Dönem : 22
Yasama Yılı : 2
T.B.M.M. (S. Sayısı : 664)
Türk Ceza Kanunu Tasarısı ve
Adalet Komisyonu Raporu (1/593)
T.C.
Başbakanlık 12.5.2003
Genel Müdürlüğü
Sayı :
B.02.0.KKG.0.10/101-540/2092
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET
MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Adalet Bakanlığınca hazırlanan ve Başkanlığınıza arzı
Bakanlar Kurulunca 14.4.2003 tarihinde kararlaştırılan “Türk Ceza Kanunu
Tasarısı” ile gerekçesi ilişikte gönderilmiştir.
Gereğini arz ederim.
Recep Tayyip Erdoğan
Başbakan
GENEL GEREKÇE
1960'lardan bu yana ceza
hukukundaki yeni ve demokratik gelişmelere yer vermek amacı ile Adalet
Bakanlığınca, "Temel Kanunlarda Çalışmalar Yapmak Üzere Kurulacak
Komisyonların Kuruluş ve Çalışma Usullerine İlişkin Yönetmelik" gereğince,
Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer'in Başkanlığında 14.1.1985 tarihinden itibaren
sivil ve askerî Yargıtay üyeleri, savcılar, hâkimler, avukatlar, öğretim
üyeleri ve Adalet Bakanlığı mensuplarının iştiraki ile üç komisyon
görevlendirilmiştir :
1. 1989 Türk Ceza Kanunu
Tasarısını hazırlayan ve 14.1.1985 tarihinde kurulan Komisyon;
2. 1997 Türk Ceza Kanunu
Tasarısını hazırlayan ve 6.6.1996 tarihinde kurulan Komisyon;
3. 2001 Türk Ceza Kanunu
Tasarısını hazırlayan ve 21.12.1999 tarihinde kurulan Komisyon.
İlk Tasarı 1987 yılında
gerekçesi ile birlikte yayınlandıktan sonra, çeşitli çevrelerden gelen
eleştiriler toplanmış ve bütün görüşler değerlendirildikten sonra 1989 Türk
Ceza Kanunu Tasarısı meydana getirilmiştir.
1989 Türk Ceza Kanunu
Tasarısından bazı hükümler 1.3.1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununa
21.11.1990 tarihli ve 3679 sayılı Kanunla nakledilerek kanunlaştırılmıştır.
İkinci Komisyondan metnin yeniden gözden geçirilmesi istenmiş ve Başkanlığına
Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer'i seçen bu Komisyon bir yıl süren çalışmalar
sonunda metne yeni şeklini vermiştir. Bu metin, Kanun Tasarısı hâline
getirilerek Bakanlar Kurulunca Türkiye Büyük Millet Meclisine sevkolunmuş ve
Adalet Komisyonunun gündemine alınmış ve bir Alt Komisyon kurulmuştur. 1999
yılında seçimlerin yenilenmesi üzerine Tasarı, Hükûmet tarafından, yeniden
incelenmesi için geri çekilmiş ve yeni bir Komisyon kurulmuştur. Komisyon ilk
iş olarak 1997 metnini bütün barolara, üniversitelere, Devlet kuruluşlarına ve
başta Yargıtay olmak üzere adlî kuruluşların tümüne, Askerî Yargıtaya,
Danıştaya göndermiş ve metin hakkında görüşlerin yazılı olarak bildirilmesini
istemiştir. Gelen bütün görüşler değerlendirilmiş ve 11 çalışma toplantısında
24 gün çalışma yapılarak yeni bir metin meydana getirilmiştir. Bu metin Adalet
Bakanlığınca tekrar bütün bakanlıklara, üst yargı kuruluşlarına, bir kısım
Devlet teşkilâtına, üniversite ve barolara gönderilerek görüşleri istenmiş ve
bu görüşlerin tümü Komisyon tarafından incelenip değerlendirildikten sonra 2001
Türk Ceza Kanunu Tasarısı meydana getirilerek Adalet Bakanlığına sunulmuştur.
Bu genel gerekçe, 1989
metnine ilişkin genel gerekçenin gözden geçirilmiş ve 2001 metnine uydurulmuş
ve eklenen yeni hükümleri ayrıca içeren yeni bir metindir. Ceza hukuku
biliminde ve mukayeseli kanunlarda yer alan yeni ilke ve esaslar 2001
Tasarısına ve gerekçesine yansıtılmıştır. Bu arada 1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanun ile 13/7/1965 tarihli ve 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında
Kanunda yapılan değişiklikler de 2001 Tasarısına aynen yansıtılmış ve Tasarıya
son şekli verilmiştir.
Avrupa ülkelerinde XVIII.
Yüzyılın ikinci yarısından itibaren yeni ceza kanunları yapma hareketlerine
girişildiği ve XIX. Yüzyıl süresince bu hareketin yaygınlaşarak sürdürüldüğü
bilinmektedir. Bu dönemde meydana getirilen ceza kanunlarının ortak özellikleri
arasında en önemlileri, cezalarda şiddetin, ölüm cezasının uygulandığı hâllerin
azaltılması ve hürriyet ve haklara üstün yer verilmesi, işkence usullerinin
kaldırılmasıdır. Bununla birlikte XIX. Yüzyılın başından itibaren meydana
getirilen kanunlarda ağır cezalar yeniden itibar görmeye başlamış ise de XX.
Yüzyılın ikinci yarısından sonraki dönemde cezalarda yumuşama akımı kendisini
göstermiş ve bu hususta liberalizm ve hümanizm başlıca etkenleri oluşturmuştur.
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun kaynağını teşkil eden 1889 İtalyan
Zanardelli Kanunu, ilk şekli itibarıyla, bu akımların belirgin bir örneğini
oluşturmuştu.
XX. Yüzyıla gelindiğinde
Birinci Dünya Savaşından önceki dönemde gerçekleştirilen kanun değişikliklerinde
ve meydana getirilen yeni ceza kanunu tasarılarında, Pozitivist teorinin
etkileri açıkça görülmektedir. Birinci ve İkinci Dünya savaşları arasındaki
dönemde ise, ceza kanunları değiştirilmekle birlikte, bunları tamamlayıcı
kanunlarla ikmal etme yolu da tutulmuş ve böylece genel ceza kanununun dışında
belirli sosyal ve ekonomik alanlara ilişkin ve ceza hükümlerini içeren çok
sayıda özel kanun meydana getirilmiştir. Bu tip kanunlara öğretide "ceza
hükümlerini içeren tamamlayıcı kanunlar" denilmektedir. Bir alanın,
çeşitli kısımları itibarıyla ve değişik hukuk dalları yönünden düzenlenmesi ve
yaptırımları oluşturan cezaların da aynı bünyede yer alması suretiyle
uygulayıcılara kolaylık sağlanması ihtiyacı ortaya çıktığından bu yol
tutulmaktadır. Söz gelimi, uyuşturucu maddeleri çeşitli yönlerden düzenlemek
söz konusu olduğunda, bunların doğal maddesini veren bitkilerin ekiminden
imaline, dağıtımına, tekellerin yürütülmesine, ticaretine, kanun dışı sevk,
nakil ve ithâline, satışına ve kullanılmasına ilişkin bütün hükümlerin ve
yaptırımların hatta zorunlu ceza hukuku kurallarının, ayrı bir kanun içerisinde
belirtilmesi, çeşitli yönlerden yarar sağlayacağından, bu hükümlere genel ceza
kanunları bünyesi içerisinde yer verilmemesi yeğlenmiştir. Türk mevzuatının
bazı konulardaki gelişmesi de bu yaklaşımı yansıtmaktadır.
XX. Yüzyılda İkinci Dünya
Savaşına kadar geçen dönemde, gerek genel ceza kanunlarındaki, gerek
tamamlayıcı özel ceza kanunlarındaki değişikliklerde kriminolojinin, suç ve
ceza siyasetinin çok açık etkileri görülmektedir.
Gerçekten de Batıda XX.
Yüzyıla ait ceza kanunu yapma ve değiştirme, tamamlayıcı ceza kanunlarını
meydana getirme hareketleri özellikle, kriminolojik araştırmaların sonuçlarını
göz önüne alan belirli bir suç ve ceza siyasetinin esaslarına dayandırılmıştır.
Bir ülkede suça karşı toplumun tepkisini yansıtan ceza mevzuatının, mutlaka
belirlenmiş, kısımları ve unsurları itibarıyla ahenkli bir yapıya sahip yeni
bir sistem oluşturan ve fakat aynı zamanda değişen sosyal koşullara
uydurulabilecek nitelikte esnek bir suç ve ceza siyasetine dayanması gerekir.
Hâl ve koşullara tâbi olunarak veya bir kısım kamuoyunun yahut baskıların
etkisi altında kalınarak meydana getirilmiş veya hükümleri değiştirilmiş bir
ceza mevzuatı, bazı yazarların deyimiyle "panik mevzuatı", çağın
müktesebatına uygun ve toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak hukukî bir araç
oluşturamaz. Sözü edilen panik mevzuatı, toplumların, bazı tarih dönemlerinde
suçu önlemekteki yetersizliklerinden, vatandaşların haklarını korumak
hususundaki başarısızlıklardan kaynaklanmaktadır.
Ceza mevzuatı, çağın
gereklerini ve yeniden oluşan millî ve insanlığın ortak değerlerini vurgulayan,
insan haklarını ve toplumsal güvenliği korumayı hedefleyen bir "suç ve
ceza siyasetine" dayandırılmalıdır.
Avrupa Konseyi Bakanlar
Komitesinin 23 Haziran 1983 tarihli 361 inci toplantısında alınmış tavsiye
kararı çerçevesinde kurulan özel komitenin meydana getirildiği ve 1984 yılında
yayınlanmış bulunan Raporda, suç siyaseti şu suretle tanımlanmaktadır:
"Suç siyaseti, suçlularla meşgul olarak ve suç mağdurlarının haklarını
güvence altına alarak, toplumu suça karşı korumayı hedef alan cezaî veya diğer
nitelikteki değişik tedbirler ve araçlardan oluşan politikayı ifade eder."
Bir cümleyle belirtilmesi gerekirse, genel ve özel önleme dahil, suça karşı
direnç ve mücadelede hedefleri belirlemek, araçları saptamak ve bunların ne
suretle kullanılacaklarını göstermek, bunu yaparken insan haklarına saygıyı
daima göz önünde bulundurmak üzere oluşturulan stratejiler ve bunların
uygulanmaları sanatı, suç ve ceza siyasetini oluşturur ve ceza kanunları ve
mevzuatı söz konusu siyasetin en başta gelen uygulama araçlarını
oluşturacağından mevzuatın, suç ve ceza siyasetinde saptanmış ilkelere ve
hedeflere göre düzenlenmesi gerekir.
İkinci Dünya Savaşına
kadar olan dönemde Batı ülkelerinde uygulanan suç siyaseti çerçevesinde suçlu
çocuklara, çocuk mahkemelerine, koşullu salıvermeye, tekerrüre, itiyadi
suçlulara, hafifletici nedenlere, özel hukuk tüzel kişilerinin sorumluluğuna,
denetimli serbestliğe, sosyal savunmaya, süresi kesin olmayan hükme ve diğer
benzeri kurumlara ilişkin hükümleri kapsayan ceza kanunlarını tamamlayıcı özel
kanunlar meydana getirilmiştir.
İkinci Dünya Savaşından
ve özellikle 1960'lardan itibaren çok sayıda ceza kanununun geniş ölçüde
değiştirildiği veya yerlerine yenilerinin konulduğu görülüyor: İtalyan Ceza
Kanunu geniş ölçüde değiştirilmiş, Alman, Avusturya, İspanyol, Japon, Sovyetler
Birliği, Doğu Bloku ülkeleri yeni ceza kanunları yapmışlardır. İsviçre yeni bir
Ceza Kanunu Tasarısı hazırlamış ve 1992 yılında bunu yayınlamış bulunmaktadır.
1994 yılında yürürlüğe giren yeni Fransız Ceza Kanunu çağımız ceza hukukunun en
gelişmiş bir eseri olmak özelliğini taşımaktadır.
Dağılan Sovyetler Birliği
ceza hukukunun Marksist ilkelere bağlı olduğu bilinmektedir. Birliğin
dağılmasından sonra Rusya Federasyonu tarafından hazırlanan Ceza Kanunu 1 Ocak
1997 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Tasarının 2 nci maddesinin (1) numaralı
bendinde hedefler şu suretle belirtiliyor: "Bu Kanunun ödevleri: Kişinin
ve yurttaşın hak ve hürriyetlerini, mülkiyeti, kamu düzeni ve kamu güvenliğini,
çevreyi, Rusya Federasyonunu anayasal düzenine yönelik suçlardan korumak, barış
ve insanlığın güvenliğini sağlamak ve suçları önlemektir."
Batı ülkelerinde görülen
ve yukarıda özetlenen kanunlaştırma hareketleri karşısında Ülkemizdeki durum
şöylece belirtilebilir;
Ülkemizdeki Ceza Kanunu
yapma hareketlerinin Tanzimattan kaynaklandığı bilinmektedir. Gülhane Hattı
Hümayunu ile "mahsusen bir ceza kanunnamesinin tanzimi" öngörülmüş,
1856 Islahat Fermanında ise, aynı konuya değinilmekle birlikte hapis cezasının
infazında insancıl esaslara uyulması gerektiği vurgulanmıştır. Bu esaslar
çerçevesinde yerli kanunlar olarak 1256 Ceza Kanunnamesi, sonra 1267 Kanunu
Cedit meydana getirilmiştir. Her iki kanun da çok basit, hükümleri çok noksan
metinlerden ibaret bulunduğu için bir işe yaramamış ve 1858 yılında, 1856
Islahat Fermanındaki emre uyularak 1810 Fransız Ceza Kanunu, Ceza Kanunnamei
Humayunu adı ile aynen tercüme edilmek suretiyle 28 Zilhicce 1274 (1858)
tarihinde yürürlüğe konulmuştur. Bu Kanun, Osmanlı İmparatorluğunun
dağılmasından sonra da, İmparatorluktan ayrılmış olan ve bağımsız devlet hâline
gelen bazı ülkelerde uygulanmaya devam etmiştir. Kanun değişik tarihlerde
değiştirilmiş ve bunlardan en önemlisi 1341 yılında gerçekleşmiştir.
1926 yılında yürürlükten
kaldırılan bu Kanunun yerine, 1889 İtalyan Zanardelli Kanunundan çok geniş
ölçüde iktibas edilmek suretiyle, hâlen yürürlükte bulunan 1/3/1926 tarihli ve
765 sayılı Kanun getirildi. Kanun iktibas olunurken bir kısım hükümler 1274
Kanunundan yeni metne aktarılmış, bu yüzden hükümler arasında çelişkiler
meydana gelmiş ve bu hâl Kanunun sık sık değiştirilmesini zorunlu kılmıştır.
Bugün de 1274 Kanunundan iktibas olunan bazı hükümler yürürlüktedir. Kanunun
çeşitli maddeleri 62 defa değiştirilmiş ve bunların bazıları çok kapsamlı
olmuştur. Bu Kanunun yerini almak üzere yapılan çalışmalardan yukarıda söz
edilmişti.
Bir memleketin ceza
kanunu, diğer bir ülkeden iktibas suretiyle meydana getirilecek olursa, zaman
içinde hükümlerin değiştirilmesi ihtiyacının ortaya çıkması çok olağandır.
Özellikle devlet ve toplumun ana ilkelerini, yeni sosyal değerleri korumak
bakımından kaynak kanunda yeterli hüküm bulunmadığı için noksanların zaman
içinde ceza kanununa eklenen hükümlerle veya kanunlarla tamamlanmasına ve yeni
değerlerin böylece korunmasına çalışılacaktır. Ceza mevzuatında temel ihtiyaç,
insanları, değişen değerlere çabuk uydurabilmektir.
Kaldı ki, demokratik bir
ceza kanunu, ortaya çıkan ihtiyaçların baskısıyla veya gereği olarak gelecek
kuşaklar tarafından mutlaka değiştirilir. Toplumun değerler sıralamasında
meydana gelen gelişmelere göre, kanunun değişmesi, elbette ki, normal
sayılmalıdır. Suç ve ceza siyaseti bakımından en önemli husus değişen değerleri
fazla zaman geçirmeden ceza kanunlarına yansıtabilmektir. Ancak yukarıda da
değinildiği üzere, bütün bu değişikliklerin uygun şekilde tertiplenmiş bir suç
ve ceza siyasetine göre yapılması gerekmektedir. Oysa bizde, sözü edilen kanun
değişikliklerinin tümünün belirlenmiş bir suç ve ceza siyasetine dayanılarak
gerçekleştirilmiş bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Yapılan
değişikliklerin hiç olmazsa bir kısmının panik mevzuatı niteliğinde bulunduğu
da söylenebilir.
Yürürlükte bulunan
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanun üzerinde kısa bir irdeleme ve
değerlendirme yapılacak olursa, özetle şu hususlar saptanabilir:
Her şeyden önce Kanunun
dili üzerinde durmak gereklidir. Dil o kadar eskidir ki, değil günümüzde hukuk
fakültelerinde okuyan gençler, hatta belirli bir deneyim kazanmış hukukçular
bile Kanunda geçen bazı sözcükleri, anlamak şöyle dursun, doğru olarak telaffuz
edememektedirler. Bir kısım hukukçuların artık anlayamadıkları bir dil ile
yazılmış bir Kanunu, vatandaşların anlayıp algılayarak, hükümlerine uygun
biçimde hareket etmesi, elbette ki, beklenemez.
Ayrıca şu hususa da
işaret edilmelidir ki, Kanunun değişik tarihlerde geçirdiği değişikliklerde de,
iktidarın anlayışına göre farklı bir dil kullanılmış, yerleşmiş hukuk
terimlerinde bile değişiklik yapıldığı görülmüştür. Yürürlükteki 230 ve 240
ıncı maddelerin Türkçesi bu hususta çok belirgin bir örnek olarak verilebilir.
Yine bu nedenle, Yargıtay kararlarında, yerleşmiş hukuk terimleri bile değiştirilmekte,
bu bakımdan değişik dairelerin kararlarında farklı terimler
kullanılabilmektedir. Bu hâl Ülkede hukuk birliği yönünden sakıncalar meydana
getirebilir.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra çıkarılan özel kanunlarda, Kanunun
hükümlerini bazen vurgulayan, bazen bunlarla çelişen ve bazen sadece aynı
hükümleri kelime değişiklikleriyle tekrarlayan hükümler yer almış ve böylece
duraksamalar ortaya çıkmıştır. Bu hususta son yıllarda gerçekleşmiş iki örnek
ayrıca verilebilir:
Cezaların İnfazı Hakkında
Kanun, hiç şüphesiz Türk Ceza sisteminde çağdaş esasları vurgulayan büyük bir
reform hareketini yansıtmaktadır. Ancak teknik bakımdan bu Kanun cezaların
infaz tarzına ait esaslar dışında cezaların niteliğine ilişkin hükümler getirerek,
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun bir kısım maddelerini örtülü olarak ilga
etmiş ve bu bakımdan uygulamada duraksamalara neden olmuştur. Aynı suretle
7/11/1979 tarihli ve 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun da, çocukların ceza sorumluluğuyla ilgili
esasa ilişkin hükümler getirmiş ve bu konuda 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı
Kanundaki hükümler bakımından bir kısım duraksamalara neden olmuştur.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunda yapılan değişikliklerin, hiç olmazsa bazılarının "panik
mevzuatı" karakterini taşıdığını da söylemek gerekir. Sözgelimi, 313 üncü
maddede gerçekleştirilen değişiklikler, bu maddenin korumak amacında bulunduğu
hukukî yarar ile 168 inci maddenin koruduğu değerlerin karışmasına neden
olabilecektir.
Kanunun genel
hükümlerinin önemli bir kısmının çağdaş gelişmelere uygun bulunmadığını
söylemek doğru olur; ilk maddelerinde yer alan ve yabancı memleketlerde işlenen
suçların Türkiye'de kovuşturulmasına ilişkin bulunan hükümler, "non bis in
idem" kuralına aykırı nitelikler taşıdığı ve adalete aykırı çok ağır
cezaların verilmesine götürdüğü için, zaman içinde, Yargıtay alışılmış olmayan
bir içtihat kurmak suretiyle adaletsizliği gidermeye çalışmış ve sonra 1989
Türk Ceza Kanunu Tasarısından alınan 10/a maddesi ile kısmen de olsa sakıncanın
giderilmesine girişilmiş bu kere de Kanunun 7 nci maddesinin örtülü olarak
kalkmış olup olmadığı problemi ortaya çıkmıştır.
Bugünün koşulları
içerisinde, ölüm cezasının zorunlu ve nadir hâllerde ve çok ağır suçlarda kabul
edilebilmesi olanaklı görüldüğünden 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanun yine
1989 Türk Ceza Kanunu Tasarısından esinlenerek 11/10/1992 tarihli ve 3679
sayılı Kanunla yapılan değişiklikle, belirtilen gereklere uymuş ve ancak çok ağır
bazı suçlar bakımından bu cezayı öngörmüş bulunmaktaydı. 3/10/2001 tarihli ve
4709 sayılı Kanunla, Anayasanın 38 inci maddesinde yapılan değişiklikle, savaş,
çok yakın savaş ve terör suçları hâlleri dışında ölüm cezası verilemeyeceği
hükmü getirilmiş olduğundan, bu değişikliğe uygulama yeteneği kazandırılması
amacıyla, 3/8/2002 tarihli ve 4771 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle, 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu, 7/1/1932 tarihli ve 1918 sayılı
Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun ile 31/8/1956 tarihli ve 6831 sayılı
Orman Kanununda yer alan idam cezaları savaş ve çok yakın savaş tehdidi
hâllerinde işlenmiş suçlar için öngörülenler hariç olmak üzere müebbet hapis
cezasına dönüştürülmüştür. Ancak Ülkemizde yıllardan beri uygulanmayan bir cezanın
hâla kanunlarda yer almakta devamı artık yerinde bir tutum sayılamayacağından
Tasarı bu cezayı hiçbir istisna gerektirmeksizin kaldırmıştır.
Kanunun cezalar sistemi,
13/7/1965 tarihli ve 647 sayılı Kanunla getirilen değişikliklerden sonra
mutlaka bir yeniden gözden geçirmeyi gerektirir hâle gelmiştir. Böylece
hürriyeti bağlayıcı cezalarda ağır hapis, hapis ve hafif hapis ayırımının bir
anlamı kalmamıştır. Hürriyeti bağlayıcı cezaların seçenekleri arasında bugün
artık uygar ülkelerin pek çoğunda başarı ile uygulanmakta bulunan "kamu
yararına çalıştırma" ve "uzlaşma" kurumuna yer verilmemiş olması
önemli noksanlıklar sayılmalıdır.
Mahkûmiyetin kanunî
neticeleri, müebbet fer'î cezalar, ceza ve güvenlik tedbirleri, günümüzün
geçerli insancıl görüşleri ile ceza sisteminde mutlaka göz önünde
bulundurulması zorunlu, suçlunun iyileştirilmesi, yeniden sosyalleştirilip
toplumla bütünleştirilmesi ve bu maksatla uygun bir iyileştirmeyi gerektirdiği,
bir yeniden sosyalleştirmeye tâbi tutulması hususundaki çağdaş ceza bilimlerinin
ortak esaslarıyla bağdaşabilir nitelikte değildir.
13/7/1965 tarihli ve 647
sayılı Kanunla yapılan reformlar sonucu, cezanın ertelenmesinin düzenlenmesine
ilişkin esasların, bir miktar düzeltilmiş bulunduğunu kabul etmek olanaklı ise
de, bugünün geçerli ceza görüşleri çerçevesinde bu kadarı yeterli sayılamaz.
Kanun hükümlerinin yeterince açık olmaması, erteleme konusunda, söz konusu
Kanundaki bazı hükümlerin bile uygulanamayacağını ifade eden Yargıtay
kararlarına neden olabilmiştir.
Teşebbüs konusunda failin
ne zaman icraya geçmiş bulunacağına ilişkin olmak üzere öğretide belirtilen ve
yabancı mevzuatta yer alan görüşlerden 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun
uzak kalması, hükümlerin uygulanmasında hatalara neden olmuştur.
Teşebbüsten gönüllü vazgeçme
yanında bütün suçlarda etkin pişmanlık hâline genel hükümler arasında yer
verilmemiş olması, uygun suç ve ceza siyaseti bakımından önemli bir noksanlık
sayılmalıdır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunda yer alan iştirak hükümlerinin yazılış tarzı duraksamalara neden
olmakta ve ayrıca özel kısma konulmuş ve bazı suçlara ilişkin özel iştirak
hükümleri anlamsız sonuçların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Söz gelimi
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 168 inci maddesini ihlal edenler, 146
ncı maddenin üçüncü fıkrasındaki fer'î iştirake ilişkin özel hüküm nedeniyle
313 üncü maddeye göre mahkûm edilenlerden çok daha az cezaya uğramakta idiler;
kısmî bir değişiklik ile bu sakıncanın giderilmesine geçen yıllarda çalışılmış,
bu defa da 313 üncü maddenin cezası doyurucu olmaktan çıkmıştır.
Ceza sorumluluğunda isnat
yeteneğini etkileyen nedenler bakımından Kanun, gerekli bir kısım hükümleri
içermemektedir.
İsnat yeteneğini kaldıran
akıl hastalığı bakımından, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 46 ve 47 nci
maddeleri çok kere anlamsız ayırımlara ve adaletsizliklere neden olmaktadır.
Kusurun önemli bir
kısmını oluşturan taksir hakkında, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda genel
bir hüküm ve tanım bulunmadığından değişik maddelerde taksiri oluşturan hâller,
bazen noksan olarak, sürekli tekrarlanmaktadır.
Çocuk ve küçüklerin ceza
sorumluluğu, eğitimleri, toplum ile yeniden bütünleştirilmeleri bakımından
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda yer alan hükümler son derece geri
kalmıştır ve noksandır. Bu alanda uygar ülkelerdeki gelişmeler 1/3/1926 tarihli
ve 765 sayılı Kanuna yansıtılamamıştır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanundaki hukuka uygunluk nedenlerini belirten hükümler noksandır: Meşru
savunmadan yararlanma hususundaki koşullar çok kısıtlı olduğundan, suçlarla
mücadelede en etkin bir araç olan bu kurumun Türkiye'deki uygulaması sınırlı
hâllerde olanak kazanmakta ve insanlar, saldırı karşısında kendilerini savunma
bakımından duraksamalar içine düşmektedirler. Hukuka uygunluk nedenlerinde
sınırın aşılmasına ilişkin hükümler yanlış tercüme sonucu bir anlam taşımamakta
ve menfaatler durumuna aykırı kararlar verilmektedir. Son yıllarda Yargıtayın
yeni kararları bu sakıncaların, kısmen de giderilmesini sağlamıştır.
Hukuka uygunluk nedenleri
olup değişik Yargıtay kararlarında da kabul edilmiş bulunan rıza, hakkın,
meslekî hakların kullanılması gibi nedenlerin Kanunda yer almamış bulunması
önemli bir noksanlık sayılmalıdır.
Cezaların gerçek içtimaı
hâlinde, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanun esas itibarıyla toplama sistemini
kabul ettiği hâlde, bazı hâllerde bu sistemden gereksiz olarak ayrılmakta ve
böylece sistemin mantığına aykırı sonuç ortaya çıkmakta idi. 1989 Türk Ceza
Kanunu Tasarısından, 11/10/1992 tarihli ve 3679 sayılı Kanun ile aktarılan
hükümler, bu sakıncaları belirli bir ölçüde olmak üzere gidermiştir.
Yıllardan beri yerleşmiş
ve tekerrürün oluşması için mahkumiyete ait cezanın infaz edilmiş bulunmasını
zorunlu sayan madde metninin yeterli derecede açık olmamasından kaynaklanan
Yargıtay içtihadı dolayısıyla, kurumun ceza hukukunda yararlı bir araç olmak
niteliği azalmakla kalmamış, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun bazı
hükümlerini de anlamsız söz (haşiv) saymak sonucu ortaya çıkmıştır. Ayrıca
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda yer alan özel tekerrür hâlleri, gereksiz
hukuk labirentleri yaratmakta ve verilen hükümlerin Yargıtayca bozulmasına ve
böylece davaların uzamasına neden olmaktadır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanun, "mağdurun ceza hükümleriyle korunmasını" ve olanak
ölçüsünde suçlunun suç yolundan caydırılmasını sağlamayı, bir suç ve ceza
siyaseti ilkesi olarak belirtmediği için suçların mağdurları yeterli derecede
korunamamaktadırlar. Özellikle cinsel özgürlüğe saldırı ve başta ırza geçme
cürümlerinde suça hedef olmuş bulunan kadın ve kızlar dava dolayısıyla bazen
bir defa daha mağdur hâline gelmektedirler.
Çağın en önemli suçluluk
şekillerinden birisi ekonomik ve örgütlü suçlardır. Bu konu ise özel hukuk
tüzel kişilerinin ceza sorumluluğunu güncel bir sorun olarak ortaya çıkarmıştır.
Bu konuda öteden beri sürdürülen çalışmalar bugün artık belirli ve yerleşmiş
bir düzeye gelmiş bulunmaktadır. Gerçekten Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 20
Ekim 1988 tarihli tavsiye kararları ve (R(88)18) sayılı eki ile tüzel kişiliği
haiz ekonomik teşebbüslerin, belirli koşullarla, ceza sorumluluklarının üye
devletlerce kabulü hususunda tavsiye kararı vermiş bulunmaktadır. (Council of
Europe, Liability of enterprises for offencer-Recommandation No.R(88)18-20
October 1988) Birleşmiş Milletlerin 9-17 Nisan 2000 tarihlerinde topladığı
"Suçların Önlenmesi ve Suçluların İyileştirilmesi" Büyük
Konferansında örgütlü suç ile mücadelede tüzel kişilerin ceza sorumluluğu
konusu vurgulanmıştır.
Birleşmiş Milletlerce
2000 Aralık tarihinde Palermo'da imzaya açılmış bulunan "Sınıraşan Örgütlü
Suça Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi"nin 10 uncu maddesi tüzel
kişilerin sorumluluğunu tesis etmekte ve Sözleşmeyi kabul eden ülkeleri,
belirtilen ciddî suçlar nedeniyle tüzel kişileri sorumlu tutarak cezalandırmak
taahhüdü altına sokmaktadır. Ülkemiz bu Sözleşmeyi hemen imzalamış ve 30/1/2003
tarihli ve 4800 sayılı Kanunla söz konusu Anlaşmanın onaylanması uygun
bulunmuştur. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanun, tüm bu gelişmelerden de uzak
kalmıştır.
Anayasamızın açık hükümlerine
karşın, çağdaş ceza hukukunda önemli bir yaptırım türü ve suçlunun
iyileştirilmesi aracı olan güvenlik tedbirleri, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı
Kanunda ayrıca ve ayrıntılı olarak düzenlenmiş değildir. Gerek suçluyu
iyileştirmek, gerek toplumu korumak bakımından çağdaş ceza hukukunun önemle
ortaya koyduğu güvenlik tedbirlerine 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda
sistematik olarak yer verilmemiş olması önemli bir noksan sayılmalıdır. Son
gelişmelerde özellikle üzerinde durulan ve Birleşmiş Milletler Konferansının
tavsiye ettiği "uzlaşma"ya yer verilmemiş olmasının bir noksanlık
oluşturduğu, yukarıda açıklanmıştır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun Özel Kısmına ait hükümlerin belki daha da fazla
eleştirilebilmesi olanağı vardır.
Bir defa 1/3/1926 tarihli
ve 765 sayılı Kanunun Özel Kısmında olağanüstü vak'acı (casuistique) bir sistem
uygulanmış, birbirini izleyen, birbirinin istisnalarını oluşturan, istisnanın
istisnasını ifade eden madde ve fıkralar arasından olaya uygun bulunanı
belirlemek hususunda uygulamacılar duraksamalar içinde kalmışlardır. Uygulama
hataları dolayısıyla verilen kararlar, Yargıtayda bozulmakta ve davaların, sırf
Ceza Kanunu hükümlerinin düzenlenme biçimi nedeniyle bu yüzden uzadığı da
görülmektedir.
Ayrıca aynı konuyu düzenleyen
hükümler bakımından tekrarlar vardır. Bir suç, bir fasılda düzenlendikten sonra
bunun istisnasının başka bir kısımda ve fasılda yer alması gibi uygulamada
hatalara yönlendiren hükümlere rastlanmaktadır.
Özel Kısmın ayrı
bölümlerinde yer almış bulunan ve aynı nitelikte olan hükümlerin uygulama
alanlarını bulmak güçlükler çıkarmaktadır; bu hususta 419 ve 576 ncı maddeleri
örnek olarak vermek olanaklıdır.
Sonradan yürürlüğe giren
ve bir konuyu tümüyle düzenleyen kanunlarda yer alması gerekli hükümlerin, sırf
belirli suçlar bakımından Ceza Kanununda kalmış bulunduğu görülmektedir. Söz
gelimi 15/7/1950 tarihli ve 5680 sayılı Basın Kanununun 16 ve 1/3/1926 tarihli
ve 765 sayılı Kanunun 427 nci maddeleri gibi.
Özel Kısmın
değişikliklerinde cezaları ağırlaştırmanın suçları engelleyeceği düşüncesi çok
defa etmen olmuş ve bu nedenle bazı suçlarda gerçekten algılanması güç cezalar
söz konusu olduğu hâlde diğer bir kısım suçların cezalarında şikâyetleri
çekecek derecede yumuşak tutum egemen bulunmuştur.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun "Kabahatler" Kısmında yer almış bir kısım hükümlerinin
belediye tedbirleri ile karşılanabilecek nitelikte olduğu, bir kısmının ise
artık suç olmaması gerektiği düşünülebilmektedir.
Buna karşılık 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunda yer alması gerekli olan ve çağdaş teknolojinin
insan hayatına getirdiği modern araçların küreselleşmenin (globalleşmenin) bir
ölçüde işlenmesine neden olduğu suçlara, uygulamaların ortaya çıkardığı yeni
suç şekillerine, işkenceye, jenosite, insanlık aleyhine fiillere yeni ekonomik
suçlara, özel hayata müdahâleye ilişkin fiillere, kişileri kanunsuz fişlemeye,
fikir ve düşünce hürriyetini koruyan hükümlere, ırkçılığı yasaklayan
yaptırımlara Kanunda yer verilmemiştir.
Aynı suretle ailenin
korunmasına ilişkin bir kısım hükümlerin bile 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı
Kanunda yer almamış bulunması esaslı bir noksan sayılmalıdır.
İşte ancak bir kısmı
belirtilen bu ve benzeri nedenler dolayısıyla 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı
Kanunun yerine bir yenisinin getirilmesi, değişik tarihlerde söz konusu olmuş,
hatta 1942'lerde 1931 İtalyan Ceza Kanunu iktibas olunarak bir tasarının ortaya
konulmasına çalışılmıştır. 8/11/1951 tarihinde, Adalet Bakanlığınca bir kısım
üniversite profesörlerinden, Yargıtay üyelerinden, Adalet Bakanlığı
ilgililerinden bir komisyon kurularak bir ceza kanunu tasarısı hazırlaması
istenilmiş ise de, sonradan bütçede bu maksatla yollukları karşılayacak ödenek
bulunmadığı açıklanarak komisyonun çalışmasına son verilmiştir.
Yukarıda bir kısmı
açıklanan 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna ilişkin eleştirileri göz önüne
almak suretiyle yürürlükteki Kanunu değiştirmek yerine, yeni bir ceza kanunu
tasarısının hazırlanması hususundaki çalışmalardan ve bunların sonuçlarından
söz edilmiştir.
1985'lerden itibaren Türk
Ceza Kanunu Tasarılarının hazırlanmasına girişilirken, her şeyden önce yukarıda
değinildiği üzere, çalışmalara temel olacak suç ve ceza siyasetinin esaslarının
saptanması uygun görülmüş ve bu hususta uyulacak suç ve ceza siyasetinin temel
hedefi; insan hak ve hürriyetlerini güvence altında bulundurmak, korumak, insan
kişiliğine saygıyı pekiştirmek; ancak toplum savunmasını ihmal etmemek ve kişi
hak ve hürriyetleriyle toplum savunmasını dengeli olarak korumak, kamu
düzeninin devamını sağlamak olarak tespit edilmiştir.
Bu hedeften hareket
olunarak toplum savunmasını hiç bir suretle tehlikeye sokmaksızın insancıl
yaklaşımı vurgulamak ve suçlunun toplumla barışık hâle getirilmesini cezanın
temel maksadı olarak göz önünde bulundurmak ilkesini tercih eden ve bu maksatla
suçlunun yeniden sosyalleştirilmesini ve uygun bir iyileştirmeye tâbi tutularak
toplumla yeniden bütünleştirilmesini uygun gören komisyonlar, bu hususların
gerçekleştirilmesini kolaylaştırıcı hükümlere tasarılarda yer vermişlerdir.
Böyle bir ilke esas
alınınca, doğal olarak, suçlunun iyileştirilmesini engelleyici hükümlerin
kaldırılması ve etkilerin giderilmesi gerekecektir. Bu nedenle hükümlülüklerin
otomatik olarak yasal neticeler doğurması sistemine son verilmiş, fer'î
cezalardan müebbet olanlara yer verilmemiş, müebbet kamu hizmetlerinden
yasaklanma ve meslek veya sanat veya ticaretten men olunma cezaları
kaldırılmıştır.
Maksadı aşar derecede
ağır olan cezaların, suçlunun yeniden sosyalleştirilmesini engelleyici etki
yaptığı muhakkak bulunduğundan, hürriyeti bağlayıcı cezaların genel alt ve üst
sınırlarında ve belirli suçların cezalarının alt ve üst sınırlarında, 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanundan farklı olarak indirimler yapılmış ve artık bir
anlamı kalmamış bulunan ağır hapis ve hapis farkı kaldırılmıştır. Böylece
aslında tek hürriyeti bağlayıcı ceza sistemi kabul edilmiştir. Hafif hapis
sadece cürüm ve kabahat ayırımı dolayısıyla kabahat derecesindeki suçun
tanısını sağlamak maksadıyla muhafaza olunmuştur. Ancak, koşullu salıverilmenin
bugünkü uygulama tarzı karşısında bu tutumun yarar yerine zarar getireceği
muhakkak olduğundan, cezanın fiilen çekileceği süre koşulları değiştirilmiş ve
çekilen ceza bakımından fazla saymalar kaldırılmıştır.
İyileştirme ve bunun
sonucu suçlunun yeniden sosyalleştirilmesi ilkeleri, doğal olarak, yaptırımın
bireyselleştirilmesini gerektirir. Bunu sağlamak üzere bir kere 79 uncu maddede
temel cezanın belirlenmesinde hâkimin hangi hususları göz önüne alacağı
hususundaki esaslar gösterilmiş ve böylece uygulamada, suç karşılığı konulmuş
cezaların alt sınırının otomatik olarak hükmedilmesi tarzında yerleşmiş bulunan
uygulama düzeltilmek istenilmiştir. Bu husus, 1989 Türk Ceza Kanunu
Tasarısından aktarılan hükümle 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda da
sağlanmıştır. Bunun dışında Tasarının getirdiği önemli yeniliklerden birisi,
güvenlik tedbirlerinin ayrıntılı biçimde düzenlenmiş olmasıdır.
Tasarıda, güvenlik
tedbirlerine ilişkin olarak altı madde yer almakta ve hâkimin bu tedbirlere ne
gibi hâllerde hükmedeceği ve cezaların güvenlik tedbirlerine çevrileceği
gösterilmektedir. Ayrıca kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar yerine
hükmedilecek tedbirler arasına "kamuya yararlı bir işte çalıştırma"
da eklenmiş, bu suretle cezaların bireyselleştirilmesi hususundaki olanaklar
çoğaltılmıştır.
Ancak güvenlik
tedbirlerinin, Ceza Kanununa bir sistem hâlinde sokulması ile ciddiyetle
uygulanabilmesi konuları ayrı ayrı şeylerdir. Güvenlik tedbirlerinden bir
kısmının fiilen uygulanması, elbette ki, ciddî bir takım hazırlıkların yapılmış
ve teşkilâtın kurulmuş olmasına bağlıdır. Bu nedenle, Tasarının 99 uncu
maddesinde güvenlik tedbirlerinin infazında uygulanacak usul ve esasların
Tüzüğünde ayrıca gösterileceği açıklanmaktadır. Yeni bir Türk Ceza Kanunu,
elbette ki, uygulamaları gösterecek bir uyum kanununun meydana getirilmesini
zorunlu kılmaktadır. Kanunun çıkarılması için bir süre belirlenmiştir. Kanun
yayımından bir yıl sonra yürürlüğe girecektir.
Yukarıda açıklanan suç ve
ceza siyaseti hedef ve ilkesi, koşullu salıverilme, erteleme konularında
düzenleme bakımından 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna göre farklı hükümler
getirilmesini gerekli kılmıştır.
Tasarının getirdiği
önemli değişiklik ve yeniliklerin başında suç işleyen çocuk ve küçüklere ait
hükümlere Birinci Kitabının Beşinci Kısmında dört ayrı bölüm hâlinde yirmisekiz
maddenin tahsis edilmiş olmasıdır. Bilindiği üzere çağdaş akım, çocuk ve
küçüklerin genel ceza kanunu dışına alınması ve adı geçenlere özgü temel
esaslarının, yargılama mercilerinin ve usulünün kabulü ile bir çocuk ceza
kanununun meydana getirilmesi, böylece bir çocuk ceza hukukunun
oluşturulmasıdır. Almanya'da çocuk ve küçüklere özgü bir kanun 16 Şubat 1923
tarihinde meydana getirilmiştir ve 11 Aralık 1974 tarihli yeni şekli ile
yürürlüğünü sürdürmektedir. İsviçre'de de aynı yol tutulmak suretiyle
"Gençlerin Ceza Durumu Hakkında Federal Kanun Tasarısı" 1993 yılında
hazırlanmış bulunmaktadır. Fransa esas itibarıyla 9 Şubat 1945 tarihli Kanun ve
değişiklikleri ile yukarıda belirtilen eğilimi yansıtmaktadır.
Bizde 7/11/1979 tarihli
ve 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev ve Yargılama Usulleri
Hakkında Kanun ve değişiklikleri, yukarıda belirtilen yönde gösterilmiş bir
çabayı ifade etmekte ise de, sorumluluk esasları, yaptırımlar, yardımcı mevzuat
ve özellikle bir çocuk ceza hukukunun içermesi gereken ve değişik ceza
kurumlarına ilişkin kendisine özgü esaslardan çağdaş anlamda yoksun
bulunmaktadır.
Bu itibarla, ceza
hukukuna ilişkin olmak üzere yepyeni bir çocuk ceza hukukuna, Tasarının genel
kısmına ilişkin Birinci Kitap içinde ve Beşinci Kısım başlığı altında yer
verilmesi uygun görülmüştür. Böylece Tasarı yürürlüğe girdiğinde 7/11/1979
tarihli ve 2253 sayılı Kanunun yargılama mercilerine ve usulüne ilişkin
hükümleri yürürlükte kalacak, ceza hukuku ve yaptırımlar, ceza yaptırımlarını
tamamlayan kısımlar itibarıyla bu Kanunun hükümleri ilga edilmiş olacaktır.
Beşinci Kısımda yer alan yirmisekiz maddenin gerekçesinde konuya ilişkin olmak
üzere ayrıntılı açıklamalar yapılmış olduğundan burada kısa bilgiler
verilmesiyle yetinilmiştir.
1997 Türk Ceza Kanunu
Tasarısının yeniden gözden geçirilmesi suretiyle oluşturulan Tasarı, yukarıdan
beri belirtilen suç siyaseti ilkelerine ve bundan kaynaklanan yeni hükümlere,
bütünü ile sadık kalmakla birlikte, söz konusu ilke, esas ve siyasetin
uygulanmasına ilişkin maddelerde bir kısım değişiklikler yapılmış ve özel kısma
yeni hükümler eklemiştir. 1997 Tasarısı ile karşılaştırıldığında bu farklar
görülüp değerlendirilebilecektir.
Bütün bu esaslar göz önünde
bulundurulmak suretiyle Tasarıda yer alan maddelerin gerekçelerinin ayrıntılı
olarak kaleme alınmasına ve 1997 Tasarısına göre daha da geliştirilmesine
çalışılmıştır. Böylece ileride yorumda kolaylık sağlanacak ve uygulamada
duraksamaların ortadan kaldırılmasında, adaletin işlemesinde ve sür'atin elde
edilmesinde katkıda bulunulmuş olacaktır.
Genel Gerekçede, Tasarıda
yer alan maddelerin ayrıca açıklanmalarına gerek görülmemiştir; sadece
Tasarının yapısı, çatısı belirtilmekle ve uygulanan suç ve ceza siyasetinin
esaslarının açıklanmasıyla yetinilmiştir. Tasarının genel yapı ve çatısı
hakkında aşağıda gerekli ve özet bilgiler verilmiştir:
Tasarı "Genel
Hükümler" ve "Özel Hükümler" başlıklarını taşıyan iki kitaptan
oluşmaktadır. Kitaplar kısımlara, kısımlar da bölümlere ayrılmıştır.
Madde, fıkra, bent ve
paragraflar ayırımında kabul edilmiş yöntem şöyledir:
İlke olarak, madde
fıkralarını belirtmek üzere ayrıca numaralama ve harf kullanma usulü
uygulanmamış, anlamayı ve yollamaları kolaylaştırmak üzere numara veya harf
kullanıldığında ise sayıdan sonra nokta (3. gibi) konulmuştur; harf
kullanıldığında da aynı usul kullanılmıştır (A. gibi). Fıkra, sayı veya harfle
belirtildiğinde, yeni harfli veya sayılı fıkra gelinceye kadar geçen
satırbaşları "paragraf" olarak adlandırılmıştır. Fıkralar içinde yer
alan bent rakamları önüne paragraf işareti konulmuştur (2) gibi), yeni bent
rakamı veya harfi gelinceye kadar geçen satırbaşları, satırbaşına konan harf
veya rakamdan sonra çizgi (tire) konulmuş ise, bu hâl bendi değil ve fakat,
fıkra veya bent içerisinde bazı hususların sayılmış olmasını belirtir (6- veya
a- gibi).
Tasarının Genel Hükümler
başlığını taşıyan Birinci Kitabının "Ceza Kanunu" başlıklı Birinci
Kısmında şu bölümler yer almaktadır:
Birinci Bölüm : Kanunîlik
İkinci Bölüm : Kanunun
Uygulanması
Üçüncü Bölüm : Yabancı
Ülkede İşlenen Suçlar
Birinci Kitabın
"Suçlu ve Suç" başlığını taşıyan İkinci Kısmında şu bölümler yer
almıştır :
Birinci Bölüm : Ceza
Sorumluluğu
İkinci Bölüm : Tüzel
Kişiler
Üçüncü Bölüm : Hukuka
Uygunluk Nedenleri
Dördüncü Bölüm : Suça
Etki Eden Nedenler
Beşinci Bölüm : İsnat
Yeteneğini Etkileyen Nedenler
Altıncı Bölüm : Teşebbüs
Yedinci Bölüm : Suça
İştirak
Sekizinci Bölüm : Özel
Tehlike Hâlleri ve Tekerrür
Birinci Kitabın
"Cezaların ve Suçların İçtimaı" başlığını taşıyan Üçüncü Kısmında şu
bölümler yer almıştır :
Birinci Bölüm : Cezaların
İçtimaı
İkinci Bölüm : Suçların
İçtimaı
Birinci Kitabın
"Yaptırım" başlığını taşıyan Dördüncü Kısmında şu bölümler yer
almıştır :
Birinci Bölüm : Cezalar
İkinci Bölüm : Aslî
Cezalar
Üçüncü Bölüm : Fer'î
Cezalar
Dördüncü Bölüm :
Cezaların Belirlenmesi ve Bireyselleştirilmesi
Beşinci Bölüm : Cezanın
Ertelenmesi
Altıncı Bölüm : Dava ve
Cezanın Ortadan Kaldırılması
Yedinci Bölüm : Güvenlik
Tedbirleri
Birinci Kitabın
"Çocuk ve Küçüklere İlişkin Hükümler" başlığını taşıyan Beşinci
Kısmında şu bölümler yer almış bulunmaktadır :
Birinci Bölüm : Genel
Hükümler
İkinci Bölüm : Çocuklar
Hakkında Uygulanabilecek Tedbirler ve Cezalar
Üçüncü Bölüm : Küçüklere
Özgü Ceza Düzeni
Dördüncü Bölüm : Çocuk ve
Küçükler Hakkında Müşterek Hükümler
Söz konusu bölümler
içerisinde yer almış olan maddeler arasında ilgili hükmün kolaylıkla
saptanabilmesini sağlamak ve yorumda yol göstermek, kanun değişikliklerinde
gereksiz tekrarları ve ek fıkraların yanlış maddelere konulmasını önlemek
amacıyla Tasarının bütün maddelerine içeriklerini belirleyici nitelikte
başlıklar konulmuştur. Bu başlıklar, Kanunun metnine dahil olmayıp sadece
ilgili maddelerin konusunu göstermektedir.
Kanunun İkinci Kitabında
yer alan Özel Hükümlerin temel yapısına geçmeden önce, Birinci Kitabın
içeriğini oluşturan hükümlerin temel maksatlarına ve 1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanuna göre yenilik getiren bazı hükümlere ve böylece yapı özelliklerine
işaretle yetinilmesi uygun sayılmıştır. Esasen her maddeye ait gerekçe,
ayrıntılı olarak kaleme alınmış bulunduğundan, Genel Gerekçede ayrı ayrı
maddelere değinilmesi, bir tekrardan başka bir anlam taşımayacaktır. Özellikle,
Özel Kısım bakımından durum böyle olduğundan aşağıda sadece Özel Kısmın
yapısına ilişkin açıklamaların yapılmasıyla yetinilmiştir.
Genel Kısım bakımından
biraz daha farklı bir yöntemin uygulanmasının nedeni, genel hükümlerin tümüyle
bir suç teorisini yansıtmasıdır.
Tasarının 1 ve 18 inci
maddelerini içeren Birinci Kısmın birden üçe kadar olan bölümlerinde genel
olarak suç ve cezada kanunîlik, ceza kanunlarının zaman ve yer itibarıyla
uygulanmaları, Türkiye'de işlenen suç hakkında yabancı ülkede hüküm verilmesi,
yabancı memlekette işlenip de Türkiye'de soruşturulması ve kovuşturulması
gereken suçlar, cezanın mahsubu, yabancı memleketteki mahkûmiyetin Türkiye'de
etkisi ve siyasal suçlarla suçluların geri verilmesi hususundaki esaslar
gösterilmektedir.
Tasarı, belirtilen
konularda esaslı bir takım yenilikler getirmiş bulunmaktadır: Bir defa, 1 inci
maddede güvenlik tedbirlerinde de kanunîlik ilkesinin uygulanacağı açıkça
belirtilmiştir.
"Kanunu bilmemenin
mazeret sayılmayacağı" hakkındaki madde, 2 nci madde olarak Tasarının
başına alınmış ve böylece kanunun bağlayıcılığı ilkesi vurgulanmıştır. Bu
kural, sorumluluğa ait olmayıp kanunun bağlayıcılığı ilkesiyle ilişkilidir. Bu
maddeye, Batı ceza kanunlarında olduğu gibi ilkenin yumuşatılmasını sağlayan ve
subjektif sorumluluğu vurgulayan bir fıkra eklenmesi Komisyonun bazı üyeleri
tarafından önerilmiş ise de, Komisyon çoğunluğu Yargıtayın içtihatları ile bu
hususu sağladığını belirtmiş ve yanlış anlama ve uygulamalara neden olabilecek
böyle bir hükmün eklenmesini sakıncalı saymıştır.
3 üncü maddede, özel ceza
kanunlarıyla genel kanun arasındaki ilişkiler açıklanmaktadır. 1/3/1926 tarihli
ve 765 sayılı Kanundan farklı olarak, sadece Ceza Kanununa aykırı olan
hükümlerin değil, fakat ayrı hüküm bulunmayan bütün hâllerde genel kanundaki
esasların uygulanacağı belirtilmiştir.
4 üncü maddede, Kanunun
çeşitli maddelerinde geçen ortak terimlerin tanımı yapılmış ve böylece içerdiği
değişik suçların yargılanmasında ve anlamlandırılmasında hem birlik sağlanması
istenilmiş ve hem de farklı yorumlar yapılmasının önlenmesi arzulanmıştır.
1 inci maddede, güvenlik
tedbirlerinde de geçmişe yürürlü olmama kuralı vurgulanmış ve lehe kanunun
güvenlik tedbirleri bakımından da, evvelce işlenen suçlar hakkında uygulanacağı
açıklanmıştır.
5 inci maddede,
gerçekleştirilen çok önemli bir yenilik de geçici ve süreli kanunların
yürürlükte bulundukları süre içinde işlenmiş olan suçlar hakkında, kanunun
süresi sona erdikten sonra da uygulanacağıdır. Bu suretle söz konusu
kanunların, toplum savunması bakımından etkili olmalarının sağlanması
amaçlanmıştır.
6 ncı maddede, önemli bir
yenilik olarak suçun ne zaman Türkiye'de işlenmiş sayılacağı açıklanmakta ve
uygulamada duraksamalara neden olan ve doktrinden yararlanılarak çözümlenmesine
çalışılan bir konu böylece Kanunda belirtilmektedir. Bu arada milletlerarası
sözleşme hükümleri de göz önüne alınarak kıt'a sahanlığında tesis edilmiş sabit
platformların da Türk ülkesinden sayılacağı açıklanmıştır.
7 ve 8 inci maddeler,
işlenen bir suçtan dolayı Türkiye'de mutlaka kovuşturma yapılması gereken
hâlleri belirlemektedir.
9 uncu madde, Türk
vatandaşı tarafından yabancı memlekette işlenmiş bulunan suçlardan dolayı,
Türkiye'de kovuşturma yapılması hususundaki koşulları göstermektedir. Bu
maddeyle getirilen çok önemli yenilik; mağdurun Türk olması hâlinde de Türk
vatandaşının, yabancı memlekette işlediği suçtan dolayı hakkında yabancı
memlekette hüküm verilmiş ise, artık Türkiye'de kovuşturma açılmayacağıdır.
Böylece "non bis in idem" kuralına uyulmaktadır. Yabancı memlekette
hüküm verilmemiş olması hâlinde, Türkiye'de kovuşturma yapıldığında ise, suçun
işlendiği ülke kanunuyla Türk kanunundan hangisi uygulamada failin lehine sonuç
verebilecek ise, o kanunun uygulamada göz önünde bulundurulması 18 inci
maddenin gereğidir; uyulacak esaslar maddede gösterilmiştir. Ancak suçun
işlendiği ülke kanununda mevcut esaslar, Türkiye'nin kamu düzenine veya
milletlerarası taahhütlerine aykırı ise, o ülke kanununa itibar edilmeyecektir.
10 uncu maddede
yabancıların Türk Ülkesi dışında işledikleri suçlar dolayısıyla Türkiye'de
soruşturma ve kovuşturma koşulları gösterilmiştir.
11 inci maddede vatandaş
veya yabancının, gerçeklik kuralına göre Türkiye'de soruşturma ve
kovuşturulması olanaklı suçlar ve bu husustaki koşullar gösterilmiştir.
12 nci madde, yabancı
memlekette işlenen suçların Türkiye'de kovuşturulması bakımından konulmuş
koşular itibarıyla hürriyeti bağlayıcı cezaya itibar olunacağını, seçimlik ceza
söz konusu ise, kovuşturma şartının gerçekleşmemiş bulunduğunun kabul
edileceğini belirtmektedir.
13 üncü madde, soruşturma
koşulunu oluşturan cezanın nasıl saptanacağını göstermektedir.
14 üncü maddenin
mevzuatımız bakımından getirdiği yenilik, nerede işlenmiş olursa olsun bir
suçtan dolayı yabancı memlekette göz altında, tutuklulukta geçirilen sürelerin
de cezadan mahsup edileceğidir.
15 inci madde, yabancı
ülkede Türkiye aleyhine cürüm işleyen yabancının, Türkiye'de mutlaka yeniden
yargılanacağı esasını getirmektedir. Ancak yabancı memlekette verilmiş ve
çekilmiş olan ceza, Türkiye'de verilecek cezadan mahsup edilecektir.
17 nci madde, yabancı
ülkede işlenmiş siyasal veya buna bağlı suçlardan dolayı, fiiller Türkiye aleyhine işlenmiş bulunmamak koşulu ile,
Türkiye'de soruşturma ve kovuşturma yapılamayacağını açık olarak belirtmekte ve
böylece bu husustaki duraksamaların ortadan kaldırılması amaçlanmaktadır.
"Suçlu ve Suç"
başlığını taşıyan İkinci Kısmın "Ceza Sorumluluğu" başlığını taşıyan
Birinci Bölümünün 19 uncu maddesinde suçun oluşması için eylem kusurunu
açıklayan hükümlere yer verilmiştir. 20 nci maddede ise kast ilkesi ve objektif
sorumluluk hâlleri belirtilmektedir. Maddenin birinci fıkrasının ikinci
cümlesinde kast tanımlanmaktadır. Üçüncü fıkrada, bir cezalandırılabilme
koşuluna tâbi tutulmuş cürümlerde, kast, söz konusu koşulu kapsamasa da, failin
cezalandırılacağı belirtilmektedir. Maddenin dördüncü fıkrasında, önemli bir
yenilik olarak, genel bir hafifletici neden getirilmiştir.
21 inci maddede, taksirin
genel tanımı yapılmış ve böylece Tasarının diğer maddelerinde, tanımın sürekli
tekrarlanmaması sağlanmıştır.
Aynı maddenin üçüncü
fıkrasında "bilinçli taksir"in tanımı yapılmış ve bu hâlde faile
verilecek cezanın artırılması öngörülmüştür.
Maddenin dördüncü
fıkrasında ise, önemli bir yenilik getirilmekte ve Tasarının insancıl değerlere
yer verici karakteri vurgulanmaktadır. Söz konusu hükme göre taksirli hareket
sonucu neden olunan netice münhasıran failin, kişisel ve aile durumu
bakımlarından ağır derecede mağdur olmasına neden olmuş ise ceza
verilmeyecektir. Ancak bilinçli taksir hâlinde indirilmiş bir ceza verilebilecektir.
Böylece özellikle kırsal bölgelerde, hem çocuklarına bakmak ve hem de
tarlalarda çalışmak durumunda olan kadınların, çocuklarının uğradıkları, failin
taksirine bağlı neticelerden dolayı cezalandırılmasının neden olduğu toplumsal
yararlara aykırı sonuçların giderilmesi sağlanmıştır.
23 ve 24 üncü maddeler
mevzuatımız bakımından önemli birer yenilik olarak kabul edilmelidir. Bu
maddeler çerçevesinde fiili hata ve cebir, ikrah ve tehdit hâllerinin
kusurluluğu kaldırabilmesi için gerekli koşullar ve etkileri gösterilmektedir.
Bu hükümler, Türk ceza hukukunda büyük bir yenilik oluşturmaktadır.
İkinci Bölümde özel hukuk
tüzel kişilerinin ceza sorumluluğuna ilişkin 25 ve 26 ncı maddeler yer
almaktadır. 25 inci madde ancak belirli hâllerde ve kanunun ayrıca belirttiği
suçlarda özel hukuk tüzel kişilerinin ceza sorumluluğu bulunduğunu belirtmiş ve
26 ncı maddede cezaların ne suretle hükmolunacağı gösterilmiştir. Böylece
çağımız suçluluğunda geniş ve önemli bir yer tutan ekonomik suçluluk konusunda
etkin bir mücadele aracı getirilmiş olmaktadır.
Ancak, dikkat edilmelidir
ki, tüzel kişiler, Tasarının çok özenli olarak koyduğu koşullar çerçevesinde ve
sadece belirli suçlardan dolayı cezaen sorumlu tutulmaktadırlar; mutlak ve
genel bir sorumluluk söz konusu değildir. Böylece Avrupa Konseyi Bakanlar
Konseyinin tavsiye kararına da uyulmuş olmaktadır.
İkinci Kısmın Üçüncü
Bölümünde, hukuka uygunluk nedenleri gösterilmiştir. "Hukuka Uygunluk
Nedenleri" başlıklı bu Bölümün 27 nci maddesi Anayasanın 137 nci maddesine
dayanılarak yeniden düzenlenmiştir.
28 inci madde, meşru
savunmanın koşulları bakımından çok önemli bir yenilik getirmekte ve 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanundan farklı olarak, yalnız nefse ve ırza karşı
saldırılarda değil ve fakat genel olarak bir hakka karşı yöneltilmiş haksız
saldırılar hâlinde de doğal olarak diğer koşulları da varsa, meşru savunma
kabul edilmekte ve böylece Tasarının uyguladığı suç ve ceza siyasetinin
hedeflerinden birisini oluşturan toplumun savunması güçlendirilmektedir. Doğal
olarak bu hüküm değişikliği halen 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 461
inci maddesini karşılayan Tasarının 231 inci maddesinde de değişiklikler
yapılmasını gerektirmiştir. Bu hususta söz konusu maddenin gerekçesinde gerekli
bilgiler verilmiştir.
Orantılılık koşulu
maddenin (1) ve (2) numaralı fıkralarında yer alan meşru savunma ve zorunluluk
hâlleri bakımından açıkça belirtilmiştir.
29 uncu madde 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanundan farklı olarak, belirttiği koşullarla hakkın
kullanılmasını ve mağdurun rızasını bir hukuka uygunluk nedeni olarak kabul
etmiş bulunmaktadır. Böylece Kanunda yer almamış bulunmakla beraber, öğretide
ve Yargıtay içtihatlarında uygulama yeri bulan iki hâl, bu defa Tasarıda açıkça
hukuka uygunluk nedenleri olarak belirtilmiş bulunmaktadır.
30 uncu madde, hukuka
uygunluk nedenlerinde sınırın "kast olmaksızın" aşılması hâlinde ne
suretle işlem yapılacağını açık ve seçik olarak göstermekte ve böylece 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunun 50 nci maddesinde yer alıp, yanlış çeviriden
kaynaklanan metin yerine hukuk esaslarına uyulmaktadır.
Maddenin son fıkrası ise
sınırın, mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaş nedeni ile
aşılmasını bir cezasızlık nedeni saymaktadır. Bu hükümlerden anlaşılacağı üzere
sınır kasten aşılacak olursa faile işlediği suçun cezası verilecek yani fail
hukuka uygunluk nedeninden yararlanamayacaktır.
İkinci Kısmın "Suça
Etki Eden Nedenler" başlığını taşıyan Dördüncü Bölümünde yer alan 32 nci
maddesi, taksirle işlenen suçlarda hareketin netice bakımından nedensellik
değerine göre cezanın sekizde bire kadar indirilebileceğini belirtmektedir.
Böylece 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 455 ve 459 uncu maddelerinin son
fıkralarında yer alan ve sadece taksir ile adam öldürme ve etkili eylem
suçlarını kapsayan hüküm yerine, bileşik kusur hâlini bütün taksirli suçlarda
bir hafifletici neden kabul eden yeni bir hüküm meydana getirilmiştir.
"İsnat Yeteneğini
Etkileyen Nedenler" başlığını taşıyan Beşinci Bölümde, 1/3/1926 tarihli ve
765 sayılı Kanuna göre önemli değişiklikler yapılmıştır.
34 üncü maddede
açıklandığı üzere, bir defa bilinç ve hareket serbestliğini tamamen kaldıran
veya önemli derecede azaltan aklî malûliyet hâlinde bulunan kimsenin isnat
yeteneğine sahip olmadığı kabul edilmiştir; böyle bir kimseye ceza
verilemeyeceği esası benimsenmiştir. Aklî malûliyeti nedeniyle bilinç ve
hareket serbestliği kalkmamış veya önemli derecede azalmamış olmakla beraber,
faildeki bu hâlin veya diğer bir ruhsal zaaf veya sakatlığın, cezanın
indirilmesine neden olabileceği 34 üncü maddenin (2) numaralı fıkrasında
belirtilmiştir; hatta ceza süresinin bir sağlık kurumunda geçirilmesine de
karar verilebilecektir. Aklî ve ruhsal hâlin takdiri hafifletici neden sayılmış
olması nedeniyle cezası indirilmiş olan suçlunun, bir sağlık kurumunda tedavi
altına alınmasını belirleyen bir güvenlik tedbirine, hâkimin takdirine göre
tâbi tutulabileceği, Tasarının 94 ve izleyen maddelerinde kabul edilmiştir. Bu
hususta ayrıca 94 üncü maddenin (5) numaralı ve 97 nci maddenin (6) numaralı
bentlerine ilişkin gerekçelere bakılmalıdır.
Bilinç ve hareketlerinin
serbestliğine sahip bulunmaması nedeniyle muhafaza ve tedavi altına alınma, bu
amaçla kurulmuş özel kurumlarda sürdürülecektir. Ancak, bu tür müesseseler
kuruluncaya kadar söz konusu tedbirin, akıl hastalarına özgü hastanelerde
uygulanacağı, Tasarı kanunlaştığında meydana getirilmesi zorunlu geçici
hükümleri gösterecek uygulama kanununda ayrıca açıklanmalıdır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanundan farklı olarak, akıl hastası "salâh" bulduğu yani
toplumsal yönden artık suç işleme tehlikesi ortadan kalktığı takdirde, muhafaza
ve tedaviye son verilecektir. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 46 ncı
maddesinin üçüncü fıkrasında, muhafaza ve tedavi altında bulundurma süresinin
"şifaya" kadar devam edeceği belirtilmiştir. Oysa akıl hastalarının
bir çoğunda şifa olanağı yoktur. Ama hastalığın salâh bulması ve suçlu akıl
hastasının, nefsinde taşıdığı suç işlemeye ilişkin tehlike hâlinin ortadan
kalkması olanaklıdır. Bu nedenle uygulamada esas itibarıyla şifa bulduğu
beyanıyla muhafaza ve tedavisine son verilen hastaların büyük bir kısmı aslında
şifa bulmuş değildir ve metnin gerçeğe uydurulması çok daha yerinde
sayılmıştır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanundaki, muhafaza ve tedavi maksadıyla, suçlu akıl hastası şifaya
ulaşmış olsa bile, asgarî bir süreyle kurumda tutulmasını mecburî kılan hüküm
muhafaza edilmiştir.
Maddenin (2) numaralı
fıkrasında suçu işlediği sırada aklî sağlık veya bilincinde bozukluk bulunan
failin cezasının ne gibi koşullarla indirileceği ve cezanın rejimi
gösterilmiştir.
Maddenin (3) numaralı
fıkrasında ise geçici (arızî) nedenlerin sorumluluğa etkisi gösterilmiştir.
35 inci maddede yer alan,
sağır - dilsizler hakkındaki hükümler de, küçükler hakkındaki hükümlerle
dengeli hâle getirilmiş ve yirmibir yaşını doldurmuş bulunan sağır dilsizlerin,
temyiz yeteneğine sahip bulunmaları hâlinde, normal kişiler gibi işledikleri
suçlardan dolayı sorumlu olmaları kabul edilmiştir.
36 ncı madde, irade dışı
sarhoşluk ve uyuşturucu madde kullanma hâllerinde, bilinç ve hareket
serbestliği tamamen ortadan kalkmış bulunduğu takdirde, faile ceza
verilemeyeceği hükmünü getirmekte, bilinç ve irade serbestliği önemli derecede
azalmış ise indirilmiş ceza vermekte, iradî sarhoşluk ve uyuşturucu madde kullanma
hâlinde ise, faile tam ceza verilmektedir.
İkinci Kısmın Altıncı
Bölümünü oluşturan ve teşebbüse ilişkin bulunan hükümlerin mevzuatımıza
getirdiği yenilikler, özetle şöyle belirlenebilir:
Teşebbüste icra
hareketlerine geçme koşulunun doktrinde ne derecede tartışmalı bir konu olduğu
bilinmektedir. İşte bu konuda eksik teşebbüsten söz eden 37 nci madde,
kastedilen elverişli vasıta ile ve kastı şüpheye yer bırakmayacak şekilde
belirten hareketlerle icraya başlama ölçüsünü getirmiş ve bu hususta sübjektif
ve objektif teorileri birleştiren bir ölçü koymuştur.
39 uncu maddede etkin
pişmanlık hâlini, bütün suçlar bakımından genel hafifletici bir neden olarak
kabul etmiş ve böylece Tasarının benimsemiş bulunduğu mağduru koruma ilkesi,
etkin biçimde uygulama yeri bulmuştur. Etkin pişmanlık bakımından, Tasarının
belirli suçlar için ayrıca öngördüğü hükümler ise saklı tutulmuştur.
39 uncu maddenin (2)
numaralı fıkrasında, çağımız ceza adaletinde önemle geliştirilen "onarıcı
adalet" kavramının uygulanmasını sağlayan ve "uzlaşma" olarak
tanımlanan çok önemli bir yeni ceza hukuku kurumuna yer verilmiştir. Madde
gerekçesinde bu hususa ilişkin ayrıntılı bilgilere yer verilmiştir.
Aslî iştirak şekilleri 40
ıncı maddede gösterilmiştir.
42 nci maddede fer'î
iştirak hâlleri teker teker gösterilmiş ve son fıkrada fer'î iştirak hâllerinin
eklenmemesi hâlinde suçun işlenmesi olanaklı değilse bu takdirde, failin aslî
fail sayılacağı kabul edilmiştir.
"Özel Tehlike
Hâlleri ve Tekerrür" başlığını taşıyan Sekizinci Bölüm, 1/3/1926 tarihli
ve 765 sayılı Kanuna göre dikkat çekici yenilikleri ve özellikleri
içermektedir:
Bir defa 45, 46 ve 47 nci
maddelerde itiyadî suçlu, suçu meslek edinen kişi ve örgüt mensubu suçlu
kavramları tanımlanmış ve böylece suçlunun tehlike hâline hukukî bir kavram
olarak Tasarıda yer verilmiştir. Bu, Türk ceza mevzuatı bakımından önemli bir
yenilik sayılmalıdır. Söz konusu üç suçlu sınıfına işledikleri suçun cezasına
ek olarak Tasarının 94 üncü maddesinde gösterilmiş olan güvenlik tedbirlerinden
birisi uygulanabilecektir.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanuna göre, yerleşmiş Yargıtay kararları gereğince tekerrür hâlinde,
birinci mahkûmiyetin cezasının çekilmiş olması koşulunun arandığı
bilinmektedir. Tasarı ise, 48 inci maddesinde mahkûmiyet hükmünün kesinleşmiş
olmasını veya cezanın düşmüş bulunmasını, diğer koşullarla birlikte tekerrür
hâlinin oluşması için yeterli saymıştır.
Böyle bir hâlde, maddede
gösterilen ölçülere göre ceza artırılmakla beraber, mahkeme tarafından uygun
görüldüğü takdirde, fail hakkında hürriyeti bağlayıcı olmayan güvenlik
tedbirlerine de (94 üncü maddenin (B) fıkrasında sayılanlar)
hükmedilebilecektir. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda yer alan ve
gereksiz olarak hukuk labirentleri kurmakta bulunan özel tekerrür hükümlerine
Tasarıda yer verilmemiştir.
48 inci maddede kabul
edilen esas çerçevesinde, sırf askerî suçlar arasında da tekerrür hükümleri
cereyan edecektir.
Tasarının "Cezaların
ve Suçların İçtimaı" başlığını taşıyan Üçüncü Kısmının "Cezaların
içtimaı" başlıklı Birinci Bölümünün 50 nci maddesinin (1) numaralı
fıkrasında iki müebbet hapse mahkûmiyet hâlinde fail hakkında altı aydan az ve
iki yıl altı aydan fazla olmamak üzere geceli gündüzlü hücreye koyma rejiminin
uygulanmasıyla yetinilecektir. Müebbet cezaların ağırlaştırılmış türüne
mahkumiyet hâlinde de aynı hüküm geçerlidir.
53 üncü maddede, içtima
hâlinde çeşitli cezalarda azamî sınırların neler olduğu gösterilmiş ve maddenin
(4) numaralı fıkrasında böylece yazılı sınırlara ulaşan cezalara, kesin
mahkûmiyetten sonra işlenen suçlardan dolayı verilecek cezaların aynen
uygulanacağı açıklanmıştır.
İkinci Bölümde 54 üncü
maddede bileşik suç (mürekkep suç), 55 inci maddede müteselsil suç hâlleri
tanımlanmıştır. 56 ncı maddede fikrî içtima tanımlanırken, en ağır cezayı
gerektiren hükmün, uygulama sonucunda en ağır neticeyi veren hüküm olduğu
ayrıca belirtilmiştir.
"Yaptırım"
başlığını taşıyan Dördüncü Kısmın "Cezalar" başlıklı Bölümünün 57 ve
58 inci maddelerinde, aslî ve fer'î cezalar gösterilmiştir.
Fer'î cezalar arasına,
işyerinin kapatılması, sürücü belgesinin geri alınması ve suç nedeniyle
mülkiyetin Devlete geçmesi yaptırımları da eklenmiştir.
Tasarı ölüm cezasını
kaldırmış ve bunun yerine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını koymuştur. 60
ıncı madde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını tanımlamaktadır. Bu konu
madde gerekçesinde ayrıntıları ile açıklanmıştır.
Ölüm cezasını kaldırmış
bulunan ülkelerde, bu ceza yerine özel bir hürriyeti bağlayıcı ceza koyma
hususundaki akımlar böylece Türk mevzuatına da yansımış olacaktır.
Tasarının "Aslî
cezalar" başlıklı İkinci Bölümünün 59 ve izleyen maddelerinde yer alan,
hürriyeti bağlayıcı cezalar, ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis,
hapis ve hafif hapis olarak saptanmış ve böylece 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı
Kanunda yer alan ağır hapis cezası kaldırılmıştır. 13/7/1965 tarihli ve 647
sayılı Kanundan sonra esasen mevzuatımız gerçekte tek hürriyeti bağlayıcı ceza
sistemini kabul etmiş bulunmaktadır. Aslında hafif hapis cezasına da ihtiyaç
yoktur; zira infaz rejimi itibarıyla diğer hapis cezalarından herhangi bir fark
mevcut bulunmamaktadır. Ancak hafif hapsin Tasarıda muhafazası, kabul edilmiş
bulunan cürüm ve kabahat ayırımında kolaylık sağlamak maksadına dayanmaktadır.
59 uncu maddenin ikinci
fıkrasında çağdaş penolojinin esaslarını ve mahkûmu yeniden sosyalleştirmek
hususundaki temel suç ve ceza politikasını göz önünde bulundurmak suretiyle,
iki yıl ve daha az süreli hapis ve hafif hapis cezalarını kapsayan
mahkûmiyetler kısa süreli sayılmıştır. Böylece Tasarının 64 üncü maddesinde yer
alan kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar yerine uygulanabilecek ceza ve
tedbirlerin listesi genişletilmiştir. Bu maddenin beşinci fıkrasında uygulamada
asıl mahkûmiyetin bu madde hükümlerine göre çevrilen para cezası veya tedbir
olacağı ve hükmün kanun yollarına başvuru hakkını kaldırmayacağı açıklanmıştır.
Böylece hürriyeti bağlayıcı ceza bu husustaki sınırın altında para cezasına
çevrilse de, kanun yoluna başvurma hakkı, hürriyeti bağlayıcı cezaya oranla
varlığını sürdürecektir.
62 ve 63 üncü maddelerde,
hapis ve hafif hapis cezalarının genel yukarı sınırları, kanunda aksi
belirtilmedikçe hapis cezasında bir aydan yirmi yıla ve hafif hapis cezası ise
yedi günden iki yıla kadardır.
Tasarının 64 üncü
maddesinde kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar yerine uygulanabilecek ceza
ve tedbirler gösterilmiştir. 13/7/1965 tarihli ve 647 sayılı Kanunun 4 üncü
maddesinden farklı olarak, bu maddeye (6) numaralı bir bent eklenmiş ve altı
ayı geçmemek ve hükümlünün rızası bulunmak koşulu ile, mahkûmun kısa süreli
hürriyeti bağlayıcı ceza yerine, kamuya yararlı bir işte çalıştırılmasına
hâkimin karar verebilmesi kabul edilmiştir. 64 üncü maddenin gerekçesinde bu
yeni kurum hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiştir. Hâlen Batı ülkelerinin bir
kısmında ve Amerika'da başarıyla uygulanmakta bulunan bu tedbirin Türk
mevzuatına girmesi gerçekten yararlı bir gelişmeyi oluşturacaktır.
Tasarının 96 ncı
maddesinin ikinci fıkrasında, iki yılı aşmayan bir hürriyeti bağlayıcı cezaya
mahkûm edilmiş suçlunun, birinci fıkrada belirtilen özellikler yani suçun
niteliği, fail ile mağdur arasındaki ilişkiler, failin kişilik özellikleri göz
önüne alınarak cezasının aynı süreyle 94 üncü maddenin (A) fıkrasının (1) ve
(2) numaralı bentlerinde gösterilen bir güvenlik tedbirine çevrilmesine
mahkemece karar verilebileceği hükmü yer almış bulunmaktadır. Bu fıkrada söz
konusu olan hükümler ile 64 üncü maddede yer alan hükümler birbirine
karıştırılmamalıdır. Zira 96 ncı maddenin ikinci fıkrasında yer alan hüküm
bakımından mahkûmiyet vardır ve asıl ceza hürriyeti bağlayıcı cezadır. Fıkra,
âdeta hürriyeti bağlayıcı cezanın infazı bakımından belirli bir özellik
göstermiş olmaktadır ve bir bireyselleştirme hükmüdür.
Tasarının 66 ncı
maddesinde, kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların özel infaz şekilleri
gösterilmiştir. Madde, 13/7/1965 tarihli ve 647 sayılı Kanun hükümlerini esasta
tekrarlamaktadır. Ancak maddenin (4) numaralı bendi kadınlar için hürriyeti
bağlayıcı cezanın belirli koşullarla elektronik alete bağlanmak suretiyle
oturulan yerde çekilmesi olanağını getirmiştir. Tedbirlere uymama hâlinde
mahkûm geri kalan cezasını aynen çekecektir.
67 nci maddede yer alan
koşullu salıverilme bakımından Tasarı cezalar hakkında kabul ettiği yenilikleri
itibarıyla bir kısım yeni hükümler getirmiştir. Bir defa bütün suç failleri
hakkında koşullu salıverilme olanağı kabul edilmiş; ancak fiilen çekilmesi
gerekli ceza süresi farklı olarak belirlenmiştir.
Ayrıca madde, koşullu
salıverilmeye hak kazanılabilmesi için çekilmesi gerekli ceza süresinin hesabında
tutukluluk süresinin de göz önüne alınacağını belirtmekte olduğu gibi, maddenin
gerekçesinde de bu süreye göz altında geçirilen müddetin de dahil bulunduğu
açıklanmıştır. Maddeye göre koşullu salıverilme mutlaka belirli bir süre
cezanın çekilmiş olmasını gerektirmektedir. En az üç ay süre ile hürriyeti
bağlayıcı cezayı çekmemiş bulunan hükümlü koşullu salıverilmeyecektir. Bunun
dışında maddenin dördüncü ve izleyen fıkralarında getirilen önemli hükümler
hakkında madde gerekçesinde gerekli açıklamalar yapılmıştır. Bu konuda asıl
problem, koşullu salıverilmeyi, gerçekten koşullarına uygun olarak, her olayda
bu hususu dikkatle yerine getirerek uygulamaktır. Fransız Ceza Usulü Kanununda
Haziran 2000'de yapılan değişiklikler bu konuda bazı ölçüler getirmiş ve ilkeleri
saptamıştır. Yeni 729 uncu maddeye göre, "Koşullu salıverilme, mahkûmların
topluma yeniden kazandırılmalarını, uyum sağlamalarını ve tekerrürün
önlenmesini hedefler. Bir veya birden çok hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm
edilmiş bulunan kimse gerek özellikle meslekî bir etkinliğin yerine
getirilmesinde, gerek bir eğitim görmek veya meslekî bir yetişkinlik kazanmak
veya bir stajı geçirmek yahut geçici bir işi yerine getirmek, aile hayatına
temelli olarak iştirak, bir tedaviye tâbi tutulmak zorunluluğunu kabul etmek,
mağdurların zararını karşılamak hususundaki tutumu ile sosyal uyum yönünden
ciddî çabalar gösteriyorsa koşullu salıverilmesine karar verilir."
Ağır para cezasına
ilişkin 68 inci maddeye göre, ağır para cezasının genel sınırları üçyüzellimilyon
liradan doksanmilyar liraya kadardır. Maddenin ikinci fıkrasıyla 647 sayılı
Kanunun 5 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan ve hâkimin her olayda para
cezasını ne suretle takdir ve belirleyeceğini gösteren hükmü tamamlanmış ve
suçlunun elde ettiği yararın ve suçun meydana getirdiği zararın ağırlık ve
hafiflik derecesinin cezanın sosyal etkisinin, uyarma amacı ve buna benzer
diğer hâllerin de, temel ceza belirlenirken göz önüne alınacağı açıklanmıştır.
Hâkimin bütün diğer cezalarda, temel cezayı belirlerken göz önüne alması
gerekli hususları belirten 79 uncu madde, elbette ki, para cezaları bakımından
da geçerlidir. Ancak para cezalarını ihdas ederken, Tasarının kabul ettiği ilke
yani bu cezanın esas itibarıyla yarar sağlama amacını güden suçlar karşılığı
bir yaptırım olarak kabulü dolayısıyla, bu maddeyle para cezalarının takdirinde
göz önünde bulundurulacak esasların ayrıca vurgulanması uygun sayılmıştır.
69 uncu maddeye göre,
hafif para cezasının genel sınırları yüzmilyon liradan onmilyar liraya kadardır.
Bu para cezasına ait temel cezanın saptanmasında da 68 inci maddenin ikinci
fıkrasında yer alan esaslara uyulacaktır.
70 nci madde, nispî para
cezalarını tanımlamaktadır: Madde metnine göre kanunda aşağı sınırı gösterilen
para cezaları da, tanıma uyuyorsa nispî para cezası olarak sayılacaktır.
Tasarının 71 inci maddesi para cezalarının infazı hakkındaki esasları
göstermektedir. Maddeyle hâkimin, para cezalarını takside bağlama yetkisine
yürürlükteki hükümlere göre daha fazla esneklik getirilmiş ve başvuru üzerine
takside ilişkin kararlarında değişiklik yapılabilmesi kabul edilmiştir. Ayrıca
para cezasının ödenmemesi hâlinde kırkmilyon liranın bir gün hapse karşılık
sayılacağı belirtilmiştir.
Tasarının 72 nci
maddesiyle, kamu hizmetlerinden yasaklanmanın sadece fer'î bir ceza olduğu,
mahkûmiyetin kanunî neticesi olarak hükmolunamayacağı ve en çok süresinin üç
yıldan ibaret bulunacağı kabul edilmiş ve böylece suçlunun iyileştirilmesi ve
yeniden sosyalleştirilmesi, topluma kazandırılması bakımlarından önemli bir
yenilik gerçekleştirilmiştir.
73 üncü maddede yer alan
"bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması" cezası
bakımından da, aynı nedenlerle aynı esaslar belirtilmiştir. Bu cezanın süresi
en çok iki yıldır. Maddeyle getirilen çok önemli bir yenilik, cezanın ancak
suça vasıta kılınan meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması
hakkında uygulanabileceğidir. Bu ceza meslek, sanat veya ticaretle ilgisi
bulunmayan bir suç dolayısıyla hükmedilemeyecektir.
74 üncü maddede yer alan
"işyerinin kapatılması" fer'î cezası ise, sadece belirli bir yerde
sanat veya mesleğin icra edilemeyeceğine ilişkin bir yasağı kapsamaktadır.
75 inci maddede
"sürücü belgesinin geri alınması" fer'î cezası yer almıştır.
76 ncı madde, fer'î
cezaların ne zamandan itibaren infazına başlanacağını göstermektedir. Bu
maddenin ikinci fıkrasında, erteleme ve özel af gibi nedenlerle aslî cezanın
infaz edilememesi hâlinde, hükümde veya af işleminde fer'î cezaların infaz
edileceği açıkça beyan edilmişse, kesinleştiği tarihten itibaren uygulanacağı
belirtilmiş ve son fıkrada aslî cezanın ertelenmesi hâlinde işyerini kapatma
cezasının da uygulanamayacağı açıklanmıştır.
77 nci maddenin birinci
fıkrasında, kamu hizmetlerinden yasaklanma, ikinci fıkrada, bir meslek veya sanat
veya ticaretin icrasının durdurulması cezalarının hükmedilebilecekleri hâller
gösterilmektedir. Memuriyet sıfatının suçun unsurunu veya ağırlatıcı nedenini
oluşturduğu fiillerde hâkim, takdirine göre, fail hakkında verilecek cezaya ek
olarak kamu hizmetlerinden yasaklanma cezasına da hükmedebilmesinin toplum
savunması bakımından gerekli olduğunu saptayacak olursa, aslî ceza süresini
geçmemek üzere bu cezaya hükmedebilecektir. Ancak ceza süresi hiç bir suretle
hükmedilen aslî cezanın süresini aşamayacaktır. Kanunun cezayı ayrıca koymuş
bulunduğu hâllerde bu maddedeki yetkinin ayrıca kullanılamayacağı doğaldır.
Maddenin ikinci
fıkrasında, bir meslek veya sanat mensubu olmanın veya ticaretle meşgul
bulunmanın suçun unsurunu veya ağırlatıcı nedenini oluşturduğu hâllerde, bir
meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması cezasına üç günden iki
yıla kadar bir süreyle, hâkimin takdirine göre, aslî cezaya ek olarak
hükmedilebileceği ve fakat her hâlde sürenin aslî cezayı geçemeyeceği
belirtilmiştir. Böylece her iki fer'î cezanın fail hakkında otomatik olarak
uygulanmasının sakıncası, hâkime takdir hakkı verilmesi suretiyle
giderilmiştir. Madde, Tasarının kabul etmiş bulunduğu suç ve ceza siyasetinin
kovaladığı esas hedefi vurgulamış olmaktadır. Ancak toplum savunması zorunlu
kılmışsa ehliyetsizliğe hükmedilebilecektir. Madde, bu şekliyle uygun bir
bireyselleştirme aracı niteliğindedir.
Tasarının 78 inci maddesi
müsadere ve yeni bir kurum olarak, suç nedeniyle mülkiyetin Devlete geçmesi
fer'î cezalarını baştan başa yepyeni bir şekilde düzenlemiş bulunmaktadır.
Gerekli ayrıntılara maddenin gerekçesinde yer verilmiştir.
Tasarının 81 inci
maddesinde, hüküm kesinleşmeden önce gerçekleşen ve hürriyeti sınırlama
sonucunu doğuran bütün hâller nedeni ile geçirilmiş sürelerin ceza
mahkûmiyetinden indirileceği açıklanarak mahsup kuralına adil bir genişlik
getirilmiştir. Mahkûmiyet para cezasına ilişkin ise, 64 üncü maddedeki
eşdeğerlilik (muadelet) kuralına uyularak indirim yapılacaktır.
82 nci madde, cezanın
ertelenmesini düzenlemektedir. Deneme süresi, hükmün verildiği tarihten
başlayacaktır. Ayrıca deneme süresi içinde suç işlenmesi hâlinde, ertelemenin
düşmesi kabul edilmekle beraber, hükmün kesinleşmesi koşulu aranmayacaktır.
Cezası ertelenen mahkûm, deneme süresi içinde uygun bir denetimli serbestlik
tedbirine tâbi tutulabilecektir. Hâkim bu hususu, suçlunun içinde bulunduğu
koşullara göre saptayabilecektir.
Maddenin dokuzuncu
fıkrasında denetimin niteliği ve maksadı ve bu dönemde hükümlüye ne gibi
yükümlülüklerin konulabileceği açıklanmaktadır.
Tasarının Altıncı Bölümü
"Dava ve Cezanın Ortadan Kaldırılması" başlığını taşımakta ve 83 ilâ
93 üncü maddelerde ölüm, af, dava zamanaşımı, durması, ceza zamanaşımı, fer'î
cezalarda zamanaşımı, ceza zamanaşımının kesilmesi, zamanaşımının hesabı ve
uygulanması, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete ve şahsî davaya bağlı
suçlar, dava ve cezanın düşmesinin etkisi, önödeme konuları düzenlenmektedir.
Bu konudaki önemli bir değişiklik, dava zamanaşımının kesilmesinin kaldırılmasıdır.
Bunun yerine zamanaşımı sürelerinin daha uzun olarak saptanması uygun
görülmüştür.
Tasarının Birinci
Kitabının Dördüncü Kısmının Yedinci Bölümünde yer alan, 94 ilâ 99 uncu
maddelerde Türk ceza mevzuatında reform niteliğinde bir yenilik gerçekleştirilmekte
ve Anayasanın 38 inci maddesinde sözü edilen güvenlik tedbirlerine Tasarıda
böylece ayrıntılı olarak yer verilmektedir:
Güvenlik tedbirleri,
suçludaki tehlike hâliyle orantılı olarak hükmedilen veya hükmedilebilen ve
esas itibarıyla sosyal savunma amacına yönelmiş bulunan bir yaptırım çeşididir.
Bu tedbirler, suçluyu iyileştirme yoluyla sosyal yararı sağlama amacını güder.
Ancak Tasarı, yukarıda açıklandığı üzere güvenlik tedbirlerinde de suçta ve
cezada kanunîlik esasını uygulamaktadır. Bu nedenle Tasarının kabul ettiği
sistemde, güvenlik tedbirleri ancak kanunun belirlediği veya hâkime yetki
verdiği hâllerde uygulanacaktır. Böylece güvenlik tedbirlerinin
hükmedilişlerinde yargı sistemi uygulanacaktır. Güvenlik tedbirleri failin bir
suç işlediği yargı usulleriyle saptandıktan sonra uygulanabilecektir. Ancak
güvenlik tedbirlerinin infazı da, cezalar gibi idarî niteliktedir. Bu nedenle,
güvenlik tedbirlerinin esas nitelik, amaç ve sonuçlayacakları yoksunluk ve
sağlayacakları olanaklar değişik maddelerde belirtilmektedir. Bu suretle
kanunîlik esasına sadık kalınmakla birlikte, Tasarının 99 uncu maddesi,
güvenlik tedbirlerinin infazında uygulanacak usul ve esasları Ceza ve
Tedbirlerin İnfazı Hakkında Kanun ile özel tüzüğüne bırakmıştır.
Tasarı, 94 üncü maddesinde,
güvenlik tedbirlerinin "hürriyeti bağlayıcı olanlar", "haklardan
yoksunluğu gerektirenler" ve "önleyici kefalet" olmak üzere üçe
ayırmış, böylece diğer bazı kanunların tutumundan farklı olarak, mameleke
ilişkin güvenlik tedbirlerine yer vermemiştir. Maddenin değişik bentlerinde üç
grup hâlindeki güvenlik tedbirleri gösterilmiştir.
Tasarı, güvenlik
tedbirlerinin, esas itibarıyla, suçlular ve suçlar hakkında asıl cezaya ek
olarak uygulanması sistemini kabul etmiş bulunmaktadır. Ancak 96 ncı maddenin
ikinci fıkrasında da belirtildiği üzere, mahkûmiyet süresi iki yılı aşmayan bir
hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm edilmiş suçlunun, kişilik özellikleri göz
önüne alınarak cezasının aynı süreyle bir "eğitim-iş evinde veya tarım
işletmesinde ıslah edilme" veya "denetimli serbestlik"
tedbirlerinden birine çevrilmesine mahkemece karar verilebilecektir. Böylece,
Anayasanın 38 inci maddesi çerçevesinde cezalar yerine, güvenlik tedbirlerine
hükmedilebilmesi olanağı elde edilmiş olmaktadır.
94 ilâ 99 uncu maddeler,
güvenlik tedbirlerini çeşitli yönlerden düzenlemiştir. Bu maddelerin
gerekçelerinde ayrıntılı açıklamalar yapıldığından burada ayrıca söz konusu
maddeler üzerinde durulması gerekli görülmemiştir.
Birinci Kitabın
"Çocuk ve Küçüklere İlişkin Hükümler" başlığını taşıyan Beşinci Kısmı
hakkında yukarıda gerekli açıklamalar yapılmıştır; asıl bilgiler için
maddelerin gerekçelerine bakılmalıdır.
Tasarının İkinci Kitabı,
özel hükümleri içermektedir. Bu Kitap içinde suçlar, ihlâl ettikleri hukukî
yararın niteliğine göre, üç büyük ayrı kısım hâlinde toplanmış ve tasnif
edilmişlerdir. Bilindiği üzere her suç, bir kısım hukukî yararları ihlâl eder
veya belirli yararları korumak amacıyla meydana getirilir. Tasarı bu yararları
üç büyük kısım hâlinde bir tasnife tâbi tutmaktadır: Başta kişilere ait
yararlar gelir. İkinci olarak toplumun, üçüncü olarak da, toplumun en büyük
örgütlenmesini oluşturan Devletin yararları söz konusu olur. Bu itibarla bir
defa suçların üç ana bölüm hâlinde tasnif edilmesi uygun görülmüştür. Her ana
bölüm içinde de yine esas karakteri kişilere, topluma ve Devlete yönelik
olmakla birlikte ayrıca müstakil kategori oluşturan suçlar ayrı bölümler içine
konulmuşlardır. Belirtilen esas çerçevesinde Özel Kısmın tasnifi şöyledir;
"Kişilere Karşı
Suçlar" başlığını taşıyan Birinci Kısım, ihlâl edilen insan haklarının
niteliğini göz önünde bulundurmak suretiyle on bölüme ayrılmıştır.
Birinci Bölüm : Jenosit
ve İnsanlığa Karşı Suçlar
İkinci Bölüm : Göçmen
Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti
Üçüncü Bölüm : Hayata Karşı
Suçlar
Dördüncü Bölüm : İşkence
Beşinci Bölüm : Beden
Bütünlüğüne Karşı Suçlar
Altıncı Bölüm : Çocuk
Düşürme ve Düşürtme Suçları
Yedinci Bölüm : Hürriyete
Karşı Suçlar
Sekizinci Bölüm : Şerefe
Karşı Suçlar
Dokuzuncu Bölüm : Hayatın
Gizli Alanına ve Özel Hayata Karşı Suçlar
Onuncu Bölüm :
Malvarlığına Karşı Suçlar
Onbirinci Bölüm: Müşterek
Hükümler
İkinci Kitabın
"Topluma Karşı Suçlar" başlığını taşıyan İkinci Kısmında şu bölümler
yer almaktadır :
Birinci Bölüm : Genel
Tehlike Yaratan Suçlar
İkinci Bölüm : Kamunun
Sağlığına Karşı Suçlar
Üçüncü Bölüm : Kamu
Güvenine Karşı Suçlar
Dördüncü Bölüm : Kamu
Düzenine Karşı Suçlar
Beşinci Bölüm : Ulaşım ve
Haberleşme Araçlarına Karşı Suçlar
Altıncı Bölüm : Cinsel
Bütünlüğe ve Edep Törelerine Karşı Suçlar
Yedinci Bölüm : Aileye
Karşı Suçlar
Sekizinci Bölüm :
Ekonomi, Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar
Dokuzuncu Bölüm : Bilişim
Alanında Suçlar
Onuncu Bölüm : Müşterek
Hükümler
İkinci Kitabın
"Millete, Devlete ve Kamusal Barışa Karşı Suçlar ve Son Hükümler"
başlığını taşıyan Üçüncü Kısmında şu bölümler yer almıştır :
Birinci Bölüm : Devletin
Ülkesine, Egemenliğine ve Birliğine Karşı Suçlar
İkinci Bölüm : Anayasa
Düzenine ve Devlet Kuvvetlerine Karşı Suçlar
Üçüncü Bölüm : Millî
Savunmaya Karşı Suçlar
Dördüncü Bölüm : Devlet
Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk
Beşinci Bölüm : Kamu
Hizmeti ve Görevlerine Karşı Suçlar
Altıncı Bölüm : Devletin
Egemenlik Alametlerine, Organlarına ve Memurlarına Hakaret Suçları
Yedinci Bölüm : Adliyeye
Karşı Suçlar
Sekizinci Bölüm : Yabancı
Devletlerle Olan İlişkilere Karşı Suçlar
Dokuzuncu Bölüm :
Memurlar Tarafından İşlenen Suçlar
Onuncu Bölüm : Müşterek
Hükümler
Onbirinci Bölüm : Son
Hükümler
Yukarıya aktarılan
tasniften de anlaşılacağı üzere Tasarı, kişilere karşı suçlara özel hükümlerin
başında yer vermiş bulunmakta ve böylece, insanı ve insan haklarını koruma
ilkesine verdiği üstün değeri ifade etmek ve esasını oluşturan suç ve ceza
politikasının temel hedefini bir kere daha vurgulamak istemektedir. Tasarının
bu Kısmına "Jenosit ve İnsanlığa Karşı Suçlar", "Göçmen
Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti" bölümleri ile başlamış olması, Tasarının,
insancıl değerleri vurguladığını gösteren anlamlı bir işaret sayılmalıdır.
Üç ayrı kısım içinde yer
alan bölümlerin maddelerinde, korunmak istenen hukukî yarar göz önünde
bulundurulmak suretiyle sıralama yapılmış ve böylece aynı hak ve yararı ihlâl
eden suçlar aynı bir bölüm içerisinde toplanmıştır. Bilindiği gibi bazen aynı
bir suç, birden çok yararı aynı zamanda ihlâl edebilir ve değişik yararları
aynı zamanda koruma hedefini güdebilir. Bu gibi hâllerde, suça ilişkin değişik
hak ve yararlar arasında galip olan, üstün sayılan yarara göre maddenin yeri
saptanmıştır. Bu tasnif kanunun uygulanmasında, yorumda kolaylık sağlayacak ve
hukukçu olmayanlar için ilgili hükümleri bulmak kolaylaşacaktır.
Tasnif yönünden uygulanan
diğer bir esas da, aynı bir kısmın değişik bölümleri arasında ortak hükümlerin,
her kısmın sonundaki "müşterek hükümler" başlığını taşıyan bölüme
yerleştirilmiş olmasıdır. Aynı bir bölüm içinde yer alan değişik suçlar
bakımından müşterek olan hükümler ise, o bölümün sonuna konulmuştur.
Tasarının özel hükümlerin
tasnifi bakımından getirdiği diğer bir özellik de, kabahat derecesindeki suçlar
için, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanundan farklı olarak, ayrı bir kısım
tahsis edilmiş olmamasıdır. Kabahat derecesindeki suçlara da ihlâl eyledikleri
veya korumak amacında bulundukları hukukî yarar göz önüne alınmak suretiyle
ilgili bölüm içinde yer verilmiştir.
Bölümler içerisindeki
suçlara ise şu esasa göre yer verilmiştir.
Suçlara, işlenişlerindeki
yoğunluğa ve korunan hak ve yararın önemine göre bölüm içerisinde öncelik
verilmektedir. Bu sıra çerçevesinde önce suçun basit şekli yer almakta, sonra
nitelikli şekli gösterilmektedir. Bileşik suçlara ise, diğer suçlardan sonra
yer verilmektedir. Suçlar, ilke olarak bölümler içerisinde böylece yer almakla
birlikte, unsurlarının bir kısmı müşterek olan fiillerin karşılaştırmayı ve
uygulamada kolaylığı sağlamak üzere, birbirini izlemesine de dikkat edilmiştir.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun esas sistemi itibarıyla her ihtimali ayrı ayrı göz önüne alarak
bunlara göre cezayı ayrı ayrı tertipleyen, hâkimin takdir hakkına fazla yer
vermeyen, vak'acı
"casuistique" nitelikte bulunduğu bilinmektedir. Bu hâlin
gerek bizdeki hukuk uygulamasının geleneksel özelliklerinden, gerek suçta
kanunîlik ilkesinin çok abartılı şekilde anlaşılmasından kaynaklandığı ayrıca
bilinmektedir. 1960'lardan sonra meydana getirilen çağdaş kanunlar, kanunîlik
ilkesine tam sadık kalmakla birlikte, bu sistemden bir ölçüde ayrılmış ve
değişik olasılıkları kapsayabilecek ibareleri içeren ve hâkime kanunu olaylara
uydurabilecek derecede takdir hakkı sağlayan bir tutumu yansıtmışlardır.
Tasarıda, bu iki akım arasında ortalama bir yolun tercihi uygun sayılmıştır.
Böylece yürürlükteki Kanunun abartılı "casuistique" karakteri,
Tasarıda yer almış değildir ve fakat suçta kanunîlik ilkesini zedeleyebilecek
derecede metinlere genişlik verilmesi de uygun sayılmamıştır.
Tasarının Özel Kısmında
yer alan suçları belirleyen maddelerine ilişkin gerekçeler ayrıntılı olarak
kaleme alınmış ve metinle birlikte sunulmuştur. Bu nedenle, Genel Gerekçede
uygulanan suç ve ceza siyaseti bakımından, gerekli sayılan yukarıdaki
açıklamalarla yetinilmesi ve maddeler hakkındaki gerekçelere tümüyle yollamada
bulunulması uygun sayılmıştır.
1960'lardan sonra insan
haklarına ve demokrasi ilkeleri ile uyumlu ceza hükümleri getirme akımına
Tasarıda özellikle yer verilmiş ve bununla orantılı olarak yeni hükümler
metinde yer almıştır. Bunların gerekçeleri her madde bakımından ayrı ayrı
sunulmuştur.
MADDE GEREKÇELERİ
Madde 1. - Anayasanın 38
inci maddesinde yer alan "suçta ve cezada kanunîlik", çağdaş kamu
hukukunun, insan haklarını güvence altında bulunduran temel ilkelerinden birini
oluşturur. Bu ilke günümüzde Türkiye tarafından onanmış bulunan milletlerarası
sözleşmelerde de ifade edilmiş bulunuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve
bazı Avrupa Anayasa Mahkemesi kararlarında ilkenin içeriğini belirten
açıklamalara da yer verilmektedir: Suçun unsurlarının, kanun metinlerinde
müphem değil ve fakat açık seçik sözcüklerle, duraksamalara neden olmayacak
biçimde gösterilmesi, hangi ihlâllere suç olarak kanunlarda yer verilebileceği
gibi.
İlkenin 1 inci maddede
tekrarlanması, Tasarının temel insan haklarına gösterdiği saygının bir simgesi
olarak uygun sayılmıştır.
Yine, çağdaş ceza
hukukunda önemli bir yer işgal eden ve Anayasada ifadesini bulan güvenlik
tedbirleri, Tasarıda benimsenmiş ve bunlarda da kanunîlik ilkesinin geçerli
olacağı metinde açıkça belirtilmiştir.
Ülkemizde yıllardan beri
yerleşmiş ve çeşitli kanunlarda da uygulama yeri bulmuş olan cürüm ve kabahat
ayırımı bu Tasarıda da korunmuştur.
Madde 2. - Kanunu
bilmemenin mazeret sayılamayacağı, aslında ceza sorumluluğuna ve isnat yeteneğine
ilişkin bir konu olmayıp kanunun bağlayıcılığı ilkesi ile ilgili bulunduğundan,
söz konusu esasa Tasarının 2 nci maddesinde yer verilmesi uygun sayılmıştır.
Kanunu bilmemenin mazeret sayılmaması ilkesi ile ceza hukukunda kasta dayalı
sübjektif sorumluluk ilkesi arasında çelişki bulunduğunu ve uygulamada
çıkabilecek problemlerin çözümünü kast kavramına bırakarak artık böyle bir
hükme kanunda yer verilmemesini öne süren yazar ve hatta kanunlar vardır. Ancak
söz konusu ilkenin Ülkemizdeki uygulamada şimdiye kadar fazla bir güçlük
çıkarmadığı, öteden beri Yargıtay kararlarında kast ilkesine yollama yapılarak,
doktrin ve yabancı kanunlarda belirtilen eğilimi karşılayan kararların
verildiği ve uygulamaların yapıldığı, kaldırılmasının ise duraksamalara ve uygulama
zorluklarına neden olabileceği düşünüldüğünden ilke olarak muhafazasının daha
yerinde olacağı düşünülmüştür. Metinde geçen "kanun" deyimi usulü
üzere yayınlanmış ve ihlâli ceza uygulamasını gerektiren düzenleyici işlemleri
de kapsar.
Madde 3. - Madde, Türk
Ceza Kanunu ile özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlar arasındaki ilişkiyi
düzenlemektedir.
Maddenin kabul ettiği
sisteme göre Kanunda var olan hükümler çerçevesinde, özel kanunda veya ceza
içeren kanunda ayrıca hüküm bulunduğunda, Türk Ceza Kanununda benimsenen
esasları tekrarlasın veya buna aykırı olsun o hüküm uygulanacaktır. Böylece,
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda yer almış olup, sadece Ceza Kanununa
aykırı hükümlerin uygulanacağını belirten esas genişletilmiştir.
Madde 4. - Bu maddede,
Tasarının değişik maddelerinde geçen bazı kavramlar tanımlanmaktadır. Tasarıda
yer alan kavramlardan önemlileri ve sık karşılaşılanları bu maddede yer
almıştır.
Böyle bir maddeye
Tasarıda yer verilmesinin amacı, tekrarlardan kaçınmak, önemli kavramlara açıklık
getirmek ve kanunun uygulanmasını ve yorumunu kolaylaştırmaktır; bu maksatla
bazen varsayımlar da meydana getirilmektedir.
Tasarı, maddedeki
tanımları yaparken, belirli varsayımlar kabul etmiştir. Bu bakımdan maddede yer
alan tanımları, Tasarının kabul ettiği varsayımlar çerçevesinde değerlendirmek
gerekir.
Bu maddede yer alan
tanımlar, sadece Kanunun uygulanmasında kolaylık sağlamak üzere tertiplenmiş
metinler olarak algılanmalıdır. Bu itibarla tanımlar üzerinde ayrıca
açıklamalar yapılması gerekli olmamakla birlikte; her türlü duraksamayı
gidermek için aşağıda bazı kavramlara değinilmiştir:
Tasarı, tekerrürün bir
türünü oluşturan özel tekerrür hâllerini kaldırmıştır. Bununla beraber
"aynı türden suç" kavramı bu maddede tanımlanmıştır. Örneğin suçla korunan
ve ihlâl edilen yarar göz önüne alınarak, 4 üncü maddenin (A) fıkrasının (a),
(b) ve (c) bentlerinde sayılan suçlar aynı türden suç olarak kabul edilmiştir.
Aynı türden suç kavramı sadece tekerrür bakımından değil ve fakat örneğin
"itiyadi suç" gibi diğer ceza hukuku kavramları bakımından da
önemlidir.
Örgüt kavramı Tasarının
değişik maddelerinde bazen müstakil suç, bazen suçun kurucu unsuru veya
ağırlaştırıcı nedeni olarak yer almaktadır. Örgüt, aslında birden fazla kişiler
arasında bir anlaşmadır. Ceza hukukunda eylemsiz anlaşma bazı hâllerde bir
tehlike suçu olarak yer almaktadır; aslında sadece anlaşma suç oluşturmaz. Bu
nedenle örgüte müstakil suç veya ağırlaştırıcı neden olarak kanunda yer
verildiğinde, anlaşmanın saptanması gereklidir. Ayrıca iştirak hâli ile örgütün
de birbirine karıştırılmaması gereklidir. Bu nedenle tanımda
"yapılanma" ve "birleşmenin dıştan gözlemi yapılabilecek biçimde
oluşturulması" gereklerine yer verilmiştir.
Kişinin vatandaşlığının
belirlenmesinde 11/2/1964 tarihli ve 403 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanununun
esas alınacağını belirten tanım, ceza uygulaması itibarıyla önemli olan hususu
belirlemektedir. Böylece suçu işlediği sırada Türk vatandaşı iken sonradan
uyruğunu değiştiren kişi suçun unsuru veya kovuşturma koşulu bakımından Türk
sayılacağı gibi, suçu işlediği sırada Türk uyruğuna girmiş olan kişi de Türk
vatandaşı sayılacaktır. Çifte uyruğu olanlar da, Türk vatandaşı
sayılacaklardır.
"Yargı görevi
yapan" deyiminin, bu Kanunun uygulanmasında, yani suçun unsurunu veya ağırlaştırıcı
nedeni veya mağdurunu oluşturduğu hâllerde savcıları da kapsayacağını açıklayan
Tasarı, bu suretle savcıları da ceza hukuku uygulaması bakımından hâkimler
hakkındaki hükümlere tâbi kılmak istemektedir. Maddede suç unsuru,
ağırlaştırıcı veya hafifletici neden olarak bu deyimin yer aldığı hâllerde,
böylece savcılar da deyimin kapsamı içinde kalmış olacaklardır. Dikkat
edilmelidir ki, burada hukukî ve bilimsel bakımdan "yargı görevi"nin
tarifini yapmak söz konusu olmayıp amaç, gereken yerlerde savcıları da belirli
hükümlerin kapsamı içine almaktır.
Bütün görsel ve işitsel
iletişim araçları "basın ve yayın yolu ile" deyiminin kapsamı içinde
bulunmaktadır. Buna internet de dahildir. Dolayısıyla internet marifetiyle
işlenen suçlarda da Türk Ceza Kanunu hükümleri uygulanacaktır.
Maddede yer alan ve Kanun
ve uygulamalarda anlamı duraksamasız belirtilmiş bulunan diğer hususlarda,
ayrıca açıklama yapılması gereksiz sayılmıştır.
Madde 5. - Madde, kanunun
zaman açısından uygulanmasına ilişkindir. Lehe olan kanunun uygulanacağı kuralı
muhafaza edilmiştir. Yürürlükteki usul hükümleri, kesinleşmiş hükümler hakkında
lehe olan yeni kanunun nasıl uygulanacağını göstermek bakımından yeterli
görülmüştür. İkiden çok kanunun değişmesi hâlinde bunlardan hangisi daha lehte
ise onun uygulanacağını belirtmek maksadıyla maddenin ikinci fıkrası kaleme
alınmıştır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında güvenlik tedbirleri hakkında, infaz usul ve uygulamaları yönünden
hüküm zamanında yürürlükte olan hükümlerin geçerli olacağı belirtilmiş ve
böylece, tedbirlerin "iyileştirme" işlevi vurgulanmıştır.
Süreli ve geçici
kanunların bu madde kapsamı içinde olmamasının, adalet, sosyal yarar ve kanunun
etkinliği gereği bulunduğu kabul edildiğinden, son fıkraya metinde yer verilmiş
ve böylece süreli ve geçici kanunların etkinliğinin ve adaletin sağlanması
istenilmiştir.
Bilindiği gibi bir kısım
ceza kanunları, olağanüstü hâlleri ve geçici durumları karşılamak amacıyla ve
dolayısıyla nitelikleri yönünden geçici olarak veya kanun metninde açıkça
belirtilen süre kadar yürürlükte kalmak üzere meydana getirilirler. Bu tür
kanunların, nitelikleri gereği, yürürlükte bulundukları süre içinde işlenmiş
bütün suçlar hakkında uygulanmaları zorunludur. Aksi takdirde söz konusu
kanunların caydırıcı etkileri kalmaz veya azalır. Oysa, çeşitli nedenlerle
suçların failleri ele geçirilememekte ve örneğin iştirak hâlinde işlenen bir
suçta kaçan fail, kanunun uygulama süresi geçtiğinde hiçbir yaptırım ile
karşılaşmamaktadır. Bu nedenle maddenin son fıkrasıyla, bu maddenin geçici ve
süreli kanunlar hakkında uygulanmayacağı hükmü getirilmiştir. Zamanaşımı
hükümleri ise, elbette ki, bu suçlar bakımından da geçerlidir.
Madde 6. - Mülkîlik
ilkesinden ve ceza kanunlarının millî egemenliğin bir sonucu oldukları
kuralından hareketle, Türkiye'de işlenen suçlar hakkında sanığın ve mağdurun
uyruklarına bakılmaksızın Türk Ceza Kanununun uygulanacağı maddede açıkca
belirtilmiştir.
Ayrıca Türk Ceza
Kanununun uygulanması bakımından Türk Ülkesinin anlamı açıklanmış ve Türk kara
ve hava sahaları ile karasularında işlenen suçların Türkiye'de işlenmiş
sayılacakları belirtilmiştir. Karasularının anlamı buna ilişkin Kanuna göre
belirlenecektir.
Bundan başka açık
denizlerde ve bu denizlerin üzerindeki hava sahasında her çeşit Türk deniz ve
hava araçlarında veya bu araçlarla işlenen suçlarla, askerî deniz ve hava
araçlarına özgü olmak kaydıyla, yabancı karasularında veya hava sahalarında
işlenen suçların Türkiye'de işlenmiş sayılacakları maddede belirtilmiştir.
1 ilâ l0 Mart 1988
tarihlerinde Roma'da toplanan "Denizde Seyrüsefer Güvenliğine Karşı
İşlenen Yasa Dışı Eylemlerin Önlenmesi Hususundaki Konferans" sonunda
Ülkemizin "Deniz Seyrüsefer Güvenliğine Karşı İşlenen Yasa Dışı Eylemlerin
Önlenmesi" ve "Kıta Sahanlığındaki Sabit Platformların Güvenliğine
Karşı İşlenen Kanuna Aykırı Eylemlerin Önlenmesi"ne ilişkin protokolü
imzalamış bulunması nedeniyle Türkiye'nin kıta sahanlığında veya münhasır
ekonomik bölgesinde tesis edilmiş sabit platformlarda veya bunlara karşı
işlenen suçların da Türk ülkesinde işlenmiş suç sayılacağına dair olan (d)
bendi kaleme alınmıştır.
Madde 7. - Türkiye'de suç
işleyen kişi, çeşitli nedenlerle yurt dışında yargılanmış ve hakkında hüküm
kurulmuş olabilir ve bu takdirde mülkîlik sistemi Türkiye'de yeniden yargılama
yapılmasını gerektirebilir. Ayrıca, Türkiye'de işlenen suç Türkiye'nin huzur ve
sükununu bozmuş olacağından, başka herhangi bir koşul aranmaksızın yani suçun
gerektirdiği cezanın ağırlığına veya türüne yahut mağdurun uyruğuna
bakılmaksızın Türkiye'de yargılanması bu huzur ve sükunun yeniden kurulması
açısından da gereklidir. Yabancı memlekette kurulmuş hükmün niteliği yani
mahkûmiyet veya beraat kararlarından birinin verilmiş bulunması, Türkiye'de
yeniden yargılama yapılmasına engel değildir. Ancak, verilen hüküm mahkûmiyet
şeklinde olup da verilen ceza kısmen veya tamamen yabancı memlekette infaz
edilmiş veya hürriyeti bağlayıcı bir tedbir uygulanmışsa, bunun Türkiye'de
verilecek ceza ve tedbirden ne suretle mahsup edileceği 14 üncü maddede
gösterilmiştir.
Sanığın yabancı olması
hâlinde Türkiye'de yeniden yapılacak yargılama, Adalet Bakanının istemine bağlı
olacaktır. Böylece Cumhuriyet savcılığınca re'sen kamu davası açılmasından
dolayı uluslararası alanda doğabilecek sakıncaların giderilmesi öngörülmüştür.
Kaldı ki, bu gibi hâllerde yabancı ülkede kurulmuş hüküm Türk kamu düzenine
aykırı olmadığında, Türkiye'de yeniden yargılama yapılması bir yarar da
sağlamayabilir. Bir yararın bulunup bulunmadığı şüphesiz Adalet Bakanı
tarafından takdir edilebilir. Ancak, burada Türkiye'nin taraf olduğu
uluslararası sözleşme hükümleri saklı olacaktır.
Madde 8. - Maddeyle,
yabancı ülkede Türkiye namına memuriyet veya görev yapan kişilerin, yabancı
memlekette bu memuriyet ve görevlerinden dolayı bir suç işlemeleri hâlinde
Türkiye'de yargılanacakları belirtilmiştir. Bu gibi memur ve görevliler
hakkında yabancı ülkede yargılama yapılmış ve hüküm kurulmuş olması Türkiye'de
suçun türüne, cezanın ağırlığına, suçtan zarar görenin uyruğuna ilişkin başkaca
bir koşul aranmaksızın yeniden yargılama yapılmasına engel değildir. 14 üncü
maddedeki mahsup işlemlerinin uygulanacağı hususunda şüphe yoktur. Memuriyet
veya görevin sürekli veya geçici olması, Devlet veya herhangi bir kamu kuruluşu
adına yapılmış bulunması arasında fark yoktur.
Madde 9. - Yabancı ülkede
hakkında hüküm verilmiş olan Türk'ün Türkiye'de aynı suçtan dolayı yeniden
yargılanmaması "non bis in idem" ilkesi gereğidir.
Ancak, yabancı ülkede
yargılanıp da hakkında hüküm kurulmuş olan Türk'ün aynı suçtan dolayı
Türkiye'de yeniden yargılanamayacağına dair görüşler ağırlık kazanmakla
birlikte, zaman zaman bu husus hukukî tartışmalara konu olmuş ve tekrar
yargılamanın olanaklı bulunduğunu belirten kararlara da rastlanmıştır. Bu
itibarla, uygulamada ahenk sağlanması ve herhangi bir duraksamaya yer kalmaması
için konuya Tasarı ile açıklık getirilmesinde yarar bulunacağı düşünülmüştür.
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun mehazının 7 nci maddesinde de
"sanık yabancı memlekette yargılanıp da kesin olarak beraat eylediği veya
mahkûm olduğu takdirde, cezasını çekmiş
veya mahkûmiyet ortadan kalkmış ise 5 ve 6 ncı maddelerde açıklanan
hâllerde davaya bakılmaz" denilmiştir. 765 sayılı Kanunun 7 nci maddesinde
6 ncı maddedeki hâli de içerecek şekilde, yeniden yargılama hususuna yer
verildiği ve bu suretle mehazdan ayrılındığı hâlde 5 inci madde kapsamına giren
hususlar 7 nci maddede öngörülmemiş idi. Bu tarzda bir düzenlemenin, 5 inci
madde kapsamına giren hâllerde Adalet Bakanının istemi aranmadan re'sen
kovuşturma yapılması arzusundan kaynaklandığı şeklindeki görüşlere de
rastlanmakla birlikte, yeniden yargılama yapılamayacağı hususundaki yargısal ve
bilimsel içtihatlar ağırlık kazanmıştı. Madde düzenlenirken bu gelişmeler de
göz önünde bulundurulmuş ve yabancı memlekette hüküm verilmemiş olması koşulu
konularak konuya açıklık getirilmiştir.
Maddeye göre suç işleyen
Türk hakkında da fiilin yabancı kanuna göre de suç olması ve kovuşturulabilmek
koşulunun varlığı araştırılacaktır.
Madde 10. - Maddeyle, bir
yabancının yabancı ülkede işlediği bazı suçlardan dolayı Türkiye'de ne gibi
koşullarla yargılanabileceğine ilişkin hükümler getirilmiştir.
Maddede, yabancının
yabancı ülkede işlediği suç bakımından iki durumu birbirinden ayırarak ayrı
esaslara bağlanmıştır: Yabancı, 11 inci maddede yazılı cürümler dışında Türk
kanunlarına göre aşağı sınırı bir yıldan az olmayan hürriyeti bağlayıcı bir
cezayı gerektiren bir cürmü, yabancı memlekette Türkiye'nin zararına işlediği
takdirde yabancı ülkede bu suçtan dolayı hakkında hüküm verilmiş olsa da Adalet
Bakanının istemi ile yargılanacak ve Türk kanunları gereğince ceza görecektir.
Fiil, bir Türk'ün zararına işlendiği takdirde Türkiye'de yargılama yapılması,
mağdurun şikâyetine ve yabancı ülkede hüküm verilmemiş olması koşuluna
bağlanmıştır. 14 üncü madde hükmü saklıdır.
Yabancının, yabancı
ülkede bir yabancıya karşı suç işlemesi hâlinde ise Türkiye'de yargılanması,
fiilin cezasının aşağı sınırının üç yıldan az olmayan hürriyeti bağlayıcı
cezayı gerektirmesi ve suçluların geri verilmesi işleminin gerçekleştirilmemesi
koşullarına bağlı tutulmuştur. Böylece yabancı ülkede yabancıya karşı suç
işlemiş bulunan yabancının Türkiye'de yargılanması, işlenen suçun daha vahim
olması koşuluna bağlanmıştır.
Madde 11. - Maddeyle,
"gerçekçilik ilkesi" düzenlenmiştir: Bazı suçların ulaştığı boyutlar,
zaman zaman devletleri bu suçların kovuşturulması bakımından ortak bir tavır
almaya zorlamaktadır. Yapılan anlaşmalarda, karşılıklılık koşulu ile bu tür
suçların soruşturulması ve kovuşturulması bakımından alınması gereken tedbirler
belirtilmekte, gerektiğinde yasal düzenlemelere gidilmesi hususuna da yer
verilmektedir: Örneğin 7/4/1975 tarihli ve 1883 sayılı Kanunla onaylanması
uygun bulunmuş "Sivil Havacılığın Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin
Önlenmesine İlişkin Sözleşmenin" 1 inci maddesinde, "kanuna aykırı ve
kasıtlı olarak, uçuş hâlindeki bir uçakta bulunan şahsa karşı uçağın emniyetini
tehlikeye düşürmesi muhtemel bir şiddet hareketinde bulunmak, servisteki bir
uçağı tahrip etmek, uçamayacak şekilde hasara uğratmak, uçuş emniyetini
tehlikeye düşürmek eylemleriyle bunlara teşebbüs ve iştirak hâllerinin suç
sayılacağı açıklandıktan sonra, 3 üncü maddede, her akit devletin 1 inci
maddede belirtilen suçları ağır cezalarla karşılanacak suçlar hâline getirmeyi
taahhüt etmesi" öngörülmüş, 7 nci maddede de "sanığın ülkesinde
yakalandığı akit devlet eğer onu iade etmezse herhangi bir istisna tanımadan ve
suç kendi ülkesinde işlenmiş olsun veya olmasın, ceza kovuşturması yapılması
maksadıyla olayı yetkili makamlarına intikal ettirmek zorunda kalacağı ve bu
makamların kararlarını, o devletin hukukuna göre ciddî nitelikteki herhangi bir
adi suç için öngörülen usuller uyarınca verecekleri"ne işaret edilmiştir.
"Uçakların Kanun
Dışı Yollarla Ele Geçirilmesinin Önlenmesi Hakkındaki Sözleşme" (31 Mart
1973 tarihli ve 14493 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak 17 Mayıs 1973
tarihinde yürürlüğe giren La Haye Sözleşmesi) bu konuda açık hükümler getirmiş
olup, 1 inci maddede "uçuş hâlindeki bir uçakta bulunan herhangi bir şahıs
kanun dışı olarak zorla veya tehditle veya diğer herhangi bir korkutma yoluyla
uçağa el koyar veya uçağın kontrolünü ele geçirirse veya böyle bir harekete
teşebbüs ederse veya böyle bir hareketi yapan ve buna teşebbüs eden şahısla suç
ortağı olursa suç işlemiş sayılır. Bu hareket bundan böyle suç olarak
tanımlanacaktır." denilmiş, Sözleşmenin 2 nci maddesinde ise, "her
akit devletin suçu şiddetli cezalarla karşılamayı taahhüt ettiği"
açıklanmıştır.
8/12/1975 tarihli ve
15436 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan "Uçaklarda İşlenen Suçlar ve Bazı
Eylemlere İlişkin Tokyo Sözleşmesinde"de bu doğrultuda hükümler mevcuttur.
Bu itibarla, ulusal ve
uluslararası hava ulaşımını tehlikeye düşüren ve terör unsuru hâline gelen uçak
kaçırma ve tahrip eylemlerine ilişkin bulunan hükümler madde kapsamına
alınmıştır.
Maddenin birinci
fıkrasında, hangi suçlardan dolayı re'sen soruşturma ve kovuşturma yapılacağı
teker teker maddeleri gösterilmek suretiyle açıklanmış, üçüncü fıkrada ise
bunun istisnaları gösterilmiştir. Ayrıca, aynı hüküm yabancı memlekette işlenen
fuhşa teşvik, uyuşturucu madde imal, ticaret ve kullanılması suçlarında da
benimsenmiştir.
Bu suçlarda 18 inci
maddenin uygulanmaması, fiillerin vahameti nedeniyle daha etkin bir
caydırıcılık sağlamak içindir. 14 üncü madde hükmü ise elbette ki, uygulanacaktır.
Madde 12. - 9 ve 10 uncu
maddelerde suçun hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektirmesi bir soruşturma koşulu
olarak gösterilmiştir. Hapis ve para cezasından birinin uygulanması hâkimin
takdirine bağlı bulunan seçimlik cezalı fiiller, genellikle vehamet arzetmeyen
suçlardan olduklarından, yabancı ülkede işlenmeleri hâlinde soruşturma veya
kovuşturma koşulunun gerçekleşmemiş sayılacağı maddede belirtilmiştir.
Madde 13. - Ceza
miktarının soruşturma koşulunu oluşturduğu hâllerde, cürmün ilgili olduğu kanun
maddesindeki cezaya mı, yoksa iddia çerçevesinde kanunî ağırlaştırıcı ve
hafifletici nedenler de göz önüne alınmak suretiyle bulunacak olan cezaya mı
itibar edileceği hususuna açıklık getirilmesinde uygulama bakımından yarar
bulunduğu saptanmış ve bu gibi hâllerde, soruşturma aşamasında ileri sürülen
kanunî ağırlaştırıcı nedenlerin aşağı sınırı ile kanunî hafifletici nedenlerin
yukarı sınırı göz önüne alınmak suretiyle soruşturmaya esas oluşturacak cezanın
hesaplanacağı belirtilmiştir.
Madde 14. - Maddede, suç
nerede işlenmiş olursa olsun, yabancı ülkede gözaltında, tutuklulukta veya
hükümlülükte geçen sürelerin aynı suçtan dolayı Türkiye'de yapılacak yargılama
sonunda verilecek cezadan indirilmesi öngörülmüş, böylece adalet esaslarına
uyulması sağlanmıştır.
Madde 15. - Madde,
yabancı ülkede Türkiye aleyhine yabancının 11 inci maddede belirtilen suçlar
dışında suç işlemesi hâlini öngörmektedir. Kabul edilen ilke, yabancı ülkede
mahkûm edilen veya ne nedenle olursa olsun beraat ettirilen veya dava veya cezası
düşürülen kişi hakkında Adalet Bakanı istemde bulunduğunda Türkiye'de yeniden
yargılama yapılmasıdır. Oysa 11 inci maddede yazılı belirli suçlardan dolayı
re'sen soruşturma ve kovuşturma açılacaktır.
Yargılama sonunda,
hakkında yabancı memlekette hükmolunan ceza, Türkiye'de verilmesi gereken
cezadan az ise noksan tamamlattırılacaktır. Birinci fıkrada gösterilen
nedenlerle düşme veya beraat kararı verilmiş ya da suç kovuşturulabilir
olmaktan çıkmış ise bunların Türk kanunlarına uygun olup olmadığı araştırılacak,
değilse Türk kanununa göre cezaya hükmedilecektir.
Türkiye aleyhine işlenen
suçlarda 18 inci madde uygulanmamakla beraber 14 üncü madde hükmü saklıdır.
Madde 16. - 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunun 8 inci maddesinde de yer almış bulunan bu hüküm,
bazı kelime değişiklikleriyle Tasarıya aktarılmıştır.
Maddeye göre, yabancı
ülkede verilen mahkûmiyet hükmünün içerdiği hak yoksunluklarının Türkiye'de de
geçerli olması aşağıdaki koşul ve kurallara bağlanmıştır:
- Yabancı ülkede verilen
hüküm bazı hak yoksunluklarını içerecektir.
- Bu yoksunluklar,
işlenen suç itibarıyla Türk kanununa göre de aynı yoksunlukları
gerektirecektir.
- Cumhuriyet savcısının
istemi üzerine mahkeme, bunların Türkiye'de de geçerli olmasına, takdirine göre
karar verebilecektir.
Ancak hükümlü, mahkemece
henüz bu hususta bir işlem yapılmasından önce, hükmün hak yoksunluğuna ilişkin
kısmının Türk mahkemelerince yeniden incelenmesini isteyebilecektir.
Madde 17. - Maddeyle,
yabancı ülkede işlenen siyasal suçların Türkiye'de tâbi olacağı rejim ile geri
verme hukukuna ilişkin temel ilkeler düzenlenmiştir. Bu açıdan yabancı ülkede
işlenen siyasal suç Türkiye'ye karşı işlenmiş ise failin uyruğu ne olursa olsun
Türkiye'de yargılanması öngörülmüştür. Şüphesizdir ki, aynı fiilden dolayı suçun
işlendiği ülkede infaz edilmiş olan ceza ile gözaltında ve tutuklulukta geçen
süreler Türkiye'de verilecek cezadan mahsup edilecektir.
Buna karşılık suçun
Türkiye'ye karşı olmaması hâlinde, Türkiye'de hem yargılama yapılmaması ve hem
de yabancı olan failin geri verilmemesi esası kabul edilmiştir. Böylece suçun
siyasal olması nedeniyle geri verilme istemi reddedilen kişinin Türkiye'de
yargılanması gibi çelişkili bir durumun ortaya çıkması önlenmiştir. Zira,
siyasal veya askerî suçtan dolayı bir kimsenin yabancı ülkeye geri
verilmemesinin esas nedeni, o ülkenin içişlerine karışmamak ve o ülkede geçerli
rejim hakkında bir değer hükmü vermemektir. Oysa, geri verilmeyen suçlu,
Türkiye'de suçtan dolayı yargılanacak olursa yabancı ülkenin içişlerine esaslı
surette müdahale edilmiş olacaktır. Anayasa hükmü gereği suçunun niteliği ne
olursa olsun Türk vatandaşının geri verilmesi esasen söz konusu olamaz.
Böyle bir suç failini
Türkiye'nin, sığınma hakkı konusundaki taahhütlerine sadık kalmak koşulu ile
sınır dışı edebilmesi olanağı da vardır.
Bunun yanında, askerî
suçlardan dolayı geri verme konusu, siyasal suçlar hakkında benimsenen sisteme
bağlanmıştır.
Maddede geri vermenin
siyasal ve ona bağlı suçlarda cereyan etmeyeceği belirtilmiş, böylece, hükmün
tam siyasal suçlara özgü bulunmadığı belirtilmiştir. Şüphesizdir ki,
Türkiye'nin taraf olduğu anlaşmalar ve uluslararası ceza hukukunda kabul
edilmiş olan ilkeler uyarınca siyasal maksatla işlenmiş olsalar da, siyasal suç
niteliğinde sayılmayan suçlardan dolayı iadenin cereyan etmeyeceği hâllerde
Türkiye'de yargılama yapılması olanaklıdır.
Maddede, geri verme usulü
konusunda karma sistem (idarî-yargısal) benimsenmiş önce mahkemece sonra da
Bakanlar Kurulunca geri verme isteminin görüşülmesi kabul edilmiştir. Geri
verme istemi üzerine işe el koyacak mahkeme, iadesi istenen kişinin bulunduğu
yer asliye ceza mahkemesidir. Bu mahkeme, sadece failin uyruğunu, suçunun
niteliğini ve cezasının miktarını inceleyecektir. Bu inceleme sonucunda mahkeme
geri verme istemini reddedecek olursa, Bakanlar Kurulu bununla bağlıdır. Buna
karşılık, mahkeme geri verilmesi istenen kişinin gerek uyruğu gerek isnat
edilen suçun niteliği bakımlarından geri verilmesine engel bir durum
bulunmadığına karar verecek olursa Bakanlar Kurulu bu kararla bağlı olmayıp,
siyasal, adlî ve diğer mülahazaları göz önünde tutarak geri verme istemini
kabul etmeyebilecektir. Mahkemenin her iki hâlde de vereceği karara karşı
temyiz yolu kabul edilerek hukukî denetleme olanağı sağlanmıştır. Ancak geri
verme gibi sür'atle sonuçlandırılması gereken bir kurumun maksadını
karşılayabilmesi için, temyiz incelemesinin öncelikle yapılması gerekecektir.
Suçluların geri
verilmesine ilişkin olan bu madde hükmünün, geri verme işlemlerinin ortaya
çıkardığı çeşitli meseleleri çözmek hususunda yeterli olmadığı ve esasa ve
usule ilişkin hususları içeren ayrı bir kanunun yapılması gerektiği
şüphesizdir. Nitekim Batı ülkeleri iade konusunu ayrı özel kanunlarla
düzenlemektedirler. Kaldı ki, Türkiye'nin taraf olduğu ikili veya uluslararası
sözleşmelerde de geri vermeye ilişkin hükümler vardır. Maddenin son fıkrası bu
hususa işaret etmektedir.
Madde 18. - Madde,
Türkiye dışında işlenip de ülkede soruşturulması ve kovuşturulması olanaklı
suçlarda ne suretle ceza verileceğini gösteren istisna niteliğinde bir hükmü
içermektedir. İzlenen amaçlardan en önemlisi, yabancı ülkelerde iştirak hâlinde
işlenmiş bulunan suçlar nedeniyle, Türkiye'de yapılan yargılamalarda adaleti
sağlamaktır. Gerçekten iştirak hâlinde işlenmiş suçlarda, şeriklerden bir kısmının
yabancı ülkede diğer bir kısmının ise Türkiye'de yargılanmaları hâllerinde,
yabancı kanunun suçtan dolayı ağırlıkları itibarıyla Türk kanununa göre farklı
ve hafif cezaları içermesi durumunda, Türkiye'de yargılanan, aynı suç
nedeniyle, yabancı ülkede yargılanana göre daha ağır cezalara mahkûm
edilebilecektir. Böyle bir uygulamaya Yargıtay'ın çeşitli kararlarında
değinilmiş ve fail hakkında lehte olan kanunun uygulanması gerektiği
vurgulanmıştı. 1989 Türk Ceza Kanunu Tasarısı, Yargıtay'ın kararlarından esinlenerek,
9 uncu maddenin son fıkrasına, böyle hüküm kurulmasına olanak veren bir hükmü
yerleştirmişti. Bu hüküm 1991 yılında Tasarıdan alınarak 1/3/1926 tarihli ve
765 sayılı Kanuna 10a maddesi olarak eklenmiştir.
10a maddesinin Tasarıya
sokulması sırasında gerekli tartışmalar yapılarak metne bu maddedeki şekil
verilmiştir. Buna göre yurt dışında işlenmiş ve fakat failinin Türkiye'de
kovuşturulması gereken suçlarda, geçen dönemlerde uygulamada karşı karşıya
kalınan zorluk ve duraksamalar göz önüne alınmış ve ilke olarak suçun işlendiği
ülke kanunu ile Türk kanunundan hangisi sanık lehine sonuç verecek ise esasta o
kanuna göre ceza verilmesi kabul edilmekle beraber, uygulama aşağıdaki
koşullara bağlanmıştır:
1. Yurt dışında işlenen
suçun Türkiye aleyhine bir fiil oluşturmaması temel koşuldur. O hâlde terör
gibi suçlarda bu madde uygulanmayacağı gibi Tasarının 8 ve 11 inci maddelerinin
birinci fıkralarında belirtilen suçlar hakkında da uygulanmayacaktır.
2. Başta suçun işlendiği
ülke kanunu ile Türk kanunundan hangisinin uygulamada sanık lehine sonuç
vereceği ve o kanun gözetilerek saptama yapılırken aşağıdaki biçimde hareket
edilecektir:
a) Türk kanununa göre
verilecek ceza türü saptanır: Türk kanunu lehte ise veya Türk kanununa göre
verilebilecek sonuç ceza yabancı kanun uyarınca verilebilecek cezanın alt ve
üst sınırlarını aşmayacak ise Türk kanunu uygulanır.
b) Yabancı ülke kanunu
lehe ise o zaman yabancı kanun uyarınca verilebilecek, Türk Ceza Kanununda var
olan cezaya en yakın ceza esas alınır ve buna göre uygulama yapılır.
3. Herhâlde suçun
işlendiği ülke kanunu, Türkiye'nin kamu düzenine veya uluslararası yükümlerine
aykırı ise bu ülke kanunu, maddenin uygulanmasında yabancı kanun olarak göz
önüne alınmaz yani bu hâlde doğrudan Türk kanunu uygulanır.
Aslî cezalar hakkında
olduğu gibi fer'î cezalar hakkında da madde hükümleri, yukarıda açıklandığı
biçimde uygulanacaktır.
Dikkat edilmelidir ki,
madde dolayısıyla yabancı ceza kanunu uygulanmakta değildir. Sadece Türk
kanununun uygulanmasında yabancı kanun adalet gereği olarak gözetilmektedir.
Madde 19. - Maddenin
birinci fıkrasında, ceza sorumluluğu bakımından temel belirleyici ilkeye yer
vermektedir. Bir kere kişiye davranışından dolayı ceza verilebilmesi için icra
veya ihmal biçiminde bir eylemin (hareketin) zorunlu olduğu, soyut düşüncenin,
bir eylemle ortaya çıkamaması hâlinde cezalandırılamayacağı ilkesi
vurgulanmaktadır. İkinci olarak kişinin ancak kendi fiilinden dolayı ceza
sorumluluğuna tâbi bulunduğu belirtilmektedir. Bu hüküm, böylece suçtan dolayı
kişisel sorumluluk ilkesini vurgulamakta ve esasen ilke anayasalarda,
milletlerarası hukuk metinlerinde yer almaktadır. Yeni Fransız Ceza Kanunu da,
sorumluluk bölümüne bu madde ile başlamaktadır. Fıkrada yer alan temel ilke,
açıklandığı üzere suçun oluşması için kanaat, düşünce ve fikirlerin bir eylem
şeklinde ortaya çıkmadıkça, kanunun bunları cezalandırmadığıdır.
Maddenin ikinci fıkrası
bu düşünceyi daha güçlendirmekte ve vurgulamaktadır. Gerçekten bu fıkrada,
Tasarının birçok maddesinde geçen "suç faili" terimi tanımlanırken,
suç failinin eylemi gerçekleştiren veya buna teşebbüs eden olduğu belirtilmekte
ve böylece, suçun oluşmasında eylemin temel unsur olduğu bir kere daha
belirtilmiş olmaktadır.
Maddenin üçüncü fıkrası,
tüzel kişilerin ceza sorumluluğuna ilişkin hükümlerin saklı bulunduğunu
belirtiyor, tüzel kişiler adına eylemleri, organları veya diğer yetkililer yani
gerçek kişiler gerçekleştirdiklerinden böyle bir fıkraya yer verilmesi,
duraksamaları önlemek bakımından yerinde sayılmıştır.
Madde 20. - Cürümlerde
ceza sorumluluğunun temeli failin kasten hareket etmiş olmasıdır. Kastın ana
unsurlarının da gerek eylemin gerek bundan doğan neticenin bilinmesi ve
istenmesi olduğu bilinmektedir. Maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde
bu husus açıkça belirtilmiş ve kast tanımlanmıştır.
Maddenin ikinci
fıkrasında, netice nedeniyle ağırlaşmış suçların ve kast kuralından ayrılmayı
gerektiren durumların yani istenmeyen neticeden sorumluluk hâllerinin varlığı
göz önünde tutularak kuralın istisnası
gösterilmiştir. Ancak, bu hâllerde de failin sorumlu tutulabilmesi için varlığı
gereken iki ana koşula yer verilmiştir. Bunlardan birincisi, icra ve ihmal
şeklinde olabilen eylemin failce bilinerek ve istenerek yapılmış olmasıdır.
Böylece fail eylemi bilerek ve isteyerek yani iradî olarak yapmamış ise bundan
doğan sonuçtan dolayı cezalandırılamayacaktır. İkinci koşul, failin yapmış veya
yapmamış olduğu bu hareketle meydana gelen netice arasında bir nedensellik
bağlantısının bulunmasıdır. Bu itibarla, meydana gelen, anormal, istisnaî,
önceden öngörülme olanağı bulunmayan bir netice ise, failin bundan dolayı
cezalandırılması mümkün olmayacaktır.
Böylece, kastın istisnası
olarak kabul edilen bu durumda medenî hukuktaki kusursuz sorumluluk arasındaki
farklar belirtilmiş bulunulmaktadır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, "cezalandırılabilme koşulunu" kapsayan suçlarda, failin
cezalandırılabilmesi için koşulun gerçekleşmesinin istenmiş bulunmasına
gereksinme olmadığı ifade edilmiştir. Örneğin gebe sanılan kadına araç
sağlayanın, kadının ölmesi hâlinde cezalandırılması durumunda olduğu gibi.
Maddenin son fıkrasında
ise, kasten işlenen suçlarda genel bir hafifletici neden yer almaktadır. Failin
çok hafif neticelerin meydana gelmesini istediği ve kusurunun da çok hafif
olduğu hâllerde hâkim, suçun işlenmesine neden olan hâl ve koşulları ve meydana
gelen neticeyi göz önüne almak suretiyle cezanın üçte ikisinden onda dokuzuna
kadarını indirecektir. Bu fıkra hükmü çağdaş kanunlarda yer almaktadır ve
böylece kusurun çok hafif olduğu hâllerde esaslı bir ceza indirimi
sağlanmaktadır.
Madde 21. - Maddede
cürümlerde istisnaî bir kusurluluk şekli olan taksir tanımlanmış ve varlığı
için aranan koşullar belirtilmiştir. Bunlardan birincisi kanunda açıklık
bulunmasıdır. Bu itibarla kastın varlığı için kanunda açıklık bulunmasına gerek
olmamasına karşılık, taksirde bu husus aranacaktır.
İkinci koşul failce
yapılan ve bir icra veya ihmal şeklinde gerçekleşebilen eylemin iradî
olmasıdır.
Üçüncü koşul neticenin
öngörülebilir bulunmasıdır. Gerçekten neticenin öngörülmesi olanaklı değilse
ortada kusurluluğu gerektiren bir husus var olmaz.
Dördüncü koşul hareket
ile öngörülmesi olanaklı bu netice arasında nedensellik bağlantısının
varlığıdır.
Maddede taksirin esasını
oluşturan başlıca şekillere de değinilmiş ve öngörülmesi olanaklı ve fakat
failce öngörülmemiş bir neticenin dikkatsizlik, tedbirsizlik, meslek ve sanatta
acemilik, kanun, nizam ve emirlere riayetsizlik nedenlerinden birisiyle meydana
gelmesi gerekeceği de açıklanmıştır.
Böylece genel bir tanım
verilmiş olduğundan artık Özel Kısımda taksirli suçlara ait hükümlerde bu
şekillerin ayrıca belirtilmesine gerek görülmeyecek ve uygulamaya ışık tutulmuş
olacaktır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, kastın bir türü olan "gayrimuayyen kastla" bazen
karıştırılan ve kimi Fransız yazarlarının "olası kast" dedikleri
bilinçli taksirin tanımı verilmiştir. Bilinçli taksiri basit taksirden ayıran
özellik, eylemin neticesinin failce fiilen öngörülmüş ve fakat istenmemiş
olmasıdır. Bilinçli taksir hâlinde hükmedilecek ceza üçte birden yarısına kadar
artırılacaktır. Böylece bilinçli taksir, iş kazalarını, trafikte meydana gelen
taksirli suçları önlemek bakımından caydırıcı etki yapacak ve suçların
önlenmesinde yarar sağlayacaktır. Bilinçli taksire ilişkin hüküm, 8/1/2003 tarihli
ve 4785 sayılı Kanunla 765 sayılı Kanunun 45 inci maddesine de eklenmiştir.
Yeni Fransız Ceza Kanununda da benzerî yaptırımlara yer verilmiştir.
Örneğine Ülkemizde
özellikle kırsal bölgelerde rastlandığı üzere, taksirli suçlarda failin meydana
gelen netice itibarıyla bizzat kendisinin ve ailesi bireylerinin ağır derecede
mağduriyete uğradıkları görülmektedir. Söz gelimi, köylü kadınların gündelik
uğraşları ve hayat zorlukları itibarıyla, sayısı çok kere üç-dörtten fazlasına
varan küçük çocuklarına gerekli dikkati ve itinayı gösterememeleri sonucu,
çocukların yaralandıkları veya öldükleri görülmektedir. Aynı şekilde meydana
gelen trafik kazalarında da benzer olaylara rastlanmaktadır.
Bu gibi hâllerde ananın
taksirli suçtan dolayı kovuşturmaya uğraması ve cezaya mahkûm edilmesi, esasen
suçtan dolayı evladını kaybetmesi sonucu uğradığı ızdırabı şiddetlendirmekle
kalmamakta, ayrıca, ailenin tümüyle ağır derecede mağduriyete düşmesine neden
olmaktadır.
Benzer hususları gözeten
Avrupa Konseyi de, maddede belirtilen hafifletici veya cezayı kaldırıcı nedene
yer veren metinleri meydana getirmiş bulunmaktadır.
Maddeye göre, hâkim
suçlunun durumunu takdir ile ceza vermeyebilecektir. Elbette ki hâkim bu
husustaki takdirini kullanırken suçlunun ekonomik durumunu, aile yükümlerini,
söz gelimi diğer çocukların bakımını göz önünde bulunduracak, ona göre hüküm
kuracaktır. Ancak, dikkat edilmelidir ki, bu fıkranın uygulanabilmesi için
fiilden dolayı sadece (münhasıran) failin kişisel ve ailevî durumu itibarıyla
zararlı netice meydana gelmiş bulunmalıdır; böyle bir netice ile birlikte söz
konusu durumlara ilişkin bulunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra
uygulanmayacaktır. Fıkrada yazılı suç bilinçli taksir hâlinde işlenirse ceza
yarıdan üçte birine kadar indirilebilir.
Madde 22. - Kabahatlerde
kastın aranmayacağını ve herkesin kendi icra ve ihmalinden sorumlu bulunduğunu
açıklayan bu madde, bir bakıma kabahat derecesindeki suçun tanımını da yapmış
olmaktadır.
Madde 23. - Tümüyle
"hata"yı düzenleyen bu maddenin (1) numaralı fıkrası fiilî hatanın
bir kısmını oluşturan kişide hataya ve sapmaya (inhiraf) ilişkindir.
(1) numaralı bentte
düzenlenen kişide hata veya sapma hâllerinde failin kastına önem verilmiş ve
meydana gelen neticeden değil, kastettiği neticeden sorumlu tutulacağı, bu
itibarla, kastettiği neticede yer alan hafifletici nedenlerden yararlanıp,
gerçekleşen suçta var olup da mağdurun sıfatından doğan kişisel ağırlaştırıcı
nedenlerin ve kastettiği suçta var olup da gerçekleşmeyen ağırlaştırıcı
nedenlerin faile yüklenmeyeceği metinde açıklanmıştır.
Maddenin (2) numaralı
fıkrasında ise fiilî hata, genel olarak ele alınmış ve hukukî sonucu
belirlenmiştir. Olayların hatalı değerlendirilmesinin etkisi altında hareket
eden kişinin hatası, lehe sonuç verecek nitelikte ise, hatası göz önüne
alınacak ve ona göre hüküm verilecektir. Böylece suçun unsurlarına, neticesine
ilişkin bulunan hata, failin lehine olduğunda sorumluluk bakımından ona göre
hüküm verilecektir. Başkasının aldatması sonucunda hataya düşülmesi hâlinde de
aynı kural uygulanacaktır. Ancak kuralın uygulanması, fıkranın ikinci
paragrafında belirtildiği üzere yanılgının taksir sonucu meydana gelmemesine
bağlıdır. Fail alınması elinde olan tedbirlere başvurmak suretiyle hataya
düşmeyebilecek idi ise bakılacaktır: Fiil taksir ile işlendiğinde de
cezalandırılan bir suç oluşturmakta ise o hükümlere göre ceza verilecek, böyle
değilse yani suç sadece kast ile işlendiğinde cezalandırılıyorsa fail
yanılgısından tam olarak yararlanacak, cezalandırılmayacaktır.
Maddenin (3) numaralı
fıkrası hukuka uygunluk nedenlerinde hataya ilişkindir. Bu bende göre bir hata
nedeni ile hukuka uygunluk nedenlerine ait koşullar içinde bulunduğunu sanan ve
buna göre hareket eden kimseye, yanılgısı kendisine isnadı olanaklı bir kusura
dayanmadığında, ceza verilmeyecek, kişi hukuka uygunluk nedeninden tam olarak
yararlanacaktır.
Maddenin (4) numaralı
fıkrası "dolayısıyla faillik" kurumu ile ilgilidir. Bu fıkraya göre
hata başkasının bir suçun işlenmesini sağlamak için aldatması sonucu meydana
gelmişse, işlenen suçtan dolayı suçu işleyen fail değil, hataya düşüren kişi
sorumlu tutulacaktır.
Madde 24. - Madde, cebir
ve şiddet, ikrah ve tehdidin etkisi altında suç işlendiğinde, sorumluluğun
suçun işlenmesi ve şiddet kastıyla söz konusu cebir ve şiddet, ikrah ve tehdidi
kullanana ait olacağını belirlemek amacıyla kaleme alınmıştır.
Mücbir neden, kaza ve
tesadüf hâllerinde ise kast ilkesi çerçevesinde çözüm yollarına ulaşılabileceği
saptandığından ayrıca hüküm getirilmesine gerek görülmemiştir.
Madde 25. - Bilindiği
üzere, ceza hukuku sistemlerine özelliklerini veren belirleyici unsurlardan
birisi de özel hukuk tüzel kişilerinin sorumluluklarının kabul edilmiş olup
olmamasıdır. 10. Birleşmiş Milletler 2000 Viyana Kongresinde de belirtildiği
gibi, örgütlü suçlarla mücadelenin temel koşullarından birisi de tüzel
kişilerin ceza sorumluluğunun kabul edilmesidir.
Madde, Türk ceza hukukuna
reform niteliğinde çok önemli bir yenilik getirmiş bulunmaktadır. Bu yenilik,
özel hukuk tüzel kişilerinin ceza sorumluluğunun, 25 ve 26 ncı maddeleri içeren
Birinci Kitabın İkinci Kısmının Üçüncü Bölümünde ayrıca düzenlenmiş olmasıdır.
Bilindiği gibi mevzuatımızda tüzel kişilere ceza sorumluluğu tanıyan bazı
istisnaî hükümler vardır. Nitekim bu maddenin ikinci fıkrasında bu hükümlerin
saklı olduğu açıklanmaktadır.
Dikkat edilmelidir ki, 25
ve 26 ncı maddelerle tüzel kişilerin mutlak olarak cezaen sorumlu oldukları
ifade edilmiş değildir. Tasarı, mevzuatımızda var olan istisnalara daha geniş
bir yenisini eklemektedir.
Maddenin birinci
fıkrasında ise, tüzel kişilerin ne gibi hâllerde ve ne gibi koşullarla ceza
sorumluluğuna tâbi bulundukları gösterilmiştir:
a) Tüzel kişilerin cezaen
sorumlu olabilmeleri için öncelikle organ ve temsilcileri olan gerçek kişilerin
bir suç işlemeleri,
b) Bu suçun tüzel kişi
yararına işlenmesi,
c) İşlenen suçun, tüzel
kişiler tarafından da işlenebileceğinin kanunda açıkça belirtilmiş olması,
gereklidir.
Bu üç koşul gerçekleştiği
takdirde, gerçek kişi yani tüzel kişinin organı veya temsilcisinin işlenen
suçtan dolayı sorumluluğu sürecek ve fakat tüzel kişi de, 26 ncı maddede
gösterilen esaslar çerçevesinde cezaen sorumlu olacaktır.
Burada özellikle dikkat
edilmesi gerekli husus, bu maddenin suçu işleyen gerçek kişi ile iştiraki olan
diğer tüzel kişi mensuplarının sorumluluğunu kaldırmadığı ve fakat tüzel
kişinin de, bir kişilik olarak, sorumlu sayıldığıdır.
Çağımız suçluluğunun en
dikkat çekici görünümlerinden birisi de ekonomik ve örgütlü suçluluktur. Bu
çeşit suçluluğun gelişmesinde ise tüzel kişilerin büyük etkisi olmaktadır. Bu
nedenle Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi bir süreden beri ekonomik
suçluluk hakkında etkin tedbirler oluşturmaya çalışırlarken önemli bir
caydırıcı araç olarak tüzel kişilerin ceza sorumluluğu üzerinde de durmuşlardır.
1994 Fransız Ceza Kanununun 121-2 nci maddesinde, 25 inci maddedeki koşullara
uygun olarak, Devlet dışındaki tüzel kişilerin cezaen sorumlu oldukları hükmünü
getirmekte ve Kanunun değişik maddelerinde tüzel kişilerin de faili
olabilecekleri suçları göstermektedir. XIX. Yüzyılda (Societas delinquere non
potest) kuralına uygun olarak, tüzel kişilerin ceza sorumluluğu reddedilmişti.
Ancak XX. yüzyılın, özellikle ikinci yarısından itibaren iş hayatının aldığı
yeni ivme dolayısıyla fiyatlar, tüketim, iş ilişkileri, çevre konularında yeni
suçlar ortaya çıkmış ve bunların özellikle ekonomik teşebbüsler, sermaye
kuruluşları tarafından işlendiği tespit edilince, sadece kişilerin
cezalandırılması yeterli görülmemiş ve bizzat tüzel kişinin, belirli koşullarla
cezaen sorumlu olması gerekmiştir: Tüzel kişi, bazı suçları işleyebilen bir
sosyal gerçektir (sahtecilik, inancı kötüye kullanma, vergi suçları, malî
suçlar, doğrudan doğruya vücut hareketini gerektirmeyen suçlar gibi).
Bu nedenlerle tüzel
kişilerin ceza sorumluluğu 1929 Bükreş, 1959 Roma, 1978 Budapeşte, 1983 Kahire
ceza hukuku kongrelerince benimsenmiş ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi
ekonomik suçlarda bu sorumluluğu tavsiye etmiştir.
1994 Fransız Ceza Kanunu
yanında İngiltere, Kanada, Amerika Birleşik Devletleri, Hollanda tarafından da
sorumluluk pozitif hukuka sokulmuştur.
Birleşmiş Milletler
Palermo Sözleşmesi, bu konuda tüzel kişilerin ceza sorumluluğunu kabul
etmektedir.
Tasarı böylece Avrupa
hukukunda gelişen yeni bir caydırıcı unsuru da Türk ceza mevzuatına eklemiş
bulunmaktadır.
Madde 26. - Madde, özel
hukuk tüzel kişilerinin 25 inci madde çerçevesinde gerçek kişi tarafından
işlenen suçtan dolayı sorumlu olduğu hâllerde hangi yaptırımların ne suretle
hükmedileceğini göstermektedir:
Bir kere fiili işleyen
gerçek kişi hakkında hükmedilen veya hükmedilmesi gereken para ve müsadere
cezaları tüzel kişi hakkında da ayrıca hükmedilecektir. Müsadere veya
mülkiyetin Devlete geçmesi gerçek kişi bakımından infaz edilmiş ise, elbette
ki, artık tüzel kişi hakkında da infazı mümkün olmaz.
Gerçek kişi hakkında
hükmedilen veya hükmedilmesi gereken hürriyeti bağlayıcı cezalar ile kamu
hizmetlerinden yasaklanma, bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının
durdurulması cezaları ise, tüzel kişi hakkında "tüzel kişinin çalışmadan
yasaklanması" şeklinde infaz olunabilecektir. Bu bakımdan madde mahkemeye
geniş yetki tanımıştır. Bir kere mahkeme söz konusu cezaların tüzel kişi
hakkında "çalışmadan yasaklanma" biçiminde infaz edilip edilemeyeceği
hususunda takdirine göre bir karar verecek, infaza karar verdiğinde ise yasak
süresini de yine kendisi belirleyecektir. Ancak bu süre hiçbir zaman gerçek
kişi hakkında verilen ceza süresini aşamayacaktır.
Ayrıca mahkeme, tüzel
kişinin, atayacağı denetçilerin kontrolü veya yöneticiler eliyle belirleyeceği
süre içinde çalışmalarını sürdürmesine de karar verebilecektir.
Maddenin son fıkrasında,
kanunların tüzel kişinin feshini veya kapatılmasını ayrıca öngördüğü hükümlerin
saklı bulunduğu açıklanmış ve böylece hâlen tüzel kişilerin ceza sorumluluğuna
ilişkin kanunların aynen yürürlükte kaldığı vurgulanmıştır.
Madde 27. - Maddeyle
getirilen hukuka uygunluk nedeni aslında Anayasanın 137 nci maddesine
dayanmaktadır. Maddede, kanunun hükmünü icra edenin herhangi bir suçtan dolayı
sorumlu tutulamayacağı açıklanmıştır. Maddede yetkili bir merciden verilen ve
memurun görevi gereği yerine getirmek mecburiyetinde bulunduğu emrin icrası
hâlinde de sorumlu olmayacağı belirtilmiştir. Ancak, Anayasanın 137 nci
maddesinin ikinci fıkrasındaki hüküm gereği konusu suç teşkil eden emri verenin
de suçtan dolayı sorumlu olacağı şüphesizdir.
Verilen emrin konusunun
açıkça suç oluşturduğunun bilinmemesi ve anlaşılamaması hâlinde, memurun
işlenen suçtan dolayı, hata nedeniyle, sorumlu olmayacağı meydandadır. Bu takdirde
emri veren suçtan dolayı sorumlu olacaktır.
Anayasal ve kanunî
düzenlemeye göre, amirin emrini icra eden kişi, emrin "yetki",
"konu" ve "şekil" açısından kanuna uygunluğunu denetlemekle
yükümlüdür. Değinilen denetlemeyi yapmadan hukuka aykırı emrin yerine
getirilmesi, emri yerine getiren kişiyi sorumluluktan kurtarmaz. Buna karşılık,
belirli gereksinmeler nedeniyle, emri icra etmekle yükümlü kişinin, emri yerine
getirmek konusunda kanun denetimini yapmasını engelleyen ve her durumda emrin
uygulanmasını öngören kanun düzenlemeleri vardır.
Örneğin, 22/5/1930
tarihli ve 1632 sayılı Askerî Ceza Kanununda ve 4/7/1934 tarihli ve 2559 sayılı
Polis Vazife ve Salahiyet Kanununda, bu türden hükümler bulunmaktadır.
Bu durumda, emrin hukuka
aykırılığını denetleme olanağı bulunmayan bir kişinin, emri yerine getirmesi
irade dışı bir davranıştır. Buna karşın bu kişinin hukuka aykırı bir emri
yerine getirmesi nedeniyle sorumlu tutulması "ceza sorumluluğunun
kişiselliği" kuralına aykırı olur. Belirtilen durumda, suç oluşturan
hukuka aykırı eylemin işlenmesinden, sadece emri verenin sorumlu tutulması
yerinde görülerek, Tasarının bu maddesine, "Emrin, hukuka uygunluğunun
denetlenmesi, kanun tarafından engellendiği hâllerde, yerine getirilmesinden
sadece emri veren sorumlu olur." hükmü eklenmiştir.
Mevzuatta, söz gelimi
askerî kanunlarda, memurun kendisine verilen emri yerine getirmeye mecbur
tutulduğu hâllerdeki istisnalar, elbette ki saklıdır. Bu gibi hâllerde, 3 üncü
maddede yer alan özel kanunlarla Ceza Kanunu arasındaki ilişkiyi düzenleyici
hüküm dolayısıyla özel kanundaki hüküm uygulanacaktır. Bu bakımdan Anayasanın
137 nci maddesinin son fıkrasındaki istisna saklı kalacaktır.
Madde 28. - Madde (1)
numaralı fıkrasında meşru savunmayı (2) numaralı fıkrasında ise zorunluluk
(ızdırar, mecburiyet) hâlini düzenlemektedir.
Meşru savunma bakımından
Tasarı şu koşulları saptamıştır:
1. Bir kere her türlü
hakka yönelik haksız bir saldırıya karşı meşru savunmanın söz konusu olduğu
belirtilmiş ve böylece kurumun, bazen anlamsız ve sosyal gereklere aykırı
düşecek derecede dar tutulmasının önüne geçilmesi istenilmiştir.
Esasen, kanunlarımızda
mala karşı saldırılarda da meşru savunmayı kabul eden hükümlere yer verilmiş
olması kurumun bu şekilde düzenlenmesini gerekli kılmaktadır.
Ayrıca, şu husus da
belirtilmelidir ki, kişileri suç işlemekten caydıracak en etkin araçlardan
birisi, suç işlediklerinde karşılık görebilecekleri endişesi olduğundan, meşru
savunma hakkının böylece genişletilmesi, kriminolojik yönden caydırıcı etki de
yapabilecektir.
2. İkinci olarak meşru
savunmanın "haksız saldırı" koşulu bakımından, "gerçekleşen
haksız saldırı" ile "gerçekleşmesi muhakkak haksız saldırı" veya
"tekrarı muhakkak haksız saldırı" aynı sayılmıştır. Böylece kişilerin
haksız saldırılara karşı kendilerini korumaları olanağı daha da genişletilmiş
olmaktadır.
3. Üçüncü olarak
savunmanın "saldırı ile orantılı biçimde" olması meşru savunmanın
temel koşullarından birisi olarak kabul edilmiştir.
Maddenin (2) numaralı
fıkrasında zorunluluk hâli düzenlenmiştir: Bu hâlin bir hukuka uygunluk nedeni
oluşturması, meşru savunmadan farklı olarak, kişinin kendisine veya başkasına
ait bir hakka yönelik bir tehlikenin varolmasından dolayıdır. Bu hukuka
uygunluk nedeninden yararlanılabilmesi için, tehlikeye bilerek neden
olunmaması, tehlikeden suç olan bir harekete başvurmadan kurtulmanın olanaklı
bulunmaması ve tehlikenin ağır ve muhakkak olması da araştırılacaktır.
Ayrıca, tehlikenin
ağırlığı ile konu ve kullanılan araç arasında "orantılılık ilkesi"
kabul edilmiştir.
Mücbir neden (zorlayıcı
neden) ile zorunluluk hâli arasındaki farka da bu vesile ile değinmek uygun
olacaktır: Mücbir neden, faili, iradesine aykırı bir şekilde hareket etmeye
zorlayan, karşı koyamadığı, failin başka suretle hareket etmesine olanak vermeyen
bir kuvvettir ve fail bunu bilmektedir. Zorunluluk hâlinde bulunan kimse
kendisine veya başkasına ait haktan özveride bulunarak zarara bizzat
katlanabilir ve bir suç işlemeyebilir. Oysa mücbir neden hâlinde fail için
kanuna uymasını engelleyen mutlak bir olanaksızlık vardır.
Madde 29. - Madde ile
hakkın kullanmasına ve mağdurun rızasına ilişkin hukuka uygunluk nedenleri
düzenlenmiştir. Bir hakkı kullanan kimsenin hukuka aykırı bir şekilde hareket
etmiş sayılamayacağı öteden beri kabul edilmekte ve bu husus çağdaş ceza
kanunlarında yer almaktadır. Esasen, Yargıtayın özellikle basın yoluyla
işlenmiş suçlarda haber verme ve eleştirme haklarını göz önünde tutarak bir
süreden beri ceza sorumluluğunu kabul etmemiş olması da bu hukuka uygunluk
nedeninin Türk uygulamasına girdiğini göstermektedir.
Bir hak, kanun, tüzük,
yönetmelik, genelge gibi nizamlara dayanabilir ve hukuken tanınmış ve
düzenlenmiş olmak kaydıyla, bir mesleğin icrasından da doğabilir.
Burada hakkın doğrudan
doğruya kullanılabilir olması aranacaktır. Eğer hak, bir mercie başvurarak
kullanılabilecekse artık buradaki hak kapsamında kabul olunmayacaktır.
Maddede ayrıca sözü
edilen, "mağdurun rızasının", bir hukuka uygunluk nedeni
sayılabilmesi için hukuken geçerli olması şarttır.
Rızanın geçerliliği için
de mağdurun rıza açıklamaya ehil ve rızanın, kişinin üzerinde mutlak suretle
tasarrufa yetkili bulunduğu, bir hakka ilişkin olması gerekir. Bir kimsenin ne
gibi haklar üzerinde mutlak suretle tasarrufa yetkili olduğu hususu ile ehliyet
konusu, bütün mevzuat hükümleri göz önünde bulundurularak saptanacaktır.
Madde 30. - Madde ile
hukuka aykırılığı gideren nedenlerin hepsini kapsamına alacak surette sınırın
kast olmaksızın aşılması hâli düzenlenmiştir.
Gerçekten, hukuka
uygunluk nedeninin sınırı ya kasten ya taksirle veya mücbir nedenle aşılabilir.
Mücbir neden konusunda 28 inci maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Sınır kasten aşıldığında,
örneğin, meşru savunmada bulunan kişi vaki saldırıyı defetmek için saldırganı
öldürmenin şart olmadığını bile bile ve sırf tecavüze uğramış olması
fırsatından yararlanarak saldırganı öldürdüğü takdirde hukuka aykırılığın
kalkmayacağı ve failin bu maddedeki herhangi bir ceza indiriminden
yararlanamayacağı şüphesizdir. Bu nedenle madde sınırın kast olmaksızın
aşılması hâlini kapsamaktadır.
Yukarıda verilen örnekte
fail, maruz kaldığı saldırı dolayısıyla ve içinde bulunduğu durum itibarıyla
esasta gerekli olandan fazla bir savunmada bulunmuş olabilir. Sınırın
aşılmasındaki bu taksir kendisinin cezalandırılmasına yol açabilirse de, bunun
için işlenen suçun taksirle işlendiği takdirde de cezalandırılabilen bir fiil
olması zorunludur. Demek oluyor ki, bu gibi hâllerde işlenen suçun niteliğine
bakılacak ve sadece kast bulunduğu takdirde cezalandırılabilen bir cürüm söz
konusu ise faile ceza verilmeyecek buna karşılık, suç taksirle işlendiği
takdirde de cezalandırılabilen fiillerden birini oluşturduğunda, maddede
öngörülen biçimde cezadan indirim yapılarak faile taksirli suçtan dolayı ceza
verilecektir.
Ancak son fıkra bu
hususta da bir istisna getirmektedir: Sınırın taksirle aşılması, fail
bakımından mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş
ise faile ceza verilmeyecektir.
Madde 31. - Maddede
hafifletici neden olarak haksız tahrik hâli düzenlenmiş ve 1/3/1926 tarihli ve
765 sayılı Kanunda yer alan adi ve ağır tahrik ayırımı kaldırılmıştır. Böylece,
hâkimin bu iki tahrik şeklini birbirinden ayırırken yaptığı takdir hatası
nedeniyle Yargıtayca hükmün bozulması ve böylece davaların gecikmesi önlenmek
istenilmiştir.
Nitekim suçlarda sadece
yukarı sınırı gösterme metodunu uygulayan yeni Fransız Ceza Kanunu, tahriki
bütünüyle kanundan çıkarmıştır.
Haksız tahrikin ana
koşulu, yapılan haksız hareketin fail üzerinde bir hiddet veya şiddetli elem
meydana getirmesi ve suçun işlendiği anda failin bu durumda bu etki altında
bulunması olduğundan, madde söz konusu psikolojik hâlleri belirtecek biçimde
kaleme alınmıştır. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 51 inci maddesinde
"gazap ve şedit bir elemin tesiri altında" ibaresi kullanılmıştır.
Gazap, aslında hiddetlenmeyi ifade eder; şedit bir elem deyimi psikolojik
bakımdan aslında hareketsizliğe, pasifliğe yöneltici bir ruh hâli ise de,
burada söz konusu olan hiddete yönelten bir elemdir. Bu itibarla sadece hiddet
sözcüğünün kullanılması bu hâli de kapsar idi. Ancak uygulamada duraksamalara
neden olmamak için metinde her iki sözcüğün kullanılması uygun sayılmıştır.
Tahrik hâlinde verilecek
ceza bakımından aşağı ve yukarı sınırlar kabul edilmek suretiyle olayın
özelliğine göre uygulamada takdir olanağı tanınması amaçlanmıştır. Hâkim
tahrikin ağırlık derecesine göre yapılacak indirimi saptayabilecektir.
Madde 32. - Taksirle
işlenen suçlarda ve özellikle bileşik kusur hâlinde, kusurun derecesine göre
cezada indirim yapılması adaletin gereğidir. Madde ile taksirli suçun, kusurlu
birden çok eylemin birleşmesi sonucu, söz gelimi neticenin meydana gelişinde
mağdurun kusurlu eyleminin de etkili bulunduğunun saptandığı hâllerde, bir
araya gelen eylemlerin netice bakımından nedensel değerlerine göre cezada belli
oranda indirim yapılması öngörülmüştür.
Esasen, bu ilke
mevzuatımıza 16/7/1964 tarihli ve 501 sayılı Kanunla girmiştir. Söz konusu
adalet ilkesinin bütün taksirli suçları kapsar hâle getirilmesi maksadıyla
genel hükümler içine alınması uygun görülmüştür. Ancak 21 inci maddenin
dördüncü fıkrasına giren hâlde bu madde hükmü uygulanmayacaktır.
İkinci fıkrada, kusur
derecesinin çok hafif olduğu ve fiilin çok önemsiz neticeler meydana getirdiği
hâllerde kovuşturma yapılamayacağı ve faile ceza verilemeyeceği öngörülmüş ve
böylece taksirli suçlarda yeni bir cezasızlık hâli kabul edilmiştir.
Madde 33. - Yaşamın
karmaşık ve değişik koşulları ve hâlleri, durumları kapsaması ve dolayısıyla
suçların birbirine göre çok farklı neden, saik ve amaçlarla işlenebilmesi
dolayısıyla hukuku, yaşamın zorunluluklarına uydurabilmek için takdiri
hafifletici nedenler kurumunun kabul edildiği bilinmektedir. Bunun, yukarıda
belirtilenler dışında, diğer bir takım işlevlerinin de varlığı nedeniyle
dünyanın bütün hukuk sistemleri, hâkime maddede belirtilen yetkiyi vermiştir.
Bu kurum kabul olunmadığında ceza adaleti sosyal gerçeklerden kopuk ve soyut
bir nitelik alır.
Hâkimin, maddede
belirtilen yetkisini, maddede belirtilen amacı doğrultusunda kullanması,
elbette ki, gereklidir ve bu gerekten ayrıldığı takdirde üst mahkemelerin
kontrol yetkisi, elbette ki, vardır.
Madde 34. - Akıl
hastalığı ve geçici hâllerin ceza sorumluluğuna etkisini düzenleyen bu madde
numaralandırılmış üç fıkradan oluşmaktadır.
(1) numaralı fıkrada tam
akıl hastalığı ile bilincin (şuurun) ve hareket serbestliğinin önemli derecede
azalmasına neden olan akıl hastalıkları ele alınmıştır.
Fıkranın öngördüğü
sistem, tam akıl hastaları ile bilinç ve hareket serbestliği önemli derecede
azalmış olan kısmî akıl hastaları arasında ceza sorumluluğu bakımından fark
gözetmemek şeklinde ifade olunabilir. Bu suretle sosyal savunma ilkelerinden,
akıl hastalığı hakkında çağımızda elde edilen bulgulardan esinlenen bir sistem
benimsenmiştir.
Bu hüküm getirilirken, tam
ve kısmî akıl hastalığının birbirinden ayrılmasını sağlayan ölçünün
belirlenmesindeki büyük zorluk da göz önünde tutulmuş ve uygulamada bu nedenle
ortaya çıkan adaletsizliğin giderilmesi amaçlanmıştır.
Maddenin (1) numaralı
fıkrası bu görüşün ışığı altında düzenlenmiş ve fiili işlediği zaman bilincini
veya hareket serbestliğini önemli derecede azaltacak veya tamamen kaldıracak
surette akıl hastası olduğu tıbben saptanan kişiler aynı statü içine
alınmışlardır. Akıl hastalığının ceza sorumluluğuna etkisi bakımından ise
normatif ve biyolojik sistemler birlikte esas alınmıştır.
(1) numaralı fıkranın
ikinci paragrafında akıl hastalarının muhafaza ve tedavi altına alınmasına
karar verecek merci gösterilmektedir. Ayrıca muhafaza ve tedavi altına alınma
süresinin bir yıldan az olmaması öngörülmektedir.
Yukarıda da ifade
olunduğu gibi aranan husus, salâh bulma suretiyle veya diğer bir nedenle
tehlikelilik hâlinin ortadan kalkmış olmasıdır. Tehlikelilik hâli ortadan
kalksa da kişinin mutlaka belirli bir süreyle muhafaza ve tedavi altında
bulundurulmasının yararı olacağı düşüncesi baskın olmuş ve kurumda belirli süre
ile bulundurma zorunluluğu, toplumsal savunma yönünden muhafaza edilmiştir.
Fıkranın üçüncü
paragrafında, iki hususa önem verilmiştir: Birincisi, failin muhafaza ve
tedavisine son verilmesinde göz önünde tutulacak ölçünün "şifa bulma"
yerine "salâh bulma" olarak benimsenmesidir. Akıl hastalıklarında
önemli olan, kişinin tehlikelilik hâlinin sona ermesidir; zira bir kısım akıl
hastalıklarının tam şifaya kavuşması olanaksızdır. Bu nedenle akıl hastaları
için tehlikelilik hâlinin kalkması söz konusudur. Bu durum ise, "salâh
bulma" şeklinde ifade olunabilir. Bununla birlikte, tehlike hâlinin başka
nedenle, örneğin failinin yaşının fazla ilerlemesi veya bedensel bir malûliyete
uğraması dolayısıyla kimseye zarar verebilecek gücünün kalmaması suretiyle de
ortadan kalkabileceği göz önünde tutularak, bu hâlin "diğer bir
nedenle" de ortadan kalkabileceği belirtilmiştir.
Fıkranın dördüncü
paragrafında, suç işleyen akıl hastalarının bu amaçla kurulmuş olan
müesseselerde muhafaza ve tedavi edilmeleri kabul edilmiştir. Ancak bu çeşit
kurumlar kuruluncaya kadar tedavi ve muhafazasının akıl hastanelerinde
sürdürüleceği Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun
Tasarısında belirtilmiştir.
Fıkranın beşinci ilâ
sekizinci paragraflarında tedavi ve muhafaza altına alınan suçlu akıl
hastalarının ne gibi koşullarla tahliye edilecekleri hususundaki esaslar
gösterilmiştir.
Maddenin (2) numaralı
fıkrasında, Türk ceza hukukunda önemli bir yenilik getirilmekte ve birinci
fıkranın birinci paragrafında yazılı derecede olmayan yani bilinci ve hareket
serbestliğini tamamen kaldırmayan veya bunları önemli derecede azaltmayan akıl
sağlığındaki ve bilinçteki bozukluk nedeniyle, işlediği fiilin haksız
niteliğini tam olarak değerlendiremeyen failin cezasını sekizde bire kadar
indirmek hususunda hâkime yetki verilmektedir. Böylece, köyde, mahallede,
halkın meczup olarak değerlendirdiği kişilerin ceza sorumluluklarının
derecelendirilmesinde hâkime yetki verilmiş olmaktadır. Hâkim akıl sağlığındaki
ve bilinçteki bozukluk nedeniyle belirtilen oranlar içinde cezayı saptarken,
bozukluğun derecesini elbette ki, göz önünde bulundurmakla yükümlüdür. Esasen
Tasarının 94 üncü maddesinin (A) fıkrasının (5) numaralı bendinde, akıl
malûliyeti veya diğer bir ruhsal zaaf veya sakatlık nedeniyle cezaları
indirilmiş olan suçluların bu husus için kurulmuş bir sağlık kurumunda tedavi
altına alınmaları hükmü de getirilmiştir.
Fıkranın ikinci
paragrafında belirtildiği üzere hâkim indirilmiş cezanın bir akıl sağlığı
kurumunda tedavi ve muhafaza suretiyle geçirilmesine de karar verebilecektir.
Bu hâlde salâh söz konusu olmazsa güvenlik tedbirinin uygulanmasına devam
olunabilecektir.
Maddenin (3) numaralı fıkrasında
"geçici hâller" söz konusu edilmiştir. Bilindiği üzere geçici hâller
ceza sorumluluğunu etkileyen akıl hastalığı dışındaki hâllerdir. Bu hâller
bilincin ve hareketlerin serbestliğine olan etkisine göre (1) numaralı fıkranın
birinci paragrafı çerçevesinde etki yapacaklardır.
Madde 35. - Madde,
onsekiz yaşını bitirmiş olup da yirmibir yaşını doldurmamış olan
sağır-dilsizlere ilişkin bulunmaktadır. Onsekiz yaşından küçük olanların durumu
ise 117 nci maddede düzenlenmiş bulunmaktadır.
Sağır-dilsizlik,
çağımızda eski niteliğini ve sağır dilsiz kişinin ehliyetleri bakımından
ölümüne kadar noksan sayılmasını gerektiren özelliğini kaybetmiştir.
Sağır-dilsizlerin de, diğer normal kişiler gibi eğitilmeleri ve ehliyetli
insanlar hâline getirilmeleri olanağı vardır.
Bu nedenle madde,
sağır-dilsizlerin sorumluluğunu yirmibir yaşına kadar sürecek bir devre
bakımından düzenlemiş ve bu yaştan sonra sağır-dilsizlerin de diğer normal
kimseler gibi ceza sorumluluğuna tâbi tutulmaları ilkesini kabul etmiştir.
Doğal olarak
sağır-dilsizlik hâlinin isnat yeteneğini etkilemesi veya diğer nedenlerle 34
üncü maddenin uygulanmasını gerektirdiği hâller saklıdır ve böyle durumlarda
sözü geçen maddeler uygulanacaktır.
Madde 36. - Madde ile ilk
olarak, isnat yeteneğine etkisi bakımından irade dışı ve iradî sarhoşluk
hâlinde işlenen fiiller birbirinden ayrılmıştır. İrade dışı sarhoşluk yani
bilmeden ve istemeden alkollü bir maddenin alınması nedeniyle meydana gelen
sarhoşluk hâlinde failin bilinci veya hareket serbestliği tamamen kalkmış ise
veya bilinç ve hareket serbestliği önemli derecede azalmış bulunduğunda faile
ceza verilmeyecektir.
Söz konusu hükümlerden
anlaşılacağı üzere iradî sarhoşluk hâlinde faile işlediği suçun cezasının
verilmesi doğaldır. Bununla birlikte uygulamada duraksamaları gidermek için
iradî sarhoşluk hâlinde, faile suçun cezasının verileceğinin maddede ikinci
fıkra hâlinde ayrıca açıklanması uygun sayılmıştır.
Uyuşturucu maddelerin
etkisi altında suç işlenmesi hâlinde de maddede sarhoşluk hâli bakımından yapılan
ayırımlara uyulmak suretiyle ceza belirlenecek veya ceza verilmeyecektir.
Uyuşturucu madde etkisi yapan sentetiklerin ve benzerî bir takım ilâçların da
söz konusu olduğu bilinmektedir. Bu maddelere ait listeler Türkiye'nin de
katılmış bulunduğu uyuşturucu maddelere dair 1961 TEK Sözleşmesi ve
değişikliklerinde ve Psikotroplar Sözleşmesinde yer almıştır. Bütün bu
maddelerin kullanılması suretiyle işlenen suçlar bakımından da, elbette, madde
hükümlerinin uygulanması gerekecektir. Ancak söz konusu maddeleri teker teker
saymanın güçlüğü karşısında öteden beri kullanılan uyuşturucu madde teriminin
muhafazası ve fakat kapsamının geniş olarak anlaşılması gerektiğinin gerekçede
belirtilmesi uygun sayılmıştır.
Esasen 255 inci maddenin
(1) numaralı fıkrasında uyuşturucu maddelerin Bakanlar Kurulunca belirlenip
ilân edilmesi esası benimsenmiştir. Böylece uygulamadaki duraksamalar ortadan
kalkmış olacaktır.
Madde 37. - Tasarı, 37 ve
38 inci maddeleriyle eksik, tam teşebbüse ve tamamlanmış suça birbirinden
farklı ceza verme sistemini benimsemiştir.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunda kullanılmakta bulunan "nakıs teşebbüs" terimi yerine,
uygulamada artık yerleşmiş bulunan "eksik teşebbüs" terimine yer
verilmesi uygun görülmüştür.
Teşebbüste hazırlık ve
icra hareketleri ayırımının çeşitli duraksamalara ve tartışmalara neden olduğu
bilinmektedir. Uygulamada birliği sağlamak ve duraksamaları kaldırmak amacıyla
madde metninde "şüpheye yer bırakmayacak şekilde" sözcüklerinin
konulması suretiyle o suça yönelik kastı belirtmeye olanak verecek hareketlerin
işlenmesi hâlinde icraya başlanıldığının kabul edildiği belirtilmiştir.
Eksik teşebbüs hâlinde
cezanın ne suretle saptanacağına ait oranlar maddede gösterilmiştir. Teşebbüs
hâli cezanın indirilmesini gerektiren bir hafifletici neden olmayıp müstakil
suç teşkil ettiğinden, suça ait ceza belirlenir.
Önce temel ceza 79 uncu
maddede gösterilen esaslara göre saptanacak sonra derhal bu cezaya teşebbüse
ait hüküm uygulanacaktır. Bundan sonra Tasarının 80 inci maddesinde belirtilen
sıraya göre ağırlaştırıcı nedenlerin uygulanması yapılacaktır.
"Temel ceza"
dan maksadın, suçun basit şekline ait cezanın alt ve üst sınırları arasında
hâkimin takdirine göre belirleyeceği ceza olduğu bilinmektedir. Bu hususta 79
uncu maddeye ve gerekçesine bakılmalıdır.
Maddenin son fıkrasında
"kendiliğinden vazgeçme" hâlinde failin ceza sorumluluğu
düzenlenmiştir. Bu hükümden de anlaşılacağı üzere, kendiliğinden vazgeçme
hâlinde faile teşebbüs ettiği suçtan dolayı ceza verilmeyeceği, ancak vazgeçme
anına kadar yaptığı icra hareketleri başlı başına suç teşkil ettiği takdirde,
bu suçun cezasıyla yetinileceği açıklanmıştır. Ancak teşebbüste engelleyici
nedenlerle icranın bitirilmemesiyle kendiliğinden vazgeçmeyi birbirinden
ayırmak her zaman kolaylıkla olanaklı değildir. Bu konuda şöyle bir ölçeği göz
önünde bulundurmak olanaklıdır: Şayet fail suçu işlemek hususunda daha önce
verdiği kararı yeniden gözden geçirmeye yönelmiş ve bu kararı sonuna kadar
götürebilecek durumda olduğu hâlde icrayı yarıda bırakmış, nedensellik
bağlantısını kendisi frenlemiş ise, vazgeçme kendiliğindendir; buna karşılık,
fail icraya başlarken göz önünde tuttuğu ve hesaba kattığı risklerin dışında
kalan bir etmen yüzünden, icrayı tehlikesizce sona vardıramayacağını anladığı
için, icra hareketlerine devam etmemişse, vazgeçme kendiliğinden değildir.
Demek oluyor ki, bakılacak husus şudur: Fail icra hareketlerini yarıda
bıraktığı zaman, bunları sonuna kadar götürebileceği kanaatinde ise ve buna
karşın icraya devam etmemişse, kendiliğinden vazgeçme vardır; buna karşılık
failin icraya devam etmemesinin nedeni, icra hareketlerini sonuna kadar
götüremeyeceği, "iter criminis"de daha fazla ilerlemek olanağının
artık kalmadığı kanaatinden kaynaklanmakta ise, vazgeçme kendiliğinden değildir,
icra hareketlerinin bitmesine failin elinde olmayan engelleyiciler neden
olmuştur. Ortada eksik teşebbüs hâli vardır.
Madde 38. - Bu maddenin
gerekçesi için, 37 nci ve 39 uncu maddelerin gerekçelerine bakılmalıdır.
Madde 39. - Madde, etkin
pişmanlık ve uzlaşma kurumunu düzenlemektedir. Etkin pişmanlık, tam teşebbüste
icra hareketlerinin tamamlanmış olmasına karşın neticenin meydana gelmemesinin
failin elinde olan bir nedene bağlanması veya suçun tamamlandığı hâllerde
gerçekleşmiş olan neticenin yine failin sarfettiği çabalar sonucunda tamamen
ortadan kaldırılması hâllerini kapsamaktadır. Böylece harekete geçerek etkili
bir surette neticeyi engelleyip veya bertaraf edip pişmanlığını etkin biçimde
ortaya koyan kişinin bu tutumunun semeresiz kalmaması ve netice olarak sosyal
savunmanın güçlendirilmesi öngörülmüştür. Uygun bir suç siyaseti, suçlunun
yaptığı kötülüğü gidermesi hususunda teşvik edici tedbirlerin getirilmesini
öğütler.
Şüphesizdir ki, bu
çabaların neticesiz kalması yani suçlunun harekete geçmesine karşın neticenin
bertaraf edilmemesi hâli sadece takdiri bir hafifletici neden sayılabilecektir.
Maddenin (1) numaralı
fıkrasının ikinci paragrafında, iştirak hâlinde etkin pişmanlıktan, sadece söz
konusu etkin pişmanlık hareketini gerçekleştirenin yararlandırılacağı
açıklanmış ve böylece söz konusu hareketin sırf şahsa bağlı bir hafifletici
neden oluşturacağı belirtilmiştir. Eyleme katılmayan şerikler fiilin sonucuna
göre cezalandırılacaklardır.
Tasarının Özel Kısma
ilişkin maddelerinde özel etkin pişmanlık hâlleri ayrıca öngörülmüştür. Bu
madde ile genel bir etkin pişmanlık hâli getirilmektedir. Böylece Türk ceza
hukukuna reform niteliğinde yeni bir kurum eklenmiş olmaktadır.
Maddenin (2) numaralı
fıkrası ile düzenlenen uzlaşma, esasında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda yer
alması gereken yeni bir kurumdur; ancak Ceza Kanununda esas hükmün yer alması
ve Usul Kanununda uygulamanın düzenlenmesi zorunludur. Bu nedenle maddenin (2)
numaralı fıkrasında kuruma yer verilmiştir.
Maddenin (2) numaralı
fıkrasıyla ceza adalet sisteminde reform sayılabilecek bir kurum olarak
"Uzlaşma" kurumu tanımlanmıştır.
Çağımızda suç
mağdurlarına karşı ceza adalet sisteminde, mağdurların yararları yönünde yeni
bir duyarlılığın ortaya çıktığı görülmektedir. Ülkemizde bugüne kadar
mağdurlara karşı gösterilen özel dikkat sadece bazı adam öldürme, terör ve
örgütlü suçlar bakımından söz konusu oluyordu. Bazı özel kanunlarda (örneğin
3/11/1980 tarihli ve 2330 sayılı Nakdî Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında
Kanunda olduğu gibi) suç mağdurlarına veya ailelerine Devletin tazminat ödemesi
öngörülmektedir.
Bununla beraber çağdaş
ceza kanunlarında diğer bir kısım suçlar bakımından da koruma ilkeleri meydana
çıkmaya başlamıştır. XXI. Yüzyıl adalet sistemi mağdurun tatmin edilmesini de
ön plâna çıkarmış bulunmaktadır. Bugün anlaşılmıştır ki, suça karşı salt ceza
yaptırımları yeterli değildir. Zararın giderilmesi ve onarım, hiç şüphesiz,
adaletin temel amacını oluşturmaktadır. Ancak bu, tek görünüm değildir.
Uzlaşmanın hedefi suçun
işlenmesinden sonra fail ve mağdur arasında meydana gelen çekişmeyi, bir
arabulucunun girişimini sağlayarak çözmek ve adaleti sağlamaktır. Failin neden
olduğu zararın giderilmesi, fail-mağdur arasındaki barış, uzlaşmanın asıl
unsurunu oluşturur. Fail-mağdur arasında uzlaşma dışında da, tazminatın
sağlanması olanaklıdır. Ancak uzlaşma kurumunda, zararın giderilmesi ve onarım
yanında ayrıca bir moral unsur da vardır. Bu nedenle fail-mağdur arasındaki
uzlaşma suçun faili bakımından cezanın "özel önleme" fonksiyonuna
yardım ettiği gibi mağdurun ve genel olarak kamunun da yararlarının korunmasını
sağlar. Fail, uzlaşma ile, işlediği suçun sorumluluğunu kabul edip üstlenerek
ve sonuçlarını da gidererek toplumla yeniden bütünleşme olanağını elde etmiş
olur. Böylece failin ceza sorumluluğunu tespit ve zararın giderilmesi için
gereken yapılmış bulunacağından, mağdur bakımından da adalet yerine getirilmiş
olur. Fail-mağdur arasındaki uzlaşma, bundan başka, kamuda da, fiille ihlâl
edilmiş olan hukuk kurallarının geçerliliğini vurgulamış ve dolayısıyla kamusal
barışın yeniden kurulmasına hizmet etmiş olur.
Tasarının kabul ettiği
sisteme göre, uzlaşma aşağıdaki esaslara göre gerçekleştirilmektedir.
a) Uzlaşma sadece
soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar için geçerlidir. Böylece
sadece küçük ihtilâfları içeren suçlar bakımından (hakaret, sövme, tehdit,
basit nitelikli eylem gibi) bu yola gidilebilecektir. Bu ayırım ile,
hukukumuzda yargı organlarının daha ağır suçlara ayırabilecekleri zaman alanı
genişletilmekte ve küçük suçlarda tamamen yenileştirilmiş bir yaptırım sistemi
geliştirilmektedir. Tasarı, ceza adaletinde onarıcı bir sistemi böylece organik
olarak gerçekleştirmektedir.
b) Failin suçu ve
sorumluluğunu kabullenmesi gerekir. Fail fiilini inkâr etmemelidir. Fail,
kendisine isnat olunan suçları işlemediğini öne sürecek olursa o zaman ceza
yargılama kuralları uygulanarak durumun aydınlatılması gerekir ve uzlaşma
kurumu işletilmez.
c) Fail suçtan doğan
zararın tümünü veya büyük bir kısmını ödemeli ve gidermelidir. Zararın giderilmesi
failden dikkati çekecek surette büyük miktarda edimlerin yerine getirilmesini
veya kişisel bir takım özverilerde bulunmasını gerektirdiği durumlarda, failin
bütünüyle veya geniş bir kısmı itibarıyla mağdurun zararlarını tazmin etmeye
çalışması aranır.
d) Fail ve mağdur özgür
iradeleri ile uzlaşmalıdırlar. Uzlaşma yoluna gidecek olan fail ve mağdur, bu
yolu, gönüllü olarak kabul etmelidirler. Fiil, doğru olarak ve her iki tarafça
kabul edilebilecek şekilde saptanmalı ve bir çözüm yolu bulunmalıdır.
e) Fail veya mağdurun
uzlaştıkları Cumhuriyet savcısı veya hâkim tarafından saptanmalıdır. Suçtan
doğan zararın onarımına veya zararın giderilmesine ilişkin taraf iradeleri ceza
yargılama hukuku kurallarına göre saptanacaktır.
f) Soruşturma evresinde
Cumhuriyet savcısı fail-mağdur arasındaki uzlaşmayı saptadığında kamu davası
açmayacaktır. Bu tespit kovuşturma evresinde hâkim tarafından yapıldığında fail
hakkında mahkûmiyet hükmü verilemeyecektir. Bunun anlamı şudur ki, failin suçun
zararlı sonuçlarını gidermek üzere yapacağı hareketler, ceza kovuşturmasının
başlamaması veya son verilmesi ile sonuçlanacaktır.
Madde 40. - Madde,
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna göre farklı hükümler getirmiştir.
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 65 inci maddesinde yer alan
"doğrudan doğruya beraber işlemiş olan" ibaresine yeni maddede yer
verilmemiştir. Bilindiği üzere doğrudan doğruya beraber işlemekle suç irtikap
etmek ve muavenet ve müzaharet ile suçun icrasını kolaylaştırmak kavramları
birbirine öteden beri karıştırılmakta idi. Bu hâl, esas itibarıyla fer'î
iştirak hâllerinden sayılmakla birlikte irtikâp edenlerle doğrudan doğruya
işbirliği yapılmasını ifade etmekte idi. İşbirliğinin varlığı ve suçun
icrasında önemli rol oynaması hâlinde iştirak hareketi aslî iştirak sayılmakta
ve durumun takdiri hâkime bırakılmakta idi. İşte belirtilen nedenlerle doğrudan
doğruya beraber işleme hâlinin kanunlardan çıkarılması ve fer'î iştiraki
düzenleyen 42 nci maddenin sonuna bir fıkra eklenerek fer'î iştirak hâlleri
olmaksızın suçun işlenmesi olanağı yoksa söz konusu hareketi icra edenin aslî
şerik sayılacağına dair hüküm konulmuştur. Bu hüküm karşısında artık
"doğrudan doğruya beraber işleme" hâline gerek kalmamıştır.
Madde, aslî manevî
iştirak şekli olarak, öteden beri ifade edilen azmettirmeyi, azmettirmenin ne
olduğunu tanımlamak üzere "bir kimseye suç işlemesi için karar
verdiren" ibaresini kullanmıştır. Uygulamada bir kavramı ifade için uzunca
bir ibare kullanılmamasını sağlamak üzere, tanımlamak ile birlikte azmettirme
sözcüğü muhafaza edilmiştir.
Azmettirilenin yani karar
verdirilenin, fiilin icrasında, suçu işlemekte kişisel bir yararının
bulunmasının azmettiren için hafifletici neden sayılması kabul edilmemiştir.
Başkalarına suç işlemekte kolaylık sağlamanın hafifletici neden sayılması
ahlâkî kötülüğe prim verilmesi anlamını taşıyabilir.
Üstsoy-altsoy
ilişkisinden yararlanılarak bir kişiye suç işletilmesi durumunda da, aynı kural
uygulanmak gerekir. Kendisine suç işletilen kişi isnat yeteneğine sahip kişi
ise sadece suçun cezası ile cezalandırılacak; nüfuz kullanarak suçu işleten
kişinin cezası ise artırılacaktır.
İtalyan Ceza Kanununun
111 inci maddesinde yer alan benzerî hükümlerin, örgütlü suçlar "mafya
tipi örgüt" açısından da mücadele aracı olacağı kabul edilmektedir. Tasarının
41 inci maddesi hükümleri, örgütlü suçlar kapsamındaki cürümlerin, ceza
sorumluluğu olmayan, üzerinde nüfuz kullanılan kişilere işletilmesi durumunda
da uygulanabilecektir.
Madde 41. - Tasarıda
"dolayısıyla failliği" düzenleyen yeni hüküm ile "İsnat yeteneğine
sahip olmayan veya kişisel nedenlerle ceza sorumluluğu bulunmayan kişilere, her
ne şekilde olursa olsun suç işletenler, gerçekleşen suçtan sorumlu olurlar ve
suçun cezası üçte bire kadar artırılır." hükmüne şu gerekçelerle yer
verilmiştir:
Ülkemizde, özellikle
"kan gütme saikiyle" veya "aile şerefini korumak"
iddiasıyla adam öldürme suçlarının, gelenekten ve alt grup kültüründen
kaynaklanan nüfuz kullanılarak, isnat yeteneği olmayan kişilere işletilmesi
yerleşik sayılabilecek bir uygulamadır. İştirak sistemimiz kapsamında, isnat
yeteneği olmayan kişiler, cezalandırılamadıkları hâlde, aslî fail
sayılmaktadırlar. İsnat yeteneği olmayan kişi, gerçekte bir "suç
aracı" gibi kullanılmaktadır.
Konumu, kişisel
nitelikleri nedeniyle ceza sorumluluğu bulunmayan kişilere suç işletilmesi
durumunda da, ceza sorumluluğu olmayan kişiler "aslî maddî fail"
sayılmaktadırlar. Örneğin, aile ilişkisi açısından cezasızlıktan yararlanan bir
kimseye suç işletilmesi hâlinde de gerçekte aslî maddî fail, cezasızlık
nedeninden yararlanan kişiye suç işletendir.
Belirtilen nedenlerle,
suçu işleten kişinin aslî fail olarak cezalandırılması ve belirtilen
durumlardaki kişilerce suçun işlenmesinin kolayca sağlanabileceği öngörülmüş ve
getirilen madde ile cezanın artırılması kabul edilmiştir. Maddeye göre, eylemi
gerçekleştiren kişinin ceza sorumluluğu olmadığı için, sadece suçu işleten
"dolayısıyla fail" olarak cezalandırılacaktır.
Madde 42. - Maddede,
fer'î iştirak hâlleri gösterilmiştir. "Zorunlu fer'î iştirak" adı
verilen şekli ile aslî iştirakin "fiili doğrudan doğruya beraber
işlemek" şekli arasındaki farkın saptanmasında öteden beri duraksamalara
düşüldüğü bilinmektedir. Bunları ortadan kaldırmak ve aslında bu hâllerin aslî
iştirak niteliğinde bulunduğunu belirtmek amacıyla metne son fıkranın
eklendiği, 40 ıncı maddenin gerekçesinde açıklanmıştır.
Maddede, hangi fiillerin
suça fer'î iştirak sayıldığı ayrı ayrı belirtilmiş olup bunlar hakkında
verilecek cezanın indirilmesi oranları maddede gösterilmiştir.
Bu düzenleme biçimi aslî
ve fer'î iştirak ayırımının karakterine de uygun bulunmaktadır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanundaki müzaharet ve muavenet kelimeleri yerine yardım kelimesi
kullanılmış, iki hâli, birbirine karıştırmaya yer vermeyecek şekilde kapsayan
bu deyimin, gerek dil gerek anlam bakımından uygulamada kolaylık sağlayacağı
düşünülmüştür. Doktrinde, müzaharetin faili ilgilendirdiği muavenetin ise
icranın dışında kalan ve fiili ilgilendiren hareketler olduğu şeklinde görüşler
var ise de, iki hâlde fiilin madde kapsamına giren bir yardım niteliğinde olup
olmadığı uygulayıcı tarafından takdir edilebilecektir.
Failin, fer'î iştirak
sayılan ve maddenin (1), (2) ve (3) numaralı bentlerinde tanımlanan fiili ile
suça katılmaması hâlinde suçun işlenmesi olanağı ortadan kalkıyor ise, bu
takdirde aslî iştirak hükümleri geçerli olacak ve fer'î fail için uygulanan
indirimden yararlanılamayacaktır.
Madde 43. - 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunun bu husustaki hükmü muhafaza edilmekle beraber
aslî ve fer'î iştirakın bütün şekillerinin madde kapsamına girdiği konusuna
açıklık getirilmesi bakımından "beraber işleyenler veya işlenmesini
kolaylaştıranlar" ibaresi yerine "iştirak hâlinde işlenen
suçlar" sözcükleri kullanılmış, gerek cezanın indirilmesinin, gerek diğer
bir cezaya çevrilmesinin zorunlu olmayıp takdire bağlı bulunduğu hususu,
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda var olan ve duraksamalara yol açan yazı
hatasının da düzeltilmesi suretiyle, açıklanmıştır.
Madde 44. - Fiili
ağırlatıcı nedenlerin şerikler hakkında uygulanması için temel ilke, suçun
işlendiği sırada, şeriklerin bunları bilmiş olmasıdır. Söz konusu neden suçun
niteliğini değiştirecek nitelikte olsa da bilme esastır. Böylece sübjektif
sorumluluk ilkesi vurgulanmış olmaktadır.
Madde 45. - Madde, özel
tehlike hâli gösteren suçlular grubundan birini oluşturan itiyadî suçlunun
genel bir tanımının yapılması gerektiği görüşünden hareketle düzenlenmiş
bulunmaktadır.
Buna göre, itiyadî suçlu,
aynı türden birden fazla taksirli olmayan suçu farklı zamanlarda ancak bir yıl
içinde işleyen suç failidir.
Burada üzerinde durulması
gereken önemli konu itiyadî suç ile itiyadî suçlu kavramlarının birbirine
karıştırılmaması gerektiğidir.
İtiyadî suç, kanunun, bir
defa işlenmesi hâlinde suç saymadığı fiildir. Suçta itiyadın bazı hâllerde,
ağırlaştırıcı neden sayıldığı görülmektedir. Oysa, itiyadî suçlu daima kanuna
karşı sapıcı bir eylem içinde olan kişidir; toplum için tehlikeli bir tiptir.
Nitekim kriminolojik bakımından itiyadî suçlu bu şekilde tanımlanmaktadır.
Maddede itiyadî suçlu tanımı,
kriminolojik tanıma uygun biçimde yapılmış olup, hep aynı türden suç işleyen
kişileri ifade etmektedir.
Madde, itiyadî suçlu
hakkında, ceza ile birlikte 94 üncü maddenin (A) fıkrasının (2) numaralı
bendine ve 97 nci maddenin (2) numaralı bendine göre denetimli serbestlik
tedbirine de başvurulacağını kabul etmiş bulunmaktadır.
Madde 46. - Madde, özel
tehlike hâli gösteren suçlular grubundan bir diğerini oluşturan suçu meslek
edinen kişinin tanımının yapılması gerektiği görüşünden esinlenerek düzenlenmiştir.
Buna göre, kısmen de olsa
suçtan elde ettiği kazançla geçimini sağlamaya alışmış kişi suçu meslek edinen
kimsedir. Başka bir deyişle suçu meslek edinen kişi, suçtan elde ettiği
kazançla hayatını sürdürme alışkanlığını (mutaden) elde etmiş bir kimsedir.
Başka kazanç kaynağı olsa da, ne olursa olsun her türlü suçu kazanç sağlamak
için işleyen kişi suçu meslek edinen kimsedir.
Maddede bu tür suçlulara
kanunda karşılığı olan cezanın verilmesi ve ayrıca haklarında güvenlik
tedbirlerinin uygulanması öngörülmüştür.
Madde 47. - Maddede, özel
tehlike hâli gösteren suçlular grubundan bir diğerini oluşturan örgüt mensubu
suçlu tanımı yer almaktadır. Bu tür suçlulara işledikleri fiilin cezası, ihlâl
eyledikleri kanun hükümlerine göre verilecek ve ayrıca haklarında güvenlik
tedbirlerinden birinin uygulanması hüküm altına alınacaktır.
Maddede belirtilen
tanımda suçlunun örgütü kurması, yönetmesi veya örgüte katılması veya örgüt
adına diğerleri ile birlikte veya tek başına suç işlemesi hâlinde kendisine
"örgüt mensubu suçlu" denileceği belirtilmiştir. Tanım bakımından ön
koşul örgütün varlığıdır. Örgüt mensubu suçlunun, suçu tek başına veya diğer
üyelerle birlikte işlemesi arasında bu maddenin uygulanması itibarıyla fark
gözetilmemiştir.
Tabiî olarak diğer
kanunlarda örgütlü suçlu hakkında yer almış bulunan hükümler saklıdır.
Madde 48. - 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunun uygulanmasında tekerrür hükümlerinin
uygulanabilmesi için önceki suç nedeniyle verilen cezanın infaz edilmesi koşulu
aranmakta ve bu durum Yargıtay içtihatlarıyla da yerleşmiş bulunmaktadır.
Ancak, bu uygulama,
özellikle, infazdan kaçan kişi yönünden bir olanak sağlamakta, firar eden
suçluya ödül verilmesi gibi bir neticenin ortaya çıkmasını sonuçlamaktadır. Hâl
böyle olunca, suçta tekerrürle mücadele, etkisini büyük ölçüde kaybetmektedir.
Mükerrirlerle mücadele etmenin doğru yolunun infaz koşulunun aranmasından
vazgeçmek olduğu bir gerçektir. Bu sistem kendi içinde de çelişki
yaratmaktadır. Örneğin, müebbet ağır hapis cezasının hükmedildiği durumlarda,
ikinci bir suç işlenmesi hâlinde, infaz koşulunun gerçekleşmemesine karşın
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 82 nci maddesine göre, cezanın infazının
bir ölçüde ağırlaştırılması öngörülmüştür.
Ayrıca, 1/3/1926 tarihli
ve 765 sayılı Kanunda ertelemenin uygulanmasında da tutarsızlıklar
görülmektedir: Cezası ertelenen kişiye, deneme süresi içinde bir suç daha
işlerse, cezanın tekerrür nedeniyle artırılacağı ihtarı hâkim tarafından
yapılmaktadır. Tekerrürde infaz esasının kabul edilmesi karşısında bu artırımın
yapılması ise mümkün olmamaktadır.
Bunlardan ayrı olarak da,
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda yer alan özel tekerrürle ilgili
maddeler, ceza tertibinde de bir takım zorlukların doğmasına neden olmaktadır.
Bütün bu sakıncaların
giderilmesi ve tekerrüre ait hükümlerin bir sisteme bağlanması yani özel
tekerrür hâllerinin kaldırılması suretiyle yeni bir düzenleme getirilmiştir.
Buna göre; maddenin
birinci fıkrasında, bir kişi beş yıldan fazla bir süre ile bir mahkûmiyete
uğradıktan sonra, bu mahkûmiyet hükmünün kesinleştiği veya cezanın düştüğü
tarihten itibaren sekiz yıl içinde; diğer cezalarda ise dört yıl içinde başka
bir suç işlerse yeni suça verilecek cezanın altıda birden dörtte bire kadar
artırılması ve ayrıca hakkında hürriyeti bağlayıcı olmayan bir güvenlik
tedbirinin uygulanabilmesi hükmü öngörülmüştür.
Görüldüğü gibi bu
düzenlemeyle, tekerrür hükümlerinin uygulanması için hükmün kesinleşmesi,
tekerrür nedeniyle ikinci suça verilecek cezanın altıda birden dörtte bire
kadar artırılması ve mükerrirler hakkında, hâkimin uygun bulması hâlinde,
ayrıca hürriyeti bağlayıcı olmayan güvenlik tedbirinden birine hükmedilmesi
gibi üç yeni ilke getirilmektedir. Fıkranın son cümlesinde 1/3/1926 tarihli ve
765 sayılı Kanunun 81 inci maddesinin üçüncü fıkrasına yer verilmekte ve ikinci
cürüm için belirlenecek cezaya tekerrürden dolayı eklenecek miktarın, evvelki
cürüm için hükmedilen miktardan fazla olmayacağı hükme bağlanmaktadır.
Maddenin ikinci
fıkrasında ağırlaştırılmış müebbet hapis ve müebbet hapis cezalarına mahkûm
edilen kimselerin tekerrür hâlinde ne suretle cezalandırılacakları
gösterilmiştir. Tekerrür bakımından müebbet ve ağırlaştırılmış müebbet hapis
cezaları aynı hükümlere tâbidir.
Müebbet hapis cezalarına
mahkûm edilmiş olan kişi yeniden müebbet hapis cezasına hüküm giydiğinde ise
hücreye konulma süresi hâkimin takdirine göre iki yıl ile üç yıl arasında
olacaktır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında da 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 81 inci maddesinin
dördüncü fıkrasındaki esas kabul edilmekte, önceki veya sonraki suçlardan
birinin para cezası diğerinin başka bir ceza olması hâlinde, çevirme işleminin
ne şekilde yapılacağı gösterilmektedir.
Maddenin dördüncü
fıkrasında, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 84 üncü maddesindeki ilkeye
yer verilmiş olup, tekerrür hâlinde hükmedilecek para cezasının hapse
çevrilmesi durumunda sürenin dört yılı geçmeyeceği belirtilmektedir.
Madde ile sadece
cürümlerden dolayı verilen hükümlerin tekerrüre esas teşkil etmesi kabul
edilmiştir. Bundan böyle kabahatlerle kabahatler ve kabahatlerle cürümler,
taksirli cürümlerle kasıtlı cürümler, kasıtlı cürümlerle taksirli cürümler
arasında tekerrür hükümleri uygulanmayacaktır. Sırf askerî suçlardan dolayı
verilen cezalar da tekerrür nedeniyle artırılmayacaktır.
Tekerrür hükümleri
uygulanırken yabancı ülke mahkemelerinden verilen mahkûmiyet hükümlerinin,
Türkiye'nin taraf olduğu bazı uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülükler
nedeniyle sadece uyuşturucu madde imal
ve ticareti, uyuşturucu kullanılmasını kolaylaştırma ve kullanma, paraların
taklit ve tağyiri, sahte paraları ithal etme, alma, muhafaza etme ve tedavüle
koyma, bilmeyerek alınan sahte parayı tedavüle koyma, para ve kıymetli
damgaları imale yarayan araçları imal etme, Devlet mührünü taklit etme veya
sahte mührü kullanma ve diğer resmî mühürleri taklit etme veya sahte mühürleri
kullanma suçlarına ilişkin olması hâlinde tekerrüre esas teşkil edeceği kabul
edilmiştir. Buna karşılık, gerek Türkiye'nin taraf olduğu Ceza İlâmlarının
Milletlerarası Değeri Hakkında Avrupa Sözleşmesi ve gerek 8/5/1984 tarihli ve
3002 sayılı Türk Vatandaşları Hakkında Yabancı Ülke Mahkemelerinden Verilen ve
Yabancılar Hakkında Türk Mahkemelerinden Verilen Ceza Mahkûmiyetlerinin
İnfazına Dair Kanun çerçevesinde, Türk mahkemelerince tanınıp haklarında tenfiz
kararı verilen yabancı mahkûmiyet hükümlerinin Türk mahkemelerinden verilmiş
mahkûmiyet kararları gibi değer taşıması söz konusu olacaktır.
Maddenin son fıkrasında,
yukarıda açıklananlara ek olarak, Türkiye tarafından onanmış diğer sözleşmeler
hükümlerinin de tekerrür konusunda etkili olacağı kabul edilmiştir.
Madde 49. - Maddede,
gerçek içtima hakkında izleyen maddelerde yer alan kuralların uygulanacağı
açıklanmış ve esasta gerçek içtimaın birleştiği iki durum tanımlanmıştır. 51
ilâ 54 üncü maddelerde, ilke olarak, cezaların toplanması sistemi muhafaza
edilmiştir. Sadece cezaların toplanması olanaklı bulunmayan hâllerde bir defaya
özgü olmak üzere cezanın değiştirilmesi esasına uyulmuştur.
Madde 50. - Maddeyle,
hürriyeti bağlayıcı cezaların içtimaına ilişkin kuralların tümü numaralı
fıkralar hâlinde bir araya getirilmiştir.
Temel ilke aynı türde
cezaların toplanması, ayrı türden olanların ise ayrı ayrı ve tamamen
çektirilmeleridir.
Birden çok
ağırlaştırılmış müebbet hapis ve müebbet hapis cezalarına mahkûmiyet hâlinde,
toplama sisteminin uygulanması olanağı var olmadığından, mahkûmun altı aydan az
ve iki yıl altı aydan fazla olmamak üzere hücreye konulması uygun görülmüştür.
Süreyi hâkim takdir edecektir. Hücrede mahkûm mutlak biçimde tecrit
edilecektir. Ceza infaz hükümleri hücre koşullarını belirleyecektir. Dikkat
edilmelidir ki, her iki çeşit müebbet hapsi, içtimanın bu şekli yönünden Tasarı
aynı saymaktadır.
Bu cezaların sürekli bir
hapis cezası ile içtimaları hâlinde, yerine hücreye konulma uygulanacaktır. (2)
numaralı fıkra bu hâlde hücre süresini on günden az ve iki yıldan fazla olmamak
üzere saptamıştır. Ancak hücrede geçirilecek süre hürriyeti bağlayıcı ceza
süresinden fazla olamayacaktır.
Madde 51. - Madde, para
cezalarında toplama sisteminin uygulanmasını kabul etmektedir.
Madde 52. - Tasarı fer'î
müebbet cezaları kaldırdığından bu maddeyle sadece fer'î cezaların ayrı ayrı
çektirileceğinin belirtilmesiyle yetinilmiştir.
Madde 53. - Maddeyle,
aynı ve başka türden hürriyeti bağlayıcı süreli cezaların ve para cezalarının
içtimaında cezaların ulaşabileceği sınır gösterilmiş bulunmaktadır. Aynı ve
başka türden hürriyeti bağlayıcı süreli cezaların birleştirilmesi hâlinde
çektirilecek ceza, içtima eden suçlar ister hapis ve hafif hapis cezasını,
ister sadece hapis veya hafif hapis cezalarını gerektirmiş bulunsun, kırk yılı
geçemeyecektir. Böylece 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun aynı ve başka
türden hürriyeti bağlayıcı süreli cezaların birleştirilmesi hâlinde iki ayrı
sınır uygulanması kaldırılmış ve her iki hâl için müşterek bir sınır olarak
kırk yıl kabul edilmiştir.
Maddenin (2) numaralı
fıkrasında birleştirilen para cezalarının hürriyeti bağlayıcı bir cezaya
çevrilmesi hâlinde ceza süresinin dört yılı geçmeyeceği belirtilerek 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunun uyguladığı beş yıl sınırı değiştirilmiştir.
Maddenin (3) numaralı
fıkrasında, fer'î cezalardan müebbet olanların kaldırılmış bulunması nedeniyle
içtima bakımından da zorunlu değişiklik yapılmış ve kamu hizmetlerinden yasaklanma
ve belirli bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması
cezalarında kabul edilmiş üst sınır göz önünde bulundurularak, içtimada sınır
on ve dört yıl olarak saptanmıştır. Böylece fer'î cezalar toplamının adeta
medenî ölüm niteliğini alacak surette uzun sürelere ulaşması önlenmiş
olmaktadır.
Madde 54. - Maddede biri
diğerinin unsurunu veya ağırlaştırıcı nedenini oluşturması nedeniyle tek fiil
sayılan ve doktrinde bileşik suç (mürekkep suç) olarak adlandırılan fiilin
tanımı yapılmakta ve bu tür suçlarda, suçu oluşturan araç suçtan dolayı ayrıca
ceza verilmeyeceği, dolayısıyla cezaların içtimaı hükümlerinin uygulanmayacağı
açıkça belirtilerek bu konuda meydana gelen bir kısım yanlış uygulamaların
bundan böyle giderilmesi amacı güdülmektedir. Esasen bu husus Yargıtayın son
kararıyla da belirlenmiştir. Ancak, içtihadın her zaman değişmesi olanaklı
bulunduğundan durumun bu maddeyle açıklığa kavuşturulması gerekli görülmüştür.
Madde 55. - Müteselsil
suçla ilgili olan bu maddede suç işleme kararındaki birlik göz önüne alınarak
içtima hükümlerinin uygulanmaması sistemi benimsenmiştir. Müteselsil suç
kavramı, içtima kurallarının, maddede yer alan tanımı çerçevesinde işlenen
suçlara da uygulanması hâlinde, meydana gelebilecek ağır durumları gidermek için
ve failin lehine olarak kabul edilmiştir. Ancak, ihlâl edilen suç aynı kalmak
kaydıyla aynı suça ait hükümlerin farklı olabileceği belirtilmiş böylece suçun
hafif veya ağırlaşmış şekillerine ilişkin hükümlerin ihlâli hâlinde de
müteselsil suç bulunduğu açıklığa kavuşturulmuştur.
Bundan başka müteselsil
suçta verilecek tek cezanın belirli bir oran içinde artırılması da
öngörülmüştür. Şüphesizdir ki, hâkim teselsülün devamını da göz önünde
bulundurmak suretiyle maddede gösterilen iki sınır arasında bu takdirini
gerektiği gibi kullanacaktır.
Madde 56. - Kanunun bu
hükmü tek fiille birden fazla kanun hükmünün ihlâl edilmesi yani fikrî içtima
hâlinde ne suretle ceza verileceğine ilişkindir.
İşlenen fiille ihlâl
edilen hükümlerin, aynı kanunda veya ayrı kanunlarda yer alması olanaklıdır.
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun konuya ilişkin 79 uncu maddesindeki
"kanunun muhtelif ahkamı" tabirinin karıştırmaya neden olacak
nitelikte bulunduğu göz önünde tutularak, amacı daha açık şekilde belirten "çeşitli
kanun hükümleri" ibaresi tercih edilmiştir.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunda "en şedit cezayı tazammun eden maddeye göre
cezalandırılır" şeklindeki ifade tarzı da, uygulama özelliği itibarıyla
daha hafif bir cezanın verilmesi sonucunu doğurabilmektedir. Bu itibarla
maddede en ağır cezayı gerektiren hükümden neyin amaçlandığı ayrıca
açıklanmıştır.
Madde 57. - Bu maddeye
ait gerekçe için, cezaların ayrıca düzenlendiği maddelere bakılmalıdır.
Madde 58. - 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunda cürüm ve kabahatlere özgü cezaları belirten 11
inci maddede cürüm ve kabahatlere mahsus aslî ve fer'î cezalar birlikte olarak
gösterilmiştir. Ayrıca, belirli bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının
durdurulması cezası kabahatlere özgü bir ceza olarak gösterilmiştir. Oysa, 765
sayılı Kanunun Özel Kısmının çeşitli tarihlerde geçirdiği değişikliklerle ve
diğer özel kanunlarda bu ceza, cürümlerde de bir fer'î ceza veya mahkûmiyetin
kanunî neticesi olarak gösterilmiştir. Böylece 11 inci maddeyle kanunların
diğer hükümleri arasında çelişki ortaya çıkmış bulunuyor ve bu nedenle cürüm ve
kabahatlerin birbirinden ayrılması bakımından 11 inci maddenin sağladığı
kolaylık da bir ölçüde zarar görüyordu. Tasarı, cürüm ve kabahatlere özgü aslî
ve fer'î cezaları ayrı maddeler hâlinde göstermeyi uygun saymış ve fer'î
cezaların cürüm ve kabahatler karşılığında aynı zamanda uygulanabileceği bu
suretle belirtilmiştir.
Ayrıca, Tasarının
getirdiği önemli bir yenilik, fer'î cezalar yanında ayrıca mahkûmiyetin kanunî
neticelerini kabul etmemiş bulunması ve bunları kaldırmış olmasıdır.
Aşağıda 59 uncu maddede
hürriyeti bağlayıcı cezalardan maksadın ne olduğu belirtilmiştir. Bu maddede de
açıkça belirtildiği üzere, Tasarı, hürriyeti bağlayıcı ceza olarak sadece
ağırlaştırılmış müebbet hapis ve müebbet ve süreli hapis ve hafif hapis
cezalarını kabul etmekte ve 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda yer alan
ağır hapis cezası kaldırılmış bulunmaktadır. Esasen 13/7/1965 tarihli ve 647
sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra kanun
koyucu birden çok hürriyeti bağlayıcı cezaları fiilen kaldırmıştır. Tasarının
hapis ve hafif hapis tarzında ikili bir ayrımı kabul etmiş bulunmasının nedeni,
suçların kanun tarafından cürüm ve kabahat olmak üzere ikiye ayırma sisteminin
muhafaza edilmiş olmasından kaynaklanmıştır.
Maddenin (6) numaralı
bendinde yer alan "suç nedeniyle mülkiyetin Devlete geçmesi"
yaptırımına ait gerekçe, 78 inci maddenin gerekçesinde yer almıştır.
Madde 59. - Tasarının bu
maddesinde hürriyeti bağlayıcı cezalar gösterilmiş ve uzun ve kısa süreli
hürriyeti bağlayıcı cezaların tanımı yapılmıştır. Süresi iki yıla kadar olan
hürriyeti bağlayıcı cezalara mahkûm edilmiş bulunan suçluların özel rejimden
yararlandırılmaları benimsenmiştir.
Madde 60. - Tasarı ölüm
cezasını kaldırmıştır. Bu nedenle cezaların ağırlıklarına göre sıralanmasında
başta gelen ölüm cezasının yerine yeni bir yaptırım getirmek sorunu ortaya
çıkmıştır. Zira, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanun çok vahim sayılan suçlara
ölüm cezası ve daha az vahim saydığı fiillere ise müebbet hapis cezası
vermekteydi, 3/8/2002 tarihli ve 4771 sayılı Kanunla savaş ve çok yakın savaş
tehdidi hâllerinde öngörülen idam cezaları hariç olmak üzere 765 sayılı Türk
Ceza Kanunu, 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun ile 6831
sayılı Orman Kanununda yer alan idam cezaları müebbet ağır hapis cezasına
dönüştürülmüş ancak aynı Kanunda bunlar bakımından bazı konularda diğer müebbet
ağır hapis cezalarından farklı uygulama yapılması hükme bağlanmıştır.
Suçların vehametine göre
verilecek cezaların farklı olması ve bu farklılığın korunması gereklidir. Bu
ihtiyaç ölüm cezasını kaldıran diğer ülkelerde de ortaya çıkmıştır. Nitekim
Fransada Yeni Ceza Kanunu bazı ağır suçların cezalarının infazında faillerin
bir güvenlik dönemine tâbi tutulmalarını kabul etmiştir. Bu dönemde mahkûm
koşullu salıverilememektedir.
Tasarı ölüm cezası yerine
sıkı güvenlik rejimine göre çektirilecek bir "ağırlaştırılmış müebbet
hapis cezası" getirmektedir.
Sıkı güvenlik rejiminin
içeriğinin neler olacağı Ceza ve Tedbirlerin İnfazı Hakkında Kanun ve tüzükte
gösterilecektir. Sıkı infaz rejimi, mahkûmun cezaevi dışında çalıştırılamaması,
ziyaretçi kabulü, dışla temas hususunda bir kısım kayıt ve kısıtlamalara tâbi
tutulması, mahkûma izin verilmemesi, bu tür mahkûmların cezaevlerinin özel
kısımlarında bulundurulmaları gibi ve Ceza ve Tedbirlerin İnfazı Hakkında
Kanunun ve tüzüğünün saptayacağı başka yoksunlukları içerecektir.
Tasarıya göre sıkı infaz
rejimi, aslında bütün ceza süresince devam edecektir; ancak mahkûmun, koşullu
salıverilme kurumunun ehliyet koşullarına uygun surette davranış gösterdiği,
usulüne göre saptanır ve mahkûm ceza infaz kurumunda en az on yılını da
geçirmiş bulunursa, yine koşullu salıverilme usulü çerçevesinde ve infaz
hâkiminin kararıyla sıkı güvenlik rejimine son verilebilecektir.
Madde 61. - Maddeyle,
müebbet hapis cezaları ayrı bir ceza olarak getirilmekte ve tanımlanmaktadır.
Nitekim, bazı yabancı ceza kanunlarının sistemi de böyledir.
Maddeye, koşullu
salıverilme ile ilgili hükümlerin saklı tutulduğu hususunda bir fıkra eklenmek
suretiyle müebbet hapsin, mahkûmiyetleri sırasında iyi hâl gösteren hükümlüler
hakkında ölünceye kadar devam etmemesi sağlanmıştır. Böylece, bu cezaya mahkûm
edilen bir kişi, ilgili maddesine göre koşullu salıverilmeden
yararlanabilecektir.
Madde 62. - 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunda, hürriyeti bağlayıcı cezalar, ağır hapis, hapis
ve hafif hapis olarak üç ayrı türde kabul edilmiştir. Böyle bir tasnif ve
hürriyeti bağlayıcı cezaların çok çeşitli olması, çağdaş penolojinin
gereklerine aykırı düşmekte idi. Kaldı ki, Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun
öngördüğü infaz sistemi ve bunun getirdiği temel ilkeler bakımından hürriyeti
bağlayıcı cezaların yukarıda belirtilen ayırıma tâbi tutulması pratik yarar sağlamamakta,
ister hafif hapis, ister hapis, isterse ağır hapis olsun bunların infaz şekli
hususunda fark bulunmamaktadır.
Bununla beraber, Tasarı
hazırlanırken, cürüm ve kabahat ayırımı muhafaza edildiğinden, bunlar karşılığı
kabul edilen hürriyeti bağlayıcı cezaların da ayrı olması uygun bulunmuş ve
cürüm oluşturan fiiller için hapis, kabahatler için ise, hafif hapis cezasının
uygulanması benimsenmiştir.
Bugünkü mevzuatımızda,
cürüm karşılığı olarak hükmedilen hapis cezasının üst sınırı kanunda ayrıca bir
süre gösterilmediği hâllerde yirmi yıl, ağır hapiste ise yirmidört yıldır.
Madde düzenlenirken, bir
yandan bugüne kadar 765 sayılı Kanundaki ceza sürelerinin devamlı olarak
artırılması gibi sakıncalı bir yola gidildiği, diğer yandan hükümlünün çok uzun
süreyle uygulanmasının onun topluma yeniden kazandırılmasında
(iyileştirilmesinde-rehabilitasyonunda) olumsuz etkiler yaptığı göz önünde
bulundurulmuştur.
İşte, gerek esasa gerek
infaza dair olan bu düşüncelerle, cürüm karşılığı hapis cezasının yukarı sınırı
yirmi yıl olarak kabul edilmiştir. Tasarının Özel Kısmında her suç için aşağı
ve yukarı sınırların açıkça gösterilmesi sistemi benimsenmiştir.
Diğer yandan, maddede
hapis cezasının, kanunda ayrıca belli edilmeyen durumlarda alt sınırının bir ay
olarak kabulü uygun görülmüştür.
Ağır hapis cezası
kaldırılmış olmakla birlikte, usul kanunlarında ve mevzuatın diğer kısımlarında
ağır hapis cezasının varlığına göre getirilmiş hükümlerin bulunduğu
bilinmektedir. Bu nedenle Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli
Hakkında Kanun Tasarısının 24 üncü maddesinde bu konuda tanımlayıcı bir hükme
yer verilmiştir.
Madde 63. - Maddede,
sadece hafif hapis cezasının genel süresinin belirtilmesi öngörülmüş; infazıyla
ilgili hükmün kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların infaz usullerine dair
madde içinde ele alınması öngörülmüş ve hafif hapis cezası için bugün uygulanan
bir günlük alt sınır yedi güne yükseltilmiş, buna karşılık üst sınır iki yıl
olarak kabul edilmiştir.
Bir günlük sınırın yedi
güne çıkarılmış olmasının nedeni bir, iki, üç gün gibi çok kısa süreli hapis
cezalarının, suçun kovuşturulmasının tâbi tutulduğu usul işlemleri nedeniyle
esasen fiilen uygulanamamasıdır. Ayrıca hürriyeti bağlayıcı cezalardan beklenen
yararın ancak bunun belirli bir süre devam etmesi hâlinde elde edilebileceği
gerçeği de, sürenin böylece belirlenmesinde etmen olmuştur.
Madde 64. - Maddede,
Cezaların İnfazı Hakkında Kanunda yer alıp cezaların infazına ilişkin olmakla
birlikte cezanın niteliği ile ilgili hükümlerin Tasarının bünyesine alınması
ilke olarak kabul edilmiş bulunduğundan, kısa süreli hürriyeti bağlayıcı
cezalar yerine uygulanabilecek ceza ve tedbirlere dair sözü edilen hükümler,
esas itibarıyla yeni madde metnine aktarılmış ve ayrıca bunlara, "kamuya
yararlı bir işte çalıştırma" tedbiri de eklenmiştir. Bu tedbir kamu
hizmetlerinde çalıştırmadan ayrı nitelik taşımakta ve bugün bir kısım Avrupa
ülkelerinde ve Amerika Birleşik Devletlerinde uygulama alanı bulan bir infaz
kurumu oluşturmaktadır.
Yeni ceza kanunu
tasarıları bu kuruma daima yer vermektedirler. Buna göre, kısa süreli hürriyeti
bağlayıcı cezaya mahkûm olan kişinin cezası, hâkim tarafından uygun görülmesi
ve kendisinin de rızasının bulunması hâlinde bir yılı geçmemek koşuluyla kamuya
yararlı bir işte çalıştırma tedbirine çevrilecektir. Hükümlünün çalışacağı
kurumda kadrolu olması ve bir ücret alması da söz konusu değildir. Kısa
hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren bir suçu işlemiş olan ve eğitim derecesi
elverişli bulunan bir kişinin örneğin okuma-yazma öğreten bir kursta öğretici
olarak görev yapmasına karar verilmesi hâli uygulanışına örnek olarak
gösterilebilir. Doğal olarak bu tedbirin uygulanma usulü ayrı bir tüzük veya
yönetmelikte belirtilecektir.
İkinci fıkrada, bir kanun
maddesinde hürriyeti bağlayıcı ceza ile para cezasından birinin hâkimin
takdirine göre seçimlik ceza olarak uygulanabileceği belirtilmiş ve hâkim,
takdirini kullanarak hürriyeti bağlayıcı cezaya hükmetmiş ise artık bu cezayı,
maddenin birinci fıkrasını uygulamak suretiyle, para cezasına çeviremeyeceği
açıklanmıştır.
Dördüncü fıkrada,
taksirli suçlardan dolayı hükmolunan hürriyeti bağlayıcı ceza uzun süreli olsa
da fail hakkında birinci fıkranın (1) numaralı bendinin uygulanabileceği
belirtilmiştir. Ancak bu hükmün "bilinçli taksir" hâlinde uygulanamayacağı
açıklanmıştır. Bilinçli taksir için 21 inci maddeye ve gerekçesine
bakılmalıdır.
Maddenin, beşinci
fıkrasında, hürriyeti bağlayıcı cezanın para cezasına veya tedbire
çevrilmesindeki esas amaç göz önünde tutularak, asıl mahkûmiyetin artık
çevrilen para cezası veya tedbir olduğu belirtilmiş, böylece, gerek cezanın
ertelenmesi gerek tekerrür açılarından hürriyeti bağlayıcı cezanın yerine
verilmiş olan para cezasına veya tedbire itibar olunması sağlanmıştır. Ancak,
bu takdirde hükmün temyizi kabil olmaktan çıkacağı göz önüne alınarak
"hükmün uygulanmasının, kanun yollarına başvurmada engel
oluşturmayacağı" ayrıca belirtilmiştir. Böylece hüküm, kanun yoluna gitme
hakkını etkilemeyecektir.
Ayrıca, kısa süreli
hürriyeti bağlayıcı cezanın tedbire çevrilmesi hâlinde, bu tedbir hükümlerini
yerine getirmeyenler veya tedbir gereklerine aykırı hareket edenler hakkında,
hürriyeti bağlayıcı cezanın para cezasına çevrilmesi ve belirli bir tedbire
riayet etmek olanaksızlığının meydana çıkması hâllerinde hâkime, bunun yerine
başka bir tedbire karar vermek yetkisinin tanınması uygun görülmüştür.
Yürürlükteki Cezaların
İnfazı Hakkında Kanunda yer alan ve küçükler hakkında verilen kısa süreli
hürriyeti bağlayıcı cezaların tedbire çevrileceği hükmüne, Tasarının çocuk ve
küçükler hakkında getirdiği yeni hükümler karşısında bu maddede yer
verilmemiştir; zira, çocuk ve küçüklere ilişkin yeni ceza hukuku esaslarına
göre zaten her türlü ceza, tedbir olarak infaz edilebilecektir.
Madde 65. - 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunun 13 üncü maddesinde müebbet ve muvakkat ağır hapis
cezalarının tanımları yanında ayrıca infaz usulleri de belirtilmiş ve infaz
devreleri hükme bağlanmıştır.
Ancak, 1/3/1926 tarihli
ve 765 sayılı Kanunun söz konusu maddesi, Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun 9
uncu ve geçici 4 üncü maddeleri ile yürürlükten kaldırılmış ve "Ceza ve
Tevkifevleri Nizamnamesi" yerine de "Ceza ve İnfaz Kurumları ile
Tevkifevlerinin Yönetimine ve Cezaların İnfazına Dair Tüzük" kaim
olmuştur.
Madde düzenlenirken
Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun sözü geçen 9 uncu maddesindeki hükümler esas
alınmış, ancak, "müebbet ağır hapis" yerine "müebbet hapis
cezaları" denilmiş ve böylece müebbet hapsin iki türü birlikte ifade
olunmuştur.
Tasarıda, kısa ve uzun
süreli hapis cezasındaki altı ay sınırının iki yıla çıkarılması uygun
görüldüğünden gözleme tâbi tutulma koşulu da buna göre değiştirilmiştir.
Cezaların İnfazı Hakkında
Kanunun 9 uncu maddesinde geçen "Bakanlık" sözcüğü, ifade ettiği
Bakanlığı açıkça belirtmek amacıyla "Adalet Bakanlığı" şeklinde
değiştirilmiştir.
Maddenin (2) numaralı
fıkrasında kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların normal infaz biçiminin
kanunda belirtileceği ve bu cezaya mahkûm edilenlerin gözleme tâbi
tutulmayacakları ifade olunmaktadır. Normal olarak bu gibi hükümlülerin, hükmü
veren mahkemenin yargı çevresi içerisinde bulunan ceza infaz kurumlarında
cezalarını çekmeleri uygun olur.
Madde 66. - Maddede kısa
süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların dört ayrı özel infaz tarzı
gösterilmektedir. (1) numaralı bentte, iki grup kişinin hükümlülük sürelerinin
altı ayı geçmemesi hâlinde cezalarını oturdukları yerde çekmeleri kabul
edilmiştir. Maddeye göre, altmışbeş yaşını bitirmiş olanların kısa süreli bir
hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûmiyetleri hâlinde, haklarında 64 üncü maddenin
uygulanması esastır. Kısa süreli ceza altı aya kadar olduğunda, bu özel infaz
tarzına mahkemenin karar verebilmesi için mahkûmun altmışbeş yaşını bitirmiş
olması yeterlidir.
Diğer grup ise, yaşı ne
olursa olsun, hükümlünün sağlık durumunun cezaevinde tutulmasına engel olacak
derecede bozuk ve bu hususun hekim raporu ile belgelendirilmiş bulunmasıdır.
Bu hüküm marifetiyle
cezanın, Devlete bir külfet yüklemeden infazı sağlanmaktadır. Hüküm, çeşitli
yönlerden yararlıdır. Bazı yabancı ülkelerde olduğu gibi (4) numaralı bentte
kadın mahkûma bir bilezik takmak suretiyle cezayı oturduğu yerde çekmesine
karar verilebilecek ve bu suretle oturduğu yerde kalıp kalmadığı kontrol
edilebilecektir.
Maddenin (2), (3) ve (4)
numaralı bentlerinde yer alan özel infaz şekilleri yukarıda açıklanan maksada
uygun yararlı şekillerdir.
Madde hükümlerine uymayan
hükümlü hakkında 462 nci maddenin son fıkrasındaki yaptırım uygulanacaktır.
Esasta infaz ile ilgili
olan bu hükümler, doğrudan hükmü veren hâkime hitap ettiği için Tasarıda yer
almıştır. İnfaz Kanunu bu hükümlerin fiilen uygulanmasına ilişkin usulleri,
koşulları, kontrole ait hükümleri ayrıca düzenleyecektir.
Madde 67. - Maddede,
koşullu salıverilme kurumu düzenlenmektedir. Söz konusu kurum bakımından madde
esaslı bir takım yenilikler getirmiştir; bu hususta yeni kanun tasarılarından
ve çağdaş ceza hukuku eğilimlerinden esinlenilmiştir.
Birinci fıkrada yer alan
düzenlemeyle, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edilenler otuz yıl
geçmedikçe koşullu salıverilmeden yararlanamayacaklardır. Yine müebbet hapis
cezasının yirmibeş yılını iyi hâlli hükümlü olarak çekmiş bulunanların koşullu
salıverilme hakkını elde edecekleri belirtilmiştir. Diğer hürriyeti bağlayıcı
cezalarda ise, hükümlülük süresinin üçte ikisinin iyi hâlli olarak geçirilmiş
olması hâlinde bu hak kazanılmış olacaktır.
Ancak, üç aydan az
hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkûm edilmiş olanlarla en az üç ay süre ile
hürriyeti bağlayıcı cezalarını çekmemiş bulunanlar koşullu
salıverilmeyeceklerdir. Koşullu salıverilme hükümlünün iyileştirilmesi
bakımından bir araç teşkil ettiğinden ve iyi hâlin saptanmasına dayandığından
hükümlünün bir süre cezaevinde kalmasını ve gözlemini gerektirir. Ülkemizde
bugüne kadar cereyan eden uygulama, koşullu salıverilmenin niteliği ile
çelişkilidir.
Üç aydan fazla cezaya
mahkûm edilmiş bulunanlar koşullu salıverilmeden yararlandıkları hâlde, daha az
cezaya mahkûm edilmiş bulunanların aynı kurumdan yararlanmamalarının bir
adaletsizlik teşkil edeceği bazılarınca öne sürülebilirse de, bu gibi hâllerde
hâkimin uygulayabileceği ön ödeme, erteleme, hürriyeti bağlayıcı cezayı
seçeneklerine çevirme, hükmü erteleme gibi kurumların var olduğu gözden uzak
tutulmamalıdır. Bütün bu kurumları uygulamak olanağına sahip olan hâkim, demek
ki hükümlünün cezasını bütünü ile çekmesini uygun görmüştür ki, söz konusu
hükümleri, cezalının koşullu salıverilmeye tâbi tutulmayacağını bilerek
uygulamamış olacaktır.
Mükerrirlerle tutuklu
veya hükümlü iken firar edenler hakkında koşullu salıverilme hükümlerini içeren
ikinci fıkrada da aynı şekilde bir düzenlemeye gidilmiş ve bunlardan firar
edenlerin ağırlaştırılmış müebbet hapiste otuzbeş, müebbet hapiste otuz yıl
sonra koşullu salıverilmeleri benimsenmiştir. Diğer hürriyeti bağlayıcı
cezalara mahkûm edilenler ise hükümlülük süresinin beşte dördünü çekmiş olmak
koşulu ile, koşullu salıverilmeye tâbi tutulabileceklerdir.
Maddenin üçüncü fıkrası,
bu sürelerin hesabında hükümlünün tutuklu kaldığı ve hakkındaki kovuşturma
nedeni ile şahsî hürriyetinden yoksun bulunduğu sürelerin de hesaba
katılacağını açıklamaktadır.
Dördüncü fıkranın açık
hükmüne göre, özel infaz şekilleri içinde geçirilen hürriyeti bağlayıcı ceza
hükümlüleri koşullu salıverilmeden yararlanamayacaklardır.
Beşinci fıkra, Tasarının
benimsediği mağduru koruma ilkesinin bir uygulamasını oluşturmaktadır.
Altıncı fıkra, firar
etmiş ve firara teşebbüs etmiş olanlar ile disiplin cezası almış olanların
hangi nedenler bulunduğu takdirde koşullu salıverilmeden yararlanamayacaklarını
göstermektedir.
Maddenin yedinci
fıkrasında, haklarında koşullu salıverilme kararı verilen hükümlülerin bir
denetim süresine tâbi tutulacakları kaydı yer almaktadır. Bu süre içinde
hükümlü hakkında 94 üncü maddenin (A) fıkrasının (3) numaralı bendinin
öngördüğü denetimli serbestlik tedbiri uygulanacaktır.
Maddenin sekizinci
fıkrası hükmüne göre hâkim, hükümlünün kişilik özelliklerini göz önünde
bulundurmak suretiyle, denetimli serbestliğe tâbi tutulması hususunda gerçek
bir gereksinme yoksa tedbirin uygulanmamasına karar verebilecektir. Fıkra,
koşullu salıverilen hükümlünün tâbi tutulacağı denetim süresi bakımından da
önemli bir yenilik getirmiştir; hâkim, mahkûmiyet süresinin geri kalan kısmının
üçte biri ile üçte ikisi arasında bir süre belirleyecektir; bunu yaparken de,
elbette ki, hükümlünün kişilik özelliklerini göz önünde bulunduracaktır. Deneme
süresince hükümlü yapıcı bir denetime tâbi tutulacak ve patronaj rejiminden
yararlanacaktır. Hazırlanacak tüzük, denetim ve patronaj rejiminin uygulanma
usulünü gösterecektir.
Maddenin, dokuzuncu
fıkrasında koşullu salıverilme kararının geri alınmasına neden olan hâller
gösterilmiştir: Bir kere koşullu salıverilen, kasıtlı bir cürümden dolayı
hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkûm edildiği takdirde koşullu salıverilme
kararı geri alınacaktır. İkinci olarak mahkûm yükümlü tutulduğu koşulları
yerine getirmezse, örneğin hakkındaki denetim tedbirlerine uymazsa yine bu
karar geri alınacaktır. Koşullu salıverilme kararı geri alındığı takdirde
salıverilmenin geri alınmasını sonuçlayan suçun işlendiği tarihten sonraki ceza
kısmı, ceza süresine mahsup edilmeyerek bu kısım aynen çektirilecek ve evvelce
salıverildiği suçtan dolayı verilmiş hükmün infazı ile ilgili olarak bir daha
koşullu salıverilmeyecektir.
Koşullu salıverilme
kararının geri alınmasına dair karara karşı maddede teker teker gösterilen
kişilere itiraz yoluna başvurma hakkı tanınmıştır. Salıverilen hükümlü denetim
süresi içinde bir suç işlemediği takdirde ise cezası infaz edilmiş
sayılacaktır.
Maddenin onikinci
fıkrasında, terör suçlarından dolayı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına
mahkûm edilmiş olanlar koşullu salıverilmeden yararlanamayacakları hükme
bağlanmaktadır.
Maddenin son fıkrasında,
koşullu salıverilmeye ilişkin özel kanun hükümleri saklı tutulmaktadır. Bu
hüküm uyarınca örneğin, 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele
Kanunu ve bu Kanuna atıf yapan 30/7/1999 tarihli ve 4422 sayılı Çıkar Amaçlı
Suç Örgütleriyle Mücadele Kanununu bakımından geçerli olan koşullu
salıverilmeye ilişkin hükümlerin uygulanmasına devam edilecek ve söz konusu
kanunların kapsamında kalan suçlarda anılan kanunların koşullu salıverilmeye
ilişkin hükümleri uygulanacaktır.
Madde 68. - Madde
düzenlenirken ağır para cezasının genel alt ve üst sınırlarının belirlenmesi
öngörülmüş, infazla ilgili hususların, hafif para cezasını da kapsayacak
şekilde, ayrı bir maddede ele alınması uygun sayılmıştır.
Getirilen yeni düzenleme
iki fıkradan oluşmaktadır: birinci fıkrada kanunda ayrıca açıklanmayan
durumlarda ağır para cezasının aşağı sınırının üçyüzellimilyon, yukarı
sınırının ise doksanmilyar lira olduğu hükme bağlanmış ve bu miktarın Devlet
Hazinesine ödeneceği belirtilmiştir. Tasarının 110 ve 115 inci maddeleri çocuk
ve küçükler hakkında uygulanacak para cezalarının sınırlarını göstermektedir.
İkinci fıkrada ise,
hâkimin bu cezaya hükmederken göz önünde bulundurması gereken esas ve ölçüler
gösterilmektedir. Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun 5 inci maddesinde
gösterilenlere eklenenler suçlunun elde ettiği yararın ve suçun meydana
getirdiği zararın ağırlık ve hafiflik derecesi ve suçtan meydana gelen zarardan
ibaret bulunmaktadır.
Hâkim, cezaya hükmederken
fıkrada sayılan hususları teker teker ilgili mercilerinden sorup araştıracak
değildir. İkinci fıkra, hâkime hitap eden genel bir direktif niteliğini
taşımaktadır.
Madde 69. - Maddeye göre
hafif para cezasının alt sınırı yüzmilyon lira, üst sınırı ise onmilyar lira
olarak belirlenmiş ve bu para cezasının da Devlet Hazinesine ödeneceği hükme
bağlanmıştır.
Maddenin ikinci
fıkrasında ise, hâkimin ağır para cezasına hükmederken göz önünde tutacağı hususların esas alınması öngörülmüş ve ağır
para cezasına ilişkin 68 inci maddenin ikinci fıkrasındaki hükme bu amaçla
yollama yapılmıştır.
Hafif para cezalarının
infazının, ağır para cezalarının infazından farklı bulunmadığı dikkate
alınarak, infaz hususunun birlikte aynı maddede belirtilmesinin daha uygun
olacağı düşünülmüştür.
Madde 70. - Maddede bir
kere nispî para cezasının tanımı yapılmak suretiyle, ceza mevzuatımızdaki bir
boşluğun doldurulması amaçlanmış, bu para cezasının da Devlet Hazinesine
ödeneceği ve yukarı sınırının bulunmadığı açıklanmıştır. Böylece, kanunda
asgarî bir sınır gösterildiği hâllerde, söz konusu para cezasının nispî para
cezası olabileceği belirtilmiştir.
Maddenin ikinci
fıkrasında, 1935 yılında verilmiş bir Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararından
da yararlanmak suretiyle, tazmin niteliğindeki para cezasının tanımı
yapılmıştır. Bu para cezalarının menşeinin Fransız hukuku olduğu bilinmektedir.
Fransız Yargıtayı, kamu para cezası niteliği ile Devletin uğradığı zararları
karşılamak amacını aynı zamanda güden bu cezalara ait özellikleri kararlarıyla
oluşturmuştur.
Türk ceza mevzuatında ise
bu para cezaları kanunla kabul edilmiş ve Yargıtay kararlarıyla niteliklerinden
kaynaklanan özellikler belirlenmiştir.
Tasarıdaki tanım
çerçevesinde de Yargıtay özellikleri belirlemeye devam edecektir.
Madde 71. - Maddeyle,
mevzuatımızda para cezalarının infazında uygulanmakta bulunan hükümler yönünden
önemli bazı değişiklikler yapılmıştır.
Bilindiği gibi para cezaları
bakımından en önemli husus bu cezaların fiilen yüksek bir oranda infaz
edilmesinin sağlanmasıdır. Türk kanun koyucusu, bir kısım yabancı mevzuatın da
kabul ettiği üzere, bu bakımdan para cezalarının taksitle ödenmesi sistemini
benimsemiştir.
Maddeye göre hâkimin,
para cezasını takside bağlamak yetkisine daha geniş bir esneklik verilmiş ve
hükümlünün başvurusu üzerine takside dair kararlarında değişiklik yapabilmesi
kabul edilmiştir. Ayrıca hâkimin, para cezasını ödemek üzere bir olanağın
gerçekleşmesini bekleyen hükümlünün durumunu takdir ederek, ödeme başlangıç
tarihini saptayabilmesi ve bunu değiştirebilmesi uygun görülmüştür.
Maddenin getirdiği
dikkati çekici diğer değişiklikler şunlardır:
Ödenmeyen para cezasının
hapse çevrilmesinin esasta uygun bir çözüm yolu olmadığı kabul edilmektedir.
Ancak bu yol tutulmadığı taktirde para cezasının infaz edilemez hâle geleceği
de bir gerçektir. Bu nedenle madde, bir kısım yeni ceza kanunlarının yaptığı
gibi hapse çevirme esasını kabul etmekle beraber düzeltici bir tür yenilikler
de getirmiştir: Bir kere takside bağlama olanağı genişletilmiştir. Ancak, para
cezasının, 68 inci maddenin alt sınırında gösterilen miktarın 500 üncü maddeye
göre uygulanan yeniden değerleme oranı ile çarpılması sonucu elde edilen miktarı
geçmediği hâllerde, bu cezanın taksitle ödenmesine mahkemece hükmedilemeyecek,
Cumhuriyet savcılığınca yapılacak para cezasının infazında taksitlendirme
mümkün olabilecektir. İkinci olarak para
cezasından hapse çevirmenin sınırı iki yıl olarak saptanmıştır.
Tasarının 110 uncu maddesi gereğince çocuklar hakkındaki para cezaları hapis
cezasına çevrilemez. Küçükler hakkında ise, 115 inci madde gereğince sınır
ikiyüzmilyon liradır; bu para cezaları da hapse çevrilemez.
Üçüncü olarak Tasarı,
para cezasının hapse çevrilmesi hâlinde koşulları varsa bu cezanın
ertelenebileceğini kabul etmektedir. Bu cezaların infazı, hâkimin takdirine
göre hükmü veren mahkemece iki yıla kadar ertelenecektir.
Maddenin para cezasının
hapse çevrilmesinde kabul ettiği yeni esasa göre kırkmilyon lira bir gün hapse
karşılık sayılacaktır.
Maddede ayrıca, 8/1/2003
tarihli ve 4786 sayılı Kanunla, Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun 5 inci
maddesine eklenen, mahkemece, ödenmeyen para cezasına gecikme zammı
uygulanacağına da karar verilmesi hükmüne de yer verilmiştir.
Madde 72. - Maddede, kamu
hizmetlerinden yasaklama cezasının;
- Fer'î ceza olduğu,
- Bir mahkûmiyetin kanunî
neticesi olarak hükmedilemeyeceği,
- Süreli olacağı,
esasları kabul
edilmiştir.
Cezalandırmada temel
siyaset ilkesi olarak hükümlünün, topluma yeniden kazandırılması ve üretken bir
toplum üyesi hâline getirilmesi kabul edilmiş bulunduğundan, kamu
hizmetlerinden müebbet yasaklama kabul edilmemiştir.
Madde 73. - Maddede, bir
meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması cezasının;
- Fer'î ceza olduğu,
- Bir mahkûmiyetin kanunî
neticesi olarak hükmedilemeyeceği,
- Süreli olacağı,
- Kişiyi şahsen yoksun
kılacağı,
esasları kabul
edilmiştir.
Ayrıca, maddenin ikinci
fıkrasında bir suçun işlenmesinde rol oynamayan bir meslek veya sanat veya
ticaretin bu madde kapsamı dışında kalması ve böylece hükümlünün bütün geçim
olanaklarının ortadan kaldırılması suretiyle cezadan beklenen amaçlara tam ters
düşen bir durumun ortaya çıkması engellenmiştir.
Madde 74. - İşyerinin
kapatılması cezası 58 inci maddenin (3) numaralı bendinde yer almaktadır. Bu
ceza, bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması cezasından
farklı olarak sadece iş görülen yerin, örneğin dükkânın, atölyenin, izinsiz
ders okutulan yerin ve benzerlerinin kapatılmasını kapsamaktadır. İşyeri
kapatılması, kişinin başka yerlerde sanatını icra edebilmesini engellemez.
Madde 75. - Sanayileşme
ve ekonomik gelişme paralelinde, hızlı kentleşme ve nüfus artışının da
etkisiyle, ulaşım araçlarının nicelik ve niteliklerinde yoğun bir artış
gözlenmektedir.
Taşıt araçlarıyla işlenen
suçlarda ceza siyasetine uygun olarak, cezada caydırıcılık unsurunun
gerçekleştirilmesi amacına yönelik olmak üzere kanunda belirlenmiş aslî cezaya
ek olarak "sürücü belgesinin geri alınması" adı altında bir fer'î
ceza verilmesi de öngörülmüştür.
Maddeyle, her türlü taşıt
araçlarıyla işlenen suçlarda, verilecek cezaya ek olarak hâkimin takdirine
göre, kanunda aksi belirtilmeyen hâllerde sürücü belgesinin üç aydan üç yıla
kadar geri alınması hükmü getirilmektedir. Araç kullanılması, çağdaş hayatın
sürdürülmesinde, kişi için yaşamsal değer taşıdığından, olay dolayısıyla temel
cezanın belirlenmesinde hâkimin çok özen göstermesi gerektiği açıktır.
Madde 76. - Maddede kamu
hizmetlerinden yasaklanma ve bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının
durdurulması cezalarının, aslî cezanın infazından sonra uygulanacakları ve aslî
ceza erteleme veya özel af gibi bir nedenle infaz yeteneğini kaybettiğinde
hükmün kesinleştiği tarihten itibaren etkilerini gösterecekleri belirtilmiştir.
Ancak, aslî cezanın infaz süresi içinde de söz konusu fer'î cezalara mahkûm
olan kimselerin bu cezaların gerektirdiği yoksunluk hâlinde bulunacaklarını
belirtmek için, bu iki fer'î cezanın aslî cezanın infazı süresince de etkilerini
gösterecekleri, bu suretle aslî cezasını çekmekte olan bir hükümlünün seçilme
ehliyetine sahip bulunmayacağını açıklamak maksadıyla maddeye açıklık
getirilmiştir.
Maddenin ikinci
fıkrasında erteleme ve özel af gibi nedenlerle aslî ceza infaz olunmadığında
fer'î cezaların etkisinin ne olacağı gösterilmiştir: bu takdirde mahkûmiyet
hükmünde veya özel af işleminde fer'î cezanın infaz olunacağı ayrıca
belirtilmemiş ise, fer'î ceza da infaz edilmeyecektir. Böylece, aslî cezanın
ertelendiği hâllerde söz gelimi, mahkûmiyet seçilememeyi de kapsıyorsa ve
erteleme kararında bu fer'î cezanın infaz edileceği ayrıca açıklanmamışsa,
seçilmeyi veya seçimle gelinmiş makamda kalmayı etkilemeyecektir.
Maddenin son fıkrasıyla,
ceza ertelendiği hâllerde, işyerinin kapatılması cezasının da uygulanmayacağı
belirtilmek istenilmiştir.
Madde 77. - Maddeyle,
kanunun ayrıca açıkladığı hâller dışında, kamu hizmetlerinden yasaklanma ve
meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması cezalarının ne gibi
hâllerde ve koşullarla hâkimin takdirine göre hükmedilebileceği
gösterilmektedir.
Kamu hizmetlerinden
yasaklanma fer'î cezasının uygulanabilmesi bakımından koşullar şunlardır :
- Aslî failin bir memur
olması,
- Memuriyet sıfatının
işlenen suçun bir unsurunu veya ağırlaştırıcı nedenini oluşturması,
- Hâkimin fail hakkında
fer'î olarak böyle bir cezanın hükmedilmesinde toplum savunması bakımından
yarar bulunduğu kanaatine varması ve bu hususa ait gerekçeyi kararında
göstermesi.
Söz konusu koşulların
varlığı hâlinde hâkim bu cezaya hükmedebilecek ise de, cezanın miktarı 72 nci
maddede gösterilen alt ve üst sınırları aşamayacağı gibi herhâlde aslî ceza
miktarını da geçemeyecektir.
Maddenin ikinci
fıkrasında yazılı olan hâlde, bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının
durdurulmasına fer'î ceza olarak karar verilebilmesinin ilk koşulu, bir meslek
veya sanat mensubu olmanın veya ticaretle uğraşmanın suçun unsurunu veya
ağırlaştırıcı nedenini teşkil etmesidir. Diğer koşullar bakımından ise, birinci
fıkra hakkında yukarda işaret olunan hususlar geçerlidir. Ancak, bu hâlde 73
üncü maddenin gösterdiği sınırlar dikkate alınacaktır.
Suçun, memur veya meslek
veya sanat mensubu olmayan veya ticaretle uğraşmayan kimselerle, memur veya
meslek veya sanat mensupları veya ticaretle meşgul bulunanlarla iştirak hâlinde
işlenmesi durumunda Tasarının 43 ve 44 üncü maddeleri gereğince veya
dolayısıyla faillik kurallarına uyularak, bunlar hakkında da maddenin
uygulanabileceği şüphesizdir.
Madde 78. - Maddede,
"müsadere" ve "suç nedeniyle mülkiyetin Devlete geçmesi"
cezaları düzenlenmiş bulunmaktadır. Suç nedeniyle mülkiyetin Devlete geçmesi,
müsadere dışında, mevzuatımıza getirilen yeni bir ceza sayılmalıdır. Bu
cezanın, özellikle kara paranın aklanması suçları bakımından çok önem taşıdığı
belirtilmelidir. Müsadere cezası bakımından ise madde yürürlükteki mevzuata
göre çok önemli yenilikler getirmiş bulunmaktadır.
Maddenin (1) numaralı
fıkrasının birinci paragrafına göre suçta kullanılan veya kullanılmak üzere
hazırlanan veya suçun işlenmesine tahsis olunan veya suçtan meydana gelen
şeylerin müsaderesine karar verilir. Bu kararın verilmesi için suç dolayısıyla
bir kimsenin mahkûm edilmiş bulunması aranmaz. Eşya, suçta iştiraki olmayan bir
kimseye ait ise müsadere olunamaz. Ancak, birinci paragrafta açıklanan eşya,
suç failinin veya ailesi mensuplarının yaşamlarını sürdürebilmeleri için
zorunlu araç ve gereçlerden ise ve dolayısıyla bunların mülkiyetinin Devlete
geçmesi hakkaniyete aykırı bulunduğunun anlaşılması hâlinde, müsaderelerine
karar verilmez. Böylece, ikinci paragrafın ikinci cümlesinde müsadere edilecek
şeyler bakımından önemli bir istisna getirilmiş olmaktadır. Ancak dikkat
edilmelidir ki, bu istisna sadece araç ve gereç niteliğindeki eşyayı
kapsamaktadır.
Üçüncü paragrafta,
kanunlar tarafından tehlikeli ve zararlı olarak nitelendirilmiş veya
kullanılması, yapılması, taşınması ve bulundurulması suç oluşturan eşyanın da
müsadere edileceği açıklanmıştır.
Dördüncü paragraf,
müsaderede hakkaniyetin göz önünde bulundurulmasını sağlayan bir direktifi içermektedir.
Bir şeyin bazı kısımlarının, örneğin bir otomobilin kaçak olarak sokulmuş
motorunun müsaderesi gerektiğinde sadece bu kısım müsadere edilecektir. Ancak
bu hâlde, tüme zarar vermeden bu kısmın alınmasının mümkün olması ve ayırmak
için orantısız giderlere katlanmak mecburiyetinin bulunmamasıdır.
Beşinci paragraf
müsaderesine karar verilen şeyler hakkında ne yapılacağını göstermektedir: Bir
kere kanun imhasını emrediyorsa şey imha olunur, eşyanın belirli maksada
tahsisini öngörmüş ise o suretle hareket edilir. Diğer bütün hâllerde şeyin
mülkiyeti Devlete geçer.
Maddenin (2) numaralı
fıkrası, suç nedeniyle mülkiyetin Devlete geçmesi yaptırımını içermektedir.
Müsadere hâlinde de, esasta mülkiyet Devlete geçmektedir. Devlet mülkiyetine
geçen bu şeyleri, kanunun emrine göre Devlet ya imha ya belirli maksada tahsis
eder yahut bunlara, bir şekilde tasarruf eder. Ancak eşyanın veya değerlerin
fail tarafından imha olunduğu veya başkalarına nakledildiği veya bir suretle
tasarruf olunarak elden çıkarılmış olduğu hâllerde, ne yapılacağını (2)
numaralı fıkra göstermektedir.
Buna göre müsaderesi
gereken şey elde edilemediğinde bunun değeri saptanarak failin mal varlığından
alınıp Devletin mülkiyetine geçirilmesine karar verilecektir.
Müsaderesi gereken şey
veya değer, bir başkası tarafından niteliği bilinerek edinilmiş ise, onun
malvarlığı hakkında da aynı karar verilecektir.
Tahsil bakımından 71 inci
maddenin dokuzuncu fıkrasına göre 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Âmme
Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uygulanacaktır.
Ayrıca, usule ilişkin
belirli nedenlerle kamu davasının açılamaması veya açılmasına karşın ortadan
kaldırılması sonucunda müsaderesi gereken eşyanın müsaderesine karar
verilememesi veya açılan bir dava sonucunda her ne nedenle olursa olsun
müsadereye hükmolunamaması hâli 4/4/1919 tarihli ve 1412 sayılı Ceza
Muhakemeleri Usulü Kanununun, 21/5/1985 tarihli ve 3206 sayılı Kanunla değişik
392 nci maddesinde öngörüldüğü için burada yeniden hüküm getirilmesine gerek
görülmemiştir.
Anayasanın 38 inci
maddesinin onuncu fıkrasında yer alan "genel müsadere cezası
verilemez" hükmü karşısında Tasarıda genel müsadere cezası
öngörülmemiştir.
Madde 79. - Maddede temel
cezanın nasıl belirleneceği gösterilmiştir. Daima aşağı sınırın tercih
edildiği, oysa kanunda her suçun cezasının iki sınır arasında belirtildiği,
böylece suçun özelliklerine göre cezasının takdir edilmesinin istendiği, daima
aşağı sınır ile yetinilmesinin bu esasa aykırı düştüğü göz önünde bulundurulmuş
ve takdirin nelere bakılarak yapılacağı açıklanmıştır. Takdirin nedenlerini tek
tek saymanın olanaksızlığı karşısında sadece örnekler verilmiş ve
"gibi" sözcüğü ile sınırsızlığa işaret edilmiştir. Fakat hükümde
takdirin nedenleri mutlaka gösterilecek ve böylece üst mahkemenin takdirde hata
yapılıp yapılmadığını denetlemesine olanak sağlanacaktır.
Madde 80. - Cezalarda
kanunîlik ilkesinin bir uygulaması olan bu maddede cezaların nasıl
belirleneceği gösterilmiş, özellikle ağırlaştırıcı ve hafifletici nedenlerin
bir arada bulunması hâlinde önce artırmayla işe başlanacağı ve elde edilecek
ceza miktarı üzerinden hafifletici nedenlerin uygulanacağı belirtilmiştir.
Şüphesiz ki, ağırlaştırıcı nedenlerden fiilî olanlar şahsî olanlardan daha önce
uygulanacaktır. Ancak, suçlunun yaşı, aklî durumu, takdirî hafifletici nedenler
ve tekerrür bütün artırma ve eksiltme işlemleri bittikten sonra ve aralarındaki
bu sıraya da uyulmak suretiyle birer birer uygulanacaktır. Ayrıca, değişik ceza
türlerinin nasıl hesaplanacağı da maddede belirtilmiş ve birmilyon liradan
aşağı olan para cezalarının hesaba katılmayacağı ve infaz edilmeyeceği
açıklanmıştır.
Madde 81. - Maddeyle,
mahkûmun suç nedeni ile şahsî hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran örneğin
tutuklama gibi hâller nedeni ile geçirilen sürelerin mahkûmiyetten indirilmesi
esası benimsenmiştir. Böylece teknik anlamda tutukluluk sayılmamakla beraber
şahsî hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran tedbirlerin tümünün de tutukluluk
gibi mahkûmiyet süresine mahsup edilmesi öngörülmüştür. Bu nedenle, madde
metninde "hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran bütün hâller" ibaresi
kullanılmıştır.
Maddede "hüküm
kesinleşmeden önce gerçekleşen" ibaresi yer aldığından hükümlünün mahkûm
edildiği suçtan başka bir fiilden dolayı yargılama nedeniyle hürriyetinin
sınırlanmış olması hâlinde de mahsubun hangi koşul ile yapılabileceği
gösterilmiştir.
Madde 82. - Madde cezanın
ertelenmesi yönünden Türk ceza hukukuna çok önemli değişiklikler getirmektedir:
Bir kere çağdaş kanunların benimsediği ana ilke vurgulanmış ve kısa süreli
hürriyeti bağlayıcı cezaların infazından mümkün oldukça kaçınma ilkesine uygun
bir düzenleme gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle, erteleme olanağı geniş tutulmuş
ve iki yıla kadar (iki yıl dahil) hapis ve hafif hapis cezalarının
ertelenebileceği maddede belirtilmiştir. Ayrıca altmışbeş yaşını bitirmiş
bulunanların üç yıla kadar (üç yıl dahil) olan hapis ve hafif hapis cezalarının
ertelenebileceği kabul edilmiştir.
Ertelemenin mahkûmiyete
ait koşulları bakımından da erteleme olanağı genişletilmiştir: Bir kere
cürümden dolayı üç aydan fazla hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûmiyet ertelemeye
engel etki yapmakta ve bu hükümlülüğün de suçun işlenmesinden önceki beş yıl
içinde ve kasıtlı bir cürümden dolayı gerçekleşmiş bulunması gerekmektedir. Beş
yıl geçtikten sonra gerçekleşen mahkûmiyet, ceza ne olursa olsun, ertelemeye
engel olmayacaktır.
Ertelemenin ehliyet
koşulu olarak da madde "geçmişteki hâli ve suç işleme hususundaki
eğilimi" ölçü olarak almış ve böylece insan onuruna daha uygun bir ölçü
öngörülmüştür. Hâkim, cezanın ertelenip ertelenmeyeceğine karar verirken yurt
dışında verilen mahkûmiyet hükümlerini de dikkate almak suretiyle sanığın
"geçmişteki hâli ve suç işleme hususundaki eğilimi"ni irdeleyecektir.
Mahkeme kararlarının
gerekçeli olması hakkındaki ilke göz önünde tutularak ertelemenin veya cezayı
ertelememenin nedenlerinin kanunda yer alan ibarelerin tekrarı niteliğinde
olmayacak biçimde anlam taşıyacak surette belirtilmesinin gereği açıktır. Madde
bu esası belirtmek amacıyla birinci fıkrasında hüküm içermektedir.
Diğer yandan tazminat
kabilinden olan para cezalarının, maddenin beşinci fıkrasında, ertelenemeyeceği
belirtilmiş, ayrıca zapt ve müsaderesi gereken eşya ile yargılama giderlerinin
de erteleme hükmü içine ithal edilemeyeceği açıklanmıştır.
Cezaların içtimaı hâlinde
ise her suç hakkında verilecek hüküm ertelemenin koşulları bakımından ayrı ayrı
değerlendirilecektir.
Ertelemenin fer'î cezalar
üzerindeki etkisine gelince: İlke, ertelemenin fer'î cezaları da kapsamasıdır;
ancak hâkim, kararında ertelemenin fer'î cezaları kapsamamasına karar
verebilecektir.
Tasarının erteleme kurumu
bakımından getirdiği önemli bir yenilik de, cezası ertelenen hükümlünün hâkim
tarafından belirlenecek bir süre ile denetime ve bu süre içinde 94 üncü
maddenin (A) fıkrasının (2) numaralı bendine göre denetimli serbestlik
tedbirine tâbi tutulmasıdır. Hâkim süreyi bir yıl ile beş yıl arasında
belirleyebilecektir. Ancak, hükümlünün özelliklerini göz önüne alan hâkim bu
sürenin tedbire tâbi tutulmadan da geçirilmesine karar verebilecektir.
Maddenin dokuzuncu
fıkrası, denetimli serbestliğin esas amacının, hükümlüde uygun sosyal davranış
biçimlerinin yerleştirilmesi olduğunu belirtmek ve bu maksatla mahkûmun
özellikle mesleki etkinlikleri, ikamet yeri, tıbbî kontrol, alkollü içkilerden
uzak kalma gibi hususlarda etkin olmasını gerektireceğini açıklamaktadır. Hâkim
bu süre içinde hükümlüye tüzüğünde gösterilen diğer bir takım mecburiyetleri de
yükleyebilir, bu yükümlere gerek kalmadığını saptadığında bunları kaldırabilir
veya değiştirebilir.
Maddenin onuncu fıkrası,
denetim süresi içinde hükümlünün hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren kasıtlı
bir cürüm işlemesi veya kendisine yüklenen davranış yükümlerini ihlâl etmesi
veya denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasından kaçması hâllerinde ne
yapılacağını göstermektedir. Bu takdirde hâkim ertelenen cezanın ya tamamen
veya kısmen infazına karar verecektir. Bunun anlamı şudur ki, hükümlü bu hâlde
mutlaka cezanın tümünü çekecek değildir. Ancak hükümlü hakkında, koşulları
varsa tekerrür hükümleri uygulanacaktır.
Söz konusu hükümlerin
uygulanması için suçun denetim süresi içinde işlenmiş olması yeterlidir; yoksa
ikinci suçtan dolayı hükmün denetim süresi içinde verilmiş veya kesinleşmiş
bulunması gerekmez.
Maddenin son fıkrasına
göre denetim süresi olaysız yani kanunî koşullara uygun geçirildiğinde
hükümlülük yok sayılacak ve artık hiçbir hukukî netice doğurmayacaktır.
Madde 83. - Sanığın ölümü
ile ceza ve usul ilişkisi ortadan kalkacağından açılmış olan kamu davasının da
ortadan kaldırılacağı maddede belirtilmiş, hükümlünün ölmesi hâlinde ise henüz
tahsil edilmemiş olan para cezasının varislerden ve terekeden istenemeyeceği
açıklanmıştır. Bununla birlikte müsadere, mülkiyetin Devlete geçmesi ile
Devletin bir alacağı niteliğinde bulunan yargılama giderlerinin bundan hariç
tutulduğu ve 78 inci madde hükmünün de saklı olduğu maddede belirtilmiştir.
Madde 84. - Madde, genel
ve özel affın neticelerini göstermek ve ceza davasını veya hükmolunmuşsa
mahkûmiyeti ne suretle etkileyeceğini belirtmek maksadıyla kaleme alınmıştır.
Özel affın kanun ve kararnameyle çıkarılabileceği göz önünde tutularak, ister
Türkiye Büyük Millet Meclisi ister Cumhurbaşkanı tarafından gerçekleştirilsin
özel affın sonuçlarında bir değişiklik olamayacağı açıklanmıştır.
Maddeye göre özel af, ilke
olarak fer'î cezaları etkileyecektir. Ancak kararname aksini yani fer'î
cezaları etkilemeyeceğini belirleyebilecektir.
Madde 85. - Maddede,
zamanaşımı süreleri yer almaktadır. Dava zamanaşımının kesilmesi hâllerine
Tasarıda artık yer verilmediğinden, zamanaşımı süreleri artırılmıştır. Bu
süreler suçun gerektirdiği ceza miktarı esas tutulmak suretiyle ayrı ayrı
belirtilmiştir. Bununla birlikte fer'î cezaların özel bir kanunda aslî ceza
olarak öngörülmesi olasılığı göz önünde tutularak böyle bir hâlde zamanaşımının
ne kadar olacağı ayrıca gösterilmiştir. Keza, seçimlik cezaları gerektiren bir
suçta en ağır cezanın, zamanaşımının uygulanmasında, süre itibarıyla daha uzun
zamanaşımını gerektiren ceza olduğu vurgulanmıştır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun 109 uncu maddesinde yer alan hüküm uygulamada duraksamaları yok
etmek amacıyla yeni metne aktarılmıştır.
Maddenin beşinci
fıkrasında zamanaşımının çeşitli suç tiplerine göre başlangıç tarihleri
belirtilerek, tamamlanmış, teşebbüs derecesinde kalmış, mütemadi ve müteselsil
suçlar ile küçüklere karşı üstsoy veya küçük üzerinde hüküm ve nüfuzu olan
kimseler tarafından işlenen suçlarda zamanaşımının başlangıcı gösterilmiştir.
Çocuk veya küçüklere karşı veli veya bunlar üzerinde hüküm ve nüfuzu olan
kimseler tarafından işlenen suçların takibi, mağdurların durumları nedeniyle
çok zor olmaktadır. Bu nedenle bu suçlarda zamanaşımı, mağdurun ergin olduğu
günden itibaren işlemeye başlayacaktır. Bu değişikliğin mağdurun korunması
ilkesi yönünden önemli olacağı düşünülmüştür.
Maddenin son fıkrasında
ise özel kanunlardaki zamanaşımının başlangıcına ilişkin hükümlerinin saklı
olduğu belirtilmiştir.
Madde 86. - Maddeye göre,
kamu davasının açılması, izin veya karar alınmasına veya diğer bir mercide
çözülmesi gereken bir meselenin sonucuna bağlı bulunduğunda, izin veya kararın
alınmasına veya meselenin çözümüne kadar zamanaşımı duracaktır.
Ceza Muhakemeleri Usulü
Kanunu gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilen suç faili
hakkında da kaçaklık kararı mahkemece kaldırılıncaya kadar zamanaşımı
duracaktır.
Madde 87. - Ceza
zamanaşımı sürelerini belirten ve bu sürelerin hangi tarihten itibaren işlemeye
başlayacağını gösteren bu maddede, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun
sistemi aynen benimsenmiş ve hükmedilmiş olan cezaların süreleri ve miktarı göz
önünde tutularak ceza zamanaşımı süreleri ayrı ayrı belirtilmiştir. Bu
sürelerin hükmün kesinleşmesinden veya infazın herhangi bir nedenle kesintiye
uğramasından itibaren cereyan etmesi öngörülmüştür. Bu son hâlde göz önünde
bulundurulması gereken zamanaşımı süresi, kesintiden sonra infazı gereken
cezanın süre ve miktarlarına göre hesaplanacaktır.
Madde 88. - Yukarıdaki
maddelerde de açıklandığı üzere Tasarı kamu hizmetlerinden yasaklanma veya bir
meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması cezalarını ve
müsadereyi fer'î ceza olarak kabul etmiş bulunmaktadır. Bu cezalarda zamanaşımı
ceza süresinin iki katını geçmesiyle gerçekleşmiş bulunacaktır. Ancak, hâlen
özel kanunlarda mevcut bulunan ve diğer bir kısım ehliyet yoksunlukları
gerektiren fer'î cezalar da vardır. Bunların da aynı süre içinde zamanaşımına
uğrayacakları maddede belirtilmiştir.
Madde 89. - Maddede, ceza
zamanaşımının kesilmesi hâllerini göstermektedir. Bu hâller cezanın infazı için
yetkili merci tarafından hükümlüye yasal usulüne göre yapılmış tebligat veya bu
maksatla hükümlünün yakalanması veya failin zamanaşımı işlediği sırada, mahkûm
olduğu suç türünden diğer bir suçu işlemesidir. Suçun işlenmesi işleyen
zamanaşımını durduracaktır.
Madde 90. - Maddeyle,
zamanaşımı sürelerinin hesabında 80 inci maddede gösterilmiş bulunan kural ve
esasların uygulanacağı belirlenmiştir. Ayrıca zamanaşımının re'sen uygulanacağı
ve şüphelinin, sanığın ve hükümlünün bu husustaki iradesinin göz önüne
alınmayacağı belirtilmiştir.
Şüpheli, Ceza
Muhakemeleri Usulü Kanununa göre hakkında soruşturma yapılan kişidir.
Madde 91. - Maddede,
soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlarda şikâyetin ve
şikâyetten vazgeçmenin şeriklere etkisi ve sonuçları düzenlenmiştir. Bu konuda
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun esasları muhafaza edilmekle beraber bazı
yenilikler de getirilmiştir. Söz gelimi şikâyetten vazgeçmenin, şikayet üzerine
açılan davaya ilişkin suçun işlenmesinde şerik olanları da kapsayacağı yani
onlar hakkında da geçerli sayılacağı belirtilmiş ayrıca aksi kanunda
açıklanmadıkça vazgeçmenin bunu kabul etmeyen sanığa tesir etmeyeceği hüküm
altına alınmıştır. Metinde geçen "aksinin kanunda belirtilmesinden"
maksat, herhangi bir kanun hükmünde vazgeçmenin sanığın kabulüne bağlı
olmaksızın davayı ortadan kaldıracağı hususunda açıklık bulunmasından
ibarettir. Yoksa böyle bir açıklığı içermeksizin herhangi bir kanun hükmünde,
vazgeçmekle davanın ortadan kalkacağının belirtilmesi, sanığın muvafakatinin
aranmaması anlamına gelmeyecektir.
Maddenin (3) numaralı
fıkrasında yer alan hükümle uygulama bakımından esaslı bir değişiklik
getirilmektedir. Bu hüküm çağdaş ceza hukukunda yer almış bulunan mağdurun
korunmasının, ceza hükümleriyle de sağlanması yönünden yeni bir katkı
oluşturmaktadır. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanun hükümlerinin geçerli
bulunduğu dönemde Kanunun 111 inci maddesinde yer alan hükmü bilmeyen bir kısım
mağdurun şahsî haklarını mahfuz tutmamaları nedeniyle haklarını sonradan talep
edemedikleri görülmekteydi. Hüküm, şahsî hakların saklı bulunduğunu sağlayacak
şekle sokularak mağdurun himayesi sağlanmıştır.
Madde 92. - Maddede kamu
davasının ortadan kalkmasının ve cezanın düşmesinin şahsî hakları
etkilemeyeceği, bunun gibi müsadere edilmiş olan eşyanın ve ödenmiş olan para
cezalarının iadesine yol açmayacağı, yargılama giderlerinin de bu nedenlerle
talep edilemez bir hâle gelmeyeceği açıklanmış, sadece genel afla ortadan
kalkma hâlinde yargılama giderlerinin de artık istenemeyeceği belirtilmiştir.
Madde 93. - 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanuna geçen yıllarda giren ve niteliği itibarıyla maddî
ceza hukukunu ve aynı zamanda usûl hukukunu ilgilendiren önödeme kurumu, büyük
yük altında bulunan mahkemelerimiz yönünden çok yararlı etkiler yapmıştır. Batı
ülkelerinde de, değişik şekil ve koşullarla uygulanan bu kurum yanında ve bazen
bunun yerini almak üzere "uzlaşma" da yer almış bulunmaktadır. Tasarı
39 uncu maddenin (2) numaralı fıkrası ile uzlaşmayı da kabul etmiş
bulunduğundan, çok yerinde olarak, önödemenin sınırı bir miktar daralmış ve
yerini kısmen uzlaşma almıştır.
Maddenin birinci
fıkrasında önödeme yapılabilecek hâller gösterilmiş ve bu hâllerde koşulları
yerine getiren kimse hakkında kamu davasının açılamayacağı belirtilmiştir.
İkinci ve üçüncü fıkralara göre ise özel kanun hükümleri nedeni ile iş doğrudan
doğruya mahkemeye intikal ettiğinde veya Cumhuriyet savcısı tarafından dava
açıldığı hâllerde fail, gerekli koşulları yerine getirirse kamu davasının
ortadan kaldırılması kararı verilecektir. Bu hususlara ilişkin olarak
gerçekleştirilecek işlemlerin usûl ve koşulları yerine getirildiğinde kamu
davasının ortadan kaldırılması kararı verilecektir. Bu hususlara ilişkin olarak
gerçekleştirilecek işlemlerin usûl ve koşulları Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda
yer alacaktır. Bu maddede maddî ceza hukukunu daha ziyade ilgilendiren
hükümlere yer verilmiştir.
Maddenin dördüncü
fıkrasında, suçla ilgili kanun maddesinde seçimlik ceza öngörüldüğünde ödenecek
miktarın para cezasına göre saptanacağı belirtilmiştir. Kanun maddesinde ayrıca
bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması cezasının bulunması
önödemenin yapılmasını engellemeyecektir.
Önödeme dolayısıyla
verilecek kararlar ise kişisel hakları, müsadereyi, mülkiyetin Devlete
geçmesini veya malın geri alınmasını engellemeyecektir.
Maddenin son fıkrasında
ise nispî para cezalarında önödeme yapılamayacağı açıklanmıştır.
Madde 94. - Madde,
hürriyeti bağlayıcı ve haklardan yoksunluğu gerektiren güvenlik tedbirlerinin
çeşitlerini ve sürelerini göstermektedir. Bilindiği üzere, bugün Batı kanunları
arasında suçlunun iyileştirilmesini sağlamak ve bu yolla sosyal savunmayı
güvence altına almak amacıyla, güvenlik tedbirlerine yer vermeyen, hemen hemen
hiçbir ceza kanunu kalmamıştır.
Güvenlik tedbirlerinin
değişik tasnifleri arasında Tasarı, bu tedbirleri hürriyeti bağlayıcı ve
haklardan yoksunluğu gerektirici olmak üzere iki gruba ayırmış bulunmaktadır.
Maddede yer alan güvenlik tedbirlerinden birinci grubunu hürriyeti bağlayıcı
güvenlik tedbirleri oluşturmaktadır; bu tedbirlerin ne gibi süreler için
hükmedilebilecekleri ise 97 nci maddede gösterilmiştir.
Hürriyeti bağlayıcı
güvenlik tedbirlerinden birincisi " bir eğitim- iş evinde veya tarım
işletmesinde mahkûmun iyileştirici maksat güden bir eğitime tâbi
tutulması"dır.
"Denetimli
serbestlik" genel olarak, özel şekilde seçilmiş suçlular hakkında kamu
davasının açılmasının veya duruşma yapılmasının veya cezanın hükmedilmesinin
koşullu olarak geri bırakılmasını ve serbest bırakılan suçlu hakkında onun
kişiliğini hedef tutan bir denetim, yönetme ve idare sisteminin uygulanmasını
belirleyen bir tedbirdir. Ancak Tasarı bu tedbiri suçtan dolayı aslî cezalardan
birisine mahkûm edilmiş bulunan suçlunun, cezasını çektikten sonra tâbi
tutulabileceği bir tedbir olarak kabul etmiş ve bir kısım Batı kanunlarından
böylece ayrılmıştır. Gerekçe için, 97 nci madde gerekçesine de bakılmalıdır.
98 inci maddenin (2)
numaralı fıkrası gereğince bu tedbir yerine hâkim önleyici kefâlete de
hükmedebilecektir.
"Belirli yerlerde
bulunma veya ikametin yasaklanması" aslî cezanın çekilmesinden sonra
hâkimin, kanunun yetki verdiği hâllerde, suçlunun belirli yerlerde bulunmasını
veya ikametini men edebilmesidir. Bu tedbirin, mevzuatımızdan artık çıkarılmış
olan "belirli yerlerde ikamete mecbur etme" ile ilgisi yoktur. Burada
söz konusu olan tedbir, suçluyu kendisini suç işlemeye yöneltmiş bulunan
etkilerden kurtarmaktır ve fakat onu belirli bir yerde bulunmaya veya ikamete
mecbur etmek değildir. Hükümlü mahkemenin belirleyeceği bir yer dışında
istediği yerde ikamet edebilir. Hâkim hatta bir şehrin belirli bir mahallesini
de yasaklayabilir.
"İçki içilen veya
benzerî yerlere gitmekten yasaklanma" failin aslî cezasını çektikten sonra
hâkimin kararında açıkça belirteceği içki içilen veya benzerî, örneğin barlar,
kumarhaneler gibi yerlere gitmekten yasaklanmasıdır.
34 üncü maddede tam
olarak veya önemli derecede bilinç ve hareket serbestliğini ihlâl eden akıl
malûliyetine uğramış kişilerin cezaen sorumlu bulunmadıkları açıklanmıştır.
Aklî veya ruhî durumları itibarıyla bu hâlde bulunmamakla beraber, yine de aklî
ve ruhî hâllerinin temel cezanın saptanmasında göz önünde bulundurulduğu ve bu
hâl takdiri hafifletici neden sayılarak cezanın indirilmiş olduğu hâllerde ise
bu maddenin (5) numaralı bendinde yer alan tedavi tedbirine hâkim tarafından
hükmolunabilecektir. Bu tedavinin mutlaka yatırılarak yapılması şart değildir;
ayakta tedavi olanağı da vardır. 34
üncü maddenin (2) numaralı fıkrası gereğince hâkim bu hâlde güvenlik
tedbirlerinin ceza yerine geçeceğine de karar verebilecektir.
Madde, (A) fıkrasının (5)
numaralı bendinde, suç işlemiş sakatların, sağlıklarının gerekli kılması
hâlinde, tedavi ve rehabilitasyonlarını sağlayacak şekilde kurulmuş sağlık
kurumlarında tedavi edilmelerini de, bir güvenlik tedbiri olarak öngörmüş
bulunmaktadır.
34 üncü maddenin (2)
numaralı fıkrasında yazılı hâlde ise kanunî bir hafifletici neden söz konusudur
ve orada yazılı hüküm uygulanacaktır.
Maddenin (A) fıkrasının
(6) numaralı bendinde aynı suretle sarhoşluğu veya uyuşturucu madde kullanması
iptila mertebesinde olmayan ve fakat alışkanlık düzeyinde bulunan suçlunun aslî
ceza ile birlikte tedavi altına alınması tedbirine yer verilmiştir.
(8) numaralı bentte yer
alan sınır dışı edilme tedbiri idarî mercilerin yurt dışına çıkarma hususundaki
yetkilerini kaldırmış değildir; bu yetkiler saklıdır.
Maddenin (B) fıkrasında
yer alan haklardan yoksunluğu gerektiren güvenlik tedbirlerinden birincisi
suçlu hakkında, belirli koşullarla velâyet hakkının veya vasilik veya kayyımlık
sıfatının kaldırılmasına karar verilebilmesidir. Bu tedbirin uygulanabilmesi
için koşul, suçlunun altsoyu veya eşine karşı hapis cezasını gerektiren bir suç
işlemesidir. Böyle bir hâlde hâkim velâyetin nez'ine veya kayyımlık sıfatının
kaldırılmasına karar verebilecektir. Ancak kanun, hâkimin söz konusu yetkisini
kullanabilmesi bakımından şu takdir unsurlarını koymuş bulunmaktadır: Hâkim
suçun niteliğini, fail ile mağdur arasındaki ilişkileri, suçlunun kişilik
özelliklerini göz önüne alacaktır. Söz gelimi fiilin taksirli bir suç
oluşturması, mağdurun hatalı hareketleriyle suça neden olması, olayda çok ciddî
takdiri hafifletici nedenlerin varlığı gibi hâllerde bu tedbiri
uygulamayabilecektir.
Maddenin (B) fıkrasının
(2) numaralı bendinde ise, daha ziyade suçluyu korumak amacına yönelik bir
tedbire yer verilmiştir: Buna göre hapse mahkûm edilen suçlu hakkında, cezanın
süresi ne olursa olsun kısıtlanma kararı verilebilecektir.
(C) fıkrasında yer alan
"önleyici kefalet" Tasarıda hâkimin takdirine göre maddenin (A)
fıkrasının (1), (2), (3), (4) ve (7) numaralı bentlerinde öngörülen tedbirler
yerine ikame edilmek üzere getirilmiş bir tedbirdir. Hâkimin takdirine göre,
hakkında maddede belirtilen tedbirlere hükmedilebilecek olan veya kanunun emri
gereği bu tedbirlerden birisinin uygulanması gereken suçlu hakkında, maddede
belirtilen aşağı ve yukarı sınırlar arasında hâkimin tayin edeceği bir meblağı
suçlunun kefâlet olarak vermesine veya aynı değerde ipotek göstermesine veya
muteber bir kefil göstermesine karar verebilmesidir. Bu gibi hâllerde önce
belirli bir süreyle yukarıda sözü edilen tedbirlere hükmedilecek ve sonra
bunları hâkim, takdirine göre önleyici kefalete çevirebilecektir. Tedbirler
için hâkim tarafından belirlenen süre içinde suçlu yeniden bir suç işlemez veya
tedbirlere ait yasaklara uyacak olursa, kefalet hükümlüye iade olunur; aksi
hâlde ise Devlet Hazinesine irad kaydedilir ve tedbir tam olarak uygulanır.
Madde 95. - Madde
güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi ve bunların uygulanması hususundaki esasları
göstermektedir; söz konusu esaslar şöylece belirtilebilir:
1. Tasarı güvenlik
tedbirlerinin uygulanmasını bazı hâllerde mecburî kılmış, bazı hâllerde ise
hâkimin takdirine bırakmıştır. Ancak, her hâlde bu tedbirlerin hükmolunabilmesi
ve uygulanabilmesi hâkimin kararına bağlıdır. Böylece idarî kararlarla güvenlik
tedbirlerine hükmolunabilmesi veya uygulanması olanaklı değildir; güvenlik
tedbirlerine hükmolunması bir yargı işlemidir.
2. Güvenlik tedbirleri
ancak, bir suçtan dolayı aslî bir cezaya mahkûmiyet hâlinde hükmedilebilir.
Kişinin soyut tehlike hâli, Tasarının kabul ettiği sistemde, güvenlik
tedbirlerinin hükmedilmesine olanak vermez.
3. Bir suçlu hakkında,
işlediği suçların sayısı ne olursa olsun, içtima veya tekerrür hâlinde de bir
veya birden fazla tedbire hükmolunacaktır. Bu husus, birinci fıkranın ikinci
cümlesinde açıkça belirtilmiştir.
4. İkinci fıkra
gereğince, hükmü veren hâkim veya mahkeme gerekli gördüğünde uygulanmakta olan
güvenlik tedbirini değiştirebilir. Böylece güvenlik tedbirinden failin,
gerektiği ölçüde yararlanmadığı anlaşıldığında, hâkim bunun yerine başka bir
tedbire hükmedebilecektir. Ancak bu hâlde esas hükümde belirtilen tedbir süresi
aşılmayacak ve hükümlü hakkında verilen hükme göre tedbirin geri kalan kısmı
yeni tedbirin koşullarına göre uygulanacaktır.
5. Herhangi bir güvenlik
tedbirinin uygulanmasında, artık fail veya toplum bakımından bir yarar
kalmadığının saptandığı hâllerde, tedbire ait 97 nci maddede belirtilen alt
sınırların çekilmiş olması kaydıyla, hükmü veren hâkim tedbirin tümüyle
kaldırılmasına karar verebilecektir. Bu hususta, hükümlü ve savcı da doğal
olarak hâkime başvurabileceklerdir.
6. Maddenin dördüncü ve
beşinci fıkralarında hükümden sonra güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına ne
zaman başlanacağı gösterilmiştir: Hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbirleri
cezanın infazından sonra, koşullu salıverilme hâlinde ise, salıverilme
tarihinden itibaren uygulanacaktır. Haklardan yoksunluğu gerektiren güvenlik
tedbirleri ise, mahkûmiyet hükmünün kesinleşmesinden sonra uygulanacaktır.
7. Maddenin altıncı
fıkrasında, hükmedilen cezanın düşmesini gerektiren kanunî nedenlerin, güvenlik
tedbirini de düşüreceği belirtilmiştir.
Maddenin son fıkrasında,
güvenlik tedbirlerinin infazından kaçan hükümlü hakkında 469 uncu maddenin gösterdiği
cezalara hükmedileceği açıklanmıştır. Tabiî olarak 98 inci maddenin (2)
numaralı fıkrasında yazılı hâlde, uygulanacak yaptırım saklıdır.
Madde 96. - Maddenin
birinci fıkrasında, Tasarının belirli bölümlerinde yer alan kasten veya taksir
ile kamu bakımından tehlike yaratma karakterini taşıyan suçlardan dolayı
hâkimin bir güvenlik tedbirine hükmedebilmesi öngörülmüştür. Bu hâlde, güvenlik
tedbirinin uygulanması için hâkimin ne gibi hususları göz önüne alacağı maddede
teker teker açıklanmıştır. Dolayısıyla bu gibi hâllerde güvenlik tedbirine
hükmolunduğu takdirde, hâkimin kararında söz konusu hususların bir güvenlik
tedbirinin uygulanmasını gerektirmekte olduğuna ilişkin gerekçeyi göstermesi
şarttır. Bu gerekçeye göre gereken denetim merciince yapılacaktır.
Maddenin ikinci
fıkrasında ise, iki yılı aşmayan bir hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm edilmiş
hükümlünün, kişilik özellikleri göz önüne alınarak cezasının aynı süreyle 94
üncü maddenin (A) fıkrasının (1) ve (2) numaralı bentlerinde yazılı bir güvenlik
tedbirine çevrilmesine mahkemece karar verilebilmesini ifade eden bir hüküm yer
almaktadır. Bu hâlde güvenlik tedbirlerinin süresi olaysız olarak sona
erdiğinde ceza çekilmiş sayılacak, aksi hâlde ise güvenlik tedbiri altında
çekilen sürenin mahsubundan sonra hükmedilen cezanın olayın çıktığı andan
sonraki kalan kısmı aynen çektirilecektir. Böylece ceza yaptırımının
bireyselleştirilmesini sağlayacak çok etkin bir araç hâkimin eline verilmiş
olmakta ve asıl önemlisi cezanın güvenlik tedbirine çevrilebilmesi olanağı
sağlanmaktadır.
Maddenin son fıkrasında
ise, ikinci fıkranın uygulanamayacağı hâller gösterilmiştir. 45, 46, 47 nci
maddelerde olduğu gibi, kanun gereği bir güvenlik tedbirine hükmedilmesi
zorunlu olduğu hâllerde ikinci fıkra uygulanmayacaktır. Yine bu maddenin
birinci fıkrasında yazılı hâllerde olduğu gibi, hâkimin bir güvenlik tedbirine
hükmedebileceğinin kanunda belirtildiği hâllerde de bu fıkra hükmü
uygulanmayacaktır.
Madde 97. - Madde,
hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbirlerinin aşağı ve yukarı sınırlarını
göstermektedir.
Maddenin (2) numaralı
bendinde, denetimli serbestlik tedbirinin süresi belirtilmiştir. Esas amaç
hükümlüyü yeniden suça teşvik edecek, suça doğru yönlendirecek etki ve
ilişkilerden uzaklaştırmakla beraber ayrıca onun suç işlemeden yaşamasını
kolaylaştırıcı yardımlarda bulunmaktır. Bu nedenle denetimli serbestliğin bir
eğitim tedbiri niteliğini taşıması gereklidir. Maddenin açıkça belirttiği gibi
suçluya hem sosyal ve hem de maddî yardım sağlanacaktır. Bütün bu hizmetler de bir
denetim görevlisi marifetiyle verilecektir. Suçlunun toplum ile
bütünleştirilmesini sağlamak üzere bu görevli gereken her şeyi yapacaktır.
Maddenin (6) numaralı
bendinde geçen "salâh" tabiri için 34 üncü maddenin gerekçesine
bakılmalıdır.
Maddenin (8) numaralı
bendinde söz konusu sınır dışı etme kararı, 96 ncı maddenin ikinci fıkrasında
belirtilen hâllerde, tabiî olarak suçlunun aslî cezayı çekmeden derhal sınır
dışı edilmesini gerektirebilecektir. Hükmedilen cezanın iki yıldan fazla olması
hâlinde ise, aslî cezanın infazından sonra sınır dışı edilme tedbirinin
uygulanması gerekecektir. Hâkim yabancı hakkında sınır dışı edilme kararını
hükmün kesinleşmesinden sonra da verebilir. Ayrıca sınır dışı edilmiş
yabancıların beş yıl geçmedikçe yurda sokulmayacağı hüküm altına alınmıştır.
Madde 98. - Maddenin (1)
numaralı fıkrasında, 94 üncü maddenin (B) fıkrasının (1) numaralı bendinde
öngörülen güvenlik tedbirinin hâkimin takdirine göre süreli olarak veya
müebbeden hükmedilebileceği öngörülmüştür. Maddenin (2) numaralı fıkrasında
ise, kanunen hükmedilmesi gereken veya hâkimin takdirine göre uygulanabilecek
olan güvenlik tedbirlerinin, hâkimin takdirine göre "önleyici
kefalet"e değiştirilebileceği kabul edilmiştir. Böylece yaptırımın
bireyselleştirilmesini sağlayan bir araç hâkime verilmiş olmaktadır.
Madde 99. - Güvenlik
tedbirlerinin türleri, uygulanma koşulları ve süreleri 94 ilâ 98 inci
maddelerde gösterilmiştir. Kanun böylece, söz konusu tedbirlerin niteliklerini,
uygulanacağı hâlleri belirtmiş bulunmaktadır. İnfaz rejiminin içeriğini
belirleme ise, Ceza ve Tedbirlerin İnfazı Hakkında Kanun ile tüzüğe
bırakılmıştır. Nitekim cezalarda da, öteden beri aynı yol tutulmuş ve içeriğin
belirlenmesi, kanunun gösterdiği direktifler çerçevesinde tüzük ve
yönetmeliklere bırakılmıştır.
Madde 100. - Tasarının
Birinci Kitabının Beşinci Kısmının 100 ilâ 127 nci maddeleri yeni bir
"Türk Çocuk ve Küçük Ceza Hukuku" sistemini kurmuş bulunmaktadır.
Böylece Tasarı, büyüklere ve çocuk ve küçüklere özgü olmak üzere iki ayrı ceza
hukuku sistemi getirmiştir. İşte bu madde, çocuk ve küçüklere özgü ceza hukuku
bakımından, birinci fıkrasında önce temel ilkeyi koymaktadır: Suçu işledikleri
sırada onsekiz yaşını doldurmamış bulunanlar hakkında Beşinci Kısımdaki
hükümler uygulanacaktır. Kanunun diğer kitap ve kısımlarında yer alan hükümler,
bu Kısımda ayrı hüküm bulunmadığı hâllerde uygulanacaktır. Söz gelimi bu Kısmın
120 nci maddesinde cezanın ertelenmesi kurumu ayrıca yer almış bulunduğundan
Tasarının 82 inci maddesinde düzenlenmiş bulunan erteleme hükümleri onsekiz
yaşını doldurmamış olanlar hakkında uygulanmayacaktır.
Maddenin ikinci fıkrası
da, aynı yöntem çerçevesinde ceza ve tedbirler bakımından bu esası
tekrarlamakta ve Tasarının 34, 73, 74 ve 78 inci maddeleri saklı kalmak üzere
suç işlemiş ve suçu işlediği sırada onsekiz yaşını bitirmemiş olanlar hakkında
ancak Beşinci Kısımda öngörülmüş ceza ve tedbirlerin uygulanabileceğini açıkça
belirtmektedir.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, Beşinci Kısımdaki hükümlerin uygulanması bakımından
"çocuk" ve "küçük" deyimlerinin tanımı yapılmaktadır.
Çocuk, suçu işlediği sırada oniki yaşını bitirmiş olup onbeş yaşını bitirmemiş
olanlardır. Küçük deyiminden ise, suçu işlediği sırada onbeş yaşını bitirmiş
fakat onsekiz yaşını bitirmemiş olanlar anlaşılacaktır. Böylece bu Kısma dahil
olan maddelerde gereksiz tekrarlarda bulunmak sorunu giderilmiş olduğu gibi
ayrıca 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna göre önemli bir değişiklik
yapılarak sorumsuzluk ve sorumluluk yaş sınırı değiştirilmiş olmaktadır.
Madde 101. - Madde, ceza
sorumluluğu bulunmayan oniki yaşını doldurmamış ve suç işlemiş çocuklar
hakkında ne gibi işlem yapılacağını göstermektedir.
Maddenin birinci
fıkrasına göre söz konusu çocuklar hakkında ceza soruşturması ve kovuşturması
yapılmayacaktır. Ancak suçları, adı geçenlerin yasal temsilcilerine
bildirilecektir. Madde bu bildirme görevini savcılara, kolluk yetkililerine ve
okul görevlilerine vermiştir.
İlke olarak bu çocuklar
hakkında herhangi bir işlem yapılmayacaktır. Ancak savcılar iki hâlde konu ile
ilgilenmek ve problemli çocuklar hakkında 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı
Türk Medenî Kanununun ve diğer kanunların öngördüğü tedbirlere karar vermesi
için çocuk mahkemesine başvurmakla yükümlüdürler. Bu hâllerde çocuk mahkemesi
sözü edilen kanunların öngördüğü hükümleri çocuk hakkında uygulayabilecektir.
Hâlen Türk Medenî Kanunu dışında çocuk ve gençleri korumak bakımından bir kısım
mevzuat vardır; ancak bunları ayrıca yeni hükümler getirerek tamamlamak
gereklidir.
Yukarıda değinildiği
üzere oniki yaşını doldurmamış çocuklar bakımından çocuk mahkemesinden tedbir
isteminde bulunulmasını gerektiren birinci hâl, maddenin ikinci fıkrasına göre
"suçun belirli bir ağırlıkta olması"dır. Tasarı bu ağırlığı belirtmek
bakımından, suçun cezasına dayalı bir ölçü getirmemiştir. Durum savcının
takdirine göre belirtilecektir. Savcının bu değerlendirmesine göre tedbire
hükmedip etmemek ise çocuk mahkemesinin takdiri içindedir.
İkinci hâl ise çocuğun
suçlarını tekrarlaması ve böylece adı geçen hakkında ceza niteliğinde olmayan
koruyucu tedbirler alınması gereksiniminin ortaya çıkmış bulunmasıdır.
Her iki hâlde de, çocuk
mahkemesi özel hukuk anlamında bir velâyet veya vesayet makamı gibi hareket
edecek ve tedbir alabilecektir. Görülen gerek çerçevesinde bu tedbirleri kaldırmak
veya değiştirmek olanağı da vardır. Tedbirler yetkili hukuk mahkemesince de
alınabilecektir.
Madde 102. - Madde,
çocukların ceza sorumluluğunun tâbi kılındığı ölçütü birinci fıkrasında
açıklamaktadır. Dikkat edilmelidir ki, çocuğun sorumluluğu esasta, onun suçu
işlediği sıradaki ahlâkî ve ruhsal olgunluğuna bağlanmıştır. Söz konusu
olgunluk adı geçenin eyleminin haksız niteliğini anlaması ve buna göre hareket
edebilmesi için yeterli ise ceza sorumluluğu kabul edilecektir. Demek oluyor
ki, sorumluluğun esası çocuğun eyleminin haksız niteliğini anlaması ve buna
göre hareket edebilmesi yeteneğine sahip olmasıdır; bu yeteneğin varlığı ise
çocuğun suçu işlediği sırada ahlâkî ve ruhsal olgunluğa sahip olup olmadığının
belirlenmesine bağlıdır.
Dikkat edilmelidir ki,
Tasarı geleneksel temyiz gücü kavramına böylece yeni bir boyut getirmiş
bulunmaktadır. Yine dikkat edilmelidir ki, cezaen sorumlu çocukta eyleminin
haksız niteliğini anlamasını sağlayacak ruhsal ve ahlâkî olgunluk yani idrak
(algılama yeteneği) mevcut bulunacak ve ayrıca buna göre hareket edebilme
yeteneği de eklenmiş olacaktır. Böylece çocuğun bu yeteneğe sahip bulunup
bulunmadığı hususunda uzman hekimin görüşü yararlı ise de mutlak bir gerek
değildir. Bu hususu çocuk mahkemesinin kendisi de saptayabilir.
Maddenin ikinci fıkrası
ise söz konusu yeteneğe sahip bulunmadığı anlaşılan küçük hakkında mahkemece
yerine getirilecek işlemi belirtmektedir. Mahkeme çocuğu öncelikle beraat
ettirecektir. Ancak bununla yetinmeyecek ve çocuğun birinci fıkrada belirtilen
olgunluğu elde edebilmesi için gerekli eğitici ve iyileştirici bütün tedbirleri
alacaktır. Bu tedbirlere Türk Medenî Kanununun ve çocukları koruyucu diğer
kanunların öngördüğü bütün tedbirler dahildir.
Madde 103. - Tasarı,
Beşinci Kısımdaki hükümleriyle, ceza sorumluluğu olan çocuklar hakkında
hükmedilebilecek yaptırımları üç kısma ayırmıştır. Bunlar;
1. Çocuğun koruma, tedavi
ve eğitim noksanlığını giderici tedbirlerden,
2. Disiplin
tedbirlerinden,
3. Cezalardan
ibarettir.
İşlenen suç ne olursa
olsun, ceza sorumluluğu olan çocuklar hakkında çocuk mahkemesi 113 üncü maddede
yer alan hükümlere göre bunlardan birisine veya bir kaçına hükmedilebilecektir.
İzleyen maddelerde, bu
maddede listesi verilen tedbir ve cezalar teker teker gösterilmiş ve
gerekçelerde gerekli açıklamalar yapılmıştır. Maddenin (A) fıkrasının (4)
numaralı bendinde yer alan tedbirler bakımından 94 üncü maddenin (A) fıkrasının
(5) ve (6) numaralı bentlerine yollama yapılmış olduğundan, sözü geçen
bentlerin gerekçelerine bakılmalıdır.
Madde 104. - Koruyucu
tedbirlerin nelerden ibaret olduğu 103 üncü maddenin (A) fıkrasının (1)
numaralı bendinde gösterilmiştir. Bu tedbirler, yargılama neticesinde suç
işleyen çocuk hakkında velâyet veya vesayetle ilgili kanunî tedbirlerin
alınmasıdır. Bu madde ise, söz konusu tedbirlerin ne gibi hâllerde alınacağını
göstermektedir. Maddenin birinci fıkrasına göre, suç işlemiş çocuk üzerindeki
velâyet veya vesayet yetkilerinin kötüye kullanıldığı veya görevlerin ihmal
edildiği anlaşıldığı ve bu nedenle çocuğun ahlâk ve beden bakımından tehlike
içine düşmüş bulunduğu anlaşıldığında Türk Medenî Kanununun ve ilgili mevzuatın
hükümleri çocuk mahkemesince de uygulanabilecektir. Böyle bir durumun mahkemece
yargılama sonunda saptandığı hâllerde, eğer veli veya vasi, uygun yardımda
bulunabilecek bir kuruluş, örneğin yetkili bir çocuk kliniği veya yetkili bir
çocuk hekimi ile işbirliği yapmayı kabul ettiklerinde mahkeme, maddenin birinci
fıkrasında belirtilen tedbiri almayabilecektir.
Madde 105. - Madde, 103
üncü maddenin (A) fıkrasının (2) numaralı bendinde gösterilen tedavi
tedbirlerinin ne suretle uygulanacağını göstermektedir. Tedavi tedbirleri beden
ve ruh sağlığı bozuk olan veya beden ve ruh sağlığında arızalar bulunan çocuğun
ayakta veya yatırılarak tedaviye tâbi tutulmasıdır. Suç işleyen çocuğun,
yargılama sırasında veya sonunda beden ve ruh sağlığının bozuk veya arızalı
olduğu saptandığında mahkeme, tedbir olarak, çocuğun ruhsal veya tıbbî
tedavisinin yaptırılmasına karar verecektir. Tedavi kurumu veya tedavi edecek
uzman mahkemece atanacaktır.
Madde 106. - Madde, 103
üncü maddenin (A) fıkrasının (3) numaralı bendinde yer alan eğitim noksanlığını
giderici tedbirlere ne gibi hâllerde hükmolunabileceğini göstermiş
bulunmaktadır. (3) numaralı bende göre eğitim noksanlığını giderici tedbirler,
ahlâk ve beden bakımından tehlike içinde bulunduğu saptanan çocuğun eğitim
yardımlarına veya denetimli eğitime tâbi tutulmasına karar verilmesidir.
Madde, yukarıda
belirtilen eğitim noksanını giderici tedbirlere ne gibi hâllerde hükmedilebileceğini
göstermektedir. Bir kere tedbirin amacı suç işleyen çocuğun fiili ile ortaya
çıkan eğitim noksanını gidermektir; yoksa suçluluğu ve sorumluluğu
değerlendirip buna karşı tepki geliştirmek değildir. Bu bakımdan söz konusu
tedbirlerin suç nedeniyle değil "suç vesilesiyle" uygulanacağını
belirtmek yerinde olacaktır. Ayrıca bu tedbirlerin çocukta noksanı saptanan
sorumluluk duygusunu güçlendirmek maksadıyla da uygulanması söz konusu
olabilir. Ancak bu tedbirlerin maksadı bastırma (tenkil) değildir.
Belirttiğimiz amaca
yönelik olan eğitici tedbirlerin uygulanacağı hâlleri ise bu madde
göstermektedir. Suç işleyen çocuğun eğitimi hususunda gerekli özen
gösterilmediği veya bu hususta uygun koşulların bulunmadığı yargılama sonunda
saptandığında çocuğun bir eğitim veya iş kurum ve yurdunda eğitilmesine çocuk
mahkemesince karar verilecektir. Eğitim, çocuğun ailesi nezdinde kalarak veya
başka bir aile nezdine verilerek sağlanabileceği gibi, çocuğun kurum veya yurda
yatırılmasına da karar verilebilir. Bu takdirde 122 nci madde çerçevesinde
denetim altında olarak eğitim noksanını giderici tedbir uygulanmasına devam
olunur.
Eğitimin çocuğun aile
nezdinde bırakılarak veya başka bir aile nezdine verilerek sağlanması hâlinde,
mahkemece çocuğa eğitim bakımından diğer yardımların icrasına da karar
verilebilir.
Bu tedbirlerin süresini
de keza mahkeme belirleyecektir. Ancak, çocuğun onsekiz yaşını bitirmesi ile
tedbir sona erer.
Eğitimin denetimli olarak
verilmesine de mahkemece karar verilebilir.
Madde 107. - Madde suç
işlemiş çocuk hakkında uygulanabilecek disiplin tedbirlerinden
"tekdir"i tanımlamakta ve bunun ne gibi hâllerde, nasıl
uygulanacağını göstermektedir. Tekdir, çocuk mahkemesinin, ilke olarak yasal
temsilcilerinin huzurunda, suç işleyen çocuğa fiilin haksızlığını belirterek
eylemin kötülüğünü güçlü biçimde vurgulayarak faili ayıplamasıdır. Birinci
fıkrada belirtilen çerçeve ve maksat içerisinde tekdirin içeriğini mahkeme
takdir eder. Mahkeme çocuğa yaptığı tekdirde onun dikkatini, fiilin toplum ve
suç mağduru bakımından neden olduğu zararlara çekmelidir. Tekdiri yazılı veya
sözlü olarak yapmak mahkemenin takdiri içindedir.
Disiplin tedbirleri
ağırlık itibarıyla eğitim noksanını giderici tedbirlerle cezalar arasında yer
almış bulunmaktadır ve amaçları iyileştirmedir (ıslahtır). Tekdirin temel amacı
da çocuğu, işlediği hukuka aykırılık hususunda bir vicdan muhasebesi yapmaya
yöneltmektir. Ancak tekdir, disiplin tedbirlerinin en hafifidir ve işlenen
suçun yalnızca para cezasını veya bir yıldan az hürriyeti bağlayıcı cezayı
gerektirmesi hâlinde bu tedbire hükmedilebilecektir.
Tekdirin İngiliz
hukukunda, çok geniş ölçüde olarak, polis tarafından da uygulandığı
bilinmektedir.
Madde 108. - Madde
disiplin tedbirlerinden ikinci grubu oluşturan çocuğun yükümlere tâbi tutulması
tedbirlerini ve bunlara ne gibi hâllerde çocuk mahkemesince karar
verilebileceğini göstermektedir.
Yükümlerin nelerden
ibaret bulunduğu birinci fıkranın (1) ilâ (7) numaralı bentlerinde
gösterilmiştir. Söz konusu yükümlerin temel amacı çocuğu zararlı etkilerden
korumak ve neden olduğu zararları, elden geldiğince gidermesini sağlamaktır.
Bunun için çocuğun yaşam biçimini yeniden düzenlemek ve eğitimini desteklemek
gerekeceğinden bu son husus birinci fıkrada açıkça belirtilmiştir.
Ancak madde çocuğun tâbi
kılınacağı söz konusu yükümler bakımından iki sınır getirmiştir: Bir kere söz
konusu yükümlerin çocuğun gücünü aşmayacak şekilde ve yoğunlukta olarak
hükmedilmesi gerekir. İkinci olarak yükümlerin süresi iki yıldan fazla olamaz.
Maddenin birinci fıkrasının
(2) numaralı bendinde geçen "yuva" deyiminden sadece Çocuk Esirgeme
Kurumunun yuvalarının anlaşılmaması gerekir. Bu konuda tesis edilecek yeni
yuvalar da bu kapsama girecektir.
Maddede (1) ilâ (7)
numaralar altında gösterilen yükümlere ait tanımlar yeterli derecede açık
olduğundan bunlar hakkında ayrıca açıklama yapılması gerekli görülmemiştir.
Mahkeme bu tedbirlerden birden fazlasına da aynı zamanda hükmedebilir.
Maddenin son fıkrası
yükümlerin yerine getirilmemesi hâlinde yaptırımı göstermektedir.
Madde 109. - Maddede yer
alan disiplin tedbirlerinden üçüncüsü "kamuya yararlı bir işte
çalıştırma"dır. Tasarının 64 üncü maddesinde büyük suçlular hakkında da
kabul edilmiş olan bu tedbir bakımından 64 üncü maddenin gerekçesine
bakılmalıdır. Ancak madde söz konusu tedbirin çocuklar hakkında uygulanması
bakımından bazı özellikler içermektedir:
Tedbire hükmolunabilmesi
için bir kere mahkemenin 103 ilâ 108 inci maddelerdeki tedbirlere değil ve
fakat çocuklara ve küçüklere özgü hapis cezasına hükmetmeyi uygun sayması sonra
da bu ceza yerine suçlunun kamu yararına bir hizmeti ücretsiz olarak yerine
getirmesine karar vermesi gerekecektir.
İkinci olarak hürriyeti
bağlayıcı ceza yerine kamu yararına bir hizmetin yerine getirilmesine karar
verilebilmesi için, çocuğun çalışmanın amacını anlayabilecek yetenekte olması
gereklidir. Çocuk, çalışmanın kendisine ızdırap vermek üzere, işkence gibi
uygulandığını sanıyorsa bu tedbir uygulanmamalıdır.
Üçüncü olarak, bu tedbire
hükmetmek için çocuğun rızasının var olmasına gerek yoktur.
Nihayet yine 64 üncü
maddeden farklı olarak tedbirin süresi en çok hapis cezası süresi kadar
olabilir. Ancak maddenin ikinci fıkrası gereğince mahkeme süreyi de
belirleyebilecek ve yedi günden az olmayacaktır. Küçüklere özgü hapis cezasının
süresi yedi günden az da olsa küçükler için cezanın bu tedbire çevrilmesine
karar verilebilir.
Hizmetin niteliği, türü
ise çocuğun kişilik özelliği göz önüne alınarak saptanacak ve sevebileceği bir
hizmetin bulunmasına çalışılacaktır.
Madde 110. - Çocuklar hakkında
uygulanabilecek cezalardan birisi de para cezasıdır. Para cezası bakımından
genel hükümlere göre özellikler şunlardır :
Bir defa çocuklar
bakımından hafif veya ağır para cezası ayırımına yer verilmemiştir. Zira
çocuklar bakımından para cezasının türüne göre farklı neticeler söz konusu
değildir.
İkinci olarak kanunda
yazılı miktarı ve türü ne olursa olsun para cezası yüzmilyon lirayı
aşamayacaktır. Mahkeme para cezasını serbestçe saptayacak ve fakat bu miktar o
suç için kanunda yazılı cezanın aşağı sınırının üçte birinden fazla
olamayacaktır.
Üçüncü olarak işlenen suç
karşılığı kanun, hürriyeti bağlayıcı ceza ile birlikte para cezası da koymuşsa,
bu takdirde artık ayrıca para cezasına hükmedilmeyebilecektir.
Nihayet ödenmeyen para
cezaları hapse çevrilmeyecektir. Belirtilen özel hükümler dışında, Tasarının
para cezaları hakkındaki genel hükümleri uygulanacaktır.
Madde 111. - Madde, çocuk
ve küçükler için kabul edilmiş ikinci ceza olarak "çocuklara ve küçüklere
özgü hapis cezası"nın niteliğini göstermektedir.
Madde, çocuk ve küçüklere
özgü hapis cezasının temel amacını açıklıyor. Söz konusu hürriyeti bağlayıcı
ceza daima eğitici amaç göz önünde bulundurularak ve çocuk ve küçükler için
özel olarak tesis edilmiş "çocuk ve küçük eğitim evlerinde" çektirilecektir.
Bu nedenle, madde bu hürriyeti bağlayıcı cezayı ayrıca isimlendirmekte ve
böylece özel bir şekilde, amacını belirtmektedir.
Suç işleyen çocuk ve
küçükler hakkında Tasarının öngördüğü tedbir ve cezaların asıl amacı çocuktaki
tehlikeli eğilimlerin giderilmesidir. Bu nedenle hapis cezasına, gerek suçun ve
gerek faildeki kusurun ağırlığı ve çocuktaki tehlikeli eğilimleri gidermek
bakımından 103 ilâ 109 uncu maddelerde yer alan tedbirlerin yetersiz kalacağı
hususunda mahkemece kanaat getirilmesi hâlinde başvurulabilecektir.
Maddenin üçüncü
fıkrasında suç karşılığı temel ceza belirtilirken eğitici etkinin sağlanması
amacının göz önünde bulundurulacağı açıklanarak hürriyeti bağlayıcı cezalarda
temel ceza belirlenirken göz önünde bulundurulacak genel esaslardan
ayrılınmaktadır.
Maddenin son fıkrasında
ise, çocuk ve küçükler bakımından suçlar karşılığı kanunun koymuş bulunduğu
hapis ve hafif hapis cezalarının çocuklara ve küçüklere özgü hapis cezası
sayılacağı ve bu cezaya ait rejime göre infaz olunacağı belirtilmektedir.
Cezaların ne suretle
saptanacağı ise 112 nci maddede gösterilmiştir.
Madde 112. - Maddede, 111
inci maddeye göre mahkemece çocuklara özgü hapis cezasına hükmolunması gerekli
görüldüğünde, cezanın ne suretle saptanacağı gösterilmektedir. Ceza, maddenin
(1) ve (2) numaralı bentlerinde gösterilen esaslara göre belirlenecektir.
Madde 113. - Madde, çocuk
suçları hakkında geçen maddelerde belirtilmiş olan değişik tedbir ve cezaların
çocuk mahkemesince uygulanması hususundaki esas ve ilkeleri belirtmektedir. Bu
hususta temel kural maddenin birinci fıkrasında açıklanmıştır: Ceza ve tedbir
uygulamasında temel hedef, suçun çocukta varlığını ortaya koyduğu tehlikeli
eğilimlerin giderilmesidir. Bu giderme, çocuğun topluma uyumlu bir hayata
hazırlanması maksadıyla eğitilip yetiştirilmesi suretiyle sağlanacaktır.
İşte söz konusu hedefe en
iyi bir tarzda ulaşılabilmesi için mahkemece bir veya birden çok tedbirin
uygulanmasının yeterli olacağı kabul edildiğinde artık cezaya hükmedilmeyecek
ve tedbir uygulaması ile yetinilecektir. Demek oluyor ki, çocuk suçları
karşısında tedbir uygulanması esastır; cezanın uygulanması istisnadır. Tedbir
ile bu hedefe ulaşılamayacağı kanaatine varıldığında ise ceza uygulanacaktır.
Ancak tedbir
uygulandıktan sonra bu yolla birinci fıkrada belirtilen hedefe ulaşılamaz veya
ulaşılamayacağı anlaşılabilir ise bu takdirde ikinci fıkra hükmü gereğince
çocuk mahkemesi tedbirleri değiştirebilir veya suçun karşılığı olan para
cezasına veya çocuklara ve küçüklere özgü hapis cezasına hükmedebilir. Bu
takdirde, tedbirde geçirilen süre göz önüne alınarak 112 nci maddede gösterilen
usule göre belirlenecek cezayı mahkeme yarısına kadar indirebilecektir.
Tedbirlerin amaçlarına
ulaştığı anlaşıldığında ise uygulamalarına yine mahkemece son verilebilecektir.
Dikkat edilmelidir ki, Tasarı tedbirler bakımından azamî bir süre belirtmek
suretiyle "süresi belirli olmayan hüküm" (müddetsiz hüküm) usulünü
uygulamaktadır. Mahkeme 122 nci maddede belirtilen usul çerçevesinde
tedbirlerin çocukta meydana getirdiği etki ve sonuçları denetleyebilecektir.
Bu maddenin belirlediği
ilkelerden önemli birisi de son fıkrada yer almaktadır. Buna göre 103 üncü
maddenin (A) fıkrasında yer alan ve çocuğun koruma, tedavi ve eğitim
noksanlığını giderici nitelikte olan tedbirlere cezalarla birlikte
hükmedilebilecektir.
Madde 114. - Tasarının
suç işleyen küçükler hakkında kabul etmiş bulunduğu temel ilke, çocuklardan
farklı olarak, bunlar hakkında esasta cezaya hükmedilmesidir. 116 ncı maddede
öngörüldüğü üzere, bunlar hakkında suçtan dolayı tedbire hükmolunması
istisnadır.
Madde, bu ilke
çerçevesinde küçüklerin işledikleri suçlardan dolayı hapis cezasının ne suretle
hesaplanıp belirleneceğini birinci fıkrasının (1) ve (2) numaralı bentlerinde
göstermiş bulunmaktadır.
Madde 115. - Madde,
küçükler hakkında verilebilecek para cezalarının miktarını göstermekte ve 110
uncu maddede hükmedilecek bu para cezalarına ilişkin esasları tekrarlamaktadır.
Arada sadece hükmolunabilecek miktarlar bakımından fark bulunmaktadır. Bu
itibarla, 110 uncu maddenin gerekçesi bu madde bakımından da geçerlidir.
Madde 116. - 114 üncü
maddenin gerekçesinde suç işleyen küçükler hakkında cezaya hükmedilmesinin esas
olduğu ancak 116 ncı maddede bu ilkeye istisna oluşturabilecek bir hâlin yer
aldığı açıklanmıştır. Böylece 116 ncı madde suç işleyen küçükler hakkında ceza
yerine tedbir uygulaması yapılabilecek hâlleri, koşulları ile göstermiş
bulunmaktadır. Bu koşullar şunlardır:
1) İşlenen suçun
cezasının yukarı sınırı üç yılı aşmayacaktır.
2) Küçüğün suçla ortaya
çıkan tehlikeli eğilimleri giderilerek topluma uyumlu bir hayata hazırlanması
için eğitilip yetiştirilmesi yönünden Tasarının 104 ilâ 109 uncu maddelerinde
yazılı tedbirlerden bir veya bir kaçına hükmedilmesinin yeterliliğine mahkemece
kanaat getirilmiş olacaktır.
Tedbir uygulamasının
maddenin birinci fıkrasında belirtilen amaç ve hedefe ulaşılmasına olanak
vermediği veya vermeyeceğinin anlaşıldığı takdirde faile ceza verilecektir.
Tedbirler amacına ulaştığında ise 113 üncü maddenin ikinci ve üçüncü
fıkralarının küçükler hakkında da uygulanabileceği maddenin ikinci fıkrasında
açıklanmıştır.
Madde 117. - Madde
sağır-dilsizlerden onbeş yaşını bitirmemiş olanları 101 inci maddede belirtilen
oniki yaşını bitirmemiş olanlarla aynı işleme tâbi tutmaktadır. Onbeş yaşını bitirmiş
ve fakat onsekiz yaşını bitirmemiş olanları ise suç işlemiş çocukların rejimine
tâbi tutmaktadır. Dolayısıyla bunlar hakkında 102 ilâ 113 üncü maddeler
hükümleri uygulanacaktır. Onsekiz yaşını doldurmuş sağır-dilsizler hakkında ise
35 inci madde hükümleri uygulanacaktır. Bu hususta 35 inci maddenin gerekçesine
de bakılmalıdır.
Madde 118. - Tasarının
112 nci maddesinde çocuklar ve 114 üncü maddesinde küçüklerin işledikleri
suçlardan dolayı hükmedilecek hürriyeti bağlayıcı cezaların infazında sınırlar
gösterilmiştir.
Çocuk veya küçük hakkında
hükmedilmiş bulunan hürriyeti bağlayıcı cezanın infazı adı geçenlerin onsekiz
yaşını bitirmelerinden önce sona erdiğinde herhangi bir sorun çıkmayacaktır;
ancak cezanın süresi onsekiz yaşının bitirilmesi ile sona ermediği takdirde 118
inci madde hükmüne göre işlem yapılacaktır. İnfazı gereken geri kalmış süre bir
yıldan fazla olmadığı takdirde çocuklara ve küçüklere özgü hapis cezasının
infazına devam olunacaktır; geri kalan süre bir yılı aştığında ise, ceza, genel
hükümlere göre infaz edilecektir.
Madde 119. - Madde
yabancı uyruğunda olup da Türkiye'de suç işlemiş bulunan çocuk ve küçükler
hakkında, 94 üncü maddenin (A) fıkrasının (8) numaralı bendinde yazılı sınır
dışı edilme tedbirinin uygulanmasına dair özel bir hüküm getirmiş
bulunmaktadır. Bu hükme göre işledikleri suçtan dolayı haklarında tedbir
uygulaması yeterli görülmüş çocuk ve küçüklerin, mahkemece sınır dışı
edilmelerine karar verilebilecektir.
Mahkeme, uygun gördüğü
takdirde, cezanın infazından sonra da küçük hakkında bu tedbiri
uygulayabilecektir.
Madde 120. - Madde, çocuk
ve küçükler bakımından cezanın ertelenmesini birtakım koşullarla özel bir
biçimde düzenlemektedir. Bu kurumun niteliği ve temel koşulları hususunda 82
nci maddenin gerekçesinde yeterli açıklamalar yapılmıştır. Burada sadece çocuk
ve küçükler bakımından getirilen özel hükümler üzerinde durulacaktır.
Bir defa çocuk ve
küçükler bakımından ceza ertelemesinin hükümlülüğe ilişkin koşulu, hükmedilen
çocuklara ve küçüklere özgü hapis cezasının süresinin üç yıldan az olması veya
para cezasından ibaret bulunmasıdır.
Ertelemenin suçluya
ilişkin koşulları ise şunlardır:
1) Fail, suçun
işlenmesinden önceki iki yıl içinde kasıtlı bir suçtan dolayı hürriyeti
bağlayıcı bir cezaya mahkûm edilmemiş olacaktır.
2) Mahkûmiyetin suçlu
üzerinde bir uyarı etkisi yapacağı hususunda kanaat meydana gelecektir.
3) Uygulanacak denetim
marifetiyle cezanın etkisine ihtiyaç olmadan ilerisi için topluma uyumlu bir
yaşamı sürdürmesinin kendisinden beklenebileceğine kanaat getirilmiş olacaktır.
Madde, yukarıda
kaydedilen koşulların gerçekleşmiş bulunup bulunmadığını saptama bakımından
hangi hususların göz önüne alınacağını ikinci fıkrasında göstermiştir. Bu
maksatla çocuk ve küçüğün kişiliği, geçmişi, fiile ilişkin özellikler, fiilin
işlenmesinden sonraki davranışlar ve içinde bulunulan yaşam koşulları göz önüne
alınacaktır.
Erteleme kararı ile
birlikte çocuk ve küçük, çocuk mahkemesince belirlenecek bir süre ile denetime
tâbi tutulacaktır. Bu süre bir yıldan az ve üç yıldan fazla olamaz ve üç yılı
aşmamak üzere uzatılabilir veya bir yıldan az olmamak üzere kısaltılabilir.
Denetimin amacı ve ne suretle icra olunacağı 122 nci maddede gösterilmiştir. Bu
süre içinde fail 108 inci maddede gösterilen yükümlerden bir veya bir kaçına da
tâbi kılınabilir. Ayrıca yükümler kaldırılabilir veya çoğaltılıp azaltılabilir.
Maddenin beşinci
fıkrasında açıklandığı üzere, suçun niteliği ve hükümlünün kişisel
özelliklerinin, denetimi gerektirmemesi hâlinde, mahkeme adı geçeni denetimden
muaf kılabilir. Ancak, suçlunun sonraki davranışları denetimin gerekli olduğunu
gösterirse yeniden denetim uygulamasına hâkim tarafından karar
verilebilecektir.
Süre olaysız ve kanun ve
nizamlara uygun surette geçirildiğinde mahkûmiyet yok (vuku bulmamış) sayılacak,
buna karşılık kasıtlı bir suçtan dolayı mahkûmiyet gerçekleştiğinde erteleme
kararı kısmen veya tamamen geri alınacaktır. Denetim koşullarına ve uyarılara
karşın uymamakta ısrar olunduğunda da keza erteleme kararı geri alınacaktır.
Madde 121. - Madde koşullu
salıverilme bakımından çocuk ve küçüklere özgü özel hüküm ve koşulları
göstermektedir. Temel kurum hakkında 67 nci maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Çocuk ve küçüklerin
koşullu salıverilmeye tâbi tutulabilmeleri için cezanın en az iki ayını ve tüm
ceza süresinin yarısını çekmiş bulunmaları gerekir. Bu koşulu yerine getirmiş
olan hükümlünün yükümlere uyacağı ve başka suç işlemeyeceği hususunda kanaat
getirilmesi de gerekecektir. Bu koşullar gerçekleştiğinde çocuk mahkemesi
koşullu salıvermeye karar verebilecektir.
Ancak salıverilen çocuk
veya küçük 122 nci maddede belirtilen şekilde bir denetime tâbi tutulacaktır.
Denetim süresini, altı ay ile üç yıl arasında olmak üzere, çocuk mahkemesi
belirler. Ayrıca bu süre içinde hükümlünün uyması gerekli yükümler de aynı
mahkemece belirlenir. Hükümlü, denetim süresi içinde uyarılara karşın, bu
yükümlere uymamakta ısrar ettiği takdirde salıverme kararı geri alınabilir.
Dördüncü fıkranın
gerekçesi için 120 nci madde gerekçesine bakılmalıdır.
Yukarıda belirtilen konu
ve hususlar dışında 67 nci madde hükümlerine uyulacağı maddenin son fıkrasında
açıklanmıştır.
Madde 122. - Madde, çocuk
ve küçüklere ilişkin olmak üzere değişik maddelerde geçen denetimden maksadın
ne olduğunu, bunun ne suretle yerine getirileceğini ve işlemlerin nasıl
yürütüleceğini göstermektedir.
Maddeye göre, çeşitli
maddelerde yer alan denetimden maksat, çocuk veya küçüğün, denetim süresince
kendisine nasihat verecek, öğütlerde bulunacak ve yardım edecek nitelikli bir
denetim görevlisinin gözetim ve idaresine tevdi edilmesidir.
Esasta, söz konusu hizmet
çocuk mahkemesince uzmanlık kazanmış, bu hususta eğitim görmüş, konuyu bir
meslek olarak icra eden kişilere tevdi olunur, ancak mahkeme bu görevi, gerekli
niteliklere sahip bulunduğunu saptadığı diğer kişilere de verebilir.
Mahkemenin işi, çocuk ve
küçük ile ilgili hükmün verilmesi ile sona ermeyecektir. Geçen maddelerin
gerekçelerinde değinildiği üzere mahkemenin, hükmettiği tedbirleri değiştirmek,
bunlara yenilerini eklemek, tedbirden vazgeçerek cezaya hükmetmek gibi, hükmün
infazı sona erinceye kadar devam edecek yetkileri vardır. Tasarı, çocuk ve
küçükler konusunda mahkemenin infaz hâkimliğine benzer bir görevi de
üstlenmesini uygun görmüştür.
İşte bu işlevin yerine
getirilebilmesi için bilgi alma gereksinmesini karşılamak üzere maddenin ikinci
fıkrasında, mahkemenin, üyelerinden birisini denetim görevlisi ile temas
hususunda görevlendireceği açıklanmıştır. Bu görevli, üye ile sürekli temasta
bulunacak ve çocuk veya küçük hakkında uygulanacak program hususunda onunla
mutabık kalacaktır. Bu işbirliğinin amacı çocuk veya küçüğün yüküm ve
taahhütlerini doyurucu biçimde yerine getirmesini sağlamaktır. Bu maksatla
görevlinin bütün olanaklarını kullanması ve çocuk veya küçüğün eğitimini
desteklerken çocuk veya küçüğün yasal temsilcisi ve eğitiminden sorumlu olacak
kişilerle uyuşma sağlaması gerekmektedir.
Bu faaliyetin uygun
biçimde yerine getirilmesi ise çocuk veya küçüğün kişiliği veya yaşam biçimi
hakkında bilgili olmayı gerektireceğinden bu husus ikinci fıkrada ayrıca
vurgulanmıştır.
Görevli, ödevlendirilen
mahkeme üyesine, onun tarafından belirlenecek aralıklarla çocuk veya küçüğün
gelişmeleri hakkında raporlar verecektir.
Madde 123. - Cezaların
içtimaı hususundaki genel kurallar 49 ilâ 53 üncü maddelerde yer almıştır. Bu
hükümlerin çocuk ve küçüklerin suçları hakkında aynen uygulanması, çocuk ve
küçük ceza hukukunun ulaşmak istediği amaç ve hedeflerle bağdaşamaz. Ayrıca
çocuk ve küçük ceza hukukunda asıl yaptırım tedbir olduğundan bu bakımdan da
içtima konusu ayrıca ele alınarak düzenlenmelidir.
Açıklanan bu gerekçeyle
maddede, 49 ilâ 53 üncü maddelere istisna teşkil eden hükümlere yer
verilmiştir:
Bir defa hürriyeti
bağlayıcı cezanın içtimaında, hukukî içtima sistemi kabul edilmiştir; en ağır
suçun cezasına diğer suçlara ait cezaların sekizde biri eklenecektir. Ancak bu
suretle ortaya çıkacak ceza çocuklar için sekiz ve küçükler için oniki yılı
aşamayacaktır.
Her iki çocukluk ve
küçüklük dönemlerinde işlenen suçların içtimaı söz konusu olduğunda ise küçüklere
ait içtimadaki sınır yani oniki yıl esas alınır.
Görülüyor ki, Tasarı,
çocuk ve küçükler için hürriyeti bağlayıcı cezalar bakımından ayrı bir sistem
kabul etmiş bulunmaktadır. Para cezalarında ise toplama sistemi kabul edilmekle
beraber toplama üst sınırları, çocuklar için ikiyüzmilyon küçükler için
üçyüzmilyon lira olarak saptanmıştır.
Çocuk ve küçüklerin
işledikleri suçlarla, adı geçenlerin onsekiz yaşını bitirdikten sonra
işledikleri suçlar da içtima edilebilir. Bu hâlde her üç yaş grubuna ait içtima
sınırları ayrı ayrı uygulanacaktır.
Mahkeme çocuk veya küçük
için cezaları içtimaı ettirdikten sonra, tedbire hükmetmeyi uygun saydığı
taktirde tedbirlerin türünü ve süresini kararında belirtecektir. Demek oluyor
ki, bu hâlde ayrı ayrı suçlar bakımından tedbirlerin içtimaı söz konusu
değildir. Aksi çözüm tedbir uygulamasının amaç ve hedeflerine aykırı sonuçlara
götürürdü.
Madde 124. - Madde, çocuk
ve küçüklerin işledikleri suçlarda tekerrür hükümlerinin uygulanmayacağını
kabul etmiş bulunmaktadır. Bu dönemler içinde tekerrür hükümlerinin
uygulanması, çocuk ve küçük ceza hukuku esası ile çelişirdi.
Madde 125. - Çocuk ve
küçük ceza hukuku dava ve ceza zamanaşımı bakımından da, bu husustaki genel
kurallardan ayırılınmasını gerektirir. Zamanaşımı süreleri uzun tutulacak
olursa, geçen zaman içinde topluma esasen uyum sağlamış çocuk ve küçüklerin
düzenli hayatını yok edici sonuçlar meydana gelirdi. Oysa çocuk ve küçük ceza
hukukunun temel amaç ve hedefinin, adı geçenleri eğiterek toplum ile
bütünleştirip üretken ve kanunlara saygılı bir vatandaş hâline getirmek olduğu
geçen maddelerin gerekçelerinde vurgulanmıştır.
İşte bu nedenledir ki,
maddenin birinci fıkrasının (1) ilâ (4) numaralı bentlerinde zamanaşımı
süreleri, genel ceza hukukuna göre daha kısa olarak saptanmıştır.
Ayrıca zamanaşımı
bakımından, yukarıda belirtilen düşünce ile dengeli olarak bir de yaş sınırı
konulmuş ve ne olursa olsun failin yirmibeş yaşını doldurması ile dava
zamanaşımının gerçekleşeceği kabul edilmiştir.
Maddeye göre, belirtilen
zamanaşımı süreleri kesindir ve hiçbir neden ve suretle uzamayacaktır.
Madde 126. - 125 inci
maddenin gerekçesinde dava zamanaşımı bakımından sunulan görüşler, ceza
zamanaşımı bakımından çok daha fazla olarak geçerlidir. Onun içindir ki,
maddenin birinci fıkrasının (1) ilâ (3) numaralı bentlerinde cezalar ve bir
disiplin tedbiri hakkında ceza zamanaşımı süreleri, belirtilen görüş göz önünde
bulundurularak saptanmıştır.
(4) numaralı bentte ise
bütün diğer tedbirlerde zamanaşımı süresinin bir yıl olarak saptanması kurulan
sistemin mantığının gereği olarak kabul edilmiş bulunmaktadır.
Maddenin ikinci
fıkrasında ayrıca bir de yaş sınırı kabul edilmiş ve yirmibeş yaşının
doldurulması ile bütün cezaların zamanaşımına uğrayacağı kabul edilmiştir.
100 üncü madde çocuk ve küçükler
hakkında, 73 ve 74 üncü maddelerde söz konusu olan fer'î cezaların da
uygulanabileceğini kabul etmiştir. Maddenin son fıkrasında uygulanabilecek bu
fer'î cezaların iki yılı geçmesi ile zamanaşımına uğrayacağı kabul
edilmektedir.
Madde 127. - Tasarının
100 ilâ 126 ncı maddeleri çocuk ve küçükler hakkında uygulanabilecek ceza ve
tedbirleri, temel ilkeleri, nitelikleri ve sürelerini göstererek belirtmiştir.
Ancak bunlara ait infaz rejimi, idarî ve yerine göre yargısal işlemlere ilişkin
esas ve usullerin saptanması ile ilgili kuralların bütününden oluşur; bu
maksatla doyurucu ayrıntıların belirtilmesini gerektirir.
İşte bu nedenle madde, bu
hususların yerine getirilmesini, Ceza ve Tedbirlerin İnfazı Hakkındaki Kanun ve
tüzüğe bırakmıştır.
Söz konusu Kanun ve
Tüzük, elbette ki, gerektiğinde Tasarıya yollamalar yapmakla da
yetinebilecektir.
Madde 128. - Birleşmiş
Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, Birleşmiş
Milletler Genel Kurulunun 9 Aralık 1948 tarihli ve 260 A (III) sayılı Kararıyla
onaylanarak imzaya açılmış ve Ülkemiz söz konusu Sözleşmeye 23/3/1950 tarihli
ve 5630 sayılı Kanun uyarınca çekince koymaksızın katılmıştır. Onamaya ilişkin
Kanun 29/3/1950 tarihli ve 7469 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe
girmiştir.
Sözleşmenin 1 inci
maddesinde "Sözleşen taraflar, soykırımın, ister barış ister savaş
zamanında işlenmiş olsun, bir devletler hukuku suçu olduğunu tasdik ederler ve
bu suçu önlemeyi ve cezalandırmayı
taahhüt ederler " ifadesine yer verilmiş olup, 3 üncü maddesinde,
cezalandırılması gereken eylemler belirtilmekte, 5 inci maddesinde ise taraf
devletlerin, Sözleşmenin hükümlerinin yürürlüğe konmasını ve özellikle 3 üncü
maddede belirlenen suçları işlemekten sanık kişiler için etkin cezaların
verilmesini sağlamak üzere gerekli kanunları, anayasaları çerçevesinde,
yürürlüğe koymaları gereğine işaret edilmektedir.
Tasarının bu maddesi,
Sözleşmenin tanımladığı jenosit fiillerinin cezalandırılmasını öngörmektedir.
Jenosit, Nazi Almanyası'nın sekiz milyon kişinin ölümüne neden olan II. Dünya
Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, İngiltere ve Fransa
tarafından oluşturulan Nürnberg Askerî Mahkemesi Statüsü ve görev alanına giren
"insanlığa karşı işlenen suçlar" temel alınarak oluşturulan ve "insan öldürme" den
farklı bir suçtur. Millî, etnik, ırkî ve dinsel bir grubu veya herhangi bir
grubu yok etmek özel kastı suçun manevî unsurunu oluşturmaktadır. Maddî unsur
ise, grup azalarının öldürülmesi, grup azalarının bedensel ve aklî
melekelerinin ciddî surette haleldar edilmesi, grubun tümü ile veya kısmen yok
edilmesini sonuçlayacak nitelikte varlık koşullarına zorlanması, çocukların
zorla başka yerlere gönderilmeleridir.
Suçun oluşması için
gerekli özel kast yanında maddî unsurların da bir özellik taşıması
gerekmektedir: Maddî unsurların, oluşması yönünden, hareketlerin "bir
plânın icrası" sonucu gerçekleştirilmeleri gerekmektedir. Tasarının bu
maddesi, Fransız Ceza Kanununun da yaptığı gibi Birleşmiş Milletlerin 9/12/1948
tarihli Sözleşme metninden ayrılmaktadır: Sözleşme 2 nci maddesinde jenositi
"bir insan grubunun imha niyeti" ile belirlemekte ve böylece
sübjektif bir ölçüt kullanmaktadır. Tasarının metninde ise meydana getirilmiş
"bir plânın icrası suretiyle" denilerek objektif bir ölçüt
kullanılmış olmaktadır. Böylece suç girişiminin plânlı ve sistematik karakteri
vurgulanmış olmaktadır. Kaldı ki, bu koşul Nürnberg Mahkemesi Statüsünün 6 ncı
maddesinde de yer almaktadır.
Ayrıca şu hususa da
işaret edilmelidir ki, 1948 Sözleşmesinde sadece belirli gruplar yer aldığı
hâlde, Tasarı bunlara bütün diğer grupları da eklemek suretiyle, suça daha da
genişlik vermiştir.
Soykırım suçunun millî,
etnik, ırkî veya dinsel veya herhangi bir grubun tamamen veya kısmen ortadan
kaldırılması amacıyla işlenen özel kasıt içeren bir suç olduğu açıktır. Bu
suçun mevzuatımıza dahil edilmesi, 1948 tarihli Jenosit Sözleşmesinden
kaynaklanan bir yükümlülüğümüz gereğidir. Sözleşme ile maddî ve manevî
unsurları açıkça belli olan farklı bir suçu ihdas etme yükümlülüğü
getirilmiştir.
Roma'da düzenlenen
diplomatik bir konferans sonucu kabul edilen ve jenosit dahil insanlığa karşı
işlenen suçların cezalandırılması amacıyla kurulması öngörülen Birleşmiş
Milletler Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü düzenlemelerinde de konu
irdelenmiş bulunmaktadır.
Bu suçlarla ilgili olarak
Sözleşmeye taraf ülkelerin bazıları konuyu iç mevzuatlarına sokmuşlardır: Söz
gelimi Fransa 1992 yılında kabul etmiş olduğu yeni Ceza Kanununda insanlığa
karşı suçlar başlığı altında, soykırım suçunu düzenlemiş, konu Avusturya Ceza
Kanununun 321 inci maddesinde, Alman Ceza Kanununun 220a maddesinde yer
almıştır.
Maddeyle, bu tür suçları
işleyecek özel hukuk tüzel kişileri de cezalandırılmakta ve bu tür suçlardan
dolayı zamanaşımının işlemeyeceği kabul edilmektedir.
Madde 129. - Maddede, bir
plânın uygulanması suretiyle ve siyasal, felsefî, ırkî veya dinsel saiklerle
nüfusun sivil bir grubuna karşı, sürgün etme, esir hâline getirme, kitle
hâlinde ve sistematik olarak kişileri öldürme, insanların kaçırıldıktan sonra
yok edilmeleri, işkence veya insanlık dışı işlemlere veya biyolojik deneylere
tâbi kılma, zorla hamile bırakma, zorla fuhşa sevk etme eylemlerinin işlenmesi
insanlığa karşı suç sayılmıştır.
Bu madde Milletlerarası
Nürnberg Askerî Mahkemesi Statüsünün 6 (c) maddesinden esinlenerek kaleme
alınmıştır. Nitekim yeni Fransız Ceza Kanunu da 212-1 inci maddesi yönünden
aynı surette hüküm getirmiştir. Dikkat edilmelidir ki, bu maddedeki hareketler
bir grubun, grup olarak imha edilmesi özel kastı ile işlenecek olursa jenosit
suçuna dönüşür. Aynı eylemler başka özel kastlarla işlendiğinde Tasarının diğer
bazı hükümlerini ihlâl eden suçları oluşturabilirler.
Suçun diğer unsurları
hakkında 128 inci maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Madde 130. - Gerek
jenosit suçunun gerek insanlığa karşı suçların örgüt şeklindeki bir
yapılanmayla da işlenmesi hâlinde madde, bu tür suçları işlemek amacıyla örgüt
kurulmasını ve bu örgütlere katılmayı ayrıca cezalandırmaktadır. Örgüt tanımı
için Tasarının 4 üncü maddesinin gerekçesine bakılmalıdır.
Madde 131. - Maddeye,
Türkiye tarafından da imzalanmış bulunan sınırlar ötesi örgütlü suçlara karşı
Birleşmiş Milletler Sözleşmesini ikmal etmek üzere ek olarak çıkarılan
"Göçmenlerin Kara, Deniz ve Hava Yollarıyla Kaçırılmalarına Karşı Protokol"ün
gereğini yerine getirmek üzere Tasarıda yer verilmiş olup; madde, 3/8/2002
tarihli ve 4771 sayılı Kanunla 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna eklenen
201/a maddesinden aynen alınmıştır.
Maddî menfaat sağlamak
üzere, genellikle suç örgütleri marifetiyle göçmenler başka ülkelere
kaçırılmakta, yasal olmayan yollarla ülkeye sokulmakta ve bu örgütlerin eline
düşen çaresiz insanlar, büyük ve bazen yaşam ve beden bütünlükleri bakımından
onarılamayan zararlara uğrayabilmektedirler.
Maddenin birinci fıkrası
göçmen kaçakçılığını tanımlamaktadır: Tanıma göre, doğrudan doğruya veya
dolaylı olarak maddî menfaat elde etmek maksadıyla, yabancı bir devlet
tâbiiyetinde bulunan veya vatansız olan veya Türkiye'ye de sürekli olarak
oturmasına yetkili mercilerce izin verilmemiş bulunan kimselerin Türkiye'ye
yasal olmayan yollardan girmelerini veya ülkede kalmalarını, bu kişilerin veya
Türk vatandaşlarının yasal olmayan yollardan ülke dışına çıkmalarını sağlamaya
göçmen kaçakçılığı denilmektedir. Türkiye'de sürekli olarak oturmalarına
yetkili mercilerce karar verilmemiş yabancılar veya vatansızlar da, suçun
mağdurları olabilmektedirler.
Suçun manevî unsuru,
eylemin "doğrudan doğruya veya dolaylı olarak maddî bir yarar elde etmek
maksadıyla" işlenmesidir. Bu unsur, suçu örneğin terör maksadıyla bazı
kişileri ülkeye sokmak fiillerinden ayırmak olanağını vermektedir. Kaldı ki, bu
suçta asıl mağdurlar, çaresizlik ve yoksullukları nedeniyle kendilerine bir
ekmek kapısı açmak için çırpınan insanlardır. Bu nedenle Protokol, adı geçenler
hakkında kovuşturma yapılmamasını öngörmektedir.
Fıkranın içerdiği tanıma
göre, belirtilen kişilerin Türkiye'ye kaçak olarak girmelerinin sağlanması veya
bu hususta teşebbüste bulunulması göçmen kaçakçılığı suçunun maddî unsurlarını
oluşturmaktadır.
Maddenin ikinci fıkrası
göçmen kaçakçılığı suçunun faillerine verilecek ceza ile birlikte ayrıca yeni
bir suçu da tanımlamaktadır : Birinci fıkrada öngörülen bir suça iştirak etmiş
olmaksızın, bu suç yoluyla ülkeye sokulmuş kaçak göçmenlerin maddî yarar elde
etmek maksadıyla yasal olmayan yollarla yurt dışına çıkarılmalarını veya yasal
koşullara uymaksızın ülkede kalmalarını olanaklı kılmak suç sayılmaktadır. Bu
suçun ön koşulu, kaçak göçmenleri yurda sokmak suçuna önceden iştirak etmemiş
olmaktır; suça iştirak edilmiş ise ikinci fıkrada belirlenen eylemleri ayrıca
gerçekleştirmek veya bunlara teşebbüs etmek suç oluşturmaz.
İkinci fıkra, ülkeden
çıkmayı veya ülkede kalabilmeyi olanaklı kılmak üzere sahte veya sahte seyahat
belgelerinin hazırlanmasını veyahut hazırlanmış belgelerin teminini de bu
fiiller başka bir suç oluştursa bile bağımsız suç olarak düzenlemiştir. Ayrıca
bu suçlara teşebbüsün de tamamlanmış suçlar gibi cezalandırılması, suçun
işlenmesinde kullanılan taşıtlar ve bu fiil nedeniyle elde edilen maddî menfaatlerin
müsadere edilmesi öngörülmüştür.
Maddenin üçüncü
fıkrasında suçların, örneğin taşıma kapasitesinin çok üzerinde bir gemiye veya
uçağa göçmen yüklenmesiyle, kaçak göçmenlerin yaşam veya vücut bütünlüklerinin
tehlikeye sokulması veya bu olasılığın ciddî olarak ortaya çıkması halinde
verilecek cezaların yarısı oranında, ölüm meydana geldiğinde bir katı
artırılacağını öngörmektedir. Ancak bu olasılığın ciddî, yani var olan
delillere göre gerçekleşmesinin güçlü olması gereklidir. Ayrı fıkra, göçmenlerin
insanlık veya onur dışı muamele biçimlerine, örneğin çok kötü taşıma
koşullarına tâbi kılınmalarını ayrıca bir ağırlatıcı neden saymaktadır.
Maddenin son fıkrasında
suçun örgütler tarafından işlenmesi hâlinde faillere verilecek cezaların bir
katı oranında artırılması öngörülmüştür. Örgüt tanımı için 4 üncü maddenin
gerekçesine bakılmalıdır.
Madde 132. - Madde,
"Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine" Ek
"İnsan Ticaretinin, Özellikle Kadın ve Çocuk Ticaretinin Önlenmesine,
Durdurulmasına ve Cezalandırılmasına İlişkin Protokol"ün gereğini yerine
getirmek üzere düzenlenmiş olup, 3/8/2002 tarihli ve 4771 sayılı Kanunla
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna eklenen 201/b maddesinden aynen
alınmıştır.
Şimdiye kadar özellikle
kadın ve çocukların sömürülmelerini önlemek ve bu eylemlerle mücadele etmek
üzere meydana getirilmiş çeşitli milletlerarası sözleşmeler imzalanmış,
kararlar alınmıştır. Ancak anılan Protokolün imzalanmasından önce insan
ticaretinin bütün yönlerini göz önünde bulunduran ortak bir metin yoktu.
1990'lı yıllardan itibaren suç örgütlerinin, etkinliklerini sınırlar ötesi
alana genişleterek, özellikle kadın, çocuk ve insan ticaretini örgütledikleri
ve insanları bu uygar dünyada âdeta esarete tâbi kıldıkları görülmektedir. İşte
bu nedenle, Protokolün öngördüğü suçlara hukuk sistemimizde de yer verilmesi
uygun görülmüştür.
Maddenin öngördüğü maddî
unsurlar, kadın, çocuk veya diğer insanların tedarik edilmeleri, kaçırılmaları,
bir yerden diğer bir yere götürülmeleri veya sevk edilmeleri veya
barındırılmalarıdır. Ancak bu hareketler kişileri zorla çalıştırmak, bazı
hizmetleri vermeye mecbur kılmak, adı geçenleri esaret veya benzerî
uygulamalara tâbi kılmak yahut beden organlarından bazılarının verilmesine razı
etmek maksadıyla icra edilecektir.
Maddenin birinci fıkrası,
söz konusu maksatlarla gerçekleştirilecek maddî unsurların belirli araç
eylemlere başvurulması suretiyle gerçekleştirilmesini suçun oluşması bakımından
gerekli koşullar olarak saptamıştır. Bu eylemler tehdit, baskı, cebir veya
şiddet uygulama, nüfuzu kötüye kullanma, kandırma, mağdurların
çaresizliklerinden yararlanma veya mağdurlar üzerinde sahip olunan denetim
olanaklarından yararlanarak rızalarını elde etmek suretiyle
gerçekleştirilecektir.
Maddenin ikinci fıkrasında,
belirtilen amaçları elde etmek üzere girişilen ve suçu oluşturan yardımcı
eylemler varsa artık, mağdurun rızasının yok sayılacağı belirtilmiştir. Örneğin
bir kimsenin organlarını vermek hususundaki rızası, yukarıda belirtilen
eylemler sonucunda elde edilmiş ise, suçun oluşması bakımından bu rıza yok
sayılacaktır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında onsekiz yaşını doldurmamış olanların birinci fıkrada belirtilen
maksatlarla tedarik edilmeleri, kaçırılmaları, bir yerden diğer bir yere
götürülmeleri veya sevk edilmeleri yahut barındırılmaları halinde, suçu
oluşturan araç fiillerden herhangi birisine başvurulmasa da, faile birinci
fıkrada belirtilen cezaların verileceği açıklanmıştır. Bu suretle onsekiz
yaşını doldurmamış çocukların birinci fıkrada belirtilen maksatlarla maddenin
öngördüğü hareketlere konu kılınmaları suçun oluşmasına olanak verecektir.
Maddenin son fıkrasında,
yukarıdaki fıkralarda yazılı suçların örgüt marifetiyle işlenmeleri halinde,
faillere verilecek cezaların bir katı oranında artırılması ağırlaştırıcı neden
olarak kabul edilmiştir.
Madde 133. - Bu maddede,
adiyen insan öldürme cürmü, insan öldürme başlığı ile belirtilmektedir. Bütün
cürümlerde kastın aranması Tasarının 20 nci maddesinin birinci fıkrası gereği
olduğundan burada kastın aranacağının ayrıca açıklanmasına gerek görülmemiştir.
Madde 134. - Madde,
taksirle insan öldürme suçunun cezasını saptamaktadır. Tasarının 21 inci
maddesinde yer alan taksire ait bütün hükümlerin ve esasların maddenin
uygulanmasında göz önünde bulundurulacağı hususunda şüphe yoktur.
Maddenin ikinci
fıkrasında, fiilin, birden fazla insanın ölümüne veya bir insanın ölümüyle
birlikte diğer birisinin de yaralanmasına neden olması hâli, ağırlaştırıcı
neden sayılmıştır. "Bir insanın yaralanması" sözcüklerinin, birden
fazla insanların yaralanması hâlini öncelikle kapsadığı açıktır. Kaldı ki,
taksirli fiil sonucu birden fazla kişinin yaralanmalarına neden olunduğu
hâllerde, hâkimin temel cezayı belirlerken, 79 uncu maddede yer alan
direktifler gereği bu hususu göz önünde bulundurabileceği ayrıca açıklamayı
gerektirmeyecek bir husus sayılmıştır.
Madde 135. - Madde, insan
öldürmenin, maddede ayrı ayrı gösterilen kimselere karşı işlenmesinin insan
öldürmenin daha ağır bir hâlini meydana getirdiğini açıklamaktadır.
Failin müebbet hapis
cezasına mahkûmiyetini sonuçlayacak olan insan öldürmeler bu maddede şu suretle
belirlenmiştir:
1. Öldürme fiilinin eşe
karşı işlenmesi. Burada söz konusu olan, Türk Medenî Kanunu çerçevesinde
eşliktir.
2. Kardeş deyiminden ana
ve baba veya ana veya baba bir kardeşler anlaşılır.
3. Onsekiz yaşını
bitirmemiş bulunan bir çocuğa ve küçüğe karşı işlenen adam öldürme, mağdurun
fizik gücü itibarıyla direnme gücüne sahip olmamasından dolayı ağırlaştırıcı
neden sayılmıştır.
4. Aynı suretle ileri
yaşı, hastalığı, malûllüğü veya ruhî veya fizik güçsüzlüğü nedeniyle kendini
korumaktan âciz bir kimseye karşı fiilin işlenmesi, gerek faildeki ahlâkî
kötülüğün mefruz çokluğu gerek fiilin icrasındaki kolaylık dolayısıyla
ağırlaştırıcı neden sayılmıştır.
Ayrıca öldürme fiili,
maddede sayılan veya genel olarak diğer kimselere karşı zehir kullanılmak
suretiyle işlenirse olunursa aynı nedenle ceza müebbet hapis olarak
saptanmıştır.
Madde 136. - Maddede,
insan öldürmenin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren hâlleri,
dokuz ayrı bent hâlinde gösterilmiştir. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun
450 nci maddesinde de bu hâller hemen hemen aynı şekilde yer almaktadır. Ancak
bu yeni maddeyle esaslı bir kısım değişiklikler yapılmıştır:
Bir kere maddenin (2)
numaralı bendi kapsamına Devlet memurları sokulmuştur. Böylece Devlet
memurlarına karşı işlenen öldürme fiilleri dolayısıyla ağırlaştırılmış müebbet
hapis cezasının hükmedilmesi, fiilin görevlerinden dolayı işlenmesi hâlinde söz
konusu olabilecektir. Öldürme fiili memurluk görevi nedeniyle işlenmişse,
memurluk sıfatı sona erdikten sonra da, fail hakkında ağırlaştırılmış müebbet
hapis cezasına hükmedilecektir. 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık
Kanununun 57 nci maddesinde bu hususta hüküm bulunduğu için avukatlar bu bentte
ayrıca belirtilmemişlerdir. Ancak maddenin uygulanmasında milletvekilleri de
(2) numaralı bent kapsamındadırlar.
Maddenin (3) numaralı
bendinde, yerleşmiş Yargıtay kararları da göz önünde bulundurulmak suretiyle,
kan gütme saikiyle öldürme hâlinde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının
hükmedilmesi, fiilin sadece kan gütme saikine bağlı olarak işlenmiş olması
hâlinde söz konusu olabilecektir.
Aynı bentte öldürmenin
sadece azap verme maksadıyla işlenmiş olması, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını
gerektiren bir hâl olarak yer almaktadır.
Maddenin (4) numaralı
bendinde, öldürmenin, öldürme kararında ısrar ve sebatı gösteren taammüdle
işlenmesi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren bir hâl olarak
belirlenmiştir. Taammüt konusu, gerek Yargıtay kararlarıyla gerek öğretide
yeterli derecede işlenmiş ve uygulama bu bakımdan yerleşmiş (istikrarlı) bir
yön almış bulunduğundan madde metninde taammüdün niteliğini açıklamaya yönelik
ayrıntılara girişilmesine gerek görülmemiş ve taammüdün esas niteliğini
oluşturan "öldürme kararında ısrar ve sebat"a yer verilmesi ile
yetinilmiştir.
Maddenin (5) numaralı
bendinde, Yargıtay kararları göz önünde bulundurulmak suretiyle birden fazla
kimse hakkında işlenen öldürme hâlinde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının
uygulanması, fiilin aynı neden ve saikle işlenmiş bulunması hâlinde kabul
edilmiştir.
Maddenin (6) ilâ (9)
numaralı bentlerinde yer alan hâller eski hükümlerin tekrarından ibarettir. Bu
hükümler Yargıtay içtihatları ile yerleşmiş bir anlama kavuşmuş bulunmaktadır.
Madde 137. - Maddede,
insan öldürme cürmünde, failce bilinmeyen hâllerin ve onun iradesi dışında
beklenilmeyen nedenlerin eklenmesiyle ölüm neticesinin meydana gelmiş olması,
cezanın indirilmesini gerektiren bir hâl olarak kabul edilmiştir.
Madde 138. - Maddede,
etkili eylemlerde kastın aşılması suretiyle ölüm neticesinin meydana gelmesi
hâlinde hükmedilmesi gerekli cezalar gösterilmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında
137 nci maddede söz konusu olan hafifletici
nedenin bu hâlde de uygulanacağına dair hüküm yer almış bulunmaktadır.
Madde 139. - Evlilik
dışında yeni doğmuş çocuğu öldürme fiilinin ananın içinde bulunduğu biyolojik
ve psikolojik durum, ciddî gerilim ve bunalım nedenleriyle işlenmiş olması,
genellikle daha az ceza verilmesini gerektiren bir hâl sayılmakta idi. Ancak,
günümüzde bu konuda XIX. yüzyılın görüşleri değişmiştir. Bir çocuğun anasının,
ailesinin durumunu kurtarmak maksadıyla, ana ile geniş derecede hısımlık
ilişkisi içinde bulunan kimseler tarafından öldürülmesi, bugün artık,
öldürmenin vahâmetini azaltan ve cezanın indirilmesini gerektiren bir neden
sayılmamaktadır. Bu nedenle Tasarı, Ülkemizdeki yaygın değerleri de göz önüne
alarak bu fiili sadece ana bakımından ve kadının içinde bulunduğu olası ruhsal
bunalım ve gerilimler nedeniyle kabul etmiştir.
Tabiîdir ki, bu hükmün
uygulanabilmesi için insan öldürmenin 133 üncü maddeyi ihlâl suretiyle işlenmiş
bulunması gerekecektir. Nitelikli insan öldürme hâllerinde hüküm uygulanmaz.
Ancak, aynı doğumla birden fazla çocuğun dünyaya gelmiş bulunması hâlinde de,
koşulları varsa bu hüküm uygulanacaktır.
Madde 140. - Maddede,
iyileşmesi kabil olmayan ve ileri derecede acı veren çekilmez derecede ağrılı
bir hastalığa tutulmuş bulunan bir kimsenin ızdıraplarına son vermek maksadıyla
işlenen insan öldürme hâline ilişkin ceza gösterilmektedir. Böylece öldürmenin
özel bir şekli meydana getirilmiş bulunulmaktadır. Her türlü kötüye kullanmayı
önlemek amacıyla maddede, bu tür insan öldürmenin gerçekleşmesi bakımından
koşulların nelerden ibaret bulunduğu ayrıntılı olarak gösterilmektedir.
Yabancı ülkelerin
bazılarında bu tür öldürmelere ceza verilmemektedir.
Ancak, dikkat edilmelidir
ki maddenin öngördüğü bu hâl ötanazi değildir. Ötanazi, ayrı hükümlerle
düzenlenen ve doktorlar tarafından gerçekleştirilen bir hâldir ve failine ceza
verilmemektedir. Tasarının bu maddesi ise, saptadığı koşullarla insancıl
nitelikteki kast hâlinde faile daha az ceza verilmesini öngörmektedir.
Madde 141. - Maddede, bir
kişiye intihar etmesi için karar verdirtilmesi (azmettirilmesi) veya o kişide
esasen var olan intihara teşebbüs etme kararının güçlendirilmesi hâlleri ile
intihar eylemine her ne suret ve vasıtayla olursa olsun yardım edilmiş olması
ayrı fiiller hâline getirilmiştir.
Her üç hâlde de suçun
teşekkülü için ölümün meydana gelmiş bulunması gerekmemektedir. Ancak intihar
eylemine girişilmiş olması suçun oluşması için zorunludur.
Maddenin ikinci fıkrası
ölümün meydana gelmesini suçun ağırlaştırıcı nedeni olarak saptamıştır.
Maddenin son fıkrası ise
471 inci madde hükmünün saklı olduğunu açıklamaktadır. 471 inci madde ceza
infaz kurumlarında ve tutukevlerinde bulunanların sağlıklarını ihlâl edecek
çeşitli eylemlere, bu arada açlık grevlerine teşvik edilmelerini ve bu konudaki
engellemeleri ayrıca suç hâline getirmiş bulunduğundan, söz konusu eylemlerin,
intihara teşvik veya azmettirme olarak 141 inci maddeye göre değil ve fakat 471
inci maddeye göre cezalandırılmaları gerekecektir.
Madde 142. - Maddeyle,
Anayasanın 17 nci maddesinin üçüncü fıkrasındaki "Kimseye işkence ve
eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyeti ile bağdaşmayan bir cezaya veya
muameleye tâbi tutulamaz." ilkesinin yaptırımı getirilmiş olmaktadır.
Hukuk sistemimizde, bu ilke 1961 Anayasasında da dikkate alınmış ve nitekim,
Anayasa Komisyonunda, "Temel hak ve hürriyetlerin başta geleni, şahsın
kendi bedeni üzerinde sahip olduğu hak ve hürriyetidir. Can emniyeti ve bedenî
bütünlüğün masun kalması, bütün hürriyetlerin ilk şartıdır. Can masun olmadıkça
ve beden üzerinde hürriyet sağlanmadıkça, ferdin iç huzura kavuşması ve diğer
bir çok hürriyetlerin fiilen gerçekleşmesine imkân yoktur." (1961 Anayasa
Komisyonu Raporu, S: 14) şeklinde ifade edilmiştir.
Tasarı, yürürlükteki
yasalar açısından var olan boşluğu doldurmak ve yetersizliği gidermek amacıyla,
işkence eylemlerini herhangi bir kimsenin işleyebileceği bağımsız bir suç
hâline getirmiş, basit ve nitelikli şekillerini ağır cezalarla karşılamıştır.
Böylece şimdiye kadar bazı suçlarda ağırlaştırıcı bir neden oluşturan işkence
eylemlerinin kendisi suç hâline getirilmiş olmaktadır.
İşkenceyi müstakil suç
hâline getirmiş bulunan Fransız Kanunu hakkındaki Bakanlık genelgesinde
"Bu hükümlerle, bundan böyle kişinin bütünlüğüne karşı saldırıları
nitelendirmek için, sadece mağdurun maruz kaldığı zararın önemi değil ve fakat
aynı zamanda, sonuçlarından bağımsız olarak bu saldırıların ağırlığı göz önüne
alınmıştır. Böylece etkili eylemlere teşebbüsü cezalandırmak hususundaki
olanaksızlıktan doğan sakıncalar giderilmiş olmaktadır." şeklindeki
açıklamayla yasal düzenlemedeki önemli boşlukların doldurulduğu vurgulanmıştır.
Tasarıda işkence
eylemleri deyimi ayrıca tanımlanmamıştır. Hâlen mahkeme içtihatlarında
ağırlaştırıcı neden olarak işkence tanımları yer almaktadır. Bu kapsamda;
"... el ve ayak parmaklarıyla tenasül organlarına cereyan vermek, sabaha
kadar dövmek, sövmek, ayakları demire dayalı ve havada, başları yerde, elleri
arkasında olacak şekilde durdurmak, yere düşeni döverek başına tekme atmak,
hayaları kıvırmak, penisinden tutup sağa sola çekiştirmek, su havuzuna başını
sokup havasız bırakmak, içine çok miktarda tuz konulan sulu bulamacı coplamak
ve dövmek suretiyle direnmeyi kırıp kusturuncaya kadar zorla yedirmek, bir
kaptan diğer kaba su boşaltarak su arzusunu kamçılamak ..."
(YCGK.4.4.1983-64/156). "... ayaklarına falaka takıp sopa ile vurmak
suretiyle etkili eylem uygulamak ..." (Y.1.CD.6.10.1976-3053/3167),
"... elbiselerinden tamamen tecrit ettikten sonra üzerine soğuk su dökerek
copla dövmek, kıçlarına cop sokmaya yeltenmek, vücutlarının göbek nahiyesi de
dahil sigara ateşiyle yakılarak dağlamak ..." (YCGK.22.3.1976-100/133)
gibi davranışlar işkence olarak ifade edilmektedir.
21/4/1988 tarihli ve 3441
sayılı Kanunla onaylanan "İşkence ve Diğer Zalimane; Gayriinsani veya
Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi"nin 1
inci maddesinde tanımlanan hareketler de genel olarak işkence eylemleri
sayılabilir.
Tasarıyla, işkencenin
kendisinin cezalandırılması sağlanmıştır.
Tasarı işkenceyi, kim
tarafından icra olunursa olunsun insanın bedensel ve ruhsal bütünlüğüne karşı
işlenen bir insanlık suçu olarak belirtirken, geniş ölçüde olmak üzere, 1994
yeni Fransız Ceza Kanununun 221-1 ve izleyen maddelerinden esinlenmiştir.
İşkence, Fransız Kanununda da ayrıca tanımlanmamış, yerleşmiş içtihatlara atıf
yapılmıştır. Aslında yukarıda sözü edilen "İşkence ve Diğer Zalimane
Gayriinsanî Veya Küçültücü Muamele Veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler
Sözleşmesi"nin 1 inci maddesi iç hukukumuz bakımından uygulanması zorunlu
tanımı vermektedir. Buna göre "Bir kişide şiddetli fizik veya ruhî ızdırap
husule getirmek için kasten uygulanan her türlü eylem" işkencedir.
Sözleşme bu hareketin failini kamu görevlisi olarak belirlemek suretiyle mahsus
bir suç ihdas ettiği hâlde 142 nci madde işkenceyi genel bir suç hâline
getirmiştir.
Bu suç ile neticesinden
müstakil olarak, neticesi ne olursa olsun, şiddet ifade eden eylem
cezalandırılmaktadır. Etkili eylemle olan farkı da bu özellik oluşturmaktadır.
Suçun maddî unsuru; bir
kimsenin bir başka kimseye maddî veya manevî ağır acı veya ızdırap veren
eylemlerde bulunması, fiilin eziyet etme, eza verme bilinç ve isteği ile kasten
işlenmesi temel koşuldur.
Madde 143. - İşkence
eylemleriyle ilgili cezalar belirlenirken "Beden Bütünlüğüne Karşı
Suçlar" bölümünde yer alan "Basit ve nitelikli etkili eylemler"
ve bunlara ilişkin "cezayı ağırlaştırıcı diğer nedenler"le uyum ve
dengeler gözetilmiş, ancak, işkence eylemlerinin "ağır azap ve ızdırap
verici", "insan onurunu kırıcı" nitelikleri bakımından daha ağır
cezalar öngörülmüştür.
Maddenin fıkralarında ve
bu fıkraların bentlerinde işkence eylemlerinin nitelikli hâlleri duraksamaya
yer bırakmayacak biçimde açık, ayrıntılı ve aşamalı olarak gösterilmiştir.
Maddenin (A) ve (B)
fıkraları Tasarının 146 ncı maddesinin birinci ve ikinci fıkralarındaki cezayı
artırıcı nedenleri kapsadığı gibi, hâlen 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun
243 üncü maddesindeki suça daha da genişletilerek yer vermiş, ayrıca işkence
eylemlerinin "Bir tanığa, mağdura veya davaya katılan kimseye karşı, olayları
bildirmesini engellemek, şikâyette veya ihbarda bulunmasını önlemek yahut
tanıklıkta veya şikâyet veya ihbarda bulunmuş olması nedeniyle," "Bir
cinsel saldırı ile birlikte," işlenmesi nitelikli hâller olarak
düzenlenmiştir.
Cinsel saldırı deyimi,
"Cinsel Özgürlüğe ve Edeb Törelerine Karşı Suçlar"dan ırza geçme
dışında kalan eylemleri kapsamaktadır. İşkence eylemleri yanında ırza geçme
suçu da işlenirse, ayrı ayrı ceza verilecektir.
(C) fıkrası, bir küçüğe
karşı, maddede sayılan yakınlarınca işkence eylemlerinin uygulanmasında cezayı
ağırlaştırmıştır.
Madde 144. - Maddede
işkence eylemleri nedeniyle doğan "daimi malûllük veya uzuv kaybı"
veya "mağdurun ölümü" şeklindeki ağır sonuçlar göz önünde tutulmuş,
cezaları da bu düzeyde yükseltilmiştir.
Böylece, her üç maddenin
uygulamada hâkime geniş yetki tanıdığı hususunda şüphe yoktur.
Madde 145. - Maddede
etkili eylemlerin basit ve nitelikli şekilleri gösterilmiş ve Ülkemiz
uygulamasında öteden beri varlığını sürdüren düzenleme şekline sadık
kalınmıştır. Ancak metinler üzerinde esas itibarıyla yazım biçimi yönünden bir
kısım değişiklikler yapılmıştır. Bilindiği gibi Batı ülkelerinin bazı
kanunlarında bugünkü yöntem, etkili eylemlerin nitelikli şekillerini teker
teker belirlememekte ve fiilin vahametini, neticesine göre takdir bakımından
hâkime geniş yetki vermektedir. Tasarıda bu yöntem kabul edilmiş değildir.
Yaşamsal tehlike kavramı
etkili eyleme dahil sayılmış, bu değişikliği ifade etmek üzere "yaşamı
tehlikeye sokan" ibaresi ikinci fıkraya konulmuştur.
Maddede geçen yüz deyimi,
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda geçen çehre karşılığıdır ve kişinin
boyun ve kulakları dahil, başın ön kısmını ifade eder. Yüzde sabit iz, etkili
eylem sonucu yüzde meydana gelen daimî, sürekli izlerdir. Ancak bu izler yüzün
sürekli değişikliği hâlinden farklıdır. Sabit iz yüzü değiştirmemekte ve
mağduru öteden beri tanıyanlarda, kişiliği bakımından herhangi bir duraksamaya
neden olmamaktadır. Yüzde sürekli değişiklik hâlinde ise bunun tam tersi söz
konusudur; yüzüne kezzap atılmış bulunan kişinin durumu gibi.
Madde 146. - Maddeyle,
142 nci maddedeki hâller dışında bulunan etkili eyleme ait ağırlaştırıcı
nedenler gösterilmiştir. Maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde geçen
silâh deyiminin Tasarının 4 üncü maddesindeki genel tanım çerçevesinde geçen
silâh teriminin tümünü kapsadığı açıktır.
Kişiler bakımından ise
135 inci maddeye yollama yapılmaktadır.
Madde 147. - Maddeyle,
etkili eylemin cezasının indirilmesini öngören bir hafifletici neden açıklanmış
olmaktadır.
Madde netice nedeni ile
sorumluluğa ilişkin bir objektif hâli kapsamaktadır.
Bu maddenin
uygulanmasında fail işlediği etkili eylemde önceden belirli bir neticeye
ulaşmak, örneğin faili itelemek, sadece düşmesini sağlamak istemiş ve fakat
netice çok daha ağır nitelikte olmuş ise, faile verilecek ceza indirilecektir.
Etkili eylemleri esasta Tasarı neticelerine göre cezalandırmaktadır. Ancak fail
eylemini gerçekleştirmeden önce belirli bir neticeye yönelik kast oluşturmuş ve
netice bu maksadı aşmış ise faile yine de meydana gelen neticeye göre ceza
verilecek ve fakat bu hâlde ceza indirilecektir.
Madde 148. - Maddede,
taksirle etkili eylemler 145 inci maddede belirtilen kasten etkili eylemlerin
çeşitli şekillerine uygun olarak düzenlenmiştir.
Maddenin son fıkrası ile,
bilinçli taksir hâlleri dışında, kapsamındaki bütün suçların soruşturulması ve
kovuşturulması şikâyete bağlı hâle getirilmiştir. Tasarı, bilindiği üzere,
uzlaşma kurumunu kabul ettiğinden ve özellikle taksirli etkili eylemlerde
uzlaşma, mağduru koruyucu etki meydana getireceğinden, bu tutum benimsenmiştir.
Madde 149. - Maddeyle,
yaşı, aklî ve bedensel durumu itibarıyla veya diğer herhangi bir nedenle
kendisini koruma olanağına sahip bulunmayan bir kimseyi muhafaza etmek veya onu
gözetmekle yükümlü bulunan kişinin bu görevini yerine getirmeyerek adı geçeni
terk etmesi cezalandırılmaktadır.
Maddenin uygulanmasında
esas olarak belirlenmesi gereken koşullar vardır: Mağdur, yaşı (örneğin yaşının
küçük veya çok ileri olması) veya içinde bulunduğu aklî durum (örneğin bir akıl
veya ruh hastalığı, çöküntü hâlinde bir psikolojik davranış içine girmiş
olması) veya ağır bir bedensel hastalığın etkisi altında bulunması gibi
nedenlerle veya bunlara benzer herhangi bir hâl dolayısıyla kendisini koruma
olanağına sahip bulunmayacaktır.
Fail ise böyle bir
kimseyi muhafaza etmek veya gözetmek hukukî yükümü altında olacaktır. Bu yüküm
hukuk düzeninden doğabileceği gibi sözleşmelerden de kaynaklanabilir.
Terkten maksat, kişiyi
fiilen himaye ve muhafazadan yoksun hâle düşürmek demektir. Bu unsur bakımından
önemli olan husus mağdurun fiilen himaye ve muhafazadan yoksun, bir yana
bırakılmış olmasıdır. Terkin gerçekleşip gerçekleşmediği olaylara göre
belirlenmesi gereken fiilî bir sorundur.
Suçun oluşması için,
ikinci fıkradan anlaşıldığı üzere, terk dolayısıyla bir zararın meydana gelmiş
bulunması gerekmez. Zira ikinci fıkrada terk dolayısıyla mağdurun bedensel ve
aklî sağlığı bakımından bir tehlikeyle karşı karşıya kalmış olması ayrıca
cezalandırılmıştır. Yine aynı fıkranın ikinci cümlesinde terk sonunda bir
zararın meydana gelmiş olması ağırlaştırıcı neden sayılmıştır.
Üçüncü fıkra suçun,
üstsoy, altsoy, eş ve evlâtlığa karşı işlenmiş olmasını ayrıca şahsî bir
ağırlaştırıcı neden saymaktadır. Bu fıkrada geçen evlâtlık, Türk Medenî Kanunu
gereğince evlât edinilmiş kişiyi ifade etmektedir.
Son fıkrada ise cezayı
hafifletici bir neden yer almaktadır: Terk, çocuğun, sadece anası tarafından ve
evlilik dışı yeni doğmuş çocuğa karşı gerçekleştirilmişse bu hâl cezayı
hafifletici bir neden sayılmıştır. Tasarı bu hâlde ananın, içine düşebileceği
psikolojik durumu ve karşısında kalabileceği sosyal baskıları göz önünde
bulundurmaktadır. Bu hususta 139 uncu maddenin gerekçesine de bakılmalıdır.
Aynı hâl diğer akraba
bakımından cezanın indirilmesini gerektirmeyecektir. Zira çağdaş hukuk, evlilik
dışında doğsa da bir çocuğun, şerefi kurtarmak için yaşamsal tehlikeye maruz
kılınmasını ve kendi hâline terk edilmesini ananın dışında kalanlar bakımından
kabul edemez. İnsan hayatının kutsallığı çağdaş hukukun temel ilkesidir.
Madde 150. - Maddeyle,
çağdaş uygar toplumlarda birlikte yaşamanın zorunlu kıldığı sosyal yardım ve
ilgi, belirli ölçüde olmak üzere hukukî bir yüküm hâline getirilmektedir.
Maddede temelde birbirine çok benzeyen hukukî yararları ihlâl eden iki ayrı suç
düzelenmiş bulunmaktadır.
Maddenin birinci
fıkrasıyla 149 uncu maddenin belirttiği suçun mağduru olan yani terkedilmiş
bulunan kişiyi görüp de durumu derhal ilgili memurlara bildirmeyen kimse bu
ihmalinden dolayı cezalandırılmaktadır. Aynı ihmal, ölüye rastlayıp da bunun
bildirilmemesi hâlinde de suç sayılmaktadır. Fıkrada geçen ilgili memurlar
deyimi ile tüm kolluk makam ve memurları ve idarî teşkilât içinde yer almış
bütün diğer görevliler anlaşılır. "Derhal" sözcüğünden maksat, hâlin
makul saydırmayacağı herhangi bir gecikmeye neden olmadan bildirimde bulunmak
demektir.
Maddenin ikinci
fıkrasında, hasta ve yaralılara ve tehlikeyle karşı karşıya bulunan kimselere
gösterilmesi gerekli ahlâkî bir sosyal yardım görevinin ihmali suç hâline
getirilmektedir. Fıkra, hasta ve yaralıya karşı yardım yükümünü, bu kişilerin
kendilerini idare edemeyecek durumda bulunmaları veya herhangi bir nedenle
beden ve sağlık bakımından tehlikeye maruz bulunulması koşullarına bağlı
kılmıştır. Çağdaş hukuk, yardım yükümünü insanlara mutlak bir surette
yükleyemeyeceğinden görev bu koşulların varlığına bağlanmıştır.
Bu kimseler için
yapılması gerekli yardımın derece ve miktarı ile ilgili ölçü de fıkrada
gösterilmiş ve bunun "hâl ve koşulların elverdiği ölçüde" olması
gerekeceği ifade edilmiştir. Böylece insanlardan yetenek ve güçleri dışında bir
yardımın istenemeyeceği açıklanmış olmaktadır. Yine bu ölçüt yardımın, yapanı
bakımından herhangi bir tehlike doğuracak nitelikte olmamasını da belirtilmiş
olmaktadır. Zira hâl ve koşulların olanak verdiği ölçüde sözcüğü, doğal olarak
yardımı yapan bakımından tehlike doğurmayacak nitelikte olması gereğini de
belirtmiş olur.
Madde 151. - Çocuk
düşürme ve düşürtme suçlarına ilişkin 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun
hükümleri, 24/5/1983 tarihli ve 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanunda
yer alan hükümler ve bu Kanunun, 765 sayılı Kanunun ilgili hükümlerinde
öngördüğü değişiklikler dolayısıyla belirli bir şekil almış bulunmaktadır. Söz
konusu hükümlerin, bugünkü toplumsal ihtiyaçları karşıladığı kanaatinde
bulunulduğundan, hükümlerin Tasarıya aktarılması uygun görülmüştür.
Tasarının bu maddesinde
çocuk düşürme suçları bakımından çeşitli olasılıklar göz önüne alınmış ve
hükümler getirilmiş bulunmaktadır. Maddenin kabul ettiği ilkeye göre, kadının
rızası olmaksızın çocuğunu alan kimseye beş yıldan on yıla kadar ceza
verilecektir. Kadının rızasıyla çocuk düşürme hâlinde ise, gebeliğin oniki
haftayı aşmamış bulunması koşulu ile fiil suç oluşturmayacaktır.
Doğal olarak tıbbî
zorunluluk bulunduğu takdirde oniki haftayı aşan gebelik hâlinde de çocuğun
alınmış bulunması suçu oluşturmayacaktır. Bu koşullar söz konusu olmadan
çocuğunu aldıran kadın ise cezalandırılmayacaktır. Oniki hafta geçtikten sonra
çocuğun alınmasının suç oluşturması kadının hayatını korumak maksadına
dayanmaktadır; böyle olunca başkasının bilinçli hareketi nedeni ile hayatı
tehlikeye giren kadını cezalandırmakta sosyal yarar görülmemiştir.
Maddenin birinci
fıkrasında yazılı hâller kadının ölümüne de neden olmuşsa verilecek ceza
artırılacak, ikinci fıkrada yazılı hâller kadının ölümüne neden olduğu takdirde
de maddede gösterilen oranlarda ceza artırılmak suretiyle hükmolunacaktır.
Gebe sanılan bir kadının
üzerinde rızası olmaksızın çocuk düşürme amacıyla bir takım fiiller icra eden
kimse, kadının ölümü hâlinde 138 inci maddeye; bedensel zarara uğraması hâlinde
ise 145 inci maddeye göre cezalandırılacaktır.
Madde 152. - Maddede
gebeliğin oniki haftayı aşmış bulunmasına karşın, çocuğunu kasten düşüren
kadına verilecek ceza gösterilmektedir.
151 inci maddenin ikinci
fıkrasının söz konusu olduğu hâlde kadına ceza verilmezken, kendi kendine bu
eyleme teşebbüs edene ceza verilmesinin nedeni, kadınların ikinci hâlde bütünü
ile tehlikeli araçlara başvurarak hayatlarını tehlikeye atmalarını önlemektir.
Bu durumda bulunan kadına
çocuk düşürmesini sağlayacak veya bu hususa yarayacak vasıta tedarik eden veya
çocuğunu düşürmesi hususunda onu teşvik veya tahrik eden kimsenin suça
iştirakten dolayı cezalandırılacağı açıktır.
Madde 153. - Maddeyle,
mevzuat çerçevesinde rahim tahliye etme yetkisi olmayan bir kimsenin çocuk
alması cezalandırılmaktadır. Böyle bir kimsenin fiili sonucu kadının ölmesi
veya bedensel bir zarara uğramış olması hâlinde verilecek ceza ayrıca
gösterilmektedir. Maddenin ikinci fıkrasında yollama yapılarak 151 inci
maddenin değişik fıkralarında öngörülen fiilleri işleyen yetkisiz kimsenin
cezasının hangi oranda artırılacağı açıklanmaktadır. Rahim tahliye yetkisi
olmayan kimsenin gebe sanılan bir kadının çocuğunu düşürmek için
gerçekleştirdiği değişik fiiller sonucu kadının ölmesi veya bedensel zarara
uğraması hâlinde 138 ve 145 inci maddelere göre cezalandırılacağı
belirtilmektedir.
Bu maddenin kapsamındaki
bütün fiillerde, suçun kadının rızasıyla işlenmiş olması hâli bir hafifletici
neden olarak saptanmıştır.
Madde 154. - Madde,
kişiler üzerinde rızaları olmadan kısırlaştırma ameliyesini gerçekleştiren
kimsenin ne suretle cezalandırılacağını göstermektedir. Maddede ayrıca
kısırlaştırma ameliyesinin kişinin ölümüne veya bedensel bir zarara neden
olması hâlinde fail hakkında ayrıca 138 ve 145 inci maddelerdeki cezaların
uygulanacağı belirtilmekte ve bu tür ameliyeyi gerçekleştirme yetkisi olmayan
kimsenin fiili icra etmesi hâlinde ise cezanın üçte bir oranında artırılacağı
belirtilmektedir. Kişinin rızası bulunduğu takdirde ise cezanın indirileceği
açıklanmakta ve böyle bir hâlde ölüm veya bedensel zarar neticelerinin meydana
gelmesi durumunda ayrıca hangi maddelere göre ceza verileceği belirtilmektedir.
Birinci fıkradaki üçte bir
oranında artırma hükmü, ölüm veya bedensel zarara neden olma hâlinde 138 ve 145
inci maddelere göre ayrıca verilecek olan cezaları da kapsar.
Madde 155. - Maddeye
göre, çocuk düşürme ve düşürtme (alma) fiillerinin, kadının mağduru olduğu bir
suç sonucu gebe kalması nedeniyle işlenmiş bulunması hâlinde ceza
verilmeyecektir.
Madde 156. - Maddeyle,
"tehdit" bizatihi suç hâline getirilmiş bulunmaktadır. Bilindiği
üzere tehdit diğer bazı suçları işlemek bakımından da ayrıca unsur olarak
öngörülmüştür. Burada tehdidin koruduğu hukukî yarar, kişilerin huzur ve
sükunudur; böylece kişilerde bir güvensizlik duygusunun meydana gelmesi
engellenmektedir. Bu nedenle, maddede yer alan suç, insanın kendisine özgü sulh
ve sükununa karşı işlenen saldırıları cezalandırmış olmaktadır. Fakat tehdidin
bu maddeyle korumak istediği esas yarar, kişinin karar verme ve hareket etme
hürriyetinin tehlikeden korunmasıdır.
Maddeye göre tehdidin
varlığının kabulü için, failin mağdurda ciddî bir korku meydana getirecek
surette eylemde bulunmuş olması gerekmektedir. Bu korku bir başkasının ve
örneğin evladın zarara uğratılmasından da kaynaklanabilir.
Korku, sadece kişilerin
şahısları, onur ve saygınlıkları bakımından değil ve fakat malları itibarıyla
güvenliklerini ihlâl edici olduğu hâllerde de, tehdidi gerçekleşmiş saymak
gerekecektir.
Korkunun kaynağının önemi
yoktur, yani ciddî korku ne suretle olursa olsun meydana getirildiğinde suç
oluşmuş bulunacaktır. Mutaden, mağdurda herhangi bir ciddî korku meydana
getirmeye yatkın bulunmayan beyanlar tehdit sayılmayacaktır. Ancak tehdidin
mutlaka sözle icrası gerekmez; mektupla, telefonla tehdit icra olunabileceği
gibi failin hileli araçlar kullanması suretiyle de tehdidin yapılması olanağı
vardır.
Maddenin ikinci
fıkrasında tehdidin ağırlaştırıcı nedenleri gösterilmiştir. Bu hâller, tehdidin
kapsadığı korkutma gücünün ciddîliği ve yoğunluğu hususunda mağdurda ciddî
kaygılar meydana getirmeye yatkın durumlardır. Tehdit silâhla icra olunursa
bunun ciddîliği hususunda bir korkunun meydana gelmesi çok daha kolay olur.
Aynı suretle kendisini tanınmayacak bir hâle getiren kişinin veya bir kaç
kişinin birlikte olarak tehdit icra etmeleri hâlinde meydana gelen korku çok
yoğun olur.
İmzasız bir mektup veya
özel işaretler kullanarak bir kişinin tehdit edilmesi hâlinde de meydana gelen
korku bakımından bir duraksama meydana gelmez. Söz gelimi bir kimseye
gönderilmiş olan imzasız mektup kişinin kendisini savunma olanağını
gidereceğinden ağır tehdidi oluşturacaktır. Yine bir kimseye karşı gönderilmiş
olan mektuplarda ucundan kan damlayan bıçak resimlerinin yapılması yani böylece
özel işaret kullanılması korkuyu yoğunlaştırabilir.
Gizli veya açık, var olan
veya var sayılan örgütlerin oluşturdukları tehdit gücünün ise kişileri paniğe
kapılacak surette korkutabilmesi dolayısıyla, ağırlaştırıcı bir neden sayılması
uygun görülmüştür. Bu hususta 30/7/1999 tarihli ve 4422 sayılı Kanunun
hükümleri saklıdır.
Madde 157. - Maddeyle,
doktrinde ve uygulamada koşullu tehdit veya cebir olarak adlandırılan suça ve
kamu hizmetlerini engelleyici haksız fiil ve davranışlarda bulunmak suçlarına
yer verilmiş olmaktadır. 156 ncı maddenin gerekçesinde tehdidin korumak
istediği hukukî yararların nelerden ibaret bulunduğu belirtilmiştir.
Maddede yer alan cebir
bakımından da Tasarının diğer maddelerinde yer alan çeşitli suçlar vardır. Bu
maddeyle genel bir hüküm getirilmiş olmaktadır.
Madde ilk üç fıkrasında
kişilerin karar verme ve hareket etme hürriyetleri korunmuş olmaktadır.
Maddenin cezalandırdığı fiil, failin mağduru belirli kararları almaya veya
belirli eylemlerde bulunmaya veya bulunmamaya zorlamış olmasıdır. Bu nedenle
Tasarıda yer alan bu madde, mağdurun iradesini serbestçe izhar etmesi
hürriyetini ihlâl eden bütün suçların temelini oluşturmaktadır.
Maddenin birinci
fıkrasında geçen tehdidin neden ibaret bulunduğu 156 ncı maddenin gerekçesinde
açıklanmıştır. Maddede söz konusu olan cebir ise maddî anlamda güç kullanılmış
olmasını ifade eder. Cebir ekseriya mağdur üzerinde doğrudan doğruya kullanılan
bedensel bir baskı niteliğinde olur. Örneğin bir kimsenin elini tutarak ona
zorla bir şeyi imzalatmak gibi. Fakat üçüncü bir kişi üzerinde cebir
kullanılması suretiyle mağdur, dolayısıyla cebre maruz kılınmış olabilir.
Örneğin çocuk üzerinde cebir kullanarak ana babayı bir şeyi yapmaya mecbur
kılmak gibi. Ayrıca şu hususa da işaret etmek gerekir ki, cebrin karşı
konulabilecek nitelikte olması, varlığını ortadan kaldırmaz. Cebir, mağdurun
iradesini etkileyebilecek durumda bulunduğu takdirde gerçekleşmiş sayılmalıdır.
Maddeyle, sadece cebir kullanılması
cezalandırılmamıştır. Soyut olarak cebrin kullanılması Tasarıda yer alan etkili
eylem suçlarını meydana getirebilir. Burada cebir veya tehdidin, bir kişinin,
genel olarak, bir şeyi yapmaya veya yapmamaya yahut bir şeyin yapılmasına
müsaade etmeye mecbur kılınması için kullanılmış bulunması gerekir.
Yine fıkranın devam eden
kısmında, kişinin bir konuda bilgi vermeye veya inancını veya siyasal veya
sosyal görüşünü açıklamaya mecbur tutulması cezalandırılmıştır. Bu ikinci hâlde
fiilin suç teşkil edebilmesi için, fiili icra edenin bu hususta yetkili
olmaması veya yetkili olsa da kanunlara aykırı olarak fiili icra eylemiş
bulunması gerekmektedir. Aslında maddenin ilk kısmında yer alan ibareler bu
ikinci kısımda yer alan amaçları da kapsar. Ancak 1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun uygulama döneminde, olaylar dolayısıyla söz konusu hususların
ayrıca belirtilmesine ihtiyaç duyulmuş olduğundan, duraksama yaratmamak için bu
hâllerin de metinde muhafazası yeğlenmiştir.
Maddenin ikinci
fıkrasında kamu hizmetlerinin görülmesine, kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşlarına ve üst kuruluşlarına veya siyasal partilere ayrılan bina ve
eklentilerine, üçüncü fıkrasında her türlü eğitim ve öğretim kurumlarına ve
öğrenci yurtlarına ve benzerî yerlere ve eklentilerine girilmesine veya
oralarda kalınmasına, kişi veya eşya üzerinde cebir ve tehdit kullanarak engel
olunması ayrıca cezalandırılmaktadır.
Dördüncü fıkrada ise her
türlü kamu hizmetinin veya eğitim ve öğretim çalışmalarının aksamasına veya
kesilmesine veya bunlara ara verilmesine haksız eylem ve davranışlarla neden
olunması ayrıca cezalandırılmıştır. Dikkat edilmelidir ki bu fıkrada yer alan
suçun maddî unsuru cebir ve şiddet veya tehdit değildir; kamu hizmetinin veya
öğretim ve eğitim çalışmalarının aksamasına veya kesilmesine veya bunlara ara
verilmesine neden olabilecek haksız fiil ve davranışlardır: Bir dersliğe giren
kimselerin marşlar söyleyerek hocanın dersinin izlenmesini engellemeleri gibi.
Maddenin beşinci
fıkrasına göre üçüncü ve dördüncü fıkralarda yer alan fiiller, eğitim ve
öğretim kurumlarının öğrencisi olmayan sair kişiler tarafından işlendiğinde
daha fazla ceza verilmekte ve böylece aslında ikinci ilâ beşinci fıkralarda
cebir suçunun nitelikli hâllerine yer verilmiş olmaktadır. Geçen yıllarda
cereyan eden ve öğretim ve eğitim kurumlarını çalışamaz hâle getiren bu
fiillerin Tasarıda da ayrıca yer alması, hukuk tekniği bakımından zorunlu
olmasa da, fiili hâl yönünden uygun sayılmıştır.
Maddenin altıncı
fıkrasındaki açıklık gereğince Tasarının 156 ncı maddesinin ikinci fıkrasında
belirtilen vasıta ve usullerle fiilin işlenmesi hâli ayrıca cezalandırılmış ve
bunlar da suçun nitelikli hâlleri olarak belirtilmişlerdir.
Maddenin birinci
fıkrasının sonunda, fıkrada yazılı hâllerde fail ayrıca istediği neticeyi elde
etmiş ise cezanın artırılacağı ifade edilmiştir.
Bu hükümden de
anlaşılacağı üzere suçun oluşması için belirli maksatlarla cebir veya tehdidin
gerçekleştirilmiş olması yeterlidir. Suçun tamamlanması için istenilenin
gerçekleşmesine ihtiyaç yoktur. Bu nedenle, birinci fıkrada yer alan fiil,
neticesi harekete bitişik bir suçtur.
Maddenin ikinci ilâ
dördüncü fıkralarında yazılı olan hâllerde ise suçun tamamlanmış olması için
neticenin meydana gelmiş bulunması şartır.
Maddenin son fıkrası,
cebir ve şiddet veya tehdit hâllerini ayrıca düzenlemiş bulunan, 30/7/1999
tarihli ve 4422 sayılı Kanun gibi, mevzuatın saklı olduğunu, yani koşulları
varsa o kanun hükümlerinin uygulanması gerektiğini belirtmektedir.
Madde 158. - Maddeyle,
şantaj fiilleri suç hâline getirilmiş olmaktadır. Birinci fıkrada şantajın
tanımı yapılmaktadır: Suçun maddî unsuru, mağdura yönelik olarak tehditte
bulunmaktadır; fiil, koşullu tehdit suçunun özel bir şeklini oluşturmaktadır.
Tehdidin içeriği fıkrada ayrıca belirtilmiştir. Tehdit "bir kimsenin şeref
veya saygınlığına zarar verecek nitelikte"ki fiillerin açıklanacağını veya
isnad edileceğini içerecektir. Söz konusu niteliğin saptanması hâkimin takdiri
içindedir ve bu hususun saptanması için bilirkişi incelemesine de gereksinim
yoktur.
Suçun oluşması için
failde özel bir kastın bulunması gerekir: Fail imzanın ve sırrın elde
edilmesini, kendisine maddî yarar veya değerlerin veya herhangi bir malın
teslimini sağlamak saiki ile yukarıda açıklanan tarzda tehdit de bulunmuş
olacaktır.
Suçun oluşması için
tehdidin içeriğinin açıklanacağı ve kişiye isnatta bulunulacağı mağdura
bildirilmiş olmalıdır. Mağdura zarar verebilecek hususun açıklanacağı veya bu
maksat doğrultusunda, herhangi bir vasıtayla açıklama yapılacağı
belirtilmelidir. Maddede geçen "zarar verecek nitelikteki fiil"
deyimi, kişinin namus, şeref, itibar, onur, saygınlık, haysiyet, güvenirlilik
gibi insanlarda bulunması gerekli bütün manevî niteliklerini kapsar. Örneğin
bir din adamının içki içmekte bulunduğu basın aracılığı ile veya diğer yayın
yolları ile veya herhangi bir suretle açıklanacağı tehdidi bu suçun oluşmasını
olanaklı kılabilir.
Fiil, neticesi harekete
bitişik bir suçu oluşturduğundan belirtilen biçimde tehdidin yapılması ile suç
tamamlanmış olur. Ancak maddenin üçüncü fıkrasında failin tehdidini yerine
getirmesi hâli, suçun bir ağırlaştırıcı nedeni olarak saptanmıştır.
Gerçek ve tüzel kişiler
suçun mağduru olabilirler. Maddenin son fıkrasında tüzel kişilerin de suç faili
olabilecekleri belirtilmiştir.
Madde 159. - Maddede yer
almış bulunan suç, 157 nci maddede ve özellikle bu maddenin birinci fıkrasında
tanımlanan suça çok yakındır. Hatta bir bakıma denilebilir ki, bu maddede yer
alan suç cebir suçunun özel bir şeklini oluşturmaktadır; ancak korunan yarar
mağdurun kendi arzusu ve iradesi çerçevesinde hareket edebilme hürriyetidir.
Tasarının 157, 162 ve 165 inci maddeleriyle de aslında kişinin kendi iradesi
çerçevesinde serbestçe hareket etme hürriyeti korunmaktadır. Bu maddedeki suç,
kişinin kendi arzusuna göre içinde bulunduğu yeri terketmek, yer değiştirmek,
istediği yere gidebilmek serbestliğini ihlâl etmektedir.
Madde, aslında kişinin
bir yere kapatılması, bir yerde tutulması veya korkutularak veya eli ayağı
bağlanarak bir yere götürülmesi veya bir yere gitmekten men olunması gibi ve
benzerî fiillerle hürriyetin sınırlanmış olmasını cezalandırmaktadır.
Maddede geçen hukuka
aykırı olarak ibaresi, hukukun izin (cevaz) vermediği hâlleri ifade eder. Söz
gelimi suçüstü hâlinde, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda, kişilerin herkes
tarafından yakalanmasına izin verilmiş bulunduğundan, böyle bir yakalama ve
hürriyetin sınırlandırılması suç oluşturmayacaktır.
Maddenin ikinci
fıkrasında suçun ağırlaştırıcı nedenleri gösterilmiştir. Buna göre fiili
işlemek için veya fiili işlediği sırada failin:
- Tehdit veya kötü
muamelede bulunması veya
- Hile kullanması veya
- Fiili öç almak
maksadıyla veya
- Siyasal veya ideolojik
veya sosyal görüş ayrılıklarından kaynaklanan herhangi bir amaçla,
İşleyecek olması cezanın
artırılmasını gerektirmektedir.
Kötü muamele, fail
üzerinde icra olunan maddî ve manevî her türlü baskıcı eylemleri ifade eder.
Hile, mağdurun
hürriyetinin, onu aldatacak ve yanlış yola yöneltecek bir takım araçlar ve
desiseler kullanılması suretiyle bertaraf edilmesini belirtir.
Öç alma hâli failde özel
bir maksadın bulunmasını zorunlu kılmaktadır.
Siyasal, ideolojik,
sosyal görüş ayrılıklarından kaynaklanan herhangi bir amacın varlığı da failde
özel bir maksadın bulunmasını gerekli kılmaktadır.
Esasta suçun oluşması
için genel kast yeterlidir. Belirtilen ağırlaştırıcı hâllerin oluşması için ise
failde özel bir kastın bulunması araştırılmaktadır.
Suçun oluşması için
olayda bir hukuka uygunluk nedeninin bulunmaması gerekir. Madde bu hususu
ayrıca belirtmiştir. Aslında hukuka aykırılık suçun bir unsuru olması
nedeniyle, metinde ayrıca belirtilmesine, hukuk tekniği bakımından gerek
olmadığı düşünülebilir. Ancak Tasarı bu hususta herhangi bir duraksamaya neden
olmamak için, açıklık getirmeyi uygun saymıştır.
Madde 160. - Maddede, 159
uncu maddede yer alan kişiyi hürriyetinden yoksun kılmak suçunun nitelikli
hâlleri gösterilmektedir.
Madde bir defa, mağdurun
faile olan akrabalık ilişkisini göz önüne almış ve fiilin üstsoy, altsoy veya
karı koca arasında işlenmesini nitelikli hâl olarak kabul etmiştir.
Bir Devlet memuruna karşı
fiilin işlenmiş bulunması hâlinde ise ağırlaşmış şeklin gerçekleşebilmesi için,
fiilin adı geçenlere yönelik olarak görevlerinden dolayı işlenmiş bulunması
aranacaktır. Fiil göreve dayanmayan herhangi bir nedenle işlenmiş ise 159 uncu
maddenin uygulanması gerekecektir.
Esasen 159 uncu maddede
yer alan şiddet nedeninin oluşması için fiilin memura karşı "görevlerinden
dolayı" işlenmiş bulunması gerekmektedir.
Suçun onbeş yaşını
bitirmeyen bir çocuğa veya ileri yaşı, hastalığı, malûllüğü veya ruhsal veya
fizik bakımdan güçsüzlüğü dolayısıyla kendini korumaktan âciz bir kimseye karşı
işlenmesi de ağırlaştırıcı neden sayılmıştır. Bu hususta 135 inci maddenin
gerekçesine bakılmalıdır. 336 ncı madde onbeş yaşını bitirmeyen bir çocuğun
kendi rızası ile kaçırılıp alıkonulmasını suç saymış bulunduğundan bu nitelikli
şekil çocuğun rızası bulunmadığı hâllerde uygulanacaktır.
Maddede ayrıca, fiil
nedeniyle meydana gelen netice göz önüne alınarak nitelikli diğer bir hâl
saptanmıştır: Mağdurun şahsı veya sağlığı veya malı bakımından ağır bir zarar
meydana gelmiş ise yine bu maddedeki cezanın uygulanması gerekecektir. Dikkat
edilmelidir ki, burada netice nedeniyle bir ağırlaşma söz konusu olduğundan
failde bu neticeye yönelik kastın bulunması gerekmez. Ayrıca böyle bir kast
varsa o zaman içtima kurallarını uygulamak zorunlu olur.
Ağırlaştırıcı nedenin
oluşması için, zararın ağır olması gereklidir. Zira belirli bir zarar suçun
maddî unsuru içinde zaten doğal olarak vardır. Fiilin doğal neticesini
nitelikli bir hâl olarak kabul etmek esasen yerinde olamayacağından, maddede
zararın ağır olması gerektiği ayrıca açıklanmıştır.
Madde 161. - Madde, 159
ve 160 ıncı maddelerde yer almış bulunan suçlara ortak ağırlaştırıcı ve
hafifletici nedenleri belirtmektedir.
Maddenin birinci
fıkrasına göre bir defa fiilin icrasında silâh kullanılmış olması ağırlaştırıcı
nedendir. Silâhın tanımı için Tasarının 4 üncü maddesine bakılmalıdır.
Yine birinci fıkraya göre
suçun birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâli bir ağırlaştırıcı
nedendir. Ayrıca hürriyetten yoksun kalınan sürenin bir haftayı aşması hâli de
ağırlaştırıcı neden olarak kabul edilmiştir.
Maddenin ikinci fıkrasına
göre failin mağduru, kendiliğinden güvenli bir yerde serbest bırakması bir
hafifletici neden oluşturmaktadır. Ancak bu hafifletici nedenin oluşması için
iki koşulun varlığı aranacaktır:
Birinci koşul, zaman
itibarıyla serbest bırakma soruşturmaya başlanmadan önce gerçekleşmiş
olacaktır, yani serbest bırakma, kolluğun işe elkoymasından önce
gerçekleşmelidir. Kolluk işe elkoyduktan sonra sanık bu hükümden
yararlanamayacaktır.
İkinci koşul, failin
mağduru kişi hürriyetinden yoksun kılmak sureti ile izlediği maksadı elde
etmemiş olması ve mağdurun şahsına zararı dokunmamasıdır. Bu iki hâlin
gerçekleşmiş olup olmadığı olayların özelliğine göre saptanabilecektir.
Maddede geçen
"kendiliğinden" sözcüğünden maksat, failin bırakma fiilini herhangi
bir etki altında kalmaksızın ve buna zorlanmaksızın gerçekleştirmiş
bulunmasıdır. Ancak bırakma, kendiliğinden olmak koşulu ile, yeterlidir; gerçek
bir pişmanlığa dayanmış bulunması gerekli değildir.
Madde 162. - Maddede kişi
hürriyetini ihlâl suçunun özel bir şekli yer almış bulunmaktadır; suç, fail ve
fiilin icrasında kullanılan vasıta bakımından özellik göstertmekte ve bir
"mahsus" suç oluşturmaktadır. Bir defa failin bir memur olması
gerekmektedir. Memur tanımı için 4 üncü maddesine bakılmalıdır. İkinci olarak
suçun maddî unsurunun, görevin kötüye kullanılması suretiyle yani memurun
hürriyeti sınırlama bakımından herhangi bir yetkisi bulunmadan fiili icra
eylemiş olması veya hürriyeti sınırlama bakımından yetkisi olan memurun bu
sınırlama için kanunun gösterdiği usul ve koşullara uymaması suretleri ile
gerçekleştirilmesi gerekir.
Suçun maddî unsuru
mağdurun kişi hürriyetinden yoksun hâle getirilmiş olmasıdır. Bu hususta 159
uncu maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Maddenin ikinci
fıkrasında suça ait nitelikli hâller gösterilmiştir. Bu hâller için Tasarının
159 ve 160 ıncı maddelerinin gerekçelerine bakılmalıdır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, mağdurun soruşturma başlamadan önce, maksat elde edilmeden ve
şahsına bir zarar verilmeden kendiliğinden güvenli bir yerde bırakılması bir
hafifletici neden sayılmıştır. Bu konuda gerekli açıklamalar 161 inci maddenin
gerekçesinde sunulmuştur.
Bu maddenin Tasarının
genel sistematiği içerisinde Üçüncü Kısmın Dokuzuncu Bölümünde yer alması
gerektiği düşünülebilirse de, maddenin Kişilerin Hürriyetine Karşı Suçlar
Bölümüne konulması daha uygun sayılmıştır. Bilindiği üzere, bazı suçlar aynı
zamanda bir kaç hukukî yararı koruyabilir veya ihlâl edebilirler. Bu gibi
hâllerde, Tasarının genel sistematiği içinde söz konusu suçlara yer verilirken
iki hususu aynı zamanda göz önünde bulundurmak gerekir:
Birinci olarak, suçun
ihlâl eylediği yararlar arasında üstün olanın hangisinden ibaret bulunduğunu
belirlemek gerekir.
İkinci olarak teknik
bakımdan birbirine yakın olan suçları ve özellikle maddî unsurları birbirine
benzeyen suçları bir araya getirmek suretiyle, yollama kolaylığı sağlamak ve
böylece gereksiz tekrarları önlemek maksadı göz önünde bulundurulur. İşte, söz
konusu düşünceler çerçevesinde Tasarının bu maddesinin hem memur tarafından
görevin suiistimalini cezalandırarak vatandaşın Devlete karşı güven duygusunu
koruduğu hem de vatandaşın kişi hürriyetinin daha üstün sayılması gerektiği
kabul edilmiş ve ayrıca, yukarıda belirtilen ikinci düşünceye de yer verilerek,
suçun maddî unsurunun bu Bölümde yer alan diğer suçlarla aynı olduğu böylece
bir araya geldiğinde yollamada kolaylık sağlanacağı görüşü baskın çıkmış ve
madde bu Bölüme yerleştirilmiştir. Böylece müşterek hükümlerin saptanmasında da
kolaylık sağlanmıştır.
Bu vesileyle şu husus da
belirtilmelidir ki, bir ceza kanununun özel kısmının sistematiğinin ihlâl edilen
hukukî yararlara dayalı bir tasnifi hiç şüphesiz uygulama ve yorumda kolaylık
sağlar; ancak bu tasnif çabasını abartmak suretiyle uygulamada zorluk çıkaracak
derecelere götürmemek de gerekir.
Madde 163. - Madde ile
kişi hürriyetini belirli bir biçimde ihlâl eden bir mahsus suç ihdas
edilmiştir. Suçun koruduğu yarar, kişilerin kendilerine özgü huzur ve sükûnu
ile toplumsal barışın sağlanmasıdır.
Suç failinin bir memur
olması gerekmektedir.
Metinde geçen
"hukuka aykırı olarak" ibaresinden maksat, yürürlükteki mevzuatın
izin (cevaz) vermediği hâl demektir. Kanun ve nizamların izin verdiği arama
hâllerinde suçun oluşmayacağı açıktır. Suçun oluşması için memur, kişi
hürriyetini, görevini kötüye kullanarak veya yetkisini aşarak ihlâl etmiş
olmalıdır. Böylece "hukuka aykırı olarak" sözcükleri görevin kötüye
kullanılmasını ve yetkinin aşılmasını kapsar.
Esasen bu madde mevcut
bulunmasa da, memurun, hukuka aykırı olarak üst arama fiili 162 nci maddeyi
ihlâl edecekti.
Bu maddenin ayrı bir suç
olarak Tasarıya alınmasındaki esas amaç, kişi hürriyetini sadece üst aramak
suretiyle ihlâl eden memurun fiilinin az vahim olduğunun düşünülmesidir.
Madde 164. - Madde, kişi
hürriyetinin ihlâlini cezalandıran mahsus bir suç meydana getirmiş olmaktadır.
Fiil, esasta 162 nci maddenin kapsamı içindedir. Ancak, fiilin bir ceza infaz
kurumu veya tutukevi vasıtasıyla gerçekleştirilmesi, kişi hürriyetinin ihlâli
bakımından çok daha vahim nitelik taşır. Ceza infaz kurumu ve tutukevine
kapatılan kişinin kendisini, hakkında reva görülen hukuka aykırı işlem
dolayısıyla, savunabilmesi ve başkalarını haberdar edebilmesi çok daha güçtür.
Bu nedenle kişi hürriyetinin memur tarafından ihlâlini içeren bu fiil, vahâmeti
nedeniyle müstakil suç hâline getirilmiştir. Bu konuda 162 nci maddenin gerekçesinde
de bakılmalıdır.
Maddede yer alan suçun
faili, bir ceza infaz kurumu veya tutukevinin yetkili memuru olacaktır. Suçun
maddî unsuru iki şekilde gerçekleşmektedir: Yetkili merciden verilmiş bir hüküm
ilâmı veya tutuklama müzekkeresi olmadan bir kimseyi kuruma kabul etmek; bu
hâlde icraî bir suç söz konusudur. Tutuklu veya hükümlünün salıverilmesi
hususunda yetkili merciin hüküm ve kararını yerine getirmeme hâlinde ise fiil
ihmalî bir suçtur.
Görülüyor ki, her iki
hâlde de memur aslında görevini kötüye kullanmaktadır. Bu nedenle fiilin
aslında bir memur suçu olduğu unutulmamalıdır. Ancak 162 nci maddeye ait
gerekçede açıklanan nedenlerle madde, Tasarının bu Kısım ve Bölümüne
konulmuştur.
Madde 165. - Madde ile de
mahsus bir suç meydana getirilmiştir; ancak 164 üncü maddenin
cezalandırdığından farklıdır. Burada söz konusu olan fiil, esasen hukuka aykırı
olarak bir ceza infaz kurumu veya tutukevinde tutulan kimsenin bu durumunu
öğrenen yetkili memurun mağduru derhal salıvermemesi veya durumu yetkili mercie
bildirmemesidir. Böylece bir ihbar yükümünün veya bir işlemi yerine getirmenin
ihmali cezalandırılmaktadır. Durumun ihbarı bakımından madde ceza infaz
kurumunda veya tutukevinde çalışan herkesi yükümlü kılmaktadır. Bu madde
bakımından da ayrıca 164 üncü maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Madde 166. - Madde, 162
ilâ 165 inci maddelerde yazılı suçların, özel bir maksada hizmet etmek amacıyla
işlenmiş bulunmasını bir ağırlaştırıcı neden saymaktadır. Böylece ağırlaştırıcı
nedenin oluşması için failde özel bir kast aranacaktır. Mahsus bir amaca
ulaşmak maksadı özel kastı meydana getirir. Söz gelimi, failin, bazı ideolojik
veya ırkî nedenler dolayısıyla mağduru suça hedef kılması bu maddenin kapsamı
içindedir.
Madde 167. - Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası, 48 inci maddesinde herkesin dilediği alanda çalışma ve
sözleşme hürriyetine sahip bulunduğunu ve özel teşebbüsler kurmanın serbest
olduğunu açıklamıştır. İşte bu madde ile söz konusu temel hürriyetin yaptırımı
getirilmiş bulunmaktadır.
Maddenin birinci
fıkrasının cezalandırdığı fiil, çalışma, sanat veya ticaret serbestliğini
engellemek ve ortadan kaldırmaktır; bu sonucu verecek her türlü eylem suçun
netice unsurunu meydana getirir. Ancak, bu eylemlerde cebir ve şiddet veya
tehdit kullanılmış olması temel koşuldur. Bu itibarla suç bağımlı hareketlidir.
Faildeki kast neticeyi ve cebir ve şiddet veya tehdidi kapsamalıdır. Bu
fıkradaki suçun soruşturma ve kovuşturması şikâyete bağlıdır. Maddenin üçüncü
fıkrasında yazılı hâlde ise suç re'sen soruşturulacak ve kovuşturulacaktır.
Maddenin ikinci
fıkrasında belirtilen durumlar içinde bulunan kimseleri rızaları ile de olsa,
sömürerek insan onuruna aykırı biçimde ve koşullar altında çalıştırmak suç
hâline getirilmiş ve böylece Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan sosyal devlet
olmak niteliğini koruyan ve vurgulayan değerlerden çok önemli birisi ceza
himayesi altına alınmıştır.
İş ve çalışma
hürriyetinin kullanılışında kişilerin insan onuruna uygun koşullar içinde
çalıştırılmaları esastır. Demokratik toplum kişilerin çaresizliğinin sömürülmesine
dayalı bir serbest piyasa sisteminin uygulanmasıyla, elbette ki, bağdaşamaz. Bu
nedenle maddenin ikinci fıkrası kaleme alınmıştır.
İkinci fıkrada yer alan
suça kişilerin çalışmalarının sömürülmesini engellemek amacı ile Tasarıda yer
verilmiştir. Kimsesiz, çaresiz veya belirli kişilere çeşitli nedenlerle bağımlı
kişi, onun bu hâlinden yararlananlar sömürücü kişiler tarafından insanlık dışı
durumları kabule veya bazı koşullara katlanmaya sevkedilebilmektedirler ve
suçun maddî unsurları şunlar olmaktadır:
1- Ücretsiz olarak
çalıştırma (Bir zamanlar Ülkemizde besleme olarak adlandırılan küçük kız
çocuklarının durumu gibi),
2- Sağlanan bir hizmet
ile açık bir şekilde orantısız bir ücret ile alıştırma,
3- Kişinin, insan onuru
ile bağdaşmayacak çalışma ve konuklama koşullarına tâbi kılınması.
Bu üç eylem biçimi
birbirlerine göre seçimliktir, yani üç hareket birlikte yapılsa da faile tek
ceza verilecektir. Aslında çalışan kişi duruma rıza göstermektedir, ancak
rızanın nedeni; mağdurun çaresizliği, söz gelimi duruma razı olmasa açlığa
mahkûm olması, kimsesizliği yani elinden tutacak hiçbir kimsesi olmaması veya
çeşitli nedenlerle, akrabalık veya kültürel nedenlerle faile olan bağlılığıdır.
Fail bu durumları sömürmektedir.
Suç, hâlen Avrupa
ülkelerinde insan ticareti yapanlar tarafından çok sayıda işlenmektedir. Bu
gibi fiilleri önlemek amacı ile maddenin üçüncü fıkrasında, kişileri ikinci
fıkrada belirtilen duruma düşürmek üzere tedarik veya sevk veya bir yerden
diğer bir yere nakil fiilleri de suç sayılmıştır. Kişileri, ikinci fıkrada
belirlenen hâle düşürmemek için söz konusu hazırlık hareketlerini cezalandırmak
yerindedir.
Birinci ve ikinci
fıkralarda yazılı olan bu fiiller üçten fazla çalışana yani grup hâlinde
insanlara karşı işlendiğinde verilecek
ceza üçte bir oranında artırılmakta ve bu hâlde suç re'sen takip edilmektedir.
Dördüncü fıkrada yer alan
suç iş hürriyetine bir tür saldırıyı cezalandırmaktadır.
Suçun oluşması için
failde özel bir kastın varlığı şartır. Fail, belirtilen amacın gerçekleşmesi
için cebir ve şiddet veya tehdidi, işçiyi veya iş sahiplerini yevmiyeleri
azaltıp çoğaltmaya veya evvelce kabul edilenlerden başka koşullar altında
anlaşmalar kabulüne zorlama maksadıyla kullanacaktır. Ancak fıkrada ayrıca
suçun oluşması için bir cezalandırma koşulu da kabul edilmiştir.
Belirtilen maksatla cebir
ve şiddet kullanılması bir işin tatiline veya sona ermesine veya tatilin
devamına neden olmuş bulunmalıdır. Belirtilen neticeler meydana gelmeden cebir
ve şiddet veya tehdit kullanılması yoluyla serbestliği engelleyen veya ortadan
kaldıran kişi birinci fıkra gereğince cezalandırılır.
Maddenin altıncı
fıkrasında, birinci ve beşinci fıkralarda yer alan suça ait ağırlaştırıcı
nedenler gösterilmiştir. Bu nedenler:
1. Fiillerin silâh ile,
2. Failin kendini
tanınmayacak hâle koyması suretiyle,
3. İkiden fazla kişinin
iştiraki hâlinde,
4. Var olan veya var
sayılan örgütlerin tehdit gücünden yararlanılarak işlenmesidir. Bu hâllerde
ceza artırılmaktadır. Söz konusu kavramlar için 156 ncı maddenin gerekçesine de
bakılmalıdır. Tabiî olarak bu konuda özel kanun hükümleri saklıdır. Söz gelimi
30/7/1999 tarihli ve 4422 sayılı Kanun uygulanmakta devam edecektir.
Fiiller sonucu malzeme ve
binalarda tahribat meydana gelmiş olması cezanın artırılmasını gerektiren bir nedendir.
Böylece suça ilişkin olmak üzere netice nedeniyle ağırlaşan bir hâl
oluşmaktadır. Failde tahribata yönelik kastın varlığı gerekmez.
Maddenin altıncı
fıkrasında söz konusu fiiller birlikte işlendiğinde elebaşılar yani cebir ve
tehdidi düzenleyip örgütleyenlere ve azmettirenlere verilecek cezanın
artırılacağı ifade edilmiş olmaktadır.
Bu maddede yer alan
hususlardan dolayı özel tüzel kişiler de sorumludur.
484 üncü maddenin
gerekçesine de bakılmalıdır.
Madde 168. - Bir ceza
kanunu vatandaş ve insan için değişik kamu hürriyetlerinin korunmasını
sağlayıcı yaptırımları da getirmelidir. Özellikle demokratik ülke ceza
kanunları bu niteliği özenle korumalıdırlar.
Bu madde, işte bu esas,
maksat çerçevesinde Anayasanın "Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti" başlıklı 26 ncı maddesinde düzenlenen hürriyete yönelik
saldırıları cezalandırmaktadır. Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti söz,
basılmış eser veya diğer iletişim araçları ile fikir, düşünce, kanaat ve
haberlerin yayılması serbestliğidir.
Suçun faili, aralarında
önceden anlaşma yapan en az iki kişi olacaktır. Böylece fiilin bir kişi
tarafından işlenmesi olanaklı değildir.
Anlaşmanın amacı
başkasının düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetini kullanmasını engellemek
olacaktır. Ancak suç bağımlı hareketlidir; engelleme hareketi cebir ve şiddet
veya tehdit kullanmak veya eşyayı, aletleri, her türlü aygıtları (cihazları)
tahrip etmek veya bozmak suretiyle gerçekleştirilmiş olmalıdır; örneğin
mikrofonların parçalanması suretiyle bir kimsenin konuşmasını engellemek gibi.
Maddenin son fıkrası
gereğince tüzel kişiler de bu suçtan dolayı sorumludurlar.
Madde 169. - Madde,
belirli koşullar olmaksızın insan üzerinde bilimsel veya tıbbî deney
yapılmasını cezalandırmaktadır. Bilindiği üzere Anayasanın 17 nci maddesinin
ikinci fıkrasında "Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı hâller dışında,
kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbî
deneylere tâbi tutulamaz." denilmiştir. Bu hükmün kanunlarımızda yaptırımı
yoktur.
İkinci olarak tıbbın
gelişmesini sağlamak amacıyla belirli koşullarla ve özellikle kişinin rızası
alınmak suretiyle tıbbî ve bilimsel deneylere olanak sağlamak gerekir. Nitekim
uluslararası sözleşmeler de, yine belirli koşullarla ve özellikle kişinin
rızasıyla tıbbî ve bilimsel deneylere müsaade etmektedir. Ülkemizde bu konu
hukuk bakımından bir düzenlemeye tâbi tutulmadığı için bilimsel araştırmalar
yönünden engeller ve tartışmalar ortaya çıkmaktadır. Ceza mevzuatımıza böyle
bir maddenin eklenmesi, bir noksanın giderilmesine hizmet edecektir.
Madde, böylece, belirli
koşullarla, kişi üzerinde bilimsel veya tıbbî amaçla yeni ilâçların ve tedavi
usullerinin ve müdahalelerin yapılmasına izin vermiş olmaktadır.
Koşulların başında,
hakkında işlem yapılacak kişinin durumunun "deneyi haklı kılması"
gelmektedir. Demek oluyor ki, sırf bilimsel tecessüsü tatmin maksadıyla kişi
üzerinde bazı madde veya usullerin denenmesi suç oluşturacaktır. Kişinin durumu
itibarıyla yapılan müdahalenin haklı görülmesi gereklidir. Bu itibarla temel
amaç o kişinin durumunu ıslah etmek, ona şifa vermek olmalıdır. Bir trafik
kazası sonucu yüzü perişan hâle gelmiş bulunan kişi hakkında estetik yönden
yepyeni bir cerrahi yöntemin denenmesi veya tedavi için alışılmış yolların
esasen denendiği bir kanserli hastada yeni bir maddenin denenmesi gibi.
Bilimsel maksadın da mutlaka belirtilen amaç yönteminde bulunması şartır.
İkinci önemli koşul,
hakkında uygulama yapılacak kişinin rızasının var olmasıdır. Rızanın sağlıklı
olması yani rıza beyanına ehil bir kişi tarafından belirtilmesi zorunludur. Bu
nedenledir ki, madde, onsekiz yaşını bitirmemiş olanların rızasının geçerli
olmayacağını ve suçu ortadan kaldırmayacağını belirtmiştir. Eğer rıza yoksa
eylem, etkili eylem veya hürriyeti sınırlama (tahdit) suçunu
oluşturabilecektir.
Bu açıklamalardan
anlaşılacağı üzere Tasarı, insan üzerinde bilimsel ve tıbbî amaçla da olsa
deney yapılmasını esasta cezalandırmakta; ancak durumun deneyi haklı kılmış
olması ile beraber kişinin rızasını suçu kaldıran bir hukuka uygunluk nedeni
saymaktadır.
Bu suçun tüzel kişilerce
de işlenmesi olanaklı bulunduğundan maddenin son fıkrası ile bu hususu belirten
açıklık getirilmiştir.
Madde 170. - Madde,
insanlar arasında, yürürlükteki kanun ve nizamların izin (cevaz) vermediği
ayırımlar yapılarak, bazı kişilerin hukukun sağladığı olanaklardan yoksun hâle
getirilmelerini cezalandırmaktadır. Benzerî hükümler bugün artık insan
haklarına saygılı uygar ülkeler ceza mevzuatında ve ceza kanunu tasarılarında
yer almış bulunmaktadır.
Madde suçun maddî
unsurlarını üç ayrı bentte ayrı ayrı belirtmiştir. Bu eylemler bir taşınır veya
taşınmaz malın satılmaması, devredilmemesi veya bir hizmetin icra olunmaması,
hizmetten yararlanmanın engellenmesi, kişinin işe alınmaması veya alınmaması,
besin maddelerinin verilmemesi, kamuya arzedilmiş bir hizmetin reddolunması,
kişinin herhangi bir ekonomik faaliyette bulunmasının engellenmesidir.
Ancak menfi nitelik
arzeden ve ihmal tabiatında bulunan bütün bu hareketler maddenin birinci
fıkrasında gösterilen saiklere bağlı olarak gerçekleştirilecektir; yukarıda
belirtilen olumsuz hareketler, kişilere karşı kökenleri, cinsiyetleri, aile
durumları, örf ve âdetleri, kişilerin değişik felsefî inançları, ayrı bir etnik
gruba mensup bulunmaları, farklı ırk, din, mezhep mensubu bulunmaları nedeni ile
gerçekleştirilmiş olacaktır. Yoksa söz gelimi iş sahiplerinin beğenmedikleri
veya gönüllerine uymayan kişileri işe almamaları cezalandırılmakta değildir.
Amaç, vatandaşlar arasında çeşitli etmenlere dayanan grup mensubiyeti nedeniyle
ayrım yaptırmamaktır. Madde böylece aslında millet bireyleri arasında bölücülük
yapılmasını önlemek amacını gütmektedir.
Bu suçu tüzel kişilerde
işleyebileceklerinden maddenin son fıkrasında tüzel kişilerin sorumlu olacağı
belirtilmiş, ayrıca maddede yazılı suçlar aleyhlerine işlendiği takdirde ceza
sorumluluğunun aynı şekilde olacağı belirtilerek, tüzel kişiler de ceza
himayesi altına alınmış olmaktadırlar.
Madde 171- Madde, belirli
bağımlı hareketlerle kişilerin huzur ve sükûnlarının bozulması hususunda
gösterilen çabaları cezalandırmaktadır.
Suçun maddî unsuru bir
kimseye ısrarla, gece gündüz demeden telefon edilmesi veya ona karşı ısrarla
gürültü yapılmasıdır. Örneğin oturulan apartmanın alt veya üst katında sürekli
olarak öteberi çalarak gürültü yapılması gibi.
Ancak bu hareketlerin
sırf mağdurun huzur ve sükûnunu bozmak maksadıyla yapılması gerekmektedir.
Böylece madde, suçun oluşması için özel bir saik ile hareket edilmesi koşulunu
zorunlu saymaktadır. Yoksa sadece gürültü yapmak, diğer bazı nizamları ihlâl
ederse de, bu suçu oluşturmaz.
Dikkat edilmelidir ki, bu
maddenin korumak amacını güttüğü yarar kişiler üzerinde uygulanacak maddî veya
cebrî belirleyen bir müdahale değildir. Burada kanun adeta kişilerin
psikolojik, ruhsal sükûn içinde yaşamak hakkını korumaktadır.
Yapılan etkinlikler
sonucu mağdurun dengesi bozulduğu örneğin ruhsal bir teşevvüşe uğradığı
hâllerde ise gerçek içtima kuralları uygulanacaktır; yoksa geçitli suç söz
konusu olmayacaktır.
Maddede düzenlenen suçun
soruşturulması ve kovuşturulması, suçtan zarar görenin şikâyetine bağlıdır.
Madde 172. - Madde,
Anayasanın 24 üncü maddesiyle düzenlenen "din ve vicdan hürriyet"in
güvencesi olan "laiklik" ilkesine Anayasanın verdiği anlama göre
düzenlenmiştir.
Maddeyle korunması
istenilen temel değer insanlarda var olan içten duygulara saldırılmasını
engellemektir. İnsanların içtenlikle inandıkları dinsel duygularını tahribe
yönelik saldırılar toplum barışını bozucu etki yapabileceğinden, dine saldırı
fiilleri cezalandırılmaktadır.
Anayasanın
"Cumhuriyetin niteliklerini" gösteren 2 nci maddesi Türkiye
Cumhuriyetini, "laik" bir Devlet olarak belirtirken, madde
gerekçesinde laiklik deyimini aynen "... hiçbir zaman dinsizlik anlamına
gelmeyen laiklik ise, her ferdin istediği inanca mezhebe sahip olabilmesi,
ibadetini yapabilmesi ve dinî inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı
bir muameleye tâbi kılınmaması anlamına gelir" şeklinde açıklamıştır.
Anayasamızın bu bağlayıcı
hükmüne göre, herkes dilediği dini seçmekte ve dilediği inanç ve mezhebe sahip
olmakta serbesttir. Anayasanın 14 üncü maddesi hükmüne aykırı olmamak koşulu
ile herkes seçtiği din ve inancın ibadet ve törenlerini düzenleyip, bunlara
katılabilecektir.
Anayasanın bu
direktifleri doğrultusunda maddenin birinci fıkrasında, dinsel işlerin veya
ibadet veya ayinin yapılmasını men, ihlâl ve engelleme eylemleri
cezalandırılmış bulunmaktadır.
Madde, ikinci fıkrasında
fiilin işlenmesi sırasında cebir ve şiddet veya tehdit kullanılmasını veya
ayrıca hakarette bulunulmasını suçun ağırlaşmış şekli olarak kabul etmektedir.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, her türden dinsel inancı benimsemiş kişilerin bu inançlarını tahkir
ve tezyif kastıyla, din bakımından belirlenmiş değerlere hakaret eden kişiler
cezalandırılmaktadır.
Örneğin, bireylerin
vicdan, kanaat ve dinsel inançlarını, tahkir ve tezyif kastıyla dince kutsal
bilinen Allah, din, dinlerin peygamberleri, kutsal kitaplar, mezhepler gibi
değerlere hakaret cezalandırılacaktır. Hakaret kavramı hakkında 180 inci
maddeye bakılmalıdır.
Bu açıdan, dinsel
konulardaki açıklamaların suç oluşturup oluşturmadığının belirlenmesi için,
failin "özel kastı"nın saptanması gerekir. Dinsel duyguları tahkir
"özel kastı" ile hareket edilmedikçe, eylem bu maddenin üçüncü
fıkrasına aykırılık oluşturmaz.
Özellikle tehlike
suçlarında, özü düşünce açıklaması olan suç tiplerinde, hukuka aykırılık
alanını belirleyen failin özel kastıdır. Bir hakkı ihlâl etme saiki, özel kastı
aranmadığında, hak oluşturan düşünce ile hukuka aykırı eylemi birbirinden
ayırmak olanağı ortadan kalkar.
Madde metnine göre,
üçüncü fıkradaki suçun unsurları şu şekilde belirlenebilir:
a) Kişinin iman ettiği
dinsel sistemin, kişinin dinsel duygularına saldırı oluşturacak şekilde tahkir
edilmesi. Örneğin bir mezhebin, inceleme, eleştirme, yorum sınırını aşan bir
şekilde kötülenmesi, suç oluşturabilecektir. Buna karşın, aynı mezhebin
bilimsel veya dinsel açıdan eleştirilmesi suç oluşturmayacaktır.
b) Aynı şekilde, örneğin,
ibadete, dinsel işlemlere, usullere ilişkin dince kabul edilmiş kuralların
tahkir edilmesi suç oluşturacaktır.
c) Laik sistemde, dinsel
inanç ve davranış özgürlüğü temel kural olduğu için, inanılmaması veya
inanılması, dinin kurallarına uygun davranılması veya davranılmaması nedeniyle
kişilerin tahkiri de suçu oluşturacaktır.
d) Dinsel inanç
özgürlüğü, her din sisteminin verdiği haklardan yararlanılmasının güvencesidir.
Bu nedenle, maddede, "her türden dinsel inanç" ifadesi
kullanılmıştır.
e) Suçun oluşması için,
failin tahkir ve tezyif özel kastı ile hareket ettiğinin kanıtlanması
gerekmektedir.
Maddenin dördüncü
fıkrasına göre ayrıca, bireyin vicdan, dinsel inanç ve kanaat hürriyetini
kullanmasından veya mensup olduğu dinin emirlerini yerine getirmesinden dolayı
tahkir edilmesi hâlinde de faile yine aynı ceza verilecektir.
Beşinci fıkrada
belirtildiği üzere üçüncü ve dördüncü fıkralarda yazılı suçlar basın ve yayın
yoluyla işlendiğinde ceza artırılmaktadır.
Maddenin altıncı
fıkrasında, maddede yazılı suçların işlenmesine basın ve yayın yoluyla teşvik
ve tahrik de bulunulduğunda tamamlanmış suça ait cezanın verileceği açıklanmış
ve böylece belirtilen eylemlere alenen kışkırtma hâli müstakillen
cezalandırılmıştır. Bu fıkra, 293 üncü maddede yer alan alenen suça tahrik
suçuna bir istisna getirmiş olmaktadır.
Maddede geçen "basın
ve yayın yoluyla" ibaresi 4 üncü maddedeki tanım nedeniyle elbette ki,
bilgisayar ağları ve bunların en dikkati çekici araçlarından birisini oluşturan
internet marifetiyle işlenen suçları da kapsamaktadır.
Madde 173. - Maddenin
birinci fıkrasında, dinsel nitelik taşıyan ve maddede gösterilmiş bulunan
taşınır ve taşınmazlara karşı işlenen zarar verme suçları cezalandırılmaktadır.
İkinci fıkrada bu
fiillerin dinsel tahkir maksadıyla işlenmiş olması ağırlaştırıcı bir neden
olarak saptanmıştır.
Üçüncü fıkrada belirtilen
yerleri, yine tahkir maksadıyla kirletmek cezalandırılmıştır.
Madde 174. - Madde, din
görevlilerinin kanunda yazılı hâller dışında, görevleri sırasında veya
görevlerini yapmalarından dolayı bir suçun mağduru olmaları hâlinde verilecek
cezanın altıda bir oranında artırılacağını belirtmektedir. Böylece, din
görevlileri kendilerine karşı işlenebilecek bütün suçlar bakımından, doğal
olarak bu suçların görev sırasında veya görevin yapılmasından dolayı işlenmesi
koşulu ile, ayrıca bir himayeye tâbi kılınmışlardır. Madde, aslında din görevlisinin
mensubu bulunduğu dine mensup vatandaşların inanç ve kanaat hürriyetlerini
korumaktadır.
Madde 175. - Maddeyle,
ölüye karşı din ve sosyal ilişkiler itibarıyla gösterilmesi gerekli saygı
görevinin belirli şekillerde ihlâli cezalandırılmakta ve böylece dinsel inanç
ve kanaat hürriyetine bağlı bulunan, bir bakıma ondan kaynaklanan bir duygunun
ihlâli yaptırım altına alınmış olmaktadır. Burada söz konusu olan aslında
yaşayanlarda var olan dine bağlılık duygusudur.
Suçun konusunu bir ölünün
cesedi ve kemikleri oluşturmaktadır. Suçun maddî unsuru bunlar hakkında tahkir
edici fiillerde bulunmak veya ceset ve kemikleri almaktır. Burada geçen
"tahkir edici fiiller"den maksat, ölüye saygıyla bağdaşması olanağı
bulunmayan örf ve âdet dışı eylemlerde yani bedensel hareketlerde bulunmaktır.
Cesede karşı sözlü hakaret hâlinde Tasarının 180 inci maddesinin uygulanması
gerekecektir.
Fail, söz konusu
eylemleri, tahkir maksadıyla veya hukuka aykırı diğer bir maksatla, örneğin
yarar sağlamak için yapacaktır; mezarı açıp cesetle gömülen eşyayı, cesedin
dişlerini almak, cesetle cinsel ilişkide bulunmak da hakaret eylemlerini
oluşturur.
Ceset ve kemiklerin
alınması bakımından hak sahibinin rızası varsa, fiil suç oluşturmaz. Ancak,
cesedin yakılması hâlinde küllerin alınması bu suçu oluşturacaktır.
Maddenin ikinci
fıkrasında failin sıfatına bağlı olarak bir ağırlaştırıcı neden getirilmiştir:
Fiilin, mezarlıkta görevli kimseler tarafından veya ceset veya kemiklerin
kendilerine tevdi olunduğu kişilerce, örneğin cesedin yıkanmak üzere muhafazası
için konulduğu buzhane görevlilerince, işlenmesi gibi.
Madde 176. - Madde,
Anayasanın 21 inci maddesinin yaptırımını teşkil etmektedir. Konut
dokunulmazlığının ihlâli, kişinin kendisine özgü barış ve sükununu ve
yuvasındaki yaşamının sulh ve selametle cereyanı için varolması gerekli
güvenlik duygusunu ihlâl etmektedir.
Tasarı, bireylere karşı
işlenen ve aynı zamanda onların muhtaç oldukları güvenlik ve sükunu ihlâl
eyleyen bu suçu, hürriyete karşı işlenen suçlar arasına koymayı uygun saymıştır.
Madde, özel kişiler
tarafından işlenen konut dokunulmazlığını ihlâl suçunu cezalandırmaktadır.
Suçun maddî unsuru
başkasının konutuna veya konutun eklentilerine rıza hilafına girmek veya rıza
ile buralara girildikten sonra çıkmamaktır. Maddeye göre böyle bir yere rıza
ile girdikten sonra orada gizlenmek veya hile ile kalmak da çıkmama
sayılmıştır. Suçun oluşması için özel bir hukuka aykırılık nedeninin varlığı
gereklidir: Faili oradan çıkartmak hakkına sahip olan birisinin rızasına aykırı
olarak maddî unsurun gerçekleştirilmesi zorunludur. Hak sahibinin rızası hile
ile elde olunduğunda da suç gerçekleşmiş bulunacaktır.
Maddeye göre, girilen
veya çıkılmayan yerin bir konut veya bunun eklentileri olması veya fiilin
birden fazla kişi tarafından toplu olarak veya gece vakti veya tehdit yoluyla
işlenmesi suçun ağırlaştırıcı şekillerini oluşturmaktadır.
Toplu olarak işlenmekten
maksat, suçun maddî unsurunu birden fazla kişinin beraberce gerçekleştirmiş
bulunmalarıdır.
Maddenin birinci
fıkrasında belirlenen şeklinin kovuşturulması şikâyete bağlıdır. İkinci fıkrada
yer alan ağırlaşmış şekiller ise re'sen kovuşturulacaktır.
Madde 177. - Madde, 176
ncı maddede belirtilen suçun memur tarafından işlenmiş olmasını
cezalandırmaktadır. Aslında fiil, memurun görevini kötüye kullanmasına ait özel
bir hâli belirtmektedir. Ancak 176 ncı maddenin gerekçesinde de açıklandığı
üzere fiil aynı zamanda üstün değer olarak kişilerin bireysel huzur ve
selametini de ihlâl eylediğinden ve ayrıca kanun tekniği bakımından yollama
(atıf) kolaylıkları sağlamak için Tasarının bu Bölümüne konulmuştur.
Suçun maddî unsuru, hak
sahibinin rızası olmadan onun konutuna veya eklentilerine girmek veya oradan
çıkmamaktır.
Fiil görevin kötüye
kullanılması suretiyle yahut hukuka aykırı olarak işlenmiş olacaktır. Bu
nedenledir ki, 176 ncı maddede olduğu gibi, hile ile veya gizlice sözcükleri
metne konulmamıştır. Zira bu hâller esasen görevin kötüye kullanılması ve
hukuka aykırılık kavramı içindedir.
Memur görevini kötüye
kullanarak ve hukuka aykırı olarak girdiği veya çıkmadığı bu yerde ayrıca keyfî
bir muamelede de bulunacak olursa ceza ağırlaştırılmaktadır.
Maddenin son fıkrasında
fiilin özel bir maksatla işlenmiş olması cezayı artırıcı neden sayılmıştır. Bu
hususta 176 ncı maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Madde 178. - Madde, 176
ncı maddede yazılı fiilin işyerleri hakkında işlenmesi hâlinde,
cezalandırılacağını belirtmiş bulunuyor. Maddenin uygulanmasında, doğal olarak
176 ncı maddede söz konusu olan koşullar aranacaktır. Niteliği itibarıyla açık
bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi alışılmış (mutat) olan yerler dışında
kalan yerlere veya herkesin herhangi bir koşulu yerine getirmeksizin
girebileceği yerlere, söz gelimi süper marketlere, halka açık oldukları sırada
dükkânlara, mağazalara ve bürolara girildiği takdirde suç oluşmayacaktır. Zira
hak sahipleri bu gibi yerlere isteyenin girmesi hususunda daha başlangıçta
rızalarını örtülü olarak açıklamış sayılırlar.
Madde 179. - Seçimlerle
ilgili mevzuat, kişilerin siyasal haklarını nasıl kullanacaklarını düzenlemiş
ve bir kısım suçlar koymuştur. Bu madde ise sözü geçen hükümler dışında cebir
ve şiddet veya tehdit veya hile ile veya nümayiş ve gürültü yaparak korkutup
kısmen de olsa kişilerin siyasal haklarını kullanmalarını zorla engellemeyi
cezalandırmaktadır.
Maddenin ikinci
fıkrasında yer alan ağırlaştırıcı neden ise memurun görev nüfuzunu kötüye
kullanarak fiili işlemesidir. Memurun görev nüfuzunu kötüye kullanma dışındaki
bu maddeye aykırı diğer eylemleri, pek doğaldır ki, maddenin birinci fıkrası kapsamına
girecektir.
Madde 180. - Bu ve
izleyen maddeler, kişilerin şeref, haysiyet ve namuslarını, toplum içindeki
itibarlarını korumak amacıyla düzenlenmiştir.
Bilindiği üzere genel
olarak hakaret suçları başlığı altında belirlenen bu fiillerin düzenlenmesinde
mukayeseli kanunlar iki sistemden birini izlemektedir:
Birinci sistem, bizde
doktrinde ve içtihatlarda "hakaret" olarak ifade edilen belirli bir
madde isnadını gerektiren hakaret ile adi hakaret veya sövme olarak
adlandırılan ve belirli bir madde bulunmadan bir kimsenin şeref ve saygınlığını
ihlâl edecek, onun namus ve haysiyetine dokunacak isnatları kapsayan
hakaretleri birbirinden ayırmak ve ayrı hükümlere tâbi kılmaktır.
Tasarı, Ülkemizde
geleneksel olarak uygulanmakta bulunan birinci sistemi muhafaza etmiştir.
Böylece isnat olunan hususun ispatını bir beraat nedeni saymış bulunan 181 inci
maddenin uygulanmasında da kolaylık sağlamıştır. Bununla birlikte, hakaret ve
sövme aynı madde içinde cezalandırılmış, birinci fıkrada hakaret teşkil
edilecek isnat ve saldırıların niteliğini belirten bir tanımlama yapılmış ve
sövmenin cezası gösterilmiştir; ikinci fıkrada ise belirli bir madde isnadını
gerektiren hakaret, suçun nitelikli bir şekli olarak ifade edilmiştir.
Hakaret fiilinin, bir
kimseye hitap eden veya hitap edeceği anlaşılan mektup, resim veya herhangi bir
yazı vasıtasıyla veya telgraf, telefon ve benzerî araçlarla işlenmesi hâlinde,
suçun niteliğine göre faile maddenin bir veya ikinci fıkralarındaki cezalar
verilecektir.
Ne gibi isnatların
saygınlık ve şeref kırıcı, namusu ihlâl edici nitelikte olduğunu olayların
özelliğine ve taraflar arasındaki ilişkilere göre, elbette ki, hâkim takdir
edecektir. Bununla birlikte maddede ne gibi isnatlar yapılıp saldırılarda
bulunulunca hakaretin oluşacağına dair direktif oluşturucu ve isnat ve
saldırıların niteliğini gösteren ibarelere yer verilmesi uygun sayılmıştır.
Maddenin dördüncü fıkrası
hakaret ve sövme fiillerinin alenen işlenmeleri hâlini ağırlaştırıcı neden
olarak saptamakta, aleniyetin basın ve yayın yoluyla gerçekleşmesi durumunda
artırma oranı ayrıca düzenlenmektedir. "Basın ve yayın yoluyla"
ibaresinin anlamı 4 üncü maddede açıklanmıştır.
Bu itibarla internet
marifetiyle işlenen suçlar da üçüncü fıkrada yer alan ağırlaştırıcı nedenin
uygulanmasını gerektirecektir.
Madde 181. - Anayasanın
39 uncu maddesi hakaret davalarında sanığın ne gibi hâllerde isnadın
doğruluğunu ispat edebileceğini göstermiş ve hakarette isnat olunan hususun
doğruluğunun ispat edilebilmesini mutlak olarak kabul etmemiş, ancak belirli
hâllerde ispat olanağı tanımıştır. İşte Tasarının bu maddesi, ispatı olanaklı
bulunan isnatları, Anayasaya uygun olarak dört bent hâlinde saptamış
bulunmaktadır.
Maddenin ikinci ve
dördüncü fıkralarında ispat bakımından izlenmesi gerekli usul kuralları
gösterilmiştir.
Maddenin üçüncü
fıkrasında yer alan hüküm, delillerin yerinin taraflarca saptanması suretiyle
mahkemeye sunulması hâlini de kapsamaktadır.
Beşinci fıkraya göre,
isnat ispat olunmadığı takdirde, suçlular hakkında verilecek ceza yarısı oranında
artırılacaktır.
Maddenin son fıkrasına
göre isnadın ispatı veya isnat olunan fiilden dolayı mağdurun mahkûm edilmesi
hâlinde sanığa ceza verilmeyecektir.
Madde 182. - Hakaret
suçunun oluşabilmesi için mağdurun belli veya belirlenmesinin olanaklı bulunması
gereklidir. İşte bu maddeyle suçu işleyen tarafından mağdurun kimliğinin açıkça
belirtilmediğinde ne gibi bir durumun varlığı hâlinde ismin belirtilmiş ve
hakaretin açıklanmış sayılacağına ait ölçü gösterilmektedir. Mağdurun
belirlenmesini sağlamak bakımından gösterilmiş bulunan bu hüküm, Tasarıda yer
alan bütün diğer hakaret suçları bakımından da geçerlidir.
Madde, aslında usûl
hukuku bakımından ispata yönelik, karineye benzer bir ölçü getirmiş
bulunmaktadır.
Madde 183. - Madde,
cezanın kaldırılması ve azaltılması bakımından üç ayrı duruma ilişkin
bulunmaktadır. Birinci fıkraya göre mağdur kendi haksız hareketleriyle hakarete
neden olmuş ise, haksız hareketinin ağırlığını göz önüne almak suretiyle hâkim,
failin cezasını azaltabileceği gibi gerektiğinde tümüyle kaldırabilecektir.
İkinci fıkraya göre
kendisine karşı cebir ve şiddet kullanılan, örneğin dövülen kişi bu nedenle
hakaretinden dolayı cezalandırılamayacaktır.
Üçüncü fıkraya göre
karşılıklı hakaret hâllerinde hâkim, hangisinin neden olduğu göz önünde
bulundurarak taraflardan her ikisi veya birisi hakkında cezayı
kaldırabilecektir. Karşılıklı hakarette karşılığın saldırıdan hemen sonra
verilmesi şart değildir. Fakat iki eylem arasında nedensellik ilişkisi
bulunmalıdır.
Madde 184. - Madde ile
savunma dokunulmazlığına ilişkin bir hukuka uygunluk nedeni getirilmiştir.
Kişilerin yargı mercileri huzurunda serbestçe ve hiçbir endişenin etkisi altına
girmeksizin haklarını iddia edebilmeleri veya kendilerini savunabilmeleri için
kabul edilmiş bulunan bu dokunulmazlık zorunludur ve fakat hukukî sınırları
içinde kullanılmalıdır: Bir defa dokunulmazlık sadece taraflar arasında
geçerlidir. Bu nedenle davanın tarafı olmayan, hâkim, savcı, tanık ve
bilirkişiye karşı dokunulmazlık söz konusu olamaz.
Adı geçenlerin usulsüz
veya kanunsuz işlemlerine karşı savunma bakımından hukuk düzeni başka kurumlar
getirmiştir. Tanığa karşı taan (söylediklerinin gerçeğe aykırı olduğu) dermeyan
olunabilir; hâkim ve bilirkişi ise reddolunabilir. Savcıya karşı şikâyet hakkı
vardır. Bu gibi hâllerde 27 nci madde gereğince bir hakkın kullanılması söz
konusu olur ve koşulları varsa hukuka uygunluktan yararlanılır.
Dokunulmazlık, taraflar,
vekil, müdafi ve müşavir veya kanunî temsilciler hakkında geçerlidir.
Dokunulmazlık, yukarıda
belirtilen kişilerin, yine aynı kişilere karşı dava hakkında, yargı mercilerine
verdikleri yazı ve evraktaki iddia ve savunmalarındaki isnatlar dolayısıyla söz
konusudur. Söz gelimi dava vesile edilerek, karşı tarafın dava ile hiçbir
ilişkisi bulunmayan kişisel niteliklerinin ele alınarak isnatlarda bulunulması
hâlinde dokunulmazlık söz konusu olamaz. Ancak dikkat edilmelidir ki, 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunda yer almış olan, savunma sınırının aşılması
hâlinde, savunma dokunulmazlığının uygulanamayacağı hakkındaki hükme yeni
maddede yer verilmemiştir. Zira bu takdirde dokunulmazlıktan söz edilemez.
Metinde "ceza verilemez" ibaresinin kullanılmış bulunmasının nedeni
de budur.
Bu gibi hâllerde
cezasızlık söz konusu olmakla birlikte, dokunulmazlıktan yararlanan taraf ve
hakaret hakkında hâkim tarafından ne gibi işlemler yapılacağı üçüncü fıkrada
gösterilmiştir. Böylece, bu maddenin sadece cezayı kaldıran bir hâl olduğu,
dokunulmazlıktan yararlanan hakkında disiplin tedbirlerinin uygulanabileceği
ifade edilmiştir.
Madde 185. - Madde ile
hakaret suçlarında kovuşturmanın, mağdurun şikâyetine bağlı olduğu hükmü
getirilmektedir.
Maddenin ikinci fıkrasına
göre, mağdur şikâyetten önce vefat ederse, ölenin ikinci dereceye kadar üstsoy
ve altsoyunun, eş ve kardeşlerinin şikâyette ve kovuşturmada bulunabilecekleri
açıklanmış, bunlar dışındakilere şikâyet hakkı tanınmamıştır. Hakaretten dolayı
şikâyette ve soruşturma ve kovuşturmada bulunmak bazen arzu edilir sonuç
vermeyeceğinden şikâyet hakkına sahip bulunanların böylece sınırlı tutulması,
ayrıca, tarihin eleştirilmesini engellememek bakımından da böyle bir sınırın
bulunması, uygun sayılmıştır.
Madde 186. - Maddeyle,
bir kere bütün kamu veya özel hukuk tüzel kişilerine yöneltilecek hakaretler
cezalandırılmakta ve dolayısıyla sözü geçen kurum ve kuruluşların hakaret
cürmüne hedef olabilecekleri belirtilmektedir. Tüzel kişilerin belirli
koşullarla suç faili olabileceklerini kabul etmiş bulunan Tasarı, bunların
hakaret suçuna hedef olabileceklerinin kabulünü de gerekli saymıştır.
Ayrıca, 1/3/1926 tarihli
ve 765 sayılı Kanunun 268 inci maddesinin son fıkrası ile 483 üncü madde
arasındaki çelişki de giderilmiş olmaktadır.
Birinci fıkrada söz
konusu edilen tüm tüzel kişilerde, statülerine göre yetkili sayılmış kişinin
şikâyette bulunabileceği belirtilmiştir. Bu madde, elbette ki, tüzel kişi ile
birlikte, ayrıca açıkça veya örtülü olarak belirtilmek suretiyle hakarete
uğramış gerçek kişilerin şikâyet ve dava haklarını kaldırmamaktadır.
Maddenin ikinci fıkrası
ile ayrı bir suç getirilmiş ve tüzel kişilerin alamet ve işaretlerinin,
itibarlarını kıracak şekilde başkaları tarafından kullanılması suç sayılmıştır.
Burada hakaret değil, itibarın kırılması söz konusudur. Fiil diğer bir kanun,
söz gelimi 5/12/1951 tarihli ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu
tarafından cezalandırıldığı hâllerde, o kanunların hükümleri uygulanacaktır.
Madde 187. - Madde,
hakaret suçlarından dolayı hükümlülük hâlinde suçun cismini taşıyan şeylerin
müsadere edilmesi ve ortadan kaldırılmasına karar verileceği, ortadan
kaldırılması olanaklı bulunmayanların üzerine ise hüküm fıkrasının yazılacağı
hükmünü getirmiştir.
Madde 188. - Madde,
aslında muhabere hürriyetini korumaktadır. Dilimizde bugün yerleşmiş terimiyle
haberleşme hürriyeti denildiğinde, kitle haberleşme araçlarıyla haber, düşünce
ve fikirlerin yayımlanması anlaşılmaktadır. Ancak, Anayasanın 22 nci maddesinin
başlığı olarak "haberleşme hürriyeti" terimi kullanılmış ve bu
maddede muhabere hürriyeti belirlenmiştir. Hâlen kitle haberleşme araçlarıyla haber,
fikir ve düşünceleri yayımlama serbestliği karşılığı olarak "iletişim
hürriyeti" terimi kullanılmaktadır. Bununla birlikte Anayasaya uyularak bu
maddenin başlığı olmak üzere haberleşme hürriyetinin ihlâli sözcükleri
kullanılmıştır.
Haberleşme hürriyetinin
ihlâlini cezalandıran bu madde, aynı zamanda, bireylerin sır mahremiyetinin
ihlâlini cezalandırmış olmaktadır.
Suçun maddî unsuru,
failin içindekini öğrenmek maksadıyla kendisine gönderilmiş olmayan bir mektup,
telgraf, kapalı zarf veya koliyi açması veya eline geçirmesidir. Suçun faili
herkes olabilir. Ancak suçun oluşması için failin fiili icra hususunda hak ve
yetkisinin bulunmaması gerekir. Anayasanın 3/10/2001 tarihli ve 4709 sayılı
Kanunla değişik 22 nci maddesinin ikinci fıkrasına göre millî güvenlik, kamu
düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması
veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya
birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hâkim kararıyla, yine bu
sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde de kanunla yetkili
kılınan merciin yazılı emriyle söz konusu mektup, telg-raf, kapalı zarf veya
koli ele geçirildiğinde fiil suç oluşturmayacaktır.
Tasarının 195 inci
maddesi, bu husustaki hukuka uygunluk nedenini göstermiş bulunmaktadır.
Maddenin ikinci
fıkrasında, birinci fıkradaki suç işlenerek ele geçirilmiş veya açılmış olan
şeylerin içeriğinin ifşa edilmesi veya kullanılarak her ne suretle olursa olsun
yarar sağlanması hâli suçun nitelikli bir şeklini oluşturmaktadır.
Maddenin üçüncü fıkrası
mevzuatımızda yer alması gerekli yeni bir hüküm ve özel hayatın dokunulmazlığı
ilkesinin yeni bir yaptırımını getirmektedir. Fıkraya göre yeni suçun faili
herkes olabilir.
Suçun maddî unsuru
telekomünikasyon yolu ile yapılan haberleşmelere girmek ve içeriğini
öğrenmektir. Bu itibarla herkese açık olmayan bilgisayar ağları ile yapılan
haberleşmeler de bu dokunulmazlıktan yararlanabilecektir. Elektronik posta da,
fıkranın kapsamı içindedir. Bilgisayar ağları ile yapılan haberleşmelerin
özgürlük koşullarını, bazı yabancı ülkelerde olduğu gibi, ayrı ve özel
kanunlarla düzenleme ihtiyacı vardır.
Suçun hukuka aykırılık
unsuru, maddî unsurun kanunların verdiği yetkiye dayanmadan
gerçekleştirilmesidir; yetkili kişi tarafından kanunların verdiği yetki usul ve
koşullarına uyularak ve kanunun izin verdiği hâlde kullanıldığında fiil suç
oluşturmayacaktır.
Maddenin son fıkrasında
suçların kamu görevlileri tarafından işlenmesi cezayı artırıcı bir neden olarak
saptanmıştır.
Madde 189. - Maddede yer
alan suçun maddî unsuru, başkası tarafından gönderilmiş bir mektup veya
telgrafı, gönderenin rızası olmadan yayınlamak veya açıklamaktır. Ancak suçun
kovuşturulması cezalandırabilme koşuluna bağlanmıştır. Yayınlama veya açıklama
sonucu bir maddî veya manevî zarar olasılığı söz konusu olduğu takdirdedir ki,
cezalandırma olanaklıdır. Burada bir cezalandırabilme koşulu söz konusu
olduğundan, failde zarara yönelik bir kastın varlığı aranmayacaktır.
Zarar olasılığının
oluşması için meydana gelmesi aklen olanaklı görülen zararın mutlaka maddî
olması gerekmez, şan, şeref veya şöhret bakımından zarar olasılığı da
yeterlidir. Olasılıktan maksat, hâl ve koşullara göre zararlı bir durumun
gerçekleşebilecek olması, bu hususta bir tehlikenin varlığıdır.
Madde 190. - Kişiler
arasındaki alenî olmayan özel ve telekomünikasyon yolu ile yapılan
konuşmaların, tarafların haberi olmadan bir dinleme aleti marifetiyle izlenmesi
veya bunların ses alma cihazları ile kaydedilmesi, çağdaş ceza mevzuatınca suç
hâline getirilmiştir. Zira çağdaş teknolojinin insan hizmetine verdiği aletler
vasıtasıyla, özel yaşamın gizliliği esaslı şekilde ihlâl edilebilmektedir.
Maddede yer alan suçun oluşabilmesi için temel koşul, konuşmanın alenî değil
özel olmasıdır. Bu itibarla, ağzına tutulmuş bir mikrofona alenî olarak
yapılmış konuşmanın izlenmesi ve kayda alınması suç oluşturmayacaktır.
İşte Tasarının bu
maddesi, çağdaş ceza mevzuatının esaslarına uyarak fiili cezalandırmış
bulunmaktadır.
Maddenin ikinci
fıkrasında, birinci fıkrada yazılı fiil işlenerek elde edildiği bilinen veya
böylece elde edileceği kabul edilebilecek olan bilgiden ayrıca yarar sağlanması
veya bu bilgilerin başkalarına aktarılması veya diğer kimselerin bunlar
hakkında bilgi edinmelerinin temini bu suçun ağırlaşmış şeklini oluşturmaktadır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında ise, birinci fıkranın ihlâli suretiyle elde edilen konuşmaların
basın ve yayın araçlarıyla yayınlanması yasaklanmış ve cezalandırılmıştır.
Kanunların, suçların
araştırılması, suçluların takibi bakımından resmî görevliler için tanımış
bulunduğu yetkilerin, kanuna uygun olarak kullanılması, elbetteki bir maddeyi
ihlâl etmeyecektir; bu husus 195 inci maddede ayrıca açıkça belirtilmiştir.
Madde 191. - Madde,
kişilerin beraberce katıldıkları bir söyleşiyi, diğer konuşmacıların rızası
olmadan kayda almayı suç saymıştır. Böylece bir engelleme suçu getirilmiş
olmaktadır. Ancak bu fiillere muhatap olduğunu bildiği hâlde buna karşı
çıkmayan kişinin rızası var sayılacaktır. Böylece "rıza" unsuru
yönünden kanunî bir karine kabul edilmiş olmaktadır.
Fail, ayrıca 190 ıncı
maddenin ikinci fıkrasında belirtilen fiilleri icra ederse, ikinci fıkraya göre
suçun nitelikli bir şekli oluşmuş bulunacaktır.
Madde 192. - Madde,
kişilerin gizli yaşam alanına girerek veya başka suretle başkaları tarafından
görülmesi mümkün olmayan bir özel yaşam olayının saptanmasını ve kaydedilmesini
cezalandırmaktadır. Suçun oluşması için ilgilinin rızasının bulunmaması şartır.
Böylece Anayasanın 20 nci maddesinin bu anlamda yaptırımı getirilmiş
olmaktadır.
İkinci fıkrada, böylece
elde edilen saptama ve kayıtlardan herhangi bir suretle yarar sağlanması veya
bunların başkalarına verilmesi veya diğer kimselerin bilgi edinmelerinin temini
veya basın ve yayın yoluyla açıklanması suçun ağırlaşmış şeklini oluşturmaktadır.
Son fıkra, uzaktan
söyleşileri tespit edebilen araçları, merciince izin verilmeden imal eden,
ithal eden veya bulunduran yahut kullanan kişilerin cezalandırılması özel
yaşamın gizliliği hakkına saygının sağlanması bakımından gerekli önleyici bir
tedbir olarak öngörülmüştür. Uzaktan söyleşileri tespit edebilen bu araçlar,
uygun kişilerce kullanılmadığında kişisel ilişkileri zorlaştırıcı etki
yapmakta, temaslarda duraksamaların meydana gelmesine, umumi mahallerde kişisel
konuşma hürriyetinin zedelenmesine neden olmaktadır. Bu aletlerin kötü maksatla
kullanılmaları, insanların korkudan arık yaşamak özgürlüğünü de sakatlayacak
niteliktedir. Açıklanan bu nedenlerle yeni Fransız Ceza Kanununun 226-3 üncü
maddesinde de yer alan hükümden esinlenilerek Tasarıda bu hükme yer
verilmiştir.
Madde 193. - Madde,
Fransız Ceza Kanununun 226-8 inci maddesinde de yer almış bulunan hükümden
esinlenerek kaleme alınmıştır.
Suç iki koşulun
birleşmesi ile oluşmaktadır: Mağdura ait söz veya resimlerin kullanılarak
montaj yapılması ve meydana getirilen söz veya resimle oluşturulmuş nesnenin
bir montaj olduğunun anlaşılamamasıdır. Söz gelimi resimle yapılan bir montajda
erkek kişi, kadın kılığına sokulmuş ise, burada kanunun yasakladığı montaj suçu
oluşmayacaktır. Buna karşılık kişinin söylediği sözlerin altı üstüne
getirilerek, hiçbir suretle adı geçenin, düşünmediği şeyleri söylemiş gibi
gösterilmesi ve yapılanın bir tertip olduğu da anlaşılır nitelikte bulunmaması
durumunda, montaj suçu gerçekleşmiş olacaktır. Fotoğraflarla montajların
gerçekleşmiş sayılması için mutlaka hileli bir saptırmaya başvurulmuş olması
koşulu aranmayacaktır; insanın kendisine özgü kişiliğini saptıracak nitelikteki
tertip ve düzenlemeler de montaj suçunu oluşturabilir. Söz gelimi resimlerin,
bir eşcinsel görünümünün veya bir şeyler eklenerek bir gerici imajının
yüklenilmesine çalışılması gibi.
Maddenin ikinci fıkrasına
göre montaj yapıldığı açıkça anlaşılıyorsa veya yayına montaj yaptığını, fiili
icra eden açıkça beyan etmiş ise, suç oluşmuş sayılmayacaktır. Ancak bu gibi
hâllerde faile ihlâl ettiği başka suçların cezasının verilebileceği açıktır.
Suç, her insanın
resimleri ve sözleri itibarıyla gerçek kişiliğinin dokunulmazlığı hakkını ihlâl
etmektedir. Suçun temel ratio legisi budur.
Madde 194. - Madde, 188
ve 190 ıncı maddelerde yazılı suçların posta ve diğer iletişim kurumlarında
görevli memurlar tarafından işlenmesini, suçun icrasındaki kolaylık nedeniyle
bir ağırlaştırıcı hâl saymıştır.
Madde 195. - Maddede,
Tasarının 188, 190, 191 ve 192 nci maddelerinin birinci fıkralarında gösterilen
fiillere ilişkin olarak bir hukuka uygunluk nedeni gösterilmiştir. Suçun
soruşturulması veya kovuşturulması veya önlenmesi maksadıyla söz konusu suç
teşkil eden eylemlere, suçları araştırma, soruşturma veya kovuşturma ile
görevli bulunanlarca başvurulması gerekebilir. İşte bu gibi hâllerde görevliler
kanunun belirttiği hâllerde yetkili hâkime başvurarak bu hususta tedbir kararı
vermesini isteyeceklerdir. Ancak tedbirin etkili olabilmesi işlemlerin gizli
olarak icrasına bağlı bulunduğundan, hâkimin karar verme sürecine ait usul
esaslarının, gizliliği sağlayacak suretle uygulanması ayrıca zorunludur. Bütün
bu hususların ayrı bir kanunda, söz gelimi Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda
belirtilip düzenlenmesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatları
gereğidir.
İkinci fıkradaki açıklık
gereğince böylece elde edilen bilgi, vesika veya resimler, sadece yargılamada
kullanılabileceğinden, bunları başka maksatla kullananlar, maddenin üçüncü
fıkrasına göre cezalandırılırlar. Demek oluyor ki, böylece elde edilen hususlar
yargılamada kullanılabilecek ve hâkim, tabiî olarak, bunları takdir edecektir;
bunların delil olarak değeri hâkimin takdirine bağlıdır.
Maddenin son fıkrasında
bu hususta özel kanunların içerdiği hükümlerin saklı olduğu açıklanmış, böylece
örneğin örgütlü suçlar ve terörizm ve çıkar amaçlı suç örgütleriyle mücadele
kanunlarının verdiği yetkilerin saklı bulunduğu ifade edilmiştir.
Madde 196. - Maddeyle,
192 nci maddenin son fıkrası hariç olmak üzere 188 ilâ 193 üncü maddelerde
yazılı suçlar, kamuya göre mağduru daha ziyade ilgilendirdiğinden soruşturma ve
kovuşturma şikâyete tâbi tutulmuştur.
Madde 197. - Çağımızda
kişilerle ilgili kayıtların bilgisayar ortamlarına geçirilip muhafaza edilmesi
uygulamasına bazı kurum ve kuruluşlar tarafından başvurulmaktadır; hastanelerde
hastalara, sigorta şirketlerinde sigortalılara, bankaların ve kredili
alış-veriş yapılan mağazaların müşterilerine ilişkin kayıtlar, böylece
tutulmaktadır. Bilgisayarlarda veya fişliklerde yer alan bu bilgilerin amaçları
dışında kullanılmasından veya herhangi bir şekilde üçüncü şahısların eline
geçerek hukuka aykırı olarak yararlanılmasından dolayı hakkında bilgi toplanan
kişiler büyük zararlara uğrayabilmektedirler. Bu itibarla, kişilerle ilgili
bilgilerin bilişim sistemlerine yerleştirilmesi ve işlenmesiyle ilgili esas ve
usullerin düzenlenmesi, bunlara uymayanlar hakkında ceza yaptırımlarının
getirilmesi kişilik haklarının korunması ve yasal güvencelerin sağlanması
zorunludur.
Mevzuatımızda kişilik hakkının
korunmasına ilişkin kurallar Türk Medenî Kanununda yer almaktadır. Türk Medenî
Kanununun 24 üncü maddesine göre, hukuka aykırı olarak şahsiyet hakkına tecavüz
edilen kişi, hâkimden tecavüze karşı korunmasını isteyebilir. Türkiye'nin 1954
yılında onayladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8 inci maddesinde,
herkesin özel ve aile hayatına, konutuna ve muhaberatına saygı gösterilmesi
emredilmektedir.
Genel nitelikteki bu
kurallar, bilişim alanındaki gelişmeler karşısında, kişilik haklarının
korunmasında yetersiz kalmıştır. Bu nedenle, Avrupa Konseyi 1970'li yıllarda,
elektronik bilgi bankalarında işlenen veriler dolayısıyla, bireylerin özel
yaşamının korunması için gereken ilkeleri belirlemek üzere bir çalışma
başlatmıştır. Bu çalışmalar sonucu, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 1973 ve
1974 yıllarında, özel sektör ve kamu sektöründeki elektronik bilgi bankalarında
uygulanacak ilkeleri gösteren iki tavsiye kararı kabul etmiştir. Bunun üzerine,
başta Almanya olmak üzere, Avusturya, Fransa, Danimarka, Norveç gibi Konsey
üyesi devletler daha 1970'li yılların sonunda "Verilerin korunması"
konularında özel yasalar kabul etmişlerdir. Avrupa Konseyi, daha sonra bir
sözleşme hazırlamak amacıyla bu alandaki çalışmalarını sürdürmüştür. Çok
gelişmiş telekomünikasyon araçlarıyla gerçekleştirilen ülkeler arasındaki hızlı
sınır ötesi bilgi akışı karşısında, kişilik haklarının korunmasında üye
devletler millî mevzuatının yetersiz kalması, bu alanda bir uluslararası
sözleşme hazırlanmasını zorunlu kılmıştır. "Kişisel Verilerin Otomatik
İşleme Tâbi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunması"na ilişkin 108
sayılı Sözleşme, 28 Ocak 1981 tarihinde imzaya açılmış ve aynı tarihte diğer
Konsey üyeleriyle birlikte Türkiye tarafından da imzalanmıştır.
Sözleşme ile öngörülen
yükümlülükleri yerine getirmek için bazı devletler kanunlar hazırlamışlar ve bu
konuda kişisel verilerin gerek elle gerek mekanik yollarla tutulması hâlinde
meydana gelebilecek çeşitli hukuka aykırı fiilleri suç hâline getirmişlerdir.
İsviçre, Avusturya, Almanya ve Hollanda gibi bazı ülkeler ceza hükümlerini özel
yasalarında düzenlemiş, Fransa gibi diğer bazı ülkeler ise bu hükümleri ceza
kanunlarına almışlardır. Yeni Fransız Ceza Kanununda, özel hayata saldırı
oluşturan bireye ve o bireyi tanımlamaya veya tanımlamaya yeterli bilgilere
ilişkin kişisel verileri kendisine veya başkasına yarar sağlamak veya başkasına
zarar vermek amacıyla hukuka aykırı olarak otomatik veya otomatik olmayan
yöntemlerle toplama, kaydetme, düzenleme, depolama, uyarlama, değiştirme, değerlendirme,
kullanma, açıklama, aktarma, elde etme, ayırma, birleştirme, dondurma, silme
veya yok etme fiilleri suç hâline getirilmektedir.
Tasarı da bu yöntemi
benimsemiş ve kanuna aykırı olarak kişisel verileri toplama, verileri yetkili
olmayanlara verme, imha etme, yok etme fiilleri bu madde ile suç hâline
getirilmiştir.
Maddenin (1) numaralı
fıkrasının birinci paragrafında, ilgili kişinin rızası olmaksızın veya kanunun
öngördüğü şekil ve usullere uyulmaksızın kişisel verinin bilişim sistemine
yerleştirilmesi veya işlenmesi eylemi suç hâline getirilmektedir. Hakkında veri
toplanan kişinin rızasının olması hukuka uygunluk nedeni sayılmaktadır.
Fıkranın ikinci
paragrafında, verilerin hileli veya kanun dışı yollarla elde edilmesi hâlinde,
ceza artırılmıştır.
Maddenin (2) numaralı
fıkrasının birinci paragrafında, kanuna uygun olarak bilişim sistemlerine
yerleştirilmek veya işlenmekle beraber korunmaları için gerekli güvenlik
tedbirlerinin alınmaması nedeniyle kişisel verilerin başkalarının eline
geçmesine, bozulmasına veya zarar görmesine neden olanlar hakkında hapis cezası
verilecektir.
Fıkranın ikinci
paragrafında fiilin taksirle işlendiği hâllerde ise ağır para cezası
uygulanması hükme bağlanmaktadır.
Maddenin (3) numaralı
fıkrasıyla, kanunun öngördüğü hâller saklı kalmak üzere, kişilerin ahlâkî
niteliklerini, siyasal, felsefî veya dinsel görüşlerini, ırkî kökenlerini,
sendikal bağlantılarını, cinsel yaşamlarını, sağlık durumlarını kişisel veri
olarak sisteme yerleştiren veya işleyen kimseye hapis cezası verilmesi
öngörülmektedir. Diğer ülke kanunlarında da özel niteliği olan bazı verilerin,
ancak kanunların öngördüğü hâllerde bilişim sistemine yerleştirilmesi veya
işlenmesi ve bunlara aykırı davranışların suç oluşturması kabul edilmiştir.
Madde 198- Maddenin, (1)
ve (2) numaralı fıkralarında, kişisel verileri yetkisiz kişilere veren, ifşa
eden, çeşitli özel, kişisel maksatlarla kullanan ve her ne suretle olursa olsun
ele geçiren, kanunların belirlediği süreler geçmiş olmasına karşın sistem
içinde yok etmekle yükümlü olup da görevlerini yerine getirmeyenler hakkında
hapis cezası öngörülmektedir.
Madde 199. - Maddeyle,
Tasarının 197 ve 198 inci maddelerinde yer alan fiillerin, otomatik olmayan her
türlü yöntemle fişliklere yani elle veya daktilo ile yazılmış fişlerin bu
hususa tahsis edilmiş dolaplara yerleştirilmesi ve işlenmesi hâlinde fail
hakkında aynı cezaların uygulanması öngörülmektedir. Bu dolapları Tasarı
"fişlik" olarak adlandırmaktadır.
Madde 200. - Maddeyle,
Tasarının 197 ilâ 199 uncu maddelerinde tanımlanan suçlardan dolayı tüzel
kişilerin de sorumlu olmaları esası benimsenmektedir.
Madde 201. - Hırsızlığın
basit şeklini düzenleyen bu maddede taşınır malın alınmasının suç
oluşturabilmesi için zilyedinin rızasının bulunmamasının aranacağı
belirtilmiştir. Rızanın geçerli olması için bulunması gereken koşulların
varlığı hâlinde zilyedin rızası bir hukuka uygunluk nedeni teşkil edecek ve suç
oluşmayacaktır.
Mal, başkasının
malvarlığına girmeyen terkedilmiş veya üzerinde bireysel mülkiyet tesisine
hukuken olanak bulunmayan bir şey ise, hırsızlık suçu değil ve fakat bazı
hâllerde başka bir suç oluşabilir.
Taşınır maldan, bu
nitelikte olan mallarla, bir taşınmazdan söküldükten sonra aynı niteliği elde
etmiş mallar anlaşılır. Doktrin ve uygulama, ekonomik bir değer taşıyan
elektrik enerjisini, gazları, tabiî veya sun'i buharları da "taşınır
mal" saymaktadır. Bununla birlikte duruma daha da açıklık getirmek için
maddenin üçüncü fıkrasında her türlü enerjinin malvarlığına karşı suçlar
bakımından "taşınır mal" sayılacağı ayrıca belirtilmiştir.
Failin kendisine veya
başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla hareket etmesi yeterli olup, bunun
fiilen temini şart değildir. Böylece söz konusu özel kast, hırsızlığın zarar
verme suçundan ayrılmasını sağlamaktadır. Yarar maddî veya manevî olabilir.
Bundan başka yararın "haksız" olması da aranmamıştır. Bir malını
rehin olarak vermiş olan ve henüz borcunu ödemeden malı zilyedinin rızası
olmadan alan malik de hırsızlık suçunu işlemiş sayılacaktır.
460 ıncı maddenin ikinci
fıkrasında yazılı olduğu üzere, üçüncü bir şahsa muhafaza edilmek üzere
"resmen tevdi edilmiş" eşyayı bu kimsenin rızası ile alan mal sahibi
hırsızlık suçunu işlemiş olmaz; koşulları varsa 460 ıncı maddeye göre
cezalandırılır.
Suçun eylem unsurunu
oluşturan "almak" mal üzerinde zilyetlik kurulması anlamına gelmez.
Aranan husus, mağdurun zilyetliğine son verilmesi, mağdurun suç konusu eşya
üzerinde zilyetlikten doğan tasarruf haklarını kullanmasının olanaksız hâle
gelmesidir. Bu itibarla, bu tasarruf olanağı ortadan kaldırılınca suç da
tamamlanır. Söz gelimi bir vazoyu çalan hırsız evden henüz çıkmadan düştüğü
için vazo kırılacak olursa zilyedinin vazodan artık tasarrufu olanaksız hâle
gelmiş bulunacağından, suç da tamamlanmış olacaktır. Tasarrufun, pek kısa bir
süre ile de olsa olanaksız hâle getirilmesi suçun oluşması için yeterlidir.
Zilyedin tasarruf olanağı baki kaldıkça, icra hareketleri de devam ediyor
demektir; bu olanak ortadan kalkar kalkmaz ise suç tamamlanmış olur.
Bu nedenle, maddede malın
"bulunduğu yerden alınması" ibaresine yer verilmiş ve bu suretle,
almak maddî unsurunun, malın zilyedinin tasarruf alanından çıkarılmadıkça veya
burada kalsa da tasarruf olanağı ortadan kalkmadıkça tamamlanamayacağı
açıklanmak istenilmiştir.
Çağımızın teknoloji ve
bilgi çağı olduğu gerçeğinden hareketle, büyük ekonomik yatırımlarla ses ve
görüntü yolu ile yapılan hizmet ve ticaretin mal varlığı yönünden
azımsanmayacak değerlere ulaştığı bilinmektedir.
İkinci fıkrada, kamu veya
özel kuruluşlarca kurulmuş bulunan telli ve telsiz telefon hatları ile
sistemlerinden veya elektromanyetik dalgalar yolu ile şifreli veya şifresiz
yayın yapan televizyon yayınlarından sahiplerinin veya zilyetlerinin rızası
olmadan yararlananlar hakkında da eylemlerinin mal varlığına saldırı niteliği göz
önüne alınarak ceza yaptırıma tâbi tutulmaları zorunlu görülmüş ve fıkra buna
göre düzenlenmiştir.
Tasarının 350 nci
maddesi, banka veya kredi kartlarının hileler yapılarak veya başka suretler
kullanılması yoluyla para veya mal elde edilmesini, müstakil suç olarak
cezalandırılmış bulunduğundan, bu kartların kötüye kullanılması suretiyle
işlenen suçlarda, 350 nci madde uygulanacaktır; hırsızlık hükümleri
uygulanmayacaktır.
Madde 202. - Maddede,
hırsızlık suçunun nitelikli şekilleri yer almış bulunmaktadır. Buna göre; kamu
kurum ve kuruluşlarında, ibadete ayrılmış yerlerde bulunan eşya kime ait olursa
olsun, mutlak surette korunmuştur. Eşyanın kurum ve kuruluş veya ibadet yerine
ait bulunması veya buralarda özel muhafaza altına alınmış olması koşulu aranmamış,
görevlilerin veya ibadet edenlerin özel eşyası hakkında suçun işlenmesi hâlinde
de ağırlaşmış şeklin oluşacağı kabul edilmiştir. Kamu yarar veya hizmetine
tahsis edilen eşyanın ise, bulunduğu yer önemli değildir. Şüphesiz ki, suçun
oluşması için kast unsuru gereği failin bu gibi eşyanın kamu hizmet veya
yararına tahsis edilmiş olduğunu bilmesi aranacaktır.
Bina veya etrafı çevrili
eklentilerinde yapılan hırsızlığın cezası artırılırken bu gibi yerlere giriş
şekline esasta önem verilmemiştir. Giriş şeklindeki özellik, 203 üncü maddede
göz önüne alınmıştır. Bu itibarla tarlada tarım araçlarının korunması için
yapılan kulübelerde işlenen hırsızlığın da madde hükmüne girmesi sağlanmıştır.
Ancak bina tanımına girmeyen bir yerde, örneğin otomobilde bulunan eşya
hakkında muhafaza altına alınma koşulu aranmış; böylece kapıları veya camları
kapatılmamış bir otomobildeki eşyanın çalınması hâlinde nitelikli hırsızlık
kabul edilmemiştir.
Eklentilerin etrafının
çevrili olması yeterli görülmüş, kullanılan malzeme önemli sayılmamıştır.
Maddenin (3) numaralı
bendi ile halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım araçlarında ve bunların belli
kalkış ve varış yerlerinde yani istasyonlarda bulunan eşya korunmaktadır. Bu
gibi eşyanın yolcu veya araç personeline ait bulunması, keza yolcu veya
personelin beraberinde bulunması gerekli değildir. Kargo ile nakledilen veya
araçtan indirilen yahut yüklenmek üzere hazırlanan eşya da madde kapsamına
alınmış, bunların eşyanın özel bir muhafaza altına alınmış olması koşulu
aranmamıştır. Aracın türü önemli değilse de, umuma tahsis edilmiş olması
zorunludur. Bir vasıtanın umuma tahsis edildiği, bir bedel karşılığında herkes
tarafından kullanılabilir olması ile değil, belirli bir yöne giden yolcuları ve
eşyayı nakletmesiyle anlaşılır. Bu itibarla belirli kişi veya kişileri nakleden
taksiler, genel taşıt olmadıkları, zira bu kişi veya kişilerin rızası
olmadıkça, başkalarının bu vasıtalardan yararlanması olanaklı bulunmadığı
hâlde, otobüs, minibüs hatta dolmuşlar umuma tahsis edilmiş vasıtalardır. Aynı
ayırım deniz ve hava taşıtlarında da gözetilmelidir. Vasıtanın içinde bulunan
eşya gibi, alışılmış kalkış ve varış yerlerindeki eşya da kime ait olursa olsun
korunmuştur. Ancak ulaşım aracının alışılmış kalkış ve varış yerleri göz önünde
tutulmuş, bu gibi yerleri bulunmayan ve bulunup da herhangi bir nedenle bu gibi
mahallerin dışında yolcu veya eşya yükleyen yahut indiren ulaşım araçlarından
indirilen veya yüklenmek üzere hazırlanan eşyanın ayrıca korunması için neden
görülmemiştir.
(4) numaralı bentte hırsızlığın
özel bir beceriyle işlenmesi hâli öngörülmüştür. Yankesicilik veya kişisel
çeviklik ile işlenen hırsızlık hâlleri bendin kapsamına girdiği gibi, bir
hayvanı alıştırmak suretiyle ve ondan yararlanılarak işlenen fiiller hakkında
da bendin uygulanması sağlanmıştır. Bunun gibi, yoldan giden bir kimsenin
çantasını kapıp kaçan hırsız da koşma yeteneğinden yani maharetinden yararlanan
kişidir. Ancak duraksamalara yer vermemek için hırsızlığın bu işleniş şeklinden
ayrıca bahsedilmesi uygun görülmüştür.
Bu hususta 203 üncü
maddenin gerekçesine de bakılmalıdır.
(5) numaralı bentte
hayvanların barınak yerlerinden veya sürü içinden alınması öngörülmüştür.
Barınak yerlerinin sayılması uygun görülmemiş, böylece kümes hayvanlarının
çalınması hâlinde de nitelikli hâlin oluşacağı kabul edilmiştir. Hayvanlar ayrı
bir barınak yerinde olmayıp da, bina içerisinde söz gelimi konutun alt katında
muhafaza edildiği takdirde, (2) numaralı bent uygulanacağından, buradan bir
hayvanın çalınması, söz konusu bent gereğince cezanın verilmesi için yeterli
sayılacaktır.
(6) numaralı bentte doğal
bir afetin veya genel bir felâketin meydana getirebileceği zararları önlemek
veya hafifletmek maksadıyla hazırlanan eşyadan bahsedilmektedir. Doğal afetin
veya genel bir felâketin (örneğin büyük bir yangın gibi) ülke içinde
gerçekleşmiş bulunması şart değildir. Depremden zarar gören bir başka ülkeye
gönderilmek üzere hazırlanan malzeme veya giyecek, yiyecekler de madde
kapsamına girer. Bunun gibi doğal afetin dolaylı zararlı neticeleri de bendin
içinde kabul edilmelidir. Kuraklığın neden olduğu kıtlığı gidermek için
yapılacak gıda yardımları bu türdendir. Hazırlanan eşyanın bulunduğu yer de
önemli değildir; bunların bina içerisinde veya açıkta depolanmış olması
mümkündür. Bunun gibi eşyanın afet ve felâket bölgesine gittikten sonra ve
henüz afetten zarar görenlere dağıtılmadan önce çalınması hâlinde de bent
uygulanacaktır.
Mağdurun içinde bulunduğu
bazı durumlar, eşyası üzerinde normal olarak dikkatli bulunmasını
engelleyebilir ve bu durum failin suçunun daha kolaylıkla işlemesine yol
açabilir. Mağdurun içinde bulunduğu bu durumun özel bir felâketten ileri
gelmesine ihtiyaç yoktur. Aklî veya bedensel bir hastalık veya sakatlık hatta
bir yakının ölüm haberini almış olmaktan doğan büyük bir üzüntünün neden olduğu
bir panik hâlinin de aynı durumu doğurmuş bulunması olanaklıdır. Ancak mağdur
bu hâle fail tarafından getirilmemiş olmalıdır. Aksi takdirde fail, mağdur
üzerinde maddî veya manevî şiddet kullanmış olacağından, fiil hırsızlık
olmaktan çıkar ve yağmaya veya adam kaldırmaya dönüşür.
(6) numaralı bentte
ayrıca doğal bir afet veya genel bir felâketin neden olduğu kargaşa, telaş ve
heyecan dolayısıyla insanların can derdine düşerek malların üzerinde fazla bir
dikkat göstermeyecekleri göz önünde bulundurulmuş, bu hâlden yararlanarak
hırsızlığın işlenmesi ve bu nedenle maddede belirtilen olayların sonuçlandığı
kargaşadan yararlanılarak hırsızlığın işlenmesi ayrıca bir nitelikli hâl
sayılmıştır.
(7) numaralı bentte,
malını koruyamayacak bedensel, aklî veya ruhsal durumda bulunan kişinin bu
hâlinden yararlanılarak hırsızlığın icrası nitelikli bir hâl sayılmıştır. Ağır
ve ateşli bir hastanın malının alınması gibi. Ancak bu hâlin gerçekleşmesi
için, mağdurun durumuna failin neden olmaması gerekir.
Maddenin (8) numaralı
bendinde âdet veya tahsis ve kullanım gereği açığa bırakılmış olan eşya
öngörülmüştür. Tarlalarda bırakılan tarım araçları, inşaat yerine yığılan
malzeme, sokak ve evlerin önüne bırakılan otomobiller bu kabildendir. Bunların
da çalınmalarında kolaylık bulunması, nitelikli hâlin kabulünde etken olmuştur.
Hırsızlık suçunun
nitelikli şeklinin iştirak hâlinde işlenmesi, faillerdeki suç işleme iradesinin
güçlülüğünü belirtmekle birlikte fiillerin işlenmesinde cüret ve cesareti
artırıcı, suçun işlenmesini kolaylaştırıcı nitelikte olduğundan ayrıca bir
ağırlaştırıcı neden sayılmıştır.
Madde 203. - Maddede, 202
nci maddede gösterilen nitelikli hırsızlık hâllerine oranla daha ağır cezayı
gerektiren ağır nitelikli hırsızlık şekilleri düzenlenmiştir.
Madde, ilk üç bendinde
muhafaza altına alınmış şeylerin çalınmasında koruma tedbirlerinin bertaraf
edilmesini ayrıca ağırlaştırıcı neden saymaktadır.
(1) numaralı bentte,
hırsızlığın muhafaza tedbirlerine karşı şiddet kullanılması suretiyle işlenmesi
hâli söz konusudur. Bozma ve tahrip sözcükleri, yıkma, devirme, kırma, delme
veya mahvetme gibi eylemleri ifade etmektedir. Bunlar, kişiler veya malları
muhafaza için sağlam maddelerle tesis edilmiş engellere yönelmiş bulunmalı ve
hırsızlığı işlemek veya çalınmış malı başka yere nakil için yapılmış olmalıdır.
(2) numaralı bentte,
yapay araçlarla veya kişisel çeviklik sayesinde giderilebilen engelleri
kaldırarak veya aşarak konut ve diğer yerlere girmek suretiyle işlenen
hırsızlık suçu düzenlenmiştir. Engeli yok etmek maksadı ile imal edilmiş veya
bilfiil kaldırılmış olan her türlü vasıta, yapay araçtır. "Kişisel
çeviklik" deyimi ile, normal ve ortalama beden gücü ve yapısına sahip
kimselerin gösterebileceği ve fakat o suretle hareketin alışılmışın dışındaki
şekil ve suretlerle faaliyete geçilerek engelin aşılması kastedilmektedir. Bir
yere girmek hususundaki maddî zorlukları yok etmeğe yönelmiş her türlü hareket,
"kaldırmak veya aşmak" sözcükleri ile ifade edilmiştir. Şüphesiz,
burada engelin ne suretle olursa olsun, bozulması ve tahribi söz konusu
edilmeyecektir.
(3) numaralı bentte,
anahtar veya diğer aletler kullanarak kilit açılması suretiyle işlenen
hırsızlık hâli söz konusudur. Bu eylem, hırsızlığı işlemek veya çalınmış malı
başka yere nakletmek amacı ile yapılmış olmalıdır. Kilidin muhkem olması şart
değildir. Anahtar veya diğer aletlerin, vasıtasız olarak açılması mümkün
olmayan bir kilidi açmak için kullanılması lazımdır. Kilidi kırmadan açmaya
yarayan her türlü araç, alet sayılır. Sahibinin kilidin üzerinde unuttuğu
anahtar çevrilerek kilidin açılması suretiyle hırsızlığın işlenmesi ve
çalınacak şeyin herhangi bir aletle yerinden sökülmesi hâllerinde bu bent
uygulanmayacaktır.
(4) numaralı bentte,
failin kendisini tanınmayacak hâle getirmeye çalışarak hırsızlığı işlemesi hâli
öngörülmektedir. Bununla, failin suç işlediği sırada yakalanmasını önlemek ve
böylece cezasız kalmasını sağlamak amacı ile kıyafetinde ve çehresinde yapacağı
her türlü değişiklik kastedilmektedir.
(5) numaralı bentte,
hırsızlığın failin kamu görevi yapan kişi sıfatını takınması, kendisine bu süsü
vermesi suretiyle işlenmesi hâli söz konusudur. Polis elbisesi giyen kişinin bu
sıfatın verdiği kolaylıktan yararlanarak hırsızlığı işlemesi buna örnek
gösterilebilir.
Maddenin ikinci
fıkrasında yer alan hüküme göre, bu maddede yazılı suçlar sıvı ve gaz hâlindeki
yakıtları nakleden boru hatlarında veya tesislerinde işlenirse cezanın yukarı
sınırına hükmolunacaktır. Bu hâllerde, suç, teşebbüs derecesinde kalmış olsa
bile aynı cezaya hükmolunacaktır. Burada fiilin netice bakımından
"tehlikeliliği" göz önüne alınarak, cezanın yukarı sınırı
uygulanacaktır. Ayrıca hareketin yöneldiği hukukî yararın görebileceği
tehlikeliliğe itibar edilmek suretiyle teşebbüsü belirten eylemler, netice
gerçekleşmiş gibi tamamlanmış suça ait ceza ile cezalandırılacaktır.
Hırsızlık suçunun
nitelikli şeklinin iştirak hâlinde işlenmesi, faillerdeki suç işleme iradesinin
güçlülüğünü belirtmekle birlikte fiillerin işlenmesinde cüret ve cesareti
artırıcı, suçun işlenmesini kolaylaştırıcı nitelikte olduğundan ayrıca bir
ağırlaştırıcı neden sayılmıştır.
Madde 204. - Maddede, 201
ilâ 203 üncü maddelerde yazılı suçların gece vakti işlenmesi durumunda cezanın
artırılması öngörülmüştür. Gece vaktinin tanımı için 4 üncü madde ve gerekçesine
bakılmalıdır.
Madde 205. - Maddede,
hafif hırsızlık hâlleri düzenlenmiş ve bu hâllerde soruşturma ve kovuşturma
yapılması mağdurun şikâyetine bağlı tutulmuş, re'sen yapılacak işlemlerin
yaratabileceği sakıncaların giderilmesi istenmiştir.
Hafif hırsızlık
hâllerinden birincisi kullanma hırsızlığıdır. Suçun oluşması bazı koşullara
tâbi tutulmuştur.
Bu hırsızlık şeklinin
oluşması için failin alma hareketini yaparken malı kullandıktan sonra iade
etmek maksadını önceden taşıması şarttır. Bu itibarla failde özel bir kastın
bulunması gerekmektedir. Fail malı fiilen iade ettiği veya zilyedin kolaylıkla
bulabileceği bir yere bıraktığında kendisindeki özel kast meydana çıkmış olur.
Ancak failde söz konusu özel kast bulunmakla beraber henüz malı iade etmeden
yakalanacak olursa, özel kastın tespiti hâlinde yine de bu hafif hırsızlık hâli
gerçekleşmiş bulunur. Bu tür hırsızlık hâlinde kullanmanın her hâlde kısa
sayılacak bir süre devam etmesi temel koşuldur. Birkaç gün kullandıktan sonra
iade hâlinde bu madde uygulanmayacaktır.
(2) numaralı bentte
müşterek veya iştirak hâlinde mülkiyete konu olan bir malın çalınması durumu
düzenlenmiştir. Suçun bu şeklinin oluşması için failin malın hukukî durumunu
bilmesi gerekir. Kendi hissesine isabet eden kısmı alması hâlinde haksız bir
yararın sağlanmadığı ve fiilin, olsa olsa, kendiliğinden hak alma suçunu teşkil
ettiği düşünülebilir. Hırsızlıkta gözetilen yararın "haksız"
olmasının şart olmadığı kabul edildiği ve müşterek veya iştirak hâlinde
mülkiyette hisse oranının ve bu hisseye giren malın tür ve miktarını
belirlemenin zorunluluğu göz önüne alınarak böyle bir durumda da hafif
hırsızlık hâlinin oluşacağı kabul edilmiştir.
Maddenin (3) numaralı
bendi, ağır ve acil bir ihtiyacı karşılamak için bir mal hakkında hırsızlık
suçunun icrasını hafif hırsızlık saymaktadır. Ağır ve acil ihtiyaç, örneğin
hasta olan çocuk için ilâç çalınması, açlık nedeni ile gıda maddesi çalınması
gibi hâlleri kapsar. Yoksa tepsilerce baklavanın yenilmesi veya götürülmesi
hâlinde bu madde uygulanamaz.
Bu hâller dışında, failin
çaldığı malı iade veya tazmin etmesi esasen etkin pişmanlık hâlini
oluşturacağından 39 uncu madde uygulanacaktır.
Maddenin son fıkrası,
hafif hırsızlığın bütün şekillerinin soruşturma ve kovuşturmasını şikâyete
bağlı tutmuştur.
Madde 206. - Hırsızlığın
kişilere karşı cebir ve şiddet veya şahsen veya malen büyük bir tehlike
beyanıyla tehdit ederek işlenmesi hâli, müstakil bir suç tipi olan yağma suçunu
meydana getirir. Yağma bir bileşik (mürekkep) suçtur.
Cebir ve şiddet veya
tehdidin malın zilyedine yönelik olması veya olay yerinde bulunan başka bir
kimseyi hedef alması şart değildir; örneğin mağdurun iş yerine gelen kişinin
suç ortağının, mağdurun aile bireylerinden birine karşı cebir ve şiddet veya
tehditte bulunması hâlinde de madde uygulanabilir.
Bundan başka failin veya
şeriklerinden birinin görünür bir tarzda silâhlı olması yahut şeriklerin ikiden
fazla olmaları başlı başına tehdit sayılmıştır. Zira bu hâller mağdurun
korkması ve istenilen malı teslim etme veya eşyanın alınmasına ses çıkarmaması
için uygun ve elverişli bir neden sayılabilir.
Şeriklerin sayısının
saptanması açısından, bunlardan hepsinin olay yerinde bulunmalarının ve yine
hepsinin aslî maddî fail sayılmalarını gerektirecek şekilde hareket etmelerinin
gerekmediğini belirtmek uygun olur. Bu itibarla, söz gelimi tehdit mektubunu
mağdura ileten kişi de, şerikler arasında yer alır. Mağdurun faillerin
sayısında yanılması olasıdır. Esasta üçten az olan kimseler mağdurda bir korku
yaratmak maksadıyla, ikiden fazla olduklarını, örneğin çocuğunun on kişi
tarafından rehin tutulduğunu söylemeleri hâlinde, yağma suçu yine oluşur.
Cebir ve şiddet veya
tehdidin bir kimseyi sınaî veya ticarî bir sırrı açıklamaya veya malını teslim
etmeye veya alınmasına ses çıkarmamaya yöneltmeye elverişli olması gerekir. Bu
nitelikte olmayan bir cebir ve şiddet veya tehdit, sırf mağdurun normalden
fazla ürkek olması nedeniyle, malı teslim etmeye veya alınmasına veya sırrı
açıklamaya yöneltmişse, arada uygun nedensellik bağı olmadığı için yağma
suçundan söz edilemez ve fiilin hırsızlık olarak nitelendirilmesi gerekir. Bu
itibarla, cebir ve şiddet veya tehdidin önce yapılması, sırrın açıklanması veya
malın alınmasının bunun neticesi olması gerekir. Ancak, mal, zilyedin tasarruf
olanağı ortadan kalktığı anda alınmış olacağından, bu ana kadar yapılan
herhangi bir cebir ve şiddet veya tehdit, hırsızlığı yağmaya dönüştürür.
Örneğin evin içindeki eşyayı alıp kapıdan çıkarken mal sahibi ile karşılaşan
hırsız, ona karşı cebir ve şiddet veya tehdit kullanacak olursa, yine cebir ve
şiddet veya tehdit malın alınmasından önce kullanılmış olur ve fiil, esasen,
yağma tanımına girer. Ancak mal herhangi bir cebir ve şiddet veya tehdide
başvurulmaksızın alınmış olduktan sonra, bunu geri almak için hırsızın evine
gelen kimse veya yolda hırsızın peşine düşen bekçiye karşı suç işlemişse,
hırsızlıkla bu ikinci suç içtima eder ve ikisinin de cezası ayrı ayrı verilir.
Cebir ve şiddet veya tehdit malın alınmasında bir rol oynamadığından, ortada
yağma bulunmaz. Başka bir suçun cezasından kurtulmak için ikinci bir suç
işleyen kimse her iki suçtan dolayı nasıl cezalandırılmakta ise burada da başka
türlü düşünmek için neden görülmemiştir.
Maddede, bir yarar
sağlamak maksadından söz edilmemiş, yağma suçunda genel kastın varlığı yeterli
sayılmıştır.
Maddenin ikinci
fıkrasında senedin yağması düzenlenmiştir. Bir kimsenin cebir ve şiddet veya
tehditle bir borç senedini veya var olan bir senedin hükümsüz kaldığını
belirtilen bir senedi imha etmeye veya imhasına engel olmamaya zorlanması da yağma
sayılmıştır. Senedin bunu imzalayan için "borç doğurucu" olması
gerekir. Bu borç para borcu olabileceği gibi, bir işi yapmaya veya yapmamaya,
bir taşınmazını hibe etmeye, kira ile oturulan bir binayı boşaltmaya, var olan
bir borca kefil olmaya da ilişkin olabilir. Bir alacağı tahsil etmemeye,
herhangi bir davayı açmamaya, vasiyetnamesini değiştirmemeye yönelik bir vaadi
içeren yazılı beyanlar da "borç doğurucu" senet sayılırlar. Şu hâlde
mağduru iktisaden değerlendirmeye elverişli olan bir hakkını kullanmamasına yol
açan her türlü belge, borç doğurucu senet tanımına girer. Bu hâllerde yağmanın
sahtekârlıkla içtimaı olanaklıdır. Bir senedin imhasını veya imhaya karşı
koymamaya zorlama hâlinde hem yağma hem de imha şeklinde sahtecilik suçu
işlenmiş olur. Şiddet ve cebir ve tehdit ile imzalatılan boş bir kâğıdın daha
sonra doldurulması hâlinde de, biri imzalı boş kâğıdın alındığı anda, diğeri
doldurulup kullanıldığı tarihte tamamlanan iki ayrı suç var olur.
Cebir ve şiddet veya
tehdidin netice açısından elverişli olması fail sayısının veya görünür şekilde
silâh taşınmasının kendisinin tehdit oluşturduğu hususları senedin yağmasında
da geçerlidir.
Maddenin son fıkrasında
mağdurun herhangi bir vasıta ile kendini bilmeyecek ve savunamayacak hâle
getirilmesi, örneğin uyku ilacı ile uyutulmasının, yağmada cebir ve şiddet
sayılacağı açıklanmıştır.
Madde 207. - Madde
nitelikli yağma hâllerini göstermektedir. Maddedeki "yağma"dan maksat
206 ncı maddede gösterilen basit yağmadır; doğal olarak, aynı maddenin ikinci
fıkrasında yer alan senedin yağması da kavramın kapsamı içindedir.
Maddenin birinci
fıkrasının (1) numaralı bendi tanınmamak için tedbirler alınmasına ve yağma
suçunu işleyenlerin bu gibi tedbirleri almalarına ilişkindir. Tehdidin mektupla
yapılması hâlinde, mektubun imzasız olması veya bir örgütün veya derneğin,
korku salmış bir kimsenin ismi ile veya rumuzla yahut sahte imza ile imzalanmış
olması hâli de bu gibi tedbirlerden biridir.
(2) numaralı bentte yağma
suçunun yol kesmek suretiyle işlenmesi nitelikli bir hâl sayılmıştır. Yol kesme
hâlinde fiilin doğrudan doğruya mağdura karşı işlenmiş olması gerekir; yol
kesme süresi kısa veya uzun olabilir.
(3) numaralı bentte
yazılı olan hâlde, yağma suçunda cebir ve şiddet veya tehdit kullanılmasının,
failin mağduru 159 uncu maddede yazılı fiile muhatap kılması suretiyle
işlenmesi söz konusudur. Hürriyeti böylece kısıtlanan kişi mağdur veya onun bir
yakını olabilir. Hürriyetin sınırlanma süresi önemli değildir; ancak mağdur bir
malı teslime veya alınmasına karşı koymamaya zorlandığı anda hürriyet
sınırlamasının devamı şarttır. Aksi hâlde hürriyetin sınırlanması ile malın
teslimi veya alınmasına karşı konulmaması arasında nedensellik bağı bulunmaz.
(4) numaralı bentte
failin kanun dışı bir örgüte yarar sağlamak maksadıyla hareket etmiş olması
hâli düzenlenmiştir. Örgütün kanun dışı sayılabilmesi için, suç işlemek
maksadıyla meydana getirilmiş olması gerekmez. Böyle bir örgüt söz konusu
olabileceği gibi, kanunun kurulmasına izin vermediği bir örgütün bulunması da
olanaklıdır. Ancak kurulması hukuken olanaklı bulunmasına karşın, gerekli
işlemler yapılmak suretiyle henüz kurulmuş olmayan bir dernek "kanun dışı
örgüt" sayılmaz. Bunun gibi kanunen meşru bir şekilde kurulmuş bir dernek,
yaptığı eylemler ve güttüğü amaçlar itibarıyla, daha sonra kanun dışı bir
örgüte dönüşecek olursa, bu andan itibaren böyle bir derneğe yarar sağlamak
maksadıyla yapılan yağma, nitelikli yağma sayılır. Yarar elde etmek maksadının
varlığı yeterli olup, böyle bir yararın fiilen sağlanması, örneğin failin yağma
sonucu parayı örgüte aktarması şart değildir. Bunun gibi, yarar deyiminin de
geniş şekilde anlaşılması gerekir. Mağdurun böyle bir örgüte üye olmaya ve
aidat ödemeye veya bağışta bulunmaya zorlanması hâlinde de bent uygulanır.
(5) numaralı bentte
yağmanın kamu kurum ve kuruluşlarında, banka ve benzerî kredi kurumlarında ve
genel olarak herkesin girip çıkabileceği yerlerde işlenmesi öngörülmüştür.
Burada suçun işlendiği yer önemli olup, yağma konusu malın ait olduğu kişi
açısından bir ayırım yapılmamıştır. Bu itibarla, banka kasasındaki para ve
bankada bulunan personelin veya müşterilerin para veya eşyası da alınmış
olabilir. Herkesin girip çıkabileceği yerden maksat, koşulların yerine
getirilmesi suretiyle girilebilen mahallerdir. Bu itibarla dükkânlar gibi,
bilet alınmak suretiyle girilen sinema ve tiyatrolar da bu deyimin içindedir.
Resmî dairelerin de kamu kurum ve kuruluşları kapsamı içinde bulunduğu açıktır.
(6) numaralı bentte
ulaşım araçlarında veya bunların alışılmış kalkış veya varış yerlerinde işlenen
yağma hâllerini düzenlemektedir. Araç yolda iken dışarıdan durdurulabileceği
gibi, yolculardan bir veya birkaçı tarafından da suçun işlenmesi olanağı
vardır.
(7) numaralı bentte,
eşyaya karşı cebir kullanılarak girilen bir binada yağmanın işlenmiş olması
hâli yer almıştır. Fail önce binaya girmek için eşyaya karşı cebir kullanmak,
örneğin kapıyı veya pencereyi kırmak, duvarı yıkmak veya delmek gibi fiiller
işleyecek, sonra bina içerisinde bulunan kişi üzerinde cebir ve şiddet veya
tehditte bulunarak onu bir malı teslime veya alınmasına ses çıkartmamaya
zorlayacaktır; binaya bu şekilde girilmesinin içeride bulunan kimse üzerinde
yapacağı etki göz önünde tutularak, böyle bir durumda, nitelikli yağmanın
oluşacağı kabul edilmiştir. Eşya üzerinde cebir, patlayıcı madde kullanmak
suretiyle meydana getirilmiş ise (9) numaralı bentteki durum gerçekleşmiş olur.
(8) numaralı bentte
yağmanın gece vakti işlenmesi nitelikli bir hâl olarak kabul edilmiştir. Zira
bu hâlde mağdurun daha şiddetli bir korkunun etkisi altına düşeceği
muhakkaktır. Gece vaktinin ne demek olduğu 4 üncü maddede açıklanmıştır.
(9) numaralı bentte
yağmanın silâhla işlenmesi nitelikli bir hâl sayılmıştır. Silâh sözcüğü için 4
üncü maddeye bakılmalıdır. Dikkat edilmelidir ki, silâhın sadece görünür tarzda
taşınması basit yağma tehdidini oluşturmaktadır. Oysa (9) numaralı bentteki
hâlin oluşması için silâhın sadece taşınması ile kalınmaması ve fakat bilerek
sergilenmesi, tehdit için kullanılması gerekir. Bu hâl silâh doğrultulmadan da
gerçekleşebilir.
Yağma suçunun nitelikli
şeklinin iştirak hâlinde işlenmesi, faillerdeki suç işleme iradesinin
güçlülüğünü belirtmekle birlikte fiillere girişilmesinde cüret ve cesareti
artırıcı, suçun işlenmesini kolaylaştırıcı nitelikte olduğundan ikinci fıkrada
ayrıca bir ağırlaştırıcı neden sayılmıştır.
Madde 208. - Maddede,
mağduru, başkasını para veya eşya veya borç altına sokabilecek bir senet
göndermesini veya bunları bir yere koymasını veya bunların kendi eline
geçmesini sağlamaya mecbur kılma hâli bir tür yağma şekli olarak
cezalandırılmıştır. Mağdur bu hareketleri, failin başvurduğu tehdidin zoru veya
kendisine karşı kullanılan hile nedeni ile gerçekleştirecektir. Hile, failin,
Devlet makamlarınca verilmiş emir gibi göstermesi suretiyle oluşturulmalıdır.
Madde 209. - Basit zarar
verme suçuna ilişkin olan bu madde malvarlığı üzerinde cebir kullanılarak
işlenen bir suçu meydana getirmiş bulunmaktadır. Suç seçimlik hareketlidir.
Fiil taşınır veya
taşınmaz mala karşı işlenebilir. Yıkma, tahrip veya yok etme malın bütününe
veya bir kısmına ilişkin olabilir. Maddî unsuru gerçekleştirmek için kullanılan
vasıta önemli değildir. Ancak belirli bir vasıtanın kullanılması, örneğin bir
binanın yakılmak suretiyle tahribi kanun tarafından daha ağır bir suç
sayılmışsa, bu suça ilişkin maddenin fikrî içtima kuralları gereğince
uygulanacağı şüphesizdir.
Genel kast yeterli
görülmüş, failin bir yarar sağlamak maksadıyla hareket etmesi koşulu
aranmamıştır.
Suçlu ile zarar görenin
anlaşmalarına olanak sağlamak maksadıyla, soruşturma ve kovuşturma yapılması
mağdurun şikâyetine tâbi kılınmıştır. Böylece mağdurun korunması ilkesine
üstünlük verilmiştir.
Madde 210. - Madde
nitelikli zarar verme hâllerini içermektedir. Verilen zararın büyük bir kitleyi
etkilemesi olanaklı bulunan bu hâllerde, nitelikli zarar vermenin varlığı kabul
edilmiştir.
(1) numaralı bentte
öngörülen durumda, kamu kurum ve kuruluşlarına ait bina ve tesislerle buralarda
bulunan veya bu bina ve tesislere ait olan eşya korunmuştur. Resmî dairelerin
de kamu kurum ve kuruluşları kapsamı içinde bulunduğu açıktır.
(2) numaralı bentte sözü
edilen cebir ve şiddet veya tehdidin, malına zarar verilen kimseye yönelik
olması aranacaktır; bu kast sözü edilen durumu yağmadan ayırmaya olanak
vermektedir.
(3) numaralı bentte sözü
edilen kamu hizmetine veya yararlanmasına tahsis edilmiş yer ve eşyanın resmî
bir binada olması gerekmemektedir. Örneğin kanalizasyon boru ve mazgalları bu
türdendir. Zira kamunun yararlanabileceği yerlerdir. Bu itibarla bir park veya
yoldaki sırayı tahrip eden kimse hakkında bu bent uygulanacaktır.
(4) numaralı bentte,
ağaç, fidan ve bağ çubuklarının sadece dikili olması yeterli görülmüş, meyva
vermeleri koşulu aranmamış, keza bulundukları yere de önem verilmemiştir. Bu
itibarla yol kenarlarında bulunan ağaçların tahrip edilmesi hâlinde de madde
uygulanacaktır.
(5) numaralı bentte,
sulamaya, içme sularının sağlanmasına veya afetlerden korunmaya yarayan
tesislere ilişkindir. Bu itibarla, su baskınlarına, toprak kaymasına, çığ
düşmesine engel olmak üzere inşa edilen tesisler madde kapsamına girmektedir.
(6) numaralı bentte, grev
ve lokavt sırasında, işveren veya işçilere veya sendika veya konfederasyonlara
veya siyasal partiler, meslek kuruluşları ve üst kuruluşlarına ait binalarla
mallara da zarar verildiği görüldüğünden, bu mal veya binalar da maddenin
kapsamına alınmıştır. Failin greve katılan işçi veya lokavt ilân eden işveren
olması gerekmemektedir: Grevden yana olan ve olmayan işçiler arasında çıkan bir
arbedede zarar verme suçu işlenecek olursa yine bu bent uygulanır. Sendika,
konfederasyon veya işyeri işgalleri sırasında da bina, makine veya başka
mallara zarar verilecek olursa bu bent uygulanacaktır.
(7) numaralı bentte,
memurun yerine getirdiği görevle ilgili olarak öç almak maksadıyla malvarlığına
zarar verme hâli, nitelikli şekil olarak kabul edilmiştir.
(8) numaralı bentte,
yazılı hâl, fiilin ikiden fazla kişi tarafından işlenmesinin mağdur üzerindeki
etkisi itibarıyla nitelikli bir şekil sayılmıştır.
Maddenin ikinci fıkrası
ise 5/2/2003 tarihli ve 4806 sayılı Kanunla değişik 1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun 516 ncı maddesinin ikinci fıkrasının ikinci cümlesinden
alınmıştır.
Madde 211. - Başkasına
ait bir hayvan öldürülmesi veya işe yaramaz hâle getirilmesi yahut değerinde
azalmaya neden olunması esasen 209 uncu maddeye göre bir zarar verme suçunu
oluşturur. Ancak Ülkemiz ekonomisinde tarımın hâlâ büyük önem taşıması ve
hayvan nedeniyle çekişmelerin meydana gelmesi, maddenin konusunu oluşturan
hâllerde, bilinen, alışılmış zarar verme suçlarına göre daha hoşgörülü
davranmayı gerektirdiğinden, hayvana zarar vermenin müstakillen
cezalandırılması uygun görülmüştür. Suç karşılığı para cezası bu nedenle
konulmuş ve nispî (göreceli) olması uygun sayılmıştır.
Suçun oluşması için bir
hukuka uygunluk nedeni bulunmayacaktır; söz gelimi vahşî, yırtıcı, hastalıklı
ve başı boş bırakılmış bir hayvanın öldürülmesi hâlinde faile ceza
verilmeyecektir.
Maddenin dördüncü
fıkrasına göre, birinci ve ikinci fıkralarda yer alan suçların soruşturulması
ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır.
Maddenin son fıkrasında
yer alan hukuka uygunluk nedeni zarar veren kümes hayvanlarının öldürülmesine
ilişkindir. Ancak hukuka uygunluk nedeninin oluşması şu koşullara bağlıdır:
Kümes hayvanları başkasının arazisine girerek zarar verecek ve sadece bu zarara
son vermek için yok edilecektir. Ön koşul ise arazinin ekilmiş ve etrafı
işaretlendirilerek sınırlandırılmış olmasıdır. Ancak sınırlara çit ve benzerî
şeylerin yapılmış olması gerekmez. Böylece madde, ekinleri korumaktadır.
Madde 212. - Maddeyle,
bir hakka dayanmaksızın başkasına ait taşınmaz malın veya eklentilerinin kısmen
veya tamamen işgal edilmesi, taşınmazın sınırlarının değiştirilmesi veya
bozulması yahut herhangi bir suretle hak sahibinin malından kısmen veya tamamen
yararlanmasına engel olunması cezalandırılmıştır. Eklenti sözcüğü
"müştemilat" karşılığı kullanılmıştır. Böylece madde taşınmazlara
karşı işlenen ve zarar verme niteliğinde sayılabilecek bir kısım fiilleri suç
hâline getirmiş olmaktadır.
Suçun oluşması için
failde özel kast aranacaktır. Belirtilen fiillerin, mülkiyete ait hakların
kullanılması maksadıyla işlenmiş olması gereklidir.
Maddenin ikinci
fıkrasında köy tüzel kişiliğine ait olan harman yeri, yol ve sulak gibi
taşınmaz malların kısmen veya tamamen zaptolunması veya bunlara tasarruf
edilmesi veya bunların sürüp ekilmesi cezalandırılmıştır. Aynı fiiller, öteden
beri köylünün ortak yararlanmasına terkedilmiş, bahis konusu yerler hakkında
işlendiğinde de keza suç oluşacaktır.
Suçun oluşması için
failin bu yerlerin köy tüzel kişiliğine ait olduğunu veya öteden beri köylünün
ortak yararlanmasına terkedilmiş bulunduğunu bilmesi zorunludur.
Maddenin üçüncü
fıkrasında suların mecrasını değiştirmek suç hâline getirilmiştir. Suların
kamuya ait olması veya özel nitelikte bulunması önemli değildir.
Madde 213. - Maddede 212
nci maddede yazılı suçun nitelikli hâlleri gösterilmiştir.
Kişilere karşı cebir ve
şiddet veya tehdit kullanılmak suretiyle fiilin işlenmesi nitelikli hâl
sayılmıştır. Cebir ve şiddet veya tehdit deyimlerinin nelerden ibaret bulunduğu
geçen maddelerin gerekçelerinde belirtilmiştir. Ayrıca 4 üncü maddeye ve
gerekçesine de bakılmalıdır.
İkinci olarak fiilin
ikiden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi ağırlaştırıcı neden
sayılmıştır. Burada, söz konusu olan 212 nci maddede yazılı fiile ait maddî
unsurların ikiden fazla kişi tarafından beraberce gerçekleştirilmiş
bulunmasıdır.
Maddenin (3) numaralı
bendinde gösterilen hâlin oluşması için failin görünür şekilde silâhlı olması
gereklidir. Görünür şekilde silâhlı olmaktan maksat silâhın çekilmesi,
doğrultulması değildir; sadece silâhın taşınırken kişilerce görünebilmesi, bu
hâlin oluşması için yeterlidir.
Madde 214. - Zarar
vermenin aslında kasıtlı bir suç oluşturduğu bilinmektedir. Ancak maddede
arazide dikilmiş bulunan bitkilere veya bağ veya bahçeye taksirle zarar
verilmesi cezalandırılmış ve zararın re'sen ödettirilmesine karar verilmesi
öngörülmüştür. Suçun oluşması için ön koşul, arazinin etrafının
işaretlendirilerek sınırlandırılmış olmasıdır. Ancak sınırların muhkem (sağlam,
sağlamlaştırılmış) maddelerle yapılmış bulunması şart değildir; işaretleme
yeterli sayılmıştır. Ancak işaretlemenin herkes tarafından farkına
varılabilecek surette açık ve seçik ve görünür biçimde olması gereklidir. Suç,
esas itibarıyla, zarar gören kişiyi daha ziyade ilgilendirdiğinden
kovuşturulması şikâyete tâbi tutulmuştur.
Madde 215. - Basit inancı
kötüye kullanma suçunu içeren bu maddede, sayma sistemi ile birlikte, "ve
bunlar gibi mal üzerinde mülkiyet hakkının verdiği diğer yetkileri
kullanan" denilmesi suretiyle, ayrıca kapsamlı bir tanım verilmiş ve
böylece sayılan hâllerin örnek olarak verildiği açıklanmıştır.
Suçun oluşması için
failin bir malın zilyedi olması yeterli görülmüştür. Mal başkasına ait olacağı
için zilyetlik mülkiyetten başka bir nedene dayanacaktır. Ancak zilyet
olabilmek için hukukî bir nedenin bulunması şart ise de, bu nedenin
belirtilmesi yoluna gidilmemiştir: Mal üzerinde aynî ve kişisel bir hak
doğurmasa bile zilyetliğin varlığı yeterli görülmüştür. Buna karşılık fail
zilyet olmaksızın başkasının malını elinde bulunduruyorsa ve böyle bir mal
üzerinde tasarruf ediyorsa inancı kötüye kullanma suçunu işlemiş olmaz. Bu
nedenle hırsız çaldığı malı satacak olursa, ayrıca inancı kötüye kullanmadan
dolayı cezalandırılmaz.
Suçun maddî unsuru,
esasta mal üzerinde mülkiyet hakkının verdiği yetkileri kullanmak, tasarrufta
bulunmaktır. İadeden kaçınan da bu yetkiyi kullanmış olur. Tasarruf, zilyetlik
sınırı içinde kaldıkça, malikin rızası bulunacağı için, fiil suç oluşturmaz.
Başkasına kiralamak üzere verilen bir otomobili kendisi için kiralayan kimse bu
durumdadır. Tasarruf, zilyetlik sınırını aşarak mülkiyet hakkı kapsamına
girdiği takdirde, suç gerçekleşmiş olur. Fiil seçimlik hareketli olduğundan
fail hakkında içtima kuralları uygulanmaz.
Suçun tamam olması için
failin kendisine veya başkasına haksız bir yarar sağlaması gerekir.
Malvarlığına karşı işlenmiş bir suç söz konusu olduğundan bu yararın ekonomik
bir değer taşıması da zorunludur.
Suçun kovuşturulması
şikâyete bağlı tutulmuştur.
Madde 216. - Maddede
inancı kötüye kullanmanın ağırlaştırıcı iki şekli öngörülmüştür. Bunlardan
birincisi 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda da yer almıştır.
İkincisi ise, başkasının
mallarını idare yetkisine sahip olanların, idarelerine bırakılmış olan mallar
hakkında işledikleri inancı kötüye kullanma fiiline ilişkindir. Başkasının
malını idare etmek yetkisi sözleşmeden veya kanundan doğabilir. Vekil, vasiyeti
tenfiz memuru, iflâs idaresi memuru birinci gruba, vasi ve kayyım ikinci gruba
girer.
İnancı nitelikli kötüye
kullanma hâllerinde kovuşturma için şikâyet koşulu aranmamıştır.
Madde 217. - Bir malın
kaybedilmiş sayılabilmesi için hem başkasına ait olması hem de sahibi
tarafından terk edilmemiş bulunması gerekir. Sahip, malın nerede olduğunu
bilse, fakat üzerinde zilyetliğini tekrar kuracak durumda olmasa, mal yine
kaybedilmemiş sayılır. Böyle bir malı bulan kimse, Türk Medenî Kanununda
öngörülen usullere başvurmaksızın, malvarlığına sokarsa veya bunun üzerinde
malik gibi tasarrufta bulunacak olursa suçu işlemiş olur.
Haksız bir nedenle ele
geçen mal ise kaybedilmiş olmayabilir. Paranın üstünü veren veznedarın bir hata
nedeniyle fazla para vermesi ve açık kalan pencereden rüzgârın uçurması ile
yere düşen bir paranın söz konusu olması hâllerinde olduğu gibi bir rastlantı
sonucu ele geçen mal, haksız olarak edinilmiş sayılır. Burada da malın
başkasına ait olması koşulu aranacaktır.
Maddenin son fıkrasında,
maddede yazılı suçların soruşturulması ve kovuşturulmasının şikâyete bağlı
olması öngörülmüştür.
Madde 218. - Madde,
borçlusunca ödenmiş ve bir suretle elde kalmış senedi, kısmen veya tamamen ödenmemiş gibi kullanan, örneğin
ödenmesi için icraya başvuran veya başkasına devreden kimseyi
cezalandırmaktadır.
Borcun bir bölümü ödenmiş
ve geri kalan miktar için elinde tuttuğu senedi, tümü veya kalandan fazla
miktarı için kullanan sanığın eyleminin de aynı suçu oluşturacağında kuşku
yoktur.
Maddede tanımlanan suçun
kovuşturulması zarar görenin şikâyetine bağlı tutulmuştur.
Madde 219. - Basit dolandırıcılığa
ilişkin olan bu madde ile, esasta dolandırıcılığın klasikleşmiş tanımına sadık
kalınmıştır. 21/11/1990 tarihli ve 3679 sayılı Kanundan önce 1/3/1926 tarihli
ve 765 sayılı Kanunun 503 üncü maddesinde suçun oluşması için, mağdurun mutlaka
saf bir kişi olması gerektiği düşüncesini ortaya çıkaran ve "hulüs ve
saffetten istifade" ibaresi bulunmakta idi. 1989 Türk Ceza Kanunu
Tasarısında bu ibarelere yer verilmemiş, ayrıca bir kimsenin esasen düşmüş
olduğu bir yanılgıdan kurtulmaması için hile ve kandırıcı nitelikte
hareketlerin yapılmasının da dolandırıcılık olacağı, ikinci fıkrada ayrıca
belirtilmişti. Yürürlükteki metin 1989 Türk Ceza Kanunu Tasarısından Kanuna
aktarılmıştı. Bu metin bu Tasarıda da esasta korunmuştur. Dolandırıcılığın bu
basit şeklinde kullanılan hile veya yapılan desiselerle yani oyun, düzen ve
entrikalarla, gizli dolaplarla mağdurun hataya düşmesi arasında nedensellik
bağının varlığı aranacaktır. Bu itibarla önce bu gibi eylemlerin yapılması,
daha sonra mağdurun hataya düşmesi gerekecektir.
Dolandırıcılık suçunun
sadece gerçek kişilere karşı değil ve fakat tüzel kişilere karşı da
işlenebileceği hususuna açıklık getirmek amacı ile maddede kimse yerine
"kişi" kelimesine yer verilmiştir.
Dolandırıcılığın ikinci
fıkrada yer alan şeklinin ise mağdur, failin fiilinden müstakil bir nedenle
hataya düşmüş, fail ise hile veya kandırıcı hareketleri bundan sonra ve
mağdurun hatasının farkına varmaması için yapmış olmalıdır. Fail bu gibi
hareketler yapmaksızın mağdurun düşmüş olduğu hatadan yararlanmışsa, fiil
dolandırıcılık olmaz; olsa olsa rastlantı sonucu ele geçen maldan yararlanma
söz konusu olur. Örneğin bir veznedar 20 milyon liranın üstünü verirken ve
parayı sayarken hataya düştüğü için fazla para verecek olsa ve bunun farkına
varan fail sesini çıkarmayıp fazla parayı alsa, dolandırıcılık söz konusu
olmaz. Buna karşılık fail veznedarın hatasını anlamasına engel olucu, onun
dikkatini başka tarafa çekici hareketler yapar ve veznedarın hata ettiğinin
farkına varmamasını sağlarsa, dolandırıcılığın bu şekli gerçekleşmiş olur.
Suç, haksız yararın
sağlanması ile tamamlanmış olur; bu yararın faile veya bir başkasına sağlanması
suçun oluşması bakımından önemli ve bundan mağdurun zarar görmesi şart
değildir; mağdurdan başka bir kişinin zarar görmesi, örneğin mağdurun eşine ait
bir mal veya parayı faile vermesi hâlinde de dolandırıcılık vardır.
Maddenin son fıkrasına
göre tüzel kişiler de bu suçtan sorumlu tutulacaklardır.
Madde 220. - 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanuna bu madde, geniş ölçüde olmak üzere ve aynen 1989
Türk Ceza Kanunu Tasarısından 21/11/1990 tarihli ve 3679 sayılı Kanunla
aktarılmıştır. Tasarıda da bu madde tekrarlanmaktadır. Nitelikli dolandırıcılık
hâllerinin yer aldığı maddede, zararın ağırlığı veya kullanılan hile ve desisenin
niteliği göz önünde bulundurulmuştur.
(1) numaralı bentte, söz
konusu edilen "parasal yardım"dan maksat, çeşitli mevzuatın öngördüğü
yardımlar veya teşvik tedbirleri olabilir. Ancak bu hüküm, hayali ihracat
olarak tanımlanan ve vergi iadesi, kredi kolaylıkları ve benzerî yararların
elde edilmesini amaçlayan fiilleri kapsamamaktadır. Bu hususlar özel
hükümlerine göre cezalandırılmakta devam edecektir.
(2) numaralı bent, banka
veya diğer kredi kurumlarından, esasta tahsis edilmemesi gereken bir kredinin
açılmasının sağlanması için yapılan hile ve desiseleri öngörmektedir. Krediyi
alan kişinin aldatıcı herhangi bir faaliyeti olmaksızın, sırf banka
elemanlarının kendi görevlerini layikiyle yerine getirmemeleri yüzünden bir
kredi açılmışsa, ortada bir bankacılık suçu bulunabilir ama, dolandırıcılığın
varlığından söz edilemez. Uygulamada bu fiil, kredi almak üzere başvuran
kimsenin sahte kıymet takdiri raporları ile teminat olarak göstermek istediği
malları, olduğundan daha değerli bir şekilde beyan etmesi veya esasta zarar
ettiği veya kâr etse de bunun kredinin açılmasına olanak vermeyecek miktarda
olması, çok büyük kazanç sağladığını gösteren bilanço ve diğer belgeleri
düzenleyip banka veya kredi kurumuna ibraz etmesi gibi şekillerde
işlenmektedir. Kredi kurumundan, "banka" olmamasına karşın faiz
karşılığında olsun veya olmasın kanunen borç para vermeye mezun olan kurumlar
anlaşılır. Bu itibarla böyle bir mezuniyete sahip olmayan bir kişi veya
kuruluşa karşı bu fiilin işlenmesi hâlinde koşulları varsa, basit dolandırıcılık
suçu söz konusu olacaktır.
(3) numaralı bent sigorta
edenin dolandırılmasına ilişkindir. Failin sigorta edilen veya sigorta bedelini
alacak kimse olması şart değildir. Keza sigortanın türü de önemli değildir. Mal
veya hayat sigortası hatta malî sorumluluk sigortası olabilir.
(4) numaralı bent bir
kimsenin tehlikeli veya zor durumda bulunduğunu ileri sürerek yapılan
dolandırıcılığı cezalandırmaktadır. Bir yakınının hastanede, karakolda veya
genellikle zor veya tehlikeli bir durumda bulunduğundan bahisle, ona götürülmek
üzere para ve eşya alarak mağduru dolandıran kimse beşeri ve tabiî acıma,
yardıma koşma, korku ve telaşa kapılma duygularını sömürdüğü için bu hâlin
nitelikli dolandırıcılık sayılması uygun görülmüştür.
(5) numaralı bent,
askerlikten kurtarmak bahanesiyle yarar sağlanmasını cezalandırmak için
düzenlenmiştir. Mağdurun askerlikten kurtarılmış olması önemli değildir. Sırf
böyle bir bahane ileri sürmek suretiyle yarar sağlanmış olması yeterlidir.
Askerlik süresinin kısaltılacağı vaadiyle yarar sağlanması hâlinde de suç
oluşacaktır.
(6) numaralı bentte yurt
dışında iş bulmak vaadiyle yapılan dolandırıcılık öngörülmüştür. Failin böyle
bir iş bulmaya yetkili olmaması bendin uygulanması için zorunludur. Bu gibi
bahanelerin bir çok kimseleri zor durumda bıraktığı göz önünde tutularak, bu
nitelikli hâl maddeye eklenmiş, ayrıca yabancı bir ülkede ikamet izni veya o
ülkeye kabul edilebilmek için gerekli vize almak bahanesiyle bir kimsenin
dolandırılmasına da yer verilmiştir. Bu itibarla, (6) numaralı bent 25/8/1971
tarihli ve 1475 sayılı İş Kanununun konuya ilişkin hükümleri ile
çakışmayacaktır. Bilindiği üzere özel kanun var iken yürürlüğe giren genel
kanunun aynı konuyu düzenlemesi hâlinde genel kanuna zıt olan özel kanun
hükümleri örtülü olarak yürürlükten kalkmış olur.
(7) numaralı bentte,
dolandırıcılık fiilinin bentte gösterilen kurumların haberleşme araçlarıyla
veya banka veya bir kredi kurumunun veya herhangi bir kamu kurum ve kuruluşunun
vasıta olarak kullanılması suretiyle işlenmesi hâlinde kandırıcı niteliği daha
fazla olacağından, bu durum nitelikli hâl olarak kabul edilmiş bulunmaktadır.
(8) numaralı bent,
dolandırıcılık fiilinin kamu kurum ve kuruluşlarının veya kamu yararına çalışan
hayır kurumlarının zararına işlenmesi hâlini cezalandırmaktadır. Kamu yararına
çalışan hayır kurumları deyimine, yalnız kamu yararına olan dernekler değil, bu
nitelikteki resmî ve kamu kurumları da girmektedir.
(9) numaralı bent,
dolandırıcılık suçunun meslek ve görevlerini yaptıkları sırada avukatlar,
noterler, vekiller, yeminli malî müşavirler, serbest muhasebeciler veya kurum
yöneticileri tarafından işlenmesi hâlini suçun nitelikli şekli olarak kabul
etmektedir.
(10) numaralı bent,
menkul kıymetlerden büyük kazanç elde etme vaadiyle yapılan dolandırıcılığı nitelikli
dolandırıcılık saymıştır.
Avukatlar ve dava
vekilleri terimleri için Avukatlık Kanununa bakılmalıdır. Vekiller deyimine,
kayyum ve vasiler de girer.
Maddenin son fıkrasında
tüzel kişilerin de bu suçtan sorumlu olacakları hükme bağlanmıştır.
Madde 221. -
Ehliyetsizlerin korunması yalnızca, özel hukuk hükümlerine bırakılamaz.
Ehliyetsiz kişilerin ceza hükümleri ile de korunmalarında zorunluluk vardır.
İşte söz konusu ihtiyacı karşılamak üzere bu maddeye, Tasarıda yer verilmiştir.
Ehliyetsizlikten yararlanma
suçunun dolandırıcılık ile ilgisi varsa da suç dolandırıcılıktan ayrı
koşulların gerçekleşmesine bağlanmıştır. Bu nedenle fiil, nitelikli
dolandırıcılık sayılmamıştır.
Tasarının bu maddesine
göre suçun mağdurları çocuklar ve küçükler, kısıtlanmış olan veya kısıtlanacak
durumda bulunan kişiler, kocama hâlinde bulunan kişilerdir. Bu kişilerin ruhsal
düşkünlüğünden, tecrübesizliklerinden, sağlık durumlarından, ihtiyaç ve
heveslerinden yararlanarak bu kişilerin veya başkasının zararına haksız yarar
sağlanması, suçu oluşturmaktadır.
Madde 222. - 1989 Türk
Ceza Kanunu Tasarısından 21/11/1990 tarihli ve 3756 sayılı Kanun ile 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanuna aktarılan bu madde, Tasarıda aynen korunmuştur.
Maddede yer alan üç ayrı bent ile ceza mevzuatımızdaki turizmle de ilgili olan
boşlukların doldurulması öngörülmektedir. Maddenin bentlerinde karşılıksız
yararlanmanın bazı şekilleri yer almıştır. Bu maddede yer alan suçların 216 ncı
maddenin öngördüğü fiillerden farklı olduğuna dikkat edilmelidir.
Gerçekten karşılıksız
yararlanma hâlindeki hile, failin kendi iktisadî durumunu gizlemesinden
ibarettir.
Bu itibarla, (1) numaralı
bentte öngörüldüğü üzere, fail, karşılığını ödemeyecek durumda olduğunu
açıklayarak, otel ve benzerî yerlerde kalmasını sağlayacak olursa; örneğin
belirli bir vadede ödeme yapacağını söyleyerek otelde kalırsa, suç teşekkül
etmez. Fail, borç altına girdiği anda bedeli ödeyecek durumda olmamalı ve
durumunu açıklamamalıdır.
(2) numaralı bent ise
lokanta ve benzerî yerlerde aynı suretle bedelini ödemeyerek yiyip içmek
cezalandırılmaktadır.
(3) numaralı bent ise,
taksi ve benzerî ulaşım araçlarında kendisini bir yerden diğer bir yere taşıtan
kimsenin bedelini ödememesi hâlini suç saymış bulunmaktadır.
Yukarıda açıklandığı
üzere üç ayrı bentte yer alan suçlar ne hırsızlık ne dolandırıcılık ve ne de
inancı kötüye kullanma suçlarını oluşturmayacakları için Batı ülkeleri
hukukunda öteden beri müstakil suç sayılmışlardır. Turizmin geliştiği ülkeler
bu ihtiyacı hissetmişler ve otelci ve lokantacıları, taksi sahiplerini korumak
üzere yukarıda belirtilen bu suçları meydana getirmişlerdir. Aksi hâlde ya
kanunu zorlayarak bu fiilleri klasik üç suç tipinden birisine sokmak yahut
mağdurlara hukuk mahkemeleri yolunu göstermekten başka çare kalmamaktadır;
hukuk davası açmanın ise ödenmeyen miktar itibarıyla bir anlamı olamayacağı
açıktır.
Suçların niteliği ve bu
suçlarda özellikle uzlaşma kurumunun işletilmesi gerektiği düşünülerek
soruşturma ve kovuşturmanın şikâyete tâbi kılınması uygun sayılmıştır.
Madde 223. - Bu madde de,
1989 Türk Ceza Kanunu Tasarısından 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna 521/b
maddesi olarak 21/11/1990 tarihli ve 3756 sayılı Kanunla nakledilmiş ve yeni
Tasarıda da aynen korunmuştur.
Otomatik cihazlardan
hileli bir takım usullerle yararlanma da yaşadığımız çağda sık sık görülen bir
suç şeklidir. Otomatik telefon, yiyecek veya içecek veren makineler, hatta oyun
aletlerinden, jetonlar yerine bir takım maden parçaları kullanmak veya başka
usullere başvurmak suretiyle yararlanılması hâlinde bu suç tipi ortaya çıkar.
Hileli hareketler elektronik aygıtlara karşı da yöneltilebilir. Örneğin bir
bankanın elektronik cihazlarını programlamakla yükümlü memuru, yanıltıcı
bilgileri alete vermek suretiyle, belirli bir hesapta mevcut olmayan bir paranın
bulunduğu yolunda ilgili memura bilgi verilmesini ve bu suretle o hesaptan para
çekmek isteyen kimseye ödeme yapılmasını veya bir başka şube veya bankaya
havale gönderilmesini sağlayabilir. Federal Alman Ceza Kanununun "teknik
bilgilerde sahtecilik" başlığı altında ve sahtecilik suçları meyanında
düzenlediği bu suç, ne evrakta sahteciliğe ne de dolandırıcılığa girmediğinden,
ayrıca cezalandırılmıştır. Burada söz konusu olan aletin verdiği hizmetten
bedel ödemeden yararlanmaktır. Benzerî fiiller hakkında 350 nci maddeye ve
gerekçesine bakılmalıdır.
Suçun oluşması için, borç
altına giren, kendisine bir hizmet yapılmasını sağlayan veya hileli usullerle
otomatik cihazlardan yararlanan kimsenin, bunların karşılığını ödememesi
gerekir.
Maddedeki suçun niteliği
gereği, kovuşturmanın şikâyete tâbi kılınması uygun görülmüştür.
Madde 224. - 9/6/1932
tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanununun 154 ve izleyen maddelerinde
iflâs yoluyla kovuşturmanın koşulları açıklanmıştır.
Tasarının bu maddesi aynı
Kanunun 310 ve 311 inci maddelerinde yer alan hileli (Anayasanın kullandığı
terim ile dolanlı) ve taksiratlı iflâsın yaptırımlarını göstermektedir. Suçu
oluşturan hareketler bakımından İcra ve İflâs Kanununun sözü edilen hükümlerini
göz önünde bulundurmak gerekecektir.
Aslında iflâs konusunun,
ceza yaptırımları da dahil, İcra ve İflâs Kanununda bütünü ile düzenlenmiş
olması ve bu hükmün Ceza Kanunundan çıkarılması gerekir. Ancak, mevzuatta bir
boşluğun meydana çıkmaması için bu hükmün Tasarıda muhafazası uygun görülmüştür.
Madde 225. - Maddeyle,
şirket veya kooperatifler alanında kamunun veya sözü geçen kuruluşların genel
kurullarının aldatılmalarını önleyecek bir yaptırım getirilmiştir. Maddenin
açıkladığı kişiler tarafından, bilerek önemli yanlış bilgilerin verilmesi suç
hâline getirilmiş olmaktadır.
"Kamuya yapılan
beyanlardan" maksat, basın ve yayın yoluyla veya postayla prospektüsler
gönderilerek belirli olmayan kişilere hitap edilmesi ve bunlara önemli yanlış
bilgiler verilmesidir. Bu tür bilgilerin genel kurula sunulan raporlarda,
önerilerde yer alması da suç sayılmaktadır; gerçeğe uymayan bilançolar
yapılması, söz gelimi gerçeğe aykırı hayali kârlardan bahsedilmesi gibi. Ancak
bütün bunların yanlış olduğu bilinerek doğru imiş gibi gösterilmesi suçun
oluşması için zorunludur.
Suçun oluşması bakımından
failde bir kâr sağlama amacının bulunması veya bir zararın meydana gelmesi ise
şart değildir. Maddede, bir tehlike ve engelleme suçu meydana getirilmiş
bulunulmaktadır. Bu suretle şirket veya kooperatiflerin idaresinde iyi niyeti
korumak amacı güdülmüştür. Bu nedenle, şirket veya kooperatifin aleyhinde olmak
üzere yanlış bilgi verilmesi de bu suçu oluşturacaktır.
Madde, bu tür bilgileri
veren veya verdirenleri cezalandırmaktadır.
Suçun oluşması kastın
varlığını gerektirmektedir. Fail bilgileri yanlış olduklarını bilerek ve yanlış
bilgi vermek maksadıyla sunacaktır, bu hususta saikin önemi yoktur.
Maddede yer alan hükümler
sermayesi hisse senedine bölünmüş kamu iktisadi teşebbüsleri ve benzerî
kurumları da kapsamaktadır.
Madde 226. -
"Yataklık" adı ile anılan suç, cürümden meydana gelen eşyayı, o cürme
iştirak etmeksizin satın almak, gizlemek, kabul etmek eylemlerinden oluşur.
Yoksa burada geçen yataklık teriminin suçun işlenmesine katılmakla bir ilgisi
yoktur. Tam tersine suçun oluşması için önceden suça katılınmış olmaması
şarttır. Batı hukukunda bu suç ancak XX. yüzyılda bağımsız bir cürüm hâline
getirilmiştir. Böylece maddede düzenlenen yataklık suçunun oluşması için ön
koşul, failin suç oluşturan fiilin icrasına bir suretle iştirak etmiş
olmamasıdır. Çünkü böyle bir iştirak bulunduğunda, fail o suçun cezasıyla
cezalandırılacağından, diğer şeriklerin paylarını ödemek suretiyle malın
tamamını almış olsa da, ayrıca yataklık suçunun cezası verilmeyecektir. Eşya
sözcüğüne, para ve hayvanlar da girmektedir.
Suçun ikinci ön koşulu,
satın alınan, gizlenen veya kabul edilen eşyanın bir cürümden elde edilmiş
olmasıdır. Şu hâlde kabahatler öngörülmemiştir. Cürmün türünün önemi yoktur;
ancak malın doğrudan doğruya suç ürünü olması gerekir. Bir hırsız çaldığı
mücevheri halı ile trampa etse ve halıyı birine satsa, halı suçtan doğrudan
doğruya meydana gelmediğinden, halıyı satın alan bu suçu işlemiş olmaz.
Maddenin ikinci
fıkrasında, failin bu suçu işlemeyi itiyat hâline getirmiş olması bir
ağırlaştırıcı neden sayılmıştır. İtiyattan maksat sadece yataklıkla geçinmek
değildir; normal bir ticarî faaliyeti olan kimse, cürümden meydana gelen eşyayı
da alıyorsa, bunu itiyat edinmiş sayılır.
Maddede aracılık
edenlerden ayrıca söz edilmemiştir. Bu gibi kimseler failin fiiline iştirak
etmiş olacaklarından, iştirak kurallarının cezalandırılmaları için yeterli
olacağı düşünülmüştür.
Madde 227. - Maddeyle,
bilmeden hukuka aykırı bir para veya eşyayı, meşru olarak ele geçirdikten
sonra, bunların menşeinin hukuka aykırı olduğunu öğrenen kişiye hukukî bir
mecburiyet yüklenmektedir; kişi öğrendiği kanunsuzluğu derhal polise, savcıya
veya idarî mercilere bildirmekle yükümlü kılınmıştır. Bu yükümün ihmali,
kabahat derecesinde bir suçu meydana getirmektedir.
Madde 228. - Maddeyle,
demirci, çilingir gibi bir kısım sanat sahiplerinin bazı fiilleri suç hâline
getirilmiştir. Suç seçimlik hareketlidir. Fail ayrım yapmaksızın isteyene
maymuncuk satacak veya verecek veya örneğine uygun olarak anahtar imal edecektir.
Ancak bu son hâlde suçun oluşması için anahtarın kullanılacağı yer veya eşyanın
sahip veya vekilini bildiği hâlde bunlardan başkası için anahtarı imal ile
onlara verecektir.
Maddenin ikinci
fıkrasında sözü geçen sanat sahipleri için bir yükümlülük getirilmiştir. Sanat
sahipleri, kendilerinden bir yerin açılması istenildiğinde, istemde bulunan
kişinin o yerin sahibi olmaması hâlinde, failin fiiline iştirak etmiş
olacaklarından talep edenin, yerin veya şeyin zilyedi veya zilyedin vekili olup
olmadıklarını araştıracaklardır. Bu hususta kanaat getirmeden istemi yerine
getirecek olurlarsa, bu fıkrada belirtilen cezalara göre mahkûm edileceklerdir.
Madde 229. - Malvarlığına
karşı işlenen suçların, yağma cürümleri (206 ilâ 208 inci maddeler) müstesna,
belirli derecedeki akraba arasında işlenmeleri hâlinde ne suretle işleme tâbi
tutulacakları bu maddede gösterilmiştir. Madde aslında aile kurumunu koruma
amacını gütmektedir. Ancak teknik kolaylık sağlama amacıyla maddenin bu Bölümde
yer alması uygun sayılmıştır.
Maddenin birinci
fıkrasında belirli akrabalık derecesi içinde bulunanlar arasında suçun
işlenmesi hâlinde fail hakkında kovuşturma yapılmayacağı belirtilmekte ve
böylece şahsa bağlı bir cezasızlık nedeni meydana getirilmiş olmaktadır.
İkinci fıkrada ise, yine
belirli akraba arasında işlenen bu suçların kovuşturulmasının şikâyete bağlı
olacağı kabul edilmekle beraber, ayrıca belirtilen derecedeki akrabalık
sıfatının cezayı indirme nedeni oluşturacağı açıklanmaktadır.
Madde 230. - Madde,
Onuncu Bölümde yer alan suçlarda bir hafifletici nedeni öngörmekte ve malın
değerinin pek hafif olmasını faile verilecek cezanın yarısından üçte ikisine
kadar indirilmesini gerektiren bir hâl olarak saptamış bulunmaktadır. Değerin
takdiri, suçun işlendiği yer, bölge, coğrafî koşular, insanların yaşam
biçimleri, ortalama gelirleri, enflasyon oranları göz önünde bulundurulmak
suretiyle, davaya bakan hâkim tarafından saptanmalıdır.
Madde 231. - Maddede,
Tasarının İkinci Kitabının Birinci Kısmının Üçüncü ve Beşinci bölümlerinde yer
almış bazı suçlar bakımından bir hukuka uygunluk nedeni ihdas edilmiş
bulunulmaktadır.
Madde kişinin, belirli
koşullarla güvenliği açısından duyduğu endişe ve ciddî korku nedeniyle Üçüncü
ve Beşinci bölümde yazılı suçları işlemesi hâlini bir hukuka uygunluk nedeni
saymış ve güvenlik açısından endişe ve ciddî korkunun hangi nedenlerden meydana
gelmesi gerekeceği gösterilmiştir:
Bir kişinin evine veya
içerisinde oturulan, ikamet edilen diğer her türlü bina veya eklentilerine
saldırganın merdiven koyup çıkması, duvarı delmesi, kapıyı kırması, bina ve
eklentilerine ateş koyması veya bu gibi benzerî hareketleri yapması
gerekmektedir. Dikkat edilmelidir ki, bu hareketler sayılı değildir; içinde
oturanların güvenliği açısından endişe ve ciddî korku meydana getirecek benzerî
her türlü hareket maddenin kapsamı içindedir; bacadan içeri girmek gibi.
Söz konusu saldırıları
defetmek maksadıyla fiilin işlenmiş bulunması gereklidir.
Ciddî korku ve endişe
meydana getiren bu hareketlerin günün herhangi bir saatinde veya nerede olursa
olsun def'i hâlinde fail söz konusu hukuka uygunluk nedeninden yararlanacaktır.
Ceza verilmemesi için
tecavüz karşısında kendisi veya binanın içerisinde oturanların güvenliği
açısından kapıldığı endişe ve ciddî korkunun etkisi altında kişinin fiili
işlemiş bulunması gerekmektedir. Saldırı var olmakla birlikte endişe ve ciddî
korku meydana gelmemişse esasen hukuka uygunluk nedeni tümüyle söz konusu
olamayacaktır.
Tasarının meşru savunmaya
ilişkin 28 inci maddesi her türlü hakka karşı meşru savunmada bulunulmasını
kabul ettiğine göre, bu maddeye Tasarıda ne için yer verilmiş olduğu sorusu
akla gelebilir. Maddede, söz konusu hâlde saldırı kişiye olmayıp esasta bir
taşınmazın bazı kısımlarına yöneliktir; bu itibarla, maddenin ayrıca açıkladığı
güvenlik açısından endişe, ciddî korku yaratmadığı hâllerde meşru savunmanın
diğer koşulları (o anda defetme gibi) söz konusu olmayabileceğinden, bu maddede
koşullarını da açıklayarak söz konusu hukuka uygunluk nedeninin ayrıca
belirtilmesi uygun bulunmuştur. Kaldı ki, Tasarıda olduğu gibi, meşru savunmayı
her türlü hakka saldırı hâlinde kabul eden yeni Fransız Ceza Kanunu, 231 inci
maddedeki hâli meşru savunma sayan bir hükme ayrıca yer vermiş bulunmaktadır
31 inci maddedeki hâller
meydana geldiğinde failin söz konusu madde gereğince cezalandırılması son
fıkrada hükme bağlanmıştır.
Madde 232. - 133, 135,
136, 138, 145, 146 ve 147 nci maddelerde yazılı suçların birden fazla kişi
tarafından işlenip de asıl failin kim olduğunun, delil yetersizliği nedeniyle
anlaşılamaması hâlinde, bütün failler bakımından cezasızlığı önlemek için
Tasarıda bu maddeye yer verilmiştir. Ayrıca Tasarının iştirak hâlinde, faillere
ayrı ayrı ceza verme sistemini kabul etmiş olması böyle bir hüküm konulmasını
zorunlu kılmaktadır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun 463 üncü maddesinin son cümlesi ise alınmamıştır. Zira bu hâlde
iştirak derecesi belli olduğundan, ceza vermekte esasen bir zorluk söz konusu
değildir.
Bu maddenin benzerî olan
hükümler, mukayeseli hukukta da bazen bizde olduğu gibi kanunla ve bazen
içtihatlarla meydana getirilmiştir.
Madde 233. - Tasarının bu
maddesi kavgaya karışan kişilerin ne suretle cezalandırılacaklarını
göstermektedir. Getirilen bu maddeyle suç basitleştirilmiş ve maddenin
kolaylıkla uygulanması olanağı sağlanmıştır.
Kavganın en az üç kişi
arasında cereyan eden fiili bir kapışma (münazaa) olarak tanımlanması
olanaklıdır. Suçun maddî unsuru kavgaya katılmış olmaktır. Suçun gerçekleşmesi
için, katılanların karşılıklı şiddet hareketlerinde bulunmaları gerektiğinden
suça teşebbüs olanaklı değildir.
Kavga çok failli bir suç
olduğundan, oluşması için zorunlu hareketler dışındaki eylemlerle manevî
iştirak yoluyla suça katılmak olanaklıdır.
Kavgaya katılan kişi,
sırf bu fiili dolayısıyla ayrıca cezalandırılacaktır; kavgaya katılan kişinin
hareketleri nedeniyle işlemiş sayılacağı diğer suçlardan dolayı ayrıca
cezalandırılması için, kavganın bir ölüm veya yaralanma ile sonuçlanması bir
cezalandırma koşulu oluşturmaktadır. Ölüm veya 145 inci maddenin dördüncü
fıkrasındaki hâl hariç olmak üzere, yaralanma yoksa bu madde uygulanmaz.
Yine maddeye eklenen bir
hükümle bir saldırıyı defetmek, bir kişiyi savunmak veya kavgacıları ayırmak
maksadıyla girişilen hareket dolayısıyla ceza verilmeyeceği açıklanmıştır.
Böylece söz konusu hâller kavga suçunda bir tür hukuka uygunluk nedeni
sayılmıştır.
Maddenin son fıkrasında
kavgada korkutmak için yani özel bir kast ile silâh çekilmesi veya silâh
boşaltılması ayrı cezalarla karşılanmıştır.
Madde 234. - Maddede,
genel tehlike yaratan suçlardan yangına yer verilmiştir. Yangın, yakılan şey
dışında, kişiler veya eşya yönünden genel bir tehlike, bir bakıma birlikte
yaşama güvenliğine karşı bir tehdit olduğu için müstakil suç sayılmıştır.
Yangın, tehlike
suçlarından olduğu için, ateş vermekle yangın tehlikesinin meydana geleceği
kabul edilmiştir. Failin genel bir tehlikeye neden olduğunu bilmesi de şart
koşulmamıştır. Zira, bu tehlike her yangında vardır. Genel tehlike, yangına
neden olma fiilinin doğrudan bir sonucudur.
Maddenin birinci
fıkrasında, her türlü yapılara, tarım ürünlerine, hububata, besinlere, küme ve
depolarına ateş verilmesi cezalandırılmaktadır. "Her türlü yapılar"
deyimi binaları, ikmal edilmiş veya edilmemiş her tür diğer yapıları
kapsamaktadır.
İkinci fıkrada,
tehlikenin daha vahim olacağı fikrinden hareketle, suçun diğer nitelikli
hâlleri gösterilmektedir; bu yerler konutlar, insanların toplu olarak
bulundukları binalar, kamuya ait binalar, kamunun kullanılmasına ayrılmış
tesisler, sanayi işletmeleri, kolaylıkla tutuşabilir veya patlayabilir
maddelerin konulduğu yerler ve madenlerdir. Belirtilen yerlerin yakılması
anında, bina içerisinde insan bulunmuş olması şart değildir. Kamuya ait binanın
fiil anında, kamu yararına kullanılmakta olup olmaması da önem taşımaz. Kamunun
kullanılmasına ayrılmış tesislerin ise, fiilen bu maksatla kullanılmakta
bulunması gerekir. "Sanayi işletmeleri" deyimi, fabrikaları,
atölyeleri, buraların binalarını aletleri ve makineleri kapsar.
Fıkra ayrıca kolaylıkla
tutuşabilen veya patlayabilen maddelerin konduğu yerlere; söz gelimi benzin ve
benzerî akaryakıt, dinamit, kömür depolarına ve diğer benzerî yerlere ateş
verilmesini nitelikli hâl saymıştır. Madenlere ateş verilmesi de bu fıkra
kapsamına alınmıştır.
Ormanlara ateş verilmesi
fiilleri 31/8/1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanununun, 4/7/1995 tarihli ve
4114 sayılı Kanunla değişik 110 uncu maddesi gereğince cezalandırıldığından,
Tasarı kapsamına alınmamıştır.
Madde 235. - Maddeyle,
234 üncü maddenin çeşitli fıkralarında belirtilen yerlere veya eşyaya dinamit
veya bomba yahut bunlara benzer patlayıcı, yıkıcı, öldürücü, radyasyon yayıcı
veyahut bu sonuçları doğurabilecek nitelikte maddelerin patlatılmak veya
patlamak üzere konulması veya bunların patlatılması yahut tutuşturulması suç
hâline getirilmiştir. Böylece birinci fıkrada belirtilen vasıtaların
kullanılması, bunlarla mevcut tehlikenin ağırlığı göz önüne alınarak, müstakil
suç sayılmıştır.
Birinci fıkrada dinamit,
bomba, patlayıcı, yıkıcı, öldürücü ve buna benzer patlayıcı, yıkıcı veya
öldürücü radyasyon yayıcı maddelerin 234 üncü maddede belirtilen yer veya
eşyayı tahrip için kullanılması hâli düzenlenmektedir.
İkinci fıkrada cezayı
artıran hâller gösterilmektedir. Birinci fıkrada yazılı şeyleri meskûn bir
yerde veya çevresi ile halkın gelip geçtiği yerlerde tahrip maksadıyla
kullanmak böylece ağırlaştırıcı bir şekil sayılmıştır.
İkinci fıkranın ikinci
cümlesinde ise, fiillerin halkın toplu olarak bulunduğu veya kamu hizmetlerinin
görülmesine ayrılmış binalarda işlenmesi hâlinde, hareket aynı zamanda başka
bir kanun maddesini ihlâl etse ve daha ağır cezayı gerektirse bile fikri içtima
kurallarının uygulanmayacağı ve failin iki suçtan ayrı ayrı cezalandırılacağı
açıklanmıştır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, belirtilen yerlere silâhla ateş etmek veya radyasyon yayıcı yahut
radyoaktivite bulaştırıcı kaynak veya madde koymak, belirli koşullarla
cezalandırılmaktadır. Bu fıkraya göre silâhla ateş etmenin bu maddeye göre suç
oluşturması için, failde adam öldürme veya etkili eylem kastının bulunmaması
gerekir.
Suçun oluşması için silâh
atmanın ya meskûn bir yerde veya bunun çevresinde veya özel veya resmî veya
genel yapılara veya halkın toplu olarak bulunduğu diğer yerlere yahut hareket
hâlindeki ulaşım vasıtalarına yöneltilmesi gerekir.
Suçun oluşması ayrıca bir
cezalandırma koşuluna bağlanmıştır: Ateş edilmesi halk arasında korku, kaygı
veya panik meydana getirebilecek nitelikte olacaktır; suçun oluşması için
eylemin bu nitelikte olarak değerlendirilmesi yeterlidir. Ancak failde bu
sonuca yönelik bir kastın bulunması aranmayacaktır. Silâh atılmakla beraber
belirtilen türden bir sonuç meydana gelmediği hâllerde 243 üncü maddenin
uygulanması gerekebilecektir.
Maddenin son fıkrasında,
diğer üç fıkrasında yer alan suçlara ortak ağırlaştırıcı nedenler
gösterilmiştir. Fıkrada geçen "suçun icrasını kolaylaştırıcı diğer
vasıtalar"a her türlü hile ve desiseler girmektedir.
Madde 236. - Maddeyle,
genel tehlike yaratan hâllerden birisi olarak kasten sele veya taşkına meydan
verilmesi cezalandırılmıştır. Fiil çeşitli şekillerde gerçekleştirilebilir: Söz
gelimi failin, kabarmasını sağlamak üzere suyun çıkış yollarını tıkaması gibi.
Madde 237. - Maddede, 234
ilâ 236 ncı maddelerde yazılı suçlarda ortak bir ağırlaştırıcı nedene yer
verilmiştir. Fiillerin, kamu kurum ve kuruluşlarına ait olan ve maddede sayılan
taşınmazlara karşı işlenmesi hâlinde, doğuracağı tehlikenin çok daha ağır
olacağı kabul edilmiş ve bu hâlde daha fazla ceza verilmesi uygun görülmüştür.
Fiillerin millî savunmayı ihlâl kastıyla askerî kuruluşlara ait olan ve yukarıda
sayılan taşınmazlara karşı işlenmesi hâlinde Askerî Ceza Kanununun 59 uncu
maddesi hükmü uygulanacaktır.
Madde 238. - Maddenin ilk
fıkrasında, genel ve büyük felâketlere karşı korunma tesislerini tahrip ederek,
bunları bozarak veya kullanılamaz hâle getirerek yangına, sel ve taşkına,
kazaya ve diğer felâketler tehlikesine neden olmak suç hâline getirilmiştir.
Burada suç sayılan fiil, korunma tesislerine karşı işlenmektedir. Suçun
cezalandırılması için genel tehlikenin meydana gelmesine neden olunması
yeterlidir. Fiilen felâketin meydana gelmesi şart değildir.
Maddenin ikinci
fıkrasında felâketin meydana gelmesi hâlinde faile verilecek ceza
gösterilmiştir. Bu fıkra, netice nedeni ile ağırlaşan bir suçu meydana getirmiş
olmaktadır.
Son fıkrada ise, tehlikenin
kapsadığı felâket meydana geldikten sonra, bunun ortadan kaldırılmasına tahsis
edilmiş alet ve vasıtaların kullanılmamasını veya çalışmalarının engellenmesini
sonuçlayan fiiller müstakil suç hâline getirilmiştir.
Madde 239. - Maddenin
birinci fıkrasıyla bir kimsenin, 234 ilâ 236 ve 238 inci maddelerde yazılı
fiilleri sigorta bedelini almak veya haksız bir yarar sağlamak için işlemesi
cezalandırılmaktadır. Fiillerin sigorta bedelini veya diğer haksız bir yararı
ele geçirmek kastı ile işlenmiş bulunması gereklidir yani failde özel kast
aranacaktır.
Fiil dolayısıyla
başkasının yaşamı bakımından bir tehlike meydana gelirse bu takdirde 240 ıncı
maddenin uygulanması gerekecektir.
Maddenin ikinci
fıkrasında fiilin tüzel kişiler tarafından da işlenebileceği ve tüzel kişi
hakkında ceza verilebileceği belirtilmiştir.
Madde 240. - 234 ilâ 239
uncu maddelerde esasta tehlike suçları yer almış bulunmaktadır. Bu madde ise,
söz konusu maddelerde yer alan tehlike sonucu yaşamsal bir tehlikenin veya
ölümün meydana gelmiş bulunması cezalandırılmaktadır. Ölüm meydana geldiği
takdirde faile sadece bu maddeye göre ceza verilecek, ayrıca taksirle adam
öldürmeden dolayı cezaya hükmolunmayacaktır.
Madde 241. - Maddede
yangına, patlamaya, sel ve taşkına yahut genel bir tehlikeyi sonuçlayabilecek
tahribata veya felâkete taksirle neden olunmuş bulunulması
cezalandırılmaktadır.
Maddede geçen
"yangın" sözcüğü, basit bir dikkatsizlik sonucu meydana gelen ve
kolaylıkla giderilebilen hâller dışında ve insan hayatını veya mülkiyeti ciddî
tehlikeye sokabilecek nitelikteki olgular anlamındadır. Maddede geçen felâket
sözcüğünü de birden çok kişinin yaşamını tehdit eden ve geniş ölçüde mülkiyet
tahriplerine neden olabilecek hâller olarak anlamlandırmak gerekir.
İkinci fıkra için 239 ve
240 ıncı maddelerin gerekçesine bakılmalıdır. Bu konuda ayrıca 312 nci maddenin
gerekçesine de bakılmalıdır.
Madde 242. - Maddenin
birinci fıkrasının birinci cümlesinde, ruhsat almaksızın dinamit, bomba veya
bunlara benzer alet ve maddeleri veya barut ve benzerî şeyleri imal eden veya
bunları yabancı bir ülkeden Türkiye'ye sokan, sokmaya aracı olan veya ülke
içinde bir yerden diğer yere nakleden, yollayan veya göndermeye aracılık eden
veya satan, satmaya çalışan kimseler cezalandırılmaktadır. Bu fıkrada "satmaya
çalışma" da suç sayılmış böylece suçun bu hâline ait teşebbüse tamamlanmış
suç gibi ceza verilmiştir.
Ayrıca, Ülkemizin taraf
olduğu Uluslararası Nükleer Silâhların Yayılmasının Önlenmesi Andlaşmasının
uygulanması ile ilgili olarak UAEA ile Ülkemiz arasında imzalanan Güvenlik
Denetimi Anlaşması uyarınca, Ülkemiz, barışçıl amaçlarla kullanılan nükleer
maddelerin yetkisiz olarak alınması, kullanılması ve amaçlarından saptırılarak
nükleer silâh veya diğer nükleer patlayıcılara dönüştürülmesini önlemek amacıyla
bu tür maddelerin sayım ve kontrolü için ulusal güvenlik denetimi sisteminin
yürütülmesini ve UAEA'nın güvenlik denetimini kabul etmeyi taahhüt etmiş
bulunmaktadır.
Yine Ülkemizin de taraf
olduğu Nükleer Maddelerin Fiziksel Korunması Hakkındaki Sözleşme ise barışçıl
amaçlarla kullanılan nükleer maddelerin Ülke içi kullanımı, depolanması,
taşınması ile uluslararası taşınması sırasında uygulanması gereken önlemleri
içermektedir. Bu Sözleşmenin 7 nci maddesi söz konusu maddeler ile ilgili
olarak kasten işlenen suçların taraf ülkelerin ulusal mevzuatında cezayı
gerektiren bir suç olarak öngörülmesini ve uygun cezalarla müeyyide altına
alınmasını gerektirmektedir.
Yukarıda açıklanan
nedenler ile nükleer silâhların imal edilmesi, nükleer maddeler ile radyasyon yayıcı
ve radyoaktivite bulaştırıcı kaynak ve maddelerin yetkili merciden ruhsat
almaksızın Ülkeye sokulması, Ülkeye sokmaya aracılık yapılması, Ülke içinde
nakledilmesi veya bu fiile aracılık yapılması, satılması veya satmaya
çalışılması fiilleri de fıkranın ikinci cümlesinde cezalandırılmıştır.
Birinci fıkranın ikinci
cümlesinde imali, Türkiye'ye sokulması ülke içinde nakli, satılması, satılmaya
çalışılması öngörülen maddelerden:
Nükleer madde deyiminden
kaynak maddeler ve özel bölünebilir maddeler anlaşılır.
a) Kaynak Maddeler: Doğal
izotopları içeren uranyum, 235 izotopu doğal düzeyin altına düşmüş uranyum,
toryum bunlardan herhangi birinin metal alaşım kimyasal bileşim veya
yoğunlaştırılmış şekli ve bunlardan birini veya daha fazlasını içeren herhangi
bir maddedir.
b) Özel Bölünebilir
Madde: Plutonyum-239; uranyum-233; 235 veya 233 izotopları bakımından
zenginleştirilmiş uranyum ve bunlardan birini veya daha fazlasını içeren
herhangi bir maddedir.
Radyoaktif Madde: Bir
veya birden çok iyonlaştırıcı radyasyon yayınlayarak çekirdekleri kendiliğinden
bozulmaya uğrayan bir izotopu alaşım, karışım, çözelti veya bileşik olarak
içeren maddelerdir.
Radyasyon Kaynağı:
İyonlaştırıcı radyasyon yayınlayan radyoaktif maddelerle radyasyon yayınlayıcı
veya üretici aygıtlardır.
İyonlaştırıcı Radyasyon:
Maddesel ortamdan geçerken onunla etkileşerek iyon çiftleri oluşturabilen x
ışını, gamma ışını gibi elektromanyetik ışınlarla, kinetik enerjileri olan
yüklü parçacıklar, ağır iyonlar ve serbest nötronlar gibi tanecik karakterli
ışınımlardır.
Ses dalgalarıyla,
elektromanyetik spektrumun morötesi ve daha büyük dalga boylu bölgesi, bu
tanımın kapsamı dışındadır.
İkinci fıkrada, birinci
fıkrada belirtilen suçların, örgüt meydana getirenler, yönetenler veya örgüte
mensup olanlarca işlenmesi suçun nitelikli şekli olarak kabul edilmiştir.
Üçüncü fıkrada ise örgüt
kurmaksızın yani Tasarının 4 üncü maddesindeki tanıma uymaksızın, birden fazla
kişinin toplu olarak, yani birbirlerine elvererek ve işleri kolaylaştırarak
suçu işlemeleri ağırlaştırıcı bir fiilî neden olarak kabul edilmiştir.
Böylece aralarında bir
anlaşma ve birleşme olmaksızın birden fazla kişinin fiilleri birlikte icra
eylemeleri hâlinde ceza dörtte biri oranında artırılacaktır.
Dördüncü fıkra, birinci
fıkranın birinci cümlesinde tanımlanan suçların ruhsatsız taşınması,
bulundurulması veya alınmasını müstakil suç hâline getirmiştir. Bu fıkranın
ikinci cümlesinde, birinci fıkranın ikinci cümlesinde yer alan şeylerin izinsiz
taşınması, bulundurulması ve alınması hâlinde ise, dördüncü fıkranın birinci
cümlesinde yer alan cezaların yukarı sınırının uygulanacağı belirtilerek şahsî
ceza uygulaması getirilmiştir.
Maddenin son fıkrasında
mahkemenin, şeylerin tür ve miktarını önemsiz olarak değerlendirmesi ve failin
meslek, kişilik ve suç işleme eğilimleri bakımından tehlikesiz sayılması
hâlinde verilecek ceza gösterilmektedir.
Madde 243. - Cürüm
derecesindeki bir suçu içeren bu madde ile bir defa yetkili merciinden izin
almaksızın patlayıcı maddelerin infilâk ettirilmesi cezalandırılmaktadır.
Örneğin, inşasına başlanan bir binanın temelinde çıkan büyük bir kayayı
parçalamak maksadıyla ruhsat almadan dinamit patlatan kişi bu maddeye göre
cezalandırılacaktır.
İkinci olarak maddenin
cezalandırdığı fiil ecza patlatmaktır. Fiilin suç oluşturması için tehlikeli
olması veya herkesi rahatsız edecek surette icra edilmesi gerekmektedir,
mahalle aralarında bu niteliği taşıyan maddeleri, çatapat denilen şeyleri
patlatmak bu maddenin kapsamı içindedir.
Maddenin cezalandırdığı
üçüncü fiil, meskûn bir yerde veya civarında veya umuma açık yol üzerinde veya
bu yola doğru, hukuka uygun bir neden bulunmadan silâh patlatmaktır.
Madde 244. - Maddeyle,
toplumumuzda inşaat alanında çeşitli tarihlerde faciaların meydana gelmesine
neden olmuş bir kısım uygulamaların, artık felâketli neticeler meydana gelmeden
önlenmesi ve böylece bazılarının inşaat sanatının kurallarına çıkar elde etmek
saiki ile uymamalarının engellenmesi öngörülmüştür.
Suçun faili, bir inşa
veya yıkım işinin idaresini eline almış veya bu hususta yükümlü olandır; yoksa
bir yıkım işinde söz gelimi usta olarak çalışırken tedbir almayı ihmal eden
kimse hakkında bu madde uygulanmaz. Maddenin amacı daha henüz kötü netice
meydana gelmeden bilerek kurallara aykırı eylemde bulunmayı müstakil suç hâline
getirmektir.
Birinci fıkrada yer alan
suçun maddî unsuru, inşaat veya yıkım sanatının kurallarını bilerek yani kasten
ihlâl eylemek ve böylece insan hayatının veya beden bütünlüğünün tehlikeyle
karşı karşıya kalabilmesine neden olabilecek durumları ortaya çıkarmaktır.
Kurallar, malzemenin cinsine, miktarına veya bunların belirli kullanılış
şekillerine ilişkin olabilir. Söz gelimi plânların daha fazla yarar sağlamak
amacı ile bilimsel esaslara aykırı olarak yapılmış olması da maddenin kapsamı
içindedir.
Suçun oluşması için
kurallara riayet olunmaması ve bu nedenle genel olarak insan hayatının ve beden
bütünlüğünün tehlikeyle karşı karşıya kalabilecek olması gerekir.
İnşaat veya yıkım işinin
bu husustaki kurallara aykırı olarak yapılmış bulunmasından dolayı tehlike
fiilen gerçekleşir ve ölüm veya yaralanma gibi sonuçlar meydana gelecek olursa
faile ayrıca bu suçların cezaları da verilecektir. Madde bu hâllerde fikrî
içtima kurallarının uygulanmayacağını ayrıca belirtmiştir.
Maddenin ikinci
fıkrasında, inşa edilmiş bina ve eklentilerinde birinci fıkra hükümlerine
aykırı olarak hareket edenler hakkında da aynı cezaya hükmedileceği
belirtilmiştir.
Maddenin üçüncü
fıkrasında kurallara taksir nedeni ile uyulmadığı takdirde verilecek ceza
gösterilmiştir. Bu hâlde de failin meydana gelebilecek taksirli neticeden
ayrıca cezalandırılması gerekecektir.
Usulsüz inşaatın
neticelerinin ortadan kaldırılmasına, söz gelimi binanın yıkılmasına da
mahkemece ayrıca karar verilecektir.
Son fıkrada bu suçta
tüzel kişinin de fail olabileceği belirtilmiştir.
Madde 245. - Maddenin
birinci fıkrasında, vahşî ve tehlikeli hayvanların başıboş bırakılmaları veya
muhafazalarında ihmal gösterilmesi cezalandırılmaktadır.
Maddenin ikinci
fıkrasında değişik suçlar yer almıştır: Bir kere koşum ve binek hayvanlarının
açık yerlerde kendi hâline bırakılması cezalandırılmaktadır. İkinci olarak bu
hayvanların dikkatle sevkedilmemesi veya deneyimsiz kimselere verilmesi suç
sayılmaktadır.
Üçüncü olarak bu
hayvanların azdırılması veya korkutulması veya dikkatle sevkedilmemesi yahut
sağlamca bağlanmamasından dolayı başkalarının tehlikeyle karşı karşıya
bırakılması suç sayılmaktadır.
Maddedeki bütün fiiller
kabahat derecesinde suç olarak saptanmışlardır.
Madde 246. - Madde,
herkesin gelip geçtiği yerlerde yapılan işler, örneğin bir evin önünde,
kanalizasyona mecraları bağlamak üzere çukur açılması gibi hâllerde veya yine
benzerî maksatlarla bırakılan eşyadan dolayı meydana gelebilecek tehlikeleri
önlemek amacıyla, kurallarına göre konulması gerekli işaretleri ve engelleri
koymak hususunda ihmal gösterilmesini cezalandırmakta ve böylece bir engelleme
suçu meydana getirilmiş olmaktadır. Ancak dikkat edilmelidir ki, ihmal
niteliğindeki eylemleri cezalandıran bu hüküm, ihmalleri ayrıca cezalandıran
hüküm bulunmadığı takdirde uygulanacaktır. Böylece kanunlar çatışması
oluşmayacaktır. Söz gelimi işaret konulmaması nedeniyle, açılan çukura düşen
ölecek olursa, tedbiri almayanın sadece taksirli suçtan cezalandırılması ile
yetinilecektir.
Maddenin ikinci fıkrasına
göre, tüzel kişiler de bu suçtan sorumlu olacaktır.
Madde 247. - 234 üncü
maddeden başlayan ve İkinci Kısmın Birinci Bölümün bütün maddelerinde yer alan
fiiller, esasta tehlike yaratan eylemleri engellemek amacını güden suçlardır.
Tasarının bu maddesiyle
234 ilâ 246 ncı maddeler dışında kalan fiillerin taksir ile de işlenmesi ayrıca
ceza yaptırımı altına alınmış olmaktadır. Kasten işlenme hâli öncelikle
maddenin kapsamı içindedir.
Madde 248. - Maddede,
içme sularına, besinlere veya her çeşit başka maddelere zehir katarak veya sair
suretle bozarak kamunun sağlığını tehlikeye düşüren kimse cezalandırılmaktadır.
Suların mikroplandırılması da madde çerçevesi ve zehir kavramı içindedir.
Maddeden açıkça anlaşılacağı üzere, fiil somut bir tehlike suçudur. Maddede suç
konusu olabilecek maddeler tek tek gösterilmemiş, yenilecek ve içilecek her
şey, her türlü madde maddenin kapsamı içine alınmıştır.
Madde 249. - 8/6/1995
tarihli ve 4113 sayılı Yetki Kanununa dayanılarak çıkarılan, 560 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname, besin konusu ile ilgili bütün Devlet görevlerini ele almış
bulunmaktadır. 3/11/1995 tarihli ve 4128 sayılı Kanunla 560 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnameye 18A maddesi eklenmiş ve Kararnameye uymayanlara
uygulanacak cezalar gösterilmiştir. İnsan sağlığına zarar verecek gıda
maddeleri üretilemeyeceğine, zararlı katkı maddesi katılamayacağına dair 12 nci
maddesinin (c) bendinin yasakladığı fiiller 249 uncu maddenin kapsamı
içindedir. Bu fiilleri Kararnamenin 18A maddesinin (g) bendi sadece para cezası
ile karşılamaktadır. Fiilin insan hayatı bakımından ortaya koyduğu çok vahim
tehlikenin sadece para cezası ile karşılanmasını yeterli bulmayan Tasarı, bu
maddesi ile yenilecek, içilecek şeylerin veya ilâçların tağşiş, taklit veya
tağyirini hapis cezası ile karşılamayı uygun görmüştür.
Maddede geçen tağşiş,
taklit ve tağyir sözcükleri esasta aynı anlamı ifade eder. Bunların
kullanılmasının amacı, her tür yenilecek veya içilecek şeylerin veya ilâçların,
çeşitli yollarla ve metotlarla saflıklarının, gerçek niteliklerinin bozulması
ve böylece halkın sağlığının tehlikeyle karşı karşıya kalmasını
sonuçlayabilecek hareketlerin tümünün noksansız ifade olunmasıdır. Bununla
birlikte kelimeler teker teker şu suretle belirtilebilir:
"Tağşiş" bir
şeyin içine halkın sağlığını bozacak surette başka madde eklenmesi,
karıştırılması demektir.
"Tağyir" aynı
suretle maddenin başkalaştırılması yoluyla safiyetini bozmak anlamına gelir.
"Taklit" bir
başkasına benzetmeye çalışarak maddenin, sağlığı tehlikeye sokacak duruma
getirilmesi anlamını taşır. Maddeye göre her üç fiilin de maddeleri yiyen ve
içenlerin sağlığını bozacak derecede olması suçun oluşması için zorunludur.
Madde, bir defa söz
konusu maddelerin sadece tağşiş, tağyir ve taklidini suç saymıştır. Ayrıca bu
maddelerin satılması, verilmesi veya niteliklerinin bilinmesine karşın satılmak
üzere bulundurulması suç olarak saptanmıştır.
Tağşiş, tağyir veya
taklide yarayan her tür maddenin satılması veya tedariki hususunda yol
gösterilmesi de suç sayılmıştır.
Kanun Hükmünde
Kararnamenin gıda maddelerine ilişkin diğer hükümlerinin ise uygulanmasına
devam olunacaktır.
Madde 250. - Maddenin
birinci fıkrasında, kamunun sağlığına karşı işlenen tehlike suçlarından birisi
olarak, ilâçları reçetelerine aykırı olarak yapmak ve satmak fiili
cezalandırılmıştır. Hekim reçetesinde yazılı ilâç yerine başka ilâç vermek de
madde kapsamı içindedir.
İkinci fıkrada
müstahzarların, yetkililerce saptanmış formüllerine uygun olarak imal
edilmemesi veya bu şekilde imal edilmiş müstahzarların bilerek satılması suç
sayılmıştır.
Madde 251. - Madde,
satılması mutlaka reçete getirilmesine bağlı ilâçların kanunsuz olarak ele
geçirilmemesini sağlamak üzere, Devletçe formları saptanmış reçete kâğıtlarını
izinsiz olarak basmayı, satmayı, dağıtmayı veya bunları bilerek kullanmayı cezalandırmaktadır.
Suç seçimlik hareketlidir.
Madde 252. - 248 ilâ 251
inci maddelerde yer alan fiiller halkın doğrudan doğruya sağlığıyla ilgilidir.
Bu fiillerin kasten veya taksir ile işlenmeleri sonucu meydana gelebilecek
neticeler esasta birbirine eşittir. Bu nedenle, Tasarının bu maddesi, fiillerin
taksir ile işlenmelerini de cezalandırmıştır. Böylece söz konusu maddeleri imal
eden veya satanların her zaman dikkat içinde bulunmalarını sağlamak
amaçlanmıştır.
Madde 253. - 249 ilâ 251
inci maddelerdeki suçların, sağlık meslek veya sanatının kötüye kullanılması
suretiyle işlenmesi hâlinde failde ahlâkî kötülüğün daha fazla olacağı göz
önünde tutularak daha ağır ceza verilmesi öngörülmüştür. Failin hekim veya
eczacı veya kamunun sağlığını korumak için, yapılması resmî izne bağlı bir
meslek veya sanat mensubu olması gerekmektedir. Bu meslek ve sanatlar 24/4/1930
tarihli ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, 11/4/1928 tarihli ve 1219
sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun, 18/12/1953
tarihli ve 6197 sayılı Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanun ve 15/2/1954
tarihli ve 6269 sayılı Kimyagerlik ve Kimya Mühendisliği Hakkında Kanunda
düzenlenmiş bulunmaktadır.
Dikkat edilmelidir ki, bu
maddenin uygulanabilmesi için kişisel sıfata bağlı hâllerin bulunması yeterli
değildir. Ayrıca fiillerin meslek ve sanatı kötüye kullanarak işlenmiş
bulunması da gerekmektedir.
Madde 254. - Maddeyle,
249 ilâ 251 inci maddelere göre mahkûmiyet hâlinde, cürme vasıta kılınan meslek
veya sanat veya ticaretin durdurulması ile birlikte, işyerinin de aynı süre ile
kapatılmasına karar verileceği; ancak o işyerinin, bulunduğu yer için bir önem
taşıması, söz gelimi o yerde başka dükkân bulunmaması ve kapatılması hâlinde
halkın zorunlu ihtiyaçlarını karşılayamayacağının anlaşılması hâlinde,
işyerinin kapatılmasına karar verilmeyebileceği hükme bağlanmaktadır.
Madde 255. - Uyuşturucu
maddelere ait suçlara, mevzuat geleneğimizde öteden beri Ceza Kanunu içinde yer
verilmiştir. Bu hususu göz önünde bulunduran Tasarı da aynı geleneği sürdürmüş
bulunmaktadır. Aslında uyuşturucu maddeleri düzenleyen hükümlerin, Batı
ülkelerinde olduğu gibi, idarî mevzuatı, tıbbî hususları ve ceza hükümlerini
içermek üzere ayrı bir kanun içinde toplanması daha yerinde olurdu. Nitekim
bugün Ülkemizde söz konusu hükümler değişik kanunlar içinde dağılmış
bulunmaktadır. Ancak Tasarı, mevzuatta bir boşluk meydana gelmesine neden
olmamak için bu suçları da kapsamı içine almakta devam etmiştir.
Maddede, uyuşturucu
maddelerin nelerden ibaret bulunduğu tanımlanmadığı gibi, bunların teker teker
gösterilmesi yoluna da gidilmemiştir. Bu tutumun nedeni, uyuşturucu maddelerin
ve aynı etkiyi yapan ilâç ve sentetiklerin kötüye kullanılmalarının yaptırım
altına alınarak güçlü bir sosyal savunma sağlanması maksadıyla hangi maddelerin
uyuşturucu madde sayılmaları gerekeceği hususunun belirlenmesinin Bakanlar
Kurulu Kararnamesine bırakılmasıdır. Böylece zaman içinde yeniden ortaya çıkan
ve uyuşturucu etkisi yapan maddelerin yaptırım dışı kalması önlenmiş olacağı
gibi ayrıca bu konudaki belirsizlik de giderilerek suçta kanunîlik ilkesi
vurgulanmış bulunacaktır.
Uyuşturucu maddeler
konusunda, cezalar bakımından uluslararası uygulamada esas olan ilke şudur:
Maddeyi imal, ithal edenleri, bir yerden bir yere nakledenleri, satanları,
satmak için bulunduranları yani, yabancı dildeki deyimi ile bu işin
"trafiğini idare edenleri" şiddetle cezalandırmak; buna karşılık
maddeyi kullananı, genel olarak bir hasta, iradesi bakımından zayıf, bedensel
yapılışı itibarıyla bu tür maddeleri kullanmaya yatkın bünyede bir kişi sayarak
ıslah ve tedavisini asıl hedef benimsemek ve cezalandırma bakımından da ılımlı
bir tutum içinde bulunmaktır. Maddenin düzenlenmesinde esas itibarıyla bu
görüşe öncelik verilmiştir.
Maddenin (4) numaralı
fıkrasında (1) numaralı fıkrada gösterilen fiillerin eroin, morfin ve bu
nitelikte oldukları Bakanlar Kurulunca tespit ve ilân edilecek olan benzerî
maddelere ilişkin bulunması hâlinde, cezanın ağırlaştırılması öngörülmüştür.
Buna karşılık yumuşak uyuşturucu madde olduğu bilim adamlarınca ifade olunan
esrar bu nitelikte sayılmamıştır.
Maddenin (2) numaralı
fıkrasında, uyuşturucu maddeleri sadece ihraç edenlere altı yıldan oniki yıla
kadar hapis cezası verilmesi ancak fıkranın ikinci paragrafında ihraç
suçlusunun aynı zamanda imalci veya ithalci olması hâlinde birinci ve ikinci
fıkralarda yazılı cezaların ayrı ayrı hükmedilmesi öngörülmüştür. Böylece
sadece ihracat yapanın cezası 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna göre
indirilmiş olmaktadır. Bu tercihin nedeni malın götürüldüğü diğer ülkelerde
ihracat veya genel olarak uyuşturucu madde suçları için verilen cezanın bize
göre çok daha hafif olmasıdır.
İhracat yapan ve
genellikle kendilerinden büyük patronların yararlandığı düşünülen genç ve cahil
bir kısım Türk işçileri yürürlükteki hükümlere göre yabancı memlekete
soktukları madde dolayısıyla cezalandırıldıkları takdirde, Ülkemize
döndüklerinde ayrıca ihraçtan dolayı otuz yıla varan hürriyeti bağlayıcı cezaya
mahkûm edilmekte ve yabancı ülkede çektikleri ceza, ihraç fiili Türkiye'de
işlenmiş ayrı bir suç olduğundan, Türkiye'de aynı madde dolayısıyla verilmiş
cezadan mahsup da edilmemekte idi. İşte bu durumun ortaya çıkardığı ifratlı
sonucu düzeltmek üzere yabancı memlekette çekilmiş ceza hâlinde veya ceza
çekilmemiş olmakla birlikte Türkiye'de infazı olanaklı ise ve çekildiği
hâllerde ihraç nedeniyle artık kovuşturma yapılmayacaktır. Bu cezanın
Türkiye'de infazı gerekmiyorsa, ihraç nedeniyle verilecek ceza aynen
çektirilecektir.
Maddenin (3) numaralı
fıkrasında, uyuşturucu maddelerin yurt içinde satışı, satışa arzı, satın
alınması veya bulundurulması, maddelerin devredilmesi veya devralınması veya
sevk ve nakledilmesi veya bunların alınıp satılmasına veya devrine veya her ne
suretle olursa olsun tedarik edilmesine aracı olmak cezalandırılmıştır. Suçun
ön koşulu maddelerin yurt içinde ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak söz
konusu işlemlere tâbi kılınmasıdır.
Maddenin (4) ilâ (8)
numaralı fıkralarında ise, diğer ağırlaştırıcı nedenler gösterilmiştir.
(4) numaralı fıkraya göre
(1) ilâ (4) numaralı fıkralarda yer alan suçlar doktrinde ağır uyuşturucu
maddeler olarak tanımlanan eroin, kokain, morfine ilişkin olduklarında
verilecek ceza bir katı oranında artırılacaktır. Bakanlar Kurulu kararnamesinde
bu nitelikte oldukları belirtilen diğer uyuşturucu maddeler hakkında da bu
hüküm uygulanacaktır.
(5) numaralı fıkraya
göre, suçlar, bu maksatla kurulmuş bir örgütü meydana getirenler ile idare
edenler veya örgüte dahil bulunanlarca işlendiğinde, ceza yarı oranında
artırılacaktır.
(6) numaralı fıkraya göre
ise, suçlar örgüt olmaksızın birden ziyade kimse tarafından toplu olarak veya
bu tür suçları işlemeyi meslek, sanat veya geçim vasıtası hâline getirmiş
kimselerce işlendiğinde cezalar üçte biri oranında artırılacaktır.
(7) numaralı fıkra,
onsekiz yaşını bitirmeyen çocuk veya küçükleri veya ceza ehliyetine sahip
bulunmayanları, suçların işlenmesinde kullananlar için tertip olunacak cezanın
üçte biri oranında artırılmasını öngörmektedir.
(8) numaralı fıkra,
uyuşturucu maddelere ilişkin suçları işlemek üzere örgüt kurulmasını, daha
henüz hiçbir suç işlenmemiş bulunsa bile, müstakil suç olarak
cezalandırmaktadır. Ancak örgüt marifetiyle suç işlendiğinde faillere sadece
(5) numaralı fıkra hükümlerine göre ceza verilecektir.
Madde 256. - Madde, 1989
Türk Ceza Kanunu Tasarısından 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna, hemen
hemen aynen 6/6/1991 tarihli ve 3756 sayılı Kanundan aktarılmıştır.
Maddede, uyuşturucu madde
kullanılmasını kolaylaştırıcı hareketler ile kullanma hâlleri cezalandırılmaktadır.
(1) numaralı fıkranın (a)
bendinde bir kimsenin başkasına uyuşturucu madde temin etmesi veya herhangi bir
suretle kullanılmasını kolaylaştırması cezalandırılmaktadır. Burada fail,
uyuşturucu madde ticareti yapan değildir; maddenin kullanılmasını kolaylaştırandır.
Fıkranın (b) bendinde, uyuşturucu maddenin onsekiz yaşını bitirmemiş küçüklere
veya aklen malûl olanlara verilmesi ayrıca cezalandırılmakta, (c) bendinde ise
bu maddelerin, eğitim veya öğretim veya sağlık ve tedavi kurumlarında ve kurumların
civarında satılması ve bu yerlerde bulunan kişilere verilmesi hâlinde cezanın
ağırlaştırılması öngörülmektedir. Ayrıca, fıkrada yazılı bentlerdeki hâllerden
en az ikisinin birleşmesi hâlinde cezanın artırılması da hükme bağlanmaktadır.
(2) numaralı fıkrada,
uyuşturucu madde kullananlarla, bu maksatla yanında bulunduranlar
cezalandırılmaktadır. Uyuşturucu maddelere iptila derecesinde bağımlı hâle
gelmiş olanlar hakkında sadece özel bir güvenlik tedbiri kabul edilmiştir. Bu
kişi hastanede muhafaza ve tedavi altına alınacak, kullanmadan dolayı fail
ayrıca cezalandırılmayacaktır.
İptila hâlinin var olup
olmadığının saptanması tıbbî bir uzmanlık işidir. Bu itibarla Kanun iptilanın
ölçüsünü belirlememiştir. Uyuşturucu maddeye olan bağımlılık maddeyi kullanan
kişinin bundan yoksun kaldığında, şiddetli ve yoğun fizik rahatsızlıklar,
fizyolojik bozukluklar içine düşmesini yani yoksunluk sendromunun oluşmasına
neden olduğu hâllerde iptiladan söz edilmektedir. Ancak bu ölçü şimdi ciddî
şekilde eleştirilmekte iptila hususunda sosyal kıstaslara da başvurulması
gereğine işaret olunmaktadır. Buna göre kişide bağımlılık nedeni ile yoksunluk
fizik sendromu meydana gelmese bile madde, kişiyi, her türlü sosyal ilişkiden
koparmış, örneğin bu yüzden iş ve gücünü, ailesini terketmiş, bütün yaşam
biçimi değişmiş ise bu duruma gelmiş kişiyi müptela saymak gerekecektir. Bu
yeni görüş daha insancıldır ve söz gelimi kokainin de iptila yaratabileceği
sonucuna götürmektedir.
Uyuşturucu madde
kullanması dolayısıyla herhangi bir soruşturmayla karşı karşıya kalmadan resmî
makamlara başvurarak tedavisini isteyen kimsenin alışkanlığı iptila derecesinde
olmasa da hakkında kovuşturma yapılmayacağı (2) numaralı fıkranın ikinci
paragrafında açıklanmıştır. Böylece doktrinde mağdursuz suç grubu içinde
mütalaa edilen, uyuşturucu maddeyi kullanma suçlusunun alışkanlığından
vazgeçmesini sağlamak üzere Tasarı yeni bir teşvik tedbiri getirmiş olmaktadır.
(2) numaralı fıkranın
ikinci paragrafına göre ise soruşturma başladıktan sonra tedavi ettirilmesini isteyen
kimsenin cezası, tedavinin bütün gereklerine, yükümlerine tamamıyla uyması
koşulu ile, yarı oranında indirilecektir. Doğal olarak bu hâlde şüphelinin,
suçunu kabul etmiş bulunması ön koşul olacaktır.
(2) numaralı fıkranın
dördüncü paragrafında uyuşturucu madde bağımlılığı iptila derecesinde olduğu
için hakkında ceza verilmemiş olan kişinin, salâhı tıbben saptanıncaya kadar
bir hastanede muhafaza ve tedavisine hükmolunacağı belirtilmektedir. Böylece bu
kişiler hakkında uygulanacak güvenlik tedbiri müddetsiz hüküm (süresi önceden
belirlenmeyen hüküm) biçiminde saptanacaktır.
Fıkranın son paragrafına
göre, soruşturma evresinde de bu husustaki karar, yine yetkili mahkeme
tarafından verilecektir. Böylece, kesin hüküm verilinceye kadar, şüphelinin
tedavisiz kalmaması sağlanmak istenilmiştir.
Madde 257. - Madde,
uyuşturucu maddelere ilişkin cürümler bakımından özel bir pişmanlık hâli
getirmiş bulunmaktadır. Maddenin birinci fıkrasında yazılı hâlde, belirli
koşullarla faile ceza verilmemekte, ikinci fıkrada yazılı hâlde ise verilecek
ceza indirilmektedir.
Madde 258. - Uyuşturucu
maddelerin sahte reçete ile satın alınması bu madde ile cezalandırılmaktadır.
Ancak, 256 ncı maddenin (2) numaralı fıkrasının ikinci ve üçüncü paragraf
hükümleri saklı tutulmuştur yani tedavi talebinde bulunmuş olanlar hakkında bu
maddenin öngördüğü ceza uygulanmayacaktır.
Madde 259. - Bu madde
21/11/1990 tarihli ve 3679 sayılı ve 6/6/1991 tarihli ve 3756 sayılı Kanunlarla
1989 Türk Ceza Kanunun Tasarısından esinlenerek, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı
Kanuna aktarılmıştır.
Bu maddede, 255 inci
madde ile 256 ncı maddenin (1) numaralı fıkrasında ve 258 inci maddede yer alan
uyuşturucu maddelerle ilgili suçlar hakkında ağırlaştırıcı nedenler
gösterilmiştir.
Maddenin birinci
fıkrasında, fiillerin belirli bazı meslek mensuplarınca işlenmesi ağırlaştırıcı
neden sayılmıştır.
İkinci fıkrada ise, 255
inci maddede veya 256 ncı maddenin (1) numaralı fıkrasında yazılı cürümlerin
her tür ulaşım araçlarında veya kamuya açık yerlerde bunların sahip ve çalışanları
tarafından işlenmesi ağırlaştırıcı neden sayılmıştır.
Her iki fıkrada yazılı
suçlardan dolayı fail memur ise kamu hizmetlerinden yasaklanma, değilse meslek
veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması cezasına da hükmedilecektir.
Madde 260. - Maddede,
insan sağlığı için ortaya koyduğu tehlike nedeniyle zehirlerin satılması suç
hâline getirilmiştir. İzinsiz satıştan maksat, gerekli iznin alındığını
gösteren belge bulunmadan satış yapılmasıdır; belge, resmî makamın yazısı veya
hekim reçetesi olabilir.
Madde 261. - Maddede,
bulaşıcı hastalıklara yakalanmış veya bu hastalıklardan ölmüş bulunan
kimselerin ev ve diğer yerlerinin kordon altına alınmasına yetkili makamlarca
emir verilmiş bulunmasına karşın buna muhalefet edenlere veya bu konudaki çalışmalara
fiilen engel olanlara verilecek ceza gösterilmektedir. Böylece kamu sağlığının
korunması amacı güdülmektedir. Umumi Hıfzıssıhha Kanununda bulaşıcı
hastalıklara karşı alınması gereken tedbirler gösterilmiştir. Ancak bu maddede
yer alan suç özel nitelik gösterdiğinden Tasarıya eklenmesi yerinde
sayılmıştır.
Madde 262. - Maddenin
gösterdiği yerlere yetkili merciinden izin alınmadan ölü gömülmesi
cezalandırılmaktadır. Esasen Umumi Hıfzıssıhha Kanununda da konuya ilişkin
hükümler vardır. Ancak, burada Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 215 inci maddesinde
belirtilen ve ölüye ilişkin bulunan ruhsat söz konusu değildir. Maddede geçen
izin, ölünün gömüleceği yere ilişkindir.
Madde 263. - Kamunun
sağlığına karşı işlenen suçlardan birinin işlenmesi sonucu insan sağlığının
bozulması cezayı artıran bir hâl olarak düzenlenmiştir. Bu maddenin
uygulanabilmesi için, insan sağlığına karşı olan suçun kasten işlenmesi
gerekmektedir. Bu suçların taksirle işlenmeleri hâlinde ceza bu maddeye göre
artırılmayacaktır.
Dikkat edilmelidir ki,
failin kastı bir kimseyi öldürmeye veya etkili eyleme yönelik ise, fail kanunun
o fiillere özgü hükümlerine göre cezalandırılır. Bu maddede, failce bilinen
tehlikenin ve zararlı neticenin gerçekleşmiş olması sorumluluğu hükme
bağlamaktadır. Demek oluyor ki, failde, geçen maddelerde yazılı suçları, insan
öldürmek veya etkili eylem amacı ile işleme kastı varsa, adı geçenin insan
öldürme veya etkili eylemden dolayı cezalandırılması gerekecektir.
Madde 264. - Madde, bu
Bölümde yer alan bütün suçlardan dolayı tüzel kişilerin de suç faili
olabileceklerini açıklamaktadır.
Madde 265. - Madde,
paraların taklit ve tağyiri fiilini cezalandırmaktadır. Bu açıdan millî para
ile yabancı para arasında fark gözetilmemiş, ancak her iki para açısından
kanunen tedavülde bulunmak koşulu aranmıştır. Bundan başka bütün kalpazanlık
suçlarını kapsayan ve İsviçre Ceza Kanunu (m. 240) Alman Ceza Kanunu (m. 146,
147) gibi bazı kanunlarda ayrıca belirtilen özel kast yani "tedavüle
koymak maksadına" maddede yer verilmiş, böylece koleksiyonculara satmak
maksadıyla sahte para imali fiilinin sahtecilik oluşturmayacağı, koşulları
bulunduğunda dolandırıcılık olarak cezalandırılacağı vurgulanmak istenmiştir.
Maddede millî ziynet
altınlarından söz edilmekle beraber altın paradan ayrıca bahis edilmemiştir.
Gerçekten, ister millî ister yabancı altın para "para" olmak vasfını
muhafaza etmekte yani Ülkemizde veya yabancı ülkede kanunen tedavülde
bulunmakta ise, bunun diğer paralardan farkı olmaz. Altının borsalarda değer
kazanması veya kaybetmesi yani altın paranın üzerinde yazılı nominal değerinden
farklı bir kıymetle tedavül etmesi onun "para" olmak vasfına halel
vermez. Buna karşılık, Ülkemizde alınıp satılmakta olan ziynet altınlar,
kanunen tedavül etmediklerinden "para" sayılmadıkları ve fakat
bunların taklit veya tağyiri olanaklı bulunduğundan, bunlar hakkında son
fıkraya ayrıca hüküm konulmuştur.
Paraların taklit veya
tağyiri fiilinin suç oluşturabilmesi için, sahte olarak meydana getirilen
paranın "sürüm yeteneği"nin bulunması yani ayrıca bir tecrübe sahibi
olmayan ve parayı özel bir incelemeye tâbi tutmayan bir kimsenin sahte parayı
gerçek para olarak almasının olanaklı bulunması gerekir. Sürüm yeteneği yoksa
yani sahtelik ilk bakışta anlaşılabilir nitelikte ise, kamunun güveni sarsılmayacağından
failin cezalandırılmasına, "işlenmez suç" ilkeleri engel olur. Bu
durumda, çok dikkatsiz veya para hakkında en basit bilgilerden yoksun bir
kişinin böyle bir parayı almış olması bir anlam taşımaz ve fiil, koşulları
varsa, dolandırıcılık olarak cezalandırılır. Paranın sürüm yeteneği bulunmakla
beraber kalplığın kolaylıkla anlaşılabilmesi hâlinde, ceza 273 üncü maddeye
göre indirilecektir.
Madde 266. - Maddede,
paralarda sahteciliğin ikinci şekli olan ithal, her ne suretle olursa olsun
alma, muhafaza etme ve tedavüle koyma fiilleri cezalandırılmıştır. Bütün bu
fiillerin ön koşulu, failin sahte para imaline iştirak etmemiş olmasıdır; çünkü
bir kimse taklit veya tağyir olunmasına iştirak ettiği bir parayı ithal edecek,
satın alacak, muhafaza edecek veya tedavüle koyacak olursa, taklit veya
tağyirden dolayı esasen cezalandırılacağı için artık diğer fiillerden de,
ayrıca cezalandırılması düşünülemez. Maddede, paranın ayırıcı vasıfları
üzerinde ayrıca durulmamış, 265 inci maddede açıklanan niteliklerin burada da
aranacağı doğal sayılmıştır. Maddede, sıralanan fiillerin sahtecilik olarak
cezalandırılabilmesi için tedavüle koymak maksadıyla işlenmelerinin şart olduğu
belirtilmiş, böylece diğer maksatlarla işlenen aynı fiillerin koşulları
bulunduğunda başka suç teşkil edebilecekleri, herhâlde, paralarda sahtecilik
olarak cezalandırılamayacakları vurgulanmıştır.
İthal edilen, satın
alınan veya muhafaza edilen sahte paraların kendilerinden alındığı kimseleri
açıklamak ihtiyacı duyulmamıştır. Bu kimseler sahte parayı satmak veya
başkasına vermekle, esasen tedavüle koymuş bulunacakları için sorumlu
olacaklardır; bunun gibi, sahte paranın alınıp satılmasına sadece aracı olan
kişi de ya tedavüle koyanın veya ithal edenin yahut alanın veya muhafaza edenin
fiillerine iştirak etmiş olacağı için, iştirak kuralları gereğince
cezalandırılacaktır.
Bundan başka sahte parayı
"muhafaza" edebilmek için ona zilyet olmak şart olduğundan ve bunun
için de parayı bir suretle almış olmak gerektiğinden, ayrıca "satın
almak" fiilini açıklamaya gerek görülmemiş, metin, satın almayı da
cezalandırmak açısından, yeterli derecede açık sayılmıştır.
Sahte paraları, tedavüle
koymak maksadıyla, alan, muhafaza eden veya yurda ithal eden kimsenin, bu
paraları sahte olarak imal edenden veya bir aracıdan yahut bir başka kişiden
almış olması nasıl şart değilse, böylece paraları aldığı kişi ile tedavüle
koymak hususunda anlaşmış bulunması da aranmamaktadır. Fail sahte parayı bunu
elinde bulundurandan çalmış olsa bile, madde uygulanacaktır. Bu itibarla, sahte
paraları imal edenle anlaşmış olup olmamasına göre, 1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun 316 ve 318 inci maddelerinde yapılan ve şimdiye kadar da
uygulamada ortaya çıkmış bulunmayan bir olasılığa dayalı ayırıma, Tasarıda yer
verilmemiştir.
Sahte paranın sürüm
yeteneğine sahip olması koşulu, bu maddede düzenlenen fiillerde de aranacaktır.
Maddede yer alan
fiillerin doğurabilecekleri sosyal zarar, taklit veya tağyir fiillerinin neden
olabileceği zarara oranla sınırlıdır. Gerçekten taklit veya tağyir fiillerini
işleyen kimse çok sayıda ve büyük küpürler hâlinde para imal edebileceği hâlde,
tedavüle koyan, ithal eden, alan veya muhafaza eden kimse ancak imal edenden
aldığı miktar ve değerde sahte parayı tedavüle koymak, ithal etmek, almak veya
muhafaza etmek olanaklarına sahip bulunur. Bu nedenle, yeni İtalyan ve İsviçre
Ceza kanunlarında da görüldüğü gibi, bu fiilin cezası daha hafif tutulmuştur.
Alman Ceza Kanunu da 147 nci maddede her iki fiile aynı hürriyeti bağlayıcı
cezayı vermekle birlikte bu hâlde hâkime sadece para cezası vermek olanağını da
tanımaktadır.
Madde 267. - 266 ncı
maddede belirtilen hâlde fail, sahte parayı aldığı anda, sahte olduğunu
bilmektedir; manevî unsurun bu kısmının bulunmaması hâlinde, önceki maddeye
dayanarak faili cezalandırmak olanaklı değildir. Ancak, bir kimsenin gerçek
sanısı ile aldığı paranın sahte olduğunu daha sonra anlaması ve bu parayı
bilerek sarf ederek, uğramış olduğu zararı gidermek istemesi olanaklıdır. Bu
gibi hâllerde failin sahte parayı, bu niteliğini bilerek tedavüle koyduğu
şüphesiz ise de, kendisine haksız bir kazanç sağlamaktan çok, uğradığı bir
zararı gidermek maksadı ile hareket ettiği için daha hafif bir ceza ile
cezalandırılması uygun görülmüştür. Tedavüle koyduğu sırada paranın sahte
olduğu bilmemekte ise, kast bulunmayacağından, ceza verilmeyecektir.
Madde 268. - 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunda "itibari amme kağıdı" adı altında
toplanan bu değerler, nitelikleri itibarıyla, paralara çok yakındır. Bunlar da,
herhangi bir devir ve ciro işlemine ihtiyaç bulunmaksızın, elden ele geçer ve
gerektiğinde tediye vasıtası fonksiyonunu görürler; örneğin teminat olarak
yatırılmaları olanaklıdır.
Ancak kağıt paralar,
madenî paralarla eş tutuldukları için, maddede ayrıca belirtilmemiştir.
Hükûmet tarafından ihraç
olunan bonolar, hisse senetleri, tahvil ve kuponların bu madde gereğince para
gibi sayılmaları için başta gelen koşul, doğrudan doğruya Devlet tarafından
yani Bakanlar Kurulu kararı uyarınca çıkarılmış ve Devlet Hazinesinin
borçlandırılmış olmasıdır. Bu itibarla kamu iktisadî teşekküllerince ve diğer
kamu kurum ve kuruluşlarınca çıkarılan ve hamile yazılı bulunan bonolar madde
kapsamına girmez.
Yetkili kurumlar
tarafından çıkarılan ve kanunen tedavül eden senetlerin madde kapsamına
girebilmesi için, özel bir kanunla, ilgili kuruluşa kanunen böyle bir yetki
verilmesi ve kuruluşlarca çıkarılan senedin kanunen tedavül etmesi yani
kabulünün zorunlu olması gerekir. Bu gibi evrakı kağıt paralardan ayıran husus,
kâğıt paraların altınla veya madenî parayla değiştirilmesi talep edilmediği
hâlde, yetkili kuruluşlarca çıkarılan bu gibi evrakın ya ibrazında veya belirli
bir vadenin gelmesinde madenî veya kağıt para ile değiştirilmesinin olanaklı
bulunmasıdır.
Madde 269. - Kıymetli
damga esasta, bir vasıtalı verginin veya harcın ödendiğini gösteren belgedir.
Özel kanunlar bir takım işlemlerin bu gibi damgaları içeren kağıtlar üzerine
yazılmasını veya bu işlemlerin onaylanması için belirli değerde damga pulunun
işlemler üzerine yapıştırılıp imha olunmasını yahut posta hizmetlerinden
yararlanmak isteyen kimsenin, idarece saptanan değerde posta pulunu hizmetin
konusunu teşkil eden mektup veya paket üzerine yapıştırmasını zorunlu kılar.
Böylece sözü edilen kağıtlarla pullar, bir vergi veya harcın ödendiğini
belgeler; bununla beraber kıymetli damgaların, üzerlerinde taşıdıkları nominal
değerle alınıp satıldıkları ve çok kere, bir ödeme vasıtası olarak tedavül
ettikleri, ayrıca bu gibi damgaları basmak veya piyasaya sürmek tekelinin de
Devlete ait olduğu bilinmektedir. İşte bu iki vasıf, kıymetli damgaları bir
vergi veya harcın ödendiğini gösteren bir makbuz olmaktan çıkarmakta ve paraya
yaklaştırmaktadır. Bu nedenle, kıymetli damgalarda sahtecilik fiillerini,
evrakta sahtecilik saymayıp, paralarda sahtecilik gibi cezalandırmak uygun
görülmüştür. Ancak paranın bir ödeme vasıtası olarak kabulünün zorunlu olmasına
karşılık, kıymetli damgalarda bu vasfın bulunmadığı göz önünde tutulmuş ve bu
nedenle hapis cezasında yarı oranında indirim yapılması öngörülmüştür.
Böylece, kıymetli damganın
taklit ve tağyirinde; 1) sahte kıymetli damganın ithali, alınması, muhafaza
olunması ve tedavüle konması hâllerinde, 2) nihayet sahteliği bilinmeden alınan
kıymetli damganın tedavüle konulması hâlinde, öngörülen hapis cezası yarıya
indirilecektir.
Sürüm yeteneğinin
varlığı, kıymetli damgalarda sahtecilikte de aranacaktır.
Maddenin ikinci
fıkrasında, "kıymetli damga" teriminin noter kağıtları gibi kıymetli
kağıtları, damga ve posta pullarını ve pullara eşit tutulan değerleri ifade
ettiği belirtilmiştir. Bununla birlikte, bir değerin buna eşit tutulabilmesi
için, hem aynı işlevi yapması hem de özel bir kanunun bu gibi değerlerin
çıkarılmasına izin vermiş bulunması gerekir. Bu itibarla posta kartı pula eşit
bir değer ise de, posta pulunun fonksiyonunu yapmayan ve yarı resmî kuruluşlar
veya derneklerce çıkartılıp da, posta pulları yanında zarflara yapıştırılan ve
esasta pulu çıkaran kuruluş ve derneğe bir teberru niteliğinde bulunan pullar
bu tanıma girmez; meğer ki özel kanun bu gibi pulları içermeyen zarf veya
paketlerin posta hizmetlerinden yararlanamayacaklarını veya bu gibi pulların
Devletçe çıkarılan pullara eşit tutulduğunu belirtmiş olsun.
Bir kıymetli damganın söz
konusu olabilmesi için, suç tarihinde kullanılabilir olması gerekir. Koleksiyon
değeri olan eski bir pulu taklit veya tağyir etmek, koşulları varsa
dolandırıcılık teşkil edebilir.
İthal etme, alma,
muhafaza etme ve tedavüle koyma fiillerinin cezalandırılabilmesi için, failin,
taklit veya tağyir fiillerine iştirak etmemiş olması koşulu, bu suçlarda da
aranacaktır; aksi takdirde taklit veya tağyir nedeniyle fail sorumlu
tutulacağından sonraki hareketler ayrıca suç sayılmayacaktır.
Kıymetli damgaların millî
olması koşulu aranmamış, yabancı kıymetli damgalar da, tıpkı paralar gibi
korunmuştur.
Sahte kıymetli damgaları
kullanmak, bunları sarfetmenin yani, tedavüle koymanın bir şekli olduğundan,
bundan ayrıca söz edilmemiştir. Gerçekten sahte damga pulunu bir makbuza veya
sahte posta pulunu bir zarfa yapıştıran kimse, bu pulu elinden çıkarmış yani
tedavüle koymuş olur. Bu şekilde tedavüle koymanın cezalandırılabilmesi için
de, failin taklit ve tağyir fiiline iştirak etmemiş olması zorunludur.
İşaret edelim ki, taklit
veya tağyir edilmemiş olan bir kıymetli damganın evvelce kullanıldığını
gösteren iptal işaretini yok eden kimse de onu "tağyir" etmiş olur.
Bu itibarla böyle bir kıymetli damganın üzerindeki iptal işaretini, bu kıymetli
damgaya sürüm yeteneğini kazandıracak tarzda yok eden kimse, onu tağyir etmiş
olacağı gibi, yok etme fiiline iştirak etmiş olmaksızın böyle kıymetli bir
damgayı kullanan kişi de, onu tedavüle koymuş olur.
Kıymetli damganın
üzerindeki iptal işaretlerini yok etmeksizin tekrar kullanma hâlinde ise,
herhangi bir sahtecilik söz konusu olmadığından kamunun güveni sarsılmış olmaz
ve sadece vergi veya harç ödenmeden, ödenmiş gibi göstermekten ibaret ekonomik
bir suç işlenmiş olur.
Madde 270. - Para ve
kıymetli damgaların taklit ve tağyiri, buna özgü bazı alet ve vasıtalarla
gerçekleştirilebileceğinden, bu alet ve vasıtaların veya özel filigranlı
kağıtların imali, ithali, satılması, devredilmesi, alınması ve muhafaza
edilmesi de suç sayılmıştır. Esasta taklit ve tağyir suçlarının hazırlık
hareketlerini oluşturan bu gibi fiillerin başlı başına cezalandırılması,
bunlara bir an önce müdahale edilmesindeki zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Bu
fiillerin cezalandırılabilmeleri için, daha ağır bir suç teşkil etmeme koşulu
arandığından, alet ve vasıtalarla sahte para ve kıymetli damgaların taklit ve
tağyirine teşebbüs edilmesi hâlinde, ayrıca bu maddede öngörülen suçun cezası
verilemez.
Maddede öngörülen
fiillerin suç teşkil edebilmesi için, alet ve vasıtaların veya özel filigranlı
kağıtların, sürüm yeteneğine sahip para ve kıymetli damgaların imaline müsait
olması, kullanılması suretiyle taklit veya tağyir olunan para ve kıymetli
damgaların sürüm yeteneğinin var olması zorunludur.
Madde 271. - Sahteciliğin
bu şeklinde kazanç amacı güdüldüğünden değerinin fahiş veya hafif olmasına göre
hapis cezasının artıp eksilmesini öngören bir maddeye ihtiyaç duyulmuş, değerin
fahiş olması hâlinde ceza artırılmış, hafif olması hâlinde de hapis cezası
derece derece indirilmiştir.
Gerçekleşmesi zor olmakla
birlikte İkinci Dünya Savaşı sırasında mihver devletlerince müttefiklere karşı
suçun ikinci fıkradaki şeklinin işlendiği bilinmektedir. Devletin malî
itibarını tehlikeye düşürmek veya paranın değerini kaybetmesine yol açmak
ağırlaştırıcı nedenine böylece maddenin ikinci fıkrasında yer verilmiştir.
Madde 272. - Bu maddede
265 ilâ 271 inci maddelerde yer alan suçlar bakımından bir etkin pişmanlık hâli
kabul edilmiş bulunmaktadır. Fail, sözü edilen maddelerde yazılı suçları
işledikten sonra, maddelerde belirtilen şeylerin taklit, tağyir veya imalini
yahut tedavülünü engelleyecek olursa cezalandırılmayacaktır. Ancak failin söz
konusu engellemeyi resmî makamlar tarafından haber alınmadan gerçekleştirmiş
bulunması temel koşuldur.
Madde 273. - 265 inci
maddenin gerekçesinde de açıklandığı üzere paranın taklit ve tağyirinin
cezalandırılabilmesi için sürüm yeteneğine sahip olması yani ayrıca deneyimli
olmayan ve parayı özel bir incelemeye tâbi tutmayan kişilerce alınmasının
olanaklı bulunması gerekir. Paranın böyle bir yeteneği yoksa fiil
cezalandırılmaz ve ortada bir işlenemez suç bulunur. Bu maddede ise, kalp para
esasta bir sürüm yeteneği var olmakla birlikte, niteliği kolaylıkla
anlaşılabiliyorsa, cezanın indirilmesi öngörülmüştür.
Madde 274. - Anayasamız
kanunları yayınlamak görevini Cumhurbaşkanına verdiği gibi, seçimlerin
yenilenmesine, Anayasa Mahkemesinde iptal davası açılmasına, uluslararası
antlaşmaların onaylanmasına, Silâhlı Kuvvetlerin kullanılmasına, bireysel özel
af çıkarılmasına, bazı görevlere atamalar yapılmasına ve diğer hususlara karar
vermek yetkisini de keza Cumhurbaşkanına tanımıştır. Bu gibi işlemleri içeren
belgeler Cumhurbaşkanlığı mührü ile mühürlenebileceğinden, maddede bu mühre de
yer verilmiştir.
İşlemleri belgelemek
(tevsik) maksadıyla kullanılan Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı ve
Başbakanlık mühürleri de madde ile korunmuştur.
Maddede, sadece taklitten
söz edilmiştir. Bununla birlikte bir kimse, bir bakanlığa ait mührü tahrif
ederek Başbakanlık mührü hâline getirmiş olursa, yine Başbakanlık mührünü
taklit etmiş olacağından, ayrıca tağyirden söz etmeye gerek görülmemiştir.
Taklit edilmiş mührü kullanan kimse, daha önce taklit fiiline iştirak etmiş ise
bu fiilden dolayı cezalandırılacağı için failin kullanmadan dolayı sorumlu
tutulabilmesi taklit fiiline iştirak etmemiş olması koşuluna bağlanmıştır.
Madde 275. - Madde ile
274 üncü maddenin kapsamı dışında kalan bütün resmî mühürler korunmaktadır.
Bakanlıklarla noterlerin, mahkeme, savcılık ve kanunla kurulmuş olan kurumların
-örneğin baroların- mühürleri bu kategoriye girmektedir. Esasen son fıkrada,
yargı mercilerince işlemlerde kullanılan mühürlerin taklidi, suçun bir
ağırlaştırıcı nedeni sayılmıştır. "Yargı görevi yapan merci"
deyiminin anlam ve kapsamı 4 üncü maddede ve gerekçesinde açıklanmıştır.
Onaylayıcı ve belgeleyici
alet ve vasıtaların kamuya güven vermek maksadına yönelik bulunması temel
koşuldur. Örneğin mezbahada kesilen etler üzerine vurulan damgalar, posta
pulunun kullanıldığını gösteren iptal işaretleri, bir mamulün örneği üzerine
Türk Standartları Enstitüsünce konulan damga, külçe altının ayarını gösteren ve
Darphane Müdürlüğünce veya altını piyasaya çıkaran bankaca konulan damgalar bu
tanıma girer. Ölçü veya tartı alet ve vasıtalarına nizamen vurulması gereken
damga ve işaretler ise 278 inci maddede ayrıca korunmuştur.
Fiilin suç olabilmesi
için, bu gibi mühürlerle, anılan damgaları koymaya özgü alet ve vasıtaların
taklit olunması veya failin iştiraki ile olmaksızın taklit edilmiş olan mühür,
alet ve vasıtaların kullanılması gerekir.
Kullanmadan maksat, sahte
mühür, alet ve vasıtanın normal olarak tahsis edildiği şekilde kullanılmasıdır.
Fail, sahte bir varakayı meydana getirdikten sonra, bunun geçerliliğini
sağlamak maksadıyla sahte mühür, alet ve vasıtayı kullanmış ise fiillerden
hangisinin cezası daha ağır ise, onun verilmesiyle yetinilir.
Madde 276. - Maddenin
birinci fıkrasında, mühür, alet ve vasıta taklit edilmeksizin sadece bunların
şey (örneğin pul veya külçe altın) veya belge (örneğin diploma) üzerinde
bıraktıkları eser ve izlerin, taklit edilmiş olması hâlinde gerçekleşecek
sahteciliğin zorunlu olarak suçun konusu ile sınırlı olacağı göz önünde
tutularak, cezada indirim yapılması uygun sayılmıştır.
İkinci fıkrada, sahte iz
ve eserleri içeren şey veya belgelerin kullanılması, devredilmesi, satılması,
bir bedel karşılığında olarak veya olmayarak alınması cezalandırılmış, bu sahte
iz ve eserlerin, mühür, alet ve vasıtaların taklit edilmesi suretiyle veya
başka bir yöntemle konulmuş olması arasında fark gözetilmemiştir. Bununla
birlikte sahte iz ve eserleri taşıyan şey veya belgeleri kullanan, satan,
devreden veya alan kimsenin cezalandırılabilmesi için, iz ve eserleri sahte
olarak meydana getirmek fiiline iştirak etmemiş olması koşulu burada da
aranmış, ayrıca indirim oranı daha da yüksek tutulmuştur.
İz veya eser sahte
olmayıp, bunu taşıyan eşya tahrif edilerek iz ve eserle bu eşya arasındaki
uygunluk ortadan kaldırılmış ise, bu fiilin artık sahtecilikle bir ilgisi
kalmaz.
Madde 277. - Maddede
öngörülen fiil esasta, mühür ve damgalarda sahtecilikle ilgili değildir; çünkü
haksız yere kullanılan mühür, alet ve vasıtalar "sahte" değildir.
Ancak haksız yere kullanılmakta olan bu mühür ve alet ve vasıtalar, haksız bir
yarar elde etmek veya yine haksız bir zarar verilmesine yol açmak maksadıyla
kullanılmaktadır.
Maddede, mühür, vasıta ve
aletlerin "ele geçirilmesinden" söz edildiği için failin bunlara
haklı bir nedenle, zilyet bulunmaması gerekir; fail haklı bir nedenle zilyet
ise, memuriyet görevinin kötüye kullanılması suçu söz konusu olabilir.
"Kullanma" da
haksız olmalıdır. Bu itibarla fail haksız yere elinde bulundurduğu mühür, alet
ve vasıtayı hukuka uygun bir tarzda kullanacak, örneğin bir adliye memuru
tahliye edilen bir tutuklu hakkında savcı tarafından düzenlenip imzalanan,
fakat savcılık mührü ile onaylanması unutulan bir tahliye emrini, savcının
bulunmaması nedeniyle, eline geçirdiği savcılık mührü ile mühürlerse, kullanma
haksız olmadığından, fail cezalandırılmayacaktır.
Madde 278. - Aslında bu
maddenin suç saydığı fiiller, 275 inci maddenin kapsamı içinde bulunmakla
birlikte, ölçü ve tartı alet ve vasıtalarına nizamen vurulması gereken damga ve
işaretlerin veya bu alet ve araçların taklit veya tağyirinin müstakil bir
hükümle ayrıca cezalandırılması, uygulamada duraksamaları kaldırmak amacıyla
uygun sayılmıştır.
Maddenin birinci
fıkrasında, bir kere ölçü ve tartı alet ve araçlarına nizamen vurulması gerekli
damga ve işaretlerin taklit ve tağyiri cezalandırılmaktadır. İkinci olarak alet
ve araçların kendisinin taklit ve tağyiri cezalandırılmıştır.
İkinci fıkrada, bu tür
alet ve araçların kullanılması ve bulundurulması suç hâline getirilmiştir.
Üçüncü fıkrada, bir
ağırlaştırıcı nedene yer verilmiş ve söz konusu alet ve araçların bir kamu
kurumunun işlerinde kullanılması veya aynı kurumda bulundurulması hâlinde,
kurum yetkililerine verilecek cezanın artırılması öngörülmüştür.
Madde 279. - Maddede,
memur tarafından resmî belgelerin aslında yapılan sahtecilik cürümleri
cezalandırılmıştır. Ceza Kanununun uygulanmasında kimlerin "memur"
sayılacağı 4 üncü maddede gösterilmiştir.
Maddenin uygulanması
için, memurun kendi görev alanına giren yani kendisi tarafından görevi gereği
düzenlemesi gerekli bir resmî belgeyi, kısmen veya tamamen sahte olarak meydana
getirmesi veya doğru olarak düzenlediği böyle bir belgeye gerçeğe aykırı
kısımlar eklemek suretiyle tahrif etmesi, yine böyle bir belge (varaka)
düzenlerken kendi huzurunda geçmemiş olayları veya yapılmamış beyanları cereyan
etmiş veya yapılmış gibi göstererek belgeye geçirmesi veya ifadeleri
zaptetmemesi, nihayet belgeyi maddeten ortadan kaldırması, gizlemesi, bir
bölümünü veya kısımlarını silmesi veya başka surette okunamaz hâle getirmesi
veya imha etmesi gerekir. Failin memur olmaması veya memur olmakla birlikte,
üzerinde sahtecilik yaptığı belgenin kendi görevi gereği düzenlemek durumunda
bulunmadığı bir belge olması hâlinde 281 inci maddedeki memur olmayan kimse
tarafından resmî belgelerin aslında sahtecilik suçu işlenmiş olur.
Resmî belgelerde (evrak)
sahtecilik suçunda, sahte belgelerin meydana getirilmesi veya ortadan
kaldırılması ile suç tamamlanacağından, sahte belgenin kullanılması koşulu
aranmaz. Sahtecilik ile kamunun güveninin sarsılmış sayılması için, nasıl olsa
genel bir zararın gerçekleşmesi gerekmekle birlikte, her türlü duraksamanın
giderilmesi için bu hususun, özel zarar olasılığı ile birlikte maddede ayrıca
açıklanması gerekli sayılmıştır. Kamu güveninin sarsılabilmesi için, yapılan
sahteciliğin aldatıcı nitelikte olması yani özel bir dikkatle inceleme konusu
olmaksızın belgeyi okuyan kişinin bunun sahte olmadığını sanabilmesi
gereklidir.
"Resmî belgenin
aslı" bunu düzenlemek yetkisine sahip memur tarafından ilk olarak meydana
getirilen belgeyi ifade eder. Memur, resmî belgeyi birden fazla nüsha hâlinde
düzenlemişse, her nüsha asıl olduğu gibi, dip koçanlı olup bir parçası ilgiliye
verilen ve bir parçası resmî dairede muhafaza olunan bir belgenin her iki
parçası da resmî belgenin aslı sayılır.
Resmî belgenin suretinde
yapılan sahtecilik, suretle aslın karşılaştırılması neticesinde kolaylıkla
meydana çıkarılabilirse de, aslın kaybolması veya hiç bulunmaması hâlinde, karşılaştırma
olanağı kalmaz. Böyle bir durumda suretin asıl gibi işlem görmesi yani surette
yapılan sahteciliğin asılda yapılmış gibi cezalandırılması gerekir. Ancak
suretin aslına uygunluğunun yetkili memur tarafından onaylanmış bulunması
şarttır. Aksi hâlde ortada geçerli bir suret bulunmaz. Demek oluyor ki, var
olan aslın sonradan kaybolmuş veya belgenin aslı hiç düzenlenmemiş olduğu
hâlde, suret asıl yerine geçecektir. Çünkü her iki hâlde de suretteki
sahteciliği asılla karşılaştırmak olanaksızdır. Sureti sahte olarak düzenleyen
memur, asılla karşılaştırmayı olanaksız hâle getirmek için aslı ortadan
kaldıracak olursa, maddenin ilk fıkrası uygulanacağından, ayrıca surette
sahtecilikten dolayı sorumlu tutulmayacaktır.
Aslın özetini aksettiren
belgeler de, aslın bulunmaması veya kaybolması hâlinde, asıl gibi işlem
görecektir.
Maddede,
"belge", "varaka"; "belgeler" ise
"evrak" karşılığı olarak kullanmıştır.
Madde 280. - Madde, resmî
belgelerin özet veya suretlerinde yapılan sahtecilik suçunu cezalandırmaktadır.
Suçun faili, bu gibi özet veya suretleri meydana getirmek hususunda yetkili
olan memurdur.
Suçun oluşması için
özetlerin ve suretlerin, aslına uygun olduklarının onaylanmış ve aslın var olup
karşılaştırma yapılmasının olanaklı bulunması şarttır. Fiile daha hafif bir
ceza verilmesinin nedeni de bu olanağın varlığıdır.
"Özet",
asıldaki bilgilere dayanılarak meydana getirilen belgeyi belirtir. Örneğin bir
okuldaki kayıtlara dayanılarak ve bunları özetleyerek meydana getirilen belge
veya diploma, asıl belgenin özetidir ve asılla yapılacak bir karşılaştırma
belge veya diplomanın sahte olup olmadığını saptamak için yeterlidir.
"Suret" ise,
aslın tam bir örneğini ifade eder. Bunun asıldan çekilen ve asla uygunluğunu
onaylayan bir fotokopi olması da olanaklıdır.
Madde 281. - Madde,
failin memur olmaması hâlini düzenlemiştir. "Memur olmayan bir kimse"
deyimi, memur tanımına girmeyen kişilerle, bu tanıma girmekle beraber kendi
görev alanını kapsamayan bir belgede sahtecilik yapan kişileri belirtmektedir.
Memur kavramı için 4 üncü maddeye bakılmalıdır.
Madde 282- Madde,
doktrinde "fikrî sahtecilik" olarak adlandırılan bir suç tipini
düzenlemektedir. Kişi, kendi beyanıyla, sahte bir resmî belgenin düzenlenmesine
neden olmak hakkına sahip değildir. Kişinin açıklamaları üzerine düzenlenen
resmî belgenin bu beyanın doğruluğunu ispat edici bir güce sahip olması suçun
oluşması için gereklidir. Aksi takdirde düzenlenen belge, yapılan beyanın
doğruluğunu ispat edemeyeceğinden, kişi kendi beyanı ile böyle bir belgenin
düzenlenmesine etmen olmuş sayılamaz ve kendisinin bu madde uyarınca
cezalandırılmasının neden ve hikmeti kalmaz. O hâlde bakılacak husus şudur:
Beyanın doğruluğu düzenlenen resmî belgeyle ispat edilecek ise, madde
uygulanacaktır; buna karşılık beyanı alan memur, beyanın doğruluğunu tahkik
edip, buna kanaat getirdikten sonra resmî belgeyi düzenlemek durumunda ise yani
resmî belge sadece kişinin beyanı üzerine değil de, memurca yapılacak inceleme
sonucuna göre meydana getirilmekte ise, bu maddedeki suç oluşmaz. Nitekim,
kişiyi çok geniş bir surette "doğruyu söylemek"le yükümleyen İtalyan
Ceza Kanununun 483 üncü maddesi de aynı esası kabul etmiş ve İtalyan
Yargıtayının yerleşmiş içtihadı da bu yönde olmuştur.
Bu nedenle, gümrük
muayene memuruna, belirli bir malı ithal veya ihraç edeceği yolunda yalan
beyanda bulunan kişi, bu maddedeki suçu işlemiş olmaz; zira beyanı alan gümrük
muayene memuru sırf bu beyanla yetinmeyip, beyanın doğruluğunu incelemekle
yükümlüdür.
Resmî belge ile doğruluğu
ispat edilecek olayların ne olduğu, belgenin niteliğine göre belirir.
Hâkime, değişik olaylar
karşısında, yalan beyanın niteliğine göre temel cezayı belirlemek bakımından
takdir hakkı sağlamak maksadıyla maddedeki ceza üç aydan onsekiz aya kadar
hapis olarak saptanmıştır.
Madde 283. - Madde,
belgelerde sahtecilik suçları ile delil teorisi arasındaki ilişkiyi göz önüne
alarak daha üstün ispat gücüne sahip belgeyi daha fazla korumak ihtiyacını
karşılamaktadır. Ancak, değişik yorumlara son vermek maksadıyla bir belgenin
böyle bir güce sahip olup olmadığının saptanması için kanunlarda bu hususu
belirten bir hüküm bulunması gerekli sayılmıştır.
Madde 284. - Madde, özel
belgelerde sahteciliğin değişik şekillerini göstermektedir. Suçun oluşması için
kullanma koşulu da aranmış ve bu bakımdan resmî belgelerde sahtecilikle özel
belgelerde sahtecilik arasındaki klasikleşmiş ayırım korunmuş ve kullanmadan
önce fiilin cezalandırılmayacağı belirtilmiştir. Şüphesiz ki, imha yolu ile
sahtecilikte kullanmadan bahsedilemez; zira maksat gerçek bir belgenin kullanılmasına
engel olmaktan ibarettir. Bunun için, maddenin ikinci fıkrasında kullanma
unsuruna yer verilmemiş ve ayrı hüküm konulmuştur.
Suçun oluşması için
ayrıca genel veya özel bir zararın meydana gelebilmesi de koşul olarak kabul
edilmiştir.
"Kullanma"dan
maksat, bir olayın doğruluğunu ispat maksadıyla belgeye dayanmaktır. Bunun
dışında kalan herhangi bir maksadın varlığı hâlinde, sahte belge, bir
"ispat vasıtası" sıfatıyla kullanılmış sayılmaz. Örneğin, bir kimse
tanınmış bir tacirin, kendisine borçlu olduğunu iddia ederek, kendisine kredi
açılmasını sağlamak maksadıyla, sahte bir borç senedi gösterse, dolandırıcılık
suçunu işlemiş olabilirse de, bu borç senedine dayanarak bir alacak iddiasında
bulunmadıkça "kullanma" unsuru gerçekleşmiş olmayacağından suç
oluşmayacaktır.
Sahte özel belgenin
kullanılması, başka bir suçun işlenmesine de neden olabilir. Böyle bir durumda
sahtecilik, işlenen başka suçun unsur ve ağırlaştırıcı nedenini oluşturmuyorsa,
bileşik suç kuralı gereğince, her iki suçun cezası ayrı ayrı verilir; aksi
hâlde ise o başka suçun cezasının verilmesi ile yetinilir. Bu itibarla, sahte
belgenin kullanılması sureti ile bir kimse aldatılarak zarara uğratılmışsa,
özel belgelerde sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarına ait cezaların içtima suretiyle
verilmesi gerekecektir. Buna karşılık nitelikli zimmet hâlinde, sahtecilikten
ayrıca ceza verilmeyecektir; zira nitelikli zimmet basit zimmetin ağırlaştırıcı
nedenidir ve ortada bir bileşik suç vardır.
Madde 285. - Maddeyle,
belirli bir tarzda doldurulup kullanılması için verilmiş boş bir kağıdı, teslim
edenin isteğine ve imzalı boş kağıdı veriş nedenine aykırı olarak doldurup
kendisine veya başkasına haksız bir yarar sağlayan veya imza sahibine veya
kanunî haleflerine haksız bir zarar veren kimse cezalandırılmaktadır.
Suçun yapısı şu suretle
ortaya çıkmaktadır: Bir kişi diğerine belirli bir tarzda doldurmak üzere imzalı
ve fakat boş bir kağıt verecektir; böylece suçun oluşması için imzanın gerçek
olması temel koşuldur. Ayrıca verilen kağıt hukuken geçerli bir belge
oluşturmayacaktır; suç böylece gerçek bir belgenin tahrif veya tağyiri şeklinde
işlenecek olursa 284 üncü maddenin uygulanması söz konusu olur.
Suçun oluşması için söz
konusu imzalı kağıdın, tevdi ve teslim nedeninden farklı bir şekilde doldurulması
gereklidir.
Dikkat edilmelidir ki,
imzalı kağıt teslim veya tevdi edilmemiş, suçlu bunu bir suretle ele geçirerek
doldurmuş ise bu takdirde maddenin son fıkrası gereğince Üçüncü Bölümün hangi
maddesi ihlâl edilmiş ise ona göre ceza verilecektir.
Fiil dolayısıyla fail
kendisine veya başkasına haksız bir yarar veya imza sahibine veya kanunî
haleflerine bir zarar vermiş olacaktır. Dikkat edilmelidir ki, suçun maddede
belirtilen şekline göre kağıda borç doğuran veya borcu kaldıran bir beyanın
yazılması şart değildir; bir suç ikrarı veya benzerî diğer ifadelerin yazılmış
olması da suçu oluşturur.
Suçun soruşturulması ve
kovuşturulması, ikinci fıkraya göre şikâyete bağlıdır. İmzalı boş kağıt ancak
taraflar arasında belirli bir ilişki şeklinin varlığı hâlinde söz konusu
olabileceğinden kovuşturmanın şikâyete bağlı tutulması yerindedir. Böylece
uzlaşma kurumu marifetiyle çekişmenin çözülmesi de olanaklı hâle gelmektedir.
Madde 286. - Madde,
ticarî hayatta büyük yer tutan ve basit bir ciro ile veya buna bile gerek
görülmeksizin tedavül eden bazı evrakı daha ciddî bir şekilde korumak maksadına
yöneliktir. Madde 29/6/1956 tarihli ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu da göz
önüne alınarak düzenlenmiştir. Ancak 765 sayılı Kanunun, Mehaz Kanundan ayrılma
sonucu bizdeki uygulamada ortaya çıkan ve bazen davanın zamanaşımına uğramasına
yol açan bir aksaklık giderilmiş ve resmî belgelerde eşitliğin sadece ceza
yönünden olduğu açıklanmıştır. Şu suretle ki, suç bütün özel belgelerde
sahtecilik fiillerinde olduğu gibi, yine kullanma ile oluşacak, sadece ceza
yönünden, resmî belgelerde sahteciliğin cezası uygulanacaktır. Kambiyo senedi
veya emtiayı temsil eden evrak, imzalı ve boş olarak faile tevdi edilmiş olup
da, fail, bunu tevdi maksadından farklı bir şekilde doldurmuşsa, o takdirde
açığa atılan imzanın, kötüye kullanılmasına ilişkin yaptırım uygulanacaktır. Bu
hususta 285 inci maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Maddede, son zamanlarda
tahvillerde de sahtecilik fiillerinin geniş ölçüde gerçekleştirilmesi ve bu
nedenle güvenliğin çok zarara uğraması nedeni ile "her türlü
tahviller"de özel himaye altına alınmıştır; ayrıca el yazılı
vasiyetnamelerde gerçekleştirilen sahteciliğin de, resmî belgelerde sahtecilik
gibi cezalandırılacağı açıklanmıştır. Burada söz konusu olan vasiyetname, noter
huzurunda yapılmamış olanlardır. Noterin, talep üzerine düzenlediği vasiyetname
bir resmî belge olduğundan bu madde kapsamında değildir. Burada geçen
vasiyetname, ölen kişinin meydana getirdiği el yazısı ile yapılmış veya onun
beyanı üzerine özel kişilerce saptanmış vasiyetnamelerdir.
Madde 287. - Maddede
öngörülen suçun ön koşulu, failin sahteciliğe hiçbir suretle iştirak etmemiş
olmasıdır; aksi hâlde resmî veya özel belgelerde sahteciliğe ilişkin hükümler
kendisi hakkında nasıl olsa uygulanacaktır.
Başkası tarafından
meydana getirilen sahte belgeyi kullanan kimsenin cezalandırılabilmesi için,
bunun sahteliğini bilmesi, ayrıca sahteciliğin varlığı için aranan genel
koşulların varlığı gerekir.
Kullanmadan ne
anlaşılması gerektiği 285 inci maddenin gerekçesinde açıklanmıştır. "Başka
surette yarar sağlamak"dan maksat, belgeyi ibraz etmeksizin ona
dayanmaktır. Elde edilen yarar dolayısıyla başka bir suç işlenmiş ise o suçun
cezası da ayrıca verilecektir.
Madde 288. - Madde,
sağlık raporlarının kötüye kullanılmasını ayrıca düzenleyerek yaptırımlara
bağlamaktadır. Bu itibarla, bu ve 289 uncu maddedeki istisnalar dışında diğer
belgeler, niteliklerine göre, resmî veya özel belgelerde sahteciliğe ilişkin
hükümlere tâbi tutulmuştur.
Maddenin ikinci fıkrasında,
gerçeğe aykırı raporun verilmesinden bir zararın doğmuş bulunması hâlleri
düzenlenmiştir. Fıkraya göre bir kere, böyle içeriği gerçeği yansıtmayan bir
belge ile kişilerin, gereksiz olarak sinir ve akıl hastanelerine kabul ve
ikamete mecbur edilmeleri yani gerekmediği hâlde hürriyetlerinin
sınırlandırılması olanağının sağlanması daha ağır biçimde cezalandırılmaktadır;
bunun dışında fahiş bir zarara neden olunması da fıkranın kapsamı içindedir.
Maddenin üçüncü
fıkrasında içeriği sahte raporun para ve vaat karşılığı elde edilmesi hâlinde
raporu veren daha ağır biçimde cezalandırılmakta, fahiş zarar meydana gelmesi
hâlinde ise ceza daha da artırılmaktadır.
Dördüncü fıkra, bir suçun
veya işkence ve zalimane, insanlık dışı fiillerin delillerini gizlemek veya bunları
yok etmek için verilmiş rapor hâlinde hapis cezasını sekiz yıla kadar
çıkarmaktadır.
Beşinci fıkra ise
gerçekte işlenmiş bir suç veya işkence, zalimane veya insanlık dışı bir fiil
var olmadığı hâlde bunlar varmış gibi göstermek suretiyle rapor düzenleme
hâllerinde hapis cezasını sekiz yıla kadar çıkarmaktadır.
Maddenin altıncı
fıkrasında, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkralarda özgürlüğü bağlayıcı
cezanın yanında ayrıca ağır para cezasına da hükmedileceğine yer verilmiştir.
Son fıkrada, raporu kullananın
ne suretle cezalandırılacağı gösterilmekte ve cezanın, bir yıldan üç yıla kadar
hapis ve müsadere veya değerin mülkiyetinin Devlete geçirilmesi olacağı
açıklanmaktadır. Kullanan kişi, raporun düzenlenmesine iştirak etmiş
olmamalıdır; aksi hâlde şerik sıfatıyla cezalandırılacağından, kullanmadan
dolayı kendisine ayrıca ceza verilmeyecektir. Bir kimse raporu kullanmadan da
ondan yarar sağlayabileceğinden, kullanma ile yarar sağlamak eş tutulmuştur.
Madde 289. - Madde, resmî
belgelerde sahtecilik suçlarının özel bir şeklini cezalandırmış bulunmaktadır.
Maddeye göre kimlik belgelerini, şahadetnameleri, beyannameleri, zabıtanın
teftiş ve kontrolüne tâbi defterleri iyi hâl veya yoksulluk varakalarını taklit
edenler veya bunları tahrif edenler veya hakkı olanlardan başkalarına verenler,
genel olarak resmî belgelerde sahteciliği cezalandıran 279 uncu ve izleyen
maddeye göre değil fakat bu maddenin birinci fıkrasına göre
cezalandırılacaklardır. Bu tür vesikalarda ve varakalarda yapılan tahriflerin
daha az vahim olduğu kabul edildiğinden özel bir hükümle ve daha az cezayla
karşılanması uygun sayılmıştır.
İkinci fıkrada belirtilen
vesikaların düzenlenmesi sırasında bilerek yanlış beyanda bulunulması ve bilgi
verilmesi müstakil olarak cezalandırılmıştır.
Üçüncü fıkrada, birinci
fıkrada yazılı suçun bir memur tarafından işlenmesi şahsî bir ağırlaştırıcı
neden sayılmıştır.
Dördüncü fıkrayla,
maddenin birinci fıkrasında belirtilen ve gerçek olan bir belge ve vesikayı,
resmî makamı aldatmak amacıyla kendisine veya başkasına ait olduğu yolunda
beyanda bulunanlar hakkında da yaptırım düzenlenmiştir.
Madde 290. - Belgelerde
sahtecilik suçu gerçek bir olayı ispat edebilmek için de işlenebilir. Failin
kendisine veya başkasına haksız bir yarar sağlamak maksadıyla değil de böyle
bir saikle hareket etmesi cezada geniş ölçüde indirim yapılmasını
gerektirmiştir.
İndirim oranları, sahte
olarak meydana getirilen belgenin niteliğine göre farklı bir şekilde
belirtilmiş, ayrıca failin cezalandırılması için bu saikle düzenlediği sahte
belgeyi kullanması koşulu daima aranmıştır. Bu suretle, gerçek bir olayı ispat
edebilmek için sahte resmî belge düzenleyen kimsenin bu belgeyi kullanmadıkça
cezalandırılmaması öngörülmüştür.
Hafifletici nedenin
uygulanabilmesi için olayda suçun bütün unsurlarının bulunması gerekecektir. Bu
itibarla bir hukuka uygunluk nedeni varsa, fiil suç oluşturmayacağından
maddenin uygulanması da söz konusu olamaz.
Madde 291. - Maddede yer
alan suçun maddî unsuru, halk kitlelerinin silâhlandırılarak diğer bir halk kitlesini
öldürmeye kışkırtılmasıdır. Bu konuda 128, 129 ve 130 uncu maddelere ve
gerekçelerine de bakılmalıdır. Suç, milleti oluşturan nüfus kesim ve
gruplarından, kısımlarından bir kısmını silâhlandırarak diğer bir kısmını
öldürmeye kışkırtmak veya bu maksatla girişilen eylemleri yönlendirmek veya
yönetmektir. Belirli kişilerin öldürülmesinin kışkırtılması hâlinde bu madde
uygulanmaz; bu hâlde yerine göre adam öldürme veya nitelikli öldürme ve buna
iştirak hükümlerinin uygulanması söz konusu olur. Suçun oluşması için
silâhlandırılarak kışkırtma yeterlidir; ayrıca ölümlerin gerçekleşmesi
gerekmez.
Öldürme, fiilen
gerçekleştiğinde harekete katılanlar hakkında maddenin ikinci fıkrasındaki ceza
uygulanır. Katılan kişinin fiili ile belirli bir kimseyi öldürdüğü sabit
olduğunda bu fıkra değil ve fakat adam öldürme suçundan dolayı sorumlu olması
gerekir ve ayrıca ikinci fıkradan dolayı ceza verilmez.
Madde 292. - 1989 Türk
Ceza Kanunu Tasarısında yer alan bu madde 21/11/1990 tarihli ve 3679 sayılı
Kanunla, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna nakledilmiştir. Tasarıda da bu
hüküm aynen muhafaza edilmiştir.
Madde, ülkenin belirli
bir kısmında mesela, bir köyde veya bir bölgede yaşayan halk kitlelerine
yönelik olarak ağır bir tehlike ihdas edileceği tehdidinin yapılmış bulunmasını
suç hâline getirmiştir. Burada dikkat edilmesi gerekli husus, belirli bir
kişinin veya kişilerin barış veya sükununun veya hürriyetinin değil ve fakat
gayrimuayyen kişilerden oluşan kitlelerin tehdide muhatap olmuş bulunmalarıdır.
Suçun oluşması için
failde özel kast aranacaktır. Tehdidin halkın sağlığı ve malı bakımından bir
korku, endişe veya panik yaratmak amacıyla ve maksadıyla yapılmış olması
gereklidir. Endişe, korku, panik, kelimeleri, halkta meydana gelmesi gerekli
telaş hâlinin değişik derecelerde olabileceğini ifade maksadıyla
kullanılmıştır.
Suçun tamamlanması için,
bu hâllerin fiilen gerçekleşmiş bulunması şartı yoktur; tehdidin böyle bir hâle
sebebiyet verebilecek nitelikte olması yeterlidir. Bu itibarla maddedeki suç,
neticesi harekete bitişik bir cürümdür. Dolayısıyla, teşebbüs mümkün değildir.
Yapılacak tehdidin
icrasında ne gibi vasıtaların kullanılması gerektiğine dair olmak üzere madde
metnine bir açıklık getirilmemiştir; suç serbest hareketlidir.
Madde 293. - Maddeyle,
neticesinden müstakil olarak bir suçun işlenmesine tahrik, suç hâline
getirilmiştir. Tasarıda bazı belirli suçlara alenen tahriki özel olarak
cezalandırılan hükümler de vardır.
Suçun işlenmesine tahrik
aslında işlenilmesi istenilen suça oranla bir hazırlık hareketidir. Ancak kanun
koyucu, bazı hazırlık hareketi niteliğindeki fiilleri, meydana
getirebilecekleri büyük tehlike nedeniyle icra hareketi ve dolayısıyla suç
sayabilir. Burada da o suretle hareket olunmuştur.
Suç bütün Batı
kanunlarında yer almaktadır. Menşei itibarıyla XIX. Yüzyılın ortalarından
itibaren anarşistlerin her türlü suça başvurmak suretiyle, toplumu istikrarsız
hâle getirip amaçlarına ulaşmak çabaları ile ortaya koydukları eylemleri
karşılama amacına yönelik bulunmuştur.
Suçun maddî unsuru failin
belirli olmayan kimseleri suça tahrik etmiş bulunmasıdır; belirli kişiler,
belirli suçlara tahrik olunduklarında iştirak hükümlerinin uygulanacağı
açıktır.
Tahrik, esasen bu suçları
işlemek niyetinde bulunan kimselere yöneltilmiş de olsa yine de suç teşkil
edecektir. Ayrıca suçun oluşması için tahrik edilen suçun işlenmesi de şart
değildir. Esasen maddenin son fıkrasında bu hâlde tahrikte bulunanların, suçu
fiilen işlemiş olanlar derecesinde cezalandırılacakları açıklanmıştır.
Suçun manevî unsuru genel
kasttır. Tahrik, taksir ile gerçekleştirildiğinde fiil suç teşkil etmeyecektir.
Ancak failin tahriki ciddiye alması yani tahrikin neticesi olarak suçların
işlenmesini de arzu etmesi koşulu aranmamıştır. Kastın harekete yönelik olması
yeterlidir. Söz gelimi bir tahrikçi ajan, polisin zamanında geleceğini umarak
tahrikte bulunmuş olsa da suçu gerçekleşmiş saymak gerekecektir. Muhatapların
tahriki ciddiye almamaları hâlinde de suç gerçekleşmiş sayılır.
Tahrikin icrasıyla
beraber suç tamamlanmış olacağından yani fiil neticesi harekete bitişik bir suç
oluştuğundan, icra hareketinin kısımlara bölünebilmesinin olanaklı bulunması
nedeniyle suçta sadece eksik teşebbüs söz konusu olabilir.
Ayrıca failin tahrik
ettiği fiilin suç oluşturduğunu bilmesine de gerek yoktur. Ancak failde
kişileri belirli ve ağır bir hareketi icraya tahrik etme iradesinin var olması
gereklidir.
Suçun oluşması için
hareketin alenen icra edilmiş bulunması gereklidir. Söz gelimi bir mitingde,
bir toplantıda kişilerin suça tahrik edilmiş olmaları gibi. Esasen suçun
oluşması için belirli bir kimsenin suça yönelik olarak tahrik edilmiş bulunması
yeterli olmadığından, aleniyet suçun niteliği içindedir.
Suçun esasında, tahrikin
kitle içinde yer alanların duygu ve içgüdülerine yöneltilmesi ve onların kötü hareketleri
icra etmelerinin temin edilmesi söz konusudur.
Maddenin ikinci
fıkrasında, tahrikin belirli araçlar marifetiyle yapılması bir ağırlaştırıcı
neden sayılmıştır. Kitle iletişim araçlarından maksat, basın ve yayın araçları,
radyo, televizyon ve filmleri ve internettir. Ses kayıt bantları ve ses ve
görüntü yayın araçları deyimine her türlü kasetler ve video kasetler dahildir.
4 üncü maddenin (11) numaralı bendinde tanımı yapılan araçların kullanılması
da, elbette ki, ağırlaştırıcı nedendir.
Bu gibi hâllerde yapılan
tahrikin hedefe ulaşması olasılığı çok daha fazla olduğundan, Tasarı bunları
ayrıca ağırlaştırıcı neden saymış bulunmaktadır.
Madde 294. - Bu maddede
yer alan cürüm, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 312 nci maddesinde
cezalandırılmaktadır. Tasarının bu maddesi ile toplumsal savunmanın
sağlanmasının yanında ifade özgürlüğünün güçlendirilmesi de amaçlanmaktadır.
Madde, 6/2/2002 tarihli ve 4744 sayılı Kanunla değişik 1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun 312 nci maddesinden aynen alınmıştır.
Madde, nitelikleri
itibarıyla birbirine çok yakın dört ayrı cürme yer vermiş bulunmaktadır.
1. Bir cürmün övülmesi
veya iyi görüldüğünün söylenmesi,
2. Kişilerin kanuna
uymamaya tahrik edilmeleri,
3. Sosyal sınıf, ırk,
din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu
düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye
alenen tahrik edilmeleri,
4. Halkın bir kısmının
aşağılayıcı ve insan onurunu zedeleyecek biçimde tahrik edilmesi.
Birinci suçun oluşması için,
failin işlenmiş bir cürmü övmesi veya bunu iyi gördüğünü söylemesi gereklidir.
İşlenmemiş olan cürümlerin mücerret övülmesi veya iyi görüldüğünün söylenmesi
ise, duruma göre ya kanuna uymamaya tahrik suçunu veya 293 üncü maddede yer
alan suç işlemeye tahrik cürmünü ortaya çıkarır.
Madde, kişilerin
kanunlara uymamaya tahrik edilmeleri bakımından yapılacak hareketleri teker
teker belirleyip göstermemiştir. O halde maddî unsurun değişik şekillerde
gerçekleşebileceği meydandadır.
İşlenmiş olan bir suçun failini
veya kanuna uymayan kişiliğini sırf bu fiilleri işlemiş bulunması nedeniyle
övme halinde de, aynı suçun yani suçu övmenin oluşmuş bulunacağını kabul etmek
gerekir. Zira bu hallerde fail, kişi marifetiyle fiili övme veya iyi görme
beyanında bulunmuş olmaktadır.
Her iki suçun
oluşabilmesi için maddî unsurların alenen icrası gerekmektedir.
Yukarıda (3) numara
altında tanımı yapılan fiil, yani "sosyal sınıf, ırk, din, mezhep ve bölge
farklılığına dayanarak halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli
olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye, alenen tahrik",
aslında bir tehlike suçudur.
Tehlike suçları, ifade
özgürlüğünün kullanılması bakımından etrafında duraksamalara, yanlış
anlaşılmalara elverişli bir alan yaratırlar. Bu bakımdan demokratik hukuk
düzenlerinde, tehlike suçu yaratmaktan olabildiğince sakınılır; ancak,
teknolojinin insan yaşamına bu derecede egemen olduğu bir dönemde bireyler,
tehlikelerle çevrilmiş olarak yaşadıkları için tehlike suçlarına yer vermek
zorunlu olmaktadır.
Maddeyle düzenlenen suç
yönünden ise durum şöyledir: Çağdaş uygar toplum çoğulcudur. Bunun anlamı,
toplumun, değişik din, mezhep, ırk, sosyal sınıf, bölge farklılığı, siyasal
görüşler, idealler, toplum insanlarına hizmet bakımından farklı yollar,
metotlar, değişik zihniyetler taşıyan insanlardan oluştuğudur. Böyle bir toplum
yapısında demokratik ilke, farklılıklar içerisinde bütünleşmeyi sürdürerek
birlikte, barış içerisinde yaşamayı zorunlu kılar; sosyal yapıyı oluşturan
yapısal unsurlar birbirleriyle ahenkli bir bütün oluşturmakta devam etmelidir.
Bütünleşme derecesi ne derecede yüksek olursa, demokratik özgürlükler de
toplumda aynı oranda geniş olarak kullanılabilir. Bütünleşmenin temel
koşullarının başında, değişik yapıdaki insanların, değişik fikir, kanaat ve
inançları tam bir hoşgörü ile karşılamayı benimsemeleri, bu tutumu içlerine
geçirmiş bulunmaları gelmektedir. O hâlde kişilerin, maddenin saydığı
farklılıkları esas alarak düşmanlığa, kin beslemeye alenen tahrik edilmelerinin
ortaya çıkaracağı tehlikeye karşı hukuk sisteminin savunma araçları getirmesi
gerekli ve zorunludur.
Ancak temel sorun, bu
zorunluluğu, eleştiri olanağını, ifade özgürlüğünü, siyasal propaganda yapmak
hakkını zedelemeden karşılayabilmektir.
Bu bakımdan çağdaş
demokratik ceza hukuku şu yolu veya stratejiyi uygulamaktadır: Soyut (mücerret)
tehlikeyi değil, somut tehlikeyi suç haline getirmek, somut tehlike suçlarını
kabul etmek ve değişik maksatlarla yapılan açıklamaları, gerçek unsurları
itibarıyla belirlenmiş bir tehlikeyi ortaya çıkarmaları hâlinde cezalandırmak,
yani zorunluluk hâllerinde tahriki cezalandırmak için bunun somut bir tehlikeye
meydan verecek nitelikte olup olmadığına bakmak.
Bu yaklaşım, -Amerika
Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesinin geliştirdiği bir ölçü ile- "açık
ve mevcut tehlike" kavramına da uygundur. Bu amaca, tehlike suçlarına ait
kanun metinlerini uygulamada yorumlamakla görevli bulunan yüksek yargı
organlarının karar ve içtihatları ile, yani bu yüksek kurumların tehlike
suçunun oluşmasını, kanun metinlerini "kamu düzeni için tehlikeli
olabilecek bir şekilde" ölçüsünü esas alarak yorumlamaları suretiyle
ulaşılabileceği gibi, kanun metinlerinde somut tehlikeyi belirleyen sözcük ve
kavramlara yer vererek de hedefe ulaştıracak çözümler gerçekleştirilebilir;
böylece toplumsal korunma ve özgürlükler aynı zamanda sağlanıp korunmuş
olabilirler.
Amerika Birleşik
Devletleri Yüksek Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu hususta
belirttikleri ve saptadıkları, artık hukukçularca bilinen ölçütler,
içtihatlarla toplumsal tehlikeyi önleme ve eleştiri, ifade, siyasal propaganda
hürriyetlerini aynı zamanda sağlama amacına ulaşmanın sağlam ilke, çare ve
uygulamaları olarak değerlendirilmektedir.
Bazı ülkeler ise,
yukarıda açıklandığı üzere, tehlikeyi giderme ve aynı zamanda hürriyetleri
sağlama stratejisi olarak ikinci yolu yeğleyerek, somut tehlike suçu
oluşturulması için kanun metinlerine bu hususta şekil vermeyi, açıklık
getirmeyi uygun saymışlardır.
Örneğin Avusturya Ceza
Kanununun 283 üncü maddesi şöyledir : "Ülkede bulunan kilise veya din
gruplarına veya bir ırka veya bir halka veya halk grubuna karşı, kamu düzenini
bozmaya elverişli biçimde alenen düşmanca bir eyleme girişilmesi çağrısını
yapan veya bunu tahrik eden kimseye bir yıla kadar hürriyeti bağlayıcı ceza
verilir.
Yukarıdaki fıkrada
açıklanan gruplara karşı alenen kışkırtmada bulunan ve insan onurunu
zedeleyecek biçimde söven veya aşağılayan kimseye aynı ceza verilir."
Alman Ceza Kanununun 130
uncu maddesi şöyledir :
"(1) Toplumsal
barışı bozmaya elverişli bir şekilde,
1. Halk gruplarını
birbirinden nefret etmeye veya halk grupları aleyhine cebir ve şiddet
uygulanmasına veya keyfi uygulamalar yapılmasına tahrik edenler veya,
2. Halk gruplarını küçük
düşürmek suretiyle insanlık onurunu ihlâl edenler,
Üç aydan beş yıla kadar
hapisle cezalandırılır.
(2) Yukarıdaki fiiller
yayın yoluyla işlenirse ceza artırılır.
(3) Nasyonal Sosyalist
rejim tarafından işlenmiş fiilleri, toplumsal barışı bozmaya elverişli bir
şekilde, alenen veya bir toplantıda onaylayanlara veya yapılan fiilleri
yalanlayanlara zorunlu bir eylem gibi gösterenlere beş yıla kadar hürriyeti
bağlayıcı cezaya veya para cezasına hükmedilir."
1881 Fransız Basın
Kanununun 24 üncü maddesinin altıncı fıkrası ise şöyledir: "23 üncü
maddede yer alan vasıtalardan birisi ile menşeleri veya etnik bir gruba,
millete, ırka veya belirli bir dine mensup bulunmamaları nedeniyle, kişiye veya
kişiler grubuna karşı ayrımcılık yapılmasına, kine veya şiddete tahrik eden
kimseler, bir yıl hapse ve 300 000 frank para cezasına veya bunlardan birisine
mahkûm edilirler." Aynı maddenin yedinci fıkrasında, bu suçtan dolayı
mahkûm edilen kişilere ayrıca belirli fer'î cezaların da verileceği
belirtilmiştir.
Aynı Kanunun 24 bis
maddesinde, yukarıda değinilen Alman Ceza Kanununun 130 uncu maddesinin (3)
numaralı fıkrasında yer alan hüküm, değişik sözcükler ve ifade biçimiyle
tekrarlanmaktadır.
Görülüyor ki, toplumsal
barış ihtiyacı ile eleştiri ve ifade, siyasal propaganda hürriyetlerini
bağdaştırmak üzere, maddenin ikinci fıkrasında yer alan suça ilişkin hükümlerin
benzerleri, yabancı demokratik ülkelerde de yer almaktadır.
Maddenin ikinci fıkrası,
yukarıda açıklanan ilke ve strateji doğrultusunda kamu düzenini ve toplumsal
bütünleşmeyi korumak bakımından fiili, somut tehlike suçu haline getirmiştir.
Suçun şeması şu suretle belirlenebilir:
1. Halk, birbirlerine
karşı düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik edilecektir.
2. Bu tahrik, bir tür
bağımlı hareketle yani insanların sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge
farklılığına dayanılarak gerçekleştirilecektir, yani düşmanlık veya kin, bu
farklılık üzerine dayanmak suretiyle yerleştirilmeye çalışılacaktır.
3. Tahrik yapılırken
başvurulan eylem, beyan ve ifadeler, kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir
şekilde olmalıdır. Hareketlerin belirtilen maksada uygun nitelik gösterip
göstermediği, fiilin somut bir tehlike suçu olduğu göz önünde bulundurularak
hâkim tarafından takdir edilecektir. Elbette bu takdir yapılırken, Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesinin bu konuda sürekli tekrarladığı ölçütleri göz önünde
bulundurmak gereklidir.
4. Failde yukarıda
belirtilen koşul ve eylemlere yönelik cürüm kastının varlığı saptanacaktır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, kendisine özgü özellik taşıyan bir hakaret suçuna yer verilmiştir.
Bilindiği üzere, genel olarak hakaret suçunun oluşması için, mağdurun belli
veya belirlenmesi olanaklı bulunması gerekir. Ancak yabancı hukuklarda,
İngilizcede denilen, grupların tahkiri de suç olarak saptanmıştır. Bu maddede,
toplumsal barışı korumak amacıyla, bir tür grup tahkiri suçunu düzenlemiş
bulunmaktadır. Burada da somut tehlikeye işaret etmek amacıyla hakaretin halkın
bir kısmını "aşağılayıcı ve insan onurunu zedeleyecek biçimde olması"
koşulu aranacaktır.
Maddenin son fıkrasında,
fiillerin 293 üncü maddenin ikinci fıkrasında belirtilen araç ve şekillerle
işlendiğinde cezaların, bir katı oranında arttırılacağı belirtilmiştir.
Madde 295. - Madde,
kanunun cürüm saydığı bir yayını diğer bir yayın aracında tekrarlamayı
cezalandırmaktadır. Maddede geçen "asıl yayın yapan gibi
cezalandırılır" şeklindeki ifadeden anlaşılacağı üzere aslında böyle bir
hareket suçun tekrarı niteliğinde ise de, herhangi bir duraksamaya yer
bırakmamak üzere ayrı bir madde olarak adeta yorum niteliğinde bir hüküm
getirilmiştir.
İkinci fıkrada, faili
cezadan kurtarmayacak hâller, duraksamaları ortadan kaldırmak maksadıyla ayrıca
gösterilmiştir. Buna göre fail, yazıdaki düşünceleri benimsemeyip aynen
yayınladığı yahut ihtiyatla yayınladığı veya sorumluluğu başkasının kabul
ettiği şeklinde yayına bir kayıt koysa da sorumluluktan kurtulamayacaktır.
Ancak içeriğini
nakletmeden suç hakkında haber yayınlamak suç oluşturmayacaktır.
Madde 296. - Madde, genel
olarak kanunların cürüm saydığı fiilleri işlemek üzere kişilerin
yapılanmalarını cezalandırmaktadır. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanun burada
"cemiyet" kelimesini kullanmıştır. Dilimizde artık yerleşen
"örgüt" sözcüğü, Tasarıda belirtilen maksatla oluşturulmuş fesatçı
grupları belirtmek üzere kullanılmaktadır.
"Örgüt" 4 üncü
maddenin (8) numaralı bendinde belirtildiği üzere, birden fazla kişinin önceden
anlaşıp birleşmesidir. Herhangi bir harekete geçilmeden örgütün böylece teşkil
edilmiş olması maddî unsurun tamamlanması için yeterlidir.
Örgütün şeklinin, kanunen
teşekkül etmiş olup olmamasının önemi yoktur. Kanuna uygun olarak oluşmuş bir
dernek de, gizli amacı itibarıyla böyle bir örgütü oluşturabilir. Önemli olan
örgütün gerçek hedefi ve gerçekte var olan faaliyetleridir.
Maddenin birinci fıkrası
gereğince örgütü kuranların veya örgüte katılanların aynı suretle
cezalandırılmaları gerekecektir. Örgütün faaliyetlerine, fiilen iştirak
edenlerin de örgüte katılmış sayılmaları gerekir.
Maddenin birinci fıkrası
gereğince sadece birleşme, suçun maddî unsurunun oluşması için yeterli
olduğundan suça ancak eksik teşebbüs olanağı vardır.
Maddenin ikinci fıkrası
belirli maddelerde yazılı suçların işlenmesi için örgütün meydana getirilmiş
olmasını ağırlaştırıcı bir neden saymaktadır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, örgüt mensuplarının ülkenin herhangi bir yerinde, şehirde, yolda
veya dağda yahut kırda silâhlı olarak dolaşmaları veya silâhlarını bir yerde
saklamış bulunmaları ağırlaştırıcı neden sayılmıştır.
Örgütün yöneticileri
durumunda bulunanların cezaları dördüncü fıkra gereğince artırılacaktır.
Suçun oluşması için faillerde
genel kast yeterlidir. Ancak kastın hem örgütün kurulmasına ve hem de örgütün
cürümleri işlemek maksadına yönelik olması gerekir. Yoksa saldırılara karşı
kendilerini savunmak üzere yani meşru savunma hakkını kullanmak için örgütlenme
bu suçu oluşturmaz. Katılanlarda da, böyle bir örgüte katılma kastının
bulunması gerekir.
Çıkar Amaçlı Suç
Örgütleriyle Mücadele Kanununun hükümleri saklıdır.
Maddeyi, elbette ki,
suçta iştirak hâlini zedelemeyecek tarzda uygulamak gerekmektedir.
Madde 297. - Madde, örgüt
kurma suçuna katılmamış bulunanların, kurulduktan sonra örgüt mensuplarına
belirli şekillerde yardım etmelerini cezalandırmaktadır. Örgütün kurulmasına
katılmış yani örgüt kurma suçunun faillerinden bulunmuş olan kişilerin örgüte
yardım etmeleri ayrıca suç oluşturmaz.
Tasarı bu yardımları, 448
inci maddesi dışında ayrıca cezalandırmakta ve böylece örgütün yardımsız
kalarak sönüp gitmesini sağlamak istemektedir.
Suçun oluşması için
yardım fiilinin bilinerek ve istenerek, böyle bir örgüte yardım amacıyla yapılmış
bulunması gereklidir. Yardımın hangi hususlara ilişkin bulunması gerektiği
maddede gösterilmiş değildir. Madde, örgüt mensuplarına yapılacak yardımın
silâh, cephane, yiyecek, giyecek veya barınacak yer şekillerinde olmasını
açıklamakla birlikte "başkaca yardım edenlere" demek suretiyle,
bunlar dışında kalan diğer tür yardımları da kapsamı içine almaktadır; ilâç,
kitap, çadır, malzeme, daktilo makinesi, kağıt ve sair yardımlar da böylece
maddenin kapsamı içinde bulunmaktadır. Suç işlemek için yardım, bu maddenin
kapsamı içinde değildir.
Yardımın herhangi bir
ciddî cebir ve şiddet veya tehdit veya sair bir baskının etkisi altında
kalınmaksızın yapılmış olması gerekir. "Ciddî"likten maksat, cebir ve
şiddet veya tehdit veya sair baskı ile yardımın yapılması arasında bir
nedensellik ilişkisinin bulunmasıdır. Böyle bir ilişki varsa hareket suç
oluşturmaz. İkrah kusurluluğu yok etmesi dolayısıyla sorumluluğu kaldıran bir
nedendir.
Yaralı ve hastaların
geçici olarak tedavisini ise bu madde kapsamında saymamak gerekir. Zira
koşullar ne olursa olsun, hasta ve yaralının tedavisi, tıp mesleğine bağlı
meslekî hakkın çerçevesi içindedir ve bir hukuka uygunluk nedeni
oluşturmaktadır.
Maddenin ikinci
fıkrasında, tüm yardımların belirli yerlerde yapılması ağırlaştırıcı neden
sayılmıştır. Söz konusu yerleri bu tür faaliyetlerin dışında tutmak amacıyla
fıkra kaleme alınmış bulunmaktadır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, yardımların örgüt mensuplarının belirli akrabası tarafından
yapılmış olması bir cezasızlık nedeni sayılmıştır. Ancak yapılacak yardımın
"kişisel ihtiyaçların karşılanmasına yönelik olması" temel koşuldur.
İlâç, yiyecek, içecek gibi.
Kişisel ihtiyaçların
karşılanmasına yönelik yardımdan maksat, örgütün amacının gerçekleştirilmesine
yönelik olmayan ve sadece o kişiye yapılan yiyecek, giyecek gibi yardımlardan
ibarettir, yoksa malzeme, söz gelimi daktilo temini bu fıkranın kapsamı içinde
değildir.
Madde 298. - Madde, 296
ncı maddede yer alan cürüm hakkında soruşturmaya başlanmadan örgütün
dağıtılmasını veya örgütten çekinilmesini bir etkin pişmanlık hâli ve
dolayısıyla cezasızlık nedeni saymaktadır. Ancak, her iki hâlde de örgütün
amacını oluşturan suçlardan herhangi birisinin işlenmemiş bulunması gereklidir.
Suç hakkında soruşturmaya girişildikten sonra diğer örgüt mensuplarının ihbarı
hâlinde ise, verilecek cezanın dörtte üçü indirilecektir. Ancak, bu hâlde
failin pişmanlığından yararlanabilmesi için ihbarın doğrulanmış bulunması
şarttır.
Türkiye genelinde
faaliyette bulunan bir örgütün alt örgütlerinden biri veya bir kaçı tarafından
işlenmiş olan suçlara katılamayan örgütün diğer bir hücresinde bulunanlar,
maddenin birinci fıkrasındaki yükümlülükleri yerine getirdikleri takdirde,
haklarında da ceza verilmeyecektir.
Madde 299. - Bir bakıma
Devletin egemenlik hakkının simgelerinden birisi olan parasının üzerinde yazılı
değerle kabul edilmemesi aslında kamu düzenine karşı bir suç sayıldığından
madde bu Bölüm içine alınmıştır.
Madde 300. - Madde,
yetkili Devlet mercilerince verilmiş emirlerin veya alınmış tedbirlerin yaptırımını
getirmiştir. Suçun oluşabilmesi için, kamu hukuku çerçevesinde emir veya tedbir
sayılabilecek bir irade açıklamasının varlığı gereklidir. Bu açıklamanın
vatandaşlarca bilinmesini sağlayacak işlemlerin yapılmış olması zorunludur.
Genelgelerde ifade edilmiş irade beyanlarının da emir sayılacağı açıktır.
Emir ilân edilmemiş olsa
da vatandaşların söz konusu emri bildiği ve buna rağmen emre uymadığının sabit
olduğu hâllerde de suçu oluşmuş saymak gerekir.
Madde, her türlü emir
veya tedbiri yaptırım altına almış değildir. Emir veya tedbirlerin adlî
işlemler dolayısıyla verilmiş veya alınmış olması veya kamu güvenliğini veya
düzenini veya genel sağlığı koruma düşüncelerine dayanması şarttır. Bunlar
dışında verilmiş emir veya alınmış tedbirlere aykırı eylem suç
oluşturmayacaktır.
Maddeye göre söz konusu
düşüncelere dayalı emir veya tedbirlerin ayrıca "kanun ve nizamlara uygun
olarak" verilmiş veya alınmış olmaları şarttır. Bu koşul, verilen emrin
gerek içerik gerek şekil koşulları itibarıyla kanun ve nizamlara uygun
bulunmasını ifade eder. Maddeye verilen bu şekil ile demokratik hak ve
hürriyetlere uygunluğun daha güçlü olarak güvence altına alınması sağlanmıştır.
Madde 301. - Maddede,
ismi veya sıfatı veya meslek veya sanatı veya konut veya ikametgahı, yerleşim
yeri veya doğduğu yer veya diğer kişisel hâlleri konusunda, görevli ve yetkili
memura açıklamada bulunmaktan kaçınan kimseye verilecek ceza gösterilmiştir.
Maddenin ikinci
fıkrasında ise, failin açıklamasının gerçeğe aykırı olması ele alınmış ve bu
husus daha ağır bir suç olarak kabul edilerek yaptırıma bağlanmıştır.
Maddedeki düzenlemenin
kapsamına adlî merciler girmemektedir.
Madde 302. - Madde,
25/11/1925 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanuna, 1/11/1928
tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanuna ve
3/12/1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilmeyeceğine Dair Kanuna
muhalefetin yaptırımlarını getirmektedir. Aslında bu hükmün sözü geçen
kanunlarda yer almış bulunması uygun olurdu. Ancak bir kanun boşluğu yaratmamak
için, yaptırımın bu maddeye ve bu Bölüme konulması uygun sayılmış ve bu suretle
Anayasanın 174 üncü maddesiyle uyum sağlanmıştır.
Madde 303. - Genel veya
herkesin girebileceği yerlerde ileri derecede sarhoş olarak bulunma, kamunun
barış ve sükununu ihlâl edebileceğinden maddenin bu Bölüme konulması uygun
sayılmıştır.
Maddenin birinci fıkrası,
ileri derecede sarhoşluğu bazı koşullarla cezalandırmaktadır. Maddede ileri
derecede sarhoşluğun ölçüsü olmak üzere "sarhoşluğun aşikâr bir hâlde
halkın rahatını bozacak veya rezalet çıkaracak şekilde olması" koşulu
aranmıştır. Sarhoşluğun bu nitelikte bulunması yeterli olup halkın rahatının
fiilen bozulması ve rezaletin yine fiilen çıkmış olması şart değildir. Ayrıca
bu derecedeki sarhoşluğun, yer itibarıyla genel veya umumun girebileceği
yerlerde gerçekleşmiş bulunması gerekir.
Maddenin ikinci
fıkrasında suçun ağırlaştırıcı nedeni gösterilmiştir: Bu hâl sarhoş tarafından
kişilere ve mala saldırıda bulunulmasıdır. Ağırlaştırıcı nedenin gerçekleşmesi
için kişiler üzerinde mutlaka etkili eylem derecesine varan hareketlerin
yapılmış olması gerekmez; kişilerin tutularak, onlara sarılarak, sırnaşıkça
rahatsız edilmeleri saldırı sayılır. Mallara maddeten zarar verilmese de yere
atılmaları, söz gelimi otomobillerin tekmelenmesi, yumruklanması mala saldırı
sayılır.
Maddenin üçüncü fıkrasına
göre, sarhoşluğu itiyat derecesine vardıranlar hakkında verilecek ceza
saptanmış olmakla birlikte, dördüncü fıkra itiyat hâlinin ne zaman
gerçekleşeceğini göstermiştir. Fıkraya göre sarhoşluk suçundan dolayı iki defa
mahkûm olduktan sonra, bir yıl içinde yeniden suç işlenmesi itiyat
sayılmaktadır; böylece, her üç suçun bir yıl içinde işlenmiş bulunması
gerekmektedir. Böylece 45 inci maddede yer alandan farklı bir itiyat tanımı yapılmış
olmaktadır.
Beşinci fıkrada, alkollü
içkilerin alınmasında iptila hâlinin oluşması yani failin psikolojik,
fizyolojik ve sosyal bakımdan alkollü maddeye bağımlı hâle gelmesi, artık bir
hasta gibi işleme tâbi olmasını gerektireceğinden, bu gibi kişilere ceza
verilmeyeceği, bunların, bağımlılıklarının salâhı tıbben saptanıncaya kadar bu
maksada tahsis edilmiş kurumlarda muhafaza ve tedavilerine hükmolunacağı
açıklanmıştır. Bu hususta, 256 ncı maddenin gerekçesine de bakılmalıdır.
Madde 304. - Madde, onsekiz
yaşını bitirmemiş küçüklere ve akıl ve bilinçlerinde noksanlık bulunanlara her
kim tarafından ve ne nedenle olursa olsun alkollü içki verilmesini
cezalandırmaktadır. Fiil, ana baba tarafından işlenmiş bulunsa da suç
oluşturacaktır. Akıl ve bilinçlerinde noksanlık bulunanlardaki hâlin mutlaka
akıl hastalığı derecesinde olması gerekmez. Söz gelimi belirgin derecede zeka
geriliği gösteren kişiler de bu gruba girmektedir.
Maddenin ikinci
fıkrasında, alkollü içkiyi verenin içki satıcısı olması hâlinde ayrıca para
cezasına hükmolunacağı belirtilmiştir.
Madde 305. - Madde,
kumara ilişkin suçları kapsamaktadır. Kumarın sosyal bakımdan ortaya koyduğu
büyük tehlike ve doğurması olası facialar göz önüne alınarak, İsveç Ceza
Kanununun yaptığı gibi, suçun bu Bölüm içine konulması uygun sayılmıştır.
Nitelikleri itibarıyla
genel veya kamuya açık olan sokak, cadde, park, tiyatro, sinema, gazino ve
benzerî yerlerde kumar oynatılması böylece suç oluşturmaktadır. Ayrıca maddenin
son fıkrasında gösterilen yerler özel olsa da, diğer koşullar gerçekleştiğinde
yani kumar aletlerinin kullanılması için ücret alındığında veya buralarda oyun
oynanmasına mutat (alışılmış) olduğu veya oynamak isteyen herkesin girebileceği
yerler bu maddenin uygulanması bakımından açık yer sayılacaktır.
Maddeye göre, kumar,
ancak genel veya kamuya açık veya maddenin son fıkrasında gösterilen yerlerde
oynandığı takdirde, oyuncular cezalandırılmaktadırlar. Kazanç kastı ile oynansa
da özel evlerde dostlar arasında eğlenmek üzere gerçekleştirilen kumar suç
değildir.
Maddenin birinci
fıkrasında oynatma veya oynamak için yer gösterme fiillerinin icrasında itiyat
hâli ağırlaştırıcı bir neden sayılmış ve dördüncü fıkrada itiyadın ne olduğu
gösterilmiştir. İtiyat için iki yıl içinde iki kez bu suçtan mahkûm olduktan
sonra aynı yıl içinde bir suç daha işlemek gereklidir. Böylece sarhoşluk ve
kumar suçlarında, 45 inci maddedeki tanımdan ayrılınmaktadır.
Maddenin son fıkrasında
kumar tanımlanmıştır. Buna göre bir oyunun kumar sayılması için iki koşul
aranacaktır: Birincisi oyunun kazanç kastı ile icra edilmesi, ikincisi ise kâr
ve zararın talihe bağlı olmasıdır. Böylece örneğin, satranç oyununun sonucu
talihe bağlı olmadığından, kazanç maksadıyla oynanmış bulunsa da kumar
sayılmayacaktır.
Madde 306. - Madde,
yetkili makamlarca veya belediye veya köy ihtiyar kurulları tarafından ayrılmış
yerlere veya o yerin en büyük mülki amirine yapılacak bir başvuru üzerine
ayrılan yerlere her türlü ilân konulmasını veya bu yerlerde izin dışında diğer
suretlerle, maddenin belirttiği tarzda tasarruflarda bulunulmasını
cezalandırmaktadır.
Birinci fıkrada,
fiillerin siyasal veya ideolojik maksatlarla icrası hâlinde ne suretle ceza
verileceği gösterilmekte ve ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarda ise,
fiillerin icra edileceği yerler veya fiili icra eden kişiler bakımından var
olan özellikler göz önüne alınarak ceza artırılmaktadır.
"Siyasal
maksat" sözcüğü, belirli bir siyasal partiyi veya grubu destekleme veya
yerme saikini belirtir; deyimin böylece anlaşılması gerekir. İdeolojik maksat
ise, var olan bir ideolojiyi desteklemek veya yermek amacıyla fiillerin
gerçekleştirilmiş olmasını belirtir.
Maddenin beşinci
fıkrasında, siyasal veya ideolojik maksat bulunmaksızın birinci ilâ dördüncü
fıkralarda yer alan fiillerin işlenmesi hâlinde verilecek cezalar
gösterilmektedir.
Mevzuatımızda var olan
diğer kanunların izin veya cevaz verdiği hâllerde fiillerin suç oluşturmayacağı
ise açıktır. Zira bu gibi hâllerde bir hukuka uygunluk nedeni söz konusu
olacaktır. Bu itibarla, maddenin son fıkrasında bu husus düzenlenmiştir.
Madde 307. - Maddenin
birinci ve ikinci fıkraları, resmî makamlarca yapılan ilânları korumaktadır.
Dolayısıyla bu fıkralar hakkında da 306 ncı maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Zira her iki madde birbiri ile dengeli olarak kaleme alınmıştır.
Üçüncü fıkrada ise ikinci
fıkrada belirtilen yerlerin boyanması suretiyle yazı ve işaretle kirletilmesi
cezalandırılmaktadır. Dört ve beşinci fıkralarda ortak ağırlaştırıcı nedenler
gösterilmiş, altıncı fıkra fiillerin siyasal ve ideolojik maksatlar dışında
işlenmesine ilişkin cezaları göstermiştir.
Maddenin son fıkrasında
yer alan ve 306 ncı maddeyi de kapsayan hüküm, görevlilerin söz konusu fiiller
sonucu meydana gelen eserleri derhal ortadan kaldırmamaları veya bunların yok
edilmesi için gerekli işlemlere derhal girişmemeleri hâlinde 491 inci madde
gereğince cezalandırılmalarını öngörmektedir.
Madde 308. - Madde,
belgesi olmadan yivsiz av tüfeği kullanmayı cezalandırmaktadır.
Madde 309. - Madde, (A)
ve (B) fıkralarından oluşmaktadır:
(A) fıkrasındaki hükümler
kara, deniz ve hava ulaşım araçlarının hareketlerinin cebir ve şiddet ve tehdit
veya hile ile engellenmesini veya bunların kaçırılmasını cezalandırmaktadır.
Suçun maddî unsuru belirtilirken uygulamada herhangi bir duraksamaya neden olunmaması
için kaçırma niteliğinde bulunan hareketlerin teker teker sayılması ve böylece
araçların hareket etmesinin engellenmesi, aracın hareket ettirilmemesi, hareket
hâlinde bulunanların durdurulması ve gitmekte olduğu yerlerden başka yerlere
yönlendirilmesi ayrıca açıklanmıştır.
Kara, deniz ve hava
aracının özel olması hâlinde de aynı suç teşekkül edecektir. Esasen (A)
fıkrasının dördüncü paragrafında aracın halkın yararlanmasına ayrılmış olması
hâlinde yani aracın Devlete, kamu kuruluşlarına, belediyeye ait bulunması veya
özel kişilere ait bulunmakla beraber, örneğin halk otobüsleri gibi, halkın
yararlanmasına ayrılmış olması hâlinde suçun cezasının ağırlaştırılacağı
açıklanmıştır.
Fıkra özellikle uçak
kaçırmaların yaygın bulunduğu bir dönemde daha etkin bir bastırma (tenkil)
sağlamak amacıyla, fiilin teşebbüs hâlinde kalmış bulunmasını da tamamlanmış
suç gibi saydığını sonuncu paragrafında belirtmiştir. Ayrıca fiilin silâhla
veya birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi beşinci paragrafta
ağırlaştırıcı neden sayılmıştır; bu paragrafta geçen "birlikte"
deyimi suçun maddî unsurunun bütün şeriklerce birlikte gerçekleştirilmiş
bulunmasını ifade eder; yoksa burada iştirak hâli söz konusu değildir.
Suçun deniz ve hava
ulaşım araçları hakkında işlenmesi hâlinde, daha vahim sayılması gerekeceği
açık bulunduğundan ikinci ve üçüncü paragraflarda cezanın belirtilen oranda
artırılacağı hususundaki hükme yer verilmiştir. Böylece gereksiz tekrarlara
gidilmemesi sağlanmıştır.
Dördüncü paragrafta yer
alan ağırlaştırıcı hâl bütün ulaşım araçları bakımından ayrıca uygulanacaktır.
Maddenin (B) fıkrası ise
kıt'a sahanlığında veya münhasır ekonomik bölgede kurulmuş sabit platformlara
karşı işlenecek fiilleri cezalandırmak maksadıyla kaleme alınmıştır. Ülkemizin
1 ilâ 10 Mart 1988 tarihleri arasında Roma'da toplanan konferansta kabul edilen
Kıt'a Sahanlığındaki Sabit Platformların Güvenliğine Karşı Hukuka Aykırı
Fiillerin Tenkili (Bastırılması) Hakkında Sözleşmeyi imzalamış bulunması
nedeniyle bu fıkranın maddeye eklenmesi uygun görülmüştür.
Fıkrada yer alan
"sabit bir platform"dan maksat, kaynakların keşfi veya sömürülmesi
için veya diğer ekonomik maksatlarla daimi olarak deniz yatağına yerleştirilmiş
yapılar veya tesisler veya yapay adacıklardır.
(B) fıkrasının üç ayrı
bendinde söz konusu tesislerin ele geçirilmesi, zabtı, kontrol altına alınması,
buralarda bulunan kimselere karşı cebir ve şiddet veya tehditte bulunulması,
platforma zarar verilmesi cezalandırılmaktadır. Söz konusu fiiller
cezalandırılırken temel amaç sabit platformların güvenliğini korumaktır. Bu
nedenle (B) fıkrasının (2) ve (3) numaralı bentlerinde saldırıların platformun
güvenliğini tehlikeye sokacak şekilde olması koşuluna yer verilmiştir.
(B) fıkrasının son
paragrafında da faillere, teşebbüs hâlinde tam ceza verilmektedir.
Madde 310. - Madde, kara,
deniz ve hava ulaşımının güven içinde cereyanını ve kıt'a sahanlığında veya
münhasır ekonomik bölgedeki tesislerin güvenliğini sağlamak amacıyla kaleme
alınmıştır. Bu maksatla konulmuş işaretler üzerinde işlenen bir kısım fiilleri
cezalandırmakta ve böylece 13/10/1983 tarihli ve 2918 sayılı Karayolları Trafik
Kanununda bulunan konuya ilişkin bazı hükümleri de tamamlamaktadır.
Maddî unsuru oluşturan
söz konusu hareketlerin, çarpma, batma, düşme tehlikesine veya başkaca bir
tehlikeye neden olması, suçun oluşması için şarttır. Ancak, tehlikenin ilişkin
bulunduğu neticenin meydana gelmesi gerekmez. Aslında maddede fiiller,
nitelikleri gereği söz konusu tehlikeyi zaten nefislerinde taşımaktadırlar.
Ancak, çok basit bazı hareketlerin, söz gelimi, çocukların demiryolu üzerine
bir madeni para koyarak bunu yassılaştırmaları hâlinin de suçun teşekkülüne
neden olmayacağını açıklamak amacıyla maddeye, tehlikeye neden olunması koşulu
eklenmiştir.
Failde hareketlere
yönelik genel kastın varlığı suçun oluşması için yeterlidir. Kastın tehlike
meydana getirmeye yönelik bulunması koşulu yoktur.
Maddenin ikinci
fıkrasında meydana gelen tehlikenin (çarpma, batma, düşme tehlikesinin) halkın
yararlanmasına tahsis veya arzedilmiş ulaşım aracı hakkında meydana gelmesi
hâlinin suçun nitelikli şeklini oluşturacağı hükmü yer almıştır. "Halkın
yararlanmasına sunulmuş veya ayrılmış (tahsis veya arzedilmiş) ulaşım
aracı" kavramı için 309 uncu maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Maddenin üçüncü fıkrasında,
zararlı neticenin, yani çarpma, batma, düşmenin veya başkaca bir zararın fiilen
meydana gelmiş olması bir ağırlaştırıcı neden sayılmıştır.
Burada netice nedeniyle
ağırlaşan bir suç söz konusudur. Failde, meydana gelen neticeye yönelik kast
bulunmasa da hakkında üçüncü fıkranın uygulanması gerekecektir.
Bu maddeyi ihlâl eden
hâllerde meydana gelen netice, kanunun başka maddeleri gereğince daha ağır
cezanın verilmesini gerektirmekte ise, sadece o maddeden dolayı ceza verilmesi
fikrî içtima kuralı gereğidir.
Son fıkrada maddenin
yasakladığı fiillerin kıt'a sahanlığında veya münhasır ekonomik bölgedeki sabit
platformlara karşı işlenmesi hâlinde de aynı cezaların uygulanacağı
belirtilmiştir. Bu fıkranın içerdiği kavramlar bakımından 309 uncu maddenin
gerekçesine de bakılmalıdır.
Madde 311. - Maddede,
ulaşım araçlarının tahribi ile ilgili olmak üzere üç tür suç yer almış
bulunmaktadır.
Maddenin birinci
fıkrasında, duran yani hareket hâlinde bulunmayan kara, deniz ve hava ulaşım
araçlarına ateş verilmesi veya patlayıcı veya tutuşup yanabilecek maddelerle,
bu araçların tahrip veya imha edilmesi cezalandırılmıştır. Maddede geçen tahrip
sözcüğü, araca maddî olarak önemli derecede zarar verilmesini ifade eder;
imhadan maksat ise aracın bütünüyle yok edilmesidir, her iki hâl de aynı
suretle cezalandırılmaktadır.
Maddenin ikinci
fıkrasında, fiillerin araca karşı hareket hâlinde iken işlenmesi cezanın
ağırlaştırılması nedeni sayılmıştır. Zira bu hâlde meydana gelebilecek tehlike
çok daha ağır olmaktadır.
Araç, tahrip veya imha
edilmemekle birlikte, hareketine engel olunacak surette bozulduğu veya zarar
verildiği hâllerde ise fail maddenin üçüncü fıkrası gereğince
cezalandırılacaktır.
Fiiller, deniz ve hava
ulaşım araçlarına karşı işlendiğinde, cezanın neden ibaret olacağı dördüncü
fıkrada gösterilmiştir, böylece fiillerin deniz ve hava ulaşım araçlarına karşı
işlenmesi ağırlaştırıcı neden sayılmıştır.
Aracın halkın
yararlanmasına ayrılmış veya sunulmuş (tahsis veya arzedilmiş) olması hâlinde,
fiil maddenin birinci, ikinci ve üçüncü fıkralarında gösterilen hâllere göre
ayrı ayrı cezalandırılmıştır. Aracın halkın yararlanmasına ayrılmış veya
sunulmuş bulunmasından maksadın ne olduğu 309 uncu maddenin gerekçesinde
gösterilmiştir.
Maddenin sonuncu fıkrası,
diğer fıkralarda yer almış bulunan fiillerin kara, deniz ve hava ulaşım
araçlarının işletilmesi için gerekli bulunan tesis veya aletler, söz gelimi
tamirhaneler, terminaller hakkında işlenmesi hâlini müstakil olarak
cezalandırmaktadır. Bu hâlde hâkim, temel cezayı belirlerken, fiil nedeniyle
meydana gelen tehlikenin derecesini göz önünde bulunduracaktır.
Madde 312. - Madde,
denizde, havada veya demiryolunda taksirli bir kaza tehlikesine meydan
verilmesini cezalandırmaktadır. Madde, taksirle işlenen suçların esas bünyesi
itibarıyla dikkati çekici özellik taşımaktadır: Bilindiği gibi, taksirle
işlenen suçlar esasta meydana gelen ve failce arzu edilmemiş bulunan netice
itibarıyla cezalandırılırlar. Oysa burada taksirle maddî bir netice değil ve
fakat sadece bir tehlikenin meydana gelmiş olması suçun oluşması için yeterli
sayılmaktadır. Suçun konulması ile kanun koyucunun izlediği amaç, söz konusu
vasıtaların kullanılmasında çok dikkatli bulunulmasını güvence altına almaktır.
Taksirli hareket sonucu
zarar verici netice meydana geldiğinde fail neticenin niteliğine göre kanunda
yer alan taksirle adam öldürme veya etkili eylem hükümlerine göre
cezalandırılacaktır. Böylece demiryollarında taksirle işlenen adam öldürme veya
etkili eylem hâllerinde artık özel hüküm söz konusu olmayacak ve taksirle
işlenen bu tür suçlara ait genel hükümler uygulanacaktır.
Madde 313. - Maddede,
yollama yapılan maddelerde yer alan suçların, insan yaşamını tehlikeye sokacak
nitelikte bulunduğu takdirde, suça ait cezanın artırılacağı belirtilmektedir.
Madde 314. - Madde, bir
kere haberleşme araçlarına ve aletlerine zarar vermeyi cezalandırmaktadır.
Zarar verilen telli veya telsiz haberleşme araçlarına, haberleşmeyi sağlamak
üzere kullanılan bütün tesisler, aletler ve her türlü araçlar girmektedir.
Suç, söz konusu
varlıklara zarar verilmesiyle beraber oluştuğu gibi, zarar verilmemiş olsa da,
her ne suretle olursa olsun haberleşme veya yayının karışıklığa veya kesintiye
uğratılması hâlinde de teşekkül etmiş bulunacaktır.
Failde neticeye yönelik
kastın varlığı gerekmektedir.
Madde 315. - Bu madde,
aslında kişilerin cinsel hürriyetlerini müdahalelerden korumaktadır. Fakat
fiilin aynı zamanda toplumun ortak edep törelerini ihlâl edici nitelik taşıdığı
hususunda da şüphe yoktur. Tasarı, suçun cinsel özgürlüğü ihlâl eden diğer
suçlarla bir arada bulunmasının teknik yönden ve yollama bakımından sağlayacağı
yararı göz önünde bulundurmuş ve bu Bölüme koymayı tercih etmiştir. Diğer bir
kısım Batı kanunları da bu tasnif şeklini uygulamaktadırlar.
Maddenin birinci fıkrası
cebir ve şiddetle veya tehdit kullanılması suretiyle onsekiz yaşını bitirmemiş
kişilerle, rızaları bulunmadan cinsel ilişki teminini cezalandırmaktadır. Yine
mağdurda var olan akıl veya beden hastalığı nedeniyle, mağdurun cinsel
saldırıya karşı koyamayacağı bir durumun varlığı hâlinde ilişki ırza geçme
sayılmıştır. Mağdurun başka bir nedenle fiile karşı koyamayacak durumda
bulunması nedeniyle direnç gösterememesi hâlinde elde olunan cinsel ilişki de
ırza geçmek sayılmıştır.
Mağdurun kendisine karşı
kullanılan hileli vasıtalar nedeniyle fiile karşı koyamaması hâlinde de ırza
geçme suçu gerçekleşmiş olacaktır.
Suçun maddî unsurunu
oluşturan ırza geçme, maddenin son fıkrasında tanımlanmıştır; buna göre
"hangi nitelikte olursa olsun bir kişiye cinsiyet organının ithali"
ırza geçmedir. Böylece cinsel organın bir kadının vajinasına sokulması ırza
geçme teşkil ettiği gibi, kadın veya erkeğin ağzına (oral seks) veya anüsüne
(ferç-anal seks) ithal hâllerinde de suçun maddî unsuru gerçekleşmiş olacaktır.
Cinsel salgının, ne yolla olursa olsun, bedenin içine akacak kadar cinsel
organın ithali hâlinde suç tamamlanmış olur; inzal şart değildir. Suçun
mağduru, kadın, kız veya erkek olabilir.
Maddî unsurun
gerçekleşmesi hususunda belirtilen koşul dolayısıyla bu suça tam teşebbüsün söz
konusu olmayacağı açıktır. Suçun işlenmesinde yardımcı nitelikteki hareketi
oluşturan cebir ve şiddet veya tehdit veya hilenin derecesine göre tam
teşebbüsü kabul etmek olanaklı değildir.
Suçun manevî unsuru,
cinsel ilişkiye yönelik olarak kasttır. Cinsel ilişkinin herhangi bir saik ile
gerçekleştirilmesi, suçun oluşması bakımından önemsizdir. Fail suçu, mağduru
tahkir, örneğin kocasından intikam almak maksadıyla işlemiş bulunsa da maddî
unsur gerçekleşmiş olur.
316 ncı madde gereğince,
cinsel ilişki bu maddenin birinci fıkrasında gösterilen suretlerden herhangi
birisi var olmaksızın onbeş yaşını bitirmiş ve fakat onsekiz yaşını bitirmemiş
bir küçüğün rızasıyla gerçekleştirilmiş bulunsa da fiil suç teşkil etmektedir
ve fail hakkında maddede yazılı cezalar uygulanacaktır.
Ancak, adı geçen küçüğün
bu maddenin birinci fıkrasında yazılı suretlerle cinsel ilişkiye tâbi kılındığı
takdirde ceza ağırlaşacaktır. Böylece onsekiz yaşını bitirmiş olanlar
bakımından suçta unsur oluşturan hâller küçükler bakımından nitelikli hâl
sayılmıştır.
Aynı suretle onbeş yaşını
bitirmemiş olanlarla rızalarıyla cinsel ilişki 316 ncı maddenin ikinci fıkrası
gereğince cezalandırılmaktadır. Bu yaş sınırı içinde bulunan küçükler
bakımından cinsel ilişki maddenin birinci fıkrasında gösterilen suretlerle elde
edildiğinde verilecek ceza artırılmaktadır. Böylece Tasarı, Batı kanunlarının
çoğundan farklı olarak; "cinsel ilişkiye ehliyet" yaşını, onsekiz
yaşın bitirilmesi olarak belirlemiştir.
Üçüncü fıkraya göre,
maddede yazılı fiillerin birinci fıkrada belirtilen hâl ve suretlerle kendisine
karşı yapılmasını sağlayan kimseye de aynı ceza verilecektir. Böylece, bu fıkra
çerçevesinde ve koşulları içinde kadınlar da ırza geçme suçunda fail
olabilmektedirler.
Maddenin dördüncü
fıkrasında, bazı yabancı memleketler kanunlarında kabul edildiği üzere, ırza
geçmenin onsekiz yaşını bitirmiş bulunanlara karşı işlenmesi hâlinde kovuşturma
şikâyete tâbi kılınmıştır. Bu hüküm Tasarının suç ve ceza siyaseti unsuru
olarak benimsediği, mağdurun korunması ilkesinin bir uygulamasını
oluşturmaktadır. Bilindiği üzere, ırza tecavüze muhatap olan kişiler
kovuşturmada zorunlu usul kuralları ve savunmanın müdahaleleri nedeniyle bazen
fiilen mağdur hâline düşürülmekte ve ayrıca sosyal çevrelerinde ağır itibar kayıplarına
uğramaktadırlar. Bu nedenle soruşturma ve kovuşturmayı tahrik yetkisinin
mağdurun kendisine tanınması bakımından ve mağduru korumak yönünden gerekli
sayılmıştır. Ancak bu hâlde şikâyetten vazgeçme olanaklı değildir; tabiî olarak
326 ncı maddenin sağladığı olanak her hâlde geçerlidir.
Yargıtay Ceza Genel
Kurulunun 19/6/1996 tarih ve E.1996/4409, K.1996/5504 sayılı kararında kocanın,
karısının rızası hilafında ters cinsel ilişkide bulunmasını ırza geçme
saymayarak 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 478 inci maddesini ihlâl eden
bir fiil saymış bulunması karşısında maddeye bu hususta açıklık getirilmesine
gerek görülmemiştir.
Madde 316. - Maddeye ait
gerekçe için 315 inci maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Maddenin son fıkrasında,
hükmen veya evlenme suretiyle ergin olan veya kılınanlar hakkında maddenin
uygulanmayacağı belirtilmek suretiyle, bu durumda olan onsekiz yaşından
küçüklerle rıza ile cinsel ilişki elde edilmesi hâlinde fiilin suç
oluşturmayacağı ifade edilmiş olmakta ve böylece ergin kılınmanın cinsel
ilişkiye rıza ehliyetini kazandırdığı belirtilmiş olmaktadır. Böylece yaşı ne
olursa olsun hükmen veya evlenme suretiyle ergin olan veya kılınanların rızası
ile cinsel ilişki suç oluşturmayacaktır.
Madde 317. - Bu madde ve
318 inci madde, yerleşmiş terimi ile "ırza tasaddi" cürmünü
cezalandırmaktadır. Irza tasaddi deyimi, eski olmakla birlikte terim olarak
artık yerleşmiş bulunduğu için değiştirilmesi uygun görülmemiştir.
Suçun maddî unsurunu,
ırza tasaddi oluşturan hareketlerin mağdur üzerinde işlenmesi oluşturmaktadır.
Irza tasaddi hareketleri, bir kimse üzerinde doğrudan doğruya işlenen ve cinsel
ilişkiye varmayacak şehevî nitelikte ve şehveti tatmin edecek doğada
eylemlerdir. Bu hareketler pek çok şekiller alabilir. Burada dikkat edilecek husus
hareketlerin objektif olarak şehevî nitelikte bulunmalarının suçun oluşması
için yeterli olduğudur; yoksa failin fiilen şehvetini tatmin etmesi veya bu
maksatla işlemiş olması gerekmez.
Bu itibarla suç özel bir
kastı gerektirmekte değildir. Kastın objektif yönden şehvânî nitelik gösteren
hareketlere yönelmiş olması yeterlidir. Ancak fail yaptığı hareketlerin
müstehcen, ahlâk dışı olduğunu bilmelidir. Kast objektif olarak şehvânî
nitelikteki hareketlerin mağdur üzerinde doğrudan doğruya yapılmasına yönelik
olacaktır.
Verilen açıklamalar
çerçevesinde bu suçta tam teşebbüsün değil ve fakat eksik teşebbüsün söz konusu
olabileceği anlaşılmaktadır.
Suçun faili, erkek veya
kadın olabilir; mağdur da erkek veya kadın olabilir. Fiilin kadın tarafından
başka bir kadın üzerinde işlenmesi de olanaklıdır.
Suç unsurları, belirli
yaş sınırları içinde bulunan mağdur grupları itibarıyla, aynen 315 ve 316 ncı
maddelerde dengeli olarak düzenlenmiştir. Bu husustaki gerekçeler için de söz
konusu maddelere bakılmalıdır.
Maddenin üçüncü fıkrasına
göre, ırza tasaddi eylemlerinin birinci fıkrada belirtilen hâl ve suretlerle
kendisine yapılmasını sağlayan kimseye de, aynı ceza verilecektir.
Maddenin son fıkrası, 315
inci maddenin üçüncü fıkrasındaki hükmü tekrarladığından, gerekçesi için aynı
maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Madde 318. - 317 nci
maddenin gerekçesinde belirtilen hususlar bu madde bakımından da geçerlidir.
Madde, 315 inci madde ile dengeli olarak düzenlendiğinden o maddenin
gerekçesine bakılmalıdır. Maddenin mağdurun rızası var olduğunda uygulanacağı
açıktır.
Onbeş yaşını bitirmiş ve
fakat onsekiz yaşını bitirmemiş küçüklere karşı rıza ile tasaddi, suç
oluşturmayacaktır.
Madde 319. - Madde, ırza
geçme ve ırza tasaddi suçlarına ait ortak ağırlaştırıcı nedenleri göstermektedir.
Söz konusu ağırlaştırıcı nedenler maddede birinci fıkranın üç ayrı bendinde
toplanmış bulunmaktadır:
Bunlardan birincisi, (1)
numaralı bentte yer almıştır ve suçun en az iki kişi tarafından işlenmesidir.
Maddenin (2) numaralı
bendinde, suçun mağdurla belirli ilişki içinde bulunan kimseler tarafından
işlenmesi ağırlaştırıcı neden sayılmıştır. Zira bu hâlde, faillerin mağdur
üzerinde belirli bir nüfuza sahip bulunmaları dolayısıyla suçun işlenmesinde
kolaylık söz konusu olacağı düşünülmüştür. Ayrıca bu gibi hâllerde fiilin ahlâk
dışı oluşu daha da yoğunlaşmaktadır. Eşler arasında ırza geçme suçunun
olmayacağı 315 inci maddenin gerekçesinde belirtilmiştir.
Maddenin (3) numaralı
bendinde ise, suç dolayısıyla mağdurun yaşamında, sağlığında veya bedensel vasıflarında
bir noksan veya zaaf meydana gelmiş olmasını belirleyen hâller ağırlaştırıcı
neden sayılmıştır. Maddede geçen "mağdurun sağlığında diğer büyük
noksan" ibaresi bedensel, ruhsal ve aklî hastalıkları veya zaafları kapsar
olarak anlaşılmalıdır. Burada dikkat edilecek husus noksanın "büyük"
olmasıdır. Ufak tefek sıyrıklar, telaşlar, hemen geçebilecek ruhsal normal
olmayan oluşumlar ağırlaştırıcı nedenin oluşmasına olanak vermeyecektir.
Kızlığın bozulması ise
mayubiyet teşkil edecektir.
Maddenin son fıkrasında,
ne suretle olursa olsun, örneğin AİDS bulaştırmak suretiyle ölümün meydana
gelmesi hâlinde faile müebbet hapis cezası verileceği belirtilmiştir.
Madde 320. - Madde,
hareketlerle, tutum ve davranışlarla ve takınılan durumlarla toplumun sahip
bulunduğu ortak edep (ar ve haya) duygularının, edep törelerinin ihlâlini,
incitilmesini ve her ne suretle olursa olsun edep ve ahlâk temizliğine alenen
saldırılmasını cezalandıran ve genel olarak edep ve iffete saldırıyı yasaklayan
hükümleri içermektedir. Böylece madde, halkın ar ve haya duygularını, toplumun
ortak edep ve ahlâk temizliğini korumaktadır. Bu suretle toplum kültürünün
önemli bir kısmını oluşturan edep, iffet, ar ve haya duyguları, edep töreleri
korunmakta ve toplumun bütünleşmesine zarar verecek hareketler
yasaklanmaktadır.
Maddenin son fıkrasında,
yukarıda sözü edilen eylemler arasında özellikle ağırlık taşıyan alenen cinsel
ilişki hâli, suçun nitelikli bir şekli olarak cezalandırılmıştır.
Maddenin yasakladığı
eylemler çok çeşitli şekillerde ortaya çıkabileceğinden ve içerikleri zaman
içinde değişebileceğinden bu hususta biçimsel bir tanım verilmemiştir.
Eylemlerin suç niteliğini, toplumun ortak edep duygu ve törelerine göre hâkim
belirleyecektir.
Madde 321. - Maddede yer
alan söz atma, sarkıntılık fiilleri aslında 320 nci maddede öngörülen suçun
özel şekillerini oluşturur. Söz atma, sarkıntılık derecesine varmayan, sadece
sözle gerçekleştirilen yani süreklilik göstermeyen, örf ve âdet dışı ve edebe
aykırı saldırılardır. Sözler bir defa söylenmekle kalmayıp devamlılık gösterir
yani tekrarlanırsa, fiili, sarkıntılık olarak nitelendirmek gerekir.
Söz atma suçunun faili
kadın veya erkek, mağduru da kadın veya erkek olabilir. Ancak erkeğin mağdur
olabilmesi için genç olması aranmaz.
Sarkıntılıkta da fail ve
mağdur bakımından aynı durum vardır. Ancak erkek mağdurun varlığı hâlinde genç
olması gerekmez.
Sarkıntılık fiili, bir
kişiye karşı onun rızasına aykırı olarak şehvet maksadıyla söz ve hareketle
edep ve iffete saldırı oluşturacak surette ve ırza tecavüz veya tasaddi suçuna
veya bunların teşebbüsüne varmayacak hareketlerden oluşur. Amerikan hukukunda
öteden beri var olan ve 1994 Fransız Ceza Kanununda da yer verilen "cinsel
taciz" suçunu, söz atma ve sarkıntılık suçları kapsamaktadır. Ancak
maddenin üçüncü fıkrasında söz konusu fiillerin mağdurun hüküm ve nüfuzu
altında bulunduğu kimsenin cinsel tacizi (cinsel yönden, ahlâk temizliğine
aykırı olarak mağdurun rahatsız edilmesi) şeklini alması ağırlaştırıcı neden
sayılmıştır. Bu ağırlaştırıcı nedenin oluşması için, failin bir kere
sarkıntılık veya söz atma fiillerini işlemiş bulunması yeterlidir. Bu
fiillerin, üçüncü fıkrada nitelikleri belirtilen kimseler tarafından yapılması
zorunludur.
Maddenin son fıkrası
suçların soruşturulması ve kovuşturulmasını şikâyete bağlı tutmuştur.
Madde 322. - Maddeyle,
müstehcenlik ve küçüklerin bu tür zararlı yayınlara karşı korunmasına ilişkin hükümler -1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun 426, 427 ve 428 nci maddelerinin tümünü kapsayacak biçimde- karşılaştırmalı
hukuk da gözetilerek yeniden düzenlenmiştir.
Müstehcen yazılar, kayda
alınmış veya basılmış görsel, işitsel veriler, resimler, diğer gereçler veya
eşyaların sergilenmesi, ulaştırılması, elde edilmesinin sağlanması, müstehcen
temsillerin gösterilmesi, bu nitelikteki şeylerin radyo ve televizyonda
yayınlanması yaptırıma bağlanmış, onbeş yaşını bitirmemiş çocuklara yönetilmiş
olmaları hâli için daha ağır cezalar öngörülmüştür.
Çocuklarla, hayvanlarla,
insan naaşlarıyla işlenen cinsel nitelikli fiillerle şiddet fiillerini içeren
şeyleri veya temsilleri imal, ithal etme, bunları depolama, duyuru suretiyle
dolaşıma koyma, sergileme, verme, gösterme, bunlara ulaşılmasını, elde
edilmesini sağlama fiilleri de hapis ve para cezalarını gerektirir biçimde
düzenleme kapsamına alınmış, bu fiilleri para kazanmak amacıyla işleyenlerin
cezaları ayrıca belirlenmiştir. Maddenin (2) numaralı fıkrasının ikinci
paragrafında, onbeş yaşını bitirmiş olanlara yönelik ve kapalı yerde sergilenen
veya temsil edilenlere ait olmak üzere önceden bunların müstehcen hareketi
hususunda dikkati çekmiş olanların cezalandırılmayacakları belirtilmiş, (5)
numaralı fıkrada da, (1) ilâ (3) numaralı fıkralarda öngörülen eşya veya
temsiller kültürel veya bilimsel değer taşıdıklarında müstehcen sayılmayacakları
açıklanmıştır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun 426 ncı maddesinin fiillerin mevkuteler aracılığı ile işlenmesi
hâlinde verilecek para cezalarını belirleyen ikinci fıkrası, para cezaları
bakımından, Türk ceza mevzuatının ve bu Tasarının benimsediği ilkelerle
bağdaşabilir nitelikte bulunmadığından metne alınmamıştır.
Madde 323. - Madde
geleneksel olarak "fuhuş için aracılık" ve "insan ticareti"
sözcükleri ile tanımlanan suçun unsurlarını ve yaptırımlarını içermektedir.
Maddenin cezalandırdığı
temel eylem, fuhşa teşvik veya fuhşun yolunu kolaylaştırmak veya bu maksatlarla
kişileri tedarik etmek, kaçırmak, bir yerden diğer bir yere götürmek veya sevk
etmek, barındırmaktır. Ancak suçun icrası bakımından ön koşul oluşturan araç
eylemler tehdit veya cebir ve şiddet kullanılması, hile veya aldatma yoluna
gidilmesi yahut nüfuzu kötüye kullanma veya kandırma veya kişinin
çaresizliğinden yararlanmadır. Bu araç eylemler marifetiyle kişiler fuhşa
teşvik edilecek veya bunun yolu kolaylaştırılacak yahut yukarıda belirttiğimiz
eylemler gerçekleştirilecektir.
Böylece maddî unsuru ve
araç eylemleri belirlenen suçun mağdurlarını madde üç grup hâlinde toplamış ve
buna göre failler hakkında ayrı ayrı cezalar saptamıştır:
1. Onsekiz yaşını
bitirmiş bir kimse hakkında söz konusu suç işlendiğinde fail hakkında bir
yıldan altı yıla kadar hapis ve üçmilyar liradan onmilyar liraya kadar ağır
para cezası verilecektir.
2. Fiil onbeş yaşını
bitirmiş olup da onsekiz yaşını bitirmemiş bir küçüğe karşı işlendiğinde faile
iki yıldan sekiz yıla kadar hapis ve beşmilyar liradan yirmimilyar liraya kadar
ağır para cezası verilecektir.
3. Fiiller, araç
eylemlere başvurulmaksızın onbeş yaşını bitirmemiş olan bir çocuğa karşı
işlendiğinde yani tehdit veya cebir ve şiddet, hile veya aldatma, nüfuzu kötüye
kullanma, kandırma, çaresizlikten yararlanmaya başvurmaksızın işlendiğinde,
maddî unsurun eylem kısmı böylece gerçekleştirildiğinde faile bir yıl altı
aydan beş yıla kadar hapis ve üçmilyar liradan onmilyar liraya kadar ağır para
cezası verilecektir. Fiil yukarıda belirtilen ve suçun ön koşulunu oluşturan
araç eylemler marifetiyle gerçekleştirildiğinde failin cezası bir katına
çıkarılacaktır.
Maddenin dördüncü
fıkrasında her üç grup bakımından ortak bir ağırlaştırıcı neden yer almıştır:
Suçun maddî unsurları mağdurun eşi veya üstsoyu veya kayın üstsoyu veya kardeşi
veya mağduru evlât edinenler tarafından veya veli veya vasileri, öğretmen veya
mürebbileri veya mağdurun gözetimi kendisine bırakılan veya mağdur üzerinde
hüküm ve nüfuzu bulunan kimselerce işlendiğinde faile verilecek ceza bir kat
artırılacaktır.
Maddenin beşinci fıkrası
rızası olsa bile onsekiz yaşını bitirmeyen bir çocuk veya küçüğe başkasının
cinsel isteklerinin tatmini için aracılık edilmesini veya çocuk veya küçükle bu
maksatla anlaşılmasını bir yıldan üç yıla ve ikimilyar liradan onmilyar liraya
kadar ağır para cezasıyla karşılamıştır. Fiil maddenin dördüncü fıkrasında
yazılı kimselerce işlenirse ceza bir katı oranında artırılacaktır. Görülüyor
ki, onsekiz yaşını bitirmiş kimselere fuhuş maksadıyla aracılık edilmesi veya
onlarla bu maksatla anlaşılması maddenin kapsamı dışındadır ve bu maddeye göre
faillere ceza verilmeyecektir.
Maddenin son fıkrası
suçların örgüt tarafından işlenmesi hâlinde cezaların bir kat artırılarak
hükmolunacağını belirtmektedir.
Madde 324. - Bu maddede
fuhuşla ilgili diğer bir kısım suçlara yer verilmiş bulunulmaktadır.
Birinci fıkrada, sokak ve
caddelerin köşelerinde durarak veya yer tutarak başkalarını, edebe aykırı söz
ve davranışlarla fuhuşa davet edenler cezalandırılmaktadır. Fiilin alenen
icrası şarttır. Suç kadın ve erkekler tarafından işlenebilir.
İkinci fıkrada,
bulundukları yerlerde fuhuş yapmak suretiyle komşuları ve aynı bina içerisinde
oturanları rahatsız etmek cezalandırılmıştır.
Üçüncü fıkrada, kiraya
verdiği bir yerde fuhuş icrasına hoşgörüde bulunan cezalandırılmaktadır.
Böylece kanun kendisine ait bir yeri kiraya veren kimsenin burada fuhuş icra
edildiğini anladığı takdirde olayı resmî makamlara bildirmesi yükümünü getirmiş
bulunmaktadır. Aynı hüküm otelciler ve emsali üzere daimi ve geçici olarak yer
kiralayanlar bakımından da öncelikle söz konusudur.
Maddenin dördüncü
fıkrasında, fuhuş olanakları üzerine alenen dikkati çekmek suç hâline
getirilmiştir. Söz gelimi dergilerde resimleri yayınlanan fuhuş erbabının
adreslerini yayınlamak gibi.
Beşinci fıkrada, Fransız
hukukunda "souteneur"lük (fahişe dostluğu) olarak tanımlanan suç
cezalandırılmaktadır. Kendisini fuhşa vermiş bir kimsenin, her ne suretle
olursa olsun, kazancından yararlanarak kısmen veya tamamen geçimini sağlayan
kişinin bu sömürüsü müstakillen cezalandırılmaktadır. Bu suretle geçimlerini
sağlayanlar, ülkede fuhşun yayılması bakımından sağladıkları katkı yanında
ayrıca zavallı bir kişiyi sömürmeleri yönünden de ahlâken kusurludurlar. Ayrıca
bu kimseler bir kere fuhuş batağına saplanmış kişilerin bu yoldan
kurtulmalarını da engellemektedirler.
Madde 325. - Madde,
şehvet hissi veya evlenme maksadıyla insan kaçırma veya alıkoyma fiillerini
cezalandırmaktadır. Maddenin içerdiği suç hem kişi hürriyetini ve hem de genel
edep törelerini ihlâl etmektedir. Suçta genel edep törelerinin daha galip değer
olduğu düşüncesi ağır bastığından, ayrıca teknik yönden atıf kolaylığı sağlamak
amacıyla fiil bu Bölüm içine alınmıştır.
Madde, söz konusu fiillerin
kendilerine karşı işlendiği kişileri iki kısma ayırmış ve suçun unsur ve
cezalarını da buna göre ayrı ayrı düzenlemiştir.
1. Birinci gruba giren
suçlar, ergin olan veya ergin kılınan bir kimsenin cebir ve şiddet veya tehdit
veya hile ile kaçırılması veya bir yerde alıkonulmasıdır. Yine söz konusu
fiiller mağdurun akıl veya beden hastalığı veya failin fiilinden başka bir
nedenle veya kullanılan hileli vasıtalardan dolayı fiile karşı koyamayacak
hâlde bulunan kişiye karşı işlendiğinde de suç oluşacaktır. Suçun maddî
unsurunu gerçekleştirmek hususundaki bu yardımcı eylemlerin anlam ve kapsamı
için 315 inci maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Suçun maddî unsuru
seçimlik olup kaçırma veya bir yerde alıkoymadır. Kaçırma unsuru, suç
kurbanının kendi hukukî alanından fail tarafından çıkarılarak failin hukukî
alanına sokulması ve bu suretle mağdurun kendi cismi üzerindeki egemenliğinin
fiilen yok edilmesiyle tamamlanmış olur.
Alıkoymak ise, failin
hukuk alanına, Yargıtayın deyimi ile "güvenlik alanına" girmiş bulunan
kimsenin mağdurun arzusuna karşın bu alan içerisinde tutulmasıdır. Maddenin ikinci fıkrası, kaçırılan veya
alıkonulan kimsenin evli bulunmasını suçun ağırlaştırıcı bir hâli olarak kabul
etmiştir.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, birinci fıkrada gösterilen suretle işlenen fiilin mağdurunun ergin
olmaması, fiilin ağırlaşmış şekli olarak saptanmıştır.
2. İkinci grubu oluşturan
suçlar, ergin olmayan kişilerin rızasıyla kaçırılmış ve alıkonulmuş
bulunmalarıdır.
Maddenin beşinci
fıkrasında mağdurun oniki yaşını bitirmemiş olması hâlinde verilecek ceza
gösterilmiştir.
Son fıkrada ise, yukarıda
yazılı fiillerin ergin kişiler hakkında işlenmesi hâlinde bu fiillerin
soruşturma ve kovuşturması şikâyete bağlı tutulmuştur; ancak şikâyetten
vazgeçilemez.
Madde 326. - Bu madde ile
325 inci maddede yer alan kaçırma ve alıkoyma suçlarına özgü bir etkin
pişmanlık hükmü getirilmektedir. Bu hâllerden birincisi kaçırılan veya
alıkonulanın, fail tarafından kendiliğinden veya kaçırıldığı yere veya
kaçırılanın ailesinin evine veya ailesi tarafından alınması olanaklı bulunan
güvenli diğer bir yere getirilip serbest bırakılmasından ibarettir. Ancak bu
hâlin hafifletici bir neden olarak kabul edilmesi için ön koşul, kaçırılan veya
alıkonulanın üzerinde hiçbir şehevî harekette bulunulmaksızın serbest
bırakılmış olmasıdır. Mağdur, üzerinde şehevî harekette bulunulduktan sonra
serbest bırakılmış ise, pişmanlık hükmünden yararlanılamaz.
Fıkranın (2) numaralı
bendinde ise, kaçırmak veya alıkoymak fiili yalnızca evlenmek maksadıyla
işlenmiş ve mağdur üzerinde herhangi bir şehevî harekette de bulunulmamış ise
verilecek ceza indirilecektir. Sözü geçen hafifletici nedenin kabul
edilebilmesi için doğal olarak, fail ile mağdur arasında evlenmeye engel
nedenler bulunmamalıdır. Şehevî hareketi sadece ırza geçme olarak kabul
etmemelidir. Bu suç dışında her türlü temas, ırza tasaddi gibi hareketler de
maddenin uygulanmasına engel teşkil edecektir.
Bu iki nedenden fiile
iştirak etmiş diğer suç ortaklarının da yararlanacağı maddenin ikinci
fıkrasında açıklanmıştır.
Madde 327. - Maddenin
birinci fıkrasında, kaçırma veya alıkoyma veya ırza geçme suçunun sanık veya
hükümlülerinden birisi, suçun mağduru ile evlendiği takdirde, fail hakkında
kamu davası veya hüküm verilmişse cezanın çektirilmesinin erteleneceği açıklanmıştır.
İkinci fıkrada ise, fail tarafından beş yıllık erteleme süresi sonuna kadar
haksız olarak boşanmaya neden olunduğu takdirde kovuşturmanın yenileneceği ve
evvelce hüküm kurulmuşsa cezanın çektirileceği hakkında hüküm getirilmiştir.
Böylece maddenin ikinci fıkrasındaki durum gerçekleşmediği takdirde, ortada
cezayı tümüyle kaldıran tam bir etkin pişmanlık hâli var olacaktır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, sözü edilen maddelerde yer alan suçlar bakımından da aynı hükmün
uygulanacağı açıklanmıştır.
Son fıkrada, evlenen
sanık veya hükümlüler hakkında kamu davasının veya cezanın ertelenmesini
gerektiren hâllerin, fiilde ortak olanlar hakkındaki kamu davası veya cezanın
düşmesini gerektireceği hükmüne yer verilmiştir. Dolayısıyla sonradan boşanma
olsa bile adı geçenler hakkındaki kovuşturma yenilenmeyecek, cezanın infazına
girişilmeyecektir.
Madde 328. - Madde, bu
Bölümde yer alan cürümlerden dolayı mahkûmiyet hâlinde verilecek güvenlik
tedbirlerini saptamış bulunmaktadır.
Bu hususta 94 üncü
maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Madde 329. - Madde,
kaçırma cürümleri hakkında cezayı artıran özel bir hâli saptamaktadır. Maddeye
göre, mağdurun zorla kaçırma yüzünden yaralanması ve bu yaraların failin arzusu
dışında ve kasta dayalı olmayarak meydana gelmesi hâlinde cezanın artırılması
öngörülmüştür. Mağdur, fiil sonucu ölmüşse faile verilecek cezanın daha çok
artırılması yoluna gidilecektir.
Böylece Tasarı neticeden
doğan objektif bir sorumluluk hâlini belirtmiş bulunmaktadır. Objektif
sorumluluk hâlinde geçerli hukuk esaslarının varlığı burada da aranacaktır.
Madde 330. - Maddenin
birinci fıkrası, birden çok evlenme fiilini suç hâline getirmiştir. Suçun faili
kadın veya erkek olabilir.
Birden çok evlenme fiili
kamu düzenini de bozan bir cürümdür; ancak bu suçun aynı zamanda ihlâl ettiği
aile düzenini koruma yararının hukuken üstün değer olduğunu kabul eden Tasarı,
suçu bu Bölüm içine almayı uygun bulmuştur.
Suçun oluşması için ön
koşul, failin evli bir kişi olmasıdır. Suçun maddî unsuru, evli olan kimsenin
kanuna ve usulüne uygun olarak ikinci bir nikâh işlemi yaptırmış bulunmasıdır.
Birinci evliliğin Türkiye'de veya yabancı bir ülkede yapılmış olmasının önemi
yoktur. Birinci evlilik ölüm, boşanma veya iptal suretiyle ortadan kalkmadığı
sürece ikinci evlilik suç teşkil edecektir. Birinci evliliğin iptalinin
olanaklı bulunması hâlinde de iptal hükmü kesinleşmediği sürece ikinci evlilik,
suç teşkil edecektir. Suçun oluşabilmesi için kast esastır; taksirle ikinci
evliliğin gerçekleşmiş bulunması hâlinde fiil suç olmaz.
Evli olduğu hâlde ikinci
defa evlenen kişinin durumunu bilerek onunla evlenen kimse de birinci fıkra
gereğince cezalandırılacaktır. Bu hâlde suçun oluşması için failin, kendisinin
evli olması gerekmez ve fakat evlendiği kişinin esasen evli bulunduğunu bilmesi
yeterlidir. Taksir, suçun oluşması için yeterli değildir. Birinci evlenme yurt
dışında yapılmış olsa da suç oluşacaktır. İkinci evlenmenin Türkiye dışında
gerçekleştirilmiş olması hâlinde ise Türkiye dışında bir Türk tarafından
işlenmiş ise bu suç söz konusu olur.
Maddenin ikinci
fıkrasında, hile yaparak veya aldatarak gerçek kişiliğini saklamak suretiyle
evlenme cezalandırılmaktadır. Suç, failin gerçek kimliğini saklayarak kendisini
bir başka kimse gibi göstermesi bunun için hile yaparak ve aldatarak eşini
evlenmeye razı etmiş bulunması ile oluşur. Burada adeta evlenmede
dolandırıcılığa benzer bir durum söz konusudur.
Maddenin üçüncü fıkrası,
birinci fıkrada yer alan suçun ayrıca ikinci fıkradaki şekilde işlenmesini bir
ağırlaştırıcı neden hâline getirmiştir. Fiile Ülkemizde son zamanlarda sık
olarak rastlanmakta ve hüküm boşluğu dolayısıyla bir şey yapılamamaktadır.
İkinci fıkrada yazılı suç
eşin şikâyeti üzerine cezalandırılacaktır. Birinci fıkrada yer alan suçun
kovuşturulması ise şikâyete bağlı değildir.
Dördüncü fıkrada, birinci
fıkrada yazılı suçtan dolayı zamanaşımının evlenmenin iptali kararının
kesinleştiği tarihten itibaren başlıyacağı hükmü getirilmiştir. İptal davası
uzun sürebileceğinden, burada zamanaşımının başlangıcını özel biçimde belirleyen
bir hükmün getirilmesi yerinde görülmüştür.
Maddenin son fıkrasında,
resmî nikâh bulunmadan evlenmenin dinsel töreninin yaptırılmasının
cezalandırılacağı hususundaki hükme yer verilmiştir. Böylece Anayasanın 174
üncü maddesinin (4) numaralı bendi vurgulanmış olmaktadır. Ancak, medenî
nikâhın yapılması durumunda kamu davası ve hükmedilen cezanın bütün
sonuçlarıyla ortadan kaldırılacağı hükme bağlanarak, resmî nikâhın yapılmasını
teşvik edici bir hüküm getirilmiştir. Hâlen, insanların fiilen ve uzun süreler,
nikâhsız olarak yaşadıkları ve bunun suç oluşturmadığı düşünülecek olursa,
böyle bir hükmün yerinde olduğu kabul edilmelidir.
Madde 331. - Madde,
Ülkemizde boşanma davalarında örneklerine oldukça sık rastlanan hukuk dışı bir
uygulamadan kişileri caydırmak üzere Tasarıya alınmıştır. Gerçekten, eşinin
gıyabında kolaylıkla bir boşanma hükmü elde etmek maksadıyla bazı kişilerin
hileli yollara başvurarak usul işlemlerinden eşlerinin haberdar olmamalarını
sağlamaya giriştikleri görülmektedir. Bu gibi hâllerde mevzuatımıza göre
değişik hükümlerin uygulanabilme olanağı var olduğundan içtihat farklılıkları
çıkmakta ve bazı hâllerde ise yaptırım uygulanamamaktadır. Söz konusu sakıncalı
durumu gidermek üzere bu madde kaleme alınmıştır.
Suçun ön koşulu, bir
boşanma davasının açılmış olmasıdır. Maddî unsur, failin usul işlemlerinden
eşinin haberi olmamasını sağlamak maksadıyla hileli yollara başvurması veya
yanlış beyanlarda bulunmasıdır.
Maddenin son fıkrası,
belirtilen yollara başvurularak eşin usul işlemlerinden haberdar edilmediği bir
davada boşanmaya karar verilmesini ağırlaştırıcı neden saymaktadır. Boşanma
kararının esası itibarıyla hukuka uygun olup olmamasının önemi yoktur. Burada
suçu oluşturan husus, insanların kendilerini savunma olanağının hile ile yok edilmesidir.
Davanın reddi hâlinde ise sadece birinci fıkra hükmü uygulanacaktır.
Madde 332. - Madde, bir
çocuğu, hukuken sahip bulunduğu aile durumundan yoksun kılmayı suç hâline
getirmiştir; bu netice, yetkili mercilere gerekli bilgileri vermemek veya yanlış
bilgiler vermek suretiyle gerçekleştirilecektir.
Kişilerin aileleriyle
olan ilişkileri, doğum, evlât edinme, tanıma veya babalığa hükmolunması yolları
ile hukuken oluşur. Doğumla meydana gelen ilişkinin maddede belirtilen
suretlerle değiştirilmesi suç hâline getirilmiştir.
Suçun oluşması için
failde, çocuğu aile durumundan yoksun kılma kastının varlığı esastır. Taksir
hâlinde suç oluşmaz.
Madde 333. - Madde, aile
mensuplarından birine veya böyle olmasa da onsekiz yaşını bitirmemiş bir küçüğe
kötü muamelede bulunulmasını cezalandırmaktadır.
Ancak, her türlü kötü
muamele suçun oluşmasını olanaklı kılmaz. Kötü muamelenin "merhamet
(acıma) ve şefkatle (sevecenlikle) bağdaşmayacak" nitelikte bulunması yani
belirli bir ölçüde ağırlık taşıması gereklidir.
Burada önemli olan husus
"merhamet ve şefkatle bağdaşmayacak derecede kötü muamele"nin neden
ibaret bulunduğudur. Kötü muameleyi, etkili eylem, fuhşa teşvik, ırza tasaddi,
ırza geçme, terk gibi hâller dışında, bir kavram olarak belirlemek gerekir. Beden
bütünlüğüne, etkili eylem oluşturmayacak surette zarar veren, onur ve hürriyeti
esaslı biçimde ihlâl eden fiiller kötü muamele sayılmalıdır. Yarı aç, susuz,
gece soğukta dışarıda bırakma, uyku uyutmamak gibi hareketleri kötü muameleye
örnek olarak vermek olanaklıdır. Karısının direnç ve muhalefetine rağmen onu
livata fiiline katlanmaya mecbur etmeyi Yargıtay kötü muamele saymaktadır.
Türk Medenî Kanununun 367
nci maddesi karşısında "aile mensupları" terimi sadece hısımları
değil, birlikte yaşamakta bulunan tüm kişileri ifade eder. Esasen maddenin
ikinci fıkrasında fiilin aile mensuplarından kayın hısımlılığında da olsa
üstsoy ve altsoya karşı işlenmesi bir ağırlaştırıcı neden sayılmıştır. Bu
itibarla onsekiz yaşından küçüğe kötü muamele hâlinde onun aile mensuplarından
olması koşulu aranmayacaktır.
Madde 334. - Kişilerin
idareleri altında bulunan veya büyütmek, okutmak, bakmak, muhafaza etmek veya
bir meslek veya san'atı öğretmekle yükümlü olduğu kimseler üzerinde terbiye
etmek, eğitmek görevi dolayısıyla belirli disiplin yetkilerine sahip
bulunmaları gerekir; aksi takdirde görev yerine getirilmez. Tasarının bu
maddesi söz konusu disiplin yetkisini kötüye kullanmayı cezalandırmaktadır.
Türk Medenî Kanununun 339 ve 340 ıncı maddeleri bu bakımdan ana babaya çocuk
üzerinde tedip hakkını vermiştir. Bu hususta Çocuk Hakları Sözleşmesinin
hükümleri de göz önünde bulundurulmalıdır.
Disiplin yetkisi eğitim
hakkının doğal bir sonucudur ve bu yetki olmadan söz konusu hak kullanılamaz.
Disiplin yetkisinin sınırı ise maddede gösterilmiştir. Disiplin yetkisi kişinin
bedensel ve ruhsal sağlığının bozulmasına neden olmayacak veya bir tehlikeye
maruz kalmasını sonuçlamayacak derecede kullanılabilecektir. Bununla beraber
sınır, örf ve âdetlere göre ve toplumda geçerli sosyalleştirme sistemine göre
belirecek ve Yargıtay kararları da çerçeveyi belirleyecektir. Bu hususta
Türkiye'nin de kabul etmiş bulunduğu, Çocuk Hakları Sözleşmesi de yorumda,
elbette ki, göz önünde bulundurulacaktır.
Madde 335. - Madde,
doktrinde, "ailenin terki" olarak adlandırılmış olan suç grubuna ait
üç ayrı fiili cezalandırmakta ve bu bakımdan ceza mevzuatımızda bir reform
niteliği taşımaktadır. Madde üç ayrı numara taşıyan fıkralarında yasak olan
fiilleri belirtmekte ve maddenin son cümlesinde her üç hareketi kapsayan ceza
gösterilmektedir.
(1) numaralı fıkrada,
doktrinde maddî terk olarak isimlendirilen suç yer almıştır. Ciddî ve önemli
bir neden olmadığı hâlde iki aydan fazla bir süre ile eşlerden birisinin
müşterek yerleşim yerini terk ederek velâyetten kaynaklanan maddî ve manevî
yükümlülüğünü yerine getirmemesi suç sayılmıştır.
(2) numaralı fıkra, evli
olsun veya olmasın gebe olan eşini veya sürekli birlikte yaşadığı ve
kendisinden gebe kalmış kadını çaresiz durumda terk eden yani ona her türlü
yardımı yapmaksızın ortada bırakan kişiyi cezalandırmaktadır.
(3) numaralı fıkra,
doktrinde manevî terk olarak tanımlanan ailenin terki suçunu
cezalandırmaktadır. Suç, itiyadî sarhoşluk, uyuşturucu madde kullanma veya onur
kırıcı yaşayış tarzı nedeni ile özen noksanı veya kusurundan dolayı çocukların
ahlâk, güvenlik ve sağlıklarının ağır şekilde tehlikeyle karşı karşıya
kalmasına neden olmaktır. Bu kişiler hakkında hâkimin ayrıca 94 üncü maddenin
(B) fıkrasının (1) numaralı bendindeki tedbiri de uygulaması gerekir. Bu madde
uygulanırken ayrıca İcra ve İflâs Kanununun 344 üncü maddesi de göz önünde
bulundurulmalıdır.
Madde 336. - Maddenin
birinci fıkrasında, onbeş yaşını bitirmemiş bir çocuğun kendi rızasıyla
kaçırılması veya alıkonulması cezalandırılmaktadır. Böylece bu maddeyle çocuk
üzerindeki velâyet veya vesayet hakları korunmaktadır. Çocuk üzerinde kaçırma
ve alıkoyma fiilinin şehvet hissi veya evlenmek niyetiyle işlenmesi hâlinde
herşeyden önce yine çocuk üzerindeki velâyet ve vesayet hakkı ihlâl edilmiş
olur. Bununla birlikte fiilin şehvet hissi ve evlenmek niyetiyle icrası hâli,
edep törelerine karşı suçlar arasında yer almış, bu Bölümde ise söz konusu
maksatlar olmadan çocuğun kaçırılması veya alıkonulması suçu konulmak suretiyle
aile kurumunu korumaya üstünlük verilmiştir. Böylece maddî unsurları aynı olan
ve fakat maksat bakımından birbirinden ayrılan suçları bir araya toplamak
uygulama kolaylığı sağlayabilir.
Suçun maddî unsuru,
kaçırmak veya çocuğu rızası ile alıkoymaktır. Kaçırma ve alıkoymak terimleri
için 325 inci maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Maddenin ikinci
fıkrasında, suça ait iki ağırlaştırıcı hâle yer verilmiştir: Birinci hâl
küçüğün rızası olmaksızın kaçırılması veya alıkonulmasıdır. İkinci hâl ise
küçüğün henüz oniki yaşını bitirmemiş bulunmasıdır.
Bu maddenin uygulamasında
İcra ve İflâs Kanununun 25 ve 341 inci maddelerinin göz önünde bulundurulması
gerekir.
Madde 337. - Madde,
esasta işçi ücretlerinin veya besinler veya başka malların değerlerinin artıp
eksilmesini sağlamak maksadıyla yalan haber veya havadis yayınlanmasını veya
aynı maksatla diğer bir takım hileli yollara başvurulmasını cezalandırmaktadır.
Böylece maddenin esasta korumak istediği hukukî yarar serbest rekabet koşulları
çerçevesinde fiyatların belirlenmesini ihlâl edici hareketleri engellemektir.
Borsalarda kabul edilen
belge ve senetler hakkında sermaye piyasası araçlarının değerini
etkileyebilecek yalan, yanlış, yanıltıcı, mesnetsiz bilgi verme, haber yayma,
yorum yapma gibi fiiller 28/7/1981 tarihli ve 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun
"Cezaî sorumluluk" başlıklı 47 nci maddesinin birinci fıkrasının (3)
numaralı bendinde cezalandırıldığı için kıymetli evrakın fiyatlarını etkileme
konusunda ayrıca hüküm düzenlenmemiştir.
Birinci fıkrada yer alan
suçun maddî unsuru yalan haber veya havadis yayınlamak ve başka hileli yollara başvurmaktır. Haber ve
havadis terimleri için 344 ve 383 üncü maddelerin gerekçesine bakılmalıdır.
Fail, yalan haber veya
havadisleri, işçi ücretlerinin, besin veya malların değerlerinin yapay olarak
düşmesini veya artmasını sağlamak maksadıyla yaymış bulunmalıdır. Hileli
yollara da aynı maksatla başvurulmuş olmalıdır.
Fiil bir tehlike suçunu
oluşturduğundan, cürmün tamamlanması için neticenin meydana gelmesi
gerekmemektedir. Maddî unsuru oluşturan hareketlerin yapılması ve tehlikenin
ortaya çıkması suçun tamamlanması için yeterlidir.
Maddenin ikinci
fıkrasında, failin elde etmek istediği neticenin meydana gelmesi hâlinde
cezanın artırılacağı açıklanmakta ve hareketle beraber neticenin meydana
gelmesi bir ağırlaştırıcı neden sayılmaktadır.
Maddenin son fıkrasında
ise, failin ruhsatlı simsar veya borsa tellalı olması, yani sıfatı, hakkında
hükmedilecek cezanın artırılmasını gerektiren bir kişisel ağırlaştırıcı neden
sayılmıştır. Şüphesiz ki, maddenin son fıkrasında geçen borsa tellalı 28/7/1981
tarihli ve 2499 sayılı Kanunun kapsamı dışında kalan borsa tellallığını ifade
etmektedir.
Madde 338. - Madde,
taahhüt olunan işin yapılmaması suretiyle kamu kurum ve kuruluşları veya kamu
hizmeti veyahut genel bir felâketin önlenmesi için zorunlu eşya veya gıda
maddelerinin ortadan kalkmasına veya bu sonucu doğuracak derecede azalmasına
neden olunmasını cürüm hâline getirmiş bulunmaktadır.
Suçun maddî unsuru,
taahhüt olunan işin yapılmamasıdır. Elbette ki, bu yapmamanın kasta bağlı
bulunması suçun oluşması için gereklidir.
Suçun oluşması için
herhangi bir taahhüdün yerine getirilmemesi söz konusu olmayıp, taahhüdün
konusunun resmî daire veya kamu hizmeti veya genel bir felâketin önlenmesi için
gerekli besin ve başka eşya olması gerekmektedir. Failin, kamu idaresine karşı
maddede belirtilen erzak veya eşyayı sağlama hususunda taahhüt altına girmiş
bulunması yeterli olup, bu işi meslek edinmesi gerekmez.
Taahhüdün, failin elinde
olmayan mücbir nedenler dolayısıyla yerine getirilmemesi hâlinde fiilin,
kusurun ortadan kalkması dolayısıyla, cezalandırılmayacağı açıktır.
Madde 339. - Maddenin
birinci fıkrasında resmî daire, kamu hizmeti veya genel bir felâketin önlenmesi
için gerekli eşya ve besinlerin sağlanmasını taahhüt etmiş bulunanların, bu
maddelerin nitelik, tür veya miktarı hususunda hile yapmaları
cezalandırılmaktadır. Böylece yerine getirilmekle beraber taahhüdün icrasında
hileye başvurulması cezalandırılmış olmaktadır.
Maddenin ikinci
fıkrasında, birinci fıkranın kapsamı dışında kalan diğer mal ve maddelere
ilişkin taahhütlerde malların tür vasıf ve miktarları hususlarında hile
yapılması cezalandırılmaktadır. Böylece genel olarak Devlet taahhütlerinde
hileli mal verilmesi ceza yaptırımına bağlanmış olmaktadır.
Madde 340. - Madde,
ticarette, satıcının alıcıyı aldatmasını cezalandırmakta ve bu suretle
ticaretin dürüstlük içinde cereyanını korumaktadır. Suçun maddî unsurunu
oluşturan eylem iki şekilde oluşmaktadır; birincisi, müşteri tarafından istenen
şey yerine, şüphe ve duraksamaya yer bırakmayacak derecede istenen mala
benzeyen başka bir şeyi vermektir. İkincisi ise, kaynak veya nitelik veya
miktarı açıklanan veya sözleşilmiş olunana aykırı bir şeyi vermektir.
Failin tacir olması ve
işin sözleşmeye bağlanmış bulunması suçun oluşmasının koşulu değildir. Ticarî
sayılabilecek bir faaliyette bulunan herhangi bir satıcı da bu suçu işleyebilir
ve malın satılması ile suç oluşur.
Suçun oluşması için,
satıcı olan failin maddenin (1) ve (2) numaralı bentlerinde gösterildiği üzere
verilmesi gerekenden başka bir şeyi tevdi etmiş bulunması ve alıcının da bunu
alması yeterlidir. Ayrıca bir hile veya desise kullanılmış olmasına gerek
yoktur. Ancak alıcı, durumu bilerek eşyayı kabul etmiş ise suç oluşmayacaktır.
Demek oluyor ki, alıcının şüphelenmeden malı kabul etmiş bulunması
gerekmektedir.
Suçun işlendiği zaman,
malın sergilendiği andır. Yanlış şeyin bilerek teslimi aldatmayı kendiliğinden
içermektedir. Verilen şeyin, değeri itibarıyla sözleşilenden düşük olması
koşulu da aranmayacaktır.
Madde 341. - Maddenin
birinci fıkrasının amacı fennî ve sınaî sırları korumak, böylece meslek
alanlarındaki güveni sağlam tutmaktır. Maddenin konusunu oluşturan sırlar,
Tasarının diğer maddelerinde düzenlenen Devlete veya memuriyete ait bulunanlar
dışındaki ticarî nitelikte olanlardır.
Suçun oluşması için ön
koşul, failin fennî keşif ve buluşlara veya sınaî uygulamaya ilişkin bilgilere
sıfat veya görevi veya meslek veya sanatı gereği ulaşmış bulunmasıdır. Eğer
fennî keşif ve buluşlara veya sınaî uygulamaya ilişkin bilgileri fail sıfat
veya görevi veya meslek veya sanatı dışındaki nedenlerle öğrenmiş ise suç
oluşmayacaktır.
Suçun maddî unsuru,
böylece öğrenilen bilgilerin açıklanmasıdır. Görülüyor ki, madde belirli
koşullar çerçevesinde kişilerin öğrendikleri fennî ve sınaî sırları
açıklamalarını yasaklamakta ve bu kişileri sır tutmakla yükümlü kılmaktadır.
Suç, söz konusu sır tutma yükümünün ihlâli ile oluşmaktadır.
Genel anlamda fennî veya
sınaî sır, sanayicinin işletmesinin yararı gereği gizli tutmak istediği hususlardır.
Fail açıkladığı şeyin sır olduğunu ve gizli tutması gerektiğini bilerek
açıklamada bulunduğu hâllerde suç oluşacaktır.
İkinci fıkrada, sırrın
Türkiye'de oturmayan bir yabancıya veya memurlarına açıklanması hâlinde daha
ağır cezanın belirlenmesi öngörülmüştür.
Fiilin kovuşturulmasının
şikâyete bağlı olması hususu birinci fıkradaki hâle özgü olup, ikinci fıkrada
belirtilen durumda ise fiil re'sen kovuşturulacaktır.
Madde 342. - Maddenin
birinci fıkrasında, kamu idaresi hesabına yapılan artırma ve eksiltmelerde
rekabetin önlenmesi veya ihlâl edilmesi cezalandırılmaktadır. Artırma veya
eksiltmeye katılanları çekilmeye yöneltmek de, rekabetin ihlâli niteliğinde
olmakla birlikte, maddede ayrıca belirtilmiştir.
Suçun konulması ile kamu
idaresinin yararı korunmaktadır. Kamu idaresi hesabına yapılan artırma ve
eksiltmelere katılanlar arasında rekabetin, herhangi bir etki altında
olmaksızın cereyanını sağlamak üzere madde kaleme alınmıştır.
Maddede yer alan cürümde
maddî unsurun netice kısmı, kamu idaresi hesabına yapılan artırma veya
eksiltmelerde rekabetin önlenmesi veya ihlâli veya artırmaya veya eksiltmeye
katılanların çekilmeye veya katılmamaya yöneltilmeleridir. Bu neticeler
gerçekleştiğinde suç tamamlanmış olacaktır. Suçun maddî unsuru ise, failin
hareketleriyle bu neticeyi gerçekleştirmiş olmasıdır.
Esasta suç serbest
hareketlidir. Ancak maddede örnek olarak failin maksadını gerçekleştirmek üzere
yapabileceği eylemler gösterilmiştir: Bunlar cebir veya tehdit, hile, çıkar
sağlanması ve vaadi veya anlaşmalar veya benzerî hareketlerdir. Ancak bu
hareketler örnek olarak verilmiş olup bunlara benzer ve bunların meydana
getirebileceği neticeleri doğurmaya yatkın diğer eylemlerle de suç oluşacaktır.
Maddenin ikinci fıkrası,
aynı fiillerin halk arasında yapılacak artırma ve eksiltmelerde işlenmeleri
hâlinde faile verilecek cezaları göstermektedir. Artırma veya eksiltme özel
olmakla beraber resmî daireler aracılığı ile yapıldığında da aynı ceza
verilecektir: İcra yoluyla bir malın satılması gibi.
Bu maddede geçen kamu
idaresi deyimi geniş olarak algılanmalıdır. Bu deyim yalnız Devletin teşkilâtı
içindeki kısım ve daireleri değil kamu kurum ve kuruluşlarını da kapsamaktadır.
Maddenin son fıkrasında,
maddede yer alan suçların örgütlü olarak işlenmesi hâlinde cezanın yarı
oranında artırılması öngörülmektedir.
Madde 343. - Tasarının bu
maddesi de, artırma veya eksiltmelerde rekabetin sağlıklı olarak cereyanını
sağlama amacını gütmektedir. Suçun faili bir artırma veya eksiltmeye
katıldıktan sonra sağladığı yarar nedeniyle bundan çekilen veya yarar nedeniyle
artırma ve eksiltmeye katılmayan kimsedir. Suçun maddî unsuru böylece failin
kendisine veya başkasına vaadedilen yarar karşılığı artırma veya eksiltmeden
çekilmesi veya katılmaması ile oluşmaktadır. Yarar, maddî veya manevî
karşılıklar şeklinde olabileceği gibi, bir hizmet de sağlanan yararı
oluşturabilir.
Dikkat edilmelidir ki,
aracı kullanmak suretiyle fiili işleyenler de suçun faili olarak kabul
edilmelidirler.
Madde 344. - Maddenin
birinci fıkrasında, halkın beslenmesi, ısınması ve sağlığı için lüzumlu olan
veya belli başlı ekonomik faaliyetlerde kullanılan veya kamu için gerekli
olmalarından dolayı Bakanlar Kurulu veya ilgili bakanlıklar veya yetkili
mercilerce fiyatları saptanıp ilân edilen temel ihtiyaç maddelerini satışa
çıkarmayan, satıştan kaçıran, saklayan ve satılmadığı hâlde satılmış gibi
gösteren veya fazla fiyatla satan, bu eşya ve maddelerin imali, satışı,
dağıtımı, depolanması, ticareti veya bunlar üzerinde kazanç amacı güden bir
faaliyette bulunan kişiler hakkında yaptırımlar getirilmektedir, ayrıca bu
malların müsaderesine veya mülkiyetin Devlete geçmesine karar verilmesi
öngörülmektedir.
Birinci fıkranın (3)
numaralı bendinde, sağlığın korunmasında ve tedavisinde kullanılan
"biyolojik madde" kavramından, kan, sperm ve gen gibi insan bedeninde
bulunan organik materyaller anlaşılmaktadır.
İkinci fıkra, birinci
fıkrada belirtilen şeylerin resmî mercilere bildirilmesine ilişkin kararlara
uymayanları veya gerçeğe aykırı beyanda bulunanları cezalandırmaktadır.
Üçüncü fıkra, fiillerin
ikiden fazla kimse tarafından birlikte veya bir şirket veya kuruluş faaliyeti
sonucu işlenmesi hâlinde, cezanın üçte biri oranında artırılmasını
öngörmektedir.
Dördüncü fıkrada ise,
maddenin değerine göre ceza indirimi yapılacaktır. Ancak mükerrirler hakkında
indirim hükmü uygulanmayacaktır.
Beşinci fıkra, zaptolunan
suç konusu yiyecek, eşya ve maddelerin gerektiğinde hâkim veya mahkeme
kararıyla satılabilmesine olanak vermektedir.
Altıncı fıkrada, yalan
haber yaymak veya duyurmak veya başka hileler kullanmak suretiyle birinci
fıkradaki erzak, madde, mal veya eşyanın azalmasına, darlığına neden olunduğu
takdirde uygulanacak yaptırıma yer verilmektedir.
Maddenin yedinci
fıkrasında, fail hakkında uygulanacak fer'î cezalar ve bunların infazı
hususundaki esaslar gösterilmektedir.
Madde 345. - Maddede bu
Bölümde yer alan suçlardan dolayı tüzel kişilerin de sorumlu olduklarını
açıklamaktadır. Tüzel kişilerin sorumluluğu hakkında 25 ve 26 ncı maddelerin
gerekçelerine de bakılmalıdır.
Madde 346. - Tasarının
İkinci Kitabının İkinci Kısmının Dokuzuncu Bölümünde bilişim alanında işlenen
suçlar yer almaktadır. Bilişim alanından maksat verileri toplayıp
yerleştirdikten sonra bunları otomatik işlemlere tâbi tutma olanağını veren
manyetik sistemlerdir. Dokuzuncu Bölüm bu alanda işlenebilecek suçları
cezalandırmış bulunmaktadır.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun 525 a ilâ 525 d maddelerinde yer alan bilişim suçları, 1989
Tasarısından çok küçük değişikliklerle alınıp 6/6/1991 tarihli ve 3756 sayılı Kanunla
kanunlaştırılmış ve 765 sayılı Kanuna sokulmuştu. Aradan geçen süre içinde bu
suçlar konusunda Batı hukukunda değişiklikler olduğu gibi bizde de metinler ve
suçların oluşması yönünden bazı duraksamalar meydana geldi. Bu nedenle
Tasarıdaki maddelerin bütünüyle yeniden ele alınması uygun sayılmıştır.
Tasarının bu ve izleyen
maddelerinde "bilgileri otomatik olarak işleme tâbi tutmuş sistem"
ibaresi yerine aynı anlamı taşımak üzere "bilişim sistemi"
sözcüklerinin kullanılması uygun sayılmıştır.
Maddenin birinci
fıkrasında ne maksatla olursa olsun hukuka aykırı olarak bilişim sistemine
girilmesi suç hâline getirilmiştir.
Sisteme girilmesi,
ilgiliye zarar vermek veya yarar elde etmek amacına yönelik olduğunda faile 347
nci maddenin üçüncü fıkrasına göre ceza verilecektir.
Sisteme, hukuka aykırı
olarak giren kişinin belirli verileri elde etmek amacıyla hareket etmiş
bulunmasının veya bunları elde etmiş olmasının önemi yoktur. Sisteme, doğal
olarak, haksız ve kasten girilmiş olması suçun oluşması için yeterlidir.
Maddenin ikinci fıkrası
gereğince, sisteme giren kişinin saiki ne olursa olsun, müdahalesi nedeniyle
veriler imha edilir veya değişirse faile hürriyeti bağlayıcı ceza ve para
cezası verilecektir. Bu hâlde, ağırlaşan netice nedeniyle failin cezası, imha
veya değişmeye yönelik kast bulunmasa da, sırf neticeden dolayı daha ağır ceza
verilmektedir.
Her iki fıkra bakımından
genel kast yeterlidir.
Sistem içindeki bütün
soyut unsurlar, fıkrada geçen "veri" teriminin kapsamındadır.
Fikir ve Sanat Eserleri
Kanununda yer alan ve sistem içindeki programlara ilişkin hükümler saklıdır.
Madde 347. - Madde,
birinci fıkrasında bir bakıma bilişim sistemlerine karşı işlenen suçları
cezalandırmakta ve böylece sistemlere yöneltilen ızrar fiillerini özel bir suç
hâline getirmektedir. Fiiller, aracın fizik varlığını ve işlemesini sağlayan
bütün diğer unsurları kapsamaktadır. Fıkrada seçimlik hareketli bir suç meydana
getirilmiştir. Suçun maddî unsurları sistemin kendisini veya sistemin
işlemesini sağlayan unsurları engellemek veya bozmaktır.
İkinci fıkrada bilişim
sistemine kasten veri sokulması veya verilerin yok edilmesi yahut
değiştirilmesi suç hâline getirilmiştir. 346 ncı maddenin ikinci fıkrasında yer
alan ve fiili, netice nedeniyle ağırlaştıran hâllerin kasten gerçekleştirilmesi
bu fıkra ile suç hâline getirilmiş olmaktadır.
Üçüncü fıkrada 346 ncı
maddenin gerekçesinde de belirtildiği gibi failin başkasının zararına ve
kendisinin veya başkasının yararına haksız bir çıkar sağlamak amacıyla bilişim
sistemine girilmesi cezalandırılmaktadır. Fıkrada geçen "haksız bir
çıkar" sözcükleri maddî yararları ifade etmektedir.
Madde 348. - Madde,
bilişim sistemi marifetiyle sahtecilik yapılmasını cezalandırmaktadır.
Maddede iki suç yer almış
bulunmaktadır: Suçlardan birincisi sistemde sahte bir belge oluşturmaktır.
Sahte belge, sisteme yeni bir takım verileri yerleştirmek veya esasen var olan
verileri tahrif etmek suretiyle meydana gelecektir. Suçun manevî unsuru özel
kasttır ve sahte belgenin, hukuk alanında bir neticeye ulaşmak amacıyla teşkil
edilmesidir: Bir borçtan kurtulmak veya haksız bir alacak elde etmek yahut
kovuşturma yapılan bir suçtan beraat etmek gibi.
Suçun oluşması için,
belgenin meydana getirilmesi yeterlidir; fiili işleyen tarafından kullanılması
koşulu aranmaz. Ancak fail belgeyi ayrıca kullanacak olursa, işlediği suçun
neticesinden yararlanmış olacağı için hakkında ayrıca kullanmaktan dolayı ceza
verilmeyecektir.
Maddenin ikinci
fıkrasında yer alan ikinci suç, sahte belgeyi kullanmaktır. Suçun faili sahte
belgeyi oluşturan kişi dışındaki bir kimsedir. Belgeyi kullananda da, birinci
fıkra bakımından söz konusu olan özel saik yani hukuk alanında bir neticeye
ulaşmak kastının var olması gereklidir.
Madde 349. - Madde, 346
ve 347 nci madde hükümlerini ihlâl eden kişiler hakkında hükmedilecek fer'î
cezaları göstermektedir.
Madde 350. - Madde banka
ve kredi kartlarının haksız, hukuka aykırı olarak kullanılması suretiyle
bankaların veya kredi sahiplerinin zarara sokulmasını, bu yolla çıkar
sağlanmasını önlemek ve failleri cezalandırmak amacıyla kaleme alınmıştır.
Banka kartı, bankanın
kurduğu sisteme hukuka uygun olarak girmeyi sağlamaktadır. Bu kart, saptanan ve
kart sahibince bilinen bir numara marifetiyle, banka görevlisinin yardımı
olmadan, kart sahibinin kendi hesabından para çekmesini sağlamaktadır.
Kredi kartları ise, banka
ile kendisine kart verilen kişi arasında yapılmış bir sözleşme gereğince,
kişinin bankanın belirli koşullarla sağladığı kredi olanağını kullanmasını
sağlayan araçtır.
İşte bu kartların kötüye
kullanılmaları maddenin cezalandırdığı suçları oluşturmaktadır. Tasarı, bazı
ülkelerin uygulamalarının aksine, bu fiilleri bilişim suçları çerçevesinde, o
husustaki hükümlere göre cezalandırmak yerine özel hüküm getirmeyi uygun
saymıştır.
Maddeye göre, aşağıdaki
şekillerde gerçekleştirilen hareketler suçu oluşturmaktadır:
1. Başkasına ait bir
banka veya kredi kartının, her ne suretle olursa olsun ele geçirilmesinden
sonra, sahibinin rızası bulunmaksızın kullanılması veya kullandırttırılması ve
bu suretle failin kendisine veya başkasına haksız yarar sağlaması.
2. Aynı eylemin, aynı
koşullarla sahibine verilmesi gereken bir banka veya kredi kartının bunu elinde
bulunduran kimse tarafından kullanılması veya kullandırttırılması; söz gelimi
kartı sahibine vermekle görevli banka memurunun kartı kendi veya başkası
yararına kullanması.
Aslında haksızlık,
dolandırıcılık, inancı kötüye kullanma ve sahtecilik suçlarının ratio
legis'lerinin tümünü de içeren bu fiillerin, duraksamaları ve içtihat
farklılıklarını önlemek amacıyla ayrıca suç hâline getirilmeleri uygun
görülmüştür.
Maddenin son fıkrası,
yukarıda belirtilen fiillerin, var olan banka veya kredi kartının tahrifi veya
bütünüyle kartların sahtecilik suretiyle yeniden meydana getirilerek
kullanılmasını bir tür ağırlaştırıcı neden saymış bulunmaktadır. Maddenin
kabulü ile ceza hukukumuzdaki önemli bir boşluk doldurulmuş olacak ve kamu
güvenine dayalı bankacılık sistemi de korunmuş olacaktır.
Madde 351. - Maddeyle,
suç işlemek için örgütlenme cürmünün özel bir şekli kabul edilmiş
bulunmaktadır. Örgütlü suçlarla mücadelede böyle bir hükme kesin ihtiyaç
vardır. Tasarının 4 üncü maddesinde örgütün genel tanımı ve dolayısıyla genel
koşulları belirtilmiştir.
Madde 352. - Bu maddede
346, 347, 348, 350 ve 351 inci maddelerde gösterilen suçlardan dolayı tüzel
kişilerin de sorumlu oldukları belirtilmiştir.
Madde 353. - Madde,
İkinci Kısmın Birinci ve Beşinci Bölümlerinde yazılı suçlardan birisi gece
vakti veya genel afet veya heyecan zamanında işlendiğinde verilecek cezanın
artırılacağını saptamaktadır. Bu gibi hâllerde suçun daha kolaylıkla
işlenebilmesi bu hâlin ağırlaştırıcı neden olması hususunda etmen olmuştur.
Gece vaktinin ne demek
olduğu 4 üncü maddede gösterilmiştir.
Madde 354. - Maddede
failin kişisel sıfatı cezayı artıran bir hâl olarak saptanmıştır. Böylece
fiilin işlenmesinde kişisel sıfat dolayısıyla sahip olunan olanak, cezanın
ağırlaştırılması nedeni sayılmış bulunmaktadır.
Madde 355. - Maddede,
İkinci Kısmın Birinci ve Beşinci Bölümlerinde yazılı fiiller dolayısıyla meydana
gelecek tehlike önemsiz ise cezanın belirli oranda indirileceği belirtilmiştir.
Ancak cezayı indirip indirmemek hususu hâkimin takdirine bırakılmıştır.
Madde 356. - Madde,
Devletin ülkesine, egemenliğine ve birliğine karşı cürümlerden en ağırını
cezalandırmaktadır; korunan hukukî yarar Devletin ülkesinin bütünlüğü ve
egemenliğidir. Söz konusu yararlar, maddeye göre dört çeşit maddî eylemle ihlâl
edilebileceğinden, seçimlik hareketli bir suç söz konusudur. Suçun eylem
unsurları şunlardır :
1. Devletin topraklarının
tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymaya,
2. Devletin birliğini
bozmaya,
3. Devletin egemenliği
altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya,
4. Devletin
bağımsızlığını azaltmaya matuf bir fiil veya fiilleri işlemek.
Dikkat edilmelidir ki,
maddede dört ayrı maksadı gerçekleştirmeye matuf yani neticelere yöneltilmiş
eylemlerin işlenmesi suç sayılmaktadır.
Suçun her dört hâlde de
maddî unsurunun oluşabilmesi için, maddede yazılı hedeflerin gerçekleşmiş
bulunmasına ihtiyaç yoktur. Amaca yönelik eylemlerin işlenmiş bulunması
yeterlidir.
Ancak eylemlerin söz
konusu neticeleri yaratabilecek nitelikte bulunması, suçun oluşması için
şarttır. Devletin birliğini bozmak, topraklarının bir kısmını veya tamamını
başka bir devletin egemenliği altına koymak, topraklarından bir kısmını Devlet
egemenliğinden ayırmak, Devletin bağımsızlığını azaltmak sonuçlarını doğurması
mümkün bulunmayan bir eylem suçun maddî unsurunu oluşturmayacaktır. Eylemin bu
niteliği taşıyıp taşımadığı ise olayların özelliğine göre takdir edilecektir.
Suç serbest hareketlidir.
Yukarıda belirtilen
neticeleri ortaya koyabilecek eylemler ise, ancak cebrî nitelikli
olabilenlerdir. Maddede ayrıca "yönelik cebrî fiiller" denilmesi
gereksiz (lüzumsuz, zait) sayılmıştır; zira maddede belirtilen maksatlar
çerçevesinde, eylemlerin kendisinin nitelikleri gereği cebrî olması icap ettiği
aşikârdır. Cebrî nitelik arzetmeyen ve fakat maddede belirtilen maksatların
oluşturulması amacını güden diğer eylemler ise koşullara göre Tasarının bazı
maddelerinde yer almış olan başka suçları oluşturur.
İkinci fıkrada yer
verilen hükümle, birinci fıkrada belirtilen eylemlere feran iştirak
cezalandırılmaktadır.
Maddenin son fıkrası,
suçların işlenmesi için herhangi bir örgüt kurmadan ve fiilen harekete de
geçmeden sadece, cürmün işlenmesi için propaganda yapılmasını müstakil olarak
cezalandırmaktadır. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunda bu hususta ayrıca
bir hüküm bulunmadığı için değişik içtihatlar kurulmakta idi. Propaganda ile
birlikte suçun maddî unsurları da gerçekleştirilmiş ise geçitli suç ilkesi
gereği faile asıl suçtan dolayı ceza verilmesi ile yetinilmesi gerekir.
Madde 357. - Madde, savaş
hâlinde iken Devlete karşı silâh kullananlarla Türkiye ile savaş hâlindeki
yabancı devlet ordusunda hizmet kabul edenleri cezalandırmaktadır. Ancak madde,
uluslararası savaşa ilişkindir; iç savaş hâlinde Devlete karşı silâh
kullananlarla ilgili özel hükümler mevcut bulunduğundan bu maddenin uygulanması
söz konusu olmaz.
Uluslararası askerî
ittifaklar nedeniyle Türkiye Devletiyle savaş hâlinde bulunan devlet ile
aralarında savaş için ittifak veya iştirak olan bir devletin ordusunda hizmet
kabul eden vatandaşın, Türkiye Devleti ile savaş hâlinde bulunan devlet
ordusunda hizmet kabul etmiş gibi sayılması gerekecektir. Bu husus birinci
fıkrada açıklanmıştır.
İkinci fıkra, kabul
edilen hizmetin üst düzeyde komutanlık niteliğinde olmasını cezayı
ağırlaştırıcı özel neden olarak kabul etmektedir. Ancak üst düzeyde
komutanlıkla eş değerde bulunan diğer bir takım hizmetler, söz gelimi
kuvvetlerin doğrudan doğruya yönetilmesi ve idare edilmesi, komutanlıkla eş
değerde sayılmış ve aynı surette bir ağırlaştırıcı neden olarak kabul
edilmiştir. Burada dikkat edilecek husus, dolaylı olarak yönetme ve idareye
etkili olan hizmetlerin bir ağırlaştırıcı neden oluşturmamasıdır.
Savaştan evvel yabancı
devlet topraklarında bulunup da, o devlet kanunlarının yüklediği bir hizmeti
kabul etmek zorunda kalmış bulunanların cezalandırılamayacakları maddenin
üçüncü fıkrasında açıklanmıştır. Gerçekten zorunlu olarak bir şeyi yapmaya
zorlanan kimsenin bundan dolayı sorumlu tutulmaması, ceza hukukunda geçerli
sübjektif sorumluluk ilkesinin gereğidir.
Maddenin dördüncü
fıkrasında Türkiye Devleti tarafından tanınmış olmasalar bile Türkiye Devleti
ile savaş hâlinde olan siyasal kümelerin yani grupların, bu maddenin
uygulanması yönünden Türkiye Devleti ile savaş hâlinde devlet gibi
sayılacakları ve dolayısıyla bunlarda görev alanların da birden üçüncüye kadar
olan fıkralar hükümlerine tâbi bulunacakları ifade edilmek istenilmiştir.
Dolayısıyla bu fıkra bir tür yorum niteliğindedir. Gerçekten Türkiye Devletinin
tanımadığı yabancı bir topluluk, grup Türkiye ile savaş hâlinde ise, bunun da
savaş hâlinde bir devlet gibi sayılması ve bunlara katılan vatandaşların madde
gereğince cezalandırılmaları uygun sayılmıştır. Siyasal kümeler, bu çeşit
grupları ifade için bir terim olarak kabul edilmiştir.
Madde 358. - Maddenin
koruduğu hukukî yarar, esas itibarıyla, Türkiye bakımından dış barışın
korunmasıdır. Bu maksatla yabancı bir devletin Türkiye'ye savaş açması veya
hasmane hareketlerde bulunması için yabancı ile anlaşılması veya bu maksada
yönelik eylemlere girişilmesi birinci fıkrada belirtilen suçu oluşturmaktadır.
Fıkrada geçen "hasmane hareket", barış ilişkileriyle bağdaşması
olanağı bulunmayan fiil ve hareket anlamında kullanılmıştır. Böylece hasmane
hareket, düşmanca tutumu ifade eder ve hatta savaş nedeni olabilir.
Bu fıkrada yazılı suçun
tamamlanması için, belirtilen maksatla yabancı ile anlaşma şart olup, savaşın
gerçekleşmiş bulunmasına ihtiyaç yoktur. Fıkrada geçen yabancı ise, diğer
devletin görevli bir kişisi, örneğin bir bakan olması gerekir. Savaş ilânı
bakımından hiçbir nüfuz sahibi olması olanaklı bulunmayan bir kişi ile anlaşma,
işlenemez suç sayılmak gerekir.
Fıkrada geçen "bu
maksada yönelik eylem" anlaşma dışında savaşı tahrik edebilecek
nitelikteki her türlü etkinlikleri, hileli eylemleri kapsayabilir.
Maddenin ikinci
fıkrasında yer alan suçun maddî unsuru da yabancı ile anlaşmadır. Ancak bu
hâlde anlaşmanın Türkiye Devletini tarafsızlık ilânına veya tarafsızlığını
korumaya veya savaş ilânına veya savaşın devamına veya barış anlaşması yapmaya
mecbur kılmak veya mecbur kılmaya yönelik işlemlerde bulunmak üzere,
gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Madde ile hem savaşa son verici eylemler hem
de savaş kışkırtıcılığı yapmak aynı suretle cezalandırılmış bulunmaktadır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, birinci fıkrada yer alan maksat çerçevesindeki anlaşmaların, basın
ve yayın yoluyla propaganda yapmak üzere gerçekleştirilmesi hâlinde verilecek
cezanın üçte biri oranında artırılacağı belirtilerek bir ağırlaştırıcı neden
meydana getirilmiş bulunulmaktadır.
Maddenin son fıkrasında
ise, suçun yabancı tarafından işlenmesi hâlinde aynı cezanın uygulanacağı
açıklanmıştır.
Madde 359. - Madde, genel
olarak temel millî yararları korumakta ve bunlara karşı eylemlerde bulunmak
üzere yarar elde edilmesini cezalandırmaktadır. "Temel millî yarar"
kavramının gerek içerik gerek kapsamı itibarıyla çok geniş olabileceği
bilinmektedir. Bu bakımından maddenin son fıkrası kısıtlayıcı bir ölçüt olarak
kaleme alınmıştır.
Bu nedenle,
"kanunsuz suç olmaz" ilkesini kabul etmiş bulunan Türk ceza hukuku
sisteminde "temel millî yarar"a karşı eylemde bulunma maksadının
belirlenmesi bazen duraksamalara neden olabilir. Ancak maddenin son fıkrası
duraksamaların giderilmesine olanak verecek niteliktedir.
Suçun maddî unsuru bir
para veya yarar veya vaat kabul etmektir. Ancak bu kabulün belirli temel millî
yararlara karşı eylemlerde bulunmak amacıyla gerçekleşmesi gereklidir. Para
veya yarar kabul etmek veya vaat kabul edilmesi suçun tamamlanması için
yeterlidir; ayrıca fiilen temel millî yararlara karşı eylemde bulunmuş olmak
suçun oluşması için zorunlu değildir.
Madde, failde özel kast
aramaktadır: Maddî unsur, temel millî yararlara karşı eylemlerde bulunmak üzere
gerçekleştirilecektir.
Yukarıda açıklandığı
üzere madde, genel olarak, temel millî yararlara karşı eylemleri
cezalandırmaktadır. Bu itibarla kanunda temel millî yararların ihlâli ayrıca
özel hükümlerle korunmuş bulunduğu hâllerde o hükümlerin uygulanması
gerekecektir.
Bu nedenle birinci
fıkrada "fiil daha ağır bir cürüm oluşturmuyorsa" ibaresine yer
verilmiştir.
Maddenin ikinci
fıkrasında suçun savaş sırasında işlenmiş olması ağırlaştırıcı neden
sayılmıştır. Esasen savaş sırasında "temel millî yarar"ın
saptanmasında hiçbir zorluk da bulunmaz; zira artık ölçü vardır: Savaş
çabalarını ihlâl edici ve zaferin kazanılmasını engelleyici her eylem temel
millî yararlara karşı sayılmak gerekecektir.
İkinci fıkrada ise, basın
ve yayın yoluyla propaganda yapmak üzere para veya yarar veya vaat kabul
edilmiş ise ceza artırılacaktır: Para, yarar veya vaat kabulü suretiyle bugün
Türk askerinin Kıbrıs'tan çekilmesi veya bu konuda Türkiye aleyhine bir çözüm
yolunun kabulü için veya sırf Türkiye'ye zarar vermek maksadıyla, tarihsel
gerçeklere aykırı olarak, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ermenilerin soy
kırımına uğradıklarının basın ve yayın yoluyla propagandasının yapılması gibi.
Maddenin üçüncü fıkrası,
"temel millî yarar" kavramının belirlenmesinde isabet sağlamak ve
gereksiz kovuşturmalara yer bırakmamak üzere suçun kovuşturulmasını barış
zamanında Adalet Bakanının iznine bağlamıştır.
Maddenin son fıkrası,
temel millî yararlardan nelerin anlaşılması gerektiğini göstermektedir. Bu
fıkra Fransız Ceza Kanununun 410-1 ve izleyen maddelerinden esinlenerek kaleme
alınmıştır. Fransız Kanunu, belirttiği bazı suçların temel millî yararlara
ilişkin bulunmasını suçun unsuru saymış ve bu nedenle temel millî yararların
neler olduğunu bu maddelerinde tanımlamıştır. Böylece Fransız Kanunu temel
millî yararlara yönelik her hareketi suç saymamakta bazı suçların
cezalandırılması için bu yararlara zarar olasılığını aramakla ve bu nedenle temel
millî yararların ne olduğunu tanımlamaktadır.
Tasarının bu maddesi ise
kavramı, son fıkrasındaki tanımın çerçevesinde kısıtlamakta ve bu değerlere
karşı harekette bulunmak için yarar sağlanmasını suç saymaktadır. Söz gelimi
doğal çevreye zarar verici hareketler, gezinmek, ormanı yakmak üzere yarar
sağlayan kişi, fiili daha ağır bir suç oluşturmuyorsa, bu maddeye göre
cezalandırılacaktır.
Madde 360. - Madde,
Türkiye'yi savaş tehlikesiyle karşı karşıya bırakacak eylemleri önlemek ve
böylece Türkiye bakımından dış barışı korumak amacını gütmekte ve barışa karşı
işlenen özel bir suç meydana getirilmiş olmaktadır.
Birinci fıkrada yer alan
cürmün iki maddî unsurundan birincisi, Ülkede yabancı bir devlete karşı asker
toplamaktır. Maddî unsurun ikinci şekli, yabancı devlete karşı hasmane
hareketlerde bulunmaktır. Hasmane hareket terimi hakkında 358 inci maddenin
gerekçesine bakılmalıdır.
Ancak asker toplama
fiilinin Türkiye Devletini savaş tehlikesiyle karşı karşıya bırakacak şekilde
olması gerekir. Böyle bir tehlikenin bulunmadığı hâllerde suç oluşmaz. Söz
gelimi Güney Amerika'daki bir ülkede muharip sıfatını almış bulunan
ihtilalcilere yardım maksadıyla yabancı devlete karşı asker toplanılması
hâlinde, Türkiye bakımından bir savaş tehlikesinin ortaya çıkması söz konusu
edilemeyeceğinden suçun oluştuğundan söz edilmeyeceği gibi, toplanan asker
sayısının çok az olması hâlinde de suç oluşmayacaktır.
Suçun ön koşulu Türkiye
Hükûmetinin asker toplaması hususunda onamının bulunmamasıdır.
İkinci ilâ dördüncü
fıkralarda, asker toplama veya hasmane hareketlerde bulunma fiillerinin meydana
getirebilecekleri neticelere göre faillere ayrı ayrı cezalar verileceği
belirtilmiştir. Bu hâllerden birincisi asker toplama veya hasmane hareketler
neticesinde savaşın meydana gelmesidir. İkinci hâl, suçun sadece maddî unsurunu
oluşturan eylemlerin siyasal ilişkileri bozacak veya Devleti veya Türk
vatandaşlarını misillemelere karşı bırakacak nitelikte olmasıdır. Bu hâlde
belirtilen biçimde bir tehlikenin ortaya çıkması yeterlidir. Üçüncü hâl ise,
fiilen ilişkilerin kesilmesi veya misillemelerin gerçekleşmesidir.
Her üç hâlde de neticenin
gerçekleşmesi yeterli olup failde sonuçlara yönelik bir kastın bulunması
gerekmez.
Maddenin son fıkrası ile
bu maddede yazılı suçların kovuşturulması Adalet Bakanının iznine bağlanmıştır.
Madde 361. - İki fıkradan
oluşan bu madde ile;
A) Askerî tesislerin
tahribi,
B) Savaş zamanında düşman
askerî hareketlerini kolaylaştırma ve bu suçlarla ilgili diğer eylemler
cezalandırılmaktadır.
(A) fıkrasında Devletin
silâhlı kuvvetlerine ait veya bu kuvvetlerin hizmetine verilmiş kara, deniz ve
hava ulaşım araçlarının, yolların, müesseselerin, depoların, diğer askerî
tesislerin kısmen veya tamamen tahribi veya kullanılmayacak hâle getirilmesi
suç hâline getirilmiştir.
Fıkranın içerdiği (1) ve
(2) numaralı bentlerinde ise suçun ağırlaştırıcı nedenleri gösterilmiştir.
Maddenin (B) fıkrasında
ise korunan yarar, savaş zamanında Türkiye Devletinin askerî hareketlerine
zarar verici fiilleri engellemek ve böylece Devletin savaş çabalarını
korumaktır.
Suçun maddî unsuru,
yabancıyla anlaşmak veya anlaşma olmasa da bu maksada yönelik fiilleri
işlemektir.
Maddî unsuru oluşturan
iki hareketten birisinin Türkiye Devletinin zararına olmak üzere düşman
hareketlerini kolaylaştırmak veya Türkiye Devletinin hareketlerine zarar vermek
maksadıyla yapılmış bulunması gerekmektedir. O hâlde bu maksatla anlaşma yapmak
suçun oluşması için yeterlidir. Anlaşma sonucu düşman askerî hareketleri fiilen
kolaylaşmış veya Türkiye Devletinin askerî hareketleri zarar görmüş ise ceza
artırılarak verilecektir. Anlaşma olmadan bu neticeleri meydana getirmeye
yönelik fiillerin işlenmesi hâlinde de, suçun oluşması için, söz konusu
neticelerin meydana gelmesine ihtiyaç yoktur. Bu hâlde de neticenin meydana
gelmiş olması ikinci fıkra hükmünce, ağırlaştırıcı hâl sayılacaktır.
Suçun faili vatandaş veya
yabancı olabilir. Fiil, anlaşma maddî unsurunun gerçekleşmesi suretiyle
işlendiği takdirde çok failli bir suç teşkil edecektir. Bununla birlikte her
türlü duraksamayı gidermek için maddeye son fıkra eklenmiş ve anlaşan yabancıya
da aynı cezanın verileceği hükmü eklenmiştir.
Suç, ikinci maddî unsur
marifetiyle işlendiği takdirde, yerli veya yabancı bakımından her şekildeki
iştirak hâlinin gerçekleşmesi olanağı vardır.
Madde 362. - Madde, savaş
hâlinde vatandaşın veya Türkiye'deki yabancıların, düşmanla her türlü ticarî
veya iktisadî ilişkilerde bulunmalarını yasaklamakta ve böylece Devletin savaş
çabalarına, ne suretle olursa olsun, engel olunmamasını sağlamak amacını gütmektedir.
Maddenin birinci
fıkrasında yazılı cürmün maddî unsuru, savaş zamanında düşman devlete yiyecek
maddelerinin veya Devletimiz zararına kullanılabilecek diğer her türlü şeylerin
verilmesidir. Yiyecek maddelerinin veya şeylerin verilmesi ister doğrudan doğruya
olsun isterse bunları veren kişinin kendisini saklayarak dolaylı bir yolu
seçmesi suretiyle gerçekleşsin, suç oluşacaktır.
Maddenin ikinci fıkrası
ise, düşman devlet lehine malî kolaylıklar sağlanması fiillerini cürüm hâline
getirmektedir. Suçun maddî unsuru, düşman devlet yararına yapılan borçlanmalara
veya her ne nedenle olursa olsun ödemelere katılmak veya bunlara ilişkin
işlemleri kolaylaştırmaktır. Demek oluyor ki, ikinci fıkrada yer alan suç
seçimlik hareketlidir.
Üçüncü fıkrada, düşman
devlet vatandaşıyla veya düşman devlet topraklarında oturan diğer kimselerle
ticaret yapılmasını cezalandırmaktadır. Ancak suçun oluşması bazı koşullara
bağlanmıştır: Ticaretin doğrudan doğruya veya dolaylı olmasının önemi yoktur.
Her iki hâlde de fiil suç oluşturur. Her üç fıkrada yazılı suç, nerede oturursa
otursun vatandaş tarafından işlenebildiği hâlde, ancak Türkiye'de oturan
yabancı tarafından bu suç işlenebilir. Dolayısıyla maddede yer alan fiilleri
dışarıda işleyen yabancılar hakkında madde uygulanmayacaktır.
Ticarî ve malî ilişkiler
ve yardım faaliyetleri savaştan önce başlamış bulunsa bile, savaş sırasında
sürdürüldüğü takdirde, suç gerçekleşmiş olacaktır.
Madde 363. - Anayasanın
Başlangıç Kısmında aynen "Millet iradesinin mutlak üstünlüğü; egemenliğin
kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya
yetkili kılınan hiç bir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi
demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk dışına çıkamayacağı; Hiç bir
faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle
bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevî değerlerini, Atatürk
milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma
göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının Devlet
işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;" şeklindeki ifade
ile siyasal iktidarın kuruluş ve işleyişine egemen olması gereken ilkeler
gösterilmiş bulunmaktadır.
Siyasal iktidarın
kuruluşu ve işleyişine egemen olan bu ilkeleri içeren kuralların bütünü,
Anayasal düzeni teşkil etmektedir. Bu düzeni hukuka aykırı saldırılardan koruma
amacını güden bu madde, Anayasa düzenini soyut olarak ve statik anlamda
korumaktadır. Bu itibarla, madde ile korunmak istenen hukukî yarar, Anayasa
düzenine egemen olan ilkeler ve istemlerdir.
Madde ile korunmak
istenen hukukî yararın niteliği dikkate alınarak, sadece metin olarak Anayasayı
ifade eden ve 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 146 ncı maddesindeki
"Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye Kanunu" yerine "Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzen" ibaresi kullanılmış, böylece
korunmak istenen hukukî yarara açıklık getirilmiştir.
Anayasanın müsaade ettiği
usul ve yollarla Anayasa düzenine aykırı bir netice doğduğunda Anayasa Mahkemesine
başvurulmak suretiyle düzeltilmesi mümkün olan bu hâllerin suç oluşturmayacağı
göz önüne alınarak, yürürlükteki maddedeki (cebir) unsuru yerine (Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının hükümlerine aykırı olarak ve Anayasanın müsaade
etmediği usullerle) ibaresi kullanılmış, böylece cebri de içine alan hukuka ve
kanuna aykırı her türlü yollar ifade edilmiştir. Bu suretle ayrıca cebir
unsurunun var olup olmadığı, maddî ve manevî cebir gibi, 27 Mayıs 1960'dan
sonra ortaya çıkan tartışmaların da giderilmesi arzulanmıştır.
Maddede, maddî unsur
olarak "teşebbüs edenler" ibaresi kullanılmış olduğundan, Anayasanın
öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen üzerine başka bir düzen
getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye Anayasanın hükümlerine
aykırı ve Anayasanın müsaade etmediği bir usulle icraya başlama cezalandırma
için yeterlidir. Suç hem idare edenler hem de idare edilenler tarafından
işlenebileceğinden teşebbüste aranılacak elverişlilik, suçun işleniş biçimi ve
özellikle suçun bir tehlike suçu olduğu dikkate alınarak, kullanılan vasıtanın
neticeyi elde etmeye elverişli olmasından daha çok tehlikenin doğmasına
elverişli olup olmadığı göz önünde bulundurularak hâkim tarafından takdir
edilecektir.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun, Tasarının bu maddesini karşılayan 146 ncı maddesinin ikinci ve
üçüncü fıkralarına benzer hükümlere maddede yer verilmesi uygun görülmemiştir.
Tasarının iştirake ilişkin 42 ve 43 üncü maddeleri karşısında bu hükümlere
esasen gerek yoktur. Bilindiği üzere 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 146
ncı maddesinin üçüncü fıkrası, 27 Mayıs hareketinden sonra yargılamaya tâbi
tutulan Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin çok ağır hüküm içeren 146 ncı
maddenin ikinci fıkrası hükmü dışına çıkarılması için metne eklenmiştir.
Anayasal düzeni ortadan
kaldırma ve bu düzen yerine başka bir düzen getirme veya bu düzenin fiilen
uygulanmasını önleme amacına yönelik olarak Türkiye Büyük Millet Meclisine
saldırı söz konusu olduğunda esasen bu madde uygulanacağından, Türkiye Büyük Millet
Meclisinin görevlerini engelleme niteliğindeki fiillerin ayrı bir maddede
düzenlenmesi uygun olacağı düşüncesi ile yürürlükteki maddenin ikinci cümlesi
maddeye alınmamıştır.
Madde 364. - Madde,
Cumhurbaşkanına karşı insan öldürme cürmüne teşebbüs edilmiş olmasını,
tamamlanmış suç gibi cezalandırmaktadır. Bizim mevzuat geleneğimizde
Cumhurbaşkanlığı veya Devlet Başkanlığı gibi, Devletin en yüksek makamını işgal
eden zatın "öldürülmesi" gibi bir sözcüğe kanunda da yer vermemek
için bu hususta öteden beri kullanılmasına alışılmış "suikast"
sözcüğü tercih edilmiştir. Bilindiği gibi suikast Devlet büyüğünü veya önemli
bir kişiyi plânlı tarzda öldürmeyi ifade ederse de burada insan öldürmeyi
belirtmek amacıyla kullanılmıştır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, Cumhurbaşkanına karşı başka bütün fiilî saldırılar yani hakaret
dışında kalan, tüm hareketler cezalandırılmaktadır. "Fiilî
saldırılar" terimine bütün kanunsuz saldırılar girmektedir. Bu fıkranın
uygulanabilmesi için işlenen fiillerin kanunların diğer maddelerine göre daha
ağır bir cezayı gerektirmemiş olması gereklidir; daha ağır bir cezayı
gerektiren fiil hakkında maddesinde yazılı ceza uygulanacaktır. Söz gelimi
nitelikli yağma suçunun işlenmiş bulunması hâlinde 207 nci madde de yazılı
cezanın uygulanması gerekecektir.
Madde 365. - Gerekçesinde
açıklandığı gibi 363 üncü madde soyut olarak Anayasa düzenine hâkim olan ilke
ve sistemleri koruma amacını güderken bu madde, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin
egemenlik unsurunun oluşturduğu üç güçten birini ve yasama gücünü oluşturan
Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Anayasa kurallarına uygun bir biçimde
görevlerini yerine getirebilmesi yeteneğini korumaktadır.
Anayasa düzenini ortadan
kaldırma veya bu düzen yerine başka bir düzen getirme veya bu düzenin fiilen
uygulanmasını önleme amacını gerçekleştirmek için Türkiye Büyük Millet
Meclisine yönelen saldırılar 363 üncü madde gereğince cezalandırılacağından bu
madde uygulanmayacaktır. Madde, bu amaçlar dışında Türkiye Büyük Millet
Meclisinin Anayasaya uygun bir şekilde görevlerini yerine getirmesini engelleme
hâllerinde uygulanacaktır.
Bu maddeyle de, Türkiye
Büyük Millet Meclisinin görevlerinin engellenmesine yönelik teşebbüse ait icra
hareketleri, tam suç gibi cezalandırılmaktadır. Teşebbüs hareketlerinin ne gibi
nitelik taşıması gerektiği hususunda 363 üncü maddenin gerekçesine
bakılmalıdır.
Madde 366. - Madde,
Türkiye Devletinin egemenlik unsurunun oluştuğu üç güçten yönetim gücünü temsil
eden Hükûmetin, Anayasa hükümlerinin müsaade etmediği usullerle ve dolayısıyla
Anayasa hükümlerine aykırı olarak ortadan kaldırılmasına veya böyle olmamakla
birlikte görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs edenleri
cezalandırmakta ve bu suretle 363 ve 365 inci maddeler Anayasa düzeninin temel
organlarının ortadan kaldırılmasına veya görevlerinin engellenmesine yönelik
teşebbüse ait icra hareketlerini tam suç gibi cezalandırmaktadır. Teşebbüsü
meydana getirecek hareketlerin ne gibi bir nitelik taşıması gerektiği hususunda
363 üncü maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Maddenin uygulamasına
ilişkin esaslar için 365 inci maddenin gerekçesine de bakılmalıdır.
Madde 367. - Maddede
geçen "halkı, Hükûmete karşı silâhlı bir isyana kışkırtmak" silâhlı
isyan Devlet otoritesini yok etmek amacını ifade eder. Ayrıca, Hükûmetin
yetkilerini kullanmasına ve görevlerini yerine getirmesine engel olmak
eylemlerini de bu fıkra karşılamaktadır.
Suçun oluşması bakımından
önemli olan husus, halkı "silâhlı olarak" maddî bir fiile
kışkırtmaktır. Madde bu unsuruyla aynı amaca dayalı silâhlı örgüt kurmaktan ve
dolayısıyla sadece bir ittifaktan ibaret olan 376 ncı maddedeki suçtan
ayrılmaktadır.
Suçun oluşması için,
isyana tahrik fiili yeterlidir; isyanın gerçekleşmesi şart değildir. Zira
maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde, yapılan kışkırtma sonucu isyanın
gerçekleşmesi hâlinde buna katılanlara ve isyanı idare edenlere verilmesi
gerekli cezalar ayrıca gösterilmiştir. İsyana kışkırtan ayrıca buna katılmış
veya isyanı idare etmiş ise, bir geçitli suç söz konusu olacağından sadece
katılma veya idare etmeden dolayı ceza verilmesi gerekecektir.
Son fıkrada ayaklanmaya
tahrikin ne zaman silâhlı sayılacağı hususunda hüküm getirilmiştir. Böylece
ayaklanmaya tahrik edici eylemlerin saptanması hâlinde, silâhlar nerede depo
edilmiş olursa olsun isyanın silâhlı sayılacağı açıklanmıştır.
Madde 368. - Madde, 209
ve 210 uncu maddelerde gösterilen zarar verme suçlarının Hükûmete karşı şiddet
göstermek veya karşı gelmek amacıyla işlenmesi hâlinde fiili, müstakil bir suç
olarak saptamıştır.
Böylece failde, maddede belirtilen
tarzda bir saikin varlığı esasen zarar verme suçunun ağırlaştırıcı şekillerini
oluşturan söz konusu hâller dolayısıyla daha ağır ceza verilmesini
gerektirmekte ve bu hâliyle madde Hükûmete karşı bir cürmü saptamış olmaktadır.
Madde 369. - Madde, Devlet
kuvvetlerine karşı cürüm işlemeye yönelen örgütlerin faaliyetlerinde
kullanmaları maksadıyla silâh, cephane veya benzerî maddelerin sağlanmasını,
imal veya icat veya bunların naklini veya bu maddelerin hazırlanmasını veya bu
maksatla yabancı memleketlerden Türkiye'ye söz konusu maddelerin sokulmasını
veya saklanması ve taşınmasını ayrıca cezalandırmaktadır.
Suçun manevî unsuru, söz
konusu fiillerin, örgütlerin amaçları bilinerek gerçekleştirilmesidir. Söz
konusu maddeler örgütler tarafından kullanılacak olursa, bu fiilleri işlemiş
bulunanlar, örgütlerin işledikleri suçların fer'î şerikleri olurlar. Oysa bu
maddeyle cezalandırılan fiil müstakil bir suç oluşturduğundan sadece maddede
yazılı maddî unsurların gerçekleşmesi suçun varlığı için yeterlidir. Hatta
örgütler, sonradan faaliyetlerinden vazgeçmiş olsalar da, fiilleri işleyenler
bu madde gereğince cezalandırılacaklardır.
Madde 370. - Madde, 369
uncu maddede tanımlanan örgütlerin elemanlarını, gerekli denetimin
yapılabileceği belli giriş kapıları dışındaki yerlerden Ülkeye sokan veya Ülke
içerisinde bir yerden başka bir yere naklederek yakalanmalarını önleyen ve
Devlet kuvvetlerine karşı cürüm işlemelerinde bu suretle yardımcı olanlara da
yaptırım getirmiştir.
Madde 371. - Madde,
Devlet kuvvetlerine karşı işlenecek veya işlenmiş suçları öğrenmiş bulunan
kişiler hakkında bir ihbar yükümlülüğü ve görevi getirmekte ve bunun ihmalini
cürüm olarak saptamış bulunmaktadır. Açıklandığı üzere suç, bir ihmal fiilinin
gerçekleştirilmesidir. Suçun cezası, ihbar yükümlülüğüne tâbi olan cürmün
fiilen işlenmiş olup olmamasına göre değişmektedir. Devlet kuvvetlerine karşı
cürümler, esasen teşebbüs hâlinde de tamamlanmış suç gibi
cezalandırılacağından, çok hâlde suçun "işleneceğini öğrenmek" söz
konusu olamaz. Ancak Kanun bu tür suçların sonuçlarının meydana gelmiş
bulunmasını ayrıca cezalandırdığından, metnin böylece saptanması uygun
sayılmıştır.
Suç ihmal niteliğinde
olmakla birlikte manevî unsur kasttır. Ancak maddede, özel bir hukuka uygunluk
nedeni de kabul edilmiştir. Maddenin birinci fıkrasına göre, kabul edilebilecek
(makbul) bir neden dolayısıyla ihbar yükümlülüğünün yerine getirilmemesi
hâlinde faile cürümden dolayı ceza verilmeyecektir. "Kabul edilebilecek
neden"den maksat yükümlülüğünü yerine getirmeyen kimse bakımından ihbarı
olanaksız hâle getiren maddî nedenlerin varlığıdır: Telefon hatlarının kopması,
fırtına nedeniyle yetkili mercilerle temasın kurulmaması gibi. Nedenin kabul
edilebilir olup olmadığı, olaylara göre, hâkim tarafından takdir edilecektir. Her
hâlde Devlet kuvvetlerine karşı cürüm faillerinin soyut olarak tehditleri kabul
edilebilir neden sayılmaz. Ancak örneğin bir kimsenin çocuğu kaçırıldıktan ve
ihbar hâlinde öldürüleceği bildirildikten sonra buna ciddî olarak inanılması
hâlinde söz konusu tehdit kabul edilebilir bir neden sayılabilir.
Maddenin son fıkrasında
özel bir cezasızlık nedeni yer almış bulunmaktadır: Fiilin üstsoy, altsoy, eş
ve kardeşler tarafından işlenmesi hâlinde, faile ceza verilmemesi beşerî ve
psikolojik nedenlerle kabul edilmiştir.
Madde 372. - Madde, bu
Bölümde yer alan Devlet kuvvetlerine karşı cürümleri işlemeye halkı teşvik veya
tahrik etmek maksadıyla, her türlü basılmış veya basılmamış eser ve belgelerin
sadece meydana getirilmiş olmasını veya bunların nitelikleri bilinerek
nakledilmesini yani bir yerden diğer bir yere taşınmasını cürüm hâline getirmiş
bulunmaktadır. Söz konusu fiiller aslında işlenmesi istenilen suça oranla
hazırlık hareketi niteliğindedirler ve ancak Kanun, bunlardan meydana gelmesi
olası vahim sonuçları göz önüne alarak, nitelikleri itibarıyla hazırlık
hareketi olan ve fakat aynı zamanda fikir, karar, kast aşamasında kalmış
bulunan bu hareketleri müstakil suç saymış bulunmaktadır. Yayınlama hâlinde
ayrı bir özel hüküm bulunmadığından maddenin bu hâlde öncelikle uygulanacağı
şüphesizdir. Ayrıca hüküm varsa o hükmün uygulanması gerekecektir.
Suçun manevî unsuru
kasttır; eser ve belgelerin meydana getirilmesi hâlinde kast esasen fiilin
içindedir. Nakil hâlinde ise fiilin, vesika ve eserlerin nitelikleri bilinerek
işlenmiş bulunması zorunludur.
Madde 373. - Madde,
birinci fıkrasında yazılı maddelerde belirtilmiş cürümleri işlemek üzere
silâhlı örgüt kurmayı, böyle bir örgüte amirlik veya komutanlık etmeyi, silâhlı
örgüte mensup bulunmayı cezalandırmaktadır. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı
Kanun silâhlı örgüt yerine silâhlı çete tabirini kullanmaktadır.
Maddede geçen temel
kavram örgüttür. Dikkat edilmelidir ki, belirli maksatlarla örgüt kurmayı
cezalandıran Tasarının diğer maddelerinden farklı olarak burada silâhlı örgüt
hakkında bir tanım verilmesi uygun görülmemiştir. Örgütün, işlemek amacında
bulunduğu suçların niteliğine göre, var sayılması için gereken kişi sayısı
değişik olacaktır ve dolayısıyla sayının ne kadar olması gerektiği hâkim
tarafından takdir edilecektir. Ayrıca silâhlı olması gerekli bu örgütün
teşkilâtlı, disiplinli bir grup teşkil etmesi de suçun oluşması bakımından
şarttır. Bu nedenle, madde, ikinci fıkrasında örgütte bir amirin veya komutanın
bulunmasının tabiî olacağından hareketle, bunlar hakkında daha ağır ceza
vermekte ve örgütte özel bir ödevle görevlendirilenlerin varlığını da kabul
ederek, cezalandırma bakımından aynı tutumu sürdürmektedir.
Bunun dışında örgütün var
sayılması için silâhlı olması şarttır. Ancak bütün mensupların silâhlı olmaları
zorunlu değildir; hedeflenen suçun işlenmesini sağlayabilecek derecede olmak
üzere bazı üyelerin silâhlı olmaları, suçun oluşması için yeterlidir. Her hâlde
silâh sayısının suçun oluşması bakımından yeterli olup olmadığının takdiri de
hâkime aittir.
Birinci fıkrada yer alan
"silâhlı örgüt kurmak" maddî unsuru, maddede belirtilen cürümleri
işlemek maksadı etrafında yeterli sayıda kişileri teşkilâtlı ve disiplinli
biçimde birleştirmek demektir. Tasarının 4 üncü maddesinin gerekçesine de bakılmalıdır.
Maddenin ikinci
fıkrasındaki amirlik ve komutanlıktan maksat, silâhlı örgüt kurulduktan sonra
veya örgütün kurulması sırasında amaca uygun olarak örgütü düzenlemek,
disipline etmek, faaliyetleri ahenkli hâle sokmak fiillerinin
gerçekleştirilmesi demektir. Özel ödevle görevlendirilmek ise, örgütün varlığı
bakımından önem taşıyan bir ödevi yerine getirmekle yükümlendirilmektir. Suçun
bu maddî unsurunun oluşması için ödevin yerine getirilmiş olması gerekmez.
İkinci fıkrada yer alan
silâhlı örgüt mensubu olmaktan maksat, yukarıda belirtilen "kuranlar,
amirler, komutanlar, özel ödevliler" dışında kalmakla birlikte, örgütün
hedeflerini benimseyerek verilecek görevleri yerine getirmeye hazır
bulunulmaktır.
Maddenin son fıkrası,
silâhlı örgütün amacını oluşturan suç işlendiğinde, cezası ile birlikte, bu
maddeden dolayı da ayrıca ceza verileceği hükmünü getirmiş, böylece Tasarının
cürüm işlemek için örgüt kurmak suçunu cezalandıran 296 ncı maddesi ile denge
sağlanmıştır.
Madde 374. - Madde,
silâhlı örgüt kurulduktan sonra bunun mensuplarına bilerek yardımda bulunmayı
cezalandırmaktadır. Maddenin sevk nedeni silâhlı örgütün sürüp gitmesini
engellemektir.
Yardım, silâhlı örgütün
amacı ve yardımı yapanların böyle bir örgüte mensup bulundukları bilinerek ve
serbest iradeyle gerçekleştirildiğinde, failler cezalandırılacaktır. Herhangi
bir maddî veya manevî baskı sonucu yapılan yardım hâlinde ise madde
uygulanmayacaktır; zira bu hâlde kusurluluğu kaldıran nedenler cebir, tehdit
veya ikrah söz konusu olabilecektir.
İkinci fıkrada
yardımların, metinde gösterilen yerlerde yapılması suçun ağırlaştırıcı nedeni
olarak kabul edilmiştir.
Üçüncü fıkrada ise, ceza
verilemeyecek hâl yer almaktadır. Yardımlar sadece kişisel ihtiyaçların
karşılanması için üstsoy, altsoy veya eşe yahut kardeşlerden birisine yapılacak
olursa ceza verilmeyecektir. Ancak bunun uygulanması için yardımın sadece
belirtilen kişilere yönelik olması şarttır; silâhlı örgüte yönelik yardım
hafifletici neden olmayacağı gibi kişiye örgütün amacının gerçekleştirilmesine
katkıda bulunmak maksadıyla yapılan yardım da, bu hafifletici nedenden
yararlanmayacaktır. Burada söz konusu olan metinde yazılı derecedeki akrabaya
şahısları itibarıyla giyecek, yiyecek, ilâç yardımında bulunmak, yatacak yer
göstermek gibi faaliyetlerdir. Bu hükmün esas kaynağı akrabalar arasında
bulunan duygusal ilişkiyi değerlendirmektir. Zira kanun ceza verse de, bu
yardımlar beşerî bakımdan yine de yapılacağından bu hâlin bir cezasızlık nedeni
sayılması uygun görülmüştür.
Madde 375. - Bu madde
için 298 inci maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Madde 376. - Madde,
Devletin ülkesine, egemenliğine, birliğine ve Anayasa düzenine karşı
cürümlerden bazılarını işlemek üzere gerçekleştirilecek birleşmeleri önlemek
maksadıyla caydırıcı bir tehlike suçunu meydana getirmiş bulunmaktadır. Bu
maddede yer alan suç sadece bir anlaşmanın gerçekleştirilmesiyle oluşmaktadır.
Anlaşmadan maksat, iki
veya daha fazla kişinin madde metninde gösterildiği üzere, maddî olgularla
belirlenen bir biçimde, bir irade birleşmesine varmış olmalarıdır. Suçun
işlenmesinde kullanılacak vasıtalar hakkında da anlaşmanın gerçekleşmesi
gereklidir.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun 171 inci maddesinde "gizlice ittifak" sözcükleri
kullanılmıştır. Gizlice sözcüğü Kaynak Kanunda yoktur ve anlamsızdır. Bu
nedenle yeniden meydana getirilen metne sokulmamıştır. Anlaşmanın açıkça
yapılmış bulunması hâlinde fiilin suç teşkil etmemesinin anlamı olamaz.
Anlaşma konularından
birisini oluşturan "elverişli vasıta"dan suçun işlenmesinde kolaylık
sağlayan her türlü gereçleri anlamak gereklidir. Ancak suçun işlenmesinde
anlaşanların, vasıtayı da saptamış olmaları gerekir.
Maddede yer alan
anlaşmanın "maddî olgularla belirlenen bu biçimde olması" ibaresi,
suçun varlığının sübutu kabul edilebilmek için bulunması gerekli delillerin
niteliğine işaret etmektedir.
Suç çok faillidir.
Anlaşmaya varanların sayı bakımından yeterli olup olmadıkları, anlaşanların
toplumda işgal ettikleri yer, kişilikleri, temsil ettikleri güç bakımlarından
neticeyi alabilecek durumda olup olmadıkları hâkim tarafından takdir edilecek
ve saptanacaktır.
Maddenin son fıkrası ile
cezasızlığı sonuçlayan bir pişmanlık hâli getirilmiştir: İşlenmesi
kararlaştırılan cürmün icra hareketlerine geçilmesinden önce ve soruşturmaya
başlamadan ittifaktan yani anlaşmadan çekilme hâlinde, çekilene ceza
verilmeyecektir. Ancak anlaşanlardan biri hakkında soruşturmaya başlandıktan
sonra artık diğerleri hakkında da anlaşmadan çekilmeleriyle cezasızlık hâli
oluşmayacaktır.
Madde 377. - Madde
metninde gösterilen yerlerin komutanlıklarını yetkisiz gasbedenleri veya
makamların emir ve izniyle işgal ettikleri komutanlıkları terk etmeleri için
verilen emirlere uymayanları cezalandırmakta ve böylece memuriyetin gaspı
suçları bakımından özel bir hâli kabul etmiş bulunmaktadır. Ancak bu hâlde
millî savunma bakımından özel ve vahim tehlike meydana geleceğinden suç,
"Millî Savunmaya Karşı Suçlar" Bölümü içine alınmıştır. Böylece söz
konusu cürüm ile korunan hukukî yarar Ülkenin savunmasıdır.
Madde 378. - Madde, halkı
askerlik hizmetinde soğutacak etkinlikte teşvik veya telkinde bulunmayı veya
propaganda yapmayı cezalandırmaktadır. Vatanın düşman güçlerine karşı korunması
bakımından her Türk vatandaşının askerlik hizmetini severek ve isteyerek yerine
getirmesi şarttır. Esasen askerlik hizmetine yönelik duygu, vatandaşlığın
zorunlu gereği olan vatana sadakat borcunun bir parçasını oluşturur. Söz konusu
duyguyu tahrip etmek veya zayıflatmak maksadıyla vatandaşları askerlik
hizmetlerinden soğutma yolunda teşvik veya telkinlerde bulunmayı veya
propagandayı cürüm hâline getirmek suretiyle madde, millî savunmayı koruma
amacını gütmektedir.
Telkin ve teşvikin veya
propagandanın askeri hizmetten soğutacak kuvvette olması koşulu ile söz, yazı,
işaret, küçültücü imgeler veya bunların benzerleri marifetiyle yapılması suç
oluşturacaktır. Teşvik veya telkin geniş sayıda kişilere yönelik olmayan
fesatçı eylem olduğu hâlde propaganda çok daha geniş ve önceden belirli olmayan
(gayrı muayyen) gruplara yönelik etkin telkin ve teşvikleri ifade etmektedir.
Cürüm serbest hareketlidir.
Maddenin son fıkrasına
göre, fiilin basın ve yayın araçlarıyla işlenmesi ağırlaştırıcı nedendir.
Madde 379. - Silâhlı
kuvvetlerin vatan savunması bakımından kanunlar çerçevesindeki görevlerini
gereğince yerine getirebilmeleri için, mensuplarının kanunlara mutlak itaat
etmeleri ve yeminlerine sadık kalmaları, askerî disiplini sıkı bir şekilde
muhafaza etmeleri zorunluluğuna ilişkin toplum yararını korumak amacıyla bu
madde getirilmiş bulunulmaktadır.
Maddede bu maksatla iki
suç yer almaktadır. Her iki suçun faili asker veya sivil olabilir. Suçların
mağduru ise Devlettir yani Devletin millî savunma ile ilgili yararı bu suçla
ihlâl edilmiş olmaktadır. Askerler veya askerî idareye bağlı olarak görev yapan
diğer kişiler ise cürmün konusunu teşkil etmektedirler.
Suçun maddî unsuruna ait
birinci şekil, askerleri veya askerî idareye bağlı olarak çalışan sivilleri
kanunlara itaatsizliğe, yeminlerini bozmaya veya askerî disiplini ihlâle,
askerlik hizmetine ilişkin görevlerini keza ihmale yöneltmek veya tahrik
etmektir. Yöneltmek sözcüğü, çok açık olmayan kapalı kışkırtmaları
kapsamaktadır. Tahrik hâlinde ise herhangi bir gizleme amacı güdülmeden
kışkırtma söz konusudur.
Fıkrada yer alan ikinci
suç, sözü geçen yöneltme ve tahrik konularını askerlerin önünde övmek veya
bunları iyi gördüğünü söylemektir. Bu fiil ayrıca daha ağır bir cürüm
oluşturmadığında bu maddeye göre cezalandırılacaktır.
Her iki fiil de bir
tehlike suçu oluşturduklarından yöneltme, tahrik veya övme veya iyi gördüğünü
söyleme cürmün oluşması için yeterlidir. Doğal olarak, her tehlike suçunda
olduğu gibi, maddenin yorumunda somut tehlike olasılığının varlığı
araştırılmalıdır. Ayrıca fiilen bir itaatsizlik neticesinin meydana gelmiş
bulunması gerekli değildir.
Maddenin ikinci ve üçüncü
fıkralarında her iki suça ait ortak ağırlaştırıcı nedenler gösterilmiştir.
İkinci fıkradan anlaşılacağı üzere suçun oluşması için bir tek kişiye yönelik
tahrik yeterlidir.
Madde 380. - Maddenin
koruduğu hukukî yarar, Ülkede ne nedenle olursa olsun vatandaşlardan asker
toplamanın veya vatandaşları silâhlandırmanın Devletin tekelinde olmasıdır.
Ancak Hükûmetin izniyle vatandaşlar arasında bir yabancı veya yabancı devletin
hizmetinde veya lehinde çalışmak üzere, asker toplamak veya vatandaşları
silâhlandırmak olanaklıdır. İşte madde, Hükûmetin müsaadesi olmadan Ülkede
vatandaşlar arasında asker yazmayı veya bunları silâhlandırmayı cezalandırarak
Devletin söz konusu yarar ve tekelini korumaktadır. 1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun 128 inci maddesinde "Hükûmetin tasvibi olmaksızın"
ibaresi vardır. Bu maddede ise "Hükûmetin izni olmaksızın" ibaresi
kullanılmıştır. Aradaki fark açıktır: Yeni metne göre asker yazmak veya
silâhlandırmak fiilinin oluşabilmesi için önceden alınması gereken açık bir Hükûmet
beyanına ihtiyaç vardır. Fiil icra olunduktan sonra Hükûmetin ses çıkarmaması
ise icazet anlamına gelir. Madde, bu hâli de suç saymaktadır.
Suçun iki maddî unsuru
vardır: Birincisi asker yazmaktır. Asker yazmak, kişilere bir taahhütname
imzalatmak, bu maksatla para veya başka şeyler vermek, yararlar sağlamak gibi
şekillerle gerçekleştirilebilir.
İkinci maddî unsur ise,
vatandaşları yabancı veya yabancı devlet hizmet veya lehinde kullanmak üzere
silâhlandırmaktır yani onlara silâh vermektir. Suç seçimlik hareketli
olduğundan asker yazılanlara silâh da tevdii hâlinde faile ayrıca bir ceza
verilmeyecektir.
Maddenin ikinci
fıkrasında, asker yazılanlar veya silâhlandırılanların asker olmaları veya
askerlik çağında bulunmaları hâlinde cezanın artırılacağı açıklanmıştır.
Maddenin sonuncu fıkrası,
Hükûmetin izni olmadan kendilerine teklif edilen hizmeti kabul etmiş yani asker
yazılmış veya silâh almış olan kişileri ayrıca cezalandırmaktadır.
Birinci fıkradaki suçun
maddî unsuru asker yazmak veya silâhlandırmak olduğu için, hizmet kabul eden
veya silâhlanan kişi bu suçun şeriki sayılmaz. Bu nedenle, adı geçenlerin
fiillerini ayrı bir hüküm ile ayrıca suç hâline getirmek uygun sayılmıştır.
360 ıncı maddeye ve
gerekçesine de bakılmalıdır.
Madde 381. - Madde, savaş
zamanında Devletin yetkili makam ve mercilerinin emir ve kararlarına bilerek
aykırı harekette bulunulmasını cezalandırmaktadır. Burada 300 üncü maddeye
benzer bir hükme yer verilmiştir. Ancak savaş zamanında herkesin yetkili makam
ve mercilerin her türlü emir ve kararlarına uymalarını gerektiren zorunluluk
çok açıktır. Esasen yetkili makam ve merciin emir ve kararının söz konusu
olabilmesi için bunların kanuna uygun bulunmaları gerekir. 300 üncü madde ancak
belirli düşüncelerle kanuna uygun olarak verilen emirlere ve alınan tedbirlere
uymamayı cezalandırdığı hâlde savaş zamanında hangi düşünceye dayanırsa
dayansın, yetkili makam ve mercilerin emir ve kararlarına uyulmasında millî
savunmaya bağlı zorunluluk söz konusu olduğundan 300 üncü maddeden farklı olarak
bu özel hükmün getirilmesi gerekmiştir.
Madde 382. - Madde, savaş
zamanında silâhlı kuvvetlerin veya halkın ihtiyaçları için Devletle veya bir
kamu kuruluşuyla yahut kamu hizmeti gören örneğin belediyeler veya kamu
ihtiyaçlarını sağlayan kuruluşlar, söz gelimi ofislerle sözleşme yaparak iş
veya mal verme taahhüdünde bulunanların, yükümlerini kısmen de olsa yerine
getirmemelerini cezalandırmaktadır.
Taahhüdün yerine
getirilmemesi taksirli bir fiilden meydana gelmiş ise ceza yarıya kadar
indirilmekte ve böylece taksirli bir suç meydana getirilmiş olmaktadır. Ancak
taahhütte bulunanın kast veya taksir derecesinde hiçbir kusuru yok ise,
taahhüdün yerine getirilmemesi, söz gelimi kaza veya rastlantıya veya mücbir
nedene dayanmakta ise ceza verilmeyecektir; verilecek olan şeylerin
başkalarınca imha olunması gibi.
Maddenin üçüncü fıkrası,
taahhüdün yerine getirilmemesine aracıların, örneğin taşeronların neden olduğu
hâllerde aracıların da aynı suretle cezalandırılacaklarını hüküm altına almış
bulunmaktadır.
Maddenin son fıkrasında
hile yapan müteahhitlerin fiillerinin daha ağır cezayla karşılanması
öngörülmektedir.
Madde 383. - Madde, savaş
sırasında belirli koşullarla ve maksatlarla yalan haber veya havadis yaymayı ve
temel millî yararlara zarar verebilecek herhangi bir faaliyette bulunmayı
cezalandırmaktadır. Böylece madde iki ayrı suçu içermektedir; ikisinin de
korumak amacını güttüğü hukukî yarar, savaş sırasında halkın manevîyatını
bozacak etkileri gidermek, önlemektir.
Birinci fıkrada yer alan
ilk suçun ön koşulu, fiilin savaş sırasında işlenmesidir. Fiil, asılsız,
abartılmış veya özel maksada dayalı havadis veya haberler yaymak, bunları
aktarmaktır.
Maddede geçen
"havadis ve haber" kelimeleri eş anlamlı olmakla birlikte soyut
habere göre havadis daha ziyade ilgi çekici bir haber anlamını taşır. Haber ise
bir olay üzerine edinilen bilgi demektir. Basın ve yayın marifetiyle verilen
bilgilere de haber denilir.
"Yayma ve
nakletme", haber ve havadislerin her türlü vasıtayla, değişik çevrelerin
bilgisine (ıttılaına) ulaştırılması ve duyurulması demektir. "Özel maksada
dayalı havadis ve haber" ise, aslında doğru bir haberin olumsuz etki
yapacak surette yayılıp nakledilmesini ifade eder; haberin taraf tutucu şekilde
verilmesi gibi. "Aslı olmayan havadis ve haber" uydurulmuş haber
demektir. "Abartılmış havadis ve haberden" maksat aslında doğru olan
bir haberin, insanları olumsuz etkileyecek biçimde büyütülerek sunulmasıdır.
Haber veya havadisin,
kamunun endişe duymasına neden olacak veya halkın maneviyatını bozacak veya
Ülkenin düşman karşısında direncini azaltacak nitelikte olması gereklidir.
Birinci fıkrada yer alan
ikinci suç, "temel millî yararlara zarar verebilecek herhangi bir
faaliyette bulunmaktır. Savaş sırasında Ülkenin çabalarını, etkinliğini ihlâl
eden ve milletin zafere ulaşmasını zorlaştıracak nitelikte bulunan her türlü
faaliyetin temel millî yararlara zarar verebilecek nitelikte olduğunu kabul
etmek gerekir. Barış zamanında millî yararlara zarar verebilecek nitelikteki
faaliyetlerin belirlenmesi bakımından zorluğu gidermek üzere 359 uncu maddede
temel millî yararlar belirtilmiştir. Savaş hâlinde genel ve ortak bir ölçü
vardır, o da zafere ulaşmaktır.
Fıkrada yer alan her iki
fiil de bir tehlike suçudur.
Maddenin ikinci
fıkrasının (1) ilâ (3) numaralı bentlerinde, birinci fıkrada yer alan suça ait
üç ağırlaştırıcı nedene yer verilmiştir. Bunlardan birincisi propagandayla
işlenmesi, ikincisi askerlere yönelik olarak işlenmesi, üçüncüsü ise bir
yabancı ile anlaşarak bu fiilin işlenmesidir. Propagandadan maksat yalan haber
ve havadislerin veya temel millî yararlara zarar verecek faaliyetlerin
insanları güçlü biçimde etki altında bırakacak nitelikteki araçlarla işlenmiş
bulunmasıdır. Haber ve havadislerin askerler arasında yayılıp nakledilmesi veya
temel millî yararlara zarar verebilecek hareketlerin keza askerlere
yöneltilmesi bir ağırlaştırıcı neden teşkil etmektedir. Fiilin yabancı ile
anlaşma neticesi işlenmesi de bir ağırlaştırıcı nedendir. Maddenin üçüncü
fıkrasına göre fiilin düşmanla anlaşma neticesi işlenmesi hâlinde ceza
artırılmaktadır.
Maddenin dördüncü
fıkrasında ekonomik sabotaj niteliğindeki hareketler cezalandırılmaktadır. Bu
fıkrada yazılı suçun maddî unsuru yabancı paraların değerini düşürmeye ve
itibarı amme kağıtlarının değeri üzerinde etki yapmaya yönelik her türlü
hareketlerde bulunmaktır. Söz konusu hareketlerin suç oluşturması için ön koşul
fiillerin savaş zamanında işlenmesi ve milletin direncini tehlikeye düşürecek
şekilde olmalarıdır. Suç serbest hareketlidir.
Beşinci fıkraya göre,
dördüncü fıkrada yazılı fiillerin yabancı ile veya düşmanla anlaşma sonucu
işlenmesi bir ağırlaştırıcı neden oluşturmaktadır.
Madde 384. - Maddenin
4/11/1983 tarihli ve 2941 sayılı Seferberlik ve Savaş Hali Kanunu ile birlikte
incelenip uygulanması gerekir. Maddede, sulh zamanında seferberliğe ait
görevlerini ihmal eden veya geciktiren memura bu ihmalin karşılığı verilecek
ceza gösterilmiştir.
Madde 385. - Madde,
Türkiye ile savaş hâlinde bulunan düşman bir devletten herhangi bir akademik
derece veya şeref, unvan, nişan vesair fahri rütbe veya bunlara ait maaş almayı
veya başka yararlar kabul etmeyi ihanet sayan bir görüşten hareketle bunları
alan veya kabul edenleri cezalandırmaktadır.
Madde 386- Madde,
Devletin güvenliğine veya iç veya dış siyasal yararlarına ilişkin belge veya
vesikaların yok edilmesi, tahribi, bunlar üzerinde sahtecilik yapılması veya
bunların tahsis olundukları yerden başka bir yerde kullanılmaları, hileyle
alınmaları veya çalınmaları fiillerini cezalandırmaktadır. Böylece maddenin
koruduğu hukukî yarar Ülkenin savunmasıdır.
"Devletin
güvenliği" kavramı, Devletin varlığının korunması, tehlikeyle karşı
karşıya bırakılmaması demektir. Devletin varlığını tehlikeye düşürebilecek
nitelikteki eylemler Devletin güvenliğini ihlâl eder. "Devletin iç ve dış
yararları" ibaresine gelince; bir büyük örgütlenme olarak Devletin elbette
ki, yararları ile güvenliği arasında da sıkı bir ilişki vardır. Yararlarını
koruyamayan Devletin güvenliği de tehlikeye düşebilir. Madde, Devlet yararları
arasında "siyasal" olanları göz önüne almış bulunmakta, böylece
ekonomik, kültürel ve benzerî nitelikteki yararlara ilişkin belge veya
vesikalar dışarıda kalmaktadır. Söz gelimi Devletin dış ilişkilerinin iyi
tarzda sürdürülmesi hususundaki yarar gibi.
Suçun oluşması için belge
veya vesikaların bir sırrı içermesi hususunda zorunluluk yoktur. Zira madde
belgenin içerdiği sırrı değil bizatihi Devletin güvenliği veya siyasal
yararları ile ilgili olan belge veya vesikaları korumaktadır. Ancak fiillerin
işlendiği sırada Devletin güvenliği veya siyasal yararlarıyla olan ilgisinin
devam etmiş bulunması gerekir. Söz gelimi tarihi belge veya vesikalar hâlen bu
niteliği korumuyorlarsa, onlar hakkında bu maddenin uygulanması söz konusu
olmaz.
Maddede yazılı olan
"belge" sözcüğü her türlü evrak ve vesikaları kapsamaktadır. Resmî
belge, genellikle hukukî işlemlerin doğruluğunu belirtme yetkisine sahip makam
tarafından usulüne göre düzenlenmiş veya onaylanmış yazılar, Devlet
memurlarınca görev gereği gerçekleştirilen işlemleri taşıyan resmî defter ve
dosyalar, askerî plân ve haritalar ve bir olayın gerçeğe uygunluğunu gösteren
her türlü yazılardır. Güvenilen, doğrulanan her türlü belge anlamındadır.
Maddenin ikinci fıkrası,
cezayı ağırlaştırıcı nedenleri göstermektedir. Buna göre, birinci fıkrada yazılı
fiiller, savaş etkinliğini veya askerî hareketleri tehlikeye koymuş ise ceza
artırılacaktır. Dikkat edilmelidir ki, bu ağırlaştırıcı nedenin gerçekleşmiş
sayılması için faildeki kastın ağırlaştırıcı nedeni de kapsamış bulunması bir
koşul sayılmamıştır. Tehlikenin meydana gelmesi cezanın artırılması için
yeterlidir.
Madde 387. - Maddeyle,
Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları gereği, niteliği
bakımından gizli kalması gerekli bilgilerin temin edilmesi
cezalandırılmaktadır. Maddenin koruduğu yarar millî savunmadır.
Maddenin uygulanmasında
dikkat edilmesi gerekli husus temin edilen bilgilerin Devletin güvenliği veya
iç veya dış siyasal yararları gereği gizli kalmasının zorunlu olmasıdır. Demek
oluyor ki, bilgi sır niteliğinde olacaktır. Eğer bilgi, temin olunduğu sırada
sır olma vasfını kaybetmiş ise, söz gelimi temin edilmeden önce açıklanmış veya
herkes tarafından bilinen bir husus hâline gelmiş ise, artık sır olmaktan
çıkacağından, bunun temininden dolayı faile ceza verilemeyecektir.
Sırdan maksat yetkili
bulunmayan kişilerin hakkında bilgi sahibi olmaları hâlinde "Devletin
güvenliğinin, millî varlığının, bütünlüğünün, anayasal düzeninin veya iç veya
dış siyasal yararlarının tehlikeye düşebileceği bilgiler"dir.
Maddede geçen
"temin" kelimesi gizli kalması gereken bilgilerin öğrenilmesi için
çaba göstermek, bu hususta vasıtalara başvurma gereğini ifade etmektedir.
Bilgilerin böylece temini yani öğrenilmesiyle suç oluşur; bunların
açıklanmasına gerek yoktur. Bilgilerin açıklanması 390 ıncı maddedeki suçu
oluşturmaktadır.
Elde edilen bilgilerin,
Devletin güvenliği yahut iç ve dış siyasal yararlarının gizli kalmasını
gerektirdiği bir bilgi olup olmadığının belirlenmesi için hâkim, bu hususta
gerekli bütün incelemeleri yaparak "sır" vasfında bir bilginin var
olup olmadığına karar verecektir. Bu hususta Bakanlar Kurulunca gösterilecek
gerekçeyi de inceleyebilecektir; ancak bununla bağlı değildir.
Maddenin ikinci
fıkrasında yer alan ağırlaştırıcı nedenler için 386 ncı maddenin gerekçesine
bakılmalıdır.
Madde 388. - Madde, 386
ncı maddede vasıfları gösterilen bilgilerin "siyasal veya askerî
casusluk" maksadıyla temin edilmesini cezalandırmaktadır.
Siyasal casusluktan
maksat, yabancı bir devlet yararına, Türkiye Devletinin veya vatandaşlarının
veya Türkiye'de oturmakta, ikâmet etmekte olanların zararına olarak bilgilerin
toplanması demektir; kamu sağlığına ilişkin, malî veya milletin maneviyatına
ilişkin gizli kalması gereken bütün bilgiler casusluğun kapsamı içindedir.
Askerî casusluktan maksat
ise, yabancı devlet yararına ve Türk Devleti zararına askerî bilgilerin
toplanmasıdır.
Suçun maddî unsuru,
bilgilerin temin edilmesidir. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun metni bu
sözcük yerine "istihsal eden" kelimelerini kullanmıştır. Oysa burada
temin etmek deyiminin kullanılması daha uygundur. Zira maddî unsuru oluşturan
hareket, esasen var olan bilgilerin ele geçirilmesi yani bu maksatla çaba
gösterilerek teminidir. Bu bakımdan ayrıca 387 nci maddenin gerekçesine de
bakılmalıdır.
Suçun oluşması için failde
özel bir kast aranacaktır. Bilgilerin siyasal veya askerî casusluk maksadıyla
temini gerekmektedir.
Suçun ön koşulu,
bilgilerin "nitelikleri itibarıyla" gizli kalmasının gerekli
olmasıdır. Vatandaşların haber alma, aydınlanma haklarını saklı tutmak için
"bilgilerin nitelikleri itibarıyla" gizli kalmaları zorunluluğuna
işaret edilmiştir. Gizliliği gerekli kılan husus Devletin güvenliği veya iç ve
dış siyasal yararlarıdır. Bu itibarla bilgilerin, Devletin güvenliği veya iç ve
dış siyasal yararları ile yakından ilgili bulunma ve bunların elde
edilmelerinin söz konusu değerleri tehlikeye sokabilecek nitelikte olması
gereklidir. Sır konusunda 387 nci maddenin gerekçesine de bakılmalıdır.
Maddenin ikinci
fıkrasının (1) ve (2) numaralı bentlerinde suçun ağırlaştırıcı hâlleri
gösterilmiştir. Bunlardan birincisi fiilin Türkiye ile savaş hâlinde bulunan
bir devlet yararına işlenmesi yani failde Türkiye ile savaş hâlinde olan bir
devlet yararına iş görme amacının varlığıdır.
İkinci ağırlaştırıcı hâl
ise, fiilin Devletin savaş hazırlıkları veya savaş etkinliğini veya askerî
hareketlerini tehlikeye sokmuş bulunması veya fiilin savaş sırasında işlenmiş
olmasıdır.
"Devletin savaş
etkinliği" ibaresi Devletin savaş bakımından bütün güç, kudret ve
yeteneklerini, olanaklarını kapsamaktadır.
Madde 389. - Madde,
Devletin güvenliği veya iç ve dış siyasal yararları gereği niteliği itibarıyla
gizli kalması gereken bilgilerin açıklanmasını cezalandırmakta ve böylece ülke
güvenliğini ve yararlarını korumaktadır. "Niteliği itibarıyla"
sözcükleri için 388 inci madde gerekçesine bakılmalıdır.
Suçun maddî unsuru olan
"açıklama", yukarıda nitelikleri gösterilen Devlet sırlarının bir
veya birden fazla kişiye her ne suretle olursa olsun bildirilmesini, naklini
belirtmektedir.
İkinci fıkrada
gösterilen, suça ait ağırlaştırıcı nedenler hususunda 388 inci maddenin
gerekçesine bakılmalıdır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, failin taksiri sonucu fiilin işlenmesine neden olunması hâli
cezalandırılmakta ve bu hâllerde birinci ve ikinci fıkraların ihlâl edilmiş
olabileceği öngörülerek, ayrı ayrı yaptırım konulmaktadır.
Üçüncü fıkrasıyla
cezalandırılan fiil, taksir sonucu Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal
yararlarının gizli kalmasını gerektirdiği bilgilerin, bunları açıklayan
kimsenin eline geçmiş olmasıdır; o hâlde taksirin cezalandırılması, bilgilerin
başkaları tarafından açıklanmış bulunmasına bağlıdır.
Madde 390. - Madde, 389
uncu maddeye göre açıklanması suç oluşturan bilgilerin, özel bir maksatla yani
siyasal veya askerî casusluk için açıklanmasını cezalandırmaktadır.
"Siyasal veya askerî casusluk" maksadı hakkında 388 inci; maddenin
ikinci fıkrasında yer alan ağırlaştırıcı nedenler için de 386 ve 387 nci
maddelerin gerekçelerine bakılmalıdır.
Madde 391. - Maddenin
birinci fıkrası, Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararlarının gizli
kalmasını gerektirdiği veya yetkili makamlarca duyurulması veya yayınlanması
yasak olan bilgilerin, bunları ellerinde bulunduran görevlilerin taksir
derecesindeki kusurları sonucu başkaları tarafından elde edilmesi veya elde
edilmesinin kolaylaştırılmış olmasını cezalandırmakta ve böylece ilgilileri
daha ziyade dikkat göstermeye yöneltmek amacını gütmektedir. Tasarının 387,
388, 390 ve 395 ilâ 398 inci maddelerinde yer alan suçların, belge veya
vesikaları ellerinde bulunduran veya bu bilgilere sahip olan kimselerin taksir
derecesindeki kusurları sonucu işlenmelerinin mümkün olması veya suçların
işlenmelerinin kolaylaşması, taksirli bir suç olarak, cezalandırılmıştır.
İkinci fıkrada suça ait
ağırlaştırıcı neden gösterilmiştir. Bu hususta 386 ncı maddenin gerekçesine
bakılmalıdır.
Maddenin son fıkrasında
ise, yine 386 ilâ 390 ıncı maddede yazılı cürümlerin işlenmesi veya
işlenmesinin kolaylaşması, belirli görev sahibi kişilerin taksirli fiillerine
bağlanabildiği, taksirleri ile suçların işlenmesi arasında bir nedensellik
bağlantısı bulunduğu hâllerde, taksirli kişi hakkında da birinci ve ikinci
fıkralarda yazılı cezaların verileceği açıklanmıştır. Fıkrada sözü edilen
"Devletin askerî yararı gereği girilmesi yasaklanmış olan yerler"
ibaresine Devletin askerî yararları gereği girilmesi yasaklanmış olan kara,
deniz veya hava askerî bölgelerinin tümü girmektedir.
Madde 392. - Devletin
ülkesinde iki yabancı devletin birbirine karşı casusluk faaliyetlerini icra
etmeleri, yabancı devletler üzerinde olumsuz etki yaparak, uluslararası
ilişkilerin bozulmasına neden olabileceğinden bu fiillerin de nitelikleri
itibarıyla cezalandırılması uygun görülmüş ve böylece uluslararası casusluk
cezalandırılmıştır.
Maddenin koruduğu hukukî
yarar, Türkiye'nin uluslararası itibarıdır.
Madde 393. - Bu madde,
Devletin askerî yararlarını korumaktadır.
Maddede, askerî yarar
gereği yasaklanan yerlere "gizlice" veya "hile" ile
girilmesi cezalandırılmaktadır. Taksirle, yanlışlıkla girmek suç olmayacaktır.
Gizlice girmek; denetim
ve korumaya ilişkin her türlü tedbirler giderilerek yasaklanan yere girilmesi
anlamındadır.
Hile ile girmek ise,
girmek için aldatıcı vasıtalar kullanmak demektir. Sahte kimlik kullanma,
askerî elbise giymek gibi.
Girilen yerin
"Devletin askerî yararı" gereği yasaklanmış yerlerden olması gerekir.
Kişilerin güvenliğini sağlamak maksadıyla askerî bir inşaata girilmesinin
yasaklanması veya sivil kişilerin girmelerinin yasaklandığı orduevi veya subay
gazinosu gibi yerlere girmek bu suçu oluşturamaz. Çünkü buralara girilmesinin
yasaklanması, askerî yarar gereği değildir.
Devletin askerî yararı
gereği girilmesi yasaklanmış yerler, askerî yarar nedeniyle girilmesi
yasaklanmış kara, deniz ve hava bölgelerini kapsamaktadır.
Maddenin son fıkrasındaki
hüküm, fiilin savaş zamanında işlenmesini bir ağırlaştırıcı neden saymış
bulunmaktadır.
Madde 394. - Madde,
birinci fıkrasında Devletin güvenliğinin gizli kalmasını gerektirdiği fennî
keşif veya yeni buluşları veya sınaî yenilikleri görevi dolayısıyla öğrenip de,
kendisinin veya başkasının yararına kullanmayı veya kullanılmasını sağlamayı
cezalandırmaktadır. Böylece birinci fıkra aslında Devletin güvenliği açısından
gizli kalması gerekli fennî ve sınaî sırların açıklanmasını önlemek amacını
gütmektedir. Suçun faili bir memur veya kamu hizmetiyle yükümlü kişi
olabileceğinden, cürüm mahsus suçlardandır.
Suçun maddî unsuru, fennî
keşif veya yeni buluşları veya sınaî yenilikleri kendisi veya başkası yararına
kullanmak veya kullanılmasını sağlamaktır.
Maddenin ikinci
fıkrasında, suça ait ağırlaştırıcı nedenler gösterilmiştir. Bu husustaki 386
ncı maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, ayrı bir suç yer almış bulunmaktadır; korunmak istenen yarar
Türkiye tarafından yabancı bir memlekette Devlete ait belirli bir işi görmeye
memur edilen kimsenin bu görevi sadakatle yerine getirmesinin teminidir.
Görevin sadakatle yerine getirilmemesi, yani Devlete karşı görevde gösterilmesi
gerekli özen ve itina dışında ihmal ile icrası bu suçu meydana getirecektir.
Ancak suçun oluşabilmesi için, sadakatle yerine getirilmemiş görev dolayısıyla
zarar meydana gelebilmesi olasılığının ortaya çıkması gereklidir. Zarar
gelebilmesi olasılığı bir cezalandırılabilme koşulunu oluşturduğundan failde buna
yönelik bir kastın bulunması gerekmez. Esasen suç ihmal niteliğindedir; zira
görev sadakatle yani tam olarak yerine getirilmemekte, ihmalde bulunulmaktadır.
Maddenin dördüncü
fıkrasında, herkes için bir ihbar yükümlülüğü getirilmiş bulunulmaktadır. Birden
üçe kadar olan fıkralarda yer alan suçların işleneceğini haber alan her
vatandaşın bunu yetkililere ihbar etmesi yükümlülüğü getirilmiştir. Asıl fiil
teşebbüs derecesinde kalmış olsa bile ihbarda bulunmayan hakkında yine de ceza
verilecektir.
Madde 395. - Madde,
yetkili makamlarca kanun veya düzenleyici işlemlerin verdiği yetkiye dayanarak,
açıklanması yasaklanan ve niteliği bakımından gizli kalması gereken bilgilerin
temin edilmesini cezalandırmaktadır. Böylece yetkili makamların kanun ve
düzenleyici işlemlere göre açıklanmasını yasaklayabilecekleri bilgilerin temin
edilmesi suç hâline getirilmiş olmaktadır. Suçun oluşması için kanun ve
düzenleyici işlemlerin yetkili makamlara o konudaki bilgilerin açıklanmasını
yasaklamak yetkisini vermiş bulunması gerekir ve bu bilgilerin niteliği
bakımından gizli kalmasının gerekliliği zorunlu olmalıdır. Yoksa resmî makamın
her istediği bilginin açıklanmasını yasaklamak yetkisi, demokratik bir düzende
kabul olunamaz. Vatandaşın haber almak hak ve hürriyetinin kısıtlanması, ancak
Anayasanın olanaklı kıldığı hâllerde kabul edilebilir.
Temin etme kavramı
hakkında 387 nci maddenin gerekçesine bakılmalıdır. Hangi yetkili makamın hangi
bilgileri yasaklayabileceği hususu, mevzuat tarafından belirtilmektedir.
Demokratik bir toplumda işlemlerin halkın gözü önünde cereyanı temel ilkedir;
böyle olunca devlet makamlarının, keyfî olarak, istedikleri bilginin
açıklanmasını yasaklayabilecekleri kabul olunamaz.
İkinci fıkrada suça ait
ağırlaştırıcı nedenler gösterilmiştir. Bu ağırlaştırıcı nedenler hakkında 386
ve 388 inci maddelerin gerekçelerine bakılmalıdır.
Madde 396. - Madde, 395
inci madde çerçevesinde yetkili makamların kanun veya düzenleyici işlemlere
göre açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımından gizli kalması gereken
bilgilerin siyasal ve askerî casusluk maksadıyla teminini cezalandırmaktadır.
Siyasal veya askerî casusluk maksadı ve temin etme kavramları hakkında 387 ve
388 inci maddelerin gerekçelerine bakılmalıdır.
Maddenin ikinci
fıkrasında bu suça ilişkin ağırlaştırıcı nedenler gösterilmiştir. Bu hususlar
için de 386 ncı maddede yer alan gerekçeye bakılmalıdır.
395 inci maddenin
gerekçesi bu madde yönünden de geçerlidir.
Madde 397. - Bu maddede
geçen kavramlar hakkında 386, 391 ve 395 inci maddelerdeki gerekçeye bakılmalıdır.
Madde 398. - Maddede yer
alan kavramlar hakkında 386, 388, 389, 390 ve 396 ncı maddelerde yer alan
gerekçelere bakılmalıdır.
Madde 399. - Madde ile
387 ilâ 395 inci maddelerde söz konusu olup temini yasaklanan bilgileri veya
yetkili makamların açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımından gizli
kalması gereken hususları temine yarayan ve elde bulundurulması için kabul
edilebilir bir neden gösterilemeyen belgelerle veya bu nitelikteki herhangi bir
şeyle yakalanan kimsenin cezalandırılacağı hüküm altına alınmış bulunmaktadır.
Belirtilen bilgilerin
elde edilmesiyle ilgili madde gerekçelerinde açıklandığı üzere temin etme
unsurunun oluşması için belirli bir kısım çabalarda bulunma, vasıtalar kullanma
gereğine işaret edilmiştir. İşte bu madde, söz konusu bilgilerin teminine
yarayan belgelerin elde bulundurulmasını ayrı bir suç saymaktadır. Söz konusu
belgeleri elde bulunduran kişi bu bakımdan geçerli ve kabul edilebilir nedenler
gösterebildiği takdirde suç oluşmuş sayılmayacaktır.
Maddenin ikinci fıkrası,
bu suretle yakalanmanın savaş zamanında gerçekleşmesi hâlinde cezayı
ağırlaştırmaktadır.
Madde 400. - 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanunun 202 nci maddesi, 21/11/1990 tarihli ve 3679
sayılı Kanunla değiştirilmiş ve 1989 Türk Ceza Kanunu Tasarısındaki ilgili
hüküm, maddeye aktarılmıştır. Esasen 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun
Üçüncü Babının Birinci Faslındaki hükümler, 1989 Türk Ceza Kanunu Tasarısından
aktarılmıştır. Bu itibarla 1989 Türk Ceza Kanunu Tasarısına ait ilgili
gerekçeler bazı zorunlu değişikliklerle bu Tasarıda da tekrarlanmıştır.
Madde, zimmet fiilinin
basit (adi) ve nitelikli şekillerini göstermekte ve bu suretle esas olarak
kişilerin Devlete karşı muhafaza etmeleri zorunlu olan güven duygusunu ve
görevi korumaktadır. Bu nedenle zimmet bir işlev suçudur; yoksa zimmetin faili,
Devletin parasal yararlarını ihlâl etmiş olması nedeniyle cezalandırılmakta
değildir. Demek oluyor ki, zimmet bir görev suçunu oluşturmaktadır. Tasarı bu
hükmüyle, memura halkın güveninin sürekli olmasındaki toplum yararını korumak
amacını gütmektedir.
Maddenin birinci fıkrası,
basit zimmet suçunu cezalandırmakta, ikinci fıkra ise, "ihtilasen
zimmet" olarak tanımlanan suç şeklini cürmün nitelikli bir hâli olarak
saptamış bulunmaktadır. Böylece uygulamada rastlandığı üzere, paranın bir
kısmının ihtilas suretiyle bir kısmının ise basit zimmete geçirilmesi hâlinde,
failin iki suçtan dolayı içtima uygulanarak cezalandırılması şeklinde beliren
adaletsizlik giderilmiş olacaktır.
Üçüncü fıkra zimmet
dolayısıyla meydana gelen zararın kovuşturmaya başlanmadan yani fail hakkında
kamu davası açılmadan önce giderilmesi hâlinde cezanın üçte ikisinin
indirileceği, hükümden önce yani esas mahkemesince hüküm verilmeden evvel ödeme
hâlinde ise, cezanın yarısının indirileceği hükmünü getirmiş bulunmaktadır.
Dördüncü fıkraya göre
ceza mahkemesi zararın ödenmesine re'sen yani hiçbir istem olmasa da karar
verecektir.
Madde 401. - Madde,
21/11/1990 tarihli ve 3679 sayılı Kanunla, 1989 Türk Ceza Kanunu Tasarısından
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna nakledilmiş olan hükmün, son fıkra hariç,
aynı olduğundan, 1989 Türk Ceza Kanunu Tasarısındaki gerekçe, küçük
değişikliklerle tekrarlanmıştır.
Madde, basit (adiyen)
zimmette denetim görevinin ihmali sonucu zimmetin oluşmasına veya artmasına olanak
sağlamayı cezalandırmaktadır. Böylece aslında, özel bir görevi ihmal suçu
meydana getirilmektedir.
Hükmün, zimmetin
nitelikli şekline dönüşen hâli hakkında uygulanması esasen olanaklı değildir.
Zira bu hâlde failin başvurduğu hileli, aldatıcı manevralar, kontrol görevi
yapanların, fiili saptamalarını olanaksız hâle getirmektedir. Bu durumda ise
ihmalden söz edilemeyeceği için maddede yer alan suç teşekkül etmiş olmaz.
Ayrıca şu hususa işaret edilmelidir ki, fail ihmalde bulunmamış olsa idi bile
zimmet işlenmiş olacak idiyse yani zimmetin gerçekleşmesi ile ihmal arasında
bir nedensellik bağı yok ise fiilin yine de suç olduğundan söz edilemeyecektir.
Madde 402. - Madde,
21/11/1990 tarihli ve 3679 sayılı Kanunla, 1989 Türk Ceza Kanunu Tasarısından
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna nakledilmiştir.
Tasarının bu hükmü,
icbar, inandırma ve hatadan yararlanma suretiyle irtikâp olarak tanımlanan
fiilleri bir madde içinde toplamaktadır. Her üç fiilin de koruduğu hukukî
yarar, halkın memurlara karşı duyması gerekli olan inanç ve güvendir. Bu
nedenle fiillerin bir madde içinde düzenlenmesi mantık gereği olduğu kadar
teknik bakımdan da uygun sayılmıştır.
Maddenin birinci
fıkrasında, "icbar" kelimesinden manevî cebri anlamak gerekir. Maddî
cebir kullanılması hâlinde fiil esasen yağma suçunu oluşturur. Cebir unsuru,
manevî baskı (tazyik) ile gerçekleşecektir. Mağdurda meydana getirilen korkunun
etkisi altında suçun işlenmesi hâlinde icbar gerçekleşmiş sayılacaktır.
Maddî unsurun netice
kısmı, failin kendisine veya başkasına haksız olarak para verilmesi veya başka
yararların sağlanması hâlinde tamamlanmış olacağından irtikap suçuna teşebbüs
olanağı vardır.
Suçun oluşması ayrıca bir
hukuka aykırılık unsuruna da bağlı kılınmıştır. Maddede geçen "haksız
olarak" deyimi bu unsuru yansıtmaktadır.
Maddenin ikinci
fıkrasında, inandırmak suretiyle irtikap (ikna suretiyle irtikâp) cürmü yer
almıştır. İnandırmaktan maksat failin yeteneklerini kullanarak ve hatta aldatıp
kandırarak mağduru kendisine haksız bir yarar sağlama veya vaadetme gereğine
ikna etmesidir. Suçun bu şeklinin maddî unsuruna ait netice kısmı bakımından
birinci fıkranın gerekçesinde açıklanan hususlar tekrarlanmalıdır.
Madde, üçüncü fıkrasında
hatadan yararlanma suretiyle irtikâp cürmünü cezalandırmaktadır. Doktrinde
"selbi irtikâp" olarak da tanımlanan bu hâlde, mağdurun hatasından
yararlanarak, memur, almaması gereken bir şeyi almaktadır.
Madde 403. - Maddenin ilk
iki fıkrası, 21/11/1990 tarihli ve 3679 sayılı Kanunla, 1989 Türk Ceza Kanunu
Tasarısından 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna aktarılmış idi. Bu itibarla
1989 Tasarısındaki gerekçe bir kısım değişiklikler ile tekrarlanmıştır.
Madde, rüşvetin ne
olduğunu tanımlamaktadır. Tasarının bu maddesi, bir defa rüşvet suçunun kimlere
karşı veya kimler tarafından işlenebileceğini göstermektedir. Kanunun tanımlara
ait 4 üncü maddesinin (4) numaralı bendinde yer alan tanımlara uygun bütün
kişilerin aldıkları para, hediye, her ne nam altında olursa olsun sağladıkları
diğer yararlar ile malların gerçek değeri ile fiili bedeli arasındaki fahiş
fark rüşvet suçunu oluşturacaktır.
4 üncü maddenin (10)
numaralı bendinde "yargı görevi yapanlar" çeşitli maddelerde geçen
bir kavramdır ve Tasarının maksadı çerçevesinde ayrıca gösterilmiştir ve bütün
hâkim ve savcıları kapsamaktadır. Rüşvet suçu bakımından memur sayılırlar.
Avukatlar, dava
vekilleri, hakemler, bilirkişiler, mümeyyizler, tercümanlar, sindikler,
muhamminler, tasfiye memurları, noterler yukarıda işaret olunan tanım
çerçevesinde Ceza Kanununun uygulanmasında memur sayıldıkları için, bunların
aldıkları şeyler de rüşvet sayılacaktır. Kaldı ki, maddenin ikinci fıkrasında
özel kanunları çerçevesinde Devlet memurları gibi işlem görenlerin de, rüşvet
bakımından memur sayılacakları belirtilmiştir.
Ayrıca bazı kanunlarda
belirli görevleri yerine getirenlerin, bu görevi fiilen yürüttükleri süre
içinde veya görevle ilgili ilişkileri sırasında kamu görevlisi sayıldıklarına
ve Ceza Kanununun uygulanması bakımından, işledikleri suçlarda memur
addedildiklerine dair hükümler vardır. Söz gelimi 21/5/1986 tarihli ve 3289
sayılı Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında
Kanunun ek 1 inci madde hükmünde, kamu iktisadî teşebbüslerinin personel
rejiminin düzenlenmesiyle ilgili 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 11 inci
maddesinde olduğu gibi bu kimselerin koşulları varsa, rüşvet suçunu
işleyebilecekleri ve bunlara yarar temininin de, rüşvet vermek suçunu
oluşturacağı doğaldır. İşte, herhangi bir duraksamaya yer kalmamasını sağlamak
üzere, maddeye ikinci fıkra bu maksatla eklenmiştir.
Maddenin üçüncü fıkrası,
17 Aralık 1997 tarihinde Paris'te imzalanan ve 1/2/2000 tarihli ve 4518 sayılı
Kanunla onaylanması uygun bulunan "Uluslararası Ticarî İşlemlerde Yabancı
Kamu Görevlilerine Verilen Rüşvetin Önlenmesi Sözleşmesi"nin yükümlü
kıldığı bir hükmün Kanuna eklenmesini ifade etmektedir. Gerçekten bu Sözleşme
dış ticarette dürüstlüğü sağlamak amacı ile meydana getirilmiştir. İşte söz
konusu Sözleşme gereği uluslararası ticarette, ilgili yabancı devletin yasama,
idarî ve adlî bir görevini yürütenlere ve buralarda görevli olanlara
uluslararası ticarî işlemler nedeni ile verilen şeyler de rüşvet sayılmış ve
faillerin Kanunun rüşvet vermeye ilişkin hükümleri gereğince ülkede
cezalandırılmaları kabul edilmiştir. Bu fıkra 2/1/2003 tarihli ve 4782 sayılı
Kanunla 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 211 inci maddesine üçüncü fıkra
olarak eklenen hükümden aynen alınmıştır.
Madde 404. - Maddenin,
birinci fıkrası, rüşvetin, fail tarafından kanuna aykırı olmayan işlemleri
yerine getirmek üzere alınması şeklini cezalandırmaktadır. İkinci fıkrada ise,
yapılması gereken şeyin yapılmaması veya yapılmaması gereken şeyin yapılması
için rüşvetin alınmasına ait ceza gösterilmektedir.
Suçun her iki şeklinde de
cürmün tamamlanması için rüşvetin veya vaat veya taahhüdün kabul edilmesi
yeterlidir. Ayrıca istenen hususun gerçekleşmiş bulunması zorunlu değildir.
Üçüncü fıkrada ise,
rüşvet, vaat veya taahhüdün kabulü sonucu yapılmaması veya yapılması gerekli
bazı hususların olumlu veya olumsuz olarak gerçekleşmiş olması bir
ağırlaştırıcı neden olarak ifade edilmiş bulunmaktadır.
Madde 405. - Madde,
rüşvet vermeyi cezalandırmaktadır. Birinci fıkrada, kanun ve nizamlara aykırı
bir sonucun elde edilmesi için rüşvet vermek, ikinci fıkrada ise, haklı bir hususun
temini için rüşvet vermek fiilleri cezalandırılmıştır. Kanun ve nizama aykırı
olmayan bir işin yapılması için rüşvet vermek, istenen hususun meşruluğuna
rağmen fiili suç olmaktan çıkarmaz. Zira failin bu davranışı görevlileri kanun
dışı yollara teşvik edici nitelik taşır ve onların vatandaşlardan haksız olarak
çıkar sağlamaları hususunda alışkanlık elde etmelerine neden olabilir. Bununla
birlikte rüşvetin haklı bir hususun sağlanması için verilmiş olması,
yaptırımının hafif tutulmasına neden olmuştur.
Madde 406. - Madde,
rüşvet verme suçunda, kendisine rüşvet teklif olunan kişinin nitelik ve
kimliğini göz önüne almak suretiyle, ağırlaştırıcı bir neden meydana getirmiş
bulunmaktadır. Böylece rüşvet teklif olunan kişinin kişisel özellikleri cezanın
artırılmasını gerektirmektedir.
Maddeye göre emir ve
idare yetkisine sahip olan memurlara ve yargı görevi yapanlara yani hâkim ve
savcılara rüşvet teklif olunması ağırlaştırıcı bir neden oluşturmaktadır. Bu
hususta 4 üncü maddenin gerekçesine bakılmalıdır. Emir ve idare yetkisine sahip
olanlardan maksat, kanun ve nizamlara göre emir vermek veya idarenin gerekli
kıldığı tedbirleri almak yetkisini kullananlardır. Resmî dairelerce özel bir
ödevle görevlendirilenler ile noter, bilirkişi, hakem, avukat veya yeminli malî
müşavirlere rüşvet teklif olunduğu hâllerde ceza artırılacaktır.
Yukarıda belirtilen
hâllerde teklif olunan rüşvetin, nedenini oluşturan kanun ve nizama aykırılığın
derecesini göz önüne almak suretiyle hâkim, maddede gösterilen oran
çerçevesinde cezayı belirleyecektir.
Madde 407. - 1/3/1926
tarihli ve 765 sayılı Kanuna göre, rüşvete aracılık edenin (raiş) her hâlde
fer'î fail sayılacağı hususundaki düzenleme, bazı olaylarda faaliyeti asıl
failler derecesinde vahamet taşıyan kimselere, fer'î iştirake ait hükümlerin
uygulanması suretiyle daha az ceza verilmesi biçiminde adaletsiz sonuçlar
doğurduğundan, madde, rüşvette aracılık eden suçlunun aslî fail sayılmasına
olanak verecek surette kaleme alınmıştır.
Aracılık eden, suç
ortaklığının derecesine ve iştirak hükümleri gereğince cezalandırılacaktır.
Madde 408. - Madde,
rüşvet alma ve verme cürümlerine ortak bir etkin pişmanlık hâlini saptamış
bulunmaktadır. Böylece maddede gösterilen koşulları yerine getiren kişiye ceza
verilmeyecektir.
Koşulları oluştuğu takdirde
haksız bir iş için rüşvet veren de cezasızlıktan yararlandığına göre, meşru bir
iş için rüşvet veren söz konusu pişmanlık nedeninden öncelikle
yararlanabilecektir.
Birinci fıkrada geçen
"soruşturmaya başlanmadan" ibaresi, rüşvet alan memur hakkında, idarî
de olsa, herhangi bir soruşturmaya girişilmemiş bulunulmasını ifade etmektedir.
Son fıkra, madde hükmünün
rüşvete aracılık edenler hakkında da uygulanmasını öngörmektedir.
Madde 409. - Madde ile,
rüşvet olarak verilen para veya diğer şeylerin veya bunlarla edinilen mal ve
değerlerin veya ürünlerinin müsadere edileceği ve rüşvet olarak alınan şey
bulunmamış ise veya başkasına aktarılmış ise bunların değerlerinin zilyedinin
malvarlığından Devletin mülkiyetine geçirileceği hüküm altına alınmıştır.
Rüşvetin haklı veya
haksız bir iş için verilmesi bakımından, bu hükmün uygulanması hususunda fark
gözetmek gerekmez. Zira rüşvet suçu cezalandırılırken kanunun koruduğu hukukî
yarar, halkın Devlete karşı taşıması gerekli bulunan güven duygusudur. Bu
nedenle haklı bir sonucun elde edilmesi amacıyla da olsa, suç oluşturmaktadır.
Geçen maddelerde etkin
pişmanlık veya suçtan rücu hâlinde, rüşvet olarak verilen paranın iadesi kabul
edildiğinden, bu hükmün kanunda aksine hüküm bulunmayan hâllerde söz konusu
olacağı hususu maddede ayrıca belirtilmiştir.
Madde 410. - Madde,
failin kandırıcı nitelikte vaatte bulunmak suretiyle görevine dahil bulunmayan
ve yapılması veya yapılmaması hususunda yetkili olmadığı yani ifasına yetenekli
olmadığı (eski tabiriyle tervici merama muktedir olmadığı) bir işi yapacağı
inancını vererek, yarar sağlaması fiilini cezalandırmaktadır.
Suçun oluşması için,
failin kendisinin işi yapmaya yetenekli görünmesi ve yapacağından bahis ile
kandırıcı vaatlerle yarar teminine girişmesi gerekmektedir.
Aslında suç, memurun özel
bir dolandırıcılığı olarak nitelendirilmeye yatkındır.
Madde 411. - Madde, mülkî
veya askerî olsun, bir memuriyeti nizamlara aykırı olarak yerine getirmeye
teşebbüs etmeyi veya memuriyetini terk emri kendisine bildirilmiş olduğu hâlde,
görevi sürdürmeyi cezalandırmaktadır. Ancak terk emri kendisine resmen
bildirilen memurun, mücerret memuriyet hâlinde kalmakta ısrarı suçu oluşturmaz.
Zira memuriyeti sürdürmekten maksat, bunun gerektirdiği bazı ödevlerin, kısmen
de olsa yapılması, yetkilerin kullanılması ve işlevlerinin yerine
getirilmesidir.
Madde 412. - Madde,
birinci fıkrasında bir rütbe veya memuriyetin veya mesleğin resmî elbisesini
yetkisi olmadan alenen giyen veya hakkı olmadığı hâlde belirli nişan veya
madalyaları takan, giydiği elbisenin ait olduğu meslek ve memuriyete ilişkin
işlerini yapan veya bu elbisenin sağlayacağı kolaylık ve olanaklardan
yararlanmak suretiyle bir cürüm işleyenler hakkında uygulanacak cezaları
göstermektedir.
Maddenin ikinci
fıkrasında, esasta fiiller gösterilmiş, ikinci fıkrada, haksız olarak giyilen
elbisenin sağlayacağı kolaylık ve olanaklardan yararlanılarak suç işlenmesi
hâlinde, elbise giymeye ait cezanın artırılacağı açıklanmıştır. Böylece hem
haksız elbise giymenin cezası artırılacak ve hem de doğal olarak işlenen suçtan
dolayı ceza verilecektir.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, Türkiye Kızılay Derneğine ait alâmet ve işaretlerin, Derneğin
rızası olmadan bir basılmış eser, evrak ve başka eşya üzerine konulması,
resmedilmesi, hakkedilmesi veya temsil veya cisimlendirilmesi suretiyle
kullanılması müstakil suç hâline getirilmiş olmaktadır.
Dördüncü fıkrada,
Newyork'ta Toplanan Milletlerarası Sağlık Konferansında Kabul ve İmza Edilen
Belgelerin Onanmasına Dair 9/6/1947 tarihli ve 5062 sayılı Kanunla dahil bulunduğumuz
Dünya Sağlık Teşkilatının 17/7/1948 tarihli 14 üncü oturumunda oybirliğiyle
kabul edilmiş olan resmî mühür ve damgasıyla, adı, rumuzları ve sembolünün
Kurumun rızası olmadan kullanılması suç hâline getirilmiştir.
Madde 413. - Madde,
esasta bir şeyin saklanmasını veya varlığının olduğu gibi muhafazasını sağlamak
üzere, kanunun veya yetkili makamların emrine uyularak konulmuş mührün
kaldırılmasını cezalandırmaktadır.
Gerçekten bu gibi
hâllerde mührün konulmasının esas nedeni, durumun aynen muhafazasını
sağlamaktır. Oysa uygulamada, mühre dokunulmaksızın, durumun değiştirilmemesi
hususundaki emre aykırı faaliyetlerin sürdürüldüğü görülmektedir. Bu durumu da
ceza yaptırımı ile karşılamak üzere, birinci fıkrada "kaldırılmasa da aynı
sonucu doğuracak bir harekette bulunan" bir kimsenin de aynı yaptırıma
tâbi kılınacağı açıklanmıştır. Böylece örneğin mühür altına alınan nizamlara
aykırı inşaat faaliyetine mühre dokunmaksızın devam edilmesi, mührün fekki gibi
ceza yaptırımına tâbi olacaktır. Maddenin ikinci fıkrası, mühür fekkinin,
mührün konulmasını emreden veya mührü koyan veya şeyi muhafaza ile yükümlü olan
kişi tarafından yapılmasını ağırlaştırıcı neden hâline getirmiştir.
Madde 414. - Madde,
Devlet dairelerinde veya memur nezdinde bulunan, delil olarak saklanan iz,
eserler ve cürüm oluşturan cisim, evrak ve belgeleri ortadan kaldırmak, bozmak
veya yok etmek veya değiştirmek fiillerini cezalandırmaktadır.
Cürmün oluşabilmesinin ön
koşulu, kanunda sayılan ve cürmü oluşturan cisim ve eşya ve evrak ve belgelerin
resmî bir dairede veya Hükûmet memurlarının, memuriyetleri dolayısıyla,
nezdlerinde bulunmasıdır.
Maddede, uygulamada
meydana gelebilecek duraksamaların giderilmesi amacıyla, Devlet dairelerinde
saklamanın cisim ve evrak bakımından müşterek unsur oluşturduğu ayrıca
belirtilmiştir.
Maddenin ikinci
fıkrasında, cürmün failinin, memuriyeti gereği söz konusu cisim ve eşyayı
elinde bulundurmakla yükümlü olması, suçun işlenmesindeki kolaylık nedeniyle ve
ayrıca memurun sahibi bulunması zorunlu güven unsuruna ihaneti dolayısıyla,
ağırlaştırıcı neden sayılmıştır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında fail bakımından cezayı hafifletici bir etkin pişmanlık hâline yer
verilmiş ve failin, cisim veya eşyayı değiştirmeksizin geri vermesi cezanın
indirilmesi nedeni sayılmıştır. Ancak cezanın indirilmesi için geri vermenin,
kendisi veya başkası için herhangi bir yarar elde etmeden ve hakkında kamu
davası açılmadan gerçekleşmiş bulunması gerekmektedir.
Madde 415. - Madde, esas
itibarıyla inancı kötüye kullanma cürmünün özel bir şeklini oluşturmaktadır.
Ancak malın, faile özel bir görevin gereği olarak teslim edilmiş ve adı geçenin
bunları olduğu gibi muhafaza ile ödevlendirilmiş olması nedeniyle, fiil aynı
zamanda bir görevin kötüye kullanılmasını da ifade etmektedir. Birinci fıkrada
söz konusu olan hareketler seçimliktir. Suçun oluşması için failde genel kastın
varlığı yeterlidir.
Maddenin ikinci
fıkrasında failin, birinci fıkrada gösterilen eşyanın sahibi olması cezanın
indirilmesini gerektiren bir hâl olarak saptanmıştır.
Ancak maddenin üçüncü
fıkrasında, birinci fıkrada yer alan suçların, muhafaza edenin taksirli
fiilinden meydana gelmiş bulunması ayrı bir taksirli suç oluşturmaktadır.
Dördüncü fıkra, eşyanın
değerinin az olması veya failin eşyayı aynen iadesi olanaklı bulunmayan hâllerde
bedelini ödediğinde cezanın indirileceğini belirtmektedir. Ancak geri verme ve
bedeli ödeme hâllerinin fail hakkında suçtan dolayı kovuşturmaya başlanmadan
önce gerçekleşmiş bulunması gerekmektedir. Böylece fıkra, failin pişmanlığını
değerlendirmiş bulunmaktadır.
Madde 416. - Madde, 413
ilâ 415 inci maddelerde yazılı cürümlerin cebir ve şiddet veya tehdit
kullanılması suretiyle yahut içlerinden birisi silâhlı olsa da birden ziyade
kimse tarafından işlenmesi hâlinde, cezanın belirli oranda artırılacağı hükmünü
getirmektedir.
Madde 417. - Madde,
uygulamada nüfuz ticareti olarak adlandırılan fiilleri cezalandırmaktadır.
Cürüm, aslında tipik bir dolandırıcılık teşkil etmekle beraber, para veya başka
yararın temini resmî merciler veya memurlar bahane edilerek sağlandığından ve
böylece halkta memurlara karşı olan güven duygusunu ihlâl edici nitelikte
bulunduğundan cürme bu Bölümde yer verilmesi uygun sayılmıştır.
Suçun faili bir memur
veya resmî meclislerden birisinin üyesi olacaktır. Memur tanımı için 4 üncü
maddeye ve gerekçesine bakılmalıdır. Resmî meclisler, Devlet hayatında Anayasa
veya diğer kanunlarla teşekkül sureti gösterilmiş olan heyetlerdir. Aslında
bunların üyeleri de Ceza Kanununun uygulanmasında memur sayılırlar.
Faildeki ahlâkî
kötülüğün, yalnız başkalarını dolandırmakla kalmayıp, aynı zamanda Devlet
memurlarını şüphe altına sokmaya neden olması itibarıyla vahameti de cezanın
saptanması da göz önünde bulundurulmuştur. Maddenin son fıkrasında failin
sıfatına ilişkin bir ağırlaştırıcı nedene yer verilmiştir.
Madde 418. - Madde,
aslında Türk eğitim sistemini korumak amacını gütmektedir. Böylece kişileri
eğitmek amacıyla kanun ve nizamlara aykırı olarak her türlü öğretim ve eğitim
kurumunun açılması ve ruhsatsız öğretmenlik yapılması ve bunların çalıştırılması
suç hâline getirilmiştir. Maddenin korumakta bulunduğu yarar itibarıyla boşluk
meydana gelmemesi için eğitim, öğretim ve yetiştirme kurumları gösterilmekle
beraber "benzerî" sözcüğü kullanılmış böylece sonradan da ortaya
çıkabilecek diğer kurumlar maddenin kapsamı içine alınmıştır. Maddedeki
düzenleme sınırlayıcı nitelikte değildir. Kanun ve nizamlara aykırı olarak
açılmış bu tür kurumlarda öğretmenlik yapmak ve öğretmenleri buralarda
çalıştırmak da ceza ile karşılanmıştır.
Maddenin ikinci fıkrasında,
birinci fıkrada belirtilen okul ve diğerlerinin kapatılacağı da açıklanmıştır;
ancak söz konusu kurumlar, örneğin bir derneğe ait ise, bu nedenle dernek değil
ve fakat sadece okul ve dairenin kapatılmasına karar verilecektir.
Madde 419. - Madde, memurlara
veya resmî meclisler üyelerine, adlî veya siyasal veya idarî kurullara karşı
cebir ve şiddet veya tehdit kullanılması suretiyle onları bir şeyi yapmaya veya
yapmamaya icbar, görev yapmalarını ihlâl veya bunlara direnme fiillerini
cezalandırmaktadır. Böylece Devlet egemenliğinin belirli bir yönde
kullanılmasını engelleyici fiiller cezalandırılmış olmaktadır. Memur kavramı için 4 üncü maddeye ve
"resmî meclis" deyimi için 417 nci maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Maddenin birinci
fıkrasında yer alan suçun maddî unsuru, memura veya resmî meclisler üyelerinden
birisine, görevine ilişkin bir işi yapmaya veya yapmamaya icbar için yani
mecbur kalmak üzere cebir ve şiddet veya tehdit kullanılmasıdır. İcbar kavramı,
belirli bir işi yapmaya veya yapmamaya mecbur kılmak anlamını taşır. Böylece
icbar, cebir ve şiddet veya tehdit yoluyla sağlanacaktır.
Maddenin ikinci
fıkrasında yer alan suçun maddî unsuru ise, adlî veya siyasal veya idarî bir
kurulun veya bunların temsilcilerinin toplanmalarını veya görev yapmalarını men
veya engellemek, karışıklığa neden olmak veya bunların tartışmalarında nüfuz
icra etmek veya etkilemek üzere cebir ve şiddet veya tehdit kullanmaktır. Suçun
maddî unsuru cebir ve şiddet veya tehdittir. Ancak cebir ve şiddet veya
tehdidin belirtilen maksatlarla kullanılması gerekmekte ve böylece failde özel
bir kast aranmaktadır.
Her iki fıkrada yer alan
suçun tamamlanması için cebir ve şiddet veya tehdidin kullanılması yeterlidir;
ayrıca failin arzu ettiği neticenin meydana gelmiş bulunması gerekmez.
Maddenin üçüncü fıkrası,
memura görevi sırasında direnme suçunu cezalandırmaktadır. Oysa birinci fıkrada
söz konusu olan hâlde icbara yönelik cebir ve şiddet veya tehdidin, memur veya
meclis üyesinin görevini yerine getirmesi sırasında icrası gerekmemektedir.
Maddenin dördüncü
fıkrası, birden üçe kadar olan fıkralarda yazılı fiillerin müşterek
ağırlaştırıcı nedenlerini göstermektedir.
Maddenin beşinci
fıkrasında, Devlet memurlarından veya resmî meclisler üyelerinden birisinin
görev yaptığı yerin işgali suretiyle, onun görevine ait bir işin yapılmasına
engel olunması suç hâline getirilmiştir. Burada kişiye yönelik cebir ve şiddet
veya tehdit yoktur. Yalnızca görev yerinin işgali suretiyle fiilen görevin
icrasının engellenmesi, mahkeme salonunun işgali suretiyle hâkimin görev
yapmasının engellenmesi, dershanenin işgali ile ders verilmesinin men olunması
gibi. İşgal ile beraber cebir ve şiddet veya tehdit birden çok kişi tarafından
birlikte gerçekleştirilirse ceza artırılmaktadır.
Madde 420. - Madde, 419 uncu
maddede yer alan cürümlerin işlenmesi için oluşan bir topluluğa katılmayı
cezalandırmaktadır. Suçun oluşması için böyle bir topluluğa sadece katılmak
yeterlidir. Ayrıca 419 uncu maddede söz konusu edilen fiillerin işlenmiş
bulunması koşulu aranmaz. Topluluk söz konusu suçları da işleyecek olursa 419
uncu maddenin dördüncü fıkrasının uygulanması gerekecektir.
Maddenin ikinci fıkrasına
göre, topluluk, cürmün silâh ile işlenmesi için oluşmuş ise ceza
artırılmaktadır.
Maddenin üçüncü
fıkrasında bir etkin pişmanlık hâli yer almıştır. Topluluk yetkili merciin emri
üzerine dağılacak olursa, buna katılanlara ceza verilmeyecektir. Etkin
pişmanlık hükmü birinci fıkradaki suçu da kapsamaktadır.
Madde 421. - Madde,
uygulamada "menfi mukavemet" olarak adlandırılan, kanun ve nizam
hükümlerinin icrasına karşı gelmek maksadıyla nüfuz ve etkili kuvvet sarfını
cezalandırmaktadır. Maddede söz konusu nüfuz ve etkili kuvvet sarfından,
kişilere karşı kullanılacak cebir ve şiddet veya tehdidi anlamamak gerekir.
Suçun oluşması için nüfuz ve kuvvetin, memur tarafından yerine getirilmesine
girişilen işleme tâbi olmamak için kullanılmış olması gerekmektedir.
Maddeye daha da açıklık
getirmek için Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 3.6.1985 gün ve E.1985/29, K.316
sayılı kararını kısaca nakletmek uygun sayılmıştır: Bu karara göre, trafik
kurallarına uymayarak işlediği fiilden dolayı kanunî işlem yapmak üzere
selektörle "dur" ihtarında bulunan görevli polis memurlarının bu
ihtarına uymayarak aracı ile kaçan kişi, bu hareketiyle menfi mukavemette
bulunmuş ve bu maddeyi ihlâl etmiş olacaktır. Haciz için gelen memurun işlemine
engel olmak amacıyla sanığın bir vesilesini ve olanağını bularak haczedilecek
malı kaçırması da bu maddeye göre nüfuz ve müessir kuvvet sarfı suretiyle kanun
ve nizam hükümlerinin icrasına muhalefete ait bir örnek teşkil edebilir.
Madde 422. - Madde, bir
kimsenin resmî sıfatı haiz olan bir memura, görevini yaparken veya resmî sıfat
ve memuriyeti sona ermiş olsa bile icra ettiği görevden dolayı etkili eylemde
bulunduğu hâllerde 145 inci maddeye göre verilecek cezaların artırılmasını
öngörmektedir.
Madde 423. - Maddede, 379
uncu maddede askerlere karşı kanun dışı tahrik ve teşviklerin icrasını
cezalandıran hükümlerin, fiillerin kolluk güçlerine karşı işlenmesi hâlinde de
uygulanacağı belirtilmiştir. Maddedeki yollama, hem cürümlerin unsurlarını ve
hem de cezaları kapsamaktadır.
Madde 424. - Madde,
Beşinci Bölüme giren bütün suçlarda, memuriyet sıfatının suçun unsurunu veya
ağırlaştırıcı nedenini oluşturduğu yani suçun, failin sıfatı itibarıyla mahsus
bir suçu meydana getirdiği bütün hâllerde, asıl ceza süresine eşit olarak fer'î
bir ceza sıfatıyla kamu hizmetlerinden yasaklanma cezasının hükmolunmasını
öngörmektedir. Ancak hiç bir hâlde bu ceza beş yılı aşmayacaktır.
Madde 425. - Madde,
birinci fıkrasında, rüşvet ve irtikap suçlarının, emir ve idare yetkisine sahip
bulunanlar veya yargı görevi yapanlar tarafından işlenmesini, gerek
işlenmesindeki kolaylık ve gerek kamuoyunda yaratacağı olumsuz etkiler
bakımından cezayı ağırlaştırıcı neden olarak kabul etmiş bulunmaktadır.
İkinci fıkra ise,
mahkemelerle adalet dairelerinde veya diğer resmî dairelerde kendilerine kanunî
bir görev verilen veya 403 üncü maddede gösterilen kişilerin rüşvet fiillerinin
kesin yargı hükmünü etkilemiş olması hâlinde de, birinci fıkradaki
ağırlaştırılmış cezanın uygulanacağını açıklamaktadır. Bilirkişi, tercüman,
avukat, noter gibi kişilerin, koşulları varsa, rüşvet fiilleri gibi.
Üçüncü fıkrada, alınan
rüşvet veya yararın değerinin pek hafif olması hâlinde cezanın üçte ikisi,
hafif olması hâlinde ise cezanın yarısı oranında indirilmesi kabul edilmiştir.
Madde 426. - Maddede, bu
Bölümde yer alan rüşvet verme suçlarından tüzel kişilerin de sorumlu olması
öngörülmektedir.
Madde 427. -
Cumhurbaşkanının Devleti temsil etmesi ve Anayasada belirtilen görev ve
yetkileri göz önüne alınarak onun kişiliğine yöneltilen hareketin bir bakıma
Devlet kuvvetleri aleyhine cürümlerden sayılması gerektiği düşüncesinden
hareketle Tasarının bu maddesi kaleme alınmış ve Cumhurbaşkanına karşı hakaret
müstakil bir cürüm hâline getirilmiştir.
Maddede geçen,
"hakaret" deyimi, adi hakaretleri, belirli madde isnatlarını
kapsamaktadır. Gıyapta hakaret hâlinde, suçun basın ve yayın yoluyla işlenmesi
ağırlaştırıcı neden olarak kabul edilmiştir. Basın ve yayın yoluyla işlenen
suçlar deyimi için 4 üncü maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Üçüncü fıkra matufiyeti
tayin bakımından 182 nci maddenin uygulanacağını açıklamaktadır.
Cürümden dolayı
kovuşturma, Adalet Bakanının iznini gerektirmektedir. Hakaret suçlarının
niteliği gereği, suçun böylece bir kovuşturma koşuluna bağlanmasının uygun
olacağı düşünülmüştür.
Madde 428. - Madde, Türk
bayrağını veya millî renkleri taşıyan özel bayrakları veya Devletin diğer
egemenlik alametlerini alenen tahkir fiilini cezalandırmaktadır. Türk
bayrağından maksat, Anayasanın 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasında belirtildiği
üzere "şekli kanununda belirtilen beyaz ay yıldızlı al bayraktır".
Millî renkleri taşıyan özel bayraklar da bu maddenin koruması altındadır.
Devletin diğer egemenlik
alâmetleri ise arması, Cumhurbaşkanının arması, sefaretlerin kapılarına konulan
armalar, İstiklal Marşı ve Devletin egemenliğini temsil eden diğer
alametlerdir.
22/9/1983 tarihli ve 2893
sayılı Türk Bayrağı Kanununun 2 nci maddesinde tanımı yapılmış olan "millî
renkleri taşıyan özel bayraklar"da maddenin koruması altına alınmıştır.
Maddenin son fıkrasında,
bu cürmün Türk vatandaşı tarafından yabancı bir ülkede işlenmesi ağırlaştırıcı
neden olarak kabul edilmiştir.
Madde 429. - Madde, Türklüğü,
Cumhuriyeti, Büyük Millet Meclisini, Hükûmetin manevî şahsiyetini,
Bakanlıkları, Devletin askerî veya emniyet muhafaza kuvvetlerini veya Adliyenin
manevî şahsiyetini alenen tahkir ve tezyif fiillerine karşı korumak amacıyla
meydana getirilmiştir. Madde düzenlenirken, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı
Kanunun 159 uncu maddesinde, 6/2/2002 tarihli ve 4744 sayılı ve 3/8/2002
tarihli ve 4771 sayılı kanunlarla yapılan değişikler de aynen yansıtılmıştır.
Maddede geçen Türklük
deyiminden maksat, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasınlar Türklere has müşterek
kültürün ortaya çıkardığı ortak varlık anlaşılır. Bu varlık Türk Milleti
kavramından geniştir ve Türkiye dışında yaşayan ve aynı kültürün iştirakçileri
olan toplumları da kapsar.
Suçun maddî unsuru
hakarettir. Hakaret için 194 üncü maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Maddenin ikinci
fıkrasında yer alan hüküm gereğince örneğin iktidarın tahkir ve tezyifi hâlinde
fiilin Hükûmete yönelik bulunduğu hususunda duraksanmayacak işaret ve alâmetler
varsa, fiilin Hükûmete yönelik olduğu kabul edilecektir.
Maddenin üçüncü
fıkrasında kanunlara ve Büyük Millet Meclisi kararlarına alenen sövülmesi yani
küfredilmesi cezalandırılmıştır.
Dördüncü fıkrada suç
bakımından gerek kişi ve gerekse yer itibarıyla bir ağırlaştırıcı neden kabul
edilmiştir.
Maddenin son fıkrasında,
birinci fıkrada sayılan organları ve kurumları tahkir ve tezyif kastı
bulunmaksızın sadece yazılı, sözlü veya görüntülü olarak eleştirmek amacıyla
yapılan düşünce açıklamalarının cezayı gerektirmeyeceği hükme bağlanmıştır.
Böylece düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında kalan ve eleştiri niteliğini
taşıyan düşünce açıklamalarının cezalandırılmaması öngörülmüştür.
Madde 430. - Madde, bir
memurun huzurunda ve yerine getirdiği görevden dolayı hakaret suçunu
cezalandırmaktadır. Devlet memurlarına karşı huzurlarında ve ifa edilen
görevlerden dolayı hakaret suçunun ayrıca cezalandırılmasıyla korunan hukukî
yarar Devlet idaresidir; zira işlenen suç aslında memurun görevine karşı
sayılmak gerekir. Böylece bu maddeyle meydana getirilen cürüm, memurlar
bakımından bir imtiyaz kurmuş değildir.
Tasarının 4 üncü
maddesindeki tanım kapsamına giren bütün memurlar suçun mağduru olabilirler.
Maddenin birinci
fıkrasına göre, suçun oluşması için hakaretin memurun huzurunda ve yerine
getirdiği görevden dolayı gerçekleştirilmiş bulunması gereklidir.
Maddenin üçüncü
fıkrasında ise, hakaretin özel şekillerde yani bağımlı bir takım hareketlerle
icrası göz önüne alınmış ve bu hâllerde fiillerin birinci fıkrada gösterildiği
şekilde cezalandırılacağı belirtilmiştir.
Hakaretin belirli bir
fiilin isnadı suretiyle icrası ikinci fıkraya göre cezalandırılacaktır.
Dördüncü fıkraya göre,
hakaret fiili görevden dolayı işlenmiş bulunmak koşulu ile, resmî sıfat ve
memuriyet sona ermiş bulunsa da bu madde hükümleri uygulanmakta devam
edecektir.
Maddenin son fıkrasında
açıklanan hâlde, hakaretin sadece görev sırasında meydana gelmiş olması hâlinde
birinci fıkraya göre verilecek ceza altıda biri oranında indirilerek
hükmolunacaktır.
Madde 431. - Madde, adlî
veya idarî veya askerî veya siyasal resmî bir kurul huzurunda veya yargı görevi
yapanların bu görevlerini yerine getirdikleri sırada veya duruşmaya ilişkin
karar veya hükmün açıklanmasından sonra hakarette bulunulmasını
cezalandırmaktadır. Korunan hukukî yarar, 430 uncu madde ile korunan yararın
aynıdır. Bu nedenle söz konusu maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Maddenin dördüncü
fıkrasında, fiilin basın veya yayın yolu ile işlenmesi cezayı ağırlaştırıcı
neden sayılmıştır.
Maddenin son fıkrasında,
resmî kurul veya yargı görevi yapanlara karşı hakaretin gıyaplarında ve fakat
alenen işlenmesi hâlinde, fiilin niteliğine göre, maddenin bir ve ikinci
fıkralarında yazılı cezaların yarısının hükmolunacağı açıklanmıştır.
Bu madde bakımından
ayrıca 4 üncü maddeye ve gerekçesine bakılmalıdır.
Madde 432. - Madde,
Anayasanın 39 uncu maddesinde saptanmış bulunan ilkeye ve bu konuda Anayasa
Mahkemesi kararlarına da uyularak 430 ve 431 inci maddelerde yazılı hakaret
cürümleri bakımından da 181 inci maddede yer alan ispat hakkının uygulanacağını
belirtmiştir.
Madde 433. - Madde,
iftira ve suç üstlenme cürmünü cezalandırmaktadır. Suçsuz olduğu bilinen bir
kimseye bir suç isnat ederek bunu adliyeye veya adliyeye bildirmekle yükümlü
bir makama ihbar etmek iftira suçunu oluşturur. Yine suçsuz olduğunu bildiği
bir kimseye isnat olunan bir suçun maddî eser ve delillerini uydurmak da iftira
suçunu teşkil eder.
Maddeyle bu suçun
oluşması için gerekli koşullar ve unsurlar saptanmıştır. Birinci fıkrada, suçun
unsur ve koşulları belirtilmiş, izleyen fıkralarda ise, ağırlaştırıcı nedenler
pişmanlık hâline dayalı hafifletici hâller yer almış bulunmakta ve dokuzuncu
fıkrada ise, iftira suçunda zamanaşımının başlayacağı tarih bakımından özel bir
hüküm getirilmiş olmaktadır.
Birinci fıkraya göre
suçun unsuru, isnat edilen suçun adliyeye veya suçu adliyeye bildirmekle
yükümlü bir makama ihbar ve şikâyet suretiyle bildirilmesi veya böyle bir suçun
maddî eser ve delillerinin uydurulmasıdır. Madde, disiplin suçlarının, disiplin
soruşturması yapabilecek kurumlara bildirilmesini de iftira suçunun kapsamı
içine almıştır. Disiplin suçları da bazen, suçlar derecesinde vahim sonuçlar
meydana getirebildiğinden, bunların isnadı hâlinde de madde kapsamı içinde
sayılmaları uygun sayılmıştır.
Disiplin soruşturması yapabilecek
merci ve makamlar kanun, tüzük ve yönetmeliklerde gösterilmiş olduğundan, suçun
oluşması için bunlara ihbar ve şikâyette bulunmak gerekecektir.
Ancak suçun oluşması
için, isnat olunan suçun "kovuşturulabilir" olması gerekir. Disiplin
suçu bakımından da aynı koşul aranacaktır. Böylece af veya zamanaşımı gibi
nedenlerle kovuşturulması mümkün olmaktan çıkmış bir suç veya disiplin suçu
isnat edilmiş veya delilleri uydurulmuş ise, suç oluşmayacak, bu takdirde
koşulları varsa fail hakaretten dolayı kovuşturulabilecektir. Ancak uydurulan
bir suçun kovuşturulması esasen olanaklı değildir. Burada uydurma dışında,
isnadın niteliğine göre, örneğin failin ihbar ettiği suçun tanımına göre
zamanaşımına uğramış bulunması gibi hâller kastedilmiştir.
Suçun oluşması failde
özel bir kastın bulunmasına bağlıdır. Fail suçsuz olduğunu bilerek, bir kimseyi
kovuşturmaya karşı kılmak maksadıyla ihbar veya şikâyette bulunacaktır. Failin
samimi olarak inandığı bir suçu ihbar etmiş bulunması hâlinde, cürüm teşekkül
etmiş olmayacaktır. Bu itibarla kişinin ihbar ettiği suçtan dolayı beraat etmiş
olması mutlak olarak iftira cürmünün gerçekleşmiş bulunduğunun kabulünü
gerektirmez.
Adiyen etkili eylem veya
kendiliğinden hak alma fiillerinin, gasp, onsekiz yaşını bitirmemiş olan bir kızın
rızaen kaçırılması, zorla kaçırma; zorla ırza geçme şekillerinde ihbar edilmesi
durumlarında, asıl suçun vasfını ve cezasını önemli ölçüde ağırlaştıran asılsız
ihbarlar yapılabilmekte ise de, bunların da iftira suçu çerçevesine alınması
tartışılmış ancak, bu gibi hâllerde suçu bildirenlerin hukukçu olmamaları
nedeniyle fiilleri nitelendirirken hata yapabilecekleri ve dolayısıyla suç bu
hâlleri de kapsar hâle getirilecek olursa, vatandaşların suçları kolluğa
bildirmek hususundaki cesaretlerinin kırılacağı düşünülmüş ve ayrıca fiilin
ihbar edildiği, nitelendirmenin adlî mercilere ait bulunduğu hususu da göz
önüne alınarak maddeye bu yönde bir genişlik verilmemesi daha yerinde
sayılmıştır.
Maddede geçen
"adliyeye veya adliyeye bildirmekle" deyimi mutad adlî mercileri yani
kolluk, savcı ve mahkemeleri ve askerî yargı mercilerini kapsar.
Maddenin ikiden beşe
kadar olan fıkralarında, iftira sonucu meydana gelen neticelere göre fail
hakkındaki cezanın ne surette tertip edileceği gösterilmektedir. Bu fıkralarda geçen
hükümlülük, mahkemece verilen hükmü kapsar; ayrıca hükmün kesinleşmiş olması
koşulu aranmaz. Disiplin cezaları bakımından böyle bir derecelendirme, maddeyi
anlamsız bir ayrıntı ile doldurmak sonucunu vereceğinden fail hakkında sadece
birinci fıkrada ceza öngörülmüştür.
Maddenin altı ve yedinci
fıkralarında, failin kovuşturmadan yani kamu davasının açılmasından evvel veya
sonra gösterdiği etkin pişmanlık göz önüne alınarak bu hâllerde cezaların ne
oranda azaltılacağı gösterilmiştir.
Sekizinci fıkrada, iftiranın
kabahat derecesindeki bir suça veya disiplin suçuna ilişkin bulunması hâlinde
cezanın yarısı oranında indirileceğine dair hüküm getirilmiştir.
Dokuzuncu fıkrada, iftira
suçunda zamanaşımı bakımından sürenin hangi tarihten itibaren başlayacağı hususunda
özel bir hüküm yer almaktadır. İsnat edilen suç dolayısıyla yapılan kovuşturma
sonucu hükmün kesinleşmesiyle, iftiranın sabit olabileceği ve dolayısıyla
takibata girişileceği aşikâr olduğundan böyle bir hükme olan zorunluluk
meydandadır.
Maddenin son fıkrasında,
işlenen bir suça katıldığını gerçek dışı olarak bildiren yani böyle bir suçu
üstlenen kişi hakkında uygulanacak ceza gösterilmiştir. Failin suçu, üstsoy ve
altsoyundan birini, kardeşini veya eşini kurtarmak maksadıyla üstlenmiş olduğu
hâllerde, cezanın indirilebilmesi veya koşullara göre tamamen kaldırılması,
hâkimin takdirine bırakılmıştır.
Madde 434. - Madde, suç
uydurma hâlini cezalandırmaktadır. Bu suretle adlî makamları gereksiz olarak
işgal etmek veya yanlış yollara yönlendirerek gereksiz yere uğraştırmak
cezalandırılmış olmaktadır. 433 üncü maddeyle dengeli olarak, madde disiplin
suçlarını da kapsar hâle getirilmiştir. Bu hususlarda 433 üncü maddenin
gerekçesine de bakılmalıdır.
Madde 435. - Madde,
kendisini hükümlünün yerine koyarak, onun yerine ceza infaz kurumuna veya
tutukevine girmeyi cezalandırmaktadır.
Madde 436. - Madde, yargı
görevini yerine getiren ve tanıklara yemin vermek yetkisine sahip olan merciler
ve suçtan dolayı soruşturma yapmak hususunda kanunen yetkili bulunan memur, makam
ve kurullar huzurunda yalan tanıklıkta bulunmayı cezalandırmaktadır. Suçun
maddî unsuru yalan söylemek veya tanıklığın konusunu oluşturan hususlar
hakkındaki bilgiyi, bilerek, kısmen veya tamamen saklamaktır.
Yalan söylemek deyimi,
tabiî olarak gerçeği inkar etmeyi de kapsamaktadır. Tanık, tanıklığının
konusunu oluşturan hususlar hakkındaki bilgisini veya gördüğünü tam olarak
açıklamak zorundadır.
Birinci fıkrada söz
konusu edilen mercilerin yemin ettirerek tanık dinlemeye yetkili bulunmaları
şarttır.
Maddenin ikinci, üçüncü
ve dördüncü fıkralarında, suça ait ağırlaştırıcı nedenler, yalan tanıklığın
verdiği neticelere göre saptanmıştır.
Maddenin son fıkrasında,
yeminsiz olarak dinlenen tanıklara ait bir hüküm yer almaktadır. Buna göre
yemin ile dinlenmelerine yasal olanak bulunmayan veya yeminden çekinme hakkına
sahip olanların yalan tanıklık etmeleri hâlinde verilecek cezanın indirilmesi,
adalet bakımından uygun sayılmıştır.
Madde 437. - Madde, yalan
yere tanıklık edenler hakkında ceza verilmeyecek olan hâlleri göstermektedir.
Maddenin birinci fıkrasının (1) numaralı bendinde Anayasanın 38 inci maddesinin
beşinci fıkrasında yer alan hüküm tekrarlanmış olmaktadır.
(2) ve (3) numaralı
bentlerde yazılı hâllerde ise, kişinin yalan tanıklığı kısmen de olsa resmî
merciin hatasına bağlı bulunmaktadır.
(4) numaralı bentte ise,
hukuk davasında hükümden önce tanıklıktan dönülmesini bir cezasızlık nedeni
olarak saptamak uygun görülmüştür. Böylece Tasarının temel ilkelerinden
birisini oluşturan mağduru korumak ilkesine uyulmuş bulunmaktadır.
Maddenin son fıkrasına
göre ise, (1) ilâ (4) numaralı bentlerde yazılı hâllerde yalan tanıklık başka
bir kişinin kovuşturma veya mahkûmiyetine neden olduğu takdirde fail
cezalandırılmakla beraber cezada indirim yapılmaktadır.
Madde 438. - Madde, yalan
tanıklıkla etkin pişmanlığın, cezanın kaldırılmasını veya azaltılmasını
öngördüğü hâlleri ve bu husustaki koşulları göstermektedir.
Ceza Muhakemeleri Usulü
Kanununda yapılan değişiklikle, ilk tahkikat kaldırılmış olduğundan, maddenin
birinci fıkrası buna göre düzenlenmiştir. Maddede geçen, davanın açılması hâli,
işin son soruşturma aşamasına geçmesini ifade etmektedir. Özel yargılama
usulüne tâbi bazı kişiler hakkında yapılan soruşturma sonucu dava açılmasına
karar verilmediği hâllerde kovuşturmaya yer olmadığı kararı dışında ve
soruşturmayı sonuçlandırır nitelikte başka kararlar da verilebileceği göz
önünde tutularak, "bu nitelikte bir karar" terimi kullanılmıştır.
Birinci fıkrada sözü
edilen duruşmanın geri bırakılması hususu, münhasıran yalan tanıklık nedeniyle
gerçekleşmesi hâlini belirtmektedir. Duruşmanın geri bırakılmasında başka
nedenler de etmen olmuşsa, yalan tanıklıktan dönmenin duruşmanın başka bir güne
bırakılmasından sonra meydana gelmiş sayılması söz konusu olamaz.
Maddenin ikinci fıkrası,
tanığın gerçeğe dönmesinin belirtilen zamanlardan sonra gerçekleşmesi
hâllerinde, cezaların indirilmek suretiyle hükmedileceğini açıklamaktadır.
Usul Kanunu hükümlerine
göre, duruşma, hükmün tefhimiyle sona erer. Ancak maddenin birinci fıkrasında
yer alan "duruşmanın sonuçlanması" hâlini, son iddia, mütalâa ve
savunmaların yapılması suretiyle işin artık hüküm aşamasına gelmiş bulunduğu
şeklinde anlamak gerekecektir. Bu itibarla, söz konusu aşama ile hüküm arasında
kalan süre içindeki geri dönme, ilk fıkradaki cezasızlık yerine ikinci fıkrada
yer alan indirme hükmünün uygulanmasını gerektirecektir.
Üçüncü fıkrada, yalan
tanıklık neticesi bir kimsenin tutuklanması veya ağır bir zarara uğraması
hâlinde cezadan daha az indirim yapılması öngörülmektedir.
Madde 439. - Madde, 436
ncı maddede niteliği belirtilen merci ve memurlar tarafından görevlendirilmiş
bilirkişi ve tercümanların bilerek ve tabiî kötü niyetle gerçeği yanlış olarak
yansıtmalarını, yanlış tercüme yapmalarını cezalandırmaktadır. Bilirkişinin,
kendi bilgi ve değerlendirmesine göre vereceği mütalâanın sadece hatalı olması,
elbette ki suç oluşturmayacaktır. Gerçeğe aykırı mütalâanın kötü niyete dayalı
olduğu sabit olmadan mahkûmiyet kararı verilemez.
Madde 440. - Maddenin
birinci fıkrasında yalan tanık ve Kanunun olanak verdiği hâllerde görevini
kötüye kullanacak bilirkişi ve tercüman temini suç hâline getirilmiştir. Suçun
oluşması için, sadece, adı geçenlerin tedarikleri, yalan beyanda bulunmaları
yahut yanlış mütalaa vermeleri veya tercüme yapmaları hususunda ikna edilmeleri
yeterli değildir ve fakat 436 ve 439 uncu maddelerde belirtilen suçları işlemiş
bulunmaları da gereklidir.
Burada, 439 uncu
maddedeki suçtan olan fark, tanık veya bilirkişi veya tercümanın Kanunun
verdiği olanaktan yararlanılarak, hakkında soruşturma yürütülen veya dava
açılan kimse tarafından temin edilmiş olmasıdır.
İkinci fıkrada söz konusu
olan hâllerde, suçun faili "temin eden" olduğundan, kullanılan
vasıtaya göre cezanın artırılması uygun sayılmıştır.
Suçu işletmek üzere, fail
tarafından verilen para ve diğer şeylerin müsaderesine ve eşya ve para
bulunmadığında 78 inci maddenin (2) numaralı fıkrası gereğince, suçlunun veya
değerlerin bulunduğu kimsenin malvarlığından alınarak Devlet mülkiyetine
geçirilmesine karar verilecektir.
Maddenin üçüncü
fıkrasında yazılı hâlde, failin şahsına bağlı vasıf nedeniyle bir hafifletici
neden kabul edilmiştir.
Dördüncü fıkrada, tanık,
bilirkişi veya tercümanın vazgeçmeleri hâlinde, bunları tedarik edenler
hakkındaki cezanın da indirileceği hususunda hüküm getirilmiş ve böylece etkin
pişmanlıktan suçun asıl faili yararlandırılmıştır.
Madde 441. - Madde, bir
davada taraflardan birinin veya bir kaçının ve sanıkların, katılanların veya
mağdurların leh veya aleyhine yargı görevi yapanlara emir vermeyi veya baskı
yapmayı veya nüfuz icra etmeyi veya yargı görevleri yapanları ne suretle olursa
olsun etkilemeye teşebbüs etmeyi cezalandırmaktadır. Emir verildiği, baskı
yapıldığı veya nüfuz icra edildiği veya etki yapılmasına girişildiği anda cürüm
tamamlanmış olur.
Suç, herhangi bir yargı
görevi yapana karşı işlenebilir.
Teşebbüs iltimas
derecesini geçmediği takdirde faile daha az ceza verilmesi öngörülmüştür.
Burada iltimastan maksat, hatıra binaen ricada bulunmaktır.
Madde 442. - Madde, asılsız
bir neden öne sürmek suretiyle tanıklık, bilirkişilik, tercümanlık hususundaki
çağrıya uymak yükümünün kaldırtılmasını ve böylece adlî bir görevin yerine
getirilmesinden kaçmayı cezalandırmaktadır.
Suçun ön koşulu, davetin
usulüne uygun olarak yapılmış bulunmasıdır. Söz gelimi Ceza Muhakemeleri Usulü
Kanununa göre gönderilecek celp müzekkeresinin, Kanunun gösterdiği koşullara
uygun olarak tertip edilmiş bulunması suçun ön koşulunu oluşturmaktadır.
Suçun maddî unsuru,
failin söz konusu yasal yükümünü asılsız bir neden ileri sürerek
kaldırtmasıdır. Söz gelimi, tercümanın esasta bildiği bir yabancı dili
bilmediğini, bilirkişinin konu üzerinde uzmanlığı, bilgisi bulunmadığını
gerçeğe aykırı olarak ifade etmeleri gibi. Ancak suçun oluşması için asılsız bir
neden ileri sürülmek suretiyle davete uymak yükümünün kaldırılmış bulunması da
gerekmektedir.
Suçun ikinci maddî
unsuru, davete uyulduktan sonra asılsız bir neden öne sürülmesi nedeniyle
görevden çekilmektir. Söz gelimi, tanıklıktan çekilmeyi gerektirecek şekilde
taraflarla akraba bulunduğunun yalan olarak beyanı gibi.
Suç, bütün yargı
mercileri, adlî, idarî, askerî mahkemeler ve savcılıklar bakımından yapılacak
davetler dolayısıyla işlenebilir.
Maddenin ikinci
fıkrasında bir etkin pişmanlık hâli yer almış bulunmaktadır. Fıkranın
gösterdiği koşulları yerine getiren faillerin cezaları sekizde yedisi oranında
indirilebileceği gibi hâl ve koşulları göz önüne alan hâkimin takdirine göre
tamamen de kaldırılabilecektir.
Suç dolayısıyla, özel
kanunlarda yazılı usul dairesinde soruşturma yapan yetkililer de, çağrıya
uymayan tanık, bilirkişi veya tercümanları, hâkim marifetiyle davet
ettireceklerinden, madde sonuç olarak onlar bakımından da uygulanabilecektir.
Madde 443. - Madde, hukuk
davalarında taraflara kanuna uygun olarak ve sübut vasıtası oluşturmak üzere
yöneltilen yeminin yalan yere icrasını cezalandırmaktadır. 18/6/1927 tarihli ve
1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda yeminin niteliği ve şekli
belirtilmiştir. Suçun oluşması, teklifin kanunî şekil ve koşullara uygun
olmasına ve yemin önerilmesinin kanunen olanaksız bir konuya ilişkin
bulunmamasına bağlıdır.
Dava hakkında hüküm
verilmeden yalan yere yeminden dönülmesi hâlinde, hâkimin takdirine göre, ceza
sekizde yedi oranında indirilebileceği gibi tamamen de kaldırılabilecektir.
Madde 444. - Adlî
mercilerin görevlerini gerektiği gibi yerine getirebilmeleri, işlenen suçların
bunları öğrenen kişiler tarafından adlî veya idarî mercilere bildirilmesine
bağlıdır. Madde, belirli koşullarla bu ihbarı bir insanlık görevi olarak
saptamış ve yerine getirilmemesi hâlinde faile verilecek cezaları göstermiştir.
İhmalin suç olabilmesi için ön koşullar şunlardır:
1. İşlenen cürmün
önlenebilmesi veya neticelerinin sınırlandırılabilmesi hâlen mümkün olacaktır.
2. Faillerin yeni
cürümler işlemeleri olasılığı var olacak ve bunların önlenebilmesi de olanaklı
bulunacaktır.
3. Böyle olduğu hâlde
failin bu cürümleri adlî veya idarî mercilere bildirmemesini kabul
ettirebilecek yani geçerli bir neden var olmayacaktır.
Failin öğrendiği ve
yukarıdaki koşulları kapsayan cürmü bildirmemesi, söz gelimi maddî bir takım
engellerle mümkün olmamış ise suç oluşmuş sayılmayacaktır.
Maddenin ikinci
fıkrasında haklarındaki ihbar yükümünün geçerli olmadığı hısımlık dereceleri ve
kişiler belirtilmiştir.
Madde 445. - Madde,
öğrendiği bir cürmü adlî ve idarî mercilere bildirmemenin özel bir şeklini suç
hâline getirmiştir. Fiil, kötü muameleye veya yoksunluklarla karşı karşıya
bırakılan onbeş yaşını bitirmemiş çocuklara, yaşı, hastalığı veya hamileliği
nedeniyle kendilerini koruyamayacak durumda bulunan kişilere karşı işlenen kötü
muamele suçlarını veya bu kişilerin muhatap kılındıkları yoksunlukları (kötü
ikamet koşulları, besin noksanlıkları, giyim kuşam yoklukları gibi) bildikleri
hâlde bunları idarî ve adlî mercilere bildirmeyenleri cezalandırmaktadır.
Bu tür fiiller, bu
suçlara mağdurların genellikle aile mahremiyeti içinde katlanmaları nedeniyle,
adlî veya idarî mercilere intikal edememekte ve fiilleri bilen diğer kişiler
ise değişik neden ve düşüncelerle ihbarda bulunmamaktadırlar. Madde söz konusu
ihmali cezalandırarak insanları olumlu biçimde harekete yöneltmek amacını
gütmektedir.
Maddenin koruduğu kişiler
sayılıdır. Böylece genel bir suç ihbar etme yükümü ihdas edilmiş değildir.
Kanun ayrıca ihbar yükümünden kanunen sır tutmakla yükümlü olanları muaf
kılmıştır; müdafi avukatlar gibi. Ancak doktorlar 472 nci madde gereğince
sorumlu tutulabileceklerdir.
Madde 446. - Madde,
suçların soruşturulması ve kovuşturulmasında, cezalandırılmasında gerçeğin
ortaya çıkarılmasını engelleyici hareketleri cezalandırmaktadır.
Maddenin birinci
fıkrasının (1) numaralı bendinde yer alan suçun maddî unsurunun netice kısmı
suç yerinin durumunu değiştirmektir. (1) numaralı bentte bu neticeye ulaşmak
üzere fail tarafından yapılması gereken yardımcı eylemler ise "cürmün eser
ve emarelerinin yerine başkalarını koymak, bunları tahrif etmek veya silmek
yahut başka yerlere taşımak veya yerlerini değiştirmek veyahut tahrip ve
benzerî hareketlerde bulunmaktır"; hareketler sınırlı ve sayılı değildir.
Bunlara benzer hareketlerle de suç yerinin durumu değiştirildiğinde fiil
gerçekleşmiş olacaktır. Bu itibarla netice, hangi tür hareketlerle
gerçekleştirilmiş olursa olsun suç oluşmuş sayılacaktır.
(2) numaralı bentte
doğrudan doğruya suçun delillerine yönelik hareketler yer almaktadır. Sayılan
deliller, resmî ve özel belgeler, suçun meydana çıkarılmasını kolaylaştıracak
nitelikteki şeyler, delillerin araştırılmasını, faillerin beraat veya
mahkûmiyetini sağlayacak hususlardır. Suçun maddî unsuru bunların tahribi,
çalınması, başkalarına devredilmesi veya değiştirilmesidir.
Her iki bentte yer alan
suçlar bakımından ön koşul, failin bu hareketleri işlenmesine katılmadığı bir
cürüm bakımından yapmış bulunmasıdır. Suçun manevî unsuru ise özel kasttır;
eylemlerin, gerçeğin ortaya çıkarılmasını engellemek maksadıyla yapılmasıdır.
(1) ve (2) numaralı
bentlerde yer almış bulunan hareketlere aynı ceza verilmiştir. Esasen her iki
bentte yazılı hareketler birbirlerine oranla seçimliktir.
Maddenin ikinci
fıkrasında, faildeki nitelikle ilgili bir ağırlaştırıcı nedene yer verilmiştir:
Söz gelimi suçu jandarma eri veya polis işleyecek olursa verilecek ceza üçte
birinden yarısına kadar artırılacaktır.
Maddenin son fıkrasında
bu fiillerden dolayı verilecek cezanın asıl cürüm için kanunda belirtilen
cezanın belli bir oranını geçemeyeceği ve ayrıca asıl suç yalnız para cezasını
gerektirdiği takdirde, fail hakkında bu cezanın yarısının verileceği hüküm
altına alınmıştır.
Madde 447. - Maddeyle,
özel bir tehdit hâli müstakil suç hâline getirilmiştir. Amaç yargı sisteminin
temel maksadı doğrultusunda işlemesini engelleyici hareketleri önlemektir.
Suçun birinci maddî
unsuru tehdittir; tehdidin amacı, mağduru belirlemekle yükümlü veya yükümlü
bulunmasa da belirtebilecek olan kişilerin ihbar veya şikâyet etmemelerini veya
şikâyette bulunmuşlarsa bundan vazgeçmelerini sağlamak olacaktır.
Suçun ikinci maddî unsuru
"ürkütücü eylem"dir. Yukarıda belirtilen amaç herhangi bir ürkütücü
eylem vasıtası ile gerçekleştirilmek için işlendiğinde faile yine aynı ceza
verilecektir; ihbar ve şikâyette bulunmamaları istenen kişinin evinin önünde,
yakınında silâh atmak, davul çalmak gibi. Görülüyor ki, ürkütücü eylem hâlinde
mağdura yönelik belirli bir tehdit yani belirli bir zarar verme beyanı yoktur;
ancak kişi eylemler nedeniyle, sükunu bakımından huzursuz hâle gelebilmektedir.
Aslında belirli bir içeriği olmayan ve fakat kişinin huzurunu ihlâl eden
hareketler ürkütücü eylem sayılmalıdır. Suç, seçimli hareketlidir.
Tehdit veya ürkütücü
eylem doğrudan doğruya maddede belirtilen kişilere yönelik olduğu gibi üçüncü
kişilere, söz gelimi mağdurun ailesinin bir bireyine yöneltildiği hâllerde de
suçun gerçekleşeceği kabul edilmelidir. Tanıklara yönelik tehdit ve ürkütücü
hareketler, 440 ıncı maddeyle ayrıca cezalandırılmıştır.
Madde 448. - Madde, ceza
adalet sisteminin görevini yerine getirmesini güçleştiren diğer bir fiili suç
hâline getirmektedir; fiil esasta cürüm failine yataklık etmektir.
Suçun maddî unsuru
aşağıdaki hareketlerden birisinin yapılması ile gerçekleşmektedir:
1. Cürmün failine
kalacağı veya barınacağı veya saklanacağı bir yer temin etmek,
2. Geçimini sağlayacak
vasıtaları tedarik etmek,
3. Diğer her türlü
yardımlarda bulunmak.
Bu üç grup hareket suçun
oluşması bakımından seçimliktir.
Suçun manevî unsuru, söz
konusu hareketlerin failin araştırma, yakalanma veya tutuklanmadan kurtulmasını
sağlamak maksadıyla yapılmasıdır.
Maddenin ikinci
fıkrasında cezadan muaf tutulan kişiler gösterilmiştir.
Maddenin üçüncü
fıkrasında, verilecek cezanın, asıl cürüm için verilecek cezanın üçte birini
geçemeyeceği ve yalnız para cezası ise fail hakkında bu cezanın yarısına
hükmonulacağı açıklanmıştır.
İşlenen veya varlığı
iddia olunan bir suç dolayısıyla fail sayılan kişinin mahkûmiyeti, maddenin
birinci fıkrasında yer alan suçun ön koşulu değildir. Madde faile, araştırma,
yakalanma veya tutuklanmadan kurtulması için fıkrada yer alan yardımları yapanı
cezalandırmaktadır. Fail sayılan kişi yargılama sonunda çeşitli nedenlerle
mahkûm olsa veya beraat etse de, suç yine gerçekleşmiş sayılacaktır.
Madde 449. - Maddede yer
alan suç, adalet hizmetlerinin yerine getirilmesinde yargı görevini yapanlara
yönelik olarak çıkarılabilecek engelleri ortadan kaldırmak, böylece yargı
işlevinin her türlü etkiden arık olarak icrasını sağlamak amacıyla
getirilmiştir. Yargı tarafsızlığının sağlanması için de böyle bir hükme gerek
olduğu düşünülmüştür.
Suçun korumak istediği
hukukî değer, maddede belirtilmiş görev sahiplerinin işlevlerini, herhangi bir
endişeden uzak olarak yerine getirmeleridir.
Suçun maddî unsuru,
maddede belirtilen kişileri tehdit etmek veya onlara karşı ürkütücü eylemlere
girişmektir.
Ürkütücü fiil sözcükleri
hakkında 447 nci maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Suçun manevî unsuru söz
konusu hareketlerin, görevlilerin işlevlerini yerine getirirken tutum ve
davranışlarını etkilemek maksadıdır. Böylece suçta özel kast aranacaktır. Suçun
faili herkes olabilir. Etkileme olumlu veya olumsuz yönde olabilir.
Madde böylece etki altına
alındıklarında fiilin suç oluşturacağı kişileri şu suretle sınırlandırmıştır:
1. Yargı görevi yapanlar,
2. Yargısal nitelikte
hizmet veren kuruluşta görevli olanlar,
3. Hakemler,
4. Tercümanlar,
5. Bilirkişiler,
6. Tarafların avukatları.
Madde 450. - Madde, bir
cürümden dolayı kovuşturulmakta olan kişinin masumluğu hakkındaki delili
bildiği hâlde adı geçenin lehine derhal tanıklıkta bulunmayan kimseyi
cezalandırmaktadır. Hükmün amacı, yargıda adlî hataları ve suçsuzun
cezalandırılmasını önlemektir. Madde, doğal olarak, suçun gerçek failinin aile
mensupları hakkında uygulanmayacaktır. Nitekim, maddenin üçüncü ve dördüncü
fıkraları, belirttiği belirli kişiler hakkında, ihmalleri nedeniyle birinci
fıkra hükmünün uygulanamayacağını belirtmekte ve fail ve akrabalarını ayrıca
açıklamaktadır.
Bilgi sahibi olan
gecikerek tanıklıkta bulunduğunda da kendisine ceza verilmeyecektir. Amaç,
masumiyetin ortaya çıkarılmasını sağlamak olduğundan bu fıkranın yerinde
bulunduğu hususunda kuşku yoktur.
Bu ve benzerî hükümler
Anayasanın içerdiği sosyal Devlet ilkesini vurgulamaktadır ve uygar ülkelerin
kanunlarında, insanlar arasında dayanışmaya ve adalete hizmeti herkes için
görev sayan bu tipteki hükümlere yer verilmektedir.
Madde 451. - Maddenin
amacı, 450 nci madde gerekçesinde belirtilenlerin aynıdır ve adlî hataları
önlemeye de hizmet etmektir. Bu nedenle bir cürmün failini, açıkça ve alenen
bildiğini beyan etmiş kişiler, bu hususta hâkim tarafından yöneltilen sorulara
cevap vermekle yükümlü tutulmuşlar ve bu yükümün ihlâli cezayı gerektirmiştir.
Ancak, yöneltilen sorulara cevap vermeyi reddetmeden, daha sonra dönülmesi ve
tanıklık yapılması durumunda genel hükümler uygulanacaktır.
Kişilerin, kendilerine
yönelik suç iddiaları karşısında susma hakları vardır. Ancak başkalarının
suçları hakkındaki bilgileri itibarıyla, belirli kişiler müstesna, susma hakkı
yoktur. Bu tür fiiller Anglo-Amerikan hukukunda "hâkime saygısızlık"
suçu kapsamında sayılmaktadır.
Madde 452. - Madde ile,
yargıda usul işlemlerini yerine getirecek veya yargılama sırasında iddia veya savunma
maksadıyla beyan veya tespitte bulunacakların, yalan beyan veya tespitte
bulunmaları veya işlemleri yerine getirmekten vazgeçmeleri için kişilere para
veya hediye yahut başka her türlü şeylerin verilmesi, vaatte bulunulması yahut
baskı, tehdit, etkili eylem icrası veya hile ve desise kullanılması
cezalandırılmaktadır. Örneğin bir çilingire, yanlış tespit yapması için söz
konusu baskıların yapılması gibi.
Madde 453. - Madde, kesin
bir yargı kararı verilmeden önce tanıkların beyanlarını veya bilirkişi mütalâalarını
ve hüküm ve kararları etkilemek amacıyla baskıcı ve kötü niyetli yayınlar
yapılmasını ve bunların açıklanmasını cezalandırmaktadır. Adalet cihazının
yansızlığını sadece iktidarlara karşı koruyucu güvenceler yeterli değildir;
kamu oyunda, "kapıları tutanların" etkisinden de adaleti kurtarmak ve
sükûnetle çalışılmasını sağlamak gereklidir. Bu nedenle Batı hukukunda benzerî
hükümlere yer verilmiştir ve bu tür suçlara Anglo-Amerikan hukukunda
"hâkime saygı" cürmü denilmektedir. Bu tür hükümler, mülga Fransız
Kanununun 227 nci maddesinde ve yeni yürürlüğe giren aynı ülkenin Ceza Kanununun 434-16 ncı maddesinde olduğu
gibi, öteden beri varlıklarını sürdürmektedir.
Ülkemizde bir kısım
medyanın yürüttüğü yargısız infaz olarak tanımlanan uygulamalar dolayısıyla ve
15/7/1950 tarihli ve 5680 sayılı Basın Kanununun 30 uncu maddesinin ikinci
fıkrasında yer alan hükmün noksan ve etkisiz bulunması karşısında, yürürlükteki
Fransız Ceza Kanununun 434-16 ncı maddesinden esinlenerek bu hükme Tasarı
metninde yer verilmiştir.
Madde 454. - Aile
dayanışması, dostluk veya arkadaşlık veya düşmanlık gibi nedenlerle yanlış isim
kullanarak veya kimliği hakkında yanlış beyanda bulunarak üçüncü kişiler
hakkında ceza soruşturmasına veya kovuşturmasına neden olan kimselere, adlî
uygulamada sık sık rastlanmaktadır.
Bu tür hâllerin adaletin
amacına uygun doğrultuda işlemesine engel olacağı çok açıktır. Eylemleri
önlemek ve kişileri bu tür girişimlerden caydırmak üzere madde kaleme
alınmıştır.
Maddenin ikinci
fıkrasında, işlenen suç nedeniyle üçüncü bir kişi mahkûm edildiği takdirde
faile verilecek olan cezanın artırılacağı hüküm altına alınmıştır.
Madde 455. - Madde, yargı
görevi yapanlara veya yargısal nitelikte hizmet vermekle görevli olanlara,
işlevlerinin yerine getirilmesinde veya yerine getirilmesi vesilesiyle sözle,
sözün anlamını veren sembolik hareketlerle, söz gelimi el ve yüz işaretleriyle,
jestlerle yahut tehditle veya yazı yahut her türlü resimlerle veyahut
gönderilen diğer şeylerle saygınlıklarını ihlâl edecek surette saldırılmasını
cezalandırmaktadır.
Maddenin amacı, son
zamanlarda mahkeme salonlarında rastlanan hâkimlere yönelik saygı dışı
davranışları önlemektir. Hâkim ve savcılara ve hâkim ve savcıların bazı
yetkilerini, özel kanunlarına göre kullananlara hakaret, esasen Tasarının diğer
maddelerine göre cezalandırılacaktır. Bu madde ise hakaret derecesine varmasa
ve hakaret sayılması olanağı bulunmasa da, hâkimlerin veya savcıların veya
yargısal görev yapanların saygınlığını veyahut yetkili bulundukları göreve gösterilmesi
gerekli saygıyı ihlâl eden davranışları cezalandırmaktadır. Eski bir deyimle
"hürmete münafi" harekete ceza verilmektedir. Bu davranışlar madde
metninde teker teker gösterilmemiştir: Söz gelimi hâkimin duruşma yaptığı veya
kararını verdiği sırada ayağa kalkmamakta direnen yahut 2/12/1999 tarihli ve
4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun
hükümlerine göre ön inceleme yapan kişinin ihtarına rağmen sigara içen,
duruşmada slogan atan veya hâkimin kararını protesto etmek amacıyla zafer
işaretleri yapan, sıkılan yumruğunu kaldıran, hâkim huzuruna soyunarak yarı
çıplak çıkan ve benzerî fiiller gibi hareketler bu suçu oluşturacaktır. Hakaret
hâlinde ilgili hükümlerin uygulanacağı kuşkusuzdur.
Maddenin ikinci ve üçüncü
fıkraları, suç bakımından ağırlaştırıcı nedenleri içermektedir. Maddenin ikinci
fıkrasında hareketlerin alenen gerçekleştirilmesi; üçüncü fıkrasında ise
saygınlığı ihlâl hareketinin bir mahkemenin veya yargısal kurulun yaptığı
duruşma sırasında gerçekleştirilmesi hâlinde faile verilecek ceza iki yıldan
dört yıla kadar hapistir. Fiil, mahkemenin bir üyesine karşı işlenmiş bulunsa
da yine de ağırlaştırıcı nedenin uygulanması gerekmektedir.
Bu maddeyle,
Anglo-Amerikan hukukundaki, hâkime saygısızlık suçunun bir şekli mevzuatımıza
girmiş olacaktır.
Madde 456. - Madde, yargı
kararlarının kamudaki itibarını kırmaya ve böylece söz konusu kararları
aşağılamaya yönelik eylemleri cezalandırmaktadır. Madde, yeni Fransız Ceza
Kanununun 434-25 inci maddesinden esinlenerek düzenlenmiştir. Maddenin amacı
adalet kararlarına karşı olan inancın tahribini engellemektir. Anayasa, yargı
kararlarının, Türkiye Büyük Millet Meclisinde bile tartışılmasını bu nedenle
yasaklamıştır. Mahkemelerin yanlış hüküm ve kararlarını, savcıların kararlarını
düzeltmeyi olanaklı kılan kanun yolları vardır. Görevlilerin yetkilerini kötüye
kullanmalarını önleyecek hükümlere de Tasarıda yer verilmiştir. Bu yollara
gitmeyerek yalan yanlış beyanlarla hüküm ve kararların otoritesini ve
bağımsızlığını sarsacak nitelikte aşağılayıcı eylemlere girişmek, yargı
kararlarına olan güveni zayıflatabilir, insanların başka suretlerle hak aramaya
girişmelerine neden olabilir.
Bu itibarla madde Basın
Kanununun 30 uncu maddesinin ikinci fıkrasında yer alan hükmü, yayınlanan
mütalaâda aşağılama niteliği bulunduğunda kısıtlamaktadır. Diğer hâller
bakımından ise Basın Kanunu hükmü yürürlüktedir. Madde ayrıca televizyon
yayınları ve internet bakımından da geçerlidir. Böylece Anglo-Amerikan
hukukunda yer alan hâkime saygı suçunu kısmen kapsayan bir hüküm getirilmiş
olmaktadır.
Hüküm ve kararlar
kesinleştikten sonra, eleştirilmeleri elbette ki serbesttir.
Madde 457. - Madde,
sadece maktullerin değil ve fakat adlî soruşturmayı gerektirebilecek şüpheli
ölüm hâllerinde de cesedin saklanmasını, saklatılmasını veya yetkili makamlara
haber verilmeden ve muayene icra olunmadan gömülmesini veya gömdürülmesini
cezalandırmaktadır. Amaç, sağlıklı ve adil bir yargılamanın koşullarını
zedeleyecek eylemlerden kişileri caydırmaktır.
Madde 458. - Maddeyle,
avukatın karşı tarafla uyuşmak, vekaletten çekilerek karşı tarafın vekaletini
almak, yardım etmek hâlleri cezalandırılmış, maddenin ikinci fıkrasında ise,
"kayırma (sahabet) dolandırıcılığı" ayrı ve daha ağır bir yaptırıma
bağlanmıştır.
Aslında bu madde, bir
avukat veya dava vekilinin müvekkilini hileyle kandırarak yarar sağlamasını
cezalandırmaktadır. Suçun oluşması için, müvekkilin aldatılarak kendisinden
para ve başka şeylerin alınmış olması gerekir. Alınan şeyler hâkim veya savcıya
verilecek olursa, müvekkilin rüşvetten ve avukatın da rüşvete aracılıktan
dolayı, 405 ve izleyen maddelere göre cezalandırılmaları gerekecektir.
Madde, görevi kötüye
kullanma niteliğindeki bu eylemleri, vahameti dolayısıyla özel hükümle
cezalandırma amacı ile kaleme alınmıştır.
Madde 459. - Madde, bir
kimsenin iddia ettiği bir hakkı, yetkili makamlar aracılığı ile almak yerine,
eşya üzerinde bizzat güç sarfı suretiyle hakkını elde etme çabasını
cezalandırmaktadır. Bu suçu benzerlerinden ayıran husus, failin iddia ettiği
hakkını almak maksadıyla yani özel bir kastla hareket etmiş bulunmasıdır.
İkinci fıkra, suçun
kişilere karşı tehdit veya cebir ve şiddet kullanılması suretiyle işlenmesi
hâlinde nasıl ceza verileceğine ilişkin bulunmaktadır.
Üçüncü fıkrada tehdidin
silâhla, cebir ve şiddetin dövmek veya yaralamak suretiyle meydana gelmesi ve
bu dövme veya yaralamanın, 145 inci maddenin dördüncü fıkrasından daha ağır bir
netice doğurmaması hâlinde belirlenecek cezaya ilişkindir. Dövme veya yaralama,
fıkradakinden daha ağır bir netice doğurursa fail bu fiilinden dolayı ayrıca
cezalandırılacaktır.
Dördüncü fıkrada, failin
iddia ettiği hakkı ispat etmesi hâli cezayı azaltıcı neden olarak kabul
edilmiştir.
Son fıkrada, suçun
soruşturulması ve kovuşturulmasının şikâyete bağlı olduğu açıklanmıştır. Suç
re'sen soruşturulması ve kovuşturulması gereken diğer bir cürümle birlikte
işlendiğinde ise re'sen kovuşturma yapılacaktır.
Madde 460. - Madde,
hükmen sahiplerine teslim edilen taşınmaz mallara tekrar el atılmasını veya
muhafaza edilmek üzere resmî makamlarca, resmen teslim edilen taşınır malların
alınması veya tahrip edilmesini veya ortadan kaldırılmasını cezalandırmakta ve
böylece aynı zamanda mülkiyet ve zilyetlik haklarını korumakta böylece Devlet
otoritesine itaati sağlamak amacını gütmektedir. Suçun koruduğu değer mal değil
ve fakat Devletin otoritesidir.
Birinci fıkra, hükmen el
çektirilip hak sahiplerine teslim edilen taşınmaz malların tekrar zabt ve
işgalini, ikinci fıkra ise, saklanmak üzere başkasına resmen teslim edilen
taşınır malların sahibi tarafından alınmasını veya ortadan kaldırılmasını
cezalandırmaktadır.
Üçüncü fıkra, saklayanın
taksirli fiilinden yararlanılarak suç işlenmiş ise faile daha hafif bir
yaptırım uygulanacağını belirtmektedir.
Son fıkrada, cezayı ağırlaştırıcı
nedenler gösterilmektedir. Bunlar, suçun mühür bozmak veya içlerinden en az
birisi silâhlı birden fazla kimse tarafından veyahut cebir ve şiddet veya
tehdit kullanmak suretiyle işlenmesi hâlleridir.
1/3/1926 tarihli ve 765
sayılı Kanunun karşılığını oluşturan 310 uncu maddesinde mühür bozmak dışındaki
cezayı ağırlaştırıcı nedenin oluşması için suçun birden ziyade silâhlı kimseler
tarafından cebir ve şiddet kullanılmak suretiyle işlenmesi gerekmektedir.
Fiilin vahim olan bu tipinin oluşmasının bu kadar değişik koşulların bir araya
gelmesine tâbi tutulması anlaşılamadığından yine 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı
Kanunun 277 nci maddesindeki düzenleme de göz önünde bulundurularak içlerinden
en az birisi silâhlı birden fazla kimse tarafından işlenmesi hâliyle cebir ve
şiddet veya tehditle işlenmesi hâlleri birbirinden ayrı ağırlaştırıcı nedenler
olarak kabul edilmiş ve fıkra buna göre düzenlenmiştir.
Bu madde bakımından 201
inci maddenin gerekçesine de bakılmalıdır.
Madde 461. - Madde, kanun
dairesinde göz altına alındıktan veya tutuklandıktan sonra kaçan kimseleri
cezalandırmaktadır. Suçun koruduğu hukukî yarar Devlet otoritesine karşı itaat
ve saygı zorunluluğudur. Kanunen göz altına alındıktan sonra kaçan kimseler de
maddenin kapsamına alınmış, böylece, örneğin, karakol nezarethanesinden kaçan
kimse hakkında da maddenin uygulanması sağlanmıştır.
Maddenin ikinci
fıkrasında, suçun kişilere karşı cebir ve şiddet veya tehdit kullanılarak veya
kaçmayı engelleyecek duvar, tel örgü gibi vasıta ve tesislerin tahrip edilmesi
suretiyle veya bunların bozularak işlenmesi bir ağırlaştırıcı neden
sayılmıştır.
Üçüncü fıkra ise, grup
hâlinde kaçılmasını veya tehdit veya cebir ve şiddetin silâhla icrasını
ağırlaştırıcı neden saymaktadır.
Madde 462. - Madde,
hakkında hürriyeti bağlayıcı bir cezaya hükmedilmiş olan hükümlünün kanun
gereğince hapsedildikten veya bu maksatla yakalandıktan sonra kaçmasını bir suç
hâline getirmiş bulunmaktadır.
Maddenin özelliği,
hakkında hükmedilmiş olan cezanın yerine getirilmesi için yakalandıktan sonra
kaçan hükümlü bakımından da aynı yaptırımın uygulanmasıdır. Böylece
yakalandıktan sonra ceza infaz kurumuna konulmak üzere götürülürken kaçacak
hükümlü de aynı yaptırımlara tâbi tutulacaktır.
Maddenin birinci
fıkrasının bentlerinde, kaçan hükümlü hakkında cezanın ne suretle tertip
edileceği gösterilmiştir.
İkinci ve üçüncü
fıkralarda ise, ağırlaştırıcı nedenler yer almaktadır. Bu nedenler yönünden 461
inci maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Dördüncü fıkrada,
maddenin, ceza infaz kurumları dışında çalıştırılırken kaçan hükümlüler ile
hürriyeti bağlayıcı cezaları para cezasından çevrilmiş olan ve çevrilen bu
cezadan kaçan hükümlüler hakkında da uygulanacağı açıklanmıştır. Aslında bu son
hususu belirlemek için ayrı bir hükme gerek yoktur; ancak duraksamaları
gidermek üzere maddeye ayrıca hüküm konulması yerinde sayılmıştır.
Maddenin son fıkrasında,
66 ncı maddenin uygulanması hususundaki karara hükümlü tarafından uyulmadığında
hakkında hükmolunacak ceza belirtilmekle birlikte hükümlünün geri kalan cezasını
da çekeceği açıklanmıştır. Böylece hürriyeti bağlayıcı cezalarda özel infaz
şekillerinden yararlananların koşullara uymamalarının yaptırımı gösterilmiş
olmaktadır.
Madde 463. - Madde, etkin
pişmanlık hâlinin cezanın esaslı surette indirilmesini sonuçlayan bir şeklini
içermektedir. Bu hükmün amacı kaçan, gözaltına alınmış veya tutuklu veya
hükümlünün, onu izleyip yakalamakla görevli olanları uğraştırmadan geri
dönmesini sağlamaktır. Ancak teslim olmak hususu, "kendiliğinden"
sözcüğünün ifade ettiği gibi, serbest irade ürünü olmadığı takdirde fail
indirimden yararlanamaz.
Maddenin uygulanması için
infazın devamına olanak veren her türlü başvuru yeterli olup mutlaka infaz
kurumlarına teslim olunması aranmaz.
Madde 464. - Madde,
gözaltına alınmış veya tutuklu veya hükümlünün kaçmasını hazırlama veya
kolaylaştırma eylemini cezalandırmaktadır.
Maddenin birinci
fıkrasında yer alan suçun faili herkes olabilir. Ancak, 465 inci madde, görevli
memurların aynı fiilleri işlemesini ayrıca cezalandırdığından, bu madde, sadece
memur olmayanlar tarafından, örneğin tutuklu veya hükümlünün muhafaza veya
nakli ile görevli bulunmayan herkes tarafından işlenebilecektir.
Aslında maddenin
cezalandırdığı hareketler, 461 ve 462 nci maddelere göre işlenen bir suça
iştirak niteliğindedir. Ancak Tasarı, kaçmayı hazırlama veya kolaylaştırmayı
ayrıca müstakil bir suç olarak saptamayı uygun saymıştır. Zira maddenin
dördüncü fıkrasında kaçma gerçekleşmiş olmasa da, hazırlama hareketi
cezalandırılmaktadır. Sadece iştirak hükümleri uygulansa idi, bu netice meydana
gelmezdi.
Suçun maddî unsuru, adı
geçenlerin kaçmalarının hazırlanması veya kolaylaştırılmasıdır. Kaçmanın
hazırlanmasından maksat, suçluya yol göstermek, talimat vermek, kılık
değiştirmesini sağlamak, bu maksatla giysileri temin etmek veya para vermek ve
hatta dışarıda kalacağı yerleri hazırlamak gibi hareketlerdir.
Kaçmanın
kolaylaştırılması ise, diğer her türlü suretlerle kaçmanın kolaylıkla
gerçekleşmesini olanaklı kılacak hareketleri yapmak demektir. Her iki hâlde de
suçun tamamlanmış sayılması için hükümlü veya tutuklunun kaçmış olması şarttır
yani birinci fıkrada belirtilen cezanın hükmedilebilmesi, kaçmanın gerçekleşmiş
olmasına bağlıdır.
Görülüyor ki, birinci
fıkra, kaçmanın gerçekleşmesi koşulu ile, hazırlık hareketlerini de
cezalandırmaktadır. Netice yani kaçma gerçekleşmediği veya gerçekleşemediği
takdirde fail, dördüncü fıkrada belirtildiği şekilde cezalandırılacaktır.
Böylece hazırlık hareketi niteliğindeki eylemler müstakil olarak
cezalandırılmaktadır.
Maddenin ikinci fıkrası,
gözaltına alınmış kişi veya tutuklu veya hükümlünün suçuna göre, kaçma hâlinde
verilecek cezaları göstermektedir. Maddenin üçüncü fıkrasında ise suça ait
ağırlaştırıcı nedenler gösterilmiştir.
Maddenin sonuncu
fıkrasında failin, gözaltına alınmış kişi veya tutuklu veya hükümlünün fıkrada
belirtilen derecede akrabasından olması hâlinde verilecek cezanın indirileceği
açıklanmıştır.
Madde 465. - Madde, 464
üncü maddede yazılı suçun, gözaltına alınmış veya tutuklu veya hükümlünün
muhafazası veya nakli ile görevli kimse tarafından işlenmesini ayrı bir suç
olarak cezalandırmaktadır. Böylece mahsus bir suç ihdas edilmiş olmaktadır.
Maddede yer alan hususlar için 464 üncü maddenin gerekçesine de bakılmalıdır.
Maddenin birinci fıkrası,
sadece hükümlü veya tutukluları değil ve fakat aynı zamanda gözaltına alınmış
kişileri de kapsamı içine almıştır. Suç, aslında, muhafaza ve nakil ile görevli
olanın, failin kaçmasını hazırlamasını veya bunu kolaylaştırmasını
cezalandırmaktadır. Fıkranın izleyen (1) ilâ (3) numaralı bentlerinde ise, fail
hakkında verilecek ceza, kaçması hazırlanan veya kolaylaştırılan kişilerin
kaçmış olup, olamamasına göre farklı şekilde düzenlenmektedir: Hükümlünün
kaçmasının hazırlanması veya bu hususun kolaylaştırılması söz konusu olduğunda verilecek
ceza hükümlüye ait cezaya göre belirlenmektedir. Ancak, iki sınır arasında
hâkim, hükümlünün cezasını ve suçunun ağırlığını ve cezanın geri kalan kısmını
göz önünde bulundurmak suretiyle verilecek temel cezayı belirleyecektir.
Hükümlünün cezası ağırlaştırılmış müebbet hapis veya müebbet hapis olduğunda
verilecek ceza ayrıca gösterilmiştir.
Birinci fıkranın (2)
numaralı bendinde, fiil neticesi gözaltına alınan veya tutuklunun kaçmış olması
hâlinde verilecek ceza bir yıldan beş yıla kadar belirlenmiştir. Zira, bu gibi
hâllerde hüküm ve dolayısıyla verilmiş bir ceza söz konusu olmadığından
hükümlüler hakkındaki ceza belirlenmesi usulü, adı geçenler bakımından
uygulanamaz. Ancak, bu hâlde de hâkim, gözaltına alınan veya tutukluya ilişkin
iddiayı göz önüne alarak, fail hakkındaki cezayı bir yılla beş yıl arasında
belirleyebilecektir.
Birinci fıkranın (3)
numaralı bendinde, kaçırılamadığı veya adı geçenler kaçmadıkları takdirde, fail
hakkında verilecek cezanın üçte bir oranında indirilerek hükmolunması öngörülmektedir.
Maddenin ikinci
fıkrasında, suça ait ağırlaştırıcı nedenler gösterilmektedir.
Maddenin son fıkrasında
ise, gözaltına alınan veya tutuklu veya hükümlünün kaçması, memurun taksirli
fiilinden ileri geldiğinde, faile, bu taksirli hareketinden dolayı verilecek
ceza gösterilmektedir. Burada söz konusu olan fiil sadece taksirli bir
hareketten ibaret bulunduğundan artık ceza tertibi itibarıyla hükümlü hakkında
verilmiş olan cezaların göz önünde bulundurulmasının bir anlam taşımayacağı
sonucuna varılmış ve kaçanın fiilinin ağırlığına göre cezanın altı ayla üç yıl
arasında hâkim tarafından saptanması uygun sayılmıştır.
Madde 466. - Madde,
görevi kötüye kullanma bakımından özel bir suç meydana getirmiş bulunmaktadır.
Suçun faili, gözaltına
alınan veya tutuklu veya hükümlünün muhafazası veya nakli hususunda görevli
olan kimsedir. Böylece fiil mahsus bir suçtur.
Suçun maddî unsuru
gözaltına alınmış veya tutuklu veya hükümlünün kanunen bulunmasına cevaz
verilmiş olan yerden uzaklaşmasına müsaade edilmesidir. Hükümlü veya tutuklu
ceza infaz kurumunda, hastanede, mahkemenin nezarethanesinde bulunabilir. Adı
geçenlerin, söz konusu yerlerden, muhafaza veya nakil ile yükümlü olanların
izinleri ile uzaklaşmaları hâlinde suç oluşacaktır. Suçun tamamlanması için tutuklu
veya hükümlünün kaçmasına ihtiyaç yoktur. İkinci ve dördüncü fıkraya göre, izin
sonucu kaçma da gerçekleşecek olursa görevliye verilecek ceza artırılacaktır.
Üçüncü fıkrada, kaçan
hükümlünün cezasına göre görevliye verilecek cezanın nelerden ibaret bulunacağı
gösterilmiştir.
Maddenin son fıkrasına
göre, birden fazla hükümlünün kaçmasına ilişkin hâllerde, faile verilecek ceza
yarı oranında artırılacaktır.
Madde 467. - Maddenin (1)
numaralı fıkrasında ceza infaz kurumlarında veya tutukevlerinde bulunan hükümlü
veya tutukluların, her ne suretle olursa olsun idareye karşı ayaklanmaları
cezalandırılmaktadır.
(1) numaralı fıkranın bir
ve ikinci paragraflarında cürme ait ağırlaştırıcı nedenler gösterilmiştir.
Madde, (2) numaralı
fıkrasında, suç faillerini ayaklanmaya kışkırtanların aynı zamanda ayaklanmaya
katılmaları hâlinde haklarında (1) numaralı fıkra ile bu fıkranın birinci ve
ikinci paragraflarında gösterilen cezaların yukarı sınırının uygulanacağını
açıklamıştır. (2) numaralı fıkranın son cümlesinde yazılı hâlde verilecek ceza
ise, yarı oranında artırılacaktır.
Kışkırtanlar, ayrıca
ayaklanmaya katılmadıkları takdirde, (1) numaralı fıkrada yazılı suçlara
iştirakleri dolayısıyla şerik sıfatıyla cezalandırılacaktır.
Maddenin (3) numaralı
fıkrasında ise ayaklanmanın tanımı yapılmıştır: Bu fıkraya göre, idareye kısmen
veya tamamen engel olunması ayaklanma sayılır. Engel olmanın cebir ve şiddet
veya tehdit kullanılması suretiyle gerçekleştirilmesi olanaklı bulunduğu gibi,
diğer herhangi bir şekilde, örneğin diğer hükümlüler üzerinde nüfuz
kullanılarak, yeme içme, elbise boykotu yapılarak, müştereken mahkemeye sevk
için görevlilerin vereceği emre uyulmayarak, oturma grevi yapılarak, özetle,
diğer her türlü şekillerde etkin güç kullanılarak idareye engel olunması da
ayaklanma sayılacaktır.
Madde 468. - Madde, 465
ve 466 ncı maddelerde yazılı suçları işleyen görevliler hakkında bir etkin
pişmanlık hâli getirmiş ve belirtilen koşullarla taksirli suç hâlinde ceza
verilmeyeceğini, 466 ncı maddede yazılı hâllerde ise verilecek cezanın üçte
biri oranında indirileceğini açıklamıştır.
Madde 469. - Madde,
kanunda yer alan fer'î cezalara mahkûm edilmiş bulunanların bu cezalara
uymamaları hâlinde haklarında uygulanabilecek yaptırımı göstermektedir. Böylece
fer'î cezaların etkinliği sağlanmak istenilmektedir.
Madde 470. - Cezaların
infazı, ceza adalet sisteminin yerine getirmesi gerekli olan işlevlerin
sonucudur ve bir bakıma ceza yargılamasının tamamlayıcı bir yapısal unsurudur.
Mahkemelerce verilen mahkûmiyet veya tutuklama kararlarının yerine getirilmesi
amacıyla yapılan işlemler infaz hizmetlerini oluşturur. İnfaz sisteminin temel
amacı, işledikleri suçla toplumsal yaşama karşı uyumsuzluk göstermiş ve yargı
organlarınca suçluluğu tespit edilmiş olan hükümlüleri uygun bir iyileştirme
rejimine tâbi tutulmak suretiyle toplum yaşamına hazırlamak ve toplumla
bütünleşip bir daha suç işlemelerinin önüne geçmek ve uyumlu bir kişi hâline
gelmelerini sağlamaktır. Bu nedenle, kesinleşmiş bir mahkeme hükmü ile mahkûm
olan bir kişinin bazı hakları kısıtlanmış olup, insan olmanın gereği sahip
olduğu bütün haklar elinden alınmış değildir. Hükümlü ve tutukluların hakları,
uluslararası bildirge ve sözleşmelerde yer almıştır. Bunlar içinde en önemlisi,
19/1/1973 tarihinde kabul edilen "Suçluların Islahı İçin Asgari Standart
Kuralların" ilkelerine uygun olarak kendi hukukî düzenleme ve
uygulamalarını yönlendirme konusunda Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin taraf
ülke Hükûmetlerine yönelik (5) sayılı tavsiye kararıdır. Bu Kuralların dayanağını
1957 tarihli Birleşmiş Milletler "Mahpusların Islahı İçin Asgari Standart
Kurallar" oluşturmaktadır. Ayrıca Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesince
hükümlülerin haklarına ilişkin olarak birçok karar ve tavsiye kararı kabul
edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2 ilâ 18 inci maddeleri
hükümlüler bakımından da uygulanabilir düzenlemeler içermektedir.
Öte yandan, çağdaş
penolojide, hükümlülerin ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde düzeni
bozmalarına olanak vermeyecek şekilde muhafaza edilmeleri, muhafaza ödevinin
kurum içinde ve dışında güvenliği sağlayacak bir düzenin getirilip yürütülmesi
suretiyle yerine getirilmesi ve muhafaza, düzen ve güvenlik tedbirlerinin
uygulanmasını sağlayacak yaptırımların öngörülmesi suretiyle hükümlülerin
cezalarının yerine getirilmesi ilkeleri kabul edilmiştir. Bu ilkeye rağmen ceza
infaz kurumları ve tutukevlerine bazı yasak veya suç teşkil eden maddelerin
sokulabildiği görülmektedir.
Maddeyle, ceza infaz
kurumları ve tutukevlerine maddede sayılanları kanuna aykırı olarak sokanların,
bulunduranların veya kullananların haklarında verilecek cezalar ile birinci
fıkrada sayılanların dışında kalıp da, kanuna uygun olarak yasaklanmış olan her
türlü eşya, araç, gereç veya malzemeleri ceza infaz kurumları ve tutukevlerine
sokanlar, bunları ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde bulunduranlar veya
kullananlar hakkında uygulanacak cezalar öngörülmüştür.
Bu hüküm, 5/2/2003
tarihli ve 4806 sayılı Kanunla, 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna eklenen
307/a maddesinden aynen alınmıştır.
Madde 471. - 5/2/2003
tarihli ve 4806 sayılı Kanunla 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanuna eklenen
307/b maddesinden aynen alınan maddeyle, ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde
bulunan hükümlü ve tutukluların haberleşmesini, ziyaretçileriyle görüşmesini, iyileştirme
ve eğitim programları çerçevesinde eğitim ve spor, meslek kazandırma ve işyurdu
çalışmaları ile diğer sosyal ve kültürel faaliyetlere katılmalarını, kurum
tabibince muayene ve tedavilerini, avukat atamalarını veya bunlarla
görüşmelerini, mahkemelere veya Cumhuriyet başsavcılıklarına gitmelerini, kurum
görevlileriyle görüşmelerini veya salıverilenlerin kurum dışına çıkmalarını her
ne suretle olursa olsun engelleyenler, hükümlü ve tutukluları bu fiillere
teşvik edenler, bu yolda talimat verenler ile mevzuatın hükümlü ve tutuklulara
tanıdığı her türlü görüşme ve temas olanaklarını engelleyenler hakkında
verilecek hürriyeti bağlayıcı cezalar belirlenmiştir. Hükümlü ve tutukluların
açlık grevine veya ölüm orucuna ikna veya teşvik edilmeleri veya bu yolda
kendilerine talimat verilmesinin de, beslenmesinin engellenmesi sayılacağı
ifade edilerek, beslenmeyi engelleyenler hakkında uygulanacak hürriyeti
bağlayıcı cezalar belirtilmiştir.
Ayrıca, beslenmenin
engellenmesi nedeniyle ölüm veya 145 inci maddenin ikinci ve üçüncü
fıkralarında sayılan bedensel bir zararın meydana gelmesi durumunda verilecek
cezalar gösterilmiştir.
Madde 472. - Madde,
mesleklerini özel olarak icra ettikleri sırada hekim, ebe ve diğer sağlık
mesleği mensuplarının öğrendikleri suçları ihbar yükümlülüklerini getirmiş
bulunmaktadır. Dikkat edilmelidir ki, ihbar hâlinde tedavi edilen kimse
hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılması gerekecek ise, ihbar yükümlülüğü
kalkar; zira bu takdirde yaralının kendisini tedavi ettirmekten vazgeçmesi çok
kuvvetle olasıdır. Devlet memuru olarak görev yapan hekim, ebe, sağlık memuru
ve diğer sağlık mensupları ise, görevlerini yaptıkları sırada veya görevlerinin
ifası dolayısıyla öğrendikleri suçları 489 uncu maddedeki hüküm gereği
yetkililere bildirmek zorunluluğundadırlar.
Madde 473. - Madde,
Yedinci Bölümün içerdiği bütün suçlarda, memuriyet sıfatının veya bir meslek
veya sanat mensubu olmanın veya ticaretle meşgul bulunmanın suçun unsurunu veya
ağırlaştırıcı nedenini oluşturduğu hâllerde, asıl cezanın süresine eşit olarak
fer'î bir ceza sıfatıyla failin sıfatına göre kamu hizmetlerinden yasaklanma
veya bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması cezasına
hükmolunacağını belirtmektedir. Ancak hiç bir hâlde bu ceza beş yılı
aşamayacaktır.
Madde 474. - Soruşturma
evresinin içeriği ve sınırları, bu evrenin ne suretle cereyan edeceği,
aktörleri ve yetkileri Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu tarafından saptanmıştır.
Soruşturma evresi genel olarak ve esas itibarıyla kamuya karşı gizli biçimde
cereyan eder. Usul kanunlarının gösterdiği ve belirli işlemler itibarıyla gizli
cereyan edeceği saptanan özel hâllerde ihlâlleri ayrıca cezalandıran hükümler
vardır. Bu maddede söz konusu olan husus, soruşturma evresinde yapılıp alenî
olmayan gizli işlemlere yani, ceza usulüne ilişkin kanunların netice ve
içeriklerinin gizli olduğunu belirttiği işlemlere, görevleri nedeni ile
katılmış bulunanların bunları açıklamaları hâlinde cezalandırılmalarıdır.
Soruşturma evresinin
gizliliği, bir defa ceza adaletinin doğruluk, dürüstlük, gerçeğe ulaşma
ilkelerine uyulması için bir zorunluluktur. Ancak her şeyden önce suçsuzluk
karinesinin sağlam tutulabilmesi yönünden de vazgeçilemez niteliktedir. Aksi
takdirde, bizde ve yabancı ülkelerde örneklerine rastlandığı üzere yargısız
infazlar sonucu insanlar ıstıraplara sürüklenmekte ve suçsuzluk karinesi
böylece lafta kalmaktadır.
Usul kanunları,
soruşturma evresinde tarafların ve özellikle şüphelinin ve avukatının
yetkilerini belirtmektedir. Avukat, belirli istisnalarla soruşturma dosyasını
incelemek olanağına sahiptir. Ancak avukat adalete hizmet eden bir mesleğin
mensubu olarak dosyadan elde ettiği bilgileri kanunun verdiği olanaklar
çerçevesinde sadece müvekkilini savunması için kullanacak, bunları yayınlamak,
örneğin medyaya vermek gibi eylemlere girişemeyecektir. Ancak, elbette ki,
soruşturması yapılan suçlar hakkında, halkın bilgi sahibi olmak ihtiyacı da
vardır. Medya bu suçlar hakkında bilgilenerek halkın bilgi edinmek ihtiyacını
karşılamak görevindedir. Medya mensupları, bu konularda doğru haber elde
edemediklerinde öteden beriden devşirilen ve çok kere yanlış olan bilgileri
halka yansıtmakta ve insanların en temel hakkı olan suçsuzluk karinesi böylece
ihlâl edilmektedir; soruşturma da zarar görmekte ve delillerin yok edilmesi
hususunda, elbette ki istemeden şüphelilere yardım sağlanmış olmaktadır. Bu
sakıncayı gidermek üzere Batı ülkelerinde, söz gelimi Fransa'da savcıların,
soruşturmanın gizliliğine zarar vermemek koşulu ile, bir takım tebliğler
vasıtasıyla açıklamalarda bulunma yetkisi tanınmıştır. 2000 yılında Fransa Ceza
Usul Kanununda yapılan bir değişiklikle, savcının bu yetkisi
kanunlaştırılmıştır. Yeni Türk Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda da böyle bir
yetki savcılar için tanınmış bulunmaktadır.
Madde 475. - Madde, 478
inci maddede belirtildiği üzere, karşılıklılık koşulu ile, yabancı Devlet
başkanlarına yönelik olarak işlenen cürümlerden dolayı tertip edilecek cezanın
sekizde biri oranında artırılarak verilmesini öngörmektedir. Söz konusu yabancı
devletin Türkiye tarafından tanınmış bulunması, doğal olarak, temel koşuldur.
Suçtan dolayı soruşturma
ve kovuşturma, yabancı devletin şikâyetine tâbi kılınmıştır.
Madde 476. - Maddenin
amacı, Devletin uluslararası ilişkilerini korumaktır. Bu nedenle, resmen
çekilmiş olan yabancı devlet bayrağının veya diğer egemenlik alametinin tahkiri
cezalandırılmaktadır. "Resmen çekilmiş olan bayrak" ibaresinden,
gerek yabancı devlet ve gerek Türk kamu hukuku ve kanunlarına uygun olarak
bayrağın direğe asılmış olması anlaşılacaktır. Bu itibarla yabancı devlet
vatandaşının astığı bayrak veya diğer egemenlik alâmetlerinin tahkiri, örneğin
bayrak yakılması, bayrak resmen yani resmî görevlilerce asılmadığı için suç
olmayacaktır.
Maddenin ikinci fıkrası
soruşturma ve kovuşturmayı ilgili devletin şikâyetine bağlı kılmıştır. Böylece
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 165 inci maddesindeki
"müracaat" tabiri dolayısıyla zamanaşımı süresine kadar başvurabilme
olanağı bertaraf edilmiştir.
Madde 477. - Madde,
Türkiye'de görevli yabancı devlet temsilcilerine veya diplomasi memurlarına
veya uluslararası kuruluşların temsilcileri ile bunların diplomatik ayrıcalık
ve bağışıklık tanınan memurlarına karşı görevlerinden dolayı herhangi bir cürüm
işlenmesi hâlinde, kanunda o cürme özgü cezanın uygulanacağı hükmünü getirmiş
bulunmaktadır. Böylece, Türkiye'deki memurlara karşı görevlerinden dolayı
işlenecek ve yabancılar bakımından da işlenmesi olanaklı suçlardan dolayı aynı
maddeler hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmiş olmaktadır. Örneğin 422 nci
madde, görevini yaparken bir yabancı diplomata karşı işlenecek etkili eylem
hâlinde de uygulanacaktır.
Madde 478. - Madde, 475
ilâ 477 nci maddelerin uygulanmasını, mağdurun mensubu olduğu devlet kanununca
da aynı esasların Türkiye bakımından kabul edilmiş bulunmasına yani
karşılıklılık kuralına bağlamış bulunmaktadır.
Madde 479. - Maddede yer
alan suç, zor kullanma yetkisine sahip olan yani kanun ve nizamlara göre
görevlerinin icrasında zorunluluk bulunduğu hâllerde zor kullanmak suretiyle
kanun ve nizamlar hükümlerini yerine getirmekle görevli olanların kötü muamele
yapmalarını veya muhatabın bedeninde eza ve ıztırap meydana getiren her türlü
hareketlerini veya bedensel ceza vermelerini cezalandırmaktadır. Suçun faili
olabilecek kişiler polis ve jandarmalar, köy korucuları gibi memurlardır.
Suçun ön koşulu,
eylemlerin, görevlerin yapıldığı veya amirin emrinin yerine getirildiği sırada
işlenmesidir.
Suçun manevî unsuru genel
kasttır.
İşlenen suç, daha ağır
cezayı gerektiriyorsa, ikinci fıkra gereğince, o suça özgü ceza üçte biri
oranında artırılacaktır.
2/1/2003 tarihli ve 4778
sayılı Kanunla 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 245 inci maddesine
eklenen fıkra maddeye üçüncü fıkra olarak aynen alınarak, maddede yazılı
suçlardan dolayı verilen cezaların, para cezasına veya tedbirlerden birine
çevrelemeyeceği ve ertelenemeyeceği öngörülmüştür.
Madde 480. - Madde,
memurun keyfî muamele ve sert muamele oluşturan eylemlerini cezalandırmaktadır.
Birinci fıkrada yer alan
suçun maddî unsuru "keyfî muameledir." Keyfî muamele, kanun ve
nizamların belirlediği hâllerden başka bir işlem veya müsbet bir fiille veya
kanun ve nizamların gereğini yapmamak suretiyle yani ihmal ederek bir kimsenin
hakkını ihlâl etmek demektir; böylece keyfî muamele icabî (görevsel yetkililik)
veya selbî (görevsel yetkisizlik) olabilir. Ancak mağdurun bedenine ilişkin
olan fiil keyfî muamele değil üçüncü fıkrayı ihlâl eden bir sert muamele
olabilir. Ayrıca, fiilin mutlaka bir suç oluşturması da gerekmez; bir hakkın
ihlâline yönelik bulunması yeterlidir.
Maddenin ikinci fıkrasına
göre, keyfî muamelede özel bir maksat veya siyasal veya ideolojik saikle
hareket olunması ağırlaştırıcı nedendir.
Maddenin üçüncü fıkrası,
memuriyetin yerine getirilmesinde gereksiz yere sert muamele yapmayı
cezalandırmaktadır.
Sert muamele, ayrıca
mağdurun kanun hükmüne veya emirlerine uymamasına neden olmuş ise ceza
artırılacaktır.
Sert muameleden,
memuriyetin yerine getirilmesinde mutat olan, teamüllerin gerektirdiği
sınırların dışına çıkarak işlemin gerçekleştirilmesi anlaşılır. Tutuklanan
kişinin hiç de gerek olmadığı hâlde sürüklenerek götürülmesi, itilip
kalkılması, uzun mesafeleri yürüyerek geçmeğe mecbur kılınması gibi.
Madde 481. - Madde,
Türkiye Devleti hesabına eşya alım, satım veya yapımında kendisine yarar
sağlayan kişiyi cezalandırmaktadır. Maddeye göre yararın başkası hesabına elde
edilmesi hâlinde de suç oluşacaktır. 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 205
inci maddesinde, fiilin suç olabilmesi için yarar sağlamanın "fesat
karıştırarak" yani hile, cebir ve şiddet kullanılarak gerçekleştirilmesi
koşulu maddeden çıkarılmış ve böylece ne suretle olursa olsun yarar sağlamanın
cezalandırılması mümkün kılınarak maddenin uygulanması kolaylaştırılmıştır.
Madde 482. - Kanunlar
memurların ticarî faaliyette bulunmasını yasaklamıştır. Zira bu hâl görevin
sağladığı nüfuzdan yararlanma görünümünü ortaya çıkarır. Bu itibarla, madde
yetki alanı içerisinde her türlü ticareti suç saymaktadır. Ticarî faaliyet
terimi, kazanç sağlama amacı güden ve devamlılık gösteren faaliyetleri içerir; bir
iki alım satım ticarî faaliyet sayılmaz.
Maddenin ikinci
fıkrasında, memurun ticaretinin özel bir biçimi ve komisyon alınması ayrıca suç
hâline getirilmiştir.
Madde 483. - Madde,
memurların kişilerin taşınır veya taşınmaz malları üzerinde, maddede gösterilen
kanun dışı fiilleri icra suretiyle vatandaşların tasarruf haklarını iptal
etmelerini cezalandırmaktadır. Madde, aynı zamanda kamulaştırma hususundaki
kurallara uymadan vatandaşların mallarına elkonulmasını da cezalandırmaktadır.
Maddeye göre, bu gibi
hâllerde mahkeme mağdurlara malların aynen geri verilmesine karar verecektir.
Mal var bulunmadığı ve örneğin usulsüz olarak kamulaştırılmış ve yıkılmış veya
"maili inhidam" olduğu iddiasıyla yıktırılmış ise bedelinin mağdura
Devletçe ödenmesine karar verilecektir. Devletin suç failine rücu hakkı,
elbette ki, genel hukuk esaslarına göre saklıdır. Bu hükümle suç mağdurunu
koruma ilkesi yeni bir uygulama alanı bulmaktadır.
Madde 484. - Madde,
Anayasanın 18 inci maddesinde yer alan angarya yasağının yaptırımını
getirmektedir. Suç, kişinin "angarya olarak" yani cebir ve şiddet
veya tehditle veya her ne suretle olursa olsun zorla ve iradesi dışında
çalıştırılması ile oluşacaktır. 167 nci maddenin ikinci fıkrasında yer alan suç
ile aradaki fark da budur. Maddeye göre, faile hapis cezası verilmekle
birlikte, mahkemece re'sen zorla çalıştırılanlara hakları olan ücretin Devletçe
ödenmesine karar verilir. Ödenen bedel bakımından Devletin rücu hakkı, genel
hukuk esaslarına göre saklıdır. Böylece mağdurun korunması ilkesi uygulama yeri
bulmuş olmaktadır.
Suç, bir memur ve
herhangi bir kimse tarafından işlenebilir.
Bu maddeyle ilgili
olarak, 167 nci maddenin gerekçesine de bakılmalıdır.
Madde 485. - Madde,
birinci fıkrasında, Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan laiklik ilkesini
koruyucu bir hüküm getirmiş bulunmaktadır. Dinsel görev yapanların, görevlerini
yerine getirmeleri sırasında Devlet idaresini veya kanunlarını veya Hükûmet
icraatını kötülemeleri siyaseti mabetler içine sokacak etki yapabilir ve
zararlıdır.
Maddenin ikinci fıkrası,
medenî nikâhı korumak amacı ile kaleme alınmıştır. Evlenme akdinin Türk Medenî
Kanununa göre icrasından önce dinsel nikâh icrası böylece suç hâline getirilmiş
olmaktadır.
Bu hüküm, Atatürk
inkılâplarından önemli birisini oluşturan medenî nikâh kurumunu güçlendirmek
üzere Türk Ceza Kanunu'na konulmuştur. Bu konuda 330 uncu maddenin gerekçesine
de bakılmalıdır.
Madde 486. - Madde,
Tasarının 294 üncü maddesinde yer alan halkı kanunlara uymamaya teşvik suçunun
özel bir şeklini cezalandırmaktadır.
Suçun faili 485 inci
maddede gösterilen din hizmetlileridir. Kötülemenin, görev sırasında değil ve
fakat din hizmetlisi sıfatından yararlanılarak yapılması suçun oluşması için
şarttır. Kötüleme; görev sırasında olursa 485 inci madde uygulanır. Halkı veya
memurları kanun, nizam, emir ve görev gereklerine uymamaya tahrik ve teşvik
ise, gerek görev sırasında gerek sıfattan yararlanılarak yapılabilir.
Maddenin son fıkrası, 485
inci maddede sayılanların görev sırasında veya sıfatlarından yararlanarak bu
madde veya 485 inci maddede yazılanlardan başka bir suç işlemeleri hâlini
ağırlaştırıcı bir neden saymıştır.
Madde 487. - Maddede yer
alan hüküm, esas olarak memuriyet sırrının ifşasını cezalandırmaktadır. Suçun
maddî unsuru, gizli kalması gereken hususları açıklamak, yayınlamak veya ne
suretle olursa olsun bunlardan başkasının bilgi edinmelerini kolaylaştırmaktır.
Suçun faili bir memur olacaktır. Suçun ön koşulu, gizli kalması gerekli
hususları, memurun, memuriyeti nedeniyle öğrenmiş bulunmasıdır. Suç bakımından
kanunlarda özel hüküm bulunan hâllerde, onların uygulanacağı maddede ayrıca
açıklanmıştır. Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından
söz konusu sırların ifşasını kanunun özel hükümleri ile cezalandırmış olması
gibi.
Maddenin ikinci fıkrası,
memurun, memuriyeti nedeni ile öğrendiği hususları, her ne suretle olursa olsun
memuriyeti sona erdikten sonra da sır olarak muhafaza etmesi zorunluluğunu
getirmiş bulunmaktadır.
Madde 488. - Tasarının
değişik kısımlarında, görevi kötüye kullanmanın özel şekilleri ayrı maddeler
hâlinde yer almış bulunmaktadır. Bu madde, kanunda ayrıca yazılı olanlar
dışındaki hâlleri genel olarak cezalandırmak üzere kaleme alınmıştır.
Suçun faili bir memur
olacaktır. Maddî unsur göreve ait yetkinin kötüye kullanılmasıdır. Memur
görevine dahil olan yetkiyi kötüye kullanarak, kanunun özel hükmü ile ayrıca
suç hâline getirilmemiş herhangi bir fiili işlediğinde, suçun maddî unsuru
gerçekleşmiş olur. Bu itibarla memuriyeti sırasında kanunun ayrıca
cezalandırdığı bir fiili, kovuşturulması şikâyete bağlı olsun veya olmasın,
işlemiş olan memur bu maddede yazılı suçu işlemiş olmaz.
Suçun manevî unsuru,
failde, kendisine veya başkasına yarar sağlamak veya başkasına zarar vermek
maksadının bulunmasıdır. Böylece, suçta özel kast aranacak, uygulamadaki
duraksamalar da böylece ortadan kaldırılmış olacaktır.
Madde 489. - Madde,
memurların görevlerini yaptıkları sırada ve göreve ilişkin olarak bir suçun
işlendiğini öğrendiklerinde bunu ilgili daireye bildirmek yükümünü, ceza yaptırımı
altına almış bulunmaktadır. Suçun maddî unsuru, böyle bir suçu ihbar etmek
hususunda ihmalde bulunmak veya gecikme göstermektir. Suçun ön koşulu, suçun
görev sırasında öğrenilmesi ve göreve ilişkin bulunmasıdır. İlgili daire suçtan
dolayı soruşturma veya kovuşturma yapacak veya yaptırabilecek makamdır.
Suçun manevî unsuru genel
kasttır ve suç teşebbüse yatkın değildir.
Maddenin ikinci
fıkrasında, failin adlî kolluk görevini yapan memurlardan oluşu ağırlaştırıcı
neden sayılmıştır.
Maddenin son fıkrası, belirli
akraba lehine olarak bir cezasızlık nedeni getirmiş bulunmaktadır.
Madde 490. - Madde,
memurlardan en az üç kişinin aralarında aldıkları karar gereğince kanun
hükümlerine aykırı olarak grev niteliğinde hareketlere girişmelerini
cezalandırmaktadır. Memur sözcüğü 4 üncü maddedeki hüküm gereğince kamu hizmeti
görevlilerini de kapsamaktadır. Ancak bunlar arasında işçi niteliğini
taşıyanların grev hakları saklıdır.
Suçun maddî unsuru,
memuriyeti terk yani memuriyetten bir daha gelmemek üzere ayrılmak, göreve
gelmemek, gelip de görevi geçici de olsa kısmen veya tamamen yapmamak veya
yavaşlatmaktır. Suçun ön koşulu, memurların bu hususta önceden anlaşmış
olmalarıdır.
Maddenin ikinci
fıkrasında, anlaşma olmasa da başkaları tarafından alınan karara veya yayınlanan
bildirilere uyulması da suçun oluşması için yeterli sayılmıştır.
Üçüncü fıkradaki fiiller,
dernek veya vakıf veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları veya üst
kuruluşları yöneticilerinin karar, bildiri veya diğer her türlü etkinlikleri
üzerine gerçekleşmişse, adı geçenlerin bir yıldan üç yıla kadar
cezalandırılacakları hükmünü getirmektedir. Böylece belirli bir iştirak şekli
ayrıca cezalandırılmış olmaktadır.
Madde 491. - Tasarının
değişik maddelerinde, memuriyet görevinin ihmali veya geciktirilmesinin özel
şekilleri suç hâlinde belirtilmiştir. Bu madde genel olarak yani söz konusu
maddelerde ayrıca belirtilmemiş bulunan hâllerde, geçerli bir neden olmaksızın
memuriyet görevinin ihmalini cezalandırmaktadır.
Suçun faili bir memur
olacaktır. Bu hususta Tasarının 4 üncü maddesine bakılmalıdır.
Suçun maddî unsuru,
görevin ihmali veya gecikerek yapılmasıdır. Amirin verdiği emirlerin de yerine
getirilmemesi ve bu hususta gecikme gösterilmesi suçun maddî unsurunu meydana
getirmektedir. Ancak bu hâlde ön koşul, amirin emrinin kanuna uygun
bulunmasıdır.
Maddenin ikinci fıkrasına
göre, ihmal dolayısıyla bir zararın meydana gelmiş olması daha ağır cezanın
verilmesini gerektirmektedir. Demek oluyor ki, birinci fıkraya göre ihmalinin
suç oluşturması için bir zararın meydana gelmiş bulunması koşulu yoktur.
Maddenin son fıkrasında,
ihmalden dolayı meydana gelen zararların ayrıca memura ödettirileceği ve bu
hususta ceza mahkemesinin re'sen karar vereceği açıklanmıştır.
Yukarıda söz edilen ihmal
veya geciktirmeden maksat, memurun görevine giren yani kanun ve nizamlara göre
işgal ettiği mevki itibarıyla belirli bir işlemi gerçekleştirmesi veya bir
eylemde bulunması gerektiği hâlde, bunları kanuna ve nizama uygun tarzda
yapmamasıdır.
Maddede geçen, amirin
kanuna göre verdiği emirleri yerine getirmemek sözcükleri, bunları geciktirerek
yerine getirmek anlamını da taşımakla birlikte, bu husus maddeye ayrıca
eklenmiştir. Memurun görevi zamanında yerine getirmesini engelleyen her türlü
haklı hâller suçun oluşmasına engeldir.
Suçun oluşması için
failde genel kastın bulunması yeterlidir yani failde bir memuriyet veya hizmet
işlemini haksız olarak kanun ve nizamlara göre yapılması gerektiği şekilde
yapmamak veya geciktirmek iradesi var olacaktır.
Madde 492. - Bu hususta,
77 nci maddenin gerekçesine bakılmalıdır.
Madde 493. - Madde,
çağımızın ortak savunma zorunluluklarını göz önünde bulundurmak suretiyle
Türkiye'nin müttefiklerine savaş gücü ve savunma olanaklarına karşı
işlenebilecek ve maddede ayrıca gösterilmiş bulunan suçların Türkiye'de
işlendiklerinde kovuşturulmasını öngörmüş ve fiiller için aynı cezaları
vermiştir. Bu suçlar böylece Türkiye'nin zararına suç sayılmaktadır.
Suçların kovuşturulması
Adalet Bakanının iznine bağlanmıştır.
Madde 494. - 493 üncü
maddenin gerekçesindeki beyanlar, düşman devletin müttefikleri yararına sonuç
verebilecek suçlar bakımından da geçerlidir. Böylece, düşman lehine işlenen ve
maddede zikredilen suçların, düşmanın müttefikleri lehine işlendiğinde de
uygulanacağı maddede açıklanmaktadır.
Madde 495. - Görevde
bulunan bir memurun, görev sırasında suç işlemesi meydana getirdiği etki
itibarıyla, daha vahim sayılması gerekeceğinden, verilecek cezanın üçte bir
oranında artırılması uygun görülmüştür. Memuriyeti icra sırasında memura karşı
işlenen suçtan dolayı verilecek ceza nasıl artırılıyorsa, memurun işlediği
suçun cezasının artırılması da aynı suretle doğal sayılmalıdır. Dikkat
edilmelidir ki, memuriyet sıfatının suçun bir unsurunu veya kanunî
ağırlaştırıcı nedenini oluşturduğu mahsus suçlar bu hükme tâbi değildir.
Bu konuda 497 nci madde
gerekçesine de bakılmalıdır.
Madde 496. - Madde,
memurun görevi sınırını aşarak veya keyfî hareketleriyle, kişilerin maddede
zikredilen suçları işlenmelerine neden olduğu hâllerde, hâkimin takdirine göre,
cezanın dörtte üçünün indirilebilmesine, hatta gerekiyorsa cezanın tümüyle
kaldırılabilmesine karar verebileceğini saptamış bulunmaktadır.
Madde 497. - Maddede,
Tasarının, mağdurdaki resmî sıfatın suç unsuru veya ağırlaştırıcı neden olarak
ayrıca göz önüne alınmamış bulunduğu hâllerde, sıfat ve memuriyeti sona ermiş
olsa bile memurlara karşı görevlerinden dolayı cürüm işlenmesi bir
ağırlaştırıcı neden olarak saptanmıştır.
Maddede, mağdur olarak,
1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 273 üncü maddesinde olduğu gibi ayrıca
"Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyesi" ve "temsil sıfatını ve emir
ve idare yetkisini haiz başkanlar" ibarelerine, Tasarının 4 üncü
maddesindeki memur tanımı dolayısıyla yer verilmesine gerek görülmemiştir, zira
bu tanıma göre adı geçenlerin memur sayılacakları şüphesizdir.
Ağırlaştırıcı nedenin
uygulanması için "sıfat ve görev" ile suç arasında bir nedensellik
bağının bulunması gerekir.
Madde 498. - Madde,
memuriyet sıfatının bir suçun unsurunu veya ağırlaştırıcı nedenini oluşturduğu
hâllerde, suçun işlendiği sırada bu sıfat kalkmış bulunsa da fiil bu sıfat
dolayısıyla işlenmiş ise, suçun yine de meydana gelmiş sayılacağını ve böylece
adeta bir yorum hükmü getirmiş olmaktadır.
Madde 499. - Maddeye göre
memurun cürüm işlemek üzere memuriyetine ait güç, araç ve gereçleri kullanması
verilecek cezanın üçte biri oranında artırılmasını gerektirmektedir. Ancak
bunun için memuriyete ait güç, araç ve gereçlerin kullanılmasının suçun
tanımında esasen göz önünde bulundurulmamış olması gerekir. Zira unsuru oluşturan
husus aynı zamanda ağırlaştırıcı neden olamaz. Bununla birlikte bu husus, madde
metninde açıkça ve ayrıca belirtilmiştir.
Madde 500. - Madde,
28/7/1999 tarihli ve 4421 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Cezaların İnfazı Hakkında
Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunla kabul edilen ve hâlen uygulanmakta
olan, para cezalarının her yıl enflasyona paralel olarak yeniden değerleme
oranında artırılması amacıyla düzenlenmiştir.
İkinci fıkrada, bu
artırım usulünün 64 üncü maddenin birinci fıkrasının (1) numaralı bendi ile 71
inci maddenin dördüncü fıkrasındaki miktarlar için de uygulanması
öngörülmüştür.
Madde 501. - Yürürlük
maddesidir.
Madde 502. - Yürütme
maddesidir.
Adalet Komisyonu Raporu
Türkiye Büyük Millet
Meclisi
Adalet
Komisyonu 8.3.2004
Esas No. : 1/593
Karar No. : 60
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET
MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
I. Bakanlar Kurulu
tarafından 14.4.2003 tarihinde kabul edilerek Başbakanlık Kanunlar ve Kararlar
Genel Müdürlüğü'nün 12.5.2003 tarih ve B.02.0.KKG.0.10/101-540/2092 sayılı
yazısı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına gönderilen Türk Ceza
Kanunu Tasarısı (Kısaca, "Hükûmet Tasarısı" veya "Tasarı"
olarak anılacaktır) Komisyonumuza havale edilmiştir. Söz konusu Tasarı,
Komisyonumuzun 28.7.2003 tarih ve 29 uncu birleşiminde geneli üzerindeki görüşmelerin
tamamlanmasından sonra maddelerin ayrıntılı bir biçimde incelenerek gerekli
değişiklik ve düzenlemelerin yapılması amacıyla oluşturulan Alt Komisyona
havale edilmiştir.
Oluşturulan Alt
Komisyonun başkanlık görevini yürüten Kastamonu Milletvekili Hakkı KÖYLÜ
imzasıyla çeşitli üniversitelerin hukuk fakültelerine yazı yazılarak, Tasarı
üzerinde yürütülecek olan çalışmalara katılmak üzere ceza hukuku öğretim
üyeleri arasından bir temsilci görevlendirilmesi istenmiştir. Bunun üzerine,
Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Doç. Dr. İzzet ÖZGENÇ, İstanbul
Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Doç. Dr. Adem SÖZÜER ve Marmara Üniversitesi
Hukuk Fakültesinden Doç. Dr. Ahmet GÖKCEN Alt Komisyon çalışmalarına katılmak
üzere görevlendirilmiştir.
21.10.2003 tarihinde
çalışmalarına başlayan Alt Komisyon Üyesi Milletvekilleri, önce Adalet
Bakanlığı bünyesinde söz konusu Tasarıyı hazırlayan Komisyona başkanlık eden
Ord. Prof. Dr. Sulhi DÖNMEZER ve bu Komisyona üye olarak katılan bazı kişilerle
İstanbul'da bir araya gelerek, Tasarı içeriğine ilişkin görüş alış verişinde
bulunmuştur.
Yargıtay Altıncı Ceza
Dairesi Üyesi Keskin KAYLAN, Adalet Bakanlığı bünyesinde söz konusu Tasarıyı
hazırlayan Komisyon üyesi olarak, Alt Komisyon çalışmalarına düzenli bir
şekilde katılmıştır.
Alt Komisyon
çalışmalarına, Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku
Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğan SOYASLAN, Adalet Bakanlığı bünyesinde söz konusu
Tasarıyı hazırlayan Komisyon üyesi olarak ve Adalet Bakanlığı Yüksek Müşaviri
sıfatıyla mesaisi elverdiği ölçüde zaman zaman katılmıştır.
Türkiye Barolar Birliği,
Alt Komisyon çalışmalarında sadece başlangıçta temsilci bulundurmuştur.
Adalet Bakanlığı adına
Alt Komisyon çalışmalarına Tetkik Hâkimleri Zekeriya YILMAZ ve Yusuf Solmaz
BALO, düzenli bir şekilde katılmışlardır.
Bu çalışmalar sürecinde,
toplumun çeşitli kesimlerinden kişiler, çeşitli dernek veya vakıf yöneticileri
ve özellikle kadın örgütlerinin temsilcileri Tasarının kendi ilgi alanlarına
giren hükümlerine ilişkin görüş ve önerilerini yazılı veya sözlü olarak Alt
Komisyon üyelerine iletme imkanı bulmuştur.
Alt Komisyonda görev
yapan üniversite temsilcisi öğretim üyeleri tarafından, hukuk fakültelerinde
görev yapan diğer ceza hukuku öğretim üyeleri ile, başta Yargıtay'da görev
yapan çeşitli Ceza Dairesi Üyeleri, Cumhuriyet Savcıları ve tetkik hâkimleri
olmak üzere, hâkim, savcı ve avukatlarla görüşülerek, Tasarının çeşitli
hükümlerine ilişkin düşünce, kanaat ve önerilerinin Komisyon çalışmalarına
yansıması sağlanmıştır.
Alt Komisyon
çalışmalarının basına kapalı yürütülmesine rağmen, bu çalışmalarda kabul edilen
düzenlemeler, basın ve yayın organları tarafından aktüel bir şekilde kamuoyunun
bilgisine sunulmuştur.
12.5.2004 tarihine kadar
devam eden Alt Komisyon çalışmaları sonucunda Hükümet Tasarısında büyük ölçüde
değişiklik yapılarak kabul edilen metin, Yargıtay Ceza Dairelerine ve
Cumhuriyet Başsavcılığına, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına, Türkiye'deki
bütün hukuk fakültelerine, baro başkanlıklarına, çeşitli sivil toplum
örgütlerine, düşünür ve yazarlara gönderilmiş olup; içeriğine ilişkin görüş,
düşünce ve önerilerin, en geç 28 Haziran 2004 tarihine kadar Komisyonumuza
iletilmesi istenmiştir.
Söz konusu metin, 21-22
Mayıs 2004 tarihlerinde Türkiye Barolar Birliği ile Gazi Üniversitesi Hukuk
Fakültesinin ortaklaşa düzenlediği bilimsel toplantı ile; 25 Mayıs 2004
tarihinde İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesinin Galatasaray
Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve İstanbul Barosu ile ortaklaşa düzenlediği
çalışma toplantısında tartışılmış olup; içeriğine ilişkin olarak her iki
toplantıda ileri sürülen eleştiri, düşünce, görüş ve öneriler, Alt Komisyon
çalışmalarını yürüten üye ve akademisyenler tarafından titizlikle takip
edilmiştir.
Alt Komisyon tarafından
hazırlanan metnin içeriğine ilişkin olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı,
Yargıtay Ceza Daireleri, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Gazi
Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Kocaeli
Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Türk
Tabipler Birliği, İstanbul Barosu, Ankara Barosu, İzmir Barosu, Diyarbakır
Barosu, Malatya Barosu, Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu, Hak-İş
Sendikaları Konfederasyonu, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Odalar ve
Borsalar Birliği ile bazı hâkim ve Cumhuriyet savcıları tarafından ileri
sürülen eleştiri, görüş, düşünce ve öneriler, 28 Haziran 2004 tarihine kadar
Komisyonumuza ulaşmıştır. Türkiye Barolar Birliği Başkanlığının talebi üzerine
Prof. Dr. Erdener YURTCAN tarafından Alt Komisyon metninin içeriğine ilişkin
olarak hazırlanan rapor da belirtilen tarihte Komisyonumuza ulaşmıştır.
Komisyonumuz, 30 Haziran
2004 tarihinde toplanarak Türk Ceza Kanunu Tasarısı üzerinde çalışmaya
başlamıştır. Bu toplantıyı 1, 2, 5, 6, 7, 8, 13 ve 14 Temmuz 2004 tarihlerinde
yapılan toplantılar izlemiştir.
Türk Ceza Kanunu
Tasarısına ilişkin Komisyon toplantılarına, Alt Komisyon çalışmalarına katılan
kişilerin yanı sıra, Yargıtay'dan Birinci Ceza Dairesi Üyesi Osman ŞİRİN,
İkinci Ceza Dairesi Üyesi Doç. Dr. Ali Rıza ÇINAR, Sekizinci Ceza Dairesi Üyesi
Kubilay ÖZKAN, Onuncu Ceza Dairesi Tetkik Hâkimi Ali KINACI, Yargıtay
Cumhuriyet Savcıları Doç. Dr. İbrahim ŞAHBAZ, M. Mahir DURAKOĞLU, Ali PARLAR,
Tayyar Cem ERALP, Muzaffer KÖSE, Bahattin AZİZAĞAOĞLU, H. Atıf ERTEN, Salih
Zeki İSKENDER, M. Bahattin PARMAKSIZ ve E. Ahsen KOÇ, İstanbul Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fatih Selami
MAHMUTOĞLU ve Adalet Bakanlığı Yüksek Müşaviri Mahmut ÖZBAY katılmışlardır.
II. Komisyonumuz, Alt
Komisyon tarafından hazırlanan metin üzerinden çalışmalarına devam etmiştir. Bu
çalışmalarda, söz konusu metnin içeriğine yönelik olarak yapılan bütün
eleştiri, düşünce, görüş ve öneriler dikkate alınmıştır. Alt Komisyon
tarafından hazırlanan metnin içeriğinde bu eleştiri, düşünce, görüş ve öneriler
ışığında gerekli değişiklikler yapılarak, Türk Ceza Kanunu Tasarısı toplam 346
madde olarak kabul edilmiştir.
Komisyonumuzun Türk Ceza
Kanunu Tasarısına ilişkin bütün çalışmalarındaki redaksiyon görevi, Doç. Dr.
İzzet ÖZGENÇ tarafından yürütülmüştür.
Komisyonumuz
çalışmalarında Hükümet Tasarısı üzerinde yapılan değişikliklerde, münhasıran
bir ülke ceza kanunu dikkate alınmamıştır. Başka bir deyişle, ortaya çıkan
metin, herhangi bir ülke ceza kanunundan iktibas edilmemiştir. Ancak, bu metnin
ortaya çıkarılmasında, İspanya ile Rusya Federasyonu arasındaki yelpazede yer
alan devletlerin ceza kanunlarının ilgili hükümleri hep göz önünde
bulundurulmuştur. Bu bakımdan Komisyon çalışmaları sonucunda ortaya çıkan
metin, ceza hukukuna ilişkin Türk doktrin ve uygulamasının bir ürünü
niteliğindedir.
Hükümet Tasarısı üzerinde
Komisyonumuz tarafından yürütülen çalışmalar sonucunda hazırlanan metinlerde,
anlaşılır bir Türkçe kullanılmıştır. Madde metinleri, son derece teknik bir
dille ifade edilmiştir. Kullanılan kavramlar, farklı anlaşılmaları önleyecek
biçimde ve özenle seçilmiştir.
Maddelerin yazımında,
uygulama açısından son derece kolaylık sağlayacak bir sistematik
benimsenmiştir. Maddeler fıkralara, fıkralar bentlere, bentler ise alt bentlere
bölünmüştür. Her fıkranın başına parantez içinde fıkra numarası konmuştur.
Bentler harf sırasına göre sıralanmış ve harflerden sonra parantez kapama
işaretine yer verilmiştir. Buna karşılık, alt bentler ise, sayıdan sonra nokta
konmak suretiyle numaralandırılmıştır.
Tasarıda yer alan her bir
madde kapsamında madde başlığı, madde metni ve madde gerekçesine yer
verilmiştir. Madde başlığı ve gerekçesi, madde metninin ayrılmaz bir parçasını
oluşturmaktadır. Bu husus, madde hükümlerinin yorumlanması açısından büyük bir
önem taşımaktadır.
III. Suç siyaseti, barış
esasına dayalı toplum düzeninin devamı için hukuka aykırı fiillerin
hangilerinin suç olarak tanımlanması gerektiğinin belirlenmesinde izlenen yolu
göstermektedir. Hukuka aykırı herhangi bir fiile suç niteliğini kazandıran
koşullar, izlenen suç siyaseti ile belirlenmektedir.
Suç siyaseti ile güdülen
amaca ulaşabilmek için, uyulması gereken ana ilkeler, kusur ilkesi, hukuk
devleti ilkesi ve hümanizm ilkesidir.
Kusur ilkesi, ceza
yaptırımının, ancak işlediği fiilden dolayı kişinin kınanabilmesi durumunda
uygulanabilmesini ifade eder. Bu ilke, bir yandan işlediği fiil dolayısıyla
kusurlu olmayan bir kimseye ceza verilemeyeceğini ifade ettiği gibi; diğer
yandan faile kusurundan daha ağır bir cezanın uygulanmasını yasaklar. Bu
bakımdan, salt netice sorumluluğu, kusur ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
İyi bir suç siyaseti
izlenirken göz önünde bulundurulması gereken ikinci ilke, hukuk devleti
ilkesidir.
Hukuk devleti ilkesi,
hukukun bireylere sağladığı güvenceyi belirtir. Bireylerin özgürlük alanına en
derin müdahalelerde bulunan ceza hukukunun kötüye kullanılmasını önleyici
önlemlerin yine hukuk düzeni tarafından konulması, hukuk devleti ilkesinin bir
gereğidir. Suçta ve cezada kanunilik ilkesi, belirlilik ilkesi, kıyas yasağı,
geçmişe uygulama yasağı, hukuk devleti ilkesinin gerekleridir.
Devletin hukuka
bağlılığının ideal bir biçimde gerçekleştirilebilmesi için ceza kanunlarının
içerik yönünden nasıl düzenlenmesi gerektiğini, hukuk devleti ilkesi belirler.
Bu anlamda, ceza kanununun insana saygı esasına dayanması, işkence ve eziyet
niteliğini gösteren uygulamaları etkin bir biçimde yasaklaması, insan onuruyla
bağdaşmayan cezalar içermemesi, hâkimlerin keyfi ve duygusal biçimde hüküm
vermelerine yol açabilecek kavram ve tanımlara yer vermemesi, ceza ve güvenlik
tedbirlerinin uygulanmasında fiilin ağırlığı ve failin tehlikeliliğinin göz
önünde bulundurulması, hukuk devleti ilkesinin gereği olarak ortaya
çıkmaktadır.
Hümanizm ilkesi, suç
siyasetinin üçüncü ana ilkesini oluşturmaktadır. Bundan amaç, suç işleyen
insanın yeniden sosyalleştirilmesi ve toplumsal sorumluluğa sahip bir birey
durumuna getirilmesi hedefinin izlenmesidir.
Türk Ceza Kanunun
Tasarısı üzerinde Komisyonumuz tarafından yürütülen çalışmalarda, suç
siyasetinin dayandığı bu temel felsefi ilkeler göz önünde bulundurulmuştur.
IV. Bireyin sahip
bulunduğu hukukî değerlerle, hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması,
Tasarı metninde ceza kanununun amacı olarak belirlenmiştir. Böylece kanunun
özgürlükçü karakteri vurgulanmıştır. Bireyin bir hukuk toplumunda yaşama
hakkının gereği olarak, kamu düzeni ve güvenliğinin korunması ile suç
işlenmesinin önlenmesi, ceza kanunun temel amaçları arasında sayılmıştır.
Demokratik toplumlarda
ceza kanunlarının uygulanması suretiyle kamu gücünün kötüye kullanılmasını
önlemek için, ceza hukukunun temel ilkelerinin anayasalarda belirlenmesi yoluna
gidilmektedir.
Anayasamızda da
belirlenen bu ilkelere göre; hangi fiillerin suç oluşturduğunun kanunda açık
bir şekilde belirlenmesi gerekir. Bu düşüncenin bir sonucu olarak, ancak bir
kanuni tanımda belirlenen muayyen fiiller, ceza yaptırımını gerekli kılabilir.
Bu bakımdan, belirli bir kanuna yollamada bulunmak suretiyle soyut olarak bu
kanuna aykırı davranışların ceza yaptırımına bağlanması, suçta kanunilik
ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Suç tanımlarının redaksiyonunda, bu ilkeye bağlı
kalmaya büyük bir özen gösterilmiştir. Örneğin, Hükümet Tasarısında, 765 sayılı
Türk Ceza Kanununda olduğu gibi, dolanlı (hileli) ve taksirli iflas suçlarının
sadece yaptırımı belirlenmiştir (madde 224). Buna karşılık, hangi fiil ve
davranışların bu suçları oluşturacağı konusunda, herhangi bir belirleme
yapılmamıştır. Bu konuda, 9.6.1932 tarih ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun
310 ve 311 inci maddelerinde yapılan düzenlemelere yollamada bulunulmuştur.
Komisyonumuzda yapılan çalışmalarda, ceza hukukunun güvence fonksiyonlarından
birini oluşturan belirlilik ilkesinin gereği olarak, hileli ve taksirli iflas
suçlarını hangi fiil ve davranışların oluşturduğu açık ve seçik bir şekilde
belirlenmiştir.
Hükümet Tasarısında,
sadece "ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz" hükmüne yer
verilmiştir. Böylece, klasik ceza hukuku anlayışının bir sonucu olan "kanunu
bilmemek mazeret sayılmaz" kuralının kapsamı, büyük ölçüde daraltılmış
olmaktadır. Komisyon çalışmalarında kabul edilen metinle, söz konusu hükmün,
Anayasamızda güvence altına alınan kusura dayalı ceza sorumluluğu ilkesiyle
uyumunun sağlanması amaçlanmıştır.
Ceza kanunuyla, çeşitli
özel suç tanımlarına yer veren diğer kanunlar arasındaki ilişki, Anayasamızda
güvence altına alınan hukuk devleti, adalet ve eşitlik ilkelerine uygun olarak
yeniden belirlenmiştir.
Tasarının
"Tanımlar" maddesinde önemli değişiklikler yapılmıştır. Örneğin,
"çocuk" deyimi, Türkiye'nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk
Hakları Sözleşmesi hükümlerine uygun olarak tanımlanmıştır. Keza, kamu
görevlisi kavramının benimsenmesiyle, kimlerin "ceza kanunu uygulamasında
memur" sayılacağı konusundaki yersiz ve anlamsız tartışmalara, çeşitli
kanunlarda yer verilen kazüistik hükümlere son verilmesi amaçlanmıştır.
V. Ceza kanununun yer
bakımından uygulama alanı belirlenirken, Türkiye'nin egemenlik alanı içinde
işlenen suçlarla ilgili olarak milletlerarası hukuk uygulamasında non bis in
idem kuralına geçerlilik tanınmamıştır. Buna karşılık, yurt dışında işlenen
suçlar bakımından, bu kurala büyük ölçüde geçerlilik tanınmıştır.
Komisyon çalışmalarında,
yabancı ülkede verilmiş mahkûmiyet kararına bağlı hak yoksunlukları bakımından
Hükümet Tasarısından farklı bir düzenleme yapılmıştır. Bu düzenlemede, yabancı
bir mahkeme tarafından hükmedilmiş olan cezaların doğurduğu hak yoksunlukları
bakımından ülkemiz hukukunun dikkate alınması kabul edilmiştir.
Suçluların geri verilmesi
bakımından, milletlerarası ceza hukuku alanındaki gelişmeler göz önünde
bulundurularak, ayrıntılı bir düzenleme yapılmıştır.
Komisyon çalışmalarında
yapılan düzenlemeyle, yurt dışında işlenen suçlar bakımından, suçun işlendiği
ülke kanununun göz önünde bulundurulması konusunda aranacak koşullar açık bir
şekilde belirlenmiştir.
VI. Hükümet Tasarısından
farklı olarak, Komisyon çalışmalarıyla oluşturulan metinde, suçlar arasındaki
"cürüm" ve "kabahat" ayırımı kaldırılmıştır. Tasarıda yer
alan bazı "kabahat"ler, suç olarak metinde muhafaza edilmiştir.
Belirtmek gerekir ki, bu ayırımın kaldırılmasının sonucunda, ülkemiz açısından
idari yaptırımları gerektiren fiillerle ilgili olarak genel bir düzenleme
yapılması gereği ortaya çıkmıştır.
Ceza sorumluluğunun
şahsiliği kuralı bağlamında, özel hukuk tüzel kişileri hakkında ceza
yaptırımının uygulanamayacağı; buna karşılık, güvenlik tedbiri niteliğinde
yaptırımlara hükmedilebileceği kabul edilmiştir.
Hükümet Tasarısında bilinçli
taksir kavramına açıkça yer verilmesi karşısında; Komisyon çalışmalarında,
olası kast kavramının da kanun metninde tanımlanması gerektiği vurgulanarak,
bunun ceza miktarının belirlenmesinde ne ölçüde dikkate alınacağı yönünde
düzenleme yapılmıştır.
Tasarının taksire ilişkin
düzenlemesinde, bu konudaki teorik gelişmeler de dikkate alınmak suretiyle,
değişiklik yapılmıştır. Bu düzenlemede, taksirin kast gibi haksızlığın manevî
unsurunu oluşturduğu ve bu kavramların salt bir kusurluluk şekilleri olmadığı
düşüncesi hâkim olmuştur. Ayrıca, yapılan düzenlemeyle, normatif bir kavram
olan taksire dayalı kusurluluk durumlarında, kusurun matematiksel oranlar
olarak ifadesinden vazgeçilmiştir.
Netice sebebiyle
ağırlaşmış suçlar bakımından, objektif sorumluluktan vazgeçilerek, kusura
dayalı sorumluluk sistemi benimsenmiştir.
VII. Hükümet Tasarısının
Birinci Kitap, İkinci Kısım, "Hukuka Uygunluk Nedenleri" başlıklı
Üçüncü Bölümü altında yer alan hükümlerin bir çoğunun hukukî niteliği doktrinde
tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Doktrinde bazı görüşler ve hatta bazı
ülke kanunları örneğin zorunluluk hâlini bir hukuka uygunluk nedeni değil,
kusurluluğu ortadan kaldıran bir neden olarak kabul etmektedir. Aynı şekilde,
yetkili merciin emrini yerine getirilmesinin genellikle bir hukuka uygunluk
nedeni olduğu kabul edilirken; bazı görüşler, bu durumda hukuka aykırı ve fakat
bağlayıcı emrin bulunduğunu ve dolayısıyla, kusurluluğu ortadan kaldıran bir
neden olduğunu ileri sürmektedirler. Keza, doktrin ve uygulamamızda "suça
etki eden neden" olarak ifade edilen haksız tahrik, esasında kusurluluğu
azaltan sebep olarak değerlendirilmek gerekir. Doktrinde ileri sürülen görüşler
açısından bağlayıcı olmamak için, bu Bölümde söz konusu edilen nedenlerin
sonucu göz önünde bulundurulmak suretiyle bir isimlendirmeye gidilmiştir.
Belirtilen nedenlerle, ilgili Bölüm başlığı "Ceza Sorumluluğunu Kaldıran
veya Azaltan Nedenler" olarak değiştirilmiştir.
Kusurluluğu etkileyen
nedenlerle bağlantılı olarak yapılan bütün düzenlemelerde, normatif bir kavram
olan kusurun iki temel unsurunu oluşturan kişinin algılama yeteneği ile
davranışlarını yönlendirme yeteneğine vurgu yapılmıştır.
Komisyon çalışmalarında,
suça teşebbüs açısından "tam teşebbüs" - "eksik teşebbüs"
ayırımı kaldırılmıştır. Keza, hazırlık ve icra hareketi ayırımında, objektif
ölçüye itibar edilmiştir. Gönüllü vazgeçme, bu düzenlemeye paralel olarak suça
teşebbüs kapsamında yeniden düzenlenmiştir. Buna karşılık, etkin pişmanlık,
sadece belirli suçlar bakımından, ilgili suçla bağlantılı olarak cezayı
kaldıran veya cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsî sebep olarak
düzenlenmiştir.
Kasten işlenen suçların
işlenişine iştirak eden kişilerin sorumluluk statülerinin belirlenmesinde,
faillik ve şeriklik ayırımına sadık kalınmıştır. Bu ayırımda, objektif ölçütler
esas alınmıştır. Buna göre, kişinin suça iştirak dolayısıyla sorumluluk
statüsünün belirlenmesinde, suçun işlenişine bulunduğu katkının,
gerçekleştirilen suçun icrası üzerindeki etkisi göz önünde bulundurulacaktır.
İzlenen suç siyasetinin
gereği olarak, kusur yeteneği olmayan çocuk veya akıl hastalarının suçun
işlenmesinde araç olarak kullanılması ya da azmettirme ilişkisinde
azmettirilenin çocuk olması hâllerinde cezada artırım öngörülmüştür. Bu
düzenlemede, suçun işlenmesinde kullanılmakla bu kişilerin de mağdur edildiği
düşüncesi etken olmuştur.
Birden fazla kişinin
iştiraki bir suçun işlenmesini genellikle kolaylaştırmaktadır. Ancak, iştirake
ilişkin hükümler, işlenen suça ilişkin kanuni tanımda yer alan fiillerin tamamını
gerçekleştirmeyen, ya da bu tanıma uygun bir davranış gerçekleştirmeksizin
suçun işlenişine iştirak eden suç ortaklarının sorumluluk statülerini
belirlemektedir. Bu bakımdan, bir suçun iştirak hâlinde işlenmesi, iştirak
statüleri arasında herhangi bir ayırım yapmaksızın, o suçtan dolayı kişilere
verilecek cezanın artırılması nedeni olarak mütalâa edilemez. Buna rağmen
Hükümet Tasarısında, örneğin hırsızlık (madde 202, 203) ve yağma (madde 207)
suçları açısından, bu suçların iştirak hâlinde işlenmesinin daha ağır cezayı
gerektirdiği yönünde düzenleme yapılmıştır. Ancak, belirli suçlar bakımından
sadece icra hareketlerinin birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi,
suçun temel şekline nazaran daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâl olarak
kabul edilebilir. Bu düşüncelerle, Komisyonumuzda yapılan çalışmalarda,
hürriyete karşı bazı suçların yanı sıra, cinsel saldırı ve yağma gibi suçlarda,
icra hareketlerinin birden fazla kişi tarafından birlikte gerçekleştirilmesi,
bu suçların arzettiği özellikler göz önünde bulundurularak, ilgili suçun temel
şekline nazaran daha ağır cezayı gerektiren nitelikli unsur olarak kabul
edilmiştir.
VIII. Ceza hukukunun
temel kurallarından birisi, "kaç tane fiil varsa o kadar suç, kaç tane suç
varsa o kadar ceza vardır" şeklinde ifade edilmektedir. Bunun istisnaları,
suçların içtimaı bölümünde belirlenmiştir. Bu istisnalar dışında, işlenen her
bir suçla ilgili olarak ayrı ayrı cezaya hükmedilecektir. Böylece verilen her
bir ceza, bağımsızlığını koruyacaktır. Hükmolunan birden fazla aynı veya farklı
nitelikteki cezanın ne suretle infaz edileceği sorununun infaz kanununda
düzenlenmesi gerektiği düşüncesiyle; Komisyon çalışmalarında, Tasarının
"cezaların içtimaı"na ilişkin hükümlerinin metinden çıkarılması uygun
görülmüştür.
IX. Yaptırım sisteminde
önemli değişiklikler yapılmıştır. Ondokuzuncu yüzyıl ceza hukuku anlayışının
kalıntısı olan "aslî ceza" ve "fer'î ceza" ayırımı
kaldırılmıştır. Suç olgusu dolayısıyla uygulanabilen yaptırımlar, ceza ve
güvenlik tedbiri olarak belirlenmiştir.
Suçlar arasındaki
"cürüm" ve "kabahat" ayırımı terk edildiği için, Hükümet
Tasarısında hürriyeti bağlayıcı ceza açısından kabul edilen "hapis"
ve "hafif hapis" ayırımı da kaldırılmıştır. Böylece, temel ceza
olarak, hapis cezası benimsenmiştir.
Hapis cezası,
ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve süreli hapis cezası olmak
üzere, üçe ayrılmıştır. Bu ayırımda, hapis cezasının infaz sureti esas
alınmıştır. Bu sistemde, bir kişinin toplumdan tamamen tasfiyesini öngören bir
yaptırım kabul edilmemiştir. Bu cezaların ne suretle infaz edileceğinin infaz
kanununda düzenlenmesi öngörülmüştür.
Somut olayda hükmedilen
hapis cezasının kısa süreli olması durumunda, etkin ve ülkemiz koşulları
bakımından da uygulanabilirliği olan seçenek yaptırımlar öngörülmüştür.
Suç işlemiş olsun veya
olmasın, insan kişiliğinin gelişimi, ancak serbest iradeye dayalıdır.
Davranışların serbestçe belirlenebilme hürriyeti, insan kişiliğinin gelişiminin
olmazsa olmaz koşulunu oluşturmaktadır. Suç işlemiş olan bir insanın dahi
kişiliğini geliştirebilmesi için belirli ölçüde davranışlarını yönlendirme
hürriyetine sahip olması gerekir.
Suç işleyen kişinin
mahkûm olduğu cezanın infaz edilmesiyle güdülen yegane amaç kişiye
gerçekleştirdiği haksızlık dolayısıyla etkin bir uyarıda bulunmak ve kişinin
etkin pişmanlık duymasını sağlamaktır. Cezaların infazıyla mahkûm gelecekte
sosyal sorumluluğa sahip olarak suçsuz bir yaşantı sürmeye yatkın duruma
getirilmelidir. Ancak, bu amaç, bazı suçlular açısından sadece bir cezaya
mahkûm olmakla da sağlanmış olabilir. Bu bakımdan, kişinin sadece belli bir
cezaya mahkûm olmasıyla cezanın uyarı fonksiyonunu gerçekleşmesi ve failin bu
suçtan dolayı etkin pişmanlık duyması durumunda, artık cezaevi ortamına
konmaması gerekir. Kısa süreli hapis cezasına mahkûm olan hükümlülerin
cezasının infaz kurumunda çektirilmesi bakımından, cezanın özel önleme
fonksiyonu daima kuşku ile karşılanmıştır. Bu bakımdan, kısa süreli hapis
cezasına mahkûm olan kişilerin uslandırılmasının, eğitiminin ve resosyalizasyonunun
sağlanması için etkin seçenek yaptırımların belirlenmesine büyük bir ihtiyaç
bulunmaktadır. Komisyonumuzda yapılan çalışmalar sonucunda belirlenen seçenek
yaptırımlar, bu amacı gerçekleştirebilecek niteliktedir.
Komisyonumuz, yaptırım
rejimine ilişkin olarak ceza kanununda yer alması gereken hükümlerde, bir suç
dolayısıyla yapılan yargılama sonucunda karara bağlanabilecek hususları, sınır
ve ölçü olarak almıştır. Bu bakımdan, Hükümet Tasarısında yer alan koşullu
salıvermeye ve kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların özel infaz rejimlerine
ilişkin hükümler, metinden çıkarılmıştır.
Komisyonumuz, Hükümet
Tasarısından farklı olarak ertelemeyi sadece hapis cezası açısından kabul
ederek düzenleme yapmıştır. Bu düzenlemede, erteleme, bir koşullu af olmaktan
çıkarılıp, ceza infaz kurumu hâline getirilmiştir.
Suçlar arasındaki
"cürüm" ve "kabahat" ayırımının kaldırılması, para cezası
bakımından da "ağır para cezası" ve "hafif para cezası"
ayırımının terk edilmesi sonucunu doğurmuştur. Ancak, bunun sebebiyet verebileceği,
bir suç karşılığında öngörülen ve mahkeme tarafından hükmedilen para cezası ile
idari yaptırım olarak uygulanan para cezası arasındaki kavram karışıklığını
önlemek için, ceza hukuku yaptırımı niteliğindeki para cezasının adı, adli para
cezası olarak belirlenmiştir. Adli para cezası bakımından gün para cezası
sistemi benimsenmiştir. Komisyonumuz çalışmalarında benimsenen sistemde adli
para cezası, kural olarak hapis cezasına seçenek yaptırım şeklinde kabul
edilmiştir. Ancak, özellikle ekonomik çıkar amaçlı suçlarda suçun işlenmesiyle
bir çıkar elde edildiği kesin olarak öngörülmekle birlikte, bunun miktarının
belirlenemediği durumlara özgü olarak hapis cezasının yanı sıra adli para
cezası da öngörülmüştür.
X. Komisyonumuzda yapılan
çalışmalarda, güvenlik tedbirleri, Hükümet Tasarısından farklı olarak, son
derece sade bir şekilde düzenlemeye tabi tutulmuştur. Hükümet Tasarısında, bir
taraftan "fer'i ceza"lara, diğer taraftan da güvenlik tedbirlerine
yer verilmiştir. Ancak, öngörülen "fer'i ceza"larla güvenlik
tedbirleri arasında kabul edilebilir somut bir ölçüt belirlenmemiştir. Bu
düzenleme 765 sayılı Türk Ceza Kanunundaki erteleme hükümlerinin ortaya
çıkardığı sorunların devam etmesine olanak tanıyabilecek nitelikte görüldüğü
için; Komisyon çalışmalarında, erteleme kurumunun hukuki yapısında değişiklik
yapıldığı gibi, "fer'i ceza" kavramı terk edilmiş ve güvenlik
tedbirleri bir sistematik çerçevesinde yeniden düzenlenmiştir.
İşlediği suç nedeniyle
hapis cezasına mahkûm edilen kişi, toplumda belli hakları kullanmaktan yoksun
bırakılmaktadır. Ancak, bu yoksunluk, kural olarak, mahkûm olunan hapis
cezasının infazı tamamlanıncaya kadar devam edecektir. Cezanın infazı, kişinin
işlediği suçtan dolayı etkin pişmanlık duymasını, yeniden topluma kazanılmasını
gerektirdiğine göre; cezasını çekmiş olan kişi artık toplumla barışmış, suç
işlemekle kaybettiği toplumsal güveni geri kazanmış demektir. Bu bakımdan,
benimsenen yaptırım sisteminde, belli bir suçu işlemekten dolayı cezaya
mahkûmiyetin sonucu olarak ömür boyu devam edecek bir hak yoksunluğu söz konusu
değildir.
Bu düzenlemeyle, Yaptırım
Teorisinin verilerine aykırı olarak çeşitli kanunlarda yer verilen belli bir
suçtan mahkûmiyete bağlı hak yoksunluklarını gerektiren kazüistik hükümlerin
önüne geçilmesi amaçlanmıştır.
Hükümet Tasarısından
farklı olarak, bir güvenlik tedbiri niteliğinde kabul edilen müsadere, eşya
müsaderesi ve kazanç müsaderesi şeklinde bir ayırıma tabi tutularak
düzenlenmiştir. Komisyonumuzda kabul edilen bu düzenlemede, Hukuk Toplumunda
suçun bir kazanç elde etme yolu olarak görülmemesi ve suç işlemek suretiyle
kazanç elde edilmesinin önüne geçilmesi gerektiği yönündeki düşünce hâkim
olmuştur.
Müsadereye ilişkin genel
ve kuşatıcı bir düzenleme yapıldıktan sonra; gerek ceza kanununda gerek diğer
kanunlarda, çeşitli suç tanımlarıyla bağlantılı olarak özel müsadere
hükümlerine yer verilmemelidir. Bu düşüncelerle, Hükümet Tasarısının rüşvet
gibi çeşitli suç tanımlarıyla bağlantılı olarak müsadereyi özel olarak
düzenleyen hükümleri metinden çıkarılmıştır.
Hükümet Tasarısının
Birinci Kitabının Beşinci Kısmında "Çocuk ve Küçüklere İlişkin
Hükümler"e ve bu düzenlemeler kapsamında, "çocuk" ve
"küçük" ayırımına yer verilmiştir. Keza, bu düzenlemelerde, örneğin
hapis cezasından ayrı olarak "çocuklara ve küçüklere özgü hapis
cezası" öngörülmüştür. Bu Kısımda, Genel Hükümler Kitabında yer alan bazı
düzenlemelerle ilgili olarak, örneğin dava veya ceza zamanaşımı, erteleme ve
koşullu salıverme bakımından çocuklar ve "küçükler"e özgü ayrı
hükümlere yer verilmiştir.
Komisyonumuzda yapılan
çalışmalar sonucunda kabul edilen düzenlemelerde, Hükümet Tasarısının
benimsediği bu sistemden vazgeçilmiştir. Bununla bağlantılı olarak, suç yoluna
sürüklenmiş çocuklara özgü güvenlik tedbirlerinin nelerden ibaret olduğu ve
bunların ne suretle uygulanacağı hususlarında çocuklarla ilgili kanun
içeriğinde düzenleme yapılması uygun görülmüştür.
Komisyonumuzda yapılan
çalışmalarda, fiili işlediği sırada akıl hastası olan kişiler hakkında
öngörülen koruma ve tedavi amaçlı güvenlik tedbirinin bu amaca özgü donanımlı
sağlık kuruluşlarında uygulanması kabul edilmiştir. Keza, bu güvenlik tedbiri
açısından belli bir süre öngörülmüş değildir. Benimsenen sistemde, koruma ve
tedavi amaçlı güvenlik tedbiri uygulanmasına, akıl hastasının iyileşmesine
kadar değil, toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan kalkmasına veya önemli
ölçüde azalmasına kadar devam edilecektir.
Söz konusu tedavi amaçlı
güvenlik tedbiri, suç işleyen alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde
bağımlısı kişiler açısından da öngörülmüştür.
Tekerrür, cezanın
artırılmasını gerektiren bir neden olarak kabul edilmiş değildir. Tekerrür
hâlinde suç işleyen kişi, itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi ve örgüt
mensubu suçlu gibi, toplum açısından daha fazla tehlike ifade etmektedir. Bu
itibarla, mükerirlerin yanı sıra, itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi ve
örgüt mensubu suçlu kişiler açısından, bunlara özgü infaz rejimi ve cezanın
infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri öngörülmüştür.
Özel hukuk tüzel kişileri
hakkında ceza yaptırımı uygulanması uygun görülmemekle beraber, bu tüzel
kişiliklerin faaliyeti çerçevesinde, bunların yararına olarak suç işlenmekte
olduğu vakıası karşısında, bunlarla ilgili olarak güvenlik tedbirlerinin
uygulanabilmesi yönünde düzenleme yapılmıştır.
XI. Hükûmet Tasarısında
bir suça ilişkin cezanın belirlenmesinde aynı neden birkaç defa dikkate
alınabilecek şekilde düzenleme yapılmıştır. Örneğin temel cezanın
belirlenmesinde, başka nedenlerin yanı sıra, "failin geçmişi, cezanın
failin geleceği üzerindeki olası etkileri, kişisel ve sosyal ilişkileri,
fiilden sonraki davranışları gibi hususlar" da dikkate alınacaktır (madde
79). Ancak, aynı nedenlerin, "Takdire bağlı hafifletici nedenler"
başlıklı 33 üncü madde hükmü çerçevesinde cezanın bireyselleştirilmesi
bağlamında da dikkate alınması gerekmektedir. Hâlbuki, kişi hakkında işlediği
suç nedeniyle ceza belirlenirken bir neden ancak bir defa dikkate alınabilir.
Komisyonumuzda yapılan
çalışmalarda, cezanın belirlenmesine ve bireyselleştirilmesine ilişkin
hükümler, bu düşünceler çerçevesinde yeniden düzenlenmiştir. Bu düzenlemede
cezanın belirlenmesinde izlenmesi gereken yöntem, açık ve denetime imkân
tanıyacak bir biçimde ortaya konulmuştur. Bu düzenlemeye göre, somut olayda
ilgili suç tanımında belirlenen cezanın alt ve üst sınırı arasında ceza tayin
edilirken, cezanın belirlenmesine ilişkin madde hükmünde gösterilen ölçütler
dikkate alınacaktır. Cezanın belirlenmesine ve bireyselleştirilmesine ilişkin
hükümlerle, soyut gerekçeler göstererek cezanın alt veya üst sınırdan
belirlenmesi şeklindeki yanlış uygulamanın önüne geçilmek amaçlanmıştır.
XII. Ceza ve güvenlik
tedbirlerinin asıl amacı, suç mağdurunun mağduriyetini gidermek değildir.
Ancak, izlenen ceza siyasetiyle, suç mağdurunun uğradığı zararların
karşılanması mümkün kılınabilmektedir. Bu bakımdan, mağdurun korunması
amacıyla, örneğin kısa süreli hapis cezası açısından mağdurun uğradığı
zararların karşılanması seçenek yaptırımına yer verildiği gibi, hapis cezasının
ertelenebilmesi, mağdurun uğradığı zararların karşılanması koşuluna
bağlanabilmektedir.
Aynı şekilde,
soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlarda, şikâyetten
vazgeçmeden ayrı olarak, uzlaşma müessesesi kabul edilmiştir. Şikâyetten
vazgeçme, soyut bir şekilde gerçekleşmektedir. Şikâyetten vazgeçmenin kabulü
için, mağdurun uğradığı zararın herhangi bir şekilde karşılanması şart olarak
aranmamaktadır. Hâlbuki uzlaşma hâlinde, fail, suçtan zarar gören gerçek
kişinin veya özel hukuk tüzel kişisinin maruz kaldığı zararın tümünü veya büyük
bir kısmını ödemeyi veya gidermeyi üstlenmektedir. Failin üstlenmiş bulunduğu
zararın karşılanması yönündeki edimi eksiksiz bir şekilde yerine getirmesi
hâlinde, Cumhuriyet savcısı tarafından kamu davası açılmayacak ya da açılmış
olan kamu davasıyla ilgili olarak mahkeme tarafından düşme kararı verilecektir.
Böylece uzlaşma, suç mağdurunun uğradığı zararların karşılanmasının mümkün
kılınabilmesi açısından etkin bir yol olarak öngörülmüştür.
Çeşitli suçlarla
bağlantılı olarak kabul edilen etkin pişmanlık hükümleriyle de, suçun
işlenmesiyle ortaya çıkan mağduriyetlerin etkilerinin veya ekonomik zararların
mümkün olduğunca azaltılması amaçlanmıştır.
Örneğin, uyuşturucu veya
uyarıcı madde suçlarında, izlenen suç siyasetinin gereği olarak, uyuşturucu
veya uyarıcı madde kullanma fiili suç olarak tanımlanmamıştır. Çünkü,
uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmakla kişiler aslında kendi sağlıklarını
kaybetmektedirler. Bu nedenle, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişiler,
tedaviye ve denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulacaklardır. Ancak,
kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı maddeyi satın almak veya başka surette
elde etmek, suç olma özelliğini muhafaza etmektedir. Uyuşturucu veya uyarıcı
maddeyi kullanan kişinin, bunu kimlerden ve ne suretle elde ettiği yönünde
bilgi vermesi ya da hakkında uygulanan tedavinin ve denetimli serbestlik
tedbirinin gereklerine uygun davranması durumunda, bu nedenle
cezalandırılmayacaktır.
Fuhşa sürüklenen kişinin
tedavi veya terapiye tabi tutulması da, suç mağdurunun korunması amacına
yönelik bir güvenlik tedbiri olarak düşünülmüştür.
Komisyon çalışmalarında,
Hükûmet Tasarısında yer almamakla birlikte, çocukların korunması amacına
yönelik başka suç tanımları da kabul edilmiştir.
Örneğin kişinin cinsel
dokunulmazlığına karşı suçlar bağlamında, çocukların cinsel istismarı, ayrı bir
suç olarak düzenlenmiştir.
Aynı şekilde çocuklara
sağlık için tehlike oluşturabilecek maddelerin verilmesi, suç olarak
tanımlanmıştır.
İçerik bakımından
müstehcen nitelikte olan ürünlerden çocukların etkin bir şekilde korunmasına
yönelik düzenlemeler yapılmıştır.
Ayrıca, toplumsal
geleceğimiz açısından son derece tehlikeli bir mahiyet taşıması itibarıyla,
çocukların fuhşa sürüklenmesi fiilleri, etkili ceza yaptırımı altına alınmıştır.
XIII. Bazı suçlar
bağlamında, bunların Tasarı sistematiğindeki yeri itibarıyla, Genel Gerekçede
belirtilenin aksine, bireyin korunması ikinci planda kalmıştır. Örneğin,
kişinin cinsel dokunulmazlığına karşı fiiller, Tasarının İkinci Kitabının
"Topluma Karşı Suçlar" başlığını taşıyan İkinci Kısmının Altıncı
Bölümü altında düzenlenmiştir. Buna karşılık, Komisyonumuzda yapılan
çalışmalarda, bu suçlar İkinci Kitabın "Kişilere Karşı Suçlar"
başlıklı Birinci Kısmının Sekizinci Bölümünde, içerik ve sistematik bakımından
yeniden tanımlanmışlardır. Bu yeni düzenlemede, kişinin vücut dokunulmazlığı ve
özellikle cinsel dokunulmazlığı daha etkin bir şekilde koruma altına
alınmıştır.
İşkencenin gizli bir
himaye görmesini önlemek ve işkenceyi etkin bir şekilde önleyebilmek amacıyla,
işkence suçunun ihmali davranışla işlenmesi hâline ilişkin olarak Tasarıya özel
bir hüküm konulmuştur. İşkence fiilleri, bunu önlemekle yükümlü olan kamu
görevlileri tarafından genellikle müsamaha ile karşılanmakta ve hatta, sarih
veya zımni bir şekilde teşvik dahi edilebilmektedir. Bu durumlarda, işkenceyi
gerçekleştiren görevlileri cezalandırma imkânı bulunsa bile, işkence yapma
hususunda sarih veya zımni bir şekilde teşvikte bulunan amir konumundaki kamu
görevlileri, genellikle cezasız kalmaktadır. Bu kişilerin cezasız kalmamasını
temin amacıyla Tasarı metnine hüküm konulmuştur.
Ayrıca, işkencenin
cezalandırılabilmesi için, bunun mutlaka Türkiye'de gerçekleşmesi, bir Türk
vatandaşı tarafından veya bir Türk vatandaşına karşı yapılması da
gerekmemektedir. Komisyonumuzda kabul edilen düzenlemelere göre, işkencenin kim
tarafından, kime karşı ve nerede yapıldığına bakılmaksızın, failleri Türkiye'de
ve Türk kanunlarına istinaden cezalandırılabilecektir.
XIV. Hükûmet Tasarısının
Özel Hükümler Kitabındaki bir çok hüküm sistematik bakımdan uygun olmayan
yerlerde düzenlenmiş olması dolayısıyla; Bölüm sistematiklerinin yeniden
belirlenmesi sırasında bu hükümlerden bir kısmı bulundukları yerden başka
Bölüme aktarılmıştır.
Örneğin, Tasarıda genel
olarak görevi kötüye kullanma suçu tanımlandığına ve avukat da bir kamu
görevlisi olduğuna göre, Tasarının "Avukatlık görevinin kötüye
kullanılması" başlıklı 458 inci maddesi hükmü, metinden çıkarılmıştır. :
Keza, hakaret suçu,
İkinci Kitap, Birinci Kısım, Sekizinci Bölüm altında düzenlenmiş iken;
"memura görevinden dolayı hakaret" suçu, İkinci Kitabın
"Millete, Devlete ve Kamusal Barışa Karşı Suçlar" başlıklı Üçüncü
Kısmının Altıncı Bölümünde düzenlenmiştir. Farklı kısım ve bölümlerde düzenlenen
bu hükümler birleştirilerek, uygulamada çıkan birçok sorunu giderebilecek bir
şekilde aynı bölüm altında düzenlenmişlerdir.
Yürürlükteki 765 sayılı
Türk Ceza Kanununun yansıması olarak Hükûmet Tasarısında yer alan pek çok
hüküm, aslında kazüistik bir mahiyet taşıdığı için, metinden çıkarılmış veya
birleştirilerek tek hüküm hâline getirilmiştir.
Örneğin, Tasarının
"Can ve malı koruma" başlıklı 231 inci maddesi, Genel Hükümler
Kitabında yer alan meşru savunma ve zorunluluk hâline ilişkin hükümler
karşısında, gereksiz görülerek, metinden çıkarılmıştır.
Keza, rüşvet suçuna
ilişkin olarak Tasarının 403, 404, 405 ve 406 ncı maddeleri hükümleri
birleştirilerek, Suç Teorisinin verilerine uygun olarak ve uygulamayı
kolaylaştıracak surette tek bir madde altında düzenlenmiştir. Tasarının
kazüistik bir mahiyet arzeden 419, 420, 421, 422 ve 423 üncü maddeleri
hükümleri birleştirilerek, tek bir madde altında "Görevi yaptırmamak için
direnme" suçu olarak düzenlenmiştir.
Aynı şekilde, Tasarıda
yer alan "Genel olarak görevi kötüye kullanma" başlıklı 488,
"Görevi ihmal" başlıklı 491 ve "Keyfi muamele" suçunun
tanımlandığı 480 inci madde hükümleri birleştirilerek, genel mahiyette ve icrai
veya ihmali davranışla işlenebilen görevi kötüye kullanma suçu olarak tek madde
altında düzenlenmiştir.
XV. Hükûmet Tasarısına
765 sayılı Türk Ceza Kanunundan aktarılan pek çok hüküm, Suç Teorisinin
verileriyle bağdaşmadığı için, metinden çıkarılmıştır. Örneğin, Suç Teorisine
ilişkin pek çok sorunu hareketin "nedensellik değeri"ni göz önünde
bulundurarak açıklamaya çalışan ondokuzuncu yüzyıl ceza hukuku anlayışının bir
yansıması olarak Tasarı metnine konulmuş olan "Bilinmeyen veya
beklenilmeyen hâller ve nedenler" başlıklı 137 nci madde, metinden
çıkarılmıştır. Keza, iştirake ilişkin genel nitelikteki hükümler karşısında,
"Failin bilinmemesi" başlıklı 232 ve "Kavga" başlıklı 233
üncü maddeler, gereksiz görülerek metinden çıkarılmıştır.
XVI. Hükûmet Tasarısına
765 sayılı Türk Ceza Kanunundan yansıyan örneğin hırsızlık, yağma ve
dolandırıcılık suçlarıyla ilgili kazüistik mahiyetteki bazı hükümler
sadeleştirilmeye çalışılmıştır.
XVII. Komisyonumuz,
Hükûmet Tasarısının ihale yolsuzluklarıyla mücadele bakımından içerdiği
hükümleri, 765 sayılı Türk Ceza Kanunundaki düzenlemeler gibi, yetersiz
bularak, bu husustaki suç tanımlarını yeniden düzenleme yoluna gitmiştir. Bu
bağlamda, Tasarı metninde ihaleye ve edimin ifasına fesat karıştırma olarak iki
ayrı suç tanımına yer verilmiştir. Söz konusu suçların hangi fiil ve
davranışlarla oluşacağı, ayrıntılı bir şekilde belirlenmiştir. Ayrıca, bu
suçların uygulama alanı, kamu ihale mevzuatına tabi olsun veya olmasın, nitelik
bakımından kamusal faaliyette bulunan bütün kurum ve kuruluşların mal veya
hizmet alım, satım ve kiralama işlemlerini kapsayacak şekilde geniş tutulmuştur.
Yine, yolsuzlukla etkin
bir şekilde mücadele için izlenen suç siyasetinin gereği olarak, kişinin haklı
bir işinin gördürülmesi amacıyla kamu görevlisine menfaat temin etmesi, rüşvet
verme olarak nitelendirilmemiştir. Buna karşılık, yapılan bu yeni düzenlemede,
menfaat sağlayan kamu görevlisinin fiili, somut olayın koşullarına göre, icbar
suretiyle irtikap veya genel nitelikte görevi kötüye kullanma suçunu
oluşturacaktır. Böylece, haklı bir işinin gördürülmesi amacıyla kamu
görevlisine menfaat sağlayan kişi mağdur olarak telakki edileceği için, bu
fiillerin açığa çıkması büyük ölçüde sağlanmış olacaktır.
Ayrıca, rüşvet suçunun
uygulama alanı, nitelik bakımından kamusal faaliyette bulunan bütün kurum ve
kuruluşların görevlilerini kapsayacak şekilde geniş tutulmuştur.
XVIII. Hükûmet
Tasarısının İkinci Kitap, İkinci Kısmındaki "Genel Tehlike Yaratan
Suçlar" başlıklı Birinci Bölüm altında yer alan suç tanımlarında,
oluşturulan tehlikenin sebebiyet verdiği zararlı ağır neticeler açısından da
hükümlere yer verilmişti. Bu durum, 765 sayılı Türk Ceza Kanununda olduğu gibi,
söz konusu ağır neticelerden sorumluluk ile zarar suçlarından sorumluluk
arasında bir karışıklığa neden olmaktadır. Örneğin yangın çıkarmak, Hükûmet
Tasarısının 234 üncü maddesinde bir tehlike suçu olarak tanımlanmıştır. 240
ıncı maddede ise, yangının ölüme sebebiyet vermesi hâli ile ilgili olarak
"on yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası" öngörülmüştür. Tasarının
sisteminde, meydana gelen bu ağır neticeden sorumluluk için failin kusurlu olması
şart olmadığı gibi, bu netice açısından kast veya taksirle hareket etmesi ve
hatta, ölen kişi sayısı önemli değildir. Buna karşılık, Tasarının 136 ncı
maddesinde, kasten öldürme suçunun örneğin yangın çıkararak işlenmesi hâli ile
ilgili olarak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası öngörülmüştür.
Komisyon çalışmalarında
kabul edilen sistemde ise, belirli tehlikelere neden olmak başlı başına bir suç
olarak tanımlandıktan sonra, bu tehlike sonucunda bir zararın meydana gelmesi
hâliyle ilgili olarak ayrıca özel hükümlere yer verilmemiştir. Bu durumda,
meydana gelen netice açısından, kusura dayalı sorumluluk sisteminin
benimsendiği netice sebebiyle ağırlaşmış suça ilişkin hükümler çerçevesinde
sorumluluk yoluna gidilmelidir. Ayrıca, bu gibi olaylarda, farklı neviden fikri
içtima hükümleri uygulanarak, fail hakkında tek bir suçtan dolayı cezaya
hükmedilmek gerekecektir.
XIX. Yürürlükteki 765
sayılı Türk Ceza Kanununun yansıması olarak Hükûmet Tasarısında yer alan kamu
güvenine karşı suçlarda, gerek içerik gerek sistematik bakımdan önemli
değişiklikler yapılmıştır. Özellikle belgede sahtecilik suçuyla bağlantılı
olarak Tasarıda yer verilen "bu fiillerden dolayı genel veya özel bir
zarar meydana geldiğinde" (madde 279) veya "bu fiilden dolayı genel
veya özel bir zarar meydana gelebildiğinde" (madde 284) gibi ifadeler,
madde metinlerinden çıkarılmıştır. Zira, sahtecilik olgusu gerçekleştikten
sonra, bir "genel veya özel zarar"ın meydana gelmesini veya gelmesi
ihtimalini aramaya artık gerek yoktur. Aslında bu hükümler sahtecilik suçundan
dolayı sorumluluktan kurtulmak için kötüye kullanılmaya müsait bir durum
oluşturmaktadır. Keza, sahtecilik olgusu gerçekleştikten sonra, uygulamada
ayrıca bunun "iğfal kabiliyetini haiz" veya "aldatma yeteneğine
sahip" olup olmadığını araştırmak da, sahtecilik suçundan dolayı
sorumluluktan kurtulmak için bir çıkış yolu olarak görülmektedir. Aldatıcılık
özelliği, sahteciliğin özünde var olan bir husustur. Aksi takdirde,
sahtecilikten söz etmek mümkün değildir.
Resmi belgede sahtecilik
suçuyla bağlantılı olarak belgenin asıl, özet veya suret olması bakımından veya
bu belgeler arasında, "kimlik belgesi", "şahadetname",
"beyanname", "zabıtanın teftiş ve kontrolüne tabi defter",
"iyi hâl veya yoksulluk belgesi", ya da sağlık raporu olup olmamasına
göre ayırım yapılması, toplumda hukuk güvenliğini sarsan keyfi uygulamalara
imkân sağlayan bir durum olarak görüldüğü için; bütün bu ayırımlar, Komisyon
çalışmaları sonucunda oluşan metinde terkedilmiştir.
XX. Komisyon
çalışmalarında, Hükûmet Tasarısında bulunmayan yeni suç tanımlarına yer
verilmiştir.
Örneğin, insan üzerinde
deney fiilleri ilk defa mevzuatımızda suç olarak tanımlanmıştır. Bu suç
tanımlaması yapılırken, ülkemizde bu konuda kapsamlı bir kanuni düzenlemenin
bulunmaması nedeniyle, insan üzerinde bilimsel deney yapılabilmesinin ve tedavi
amaçlı denemelerde bulunulabilmesinin şartları ayrıca belirlenmiştir.
Çevrenin kirletilmesi
fiilleri, hâlen yürürlükte olan Çevre Kanununa göre sadece idari yaptırımı
gerektirmektedir. Hâlbuki çağdaş ceza kanunlarında, ekolojik dengenin
bozulmasına neden olması ve çevrede kalıcı etkiler doğurması bakımından bu
fiillerin suç olarak tanımlanması yoluna gidilmiştir. Yakın tarihlerde
ülkemizde yaşanan kimyasal veya radyoaktif madde atık ve artıklarıyla dolu
varillerin yurt dışından gelen gemilerle sahillerimize bırakılması ve hatta, bu
tür maddelerle yüklü gemilerin karasularımızda kendi hâline terk edilmesi
olayları, toplum olarak çevre kirliliğine karşı duyarlılığımızın artmasına
neden olmuştur. Bu duyarlılığın sonucu olarak, çevrenin kasten veya taksirle
kirletilmesi fiilleri, Komisyonumuzda yapılan çalışmalarda suç olarak
tanımlanmıştır. Hatta, Komisyonumuzca kabul edilen ceza kanununun yer
bakımından uygulama alanına ilişkin hükümlere göre; çevrenin kasten
kirletilmesi suçunun kim tarafından ve nerede işlendiğine bakılmaksızın,
failleri Türk kanunlarına göre cezalandırılmak üzere Türkiye'de
yargılanabilecektir. Bu düzenlemelerin yapılmasında, çevre kirliliğine neden
olan fiillerin Türkiye'nin egemenlik alanı dışında işlenmesine rağmen, hava
sirkülasyonları veya denizlerdeki akıntılarla kirliliğin ülkemize de sirayet
etmesi ve özellikle, Türkiye'ye komşu ülkelerdeki eskimiş teknolojilerle
çalışan ve çevre kirliliğini önlemeye yönelik yeterli teknik donanıma sahip
bulunmayan atom enerji santrallerinin hâlen faaliyette bulunması, büyük ölçüde
etkili olmuştur.
Ülkemizdeki plansız
şehirleşmenin ve kamu arazilerinin işgalinin önüne geçebilmek amacıyla,
"yapı ruhsatiyesi" olmaksızın veya ruhsata aykırı olarak inşaat
faaliyetinde bulunulması, bu inşaatlara veya "yapı kullanma izni"
alınmamış binalara elektrik, su, telefon veya gaz bağlantısı yapılması suç
olarak tanımlanmıştır.
Komisyon çalışmalarında,
diğer kanunlarda düzenlenen çeşitli suçlar, uygulamada karşılaşılan sorunları
giderebilecek şekilde ve Suç Teorisinin verilerine uygun olarak yeniden
tanımlanarak Tasarı metnine dahil edilmiştir.
Hâlen yürürlükte bulunan
Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanunda organ ve doku
ticareti açısından öngörülen ceza hükümlerinin yetersiz olması karşısında, bu
konuda daha etkin bir ceza hukuku koruması sağlamak amacıyla, Tasarı metnine
yeni hükümler konulmuştur.
Keza, suçtan kaynaklanan
malvarlığı değerlerinin aklanması amacına yönelik fiiller de Tasarı kapsamında
yeni bir suç olarak tanımlanmıştır. Belirtilmelidir ki, hâlen yürürlükte
bulunan "Karaparanın Aklanmasının Önlenmesine Dair" Kanunun
"karapara aklama" suçuna ilişkin hükümleri, Suç Teorisinin verilerine
ve genel olarak suç tanımına ilişkin kanun tekniğine uygun değildir. Ayrıca,
"karapara"nın ancak sayılı birtakım suçların işlenmesi suretiyle elde
edilen ekonomik değerlere inhisar ettirilmesi, kazüistik düzenlemelere özgü
sakıncaları taşımaktadır. Tasarı metninde yer verilen yeni suç tanımı ile,
hâlen yürürlükte bulunan Kanundaki "karapara aklama" suçuna ilişkin
aksaklıkların düzeltilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca belirtilmelidir ki, suçtan
kaynaklanan malvarlığı değerlerinin aklanması suçunun dışında Tasarı metninde
yer verilen başka hükümler de, "Karaparanın Aklanmasının Önlenmesine
Dair" Kanunla güdülen amaçları gerçekleştirmeye elverişli bir şekilde
düzenlenmiştir. Kazanç müsaderesine ilişkin madde hükümleri, bu konuda örnek
olarak gösterilebilir.
XXI. 765 sayılı Tük Ceza
Kanununda olduğu gibi, Hükûmet Tasarısının İkinci Kitap, İkinci Kısım, Dördüncü
Bölüm başlığı "Kamu Düzenine Karşı Suçlar" olarak belirlenmiştir.
Komisyonumuzda yapılan çalışmalar sonucunda Bölüm başlığı "Kamu Barışına
Karşı Suçlar" olarak değiştirilmiştir. Bu Bölümde tanımlanan suçların
büyük bir çoğunluğu somut tehlike suçu olarak tanımlanmıştır. Bu itibarla,
ilgili suç tanımlarında belirtilen fiillerin işlenmesi, cezalandırılabilirlik
için yalnız başına yeterli değildir. Bunun için, gerçekleştirilen fiilin ayrıca
somut bir tehlikenin oluşumuna neden olması gerekir. Somut tehlike suçları
bağlamında dikkat edilmesi gereken diğer bir husus, ortaya çıkan tehlikenin
gerçekleştirilen fiilin eseri olmasıdır. Başka bir deyişle, oluşan somut
tehlike ile gerçekleşen fiil arasında nedensellik bağının bulunması gerekir.
Söz konusu suçların somut
tehlike suçu olarak tanımlanması, düşünceyi açıklama özgürlüğünün
güvencelerinden birini oluşturmaktadır.
Bu Bölümde suç işlemek
amacıyla örgüt kurma suçu yeniden tanımlanmıştır. Cezalandırılabilirlik için,
oluşturulan örgütün işlenmesi amaçlanan suçlar bakımından elverişli bir yapıya
sahip olması gerekir. Her ne kadar ilgili madde metninde örgütün varlığı için
asgari üye sayısı belirlenmiş ise de; söz konusu suçun oluşabilmesi için,
örgütün gerek hiyerarşik yapısı, gerek sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve
gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması gerekir.
Örgüt kavramına ilişkin
olarak bu Bölümde yer alan hükümler, bütün suçlar açısından geçerlidir. Bu
bakımdan, söz konusu hükümler, "Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar"
ile "Anayasal Düzen ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar" bağlamında
tanımlanan "Silâhlı örgüt" suçu açısından da geçerlidir. Ancak,
ilgili düzenlemelerde "Silâhlı örgüt" suçu açısından ek unsurlara yer
verilmiştir.
Bu kapsamda yapılan
düzenlemelerle, "Silâhlı örgüt" suçu ile "Suç için anlaşma"
suçu arasındaki ayırıcı ölçütler açık bir şekilde belirlenmiştir.
Ayrıca işaret edilmelidir
ki, Devletimizin güvenliğine karşı suç işlemek amacıyla oluşturulmuş örgütlerin
yabancı devlet yetkilileri tarafından doğrudan veya dolaylı olarak
desteklenmesi, Türkiye'ye karşı hasmane hareket olarak ceza yaptırımı altına
alınmıştır.
XXII. Hükûmet Tasarısının
İkinci Kitap, Üçüncü Kısım, "Adliyeye Karşı Suçlar" başlıklı Yedinci
Bölüm altında düzenlenen suç tanımlarında önemli değişiklikler yapılmıştır.
Günlük hayatta, bir suçla
ilgili olarak başlatılan soruşturma ve kovuşturma sürecinde, adil yargılamayı
etkilemeye yönelik beyanlarda bulunulması şeklinde olaylara tanık olunmaktadır.
Komisyonumuzda kabul edilerek Tasarı metnine konan hükümlerle, özellikle dış
kaynaklı bu etkileme girişimlerinin önüne geçilmek amaçlanmıştır.
Keza, bir suçla ilgili
olarak başlatılan soruşturma işlemleri ile bağlantılı olarak basın ve yayın
organlarında çıkan haberlerde, suç şüphesi altında olan veya olmayan kişilerin
suçlu olarak damgalanmalarını sağlayacak şekilde görüntülere yer verilmektedir.
Kişiler açısından telafisi imkânı olmayan olumsuz sonuçlar ortaya çıkaran bu
fiiller, Komisyonumuzda kabul edilen düzenlemelerle suç olarak tanımlanmıştır.
Aynı şekilde, soruşturma
evresindeki işlemlerin gizliliği kural olmakla birlikte, belli olaylarla ilgili
olarak başlatılan soruşturmalar kapsamında, dosya içeriğini oluşturan ve gizli
tutulması gereken bilgi veya belgeler, basın ve yayın organlarında tefrika
şeklinde yayınlanabilmektedir. Soruşturmanın sağlıklı yürütülebilmesi için,
gizlilik kuralını ihlâl eden davranışlar, suç olarak tanımlanmıştır.
Belli bir suçtan dolayı
hakkında tutuklama veya hükümlülük kararı verilmiş olan kişilerin, yakalanmadan
serbestçe dolaştığına tanık olunabilmektedir. Tasarı metnine, kişilerdeki hukuk
güvenliğini sarsıcı bir etki doğuran bu davranışların önüne geçmeye yönelik
hükümler konulmuştur.
Hukuk toplumunun
bireylerinin doğruyu söylemesi esastır. Bu nedenle, söylenen sözün doğruluğuna
güvenmek gerekir. Ancak, toplumumuzda belli ilişkiler bağlamında yalan söylemek
ve yalan tanıklık yapmak yönündeki davranışlara bir ölçüde müsamaha ile
bakılabilmektedir. 765 sayılı Türk Ceza Kanununun yalan tanıklık suçuyla ilgili
olarak öngördüğü yaptırımların yetersizliği de, bu müsamahayı pekiştirici bir
etki doğurmuştur. Bu durum, toplumsal ilişkilerde söylenen sözler bakımından
kişilerin birbirlerine güvensizlik duymalarına neden olmaktadır. Bu olumsuz
durumun önüne geçebilmek ve tanıklık müessesesine etkinlik kazandırabilmek
amacıyla, Hükûmet Tasarısının yalan tanıklık suçu ile ilgili hükümlerinde
önemli değişiklikler yapılmıştır.
Hızlı işleyen ve adil bir
kararla sonuçlanan bir ceza muhakemesi süreci için, suç delillerinin korunması
ve bozulmadan elde edilmesi büyük bir önem taşımaktadır. Bu düşüncelerle,
Komisyonumuzca Tasarı metninde yapılan değişikliklerle, suç delillerinin yok
edilmesi, gizlenmesi ve değiştirilmesi, suçluyu kayırma ve suçu bildirmeme
suçları yeniden düzenlenmiştir.
XXIII. Komisyon
çalışmaları sonucunda Tasarıda kabul edilen metin, İktidar Partisi ile
Anamuhalefet Partisinin uzlaşması sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan,
Tasarı metninde yer alan bazı hükümler, içerikleri bakımından hukuî veya siyasî
düşüncelerle eleştiri odağı olabilecek bir nitelik taşımaktadırlar.
Raporumuz, Genel Kurulun
onayına sunulmak üzere Yüksek Başkanlığa saygı ile arz olunur.
|
|
Başkan |
Başkanvekili |
Sözcü |
|
|
|
|
|
|
|
Köksal Toptan |
Halil Özyolcu |
Ramazan Can |
|
|
|
|
|
|
|
Zonguldak |
Ağrı |
Kırıkkale |
|
|
|
|
|
|
|
Kâtip |
Üye |
Üye |
|
|
|
|
|
|
|
Hasan Kara |
Mehmet Ziya Yergök |
Feridun Fikret Baloğlu |
|
|
|
|
|
|
|
Kilis |
Adana |
Antalya |
|
|
|
|
|
|
|
(Karşı oy yazım ektedir.) |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Üye |
Üye |
Üye |
|
|
|
|
|
|
|
Orhan Yıldız |
Yüksel Çorbacıoğlu |
Semiha Öyüş |
|
|
|
|
|
|
|
Artvin |
Artvin |
Aydın |
|
|
|
|
|
|
|
Üye |
Üye |
Üye |
|
|
|
|
|
|
|
Feridun Ayvazoğlu |
Muzaffer Külcü |
Mahmut Durdu |
|
|
|
|
|
|
|
Çorum |
Çorum |
Gaziantep |
|
|
|
|
|
|
|
Üye |
Üye |
Üye |
|
|
|
|
|
|
|
Esat Canan |
Recep Özel |
Mehmet Yılmazcan |
|
|
|
|
|
|
|
Hakkâri |
Isparta |
Kahramanmaraş |
|
|
|
|
|
|
|
|
(22. maddeye muhalifim. |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Tasarı metninden çıkması lâzım.) |
|
|
|
|
|
|
|
|
Üye |
Üye |
Üye |
|
|
|
|
|
|
|
Hakkı Köylü Kastamon |
Harun Tüfekçi Konya |
Kerim Özkul Konya |
|
|
|
|
|
|
|
Üye |
Üye |
Üye |
|
|
|
|
|
|
|
Muharrem Kılıç |
İsmail Bilen |
Orhan Eraslan |
|
|
|
|
|
|
|
Malatya |
Manisa |
Niğde |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
(Ayrışık oy yazımız eklidir.) |
|
|
|
|
|
|
|
Üye |
Üye |
Üye |
|
|
|
|
|
|
|
Ömer Kulaksız |
Mehmet Nuri Saygun |
Bekir Bozdağ |
|
|
|
|
|
|
|
Sivas |
Tekirdağ |
Yozgat |
|
|
|
|
|
KARŞI
OY YAZISI
Türk Ceza Kanunu Tasarısı
üzerinde TBMM Adalet Komisyonu tarafından yapılan çalışmalar sonucunda kabul
edilen metnin bazı maddelerinde yer alan hükümlerin hukuki olmadığı
gerekçesiyle, bu maddelere karşıyım. Söz konusu maddelere ilişkin karşı oy
gerekçelerim ve önerilerim aşağıdaki şekildedir.
1. Türk Ceza Kanunu
Tasarısının Adalet Komisyonunda kabul edilen "Reşit olmayanla cinsel
ilişki" başlıklı 104 üncü maddesine karşıyım.
Bu madde hükmünün
aşağıdaki şekilde değiştirilmesi gerekir:
Reşit olmayanı cinsel
ilişkiye ikna
Madde 104. - (1) Onbeş
yaşını bitirmiş olan çocuğu, cinsel ilişkide bulunmaya ikna eden kişi, şikayet
üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Fail mağdurdan beş
yaştan daha büyük ise, şikayet koşulu aranmaksızın, cezası iki kat artırılır.
Gerekçem şudur:
Onbeş yaşını doldurmuş
olan çocuklar cinsel farkındalık dönemine girmişlerdir. Ancak, henüz
kişiliklerinin yeterince gelişmemiş olması, başkalarıyla cinsel ilişkiye
girmenin sonuçlarını yeterince kavrayacak bir sorumluluk duygusuna sahip
olmamaları dolayısıyla, bu çocukların cinsel ilişkide bulunmaya ikna edilmesi
suç olarak tanımlanmalıdır.
Adalet Komisyonu
tarafından kabul edilen düzenlemeye göre, kimin fail, kimin mağdur olduğunu
belirleme imkanı çoğu zaman bulunamayacaktır. Bu bakımdan, madde metninde
aranan şikayet şartının kimin tarafından gerçekleştirileceğini tayin etmek de
imkansız olacaktır. Bu nedenle, söz konusu madde hükmü, kötüye kullanılmaya son
derece elverişli bir mahiyet taşımaktadır.
Belirtilen sakıncaların
giderilebilmesi için, söz konusu madde başlığı ile birinci fıkrası hükmünün
önerdiğimiz şekilde değiştirilmesi gerekmektedir.
2. Türk Ceza Kanunu
Tasarısının Adalet Komisyonunda kabul edilen "Eğitim ve öğretimin
engellenmesi" başlıklı 112 nci maddesine karşıyım.
Çünkü, Adalet
Komisyonunda kabul edilen metin, kişilerin eğitim hakkının örneğin hileli
davranışlarla engellenmesini yaptırım altına almamaktadır. Bu hükümle, bir kamu
hizmeti olan eğitim faaliyetinin genel olarak engellenmesi, suç olarak
tanımlanmaktadır.
Ancak, ister Devlet
eliyle verilsin, ister kamu makamlarının verdiği izne dayalı olarak özel kişiler
eliyle olsun, yürütülen eğitim ve öğretim hizmetlerinden kişilerin
yararlandırılmasının örneğin hileli davranışlarla engellenmesi, bu hükme göre
suç oluşturmamaktadır.
Bu sakıncayı gidermek
amacıyla, söz konusu madde metninin aşağıdaki şekilde değiştirilmesi
gerekmektedir:
Eğitim ve öğretim
hakkının engellenmesi
Madde 112. - (1) Cebir
veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla;
a) Devlet eliyle ya da kamu makamlarının verdiği izne dayalı olarak
yürütülen her türlü eğitim ve öğretim faaliyetine,
b) Kişinin eğitim ve öğretim hakkını
kullanmasına,
c) Öğrencilerin toplu olarak oturdukları binalara
veya bunların eklentilerine girilmesine veya orada kalınmasına,
engel olunması halinde,
fail hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
Gerekçem şudur:
Gerek devlet eliyle gerek
özel hukuk kişileri aracılığıyla yürütülen eğitim ve öğretim faaliyeti, kişiler
açısından bir kamu hizmeti ifade etmektedir. Bu nedenle, kamu makamlarının
verdiği izne dayalı olarak yürütülen her türlü eğitim ve öğretim faaliyetinin
engellenmesi, aynı zamanda kişilerin eğitim ve öğretim hakkının kullanılmasını
engellemek olarak düşünülmüştür. Bu eğitim ve öğretim faaliyetinin
engellenmesi, birden çok kişinin eğitim ve öğretim hakkını kullanması açısından
etki doğurduğu için, söz konusu suçu oluşturan ilk seçimlik hareket olarak
belirlenmiştir.
Söz konusu suçun
oluşabilmesi için, özel hukuk gerçek veya tüzel kişileri eliyle verilen eğitim
ve öğretim hizmetinin yürütülmesi sırasında kamu makamlarının verdiği iznin
kötüye kullanılmaması, verilen iznin koşullarına uygun olarak bu hizmetin
yürütülmesi gerekir.
Maddenin (b) bendinde,
kişinin eğitim ve öğretim hakkının kullanılmasının engellenmesi, suç olarak
tanımlanmıştır. Diğer suçlarda olduğu gibi, bu suç da, bir kişinin mağdur
olması göz önünde bulundurularak tanımlanmıştır. Dolayısıyla, mağdur olan kişi
sayısının fazlalığı durumunda suçların içtimaına ilişkin hükümlere göre hareket
edilecektir.
Bu durumda da suçun
oluşumundan söz edebilmemiz için, eğitim ve öğretim hakkının kullanılmasının
engellenmesi gerekir. Bu nedenle, öncelikle eğitim ve öğretim hakkının
kullanılması söz konusu olmalıdır. Başka bir deyişle, söz konusu bentte, ancak
Anayasa ve kanunla belirlenmiş sınırlar içinde kullanılan bir hakkın
engellenmesi, suç olarak tanımlanmıştır. Bu nedenle, eğitim ve öğretim hakkının
kullanılmasıyla ilgili olarak Anayasa'da, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası
sözleşmelerde ve kanunlarda belirlenen ölçü ve sınırlar dışına çıkılmış olması
durumunda, bu suç oluşmayacaktır. Örneğin, öğrenci statüsünde olsa bile,
başkalarının eğitim ve öğretim hakkını kullanmasını, eğitim ve öğretim
faaliyetinin yürütülmesini engelleyici davranışlar içerisine giren kişinin, bu
davranışlarına devam ettiği sürece eğitim ve öğretim faaliyetinin yürütüldüğü
bina ve tesislerden uzaklaştırılmasına ilişkin eylemler, suç oluşturmayacaktır.
Bu bağlamda belirtilmelidir ki, başkalarının eğitim ve öğretim hakkını
kullanmasını, eğitim ve öğretim faaliyetinin yürütülmesini engelleyici davranışlar,
esasen bu madde kapsamında tanımlanan suçu oluşturmaktadır.
Maddenin (c) bendinde,
öğrencilerin barınmalarına tahsis edilmiş binalara giriş, çıkışlarının, burada
oturmalarının engellenmesi, suç olarak tanımlanmıştır. İster kamu kurum veya
kuruluşları tarafından ister özel hukuk kişileri eliyle verilsin, öğrencilerin
barınma ihtiyaçlarını toplu olarak karşılamaya yönelik hizmetlerin, eğitim ve
öğretim hakkıyla bağlantısı dolayısıyla, söz konusu seçimli harekete bu madde
kapsamında yer verilmiştir.
Bu suçun söz konusu
seçimlik hareketle işlenebilmesi için, özel hukuk kişileri eliyle verilen bu
hizmetin, kamu makamlarının verdiği iznin koşullarına uygun olarak yürütülmesi
gerekir.
Bu madde kapsamında
tanımlanan suçun oluşması açısından, söz konusu seçimlik hareketler, kişilere
karşı cebir veya tehdit kullanarak gerçekleştirilebileceği gibi, örneğin bu
hizmetlerin verildiği bina ve tesislere ilişkin kapıların öğrencilerin giriş ve
çıkışını engelleyecek şekilde kilitlenmesi suretiyle de gerçekleştirilebilir.
Bu nedenle, madde metninde "cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka
aykırı başka bir davranışla" ifadesine yer verilmiştir. Bu ifadenin
kullanılması, söz konusu suçun oluşabilmesi açısından eğitim ve öğretim hakkına
müdahalenin hukuka aykırı bir şekilde gerçekleşmesi gereğini vurguladığı için
de önem taşımaktadır.
3. Türk Ceza Kanunu
Tasarısının Adalet Komisyonunda kabul edilen "Kamu kurumu veya kamu kurumu
niteliğindeki meslek kuruluşlarının faaliyetlerinin engellenmesi" başlıklı
113 üncü maddesine karşıyım.
Çünkü, Adalet
Komisyonunda kabul edilen düzenlemeye göre; verilen bir kamu hizmetinden belli
bir kişinin yararlanmasının örneğin hileli davranışlarla engellenmesi suç
oluşturmayacaktır.
Bu durumda, kamu
hizmetinin genel olarak verilmesine devam edilmekle birlikte; belli kişiler bu
hizmetten hukuka aykırı olarak yararlandırılmamaktadır.
Ayrıca belirtilmelidir
ki; Adalet Komisyonunda kabul edilen metnin içeriğinde pek çok tutarsızlık ve
uyumsuzluk mevcuttur. Başlıkla madde metni birbirleriyle uyumlu değildir. Madde
başlığı gereksiz şekilde uzundur. Madde başlığı "Kamu kurumu veya kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının faaliyetlerinin engellenmesi"
olarak belirlenmiş iken, madde metninde sadece kamu kurumlarında yürütülen
faaliyetin engellenmesi suç olarak tanımlanmıştır. Madde başlığına rağmen,
madde metninde, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının faaliyetlerinin
engellenmesi suç olarak tanımlanmamaktadır.
Madde metni ve başlığı,
içinde yer aldığı Bölüm başlığı ile de uyumlu değildir.
Bütün bu sakıncaların
önüne geçebilmek için, bu madde metninin aşağıdaki şekilde değiştirilmesi
gerekmektedir:
Kamu hizmetlerinden
yararlanma hakkının engellenmesi
Madde 113. - (1) Cebir
veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla,
a) Devlet eliyle ya da kamu makamlarının verdiği izne dayalı olarak
verilen bir kamu hizmetinin yürütülmesine,
b) Kişinin kamu kurumlarında veya kamu kurumu
niteliğindeki meslek kuruluşlarında verilen hizmetlerden yararlanmasına
engel olunması halinde, fail
hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
Gerekçem şudur:
Öneri madde metninde,
gerek Devlet eliyle gerek özel hukuk kişileri aracılığıyla verilen kamu
hizmetlerinin yürütülmesinin genel olarak engellenmesi, suç olarak tanımlanmıştır.
Bu hüküm karşısında, örneğin kamu makamlarının verdiği izne dayalı olarak özel
hukuk kişileri eliyle verilen sağlık hizmetlerinin yürütülmesinin engellenmesi
de suç oluşturmaktadır.
Bir kamu hizmetinin
verilmesinin genel olarak engellenmesi, aynı zamanda kişilerin hizmetten
yararlanmasını engellemek olarak düşünülmüştür. Bir hizmetin verilmesinin genel
olarak engellenmesi, birden çok kişinin bu hizmetten yararlanması açısından
etki doğurduğu için, söz konusu suçu oluşturan ilk seçimlik hareket olarak belirlenmiştir.
Söz konusu suçun
oluşabilmesi için, özel hukuk gerçek veya tüzel kişileri eliyle verilen kamu
hizmetinin yürütümü sırasında kamu makamlarının verdiği iznin kötüye
kullanılmaması, verilen iznin koşullarına uygun olarak bu hizmetin yürütülmesi gerekir.
Maddenin (b) bendinde,
belli bir kişinin çeşitli nedenlerle bu hizmetlerden yararlanmasının
engellenmesi, suç olarak tanımlanmıştır. Bu kapsamda, bir kişinin kamu kurumu
niteliğindeki meslek kuruluşları marifetiyle verilen hizmetlerden yararlanmasının
engellenmesi de söz konusu suçu oluşturacaktır.
Bu fıkra kapsamında söz
konusu suçun oluşabilmesi için, verilen kamu hizmetinden kişinin yararlanma
hakkının olması gerekir. Diğer bir deyişle, kişinin bu hizmetten yararlanmak
için gerekli koşulları taşıması gerekir.
Değişiklik önerimiz
esasında maddenin düzenlendiği bölüm başlığıyla da uyum arzetmektedir.
4. Türk Ceza Kanunu
Tasarısının Adalet Komisyonunda kabul edilen "inanç, düşünce ve kanaat
hürriyetinin kullanılmasını engelleme" başlıklı 115 inci maddesinin
birinci fıkrası hükmüne karşıyım.
Bu fıkra metninin
aşağıdaki şekilde değiştirilmesi gerekmektedir:
(1) Cebir veya tehdit
kullanarak, bir kimseyi dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve
kanaatlerini açıklamaya veya değiştirmeye zorlayan, açıklamaktan, yaymaktan
veya mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmaktan meneden kişi,
bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Gerekçem şudur:
Söz konusu madde
metniyle, kişilerin Anayasa'da ve Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası
sözleşmelerde güvence altına alınan dini inanç, düşünce ve kanaatleri açıklama
özgürlüğünün cebir veya tehdit kullanılarak engellenmesi suç olarak
tanımlanmıştır. Keza, kişilerin mensup oldukları dinin gereklerine uygun
davranmaktan alıkonulmaları da yaptırım altına alınmıştır. Ancak, söz konusu
suçun oluşabilmesi için, Anayasa'da belirlenen sınırlar çerçevesinde bir hak ve
özgürlük kullanılması gereklidir. Hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılması,
hiçbir zaman hukuki himaye altına alınamaz.
Laiklik, dinin şahsî veya
siyasî nüfuz elde edilmesi amacına yönelik olarak istismarına müsaade
etmemektedir. Anayasamızın 24 üncü maddesinin son fıkrasındaki yasakla
amaçlanan; dinin ve din duygularının şahsî veya siyasî nüfuz elde etmek
amacıyla kullanılmasının, dinin aldatma aracı haline getirilmesinin
önlenmesidir. Bu gibi durumlarda, din ve vicdan özgürlüğünün kötüye
kullanılması söz konusudur. Buna karşılık, dinî inançları açıklamak, yani dini
yaymak, yerleşmesine çalışmak, laiklik ilkesiyle de güvence altına alınmış bir
haktır.
Anayasanın 24 üncü
maddesi hükmüyle ifade edilmek istenen husus, gerekçesinde de belirtildiği
gibi, "... dinin ve dinî duyguların siyasî amaçlara alet edilmesinin)
yasaklan"masıdır. Dini ve din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri
istismar etmeyen ve kötüye kullanmayan bir düşünce açıklaması,
yasaklanmamıştır.
Din hürriyeti, ibadet
hürriyetini, yani inançların dış dünyada ortaya konulmasını da kapsamaktadır.
Ancak, inançların dış dünyada ortaya konulması amacına yönelik eylemlerin,
toplumda diğer fertlerin haklarını ihlâl etmemesi, toplum barışını bozucu bir
nitelik taşımaması gerekir. Aksi takdirde, bir hakkın kullanılmasından söz
edilemez. Anayasa Mahkemesinin kararlarında da belirtildiği üzere; bireyin
manevi hayatına ilişkin olan dinî inanç bölümünde sınırsız bir hürriyet
tanınmış olmakla birlikte, din hürriyetinden doğan hakların bireyin hayatından
çıkıp, toplumun barışını ve huzurunu tehdit eden eylem ve davranışlara
dönüşmemesi gerekir.
Söz konusu suçun oluşması
açısından, engellemenin kişilere karşı cebir veya tehdit kullanarak ya da
hukuka aykırı başka bir davranışla yapılması gerekir.
5. Türk Ceza Kanunu
Tasarısının Adalet Komisyonunda kabul edilen "Görev sırasında din
hizmetlerini kötüye kullanma" başlıklı 219 uncu maddesine karşıyım.
Bu madde hükmünün
metinden çıkarılması gerekmektedir. Çünkü:
Kişi ayırımı yapmaksızın,
kim tarafından işlenmiş olursa olsun, "Kanunlara uymamaya tahrik"
(madde 217), "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama" (madde
216), "Suçu, suçluyu veya suç örgütünü övme" (madde 215), "Suç
işlemeye tahrik"( madde 214) "Türklüğü, Cumhuriyeti, devletin kurum
ve organlarını aşağılama" (madde 302) fiilleri Tasarıda bağımsız suçlar
olarak tanımlanmıştır. Din hizmeti veren kişilerin siyasi içerikli konuşmalarının
belirtilen suçları oluşturması halinde, bu hükümlere göre cezalandırılacakları
muhakkaktır. Ancak, yapılan konuşmanın belirtilen suçlardan birini oluşturacak
nitelik taşımaması durumunda, ceza hukuku sorumluluğunun söz konusu olmaması
gerekir. Aksi takdirde, herkes açısından suç oluşturmayan ve hatta düşünceyi
açıklama özgürlüğünün kullanılması kapsamında değerlendirilebilecek bir fiil,
sadece belli kişiler açısından suç olarak kabul edilmiş olacaktır. Bu yöndeki
düzenleme, Anayasamızda ve Türkiye'nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinde güvence altına alınmış olan, düşünceyi açıklama özgürlüğünün
ihlali niteliği taşımaktadır.
Belli nitelikteki
görevleri yapan kişilerin görevlerini ifa ederken siyasal içerikli
faaliyetlerde bulunması engellenmek isteniyorsa, bunun sadece din hizmeti veren
kişilerle sınırlandırılmaması gerekir. Din hizmeti veren kişilerin yanı sıra,
eğitim, öğretim ve güvenlik hizmeti veren kamu görevlilerinin de görevlerini
siyasal amaçla istismar etmesi mümkündür. Bu durumda, söz konusu görevlilerin
hapsi açısından, görevlerinin ifası sırasında ve görevleriyle bağlantılı olarak
siyasal içerikli faaliyetlerde bulunulması bağımsız bir suç olarak
tanımlanmalıdır. Böylece, camiye, kışlaya ve okula siyaset sokulması yaptırım
altına alınmış olacaktır. Bu düşüncenin benimsenmesi halinde, Tasarının söz
konusu maddesinin aşağıdaki şekilde değiştirilmesi gerekmektedir:
Belli görevlerin siyasi
amaçla istismar edilmesi
Madde 219. - (1) Din
hizmeti veren kişilerin ya da eğitim, öğretim veya güvenlik hizmeti veren kamu
görevlilerinin görevlerini yerine getirirken veya görevleriyle bağlantılı
olarak belli bir siyasi görüş veya partinin lehine veya aleyhine propaganda
yapması halinde, fail hakkında altı aydan iki yıla kadar hapis cezasına
hükmolunur.
6. Türk Ceza Kanunu
Tasarısının Adalet Komisyonunda kabul edilen "Şapka, Türk harfleri ve
giyilmesi yasak kisveler" başlıklı 222 nci maddesine karşıyım.
Bu madde hükmünün
metinden çıkarılması gerekmektedir.
Çünkü:
Madde metninde çeşitli
kanun adları belirtilmek suretiyle, bu kanunların içeriğine genel mahiyette bir
yollamada bulunulmaktadır. Bu şekildeki soyut suç tanımları, Anayasamızda ve
Tasarının üçüncü maddesinde güvence altına alınan suçta kanunilik ilkesi ve
özellikle belirlilik ilkesine aykırılık oluşturmaktadır. Nitekim, bu husus,
Adalet Komisyonu Raporunun IV numaralı paragrafında açık bir şekilde
vurgulanmıştır.
Ayrıca, Hükümet
Tasarısının 302 nci maddesinin gerekçesinde de açıkça belirtildiği gibi, söz
konusu Kanunlarda öngörülen yükümlülüklere belirli suretteki aykırı
davranışların yine bu Kanunlar kapsamında özel olarak yaptırım altına alınması
daha yerinde olacaktır.
Türk Ceza Kanunu
Tasarısının Adalet Komisyonunda kabul edilen 222 nci maddesinde yer verilen
kılık ve kıyafetle ilgili kanunlardan birincisi, 28.11.1925 tarih ve 230 sayılı
Resmi Gazetede yayınlanan 25.11.1925 tarih ve 671 sayılı Şapka İktisası
Hakkında Kanundur.
Bu Kanunun birinci
maddesi hükmü şöyledir:
''Türkiye Büyük Millet
Meclisi azaları ile idarei umumiye ve hususiye ve mahalliyeye ve bilumum
müessesata mensup memurin ve müstahdemin Türk milletinin iktisa etmiş olduğu
şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da umumi serpuşu şapka olup
buna münafı bir itiyadın devamını hükümet meneder."
Bu Kanuna göre; Türkiye
Büyük Millet Meclisi üyeleri dahil, bütün kamu görevlilerinin, bütün memur ve
müstahdemlerin "şapka giymek mecburiyeti" vardır. Kanun, kamu
görevlileri açısından "şapka giymek mecburiyeti" getirmekle beraber;
vatandaşlar açısından bir yükümlülük ihdas etmemektedir.
Ancak, bugün, başta
Milletvekilleri ve Bakanlar Kurulu Üyeleri olmak üzere, kamu görevlileri artık
bu "mecburiyete riayet etmemektedir. Bu itibarla; söz konusu Kanun
hükümleri, artık metrukiyetle malûldür. Yani, hukuken varlığını devam ettirmekte
ise de; günlük hayatta uygulaması artık mevcut değildir.
Buna rağmen, Türk Ceza
Kanununda Adalet Komisyonunda kabul edilen şekliyle bir suç tanımına yer
verilmesi halinde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin çatısı altında görev yapan
bizleri ve hatta bütün kamu görevlilerini mütemadi suçlu konumuna getirecektir.
Her ne kadar Komisyonda
kabul edilen suç tanımına göre, şapka giymeyen kamu görevlileri suç işlemekte
iseler de; bu hükümle asıl cezalandırılmak istenen, salt şapka giymemek değil;
şapka dışında başka bir başlığın, özellikle dini mülahazalarla giyilmesi
yönündeki kastla hareket edilmesidir. (Bu konuda bkz. Kayıhan İÇEL - Yener
ÜNVER: Uygulamalı Ceza Hukuku, İstanbul, Şubat 2000, sh. 923/924).
Söz konusu 222 nci
maddede yer verilen kılık ve kıyafetle ilgili ikinci kanun, 13.12.1934 tarih ve
2879 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan, 3.12.1934 tarih ve 2596 sayılı
"Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun"dur.
Bu Kanunun kılık ve
kıyafetle ilgili hükümleri aynen şöyledir:
"Madde l. - Her
hangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar, ruhanilerin mabet ve ayinler
haricinde ruhanî kisve taşımaları yasaktır.
Hükümet her din ve
mezhebin münasib göreceği yalnız bir ruhaniye mabed ve ayin haricinde dahi
ruhanî kıyafetini taşıyabilmek için muvakkat müsaadeler verebilir. Bu müsaade
müddetinin hitamında onun aynı ruhanî hakkında yenilenmesi veya bir başka
ruhanîye verilmesi caizdir.
Madde 2. - Türkiye'de
kanuna tevfikan teşekkül etmiş ve edecek olan izcilik ve sporculuk gibi
topluluklar ve cemiyet ve kulüb gibi heyetler ve mektebler mahsus kıyafet,
alâmet ve levazım taşımak istedikleri zaman yalnız nizamname veya talimatname
ile muayyen tiplere uygun kıyafet, alâmet ve levazım taşıyabilirler.
Madde 3. - Türkiye'de
bulunan Türklerin ve yabancıların, yabancı memleketlerin siyaset, askerlik ve
milis teşekkülleri ile münasebetli kıyafet ve alâmetlerini ve levazımını
taşımaları yasaktır.
Madde 4. - Ecnebi
teşekkül mensuplarının kendi kıyafet, alâmet ve levazımları ile Türkiye'yi
ziyaret etmeleri, İcra Vekilleri Heyetince tâyin olunacak mercilerin
müsaadesine tâbidir.
Madde 5. - Türkiye
Devleti nezdinde memur bulunanların kıyafetleri beynelmilel meri âdetlere
tâbidir.
Müsaadei mahsusa ile
gelen yabancı memleketler kara, deniz, hava kuvvetlerine mensup kimselerin resmî
üniformalarını nerelerde ve ne zaman taşıyabilecekleri İcra Vekilleri Heyeti
karariyle tâyin olunur.
Madde 6. - Bu kanunun
tatbik suretini gösterir bir nizamname yapılır."
Söz konusu Kanunun
birinci maddesi hükmü, sadece "ruhanîler"le ilgili olup, "ruhanî
kisve"lerin "mabet ve ayinler haricinde" taşınmasını
yasaklamaktadır.
İkinci maddede, izcilik
gibi sportif faaliyetlerin icrası ile ilgili kıyafet ve alâmetlerin
belirlenmesi bir hukukî rejime tabi tutulmuştur.
Kanun'un üçüncü
maddesiyle, yabancı bir devlete ait askerî veya sair resmî kıyafet ve
alametlerin taşınması yasaklanmıştır.
Kanunda, "yabancı
örgüt mensupları"nın kendi özel kıyafet ve alâmetleriyle ülkemizi ziyaret
etmeleri, Bakanlar Kurulu'nun iznine tabi tutulmuştur (madde 4).
Kanunun beşinci maddesinde
ise, ülkemizde görev yapan yabancı devlet memurlarının kıyafetlerinin
uluslararası teamüllere tabi olduğu belirtilmiştir.
3.2.1935 tarih ve 2/1958
sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edilen ve 18.2.1935 tarih ve 2933
sayılı Resmi Gazetede yayınlanan "Bazı Kisvelerin Giyilemiyeceğine Dair
Kanunun Tatbik Suretini Gösterir Nizamname" ile bu Kanunun hükümlerinin
uygulanma sureti belirlenmiştir.
Her ne kadar bu Kanunda
bayanların İslam Dininin gereği olduğuna inanarak boyun ve saçlarını örtecek
bir şekilde bir kıyafet tarzını benimsemesini yasaklayan bir hüküm bulunmamakta
ise de; 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 526 ncı maddesinin ikinci fıkrasında yer
verilmemesine rağmen, 2933 sayılı Kanunun Adalet Komisyonunda kabul edilen
Hükümet Tasarısının 302 nci maddesi metnine dahil edilmesiyle, başörtüsü takan
bayanların cezalandırılması amaçlanmıştır. Aslında bu amacın taşınmasına
rağmen, Türk Ceza Kanunu Tasarısının başlangıç hükümlerinde açıkça vurgulanan
suçta kanunilik ilkesi ve kıyas yasağı karşısında, bu hükme istinaden başörtüsü
takan bayanların cezalandırılmasına imkan yoktur.
Hukukun temel ilkelerine
aykırı olan bu amaç dolayısıyladır ki, Anayasamızın 174 üncü maddesinde özel
koruma altına alınmış olan Devrim Kanunlarından özellikle kılık ve kıyafetle
ilgili olan iki tanesi, bu suç tanımı kapsamına alınmıştır. Buna karşılık,
örneğin 26.11.1934 tarih ve 2590 sayılı "Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve
Unvanların Kaldırılmasına Dair Kanun"da sayılan belli unvanların bu Kanun
hükümlerine aykırı olarak kullanılması açısından herhangi bir yaptırım
öngörülmemiştir.
7. Türk Ceza Kanunu
Tasarısının İkinci Kitap, İkinci Kısım, "Aile Düzenine Karşı Suçlar"
başlıklı Sekizinci Bölümünde, zina suçuna ilişkin olarak düzenleme
yapılmamasına karşıyım.
Bu nedenle, "Aile Düzenine
Karşı Suçlar" başlıklı Sekizinci Bölümde 234 üncü maddeden sonra gelmek
üzere, 235 inci madde numarasıyla zina suçuna ilişkin olarak aşağıdaki şekilde
yeni bir madde konulması ve diğer madde numaralarının da buna göre teselsül
ettirilmesi gerekir:
Zina
Madde 235. - (1) Bir
başkasıyla zina eden evli kişi, diğer eşin şikayeti üzerine, altı aydan iki
yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Evli birisiyle zina
eden kişi, altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, bu kişinin
zina suçundan dolayı cezalandırılabilmesi için, evli kişi hakkında şikayette
bulunulması şarttır.
Gerekçem şudur:
Zina, eşlerin
birbirlerine karşı karşılıklı
sadakat yükümlülüğünün ihlalini
oluşturmaktadır. Bu bakımdan zina, haksız fiildir ve Medeni Kanunda boşanma
nedenleri arasında gösterilmiştir.
Zinanın sadece bir
boşanma nedeni oluşturan bir haksız fiil olarak kabulü, temel toplumsal kurum
olarak ailenin korunması için yeterli değildir.
Anayasa Mahkemesi,
23.9.1996 tarih ve 15/34 sayılı Kararıyla (RG.: 27.12.1996/22860, sh. 246 vd.)
yürürlükteki Türk Ceza Kanununun "erkeğin zinası" suçunu tanımlayan
441 inci maddesini, "karının zinası" suçunu tanımlayan 440 ıncı madde
hükmü karşısında eşitsizliğe sebebiyet verdiği gerekçesiyle iptal etmiştir.
Keza, bu iptalin neden olduğu boşluğu Yasama organının süresinde doldurmaması
dolayısıyla ortaya çıkan ve daha ağır sonuçları olan eşitsizliği gidermek
amacıyla, Yüksek Mahkeme, bu defa 23.6.1998 tarih ve 3/28 sayılı Kararıyla
(RG.: 13.3.1999/23638) yürürlükteki Türk Ceza Kanununun 440 ıncı maddesi
hükmünü iptal etmiştir.
Söz konusu kararlar
irdelendiğinde görülecektir ki, Anayasa Mahkemesi, haksız fiil niteliği taşıyan
zinanın suç olarak tanımlanmaması gerektiği yönünde bir düşünce ortaya koymuş
değildir. Bu bakımdan, zinanın erkek ile kadın arasındaki eşitsizliği giderecek
şekilde yeniden suç olarak tanımlanmasının Anayasa Mahkemesinin söz konusu
kararlarına ilişkin gerekçelerle çelişen bir yönü bulunmamaktadır.
Bu mülahazalar
karşısında, Tasarının 236 ncı maddesinden sonra gelmek üzere, 237 nci madde
numarasıyla zinanın yeni bir suç olarak tanımlanması ve diğer maddelerin buna
göre teselsül ettirilmesi gerekmektedir.
8. Türk Ceza Kanunu
Tasarısının Adalet Komisyonunda kabul edilen "Kanuna aykırı eğitim"
başlıklı 263 üncü maddesine karşıyım.
Bu madde hükmünün
metinden çıkarılması gerekmektedir.
Çünkü:
Eğitim ve öğretim
faaliyeti, devlet eliyle yürütülebileceği gibi, kamu makamlarının verdiği izne
dayalı olarak ve bu iznin koşulları çerçevesinde özel hukuk kişileri eliyle de
yürütülebilir. Özel hukuk kişileri eliyle yürütülen eğitim ve öğretim
faaliyetinin devletin denetim ve kontrolü altında olması gerekir.
Eğitim ve öğretim
faaliyetlerinin özel hukuk kişileri eliyle yürütülebilmesini sağlamaya yönelik
olarak yapılan düzenlemelerde öngörülmüş olan koşulların varlığı halinde,
yürütülen faaliyetin hukuka aykırı bir yönünün bulunmayacağı aşikardır.
Ancak, kimin, nerede,
kime ve hangi konuda eğitim verdiğinin devlet tarafından bilinebilmesi için, bu
faaliyetlerin önceden kamu makamlarının iznine tabi tutulması doğaldır. Buna
rağmen, içerik itibarıyla hukuka aykırı herhangi bir hususun öğretilmediği bir
eğitim ve öğretim kurumunun gerekli izinler alınmaksızın açılması, sadece idari
yaptırım uygulanmasını gerektiren bir husustur. İçerik itibarıyla hukuka aykırı
olmayan ve suç teşkil etmeyen hususları öğretmeye yönelik olarak yürütülen bir
faaliyet, ceza hukuku sorumluluğunu gerektirmez. Öğretilenlerin içerik
itibarıyla suç oluşturması durumunda; olayın özelliğine göre, suça iştirak, suç
işlemeye alenen tahrik ve hatta suç işlemek için örgüt kurma suçlarına ilişkin
hükümlerin uygulanacağında kuşku bulunmamaktadır.
Halbuki, söz konusu suç
tanımıyla, öğretilenlerin içerik itibarıyla herhangi bir suç oluşturmamasına
rağmen, sadece gerekli izinler alınmadan bir öğretim faaliyetinde bulunulması,
suç haline getirilmektedir.
Belirtilen nedenlerle, bu
maddenin metinden çıkarılması gerekmektedir.
Ancak, böyle bir hükmün
ceza kanununda yer alması yönünde bir tercihte bulunulması durumunda, Gazi
Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı tarafından Türk Ceza Kanunu Tasarısının
Adalet Alt Komisyonunda kabul edilen metnine ilişkin olarak Türkiye Büyük
Millet Meclisi Adalet Komisyonu Başkanlığına gönderilen 29.6.2004 tarih ve 404
sayılı yazı ekindeki Raporda ver verilen aşağıdaki öneri çerçevesinde bir
düzenleme yapılmak gerekir:
Bir başkasını zorla
eğitime tabi tutmak
Madde 263. - (1) Cebir
veya tehdit kullanarak, başkalarını bir eğitim ve öğretim programına katılmaya
mecbur kılan kişi, cebir veya tehdit suçuna ilişkin hükümlere göre
cezalandırılır. Veli veya vasisinin rızası olmaksızın çocukları bir eğitim ve
öğretim programına tabi tutan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır.
9. Türk Ceza Kanunu
Tasarısının Adalet Komisyonunda kabul edilen "Genital muayene"
başlıklı 287 nci maddesine karşıyım.
Bu madde başlığının
"Beden muayenesi" olarak ve birinci fıkrası metninin aşağıdaki
şekilde değiştirilmesi gerekmektedir:
(1) Bir suç nedeniyle
yürütülen soruşturma ve kovuşturma işlemleri ile ilgili olarak kanunda
öngörülen usul ve koşullar dışında beden muayenesi yapan kişi, üç aydan bir
yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Gerekçem şudur:
Halen TBMM Adalet
Komisyonunda bulunan "Ceza Muhakemeleri Usulü Kanun Tasarısı"nın
"Şüpheli veya sanığın beden muayenesi" başlıklı 78 inci maddesi ile,
"Diğer kişilerin beden muayenesi" başlıklı 79 uncu maddesi, kişinin
vücudu üzerinde hangi kapsam ve koşullarda muayene yapılabileceğini ve bu
muayenenin yapılabilmesine ilişkin usul, ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir.
Bu maddeler kapsamında öngörülen muayene sadece kişinin genital organları ile
sınırlı değildir. Bu bakımdan söz konusu suç tanımının, suç oluşturan muayeneyi
genital organlarla sınırlı tutması doğru olmamıştır. Aksi takdirde, Ceza
Muhakemeleri Usulü Kanununda öngörülen usul ve koşullar dışında kişinin vücudu
üzerinde muayene yapılması, özel bir suç oluşturmayacaktır.
Ayrıca belirtmek gerekir
ki, kişinin bedeni üzerinde yapılan muayenenin koşullarının Usul Kanununda
belirlenmesi gerekir. Halbuki, söz konusu tanımda, genital muayenenin
koşullarının söz konusu suç tanımında belirlenmesine yönelik bir gayret hâkim
olmuştur.
Maddenin ikinci
fıkrasında düzenlenen istisna hükmü, genital organlar üzerinde muayene
yapılması ile sınırlı değildir. Bu istisna hükmü, örneğin vücuttan kan alınması
suretiyle yapılabilecek muayeneler açısından da geçerlidir. Bu bakımdan, söz
konusu istisna hükmünün etkin bir şekilde uygulanabilirliğini sağlamak amacıyla
birinci fıkra hükmünün teklifimiz doğrultusunda değiştirilmesi zorunluluk
arzetmektedir.
10. Türk Ceza Kanunu
Tasarısının Adalet Komisyonunda kabul edilen "Gözaltına alınanın veya
tutuklunun kaçması" başlıklı 292 nci maddesi ile '"''Hükümlünün
kaçması" başlıklı 293 üncü maddelerine karşıyım.
Bu maddeler hükümleri
birleştirilerek, aşağıdaki şekilde tek madde olarak düzenlenmesi ve diğer madde
numaralarının da buna göre teselsül ettirilmesi gerekir:
Hükümlü veya tutuklunun
kaçması
Madde 292. - (1)
Tutukevinden veya ceza infaz kurumundan kaçan tutuklu veya hükümlü hakkında
altı aydan bir yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Hakkında verilen tutuklama
veya mahkumiyet kararı nedeniyle gözaltına alınan kişinin kaçması halinde de,
bu fıkraya göre cezaya hükmolunur.
(2) Bu suçun, cebir veya tehdit kullanılarak
işlenmesi hâlinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(3) Bu suçun, silâhlı olarak ya da birden çok
tutuklu veya hükümlü tarafından birlikte işlenmesi hâlinde, yukarıdaki
fıkralara göre verilecek ceza bir katına kadar artırılır.
(4) Bu suçun işlenmesi sırasında kasten yaralama
suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış
hâllerinin veya kasten öldürme
suçunun gerçekleşmesi ya da eşyaya zarar verilmesi durumunda, ayrıca bu
suçlara ilişkin hükümlere göre cezaya hükmolunur.
(5) Bu maddede yazılı hükümler, ceza infaz
kurumu dışında çalıştırılan hükümlüler ile hapis cezası adli para cezasından
çevrilmiş olanlar hakkında da uygulanır.
(6) Kısa süreli hapis
cezasının özel infaz şekillerinin gereklerine uymayan hükümlü hakkında bir
aydan iki aya kadar hapis cezasına hükmolunur; geriye kalan ceza da ayrıca
çektirilir.
Gerekçem şudur:
Tasarının Adalet
Komisyonunda kabul edilen metninin "Hükümlünün kaçması" başlıklı 293
üncü maddesine göre, hükümlünün mahkum olduğu hapis cezasının bir kısmını
hücrede çekmesi gerekmektedir. Bu hücre süresi, hükümlünün bir yıl altı aya
kadar yalnız başına bırakılmasını gerektirmektedir. Hatta bu süre, söz konusu
suçun nitelikli hallerinde maddenin üçüncü fıkrasına göre bir kat
artırılacaktır. Böylece kişi, üç yıl süreyle yalnız başına bir hücrede
bırakılabilecektir.
Bu şekildeki bir
düzenleme, insan onuruyla ve cezalandırmakla güdülen amaçla bağdaşmamaktadır.
Üç yıl süreyle yalnız başına bırakılan bir kişinin yeniden topluma
kazandırılması imkânından söz etmek, hayalden başka bir şey değildir.
Aslında bu düzenlemeyle,
kişinin belli bir süre yalnız başına hücrede kalmaya mahkum edilmesi şeklinde
ayrı bir hürriyeti bağlayıcı ceza türü ihdas edilmiş olmaktadır. Bu bakımdan,
söz konusu düzenleme biçimi, Tasarının Genel Hükümler Kitabında kabul edilmiş
olan yaptırım türleriyle de bağdaşmamaktadır.
Ayrıca, Tasarının
"Gözaltına alınanın veya tutuklunun kaçması" başlıklı 292 nci
maddesine göre, hakkında verilmiş bir tutuklama veya mahkumiyet kararı
olmamasına rağmen, güvenlik görevlileri tarafından yakalanarak gözaltına alınan
bir kişinin kaçması halinde, bir yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılabilecektir. Hatta, kaçma olgusunun güvenlik görevlilerine karşı
herhangi bir şekilde şiddet kullanmamalarına rağmen, örneğin iki kişi
tarafından gerçekleşmesi halinde, ceza bir kat artırılacaktır. Yani bu kişiler,
sadece güvenlik görevlilerinin elinden kaçtığı için iki yıl hapis cezası ile
cezalandırabileceklerdir. Böylece örneğin, izinsiz yapılan gösteri yürüyüşüne
katıldığı için güvenlik görevlileri tarafından yakalanarak gözaltına alınan
birden fazla kişi, güvenlik görevlilerinin dalgınlığından yararlanarak
kaçmaları halinde, iki yıl süreyle hapis cezasıyla cezalandırılabilecektir. Bu
bakımdan, söz konusu madde, ölçüsüz bir cezalandırmaya imkân sağlayan bir hüküm
niteliği taşımaktadır.
Belirtilen nedenlerle,
söz konusu iki madde hükmünün birleştirilerek önerimiz doğrultusunda tek madde
olarak düzenlenmesi gerekir.
Gereği takdir edilmek üzere, saygılarımla arz
olunur.
Hasan Kara
Kilis
AYRIŞIK OY YAZISI
Adalet Komisyonumuzda
görüşülerek kabul ettiğimiz Türk Ceza Kanunu Tasarısına esas itibariyle; büyük
oranda katılmakla birlikte, aşağıda belirteceğimiz hususlarda tasarının
birtakım sakıncalar taşıdığını belirtmek açısından Ayrışık Oy Yazısı
yazılmıştır.
Türk Ceza Yasası 78
yıldır yürürlüktedir ve 78 yıllık süreçte önemli bir uygulama birikimi
yaşanmıştır. Bu süreç içerisinde yürürlükte bulunan ceza yasasının elli defadan
fazla değişikliğe uğradığı, dolayısıyla başlangıçtaki felsefesini de kaybettiği
doğrudur. Birtakım eksiklikler içerdiği de doğrudur.
78 yıldan sonra ilk defa
Türk Ceza Yasası'nın bütünüyle yeni baştan yapılması ve yazılması çalışmaları
Meclis gündemine kadar gelebilmiştir. Kuşkusuzdur ki, ceza yasamız açısından
gelinen nokta önemlidir. Böyle bir tarihi firsatın doğru ve yerinde
değerlendirilmesi gerekir. 78 yıllık uygulama sonucu hem yargısal içtihatlar
hem de Türk Ceza doktrini gelişmiş, ülkemizde uluslararası planda kabul görecek
nitelikte çok sayıda kıymetli hukukçu yetişmiş, önemli bir birikim
sağlanmıştır.
Bu noktada meclisimizi ve
bizleri bekleyen çok temel bir görev vardır. Bu görev; hiçbir komplekse
kapılmadan bu birikimi yeni yapılmakta olan ceza yasasına taşıyabilmektir.
Kuşkusuzdur ki, Anayasamıza göre yasaları yapmak Türkiye Büyük Millet
Meclisi'nin görevidir. Ancak bilindiği gibi yasa yapmak zor bir iştir. Hele
hele ceza yasası yapmak daha da zor bir iştir. Ceza Kanunu ülkemizin en temel
kodlarından biridir. Bu temel kodun yeniden kodifiye edilmesinde parlamento
alabildiğine katılımcı davranmak zorundadır. Yasa yapmak münhasıran benim
görevimdir, kıskançlığı içinde bulunulmaması gerekir. Ceza yasası toplumun ve
kişinin tüm yaşamını kuşattığı için ve esas itibarıyla da özgürlüklerin özüne
de dokunduğu için, yani özgürlükleri de sınırladığı için, ilgili hukuk
çevrelerinin en geniş katılımı ile ve en geniş tartışmalarıyla hazırlanmalıdır.
Hazırlanan ceza yasası bir alanı, bir konuyu düzenlememektedir. Hayatın her
alanını düzenleyen, müdahale eden milyonlarca, milyarlarca ilişkiyi bir biçimde
düzenleyen temel bir koddur. Bu açıdan değerlendirildiğinde temel kod yazmanın
çok büyük bir önemi vardır ve asla da aceleye getirilmemelidir.
Bilindiği gibi hükümet
tasarısı olarak hazırlanan tasarı Adalet Komisyonumuzda 28.07.2003 tarihinde
tümü üzerinde görüşme yapılmış ve Alt komisyon kurularak tasarı Alt Komisyona
havale edilmiştir. Alt komisyon çalışmalarına 21.10.2003 tarihinde başlamıştır.
Alt Komisyonda (benim de içinde yer aldığım), ikisi Cumhuriyet Halk Partisine,
üçü de Adalet ve Kalkınma Partisine mensup beş milletvekili (Hakkı Köylü, Bekir
Bozdağ, Halil Özyolcu, Orhan Eraslan, Feridun Ayvazoğlu) yer almış, bunun
dışında ayrıca ne şekilde ve hangi kıstasa göre belirlendiğini bilmediğimiz üç
sayın ceza hukuku doçenti katılmıştır. (Doç.Dr. İzzet Özgenç, Doç.Dr. Adem
Sözüer, Doç.Dr. Ahmet Gökçen). Bir Sayın Yargıtay Üyesi (Keskin Kaylan)
katılmıştır. Adalet Bakanlığının iki Sayın Tetkik Hâkimi (Zekeriya Yılmaz ve
Yusuf Solmaz Balo) ile zaman zaman Adalet Bakanlığının Sayın iki Yüksek
Müşaviri (Prof.Dr. Doğan Soyaslan ve Mahmut Özbay) katılmışlardır. Bu çerçeve
içerisinde alt komisyon 21.10.2003 tarihinde başladığı çalışmasını eşi
görülmemiş bir süratle bitirerek 12.05.2004'de tasarıyı komisyona teslim
etmiştir.
Her ne kadar komisyon
raporunda "Alt Komisyona katılan sayın öğretim üyelerinin, hukuk
fakültesinde görev yapan diğer öğretim görevlileri, hâkim ve savcılarla ve
avukatlarla görüşerek tasarının çeşitli hükümlerine ilişkin düşünce, kanaat ve
önerilerini komisyon çalışmalarına yansıması sağlanmıştır." denilmekteyse
de biz böyle bir sağlanmaya tanık olmadığımız gibi aksi doğrultuda sayısız
yakınmaların muhatabı olmuş bulunuyoruz. Ayrıca böyle bir yöntemi de doğru
bulmuyoruz. Burada çok önem verdiğimiz husus şudur: Alt Komisyona sevkedilen
hükümet tasarısını alt komisyonumuz çok otoriter bularak, bu tasarıdan ayrıldı.
Bu tasarının üzerinde düzeltme ya da çalışma yapılmış değildir. 502 maddelik
hükümet tasarısı çeşitli yönlerden değerlendirilerek düzeltilemeyecek kadar
eksik, hatalı, yanlış bulunduğu için bir kenara konularak yeniden, yeni
sistematikle farklı bir anlayışla yeni bir metin kaleme alınmıştır. Adalet
Komisyonunda görüşülen metin alt komisyonunun yeniden yazmış olduğu metindir.
Bu saptamadan sonra aşağıdaki belirlemelere ihtiyaç duyulmaktadır.
Gerçekten de hükümet
tasarısı otoriter bir metindi ve düzeltilebilir bir noktada değildi. Bu metni
düzeltmeye çalışma yerine yeniden yazmak kanımızca daha doğru olmuştur. Ancak
burada iki noktada sakınca ortaya çıkmaktadır. Bunlardan birincisi; Alt
Komisyonlar ceza kanunu yazabilme yeterliliğinde midir? Hiçbir komplekse
yapılmadan değerlendirecek olursak yukarıda anlatılanlar ışığında bu konuya
olumlu yanıt verebilmek çok kolay değildir.
İkincisi; Adalet
Bakanlığı nezdinde yaklaşık olarak 15 yıldır sürdürülen çalışma ile Alt
Komisyon çalışması ayrı ayrı çalışmalar olduğu için Alt Komisyon metnine
bakanlık nezdinde kurulan bilimsel kurulun çalışmalarının devamıdır, deme
olanağı yoktur. Zaten alt komisyona katılanlardan Sayın Keskin Kaylan dışında
hiç kimse bakanlıktaki bilimsel kurul çalışmalarına katılmamıştır. Dolayısıyla
iki çalışma arasında bir köprü mevcut değildir. Biri diğerinin devamı değildir.
Bu belirlemeleri
yaptıktan sonra 21.10.2003 tarihi ile 12.05.2004 tarihleri arasında yukarıda
nitelikleri belirlenen Alt Komisyonun ceza kanunu gibi temel bir kodu yeniden
yazmasının doğru olup olmadığını tartışmaya ihtiyaç vardır. Bunları yaşarken
kuşkusuz ki biz de var olan gücümüzle Alt Komisyon metnine olumlu katkı yapmaya
çalıştık ve kanımızca birçok noktada da eskiye oranla daha iyi şeyler
yapılabilmiştir. Amacımız kimseye hele hele kendimize de haksızlık etmek
değildir.
Alt Komisyona katılan
milletvekili arkadaşlarımız ve diğer teknik kadro elinden geldiği kadar olumlu
doğrultuda (aşağıda belirteceğimiz birkaç nokta dışında) çaba sarf etmişlerdir.
Bu anlamda kimseye haksızlık yapılması doğru değildir. Ama böyle bir çalışmanın
ceza kanununu yeniden yapmak için yeterli olduğunu kabul edecek olursak ve en
iyi metnin alt komisyonca yazıldığını kabul edecek olursak; o zaman en çok alt
komisyonda yer alanlara haksızlık etmiş oluruz, onları da tarih önünde
kaldıramayacakları ağır bir yükün altına sokmuş oluruz.
Oysa ülkemizde, yukarıda
da anlatıldığı gibi çok ciddi teorik ve pratik bir ceza hukuku birikimi
olmuştur. Bu temel kodun yeniden yazılmasında daha geniş katılımın sağlanarak
ülkenin teorik ve pratik ceza hukuku birikiminin evrensel ceza hukuku
prensipleriyle birlikte, hiçbir komplekse, hiçbir endişeye, hiçbir önyargıya kapılmaksızın
yeni ceza yasası tasarısına aktarılması gerekmektedir.
Ülkemizde 39 Hukuk
Fakültesi var, 120'nin üzerinde Ağır Ceza Mahkemesi var, 250'nin üzerinde
Yargıtay Üyesi var, 70'in üzerinde baromuz var, yüzlerce, binlerce hâkim, savcı
ve avukatlarımız vardır. Bu kadar geniş bir hukuk çevresi olan ülkemizde
aceleyle, bir yıla bile varmadan bir temel kodun hazırlanarak (Ceza Kanunu)
yasalaştırılmaya çalışılması çok doğru değildir. Burada doğacak aksaklıklar
nedeniyle en başta bu çalışmalara katılan arkadaşlara vicdani açıdan haksızlık
yapılmış olmaktadır.
Kaldı ki, dünya
uygulamaları da bizdeki uygulamaların tersi doğrultusundadır. Ceza kanunlarını
yeniden yapan ülkeler hiç acele etmemişlerdir. Almanlar 20 yılda, Fransızlar 18
yılda, İspanyollar 27 yılda ceza kanunlarını yapmışlardır. Bizde bu süre bir
yılı bile bulmamıştır. Kimi arkadaşlarımız 1985'den beri ceza kanunu
çalışmalarının yapıldığını hatırlatarak, bu süreyi de dahil etmek
istemektedirler. Ancak o çalışmaların sonucu olan hükümet tasarısı dikkate
alınmayarak, tasarı yeniden kaleme alınmıştır. Dolayısıyla o süreyi dahil etme
olanağı yoktur. Bu konuyla ilgili Alt Komisyon tasarısına yazdığımız Ayrışık Oy
ve itirazlarımız sonucunda Alt Komisyon raporunun tesliminden sonra yani
Haziran başından 28 Hazirana kadar komisyona eleştirilerin yapılabileceği,
bildirilebileceği belirtilmiştir. Bir ayı bile bulmayan bu süre yeterli süre
değildir. İzlenen yöntem doğru olmamıştır. İki üniversitede yapılan panel
benzeri toplantı ile geleceğin yüzyılında uygulama alanı bulacağı iddia edilen
ceza kanununu hazırlama olanağı yoktur. Bizim ısrarlı taleplerimiz sonucu, bir
yerde, kamuoyunda da tartışıldı görüntüsünü vermek amacıyla düzenlenen iki
toplantı yeterli olmamıştır. Kaldı ki, komisyon raporunda; Barolar Birliğinin
talebi üzerine Sayın Prof. Dr. Erdener Yurtcan tarafından Alt Komisyon metninin
içeriğine ilişkin olarak hazırlanan raporun komisyonumuza ulaştığı söylenmesine
rağmen, hem de alt komisyonda, hem komisyonda görev yapan ve ceza kanununun
doğru şekillenmesi için en çok emek veren kişilerden biri olmama rağmen Sayın
Prof. Dr. Erdener Yurtcan'ın raporunu halen de görmüş değilim. Bu hususun
komisyon raporunda yer almasını da yadırgıyorum ve hukuk çevreleriyle
paylaşılmayan tasarıyı çok tartışılmış gibi göstermeye dönük bir çaba olarak
görüyorum.
Tüm bu anlatılanlardan
sonra esas itibariyle ceza kanunu tasarısına biz olumlu katkı yapmak için çaba
sarfettik. Hala da bu noktadayız. Ancak herkes bulunduğu noktadan bakar ve
bulunduğu noktadan görür. Yanlış yapacağınız bir düzenleme ceza kanununun
bütünlüğünü bozar. Suçlar skalasını alt üst eder. Ceza kanununun iç dengelerini
bozar. Felsefesini ortadan kaldırır. Bunu düzeltme olanağı yoktur. Bu
nedenledir ki, hayatın her alanını düzenleyen ceza kanunu yavaş yavaş, tartışıla
tartışıla yapılmak zorundadır. "Hızlandırılmış Ceza Kanunu"nun şu
anda öngöremediğimiz birtakım olumsuzluklara davetiye çıkaracağını herkes
bilmek durumundadır.
Siyasi iktidarın başarıya
susamasını, birtakım şeyleri başarmak istemesini anlayışla karşılayabiliriz. Bu
konuda makul olan ivecenliği de anlayışla karşılama durumundayız. Ancak ceza
kanununun kamuoyunda;" her türlü derde deva, hastalıklara şifa"
birşeymiş gibi takdim edilip, acele olarak çıkmasının çok faydalı olduğunu
savunmak doğru değildir. Aktüel birtakım olaylardan esinlenerek ya da aktüel
birtakım olayları bu çerçeveye oturtarak "yeni ceza kanunu çıksa, kapkaç
olmayacaktı", "çocukların ve kadınların korunması için bu ceza
kanununun derhal çıkması lazım", "ceza kanunu çıksın töre cinayetleri
son bulsun" ya da "bu ceza kanunu ile trafik vahşeti son bulmaz"
tarzındaki yaklaşımlarla ceza kanunu yapılamaz. Bu yaklaşımların belki
propaganda değeri olabilir ama bilimsel ve hukuki hiçbir değeri yoktur. Tam
tersine aktüel birtakım gerekçelerle ceza kanunu olgunlaştırılmadan, toplumun
çeşitli kesimlerine tartıştırılmadan, "ben yaptım oldu" anlayışı ile
acele yapmanın gerekçesi olmaktan öteye gidemez. Bu gerekçeye dayananlar
bilmelidirler ki, ceza kanunu tasarısı kanunlaşsa da yoksulluk, yokluk, açlık
ortadan kaldırılmadan sadece ceza kanunu yaparak kapkaçı önleme olanağı yoktur.
Kapkaçla etkin mücadele olanağı da yoktur. Aynı şekilde devletin bütçesinden
kadınlar ve çocuklar için yeterli pay ayırmadan, yeterli sosyal fonlar
kurulmadan sadece ceza kanunu değişiklikleriyle kadınları ve çocukları koruma
olanağı yoktur. Sosyal devletin görevini ceza kanununa yükletmek, ceza kanununa
da haksızlıktır, sosyal devlete de haksızlıktır. Yeterli eğitim ve alt yapı
olmadan sadece ceza kanunu ile trafik kazalarıyla etkin mücadele etme olanağı
da yoktur. Ceza kanunu "Godot" değildir. "Godot gelecek, bütün
dertler bitecek" anlayışı doğru değildir. Bu gerekçelerde ceza kanununun
aceleye getirilmesi de doğru değildir.
Ceza Kanununun Avrupa
Birliği süreci için aceleye getirilmesi savunması da hem doğru değildir, hem de
kabul edilemez. Öncelikle ceza kanunu Avrupa Birliği için değil, ülke için
yapılmak durumundadır. İkincisi; ceza kanununun Avrupa Birliği müktesebatına
uygun hale getirilmesi süreci ise ancak müzakere tarihinden sonraki 10 yıllık
sürede nazara alınacak bir durumdur. Henüz müzakere tarihi yokken Avrupa
Birliği'ne “bak biz ceza kanununu da yeniledik” demek ve bu sebeple makul olan
tartışma sürecini atlayarak, acele ceza kanunu yapmak doğru değildir.
Ceza Kanununun yeniden
yapılması sürecinde dikkate alınması gereken bir diğer husus da şu olmuştur.
Yukarıda nitelikleri ayrıntılı olarak belirtilen bu temel kod siyasal amaçlarla
değerlendirilmemeli, siyasal bir amacın aracı haline getirilmemelidir. Bu
konuda zaman zaman tepki gösterdiğimiz ve basına da yansıyan biçimiyle ceza
kanununun yeniden yapılması, Anayasamızın 2. maddesinde ifade edilen ve
değişikliği dahi teklif edilemeyecek olan Cumhuriyetin temel niteliklerinden;
laik devlet ilkesiyle hesaplaşma fırsatı sayılmaya kalkışılmış ve bu uğurda
Anayasa'da düzenlenen kimi haklar, sanki ceza kanununda ayrı koruma altına
alınıyormuş gibi tasarının 114, 115, 116, 117 maddelerinde eğitim öğretim
hakkı, kamu hizmetlerinden faydalanma hakkı, inanç, düşünce ve kanaat hürriyeti,
siyasi haklar ve benzeri maddeler düzenlenerek; burada ulusal yargı ve ulusal
üstü yargı kararlarıyla Türkiye gündeminden çıkan türban ve benzeri anti-laik
davranışlara işlerlik kazandırılmaya çalışılmış ve bu husus anayasal hakların
korunması çerçevesinde sunulmaya çalışılmıştır. Oysa ceza kanunu tasarısının
114, 115, 116, 117 maddelerindeki suçların tümü sadece ve sadece
"hürriyeti tahdit" suçudur.
Bu siyasal yaklaşım bir
yandan Anayasaya dayandırılmaya çalışılırken, Anayasanın 174. maddesinde yer
alan inkılap kanunlarının korunması çerçevesi içerisinde tasarının 223.
maddesinde yer alan 2596 sayılı bazı kisvelerin giyilemeyeceğine dair kanunun
korunmasına karşı çıkılmıştır. Oysa 174. maddesinde yer alan inkılap
kanunlarının tamamının ya kendisi ceza hükmünü içermektedir ya da ceza hükmü
içermeyenler için Türk Ceza Kanununda gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Sadece
2596 sayılı kanunla ilgili düzenleme Anayasa, daha sonradan yapıldığı için ceza
kanununda yer almamaktaydı. Bu konudaki düzenlemenin Anayasa 174. maddesinin
ruhuna uygun olarak yeni yapılan kanunda yer alması konusu gündeme geldi; hem
Alt komisyonda, hem de komisyonda defalarca tartışıldığı halde iktidar partisi
sözcüleri bu konuyu gözlerinden kaçırdıklarını söylemektedirler, bu konunun
genel kurulda düzeltilebileceğini yürürlükteki ceza kanunundan daha geri bir
düzenlemenin yapılmayacağını ileri sürmektedirler. Daha geri dedikleri
düzenleme ise; Atatürk devrimi kanunlarının korunmasıdır. Bu ibret verici bir
durumdur. Kabulü de mümkün değildir. Bir yandan Anayasanın koruma altına aldığı
hakları, değerleri koruma iddiasında bulunulurken, bir yandan da Anayasanın
koruma altına aldığı Atatürk devrimlerini koruma altına almamak için çaba sarf
etmeyi anlayışla karşılamak mümkün değildir.
İktidar partisinin
Anayasaya uyum konusundaki standardı da çifte standarttır. Şöyle ki; bize göre
de aslında çeşitli sorunları içeren 123. maddede yer alan ve olumlu ayrımcılığa
olanak veren düzenlemeler Anayasa'nın 10. maddesi bahane edilerek 10. maddeye
uygun hale getirilmiştir. Oysa Ceza Kanununun 3. maddesinde yer alan birtakım
ifadeler 10. maddeye uygun hale getirilmemiştir. Demek ki, 10. madde gerekçesi
sadece 123. maddesinde yer alan olumlu ayrımcılığı ortadan kaldırma amacına
dönüktür. Ceza Kanunu Tasarısının 3. maddesinde, Anayasanın 10. maddesinde yer
almayan milliyet, diğer fikir yahut düşünceler, milli ve sosyal köken, doğum,
ekonomik ve diğer konular yer almaktadır. Bunlar Anayasanın 10. maddesinde
yoktur. Aynı şekilde Ceza Kanunu Tasarısının 217. maddesinde Anayasanın l0.
maddesinde olmayan sosyal sınıf ve dini değerler eklenmiştir. Burada da
Anayasaya sadakat konusunda bir çifte standart görülmektedir.
Bu çifte standart sadece
Anayasaya bağlılık konusunda değildir. Türk Ceza Kanunu Tasarısının 114, 115,
116 ve 117. maddelerinde “...ya da hukuka aykırı başka bir davranış..."
sözcüğü kullanıldığı halde, devlete karşı suçlarda 310, 312 ve 313 maddelerinde
hükümet tasarısında yer alan "...ya da hukuka aykırı başka bir davranış ..." sözcüğü içeriği tam belli olmadığı
savıyla çıkarılmıştır. Bu da çifte standardın bir diğer örneğidir.
Tüm bu eleştirilerden
sonra tasarı bütünüyle olumsuz mudur sorusuna olumlu cevap verme olanağı
yoktur. Bizim de yaptığımız olumlu katkılarla, tasarıda pek çok şey yeniden
daha sistematik ve doğru biçimde düzenlenmiştir. Ancak bu durum yukarıdan
anlatılan sakıncaları ortadan kaldırmaya yetmemektedir. Elden geldiği kadar
özgürlükçü ve hümanist olmasına çaba sarf edilen tasarı yer yer önemli ölçüde
anti-demokratik ve sınırlayıcı ögeler içermektedir. Bunlar ancak tartışıldıkça
ortaya çıkabilmektedir. Örneğin komisyondaki görüşmeler sırasında; iftira
suçunun etkin pişmanlık maddesine yapılmak istenen bir ekleme ile basın yoluyla
işlenen iftira suçlarında etkin pişmanlığın olmayacağı düzenlemesi
getirilmiştir. Bu eklemeden sonra acaba ceza kanununda basının durumu nedir
diye incelemek akla gelmiştir.
Yaptığımız inceleme
sonucu gördüğümüz manzara dehşet vericidir. Ne yürürlükteki ceza kanununda, ne
de otoriter olduğu savıyla beğenmediğimiz hükümet tasarısında olmayan şekilde
basının sınırlandırıldığını tespit etmiş bulunuyoruz. Ceza Kanununun 28.
maddesinde az ya da çok basın özgürlüğüne müdahale olduğunu görüyoruz. Bunu
tespit edebilmek için iftira suçunun etkin pişmanlık maddesine yapılan
değişikliği görmek gerekmiştir. Yani bu değişiklik 99 derecedeki suyu 100
dereceye çıkararak buharlaşmayı sağlayan bir kritik nokta olmuştur. Hiçbir art
niyet olmasa bile yukarıda da belirtildiği gibi herkesin bulunduğu noktadan
bakması kimi şeylerin görülebilmesi için tartışma sürecine gereksinim vardır.
Bu konuda Alt Komisyon raporuna yazdığımız ayrışık oy gerekçesinin de ne kadar
yerinde olduğu ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Sonuç itibariyle;
tasarının kimi eksikliklerine rağmen esas itibariyle tasarıya katılmaktayız.
Ancak tasarının yasa haline gelebilmesi için uzun bir tartışma sürecine ve
hukuk çevrelerinin tümünün katılımını sağlamaya ihtiyaç vardır. Acele ile hele
hele genel kurulda birtakım siyasal saiklerle ve önergelerle yapılacak
değişikliklerin ceza kanununu bozacağını ve ortaya bir ceza kanunu değil de
ceza hükümlü kanunlar çıkaracağını unutmamak gerekmektedir. Bu anlayış
içerisinde ayrışık oy gerekçesinin yazılmasını ve gerekli uyarının yapılmasını
tarihi bir görev sayıyorum.
Saygılarımla.
Orhan
Eraslan
Niğde
HÜKÜMETİN TEKLİF ETTİĞİ
METİN
TÜRK CEZA
KANUNU TASARISI
BİRİNCİ
KİTAP
Genel
Hükümler
BİRİNCİ
KISIM
Ceza Kanunu
BİRİNCİ BÖLÜM
Kanunîlik
Suç ve
cezada kanunîlik
MADDE 1. - Kanunun açıkça suç saymadığı
bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda
yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik
tedbirine hükmolunamaz.
Suçlar, cürüm ve kabahattir.
Kanunun
bağlayıcılığı
MADDE 2. - Ceza kanunlarını bilmemek
mazeret sayılmaz.
Özel
kanunlarla ilişki
MADDE 3. - Bu Kanun, ayrı hüküm bulunmayan
hâllerde, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlar hakkında da uygulanır.
Tanımlar
MADDE 4. - Ceza kanunlarının
uygulanmasında:
1. Aynı türden suç: Aynı kanun maddesini
ihlâl eden veya kanunun aynı bölümünde yer alan suçlar aynı türden suç sayılır.
Ayrıca:
A. a) Memurlar tarafından memuriyetlerine
ait görevlerin ihlâli ve görevin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar,
b) Siyasal ve dinsel hürriyetlere ilişkin
suçlarla, din hizmetlilerinin görev sırasında işledikleri kötüye kullanma
fiilleri,
c) Kamu düzenine, kamu hizmeti ve
görevlerinden dolayı memurlara ve yargı görevi yapanlara karşı işlenen
cürümler,
B. Bu Kanunun İkinci Kitabının;
a) Birinci Kısmının Birinci, Üçüncü,
Dördüncü ve Beşinci bölümlerinde,
b) İkinci Kısmının Birinci, İkinci ve
Beşinci bölümlerinde,
c) İkinci Kısmının Altıncı ve Yedinci
bölümlerinde,
d) Üçüncü Kısmının Birinci, İkinci, Üçüncü
ve Dördüncü bölümlerinde,
yer alan cürümler aynı türden sayılır.
2. Gece vakti: Gece vaktinden, güneşin
batmasından bir saat sonra başlayan ve doğmasından bir saat evvele kadar devam
eden zaman süresi anlaşılır.
3. Kadın: Bu deyim kızları da kapsar.
4. Memur: Memur deyiminden;
a) Sürekli veya geçici olarak yasama
görevi veya idarî veya adlî bir kamu görevi yapan Devlet veya diğer her türlü
kamu kurum ve kuruluşlarının memur veya hizmetlileri,
b) Sürekli veya geçici, ücretli veya
ücretsiz, mecburî veya ihtiyarî olarak yasama görevi veya idarî veya adlî bir
kamu görevi yapan diğer kimseler,
anlaşılır.
5. Savaş zamanı: Savaş zamanı deyiminden;
a) Savaş ilânına karar verilmesinden bu
hâlin kaldırıldığının ilân edilmesine kadar geçen süre,
b) Savaş ilân edilmeden gerçekleşen fiilî
muhasamat süresi,
c) Savaşın ilân edilmesi koşulu ile seferberlik
zamanı,
anlaşılır.
6. Silâh: Silâh deyiminden;
a) Ateşli silâhlar,
b) Patlayıcı maddeler,
c) Saldırı ve savunmada kullanılmak üzere
yapılmış her türlü kesici, delici veya bereleyici aletler,
d) Saldırı ve savunma amacıyla yapılmış
olmasa bile fiilen saldırı ve savunmada kullanılmaya elverişli diğer şeyler,
e) Yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı ecza ile
diğer her türlü zehirler ve her türlü zarar verici gazlar,
anlaşılır.
7. Cebir ve şiddet: Cebir ve şiddet
deyiminden, maddî zor hâlleri anlaşılır.
8. Örgüt: Örgüt deyiminden, önceden
belirlenmemiş suçları işlemek üzere anlaşmış ve birleşmiş birden çok kişinin
yapılanmaları ve birleşmenin dıştan gözlemi yapılabilecek biçimde oluşturulmuş
bulunması anlaşılır.
9. Vatandaş: Vatandaş deyiminden; suçun
işlendiği anda 11.2.1964 tarihli ve 403 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu
hükümlerine göre vatandaş sayılan kimseler anlaşılır.
10. Yargı görevi yapan: Yargı görevi yapan
deyiminden; yüksek mahkemeler ve adlî, idarî ve askerî mahkemeler üye ve
hâkimleri anlaşılır. Bu Kanunun uygulanmasında bu deyim savcıları da kapsar.
11. Basın ve yayın yolu ile: Basın ve
yayın yolu ile deyiminden; basın ve yayın yolu ile veya her türlü görsel ve
işitsel iletişim araçlarıyla yapılan yayınlar anlaşılır.
İKİNCİ BÖLÜM
Kanunun Uygulanması
Zaman
bakımından uygulama
MADDE 5. - İşlendiği zaman yürürlükte
bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve
güvenlik tedbiri uygulanamaz. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç
sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik
tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı
ve kanunî neticeleri kendiliğinden kalkar.
Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan
kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin
lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.
Güvenlik tedbirleri hakkında, infaz rejimi
yönünden hüküm zamanında yürürlükte bulunan kanun uygulanır.
Geçici veya süreli kanunların, yürürlükte
bulundukları süre içinde işlenmiş olan suçlar hakkında uygulanmasına devam
edilir.
Yer
bakımından uygulama
MADDE 6. - Türkiye'de işlenen suçlar
hakkında Türk kanunları uygulanır. Eylemin kısmen veya tamamen Türkiye'de
yapılması veya neticenin Türkiye'de gerçekleşmesi hâlinde suç, Türkiye'de işlenmiş
sayılır.
Suç;
a) Türk kara ve hava sahaları ile Türk
kara sularında,
b) Açık denizde ve bunun üzerindeki hava
sahasında, Türk deniz ve hava araçlarında veya bu araçlarla,
c) Türk deniz ve hava savaş araçlarında
veya bu araçlarla,
d) Türkiye'nin kıt'a sahanlığında veya
münhasır ekonomik bölgesinde tesis edilmiş sabit platformlarda veya bunlara
karşı,
işlendiğinde Türkiye'de işlenmiş sayılır.
Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası
sözleşme hükümleri saklıdır.
Yabancı
ülkede hüküm verilmesi
MADDE 7. - Türkiye'de işlediği suçtan
dolayı hakkında yabancı ülkede hüküm verilmiş olan vatandaş, Türkiye'de yeniden
yargılanır. Böyle bir suçtan dolayı hakkında, yabancı ülkede hüküm verilen
yabancı da, Adalet Bakanının istemi üzerine Türkiye'de yeniden yargılanır.
Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası
sözleşme hükümleri saklıdır.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Yabancı Ülkede İşlenen Suçlar
Görev
suçları
MADDE 8. - Yabancı ülkede Türkiye namına
memuriyet veya görev üstlenmiş olup da bundan dolayı bir suç işleyen kimse, bu
fiile ilişkin olarak yabancı ülkede hakkında mahkûmiyet hükmü verilmiş bulunsa
bile, Türkiye'de yeniden yargılanır.
Vatandaş
tarafından işlenen suç
MADDE 9. - Bir Türk, 11 inci maddede
yazılı cürümler dışında, Türk ve yabancı ülke kanunlarına göre aşağı sınırı bir
yıldan az olmayan hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren bir cürmü yabancı
ülkede işlediği ve kendisi Türkiye'de bulunduğu takdirde, bu suçtan dolayı
yabancı ülkede hüküm verilmemiş olması ve kovuşturulabilirliğin bulunması
koşulu ile Türk kanunlarına göre cezalandırılır.
Cürüm, aşağı sınırı bir yıldan az
hürriyeti bağlayıcı bir cezayı gerektirdiğinde yargılama yapılması zarar
görenin veya yabancı hükûmetin şikâyetine bağlıdır.
Yabancı
tarafından işlenen suç
MADDE 10. - Bir yabancı, 11 inci maddede
yazılı cürümler dışında, Türk kanunlarına göre aşağı sınırı en az bir yıl
hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren bir cürmü yabancı ülkede Türkiye'nin
zararına işlediği ve kendisi Türkiye'de bulunduğu takdirde, Türk kanunlarına
göre cezalandırılır. Yargılama yapılması Adalet Bakanının istemine bağlıdır.
Yukarıdaki fıkrada belirtilen suçun bir
Türk'ün zararına işlenmesi ve failin Türkiye'de bulunması hâlinde, bu suçtan
dolayı yabancı ülkede hüküm verilmemiş olması koşulu ile suçtan zarar görenin
şikâyeti üzerine, fail, Türk kanunlarına göre cezalandırılır.
Mağdur yabancı ise, aşağıdaki koşulların
varlığı hâlinde fail, Adalet Bakanının istemi ile yargılanır:
1. - Suçun, Türk kanunlarına göre aşağı
sınırı üç yıldan az olmayan hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektirmesi,
2. - Suçluların geri verilmesi
anlaşmasının bulunmaması veya geri verilme isteminin cürmün işlendiği ülkenin
veya failin uyruğunda bulunduğu devletin hükûmeti tarafından kabul edilmemiş
olması.
Diğer
suçlar
MADDE 11. - Vatandaş veya yabancı, yabancı
ülkede 255, 256, 265, 266, 267, 270, 271, 274, 275, 291, 295, 323, 356 ilâ 399,
403, 405, 427, 428, 429, 475 ilâ 478 ve 493 üncü maddeler ile 309 uncu maddenin
(A) fıkrasının üçüncü, dördüncü, beşinci ve altıncı paragrafları ve 311 inci
maddenin dördüncü, beşinci ve altıncı fıkralarında yazılı suçları işlerse
hakkında re'sen soruşturma ve kovuşturma yapılarak ilgili maddelere göre
cezalandırılır.
Bunlar hakkında yabancı bir ülkede daha
önce hüküm verilmiş olsa bile, Adalet Bakanının istemi üzerine Türkiye'de yeniden
yargılama yapılır. Ancak, fiil yabancı paraların taklidine veya 403 üncü
maddenin üçüncü fıkrası ile 405 inci maddenin uygulanmasına veya fuhşa teşvik,
uyuşturucu madde imal, ticaret ve kullanılması suçlarına ilişkin olduğu
takdirde yabancı ülkede evvelce hüküm verilmiş ise Türkiye'de kovuşturma
yapılmaz.
Seçimlik
cezalarda soruşturma
MADDE 12. - 9 ve 10 uncu maddelerde
belirtilen hâllerde, soruşturma konusu suçun yer aldığı kanun maddesinde
hürriyeti bağlayıcı ceza ile para cezasından birinin uygulanması seçimlik
sayılmış ise soruşturma veya kovuşturma açılmaz.
Soruşturma
koşulu olan cezanın hesaplanması
MADDE 13. - Miktarının soruşturma koşulu
oluşturduğu hâllerde ceza, soruşturma evresinde ileri sürülen kanunî
ağırlaştırıcı nedenlerin aşağı sınırı ve kanunî hafifletici nedenlerin yukarı
sınırı göz önünde bulundurularak hesaplanır.
Cezadan
mahsup
MADDE 14. - Nerede işlenmiş olursa olsun
bir suçtan dolayı, yabancı ülkede göz altında, tutuklulukta veya hükümlülükte
geçen süre, aynı suçtan dolayı Türkiye'de verilecek cezadan mahsup edilir.
Yabancının
Türkiye aleyhine işlediği suç
MADDE 15. - Yabancı ülkede Türkiye
aleyhine, 11 inci maddede belirtilen suçlar dışında bir cürüm işleyip de
yabancı mahkemece mahkûm edilen veya herhangi bir nedenle davası veya cezası
düşen veya beraet eden yahut suçu kovuşturulabilir olmaktan çıkan yabancı
hakkında Türkiye'de yeniden yargılama yapılır.
Hükmolunan ceza Türk kanunlarına göre o
fiil için verilmesi gereken cezadan aşağı ise noksanı tamamlattırılır.
Birinci fıkrada belirtilen nedenler Türk
kanunlarına uygun değilse cezaya hükmolunur.
Bu maddeye göre soruşturma ve kovuşturma
açılması Adalet Bakanının istemine bağlıdır.
Hak
yoksunlukları
MADDE 16. - Yukarıdaki maddelerde
açıklanan hâllerde mahkeme, yabancı mahkemelerden verilen ve Türk kanunlarına
uygun bulunan hükmün, Türk kanunlarına göre gerek aslî gerek fer'î olarak bir
haktan yoksunluğu gerektirmesi hâlinde, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine
yabancı memleketteki sonuçlarının Türkiye'de de geçerli olmasına karar verebilir.
Mahkemece bir işlem yapılmadan önce
hükümlü de, hakkında yabancı mahkemece verilmiş hükmün hak yoksunluğuna ilişkin
kısmının Türk mahkemesince yeniden incelenmesini isteyebilir.
Siyasal
veya askerî suçlar ve geri verme
MADDE 17. - Türkiye'ye karşı işlenmiş
olmamak koşulu ile, yabancı ülkede işlenen siyasal veya askerî veya bunlara
bağlı suçlardan dolayı Türkiye'de yargılama yapılamaz ve geri verme istemi
kabul edilemez.
Türk vatandaşı olduğu veya fiilinin
siyasal veya askerî veya bunlara bağlı suçlardan bulunduğu mahkemece
saptananların geri verme istemi kabul olunamaz.
Geri verme istemi üzerine, istenilen
kimsenin Türkiye'de bulunduğu yer aslîye ceza mahkemesince, uyruğu, suçunun
niteliği ve cezanın miktarı saptanarak geri verilip verilmeyeceği hususunda bir
karar verilir. Bu karara karşı temyiz yoluna başvurulabilir.
Yabancı olduğuna ve suçunun bu maddede
sayılanlardan bulunmadığına karar verilen kimsenin geri verilme istemi Bakanlar
Kurulunca kabul edilebilir.
Geri verilmesi istenen ve kabul olunan kimse
hakkında, tutuklama kararı verilebilir.
Geri verilmesi istenen kimsenin göz altına
alınmasına veya tutuklanmasına, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşme
hükümlerine göre karar verilebilir.
Yurt
dışında işlenen suçlarda uygulama
MADDE 18. - Bir Türk vatandaşı veya
yabancı, yabancı ülkede bir suç işleyip de bu Kısım hükümlerine göre Türkiye'de
yargılandığı takdirde, Türkiye aleyhine işlenmiş suçlar dışında, suçun
işlendiği ülke kanunu ile Türk kanunundan hangisi uygulamada sanığın lehine
sonuç verecek ise o kanun gözetilmek, yabancı kanunda tanımlanan suça Türk
kanununa göre verilecek ceza türü saptanmak, Türk kanunu lehe ise veya Türk
kanununa göre verilebilecek sonuç ceza yabancı kanun uyarınca verilebilecek
cezanın alt ve üst sınırlarını aşmayacak ise Türk kanununa göre, yabancı ülke
kanunu lehe ise o kanun uyarınca verilebilecek Türk kanunundaki cezaya en yakın
ceza esas alınmak suretiyle uygulama yapılır. Ancak, suçun işlendiği ülke
kanunu Türkiye'nin kamu düzenine veya uluslararası yükümlerine aykırı ise bu
ülke kanununa itibar edilmez.
Fer'î cezalar yönünden de yukarıdaki
hükümler uygulanır.
Bu madde hükümleri, 8 inci maddede ve 11
inci maddenin birinci fıkrasında belirtilen suçlar hakkında uygulanmaz.
İKİNCİ
KISIM
Suçlu ve
Suç
BİRİNCİ BÖLÜM
Ceza Sorumluluğu
Suçun faili
MADDE 19. - Kişi ancak kendi fiilinden
sorumludur.
Kanunun cezalandırdığı eylemleri işleyen
veya bir cürmü işlemeye teşebbüs eden kişi suçun faili sayılır.
Kanunun tüzel kişilerin ceza sorumluluğu
için öngördüğü hükümler saklıdır.
Kast
MADDE 20. - Cürmün oluşması kastın
varlığına bağlıdır. Kast, eylemi ve neticesini bilerek ve isteyerek işlemek
iradesidir.
Bilerek ve isteyerek yaptığı veya
yapmadığı bir hareketten doğan neticeden dolayı kanunun kişiyi sorumlu tuttuğu
hâller saklıdır.
Kanunun, failin cezalandırılmasını bir
koşulun gerçekleşmesine bağlı tuttuğu suçlarda, bu koşul istenmemiş olsa da
fail cezalandırılır.
Kasten işlenen suçlarda failin sadece çok
önemsiz neticelerin meydana gelmesini istediği ve kusurunun da çok hafif
derecede bulunduğu hâllerde hâl ve koşullara ve meydana gelen neticeye göre
cezanın üçte ikisinden onda dokuzuna kadarı indirilir.
Taksir
MADDE 21. - Taksirle işlenen fiiller,
kanunun açıkça belirttiği hâllerde cezalandırılır.
Dikkatsizlik, tedbirsizlik, meslek ve
sanatta acemilik, kanun, nizam ve emirlere uymama ve gereklerini yerine
getirmeme suretiyle failin, iradî olarak bir şey yapması veya yapmaması sonucu
öngörülebilir nitelikteki bir neticeye neden olması hâlinde fiil taksirle
işlenmiş sayılır.
Failin öngördüğü neticeyi istememesine
karşın, neticenin meydana gelmesi hâlinde bilinçli taksir vardır; bu hâlde ceza
üçte birden yarısına kadar artırılır.
Taksirli hareket sonucu neden olunan
netice, münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu bakımından, artık bir
cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa
ceza verilmez; bilinçli taksir hâlinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar
indirilebilir.
Kabahatler
MADDE 22. - Kabahatlerde kast olmasa bile,
herkes kendi icra veya ihmalinden sorumludur.
Hata
MADDE 23. - 1. Bir kimse, hata veya diğer
bir neden yüzünden, suçu, kastettiği kişiden başka bir kişi zararına işlemiş
olursa, suçtan zarar gören kimsenin sıfatından doğan cezayı ağırlaştırıcı
nedenler faile yüklenmez; suç, kastolunan kişiye karşı işlenmiş sayılarak fail
suçun gerektirdiği hafifletici nedenlerden yararlanır.
2. Olayların hatalı değerlendirilmesinin
etkisi altında hareket eden kimse hakkında, hatanın lehine sonuç verecek
nitelikte olması hâlinde, buna göre hüküm verilir.
Alınması elinde olan tedbirlere başvurmak
suretiyle hataya düşmeyebilecek olan kimseye, kanun o fiili taksir ile
cezalandırmış ise buna göre ceza verilir.
3. Kendisine kusur olarak isnadı mümkün
olmayan bir hata dolayısıyla hukuka uygunluk nedenlerine ait koşullara uyduğunu
sanan kimseye ceza verilmez.
4. Hata, başkasının aldatması sonucu
meydana gelmiş ise, işlenen suçtan dolayı hataya düşüren sorumlu olur.
Cebir ve
şiddet, ikrah ve tehdit
MADDE 24. - Karşı koyamayacağı veya
kurtulamayacağı cebir ve şiddet veya muhakkak ve ağır bir ikrah veya tehdit
sonucu suç işleyen kimseye ceza verilmez. Bu gibi hâllerde cebir ve şiddet,
ikrah ve tehdidi kullanan kişi suçun faili sayılır.
İKİNCİ BÖLÜM
Tüzel Kişiler
Özel hukuk
tüzel kişilerinin ceza sorumluluğu
MADDE 25. - Özel hukuk tüzel kişileri,
kanunun ayrıca belirttiği hâllerde, organ veya temsilcilerinin tüzel kişi
yararına işledikleri suçlardan dolayı sorumludurlar. Bu sorumluluk, fiili
işleyen kimsenin suçunu ortadan kaldırmaz.
Tüzel kişinin sorumluluğu hakkında
kanunların ayrıca hüküm koyduğu hâller saklıdır.
Özel hukuk
tüzel kişileri hakkında uygulanacak cezalar
MADDE 26. - Özel hukuk tüzel kişilerinin
organ veya temsilcilerinin tüzel kişi yararına işledikleri suçlardan dolayı
sorumlu oldukları hâllerde, fiili işleyen kimse hakkında hükmedilen veya
hükmedilmesi gereken para, müsadere veya mülkiyetin Devlete geçirilmesi
cezaları tüzel kişi hakkında da ayrıca hükmolunur.
Fiili işleyen kişi hakkında hükmedilen
veya hükmedilmesi gereken hürriyeti bağlayıcı cezalarla kamu hizmetlerinden
yasaklanma, bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması
cezalarının sürelerini aşmamak üzere tüzel kişinin çalışmadan yasaklanıp
yasaklanmayacağına veya ne süreyle yasaklanacağına mahkemece karar verilir. Bu
hâlde mahkeme, tüzel kişinin beş yılı aşmamak üzere, atayacağı denetçilerin
kontrolü veya yöneticilerin eliyle çalışmalarını sürdürmesine de karar
verebilir.
Kanunların, tüzel kişinin feshini veya
kapatılmasını ayrıca öngördüğü hâllere ilişkin hükümler saklıdır.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Hukuka Uygunluk Nedenleri
Kanunun
hükmü ve amirin emri
MADDE 27. - Kanunun hükmünü yerine getiren
kimseye ceza verilmez.
Yetkili bir merciden verilip, yerine
getirilmesi görev gereği zorunlu olan bir emri uygulayan da sorumlu olmaz.
Konusu suç teşkil eden emri yerine getiren
ile emri veren sorumlu olur.
Emrin, hukuka uygunluğunun denetlenmesi
kanun tarafından engellendiği hâllerde, yerine getirilmesinden emri veren
sorumlu olur.
Meşru
savunma ve zorunluluk hâli
MADDE 28. - 1. Gerek kendisine ve gerek
başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı
muhakkak haksız bir saldırıyı o anda hâl ve koşullara göre saldırı ile orantılı
biçimde defetmek zorunluluğu ile,
2. Gerek kendisine gerek başkasına ait bir
hakka yönelik olup, bilerek neden olmadığı ve başka suretle korunmak olanağı
bulunmayan ağır ve muhakkak bir tehlikeden kurtulmak veya başkasını kurtarmak
zorunluluğu ile ve tehlikenin ağırlığı ile konu ve kullanılan vasıta arasında
orantı bulunmak koşulu ile,
işlenen fiillerden dolayı faile ceza
verilmez.
Hakkın
kullanılması ve mağdurun rızası
MADDE 29. - Hakkını kullanan kimseye ceza
verilmez.
Mağdurun üzerinde mutlak surette tasarruf
edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen
fiilden dolayı kimseye ceza verilmez.
Sınırın
aşılması
MADDE 30. - Hukuka uygunluk nedenlerinde
sınırın kast olmaksızın aşılması hâlinde fiil, taksirle işlendiğinde de
cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yazılı cezanın altıda birinden
üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur.
Sınırın aşılması mazur görülebilecek bir
heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Suça Etki Eden Nedenler
Haksız
tahrik
MADDE 31. - Haksız bir tahrikin meydana
getirdiği hiddet ve şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye
ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onbeş yıldan yirmi yıla ve müebbet
hapis cezası yerine oniki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer
hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir;
ancak, verilecek ceza oniki yıldan fazla olamaz.
Taksirli
suçlarda indirim
MADDE 32. - Birden fazla kusurlu eylemle
işlenmiş veya bileşik kusurun var olduğu taksirli suçlarda eylemin neticesi
bakımından nedenselliğin ve kusurun derecesine göre her fail hakkında verilecek
ceza sekizde bire kadar indirilebilir.
Taksirli suçlarda failin kusur derecesinin
çok hafif olduğu ve fiilin çok önemsiz neticeler meydana getirdiği hâllerde
kovuşturma yapılamaz ve ceza verilemez.
Takdire
bağlı hafifletici nedenler
MADDE 33. - Kanunda belirtilen hafifletici
nedenlerden ayrı olarak fail yararına cezayı hafifletecek takdiri nedenler
kabul edildiğinde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine müebbet hapis;
müebbet hapis cezası yerine yirmibeş yıl hapis cezası verilir.
Diğer cezaların altıda birinden üçte
birine kadarı indirilir.
BEŞİNCİ BÖLÜM
İsnat Yeteneğini Etkileyen Nedenler
Akıl
hastalığı ve geçici hâller
MADDE 34. - 1. Fiili işlediği zaman
bilincini veya hareket serbestliğini tamamen kaldıracak veya önemli derecede
azaltacak biçimde aklî malûliyet hâlinde bulunan kimseye ceza verilemez.
Ancak, bu kişinin muhafaza ve tedavi
altına alınmasına, soruşturma evresinde sulh ceza hâkimi ve kovuşturma
evresinde görevli mahkemece karar verilir. Muhafaza ve tedavi altında
bulundurma, akıl hastalığı dolayısıyla kişideki tehlike hâlinin salâh bularak
veya diğer bir nedenle ortadan kalkmasına kadar devam eder ve süresi bir yıldan
az olamaz.
Suç işleyen akıl hastaları bu amaca tahsis
edilmiş kurumlarda muhafaza ve tedavi olunurlar.
Muhafaza ve tedavi altına alınan kişi,
yerleştirildiği kurumun sağlık kurulunca, akıl hastalığı dolayısıyla kendisinde
var olan tehlike hâlinin salâh bulma suretiyle veya diğer bir nedenle ortadan
kalktığını belirten rapor üzerine aynı yargı merciince serbest bırakılır.
Bu husustaki rapor ve kararda, hastalığın
ve isnat olunan suçun niteliğine göre, güvenlik bakımından kişinin tıbbî
kontrole ve muayeneye tâbi tutulup tutulmayacağı, tutulacak ise bunun süre ve
aralıkları gösterilir.
Tıbbî kontrol ve muayene, kararda
gösterilen süre ve aralıklarla, bu kişilerin bulundukları yerdeki, yoksa en
yakın ve yetkili uzmanı olan hastanenin sağlık kurullarına savcılıkça
gönderilmeleri ile sağlanır.
Tıbbî kontrol ve muayenede, tehlike
hâlinin yeniden baş gösterdiği anlaşıldığında hâkim veya mahkeme kararıyla yine
muhafaza ve tedavi altına alınma yoluna gidilir ve aynı işlemler uygulanır.
2. (1) numaralı fıkranın birinci
paragrafında yazılı derecede olmamakla birlikte, suçu işlediği sırada akıl sağlığında
veya bilincinde bozukluk bulunan ve bu nedenle işlediği fiilin haksız
niteliğini tam olarak değerlendiremeyen faile ağırlaştırılmış müebbet hapis
cezası yerine müebbet hapis, müebbet hapis cezası yerine yirmibeş yıl hapis
cezası verilir.
Diğer hâllerde verilecek ceza sekizde bire
kadar indirilebilir. Bu ceza süresinin bir akıl sağlığı kurumunda tedavi ve
muhafaza suretiyle geçirilmesine de karar verilebilir.
3. Geçici bir nedenle fiili işlediği
sırada bilinci ve hareket serbestliği tamamen kalkmış veya önemli derecede
azalmış bulunan kimse hakkında (1) numaralı fıkranın birinci paragrafı hükmü
uygulanır.
Sağır-dilsizlik
MADDE 35. - Suçu işlediği zaman onsekiz
yaşını bitirmiş olup da yirmibir yaşını bitirmemiş sağır-dilsizlere işledikleri
fiil ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde oniki yıldan
onsekiz yıla kadar; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde ise yedi
yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
Diğer cezaların yarısı indirilir. Ancak bu
suretle verilecek ceza her fiil için altı yıldan fazla olamaz.
Sarhoşluk
ve uyuşturucu maddeler
MADDE 36. - İrade dışı sarhoşluk
nedeniyle, suçu işlediği sırada bilinci veya hareket serbestliği tamamen
kalkmış veya önemli derecede azalmış bulunan kimseye ceza verilemez.
İradî sarhoşluk hâlinde faile işlediği
suçun cezası verilir.
Uyuşturucu maddenin etkisi altında suç
işleyen kimseler hakkında da bu madde hükümleri uygulanır.
ALTINCI BÖLÜM
Teşebbüs
Eksik
teşebbüs
MADDE 37. - Bir kimse, işlemeyi kastettiği
bir cürmü, elverişli vasıta ile ve kastı şüpheye yer bırakmayacak şekilde
belirten hareketlerle icraya başlayıp da elinde olmayan engelden dolayı icra
hareketlerini tamamlayamamış ise, kanunda ayrı hüküm bulunmayan hâllerde, fiil
ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde onüç yıldan onbeş
yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde dokuz yıldan oniki yıla
kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Diğer hâllerde temel cezanın üçte
ikisinden, beşte dördüne kadarı indirilir. Ancak, verilecek ceza dokuz yıl hapis
cezasından fazla olamaz.
Fail, cürmün icra hareketlerinden
kendiliğinden vazgeçtiği ve fakat tamam olan kısım esasen bir suç oluşturduğu
takdirde, sadece o suça ait ceza ile cezalandırılır.
Tam
teşebbüs
MADDE 38. - Bir kimse, kastettiği cürmün
icra hareketlerini bitirmiş fakat elinde olmayan engelden dolayı cürmün
neticesi meydana gelmemiş ise, kanunda ayrı hüküm bulunmayan hâllerde, fiil,
ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde, onaltı yıldan
yirmi yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde onüç yıldan onbeş yıla
kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Diğer hâllerde temel cezanın yarısından
beşte üçüne kadarı indirilir; ancak, verilecek ceza onüç yıl hapis cezasından
fazla olamaz.
Etkin
pişmanlık ve uzlaşma
MADDE 39. - 1. Bir kimse, kastettiği
cürmün icra hareketlerini bitirmiş olmakla birlikte çabalarıyla neticenin
meydana gelmemesini sağlamış veya meydana gelmiş olan neticeyi tamamen ortadan
kaldırmış ise, kanunda ayrı hüküm bulunmayan hâllerde 37 nci maddenin birinci
fıkrasında yazılı olduğu şekilde cezalandırılır.
İştirak hâlinde, yukarıdaki hüküm sadece
çabalarıyla suçun tamamlanmasını engelleyen veya meydana gelmiş olan neticeyi
tamamen ortadan kaldırmış şerik hakkında uygulanır.
2. Mağduru gerçek veya özel tüzel kişi
olan ve soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı bulunan suçlarda,
failin suçu kabullenmesi ve doğmuş olan zararın tümünü veya büyük bir kısmını
ödemesi veya gidermesi koşuluyla mağdur ile fail özgür iradeleri ile
uzlaştıklarında ve bu husus Cumhuriyet savcısı veya hâkim tarafından
saptandığında kamu davası açılmaz veya mahkûmiyet hükmü verilmez.
YEDİNCİ BÖLÜM
Suça İştirak
Aslî
iştirak
MADDE 40. - Fiili birlikte icra edenlerden
her biri o fiilin cezası ile cezalandırılır.
Bir kimseye suç işlemesi için karar
verdiren kişiye azmettiren denilir; azmettiren, fiil işlendiği takdirde, suçu
kendisi işlemiş gibi cezalandırılır. Üstsoy-altsoy ilişkisinden doğan nüfuz
kullanılmak suretiyle faile suç işleme kararı verdirtildiğinde azmettirenin
cezası üçte birden yarısına kadar artırılır.
Yukarıdaki fıkraları ihlâl eden faillere
aslî şerik denilir.
Dolayısıyla
faillik
MADDE 41. - İsnat yeteneğine sahip olmayan
veya kişisel nedenlerle ceza sorumluluğu bulunmayan kişilere her ne şekilde
olursa olsun suç işletenler gerçekleşen suçtan sorumlu olurlar ve ayrıca suçun
cezası üçte bire kadar artırılır.
Fer'î
iştirak
MADDE 42. - Fer'î iştirak hâlleri
şunlardır:
1) Suç işlemeye teşvik etmek veya suç
işleme kararını kuvvetlendirmek veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda
bulunacağını vaat etmek,
2) Suçun nasıl işleneceği hususunda yol
göstermek veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak,
3) Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi
sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak.
Yukarıda belirtilen hâllerde suça iştirak
etmiş bulunan faile yüklenmiş olan suç ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını
gerektiriyorsa onbeş yıldan yirmi yıla; müebbet hapis cezasını gerektiriyorsa
on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde cezanın yarısı
indirilir. Ancak, verilecek ceza sekiz yılı geçemez.
Bu maddede yazılı hâllerden birinin
eklenmemesi durumunda, suçun işlenmesi olanaklı değilse fail aslî şerik
sayılır.
Kişisel
ağırlaştırıcı nedenlerin şerikler hakkında uygulanması
MADDE 43. - İştirak hâlinde işlenen suçlarda
faillerden birinin şahsında bulunup cezanın ağırlaştırılmasını gerektiren
sürekli veya geçici hâller veya niteliklerden, suça katıldıkları zamanda
bunları bilen diğer failler de sorumlu tutulurlar. Ancak, bunlar hakkında
verilecek cezanın altıda biri indirilebileceği gibi, ağırlaştırılmış müebbet
hapis ile müebbet hapis cezasına karşılık yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar
hapis cezasına hükmolunabilir.
Fiili
ağırlaştırıcı nedenlerin şerikler hakkında uygulanması
MADDE 44. - Fiili ağırlaştırıcı nedenler,
suçun niteliğini değiştirecek olsa da, fiil işlendiği zaman bunları bilen
şerikler hakkında da uygulanır.
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Özel Tehlike Hâlleri ve Tekerrür
İtiyadî
suçlu
MADDE 45. - Aynı türden olmak kaydıyla,
bir yıl içinde ve farklı zamanlarda ikiden fazla taksirli olmayan suç işleyen
kişi itiyadî suçludur. İtiyadî suçlu hakkında denetimli serbestlik tedbirinin
uygulanmasına da hükmolunur.
Suçu meslek
edinen kişi
MADDE 46. - Suçu meslek edinen kişi,
kısmen de olsa geçimini suçtan elde ettiği kazançla sağlamaya alışmış kimsedir.
Bu kişi hakkında güvenlik tedbiri uygulanmasına da hükmolunur.
Örgüt
mensubu suçlu
MADDE 47. - Bir suç örgütünü kuran,
yöneten, örgüte katılan veya örgüt adına diğerleriyle birlikte veya tek başına
suç işleyen kişiye örgüt mensubu suçlu denir. Bu suçlu hakkında ayrıca güvenlik
tedbiri uygulanmasına karar verilir.
Tekerrür
MADDE 48. - Bir kişi, cürümden dolayı beş
yıldan fazla süreyle bir mahkûmiyete uğradıktan sonra, bu mahkûmiyet hükmü
kesinleştiği tarihten sekiz yıl ve diğer cezalarda dört yıl içinde başka bir
cürüm daha işlerse, yeni cürme verilecek ceza altıda birden dörtte bire kadar
artırılır ve ayrıca hürriyeti bağlayıcı olmayan bir güvenlik tedbirine
hükmolunabilir. İkinci cürüm için saptanacak cezaya tekerrürden dolayı eklenecek
miktar, evvelki cürüm için hükmedilmiş olan cezaların en ağırından fazla
olamaz.
Ağırlaştırılmış müebbet hapis veya müebbet
hapis cezalarına mahkûm edilen kimse, diğer bir veya birkaç cürüm işlediği
takdirde, bu cürümlere ait cezalar toplamının sekizde birine eşit bir süreyle
yalnız olarak hücreye konulur. Ancak, hücre süresi iki yıldan fazla olamaz.
Ağırlaştırılmış müebbet hapis veya müebbet hapis cezalarına mahkûm edilmiş
kimse, bu cezaları gerektiren diğer bir suç işlediğinde hücre süresi iki yıldan
üç yıla kadardır.
Önceki veya sonraki cürümlerden biri para
cezasını veya başka bir cezayı gerektirdiğinde 71 inci maddede yazılı kurallar
uygulanır.
Tekerrür hâlinde hükmedilecek ağır para
cezasının 71 inci maddeye göre hapse çevrilmesi hâlinde hapis süresi dört yılı
geçemez.
Yukarıdaki fıkraların uygulanmasında;
1) Taksirli cürümler, kasıtlı; kasıtlı
cürümler, taksirli cürümler karşılığında,
2) Sırf askerî cürümler diğer cürümler
karşılığında,
3) 255, 256, 265, 266, 267, 268, 270, 271,
274 ve 275 inci maddelerde belirtilen cürümlerden dolayı verilen hükümler hariç
olmak üzere, yabancı ülke mahkemelerinden verilen hükümler,
tekerrüre esas olamaz.
Türkiye tarafından onanmış uluslararası
sözleşmeler hükümleri saklıdır.
ÜÇÜNCÜ
KISIM
Cezaların
ve Suçların İçtimaı
BİRİNCİ BÖLÜM
Cezaların İçtimaı
Gerçek
içtima
MADDE 49. - Aynı kişi tarafından işlenen
birden fazla suç hakkında bir hüküm ile mahkûmiyet kararı verilmesi hâlinde
aşağıdaki maddeler uygulanır.
Bir hükümden sonra aynı kimsenin bu
mahkûmiyetten önce veya sonra işlediği bir suçtan dolayı mahkûm edilmesi
hâlinde de aşağıdaki maddeler uygulanır.
Hürriyeti
bağlayıcı cezaların içtimaı
MADDE 50. - 1. Birden çok ağırlaştırılmış
müebbet hapis veya müebbet hapis cezalarına mahkûmiyet hâlinde altı aydan az ve
iki yıl altı aydan fazla olmamak üzere yalnız olarak bir hücreye konulmak
suretiyle müebbet hapis cezaları infaz olunur.
2. Ağırlaştırılmış müebbet veya müebbet
hapis cezası ile hürriyeti bağlayıcı süreli bir cezaya mahkûmiyet hâlinde ise,
süreli hürriyeti bağlayıcı cezanın türü ve miktarına göre on günden az ve iki
yıldan fazla olmamak üzere yalnız olarak bir hücreye konulmak suretiyle müebbet
hapis cezaları infaz olunur. Herhâlde hücrede geçirilecek süre hürriyeti
bağlayıcı cezanın miktarından fazla olamaz.
3. Aynı türden hürriyeti bağlayıcı süreli
cezalara mahkûmiyet hâlinde bu cezaların toplamına hükmolunur.
4. Başka türden hürriyeti bağlayıcı süreli
cezalara mahkûmiyet hâlinde bu cezaların hepsi ayrı ayrı ve tamamen infaz
olunur. İnfazda hapis ve hafif hapis sırası izlenir.
Para
cezalarının içtimaı
MADDE 51. - 1. Aynı türden para cezalarına
mahkûmiyet hâlinde bu cezaların toplamı uygulanır.
2. Başka türden para cezalarına mahkûmiyet
hâlinde bu cezaların hepsi ayrı ayrı ve tamamen uygulanır.
3. Para cezaları, diğer cezalarla
birleştiğinde hepsi ayrı ayrı ve tamamen uygulanır.
Fer'î
cezalar
MADDE 52. - Fer'î cezalar ayrı ayrı
uygulanır.
İçtimada
sınır
MADDE 53. - 1. Aynı veya başka türden
hürriyeti bağlayıcı süreli cezaların birleştirilmesi hâlinde çektirilecek ceza
kırk yılı geçemez.
2. Birleştirilen para cezalarının
hürriyeti bağlayıcı bir cezaya çevrilmesi hâlinde, bu cezanın süresi dört yılı
geçemez. Ağır para cezası ile hafif para cezası birleştiği takdirde çevrilecek
cezanın türü hapistir.
3. İçtima sonucunda uygulanacak fer'î
cezalar; kamu hizmetlerinden yasaklanma cezasında on, belirli bir meslek veya
sanat veya ticaretin icrasının durdurulması cezasında dört yılı geçemez.
4. Yukarıdaki fıkralarda yazılı sınırlara
ulaşan cezalara kesin mahkûmiyetten sonra işlenen suçlardan dolayı verilecek
cezalar, aynen uygulanır.
İKİNCİ BÖLÜM
Suçların İçtimaı
Bileşik suç
MADDE 54. - Biri diğerinin unsurunu veya
ağırlaştırıcı nedenini oluşturması dolayısıyla tek fiil sayılan suça bileşik
suç denir. Bu tür suçlarda içtima hükümleri uygulanmaz.
Müteselsil
suç
MADDE 55. - Bir suç işleme kararının
icrası dolayısıyla, değişik zamanlarda olsa da, kanunun aynı suça ait
hükümlerinin birden fazla ihlâli tek suç sayılır. Ancak, bundan dolayı
verilecek ceza altıda birden yarıya kadar artırılır.
Fikrî
içtima
MADDE 56. - İşlediği bir fiil ile kanunun
çeşitli hükümlerini ihlâl eden kimse en ağır cezayı gerektiren hükümden sorumlu
olur. En ağır cezayı gerektiren hükümden maksat, uygulamada en ağır sonucu
veren hükümdür.
DÖRDÜNCÜ
KISIM
Yaptırım
BİRİNCİ BÖLÜM
Cezalar
Cürüm ve
kabahatlere özgü aslî cezalar
MADDE 57. - Cürümlere özgü aslî cezalar
şunlardır:
1. - Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası,
2. - Müebbet hapis cezası,
3. - Hapis cezası,
4. - Ağır para cezası.
Kabahatlere özgü aslî cezalar şunlardır:
1. - Hafif hapis cezası,
2. - Hafif para cezası.
Cürüm ve
kabahatlere özgü fer'î cezalar
MADDE 58. - Cürüm ve kabahatlere özgü
fer'î cezalar şunlardır:
1. - Kamu hizmetlerinden yasaklanma,
2. - Bir meslek veya sanat veya ticaretin
icrasının durdurulması,
3. - İşyerinin kapatılması,
4. - Sürücü belgesinin geri alınması,
5. - Müsadere,
6. - Suç nedeniyle mülkiyetin Devlete
geçmesi.
İKİNCİ BÖLÜM
Aslî Cezalar
Hürriyeti
bağlayıcı cezalar
MADDE 59. - Hürriyeti bağlayıcı cezalar;
ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis, hapis ve hafif hapistir.
Ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet
hapis, iki yıldan fazla hapis ve hafif hapis cezaları uzun süreli, iki yıl ve
daha az hapis ve hafif hapis cezaları ise kısa süreli hürriyeti bağlayıcı ceza
sayılır.
Ağırlaştırılmış
müebbet hapis
MADDE 60. - Ağırlaştırılmış müebbet hapis
cezası hükümlünün hayatı boyunca devam eder ve sıkı güvenlik rejimine göre
çektirilir.
Sıkı güvenlik rejimini, Ceza ve
Tedbirlerin İnfazı Hakkında Kanun ve tüzük gösterir.
En az on yıl süre ile çekildikten sonra
cezanın infazında sıkı güvenlik rejiminin kaldırılmasına, 67 nci maddenin
gösterdiği koşul ve usullere göre infaz hâkimi tarafından karar verilebilir.
Koşullu salıverilmeye ilişkin hükümler
saklıdır.
Müebbet
hapis cezası
MADDE 61. - Müebbet hapis cezası,
hükümlünün hayatı boyunca devam eder.
Koşullu salıverilmeye ilişkin hükümler
saklıdır.
Hapis
cezası
MADDE 62. - Hapis cezası, kanunda aksi
belirtilmeyen hâllerde bir aydan yirmi yıla kadardır.
Hafif hapis
cezası
MADDE 63. - Hafif hapis cezası, kanunda
aksi belirtilmeyen hâllerde yedi günden iki yıla kadardır.
Kısa süreli
hürriyeti bağlayıcı cezaların seçenekleri
MADDE 64. - Kısa süreli hürriyeti
bağlayıcı cezalar, suçlunun kişiliğine, diğer hâllerine ve suçun işlenmesindeki
özelliklere göre mahkemece;
1) Kabahatlerde beher gün karşılığı
onmilyon liradan yirmimilyon liraya kadar hafif, cürümlerde yirmimilyon liradan
kırkmilyon liraya kadar ağır para cezasına,
2) Aynen iade, suçtan önceki hâle getirme
veya tazmine,
3) İki yılı geçmemek koşuluyla bir eğitim
veya ıslah kurumuna devam etmeye,
4) İki yılı geçmemek koşuluyla belirli bir
yere gitmekten, bazı etkinlikleri, meslek veya sanatları yapmaktan
yasaklanmaya,
5) Her tür ehliyet ve ruhsat belgelerinin
iki aydan iki yıla kadar geri alınmasına,
6) Bir yılı geçmemek ve rızası bulunmak
koşuluyla failin kamuya yararlı bir işte çalıştırılmasına,
çevrilebilir.
Kanun maddesinde hürriyeti bağlayıcı ceza
veya para cezasına hükmolunması öngörüldüğünde hâkim, hürriyeti bağlayıcı
cezayı tercih ederek hüküm verirse, artık bu cezayı para cezasına çeviremez.
Evvelce hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm
edilmemiş olanlar ile mahkûm edilmiş olsalar bile bu cezaları para cezasına
veya tedbire çevrilmiş bulunanlar hakkında hükmolunan otuz güne kadar (otuz gün
dahil) hürriyeti bağlayıcı cezalar ile altmışbeş yaşını bitirmiş bulunanların
mahkûm edildikleri altı ayı aşmayan hürriyeti bağlayıcı cezalar, birinci
fıkrada yazılı ceza veya tedbirlerden birine çevrilir. Bu hâllerde yukarıdaki
fıkra hükmü uygulanmaz.
Taksirli suçlardan dolayı hükmolunan
hürriyeti bağlayıcı ceza uzun süreli olsa da fail hakkında bu maddenin birinci
fıkrasının (1) numaralı bendi hükmü uygulanabilir. Bu hüküm, bilinçli taksir
hâlinde uygulanmaz.
Uygulamada asıl mahkûmiyet, bu madde
hükümlerine göre çevrilen para cezası veya tedbirdir. Bu hükmün uygulanması,
kanun yollarına başvurmada engel oluşturmaz.
Kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaları
tedbirlerden birine çevrilmiş olanlardan, Cumhuriyet başsavcılığınca yapılan
tebligata karşın otuz gün içinde tedbir hükümlerini yerine getirmeyenler ile
infaza başlandıktan sonra hüküm gereklerine aykırı davrananlar hakkında,
hükmedilmiş tedbir, bu hükmü veren mahkemece birinci fıkranın (1) numaralı
bendinde yazılı esaslar uyarınca para cezasına çevrilir.
Tedbirin yerine getirilmesi hükümlünün
elinde olmayan nedenler yüzünden olanaksız hâle gelmişse hükmü veren mahkemece
tedbir değiştirilir.
Bu madde hükümleri sırf askerî suçlar ile
askerî disiplin suçları ve birinci fıkranın (3) ve (6) numaralı bent hükümleri
de subay, astsubay, uzman jandarma ve uzman erbaş hakkında uygulanmaz.
Cezaların
infazı
MADDE 65. - 1. Ağırlaştırılmış müebbet
hapis ve müebbet hapis cezalarına veya uzun süreli hürriyeti bağlayıcı cezaya
mahkûm olanlar, haklarında uygulanacak rejimi ve gönderilmeleri gereken infaz
kurumunu ve bu maksatla kişisel ve sosyal özelliklerini belirlemek için kanunda
gösterilen esaslar uyarınca gözleme tâbi tutulurlar. Gözlem süresi altmış günü
geçemez.
Hükümlü, kişiliğine, sair hâllerine, suçun
işlenmesindeki özelliklere göre gerektiğinde Kanunda belirtilen usule göre
gözleme tâbi tutulmayabilir.
Gözlem sonunda, gözlem merkezi hükümlüye
ait dosyayı görüşü ile birlikte Adalet Bakanlığına gönderir. Gözlem sonucuna
göre hükümlünün gönderileceği infaz kurumu Bakanlıkça belirlenir.
Hükümlülerin gözleme tâbi tutulmasına ve
cezaevlerinin sınıflandırılmasına dair hükümler, askerî cezaevleri ve buralarda
cezaları infaz olunan hükümlüler hakkında uygulanmaz.
2. Kısa süreli hürriyeti bağlayıcı
cezalar, kanunda gösterilen esaslara göre infaz olunur. Bu tür cezalara mahkûm
olanlar gözleme tâbi tutulmazlar.
Kısa süreli
hürriyeti bağlayıcı cezaların özel infaz şekilleri
MADDE 66. - Kısa süreli hürriyeti
bağlayıcı cezaların;
1) Hükümlü altmışbeş yaşını bitirmiş veya
hükümlünün sağlık durumu cezaevinde tutulmasına engel olacak derecede bozuk
bulunduğu hekim raporu ile belgelendirilmiş ve her iki hâlde de hükümlülük
süresi altı ayı geçmemişse oturduğu yerde,
2) Hükümlülük süresinin altı ayı geçmemesi
hâlinde her hafta cuma günleri en geç saat 19.00'da girmek ve pazar günleri
aynı saatte çıkmak suretiyle bir cezaevinde,
3) Mahkûmun hükümlülük süresinin altı ayı
geçmemesi hâlinde, serbestçe çalışabilmesini temin için her gün saat 19.00'da
girmek ve sabahları saat 07.00'de çıkmak suretiyle bir cezaevinde,
4) Hükümlülük süresi altı ayı geçmeyen
kadınlar hakkında hükmedilen cezaların, elektronik alete bağlanması suretiyle
oturduğu yerde,
çektirilmesine, hükümlünün veya hükümlünün
rızası bulunmak koşuluyla kanunî vekili veya Cumhuriyet savcılığının istemi
üzerine mahkemece karar verilebilir.
Bu rejimlere uymama hâlinde geriye kalan
ceza aynen çektirilir.
Koşullu
salıverilme
MADDE 67. - Ağırlaştırılmış müebbet hapis
cezalarına mahkûm edilmiş olanlar otuz yıl geçmedikçe koşullu salıverilmeden
yararlanamazlar. Müebbet hapiste yirmibeş yılını, diğer hürriyeti bağlayıcı
cezalarda hükümlülük süresinin üçte ikisini çekmiş olup da tüzüğe göre iyi
hâlli hükümlü niteliğini kazanmış bulunanlar, istemleri olmasa da koşullu
salıverilirler; ancak üç aydan az hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm edilmiş
olanlarla en az üç ay süre ile hürriyeti bağlayıcı cezalarını çekmemiş
bulunanlar koşullu salıverilemezler.
Hakkında tekerrür hükümleri uygulananlar
ve tutuklu veya hükümlü iken firar veya firara teşebbüs etmiş bulunanlar ile
cezaevi idaresine karşı ayaklananların yukarıdaki fıkra hükmünden
yararlanabilmeleri için ağırlaştırılmış müebbet hapiste otuzbeş yılını; müebbet
hapiste otuz yılını, diğer hürriyeti bağlayıcı cezalara mahkûm olanların ise
hükümlülük süresinin beşte dördünü çekmiş bulunmaları zorunludur.
Yukarıdaki oranların belirlenmesinde
hükümlünün tutuklu veya soruşturma ve kovuşturma nedeni ile hürriyetinden
yoksun kaldığı günler de hesaba katılır.
Kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaları,
66 ncı maddeye göre infazına karar verilenler koşullu salıverilmeden
yararlanamazlar.
Koşullu salıverilme, hükümlünün gücü
oranında şahsî hakları tazmin veya sağlaması koşuluna bağlı tutulabilir.
Tutuklu veya hükümlü iken iki kez firar
veya firara teşebbüs etmiş veya iki kez cezaevi idaresine karşı ayaklanma
suçundan mahkûm edilmiş olanlar veya açık cezaevlerinden disiplin cezası
verilerek iki kez kapalı infaz kurumlarına geri gönderilmiş bulunanlar ile
kapalı infaz kurumlarında olup da hükümlülük süresi içinde dört kez disiplin
cezası olarak hücre hapsi almış bulunanlar, koşullu salıverilmeden
yararlanamazlar.
Koşullu salıverilenler hakkında cezanın
geri kalan kısmının üçte biri ile üçte ikisi arasında hâkimin takdir edeceği
bir süre içinde 94 üncü maddenin (A) fıkrasının (3) numaralı bendi uygulanır.
Bu süre içinde hükümlü hakkında ayrıca patronaj rejimi tatbik edilir.
Hâkim, hükümlünün kişilik özelliklerine
göre belirlediği bu süre içinde, 94 üncü maddenin (A) fıkrasının (3) numaralı
bendinde yer alan tedbirin hükümlü hakkında uygulanmamasına da karar verebilir.
Koşullu salıverilmiş hükümlü, geri kalan
süre içinde işlediği kasıtlı bir cürümden dolayı hürriyeti bağlayıcı bir cezaya
mahkûm olur veya mecbur olduğu koşulları yerine getirmez ise, koşullu
salıverilme kararı geri alınır. Bu takdirde suçun işlendiği tarihten sonraki
kısım hükümlünün ceza süresine mahsup edilmeyerek aynen çektirilir ve koşullu
salıverilmeye esas oluşturan hükmün infazı ile ilgili olarak bir daha koşullu
salıverilmeden yararlanamaz.
Koşullu salıverilmenin geri alınmasına
ilişkin karara karşı hükümlü, müdafii, yasal temsilcisi, hükümlünün eşi ve
Cumhuriyet savcısı tarafından itiraz yoluna başvurulabilir.
Koşullu salıverilen kişi, hâkim tarafından
yedinci fıkra gereğince belirlenmiş süre içinde işlediği kasıtlı bir suçtan
dolayı kesin olarak mahkûm edilmediği takdirde, ceza infaz edilmiş sayılır.
Terör suçlarından dolayı ağırlaştırılmış
müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiş olanlar koşullu salıverilmeden
yararlanamazlar.
Koşullu salıverilmeye ilişkin özel kanun
hükümleri saklıdır.
Ağır para
cezası
MADDE 68. - Ağır para cezası, kanunda aksi
belirtilmeyen hâllerde üçyüzellimilyon liradan doksanmilyar liraya kadar
belirlenecek bir paranın Devlet Hazinesine ödenmesinden ibarettir.
Para cezası, 79 uncu madde hükmü saklı
kalmak üzere suçlunun ekonomik durumu, aile yükümlülükleri, mesleği, suçtan
elde ettiği yarar, sağlık durumu, cezanın sosyal etkisi, uyarma amacı göz
önünde tutularak belirlenir.
Hafif para
cezası
MADDE 69. - Hafif para cezası, kanunda
aksi belirtilmeyen hâllerde yüzmilyon liradan onmilyar liraya kadar
belirlenecek bir paranın Devlet Hazinesine ödenmesinden ibarettir.
Bu para cezası 68 inci maddenin ikinci
fıkrasındaki esaslar göz önünde tutulmak suretiyle belirlenir.
Nispî para
cezası, tazmin niteliğinde para cezası
MADDE 70. - Nispî para cezası, miktarı
belirli bir orana veya olaya göre azalıp çoğalabilir nitelikte bir paranın
Devlet Hazinesine ödenmesidir. Bu para cezasının yukarı sınırı yoktur.
Tazmin niteliğinde para cezası, suç karşılığı
kamu para cezasının ve Devletin uğradığı zararları tazmin ettirme amaçlarına
aynı zamanda ulaşılmasını sağlayan karma nitelikte para cezasıdır. Bu para
cezasının yukarı sınırı yoktur.
Para
cezasının infazı
MADDE 71. - Mahkeme, nispî veya tazmin niteliğinde
olanları da kapsamak üzere hükmedeceği para cezasının, belirleyeceği sürelerde
taksitle ödenmesine karar verebilir. Taksit süresi iki yılı geçemez ve taksit
miktarı dörtten az olamaz. Hükümlünün istemi üzerine hâkim, taksit sürelerinde
değişiklik yapabilir. Taksitlerden birinin süresinde ödenmemesi hâlinde geri
kalan kısmın tamamının tahsil edileceği ve ödenmeyen para cezasının bir gün
kırkmilyon lira sayılmak suretiyle hapse çevrileceği kararda gösterilir. Para
cezası, 68 inci maddenin alt sınırında gösterilen miktarın, 500 üncü maddeye
göre uygulanan yeniden değerleme oranı ile çarpılması sonucu elde edilen
miktarı geçmediği takdirde bu cezanın taksitle ödenmesine hükmedilemez. Ancak,
hükümlünün isteği üzerine para cezasının taksitle ödenmesine ilişkin dördüncü
fıkra hükmü saklıdır.
Mahkeme, ödeme emrinin tebliğinden
itibaren bir aylık sürenin sona erdiği veya takside bağlanıp da taksitlerden
birinin süresinde ödenmemesi nedeniyle geri kalan miktarının tamamının muaccel
olduğu tarihten başlayarak ödenmeyen para cezasına, 21.7.1953 tarihli ve 6183
sayılı Âmme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 51 inci maddesinde
belirlenen gecikme zammı oranının yarısı oranında gecikme zammı uygulanmasına
da karar verir.
İlâm kesinleşince, Cumhuriyet savcılığına
verilir. Cumhuriyet savcısı bir ay içinde para cezasını ödemesi için hükümlüye
usulü dairesinde bir ödeme emri tebliğ eder.
Mahkemece para cezasının tahsilinde taksit
öngörülmemiş ise, bir aylık süre içinde para cezasının üçte birini ödeyen
hükümlünün isteği üzerine geri kalan para cezasının birer aylık iki taksitte
ödenmesine müsaade olunur. İkinci taksit süresinde ödenmezse üçüncü taksit
müsaadesi hükümsüz kalır.
Hükümlü, tebliğ olunan ödeme emri üzerine
süresi içinde para cezasını ödemezse, Cumhuriyet savcısının kararıyla bir gün
kırkmilyon lira sayılmak üzere hapse çevrilir. Para cezası yerine çektirilen
hapis cezası iki yılı geçemez. Kırkmilyon lira hesabı ile bir gün hapse
çevrilen para cezalarından arta kalan kısım nazara alınmaz. Kırkmilyon liradan
aşağı hükmedilmiş para cezaları bir gün hapse çevrilir.
Hükümlü, cezaevinde geçirdiği her gün için
beşinci fıkra uyarınca kırkmilyon lira indirildikten sonra kalan parayı öderse
hapisten çıkarılır.
Hapse çevrilen para cezalarının infazı,
hükümlünün istemi üzerine hükmü veren mahkemece iki yıla kadar ertelenebilir.
Bu husustaki karar duruşma yapılmaksızın verilir.
İsteği üzerine hükümlü, para cezasından
çevrilen hapis yerine Devlet, mahallî idare, iktisadî Devlet teşekkülleri ve
kamu iktisadî kuruluşları ve diğer kamu kurumlarının hizmetlerinde
çalıştırılabilir. Rayice göre benzerlerine ödenen ücret tutarından hükümlünün
iaşesi için gerekli kısım ayrıldıktan sonra geri kalan miktar hükmolunan cezaya
mahsup edilir.
Çektirilen hapis süresi para cezasını tamamıyla
karşılayamazsa geri kalan paranın tahsili için ilâm, Cumhuriyet savcılığınca
mahallin en büyük mal müdürlüğüne verilir ve Âmme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanuna göre infaz edilir.
Tazmin niteliğindeki para cezaları
hakkında beşinci fıkra hükmü uygulanmaz ve Âmme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanun hükümlerine göre işlem yapılır.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Fer'î Cezalar
Kamu
hizmetlerinden yasaklanma cezası
MADDE 72. - Kamu hizmetlerinden yasaklanma
cezası, kanunda aksi belirtilmeyen hâllerde üç aydan üç yıla kadardır. Bu ceza,
ayrıca kanunla belirtilmeyen hâllerde hükümlüyü;
1) Seçme ve seçilme ehliyetinden ve diğer
siyasal haklardan,
2) Türkiye Büyük Millet Meclisi
üyeliğinden veya Devlet, il, belediye, köy veya bunların denetim ve gözetimi
altında bulunan kurum ve kuruluşlarca verilen veya seçime tâbi bütün memuriyet
ve hizmetlerden,
3) Altsoyunun üzerindeki vesayet veya
kayyımlık hâlleri dışında olmak üzere vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette
bulunmaktan,
4) Devletçe veya yetkili bilimsel komisyonlarca
verilen rütbe, unvan, nişan ve madalyalardan,
5) Yukarıdaki bentlerde yazılı her türlü
sıfat, hizmet ve memuriyetlerden birinin sağladığı haklardan ve bunları ceza
süresi içinde yeniden elde etmek ehliyetinden,
yoksun kılar.
Bir meslek
veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması
MADDE 73. - Bir meslek veya sanat veya
ticaretin icrasının durdurulması cezası, kanunda aksi belirtilmeyen hâllerde üç
günden iki yıla kadardır.
Bu ceza, hükümlüyü durdurma süresince suça
araç olan meslek veya sanat veya ticaretin şahsen icrasından yoksun kılar.
İşyerinin
kapatılması cezası
MADDE 74. - İşyerinin kapatılması cezası,
kanunda aksi belirtilmeyen hâllerde üç günden iki yıla kadardır.
Sürücü
belgesinin geri alınması
MADDE 75. - Sürücü belgesinin geri alınması,
kanunda aksi belirtilmeyen hâllerde, her türlü taşıtlarla işlenen suçlarda
verilecek cezaya ek olarak hâkimin takdirine göre, üç aydan üç yıla kadar geri
alınmasıdır.
Fer'î
cezaların uygulanması
MADDE 76. - Kamu hizmetlerinden
yasaklanma, bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması ve
sürücü belgesinin geri alınması cezaları, aslî cezanın infazı süresince devam
etmekle birlikte, infazın sona erdiği veya cezanın düştüğü tarihten itibaren de
mahkeme ilâmında gösterilen süre ile uygulanır.
Erteleme ve özel af gibi nedenlerle aslî
ceza infaz edilemediği takdirde, yukarıdaki fıkrada yazılı fer'î cezalar
hükümde veya af işleminde infaz edilecekleri ayrıca açıklandığında hükmün
kesinleştiği tarihten itibaren uygulanırlar.
İşyerinin kapatılması cezası, ceza
ertelenmediği hâllerde, hükmün kesinleştiği tarihten itibaren uygulanır.
Fer'î
cezalara hükmedilmesi
MADDE 77. - Memuriyet sıfatının suçun
unsurunu veya ağırlaştırıcı nedenini oluşturduğu hâllerde 72 nci maddenin
gösterdiği sınırlar içinde kalmak ve her hâlde hükmedilen hürriyeti bağlayıcı
aslî ceza süresini geçmemek üzere, hâkimin takdirine göre, fail hakkında
verilecek cezaya ek olarak kamu hizmetlerinden yasaklanma cezasına da
hükmedilebilir. Kanunun bu cezayı ayrıca koyduğu hâller saklıdır.
Bir meslek veya sanat mensubu olmanın veya
ticaretle uğraşmanın suçun unsurunu veya ağırlaştırıcı nedenini oluşturduğu
hâllerde de 73 üncü maddenin gösterdiği sınırlar içinde kalmak ve her hâlde
hükmedilen hürriyeti bağlayıcı aslî ceza süresini geçmemek üzere hâkimin
takdirine göre bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması
cezasına da hükmedilebilir. Kanunun bu cezayı ayrıca öngördüğü hâller saklıdır.
Müsadere ve
suç nedeniyle mülkiyetin Devlete geçmesi
MADDE 78. - 1. Suç dolayısıyla hiç kimse
mahkûm edilmese de, suçta kullanıldığı veya kullanılmak üzere hazırlandığı veya
suçun işlenmesine tahsis olunduğu veya suçtan meydana geldiği sabit olan
şeylerin müsaderesine hükmolunur.
Suçta iştiraki olmayan kimselere ait eşya
müsadere edilmez. Suçta kullanılan veya kullanılmak üzere hazırlanan veya suçun
işlenmesine tahsis olunan eşyanın, suç failinin veya ailesi mensuplarının
yaşamlarını sürdürebilmeleri için zorunlu araç ve gereçlerden olduğu ve kişisel
mülkiyetin kaldırılmasının hakkaniyete aykırı bulunacağı anlaşıldığında
müsaderesine karar verilmez.
Kanunun tehlikeli veya zararlı olarak
nitelendirdiği veya yapılması, kullanılması, taşınması veya bulundurulması suç
oluşturan eşyanın müsaderesine hükmolunur.
Bir şeyin sadece bazı kısımlarının müsaderesi
gerektiğinde, tümüne zarar verilmeksizin bu kısmı ayırmak olanaklı ve bu
bakımdan orantısız giderlere katlanmak yükümlülüğü de yok ise, sadece bu kısmın
müsaderesine karar verilir.
İmhasını veya belirli bir maksada
tahsisini öngören kanun hükümleri saklı kalmak üzere, müsadere olunan her türlü
şey veya sağlanan yararların mülkiyeti Devlete geçer.
2. Müsadere edilecek şeye elkonulamadığı
veya bu şey merciine teslim edilemediği veya suçtan meydana gelen yararların
elde olunamadığı hâllerde, bunların karşılığını oluşturan değerlerin, suçlunun
veya niteliğini bilerek bu değerleri ele geçirmiş bulunan kişilerin
malvarlığından alınarak Devletin mülkiyetine geçirilmesine karar verilir.
Bunların tahsili bakımından 71 inci maddenin dokuzuncu fıkrası hükmü uygulanır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Cezaların Belirlenmesi ve Bireyselleştirilmesi
Temel
cezanın belirlenmesi
MADDE 79. - Hâkim, iki sınır arasında
temel cezayı, suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araç, suç konusunun
önem ve değeri, suçun işlendiği zaman ve yer, fiilin diğer özellikleri, zararın
veya tehlikenin ağırlığı, kastın veya taksirin yoğunluğu, suç nedenleri ve
saikleri, failin amacı, geçmişi, cezanın failin geleceği üzerindeki olası
etkileri, kişisel ve sosyal ilişkileri, fiilden sonraki davranışı gibi
hususları göz önünde bulundurmak suretiyle takdirini kullanarak belirler.
Takdirin nedenleri kararda gösterilir.
Cezaların
belirlenmesi
MADDE 80. - Kanunda açıkça yazılmış
olmadıkça cezalar ne artırılabilir, ne eksiltilebilir, ne de değiştirilebilir.
Kanunun belirli bir oran çerçevesinde
cezayı artırıp eksiltmeyi emrettiği yerlerde var olan ağırlaştırıcı veya
hafifletici nedenler gözetilmeksizin, o fiil hakkında ne ceza belirlenecekse,
artırma veya eksiltme de o ceza üzerinden yapılır.
Birden çok neden bir araya gelmiş olursa
artırma veya eksiltme, ondan evvelki artırma ve eksiltme sonucu olan ceza
miktarı üzerinden yürütülür.
Bir araya gelen nedenlerden bazısı
artırmayı ve diğerleri eksiltmeyi gerektirecek olursa önce artırmakla işe
başlanır.
Bütün hâllerde yaş, aklî durum, takdire
bağlı hafifletici nedenler ve tekerrür, bu sıra izlenerek en sonra uygulanır.
Ceza artırılır veya eksiltilirken, kanunun
özel biçimde belirttiği hâller saklı olmak üzere, sonuçta her ceza türü için
belirli olan sınır aşılamaz.
Süreli cezalar, gün, ay ve yıl hesabıyla
uygulanır. Bir gün yirmidört saat; bir ay otuz gündür. Yıl resmî takvime göre
hesap edilir. Süreli cezalar için bir günün, para cezaları için birmilyon
liranın arta kalanı hesaba katılmaz ve bu cezalar infaz edilmez.
Mahsup
MADDE 81. - Hüküm kesinleşmeden önce
gerçekleşen ve şahsî hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran bütün hâller
nedeniyle geçirilmiş süreler ceza mahkûmiyetinden indirilir. Mahkûm hakkında
para cezası tertip olunmuş ise indirim 64 üncü maddede gösterilen hesaba göre
yapılır.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Cezanın Ertelenmesi
Cezanın
ertelenmesi
MADDE 82. - Suçun işlenmesinden önceki beş
yıl içinde kasıtlı bir cürümden dolayı üç aydan fazla bir hürriyeti bağlayıcı
ceza ile mahkûm edilmemiş olan kimse, işlediği suçtan dolayı ağır veya hafif
para veya iki yıla kadar (iki yıl dahil) hapis veya hafif hapis cezalarına
mahkûm edilir ve geçmişteki hâli ve suç işleme hususundaki eğilimine göre
ertelenmesi ilerde suç işlemekten çekinmesine neden olacağına mahkemece kanaat
getirilirse, cezanın ertelenmesine hükmolunabilir. Evvelce para cezasına
hükümlülük ertelemeyi engellemez. Ertelemenin nedenleri kararda gösterilir.
Suç tarihinde altmışbeş yaşını bitirmiş
bulunanların üç yıla kadar (üç yıl dahil) hürriyeti bağlayıcı cezaları hakkında
da yukarıdaki fıkra hükümleri uygulanır.
Erteleme kararının infazı, failin gücü
oranında mağdur tarafın uğradığı zararların tazmini veya sağlanması koşuluna
bağlanabilir.
Tazmin niteliğindeki para cezaları ve
müsaderesi kanunen zorunlu olan eşya ve yargılama giderleri veya mülkiyeti
Devlete geçme kararına konu olmuş her türlü değer ve eşya hakkında verilen
hükümlerin infazı ertelenemez.
İçtima kapsamındaki suçlar nedeniyle
verilen cezaların hepsi ayrı ayrı olarak veya bunlardan bazıları ertelenebilir.
Bu fıkra hükmü 45, 46 ve 47 nci maddelerde tanımlanan suçlular ile tekerrür
nedeniyle mahkûm edilmiş bulunanlar hakkında uygulanmaz.
Erteleme, mahkeme kararında aksi
belirtilmedikçe, fer'î cezaları da kapsar.
Cezası ertelenen hükümlü hakkında bir yıl
ile beş yıl arasında saptanacak bir denetim süresi belirlenir ve bu süre içinde
hükümlü 94 üncü maddenin (A) fıkrasının (2) numaralı bendine göre denetimli
serbestlik tedbirine tâbi tutulur.
Hâkim, hükümlünün özelliklerine göre
belirleyeceği bu sürenin tedbire tâbi tutulmadan geçirilmesine de karar
verebilir.
Ceza, denetimli serbestlik altında
ertelendiğinde, denetim süresi içinde özellikle meslek etkinlikleri, ikamet
yeri, tıbbî kontrol, alkollü içkilerden uzak kalma bakımından, hükümlüde uygun
sosyal davranış biçimlerinin yerleşmesine çalışılır. Hâkim bu süre içinde
hükümlüye, denetimli serbestlik tedbiri bakımından tüzüğünde gösterilen diğer
bir kısım yükümlülükleri de getirebilir ve gerektiğinde bunları kaldırabilir
veya değiştirebilir.
Denetim süresi içinde hükümlü, hürriyeti
bağlayıcı cezayı gerektiren kasıtlı bir cürüm işler veya kendisine yüklenen
davranış yükümlülüklerini, hâkimin uyarısına karşın, ihlâlde ısrar eder veya
denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasından kaçacak olursa, ertelenen
cezanın kısmen veya tamamen infazına karar verilir ve koşulları varsa tekerrür
hükümleri uygulanır. Suçun denetim süresi içinde işlenmesi yeterlidir.
Denetim süresi kanuna uygun olarak
geçirildiğinde hükümlülük yok sayılır.
ALTINCI BÖLÜM
Dava ve Cezanın Ortadan Kaldırılması
Sanığın
veya hükümlünün ölümü
MADDE 83. - Sanığın ölümü hâlinde kamu
davasının ortadan kaldırılmasına karar verilir.
Hükümlünün ölümü, ceza mahkûmiyetini ve
henüz tahsil edilmemiş olan ağır ve hafif para cezalarını ortadan kaldırır.
Ancak, müsadereye, mülkiyetin Devlete geçmesine ve yargılama giderlerine
ilişkin olup hükümlünün ölümünden evvel kesinleşmiş bulunan hükümler infaz
olunur. 78 inci madde hükmü saklıdır.
Af
MADDE 84. - 1. Genel af, kamu davasını ve
hükmolunan cezaları bütün neticeleri ile birlikte ortadan kaldırır.
2. Özel af, cezayı ortadan kaldırır veya
azaltır veya değiştirir. Özel af, kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinde
aksi yazılı olmadıkça fer'î cezaları da etkiler.
Dava
zamanaşımı
MADDE 85. - Kanunda başka türlü yazılmış
olan hâller dışında kamu davası;
1) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını
gerektiren cürümlerde otuz yıl,
2) Müebbet hapis cezasını gerektiren
cürümlerde yirmibeş yıl,
3) Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis
cezasını gerektiren cürümlerde yirmi yıl,
4) Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az
hapis cezasını gerektiren cürümlerde oniki yıl,
5) Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis
veya ağır para cezasını gerektiren cürümlerde altı yıl,
6) Kabahatlerde iki yıl,
7) Bu Kanunda yer alan fer'î cezaları aslî
ceza olarak kabul etmiş olan diğer kanunlardaki suçlar ve yine özel kanunlarda
müstakillen yer alan ve ehliyet yoksunluğunu sonuçlayan diğer suçlar bakımından
iki yıl,
geçmesiyle ortadan kalkar.
Dava zamanaşımı süresi hesaplanırken
ağırlaştırıcı veya hafifletici nedenler gözetilmeksizin kanunda yer alan suçun
cezasının yukarı sınırı göz önünde bulundurulur.
Birinci fıkrada yer alan sürelerin
belirlenmesinde seçimlik cezaları gerektiren suçlarda en uzun süreyi gerektiren
ceza esas alınır.
Aynı fiilden dolayı her ne suretle olursa
olsun tekrar yargılanması gereken hükümlünün, sonradan yargılanan suça ait
ikinci fıkrada yazılı esasa göre belirecek zamanaşımı göz önünde bulundurulur.
Zamanaşımı, tamamlanmış suçlarda suçun
işlendiği günden, teşebbüs hâlinde kalan suçlarda son hareketin yapıldığı
günden, mütemadi ve müteselsil suçlarda temadi ve teselsülün bittiği günden,
çocuklara ve küçüklere karşı üstsoy veya bunlar üzerinde hüküm ve nüfuzu olan
kimseler tarafından işlenen suçlarda çocuk veya küçüğün ergin olduğu günden itibaren
işlemeye başlar.
Bu Kanunun İkinci Kitabının Üçüncü
Kısmında yazılı ağırlaştırılmış müebbet veya müebbet veya on yıldan fazla hapis
cezalarını gerektiren suçların yurt dışında işlenmesi hâlinde dava zamanaşımı
yoktur.
Özel kanunlardaki zamanaşımı süresinin
başlamasına ilişkin hükümler saklıdır.
Dava
zamanaşımının durması
MADDE 86. - Kamu davasının açılması, izin
veya karar alınması veya diğer bir mercide çözülmesi gereken bir meselenin
sonucuna bağlı bulunduğunda, izin veya kararın alınmasına veya meselenin
çözümüne veya 4.4.1929 tarihli ve 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu
gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş olan suç faili
hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar dava zamanaşımı durur.
Ceza
zamanaşımı
MADDE 87. - Bu maddede yazılı cezalar
aşağıdaki sürelerin geçmesiyle ortadan kalkar:
1) Ağırlaştırılmış müebbet hapis
cezalarında kırk yıl,
2) Müebbet hapis cezalarında otuz yıl,
3) Yirmi yıl ve daha fazla süreli hapis
cezalarında yirmidört yıl,
4) Beş yıldan fazla hapis cezalarında
yirmi yıl,
5) Beş yıla kadar hapis ve ağır para
cezalarında on yıl,
6) Bir aydan fazla hafif hapis ve
yüzmilyon liradan fazla hafif para cezalarında dört yıl,
7) Yukarıdaki bentlerde açıklanan
miktardan aşağı cezalar için iki yıl,
8) Bu Kanunda yer alan fer'î cezaları aslî
ceza olarak kabul etmiş bulunan diğer kanunlara göre mahkûmiyet sonucu olan
kamu hizmetlerinden yasaklanma ve bir meslek veya sanat veya ticaretin
icrasının durdurulması cezaları ve özel kanunlarda yer alan ve ehliyet
yoksunluğunu gerektiren diğer cezalar dört yıl.
Bu Kanunun İkinci Kitabının Üçüncü
Kısmında yazılı yurt dışında işlenmiş suçlar dolayısıyla verilmiş
ağırlaştırılmış müebbet hapis veya müebbet veya on yıldan fazla hapis
cezalarında zamanaşımı yoktur.
Türleri başka başka cezaları içeren
hükümler, en ağır ceza için konulan sürenin geçmesiyle ortadan kalkar.
Ceza zamanaşımı, hükmün kesinleştiği veya
infazın herhangi bir suretle kesintiye uğradığı günden itibaren işlemeye başlar
ve kalan ceza miktarı esas alınarak süre hesaplanır.
Fer'î
cezalarda zamanaşımı
MADDE 88. - Kamu hizmetlerinden yasaklanma
veya bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması veya işyerinin
kapatılması veya müsadere veya suç nedeniyle mülkiyetin Devlete geçmesi veya
özel kanunlarda yer almış bulunan ve belirli ehliyetlerden yoksunluğu
gerektiren diğer cezalar, fer'î ceza olarak hükmolunduklarında, bunlar için
belirtilmiş olan sürenin iki katının geçmesiyle ortadan kalkarlar ve zamanaşımı
aslî cezanın düştüğü tarihten itibaren işlemeye başlar.
Ceza
zamanaşımının kesilmesi
MADDE 89. - Mahkûmiyet hükmünün infazı
için yetkili merci tarafından hükümlüye kanuna göre yapılan tebligat veya bu
maksatla hükümlünün yakalanması ceza zamanaşımını keser.
Bir suçtan dolayı mahkûm olan kimse
zamanaşımı işlediği sırada mahkûm olduğu suç türünden diğer bir suç işlediği
takdirde zamanaşımı kesilmiş olur.
Zamanaşımının
hesabı ve uygulanması
MADDE 90. - 1. Dava ve ceza zamanaşımı
süreleri 80 inci madde gereğince hesap olunur.
2. Dava ve ceza zamanaşımı re'sen uygulanır
ve bundan şüpheli, sanık ve hükümlü vazgeçemezler.
Soruşturulması
ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar
MADDE 91. - 1. Soruşturulması ve
kovuşturulması şikâyete bağlı olan suç hakkında yetkili kimse altı ay içinde
şikâyette bulunmadığı takdirde soruşturma ve kovuşturma yapılamaz.
Zamanaşımı süresini geçmemek koşuluyla bu
süre, şikâyet hakkı olan kişinin fiili ve failin kim olduğunu bildiği veya
öğrendiği günden başlar.
Şikâyet hakkı olan birkaç kişiden birisi
altı aylık süreyi geçirirse bundan dolayı diğerlerinin hakları düşmez.
2. Kovuşturma yapılabilmesi şikâyete bağlı
suçlarda kanunda aksi yazılı olmadıkça suçtan zarar gören kişinin vazgeçmesi
davayı düşürür ve hükmün kesinleşmesinden sonraki vazgeçme cezanın infazına
engel olmaz.
İştirak hâlinde suç işlemiş sanıklardan
biri hakkındaki şikâyetten vazgeçme, diğerlerini de kapsar.
Kanunda aksi yazılı olmadıkça, vazgeçme
onu kabul etmeyen sanığı etkilemez.
3. Kamu davasının düşmesi, suçtan zarar
gören kişinin davadan vazgeçmiş olmasından ileri gelmiş ve vazgeçtiği sırada
davacı şahsî haklarından da vazgeçtiğini ayrıca açıklamış ise artık hukuk
mahkemesinde de dava açamaz.
Dava veya
cezanın düşmesinin etkisi
MADDE 92. - 1. Genel ve özel aflar ve
yetkili kimsenin davadan veya şikâyetten vazgeçmesi, müsadere olunan veya
mülkiyeti Devlete geçen şeylerin veya ödenen para cezalarının geri alınmasını
gerektirmez.
2. Kamu davasının düşmesi, malların geri
alınması ve uğranılan zararın tazmini için açılan şahsî hak davasını etkilemez.
3. Cezanın düşmesi, şahsî haklar, tazminat
ve yargılama giderlerine ilişkin hükümleri etkilemez. Ancak, genel af hâlinde
yargılama giderleri de istenemez.
Önödeme
MADDE 93. - 39 uncu maddenin (2) numaralı
fıkrası gereğince uzlaşma kapsamındaki suçlar hariç olmak üzere yalnız para
cezasını gerektiren veya kanun maddesinde öngörülen hürriyeti bağlayıcı cezanın
yukarı sınırı üç ayı aşmayan suçların faili:
1) Para cezası maktu ise bu miktarı,
değilse aşağı sınırını,
2) Hürriyeti bağlayıcı cezanın aşağı
sınırının her gün için 64 üncü maddede belirtilen aşağı sınırı üzerinden
bulunacak miktarını,
3) Hürriyeti bağlayıcı ceza ile birlikte
para cezası da öngörülmüş ise, hürriyeti bağlayıcı ceza için yukarıdaki şekilde
belirlenecek miktar ile para cezasının aşağı sınırını,
soruşturma giderleri ile birlikte,
Cumhuriyet savcılığınca yapılacak tebliğ üzerine on gün içinde ödediği takdirde
hakkında kamu davası açılmaz.
Özel kanun hükümleri gereğince işin
doğrudan doğruya mahkemeye intikal etmesi hâlinde de fail, hâkim tarafından
yapılacak bildirim üzerine bu madde hükümlerine göre saptanacak miktardaki
parayı yargılama giderleriyle birlikte ödediğinde kamu davası ortadan
kaldırılır.
Cumhuriyet savcılığınca madde kapsamına
giren suç nedeniyle önödeme işlemi yapılmadan dava açılması veya dava konusu
eylemin niteliğinin değişmesi suretiyle madde kapsamına giren bir suça
dönüşmesi hâlinde de yukarıdaki fıkra uygulanır.
Suçla ilgili kanun maddesinde yukarı
sınırı üç ayı aşmayan hürriyeti bağlayıcı ceza veya para cezasından yalnız
birinin uygulanabileceği hâllerde ödenmesi gereken miktar, yukarıdaki fıkralara
göre para cezası esas alınarak belirlenir.
Bu madde gereğince kamu davasının
açılmaması veya ortadan kaldırılması, kişisel hakkın istenmesine, malın geri
alınmasına, müsadereye ve suç nedeniyle mülkiyetin Devlete geçmesine ilişkin
hükümleri etkilemez.
Kanun maddesinde ayrıca bir meslek veya
sanat veya ticaretin icrasının durdurulması cezasının bulunması, bu madde
hükmünün uygulanmasına engel olmaz.
Nispî para cezasını gerektiren suçlar
hakkında bu madde hükmü uygulanmaz.
YEDİNCİ BÖLÜM
Güvenlik Tedbirleri
Güvenlik
tedbirleri ve türleri
MADDE 94. - A. Hürriyeti bağlayıcı
güvenlik tedbirleri şunlardır:
1) Bir eğitim-iş evinde veya tarım
işletmesinde iyileştirilme,
2) Denetimli serbestlik,
3) Belli yerlerde bulunma veya ikametin
yasaklanması,
4) İçki içilen veya benzerî yerlere
gitmekten yasaklanma,
5) Akıl malûliyeti veya diğer bir ruhsal
düşkünlük veya sakatlık nedeniyle cezaları indirilmiş olan hükümlülerin bu
husus için kurulmuş bir sağlık kurumunda tedavi altına alınmaları,
6) Sarhoşluğu veya uyuşturucu madde
kullanmayı alışkanlık hâline getirmiş bulunan hükümlülerin tedavi altına
alınmaları,
7) Tehlikeli mükerrirlerin müesseseye
yerleştirilmeleri,
8) Yabancılar hakkında sınır dışı edilme.
B. Haklardan yoksunluğu gerektiren
güvenlik tedbirleri şunlardır:
1) Altsoyuna veya eşine karşı hapis
cezasını gerektiren bir suç işlemiş bulunan hükümlünün, altsoyu üzerindeki
velâyet hakkının veya vasilik veya kayyımlık sıfatının kaldırılmasına ilişkin,
22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununda yer alan hükümlerin
uygulanmasına, işlenen suçun niteliği, fail ile mağdur arasındaki ilişkiler,
suçlunun kişilik özellikleri göz önüne alınmak suretiyle karar verilebilmesi,
2) Hakkında hapis cezasına hükmedilen
failin cezanın infazı süresince kısıtlanmasına karar verilebilmesi.
C. Önleyici kefalet.
Güvenlik
tedbirlerine hükmedilmesi ve tedbirlerin uygulanması
MADDE 95. - Haklarında güvenlik tedbiri
uygulanacağı veya uygulanabileceği kanunda belirtilen hükümlü için 94 üncü
maddede gösterilen tedbirlerden bir veya birden fazlasının uygulanmasına hâkim
tarafından karar verilir. Güvenlik tedbiri hükmedilebilecek birden fazla suç
işleyen kimse hakkında da bir veya birden fazla tedbire hükmedilir.
Hâkim gerekli gördüğünde uygulanmakta olan
güvenlik tedbirini değiştirebilir. Bu hâlde, esas hükümde belirtilen tedbir
süresi değişmez ve sadece geri kalan süre yeni tedbire göre tamamlattırılır.
Güvenlik tedbirlerinin devamında yarar
kalmadığı hâllerde, tedbirin aşağı sınırı infaz edilmiş olmak koşulu ile
tümüyle kaldırılmasına hükmü veren mahkemece karar verilebilir.
94 üncü maddenin (A) fıkrasının (5) ve (6)
numaralı bentlerinde yer alan güvenlik tedbirlerinin infazına hemen başlanır ve
cezanın infazı geri bırakılır. Bu hâllerde tedbirin uygulanması suretiyle
geçirilen süre, ceza süresinden indirilir. (5) ve (6) numaralı bentlerde yazılı
tedbirlerin ayakta infazı hâlinde bu fıkra hükmü uygulanmaz.
Haklardan yoksunluğu gerektiren güvenlik
tedbirleri, mahkûmiyet hükmünün kesinleşmesi tarihinden itibaren uygulanmaya
başlanır.
Cezayı düşüren nedenler güvenlik tedbirini
de düşürür.
Güvenlik tedbirlerinin infazından kaçan
hükümlü hakkında 469 uncu maddenin gösterdiği cezalar uygulanır.
Güvenlik
tedbirlerine hükmedilebilecek diğer hâller
MADDE 96. - Kanunun İkinci Kitabının
Birinci Kısmının Dokuzuncu; İkinci Kısmının Birinci, İkinci, Üçüncü, Dördüncü
ve Beşinci bölümlerinde yer alan cürümlerden dolayı beş yıldan fazla hürriyeti
bağlayıcı bir cezaya mahkûm edilenler hakkında, fiilin niteliği, fail ile
mağdur arasındaki ilişkiler, failin kişilik özellikleri göz önüne alınmak
suretiyle, cezaya ek olarak ayrıca bir güvenlik tedbirine hükmedilebilir.
İki yılı aşmayan bir hürriyeti bağlayıcı
cezaya mahkûm edilmiş hükümlünün cezasının, birinci fıkrada belirtilen
özellikler göz önüne alınarak cezasına eşit süreyle 94 üncü maddenin (A)
fıkrasının (1) ve (2) numaralı bentlerinde gösterilen bir güvenlik tedbirine
çevrilmesine mahkemece karar verilebilir. Bu hâlde güvenlik tedbirinin süresi
içinde fail başka bir suç işlemez ve koşullara uygun hareket ederse ceza
çekilmiş sayılır; aksi hâlde güvenlik tedbiri altında çekilen sürenin
mahsubundan sonra hükmedilen cezanın geri kalan kısmı aynen çektirilir.
İkinci fıkra hükmü, kanun gereği 94 üncü
maddede gösterilen bir güvenlik tedbirinin hükmedilmesi zorunlu olduğu veya
hâkimin böyle bir tedbire hükmedebileceği hâllerde uygulanmaz.
Hürriyeti
bağlayıcı güvenlik tedbirleri
MADDE 97. - Hürriyeti bağlayıcı güvenlik
tedbirlerinin süreleri şunlardır:
1) Bir eğitim-iş evinde veya tarım
işletmesinde iyileştirilme tedbirinin süresi üç aydan üç yıla,
2) Denetimli serbestlik tedbirinin süresi
üç aydan iki yıla,
3) Belli yerlerde bulunma veya ikametin
yasaklanmasının süresi altı aydan üç yıla,
4) İçki içilen veya benzerî yerlere
gitmekten yasaklanmanın süresi altı aydan üç yıla,
5) Tehlikeli mükerrirlerin müesseseye
yerleştirilmeleri süresi en çok üç yıla,
kadardır.
6) Akıl malûliyeti veya diğer bir ruhsal
düşkünlük veya sakatlık nedeniyle cezaları indirilmiş bulunan suçlu hakkındaki
zorunlu tedavi, hükümlünün bu hâlinin salâh bulmasına kadar devam eder.
7) Sarhoşluğu veya uyuşturucu madde
kullanmayı alışkanlık hâline getirmiş bulunan hükümlünün, zorunlu tedavi altına
alınması, bu hâlin ortadan kalkmasına kadar devam eder.
8) Ülkede suç işlemiş bulunan
yabancıların, kanunun ayrıca belirttiği hâller ile uluslararası sözleşme
hükümleri saklı kalmak üzere, hükmedilecek cezaya ek olarak sınır dışı
edilmelerine mahkemece her zaman karar verilebilir. Sınır dışı edilen yabancılar
beş yıl geçmedikçe yurda sokulmazlar.
Haklardan
yoksunluğu gerektiren güvenlik tedbirleri ve önleyici kefalet
MADDE 98. - 1. 94 üncü maddenin (B)
fıkrasının (1) numaralı bendindeki koşullar göz önünde bulundurulmak suretiyle,
failin altsoyu üzerindeki velâyet hakkından veya vasilik veya kayyımlık
sıfatından doğan haklardan süresiz veya belirlenecek bir süreyle yoksun
kılınmasına mahkemece karar verilir.
2. 94 üncü maddenin (A) fıkrasının (1),
(2), (3), (4) ve (7) numaralı bentlerinde yer alan tedbirler yerine failin
Devlet Hazinesine üçmilyar liradan az olmayan bir meblağı kefalet olarak
yatırmasına veya aynı değerde bir ipotek tesis etmesine veya güvenilir bir
kefil veya başkaca bir güvence göstermesine mahkemece karar verilebilir.
Tedbirler için belirlenecek süre içinde fail kasıtlı bir suç işlemez ve
tedbirlere ait yasaklara uyacak olursa kefalet hükümlüye geri verilir; aksi
hâlde Devlet Hazinesine gelir kaydedilir ve tedbir tam olarak uygulanır.
Güvenlik
tedbirlerinin rejimi
MADDE 99. - Güvenlik tedbirlerinin
infazında uygulanacak rejim, Ceza ve Tedbirlerin İnfazı Hakkında Kanun ile
tüzüğünde gösterilir.
BEŞİNCİ
KISIM
Çocuk ve
Küçüklere İlişkin Hükümler
BİRİNCİ BÖLÜM
Genel Hükümler
Hükümlerin
uygulanması ve tanımlar
MADDE 100. - Suçu işledikleri tarihte
onsekiz yaşını bitirmemiş bulunanlar hakkında Kanunun diğer kitap ve
kısımlarında yer alan hükümler, bu Kısımda ayrıca hüküm bulunmayan hâllerde
uygulanır.
Çocuk ve küçükler hakkında, 34, 73, 74 ve
78 inci madde hükümleri saklı kalmak üzere, bu Kısımda öngörülmemiş hiç bir
tedbir veya cezaya hükmolunamaz.
Bu Kısımdaki hükümlerin uygulanmasında
çocuk deyiminden, suçu işlediği sırada oniki yaşını bitirmiş olup onbeş yaşını
bitirmemiş bulunanlar; küçük deyiminden ise, onbeş yaşını bitirmiş onsekiz
yaşını bitirmemiş olanlar anlaşılır.
Oniki
yaşını bitirmemiş olanlar
MADDE 101. - Fiili işlediği tarihte oniki
yaşını bitirmemiş olanlar hakkında ceza soruşturması ve kovuşturması yapılmaz.
Bunların suçları, savcılar, kolluk yetkilileri veya okul görevlileri tarafından
yasal temsilcilerine bildirilir.
İşledikleri suçlar belirli bir ağırlıkta
olduğu veya suçlarını tekrarladıkları takdirde, oniki yaşını doldurmayanlar
hakkında Türk Medenî Kanununun ve diğer kanunların öngördüğü bütün tedbirler,
savcının istemi üzerine çocuk mahkemesince alınabilir.
Çocukların
ceza sorumluluğu
MADDE 102. - Suçu işlediği sıradaki ahlakî
ve ruhsal olgunluğu, eyleminin haksız niteliğini anlaması ve buna göre hareket
edebilmesi için yeterli olan çocuğun ceza sorumluluğu vardır.
Suçu işlediği tarihte bu olgunluğa
erişemediği saptananlar hakkında çocuk mahkemesi, çocuğun olgunluk elde etmesi
için gerekli eğitici ve iyileştirici bütün tedbirleri alır. Türk Medenî
Kanununun ve diğer kanunların öngördüğü tedbirlere çocuk mahkemesince de karar
verilebilir.
İKİNCİ BÖLÜM
Çocuklar Hakkında Uygulanabilecek Tedbirler ve
Cezalar
Tedbirler
ve cezalar
MADDE 103. - Ceza sorumluluğu olan
çocuklar hakkında uygulanabilecek tedbirler ve cezalar aşağıda gösterilmiştir:
A. Çocuğun, koruma, tedavi ve eğitim
noksanlığını giderici tedbirler:
1) Yargılama neticesinde, velâyet ve
vesayete ilişkin yetkilerin kötüye kullanıldığı veya görevin ihmal edildiği
sabit olduğunda, çocuk hakkında velâyet ve vesayetle ilgili kanunî tedbirlerin
alınması,
2) Beden veya ruh sağlığı bozuk olan veya
aksaklıkları bulunan çocuğun ayakta veya yatırılarak tedaviye tâbi tutulması,
3) Ahlâk ve beden bakımından tehlike
içinde bulunduğu anlaşılan çocuğun eğitim yardımlarına veya denetimli eğitime
tâbi tutulması,
4) 94 üncü maddenin (A) fıkrasının (5) ve
(6) numaralı bentlerinde öngörülen tedbirlerin uygulanması.
B. Disiplin tedbirleri:
1) Tekdir,
2) Çocuğun yükümlere tâbi kılınması,
3) Kamuya yararlı bir işte çalıştırma.
C. Cezalar:
1) Para cezası,
2) Çocuklara ve küçüklere özgü hapis
cezası.
Koruyucu
tedbirler
MADDE 104. - Suç işlemiş çocuğun, velâyet
veya vesayet yetkilerinin kötüye kullanılması veya görevlerin ihmali nedeniyle
ahlâk ve beden bakımından tehlike içine düşmüş bulunduğu anlaşılması hâlinde,
Türk Medenî Kanununun ve diğer kanunların bu hususlara ilişkin hükümleri çocuk
mahkemesince de uygulanabilir.
Veli veya vasi uygun yardımda
bulunabilecek bir kuruluş veya kişiyle işbirliği yapmayı üstlendiklerinde
birinci fıkrada yer alan tedbirlere başvurulmayabilir.
Tedavi
edici tedbirler
MADDE 105. - Ruh ve beden sağlığının bozuk
veya arızalı olduğu belirlenen çocuk hakkında ayakta veya yatırılarak gerekli
ruhsal veya tıbbî tedavinin yaptırılmasına karar verilir.
Eğitici
tedbirler
MADDE 106. - Eğitim bakımından gerekli
özenin gösterilmediğinin veya bu hususta uygun koşulların bulunmadığının
belirlendiği hâllerde, çocuğun kendi ailesi içinde veya başka bir aileye
verilerek veya bir eğitim veya iş kurumu veya yurdunda veya buralara
yerleştirilerek eğitilmesine çocuk mahkemesince karar verilebilir.
Gerektiğinde bu yardımlar denetimli olarak
da uygulanabilir.
Tedbirlerin süresini, onsekiz yaşını
geçmemek üzere, mahkeme belirler. Bu süre gerektiğinde azaltılıp
çoğaltılabilir.
Tekdir
MADDE 107. - Tekdir, çocuk mahkemesinin,
fiilinin haksızlığını belirterek ve eyleminin kötülüğünü güçlü biçimde
vurgulayarak çocuğu ayıplamasıdır. Çocuk kural olarak yasal temsilcilerinin
huzurunda tekdir edilir.
Bu tedbire yalnızca para cezasını veya bir
yıldan az hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren bir suç işlendiğinde
başvurulabilir.
Çocuğa
yükümler uygulanması
MADDE 108. - Çocuğun gücünü aşmamak
koşuluyla yaşam biçimini düzenlemek ve böylece eğitimini desteklemek üzere
aşağıda gösterilen yükümlerden bir veya bir kaçına uymasına çocuk mahkemesince
karar verilebilir:
1) Mahkemece gösterilecek yerde ikamet
etmek,
2) Belirli bir aile içinde veya bir yuvada
veya kurumda yaşamını sürdürmek,
3) Belirli bir çıraklık işini veya diğer
bir uğraşı kabul etmek,
4) Belirli bir hizmeti yerine getirmek,
5) Belirli kişilerle ilişkiden veya
belirli yerlere gitmekten kaçınmak,
6) Suçunun neden olduğu zararı elinden
geldiğince gidermek,
7) Kamu yararını amaçlayan bir kuruma
yardımda bulunmak.
Bu yükümlerin süresini iki yılı aşmamak
üzere çocuk mahkemesi belirler.
Kendisine yüklenen yükümleri, uyarılara
karşın bilerek yerine getirmeyen çocuk bir yılı aşmamak üzere çocuklara ve
küçüklere özgü hapis cezasına mahkûm edilir.
Kamuya
yararlı bir işte çalıştırma
MADDE 109. - Çocuğun, çalışmanın amacını
anlayabilecek yetenekte olması hâlinde, çocuklara ve küçüklere özgü hapis
cezası yerine kamu yararına bir hizmeti ücretsiz olarak yerine getirmesine
mahkemece karar verilebilir.
Hizmet, kişilik özellikleri göz önüne
alınarak belirlenir, hapis cezası süresini aşamaz ve yedi günden az olamaz.
Çocuklar hakkında
para cezası
MADDE 110. - Çocuklar hakkında
verilebilecek para cezası, suç karşılığı olarak kanunda gösterilen cezanın alt
sınırının üçte birinden ve herhâlde yüzmilyon liradan fazla olamaz.
İşlenen suç hürriyeti bağlayıcı ceza ile
birlikte para cezasını da gerektiriyorsa çocuk hakkında yalnızca hürriyeti
bağlayıcı cezaya hükmedilebilir.
Ödenmeyen para cezaları hapis cezasına
çevrilemez.
Çocuklara
ve küçüklere özgü hapis cezası
MADDE 111. - Çocuklar hakkında hürriyeti
bağlayıcı cezaya, 103 ilâ 109 uncu maddelerde belirtilen tedbirlerin, suçun ve
kusurun ağırlığı veya çocuktaki tehlikeli eğilimlerin giderilmesi yönünden,
yetersiz kalacağının anlaşıldığı hâllerde hükmedilir.
Temel cezanın belirlenmesinde, eğitici
etkinin sağlanması amacı daima göz önünde bulundurulur.
Suç karşılığı kanunda yer alan hapis ve
hafif hapis cezaları, çocuk ve küçükler bakımından, çocuklara ve küçüklere özgü
hapis cezası sayılır ve bu cezaya ait rejime göre çektirilir.
Çocuklara ve küçüklere özgü hapis cezası,
çocuk ve küçükler için kurulacak çocuk ve küçük eğitim evlerinde, eğitici amaç
daima göz önünde bulundurularak çektirilir.
Çocukların
cezalandırılması
MADDE 112. - Çocuklar işledikleri
suçlardan dolayı aşağıdaki şekilde cezalandırılırlar:
1) Suç ağırlaştırılmış müebbet hapis
cezasını gerektirdiği takdirde dokuz yıldan oniki yıla; müebbet hapis cezasını
gerektirdiği takdirde yedi yıldan dokuz yıla kadar çocuklara ve küçüklere özgü
hapis cezasına hükmolunur.
2) Diğer cezaların üçte ikisi indirilir;
ancak her fiil için verilecek çocuklara ve küçüklere özgü hapis cezası altı
yıldan fazla olamaz.
Tedbirlerin
ve cezaların uygulanması
MADDE 113. - Suçun ortaya koyduğu
tehlikeli eğilimlerin giderilmesi ve topluma uyumlu bir hayata hazırlanması
için çocuğun eğitilip yetiştirilmesi bakımından bir veya birden çok tedbirin
uygulanması yeterli sayıldığı hâllerde cezaya hükmedilmez.
Birinci fıkrada belirtilen amacın elde
edilmesi hususunda uygulanan tedbirlerin yetersiz kaldığı anlaşıldığında,
tedbirler değiştirilebilir veya suçun karşılığı olan para cezasına veya
çocuklara ve küçüklere özgü hapis cezasına hükmedilebilir. Bu takdirde tedbirde
geçirilen süre göz önüne alınarak 112 nci maddeye göre belirlenecek ceza
yarısına kadar indirilebilir.
Amaçlarına ulaştığı anlaşıldığında tedbir
uygulanmasına son verilir. 103 üncü maddenin (A) fıkrasında öngörülen
tedbirlerle cezalara birlikte hükmedilebilir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Küçüklere Özgü Ceza Düzeni
Küçüklerin
cezalandırılması
MADDE 114. - Küçükler, işledikleri
suçlardan dolayı aşağıdaki şekilde cezalandırılırlar:
1) Suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis
cezasını gerektirdiği takdirde ondört yıldan yirmi yıla; müebbet hapis cezasını
gerektirdiği takdirde dokuz yıldan oniki yıla kadar çocuklara ve küçüklere özgü
hapis cezasına hükmolunur.
2) Diğer cezaların yarısı indirilir; ancak
her fiil için verilecek çocuklara ve küçüklere özgü hapis cezası sekiz yıldan
fazla olamaz.
Küçükler
hakkında para cezası
MADDE 115. - Küçükler hakkında
verilebilecek para cezası, suç karşılığı olarak kanunda gösterilen cezanın alt
sınırının yarısından ve herhâlde ikiyüzmilyon liradan fazla olamaz.
İşlenen suç hürriyeti bağlayıcı ceza ile
birlikte para cezasını da gerektiriyorsa küçük hakkında yalnızca hürriyeti
bağlayıcı cezaya hükmedilebilir.
Ödenmeyen para cezaları hapis cezasına
çevrilemez.
Küçükler
hakkında tedbir uygulanması
MADDE 116. - İşlediği suçun cezasının
yukarı sınırı üç yılı aşmadığı ve küçüğün suç ile ortaya çıkan tehlikeli
eğilimlerinin giderilmesi ve topluma uyumlu bir hayata hazırlanması için
eğitilip yetiştirilmesi yönünden 104 ilâ 109 uncu maddelerde yazılı bir veya
birden çok tedbirin uygulanmasının yeterli sayıldığı hâllerde ceza yerine bu
tedbirlerle ilgili hükümlerin uygulanmasıyla yetinilebilir.
Bu hâlde 113 üncü maddenin iki ve üçüncü
fıkralarındaki hükümler küçükler hakkında da uygulanır.
Sağır-dilsiz
çocuk ve küçükler
MADDE 117. - 1. Fiili işlediği tarihte
onbeş yaşını bitirmemiş sağır-dilsiz çocuk hakkında 101 nci madde hükümleri
uygulanır.
2. Fiili işlediği tarihte onbeş yaşını
bitirmiş, onsekiz yaşını bitirmemiş sağır-dilsiz küçük hakkında 102 ilâ 113
üncü maddeler hükümleri uygulanır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Çocuk ve Küçükler Hakkında Müşterek Hükümler
İnfaz
rejiminde değişiklik
MADDE 118. - Çocuklara ve küçüklere özgü
hapis cezasının süresi, küçüğün onsekiz yaşını doldurmasından sonra da infaza
devam olunmasını gerektirdiğinde, geri kalan süre bir yıldan fazla olmadığı
takdirde, ceza infaz rejiminde bir değişiklik yapılmaz. Süre bir yıldan fazla
olduğunda ceza, genel hükümlere göre infaz edilir.
Sınır dışı
edilme
MADDE 119. - İşlediği suçtan dolayı
hakkında tedbire hükmolunması uygun görülen yabancı uyruğundaki çocuk veya
küçükler 94 üncü maddenin (A) fıkrasının (8) numaralı bendinde öngörülen sınır
dışı edilme tedbirine tâbi tutulabilirler. Cezaların infazından sonra da
mahkemece bu tedbire hükmolunabilir.
Cezanın
ertelenmesi
MADDE 120. - Suçun işlenmesinden önceki
iki yıl içinde kasıtlı bir suçtan dolayı çocuklara ve küçüklere özgü hapis
cezasına mahkûm edilmemiş olan çocuk veya küçük, işlediği suçtan dolayı üç yıldan
az çocuklara ve küçüklere özgü hapis cezasına veya para cezasına mahkûm edilir
ve bu mahkûmiyetin hakkında bir uyarı teşkil edeceğine ve uygulanacak denetim
marifetiyle cezanın etkisine ihtiyaç olmadan ilerisi için topluma uyumlu bir
hayatı sürdürmesinin kendisinden beklenebileceğine kanaat getirilirse, cezanın
ertelenmesine karar verilir.
Birinci fıkrada söz konusu edilen kanaatın
oluşması bakımından, çocuk veya küçüğün kişiliği, geçmişi, fiiline ilişkin
özellikler, fiilini işledikten sonraki davranışları ve içinde bulunduğu yaşam
koşulları göz önünde bulundurulur.
Erteleme kararını veren çocuk mahkemesi
bir yıldan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere bir denetim süresi belirler;
çocuk veya küçüğün davranışları göz önünde bulundurularak belirlenmiş olan
denetim süresi üç yılı aşmamak üzere uzatılabilir veya bir yıldan az olmamak
üzere kısaltılabilir.
Çocuk mahkemesi, çocuk veya küçüğü denetim
süresi içinde yükümlere de tâbi kılabilir; gerektiğinde bu yükümler
değiştirilebilir, kaldırılabilir veya sayıları azaltılıp çoğaltılabilir.
Hâkim, suçun niteliğine ve kişilik
özelliklerine göre suçluyu 122 nci maddeye göre yapılacak denetimden muaf
kılabilir; gerektiğinde yeniden denetimin uygulanmasına karar verebilir.
Denetim süresi kanun ve nizamlara uygun
surette geçirildiğinde mahkûmiyet yok sayılır.
Denetim süresi içinde çocuk veya küçük
hürriyeti bağlayıcı bir cezayı gerektiren kasıtlı bir suçtan dolayı mahkûm
edilir veya yapılan uyarılara karşın denetim koşullarına uymamakta ısrar edecek
olursa erteleme kararı kısmen veya tamamen geri alınır.
Koşullu
salıverilme
MADDE 121. - Hakkında hükmedilen çocuk ve
küçüklere özgü hapis cezasının en az iki ayını ve ceza süresinin yarısını
çekmiş bulunan ve başka suç işlemeyeceği ve belirlenecek yükümlere uyacağı
hususunda kanaat getirilen çocuk veya küçüklerin koşullu salıverilmelerine
hükmü veren veya hükümlünün bulunduğu yer çocuk mahkemesince karar verilebilir.
Mahkeme, koşullu salıverilen için,
bihakkın tahliye müddetini aşmamak üzere, altı ay ile üç yıl arasında bir denetim
süresi belirler. Bu süre içinde hükümlünün uyması gereken yükümler mahkemece
belirtilir.
Hâkim, suçun niteliğine ve kişilik
özelliklerine göre suçluyu 122 nci maddeye göre yapılacak denetimden muaf
tutabileceği gibi gerektiğinde yeniden denetimin uygulanmasına karar verebilir.
Çocuk veya küçüğün denetim süresi içinde
belirlenen yükümlere, yapılan uyarılara karşın uymamakta direndiği
saptandığında koşullu salıverilme kararı geri alınabilir.
Koşullu salıverilmeye ilişkin diğer
hususlarda 67 nci madde hükümleri uygulanır.
Denetim
MADDE 122. - Bu Kısmın çeşitli
maddelerinde yer alan denetimden amaç; çocuk veya küçüğün denetim süresince
kendisine öğütte bulunacak, yol gösterecek, yardım edecek nitelikli bir denetim
görevlisinin gözetim ve yönetimine bırakılmasıdır. Mahkemece bu görev söz
konusu hizmeti meslek olarak yapan kişilere verilir. Mahkeme, gerekli
niteliklere sahip olduğunu saptadığı gönüllü kişileri de bu hizmetle
görevlendirebilir.
Mahkeme, üyelerinden birisini denetim
görevlisi ile bağlantı kurmakla görevlendirir. Denetim görevlisi, bu mahkeme
üyesi ile sürekli olarak görüşür ve onunla uyum hâlinde, çocuk veya küçüğün
yükümlerini doyurucu biçimde yerine getirmesi hususunda çaba gösterir. Görevli,
bütün olanakları sonuna kadar kullanarak çocuk veya küçüğün yasal temsilcisi ve
eğitiminden sorumlu olan kişilerle uyum sağlayarak eğitimini destekler.
Görevli, bütün kaynaklara başvurarak çocuk veya küçüğün yaşam biçimi hakkında
bilgi elde eder ve görevli mahkeme üyesince belirlenecek aralıklarla çocuk veya
küçüğün gelişmeleri hakkında raporlar verir.
Ceza ve
tedbirlerin içtimaı
MADDE 123. - Çocuk veya küçük birden çok
suç işlediğinde ve hakkında, çocuklara ve küçüklere özgü hapis cezasının
uygulanması gerekli sayıldığında, mahkeme, işlenen en ağır suçun cezasına diğer
suçlara ait cezaların sekizde birini eklemek suretiyle hüküm kurar. Bu suretle
belirlenecek ceza, çocuklar için sekiz yılı ve küçükler için oniki yılı aşamaz.
Ancak, çocukluk ve küçüklük dönemlerine ait cezaların içtimaında küçüklere
ilişkin üst sınır esas alınır.
Küçükler hakkında içtimaı gereken
cezalardan biri ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine verilmiş ise
yukarıda yer alan esaslara göre kurulacak hükümde bu cezaya eklenecek ceza iki
yılı aşamaz. Ancak, bu şekildeki ekleme ile saptanacak ceza miktarı oniki yılı
geçmediğinde cezaların içtimaı birinci fıkraya göre yapılır.
Her suç için para cezasına ayrı ayrı
hükmolunur. Ancak, böylece belirlenecek para cezası toplamı çocuklar için
ikiyüzmilyon lirayı, küçükler için üçyüzmilyon lirayı aşamaz.
Cezaların içtimaı hâlinde mahkemece
tedbire hükmolunması uygun görüldüğü takdirde, çocuk veya küçük hakkında
uygulanacak tedbirlerin türü ve süresi hükümde belirtilir.
Tekerrür
MADDE 124. - Çocuk ve küçüklerin
işledikleri suçlar tekerrüre esas oluşturmaz.
Dava
zamanaşımı
MADDE 125. - Çocuk ve küçükler hakkında
açılacak kamu davası aşağıdaki sürelerin geçmesiyle zamanaşımına uğrar:
1) Ağırlaştırılmış müebbet hapis ve
müebbet hapis cezalarını gerektiren suçlarda on yıl,
2) On yıldan fazla hapis cezasını
gerektiren suçlarda beş yıl,
3) Üç aydan fazla ve on yılı aşmayan hapis
cezasını gerektiren suçlarda iki yıl,
4) Suçun başka bir cezayı gerektirdiği
hâllerde bir yıl.
Failin yirmibeş yaşını doldurması ile dava
zamanaşımının gerçekleştiği kabul olunur.
Ceza
zamanaşımı
MADDE 126. - Bu maddede yazılı cezalar
aşağıdaki sürelerin geçmesiyle ortadan kalkar:
1) İki yıldan fazla çocuk ve küçüklere
özgü hapis cezaları beş yıl,
2) İki yıla kadar çocuk ve küçüklere özgü
hapis cezaları iki yıl,
3) Kamu yararına çalıştırma tedbirinde ve
para cezalarında iki yıl,
4) Tedbir uygulanmasında bir yıl.
Failin yirmibeş yaşını bitirmiş bulunması
hâlinde bütün cezalar zamanaşımına uğrar.
Bu kısım hükümlerine göre çocuk ve
küçükler hakkında uygulanabilecek 73 ve 74 üncü maddelerde yazılı fer'î cezalar
iki yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar.
Tüzük
MADDE 127. - Bu Kısımda yer alan tedbir ve
cezaların infazında uygulanacak rejim, Ceza ve Tedbirlerin İnfazı Hakkında
Kanun ile tüzüğünde gösterilir.
İKİNCİ
KİTAP
Özel
Hükümler
BİRİNCİ
KISIM
Kişilere
Karşı Suçlar
BİRİNCİ BÖLÜM
Jenosit ve İnsanlığa Karşı Suçlar
Jenosit
MADDE 128. - Bir plânın icrası suretiyle,
millî, etnik, ırkî veya dinsel veya bunlar dışında herhangi bir grubun, bütünü
ile veya kısmen yokedilmesi maksadıyla bu grupların üyelerine karşı aşağıdaki
fiillerden birisinin işlenmesi jenosit suçunu oluşturur:
a- Kasten adam öldürme,
b- Kişilerin bedensel veya ruhsal
bütünlüklerine nitelikli etkili eylem düzeyinde saldırı,
c- Grubun, tümü ile veya kısmen
yokedilmesini sonuçlayacak nitelikte varlık koşullarına zorlanması,
d- Doğumları engelleme amacını güden
tedbirler,
e- Çocukların zorla başka yerlere
gönderilmeleri.
Jenosit suçu failine ağırlaştırılmış
müebbet hapis ve kamu hizmetlerinden yasaklanma cezaları verilir.
Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler de
sorumludur.
Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.
İnsanlığa
karşı suçlar
MADDE 129. - Bir plân doğrultusunda ve
siyasal, felsefî, ırkî veya dinsel saiklerle nüfusun sivil bir grubuna karşı
sürgün etme, tutsaklaştırma, kitlesel biçimde ve sistemli olarak kişilerin
öldürülmesi, insanların kaçırıldıktan sonra yokedilmeleri, insanları işkence
veya insanlık dışı işlemlere veya bireysel biyolojik deneylere tâbi kılma, ırza
geçme, zorla hamile bırakma, zorla fuhşa sevketme eylemlerini işleyenlere
ağırlaştırılmış müebbet hapis ve kamu hizmetlerinden yasaklanma cezası verilir.
Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler de
sorumludur.
Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.
Örgüt
MADDE 130. - 128 ve 129 uncu maddelerde
yazılı suçları işlemek veya bunların hazırlık hareketlerini gerçekleştirmek
maksadıyla oluşturulmuş bir örgütü kuranlara veya bu tür örgütlere katılanlara
on yıldan yirmi yıla kadar hapis ve kamu hizmetlerinden yasaklanma cezası
verilir.
Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler de
sorumludur.
Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.
İKİNCİ BÖLÜM
Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti
Göçmen
kaçakçılığı
MADDE 131. - Doğrudan doğruya veya dolaylı
olarak maddî menfaat elde etmek maksadıyla, yabancı bir devlet tâbiiyetinde
bulunan veya vatansız olan veya Türkiye'de sürekli olarak oturmasına yetkili
mercilerce izin verilmemiş bulunan kimselerin Türkiye'ye yasal olmayan
yollardan girmelerini veya ülkede kalmalarını, bu kişilerin veya Türk
vatandaşlarının yasal olmayan yollardan ülke dışına çıkmalarını sağlamaya
göçmen kaçakçılığı denilir.
Göçmen kaçakçılığı suçunun faillerine veya
böyle bir suça iştirak etmeksizin, daha önce ülkeye sokulmuş veya girmiş kaçak
göçmenleri, maddî menfaat elde etmek maksadıyla, yasal olmayan yollarla ülkeden
çıkaranlara, yasal koşullara uymaksızın ülkede kalmalarını olanaklı kılanlara,
bu maksatla sahte kimlik veya seyahat belgelerini hazırlayanlara veya temin
edenlere ya da bu suçlara teşebbüs edenlere, fiilleri başka bir suç oluştursa
bile ayrıca iki yıldan beş yıla kadar hapis ve ikimilyar liradan az olmamak
üzere ağır para cezası verilir; suçun işlenmesinde kullanılan taşıtlar ve bu
fiil nedeniyle elde edilen maddî menfaatler müsadere edilir.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı olan suçlar,
kaçak göçmenlerin yaşamlarını veya vücut bütünlüklerini tehlikeye soktuğu veya
insanlık dışı veya onur kırıcı muamele biçimlerine tâbi kılınmalarına neden
olduğu hâllerde faillere verilecek cezalar, yarısı oranında; ölüm meydana
gelmiş ise bir kat artırılarak hükmolunur.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçlar
örgütlü olarak işlendiğinde faillere verilecek cezalar bir kat artırılarak
hükmolunur.
İnsan
ticareti
MADDE 132. - Zorla çalıştırmak veya hizmet
ettirmek, esarete veya benzerî uygulamalara tâbi kılmak, vücut organlarının
verilmesini sağlamak maksadıyla, tehdit, baskı, cebir veya şiddet uygulamak,
nüfuzu kötüye kullanmak, kandırmak veya kişiler üzerindeki denetim
olanaklarından veya çaresizliklerinden yararlanarak rızalarını elde etmek
suretiyle kişileri tedarik eden, kaçıran, bir yerden başka bir yere götüren
veya sevk eden, barındıran kimseye beş yıldan on yıla kadar hapis ve ikimilyar
liradan az olmamak üzere ağır para cezası verilir.
Birinci fıkrada belirtilen amaçlarla
girişilen ve suçu oluşturan eylemler var olduğu takdirde, mağdurun rızası yok
sayılır.
Onsekiz yaşını doldurmamış olanların
birinci fıkrada belirtilen maksatlarla tedarik edilmeleri, kaçırılmaları, bir
yerden diğer bir yere götürülmeleri veya sevk edilmeleri veya barındırılmaları
hâllerinde suça ait araç fiillerden hiçbirisine başvurulmuş olmasa da faile
birinci fıkrada belirtilen cezalar verilir.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçlar
örgütlü olarak işlendiği takdirde faillere verilecek cezalar bir kat
artırılarak hükmolunur.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Hayata Karşı Suçlar
İnsan
öldürme
MADDE 133. - Bir insanı öldürene yirmi
yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezası verilir.
Taksirle
insan öldürme
MADDE 134. - Taksirle bir insanın ölümüne
neden olan kişiye üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil, birden fazla insanın ölümüne veya
bir insanın ölümüyle beraber 145 inci maddenin ikinci fıkrasında gösterilen
derecede diğer bir insanın yaralanmasına neden olmuş ise, faile, beş yıldan
oniki yıla kadar hapis cezası verilir.
Eş, kardeş,
çocuk veya güçsüzü öldürme
MADDE 135. - Öldürme fiili eşe veya
kardeşe, onsekiz yaşını bitirmemiş bir çocuk ve küçüğe veya ileri yaşı,
hastalığı, malûllüğü veya ruh veya fizik bakımından güçsüzlüğü dolayısıyla
kendini korumaktan âciz bir kimseye karşı veya zehirleme suretiyle işlenirse
faile müebbet hapis cezası verilir.
Nitelikli
insan öldürme
MADDE 136. - Öldürmek fiili;
1) Üstsoy veya altsoydan birisine karşı,
2) Devlet memurlarından birine karşı
görevlerinden dolayı veya sona ermiş olsa da görevleri nedeniyle,
3) Canavarca bir his veya münhasıran kan
gütme saikiyle veya işkence veya sadece azap verme maksadıyla,
4) Öldürme kararında ısrar ve sebatı
gösteren taammütle,
5) Aynı neden ve saikle birden fazla insan
hakkında,
6) Yangın, su baskını, tahrip ve batma
gibi İkinci Kısmın Birinci ve Beşinci bölümlerinde yer alan vasıtalarla,
7) Meydana gelmiş olmasa da, diğer bir
suçu hazırlamak veya kolaylaştırmak veya gerçekleştirmek için,
8) Bir suçtan meydana gelecek yararı elde
etmek veya bu amaca ulaşmak maksadıyla yapılan hazırlıkları saklamak için veya
izlenen amaca ulaşamamaktan duyulan kızgınlık ile,
9) Bir suçu gizlemek veya delillerini
ortadan kaldırmak veya kendisini veya başkasını cezadan kurtarmak maksadıyla,
işlenirse, faile ağırlaştırılmış müebbet
hapis cezası verilir.
Bilinmeyen
veya beklenilmeyen hâller ve nedenler
MADDE 137. - Ölüm, fiilden evvel var olup
da failce bilinmeyen hâllerin birleşmesi veya failin iradesi dışında ve
beklenilmeyen nedenlerin eklenmesiyle meydana gelmiş ise:
1) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını
gerektiren hâllerde onaltı yıldan yirmi yıla kadar,
2) Müebbet ve onbeş yıldan fazla hapis
cezasını gerektiren hâllerde onbir yıldan onbeş yıla kadar,
hapis cezası verilir.
Kastı aşan
insan öldürme
MADDE 138. - Etkili eylemden ölüm meydana
gelmiş ise, fail hakkında 133 üncü maddedeki hâllerde altı yıldan sekiz yıla,
135 inci maddedeki hâllerde sekiz yıldan oniki yıla ve 136 ncı maddedeki
hâllerde oniki yıldan onaltı yıla kadar hapis cezası verilir.
Ölüm, fiilden önce var olup da failce
bilinmeyen hâllerin birleşmesi veya failin iradesi dışında ve beklenilmeyen
nedenlerin eklenmesiyle meydana gelirse 133 üncü maddedeki hâllerde iki yıldan
altı yıla, 135 inci maddedeki hâllerde altı yıldan sekiz yıla ve 136 ncı
maddedeki hâllerde sekiz yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.
Yeni doğan
evlilik dışı çocuğu öldürme
MADDE 139. - Öldürme fiili, evlilik
dışında yeni doğmuş bulunan çocuğa karşı anası tarafından işlenmiş ise, faile
dört yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
Acıyı
dindirme saiki
MADDE 140. - İyileşmesi olanağı bulunmayan
ve ileri derecede ızdırap verici bir hastalığa tutulmuş olan bir kimsenin,
bilincinin ve hareketlerinin serbestliğine tam olarak sahip iken yaptığı
ısrarlı talepleri üzerine ve sadece hastanın ızdıraplarına son vermek
maksadıyla öldürme fiilini işlediği sabit olan kimseye bir yıldan üç yıla kadar
hapis cezası verilir.
İntihar
MADDE 141. - Başkasına intihar etmesi için
karar verdirten veya var olan intihar kararını güçlendiren veya her ne suretle
olursa olsun intihar eylemine yardım eden kimse, intihara teşebbüs edildiğinde
iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına mahkûm olur.
Ölümün meydana gelmesi hâlinde faile
verilecek ceza yarısı oranında artırılır.
471 inci madde hükmü saklıdır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
İşkence
İşkence
MADDE 142. - Bir kişiye işkence edene üç
yıldan altı yıla kadar hapis cezası verilir.
Nitelikli
işkence
MADDE 143. - Yukarıdaki maddede belirtilen
suç:
A.1) Onsekiz yaşını bitirmemiş çocuk ve
küçüklere karşı,
2) Yaş, hastalık, malûllük, fizik veya
ruhsal zayıflık veya hamilelik nedeniyle, failin bildiği veya açıkça
görülebilen özel bir güçsüzlük veya çaresizlik içinde bulunan kimseye karşı,
3) Mağdurun eşi tarafından,
4) Silâh vasıtası veya tehdidi ile,
işlenirse, fail hakkında dört yıldan sekiz
yıla kadar hapis cezası verilir.
B.1) Üstsoya yahut babalık veya analığa
karşı,
2) Failin, niteliğini bildiği veya bu
hususun açıkça anlaşılabildiği memur veya kamu hizmetlisine yahut sürekli veya
geçici olarak kamu hizmetiyle görevlendirilmiş kişilere veya bir avukata karşı
görevinin icrasında veya sıfatları kalkmış olsa bile görevleri nedeniyle,
3) Bir tanığa, mağdura veya davaya katılan
kimseye karşı, olayları bildirmesini engellemek, şikâyette veya ihbarda
bulunmasını önlemek yahut tanıklıkta veya şikâyet veya ihbarda bulunmuş olması
nedeniyle,
4) Suçun aslî veya fer'î faili sıfatını
taşıyan birden çok kimselerce,
5) Taammüden,
6) Memur veya bir kamu hizmetiyle yükümlü
bulunan kimselerce görevlerinin icrasında veya icrası vesilesiyle,
7) Bir cinsel saldırı ile birlikte,
işlenirse failin cezası beş yıldan on yıla
kadar hapistir.
C. Suç, bir çocuğa veya küçüğe karşı veya
üstsoy veya babalık yahut analık sıfatını taşıyanlarca işlendiğinde faile altı
yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.
Ağır
nitelikli işkence
MADDE 144. - Suç, daimi malûllük veya uzuv
kaybı ile sonuçlandığında faile oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası
verilir.
Suç, mağdurun ölümüne neden olduğunda ceza
ağırlaştırılmış müebbet hapistir.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Beden Bütünlüğüne Karşı Suçlar
Basit ve
nitelikli etkili eylemler
MADDE 145. - Başkasına bedensel eza veren
veya bir kimsenin sağlığını bozan veya aklî melekelerinde karışıklıklara neden
olan kişiye altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil, duyulardan veya organlardan birinin
sürekli zayıflamasına veya konuşmada sürekli zorluğa veya yüzde sabit ize veya
yirmi gün ve daha çok akıl veya beden hastalıklarından birine veya bu süre
kadar alışılmış işe devam edilememesine veya yaşamı tehlikeye sokan bir duruma
veya gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğun vaktinden önce doğmasına neden
olmuş ise, fail iki yıldan altı yıla kadar hapisle cezalandırılır.
Fiil, kesin veya olası surette iyileşmesi
olanaklı bulunmayacak derecede akıl veya beden hastalıklarından birine veya
duyulardan veya el veya ayaktan birinin veya konuşma veya çocuk yapmak
yeteneklerinin kaybolmasına veya organlardan birinin tatiline veya yüzün
sürekli değişikliğine veya gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğun düşmesine
veya mağdurun bitkisel hayata girmesine neden olmuş ise ceza beş yıldan on yıla
kadar hapistir.
Fiil, hiç bir hastalığı veya alışılmış işe
devam edilememesini gerektirmemiş veya bu hâller on günden fazla uzamamış ise,
fail hakkında üç aydan bir yıla kadar hapis veya beşyüzmilyon liradan
dokuzmilyar liraya kadar ağır para cezasına hükmolunur.
Bu maddenin birinci ve dördüncü
fıkralarında yazılı hâllerde suçun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete
bağlıdır.
Cezayı
ağırlaştırıcı nedenler
MADDE 146. - 145 inci maddede belirtilen
fiiller 135 inci maddede gösterilen kimselere karşı işlenecek olursa ceza üçte
bir oranında artırılır. Bu hüküm, fiilin silâhla işlenmesi hâlinde de
uygulanır.
Fiil, 136 ncı maddenin (5) numaralı
bendinde yazılı hâl dışında, diğer bentlerdeki hâllerden biri ile birleşirse,
birleşen fiil hakkında, 54 üncü madde hükmü geçerli olmak koşuluyla ceza yarısı
oranında artırılır.
Hafifletici
neden
MADDE 147. - Bu Bölümde belirtilen
hâllerde fiil, netice bakımından failin asıl maksadını aşmış ise cezanın
yarısından üçte ikisine kadarı indirilir.
Taksirle
etkili eylem
MADDE 148. - Bir insana taksirle bedensel
eza veren veya onun sağlığını ihlâl eden veya aklî melekelerinde karışıklıklara
neden olan kimseye;
1) 145 inci maddenin birinci veya dördüncü
fıkralarındaki hâllerde, üçyüzellimilyon liradan beşmilyar liraya kadar ağır
para cezası,
2) 145 inci maddenin ikinci ve üçüncü
fıkralarındaki hâllerde, üç aydan iki yıla kadar hapis cezası,
verilir.
Birden fazla kişi cürümden zarar görmüş
ise, yukarıdaki fıkranın (1) numaralı bendinde yazılı hâlde faile bir aydan üç
aya kadar hapis veya ikimilyar liradan onmilyar liraya kadar ağır para cezası,
(2) numaralı bendinde yazılı hâlde altı aydan üç yıla kadar hapis cezası
verilir.
Bilinçli taksir hâli hariç olmak üzere, bu
maddenin kapsamına giren suçların soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete
bağlıdır.
Terk
MADDE 149. - Koruma veya gözetimi ile
yükümlü bulunduğu ve yaşı, akıl ve beden durumu bakımından veya diğer bir
nedenle kendisini koruma olanağına sahip bulunmayan bir kimseyi terk eden
kişiye üç aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir.
Terkten dolayı mağdur, beden veya akıl
sağlığı bakımından bir tehlikeyle karşı karşıya kalmış ise, faile altı aydan
iki yıla kadar hapis cezası verilir. Fiil sonucu bir zarar meydana geldiğinde
faile, bir yıldan üç yıla, ölüm meydana geldiğinde iki yıldan sekiz yıla kadar
hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı hâllerde
üstsoy veya altsoyunu veya eşini veya evlâtlığını terk eden kimse hakkında
verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
Terk fiili, anası tarafından evlilik dışı
yeni doğmuş çocuğa karşı işlenmiş ise faile birinci ve ikinci fıkralar
gereğince ceza verilir ve ayrıca bu ceza altıda bire kadar indirilebilir.
İhbar ve
yardımdan kaçınma
MADDE 150. - 149 uncu maddede belirtilen
durumda bulunan kişileri veya bir ölüyü görüp de bunu derhal ilgili memurlara
bildirmeyen kimseye üçyüzellimilyon liradan ikimilyar liraya kadar ağır para
cezası verilir.
Kendisini idare edemeyecek durumda olan
bir hasta veya yaralıya veya herhangi bir nedenle beden veya sağlığı bakımından
tehlikeyle karşı karşıya kalan bir kimseye rastlayıp da hâl ve koşulların
elverdiği ölçüde yardım etmekten veya durumu derhal ilgili memurlara
bildirmekten kaçınan kimseye aynı ceza verilir.
ALTINCI BÖLÜM
Çocuk Düşürme ve Düşürtme Suçları
Kanuna
aykırı çocuk düşürtme
MADDE 151. - Bir kadının rızası olmaksızın
çocuğunu düşürten kimseye beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
Tıbbî nedenler bulunmadığı hâlde, gebelik
süresi oniki haftadan fazla olan bir kadının rızası ile çocuğunu düşürten
kimseye iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir.
Birinci fıkrada yazılı fiil, kadının
ölümüne neden olmuşsa faile sekiz yıldan onaltı yıla ve beden bakımından bir
zarara neden olmuşsa altı yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.
İkinci fıkrada yazılı fiil kadının ölümüne
neden olmuş ise, faile dört yıldan sekiz yıla kadar ve beden bakımından bir
zarara neden olmuş ise, üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası verilir.
Gebe sanılan bir kadın üzerinde rızası
olmaksızın çocuk düşürme amacı ile bazı fiilerde bulunan kimse, kadının ölümü
hâlinde 138 inci, bedensel bir zarara uğraması hâlinde 145 inci madde hükmüne
göre cezalandırılır.
Çocuğunu
düşüren kadın
MADDE 152. - Gebelik süresi oniki haftadan
fazla olan çocuğunu isteyerek düşüren kadına bir aydan bir yıla kadar hapis
cezası verilir.
Yetkili
olmayan kişinin fiili
MADDE 153. - Rahim tahliye etme yetkisi
olmayan bir kimse, gebelik süresi oniki haftadan az olan bir kadına rızası ile
düşük yaptırdığı takdirde iki yıldan dört yıla kadar hapis ile cezalandırılır.
Fiil, kadının ölümüne neden olmuş ise 138 inci, beden bakımından bir zarara
neden olmuş ise 145 inci madde hükümlerine göre ayrıca ceza verilir.
Rahim tahliye etme yetkisi olmayan bir
kimse, 151 inci maddenin birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarında
öngörülen fiilleri işlediği takdirde cezası üçte bir oranında artırılır.
Rahim tahliye etme yetkisi olmayan bir
kimse, gebe sanılan bir kadına çocuğunu düşürmek için ilâç, gereç tedarik eder
veya gebe sanılan bir kadın üzerinde rızası olmaksızın çocuk düşürme amacı ile
bazı fiillerde bulunur ve kadının ölümüne neden olursa 138 inci, bedensel
zararına neden olursa 145 inci madde hükümlerine göre cezalandırılır. Fiil,
kadının rızası ile işlenmişse ceza üçte bir oranında indirilir.
Kısırlaştırma
MADDE 154. - Bir erkek veya kadını rızası
olmaksızın kısırlaştıran kimse, üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır. Fiil, erkeğin veya kadının ölümüne neden olmuş ise 138 inci,
beden bakımından bir zarara neden olmuş ise 145 inci maddeye göre ayrıca ceza verilir.
Fiil, kısırlaştırma işlemi yapma yetkisi olmayan bir kimse tarafından yapılırsa
ceza üçte bir oranında artırılır.
Kısırlaştırma işlemini gerçekleştirme
yetkisi olmayan bir kimsenin, kişinin rızası ile bu işlemi gerçekleştirmesi
hâlinde, faile bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Fiil, kişinin
ölümüne neden olmuş ise 138 inci, beden bakımından bir zarara neden olmuş ise
145 inci madde hükümlerine göre ayrıca ceza verilir.
Suç sonucu
gebelik
MADDE 155. - 154 üncü madde dışında
kadının mağduru olduğu bir suç sonucu gebe kalması hâlinde çocuğu düşürene veya
düşürtene ceza verilmez.
YEDİNCİ BÖLÜM
Hürriyete Karşı Suçlar
Tehdit
MADDE 156. - Bir kimse başkasına karşı,
her ne şekilde olursa olsun ciddî bir korku meydana getirecek surette tehditte
bulunacak olursa suçtan zarar görenin şikâyeti üzerine iki aydan sekiz aya
kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Tehdit, silâhla veya failin kendisini
tanınmayacak bir hâle koyması suretiyle veya birden fazla kişi tarafından
birlikte veya imzasız bir mektup veya özel işaretlerle veya var olan veya var
sayılan gizli bazı örgütlerin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanarak
işlenmiş ise faile sekiz aydan yirmi aya kadar hapis cezası verilir. Bu hususta
ayrı düzenleme yapan özel kanun hükümleri saklıdır.
Cebir veya
koşullu tehdit
MADDE 157. - Bir şeyi yapması veya
yapmaması veya kendisinin o şeyi yapmasına müsaade etmesi için diğer kimseye
karşı cebir veya tehdit kullanan veya yetkili olmadan veya kanunlara aykırı
olarak bir konuda bilgi vermeye veya inancını veya siyasal veya sosyal görüşünü
açıklamaya zorlayan kimseye bir yıldan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
Fail istediği sonucu elde etmiş ise verilecek ceza üçte biri oranında
artırılır.
Hukuka aykırı olarak, kamu hizmetlerinin
görülmesine veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst
kuruluşlarına veya siyasal partilere ayrılan yapılara veya eklentilerine
girilmesine veya orada kalınmasına, kişiler veya eşya üzerinde zor kullanarak
veya başkalarını tehdit ederek engel olan kimseye iki yıldan dört yıla kadar
hapis cezası verilir.
Hukuka aykırı olarak, her türlü eğitim ve
öğretim kurumlarına veya öğrencilerin toplu olarak oturdukları yurt veya
benzerî yerlere veya bunların eklentilerine girilmesine veya orada kalınmasına,
kişiler veya eşya üzerinde zor kullanarak veya başkalarını tehdit ederek engel
olan kimseye, yukarıdaki fıkrada gösterilen ceza verilir.
Yukarıdaki fıkrada gösterilen hâl dışında,
her türlü kamu hizmetinin veya eğitim ve öğretim çalışmalarının aksamasına veya
kesilmesine veya bunlara ara verilmesine haksız fiil ve davranışlarıyla neden
olanlara altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
Üçüncü ve dördüncü fıkralarda gösterilen
fiiller, suçun işlendiği eğitim veya öğretim kurumlarının öğrencisi olmayan
veya suçu işlediği yurt veya benzerî yerlere yetkili makamlarca kabul edilmiş
bulunmayan veya öğrenci olmadığı hâlde bu gibi yerlerde kalan kişiler
tarafından işlenirse, verilecek ceza üçüncü fıkradaki hâlde üç yıldan beş yıla,
dördüncü fıkradaki hâlde ise bir yıldan üç yıla kadar hapistir.
Fiil, 156 ncı maddenin ikinci fıkrasında
belirtilen vasıta ve şekillerle işlenecek olursa verilecek ceza üçte biri
oranında artırılır.
Cebir ve şiddet veya tehdit kullanılmasını
ayrıca düzenlemiş bulunan kanun hükümleri saklıdır.
Şantaj
MADDE 158. - Bir imza veya sırrın elde
edilmesini, kendisine bazı maddî yarar veya değerlerin veya herhangi bir malın
teslimini sağlamak maksadıyla, bir kişinin şeref veya saygınlığına zarar
verecek nitelikteki fiillerin açıklanacağı veya isnat edileceği hususunda
tehditte bulunmak şantajdır.
Şantaj faili bir yıldan beş yıla kadar
hapis ve yedimilyar liradan yirmimilyar liraya kadar para cezasına mahkûm
edilir.
Tehdidini yerine getiren şantaj faili iki
yıldan yedi yıla kadar hapis ve yirmimilyar liradan kırkmilyar liraya kadar
ağır para cezasına mahkûm edilir.
Şantaj suçlarından dolayı tüzel kişiler de
sorumludur.
Kişiyi
hürriyetinden yoksun kılma
MADDE 159. - Bir başkasını hukuka aykırı
olarak kişi hürriyetinden yoksun kılan kimseye bir yıldan dört yıla kadar hapis
cezası verilir.
Fail, fiili işlemek için veya işlediği
sırada, tehdit veya kötü muamelede bulunur veya hile kullanır veya fiili öç
almak maksadıyla veya siyasal veya ideolojik veya sosyal görüş ayrılıklarından
kaynaklanan herhangi bir amaçla işleyecek olursa, verilecek ceza bir katı
oranında artırılır.
Nitelikli
hâl
MADDE 160. - 159 uncu maddede yazılı
cürüm, failin üstsoy veya altsoyundan veya eşlerden biri tarafından diğerine
veya görevlerinden dolayı Devlet memurlarına veya onbeş yaşını bitirmemiş bir
çocuğa veya ileri yaşı, hastalığı, malûllüğü veya ruh veya fizik bakımından
güçsüzlüğü dolayısıyla kendini korumaktan âciz bir kimseye karşı işlenirse veya
bu fiil nedeniyle mağdurun şahsı veya sağlığı veya malı bakımından ağır zarar
meydana gelirse beş yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir.
Ağırlaştırıcı
ve hafifletici nedenler
MADDE 161. - 159 ve 160 ncı maddelerdeki
fiillerin silâhla veya birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi veya
hürriyetten yoksun kalınan sürenin bir haftayı aşması hâllerinde ceza üçte bir
oranında artırılır.
Fail, 157, 159 ve 160 ncı maddelerde
yazılı fiillerden dolayı soruşturmaya başlanmadan önce, maksadını elde
etmeksizin ve mağdurun şahsına zararı dokunmaksızın, onu kendiliğinden güvenli
bir yerde serbest bırakacak olursa cezanın üçte ikisine kadarı indirilir.
Memurun
kişi hürriyetini ihlâli
MADDE 162. - Bir memur, görevini kötüye
kullanarak veya kanunen gerekli usul ve koşullara uymadan bir kimseyi kişi
hürriyetinden yoksun kılarsa iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır.
Bu fiile, 159 uncu maddenin ikinci
fıkrasında yazılı hâllerden biri eklenirse üç yıldan altı yıla kadar, 160 ncı
maddede yazılı hâllerden biri eklenirse altı yıldan onbeş yıla kadar hapis
cezası verilir.
Mağdur, soruşturmaya başlanmadan ve maksat
elde edilmeksizin, şahsına bir zarar verilmeden kendiliğinden güvenli bir yerde
bırakılacak olursa verilecek ceza üçte ikisi oranında indirilir.
Haksız üst
arama
MADDE 163. - Hukuka aykırı olarak bir
kimsenin üstünü arayan memura iki aydan altı aya kadar hapis cezası verilir.
Haksız
tutma
MADDE 164. - Yetkili memur, merciinden
verilmiş hüküm ilâmı veya tutuklama müzekkeresi olmaksızın, bir kimseyi ceza
infaz kurumuna veya tutukevine kabul eder veya hükümlü veya tutuklunun
salıverilmesi hususunda merciinin hüküm ve kararını yerine getirmezse altı
aydan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
Görevi
yerine getirmeme
MADDE 165. - Bir kimsenin kanunsuz olarak
bir ceza infaz kurumu veya tutukevinde tutulduğunu öğrenen yetkili memur, o kimsenin
salıverilmesi için gereken işlemi yapmayı veya durumu yetkili mercie bildirmeyi
ret veya ihmal eder veya geciktirirse altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır.
Memur
hakkında ağırlaştırıcı hâl
MADDE 166. - 162 ilâ 165 inci maddelerde
yazılı cürümlerden birini, özel bir maksada hizmet etmiş olmak için işleyen
memura verilecek ceza üçte biri oranında artırılır.
İş ve
çalışma hürriyetinin ihlâli
MADDE 167. - Cebir ve şiddet veya tehdit
ile çalışma veya sanat veya ticaret serbestliğini engelleyen veya ortadan
kaldıran kişiye mağdurun şikâyeti hâlinde, altı aydan iki yıla kadar hapis
cezası ve ikimilyar liradan beşmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Çaresizliğini, kimsesizliğini ve
bağlılığını sömürmek suretiyle bir kimseyi ücretsiz olarak veya sağladığı
hizmet ile açık bir şekilde orantısız düşük bir ücretle çalıştıran veya bu
durumda bulunan kişiyi, insan onuru ile bağdaşmayacak çalışma ve konaklama
koşullarına tâbi kılan kimseye altı aydan üç yıla kadar hapis ve yediyüzellimilyon
liradan ikimilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Yukarıdaki fıkrada belirtilen durumlara
düşürmek üzere bir kimseyi tedarik veya sevk veya bir yerden diğer bir yere
nakleden kişiye de aynı ceza verilir.
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiiller,
üçten fazla çalışana karşı birlikte işlendiğinde verilecek ceza üçte bire kadar
artırılır.
Hukuka aykırı olarak işçiyi veya
işverenlerini ücretleri azaltıp çoğaltmaya veya evvelce kabul edilenlerden
başka koşullar altında anlaşmalar kabulüne zorlamak maksadıyla cebir veya
tehdit kullanarak bir işin durmasına veya sona ermesine veya durmanın devamına
neden olan kişiye sekiz aydan dört yıla kadar hapis cezası verilir.
Birinci ve beşinci fıkralarda gösterilen
fiiller, silâhla veya kendini tanınmayacak hâle koyarak veya ikiden fazla kişi
tarafından birlikte işlenirse veya ayrıca makine, malzeme ve binalarda tahribat
meydana gelmiş ise veya var olan veya var sayılan örgütlerin meydana
getirdikleri tehdit gücünden yararlanılarak işlenmiş ise, ceza iki katı oranında
artırılarak hükmolunur ve elebaşılarına verilecek ceza üçte bire kadar
artırılır.
Tüzel kişiler de bu suçtan dolayı
sorumludurlar.
Düşünceyi
açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasını engelleme
MADDE 168. - Birden fazla kişinin,
aralarında önceden anlaşarak cebir ve şiddet veya tehdit kullanmak veya eşyayı,
aletleri, her türlü aygıtları tahrip etmek veya bozmak suretiyle düşünceyi
açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasını engellemeleri hâlinde bir yıldan
beş yıla kadar hapis ve ikimilyar liradan beşmilyar liraya kadar ağır para
cezası hükmolunur.
Tüzel kişiler de bu suçtan dolayı
sorumludurlar.
İnsan
üzerinde deney
MADDE 169. - Rızası olsa bile bir kişi
üzerinde, durumun haklı kılmadığı bilimsel veya tıbbî bir deneyde bulunan
kimseye altı aydan iki yıla kadar hapis ve yediyüzellimilyon liradan ikimilyar
liraya kadar ağır para cezası verilir. Onsekiz yaşını bitirmemiş olanların
rızası geçerli değildir.
Tüzel kişiler de bu suçtan dolayı
sorumludurlar.
Ayırımcılık
MADDE 170. - Kişiler arasında köken,
cinsiyet, aile durumu, örf ve âdet, siyasal düşünce, felsefî inanç, sendika,
bir etnik gruba mensupluk, ırk, din, mezhep nedeni ile ayırım yaparak:
1) Bir taşınır veya taşınmaz malın
satılmasını, devrini veya bir hizmetin icrasını veya hizmetten yararlanılmasını
engelleyen veya kişinin işe alınmasını veya alınmamasını yukarıda sayılan
hâllerden birine bağlayan,
2) Besin maddelerini vermeyen veya kamuya
arzedilmiş bir hizmeti yapmayı reddeden,
3) Kişinin olağan bir ekonomik etkinlikte
bulunmasını engelleyen,
kimse hakkında altı aydan bir yıla kadar
hapis veya yediyüzellimilyon liradan ikimilyar liraya kadar ağır para cezası
verilir.
Bu maddede yazılı suçlar tüzel kişiler
aleyhine işlendiğinde de aynı cezalar uygulanır.
Tüzel kişiler de bu maddede yazılı suçlardan
dolayı sorumludurlar.
Kişilerin
huzur ve sükununu bozma
MADDE 171. - Sırf huzur ve sükununu bozmak
maksadıyla bir kimseye ısrarla telefon edilmesi veya aynı maksatla ve ısrarla
gürültü yapılması hâlinde suçtan zarar görenin şikâyeti üzerine faile üç aydan
bir yıla kadar hapis cezası verilir.
Din ve
vicdan hürriyetinin ihlâli
MADDE 172. - Dinlerden birine ait din
işlerini veya ibadet ve ayinin yapılmasını men veya ihlâl eden, engelleyen
kişiye altı aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiilin işlenmesi sırasında, cebir veya
tehdit veya hakarette bulunulmuş ise, faile bir yıldan iki yıla kadar hapis
cezası verilir.
Her türden dinsel inancı benimsemiş
kişilerin bu inançlarını tahkir ve tezyif kastıyla, din bakımından belirlenmiş
temel değerlere hakaret eden kişiye altı aydan bir yıla kadar hapis cezası
verilir.
Bir kimseyi vicdan, dinsel inanç ve kanaat
hürriyetini kullanmasından veya mensup olduğu dinin emirlerini yerine
getirmesinden dolayı tahkir eden kişiye de aynı ceza verilir.
Üçüncü ve dördüncü fıkralarda yazılı
suçlar, basın ve yayın yoluyla işlenirse ceza bir katı artırılarak hükmolunur.
Bu maddede yazılı suçlara basın ve yayın
yoluyla teşvik ve tahrik hâlinde de aynı ceza uygulanır.
Tahrip ve
kirletme
MADDE 173. - İbadethaneleri, külliyeleri
ve bunlara benzer yerleri, bunların bütünleyici parçalarını, eklentilerini,
buralardaki demirbaşları, tezyinatı ve diğer her türlü eşyayı, mezarlıkları
veya mezarlıkların ve mezarların korunma ve tezyinatı için yapılmış her türlü
tesisi, hâk edilmiş şeyleri yıkan veya diğer bir suretle bunlara zarar veren
kimseye, zararın ağırlığına göre bir yıldan üç yıla kadar hapis ve ikimilyar
liradan dörtmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Bu fiiller, dini tahkir maksadıyla
işlendiğinde ceza üçte biri oranında artırılır.
Birinci fıkrada belirtilen yerleri ve
şeyleri, tahkir maksadıyla, ne suretle olursa olsun kirleten kimseye iki aydan
sekiz aya kadar hapis ve yediyüzellimilyon liradan ikimilyar liraya kadar ağır
para cezası verilir.
Din
görevlilerine karşı suç
MADDE 174. - Kanunda yazılı hâller
dışında, görevleri esnasında veya görevlerini yapmalarından dolayı din
görevlilerine karşı bir suç işlendiği takdirde, ceza altıda biri oranında
artırılır.
Cesede
yönelik suçlar
MADDE 175. - Her ne maksatla olursa olsun
bir ölünün kısmen veya tamamen ceset veya kemiklerini alan veya ceset veya
kemikler hakkında tahkir edici fiillerde bulunan kimseye üç aydan iki yıla
kadar hapis cezası verilir.
Fiil, mezarlıkta görevli kimseler veya
ceset veya kemiklerin kendilerine tevdi edilmiş bulunduğu kişiler tarafından
işlenirse ceza yarısı oranında artırılır.
Konut
dokunulmazlığının ihlâli
MADDE 176. - Kendisini oradan çıkarma
hakkına sahip olan kimsenin veya kimselerden birinin konutuna, konutunun
eklentilerine rızaya aykırı olarak veya hileyle veya gizlice giren veya rıza
ile girdikten sonra buradan çıkmayan, gizlenen veya hileyle kalan kimseye,
şikâyet üzerine, üç aydan sekiz aya kadar hapis cezası verilir.
Fiil, gece vakti veya tehdit veya şahıs
veya eşya üzerinde şiddet kullanılarak veya silâhla veya birden fazla kişi
tarafından birlikte işlenmiş ise verilecek ceza sekiz aydan üç yıla kadar
hapistir.
Memur
tarafından konut dokunulmazlığının ihlâli
MADDE 177. - Görevini kötüye kullanarak
veya hukuka uygun usul ve koşullar dışında, başkasının konut veya eklentilerine
giren veya rıza ile girdikten sonra çıkmayan memura dört aydan iki yıla ve bu
yerlerde ayrıca keyfî bir muamelede bulunan memura sekiz aydan üç yıla kadar
hapis cezası verilir.
Memur, fiili özel bir maksat ile işlemiş
ise cezası altıda bir oranında artırılır.
İşyerine
girme veya çıkmama
MADDE 178. - 176 ncı maddede yazılı
fiiller, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler
dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenecek olursa şikâyet üzerine
faile iki aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir.
Siyasal
hakların kullanılmasını engelleme
MADDE 179. - Cebir ve şiddet veya tehdit
veya hile kullanarak veya nümayiş veya gürültü yaparak kişilerin, kısmen de
olsa, siyasal haklarını kullanmalarını engelleyen kimseye suç daha ağır bir
cezayı gerektirmediği takdirde altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
Bir memur görev nüfuzunu kötüye kullanarak
kişilerin kısmen de olsa siyasal haklarını kullanmalarını engellerse bir yıldan
üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Şerefe Karşı Suçlar
Hakaret
MADDE 180. - Huzurda veya ikiden fazla
kişiyle ihtilat ederek gıyapta, bir kimseyi halkın hakaret ve husumetine maruz
kılacak veya onun namus veya saygınlığına dokunacak bir isnatta bulunana veya
bir kimsenin namus veya şöhret veya vakar veya saygınlığına saldırana üç aydan
altı aya kadar hapis cezası verilir.
Aynı fiil, belirli bir madde isnadı
suretiyle işlenecek olursa altı aydan bir yıla kadar hapis cezasına hükmedilir.
Fiil, bir kimseye hitap edilen veya hitap
edildiği anlaşılan mektup, resim veya herhangi bir yazı vasıtasıyla veya
telgraf, telefon ve benzerî araçlarla işlenirse faile yukarıdaki fıkralarda
yazılı cezalar verilir.
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiiller
alenen işlenecek olursa verilecek ceza altıda biri, aleniyet basın ve yayın
yoluyla gerçekleştirilecek olursa ceza üçte biri oranında artırılır.
İspat hakkı
MADDE 181. - Failin, beraat etmek için
isnat ettiği belirli maddenin doğru olduğunu ispat istemi aşağıdaki hâllerde
kabul olunur:
1) Kendisine saldırılan kişi bir memur
veya kamu hizmeti gören kimse olup da, isnadın memuriyete veya gördüğü kamu
hizmetine ilişkin bulunması,
2) İsnat olunan husustan dolayı, kendisine
saldırılan kişi hakkında kamu davası açılmış olması,
3) İsnat olunan hususun ispatında kamu
yararı bulunduğuna mahkemece karar verilmesi,
4) Şikâyetçinin, yargılamanın kendisine
isnat edilen belirli maddenin doğruluğunu veya yanlışlığını kapsamasını açıkça
istemiş olması.
Şikâyetçi, özel soruşturma veya yargılama
usulüne tâbi veya başka bir mercide yargılanması gereken bir kimse olsa da
ispat istemi, hakaret davasına bakan mahkemece incelenir.
İspat isteminin kabulüne karar
verilmesinden itibaren onbeş gün içinde bununla ilgili bütün deliller mahkemeye
sunulur.
Deliller, karşı delillerin bir ay içinde
sunulması için şikâyetçiye ve Cumhuriyet savcısına tebliğ olunur.
İsnat, ispat olunmadığında 180 inci
maddenin ikinci fıkrasına veya bu fıkra delâletiyle dördüncü fıkrasına göre
hükmedilecek cezalar yarısı kadar artırılır.
İsnat, ispat olunur veya bundan dolayı
isnatta bulunulan kişi mahkûm edilirse sanığa ceza verilmez.
Mağdurun
saptanması
MADDE 182. - 180 inci maddede yazılı
cürümlerin işlenmesinde mağdurun ismi açıkça belirtilmemiş veya isnat üstü
kapalı geçiştirilmiş olsa bile, eğer niteliğinde ve mağdurun şahsına yönelik
bulunduğunda duraksanmayacak bir durum varsa, hem ismi belirtilmiş ve hem de
hakaret açıklanmış sayılır.
Haksız
eylem veya cebir ve şiddet kullanılması nedeniyle hakaret ve karşılıklı hakaret
MADDE 183. - Mağdur, kendi haksız
eylemleri ile hakarete neden olmuşsa, failin cezası üçte birine kadar
indirilebileceği gibi tümüyle de kaldırılabilir.
Kendisine karşı cebir ve şiddet
kullanılmasından dolayı hakarette bulunan kimse cezalandırılmaz.
Karşılıklı hakarette mahkeme, gerektiğinde
iki taraf hakkındaki veya hangi tarafın neden olduğunu göz önüne alarak, yalnız
biri hakkındaki cezayı kaldırabilir.
Dokunulmazlık
MADDE 184. - Tarafların veya avukat,
danışman veya yasal temsilcilerin dava hakkında yargı mercilerine verdikleri
yazılar veya evrak veya iddia ve savunmalarındaki taraflara yönelik isnattan
dolayı ceza verilmez.
İddia ve savunma ile ilgili olmayan isnat
hakkında yukarıdaki fıkra uygulanmaz.
Birinci fıkrada yazılı hâllerde, yetkili
yargı mercilerince kanunun belirttiği disiplin tedbirlerinden ayrı olarak
saldırıya uğrayanın isteği üzerine tazminata hükmedilebileceği gibi, hakareti
kapsayan yazı ve sözlerin evrak ve tutanaklardan kısmen veya tamamen
kaldırılmasına da karar verilebilir.
Hakaret
suçlarında soruşturma ve kovuşturma koşulu
MADDE 185. - Hakaret suçunun
soruşturulması ve kovuşturulması mağdurun şikâyetine bağlıdır.
Mağdur, şikâyet etmeden önce ölürse veya
suç ölmüş bir kişinin hatırasına karşı işlenmiş olursa, ölenin ikinci dereceye
kadar üstsoy ve altsoyu veya eş veya kardeşleri tarafından şikâyette
bulunulabilir.
Tüzel
kişiliğe hakaret
MADDE 186. - Kamu tüzel kişilerine, kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşlarına, siyasal
partilere, sendikalara, özel hukuk tüzel kişilerine karşı işlenen hakaret
suçlarında soruşturma ve kovuşturma, ilgili kurum yetkilisinin şikâyetine
bağlıdır.
Yukarıdaki fıkrada yer alan kuruluş veya
tüzel kişilerin alamet ve işaretlerini, itibarlarını kıracak şekilde
kullananlara, fiil ayrıca kanun tarafından cezalandırılmadığı hâllerde, şikâyet
üzerine iki aydan altı aya kadar hapis cezası verilir.
Hakarette
müsadere
MADDE 187. - Hakaret suçundan hükümlülük
hâlinde suç konusunun müsaderesine ve ortadan kaldırılmasına karar verilir.
Ortadan kaldırılamayanlar üzerine hüküm fıkrası yazılır.
DOKUZUNCU BÖLÜM
Hayatın Gizli Alanına ve Özel Hayata Karşı
Suçlar
Haberleşme
hürriyetinin ihlâli
MADDE 188. - Hak ve yetkisi olmadığı
hâlde, içindekini öğrenmek maksadıyla kendisine gönderilmiş olmayan mektup,
telgraf, telefaks ve benzerlerini veya kapalı zarf veya koliyi açan veya eline
geçiren kimse yediyüzellimilyon liradan ikimilyar liraya kadar ağır para
cezasına mahkûm edilir.
Böylece açılmış veya ele geçirilmiş olan
şeylerin ve telefon muhaverelerinin içeriklerini ifşa eden veya bunları
kullanarak yarar sağlayan kimseye üç aydan iki yıla kadar hapis ve
yediyüzellimilyon liradan üçmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Kanunların verdiği yetkiye dayanmaksızın
telekomünikasyon yoluyla yapılan haberleşmelere giren veya içeriğini öğrenen
kimseye üç aydan iki yıla kadar hapis ve yediyüzellimilyon liradan üçmilyar
liraya kadar ağır para cezası verilir.
Yukarıdaki fıkralarda sayılan fiiller kamu
görevlileri tarafından işlendiğinde ceza yarı oranında artırılır.
Mektup veya
telgrafın yayınlanması
MADDE 189. - Kendisine gönderilen mektup,
telgraf, telefaks veya benzerlerini, gönderenin rızası olmadan yayınlayan veya
açıklayan kimse, bu yüzden bir zarar olasılığı meydana gelirse
yediyüzellimilyon liradan üçmilyar liraya kadar ağır para cezasına mahkûm
edilir.
Kişiler
arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması
MADDE 190. - Kişiler arasındaki alenî
olmayan konuşmaları, taraflardan herhangi birinin rızası olmaksızın bir dinleme
aleti ile izleyen veya bunları bir ses alma cihazı ile kaydeden kimseye iki
aydan altı aya kadar hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkrada yazılı fiil işlenerek
elde edildiği bilinen veya böylece elde edildiği kabul edilebilecek olan
bilgilerden yarar sağlayan veya bunları başkalarına veren veya diğer kişilerin
bilgi edinmelerini temin eden kimseye, yukarıdaki fıkrada yazılı ceza ile
birlikte yediyüzellimilyon liradan üçmilyar liraya kadar ağır para cezası
verilir.
Birinci fıkranın ihlâli suretiyle elde
edilen konuşmalar, basın ve yayın araçlarıyla yayınlandığında faile üçmilyar
liradan yirmimilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Söyleşi
sırasındaki konuşmaların kaydedilmesi
MADDE 191. - Katıldığı bir söyleşiyi,
diğer konuşanların rızası olmadan ses alma cihazı ile kayda alan kişiye
yediyüzellimilyon liradan üçmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Yukarıda belirtilen fiile muhatap olduğunu
bildiği hâlde buna karşı çıkmayan kişinin rızası var sayılır.
190 ıncı maddenin ikinci fıkrasında yazılı
fiilin işlenmesi hâlinde faile iki aydan beş aya kadar hapis ve
yediyüzellimilyon liradan üçmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Resim
çekici veya kaydedici bir aletle özel hayatın ihlâli
MADDE 192. - Resim çekici veya kaydedici
bir aletle özel yaşamın gizli alanına giren veya normal koşullar içinde ve özel
çaba göstermeden görülmesi olanaklı bulunmayan bir özel yaşam olayını,
ilgilinin rızası olmadan saptayan ve kaydeden kimseye altı aydan iki yıla kadar
hapis cezası verilir.
Böylece elde edilmiş olduğu bilinen
saptama ve kayıtlardan yarar sağlayanlar veya bunları başkalarına verenler veya
diğer kimselerin bilgi edinmelerini temin edenler veya basın ve yayın yoluyla
açıklayanlar bir yıldan üç yıla kadar hapis ve üçmilyar liradan beşmilyar
liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılırlar.
Uzaktan söyleşileri tespit edebilen
araçları merciince izin verilmeden imal, ithal eden veya bulunduran yahut
kullanan kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis ve ikimilyar liradan onmilyar
liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır.
Montaj
MADDE 193. - Ne suretle olursa olsun,
rızası olmaksızın bir kişinin sözleri veya resimleri kullanılarak
gerçekleştirilen montajları yayınlayan faile üç aydan bir yıla kadar hapis ve
ikimilyar liradan beşmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Yayının bir montaj oluşturduğunun açıkça
belli olduğu veya yayında montaj yapıldığının belirtildiği hâllerde, fiil
ayrıca suç oluşturmadığı takdirde, faile ceza verilmez.
Posta ve
diğer iletişim görevlilerince suçların işlenmesi
MADDE 194. - 188 ve 190 ıncı maddelerde
yazılı fiiller posta ve diğer iletişim görevlileri tarafından işlendiğinde,
ceza iki katı olarak hükmolunur.
Hukuka
uygunluk hâli
MADDE 195. - 188, 190, 191 ve 192 nci
maddelerin birinci fıkralarında gösterilen fiiller, bir suçun soruşturulması veya
kovuşturulması veya önlenmesi maksadıyla kanunun açıkça belirttiği hâllerde
yetkili hâkim tarafından verilecek karara uyularak görevlilerce
gerçekleştirildiğinde kovuşturma yapılmaz.
Bu gibi hâllerde elde edilen bilgi, vesika
ve resimler sadece yargılamada kullanılabilir.
Elde edilen bu bilgi, vesika veya
resimleri başka bir maksat için kullananlar hakkında üç yıldan beş yıla kadar
hapis cezası verilir.
Özel kanununda yer alan hükümler saklıdır.
Soruşturma
ve kovuşturma koşulu
MADDE 196. - 192 nci maddenin son fıkrası
hariç olmak üzere 188 ilâ 193 üncü maddelerinde yazılı fiillerin soruşturulması
ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır.
Kanuna
aykırı kişisel veriler
MADDE 197. - 1. Kişilerin rızaları
olmaksızın veya kanunların öngördüğü şekil ve usullere uyulmaksızın kişisel
verileri bilişim sistemlerine yerleştiren veya işleyen kimseye altı aydan üç
yıla kadar hapis cezası verilir.
Veriler, hileli veya kanun dışı yollarla
elde edildiğinde verilecek ceza üçte biri oranında artırılır.
2. Kanuna uygun olarak bilişim
sistemlerine yerleştirilmek veya işlenmekle beraber muhafazaları için gerekli
güvenlik tedbirlerinin alınmaması nedeni ile kişisel verilerin başkasının eline
geçmesine veya bozulmasına veya zarar görmesine neden olan kimse hakkında bir
yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil, taksirle işlendiğinde ikimilyar
liradan beşmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
3. Kanunun öngördüğü hâller dışında,
kişilerin ahlâkî niteliklerini, siyasal, felsefî veya dinsel görüşlerini veya
ırkî kökenlerini veya sendikal bağlantılarını veya cinsel yaşamlarını veya
sağlık durumlarını kişisel veri olarak sisteme yerleştiren veya işleyen kimseye
bir yıldan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
Verileri,
yetkili olmayanlara verme, imha etmeme
MADDE 198. - 1. Kişisel verileri, yetkisiz
kişilere veren, ifşa eden, çeşitli özel maksatlarla kullananlar ile ele
geçirenlere iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.
2. Kanunların belirlediği sürelerin geçmiş
olmasına karşın verileri sistem içinde yok etmekle yükümlü olanlara görevlerini
yerine getirmediklerinde altı aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir.
Fişlikler
MADDE 199. - 197 ve 198 inci maddelerde
yer alan fiiller, her türlü fişliklere yerleştirilmiş veriler hakkında
işlendiğinde faillere aynı cezalar verilir.
Tüzel
kişilerin sorumluluğu
MADDE 200. - 197 ilâ 199 uncu maddelerde
yer alan suçlardan dolayı tüzel kişiler de sorumludur.
ONUNCU BÖLÜM
Malvarlığına Karşı Suçlar
Hırsızlık
MADDE 201. - Zilyedinin rızası olmadan
başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak
maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye altı aydan üç yıla kadar hapis cezası
verilir.
Telefon hatları ile frekanslarından veya
elektromanyetik dalgalarla yapılan şifreli veya şifresiz yayınlardan sahibinin
veya zilyedinin rızası olmadan yararlananlar da yukarıdaki fıkra uyarınca
cezalandırılırlar.
Ekonomik bir değer taşıyan her türlü
enerji de taşınır mal sayılır.
Nitelikli
hırsızlık
MADDE 202. - Hırsızlık;
1) Kime ait olursa olsun kamu kurum ve
kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan veya kamu yararına veya
hizmetine tahsis edilen eşya hakkında,
2) Bina veya etrafı çevrili eklentilerinde
bulunan veya bunlar dışındaki yerlerde bulunup da muhafaza altına alınmış olan
eşya hakkında,
3) Halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım
aracı içinde veya bunların belli varış veya kalkış yerlerinde bulunan eşya
hakkında,
4) Elde veya üstte taşınan eşyayı çekip
almak suretiyle veya özel beceri ile,
5) Barınak yerlerinde veya sürüde bulunan
hayvan hakkında,
6) Doğal bir afetin veya genel bir
felâketin meydana getirdiği zararları önlemek veya hafifletmek maksadıyla
hazırlanan eşya hakkında veya bu hâllerin meydana getirdiği korku veya
kargaşadan yararlanmak suretiyle,
7) Failin fiilinden başka bir nedenle
malını koruyamayacak beden, akıl ve ruh durumu içinde bulunan kimsenin bu
durumundan yararlanılarak,
8) Âdet veya tahsis veya kullanımları
gereği açıkta bırakılmış eşya hakkında,
işlenirse, faile iki yıldan beş yıla kadar
hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkrada belirtilen hırsızlık
fiilleri iştirak hâlinde işlendiğinde faillere verilecek cezalar beşte biri
oranında artırılarak hükmolunur.
Ağır
nitelikli hırsızlık
MADDE 203. - Hırsızlık;
1) Kişileri veya malları muhafaza için
sağlam maddelerle yapılmış şeyleri bozarak veya tahrip ederek,
2) Yapay araçlarla veya kişisel çeviklik
sayesinde giderilebilen engelleri kaldırarak veya aşarak konut ve diğer yerlere
girmek suretiyle,
3) Taklit anahtar veya diğer aletler
kullanarak veya sahibinin terk veya kaybettiği anahtarı elde ederek veya haksız
yere elinde bulundurduğu asıl anahtarla bir kilidi açarak,
4) Tanınmamak için tedbir alınması
suretiyle,
5) Yetkisi olmadığı hâlde resmî sıfat
takınarak,
işlenirse, faile üç yıldan altı yıla kadar
hapis cezası verilir.
Bu maddede yazılı suçlar sıvı veya gaz
hâlindeki yakıtları nakleden boru hatlarında veya bunların depo veya
tesislerinde işlenirse cezanın yukarı sınırına hükmolunur. Bu hâllerde, suç
teşebbüs hâlinde kaldığında da aynı ceza verilir.
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen hırsızlık
fiilleri iştirak hâlinde işlendiğinde faillere verilecek cezalar beşte biri
oranında artırılır.
Gece vakti
MADDE 204. - 201 ilâ 203 üncü maddelerin
içerdiği hâllerde suç gece vakti işlendiğinde faile verilecek ceza üçte birine
kadar artırılır.
Hafif
hırsızlık
MADDE 205. - Hırsızlık;
1) Geçici bir süre kullanılıp zilyedine
iade edilen veya zilyedin kolaylıkla bulabileceği bir yere bırakılan veya iade
edilmek üzere alındığı açıkça anlaşılan mal,
2) Failin paylı veya elbirliği hâlinde
mülkiyetine sahip olduğu mal,
3) Ağır ve acil bir ihtiyacı karşılamak
için bir mal,
hakkında işlenirse, faile iki aydan bir
yıla kadar hapis cezası verilir.
Bu maddede yazılı hâllerde cürmün
soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır.
Yağma
MADDE 206. - Bir kimseye karşı cebir ve
şiddet veya şahsen veya malen büyük bir tehlike beyanıyla tehdit ederek, onu
veya başka bir kimseyi bir malı teslime veya malın alınmasına karşı koymamaya,
sınaî veya ticarî bir sırrı açıklamaya mecbur kılan kişi altı yıldan on yıla kadar
hapis cezasıyla cezalandırılır.
Cebir ve şiddet veya tehdit kullanılarak
mağdurun, kendisini veya başkasını borç altına sokabilecek bir senedi veya var
olan bir senedin hükümsüz kaldığını açıklayan bir vesikayı vermeye, böyle bir
senedin alınmasına karşı koymamaya, ilerde böyle bir senet hâline
getirilebilecek bir kağıdı imzalamaya veya var olan bir senedi imha etmeye veya
imhasına karşı koymamaya mecbur edilmesi hâlinde de aynı ceza verilir.
Fail veya şeriklerden birinin görünür
tarzda silâhlı veya faillerin ikiden fazla olması hâllerinde de tehdit var
sayılır.
Mağdurun, herhangi bir vasıta ile
kendisini bilmeyecek ve savunamayacak hâle getirilmesi de, yağma cürmünde cebir
ve şiddet sayılır.
Nitelikli
yağma
MADDE 207. - Yağma;
1) Tanınmamak için tedbir alınarak,
2) Yol kesmek suretiyle,
3) 159 uncu maddede yazılı fiilin
işlenmesi sırasında,
4) Kanun dışı bir örgüte yarar sağlamak
maksadıyla,
5) Kamu kurum ve kuruluşlarında, banka ve
benzerî kredi kurumlarında veya herkesin girip çıkabileceği yerlerde,
6) Halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım
araçlarında veya bunlara ait belirli kalkış veya varış yerlerinde bulunan
kimselere karşı,
7) Eşyaya karşı cebir kullanılması
suretiyle girilmiş olan bir bina içerisindeki kimselere karşı,
8) Gece vaktinde,
9) Silâhla,
işlenirse, on yıldan onbeş yıla kadar
hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkrada belirtilen yağma
fiilleri iştirak hâlinde işlendiğinde faillere verilecek cezalar beşte biri
oranında artırılarak hükmolunur.
Korkutarak
yararlanma
MADDE 208. - Tehdit ile veya Devlet
makamlarından verilmiş gibi emir göstererek, başkasını para veya eşya veya borç
altına sokabilecek bir senet göndermeye veya bunları bir yere koymaya veya
bunların kendi eline geçmesini sağlamaya mecbur kılan kimseye on yıldan onbeş
yıla kadar hapis cezası verilir.
Zarar verme
MADDE 209. - Başkasının taşınır veya
taşınmaz malını yıkan veya tahrip eden veya yokeden veya bozan veya kısmen veya
tamamen kullanılamaz hâle getiren veya mala her ne suretle olursa olsun başkaca
zarar veren kimseye bir aydan altı aya kadar hapis ve yediyüzellimilyon liradan
ikimilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Suçun soruşturulması ve kovuşturulması
şikâyete bağlıdır.
Nitelikli
zarar verme
MADDE 210. - Zarar verme fiili;
1) Kamu kurum ve kuruluşlarına ait bina ve
tesisler ile buralarda bulunan veya bu gibi kurumlara ait olan her türlü eşya
hakkında,
2) Kişilere karşı cebir ve şiddet veya
tehdit kullanılmak suretiyle,
3) Kamu hizmetine tahsis edilmiş veya
kamunun yararlanmasına ayrılmış yer, bina, tesis ve eşya hakkında,
4) Nerede olursa olsun her türlü dikili
ağaç, fidan veya bağ çubukları hakkında,
5) Sulamaya, içme sularının sağlanmasına
veya afetlerden korumaya yarayan tesisler hakkında,
6) Grev veya lokavt hâllerinde
işverenlerin veya işçilerin veya işveren veya işçi sendika veya
konfederasyonlarının, siyasal partilerin, kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşlarının ve üst kuruluşlarının malları hakkında,
7) Sona ermiş olsa bile, görevinden ötürü
öç almak amacıyla bir memurun zararına,
8) İkiden fazla kişi tarafından,
işlenirse, faile bir yıldan beş yıla kadar
hapis ve ikimilyar liradan üçmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Zarar verme fiili, ceza infaz kurumları ve
tutukevlerine ait bina, araç, gereç veya tesislerine ya da yakıcı veya patlayıcı
maddeler kullanılarak motorlu taşıt araçlarına karşı işlenirse, faile üç yıldan
altı yıla kadar hapis ve ikimilyar liradan üçmilyar liraya kadar ağır para
cezası verilir.
Hayvan
öldürme, hayvana zarar verme
MADDE 211. - Haklı bir neden olmaksızın, başkasına
ait bir hayvanı öldüren veya işe yarayamayacak hâle getiren kimseye, değerinin
on katı ağır para cezası verilir.
Sadece hayvanın değeri azalmış ise meydana
gelen değer noksanının on katı ağır para cezasına hükmolunur.
Yukarıdaki fıkralarda gösterilen hâllerde
ayrıca fiilin niteliğine göre hayvan değerinin veya noksanlığının
ödettirilmesine mahkemece re'sen karar verilir.
Birinci ve ikinci fıkralarda yer alan
suçun soruşturulması ve kovuşturulması suçtan zarar görenin şikâyetine
bağlıdır.
Ekilmiş ve etrafı işaretlendirilerek
sınırlandırılmış arazisine girmiş olan kümes hayvanlarını, verdikleri zarara
son vermek için öldüren kimseye ceza verilmez.
Hakkı
olmayan yere tecavüz
MADDE 212. - Bir hakka dayanmaksızın
kamuya veya özel kişilere ait taşınmaz mal veya eklentilerini malikmiş gibi
tamamen veya kısmen işgal eden veya sınırlarını değiştiren veya bozan veya hak
sahibinin bunlardan kısmen de olsa yararlanmasına engel olan kimseye altı aydan
üç yıla kadar hapis ve yediyüzellimilyon liradan üçmilyar liraya kadar ağır
para cezası verilir.
Köy tüzel kişiliğine ait olduğunu veya
öteden beri köylünün ortak yararlanmasına terk edilmiş bulunduğunu bilerek
mera, harman yeri, yol ve sulak gibi taşınmaz malları kısmen veya tamamen zapt
veya bunlara tasarruf eden veya sürüp eken kimse hakkında birinci fıkrada
yazılı cezalar uygulanır.
Her ne nedenle olursa olsun, kamuya ait
veya özel suların mecrasını değiştiren kimse hakkında da aynı ceza verilir.
Hakkı
olmayan yere nitelikli tecavüz
MADDE 213. - 212 nci maddede yazılı fiil;
1) Kişilere karşı cebir ve şiddet veya
tehdit kullanılmak suretiyle,
2) İkiden fazla kişi tarafından birlikte,
3) Görünür şekilde silâhlı kişi
tarafından,
işlenirse, faile bir yıldan dört yıla
kadar hapis ve ikimilyar liradan beşmilyar liraya kadar ağır para cezası
verilir.
Taksirle
zarar verme
MADDE 214. - Bir kimsenin etrafı
işaretlendirilerek sınırlanmış arazisindeki bitkilere veya bağ veya bahçesine
taksirle zarar veren kimseye zarar görenin şikâyeti üzerine zararın iki katı
hafif para cezasına ve ayrıca zararın ödettirilmesine re'sen karar verilir.
İnancı
kötüye kullanma
MADDE 215. - Başkasına ait olup da, geri
vermek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere kendisine tevdi veya her ne
namla olursa olsun teslim edilmiş taşınır bir şeyi kendisinin veya başkasının
yararına olarak rehneden veya sarfeden veya tüketen veya saklayan veya inkar
eden veya tahvil veya tağyir eden veya satan ve bunlar gibi mal üzerinde
mülkiyet hakkının verdiği diğer yetkileri kullanan kimseye, zarar görenin şikâyeti
üzerine altı aydan bir yıla kadar hapis ve yediyüzellimilyon liradan üçmilyar
liraya kadar ağır para cezası verilir.
İnancı
nitelikli kötüye kullanma
MADDE 216. - İnancı kötüye kullanma;
1. İş, sanat, meslek veya ticaret
nedeniyle tevdi veya teslim edilmiş eşya hakkında,
2. Hangi nedenden doğmuş olursa olsun,
başkasının mallarını idare etmek yetkisini haiz bulunan bir kimse tarafından
kendi idaresine bırakılmış eşya hakkında,
işlenmiş ise, faile bir yıldan beş yıla
kadar hapis ve birmilyar liradan beşmilyar liraya kadar ağır para cezası
verilir.
Kaybolmuş
veya ele geçmiş eşya üzerinde tasarruf
MADDE 217. - Kaybedilmiş bir şeyi bulup da
Türk Medenî Kanununun bu gibi mallar hakkındaki hükümlerine uymaksızın bunu
mülkiyetine geçirmeye kalkışan veya üzerinde malik gibi tasarrufta bulunan veya
hata veya rastlantı sonucu ele geçen başkasına ait bir mal hakkında aynı fiili
işleyen kimseye, yediyüzellimilyon liradan ikimilyar liraya kadar ağır para
cezası verilir.
Eşyanın kime ait olduğu bilindiği hâllerde
fail hakkında bir aydan altı aya kadar hapis cezası verilir.
Bu maddede yer alan suçun soruşturulması
ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır.
Bedelsiz
senedi kullanma
MADDE 218. - Bedelsiz kalmış bir senedi
kullanan kimseye, şikâyet üzerine iki aydan bir yıla kadar hapis ve birmilyar
liradan üçmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Dolandırıcılık
MADDE 219. - Bir kişiyi, kandırabilecek
nitelikte hile ve desiseler yaparak hataya düşürüp onun veya başkasının
zararına, kendisine veya başkasına haksız bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan
üç yıla kadar hapis ve ikimilyar liradan az olmamak üzere ağır para cezası
verilir.
Fiili, mağdurda esasen var olan hatadan,
hile ve desise kullanmak suretiyle yararlanarak gerçekleştiren kişi hakkında da
birinci fıkrada yazılı ceza uygulanır.
Tüzel kişiler de bu suçtan dolayı
sorumludur.
Nitelikli
dolandırıcılık
MADDE 220. - Dolandırıcılık;
1) Hak edilmemiş bir parasal yardımın
yapılmasını sağlamak için,
2) Banka veya diğer kredi kurumlarınca
tahsis edilmemesi gereken bir kredinin açılmasını sağlamak maksadıyla,
3) Sigorta bedelini almak maksadıyla,
4) Bir kimseyi içinde bulunduğu tehlikeli
veya zor bir durumdan kurtarmak bahanesiyle,
5) Bir kimseyi askerlikten tamamen veya
kısmen kurtarmak bahanesiyle,
6) Yurt dışında iş bulmak, ikamet izni
veya vize almak bahanesiyle,
7) Posta ve Telgraf Teşkilâtı Genel
Müdürlüğü ile Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketinin haberleşme araçlarını
veya bir bilişim sistemini veya banka veya kredi kurumlarını veya herhangi bir
kamu kurum ve kuruluşunu vasıta olarak kullanmak suretiyle,
8) Kamu kurum ve kuruluşlarının veya kamu
yararına çalışan hayır kurumlarının zararına olarak,
9) Meslek ve görevlerini yaptıkları sırada
avukatlar, noterler, vekiller, yeminli malî müşavirler, serbest muhasebeciler
veya kurum yöneticileri tarafından,
10) Menkul kıymetlerden büyük kazanç elde
etmek vaadiyle,
işlenirse, faile iki yıldan beş yıla kadar
hapis ve üçmilyar liradan az olmamak üzere ağır para cezası verilir.
Tüzel kişiler de bu suçtan dolayı
sorumludur.
Ehliyetsizlikten
yararlanma
MADDE 221. - Bir küçüğün veya kısıtlanmış
olan veya kısıtlanacak durumda bulunan kişinin veya kocama hâlinde bulunanın,
ruhsal düşkünlüğünden, tecrübesizliğinden, sağlıksız oluşundan, ihtiyaç veya
hevesinden yararlanarak bu kişilerin veya başkasının zararına haksız yarar
sağlayan kimseye sekiz aydan üç yıla kadar hapis ve ikimilyar liradan beşmilyar
liraya kadar ağır para cezası verilir.
Karşılıksız
yararlanma
MADDE 222. - Ödeme yeteneği olmadığını
bildiği hâlde;
1) Ücreti karşılığı hizmet veren pansiyon,
otel ve han gibi geçici ikamete tahsis edilmiş yerlerde kalan,
2) Ücreti karşılığı hizmette bulunan
lokanta ve benzerî yerlerde yiyip içen,
3) Taksi ve benzerî ulaşım araçlarında
kendisini bir yerden diğer bir yere taşıtan
ve ödemede bulunmayan kimseye onbeş günden
üç aya kadar hapis veya borçlu olunan miktarın on katı ağır para cezası
verilir.
Suçun soruşturulması ve kovuşturulması
şikâyete bağlıdır.
Otomatik
aletlerin kötüye kullanılması
MADDE 223. - Ancak bedeli ödendiği
takdirde hizmet elde edilebilecek otomatik aletlerden, ödeme yapmadan
yararlanan kimseye, fiil daha ağır bir suçu oluşturmadığı takdirde, suçtan
zarar görenin şikâyeti üzerine onbeş günden üç aya kadar hapis veya
yediyüzellimilyon liradan ikimilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Dolanlı ve
taksirli iflâs
MADDE 224. - Dolanlı müflisler hakkında üç
yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.
Taksirli müflisler hakkında iki aydan bir
yıla kadar hapis cezası verilir.
Şirket veya
kooperatifler hakkında yanlış bilgi
MADDE 225. - Bir şirket veya kooperatifin
kurucu, ortak, idareci, müdür veya temsilcileri veya yönetim veya denetim
kurulu üyeleri veya tasfiye memuru sıfatını taşıyanlar, kamuya yaptıkları
beyanlarda veya genel kurula sundukları raporlarda veya önerilerde ilgililerin
zarara uğramasına neden olabilecek nitelikte gerçeğe aykırı önemli bilgiler
verecek veya verdirtecek olurlarsa altı aydan üç yıla kadar hapis ve ikimilyar
liradan onmilyar liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılırlar.
Yataklık
MADDE 226. - Suçun işlenmesine iştirak
etmeksizin kendisine veya başkasına yarar sağlamak maksadıyla, herhangi bir
cürümden meydana gelen eşyayı bilerek satın alan, gizleyen veya kabul eden
kimseye altı aydan üç yıla kadar hapis ve yediyüzellimilyon liradan üçmilyar
liraya kadar ağır para cezası verilir.
Failin, fiili itiyat edinmiş olması
hâlinde ceza altıda bir oranında artırılır.
Bilgi
vermeme
MADDE 227. - Para veya eşyayı herhangi bir
suretle eline geçirdikten sonra, bunların menşeinin hukuka aykırı olduğunu
anlayıp da merciine derhal bilgi vermekte ihmalde bulunan kimseye
üçyüzellimilyon liradan birmilyar liraya kadar hafif para cezası verilir.
Anahtar ve
maymuncuk alımı, satımı ve kilidin açılması
MADDE 228. - Demirci, çilingir gibi uğraş
sahiplerinden olup da, ayırım yapmaksızın isteyene maymuncuk satan veya veren
veya balmumu kalıbı ve benzerî maddelerle basılmış ve ölçüsü alınmış örnekler
üzerinde bunların kullanılacağı yerin ve eşyanın kendisince bilinen sahip veya
vekilinden başkası için her tür anahtar imal edenlere onbeş günden iki aya
kadar hafif hapis veya üçyüzellimilyon liradan ikimilyar liraya kadar hafif
para cezası verilir.
Kilit veya benzeri bir şeyi açması istenen
uğraş sahibi, istemde bulunan kişinin o yerin veya şeyin zilyedi veya bunların
vekili olduğunu araştırmadan istemi yerine getirecek olursa üçyüzellimilyon
liradan ikimilyar liraya kadar hafif para cezası ile cezalandırılır.
Akrabalık
MADDE 229. - 206 ilâ 208 inci maddelerde
yer alan cürümler müstesna, Onuncu Bölümde yer almış bulunan suçlar;
1) Haklarında ayrılık kararı verilmemiş
eşlerden birinin,
2) Üstsoy veya altsoyunun veya bu derecede
kayın hısımlarından birinin veya analık, babalık veya evlâtlığın,
3) Faille beraber bir dam altında yaşayan
kardeşin,
zararına olarak işlenmiş olursa fail
hakkında kovuşturma yapılmaz.
Haklarında ayrılık kararı verilmiş olan
eşlerin veya fail ile beraber yaşamayan kardeşin veya faille beraber bir dam
altında yaşamakta olan amca, dayı, hala, teyze, yeğen ve ikinci derecede sıhrî
akrabanın zararına olarak işlenmiş ise, kovuşturma yapılması şikâyete bağlıdır.
Bu takdirde ceza, yarısı oranında indirilir.
Değerin pek
hafif olması
MADDE 230. - Onuncu Bölümde yer alan
suçlarda malın değeri pek hafif olduğu takdirde cezanın yarısından üçte ikisine
kadarı indirilir.
ONBİRİNCİ BÖLÜM
Müşterek Hükümler
Can ve malı
koruma
MADDE 231. - Birinci Kısmın Üçüncü ve
Beşinci bölümlerinde yer alan fiillerden birini, evine veya içinde oturulan
diğer her türlü bina veya eklentilerine merdiven koyup çıkanları veya duvarını
delenleri veya kapısını kıranları veya bina ve eklentilerine ateş koyanları
veya bu gibi hareketlerde bulunanları, fiilleri, içinde oturanların güvenliği
açısından endişe, ciddî korku meydana getirmiş olmak koşuluyla, defetmek
maksadıyla işleyen kimseye ceza verilmez.
31 inci maddedeki hâller meydana
geldiğinde fail söz konusu madde gereğince cezalandırılır.
Failin
bilinmemesi
MADDE 232. - 133, 135, 136, 138, 145, 146
ve 147 nci maddelerde gösterilen fiilleri birden fazla kişi birlikte işlemiş
olup da, asıl failin kim olduğu belli olmazsa bunlardan her birisi hakkında
belirlenmiş olan ceza üçte birden yarıya kadar indirilir. Ağırlaştırılmış
müebbet hapis cezasını gerektiren hâllerde onaltı yıldan yirmi yıla, müebbet
hapis cezasını gerektiren hâllerde onüç yıldan onaltı yıla kadar hapis cezası
verilir.
Kavga
MADDE 233. - Ölüm veya 145 inci maddenin
dördüncü fıkrasındaki hâl dışında, yaralanma veya ölümle sonuçlanan bir kavgaya
katılmış bulunan kişiye, sırf bu fiili dolayısıyla bir aydan altı aya kadar
hapis veya yediyüzellimilyon liradan ikimilyar liraya kadar ağır para cezası
verilir.
Bir saldırıyı defetmek, başka bir kişiyi
savunmak veya kavgacıları ayırmak maksadıyla girişilmiş eylem dolayısıyla faile
ceza verilmez.
Kavgada korkutmak için silâh çekene bir
aydan üç aya, silâh boşaltana iki aydan altı aya kadar hapis cezası verilir.
İKİNCİ
KISIM
Topluma
Karşı Suçlar
BİRİNCİ BÖLÜM
Genel Tehlike Yaratan Suçlar
Yangın
MADDE 234. - Her türlü yapılara,
biçilmemiş veya biçilmiş tarım ürünlerine veya hububata veya besin yığın veya
depolarına ateş veren kimseye üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası verilir.
Konutlara veya insanların toplu olarak
bulundukları binalara veya otel, motel, kamping gibi konaklama yerlerine veya
kamuya ait binalara veya kamunun kullanmasına ayrılmış tesislere, sanayi
işletmelerine, kolaylıkla tutuşabilir veya patlayabilir maddelerin konulduğu
yerlere, madenlere ateş verenlere beş yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası
verilir.
Özel binalar veya ürünlere karşı işlenen
fiil sonucu meydana gelecek zarar tehlikesinin az olması hâlinde faile, birinci
fıkrada üç aydan üç yıla, ikinci fıkrada yazılı hâllerde altı aydan üç yıla
kadar hapis cezası verilir.
Suçun, meskûn bir yerde işlenmesi hâlinde
ceza üçte bir oranında artırılır.
Tahrip veya
radyasyona maruz bırakma, panik yaratma
MADDE 235. - Tamamen veya kısmen tahrip
etmek veya radyasyona maruz bırakmak maksadıyla, 234 üncü maddede sözü edilen
bina ve yerlere veya eşyaya dinamit veya bomba veya buna benzer patlayıcı,
yıkıcı, öldürücü, radyasyon yayıcı veya bu sonucu doğurabilecek nitelikte bir
madde koyan veya bunları patlatan veya tutuşturan kimse, 234 üncü maddenin
birinci ve ikinci fıkralarına göre cezalandırılır.
Birinci fıkrada yazılı maddeleri, meskûn
bir yerde veya çevresinde veya halkın gelip geçtiği bir yerde ateşleyenlere
veya patlatanlara veya patlaması veya ateş alması veya radyasyon yayması için
bırakanlara, fiilleri daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde, beş yıldan
on yıla kadar hapis cezası verilir. Fiillerin, halkın toplu olarak bulunduğu
yerlerde veya kamu hizmetlerinin görülmesine ayrılmış binalarda işlenmesi
hâlinde, fiil daha ağır bir cezayı gerektirse bile, fail ayrıca bu suçtan
dolayı cezalandırılır.
Her ne maksatla olursa olsun, meskûn bir
yerde veya çevresinde veya özel veya resmî veya genel yapılara veya halkın
toplu olarak bulunduğu diğer yerlere veya hareket hâlindeki ulaşım vasıtalarına
halk arasında korku, kaygı veya panik yaratabilecek biçimde silâhla ateş eden
veya radyasyon yayıcı veya radyoaktivite bulaştırıcı kaynak veya madde koyan
kimseye fiil başka bir suçu oluştursa bile, ayrıca iki yıldan dört yıla kadar
hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiiller,
birden fazla kişi tarafından birlikte veya ulaşım aracı veya suçun icrasını
kolaylaştırıcı diğer vasıtalar kullanılarak işlenmişse ceza üçte bir oranında
artırılır.
Sel ve
taşkına neden olma
MADDE 236. - Kasten sele veya taşkına
neden olan kimseye üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası verilir.
Nitelikli
hâller
MADDE 237. - 234 ilâ 236 ncı maddelerde
belirtilen fiiller, kamu kurum ve kuruluşlarına ait fabrika, atölye, tersane
veya depolara veya hava alanlarına veya limanlara veya köprü, baraj, metro,
tünel veya karayollarına veya her türlü su, enerji tesislerine ve nükleer
tesislere karşı işlenirse faile verilecek ceza üçte biri oranında artırılır.
Koruyucu
eser ve vasıtaların tahribi
MADDE 238. - Yangına, sel ve taşkına,
kazaya ve diğer felâketlere karşı korunmaya tahsis edilmiş her türlü tesisleri
tahrip ederek, bozarak veya kullanılamaz hâle getirerek belirtilen tehlikelere
neden olan kimseye bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.
Bu fiiller sonucu yangın, sel ve taşkın,
kaza veya diğer bir felâket meydana gelmiş ise faile iki yıldan yedi yıla kadar
hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen felâket
meydana geldikten sonra, bunun ortadan kaldırılmasına tahsis edilmiş alet ve
vasıtaları gizleyen veya parçalayan veya bunları kullanılamayacak hâle getiren
veya her ne suretle olursa olsun bu konudaki çalışmaları engelleyen kimse
hakkında bir yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
Sigortadan
haksız yarar sağlanması
MADDE 239. - 234 ilâ 236 ve 238 inci
maddelerde yazılı fiilleri sigorta bedelini veya haksız bir yararı ele geçirmek
maksadı ile işleyenlerin cezaları altıda bir oranında artırılır.
Tüzel kişiler de bu suçtan sorumludur.
Yaşamsal
tehlike ve ölüm hâlinde verilecek ceza
MADDE 240. - 234 ilâ 239 uncu maddelerde
yazılı fiiller, yaşamsal bir tehlikeye neden olduğunda, fiil dolayısıyla
verilecek ceza yarısı oranında artırılır. Fiil sonucu ölüm meydana geldiğinde
faile on yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası verilir.
Tehlikeye
taksirle neden olmak
MADDE 241. - Başkalarını tehlikeyle karşı
karşıya bırakacak şekilde yangına veya patlamaya veya sel ve taşkına veya tahribata
veya felâkete taksirle neden olan kimseye on aydan iki yıla kadar hapis cezası
verilir.
Fiil, insan hayatını tehlikeye koymuş ise
ceza dörtte biri oranında artırılır. Ölüm meydana gelirse, faile beş yıldan on
yıla kadar hapis cezası verilir.
Yıkıcı,
yakıcı, öldürücü maddeler
MADDE 242. - Yetkili merciden ruhsat
almaksızın dinamit veya bomba veya buna benzer yıkıcı, yakıcı veya öldürücü
madde ve aletleri veya barut ve benzerî şeyleri imal eden veya bunları
Türkiye'ye sokan veya sokmaya aracı olan veya Ülke içinde bir yerden diğer bir
yere götüren veya yollayan veya bu hususta aracılık eden, satan veya satmaya
çalışan kimseye beş yıldan sekiz yıla kadar hapis ve onmilyar liradan
ellimilyar liraya kadar ağır para cezası verilir. Bu fiiller yetkili merciinden
izin almaksızın her türlü açık veya kapalı radyasyon yayıcı kaynak ile
radyoaktivite bulaştırıcı madde veya nükleer silâh veya diğer patlayıcılar veya
nükleer silâh veya patlayıcı yapımında kullanılan nükleer maddeler hakkında
işlenirse ceza üçte biri oranında artırılarak uygulanır.
Suç, bu fiilleri işlemek maksadıyla örgüt
meydana getirenler ile yönetenler veya örgüte mensup olanlar tarafından
işlenirse, faile on yıldan onbeş yıla kadar hapis ve onbeşmilyar liradan
doksanmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
İkinci fıkradaki hâl dışında, birden fazla
kişinin toplu olarak birinci fıkrada yazılı suçları işlemesi hâlinde, ceza
dörtte biri oranında artırılır.
Birinci fıkranın birinci cümlesinde
belirtilen şeyleri ruhsatsız taşıyanlar veya bulunduranlar veya alanlara iki
yıldan dört yıla kadar hapis ve ikimilyar liradan beşmilyar liraya kadar ağır
para cezası verilir. Bu şeylerin tür ve miktarı itibarıyla vahamet göstermesi
hâlinde veya birinci fıkranın ikinci cümlesindeki şeyleri izinsiz taşıyanlar
veya bulunduranlar veya alanlar hakkında dört yıldan altı yıla kadar hapis ve
beşmilyar liradan onmilyar liraya kadar ağır para cezası hükmolunur.
Mahkemece, şeylerin tür ve miktarının
önemsiz olarak değerlendirilmesi ve fiilin niteliği ve işleniş şekli ve failin
meslek, kişilik ve suç işleme eğilimleri yönünden tehlikesiz sayılması hâlinde
bir aydan bir yıla kadar hapis ve birmilyar liradan üçmilyar liraya kadar ağır
para cezası verilir.
İnfilâk ve
silâh atma
MADDE 243. - Yetkili merciden ruhsat
almaksızın, patlayıcı maddeleri infilâk ettiren veya tehlikeli veya herkesi
rahatsız edecek surette ecza patlatan veya yakan, meskûn bir yerde veya
civarında veya umuma açık yol üzerinde veya bu yola doğru, haklı bir neden
olmadan silâh atan kimseye altı aydan bir yıla kadar hapis ve yediyüzellimilyon
liradan üçmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
İnşaat
sanatının kurallarına aykırılık
MADDE 244. - İnşaat veya bir yıkım işi
yaparken, bu husustaki sanat kurallarını bilerek ihlâl etmek suretiyle, insan
hayatının veya beden bütünlüğünün tehlikeyle karşı karşıya kalmasına neden
olabilecek kimseye, fiil sonucu meydana gelebilecek neticeler dolayısıyla
verilecek diğer cezalar saklı kalmak koşuluyla, bir yıldan beş yıla kadar hapis
ve beşmilyar liradan yirmimilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
İnşa edilmiş bina ve eklentilerinde
yukarıdaki fıkrada belirtilen hükümlere aykırı olarak değişiklik yapanlar
hakkında da aynı cezaya hükmolunur.
Kurallara taksirle uyulmadığı takdirde,
taksirli fiil sonucu meydana gelebilecek neticeler dolayısıyla verilecek diğer
cezalar saklı kalmak koşuluyla faile altı aydan bir yıla kadar hapis ve
yediyüzellimilyon liradan üçmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı hâllerde,
suçun neticelerinin ortadan kaldırılmasına da ayrıca karar verilir.
Tüzel kişiler de bu suçtan sorumludur.
Vahşî ve
tehlikeli hayvan besleme
MADDE 245. - Kuralına uygun tedbirleri
almaksızın, muhafazası altında bulunan vahşî veya diğer tehlikeli hayvanları
başıboş bırakan veya bunların muhafazasında ihmal gösteren kimseye
yediyüzellimilyon liradan ikimilyar liraya kadar hafif para cezası verilir.
Açık yerlerde, bağlı veya bağsız koşum
veya binek hayvanını kendi hâlinde bırakan veya yeterli dikkatle sevketmeyen
veya hayvanları deneyimsiz kimselere veren veya hayvanların sağlamca
bağlanmaması veya dikkatle sevkedilmemesi veya hayvanın azdırılması veya
korkutulmasından dolayı başkasını tehlikeyle karşı karşıya bırakan kimseye
üçyüzellimilyon liradan birmilyar liraya kadar hafif para cezası verilir.
İşaret ve
engel koymama
MADDE 246. - Herkesin gelip geçtiği
yerlerde yapılmakta olan işlerden veya bırakılan eşyadan doğan tehlikeyi
önlemek için kurallarına göre konulması gereken işaret veya engelleri
yerleştirmekte ihmal edenler hakkında fiil ayrı bir suç oluşturmadığında,
yediyüzellimilyon liradan ikimilyar liraya, bu işaretlerin yerlerini yetkisiz
olarak değiştirenler hakkında birmilyar liradan üçmilyar liraya kadar ağır para
cezasına hükmedilir.
Tüzel kişiler de bu suçtan dolayı
sorumludur.
Halkı
tehlikeyle karşı karşıya bırakma
MADDE 247. - 234 ilâ 246 ncı maddelerde
belirtilen hâller dışında, taksirle olsa da, ne suretle olursa olsun kişilere
veya eşyaya zarar verme tehlikesine neden olan kimseye üçyüzellimilyon liradan
birmilyar liraya kadar hafif para cezası verilir.
İKİNCİ BÖLÜM
Kamunun Sağlığına Karşı Suçlar
Zehirli
madde katma
MADDE 248. - İçilecek sulara veya
yenilecek veya içilecek veya kullanılacak veya tüketilecek her çeşit besin veya
şeylere zehir katarak veya başka suretlerle bunları bozarak kamunun sağlığını
tehlikeye düşüren kimseye beş yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir.
Tağşiş,
taklit, tağyir
MADDE 249. - Her tür yenilecek veya
içilecek şeyleri veya ilâçları, bunları yiyen ve içenlerin veya kullananların
sağlığını bozacak derecede tağşiş veya taklit veya tağyir eden veya bu gibi
şeyleri satan veya veren veya niteliklerini bilerek satılmak üzere mağaza veya
dükkânında bulunduran veya gıda ve ilâçları tağşiş, taklit veya tağyire yarayan
her tür maddeleri, bu maksatla kullanılacağını bilerek satan veya tedariki
hususunda yol gösteren veya yardım eden kimseye bir yıldan beş yıla kadar hapis
ve üçmilyar liradan onbeşmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Reçete ve
formüllere aykırı ilâç yapma ve satma
MADDE 250. - Tıbbî maddeleri satmaya
yetkili olup da, bunları reçetelerine aykırı biçimde yapan veya satan kimseye
altı aydan bir yıla kadar hapis ve birmilyar liradan üçmilyar liraya kadar ağır
para cezası verilir.
Müstahzarları yetkili makamlarınca saptanan
formüllerine uygun olarak imal etmeyen veya bu şekilde imal edilmiş
müstahzarları bilerek satanlara bir yıldan üç yıla kadar hapis ve üçmilyar
liradan onbeşmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Sahte
olarak kullanılacak reçete
MADDE 251. - Yetkili merciin kararı
gereğince belirli ilâçların alınabilmesi için öngörülmüş özel reçete formlarını
izinsiz olarak basan, satan, dağıtan veya bunları kullanan kimselere üç aydan
bir yıla kadar hapis ve yediyüzellimilyon liradan üçmilyar liraya kadar ağır
para cezası verilir.
Kamunun
sağlığını bozan taksirli suçlar
MADDE 252. - 248 ilâ 251 inci maddelerde
yazılı fiiller taksirle işlenirse, faile verilecek cezalar üçte ikisi oranında
indirilir.
Sağlık
mesleğinin kötüye kullanılması
MADDE 253. - 249 ilâ 251 inci maddelerdeki
fiilin faili, hekim veya eczacı veya kamu sağlığını korumak için yapılması
resmî izin alınmasına bağlı bulunan bir meslek veya sanat mensubu olup da, bu
fiili meslek veya sanatını kötüye kullanarak gerçekleştirmiş ise, faile verilecek
ceza üçte bir oranında artırılır.
Meslek veya
sanat veya ticaretin icrasının durdurulması ile işyerinin kapatılması
MADDE 254. - 249 ilâ 251 inci maddelerde
yazılı cürümlerden birine mahkûmiyet hâlinde, tertip olunacak hapis cezası
süresine eşit olarak ayrıca failin cürme vasıta kıldığı meslek veya sanat veya
ticaretin icrasının durdurulmasına ve fiilin işleniş şekli veya niteliğine göre
onbeş günden üç aya kadar işyerinin kapatılmasına da hükmolunur. Ancak, işyeri
bulunduğu yer için önem taşıdığı takdirde işyerinin kapatılmasına karar
verilmez.
Uyuşturucu
madde imal ve ticareti
MADDE 255. - 1. Bakanlar Kurulunca
uyuşturucu madde oldukları saptanan ve ilân edilen maddeleri ruhsatsız veya
ruhsata aykırı olarak imal veya ithal edenlere on yıldan onsekiz yıla kadar
hapis ve uyuşturucu maddenin her gram ve küsuru için yirmimilyon lira ağır para
cezası verilir.
2. (1) numaralı fıkrada yazılı maddeleri
ihraç edenlere altı yıldan oniki yıla kadar hapis ve uyuşturucu maddenin her
gram ve küsuru için yirmimilyon lira ağır para cezası verilir.
Uyuşturucu maddeleri imal veya ithal
ettikten sonra ihraç edenler veya ihraç ettikten sonra ithal edenler hakkında
(1) numaralı fıkrada gösterilen cezalara da ayrıca hükmolunur.
Böylece ihraç edilmiş maddeler dolayısıyla
yabancı memlekette hükmedilmiş ve çekilmiş veya yabancı ülkede çekilmemiş
olmakla beraber Türkiye'de infazı olanaklı cezalar, çekildikleri takdirde,
ihraç nedeniyle kovuşturma yapılmaz.
3. Uyuşturucu maddeleri ruhsatsız veya
ruhsata aykırı olarak satanlara veya satışa arz edenlere veya satın alanlara
veya yanında veya başka bir yerde bulunduranlara veya bu maddeleri parasız
devredenlere veya bu suretle devralanlara veya sevk veya nakledenlere veya
bunların alınıp satılmasına veya devrine veya ne suretle olursa olsun tedarik
edilmesine aracı olanlara dört yıldan on yıla kadar hapis ve uyuşturucu
maddenin her gram ve küsuru için yirmimilyon lira ağır para cezası verilir.
4. Yukarıdaki fıkralarda gösterilen
uyuşturucu madde eroin, kokain, morfin ve bu nitelikte olduğu Bakanlar
Kurulunca saptanan ve ilân olunan diğer maddelerden ise, fail hakkında
verilecek ceza bir katı oranında artırılır.
5. Yukarıdaki fıkralarda gösterilen
suçların, örgüt meydana getirenler ile idare edenler veya bu örgüte dahil
bulunanlar tarafından işlenmesi hâlinde, verilecek ceza ayrıca yarı oranında
artırılır.
6. Bu maddede yazılı suçlar, bunları
meslek, sanat veya geçim vasıtası hâline getirenler ile aralarında örgüt
olmaksızın birden ziyade kimse tarafından toplu olarak işlenirse, hükmolunacak
cezalar üçte biri oranında artırılır.
7. Onsekiz yaşını bitirmeyen çocuk veya
küçükleri veya ceza ehliyetine sahip bulunmayanları bu maddede yazılı suçları
işletmekte kullanan kimseler hakkında, fiil için tertip olunacak ceza üçte biri
oranında artırılarak hükmolunur.
8. Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları
işlemek maksadı ile örgüt meydana getirenler ile bunları idare edenlere veya
bunlara dahil olanlara beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
Uyuşturucu
madde kullanılmasını kolaylaştırma ve kullanma
MADDE 256. - 1. a) Özel yer veya donanım
veya malzeme sağlayarak veya yakalanmalarını zorlaştıracak önlemler alarak veya
kullanma yöntemleri konusunda bilgi vererek veya her ne suretle olursa olsun
başkalarının uyuşturucu madde kullanmasını kolaylaştıranlar,
b) Bu maddeleri onsekiz yaşını bitirmeyen
küçüklere veya aklen malûl olanlara verenler,
c) Bu maddeleri eğitim veya öğretim veya
sağlık ve tedavi kurumlarında veya bu kurumların civarında satanlar veya bu
yerlerde bulunan kişilere her ne suretle olursa olsun verenler,
hakkında 255 inci maddede yazılı cezalar
üçte biri oranında artırılarak hükmolunur. Yukarıdaki hâllerin en az ikisinin
birleşmesi hâlinde ceza yarısı oranında artırılır.
2. Uyuşturucu maddeleri kullananlar ile bu
maksatla yanında bulunduranlara bir yıldan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
Uyuşturucu madde kullanan kimse, hakkında
soruşturma başlamadan önce resmî makamlara başvurarak tedavi ettirilmesini
isterse, kullanma fiilinden dolayı hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmaz.
Soruşturmanın başlamasından sonra tedavi
ettirilmesini isteyen ve tedavinin gerektirdiği bütün gerek ve yükümlere uyan
kullanıcının cezası yarı oranında indirilir.
Uyuşturucu maddeleri kullanan kimselerin
alışkanlığı iptila derecesinde ise, salâhı tıbben anlaşılıncaya kadar bir
hastanede muhafaza ve tedavisine hükmolunur.
Alışkanlığı iptila derecesine vardırdığı
tıbben belirlenenlerin hastanede muhafaza ve tedavilerine, yetkili mahkemece
soruşturmanın her aşamasında karar verilebilir.
Etkin
pişmanlık
MADDE 257. - 255 ve 256 ncı maddelerde
yazılı suçlara iştirak etmiş olan kimse, resmî makamlar tarafından haber
alınmadan önce durumu ve suç ortaklarını ve uyuşturucu maddelerin saklandığı
veya imal edildiği yerleri merciine haber vererek bunların yakalanmalarını veya
elde edilmelerini kolaylaştırırsa ceza verilmez.
Bu cürümler haber alındıktan sonra, cürmün
meydana çıkmasına veya şeriklerin yakalanmasına hizmet ve yardım eden kimseler
hakkında verilecek ceza, yardımın niteliğine göre dörtte birden yarısına kadarı
indirilir.
Sahte
reçete ile uyuşturucu madde alınması
MADDE 258. - 255 inci maddede yazılı
şeyleri, sahte reçete ile alanlara bir yıldan üç yıla kadar hapis ve üçmilyar
liradan onbeşmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
256 ncı maddenin (2) numaralı fıkrasının
ikinci ve üçüncü paragraf hükümleri saklıdır.
Cezayı
artıran özel hâl
MADDE 259. - 255 inci maddede ve 256 ncı
maddenin (1) numaralı fıkrasında ve 258 inci maddede yazılı fiilleri işleyen
hekim, veteriner, kimyager, eczacı, diş hekimi, dişçi, ecza ticarethanesi
sahibi, sorumlu müdür, sağlık memuru, ebe, hemşire veya hastabakıcı ise
verilecek ceza yarısı oranında artırılır ve fail hakkında ayrıca asıl ceza
süresine eşit olarak kamu hizmetlerinden yasaklanma veya meslek veya sanat veya
ticaretin icrasının durdurulması cezalarına da hükmolunur.
255 inci maddede veya 256 ncı maddenin (1)
numaralı fıkrasında yazılı cürümler, her tür ulaşım araçlarında veya kamuya
açık yerlerde, bunların sahip ve çalışanları tarafından işlenecek olursa, cezalar
üçte biri oranında artırılır ve fail hakkında ayrıca, asıl ceza süresine eşit
olarak kamu hizmetlerinden yasaklanma veya meslek veya sanat veya ticaretin
icrasının durdurulması cezasına da hükmolunur.
Zehirleri
izinsiz satma
MADDE 260. - Uyuşturucu maddeler dışındaki
zehirleri izinsiz satanlara altı aydan iki yıla kadar hapis ve
yediyüzellimilyon liradan ikimilyar liraya kadar ağır para cezası verilir ve
zehirler müsadere olunur.
Bulaşıcı
hastalıklar
MADDE 261. - Bulaşıcı hastalıklardan
birine yakalanmış veya bu hastalıklardan ölmüş kimsenin bulunduğu ev ve diğer
yerlerin kordon altına alınmasına dair yetkili makamlarca verilen emirlere veya
bu konudaki çalışmalara fiilen engel olanlara, hareketlerinin derecesine göre
iki aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir.
Usulsüz ölü
gömülmesi
MADDE 262. - İbadethaneler etrafındaki
mezarlıklar ile avlu ve içlerine veya meskûn yerler civarında bulunan
mezarlıklara veya ölü gömülmesine ayrılan yerlerden başka yerlere izin almadan
ölü gömen veya gömdüren kimseye bir aydan altı aya kadar hapis veya
yediyüzellimilyon liradan üçmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Sağlığın
bozulması
MADDE 263. - Taksir ile işlenenler
dışında, geçen maddelerde yazılı fiillerden dolayı kişi sağlığı yönünden
arızalar meydana geldiğinde ceza üçte biri oranında, fiil birden fazla kişinin
sağlığının bozulmasına neden olmuş ise yarı oranında artırılır.
Fiil bir kimsenin ölümüne neden olmuş ise
faile verilecek ceza bir katı oranında artırılır. Ancak, bu suretle
hükmedilecek olan ceza oniki yıldan aşağı olamaz.
Tüzel
kişilerin sorumluluğu
MADDE 264. - Bu bölümde yer alan suçlardan
dolayı tüzel kişiler de sorumludur.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Kamu Güvenine Karşı Suçlar
Paraların
taklit ve tağyiri
MADDE 265. - Memlekette veya yabancı
ülkelerde kanunen tedavülde bulunan paraları, tedavüle koymak maksadıyla taklit
veya tağyir eden kimseye üç yıldan on yıla kadar hapis ve üçmilyar liradan
onbeşmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Millî ziynet altınları hakkında da bu
madde hükmü uygulanır.
Sahte paraları
ithal etme, alma, muhafaza etme, tedavüle koyma
MADDE 266. - Taklit veya tağyirinde
iştiraki olmaksızın, tedavüle koymak maksadıyla, sahte paraları ithal eden veya
her ne suretle olursa olsun alan veya muhafaza eden veya tedavüle koyan kimseye
bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yediyüzellimilyon liradan beşmilyar liraya
kadar ağır para cezası verilir.
Bilmeyerek
alınan sahte parayı tedavüle koyma
MADDE 267. - Bilmeyerek aldığı sahte
parayı bilerek tedavüle koyan kimseye bir aydan altı aya kadar hapis veya
yediyüzellimilyon liradan ikimilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Paralara
eşit sayılan değerler
MADDE 268. - Devlet tarafından ihraç
edilip de, hamiline yazılı bonolar, hisse senetleri, tahviller ve kuponlar ile
yetkili kurumlar tarafından çıkarılmış olup da, kanunen tedavül eden senetler,
tahviller ve evrak para hükmündedir.
Kıymetli
damgalarda sahtecilik
MADDE 269. - Kıymetli damgaların taklit
veya tağyir edilmesi, ithali, satın alınması, muhafaza olunması ve tedavüle
konulması hâlinde fail hakkında 265 ve 266 ncı maddelerde yazılı cezalar yarıya
indirilerek uygulanır.
Damgalı kâğıtlar, damga ve posta pulları
ve özel kanunlara göre pullara eşit tutulan değerler, kıymetli damga sayılır.
Para ve
kıymetli damgaları imale yarayan araçlar
MADDE 270. - Paralarla kıymetli damgaların
taklit veya tağyirine özgü alet ve araçları veya özel filigranlı kâğıtları
üreten, satan, devreden, ithal eden, alan, muhafaza eden kimseye fiil daha ağır
bir cezayı gerektirmediği takdirde, bir yıldan dört yıla kadar hapis ve
birmilyar liradan beşmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Ağırlaştırıcı
ve hafifletici nedenler
MADDE 271. - Taklit veya tağyir edilen
paralarla, kıymetli damgaların değeri fahiş ise, suça ilişkin maddede yer alan
ceza üçte biri oranında artırılır. Değer hafif ise ceza üçte biri oranında
indirilir.
265 ve 266 ncı maddelerde yazılı fiiller
Devletin veya yabancı bir devletin parasının değerinin düşmesine neden olmuş
veya Devletin veya parası taklit edilen yabancı devletin itibarını tehlikeye
düşürmüş ise ceza yarısı oranında artırılır.
Etkin
pişmanlık
MADDE 272. - Yukarıdaki maddelerde yazılı
olan fiillerden bir veya birkaçını işledikten sonra, resmî makamlar tarafından
haber alınmadan önce o maddelerde yazılı şeylerin taklit veya tağyir veya
imaline veya tedavüle konmasına engel olanlara ceza verilmez.
Kalplığın
kolayca anlaşılabilmesi
MADDE 273. - Taklit veya tağyir edilen
paranın kalplığı kolaylıkla anlaşılabilir nitelikte ise, geçen maddelerde
yazılı cezalar üçte iki oranında indirilir.
Devlet
mührünü taklit etme veya sahte mührü kullanma
MADDE 274. - Cumhurbaşkanlığı, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanlığı ve Başbakanlık mührünü taklit eden veya bu
fiile iştirak etmeksizin taklit edilmiş mühürleri kullanan kimseye iki yıldan
sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.
Diğer resmî
mühürleri taklit etme veya sahte mühürleri kullanma
MADDE 275. - Kamu kurum ve kuruluşlarınca
kamuya güven vermek maksadıyla kullanılan onaylayıcı veya belgeleyici mühürler
ile diğer alet ve araçları taklit eden veya taklit fiiline iştirak etmiş
olmaksızın, bu gibi mühür, alet ve araçları kullanan kimseye bir yıldan dört
yıla kadar hapis cezası verilir.
Yargı görevi yapan mercilerce işlemlerde
kullanılan mühürlerin taklidi hâlinde ceza bir katı oranında artırılır.
İz ve
aletleri kötüye kullanma
MADDE 276. - Mühür, alet ve araçları
taklit etmekten başka bir suretle, bu mühür, alet ve araçların bıraktıkları iz
ve eserleri taklit eden kimse hakkında 274 ve 275 inci maddelerdeki cezalar, iz
ve eserin niteliğine göre, üçte biri oranında indirilerek hükmolunur.
Her ne suretle olursa olsun sahte iz ve
eserleri taşıyan eşya veya belgeyi, taklit fiiline iştirak etmeksizin kullanan,
satan, devreden ve alan kimse hakkında, iz ve eserlerin niteliği göz önüne
alınarak 274 ve 275 inci maddelere göre verilecek cezaların yarısı indirilir.
Mühür alet
ve araçları kötüye kullanma
MADDE 277. - Gerçek mühür ve onaylayıcı ve
belgeleyici alet ve araçları ele geçirerek bunları kendisinin veya başkasının
yararına veya başkalarının zararına kullanan kimseye bir yıldan üç yıla kadar
hapis ve yediyüzellimilyon liradan beşmilyar liraya kadar ağır para cezası
verilir.
Ölçü veya
tartı alet veya araçları
MADDE 278. - Ölçü veya tartı alet veya
araçlarına nizamen vurulması gerekli damga ve işaretleri taklit veya bunları
tağyir eden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis ve birmilyar liradan
beşmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Taklit veya tağyir edilmiş damga ve
işaretleri taşıyan veya taklit veya tağyir edilmiş ölçü veya tartı aletlerini
veya araçlarını kullanan veya bulunduran kimseye aynı ceza verilir.
Birinci ve ikinci fıkralarda yazılı alet
veya araçları bir kamu kurumunun işlerinde kullananlara veya bunları bulunduran
kurumun yetkilisine verilecek ceza üçte biri oranında artırılır.
Resmî belgelerin
aslında memur tarafından sahtecilik yapılması
MADDE 279. - Bir memur, görevi gereği
düzenlemeye yetkili olduğu resmî bir belgeyi tamamen veya kısmen sahte şekilde
düzenler veya gerçek bir belgeyi tağyir veya tahrif eder veya gerçeğe aykırı
durum ve ifadelerin, gerçek ve kendi huzurunda gerçekleşmiş olduğunu
düzenlediği belgeye geçirir veya ifadeleri tutanağa geçirmez veya bunları
değiştirir veya gerçek bir resmî belgeyi kısmen veya tamamen ortadan kaldırır,
yok eder, gizler veya bunların içeriğini kısmen veya tamamen siler veya
okunamaz hâle getirirse, bu fiillerden dolayı genel veya özel bir zarar meydana
geldiğinde, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına mahkûm edilir.
Aslın bulunmaması veya kaybolması üzerine,
asıl yerine geçen onaylı sureti veya böyle bir aslın özeti resmî belgenin aslı
sayılır.
Resmî
belgelerin özet ve suretlerinde sahtecilik
MADDE 280. - Düzenlemeye yetkili olduğu
belgelerin onaylı özet veya suretlerini sahte olarak düzenleyen veya asıllarına
uygun bir özet veya sureti tahrif eden memura, fiilden dolayı genel veya özel
bir zarar meydana gelebildiğinde üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası
verilir.
Memur
olmayanın resmî belgelerde sahteciliği
MADDE 281. - 279 ve 280 inci maddelerde
yazılı fiiller, memur olmayan bir kimse tarafından resmî belgelerin aslında
veya asıl yerine geçen özet veya suretlerinde işlenirse, faile iki yıldan beş
yıla kadar hapis cezası verilir.
Memur olmayan kişi, aslı var olan bir
belge yerine sahte bir özet veya suret verirse bir yıldan üç yıla kadar hapis
cezasına hükmolunur.
Resmî
belgelerin düzenlenmesinde yalan beyan
MADDE 282. - Bir resmî belgeyi düzenlemek
yetkisine sahip olan memura, bu belge ile doğruluğu ispat olunacak bir hususta
yalan beyanda bulunan kimse hakkında, fiilden dolayı genel veya özel bir zarar
meydana gelebildiğinde, üç aydan onsekiz aya kadar hapis cezasına hükmolunur.
Ortak
ağırlaştırıcı neden
MADDE 283. - 279 ilâ 282 inci maddelerde
yer alan suçlara konu oluşturan resmî belge, kanun hükmü gereği sahteliği sabit
oluncaya kadar geçerli olanlardan sayıldığı takdirde, ilgili maddelerde yer
alan cezalar yarısı oranında artırılarak hükmolunur.
Özel
belgelerde sahtecilik
MADDE 284. - Kısmen veya tamamen sahte bir
şekilde düzenlediği veya tağyir veya tahrif ettiği özel bir belgeyi kullanan
kimseye, fiilden dolayı genel veya özel bir zarar meydana gelebildiğinde, bir
yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Böyle bir belgeyi bilerek kullanan
kişi hakkında da, fiilden dolayı genel veya özel bir zarar meydana
gelebildiğinde aynı ceza hükmolunur.
Gerçek bir özel belgeyi kısmen veya
tamamen ortadan kaldıran, yok eden, gizleyen, kısmen veya tamamen silen veya
okunmaz hâle getiren kimseye de, fiilden dolayı genel veya özel bir zarar
meydana gelebildiğinde aynı ceza verilir.
Açığa
imzanın kötüye kullanılması
MADDE 285. - Belirli bir tarzda doldurulup
kullanılmak üzere kendisine teslim olunan imzalı ve kısmen veya tamamen boş bir
kağıdı, verilme nedeninden farklı bir şekilde dolduran ve bu suretle kendisine
veya başkasına haksız bir yarar sağlayan veya imza sahibine veya kanunî
haleflerine haksız bir zarar veren kimseye altı aydan iki yıla kadar hapis ve
yediyüzellimilyon liradan üçmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Suçun soruşturulması ve kovuşturulması
şikâyete bağlıdır.
Fiil, tevdi ve teslim edilmiş olmayıp da,
failce herhangi bir suretle ele geçirilmiş imzalı ve kısmen veya tamamen boş
bir kâğıt üzerinde işlenmişse, bu Bölümde yer alan hükümlere göre ceza verilir.
Resmî
belgelere eşit sayılma
MADDE 286. - Emre ve hamile yazılı kambiyo
senetleriyle emtiayı temsil eden belgelerde ve hisse senetleriyle her türlü
tahvillerde ve vasiyetnamelerde yapılan her tür sahtecilik fiilleri hakkında
281 inci maddede yer alan ceza uygulanır.
Sahte
belgenin kullanılması
MADDE 287. - Geçen maddelerde belirtilen
suçlardan herhangi birine iştirak etmeksizin, sahte bir belgeyi kullanan veya
başka surette yarar sağlayan kimse, belgenin niteliğine göre 281 ve 283 üncü
maddeler ile 284 üncü maddenin birinci fıkrasında yazılı cezalarla
cezalandırılır.
Sağlık
raporlarında sahtecilik
MADDE 288. - Hekim, eczacı, sağlık memuru
veya diğer bir sağlık mesleği mensubu, Devlet idaresince güvenilecek ve itimat
olunacak bir belgeyi hatır için gerçeğe aykırı olarak verir ise, altı aydan iki
yıla kadar hapis ve ikimilyar liradan beşmilyar liraya kadar ağır para cezası
ile cezalandırılır. Gerçeğe aykırı olarak düzenlenmiş böyle bir belgeyi bilerek
kullanan kimse hakkında da aynı ceza verilir.
Bu gibi gerçeğe aykırı bir belgeye
dayanılarak, sinir ve akıl hastalıkları kurumlarına kabul ve orada ikametle
yükümlendirilmesi gerekmeyen bir kimse bu kurumlara kabul ve orada ikamete
mecbur edilir veya başkaca fahiş bir zarar meydana gelir ise, faile verilecek
ceza iki yıldan dört yıla kadar hapistir.
Birinci fıkrada yazılı fiil, failin
kendisine yahut başkasına verilmiş veya vaat ve temin olunmuş para ve sair
haksız yarar karşılığında işlenmiş ise, faile verilecek ceza üç yıldan beş yıla
kadar hapistir. Düzenlenen belgeden ikinci fıkrada yazılı olan fahiş zarar
meydana gelmiş ise faile verilecek ceza dört yıldan altı yıla kadar hapistir.
Gerçeğe aykırı belge, işlenmiş bir suçu
yahut işkence, zalimane veya insanlık dışı başka fiillerin delillerini gizlemek
veya bunları yok etmek için düzenlenmiş ise faile verilecek ceza, dört yıldan
sekiz yıla kadar hapistir.
Gerçekte işlenmiş bir suç veya işkence,
zalimane veya insanlık dışı bir fiil var olmadığı hâlde, bunlar varmış gibi
göstermek suretiyle belge düzenleyenler hakkında da yukarıdaki fıkradaki cezaya
hükmolunur.
İkinci ve üçüncü fıkradaki hâllerde
dörtmilyar liradan onmilyar liraya, dördüncü ve beşinci fıkradaki hâllerde de
beşmilyar liradan onbeşmilyar liraya kadar ayrıca ağır para cezasına
hükmolunur.
Gerçeğe aykırı belge düzenlemesi için para
veren veya vaat eden yahut yarar sağlayan veya vaat eden kimse hakkında da bir
yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur ve verilip alınan para ve sair
eşyanın müsaderesine ve koşulları varsa değerlerinin Devletin mülkiyetine
geçirilmesine karar verilir.
Kimlik
belgesi gibi bazı vesikalarda sahtecilik
MADDE 289. - Kimlik belgelerini,
şahadetnameleri, beyannameleri, zabıtanın teftiş ve kontrolüne tâbi defterleri,
iyi hâl veya yoksulluk belgelerini taklit veya bu tür vesikaları tahrif
edenlere veya hakkı olanlardan başkalarına verenlere veya bunları bilerek
kullananlara altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
Birinci fıkrada yazılı belge ve
vesikaların düzenlenmesi sırasında bilerek yanlış beyanda bulunanlara veya
bilgi verenlere iki aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir.
Birinci fıkrada yazılı suç, bir memur
tarafından işlenecek olursa ceza yarısı oranında artırılır.
Birinci fıkrada sayılanlardan bir gerçek
belge veya vesikayı, gösterdiği resmî makamı aldatmak maksadıyla kendisine veya
başkasına ait olduğunu beyan edenlere iki aydan bir yıla kadar hapis cezası
verilir.
Ortak
hafifletici neden
MADDE 290. - Bu Bölümde yer alan suçlardan
birini, gerçek bir olayın ispat vasıtasını elde etmek için işlemiş olan kimseye
sahte belgeyi kullandığı takdirde, resmî belgelerin aslında sahtecilik hâlinde
üç aydan iki yıla, özet veya suretinde sahtecilikte iki aydan bir yıla, özel
belgelerde sahtecilikte bir aydan altı aya kadar hapis cezası verilir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Kamu Düzenine Karşı Suçlar
Halk
gruplarını öldürmeye tahrik
MADDE 291. - Halkın bir kısmını diğer bir
kısmına karşı silâhlandırarak, birbirini öldürmeye kışkırtan veya hareketleri
yönlendiren ve yönetenlere onbeş yıldan yirmidört yıla kadar hapis cezası
verilir.
Öldürme fiilen gerçekleştiğinde, tahrik
eden veya hareketleri yönlendiren ve yönetenlere ağırlaştırılmış müebbet hapis,
hareketlere sadece katılanlara altı yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası
verilir.
Halk
arasında korku ve panik yaratma
MADDE 292. - Hayat, sağlık veya mal
bakımından halk arasında endişe, korku, panik yaratmak amacıyla alenen tehditte
bulunanlara iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir.
Suç
işlemeye tahrik
MADDE 293. - Bir suçun işlenmesi için
alenen tahrikte bulunan kimse aşağıda yazılı şekillerde cezalandırılır:
1) Tahrik edilen suçun cezası süreli hapsin
üstünde ise üç yıldan beş yıla kadar hapis cezası,
2) Süreli hapis cezasını gerektiren bir
suç ise, fiilin türüne göre bir aydan üç yıla kadar hapis cezası,
3) Diğer hâllerde üçyüzellimilyon liradan
ikimilyar liraya kadar ağır para cezası.
Tahrik, her türlü kitle iletişim araçları,
ses kayıt bantları, sesli veya sözlü yayın araçları, internet, plak veya elle
yazılıp çoğaltılarak yayınlanan veya dağıtılan yazılarla veya genel yerlerde
levha ve ilân asma suretiyle veya basın ve yayın yolu ile yapılırsa, yukarıdaki
fıkraya göre fail hakkında verilecek hürriyeti bağlayıcı cezalar bir katı
artırılır. Para cezası hükmolunacak hâllerde suç türüne göre yediyüzellimilyon
liradan üçmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Birinci fıkranın (2) numaralı bendinde
yazılı olan hâllerde, tahrik olunan suç için belirli cezanın yukarı sınırı
aşılamaz.
Alenî tahrik sonucu, istenilen suç işlenir
veya suçun icrasına teşebbüs edilirse, tahrikçiler, asıl suçlularla aynı
derecede cezalandırılır.
Cürmü övme,
kanunlara uymamaya tahrik
MADDE 294. - Bir cürmü alenen öven veya
iyi gördüğünü söyleyen veya halkı kanuna uymamaya tahrik eden kimseye altı
aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge
farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli
olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimseye
bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Halkın bir kısmını aşağılayıcı ve insan
onurunu zedeleyecek bir şekilde tahkir eden kimseye de birinci fıkradaki ceza
verilir.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçlar 293
üncü maddenin ikinci fıkrasında belirtilen araçlar veya şekillerle işlendiğinde
verilecek cezalar bir katı oranında artırılır.
Kanunun
cürüm saydığı yayının nakli
MADDE 295. - Kanunun cürüm saydığı bir
yayını, herhangi bir iletişim aracı ile nakleden, asıl yayını yapan gibi
cezalandırılır.
Naklolunan bu gibi yayınların içeriğinin
onaylanmadığına veya ihtiyatla nakledildiğine veya sorumluluğu başkasının kabul
ettiğine dair bir kayıt eklenmesi, nakledeni sorumluluktan kurtarmaz.
Cürüm
işlemek için örgüt kurma
MADDE 296. - Her ne suretle olursa olsun,
cürüm işlemek için örgüt kuranlara veya kurulmuş örgüte katılanlara, yalnız bu
fiillerinden dolayı iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir.
Örgüt, 133, 135, 136, 206, 207, 234 ilâ
247, 291 ve 292 nci maddelerde yazılı suçları işlemek üzere meydana getirilmiş
ise ceza dört yıldan altı yıla kadar hapistir.
Örgüt mensupları, ülkenin herhangi bir
yerinde silâhlı olarak dolaşır veya silâh saklarsa birinci ve ikinci fıkralarda
verilecek cezalar üçte biri oranında artırılır.
Örgütün yöneticileri hakkında, yukarıdaki
fıkralara göre verilecek cezalar yarısı oranında artırılır.
Örgüt kurulması hususunda özel kanun
hükümleri saklıdır.
Örgüte
yardım
MADDE 297. - 296 ncı maddede gösterilen
örgüt mensuplarına bilerek silâh veya cephane veya yiyecek veya giyecek
sağlayan veya barınacak yer gösteren veya başkaca yardım edenler, 448 inci
madde dışında ayrıca bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
Yardımlar, dernek, vakıf, siyasal parti,
işçi ve işveren ve meslek kuruluşlarına ve üst kuruluşlarına veya bunların yan
kuruluşlarına ait bina, lokal, büro veya eklentilerinde veya öğretim
kurumlarında veya öğrenci yurtlarında veya bunların eklentilerinde yapılırsa,
yukarıdaki ceza üçte biri oranında artırılır.
Sadece kişisel ihtiyaçların karşılanmasına
yönelik olmak koşuluyla yardımlar, üstsoy ve altsoya veya eşlere veya
kardeşlerden birine yapılmışsa faile ceza verilmez.
Etkin
pişmanlık
MADDE 298. - 296 ncı maddede yazılı cürüm
hakkında soruşturmaya başlanmadan ve örgütün amacını oluşturan suçlardan
herhangi birisi henüz işlenmeden, örgütü dağıtanlar veya örgütten çekilenler
hakkında ceza verilmez.
Ülke genelinde faaliyette bulunan bir
örgütün parçalarını oluşturan alt örgütlere mensup olanlardan, örgütün diğer
bir dalı tarafından girişilmiş eylemlere katılmamış bulunanlar da, yukarıdaki
fıkrada belirtilen yükümlülükleri yerine getirdiklerinde, aynı cezasızlık
nedeninden yararlanırlar.
Suç hakkında soruşturmaya başlandıktan
sonra diğer örgüt mensuplarını ihbar edenlerden, bu ihbarları doğrulananlar
hakkında, suç dolayısıyla verilecek cezanın dörtte üçü indirilir.
Parayı
kabul etmeme
MADDE 299. - Tedavüldeki Türk parasını,
üzerinde yazılı değerle kabul etmeyene ikiyüzmilyon liradan beşyüzmilyon liraya
kadar hafif para cezası verilir.
Emir ve
tedbirlere uymama
MADDE 300. - Adlî işlemler dolayısıyla
veya kamu güvenliğini veya kamu düzenini veya genel sağlığı korumak maksadıyla
kanun ve nizamlara uygun olarak yetkili mercilerce verilen bir emri dinlemeyen
veya bu yolda alınmış bir tedbire uymayan kimseye, fiili ayrı bir suç
oluşturmadığı takdirde üç aydan altı aya kadar hafif hapis veya üçyüzellimilyon
liradan birmilyar liraya kadar hafif para cezası verilir.
Memura
beyan
MADDE 301. - Yetkili memura, isim veya
sıfat veya meslek veya sanatını veya konut veya yerleşim yerini veya doğduğu
yeri veya diğer kişisel hâllerini açıklamaktan kaçınan kimseye ikiyüzmilyon
liradan beşyüzmilyon liraya kadar hafif para cezası verilir.
Fail, gerçeğe aykırı açıklamada bulunursa
üçyüzellimilyon liradan birmilyar liraya kadar hafif para cezası verilir.
Şapka, Türk
harfleri ve giyilmesi yasak kisveler
MADDE 302. - 25.11.1925 tarihli ve 671
sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanunun veya 1.11.1928 tarihli ve 1353 sayılı
Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanunun veya 3.12.1934 tarihli ve
2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanunun koyduğu yasaklara
veya yükümlülüklere aykırı hareket edenlere altı aydan bir yıla kadar hapis ve
yediyüzellimilyon liradan üçmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Sarhoşluk
MADDE 303. - Genel veya herkesin
girebileceği yerlerde, halkın rahatını bozacak veya rezalet çıkaracak şekilde
ve aşikâr bir hâlde sarhoş olarak bulunan kimseye onbeş günden iki aya kadar
hafif hapis veya üçyüzellimilyon liradan birmilyar liraya kadar hafif para
cezası verilir.
Birinci fıkrada gösterilen şekilde sarhoş
olup da, kişilere veya mala saldırıda bulunanlara iki aydan beş aya kadar hafif
hapis cezası verilir.
Sarhoşluğu itiyat derecesine vardıran
kimse altı aydan bir yıla kadar hafif hapis cezasına mahkûm edilir.
İki defa mahkûm olduktan sonra aynı fiili
tekrar edenler, o fiili itiyat edinmiş sayılırlar. Ancak üç suçun da, bir yıl
içinde işlenmiş olması şarttır.
Alkollü içki içmeyi iptila derecesine
vardırmış olanların, salâhı tıbben saptanıncaya kadar bir hastanede veya bu
maksada tahsis edilmiş bir kurumda muhafaza ve tedavisine hükmolunur.
Küçüklere
ve akıl hastalarına alkollü içki verme
MADDE 304. - Onsekiz yaşını bitirmemiş
olanlara veya akıl ve bilinçlerinde noksanlık bulunduğu açıkça belli olanlara
alkollü içki verenler üç aydan altı aya kadar hapis ve üçyüzellimilyon liradan
birmilyar liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılır.
Fail alkollü içki satıcısı ise ceza üçte
biri oranında artırılır.
Yukarıdaki suçları işleyenler hakkında
ayrıca bir aydan üç aya kadar meslek veya sanat veya ticaretin icrasının
durdurulması cezası ile aynı süre ile işyerinin kapatılması cezası da verilir.
Kumar
MADDE 305. - Genel veya kamuya açık
yerlerde kumar oynatan veya bunun için yer gösteren kimseye bir aydan altı aya
kadar hafif hapis ve ikimilyar liradan beşmilyar liraya kadar hafif para cezası
verilir.
Fail, bu fiilleri itiyat edinmiş bulunduğu
takdirde hükmedilecek ceza bir katı artırılır.
Birinci fıkrada belirtilen suça iştirak
etmeksizin genel veya kamuya açık yerde kumar oynayan kişiye yediyüzellimilyon
liradan ikimilyar liraya kadar hafif para cezası verilir.
Kumar fiilini itiyat edinmiş bulunmaktan
maksat, iki defa bu suçtan mahkûm olduktan sonra üçüncü suçu işlemektir. Ancak,
üç suçun da bir yıl içinde işlenmiş bulunması şarttır.
Kumar suçlarında özel toplantılara özgü
olsa bile, kumar aletlerinin kullanılması için ücret alınan yerlerle, oyun oynanması
mutat olan yerler ve oynamak isteyen herkesin girebileceği mahâller kamuya açık
yer sayılır.
Ceza Kanununun uygulanmasında kumar,
kazanç kastıyla icra edilen ve kâr ve zararın talihe bağlı olduğu oyunlardır.
I. İzinsiz
ilân ve benzerleri
MADDE 306. - Belediyeler, köy ihtiyar
kurulları veya yetkili makamlarca önceden ayrılmış veya oturulan yerler dışında
o yerin en büyük mülkî amirine yapılacak bir başvuru üzerine ayrılan yerlere,
izin almaksızın veya verilen izne aykırı biçimde basılı olan veya olmayan, elle
yapılmış veya yazılmış her türlü resim, yazı ve işaretler veya bunları içeren
kâğıt, pano, pankart, bant veya benzerlerini siyasal veya ideolojik maksatla
asan veya yapıştıran veya izne dayalı olsa bile bu yerleri aynı maksatla
boyayan veya bu yerlere yazı yazan, resim veya işaret yapan kimseye altı aydan
bir yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil, yukarıdaki fıkra dışında kalan veya
kamuya ayrılmış veya kamuya açık veya herkes tarafından görülebilecek yerlerde
veya her türlü taşıt araçları veya kamu hizmetlerine ait araçlar veya eşya,
özel kişi ve kuruluşlara ait işaret veya levhalar üzerinde işlenirse bir yıldan
iki yıla kadar hapis cezası hükmedilir.
Yukarıdaki fıkralarda gösterilen fiiller
derneklerin, vakıfların veya benzerî kuruluşların veya kanun dışı meydana
getirilen veya kanuna aykırı faaliyetleri nedeniyle kapatılan dernek, vakıf
veya diğer kuruluşların mensupları tarafından veya onların iştirakiyle veya
mensup olmasalar bile bu kuruluşların adına veya adları kullanılarak yapıldığı
takdirde, sözü edilen fıkralardaki cezalar bir katı oranında artırılır.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiilleri,
çocuklara veya küçüklere veya ceza ehliyeti olmayan kişilere işletenlere
verilecek cezalar üçte birinden yarıya kadar artırılır.
Yukarıdaki fıkralarda yer alan fiiller
siyasal veya ideolojik maksatlar dışında işlendiğinde faile birinci fıkrada
yazılı hâllerde bir aydan üç aya, ikinci fıkrada yazılı hâllerde üç aydan altı
aya, üçüncü fıkrada yazılı hâllerde dört aydan sekiz aya kadar hapis cezası
verilir.
Görenek ve geleneklere göre asılacak
kâğıt, pano, pankart, bant veya benzerleri bu madde hükümleri dışındadır.
II. İzinsiz
ilân ve benzerleri
MADDE 307. - Kamu hizmeti gören daire veya
kurumlar veya her türlü eğitim ve öğretim kuruluşlarının yetkilileri tarafından
duvarlara yapıştırılmış veya özel yerlerine konulmuş basılı olan veya olmayan
her türlü belge, resim, el yazısı, kâğıt veya levhaları siyasal ve ideolojik
maksatla bulundukları yerden çıkaran veya yırtan veya tahrip eden veya bunları
her ne biçimde olursa olsun okunamayacak veya içeriğinin başka biçimde
anlaşılmasına neden olacak şekillere veya işe yaramayacak hâle sokan kimseye üç
aydan altı aya kadar hapis cezası verilir.
Kamu hizmetine tahsis edilmiş binaların
veya mabetlerin veya anıt, büst ve heykellerin veya kanunlarda eski eser
niteliğinde sayılan taşınır veya taşınmazların, her türlü eğitim ve öğretim
kurumlarının veya öğrencilerin toplu hâlde oturdukları yurt ve benzerî yerlerin
veya bunların eklentilerinin herhangi bir yerine siyasal ve ideolojik maksatla
basılı olan veya olmayan, elle yapılmış veya yazılmış her türlü yazı, resim ve
işaretlerin veya bunları içeren, kâğıt, pano, pankart, bant veya benzerlerini,
yetkili memur ve mercilerin önceden verilmiş yazılı izni olmaksızın asanlar
veya koyanlar veya bunlardan suç konusu oluşturanların asılmasına veya
konulmasına izin verenlere bir yıldan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
İkinci fıkrada belirtilen yer ve şeyleri,
siyasal ve ideolojik maksatla her ne suretle olursa olsun, boyayanlar veya bunlara
yazı yazanlar veya resim yapanlar veya işaret koyanlar, yapıştıranlar hakkında
bir yıldan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkralarda gösterilen fiiller,
derneklerin, vakıfların veya benzerî kuruluşların veya kanun dışı meydana getirilen
veya kanuna aykırı faaliyetleri nedeniyle kapatılan dernek veya diğer
kuruluşların mensupları tarafından veya onların iştirakiyle veya mensup
olmasalar bile bu kuruluşların adına veya adları kullanılarak yapıldığı
takdirde verilecek ceza bir katı oranında artırılır.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiilleri,
çocuklara, küçüklere veya ceza ehliyeti olmayan kişilere işletenlere verilecek
cezalar üçte biri oranında artırılır.
Yukarıdaki fıkralarda yer alan fiiller,
siyasal veya ideolojik maksatlar dışında işlendiğinde faile, birinci fıkrada
yazılı hâllerde bir aydan üç aya kadar, ikinci fıkrada yazılı hâllerde iki
aydan dört aya kadar, üçüncü fıkrada yazılı hâllerde altı aydan bir yıla kadar,
dördüncü fıkrada yazılı hâllerde sekiz aydan onaltı aya kadar hapis cezası
verilir.
Bu maddede ve 306 ncı maddede gösterilen
fiillerin eserlerini derhal ortadan kaldırmayan ve bunların yok edilmesi için
gerekli işlemlere girişmeyen görevliler hakkında 491 inci maddede yazılı
cezalar uygulanır.
İzinsiz av
tüfeği
MADDE 308. - Yivsiz av tüfeğini, yivsiz
tüfek sahipliği belgesi olmadan bulunduran veya av tezkeresi olmadan taşıyan
kimseye iki aydan altı aya kadar hafif hapis veya yediyüzellimilyon liradan
ikimilyar liraya kadar hafif para cezası verilir; herhâlde tüfeğin müsaderesine
hükmolunur.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Ulaşım ve Haberleşme Araçlarına Karşı Suçlar
Ulaşım
araçlarına ve kıt'a sahanlığında veya münhasır ekonomik bölgedeki sabit
platformlara karşı suçlar
MADDE 309. - A. Cebir ve şiddet veya
tehditle veya hile ile kara ulaşım araçlarının hareket etmesini engelleyen,
aracı hareket ettirmeyen veya hareket hâlinde bulunanları durduran veya
gitmekte olan yerden başka yere yönlendiren veya kaçıran kimseye bir yıldan üç
yıla kadar hapis cezası verilir.
Yukarıdaki paragrafta yazılı fiiller,
deniz ulaşım araçları hakkında işlendiğinde iki yıldan beş yıla kadar hapis
cezası verilir.
Fiil, hava ulaşım araçları hakkında
işlendiğinde beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiilin, halkın yararlanmasına tahsis
edilmiş ulaşım araçlarına karşı işlenmesi hâlinde, yukarıdaki paragraflarda
yazılı cezalar yarı oranında artırılır.
Fiil, silâhla veya birden fazla kişi
tarafından birlikte işlenirse ceza üçte biri oranında artırılır.
Fiil, teşebbüs hâlinde kaldığında da,
faile tamamlanmış suça ait ceza verilir.
B. Kıt'a sahanlığında veya münhasır
ekonomik bölgede kurulmuş sabit bir platformu:
1) Cebir ve şiddet veya tehdit veya hile
ile ele geçiren, zapteden veya kontrolü altına alan,
2) Burada bulunan bir kimseye karşı,
platformun güvenliğinin tehlikeye girmesine neden olacak şekilde cebir, şiddet
veya tehditte bulunan,
3) Güvenliğini tehlikeye sokacak şekilde
platforma zarar veren veya tahrip eden,
kimseye beş yıldan onbeş yıla kadar hapis
cezası verilir.
Fiiller teşebbüs derecesinde kalsa da faile
tamamlanmış suça ait ceza verilir.
Ulaşım ve
kıt'a sahanlığında veya münhasır ekonomik bölgedeki sabit platformları
tehlikeye sokma
MADDE 310. - Kara, deniz veya hava
ulaşımının güven içinde akışını sağlamak için konulmuş her türlü işaretleri
değiştirerek veya konuldukları yerden kaldırarak veya yanlış işaretler vererek
veya geçiş, varış, kalkış ve iniş yolları üzerine bir şey koyarak veya her ne
suretle olursa olsun başka bir harekette bulunarak çarpma, batma, düşme
tehlikesine veya başkaca bir tehlikeye neden olan kimseye bir yıldan beş yıla
kadar hapis cezası verilir.
Tehlike, halkın yararlanmasına sunulmuş
veya ayrılmış ulaşım aracı hakkında meydana gelecek olursa iki yıldan altı yıla
kadar hapis cezası verilir.
Hareketler sonucu zararlı netice meydana
gelmiş ise hükmedilecek ceza yarısı oranında artırılır.
Yukarıdaki fiiller kıt'a sahanlığında veya
münhasır ekonomik bölgedeki sabit platformlara karşı işlendiğinde de aynı
cezalar verilir.
Ulaşım
araçlarını tahrip
MADDE 311. - Duran bir kara ulaşım aracını
ateşe veren veya patlayıcı veya bu sonucu doğurabilecek nitelikte tutuşup
yanabilir bir madde koyarak tahrip veya imha eden kimse üç yıldan sekiz yıla
kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
Fiil, hareket hâlindeki araca karşı
işlenmiş ise ceza altıda biri oranında artırılır.
Bir aracı, hareketine engel olacak
derecede bozan veya buna zarar veren kimse, yapılan zararın derecesine göre,
altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiiller, bir
deniz ulaşım aracına karşı işlendiğinde verilecek ceza üçte biri oranında
artırılır. Fiiller, hava ulaşım araçlarına karşı işlendiğinde verilecek ceza
yarısı oranında artırılır.
Araç, halkın yararlanmasına ayrılmış veya
sunulmuş ise hükmedilecek ceza ayrıca altıda biri oranında artırılır.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiiller,
kara, deniz ve hava ulaşım araçlarının işletilmesi için gerekli olan tesis veya
aletler hakkında işlenmişse meydana getirilen tehlikenin derecesine göre faile
üç aydan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Taksirle
tehlikeye neden olma
MADDE 312. - Demiryolunda, denizde ve
havada bir kaza tehlikesine taksirle neden olan kimseye üç aydan üç yıla kadar
hapis cezası verilir.
İnsan
hayatını tehlikeye koyma
MADDE 313. - 309 ilâ 311 inci maddelerde
yazılı fiiller, insan yaşamını tehlikeye sokacak nitelikte bulunduğu takdirde
suça ait ceza altıda biri oranında artırılır.
Kamu
haberleşmesini bozma
MADDE 314. - Telli veya telsiz her türlü
kamu haberleşme araçlarına veya aletlerine zarar veren veya her ne suretle olursa
olsun haberleşmeyi veya yayını kesintiye, karışıklığa uğratan kimseye bir
yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.
ALTINCI BÖLÜM
Cinsel Bütünlüğe ve Edep Törelerine Karşı Suçlar
Zorla ırza
geçme
MADDE 315. - Cebir ve şiddet veya tehdit
kullanmak suretiyle veya akıl veya beden hastalığından veya kendi fiilinden
başka bir nedenden veya kullandığı hileli vasıtalardan dolayı fiile karşı
koyamayacak bir hâlde bulunan bir kimsenin ırzına geçen kimseye beş yıldan
sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkrada belirtilen fiiller
onbeş yaşını bitirmiş olup da, onsekiz yaşını bitirmemiş küçükler hakkında
işlendiğinde yedi yıldan on yıla, onbeş yaşını bitirmemiş olanlar hakkında
işlendiğinde on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir.
Bu maddede yazılı fiillerin birinci
fıkrada belirtilen hâl ve suretlerle kendisine karşı yapılmasını sağlayan
kimseye de aynı ceza verilir.
Bu maddede yazılı suçlar ergin kişiler
hakkında işlendiğinde soruşturma ve kovuşturma şikâyete bağlıdır; ancak
şikâyetten vazgeçilemez.
Irza geçme, hangi nitelikte olursa olsun
bir kişiye cinsiyet organının ithalidir.
Küçüklerin
ve çocukların rızası ile ırzına geçilmesi
MADDE 316. - Onbeş yaşını bitirmiş olup
da, henüz onsekiz yaşını bitirmemiş olan bir küçüğün rızası ile ırzına geçen
kimseye altı aydan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Onbeş yaşını bitirmemiş olan bir çocuğun
rızası ile ırzına geçen kimseye dört yıldan altı yıla kadar hapis cezası
verilir.
Hükmen veya evlenme suretiyle ergin olan
veya kılınanlara karşı işlenen fiiller hakkında bu madde hükmü uygulanmaz.
Zorla ırza
tasaddi
MADDE 317. - Cebir ve şiddet veya tehdit
kullanmak suretiyle veya akıl veya beden hastalığından veya kendi fiilinden
başka bir nedenden veya kullandığı hileli vasıtalardan dolayı fiile karşı koyamayacak
bir hâlde bulunan bir kimsenin ırzına tasaddi eden kimseye bir yıldan üç yıla
kadar hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkrada belirtilen fiiller
onbeş yaşını bitirmiş olup da, onsekiz yaşını bitirmemiş küçükler hakkında
işlendiğinde iki yıldan dört yıla, onbeş yaşını bitirmemiş olanlar hakkında
işlendiğinde üç yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.
Bu maddede yazılı fiillerin birinci
fıkrada belirtilen hâl ve suretlerle kendisine karşı yapılmasını sağlayan
kimseye de aynı ceza verilir.
Bu maddede yazılı suçlar ergin kişiler
hakkında işlendiğinde soruşturma ve kovuşturma şikâyete bağlıdır; ancak
şikâyetten vazgeçilemez.
Çocukların
rızası ile ırzına tasaddi
MADDE 318. - Onbeş yaşını bitirmemiş olan
bir çocuğun rızası ile ırzına tasaddi eden kimseye iki yıldan dört yıla kadar
hapis cezası verilir.
Ortak
ağırlaştırıcı nedenler
MADDE 319. - 315 ilâ 318 inci maddelerde
yer alan fiiller:
1) En az iki kişi tarafından,
2) Üstsoydan biri veya veli veya vasi veya
mürebbi veya öğretmenler veya hizmetkârlar veya terbiye ve gözetim veya
muhafaza ile yükümlü bulunanlar, sağlık ve tedavi kurumları ve ceza infaz
kurumları ve tutukevleri görevlileri veya bunların benzerleri gibi olup da
mağdur üzerinde hüküm ve nüfuzu bulunanlar tarafından,
işlenirse, ceza yarısı oranında artırılır.
3) Bir hastalığın geçmesini veya mağdurun
sağlığında diğer büyük bir noksan meydana gelmesini veya malûllük veya
mayubiyetini sonuçlayacak olursa, ceza bir katı oranında artırılır.
Mağdurun ölümü hâlinde müebbet hapis
cezası verilir.
Hayasızca
hareketler
MADDE 320. - Alenen hayasızca durum
takınanlar veya eylemlerde bulunanlar veya başkaca edep duygularını incitecek
davranışlara girişenler veya her ne suretle olursa olsun halkın edep ve ahlâk
temizliğine saldıranlar altı aydan bir yıla kadar hapis cezasıyla
cezalandırılır.
Alenen cinsel ilişkide bulunanlara bir
yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Söz atma,
sarkıntılık, cinsel taciz
MADDE 321. - Kadınlara veya erkeklere söz
atanlara üç aydan altı aya kadar hapis veya üçyüzellimilyon liradan birmilyar
liraya kadar ağır para cezası verilir.
Kadınlara ve erkeklere sarkıntılık
edenlere altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
Bu fiiller, mağdurun hüküm ve nüfuzu
altında bulunduğu kimsenin cinsel tacizi şeklini alırsa faile verilecek ceza
bir yıldan az olamaz.
Bu maddede yer alan suçların
soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır.
Müstehcenlik
MADDE 322-1. Onbeş yaşını bitirmemiş olan
bir çocuğa müstehcen yazıları, kayda alınmış veya basılmış görsel, işitsel
verileri, resimleri veya diğer gereçleri veya eşyaları sergileyen, bunlara
ulaşılabilmesini veya tasarruf edilebilmesini sağlayan veya müstehcen
temsilleri gösteren veya bu gibi şeyleri radyo veya televizyonda yayınlayan
kişi altı aydan iki yıla kadar hapis ve ikimilyar liradan onbeşmilyar liraya
kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır.
2. (1) numaralı fıkrada açıklanan şeyleri
veya temsilleri halka arzeden veya gösteren yahut bunları istemeyen kimselere
veren kişi ikimilyar liradan onbeşmilyar liraya kadar ağır para cezasıyla
cezalandırılır.
Kapalı yerlerde sergileme veya temsil
sırasında gösterilen şeylere ait olmak üzere önceden bunların müstehcen
karakteri hususunda seyircilerin dikkatini çekmiş olan kişi cezalandırılmaz.
3. (1) numaralı fıkrada gösterilen ve
çocuklarla, hayvanlarla, insan naaşlarıyla işlenen cinsel nitelikteki fiilleri,
şeyleri veya temsilleri imal, ithal eden veya bunları depolayan, ilan suretiyle
bunları tedavüle koyan, sergileyen, veren, gösteren, bunlara ulaşılmasını
olanaklı kılan veya kişilerin tasarrufuna koyan kişi altı aydan iki yıla kadar
hapis ve ikimilyar liradan onbeşmilyar liraya kadar ağır para cezasıyla
cezalandırılır ve eşya müsadere edilir. Şiddet fiillerini içeren şeyler
hakkında da aynı ceza uygulanır.
4. Fail para kazanmak amacıyla hareket
etmişse bir yıldan üç yıla kadar hapis ve üçmilyar liradan yirmimilyar liraya
kadar ağır para cezasına hükmolunur.
5. (1) ilâ (3) numaralı fıkralarda
öngörülen eşya veya temsiller kültürel veya himayeye değer bilimsel bir değer
taşıdıklarında müstehcen sayılmazlar.
Fuhşu veya
cinsel eylemleri sömürme
MADDE 323. - Onsekiz yaşını bitirmiş bir
kimseyi, tehdit veya cebir ve şiddet, hile veya aldatma veya nüfuzu kötüye
kullanma veya kandırma veya çaresizliğinden yararlanma suretleriyle fuhşa
teşvik eden veya bunun yolunu kolaylaştıran veya bu maksatlarla tedarik eden,
kaçıran, bir yerden diğer bir yere götüren veya sevkeden, barındıran kimseye
bir yıldan altı yıla kadar hapis ve üçmilyar liradan onmilyar liraya kadar ağır
para cezası verilir.
Aynı fiilin onbeş yaşını bitirmiş olup da,
onsekiz yaşını bitirmemiş küçüklere karşı işlenmesi hâlinde faile iki yıldan
sekiz yıla kadar hapis ve beşmilyar liradan yirmimilyar liraya kadar ağır para
cezası verilir.
Birinci fıkrada yer alan araç eylemler
hariç fiiller on beş yaşını bitirmemiş olan bir çocuğa karşı işlendiğinde faile
bir yıl altı aydan beş yıla kadar hapis ve üçmilyar liradan onmilyar liraya
kadar ağır para cezası verilir. Çocuğa karşı işlenen fiil bu maddenin birinci
fıkrasında belirtilen ve suçun ön koşulunu oluşturan araç eylemler marifetiyle
gerçekleştirildiğinde failin cezası bir katına çıkarılır.
Fiil, mağdurun eşi veya üstsoyu veya kayın
üstsoyu veya kardeşi veya mağduru evlât edinenler tarafından veya veli veya
vasisi, öğretmen veya mürebbîsi veya mağdurun gözetimi kendisine bırakılan veya
mağdur üzerinde hüküm ve nüfuzu bulunan kimselerce işlenirse faile verilecek
ceza bir kat artırılır.
Rızası olsa bile, onsekiz yaşını
bitirmeyen bir çocuğa veya küçüğe başkasının cinsel isteklerinin tatmini için
aracılık eden veya çocuk veya küçük ile bu maksatla anlaşan kimseye bir yıldan
üç yıla kadar hapis ve ikimilyar liradan onmilyar liraya kadar ağır para cezası
verilir. Fiil maddenin dördüncü fıkrasında yazılı kimseler tarafından
işlendiğinde ceza bir katı oranında artırılır.
Bu maddede yazılı suçlar örgüt tarafından
işlendiğinde cezalar bir kat artırılarak hükmolunur.
Fuhşa davet
ve müsamaha, fuhuştan yararlanma
MADDE 324. - Alenen başkasını edebe aykırı
olarak söz veya davranışlarla fuhşa davet eden kimseye üç aydan altı aya kadar
hafif hapis cezası verilir.
Fuhuş icra etmek suretiyle, aynı bina
içerisinde yaşayanları veya komşuları rahatsız eden kimseye dört aydan sekiz
aya kadar hafif hapis cezası verilir.
Kiraya verdiği yerlerde fuhşa hoşgörüde bulunan
kimseye onbeş günden iki aya kadar hafif hapis cezası verilir.
Fuhuş olanakları üzerine alenen dikkat
çeken kimseye bir aydan üç aya kadar hafif hapis ve birmilyar liradan üçmilyar
liraya kadar hafif para cezası verilir.
Kendini fuhşa vermiş bir kimsenin
kazancından yararlanarak kısmen veya tamamen geçimini sağlayan kişiye üç aydan
altı aya kadar hafif hapis cezası verilir.
İnsan
kaçırma ve alıkoyma
MADDE 325. - Cebir ve şiddet veya tehdit
veya hile ile şehvet hissi veya evlenme maksadı ile ergin olan veya ergin
kılınan bir kimseyi kaçıran veya bir yerde alıkoyan veya akıl veya beden
hastalığından veya failin fiilinden başka bir nedenden veya kullanılan hileli
vasıtalardan dolayı fiile direnemeyecek hâlde bulunan bir kimseye karşı bu
fiili işleyen kişiye üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası verilir.
Kaçırılan evli ise, dört yıldan yedi yıla
kadar hapis cezası hükmolunur.
Birinci fıkrada yazılı fiil, ergin olmayan
bir kimseye karşı işlendiğinde faile beş yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası
verilir.
Ergin olmayan kimse, rızası ile şehvet
hissi veya evlenme maksadı ile kaçırılmış veya bir yerde alıkonulmuş ise fail
altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Mağdur, oniki yaşını bitirmemiş ise, cebir
ve şiddet veya tehdit veya hile kullanılmamış olsa da faile beş yıldan sekiz
yıla kadar hapis cezası verilir.
Bu maddede yazılı suçlar ergin kişiler
hakkında işlendiğinde soruşturma ve kovuşturma şikâyete bağlıdır; ancak
şikâyetten vazgeçilemez.
Etkin
pişmanlık hâli ve hafifletici neden
MADDE 326. - 325 inci maddede yazılı
cürümlerden birisinin faili;
1) Kaçırdığı veya alıkoyduğu kimseyi hiç
bir şehvet hareketinde bulunmaksızın kendiliğinden kaçırıldığı yere veya
mağdurun ailesi tarafından alınması olanaklı güvenli bir yere getirip serbest
bırakırsa,
2) Yalnızca evlenmek maksadıyla işlenen
fiilde mağdur üzerinde hiçbir şehvet hareketinde bulunmamış ise,
325 inci maddenin çeşitli fıkralarında
yazılı hâllerde hükmedilecek ceza altıda birinden onda birine kadar indirilir.
Bu nedenlerden cürmün şerikleri de
yararlanırlar.
Dava veya
cezanın ertelenmesini gerektiren etkin pişmanlık
MADDE 327. - Kaçırılan veya alıkonulan ile
sanık veya hükümlülerden biri evlendiğinde, mahkemece fail hakkındaki kamu
davası ve hüküm verilmiş ise cezanın çektirilmesi ertelenir.
Evlenme tarihinden itibaren beş yıl
içinde, fail tarafından haksız olarak meydana getirilmiş bir nedenle boşanmaya
hükmedilirse, kovuşturma yenilenir; evvelce hüküm verilmiş ise ceza çektirilir.
Bu madde hükümleri 315 ilâ 318 inci
maddelerde yazılı suçlar hakkında da uygulanır.
Evlenen sanık veya hükümlü hakkında kamu
davasının veya cezanın ertelenmesini sonuçlandıran hâller, failin suç ortakları
hakkında kamu davasının ve cezanın düşmesini gerektirir.
Velâyet
veya vesayetin kaybı
MADDE 328. - Bu Bölümde belirtilen
cürümlerden dolayı mahkûm olan üstsoy, altsoyunun şahısları ve malları
üzerindeki velâyet hakkını kaybeder ve bu cürümden dolayı mahkûm olan vasiler
de vasilikten çıkarılır ve bir daha vasi olarak atanamazlar.
Mağdurun
yaralanması, ölmesi, cezanın artırılması
MADDE 329. - Zorla kaçırma yüzünden,
kaçırılan kimse yaralanmış olursa, yarasının derecesine göre ceza üçte birden
bir katına kadar artırılır ve eğer ölürse fail hakkında müebbet hapis cezası
verilir.
YEDİNCİ BÖLÜM
Aileye Karşı Suçlar
Birden çok
evlilik ve hileli evlenme, dinsel tören
MADDE 330. - Evli olduğu hâlde yeniden
evlenen veya evli olmamakla beraber, başkasıyla evli olduğunu bildiği bir kimse
ile evlenen kişiye altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
Hile yaparak veya aldatarak gerçek
kimliğini saklamak suretiyle evlenen kişiye, eşin şikâyeti üzerine üç aydan
dokuz aya kadar hapis cezası verilir.
Birinci fıkrada yer alan fiil, ikinci
fıkrada belirtilen şekilde işlenecek olursa ceza üçte biri oranında artırılır.
Bu maddenin birinci fıkrasında yazılı
suçtan dolayı zamanaşımı, evlenmenin iptali kararının kesinleştiği tarihten
itibaren işlemeye başlar.
Aralarında evlenme olmaksızın, evlenmenin
dinsel törenini yaptıranlar hakkında iki aydan altı aya kadar hapis cezası
verilir. Ancak, medenî nikâh yapıldığında kamu davası ve hükmedilen ceza bütün
sonuçlarıyla ortadan kalkar.
Hile ile
boşanma
MADDE 331. - Hileli yollara başvurarak
veya yanlış beyanlarda bulunarak boşanma davasına ilişkin usul işlemlerinden
eşinin haber alamamasını sağlayan kimseye iki yıldan beş yıla kadar hapis
cezası verilir.
Fiil sonucu boşanmaya karar verildiği
takdirde ceza üç yıldan yedi yıla kadardır.
Aile
durumunu bozma
MADDE 332. - Yetkili mercilere gerekli
bilgileri vermeyerek veya yanlış bilgiler vererek bir çocuğu saklamak veya
başka bir çocukla değiştirmek suretiyle onu, hukuken sahip olduğu aile
durumundan yoksun kılan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Kötü
muamele
MADDE 333. - Aile mensuplarından birine
veya onsekiz yaşını bitirmemiş bir çocuğa, merhamet ve şefkatle bağdaşmayacak
surette kötü muamelede bulunan kimseye iki aydan iki yıla kadar hapis cezası
verilir.
Fiil, kayın hısımlığından da olsa üstsoy
veya altsoya karşı işlenirse ceza üçte biri oranında artırılır.
Disiplin
yetkisini kötüye kullanma
MADDE 334. - İdaresi altında bulunan veya
büyütmek, okutmak, bakmak, muhafaza etmek veya bir meslek veya sanat öğretmekle
yükümlü olduğu kişi üzerinde, sahibi bulunduğu terbiye hakkından doğan disiplin
yetkisini kötüye kullanarak o kişinin bedensel ve ruhsal sağlığının bozulmasına
veya bir tehlikeyle karşı karşıya kalmasına neden olan kişiye bir aydan bir
yıla kadar hapis cezası verilir.
Ailenin
terki
MADDE 335. - Ailenin terki suçunu
oluşturan aşağıda yazılı hâllerde:
1) Ciddî ve önemli bir neden olmadan
müşterek yerleşim yerini iki aydan az olmayan bir süre ile terk eden ve kanunî
velâyetten kaynaklanan maddî ve manevî yükümlülüklerini yerine getirmeyen
kimseye,
2) Hamile olduğunu bildiği eşini veya
sürekli birlikte yaşadığı ve kendisinden gebe kalmış bulunduğunu bildiği evli
olmayan bir kadını çaresiz durumda terk eden kimseye,
3) Velâyet hakları kaldırılmış olsa da,
itiyadî sarhoşluk veya uyuşturucu maddelerin kullanılması veya onur kırıcı
tavır ve hareketlerin sonucu maddî ve manevi özen noksanlığı nedeniyle
çocuklarının ahlâk, güvenlik ve sağlığını ağır şekilde tehlikeye sokan anne
veya babaya,
üç aydan bir yıla kadar hapis cezası
verilir.
Çocuğun
kaçırılması ve alıkonulması
MADDE 336. - Şehvet hissi veya evlenmek
niyeti olmaksızın, onbeş yaşını bitirmemiş bir çocuğu kendi rızasıyla ana, baba
veya vasisi veya geçici olarak kendisine bakmakta veya muhafaza etmekte olan
kimselerin yanından kaçıran veya rızasıyla alıkoyan kimseye üç aydan bir yıla
kadar hapis cezası verilir.
Fiil, kaçırılan veya alıkonulan çocuğun
rızası olmaksızın işlenmiş veya çocuk henüz oniki yaşını bitirmemiş ise ceza
bir katı oranında artırılır.
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Ekonomi, Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar
Fiyatları
etkileme
MADDE 337. - İşçi ücretlerinin veya besin veya
malların değerlerinin artıp eksilmesini sonuçlayabilecek bir şekilde ve bu
maksatla yalan haber veya havadis yayan veya sair hileli yollara başvuran
kimseye üç aydan iki yıla kadar hapis ve birmilyar liradan üçmilyar liraya
kadar ağır para cezası verilir.
Fiil sonucu besin veya malların değerleri
veya işçi ücretleri artıp eksildiği takdirde ceza üçte biri oranında artırılır.
Fail, ruhsatlı simsar veya borsa tellalı
ise ceza ayrıca sekizde bir oranında artırılır.
Kamuya
gerekli şeylerin yokluğuna neden olma
MADDE 338. - Taahhüt ettiği işi yerine
getirmeyerek, kamu kurum ve kuruluşları veya kamu hizmeti veya genel bir
felâketin önlenmesi için zorunlu eşya veya besinlerin ortadan kalkmasına veya
önemli ölçüde azalmasına neden olan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis ve
üçmilyar liradan onmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Kamu
taahhütlerinde hile
MADDE 339. - Kamu kurum ve kuruluşları
veya kamu hizmeti veya genel bir felâketin önlenmesi için zorunlu eşya veya
besinlerin sağlanması hususundaki taahhüt işlerinde malların tür veya niteliği
veya miktarı üzerinde hile yapan kimseye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve
üçmilyar liradan onmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Fiil, diğer malzemeye ilişkin olduğu
takdirde faile altı aydan iki yıla kadar hapis ve ikimilyar liradan beşmilyar
liraya kadar ağır para cezası verilir.
Alıcıyı
kandırma
MADDE 340. - Bir şeyi satan kimse;
1) Alıcıya o şey yerine, aynı şey olduğu
hususunda şüphe ve duraksamaya yer bırakmayacak derecede benzerlik taşıyan başka
bir şey,
2) Kaynağı veya niteliği veya miktarına
ilişkin açıklamalara veya sözleşmeye aykırı bir şey,
verdiği takdirde altı aydan bir yıla kadar
hapis ve ikimilyar liradan beşmilyar liraya kadar ağır para cezası ile
cezalandırılır.
Satın alınmak istenen şeyin değerine göre
verilen şeyin değeri pek hafif ise faile verilecek ceza yarısı oranında
artırılır.
Meslek veya
sanata ilişkin sırrın açıklanması
MADDE 341. - Sıfat veya görevi veya meslek
veya sanatı gereği vakıf olduğu fennî keşif ve buluşları veya sınaî uygulamaya
ilişkin bilgileri açıklayan kimseye, suçtan zarar görenin şikâyeti üzerine bir
yıldan üç yıla kadar hapis ve ikimilyar liradan beşmilyar liraya kadar ağır
para cezası verilir.
Bu sırlar, Türkiye'de oturmayan bir
yabancıya veya onun memurlarına açıklandığı takdirde, faile verilecek ceza üçte
biri oranında artırılır. Bu hâlde şikâyet koşulu aranmaz.
Artırma ve
eksiltmeye fesat karıştırma
MADDE 342. - Kamu idaresi hesabına yapılan
artırma veya eksiltmelerde, cebir veya tehdit veya hile kullanarak veya yarar
vaadi veya sağlanması suretiyle veya anlaşarak veya benzerî hareketlere
başvurarak rekabeti önleyen veya ihlâl eden veya artırma veya eksiltmeye
katılanları çekilmeye veya katılmamaya yönelten kimseye bir yıldan üç yıla
kadar hapis ve üçmilyar liradan az olmamak üzere elde ettiği çıkarın üç katı
oranında ağır para cezası verilir.
Fiil, kamu kurum ve kuruluşları
aracılığıyla veya halk arasında artırma veya eksiltme suretiyle alınıp
satılacak veya kiraya verilecek mallara ilişkin ise faile bir yıldan üç yıla
kadar hapis ve ikimilyar liradan az olmamak üzere elde ettiği çıkarın üç katı
oranında ağır para cezası verilir.
Fiil, artırma veya eksiltmeye kanunen
görevli olan veya yetkili kılınan kimseler tarafından işlendiği takdirde
verilecek cezalar bir kat artırılır.
Bu maddede yazılı suçların örgütlü olarak
işlenmesi hâlinde ceza yarı oranında artırılır.
Artırma
veya eksiltmeden çekilme
MADDE 343. - Kendisine veya başkasına vaat
olunan veya sağlanan yarar karşılığında artırma veya eksiltmeden çekilen veya
artırma veya eksiltmeye katılmayan kimseye üç aydan bir yıla kadar hapis ve
ikimilyar liradan beşmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Aracılara da aynı ceza verilir.
Besinlerle
kamuya gerekli madde ve eşya
MADDE 344. - Besinler veya kamuya gerekli
şeylerden;
1) Beslenme için gerekli et, ekmek, un,
süt, tuz, şeker, yağ, peynir, zeytin gibi gıda maddelerinin,
2) Isınma, temizlik veya aydınlanma için
gerekli madde veya eşya ile her türlü yakıtın veya akaryakıtın,
3) Sağlığın korunmasında veya tedavide
kullanılan ilâç, biyolojik ve kimyevi madde, alet ve diğer şeylerin,
4) İnşaat, sanayi, ulaşım ve tarımda
kullanılıp da, fiyatları Bakanlar Kurulu, ilgili bakanlıklar veya yetkili
mercilerce tespit ve ilân edilen eşya ve maddelerin,
5) Kamu için gerekliliği nedeniyle veya
Devletin genel iktisadî ve malî siyaseti gereği olarak, fiyatları Bakanlar
Kurulu veya ilgili bakanlıklar veya yetkili merciler tarafından saptanıp ilân
edilen mal, eşya, araç, gereç ve her türlü maddelerin,
imali, satımı, dağıtımı, depolanması veya
her ne şekilde olursa olsun ticaretiyle uğraşan veya herhangi bir suretle
kazanç amacı güden bir faaliyette bulunan kimse, bu yiyecek, madde, eşya veya
malların satışından kaçınır, bunları saklar, kaçırır, satılmadığı hâlde
satılmış gibi gösterir veya bunlardan fiyatları Bakanlar Kurulu, ilgili
bakanlıklar veya yetkili mercilerce saptananları fazla fiyatlarla satar veya
satışa arzederse sekiz aydan dört yıla kadar hapis veya üçmilyar liradan
yirmimilyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Ayrıca suç konusu
mal ve eşyanın müsaderesine veya mülkiyetin Devlete geçmesine de karar verilir.
Yukarıdaki fıkrada yer alan yiyecek,
madde, eşya veya malların resmî mercilere bildirilmesine ilişkin olarak
Bakanlar Kurulu veya ilgili bakanlıklarca çıkarılan kararlara aykırı hareket
eden veya gerçeğe aykırı beyanda bulunan kimse, fiil daha ağır cezayı
gerektiren bir suç oluşturmadığı takdirde altı aydan iki yıla kadar hapis ve
yediyüzellimilyon liradan ikimilyar liraya kadar ağır para cezasıyla
cezalandırılır. Ayrıca, bildirim dışı bırakılan malların müsaderesine veya
mülkiyetin Devlete geçmesine de karar verilir.
Yukarıdaki fıkralarda yer alan fiiller
ikiden fazla kimse tarafından birlikte veya bir şirket veya kuruluş adına
işlenirse ceza üçte biri oranında artırılır.
Suç konusu yiyecek, madde, mal veya
eşyanın değeri az ise yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarısına, çok
az ise üçte birine indirilir. Mükerrir olanlar hakkında bu fıkra hükmü
uygulanmaz.
Soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında
bu maddede belirtilen ve suç konusu yiyecek, madde, mal veya eşyanın
gerektiğinde satışına ve satışın en yakın belediye veya kamu kuruluşunca
yapılmasına, yetkili hâkim veya mahkemece karar verilir. Satış bedeli,
mahkûmiyet hâlinde müsaderesine veya mülkiyetin Devlete geçmesine karar
verilmek üzere dava sonuna kadar muhafaza edilir.
Bir kimse, her ne şekilde olursa olsun
yalan haber yaymak, duyurmak veya başka hileler kullanmak suretiyle birinci
fıkrada belirtilen yiyecek, madde, mal veya eşyanın azalmasına, darlığına neden
olursa, fiili daha ağır cezayı gerektiren bir suçu oluşturmadığı takdirde üç
aydan iki yıla kadar hapis ve üçmilyar liradan yirmimilyar liraya kadar ağır
para cezasına mahkûm edilir.
Bu maddede yazılı cürümlerden birine mahkûmiyet
hâlinde, failin cürme vasıta kıldığı meslek veya sanat veya ticaretin icrasının
onbeş gün süreyle durdurulmasına ve onbeş günden üç aya kadar suça vasıta
kılınmış işyerinin kapatılmasına hükmolunur. Ancak, işyeri bulunduğu yer için
önem taşıdığı takdirde kapatma kararı verilmez.
Tüzel
kişilerin sorumluluğu
MADDE 345. - Bu Bölümde yer alan suçlardan
dolayı tüzel kişiler de sorumludur.
DOKUZUNCU BÖLÜM
Bilişim Alanında Suçlar
Bilişim
sistemine girme, verileri tahrip ve bozma
MADDE 346. - Bir bilişim sisteminin
bütününe veya bir kısmına, hukuka aykırı olarak giren veya orada kalmaya devam
eden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis ve üçmilyar liradan onmilyar liraya
kadar ağır para cezası verilir.
Bu fiil nedeniyle sistemin içerdiği
veriler yok edilir veya değişirse faile iki yıldan dört yıla kadar hapis ve
beşmilyar liradan onbeşmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Bu suçlara teşebbüs hâlinde faillere
tamamlanmış suç cezası verilir.
Sistemi
engelleme, bozma, haksız yarar sağlama
MADDE 347. - Bir bilişim sisteminin
işleyişini engelleyen veya bozan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis ve
üçmilyar liradan onbeşmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Bilişim sistemine hukuka aykırı olarak
veriler sokan veya sistemin içerdiği verileri yok eden veya değiştiren kimseye
üç yıldan altı yıla kadar hapis ve onmilyar liradan otuzmilyar liraya kadar
ağır para cezası verilir.
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen
eylemlerle fail, başkasının zararına ve kendisinin veya başkasının yararına
haksız bir çıkar sağlarsa iki yıldan altı yıla kadar hapis ve beşmilyar liradan
yirmimilyar liraya kadar ağır para cezasına hükmedilir.
Bu suçlara teşebbüs hâlinde faillere
tamamlanmış suç cezası verilir.
Sahtecilik
MADDE 348. - Hukuk alanında bir neticeye
ulaşmak maksadıyla, sahte bir belgeyi oluşturmak için bilişim sistemine
verileri yerleştiren veya var olan verileri tahrif eden kimseye bir yıldan üç
yıla kadar hapis cezası verilir.
Birinci fıkrada belirtilen sahte belgeyi
kullananlara da aynı ceza verilir.
Fer'î
cezalar
MADDE 349. - 346 ve 347 nci madde
hükümlerini ihlâl eden kişiler hakkında yukarıdaki maddelerde yazılı cezalara
ek olarak aşağıda belirtilen fer'î cezalara da hükmolunur:
1) Meslek icrası sırasında veya icrası
dolayısıyla suçun işlendiği bir kamu hizmetinden veya meslek veya sanat veya
ticaretten altı aydan üç yıla kadar yasaklanma ve ayrıca suçta kullanılan
kurumların iki aydan bir yıla kadar kapatılması.
2) Fiillerin işlenmesinde kullanılan
araçların veya suçtan meydana gelen şeylerin müsaderesi veya mülkiyetin Devlete
geçirilmesi.
Banka veya
kredi kartlarının kötüye kullanılması
MADDE 350 . - Başkasına ait veya diğer bir
kişiye verilmesi gereken bir banka veya kredi kartını, her ne suretle olursa
olsun ele geçiren veya elinde bulunduran kimse, kart sahibinin veya kartın
kendisine verilmesi gereken kişinin rızası olmaksızın bunu kullanarak veya
kullandırtarak kendisine veya başkasına haksız yarar sağlarsa üç yıldan altı
yıla kadar hapis cezası ve beşmilyar liradan az olmamak üzere ağır para
cezasıyla cezalandırılır.
Aynı fiil bir banka veya kredi kartını
tahrif ederek veya bunu sahtecilik suretiyle meydana getirerek işlendiğinde
faile birinci fıkra gereğince verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
Suç işlemek
için örgütlenme
MADDE 351. - Yukarıdaki maddelerde
öngörülen suçları işlemek için oluşturulmuş bir örgütü kuran veya buna katılan
kimselere, işlemek istedikleri suçlardan en ağırının cezası verilir.
Tüzel
kişilerin sorumluluğu
MADDE 352. - 346, 347, 348, 350 ve 351
inci maddelerde gösterilen suçlardan dolayı tüzel kişiler de sorumludur.
ONUNCU BÖLÜM
Müşterek Hükümler
Fiilin
geceleyin veya genel afet veya heyecan zamanında işlenmesi
MADDE 353. - Bu Kısmın Birinci ve Beşinci
Bölümlerinde yer alan suçlar gece vakti veya genel afet veya heyecan zamanında
işlenmiş ise verilecek ceza altıda birinden üçte birine kadar artırılır.
Failin
görevli olması
MADDE 354. - Bu Kısmın Birinci ve Beşinci
Bölümlerinde yazılı fiillerden biri, o fiille ilişkili işte çalıştırılan veya
herhangi bir resmî işte bulunan veya belirli maddelerin korunmasıyla görevli
kimse tarafından işlenmiş ise, ceza altıda birinden üçte birine kadar
artırılır.
Cezayı
azaltan hâl
MADDE 355. - Bu Kısmın Birinci ve Beşinci
Bölümlerinde yazılı fiillerden ileri gelecek tehlike önemsiz ise ceza üçte birinden
yarısına kadar indirilebilir.
ÜÇÜNCÜ
KISIM
Millete,
Devlete ve Kamusal Barışa Karşı Suçlar ve Son Hükümler
BİRİNCİ BÖLÜM
Devletin Ülkesine, Egemenliğine ve Birliğine
Karşı Suçlar
Devletin
ülkesine karşı cürüm
MADDE 356. - Devletin topraklarının tamamını
veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymaya veya Devletin
birliğini bozmaya veya Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir
kısmını Devlet idaresinden ayırmaya, Devletin bağımsızlığını azaltmaya matuf
bir fiil işleyen kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.
Birinci fıkrada yazılı suça iştirak eden
fer'î şerikler hakkında beş seneden onbeş seneye kadar hapis ve kamu
hizmetlerinden müebbeden yasaklılık cezası verilir.
Birinci fıkrada yazılı suçun işlenmesi için
propaganda yapan kimseye üç yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.
Devlete
karşı silâh kullanma
MADDE 357. - Savaş hâlinde Devlete karşı
silâh kullanan veya Türkiye Devleti ile savaş hâlinde bulunan bir devletin veya
bu devlet ile aralarında savaş için ittifak veya iştirak olan bir devletin
ordusunda hizmet kabul eden vatandaşa müebbet hapis cezası verilir.
Yabancı devlet kuvvetlerine üst düzeyde
komutanlık eden veya bunları doğrudan doğruya yöneten ve idare eden vatandaşa
ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.
Savaş zamanında düşman devlet toprağında
bulunup da bu devlet kanunlarının yüklediği bir yükümlülüğü yerine getirmekten
dolayı yukarıdaki fiilleri işlemiş olanlara ceza verilmez.
Bu Kanunun uygulanmasında, Türkiye Devleti
tarafından tanınmış olmasa bile, Türkiye Devleti ile savaş hâlinde olan siyasal
kümeler de Türkiye Devleti ile savaş hâlinde olan devlet gibi sayılır.
Devlete
karşı savaşa tahrik
MADDE 358. - Yabancı devletin, Türkiye
Devletine karşı savaş açması veya hasmane hareketlerde bulunması maksadıyla
yabancı ile anlaşan veya bu maksada yönelik diğer eylemlere girişen kimseye on
yıldan onbeş yıla kadar hapis; savaş meydana gelirse ağırlaştırılmış müebbet
hapis, hasmane hareket meydana gelirse müebbet hapis cezası verilir.
Türkiye Devletini tarafsızlık ilânına veya
tarafsızlığını korumasına veya savaş ilânına veya savaşın devamına veya barış
anlaşması yapmaya mecbur kılmak veya mecbur kılmaya yönelik etkinliklerde
bulunmak için yabancıyla anlaşan kimseye beş yıldan on yıla kadar hapis cezası
verilir.
Bu anlaşmalar basın ve yayın yoluyla
propaganda yapmak için gerçekleştirilmiş ise ceza üçte biri oranında artırılır.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları
işleyen kimse ile anlaşan yabancıya da aynı ceza verilir.
Temel millî
yararlara karşı hareket
MADDE 359. - Temel millî yararlara karşı
eylemlerde bulunmak maksadıyla doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kendisi
veya başkası için para veya herhangi bir yarar veya vaat kabul eden vatandaşa,
fiil daha ağır bir cürüm oluşturmuyorsa, üç yıldan on yıla kadar hapis ve
yirmimilyar liradan ellimilyar liraya kadar ağır para cezası verilir. Para
veren ve başka yarar sağlayan veya vaat eden hakkında da aynı ceza uygulanır.
Fiil, savaş sırasında işlenmiş veya para
veya yarar, basın ve yayın yoluyla propaganda yapmak için verilmiş ve vaat
edilmiş ise ceza yarısı oranında artırılır.
Fiilin, savaş sırasında işlenmesi dışında,
suçun kovuşturulması Adalet Bakanının iznine bağlıdır.
Bu maddeye göre temel millî yararlardan;
bağımsızlık, toprak bütünlüğü, millî güvenlik, cumhuriyetin Anayasada
belirtilen temel nitelikleri, diplomasi ve savunma araçları, Türkiye'de ve
yabancı ülkelerde yaşayan vatandaşların esenliği, milletin içinde bulunduğu
doğal çevre, ekonomik ve bilimsel olanaklarının temel unsurları ve kültürel
varlığı anlaşılır.
Yabancı
devlet aleyhine asker toplama
MADDE 360. - Türkiye Devletini savaş
tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak şekilde, Hükûmetin onamı olmaksızın,
yabancı bir devlete karşı asker toplayan veya diğer hasmane hareketlerde
bulunan kimseye beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil sonucu savaş meydana gelirse faile
müebbet hapis cezası verilir.
Fiil, sadece yabancı devletle siyasal
ilişkileri bozacak veya Türkiye Devleti veya Türk vatandaşlarını misilleme
tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak nitelikte ise faile iki yıldan sekiz yıla
kadar hapis cezası verilir.
Siyasal ilişki kesilir veya misilleme
meydana gelirse üç yıldan on yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
Bu maddede yer alan suçun kovuşturulması
Adalet Bakanının iznine bağlıdır.
Askerî
tesisleri tahrip ve düşman askerî hareketleri yararına anlaşma
MADDE 361. - A. Devletin silâhlı
kuvvetlerine ait olan veya hizmetine verilmiş bulunan kara, deniz ve hava
ulaşım araçlarını, yolları, müesseseleri, depoları ve diğer askerî tesisleri,
bunlar henüz tamamlanmamış bulunsalar bile ve geçici bir süre için de olsa
kısmen veya tamamen tahrip eden veya kullanılmayacak hâle getirene altı yıldan
oniki yıla kadar hapis cezası verilir.
Aşağıdaki hâllerde ağırlaştırılmış müebbet
hapse hükmolunur:
1. - Fiil, Türkiye ile savaş hâlinde
bulunan bir devletin çıkarı için işlenmiş olursa,
2. - Fiil, Devletin savaş hazırlıklarını
veya savaş kudret ve yeteneğini veya askerî hareketlerini tehlikeye koymuş ise.
Fiil bunları elinde bulunduran veya
korunması veya gözetim ve denetimi ile yükümlü olan kimsenin kusuru sonucunda
meydana gelmiş veya yalnızca kolaylaşmış olursa kendisine bir yıldan beş yıla
kadar hapis cezası verilir.
B. Savaş zamanında Türkiye Devleti
zararına olmak üzere, düşman askerî hareketlerini kolaylaştırmak veya Türkiye
Devletinin askerî hareketlerine zarar vermek maksadıyla yabancıyla anlaşan veya
anlaşma olmasa da aynı sonuçları meydana getirmeye yönelik fiilleri işleyen
kimseye on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil sonucunda, düşman askerî hareketleri
fiilen kolaylaşmış veya Türk Devletinin askerî hareketleri zarar görmüş ise
faile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları
işleyen kimse ile anlaşan yabancıya da aynı ceza verilir.
Düşman
devlete maddî ve malî yardım
MADDE 362. - Savaş zamanında karşılıklı
veya karşılıksız yiyecek maddelerini veya Türkiye Devleti zararına
kullanılabilecek diğer her türlü şeyleri doğrudan doğruya veya dolaylı olarak
düşman devlete veren vatandaşa veya Türkiye'de oturan yabancıya beş yıldan
onbeş yıla kadar hapis cezası verilir.
Savaş zamanında, düşman devlet yararına
yapılan borçlanmalara veya her ne nedenle olursa olsun ödemelere katılan veya
bunlara ilişkin işlemleri kolaylaştıran vatandaşa veya Türkiye'de oturan
yabancıya aynı ceza verilir.
Savaştan evvel başlamış olsa bile, birinci
fıkrada yazılı hâller dışında, nerede bulunursa bulunsun düşman devlet
vatandaşıyla veya düşman devlet topraklarında oturan diğer kimselerle Türkiye
Devleti zararına veya düşman devletin savaş gücüne olumlu etki yapacak
nitelikte doğrudan doğruya veya dolaylı olarak ticaret yapan vatandaşa veya
Türkiye'de oturan yabancıya iki yıldan beş yıla kadar hapis ve üçmilyar liradan
yirmimilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
İKİNCİ BÖLÜM
Anayasa Düzenine ve Devlet Kuvvetlerine Karşı
Suçlar
Anayasayı
ihlâl
MADDE 363. - Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının hükümlerine aykırı olarak ve Anayasanın müsaade etmediği usullerle
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu
düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını
önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile
cezalandırılırlar.
Cumhurbaşkanına
suikast ve fiilî saldırı
MADDE 364. - Cumhurbaşkanına suikast
teşebbüsünde bulunan kimse ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile
cezalandırılır.
Fiil, eksik teşebbüs derecesinde kalmış
ise müebbet hapis cezası verilir.
Cumhurbaşkanına karşı diğer fiili
saldırılarda bulunan kimseye, fiil daha ağır bir cezayı gerektirmiyorsa, beş
yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
Yasama
organına karşı cürüm
MADDE 365. - Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının hükümlerine aykırı olarak ve Anayasanın müsaade etmediği usullerle
Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya Türkiye Büyük Millet
Meclisinin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs
edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılırlar.
Hükûmete
karşı cürüm
MADDE 366. - Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının hükümlerine aykırı olarak ve Anayasanın müsaade etmediği usuller
ile Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini
yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış
müebbet hapis cezası verilir.
Devlet
kuvvetlerine karşı silâhlı isyan
MADDE 367. - Halkı, Hükûmete karşı silâhlı
bir isyana kışkırtan kimseye onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası
verilir. İsyan gerçekleştiğinde fail hakkında yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar
hapis cezası verilir.
İsyana katılanlara altı yıldan on yıla
kadar hapis, isyanı idare edenlere ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası
verilir.
Silâhlar bir yerde depo edilmiş olsa da
isyan silâhlı sayılır.
Devlet
kuvvetlerine karşı zarar verme
MADDE 368. - 209 ve 210 uncu maddelerde
belirtilen fiilleri, Hükûmete karşı şiddet göstermek veya karşı gelmek amacı
ile işleyenlere ve fiillere katılanlara iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası
verilir.
Vasıta
sağlama
MADDE 369. - Devlet kuvvetlerine karşı
cürüm işlemeye yönelen örgütlerin faaliyetlerinde kullanmaları maksadıyla
bunların amaçlarını bilerek silâh, cephane veya benzerlerini sağlayan, imal
eden veya icat eden veya bunları nakleden veya hazırlayan veya bu maksatla
yabancı memleketlerden Türkiye'ye bunları sokan veya saklayan veya taşıyan
kimselere, söz konusu şeyler kullanılmamış olsa da, on yıldan onbeş yıla kadar
hapis cezası verilir.
Örgüt
üyelerini yurda sokmak
MADDE 370. - 369 uncu maddede belirtilen
örgütlerin elemanlarını bilerek, belli giriş kapılarından başka yerlerden
Ülkeye sokan ve Ülke içerisinde bir yerden diğer bir yere nakledenler onbeş
yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
İhbar
görevi
MADDE 371. - Devlet kuvvetlerine karşı
cürümlerden birinin işlendiğini veya işleneceğini öğrenmiş olup da, kabul
edilebilecek bir neden olmaksızın yetkili makamlara haber vermeyen kimseye
cürüm işlenmiş ise üç yıldan beş yıla, henüz işlenmemiş ise altı aydan iki yıla
kadar hapis cezası verilir.
Fiil, üstsoy, altsoy, eş ve kardeşler
tarafından işlendiğinde faile ceza verilmez.
Halkı tahrik
MADDE 372. - Halkı, Devlet kuvvetlerine
karşı cürümleri işlemeye teşvik ve tahrik etmek maksadıyla basılmış veya
basılmamış her türlü eser ve belgeleri meydana getirenlere veya bunları bilerek
nakledenlere, bu eser ve belgeler yayınlanmamış bulunsa da, bir yıldan üç yıla
kadar hapis cezası verilir.
Silâhlı
örgüt
MADDE 373. - 291, 356, 363, 364, 365, 366
ve 367 nci maddelerde yazılı cürümleri işlemek için, silâhlı örgüt kuranlara on
yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir.
Böyle bir örgütte amirlik ve komutanlık
edenler veya özel bir ödevle görevlendirilenler hakkında yukarıdaki fıkrada
belirtilen ceza, yarısı oranında artırılarak hükmolunur. Örgütün diğer
mensuplarına beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
Silâhlı örgütün amacını oluşturan suç
işlendiğinde bu maddede yazılı fiillerden dolayı faile ayrıca ceza verilir.
Silâhlı
örgüte yardım
MADDE 374. - 373 üncü maddede gösterilen
örgüt mensuplarına bilerek silâh veya cephane veya yiyecek veya giyecek
sağlayan veya barınacak yer gösteren veya başkaca yardım edenler, fiilleri
başka bir suçu oluştursa da, 448 inci madde dışında ayrıca üç yıldan beş yıla
kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
Yardımlar, dernek, vakıf, siyasal parti,
işçi, işveren kuruluşlarında veya meslek kuruluşlarına veya üst kuruluşlarına
veya bunların yan kuruluşlarına ait bina, lokal, büro veya eklentilerinde veya
öğretim kurumlarında veya öğrenci yurtlarında veya bunların eklentilerinde
yapılırsa yukarıdaki ceza üçte biri oranında artırılır.
Sadece kişisel ihtiyaçların karşılanmasına
yönelik yardımlar, üstsoy veya altsoya veya eşlere veya kardeşlerden birine
yapılmışsa ceza verilmez.
Etkin
pişmanlık hâli
MADDE 375. - 373 üncü maddede yazılı cürüm
hakkında soruşturmaya başlanmadan ve örgütün amacını oluşturan suçlardan herhangi
birisi henüz işlenmeden örgütü dağıtanlar veya örgütten çekilenler hakkında
ceza verilmez.
Ülke genelinde faaliyette bulunan bir
örgütün parçalarını oluşturan alt örgütlere mensup olanlardan, örgütün diğer
bir dalı tarafından girişilmiş eylemlere katılmamış bulunanlar da, yukarıdaki
fıkrada belirtilen yükümlülükleri yerine getirdiklerinde aynı cezasızlık
nedeninden yararlanırlar.
Suç hakkında soruşturmaya başlandıktan
sonra diğer örgüt mensuplarını ihbar edenlerden, bu ihbarları doğrulananlar
hakkında suç dolayısıyla verilecek cezanın dörtte üçü indirilir.
Suç için
anlaşma
MADDE 376. - 291, 356, 363, 364, 365, 366,
367, 388, 392 ve 396 ncı maddelerde yazılı cürümlerden birini veya birkaçını
elverişli vasıtalarla işlemek üzere iki veya daha fazla kişi, maddi olgularla
belirlenen bir biçimde anlaşırlarsa, suçların ağırlık derecesine göre, üç
yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkrada gösterilen maddelerde
yazılı cürümler işlenmeden veya anlaşma dolayısıyla soruşturmaya başlanmadan önce
bu ittifaktan çekilenlere ceza verilmez.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Millî Savunmaya Karşı Suçlar
Askerî
komutanlıkların gasbı
MADDE 377. - Kanunen yetkili olmadıkları
veya Devlet tarafından memur edilmedikleri hâlde, bir asker kıtasının veya
donanmasının veya savaş gemisinin veya savaş hava filosunun veya bir kale veya
müstahkem mevkiin veya bir askerî üssün veya benzerî mevkilerin bir liman veya
şehrin komutasını alanlara müebbet hapis cezası verilir.
Kanunen yetkili olmaları veya Devlet
tarafından memur edilmeleri suretiyle yukarıda gösterilen yerlerin komutanı
bulunanlardan, yetkili makamlarca komutanlığı terk etmeleri için verilen
emirlere uymayanlara da aynı ceza verilir.
Halkı
askerlikten soğutma
MADDE 378. - Halkı, askerlik hizmetinden
soğutacak etkinlikte teşvik veya telkinde bulunanlara veya propaganda yapanlara
altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil, basın ve yayın araçlarıyla işlenirse
ceza yarısı oranında artırılır.
Askerleri
itaatsizliğe teşvik
MADDE 379. - Askerleri veya askerî idareye
bağlı olarak görev yapan diğer kişileri kanunlara karşı itaatsizliğe veya
yeminlerini bozmaya veya askerî disiplini veya askerlik hizmetine ilişkin
görevlerini ihlâle yönelten ve tahrik edenler ile kanunlara, yeminlere veya
disiplin veya diğer görevlere aykırı hareketleri askerler önünde öven veya iyi
gördüğünü söyleyen kimselere, fiil daha ağır cezayı gerektiren bir cürüm
oluşturmadığı takdirde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil, alenî olarak işlenmişse iki yıldan
beş yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil, savaş zamanında işlenmiş ise ceza
bir katı oranında artırılır.
Yabancı
hizmetine asker yazma, yazılma
MADDE 380. - Hükûmetin izni olmaksızın bir
yabancı veya yabancı Devlet hizmetinde veya bunların lehinde çalışmak üzere
Ülke içinde vatandaşlardan asker yazan veya vatandaşları silâhlandıran kimseye
üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası verilir.
Asker yazılanlar veya silâhlandırılanlar
arasından asker veya askerlik çağında olanlar varsa ceza üçte biri oranında
artırılır.
Birinci fıkradaki hizmeti kabul eden
kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Savaş
zamanında Devlet emirlerine uymama
MADDE 381. - Savaş zamanında Devletin
yetkili makam ve mercilerinin emir veya kararlarına bilerek aykırı harekette
bulunan kimseye bir yıldan altı yıla kadar hapis cezası verilir.
Savaş
zamanında yükümler
MADDE 382. - Savaş zamanında, Devletin
silâhlı kuvvetlerinin veya halkın ihtiyaçları için Devlet veya bir kamu
kuruluşu veya kamu hizmetleri yapan veya kamu ihtiyaçlarını sağlayan bir
kuruluş ile iş yapmak veya eşya vermek üzere yaptıkları sözleşmedeki yükümleri
kısmen veya tamamen yerine getirmeyen kimseye üç yıldan on yıla kadar hapis ve
yirmimilyar liradan ellimilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Yükümlerin kısmen veya tamamen yerine getirilmemesi
taksirden ileri gelmişse, cezanın dörtte üçü indirilir.
Yükümün kısmen veya tamamen yerine
getirilmemesine asıl yükümlüler ile aralarında sözleşme bulunan aracılar veya
bunların temsilcileri neden olmuşsa, bunlar hakkında da aynı cezalar uygulanır.
Savaş zamanında yükümlerin yerine
getirilmesinde hile yapan yukarıdaki fıkralarda yazılı kişilere on yıldan onbeş
yıla kadar hapis ve otuzmilyar liradan doksanmilyar liraya kadar ağır para
cezası verilir.
Savaşta
yalan haber yayma
MADDE 383. - Savaş sırasında kamunun
endişe ve heyecan duymasına neden olacak veya halkın maneviyatını sarsacak veya
düşman karşısında ülkenin direncini azaltacak şekilde asılsız veya abartılmış
veya özel maksada dayalı havadis veya haber yayan veya nakleden veya temel millî
yararlara zarar verebilecek herhangi bir faaliyette bulunan kimseye beş yıldan
on yıla kadar hapis cezası verilir.
Eğer fiil,
1) Propagandayla,
2) Askerlere yönelik olarak,
3) Bir yabancı ile anlaşma neticesi,
işlenmişse verilecek ceza on yıldan yirmi
yıla kadar hapistir.
Fiil, düşmanla anlaşma neticesi işlenmişse
müebbet hapis cezası verilir.
Savaş zamanında düşman karşısında milletin
direncini tehlikeyle karşı karşıya bırakacak şekilde yabancı paraların değerini
düşürmeye veya itibarı amme kâğıtlarının değeri üzerinde etki yapmaya yönelik
hareketlerde bulunan kimseye beş yıldan on yıla kadar hapis ve otuzmilyar
liradan yetmişmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Dördüncü fıkrada yazılı fiil, bir yabancı
ile anlaşma sonucu işlenmişse ceza yarısı; düşmanla anlaşma sonucu işlenmiş ise
bir katı oranında artırılır.
Seferberlikle
ilgili görevin ihmali
MADDE 384. - Sulh zamanında seferberlikle
ilgili görevlerini ihmal eden veya geciktiren memura dokuz aydan üç yıla kadar
hapis cezası verilir.
Düşmandan unvan
ve benzeri payeler kabulü
MADDE 385. - Türkiye ile savaş hâlinde
bulunan bir devletten akademik derece veya şeref, unvan, nişan ve diğer fahri
rütbe veya bunlara ait maaş veya başka yararlar kabul eden vatandaşa üç aydan
bir yıla kadar hapis cezası verilir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk
Devletin
güvenliğine ilişkin belgeler
MADDE 386. - Devletin güvenliğine veya iç
veya dış siyasal yararlarına ilişkin belge veya vesikaları kısmen veya tamamen
yok eden, tahrip eden veya bunlar üzerinde sahtecilik yapan veya geçici de
olsa, bunları tahsis olundukları yerden başka bir yerde kullanan, hileyle alan
veya çalan kimseye sekiz yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.
Yukarıdaki yazılı fiiller, savaş sırasında
işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askerî
hareketlerini tehlikeye koymuş ise müebbet hapis cezası verilir.
Devletin
güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme
MADDE 387. - Devletin güvenliği veya iç
veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması
gereken bilgileri temin eden kimseye üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası
verilir.
Fiil, savaş sırasında işlenmiş veya
Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askerî hareketlerini
tehlikeye koymuşsa müebbet hapis cezası verilir.
Siyasal
veya askerî casusluk
MADDE 388. - Devletin güvenliği veya iç
veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması
gereken bilgileri, siyasal veya askerî casusluk maksadıyla temin eden kimseye
onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil;
1) Türkiye ile savaş hâlinde bulunan bir
devletin yararına işlenmişse,
2) Savaş sırasında işlenmiş veya Devletin
savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askerî hareketlerini tehlikeye
sokmuşsa,
fail, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası
ile cezalandırılır.
Devletin
güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklama
MADDE 389. - Devletin güvenliği veya iç
veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken
bilgileri açıklayan kimseye beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil, savaş zamanında işlenmiş veya
Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askerî hareketlerini
tehlikeye koymuşsa, faile on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil, failin taksiri sonucu meydana gelmiş
ise birinci fıkrada yazılı olan hâlde, faile altı aydan iki yıla, ikinci
fıkrada yazılı hâllerden birinin varlığı hâlinde ise üç yıldan sekiz yıla kadar
hapis cezası verilir.
Gizli
kalması gereken bilgileri açıklama
MADDE 390. - Devletin güvenliği veya iç
veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken
bilgileri siyasal veya askerî casusluk maksadıyla açıklayan kimseye müebbet
hapis cezası verilir.
Fiil, savaş zamanında işlenmiş veya
Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askerî hareketlerini
tehlikeyle karşı karşıya bırakmış ise, faile ağırlaştırılmış müebbet hapis
cezası verilir.
Taksir
sonucu casusluk fiillerinin işlenmesi
MADDE 391. - 387, 388, 390 ve 395 ilâ 398
inci maddelerde yazılı cürümlerin işlenmesi, belge veya vesikaları elinde
bulunduran veya bilgilere sahip olan kimselerin taksir derecesindeki kusurları
sonucu mümkün olmuş veya kolaylaşmış ise, faile bir yıldan dört yıla kadar
hapis cezası verilir.
Fiil, savaş sırasında işlenmiş veya
Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askerî hareketlerini
tehlikeyle karşı karşıya bırakmış ise, faile üç yıldan sekiz yıla kadar hapis
cezası verilir.
386 ilâ 390 ıncı maddelerde yazılı
cürümlerin işlenmesi, Devletin askerî yararı gereği girilmesi yasaklanmış olan
yerlerin korunması veya denetimi ile görevli kimselerin taksirli fiilleri
sonucu mümkün olmuş veya kolaylaşmış ise fail hakkında birinci ve ikinci
fıkralarda yazılı cezalar verilir.
Uluslararası
casusluk
MADDE 392. - Yabancı bir devletin
güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla
gizli kalması gereken bilgileri, diğer bir yabancı devlet lehine siyasal veya
askerî casusluk maksadıyla temin eden vatandaşa veya bunu Türkiye'de temin
etmiş bulunan yabancıya bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir.
Askerî
yasak bölgelere girme
MADDE 393. - Devletin askerî yararı gereği
girilmesi yasaklanmış olan yerlere, gizlice veya hile ile girenlere iki yıldan
beş yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil, savaş zamanında işlenirse faile üç
yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.
Devlet
sırlarından yararlanma, Devlet hizmetlerinde sadakatsizlik
MADDE 394. - Görevi dolayısıyla öğrendiği
ve Devletin güvenliğinin gizli kalmasını gerektirdiği fenni keşif veya yeni
buluşları veya sınaî yenilikleri kendisinin veya başkasının yararına kullanan
veya kullanılmasını sağlayan memur veya kamu hizmeti ile yükümlü olanlar beş
yıldan on yıla kadar hapis ve otuzmilyar liradan yetmişmilyar liraya kadar ağır
para cezası ile cezalandırılırlar.
Fiil, Türkiye ile savaş hâlinde bulunan
bir devletin yararına işlenir veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş
etkinliğini veya askerî hareketlerini tehlikeye sokacak olursa, faile müebbet
hapis cezası verilir.
Türkiye Devleti tarafından yabancı bir
memlekette Devlete ait belirli bir işi görmeye memur edilen kimse, bu görevi
sadakatle yerine getirmediği ve bu fiilden dolayı zarar meydana gelebildiği
takdirde faile beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
Bundan evvelki fıkralarda yazılı
cürümlerin işleneceğini haber alıp da, bunları zamanında yetkililere ihbar
etmeyenlere, cürüm teşebbüs derecesinde kalmış olsa bile altı aydan iki yıla
kadar hapis cezası verilir.
Yasaklanan
bilgileri temin
MADDE 395. - Yetkili makamların kanun ve
düzenleyici işlemlere göre açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımından
gizli kalması gereken bilgileri temin eden kimseye bir yıldan üç yıla kadar
hapis cezası verilir.
Fiil, Devletin savaş hazırlıklarını veya
savaş etkinliğini veya askerî hareketlerini tehlikeyle karşı karşıya bırakmış
ise faile beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
Yasaklanan
bilgilerin casusluk maksadıyla temini
MADDE 396. - Yetkili makamların kanun ve
düzenleyici işlemlere göre açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımından
gizli kalması gereken bilgileri siyasal veya askerî casusluk maksadıyla temin
eden kimseye sekiz yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil, Türkiye ile savaş hâlinde bulunan
bir devletin yararına işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş
etkinliğini veya askerî hareketlerini tehlikeyle karşı karşıya bırakmış ise
faile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.
Yasaklanan
bilgileri açıklama
MADDE 397. - Yetkili makamların kanun ve
düzenleyici işlemlere göre açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımından
gizli kalması gereken bilgileri açıklayan kimseye üç yıldan beş yıla kadar
hapis cezası verilir.
Fiil, savaş zamanında işlenmiş veya
Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askerî hareketlerini
tehlikeye sokmuş ise faile on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil, failin taksiri sonucu meydana gelmiş
ise, birinci fıkrada yazılı olan hâlde faile altı aydan iki yıla, ikinci
fıkrada yazılı hâlde üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.
Yasaklanan
bilgileri siyasal veya askerî casusluk maksadıyla açıklama
MADDE 398. - Yetkili makamların kanun ve
düzenleyici işlemlere göre açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımından
gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askerî casusluk maksadıyla
açıklayan kimseye on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil, savaş zamanında işlenmiş veya
Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askerî hareketlerini
tehlikeyle karşı karşıya bırakmış ise ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası
verilir.
Devlet
güvenliği ile ilgili belgeleri elinde bulundurma
MADDE 399. - Devletin güvenliği veya iç
veya dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gereken bilgileri veya
yetkili makamların açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımından gizli
kalması gereken hususları elde etmeye yarayan ve elde bulundurulması için kabul
edilebilir bir neden gösterilemeyen belgelerle veya bu nitelikteki herhangi bir
şeyle yakalanan kimseye bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil, savaş zamanında işlenirse faile üç
yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Kamu Hizmeti ve Görevlerine Karşı Suçlar
Basit ve
nitelikli zimmet
MADDE 400. - Görevi nedeniyle kendisine
tevdi olunan veya muhafaza, denetim veya sorumluluğu altında bulunan para veya
para yerine geçen evrak veya senetleri veya diğer malları zimmetine geçiren
memura beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkrada gösterilen cürüm,
dairesini aldatacak ve fiilin açığa çıkmamasını sağlayacak her türlü hileli
faaliyette bulunmak suretiyle işlenmiş ise faile on yıldan onbeş yıla kadar
hapis cezası verilir.
Zararın, kovuşturmaya başlamadan evvel
tamamıyla ödenmiş olması hâlinde yukarıdaki fıkralarda yazılı cezaların üçte
ikisi, ödeme hükümden önce gerçekleştirilmiş ise yarısı indirilir.
Meydana gelen zararın ödenmemesi hâlinde
mahkemece ödettirilmesine re'sen hükmolunur.
Basit
zimmeti mümkün kılma
MADDE 401. - Denetim görevini ihmal ederek
basit zimmetin oluşmasına veya artmasına olanak sağlamış olan kimseye altı
aydan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
İrtikâp
MADDE 402. - Memuriyet sıfatını veya
görevini kötüye kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına haksız olarak para
verilmesine veya diğer yararlar sağlanmasına veya bu yolda vaatte bulunulmasına
bir kimseyi icbar eden memura beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkrada yazılı cürüm,
inandırmak suretiyle işlenirse faile üç yıldan beş yıla kadar hapis cezası
verilir.
Memur kanunen almaması gereken bir şeyi diğerinin
hatasından yararlanarak almış bulunursa bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası
verilir.
Rüşvet
tanımı
MADDE 403. - Ceza Kanununun uygulanmasında
memur sayılanların, kanunen veya nizamen yapmaya veya yapmamaya mecbur
oldukları şeyi yapmak veya yapmamak için aldıkları veya başkalarına
aldırdıkları para, hediye ve ne nam altında olursa olsun sağladıkları diğer
yararlar ile bu maksatla alıp sattıkları veya ihale ettikleri taşınır veya
taşınmaz malların gerçek değeri ile verilip alınan bedel arasındaki fahiş fark
rüşvet sayılır.
Bu Kanundaki memur tanımı dışında kalsalar
da, özel kanunlarda belirtilen hâllerde Devlet memuru sayıldıkları açıklananlar
ile bazı yükümlülük ve sorumlulukları bakımından Devlet memurları gibi
cezalandırılacakları belirtilenlerin, yukarıdaki fıkrada gösterilen şekilde
sağladıkları her türlü yarar da rüşvet sayılır.
Yabancı bir ülkede seçilmiş veya atanmış
olan, yasama veya idarî veya adlî bir görevi yürüten kamu kurum veya
kuruluşlarının memur veya görevlilerine veya aynı ülkede uluslararası nitelikte
görevleri yerine getirenlere, uluslararası ticarî işlemler nedeniyle, bir işin
yapılması veya yapılmaması veya haksız bir yararın elde edilmesi veya
muhafazası amacıyla, doğrudan veya dolaylı olarak birinci fıkranın öngördüğü
yararların teklif veya vaat edilmesi veya verilmesi de rüşvet sayılır.
Rüşvet alma
MADDE 404. - Kanun ve nizam hükümlerine
göre yapmak zorunda olduğu şeyi yapmak veya yapmamak zorunda olduğu şeyi
yapmamak için rüşvet alan veya bir vaat veya yüküm kabul eden kimseye üç yıldan
on yıla kadar hapis cezası verilir.
Cürmün, yapılması gereken işin yapılmaması
veya yapılmaması gereken işin yapılması için işlenmesi hâlinde faile dört
yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen hâllerde
memurun mensup olduğu dairenin ilgili bulunduğu sözleşme veya bağlantılara
girişilmiş veya memuriyet, maaş, nişan veya diğer rütbe, derece veya kademeler
verilmiş veya kanun ve nizama aykırılık veya hakkı ihlâl eden bir hâl meydana
gelmiş ise faile beş yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir.
Rüşvet
verme
MADDE 405. - 403 üncü maddede gösterilen
kimselere yapmaya mecbur oldukları şeyi yapmamaları veya yapmamaya mecbur
oldukları şeyi yapmaları için rüşvet vaat veya teklif eden veya veren kimseye
kanun ve nizama aykırılığın derecesine ve istenilen şeyin kısmen veya tamamen
yapılmış olup olmamasına göre dört yıldan oniki yıla kadar hapis cezası
verilir.
Haklı bir hususun elde edilmesi için
rüşvet veren veya başka yararlar sağlayan kimseye, verdiği para veya sağladığı
yararın on katı ağır para cezası verilir.
Cezayı
ağırlaştıran hâller
MADDE 406. - Kendisine rüşvet teklif
edilen kimse, emir ve idare yetkisine sahip olanlar ile yargı görevi
yapanlardan veya resmî daireler tarafından özel bir ödevle görevlendirilenlerden
biri veya noter, avukat, yeminli malî müşavir, bilirkişi, hakem olduğu
takdirde, kanun ve nizama aykırılığın derecesine göre, rüşvet veren hakkında
verilecek ceza, üçte birden yarısına kadar artırılır.
Rüşvette
aracılık
MADDE 407. - Rüşvete aracılık eden kimse,
rüşveti veren ve alandan hangisinin aracısı ise onunla birlikte suçun aslî
faili sayılır.
Etkin
pişmanlık
MADDE 408. - Rüşvet kabul eden kimse,
rüşveti almadan evvel veya aldıktan sonra ve fakat istenilen hususu kısmen de
olsa yerine getirmeksizin ve hakkında soruşturmaya başlanmadan durumu merciine
duyurur ve aldığı para ve diğer şeyleri aynen iade ederse sorumlu olmaz.
Bunun gibi, isteğinin yerine
getirilmesinden önce durumu merciine duyuran fail de sorumlu olmaz ve vermiş
bulunduğu para ve diğer şeyler alınarak kendisine geri verilir.
Bu madde hükmü rüşvete aracılık edenler
hakkında da uygulanır.
Rüşvette
mülkiyetin Devlete geçmesi
MADDE 409. - Kanunda aksine hüküm
bulunmayan hâllerde, rüşvet olarak verilen para, eşya ve diğer şeylerin, bunlarla
edinilen mal ve değerlerin veya ürünlerinin müsaderesine veya mülkiyetin
Devlete geçmesine hükmolunur.
Yetkili
olmadığı bir iş için yarar sağlama
MADDE 410. - Görevine girmeyen ve
yapılması veya yapılmaması hususunda yetkili olmadığı bir işi yapacağı inancını
uyandırarak yarar sağlayan memura bir yıldan beş yıla kadar hapis ve ikimilyar
liradan beşmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Memuriyetin
usulsüz yerine getirilmesi
MADDE 411. - Bir memuriyeti, kanun ve
nizamlara aykırı olarak yerine getirmeye teşebbüs eden veya memuriyetini terk
emri kendisine bildirilmiş olduğu hâlde görevi sürdüren kimseye üç aydan iki
yıla kadar hapis cezası verilir.
Özel işaret
ve kıyafetleri usulsüz kullanma
MADDE 412. - Bir rütbe veya memuriyetin
veya mesleğin, resmî elbisesini yetkisi olmaksızın alenen giyen veya hakkı
olmayan nişan veya madalyaları takan kimseye üç aydan bir yıla kadar hapis
cezası verilir. Fail, bu elbisenin belirlediği meslek ve memuriyetle ilgili
şeyleri yapacak olursa altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
Elbisenin sağlayacağı kolaylık ve
olanaklardan yararlanarak bir suç işlenirse, yalnız bu fiilden ötürü yukarıdaki
fıkrada belirtilen cezalar üçte biri oranında artırılarak hükmolunur.
Türkiye Kızılay Derneğine ait alamet ve
işaretleri, Derneğin rızası olmaksızın herhangi bir basılmış eser veya evrak ve
diğer eşya üzerine koymak veya resim veya hâkketmek veya her ne suretle olursa
olsun o alamet ve işaretleri temsil ettirmek veya cisimlendirmek suretiyle
kullananlara, yetkilisinin şikâyeti üzerine bir aydan üç aya kadar hapis veya
üçyüzellimilyon liradan birmilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Birleşmiş Milletler Dünya Sağlık
Teşkilatının resmî mühür ve damgası ile alametinin ve Dünya Sağlık Teşkilatı
adının ve bu adın ilk harflerinden oluşan kısaltmanın ticaret veya herhangi bir
yarar kastıyla bir ticaret ve sanayi kurumu veya bir kimse tarafından, bu
Teşkilatın rızası olmaksızın kullanılması, herhangi bir basılmış eser veya
evrak veya eşya üzerine konması veya temsil edilmesi veya cisimlendirilmesi
hâlinde faile üçüncü fıkrada yazılı ceza verilir.
Mühür bozma
MADDE 413. - Kanun veya yetkili makamların
emri uyarınca bir şeyin saklanmasını veya varlığının aynen korunmasını sağlamak
için konulan mühürü kaldıran veya kaldırmasa da aynı sonucu doğuracak bir
harekette bulunan kimseye üç aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil, mühür konulmasını emretmiş veya
yapmış olan memur veya resmen mühür altına alınan bir şeyi saklamak veya
yanında bulundurmak görevi ile yükümlü olan kimse tarafından işlenmiş ise faile
bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir.
Delil ve
suç eşyasını ortadan kaldırma
MADDE 414. - Devlet dairelerinde delil
olarak saklanan iz ve eserleri ve cürmü oluşturan cisim ve eşyayı ortadan
kaldıran veya bozan veya yok eden veya değiştiren kimseye bir yıldan üç yıla
kadar hapis cezası verilir.
Cürmün faili memuriyeti gereği bu cismi
veya eşyayı elinde bulundurmakla yükümlü ise iki yıldan beş yıla kadar hapis
cezası ile cezalandırılır.
Fail, bu cisim veya eşyadan kendisi veya
başkası için herhangi bir yarar elde etmeksizin ve henüz hakkında kamu davası
açılmadan önce bunları değiştirmeksizin geri verirse, yukarıdaki fıkralarda
yazılı cezaların üçte ikisi indirilir.
Muhafaza
görevini kötüye kullanma veya ihmal
MADDE 415. - Muhafaza edilmek üzere
kendisine resmen teslim olunan rehinli veya hacizli veya herhangi bir nedenle
elkonulmuş olan malları, kendisinin veya başkasının yararı için saklayan veya
sahibine veya başkalarına veren veya değiştiren veya lazım gelenlere teslimden
kaçınan kimseye üç aydan iki yıla kadar hapis ve birmilyar liradan üçmilyar
liraya kadar ağır para cezası verilir.
Fail yukarıda gösterilen eşyanın sahibi
ise bir aydan bir yıla kadar hapis ve yediyüzellimilyon liradan ikimilyar
liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılır.
Cürüm, muhafaza edenin taksirinden ileri
gelmiş ise faile beşyüzmilyon liradan ikimilyar liraya kadar ağır para cezası
verilir.
Eşyanın değeri az ise veya cürmün faili
kovuşturmaya başlanmadan önce eşyayı geri verir veya aynen iadesi mümkün
olmayan hâllerde eşyanın bedelini öderse cezanın beşte dördü indirilir.
Ağırlaştırıcı
nedenler
MADDE 416. - 413 ilâ 415 inci maddelerde
belirtilen fiiller, cebir ve şiddet kullanmak veya tehdit suretiyle veya
içlerinden birisi silâhlı olsa da birden çok kimse tarafından işlenirse ceza
üçte biri oranında artırılır.
Nüfuz
kullanma iddiası
MADDE 417. - Resmî meclisler üyelerinden
veya memurlardan birinin nezdinde nüfuzu olduğunu, hatırı sayıldığını veya
onlarla ilişkisi bulunduğunu iddia ederek gerçekleştirilecek aracılıkta,
teşviki sağlamak veya ödül olmak üzere üye veya memurun kayırma veya
kollamasına karşılık onlara verilmek veya onlara verilmesi gereken hediye veya
ödül için sarfolunmak bahanesiyle kendisi veya başkası hesabına para veya başka
yarar alan veya kabul eden veya bunların verilmesi hususunda vaat elde eden
kimseye iki yıldan beş yıla kadar hapis ve onmilyar liradan otuzmilyar liraya
kadar ağır para cezası verilir.
Fail, milletvekili veya siyasal parti
kademelerinde fiilî görev alan kimselerden olduğu takdirde, yukarıdaki cezalar
üçte bir oranında artırılarak hükmolunur.
Kanuna
aykırı eğitim
MADDE 418. - Kanun ve nizamlara aykırı
olarak, okul veya dershane, okul öncesi eğitim kurumu, kurs, öğrenci yetiştirme
ve çalıştırma veya eğitim merkezi ve benzerî kurumları açanlara ve buralarda
öğretmenlik yapanlar ile bunları çalıştıranlara bir yıldan üç yıla kadar hapis
cezası verilir.
Yukarıdaki fıkrada gösterilen yerlerin
kapatılmasına da karar verilir.
Görevi
yaptırmamak için veya görevde direnme
MADDE 419. - Resmî meclis üyesi veya bir
memur hakkında, görevine ilişkin bir işi yapmaya veya yapmamaya icbar için
cebir ve şiddet veya tehdit kullanan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis
cezası verilir.
Yukarıdaki fıkrada yazılı cezalar adlî
veya siyasal veya idarî bir kurulun veya bu kurullar temsilcilerinin
toplanmalarını veya görev yapmalarını men veya ihlâl veya tartışmalarında nüfuz
icra etmek veya etkilemek üzere cebir ve şiddet veya tehdit kullananlar
hakkında da uygulanır.
Bir memura veya ona yardım edenlere,
memuriyetine ait görevi yerine getirirken cebir ve şiddet veya tehdit ile
direnen kimseye altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiiller
silâhlı bir kişi tarafından işlenmiş ise, iki yıldan beş yıla kadar hapis
cezası verilir. Fiilin, içlerinden en az birisi silâhlı birden çok kişi
tarafından anlaşarak birlikte veya silâhsız olsalar da veya aralarında anlaşma
olmasa bile toplanmış beşten çok kişi tarafından işlenmesi hâlinde faile dört
yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.
Birinci fıkrada yazılı olan kişilerden
birinin görev yaptığı yeri ne suretle olursa olsun kısmen veya tamamen işgal
ederek, görevine ilişkin bir işin yapılmasına engel olan kimseye altı aydan üç
yıla kadar hapis cezası verilir. Fiil, cebir ve şiddet veya tehdit ile
işlenirse bir yıldan üç yıla kadar, silâhla veya kendini tanınmayacak bir hâle
koyarak veya birden çok kişi tarafından birlikte işlenirse iki yıldan beş yıla
kadar hapis cezası verilir.
Direnmek
için topluluk
MADDE 420. - 419 uncu maddede yazılı
fiilleri cebir ve şiddet veya tehditle işlemek üzere on veya daha fazla
kimseden oluşmuş bir topluluğa katılanlara iki aydan iki yıla kadar hapis
cezası verilir.
Topluluk, cürmün silâhla işlenmesi için
oluşmuş ise faile altı aydan üç yıla kadar hapis ceza verilir.
Yetkili merciin emir ve ihtarı üzerine
topluluk dağılırsa, katılanlar hakkında ceza verilmez.
Direnme
MADDE 421. - Kanun ve nizam hükümlerinden
birinin yerine getirilmesine karşı koymak için nüfuz veya etkili kuvvet
sarfeden kimseye bir aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir.
Memura
karşı etkili eylem
MADDE 422. - Bir memura görevini yaparken
veya sıfat ve memuriyeti sona ermiş olsa bile, yaptığı görevden dolayı işlenen
etkili eylem nedeniyle 145 inci maddeye göre verilecek cezalar yarısı oranında
artırılır.
Kolluk
kuvvetlerini itaatsizliğe teşvik
MADDE 423. - 379 uncu maddede yazılı olan
fiiller kolluk kuvvetlerine karşı işlendiğinde, fail hakkında aynı maddede
yazılı cezalar uygulanır.
Kamu
hizmetlerinden yasaklanma cezasına hükmedilmesi
MADDE 424. - Bu Bölüme giren suçlarda
memuriyet sıfatının suçun unsurunu veya ağırlaştırıcı nedenini oluşturduğu
hâllerde fail hakkında, süresi hükmedilen hürriyeti bağlayıcı aslî cezadan
fazla olmamak ve her hâlde beş yılı aşmamak üzere ayrıca kamu hizmetlerinden
yasaklanma cezasına hükmedilir.
Ortak
hükümler
MADDE 425. - 400 ilâ 410 uncu maddelerde
yazılı suçların emir ve idare yetkisine sahip olanlar ile yargı görevi yapanlar
tarafından işlenmesi hâlinde verilecek cezalar yarısı oranında artırılarak
hükmolunur.
Mahkemeler ile adalet dairelerinde veya
diğer resmî dairelerde kendilerine kanunî bir görev verilen veya 403 üncü
maddede gösterilen kişilerin rüşvet fiilleri, kesin yargı hükmünü etkilemiş ise
failler hakkında birinci fıkra hükmü uygulanır.
400 ilâ 410 uncu maddelerde yer alan
cürümler dolayısıyla rüşvet veya yararın değeri pek hafif ise cezanın üçte
ikisi, hafif ise yarısı indirilir. Değer aşırı ise ceza altıda bir artırılır.
Tüzel
kişilerin sorumluluğu
MADDE 426. - Bu Bölümde yer alan rüşvet
verme suçlarından dolayı tüzel kişiler de sorumludur.
ALTINCI BÖLÜM
Devletin Egemenlik Alametlerine, Organlarına ve
Memurlarına Hakaret Suçları
Cumhurbaşkanına
hakaret
MADDE 427. - Cumhurbaşkanına huzurunda
hakaret eden kimseye üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası verilir.
Hakaret, Cumhurbaşkanının gıyabında
meydana geldiğinde faile bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Cumhurbaşkanının isminin açıkça
zikredilmediği hâllerde 182 nci maddedeki hüküm uygulanır.
Suç, basın veya yayın yolu ile işlenmişse
fiilin niteliğine göre verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
Bu maddede yazılı suçlar Adalet Bakanının
izniyle kovuşturulur.
Bayrağa ve
Devletin egemenlik alametlerine hakaret
MADDE 428. - Türk bayrağını veya millî
renkleri taşıyan özel bayrakları veya Devletin diğer egemenlik alametlerini
alenen tahkir eden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Bu maddede yazılı cürüm, yabancı bir
ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenirse ceza üçte bir oranında
artırılır.
Manevî
varlığa hakaret
MADDE 429. - Türklüğü, Cumhuriyeti, Büyük
Millet Meclisini, Hükûmetin manevî şahsiyetini, bakanlıkları, Devletin askerî
veya emniyet muhafaza kuvvetlerini veya Adliyenin manevî şahsiyetini alenen
tahkir ve tezyif edenler bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Birinci fıkrada yazılı cürümlerin
işlenmesinde, hakaret edilen açıkça belirtilmemiş olsa bile, onlara yönelik
bulunduğunda duraksanmayacak bir durum varsa, hakaret edilen açıklanmış gibi kabul
edilir.
Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına veya Büyük
Millet Meclisi kararlarına alenen sövenlere onbeş günden altı aya kadar hapis
cezası verilir.
Türklüğü tahkir yabancı memlekette bir
Türk tarafından işlenirse verilecek ceza üçte birden yarıya kadar artırılır.
Birinci fıkrada sayılan organları veya
kurumları tahkir ve tezyif kastı bulunmaksızın, sadece eleştirmek maksadıyla
yapılan yazılı, sözlü veya görüntülü düşünce açıklamaları cezayı gerektirmez.
Memura
görevden dolayı hakaret
MADDE 430. - Bir memura, huzurunda ve
yerine getirdiği görevden dolayı hakarette bulunan kimseye dört aydan bir yıla
kadar hapis cezası verilir.
Hakaret, belirli bir fiilin isnadı
suretiyle işlenirse sekiz aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil, memura hitap eden veya hitap
edildiği anlaşılan telgraf, telefon, mektup, resim veya herhangi bir yazı
vasıtasıyla işlendiğinde de aynı cezalar verilir.
Bu maddede yazılı hakaret fiilinin, resmî
sıfat ve memuriyet sona ermiş olsa bile, yerine getirilen görevden dolayı işlenmesi
hâlinde, yukarıdaki fıkralarda yazılı cezalara hükmolunur.
Fiil, bir görevin yerine getirilmesinden
dolayı olmayıp, görev sırasında meydana gelirse ceza altıda biri oranında
indirilerek verilir.
Resmî
kurullara ve yargı görevi yapanlara hakaret
MADDE 431. - Adlî, idarî, askerî veya
siyasal resmî bir kurul huzurunda veya yargı görevi yapanların bu görevlerini
yerine getirdikleri sırada veya duruşmaya ilişkin karar veya hükmün
açıklanmasından sonra, bunlara hakarette bulunan kimseye altı aydan iki yıla kadar
hapis cezası verilir.
Fiil, belirli bir fiil isnadı suretiyle
işlenecek olursa bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil, maddede gösterilen kurul veya yargı
görevi yapanlara hitap eden veya hitap edildiği anlaşılan telgraf, telefon,
mektup, resim veya herhangi bir yazı vasıtasıyla işlendiği takdirde de aynı
ceza verilir.
Hakaret, birinci fıkrada gösterilen
kurullara veya yargı görevi yapanların sıfat veya hizmetinden dolayı basın veya
yayın yolu ile işlenmiş olursa, fiilin niteliğine göre cezalar üçte bir
oranında artırılarak hükmolunur.
Sıfat veya hizmetinden dolayı meydana
gelen hakaret birinci fıkrada gösterilen kurul ve yargı görevi yapanların
gıyaplarında alenen işlenmiş olursa, fiilin niteliğine göre birinci ve ikinci
fıkralarda yazılı olan cezaların yarısı hükmolunur.
Memura ve
kurula hakarette ispat hakkı
MADDE 432. - 430 ve 431 inci maddelerde
yer almış bulunan hakaret suçları hakkında da 181 inci madde hükümleri
uygulanır.
YEDİNCİ BÖLÜM
Adliyeye Karşı Suçlar
İftira ve
suç üstlenme
MADDE 433. - Adliyeye veya durumu adliyeye
bildirmekle yükümlü bir makama veya kanunî soruşturma ve kovuşturma yapacak
veya yaptırabilecek bir mercie veya disiplin soruşturması yapabilecek bir
kuruma ihbar ve şikâyette bulunarak suçsuz olduğunu bildiği bir kimseye
kovuşturulabilir bir suç veya disiplin suçu isnat eden veya o kimseye karşı
böyle bir suçun maddî eser ve delillerini uyduran kimseye, isnat ettiği suçun
ve uydurduğu delillerin niteliğine göre altı aydan üç yıla kadar hapis cezası
verilir.
İsnat, kendisine iftira olunan kimsenin
tutuklanmasına neden olmuş ise, hükmedilecek ceza bir yıldan beş yıla kadar
hapistir.
İftira olunan kimse, üç yıldan fazla
hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkûm olmuş ise, iftira eden kimseye beş yıldan
on yıla kadar hapis cezası verilir.
Mağdur müebbet hapse mahkûm edilmiş ise,
iftira eden kimseye onbeş yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezası verilir.
İftira sonucu ağırlaştırılmış müebbet
hapis cezasına hükümlülük hâlinde, faile, bu ceza infaz edilmiş ise ağırlaştırılmış
müebbet hapis cezası; infaz edilmemiş ise müebbet hapis cezası verilir.
Fail, kovuşturmadan önce iftirasından
döner veya suçu uydurduğunu kabul eder ise, birinci ve ikinci fıkralarda yazılı
hâllerde cezanın altıda beşi indirilir.
İftiradan dönme veya suçu uydurduğunu
kabullenme hususları kovuşturma evresinde gerçekleşmiş ise, yukarıdaki
fıkralarda yazılı cezalar üçte ikisi oranında indirilir. Müebbet hapis yerine
yirmi yıl hapis cezası verilir.
İftiranın konusunu oluşturan suç, kabahat
türünden ise veya bir disiplin suçu oluşturuyorsa, ceza yarısı oranında
indirilir.
Bu suçta zamanaşımı, iftiranın sabit
olduğu tarihten başlar.
Adlî makamlara, gerçeğe aykırı olarak,
suçu işlediğini veya suça katıldığını bildiren kimseye de bir aydan iki yıla
kadar hapis cezası verilir. Fail, bu suçu üstsoy veya altsoyundan birini veya
kardeşini veya eşini cezadan kurtarmak amacıyla işlemiş ise, verilecek cezanın
dörtte üçü indirilebileceği gibi, tamamen de kaldırılabilir.
Suç uydurma
MADDE 434. - İşlenmediğini bildiği bir
suçu, adliyeye veya durumu adliyeye bildirmekle yükümlü bir makama veya
soruşturma ve kovuşturma yapacak veya yaptırabilecek bir mercie veya bir
disiplin suçunu bu hususta soruşturma ve kovuşturma yapabilecek bir kuruma,
işlenmiş gibi ihbar eden veya işlenmeyen bir suçun veya disiplin suçunun delil
veya emarelerini soruşturma yapılmasını gerektirecek derecede uyduran kimseye
bir aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
Başkası
yerine ceza infaz kurumuna veya tutukevine girme
MADDE 435. - Kendisini, bir hükümlünün
veya tutuklunun yerine koyarak ceza infaz kurumuna veya tutukevine giren
kimseye iki aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.
Yalan
tanıklık
MADDE 436. - Yemin ettirerek tanık
dinlemeye yetkili bir memur, makam veya kurul huzurunda tanıklık ederken yalan
söyleyen veya tanıklığın konusunu oluşturan hususlar hakkındaki bilgilerini
kısmen veya tamamen saklayan kimseye altı aydan üç yıla kadar hapis cezası
verilir.
Yalan tanıklık üç yıldan fazla hürriyeti
bağlayıcı cezayı gerektiren bir suçun soruşturma veya kovuşturması sırasında
meydana gelmiş ise faile iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir.
Yalan tanıklık üç yıldan fazla hapis
cezası verilmesi sonucu doğurmuşsa faile beş yıldan az olmamak üzere verilmiş
hapis cezasının yarısı oranında hapis cezası verilir.
Yalan tanıklık, bir kimseye müebbet hapis
cezası verilmesi sonucunu doğurmuş ise, faile onbeş yıldan yirmi yıla,
ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesi sonucunu doğurmuşsa faile yirmi
yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezası verilir.
Failin, kanun hükmü gereği yeminsiz olarak
dinlenmesi hâlinde cezalar yarısı oranında indirilir.
Cezayı
kaldıran ve azaltan hâller
MADDE 437. - Yalan yere tanıklık eden
kişi;
1) Gerçeği söylemesi hâlinde kendisini
veya üstsoy, altsoy, eş ve dördüncü derece dahil kan ve kayın hısımlarından
birini suçtan dolayı kovuşturmaya uğratacak olan,
2) Kanunen tanık olarak çağırılması
gerekmeyen,
3) Tanıklıktan çekinmeye hakkı olduğu
hâlde bu hakkı kendisine bildirilmemiş olan,
4) Hukuk davasının duruşması sırasında
yalan tanıklıkta bulunduğu hâlde, hüküm verilmeden önce yalan tanıklıktan
dönerek gerçeği söyleyen,
kimselerden ise, 436 ncı maddede
belirtilen cezalar uygulanmaz.
Bu hâllerde yalan tanıklık başka bir
kişinin kovuşturma veya mahkûmiyete uğramasına neden olursa, 436 ncı maddede
yazılı cezaların üçte ikisi indirilir.
Etkin
pişmanlık hâli
MADDE 438. - Ceza soruşturması veya
kovuşturması sırasında tanıklık ettikten sonra, davanın açılmasından,
kovuşturmaya yer olmadığı kararının veya bu nitelikte bir kararın verilmesinden
veya duruşmanın sonuçlanmasından veya yalan tanıklıktan dolayı başka bir güne
bırakılmasından önce, tanıklığından dönerek gerçeği söyleyen kimseye 436 ncı
maddedeki cezalar verilmez.
Fail, yukarıdaki fıkrada yazılı zamanlar
geçtikten sonra ve fakat hüküm verilmeden önce, yalan tanıklığından dönerek
gerçeği söyleyecek olursa, verilecek ceza yarısı oranında indirilir.
Yalan tanıklık, bir kimsenin
tutuklanmasına veya ağır bir zarara uğramasına yol açmış ise, failin göreceği
ceza, bu maddenin birinci fıkrasında yazılı hâllerde üçte biri, ikinci
fıkrasında yazılı hâllerde altıda biri oranında indirilir.
Gerçeğe
aykırı bilirkişilik, tercümanlık
MADDE 439. - 436 ilâ 438 inci madde
hükümleri yargı mercileri veya suçtan dolayı kanunen soruşturma yapmak veya
yemin altında tanık dinlemek yetkisine sahip bulunan bir memur, makam veya
kurul tarafından görevlendirilmiş bilirkişi veya tercümanların bilerek gerçeğe
aykırı mütalaada bulunmaları veya ifadeleri veya belge ve vesikaları aslına
aykırı olarak tercüme etmeleri hâlinde de uygulanır.
Yalancı
tanık, bilirkişi ve tercüman sağlanması
MADDE 440. - Her ne suretle olursa olsun
436 ve 439 uncu maddelerde belirtilen suçları işletmek üzere, tanık veya
bilirkişi veya tercüman bularak, bunlara aynı maddelerde tanımlanan suçları
işleten kimseye, 436 ncı maddede yazılı cezalar verilir.
Yukarıdaki fıkrada yazılı suç, yarar veya
vaat temini, tehdit, hile veya nüfuz kullanmak suretiyle işlenmiş ise cezalar
üçte biri oranında artırılır.
Cürmün faili, yalancı tanık, bilirkişi
veya tercüman tedarikine neden olan suçun sanığı veya eşi veya üstsoy veya
altsoyu veya kardeşi ise, diğer bir kişiyi soruşturma ve kovuşturmaya
uğratmamış olmak koşuluyla, maddede yazılı cezalar yarısı oranında indirilir.
438 inci maddede yazılı olan suret ve
zamanlarda, tanıklar yalancı tanıklıklarından, bilirkişi ve tercümanlar gerçeğe
aykırı beyan ve tercümelerinden döndükleri takdirde, bunları tedarik edenler
hakkında hükmolunacak cezaların üçte ikisi indirilir.
Yargı
görevi yapanı etkileme
MADDE 441. - Bir davanın taraflarından
birinin veya bir kaçının veya sanıkların veya davaya katılanların, mağdurların
leh veya aleyhinde, yargı görevi yapanlara emir veren veya baskı yapan veya
nüfuz icra eden veya her ne suretle olursa olsun adı geçenleri hukuka aykırı
olarak etkilemeye teşebbüs eden kimseye iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası
verilir. Teşebbüs iltimas derecesini geçmediği takdirde verilecek ceza altı
aydan iki yıla kadardır.
Tanık,
bilirkişi ve tercümanın çekilmesi
MADDE 442. - Yargı mercileri tarafından
usulüne uygun olarak tanık, bilirkişi veya tercüman sıfatıyla çağrılıp da,
asılsız bir neden ileri sürerek bu davete uymak yükümünü kaldırtan veya uyduğu
hâlde tanıklıktan veya bilirkişilik veya tercümanlık görevini yapmaktan yine
asılsız bir nedenle çekinen kimseye bir aydan altı aya kadar hapis cezası
verilir.
Yukarıdaki fıkrada geçen görevlerle
başkaları görevlendirilmeden failler tarafından bilirkişi veya tercümanlık
görevinin yerine getirilmesi, tanığın ise kovuşturmanın bitmesinden önce
tanıklık etmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezanın sekizde yedisi
indirilebileceği gibi hâl ve koşullara göre ceza tamamen de kaldırılabilir.
Yalan yere
yemin
MADDE 443. - Hukuk davalarında yalan yere
yemin eden davacı veya davalıya altı aydan üç yıla kadar hapis ve
yediyüzellimilyon liradan ikimilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Fail, dava hakkında hüküm verilmeden
yeminden dönerse, cezanın sekizde yedisi indirilebileceği gibi ceza tamamen de
kaldırılabilir.
Cürmü
bildirmeme
MADDE 444. - Önlenebilmesi veya
neticelerinin sınırlandırılması hâlen olanaklı bulunan cürmün faillerini ayrıca
önlenebilmesi olanaklı yeni cürümler işlemelerinin de olası bulunmasına karşın,
kabul edilebilecek bir neden olmaksızın, adlî veya idarî mercilere bildirmeyen
kimselere üç aydan iki yıla kadar hapis ve ikimilyar liradan beşmilyar liraya
kadar ağır para cezası verilir.
Failin eşi, üstsoy ve altsoyu, bunların
eşleri, üçüncü derece dahil kan ve kayın hısımları ve meslek veya Devlet
hizmeti nedenleriyle gizli nitelikteki bilgileri açıklamaları suç olan kişiler
hakkında birinci fıkra hükmü uygulanmaz.
Bu maddede yazılı fiillerden dolayı
verilecek ceza, asıl cürüm için kanunda belirtilen cezanın üçte birini geçemez.
Asıl suç, yalnız para cezasını gerektirdiği takdirde, fail hakkında bu cezanın
yarısına hükmolunur.
Kötü
muameleleri bildirmeme
MADDE 445. - Onbeş yaşını bitirmemiş bir
çocuğun veya yaşı, hastalığı, malûllüğü veya fiziksel veya ruhsal noksanlıkları
veya hamileliği nedeniyle kendisini koruyamayacak bir kişinin, kötü muamele
veya yoksunluklara maruz bırakıldığını bildiği hâlde, bu hususları adlî veya
idarî mercilere bildirmeyen kimseye birmilyar liradan üçmilyar liraya kadar
ağır para cezası verilir.
Kanunlar gereğince sır tutmakla yükümlü kişiler
hakkında, ayrıca aksine hüküm bulunmadığı takdirde, yukarıdaki fıkra hükmü
uygulanmaz.
Gerçeğin
meydana çıkmasını engelleme
MADDE 446. - İşlenmesine katılmadığı bir
cürümde gerçeğin meydana çıkmasını engellemek maksadıyla:
1) Cürmün eser ve emarelerinin yerine
başkalarını koyarak, tahrif ederek veya silerek veya şeyleri başka yerlere
taşıyarak yahut yerlerini değiştirerek veyahut bunları tahrip ederek veya
benzerî hareketlerle suç yerinin durumunu değiştiren,
2) Resmî veya özel bir belgeyi veya suçun
meydana çıkarılmasını kolaylaştıracak nitelikte bir şeyi, delillerin
araştırılmasını veya faillerin beraat veya mahkûmiyetini sağlayacak diğer
delilleri tahrip eden, çalan, başkasına veren veya değiştiren,
kimselere altı aydan beş yıla kadar hapis
cezası verilir.
Bu maddedeki suçlar, işlevi nedeniyle
gerçeğin meydana çıkarılmasında görevli kimseler tarafından işlenirse, faillere
verilecek ceza üçte birinden yarısına kadar artırılır.
Bu maddede yazılı fiillerden dolayı
verilecek ceza, asıl cürüm için kanunda belirtilen cezanın üçte birini geçemez.
Asıl cürüm, yalnız para cezasını gerektirdiği takdirde fail hakkında bu cezanın
yarısına hükmolunur.
Suç
mağdurunun belirlenmemesi için baskı
MADDE 447. - Bir suçun mağduruna veya
mağdurunu bildirmekle yükümlü veya belirtebilecek kişiye, ihbar veya şikâyette
bulunmaması, bulunmuşsa vazgeçmesi için tehditte bulunan veya herhangi bir
ürkütücü eylemi gerçekleştiren kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası
verilir.
Cürüm
failine yataklık
MADDE 448. - Bir cürmün failinin,
araştırma, yakalanma veya tutuklanmadan kurtulması için kalınacak veya
barınacak veya saklanacak bir yer temin veya geçimini sağlayacak vasıtaları
tedarik eden veya her türlü yardımlarda bulunan kimseye altı aydan beş yıla
kadar hapis cezası verilir.
Fiilin, cürmün failinin eşi, üstsoy ve
altsoyu, bunların eşleri, üçüncü derece dahil kan ve kayın hısımları ve suçun
faili tarafından işlenmesi hâlinde yukarıdaki fıkra hükmü uygulanmaz.
Bu maddede yazılı fiillerden dolayı
verilecek ceza, asıl cürüm için kanunda belirtilen cezanın üçte birini geçemez.
Asıl cürüm, yalnız para cezasını gerektirdiği takdirde, fail hakkında bu
cezanın yarısına hükmolunur.
Yargı
görevi yapanı veya yargısal nitelikte hizmet vereni tehdit
MADDE 449. - Yargı görevi yapanın veya
yargısal nitelikte hizmet veren bir kuruluşta görevli kişilerin, hakemin,
tercümanın, bilirkişinin veya taraflardan birisinin avukatının, işlevlerinin
yerine getirilmesinde tutum ve davranışlarını etkilemek üzere tehditte bulunan
veya ürkütücü bir fiil icra eden kimseye iki yıldan dört yıla kadar hapis
cezası verilir.
Masum kişi
lehine tanıklığın ihmali
MADDE 450. - Cürümden dolayı tutuklanmış
veya yargılanmakta bulunan kişinin suçsuzluğu hakkındaki delili bildiği hâlde,
adlî veya idarî mercilere derhal başvurup tanıklıkta bulunmayan kimseye altı
aydan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Gecikerek olsa da kendiliğinden başvurup
tanıklıkta bulunana ceza verilmez.
Soruşturmaya veya kovuşturmaya neden olan
suçun faili, adı geçenin üstsoy veya altsoyu veya bunların eşleri ve üçüncü
derece dahil kan ve kayın hısımları ile soruşturmaya veya kovuşturmaya neden
olan suçun fail veya şeriklerinin eşleri hakkında birinci fıkra hükmü
uygulanmaz.
Kanun hükümlerine göre sır tutmakla
yükümlü bulunanlar hakkında da birinci fıkra hükmü uygulanmaz.
Hâkim
kararına uymamak
MADDE 451. - Bir cürmün failini bildiğini
alenen açıklamış bulunan kişi, bu hususta kendisine hâkim tarafından
yöneltilmiş sorulara cevap vermeyi reddettiğinde üç aydan bir yıla kadar hapis
olunur.
Yalan beyan
veya tespit
MADDE 452. - Yargıda, bir usul işleminin
yerine getirilmesinde veya yargılama sırasında iddia veya savunma maksadıyla
yalan bir beyan veya tespitte bulunması veya işlemleri yerine getirmekten
vazgeçmesi için, bir kişiye para veya başka şeyler veren, vaatte bulunan,
hediye veren, baskı, tehdit, etkili eylemde bulunan veya hile ve desiseler
kullanan kimseye, bu fiiller bir netice meydana getirmiş olmasa bile, dört
yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.
Kararı
etkileme
MADDE 453. - Kesin bir yargı kararı
verilmeden önce, hüküm ve kararları veya tanık beyanlarını veya bilirkişi
mütalâalarını etkilemek amacına yönelik yayınlarda bulunanlara bir yıldan üç
yıla kadar hapis cezası verilir.
Yanlış isim
ve kimlik kullanmak
MADDE 454. - Yanlış isim kullanarak veya
kimliği hakkında yanlış beyanda bulunarak üçüncü kişiler hakkında ceza
soruşturmasına veya kovuşturmasına neden olan veya olabilecek kimselere bir
yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
İşlenen suç nedeniyle üçüncü bir kişi mahkûm
edildiğinde faile verilecek ceza üçte biri oranında artırılır.
Yargı
görevi yapanların saygınlıklarını ihlâl
MADDE 455. - Yargı görevi yapanların veya
yargısal nitelikte hizmet veren bir kuruluşta görevli kişilerin, işlevlerinin
yerine getirilmesinde veya yerine getirilmesi vesilesiyle, saygınlıklarını veya
yetkili bulundukları göreve gösterilmesi gereken saygıyı ihlâl edecek biçimde
alenileşmemiş sözler, hareketler veya tehditler veya yazılar veya her türlü
resimlerle veya gönderilen başka şeylerle saldırıda bulunanlara bir yıldan üç
yıla kadar hapis cezası verilir.
Bu hareketler alenen gerçekleştirilirse
faile iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir.
Saldırı, bir mahkemenin yaptığı duruşma
sırasında gerçekleştirilecek olursa ceza iki yıldan dört yıla kadar hapistir.
Yargısal
kararları aşağılama
MADDE 456. - Otorite veya bağımsızlığına
saldırıcı nitelikteki bir hareket, söz, yazı veya her türlü resimlerle yargısal
bir kararı alenen aşağılayanlara bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkra hükmü, teknik yorumlar
veya verilmiş bir hükmün bozulması, ıslahı, yargılamanın iadesine yönelik
başvurular hakkında uygulanmaz.
Şüpheli
ölüm hâlinde cesedin muayenesini yaptırmama
MADDE 457. - Adlî soruşturmayı
gerektirebilecek hâllerde, cesedi saklayan veya saklatan veya yetkili makamlara
haber vermeden ve muayenesi yapılmadan gömen veya gömdürenlere üç aydan bir
yıla kadar hafif hapis cezası verilir.
Avukatlık
görevinin kötüye kullanılması
MADDE 458. - Karşı taraf ile uyuşarak
kendisine verilen davaya zarar veren veya aynı davada karşı tarafa yardım eden
veya bir tarafa vekalet ettikten sonra çekilerek aynı davada diğer tarafın
vekaletini alan veya o tarafa yardım eden avukata altı aydan iki yıla kadar
hapis ve meslekten yasaklanma cezası verilir.
Hâkimin, savcının, tanığın, bilirkişinin
kendi lehlerine davranmalarını sağlamak bahanesiyle, müvekkillerinden para alan
ve başkaca yarar sağlayan avukat ve dava vekilinin üç yıldan beş yıla kadar
hapis cezasına ve meslekten yasaklanmasına karar verilir.
Kendiliğinden
hak alma
MADDE 459. - Yetkili makamlara başvurması
olanaklı bulunduğu hâlde, iddia ettiği bir hakkı elde etmek maksadıyla eşya
üzerinde güç sarfıyla kendiliğinden hakkını alan kimseye yediyüzellimilyon
liradan ikimilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Fail, suçu işlemek için kişilere karşı
tehdit veya cebir ve şiddet kullanmış olursa bir aydan bir yıla kadar hapis
cezasına hükmolunur.
Tehdit silâhla, cebir ve şiddet ise,
dövmek veya yaralamak suretiyle işlenirse, bu dövmek veya yaralamaktan dolayı
145 inci maddenin dördüncü fıkrasında gösterilen hâlden daha ağır bir sonuç
meydana gelmediği takdirde faile iki aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir.
Fail, hakkını ispat ederse verilecek
cezanın dörtte üçü indirilir.
Re'sen soruşturulması ve kovuşturulması
gereken bir cürümle birlikte işlenmemiş olmak koşuluyla, soruşturma ve
kovuşturma yapılması suçtan zarar görenin şikâyetine bağlıdır.
Resmen
elkonulan malın zapt ve tahribi
MADDE 460. - Hükmen hak sahiplerine teslim
edilen taşınmaz malları tekrar zabt ve işgal eden kimseye iki aydan bir yıla
kadar hapis cezası verilir.
Muhafaza edilmek üzere başkasına resmen
teslim olunan rehinli veya hacizli veya herhangi bir nedenle elkonulmuş olan
taşınır malını alan veya tahrip eden veya ortadan kaldıran kimseye bir aydan
bir yıla kadar hapis cezası verilir.
İkinci fıkrada yazılı suç, malın
muhafazasına memur edilen kimsenin taksirinden ileri gelmiş ise, faile
yediyüzellimilyon liradan ikimilyar liraya kadar ağır para cezası verilir.
Birinci ve ikinci fıkralarda yazılı
hâller, içlerinden en az birisi silâhlı birden fazla kimse tarafından veya
cebir ve şiddet veya tehdit kullanılmak veya mühür bozmak suretiyle yapılırsa,
faile bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.
Gözaltına
alınanın veya tutuklunun kaçması
MADDE 461. - Bir suçtan dolayı kanun
dairesinde gözaltına alındıktan veya tutuklandıktan sonra kaçan kimseye iki
aydan altı aya kadar hapis cezası verilir.
Bu suç, kişilere karşı cebir ve şiddet
veya tehdit kullanarak veya kaçmayı engelleyecek vasıta veya tesisleri bozarak
veya tahrip ederek işlenirse, hapis cezası bir yıldan üç yıla kadardır.
İkinci fıkrada belirtilen kaçma fiilinin,
birden çok kimse tarafından işlenmesi veya tehdit veya cebir ve şiddetin, bir
kişi tarafından olsa bile, silâhla icrası hâllerinde dört yıldan yedi yıla
kadar hapis cezası verilir.
Hükümlünün
kaçması
MADDE 462. - Bir suçtan dolayı kanun
dairesinde hapsedildikten veya bu maksatla yakalandıktan sonra kaçan hükümlü,
aşağıdaki şekilde cezalandırılır:
1) Ağırlaştırılmış müebbet hapis veya
müebbet hapis hükümlüsü ise, cezasının bir yılı bir hücrede yalnız başına
bırakılmak suretiyle çektirilir ve hakkında sıkı güvenlik rejimi uygulanır.
2) Diğer hürriyeti bağlayıcı bir ceza
hükümlüsü ise, geri kalan süreye bunun altıda biri eklenir. Ancak, eklenecek
süreler altı aydan eksik ve iki yıldan fazla olamaz.
Bu suç, kişilere karşı cebir ve şiddet
veya tehdit kullanarak veya kaçmaya engel olacak vasıta ve tesisleri bozarak
veya tahrip ederek işlenecek olursa, birinci fıkranın (1) numaralı bendinde
yazılı hücre süresi bir yıl altı aydır. Fail hakkında ayrıca sıkı güvenlik
rejimi uygulanır. Aynı fıkranın (2) numaralı bendinde yazılı oran üçte bir
olarak uygulanır. Ancak eklenecek bu süre iki yıldan eksik dört yıldan fazla olamaz.
İkinci fıkrada belirtilen kaçma fiilinin
birden ziyade kimseler tarafından bir arada işlenmesi veya tehdit veya cebir ve
şiddet kullanmanın bir kişi tarafından olsa bile, silâhla icrası hâllerinde
birinci fıkranın (1) numaralı bendinde yazılı hücre cezası iki yıldır. Aynı
fıkranın (2) numaralı bendinde yazılı oran yarısı olarak uygulanır. Ancak,
eklenecek bu süreler beş yıldan eksik sekiz yıldan fazla olamaz.
Bu maddede yazılı hükümler, ceza infaz
kurumu dışında çalıştırılan hükümlüler ile hürriyeti bağlayıcı cezaları para
cezasından çevrilmiş olanlar hakkında da uygulanır.
66 ncı madde hükmünün uygulanmasına
ilişkin karara hükümlü tarafından uyulmadığında bir aydan iki aya kadar hapis
cezasına hükmolunur; geriye kalan ceza da ayrıca çektirilir.
Kendiliğinden
teslim olma
MADDE 463. - Kaçan, gözaltına alınmış kişi
veya tutuklu veya hükümlü onbeş gün içinde kendiliğinden gelip teslim olursa,
geçen maddelerde gösterilen cezaların altıda biri hükmolunur.
Kaçmayı
hazırlama ve kolaylaştırma
MADDE 464. - Gözaltına alınan bir kişi
veya tutuklu veya hükümlünün her ne suretle olursa olsun kaçmasını hazırlayan
veya kolaylaştıran kimseye, kaçmanın gerçekleşmesi hâlinde, kaçanın işlemiş
olduğu suçun ağırlığına veya çekmekte olduğu cezanın geri kalan miktarı ve türüne
göre bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.
Hükümlünün cezası ağırlaştırılmış müebbet
hapis cezası ise faile sekiz yıldan oniki yıla; ceza müebbet ise beş yıldan
sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.
Fail birden ziyade gözaltına alınmış kişi
veya tutuklu ile hükümlünün kaçmasını hazırlamış veya kolaylaştırmış veya fiil
462 nci maddede sözü edilen vasıtalar kullanılarak bu suretlerle işlenmiş ise,
ceza üçte biri oranında artırılır.
Gözaltına alınmış kişi veya tutuklu veya
hükümlü kaçmamış veya kaçamamış ise, yukarıdaki fıkralarda belirtilen cezalar
üçte biri oranında indirilir.
Fail, gözaltına alınmış kişi veya tutuklu
veya hükümlünün üstsoy veya altsoyundan birisi, eşi veya kardeşi ise verilecek
ceza ayrıca üçte biri oranında indirilir.
Görevlilerin
kaçmayı hazırlama veya kolaylaştırmaları
MADDE 465. - Gözaltına alınmış veya
tutuklu veya hükümlü kimselerin muhafaza veya nakli ile görevli kişi, her ne
suretle olursa olsun bunların kaçmalarını hazırlar veya kolaylaştırırsa,
aşağıdaki hükümlere göre cezalandırılır:
1) Fiil neticesi hükümlü kaçmış ise,
hükümlünün çekmekte bulunduğu cezanın ve suçun ağırlığına ve cezanın geri kalan
kısmına göre faile iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. Hükümlünün
cezası ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ise, faile dokuz yıldan onbeş yıla
kadar hapis, müebbet hapis ise, altı yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
2) Fiil neticesi gözaltına alınmış kişi
veya tutuklu kaçmış ise, faile bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.
3) Gözaltına alınan veya tutuklu veya
hükümlü kaçamamış veya kaçmamış ise, yukarıdaki bentlerde yazılı cezalar üçte
biri oranında indirilerek hükmolunur.
Fail, gözaltına alınan veya tutuklu veya
hükümlünün kaçmasını hazırlamak veya kolaylaştırmak için kaçağın şiddet kullanmasında
veya kaçmayı engelleyecek vasıta veya tesisleri bozup tahrip etmesinde onunla
birlikte hareket etmiş veya adı geçene silâh veya böyle bir işe yarayan diğer
şeyleri vermiş veya bunların elde edilmesini engellememiş veya kaçması
hazırlanan veya kolaylaştırılan kişi sayısı birden fazla olmuş ise, ceza üçte
biri oranında artırılır.
Gözaltına alınan veya tutuklu veya
hükümlünün kaçması, görevlinin taksirli fiilinden ileri gelmiş ise, faile altı
aydan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Muhafızın
görevini kötüye kullanması
MADDE 466. - Gözaltına alınanın veya
tutuklu veya hükümlünün muhafazası veya nakli ile görevli olan kimse, bunların
bulundukları yerden, geçici de olsa, kanun ve nizamın izin verdiği hâller
dışında, uzaklaşmalarına izin verirse altı aydan iki yıla kadar hapis cezası
verilir.
İzin sonucu gözaltına alınan veya tutuklu
veya hükümlü kaçmış olursa, görevliye iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası
verilir.
İzin sonucu kaçan hükümlünün cezası
ağırlaştırılmış müebbet hapis veya müebbet hapis ise, görevliye beş yıldan on
yıla kadar hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin
birden fazla kişiye ilişkin olması hâlinde görevliye verilecek ceza yarı
oranında artırılır.
Hükümlü
veya tutukluların ayaklanması
MADDE 467. - 1. Önceden aralarında bir
anlaşma olsun veya olmasın üç ve daha fazla hükümlü veya tutuklu her ne nedenle
olursa olsun ceza infaz kurumu veya tutukevi idaresine karşı ayaklanırsa üç
yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.
Kullanılmış olmasa bile, ayaklanmaya
silâhla katılan hükümlü ve tutuklulara beş yıldan yedi yıla kadar hapis cezası
verilir.
Yukarıda yazılı hâllerde ayrıca tahribat
meydana gelmişse, verilecek ceza üçte biri oranında artırılarak hükmolunur.
2. Kışkırtanlar, ayaklanmaya fiilen
katıldıkları takdirde haklarında (1) numaralı fıkrada veya bu fıkranın ikinci
paragrafında yazılı cezaların yukarı sınırı uygulanır. Üçüncü paragrafta yazılı
hâlde ise verilecek ceza, yarı oranında artırılır.
3. Cebir ve şiddet veya tehdit kullanarak
veya diğer herhangi bir şekilde ceza infaz kurumu veya tutukevi idaresine
kısmen veya tamamen engel olunması hâli, bu maddenin uygulanmasında ayaklanma
sayılır.
Etkin
pişmanlık hâli
MADDE 468. - Gözaltına alınmış kişilerin
veya tutuklu veya hükümlülerin muhafaza veya nakli ile görevli olup da, 465 ve
466 ncı maddelerde yazılı suçları işleyen kimse, üç ay içinde kaçanların
yakalanmalarını veya kendiliklerinden teslim olmalarını sağlayacak olursa, 465
inci maddenin son fıkrasındaki hâlde ceza uygulanmaz. 466 ncı maddenin ilk
fıkrası ve 465 inci maddenin son fıkrası dışındaki hâllerde verilecek ceza üçte
biri oranında indirilir.
Hükümlülüğün
gereklerine uymama
MADDE 469. - Kamu hizmetlerinden
yasaklanma veya bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması, işyerinin
kapatılması cezalarının gereklerine uyulmaması hâlinde, hükümlüye iki aydan bir
yıla kadar hapis cezası verilir.
Ceza infaz
kurumlarına yasak madde sokmak, bulundurmak ve kullanmak
MADDE 470. - Ceza infaz kurumları ve
tutukevlerine kanuna aykırı olarak ateşli silâh, mermi, patlayıcı madde,
kesici, delici, yaralayıcı, bereleyici alet, yakıcı, aşındırıcı, boğucu,
bayıltıcı, kör edici gaz ve ecza, her türlü zehir ve uyuşturucu madde, cep
telefonu, telsiz ve sair elektronik haberleşme aracı sokanlar, bunları ceza
infaz kurumları ve tutukevlerinde bulunduranlar veya kullananlar, fiilleri
başka bir suç oluştursa bile ayrıca iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılırlar. Ancak, bu durumda 10.7.1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli
Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunun ek 1 inci maddesindeki
fiillerden dolayı ceza verilmez.
Birinci fıkrada sayılanların dışında kalıp
da Kanuna uygun olarak yasaklanmış bulunan her türlü eşya, araç, gereç veya
malzemeyi ceza infaz kurumları ve tutukevlerine sokanlar, bunları ceza infaz
kurumları ve tutukevlerinde bulunduranlar veya kullananlar, altı aydan iki yıla
kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
Hak
kullanımını ve beslenmeyi engelleme
MADDE 471. - Ceza infaz kurumları ve
tutukevlerinde bulunan hükümlü ve tutukluların haberleşmelerini,
ziyaretçileriyle görüşmelerini, iyileştirme ve eğitim programları çerçevesinde
eğitim ve spor, meslek kazandırma ve işyurdu çalışmaları ile diğer sosyal ve
kültürel faaliyetlere katılmalarını, kurum tabibince muayene ve tedavi
edilmelerini, müdafi veya avukat tayin etmelerini, bunlarla görüşmelerini,
mahkemelere veya Cumhuriyet başsavcılıklarına gitmelerini, kurum görevlileri
ile görüşmelerini, salıverilenlerin kurum dışına çıkmalarını her ne suretle
olursa olsun engelleyenler, hükümlü ve tutukluları bu fiillere teşvik edenler,
bu yolda talimat verenler, mevzuatın hükümlü ve tutuklulara tanıdığı sair her
türlü görüşme ve temas olanaklarını engelleyenler, fiilleri başka bir suç
oluştursa bile, ayrıca bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla
cezalandırılırlar.
Hükümlü ve tutukluların beslenmesini
engelleyenler hakkında iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir. Hükümlü
ve tutukluların açlık grevine veya ölüm orucuna teşvik veya ikna edilmeleri ya
da bu yolda kendilerine talimat verilmesi de beslenmenin engellenmesi sayılır.
Beslenmenin engellenmesi nedeniyle ölüm
meydana geldiğinde faile on yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası verilir. 145
inci maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarında sayılan bedensel zararların meydana
gelmesi hâlinde ise, faile aynı madde hükümleri gereğince ceza verilir.
Sağlık
mesleği mensuplarınca cürmün haber verilmemesi
MADDE 472. - Hekim, ebe veya diğer sağlık
meslekleri mensupları, kişilere karşı işlenmiş bir cürüm belirtisi gösteren hâllerde,
mesleklerinin gerektirdiği yardımı yaptıktan sonra durumu adliyeye veya kolluğa
bildirmez veya ihbar hususunda gecikirlerse, bu ihbarın kendisine yardım edilen
kimseyi soruşturmaya veya kovuşturmaya uğratacağı hâller dışında
üçyüzellimilyon liradan üçmilyar liraya kadar hafif para cezası verilir.
Fer'î
cezalar
MADDE 473. - Bu Bölüme giren suçlarda,
memuriyet sıfatının veya bir meslek veya sanat mensubu olmanın veya ticaretle
meşgul bulunmanın suçun unsurunu veya ağırlaştırıcı nedenini oluşturduğu
hâllerde fail hakkında, süresi hükmedilen hürriyeti bağlayıcı cezayı geçmemek
ve her hâlde beş yılı aşmamak üzere, ayrıca kamu hizmetlerinden yasaklanma veya
meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması cezalarına hükmedilir.
Soruşturmanın
gizliliğini ihlâl
MADDE 474. - Ceza soruşturmasına ilişkin
kanunların netice ve içeriklerinin gizli olduğunu belirttiği işlemlere
görevleri nedeniyle katılmış bulunan kimseler, bu içerik ve neticeleri
açıkladıklarında bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına mahkûm edilirler.
Birinci fıkrada yazılı suçun basın ve
yayın yoluyla işlenmesi hâlinde ceza yarı oranında artırılır.
Bu suçtan dolayı tüzel kişiler de
sorumludur.
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Yabancı Devletlerle Olan İlişkilere Karşı Suçlar
Yabancı
devlet başkanına karşı cürüm
MADDE 475. - Yabancı devletlerden birinin
başkanına karşı bir cürüm işleyene, kanunda o cürme özgü olan ceza sekizde biri
oranında artırılarak verilir.
Fiil, soruşturulması ve kovuşturulması
şikâyete bağlı suçlardan ise, soruşturma ve kovuşturma yabancı devletin
şikâyetine bağlıdır.
Yabancı
devlet bayrağına karşı hakaret
MADDE 476. - Resmen çekilmiş olan yabancı
devlet bayrağını veya diğer egemenlik alametlerini alenen tahkir eden kimseye
üç aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir.
Soruşturma ve kovuşturma, ilgili devletin
şikâyetine bağlıdır.
Yabancı
temsilcilere karşı cürüm
MADDE 477. - Türkiye Cumhuriyetinde
sürekli veya geçici olarak görevlendirilmiş yabancı devlet temsilcileri ile
bunların diplomasi memurları veya uluslararası kuruluşların temsilcileri ile
bunların diplomatik ayrıcalık ve bağışıklık tanınan memurlarına karşı
görevlerinden dolayı bir cürüm işleyenler, kanunda o cürme özgü cezayla
cezalandırılırlar.
Cürüm hakaret türünden ise, soruşturma ve
kovuşturma mağdurun şikâyetine bağlıdır.
Karşılıklılık
koşulu
MADDE 478. - Bu Bölümde yazılı hükümlerin
uygulanması karşılıklılık koşuluna bağlıdır.
DOKUZUNCU BÖLÜM
Memurlar Tarafından İşlenen Suçlar
Zor
kullanma yetkisinin aşılması
MADDE 479. - Zor kullanma yetkisine sahip
olanlar ile kolluk memurları, görevlerini yaptıkları veya amirlerinin emrini
yerine getirdikleri sırada, kanun ve nizamın belirlediği sınırları aşarak bir
kimseye kötü muamele yapar veya bedensel eza verirlerse üç aydan üç yıla kadar
hapis cezasıyla cezalandırılırlar.
İşlenen suç daha ağır cezayı
gerektiriyorsa, o suça özgü ceza üçte biri oranında artırılarak hükmolunur.
Bu maddede yazılı suçlardan dolayı verilen
cezalar, para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez.
Keyfî ve
sert muamele
MADDE 480. - Kanunun özel bir hüküm ile
suç saydığı hâller dışında, görevini kötüye kullanarak bir kişi hakkında keyfî
muamele yapan veya yapılmasını emreden veya ettiren memura altı aydan üç yıla
kadar hapis cezası verilir.
Bu muamelede, özel bir maksat veya siyasal
veya ideolojik saik varsa cezası üçte biri oranında artırılır.
Memuriyetin yerine getirilmesinde gereksiz
yere sert muamelelerde bulunan memura birinci fıkrada yazılı ceza verilir. Sert
muamele, mağdurun kanun hükmüne veya emirlere uymamasına neden olmuş ise ceza
altıda biri oranında artırılır.
Devlet alım
ve satımlarında yarar sağlama
MADDE 481. - Türkiye Devleti hesabına
almak veya satmak veya yapmakla yetkili olduğu her tür eşyanın alım ve
satımlarında veya değerinde veya miktarında veya yapılmasında her ne suretle
olursa olsun kendisine veya başkasına yarar sağlayan kimseye beş yıldan on yıla
kadar hapis ve yirmimilyar liradan ellimilyar liraya kadar ağır para cezası
verilir.
Memurun
ticareti
MADDE 482. - Yetki alanı içerisinde ticarî
faaliyette bulunan memura birmilyar liradan beşmilyar liraya kadar ağır para
cezası verilir.
İdare ve gözetimine memur olduğu işlerde,
eşya ve malzeme alım ve satımında gizli veya açık, gerek kendisi gerek başkası
aracılığıyla veya ortaklık suretiyle ve kazanç amacıyla ticaret eden veya
komisyon alan veya imalat veya inşaatı götürü şekilde alanlarla ortaklık yapan
memura üç yıldan beş yıla kadar hapis ve onmilyar liradan otuzmilyar liraya
kadar ağır para cezası verilir.
Kişilerin
mallarına usulsüz tasarruf
MADDE 483. - Memurlar tarafından bir
kimsenin taşınır veya taşınmaz malları zorla satın alınmak, haksız iddia ile
zaptolunmak veya sattırılmak ve kamu yararı için gerekli bulunduğu sabit
olmadıkça ve kanunu uyarınca bedeli peşin verilmedikçe, tasarruf hakları iptal
olunmak gibi fiillerin biri işlenirse, fiili işleyen memura üç aydan iki yıla
kadar hapis cezası verilir. Ayrıca malların aynen iadesine ve varolmadığında
değerinin sahibine ödenmesine hükmolunur.
Angarya
MADDE 484. - Angarya olarak başkasını
çalıştıran memura altı aydan üç yıla kadar hapis cezası verilmekle beraber,
yapılan işin o yer bakımından belirli ücretinin çalıştırılanlara ödenmesine
karar verilir.
Görev
sırasında din hizmetlerini kötüye kullanma
MADDE 485. - İmam, hatip, vaiz, rahip,
haham gibi din hizmeti verenler görevlerini yerine getirirken Devlet idaresini
ve kanunlarını veya hükûmet icraatını alenen kötülerlerse altı aydan iki yıla
kadar hapis cezası verilir.
Evlenme akdinin kanuna göre yapılmış
olduğunu gösteren belgeyi görmeden bir evlenme için dinsel tören yapan kimse
hakkında iki aydan altı aya kadar hapis cezası verilir.
Sıfattan
yararlanarak din hizmetlerini kötüye kullanma
MADDE 486. - 485 inci maddede gösterilen
kimselerden biri, bu sıfattan yararlanarak, Devlet idaresini veya kanun ve
nizam ve emirleri veya dairelerden birine ait olan görev veya yetkiyi
kötülemeye veya halkı kanunlara veya hükûmet emirlerine veya memuru memuriyet
görevinin gereklerine uymamaya tahrik ve teşvik edecek olursa altı aydan iki
yıla kadar hapis cezası verilir. Bu fiiller, alenen işlendiği takdirde hapis
cezası üçte biri oranında artırılır.
Bunlardan birisi, görevini yerine
getirirken veya sıfatından yararlanarak bu madde ile 485 inci maddede
belirtilenlerden başka bir suç işlerse, o suç için kanunda yazılı ceza altıda
biri kadar artırılarak hükmolunur.
Göreve
ilişkin sırrın açıklanması
MADDE 487. - Memuriyeti nedeniyle
kendisine tevdi kılınan veya aynı nedenle bilgi edindiği ve gizli kalması
gereken belgeleri, kararları ve emirleri ve diğer tebligatı açıklayan veya
yayınlayan veya ne suretle olursa olsun başkalarının bilgi edinmesini
kolaylaştıran memura, kanunun ayrıca cezalandırdığı hâller dışında, bir yıldan
dört yıla kadar hapis cezası verilir.
Herhangi bir nedenle memuriyet sıfatı sona
erdikten sonra, birinci fıkrada yazılı fiilleri işleyen kimseye de aynı ceza
verilir.
Genel
olarak görevi kötüye kullanma
MADDE 488. - Kanunda ayrıca yazılı hâller
dışında kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak veya başkasına zarar vermek
maksadıyla görevini kötüye kullanan memura bir yıldan üç yıla kadar hapis
cezası verilir.
Memurun
suçu bildirmemesi
MADDE 489. - Memurlardan biri görevini
yaptığı sırada ve görevine ilişkin olarak kamu adına soruşturmayı veya
kovuşturmayı gerektiren bir suç işlendiğini öğrenip de, ilgili daireye
bildirmede ihmal eder veya gecikme gösterirse dört aydan iki yıla kadar hapis
cezası ile cezalandırılır.
Fail, adlî kolluk görevini yapan
memurlardan biri ise, verilecek ceza üçte biri oranında artırılır.
Bu fiili, üstsoy veya altsoyunun, eşinin
veya kardeşinin lehine olarak işleyen kimseye ceza verilmez.
Görevini
yapmama veya terk
MADDE 490. - İkiden fazla memur, aldıkları
karar gereğince kanun hükümlerine aykırı olarak, memuriyetlerini terk eder veya
görevlerine gelmezlerse veya gelip de görevlerini geçici de olsa kısmen veya
tamamen yapmazlar veya yavaşlatırlarsa, her biri hakkında dört aydan bir yıla
kadar hapis cezası verilir.
Başkaları tarafından alınan karara veya
yayınlanan bildirilere uyarak yukarıdaki fıkrada yazılı fiilleri işleyen
memurlar hakkında da aynı ceza hükmolunur.
Bu maddedeki fiiller, dernek veya vakıf
veya kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları veya üst kuruluşları
yöneticilerinin bu yönde aldıkları karar veya yayınladıkları bildiriler veya
etkinlikleri üzerine meydana gelmiş ise, bu kararı alan veya bildiriyi
yayınlayanlara bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Görevi
ihmal
MADDE 491. - Geçerli bir neden olmaksızın
memuriyet görevini yapmakta ihmal ve gecikme veya amirinin kanuna göre verdiği
emirleri yerine getirmede ihmal ve gecikme gösteren memura üç aydan bir yıla
kadar hapis cezası verilir.
Bu ihmal ve gecikmeden veya amirin kanunî
emirlerini yapmamak ve bu hususta gecikme göstermiş olmaktan bir zarar meydana
gelmişse, derecesine göre altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı hâllerde,
memurun görevini ihmalinden veya geciktirmesinden veya verilen emri
yapmamasından meydana gelen zararın ödettirilmesine karar verilir.
Kamu
hizmetlerinden yasaklanma cezasının hükmedilmesi
MADDE 492. - Bu Bölüme giren suçlarda
memuriyet sıfatının suçun unsurunu veya ağırlaştırıcı nedenini oluşturduğu
hâllerde fail hakkında, süresi, hükmedilen hürriyeti bağlayıcı aslî cezayı ve
herhâlde üç yılı geçmemek üzere ayrıca kamu hizmetlerinden yasaklanma cezasına
hükmedilir.
ONUNCU BÖLÜM
Müşterek Hükümler
Müttefiklere
karşı işlenen suçlar
MADDE 493. - 361, 362, 379, 382, 383 ve
386 ilâ 399 uncu madde hükümleri, Türkiye Devleti ile aralarında savaş için
ittifak veya iştirak olan devlet zararına suç işlenmesi hâlinde de uygulanır.
Bu suçlardan dolayı kovuşturma Adalet
Bakanının iznine bağlıdır.
Düşmanın
müttefikleri yararına suçlar
MADDE 494. - 359, 361, 362, 388, 392, 394
ve 396 ncı maddelerde yazılı fiiller, düşman devletle aralarında savaş için
ittifak veya iştirak olan devlet yararına işlenmesi hâlinde de uygulanır.
Memurun
görevi sırasında cürüm işlemesi
MADDE 495. - Görevi sırasında bir kimseye
karşı bir cürüm işleyen memur hakkında verilecek ceza, kanunda ayrıca
öngörülmeyen hâllerde üçte biri oranında artırılır.
Cezanın
indirilmesi veya kaldırılması
MADDE 496. - Memurun, memuriyeti sınırını
aşarak veya keyfî hareketleri ile 419 ilâ 422, 430 ve 431 inci maddelerde
yazılı fiillerin işlenmesine neden olduğu hâllerde, faile verilecek cezanın
dörtte üçü indirilebileceği gibi, gerektiğinde ceza tümüyle kaldırılabilir.
Cezanın
artırılması
MADDE 497. - Kanunun özel hükümleri ile
açıkladığı hâllerin dışında, her kim bir memura karşı sıfat ve memuriyeti sona
ermiş olsa bile görevinden dolayı bir cürüm işlerse, o cürüm için kanunen belli
olan ceza üçte biri oranında artırılır.
Memuriyet
sıfatının kalkması
MADDE 498. - Memuriyet sıfatı, bir suçun
unsurunu veya ağırlaştırıcı nedenini oluşturduğu hâllerde, görevin sona ermiş
bulunması, fiil memuriyet sıfatı dolayısıyla işlendiği takdirde, suçu veya
ağırlaştırıcı nedeni ortadan kaldırmaz.
Memuriyete
ait araç ve gereçleri suçta kullanma
MADDE 499. - Cürüm işlemek için memuriyete
ait güç ve araç ve gereçleri kullandığı takdirde, kanun suçun tanımında
memuriyet sıfatını esasen göz önünde bulundurmamış ise, memura işlediği cürüm
için verilecek ceza üçte biri oranında artırılır.
ONBİRİNCİ BÖLÜM
Son Hükümler
Para
cezalarının artırılması usulü
MADDE 500. - Nispî para cezaları ve
tazminat kabilinden değişen orana bağlı bulunan para cezaları hariç olmak
üzere, bu Kanundaki para cezaları, her takvim yılı başından geçerli olmak
üzere, önceki yılda uygulanan ceza tutarının, o yıl için 4.1.1961 tarihli ve
213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca
Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilân edilen yeniden değerleme oranında
artırılması suretiyle uygulanır.
64 üncü maddenin birinci fıkrasının (1)
numaralı bendi ile 71 inci maddenin beşinci fıkrasındaki miktarlar için de yukarıdaki
fıkra hükmü uygulanır.
Yürürlük
MADDE 501. - Bu Kanun, yayımından bir yıl
sonra yürürlüğe girer.
Yürütme
MADDE 502. - Bu Kanun hükümlerini Bakanlar
Kurulu yürütür.
|
|
Recep Tayyip Erdoğan |
|
|
|
|
Başbakan |
|
|
|
|
Dışişleri
Bak. ve Başb. Yrd. |
Devlet
Bak. ve Başb. Yrd. |
Devlet
Bak. ve Başb. Yrd. |
|
|
A. Gül |
A. Şener |
M. A. Şahin |
|
|
Devlet
Bakanı |
Devlet
Bakanı V. |
Devlet
Bakanı |
|
|
B. Atalay |
A. Şener |
M. Aydın |
|
|
Adalet
Bakanı V. |
Millî
Savunma Bakanı |
İçişleri
Bakanı |
|
|
B. Atalay |
M. V. Gönül |
A. Aksu |
|
|
Maliye
Bakanı |
Millî Eğitim
Bakanı |
Bayındırlık
ve İskân Bakanı |
|
|
K. Unakıtan |
H. Çelik |
Z. Ergezen |
|
|
Sağlık
Bakanı |
Ulaştırma
Bakanı |
Tarım ve
Köyişleri Bakanı |
|
|
R. Akdağ |
B. Yıldırım |
S. Güçlü |
|
|
Çalışma
ve Sos. Güv. Bakanı |
Sanayi
ve Ticaret Bakanı |
En. ve
Tab. Kay. Bakanı |
|
|
M. Başesgioğlu |
A. Coşkun |
M. H. Güler |
|
|
Kültür
Bakanı |
Turizm
Bakanı |
Orman
Bakanı |
|
|
E. Mumcu |
G. Akşit |
O. Pepe |
|
|
|
Çevre
Bakanı |
|
|
|
|
K. Tüzmen |
|
ADALET KOMİSYONUNUN KABUL
ETTİĞİ METİN
TÜRK CEZA KANUNU TASARISI
BİRİNCİ KİTAP
Genel Hükümler
BİRİNCİ KISIM
Temel İlkeler, Tanımlar
ve Uygulama Alanı
BİRİNCİ
BÖLÜM
Temel
İlkeler ve Tanımlar
Ceza Kanununun amacı
MADDE 1. - (1) Ceza Kanununun amacı; kişi hak ve
özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini, hukuk devletini, kamu sağlığını ve
çevreyi, toplum barışını korumak, suç işlenmesini önlemektir. Kanunda, bu
amacın gerçekleştirilmesi için, ceza sorumluluğunun temel esasları ile suçlar,
ceza ve güvenlik tedbirlerinin türleri düzenlenmiştir.
Suçta ve cezada kanunîlik
ilkesi
MADDE 2. - (1) Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için
kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı
cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine
hükmolunamaz.
(2) İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz.
(3) Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin
uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak
biçimde geniş yorumlanamaz.
Adalet ve kanun önünde
eşitlik ilkesi
MADDE 3. - (1) Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin
ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.
(2) Ceza kanununun uygulamasında kişiler arasında, ırk, dil,
din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, siyasal veya diğer fikir yahut
düşünceleri, felsefi inanç, millî veya sosyal köken, doğum, ekonomik ve diğer
toplumsal konumları yönünden, ayrım yapılamaz ve hiçbir kimseye ayrıcalık
tanınamaz.
Kanunun bağlayıcılığı
MADDE 4. - (1) Ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz.
(2) Ancak sakınamayacağı bir hata nedeniyle kanunu bilmediği
için meşru sanarak bir suç işleyen kimse cezaen sorumlu olmaz.
Özel kanunlarla ilişki
MADDE 5. - (1) Bu Kanunun genel hükümleri, özel ceza
kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır.
Tanımlar
MADDE 6. - (1) Ceza kanunlarının uygulanmasında;
a) Vatandaş deyiminden; fiili işlediği sırada Türk vatandaşı
olan kişi,
b) Çocuk deyiminden; henüz onsekiz yaşını doldurmamış
kişi,
c) Kamu görevlisi deyiminden; kamusal faaliyetin
yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli,
süreli veya geçici olarak katılan kişi,
d) Yargı görevi yapan deyiminden; yüksek mahkemeler ve adlî,
idarî ve askerî mahkemeler üye ve hâkimleri ile, Cumhuriyet savcısı ve
avukatlar,
e) Gece vakti deyiminden; güneşin batmasından bir saat sonra
başlayan ve doğmasından bir saat evvele kadar devam eden zaman süresi,
f) Silâh deyiminden;
1. Ateşli silâhlar,
2. Patlayıcı maddeler,
3. Saldırı ve savunmada kullanılmak üzere yapılmış her türlü
kesici, delici veya bereleyici alet,
4. Saldırı ve savunma amacıyla yapılmış olmasa bile fiilen
saldırı ve savunmada kullanılmaya elverişli diğer şeyler,
5. Yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici,
sürekli hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif, kimyasal, biyolojik maddeler,
g) Basın ve yayın yolu ile deyiminden; her türlü yazılı,
görsel, işitsel ve elektronik kitle iletişim aracıyla yapılan yayınlar,
h) İtiyadi suçlu deyiminden; kasıtlı bir suçun temel şeklini
ya da daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekillerini bir yıl
içinde ve farklı zamanlarda ikiden fazla işleyen kişi,
i) Suçu meslek edinen kişi deyiminden; kısmen de olsa
geçimini suçtan elde ettiği kazançla sağlamaya alışmış kişi,
j) Örgüt mensubu suçlu deyiminden; bir suç örgütünü kuran,
yöneten, örgüte katılan veya örgüt adına diğerleriyle birlikte veya tek başına
suç işleyen kişi,
anlaşılır.
İKİNCİ
BÖLÜM
Kanunun
Uygulama Alanı
Zaman bakımından uygulama
MADDE 7. - (1) İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna
göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik
tedbiri uygulanamaz. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç
sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik
tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı
ve kanunî neticeleri kendiliğinden kalkar.
(2) Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile
sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan
kanun uygulanır ve infaz olunur.
(3) Güvenlik tedbirleri hakkında, infaz rejimi yönünden
hüküm zamanında yürürlükte bulunan kanun uygulanır.
(4) Geçici veya süreli kanunların, yürürlükte bulundukları
süre içinde işlenmiş olan suçlar hakkında uygulanmasına devam edilir.
Yer bakımından uygulama
MADDE 8. - (1) Türkiye'de işlenen suçlar hakkında Türk
kanunları uygulanır. Fiilin kısmen veya tamamen Türkiye'de işlenmesi veya
neticenin Türkiye'de gerçekleşmesi hâlinde suç, Türkiye'de işlenmiş sayılır.
(2) Suç;
a) Türk kara ve hava sahaları ile Türk karasularında,
b) Açık denizde ve bunun üzerindeki hava sahasında, Türk
deniz ve hava araçlarında veya bu araçlarla,
c) Türk deniz ve hava savaş araçlarında veya bu araçlarla,
d) Türkiye'nin kıt'a sahanlığında veya münhasır ekonomik
bölgesinde tesis edilmiş sabit platformlarda veya bunlara karşı,
işlendiğinde Türkiye'de işlenmiş sayılır.
Yabancı ülkede hüküm
verilmesi
MADDE 9. - (1) Türkiye'de işlediği suçtan dolayı yabancı
ülkede hakkında hüküm verilmiş olan kimse, Türkiye'de yeniden yargılanır.
Görev suçları
MADDE 10. - (1) Yabancı ülkede Türkiye namına memuriyet veya
görev üstlenmiş olup da bundan dolayı bir suç işleyen kimse, bu fiile ilişkin
olarak yabancı ülkede hakkında mahkûmiyet hükmü verilmiş bulunsa bile,
Türkiye'de yeniden yargılanır.
Vatandaş tarafından
işlenen suç
MADDE 11. - (1) Bir Türk vatandaşı, 13 üncü maddede yazılı
suçlar dışında, Türk kanunlarına göre aşağı sınırı bir yıldan az olmayan hapis
cezasını gerektiren bir suçu yabancı ülkede işlediği ve kendisi Türkiye'de
bulunduğu takdirde, bu suçtan dolayı yabancı ülkede hüküm verilmemiş olması ve
Türkiye'de kovuşturulabilirliğin bulunması koşulu ile Türk kanunlarına göre
cezalandırılır.
(2) Suç, aşağı sınırı bir yıldan az hapis cezasını
gerektirdiğinde yargılama yapılması zarar görenin veya yabancı hükûmetin
şikâyetine bağlıdır. Bu durumda şikâyet, vatandaşın Türkiye'ye girdiği tarihten
itibaren altı ay içinde yapılmalıdır.
Yabancı tarafından
işlenen suç
MADDE 12. - (1) Bir yabancı, 13 üncü maddede yazılı suçlar
dışında, Türk kanunlarına göre aşağı sınırı en az bir yıl hapis cezasını
gerektiren bir suçu yabancı ülkede Türkiye'nin zararına işlediği ve kendisi
Türkiye'de bulunduğu takdirde, Türk kanunlarına göre cezalandırılır. Yargılama
yapılması Adalet Bakanının istemine bağlıdır.
(2) Yukarıdaki fıkrada belirtilen suçun bir Türk
vatandaşının veya Türk kanunlarına göre kurulmuş özel hukuk tüzel kişisinin
zararına işlenmesi ve failin Türkiye'de bulunması hâlinde, bu suçtan dolayı
yabancı ülkede hüküm verilmemiş olması koşulu ile suçtan zarar görenin şikâyeti
üzerine, fail, Türk kanunlarına göre cezalandırılır.
(3) Mağdur yabancı ise, aşağıdaki koşulların varlığı hâlinde
fail, Adalet Bakanının istemi ile yargılanır:
a) Suçun, Türk kanunlarına göre aşağı sınırı üç yıldan az
olmayan hapis cezasını gerektirmesi,
b) Suçluların geri verilmesi anlaşmasının bulunmaması veya
geri verilme isteminin suçun işlendiği ülkenin veya failin uyruğunda bulunduğu
devletin hükûmeti tarafından kabul edilmemiş olması.
(4) Birinci fıkra kapsamına giren suçtan dolayı yabancı
mahkemece mahkûm edilen veya herhangi bir nedenle davası veya cezası düşen veya
beraat eden yahut suçu kovuşturulabilir olmaktan çıkan yabancı hakkında Adalet
Bakanının istemi üzerine Türkiye'de yeniden yargılama yapılır.
Diğer suçlar
MADDE 13. - (1) Aşağıdaki suçların, vatandaş veya yabancı
tarafından, yabancı ülkede işlenmesi hâlinde, Türk kanunları uygulanır.
a) İkinci Kitap, Birinci Kısım altında yer alan suçlar,
b) İkinci Kitap, Dördüncü Kısım altındaki Üçüncü, Dördüncü,
Beşinci, Altıncı, Yedinci ve Sekizinci Bölümlerde yer alan suçlar,
c) İşkence (madde 94, 95),
d) Çevrenin kasten kirletilmesi (madde 181),
e) Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde
188), uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma (madde 190),
f) Parada sahtecilik (madde 197), para ve kıymetli damgaları
imale yarayan araçların üretimi ve ticareti (madde 200), mühürde sahtecilik
(madde 202),
g) Fuhuş (madde 227),
h) Rüşvet (madde 252),
i) Deniz, demiryolu veya havayolu ulaşım araçlarının
kaçırılması veya alıkonulması (madde 225, fıkra 2, 3) ya da bu araçlara karşı
işlenen zarar verme (madde 152) suçları.
(2) Birinci fıkranın (a) ve (b) bentlerinde yazılı suçlar
dolayısıyla yabancı bir ülkede mahkûmiyet veya beraat kararı verilmiş olsa
bile, Adalet Bakanının talebi üzerine Türkiye'de yargılama yapılır.
Seçimlik cezalarda
soruşturma
MADDE 14. - (1) 11 ve 12 nci maddelerde belirtilen hâllerde,
soruşturma konusu suçun yer aldığı kanun maddesinde hapis cezası ile adli para
cezasından birinin uygulanması seçimlik sayılmış ise soruşturma veya kovuşturma
açılmaz.
Soruşturma koşulu olan
cezanın hesaplanması
MADDE 15. - (1) Miktarının soruşturma koşulu oluşturduğu
hâllerde ceza, soruşturma evresinde ileri sürülen kanunî ağırlaştırıcı
nedenlerin aşağı sınırı ve kanunî hafifletici nedenlerin yukarı sınırı göz
önünde bulundurularak hesaplanır.
Cezadan mahsup
MADDE 16. - (1) Nerede işlenmiş olursa olsun bir suçtan
dolayı, yabancı ülkede gözaltında, gözlem altında, tutuklulukta veya
hükümlülükte geçen süre, aynı suçtan dolayı Türkiye'de verilecek cezadan mahsup
edilir.
Hak yoksunlukları
MADDE 17. - (1) Yukarıdaki maddelerde açıklanan hâllerde
mahkeme, yabancı mahkemelerden verilen ve Türk hukuk düzenine aykırı düşmeyen
hükmün, Türk kanunlarına göre bir haktan yoksunluğu gerektirmesi hâlinde,
Cumhuriyet savcısının istemi üzerine Türk kanunlarındaki sonuçlarının geçerli
olmasına karar verir.
Geri verme
MADDE 18. - (1) Yabancı bir ülkede işlenen veya işlendiği
iddia edilen bir suç nedeniyle hakkında ceza kovuşturması başlatılan veya
mahkûmiyet kararı verilmiş olan bir yabancı, talep üzerine, kovuşturmanın
yapılabilmesi veya hükmedilen cezanın infazı amacıyla, geri verilebilir. Ancak,
geri verme talebine esas teşkil eden fiil;
a) Türk kanunlarına göre suç değilse,
b) Düşünce suçu veya siyasî ya da askerî suç niteliğinde
ise,
c) Türkiye Devletinin güvenliğine karşı, Türkiye Devletinin
veya bir Türk vatandaşının ya da Türk kanunlarına göre kurulmuş bir tüzel
kişinin zararına işlenmişse,
d) Türkiye'nin yargılama yetkisine giren bir suç ise,
e) Zamanaşımına veya affa uğramış ise,
geri verme talebi kabul edilmez.
(2) Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği
yükümlülükler hariç olmak üzere, vatandaş suç sebebiyle yabancı bir ülkeye
verilemez.
(3) Kişinin, talep eden devlete geri verilmesi hâlinde,
ırkı, dini, vatandaşlığı, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasî
görüşleri nedeniyle kovuşturulacağına veya cezalandırılacağına ya da işkence ve
kötü muameleye maruz kalacağına dair kuvvetli şüphe sebepleri varsa, talep
kabul edilmez.
(4) Kişinin bulunduğu yer ağır ceza mahkemesi, geri verme
talebi hakkında bu madde ve Türkiye'nin taraf olduğu ilgili uluslararası
sözleşme hükümlerine göre karar verir. Bu karara karşı temyiz yoluna
başvurulabilir.
(5) Mahkeme geri verme talebinin kabul edilebilir olduğuna
karar verirse, bu kararın yerine getirilip getirilmemesi Bakanlar Kurulunun
takdirine bağlıdır.
(6) Geri verilmesi istenen kişi hakkında koruma tedbirlerine
başvurulmasına, Türkiye'nin taraf olduğu ilgili uluslararası sözleşme
hükümlerine göre karar verilebilir.
(7) Geri verme talebinin kabul edilebilir olduğuna karar
verilmesi hâlinde, ayrıca Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümlerine göre
tutuklama kararı verilebilir veya diğer koruma tedbirlerine başvurulabilir.
(8) Geri verme hâlinde, kişi ancak geri verme kararına
dayanak teşkil eden suçlardan dolayı yargılanabilir veya mahkûm olduğu ceza
infaz edilebilir.
Yabancı kanunun göz
önünde bulundurulması
MADDE 19. - (1) Türkiye'nin egemenlik alanı dışında işlenen
suçlar dolayısıyla Türkiye'de yargılama yapılırken, Türk kanununa göre
verilecek olan ceza, suçun işlendiği ülke kanununda öngörülen cezanın üst
sınırından fazla olamaz.
(2) Ancak suçun;
a) Türkiye'nin güvenliğine karşı veya zararına olarak,
b) Türk vatandaşına karşı ya da Türk kanunlarına göre
kurulmuş özel hukuk tüzel kişisi zararına olarak,
işlenmesi durumunda, yukarıdaki fıkra hükmü uygulanmaz.
İKİNCİ KISIM
Ceza Sorumluluğunun
Esasları
BİRİNCİ
BÖLÜM
Ceza
Sorumluluğunun Şahsîliği, Kast ve Taksir
Ceza sorumluluğunun
şahsîliği
MADDE 20. - (1) Ceza sorumluluğu şahsîdir. Kimse başkasının
fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz.
(2) Tüzel kişiler hakkında ceza yaptırımı uygulanamaz.
Ancak, suç dolayısıyla kanunda öngörülen güvenlik tedbiri niteliğindeki
yaptırımlar saklıdır.
Kast
MADDE 21. - (1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır.
Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek
gerçekleştirilmesidir.
(2) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini
öngörmesine rağmen, fiili işlemesi hâlinde, olası kast vardır. Bu hâlde,
ağırlaşmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına,
müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar
hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına
kadar indirilir.
Taksir
MADDE 22. - (1) Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça
belirttiği hâllerde cezalandırılır.
(2) Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla,
bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek
gerçekleştirilmesidir.
(3) Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın,
neticenin meydana gelmesi hâlinde bilinçli taksir vardır; bu hâlde taksirli
suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır.
(4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza
failin kusuruna göre belirlenir.
(5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes
kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna göre ayrı ayrı
belirlenir.
(6) Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran
failin kişisel ve ailevî durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini
gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli
taksir hâlinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir.
Netice sebebiyle
ağırlaşmış suç
MADDE 23. - (1) Bir fiilin, kastedilenden daha ağır veya
başka bir neticenin oluşumuna sebebiyet vermesi hâlinde, kişinin bundan dolayı
sorumlu tutulabilmesi için, bu netice bakımından en azından taksirle hareket
etmesi gerekir.
İKİNCİ
BÖLÜM
Ceza
Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Nedenler
Kanunun hükmü ve amirin
emri
MADDE 24. - (1) Kanunun hükmünü yerine getiren kimseye ceza
verilmez.
(2) Yetkili bir merciden verilip, yerine getirilmesi görev
gereği zorunlu olan bir emri uygulayan sorumlu olmaz.
(3) Konusu suç teşkil eden emir hiçbir surette yerine
getirilemez. Aksi takdirde yerine getiren ile emri veren sorumlu olur.
(4) Emrin, hukuka uygunluğunun denetlenmesinin kanun
tarafından engellendiği hâllerde, yerine getirilmesinden emri veren sorumlu
olur.
Meşru savunma ve
zorunluluk hâli
MADDE 25. - (1) Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir
hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız
bir saldırıyı o anda hâl ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde
defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.
(2) Gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakka yönelik
olup, bilerek neden olmadığı ve başka suretle korunmak olanağı bulunmayan ağır
ve muhakkak bir tehlikeden kurtulmak veya başkasını kurtarmak zorunluluğu ile
ve tehlikenin ağırlığı ile konu ve kullanılan vasıta arasında orantı bulunmak
koşulu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.
Hakkın kullanılması ve
ilgilinin rızası
MADDE 26. - (1) Hakkını kullanan kimseye ceza verilmez.
(2) Kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir
hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden
dolayı kimseye ceza verilmez.
Sınırın aşılması
MADDE 27. - (1) Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde
sınırın kast olmaksızın aşılması hâlinde, fiil taksirle işlendiğinde de
cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yazılı cezanın altıda birinden
üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur.
(2) Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir
heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez.
Cebir ve şiddet, korkutma
ve tehdit
MADDE 28. - (1) Karşı koyamayacağı veya kurtulamayacağı
cebir ve şiddet veya muhakkak ve ağır bir korkutma veya tehdit sonucu suç
işleyen kimseye ceza verilmez. Bu gibi hâllerde cebir ve şiddet, korkutma ve
tehdidi kullanan kişi suçun faili sayılır.
Haksız tahrik
MADDE 29. - (1) Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet
veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye ağırlaştırılmış müebbet
hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası
yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde
verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir.
Hata
MADDE 30. - (1) Fiilin icrası sırasında suçun kanuni
tanımındaki maddî unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu
hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hâli saklıdır.
(2) Bir suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren
nitelikli hâllerinin gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından
yararlanır.
(3) Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait
koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu
hatasından yararlanır.
Yaş küçüklüğü
MADDE 31. - (1) Fiili işlediği sırada oniki yaşını
doldurmamış olan çocukların ceza sorumluluğu yoktur. Bu kişiler hakkında, ceza
kovuşturması yapılamaz; ancak, çocuklara özgü güvenlik tedbirleri
uygulanabilir.
(2) Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da
onbeş yaşını doldurmamış olanların işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını
algılayamaması veya davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmemiş
olması hâlinde ceza sorumluluğu yoktur. Ancak bu kişiler hakkında çocuklara
özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. İşlediği fiili algılama ve bu fiille
ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin varlığı hâlinde, bu
kişiler hakkında, suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği
takdirde dokuz yıldan oniki yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde
yedi yıldan dokuz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer cezaların üçte ikisi
indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası altı yıldan fazla
olamaz.
(3) Fiili işlediği sırada onbeş yaşını doldurmuş olup da
onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında, suç, ağırlaştırılmış müebbet
hapis cezasını gerektirdiği takdirde ondört yıldan yirmi yıla; müebbet hapis
cezasını gerektirdiği takdirde dokuz yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına
hükmolunur. Diğer cezaların yarısı indirilir ve bu hâlde her fiil için
verilecek hapis cezası sekiz yıldan fazla olamaz.
Akıl hastalığı
MADDE 32. - (1) Akıl hastalığı nedeniyle, işlediği fiilin
hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak
davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza
verilmez. Ancak, bu kişiler hakkında güvenlik tedbirine hükmolunur.
(2) Birinci fıkrada yazılı derecede olmamakla birlikte
işlediği fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan
kişiye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmibeş yıl, müebbet hapis
cezası yerine yirmi yıl hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek ceza,
altıda birden fazla olmamak üzere indirilebilir. Mahkûm olunan ceza, süresi
aynı olmak koşuluyla, kısmen veya tamamen, akıl hastalarına özgü güvenlik
tedbiri olarak da uygulanabilir.
Sağır ve dilsizlik
MADDE 33. - (1) Bu kanunun, fiili işlediği sırada oniki
yaşını doldurmamış olan çocuklara ilişkin hükümleri, onbeş yaşını doldurmamış
olan sağır ve dilsizler hakkında; oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını
doldurmamış olanlara ilişkin hükümleri, onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz
yaşını doldurmamış olan sağır ve dilsizler hakkında; onbeş yaşını doldurmuş
olup da onsekiz yaşını doldurmamış olanlara ilişkin hükümleri, onsekiz yaşını
doldurmuş olup da yirmibir yaşını doldurmamış olan sağır ve dilsizler hakkında
da uygulanır.
Geçici nedenler, alkol
veya uyuşturucu madde etkisinde olma
MADDE 34. - (1) Geçici bir nedenle ya da irade dışı alınan
alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle, işlediği fiilin hukukî anlam ve
sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını
yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez.
(2) İradî olarak alınan alkol veya uyuşturucu madde
etkisinde suç işleyen kişi hakkında birinci fıkra hükmü uygulanmaz.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Suça
Teşebbüs
Suça teşebbüs
MADDE 35. - (1) Kişi, işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli
hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle
tamamlayamaz ise teşebbüsten dolayı sorumlu tutulur.
(2) Suça teşebbüs hâlinde fail, meydana gelen zarar veya
tehlikenin ağırlığına göre, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine on üç
yıldan yirmi yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine dokuz yıldan onbeş yıla
kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte
birinden dörtte üçüne kadarı indirilir.
Gönüllü vazgeçme
MADDE 36. - (1) Fail, suçun icra hareketlerinden gönüllü
vazgeçer veya kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını veya neticenin
gerçekleşmesini önlerse, teşebbüsten dolayı cezalandırılmaz; fakat tamam olan
kısım esasen bir suç oluşturduğu takdirde, sadece o suça ait ceza ile
cezalandırılır.
DÖRDÜNCÜ
BÖLÜM
Suça
İştirak
Faillik
MADDE 37. - (1) Suçun kanuni tanımında yer alan fiili
birlikte gerçekleştiren kişilerden her biri, fail olarak sorumlu olur.
(2) Suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan
kişi de fail olarak sorumlu tutulur. Kusur yeteneği olmayanları suçun
işlenmesinde araç olarak kullanan kişinin cezası, üçte birden yarısına kadar
artırılır.
Azmettirme
MADDE 38. - (1) Başkasını suç işlemeye azmettiren kişi,
işlenen suçun cezası ile cezalandırılır.
(2) Üstsoy ve altsoy ilişkisinden doğan nüfuz kullanılmak
suretiyle suça azmettirme hâlinde, azmettirenin cezası üçte birden yarısına kadar
artırılır. Çocukların suça azmettirilmesi hâlinde, bu fıkra hükmüne göre
cezanın artırılabilmesi için üstsoy ve altsoy ilişkisinin varlığı aranmaz.
(3) Azmettirenin belli olmaması hâlinde, kim olduğunun
ortaya çıkmasını sağlayan fail veya diğer suç ortağı hakkında ağırlaştırılmış
müebbet hapis cezası yerine yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar, müebbet hapis
cezası yerine onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezasına hükmolunabilir.
Diğer hâllerde verilecek cezada, üçte bir oranında indirim yapılabilir.
Yardım etme
MADDE 39. - (1) Suçun işlenmesine yardım eden kişiye,
işlenen suçun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirmesi hâlinde,
onbeş yıldan yirmi yıla; müebbet hapis cezasını gerektirmesi hâlinde, on yıldan
onbeş yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde cezanın yarısı indirilir.
Ancak, bu durumda verilecek ceza sekiz yılı geçemez.
(2) Aşağıdaki hâllerde kişi işlenen suçtan dolayı yardım
eden sıfatıyla sorumlu olur:
a) Suç işlemeye teşvik etmek veya suç işleme kararını
kuvvetlendirmek veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda bulunacağını vaat
etmek,
b) Suçun nasıl işleneceği hususunda yol göstermek veya
fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak,
c) Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında
yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak.
Bağlılık kuralı
MADDE 40. - (1) Suça iştirak için, kasten ve hukuka aykırı
işlenmiş bir fiilin varlığı yeterlidir. Suçun işlenişine iştirak eden her kişi,
diğerinin cezalandırılmasını önleyen kişisel nedenler göz önünde
bulundurulmaksızın kendi kusurlu fiiline göre cezalandırılır.
(2) Özgü suçlarda, ancak özel faillik niteliğini taşıyan
kişi fail olabilir. Bu suçların işlenişine iştirak eden diğer kişiler ise,
azmettiren veya yardım eden olarak sorumlu tutulur.
(3) Suça iştirakten dolayı sorumlu tutulabilmek için, ilgili
suçun en azından teşebbüs aşamasına varmış olması gerekir.
İştirak hâlinde işlenen
suçlarda gönüllü vazgeçme
MADDE 41. - (1) İştirak hâlinde işlenen suçlarda, sadece
gönüllü vazgeçen suç ortağı, gönüllü vazgeçme hükümlerinden yararlanır.
(2) Suçun;
a) Gönüllü vazgeçenin gösterdiği gayreti dışında başka bir
sebeple işlenmemiş olması,
b) Gönüllü vazgeçenin bütün gayretine rağmen işlenmiş
olması,
hâllerinde de gönüllü vazgeçme hükümleri uygulanır.
BEŞİNCİ
BÖLÜM
Suçların
İçtimaı
Bileşik suç
MADDE 42. - (1) Biri diğerinin unsurunu veya ağırlaştırıcı
nedenini oluşturması dolayısıyla tek fiil sayılan suça bileşik suç denir. Bu
tür suçlarda içtima hükümleri uygulanmaz.
Zincirleme suç
MADDE 43. - (1) Bir suç işleme kararının icrası kapsamında,
değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi
durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak, bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne
kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı
gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır.
(2) Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille
işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır.
(3) Kasten öldürme, kasten yaralama, işkence, cinsel
saldırı, çocukların cinsel istismarı ve yağma suçlarında bu madde hükümleri
uygulanmaz.
Fikrî içtima
MADDE 44. - (1) İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı
suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi, bunlardan en ağır cezayı gerektiren
suçtan dolayı cezalandırılır.
ÜÇÜNCÜ KISIM
Yaptırımlar
BİRİNCİ
BÖLÜM
Cezalar
Cezalar
MADDE 45. - (1) Suç karşılığında uygulanan yaptırım olarak
cezalar, hapis ve adli para cezalarıdır.
Hapis cezaları
MADDE 46. - (1) Hapis cezaları şunlardır:
a) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası,
b) Müebbet hapis cezası,
c) Süreli hapis cezası.
Ağırlaştırılmış müebbet
hapis cezası
MADDE 47. - (1) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası
hükümlünün hayatı boyunca devam eder, kanun ve tüzükte belirtilen sıkı güvenlik
rejimine göre çektirilir.
Müebbet hapis cezası
MADDE 48. - (1) Müebbet hapis cezası, hükümlünün hayatı
boyunca devam eder.
Süreli hapis cezası
MADDE 49. - (1) Süreli hapis cezası, kanunda aksi
belirtilmeyen hâllerde bir aydan az, yirmi yıldan fazla olamaz.
(2) Hükmedilen bir yıl veya daha az süreli hapis cezası,
kısa süreli hapis cezasıdır.
Kısa süreli hapis
cezasına seçenek yaptırımlar
MADDE 50. - (1) Kısa süreli hapis cezası, suçlunun
kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa
ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre;
a) Adli para cezasına,
b) Mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade,
suçtan önceki hâle getirme veya tazmin suretiyle, tamamen giderilmesine,
c) En az iki yıl süreyle, bir meslek veya sanat edinmeyi
sağlamak amacıyla, gerektiğinde barınma imkânı da bulunan bir eğitim kurumuna
devam etmeye,
d) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar
süreyle, belirli yerlere gitmekten veya belirli etkinlikleri yapmaktan
yasaklanmaya,
e) Sağladığı hak ve yetkiler kötüye kullanılmak suretiyle
veya gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranılarak suç işlenmiş
olması durumunda; mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle,
ilgili ehliyet ve ruhsat belgelerinin geri alınmasına, belli bir meslek ve
sanatı yapmaktan yasaklanmaya,
f) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle
ve gönüllü olmak koşuluyla kamuya yararlı bir işte çalıştırılmaya,
çevrilebilir.
(2) Suç tanımında hapis cezası ile adli para cezasının
seçenek olarak öngörüldüğü hâllerde, hapis cezasına hükmedilmişse; bu ceza
artık adli para cezasına çevrilmez.
(3) Daha önce hapis cezasına mahkûm edilmemiş olmak
koşuluyla, mahkûm olunan otuz gün ve daha az süreli hapis cezası ile, fiili
işlediği tarihte onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş
bulunanların mahkûm edildiği bir yıl veya daha az süreli hapis cezası, birinci
fıkrada yazılı seçenek yaptırımlardan birine çevrilir.
(4) Taksirli suçlardan dolayı hükmolunan hapis cezası uzun
süreli de olsa; bu ceza, diğer koşulların varlığı hâlinde, birinci fıkranın (a)
bendine göre adli para cezasına çevrilebilir. Ancak, bu hüküm, bilinçli taksir
hâlinde uygulanmaz.
(5) Uygulamada asıl mahkûmiyet, bu madde hükümlerine göre
çevrilen adli para cezası veya tedbirdir.
(6) Hüküm kesinleştikten sonra Cumhuriyet savcılığınca
yapılan tebligata rağmen otuz gün içinde seçenek yaptırımın gereklerinin yerine
getirilmesine başlanmaması veya başlanıp da devam edilmemesi hâlinde, hükmü
veren mahkeme kısa süreli hapis cezasının tamamen veya kısmen infazına karar
verir ve bu karar derhâl infaz edilir. Bu durumda, beşinci fıkra hükmü
uygulanmaz.
(7) Hükmedilen seçenek tedbirin hükümlünün elinde olmayan
nedenlerle yerine getirilememesi durumunda, hükmü veren mahkemece tedbir değiştirilir.
Hapis cezasının
ertelenmesi
MADDE 51. - (1) İşlediği suçtan dolayı iki yıl veya daha az
süreyle hapis cezasına mahkûm edilen kişinin cezası ertelenebilir. Bu sürenin
üst sınırı, fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş
yaşını bitirmiş olan kişiler bakımından, üç yıldır. Ancak, erteleme kararının
verilebilmesi için, kişinin;
a) Daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis
cezasına mahkûm edilmemiş olması,
b) Suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği
pişmanlık dolayısıyla tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin
oluşması,
gerekir.
(2) Cezanın ertelenmesi, mağdurun veya kamunun uğradığı
zararın, aynen iade, suçtan önceki hâle getirme veya tazmin suretiyle, tamamen
giderilmesi koşuluna bağlı tutulabilir. Bu durumda, koşul gerçekleşinceye kadar
cezanın infaz kurumunda çektirilmesine devam edilir. Koşulun yerine getirilmesi
hâlinde, hâkim kararıyla hükümlü infaz kurumundan derhâl salıverilir.
(3) Cezası ertelenen hükümlü hakkında, bir yıldan az, üç
yıldan fazla olmamak üzere, bir denetim süresi belirlenir. Bu sürenin alt
sınırı, mahkûm olunan ceza süresinden az olamaz.
(4) Denetim süresi içinde;
a) Bir meslek veya sanat sahibi olmayan hükümlünün, bu
amaçla bir eğitim programına devam etmesine,
b) Bir meslek veya sanat sahibi hükümlünün, bir kamu
kurumunda veya özel olarak aynı meslek veya sanatı icra eden bir başkasının
gözetimi altında ücret karşılığında çalıştırılmasına,
c) Onsekiz yaşından küçük olan hükümlülerin, bir meslek veya
sanat edinmelerini sağlamak amacıyla, gerektiğinde barınma imkânı da bulunan
bir eğitim kurumuna devam etmesine,
mahkemece karar verilebilir.
(5) Mahkeme, denetim süresi içinde hükümlüye rehberlik
edecek bir uzman kişiyi görevlendirebilir. Bu kişi, kötü alışkanlıklardan
kurtulmasını ve sorumluluk bilinciyle iyi bir hayat sürmesini temin hususunda
hükümlüye öğütte bulunur; eğitim gördüğü kurum yetkilileri veya nezdinde
çalıştığı kişilerle görüşerek, istişarelerde bulunur; hükümlünün davranışları,
sosyal uyumu ve sorumluluk bilincindeki gelişme hakkında üçer aylık sürelerle
rapor düzenleyerek hâkime verir.
(6) Mahkeme, hükümlünün kişiliğini ve sosyal durumunu göz
önünde bulundurarak, denetim süresinin herhangi bir yükümlülük belirlemeden
veya uzman kişi görevlendirmeden geçirilmesine de karar verebilir.
(7) Hükümlünün denetim süresi içinde kasıtlı bir suç
işlemesi veya kendisine yüklenen yükümlülüklere, hâkimin uyarısına rağmen,
uymamakta ısrar etmesi hâlinde; ertelenen cezanın kısmen veya tamamen infaz
kurumunda çektirilmesine karar verilir.
(8) Denetim süresi yükümlülüklere uygun veya iyi hâlli
olarak geçirildiği takdirde, ceza infaz edilmiş sayılır.
Adli para cezası
MADDE 52. - (1) Adli para cezası, beş günden az ve kanunda
aksine hüküm bulunmayan hâllerde yediyüzotuz günden fazla olmamak üzere
belirlenen tam gün sayısının, bir gün karşılığı olarak takdir edilen miktar ile
çarpılması suretiyle hesaplanan meblağın hükümlü tarafından Devlet Hazinesine
ödenmesinden ibarettir.
(2) En az yirmi ve en fazla yüz Türk Lirası olan bir gün
karşılığı adli para cezasının miktarı, kişinin ekonomik ve diğer şahsî hâlleri
göz önünde bulundurularak takdir edilir.
(3) Kararda, adli para cezasının belirlenmesinde esas alınan
tam gün sayısı ile bir gün karşılığı olarak takdir edilen miktar ayrı ayrı
gösterilir.
(4) Hâkim, ekonomik ve şahsî hâllerini göz önünde
bulundurarak, kişiye adli para cezasını ödemesi için hükmün kesinleşme
tarihinden itibaren bir yıldan fazla olmamak üzere mehil verebileceği gibi, bu
cezanın belirli taksitler hâlinde ödemesine de karar verebilir. Taksit süresi
iki yılı geçemez ve taksit miktarı dörtten az olamaz. Kararda, taksitlerden
birinin zamanında ödenmemesi hâlinde geri kalan kısmın tamamının tahsil
edileceği ve ödenmeyen adli para cezasının hapse çevrileceği belirtilir.
İKİNCİ
BÖLÜM
Güvenlik
Tedbirleri
Belli hakları
kullanmaktan yoksun bırakılma
MADDE 53. - (1) Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı
hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak;
a) Sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin
üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinden veya
Devlet, il, belediye, köy veya bunların denetim ve gözetimi altında bulunan
kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tâbi bütün memuriyet ve hizmetlerde
istihdam edilmekten,
b) Seçme ve seçilme ehliyetinden ve diğer siyasî hakları
kullanmaktan,
c) Velayet hakkından; vesayet veya kayyımlığa ait bir
hizmette bulunmaktan,
d) Vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve siyasî
parti tüzel kişiliklerinin yöneticisi veya denetçisi olmaktan,
e) Bir kamu kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşunun iznine tabi bir meslek veya sanatı, kendi sorumluluğu altında
serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etmekten,
yoksun bırakılır.
(2) Kişi, işlemiş bulunduğu suç dolayısıyla mahkûm olduğu
hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar bu hakları kullanamaz.
(3) Mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya koşullu
salıverilen hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık
yetkileri açısından yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Mahkûm olduğu
hapis cezası ertelenen hükümlü hakkında birinci fıkranın (e) bendinde söz
konusu edilen hak yoksunluğunun uygulanmamasına karar verilebilir.
(4) Kısa süreli hapis cezası ertelenmiş veya fiili işlediği
sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında birinci fıkra hükmü
uygulanmaz.
(5) Birinci fıkrada sayılan hak ve yetkilerden birinin
kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla hapis cezasına
mahkûmiyet hâlinde, ayrıca, cezanın infazından sonra işlemek üzere, hükmolunan
cezanın yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının
yasaklanmasına karar verilir. Bu hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması
suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla sadece adli para cezasına mahkûmiyet
hâlinde, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir katına kadar bu hak ve
yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Hükmün kesinleşmesiyle
icraya konan yasaklama ile ilgili süre, adli para cezasının tamamen infazından
itibaren işlemeye başlar.
(6) Belli bir meslek veya sanatın ya da trafik düzeninin
gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen
taksirli suçtan mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak
üzere, bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da sürücü belgesinin
geri alınmasına karar verilebilir. Yasaklama ve geri alma hükmün
kesinleşmesiyle yürürlüğe girer ve süre, cezanın tümüyle infazından itibaren
işlemeye başlar.
Eşya müsaderesi
MADDE 54. - (1) İyiniyetli üçüncü kişilere ait olmamak
koşuluyla, kasıtlı bir suçun işlenmesinde kullanılan veya suçun işlenmesine
tahsis edilen ya da suçtan meydana gelen eşyanın müsaderesine hükmolunur. Suçun
işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanan eşya, kamu güvenliği, kamu sağlığı
veya genel ahlâk açısından tehlikeli olması durumunda müsadere edilir.
(2) Birinci fıkra kapsamına giren eşyanın, ortadan
kaldırılması, elden çıkarılması, tüketilmesi veya müsaderesinin başka bir
surette imkânsız kılınması hâlinde; bu eşyanın değeri kadar para tutarının
müsaderesine karar verilir.
(3) Suçta kullanılan eşyanın müsadere edilmesinin işlenen
suça nazaran daha ağır sonuçlar doğuracağı ve bu nedenle hakkaniyete aykırı
olacağı anlaşıldığında, müsaderesine hükmedilmeyebilir.
(4) Üretimi, bulundurulması, kullanılması, taşınması, alım
ve satımı suç oluşturan eşya, müsadere edilir.
(5) Bir şeyin sadece bazı kısımlarının müsaderesi
gerektiğinde, tümüne zarar verilmeksizin bu kısmı ayırmak olanaklı ise, sadece
bu kısmın müsaderesine karar verilir.
(6) Birden fazla kişinin paydaş olduğu eşya ile ilgili
olarak, sadece suça iştirak eden kişinin payının müsaderesine hükmolunur.
Kazanç müsaderesi
MADDE 55. - (1) Suçun işlenmesi ile elde edilen veya suçun
konusunu oluşturan ya da suçun işlenmesi için sağlanan maddî menfaatler ile,
bunların değerlendirilmesi veya dönüştürülmesi sonucu ortaya çıkan ekonomik
kazançların müsaderesine karar verilir. Bu fıkra hükmüne göre müsadere kararı
verilebilmesi için, maddî menfaatin suçun mağduruna iade edilememesi gerekir.
(2) Müsadere konusu eşya veya maddî menfaatlere
elkonulamadığı veya bunların merciine teslim edilmediği hâllerde, bunların
karşılığını oluşturan değerlerin müsaderesine hükmedilir.
Çocuklara özgü güvenlik
tedbirleri
MADDE 56. - (1) Çocuklara özgü güvenlik tedbirlerinin neler
olduğu ve ne suretle uygulanacakları ilgili kanunda gösterilir.
Akıl hastalarına özgü
güvenlik tedbirleri
MADDE 57. - (1) Fiili işlediği sırada akıl hastası olan kişi
hakkında, koruma ve tedavi amaçlı olarak güvenlik tedbirine hükmedilir.
Hakkında güvenlik tedbirine hükmedilen akıl hastaları, yüksek güvenlikli sağlık
kurumlarında koruma ve tedavi altına alınırlar.
(2) Hakkında güvenlik tedbirine hükmedilmiş olan akıl
hastası, yerleştirildiği kurumun sağlık kurulunca düzenlenen raporda toplum
açısından tehlikeliliğinin ortadan kalktığının veya önemli ölçüde azaldığının
belirtilmesi üzerine mahkeme veya hâkim kararıyla serbest bırakılabilir.
(3) Sağlık kurulu raporunda, akıl hastalığının ve işlenen
fiilin niteliğine göre, güvenlik bakımından kişinin tıbbî kontrol ve takibinin
gerekip gerekmediği, gerekiyor ise, bunun süre ve aralıkları belirtilir.
(4) Tıbbî kontrol ve takip, raporda gösterilen süre ve
aralıklarla, cumhuriyet savcılığınca bu kişilerin teknik donanımı ve yetkili
uzmanı olan sağlık kuruluşuna gönderilmeleri ile sağlanır.
(5) Tıbbî kontrol ve takipte, kişinin akıl hastalığı
itibarıyla toplum açısından tehlikeliliğinin arttığı anlaşıldığında, hazırlanan
rapora dayanılarak, yeniden koruma ve tedavi amaçlı olarak güvenlik tedbirine
hükmedilir. Bu durumda, bir ve devamı fıkralarda belirlenen işlemler
tekrarlanır.
(6) İşlediği fiille ilgili olarak hastalığı yüzünden
davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan kişi hakkında birinci ve ikinci
fıkra hükümlerine göre yerleştirildiği yüksek güvenlikli sağlık kuruluşunda
düzenlenen kurul raporu üzerine, mahkûm olduğu hapis cezası, süresi aynı kalmak
koşuluyla, kısmen veya tamamen, mahkeme kararıyla akıl hastalarına özgü
güvenlik tedbiri olarak da uygulanabilir.
(7) Suç işleyen alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde
bağımlısı kişilerin, güvenlik tedbiri olarak, alkol ya da uyuşturucu veya
uyarıcı madde bağımlılarına özgü sağlık kuruluşunda tedavi altına alınmasına
karar verilir. Bu kişilerin tedavisi, alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde
bağımlılığından kurtulmalarına kadar devam eder. Bu kişiler, yerleştirildiği
kurumun sağlık kurulunca bu yönde düzenlenecek rapor üzerine mahkeme veya hâkim
kararıyla serbest bırakılabilir.
Suçta tekerrür ve özel
tehlikeli suçlular
MADDE 58. - (1) Önceden işlenen suçtan dolayı verilen hüküm
kesinleştikten sonra yeni bir suçun işlenmesi hâlinde, tekerrür hükümleri
uygulanır. Bunun için cezanın infaz edilmiş olması gerekmez.
(2) Tekerrür hükümleri, önceden işlenen suçtan dolayı;
a) Beş yıldan fazla süreyle hapis cezasına mahkûmiyet
hâlinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren beş yıl,
b) Beş yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para
cezasına mahkûmiyet hâlinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren üç
yıl,
geçtikten sonra işlenen suçlar dolayısıyla uygulanmaz.
(3) Tekerrür hâlinde, sonraki suça ilişkin kanun maddesinde
seçimlik olarak hapis cezası ile adli para cezası öngörülmüşse, hapis cezasına
hükmolunur.
(4) Kasıtlı suçlarla taksirli suçlar ve sırf askerî suçlarla
diğer suçlar arasında tekerrür hükümleri uygulanmaz. Kasten öldürme, kasten
yaralama, yağma, dolandırıcılık, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti
ile parada veya kıymetli damgada sahtecilik suçları hariç olmak üzere; yabancı
ülke mahkemelerinden verilen hükümler tekerrüre esas olmaz.
(5) Fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan
kişilerin işlediği suçlar dolayısıyla tekerrür hükümleri uygulanmaz.
(6) Tekerrür hâlinde hükmolunan ceza, mükerrirlere özgü infaz
rejimine göre çektirilir. Ayrıca, mükerrir hakkında cezanın infazından sonra
denetimli serbestlik tedbiri uygulanır.
(7) Mahkûmiyet kararında, hükümlü hakkında mükerrirlere özgü
infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin
uygulanacağı belirtilir.
(8) Mükerrirlerin mahkûm olduğu cezanın infazı ile denetimli
serbestlik tedbirinin uygulanması, kanunda gösterilen şekilde yapılır.
(9) Mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından
sonra denetimli serbestlik tedbirinin, itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi
veya örgüt mensubu suçlu hakkında da uygulanmasına hükmedilir.
Sınır dışı edilme
MADDE 59. - (1) İşlediği suç nedeniyle iki yıl veya daha
fazla süreyle hapis cezasına mahkûm edilen yabancının, cezasının infazından
sonra derhâl sınır dışı edilmesine de hükmolunur.
Tüzel kişiler hakkında
güvenlik tedbirleri
MADDE 60. - (1) Bir kamu kurumunun verdiği izne dayalı
olarak faaliyette bulunan özel hukuk tüzel kişisinin organ veya temsilcilerinin
iştirakiyle ve bu iznin verdiği yetkinin kötüye kullanılması suretiyle tüzel
kişi yararına işlenen kasıtlı suçlardan mahkûmiyet hâlinde, iznin iptaline
karar verilir.
(2) Müsadere hükümleri, yararına işlenen suçlarda özel hukuk
tüzel kişileri hakkında da uygulanır.
(3) Yukarıdaki fıkralar hükümlerinin uygulanmasının işlenen
fiile nazaran daha ağır sonuçlar ortaya çıkarabileceği durumlarda, hâkim bu
tedbirlere hükmetmeyebilir.
(4) Bu madde hükümleri kanunun ayrıca belirttiği hâllerde
uygulanır.
ÜÇÜNCÜ
BÖLÜM
Cezanın
Belirlenmesi ve Bireyselleştirilmesi
Cezanın belirlenmesi
MADDE 61. - (1) Hâkim, somut olayda;
a) Suçun işleniş biçimini,
b) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları,
c) Suçun işlendiği zaman ve yeri,
d) Suçun konusunun önem ve değerini,
e) Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını,
f) Failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını,
g) Failin güttüğü amaç ve saiki,
göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında
öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler.
(2) Suçun olası kastla ya da bilinçli taksirle işlenmesi
nedeniyle indirim veya artırım, birinci fıkra hükmüne göre belirlenen ceza
üzerinden yapılır.
(3) Birinci fıkrada belirtilen hususların suçun unsurunu
oluşturduğu hâllerde, bunlar temel cezanın belirlenmesinde ayrıca göz önünde
bulundurulmaz.
(4) Bir suçun temel şekline nazaran daha ağır veya daha az
cezayı gerektiren birden fazla nitelikli hâllerin gerçekleşmesi durumunda;
temel cezada önce artırma sonra indirme yapılır.
(5) Yukarıdaki fıkralara göre belirlenen ceza üzerinden
sırasıyla, teşebbüs, iştirak, zincirleme suç, haksız tahrik, yaş küçüklüğü,
akıl hastalığı ve cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsî sebeplere ilişkin
hükümler ile, takdiri indirim nedenleri uygulanarak sonuç ceza belirlenir.
(6) Hapis cezasının süresi, gün, ay ve yıl hesabıyla
belirlenir. Bir gün, yirmidört saat; bir ay, otuz gündür. Yıl, resmî takvime
göre hesap edilir. Hapis cezası için bir günün, adli para cezası için bir Türk
Lirasının artakalanı hesaba katılmaz ve bu cezalar infaz edilmez.
(7) Kanunda açıkça yazılmış olmadıkça cezalar ne
artırılabilir, ne eksiltilebilir, ne de değiştirilebilir.
Takdiri indirim nedenleri
MADDE 62. - (1) Fail yararına cezayı hafifletecek takdiri
nedenlerin varlığı hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine,
müebbet hapis; müebbet hapis cezası yerine, yirmibeş yıl hapis cezası verilir.
Diğer cezaların beşte birine kadarı indirilir.
(2) Takdiri indirim nedeni olarak, failin geçmişi, sosyal
ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın
failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar göz önünde
bulundurulabilir. Takdiri indirim nedenleri kararda gösterilir.
Mahsup
MADDE 63. - (1) Hüküm kesinleşmeden önce gerçekleşen ve
şahsî hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran bütün hâller nedeniyle geçirilmiş
süreler, hükmolunan hapis cezasından indirilir. Adli para cezasına hükmedilmesi
durumunda, bir gün yüz Türk Lirası sayılmak üzere, bu cezadan indirim yapılır.
DÖRDÜNCÜ
BÖLÜM
Dava
ve Cezanın Düşürülmesi
Sanığın veya hükümlünün
ölümü
MADDE 64. - (1) Sanığın ölümü hâlinde kamu davasının
düşürülmesine karar verilir. Ancak, niteliği itibarıyla müsadereye tabi eşya ve
maddî menfaatler hakkında davaya devam olunarak bunların müsaderesine hükmolunabilir.
(2) Hükümlünün ölümü, hapis ve henüz infaz edilmemiş adli
para cezalarını ortadan kaldırır. Ancak, müsadereye ve yargılama giderlerine
ilişkin olup ölümden önce kesinleşmiş bulunan hüküm, infaz olunur.
Af
MADDE 65. - (1) Genel af hâlinde, kamu davası düşer,
hükmolunan cezalar bütün neticeleri ile birlikte ortadan kalkar.
(2) Özel af ile, hapis cezasının infaz kurumunda
çektirilmesine son verilebilir veya infaz kurumunda çektirilecek süresi
kısaltılabilir ya da adli para cezasına çevrilebilir.
(3) Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak
yoksunlukları, özel affa rağmen etkisini devam ettirir.
Dava zamanaşımı
MADDE 66. - (1) Kanunda başka türlü yazılmış olan hâller
dışında kamu davası;
a) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren
suçlarda otuz yıl,
b) Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmibeş yıl,
c) Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını
gerektiren suçlarda yirmi yıl,
d) Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını
gerektiren suçlarda onbeş yıl,
e) Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adli para
cezasını gerektiren suçlarda sekiz yıl,
geçmesiyle düşer.
(2) Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da
onbeş yaşını doldurmamış olanlar hakkında, bu sürelerin yarısının; onbeş yaşını
doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında ise, üçte
ikisinin geçmesiyle kamu davası düşer.
(3) Dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde dosyadaki
mevcut deliller itibarıyla suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâlleri
de göz önünde bulundurulur.
(4) Yukarıdaki fıkralarda yer alan sürelerin belirlenmesinde
suçun kanunda yer alan cezasının yukarı sınırı göz önünde bulundurulur;
seçimlik cezaları gerektiren suçlarda zamanaşımı bakımından hapis cezası esas
alınır.
(5) Aynı fiilden dolayı her ne suretle olursa olsun tekrar
yargılanması gereken hükümlünün, sonradan yargılanan suça ait üçüncü fıkrada
yazılı esasa göre belirecek zamanaşımı göz önünde bulundurulur.
(6) Zamanaşımı, tamamlanmış suçlarda suçun işlendiği günden,
teşebbüs hâlinde kalan suçlarda son hareketin yapıldığı günden, kesintisiz
suçlarda kesintinin gerçekleştiği ve zincirleme suçlarda son suçun işlendiği
günden, çocuklara karşı üstsoy veya bunlar üzerinde hüküm ve nüfuzu olan
kimseler tarafından işlenen suçlarda çocuğun onsekiz yaşını bitirdiği günden
itibaren işlemeye başlar.
(7) Bu Kanunun İkinci Kitabının Dördüncü Kısmında yazılı
ağırlaştırılmış müebbet veya müebbet veya on yıldan fazla hapis cezalarını
gerektiren suçların yurt dışında işlenmesi hâlinde dava zamanaşımı uygulanmaz.
Dava zamanaşımının
durması
MADDE 67. - (1) Soruşturma ve kovuşturma yapılmasının, izin
veya karar alınması veya diğer bir mercide çözülmesi gereken bir meselenin
sonucuna bağlı bulunduğu hâllerde; izin veya kararın alınmasına veya meselenin
çözümüne veya kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş
olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar dava zamanaşımı durur.
Ceza zamanaşımı
MADDE 68. - (1) Bu maddede yazılı cezalar aşağıdaki
sürelerin geçmesiyle infaz edilmez:
a) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarında kırk yıl,
b) Müebbet hapis cezalarında otuz yıl,
c) Yirmi yıl ve daha fazla süreli hapis cezalarında
yirmidört yıl,
d) Beş yıldan fazla hapis cezalarında yirmi yıl,
e) Beş yıla kadar hapis ve adli para cezalarında on yıl.
(2) Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da
onbeş yaşını doldurmamış olanlar hakkında, bu sürelerin yarısının; onbeş yaşını
doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında ise, üçte
ikisinin geçmesiyle ceza infaz edilmez.
(3) Bu Kanunun İkinci Kitabının Dördüncü Kısmında yazılı
yurt dışında işlenmiş suçlar dolayısıyla verilmiş ağırlaştırılmış müebbet hapis
veya müebbet veya on yıldan fazla hapis cezalarında zamanaşımı uygulanmaz.
(4) Türleri başka başka cezaları içeren hükümler, en ağır
ceza için konulan sürenin geçmesiyle infaz edilmez.
(5) Ceza zamanaşımı, hükmün kesinleştiği veya infazın
herhangi bir suretle kesintiye uğradığı günden itibaren işlemeye başlar ve
kalan ceza miktarı esas alınarak süre hesaplanır.
Ceza zamanaşımı ve hak
yoksunlukları
MADDE 69. - (1) Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen
hak yoksunluklarının süresi ceza zamanaşımı doluncaya kadar devam eder.
Müsaderede zamanaşımı
MADDE 70. - (1) Müsadereye ilişkin hüküm, kesinleşmeden
itibaren yirmi yıl geçtikten sonra infaz edilmez.
Ceza zamanaşımının
kesilmesi
MADDE 71. - (1) Mahkûmiyet hükmünün infazı için yetkili
merci tarafından hükümlüye kanuna göre yapılan tebligat veya bu maksatla
hükümlünün yakalanması ceza zamanaşımını keser.
(2) Bir suçtan dolayı mahkûm olan kimse üst sınırı iki
yıldan fazla hapis cezasını gerektiren kasıtlı bir suç işlediği takdirde, ceza
zamanaşımı kesilir.
Zamanaşımının hesabı ve
uygulanması
MADDE 72. - (1) Dava ve ceza zamanaşımı süreleri, gün, ay ve
yıl hesabıyla belirlenir. Bir gün, yirmidört saat; bir ay, otuz gündür. Yıl,
resmî takvime göre hesap edilir.
(2) Dava ve ceza zamanaşımı re'sen uygulanır ve bundan
şüpheli, sanık ve hükümlü vazgeçemezler.
Soruşturulması ve
kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar, uzlaşma
MADDE 73. - (1) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete
bağlı olan suç hakkında yetkili kimse altı ay içinde şikâyette bulunmadığı
takdirde soruşturma ve kovuşturma yapılamaz.
(2) Zamanaşımı süresini geçmemek koşuluyla bu süre, şikâyet
hakkı olan kişinin fiili ve failin kim olduğunu bildiği veya öğrendiği günden
başlar.
(3) Şikâyet hakkı olan birkaç kişiden birisi altı aylık
süreyi geçirirse bundan dolayı diğerlerinin hakları düşmez.
(4) Kovuşturma yapılabilmesi şikâyete bağlı suçlarda kanunda
aksi yazılı olmadıkça suçtan zarar gören kişinin vazgeçmesi davayı düşürür ve
hükmün kesinleşmesinden sonraki vazgeçme cezanın infazına engel olmaz.
(5) İştirak hâlinde suç işlemiş sanıklardan biri hakkındaki
şikâyetten vazgeçme, diğerlerini de kapsar.
(6) Kanunda aksi yazılı olmadıkça, vazgeçme onu kabul
etmeyen sanığı etkilemez.
(7) Kamu davasının düşmesi, suçtan zarar gören kişinin
şikâyetten vazgeçmiş olmasından ileri gelmiş ve vazgeçtiği sırada şahsî
haklarından da vazgeçtiğini ayrıca açıklamış ise artık hukuk mahkemesinde de
dava açamaz.
(8) Suçtan zarar göreni gerçek kişi veya özel hukuk tüzel
kişisi olup, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı bulunan suçlarda,
failin suçu kabullenmesi ve doğmuş olan zararın tümünü veya büyük bir kısmını
ödemesi veya gidermesi koşuluyla mağdur ile fail özgür iradeleri ile
uzlaştıklarında ve bu husus Cumhuriyet savcısı veya hâkim tarafından
saptandığında kamu davası açılmaz veya davanın düşürülmesine karar verilir.
Dava veya cezanın
düşmesinin etkisi
MADDE 74. - (1) Genel af, özel af, şikâyetten vazgeçme,
müsadere olunan şeylerin veya ödenen adli para cezasının geri alınmasını
gerektirmez.
(2) Kamu davasının düşmesi, malların geri alınması ve
uğranılan zararın tazmini için açılan şahsî hak davasını etkilemez.
(3) Cezanın düşmesi, şahsî haklar, tazminat ve yargılama
giderlerine ilişkin hükümleri etkilemez. Ancak, genel af hâlinde yargılama
giderleri de istenemez.
Önödeme
MADDE 75. - (1) Uzlaşma kapsamındaki suçlar hariç olmak
üzere, yalnız adli para cezasını gerektiren veya kanun maddesinde öngörülen
hapis cezasının yukarı sınırı üç ayı aşmayan suçların faili:
a) Adli para cezası maktu ise bu miktarı, değilse aşağı
sınırını,
b) Hapis cezasının aşağı sınırının karşılığı olarak her gün
için yirmi Türk Lirası üzerinden bulunacak miktarı,
c) Hapis cezası ile birlikte adli para cezası da öngörülmüş
ise, hapis cezası için bu fıkranın (b) bendine göre belirlenecek miktar ile
adli para cezasının aşağı sınırını,
soruşturma giderleri ile birlikte, Cumhuriyet savcılığınca yapılacak
tebliğ üzerine on gün içinde ödediği takdirde hakkında kamu davası açılmaz.
(2) Özel kanun hükümleri gereğince işin doğrudan mahkemeye
intikal etmesi hâlinde de fail, hâkim tarafından yapılacak bildirim üzerine
birinci fıkra hükümlerine göre saptanacak miktardaki parayı yargılama
giderleriyle birlikte ödediğinde kamu davası düşer.
(3) Cumhuriyet savcılığınca madde kapsamına giren suç
nedeniyle önödeme işlemi yapılmadan dava açılması veya dava konusu fiilin
niteliğinin değişmesi suretiyle madde kapsamına giren bir suça dönüşmesi
hâlinde de yukarıdaki fıkra uygulanır.
(4) Suçla ilgili kanun maddesinde yukarı sınırı üç ayı
aşmayan hapis cezası veya adli para cezasından yalnız birinin uygulanabileceği
hâllerde ödenmesi gereken miktar, yukarıdaki fıkralara göre adli para cezası
esas alınarak belirlenir.
(5) Bu madde gereğince kamu davasının açılmaması veya
ortadan kaldırılması, kişisel hakkın istenmesine, malın geri alınmasına ve
müsadereye ilişkin hükümleri etkilemez.
İKİNCİ KİTAP
Özel Hükümler
BİRİNCİ KISIM
İnsanlığa Karşı Suçlar
BİRİNCİ
BÖLÜM
Soykırım
Soykırım
MADDE 76. - (1) Bir planın icrası suretiyle, millî, etnik,
ırkî, dinî veya bunlar dışında bir özellikle belirlenen bir grubun tamamen veya
kısmen yokedilmesi maksadıyla, bu grupların üyelerine karşı aşağıdaki
fiillerden birinin işlenmesi, soykırım suçunu oluşturur:
a) Kasten öldürme,
b) Kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine ağır zarar
verme,
c) Grubun, tamamen veya kısmen yokedilmesi sonucunu
doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması,
d) Doğumların zorla engellenmesi,
e) Çocukların zorla başka yerlere götürülmesi.
(2) Soykırım suçu failine ağırlaştırılmış müebbet hapis
cezası verilir.
(3) Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik
tedbirine hükmolunur.
(4) Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.
İnsanlığa karşı diğer
suçlar
MADDE 77. - (1) Bir plan doğrultusunda; siyasal, felsefî,
ırkî veya dinî saiklerle nüfusun sivil bir grubuna karşı sürgün etme,
tutsaklaştırma, kitlesel biçimde ve sistemli olarak kişilerin öldürülmesi,
insanların kaçırıldıktan sonra yokedilmeleri, insanları işkence veya insanlık
dışı işlemlere veya bireysel biyolojik deneylere tâbi kılma, cinsel saldırıda
bulunma, çocukların cinsel istismarı, zorla hamile bırakma, zorla fuhşa
sevketme fiillerini işleyenlere ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.
(2) Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik
tedbirine hükmolunur.
(3) Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.
Örgüt
MADDE 78. - (1) Yukarıdaki maddelerde yazılı suçları işlemek
veya bunların hazırlık hareketlerini gerçekleştirmek maksadıyla oluşturulmuş
bir örgütü kuranlara veya bu tür örgütlere katılanlara on yıldan yirmi yıla
kadar hapis cezası verilir.
(2) Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik
tedbirine hükmolunur.
(3) Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.
İKİNCİ
BÖLÜM
Göçmen
Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti
Göçmen kaçakçılığı
MADDE 79. - (1) Doğrudan doğruya veya dolaylı olarak maddî
menfaat elde etmek maksadıyla, yasal olmayan yollardan;
a) Bir yabancıyı ülkeye sokan veya ülkede kalmasına imkân
sağlayan,
b) Türk vatandaşı veya yabancının yurt dışına çıkmasına
imkân sağlayan,
kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis ve onbin güne kadar
adli para cezası ile cezalandırılır.
(2) Bu suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi
hâlinde, verilecek cezalar yarı oranında artırılır.
(3) Bu suçun bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde
işlenmesi hâlinde, tüzel kişi hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine
hükmolunur.
İnsan ticareti
MADDE 80. - (1) Zorla çalıştırmak veya hizmet ettirmek,
esarete veya benzerî uygulamalara tâbi kılmak, vücut organlarının verilmesini
sağlamak maksadıyla, tehdit, baskı, cebir veya şiddet uygulamak, nüfuzu kötüye
kullanmak, kandırmak veya kişiler üzerindeki denetim olanaklarından veya
çaresizliklerinden yararlanarak rızalarını elde etmek suretiyle kişileri
tedarik eden, kaçıran, bir yerden başka bir yere götüren veya sevk eden,
barındıran kimseye sekiz yıldan oniki yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adli
para cezası verilir.
(2) Birinci fıkrada belirtilen amaçlarla girişilen ve suçu
oluşturan fiiller var olduğu takdirde, mağdurun rızası geçersizdir.
(3) Onsekiz yaşını doldurmamış olanların birinci fıkrada
belirtilen maksatlarla tedarik edilmeleri, kaçırılmaları, bir yerden diğer bir
yere götürülmeleri veya sevk edilmeleri veya barındırılmaları hâllerinde suça
ait araç fiillerden hiçbirine başvurulmuş olmasa da faile birinci fıkrada
belirtilen cezalar verilir.
(4) Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik
tedbirine hükmolunur.
İKİNCİ KISIM
Kişilere Karşı Suçlar
BİRİNCİ
BÖLÜM
Hayata
Karşı Suçlar
Kasten öldürme
MADDE 81. - (1) Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet
hapis cezası ile cezalandırılır.
Nitelikli hâller
MADDE 82. - (1) Kasten öldürme suçunun;
a) Tasarlayarak,
b) Canavarca hisle veya eziyet çektirerek,
c) Yangın, su baskını, tahrip, batırma veya bombalama ya da
nükleer, biyolojik veya kimyasal silâh kullanmak suretiyle,
d) Üstsoy veya altsoydan birine ya da eş veya kardeşe karşı,
e) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendisini
savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,
f) Gebe olduğu bilinen kadına karşı,
g) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,
h) Bir suçu gizlemek, delillerini ortadan kaldırmak veya
işlenmesini kolaylaştırmak amacıyla,
i) Kan gütme saikiyle,
j) Töre saikiyle,
işlenmesi hâlinde, kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası
ile cezalandırılır.
Kasten öldürmenin ihmali
davranışla işlenmesi
MADDE 83. - (1) Kişinin yükümlü olduğu belli bir icrai
davranışı gerçekleştirmemesi dolayısıyla meydana gelen ölüm neticesinden
sorumlu tutulabilmesi için, bu neticenin oluşumuna sebebiyet veren yükümlülük
ihmalinin icrai davranışa eşdeğer olması gerekir.
(2) İhmali ve icrai davranışın eşdeğer kabul edilebilmesi
için, kişinin;
a) Belli bir icrai davranışta bulunmak hususunda kanuni
düzenlemelerden veya sözleşmeden kaynaklanan bir yükümlülüğünün bulunması,
b) Önceden gerçekleştirdiği davranışın başkalarının hayatı
ile ilgili olarak tehlikeli bir durum oluşturması,
gerekir.
(3) Belli bir yükümlülüğün ihmali ile ölüme neden olan kişi
hakkında, temel ceza olarak, ağırlaşmış müebbet hapis cezası yerine yirmi
yıldan yirmibeş yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine onbeş yıldan yirmi yıla
kadar, diğer hâllerde ise on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına
hükmolunabileceği gibi, cezada indirim de yapılmayabilir.
İntihar
MADDE 84. - (1) Başkasını intihara azmettiren, teşvik eden,
başkasının intihar kararını kuvvetlendiren ya da başkasının intiharına herhangi
bir şekilde yardım eden kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır.
(2) İntiharın gerçekleşmesi durumunda, kişi dört yıldan on
yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Başkalarını intihara alenen teşvik eden kişi, üç yıldan
sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu fiilin basın ve yayın yolu
ile işlenmesi hâlinde, kişi dört yıldan on yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır.
(4) İşlediği fiilin anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği
gelişmemiş olan veya ortadan kaldırılan kişileri intihara sevk edenlerle, cebir
veya tehdit kullanmak suretiyle kişileri intihara mecbur edenler, kasten
öldürme suçundan sorumlu tutulurlar.
Taksirle öldürme
MADDE 85. - (1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan
kişi, üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden
fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına
neden olmuş ise, kişi üç yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır.
İKİNCİ
BÖLÜM
Vücut
Dokunulmazlığına Karşı Suçlar
Kasten yaralama
MADDE 86. - (1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya
sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan
üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Kasten yaralama suçunun;
a) Üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe karşı,
b) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda
bulunan kişiye karşı,
c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,
d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye
kullanılmak suretiyle,
e) Silâhla,
işlenmesi hâlinde, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına
hükmolunur.
Neticesi sebebiyle
ağırlaşmış yaralama
MADDE 87. - (1) Kasten yaralama fiili, mağdurun;
a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli
zayıflamasına,
b) Konuşmasında sürekli zorluğa,
c) Yüzünde sabit ize,
d) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma,
e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun vaktinden önce
doğmasına,
neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, bir
kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hâllerde üç yıldan,
ikinci fıkraya giren hâllerde beş yıldan az olamaz.
(2) Kasten yaralama fiili, mağdurun;
a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel
hayata girmesine,
b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin
yitirilmesine,
c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına,
d) Yüzünün sürekli değişikliğine,
e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun düşmesine,
neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, iki
kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hâllerde beş
yıldan, ikinci fıkraya giren hâllerde sekiz yıldan az olamaz.
(3) Kasten yaralamanın vücutta kemik kırılmasına neden
olması hâlinde, kırığın hayat fonksiyonlarındaki etkisine göre, bir yıldan altı
yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(4) Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse,
yukarıdaki maddenin birinci fıkrasına giren hâllerde sekiz yıldan oniki yıla
kadar, ikinci fıkrasına giren hâllerde ise oniki yıldan onaltı yıla kadar hapis
cezasına hükmolunur.
Daha az cezayı gerektiren
hâller
MADDE 88. - (1) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki
etkisinin basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması
hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adli
para cezasına hükmolunur.
(2) Kasten yaralamanın ihmali davranışla işlenmesi hâlinde,
verilecek ceza üçte ikisine kadar indirilebilir. Bu hükmün uygulanmasında
kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesine ilişkin koşullar göz önünde
bulundurulur.
Taksirle yaralama
MADDE 89. - (1) Taksirle başkasının vücuduna acı veren veya
sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, üç aydan bir
yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.
(2) Taksirle yaralama fiili, mağdurun;
a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli
zayıflamasına,
b) Vücudunda kemik kırılmasına,
c) Konuşmasında sürekli zorluğa,
d) Yüzünde sabit ize,
e) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma,
f) Gebe bir kadının çocuğunun vaktinden önce doğmasına,
neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, yarısı
oranında artırılır.
(3) Taksirle yaralama fiili, mağdurun;
a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel
hayata girmesine,
b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin
yitirilmesine,
c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına,
d) Yüzünün sürekli değişikliğine,
e) Gebe bir kadının çocuğunun düşmesine,
neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, bir kat
artırılır.
(4) Fiilin birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması
hâlinde, altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(5) Bilinçli taksir hâli hariç olmak üzere, bu maddenin
kapsamına giren suçların soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır.
İnsan üzerinde deney
MADDE 90. - (1) İnsan üzerinde bilimsel bir deney yapan
kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) İnsan üzerinde yapılan rızaya dayalı bilimsel deneyin
ceza sorumluluğunu gerektirmemesi için;
a) Deneyle ilgili olarak yetkili kurul veya makamlardan
gerekli iznin alınmış olması,
b) Deneyin öncelikle insan dışı deney ortamında veya yeterli
sayıda hayvan üzerinde yapılmış olması,
c) İnsan dışı deney ortamında veya hayvanlar üzerinde
yapılan deneyler sonucunda ulaşılan bilimsel verilerin, varılmak istenen hedefe
ulaşmak açısından bunların insan üzerinde de yapılmasını gerekli kılması,
d) Deneyin, insan sağlığı üzerinde öngörülebilir zararlı ve
kalıcı bir etki bırakmaması,
e) Deney sırasında kişiye insan onuruyla bağdaşmayacak
ölçüde acı verici yöntemlerin uygulanmaması,
f) Deneyle varılmak istenen amacın, bunun kişiye yüklediği
külfete ve kişinin sağlığı üzerindeki tehlikeye göre daha ağır basması,
g) Deneyin mahiyet ve sonuçları hakkında yeterli
bilgilendirmeye dayalı olarak açıklanan rızanın yazılı olması ve herhangi bir
menfaat teminine bağlı bulunmaması,
gerekir.
(3) Çocuklar üzerinde bilimsel deneyin ceza sorumluluğunu
gerektirmemesi için, ikinci fıkrada aranan koşulların yanı sıra,
a) Yapılan deneyler sonucunda ulaşılan bilimsel verilerin,
varılmak istenen hedefe ulaşmak açısından bunların çocuklar üzerinde de
yapılmasını gerekli kılması,
b) Rıza açıklama yeteneğine sahip çocuğun kendi rızasının
yanı sıra, ana ve babasının yazılı muvafakatinin alınması,
gerekir.
(4) Hasta olan insan üzerinde rıza olmaksızın tedavi amaçlı
denemede bulunan kişi, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak,
bilinen tıbbi müdahale yöntemlerinin uygulanmasının sonuç vermeyeceğinin
anlaşılması üzerine, kişi üzerinde yapılan rızaya dayalı bilimsel yöntemlere
uygun tedavi amaçlı deneme, ceza sorumluluğunu gerektirmez. Açıklanan rızanın,
denemenin mahiyet ve sonuçları hakkında yeterli bilgilendirmeye dayalı olarak
yazılı olması ve tedavinin uzman hekim tarafından bir hastane ortamında
yapılması gerekir.
(5) Birinci fıkrada tanımlanan suçun işlenmesi sonucunda
mağdurun yaralanması veya ölmesi hâlinde, kasten yaralama veya kasten öldürme
suçuna ilişkin hükümler uygulanır.
(6) Bu maddede tanımlanan suçların bir tüzel kişinin
faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, tüzel kişi hakkında bunlara özgü
güvenlik tedbirlerine hükmolunur.
Organ veya doku ticareti
MADDE 91. - (1) Hukuken geçerli rızaya dayalı olmaksızın,
kişiden organ alan kimse, beş yıldan dokuz yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır. Suçun konusunun doku olması hâlinde, iki yıldan beş yıla kadar
hapis cezasına hükmolunur.
(2) Hukuka aykırı olarak, ölüden organ veya doku alan kimse,
bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Organ veya doku satın alan, satan, satılmasına aracılık
eden kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır.
(3) Organ veya doku satın alan, satan, satılmasına aracılık
eden kişi hakkında, birinci fıkrada belirtilen cezalara hükmolunur.
(4) Bir ve üçüncü fıkralarda tanımlanan suçların bir örgütün
faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis
ve onbin güne kadar adli para cezasına hükmolunur.
(5) Hukuka aykırı yollarla elde edilmiş olan organ veya
dokuyu saklayan, nakleden veya aşılayan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis
cezası ile cezalandırılır.
(6) Belli bir çıkar karşılığında organ veya doku teminine
yönelik olarak ilan veya reklam veren veya yayınlayan kişi, bir yıla kadar
hapis cezası ile cezalandırılır.
(7) Bu maddede tanımlanan suçların bir tüzel kişinin
faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, tüzel kişi hakkında bunlara özgü
güvenlik tedbirlerine hükmolunur.
(8) Birinci fıkrada tanımlanan suçun işlenmesi sonucunda
mağdurun ölmesi hâlinde, kasten öldürme suçuna ilişkin hükümler uygulanır.
Zorunluluk hâli
MADDE 92. - (1) Organ veya dokularını satan kişinin içinde
bulunduğu sosyal ve ekonomik koşullar göz önünde bulundurularak, hakkında
verilecek cezada indirim yapılabileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir.
Etkin pişmanlık
MADDE 93. - (1) Organ veya dokularını satan kişi, resmî
makamlar tarafından haber alınmadan önce durumu merciine haber vererek
suçluların yakalanmalarını kolaylaştırırsa, hakkında cezaya hükmolunmaz.
(2) Bu suç haber alındıktan sonra, organ veya dokularını
satan kişi, gönüllü olarak, suçun meydana çıkmasına ve diğer suçluların
yakalanmasına hizmet ve yardım ederse; hakkında verilecek cezanın, yardımın
niteliğine göre, dörtte birden yarısına kadarı indirilir.
ÜÇÜNCÜ
BÖLÜM
İşkence
ve Eziyet
İşkence
MADDE 94. - (1) Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan
ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin
etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu
görevlisi hakkında üç yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(2) Suçun;
a) Çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak
durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı,
b) Avukata veya diğer kamu görevlisine karşı görevi
dolayısıyla,
işlenmesi hâlinde, sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis
cezasına hükmolunur.
(3) Fiilin cinsel yönden taciz şeklinde gerçekleşmesi
hâlinde, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(4) Bu suçun işlenişine iştirak eden diğer kişiler de, kamu
görevlisi gibi cezalandırılır.
(5) Bu suçun ihmali davranışla işlenmesi hâlinde, verilecek
cezada bu nedenle indirim yapılmaz.
Neticesi sebebiyle
ağırlaşmış işkence
MADDE 95. - (1) İşkence fiilleri, mağdurun;
a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli
zayıflamasına,
b) Konuşmasında sürekli zorluğa,
c) Yüzünde sabit ize,
d) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma,
e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun vaktinden önce
doğmasına,
neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, yarı
oranında artırılır.
(2) İşkence fiilleri, mağdurun;
a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel
hayata girmesine,
b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin
yitirilmesine,
c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına,
d) Yüzünün sürekli değişikliğine,
e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun düşmesine,
neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, bir
kat artırılır.
(3) İşkence fiillerinin vücutta kemik kırılmasına neden
olması hâlinde, kırığın hayat fonksiyonlarındaki etkisine göre sekiz yıldan
onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(4) İşkence sonucunda ölüm meydana gelmişse, ağırlaştırılmış
müebbet hapis cezasına hükmolunur.
Eziyet
MADDE 96. - (1) Bir kimsenin eziyet çekmesine yol açacak
davranışları gerçekleştiren kişi hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis
cezasına hükmolunur.
(2) Yukarıdaki fıkra kapsamına giren fiillerin;
a) Çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak
durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı,
b) Üstsoy veya altsoya, babalık veya analığa ya da eşe
karşı,
işlenmesi hâlinde, kişi hakkında üç yıldan sekiz yıla kadar
hapis cezasına hükmolunur.
DÖRDÜNCÜ
BÖLÜM
Koruma,
Gözetim, Yardım veya Bildirim Yükümlülüğünün İhlâli
Terk
MADDE 97. - (1) Yaşı veya hastalığı dolayısıyla kendini
idare edemeyecek durumda olan ve bu nedenle koruma ve gözetim yükümlülüğü
altında bulunan bir kimseyi kendi hâline terk eden kişi, üç aydan iki yıla
kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Terk dolayısıyla mağdur bir hastalığa yakalanmış,
yaralanmış veya ölmüşse, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hükümlerine göre
cezaya hükmolunur.
Yardım veya bildirim
yükümlülüğünün yerine getirilmemesi
MADDE 98. - (1) Yaşı, hastalığı veya yaralanması dolayısıyla
ya da başka herhangi bir nedenle kendini idare edemeyecek durumda olan kimseye
hâl ve koşulların elverdiği ölçüde yardım etmeyen ya da durumu derhâl ilgili
makamlara bildirmeyen kişi, bir yıla kadar hapis veya adli para cezası ile
cezalandırılır.
(2) Yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi
dolayısıyla kişinin ölmesi durumunda, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına
hükmolunur.
BEŞİNCİ
BÖLÜM
Çocuk
Düşürtme, Düşürme veya Kısırlaştırma
Çocuk düşürtme
MADDE 99. - (1) Rızası olmaksızın bir kadının çocuğunu
düşürten kişi, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Tıbbî zorunluluk bulunmadığı hâlde, rızaya dayalı olsa
bile, gebelik süresi on haftadan fazla olan bir kadının çocuğunu düşürten kişi,
iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu durumda,
çocuğunun düşürtülmesine rıza gösteren kadın hakkında bir yıla kadar hapis veya
adli para cezasına hükmolunur.
(3) Birinci fıkrada yazılı fiil kadının beden veya ruh
sağlığı bakımından bir zarara uğramasına neden olmuşsa, kişi altı yıldan oniki
yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır; fiilin kadının ölümüne neden olması
hâlinde, onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(4) İkinci fıkrada yazılı fiil kadının beden veya ruh
sağlığı bakımından bir zarara uğramasına neden olmuşsa, kişi üç yıldan altı
yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır; fiilin kadının ölümüne neden olması
hâlinde, dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(5) Rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftayı doldurmamış olan bir kadının çocuğunun yetkili olmayan bir kişi tarafından düşürt