DÖNEM : 20 CİLT : 25 YASAMA YILI : 2
T. B. M. M.
TUTANAK DERGİSİ
85 inci Birleşim
24. 4 . 1996 Perşembe
İ Ç İ N D E K İ L E R
I. – GEÇEN TUTANAK ÖZETİ
II. – GELEN KÂĞITLAR
III. – BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI
A) GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR
1. – İstanbul Milletvekili M. Sedat Aloğlu’nun, TBMM Dışişleri Komisyonu üyelerinden müteşekkil bir heyetin Arnavutluk’a yaptığı ziyarete ilişkin gündemdışı konuşması
2. – Adıyaman Milletvekili Celal Topkan’ın, Refahyol Hükümetinin uygulamalarına ilişkin gündemdışı konuşması ve Devlet Bakanı Lütfü Esengün’ün cevabı
3. – Ankara Milletvekili Ersönmez Yarbay’ın, Ankara’nın köylerindeki eğitim sorunlarına ilişkin gündemdışı konuşması
B) TEZKERELER VE ÖNERGELER
1. – Erzincan Milletvekili Mustafa Kul’un (6/482, 485, 493) esas numaralı sözlü sorularını geri aldığına ilişkin önergesi(4/164)
C) ÇEŞİTLİ İŞLER
1. – Samsun Milletvekili Murat Karayalçın’ın, Bitlis Milletvekili Kâmran İnan’ın, ANAPGrubu adına yaptığı konuşmayla ilgili açıklaması
IV. – GENSORU, GENEL GÖRÜŞME, MECLİS SORUŞTURMASI VE MECLİS ARAŞTIRMASI
A)ÖNGÖRÜŞMELER
1. – Aydın Milletvekili İsmetSezgin ve 21 arkadaşının, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri konusunda genel görüşme açılmasına ilişkin önergesi (8/10)
V. – KANUN TASARI VE TEKLİFLERİYLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER
1. – 926 Sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanununa Bir Geçici Madde Eklenmesine İlişkin 488 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve Millî Savunma Komisyonu Raporu (1/215) (S. Sayısı : 23)
2. – 17.7.1964 Tarihli, 506 Sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu ve 2.9.1971 Tarihli, 1479 Sayılı Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu ile 17.10.1983 Tarihli, 2926 Sayılı Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanununa Göre Tahakkuk Eden Prim ve DiğerAlacakların Tahsilatının Hızlandırılması Hakkında Kanun Tasarısı ve Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Raporu (1/573) (S. Sayısı : 250)
VI. – SORULAR VE CEVAPLAR
A) YAZILI SORULAR VE CEVAPLARI
1. – İstanbul Milletvekili Necdet Menzir’in, Ahıska Türkleri ve Bulgaristan göçmenleri için yapılan konutların ödenmesine ilişkin Devlet Bakanından sorusu ve Bayındırlık ve İskân Bakanı Cevat Ayhan’ın yazılı cevabı (7/2195)
2. – Adana Milletvekili Erol Çevikçe’nin, Çukurova’da meydana gelen don olayının buğday ve narenciye bahçelerine verdiği zararlara karşı tedbir alınıp alınmayacağına ilişkin Başbakandan sorusu ve Tarım ve Köyişleri Bakanı Musa Demirci’nin yazılı cevabı (7/2219)
3. – Bursa Milletvekili Yüksel Aksu’nun, İznik Gölünün kirlenmeye karşı korunmasına ilişkin Çevre Bakanından sorusu ve Tarım ve Köyişleri Bakanı ve Çevre Bakanı vekili Musa Demirci’nin yazılı cevabı (7/2408)
4. – Niğde Milletvekili Akın Gönen’in, şehit yakınlarının istihdamına ilişkin sorusu ve İçişleri Bakanı MeralAkşener’in yazılı cevabı (7/2441)
I. – GEÇEN TUTANAK ÖZETİ
TBMM Genel Kurulu saat 14.00’te açıldı.
İstiklal Marşı söylendi.
Genel Kurulun 9.4.1997 tarihli 80 inci Birleşiminde alınan karar uyarınca, TBMM’nin 77 nci kuruluş yıldönümü ve Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının kutlanması ve günün önem ve anlamının belirtilmesi amacıyla :
TBMMBaşkanı Mustafa Kalemli’nin sunuş konuşmasından sonra;
RPGenel Başkanı ve MeclisGrubu Başkanı Necmettin Erbakan,
ANAP Genel Başkanı ve Meclis GrubuBaşkanı A. Mesut Yılmaz,
DYP Genel Başkanı ve Meclis GrubuBaşkanı Tansu Çiller,
DSP Genel Başkanı ve Meclis GrubuBaşkanı Bülent Ecevit,
CHP Genel Başkanı ve Meclis GrubuBaşkanı Deniz Baykal,
BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu,
DTP Genel Başkan Yardımcısı İsmet Sezgin,
Birer konuşma yaptılar.
Malatya Milletvekili Oğuzhan Asiltürk, DSPGenel Başkanı ve MeclisGrubu Başkanı Bülent Ecevit’in konuşması sırasında partilerine sataşması nedeniyle bir konuşma yaptı.
24 Nisan 1997 Perşembe günü saat 15.00’te toplanmak üzere, birleşime 16.30’da son verildi.
Mustafa Kalemli
Başkan
Zeki Ergezen Mustafa Baş
Bitlis İstanbul
Kâtip Üye KâtipÜye
II. – GELEN KÂĞITLAR
24 . 4 . 1997 PERŞEMBE
Sözlü Soru Önergesi
1. – İzmir Milletvekili Atilla Mutman’a, zeytin ve zeytinyağı üreticilerinin ürün bedellerine ilişkin Sanayi ve Ticaret Bakanından sözlü soru önergesi (6/515) (Başkanlığa geliş tarihi : 15.4.1997)
Yazılı Soru Önergeleri
1. – Ankara Milletvekili Yücel Seçkiner’in, bazı komutanların emekliye sevk edileceği yolundaki iddiaların doğru olup olmadığına ilişkin Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısından yazılı soru önergesi (7/2553) (Başkanlığa geliş tarihi : 15.3.1997)
2. – İstanbul Milletvekili Bülent Akarcalı’nın, Beşiktaş’ta Ihlamur Kasrı karşısında bulunan parka inşaat yapılacağı iddiasına ilişkin KültürBakanından yazılı soru önergesi (7/2554) (Başkanlığa geliş tarihi : 15.4.1997)
3. – İstanbulMilletvekili BülentAkarcalı’nın, İstanbul’da İlçe belediyelerine tüp gaz dolum satış yerlerinin kapasitelerinin artırılması için bir tebligatta bulunulup bulunulmadığına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/2555) (Başkanlığa geliş tarihi : 15.4.1997)
4. – İstanbulMilletvekili BülentAkarcalı’nın, İstanbul Haliç’teki çamurun temizlenmesi işinin verildiği firmaya ilişkin Çevre Bakanından yazılı soru önergesi (7/2556) (Başkanlığa geliş tarihi : 15.4.1997)
5. – İstanbulMilletvekili BülentAkarcalı’nın, özel bir kongrede alınan bazı kararlara ilişkin Devlet Bakanından yazılı soru önergesi (7/2557) (Başkanlığa geliş tarihi : 15.4.1997)
6. – Tekirdağ Milletvekili Bayram Fırat Dayanıklı’nın, hayvvan sigorta bedellerinin geç ödendiği iddiasına ilişkin Başbakandan yazılı soru önergesi (7/2558) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
7. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, Bakanlıkta görev yapan bazı unvanlı personelin sayısına ilişkin Bayındırlık ve İskân Bakanından yazılı soru önergesi (7/2559) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
8. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, Bakanlıkta görev yapan bazı unvanlı personelin sayısına ilişkin Adalet Bakanından yazılı soru önergesi (7/2560) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
9. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, Bakanlıkta görev yapan bazı unvanlı personelin sayısına ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/2561) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
10. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, Bakanlıkta görev yapan bazı unvanlı personelin sayısına ilişkin Orman bakaından yazılı soru önergesi (7/2562) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
11. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, Bakanlıkta görev yapan bazı unvanlı personelin sayısına ilişkin Kültür Bakanından yazılı soru önergesi (7/2563) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
12. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, Bakanlıkta görev yapan bazı unvanlı personelin sayısına ilişkin Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanından yazılı soru önergesi (7/2564) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
13. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, Bakanlıkta görev yapan bazı unvanlı personelin sayısına ilişkin Çevre Bakanından yazılı soru önergesi (7/2565) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
14. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, Bakanlıkta görev yapan bazı unvanlı personelin sayısına ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından Bakanından yazılı soru önergesi (7/2566) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
15. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, Bakanlıkta görev yapan bazı unvanlı personelin sayısına ilişkin Sanayi ve Ticaret Bakanından yazılı soru önergesi (7/2567) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
16. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, Bakanlıkta görev yapan bazı unvanlı personelin sayısına ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından yazılı soru önergesi (7/2568) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
17. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, kamu personel atamalarına ilişkin Bayındırlık ve İskân Bakanından yazılı soru önergesi (7/2569) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
18. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, kamu personel atamalarına ilişkin Millî Eğitim Bakanından yazılı soru önergesi (7/2570) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
19. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, kamu personel atamalarına ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2571) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
20. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, kamu personel atamalarına ilişkin Maliye Bakanından yazılı soru önergesi (7/2572) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
21. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, kamu personel atamalarına ilişkin Sağlık Bakanından yazılı soru önergesi (7/2573) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
22. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, kamu personel atamalarına ilişkin Ulaştırma Bakanından yazılı soru önergesi (7/2574) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
23. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, kamu personel atamalarına ilişkin Turizm Bakanından yazılı soru önergesi (7/2575) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
24. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, kamu personel atamalarına ilişkin Kültür Bakanından yazılı soru önergesi (7/2576) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
25. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, kamu personel atamalarına ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanından yazılı soru önergesi (7/2577) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
26. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, kamu personel atamalarına ilişkin Tarım ve Köyişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2578) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
27. – İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, kamu personel atamalarına ilişkin Adalet Bakanından yazılı soru önergesi (7/2579) (Başkanlığa geliş tarihi : 16.4.1997)
28. – Balıkesir Milletvekili İ. Önder Kırlı’nın, polis emeklileri arasındaki eşitsizliğin giderilmesine yönelik çalışmalara ilişkin İçişleri Bakanından yazılı soru önergesi (7/2580) (Başkanlığa geliş tarihi : 17.4.1997)
BİRİNCİ OTURUM
Açılma Saati :15.00
24 Nisan 1997 Perşembe
BAŞKAN :Başkanvekili Kamer GENÇ
KÂTİP ÜYELER :Ahmet DÖKÜLMEZ (Kahramanmaraş), Zeki ERGEZEN (Bitlis)
BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 85 inci Birleşimini açıyorum.
Sayın milletvekilleri, çalışmak için yeterli sayımız vardır; çalışmalarımıza başlıyoruz.
Sayın milletvekilleri, gündeme geçmeden önce, üç arkadaşıma gündemdışı söz vereceğim.
III. – BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI
A) GÜNDEMDIŞI KONUŞMALAR
1. – İstanbul Milletvekili M. Sedat Aloğlu’nun, TBMMDışişleri Komisyonu üyelerinden müteşekkil bir heyetin Arnavutluk’a yaptığı ziyarete ilişkin gündemdışı konuşması
BAŞKAN – Gündemdışı birinci söz, 14-16 Nisan 1997 tarihlerinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu Heyeti olarak Arnavutluk'a yapmış olduğumuz özel ziyaret hakkında Yüce Kurula bilgi sunmak isteyen İstanbul Milletvekili ve Dışişleri Komisyonu Başkanı Sayın Sedat Aloğlu'na verilmiştir.
Buyurun Sayın Aloğlu. (Alkışlar)
Sayın Aloğlu, süreniz 5 dakikadır.
M. SEDAT ALOĞLU (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın milletvekilleri, saygılar sunuyorum.
Sayın Başkan, müsaadenizle, tüm İslam dünyasının geçmiş mübarek bayramını tebrik etmek istiyorum; yüce milletin egemenlik bayramını kutlamak istiyorum; en kıymetli varlıklarımız ve geleceğimiz olan çocuklarımızın bayramını kutluyorum; bu vesileyle, büyük Ata'mızı ve mücadele arkadaşlarını, rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Arnavutluk'ta olan son gelişmeler üzerine, Dışişleri Komisyonu olarak, 26 Mart 1997 tarihinde özel gündemli bir toplantı yaptık. Bu toplantıya, Arnavutluk'tan henüz dönmüş olan Dışişleri mensubu arkadaşlar da katıldılar; gerekli bilgiyi verdiler. Biz, bir durum müzakeresi yaptık ve bu durum müzakeresi üzerine özel bir çalışma grubu oluşturma kararına vardık. Bu çalışma grubumuz, grubu olan her partiden bir temsilciden oluştu. Bu arkadaşlarımızın adları; Sayın Hüseyin Kansu, Sayın Halil Yıldız, Sayın Enis Sülün, Sayın Ali Rahmi Beyreli ve Sayın Ercan Karakaş'tır. Bu toplantıda, bu arkadaşlarımızla beraber, en kısa zamanda Arnavutluk'a bir ziyaret yapma kararı aldık. Sayın Meclis Başkanımızın onayıyla, bu ziyaretimiz 14-16 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir.
Arnavutluk yetkilileri, çalışma grubumuzun ziyaretini, bu ülkedeki son gelişmeleri müteakip ilk yabancı parlamenter grup ziyareti olarak nitelendirmiş ve her vesileyle şükranlarını sunmuşlardır. Bu ziyarette amacımız, çok zor bir dönemden geçen Arnavutluk'a dayanışma ve moral mesajı vermek; ayrıca, gelişmeleri doğrudan ve yerinde izleyerek ilk elden bilgi almak; bundan sonraki dönemde neler yapılabileceği konusunda görüş oluşturmak ve Türkiye ile Arnavutluk arasındaki zaten dostane olan ilişkileri daha da pekiştirmek olarak özetlenebilir.
Çalışma grubumuz, başta, Cumhurbaşkanı Sayın Sali Berişa olmak üzere, Halk Meclisi Başkanı ve Başbakan tarafından kabul edilmiş; ayrıca, Dışişleri Bakanı, diğer 3 bakan, Dışişleri Komisyonu üyeleri, Türk-Arnavut Dostluk Grubu üyeleri ve Millî Uzlaşma Hükümeti Koalisyonundaki 10 partinin tamamıyla görüşmelerde bulunmuşlardır. Ayrıca, bu ziyaretimiz sırasında, Türk müteşebbisleri tarafından yapılan ve işletilen bir okulu ziyaret ettik; o tarihler itibariyle Arnavutluk'a varmış bulunan öncü askerî kafilemizi ziyaret ettik, kendilerine moral vermek durumunda olduk.
Arnavutluk'taki yetkililerden aldığımız ve bizdeki bilgilerle beraber, bu ülkedeki gelişmeleri şöyle özetleyebiliriz:
Bilindiği gibi, İkinci Dünya Savaşından 1992 yılına kadar Arnavutluk'ta gayet kapalı ve sert bir rejim vardı. 1992 yılında yapılmış olan seçimlerden sonra Arnavutluk, demokrasi ve serbest piyasa ekonomisine büyük bir adım atmıştır.
6 Kasım 1994'te bir anayasa teklifi referanduma sunulmuş; ama, kabul edilmemiştir. 1996 ilkbaharında genel seçimler yapılmış ve bu genel seçimler tamamlanmıştır; ama, sonuçları üzerinde ve yapılış tarzı üzerinde gerek Arnavutluk'ta gerekse uluslararası çevrelerde belli bazı tartışmalar oluşmuştur.
1996 Ekiminde bazı yasal düzenlemelerden sonra yerel seçimler yapılmıştır. Bu yerel seçimlerde, yapılan genel seçimlerle benzer bir şablon ortaya çıkmıştır.
1996 Kasımında, hepinizin yakından takip ettiği gibi bir banker krizi başgöstermeye başlamış.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Aloğlu, süreniz bitti; lütfen toparlar mısınız efendim.
M. SEDAT ALOĞLU (Devamla) – 2 dakika daha müsaade eder misiniz?
BAŞKAN – Peki; buyurun.
M. SEDAT ALOĞLU (Devamla) – Çok teşekkür ederim.
1997 yılının ocak ayında da başgösteren bu kriz sonunda iflaslar başlamıştır. 28 Şubatta güneydeki Vlora Kentinde isyan başlıyor ve ordunun depoları yağma edilerek yüzbinlerce silah sivillerin eline geçiyor. Hükümet, bu durum üzerine 1 Martta istifasını vermiştir. Nisan ayında yapılması gereken başkanlık seçimi 3 Marta alınmış ve Sali Berişa yeniden seçilmiştir. Bu durum üzerine, öncülüğünü 10 partinin yapmış olduğu bir seçime gidecek Ulusal Uzlaşma Hükümeti kurulmuştur. Seçimler, muhtemelen, 29 Haziranda veya temmuz ayında yapılacaktır.
Edindiğimiz intibaları kısaca şöyle özetlemek istiyorum: Arnavutluk, kapalı ve aşırı baskılı rejimden demokrasi ve serbest piyasa ekonomisine geçişin sıkıntılarını yaşamaktadır. Bu benzer izlenimlerimizi, yakın tarihlerde ziyaret etmiş olduğumuz Bulgaristan'da da edinmiştik. Ayrıca, bu yaşanan sıkıntılara bankerlik krizi, bir hızlandırıcı etki yapmış ve birçok sıkıntıyı su üstüne çıkarmıştır. Ancak, şunu belirtmemiz lazım ki, bu dönem içerisinde bankerlik konusunda, o zamana kadar yasal bir düzenlemenin olmadığını müşahade ettik. Uluslararası alanda çok konuşulan, batan para olarak birbuçuk milyar dolar civarında bir rakamdan söz ediliyor; ancak, biz gerek düşüncelerimiz ve gerekse yapmış olduğumuz müzakerelerle, bu rakamı abartılı bulduğumuzu söyleyebiliriz. Bu rakam, büyük bir ihtimalle yüksek faiz sonunda elde edilecek olan...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Aloğlu, lütfen, son cümlenizi söyler misiniz efendim... Lütfen efendim...
M. SEDAT ALOĞLU (Devamla) – Efendim, Türkiye'den beklentiler konusuna geçmek istiyorum. Türkiye'den asker göndermemizi büyük bir takdirle karşılıyorlar; ama, önümüzdeki döneme ait olmak üzere, ekonomik beklentiler vardır. Bu konudaki düşüncelerimizi bir rapor haline getirerek, başta Sayın Cumhurbaşkanımız, Meclis Başkanımız, Başbakanımız, Başbakan Yardımcımız ve grubu bulunan tüm partilerin başkanlarına sunacağım.
Saygılar sunuyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Aloğlu.
Efendim, gündemdışı konuşmaya, herhalde, cevap gerektirecek bir Hükümet uygulaması yok.
2. – Adıyaman Milletvekili Celal Topkan’ın, Refahyol Hükümetinin uygulamalarına ilişkin gündemdışı konuşması ve Devlet Bakanı Lütfü Esengün’ün cevabı
BAŞKAN – İkinci gündemdışı söz, son zamanlardaki Hükümet uygulamaları ve Refahyol Hükümetinin parlamento ilişkileri konusunda gündemdışı söz isteyen Adıyaman Milletvekili Sayın Celal Topkan'a verilmiştir. (CHP sıralarından alkışlar)
Buyurun efendim.
Sayın Topkan, süreniz 5 dakikadır.
CELAL TOPKAN (Adıyaman) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Refahyol Hükümetinin son zamanlardaki uygulamaları ve bu uygulamaların Türk toplumunda oluşturduğu rahatsızlıklar konusunda düşüncelerimi açıklamak üzere söz aldım; sizleri, saygılarımla selamlıyorum.
Demokratik parlamenter sistemle yönetilen ülkelerde, siyasî partiler, ülkede yaşanmakta olan ekonomik ve sosyal sorunlara çözüm bulmak için iktidar olurlar. Bu partilerin, muhalefetteyken halka verdikleri sözler, kendileri için bağlayıcıdır; iktidar olduklarında, bu sözlerini takip etmeleri gerekir; aksi tutum ve uygulamalar, parlamenter sisteme olan güveni azaltır.
Refah Partisi muhalefetteyken, toplumsal ve siyasî söylemleri "İktidara geleceğiz, adil düzenimizle sizlerin ekonomik sorunlarınızı çözeceğiz, enflasyonu ortadan kaldıracağız, işsizliği yok edeceğiz; çünkü, bizim, fabrikalar yapan fabrika projelerimiz var. Faiz mi; külliyen haramdır, geldiğimiz gün kalkacaktır. Köylünün ve gecekondunun sorunlarını biz biliriz. Bizim adil düzenimiz, ülkede yaşayan tüm sorunların sihirli değneğidir, hepsini toptan çözer" şeklindeydi. Halk, bu söylemlere inandı ve Refah Partisine yüzde 21 oy verdi. Refah Partisi birinci parti olarak, Doğru Yol Partisiyle Refahyol İktidarını kurdu. Refah Partisi, muhalefette söylediklerinin hiçbirini iktidarda yapamadı; ancak, bakınız, neler yaptı :
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bankalar önünde, sabahın saat 05.00'inde gidip kuyruğa giren ve günlerce bekleyen emekliler kuyruğunun oluşmasını sağladı. Türkiye ilk defa, Refahyol sayesinde emekli kuyruğu şehitlerinin oluşmasına şahit oldu. Memur ücretlerindeki uygulamalarıyla eşitsizliğin ve adaletsizliğin simgesi oldu. Önce memurları sokağa döktü, coplattı, sonra "eşitsizliği ortadan kaldırdım" dedi; ancak, verdikleri, söyledikleri rakamlarla, çalışanların aldıkları ücretlerin aynı olmadığı çalışanlar tarafından gözlendi.
Doğu ve Güneydoğu Bölgesinde biriken sorunları hemen çözeceklerini söylediler; Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi, en fazla oyu Refaha verdi; ancak, bu dönemde Doğu ve Güneydoğuda halk, açlığın, sefaletin eşiğine geldi; insanlar bir öğün yiyeceğe kavuşma uğruna, çamur deryasında birbiriyle kavga eder duruma geldiler.
Üretici, sattığı ürünün parasını alamadı.
Bakınız, daha neler oldu: "Faizi kaldıracağız" dediler, faizler yükselerek devam etti. "Zam yapmayacağız" dediler, zamlar otomatiğe bağlandı... Kısacası, Refah Partisi İktidarı döneminde, elli yıldan bu yana ülkeyi yönetmekte olan sağ partilerin ekonomik, siyasal ve toplumsal uygulamalarının dışında değişik bir uygulama gözlenmedi. Bu uygulamaları değiştirme konusunda ve muhalefetteyken iktidara geldiklerinde uygulama sözünü verdikleri hiçbir şeyi topluma sunmadılar; bu anlamda, topluma verecekleri hiçbir şeyin olmadığı ortaya çıktı.
Kısacası, Türk toplumu meşhur adil düzenle tanışamadı ya da Refah Partisi, ne olduğu bilinmeyen adil düzenini bu halka tanıtmayı çok gördü. Muhalefetteyken söylediklerini, iktidara geldiğinde yapamayacağını gören Refah Partisi yöneticileri, oyunbozan çocuk örneği, toplumun temel değerleriyle çatışmaya girmeye başladı; toplumun yetmişüç yıllık yaşam biçimini değiştirmeye kalktı.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Refahyol İktidarı, toplumun ekonomik ve sosyal sorunlarına çözüm bulamadı, bu doğru; hiçbir şey yapmadı demek de büyük haksızlık, yaptığı şeyler de var: Ülkede hukuksuzluğu ve hukuk tanımamayı hizmete soktu. Geceyarıları, makamlar, kapıları kırılarak ele geçirildi. Dokunulmazlık dosyaları, Başbakanın keyfî tasarrufuna göre işlem gören işler haline geldi. Devlet yönetimine, keyfî yönetim anlayışı hâkim olmaya başladı. Yolsuzluklar ve usulsüzlükler, hangi siyasî hesaplarla nasıl kapatılır; onu Türk toplumu öğrendi.
Yine, Refahyol sayesinde, Parlamentonun görevi değiştirildi. Parlamentoda çoğunluk sağlanmayarak, Parlamento çalıştırılmamaya başlandı; ancak, liderlerin yolsuzluklarının örtbas edilmesi söz konusu olunca, Refah ve Doğru Yol Grupları, bir bütün olarak Parlamentoya gelmeye başladı.
Yine, Refahyol Hükümeti döneminde, ülkenin biriken sorunlarının çözümüne yönelik, yeni hiçbir kanun teklifi ve tasarısı Meclise getirilmedi; çoğunluk sağlanmayarak, Meclis kapalı tutulmaya gayret edildi.
Bütün bunların bilinçli, planlı ve programlı olarak yapıldığını düşünüyorum. Topluma verilmek istenen mesaj belli: "Çoğulcu, demokratik parlamenter sistem, ülkenin sorunlarına çözüm bulamıyor" demek isteniliyor; demokratik parlamenter sistem, yönetemeyen parlamento şeklinde sunulmaya çalışılıyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Efendim, lütfen toparlar mısınız konuşmanızı.
CELAL TOPKAN (Devamla) – Teşekkür ederim Başkanım.
Yüzde 21'lik oy ağırlığıyla 73 yıllık cumhuriyetin tüm kurumları değiştirilmeye kalkışılıp, toplumla kurumları, birbirleriyle kavga ortamına çekilmeye çalışılıyor, toplumla rejimin karşı karşıya gelmesi hedefleniyor.
Birbirleriyle yıllarca kardeşçe yaşayan insanlarımız, inananlar-inanmayanlar, laikler-antilaikler şeklinde kamplaştırılmaya çalışılıyor. Bu insanlar, bu topraklarda yüzyıllardır beraberce yaşadılar. Demokratik, sosyal hukuk devleti, toplumun tüm kesimlerini tek bir şemsiye altında toplamıştır. Bu toplum, bugünkü çağdaş ve uygar yapısından memnundur; ancak, sorunları var. Bu sorunlarını, Büyük Atatürk'ün gösterdiği doğrultuda, akılcılığı, bilimselliği ve çağdaşlığı esas alarak en kısa zamanda çözecektir, bundan kimsenin şüpheye düşmesine gerek yoktur. Bu ülke sahipsiz değildir; bunun bilinmesinde yarar var. Hiç kimse, bu Parlamentonun önünü tıkayarak, toplumu çözümsüzlüğe mahkûm ederek, kendi karanlık emellerini gerçekleştireceğini sanmasın; 73 yıllık cumhuriyetin kurucuları, bu cumhuriyetin temelini sağlam atmışlardır. Bu cumhuriyet, kurulduğu günkü amaç ve hedeflerine varmak için gelişmeye ve yaşamaya devam edecektir.
Sizleri saygıyla selamlıyorum. (CHP ve DSP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Topkan.
DEVLET BAKANI LÜTFÜ ESENGÜN (Erzurum) – Sayın Başkan, cevap vermek istiyorum.
BAŞKAN – Gündemdışı konuşmaya Devlet Bakanı Sayın Esengün cevap verecekler.
Yalnız, tabiî, Meclisi toplama, yalnız bir partiye mahsus bir şey değil; Türkiye'de, şu andaki Parlamentonun yapısı içinde 281 iktidar milletvekili var, 260 küsur da muhalefet milletvekili var; her iki taraf da Parlamentoyu toplayabilir.
SALİH KAPUSUZ (Kayseri) – Anlayışları o kadar kıt, Sayın Başkan!
BAŞKAN – Buyurun Sayın Bakan.
DEVLET BAKANI LÜTFÜ ESENGÜN (Erzurum) – Sayın Başkan, muhterem milletvekilleri; gündemdışı konuşma yapan arkadaşıma teşekkür ediyorum; ancak, Sayın Başkanlığa da şunu hatırlatmak istiyorum: Gündemdışı konuşma, İçtüzüğe göre, acil durumlarda, Parlamentoyu, Yüce Meclisi bilgilendirmek kastıyla, niyetiyle yapılan konuşmadır, ancak o şekilde söz verilebilir. Biraz evvel arkadaşımızın yaptığı konuşma, baştan sona demagoji, kendi partisinin herhangi bir toplantısında yapılması gereken ve Hükümetten ziyade de, Refah Partisini suçlayan; ama, suçladıkça da barajın altına düştüklerini bildikleri için hatalarında devam etmeye çalışan bir konuşmaydı. (RP sıralarından alkışlar)
İSMET ATALAY (Ardahan) – Yapma yahu!
DEVLET BAKANI LÜTFÜ ESENGÜN (Devamla) – Sayın milletvekilleri, bu Hükümeti, bu Parlamento seçti, güvenoyu verdi; biz, bu milletin Hükümetiyiz, bu Yüce Meclisin güveniyle işbaşına gelmiş Hükümetiz. Kim ne derse desin; -ne bu sayın milletvekili arkadaşımız ne de birkısım medya ne derlerse desinler- benim size tavsiyem, gidin Anadolu'yu gezin; köyleri gezin, esnafı, emekliyi, işçiyi gezin; bu Hükümete nasıl dua ediliyor, bu Hükümetin devamı için millet nasıl dua ediyor görün.
ASLAN ALİ HATİPOĞLU (Amasya) – Ağlıyorlar!.. Ağlıyorlar!..
DEVLET BAKANI LÜTFÜ ESENGÜN (Devamla) – Bu Hükümetten memnun olmayan, sadece birkısım çıkar çevreleridir, tezgâhları bozulanlardır. (RP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Geçmişte, milletin hazinesini, zenginliklerini hortumlayanların, o hortumlarının kesilmesinin feryatlarıdır bu feryatlar. (RP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)
MURAT BAŞESGİOĞLU (Kastamonu) – Sen demagoji yapmıyorsun, değil mi?!
DEVLET BAKANI LÜTFÜ ESENGÜN (Devamla) – Bu konuşmaları yapanların akıbetini bir dahaki seçimde göreceğiz, yüzde 0,5'lere nasıl düşecekler; ama, yine, bu Hükümetin her iki kanadının nasıl iktidar olacağını, inşallah -bu seçim ne zaman olursa- birlikte göreceğiz.
Muhterem kardeşlerim, Refah Partisi olarak ve Refahyol Hükümeti olarak şu Meclisi çalıştırmak için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz; ancak, yine, aylardan beri bütün milletimizin gözü önünde cereyan eden bir olay var ki, şu Meclisi toplamamak için, şu Meclisi çalıştırmamak için muhalefet partileri yoklamaya gelmiyorlar, yoklamada hazır bulunmuyorlar veya kanun tasarı ve teklifleri görüşülürken yoklama isteyerek, karar yetersayısı isteyerek, ellerinden gelen bütün engellemeyi yapıyorlar. Biz, muhalefete rağmen bu Meclisi çalıştırıyoruz, biz, bütün kötü niyete, bütün kötü niyetli engellemelere rağmen bu Meclisi çalıştırmaya devam ediyoruz.
ALİ ILIKSOY (Gaziantep) – Ne kötü niyeti?!
DEVLET BAKANI LÜTFÜ ESENGÜN (Devamla) – Siz ne derseniz deyin; siz, bu konuşmaları, bu kürsüden değil, gidin Anadolu'daki köy kahvelerinde, çarşılarda, pazarlarda yapın, bakalım ne cevap alacaksınız... (RP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)
Allah'ın...
OYA ARASLI (İçel) – Sayın Başkan...
DEVLET BAKANI LÜTFÜ ESENGÜN (Devamla) – Bu Parlamentonun önünü siz tıkayamayacaksınız; bu Parlamentonun önünü tıkamak isteyenin asıl kim olduğunu, herkes şu televizyonlardan görüyor. Cumhuriyeti biz kurduk, biz yaşatacağız; bunu da böyle bilesiniz... (RP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)
Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.
OYA ARASLI (İçel) – Sayın Başkan... Sayın Başkan...
BAŞKAN – Efendim, bir dakika...
OYA ARASLI (İçel) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, Cumhuriyet Halk Partisine, Cumhuriyet Halk Partisi Grubuna sataşmada bulunmuştur.
BAŞKAN – Efendim, hiç isminiz zikredilmedi.
OYA ARASLI (İçel) – Hayır efendim...
BAŞKAN – Bir dakika efendim... Bir dakika ...
OYA ARASLI (İçel) – Hayır efendim...
BAŞKAN – Bir dakika... Efendim, Sayın Bakan...
OYA ARASLI (İçel) – Hilafı hakikat beyanlarda bulunmuştur.
BAŞKAN – Bir dakika, Sayın Araslı, siz, bir şey söylüyorsunuz ve hemen hücum ediyorsunuz kürsüye; olur mu böyle canım?!.
OYA ARASLI (İçel) – Sayın Başkan, ne söylediğimizi dinleyiniz ve ondan sonra cevap veriniz.
BAŞKAN – İyi ama, dediğinizi anladım; bir de, beni dinleyin canım!..
OYA ARASLI (İçel) – Ama beni bir dinleyin, lafımı kesiyorsunuz.
BAŞKAN – Allah Allah... Olur mu; yani, böyle bir tahakküm yaratılır mı Başkanlık üzerinde?!
OYA ARASLI (İçel) – Sayın Başkan, maruzatımı bütünüyle arz etmedim ki...
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Sayın Bakan burada yaptığı konuşmada, işte, Başkanlık Divanını da muaheze eden bir beyanda bulundu. Aslında, gündemdışı söz, Genel Kurula veyahut da kamuoyuna bildirilmesi gereken olağanüstü olayların Genel Kurulda dile getirilmesi amacıyla talep edilir; ama, biz, Başkanlık Divanı olarak -mesela arkadaşımız "son zamanlardaki Hükümet uygulamaları ve Refahyol Hükümetinin Parlamento ilişkileri konusunda" diye bir ifade kullanmış; tabiî, biz, bu konuşmanın muhtevasını bilmediğimiz için, arkadaşımız, kendi takdir ölçüleri içerisinde buraya çıkar konuşur- gündemdışı konuşma için söz verirken, milletvekili arkadaşlarımıza karşı Tüzükteki bu "olağanüstülük" ifadesini biraz daha bir tarafa iterek, arkadaşlarımız çıksın, hiç olmazsa, İçtüzüğün sağladığı olanaklar çerçevesinde Genel Kurulda beyanda bulunsunlar diyoruz; yani, onun için, burada, Başkanlık Divanının, bir gündemdışı sözü, muhtevasını bilmeden reddetmesi mümkün değil.
Ayrıca, Sayın Bakan, burada yaptığı konuşmada muhalefet partisinden bahsetti, sayın arkadaşımız burada konuşurken "Meclis, çoğunluk sağlanmamak suretiyle çalıştırılmıyor" dedi; Sayın Bakan da "muhalefet partisi çalıştırmıyor" dedi; Cumhuriyet Halk Partisinin sözünü etmedi ki, hanımefendi...
İSMET ATALAY (Ardahan) – "Cumhuriyet Halk Partisi oylarının yüzde 0,5'e düşeceğini" söyledi.
OYA ARASLI (İçel) – Partimizin "oylarının düşeceğini, oylarının barajı aşamayacak noktaya geldiğini" söyledi.
BAŞKAN – Efendim, Partinizin isminden bahsetmedi... Sayın Araslı, Partinizin isminden bahsetmedi efendim; muhalefetten bahsetti. (ANAP, DSP ve CHP sıralarından gürültüler)
OYA ARASLI (İçel) – Sayın Bakan burada hilafı hakikat bir beyanda bulundu; gerçekleri tahrif etti. Muhalefetin... (ANAP, DSP ve CHP sıralarından gürültüler)
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Çanakkale) – Sayın Başkan...
BAŞKAN – Hepiniz bir ağızdan konuşursanız ben kimi dinleyeceğim; benim iki tane kulağım var. (ANAP, DSP ve CHP sıralarından gürültüler)
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Çanakkale) – Sayın Başkan, ben sustum, hanımefendiyi dinleyelim.
BAŞKAN – Peki, o zaman siz oturun yerinize.
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Çanakkale) – Oturuyorum.
OYA ARASLI (İçel) – Efendim, bizim izlediğimiz muhalefetin bir geleneği vardır.
BAŞKAN – Efendim, sizin dediğinizi anladım. Partinizin ismini zikretmek suretiyle bir şey söylemedi; bir sataşma görmedim. (ANAP, DSP ve CHP sıralarından gürültüler)
OYA ARASLI (İçel) – Muhalefetin, muhalefet yapma imkânını tamamen inkâr eden beyanlarda bulunmuştur. Partimizin barajı aşamayacağı, yüzde 0,5 oy alacağı şeklinde beyanlarda bulunmuştur; Grubuma sataşma vardır, söz istiyorum.
BAŞKAN – Efendim, burada tek muhalefet partisi siz değilsiniz ki, bakın, ANAP var, DSP var, Demokrat Türkiye Partisi var, Büyük Birlik Partisi var... Var da var; yani, maşallah memlekette parti çok. (ANAP, DSP ve CHP sıralarından gürültüler)
OYA ARASLI (İçel) – Efendim, Partimizi, Cumhuriyet Halk Partisini ima ediyor.
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Çanakkale) – Sayın Başkan, hanımefendi sözünü bitirdi, ben de bir şey söylemek istiyorum.
BAŞKAN – Buyurun.
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Çanakkale) – Şimdi, kendi ağzınızla "Sayın Bakan konuşmasında bütün muhalefet partilerini kastetti" diyorsunuz.
BAŞKAN – Evet.
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Çanakkale) – Burada yüz tane muhalefet partisi yok, sizin beyanınıza göre, bütün muhalefet partilerine de bir şey söyleme imkânı doğmuştur.
BAŞKAN – Hayır ama, sataşma yapılmadı, denildi ki...
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Çanakkale) – Hayır efendim... Bir dakika Sayın Başkan... Bir dakika...
BAŞKAN – Arkadaşlar, rica ediyorum...
Sayın Ersümer, muhalefet partilerinin burada zaman zaman yoklamalara girmedikleri doğru mudur? (RP ve DYP sıralarından "doğrudur" sesleri)
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Çanakkale) – Doğrudur.
BAŞKAN – Doğrudur. Yoklama istedikleri doğru mudur? (RP ve DYP sıralarından "doğrudur" sesleri) Doğrudur. Doğru olan şeyleri dile getirmeyi niye sataşma olarak kabul ediyorsunuz?! (ANAP, DSP ve CHP sıralarından gürültüler)
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Çanakkale) – Sayın Başkan, tabiî, sataşma kabul ediyoruz; çünkü, Sayın Bakan, burada gerçekleri tahrif etmiştir. Açıkça söylüyorum, bu Mecliste, keyfî uygulamalarına, tabiî ki muhalefet olarak karşı çıkacağız.
BAŞKAN – Hayır, hakkınız efendim, yani, muhalefetin engelleme yapmasına ben bir...
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Çanakkale) – Bu sabah Meclise kanun teklifi verecekler, öğleden sonra da görüştürmeye kalkacaklar; tabiî ki bu keyfîliktir, tabiî ki karşı çıkacağız.
BAŞKAN – Peki, efendim, teşekkür ederim.
CELAL TOPKAN (Adıyaman) – Sayın Başkan, Emekli Sandığına mensup emeklilerin bankalar önündeki kuyruklarda beklemeleri, son günlerin güncel olaylarından değil mi ki Sayın Bakan karşı çıkıyor...
BAŞKAN – Efendim, o, Bakanın takdiri, ben diyemem ki, şu şu konuşmalara cevap verin... Rica ediyorum... (ANAP, DSP ve CHP sıralarından gürültüler)
CELAL TOPKAN (Adıyaman) – Ama, Sayın Bakan yanlış bilgi veriyor.
OYA ARASLI (İçel) – Demokrasiye ne biçim saygı bu?!.
BAŞKAN – Rica ediyorum...
3. – Ankara Milletvekili Ersönmez Yarbay’ın, Ankara’nın köylerindeki eğitim sorunlarına ilişkin gündemdışı konuşması
BAŞKAN – Üçüncü gündemdışı sözü, Ankara'nın köylerindeki eğitim sorunlarıyla ilgili olarak, Ankara Milletvekili Sayın Ersönmez Yarbay'a veriyorum. (ANAP, DSP ve CHP sıralarından gürültüler)
Buyurun Sayın Ersönmez Yarbay. (RP sıralarından alkışlar)
ERSONMEZ YARBAY (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum, geçmiş Kurban Bayramınızı ve Millî Egemenlik ve Çocuk Bayramınızı kutluyorum. Bayramda ve daha önce, Ankara köylerine yapmış olduğum ziyaretler ve Ankara köylerinin eğitimiyle ilgili olarak Yüce Meclise bilgi vermek için söz aldım. 8 yıllık eğitim tartışmalarının devam ettiği bugünlerde, bu gerçeklerin bilinmesi ve 8 yıllık eğitim tartışmalarına bir açıklık getirir düşüncesiyle aşağıdaki konuları arz etmek istiyorum.
Türkiye'de, çeşitli sebeplerle hızlı bir göç var ve bir rakam vermek istiyorum; Ankara'nın 900 köyü, 34 beldesi, 16 taşra ilçesi var. 900 köy, 34 belde, 16 taşra ilçesinde seçmenlerimizin sadece yüzde 12'si oturuyor, yüzde 88'i metropol ilçelerde oturuyor; yani, bütün kırsal kesim hızla boşalıyor. Kırsal kesimin hızla boşalması sebebiyle, bu 900 köyden 270'inde şu anda taşımalı eğitime geçilmiş durumda. Çünkü, öğrenci sayısı 15'ten aşağıya düştüğü için, 270 köyümüzde şu anda taşımalı eğitim var. Bu taşımalı eğitim sebebiyle de, öğrencileri olmayan okul binalarının hepsi çürüyor. Dolayısıyla, bu okul binalarının, bir an önce, ekonomiye faydalı bir hale getirilmesi için gereken tedbirlerin alınması gerekiyor.
Değerli milletvekilleri, eğitim yılının sonuna geldik, şu anda Ankara'da 2 bin öğretmen açığı var. Bu sene, Haymana İlçemize 110 öğretmen verilmiştir, bu 110 öğretmenin 90'ı geri alınmıştır. Yine, Balâ'nın Bağyaka Köyü var; 39 öğrencisi var, 5 sınıf bir arada okuyor, bir tek öğretmeni var; ziraat mühendisi. 2 ay önce okula gelmiş ve şu anda eş durumundan tayin bekliyor.
Yine Balâ'nın Çatalçeşme Köyü var. Yılbaşından bu tarafa 14 öğretmen verilmiş olup 14 öğretmenin de tayini çıkmış; sadece 4 öğretmen görev yapıyor. 4 öğretmenin de 2'si eş durumundan tayin istemiş, 2'si de her gün 100 kilometre uzaklıktaki Ankara'dan gelip gidiyor, 100 kilometreyi her gün gelip gidiyor. Tabiî, sabahları vasıta bulamadıkları zaman, yağış olduğu zaman da öğrenciler öğretmensiz kalıyor.
Yine -dikkatlerinize arz etmek istiyorum- Haymana'nın Bahçecik Köyünün 300 öğrencisi var; ama, sadece 2 öğretmeni var. 300 öğrenci, 2 öğretmen...
NECDET TEKİN (Kırklareli) – İktidar biz miyiz?
ERSÖNMEZ YARBAY (Devamla) – Yine, Haymana'nın Sinanlı Köyünün 220 öğrencisi var, 2 öğretmeni var. Haymana Yenice beldesinin 600 öğrencisi var, 8 öğretmeni var.
NECATİ ALBAY (Eskişehir) – İktidar sizsiniz...
ERSÖNMEZ YARBAY (Devamla) – Tabiî, siz bu şekilde bir miras devrettiniz. Maalesef, sizin devrettiğiniz miras sebebiyle bunlardan bahsediyoruz...
HASAN GÜLAY (Manisa) – Buraya bakmayın... İktidar biz miyiz?..
BAŞKAN – Peki efendim, buyurun, siz devam edin.
ERSÖNMEZ YARBAY (Devamla) – Yoksa, bu problemlerin kısa zamanda, böyle beş altı aylık iktidar döneminde çözülmesi tabiî mümkün değil; ancak, 8 yıllık eğitime geçelim derken, bu gerçekleri gözardı edemeyiz. Ankara merkezde 8 yıllık eğitime geçmeden...
HASAN GÜLAY (Manisa) – Geçelim mi geçmeyelim mi?..
ERSÖNMEZ YARBAY (Devamla) – ...sadece 732 dersliğe ihtiyaç var; bu 732 dersliğin bedeli de 3 trilyon 425 milyar 500 milyon lira. Gene, Ankara'daki sobalı merkez okulların kaloriferli sisteme, doğalgazlı sisteme dönüştürülmesi için de 644 milyar liraya ihtiyacı var.
Dolayısıyla, bütün bu ihtiyaçlar ortada iken, Ankara'da, masa başında oluşturulan birtakım düşüncelerle eğitimin 8 yıla çıkarılması çok güzel. Biz istiyoruz ki eğitim 11 yıla çıkarılsın; ancak, eğitim 11 yıla çıkarılırken öğretmenlerin sorunlarını da gözardı etmemek durumundayız. Özellikle köy öğretmenleri için lojman yetersizliği var. Gittiğimiz köylerde...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Yarbay, süreniz bitti; lütfen toparlar mısınız efendim.
ERSÖNMEZ YARBAY (Devamla) – Gittiğimiz köylerde, lojmanların çoğunun tek odalı olduğunu, çatısının aktığını ve bakımsız olduğunu görüyoruz. Bütün bu konuların dikkate alınması, iktidar ve muhalefetin sunî gündemlerle uğraşmaması, eğitimin çok ciddî yapısal sorunlarının çözülmesi gerekmektedir.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (RP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Yarbay.
Sayın milletvekilleri, Sayın Millî Eğitim Bakanımız, gönderdiği bir pusulayla, bugün saat 15.00'te Sayın Cumhurbaşkanımızla, önceden kararlaştırılmış bir görev randevusunda bulunmak zarureti dolayısıyla, bugün kendi bakanlığıyla ilgili olarak Genel Kurulda yapılan gündemdışı konuşmaya cevap veremeyeceğini; ancak, mümkün olan ilk birleşimde bu gündemdışı konuşmaya cevap vereceğini belirtmiştir.
Ayrıca, Sayın Ersönmez Yarbay arkadaşıma şunu belirtmek istiyorum; öğretmen açıklarının bugün böyle devam etmesinde, Sayın Maliye Bakanımızın epey bir katkısı var; 19 bin kadro istenmiş ve imzada bekliyor. Arkadaşımız, bu 19 bin öğretmen kadrosunu verdirirse, bu iş hallolur.
İSMET ATALAY (Ardahan) – Sayın Başkan, gündemdışı konuşmaya sen devam et...
BAŞKAN – Gerçekten, öğretmen açığı benim ilimde de çok fazla ve bu taşıma eğitim de çok önemli.
Efendim, gündemdışı konuşmalar ve bunlara verilen cevaplar bitmiştir.
Sözlü soru önergelerinin geri istendiğine dair bir önerge vardır; okutuyorum:
B) TEZKERELER VE ÖNERGELER
1. – Erzincan Milletvekili Mustafa Kul’un, (6/482, 485, 493) esas numaralı sözlü sorularını geri aldığına ilişkin önergesi (4/164)
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Gündemin "Sözlü Sorular" kısmının 145, 148 ve 156 ncı sıralarında bulunan (6/482), (6/485), (6/493) esas numaralı sözlü soru önergelerime yazılı cevap aldığımdan, önergelerimi geri alıyorum.
Gereğinin yapılmasını arz ederim.
Mustafa Kul
Erzincan
BAŞKAN – Sözlü soru önergeleri geri verilmiştir.
Sayın milletvekilleri, gündemin "Genel Görüşme ve Meclis Araştırması Yapılmasına Dair Öngörüşmeler" kısmına geçiyoruz.
IV. – GENSORU, GENEL GÖRÜŞME, MECLİS SORUŞTURMASI VE MECLİS ARAŞTIRMASI
A)ÖNGÖRÜŞMELER
1. – Aydın Milletvekili İsmetSezgin ve 21 arkadaşının, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri konusunda genel görüşme açılmasına ilişkin önergesi (8/10)
BAŞKAN – Genel Kurulun, 3.4.1997 tarihli 77 nci Birleşiminde alınan karar gereğince, 145 inci sırada yer alan, Aydın Milletvekili İsmet Sezgin ve 21 arkadaşının, Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle ilişkileri konusunda, Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 102 ve 103 üncü maddeleri uyarınca bir genel görüşme açılmasına ilişkin önergesinin öngörüşmelerine başlıyoruz.
Hükümet burada.
Malumunuz, İçtüzüğümüze göre, genel görüşme açılıp açılmaması hususunda, sırasıyla, Hükümete, siyasî parti gruplarına ve önergedeki birinci imza sahibine veya onun göstereceği diğer bir imza sahibine söz vereceğiz. Hükümet ve siyasî parti grupları adına yapılacak konuşmalar 20'şer dakika, önerge sahibinin konuşma süresi de 10 dakikadır.
İlk söz Hükümetin.
Sayın Dışişleri Bakanımız, ilk söz sizin efendim; buyurun. (DYP sıralarından alkışlar)
Süreniz 20 dakika efendim.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI TANSU ÇİLLER (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 1997 yılı, hepimizin bildiği gibi, Avrupa bütünleşmesi bakımından önemli kararların alınmakta olduğu bir yıldır. Bildiğiniz gibi, Avrupa'da komünist sistemin çökmesi ve demirperdenin ortadan kalkmasıyla, totaliter idarelerden kurtulan milletler, geleceklerini ve güvenliklerini teminat altına almak için, Batı Avrupa'nın özgürlükçü kurumlarına dahil olmak istemektedirler.
Avrupa Birliği, Batı Avrupa Birliği ve NATO gibi örgütler de, kıtamızda barış, istikrar ve refahın yaygınlaştırılması için, bu ülkelerin bu beklentilerine karşılık verme ve onlara kapılarını açma kararı vermişlerdir. Bu çerçevede Devletimizin bir gerçek politikası olarak, önümüzde, Avrupa Birliği ve ona tam üyelik gibi, 1963 yılından bu yana, devletin, devlet politikası olarak gördüğü bir önemli konu yatmaktadır. Bu çerçevede ülkemiz, her hükümet döneminde, aşağı yukarı bu kararlılık içerisinde, bu konularda, Avrupa'nın bir çekirdek olarak bütünleşme sürecine girdiği ilk günlerden itibaren, kurumlarına, değişik ortamlarda ve değişik hükümetler çerçevesinde, 1950'lerden itibaren müracaatlarını yapmıştır.
1997 yılı niçin bu kadar önemli; neden 1997 yılında Türkiye'nin Avrupa Birliği konusu gündemin başına geldi? Bunu iyi görmek lazım. 1997 yılı, tıpkı 1990'ların başında olduğu gibi, dünyanın yeniden yapılanacağı ve özellikle Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra, yeni bir yapıyla birlikte, dünyada bir yandan değişik global değerlerin bütünleştiği bir ortam devam ederken, diğer taraftan bu dünya köyünün veya global köyün değişik bölgelere açıldığı bir gelişimi ve değişimi yaşamaktadır.
Olay şudur: Bugün dünyamızda 6 milyar insan yaşamaktadır. Bu 6 milyar insan, bir yandan demokratik değerler çerçevesi ve şemsiyesi altında bütünleşirken, diğer yandan değişik parsellere ayrılma gibi bir bölgeleşmeyi gündeme getirmişlerdir. Bunun içinde NAFTA vardır, bunun içinde APEC vardır, ASEAN vardır ve Avrupa Birliği vardır. Bu bölgelerin tümüne bakıldığı zaman, Avrupa Birliği, APEC ve ASEAN, hatta hariç olmak üzere NAFTA'ya baktığınız zaman, dünya nüfusunun sadece yüzde 50'sinden biraz daha azı bu bölgelerde yaşamakta, ancak, parsellenmiş olan bu üç bölgede dünya gelirinin yüzde 85'i, dünya ticaretinin yüzde 91'i tutulmaktadır ve artan biçimde bir bölgeleşme süreci içerisine girmişlerdir. Bunun içerisinde en zengin pazar ve en büyük ticareti olan pazarsa Avrupa Birliğidir. Böyle bir ortamda, 6 milyarlık dünya nüfusu içerisinde ciddî bir fakirleşme gündemdedir. Bu fakirleşmenin bazı boyutlarını anlamak lazım. Bu fakirleşmenin bazı misallerini vermek istiyorum.
Mesela, dünyamızda 100 milyon kadar insanın cep telefonu, 100 milyondan az insanın özel kişisel bilgisayarı varken, bugün, dünyamızda, 3 milyar insanın telefonu hiç yok, 2,5 milyar insan ise hayatında hiç telefon etmemiştir.
Bunun anlamı nedir? Bunun anlamı şudur: Dünya, fakir ve zengin dünya olarak bölünmekte ve bu bölgeleşmede fakirler giderek fakirleşmekte, zengin bölgeler de birbirleriyle işbirliği çerçevesinde, yeni bölge sınırları çizmektedirler. Dolayısıyla, bu bölgeler -ki, değişik biçimde kendileri arasındaki kanalları açmışlardır; NAFTA, Avrupa Birliği ve APEC bir iktisadî bütünleşmeyi bu şekilde gündeme getirmiştir- zengin dünyanın nüfusunun yüzde 50'sinden azını; ama, gelirinin yüzde 85'inden fazlasını, ticaretinin yüzde 90'ından fazlasını tutmaktadırlar. Yine, bunun içerisinde olan yüzde 20, dünya gelirinin yüzde 80'ine sahiptir. Bunun dışında kalmış, alt yüzde 20, dünya gelirinin yüzde 2'sinden daha azına sahip bir konumdadır. İşte, dünyadaki bölgeleşme, dünyadaki iktisadî bütünleşme ve fakirleşme böylesine bir yolda doludizgin devam ediyor.
İşte, böyle bir durumun dünya gündemini işgal ettiği ortamda, 1990 başlarında Sovyetler Birliği dağılıyor ve Berlin Duvarı -ki, Avrupa'nın doğu sınırını aşağı yukarı Berlin Duvarı çizmiş- dünyayı bir başka biçimde bölme hazırlığı içerisine girecek mi girmeyecek mi sorusunun cevabı 1997 yılında veriliyor.
Bu süreç içerisinde karşımızda olan sual şudur: Türkiye, yerini nerede alacak? 1950'lerden itibaren çizilmiş olan devlet politikaları çerçevesinde, yine 1997 yılında, Türkiye, bu defa global bir köy haline gelmiş dünyada, acaba hangi bölgenin içerisinde olacak veya dışarısında kalıp dışlanacak? Daha önemli sual, Türkiye'nin neyi tercih edeceği değil, Türkiye'nin böyle bir süreç içerisinde, Avrupa tarafından dışarıda bırakılıp bırakılmayacağı sualidir. Dolayısıyla, 1997 yılını önemsiyoruz.
Bu çerçevede baktığımız zaman, 1997 yılında, Avrupa Birliğinde, Batı Avrupa Birliği gibi bir savunma organizasyonunun kurulması ve bunun da ötesinde, NATO'dan, Batı Avrupa Birliğinin gücünü alarak, Avrupa Birliğinin korunmasının gündeme geldiğini görüyoruz; yani, NATO'nun anlamı değişiyor, Avrupa Birliğinin savunmasını yapacak olan organizma ve organizasyon yeni kimliğini buluyor; yani, Türkiye'nin, Avrupa'nın içerisinde kalıp kalmaması, aynı zamanda savunmanın içerisinde kalıp kalmayacağı; yani, Avrupa savunmasının içerisinde yerini alıp almayacağı gibi bir suali de gündeme getiriyor.
İşte, Türkiye, böyle bir ortamda, ilk kez Dublin Zirvesinde, aralık ayında yapılmış olan Dublin Zirvesinde, Hükümetimizin devlet politikası haline gelmiş olan bu çizgisini kararlılıkla devam ettirmeye niyetli bir biçimde tezlerini ortaya koyuyor.
Önemli olan -tekrar ediyorum- Türkiye'nin tam üyeliği kadar, belki ondan da önemli olan, Türkiye'nin, bu ülkeler tarafından ve Avrupa tarafından dışlanmasıdır. Eğer bu kararı verecekse, Türkiye'nin kendisi verir ve Dublin'de yapılmış olan bu zirvede, açıkça şunu ortaya koyduk: Türkiye, kırkaltı yıldır NATO üyesi olmuş bir ülkedir; kırkaltı yıldır, NATO'da, ikinci büyük güç olarak, bugün, dünyanın gündemine girmiş olan ve 11 ülkenin de eklenmesiyle büyüme sürecinde tam üyelik statüsüne geçecek olan aday 11 ülkenin içerisinde yerini neden almalı veya neden almamalı suali, objektif kıstaslar üzerine oturtulmalıdır.
Şunu açıkça söyledik: Büyüyen Avrupa'da, 11 yeni ülke, yerini alacaktır. Bu 11 ülkenin Türkiye ile kıyaslanması, objektif kıstaslar çerçevesinde değerlendirilmesi Türkiye için önemlidir, dünya barışı için önemlidir ve bu 11 ülkeye bakıldığı zaman, Türkiye, bu 11 ülkenin, büyüyen Avrupa içerisinde yerini almasını istemektedir. Neden; biz, kırkaltı yıldır bu hürriyet için mücadele vermişiz; kırkaltı yıldır, NATO'da, Amerika'dan sonraki ikinci büyük güç olarak, bu özgürlüğün kazanılması için -sadece Kore'de değil, ondan sonraki bütün etaplarda- mücadele vermiş ve bu özgürlüğün ve demokratik hakların, Doğu Avrupa ülkeleri tarafından da kullanılabilir bir ortama getirilebilmeleri için, bir büyük mücadelede, kendi evlatlarımızı feda etmeye kadar yerimizi almış ve dünyanın bu sonuca götürülmesinde etkin olabilmişiz.
Şimdi, bu 11 ülkenin içinde olduğu büyüyen bir Avrupa, nihayet, bu yeni barış ve yeni özgürlüğü kutlarken, Türkiye bunun içinde olacak mı olmayacak mı meselesine hangi suallerle cevap verecek? Bir Türkiye ki, düşünün, bu 11 ülke içerisinde, NATO'ya kırkaltı yıldır üye olan yegâne NATO üyesi. Bir Türkiye ki, Avrupa Birliğine en öncelikli müracaatı yapmış ve bugün de o müracaatı devam eden, en eski müracaata sahip yegâne ülke ve bir Türkiye ki, gümrük birliğine üye olabilmiş ve o rekabeti taşıyabilmiş yegâne ülke, bu 11 ülke arasında. İşte, bu çerçevede, Türkiye'yi hangi kıstaslarla dışarıda bırakacağız... 1989 yılında, Türkiye'nin yapmış olduğu, Sayın Özal dönemindeki müracaatın reddine, eğer, 1997 büyümesini oturtacak olursak, bu bir büyük haksızlık olur. Niye büyük haksızlık olur; çünkü, o zaman o ret kararını vermiş olan Avrupa, daha Avrupa Birliği dahi değil; daha Maastricht Anlaşması imzalanmamış ve Avrupa Birliği, içinde olması gereken veya adayların tam üye statüsünde değerlendirilmesi gereken 11 ülkeden 10'u daha o dönemde ya Sovyetler Birliğinin bir parçası veya Varşova Paktının bir üyesi. Böyle bir ortamda, daha Berlin duvarları yıkılmamış, daha Avrupa'da Doğu Almanya ile Batı Almanya bütünleşmemiş ve Maastricht Antlaşmasının imzalanmadığı bir ortamda, Türkiye, büyümeyecek olan bir Avrupa içerisinde, o gün için büyümeyeceği tescil edilmiş bir Avrupa içerisinde, elbette yerini alamazdı. Dolayısıyla, 1989'da verilen cevap doğru değildi. Nitekim, Dublin Zirvesinde gündeme getirdiğimiz konu bu oldu.
Ancak, dünya kamuoyunun önüne Türkiye'nin bu konudaki kararlılığının hemen çıkmasından sonra, daha büyük gelişmelere, ondan sonra yapılmış olan Roma Zirvesinde tanık olduk. Roma Zirvesinde, bilindiği gibi, 29 Ocak 1997 tarihinde, İtalya, Fransa, Almanya, İngiltere dışında, ayrıca Türkiye'nin de katıldığı bir 6'lı zirvede, birtakım objektif kıstasların konulması gereğini gündeme getirdik.
Objektif kıstaslar nedir? Objektif kıstaslar açıkça şunlardır: Büyüyen Avrupa, eğer 11 ülkeyi daha içine alacaksa, Türkiye'nin objektif kıstaslarla bu değerlemenin içinde yerini alması gerekir ve Türkiye'nin son gelişmelerinin özellikle farkına varılması gerekir. Türkiye, bu 11 ülke arasında değil, bütün Avrupa'da, iki yıl üst üste, dünya OECD birincisi olabilmiş yegâne ülke. Tekrar ediyorum; yüzde 8 ve yüzde 7,9 büyüklükteki bir millî gelir büyümesini sadece 11 ülke arasında değil, en fazla büyümeyi gündeme getirebilmiş ve üstelik iki yıl ardı ardına getirebilmiş yegâne ülke... Cumhuriyet tarihimizin son yirmi yılının yegâne örneği bu. Bunun ötesinde, Türkiye'nin ihracatında çok ciddî bir patlama olabilmiş. 12 ilâ 15 milyar arasında olan ihracatımız, IMF önerisiyle, birkaç yıl içerisinde, resmî rakamlarla 33-34 milyar dolarlara çıkmış. Bunun da ötesinde, Türkiye'de bütün Avrupa ülkelerinin herbirinde olduğundan daha fazla özel televizyon, özel radyo var. Türkiye 13 genel seçimi geçirebilmiş, bu 11 aday ülke daha henüz en fazla iki tanesini geçirebilmiş...
Türkiye'deki işsizlik, Çekoslovakya gibi bir ülkeyle ancak kıyaslanabilecek ve en sonda, en düşük işsizlik. Bu işsizlik karşılaştırmalarına baktığınız zaman, İtalya'nın, hatta Fransa'nın gerisinde olduğunu görüyoruz. İşsizlik konusunda, sadece 11 ülke arasında değil, diğer ülkeler arasında da aynı durumda... Bir yandan büyümede birinci bir yandan işsizlikte sonuncu ve kişi başına gelirde de diğer aday ülkelerin yarısından daha fazlasının önünde.
Aslında bu rakamları sizlerle paylaşmayı özellikle istiyorum; çünkü, bu rakamlar Dünya Bankasının Türkiye'yi 10 uncu dev ilan etmesinin arkasındaki rakamlardır ve son iki üç yılda Türkiye'nin varmış olduğu noktalardır.
Şimdi, kısaca, eğer bu karşılaştırmaları yaparsak -ki, objektif kıstaslar olarak ortaya koyduğumuz için kullanılması gerekli kıstaslar- Avrupa'nın büyüme sürecinde bu kıstaslar olacaktır.
Bakın, size bazı rakamları veriyorum: Şimdi, Macaristan, Litvanya, Slovakya, Romanya, Bulgaristan, Çekoslovakya gibi bu 11 ülkenin 7'sini bir arada aldığınız zaman; yani, Çekoslovakya'nın, Polonya'nın, Macaristan'ın içinde olduğu bu 7 ülkenin tümünü ele aldığınız zaman, Türkiye'deki sadece ticaret filomuz; yani, Türkiye'deki deniz ticareti filomuz -ki, son birkaç yılın başarısıdır bu- bu 7 ülkenin tümünden fazladır. Türkiye'nin millî geliri, bu 7 ülkenin tümüne eşittir. Türkiye'de sadece giren turistler bu 7 ülkenin tümünden daha fazladır. Türkiye'deki Türk Havayollarının taşıdığı yolcu, bu 7 ülkeden; yani, Polonya, Macaristan, Çekoslovakya ve diğerlerinin içinde olduğu 7 ülkenin tümünden 3 misli fazladır, hepsinin 3 katı kadardır ve Türkiye, son yıllar içerisinde, olmayan bankacılık kesimindeki bir dev büyümeyle en fazla bankaya sahip bir ülkedir ve Türkiye'nin finans merkezi olarak konumu ve büyüklüğü, İspanya'yı son ikibuçuk yılda geçmiştir. Böylesine veriler, Türkiye'yi, dünyanın 10 uncu devi sırasına sokmuştur ve 17 nci büyük pazarıdır.
İşte, Türkiye'nin değerlendirilmesi gerekli olan rakamları bunlardır. Bütün bunları ortaya koyduğumuz bu Roma Zirvesinde (6'lı zirvede) Türkiye'nin bu kıstaslarla değerlendirilmesi gereği tescil edilmiştir. Kim tarafından tescil edilmiştir; buraya katılan, 6'lı zirveye katılan diğer 5 büyük ülke tarafından -ki içinde Fransa'nın, İspanya'nın, İtalya'nın, Almanya'nın olduğu bu ülkeler tarafından- bizim bu argümanlarımız tescil edilmiş ve kabul edilmiştir. İşte, Roma Zirvesi, o açıdan bir büyük atılım olmuştur.
Hemen ardından, üzülerek söylemek gerekir ki -bugün verilen önergede de görüldüğü gibi- Brüksel'de yapılmış olan ve Hıristiyan Demokratların, 4 Mart 1997'de bir araya geldikleri resmî olamayan bir toplantıda, Türkiye'yi değerlendirmeleri, hepimizin belki fark ettiği, belki bildiği; fakat, hiçbir zaman bize resmî olarak iletilmeyen bir boyutta gündeme getirilmiştir. O nedir; o şudur: "Avrupa Birliği, bir medeniyet projesidir" denilmiştir. "Avrupa Birliği bir medeniyet projesidir. Türkiye'nin, din ve kültür farklılığı dolayısıyla böyle bir medeniyet projesinin içerisinde yerini alması mümkün değildir."
Elbette, bu, dünya kamuoyuna yansır yansımaz, çok büyük reaksiyonlar sadece Türk kamuoyundan gelmemiştir. Biz, ânında, bütün büyükelçileri çağırarak, bu konuda bilgi istemişizdir; hemen ardından, büyükelçiler bunun resmî bir görüş olmadığını ifade etmişlerdir; bütün ülkelerin hükümetleri, teker teker, kendi resmî görüşleri olmadığını ifade etmişlerdir. Ancak, bu, herşeye rağmen, bir büyük hata olarak, dünya barışını tehdit edebilecek bir büyük yanlışlık olarak dünya kamuoyuna büyük biçimde angaje eder gibi bir konumla Türkiye'yi karşı karşıya bırakmıştır.
Tabiî, bunun hemen ardından, bunun tashihi için Türkiye, gerekli girişimleri yapmıştır ve hemen 10 gün sonra, Mart ayı içerisinde, Apeldoorn'da yapılmış olan, 15 ülkeyi kapsayan toplantıda, bu, tümüyle reddedildiği gibi, Türkiye'nin objektif kıstaslarla -benim biraz önce saydığım kıstaslarla- değerlendirilmesi gereği, bu 15 ülke tarafından tescil edilmiş ve Van Mierlo tarafından, 15 ülke adına ifade edilmiştir.
Şimdi, değerli arkadaşlarım, olay budur. Ancak, şunu ifade etmek lazım ki, Türkiye, bütün bunları yaparken, gümrük birliği gibi bir süreci de yaşatmaktadır. Gümrük birliğinde, Avrupalı dostlarımız, Türkiye'ye vermiş oldukları sözleri tutmamışlardır; tutmamalarının nedeni, karar mekanizmaları içerisinde, veto hakkının herhangi bir ülkeye dahi tanınması gibi bir karar altyapısıyla ve hukukuyla karşı karşıya kalmalarıdır; yani, Avrupa Birliğinde, tek bir üyenin vetosu, malî protokolün işlemesini durdurabilecek bir konumdadır; yani, tek bir ülke veto ediyorsa, malî protokol işlemez hale gelmektedir. Bu, bundan sonra, bu ayın 29'unda yapılacak olan Ortaklık Konseyinde, Lüksemburg'da ayrıca ele alacağımız ve üzerinde çalışmalara devam edeceğimiz bir konudur.
Ancak, şunu da açıkça ifade etmek gerekir ki, gümrük birliğine girildiği günlerde, Türkiye için çok farklı şeyler, hem içeride hem dışarıda söylenmişti. Gümrük birliğini ve rekabeti Türkiye'nin kaldıramayacağı ifade edilmişti. Neden kaldıramayacaktı; çünkü, çökerdi; sanayi çökerdi, Türkiye'nin döviz rezervleri erirdi, Türkiye'nin carî işlemler açığı büyürdü, ticaret açığı büyürdü; Türkiye bunu kaldıramazdı. Türkiye'nin sanayii, özellikle otomotiv sanayii çökerdi. Türkiye'nin aramalları üreten otomotiv sanayiinde sıkıntılar çıkardı... Bunun, içte ve dışta, kamuoyunda söylendiğini biliyoruz. Türkiye, icraatıyla ve kendi ortaya koyduğu sonuçlarla, bunların hepsini yanıltmıştır. Bakın, Avrupa Birliğine karşı yüzde 50'ye yakın bir ithalat büyümesi, yüzde 5'lik bir ihracat büyümesi olmuştur; ancak, ithalattaki bu büyümenin yüzde 80'i, aramalları ve yatırım mallarında olmuştur; yani, tekstil sanayiinin bir yıl sonraki üretim kapasitesini artıracak bir yeni atılımı Türkiye gündeme getirmiştir. Ondan da daha önemlisi, Türkiye, o bir yıl içerisinde, döviz rezervlerini 4 milyar dolara yakın artırarak, ilk kez -Merkez Bankası rezervleri olarak- 16 milyar doları aşmıştır. Türkiye'nin cari işlemler açığı belirmemiştir. Türkiye'nin bu yıl, tahmin ettiğimiz gibi, gümrük birliğinden sonra yaşanan -diğer ülkelerde; yani, Portekiz'de, İspanya'da gördüğümüz gibi- turizm gelirlerinde çok ciddî, 4-5 milyar dolardan, resmî olarak 7-8 milyar dediğimiz, belki de 10 milyara gidecek artışlar... Çoğunluğu Avrupalı olan bir büyük turist akımı, Türkiye'nin gündemini bir yıl içinde işgal etmiştir.
Türkiye'de otomotiv sanayii çökmemiştir; tam tersine, o yıl içerisinde, 1 milyar dolardan daha fazla bir ihracat Türkiye'nin otomotiv sanayiinde gündeme gelmiştir ve Türkiye'nin otomotiv sanayiinin tüm üretimi, biraz önce saydığım 7 ülkenin tümünün üretiminden fazla hale gelmiştir. Türkiye'nin otomotiv sanayii aramallarında patlama yaşanmış; çökecek, çok büyük ölçüde istihdam kaybı olacak denilen otomotiv sanayiinin aramalları üreten sektöründe ihracat artışı -üretim demiyorum, ihracat artışı- yüzde 40 olmuştur. İşte bu, Türkiye'nin gerçek gücünün, rekabet gücünün tescil edilmesidir. Düşünün ki, bir yıl içinde o Türkiye, iki yıl üst üste OECD'nin en büyük büyümesine sahip oluyor ve cumhuriyet tarihinin son yirmi yılının rekorunu kırıyor; toplam itibariyle ihracatta patlama yapıyor; döviz rezervlerini 3-4 milyar dolar yükseltiyor ve Dünya Bankasının 10 büyük devi arasında kendisini tescil ettiriyor. İşte, Türkiyenin büyüklüğü...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Efendim, süreniz bittiği halde biraz da uzatmıştım. Kaç dakika daha istersiniz?..
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI TANSU ÇİLLER (Devamla) – 5 dakika içinde toparlıyorum.
BAŞKAN – Peki; buyurun efendim.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI TANSU ÇİLLER (Devamla) – Şimdi, önümüzdeki günlerde, Türkiye, bu önemli davaya bir devlet projesi olarak bakmaya devam edecektir. Türkiye, bir büyük ülkedir; önüne konulan tezleri bu çerçevede yorumlayacaktır. Türkiye'nin bundan sonra, ayın 29'unda, yine Lüksemburg'ta yapılacak Ortaklık Konseyinde ortaya koyacağı tez açıktır. Olay, sadece 65 milyon insanın Avrupa Birliğinde yerini alması meselesi değildir; onun çok ötesinde bir meseledir; çünkü, bir büyük ülke olarak, bir yandan, Türkiye'nin, İpek Yolunu canlandırdığı... Yani, söylemek istediğimiz şey açıktır: Sadece, Türkiye'nin 65 milyonunun bir büyük pazara açılması değildir; bu, bir bölge barışı meselesidir. Neden bölge barışı; çünkü, bir yandan, arkasında 300 milyon Türkçe konuşan, kendi soyundan gelen, kendi dinini paylaşan bir büyük grup ve yine, bu bölgede, yüzbinlerce, milyonlarca Müslüman kardeşi...
Türkiye, böyle bir bölgede, bir barış köprüsü mü olacak; yoksa, yeniden inşa edilen yeni bir Berlin Duvarıyla, din bazında ve kültür bazında, bu bölgenin yeniden bölündüğünü mü göreceğiz? Önemli olan olay ve dünyanın ele alması gereken olay budur, bölgenin ele alması gereken olay budur. Olay, Türkiye meselesi değildir. Avrupa'nın, bu konuyu, en az Türkiye kadar, gerçekçiliğiyle ve o kapsamıyla yorumlaması gereği vardır. Onun için, Türkiye'nin bu bölgede yerini alması, Türkiye için değil, daha fazla, Avrupa için gereklidir ve daha önemlisi, Avrupa içindir. (DYP ve RP sıralarından alkışlar)
Açıkça söylüyorum, Türkiye yoluna devam eder. Yoluna devam eder; ama, büyük kayıp, bölgenin olur. Kayıp, bölgenin ve kayıp, barışın olur; çünkü, bir büyük Türkiye düşünün ki, bir eli kendi civarında olan...
Bakın, bugün, petrolün yüzde 60'ı Ortadoğu'dadır; yüzde 20-25'i Kafkaslar ve Hazar Denizi civarındadır. Petrolde, Türkiye'nin bugün mevcut kapasitesi, kendi üretiminin 3 mislidir. Sadece Irak'tan gelen ve bugün açabilsek hemen işletebileceğimiz, altyapısı yapılmış olup da açamadağımız Irak petrol boru hattı açıldığı zaman, Türkiye tüketiminin 3 mislinin, Akdeniz üzerinden Avrupa Birliğine gitmesi gündemdedir. Türkiye, Bakü-Ceyhan boru hattını imzalamıştır, Türkmenistan doğalgaz hattını imzalamıştır. Türkiye, Rusya doğalgaz hattını imzalamıştır. Bütün bunların hepsi, Türkiye'yi, petrol üretmeyen; ama, bu enerji bölgesinde petrolü Batı'ya taşıyan konumda bırakacaktır.
Türkiye, dağlarındaki karı, suyu, petrol misali kullanmaya, 21 inci Yüzyılda namzet yegâne ülkedir ve böyle bir ortamda, demirden İpek Yolunun, yine Türkiye'nin içerisinden, Kars'tan Gürcistan'a, Tiflis'e giden 120 kilometresi tamamlandığı zaman -ki, Hükümetimiz bunu çıkarmıştır, DPT kararı çıkmıştır- Özbekistan'dan İspanya'ya kadar demiryolunun, demirden İpek Yolunun biteceği bir ortamdadır. Böyle bir Türkiye'nin, Avrupa içinde mi yer alacağı veya kültürel bazda, bir farklı dünyada mı kalacağı meselesi, dünya barışını ilgilendiren bir meseledir. Türkiye, yeni Berlin Duvarlarının inşa edilmemesi için, bir büyük devlet anlayışı içerisinde, bu politikasını devam ettirecektir.
Yüce Meclis, bu konuda, her alanda destek vermiştir. Dolayısıyla, Yüce Meclisin bu desteğine, bir kez daha, içten teşekkür ediyorum. Bu büyük proje, Türkiye'nin, bir büyük Türkiye olması projesidir. Bu büyük proje içerisinde insan hakları vardır, demokrasi vardır, uyum kanunları vardır. Bunların her biri için, bu süreç içerisinde, yine, Meclisin desteği, en büyük gücü olacaktır bu büyük davada Türkiye'nin.
Yine, önümüzdeki günlerde, bu çerçevede, eğitimden tutun, demokratikleşmeye kadar, bir büyük süreç içerisinde hazırlanacak reformlarda, büyük Türkiye olma, büyüyen Avrupa içerisinde, büyükler arasında, büyük olma gibi bir hedefe, bütün Meclisiyle, bunu bir devlet politikası yaparak gitmesi, Türkiye'nin önündeki en büyük hedeflerinden ve devlet hedeflerinden bir tanesidir.
Bu anlayış içinde, bütün Meclise teşekkürlerimi sunuyorum.
Teşekkür ederim. (DYP, RP ve ANAP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çiller.
Genel görüşme önergesi üzerinde gruplar adına söz isteyen sayın üyelerin isimlerini okuyorum: ANAP Grubu adına, Sayın Kâmran İnan; CHP Grubu adına, Sayın Hikmet Çetin; DSP Grubu adına, Sayın Nami Çağan.
ANAP Grubu adına, Bitlis Milletvekili Sayın Kâmran İnan; buyurun. (ANAP sıralarından alkışlar)
Sayın İnan, süreniz 20 dakikadır; Sayın Çiller'e 6 dakikaya yakın bir eksüre vermiştim, zatıâlinize de o hakkı tanıyacağım efendim.
ANAP GRUBU ADINA KÂMRAN İNAN (Bitlis) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; önümüzde görüşülmesi yapılan konu, gerçekten, 38 yıldan beri Türkiye'nin gündeminde bulunan ve sadece bir iktidar ve bir hükümet meselesi değil, bir millî meselesi olan Avrupa Birliğiyle ilişkiler konusu. Bu itibarla, meseleye, bir iktidar muhalefet, bir hükümet veya muhalefet açısından değil, Türkiye bakımından gayet objektif bir şekilde yaklaşmak lazımdır. Bu çerçevede, aslında, sonuna doğru temas etmeyi düşünüyordum; ama, Sayın Bakan, konuşmalarında, iki defa, gelecek hafta salı günü -bu ayın 29'unda- Lüksemburg'ta yapılacak Ortaklık Konseyi toplantısına temas ettikleri için, onunla ilgili ve kendilerini de üzeceğinden emin bulunduğum, bizi de çok üzen son bir gelişmeyi Yüce Meclisin huzurlarına getirmek istiyorum. (Gürültüler)
Sayın Bakan, bu işin muhatabıdır, eğer rahat bırakırsanız...
VELİ ANDAÇ DURAK (Adana) – Bıraktılar...
KÂMRAN İNAN (Devamla) – Evet.
Bir defa, takdir buyurulur ki, Türkiye, gümrük birliğine girdikten sonra dahi, Avrupa Birliğiyle ilişkileri, Ortaklık Anlaşması çerçevesinde yürütülmekte; dolayısıyla, Ortaklık Konseyiyle götürülmektedir, ki, bu, aslında, bizim bir kademe yukarıya çıktığımız değil, yerinde saydığımız anlamına, en aşağısından, Avrupa Birliği bakımından, yerinde saydığımız anlamına gelmektedir.
Sayın Bakana, eminim ki, sunulmuştur; dün, çok garip bir şekilde, Yunanistan Dışişleri Bakanı Sayın Pangalos, Avrupa Birliği Onbeşlerinin, Lüksemburg'da, Türk Dışişleri Sayın Bakanının önüne getirecekleri ortak tutumun bir açıklamasını yaptı. Bir defa, Yunanistan'ın yapmaya hakkı olmamak gerekir; yapılacaksa, bunu, Dönem Başkanı olarak Hollanda Dışişleri Bakanı Sayın Mierlo'nun yapması lazımdır. Sayın Pangalos, bunu, Atina'da, bir basın konferansıyla, ilavelerle yaptı. Burada, dikkatle incelendiği zaman -ki, önemli noktalarını huzurlarınıza getireceğim- Yunanistan'ın bütün görüşleri ağırlıkla yer almıştır. Gümrük birliğinden söz eden paragrafında, hiçbir malî hükümden söz yok. Gümrük birliğinin ve müesseselerin işletilmesi sözü var; ama, malî hükümlerin işletilmesi konusunda en ufak bir angajman yok.
Beşinci paragrafında ise, Yunanistan'la ikili ilişkiler oraya sokulmuş ve bunu Lahey Adalet Divanına getirme lüzumu üzerinde duruluyor. Türkiye'nin kendilerini tehdit etmemesi ve toprak talebinde bulunmayacağı yolunda yaptığı beyanları da memnuniyetle karşılamakla beraber "Meclisin bu yoldaki kararı muvacehesinde, Hükümetin, yeniden bu iradesini tazelemesi lazım" şeklinde bir beyanları var ve bununla da kalmıyor "Ayrıca, Birleşmiş Milletler Şartı muvacehesinde de, Türkiye'nin, kendi komşularını tehdit etmeden, barış içinde ve toprak bütünlüğüne saygılı bir şekilde yaşaması lazım..." deniliyor; ki, bu, biraz, bizimle son bir aydan beri bir diyalog başlangıcında bulunan Yunanistan'a yakışmayan bir tutum tarzıdır ve bunu Onbeşlere mal etmesi de, kendi durumunu takviye sadedinde rahatsız edici olmuştur.
Beşinci paragrafın son alt paragrafında, doğrudan doğruya Türkiye'nin iç işlerine müdahale vardır. Türkiye'deki gelişmeler, durum, Güneydoğu Anadolu konusu işlenmiş ve burada bir ifade kullanılmıştır; "Türk Hükümetinin siyasî çözüm araması" denilmiştir. Onbeşlerin, böyle bir meseleyi, kendi tebliğlerine almaya ve Türk Sayın Bakanının huzuruna getirmeye hakları yoktur. Bu konuda, İrlanda konusunda bir karar alabiliyorlar mı, bir açıklama yapabiliyorlar mı? İspanya konusunda, ETA konusunda bir karar alabiliyorlar mı, bir açıklamaya giriyorlar mı, içişlerinden dolayı? Binaenaleyh, burada, son derece, Türkiye'yi rahatsız edici bir ifade kullanılmıştır ve bu ifade, Yunanistan'ın belli ki, kendi teşvikiyle -çünkü, o kadar sabırsızlık göstermiş ki- daha Onbeşler açıklamadan, hatta, muhatabı olacak Türk Sayın Bakanı bilgi edinmeden bunu yayınlamıştır.
Ondan sonraki altıncı paragrafta, Kıbrıs'la ilgili olarak daha da rahatsız edici hususlar var. Daha önceleri burada görüştük "gümrük birliğiyle ilgili müzakereler sırasında, Kıbrıs'ın 1990'da yaptığı ve askıda tutulan tam üyelik müracaatının ele alınması hususunda Türkiye yeşil ışık yaktı, göz kırptı" dedik. Bu kürsülerden aksi ifade edildi, iddia edildi; ama, burada bir cümle var ve Onbeşlerin cümlesi; 6 Mart 1995 tarihli Türkiye ile gümrük birliğini oluşturan Avrupa Birliği Konsey Toplantısında yapılan ve Türkiye'nin de katıldığı genel müzakereler çerçevesinde "discussiong which also involved Turkey" deniliyor. -Özür dileyerek söylüyorum, aslına sadık kalmak için İngilizcesini okuyorum, henüz Türkçe tercümesi yapılmadı- Binaenaleyh, demek istediği, Kıbrıs'ın, Avrupa Birliğine tam üyeliğini, Türkiye, bugün, net olarak tasvip etmiştir; yani, garanti anlaşmasındaki, Türkiye'nin tam üyesi bulunmadığı bir milletlerarası kuruluşa üye olmayacağı şeklindeki hakkından vazgeçtiğini ifade ediyor ve burada da ilave ediyor ki, daha sonrası, daha da rahatsız edici "tam üyelik konusunda, Kıbrıs Hükümeti ile ve Türk toplumuyla görüşmeler yapılacak; tam üyeliğinin, Kıbrıs'taki Türk toplumu iyiliği için olduğu da kendilerine izah edilecek ve ikna edileceklerdir" deniliyor. Bu, bizim tanıdığımız, en aşağıdan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine karşı büyük bir saygısızlıktır ve bu saygısızlık, Sayın Bakanımızın katılacağı 29 Nisan tarihli toplantıda resmî bir doküman olarak önümüze çıkarılacaktır. "...Bir an evvel bu müzakerelerin bitmesinde, tarafların, saymakla bitmeyecek faydası, menfaatı vardır ve esasen, hükümetlerarası konferansın bitiminden altı ay sonra müzakerelerin başlaması kararlaştırılmıştır" deniliyor. Orada, takip buyuruyorsunuz, Yunanistan, 11 aday ülke arasında Kıbrıs'ın tam üyeliğine öncelik verilmediği takdirde, Avrupa Birliği genişlemisini veto edeceklerini, iki üç defa beyan ve ifade etmiştir. Türkiye'nin, NATO ile ilgili bir muhtemel vetosu sözü karşısında kıyamet koparanlar, bunun karşısında sessiz kalmışlardır; binaenaleyh, burada, çok büyük bir tuzak vardır; bu, gizli Enosis yolunun açılması hadisesidir, burada çok dikkatli olmak gerekecektir.
Yedinci paragrafta, yine, Kıbrıs'la ilgili "gerek Birleşmiş Milletler ve gerekse Avrupa Birliği Konsey Başkanının yeniden tayin ettiği temsilci aracılığıyla, iki taraf bir araya getirilip çözüm araştırılacak ve 1997 yazı içerisinde bu çözümün ortaya çıkması lazım; bunda, Türkiye'nin menfaatı var ve bilhassa, Türkiye-Avrupa ilişkileri bakımından, bu, çok önemli bir hadisedir" deniliyor.
Binaenaleyh, Sayın Kinkel'in 25-26 Mart tarihlerinde Ankara'ya yaptığı ve diplomatik bakımdan bir skandala dönüşen ziyareti sırasında ısrarla söylediği -ki, bunu, De Charette, daha sonraki ziyaretinde ifade etti- "tam üyelik veya Avrupa Birliğiyle ilişkilerinizin geliştirilmesi, Yunanistan ile olan ihtilafların çözülmesine ve Kıbrıs meselesinin halline bağlıdır" sözleri, burada çok açık ve biraz da rahatsız edici bir şekilde yer almış bulunmaktadır. Şimdi, böyle, daha önceden tespit edilmiş bir ortak tutum var ve bu ortak tutumda da, bir taraftan içişlerimize müdahale, bir taraftan Yunanistan'ın bütün tutumlarının arkasına ondörtleri de alır bir durum varken, buraya katılıp katılmama hususunu iyi düşünmek lazım; bunu Sayın Hükümetten rica etmek istiyoruz.
Bana göre, Sayın Hükümet, böyle bir konunun, Yunanistan tarafından önceden açıklanmasını protesto etmelidir. Dönem başkanı olarak Hollanda'nın görevi olan bir hadisenin Atina'dan duyulmaması lazımdır ve yine, bana göre, Sayın Hükümet, mademki, önceden 15 olarak, bütün maddelerde tutumunuzu tespit etmişsiniz, o zaman ne müzakere edeceğiz, zaten açıklamışsınız da kamuoyuna; işte doküman burada. Bu doküman muvacehesinde, Sayın Bakan, Lüksemburg'ta neyin müzakeresini yapacak, neyi anlatacak? Olsa olsa Türk kamuoyunun tepkilerini, Türkiye'nin isyanını ve bu maddelerin kabul edilemez olduğu hususu üzerinde durulacak ve orada da, ondörtler, tabiatıyla, daha önce bize karşı yaptıkları gibi, Yunanistan'ın yanında yer alacaklardır. Bu, Türkiye'yi rahatsız eder, çok da rahatsız eder...
Değerli milletvekilleri, şimdi, bunu belirttikten sonra, Avrupa Birliğiyle ilişkilere bakışta açıyı değiştirmek lazım. Biz, 31 Temmuz 1959 tarihinde müracaat ettik; 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara Antlaşması, 1970 yılında Katma Protokol, 1973 yılında yürürlüğe girmesi, 14 Nisan 1987 tarihinde, zamanın sayın hükümetinin tam üyelik müracaatı -ki, bu ayın 14'ünde onuncu yılını doldurmuştu- ondan 32 ay sonra Komisyonun mütalaasını vermesi ki, mütalaa, maalesef, Yunanistan için daha önce verilen mütalaanın aksine, siyasî unsurları ihtiva eden, içişlerimize karışan bir mütalaa. 1976 yılında Yunanistan için verilen mütalaanın yedinci pragrafında "Yunanistan'ın, Türkiye olmadan tek taraflı girmesi, Türk Yunan ihtilaflarının Avrupa Birliğine mal edilmesi olur, kabul edilemez" hükmü vardı; Fransa, bunu, elinin tersiyle itti "Komisyon, sadece teknik ve ekonomik mütalaa verir; siyasî mütalaa veremez" dedi; ama, aynı Komisyon, 32 ay sonra, Türkiye için, enine boyuna siyasî mütalaa verdi ve bu, üstelik de, işlerine geldi; ama, burada, hiçbir cevap da vermediler. Bu rapor, bu mütalaa askıda kaldı; 1989 yılı sonundan bugüne kadar askıda ve bize karşı hiçbir tutumları da olmadı.
Sonra ne oldu? Sonra soğuk savaş bitti; soğuk savaşın bitimiyle bize karşı tutum değişti; ama, bu arada, tabiî, Avrupa değişti, dünya değişti ve Türkiye, aynı Türkiye değil. Bugünkü Türkiye, Avrupa Birliğiyle bu müzakereleri yürütürken 1959'lar, 1963'ler tutumuyla hareket edemez; dev bir memleket olmuş bir Türkiye ve Avrupa, aynı Avrupa değil.
Bakınız, burada çok büyük bir yanılgı var. Avrupa, aslında bugün çökmekte; 20 milyon işsizi var; 4 milyon 700 bini Almanya'da, 1933 yılından beri en yüksek seviye. Altyapısı yaşlandı, teknolojisi yaşlandı ve en mühimi, nüfusu yaşlanıyor, kendisini yenileyemiyor. Bugün bana sırtını çeviren Avrupa, çok fazla değil, on yıl sonra, gelip, 1960'larda Almanya'nın yaptığı gibi, benden elemeği rica edecektir; çünkü, o zaman nüfusunun ancak yüzde 30'u çalışabilir çağda olacak; diğerleri, emekliler, yaşlılar ve çok az sayıda çocuk olacaktır.
Fransa'da aynı durum vardır; 3,5 milyon işsiz... Fransa, nihayet sosyal ve ekonomik baskıya dayanamadı; neredeyse bir yıl önceden erken seçim kararı aldı, mayıs ayı sonunda erken seçim yapacaklar.
Avrupa'nın dünya ticaretindeki ve üretimindeki payı süratle düşüyor. Buna mukabil, Asya Pasifik'in yükseliyor. Daha da önemlisi, iki tane beyan yapıldı; birisi- her ikisi de yetkili şahıslar.- NATO Askerî Komite Başkanı Alman General -ki, eski Genelkurmay Başkanı idi- Naumann'ın bir beyanı. "Amerikasız Avrupa bir hiçtir" dedi ve örnekleri de gösterdi, vaktinizi almamak için bunları saymıyorum.
15 Nisanda Paris'te, İtalyan, Belçika, Fransız stratejik araştırmalar enstitülerinin ortaklaşa yaptıkları ve benim de bulunduğum bir toplantıda, Batı Avrupa Birliği; yani Savunma Teşkilatı Parlamenter Meclis Başkanı İspanyol Puig, gayet açık bir itirafta bulundu: "Batı Avrupa Birliğinin hiçbir yaptırımı ve gücü yoktur. Kesinlikle bunu bilin. Biz, şeklî olarak varız, bunun ötesinde yokuz" dedi. Neden söyledi; çünkü, gerçek ortada. Dört yıl boyunca, eski Yugoslavya'da cereyan eden savaşlarda, Avrupa, güçsüz bir seyirci olarak kaldı. Ne zamana kadar; Amerika Birleşik Devletleri gelip Holbrooke'un Dayton'da yaptığı anlaşmaya kadar... Ortadoğu barış sürecinde Avrupa yok; Arnavutluk'taki son feci gelişmelerde yine Avrupa Birliği yok; hiçbir dünya meselesinde, Avrupa ve Avrupa Birliğinin sözü ve ağırlığı yok.
Bunu, çok acı bir şekilde sergilediğimiz için, tekrar edilmemesi düşünce ve ricasıyla arz ediyorum: 1995'te gümrük birliğine girmek için Avrupa'yı göklere çıkardık. Ee, girdik, ne oldu? Doğru, hepimiz de destekledik, bunun münakaşasını da burada yaptık, tekrar değinmeyeceğim; 6 Mart 1995 dokümanı, Türkiye'ye çok pahalıya mal olmuş bir dokümandır. Biraz önce arz ettiğim Kıbrıs şartına ilaveten başka şartlarla; ama, yüzde 59 ithalat patlaması oldu, yüzde 5, yüzde 6 ihracat patlaması. Malî hükümler askıda kaldı ki, o malî hükümlere de tenezzül etmek, Türkiye bakımından rahatsız edicidir; 1980 için bile öngörülen Dördüncü Malî Protokol 600 milyon ECU ile başlamış -bugünkü 750 milyon dolar- bu sefer öngörülen, Katma Protokolün yerini alacak olan yenisi, 375 milyon ECU. Diğerleri, Akdeniz Fonundan hâlâ gelecek, son Malta Konferansı neticesiz kaldı; diğeri de Avrupa Yatırımlar Bankasından, o da, neye bağlı olduğu belli ve o da, vetoya mevzu. Ee, ne oldu bir senelik tecrübeden sonra ve biz, buna, niye bu kadar büyük bir arzuyla destek verdik; çünkü, beyan edildi ve ümit ettik ki, bu, tam üyeliğin bir basamağı olur; olmadı...
Bize, bugün, açıkça söyledikleri, Türkiye için düşünülen özel bir formül: "Gümrük birliği artı (+)" veya başka bir şekliyle "tam üyelik eksi (-)." Bunu, Sayın Kinkel, burada çok açık söyledi, Dışişleri Komisyonunda "Türkiye için düşündüğümüz, daha çok, geliştirilmiş bir gümrük birliği anlaşması" dedi. Bunu, Sayın De Charette de söyledi, 15-16 Mart tarihlerinde Apeldoorn'da yapılan toplantıdaki ifadelerin, beyanların da metni burada ve ayrıca, 4 Martta, Brüksel'de, Val Duchesse'de yapılan 6 Hıristiyan Demokrat Parti toplantısı sonunda Sayın Martens'in yaptığı, daha sonra Van Walgen'in daha genişleterek ifade ettiği ve kıyametler koparan görüşlerden geri adım da atılmış değildir. Burada, elimde, 20 Mart tarihli La Libre Belgique'te, Sayın Martens'in yeni bir beyanı var. Diyor ki: "Türkiye'nin, Avrupa Birliği içerisinde tam üye olarak yer alması mümkün değildir. Bizim, toplu bir kültürümüz ve birliğimiz vardır. Bu birlik içerisinde, Türkiye'nin, tarihi itibariyle, bugünkü kültürü ve yapısı itibariyle yeri yoktur."
Ondan sonra, bir daimi konferans fikri ortaya atıldı. Yani, Onbirlerin -belki de Türkiye onikinci olarak- daimi konferansı; gelecek sene veya bu sene... O da havada kaldı. Son gelen bütün bilgiler 11 aday üzerinde cereyan ediyor ve 11 adaydan bir tanesi de Malta'da; seçimler sonunda, sosyalist hükümet gelmekle; o da dondurdu, askıya aldı; bugün gündemde olan 10 aday.
Sayın Kinkel'e sorduk, daha sonra başkalarına sorduk: "Peki, kriterlerini söylüyorsunuz, Sayın Bakan da burada işaret ettiler kriterlere; onların üzerinde durduğu kriterler, Bulgaristan'da ve Romanya'da Türkiye'den daha mı fazladır, bizden daha mı iyidir kriterleri?" Polonya'nın enflasyonu yüzde 124'tür; Polonya'ya öncelik veriyor, hem Avrupa Birliği bakımından hem NATO bakımından. Burada nedir asıl işleyen faktör; aileden olmak meselesidir. Türkiye ailedendi; ne zaman; komünizm tehdidi bulunduğu, Sovyetler Birliğinin askerî ve siyasî baskısı olduğu, NATO'nun müdafaasında en büyük katkıyı ve rolü oynaması, Varşova Paktıyla yüzde 37 sınırları, ortak sınırları tek başına savunması itibariyle Türkiye önplandaydı. O bitti ve o zamanlar, 1988 Nisanında, Edward Mortimer, Financial Times'ta -ki, geçen sene Ankara'daydı, Sayın Cumhurbaşkanımızı da ziyaret etti- bir makale yazdı -bir vesileyle, burada, yine arz ettim- dedi ki: "Türklerin Avrupa'da bulunması Stalin'in bir hediyesidir. Komünizm tehdidi altında, Avrupa, Türkiye'yi içine almıştır. Bugün tehdit bitmiştir, soğuk savaş bitmektedir, Türkiye'nin bizim içimizde yeri yoktur, evine dönsün" dedi. Düşünebiliyor musunuz, bu kadar geçmişimiz, kırkbeş yıl NATO içinde, Avrupa Konseyi içerisinde 1949'dan beri ve bütün Avrupa kuruluşları içerisinde mevcudiyetimiz... 16 Mart tarihli Le Monde Gazetesi, Claire Trean imzasıyla "La Turquie ets-elle un pays Europeen", "Türkiye bir Avrupa memleketi mi? Hâlâ bu sual soruluyor. Bir taraftan, 1853'te, Lamartine "Türkiye Avrupa önsavunma cephesidir" diyor, bir taraftan 1997'de, bu kadar ortaklıktan ve elli yıla varan mevcudiyetimizden sonra, Le Monde'ta, hem de başmakale olarak "Türkiye bir Avrupa memleketi mi?" diyor. Bu realiteleri görmek lazım.
"Avrupa" sözü ne zaman siyasî anlam kazanmıştır; 1453'te, bizim İstanbul'u fethimizden sonra. O zamana kadar coğrafî bir terim olarak kalmıştır. Hatta, Martens burada konuşuyor ve gayet de açık; diyor ki: "Aynı Türkler değil midir, Balkanlara geldiler, İslamı getirdiler, kendi kültürlerini getirdiler, yüzlerce yıl kaldılar; bu Türkleri, ben, kendi içime nasıl alırım." Aslında, onların söylemek istediklerini, Türkiye, nedense duymak ve anlamak istemiyor; mesele bu.
Biz, seneler boyu, aslında, Türkiye'ye karşı muhalefetin, sadece Yunanistan'dan gelmediğini biliyorduk; ama, bir türlü kimse inanmak istemedi; ta ki, günü geldi, 4 Martta, nihayet, Alman fili, arkasına saklandığı Yunan çalısının arkasına sığınamadı ve ortaya çıktı, hem de bir heyula gibi ve kendisiyle özel ilişkiler sürdürdüğümüz, yüz yılı aşkın bir mazimiz, ortaklığımız, hatta imparatorluğu neredeyse onların yüzünden feda ettiğimiz, kendi ekonomisinin ayağa kalkması ve yeniden inşaı için Türk elemeğinin milyonlarını verdiği, canını, emeğini heba ettiği bir Almanya önümüze çıktı "siz giremezsiniz; kültürünüz buna müsait değildir; dolayısıyla, dininiz de buna müsait değildir" dedi. Bu kimdi; bu, en çok güvendiğimiz Almanya...
Şimdi, bakınız, Batı'nın çok enteresan bir taktiği var Türkiye'ye karşı. Sayın Kinkel'in Ankara'daki, çok rahatsız edici, saygı dozu çok noksan olan tutum ve beyanları, Sayın Kohl'ün ve onun tertip ettiği toplantıdan sonra, acaba Türkler hiddetlenir de Avrupa'yla bağları, ipleri koparır mı diye bir hafta sonra Fransız Sayın Dışişleri Bakanını gönderdiler. Ucunda hiçbir şey bulunmayan, sunî bir parmak balla bizi idare etmek... Onunla da yetinmediler, Hollanda Dışişleri Bakanı Sayın Mierlo geldi "aman, siz çok lazımsınız; siz kahramansınız..."
Bunun hepsinin altında şu var: "Siz, evet, Batı'nın savunması için lazımsınız; siz -Sayın Bakan işaret ettiler- enerji yolları üzerindesiniz, 200 milyar varillik rezervi bulunduğu söylenen Kafkasya ve Hazar Denizi petrolleri de, nihayet, ya sizin denizlerinizden ya topraklarınızdan geçecektir, Ortadoğu hariç; yarın bir ihtilaf olur, gene lazımsınız; ama, bugün, içimizde yeriniz yok; sizi ikinci sınıf muameleye tabi tutacağız..." Bunun daha açık anlamı şudur: "Savaş bitti; siz, iyi askersiniz, terhis oldunuz; ama, giderken adresinizi bırakın; ne olur ne olmaz, yarın sizi çağırırız." Bize uygulanan bugünkü politika budur Sayın Bakanım.
Sayın milletvekilleri, bu politikayı Türkiye'nin, iyi görmesi lazım. Bana göre, bunu da, kendi görüşümüz olarak Yüce Meclise ve Hükümetin takdirine arz ediyoruz. Tam üyelik konusunda bize karşı takınılan bu sert tavır muvacehesinde, Sayın Hükümetin derhal gümrük birliği protokolünü veya anlaşmasını yeniden müzakereye açması lazım. Biz bu şartları niye kabul ettik; tam üyeliğe bizi götürür bir basamaktır diye fedakârlıkları kabul ettik. Bunu yapmıyorsanız, biz bunu gözden geçiririz, müzakere ederiz dememiz lazımdır.
Bakınız, değerli milletvekilleri, bizi, Batı'ya, savunma bakımından, ekonomik bütünleşme bakımından zorlayan dünya şartları bugün değişmiştir. Bugün, artık, Avrupa, bölünmüş olmaktan çıkmış, Almanya çıkmış, dengeler değişmiş. Düşünebiliyor musunuz, Çin Devlet Başkanı Kremlin'de yatıyor halen. Yeni bir gelişme; Amerika'ya karşı, NATO'nun genişlemesine karşı Moskova'nın verdiği bir cevap... Daha bugün Rus Federasyonu Başbakanı diyor ki: "Mayısın 27'sinde bize getirecekleri NATO Şartını imzalasak bile muhalefetimiz devam edecektir." O "muhalefetimiz devam edecektir" dediği sürece prim alıyor, taviz alıyor; biz, muhalefet göstereceğiz dediğimiz zaman hepsi üstümüze yürüyor. Neden?.. Neden bana bu şekilde bakmak cesaretini sürdürsünler?
Çok memnun oldum; konuşmalarının sonunda, Sayın Bakanımız, Türkiye'nin büyük devlet olduğunu ifade ettiler. Büyük devlet gibi davranmak lazımdır. Üzülerek arz ediyorum, 1995'te böyle davranmadık gümrük birliği için. Bu sefer müstağni olmak lazım. Ricacılık değil... Hakkımızı ya verirsiniz ya yoksunuz; bildiğiniz yolda gidin. Benim kendi birliğim var. Sayın Bakanın kendileri temas ettiler; 200 milyondan fazla bir Türk dünyası var. Kendi birliğim, 600 milyonluk bir piyasam var; Karadeniz ekonomik bölgesi, Ortadoğu, Orta Asya... Ben, bu piyasada, teknolojik ve ekonomik güç itibariyle daha üstünüm. Orta Asya'ya ve diğer memleketlere 2,5 milyar dolara varan kredi açmış bir memleketim. Bu noktaya gelmiş bir devletim. Ben bunu bırakacağım, gideceğim, 380 milyonluk gümrük birliğinin -ki, her bakımdan benden yukarıda- pazarı haline gelmeyi niye kabul edeceğim! Olsa olsa, bütünleşme uğruna belki. O da olmuyor. Ayrıca, gam yememek lazım. Bu bütünleşme ve Maastricht gerçekleşmez efendim. Fransa, erken seçime bir bakıma ondan gitti. Fransa, tek paraya direndi. Son yapılan bir anketi CNN verdi. Bugün Avrupa memleketlerine, Avrupa Birliğine olan destek, kamuoyunda yüzde 40'lara düşmüş bulunmaktadır. Bugün İsveç'te yeni bir referandum yapılsa Avrupa Birliği kaybedecektir, Avusturya kaybedecektir. Binaenaleyh, dünyanın değiştiği bir dönemde Türkiye, bundan 40 yıl, 30 yıl, 38 yıl önceki rayda yürümeye devam edemez, etmemesi de lazımdır; yeni bir politika oluşturmamız lazım.
Cumhuriyetin temel dışpolitikası değişmez; doğrudur; ama, bir manevra marjı vardır. Değişen bir dünya ışığında bunun gözden geçirilmesi lazım. Bu meftunluk -Batı meftuniyeti- bir yerde, artık yetti efendim; bir yerde, gerçekçi olmak lazım ve şunu kabul etmek lazım: Avrupa Birliği, önünde sonunda serbest mübadele bölgesi olarak bitmeye mahkûmdur. Bugünkü 15'ler; yarın 11 de alınırsa veya 10 tane alınırsa, 25'li 26'lı bir Avrupa'nın bütünleşmesi düşünülebilir mi?
Bir Bulgaristan, maalesef, açlık çekiyor ve Sayın Hükümetin 30 ton buğday göndermesini de memnuniyetle, saygıyla karşılıyoruz; komşumuzdur, komşu komşuya bakar, bunu yapmak lazım; bunu, savaş sırasında da Yunanistan'a yaptık; işgal altında, açlık içerisinde, gönderdik; ama, talihsizlik, o ekmekle büyüyenler, sonra gidip Kıbrıs'ta soydaşlarımızın gözünü oydular. Bunu, Bulgarlardan beklemiyorum, inşallah böyle bir şey olmaz. Bu imkânlar var Türkiye'nin önünde. Binaenaleyh, bu işlere daha gerçekçi gözle bakmalı.
Bugün dünyada realiteler var. Bir realite, Japon realitesidir.
Değerli milletvekilleri, düşünebiliyor musunuz, 1950'de Türkiye'de fert başına millî gelir, Japonya'dan ve Güney Kore'den daha yüksekti. Ee, bunu nasıl izah edersiniz?!. Üzülerek söyleyeyim -ben de içerisinde bulunduğum için ifade etmekte zorluk çekmiyorum- bazı parantezli dönemler hariç, dünyanın en kötü idare edilen memleketi olmuştur da ondan. Biz, kendi el emeğini, bu 65 milyon potansiyeli kullanırsak; böyle, 30 milyar, 40 milyar ihracat mı olur; 200 milyar ihracat olur. Sayın Bakan, Başbakanlık da yaptılar, biliyorlar; devlet bürokrasisi, Türk çarkları, saat 10.30'dan 11.00'den evvel ısınıyor mu; ısınmıyor efendim; dünyanın en çok zaman tüketen toplumuyuz. Dünyanın bütün kavgası ne üzerinedir; zaman ve emek. Nedir bunun da özü; emeğin, zaman içerisinde sermayeye dönüştürülmesidir ve Japonya bunu yaptı. Öğle yemeğine 15 dakikadan fazla ayırmıyor ve bugüne kadar, yıllık izninin tamamını kullanmış bir Japon işçisi ve memuru bulunamamıştır. Geçen gün, bir Japon ev hanımı, CNN'de kocasından dert yanıyordu "günde 15 saat çalışıyor, senede ancak bir hafta izin alıyor" diye. Türkiye'de, 2 milyon memurdan, senede, yıllık izinlerine, rapor veya mazeret izni eklemeyenini bulursanız, ben ona madalya veririm. (Alkışlar) Bunun kabahati kimde; bizdedir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın İnan, size de 5 dakika eksüre verdim; daha ne kadar süre istersiniz?
KÂMRAN İNAN (Devamla) – Lütfettiniz Sayın Başkan, müteşekkirim; bitirmeye çalışıyorum.
Şimdi, onun için "şartlanma" denilen bir olay vardır değerli milletvekilleri; hepimiz şartlandık. 1945'lerden bu yana Sovyet tehditi altında bir şartlanma oldu; bundan kurtulmak kolay değil. Einstein'ın bir itirafı var "atom gücüyle her şeyi değiştirirsiniz; ama, insanın düşünce tarzını değiştirmek zordur" diyor ve bundan dolayı, biz, dünya değişmesine rağmen, düşünce tarzımızı değiştirmemekte ısrar ediyoruz; hâlâ Batı Avrupa... Bitti efendim Avrupa... Bugün, kalkınma hızı en düşük olan memleketler değil midir? OECD'de en yüksek biz olmamızın bir sebebi de, onların hepsinin yüzde 1'lerde, 1,5'larda, yarımlarda seyretmeleridir. Binaenaleyh, hadise bu; satürasyon geldi, bitti; artık, 19 uncu Yüzyıl Avrupa yüzyılıydı, 20 nci Yüzyıl Amerika, gelecek yüzyıl Asya-Pasifik yüzyılı olacaktır.
Bir noktaya -izinleriyle- katılmıyorum. Mutlaka, AFTA, NAFTA, Asya-Pasifik, APEC, Avrupa Birliği şart değil efendim. Kendi başına, Türkiye'nin kendi birliği vardır, kendi potansiyeli var; kullanamıyorsa kusur bizimdir. 80 milyar dolar dış borcum varsa, bir 30-35 milyar dolar iç borcum varsa, bunu akılsızca kullanmamın neticesidir bu. Dünyanın en müsrif devleti olduğumuzu kabul etmek lazım efendim. Bir taraftan memleketin sıkıntıları, realiteleri gözümüzün önünde, bir taraftan devlet lüksüne bakın!..
Hangi parametrelerde çalışıyoruz -yine aynı konuyu açmak istemiyorum- bir de araştırma yaptık; o araştırmanın raporunu zatıâlinize, Sayın Bakana özel bir mektupla arz ettim. Burada, içim çok yandığı için söylüyorum ve tekrar etmeyi de isyan olarak biliyorum; Cenevre'de 500 milyara bir büyükelçi evi alınmaz efendim. Bu devlet, Suudî petrollerine sahip olsa bile bu para bu şekilde kullanılmaz ve bunun gibi yüzlerce misal sayabilirim. Hazinenin yaptığı israfla 44 kişi Hazineden 1996'da dış seyahate çıkmış, 1 500 gün kullanmışlar. Sizin, bununla kalkınabilip de Avrupa Birliğini yakalamanız, Japonya'yı yakalamanız veya Güney Kore'yi yakalamanız mümkün değil.
Değerli milletvekilleri, bizim meselemiz kendi içimizdedir, kendimize çekidüzen vermemiz lazım; meselelerimizin halli kendi içimizdedir. Adil bir sistem kurmamız lazımdır; bölgeler arasındaki dengesizlikleri kaldırmak ve gelirlerden herkesin eşit payını almak ve güneşte herkesin yerine sahip olabilmesi şartlarını hazırlamak lazımdır; bunu yapmıyoruz.
Kendimize yönelik bir tenkidimi tekrar edeceğim. Parlamento, her geldiğinde, vekâletini aldığı toplumdan koparak bürokrasiyle bütünleşiyor. Şimdi, en yoğun bütünleşme dönemindeyiz. Genel müdürlerle "sen şu işimi, tayinimi yap; ben, seni..." Bu değil efendim Türkiye; bambaşka bir Türkiye var ve ümit ediyorum ki, Sayın Hükümet ve İktidar Partileri katılır, genel görüşme açma kararı alınır ve daha geniş -Danışma Kurulunun müsaadesiyle- bir zaman içerisinde, 1997 dünyası nedir; dengeler nereye gidiyor?.. Japonya, arkasından 2010 yılında Amerika'yı da geçecek ve dünyanın en zengin gücü haline gelecek bir Çin realitesi var; Amerika Birleşik Devletlerinin yılda 2,5 milyon istihdam yarattığı, Avrupa'nın battığı bir dönemde, realitesi var; Ortadoğu'daki süreç var; Türkiye realitesi var; bunlara bakmak lazımdır. Tek ray üzerinde ve sanki hayat memat meselesi; Avrupa olmazsa Türkiye olmaz!.. Kendileri de belirttiler. Bugünkü geldiğimiz noktada, stratejik bakımdan, Avrupa, bize daha çok muhtaç hale gelmiştir, daha bağımlı hale gelmiştir. Ben, bunu, Paris'te 15 Nisanda üç stratejik enstitü toplantısında söylediğim zaman böyle gözleri açıldı ve kafalarına vura vura söylemek lazımdır. Benim hiçbir kompleksim yoktur; hiçbir kompleksim yok; ama, seneler boyu hep kompleksle davrandık; hep kapılar önünde bekledik ve nihayet bu kompleksler ne yaptı; Sayın Kinkel'in bize karşı saygısızlığının bir nevi hazinesi veya sermayesi haline dönüştü. Bir Alman Sayın Bakanı gelip, Türkiye'de, herkesi, neredeyse azarlar bir davranış içerisine girdi. Bunlara meydan vermemek lazım. Bu vesileyle, bu müesseselere eğilmek lazım; gelip de kendimize çekidüzen vermemiz lazımdır ve inanın, eğer Türkiye toparlanır, kendi millî kaynaklarını mobilize eder ve israfı devletten kaldırır; kendi milletine, toplumuna güven verir; müesseselere güven, devletin adaletine güven, demokrasiye güven, siyasî partilere güven... Bu memleketi ayağa kaldırdığınız zaman bunun önünde hiçbir kuvvet duramaz; ama, kaldıramıyoruz maalesef.
BAŞKAN – Sayın İnan, sürenizi çok aştınız efendim. Rica ediyorum, son cümlenizi söyler misiniz.
KÂMRAN İNAN (Devamla) – Bitiriyorum.
Bir millî günümüz 23 Nisan, nihayet, bu Meclisin mevcudiyetinin başlangıç noktasında Türk Milleti önünde sergilediğimiz manzaraya bir bakın!.. Bunu yapmamak lazımdı ve bugün, Türkiye'nin, her zamandan daha fazla bir siyasî mutabakata ihtiyacı var, millî mutabakata ihtiyacı var ve şu Yüce Meclisin kendi iradesiyle kendisini bir kurucu Meclis yerine sokup, bu memleketin birikmiş temel meselelerini, reformlarını aşmamız lazım; kendimize ortak bir hedef çizmemiz lazım ve onun sonunda da istikrarı getirecek ve temsili sağlayacak bir seçim kanunuyla milletin hakemliğine başvurmamız lazımdır.
Bakınız, ben, 20 yıldır siyasetteyim, 40-50 yıldır da takip ederim. Türkiye'nin 50 yıldır siyasî gündemi hep aynı; hep gerginlik, kavga, sen-ben çekişmesi ve yarattığımız sunî meseleleri çözmek yolunda enerji sarfı!.. Bir de Avrupa'nın gündemine bakın, Amerika'nın, dünyanın gündemine bakın. Bakmak zor da değil; ama, görmek çok zordur.
Değerli milletvekilleri, görmek için gözler yetmiyor, dürbün de yetmiyor, gözlük de yetmiyor. Dünyayı evvela görebilmek, gördüğünü de bütün boyutlarıyla okuyabilmek meselesidir. Türkiye'nin bugünkü sıkıntısı odur.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın İnan...
KÂMRAN İNAN (Devamla) – Bitirdim; son cümleyi söylüyorum.
Türkiye'de, maalesef, çok defa, birçok yöneticimiz dahil, değil dünyayı görmek, kendi önümüzdekileri bile görmekte sıkıntı çekenlerimiz çok. Biraz açılmak lazım, bunlara bakmak lazım ve bu vesile güzel olmuştur, bunu devam ettirmek lazım.
Eğer, meselelerin çözüm mercii burası ise -ki, hiç şüphe yok burasıdır- Sayın Hükümet burayı kullansın, milletin Meclisini millet için kullansınlar ve buraya lütfetsinler, devam buyursunlar ve beraberce, milletin meselelerini göğüsleyelim. O zaman, Avrupa'nın karşısında da başımız dik olur. Bana, Avrupalı, insan hakkı dersi veremez efendim. Noksanlıklarım yok mu, var; kimin yok ki!.. Almanya'daki ölen insanlarıma bakın!.. 16 yaştan aşağı olanlara vize uygulaması hadisesini kazara biz yapsak hepsi ayağa kalkmaz mı?!
Bir vakitler, bir Hollandalı uyuşturucu kaçakçısını tevkif ettik; bütün Hollanda ayağa kalktı. 500 Türk, Alman cezaevlerinde...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın İnan, 12 dakika fazla süre kullandınız; rica ediyorum...
KÂMRAN İNAN (Devamla) – Oldu; emriniz olur, bitiririm.
BAŞKAN – Buyurun efendim.
KÂMRAN İNAN (Devamla) – Yüzlerce insanımız var oralarda, sahipsiz bırakıyoruz. O bakımdan, bu meseleleri, evvela kendimize bakarak... Ben Avrupalılara hep söylerim, siz, aynayı başkalarının önüne koyuyorsunuz; ama, kendiniz de ara sıra kullanın ve kullanmadıkları bir gerçek; ama, üzülerek arz edeyim, biz de ayna kullanmıyoruz. Bizim daha büyük bir kötülüğümüz var: Tarihimizle barışık değiliz, nereden geldiğimize bakmıyoruz ve büyüklüğüne bakmıyoruz; bugünkü insanlarımızın boyu benim tarihim önünde cüceleşiyor.
Saygılar sunuyorum. (ANAP, RP, DYP, DSP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın İnan.
Konunun çok önemli olduğunu gördüğüm için arkadaşlarımıza fazla süre veriyorum; ama, artık, biraz da, bu konuda konuşmacıların takdir hakkı önemli.
III. – BAŞKANLIĞIN GENEL KURULA SUNUŞLARI
C) ÇEŞİTLİ İŞLER
1. – Samsun Milletvekili Murat Karayalçın’ın, Bitlis Milletvekili Kâmran İnan’ın, ANAP Grubu adına yaptığı konuşmayla ilgili açıklaması
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Sayın Murat Karayalçın gönderdiği bir pusulada; 6 Mart 1995 tarihli toplantıda, Türkiye'nin, Kıbrıs'ın tam üyeliğini kabul ettiği şeklinde Sayın İnan tarafından bir beyanatı olduğunu ve bunun doğru olmadığını belirterek, bu konuda bir açıklama yapmak istemiştir; ben de, kendisinin, bu konuda kısa bir açıklama yapmasını istiyorum.
Kısa bir açıklama yapmak için, buyurun efendim. (CHP sıralarından alkışlar)
MURAT KARAYALÇIN (Samsun) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Kâmran İnan'ın açıklamaları nedeniyle söz talebinde bulundum; bir düzeltme yapmak istiyorum.
Sayın İnan, biraz önce, burada, 6 Mart 1995 tarihinde, Türkiye'nin, Avrupa Birliğiyle gümrük birliği ilişkisinin kurulmasının kararının alındığı toplantıda, Kıbrıs'ın tam üyeliği konusunun da görüşüldüğünü dile getirdi; bir belgeye göndermede bulundu ve İngilizce bir cümleyi o belgeden okudu. O toplantıda Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak, Türkiye'yi temsil etmiş olan bir arkadaşınız olarak konuya ilişkin bir düzeltmede bulunmak istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, o belge ve o belgede verilen bilgi, doğru değildir. 6 Martta böyle bir görüşme yapılmamıştır. 6 Martta iki toplantı olmuştur; bir tanesi, Genel İşler Konseyinin toplantısı, öteki de, Avrupa Birliği ile Türkiye'nin yaptığı Ortaklık Konseyi toplantısı. Genel İşler Konseyi toplantısında, hiç kuşkusuz, Kıbrıs'la ilgili konuşma yapıldı, bunu biliyoruz; ama, biz, orada yoktuk, bizim bulunduğumuz toplantının gündeminde Kıbrıs'la ilgili herhangi bir konu yoktu. Dolayısıyla, Kıbrıs'la ilgili herhangi bir tartışma da yapılmadı.
Değerli arkadaşlarım, Kıbrıs'la ilgili, 6 Mart tarihinden bu yana, Türkiye Büyük Millet Meclisinde çok yoğun toplantılar yapıldı; Türkiye'de, değişik platformlarda, o zamanın Hükümetinin Kıbrıs'ı sattığı ileri sürüldü, dile getirildi. Aslında, 6 Mart 1995 tarihinde, zamanın Hükümeti, Kıbrıs'la ilgili, belki de o tarihe kadar alınmış en ileri ve en olumlu kararı elde etmiştir.
Değerli arkadaşlarım, yanlış anımsamıyorsam, Kıbrıs, 5 Temmuz 1990 tarihinde başvuruda bulunmuştur; Kıbrıs Rum Yönetimi, tüm Kıbrıs adına bu başvuruyu Avrupa Birliğine sunmuştur. O tarihten sonra, Temmuz 1990'dan sonra, Avrupa Birliğinin değişik doruk toplantılarında Kıbrıs konusu ele alınmıştır ve maalesef, daha çok, Avrupalılar, Avrupa Birliğine üye ülkelerin temsilcileri, Kıbrıs Rum Kesiminin kavramlarına, sözcüklerine yakın ifadeleri karara bağlamışlardır; örneğin "tek egemenlik" gibi; örneğin "toprak bütünlüğü" gibi kararlar o çerçevede dile getirilmiştir; ama, ilk kez 6 Mart 1995 tarihinde, bizim parametrelerimiz Ortaklık Konseyi Toplantısında dile getirilmiştir; ilk kez "iki toplumluluk, iki kesimlilik ve federatif çözüm" orada ifade edilmiştir. Bu, son derece önemli bir gelişmedir; ama, daha önemlisini söyleyeyim: Biz, Avrupa Birliğine tam üye değiliz; dolayısıyla, veto yetkimiz yok. Bununla birlikte, Türkiye, 6 Martta öteki kararların yanı sıra, Kıbrıs'la ilgili olarak şu görüşünü çok açık bir biçimde dile getirmiştir ve 6 Mart 1995 tarihinden bu yana da, değişik hükümetler, o zamanın Hükümetinin bu açıklamalarını izleyegelmişlerdir.
Türkiye şunu söylemiştir: "Eğer, Kıbrıs'ta nihaî çözüm olmadan, Kıbrıs, Avrupa Birliğine tam üye olursa, bunun anlamı; gerçekte, bizim için Kıbrıs'ın üyeliği değildir, Kıbrıs Rum Yönetiminin üyeliğidir. Avrupa Birliği bu kararı alırsa, Türkiye, o gece yarısı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile bütünleşme kararını alacaktır." Bundan daha açık bir ifade olur mu?!. Türkiye, bunu, çok açıklıkla söylemiştir ve "Türkiye'nin ve Yunanistan'ın, eşzamanlı olarak, üye olmadığı hiçbir uluslararası kuruluşa Kıbrıs giremez" demiştir. O tarihten bu yana çok hükümet geldi geçti. Aslında, Kıbrıs'ın satıldığını ileri sürenler de yönetimde görev aldılar, hâlâ da görevdeler; Kıbrıs yerinde durmakta.
BAŞKAN – Sayın Karayalçın, lütfen; toparlar mısınız.
MURAT KARAYALÇIN (Devamla) – Kıbrıs, tam tersine, çok ileri bir çözüm noktasına getirilmek üzeredir.
Bu açıklamaları yapma ihtiyacını duydum. Söz verdiğiniz için çok teşekkür ederim Sayın Başkan. (CHP, ANAP ve DSP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Karayalçın.
IV. – GENSORU, GENEL GÖRÜŞME, MECLİS SORUŞTURMASI VE
MECLİS ARAŞTIRMASI (Devam)
A) ÖNGÖRÜŞMELER (Devam)
1. – Aydın Milletvekili İsmet Sezgin ve 21 arkadaşının, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri konusunda genel görüşme açılmasına ilişkin önergesi (8/10) (Devam)
BAŞKAN – Cumhuriyet Halk Partisi adına, Gaziantep Milletvekili Sayın Hikmet Çetin; buyurun efendim. (CHP sıralarından alkışlar)
Süreniz 20 dakika Sayın Çetin; tabiî, size de eksüre veririm.
CHP GRUBU ADINA HİKMET ÇETİN (Gaziantep) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına ve şahsım adına saygıyla selamlıyorum.
Sayın milletvekilleri, öncelikle, iki konunun altını çizmek istiyorum: Birincisi, çoğunluğu Hükümetten kaynaklanan sorunlardan dolayı, aylardır, Türkiye'nin gündemini içpolitika konuları kaplamaktadır. Çevremizde ve dünyada çok önemli olaylar olmakla birlikte -bu, Hükümetin de gündeminde yeteri kadar yok- bunlar Parlamentoya getirilmiyor, böylece, Türkiye'nin gündeminde de yeterli şekilde yer almıyor.
Altını çizmek istediğim ikinci konu şudur: Dışpolitikada yıllardır bir gelenek var; o gelenek de şudur; önemli konularda Parlamentoya ve çok kere de muhalefet parti liderlerine bilgi verilir. Benim anımsadığım kadarıyla, bu Hükümet döneminde bu gelenek de terk edildi. Bugüne kadar, ne siyasî parti liderlerine ne de Parlamentoya önemli konularda bilgi verilmedi. (CHP sıralarından alkışlar)
Ayrıca, dışpolitika konularının konuşulduğu bir toplantıda, ilk defa Sayın Dışişleri Bakanını görmekten de mutluluk duyduğumu belirtmek istiyorum; umarım, bundan sonra da devam eder. (CHP, ANAP ve DSP sıralarından alkışlar) Aslında, dışpolitika konularında, sadece Hükümetle Parlamento arasında, Hükümetle siyasi partiler arasında değil, Hükümetin iki kanadı arasında da zaman zaman çelişkiler, diyalogsuzluklar ve ikilemler yaşanmaktadır; bu da, aslında, dışpolitika gibi önemli konuları olumsuz yönde etkilemektedir.
Sayın milletvekilleri, 1997 yılı, gerçekten, Türkiye ve Türkiye'nin Avrupa'nın temel örgütleriyle ilişkileri bakımından son derece önemli bir yıldır, önemli gelişmeler beklenmektedir.
Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizi, bazılarının sandığı gibi; öyle, basit bir ekonomik işbirliği ya da ekonomik bütünleşme diye almamak gerekir. Aslında, bu işbirliği ya da bütünleşme, Türk hükümetlerinin, özellikle cumhuriyet yıllarının başından beri, hatta daha öncesinde, kendi tercihleriyle yaptıkları bir politikanın sonucudur; yani, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin, cumhuriyeti kuran kadroların tercihi; başından beri, bir yaşam biçimini seçerek ve bunun da Batı'nın örgütleriyle, Batı'nın savunma, ekonomik ve diğer örgütleriyle birlikte olmak, o bütünlüğün içerisinde yer almak şeklinde ortaya konulmuştur. Onun içindir ki, Türkiyem, 30'lardan itibaren, Avrupa'nın tüm örgütleri içinde, ya kurucu üye olarak ya da önemli üye olarak yer almıştır.
İşte, ilk kuruluş yılında, Roma Antlaşmasıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu olarak ortaya çıkan bu örgüte başvuruyu da bu genel politikanın bir uzantısı olarak görmek lazım; yani, Türkiye'nin hükümetleri, 1957 Roma Antlaşmasından hemen sonra bu ilişki içerisine girmişler, 1959'dan itibaren çalışmalar yoğunlaşmış ve bunun sonucu olarak da 1963 Ankara Antlaşması, daha sonra, Avrupa Ekonomik Topluluğunun ilk genişlemesiyle birlikte, 1970'te Katma Protokol imzalanmıştır. Onun için, Avrupa ile Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizi basit anlamda bir örgütsel ilişki diye görmemek gerekir; yıllardır, kendi öz irademizle verdiğimiz bir tercihin sonucu olarak görmek lazım.
Gümrük Birliği de, aslında, Ankara Antlaşması ile Katma Protokolün öngördüğü bir aşamaydı; ancak, Gümrük Birliği açısından -ki, Sayın İnan da değindi- aslında çok kritik bir noktaya geldik. Neden kritik bir noktaya geldik; çünkü, Gümrük Birliği kararı verilirken -ki, o zaman ben hükümette görevdeydim- üç temel hedefimiz vardı, üç temel hedef öngörülmüştü. Bunlardan birincisi -Türkiye anlaşmalara sadıktır, Türkiye yükümlülüklerini yerine getirir- Ankara Antlaşması ile Katma Protokolün öngördüğü gümrük birliğini 1973'ten sonra, 22 yıl sonra gerçekleştirmek; birinci hedef buydu; ama, daha önemli iki hedef daha vardı. Bunlardan ikincisi, 1980 yılından beri Yunanistan'ın vetosu nedeniyle işlemeyen malî işbirliğine işlerlik kazandırmak. Sorun orada, Avrupa Birliğinden alacağımız birkaç milyarlık para değil sadece; bütün mesele, bu işbirliğini, bu malî işbirliğini işletebilmek; ikinci hedef buydu; ama, çok daha önemli üçüncü hedef, Türkiye'nin Avrupa Birliğine tam üye olmasının güç olduğu görülüyordu; gümrük birliğiyle birlikte tedrici olarak tam üye olmak.
Şimdi, bir yıllık uygulamadan sonra baktığımızda şunu görüyoruz: Türkiye, kendi yükümlülüğünü, yani, birinci hedefini yerine getirmiş. Avrupa Birliğinden gelen tüm sanayi ürünleri ithalatını sıfıra indirmiş, ortak gümrük tarifesine uymuş, gerekli gördüğü birtakım uyum yasalarını çıkarmış; böylece, birinci hedefi gerçekleştirmiş; ama, diğer iki hedef yerine gelmemiş; yani, malî işbirliği işlemiyor. Çok daha önemlisi; son ortaya çıkan gelişmeler gösteriyor ki, tedricen de olsa, tam üyelik, Avrupa'nın gündeminde yok. O zaman, gümrük birliğinin bizim bakımımızdan gözden geçirilmesi gerekir eğer böyle kalacaksa, yani, bu karar böyle devam edecekse. Eğer bize yararı varsa, gümrük birliği devam eder veya belirli alanlarda devam eder; eğer yararı yoksa, yeniden gözden geçirilmesi gerekir; çünkü, diğer iki hedef; yani, Avrupa'nın, Avrupa Birliğinin gerçekleştirmesi gereken iki hedef gerçekleşmemiştir, yerine gelmemiştir.
Değerli milletvekilleri, aslında, 1997 yılında, önümüzde önemli gelişmeler var. Bunlardan bir tanesi, 1997 Haziranında, yani bundan iki ay sonra, Amsterdam'da yapılacak olan Avrupa Birliği Zirvesi, arkasından, yıl sonunda, Lüksemburg'da yapılacak olan zirve ve bununla bağlantılı olarak -bir bütün olarak görmek lazım- yine 8–9 Temmuzda NATO'nun genişlemesiyle ilgili olarak Madrid'te yapılacak olan zirve. Şimdiki bulgular şunu gösteriyor ki, Avrupa'nın coğrafyası yeniden çizilmeye çalışılıyor; savunma örgütleriyle ki, NATO, Batı Avrupa Birliği, siyasi ve ekonomik örgütleriyle yeni bir Avrupa haritası, yeni bir Avrupa coğrafyası çiziliyor. Eğer, 1997 yılı sonunda Avrupa Birliğinin genişlemesinde Türkiye 12 nci üye olarak veya 12 nci üye ülke olarak yer almaz ise; bence, Avrupa Birliği tam üyeliği belirsiz bir geleceğe bırakılmıştır. Avrupa Birliğinin bir daha yeni üyelere kapı açabileceğini sanmıyorum. 11 ülkeyi içine alacak bir haritayı çizdikten sonra, bir daha yeni bir üyenin Avrupa Birliğine alınması kolay kolay söz konusu olmayacaktır. O nedenle, 1997 yılında alınacak olan bu karar, Türkiye bakımından çok önemlidir.
Dışişleri Bakanları geliyor, gidiyor, değişik şeyler söyleniyor; ama, bugüne kadar hiçbiri "siz 12 nci aday olarak yer alacaksınız" demiyor ve "önemlisiniz, büyük ülkesiniz, bunun farkındayız; ama, biraz dersinize çalışın" anlamında sözler söyleniyor.
Şimdi, Avrupa Birliğinin, Türkiye'ye bakış açısını da aslında üç grupta toplamak mümkün:
Birinci grup ülkeler, ya da ülke ki, Yunanistan, kendi açısından, kendisinin uygun göreceği şekilde Türk-Yunan ilişkileri çözülmedikçe -ki, bunun da o yönde çözülmesi mümkün değildir- veto hakkını kullanacaktır, yani, bir vetolu grup var.
İkinci grup, öncülüğünü -son kararlar ve son toplantılar gösterdi ki- Almanya'nın yaptığı gruptur; yani, Türkiye ile gümrük birliğini ve gümrük birliğini geliştirerek bir işbirliği yeterlidir, bundan öteye geçmeyelim, gümrük birliğiyle yetinin, siz önemlisiniz; bu, size yeter.
Üçüncü grup ülkeler var, bunların sayısı az çok. Onlar da, Türkiye'nin, değişik nedenlerle -ayrıntılarına girmek istemiyorum- tam üye olması gerektiğini; ama, Türkiye'nin, demokrasi, insan hakları ve ekonomik sorunlar bakımından Avrupa standardının gerisinde olduğunu söylüyor. Burada bir haklılık payı var; bunlar, Türkiye'nin de gündeminde olan konular. Bizim de, bir an önce -Avrupa Birliği istediği için değil- bu Parlamentoda, böyle öneriler geldiği zaman, hiçbir partinin hayır demeyeceği, anayasal, yasal bazı eksiklerimiz varsa, bunları tamamlayalım; hem kendi hedefimiz olduğu için tamamlayalım hem de iyi niyetle Türkiye'nin tam üyeliğini isteyen ülkelere bir anlamda güç katalım, destek verelim. Bu konuda da, Hükümetin, bugüne kadar yeterli çaba içinde olmadığını görmekteyiz.
Tabiî ki, yüzde 80 enflasyonla ve bugünkü ekonomik sorunlarla Türkiye'nin hemen tam üye olması söz konusu değil. Burada yapılan bir yanlışlığın altını çizmek istiyorum: Bu yılın sonunda, Türkiye'nin, 12 ülke arasında -bunlar arasında 12 nci olarak- yer alması demek, Türkiye'nin bugünkü koşullarla fiilen hemen tam üye olacağı anlamına gelmez. Bu arada, söz konusu olan, bir anlamda aktif üyeliktir, aktif adaylıktır; yani, Türkiye, aktif aday olacaktır. O konuda, eğer eksiklikler varsa, elbette ki tamamlanması gerekir. Aktif aday olmayla, fiilen tam üyeliğin gerçekleşeceği zaman arasında büyük süre farkı var, büyük süre geçecektir. Her ülke için -özellikle İspanya, Portekiz ve Yunanistan gibi ülkeler için- başvuruyla, verilen kararla, müzakerelerin sona erdiği tarih arasında asgarî dört beş sene fark var, dört beş sene süre var. O nedenle "siz tam üye olamazsınız" demeleri hiçbir şey ifade etmiyor; çünkü, söz konusu olan -tekrar ediyorum- hemen tam üyelik değil; aktif adaylıktır.
Sayın milletvekilleri, değerli arkadaşlarım; gümrük birliği, hiçbir zaman tam üyeliğe bir seçenek olarak görülmemelidir. Tekrar ediyorum; Gümrük Birliği bir amaç değildir, tam üyeliğe götüren bir araçtır, gideceğimiz son kapı değildir. Eğer, tam üyelik gerçekleşmeyecekse, gümrük birliğini bu kadar çok savunmanın da anlamı kalmıyor; çünkü, Türkiye'nin kendi verdiği bir karardır, birçok başka ülkeyle serbest ticaret anlaşması yaptığı gibi, Avrupa Birliğiyle de yapmış olacaktır. Zaten, dünyada da gelişmeler, çok sayıda serbest bölgeler kurmak ve geliştirmektir.
Çok değerli milletvekilleri, Türkiye, elbette ki, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin Avrupa Birliğine tam üye olmalarına karşı değildir; bunların NATO'ya da tam üye olmalarına karşı değildir; ama, Türkiye'ye karşı yapılan bu haksızlığı Türkiye kabul edemez; yani, Avrupa'nın ekonomik, siyasal ve savunma işbirliği bir bütündür.
Şimdi, şöyle bir manzara düşünün, şöyle bir Avrupa düşünün: Yeni bir Avrupa haritası çizilecek; Türkiye, 1952 yılında girdiği için NATO'nun üyesi olacak; ama, Avrupa Birliğinin üyesi olmayacak... Avrupa Birliğinin üyesi olmadığı için Batı Avrupa Birliğine tam üye olmayacak, Batı Avrupa Birliği ise NATO'nun imkânlarını kullanacak. Türkiye, NATO'da üye; ama, Batı Avrupa Birliğinde üye değil... Böyle bir konumu kimse Türkiye'ye reva göremez, Türkiye böyle bir şeyi kabul edemez; bu, mümkün değildir.
Bu nedenle, Hükümetin bir bütün olarak görmeye çalıştığı, yani NATO'nun genişlemesi, Avrupa Birliğinin genişlemesi bir bütündür. Çünkü, Avrupa Birliğinin genişlemesine ilk aday olan ülkelerden Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan, aynı zamanda, NATO genişlemesinin de ilk adayları. Görülüyor ki, bunlar bir beraberlik içinde gidiyor. O nedenle, aralarında böyle bir ilişkiyi görmek lazım.
Sayın milletvekilleri, söz buraya gelmişken, aslında, Avrupa Hıristiyan Demokratlar Birliğinin aldığı karar üzerinde de biraz durmak istiyorum. Aslında, bu karar, Türkiye'yi, Avrupa uygarlığının dışında bir ülke olarak görmek demektir. 20 nci Yüzyıl biterken, çağımızı böyle bir kararla yorumlamak, aslında, ortaçağ Avrupasının kalıntısıdır, ortaçağ Avrupası düşüncesidir. Bu düşünce, Avrupa Hıristiyan demokratlarının kısırlığını, dışlayıcı olduğunu ve hoşgörüden ne kadar uzak olduğunu göstermektedir. Aslında, şunu da kabul etmek gerekir ki, Refahyol Hükümetinin olmasa bile, bir anlamda, Refah Partisinin görüşleriyle de paraleldir. Aslında, Refah Partisi de, yıllarca, Avrupa'nın ayrı bir uygarlık olduğunu, dinimizin ayrı olduğunu, kültürümüzün ayrı olduğunu ve o nedenle orada olmamamız gerektiğini söyleyegelmişlerdir ve bu nedenle, Avrupa Hıristiyan Demokratlar Birliği, bu kararı alma cesaretini, Refahyol Hükümeti döneminde bulabilmişlerdir. (CHP ve DSP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Daha önce, böyle bir kararı alma cesaretini gösterememişlerdir; ama, şimdi, bunu cesaretle ortaya koymuşlardır; çünkü, bu Hükümetle paralel bir düşünce içerisinde olduklarını görmüşlerdir.
TEMEL KARAMOLLAOĞLU (Sıvas) – Sayın Özal zamanında da söylendi ama...
KAHRAMAN EMMİOĞLU (Gaziantep) – Tarih öyle söylemiyor Hikmet Bey!
TEMEL KARAMOLLAOĞLU (Sıvas) – Aynı ifadeler Sayın Özal zamanında da söylendi.
ALİ RIZA BODUR (İzmir) – Hatibe sataşmayalım lütfen!
TEMEL KARAMOLLAOĞLU (Sıvas) – Sataşma değil, açıklama...
HİKMET ÇETİN (Devamla) – Şimdi, değerli arkadaşlarım, tabiî, burada konuşulacak, söylenecek; yani, ben, böyle bir polemik açmak istemiyorum; ama, bunlar, söylediğiniz laflar; eğer "hayır, söylemedik" diyorsanız, kalkın, gelin, söyleyin; bundan da çok büyük mutluluk duyacağım. Yani, "biz, o düşüncede değiliz" diyorsanız, bundan da Cumhuriyet Halk Partisi olarak büyük mutluluk duyacağımızı özellikle belirtmek istiyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
ALİ RIZA BODUR (İzmir) – (U) dönüşü serbest...
HİKMET ÇETİN (Devamla) – Değerli milletvekilleri, hemen şunu söyleyeyim: Türkiye, Türkiyem, hiçbir şekilde -buradan, Hükümete, bu uyarıyı tekrar yapmak istiyorum- hiçbir şekilde, ikinci sınıf bir Avrupalılığı kabul edemez. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Yani, ne Batı Avrupa Birliğiyle ilişkilerde ne Avrupa Birliğiyle ilişkilerde ikinci sınıf bir Avrupalılığı kabul edemeyiz. Bunu, halkımıza kabul ettiremeyiz, Parlamentoya kabul ettiremeyiz, partilerimize kabul ettiremeyiz. O nedenle, bunun altının çok iyi çizilmesi lazım. Yani, siz, önemli ülkesiniz, büyük ülkesiniz, savunma bakımından çok önemlisiniz; ama, kapıda, varoşta bekleyin, ayağınızı da başka yere atmayın, önemlisiniz çünkü; ama, içimizde de olmayın, başka yere de gitmeyin... Bir anlamda, ikinci sınıf bir Avrupalı önerisi de yapılmak isteniyor. Hükümetin, çok açıklıkla, her platformda, bunu, tekrar tekrar dile getirmesi gerekir. Hükümet, bu konuda, Parlamentonun ve siyasî partilerin desteğini her zaman yanında bulacaktır. Bizim, hiçbir şekilde, hiçbir koşulda, ikinci sınıf bir üyeliği, ikinci sınıf bir Avrupalılığı kabul etmemiz söz konusu değildir.
Türkiyem, Avrupa Birliğinin, eşit haklı, onurlu bir üyesi olmak istiyor. Bunda, Avrupa'nın da yararı vardır, Türkiye'nin de yararı vardır; ama, bütün Avrupa da, dünya da şunu bilmelidir ki, dünya da sadece Avrupa'dan ibaret değildir. Türkiyem, 1920'lerden bugüne kadar, cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar -73 yıldır- belirli bir noktaya geldi. Bunu, Avrupa Birliği üyesi olmadan yaptı, Avrupa'nın önemli desteği olmadan götürdü. Türkiyem, Avrupa olsa da olmasa da, laik, demokratik, çağdaş cumhuriyetini, bugüne kadar yaşattığı gibi, bundan sonra da sonuna kadar yaşatacaktır, yaşatmaya devam edecektir. (CHP ve DSP sıralarından alkışlar)
Ama, biz, Avrupa'ya diyoruz ki, sizinle biz aynı değer yargılarını paylaşıyoruz...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Efendim, size de 6 dakika eksüre veriyorum; buyurun.
HİKMET ÇETİN (Devamla) – Sayın Başkan, o kadar kullanmayacağım.
BAŞKAN – Peki, sağ olun.
HİKMET ÇETİN (Devamla) – Türkiye, başından beri, kendi tercihiyle, sizinle aynı değer yargılarını paylaşarak, birlikte olmak istedi, yine birlikte olmak istiyoruz. Bu, bizim irademiz; sizinle eşit koşullarda birlikte olmak istiyoruz; ama, buna rağmen, siz, bunu kabul etmiyorsanız, Türkiye, inandığı ve bugüne kadar getirdiği yoldan bundan sonra da devam edecektir.
Bunu yaparken -önemli olduğu için tekrar söylüyorum; bu Parlamentoda buna karşı çıkacak hiçbir parti yok- insan hakları eksikliklerimizi, demokrasi konusundaki eksikliklerimizi, gerek yasalardan gerek Anayasadan gerek uygulamadan kaynaklanan bu eksikliklerimizi giderelim ve Türkiye'nin, en azından, diğer standartlar bakımından da, Avrupanın eşit standartlarına, eşit noktasına geldiğini hep birlikte görmüş oluruz; bu konuda da Cumhuriyet Halk Partisi olarak sonuna kadar destek vereceğimizi özellikle belirtmek istiyorum.
Değerli milletvekilleri, bütün bunları yaparken, sadece böyle bir genel görüşme önergesi vesilesiyle değil, Hükümetin, kendisinin bu konuları Parlamentoya getirmesi gerekirdi. Bugün, eğer, Sayın Sezgin ve arkadaşlarının verdiği bu genel görüşme önergesinin öngörüşmeleri olmasaydı, bu kadarını bile konuşma olanağını bulamayacaktık, belki Sayın Dışişleri Bakanımızı da burada görmeyecektik. O nedenle, ben, bu konuları daha ayrıntılı görüşebilmemiz için, bu genel görüşmeye olumlu oy kullanmamızın gerekli olduğuna inanıyorum.
Değerli milletvekilleri, bugün, yoğun iç ve dış sorunlarla karşı karşıyayız. Cumhuriyetin bazı temel değerleri yargılanıyor. Anayasal kurumlar arasında bir tartışma ve kavga ortamı yaratılmaktadır. Hükümetin, kabul edelim ki, içeride fiilen güvenilirliği, dışarıda saygınlığı kalmamıştır. Bu ortamda, ben, bu Hükümetle, Avrupa Birliğiyle de ilişkilerimizin çok sağlıklı bir şekilde yürütülebileceğini sanmıyorum.
Buna rağmen, Parlamentonun konuya sahip çıkabilmesi için, bir genel görüşme açılmasını ve konunun tüm yönleriyle değerlendirilmesini yararlı ve gerekli görmekteyim.
Cumhuriyet Halk Partisi olarak, genel görüşme açılması için olumlu oy kullanacağımızı belirtir; hepinize sevgilerimi ve saygılarımı sunarım. (CHP, ANAP, DYP ve DSP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Sayın Çetin, teşekkür ederim efendim.
DSP Grubu adına, Sayın Nami Çağan; buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)
Sayın Çağan, sizin de süreniz 20 dakika; biliyorsunuz, eksüre de veriyoruz.
DSP GRUBU ADINA NAMİ ÇAĞAN (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Demokratik Sol Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum; sizleri, Partim ve şahsım adına saygıyla selamlıyorum.
6 Mart 1995 tarihli Avrupa Birliği-Türkiye Ortaklık Konseyi kararından sonra, 1995 yılı sonunda, Avrupa Birliği ile Türkiye arasında, kendine özgü özellikleri bulunan bir gümrük birliği ilişkisi başlamıştır. Bu ilişki, o kadar kendine özgü bir ilişkidir ki, o kadar nev'i şahsına münhasır bir ilişkidir ki, herhangi bir gümrük birliğinde bulunması gereken aslî koşullar bu ilişkide bulunmamaktadır. Tarımsal ürünlerin serbest dolaşımı ile ortaklık anlaşmalarında bulunan hizmetlerin serbest dolaşımı, bu ilişkide yer almamaktadır.
Aynı şekilde, ortaklık anlaşmalarında bunlara ek olarak bulunan işgücünün serbest dolaşımı da gümrük birliği uygulamasına alınmamıştır. Buna karşılık, Türkiye, karar alma mekanizmasına katılmamasına karşın, Avrupa Birliği kurumlarınca belirlenen ortak ticaret politikasına uyacaktır. Bu ana özellikleriyle, Avrupa Birliği-Türkiye gümrük birliği ilişkisi, bir prototip özelliği taşımaktadır; yani, türünün, dünyadaki tek örneğidir; bu ilişkinin başka bir benzeri de bulunmamaktadır.
Halkımız, Avrupa Birliğinin gümrük birliğine üye olduk şeklindeki bir söylemle, yanıltılmıştır. Gerçekte, biz, Avrupa Birliğinin gümrük birliğine girmedik ya da üye olmadık. Esasen, Avrupa Birliğinde, gümrük birliğine üyelik diye bir statü de mevcut değildir. Biraz önce, Sayın Dışişleri Bakanı, yine, gümrük birliği üyeliğinden söz etti; böyle bir statü mevcut değildir. Avrupa Birliği ile Türkiye arasında, koşulları farklı, adı gümrük birliği olan, başka bir ilişki kurulmuştur; yani, Avrupa Birliğinin kendi gümrük birliği kendine özgü kurallarıyla işlemektedir; Türkiye ile Avrupa Birliği arasında da, Avrupa Birliğinin gümrük birliğinden çok farklı bir gümrük birliği ilişkisi kurulmuştur.
1995 yılı sonunda, 24 Aralık seçimlerinden önce, bu gümrük birliği ilişkisi başlarken, çok çeşitli değerlendirmeler yapılmıştı. Bu değerlendirmeler, genellikle iki uç görüşü yansıtıyordu.
Birinci uç görüş, bu kendine özgü gümrük birliği ilişkisinin mimarı Doğru Yol Partisi-Cumhuriyet Halk Partisi Koalisyonu ile medyanın bir bölümünün yaptığı, gümrük birliğiyle biz ilk adımı attık, artık Avrupalı olduk değerlendirmesidir. Hatta, seçimden önce, neredeyse, bir gümrük birliği, Avrupa Birliği bayramı yaptık.
İkinci uç görüş ise, Refah Partisinin öncülüğünü yaptığı, Avrupa'nın sömürgesi oluyoruz yaklaşımıdır.
Bu iki uç görüş, bugün, koalisyon olarak iktidardadır. Bu İktidar, bugün içerisinde bulunduğumuz rejim bunalımının da temel kaynağını oluşturuyor. (DSP sıralarından alkışlar) Böyle bir Hükümetle, Avrupa içerisindeki yerimizi alamayız; eğer varsa böyle bir yerimiz tabiî. Bu Hükümet devam ettiği sürece, Avrupa Birliği içerisinde Türkiye'nin yeri olmayacaktır.
Biz, Demokratik Sol Parti olarak, Doğru Yol Partisi-Cumhuriyet Halk Partisi Hükümetinin aşırı hevesliliğinin ve gümrük birliğini oya dönüştürme amacının bu ilişkiye zarar verdiğini, Türkiye'nin pazarlık gücünü iyi kullanamadığını, küçük ve orta ölçekli işletmelerin rekabet gücüne kavuşabilmeleri için; yani, girilecek yeni düzene uyum sağlayabilmeleri için yeterli yapısal uyum yardımı almadığını, bu koşullar altında işsizliğin büsbütün yaygınlaşacağını söyledik. Aradan onaltı ay geçmesine karşın, yetersiz malî yardım bile alınamamıştır.
Demokratik Sol Parti olarak, Avrupa Birliğiyle gümrük birliği ilişkisine gireceğimiz yirmidört yıl öncesinden bilinmesine karşın -ki, 1971 yılında katma protokolün imzalanmasıyla, adı gümrük birliği olan, koşulları farklı olan bir ilişkiye gireceğimiz biliniyordu- böyle bir gümrük birliğine hazırlıksız yakalandığımızı ısrarla vurguladık. Ekonomimizi, rekabet düzenimizi bu yapıya uygun duruma getiremedik. Bu ilişkinin gerektirdiği teknik hazırlıkları yapmadık.
Son aşamada, bütün pazarlık gücümüzü de "ya gireceğiz ya gireceğiz" diyerek ve Refah Partisinden kurtulmanın tek yolunun gümrük birliği olduğunu söyleyerek, siyasal açıdan müzakere masasında bıraktık; hiçbir pazarlık gücümüz kalmadı. Aldığımız çok sınırlı ödünlerden bir bölümünü de, malî kaynak yaratmak gerekçesiyle, kullanılmış otomobilde bedelsiz ithalat kararnamesiyle kısmen geri verdik.
Gümrük birliği ilişkisi başlarken Demokratik Sol Parti olarak yaptığımız değerlendirmelerin yerindeliği bugün ortaya çıkmıştır. Aradan geçen onaltı aylık uygulamadan sonra, ne kadar Avrupalı olduğumuz ortadadır. Avrupa Birliğinin yeni yapısının belirleneceği hükümetlerarası konferans sürecindeki toplantılara, Dışişleri Bakanlığımızın bütün çabalarına karşın, gözlemci sıfatıyla bile çağrılmadık.
Refah Partisinin "sömürge oluyoruz" değerlendirmesine gelince... Artık Avrupalı olduğumuz düşüncesi ne kadar doğru değil idiyse, sömürge olduğumuz değerlendirmesi de o kadar doğru değildir. Artık Avrupalı olduğumuzu iddia edenlerin ileri sürdükleri gibi, Avrupa Birliğine, karar alma mekanizmasına katılmadan, Avrupa Birliği hukukunun uluslarüstü bağlayıcılığı olan kurallarına tabi olarak girseydik, bu değerlendirmede bir ölçüde haklılık payı bulunabilirdi. Bu durumda, Avrupa Birliği kurumlarının gümrük birliği, ortak gümrük tarifesi, ortak ticaret politikası ve mevzuat uyumlaştırmasıyla ilgili hukukî işlemleri Türkiye açısından doğrudan uygulanabilir ve doğrudan etkili kılınabilirdi. Türkiye de, bu durumda, uluslararası alandaki egemenliğini, Anayasanın 6 ncı ve 7 nci maddelerine aykırı olarak devretmiş sayılırdı. Oysa, 6 Mart 1995 tarihli Ortaklık Konseyi kararıyla