Yazılı ve Sözlü Sorular Araştırma Komisyonları Soruşturma Komisyonları
                                                                      Son Tutanak Tutanak Sorgu Tutanak Metinleri Gizli Oturum Tutanakları
                                                                                                                                            Uluslararası Komisyonlar Dostluk Grupları
                                                                                      Genel Sekreterlik Mevzuat Telefon Rehberi Etik Komisyon Duyurular

Türkçe’deki Bozulma ve Yabancılaşmanın Araştırılması,
Türkçe’nin Korunması ve Geliştirilmesi için Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu

(10/35,43,49,70)


GENEL KURUL TUTANAKLARI


VII.- MECLİS ARAŞTIRMASI

A) Ön Görüşmeler

1.- Karaman Milletvekili Mevlüt Akgün ve 20 milletvekilinin, Türkçedeki bozulma ve yabancılaşmanın araştırılarak Türk dilinin korunması ve geliştirilmesi için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/35)

2.- Samsun Milletvekili Suat Kılıç ve 25 milletvekilinin, Türkçedeki yozlaşma ve yabancılaşmanın araştırılarak Türk dilinin korunması için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/43)

3.- Kütahya Milletvekili Alim Işık ve 38 milletvekilinin, Türkçedeki bozulma ve yabancılaşmanın araştırılarak Türk dilinin korunması ve geliştirilmesi için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/49)

4.- Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Grup Başkan Vekilleri Ankara Milletvekili Hakkı Suha Okay, İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu ve İzmir Milletvekili Kemal Anadol'un, Türkçedeki yabancılaşma ve bozulmanın araştırılarak Türk dilinin korunması ve geliştirilmesi için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/70)

BAŞKAN - Hükûmet? Burada.

Meclis araştırması önergeleri Genel Kurulun, 7/11/2007 tarihli 17'nci, 14/11/2007 tarihli 20'nci, 20/11/2007 tarihli 22'nci ve bugünkü birleşimlerinde okunduğundan tekrar okutmuyorum.

İç Tüzük'ümüze göre Meclis araştırması açılıp açılmaması hususunda sırasıyla, hükûmete, siyasi parti gruplarına ve önergelerdeki birinci imza sahibine veya onların göstereceği bir diğer imza sahibine söz verilecektir.

Konuşma süreleri hükûmet ve gruplar için yirmişer dakika, önerge sahipleri için onar dakikadır.

Şimdi, söz alan sayın üyelerin isimlerini okuyorum: Gruplar adına, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Sinop Milletvekili Engin Altay, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Akif Akkuş, AK Parti Grubu adına İstanbul Milletvekili Necat Birinci.

Önerge sahipleri: Mevlüt Akgün, Karaman; Suat Kılıç, Samsun; Alim Işık, Kütahya; Fatma Nur Serter, İstanbul milletvekilleri.

İlk söz, hükûmet adına Millî Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik'e aittir.

Sayın Bakanım, buyurun efendim. (AK Parti sıralarından alkışlar)

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Van) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben de bütün milletvekili arkadaşlarımın geçmiş Kurban Bayramı'nı tebrik ediyorum ve gelecek yeni yılınızı da kutluyorum. Ülkemiz, milletimiz ve insanlık açısından hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Değerli milletvekilleri, aslında aynı konuyla ilgili olarak yine değişik parti gruplarına mensup milletvekili arkadaşlarımız tarafından bazı araştırma önergeleri verilmişti geçen dönem. Bununla ilgili olarak bir komisyon kuruldu. Komisyon, çalışmalarını tamamladı ancak rapor burada görüşülmediği için bu rapor kadük oldu. Bundan dolayı yeniden bu meselenin ele alınması amacıyla yine muhtelif siyasi partilerimize mensup milletvekili arkadaşlarımız birer önerge verdiler. Bu önergeler şu anda burada görüşülmektedir. Bir komisyonun kurulup kurulmamasına yüce Meclis karar verecek.

Öncelikle şunu belirtmek isterim: Tabii, bir milleti millet yapan en önemli unsurlardan birisi, o milletin dilidir. Yahya Kemal'in ifadesiyle "Dilimiz ağzımızda annemizin sütüdür." ve "Dilimiz bizim ses bayrağımızdır." Bir milleti diğer milletlerden farklı kılan özelliklerden ve güzelliklerden bir tanesidir. Dolayısıyla, dil üzerinde titrememiz, dilimizi koruyup geliştirmemiz ve dilimizi en güzel şekilde bizden sonraki nesillere aktarmamız, bizim en önemli vazifelerimizden birisidir. Sadece Millî Eğitim Bakanlığı olarak bizim ve öğretim kurumlarımızın, okullarımızın değil, aynı zamanda medyamızın en önemli görevleri arasında olması gerekir. Bütün toplum olarak bu konuda gerekli hassasiyeti ortaya koymak zorundayız.

Hemen şunu belirteyim: Bildiğiniz gibi, Osmanlı Döneminde, malumunuz, özellikle dilimiz 15'inci, 16'ncı, 17'nci, 18'inci yüzyıllarda çok sayıda diğer dillerden kelime aldığı gibi, aynı zamanda kurallar da Türkçeye gelip girmeye başladı ve hâkim olmaya başladı. Ancak 20'nci yüzyılın başında Selanik'te bir grup, Ömer Seyfettin'in öncülük ettiği bir grup gencin başlattığı Genç Kalemler hareketiyle birlikte, Yeni Dil, Yeni Lisan akımıyla birlikte bizim konuşma dilimiz ile yazı dilimiz arasındaki uçurum asgariye indirildi, hatta cumhuriyetin ilk yıllarında neredeyse sıfırlandı, yazı dili ile konuşma dili aynı şekle getirildi ve Türkçe, Halide Edip Adıvar'ın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun, Yahya Kemal'in, Şevket Süreyya'nın, Kemal Tahir'in, Reşat Nuri Güntekin'in ve daha sayabileceğimiz birçok yazar ve çizerimizin kaleminde en güzel şeklini, en mükemmel şeklini görmeye başladı.

Malumunuz, Atatürk döneminde kurulan Dil Encümeni Türk dilinin gelişmesi için, Türk dilinin güzelleşmesi için, Türk dilinin en iyi şekilde yeni nesillere aktarılabilmesi için birçok bilimsel çalışma yaptı. Haddizatında Türk Dil Kurumunun aslında kurulması da bu amaca yöneliktir.

Peki, diğer dillerden, diğer dünya dillerinden bizim kelime almamız aslında çok yanlış bir şey miydi? Elbette yanlış değildi. Bildiğiniz gibi, imparatorluklar kurmuş olan bütün milletler hâkim oldukları coğrafyaları etkilerler, aynı zamanda oralardan etkilenirler. Türk milleti de Osmanlı döneminde dünyanın en büyük cihan devletlerinden birisini kurmuştur ve gittikleri, hâkim oldukları coğrafyalarda Türkçeden oraya kelimeler bıraktıkları gibi oralardan da kelimeler devşirmişlerdir ve bu, Osmanlıca dediğimiz -aslında Osmanlıca tabiri belki çok doğru değil- Osmanlı Türkçesi dediğimiz Türkçe, bir dönem çok aşırılıklara kaçılmış olmasına rağmen çok zengin bir dil hâline gelmiştir. Ama aşırılıklar törpülenmiş ve cumhuriyetimizin -dediğim gibi- ilk yıllarında, 20'nci yüzyılın ilk çeyreğinde Türkçe, biraz önce ismini zikrettiğim yazarlarda bir manada mükemmel şekline ulaşmıştır. Fakat her konuda uçlardan hoşlandığımız gibi bu konuda da ne yazık ki uçlara kaçmayı tercih etmişiz. Bir grup insan "dilde sadeleşme" adı altında dilimize diğer dünya dillerinden geçmiş olan bütün kelimeleri tasfiye etme yoluna girmiş, ama bir kısmı da hiçbir süzgece ve hiçbir şekilde elemeye tâbi tutmadan, gelen bütün kelimeleri alarak dilde gerekli gereksiz, çok fazla yabancı kelimenin oluşmasına yol açmıştır.

Değerli arkadaşlarım, her konuda aşırıya gitmenin zarar verdiği gibi bu konuda da aşırıya gitmek aslında zarar vermiştir. Nasreddin Hoca'ya sormuşlar, demişler ki: "Sen yazı mı, kışı mı seversin?" Demiş: "Niye? Baharın canı mı çıktı?" Yani, bahar varken ille de yaz veya kışı tercih etmek zorunda değiliz. Deveye sormuşlar: "Sen inişten mi, yokuştan mı hoşlanırsın?" Demiş ki: "Niye? Düzün canı mı çıktı?" Neticede, düz yol, orta yol, olması gereken yol her zaman tercih edilmesi gereken yoldur. Her iki uçtaki aşırılıklardan kaçınılması gerekiyor.

Osmanlılara, özellikle 19'uncu yüzyılın son çeyreğinde Batı dünyasıyla özellikle bilim alanında da çok daha sıkı temaslar başlayınca birçok bilim dalında teknik terimler geliyor. Osmanlılar da, bugün bazılarımızın telaşa kapıldığı gibi "Eyvah, bizim dilimiz istila mı ediliyor?" diye bir Türkçeleştirme hareketine başlamışlar. Diyelim ki "oksijen" kelimesini mi aldık Batı'dan, oksijen kelimesine bir karşılık bulalım demişler, oksijene, hidrojene "müvellid-ül-mâ, müvellid-ül-humûza," demişler. "Atom" kelimesi gelmiş. Atom kelimesini kullanmayalım, ne diyelim? Ona "cüz'-i lâ yetecezzâ" demişler. Efendim, akyuvarlara, alyuvarlara isimler bulurken "küreyve-i hamrâ, küreyve-i beyzâ" demişler ve sonunda bakmışlar ki bu işin içinden çıkılmıyor. Siz gümrüğe bilim adamlarını koyacaksınız, bir makine parçası geldi, öte taraftan bir teknik terim geldi, derhâl buna bir Türkçe karşılık bulalım gibi bir faaliyet ve fiil içerisine gireceksiniz. Bakmışlar ki bu mümkün değil, bunun altından kalkılmıyor, işi tabii seyrine bırakmışlar değerli arkadaşlar.

Bakın, şu anda, tıpta kullandığımız, daha doğrusu tıp dilinin yüzde 80'i diyebilirim ki Latincedir, Latin kökenlidir. Bütün dünyada Batı dillerinde de bunlar kullanılır, bizim dilimizde de bu terimler kullanılır.

Şimdi, otomotiv teknolojisini biz icat etmedik, otomotiv teknolojisini biz bulmadık, otomotiv teknolojisini biz hazır aldık. Şimdi biz diyoruz ki, bunları Türkçeleştirelim. Bazı aksamı Türkçeleştirebilirsiniz, ama şunu bilelim ki değerli arkadaşlar, bütün olarak bunları Türkçeleştirmemiz kesinlikle mümkün değildir. Şimdi "araba" derseniz, araba Arapçadır. "Otomobil" derseniz o da İngilizcedir. "Motor" derseniz Türkçe değil, "kaput" derseniz Türkçe değil, "sinyal" derseniz değil, "direksiyon" derseniz değil, "şaft" derseniz değil, "diferansiyel", "rot" deseniz, bütün makine aksamını sayın hiçbirisi değil. Dolayısıyla, bunun altından çıkamazsınız.

Bakın, ben size tipik örnek olması için bugün bir sözlük getirdim, çünkü, bazı arkadaşlarımız verdikleri araştırma önergesinde bilişim teknolojisinin gelişmesiyle de Türkiye'nin böyle bir istilaya uğradığını ve buna tedbir alınması gerektiğini söylüyorlar.

Şimdi, elimdeki sözlük, değerli arkadaşlar, Profesör Doktor Bülent Sankur tarafından hazırlanmış olan Bilişim Sözlüğü 2005. 2006'da, 2007'de ve daha sonraki sürelerde de bunun yeni versiyonlarının çıkması lazım, çünkü, o kadar hızlı gelişiyor ki… Ve bu sözlükte değerli arkadaşlarım, 16.354 kelime ve kavram var.

Bakın, sadece NASA kurulduktan sonra uzay bilimleri ve uzay terminolojisiyle ilgili İngilizceye giren kelime sayısı 18 bin civarındadır. Bunlara Türkçe karşılık bulacaksınız. Nasıl bulacaksınız? Burada, bakın, bir örnek vereyim, mesela "chip" kelimesine karşılık bulunmuş. Hani "mikrochip" dediğimiz zaman şu bilgisayar "chip"lerini biliyorsunuz. Aklınıza ne gelir? Mesela, "chip"in Türkçe karşılığı ne olabilir? Hocamız veya Türk Dil Kurumu, bir başkaları oturmuşlar "chip"in karşılığı olarak "yonga"yı bulmuşlar. Yonga… "Mikrochip" de "mikro yonga." Şimdi, bugüne kadar, siz bunu kullanan bir bilgisayarcı duydunuz mu? "Mikrochip"in yerine "mikro yonga" kullanacağız.

Bakın, "CD" kelimesi bizim hoşumuza gitmiyor. Diyoruz ki "CD" kelimesinin niye Türkçesi yok? "Compact disk" demeyelim. "Compact disk" yerine ne diyelim? Şimdi, buna Türk Dil Kurumumuzun, bugünkü Türk Dil Kurumumuzun bulduğu kelime: "Yoğun disk."

Şimdi, ben milletvekili arkadaşlarıma soruyorum: Bu önergeyi veren arkadaşlarım başta olmak üzere, içinizde, hakikaten bugüne kadar "yoğun disk" diyen var mı? Yok. "CD" kullanıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, "bilgisayar" kelimesinin kendisine "computer" demeyebiliriz, ki demiyoruz zaten. "Bilgisayar" bulunmuş ve yerleşmiş. "Buzdolabı" yerleşmiş, "beygir gücü" yerleşmiş. Bunları sayarsanız, bu şekilde 100 tane kullanılan, günlük hayatımıza mal olmuş kelime bulabilirsiniz. Bunu niçin anlatıyorum? Bu, Türkçeye mahsus değil değerli arkadaşlarım. Bu, Türkçeye mahsus olan bir şey değil. Bu, bütün dünya dillerinin karşı karşıya bulunduğu bir şeydir.

Netice itibarıyla, bakın, tekrar altını çiziyorum, bu sözlükte 17 bine yakın kelime var ve bilgisayar teknolojisi, bilişim teknolojisi ilerledikçe bu çok çok daha fazla artacak ve bu sözcüğün yeni yeni versiyonları çıkacak. Bu açıdan meseleye baktığınız zaman, aslında bizim dilimize şöyle bakmamız gerekiyor, Fransız şairi Valery'nin yaptığı çok güzel bir benzetme vardır, Valery der ki: "Aslanın vücudu yediği diğer hayvanların vücudundan meydana gelir ama aslan, her zaman kendisidir. Aslan, sabah kahvaltısında bir tavşan yediği zaman kulakları uzamıyor, öğle yemeğinde de bir geyik yediği zaman boynuzları çıkmıyor. Ona, Allah tarafından öyle bir mide, öyle bir mekanizma verilmiş ki neyi yese aslana dönüştürüyor."

Bakın, özellikle küreselleşme sürecinde kültürler arası etkileşim, etkileme, etkilenme dediğimiz olay, çok çok daha hızlanmıştır değerli arkadaşlarım. İnsanların "Allaha ısmarladık" yerine birbirlerine "bay bay" demesi, elbette hepimize itici geliyor veya böyle olur olmaz, yerli yersiz bazı yabancı kelimeler kullanmak bize elbette itici geliyor. Diyelim ki, "merkez" yerine "center" kelimesinin kullanılması elbette kulaklarımızı tırmalıyor. Bunları gereksiz görüyoruz, ancak şunun da altını çizmem gerekiyor: Biz, "Hangi kelimeler Türkçedir?" sorusunu sorduğumuz zaman, burada verilecek cevap şudur arkadaşlar: "Türkçeleşmiş Türkçedir." Bir şey Türkçeleşmişse, o artık Türkçedir. "Meclis" kelimesi orijinalde Türkçe olmayabilir, ama "Meclis" Türkçedir. "Kürsü" kelimesi Türkçe değil, ama Türkçedir. "Mikrofon" kelimesi Türkçe değil, ama Türkçedir. "Ceket" değil, ama Türkçedir. "Hükûmet" değil, ama Türkçedir. "Hak", "hukuk", "kanun" değil, ama Türkçedir. Yüzde 80'imizin, 90'ımızın ismi, köken itibarıyla Türkçe olmayabilir, ama bunlar Türkçedir. Biz, Türkçeyi sadeleştirelim, arı Türkçe oluşturalım derken bir tehlikeyle de dilimizi karşı karşıya bırakmamalıyız.

Her zaman söylüyorum değerli arkadaşlarım, duru Türkçeye sonuna kadar evet ama kuru Türkçeye sonuna kadar hayır. Bu, zaman zaman, maalesef, uydurulan kelimeler, aslında Türkçeyi ciddi bir kuruluğa mahkûm etmektedir. Bakın, Türkçede, şeref, haysiyet, itibar manasına gelebilecek on-on iki tane kelimeyi peş peşe sıralayabilirsiniz. Bunların hepsini görmemezlikten gelerek sadece bütün Türkçeyi "onur" kelimesine sığdırırsanız, bu Türkçenin onuruna yakışmaz. Bizim yapmamız gereken şey şudur: Bir kavramın karşılığında birden fazla kelimemiz olması lazım. Eğer birçok kavramın karşılığında bir tane kelime varsa o dil fakir bir dildir demektir ve değerli arkadaşlarım, biz başka dillerden kelime alabiliriz. Buradaki ölçü şudur: Biz ona Türkçenin damgasını vurabiliyor muyuz? Biz kendi markamızı onun üzerine basabiliyor muyuz? Önemli olan budur. Dilin âdeta DNA'larını koruyarak, dilin asli kodlarını koruyarak, eğer başka dillerden kelime alıp onu hazmedebiliyorsak -tıpkı aslan örneğinde olduğu gibi- burada aslında üzülecek, yadırgayacak, garipsenecek bir şey yoktur demektir. Bakın, "gül" kelimesini biz Farsçadan almışız. "Gül" kelimesinin kullanıldığı en az yüz tane hanım adı vardır Türkçede. Ama "gül" kelimesine Farslar, İranlılar "gül" demezler, "gul" derler -hani "gul" var ya- bülbüle de "bulbul" derler. Biz "gül"ü "gül" olarak telaffuz edip inceltmişiz. Şimdi, "gül" kelimesinin kökenini falan sorgulamak bence abesle iştigal etmektir.

Sonra, sevgili arkadaşlarım, kelimeler zamanla farklı anlamlar yüklenirler ve bazı anlamları da yitirir, bu anlamlardan da soyutlanırlar. Bakın, "serbest" kelimesi nedir biliyor musunuz Farsçada? "Serbest" kelimesi aslen Farsça bir kelimedir ve Farsçada "serbest" kelimesi "tutsak" demektir, "esir" demektir. Fakat biz "serbest" kelimesini "özgür" manasında kullanırız. Bunu alıp kendimize mal etmişiz. Siz Arabistan'da "şemsiye" dediniz mi Arapların aklına "güneşlik" gelir ama hiçbir Türk vatandaşının aklına "şemsiye" dediğiniz zaman "güneşlik" gelmez, bizde "yağmurluk" gelir. Ama "şems" güneştir, şemsiye de güneşlik demektir. Bu, çok önemli bir şey değildir.

Bakın, İngilizce için bu geçerli midir? İngilizce için de geçerlidir. Bakın, "culture" kelimesi İngilizcedir, ama "kültür" kelimesi Fransızcadır. İngilizler, Fransızlardan almıştır, ama "kültür" olarak almamışlar, "culture" olarak almışlar, kendi damgalarını üstüne basmışlar. "Final" kelimesi Fransızcadır, ama "final (faynıl)" kelimesi İngilizcedir, orada da kendi damgalarını üstüne basmışlar.

Bizim diğer bütün dünya dillerinden -bakın, Batı'dan aldığımız kelimeler var, Doğu'dan aldığımız kelimeler, Arapçadan, Farsçadan aldığımız, İngilizceden, Fransızcadan, Yunancadan- aldığımız kelimeler var. Şimdi, zaman zaman… Bakın, "iktisat" kelimesini Arapçadan almışız, "ekonomi" kelimesi Batı dillerinden gelmiş; "içtimai" kelimesini Arapçadan almışız, ama "sosyal" kelimesi aslen Yunanca bir kelimedir, oradan almışız.

Bazen de, kendimizi bir şeye hapsetmek zorunda değiliz. Dil, değerli arkadaşlarım, bir ortak buluşma noktası, bir milletin ortak paydalarından birisidir. Hâlbuki, üzülerek ifade edeyim ki, bizim ülkemizde insanlar, bizim ülkemizde dil bir çatışma alanı olarak maalesef nesillerin önüne sürülmüştür. İnsanlar kullandıkları kelimelere göre, kullandıkları deyimlere göre kategorize edilebiliyor: "Ha, bu insan bu kelimeyi kullanıyorsa, onun, aslında fikir dünyası, ruh ve düşünce dünyası şudur, eğer şu kelimeyi kullanıyorsa budur." Bu da çok abesle iştigaldir. Ben, "hayat" kelimesini de kullanırım, "yaşam" kelimesini de; "istiklal"i de kullanırım, efendim, "bağımsızlık"ı da kullanırım; "egemenlik"i de kullanırım, "hâkimiyet"i de kullanırım. Bu, benim dilimin zenginliğidir aslında.

Dolayısıyla, sevgili arkadaşlarım, ben, Türkçenin diğer dillerin boyunduruğu altına girdiği, bu konuda âdeta felaket çanlarının çalındığı, Türkçenin elden gittiği şeklindeki karamsar bir tabloya şahsen katılmıyorum. Ancak, bu konuda yapılması gereken birçok şey var mıdır? Elbette vardır. Küreselleşmeyle birlikte, özellikle İnternet'le birlikte, maalesef bu konuda da bazı olumsuzluklar vardır, ama iş vahamet boyutunda mıdır? Elbette değil.

Eskiden Köroğlu diyordu ki: "Yağız atlar yakın eder ırağı." Yani uzağı yağız atlar yakın ediyordu, şimdi İnternet uzakları yakın ediyor. Bugün küresel bir dünyada yaşıyoruz, dediğim gibi, etkileme, etkilenme ve etkileşim faaliyeti her zamankinden çok çok daha seri bir şekilde bugünkü dünyada tesirini icra etmektedir, işlemektedir.

Bizim yapmamız gereken, değerli arkadaşlarım, şudur: Bütün kelime dünyası 900 bin kelime olan, 500 kelimeyle yazan, 300 kelimeyle konuşan Türkiye Cumhuriyeti devleti vatandaşı Türkçe konuşan insanlar Türk milleti olmaz.

Ve zaman zaman şundan da şikâyet ederiz: "Efendim, şu şu kitapta çok anlaşılmayan sözcükler var." Ben, daha önceki bir konuşmamda da burada ifade etmiştim. Ben, öğrencilerime, üniversitedeyken merhum Profesör Mümtaz Turhan'ın "Kültür Değişmeleri" kitabını verdim ödev olarak, okumaları ve bir değerlendirme yapmalarını istedim. Bana gelip dediler ki: "Sayın Hocam, burada çok anlamadığımız sözcükler var." 70'li yıllarda Kültür Bakanlığının bastığı bir kitap, Namık Kemal'den, Fuzuli'den Yahya Kemal'den söz etmiyorum, Mümtaz Turhan'dan söz ediyorum. "Biz bunları pek anlamıyoruz." dediler. Ben de öğrencilere espri yaptım. Dedim ki: "Sevgili gençler, bundan sonra size vereceğim kitaplarda anlamadığınız hiçbir kelime olmayacak, çok anlaşılır kitaplar size tavsiye edeceğim." "Sayın Hocam, ne tavsiye edeceksiniz?" dediler. Dedim ki: "Cin Ali'nin Maceraları. Hiç anlamayacağınız bir kelime yoktur orada."

Değerli arkadaşlarım, her okuduğumuz kitap bizim kelime dağarcığımıza ve kelime dünyamıza eğer 50 tane kelime katmıyorsa, biz o kitabı boşuna okuyoruz demektir. Bizim konumumuzdaki insanların bilmesi gereken kelime sayısı asgari 20 binlerle ifade edilmelidir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Bakanım, konuşmanızı tamamlayınız.

Buyurun.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, Meclisimizin muhtelif partilerine mensup değerli arkadaşlarımın Türkçeyle ilgili bir hassasiyet ortaya koymuş olmalarından dolayı Millî Eğitim Bakanı olarak şükranlarımı sunuyorum. Biraz önce de söyledim, bu bizim asli görevimizdir, bu konuda alınması gereken ne tedbir varsa, Türkçemizin güzelleşmesi, Türkçemizin zenginleşmesi, Türkçemizin yeni nesillere en iyi şekilde aktarılması, çocuklarımıza kitap okumanın sevdirilmesi, bu konuda yapılması gerekenler, bu konuda ne varsa, iktidar muhalefet ayrımı yapmaksızın, Meclis olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak siz bize bazı önerilerde bulunursanız, bu araştırma komisyonları bize derli toplu raporlar getirirse, bize tavsiye mahiyetinde eğer bazı bilgiler getirirlerse, yol haritaları getirirlerse, biz Meclisin bu iradesine müteşekkir oluruz ve üzerimize düşeni diğer kurumlarla da iş birliği yaparak yaparız. Ama, tekrar bir şeyin altını çizmek istiyorum. Küreselleşmenin meydana getirdiği olumsuzluklar vardır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Bakanım, lütfen tamamlayınız konuşmanızı.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) - Hindistan'a giderseniz, Fransa'ya giderseniz, Tayland'a, Tayvan'a giderseniz, özellikle küreselleşmenin bir diğer adı da oralarda Amerikanlaşma olarak ifade edilir, bunun getirdiği olumsuzluklar var. Mc Donald's kültürünün getirdiği bir olumsuzluk var. Bunun neyin özeti olduğunu hepiniz çok iyi bilirsiniz. Ama, bundan yola çıkarak "Eyvah, dilimiz bitti, battı." gibi bir korkuya kapılmak yerine, biz bu konuda… Bakın, biz 100 temel eseri tespit ederken de amacımız buydu. Kendi klasiklerimizi, Batı klasiklerini, Doğu klasiklerini çocuklarımıza okutalım. İlköğretimdeki, ortaöğretimdeki her çocuğumuz hiç olmazsa bir 100 kitap okumuş olsun bir tahsil hayatı boyunca; ilköğretimi bitirirken, ortaöğretimi bitirirken bir kelime dünyası olsun, zengin bir kelime ve kavramlar dünyası olsun. Biz kelimelerle düşünürüz. Bir insanın düşünme kapasitesi bildiği kelime sayısı kadardır değerli arkadaşlarım. Çünkü, siz ancak onu kavramlaştırarak düşüncelerinizi ifade edebilirsiniz, yazabilirsiniz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) - Başkanım, bitiriyorum. Sabrınızı taşırmak istemiyorum. Son sözümü söylüyorum.

BAŞKAN - Sayın Bakanım, söyleyecek çok sözünüz var, ihtisas alanınız, ama, ben mecburen sözünüzü son defa uzatmayacağım.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) - Bu amaçla, arkadaşlarımın böyle bir araştırma önergesi vermiş olmalarını olumlu, hayırlı bir denetim mekanizması olarak gördüğümü ifade etmek istiyorum ve biz Hükûmet olarak böyle bir komisyonun kurulmasından yanayız. Bunu da huzurlarınızda belirtmek istiyorum.

Tabii ki, Türkiye Büyük Millet Meclisinin iradesi ve kararı neyse ona saygı duyacağız ve bu vesileyle hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Sinop Milletvekili Engin Altay. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA ENGİN ALTAY (Sinop) - Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; ben de idrak ettiğimiz Kurban Bayramı'mızın hem sizlere hem milletimize kutlu olmasını, hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Yine, ölümünün 34'üncü yılında Batı Cephesi Komutanı, Lozan Fatihi, Türkiye Cumhuriyeti'nin 2'nci Cumhurbaşkanı ve partimin 2'nci Genel Başkanı İsmet İnönü'yü rahmetle, minnetle anıyorum. Çok iyi İngilizce bilmesine rağmen İsmet İnönü, hiçbir uluslararası toplantıda İngilizce konuşmamıştır, Türkçe konuşmuştur.

Sayın milletvekilleri, Türkçedeki bozulma ve yabancılaşmanın araştırılarak Türk dilinin korunması ve geliştirilmesi için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla grubumuzca verilen Meclis araştırması önergesi üzerinde söz aldık. Malum, içinizden anımsayan arkadaşlar olur. Geçen dönem de Parlamentomuz bu konuya bir duyarlılık göstermiş ve 22'nci Dönem Parlamentomuzda Sayın Ekrem Erdem Başkanlığında bir komisyon çok ciddi bir çalışma yapmış idi. Ama yaz sıcağına apar topar getirilen seçimler nedeniyle komisyon çalışmaları, raporu görüşülemediği için kadük kaldı, hükümsüz kaldı ve bir duyarlılıkla hem partim hem diğer partilere mensup milletvekilleri bu konuyu tekrar 23'üncü Dönem Parlamentosunun gündemine taşıdılar.

Yalnız, ben Sayın Bakanı dinlerken şaşırdım. Yani bir ülkenin Millî Eğitim Bakanı dilimizdeki bu yozlaşma, kirlenme, yabancılaşmayla ilgili olarak çok kesin bir ön kabul, peşin bir kabulle diller arasında alışverişin çok doğal olduğunu, her zaman bunun olabileceğini, buna da ayak uydurmak gerektiğini falan söyledi. Yani, şimdi, Sayın Bakanın biraz önce burada yaptığı yirmi üç dakikalık sunuşta, tıp diliyle şöyle bir durum var: Çok bariz bir kanser hastası var ortada, Sayın Bakan da doktor ve teşhisi grip. Dilimizle ilgili, Sayın Bakanın yirmi dakikada yaptığı sunuştan benim anladığım budur değerli milletvekilleri.

Şimdi, konu Türk dili olunca, tabii ki, Karamanoğlu Mehmet Bey'i rahmetle, minnetle ve biraz da mahcubiyetle anmak lazım. Karamanoğlu Mehmet Bey 13 Mayıs 1277'de bir fetvayla Türkiye'de, bu coğrafyada Türkçeden başka bir dil kullanılamayacaktır demiş ve çok açık bir tanım yapmış.

AVNİ ERDEMİR (Amasya) - Fermanla…

ENGİN ALTAY (Devamla) - Fermanla, evet.

Demiş ki: "Bugünden geru divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır." Ne güzel söylemiş. Mekânı cennet olsun.

Büyük Atatürk de aynı hassasiyeti göstermiş, malum, önce 1 Kasım 1928'deki harf devrimimizle ve sonra 12 Temmuz 1932'de kurduğu Türk Dil Kurumuyla dilin önemini bir Cumhurbaşkanı olarak, mesaisinin büyük bölümünü de bu işe ayırarak bize göstermiştir ve söylemiştir ki: "Türk ulusundanım diyen insanlar her şeyden önce ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüyle, toplumuyla ilişiğini sav ederse buna inanmak doğru olmaz."

Evet, Karamanoğlu Mehmet Bey ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk dilimize verdikleri önemleri, yaptıkları icraatlarla ortaya koymuşlardır.

Değerli arkadaşlar, Sayın Bakan bir parça rahat. Ben çok rahat değilim. Bakın, otoriteler, 21'inci yüzyılda dünyada kullanılan dillerin yüzde 50'sinin kaybolacağını, yok olacağını iddia ediyor. Kaybolur kaybolmaz bilmem, ama bunlar iddialar. Şimdi, Türkçenin yok olmasını elbette düşünemeyiz, bu mümkün değildir ama bir gerçek var ki, yani dilimiz, hızla yozlaşan, sulandırılan, kirlenen bir hâl aldı ve ne yazık ki, ne yazık ki, bu yozlaşma kamuda ve Millî Eğitim Bakanlığında da kendini fazlasıyla gösteriyor, sıkça gösteriyor.

Değerli arkadaşlar, dilimizin, Sayın Bakanın da söylediği gibi -biz her şeye peşinen "olmaz" demiyoruz tabii- geçmişte, Arapçadan, Farsçadan, Fransızcadan etkilendiği bir vakıadır, o günün koşulları içinde belki de bir zarurettir, ama şimdi, özellikle günümüzde, gereksinim dışı olarak, Avrupa dillerinden, özellikle İngilizceden etkilenmekten ziyade İngilizceden kirlenen bir dilimiz var sayın milletvekilleri, bunu görmemiz lazım.

Şimdi, Türkiye'de şu tartışma ben yüksekokulda okurken de yapılırdı: Efendim, eski Türkçeciler, öz Türkçeciler, konuşan Türkçeciler. Doğrusunu isterseniz, ben o günkü öğrencilik psikolojisi içinde de konuşan Türkçecilerden yanaydım, ama, bu "yana"lık -Sayın Bakan kadar ben rahat değilim- aldı başını gidiyor, ortada Türkçe kalmayacak. Onun için ben, bundan yirmi yıl önceki düşüncemi de gözden geçirmek durumunda kaldım ama, Türkiye, tabii, bu açmazdan da kurtulmalı, yani, eski Türkçe, öz Türkçe, konuşan Türkçe kargaşasından kurtulmalı, bu çok ciddi bir iş.

Dil, her şeyimiz. Ulusları ulus yapan dört temel özellikten, dört temel ögeden birisi malumunuz dil birliğidir. Bir coğrafyada bir ulustan söz ediyorsak, o coğrafyadaki ulusun dil birliğinden, hiç şüphesiz, söz etmek durumundayız, kabul etmek durumundayız, bunu korumak durumundayız.

Şimdi, bakın, dilimiz -önergede de geçti- konuşan sayısı bakımından dünyada 5'inci sırada, ama, ne talihsizlik ki, UNESCO, dünya dilleri olarak Türkçeyi tanımıyor. Bu konuda bir gayret, bir çaba var mı bilemiyorum, ama, 220 milyon insan bugün yeryüzünde güzel Türkçemizi konuşuyor. Anadolu'da hızla kirlenen, yozlaşan Türkçemizi dünyada 220 milyon insan konuşuyor.

Yaygınlığının yanında zenginliğiyle de göz kamaştıran bir dile sahibiz. Şimdi "Diller arası alışveriş hep var." dedi Sayın Bakan; doğru, vardır. Biz Arapçadan 6.464 kelime almışız, ona da 2 bin tane vermişiz. Bir örnek daha vereyim: Bakın, Bulgarcadan 19 tane almışız, 3.500 tane vermişiz. Fransızcadan 5.232 tane almışız, 1 tane vermemişiz. Rumcadan 400 tane almışız, 1 tane vermemişiz. Sırpçadan hiç almamışız, 9 bin tane vermişiz. Mesela, Yunancadan 48 tane almışız, Türk Dil Kurumu kaynaklarına göre 3 bin tane vermişiz. Yani, müthiş zengin bir dile sahibiz, başka dillere ihraç ediyoruz kelimelerimizi, ama şimdiki bu kirlenmeyi de makul görüyor Sayın Bakan. Yani, bu kirlenmenin makul görülmesi düşünülemez, kabul edilemez. Sayın Bakan bir üniversite hocası olarak bunu kabul edebilir, ben bir ilköğretim okulu öğretmeni olarak, bir sınıf öğretmeni olarak bunu kabul etmiyorum ve bu konuda Meclisimizin bu girişimini çok takdire şayan buluyorum.

Şimdi, biraz renklendirelim; 1 Türkçe kelimenin İngilizce karşılığı tam 17 kelimedir değerli milletvekilleri. Bunu, dilimizin pratikliği açısından da dikkatinize sunmak istiyorum, bilenleriniz vardır ama mutlaka bilmeyenler de var: "Afyonkarahisarlılaştıramadıklarımızdan mısınız?" Bunu söylemek için İngilizcede şöyle bir cümle kuracağız: "Aren't you one of those people whom we tried unsuccessfully to make resemble the citizens of Afyonkarahisar?" Böyle bir dile sahibiz, ne mutlu bize. Ama, gelin, Sayın Bakan bu duyarsızlıktan vazgeçin de bu dili biraz koruyabilelim.

Şimdi, Sayın Bakan "Ben 'egemenlik' de derim 'hâkimiyet' de derim." diyor. Ama, şimdi soruyorum: "Sunucu"nun yerine "spiker"in, "speaker"ın, tanıtımın yerine "demo"nun, "dükkân"ın yerine "store"un, "ucuzluk"un yerine "damping"in, "bilgi alışı"nın yerine "brifing"in, "ilan tahtası"nın yerine "billboard"un, "koruma"nın yerine "badyguard"ın, önemli haberin yerine "flash haber"in, "olur"un yerine "okey"in, "hesap" yerine "adisyon"un içinize sinen bir tarafı var mı Sayın Bakanım? Bunlar olmasa daha iyi olmaz mı?

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Van) - Söyledim zaten, olmamasını.

ENGİN ALTAY (Devamla) - Şimdi, tabii, bakanlarımız bunu hep yapıyor. Şimdi, Sayın Mehmet Şimşek, Anadolu Ajansı, bugün düşen metin: "Nereden gelmiş yüzde 1,5 TRT payını kaldırmışız, yüzde 5 de indirim yapmışız. Tamam mı arkadaşlar? Okey." Türkiye Cumhuriyeti'nin Bakanı basınla sohbet ederken "okey" diyor. Sayın Bakanın İngiltere'de yaşamış olması, orada çok iyi İngilizce bilmesi iyi bir şey tabii. Ama, bir ülkenin Bakanı, ekonomisini teslim ettiğimiz Bakanı basınla böyle "Okey" diye… Bir daha söylüyor. Burada tekrar diyor ki: "Reel bazda elektrik fiyatları yüzde 70'in üzerinde aşağı düşmüş. Okey." Hoş mu?

HÜSEYİN DEVECİOĞLU (Kilis) - Zararı yok.

ENGİN ALTAY (Devamla) - E "hoş" diyorsanız, bu komisyonun kurulmasına ret oyu verin. Arkadaşlar, ciddi bir iş yapıyoruz. Bakın, şu Mecliste zaman zaman biz de geriliyoruz, biz de kastı aşan kelimeler kullanıyoruz. Dün grubumuz tarafından bana böyle bir görev verildiğinde yahu dedim, bizim de bazen işin tadını kaçırdığımız anlar oldu. İnşallah, bu da bana ders olur, hepimize ders olur, bunları yapmayız, yapmamalıyız.

Şimdi, bakın "Dilimizin sorunları çok. Çok temel sorunlarından birisi argo, hurafe, küfür, müstehcen ve kaba sözlerin kullanılması." Geçen yıl kurulan Komisyon da "Sorun" başlıklarında bu cümleyi aynen böyle almış.

Şimdi, Sayın Bakan da az önce "Biz 100 temel eseri işte bu yüzden koyduk." dedi. Eserlerin seçimine belki bir itirazımız yok. Ama, eserlerin basımı, Türkçeleştirilmesi, çevirisi, matbaalardaki tahrifatı konusunda bir Millî Eğitim Bakanı hiçbir şey yapmıyorsa ve işte, bu kitaplara böyle MEB antedi, amblemi basılıyorsa ve bu kitaplar orta yerde geziyorsa ve ben bunun içindekileri okumayı ahlaken doğru bulmuyorsam, yani çok ayıpsa, ben bunu burada söyleyemiyorsam, ama burada yazılanı ilköğretim okulu, yedi yaşındaki, birinci sınıftaki çocuk, ikinci sınıftaki çocuk okuyor, önünde buluyorsa bunun savunulacak bir tarafı yoktur.

Biraz sonra oylarınızla kurulacak komisyonun yapması gereken, herhâlde, ilk iş, Millî Eğitim Bakanlığına bir yazı yazarak, bu 100 temel eseri derhâl yasaklattırmaktır. Bu, Türkçenin, devlet eliyle, devletin kurumlarında, eğitim-öğretim kurumlarında yozlaştırıldığına çok somut ve çok net bir örnektir.

Şimdi, buradan, inanın sayın milletvekilleri, birşeyler okusak yüzümüz kızarır, hanımefendiler de var, izleyenler var, yüzümüz kızarır, ben okumuyorum. Biliyorsunuz, 22'nci Dönem Parlamentosunda, bu 100 temel eser, diğer bazı konularla birlikte Millî Eğitim Bakanlığına bir gensoruya vesile olmuştu. O günden bu yana, Bakanlığın hiçbir gayreti olmadığı gibi, işin tadı daha da kaçırıldı, abartıldı, yeni basımlarda aksine, inadına daha değişik uygulamalara geçildi. Mesela, bir Hristiyan kız çocuğuna, işte, baş örtüsü takıldı, vesair. Böyle İslami motifli temenniler kitaplarda yer aldı. Alsın tabii, ama çocukları kandırmayalım. Yani, Avrupa'da yaşayan bir kız çocuğunun böyle temennilerde bulunmadığını bu çocuk, ilköğretimin altıncı sınıfına geldiğinde kavrayacak. O zaman diyecek ki, bana küçükken yanlış kitaplar okutturmuşlar.

Yani, bu konuda Sayın Bakandan ben de rica ediyorum: Bu 100 temel eser rezaletine, bu vesileyle bir son versin, çok basittir bu. Bir genelge yayınlar ve okullardan bu kitaplar toplatılır, gerekli, ilgili yayınevlerinden, kitapçılardan da toplatılabilir. Hakikaten, sayın milletvekilleri, çok sakıncalı şeyler var burada.

AHMET KÜÇÜK (Çanakkale) - Okuma sakın, RTÜK kapatır her gün TRT 3'ü.

ENGİN ALTAY (Devamla) - Okumayayım, peki. Evet…

Evet, RTÜK'e de değineceğiz tabii.

Şimdi, dilimizin bir başka sorunu da sayın milletvekilleri, imla yanlışları, söyleyiş bozuklukları, deyim ve bileşik fiil yanlışları… Alıntıları çok yanlış kullanmaya meraklıyız. Anlatım bozuklukları var. Peki, bunun düzeleceği yer Meclis mi? Yani, bu şimdi söylediklerimin düzeleceği yer, okul öncesi eğitim öğretim kurumlarından başlayarak yükseköğretime kadar uzanan süreçtir, oradaki mekanizmadır. Bu konuda, Türkçenin doğru kullanılması, düzgün kullanılması, yazılmasıyla ilgili Sayın Bakanın beş yıldır ciddi bir icraatı var mı? Yok, bu da yok.

Yani, bizim okullarımız bu konuda dökülüyor, öğrencilerimiz dökülüyor. Türkçe eğitimi alan öğrencimiz yığınla hata yapıyor. Ama, bunun çok ciddi bir iş olduğu her vesileyle millî eğitim camiasında hissettirilmelidir.

Ama, bütün iş, kendi anlayışı içerisinde bir kadrolaşma anlayışı, felsefesi, okulların yöneticilerini, müdür yardımcılarını, hatta öğretmenlerini, kadrolaşarak, böyle, kendi zihniyet ve anlayışıyla götürme sevdası, Sayın Bakanın bu asli işlere vakit ayırmasına sanıyorum engel oluyor. Ama, bu çok önemli bir konudur. Dilin bizle ilgili, kamuoyuyla ilgili, medyayla ilgili, ticari kurumlarla, kuruluşlarla ilgili konuları çözülebilir, ama eğitim kurumlarındaki bu hataların, bu yanlışların bir an önce düzeltilmesi bizzat Millî Eğitim Bakanının uhdesinde, sorumluluğundadır.

Şimdi, değerli milletvekilleri, dilimizin yozlaşmasının temel sebeplerinden birisi de basın, radyo, televizyondur. Medyamızın ismi bile -şimdi isim vermeyeyim- televizyonlarımızın, radyolarımızın isimleri bile İngilizce birçoğunun, programları öyle ve RTÜK ne yapıyor? RTÜK'ün asıl uğraşması gereken işte bu konudur. Televizyonda, radyoda temiz Türkçe kullanımı RTÜK'ün görev alanına girmiyor mu? Peki, RTÜK'ün bu konuda bir iki istisna, çok uç şeyler dışında… Biraz önce ben de burada "100 temel eser"den bir şey okusaydım RTÜK Meclis TV'yi de kapatır. Evet, onun için okumuyorum, Meclis TV kapanacak. Ama bu konuda benim bilebildiğim RTÜK'ün bir uygulamasını ben duymadım, varsa gelsinler söylesinler.

Şimdi, "Türk dünyası" deyip deyip duruyoruz ama Türk dünyasının dil birliği konusunda -Türk dünyasına ağabeyliğe soyunan bir dönem- Türkiye'nin çok ciddi gayretleri var mıdır? "Efendim, şu dönemde şuraya gidildi, buraya gidildi…" En güzel yaptığımız işlerden birisidir sayın milletvekilleri, heyetçe bir ülkeye gideriz, orada yemeğimizi yeriz, bir iki toplantı, hadi döneriz, önemli diplomatik temas yapmış oluruz. Böyle değil. Bu işe çok ciddi bakılmalı. Yani, bu Türkiye Türkçesiyle sınırlı bir mesele değil. Biz 220 milyon insan Türkçe konuşuyor derken, bunun hepsi Anadolu coğrafyasında yaşayan Türkler değil ki. Dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış milyonlarca Türk'ten, Türk kökenli insandan bahsediyoruz. Bu konuda da bir ağabeylik, bir hamilik yapılacaksa o da Türkiye Cumhuriyeti devletine ve onun hükûmetine düşer. Bu konuda da Hükûmeti ciddi bir gayret içinde görmüyoruz.

Şimdi, Türk diline -baştan da söyledim- en büyük darbe 12 Eylül faşizan askerî rejimiyle vurulmuştur ve Türk Dil Kurumu, Büyük Atatürk'ün kurduğu, kuruculuğunu yaptığı Türk Dil Kurumunun kapatılması aslında Türkiye üzerinde emelleri olan birçok kesimin de işine gelmiştir. Bir ülkeyi istila etmenin en pratik yollarından biri, o ülkenin dilini dejenere etmektir. Dili bozulan ulusların tek ulus olarak ayakta kalabilmeleri de mümkün değildir. Bu anlayışla Türk Dil Kurumu tahrip edilmiştir, kapatılmıştır. Yerine ne kurulmuş? Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. Onu da… 1993 yılında çıkan bir kanun hükmünde kararname mahkemece iptal edilmiş. Orada bir sürü hukuksal boşluk var, sıkıntı var. Ne olacak böyle? Şimdi, bir komisyon yeniden kuracağız, çalışılacak, çalışılacak, burada görüşeceğiz, ilgili kurumlara ikişer satır yazı göndereceğiz ve Meclis görevini yapmış olacak. Bu görev Meclisin değildir. Meclis hükûmeti uyarmak göreviyle mükelleftir, Meclis hükûmeti denetler. Bu konuda da görev hükûmetindir. Alınması gereken bütün tedbirleri alması gereken hükûmettir. Biz, Meclis olarak hükûmete bu konuda yardımcı oluruz. Yoksa, bir komisyon kurarak bu işi bitireceğimizi falan zannetmeyelim. Bu komisyon raporları sizde de vardır, alın bakın; çok ciddi bir ön hazırlık teşkil eder bize, yapılacaklarla ilgili bir ön hazırlık, bir altyapı verir. Gerisi uzun bir iştir, meşakkatli bir iştir, masraflı bir iştir, mesai gerektiren bir iştir. Bunu yapmamız lazım. Bunu ulusal bağımsızlığımızın, bütünlüğümüzün korunması için de yapmaya mecburuz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Altay, konuşmanızı tamamlayınız.

Buyurun.

ENGİN ALTAY (Devamla) - Bu vesileyle Hükûmet, umuyorum ve diliyorum ki gerekli mesajları almıştır ve temenni ederim ki Hükûmetin diğer üyeleri bu konuda Sayın Bakan kadar rahat değildir inşallah ve Hükûmet de bu konuda tedbir alır. Bütün Hükûmet üyeleri Sayın Bakan kadar rahatsa, değerli arkadaşlar, ben size söyleyeyim, Meclis, 22'nci Dönem Parlamentosu bir komisyon kurup aylarca bizim vaktimizi boşa almasın, boşa çalışmayalım.

Bakın, şimdi, Meclisten başlayarak bütün alanlarda, bütün kurumlarda dilimizi başka dillerin, dolayısıyla başka kültürlerin istilasından kurtarmak en temel görevimizdir. Bunu yapan bir Meclis olarak tarihe geçmeyi umuyorum, hep beraber bunu yapan bir Meclis olarak tarihe geçmeyi umuyorum ve Sayın Başbakandan başlayarak hepimiz temiz ve örnek bir Türkçe kullanmak zorundayız. Artık "yahu"ları, "lan"ları, "sen"leri, "hadi git"leri bırakalım diyorum, yüce heyeti saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Altay.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Mersin Milletvekili Akif Akkuş.

Sayın Akkuş, buyurun. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA AKİF AKKUŞ (Mersin) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkçedeki bozulma ve yabancılaşmanın araştırılarak Türk dilinin korunması ve geliştirilmesi için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla konuşmak üzere MHP Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. Ayrıca, önergeyi Milliyetçi Hareket Partisiyle birlikte veren CHP ve AKP'li milletvekillerine de teşekkür ediyorum.

Değerli milletvekilleri, Bakan, konuşmasında öyle şeyler söyledi ki "Bunlar, dildeki normal değişimlerdir, endişe edecek bir şey yok." anlamına geldi ve ben sandım ki kendi grubundan milletvekillerinin de verdiği bu önergeye ret oyu verecek ama sonra "Ben de katılıyorum." dedi. Ona da teşekkür ediyorum.

Değerli milletvekilleri, Türkçenin konuşulduğu coğrafyaya şöyle bir baktığımızda, Orta Avrupa'dan Büyük Okyanus'a kadar olan hemen hemen her yerde Türkçe konuşulmaktadır. Bu bakımdan ele aldığımızda millî bir bağ olarak Türkçenin oynadığı rol, diğer dillerin hiçbirisinde bulunmamaktadır. Türkçe, yayılış sahası ve türlü şive şekilleri bakımından, tarihî devirlerde ve bugün çok geniş bir sahayı kaplamaktadır.

Türkçeyi konuşanlar, idari ve siyasi teşkilat bakımından farklı yerlerden, oldukça uzak kalmış ve kültür vasıtaları Türkçemizden oldukça farklı bir şekilde gelişmiştir. Özellikle sınır boylarında oturanlar birbirinden farklı millet ve devletlerle temasta bulunmuşlardır. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Türk âleminin, önemsiz bir kısmı hariç, aynı dille konuştuğu ve yazdığı görülmektedir.

Burada, 13'üncü yüzyılda yaşamış olan Yunus Emre'den bir dize okumak istiyorum: "Şu dünyada bir kişiye, yanar gözüm, göynür özüm/ Yiğit iken ölenlere, gök ekini biçmiş gibi." Bugün 20'nci yüzyıldaki ozanlarımızın yazdığı şiirlere bakıyoruz, onlar da sade bir dil kullanmışlar. Mesela diyor ki: "Unutmak kolay mı deme/Unutursun Mihribanım/Oğlun kızın olsun hele/Unutursun Mihribanım." Dolayısıyla, yani, demek ki 13'üncü yüzyıldan beri konuştuğumuz Türkçede önemli bir değişikliğin olmadığını görüyoruz. Ancak, bu, daha çok halk dili diye, halk edebiyatı diye belirttiğimiz kısımda oluyor.

Türk yazı dilinin ne zaman ve hangi şartlarda meydana geldiği hakkında henüz kesin bir bilgiye sahip değiliz. Türk yazı dilini genellikle biz Orhun abidelerinden itibaren takip edebiliyoruz. Bu yazı dilinin bugünkünden çok farklı olmadığı da bilinmektedir. Yine, Bilge Kağan Orhun abidelerinde diyor ki: "Ey Türk, titre ve kendine dön." Yani, bugünkü kullandığımız gramer yapısını aynen orada görmekteyiz.

Miladın ilk senelerinden 13'üncü yüzyıla kadar devam eden örneklerini gördüğümüz bu yazı dili, ses, kelime, cümle ve imla bakımından aynı özellikleri taşımakta ve hatta aynı mektebin ürünleri gibi görülmektedir. Biraz önce yukarıda okuduğum iki ayrı döneme ait dizeler bunları bize göstermektedir.

Türk milletinin 13'üncü yüzyıl dönemi içerisinde geniş bir bölgede, farklı coğrafi şartlarda ve farklı muhitlerde bulunmasına rağmen bir tek yazı dili kullanması, uzun müddet daha bir sır olarak kalacağa benziyor. Yani, bu henüz çözülmüş değil. Bunu belirtmek istiyorum.

İtalyan Türkolog Anna Masala'yı dinlerken "Türkçeden başka bir dil konuşmadan Adriyatik'ten Pasifik Okyanusu'na kadar rahatça gitmemiz ve oradaki insanlarla anlaşmamız mümkündür." demişti.

Değerli milletvekilleri, 12'nci ve 13'üncü yüzyıllar Türk milleti tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu devirden itibaren Türk dilinde önemli sayılabilecek değişme ve gelişmeler yaşanmıştır. Türk dilinde gördüğümüz ses ve şekil bakımından en büyük gelişme bu yüzyıllara rastlamaktadır. Birçok seslerin değişmesi, isim ve fiil tasriflerinin yeni istikametleri, kök ve eklerdeki asli vokallerin genel ahenge uymaya başlaması vesair bu devrin eseridir. Böylece, bugün gördüğümüz ve birbirlerinden biraz farklı olan yazı dillerinin ilk esasları ortaya çıkmıştır. Türk yazı dilinin yeni idare ve kültür merkezlerinde, bunları kuran Türk boylarının şive özelliklerini almak suretiyle, eski genel yazı dillerine göre nispeten ayrıldıkları gözlenmiştir. Türk coğrafyasının iki ucunda yaşamakta olan Yakut ve Çuvaş lehçeleri Türkçenin kardeş lehçeleridir ve birbirinden binlerce kilometre uzakta, arada tarihî engellerin bulunduğu bir coğrafyada bulunmaktadırlar.

Değerli milletvekilleri, bütün bunlardan çıkan sonuca göre, Türk coğrafyasının ve tarihinin gösterdiği veya düşmanları tarafından geliştirilmeye çalışılan suni engellere rağmen güneybatı ve kuzeybatı grupları arasındaki farkları ortadan kaldırarak veya bunları birleştirerek daha zengin ifade imkânları bulmak suretiyle bir tek yazı dili ortaya koymak için hiçbir engel söz konusu olamamıştır. Tabii, son zamanlarda, 1993 yılında başlayan Türk dünyası kurultaylarında, bütün bu birbirinden uzak coğrafyalarda yaşayan Türk dillerinin birleştirilmesi, aynı alfabeyi kullanmaları gibi birçok öneriler gündeme geldi, ancak bugüne kadar bunlar gerçekleşemedi ve bu konuda hepimize görev düştüğü de unutulmamalıdır.

Türk dilini koruma ve kollamada gerekli özeni göstermezsek ülkemizin bazı yörelerinde mecburiyet sonucu öğrenilen Farsçanın ana dil haline gelmesi gibi bir sonuçla karşılaşabiliriz. Bir örnek vermek gerekirse: Bir arkadaşım söylemişti. Afganistan'da elli yıl kadar önce isim değiştirme modasına gidilmiş ve bir yöreye "Samandalı" ismi verilmiş, ama burada yaşayan insanlar buraya yüzyıllardır kullanılan "Ayberk" ismini söylemeye devam etmişler. Ancak, üzücü bir şey, bu insanlar Türkçe bilmiyor, Türkçeyi unutmuşlar.

Bugün "Ana dille eğitim" adı altında Türkçeden başka dillerin eğitim sistemi içerisine şırınga edilmek istenmesi son derece yanlıştır. Ülkemizin her yerinde Türkçe eğitim imkânlarının artırılması mutlaka sağlanmalıdır. Şu unutulmamalıdır ki Türkiye Cumhuriyeti'nin dili Türkçedir. Bunun yozlaştırılması ve sulandırılmasına hiçbir şekilde müsaade edilemez. Yeni hazırlanmakta olan anayasaya da bunun bu şekilde konması yüce Meclisin, yani bizlerin asli görevlerindendir. Dolayısıyla "Türkiye Cumhuriyeti devletinin dili Türçedir." ibaresi dışında herhangi bir istekle bu Meclise gelinmemelidir diyorum.

Avrupa Birliği istedi diye ana dilde eğitim girişimleri son bulmalı, güzel Türkçemiz sonsuza kadar korunmalıdır.

Türkçemiz Batılı bilim adamlarının bir kısmı tarafından âdeta bir şiire benzetilir. Çünkü, Türkçede bir kelimedeki her harfe mutlaka vurgu yapılır. Batı dillerinde ise bir kelimedeki bazı harfler dikkate bile alınmaz. Mesela, Almancadaki "ç" harfi "t, h" ve "c" harflerinin birleşimidir. Keza İngilizcede "dotır (daughter)" diye okunan kelime sekiz harften meydana gelmektedir. Bu bakımdan Türkçe semavi bir dil olarak da belirtilmektedir. Mesela, yine, büyük İtalyan Türk dilcisi Anna Masala tarafından böyle deniyor, "Türkçe bu durumu ile âdeta bir semavi dil." diye belirtiliyor.

ABD'li bilgisayar uzmanlarına göre bilgisayar kullanım diline en uygun dil Türkçedir. Bu bakımdan, Türkçenin bir dünya dili hâline getirilmesi söz konusu olmalıdır, çalışmalarımız bu çerçevede devam etmelidir.

Bir başka güzel haberi veriyorum size: Almanya'da geçen hafta bir yarışma yapıldı. Bu yarışma "En Güzel Kelime Yarışması" ve burada, Avrupa dillerinden 2.500 tane kelime içerisinde bizim "yakamoz" kelimemiz, söyleniş tarzı ve ifadesi ile uyumluluğu bakımından en güzel kelime seçilmiştir.

Değerli milletvekilleri, eski Anadolu Türkçesi, yabancı unsurlar bakımından denilebilir ki Batı Türkçesinin en temiz olanıdır. Gittikçe artan yabancı kelime ve terkipler daha çok nesir dilinde görülür. Nazım dili ise çok temiz ve duru bir Türkçe olarak devrinin sonunda bile Arapça ve Farsça kelimeler ve bilhassa terkiplerden mümkün olduğu kadar uzak kalmıştır. Eski Anadolu Türkçesinin cümle yapısı ise Türkçenin başlangıcından bugüne kadar hep aynı kalan normal cümle yapısı dışına çıkmamıştır.

Osmanlıcayı Batı Türkçesi içinde, bilhassa Türkiye Türkçesinden ayrı bir devre hâlinde tutan şey onun dış yapısıdır. İç yapı, yani Türkçe bakımından yalnız eski Anadolu Türkçesinden farklı bulunan Osmanlıca, dış yapı, yani yabancı unsurlar bakımından eski Anadolu Türkçesinden de Türkiye Türkçesinden de çok büyük farklarla ayrılan bir devre manzarası gösterir. Bu devre, Türkçenin yabancı unsurlar tarafından tam manasıyla istila edildiği, Türkçeyi Arapça, Farsça unsurların son haddine kadar sardığı bir devredir.

Bilindiği gibi, Osmanlıca, üç dilli bir dildir. Yazıcılar, maalesef, Türkçeyi incitmeyecek bir nesir diline sahip olamamışlardır. Bunda Osmanlıcanın karışık dil olmasının çok büyük bir rolü bulunmakta. Bu karışık dilin öğretimi sırasında esas emek ve dikkat daima Arapça ve Farsça üzerinde toplanarak Türkçe ihmal edildiği gibi, yazı yazarken de Arapça ve Farsça terkipler yapmak hevesi Türkçeye itina etmeye vakit bırakmamıştır maalesef.

Türkiye Türkçesi Batı Türkçesinin üçüncü devresidir. Bugün de devam etmekte olan bu devre, 1908 Meşrutiyeti'nden sonra başlar, hasılı bu devir Osmanlıcanın son örnekleri ile Türkiye Türkçesinin ilk örneklerinin yan yana bulunduğu devirdir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, değişiklik bir neslin hayatı içinde ortaya çıktığı için, Osmanlıcadan yeni dilin ilk örneklerine bir şekilde ufak tefek taşmalar olmuştur.

Türkiye Türkçesini Osmanlıcadan ayıran başlıca hususiyet, onun yabancı unsurlar karşısındaki durumudur. Dilin iç yapısı, yani Türkçe bakımından Batı Türkçesinin bu iki devresi arasında bir devre farkı olmadığını, bu iki devrenin yabancı unsurlar bakımından ayrı devreler teşkil ettiğini yukarıda da açıklamıştık.

Değerli milletvekilleri, bugün, burada, güzel Türkçemiz ile ilgili konuşmaktayız. Türkçemiz, günden güne, bilerek veya bilmeyerek, bazılarının da bilgiçliğini ortaya koymak maksadıyla, erozyona uğratılmaktadır. Her gün Türkçenin biraz daha yozlaştığını görmekteyiz. Dilimizdeki yabancı kökenli sözcüklerin istilası artarak sürüyor. Pop çağının siyasete, sanata, edebiyata ve okumaya uzak gençleri Türkçeyi kendi dünyalarına göre konuşuyorlar. İngilizce-Türkçe, Fransızca, Türkçe-Arapça karışımı konuşmak, gençliği âdeta sarmış durumda. Bu bakımdan çocuklarımız iç dünyalarını da yansıtamıyorlar, iç dünyalarındaki güzellikleri ortaya koyamıyorlar. Bu yüzden, bu Meclisin bir görevi de bu gençlerimizin iç dünyalarını dışa vuracak, aksettirecek bir çalışmayı yapmaktır diye düşünüyorum.

Türkçe yazılmış bilimsel makalelerde bazen İngilizce, Fransızca veya başka bir dilden sözcükler kullanıldığı görülmektedir. Bunun ne anlama geldiğini sizlere bırakıyorum.

Günümüzde yüklemi, öznesi belli olmayan bir İnternet dili oluştu. Mesela şöyle bir cümle: "Akşam telefon faturasını görünce oha falan oldum. Bunun üzerine napıcan yani şimdi olduk. Bunun üzerine bir de telefon faturası kabarık gelince 'Bismillah' gibi. Böyle bir…" Çocuk, işte ne anlattıysa, kendince burada anlattı. Ama bu Türkçe değil, güzel Türkçemiz değil. Bu dille ne kadar konuşulur, ne kadar anlaşılır bilemiyorum. Zaten onların da fazla konuşmaya, muhakeme yapmaya, yazmaya, çizmeye niyetleri yok. Daha çok kısaltma sözcükleri kullanma, konuşma dilinin ana unsuru hâline geldi.

Yeni bir gömlek giydiniz "Üstünde eskit, iyi günlerde giy." diyerek iyi dileklerde bulunmanın yerini artık "Gömlek yapmışsın." gibi ahengi bozuk bir cümle almakta, küsenler arkadaşı için "Tavır yapma." veya "Tavır yaptı." ifadeleri kullanmakta. Ayrıca, kısaltmalar İnternet'ten çıkıp yazı diline de girdi. Mesela "selam" sözcüğü "slm" harfleriyle, "merhaba" "mrb" harfleriyle, yazışma yerine "chat'leşme, chat yapma" demeye alıştık. Bundan böyle Türkçe yazıyı anlayabilmek için İngilizce de bilmek gerekecek gibi.

Değerli milletvekilleri, bu, küreselleşmenin bir aracı, dilimizdeki güncel yabancı kelimeleri tespit eden ve Türkçe karşılıklarını yayınlayan Akalın, bunu ilgili yerlere göndermeye devam ediyor. Özellikle gazetecilere ve TV'de program yapanlara bu konuda büyük bir görev düşüyor. Çünkü yabancı kelimeler, maalesef, Türkçeden ekmek yiyen gazeteci ve televizyonculardan vatandaşa yayılmaktadır. Yani, okuma ve yazmayı sevmeyen kesimin Türkçe bilgisine de kitle iletişim araçları yön veriyor.

Özellikle gençlerin kullandığı bu dile "tepki dili" diyenler de bulunmakta. Ancak, Türk dilinin korunması, yüksek kültürel değerlerin edebiyata, konuşma ve yazı diline tekrar kazandırılması hepimizin özlemi olmalı.

Toplumun çok cılız bir dil kullandığını belirten Yavuz Bülent Bakiler şöyle bir inceleme yapmış ve diyor ki: "Batı dünyası sekiz yıllık eğitimde ders kitaplarını 71 bin kelimeyle, Japonya 44 bin kelimeyle, İtalya 32 bin kelimeyle, Türkiye ise 6 bin kelime ile yazıyor. Kullanılan kelime sayısı ne kadar azalırsa, bilimden ve bilimsellikten de o derece uzaklaşılacaktır."

Toplumların gelişip kalkınması için bilim ipine sarılmaktan başka bir yol bulunmamaktadır. Bildiğimiz, tanıdığımız bir şeyin tarifi ancak kelime haznemizin doluluğuna bağlıdır. İngilizler, lise eğitimini almış her vatandaşına mutlaka Shakespeare'in "Hamlet"ini okuturlar. Çünkü, Shakespeare, eserinde bir kelimeyi ikinci defa kullanmamıştır. Bunu okuyan gençler aynı zamanda İngilizce'deki eski kelimelere de hâkim olmaktadırlar. Yani, bizim de "100 temel eser" yerine böyle klasikleşmiş bir eserimizin ortaya konulması gerekir ki Divanü Lûgat-it Türk bunun için son derece uygun bir kitaptır.

Dil, her türlü anlatımda anahtar rolü oynamaktadır. Gençlerimize mutlaka dilin imkânlarını, genişliğini, başka hangi işlere yarayabileceğini öğretmeliyiz. Güzel Türkçemizin bu duruma düşmesi ilgisizlik ve kayıtsızlık sonucudur. Ancak, günümüzde bu ilgisizlik sadece dilimize karşı değil, kültür değerlerimize karşı da söz konusudur. Gençler içlerindeki güzellikleri ifade etmekten uzaklaştılar. Dilin anlatım gizemini kullanamayanların ruh hâline de bu durum yansıyacak ve kabullenmediğimiz olaylar günbegün artacaktır.

Değerli milletvekilleri, yukarıda belirttiğimiz gibi "Bana ne dil ve kültür yozlaşmasından." dediğimizde, içindeki güzellikleri anlatamayan, ruh hali bozuk genç bir gün sizin de kapınızı çalabilir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Akkuş, konuşmanızı tamamlayınız.

Buyurun.

AKİF AKKUŞ (Devamla) - Bu yüzden, bugünden dilin korunması tedbirlerine hep birlikte sahip çıkalım. Bugün birkaç bin toplama kelimeyle hem dili ifade etmeye çalışan, ana dilde eğitim isteyen, bu dilde farklı etnik yapı iddiasında bulunanların karşısında en büyük silahımızın 120 bini geçen kelimeye sahip olan dilimiz olduğunu unutmayalım. Türkçeyi, küreselleşme karşısında millî kültürümüzün kalesi haline getirelim.

Türk Dil Kurumuna bu konuda mutlaka destek vermemiz gerekmektedir. Türk Dil Kurumu, içerisinde 100 binden fazla kelime bulunan sözlüğü ücretsiz olarak dağıtmaktadır. Bunun içinde Terimler Sözlüğü, Kişi Adları Sözlüğü, Derleme Sözlüğü ve Tarama Sözlüğü de yer almaktadır. Bugün Türkçeye başka dillerden girmiş birçok kelime bulunmaktadır, ancak bunlar büyük ölçüde Türkçeleşmişlerdir. Bu yüzden, bunları çıkarıp yerine yeni kelimeler üretmek yerine, yeni girmekte olan kelimelerin Türkçeleri üretilmelidir.

Tabii, Sayın Bakanımız dilimizdeki her türlü yabancı kök ve ekli kelimelere karşı çıkıldığı gibi anlayışla konuşmasını sürdürdü, ben öyle anladım yahut da. Bu doğru değildir. Türkçeleşmiş olan kelimeler, artık diyoruz ki Türkçedir.

Değerli milletvekilleri, hemen hepimizin bildiği gibi, 1960'tan sonra "dilde sadeleşme" adı altında dilimize birçok kelime sokulmaya çalışıldı. Böyle bir çalışmanın başlıca iki gayesi olabilirdi. Birisi kelime uydurmak ve dili zenginleştirmek, birisi de nesiller arasında kopukluk yaratmak. Bu konuda şunu da belirtmek isterim ki, 1960 yılında yazılmış bir bilimsel eserin 1979 yılındaki baskısını anlamak mümkün olmamıştır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Akkuş, konuşmanızı tamamlayınız.

AKİF AKKUŞ (Devamla) - Değerli milletvekilleri, beni dinlediğiniz için hepinize, MHP Grubu ve şahsım adına teşekkür eder, güzel Türkçemizi güzel günlerde konuşmanızı dilerim. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Akkuş.

AK Parti Grubu adına, İstanbul Milletvekili Necat Birinci.

Buyurun Sayın Birinci. (AK Parti sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA NECAT BİRİNCİ (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milletvekili Mevlüt Akgün ile yirmi arkadaşının ve bir de Suat Kılıç ile yirmi beş milletvekilinin, Türkçedeki Bozulma ve Yabancılaşmanın Araştırılarak Türk Dilinin Korunması ve Gelişmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergeleri üzerine AK Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım.

Değerli Başkan, sayın milletvekilleri; 1932 yılında, Birinci Dil Kurultayı'nda, Halit Ziya Uşaklıgil tebliğine şöyle başlar: "Ben Türkçenin ezelî bir âşığıyım." Sonra, sanki bir şeyi unutmuş gibi durur ve hemen arkasından ilave eder, der ki: "Hepimiz öyle değil miyiz?"

İşte, değerli milletvekilleri ve bu saatte Meclis Televizyonunu dinleyen, Türklüğe, Türkçeye, Türkçenin gelişmesine âşık insanlar, sözümüz hem Meclise hem Türk milletinedir, çünkü o birinci kurultayda da bütün Türklüğün her kesiminden temsilciler vardı.

Evet, Türkçenin âşığı olmak, Türklüğe âşık olmaktır, Türk kültürüne âşık olmaktır, Türk tarihine âşık olmaktır velhasıl Türk'ün tarih sahnesine koyduğu her şeye âşık olmaktır. (MHP sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, ben sözlerimi kendi metnimden ayırarak, değerli milletvekillerinin ifade ettikleri bazı eksik bilgileri, bazı yanlış anlamaları ve bazı doğrudan yanlışları tashih ederek geliştirmek istiyorum.

Sayın Engin Altay -burada mı bilmiyorum- Sayın Bakanın dilini doğrudan eleştirdi. Sayın Bakan, burada, benim anladığıma göre uzlaştırıcı, Türkçeye geniş alandan bakan ve bir tartışmaya, tatsız bir duruma yer açmamak, yol vermemek için azami özen gösterdiği bir konuşma yaptı ama Sayın Altay beğenmedi.

Şimdi, Sayın Altay'ın, Karamanoğlu Mehmet Bey'in meşhur fermanından kelimeleri atacak mıyız? "Bargâhta", "dergâhta", "çarşıda", "sarayda". Hangisi Türkçe? Hepsi Türkçe. Oralar bizim fethettiğimiz alanlarımızdır. Türkçeye girmiş kelimeler, yani Karamanoğlu Mehmet Bey "bargâh"ı, "dergâh"ı kullanıyorsa, o Türkçedir, zaten onun kullanılmasını istiyor.

İkincisi, değerli arkadaşlar, gerçekten güzel bir noktaya temas etti Sayın Altay, 1928 Harf İnkılabına, ama Harf İnkılabından bahsederken bir şey hep göz ardı edildi: 1926'da Azerbaycan Latin alfabesine geçmiştir ve biz biliyoruz ki, Atatürk'ün en büyük ideali, Orta Asya Türk dünyasıyla kültürü ve dili birleştirmektir ve Atatürk 1880'lerden bu yana, hatta 1860'tan bu yana tartışmaları süren alfabe değişikliğini… Alfabe dil devrimini demiyorum, dil devrimi 1950'den sonra gelmiştir, Atatürk Alfabe İnkılabı yapmıştır, devrim değil. Dil devrimini Atatürk yapmamıştır, böyle bir düşüncesi yoktur. Evet, alfabeyi niçin birden değiştirmiştir? Azerbaycan'la birleştirebilmek için. Ama Azerbaycan'ı işgal etmiş olan o dönemin Sovyetleri, bunu hisseder ve 1932'de Kiril Alfabesini dört varyantıyla, dört ayrı kullanım şekliyle Azerbaycan'a uygular ve böylece Atatürk'ün bu büyük projesinin önüne geçer. Bunu da, Alfabe İnkılabını anlatırken mutlaka bu ayrıntıyı, Atatürk'ün bu büyük dehasını da göz önünde bulundurmak gerekir.

1932 Türk Dil Kurumunun kurulması ve 1982 de kapatılması. Arkadaşlar, 1932'de Türk Dili Tetkik Cemiyeti, Türk dilinin güzelliklerini bulmak, geliştirmek ve yaygınlaştırmak için kurulmuştur. Amaç maddesi budur. 1936'da Türk Dil Kurumu hâlinde ismi değiştirilmiştir ve yönetiminin başına Millî Eğitim Bakanlığı getirilmiştir. Millî Eğitim Bakanı, Türk Dil Kurumunun tabii başkanıdır yani devletin şemsiyesi altındadır. Atatürk sağdır o zaman ve o zamanki kurultayda "Bu iki kardeş kurumun en yakın gelecekte birer akademi olmasını gönül arzu ediyor." dediğini, o kurultayın öncesinde söylemiştir, Meclis açılmasında.

İlk büyük köklü değişme 1949 senesinde olmuştur Türk Dil Kurumunda ve devrimci nitelikte olduğu yazılmıştır 1949'da. 51'de bu daha da kökleştirilmiştir ve şöyle getirilmiştir, onu size aynen vermek isterim: Türk dilinin zenginliğini ve güzelliğini meydana çıkarmak ve dünya dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek amacına "devrimci" kelimesi eklenir. 1951'de bu "devrim" kelimesi "dilin devrimci bir anlayışla ele alınması" şeklinde değiştirilir. Yani Atatürk'ün vefatından sonra, 1949'da ve 1951'de Türk Dil Kurumu, zaten Atatürk'ün kurduğu kurum olmaktan çıkarılmıştır. Ne yapılmıştır 1982'de? Atatürk'ün 1932 senesindeki tüzük aynen getirilmiştir, bir devlet şemsiyesine alınmıştır tıpkı kurulduğu zamandaki gibi. Doğrudur. Bir de çalışmalarına bakacak olursak… Oraya girmiyorum, merak edenler Türk Dil Kurumunun 1932 ile 2007 tarihi arasındaki çalışmalarına şöyle bir baksınlar; çalışmaların muhtevası nasıl değişmiştir, çalışmaların geniş alanlara yaygınlaşması nasıl sağlanmıştır, bunu buradan anlatmak Meclisin gündemini yersiz işgal olduğu için üzerinde durmayacağım.

Ayrıca, yine "kaybolacak diller" dedi Sayın Engin Altay "21'inci yüzyılda dillerin yüzde 50'si kaybolacak." Size buradan kesinlikle söylüyorum, üç bininci yıla kalacak olan dört Avrupa dilinden biri Türkçedir. Üç bininci yıla… (AK Parti ve MHP sıralarından alkışlar) Üç bininci…

FATMA NUR SERTER (İstanbul) - O da öyle dedi.

NECAT BİRİNCİ (Devamla) - Hayır, "21'inci yüzyıl" dedi.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) - Öyle dedi, öyle dedi.

FATMA NUR SERTER (İstanbul) - Öyle dedi, kalacağını söyledi.

NECAT BİRİNCİ (Devamla) - O zaman tashih ediyorum. Kaybolmayacak, dört Avrupa dilinden…

Notumu yanlış aldım, özür dilerim kendisinden, teşekkür ederim ikazınıza.

Türk dili köklü bir dildir, sağlam bir dildir, öyle küçük alaboralarla devrilecek bir yapıda değildir, yani kaybolacak bir eser değil. Yabancı diller gelir gider.

Arkadaşlar, 100 temel eser -rahatlıkla ve inanarak söylüyorum ki- cumhuriyet dönemi millî eğitiminin en isabetli, en sağlam, en yerinde projelerinden birisidir.

MUHARREM VARLI (Adana) - Bu konuşmaya yakışmadı şimdi.

NECAT BİRİNCİ (Devamla) - Lütfen dinleyiniz, laf atmayınız. Mecliste beşinci ayımı doldurdum, hiç laf atmadım. Dinleyiniz, sonra dışarıda konuşalım.

Arkadaşlar, Türk gençlerinin en önemli problemlerinden birisi, ortak olarak bir kitabı hep birlikte okumamalarıdır. Fransa'ya gidiniz, tıp fakültelerinde, hukuk fakültelerinde, teknik fakültelerde Victor Hugo'yu okurlar, hepsi Victor Hugo'yu bilir. Bizim öyle bir kitabımız yok ve "Dilimiz, işte, zayıflıyor." dedik. Ne yapacağız? 37 bilim adamını, kültür adamını ve gazeteciyi, bunları, Türkiye'nin çok popüler -İlber Ortaylı'dan başlayın- dönemin en önemli, bugünün en önemli popüler bilim adamlarını bir araya getirdik.

Çeşitli toplantılardan sonra ortak bir liste meydana getirildi. Bu listede ortaöğretim için 100 temel eser belirlendi. Aynı şeyi çocuk edebiyatı üzerinde çalışanlar için, ki basında da… Kendilerinin, yaşayan edebiyatçıların girmediği ve kendileri de çocuk edebiyatı ürünleri yazdığı için bize küsen arkadaşlarımız oldu, darıldılar. Onların kitapları girmedi diye projeyi yarıda bıraktılar, biz onu yine tamamladık. Yaşayan sanatkârlarımızın listeye girmemesinin sebepleri ayrıca anlatılabilir ve orada da -çok önemli- haklıydık.

Şimdi, Sayın Altay'ın tenkit ettiği, bakınız, türkülerimiz, mânilerimiz, ninnilerimiz, masallarımız, tekerlemelerimiz, atasözlerimiz, deyimlerimiz. Tabii, büyük bir rant var burada. Liste verilince bütün yayınevleri kendilerine göre eserler yayınladılar ve üzerlerine "Millî Eğitim Bakanlığının tavsiye ettiği yüz temel eser serisindendir." diye damga bastılar. Biz bunları mahkemeye verdik, mahkûm olanlar var, kitaplar toplatıldı. Ama, Millî Eğitim Bakanlığı… "Niçin Millî Eğitim Bakanlığını savunuyorsunuz?" derseniz, ben o dönemde Müsteşardım ve projede önemli yerim var. Sayın Bakan da burada, beraber çalıştık.

Şimdi, bunlar, ümit ediyorum ki nisan ayına kadar çıkacak. Yani, Bakanlık bunları sipariş etti uzmanlarına. Divan şiirimiz filanca profesörümüze, halk şiirimiz filanca profesörümüze, masallarımız filanca hocamıza sipariş edildi ve o zaman Millî Eğitim Bakanlığının bizzat bastığı ve dağıttı kitaplar olunca, sizler söylediklerinizde böyle şeyler görürseniz yerden göğe kadar haklı olacaksınız, beraber o zaman söyleriz. Ama, şimdi, korsan basılan bir kitap… Hatta, birisine telefon ettim: "Ya Necat Bey, benim bunlarla ilgim yok, ben Che Guevara'yla başladım zaten. Ama, iyi para getiriyor diye 'Şunu da basalım.' dediler bana. Benim yoksa, Millî Eğitim Bakanlığıyla filan ne ilgim var?" Adam, Che Guevara'yla… Che Guevara'yı desteklemek için bizim bu kitabı korsan olarak bastı, onu toplattık. Buradan da bir Sayın Milletvekili onu Sayın Bakana ve şeye gösterdi. Bunlar haksızlık. Dil adına yapılan çok güzel şeyler…

ENGİN ALTAY (Sinop) - Realite var Sayın Müsteşar, realite…

NECAT BİRİNCİ (Devamla) - Size bakıyorum, siz söylüyorsunuz. Geçen sene ben oradayken de söylemiştiniz bana. Evet.

ENGİN ALTAY (Sinop) - Doğru bunlar.

NECAT BİRİNCİ (Devamla) - Şimdi, arkadaşlar, ben aşağı yukarı bütün zamanımı bu şeye… Ben söylemeyeceğim onu. Ne söylenir buna? Güzel bir atasözü var.

Sayın Akkuş'un "yakamoz" kelimesi… Ne kadar güzel bir yerden getirdi. Eğer, biz "yakamoz"u Türkçeden atarsak, Türkçe değil diye atarsak, Sait Faik'i atarsınız efendiler. Nasıl atarsınız? Böyle şey olur mu?

ENGİN ALTAY (Sinop) - Kim söyledi onu Hocam ya?

FATMA NUR SERTER (İstanbul) - Kimse öyle bir şey söylemedi.

NESRİN BAYTOK (Ankara) - Kim söyledi?

NECAT BİRİNCİ (Devamla) - Akkuş diye söyledim. Sayın Engin, sizin defterinizi şey yaptık. Şimdi, Sayın Akkuş, Sayın MHP milletvekili…

AKİF AKKUŞ (Mersin) - Sayın Hocam, ben de "atalım" demedim.

NECAT BİRİNCİ (Devamla) - Siz "atalım" demediniz. "Atalım deniyor" deniyor. "Birinci seçildi" diyorsunuz. Gerçekten, ama, Türkçe adına birinci seçildi. Rumca değil, Türkçe. Bunu atamazsınız. Sait Faik'i bütünüyle atarsınız. Böyle şey olur mu?

Değerli dostlar, notlarım burada. Bir projeden bahsedeceğim. Bu dil, 20'nci yüzyılın başında Fuad Köseraif isimli bir dilci tarafından tasfiyecilik Türkiye'nin gündemine getirilmiştir. 1936'dan sonra bu, Atatürk'e rağmen körüklenmiştir ve 1940 yılında bir proje vardır Nurullah Ataç'ın ve şöyledir, proje şudur: "Avrupa'yı Avrupa yapan Latince ve Yunancadır. Biz liselerimize Fransızca, Almanca, İngilizce boşuna okutuyoruz ve boşuna öğretiyoruz. Mademki Avrupa'yı Avrupa yapan Yunanca ve Latincedir, liselerimize Yunanca ve Latince zorunlu olarak konmalıdır." Proje budur. İki: "Arapça ve Farsçadan ve Doğu dillerinden ne kadar kelime gelmişse, hepsi atılmalıdır."

Bunlar başarılı olmaz. 1940-1942 senesi arasında iki sene, üç sene Latince resmî dil olarak okullarımıza girer. Netice: Olmaz, olamaz. Tenkit de edilir. Öyleyse, mademki biz Latinceyi ve Yunancayı bu milletin ana dili hâline getiremiyoruz ve mademki biz 1940'dan önce Arapça ve Farsçadan gelen ve doğu dillerinden gelen bütün kelimeleri atamıyoruz, öyleyse öyle bir dil meydana getirebilmeliyiz ki, bu milletin nesilleri, tarihinden, kültüründen, medeniyetinden ve bütün geçmişinden kopsun.

Bu doktora tezi -ismini veririm- Nurullah Ataç'ın dil yazıları üzerinde yaptırdığım, bizzat yönettiğim bir doktora tezinin, Nurullah Ataç'ın bu dil anlayışı etrafında söylediklerimin özetidir.

Yani, değerli dostlar, sevgili milletvekilleri; Türkiye, bir kültür bunalımının içinden geliyor. Şükür ki bugün bu risk kalkmıştır, ama yeni bir tehlike gelmiştir. Artık doğudan bir geliş yok, batıdan tehlike geliyor. Burada Nurullah Ataç sanki haklıymış gibi. Latinceden gelse belki olmazdı, ama Latinceden neşet edecekti, o kelimeler doğacaktı.

"Neşet edecekti" kelimesini nasıl atarsınız? Çünkü benim ilk önce dilime gelen o.

Arkadaşlar, bütün dil bilimcilerin dünyada üzerinde anlaştıkları bir tavır vardır. Bir kelime, bir milletin günlük hayatında ve kültür hayatında yüzde 40 kullanma payı buluyorsa kendisine, o kelime, o milletin dilinindir, kendi kelime dağarcığıdır, onu atmak o milletin kültürünü zayıflatmaktır. Bunu ben söylemiyorum, bütün dünyanın modern dil bilimcileri söylüyor.

Şimdi, değerli dostlar, Türkçe, bakınız nereden geliyor. Bunu ben bir arkadaşım söyler zannediyorum, çünkü çok kitaplara da girmiştir Türkçe dilin önemi. Konfüçyüs'e soruyorlar: "Bir memleketi idare etmek durumunda kalsaydınız, ilk önce ne yapardınız?" İşte bizde yapılan. "Konfüçyüs şöyle cevap veriyor: "Dili düzenlerdim. Dil düzgün olmazsa söylenilen söz demek istenilen değildir. Söylenilen söz demek istenilen değilse yapılması gereken yapılmaz. Gereken yapılmazsa ahlak ve sanat yozlaşır. Ahlak ve sanat yozlaşırsa adalet yolunu şaşırır. Adalet yolunu şaşırırsa insanlar güçsüz ve şaşkınlık içinde aylak kalırlar. Onun için, söylenilen sözü doğru söylemeli. Bu her şeyden mühimdir." Yani, milletin karakterini bozmak için önce dilini bozacaksınız. Dilini bozduktan sonra onu rahatlıkla istediğiniz şekle getirebilirsiniz.

Şimdi bu noktada -tabii, ben şiiri de sevdiğim için ama- dilin felsefesinden bahsetmek gerekir. Yoksa "Şu kelime şöyle oldu, şu kelimeyi Orta Çağda böyle kullandık, Yeni Çağda şöyle gelmiştir." Bunlar tenkidin en uç tabakasıdır. Tenkit, biliyorsunuz, üç yöndedir, fikir gelişmesi:

1) Teoriyle konuşursunuz,

2) Olaylarla konuşursunuz,

3) Şahıs isimleriyle ve örneklerle konuşursunuz.

Yahya Kemal'in bir şiiri var. Hep onu tahlilciler "aşk şiiri" olarak incelerler. Ben, dil ve Türkçe, Türkçe ve insan şiiri olarak, Türkçe ve Türklük olarak işliyorum. Şöyle diyor:

"Rüya gibi bir akşamı seyretmeye geldin

Çok benzediğin memleketin her tepesinde.

Baktım: Konuşurken daha bir kerre güzeldin,

İstanbul'u duydum daha bir kerre sesinde."

Şimdi, arkadaşlar, bu, bir kadına söylenen, kadını kaldırın, bir insana, bir Türk'e söylenen söz.

"Rüya gibi bir akşamı seyretmeye geldin

Çok benzediğin memleketin her tepesinde."

Ne oluyor? Vatan ve insan özdeşleşiyor, coğrafya insanla özdeşleşiyor. Siz o kadar güzel kır saçlıysanız, Uludağ'ın dağından, karından aldınız kır saçınızı. Sizin gözleriniz o kadar güzelse Boğaz'ın suyundan aldınız. Erzurum dadaşı eğer yere sağlam basıyorsa Palandöken'den aldı. İzmir'in zeybeği diz vuruşunu İzmir'in toprağından aldı. Yahya Kemal bunu söylüyor.

"Baktım: Konuşurken daha bir kerre güzeldin." Dikkat edin: Konuşan insanın güzelliği. Albert Camus diyor ki: "Dünyanın en tahammül edilmez şeyi konuşan kadındır." Ben söylemiyorum, Albert Camus söylüyor, okuduğumuz. Yahya Kemal öyle söylemiyor. "Baktım: Konuşurken daha bir kerre güzeldin." diyor ve ne diyor: "İstanbul'u duydum daha bir kerre sesinde." Dil ve vatan…

Değerli dostlar, Türkçe vatandır. Vatanın zenginliği, vatanın güzelliği, vatanın aşkı, vatanın çiçeği Türkçede vardır ve yine, belki yanlış okurum diye, Yahya Kemal'den yine bir örnek daha, Millî Mücadele'den size bir örnek okuyorum, dil ve vatan arasındaki ilişki için.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

NECAT BİRİNCİ (Devamla) - Bir dakika bana yetecek Sayın Başkanım.

BAŞKAN - İki dakika vereceğim Sayın Birinci, buyurun.

NECAT BİRİNCİ (Devamla) - Teşekkür ederim.

Yıl 1920… Ortada vatan coğrafyası diye bir şey yok. Sınırlar parçalanmış. Yunanlılar, Bursa'yı almış, Eskişehir'den geçmiş, Sakarya sınırlarına dayanmış. İtalyanlar, Konya'nın Akdeniz taraflarına bakanlar… İşte Antep'in destanı, Doğu Anadolu ve İngilizler Batum'u… İstanbul işgal edilmiş.

Yahya Kemal bir yazı yazıyor, şöyle diyor: "Bizi ezelden ebede kadar bir millet hâlinde koruyan, birbirimize bağlayan bu Türkçedir -Silah alalım, düşmanla savaşalım demiyor, tabii, o yapılıyor- bu bağ öyle metin bir bağdır ki, vatanın hudutları koptuğu zaman bile kopmaz, hudutlar aşırı yine bizi birbirimize bağlı tutar. Türkçenin çekilmediği yer vatandır, çekildiği yerler vatan olmaktan o zaman çıkar."

İşte, arkadaşlar, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türkçenin çekilmediği her zerre vatandır… (AK Parti ve MHP sıralarından alkışlar) …ve onu vatan yapan Türkçedir, Yahya Kemal'in dilidir, "annemin sütü ağzımda" dediği dildir.

O der de Faruk Nafiz geri mi durur? Bakınız, Faruk Nafiz de ne diyor onun için:

"Hangi sözlerde ninem gönlünü açmışsa bana

Ben o sözlerle gönül vermedeyim sevdiğime."

Oğuz Kaan'dan bugün çıkan dergideki şairin şiirine kadar, işte, o sözlerle birbirimize seslenmek, Türklüğü ve Türkçeyi, bu milleti ebediyete taşıyacak en önemli aracımızdır. Türkçe hepimize kutlu olsun. Onun geliştirilmesi için yapılacak olan her çalışma mübarektir, Meclisin bu çalışması da hayırlara vesile olacak diyor, geçmiş Kurban Bayramı'nızı, gelecek yılbaşınızı tebrik ediyor, hepinize saygılar ve sevgiler sunuyorum. (AK Parti ve MHP sıralarından alkışlar.

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Birinci.

Önerge sahipleri adına, Karaman Milletvekili Mevlüt Akgün.

Sayın Akgün, buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

MEVLÜT AKGÜN (Karaman) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; dil, insanlar arasında iletişimi sağlayan bir araç, kendi kanunları içinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlık, milletleri birleştiren, koruyan ve onun ortak malı olan sosyal bir kurumdur. İnsanı diğer varlıklardan ayıran ve onlardan üstün kılan en önemli vasfı dilidir. Bir milletin fikirlerini, hayallerini, duygularını, daha geniş manasıyla ruhunu ve hayatını dil taşır. Bu anlamda, milletleri millet yapan unsurların başında dil gelmektedir. Tarihte büyük medeniyetler kurmuş birçok millet, tarih sahnesinden savaşlarla değil dillerini kaybederek silinmişlerdir. Anadolu'da önemli bir medeniyet olan Hititler ve İslamiyet'ten önce batıya gelmiş olan Oğuzlar, Peçenekler ve Bulgarlar, dilleriyle beraber Türklüklerini de kaybetmişlerdir.

Bu bakımdan, bir toplumun maddi ve manevi kalkınması, kullandığı ana diline sıkı sıkıya bağlıdır. Zengin ve gelişmiş bir dil olmazsa, derin düşünce ve bilim yeterince yapılamaz. Yaratıcı düşünce ise ancak ana dille olabilir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Yahya Kemal'in deyimiyle, ağzımızda anamızın ak sütü kadar helal olan Türkçemiz, bugün yeryüzünün en eski ve en geniş coğrafya parçasında konuşulan gelişmiş, zengin bir kültür, bilim ve sanat dilidir. Bizim millî kimliğimiz olan Türkçe, sadece Anadolu'da, Balkanlarda, Türkistan'da ve Sibirya'da değil, çalışmak amacıyla Avrupa'ya, Amerika'ya, Avustralya'ya ve dünyanın diğer ülkelerine giden vatandaşlarımız sayesinde dünyanın dört bucağında konuşulur bir dil hâline gelmiştir. UNESCO, 1980'lerin ortasında hazırladığı bir raporda Türk dilini ve lehçelerini bir bütün kabul ederek Türkçeyi dünyanın 5'inci büyük dili olarak açıklamıştır. Türk dilinin çeşitli kollarını konuşan bugün 200 milyonu aşkın insan bulunduğu sanılmaktadır.

Anadolu'da yaşayan Türkçenin söz varlığı bugün 110 bine ulaşmıştır. Bana göre, Türkçeleşmiş kelimeler, Türkçeleşmiş sözcükler aynı zamanda Türkçedir. Örneğin "defter", "kitap", "kâğıt", "meclis", "devlet", "millet", "cumhuriyet", "halk", "parti", "kravat", "pantolon", "saat", "rozet", "duvar", "tavan", "taban", "elektrik" gibi kelimelerin hiçbirisinin aslı Türkçe olmamasına rağmen Türkçeye sonradan girmiş, fakat, Türkçeleşmiş kelimelerdir.

Türk Dil Kurumunun 1945'te çıkardığı birinci baskı Türkçe sözlükteki kelime ve sözcük miktarı sadece 32 bindir. Kendi kültür ve medeniyetimizin aracı olan dilimizde cumhuriyetin ilk dönemlerinde arılaştırma adına birçok Türkçeleşmiş kelime, "Arapçadır", "Farçasıdır" gerekçesiyle maalesef dilimizden atılmıştır. Ama, şimdi, bugün geldiğimiz noktada yaşayan, konuşulan dil bizim olduğu için, bugün Türk Dil Kurumunun da kabul ettiği 110 bin kelimelik bir dil hâline gelmiştir. Yani, Türkçe, bugün asli hüviyetine kavuşmuştur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün dilimize verdiği önem gerçekten çok büyüktür. Atatürk "İstiklalini ve bağımsızlığı korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmasını bilecektir." demek suretiyle, Türkçeyi yabancı dillerin etkisinden kurtarmak ve bir dünya dili hâline getirmek için büyük mücadele vermiştir. Ancak, Atatürk'ten sonra dilde yapılan sadeleştirmenin hududunun iyi çizilememesi, dilimizin iyi öğretilememesi ve dil bilincinin geliştirilememesi Türkçemizde bir yozlaşma ve yabancılaşmaya neden olmuştur. Bugün dilimizin iyi konuşulamadığı ve yazılamadığı herkesin kabul ettiği bir gerçektir.

Dilimizle ilgili bir diğer sıkıntı da Batı ile siyasi ve ekonomik ilişkilerin gelişmesine bağlı olarak yabancı dil öğrenme düşüncesinin, zamanla yabancı dille eğitime dönüşerek yaygınlaşmasıdır. Hâlbuki Oktay Sinanoğlu'nun deyimiyle "Eğitim dilinin Türkçeden yabancı dile kaydırılması kültürel soykırımdır. Zira, dil olmazsa kültür olmaz. Kültür olmazsa kimlik olmaz."

Bugün konuşmalarımızda "konsensüs", "poşet", "star", "şov", "transformasyon" gibi pek çok kelimeyi Türkçelerinin yerine kullanıyor, günlük konuşmalarımızda "evet"lerin yerini "yes"ler ve "okey"ler alıyorsa, vedalaşmalarımızı maalesef "bye bye"larla yapıyorsak dildeki yozlaşma açıkça görülmektedir. Son zamanlarda "eskici", "derici", "paşa", "neşe" gibi Türkçe kelimeleri "eskidji", "derijci", "neshe", "pasha" gibi yabancı imla kurallarına göre yazıp, okuyarak, maalesef alfabemizin bozulmasına da sebep olmaktayız.

Diğer yandan, BBC (Be Be Ce)'ye "Bi Bi Si", NTV (Ne Te Ve)'ye "En Ti Vi" demek suretiyle telaffuz yanlışlıklarına da sebep olmaktayız.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; dilimize yabancı sözlerin girişi özentiyle birlikte son yıllarda giderek artmıştır. Türkçesi varken yabancı kaynakları, sözleri kullanmak bize göre özentiden başka bir şey değildir. "Divan Oteli" demek varken "Hotel Divan", "Marmara Oteli" demek varken "The Marmara", "Kule Site" varken " Kule City" demek Türkçenin söz dizimi özelliklerini maalesef zorlamaktadır.

Bir de, son dönemde çeviri yoluyla anlatım türü ortaya çıktı. Sözler Türkçe ama anlatım kalıbı yabancı kaynaklı. Mesela "çay içmek, kahve içmek" yerine "çay almak, kahve almak" gibi yanlış kullanışlar. Bunlar sadece birkaç örnektir. Türkçenin yapısına ve mantığına aykırı bu yanlışlardan kurtulmamız gerekir.

Son yıllarda Batı dillerinden, özellikle İngilizceden bir söz akımı olduğu gerçektir. Sözlerin bir bölümü teknolojiyle birlikte gelmiştir. "Disket, faks, kamera, printer, radyo, televizyon, video, walkman" gibi. Dilimizin doğal gelişmesi içerisinde bunların birçoğuna karşılık bulunabilirdi. Mesela "buzdolabı, derin dondurucu, bilgisayar"da olduğu gibi. En son "mortgage" diye tabir edilen "tutulusat" ülkemize gelmeden aslında bunun adı konup ülkemizde, dilimizde yerleşmesi sağlanabilirdi.

Günlük hayatta maalesef yabancı dil kullanmak bir özenti hâline getirilmiştir. Pazarda, radyoda, televizyonda, basında, okulda, sporda, kısaca her yerde yabancı kaynaklı sözler bilinçsizce kullanım alanımıza girmiştir. Bugün, büyük şehirlerden Anadolu'nun en ücra köşelerine kadar yabancı kelimelerden oluşan tabelalar, reklamlar, ürün adları, markalar, dildeki yozlaşmanın nerelere vardığının en önemli kanıtıdır.

Değerli arkadaşlarım, bu yozlaşmanın ve yanlış kullanımın önüne geçmenin önemli yollarından bir tanesi, öncelikle toplumda Türkçe bilincinin uyandırılmasıdır. Ayrıca, yabancı dille eğitimin mutlaka ortadan kaldırılması gerekir. İlköğretim çağından başlamak üzere öğrencilere Türk dilinin güzelliklerinin anlatılması, doğru ve güzel Türkçe kullanımının özendirilmesi, yine bir devlet politikası olarak Türkçe kullanımının yaygınlaştırılması gerekir.

Bu çalışma öyle bir seviyeye gelmeli ki, Türkçeyi doğru, güzel kullanmak bir ayrıcalık olarak algılanmalıdır. Ana dilimiz konusunda toplumda geniş bir duyarlılık oluşturulmalıdır. Yapılacak bazı yasal düzenlemelerle bu toplumsal duyarlılığın altyapısı oluşturulmalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; dilimizi bekleyen asıl tehlikeye gelince: 3'üncü binyılın henüz başlarındayız. İnsanlığı yeni binyılda nelerin beklediği, geleceğin dünyasının nasıl olacağı, bilimde, iletişimde, hangi noktalara ulaşılacağı gibi çeşitli konularda bilim adamları birtakım öngörülerde bulunmaktadır. Bu öngörülerden biri, yeryüzündeki dillerle ilgilidir. Yeni binyılın daha başlarında yeryüzündeki pek çok dilin yok olacağı öngörülmektedir. Bir dilin yok olması demek bir kültürün, bir medeniyetin ve bir ulusun yok olması demektir. Dili, yeryüzünden silinmiş bir milletin, varlığının da silinmiş olacağı bir gerçektir. Türk milleti olarak dilimize sahip çıkmak durumundayız. Türkçeye sahip çıkmak, deyim yerindeyse, en büyük vatanseverliktir. Türkçe bizim adımızdır, soyadımızdır, türkümüzdür, şarkımızdır; Türkçe bizim ses bayrağımızdır. Bir şair "Güzel dil Türkçe bize / Başka dil gece bize / İstanbul konuşması / En saf, en ince bize." der.

Değerli arkadaşlarım, konuşmamın son kısmında, Karaman Milletvekili olarak, Karamanoğlu Mehmet Bey'den ve Karaman'dan bahsetmemek bir eksiklik olur diye düşünüyorum. Anadolu'da Türk birliğinin ve dil birliğinin dağılma tehlikesi içinde bulunduğu bir yüzyılda, 1277 tarihinde, Karamanoğlu Mehmet Bey, Türkçeyi yeniden devlet dili ilan etmek suretiyle ünlü fermanını yayınlamıştır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Akgün, konuşmanızı tamamlayınız.

Buyurun.

MEVLÜT AKGÜN (Devamla) - Saray dilinin Arapça, edebiyat dilinin de Farsça olduğu bir dönemde Mehmet Bey "Şimden girü hiç kimesne kapuda ve dîvânda ve mecâlis ve seyrânda Türkî dilinden gayri dil söylemeye" diyerek, Türkçenin sınırları ve çağları aşan mesajını tekrar etmiştir. Fermanın yayınlandığı 13 Mayıs günü, Karaman ilimizde, her yıl, Türk Dil Bayramı etkinlikleri olarak kutlanmaktadır. Dünya çapında dil bilimcilerinin katıldığı etkinliklerde, Türkçeye hizmet eden sanatçı, yazar, devlet adamı ve benzeri sahalarda ödüller verilmektedir. Karaman ilimiz, Türkçe konusundaki bu üstün gayretiyle, kendini, Türk dilinin başkenti olarak ilan etmiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 22'nci Dönem, Türkçe konusunda bir komisyon kurulmuştu. O komisyonun da üyesi olarak görev yapmıştım. Maalesef, erken seçim kararının alınması sebebiyle komisyon, çalışmalarını tamamlayamamıştı. O komisyonda anlatılan bir hatırayı size anlatmak suretiyle konuşmama son vermek istiyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Akgün, hatıralara başlarsak, biter mi dersiniz.

Buyurun.

MEVLÜT AKGÜN (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, Devlet Bakanımız Sayın Kürşad Tüzmen, Çin'e gittiği zaman, Çin Başbakanına fındık ikram etmek ister ve fındığı tanıtmak ister. Çin'e de Türkiye'nin fındık ihraç etmek istediğini bildirir. Çin Devlet Başkanı yanına hemen Çince konusunda uzman bir bilim adamını çağırır, fındığa önce Çince bir isim verilir, daha sonra Çin topraklarına kabul edilir. Bizden başlamak suretiyle, bütün devlet adamlarının aynı duyarlılığı göstermesinin zaruri olduğunu düşünüyorum.

Bu düşüncelerimle araştırma önergesinin kabul edilmesi dileğiyle, yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Akgün.

Önerge sahipleri adına Samsun Milletvekili Suat Kılıç. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Buyurun Sayın Kılıç.

SUAT KILIÇ (Samsun) - Sayın Başkan, çok saygıdeğer milletvekilleri; Türkçedeki bozulma ve yabancılaşmanın araştırılarak Türk dilinin korunması ve geliştirilmesi için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasa'nın 98'inci, Türkiye Büyük Millet Meclisi İç Tüzüğü'nün 104 ve 105'inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önerge üzerinde imza sahipleri adına söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle, yüce heyetinizi en kalbî saygılarımla selamlıyorum.

Çok saygıdeğer milletvekilleri, yaklaşık iki saatten bu yana, Millî Eğitim Bakanımız Sayın Hüseyin Çelik Bey'in konuşmalarıyla başlayan bir sürecin içerisindeyiz. Sadece burada yapılan konuşmalardan ibaret olarak bile algılanacak olsa Türkçenin düzgün ve etkili konuşulmasının, Türkçeye önem ve değer verilmesinin Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde bu kadar süreyle ele alınmış olmasını bile, Türkçemiz adına önemli bir kazanım olarak değerlendiriyorum. Zira, dil, bir milletin millet olabilmesinin en önemli etkenlerinden bir tanesi. Bir ailenin aile olarak bir arada yaşayabilmesinin en öncelikli şartının aynı aile içinde aynı dilin konuşulması olduğunu ön kabul olarak benimsediğimiz takdirde, bir milletin millet olarak varlık kazanabilmesi için de Edirne'sinden Diyarbakır'ına, Samsun'undan Antalya'sına aynı dilin sadece aynı kelimelerle değil aynı anlam birlikteliği içerisinde konuşulmasının çok önemli bir değer ifade ettiğine dikkat çekmek gerektiği kanısındayım. Bu çerçeveden bakıldığında, dilin yozlaşması ve yabancılaşması da aynı şekilde milletin millet olarak varlığını korumasına yönelik önemli bir tehdit hâline zaman içinde dönüşebilecektir. Zira, ortak bir kültür varlığının yaşatılabilmesi, ortak bir dil varlığının mutlaka yaşatılması ön koşuluna bağlıdır. Ana dili olarak vurguladığımız dil Türkiye toprakları üzerinde Türkçedir ve benden önceki konuşmacıların ifade ettikleri gibi, bir toprak üzerinde bir dil varlığını ne ölçüde koruyabiliyorsa, o topraklar, üzerinde yaşayan millet için o ölçüde vatan olarak varlığını korumaya devam edecektir.

Dilini koruyamayan, dilini zenginleştiremeyen, dilini konuşma diliyle güncelleştiremeyen ve ortak dil algısını milletin bütün hücrelerinde aynı şekilde hissettiremeyen milletlerin, maalesef, zaman içinde dilde başlayan yozlaşmayı kültürde baş gösteren yozlaşmayla idrak ettikleri kaçınılmaz bir vakıadır.

Türk dili olarak vurgu yaptığımız Türkçe, yakın bir zaman diliminin değil, dil bilimcilere göre beş bin yıllık tarih geçmişinin eseri olan bir dildir ve yazı dili olarak da bin üç yüz yıldan bu yana aktif bir yazı dili olarak kullanılmaktadır. Orhun Kitabeleri, Türkçe dilinin en nezih, en özlü, en vurgulu yazılı kayıtlarının başında gelen eserler olarak bilinmektedir.

Çok saygıdeğer milletvekilleri, bugün tartışmakta olduğumuz birden fazla araştırma önergesinin amacı Türk dilini, kökeni Türkçe olmayan bütün sözcüklerden katı bir yaklaşımla arındırmak olarak algılanmamalıdır. Aslına bakılırsa Türkçeyi, kökeni Türkçe olmayan bütün sözcüklerden arındırma girişiminin gerçekçi bir yanının olmadığı da çok aşikârdır.

1910'lu yıllarda Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının Selanik'te başlatmış oldukları "Genç Kalemler" hareketinin Türkçeye yönelik vurgularına geriye dönük bakışla göz attığımız zaman, ne kadar gerçekçi ve ne kadar doğru bir yaklaşımın tam bir yüzyıl öncesinden ortaya konduğu gerçeğini idrak edebileceğimizi düşünüyorum. Ömer Seyfettin ve arkadaşları -bir örnek üzerinden ifade etmek istiyorum bunu- kökeni Arapça bir kelime olan "kitap" sözcüğünü, çoğulu olan "kütüp" olarak kullanmak yerine "kitaplar" şeklinde Türkçeleştirmeyi tercih etmişlerdir. Dolayısıyla, bugün belli noktalarda devam ettirilmekte olan, her kökeni Türkçe olmayan sözcüğün yerine bir sözcük türetme girişimlerinin çok gerçekçi ve çok kabul edilebilir olmadığı kanaatini ifade etmek istiyorum.

Saygıdeğer milletvekilleri, 1851-1914 yılları arasında yaşayan büyük gazeteci ve fikir adamı Gaspıralı İsmail'in özdeyiş hâlinde artık nesilden nesile aktarılan bir sözünü burada hatırlatmak istiyorum. Türk dünyasına yaptığı en önemli çağrılardan bir tanesi; ki, ifade ettiği çağda, Türk dünyası bütün cephelerde parçalanmayla karşı karşıya, sadece Türk dili değil, Türk vatanı, bayrağı, özgürlüğü her anlamda risk altında olduğu bir dönemde yaptığı çağrı şudur: "Dilde birlik, fikirde birlik, işte birlik." Bu çağrı bugüne uyarlandığı zaman şunu ifade edebiliyorum çok rahatlıkla: Yüzyıl öncesinde seslendirilen "dilde birlik, fikirde birlik, işte birlik" çağrısı, bugün aynıyla sahip çıkılması, seslendirilmesi ve kuvvetle desteklenmesi gereken bir mesajdır. Dilde birlik olmadığı takdirde fikirde birliğin sağlam bir zemine oturtulabilmesi mümkün değil. İşte birliğin de sağlıklı bir koşulda sürdürülebilmesi, sağlıklı koşullarda yürütülebilmesi yine aynı şekilde mümkün değil.

Çok saygıdeğer milletvekilleri, zengin Türkçe dilimizin, başka dillerden intikal eden kelimelerin baskısı ve tehdidi altında yozlaşmaya maruz kaldığı bir gerçektir. Ancak, bu yozlaşma tehdidinin daha ziyade günümüz diline yabancı dillerden intikal eden ve Türkçe ile başka dillerin bir arada kullanılmasıyla ortaya çıkan yozlaşma şeklinde algılanması gerektiğini düşünüyorum. Söz gelimi, Türkiye'nin pek çok kasabasında, pek çok beldesinde, bırakın turistleri, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bile çok seyrek uğradığı pek çok beldemizin girişinde "Welcome" çıkışında "Good-bye" ifadelerini görebilmek mümkün. "Hoş geldiniz" "Güle güle"nin yerini sanki bu beldeye ya da bu bölgeye Avrupa'dan, Amerika'dan, İngiltere'den turist akını olacakmış gibi yaklaşımlarla bu kabil ifadelerin çok fazla günlük lisanın içerisine katılmaması gerektiği ortak kanaatimizdir. Ancak, başka dillerden dilimize intikal eden bütün kelimeler konusunda aynı yaklaşımın ortaya konması, bırakın birkaç yüzyıl önceki tarih, kültür ve edebiyat mirasımızı, otuz yıl, kırk yıl öncesini bile, maalesef, anlaşılmaz kılacak birtakım hataların içerisine hepimizi sürükleyebilecektir.

Nutuk, Atatürk'ün eşsiz eseridir ve yine Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi sadece bugün değil, belki yüzyıllar sonrasında bile heyecanlarımızı kışkırtacak, edebî incelikte, kısa ama kuvvetli bir metindir. Fakat, gerek Nutku gerekse Gençliğe Hitabeyi günümüz Türkçesiyle sadeleştirmek gibi bir uğraşın içerisine girilecek olması hâlinde, her ikisinin de çok yoğun anlam kaymalarına maruz kalacağı açıktır. İfadelerin cılızlaşacağı, mana bütünlüğünün bozulacağı, ifade edilmek anlamın dışında birtakım daha zayıf anlamlara ulaşılacağı aşikârdır.

"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." Mustafa Kemal Atatürk. Türkiye Büyük Millet Meclisinin duvarında da bu söz var. Sözün orijinali "Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir." Söylendiği gün itibarıyla orijinal metin bu. "Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir." Elbette ki "Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir." sözü de gereken manayı karşılıyor, ancak şunu ifade etmeliyim ki, bırakın üniversite öğrencisi olan gençlerimizi, ilköğretimdekileri de bir tarafa bırakıyorum, ortaöğretimi de bir tarafa bırakıyorum, yüksek lisans öğrencilerine bile "Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir." sözünden ne anlıyorsunuz sorusu sorulduğu zaman, üzülerek ifade ediyorum ki, pek çoğunun verebileceği bir mana, maalesef yoktur.

Değerli milletvekilleri, ifade etmek istediğim şey şudur: Bugünün Türk gençliği, Atatürk'ün Nutku'nu, Türkiye Büyük Millet Meclisinden okuduğu orijinal metinden anlayabilecek kadar bu dilin seksen yıl öncesine hâkim olmak zorundadır, Mehmet Âkif'in, Asım'ın nesline seslenişini, yazıldığı günün Türkçesiyle okuduğunda anlayabilecek Türkçe birikimine sahip olmalıdır. Aksi takdirde, bizi ve gençliğimizi bekleyen tehlike şudur: Mehmet Âkif'in, Asım'ın nesline seslenişi, eğer bugünkü Türk gençliği tarafından anlaşılamıyorsa, emin olun, bu gençlik…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Kılıç, konuşmanızı tamamlayınız.

Buyurun.

SUAT KILIÇ (Devamla) - …aynı yıllarda kaleme alınan İstiklal Marşı'nın on kıtadan oluşan tamamını da anlama konusunda aynı şekilde basiretsizlik içinde kalacaktır ve üzülerek ifade ediyorum, bugünün yedi-sekiz yaşındaki gençleri, belki bir on yıl sonra, İstiklal Marşı'nı, ruhuna, özüne, sözüne, vadettiği manaya, gelecek perspektifine ve işaret ettiği sonsuzluğa müdrik olarak değil, tam aksine, Millî Marşı'nın sözlerini ezberinden mırıldanırcasına, ama manasından kopuk bir yetişme tarzıyla, maalesef, sadece ezberi tekrardan ibaret kalacaktır.

Değerli milletvekilleri, Türk dilinin bugünüyle dünü arasındaki irtibat koparılamaz, koparılmamalıdır. Bunun, bu millete yapılacak, maalesef, en büyük kötülük olduğu ve olacağı kanaatindeyim.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Kılıç, bugün, Sayın Bakandan kaynaklanan, kaideleri ihlal ettik. Son defa sizin de mikrofonunuzu açıyorum.

Buyurun.

SUAT KILIÇ (Devamla) - Çok saygıdeğer milletvekilleri, gençlerimizin, Türkçeyi, ama düzgün, nezih, anlaşılabilir bir Türkçeyi gençlerimizin konuşabilmesi adına, bu komisyonun çalışmaları kapsamında gayret göstermemiz gerektiğini düşünüyorum.

Çok saygıdeğer milletvekilleri, benzer amaçlarla daha önceki yasama dönemlerinde kurulan komisyonlar maalesef amaçlarına ulaşamadan dağılmak durumunda kaldılar ya da seçim kararıyla çalışmalar yarım kaldı. Ancak bu komisyondan somut neticeler mutlaka çıkarılmalıdır. Gençliğin, kaynak eserleri daha fazla okuması, okuyup düşünmesi, düşünüp anlaması, anlayıp yazması, yazdığını ifadelendirmesi ve bunu sağlam, düzgün, iyi bir Türkçeyle yapması gerektiği kanaatini taşıyorum. Demokrasi kelimesini kökü eski Yunancadır diye reddetmek değil, demokrasinin "demokraasi" diye telaffuzuyla mücadele etmek durumundayız. Ekonomi kelimesini kökü İngilizcede diye reddetmek değil, ekonomi kelimesinin "ekönomi" diye telaffuzunu reddetmek durumundayız. İyi ve nezih bir Türkçenin Türkiye'nin okullarında öğretilmesi adına çok saygıdeğer Millî Eğitim Bakanımızdan istirhamımdır…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Kılıç, teşekkür ediyorum.

SUAT KILIÇ (Devamla) - En azından Genel Kurula hitap edeyim, tutanaklara geçsin Sayın Başkanım.

Türk dili ve edebiyatı derslerinde ve Türkçe derslerinde Türkçenin telaffuzunun olabildiğince düzgün ve Türkçenin konuşma dili olarak kelimelerin olması gerektiği gibi seslendirilmesine yönelik bir eğitim müfredatının mutlak suretle ilkokullardan başlayarak eğitim sistemimize dâhil edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu talebimi Genel Kurula ve Sayın Bakana arz ediyorum, saygılar sunuyorum. (AK Parti ve MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

Evet, önerge sahipleri adına Kütahya Milletvekili Alim Işık.

Buyurun Sayın Işık. (MHP sıralarından alkışlar)

ALİM IŞIK (Kütahya) - Sayın Bakanım, çok değerli milletvekilleri; Türkçenin kullanımı, korunması ve alınması gereken tedbirler konusunda Milliyetçi Hareket Partisi Grubuna ait 38 milletvekili arkadaşımla birlikte sunduğumuz Meclis araştırması önergesiyle ilgili söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle hepinizin geçmiş Kurban Bayramı'nı tekrar kutluyor, yaklaşan 2008 yılının da milletimizin birlik ve beraberliğine, ülkemiz ve insanlık âlemine hayırlara vesile olmasını diliyorum. Ayrıca, ölümünün 34'üncü yıldönümü olan Atatürk'ün değerli silah arkadaşı İsmet İnönü'yü de rahmetle anıyorum. Bu vesileyle, son dönemde Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi tarafından Türkçenin öğretilmesi amacıyla başlatılan sertifika programı nedeniyle, başta Sayın Rektör Profesör Doktor Fevzi Sürmeli olmak üzere, emeği geçen tüm bilim adamlarını bu önemli uygulamalarından dolayı kutluyor, şükranlarımı sunuyorum.

Yine, değişik gruplar adına önerge veren tüm değerli milletvekili arkadaşlarıma da teşekkür ediyorum, böyle bir konuyu gündeme taşımalarından dolayı.

Değerli milletvekilleri, bilindiği gibi, bir toplumun tanımlanmasında en önemli unsur, o toplumun kullandığı dildir. Toplumlar ve ülkeler, genellikle, kullandıkları dil esas alınarak isimlendirilirler. Genelde de Türkçeyi kullanan toplumlar Türk toplumu olarak isimlendirilirler.

Bir vatan toprağı üzerinde yaşayan toplumların ortak tarih ve kültür birikimiyle bir bayrak altında oluşturdukları devletlerin yaşaması da şüphesiz ki kullandıkları dillerin ömrüyle yakından ilişkilidir. Ancak ne yazık ki zaman zaman Sayın Başbakanımız "Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet." diyor ama özellikle "tek dil" diyemiyor. Bunun, bir unutkanlığın sonucu olduğunu temenni ediyorum. İnşallah bundan sonra bu tekerlemeye "tek dil"i de katar.

Bilindiği gibi, dil veya lisan, insanların düşündüklerini ve hissettiklerini bildirmek için kelimelerle veya işaretlerle yaptıkları anlaşmadır. İnsanlık tarihinin büyük bir bölümü boyunca dillerin dağılımı kesintili ve bölük pörçük olmuş, insan grupları dağıldıkça diller de birbirinden uzaklaşmış ve çoğalmıştır. Bir dili belirgin farklılıklarla konuşan iki insan birbirlerini anlayabiliyorlarsa ayrı lehçeleri, ancak birbirlerini anlayamıyorlarsa ayrı dilleri konuşuyorlar olarak kabul edilirler.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 3'üncü maddesinde yer alan "Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir." ifadesinin son zamanlarda yeni anayasa taslağında "Resmî dili Türkçedir." şeklinde değiştirilmeye çalışılması da Türkçemiz açısından önemli bir eksikliktir, tehlikeli bir girişimdir diye düşünüyorum. Bu konuda hepimizin dikkatli olması gerektiğine inanıyorum.

Altay dilleri içerisinde Türk dil ailesinin Oğuz grubuna mensup lehçesi olan Türkiye Türkçesi, Türkiye Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Makedonya ve Kosova'nın resmî dilidir.

Türkiye Türkçesinin konuşulduğu ülkeler, Türkiye, Bulgaristan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Makedonya, Yunanistan, Kosova, Romanya, Azerbaycan, Suriye ve Irak'tır.

Türkçe konuşan göçmen toplulukların bulunduğu ülkeler ise, bilindiği gibi Almanya, Hollanda, Fransa, Avusturya, Amerika Birleşik Devletleri, Belçika, İsviçre, Birleşik Krallık, Danimarka, İsveç ve Avustralya'dır.

Diğer yandan, ayrıca, sürgündeki Ahıska Türklerinin yaşadığı ülkeler, Kazakistan, Azerbaycan, Rusya Federasyonu, Kırgızistan, Özbekistan ve Ukrayna'dır.

Bu geniş coğrafya dikkate alındığında Türkçenin ne kadar önemli bir dil olduğu da hemen göze çarpmaktadır.

Türkçe, gerçekte oldukça zengin ve işlek bir dildir. Bu gerçeği, Büyük Atatürk "Türk dili dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin." sözüyle son derece güzel ve çarpıcı bir şekilde ortaya koymuştur.

Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Atatürk, 17 Şubat 1931 tarihinde, Adana'da yaptığı bir konuşmada -benden önceki bir konuşmacımızın da dile getirdiği gibi- güzel Türkçemiz için şu sözü söylemiştir: "Türk demek dil demektir. Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden önce ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır." Bu öneminden dolayı da, Atatürk, 12 Temmuz 1938'de kurmuş olduğu Türk Dil Kurumunu yaşatmak ve bunu her yıl tekrarlamak adına 26 Eylül 1938 tarihinde Birinci Türk Dil Kurultayını başlatmış ve bu tarihin, her yıl bundan sonra kurultay olarak kutlanması yönünde telkinde bulunmuş ve nitekim o günden bugüne Türk Dil Kurumu bu tarihi Dil Bayramı olarak kutlamaktadır.

Dil bir iletim aracıdır, aynı zamanda bir kültür hazinesidir. Dil olmadan birikimler şüphesiz ki geleceğe aktarılamaz. Diğer yandan, dil, sosyal ve millî bir değerdir, kişilerin üstünde bütün topluluğu ve milleti ilgilendirir. Dil, bütün bir milletin ortak sesi ve bu sesin tek bayrağıdır. Yani, dil, bütün bu özellikleriyle bir millet için kimlik belgesi niteliğindedir. Eğer bu kimlik belgesi zaman içinde yozlaşarak eriyip kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya kalırsa, o dili konuşan toplum veya millet de kimliğini, yani varlığını yitirir ve eriyip yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Ünlü şair ve yazar Ziya Gökalp dilin önemini şu dörtlükle dile getirmiştir:

"Türklüğün vicdânı bir,

Dîni bir, vatanı bir;

Fakat hepsi ayrılır

Olmazsa lisânı bir."

Dünya dilleri arasında önemli bir yeri olduğunu söyledim Türkçemizin. Bugün dünyada 100 milyondan fazla kişinin konuştuğu 12 dil arasında Türkçemiz beşinci sırada yer alıyor. Birinci Çince, yaklaşık 1,3 milyar kişi tarafından kullanılıyor; ikinci İngilizce, 407 milyon dolayında kişi tarafından konuşuluyor; İspanyolca 266 milyon; Hintçe 223 milyon; bunların ardından da beşinci Türkçe, yaklaşık 220 milyon kişi tarafından değişik lehçeler ile konuşulan bir dil. Arapça, Portekizce, Bengalce, Rusça, Japonca, Almanca ve Fransızca da diğer 100 milyonun üzerinde kullanım alanına sahip olan diller. Yine, benden önce konuşmacılarımız da bahsetti, Türkçemiz birçok dille alışverişte bulunmuş, Arapçadan, Farsçadan, Fransızcadan ve İtalyancadan önemli düzeyde kelime almış, ama buna karşılık Arnavutçaya, Bulgarcaya, Ermeniceye, Farsçaya, Rumenceye, Sırpçaya ve Yunancaya da önemli düzeyde kelime vermiş bir dildir.

Türkçenin temel özelliklerini kısaca şöyle özetlemek mümkündür: Birincisi, en büyük zenginliği, sahip olduğu soyut sözleridir. Örneğin "sevgi, hüzün" ve benzeri gibi. İkincisi, Türkçedeki temel kavramlar kendisine aittir. Üçüncüsü, Türkçede kelime sayısı yeterince fazladır. Dördüncüsü, Türkçe çok sayıda fiile sahiptir. Beşincisi, Türkçeye rahatlıkla çok sayıda yeni kelime kazandırılabilmektedir. Son olarak da, Türkçenin anlatım yolları son derece kolay ve kıvraktır. İşte, bu özelliği nedeniyle Türkçe önemli bir dünya dilidir.

Peki, sorunları yok mu? Elbette ki çok sayıda sorunu bulunmaktadır. Geçen dönemde kurulan bir komisyonun -diğer arkadaşlarım da bazılarını dile getirdiler- önemlilerini sıraladığı birçok sorunu yazılı hale gelmiştir. Örneğin, bunlardan birkaç tanesini de, değinilmeyenlerini ben söyleyeyim: Tabii, yabancı kelime kullanma özentisi önde gelen sorunlardan birisi. Türkçede bulunmayan yabancı işaretlerin kullanılması. İşte "ve" yerine "and" ve benzeri işaret var. Alfabemizde bulunmayan "x, q" ve "w" harflerinin kullanımı. Kelime ve eklerin eksik ve yanlış yazılması. Düzeltme işaretlerinin kullanılmaması. Örneğin "hâlâ" yerine, kaldırıldığında "hala", "kâr" yerine "kar" kelimelerinin zikredilmesi. Büyük harflerin yanlışlıkları. "Ki" bağlacının, "de, da" gibi bağlaçların yazılışı ve kullanımları önemli eksiklikleri. Deyim ve birleşik fiil yanlışlıkları. Alıntıların yanlış kullanılması. Vurgu ve duraklama yanlışları gibi sorunlar kaçınılmazdır.

Peki, "Neden kaynaklanıyor bu sorunlar?" denirse, birkaç cümleyle de onlara değinmek istiyorum…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Işık, buyurun efendim.

ALİM IŞIK (Devamla) - Sebepleri nelerdir dersek: Bir defa, toplum olarak dil bilincinin oluşturulamamış olması. Millî bir dil politikamızın olmayışı. Türkçe öğretimindeki yetersizlikler ve özellikle öğretmen faktörünün burada yer aldığı. Türkçeyi özensiz kullanma. Yabancı dille eğitim. Bilim dili olarak maalesef Türkçenin tercih edilmemesi gibi sebepler de bunlara eklenebilir. Tabii ki bu önergelerle beraber amaçlanan şu: "Aileden başlamak kaydıyla eğitim ve öğretimde, basın yayında, ticari alanda, bilişimde, sanatta, Türk dünyasında, Dil Bayramı'nda, Kültür ve Turizm Bakanlığında, Türk Patent Enstitüsünde, Türk Standartları Enstitüsünde, Nüfus ve Vatandaşlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü gibi birçok kamu kurum ve kuruluşunda ne yapılabileceği?" sorusunun ve bunun için gerekli olan yasal eksikliğin ortaya konması ve bunların düzeltilmesi amaçlanmakta.

Sözlerimi, Tunalı Hilmi'nin 1910 yılında söylediği şu dörtlükle bitirmek istiyorum:

"Türkçesizlik sanki Türk'ün canına yetti.

Bu yüzden Türk, nice milyon Türk'ü kaybetti.

Dilde bir ikilik, ayrılık illeti,

Körletti, mahvetti koskoca milleti."

Saygılarımla diyorum.

Bu önergelerin hayırlara vesile olmasını diliyor, hepinize iyi akşamlar diliyorum. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Işık.

Önerge sahipleri adına son konuşmacı İstanbul Milletvekili Fatma Nur Serter. (CHP sıralarından alkışlar)

FATMA NUR SERTER (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkçedeki bozulma ve yabancılaşmanın araştırılarak Türk dilinin korunması amacıyla bir Meclis araştırması önergesi verilmiş olmasını ve özellikle de Meclis çatısı altında yer alan üç siyasi partinin bu önergenin verilmesi konusunda bir düşünce birliği içinde olmasını büyük bir memnuniyetle karşıladığımı belirtmek istiyorum.

Aslında, ilk başta taşıdığım umut, ne yazık ki, Sayın Bakanın konuşmasını dinledikten sonra bir miktar azalma gösterdi. Sayın Bakan ve daha sonra konuşan Sayın Necat Birinci, her ikisi de Türk dili ve edebiyatı bölümü öğretim üyeleridir. Türk dili ve edebiyatı bölümü öğretim üyeliği yapan kişilerin, neredeyse Türk dilinin Arapça ve Farsça kelimelere tutsak edilmiş olmasını alkışlamanın ötesinde fazlaca bir şey söylememiş olmasından, doğruyu söylemek gerekirse bir hayal kırıklığı duydum. Sayın Bakan, bütün konuşması boyunca, özenle ve titizlikle hiçbir yeni kelime kullanmamaya dikkat ettiler. Genellikle, Arapça kökenli kelimeleri konuşmasının içerisine yerleştirerek bu konudaki görüşünü ve bakış açısını ilettiler. O zaman, tabii, böyle bir komisyonun "Türkçenin yaşaması, gelişmesi ve bugünkü kuşatmadan kurtarılmasına ne getireceği" konusu kuşku doğuruyor.

Öncelikle, ben, bugün konuşma yapan AKP sıralarındaki bütün milletvekili arkadaşlarımızın da konuşmalarında sanki "Türkçenin tek sorunu, içindeki Arapça ve Farsça kelimeleri korumakmış, bunun dışında Türkçenin bugün yaşadığı hiçbir sorun yokmuş" üslubu içerisinde konuşma yapmalarını da doğrusu yadırgadığımı ifade etmek istiyorum. Çünkü, bugün, her ne kadar Sayın Bakan pek fazla üzerinde durmadı ve kabul etmeye yanaşmadı ise de, Türk dili, bırakınız geçmişi, ama bugün Batı dillerinin kuşatması altındadır ve bugün Türk dili vurgun yemiştir sayın milletvekilleri, vurgun yemiştir. Bugün, Türk dilinin, güncel dilin, sokakta konuşulan dilin ne hâle geldiğine baktığınızda, artık, doğru imla kurallarının giderek kullanılmaz olduğundan tutun da yabancı kelimelerin doğru yanlış güncel yaşamımızı neredeyse tümüyle kuşatma altına almış olduğu acı gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuzu görürüz.

Bir dildeki yabancılaşma, aslında o toplumun kendisine yabancılaşmasının, aslında bağımsızlığını yitirmekte oluşunun da işaretidir. Tıpkı, Mustafa Kemal Atatürk'ün, Büyük Önder'in söylediği gibi "Ülkesini, bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır." sözünü bugün bir uyarı olarak almak ve gereğini yerine getirmek zorundayız.

Türkiye bir kültür emperyalizminin pençesinde inlemekte ve dilimiz Batı dillerinin egemenliği altına hızla sokulmaktadır. Ben beklerdim ki, bugün burada konuşma yapan Sayın Bakan ve geçmişte onun hocası olan Sayın Birinci, dilimizin Batı dillerinin boyunduruğu altına girmesinden duydukları kaygıları, endişeleri ve bundan nasıl kurtulacağımızı dile getirsinler; bununla ilgili çözüm önerilerini Türkiye Büyük Millet Meclisiyle paylaşsınlar. Umarım, gelecekte bunları işitme imkânına sahip oluruz.

Dildeki yozlaşmayla ilgili çok sayıda örnek verildi. Alfabemizde "q" "x" ve "çift v" ya da "w" harflerinin bulunmayışından kaygılanan bazı yöneticiler, alfabemizde var olan, bir ayrıcalık ve çeşitlilik olan "ş" ve "ç" harflerinin Türkçeden dışlanmasına her nedense hiçbir tepki göstermiyorlar. Büyük kentlerde artık, tabelalara baktığınızda, "simitçi"lerdeki "ç" harfinin yerini "c" ve "h" harfinin; "paşa" kelimesindeki "ş" harfinin yerini de "s" ve "h" harflerinin almakta olduğunu görüyoruz! Bırakınız dilimizdeki kuşatmayı, alfabemiz kuşatılıyor değerli milletvekilleri, alfabemiz kuşatma altındadır.

Gençlerimiz kendilerine özgü, farklı bir dil kullanmaya başladılar. Yarısı yabancı, yarısı Türkçe; imla kurallarından, takılardan tamamıyla uzak, garip bir dil. Bütün bunlardan burada çok söz edildi.

Ancak, kültür emperyalizminin yanı sıra, dildeki bu yozlaşmada bir başka önemli etken daha var, bunun da altının özenle çizilmesi gerekiyor: Özellikle 1980'lerden sonra, Türkiye'de ithalat odaklı bir tüketim alışkanlığının ve büyük sermayenin geniş kabul görmesi ve onlarla gelen tüketim maddeleri, kurulan zincir mağazalar, beraberinde, toplumun bütün alışkanlıklarıyla birlikte dildeki yozlaşmaya da katkı getirmiştir ne yazık ki. Hatırlayalım, artık, mağazalarımız, lokantalarımız, berberlerimiz, bakkallarımız ve manavlarımız kalmadı. Artık, "shopping center"lar, "kafe"ler, "restoran"lar, "pizzeria"lar, "bistro"lar, "market"ler, "hair-dresser"lar var. Artık, yaşamımızı bunların arasında geçirmeye başladık. Artık, lokantalara gittiğiniz zaman tatil yörelerinde, yemek listesi istediğinizde, önünüze sadece İngilizce yemek isimleri yazılı yemek listeleri getiriliyor. Yaşadığım ve tanık olduğum bir gerçeği paylaşıyorum sizinle. Türkçe bilen insanların Türkiye'de kendilerine herhangi bir lokantada yemek ısmarlama fırsatını bile bulamayacakları bir yozlaşma, kısırlaşma ve yoksullaşma içerisine, ne yazık ki, Türk dili itiliyor. Televizyon reklamlarının bir kısmı İngilizce oldu sayın milletvekilleri. İngilizce bilmiyorsanız, o ürünün tanıtımından bir şey anlamanız ne yazık ki mümkün değil. Herhangi bir ithal malı aldığınızda, bu ithal malının kullanma kılavuzunun sadece ithal edildiği ülkenin diliyle olması da, aslında, Türklüğe ve Türkçe'ye açık bir hakaret değil midir?

Bütün bunları inanınız ki sadece biz yaşıyoruz. Geçmişin sömürge ülkeleri bile bugün kendi dillerine sahip çıktılar. Bugün gidin Latin Amerika ülkelerine, bu kuşatmayı görmezsiniz. Gidin komşumuz Yunanistan'a, Bulgaristan'a; gidin Avrupa ülkelerine, hiçbiri böyle bir kuşatmayla karşı karşıya değil. Türk insanı kendine ait olan, kendine özgü olan kültüründen, değerler sisteminden ve bir yandan da dilinden, ne yazık ki, uzaklaştırılmakta ve soyutlanmaktadır. Bundan daha büyük bir tehdit var mıdır? Böyle bir büyük tehditle karşı karşıya bulunduğumuz bir süreçte dilimizi, ulusal benliğimizi, ulusal varlığımızı korur gibi korumak zorunda değil miyiz? Ama, ne yazık ki, bugün bunların hiçbirisinden burada söz edilmedi. Artık, caddelerimizde Türkçe tabela göremiyoruz. Şu Ankara'nın meşhur Tunalı Hilmi Caddesi… Ankara'nın Tunalı Hilmi Caddesine çıktığınızda, ister istemez, Türkçede özleşmenin en önemli savunucularından biri olan Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey'e sorulan şu soruyu insan hatırlıyor. 22 Aralık 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisinde sormuşlar: "Kazanılacak olan ulusal bağımsızlık savaşımızın bolluk getirici ve verimli olması neye bağlıdır?"

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Serter, konuşmanızı tamamlayınız, buyurun.

FATMA NUR SERTER (Devamla) - Tunalı Hilmi Bey cevap vermiş: "En önce Türkçede istiklal." Şimdi biz soruyoruz: Seksen altı yıl sonra Tunalı Hilmi Caddesi'nde Türkçe tabela kullanan acaba kaç işyeri kaldı? Türkçenin bugün içine düştüğü durumun bir an önce giderilmesi için çok konuşuldu, ayrıntıya girmek istemiyorum. Ama, en önce Millî Eğitim Bakanlığına çok önemli görevler düşmektedir. Ama, bunun yanı sıra siyasetçilere, devlet adamlarına, bakanlara ve başbakanlara da çok önemli görevler düşüyor, sayın milletvekilleri. Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanının "Ekonomi kalkışa geçti" yerine "ekonomide take off'a geçtik" demesi Türkçeyi aşağılamaktan başka bir şey değildir ne yazık ki. Bu Hükûmetimizin bazı bakanlarının özgün, düzgün, nitelikli ve zengin bir Türkçeyle Türkiye'ye örnek olmak yerine, argo kelimelerle ve bazı ifade edemeyeceğim kelimelerle halkımıza hitap etmeleri, hiç kuşkusuz, halkımızın önünde kötü örnekler oluşturmaktadır.

Bütün bu olumsuzluklara karşın, ben, Türkiye Büyük Millet Meclisinde kurulacak olan bir komisyonun, Türkçemizin yediği bu büyük vurgunun üstesinden gelecek önemli önlemler alacağına inanıyorum ve bu konuda elimizden gelen her türlü katkıyı yapmaya da hazır olduğumuzu ifade ediyorum.

Saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

NECAT BİRİNCİ (İstanbul) - Sayın Başkan, ismen bize sataşılmıştır.

FATMA NUR SERTER (İstanbul) - Kötü bir şey söylemedim ki.

NECAT BİRİNCİ (İstanbul) - İç Tüzük'ün ilgili maddesine dayanarak sözlerimin çarpıtılmasını düzeltmek istiyorum.

BAŞKAN - Sayın Birinci, ben konuşmayı dinledim. Sayın milletvekili…

ENGİN ALTAY (Sinop) - Sayın Birinci bana sataşmıştı esas da, ben dışarıdaydım bereket, cevap veremedim.

BAŞKAN - Arkadaşlar, konu şu: Yani, bir şahsın isminin geçmesi… Efendim, şöyle: Bir milletvekili arkadaşımızın isminin geçmesi sataşıldığı anlamını taşımaz. O zaman, ismi geçen bütün milletvekilleri ile diğerlerinin aynı görüş üzerinde birleşmesi lazım.

NECAT BİRİNCİ (İstanbul) - Çarpıtma varsa eğer, vermeniz gerekir.

BAŞKAN - Ne çarpıtıldı Sayın Birinci?

NECAT BİRİNCİ (İstanbul) - Ben Arapça ve Farsçanın müdafaasını yapmadım. Bunun milletin huzurunda belirtilmesi gerekir. Eğer belirttirmezseniz, benim hakkım gasp edilmiş olur.

FATMA NUR SERTER (İstanbul) - Sayın Birinci, siz yanlış anlıyorsunuz. Demin de yanlış anladınız.

RECEP KORAL (İstanbul) - Hayır efendim, aynen öyle söylediniz.

BAŞKAN - Arkadaşlar, lütfen… Sayın Bakana şimdi söz veriyorum, Sayın Bakan cevaplandıracak.

Buyurun.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Van) - Sayın Başkanım, teşekkür ediyorum.

Öncelikle, önerge sahibi arkadaşlarıma, bütün konuşmacılara katkılarından dolayı teşekkür ediyorum.

Bir iki hususu belirtmek istiyorum Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri.

Burada, gerek benim gerek Sayın Birinci'nin, arkadaşlarımızın dile getirdiği husus çok açıktır, bunu anlayan arkadaşımız anlamıştır. Ben, başlarken, Türkçenin ses bayrağımız olduğunu, Türkçenin ağzımızda annemizin sütü gibi olduğunu, bir milletin olmazsa olmaz o milleti var eden, varlık sebebi olan unsurlardan birinin dili olduğunu; bu dilin mutlaka muhafaza edilmesi, geliştirilmesi ve bunların bizden sonraki nesillere aktarılmasının ne kadar hayati bir önem ifade ettiğini uzun uzadıya izah ettim. Bunlara tekrar girmeyeceğim. Bunlara hiç sanki değinmediğimiz, bunun önemi üzerinde durmadığımız şeklinde bazı yorumlar yapıldı, bu doğru değil arkadaşlar.

Şimdi, büyük Atatürk'ün biliyorsunuz, Güneş Dil Teorisi vardır, önce malumunuz bu dil encümeni, dili tetkik encümeni tarafından bütün kelimelerin atılması yönünden bir tavır benimseniyor ve bakıyorlar ki, ortada dil kalmayacak. Atatürk diyor ki… Güneş Dil Teorisini ortaya atarak, aslında girilen yanlış yoldan usta bir manevra ile dönüşün yolu aranıyor ve daha sonra bundan vazgeçiliyor. İsmet Paşa'nın -bugün de, kendisini andığımız bir günde, rahmetle anıyorum- bir ifadesi var diyor ki: "Lisanımızı ecnebi kelimelerden tecrit etmek lazımdır." Bakın "lisanımız", "ecnebi", "kelime", "tecrit" ve "lazım" kelimeleri aslında öz Türkçe kelimeler değil, bunların hepsi Arapça kelimelerdir ama İsmet Paşa dilin sadeleştirilmesi gerektiğini söylerken bunu kullanabiliyor.

Sevgili arkadaşlarım, şunun altını çizmem gerekiyor: Bakın, bugün, biraz önce özellikli MHP'li arkadaşımızın konuşmasında…

BAŞKAN - Sayın Bakan, toparlar mısınız lütfen?

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) - …Türkçenin hangi dünya dillerine kelime verdiğini anlattı. Türkçenin hangi dünya dillerini etkilediğini ifade etti. Hepimiz bunu uzun uzadıya anlatabiliriz. Bakın, biz diyoruz ki, bizim dilimizden başka dillere kelime geçsin, biz Avrupa'dan gidip arazi alalım ama onlar gelip buradan almasın, dilimize de kelime girmesin. Şimdi, bunlar bir anlayış meselesidir, bütün konularda aynı şeyleri düşünmek zorunda değiliz.

Sayın Başbakanın kullandığı "take-off" kelimesi, defalarca birçok siyasetçi tarafından kullanılmış teknik bir terimin ifadesidir. Uçağın kalkışa geçtiği anın ifadesidir ve ekonomide literatüre geçmiş olan, kullanılan bir kelimedir. Sayın Başbakan "take off"un kalkışa geçmek anlamına geldiğini pekâlâ bilir.

BAŞKAN - Sayın Bakanım, teşekkür ediyorum.

OKTAY VURAL (İzmir) - Türkçeleşmiş yani take off!

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Van) - Dolayısıyla, bu meseleleri çarpıtmaya gerek yok. Güzel bir çalışma yapıyoruz, hep birlikte buna katkıda bulunalım. Doğrusu budur.

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Van) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri…

OKTAY VURAL (İzmir) - Sizinki ne teorisi oluyor?

BAŞKAN - Arkadaşlar, zaten komisyon kurulacak. Bilgisi becerisi olan bütün arkadaşlarımız orada görüşlerini ifade ederler ama…

ERTUĞRUL KUMCUOĞLU (Aydın) - "Bir daha kullanmayacak" deyiversin…

OKTAY VURAL (İzmir) - "Take off"u niye savunuyorsunuz yani? "Söz gelimi" deseniz…

BAŞKAN - Evet, Meclis araştırması önergeleri üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Şimdi, Meclis araştırması açılıp açılmaması hususunu oylarınıza sunacağım: Meclis araştırması açılmasını kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Meclis araştırmasını yapacak komisyonun 16 üyeden kurulmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Komisyonun çalışma süresinin, başkan, başkan vekili, sözcü ve kâtip üyenin seçimi tarihinden başlamak üzere üç ay olmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Komisyonun gerektiğinde Ankara dışında da çalışabilmesi hususunu oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Sayın milletvekilleri, alınan karar gereğince, kanun tasarı ve tekliflerini sırasıyla görüşmek için 26 Aralık 2007 Çarşamba günü saat 14.00'te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

Başa Dön

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Resmi İnternet Sitesi
© 2009 TBMM