Dönem: 22
Yasama Yılı: 3
T.B.M.M. (S.
Sayısı: 958)
27.5.2005 Tarihli ve 5357 Sayılı Türk Ceza Kanununda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun ve Anayasanın 89 ve 104 üncü Maddeleri Gereğince
Cumhurbaşkanınca Bir Daha Görüşülmek Üzere Geri Gönderme Tezkeresi ve Adalet
Komisyonu Raporu (1/1042)
Not: Kanun, Başkanlıkça
Anayasa ve Adalet komisyonlarına havale edilmiştir.
T.C.
Cumhurbaşkanlığı 03/06/2005
Sayı: B.01.0.KKB.01-18/A-8-2005-451
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET
MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
İLGİ: 27.05.2005 günlü,
A.01.0.GNS.0.10.00.02-10978/32805 sayılı yazınız.
Türkiye Büyük Millet Meclisi
Genel Kurulu'nca 27.05.2005 gününde kabul edilen 5357 sayılı "Türk Ceza
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" incelenmiştir:
1- İncelenen Yasa'nın 3.
maddesiyle, 5237 sayılı Türk Ceza Yasası'nın 13. maddesine eklenen 2. fıkrada,
"(2) İkinci Kitap,
Dördüncü Kısım altındaki Üçüncü, Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci
Bölümlerde yer alanlar hariç; birinci fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı
Türkiye'de yargılama yapılması, Adalet Bakanının talebine bağlıdır.",
denilmiş; buna bağlı olarak
maddenin (2). fıkrası da (3). fıkra olmuştur.
Düzenlemeyle, fıkrada
belirtilen ayrıklıklar dışında, yabancı ülkede işlenen,
- İkinci Kitap, Birinci
Kısım altındaki "Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suçlar”, "Göçmen
Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti",
- İkinci Kitap, Dördüncü
Kısım altındaki Sekizinci Bölümde yer alan "Yabancı Devletlerle Olan
İlişkilere Karşı Suçlar",
- İşkence, çevrenin
kasten kirletilmesi, uyuşturucu ya da uyarıcı madde üretim ve ticareti,
uyuşturucu ve uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma, parada sahtecilik,
para ve kıymetli damgaları imale yarayan araçların üretimi ve ticareti, mühürde
sahtecilik, fuhuş, rüşvet, deniz, demiryolu ya da havayolu ulaşım araçlarının
kaçırılması, alıkonulması ya da bu araçlara karşı işlenen zarar verme
suçları,
nedenleriyle, Türk
yurttaşı olup olamadığına bakılmaksızın failin Türkiye'de yargılanabilmesi
Adalet Bakanı'nın istemine bağlı tutulmuştur.
Madde gerekçesinde,
Adalet Bakanı'na bu yetkinin verilmesi, sayılan suçlardan bir kısmıyla ilgili
olarak "kamu davasının açılmasında zorunluluk kuralı"nın
benimsenmesinin, kimi durumlarda politik bir sorun yaratabilecek nitelikte
olmasına bağlanmıştır.
Madde gerekçesinden de
açıkça anlaşıldığı gibi, fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı failin
Türkiye'de yargılanabilmesi Adalet Bakanı'nın takdirine bırakılmıştır. Bu
yetkinin yaratacağı sonuca göre, yurt dışında aynı suçu işleyen iki kişiden
biri Adalet Bakanı'nın istemi üzerine Türkiye'de yargılanacak, diğeri, istemde
bulunulmazsa yargılamadan kurtulabilecektir.
Gerek 765 sayılı önceki
Türk Ceza Yasası'nın 4., gerek 5237 sayılı Türk Ceza Yasası'nın 13.
maddelerinde, Devlet'in yabancı bir ülkede suç işleyen "yurttaşını"
cezalandırması, "suç failine göre kişisellik" ilkesi gözönünde
tutularak düzenlenmiştir.
Bu düzenlemelerin amacı,
yabancı ülkede suç işleyen, ancak kendi ülkesine döndüğü için ve
"yurttaşların verilmemesi ilkesi" nedeniyle suçu işlediği ülkede
cezalandırılamayan kişinin, kimi koşullarla ülkesinde cezalandırılmasını sağlamaktır.
Böylece, nerede işlenirse işlensin hiçbir suç cezasız kalmayacaktır.
Bununla birlikte, 765
sayılı önceki Türk Ceza Yasası'nın 6. maddesinde, incelenen Yasa'nın 3.
maddesiyle getirilen sistemden farklı biçimde, yabancı ülkede, Türkiye ya da
Türk yurttaşının zararına cürüm işleyen "yabancıların" Türkiye'de
yargılanabilmesi, diğer koşulların yanında Adalet Bakanı'nın istemine bağlı
kılınmış, suçun bir Türk yurttaşınca işlenmesi durumu öngörülmemiştir.
Oysa, incelenen Yasa'nın
3. maddesiyle getirilen düzenlemede, Türk-yabancı ayrımı yapılmaksızın, fıkrada
belirtilen suçlar nedeniyle Türkiye'de yargılama yapılabilmesi Adalet
Bakanı'nın istemine bağlanmıştır.
Gerçi, 5237 sayılı Türk
Ceza Yasası'nın 13. maddesinin 2. fıkrasında, yabancı bir ülkede işlediği suç
nedeniyle o ülkede yargılanan kişilerin Adalet Bakanı'nın istemiyle Türkiye'de
yeniden yargılanabilmelerini olanaklı kılan bir kural vardır. Ancak, bu kural,
bir kişinin aynı suçtan ikinci kez yargılanmaması ilkesine karşın, fıkrada
sayılan suçların önemi nedeniyle, Devlet'in egemenlik hakkı gözetilerek
getirilmiştir.
İncelenen Yasa'nın 3.
maddesiyle eklenen 2. fıkra kuralında ise, kapsama giren suçları işleyen
kişilerin Türkiye'de yargılanmaları Adalet Bakanı'nın istemine bağlı
tutulurken, suçun önemi gözönünde bulundurulmadığı gibi, failin ya da faillerin
yabancı ülkede yargılanıp yargılanmadıklarına da bakılmamaktadır.
Başka bir anlatımla, 5237
sayılı Yasa'nın 13. maddesinin 2. fıkrasında tanınan istemde bulunma yetkisinin
kullanılmaması durumunda, kişi ikinci kez yargılanmamış olacak; buna karşılık,
incelenen Yasa ile getirilen 2. fıkradaki istemde bulunma yetkisinin
kullanılmaması durumunda ise, kişi hiç yargılanmamış olacaktır.
Bu nedenle her iki
fıkrada Adalet Bakanı'na tanınan yetkiler arasında önemli fark bulunmaktadır.
İncelenen Yasa'yla
getirilen, failin yargılanmasını ve cezalandırılmasını Adalet Bakanı'nın,
siyasal ve öznel olarak kullanılabilecek biçimde takdirine bırakan düzenlemenin
ayrıcalık niteliğinde olduğu ortadadır.
Anayasa'nın 2. maddesinde,
hukuk devleti ilkesi Türkiye Cumhuriyeti'nin nitelikleri arasında sayılmış; 10.
maddesinde de, herkesin, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi
inanç, din, mezhep ve benzeri nedenlerle ayrım gözetilmeksizin yasa önünde eşit
olduğu; hiçbir kişiye, aileye, zümreye ya da sınıfa ayrıcalık tanınamayacağı,
Devlet organları ve yönetimin tüm işlemlerinde yasa önünde eşitlik ilkesine
uygun hareket etmek zorunda oldukları kurala bağlanmıştır.
Hukuk devleti, Anayasa
Mahkemesi'nin pek çok kararında belirtildiği gibi, insan haklarına dayanan, hak
ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her
alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa'ya
aykırı tutum ve durumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen
kılan, anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı
denetimine açık, yasaların üstünde yasa koyucunun bozamayacağı temel hukuk
ilkeleri ve Anayasa'nın bulunduğu bilincinde olan devlettir.
Hukuk devleti ve eşitlik
ilkeleri, hangi nedenle olursa olsun hiç kimsenin hukukun üstünde
tutulmamasını, ceza yönünden sorumsuzluk durumlarının belli bir amacın
gerçekleşmesini sağlamaya yönelik olarak, suç failleri arasında farklılık
yaratmayacak ve sınırlı biçimde getirilmesini gerektirmektedir.
Yabancı ülkede işlenmiş
olsa da, kimi suçlardan dolayı kişiler için, Adalet Bakanı'nın takdirine dayalı
olarak getirilen sorumsuzluk durumunun, hukuka aykırı ayrıcalık olduğu,
eşitsizlik yarattığı ve hukuk devletinde bu tür ayrıcalıklara ve eşitsizliklere
yer verilemeyeceği açıktır.
Bu nedenle, incelenen
Yasa'nın 3. maddesiyle yapılan düzenleme hukuk devleti ve eşitlik ilkeleriyle
bağdaşmamakta, toplumun adalet duygularını incitecek nitelikte bulunmaktadır.
2- İncelenen Yasa'nın 29.
maddesiyle değiştirilen 5237 sayılı Türk Ceza Yasası'nın 263. maddesinde,
"(1) Kanuna aykırı
olarak eğitim kurumu açan veya işleten kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya
adli para cezası ile cezalandırılır.",
düzenlemesine yer
verilmiştir.
a- İncelenen Yasa'nın 29.
maddesiyle, 5237 sayılı Türk Ceza Yasası'nın, yasaya aykırı eğitim kurumu açma
suçunu ve bu suçun cezasını içeren 263. maddesi yeniden düzenlenmektedir.
Yapılan düzenlemede,
yasalara aykırı olarak eğitim kurumu açan ve işletenlere, üç aydan bir yıla
kadar hapis ya da adli para cezası verileceği belirtilmektedir.
Yasaya aykırı eğitim
kurumlarıyla ilgili suç ve ceza kapsamında yapılan değişikliğin daha iyi
anlaşılabilmesi için, 765 sayılı önceki Türk Ceza Yasası'nın aynı konuyu düzenleyen
261. maddesi ile 5237 sayılı Türk Ceza Yasası'nın 263. maddesinin
incelenmesinde yarar bulunmaktadır.
765 sayılı önceki
Yasa'nın 261. maddesinde,
"Kanun ve nizamlara
aykırı olarak mektep veya dersane açanlar, açılan mektep veya dershane
kapatılmakla beraber altı aydan iki seneye kadar hapis cezasiyle
cezalandırılır.
Ruhsatsız öğretmenlik
edenlerle bunları istihdam eyliyenlere de aynı ceza verilir.
Mükerrirler hakkında
verilecek ceza bir sene hapisten aşağı olamaz.",
kuralına yer verilmiştir.
5237 sayılı Yasa'nın 263.
maddesinde ise,
"(1) Kanuna aykırı
olarak eğitim kurumu açanlara, bunları çalıştıranlara ve bu kurumlarda, kanuna
aykırı olarak açıldığını bildiği halde öğretmenlik yapanlara, altı aydan üç
yıla kadar hapis cezası verilir.
(2) Yukarıdaki fıkrada
gösterilen yerlerin kapatılmasına da karar verilir.",
düzenlemesi
bulunmaktadır. Maddenin incelenmesinden, önceki Yasa'nın ilgili kuralının,
cezanın üst sınırının artırılmasıyla öz olarak korunduğu görülmektedir.
Oysa, incelenen Yasa'nın
29. maddesiyle yapılan değişiklikle,
- Yasaya aykırı olarak
açıldığını bilmesine karşın eğitim kurumlarında öğretmenlik yapanlar kapsamdan
çıkarılarak bu gibilerin cezalandırılmaları önlenmekte,
- Yasaya aykırı eğitim
kurumu açan ya da işletenlere verilecek cezaların alt ve üst tutarları
caydırıcılık sınırlarının altına düşürülmekte,
- 647 ve 5237 sayılı
Yasalardaki infaz kurallarına göre, bir yıldan uzun süreli hapis cezalarının
paraya çevrilmesi olanaklı değilken ve kimi koşullara bağlanmışken, getirilen
düzenlemeyle yasaya aykırı eğitim kurumu açan ya da işletenlere hapis cezası
yerine adli para cezası verilmesi olanaklı kılınmakta,
- Yasaya aykırı olarak
açıldığı ya da işletildiği mahkeme kararıyla saptanmasına karşın bu eğitim
kurumlarının kapatılması cezası kaldırılmaktadır.
Böylece, yasaya aykırı
eğitim kurumlarının açılıp işletilmesi özendirilmekte ya da çalışmalarını
sürdürmesine olanak sağlanmaktadır.
b- "Yasaya
aykırı" kavramı yasalarla birlikte Anayasa'yı da kapsadığından, getirilmek
istenilen kural, aynı zamanda anayasal ilke ve kurallara aykırı eğitim
kurumlarının açılıp işletilmesine ya da çalışmalarını sürdürmesine olanak sağlandığı
anlamına gelmektedir.
765 ve 5237 sayılı
yasalarda, yasaya aykırı eğitim kurumu açma, bunları işletme ve buralarda
öğretmenlik yapma eylemlerinin suç olarak tanımlanmasının amacı, eğitim
kurumlarını Devlet'in gözetim ve denetimi altında tutarak, eğitim ve öğretim
hakkının kötüye kullanılıp, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına aykırı eğitim ve
öğretim yerlerinin açılmasını önlemektir.
Bu bağlamda, anılan
yasaların hedefinin, ayrılıkçı terör örgütlerinin, misyonerlik etkinlikleriyle
uğraşanların ve din devleti yanlısı tarikatların, Devlet'in ilgili
kurumlarından izin almadan, yasadışı yollarla okul ya da kurs açmalarının
önlenmesi; böylece, sapkın yöntemlerle gençlerin çağdışı, bölücü ve Türkiye
Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesine aykırı biçimde eğitilmelerinin önlenmesi
olduğu açıktır.
Sözkonusu yasalardaki bu
amaç ve hedefin incelenen Yasa'da korunmadığı görülmektedir. Yeni düzenlemeye
göre, yasaya aykırı olarak açıldığı saptanan eğitim kurumunu açan ve işleten
kişi ya da kişiler yargılanıp, yalnızca adli para cezası ile
cezalandırılabilecek; bu tür yerlerde öğretmenlik yapanlar ise
cezalandırılmayacak, bu yerlerin kapatılabilmeleri de yönetimin takdirine
kalacaktır.
Anayasa'nın 42.
maddesinde, eğitim ve öğretimin Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda,
çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre yapılacağı belirtildikten sonra bu
esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamayacağı kurala bağlanmıştır.
Anayasa'da "bu
esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamayacağı"nın açıkça
vurgulanması, bu esaslara aykırılığı saptananların kapatılmasının da
zorunluluğunu göstermektedir.
Devlet'in görevi yasalara
aykırı eğitim kurumlarını yaşatmak değil, temelli ortadan kaldırmaktır. Devlet,
yasaya aykırı eğitim kurumlarının açılmasını, yapacağı düzenlemelerle başından
önlemek zorundadır. Anayasa'nın 42. maddesinde, Devlet'e bu amaçla gerekli yasal
ve yönetsel düzenlemeleri yapma görevi verilmiştir. Bu, başta yasama organı
olmak üzere tüm Devlet organlarının yükümlülüğüdür.
Tüm kurumlar için olduğu
gibi, eğitim kurumlarının da açılıp işletilmesinin yasalara uygun olması
zorunludur. Kurumlar, kurumları işletenler ve bu kurumlarda çalıştırılacakların
yasal koşulları ve nitelikleri taşımaları kamu düzeninin zorunlu gereğidir.
Yasalara uyumun sağlanması ve aykırılıkların önlenmesi Devlet'in varoluş
nedeni, huzur ve güven içinde bir arada yaşamanın vazgeçilmez koşuludur.
Bir eğitim kurumunun
yasaya aykırı olarak açıldığının yargı yerince saptanması durumunda, bu suçun
cezası mutlaka kapatma olmalı, suç, kurum yönünden cezasız kalmamalıdır.
Yasaya aykırı eğitim
kurumlarına kapatma cezası verilmeyerek, kapatma işleminin bir yönetsel işleme,
yöneticilerin takdirine bırakılması yasaya aykırılığa süreklilik
kazandırabilecektir ki, bu durumu hukuk devleti ilkesiyle bağdaştırmak
olanaksızdır.
Ayrıca, incelenen
Yasa'nın 29. maddesiyle yapılan düzenlemede kapatma cezasına yer verilmemesi
Anayasa'nın 42. maddesine de uygun düşmemekte, bunun, suçun niteliği ile
bağdaştırılmasına da olanak bulunmamaktadır.
c- Demokrasiyi ve çağdaş
değerleri özümsemiş, Cumhuriyet'in temel niteliklerini benimsemiş, her türlü
dogmadan uzak kalıp sorgulayabilen, özgür düşünceli bir gençlik yetiştirmenin
ve Ulus'un aydınlık geleceğinin temel koşulu, bu amaçlara odaklanmış eğitim
kurumları ve eğitim personeline sahip olmaktır. Bu da, ancak anayasal ilke ve
kurallar çerçevesinde çıkarılmış yasalarla sağlanabilir.
Gerek bu nedenle, gerek
eğitimin Cumhuriyet değerlerine aykırı yönlere saptırılmasını önlemek amacıyla
Anayasa'nın 42. maddesinde, eğitim ve öğretimin Devlet'in denetim ve gözetimi
altında bulundurulması öngörülmüştür.
Çağdaş yönetim
anlayışında eğitim, devletin temel görevleri arasında sayılmakta, ülke
olanaklarının bu alanlara özgülenmesiyle başarının yakalanacağı
vurgulanmaktadır.
Özellikle eğitim
konusunda başarılı olamayan ülkelerin geleceklerinin tehlikede ve karanlık
olduğu kuşkusuzdur. Çünkü eğitim, diğer tüm başarıların temelini, altyapısını
ve kaynağını oluşturmaktadır.
Çocuklarımızın, ülkemizin
gerçekleri ve gereksinimleri yönünde, gelişen ve değişen dünya gereklerine
uygun çağdaş bir eğitim ortamı içinde yetiştirilmesi çağı yakalamanın zorunlu
koşuludur.
Anayasa'nın çağdaş bir
eğitim ve öğretim öngörülen 42. maddesinde,
- Eğitim ve öğretimin,
Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına
göre, Devlet'in gözetim ve denetimi altında yapılacağı; bu esaslara aykırı
eğitim ve öğretim yerleri açılamayacağı,
- Eğitim ve öğretim
özgürlüğünün Anayasa'ya sadakat borcunu ortadan kaldırmayacağı,
belirtilmiştir.
Devlet'in eğitim ve
öğretimdeki gözetim ve denetim görevi, laiklik ve bunun eğitimdeki yansıması
olan öğretim birliği ilkesine aykırı etkinlik ve öğretim yapılmasına izin
verilmemesi görevini de kapsamaktadır. Eğitim ve öğretimde böylesine önemli yer
tutan laiklik ve öğretim birliği ilkelerinin anayasal içeriğinin irdelenmesinde
yarar bulunmaktadır.
aa- Anayasa'nın 1.
maddesinde, Türkiye Devleti'nin bir Cumhuriyet olduğu belirtilmiş; 2.
maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin, başlangıçta yer verilen temel ilkelere
dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu vurgulanmış; 4.
maddesinde de, 1 ve 2. maddelerdeki "Cumhuriyet"in ve
"Cumhuriyet'in nitelikleri"nin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin
önerilemeyeceği kurala bağlanmıştır.
Böylece, Türkiye
Cumhuriyeti'nin niteliklerinden olan laiklik, anayasal içeriğiyle güvence
altına alınmıştır.
Anayasa'nın 176.
maddesine göre, Anayasa metnine dahil olan, Anayasa'nın dayandığı temel görüş
ve ilkeleri içeren başlangıç bölümü, maddelerin amacını ve yönünü belirten bir
kaynaktır. Madde gerekçesinde de, başlangıç bölümünün Anayasa'nın diğer
kuralları ile eşdeğer olduğu vurgulanmıştır.
Anayasa'nın başlangıç
bölümünde,
- Yüce Türk Devleti'nin
bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa'nın, Atatürk ilke ve devrimleri
doğrultusunda anlaşılması, sözünün ve ruhunun bu yönde mutlak sadakatle
yorumlanıp uygulanması gerektiği,
- Hiçbir etkinliğin
Atatürk ilke ve devrimleri karşısında koruma göremeyeceği,
- Laiklik ilkesi gereği
kutsal din duygularının Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle
karıştırılmayacağı,
belirtilmiştir. Böylece,
Cumhuriyet'in niteliklerinin en önemlisi ve diğer niteliklerin temeli olan
laiklik, Anayasa'ya yön veren ilkeler arasındaki yerini almış ve anayasal
tanımını bulmuştur.
Bu tanıma göre laiklik,
dinin, sosyal, siyasal ve hukuksal bir güç ve düzenleyici olmasını önleyen
temel ilkedir. Bu işlevine uygun olarak Anayasa'nın 24. maddesinde de,
- Devlet'in sosyal,
ekonomik, siyasal ve hukuksal temel düzeninin kısmen de olsa din kurallarına
dayandırılamayacağı,
- Dinin ya da din
duygularının yahut dince kutsal sayılan şeylerin, siyasal ya da kişisel çıkar
yahut nüfuz sağlama amacıyla kötüye kullanılamayacağı,
açık biçimde
belirtilmiştir.
Anayasa'nın 13.
maddesinde, temel hak ve özgürlüklerin laik Cumhuriyet'in gereklerine uygun
olarak yasayla sınırlanabileceği; 14. maddesinde de, Anayasa'da yer verilen hak
ve özgürlüklerin laik Cumhuriyet'i ortadan kaldırmayı amaçlayan etkinlikler
biçiminde kullanılamayacağı öngörülmüştür.
Böylece, temel hak ve
özgürlüklerin laik Cumhuriyet'i zedeleyecek biçimde kötüye kullanılması
önlenmiş, gerekirse laik Cumhuriyet'i korumak için temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılması kabul edilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin
kuruluş felsefesi, coğrafi ve siyasal yönden tekil devlet yapısını ve tam
bağımsızlık ilkesini, yönetsel yönden laik, demokratik, sosyal, hukuk
devletini, ekonomik, sosyal, kültürel ve sanatsal yönden de çağdaş bir
Türkiye'yi hedeflemektedir.
Atatürk devriminin amacı,
aydınlanma çağını yakalamak ve Türk toplumunu çağdaşlaştırmaktır. Bu amaç,
Anayasa'nın başlangıcında "çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak", 174.
maddesinde de, "çağdaş uygarlık düzeyini aşmak" biçiminde anlatımını
bulmuştur.
Devrimin temeli, amacına
bağlı olarak laiklik ilkesidir. Laiklik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti'ni
oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır. Anayasa'da benimsenen laiklik
ilkesinin, yukarıda belirtilen amaç bağlamında değerlendirilmesi ve yorumlanması
zorunludur.
Anayasa Mahkemesi'nin
çeşitli kararlarında da belirtildiği gibi, laiklik, ülkelerin içinde bulunduğu
tarihsel, siyasal, toplumsal koşullara ve her dinin bünyesinin gerektirdiği
isterlere bağlı olarak ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir.
Bu farklılık nedeniyle
her ülkenin laiklik anlayışı o ülkenin Anayasa'sına yansımıştır. Türkiye için
özellik taşıyan laiklik de, Anayasa'da benimsenen ve korunan içerikteki bir
ilkedir.
Anayasa, bireyin inanç
alanında kaldığı sürece din ve inanç olgusuna sınırsız bir özgürlük tanımakta,
buna karşın toplumsal yaşamı etkilediğinde, açığa vurulduğunda kamu düzenini
koruma amacıyla bu özgürlük sınırlanabilmektedir. Bu bağlamda, devlet, dinin
kötüye kullanılmasını ve sömürülmesini önleyecek önlemleri almakla yükümlü
kılınmıştır.
bb- Anayasa'nın 174.
maddesinde, Türk toplumunu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarma ve Türkiye
Cumhuriyeti'nin laiklik niteliğini koruma amacı güden devrim yasaları tek tek
sayılarak anayasal güvenceye alınmıştır.
Bu yasalar, maddede de
belirtildiği gibi laiklik ilkesiyle doğrudan ilgili bulunmakta,
Cumhuriyetimizin laik niteliğini somutlaştırmakta ve ona içerik
kazandırmaktadır. Bu nedenle, Anayasa'nın 174. maddesi, başlangıcı ile 2. ve
24. maddelerinden ayrı düşünülemez ve onları tamamlayıcı niteliktedir.
Ayrıca, 174. maddede yer
verilen ve Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında yeni rejimi oluşturmak amacıyla
çıkarılan yasaların "inkılap yasaları" olarak anılmaları, bu
yasaların Türk Devrimi ve Atatürk ilkelerinin gerçekleşme aracı olduğunu göstermektedir.
Bundan da anlaşılmaktadır
ki, laiklik, tüm anayasal kurallara egemen bir ilkedir.
Anayasa koyucu, Atatürk
devrimlerinin temel felsefesinin önemini, devrim yasalarını 174. maddesi ile
korumaya alarak vurgulamak istemiştir. Gerçekten, 1982 Anayasası'nın
"İnkılap kanunlarının korunması" başlıklı 174. maddesinin gerekçesinde,
"Atatürk inkılaplarının
Atatürk'ün amaç olarak gösterdiği Batı uygarlık düzeyine varıştaki önemleri
tartışılmayacak kadar açıktır. Türk Milleti bu inkılapların bilincine varmış ve
onlarla ilgili değerlendirmelerini etrafında toplandığı fikirler nüvesine
katmıştır.
Ancak zaman zaman Atatürk
inkılaplarının anlamını kavrayamayanların belirdikleri görüldüğünden inkılapları
Anayasanın himayesine alan 1961 Anayasasındaki hükmün yeni Anayasada
korunması yerinde görülmüştür."
denilerek, devrimlerin
Anayasa'nın korumasına alındığı belirtilmiştir.
Ülkemizde laik öğretime
geçiş, Anayasa'nın 174. maddesiyle korumaya alınan 03 Mart 1924 günlü, 430
sayılı Öğretim Birliği Yasası ile gerçekleştirilmiştir. Bu Yasa ile,
- Türkiye'deki tüm
okullar, Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanmış,
- Şeriye ve Evkaf
Bakanlığı ile vakıflarca yönetilen medreseler ve dini eğitim veren okullar
kapatılmış,
- Diyanet uzmanları
yetiştirmek üzere ilahiyat fakültesi, imam ve hatip gibi din hizmetlerini
yürüteceklerin yetiştirilmesi amacıyla okullar açılması için Milli Eğitim
Bakanlığı'na görev ve yetki verilmiştir.
Öğretim birliği ilkesinin
amacı, akla ve bilime dayalı programlarla çağdaş uygarlık hedefine
yönlendirilmiş yurttaşlar yaratmaktır.
İkili öğretim, yani bir
yanda akla ve bilime, öte yanda dinsel öğretiye dayalı öğretim toplumda ikiliğe
yol açacak, kaos ve karmaşa yaratacaktır. Bunun çağdaşlaşma hedefine ve ulusal
birliğe zararı açıktır.
Öğretim Birliği
Yasası'nın gerekçesinde,
"Bir devletin genel
eğitim ve kültür politikasında ulusun düşünce ve duygu bütünlüğünü sağlamak
için öğrenim birliği en doğru, en bilimsel ve her yerde yararı ve olumluluğu
görülmüş bir ilkedir. 1839 Gülhane Fermanı'ndan sonra açılan Kutlu Düzenleme
(Tanzimat-ı Hayriye) döneminde öğrenim birliğine başlanmak istenmişse de, bunda
başarılı olunamamış ve tam tersine bu alanda bir ikilik yaratılmıştır. Bu
ikilik eğitim ve öğretim açısından birçok olumsuz sonuç yaratmıştır. Bir ulus
bireyleri, ancak bir eğitim görebilir. Bir ülkede iki türlü eğitim, iki türlü
insan yetiştirir. Bu ise duygu, düşünce ve dayanışma birliği amaçlarını tümüyle
yok eder. Yasa önerimizin kabulü durumunda, Türkiye Cumhuriyeti'ndeki her çeşit
eğitim-öğretim kurumlarının bağlanacakları tek yer Eğitim Bakanlığı olacaktır.
Cumhuriyetin kültür politikasından ve kültürümüzü duygu ve düşünce birliği
içinde ilerletmekte görevli olan Eğitim Bakanlığı, müspet ve bütünleşmiş bir
eğitim politikası uygulayacaktır."
denilerek, öğretim
birliği ilkesinin önemi vurgulanmış ve temeli atılmıştır. Öğretim birliği ilkesi,
laik eğitim ve öğretimin vazgeçilmez koşulu olarak laiklik ilkesinin önemli
alanlarından birini oluşturmaktadır.
Öğretim Birliği
Yasası'nın bir başka amacı, din kültürünü bilimsel ortamda edinmiş, aydın,
toplumu batıl inançtan kurtarabilecek din adamları yetiştirilmesidir.
Bu amaç, imamlık,
hatiplik ve Kuran kursu öğreticiliği gibi alanlardaki dini hizmetleri yerine
getirmek için, öğrencileri bu mesleğe hazırlayıcı programlar çerçevesinde
eğitim ve öğretim verilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Öte yandan, 1739 sayılı
Milli Eğitim Temel Yasası'nın 32. maddesinde, öğretim birliği ilkesine uygun
olarak imam hatip liseleri, imamlık, hatiplik ve Kuran kursu öğreticiliği gibi
dini hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek üzere,
Milli Eğitim Bakanlığı'nca açılan, ortaöğretim sistemi içindeki öğretim
kurumları olarak tanımlanmıştır.
Böylece, bir yandan
eğitim kurumlarının, bu bağlamda Kuran kurslarının Atatürk ilke ve devrimleri
ile çağdaş bilim ve eğitim esaslarına aykırı eğitim verip vermediği Devlet'in
gözetimi ve denetimine bırakılırken, öte yandan da Kuran kursu öğreticiliği
gibi dini hizmetleri yerine getirebilecek elemanların yetiştirilmesi görevi
Devlet okullarına verilmektedir.
Devlet gözetimi ve
denetiminin olmadığı ya da sonuç vermediği ortamlarda dinsel ve bilimsel ikili
eğitimin gelişip yerleşmesi kaçınılmazdır.
İncelenen Yasa'nın 29.
maddesiyle yapılan düzenleme zaman içinde ikili eğitime yol açacak
niteliktedir. Yasaların izin vermediği kurumlarda din eğitimi yapılmasına, bu
yerleri açmanın ve çalıştırmanın neredeyse teşvik edilmesine, bu kurumlara
dolaylı destek verilmesine, zaman içinde ikili eğitime yol açacak nitelikteki
düzenlemenin, laiklik ve öğretim birliği ilkeleriyle, çağdaş ve bilimsel eğitim
anlayışıyla ve Cumhuriyet'in kuruluş felsefesiyle bağdaşmayacağı açıktır.
Öte yandan, Anayasa'nın
başlangıç bölümüyle 3. maddesinde, Türkiye Devleti'nin ülkesi ve ulusuyla
bölünmez bir bütün olduğu belirtilmiş; 5. maddesinde, Devlet'e, ulusun
bütünlüğü ve ülkenin bölünmezliğini korumak görevi verilmiştir.
Yasa dışı ayrılıkçı ve
dinsel eğitim kurumlarının yetiştireceği Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının
sahip olacakları sapkın düşüncelerin gelecekte ülke ve ulus birliğine tehdit
oluşturabileceği ortadadır.
Bu nedenle, 29. maddeyle
yapılan düzenleme ülke ve ulus birliği ilkelerine de uygun düşmemektedir.
d- Anayasa'da yer verilen
laiklik ilkesi uyarınca, İslam dininin aydın din adamlarınca anlatılıp
öğretilmesi Türkiye Cumhuriyeti'nin kalıcılığı yönünden de zorunludur.
Bu nedenle, Anayasa'nın
136. maddesinde, genel idare içinde yer verilen Diyanet İşleri Başkanlığı'nın,
laiklik ilkesi doğrultusunda, tüm siyasal görüş ve düşünüşlerin dışında
kalarak, ulusun dayanışması ve bütünleşmesini amaç edinerek, özel yasasında
gösterilen görevleri yerine getireceği belirtilmiştir.
22.6.1965 günlü, 633
sayılı Diyanet İşleri Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Yasa'ya,
22.7.1999 günlü, 4415 sayılı Yasa'yla eklenen ek 3. maddede de, Kuran ve
anlamını öğrenmek ve dini bilgiler almak isteyenlerden ilköğretimi bitirenler
için Diyanet İşleri Başkanlığı'nca Kuran kursları açılacağı; ayrıca, 5. sınıfı
bitirenler için tatillerde, Milli Eğitim Bakanlığı'nın denetim ve gözetiminde
yaz kursları açılacağı kurala bağlanmıştır.
633 sayılı Yasa'nın 16.
maddesine göre de, il ve ilçe müftüleri bölgelerindeki din hizmetlerini, dini
kuruluşları yönetmekte, din görevlilerinin hizmetlerini düzenleyip
denetlemektedir.
Görüldüğü gibi, Kuran
kurslarının yönetim ve denetimi anayasal ilke ve kurallara uygun biçimde bir
yönetim birimi olan il ve ilçe müftülüklerine verilmiştir.
Türk milli eğitiminin
genel amacı, Türk Ulusu'nun tüm bireylerini, Atatürk ilke ve devrimlerine ve
Anayasa'da anlatımını bulan Atatürk Milliyetçiliği'ne bağlı, Anayasa'nın
başlangıcında belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir
hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen
ve bunları yaşamında uygulayan yurttaşlar olarak yetiştirmektir.
Eğitimde, planlama ve
program kadar, belki ondan da fazla önemli olan uygulamadır. Uygulamada
yaşanacak sapmalar, laik eğitim ve ulusal birlik yönünden aykırılıklara neden
olacaktır.
Bu nedenle, eğitim
hizmetlerinin, yurt düzeyinde, ülkedeki tüm yurttaşlara fırsat ve olanak
eşitliği sunacak biçimde merkezi yönetimin genel sorumluluğu altında
yürütülmesi gerekmektedir.
Açıklanan nedenlerle,
incelenen Yasa'nın 3 ve 29. maddelerindeki düzenlemeler; hukuk devleti,
eşitlik, laiklik, ülke ve ulus birliği, öğretim birliği ilkeleriyle,
Cumhuriyet'in kuruluş felsefesiyle, çağdaş ve bilimsel eğitim anlayışıyla
bağdaşmamakta, toplumun adalet duygularını incitecek nitelikte bulunmaktadır.
Yayımlanması yukarıda
açıklanan gerekçelerle uygun bulunmayan 5357 sayılı "Türk Ceza Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun", 3 ve 29. maddelerinin Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nce bir kez daha görüşülmesi için, Anayasa'nın değişik 89 ve
104. maddeleri uyarınca ilişikte geri gönderilmiştir.
Ahmet Necdet SEZER
Cumhurbaşkanı
Adalet Komisyonu
Raporu
Türkiye Büyük Millet
Meclisi
Adalet Komisyonu
Esas No.: 1/1042 24.6.2005
Karar No.: 91
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Komisyonumuzun 27.5.2005 tarihli 85 karar
nolu raporu ile sonuçlandırdığı, "Türk Ceza Kanununda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun", Türkiye Büyük Millet Meclisinin 27.5.2005 tarihli
104 üncü birleşiminde görüşülmüş ve kabul edilmiştir.
Kanun, Anayasamızın 89 uncu maddesi
gereğince yayımlanması için Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının
27.5.2005 tarihli ve A.01.0.GNS.0.10.00.02-10978/32805 sayılı tezkeresi ile
Sayın Cumhurbaşkanlığına gönderilmiştir.
Sayın Cumhurbaşkanımız, Anayasanın değişik
89 ve 104 üncü maddeleri uyarınca Kanunun
3 ve 29 uncu maddelerini bir kez daha görüşülmek üzere göre göndermiş ve
gerekçeli geri gönderme tezkeresi de Genel Kurulumuzun 7.6.2005 tarihli 108 inci
birleşiminde okunmuştur.
Komisyonumuz, 23.6.2005 tarihli 31 inci
birleşiminde Adalet Bakanı Sayın Cemil Çiçek ile Bakanlık temsilcilerinin
katılımıyla, Sayın Cumhurbaşkanımızın geri gönderme gerekçelerini de dikkate
alarak, "27.5.2005 tarihli ve 5357 sayılı Türk Ceza Kanununda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun"un sadece 3 ve 29 uncu maddelerini bir kez daha
inceleyip görüşmüştür.
Cumhurbaşkanlığı makamının söz konusu geri
gönderme yazısında, 27.5.2005 tarihli ve 5357 sayılı Kanunun 3 üncü maddesi ile
Türk Ceza Kanununun 13 üncü maddesine ikinci fıkra olarak eklenen hükmün
Anayasanın hukuk devleti ve eşitlik ilkesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Söz konusu yazıda yer alan gerekçede, Türk
Ceza Kanununun 13 üncü maddesinin birinci fıkrasının uygulanmasına getirilen
istisna kapsamındaki suçlardan dolayı Türkiye'de yargılama yapılmasının Adalet
Bakanı'nın talebine bağlı kılınmasının "yaratacağı sonuca göre, yurt
dışında aynı suçu işleyen iki kişiden biri Adalet Bakanı'nın istemi üzerine
Türkiye'de yargılanacak, diğeri, istemde bulunulmazsa yargılamadan
kurtulabilecektir." değerlendirilmesi yapılmıştır. Böylece bu düzenlemenin
sonuç olarak Anayasanın hukuk devleti ve eşitlik ilkelerini ihlal ettiği iddia
edilmiştir.
Komisyonumuzda yapılan tartışmalarda,
çoğunluk görüşü olarak bu değerlendirmenin doğru olmadığı sonucuna varılmıştır.
Öncelikle belirtilmek gerekir ki, Türk
Ceza Kanununun 13 üncü maddesinde sayılan suçlardan dolayı Türkiye'de
soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için failin Türkiye'de bulunması
gerekir.
Türk Ceza Kanununun, vatandaş veya yabancı
tarafından yurt dışında işlenen suçtan dolayı Türkiye'de soruşturma ve
kovuşturma yapılabilmesinin şartlarının belirlendiği 11 ve 12 nci maddelerinde,
bu madde hükümlerinin uygulanabilmesi için yurt dışında işlenen suçun 13 üncü
maddede belirlenen suçlardan birinin olmaması gerektiği açıkça vurgulanmıştır.
Türk Ceza Kanununun 13 üncü maddesinde
sayılan ve istisna kapsamına alınan suçlardan dolayı Türkiye'de soruşturma ve
kovuşturma yapabilmesi için bu hususta, Türkiye'nin taraf olduğu milletlerarası
sözleşmelerden kaynaklanan bir yükümlülüğünün bulunması gerekir. Ayrıca, bu
suçlardan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılmasının, Türkiye'nin barış
esasına dayalı diplomatik ilişkileri olumsuz yönde etkileyecek bir sonuç
doğurmaması, Türk milletinin ve bir parçasını oluşturduğu dünya milletler
topluluğunun varlığı ve geleceği açısından yararlı olması gerekir.
Türk kamu düzeninin korunmasının ötesinde,
uluslararası hukukun yanı sıra, diplomatik ve siyasi bir değerlendirmeyi
gerektiren bir yönünün olması dolayısıyla, istisna kapsamında belirtilen
suçlardan dolayı Türkiye'de soruşturma ve kovuşturma yapılmasının Adalet Bakanının
talebine bağlı kılınmasının, eşitsizlik ortaya çıkaracak bir yönü
bulunmamaktadır. Kaldı ki Adalet Bakanının bu hususta kullanacağı takdir
yetkisi, objektif ölçütlere dayalı olarak kullanılması gereken bir yetkidir.
Yurt dışında işlenen suçun, Türk kamu düzenini bozucu bir etkisinin olup
olmadığı ve bu suçtan dolayı Türkiye'de soruşturma ve kovuşturma yapılması
hususunda uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüğümüzün bulunup
bulunmadığı hususları Cumhuriyet savcıları tarafından hukuki bir değerlendirmeyle
tespit edilebilecekken; yapılacak olan soruşturma ve kovuşturmanın Türkiye'nin
barış esasına dayalı diplomatik ilişkilerini olumsuz yönde etkileyip etkilemeyeceği
hususu, diplomatik ve siyasi bir değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır.
Belirtilen nedenlerle, 5237 sayılı Türk
Ceza Kanununun bazı maddelerinin değiştirilmesine ilişkin 27.5.2005 tarihli ve
5357 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinde bir değişiklik yapılmasına gerek
görülmeyerek, madde aynen kabul edilmiştir.
Komisyonumuzca ayrıca, Cumhurbaşkanlığı
makamının 5357 sayılı Kanunun, Türk Ceza Kanununun 263 üncü maddesinde
değişiklik yapan 29 uncu maddesiyle ilgili geri gönderme gerekçeleri hukuki
bakımdan doğru bulunmamıştır. Şöyle ki;
Cumhurbaşkanlığı tarafından söz konusu
Kanunun geri gönderilmesine ilişkin yazıda yer verilen gerekçede Türk Ceza
Kanununun 263 üncü maddesinin bu yeni düzenlemesi itibarıyla öğretmenlerin
cezalandırılamayacağı yönünde endişeler dile getirilmiştir. Bu değerlendirme
doğru değildir. Çünkü; söz konusu maddede tanımlanan suç, kanuna aykırı eğitim
kurumunun açılması veya işletilmesi suretiyle oluşacağına göre, bu kurumlarda
yürütülen eğitim faaliyetine katkıda bulunan kişilerin de suça iştirake ilişkin
hükümler çerçevesinde ceza hukuku bakımından sorumluluğu cihetine
gidilebilecektir.
Söz konusu madde metninde ayrıca
"kapatma cezası"na yer verilmemiş olması da, Cumhurbaşkanlığı
tarafından geri gönderme gerekçeleri arasında zikredilmiştir. Öncelikle
belirtilmelidir ki, yeni Türk Ceza Kanununun yaptırım sisteminde "kapatma
cezası" diye bir ceza öngörülmemiştir. Böyle bir "ceza"nın
öngörülmemesi aslında kanuna aykırı eğitim faaliyetlerine müsamaha olarak
değerlendirilemez. Çünkü, "kapatma cezası" diye bir yaptırımın kabulü
halinde; kanuna aykırı eğitim kurumunun kapatılabilmesi için mahkemece bu yönde
hüküm tesis edilmesi ve bu hükmün kesinleşmesi gerekir. Başka bir deyişle,
böyle bir düzenlemenin yapılması halinde, Ceza Muhakemesi Kanununda bu yönde
bir koruma tedbiri öngörülmediğine göre, hüküm kesinleşinceye kadar "kapatma
cezası"na ilişkin karar infaz edilemeyecektir. Halbuki idare, kanuna
aykırı olarak yürütülen eğitim faaliyetinin icrasını tespit etmesi halinde,
öncelikle gerekli izinler alınmaksızın kanuna aykırı olarak yürütülen bu
faaliyetin durdurulması yönünde karar ittihaz edip, bu kararı uygulamaya
koymalıdır. İdarenin, ayrıca ilgili kişiler hakkında 263 üncü madde hükmüne
istinaden gerekli soruşturmanın başlatılabilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına
suç duyurusunda bulunması gerekir.
5237 sayılı Kanunun 263 üncü maddesinde
yapılan bu değişiklikle ceza miktarında indirim yapılmasının, cezanın
caydırıcılığını ortadan kaldıracağı yönünde eleştiride bulunulmuştur.
Öncelikle belirtilmelidir ki, 263 üncü
maddede tanımlanan suçun oluşabilmesi için kanuna aykırı eğitim kurumunda
öğretilenlerin içerik bakımından suç oluşturması şart değildir. Şayet bu
eğitim; suç işlemek için kurulmuş bir örgütün, daha spesifik olarak bir terör
örgütünün faaliyeti çerçevesinde verilmekteyse; bu fiiller, 263 üncü madde
hükmüne göre değil, Türk Ceza Kanununun 220 veya 314 üncü madde hükümlerine
göre ceza yaptırımını gerektirmektedir. Ayrıca, içerik bakımından
öğretilenlerin suç oluşturması halinde Türk Ceza Kanununun örneğin suç işlemeye
teşvik (madde 214) gibi hükümlerine göre cezaya hükmolunacaktır. Bu bakımdan
ceza miktarında yapılan değişiklikle, ceza hukukundaki orantılılık ilkesine
uygun davranılmıştır.
Yine belirtmek gerekir ki, çağdaş ceza
kanunların hiçbirinde söz konusu 263 üncü madde benzeri bir suç tanımına yer
verilmemiştir. Üyesi olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği ülkelerinin tamamında
bu tür faaliyetler sadece idari yaptırım uygulanmasını gerektiren fiiller
olarak mütalaa edilmişlerdir.
Belirtilen nedenlerle, 5237 sayılı Türk
Ceza Kanununun bazı maddelerinin değiştirilmesine ilişkin 27.5.2005 tarihli ve
5357 sayılı Kanunun çerçeve 29 uncu maddesinde bir değişiklik yapılmasına gerek
görülmeyerek, madde aynen kabul edilmiştir.
Raporumuz, Genel Kurulun onayına sunulmak
üzere Başkanlığa saygı ile arz olunur.
|
|
Başkan |
Başkanvekili |
Sözcü |
|
|
Köksal
Toptan |
Recep Özel |
Ramazan
Can |
|
|
Zonguldak |
Isparta |
Kırıkkale |
|
|
|
(Toplantıya katılmadı) |
|
|
|
Kâtip |
Üye |
Üye |
|
|
Hasan
Kara |
Fehmi
Hüsrev Kutlu |
Halil
Ünlütepe |
|
|
Kilis |
Adıyaman |
Afyonkarahisar |
|
|
|
|
(Karşı oyum vardır) |
|
|
Üye |
Üye |
Üye |
|
|
Halil Özyolcu |
Haluk
İpek |
Feridun Fikret Baloğlu |
|
|
Ağrı |
Ankara |
Antalya |
|
|
(Toplantıya katılmadı) |
|
(Toplantıya katılmadı) |
|
|
Üye |
Üye |
Üye |
|
|
Yüksel
Çorbacıoğlu |
Orhan
Yıldız |
Mehmet
Küçükaşık |
|
|
Artvin |
Artvin |
Bursa |
|
|
(Karşı oy) |
|
(Karşı oy) |
|
|
Üye |
Üye |
Üye |
|
|
Feridun
Ayvazoğlu |
Muzaffer
Külcü |
Mustafa
Nuri Akbulut |
|
|
Çorum |
Çorum |
Erzurum |
|
|
(Karşı oyum vardır) |
|
|
|
|
Üye |
Üye |
Üye |
|
|
Mahmut Durdu |
Mehmet
Yılmazcan |
Hakkı
Köylü |
|
|
Gaziantep |
Kahramanmaraş |
Kastamonu |
|
|
(Toplantıya katılmadı) |
|
|
|
|
Üye |
Üye |
Üye |
|
|
Muharrem
Kılıç |
Orhan
Eraslan |
Enver
Yılmaz |
|
|
Malatya |
Niğde |
Ordu |
|
|
(Karşı oyum var) |
(Karşı oyum vardır) |
|
|
|
Üye |
Üye |
Üye |
|
|
Mehmet
Nuri Saygun |
Ahmet
Çağlayan |
Bekir
Bozdağ |
|
|
Tekirdağ |
Uşak |
Yozgat |
|
|
(Karşı oyum vardır) |
|
|
KARŞI
OY YAZISI
27.5.2005 ve 5357 sayılı Türk Ceza
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun, Anayasanın 89 ve 104 üncü
maddeleri gereğince sayın Cumhurbaşkanınca bir daha görüşülmek üzere geri
gönderilmesi üzerine 23.6.2005 tarihinde Adalet Komisyonunda yapılan görüşme
sonucu geri gönderme tezkeresinin nazara alınmamasına ve yasanın aynen kabulüne
aşağıdaki gerekçelerle karşıyız.
Sayın Cumhurbaşkanının geri gönderme
tezkeresinin 1 inci maddesinde 5357 sayılı Yasanın çerçeve 3 üncü maddesinde
yer alan ve TCK’nın 13 üncü maddesine fıkra eklenmesine ilişkin düşünceleri son
derece yerinde ve doğru olduğu halde bu husus ne yazık ki dikkate alınmamıştır.
Bu durumda 13 üncü madde kendi içinde çelişik hale geldiği gibi uygulamada
önemli karışıklıklara neden olacaktır. Ayrıca yapılan değişiklik Anayasanın 2
nci maddesindeki hukuk devleti ilkesine ve 10 uncu maddesindeki eşitlik
ilkesine aykırıdır.
Sayın Cumhurbaşkanının geri gönderme tezkeresinin 2 nci bölümünde belirttiği 5357 sayılı Yasaya çerçeve 29 madde olarak eklenen ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 263 üncü maddesini değiştiren değişiklik ise bütünüyle Anayasaya a