Hükümet için de süpriz oluşturacak bir biçimde, Türkiye'nin Kuzey Irak dışına çekildiğini ve Kuzey Irak'ın Barzani, Talabani ve Amerika temaslarıyla planlanır hale geldiğini tespit
ettik. Bu, tabiî, üzüntü verici bir tespittir, bundan üzüntü duymak mümkündür. Buna karşı takınılan tavrın da ne yazık ki, Türkiye'ye itibar kazandıran, önümüze gelecek dışpolitika sorunları açısından doğru bir tavır olmadığı, kısa bir sürede ortaya çıkmıştır. Bu manzara karşısında, biz de, Saddam'la, Irak'la temsil düzeyini artırarak daha yakın ilişki kurarız cevabını Türkiye vermeye yönelmişken, bu cevabı, bu tavrı Türkiye ortaya koymuşken, bu tavra karşı Irak yönetiminin takındığı tutum, çok kırıcı bir tutum olmuştur.(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Baykal, lütfen, toparlayın.
DENİZ BAYKAL (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Açıktan, bize "Türkiye Amerika'ya şantaj yapıyor, hiç önemi yok onun büyükelçilik düzeyine temsili çıkarmasının; eğer istediğini elde edecek olursa, Amerikan çizgisine girmeye hazırdır" cevabı verilmiştir. Böylece, o açılımın beklenen sonucu yaratmadığı görülmüştür ve daha da kaygı verici olanı, Suriye krizi çıktıktan sonra, Suriye'ye desteğe hazır olduğunu ilk söyleyen ülkelerin arasında Irak rejimi yer almıştır.
Bütün bunlar, bizim, dışpolitika bakımından ciddî, sıkıntılı bir ortama girmekte olduğumuzu gösteriyor. İtalya ile ilişkide bu vardır. Bir süre önce, Amerika Birleşik Devletlerinin, resmî temsilcisi aracılığıyla, Türkiye demokrasisinin artık güvenilir olmaktan çıktığını ifade etmiş olması, sanıyorum, yeterince önemi değerlendirilememiş bir durum oluşturuyor. Türkiye, önemli sorunlarla karşı karşıya kalmaya başlamıştır. Bu tablo içerisinde
yeni hataya tahammülümüz yoktur.Değerli arkadaşlarım, bir dışpolitikanın askerî boyutu var