23
Ekim 2007 Salı
BİRİNCİ
OTURUM
Açılma Saati: 15.00
BAŞKAN: Başkan Vekili Meral AKŞENER
KÂTİP ÜYELER : Canan Candemir ÇELİK (Bursa), Harun TÜFEKCİ
(Konya)
-----0-----
BAŞKAN - Meclis
araştırması açılmasına ilişkin altı önerge vardır.
Önergeleri
okutuyorum:
Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına
Bir tarafta,
Kırklareli ili Pınarhisar İlçesinde halen faal olan Çimento
Fabrikası mevcutken, diğer tarafta Vize Evrencik Köyü civarında
200 dönüm arazi üzerinde yeni bir çimento fabrikası inşaatı
hızla devam ederken Vize Çakıllı Beldesinde bir başka çimento
fabrikasının fizibilite çalışmalarının yapıldığı duyumları
alınmaktadır.
Bu bölgede yeni
bir çimento fabrikasına hiç de ihtiyaç yokken, durup dururken
Vize ilçesine bağlı Çakıllı beldesinde, daha önce Askeri taburun
bulunduğu 583 dönümlük hazine arazisi, Milli Emlak Genel
Müdürlüğü tarafından 2 trilyon liraya, (başbakana yakınlığı ve
hemşerisi olarak medyamızda tanıtılan) Emrullah Turanlı'ya ait
Avrupa Çimento Sanayi Anonim Şirketi'ne çimento fabrikasının
kurulması ve iki yılda bitirilmesi planlanarak satıldığı
söylenmektedir.
Bahse konu olan
kamuya ait bu arazide, Ecevit Hükümeti döneminde cezaevi yapımı
girişiminde bulunulmuş, yöre halkının karşı çıkması ile bu işten
vazgeçilmiş. Duyumlarımıza göre geçtiğimiz yıl ise AKP'li bazı
kişilerin hayvancılık yapmak üzere kiralamaya kalktıkları, "ALİ
DİBO" olaylarının patlak vermesi üzerine, halkın tepkisinden
çekinerek bu girişimden vazgeçilmiş.
Daha önce askeri
alan olarak kullanılan 538 dönümlük kamu arazinin yapılan Emlak
Vergi Değerlendirilmesi sonucu 13 trilyon lira olduğu, buna
karşın başbakana yakınlığı ile tanınan Emrullah Turanlı'ya ait
Avrupa Çimento Sanayi Anonim Şirketine 2 trilyon liraya
satıldığı, bu satışın duyulması ile başta Vize halkı olmak
üzere, kamuoyunda çok büyük endişe, rahatsızlık ve huzursuzluk
yaratmıştır.
Vize Malmüdürlüğü
tarafından emlak vergi değerine yönelik yapılan çalışma sonucu
13 trilyon lira değer biçilmesine karşın, Milli Emlak Genel
Müdürlüğünce Emrullah Turanlı'ya 2 trilyon liraya satılması ile
daha işin başında Emrullah Turanlı'ya 11 trilyon lira kâr
sağlandığı görülmektedir.
Yöre halkımız,
yeni iş alanlarının açılmasına, fabrikanın kurulmasına karşı
değildir. Vize ilçesinin çevresinin çimento fabrikaları ile
kuşatılmasına tepkilidir. Çimento fabrikasının kurulacağı bölge
aynı zamanda Ergene Nehrinin de doğduğu yerdir. Bu bile bu
bölgede çimento fabrikasının kurulmasına engel iken, bir de
çevreye verdiği zararların boyutlarını düşündüğümüzde yer seçimi
olarak da doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır.
Bir taraftan
çimento fabrikası için yer seçimi ile yöre halkımız üzerinde
endişe, korku ve telaş yaratılırken, diğer taraftan yetkili
merciler tarafından emlak vergi değerinin 13 trilyon lira değer
biçtiği arazinin 2 trilyon liraya satılması karşısında, araziyi
alan firmanın kayrıldığı, peşkeş çekildiği düşünülerek, daha
işin başında araziyi alan firmanın 11 trilyon lira kâra
geçirildiği, bir de araziyi alan firmanın başbakana yakınlığı ve
hemşehrisi olarak son zamanlarda hızlı bir yükselişe geçen
işadamı Emrullah Turanlı olduğu iddiaları yer alınca, bu satış
üzerindeki kuşkuları, şüpheleri, huzursuzlukları artırmıştır.
İşte tüm bu
endişe, kuşku, şüphe spekülasyon, kayırmacılık, peşkeş çekme
gibi duyum ve iddiaların araştırılması ile bu iddiaların ortaya
çıkmasına neden olan sorumluların kusurları, kasıtları varsa
ortaya çıkarılması ve çevreye vereceği zararların tespit
edilmesi ile alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla
Anayasamızın 98, İçtüzüğümüzün 104 ve 105. maddeleri gereğince
Araştırma Komisyonu kurularak araştırılmasını saygılarımızla arz
ederiz.
1) Tansel Barış
(Kırklareli)
2) Enis Tütüncü
(Tekirdağ)
3) Turgut Dibek
(Kırklareli)
4) Ahmet Ersin
(İzmir)
5) Malik Ecder
Özdemir (Sivas)
6) Faik Öztrak
(Tekirdağ)
7) Cevdet Selvi
(Kocaeli)
8) Hikmet
Erenkaya (Kocaeli)
9) Ali Arslan
(Muğla)
10) Muharrem İnce
(Yalova)
11) Çetin Soysal
(İstanbul)
12) Mehmet Ali
Özpolat (İstanbul)
13) Gökhan Durgun
(Hatay)
14) Zekeriya
Akıncı (Ankara)
15) Durdu Özbolat
(Kahramanmaraş)
16) Ali İhsan
Köktürk (Zonguldak)
17) Orhan Ziya
Diren (Tokat)
18) Hulusi Güvel
((Adana)
19) Osman Kaptan
(Antalya)
20) Ali Oksal
(Mersin)
21) Bülent
Baratalı (İzmir)
22) Şevket Köse
(Adıyaman)
23) Bilgin
Paçarız (Edirne)
24) Mehmet
Sevigen (İstanbul)
Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına
Ülkemiz, sahip
olduğu farklı iklim ve toprak özelliklerine bağlı olarak çok
geniş ve yüksek olan tarımsal üretim potansiyelini
değerlendirememektedir. Bunun başlıca nedenleri; teknolojide
süregelen çok hızlı değişimin yakalanamaması, siyasi çıkarların
öne alınması, plansızlık ve vizyon eksikliği sonucunda doğru ve
sürdürülebilir bir tarım politikası oluşturulamaması ve
uygulanamamasıdır.
Aynı durum
ülkemizin tarımsal üretim değerinin %21,4'ünü oluşturan ve
tarımsal üretim değerinde ülkemizin yedi bölgesi içinde 1.sırada
yer alan Ege bölgesi için de söz konusudur. Ege bölgesi ve
izmir'in tarımsal üretimi açısından büyük önem taşıyan sulama
projelerinin bir türlü tamamlanamaması bunun en tipik örneğini
oluşturmaktadır.
Örneğin; Beydağ
barajı (Küçükmenderes-Beydağ Projesi) inşaatına 1993 yılında
başlanmış, 2006 yılı sonuna kadar baraj inşaatında ancak %36
oranında fiziki gerçekleşme sağlanabilmiştir. işin bu hızda
sürdürülmesi halinde proje 2027 yılında tamamlanabilecektir.
Baraj inşaatının bitirilmesi için ise sadece 25 Milyon YTL
ödeneğe (Sayın Başbakan için satın alınan ATA uçağının yarısı
kadar), baraj inşaatı ile birlikte sulama inşaatının da paralel
yürütülmesi için ise 22 Milyon YTL ödeneğe ihtiyaç vardır.
Yapılan
çalışmalarda projeden beklenen faydalar arasında, üretilen
ürünlerde mevcut durumda verim artışı (Pamukta %25, Patateste
%30, sebzede %40, Yem bitkilerinde %50 ve buğdayda %80)
sağlanması yanı sıra yüksek gelir getiren ürünlerin yetiştirilme
imkanının artırılması da yer almaktadır. Mevcut durumda %13
oranında olan II. Ürün tarımının, projenin gerçekleşmesi ile %40
oranına ulaşacağı öngörülmektedir. Projenin, ürün desenindeki
değişim ile birlikte % 60'lık ek istihdam yaratacağı kabul
edilmektedir.
Yine 1986 yılında
yapımına başlanan Bakırçay Havzasında yer alan Bakırçay-Kınık
Projesi kapsamında bulunan Çaltıkoru ve Yortanlı Barajları ile
Kınık Sol ve Sağ Sahil Sulama Projeleri bir türlü
tamamlanamamaktadır. Proje kapsamındaki Yortanlı Barajının
fiziki gerçekleşmesi % 100 olmasına rağmen İzmir II No'lu Kültür
ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, barajda su tutulmasının
ertelenmesi kararı almıştır. Söz konusu Allianoi antik kent
problemi giderilerek baraj hizmete sokulmalıdır. Proje
kapsamındaki Çaltıkoru Barajı fiziki gerçekleşme oranı ise % 44
seviyesindedir. Yortanlı ve Çaltıkoru barajlarından yapılacak
Kınık Sağ Sahil Sulaması ve Kınık Sol Sahil Sulaması için
kurulacak sulama şebekesi için 43 Milyon YTL ödeneğe ihtiyaç
vardır.
Türkiye'de mevcut
sanayi domatesi üretiminin % 40'ı Kınık ovasındaki tarım
alanlarında yapılmaktadır. Bakırçay Kınık Projesinin
gerçekleşmesiyle sanayi domatesi üretiminde % 30'a varan bir
verim artışı ve % 119 oranında ekim alanları artışı
gerçekleşecektir. Bu ürün artışları bölgede yeni tarıma dayalı
sanayi tesislerinin gelişmesine neden olacak, doğrudan dış
satıma yönelik bu sanayi ile ülkemize önemli döviz girişleri
sağlanacaktır. Sadece Kınık sağ sahil sulamasının 6000 kişilik
ek istihdam yaratacağı hesaplanmaktadır.
Türkiye'de yer
alan 26 büyük akarsu havzasının 5'i Ege bölgesinde yer almakla
birlikte, bölge, potansiyel su itibariyle ülkenin ancak % 9'una
sahiptir. Küresel ısınma ve buna bağlı olarak su kıtlığı tehdidi
ile karşı karşıya bulunduğumuz bir dönemde Ege bölgemizin kurak
bir bölge durumundan çok kurak bir bölge durumuna geçiş
sürecinde olduğu ifade edilmektedir. Bu nedenle sulama
yatırımlarının artırılmasının yanı sıra, su havzalarının
korunması ve tasarruflu su kullanımını sağlayan kapalı sistem
sulama yatırımlarının teşvik edilmesinin hayati önemi
bulunmaktadır.
İzmir ili ve Ege
bölgemiz tarımında ürün desenine yönelik dinamik değişimler
olmaktadır. Yeni ürünlerin ürün deseni içindeki oranı hızla
artmaktadır. Sulama gerektiren sanayi domatesi yanı sıra
salçalık biber, kornişon salatalık, dış mekân ve kesme
çiçekçilik, meyvecilik artış göstermektedir. İzmir'deki sebze ve
meyve tarımı her geçen gün kuru tarım aleyhine gelişmektedir.
Son yıllarda
yaşanan kuraklık nedeniyle yeraltı suyunun aşırı kullanımının
yarattığı boşlukların meydana getirdiği yer katmanlarının yer
değiştirmesi borularda büzülme ve eğrilmelere, bu da
artezyenlerin devre dışı kalmasına, yeraltı sularının daha
derinlere çekilmesi ve azalmasına neden olmakta ve sulama
sezonundaki yoğun enerji kullanımı nedeniyle enerjide görülen
ani düşmeler sonucu sık sık meydana gelen arızalar da sulama
maliyetlerini yükseltmektedir. Bu durum ek sulama maliyetine
neden olmakta işletmecileri zor durumda bırakmaktadır.
Yukarıda
açıklanan bu hususlar nedeniyle;
Su kaynaklarının
entegre yönetimi amacıyla eylem planı hazırlanması ve bu
kapsamda,İzmir ili master planının hazırlanarak, su kaynakları
ve kullanım miktarlarının tespit edilmesi
Yanlış imar
uygulamaları ile havzalar üzerinde oluşan nüfus ve sanayi
baskısının azaltılarak havza'larda kirliliklerinin önlenmesi
için alınacak acil önlemlerin belirlenmesi
Kurumlar arası
koordinasyonsuzluğun giderilmesi,
Bilinçsizce
yapılan sulama ve ovalarda açılan sayısız sondajlar nedeniyle
her geçen gün azalan yeraltı kaynakları ve yeraltı su
seviyesinin artırılması ve taşkınlar ve erozyonun önlenmesi için
akarsular üzerinde yapılacak bent, gölet ve barajlar ile boşa
akan suların tutulması, bunun için on yıllardır süren sulama
projelerinin tamamlanması
Daha önceki
yıllar yapılan küçük sulama tesislerinin rehabilitasyonu, Ege
bölgesinde ve İzmir ilinde bu kapsamda değerlendirilecek sulama
tesislerinin beklediği ödeneklerin gönderilmesi
için alınması
gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci İç
Tüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri gereğince Meclis Araştırması
açılmasını arz ederiz.
1-Oktay Vural
(İzmir)
2-Ahmet Kenan
Tanrıkulu (İzmir)
3-Şenol Bal
(İzmir)
4-Kamil Erdal
Sipahi (İzmir)
5-Ahmet Orhan
(Manisa)
6-Erkan Akçay
(Manisa)
7-Mustafa Enöz
(Manisa)
8-Ali Uzunırmak
(Aydın)
9-Ertuğrul
Kumcuoğlu (Aydın)
10-Ahmet Duran
Bulut (Balıkesir)
11-Recep Taner
(Aydın)
12-Hamza Hamit
Homriş (Bursa)
13-Hasan Çalış
(Karaman)
14-Reşat Doğru
(Tokat)
15-Beytullah Asil
(Eskişehir)
16-Behiç Çelik
(Mersin)
17-Ümit Şafak
(İstanbul)
18-Emin Haluk
Ayhan (Denizli)
19-0sman Çakır
(Samsun)
20-Faruk Bal
(Konya)
Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına
İznik Gölü'nün
karşı karşıya kaldığı kirlenmenin gündeme taşınarak; göldeki
doğal hayatın sürdürülebilir hale getirilmesi, sahip olunan
doğal kaynakların korunması ve İznik gölünün turizmi
geliştirmesi yönünün öne çıkarılması ile bölge halkının, sulama
ve geçim kaynakları arasında bulunan su ürünlerine yeniden
kavuşabilmesi ve İznik Gölü'nün, yeniden hayata döndürülmesi
için, gerekli araştırmaların yapılarak, çözüm önerilerinin
belirlenmesi ve uygulanması konularında Yüce meclisimizin ve
halkımızın bilgilendirilmesi amacıyla, Anayasanın 98'inci,
Türkiye Büyük Millet Meclisi İç Tüzüğünün l04'üncü ve 105'inci
maddeleri gereğince Meclis araştırması açılmasını arz ederiz.
1- Kemal Demirel
(Bursa)
2- Ensar Öğüt
(Ardahan)
3- Hulusi Güvel
(Adana)
4- Şevket Köse
(Adıyaman)
5- Tayfur Süner
(Antalya)
6- İsa Gök
(Mersin)
7- Abdulaziz
Yazar (Hatay)
8- Yaşar Tüzün
(Bilecik)
9- Halil Ünlütepe
(Afyonkarahisar)
10- Bülent
Baratalı (İzmir)
11- Ramazan Kerim
Özkan (Burdur)
12- Mevlüt
Coşkuner (Isparta)
13- Ali Rıza
Öztürk (Mersin)
14- Mehmet Şevki
Kulkuloğlu (Kayseri)
15- Çetin Soysal
(İstanbul)
16- Mehmet Ali
Özpolat (İstanbul)
17- Tekin Bingöl
(Ankara)
18- Erol
Tınastepe (Erzincan)
19- Bihlun
Tamaylıgil (İstanbul)
20- Fuat Çay
(Hatay)
21- Turgut Dibek
(Kırklareli)
22- Bilgin
Paçarız (Edirne)
23- Ali İhsan
Köktürk (Zonguldak)
24- Ali Koçal
(Zonguldak)
25- Nevin Gaye
Erbatur (Adana)
26- Vahap Seçer
(Mersin)
27- Durdu Özbolat
(Kahramanmaraş)
28- Nesrin Baytok
(Ankara)
29- Fehmi Murat
Sönmez (Eskişehir)
30- Gürol Ergin
(Muğla)
31- Fevzi Topuz
(Muğla)
32- Ali Oksal
(Mersin)
33- Abdurrezzak
Erten (İzmir)
34- Mehmet Ali
Susam (İzmir)
Gerekçe
İznik Gölü; 298
km2'lik yüzölçümü ile Marmara Bölgesinin en büyük gölüdür.
Uzunluğu doğu-batı doğrultusunda 32 km, en geniş yeri 11.5
km'dir. Derin göllerden olan İznik gölünün büyük kesiminde
derinlik 30 m'yi aşar. Gölün güney kıyısının açığında kıyıya
koşut olarak 13 km boyunca uzanan bir çukur vardır. Yaklaşık 60
km genişliğindeki bu çukurun en derin yeri 65 m'yi bulur. Gölün
su yüzeyi ise deniz yüzeyinden 85 m daha yüksektir.
Gölün su toplama
alanı 1246 km2'dir. Yağış havzası çok küçük olduğundan besleyici
su kaynakları da o derece küçük ve sayıca azdır. En önemli
akarsuları güneyde Sölöz'de Kocadere, kuzeybatıda Nadır kaynağı
diye bilinen kaynağın beslediği Olukdere, kuzeyde Kurudere,
kuzeydoğuda Karadere ve doğuda İznik ilçesi güneyinde
Kırandere'dir. Göl bundan başka dipteki karstik kaynaklar ve
yağmur suları ile de beslenir.
Havza içindeki
ekonomik faaliyetlerin en önemlisi tarımdır. İznik gölünün güney
sahili göl kotundan orman sınırına kadar zeytin bahçeleri ile
kaplanmış durumdadır. Gölün güney batısında Bursa-İznik
karayolundan, batısında ise Bursa-Yalova karayolundan orman
sınırlarına kadar zeytin bahçeleri devam etmektedir. Bu arazide
zeytin bahçelerinin yanı sıra, çeltik ekim sahaları, meyve
bahçeleri , bağlar ve sebze bahçeleri yer almaktadır.
Bölge özellikle
turizm açısından büyük önem taşımaktadır. Sahip olduğu doğal
yapı ve zenginlikler insanlarda hayranlık bırakmaktadır.
Geçtiğimiz yıllara kadar bir çok kuş türünün yaşadığı alanlar,
birkaç yıldır bu özelliğini de yitirmeye başlamıştır. Çevre
halkının gölden faydalanışı su ürünleri, sulama suyu ve sanayi
suyu temini şeklindedir.
Göle kıyısı olan
yerlerdeki sanayi tesislerinden, çevredeki yerleşim
birimlerinden ve küçük zeytinyağı fabrikalarından göle
arıtılmamış atıklar karışmaktadır.
Ayrıca son
zamanlarda gölde aşırı yosunlaşma ve toplu balık ölümlerinin
görülmesi konuya verilmesi gereken önem ve aciliyeti ortaya
koymaktadır. Buradan hareketle;
1. İznik
gölündeki kirliliğin günden güne arttığı gözle görülür hâle
gelmiştir. Bu kirlenmenin ana nedenlerinin ortaya koyulması ve
bu konularda en kısa zamanda olumlu sonuca gidebilecek çözüm
yollarının geliştirilmesi gerekmektedir.
2. İznik gölüne
kıyısı bulunan yerleşim yerleri ve tarım alanları son derece
zengin topraklara sahip yerlerdir. Bölgede tarım ve özellikle de
zeytinciliğin son derece gelişmiş olduğu ortadadır. Tarım ve
zeytincilikte ağırlıklı olarak kimyasal ilaçlama yapıldığı
bilinmektedir. Doğanın korunması ve kaynakların yok edilmemesi
adına bu bölgede gerek göle, gerekse çevreye zarar vermeyecek
bir ilaçlama yöntemi bulunması konusunda araştırmalar yapılmalı
ve bölgede yaşayanlar bu konuda eğitilerek bilinçli hâle
getirilmelidir.
3. Son zamanlarda
küresel ısınma ve bunun getirdiği olumsuzluklarla ilgili konular
gündeme getirilirken, İznik gölünün içme suyu olarak da
kullanılabileceği bilinmektedir. Ancak gerekli önlemler yerinde
ve zamanında alındığı taktirde. Bu konuda geç kalınmaması için
en kısa zamanda çalışmaların başlaması gerekmektedir.
4. Gölde
balıkçılık ve su ürünlerinin korunması ve geliştirilmesi için
çalışmalar başlatılmalı ve bu konularda gerekli önlemler
alınmalıdır.
Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına
İzmir; körfezinin
kötü kokusu, kirliliği ve görüntüsü ile akıllarda yer etmiş
iken, 1960'lı yıllarda yapımına başlanan ve 40 yılı aşan sabır,
emek ve 800 milyon dolara yakın kaynak harcanarak tamamlanabilen
Büyük Kanal Projesi, kenti bu çirkinlikten kurtarmaya
başlamıştır. Projenin tamamlanması ile birlikte, kent içindeki
evsel ve endüstriyel atıkların körfezi kirletmeleri
durdurulmuştur.
Ancak,
Kütahya'dan doğup Uşak, Manisa ve İzmir'in bazı ilçe, belde ve
köylerinden geçerek körfeze dökülen Gediz Nehri'nin,
çevresindeki yerleşim birimleri ile sanayi bölgelerinin evsel ve
endüstriyel atıkları, arıtılmadan Gediz'e ve oradan da körfeze
boşaltılmaktadır. Zira bu bölgelerdeki yerleşim birimleri ile
sanayi bölgelerindeki fabrika ve işletmelerin bazılarında arıtma
tesisi olmaması olanların da denetimsizlik ve umursamazlık
sonucu çalıştırılmaması nedeniyle yaratılan kirlilik, hem
insanlar dahil her türlü canlıları tehdit etmekte ve hem de
körfezi aşırı şekilde kirletmektedir.
Böyle giderse,
körfezi kurtarmak ve İzmir'in makus talihini yenmek için
harcanan emekler ve paralar boşa gidecek, insan sağlığı daha
ağır tehlikenin içine girecektir. Ayrıca, EXPO 2015 için
hazırlanan ve bir dünya kenti olmaya aday olan İzmir'e ne
Gediz'in ve ne de körfezin bugünkü hâli ve görüntüsü hiç
yakışmamaktadır.
Gerek çevre ve
insan sağlığı ve gerekse İzmir Körfezi'nin temizliği için, Gediz
Nehri'nin doğduğu yerden, denize döküldüğü yere kadar, ıslah
edilmesi ve evsel ve endüstriyel atıkların, arıtılmadan nehre
boşaltılması önlenmelidir.
Gediz Nehri'nin
bu hâliyle yarattığı sorunlar, yalnızca bölgenin değil, ülkenin
sorunudur ve geciktirilmeksizin giderilmesi gerekir. Yerel
bazda, ilgili Valiler ve Belediye Başkanları, yıllardan beri
süren bazı çalışmalar yapmakta iseler de, sorun yerel
yönetimleri aşan boyuttadır.
Konu ile ilgili,
11.12.2003 tarihinde verdiğim Araştırma Önergesi, TBMM'de 22.
Dönem boyunca ele alınamamış ancak Gediz'in insan ve çevre
sağlığı için yarattığı tehdit ve tehlike artarak devam etmiştir.
Sunulan
nedenlerle Gediz Nehri'nin kolları dahil, doğduğu yerden denize
döküldüğü yere kadar, yarattığı kirliliğin nedenleri ile bu
kirliliğin oluşmasında ihmalin olup olmadığı ve Gediz'in bu
haliyle insan ve çevre sağlığı ve körfez temizliğine olan
olumsuz etkilerinin ve bu sorunların giderilmesi için alınması
gereken önlemlerin tespiti için, Anayasanın 98. ve İçtüzüğün
104. maddeleri gereğince bir Meclis Araştırması açılmasını arz
ederim.
1-Ahmet Ersin
(İzmir)
2-Ensar Öğüt
(Ardahan)
3-Şevket Köse
(Adıyaman)
4-Tayfur Süner
(Antalya)
5-İsa Gök
(Mersin)
6-Abdulaziz Yazar
(Hatay)
7-Yaşar Tüzün
(Bilecik)
8-Tekin Bingöl
(Ankara)
9-Kemal Demirel
(Bursa)
10-Halil Ünlütepe
(Afyonkarahisar)
11-Bülent
Baratalı (İzmir)
12-Ramazan Kerim
Özkan (Burdur)
13-Mevlüt
Coşkuner (Isparta)
14-Erol Tınastepe
(Erzincan)
15-Ali Rıza
Öztürk (Mersin)
16-Mehmet Şevki
Kulkuloğlu (Kayseri)
17-Çetin Soysal
(İstanbul)
18-Fuat Çay
(Hatay)
19-Hulusi Güvel
(Adana)
20-Ali Arslan
(Muğla)
21-Bilgin Paçarız
(Edirne)
22-Ali İhsan
Köktürk (Zonguldak)
23-Ali Koçal
(Zonguldak)
24-Nevin Gaye
Erbatur (Adana)
25-Vahap Seçer
(Mersin)
26-Durdu Özbolat
(Kahramanmaraş)
27-Nesrin Baytok
(Ankara)
28-Fehmi Murat
Sönmez (Eskişehir)
29-Gürol Ergin
(Muğla)
30-Fevzi Topuz
(Muğla)
31-Ali Oksal
(Mersin)
32-Necla Arat
(İstanbul)
33-Abdurrezzak
Erten (İzmir)
Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına
Uluabat Gölü'nün
karşı karşıya kaldığı kirlenmenin gündeme taşınarak; göldeki
doğal hayatın sürdürülebilir hale getirilmesi, sahip olunan
doğal kaynakların korunması ve Uluabat gölündeki kuş türlerinin
devamlılığı ve korunmasının sağlanması yönünün de öne
çıkarılarak, bölge halkının, sulama ve geçim kaynakları arasında
bulunan su ürünlerine yeniden kavuşabilmesi ve Uluabat Gölü'nün,
yeni-den hayata döndürülmesi için, gerekli araştırmaların
yapılarak, çözüm önerilerinin belirlenmesi ve uy-gulanması
konularında Yüce meclisimizin ve halkımızın bilgilendirilmesi
amacıyla, Anayasanın 98'inci, Türkiye Büyük Millet Meclisi İç
Tüzüğünün l04'üncü ve l05'inci maddeleri gereğince Meclis
araştırması açılmasını arz ederiz.
1-Kemal Demirel
(Bursa)
2-Tekin Bingöl
(Ankara)
3-Erol Tınastepe
(Erzincan)
4-Mehmet Şevki
Kulkuloğlu (Kayseri)
5-Fuat Çay
(Hatay)
6-Ali Arslan
(Muğla)
7-Bilgin Paçarız
(Edirne)
8-Şevket Köse
(Adıyaman)
9-Ali İhsan
Köktürk (Zonguldak)
10-Ali Koçal
(Zonguldak)
11-Nevin Gaye
Erbatur (Adana)
12-Vahap Seçer
(Mersin)
13-Durdu Özbolat
(Kahramanmaraş)
14-Nesrin Baytok
(Ankara)
15-Fehmi Murat
Sönmez (Eskişehir)
16-Ahmet Ersin
(İzmir)
17-Fevzi Topuz
(Muğla)
18-Gürol Ergin
(Muğla)
19-Onur Öymen
(Bursa)
20-Hulusi Güvel
(Adana)
21-Ensar Öğüt
(Ardahan)
22-Ramazan Kerim
Özkan (Burdur)
23-Mevlüt
Coşkuner (Isparta)
24-Mehmet Ali
Özpolat (İstanbul)
25-Ali Oksal
(Mersin)
26-Abdurrezzak
Erten (İzmir)
27-Mehmet Ali
Susam (İzmir)
28-Rasim Çakır
(Edirne)
GEREKÇE
Uluabat Gölü,
15/04/1998 tarih ve 23314 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak
Ramsar (Özel-likle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası
Öneme Sahip Sulak Alanların Korunması) Sözleş-mesi Listesine
dahil ettirilmiş ve RAMSAR ALANI olarak ilan edilmiştir.
Dolayısıyla,
alanın doğal yapısı ile ekolojik karakterinin korunması
uluslararası düzeyde taah-hüt edilmiştir. Ancak şu anda halen;
Mustafakemalpaşa çayı, Güney Marmara ve Kuzey Ege'nin büyük bir
bölümünü drene etmesinden dolayı göle yüklü miktarda evsel ve
endüstriyel atık taşımaktadır.
Çevredeki tarım
alanlarından dönen sular da göle girmektedir. Bu kirlilik gölü
ötrafikasyon tehlikesi ile karşı karşıya bırakmaktadır. Artan
kirlilik yüzünden gölün ilerleyen zamanla birlikte özel-liklerini
kaybedeceği ve çevreye zarar vermeye başlayacağı
düşünülmektedir.
Uluabat gölü,
küresel ölçekte nesli tehlike altındaki küçük karabatak, tepeli
pelikan, bıyıklı sumru ve su samuruna da ev sahipliği yapıyor,
Türkiye'nin en geniş nilüfer yatakları bu gölde bulunu-yor.
Sucul bitkiler
açısından Türkiye'deki en önemli göllerden biri olan Uluabat'ta,
ticari öneme sahip turna ve sazan başta olmak üzere 21 değişik
balık türü ve kerevit (tatlı su ıstakozu) bulunuyor. Göl çevresi
ve havzasında birçok tarihî ve arkeolojik alan yer alıyor.
Birçok açıdan
büyük bir öneme sahip olan gölün her geçen gün kirlenmesi ve
karşı karşıya ol-duğu sorunlar en kısa sürede ele alınmalıdır.
Bu bağlamda;
1. Bursa Uluabat
gölünün mevcut durumunun belirlenmesi,
2. Uluabat
gölündeki kirlilik sebeplerine yönelik olarak ne gibi çalışmalar
başlatılabileceğinin ortaya konulması,
3. Uluabat'ın hak
ettiği şekilde dikkatle ve geleceği göz önünde tutularak
incelenmesi ve du-rumunun değerlendirilmesi yönünde önceden
planlanan çalışmalarda hangi aşamaya gelindiği,
4. Bölgenin gelir
kaynakları olan su ürünleri ve turizm için yapılacak çalışmaları
eş güdüm i-çinde yapılması gerektiği ve hizmetlerin birbirini
öldürecek faaliyetleri ve düzenlemeleri içermemesi gerektiği
yönünde acilen neler yapılması gerektiğinin saptanması,
5. Uluabat
Gölü'nün doğal ve ekolojik yapısını tahrip edecek
düzenlemelerden kaçınılması için alınacak tedbirlerin ortaya
konulması,
6. Susuzlukla
karşı karşıya kalındığı göz önünde bulundurularak, su havzasının
korunması için alınacak önlemlerin hızlandırılması yönünde
acilen yapılacakların saptanması
Ayrıca bunlar
dışında ülkemizin doğal ve ekolojik yapısının korunması ve
gelecek nesillerimi-ze aktarılarak doğal mirasımıza gösterilmesi
gereken özenin ortaya konulması adına Uluabat Gölü ile ilgili
çalışmaların başlatılması gerekmektedir)
Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığı'na
Konya Ovası
Projesine göre Bağbaşı mevkiinde Göksu ırmağı üzerine yapılacak
barajdan Mavi tünel ile Göksu Irmağından yılda 417 milyon
metreküp suyun Konya Ovasına akıtılması planlanmıştır. Konya
Ovası sulanacak, Silifke Ovası kurutulacaktır. Projenin
faturasını özellikle Silifke halkı ödeyecektir. Göksu Irmağı,
Silifke'de delta oluşturarak Akdenize dökülür. Göksu Irmağı,
Silifke Ovasına can vermektedir . Göksu Irmağının debisi 118
m3/sn ile 30 m3/sn arasında değişmektedir. Yılda 3 milyar
metreküp su taşmaktadır. Göksu Deltası, taşınan tortular
tarafından oluşturulmuş olup süreç sürmektedir.
Göksu Deltası
Sulak Alanı, temel olarak Göksu Irmağının getirdiği sular ve bu
suların taşıdığı yılda 6.85 milyon sediment ile beslenmektedir
Göksu Deltası; ekolojik olarak eutropic (bol gıdalı) bir sulak
alandır. Göksu Deltası; toprak, su, bitki ve hayvan türleri ile
besinler gibi fiziksel, kimyasal, biyolojik elemanlardan oluşan
sulak alanlar bölge ülke ekonomisine olduğu kadar yaban hayatı
için de büyük önem taşırlar. Akdeniz bölgesinde doğal yapısını
koruyabilmiş ender alanlardan biri olan Göksu Deltası; uygun
iklim koşulları yanında farklı habitatları barındırması
nedeniyle çok sayıdaki su kuşuna üreme, beslenme, kışlama ve
konaklama olanağı sağlamaktadır. Özellikle kış aylarında İç
Anadolu bölgesinde sulak alanların donması sonucu pek çok su
kuşu kışı geçirmek için deltaya gelmektedir. Sayıları gittikçe
azalan Saz horozu, Deltanın simgesidir. 332 kuş türü tespit
edilmiştir. Deltalar, balıkların yumurta döktüğü, yavru
balıkların beslendiği ve korunduğu alanlardır. Deltadaki göller
balıklar için üreme ve barınma alanıdır.
Göksu deltası
sulak alan ekosistemi, Akdeniz ile deltanın iç kesimlerinde yer
alan tarım alanları arasında bir tampon oluşturmakta ve denizden
tuzlu su girişini engelleyerek bölgenin su dengesini
düzenlemektedir. Bölgede çok sayıda hayvan vardır. 34 sürüngen
ve anfimi türü tespit edilmiştir. Deniz kaplumbağalarının
yuvalama alanları, Deltadaki kumsallardır. Nesli tükenmekte olan
Nil kaplumbağası yaşamaktadır. Hayati öneme haiz olduğu içindir
ki Özel Çevre Koruma alanı içine alınmıştır. Göksu Deltası, 17
Mayıs 1994'te yürürlüğe giren Sulak Alanların Korunmasına
ilişkin RAMSAR Sözleşmesi ile korunmaktadır. Mavi tünel
gerçekleştiğinde ilk acı sonuçlarını Silifke ovasında
doğuracaktır. İlk etapta Göksu'nun taşıdığı suyun %25'i Konya
Ovasına akacak gibi gözükse de proje ile saniyede 36 metreküp
suyun akıtılması düşünüldüğünde yaz aylarında Göksu Nehri; Göksu
deresi haline gelecektir.
Mavi Tünel
projesinin faaliyete geçmesi sonunda, Silifke'nin yeraltı su
kaynakları kuruyacak, koskoca Silifke ovasının ekolojik dengesi
bozulacaktır. Silifke ovası tuzlanacaktır. Tarım ölecektir.
Zaten son yıllarda gerek Gezende Barajı ve gerekse yağışların
azlığı nedeni ile Silifke ovasındaki yeraltı su seviyesi düşmüş,
Silifke ovasını ciddi bir tuzlanma tehlikesi ile karşı karşıya
bırakmıştır. Sadece Konya Ovası düşünülmüş, Silifke ovaları
düşünülmemiştir. ÇED raporu sürecinde Silifke halkının görüşleri
alınmamıştır. Nehrin suyunun azalması ve yaz aylarında tamamen
kuruması halinde Silifke Ovası tuzlanacak, topraklar
çoraklaşacaktır. Tarım ve kıyı balıkçılığı bitecektir.
RAMSAR
Sözleşmesine göre Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ülkemiz sınırları
içindeki sözleşme kapsamına giren sulak alanların (Göksu Deltası
bu tip alandır) kaybedilmeleri halinde bir daha geri
gelmeyeceklerine inanarak kayıpları engellemeyi taraf olarak
kabul etmiştir.
Açıklanan
nedenlerle Mavi Tünel Projesinin Silifke'de yaşamı, tarımı ve
ekonomisini tamamen yok etme projesine dönüşmemesi için bu
projenin Silifke ovasına vereceği zararların ve bu zararlara
karşı alınması gerekli önlemlerin objektif olarak araştırılıp
saptanması ve önlemlerin derhal uygulamaya konulması için
Anayasamızın 98. İçtüzüğümüzün 104. ve 105. maddeleri uyarınca
Meclis Araştırma Komisyonu kurularak konunun tüm boyutlarıyla
araştırılmasını saygılarımızla arz ederiz.
1) Ali Rıza
Öztürk (Mersin)
2) Tekin Bingöl
(Ankara)
3) Kemal Demirel
(Bursa)
4) Erol Tınaztepe
(Erzincan)
5) Fuat Çay
(Hatay)
6) Turgut Dibek
(Kırklareli)
7) Ali Arslan
(Muğla)
8) Bilgin Paçarız
(Edirne)
9) Ali İhsan
Köktürk (Zonguldak)
10) Ali Koçal
(Zonguldak)
11) Nevin Gaye
Erbatur (Adana)
12) Vahap Seçer
(Mersin)
13) Durdu Özbolat
(Kahramanmaraş)
14) Fehmi Murat
Sönmez (Eskişehir)
15) Gürol Ergin
(Muğla)
16) Fevzi Topuz
(Muğla)
17) Ali Oksal
(Mersin)
18) Necla Arat
(İstanbul)
19) Ensar Öğüt
(Ardahan)
20) Mehmet Ali
Özpolat (İstanbul)
21) Abdurrezzak
Erten (İzmir)
22) Mehmet Ali
Susam (İzmir)
23) Şevket Köse
(Adıyaman)
24) Hulusi Güvel
(Adana)
25) Mevlüt
Coşkuner (Isparta)
BAŞKAN -
Bilgilerinize sunulmuştur. Önergeler gündemde yerini alacak ve
Meclis araştırması açılıp açılmaması konusundaki ön görüşmeler,
sırası geldiğinde yapılacaktır.
Başbakanlığın,
Anayasa'nın 82'nci maddesine göre verilmiş iki tezkeresi vardır,
ayrı ayrı okutup oylarınıza sunacağım:
Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına
Enerji ve Tabii
Kaynaklar Bakanı M. Hilmi Güler'in, görüşmelerde bulunmak üzere
bir heyetle birlikte 18-20 Ağustos 2007 tarihlerinde İran'a
yaptığı resmi ziyarete, Ankara Milletvekili Faruk Koca'nın da
iştirak etmesi uygun görülmüş ve bu konudaki Bakanlar Kurulu
Kararının sureti ilişikte gönderilmiştir.
Anayasanın 82 nci
maddesine göre gereğini arz ederim.
Recep Tayyip
Erdoğan
Başbakan
BAŞKAN - Kabul
edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.
Diğer tezkereyi
okutuyorum:
Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığına
Birleşmiş
Milletler 62. Genel Kurul Toplantılarına katılmak ve
görüşmelerde bulunmak üzere bir heyetle birlikte 20-29 Eylül
2007 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri'ne yaptığım
resmi ziyarete ekli listede adları yazılı milletvekillerinin de
iştirak etmesi uygun görülmüş ve bu konudaki Bakanlar Kurulu
Kararının sureti ilişikte gönderilmiştir.
Anayasanın 82 nci
maddesine göre gereğini arz ederim.
Recep Tayyip
Erdoğan
Başbakan
Liste
Nazmi Haluk
Özdalga Ankara Milletvekili
Mustafa Öztürk
Hatay Milletvekili
Egemen Bağış
İstanbul Milletvekili
Prof. Dr. Edibe
Sözen İstanbul Milletvekili
BAŞKAN - Kabul
edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.
Danışma Kurulunun
bir önerisi vardır. Okutup oylarınıza sunacağım:
Danışma Kurulu
Önerisi
No:12 Tarihi:
23.10.2007
Genel Kurulun 9
Ekim 2007 tarihli 5 inci Birleşiminde 23 Ekim 2007 tarihinde,
görüşülmesi kararlaştırılan küresel ısınma ve su kaynaklarına
ilişkin 10/1, 10/4, 10/5, 10/7, 10/9,10/10 ve 10/11 esas nolu
Meclis araştırması önergeleri ile aynı konudaki biraz önce
okunan 10/13, 10/14, 10/15, 10/16 ve 10/17 esas nolu Meclis
araştırması önergelerinin birlikte görüşülmesinin Genel Kurulun
onayına sunulması Danışma Kurulunca uygun görülmüştür.
Köksal Toptan
Türkiye Büyük
Millet Meclisi
Başkanı
Nurettin Canikli
Kemal Anadol
Adalet ve
Kalkınma Partisi Cumhuriyet Halk Partisi
Grubu Başkan
vekili Grubu Başkan vekili
Mehmet Şandır
Ahmet Türk
Milliyetçi
Hareket Partisi Demokratik Toplum Partisi
Grubu
Başkanvekili Grubu Başkanı
BAŞKAN - Danışma
Kurulu önerisi hakkında söz talebi yoktur.
Oylarınıza
sunuyorum: Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.
Gündemin "Genel
Görüşme ve Meclis Araştırması Yapılmasına Dair Öngörüşmeler"
kısmına geçiyoruz.
Alınan karar
gereğince, bu kısmın 1'inci sırasında yer alan, Kırklareli
Milletvekili Tansel Barış ve 29 milletvekilinin, Trakya'daki su
kaynaklarının korunması ve su kıtlığına karşı alınması gereken
önlemlerin belirlenmesi; 5'inci sırasında yer alan, Antalya
Milletvekili Tayfur Süner ve 21 milletvekilinin, küresel
ısınmanın ülkemize etkilerinin araştırılması; 6'ncı sırasında
yer alan, Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt ve 21 milletvekilinin,
Çıldır Gölünde meydana gelen kirliliğin sebepleri ve
çözümlerinin araştırılması; 8'inci sırasında yer alan, Mersin
Milletvekili Mehmet Şandır ve 22 milletvekilinin, su
kaynaklarının kullanımı ve korunması ile Ankara'da yaşanan su
sorununun araştırılması; 10'uncu sırasında yer alan, Konya
Milletvekili Özkan Öksüz ve 21 milletvekilinin, Beyşehir
Gölü'nün su seviyesi ve ekolojik dengesiyle ilgili sorunların
araştırılması; 11'inci sırasında yer alan, Uşak Milletvekili
Nuri Uslu ve 20 milletvekilinin, küresel ısınma ve iklim
değişikliği sorunlarının araştırılması; 12'nci sırasında yer
alan, Kırklareli Milletvekili Ahmet Gökhan Sarıçam ve 20
milletvekilinin, küresel ısınma ve küresel ısınmanın neden
olduğu su sorununun araştırılması ile biraz evvel aldığımız
karar uyarınca, bugün okunarak bilgiye sunulan, İzmir
Milletvekili Oktay Vural ve 19 milletvekilinin, İzmir ili başta
olmak üzere Ege Bölgesi'nde su kaynakları yönetiminde yaşanan
sorunların araştırılması; Bursa Milletvekili Kemal Demirel ve 33
milletvekilinin, İznik Gölü'ndeki çevre sorunlarının
araştırılması; İzmir Milletvekili Ahmet Ersin ve 32
milletvekilinin, Gediz Nehri'ndeki kirliliğin araştırılması;
Bursa Milletvekili Kemal Demirel ve 27 milletvekilinin, Uluabat
Gölü'ndeki çevre sorunlarının araştırılması; Mersin Milletvekili
Ali Rıza Öztürk ve 24 milletvekilinin, Mavi Tünel Projesi'nin
Silifke Ovası ve Göksu Deltası'na muhtemel etkilerinin
araştırılması ve alınması gereken önlemlerin belirlenmesi
amacıyla Anayasa'nın 98'inci, İç Tüzük'ün 104 ve 105'inci
maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin
önergelerinin birlikte yapılacak ön görüşmesine başlıyoruz.
1. Kırklareli
Milletvekili Tansel BARIŞ ve 29 Milletvekilinin, Trakya'daki su
kaynaklarının korunması ve su kıtlığına karşı alınması gereken
önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci ve İçtüzüğün
104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması
açılmasına ilişkin önergesi (10/1)
5. Antalya
Milletvekili Tayfur SÜNER ve 21 Milletvekilinin, küresel
ısınmanın ülkemize etkilerinin araştırılarak alınması gereken
önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün
104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması
açılmasına ilişkin önergesi (10/4)
6. Ardahan
Milletvekili Ensar ÖĞÜT ve 21 Milletvekilinin, Çıldır Gölünde
meydana gelen kirliliğin sebepleri ve çözümlerinin araştırılarak
alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98
inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis
araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/5)
8. Mersin
Milletvekili Mehmet ŞANDIR ve 22 Milletvekilinin, su
kaynaklarının kullanımı ve korunması ile Ankara'da yaşanan su
sorununun araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi
amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri
uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi
(10/7)
10. Konya
Milletvekili Özkan ÖKSÜZ ve 21 Milletvekilinin, Beyşehir Gölünün
su seviyesi ve ekolojik dengesiyle ilgili sorunların
araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla
Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca
bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/9)
11. Uşak
Milletvekili Nuri USLU ve 20 Milletvekilinin, küresel ısınma ve
iklim değişikliği sorunlarının araştırılarak alınması gereken
önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün
104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması
açılmasına ilişkin önergesi (10/10)
12. Kırklareli
Milletvekili Ahmet Gökhan SARIÇAM ve 20 Milletvekilinin, küresel
ısınma ve küresel ısınmanın neden olduğu su sorununun
araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla
Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca
bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/11)
İzmir
Milletvekili Oktay Vural ve 19 Milletvekilinin, İzmir İli başta
olmak üzere Ege Bölgesinde su kaynakları yönetiminde yaşanan
sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin
belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105
inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına
ilişkin önergesi (10/13)
Bursa
Milletvekili Kemal Demirel ve 33 Milletvekilinin, İznik
Gölündeki çevre sorunlarının araştırılarak alınması gereken
önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün
104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması
açılmasına ilişkin önergesi (10/14)
İzmir
Milletvekili Ahmet Ersin ve 32 Milletvekilinin, Gediz Nehrindeki
kirliliğin araştırılarak alınması gereken önlemlerin
belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105
inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına
ilişkin önergesi (10/15)
Bursa
Milletvekili Kemal Demirel ve 27 Milletvekilinin, Uluabat
Gölündeki çevre sorunlarının araştırılarak alınması gereken
önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün
104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması
açılmasına ilişkin önergesi (10/16)
Mersin
Milletvekili Ali Rıza Öztürk ve 24 Milletvekilinin, Mavi Tünel
Projesi'nin Silifke Ovası ve Göksu Deltasına muhtemel
etkilerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin
belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105
inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına
ilişkin önergesi (10/17)
BAŞKAN - Hükûmet?
ÇEVRE VE ORMAN
BAKANI VEYSEL EROĞLU (Afyonkarahisar) - Burada, Sayın Başkan.
BAŞKAN - Meclis
araştırması önergeleri sırasıyla Genel Kurul'un 29/08/2007
tarihli 7'nci, 02/10/2007 tarihli 2'nci, 03/10/2007 tarihli
3'üncü, 04/10/2007 tarihli 4'üncü, 09/10/2007 tarihli 5'inci ve
bugünkü birleşimlerinde okunduğundan tekrar okutmuyorum.
İç Tüzüğü'müze
göre Meclis araştırması açılıp açılmaması hususunda sırasıyla
Hükûmete, siyasi parti gruplarına ve önergelerdeki birinci imza
sahibine veya onların göstereceği bir diğer imza sahibine söz
verilecektir.
Konuşma süreleri
Hükûmet ve grupları için yirmişer dakika, önerge sahipleri için
on dakikadır.
Şimdi söz alan
sayın üyelerin isimlerini okuyorum: Hükûmet adına Çevre ve Orman
Bakanı Veysel Eroğlu; gruplar adına, Cumhuriyet Halk Partisi
Grubu adına Hüsnü Çöllü (Antalya), Milliyetçi Hareket Partisi
Grubu adına Mümin İnan (Niğde); önerge sahipleri, Tansel Barış
(Kırklareli), Tayfur Süner (Antalya), Ensar Öğüt (Ardahan),
Kemalettin Nalcı (Tekirdağ), Özkan Öksüz (Konya), Necdet Budak
(Edirne), Ahmet Gökhan Sarıçam (Kırklareli), Şenol Bal (İzmir),
Kemal Demirel (Bursa), Ahmet Ersin (İzmir), Rasim Çakır
(Edirne), Ali Rıza Öztürk (Mersin).
İlk söz, Hükûmet
adına Sayın Veysel Eroğlu'nda.(AK Parti sıralarından alkışlar)
Yirmi dakika
zamanınız var Sayın Bakan.
ÇEVRE VE ORMAN
BAKANI VEYSEL EROĞLU (Afyonkarahisar) - Değerli Başkan,
saygıdeğer milletvekilleri; sözlerime başlamadan önce,
teröristlerce hain saldırı sonucu şehit olan Mehmetçiklerimize
Allah'tan rahmet, yakınlarına baş sağlığı diliyorum.
Bugün de
Afyonkarahisar'da 2 şehidimizin cenaze törenine iştirak ederek
buraya geldim. Bütün milletimizin başı sağ olsun. Terör
belasının sona ermesi, milletimizin en büyük arzusudur.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; küresel ısınma ve iklim değişikliği
için 22'nci Yasama Döneminde Kayseri Milletvekilimiz Sayın Prof.
Dr. Adem Baştürk'ün başkanlığında bir araştırma komisyonu
kurulmuştu.
Sayın Baştürk
zamanında, ben o zaman Devlet Su İşleri Genel Müdürüydüm,
takriben beş saat süren bir bilgi sunmuştum komisyona. Ancak,
komisyon, raporunu hazırlayıp sunmasına rağmen, maalesef,
Mecliste gündeme alınarak görüşülememişti. Bu yüzden kadük
kalmıştı. Aslında, bu komisyon raporunda çok faydalı bilgiler
vardır. Yeni kurulacak komisyonun, tensip buyrulduğu takdirde bu
rapordan istifade etmesi faydalı olur kanaatindeyim.
Bununla birlikte,
gerek gruplarımız ve çok değerli milletvekillerimizin
önergelerini dün gece bizzat okudum. Önergelerin gerekçeleri
gerçekten güzel hazırlanmış ve bu nedenle önerge sahipleri sayın
milletvekillerimizi gönülden kutluyorum, tebrik ediyorum.
Ben küresel
ısınma ve iklim değişikliği hakkında çok kısa bir bilgi
sunacağım: Bugün gelinen nokta itibarıyla iklim değişikliği,
fiziksel ve doğal çevre, şehir hayatı, kalkınma ve ekonomi,
teknoloji, insan hakları, tarım ve gıda, temiz su ve sağlık
olmak üzere hayatımızın her safhasını etkilemektedir. Bu yüzden
idarelerimiz bu konularda çözüm gayretlerini ve çalışmalarını
hızlandırmak mecburiyetindedirler.
Türkiye,
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi
kapsamında ve sürdürülebilir kalkınma ilkesi doğrultusunda
-altını bilhassa çiziyorum- bir yandan kalkınmasını sürdürürken,
diğer yandan iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin
azaltılmasına yönelik yürütülen küresel mücadelede yerini almayı
hedeflemiştir.
Esasen, küresel
ısınma, bilindiği üzere, sera gazı salınımlarındaki artışlara
bağlı olarak ortalama dünyadaki yüzey sıcaklıklarının
artışlarını ve iklimlerin değişikliklerini ifade etmektedir.
Küresel ısınmanın
en önemli sebebi, bildiğiniz üzere, atmosferde sera etkisi yapan
karbondioksit ve metan gibi sera gazı emisyonlarındaki ve
konsantrasyonlarındaki hızlı artışlardır. Özellikle fosil
yakıtların yakılması, arazi kullanım değişiklikleri, ormanların
tahribi ve çarpık sanayileşme gibi faaliyetler yüzünden
atmosferdeki sera gazı birikimleri hızla artış göstermektedir.
Küresel
sıcaklıklardaki artışlara bağlı olarak, hidrolojik çevrimin
değişmesi, kuraklık, çölleşme, kara ve deniz buzullarının
erimesi, deniz seviyelerinin yükselmesi, iklim kuşaklarının yer
değiştirmesi ve yüksek sıcaklıklara bağlı salgın hastalıkların
ve zararların artması gibi, dünya ölçeğinde sosyoekonomik
sektörleri, ekolojik sistemleri ve insan hayatını doğrudan
etkileyecek önemli değişikliklerin olabileceği tahmin
edilmektedir.
Küresel bir sorun
olan iklim değişikliğiyle mücadele için Birleşmiş Milletler
tarafından 1992 yılında imzaya açılan ve 1994 yılında yürürlüğe
giren Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve
Sözleşmesi'ne ülkemiz, 2001 yılında Marakeş'de gerçekleştirilen
Yedinci Taraflar Konferansı'nda, Sözleşme'nin ek 1 listesinde
yer alan, diğer taraflardan farklı bir konumda olan Türkiye'nin
-özel koşullar tanınarak, ortak, fakat farklı sorumluluk
çerçevesinde- isminin ek 1'de kalarak, ek 2'den silinmesi
yönünde alınan karardan sonra, 24 Mayıs 2004 tarihinde
Sözleşme'ye taraf olmuştur. Ancak, 1997 yılında imzaya açılan ve
2005 yılında yürürlüğe giren Kyoto Protokolü'ne ise ülkemiz
henüz taraf olmamıştır. Kyoto Protokolü konusunda da,
Bakanlığımız koordinasyonunda, ilgili kurum ve kuruluşlarla
birlikte çalışmalar devam etmektedir.
Değerli Başkan ve
saygıdeğer milletvekilleri; Türkiye'nin iklim değişikliği
alanında izleyeceği politikaların, alacağı tedbirlerin ve
yapacağı çalışmaların belirlenmesi gayesiyle Bakanlığımız
başkanlığında Dışişleri Bakanlığı, Bayındırlık ve İskân
Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı,
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar
Bakanlığı, Devlet Planlama Teşkilatı ve Türkiye Odalar ve
Borsalar Birliğinin üst düzey yöneticilerinin yer aldığı İklim
Değişikliği Koordinasyon Kurulu oluşturulmuştur. İklim
Değişikliği Koordinasyon Kurulu altında sekiz adet alt çalışma
grubu teşkil edilmiştir.
Yapılan
çalışmaları kısaca özetlemek istiyorum:
Birleşmiş
Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamındaki en
önemli taahhütlerimizden birini yerine getirmek gayesiyle,
Bakanlığımız koordinasyonunda, ilgili bakanlıklar, üniversiteler
ve sivil toplum kuruluşlarının da katılımıyla İklim Değişikliği
Birinci Ulusal Bildirim Raporu hazırlanarak sözleşme
sekreteryasına iletilmiştir.
Bildirimle, 1990
ile 2004 yılları arasındaki sera gazının emisyon envanteri,
emisyon kaynakları ve bunlara bağlı olarak azatlım potansiyeli,
alınacak tedbirler, projeksiyonlar, tahminler, iklim
değişikliğinin ülkemizdeki etkileri, eğitim ve kamuoyunu
bilgilendirme gibi konularda ülkemizin yol haritası ortaya
konulmuştur.
Şubat 2007
tarihinde de, Bakanlığımız, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Enerji
ve Tabii Kaynaklar Bakanlığıyla "İklim Değişikliği, Kuraklık ve
Su Yönetimi" konulu ortak bir basın toplantısında bir araya
gelerek, su yönetimi, enerji tasarrufu ve küresel ısınma
konusunda bireysel bazda alınabilecek tedbirler kamuoyuna
açıklanmıştır.
Ayrıca, Mart 2007
tarihinde Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu toplantısı
yapılmıştı. Bu toplantıda da, özellikle Bakanlığımıza, Tarım ve
Köyişleri Bakanlığına ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına
koordinasyon görevi verilmiştir.
Değerli Başkan,
saygıdeğer milletvekilleri; özellikle şunu vurgulamak istiyorum:
Sera gazı miktarlarında, ülkemizin, özellikle dünyadaki diğer
ülkelere bakınca salım miktarları çok düşüktür. 1990 yılında
yaklaşık 170 milyon ton olan sera gazı emisyon miktarı, 2004
yılında 297 milyon tona ulaşmıştır. Her ne kadar 1990 ile 2004
yılları arasında bir artış var ise de, ancak kişi başına düşen
sera gazı emisyonlarını değerlendirdiğimiz zaman, ülkemizdeki
-2004 yılı itibarıyla- kişi başına düşen toplam sera gazı
emisyonları 4,1 ton karbondioksite eş değer olmasına rağmen, bu
değer Avrupa Birliği ve ülkemizin de içinde yer aldığı OECD
ülkeleri ile Ek-1 listesi ülkelerinin ortalama değerinin
yaklaşık üçte 1'ine karşılık gelmektedir.
Amerika Birleşik
Devletleri'nde ise kişi başına düşen sera gazı emisyon miktarı
yaklaşık 24 ton karbondioksite eş değerdir, yani bizim ülkemizde
Amerika Birleşik Devletleri'nin altıda 1'i kadar bir salım
olmaktadır. Halbuki Güney Kore'de bile bu değer kişi başına
yılda 9 ton karbondioksite eş değerdir. Burada şunu belirtmek
isterim: Biz de ülke olarak sera gazı emisyonlarını kontrol
altına almak için gerekli tedbirleri almak zorundayız.
Tabii, bu iklim
değişikliğinin muhtemel etkileri var. Kısaca onlardan
bahsedeceğim: Birincisi, özellikle, orman yangınlarının
frekansı, tesir alanı ve süresi artmakta. Nitekim, bu sene bunu
gördük. Türkiye daha sıcak ve kurak iklim kuşağının etkisi
altında kalabilecek. Zirai üretim sistemleri, hastalık ve
zararlılarının artışlarından etkilenebilecek. Türkiye'nin
kuraklık ve kurak zamanlardaki ve şehirlerdeki su kaynaklarıyla
ilgili birtakım sıkıntıları olabilir. Ayrıca, kuraklığın
süresinde ve şiddetindeki artışlar, çölleşme süreçlerini,
tuzlanma ve erozyonu destekleyebilecektir. Sıcak devredeki gece
sıcaklıkları belirgin bir derecede artacak, bu da havalandırma
ve soğutma maksatlı enerji tüketiminin artmasına sebep
olabilecektir. Ayrıca, karla kaplı sürenin uzunluğu azalabilir.
Ani kar erimeleri, çığlar ve taşkınların sıklığında artış
olabilir.
Peki, bunların
potansiyel diğer etkileri nedir diye baktığımız zaman… Bilindiği
üzere, enerji üretimimizin etkisi olabilir. Eğer hidroelektrik
enerji üretimindeki su miktarlarında azalma olursa, tabii ki,
enerji üretiminde de bir azalma olacaktır.
Ekosisteme etkisi
vardır, tarıma etkisi vardır. Bize göre en büyük etkisi tarıma
olacaktır. Kuraklık sebebiyle verim düşmekte, sulama
yapılamamakta, dolayısıyla ürün çeşitliliğinde ve ürün
miktarında azalmaya sebep olmaktadır.
1933 yılında
Türkiye'nin ortalama yağış miktarı yaklaşık 643 milimetredir.
1950 ile 2006 yılları arasında ülkemizdeki ortalama yağış
miktarlarına bakıldığında, ülkemizdeki ortalama yağış miktarları
yılda 647 milimetreyken, bu değer 1956, 1973 ve 1990 yıllarında
yaklaşık 500 milimetre civarında olmuştur. Yani 647 milimetre
yerine 500 milimetreye düşmüş bu yıllarda. Bu yıl ise, yani
Ankara ve İstanbul'un yıllık ortalama yağış miktarı, ölçüm
yapılan 1929 yılından bugüne kadarki en düşük değere sahiptir.
Yani Ankara ve İstanbul için. Bu yaşanan kuraklığın, doğrudan
iklim değişikliğiyle birebir ilişkisinin kurulmasının doğru
olmadığını ifade etmek isterim.
Değerli Başkan,
saygıdeğer milletvekilleri; özellikle alınması gereken
tedbirleri kısaca arz edeceğim: Birincisi, sera gazını yutan
orman, çayır, mera ve yeşil alanların genişletilmesi ve
iyileştirilmesine hız verilmesi gerekmektedir. İkincisi,
karbondioksite göre 21 kat daha tesirli olan metan gazının
azaltılması maksadıyla düzenli çöp depolama alanlarının
oluşturulması şarttır. Üçüncüsü, enerji tüketiminde tasarruf
sağlanması suretiyle sera gazı emisyonlarının azaltılması
gerekmektedir. Dört, ev ve iş yerlerindeki su ve enerji
kullanımına ilişkin kamuoyunun bilgilendirilmesi gerekmektedir.
Beşinci husus, su kaynaklarının korunması, kirlenmesinin
önlenmesi,
arıtma
tesislerinin işletmeye alınması şarttır. Altıncı husus, evsel ve
sanayi atık sularının geri kazanılarak ziraatta, sanayide
yeniden kullanılmasının teşvik edilmesi gerekmektedir.
Yedinci husus da,
sıcaklık değişikliklerine uyum gösteren bitki çeşitliliğinin
geliştirilmesi çalışmalarına ağırlık verilmesi gerekmektedir.
Özellikle,
ülkemizde araçlarda kullanılan yakıt kalitesinin iyileştirilmesi
ve biyoyakıtların kullanılması, yeni teknoloji ürünü motorlara
sahip taşıtların kullanılması, eski araçların trafikten
çekilmesi, büyükşehirlerde toplu taşımacılığın teşviki için
metro ve hafif raylı sistemlerin kullanımının hızla
yaygınlaştırılması, önemli miktarda sera gazı emisyonunu
önleyecek olan, Asya ve Avrupa yakasını birbirine bağlayacak
olan İstanbul Boğazı Marmaray Tüp Geçit Projesi'nin
tamamlanması, hızlı tren hatlarını da ihtiva eden demir yolu
ağının artırılması ve iyileştirilmesiyle ulaştırma sektöründe
çeşitli uygulamalara geçilmektedir, bazılarında da
tamamlanmıştır.
Sanayi sektöründe
ise, başta çimento ve çelik tesisleri olmak üzere enerji
verimliliğinin artırılması, daha kaliteli yakıtların
kullanılması ve alternatif yakıtların kullanımı yönünde
çalışmalar başlatılmıştır.
Atık sektörüne
yönelik olarak, öncelikle atıkların kaynağında azaltılması, geri
kazanılması, düzenli depolanması ve oluşan deponi gazının
enerjiye dönüştürülmesi çalışmaları büyük önem arz etmektedir.
Özellikle,
ülkemizde 2004 yılında yaklaşık olarak 74 milyon ton
karbondioksit eş değeri sera gazı emisyonu yutak alan olan
ormanlarımız tarafından karşılanmıştır. Ancak, bu yutulan
miktarın, karbondioksiti yutan orman alanlarının daha da
artırılması maksadıyla şu anda 2008 yılı itibariyle büyük bir
ağaçlandırma seferberliği başlamıştır. Özellikle, yaklaşık
olarak beş yılda 2 milyon 300 bin hektarlık alan
ağaçlandırılacaktır. Bu konuda bir eylem planı hazırlanmış olup,
Sayın Başbakanımızın imzası alındıktan sonra bir genelge olarak
seksen bir vilayetimize gönderilecek ve seksen bir vilayette tam
bir ağaçlandırma seferberliği başlatılacaktır. Ayrıca, her
şehirde mutlaka bir şehir ormanı, kent ormanı ve tabiat parkı
tesis edilecektir. Gerçekten bu çok önemlidir. Bu yüzden, 2008
yılını, biz "Ağaçlandırma Seferberliği Yılı" olarak ilan
ediyoruz. Ar-ge çalışmaları hızla devam ediyor değerli
milletvekillerim.
Bu arada, bir
miktar da su potansiyelimizden bahsetmek istiyorum. Özellikle,
Türkiye'deki yağışlar zamana, bölgelere ve mevsimlere göre büyük
farklılıklar arz etmektedir. Bilhassa, Karadeniz'de yıllık yağış
miktarı 2 bin 500 milimetre iken, İç Anadolu'da bu değer 250
milimetredir. Dolayısıyla, ülkemizdeki yağışlar mevsimlere ve
bölgelere göre çok değişmektedir. Bu yüzden çok iyi bir su
yönetimi şarttır.
Bilindiği üzere,
ülkemizde 112 milyar metreküp kullanılabilir su mevcuttur,
ekonomik olarak kullanabileceğimiz su miktarıdır. Bunun yaklaşık
olarak 29,6 milyar metreküpü, yani yüzde 74'ü sulamada; 6,2
milyar metreküpü, yani yaklaşık yüzde 15'i içme suyu ve kullanma
suyunda ve 4,3 milyar metreküpü de, yani bu da yüzde 11'e
tekabül ediyor, sanayide kullanılmaktadır. O hâlde, toplam
olarak, bunları topladığımız zaman, 2006 yılı sonu itibarıyla,
ülkemizde toplam kullanılan su miktarı -gerek sulamada gerek
içme ve kullanma suyu gerek sanayide- toplam 40,1 milyar
metreküptür, ortalama 40 milyar metreküp.
Değerli Başkan,
saygıdeğer milletvekilleri; su kaynaklarımızı çok iyi bir
şekilde yönetmek ve kuraklıktan etkilenmemesi için alınacak
birtakım tabii tedbirler vardır. Özellikle şunu vurgulamak
istiyorum: Yatırımlar zamanında yapıldığı, tedbirler alındığı
zaman ülkemiz kuraklıktan en asgari seviyede etkilenecektir.
Bunun için baraj ve göletlerin tamamlanması şarttır. Daha önce
belirttiğim
üzere, yüce
Meclise arz ettiğim üzere, biz, dört buçuk yılda 111 adet baraj
ve göleti tamamladık. Şu anda, bu mevcut baraj ve göletlerin
tamamlanması için büyük bir gayret içindeyiz.
Bunun dışında,
bilindiği gibi, 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve Su
Kullanım Hakkı Anlaşması çerçevesinde, şu anda 15.230 megavat,
yaklaşık 46 milyar kilovat saat yılda, toplam olarak 1.083 adet
HES (hidroelektrik santrali) projesine özel sektör müracaat
etmiştir. Bunun yatırım tutarı yaklaşık 22 milyar dolardır.
Yani, şu anda boşa akan suları değerlendirmek maksadıyla, bugün
itibarıyla tam 1.083 hidroelektrik santrale özel sektör müracaat
etmiştir. Dolayısıyla, bunların da hayata geçmesiyle temiz
enerji kaynaklarımız devreye girecektir.
Bir diğer husus
da, tabii ki, görüldüğü gibi, az önce ifade ettiğim üzere,
suyumuzun yüzde 74'ü şu anda, hâlihazırda sulamada
kullanılmaktadır. Ancak, 2003 yılından itibaren, Devlet Su
İşlerinde iptidai, açık sulama sistemleri terk edilmiş, mevcut
projeler dahi kapalı dediğimiz basınçlı sulama sistemlerine
dönüştürülmüştür. Onu özellikle vurgulamak istiyorum.
Bunun dışında,
tabii ki, havzalar arasında su aktarma söz konusudur. Bilhassa,
Beyşehir Gölü'yle ilgili Derebucak Prof. Dr. Yılmaz Muslu Barajı
Gembos Derivasyonu tamamlanmış, Mavi Tünel Projesi'nin temeli
atılmış, Zamantı Tüneli inşaatı inşallah yakın bir zamanda, bu
yılın sonunda bitirilecek, bu şekilde. Ayrıca, bildiğiniz gibi,
şehirlere su temininde önemli adımlar atılmıştır.
Bilhassa
şehirlerde…
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Bir
dakika ilave ediyorum Sayın Bakan.
Sözlerinizi
tamamlayın.
ÇEVRE VE ORMAN
BAKANI VEYSEL EROĞLU (Devamla) - Bir dakika içinde
tamamlayacağım Sayın Başkan.
Bildiğiniz gibi,
İstanbul'un su meselesinin çözümü için, bir sıkıntı çekmemesi
için, bu kuraklıktan etkilenmemesi için, Melen Projesi için,
mart ayında, biteceği tarih ve saat ilan edilmiş ve 20 Ekim saat
16.59 olarak ilan ettiğimiz bu Büyük Melen Projesi tam zamanında
İstanbul'a akıtılmıştır. Gerçekten, bu çok büyük, devasa bir
projedir.
Ankara için de
bildiğiniz gibi Kesikköprü'den su gelmektedir. Muhtemelen, kasım
ayı sonunda Ankara'ya da Kesikköprü Barajı'ndan su gelecektir.
Şu anda, 21 tane
proje vardır, bu projeler devam ediyor. Şehirler için entegre su
yönetimini başlattık. Özellikle Düzce'den taa Edirne'ye kadar
olan entegre su yönetimi ile biz, bu bölgeleri tamamen susuz
bırakmayacak şekilde bir çözüm planladık. Özellikle, şunu
belirtmek istiyorum: Gerçekte, bu şekilde sunulan, böyle bir
araştırma komisyonunun kurulması çok faydalı olacaktır diye
düşünüyorum çünkü ülkemizde su ve suyun yönetimi önemlidir.
Milletvekillerimizin çok değerli katkılarından istifade etmek,
kamu kurum ve kuruluşları arasında koordinasyonu sağlamak
açısından önemlidir.
Bu duygularla
hepinizi -inşallah hayırlara vesile olması dileğiyle bu
çalışmaların- en derin saygılarımla selamlıyorum efendim.
Sağ olun, var
olun. (AK Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür
ederiz Sayın Eroğlu.
Gruplar adına söz
vereceğim.
Cumhuriyet Halk
Partisi Grubu adına, Antalya Milletvekili Hüsnü Çöllü. (CHP
sıralarından alkışlar)
Süreniz yirmi
dakikadır.
CHP GRUBU ADINA
HÜSNÜ ÇÖLLÜ (Antalya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
küresel ısınmanın etkileri ve su kaynaklarının sürdürülebilir
yönetimi konusundaki araştırma önergeleriyle ilgili olarak CHP
Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz aldım. Yüce Meclisi
saygıyla selamlıyorum.
Sözlerime
başlamadan önce, iki gün önceki saldırıda yaşamını yitiren
askerlerimize rahmet, şehit yakınlarına ve kederli ailelerine
sabır diliyorum. Saldırıda yaralanan askerlerimize de acil
şifalar diliyorum.
Efendim, küresel
ısınma, son dönemde üzerinde sıklıkla durulan bir konu ve
yaşadığımız kuraklık, su kesintileri, Konya Ovası'nın durumu,
kuruyan göller ve o bölgelerdeki doğal yaşamın bozulması gibi
örneklerle de etkilerini çok yakından hissettiğimiz bir
süreçtir. Verilen araştırma önergelerinin de bu etkinin Türkiye
Büyük Millet Meclisine yansıması ve Meclisin duyarlılığının,
sorumluluğunun bir göstergesi olduğunu düşünüyorum.
Önerge sahibi
arkadaşlarımız, küresel ısınmanın nedenleri ve etkileri üzerinde
ayrıntılarıyla duracaklardır. Ben, fazla detaylara girmeden,
genel bir değerlendirme yapmak istiyorum.
Son dönemlerde,
bu alanda, pek çok ulusal ve uluslararası düzeyde toplantılar
yapılıyor. Genel değerlendirme, sanayileşmeyle birlikte
atmosfere salınan ve sera gazı adı verilen gazların etkisiyle
küresel düzeyde bir ısınma ve iklim değişikliğinin yaşandığı
yönünde. 1800'lü yıllardan bu yana, sıcaklığın 0,5 ile 0,8
derece arttığı ve 2100 yılına kadar da sıcaklığın 1,8 ile 4
derece yükselebileceği üzerinde durulmaktadır. Bu varsayımlara
bağlı olarak birçok felaket senaryosunun da zaman zaman
kamuoyuna yansıdığını görüyoruz. İklim koşullarındaki bu köklü
değişiklikler, doğal ve kıt kaynaklara erişimi güçleştirecek, bu
durum, ülkeler arası rekabete ve bölgesel savaşlara yol
açabilecektir, şiddetli soğuk nedeniyle güneye doğru büyük
göçler yaşanacaktır. Anlaşılacağı gibi, tam bir felaket durumu
yani insanlık kendi kendini yok etmeye doğru ilerliyor.
Değerli
milletvekilleri, küresel ısınmaya ilişkin buna benzer pek çok
felaket senaryosu var. İnsanlık, bu süreci durdurma gücü ve
aklına sahip. Bunun için de uluslararası toplantılar, çalışmalar
yapılmış ve ortaya, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği
Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokolü çıkmış durumdadır.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sözleşmesi, insanın iklim
sistemi üzerindeki tehlikeli etkilerini önleyecek düzeyde
durdurmayı hedefleyen uluslararası bir anlaşmadır. Kyoto
Protokolü ise ülkelerin ortak fakat farklı sorumlulukları ve
özel koşullarını dikkate alan, öncelikle, gelişmiş ve
sanayileşmiş yani dünyayı daha çok kirleten ülkelerin sera gazı
emisyonlarını azaltmaları yönünde yükümlülükler getiriyor.
Türkiye, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nin Ek-1 listesinde
bulunmakta, Kyoto Protokolü'nün ise Ek-B listesinde yer
almamakta ve dolayısıyla, herhangi bir emisyon sınırlamasına
tabi tutulmamaktadır.
Değerli
arkadaşlar, Kyoto Protokolü'nün ilk yükümlülük dönemi 2008 yılı
ile birlikte başlıyor. Bununla birlikte de yeni bir ticaret
dönemi başlayacak: Emisyon ticareti. Kısmen uygulamaları 2005
yılından beri sürüyor emisyon ticaretinin, ama asıl uygulama
2008 yılında başlayacaktır. Buna biraz dikkatinizi çekmek
istiyorum.
Kyoto Protokolü,
sera gazları olarak adlandırılan zehirli gazları, bu gazı
üretenleri bir bedel ödemeye mahkûm kılarak azaltmayı
hedefliyor. "Şirketler için belli kotalar konulacak, bu kotaları
aşanlar bunun bedelini ödeyecek." deniyor. Şirketler belirlenen
kotayı aştıklarında ton başına ödeme yapacak. Yani "kirleten
öder" çerçevesinde bir uygulama hedefleniyor. Bir de, bu hedefin
tutturulması için yeni bir sistem daha devreye giriyor: Kendi
yükümlülüklerini yerine getirmekte zorlanan ülkelere, bu konuda
daha başarılı olan ülkelerden kredi alma imkânı tanınıyor. Yani,
her ülkenin bir emisyon
payı, yani
dünyayı kirletme payı var, hakkı var. Çok kirleten ülke diyecek
ki: "Sen az kirletiyorsun, sana şu kadar para vereyim, geri
kalan kirletme hakkını bana sat."
Burada bir
çarpıklık yok mu? Böylece, dünyayı, kirletmiş olmaktan mı
kurtaracağız? Yani, ABD bir yandan kıyamet senaryoları yazacak,
"Şöyle felaket olacak, böyle savaşlar çıkacak." diyecek, bir
yandan da "Ben kirletmeye devam edeceğim, ama, bakın, bunun
parasını ödüyorum." diyecek. Bu mantığı anlamak mümkün değil
arkadaşlar. Böyle bir çözüm olur mu? Kirlenen dünyadır ve bunun
geri dönüşü yoktur. Yaşanacak bir dünya kalmadığında verilen
emisyon paralarının ne işe yarayacağını, doğrusu, ben anlamakta
güçlük çekiyorum.
Tabii, dünya
kirlendiğinde, yine, bundan en çok etkilenen bizim gibi
gelişmekte olan ülkeler ve onların yoksul halkları olacaktır.
Biz evrensel sorumluluğumuzu yerine getireceğiz, dünyayı
kirletmemeye çabalayacağız. Bunu yaparken, aynı duyarlılığı ve
sorumluluğu, dünyanın kaynaklarını kendi refahlarını
sürdürebilmek için tüketen, bunu tüketirken de dünyayı
kirletenlerden de beklemenin hakkımız olduğunu düşünüyorum.
Bir de burada şu
noktayı gözden kaçırmamak gerekir: Şimdi, Türkiye ve bizim gibi
gelişmekte olan ülkeler yabancı yatırım bekliyor, bunun için de
her türlü çaba gösteriliyor. Burada duyarlı olunmalı, çevreyi en
çok kirleten yatırımların "yabancı yatırımlar" adı altında
ülkemize sokulmasına izin verilmemelidir.
Hükûmet nükleer
santral kurma yönünde inat ve ısrarını tüm uyarılarımıza rağmen
sürdürmektedir. Bu inadın sonunda Türkiye'ye eski bir
teknolojinin dayatılacağı yönünde ciddi endişelerimiz vardır.
Türkiye, küresel
ısınma konusunda, acil değil, evrensel sorumluluğunu da dikkate
alan akıllıca politikalar ve çözümler üretmeli, kendi
topraklarının ve doğasının başka ülkelerin emisyon ticareti
pazarına dönüşmesine izin vermemelidir. Türkiye Kyoto
Protokolü'nü imzalayacaksa, sanayileşmiş ve gelişmiş ülkelerden
başlanarak sera gazı emisyonlarını düşürmelerini isteyerek
imzalamalıdır, daha ileri bir adımı gündeme getirmelidir.
Değerli
milletvekilleri, peki, ülkemiz bu alanda gerekli adımları atıyor
mu? Göstergeler pek de öyle olmadığını gösteriyor. Dünyayı en
fazla fosil yakıtlar kirletiyor. Biz ulaşım sistemimizi kara
yolu üzerine oturtmuşuz. İthal ettiğimiz petrolü kara
yollarında, hem de çevreyi kirleterek kullanmaya devam ediyoruz.
Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde kabotaj dâhilinde deniz
taşımacılığını bir türlü geliştiremiyoruz. Demir yollarını
ikinci plana atmışız. Şehir içi ulaşımda da toplu taşıma
sistemlerini yeterince geliştiremiyoruz. Duble duble yollar
yapmaya devam ediyoruz. Bu yollardaki sorunlar da ayrı bir
tartışma konusu.
Peki, elektrik
üretiminde durumumuz ne? Yenilenebilir yerli ve temiz kaynakları
geliştirebilmiş miyiz? Hayır. Türkiye elektriğinin yüzde 45 gibi
bir bölümünü, yani yüzde 97'sini dışarıdan aldığımız doğal gaz
ile üretiyor. Türkiye bu konuda ciddi adımlar atmalı, yerli,
temiz, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmelidir. Ama biz
ne yapıyoruz? Kendi kaynaklarımızı bir tarafa bırakıp "al ya da
öde" anlaşmalarıyla dışa bağımlı ve pahalı enerjiyi kullanmaya
devam ediyoruz. Bu arada "Elektriğe yüzde 20 mi, 25 mi zam
yapalım?" tartışmalarını sürdürüyoruz.
Türkiye
yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelirken de dikkatli olmalı,
bu alanda gelişen teknolojinin pazarı ve çöplüğü hâline
gelmemelidir. Bu alanda araştırma ve geliştirme için yeterli
kaynak ayrılmalı ve kendi teknolojimizin gelişmesine öncelik
verilmeli, kamu buna öncülük etmelidir.
Değerli
milletvekilleri, küresel ısınmanın ülkemizdeki en önemli etkisi
su kaynaklarımız üzerinde yaşanacaktır ve hatta yaşanmaya da
başlanmıştır. Konya Ovası kuruyor. Birçok ilde ve
yerleşim
biriminde susuzluk yaşanıyor. Daha geçenlerde seçim bölgem
Antalya'nın Finike ilçesinde kuyulardaki su seviyesinin çok
azalması ve yeterli klorlamanın yapılmaması nedeniyle 500'e
yakın vatandaşımız dizanteri oldu. Bu vesileyle, bir kez daha
onlara geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.
Türkiye son
dönemin en kurak kışını ve yazını yaşadı. Bu kuraklığa da
kuraklık mı, yoksa, belediyecilik anlayışının iflası mı demek
gerekir, bilmiyorum. Ankara ve Ankaralılar bunu yakından yaşadı.
Ankara Büyükşehir Belediyesi suyumuz azalıyor diyerek Ankara'nın
suyunu kesti, sonra borular patladı, halka ulaştırılamayan su
yollara aktı, sonra bir mucize gerçekleşti ve Ankara'nın dört
beş ay daha yetecek suyu olduğu ortaya çıktı ve o günden beri de
sular kesilmiyor.
Ayrıca, Ankara'ya
taşınacak Kızılırmak suyundaki kirlilik ile ilgili de pek çok
tartışma sürüyor. Bence, bu konu da olumsuz bir örnek olarak
dikkatle incelenmelidir.
Arkadaşlar, bu en
basit bir örnek. Bugün çoğu ülkede olduğu gibi Türkiye'de de
yaşanan su sorunlarının temelinde yönetim yanlışlıkları,
politika yetersizlikleri yatmaktadır. Tabii ki, iklim
değişikliğinin ve kuraklığın da etkisi vardır. Buna ilişkin
önlemler alınmalıdır, ancak, Türkiye su zengini bir ülke değil,
ama su fakiri bir ülke de değildir.
Sayın Bakan geçen
günlerde bu kürsüde anlattık. Türkiye'nin yıllık kullanılabilir
su potansiyeli 110 milyar metreküp düzeyinde, bunun 40 milyar
metreküpünü tarımsal sulama sanayi ve konutlarda kullanıyoruz,
yani, potansiyelimizin yaklaşık yüzde 35-40'ını geliştirebilmiş
durumdayız, yani, bu alanda yapılması gereken daha çok işimiz
var, ama Hükûmetin aynı duyarlılığı gösterdiğini söylemek pek
mümkün gözükmüyor.
DSİ'nin 2006 yılı
faaliyet raporunda su potansiyelinin tam olarak
geliştirilebilmesi için 78 milyar dolarlık ek yatırım gerektiği
hesabı yer alıyor. Peki, Hükûmet bu alanda yatırımları önceleyen
bir politika izliyor mu? Hayır, Hükûmet yatırımları kısarak borç
ödemeyi temel alan maliye politikasını beş yıldır sürdürüyor.
DSİ'nin de yatırım bütçesi 1 milyar dolar düzeyini çok
geçemiyor. Umarım su potansiyelimizi geliştirmek için yetmiş
sekiz yıl beklemek zorunda kalmayız.
Değerli
arkadaşlar, suya yatırım yapamıyoruz. Peki, sularımızı
koruyabiliyor muyuz? Trakya'da Ergene Havzası kirleniyor.
Kızılırmak'taki kirlilik ciddi boyutlarda. Arkadaşlar, 1 litre
atık su 8 litre temiz suyu kirletiyor. Peki biz ne yapıyoruz?
Evsel ve sanayiden çıkan atıkların büyük bölümünü hiçbir
arıtmaya tabi tutmadan akarsulara, denizlere deşarj ediyoruz.
Evsel atık suyun yüzde 35-40'ı, sanayide oluşan atık suyun ise
yaklaşık yüzde 65'lik bölümü hiçbir arıtmaya tabi tutulmadan
doğaya salınıyor.
İktidar ne
yapıyor? Bir yasa çıkarıp belediyelere ve sanayi kuruluşlarına
arıtma tesisi kurma zorunluluğu getiriyor. Güzel. Sonra
baskılara dayanamayıp, arıtma tesisi kurma süresini on yıla
çıkarıyorsunuz. Kaz Dağları'nda altın arayacağız diye süren
tahribat şu an gündemde. Türkiye'nin her tarafı maden ocağı, taş
ocağı haline getiriliyor. Doğanın tahrip edilmesine seyirci
kalınıyor.
Eski Çevre ve
Orman Bakanı Sayın Pepe diyor ki: "Bu yasalarla doğayı korumak
mümkün değil. Ben bu konuyu Sayın Başbakana iletmiştim." diyor.
Demek ki, sorumluluk Başbakana ait. Benim kurulacak komisyona
tavsiyem Sayın Pepe'yi dinlemesi, doğayı katleden uygulamalara
nasıl izin verildiği, hangi referanslarla, hangi siyasi
bağlantılarla izin verildiği konusunda bilgi almasıdır. Bu
bilgiler nelerin yapılmaması gerektiği konusunda bize net
açıklamalar verecektir. Zaten AKP İktidarının da anlayışı bu,
korumak ve geliştirmek değil ki. Beş yıllık icraatlar ortada.
Yapmak yerine satmak tercih ediliyor. Sayın Maliye Bakanı
babalar gibi satıyor sonuçta. Şimdi sıra akarsulara geldi.
Hürriyet
gazetesinde bir haber… Sayın Yalçın Bayer yazmış. Başlığı:
"Nehirlerimiz de 'satılıyor'…" Yazıda " 'Bu iktidar, Türkiye'nin
nehirlerini 3.1 milyar dolar karşılığında 29 yıllığına
satıyor; buna
devral-işlet demek gerekiyor. Yani en değerli varlığımız,
sularımız da gidiyor.'… DSİ'de yapılan ön çalışmalara göre,
Fırat'ın 29 yıllık satış değerinin 950 milyon dolar; Dicle'nin
650 milyon dolar olacağı söyleniyor. 12-13 nehrin akarsu
gelirlerinden metreküp hesabıyla 3,1 milyar dolar bekleniyor.
Yani Fırat ve Dicle bir fabrika gibi düşünülüyor." Bu anlayışla
küresel ısınmayla mücadele etmek mümkün değildir.
Arkadaşlar,
küresel ısınma ve iklim değişiklikleri konusunda Türk ve yabancı
pek çok bilim adamının, bu alanda faaliyet gösteren sivil toplum
kuruluşlarının, hatta kamu kuruluşlarının da elinde yeterli
bilgi oluşmuş durumdadır. Yapılacaklar konusunda üç aşağı beş
yukarı ne yapılacağı da bellidir. Ama asıl sorun, asıl mücadele
edilmesi gereken bu yönetim anlayışıdır. Doğayı ve su
kaynaklarımızı korumak yerine satmayı önceleyen yönetim
anlayışının değiştirilmesi gerekmektedir.
Değerli
arkadaşlar, su konusunda bir başka konuya da dikkatinizi çekmek
istiyorum. Geçmiş yıllarda petrol savaş sebebi oluyordu, hatta
bugün için de geçerli bir durum. ABD'nin Irak'ta ne yaptığı, ne
yapmaya çalıştığı da ortada.
Şimdi su ile
ilgili savaş senaryoları üretiliyor. Bu senaryoların önemli bir
bölümünde Türkiye'nin de adı geçiyor. Çünkü Orta Doğu gibi
stratejik bir bölgede en önemli su potansiyeline sahip
ülkelerden biri ülkemiz. Türkiye'nin pek çok sınır oluşturan ve
sınır aşan suları var. Bu sularımız nedeniyle, Irak, Sureyi,
İran, Bulgaristan, Ermenistan, Azerbaycan gibi ülkelerle ileride
sorunlar yaşayacağımız ihtimal dahilinde.
Türkiye'nin
toplam su potansiyelinin yaklaşık yüzde 25'ini oluşturan Fırat
ve Dicle'nin suları Avrupa Birliğinin bile gündeminde. AB'nin su
çerçeve direktifinde "bütünleşik havza yönetimi" diye bir kavram
var. Türkiye'nin AB'ye üyeliği on-onbeş yıl sürecek ama AB
Türkiye'den, Fırat ve Dicle'nin sularının İsrail'i de kapsayacak
şekilde komşularıyla ortak yönetimi konusunda çaba göstermesini
istiyor, hatta 2006 yılı ilerleme raporunda Türkiye'nin bu
konuda hiçbir adım atmadığı eleştirisini de yapıyor. Ayrıca,
ABD'nin Irak işgali ve ABD'nin Orta Doğu'da İsrail'i önceleyen
bir şekilde yürüttüğü Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında Dicle
ve Fırat sularının da masaya getirilebileceği dikkatlerden
kaçırılmamalıdır. Bugün yaşadığımız terörü de bu kapsama almak
bile mümkün aslında. Bu noktada Türkiye su geleceğini güvence
altına almak istiyorsa, ulusal güvenliğini de dikkate alan bir
strateji geliştirmeli ve bunu tavizsiz uygulamalıdır.
Değerli
arkadaşlar, dünya su konusunda, bir başka konuda, bu alandaki
özelleştirme uygulamalarıdır. Dünya Bankasının bir raporuna
göre, su pazarı 1 trilyon dolarlık bir büyüklüğe doğru gidiyor.
Bizim Hükûmetimiz de satmaya ve özelleştirmeye yatkın
olduğundan, kısa bir süre sonra, halkımızın sağlıklı içme suyuna
erişme olanağı kalamayabilir.
Bugün, dünyada
suyun yönetimi arz yönlü yapılmakta. Düşük maliyetle sübvanse
edilerek, ödeme gücüne bakılmaksızın, toplumsal ihtiyaçların
karşılanmasına yönelik hizmet sunulmaktadır. Ancak, uluslararası
su tekelleri ise, arz yönlü model yerine talep yönlü yönetim
modeline geçilmesi için baskılarını sürdürüyor. Kaynak
yetersizliği ve bu alandaki yatırımların yapılamaması nedeniyle
su kaynaklarının özelleştirilmesi baskıları artıyor. Bu alanda
Türkiye'nin ekonomik sorunları gerçekçe gösterilerek gündeme
getirilecek özelleştirme uygulamalarına geçit verilmemelidir. Su
ve halkın geleceği, serbest piyasa ekonomisinin insafına ve
uluslararası tekellerin kâr hırsına terk edilmemelidir. Aksi
takdirde, özelleştirme uygulamalarıyla, üzerine kâr payı
eklenerek belirlenecek bir fiyat, gelir dağılımının adaletsiz
olduğu da dikkate alındığında, açlık ve yoksulluk sınırında
yaşayan vatandaşlarımızın temiz ve sağlıklı suya kavuşma
olanaklarına imkân bırakmayacaktır.
Su kamusal bir
anlayışla planlanmalı, yoksul halkın suya erişimini engelleyecek
özelleştirme politikalarına geçit verilmemelidir. Tercih, şirket
çıkarları yerine, kamunun hakkını korumak olmalıdır. Türkiye'nin
su geleceği, Dünya Bankası ve uluslararası tekellerin değil,
halkın temel talepleri doğrultusunda planlanmalıdır.
Değerli
arkadaşlar, su güvenliğimiz konusunda hızlı nüfus artışı, çarpık
kentleşme ve çevreye duyarsız sanayileşme, çevre politikalarının
ve yaptırımlarının uygulanmasındaki kararsızlık, uluslararası
gelişmeler dikkatle değerlendirilmesi gereken konulardır. Bu
alanda su potansiyelinin geliştirilmesi, yer altı sularının
stratejik kaynak olarak saklanması, özellikle tarımda vahşi
sulamaya son verilmesi, suyun verimli kullanımını sağlayan
teknolojinin zorunlu tutulması gibi birçok öneri gündeme
gelebilir, ama önemli olan bu önerileri bir politika haline
getirip tavizsiz uygulama iradesi gösterebilmektir. Önemli olan
budur.
Suyun temel bir
ihtiyaç olduğu gözden kaçırılmamalıdır. İçecek su ve yiyecek
gıda bulunmadığında diğer sosyoekonomik kaygıların hiçbir anlamı
olmayacaktır. Bu bilinç toplumun tüm kesimlerine kazandırılmalı,
siyasal iktidar sorumluluktan kaçmamalıdır. Çünkü, söz konusu
olan burada geleceğimizdir.
"Babalar gibi
satarım", "sat kurtul, ver kurtul", "kaynak yok, özelleştirelim"
anlayışıyla bir çözüme ulaştırılamayacağı dikkatlerden
kaçırılmamalıdır.
Benim önerim, bu
alanda tüm kesimlerin deneyim, birikim ve önerileri
değerlendirilmeli, tüm kesimlerin üzerinde uzlaşabileceği "su
anayasası" niteliğinde bir metin ortaya çıkarılmalıdır. Bu
çerçeve belirlenirken ulusal çıkarlar ön planda tutulmalı; tüm
insanlığın sorunu olduğu gerçeğinden hareketle de, oluşacak bir
krizden en fazla dünyanın diğer kesimlerindeki yoksul insanların
etkileneceği unutulmayarak tüm insanlık için sorumluluğumuzun
gereğini içeren hedefler belirlenmelidir.
Bir dönem
Türkiye'de "enerji krizi tehdidi" ve "karanlıkta kalacağız"
söylemiyle birlikte gündeme getirilen doğal gaza dayalı elektrik
üretiminde olduğu gibi ülkemiz aleyhine olabilecek geçici
çözümlerden uzak durulmalıdır. Acil değil, akılcı çözümler
geliştirilmelidir. Suya yapılacak yatırımlarda, susuzluğun,
başta tarım ve enerji sektörü olmak üzere, yaratacağı sıkıntılar
ve ekonomik kayıpların oluşturacağı maliyetler gözden
kaçırılmamalıdır. Suya yapılacak yatırımın maliyeti susuzluğun
maliyetinden daha fazla olmayacağı unutulmamalıdır. Küresel
ısınma…
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Bir
dakika ek süre veriyorum. Lütfen tamamlayın sözlerinizi.
HÜSNÜ ÇÖLLÜ
(Devamla) - Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin dünya
üzerinde yaratabileceği tehditler dikkate alınarak, Orta Doğu
bölgesinin en temiz su kaynaklarına sahip olan ülkemiz için
oluşabilecek tehditler de değerlendirilerek ulusal güvenliğimizi
güvence altına alacak stratejiler geliştirilmelidir.
Toplumun da
doğanın ve suyun sınırlı ve kamusal bir kaynak olduğunu anlaması
ve geleceğe sahip çıkması gerekir. Çevreyle ilgili her konuda
sorumluluklarımızı yerine getirmek ve gelecek kuşaklara,
çocuklarımıza, tüm dünya çocuklarına yaşanabilir, güzel ve temiz
bir dünya bırakmak için çaba göstermek bizlerin temel görevidir.
Bu anlayışla,
küresel ısınma ve su kaynaklarının sürdürülebilir yönetimi
konusunda çalışacak komisyonumuza başarılar diliyor, Cumhuriyet
Halk Partisi olarak araştırma komisyonunun oluşturacağı çözüm
önerilerinin yaşama geçirilmesi için kararlılıkla çaba
göstereceğimizi bildiriyor, saygılar sunuyorum. (CHP
sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür
ederim Sayın Çöllü.
Milliyetçi
Hareket Partisi Grubu adına Niğde Milletvekili Mümin İnan.
Buyurun Sayın
İnan. (MHP sıralarından alkışlar)
Süreniz yirmi
dakika.
MHP GRUBU ADINA
MÜMİN İNAN (Niğde) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekili
arkadaşlarım; küresel ısınmanın etkileri ve su kaynaklarlarının
sürdürülebilir yönetimi konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi
araştırma önergelerinin birlikte yapılacak olan ön görüşmesi
için Milliyetçi Hareket Partisi adına söz almış bulunuyorum. Bu
vesileyle, yüce heyetinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Türkiye Büyük
Millet Meclisine Başkan Vekili seçilen Sayın Meral Akşener ve
Sayın Güldal Mumcu Hanımefendileri de tebrik eder, onlara
başarılar diliyorum.
Yıllardan beri
yüreklerimizi yakmaya devam eden terör olaylarını, ayrıca
teröristleri, bunlara cesaret veren, destekleyen, hoşgörüyle
bakan ve onları lanetlemekten çekinenleri de kınıyorum.
Şehitlerimize Yüce Allah'tan rahmet, yakınlarına ve aziz
milletimize başsağlığı temenni ederken bu konuda artık sözlerin
bitmesi ve eylemin şimdi zamanı olduğunu ifade etmek istiyorum.
Sayın Başkan,
saygıdeğer milletvekilleri; kâinatın bütün dengeleri ve sistemi
tamamen insan hayatı üzerine kurulmuştur. Evrende yaşadığımız
dünyadan başka canlı hayatı barındıran herhangi bir gezegenin
olup olmadığını şimdilik bilmiyoruz, olma ya da olmama
ihtimalinin yüzde 50 olduğunu söyleyebiliriz belki. Bu gezegen
yaratıldığı günden itibaren kurulan dengesi ve sistemi üzerinde
iyi ve alışılagelen bir yörüngede giderken, sanayi devrimiyle
beraber, artık, dünya hayatı iyi gitmemeye başlamıştır.
İnsanoğlunun daha
iyi ve lüks yaşama düşüncesinden kaynaklanan faaliyetleri
dünyanın alışılagelmiş ezberini bozmaya başladı ve dünyamız
hastalandı. Kısacası, dünyamızın düzeni bozuldu. Bu düzen öyle
bir ince hesaba dayanmaktadır ki, dengeyi sağlayan elemanlardan
biri değişime uğradığında ya da ortadan kaldırıldığında canlı
hayatı birbiri ardınca zora girmeye başlıyor. İnsanoğlu sadece
kendisi için kurulmuş bu sisteme kendi elleriyle hastalık
bulaştırıyor ve dünya hastalanıyor. Kısacası dünyanın ateşi
yükseliyor. Küresel ısınma dediğimiz dünyanın normal iklim
ısısını yükselmesi, insanoğlunun bugüne kadar karşı karşıya
kaldığı en büyük imtihandır.
Endüstri
devrimine kadar atmosferimizin içermiş olduğu karbondioksit
miktarı tahminlere göre milyonda 280 parçacıklı ve bu yaşam için
normaldi. Moleküler yapısı gereği karbon, dünya yüzeyinde uzaya
geri dönecek ısıyı emmekte, bu da dünya ısısını dengede
tutmaktaydı. İnsanlık, sanayi devrimine bu yapıyla ulaştı. Yeni
uygarlıkla elektrik için kömür, petrol, doğal gaz, kısacası
fosil yakıtları geçtiğimizde atmosferdeki karbondioksit oranı
1950'lerde yapılan ölçümlerde 315 seviyelerine ulaşmıştı bile.
Bugün ise değer 380 seviyelerindedir. Her yıl milyonda da 2
parçacık artmaktadır. Bu, bize asla küçük gelmemelidir. Bu artış
aynı oranda devam ettiği anda otuz beş yıl sonra bilim
adamlarının tehlike sınırı olan 450 parçacığa ulaşması mümkün
olur. Bundan sonraki artışlar hangi oranda olabilir, onları
tahmin etmek de imkânsız. Fakat, şu anda bile, bu ısı, dünya
üzerindeki kutuplarda donmuş en büyük su kaynaklarını eritmeye
başladı bile.
Peki, şu anda
küresel ısınmayı durdurabilir miyiz? Buna vereceğimiz cevap
"Hayır." Ne yaparsak yapalım, bugün bunun önüne geçme şansımız
yok. Çünkü, ısı, atmosferde etkisini belli bir müddet sonra
göstermektedir. Yapılmasını öngöreceğimiz tedbirler, zarar ve
zararlıları kontrol altına almak olmalıdır. Tehlikenin bu kadar
büyük olmasına rağmen, şu anda bile bu mümkün görünmemektedir.
Yakın zamanlara kadar bu tehlikenin boyutları hakkında elimizde
ciddi bilgiler
yoktu.
Araştırmacıların tehlikeli çizgi olarak gördükleri milyonda 450
parçacığa yavaş yavaş ulaşmak için insanlık hızlı bir biçimde
adım atmaktadır.
Sera gazı
emisyonları, atmosferin enerji emme durumunu artırmak suretiyle,
gelen ve giden enerji arasındaki dengeyi bozmaktadır. Bilim
adamları iklim sistemini kontrol eden sistemin motorunun
değişmekte olduğunu ve bu imtihanın atlatılması için bazı
şeylerin değişmesi gerektiğini öngörmektedirler. Çünkü, sanayi
devrimiyle tabiat ve insan arasındaki dengenin olumsuz ve kalıcı
bir biçimde canlıların aleyhine bozulduğunu söyleyebiliriz.
Bunlara dayalı olarak 1992 tarihli Birleşmiş Milletler İklim
Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi son dönemde gerçekleştirilen ve
ülkelerin bu büyük sorunla baş edebilmek için bir araya gelmiş
oldukları önemli bir düzenlemedir.
Küresel iklim son
derece karmaşık bir sistem olduğundan, bunun bizi ne oranda ve
nasıl etkileyeceğini net olarak bilmek son derece güçtür.
Milyonlarca insanın hayatlarını bağladıkları iklimin belirli
belirsiz birçok sorunu beraberinde getirmesi, zaten dünyada var
olan sorunlarla beraber doğrudan artan kıtlık, açlık ve
felaketlere yol açabilecektir.
Sözleşme üzerinde
anlaşmaya varan ülke sayısı bugün 175 civarındadır. Burada
önemli olan, bu ülkelerin bu sözleşmeyle ortada ciddi bir
sorunun varlığını kabul etmeleridir. Bu sözleşme 21 Mart 1994
tarihinden itibaren yürürlüktedir. Sözleşme, atmosferdeki sera
gazı birikimlerini, iklim sistemine tehlikeli insan kaynaklı
müdahaleleri önleyerek belirli bir düzeyde tutmak gibi nihai bir
hedef koymaktadır. Ayrıca, söz konusu düzeyin ekosistemlerin
iklim değişimine doğal olarak uyum sağlamasına, gıda üretiminin
herhangi bir tehdide uğramamasına ve ekonomik kalkınmanın
sürdürülebilir bir biçimde devam etmesine imkân tanıyacak bir
zaman süresi içinde tutulması gerektiğini de belirtmektedir.
Sayın Başkan,
değerli arkadaşlarım; iklim değişikliği insanlık için bir
tehlikedir ve bunun gelecekteki olumsuz etkilerini net olarak
kimse bilememektedir. Mesela, bölgesel yağış sistemleri
değişebilir, daha çok yağmur yağsa bile zamansız ve dengesiz
yağışlar, daha çabuk buharlaşma ve kuraklıklara yol açabilir.
Özellikle yoksul ve gelişmekte olan ülkeler, tatlı su kaynağı
sıkıntıları ve halk sağlığıyla ilgili sorunlarla karşı karşıya
kalabilir. Şimdiden küresel ekonomi, küresel su kaynakları
üzerinde ciddi tehditler oluşturmaya başlamıştır bile. İklim ve
tarım kuşakları kutuplara doğru kayabilir, orta enlemdeki ovalar
kuraklıkla karşı karşıya kaldığı için gıda üretiminde ciddi
düşüşler görülebilir. Eriyen buzullar deniz suyunun yükselmesine
yol açtığından, nüfusu yoğun olan sahil bölgelerinden içlere
doğru göçler oluşabilir.
Sözleşme, daha
sonraki somut girişimler için bir nirengi noktası
oluşturmaktadır. Sözleşme, bugün için anlamlı oldukları
tartışılmaz ön adımlar atmaktadır. Buna bağlı olarak ülkeler,
iklim değişikliğini yavaşlatacak millî politikalar ve programlar
hazırlama konusunda da anlaşmaya varmışlardır.
Sözleşme, iklim
değişikliğine ilişkin bilimsel araştırmaları da düzenlemektedir.
İklim değişikliği sorunu, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler
arasında var olan birçok sorunu daha da gerginleştiren ortamı
oluşturmaktadır. Bugün iklim değişikliğinin en büyük sorumluları
gelişmiş ülkelerdir. Sözleşme, zengin ülkelere bu konuda daha
çok sorumluluk yüklemektedir. Yoksul ülkelerin ekonomik kalkınma
haklarını tanıyan sözleşme, bu ülkelerin iklim değişikliğine
açık olduğunu kabul etmektedir.
Sayın Başkan,
değerli milletvekili arkadaşlarım; dünya nüfusu arttıkça insanın
çevreye yönelik talepleri de artmaktadır ve insanlar daha iyi
bir yaşam talep etmektedirler: Daha çok ve daha iyi yiyecek,
daha çok içecek, daha temiz su, daha fazla elektrik, daha çok
konut istekleri vardır.
Milyarlarca
insanın tatlı su temininde zaten giderek artan ciddi sorunları
varken, göllerden ve nehirlerden tarım için daha çok su
çekilmekte ve tüketilmektedir. Bu doğal su depoları
tüketildiğinde tarımda da büyük sorunlar yaşanacaktır ve
dünyanın birçok yöresinde insanlar açlıkla karşı karşıya
gelecektir. İnsanlık, bir yolunu bulup da doğal çevreyi tahrip
etmeden sürdürülebilir kalkınmayı başarmak mecburiyetindedir.
Sağlıklı teknoloji ve bilgi birikiminin geliştirilmesini
sağlayabilirsek, mesela güneş enerjisi gibi temiz enerjinin daha
pratik yollarını bulabilirsek, kömür ve petrol gibi fosil
yakıtların tüketimini azaltabiliriz. Bunun için bütün insanlığın
iklim değişikliği konusunda eğitilmesi gerekmektedir.
Sayın Başkan,
değerli milletvekili arkadaşlarım; 1992 yılında imzalanan İklim
Sözleşmesi'nden sonra hükümetler kamuoyu baskısına
dayanamayarak, 1997 yılında Kyoto Protokolü'nü de imza
etmişlerdir, ancak bu protokol daha karmaşık ve farklı,
ayrıntılı hükümler getirmektedir. Bu, sera gazı emisyonlarını
kontrol altına alma gibi çok güç bir işin ortaya çıkmasıdır.
Farklı ekonomik ve siyasi çıkarları olan ülkeleri aynı ortamda
buluşturmak da son derece güçtür. Bundan dolayıdır ki, dünyayı
en çok kirleten, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere,
protokole henüz imza koymamışlardır.
Kyoto Protokolü
ekonomik hayatın başlıca sektörlerini etkileyeceğinden, çevre
ile sürdürülebilir kalkınma alanında bugüne kadar kabul edilen
en kapsamlı anlaşmadır.
Protokol, belli
başlı 6 sera gazını ele almaktadır. Gelişmiş ülkelerdeki
emisyonların azaltılmasına yönelik bağlayıcı hedefler ve zaman
süreleri belirlenmektedir. Ayrıca, bu azalmaların inandırıcı ve
doğrulanabilir olmasını da öngörmektedir. Ekonomileri geçiş
sürecinde olan ülkelere ise ek esneklikler getirmektedir.
Kyoto Protokolü
nihai bir sonuç durumunda değildir, ancak zamanla
güçlendirilecek, üzerine yeni şeyler konacak bir belgedir. Ortak
uygulama projeleri, diğer gelişmiş ülkelerdeki projelerin
finansmanlarında da yararlanılacak emisyon birimlerini
öngörmektedir. Oluşturulacak temiz kalkınma mekanizması,
gelişmekte olan ülkelerde emisyon azaltıcı, önleyici projelerin
finansmanı için kredi sağlayacaktır.
Küresel ısınma
sonucunda, dünyanın birçok yerinde su kaynakları ile insanların
su talepleri arasındaki açı giderek büyümektedir. Yüzey ve taban
suyu seviyesi düşüyor, ırmaklar kuruyor ve giderek azalan su
kaynakları için rekabet alabildiğine büyüyor. Kuraklığa karşı en
büyük güvencemiz olan su desteğini de bu şekliyle kaybediyoruz.
İnsanın yaşadığı dünyada emniyette olması için gıda üretimine,
su ortamının sağlığına ve sosyopolitik istikrara ihtiyaç vardır.
İnsanlığı tehdit eden bu konuya karşı bilim adamlarının uyarılar
yapmasına rağmen, devletler bu konudaki tedbirleri almakta çoğu
zaman ayar sürümektedirler.
Su olmazsa hayat
ve büyüme son bulur. Dünya nüfusunun hızla artması, buna bağlı
olarak daha çok gıda tüketimi isteği ve bunu üretebilmek için
çiftçilere daha çok su.
Dünyada göl,
ırmak ve su kaynaklarından insan faaliyetleri için çekilen suyun
yüzde 10'u evlerde ve belediyelerde, yüzde 10'u endüstride ve
yüzde 65'i tarımda kullanılmaktadır. Tarımın genel itibarıyla su
ağırlıklı bir sektör olduğunu ele alırsak, geleneksel
yöntemlerle 1 ton tahıl üretmek için 1000 ton su kullanmamız
gerekmektedir.
Topraktan sızan
ve buharlaşan su miktarı etkin olmayan yöntemlerden dolayı çok
fazladır. Bu sebepten dolayı, sulanabilir tarım alanları küresel
gıda üretimi açısından son derece büyük önem taşımaktadır.
Bugün, tüm dünyada sulanan alanlar dünyanın yüzde 16'sını
oluşturmasına rağmen, bu alanlarda üretilen gıda miktarı da
yüzde 40'ları bulmaktadır.
Sayın Başkan,
değerli milletvekili arkadaşlarım; yirmi yıl sonra tahmin edilen
dünya nüfusunun tahıl ihtiyacını karşılamak için 780 ila 800
milyar metre küp ek suya ihtiyacımız vardır. Ama, dünya, şu anda
bu suyu nereden bulacağını da bilmemektedir.
Gelecekte gıda
ihtiyacını karşılamak için ekinlere daha çok su bulmak
zorundayız. Bu konuda ciddi sıkıntılar vardır. Irmak akışlarının
azalması, taban suyunun düşmesi, yani, tedarik projeleri için
ekonomik ve çevresel açıdan sağlıklı alanların olmaması, ayrıca,
kentsel su kullanım miktarının artması tarım için su miktarının
kısıtlanmasına neden olmaktadır.
Yer altı
sularının aşırı çekimi ve su yataklarının hızla boşalması,
dünyanın sulama bölgelerinin tamamında olduğu gibi, ülkemizin
birçok bölgesinde de mevcuttur. Mesela, Konya Ovası'nda ve
Niğde'mizde buna bağlı olarak toprak çöküntülerini çıplak gözle
bile görmek artık mümkündür. Yer altından çekilen suyun aynı
oranda doğal sistemle oralara eşit miktarda dolmamasından
dolayı, taban suyu derinlere inmekte, tuzlu su ve deniz suyunun
tatlı su kaynaklarına karışmasına neden olmaktadır. Ayrıca,
suyun boşalması su yatağının jeolojik malzemelerinin sıkışmasına
neden olarak, suyu tutacak gözenek ve delikleri yok edip, yer
altı depolama kapasitesini de düşürmektedir. Bunun da telafisi
mümkün değildir ve bunun bedeli ileride çok ağır olabilir.
Ayrıca, aşırı su
kullanımı neticesinde dünyadaki sulanabilir arazilerin yüzde
10'u aşkın bir bölümünün aşırı tuzlanmadan dolayı devre dışı
kaldığını biliyoruz. Bu oranın Türkiye'mizde çok daha fazla
olduğu tahmin edilmektedir.
1950'den bu yana
dünyadaki su kullanma ihtiyacı 3-4 kat artmıştır. Buna bağlı
olarak, büyük baraj projeleri ve ırmak saptırmalarıyla sudan
azami yararlanma hayata geçirilmeye çalışılırken, doğal hayatın
dengesinin korunmasına aynı oranda özen gösterilmemiştir. Bu
başarısızlık sonucunda temel ekolojik denge bozulurken, birçok
kuş, bitki, balık ve canlı türünün yok olduğuna, göllerin yok
olduğuna, sazlıkların kuruduğuna, sulak alanların ortadan
kalktığına şahit oluyoruz. Son dönemde büyük şehirlerimize ırmak
saptırmalarıyla getirilecek suların yaratacağı çevresel etkiler
çok iyi hesap edilmelidir.
Su kaynaklarının
giderek ihtiyaçların altında kalması ülke içinde ve ülkeler
arasında su rekabetinin artmasına neden olmaktadır. Eşit olmayan
su dağılımları ve zengin ülkelerin kaynakları ele geçirme
imkânlarını elinde bulundurması, yeni ve büyük su projeleri yeni
gerilim kaynakları oluşturmaktadır. Devletler arasında kaynak
savaşına yol açması en muhtemel kaynağın önümüzdeki dönemlerde
su olduğunu söyleyebiliriz. Suyun alt taraftaki ülkelerin suyu
kontrol eden ülkelerden güçsüz olması durumunda çatışma olma
ihtimali azdır. Fakat, tersi durumlarda çatışmalar ve politik
istikrarsızlıklar ortaya çıkabilir.
Sayın Başkan,
değerli milletvekili arkadaşlarım; günümüzün su konusunda
çatışma yaşanması potansiyelini taşıyan sıcak bölgelerin
hiçbirinde tüm tarafları içeren uluslararası anlaşmalar yoktur.
Uluslararası resmî yaptırım hukuku olmadığı için ilgili ülkeler
arasında yapılacak anlaşmalara, bunlara bağlı kalınabilir.
Dicle ve Fırat,
bizim açımızdan bakıldığında bize önemli avantajlar
getirmektedir. Zaman zaman Dicle ve Fırat'ın uluslararası bir
yönetime bırakılması gibi Batı'dan gelecek isteklere de millet
olarak sağlam bir biçimde ayakta durmalıyız. Ayrıca son
zamanlarda suların, nehirlerin, barajların özelleştirilmesi gibi
konularda hata yapmamalı ve bunlar devletin mutlak kontrolünde
olmalıdır diye düşünüyoruz.
Ülkeler kendi
içinde ve dünya için yeni su stratejisi oluşturmalıdır. Kaynak
bolluğunun yaşandığı bir dünyada aşırı su tüketimi insanlığa
hizmet etmiştir, ancak su kaynaklarının kıt olduğu bir
dünyada su
tüketimi, bizi felaketlere götürebilir. İyi bir planlama,
ekonomik gelişmişlikle beraber ekosistemlerin korunması
arasındaki bağın doğru kurulması ve insanın buna katılımının
mutlaka sağlanması gerekmektedir. Suyun ekonomik yarar olarak
görülmesi şarttır.
Tüm dünya su
kullanımının üçte 2'sini tarımda kullanmaktadır. Tarımda
yapılacak küçük tasarruflar ile şehirlere ve çevreye büyük
oranlarda su aktarılabilir. Bunun için, tarımda kullanılan suyun
mutlaka damlama sulama yöntemiyle yapılması kaçınılmaz bir
zorunluluktur. Damlama suyuna geçen çiftçilerimizin su
kullanımını yüzde 30 ila yüzde 60 arasında azalttıklarını ve
verimlerini artırdıklarını görüyoruz. Damlama ve yağmurlama su
sistemlerini tercih eden çiftçilerimizin mümkün olduğu kadar
desteklenmesi de şarttır.
Tarımsal üretimde
verimliliğin ve kalitenin arttırılması, üretim giderlerinin
düşürülerek kârlılığın sağlanması ve su kaynaklarının verimli
olarak kullanılması ancak bu metotlarla mümkün görülmektedir.
Bugün ülkemizin
birçok yöresinde olduğu gibi Niğde'mizde de taban suyunun
derinlere inmesi sonucunda, bu suyun elektrikle çıkartılması
çiftçilerimize önemli elektrik maliyetleri yüklemektedir.
Anadolu çiftçisi
kuraklığın da etkisiyle sıkıntılı günler geçirmektedir. Buna
bağlı olarak üst üste gelen tarımsal sulama elektrik borçları
ödenmesi artık imkânsız hâle gelmiştir. Bu borçların çiftçinin
ödeyebileceği düzeyde yeniden yapılandırılması hem devletimizin
hem de çiftçilerimizin lehine olacaktır diye ifade etmek
istiyorum.
Diğer taraftan
şehir içme suyu şebekelerinde kaçak ve kayıpların önüne
geçebilmek amacıyla yeni isale hatları için belediyelere özel
destekler de verilmesi gerekmektedir.
Ayrıca evlerdeki
israfın önlenmesi için de bir bilinçlendirme kampanyası
yapılmalıdır. Bütün belediyelerde ve sanayi tesislerinde atık su
arıtmalarının kurulmasına destek olunmalı ve atık suyun tarımda
kullanılabilir hâle getirilmesi sağlanmalıdır. Ayrıca, sanayi
tesislerinde takılacak filtrelerle, sera gazı etkisi yapan
gazların salınımının kontrol edilmesi ve yine, karbondioksit
emen ormanlarımızın korunması ve yeni orman alanlarının
oluşturulması için, acilen gerekli tedbirlerin alınması
gerekmektedir.
Su için en önemli
tasarruf faydalı kullanımdır. İnsanın faydasına olmadan bir
damla suyun bile denize gitmesi kabul edilebilir bir şey
değildir. Özellikle ülkemizin su kaynakları göz önüne
alındığında, bunun, daha da dikkate alınması gerekmektedir.
Ancak, su kaynaklarının planlanması ve yönetimine dair yaşanan
sorunlar, sanayileşme ve kentleşme sürecinin plansız seyri,
yenilenebilir su miktarlarında olumsuz değişmelere yol açmış
durumdadır. Gelecekte büyük sorunlar doğuracak su kıtlığının
önüne geçilebilmesi için, acil olarak, dünya çapında, su
kaynaklarının kullanımında olumlu sonuçlar verecek alternatif
çözümler gerekmektedir. Yoksa, karmaşa dolu bir geleceğe doğru
hızlı bir biçimde gitmekteyiz.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; önerge sahibi arkadaşlarımızın,
Türkiye'nin farklı bölgelerinden aynı konuyu dile
getirmelerinden anlaşılan, sorunların ortak olmasıdır. Önerge
sahibi arkadaşlarıma, duyarlıkları için, grubumuz adına çok
teşekkür ediyorum. Dünyanın gelecekteki iklimini koruma
gerekliliğine ilişkin süreçte, bütün devletlerin ve insanların,
çözüme yönelik kararlara katkı sağlaması gerekmektedir. İklim
değişikliği insanın denetimi dışına çıkmadan, hemen, şimdi, işe
başlama zamanıdır diye düşünüyorum.
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
MÜMİN İNAN
(Devamla) - Bu sebeple, 21'inci Dönem ve 22'nci Dönem Parlamento
çalışmalarının içerisinde, küresel ısınmanın neden olduğu
sorunların oluşturduğu riskin araştırılarak
gereken
önlemlerin belirlenmesi amacıyla hazırlanan Meclis araştırma
komisyonu raporlarından da faydalanmak suretiyle, daha uzun
süreli, yeni tespitler ve güncel önerilerde bulunması için,
araştırma komisyonu kurulmasının yanı sıra toprak ve su için
ayrı, hava ve küresel ısınma için de ayrı olmak üzere iki alt
komisyonun kurulmasını da öneriyoruz, faydalı olacağı
inancındayız. Bu önerilerin arasına Niğde ilinin su
kaynaklarının ve Akkaya Barajı'nın da inceleme kapsamına
alınmasını istirham ediyorum.
Milliyetçi
Hareket Partisi olarak da komisyonların kurulmasını destekliyor,
kurulacak komisyonlara başarılar temenni ediyorum, bu duygu ve
düşüncelerle yüce heyetinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.(MHP
sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür
ederim Sayın İnan.
Adalet ve
Kalkınma Partisi Grubu adına, Ankara Milletvekili Nazmi Haluk
Özdalga söz alacaktır.
Buyurun Sayın
Özdalga.(AK Parti sıralarından alkışlar)
AK PARTİ GRUBU
ADINA NAZMİ HALUK ÖZDALGA (Ankara) - Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Anayasa ve
Türkiye Büyük Millet Meclisi İç Tüzüğü'ne göre küresel ısınma ve
su konusunda bir Meclis araştırması başlatılması ve o amaçla
özel bir komisyon kurulması konusunda AK Partinin görüşlerini
bildirmek üzere söz almış bulunuyorum.
Konuşmamın
başında pazar günü terör örgütünün saldırısı sonucu şehit düşen
12 evladımızın Asteğmen Mehmet Bozkuş'un, Astsubay Soner
Özübek'in, Çavuş Mustafa Uysal'ın, Çavuş Selçuk Gürdal'ın ve
sevgili erlerimiz Mehmet Cücük'ün, Yavuz Öztürk'ün, Zekeriya
Yatı'nın, Abdurrahman Doğan'ın, Tarık Emeket'in, Vedat
Kutluca'nın, Samet Saraç'ın, Lokman Eker'in aziz hatıraları
önünde saygıyla eğiliyorum. 12 evladımıza ve bütün şehitlerimize
Allah'tan rahmet yakınlarına başsağlığı ve sabır diliyorum.
Milletçe acımız
derindir. Bu vesileyle iki hususa işaret etmek istiyorum:
Birinci olarak, Türkiye hiçbir koşul altında komşu bir ülke
toprağının kendisine dönük saldırılar için bir askerî mevzi
olarak, geri üs olarak kullanılmasına izin veremez ve
vermeyecektir. Komşu bir ülke toprağının kendisine yönelik
saldırılar için lojistik ve ikmal sahası olarak kullanılmasına
izin vermesi asla söz konusu olmayacaktır. Soğuk kanlılığını
kaybetmeden, fevri davranışlara kapılmadan, ülkenin karşı
karşıya olduğu bu millî meseleyi kısa süre önce yapılan
demokratik seçimlerde arzu ettikleri sonuç çıkmadığı için bir iç
siyasi hesaplaşma vesilesi görüp tahrik ve provokasyon peşinde
olanlara aldırmadan, diplomatik ve askerî hesaplarını en iyi bir
şekilde yaparak gerekirse bir değil birkaç ve defalarca
operasyon yaparak meşru savunma hakkını kullanacak ve o saldırı
üstlerini behemehâl bertaraf edecektir.
İşaret etmek
istediğim ikinci husus şudur: Son dönemde yaşadığımız
gelişmelerin, özellikle Kuzey Irak'taki yerel liderliğin tutum
ve davranışlarının önemli sonuçlar doğuracağı muhakkaktır. Kuzey
Irak yönetimi, Türkiye'nin dostluğunu aramak yerine, açıkça
hasmane bir tutum içine girmiştir. Daha şimdiden ve mevcut
koşullarda yürütülen bu hasmane siyasetin, önümüzdeki dönemde
bölgede ortaya çıkabilecek yeni oluşumlara karşı Türkiye'nin
iradesini daha yüksek bir düzeye taşımak ihtiyacını ortaya
çıkardığı aşikârdır. O bakımdan, Kuzey Irak'taki yerel
liderlerin hayati bir yanılgı içinde bulunduklarını vurgulamak
istiyorum.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; küresel ısınma, iklim değişikliği ve su
konusuyla ilgili olarak, öncelikle bu konuda Meclis araştırması
önergesi veren bütün arkadaşlarıma, Kırklareli
Milletvekili
Sayın Tansel Barış ve 29 arkadaşına, Antalya Milletvekili Sayın
Tayfur Süner ve 21 arkadaşına, Uşak Milletvekili Sayın Nuri Uslu
ve 21 arkadaşına, Kırklareli Milletvekili Sayın Ahmet Gökhan
Sarıçam ve 19 arkadaşına ve ayrıca bugün yeni önergeler veren
bütün milletvekili arkadaşlarıma içten teşekkürlerimi sunuyorum.
İklim
değişikliği, küresel ısınma ve onlarla yakından bağlantılı su
konusu, bugün insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük çevre
tehdidini oluşturmaktadır. Denilebilir ki, iklim değişikliği
bugün uluslararası diplomaside ve uluslararası iş birliği
platformlarında, güvenlik ve terör konusundan sonra gündemde
bulunan ikinci önemli konudur.
İklim değişikliği
ve küresel ısınmaya yol açan şeyin karbondioksit, metan, ozon
gibi "sera gazları" olarak adlandırılan gazlar olduğu konusunda
bilim adamları arasında geniş bir mutabakat vardır.
Dünyanın iklim
sisteminin temelini 150 milyon kilometre uzakta bulunan ve
ışınlarıyla enerji sağlayan güneş oluşturuyor. Güneşin enerji
yayan ışınları, yani radyasyonu çok kısa dalga boyuna sahiptir
ve o nedenle, geçtiği atmosfer ortamını ısıtmadan dünyaya ulaşır
ve yerküre tarafından emilir. Atmosferin ısınması, dünyamızın
atmosferinin ısınması, güneş ışınlarıyla ısınan dünyanın tıpkı
güneş gibi yaydığı radyasyon ile olur. Ama, dünyanın saldığı
radyasyon uzun dalga boyuna sahiptir ve o nedenle atmosferi
ısıtır.
En basit şekliyle
anlattığım bu işleyiş, milyonlarca yıl sonunda dünyanın mevcut
iklim sistemini oluşturmuştur. Dünyanın iklim sistemi çok hassas
fiziki, kimyasal ve biyolojik süreçler üzerine kuruludur. İnsan
faaliyetleri sonunda salınan sera gazları atmosferde
birikmektedir ve bu gazların özelliği, dünya tarafından yayılan
radyasyonun bir kısmını emerek tekrar geriye vermeleri ve o
şekilde atmosfer sıcaklığının yükselmesine yol açmalarıdır.
İklim değişikliği
konusunda çalışmalar pek çok on yıllar önce başlamış ve
başlangıç döneminde bu çalışmalar sadece bilim insanları ve
küçük bir uzman grubu ile sınırlı kalmıştır. Ama zamanla yavaş
yavaş daha geniş kamuoyunun ve siyasetçilerin dikkatini çekmeye
başlamış ve nihayet ilk önemli sonuç 1992'de Rio de janerio'da
Dünya Zirvesinde alınmıştır, burada benden önce konuşan
arkadaşlarımızın da belirttiği, Birleşmiş Milletler İklim
Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin kabul edilmesiyle. Bu
sözleşme 1994 yılında yürürlüğe girmiştir ve Türkiye tarafından,
on yıl gecikmeyle, 2004 yılında onaylanmış ve öylelikle Türkiye
bu Sözleşmeye taraf olmuştur.
Birleşmiş
Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, söz konusu sera
gazlarının emisyonunun azaltılmasını öngörmektedir, ama bu
konuda ülkeler için zorunlu sınırlar getirmemiştir, o nedenle
hukuki bir bağlayıcılığı yoktur. Ancak o sözleşmeyi imzalayan
taraflar, her yıl bir konferans, "taraflar konferansı" adı
verilen bir konferans düzenlemekte ve ek protokoller
oluşturmaktadır. Bu ek protokollerden en ünlüsü, en çok
bilineni, şöhreti ana sözleşmeyi de aşmış bulunan Kyoto
Protokolü'dür. Japonya'nın Kyoto şehrinde 97'de imzalanan ve
2005'te yürürlüğe giren protokol.
Burada amaç,
sanayileşmiş ve büyük çoğunluğu geçiş döneminde bulunan Avrupa
ülkelerinin emisyonlarının ortalama yüzde 5-6 civarında
azaltılmasıdır ve o doğrultuda bağlayıcı mükellefiyetler
getirilmiştir. Uygulamada ise, söz konusu indirim 2008-2012
yılları arasında gerçekleştirilecektir. 2012 sonrası dönem için
yeni katılım ve işleyiş mekanizmaları üzerinde çalışılmaktadır.
Ancak, Türkiye, Kyoto Protokolü'ne taraf olmadığı için 2012
sonrasına dönük bu çalışmalar içinde de etkili bir şekilde yer
alamamaktadır.
Yüz yetmiş
civarında ülke Kyoto Protokolü'nü imzalamış ve onaylamıştır.
Amerika Birleşik Devletleri ve Avustralya -iki ülke- bu
Protokolü imzalamış, fakat daha sonra kendi millî meclislerinde
onay işlemini yerine getirmeyeceklerini beyan etmişlerdir.
Türkiye ise henüz
Kyoto Protokolü'nü onaylamamıştır. Ancak, bilindiği gibi, Sayın
Başbakanımız, birkaç hafta önce, eylül sonunda Birleşmiş
Milletler Genel Kurulunda yaptığı konuşmada, özel durumu ve özel
koşulları dikkate alınmak kaydıyla, Türkiye'nin Kyoto
Protokolü'nü onaylamaya sıcak bakabileceğini, bu olasılığı ciddi
bir şekilde değerlendirebileceğini açıklamıştır.
İklim değişikliği
bugün insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük çevre tehdididir
ve hızlı, kararlı hareket edilmesi gerekmektedir. Diğer
taraftan, en fazla sera gazı üreten sanayileşmiş ülkelerin,
iklim değişikliğinin en büyük sorumlusu olduğu ortadadır. İşin
en adaletsiz yönlerinden biri, iklim değişikliğinden en çok
zarar gören ve görecek olan ülkelerin en az sera gazı üreten
ülkeler olmasıdır. En çok kuraklık, susuzluk ve yoksulluk çeken
ülkeler, mesela Sahra altı ülkeleri iklim değişikliğinin
bedelini en çok ödeyecekler arasındadır. O nedenle, iklim
değişikliğiyle mücadele edilirken, emisyonlar azaltılırken,
yoksulluk içinde yaşayan insanların ihtiyaçlarını görmezlikten
gelmemeliyiz. Bütün bu nedenlerle makul ve adaletli ilkeler
etrafında mutabık kalınması önem taşımaktadır. En fazla emisyon
yapan ülkeler, hemen ve hızlı bir indirime gitmelidir.
Gelişmekte olan ülkeler, makul bir süre içinde emisyonlarını
sabitleştirip sonra düşürmeye başlamalıdır. En az emisyon yapan,
en az gelişmiş ülkeler ise durumları iyileşene kadar bir süre
daha artırmayı sürdürebilmeli, ondan sonra emisyonlarını
düşürmelidir. Bütün ülkelerin sera gazı emisyonları arasında ise
nihai olarak bir yakınsama, birbirine yaklaşma, adaletli bir
yaklaşma sağlanmalıdır.
Yukarıda
özetlenen türden adil bir emisyon azaltma süreci üzerinde
mutabık kalınması gerekmektedir, ama dünyanın toplam emisyon
miktarı -tekrar vurgulayarak söylüyorum- hemen azalmaya
başlamalıdır. Bu, siyasi açıdan çok zor ve karmaşık bir
görevdir, çünkü çok farklı koşullara sahip çok sayıda ülke
arasında kapsamlı bir konsensüs, mutabakat zemininin yaratılması
gerekmektedir. Şuna işaret etmek istiyorum ki, bilim ve
teknolojinin gücünün sağduyuyla kullanılmasıyla dünyanın giderek
artan enerji ihtiyacının giderek daha temiz ve daha ucuz bir
şekilde karşılanması mümkündür.
Türkiye, iklim
değişikliği tehdidi karşısında üzerine düşenleri, Sayın
Başbakanımızın son Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda yaptığı
konuşmada belirttiği çerçevede, Sözleşme'nin, İklim Değişikliği
Sözleşmesi'nin "ortak ve farklılaşmış sorumluluklar" prensibi
doğrultusunda yerine getirmeye hazırdır. Diğer taraftan,
Türkiye'nin iklim değişikliği konusunda yeni ve güçlü bir
kurumsal yapılanma içinde olmasında büyük bir fayda vardır.
Türkiye, emisyonlarla ilgili tüm bilgileri şeffaf bir şekilde
açıklamaktadır ve açıklamaya devam edecektir.
Bu çerçevede şu
istatistiklere de dikkatinizi çekmek isterim: 2005 verilerine
göre yaratılan 1.000 dolarlık gayrisafi hasılaya karşı atmosfere
salınan karbondioksit gazı için dünya ortalaması 1,83 tondur.
Aynı değer, Avrupa Birliğinde, ortalama olarak, dünya
ortalamasının iki katı kadardır, 3,78 tondur. Türkiye için bu
değer dünya ve Avrupa Birliği ortalamasının altındadır ve sadece
1,63 tondur. Bu rakamlar, aslında, Türkiye'nin, küresel iklim
değişikliğinin sorumlusu ülkelerinden biri değil, küresel ısınma
mücadelesine olumlu katkı yapan bir ülke olduğunu
göstermektedir.
Türkiye'nin,
önümüzdeki dönemde küresel emisyon azaltma ve iklim
değişikliğiyle ilgili mücadelede, o doğrultudaki çabalarda
giderek daha etkili bir şekilde yer alması uygun olacaktır. Bu
çerçevede önemli gördüğüm iki hususa daha işaret etmek
istiyorum:
Bilindiği gibi,
Türkiye, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde rotasyona tabi
geçici üyeliklerden birini almayı hedeflemektedir. Birleşmiş
Milletlerin en önemli çevre sözleşmesi
karşısında
kararsız bir duruşa sahip olması, söz konusu hedef açısından
avantaj sağlayan bir durum değildir. Buna karşılık, olumlu ve
güçlendirilmiş bir pozisyon değişikliği, Güvenlik Konseyinde
geçici üyelik elde etme şansını da artıracaktır.
İkinci husus ise
şudur: Kyoto Protokolü'nü müktesebatının bir parçası kabul eden
Avrupa Birliği, esasen şu anda dünyada emisyon azaltılması
çabalarının ve Kyoto Protokolü'nün en güçlü savunucusu
durumundadır. Önümüzdeki yıllarda Türkiye'nin Avrupa Birliği
üyeliği daha kuvvetli bir ihtimal haline gelmesi durumunda,
Kyoto Protokolü koşullarının Avrupa Birliği-Türkiye
müzakerelerinin bir parçası olarak önümüze gelmesi
beklenmelidir. Nitekim, 2004'de Avrupa Birliğine katılan on
ülkeye o doğrultuda benzer taleplerle gitmiştir Brüksel.
Diğer taraftan,
Türkiye, bir Doğu Akdeniz ve Güneydoğu Avrupa ülkesi olarak,
dünyanın iklim değişikliğinden en olumsuz etkilenecek
bölgelerinden birinde yer almaktadır. Günümüzün en önemli
küresel diplomatik işbirliği zeminlerinden birini oluşturan
iklim değişikliği tartışmalarından uzak durmak, sorumluluk
almaktan kaçıyormuş ve sadece olup bitenleri seyrediyormuş
izlenimi vermek önemli bir küresel oyuncu ve bölgesel güç olmak
isteyen Türkiye'ye yakışan bir tercih olarak da kabul edilemez.
Türkiye bir taraftan kendi çıkarlarını ve iktisadi kalkınma
hedeflerini gözetirken küresel iklim değişikliği tartışmalarına
ve çabalarına önümüzdeki dönemde daha aktif bir şekilde
katılmalı ve katkıda bulunan bir ülke olmalıdır.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; yukarıda anlatmaya çalıştığım
nedenlerle AK Parti Grubu, küresel ısınma ve su konusunda bir
Meclis araştırması başlatılmasını ve o amaçla bir özel komisyon
kurulmasını öngören teklife olumlu oy verecektir.
Son olarak,
geride bıraktığımız 22'nci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi
çalışmaları sırasında "Küresel Isınmanın Neden Olduğu Sorunların
ve Oluşturduğu Riskin Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin
Belirlenmesi" başlığını taşıyan bir komisyon kurulmuş olduğunu
ve bu komisyonun çalışmalarını tamamlayarak raporunu Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanlığına vermiş olduğunu belirtmek
isterim. Söz konusu komisyon raporu dikkate değer bir çalışmanın
ürünü olarak ortaya çıkmıştır ve pek çok kıymetli bilgiyi,
tahlili ve öneriyi içermektedir. Huzurunuzda geçtiğimiz dönemde
bu değerli çalışmayı yürüten milletvekili arkadaşlarıma ve
katkısı bulunan diğer herkese teşekkür ediyorum.
Eğer yüce
Meclisiniz öyle karar verir ve yeni bir komisyon kurulmasını
uygun bulursa geçtiğimiz dönemde yapılmış çalışmanın önemli bir
temel teşkil edeceğine inandığımı belirtmek isterim.
Eğer yüce
Meclisimizin iradesi o şekilde tecelli eder ve küresel ısınma,
su konusunda yeni bir araştırma komisyonu kurulması karara
bağlanırsa, o komisyonun çalışmalarına katılacak milletvekili
arkadaşlarımın hepsini yoğun, önemli ve gerçekten özverili bir
çalışmanın beklediğini de vurgulamak istiyorum.
Kendilerini
bekleyen bu özverili çalışmanın sadece bir boyutunu belirtmek
için, geçtiğimiz dönemde aynı komisyonda görev yapan
milletvekili arkadaşlarımızdan büyük çoğunluğunun, benim
yaptığım hesaba göre, yüzde 72'sinin, yani yaklaşık dörtte
3'ünün tekrar milletvekili seçilme şansı bulamadığını
bilgilerinize sunmak istiyorum.
Çok teşekkür
ediyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür
ederim Sayın Özdalga.
BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 10'uncu
Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.
Görüşmelere
kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Şimdi, ilk söz,
önerge sahipleri adına, Kırklareli Milletvekili Tansel Barış'a
aittir.
Buyurun Sayın
Barış.
BAŞKAN - Buyurun
Sayın Barış, süreniz on dakika.
TANSEL BARIŞ
(Kırklareli) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Trakya
Bölgemizin, küresel ısınma, çarpık sanayileşme ve hızlı nüfus
artışı da göz önüne alınarak su kaynaklarımızın potansiyelinin
tespit edilerek, korunması, bilinçli kullanılması ve ileride
karşılaşılacak su kıtlığına karşı alınması gereken önlemlerin
belirlenmesi amacıyla, arkadaşlarımla beraber vermiş olduğumuz
araştırma önergesi için söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce
heyeti saygılarımla selamlıyorum.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; sözlerime başlamadan önce, geçtiğimiz
günlerde teröristler tarafından şehit edilen askerlerimize
Allah'tan rahmet diliyorum. Ailelerine sabırlar diliyorum. Kayıp
8 askerimizin de bir an önce aramıza kavuşmasını diliyorum. Türk
milletinin başı sağ olsun. Değerli milletvekilleri, davul zurna
ile askere gönderdiğimiz Mehmetçiklerimizi cenaze marşıyla
karşılamak istemiyoruz. Artık, buna "Yeter" diyoruz ve
Hükûmetin, tezkerenin gereğini yerine getirmesini istiyoruz.
Sayın Başkanım,
sizi kutluyorum ve görevinizde başarılar diliyorum.
Değerli
milletvekilleri, küresel ısınma her yerde olduğu gibi Trakya'da
da kuraklık ve susuzluk olarak etkilerini göstermeye
başlamıştır. Büyük oranda, sanayileşmiş ülkelerin atmosfere
saldıkları gazlar dünyamız üzerinde sera etkisi yaratmakta,
bunun sonucu olarak da dünyamızın doğal dengesi bozulmakta,
sıcaklık hızla artarak "Küresel Isınma" dediğimiz olay meydana
gelmektedir. Küresel ısınma, kısaca dünya ısısının artması. Bu
denge bozulmakta arkadaşlarım. Geçtiğimiz yüzyılda 0,8 derecelik
bir artış yaşadık. Önümüzdeki yüzyılda ise 2-4 derecelik artış
beklenmekte. Bilim
adamları böyle
diyor. Acaba 4-5 derecelik bir artış dünyanın sonu olur mu
bilemiyorum ama büyük bir felaket olduğuna inanıyorum.
Değerli
arkadaşlarım, sayın milletvekilleri; küresel ısınma sonucunda
neler olabileceğini Sayın Bakanımız da anlattı, grup adına
konuşanlar da izah etmişlerdir. Kısa dönemde, on beş-yirmi yıl
içerisinde, iklim değişiklikleri, kuraklık, seller, orman
yangınları, bunun yanında, değişik türde hastalıklar muhakkak
ortaya çıkacaktır. İlerleyen zamanlarda, 2050'lerden sonra ise,
artık, deniz suyu yükselmeleri, kıyı kentlerin çökmesi, adaların
kaybolması, inanılmaz göçler, salgın hastalıklar, tüm bunlar
dünyayı tehdit etmektedir. Tabii ki, bitki türleri, hayvan
türleri, nesilleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya
kalacaktır; insanların hayatları tehlikeye girecektir. Yani, bu
tehdit büyük bir tehdit. Hep beraber, tüm ülkeler, bu konu
üzerinde iyice çalışmalı ve en az zararla dünyayı, dolayısıyla
ülkemizi kurtarmaya çalışmalıyız.
Atmosfere
gazlarını salan gelişmiş ülkeler, sanayi ülkeleri, bunun
yanında, kendi halklarının bu olaydan en az zararla çıkması için
bilinçlendirme çalışmalarına da başlamışlardır. Ama bizim
ülkemizde konunun ciddiyeti yeni yeni anlaşılmaya ve
tartışılmaya başlanmıştır.
Ülkemiz çok kurak
bir yıl geçiriyor. Tarım ürünlerinde yüzde 40-50'ye varan
rekolte kayıpları yaşanıyor. Çoğu il ve ilçelerimizde mevcut
susuzluk, kuraklığın da etkisiyle artarak devam ediyor.
Meteoroloji Genel Müdürlüğü kayıtlarında Kırklareli, benim
bölgem, bu yıl Türkiye'nin en kurak ili seçilmiştir, daha
doğrusu görülmüştür. Kırklareli Istıranca Dağları'nın
eteklerinde bir orman kenti sayılabilir. Kuzeybatı, yani güneyde
olmayan bir kent bu yıl 45 derece sıcaklığa kadar ulaşmıştır
arkadaşlar. Yani, bu ısınmanın, küresel ısınmanın, hangi
boyutlarda olduğunu buradan görebiliyoruz. Benim bahsettiğim yer
Antalya değil, Kırklareli; 45 derece ısı...
Zaten, çarpık bir
kentleşme yaşıyoruz, çarpık bir sanayileşme yaşıyoruz, bunun
yanında kentlere hızlı bir nüfus akımı var. Bütün bunların da
yarattığı su yetersizliği, susuzluk gibi sorunlarla baş başayız.
Benim bölgem böyle, Kırklareli, Lüleburgaz. Daha düne kadar, on
beş, yirmi yıl öncesine kadar, 5 metreden Trakya'da su
fışkırıyordu arkadaşlar, ama bugün gelinen noktada 50 metrede
bir damla su bulamıyoruz. Yirmi yıl önce içme suyumuzu 150
metreden çıkarıyorduk, ama şimdi 300 metreyi aşmış. Bu
kuraklıkla ileride su sorununun ne hâle gelebileceğinin hesabını
yapmak lazım.
Bu arada, benim
Ergenem var. Trakya'nın gözbebeği Ergene, şu anda içinde bir
damla su yok, tamamen zehir akıyor. 22'nci Dönemde, burada, bu
konuyla ilgili bir komisyon kuruldu, araştırma komisyonu.
Arkadaşlarım çok iyi çalışmış, onlara teşekkür ediyorum,
Ergene'nin kurtulması için çok iyi çalışmışlar, güzel çözüm
önerileri hazırlamışlar, burada Türkiye Büyük Millet Meclisi bu
önerileri kabul etmiş, bu raporu kabul etmiş, ama Hükûmet "Para
yok" dedi. Umarım, Hükûmet, Ergene için daha hassas
davranacaktır ve bu konuda, Ergene'nin kurtulması için parayı
bulabilecektir.
Ülkemizin iki
büyük kenti İstanbul, Ankara. Su sorunu o kadar ciddi boyutlarda
ki, yaşadığımız günler hepinizin hatırında. Başkenti zor günler
bekliyor. Barajlar boşalmış. Küresel ısınma yıllardır tehlike
sinyallerini vermesine rağmen maalesef gerekli tedbirler
alınmamış ve şu anda baraj seviyesinin ne olduğunu hepimiz
izliyoruz.
Değerli
arkadaşlarım "Vermedi Mabut ne yapsın Mahmut" diyemez sayın
yetkililerimiz. Sayın yerel yöneticiler "Allah yağmur vermedi
biz ne yapılım" deme noktasında değiller. Çünkü, Allah akıl
verdi, ihsan verdi, herkes de bu aklı, ihsanı kullanacak,
teknolojiyi kullanacak proje üretecek ve Ankaramızı, Türkiye'nin
vitrinini, Başkentimizi susuz bırakmayacaktır.
İstanbul için
durum farklı değil. "Üç, dört aylık bir suyumuz kaldı" deniyor.
Tabii ki, burada, yöneticiler hassas davranmalı, İstanbul'u
susuz bırakmamalı ve de artık suyu nereden getireceklerse,
deniz suyu mu
arıtılacak, Büyük Meler Projesi hayata mı geçirilecek bir an
önce, artık bu konuları İstanbul için duymak istemiyoruz. (AK
Parti sıralarından "akmaya başladı" sesleri)
Teşekkür ediyorum
arkadaşlar, mutlu oldum.
Değerli
arkadaşlarım, ben bunları söylerken İstanbul ve Ankara
büyükşehir belediye başkanları AKP'li olduğu için söylemiyorum…
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Bir
dakika süre ekledim Sayın Barış; sözlerinizi tamamlayın lütfen.
TANSEL BARIŞ
(Devamla) - …o belediyelerde bugün Cumhuriyet Halk Partili
arkadaşlarım olsa bu eleştiriler yine yapılacaktı. Çünkü,
küresel ısınmanın siyaseti olmaz, susuzluğun ve kuraklığın
siyaseti olmaz. Bu nedenle, bu eleştirilerim yapıcı
eleştirilerdir ve şu anda, buradan tüm belediye başkanlarıma
sesleniyorum: Yarınlarda bugünü aramak istemiyorsanız, hemen işe
koyulun.
Değerli
arkadaşlarım, sürem azaldığı için konuşmamı kısaltıyorum. Gün,
konuşma günü değildir diyorum; gün, tedbirlerin alınması gereken
gündür; gün, dünyayı hızla kasıp kavuran susuzluk ve kuraklıkla
mücadele günüdür; gün, içilebilir suyun tasarruflu kullanılması
günüdür diyorum ve bu önergemizi hepinizin destekleyeceğine
inanıyorum. Çünkü, bu önergeyi yarınlarımız için, çocuklarımız
için ve tüm ulusumuz için verdik.
Hepinize saygılar
sunuyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür
ederim Sayın Barış.
İkinci konuşma,
önerge sahipleri adına Antalya Milletvekili Tayfur Süner;
buyurun Sayın Süner. (CHP sıralarından alkışlar)
Süreniz on
dakika.
TAYFUR SÜNER
(Antalya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tüm
yerkürenin yakın gelecekteki en büyük tehdidi olan küresel
ısınmanın ülkemize etkilerinin araştırılması amacıyla vermiş
olduğumuz araştırma önergesinin gündeme alınması konusunda söz
almış bulunmaktayım. Ancak, sözlerime başlamadan önce, başta,
tüm şehitlerimizin aileleri olmak üzere bütün ülkemizin başı sağ
olsun.
Hükûmet, terör
konusunda vurdumduymaz bir politika uygulamaktadır. Her
seferinde "Hiç merak etmeyin, kanları yerde kalmayacaktır." veya
"Değerlendirme yapıyoruz." şeklindeki açıklamaları duymak
istemiyoruz.
AHMET YENİ
(Samsun) - Konuya gel.
TAYFUR SÜNER
(Devamla) - Yeter artık susun ve eylemde bulunun! ABD'den icazet
beklemeyin. ABD bize hiçbir şey yapmaz, yapamaz. Çünkü, siz, tüm
cumhuriyet hükûmetlerinin kazanımlarını birer birer sattınız.
Yabancı güçler kendi mülklerini mi bombalayacaklar? Yeter artık!
Milletin sesini dinleyin!
MEHMET NİL HIDIR
(Muğla) - Ne alakası var?
FATİH ÖZTÜRK
(Samsun) - Hangi kitapta yazıyor?
TAYFUR SÜNER
(Devamla) - Habur Sınır Kapısı'nı Genel Kurmaya teslim edin.
Kuzey Irak'taki müteahhitlerimizi ve tüm sivil vatandaşlarımızı
geri çağırın. Artık yeni bir millî politikaya ihtiyaç vardır.
İktidarı muhalefeti ve askeriyle, hepimiz tep yürek olmalıyız.
En son Türk ölene kadar bu memleketi parçalatmayız.
AHMET YENİ
(Samsun) - Sayın Başkan… Tahrikten başka bir şey yok.
BAŞKAN - Sayın
Süner… Sayın Süner…
TAYFUR SÜNER
(Devamla) - İçimiz yanıyor, milletin sesine kulak verin!
NURETTİN CANİKLİ
(Giresun) - Sayın Başkan, konuya gelmesini söyler misiniz.
BAŞKAN - Konunuza
dönün Sayın Süner.
TAYFUR SÜNER
(Devamla) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri…
GÜROL ERGİN
(Muğla) - Niye?.. Haluk Özdalga beş dakika konuştu bunları. 5
dakika konuştu…
BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri…
GÜROL ERGİN
(Muğla) - Haluk Özdalga'ya siz izin verdiniz, 5 dakika bunları
konuştu.
BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri…
GÜROL ERGİN
(Muğla) - Tabii zor geliyor şimdi dinlemek değil mi? Doğruları
söyleyince zor geliyor. (CHP sıralarından alkışlar, AK Parti
sıralarından gürültüler)
TAYFUR SÜNER
(Devamla) - Size de gelecek, size de gelecek…
BAŞKAN - Sayın
Ergin… Sayın milletvekilleri…
TAYFUR SÜNER
(Devamla) - Mandacılığa alışmışsınız.
Küresel ısınma,
sera gazlarından biri olan karbondioksitin küresel düzeyde
artışı, fosil yakıt türlerinden petrol, petrol türevleri ve
kömür kullanımından ormanların yok edilmesinden ve yanlış tarım
uygulamalarından kaynaklanmaktadır. Küresel ısınmanın son elli
yılda yüzde 90 insan eliyle arttığı ve asırlarca süreceği resmen
ilan edilmiştir.
Ülkemizin
Birleşmiş Milletlere sunduğu Birinci Ulusal İklim Değişikliği
Raporu'nda Türkiye'deki toplam sera gazı emisyonu, 1990'da 170
milyon ton iken, 2004'te 297 milyon ton olmuştur. Son on dört
yıl içinde yüzde 72'lik bir artışla, atmosferi kirletme
konusunda dünyada en hızlı artış kaydeden ülke olmamız endişe
verici bir durumdur.
Hükümetler Arası
İklim Değişikliği Paneli Raporu'nda denizlerin 18 ile 59 santim
arasında yükseleceği söylenmektedir. Antarktika'daki buzulların
erimesiyle oluşacak yükselmelerle birlikte bu oranın daha da
artacağı tahmin edilmektedir.
NASA Goddard
Enstitüsüne göre, iklim değişikliği konusunda, en fazla on yıl
içerisinde gerekli önlemleri almaya başlamazsak iklimin bir daha
geri dönülemez şekilde çığırından çıkacağı net bir biçimde ifade
edilmektedir.
Kuşkusuz, bu
konuda öncelikle Meclisimizin hızla harekete geçmesi ve
yaşadığımız dünyanın yeni durumuna uygun bir politikanın
üretilmesi gereklidir. Küresel ısınmayı önlemek için bütün
sektörlerde bugüne kadar uygulanan yanlış politikaların köklü
bir biçimde değiştirilmesi zorunlu bir hâl almaktadır. Yani
sanayi, tarım, ulaşım, enerji ve su politikalarının hiç zaman
kaybetmeden yeniden üretilmesi ve uygulanması gerekmektedir.
Küresel ısınma ve
iklim değişikliği konusunda mücadeleyi sağlamaya yönelik
uluslararası tek anlaşma Kyoto Protokolü'dür. Bu Protokol'ü
imzalayan ülkeler, karbondioksit ve sera etkisine neden olan
diğer gazların salınımını azaltmaya veya bunu yapamıyorlarsa
salınım ticareti yoluyla haklarını arttırmaya söz vermişlerdir.
Birleşmiş Milletlerin 1997'de gündeme getirdiği Kyoto Protokolü,
küresel ısınmayı önlemek için her ülkenin sera gazı seviyesini
1990'dakinden yüzde 5 aşağıya çekmesi öngörmektedir.
Bu önemli
anlaşmayı ülkemiz henüz imzalamamıştır. AKP Seçim
Beyannamesi'nde ve Hükûmet Programı'nda da iklim değişikliği ve
küresel ısınmanın önlenmesinde araç olacak ve hemen hemen bütün
ülkelerin kabul ettiği bu Protokol'den hiç söz edilmemektedir.
Bu çok büyük bir eksikliktir, acilen bu Protokol'ü gündeme almak
ve imzalamak gereklidir.
Bunun yanında,
küresel ısınma konusunda uluslararası bilimsel çalışmalara bilim
adamlarımız ve her kademede etkin katılımı mutlaka sağlamalıyız.
Değerli
milletvekilleri, küresel ısınmanın ülkemizdeki sıcaklık
değerlerinde de önemli bir biçimde değişime yol açacağı gerçek
olarak önümüzdedir. Türkiye'de yıllık ortalama sıcaklık artışı
2,5-4 derece arasında gerçekleşecektir.
Bu değişimin asıl
nedeni, yaz aylarında Avrupa kaynaklı sıcak hava dalgasının
ülkemizi etkilemesidir. Ortalama sıcaklıktaki bu düzeyde bir
yükselmenin, orman yangınlarından hayvan ve bitki çeşitliliğine
ve insan sağlığına kadar çok çeşitli alanlarda etkilerinin
olacağı da açıktır.
Sıcaklık artışı
ayrıca mevsim geçişlerini de etkileyecektir. Yaz mevsimi,
ilkbahar ve sonbahar aylarını da kapsayacak şekilde
genişleyecektir. Bununla birlikte, rüzgâr sistemindeki değişim
güney bölgelerine nem girişini yavaşlatacak ve yağışın
azalmasına neden olacaktır. Bu yüzden ülkemizin güneyi ciddi
kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Özellikle Ege,
Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu'yu da kapsayan bölgelerde önlem
alınmadığı takdirde, yağışta yüzde 20 ila 50 arasında önemli bir
azalma görülecektir.
Söz konusu
bölgelerdeki su havzaları da ciddi tehlike altındadır. Karadeniz
Bölgesi ise önemli ölçüde yağış artışlarıyla ve sellerle karşı
karşıya kalacaktır. Birbirine ters bu durum, küresel ısınma
değişimin bir sonucudur ve bölgesel ölçekte yansımasıdır. Doğu
Anadolu'da ise sonbahar aylarında yüzde 50'yi aşan artışlar
beklenmektedir.
Ülkemizle ile
ilgili açıkladığım bütün bu olası iklim değişimlerine karşı uyum
çalışmaları yapılmazsa, gelecekte meydana gelmesi kuvvetle olası
bu yeni durum daha tehlikeli sonuçlar ortaya çıkaracaktır.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; küresel ısınmanın atmosferdeki sera
gazlarının çok büyük miktarda artmasının sonucunda
gerçekleşeceğini biliyoruz. Bu durumu engellemek için, mevcut
enerji kullanımımızdan yavaş yavaş vazgeçerek, yeni enerji
kaynaklarının kullanımına yönelmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Dünyadaki enerji
ihtiyacının yaklaşık yüzde 65'i petrol, kömür ve doğal gazla
karşılanmaktadır. Bu fosil yakıtlar toprağın altında yüzbinlerce
yılda oluşmaktadır. Tüketimleri ise, bu yüzbinlerce yıl ile
kıyaslanmayacak denli kısa bir zamanda gerçekleşmektedir. Bu
dönem itibariyle dünya petrol rezervinin yarısı tükenmiş
durumdadır. Bu orantısızlık, sonsuz olmayan fosil yakıtlarının
karşısına yeni enerji kaynakları arayışını bir alternatif değil,
gereklilik olarak ortaya koymaktadır.
Ülkemizde
yenilenebilir enerji kaynakları mevcuttur. Bunların en önemlisi
güneş enerjisidir. Güneş enerjisi yaygın biçimde kullanılarak
tarımsal ve endüstriyel ürünlerin kurutulması, seraların
ısıtılması, sıcak su ve buhar elde edilmesinde, klima
işlemlerinde ve güneş pilleriyle elektrik enerjisi
üretilebilmektedir.
Yenilenebilir
enerji kaynaklarının bir diğeri biyolojik yakıtlardır. Birleşmiş
Milletler tarafından hazırlanan bir araştırmaya göre, 2050
yılına kadar bugünkü enerji gereksiniminin yüzde 55'inin
biyokütle enerjisine yönelik yetiştirilmiş bitkiler tarafından
karşılanabileceği öngörülmektedir. Bitki ve hayvan atıklarıyla
birlikte orman ve ağaç ürünleri atıkları kullanılarak elde
edilen enerji "enerji ormancılığı" ve "enerji tarımı" olarak
adlandırılmaktadır. Bu enerji biçimi, ülkemizde yakın zamanda
çok önemli yer alacaktır. Şu anda, bu atıkların yüzde 15'i bu
amaçla değerlendirilmektedir. Kalan yüzde 85'in de bir an önce
bu uygulama içine sokulması ülkemizdeki sera gazının etkisini
ciddi oranda azaltacaktır.
Bir diğer çok
önemli enerji kaynağı da rüzgârdır. Rüzgâr tribünleri fosil
yakıt santralleriyle karşılaştırıldığında daha ekonomik üretim
yapılabilmektedir. Bozcaada'daki rüzgâr tribünlerinde 1 kilovat
saat kapasite maliyeti bin dolardır. Bu rakam, hidroelektrik
santrallerinde 2 bin ila 4 bin dolara çıkmaktadır. İşletme
maliyetinin de sıfır olduğunu hesaba katarsak, rüzgâr çok
ekonomik bir enerji kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadır.
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Bir
dakika ekliyorum, lütfen tamamlayın.
TAYFUR SÜNER
(Devamla) - Üstelik, ülkemiz de rüzgâr enerjisi açısından yüksek
potansiyele sahip bir coğrafyada yer almaktadır. Rüzgârı doğru
bir biçimde kullanabilirsek fosil yakıtların oranını
azaltabiliriz.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; gerek devasa mali yatırımlar gerekse
kaybedilen sosyal ve kültürel değerlerle büyük bedeller ödeyerek
elde ettiğimiz bu kıymetli sularımızın yüzde 15'i yerleşim
yerlerimizde içme ve kullanma suyu, yüzde 10'u sanayimizde,
kalan yüzde 75'i de tarlamızda sulama amaçlı kullanılmakta.
Ancak, su dağıtımındaki açık kanallarla taşıma yöntemi yüzünden
yaşanan sızıntılar, kaçaklar ve buharlaşma yüzünden, barajlarda
tutulan suyun yarısı daha tarlaya ulaşmadan yok olmaktadır.
Tarlaya ulaşabilen suyun tasarruflu kullanımı ve uygun ürünler
üzerinde de, ne yazık ki, yeterince durulamamaktadır. Ülkemizde
bütüncül bir su politikamız ve suyun yönetimiyle ilgili temel
ilke ve yöntemlerin çerçevesini belirleyen bir su çerçeve
yasamız bulunmamaktadır. Böyle bir yasanın hazırlanarak acil
olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine alınması
gereklidir.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; burada yapmış olduğumuz önerilerin
acilen uygulamasına geçilip, kapımıza dayanan küresel ısınma
tehdidine karşı ciddi önlemler almamız gerektiği açıktır.
Hepinize saygılar
sunuyorum. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür
ederim Sayın Süner.
Üçüncü söz, Ensar
Öğüt, Ardahan Milletvekili.
Buyurun Sayın
Öğüt. (CHP sıralarından alkışlar)
Süreniz on
dakika.
ENSAR ÖĞÜT
(Ardahan) - Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; Çıldır Gölü'nde
meydana gelen kirliliğin araştırılarak gerekli önlemlerin
alınmasıyla ilgili söz almış bulunuyorum. Sözlerime başlamadan
önce ben de, tüm Mehmetçiklerimize, şehit olan Mehmetçiklerimize
Allah'tan rahmet diliyorum, ailelerine ve milletimize başsağlığı
diliyorum.
Değerli
arkadaşlar, Doğu Anadolu'da Van Gölü'nden sonra en büyük göl
olan Çıldır Gölü'nün 1959 metre denizden yüksekliği var, 15-16
metre derinliği var, 124 kilometre alanı var. Bu Göl'de on çeşit
balık yetişir. Ayrıca, tatlı su kereviti yetişir. O bölgedeki
insanların geçim kaynağı olan Göl'deki kerevitlerin tamamı ihraç
olunur. Ama, ne yazık ki, Göl, beş yıldan beri korkunç derecede
kirlenmeye yüz tutmuş ve terk edilmiş bir durumdadır. Ben geçen
dönem de çok sayıda soru önergesi verdim, çok sayıda konuşma
yaptım, ama bir türlü tedbir alınmadı. Sayın Bakanımla şifahen
daha önce de konuştum. Sağ olsun, bu defa ciddi bir şekilde
araştırma altına alıp Çıldır Gölü'nü kurtaracağını söylediler.
Yazın Çıldır
Gölü'ne yurt içi ve yurt dışından çok sayıda turist gelir.
Çıldır Gölü'nün Akçakale Adası var. O Ada'da yer altı şehri var.
Tarihî bir şehirdir, 6.000 yıl önceden. Bir de bir kazı yapıldı.
O kazıyı İstanbul Milletvekilimiz Sayın Prof. Esfender Korkmaz
başkanlığında -benim de bulunduğum zaman- yaptık. Çok güzel
tarihî kalıntılar da çıktı.
Böyle tarihî bir
Göl'de, Göl'ü besleyen bir kanal var. Aşağıcanbaz, Yukarıcanbaz,
Damlıca Köyü'nden gelen bir kanal Göl'ü beslemek için yapılmış.
Ama, bu kanaldan köydeki çöpler -üstü açık olduğu için- dağdan
gelen pislikler, hayvan gübreleri, kanal üzerinden atlamak
isterken Göl'e düşüp ölen hayvan leşleri olduğu gibi Göl'e
akmaktadır. Bu da, Göl'ü korkunç derecede, hızlı bir şekilde
kirletiyor. Balık türü sayısı azalmaya başladı. Önceden
içilmekte olan Çıldır Gölü'nün suyu, bugün, artık, 240
kolibasili mikrop taşıyor. Küreselleşen bir dünyada Çıldır Gölü,
yani 1959 metre yükseklikte olan Çıldır Gölü çok önem taşıyor.
Şimdi, Çıldır
Gölü'nün özelliği kışın buz tutar. Buz 60-70 santim olur.
Balıkçılar, eskimolar gibi -belki televizyonda da
görmüşsünüzdür- o buzu kırar, balık tutar. Orada da ayrı bir kış
turizmi gelişmiş oluyor.
Şimdi, böyle doğa
güzelliği olan bölgelerimiz varken küresel ısınmadan dolayı
etkilenen bir dünyada Çıldır Gölü'ne sahip çıkmamak gibi bir
hata olamaz. Ben o bölgenin milletvekili olarak Sayın Hükûmetten
ve Bakandan istirham ediyorum: Acilen Çıldır Gölü'nü kurtaracak
şekilde bir entegre proje yapılsın ve bunu kurtaralım.
Şimdi, Çıldır
Gölü sadece kanaldan kirlenmiyor değerli arkadaşlar. Çıldır
Gölü'nün etrafında köyler var. Bu köylerde hayvancılık
yapılıyor. Hayvancılık yapıldığı için hayvan gübreleri dışarı
atılıyor. Yağmur yağınca yağmur sularıyla beraber hayvan
gübreleri olduğu gibi göle akıyor. O da, bir kirlilik,
oluşturuyor tabii. Bu nedenle, o Çıldır Gölü'nün etrafında çok
güzel bir şekilde ağaçlandırma yapıp, arıtma tesisleri yapıp ve
entegre tesisleri ile gölü kurtarabiliriz.
Burada, tabii,
Çıldır Gölü'nün ötesinde, bir de akarsularımız var. Meşhur Kura
Nehri'miz var. Kura Nehri Ardahan'dan doğar Hazar Denizine
dökülür. Bu Kura Nehri'ne Ardahan Belediyesi ve çevredeki diğer
kuruluşlar kanalizasyonlarını akıtırlar ve korkunç derecede,
orada, hakikaten bir kirlilik var, yani öyle bir kirlilik var
ki, o sudan içen hayvanlar hastalanıyor ve ölüyor. Kura
Nehri'nin ötesinde Göle Deresi var. Göle Deresi'nden kalkan su,
Dereboyu Köyü'nden diğer köylere gidiyor ve köylülerin yüzde
yüzü hayvancılıkla geçindiği için, o sudan içen hayvanlar da
ölüyor ve Göle Belediyesi de maalesef çok duyarsız kaldı bu
konuda. Ben kendilerini buradan da ikaz ediyorum, Sayın
Bakanımızdan da istirham ediyorum, Göle Belediyesine ya arıtma
yapın ya da bunu önleyin. Çünkü, orada hayvanlar ölüyor, yani
resmen hayvanlar ölüyor ve bende köylülerden çok şikâyet
dilekçesi var.
Böyle bir
konumda… Bir de Yeniköy var bizim, Göle'nin Yeniköyü'nde, Kura
Nehri'nin bir kolu vardır. Bu kol da hem kirleniyor hem de köye
giden yola olduğu gibi taşmış, yolu almış ve yolu öyle bir
duruma sokmuş ki, artık, köye giriş çıkışlar… Köye girilemez bir
durumda. Yol gitmiş, su götürmüş. Yolu şimdi su götürmüş. Ben
DSİ'yi aradım, bölge müdürünü aradım, genel müdürünü aradım,
soru önergesi verdim, halen yapılacak Sayın Bakanım. Bunu sizden
rica ediyorum, yani buna bir talimat verin. Göle'nin
Yeniköy'ündeki yol sorunu ve su sorunu bitsin.
Onun dışında,
bizim güzellikler içerisinde Damal ve Posof ilçelerimiz var.
Posof ilçemizde çok sayıda gölet var, çok sayıda akarsu var
arkadaşlar. Bu gölette devamlı piknikler yapılır, mesire
yeridir. Bu gölet ve akarsularda "Kafkas alası" dediğimiz
alabalık yetişir. Bu alabalığın da bu göletler ve akarsular
kirlendiği için nesli tükenmeye başladı. Aynı derecede Damal
deresi var. Damal deresinde cumhuriyet kurulduğundan bu yana DSİ
gidip Damal Belediyesinde ne oluyor diye bakmamış. Şimdi,
Damal
Belediyesinde askeriyenin lağımını vermişler. Olduğu gibi
alabalıkların hepsi ölmüş ve kalmamış.
Şimdi buradan
sizden istirham ediyorum: Bu güzel akarsularımızı, göletlerimizi
burada mutlak surette, küreselleşen bir dünyada, yani denizden
1800, 1900, 2000 metre yüksek olan bir bölgeyi korumamız lazım.
Hakikaten Türkiye'deki araştırmalara göre de Ardahan ortalaması
denizden 2000 metre yüksek olduğu için küresel ısınmadan
etkilenmiyor. Göreceksiniz inşallah, geleceksiniz -Ardahan'da
görev yapanlar da var burada, Sabahattin Çakmakoğlu, Sayın
Kaymakamım da Çıldır kaymakamlığı yaptı, çok iyi bilir- o bölge
çok cennet gibi bir bölge, tabiatı çok güzel. Balı çok güzel,
bitki örtüsü çok güzel arkadaşlar. Her şey organik orada. Şimdi
böyle bir bölgeye Büyük Millet Meclisi olarak, Hükûmet olarak,
Türkiye olarak sahip çıkmalıyız diye düşünüyorum.
Bu nedenle, ben
Sayın Bakanımdan, bu soruları benim konuştuğum tutanakları alıp,
buna göre talimatlar vererek, oradaki çalışmaları
hızlandıracağını umuyor, hepinize saygılar sunuyorum. (CHP
sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür
ederim Sayın Öğüt.
Şimdi, söz sırası
Tekirdağ Milletvekili Kemalettin Nalcı'da. (MHP sıralarından
alkışlar)
Buyurun Sayın
Nalcı.
KEMALETTİN NALCI
(Tekirdağ) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime
başlamadan önce hepinizi saygıyla selamlıyorum. Ve bu arada, iki
gün önce hain saldırıda hayatlarını kaybeden şehitlerimize
Allah'tan rahmet, ailelerine ve aziz Türk milletine başsağlığı
diliyorum.
Türkiye, son kırk
yılda mevcut su kaynaklarının yarısını kaybetmiş durumdadır.
Bunun nedeni sadece küresel ısınmayla bağlantılı değildir.
Bizler burada olayı sadece küresel ısınmaya bağlarsak bir
yanılgıya düşmüş olacağız. Türkiye, Sayın Bakanımızın da, diğer
milletvekili arkadaşlarımızın da bahsettiği gibi, kesinlikle su
zengini bir ülke değil. Su zengini sayılabilmemiz için kişi
başına düşen suyun 8 bin metreküp olması gerekiyor. Bu ise bizim
ülkemizde 1.600 metreküp civarındadır.
Sayın
milletvekilleri, Değerli Başkan; zaten dünyamız kaynakları
olarak da sudan fazlasıyla, kullanabileceğimiz, "Yenebilir"
dediğimiz sudan fazlasıyla nasibimizi alamamaktayız. Dünya
üzerinde bulunan tüm suyun yüzde 96'sı zaten denizlerde, tuzlu
su. Diğer kalan suyun yaklaşık olarak yüzde 2'yi geçen kısmı
kutuplarda saklı. Diğer yüzde 1'i mertebesindeki yer altı
suları. Ancak bizim kullanımımızda bulunan kısmı yüzde 1'i
geçmemektedir. Tabii, bunlara bakıldığı zaman, 2050 yıllarına
geldiğimiz zaman elli dört ülke su sıkıntısı çekecek ülkeler
arasında. Maalesef, bu ülkeler içinde bizim Türkiye'miz de var.
Şimdi burada ben
bazı veriler vermek istiyorum. Sayın Bakanım ve diğer
milletvekili arkadaşlar da buna değindi. Şimdi Türkiye'nin
kullanılabilir su miktarı 110 milyar metreküp. Bunun 95 milyar
metreküpünü kendi sınırlarımız içinde doğan akarsulardan ve
göletlerden sağlıyoruz, yüzde 3'ünü yurt dışından gelen
nehirlerden sağlıyoruz ve diğer kalan yüzde 12'sini de yer altı
sularından sağlıyoruz. Bu da şunu gösteriyor ki, kişi başına
düşen su miktarımız 1.600 metreküp olduğu için su zengini bir
ülke değiliz, ama, su potansiyelimiz 3 bin 400 metreküptür.
Şimdi, size bazı veriler vermek istiyorum: Bu oran Gürcistan'da
12 bin, Yunanistan'da 6 bin 900, Afrika'da bile 7 bin metreküp
civarında. Bunun için yapılması gereken en önemli konu, suyu
tasarruflu kullanmamız. Yani, biz, küresel ısınmayı şu saatten
sonra durduramayacağımıza göre, küresel ısınmanın etkilerini
kısa sürede bertaraf edemeyeceğimize göre, suyu havzalarda
tutup, şehirlerde ve sanayide kullanmış olduğumuz suları
arıtarak geri çevrimlerini sağlamamız lazım. Çünkü, biz suyu
yerin altından çıkartıyoruz; aynı
suyu tarlada
kullanıyoruz, aynı suyu caddede kullanıyoruz, aynı suyu kendi
evimizde kullanıyoruz. Bunların kesinlikle geri dönüşüm
projelerinin, metropollerde, şehirlerde gerçekleşmesi lazım.
Burada, daha
önceki birleşimlerde ve daha önceki dönemde, 21 ve 22'nci,
özellikle 22'nci Dönemin almış olduğu kararlarda -Sayın Bakanım
da buna değindi ama- belediyeler, şu dört yıl içinde
arıtmalarını ve çöp tesislerini yapmak zorunluluğunda. Ben
soruyorum: Hangi belediye, imkânsızlıklar içinde, bu arıtmalara…
Büyük belediyelerin yapma şansı var, çünkü, bizim en büyük
sıkıntımız, kirletmiş olduğumuz suyun… İşte Ergene veya demin
burada bahsedildi, Ege'deki bir suyu kirletip temiz suya
veriyoruz, o da gidiyor diğer havzaları kirletiyor. Bizim, bunun
önüne geçmemiz lazım. Bunun önüne de geçebilmemiz için, çok
ciddi bir su politikası yani havza politikası olması lazım.
Burada hep söyleniyor; İstanbul, Ankara… Güzel. İstanbul Melen
projesinden suyu götürüyor ve buradan, ben Sayın Bakanımdan
özellikle rica ediyorum, Tekirdağ olarak. Şimdi, yeniden Rezve
projesi gündemde. Rezve projesi Trakya'dan alındığı zaman, bari,
şu an için değil, ama, ileride su ihtiyacı olduğu zaman
Tekirdağ'a oradan, Trakya'dan su hakkı sağlanmak zorunda. Eğer
havza politikanız yoksa, suyu bir yerden alıp bir yere
götürüyorsanız, aldığınız yeri bu sefer mağdur durumda
bırakıyorsunuz.
Şimdi, bundan
altı yıl önce, yani 2001 yılında, bu Mecliste, Meclis araştırma
komisyonu bir rapor düzenlemiş; ben bugün İnternet'ten indirttim
ve bu araştırma komisyonunun vermiş olduğu rapora göre, eğer o
günlerden tedbir alınmış olsaydı, bugün biz bu sıkıntıların en
azından yarısını çekmemiş olacaktık. Çünkü, bizim sıkıntımız
sadece küresel ısınma değil -bunun altını özellikle çizmek
istiyorum- bizim sıkıntımız, su rezervlerimiz de yeteri kadar
değil. Su rezervlerimizi dikkatli kullanmadığımız zaman, buraya
çıkan tüm arkadaşların da bahsettiği gibi, 2050 yılına
geldiğimiz zaman ülkede su bulmakta zorlanacağız.
Ben şuna da
değinmek istiyorum. Sayın Bakanımız DSİ Genel Müdürüyken
zannedersem, Ankara Belediyesiyle bir protokol yapılmak
isteniyor. Burada, kendisi de bilir, çünkü kendi konusunda uzman
birisidir -ben Bakanımı tanırım- alınacak önlemler, göletler,
havza yönetimi konusunda. Ne yazık ki, Ankara Belediyesi bu
sözleşmeyi imzalamaktan kaçmıştır, neden olarak da mevcut su
kaynaklarının yeterli olduğunu… Bakın, bugün Kızılırmak'tan
gelen… Bu bir suçlama değil, yanlış anlamayın, geç kalınmaması
lazım. Bugün, biz, sadece Ankara, İstanbul'u konuşuyoruz. Yarın,
bu sorun Tekirdağ'da olacak. Yarın, bu sorun İzmir'de olacak.
Yarın, bu sorun Türkiye'nin her tarafında olacak. Onun için,
buna, burada, Meclis olarak, sayın milletvekilleri, çok önem
vermemiz lazım. Eğer, 2004 yılındaki… Çünkü proje olarak
Gerede'den getirilecek su 30 kilometrelik bir tünelle gelmesi
lazım ve Çamlıdere Barajı'na, bir yılda, 1,2 milyar metreküp su
bırakıyor. Ben, size, şöyle bunu özetleyim: İstanbul'un tüm su
ihtiyacından daha fazla bir su ki bugünkü Kızılırmak'tan
getirilen su 2020 yılından sonra planlanan bir olay ama tabii,
bunun yapılabilmesi için üç sene geçmesi gerektiği için -tünelle
gelecek bir proje- ve bugünkü Ankara'nın, güya büyük kentlerin
çekmiş olduğu su konularının başında gelen konu, bu küresel
ısınmayla birlikte su probleminin ciddiye alınmamasıdır.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; şimdi, ben, azıcık, dünyadaki bu
küresel ısınmayla ilgili, burada çıkan tüm milletvekili
arkadaşlarımız ve Bakanımız, Küresel ısınmayı, Meclisimize ve
artık, Türkiye'ye… Bilmeyen kalmadı yani karbondioksitten
kaynaklanan… Fakat bunun bir şeyi var bakın, şimdi, Türkiye'de
-demin de şey oldu- Kaz Dağları, hiç kimse altın çıkartılmasına
karşı değil ama bugün dünyada 550 milyon binek otomobilin doğaya
bırakmış olduğu ve kömürle işletilen elektrik santrallerinin
bıraktığı 6 milyar tonken ormansızlaşmanın getirmiş olduğu,
doğaya bırakılan karbondioksit de 1,5 milyar tondur. Onun için
ki bizim… Ben, demin burada dinlerken, tüm arkadaşları
dinlerken
-konuları herkes çok iyi biliyor ama- Sayın Bakanım da söyledi,
22'nci Dönem zamanında da komisyonların kurulduğunu, bu
komisyonların çalıştığını ve Meclise getirildiğini, bunların çok
doğru şeyler olduğunu fakat uygulamaya geçilmediği söylendi.
Bizim, burada, Milliyetçi Hareket Partisi olarak tek ricamız şu:
AKP Hükûmetinden ve bakanlardan, gerçekten, geleceğimiz olan
çocuklarımıza bırakabileceğimiz, bırakın çocukları…
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın
Nalcı, bir dakika süre ekliyorum, sözlerinizi bitirin lütfen.
KEMALETTİN NALCI
(Devamla) - Peki.
…kendi
yaşlılığımıza, çocuklarımıza, torunlarımıza bırakabileceğimiz
bir Türkiye, dünya istiyorsak ciddi bir devlet politikası olması
lazım.
Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; bu su konusunun yerel yönetimlere
bırakılmaması şart. Su konusunun -burada hemfikir olduğumuz tek
bir şey- tek elden yönetilmesi ve havza yönetimi şeklinde olması
şart.
Geri dönüşüm
projelerinin, bir an önce, ki bunu yerel yönetimlerin yapması
imkânsız, bunlara Hükûmet olarak kaynak bulunup bu geri
dönüşümlerin tarıma veya sanayiye veya park bahçe sulamalarında,
büyükşehirlerde kullanılmasının şart olduğu, zaten burada
konuşmacılar ve Sayın Bakanımız tarafından belirtildi.
Ben, bu duygu ve
düşüncelerle, kurulacak komisyonun alacağı kararların, inşallah,
Hükûmet tarafından ve bizler tarafından uygulanması dileğiyle,
hepinizi saygılarımla selamlıyorum. Teşekkür ederim. (MHP ve CHP
sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür
ederim Sayın Nalcı.
Şimdi söz, Konya
Milletvekili Özkan Öksüz'de.
Buyurun Sayın
Öksüz. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Süreniz on
dakika.
ÖZKAN ÖKSÜZ
(Konya) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım;
Beyşehir Gölü'nün sorunlarının araştırılması ve alınacak
önlemlerin belirlenmesi amacıyla milletvekili arkadaşlarımla
birlikte vermiş olduğum araştırma önergesi üzerinde söz almış
bulunuyorum. Bu vesileyle, hepinize saygılarımı sunuyorum.
Bu ara, şehit
olan şehitlerimizin ailelerine başsağlığı diliyor ve kaybolan
erlerimizin de bir an önce bulunmasını temenni ediyor,
ailelerine sabırlar diliyorum.
Konya Havza'sında
meydana gelen iklimsel değişiklikler, tarımsal sulama ve
planlama hataları nedeniyle su kaynakları azalmakta, yüzey
suları tükenmekte ve yer altı suları can çekişmektedir. Bunlara
ilave olarak yer altı sularındaki kirlenme ve ani seviye
değişimi ve aşırı su kullanımı nedeniyle topraklarda çoraklaşma
yaşanmaktadır. Mevcut durum sürdüğü takdirde, Türkiye'nin tahıl
ambarı durumundaki Konya Ovası'nı su kaynakları bakımından yok
oluş ve çölleşme beklemektedir. Bunun bilincinde olarak, 18 ve
20 Ekim tarihleri arasında Büyükşehir Belediyemiz "Uluslararası
Küresel İklim Değişikliği ve Çevresel Etkinlikler" adı altında,
geçen hafta bir konferans düzenlemişti ve bu konferans üç gün
sürdü. Konferansa Rusya, Amerika, Azerbaycan, Danimarka,
Türkiye'deki çeşitli üniversitelerimiz ve kurumlarımızdan -46
kuruluş katılmış olup- 116 bilim adamı katıldı ve 66 bildiri
sunuldu. Burada 7 tane başlık altında küresel ısınmayla ilgili
bildiriler yayımlandı. İnşallah bunları en kısa zamanda
kitaplaştırıp sizlere de ulaştıracağız.
Şimdi, Türkiye'de
aşırı bir derecede vahşi sulamayla karşı karşıyayız. Bugün,
vahşi sulamada 1 dekar araziye sarf edilen su 90 ton
civarındadır. Fıskiyeli sulamayla yaptığımız sulamada bir dekara
giden su 45
metreküp dolayında, ama damlama sulama sistemiyle yapmış
olduğumuz sulamada ise bu birkaç tona inmektedir ve bunu gören
59'uncu Hükûmetimiz bu konuyu çiftçilerimize anlatarak şu anda
hızlı bir şekilde damlama sisteminin uygulanması için bir
çalışma başlatmıştır. Çiftçimizin bununla ilgili yapmış olduğu
harcamanın yüzde 50'sini devlet karşılıyor, geri kalan yüzde
50'sini Ziraat Bankasının vermiş olduğu beş yıllık sıfır faizli
krediyle… Şu anda çiftçilerimiz bu şeyden yararlanmaktadır ve
inşallah en kısa zamanda bu ülke vahşi sulamadan kurtulup
damlama sistemine geçildiği anda belki kuraklıktan ve… Daha
doğrusu, şu anda Konya'mızda beş altı tane gölümüz kurumayla
karşı karşıyadır. Hatta, Beyşehir Gölü'müz, Meke Gölü'müz,
Kulu'daki 187 cins kuşu barındıran Düden Gölü'müz de kuraklıkla
karşı karşıyadır. Bugün burada dile getireceğim Beyşehir
Gölü'müz Türkiye'mizin en büyük göllerinden biridir. Şu anda bu
gölümüzü de kaybetmekle karşı karşıyayız.
Bunun için bunu
bugün Meclis gündemine getirdik. İnşallah bir komisyon kurulur.
Daha önce de biz Tuz Gölü'yle ilgili araştırma önergesi
vermiştik, Meclisimizde kabul edilmişti ve şu anda şunu iddia
ediyorum: Tuz Gölü'müzü kurtarmaya azmettik ve bir sürü arıtma
sistemleri kurarak inşallah Tuz Gölü'müzü en kısa zamanda da
-ki, bunlar başladı- bu şeyden kurtarıyoruz.
Beyşehir Gölü'nün
su seviyesinin düşmesi, göl tabanında yaşanan otlanma,
yosunlanma, göl çanağının dolması, kirlilik, aşırı ve bilinçsiz
avlanma, kontrol ve denetim hizmetlerindeki yetersizlik ile
idari ve yönetimdeki çok başlılık gibi sorunlar her geçen gün
yeni sorunları da beraberinde getirmektedir. Gölü besleyen su
kaynaklarının azalması, küresel ısınmaya bağlı yaşanan kuraklık,
erozyon ve tarım alanlarının sulanması için çekilen su
miktarında ölçünün kaçması problemlerin ilk ayağını
oluşturmaktadır. Gölün su seviyesinin düşmesiyle göl tabanına
ulaşan güneş ışınları otlanmaya, çürüyen otlar kirliliğe ve
yosunlanmaya neden olmaktadır. Ayrıca, avcıların göle
bıraktıkları eskiyen av malzemeleri ve erozyonla taşınan
maddeler de göl çanağını doldurmaktadır.
Bu olumsuzluklar
göldeki ekosistemi etkileyerek su ürünleri sorunlarını
tetiklemektedir. Balıkların çoğalması dönemlerinde gölden sulama
amaçlı çekilen aşırı su nedeniyle gölün kenarındaki sığ sulara
yumurtasını bırakan balık türleri yok olmuşlardır. Buna bir de
aşırı avlanma ve yasak dönemlerde kaçak avlanmayı da ekleyince,
balık türleri yok olmaktadır.
Bu nedenle,
Göl'den balıkçılıkla geçimini sağlayan yaklaşık 1.500 balıkçımız
ve ailesi açlıkla karşı karşıya gelmiştir. Göl kenarındaki
sazlıklar kuruduğu için, Göl kenarındaki sazlıktan hasır örerek
geçimlerini sağlayan insanlarımızın gelir kaynakları yok
olmuştur.
Göl içindeki kuş
popülasyonunda ciddi bir azalma görülmektedir. Milyonlarca kuş
yaşamaktaydı burada.
Göl sularının
çekilmesiyle geniş bir saha karalaşmış, çevrede yaşanan erozyona
bağlı olarak Göl tabanı dolmakta ve Göl sığlaşmaktadır.
Beyşehir Gölü
Havzası'ndan direkt ya da dolaylı olarak 12 bin ailede 60 bin
kişinin nafakasını temin ettiği sanılmaktadır. Beyşehir'den
Çumra'ya, Konya Ovası'na kadar on binlerce ailede yüz binlerce
insanımızın tarım alanlarını sulayarak hayat veren, yine,
Isparta bölgesiyle Kıreli sulama alanlarının hayat pınarı olan
Beyşehir Gölü yok olma durumuyla karşı karşıyadır.
Mevcut uygulama
ve sorunların devam etmesi durumunda Beyşehir Gölü bataklık
hâline gelecek, istenmeyen bir çevre felaketiyle karşı karşıya
kalacağız. Bunun sonucu olarak Beyşehir ilçesi ve civarı
yerleşim bölgelerinden, merkezlerinden zorunlu göçler
başlayacaktır.
Bu nedenle,
Beyşehir Gölü'nün su seviyesinin korunması, Göl'de ve
çevresindeki ekolojik dengelerin yeniden sağlanması, Göl'ün
yeniden yöre halkının ekonomik kaynağı hâline dönüştürülmesi
için teknik bilgi
birikimine sahip uzmanlardan kurulu, tam yetkili bir göl yönetim
birimi oluşturulmalıdır.
Göl'ü besleyen
derelerin ve kaynakların ıslahları sağlanmalıdır.
Göl çevresinde
erozyonu önleme çalışmaları için bitki deseni ve ağaçlandırma
çalışmalarına hız verilmelidir.
Göl su girişiyle
su çekimi dengeleriyle ayarlanmalı, kod seviyeleri
dengelenmelidir.
Göl'de aşırı
avlanma önlenmeli, planlı ve verimli avlanma yapılmalı,
balıkçılar bu amaçla eğitimden geçirilmelidir.
Göle kıyısı
bulunan köy ya da yerleşim alanlarının köy şeridine balıkçı
barınakları yapılmalı, göldeki teknelerin bakım ve onarımı, yağ,
benzin ve motor atıklarını gölden tecrit edecek altyapı
kurulmalıdır ve uymak zorunluluğu getirilmelidir.
Av malzemelerinin
eskiyenleri mutlaka gölden uzaklaştırılmalıdır. Avcı
malzemelerinin korunması sağlanmalı ve yasak dönemde kurallara
uymayanlar anında cezalandırılacak ve çok caydırıcı yasa ve
yönetmelikler geliştirilmelidir.
Göldeki balık
kapasitesini artıracak tedbirler ve araştırmalar yapılmalıdır.
Bir dönem salgın hastalıklarla yok olan kerevit ile azalan ya da
yok olan balık türleri için araştırma ve geliştirme çalışmaları
yapılmalıdır.
Değerli
milletvekilleri, yeni göllerin kurumaması için akılcı ve
sürdürülebilir su kullanımına geçişte, kararlılık ve siyasi
iradeyle ülkemizin geleceğinden sorumlu olan bizler küresel
düşünmek ve bölgesel gerçeklere göre sürdürülebilir yeni bir
yaşam tarzı uygulamak ve gerekli önlemleri almak zorundayız. Bu
alanda hepimize görev düşmektedir.
Beyşehir Gölü'ylü
ilgili araştırma önergemizin kabulünü talep ediyorum. Yüce
Meclisi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür
ederim Sayın Öksüz.
Şimdi, söz sırası
Necdet Budak, Edirne Milletvekili.
Buyurun Sayın
Budak. (AK Parti sıralarından alkışlar)
NECDET BUDAK
(Edirne) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; küresel
ısınmayla ilgili araştırma önergesi hakkında şahsım adına söz
almış bulunmaktayım. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.
Konuşmama
başlamadan önce hain terör saldırıları sonucunda hayatını
kaybeden tüm şehitlerimize Allah'tan rahmet diliyorum.
Milletimizin ve tüm şehit ailelerimizin başı sağ olsun.
Şunu özellikle
vurgulamak isterim ki, Türkiye Cumhuriyeti devleti bugüne kadar
hiçbir iç ve dış kaynaklı hain saldırılara ve ülke bütünlüğünü
bozmaya yönelik perde arkası oyunlara boyun eğmemiştir. Bundan
sonra da eğmeyecektir. Biz dün olduğu gibi bugün, bugün olduğu
gibi yarın da dostluk ve kardeşlik içerisinde birbirimize
kenetlenerek yaşayacak, devleti, milleti ve bütün kurumlarıyla
birlikte terörü ve terör faaliyetlerini bitirecek ve ülkemizi
aydınlık yarınlara hep birlikte kavuşturacağız. Bizler, bunun
için bu Parlamentodayız.
Küresel
ısınmayla, araştırma önergesiyle ilgili, tabii ki, buradaki
konuşmacılara ve önerge sahiplerine, gerçekten çok teşekkür
ediyorum. Su savaşları Milattan Önce 3000 yıllarında ortaya
çıkmış ve su tarih boyunca kutsal bir kaynak olarak görülmüş,
hürmete ve saygıya layık olarak değerlendirilmiş ve su tüm yaşam
kaynağıdır. Çok fazla su ya da çok az su, yaradılışı yok
edebilir. İnsanın vücudunun yüzde 80'i su, dünyadaki su miktarı
yine toplam kıtanın ¾'ünü oluşturuyor.
Suyun önemini
burada konuşan arkadaşlarımızın hepsi dile getirdiler.
Yerkürenin ısındığını dile getirdik ve bu konuyla ilgili,
aslında, son yirmi yılda tüm dünyada tartışmalar hızla ortaya
çıktı, özellikle Birleşmiş Milletler nezdinde 88 yılında İklim
Değişikliği Paneli ile dünya gündemine oturdu. Geçtiğimiz
haziran ayında farklı ülkelerden 2 500 bilim adamı bu konuyu
tartıştılar. Yine İngiliz iktisatçı Nicholas Stern, dünya
çapında kapsamlı bir iklim değişikliği raporu ortaya koydu.
Bütün bunların ortak noktası, dünya, önümüzdeki süreçte doğal
afetlerle yüz yüze kalabileceğini göstermektedir.
Küresel ısınmanın
nedenlerini yine arkadaşlarımız dile getirdiler. Kömür
kullanımı, petrol kullanımı, karbondioksit miktarının havada
artması gibi bütün bunlar sayıldı, ki bunlar gerçekten doğru. Bu
felaketlerin sonucunda deniz seviyesinin 60 metreye kadar
yükseleceği söyleniyor.
Tabii Amerika'nın
nüfusu dünyan nüfusunun yüzde 4'ü. Amerika'nın dünyada
kullandığı enerji toplam enerjinin yüzde 42'si, dünyada kirlenme
oranı bakımından da yüzde 26 paya sahip. Kyoto Protokolü'ne tam
anlamda uymuş değil ve bütün bunlara baktığımızda, gelişmekte ve
gelişmemiş olan ülkeler, küresel ısınmadan, gelişmiş ülkelere
göre, özellikle ekonomik durumları nedeniyle çok daha fazla
zarar görecekler.
Tabii, dünyadaki
bu gelişmeleri Türkiye olarak bizler de takip ediyoruz.
Hükümetimiz, geçtiğimiz dönemde de bu dönemde de takip ediyor.
Bütün bunlara bizim duyarsız kalmamız mümkün değil ve bu
Parlamento döneminde de bütün siyasi partiler bu araştırma
önergesine destek veriyorlar. Geçen dönemde, maalesef, seçim
sırasına denk geldi. Rapor da tamamlanmıştı ama bu dönem bunun
tamamlanması söz konusu. Bu konuya gerçekten millî bir mesele
olarak bakıyoruz.
Dünyadaki bu
gelişmelerin yanı sıra, Türkiye olarak bizim yapmamız gerekenler
var. Bu konuda da gerçekten ben… Geçtiğimiz dönemde DSİ Genel
Müdürümüzdü şu anki Sayın Bakanımız. Cumhuriyet tarihinde 2,8
milyon hektar sulanabilir alan açılmış ama sadece ben şunu
biliyorum: Geçtiğimiz dört beş yıl içerisinde biz 550 bin
hektarı sulanabilir hale getirdik.
Bunun yanı sıra,
yine, Tarım Bakanlığımız nezdinde ve de Çevre, Orman
Bakanlığımız nezdinde "kuraklıkla mücadele" adı altında tarımsal
kuraklık yönetimi çalışmaları bir ekip halinde ele alındı
geçtiğimiz yıl içerisinde. Bunu da takip etmemiz gerekiyor ve
ben, buradan, Bakanımıza gerçekten teşekkür etmek istiyorum.
Özellikle Trakya, GAP gibi projelere el atıp bu projelerin
hayata geçirilmesi, yer altı ve yer üstü su kaynaklarına küresel
ısınmadan Türkiye'yi korumak adına, Türk tarımını korumak adına…
Çünkü en fazla etkisi olduğu alan tarım olacak, Türkiye'nin gıda
üretimi olacak.
Bu konuda, biz,
Trakya'da -ben 64 doğumluyum, 64 yılında planlanan baraj
projeleri var. Bunlar yıllardır sürüncemede. Orada makineler
çürümüş vesaire- 2009 yılında, inşallah, Hamzadere Barajımızı
bitireceğiz. Yine, bu kasım ayı içerisinde Türkiye'nin bir GAP'ı
olan Trakya'da -Çakmak Barajı- 550 bin dönüm arazi sulanacak.
Burada da bir baraj söz konusu ve kasım ayında da ihalesi
yapılacak.
Yine, Ergene
Nehri kirliliğiyle ilgili geçen Parlamento döneminde kurduğumuz
komisyon gereğince çok yoğun çalışmalarımız var.
Ergene'den Meriç
Nehri yıllarca aktı ama, biz, oradan, suyun kendi cazibesiyle
akacağı 12 kilometrelik kanalı -bir sürü hükümetler gelip geçti-
yapamadık, bu Parlamento yapamadı, ama geçtiğimiz dönemde biz
bunun proje ihalesini yaptık, bu kasım ayında da, önümüzdeki
ayda da yine bunun yapım ihalesi yapılacak. Bunu örnek vermemin
nedeni, Ergene Nehri kirliliği havzası gibi Türkiye'de farklı
bölgelerde nehir kirliliği havzaları var. Bunları tek tek ele
almamız gerekiyor, ki bu
yönde yoğun
çalışmalar var. Ben inanıyorum ki, bu dönemde, hep birlikte,
Türkiye'nin sigortası olabilecek, yüzde 90 Güneydoğu ve Doğu
Anadolu'daki şehirlerin içme suyu teminini de sağlayan GAP
projesinin, yap-işlet-devret modeliyle, Bakanlığımız da
çalışmalarını yapıyor. Bunları da takip ediyoruz.
Bunları hep
birlikte takip etmemiz gerekiyor, ama ben şunu özellikle
vurgulamak istiyorum: Bizim, suyun kıymetini bilmemiz, bu
damlama sulamadaki hibe çalışmalarına çiftçilerimizi
bilinçlendirmemiz ve Türkiye'nin meteorolojik iklim haritasını,
bitki örtüsü haritasını çıkartıp… Dünyada şu anda, kuraklık
nedeniyle, İsrail gibi ülkeler, kuraklığa dayanıklı bitki ve
hayvan gen kaynaklarını, biyoteknolojiyi, hatta daha üst düzeyde
nanoteknolojiyi kullanarak yeni çeşitler ortaya koyuyorlar. Biz
de bu anlamda TÜBİTAK ve DPT'ye -ki geçtiğimiz dönemde tarihinde
en yüksek bütçeleri ayırdığımız kurumlar- bunlar aracılığıyla,
bu kurumlar aracılığıyla, üniversitelerimizde küresel ısınmayı
dikkate alarak, Türkiye'nin bu yönde araştırma yapmasını ve
sonuçlar üretmesini sağlamak yönünde politikaları teşvik etmemiz
gerekir. Bunun da yapılması gerektiğini düşünüyorum.
Tabii, tarım ve
su politikaları kesinlikle paralellik arz ediyor. Tarım ve
hayvancılık, aynı zamanda ülkenin su politikalarıyla paralellik
arz eder. Eğer siz fenni yemle hayvanlarınızı besliyorsanız ve
yemle ilgili, suya dayalı yem üretimini sağlayamıyorsanız
hayvancılıkta rantabl olmanız mümkün değil. Yine bitkisel
üretimde, özellikle yağlı tohumlarda petrolden sonra en fazla
döviz ödediğimiz bu kaynakta sulama alanlarını genişletip bu
alanlarda yağlı tohumlar ve Türkiye'nin ihtiyacı olan yağlı
tohum açığını kapatma imkânımız yine bu su kaynaklarının
teminiyle söz konusu. Türkiye'de şu anda 27 milyon hektarlık
tarımsal alan var, 8,5 milyon hektarı sulanabilir. Biz, şu anda
bunun 5 milyon hektarını kullanabiliyoruz. Su kaynağı bakımından
da 110 milyar metreküpe sahibiz. Biz, şu anda bu suyun yüzde
27'sini kullanabiliyoruz. Bu suyu, biz… İnanıyorum ki, tüm
dünyada, bu protokoller, yapılan çalışmalarda bütçenin yüzde 1'i
bu su politikalarına ayrılırsa tarım ve hayvancılık
politikalarında olduğu gibi, DSİ çalışmalarında da, orman
çalışmalarına kadar, ülkenin ekolojisi, bitki florası bakımından
da çok olumlu katkılar olacağını düşünüyorum.
Biz, genellikle,
uçağa bindiğimizde, milletvekilleri olarak Türkiye'yi şöyle bir
gezdiğimizde, helikopterle baktığımızda, gerçekten, insan
üzülüyor
Biz, burada,
geçtiğimiz dönemde, orman vasfını kaybetmiş arazilerin köylülere
bedava tahsis edilmesi ve köylülerin bunları kendi adlarına,
üretim yapmak adına -meyve olabilir, normal çamfıstığı olabilir,
farklı alanlara, ekolojik duruma göre- ağaçları yetiştirmesinin
ülke ekonomisine çok büyük katkıları olacağını düşünüyorum.
Bu tür
politikaları, ben inanıyorum ki, buradaki tüm siyasiler
elbirliğiyle birlikte geliştirebiliriz. Terör konusunda olduğu
gibi, iklimsel değişiklikte de, su politikalarında da, özellikle
tarım ve hayvancılık politikalarında bunlara makro bakıp,
bunları geliştirirsek, diğer ayrıntı konularda çok daha kolay
anlaşabileceğimizi düşünüyorum.
Ben bu araştırma
önergesine destek veren tüm arkadaşlara buradan teşekkür
ediyorum ve ülkemizin, özellikle, Ege, Akdeniz, İç ve Güneydoğu
Anadolu Bölgelerinde küresel ısınmayla birlikte tarım
ürünlerindeki ürün deseninin değişeceğini ve ülkemizin yağ açığı
nedeniyle ayçiçeğinden sonra, kışlık kanola gibi ürünlerin…
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
NECDET BUDAK
(Devamla) - Bitiriyorum.
BAŞKAN - Buyurun.
NECDET BUDAK
(Devamla) - …bu iklimsel değişikliğe dayalı olarak genetik,
çevre ve stabilite analizleri yapılarak bölgemize ve ülkemize
kazandırılması sayesinde ülke ekonomisine büyük katkısı
olacağını düşünüyorum.
Ben, tekrar, bu
önergeye Parlamentonun sahip çıkması dolayısıyla, herkesin
elbirliği içerisinde sahip çıkması nedeniyle, şahsım adına, bir
tarımcı olarak, teşekkür ediyor, hayırlı olmasını diliyor,
saygılar sunuyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür
ederim Sayın Budak.
Şimdi söz sırası
Uşak Milletvekili Nuri Uslu'da.
Buyurun Sayın
Uslu. (AK Parti sıralarından alkışlar)
NURİ USLU (Uşak)
- Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; yüce heyetinizi saygıyla
selamlıyorum. 21 milletvekili arkadaşımla birlikte vermiş
olduğumuz küresel ısınma ve iklim değişikliği sorunlarının
araştırılması amacıyla Meclis araştırması açılması konusunda söz
almış bulunuyorum.
Konuşmama
başlamadan önce artan terör saldırılarıyla şehit düşen
kardeşlerimize Allah'tan rahmet, ailelerine ve milletimize de
başsağlığı diliyorum. Bugün cenaze törenine Uşak Milletvekili
arkadaşım Sayın Mustafa Çetin'le birlikte katıldığımız Uşaklı
Asteğmen Mehmet Bozkuş da yapılan hain saldırı sonucunda
hayatını kaybetmiş ve şehit olmuştur. Bugün binlerce Uşaklı
hemşehrimin vakur duruşu ve duaları arasında ebedi makamına
uğurladığımız kardeşimize de Allah'tan rahmet ve merhamet
diliyorum. Ayrıca onunla birlikte olup da yaralanan tüm vatan
evlatlarımıza da Allah'tan acil şifalar diliyorum.
Sayın
milletvekilleri, küresel ısınma ve buna bağlı olarak oluşan
iklim değişikliği insanlığın en önemli sorunlarından biri hâline
gelmiştir. Küresel ısınmanın sebep olduğu iklim değişikliğine
bağlı sıkıntılar insanlık için her geçen gün daha ağır bir
şekilde hissedilmeye başlanmıştır. Küresel ısınma, sıcaklık,
yağış, nem, rüzgâr gibi iklim etmenlerinde bölgesel ve küresel
bazda değişimlere neden olmaktadır. Fosil yakıtların yakılması,
sanayinin plansız ve düzensiz gelişmesi, arazi kullanımındaki
değişimler, ormansızlaşma, orman yangınları ve benzeri etkenler
sera gazlarının atmosferdeki miktarının hızla artmasına ve son
yüzyılda yeryüzündeki ortalama sıcağın 0,74 °C yükselmesine
neden olmuştur. İklim değişikliği ve küresel ısınmaya neden olan
sera gazlarının atmosfere en fazla enerji sektörü tarafından
verildiği bilinmektedir. Ülkemizde 1990 yılından bu yana toplam
sera gazı salınımı, on beş yılda yaklaşık iki kat artış
göstererek, 2004 yılında 286 milyon tona çıkmıştır. Bu salınımın
yüzde 76'sı enerji kaynaklıdır. Yutak alanlarıyla net salınım
230 milyon tona inecektir.
Küresel
sıcaklıktaki artışlara bağlı olarak hidrolojik döngünün
düzensizleşmesi, kara ve deniz buzullarının erimesi, deniz
seviyesinin yükselmesi, sıcak hava dalgalarının şiddet ve
seviyesinin artması bazı bölgelerde ekstrem yağışların ve
taşkınların artmasına, bazı bölgelerde ise kuraklıkların daha
şiddetli ve sık olmasına, dolayısıyla ekolojik sistemleri ve
insan yaşamını doğrudan etkileyecek önemli değişikliklerin
oluşmasına neden olmaktadır.
İklim
değişiklikleri hayvan ve bitkilerin doğal yaşam alanlarında da
değişikliklere yol açacak, yaşam alanları daralacak ve büyük
göçler yaşanabilecektir. Yeni koşullara uyum sağlayamayan çok
sayıdaki bitki, böcek ve kuş türünün ortadan kalkacağı bilim
otoritelerince söylenmektedir.
İklimdeki bu
değişiklikler tarım bitkilerinin bir kısmında da değişime neden
olacak, bitkilerin ekim ve dikim tarihleri ile çeşit ve
türlerinde önemli değişiklikleri beraberinde getirecektir.
Artan sıcaklıkla
beraber buharlaşma da artacağından, özellikle sulanan alanlarda
tuzlanma ve çoraklaşma daha da artacaktır.
Sıcaklık
artışıyla birlikte tarım alanlarında sulama ihtiyacı
artacağından, şu anda su tüketiminin büyük bir kısmını oluşturan
tarımsal sulamada kullanılan su ile ev ve sanayide kullanılan su
rekabeti büyüyecek, özellikle büyük kentlerde su kaynaklarındaki
sorunlara yenileri eklenecektir.
İçme amaçlı su
ihtiyacı daha da artacaktır. Yer altı su seviyelerinde de önemli
ölçüde azalmalar görülecektir. Su kaynaklarına olan ihtiyacın
artması, ulusal ve uluslararası su ihtilaflarının artmasına
neden olabilecektir.
Günümüzde ve
gelecekte, su en çok ihtiyaç duyacağımız maddelerin başında
gelmektedir. Bu nedenle, su kaynaklarının temiz olarak muhafaza
edilmesi, dağıtımının, dağıtım sistemindeki kayıpların
önlenmesi, tasarruflu kullanılması ve kullanıldıktan sonra
toplanıp temizlenmesi ve tekrar kullanıma verilmesi çok büyük
önem arz etmektedir.
Türkiye, küresel
ısınmanın etkileri açısından yüksek risk grubu ülkeler arasında
yer almaktadır. Yapılan araştırmalarda küresel ısınmadan dolayı
oluşacak iklim değişikliğinden, özellikle su kaynaklarının
azalması, orman yangınları, kuraklık ve çölleşmeyle, bunlara
bağlı ekolojik bozulmalardan ülkemiz olumsuzca etkilenecektir.
İklim değişikliği
sonucu iklim kuşaklarının Ekvator'dan kutuplara doğru yüzlerce
kilometre kayabileceği, bunun sonucunda da, Türkiye, bugün,
Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da hâkim olan sıcak ve kurak iklim
kuşağının etkisine girebileceği, özellikle çölleşme tehlikesi
bulunan İç Anadolu, Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri
gibi yarı kurak ve yarı nemli bölgelerde, tarım, ormancılık ve
su kaynakları açısından olumsuz etkilere yol açabileceği
düşünülmektedir.
Sayın
milletvekilleri, özellikle Ege, Akdeniz, İç ve Güneydoğu Anadolu
Bölgelerinde aşırı sıcaklık, gece-gündüz ortalama sıcaklık
farkları, yağmur ve kar yağışlarında azalmalar, iklimdeki
mevsimsel değişiklikler, ekstrem sıcaklık ve soğukluk artışları
söz konusu olabilecektir. İklim kuşaklarındaki bu değişime uyum
gösteremeyen flora ve faunanın belli oranda mutasyona uğrayacağı
veya kaybolacağı bilim otoritelerince kabul edilmektedir.
Tarım, iklim
değişikliği ve kuraklık karşısında en fazla etkilenecek
sektörlerin başında gelmektedir. Yağış miktarında ve rejimindeki
değişmeler, su kaynaklarının kullanım stratejilerinin yeniden
belirlenmesini zorunlu kılmaktadır.
7 Ağustos 2007
tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Tarımsal
Kuraklık Yönetimi çalışmaları titizlikle takip edilmelidir.
Doğa, su, toprak ve ormanlar koruma kullanma dengesi altında
kullanılmalıdır.
Ülkemizde, kısa,
orta ve uzun vadede iklim değişikliği sonucu etkilenecek sektör
ve alanlar tespit edilerek plan ve projeleri yapılarak, zamanla
etkisini daha da artırması beklenen iklim değişikliği
sorunlarına hazırlıklı olmalıyız. Yapılacak bu çalışmalarla, bu
konuda ilgili tüm kurum ve kuruluş ve kişilerin alacakları
tedbirlere ışık tutacak bilgilerin ortaya konulması
gerekmektedir. Küresel ısınmanın, ülkemiz ve bölgemiz doğal
kaynaklarına, ormanlarına ve su kaynaklarına olan olumsuz
etkilerine karşın, ulusal, bölgesel ve bireysel bazda çözümler
üretmek mecburiyetindeyiz.
Sera gazlarındaki
artışların olumsuz etkilerini en aza indirilmesi ve atmosferdeki
sera gazlarının dengesinin yeniden kurulabilmesi için, bir
yandan sera gazı salınımının azaltılması bir yandan da karbon
yutaklarının artırılması gerekmektedir. En önemli karbon
yutaklarını ise sulak eko sistemler ile karasal eko sistemler
içindeki ormanlar ve meralar teşkil etmektedir. Bu nedenle,
orman varlığının artırılması, bozuk orman alanlarının rehabilite
edilmesi, meraların ıslahı çok büyük önem arz etmektedir.
Ülkemizdeki karbon yutakları olan, orman, mera, tarım ve sulak
alan eko sistemleri toplam emisyonun ancak yüzde 25'ini
tutabilmektedir.
Bu nedenle, iklim
değişikliği ile mücadele kapsamında birinci öncelik, temiz
enerji kaynaklarının kullanımı olmalıdır. Temiz enerji kaynağı
olarak hidroelektrik santrallerini, rüzgâr, güneş ve nükleer
enerji santrallerini sayabiliriz.
Sayın Başkan,
sayın milletvekilleri; özet olarak, küresel ısınma ve iklim
değişikliğinin olumsuz etkilerinin azaltılması için yapılması
gerekenleri de şöyle sıralayabiliriz: Küresel ısınma ve etkileri
konusunda kamuoyu bilgilendirilmeli ve halkın duyarlılığı
artırılmalıdır, bunun için eğitim çalışmalarına hız
verilmelidir. Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin tüm
süreçlerinde Türkiye'nin aktif katılımı sağlanmalıdır. Bozkırlar
ağaçlandırılmalı, bozuk orman alanları süratle rehabilite
edimelidir. Su sıkıntısı yaşanması muhtemel bölgelerdeki gölet
ve baraj projeleri ile havzalar arası su aktarma projelerine
öncelik verilmelidir. Su yönetimi tek elden ve etkince
yürütülmelidir. Yeni sulama projelerinden su tasarrufu sağlayan
kapalı sistemler yapılmalı, geçmişte yapılan tesisler gözden
geçirilerek yenilenmeli, damlama ve yağmurlama sulama
sistemlerinin yaygınlaştırılması için verilen destekler
artırılmalıdır. Sera gazlarını yutan, orman, çayır, mera ve
yeşil alanların genişletilmesi ve iyileştirilmesine hız
verilmelidir.
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Bir
dakika süre tanıdım. Lütfen sözlerinizi tamamlayın.
NURİ USLU
(Devamla) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.
Ülkemizde yaygın
olarak mevcut bulunan vahşi çöp depolama alanlarına son
verilmeli, düzenli çöp depolama bertaraf tesisleri kurulmalıdır.
Enerji üretiminde yenilenebilir enerji kaynakları kullanılmalı
ve yaygınlaştırılmalıdır. Su kaynaklarının korunması,
kirlenmenin önlenmesi, arıtma tesislerinin faaliyete alınması,
endüstriyel ve evsel atık suların geri kazanılarak, tarımda,
sanayide yeniden kullanılmasının teşvik edilmesi sağlanmalıdır.
Organik tarım ve hayvancılık desteklenmeli ve
yaygınlaştırılmalıdır. Ev ve iş yerlerinde suyun tasarruflu
kullanımına ilişkin hazırlanacak belgeseller ve fragmanlar ile
görsel ve yazılı medya aracılığıyla kamuoyu
bilinçlendirilmelidir. Küresel ısınmayla ilgili alınacak
tedbirler ve uyum projeleri Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu
gündemine alınarak desteklenmeli ve yaygınlaştırılmalıdır.
Sayın
milletvekilleri, bu amaçlarla Türkiye Büyük Millet Meclisinde
bir araştırma komisyonu kurularak konu tüm boyutlarıyla
incelenmeli, ulusal ve bölgesel bazda alınması gereken tedbirler
zamanında, eksiksiz alınmalıdır.
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
NURİ USLU
(Devamla) - Bu duygularla hepinizi selamlıyor, önergenin
kabulünü saygılarımla arz ediyorum. (AK Parti sıralarından
alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür
ederim Sayın Uslu.
Şimdi söz sırası
İzmir Milletvekili Şenol Bal'da.
Buyurun Sayın
Bal. (CHP sıralarından alkışlar)
Süreniz 10
dakika.
ŞENOL BAL (İzmir)
- Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; konuşmama başlamadan
önce, acımı ve duygularımı anlatmakta kelimelerin kifayetsiz
kaldığı, şehadet mertebesine erişmiş tüm vatan evlatlarımıza
yüce Allah'tan rahmet, kederli ailelerine ve aziz milletimize
sabır ve metanet, yaralılarımıza da acil şifalar diliyorum.
Yine, bugün,
Meclisi yönetme görevini layıkıyla yürüten Sayın Akşener'i
kutluyor, Türk kadınını temsilen, hem Sayın Akşener hem de Sayın
Mumcu Hanımefendilerin o makama çok yakıştıklarını
huzurlarınızda ifade etmek istiyorum. (MHP ve CHP sıralarından
alkışlar)
Sayın Başkan,
sayın milletvekilleri; ülkemizde su sorunu, günlük, politik veya
duygusal yaklaşımların dışında, bir idrak ve bilgi çerçevesinde
değerlendirilmesi ve üzerine gidilmesi gereken bir konudur.
Bilimsel olarak bir strateji, yönetim ve eylem planı ortaya
konmalıdır. Su meselesi, yerel ve merkezî yönetimlerin iç
çekişme alanı olmaktan mutlaka kurtarılmalıdır. Ülkemizin su
kaynakları, bölgede önemli bir potansiyel olarak görülmesine
rağmen, Sayın Yalçın'ın da dediği gibi, su zengini sayılabilecek
bir ülkedeyiz. Akarsular, barajlar ve göllerimiz, evsel ve
endüstriyel atık sularıyla kirlenmekte, buralardan da tarımsal
amaçla sulamalar sonucunda insanlarımıza ve çevre sağlığına
önemli zararlar vermekte, toprakta telafi edilmeyecek bozulmalar
görülmekte, su havzaları kirlenmekte ve su kaynakları
kurumaktadır.
Son yirmi yıl
içinde artan nüfuz, kontrolsüz kentleşme, bunun sonucu artan su
talebi ve küresel ısınma dünyada küresel bir su krizini gündeme
getirmiştir. Buna bağlı olarak, bugün, ekonomik, politik ve
çevresel konulardaki mücadeleler ve çekişmeler çok daha yaygın
ve ciddi boyutlara ulaşmıştır. Böyle giderse artık savaşlar
petrol için olmayacak, su için yapılacaktır.
Bu sorunlarla baş
etmek için, ülkemizin yer altı kaynaklarının ve su havzalarının
ne durumda olduğunu tespit etmek için, öncelikle güvenilir bir
envanter çıkarılmalıdır. Su kaynakları ciddi bir şekilde koruma
altına alınmalı, ve çevre kirliliğinin önüne geçilmelidir.
Sayın
milletvekilleri, su kıtlığı tehdidiyle karşı karşıya
bulunduğumuz bu dönemde İzmir'in kurak bir bölge durumundan çok
kurak bir bölge durumuna geçiş sürecinde olduğu görülmektedir.
Ülkemizin önemli tarımsal üretim merkezlerinden biri olan
İzmir'in tarımsal üretimi açısından büyük önem taşıyan sulama
projelerinin bir türlü tamamlanamaması düşündürücüdür.
Yine, su
havzalarının korunması ve tasarruflu su kullanımını sağlayan
kapalı sistem sulama yatırımlarının teşviki ve hayata
geçirilmesi gecikmektedir. Ayrıca, su havzalarının kontrollü
olarak organik tarıma açılması sadece sözde kalmaktadır.
İzmir açısından
su meselesini ilk önce içme ve kullanma suyu açısından
değerlendirmek isterim. Bugün için yetkililer içme suyu
sıkıntısı olmadığını ifade etmektedirler. İzmir'in şu andaki su
ihtiyacının yüzde 38'i Tahtalı ve Balçova barajlarından, yüzde
62'si ise Sarıkız, Göksu, Menemen, Halkapınar ve Pınarbaşı'ndaki
yer altı su kaynaklarından sağlanmaktadır.
Barajlardaki su
seviyesinin giderek azalması ve yer altı sularının seviyesinin
giderek düşmesi tehlike alarmı vermektedir. Bir an önce Gördes
Barajının tamamlanması ve sadece söylemde kalan Çamlı,
Değirmendere, Bostanlı ve Yiğitler barajları projelerinin hayata
geçirilmesi için çalışmalara başlanması en büyük temennimizdir.
İzmir için çok
önemli olan Çamlı Barajı Projesi, Çamlı Barajı havzasının su
toplama havzası içinde yer alan Menderes ilçesi Efemçukur
yöresinde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından altın
işletme ruhsatı bir şirkete verildiğinden bir kördüğüme
dönüşmüştür. Bu konunun ülke menfaatine uygun olarak acilen
çözülmesi gerekmektedir.
İzmir'de içme
suyu sıkıntısı yok dense de birçok köy -ki, gezdik bu köyleri-
örneğin, Ulaşlar, Ulamış, Düzce gibi köyler mahalle olarak
belediyelere bağlandığından aylardır susuzluk çekmektedir.
Seferihisar'da
içme suyu amaçlı Gelinalan Çayı Barajının, Orhanlı Köyü içme ve
sulama amaçlı göletinin proje ve etüt çalışmaları bile
bitirilmemiştir. Kiraz'da 13 köyde, Karaburun ve Dikili'de içme
suyu yok denilecek kadar yetersizdir. Bilinçsiz endüstrileşme
nedeniyle İzmir'in çevresindeki su kaynakları hızla
kirlenmektedir. Uşak ve Manisa il hudutları içinde sanayi ve
çevre atıklarını alarak İzmir il hudutlarına giren Gediz Nehri,
Menemen ilçesi köyleri başta olmak üzere, denize dökülünceye
kadarki yatak çevresi ve havzanın genelinde önemli bir çevre ve
sağlık tehdidi
haline
dönüşmüştür. Torbalı'da Fetret ve Çevlik Çayı kirlenmesi ve
arıtma tesislerinin olmaması büyük problemdir. Kemalpaşa'da
yakın bir gelecekte su sorunu ciddi boyutlarda olacaktır.
Tarımsal sulamalar yer altı sularıyla yapılmaktadır. İlçedeki
altı belde, otuz iki köy yerleşim birimlerine ait evsel atık,
doğrudan Nif Çayı'na ya da ona ulaşan dereciklere verilmektedir.
Sayılan birçok
ilçede ve bilhassa Menderes havza içinde köylerde, Karaburun'da
kanalizasyon sistemleri eski ve yetersizdir. Yine, yeterli su
olmadığından çok önemli tarım bölgelerinden Selçuk ilçesinde
tarım alanlarının büyük bir bölümü sulanamamaktadır.
Balçova'da yer
altı sularının giderek tuzlanması ve azalması, tarımsal üretime
ket vurmaktadır. 93 yılında başlatılan Beydağ Barajı'nın, yani
Küçük Menderes-Beydağ Projesi inşaatının daha yüzde 36'sı
tamamlanmıştır. Bayındır, Ödemiş, Beydağ Ovaları'nın
yararlanacağı bu projenin bir türlü tamamlanamaması hem İzmir'in
hem de Türkiye'nin ekonomisi açısından büyük bir kayıptır.
Yine, 1986
yılında yapımına başlanan Bakırçay havzasında yer alan
Bakırçay-Kınık Projesi kapsamında bulunan Çaltıkoru ve Yortanlı
Barajları ile Kınık Sol ve Sağ Sahil Sulama Projeleri bir türlü
bitirilememiştir.
Türkiye'de mevcut
sanayi domatesi üretiminin yüzde 40'ını gerçekleştiren Kınık
Ovası'nda bu proje tamamlanmış olsa, üretim yüzde 30 daha
artacaktır. Buna bağlı olarak, bölgede tarıma dayalı sanayi
tesisleri, dış satım ile döviz girdisi sağlanacak, aynı zamanda
ek istihdam yaratma imkânı doğacaktır.
Sayın Başkan,
sayın milletvekilleri; açıklanan bu hususlar nedeniyle, su
kaynaklarının entegre yönetimi amacıyla, eylem planı
hazırlanması ve bu kapsamda İzmir ili master planının
hazırlanarak su kaynakları ve kullanım miktarlarının tespit
edilmesi, yanlış imar uygulamalarıyla havzalar üzerinde oluşan
nüfus ve sanayi baskısının azaltılarak havzalarda kirliliklerin
önlenmesi için alınacak acil önlemlerin belirlenmesi, kurumlar
arası koordinasyonun sağlanması, bilinçsizce yapılan sulama ve
ovalarda açılan sayısız sondajlar nedeniyle her geçen gün azalan
yer altı kaynakları ve yer altı su seviyelerinin arttırılması,
taşkınlar ve erozyonun önlenmesi için akarsular üzerinden
yapılacak bent, gölet ve barajlar ile boşa akan suların
tutulması, bunun için on yıllardır süren sulama projelerinin
tamamlanması ve daha önceki yıllarda yapılan küçük sulama
tesislerinin rehabilitasyonu, Ege Bölgesi'nde ve İzmir ilinde bu
kapsamda değerlendirilecek sulama tesislerimizin beklediği
ödeneklerin gönderilmesi için alınması gereken önlemlerin
belirlenmesi amacıyla önerge sahipleri adına Meclis araştırması
açılmasını arz ediyorum.
Hepinizi
saygılarımla selamlıyorum. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür
ederim Sayın Bal.
Şimdi söz sırası
Bursa Milletvekili Kemal Demirel'in.
Buyurun Sayın
Demirel. (CHP sıralarından alkışlar)
KEMAL DEMİREL
(Bursa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; gerçekten çok
önemli bir gündem maddesiyle toplantımızı yapıyoruz.
Öncelikle, pazar
günü, Hakkari'de bu vatanı korumak için görev yapan ve şehit
olan askerlerimize Allah'tan rahmet diliyoruz. Bunlardan bir
tanesi de bizim Bursa'dan Samet Saraç. Yine, şu anda tedavisi
devam etmek üzere olan Ufuk Çelik arkadaşımızın da kendisine
acil şifalar diliyoruz. İnşallah, temennimiz terörün bir an
evvel noktalanması, artık şehitlerimizin ve askerlerimizin
hayatlarını kaybetmemesi ve ocakların sönmemesi. Türkiye'nin
birinci gündem maddesi bu. İnanıyorum ki, birinci gündem maddesi
konusunda, başta Hükûmet olmak üzere, herkes üzerine düşen
görevi layıkıyla yapacak ve bu sorun kısa zaman içerisinde
çözülecektir.
Değerli
arkadaşlar, bugün birçok milletvekili arkadaşımızın vermiş
olduğu araştırma önergeleri, işte küresel ısınmayla ortaya çıkan
son yıllardaki en önemli ve hepimiz açısından gelecekle ilgili
kaygılar taşınan, sulama kaynaklarımızın, nehirlerimizin,
göllerimizin bu zaman zarfında tehlikeli boyutlarda yok olma
tehlikesiyle karşı karşıya kalması.
Bu noktada
verdiğimiz araştırma önergelerinden, Marmara Bölgesi için çok
önemli olan İznik Gölü ve Uluabat'la ilgili görüşlerimi ortaya
koymak ve bu çerçevede her iki gölün karşı karşıya kalmış olduğu
kirlilik ve o kirlilikle ilgili olarak, o göllerin gelecek
kuşaklara aktarılması noktasında büyük sıkıntılar yaşandığını
ortaya koymak amacıyla söz almış bulunuyorum.
Gerçekten, İznik
Gölü bugün Marmara Bölgesi'nin en büyük gölü. Bu göl 298
kilometre yüz ölçümü içerisinde ve su toplama alanı da 1.246
kilometrekare. Genellikle yağışlarla beslenen, onun ötesinde yer
altı su kaynaklarıyla da kendisini dolduran bir gölümüz. İznik
Gölü'nün aynı zamanda çevresi meyve bahçeleriyle, zeytin
ağaçlarıyla, bağlarla örülü. İznik, aynı zamanda tarihî özelliği
olan bir göl ve yerleşim alanlarının içerisinde bulunan bir su
kaynağı.
İznik geçmişte
gerçekten çok önemli bir göl olduğu çerçevede, hem çevresindeki
yaşayan insanlara sulama alanında destek olan hem de tertemiz
suyuyla balıkçılıkla oradan hayatını, geçimini sağlayan binlerce
ailemizin yaşam kaynağıydı.
Fakat, son
yıllarda ne yazık ki İznik Gölü de bu kirlilikten nasibini
almaya başladı. Çevresinde oluşan küçük fabrikaların
atıklarının, evsel atıkların ve tarımda kullanılan ilaçların
suya karışması, göle karışması, nehirlere karışması neticesinde,
İznik Gölü de gerçekten kirlilik tehlikesi altında. Eskiden çok
daha fazla balıkların çeşitlerinin bulunduğu bu göl, ne yazık
ki, şu anda balık çeşitlerinin azaldığı ve topluca ölümlerin
meydana geldiği bir göl. Şimdi, küresel ısınmadan bahsediyoruz,
küresel ısınmanın tehlikelerinden bahsediyoruz, ama biz bundan
bahsederken, küresel ısınma çerçevesinde, bu gölün yaşatılması,
gelecek kuşaklara aktarılması, torunlarımız ve çocuklarımız
açısından bu kadar önemli olan bir gölün kurtarılması ve
kirlilikle ortaya çıkan tehlikeler karşısında bir an evvel
tedbir alınması noktasında Türkiye Büyük Millet Meclisini göreve
çağırıyoruz. Çünkü, kirliliğin önüne geçmek çok önemli. O
kirlilik gerçekleştikten sonra, onu eski günlerine geri getirmek
gerçekten çok daha zor.
Bu çerçevede,
Cumhuriyet Halk Partisi olarak bizler, bir an evvel, bu konuda,
İznik Gölü'yle ilgili olsun, Uluabat'la ilgili olsun
Parlamentoyu göreve çağırıyoruz. Çünkü, giden, çok zor şartlar
altında bir daha geri gelecek. Aynı zamanda bu göl kuşların da
geçiş noktası içerisinde. Kuşlarımızın da, hayvanlarımızın da bu
geçiş noktasında İznik Gölü'nden ve Uluabat Gölü'nden yeterince
yararlanması çok önemli.
Bakın değerli
arkadaşlarım, daha geçen gün Uluabat'a gittim. Uluabat Gölü'nde,
oradaki köylülerle, çiftçilerle yapmış olduğum toplantıda şu
gerçeği dile getirdiler: "Eskiden biz bu gölden içme suyu dâhil
faydalanma noktasında yararlanabiliyorduk. Fakat, şu anda,
ellerimizi bile yıkamak istemiyoruz." dediler. Gölün geldiği
noktayı söylemek istiyorlar. Ellerimizi dahi gölde yıkamak
istemiyoruz, ama ne yazık ki, o gölden çıkan balık ürünlerini
yiyebiliyoruz ve Uluabat Gölü'nde geçmişte 21 çeşit olan göl
balığı, şu anda, 3 çeşide düştü. Bu da, kirliliğin getirdiği
büyük bir boyut.
Onun ötesinde,
yine Uluabat Gölü'nde geçmişte -bizim köylülerimizin,
çiftçilerimizin, balıkçılarımızın verdiği bilgilerle ortaya
çıkan bir tablo var- tatlı su ıstakozu önemli oranda
yetiştiriliyordu. Fakat, şu anda, tatlı su ıstakozuyla ilgili
verilen bilgiler gerçekten çok vahim. Geçmişte, günde 30 ton
tatlı su ıstakozu çıkarılan ve ihracatta önemli bir kalem olan
bu ürün, ne yazık ki, şu anda 1 kilo daha çıkarılamıyor ve
balıkçılarımız şunu söylüyor: "Biz şu anda Uluabat Gölü'nü
kiralıyoruz 45
milyar liraya yıllık. Eğer tatlı su ıstakozu olmuş olsaydı 150
milyara kiralayabilecektik." Bu da şu demektir: Hem devlet
kazanacaktı hem balıkçımız kazanacaktı hem ülkemiz bundan
yararlanacaktı.
Şimdi, tabii
küresel ısınmayı kim yaratıyor? Doğa kendisi yaratmıyor, doğa
kendi kendini yok etmiyor. Doğayı yok edecek olan insan. Demek
ki, insan faktörü her şeyin önünde. Bu noktada, çevreyi
kirleten, doğayı yok eden insanın bu noktada sorumluluğu çok. Bu
çerçevede, doğayı koruma noktasında, insanlarımız kendi
bölgesindeki nehirlerin, göllerin ve çevrenin korunması
noktasında ayrım yapmadan, yani bu konuda şu parti, bu parti
ayrımı yapmadan, gerçekten hassasiyet noktasında herkes el
birliğiyle bu konunun üzerine gitmeli. Yani, çünkü "Giden geri
gelmiyor." dedik. Bu göller kolay kolay oluşmadı. On binlerce,
yüz binlerce yıldan beri gelen bu göllerimizin gelecek kuşaklara
aktarılması noktasında sorumlu olduğumuzu vurgulamak istiyorum.
Yani, bu gölleri gelecek kuşaklara bırakmak bizim görevimiz.
Bu noktada şunu
söylemek istiyorum: Artık, millî bir politikaya ihtiyaç var.
Yani, sulamayla olsun, göllerle olsun, barajlarla olsun,
ülkemizin geleceğiyle ilgili, suyun önemini -bölgeyi de iyi
tanıdığımız için, çevremizdeki ülkeleri tanıdığımız için- bu
suyun ne kadar hayatiyet taşıyan bir noktada olduğunu, çünkü
suyun olmadığı yerde hayatın olmadığını… Eğer bakarsanız
geçmişteki göçlere, sular ortadan kalktıktan sonra, su
kaynakları kuruduktan sonra göçlerin olduğu ortaya çıkıyor. Bu
noktada da, bizim, Türkiye'deki bu su kaynaklarının korunması,
gelecek kuşaklara aktarılması noktasında millî bir politikaya
ihtiyacımız var. Artık, yani, hükûmetler gelir geçer, ama bu
noktada, hükûmetler gelip geçse bile, suyla ilgili konuda, hiç
kimse kendine dönük politikalarla değil, tam tersine, oluşan bir
millî politikayla, millî su politikasıyla Türkiye bu sorunları
aşmalı ve kaynaklarını, bu suların korunması noktasında da
üzerine düşeni yapması lazım diyorum.
İşte, Uluabat'tan
bahsettik, İznik'ten bahsettik. Bunlar yaşatıldığı zaman
çevresinde yaşayan on binlerce insana fayda sağlayacaktır,
Türkiye'ye fayda sağlayacaktır, dünyaya fayda sağlayacaktır.
Uluabat… Ünlü
Ramsar Sözleşmesi var. Değerli arkadaşlarım, bakın, bunu
özellikle vurgulamak istiyorum: 1971 yılında İran'da imzalanan
bu Sözleşme'ye Türkiye kaç yılında taraf olmuş? 1993. 1971
nerede, 1993 nerede? Ne kadar geriden geldiğimizin ortaya
konulması açısından vurgulamak istiyorum. Yönetmelik ne zaman
hazırlanmış? 1994'te. Uygulamak için ne zaman tekrar gündeme
getirilmiş? 2002'de. 2005'te bir daha revize edilmiş. Yani,
tehlikenin boyutu 1971 yılında ortaya konuyor, biz 2005 yılında
yönetmeliklerle bu işin üzerine gitmeye çalışıyoruz. Yani, biz o
kadar geriden gidersek bunları ne kadar koruyabileceğiz? Gelecek
kuşaklara, torunlarımıza, çocuklarımıza temiz bir dünyayı, temiz
bir Türkiye'yi, temiz bir bölgeyi nasıl sağlayacağız? Bunu
düşünmemiz lazım.
O yüzden, Türkiye
Büyük Millet Meclisi bu konuda… Bu kadar çok arkadaşımız sulama
ve kaynaklarımızla ilgili araştırma önergeleri vererek
hassasiyetini ortaya koymuş. Ama, bu hassasiyet yetmez. Bu
konuda Türkiye Büyük Millet Meclisi çok ciddi anlamda
girişimlerde bulunmalı ve bu kaynakların üzerine gidilmeli.
Çocuklarımıza ve gelecek kuşaklara yaşanabilir bir Türkiye
bırakmak istiyorsak bunu yapmalıyız diyorum. Hepinizin bu
anlamda gerekli hassasiyeti göstereceğinize inanıyorum.
Teşekkür
ediyorum.
Saygılar
sunuyorum. (CHP, AK Parti ve MHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür
ederim Sayın Demirel.
Şimdi, söz sırası
İzmir Milletvekili Ahmet Ersin'de.
Buyurun Sayın
Ersin.
AHMET ERSİN
(İzmir) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; İzmir için
Manisa, Uşak ve Kütahya için, daha doğrusu, Ege Bölgesi için çok
önemli bir su kaynağı olan Gediz'in aşırı biçimde kirletilmesi
nedeniyle verdiğim araştırma önergesi hakkında açıklamalar
yapmak üzere huzurunuzdayım. Bu vesileyle hepinizi saygılarımla
selamlıyorum.
Değerli
milletvekilleri, Gediz Nehri Kütahya'nın Murat Dağı'ndan doğan
ve 401 kilometre uzunluğu olan bir nehir. Murat Dağı'ndan
doğduktan sonra Kütahya, Manisa, Uşak illerimizden geçerek,
İzmir'in Menemen ilçesinin Maltepe beldesinden körfeze, denize
akıyor. Çevresiyle birlikte ele alındığında Gediz'in kapsadığı
havza, Gediz havzası, Türkiye yüzölçümünün yüzde 2'sinden daha
fazla bir alan. Toprak kaynakları açısından, böylesine bir alanı
kapsıyor. Tarıma elverişli 521 bin hektarlık bir alana sahip
olan Gediz Havzası, ayrıca, Gediz Nehri itibarıyla 2 milyar
metreküpten fazla su potansiyeli olan bir doğal su kaynağımız.
Gediz havzası 18 bin kilometrekarelik bir alana sahiptir ve
havzadaki 478 yerleşim biriminde 4 il, 19 ilçe ve 70 belde
belediyesi bulunmaktadır.
Değerli
arkadaşlarım, tarıma elverişli 521 bin hektarlık alanın 386 bin
hektarlık alanı doğrudan sulanabiliyor ve 125 bin hektarlık
alanı da sulama birlikleri vasıtasıyla sulanan Gediz Havzası,
Batı Anadolu'nun tarım merkezidir, Batı Anadolu'nun sebze ve
meyve ambarıdır.
İşte, Türkiye
tarımı için son derecede önemli olan Gediz havzası çevresindeki
yerleşim birimleri, fabrika ve işletmeler tarafından aşırı
biçimde kirletilen Gediz Nehri, bu alanı sulamaktadır.
Gediz bize
doğanın bahşettiği en büyük zenginliktir. Eğer Gediz Nehri
olmazsa, Türkiye'nin tarım ambarı olan havzası ve bu verimli
topraklar çöl olur. Ancak, ne yazık ki, Gediz yıllardan beri
hasta ve göz göre göre yavaş yavaş ölüyor.
Gediz Nehri
Kütahya'nın Murat Dağından bir pınar suyu kalitesinde tertemiz
doğuyor, suyu içilebiliyor. Ancak, 30 kilometre sonra adını alan
Gediz ilçesinden itibaren kirlilikle tanışmaya başlıyor,
zehirlenmeye ve etrafını zehirlemeye başlıyor.
Uşak'taki
tekstil, iplik, seramik ve deri fabrikalarının çoğu, arıtma
yapmadan atıklarını Gediz'e bırakıyorlar. Keza Manisa'da 9 ilçe,
23 belde ve 70 köyün kanalizasyonu denize akıtılıyor. Daha
doğrusu, Gediz havzasında ve Gediz'in iki yanındaki yerleşim
alanlarında bulunan belediyeler, Gediz Nehri'ni arada bir
kanalizasyon olarak kullanıyorlar. Yine, İzmir'de 2 ilçe, 12
belde ve birçok köy kanalizasyonu Gediz'e boşaltılıyor ve
böylece Gediz Nehri 401 kilometrelik uzun yolculuğunda hemen
hemen her yerleşim birimi ve hemen hemen her fabrika ve işletme
tarafından kirletiliyor. Doğduğu yerde pınar suyu kalitesinde
olan nehir, tarım alanlarını, sebze-meyveyi ve dolayısıyla
insanları zehirleyen özelliklere sahip oluyor.
Dolayısıyla bu
nehirden sulanan tarım ürünleri insanlar, diğer canlılar ve
çevre için son derecede ciddi tehdit oluşturmaktadır. Nitekim,
Gediz'den gelen sularla sulanan topraklardaki otları yiyen büyük
ve küçük baş hayvanlarda çeşitli hastalıklar görülüyor. Yine,
Gediz havzasında üretilen ve başta üzüm olmak üzere ihraç
ettiğimiz bazı ürünler yabancı ülkelerden geri gönderiliyor.
Kirletilen ve
zehir saçan Gediz, döküldüğü alandaki İzmir körfezini de son
derecede olumsuz etkiliyor. Yine, Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz
Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsünün yaptığı ölçümlere göre,
İzmir körfezine yılda ortalama 1.893 kilogram nikel, 379
kilogram bakır, 790 kilogram çinko ve 148 kilogram cıva
getirerek toplu balık ölümlerine neden oluyor.
Değerli
milletvekilleri, İzmir, birkaç yıl öncesine kadar körfezinin
ağır kokusu -ve kötü kokusu kuşkusuz- kirliliği ve görüntüsüyle
akıllarda yer etmiştir. İzmir denince akla önce körfezin neden
olduğu bu olumsuzluklar gelmekteydi ve Türkiye'nin üçüncü büyük
kentiyle bütünleşmiş hâldeydi bu çirkinlikler. Ancak, 1960'lı
yıllarda yapımına başlanan ve kırk yılı aşan sabır, emek ve
800 milyardan
fazla kaynak harcanarak geçtiğimiz yıllarda tamamlanabilen büyük
kanal projesi kenti bu olumsuzluklardan kurtarmaya ve körfeze
bir canlılık getirmeye başlamıştır. Projenin tamamlanmasından
sonra kent içindeki evsel ve endüstriyel atıkların körfezi
kirletmeleri durdurulmuştur. Artık kent içindeki evsel ve
endüstriyel atıklar büyük arıtma tesislerinde arıtılmaktadır.
Fakat, üzüntüyle belirtmek gerekir ki, onca emek, kaynak
harcanarak temizlenme yoluna giren körfez son yıllarda yine eski
kokusuna, kirliliğine ve çirkin görüntüsüne doğru doludizgin yol
almaktadır ve böyle giderse İzmirlilerin utanç duyduğu eski
hâline dönecektir.
Değerli
milletvekilleri, insan ve çevre sağlığı için büyük bir tehdit ve
tehlike oluşturan Gediz'in kirliliğini önlemek için 1999
yılından itibaren yerel bazda bazı kurumlar oluşturuldu.
Nitekim, bunlardan birisi, Gediz Havzası İlleri Çevre Koruma
Hizmet Birliği, bölgedeki valiler, bazı belediye başkanları ve
il özel idarelerinin öncülüğünde kurulan bir birlikti. 1999
yılından itibaren bu birlik kurulmuş olmasına karşın Gediz'in
temizlenmesi ve kirlilikten arınması için herhangi bir olumlu
gelişme sağlanamadı.
Değerli
arkadaşlarım, küresel ısınma bütün dünyayı son derecede olumsuz
etkilemektedir. Özellikle su kaynakları azalmaktadır. Dünyayı ve
dolayısıyla Türkiye'yi bekleyen en büyük tehlike de budur.
Doğduğu yerde pınar suyu kadar temiz ve içilebilen Gediz,
Küresel ısınma nedeniyle kuruyan su kaynakları dikkate
alındığında bulunmaz bir nimettir ve bölgenin yaşam kaynağıdır.
Dolayısıyla, bugün zehir saçan Gediz'in kirlilikten
arındırılarak insanlığın ve çevrenin hizmetine sunulması
gerekir. Ayrıca, İzmir, EXPO 2015 etkinliği için İtalya'nın
Milano kentiyle yarışmaktadır. Konu ile ilgili yabancı konuklar
ve delegeler her iki kenti gezerek EXPO 2015'in hangisine
verileceğine karar verecekler, bunun için bir kanaat sahibi
olmaya çalışıyorlar. Büyük oranda, Gediz'in neden olduğu körfez
kirliliği, dünya kenti olma yolunda hızla ilerleyen İzmir'imize
EXPO etkinliğinde zararlar verebilir, şansını olumsuz
etkileyebilir. Bu yönüyle de değerlendirilse bile Gediz'in
ıslahı gerekmektedir.
Değerli
arkadaşlarım, bu Gediz Nehri'nin yarattığı kirlilik nedeniyle
2003 yılı Aralık ayında yine bir araştırma önergesi vermiştim.
Ama, aradan geçen dört yıllık sürede, maalesef, bu araştırma
önergesi görüşülemedi ve bir komisyon kurulamadı. Bunlar olmadı,
ama, bu dört yıllık sürede Gediz Nehri daha da fazla kirlenmeye
devam etti ve çevresini daha fazla rahatsız etmeye devam etti,
çevresine daha fazla tehdit olmaya ve tehlike olmaya devam etti.
Umuyorum, bugün kurulacak olan, bu Meclis'te kurulacak olan
komisyon, küresel ısınmayla birlikte, küresel ısınmanın su
kaynakları üzerindeki etkileriyle birlikte, Gediz'i de, Ege
Bölgesi için çok önemli bir su kaynağı olan Gediz Nehri'nin de
ıslahı için, Gediz Nehri'ndeki canlıların, etrafındaki yaşam
birimlerinin, insanların daha rahat bir ortama kavuşabilmeleri
ve doğanın bölgeye bahşettiği bu büyük kaynaktan, bu büyük
nimetten herkesin daha sağlıklı bir şekilde yararlanabilmesi
için, kurulacak olan bu araştırma komisyonu, umuyorum ki, bir
yol haritası ortaya çıkaracaktır ve bu temizliği…
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun
Sayın Ersin.
AHMET ERSİN
(Devamla) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
BAŞKAN - Bir
dakikanız var, sözlerinizi tamamlayın.
AHMET ERSİN
(Devamla) - Sözlerimin başında unuttum, affınıza sığınıyorum.
Size de Sevgili Başkan, görevinizde başarılar diliyorum.
İnanıyorum ki, sağlıklı ve başarılı bir görev dönemi
yapacaksınız, hazırlayacaksınız ve hepimize, Türkiye Büyük
Millet Meclisine önemli hizmetler yapacaksınız.
Değerli
arkadaşlarım, sözlerimin sonunda şunu belirtmek isterim: Gediz
Nehri'nin gerçekten bölge için çok büyük bir önemi var, bölge
tarımı için çok büyük önemi var. Gediz Nehri etrafında
konuşlanmış olan fabrikaların, işletmelerin ve yerleşim
birimlerinin artık evsel ve endüstriyel atıklarının bu Gediz
Nehri'ne boşaltılmasına engel olmak lazım. Birçok işletmenin,
işletmelerden birçoğunun arıtma tesisleri var, ama
çalıştırılmıyor. İşte, bunlar çevre için yapılabilecek en büyük
kötülüklerdir. Dolayısıyla, bundan sonraki süreçte, umuyorum ki,
artık bu tür sorunlarla karşılaşmayız.
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Teşekkür
ederim Sayın Ersin.
AHMET ERSİN
(Devamla) - Teşekkür etmeme izin verir misiniz Sayın Başkan?
Sadece teşekkür…
BAŞKAN - Buyurun.
AHMET ERSİN
(Devamla) - Umuyorum ki, bu sorunların giderilmesinde, kurulacak
olan araştırma komisyonu ciddi bir rapor ortaya çıkarır ve iyi
bir yol haritası ortaya çıkarır.
Hepinize saygılar
sunuyorum, başarılar diliyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür
ederim Sayın Ersin.
Şimdi, söz sırası
Edirne Milletvekili Rasim Çakır'da.
Buyurun Sayın
Çakır.
Süreniz on
dakika.
RASİM ÇAKIR
(Edirne) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Başkan,
değerli arkadaşlarım; yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Sayın Başkana seçilmiş olduğu yeni görevinde başarılar
diliyorum.
Birkaç gündür,
sözü her alan arkadaşım başsağlığı mesajıyla konuşmasına
başladı. Her çıkan, en şahin konuşmayı ben nasıl yapabilirim
gayreti içerisindeydi. Ulusumuzun başı sağ olsun. Ama çözüme
yönelik, doğru tespitleri yapmaya yönelik ne Sayın Bakandan ne
diğer konuşmacılardan ciddi bir şey duyamadık.
AKP İktidarı
2002'de işbaşına geldiğinde, Türkiye'de terörizm yok denecek
noktadaydı ve o günden sonra, mayınla terörist faaliyetler yapma
dönemi başladı. Bu bir dönemdir, iradi bir dönemdir yani mayını
döşersiniz, askerî birliklerle sıcak temas sağlamazsınız, onu
uygun bir zamanda patlatırsınız ve uzaktan askerlere zarar
verirsiniz. Biz, bu durumu, şu kürsüde, defalarca, önlem
alınmasıyla ilgili, Cumhuriyet Halk Partisi olarak grubunuzu
uyardık.
Şimdi, geldiğimiz
nokta yeni bir dönemdir yani teröristin, bir silahlı birliği,
belirli bir uygun gördüğü zamanda saldırması, imha etmeye
çalışması ve uygun bulabildiğini, yakalayabildiğini de alıp dağa
götürmesi. Bu, dünyada gayrinizami harbin bir aşamasıdır. Bu,
bilimsel bir olaydır, sır değildir.
Şimdi, bundan
sonraki süreç, o birlikleri, fiilen, belirli bir süre için işgal
etme sürecidir. Eğer, bugün karşı karşıya olduğumuz durum ile
ilgili Parlamentonun vermiş olduğu yetkiyi doğru bir biçimde
kullanma cesaretini şu veya bu şekilde bulamazsak eğer,
gayrinizami harbin bir aşaması olan bundan sonraki sürece
gelindiğinde, bugünlere geri dönebilmek için karar almak
takatimizi yitirmiş oluruz. Bunu, bugün, bu saatte, kayıtlara
geçmesi bakımından söylüyorum. Yoksa, sorun, tabiî ki hepimizin
sorunu, sorun tabiî ki ülkenin sorunu, tabiî ki siyasi partileri
olmayan, bütün siyasi partilerin ortak olması gerektiği bir
sorun ama bu noktada, kan üzerinden siyaset yapma veya yapmama
değil, sorunu gerçek anlamıyla tespit edip bugünden, hâlâ, dinç,
güçlü ve irademizin sağlam olduğu bu günlerde, belirli dış
mihraklara bakmadan, ulusal irademize dayanarak yani Türkiye
Büyük Millet Meclisinin vermiş olduğu karara dayanarak kalıcı
çözümü yaratmak mecburiyetindeyiz.
Geçtiğimiz hafta,
tezkere oylamasında, parantez içerisinde söylemek istiyorum,
izinli olduğum için bulunamadım ama kayıtlara geçmesi bakımından
söylüyorum, katılabilmiş olsaydım oyum, bir kere değil bin defa
"evet" olacaktı.
Değerli
arkadaşlarım, bu uyarıyı yaptıktan sonra, izin verirseniz
küresel ısınmayla ilgili bilgilerimi sizlerle paylaşmak
istiyorum.
Geçtiğimiz dönem,
22'nci Dönem Parlamentosunda, yine, küresel ısınma, yer altı,
yer üstü su kaynakları ile ilgili önergeler verildi ve bu
önergeler kabul edilip bir araştırma komisyonu kuruldu. Ben de
bu komisyonda görev almış, çalışmış bir arkadaşınızım.
Hasbelkader, bu dönem de sizlerle beraber olma fırsatını bulmuş
arkadaşınızım. Biz, raporumuzu hazırladık, raporumuz bu, fakat
komisyon çok ciddi çalışmalar yapmış olmasına rağmen, çok önemli
bir rapor hazırlamış olmasına rağmen, maalesef, seçim gündeme
geldiği için, bu raporu Genel Kurula getirip onaylatma fırsatını
bulamadık. Diliyorum, bugün, bu yaptığımız çalışma neticesinde
değerli oylarınızla kurulacak olan yeni komisyon, bu raporu da
dikkate alarak soruna kalıcı çözümleri üretmeye yönelik,
Meclisimize yeni bir rapor hazırlayacaktır diye umut ediyorum.
Esasen, küresel
ısınma… Dünyanın tek enerji kaynağı güneştir yani dünyanın başka
enerji kaynağı yoktur. Dünyadaki diğer enerji kaynakları yani
petrol gibi, kömür gibi, rüzgâr gibi, bunların hepsinin kaynağı
yine güneştir yani güneş enerjisinin bir türevidir bunlar.
Dolayısıyla, bugün, yine, değerli Çevre Komisyonu Başkanımızın
da ifade ettiği gibi sorun, dünyaya gelen güneş enerjisinin geri
dönerken, sera gazlarının atmosferde yarattığı yoğunluk
nedeniyle bir kısmının atmosferde tutulmasından dolayı, güneşe,
tekrar uzaya dönememesinden dolayı dünyanın atmosferinin
ısısının bir miktar artıyor olması meselesidir. Yalnız, burada,
sadece karbondioksit gibi sera gazlarının yanında, atmosferde
yoğunluğu artıran en önemli gaz da -sera gazı da- su buharıdır.
Yani, küresel ısınmanın, atmosferin ısınmasının en önemli
sebeplerinden bir tanesi metropolleri oluşturmuş olmamızdır;
yani, İstanbul gibi, Ankara gibi, İzmir gibi metropol kentleri
oluşturmuş olmamızdır. Çünkü, bu kentlerin, bu betonlaşmanın
neticesinde atmosfer biraz daha fazla ısınma durumundadır. O
bakımdan, insanları metropollere toplayıp o metropollere de
havzalar aşarak, dağlar aşarak, tüneller delerek sular taşımak
mantıklı bir çözüm yolu değildir.
Daha önceki,
22'nci Dönemde de konuşuldu, bugün de söylendi, Türkiye'de kişi
başına atmosfere verilen sera gazı miktarı 4,1 ton, Amerika'da
25 ton. Türkiye'de kişi başına atmosfere verilen sera gazı
salımı kesinlikle artmaz. Yani, bizim fabrikalarımız artar ama
kişi başına düşen artmaz. Neden artmaz? Çünkü çok çocuk
yapıyoruz da ondan. O bakımdan, sorun bütün dünyanın sorunudur,
Türkiye'nin de bu sorunun çözümüne katkı yapmak gibi bir görevi
vardır. PKK'yla mücadele ne kadar önemliyse, yer altı ve yer
üstü su kaynaklarına sahip çıkmak, onları kirletmemek, onları
doğru ve iyi kullanmak, atmosferi kirletmemek en az terörle
mücadele kadar önemlidir. Çünkü, başka bir dünya yok,
gideceğimiz başka bir dünya yok. Çünkü, bu dünya bize
torunlarımızdan emanet. Eğer biz bu emaneti doğru kullanırsak,
birtakım kâr dürtüsüyle, kapitalist dürtülerle bu dünyayı
kirletmezsek, çocuklarımıza temiz bırakırsak, zannediyorum,
onlara karşı en birinci vazifemizi yerine getirmiş olacağız.
Dolayısıyla,
değerli arkadaşlarımın vermiş olduğu önergeler neticesinde,
inanıyorum ki, sizlerin de oylarıyla küresel ısınma ve yer
altı-yer üstü su kaynaklarının kirliliği ve bu kirliliğin önüne
geçilmesine yönelik bir komisyonu oluşturacağız. Daha önce de
böyle komisyonlar kurduk başta Ergene ile ilgili komisyon olmak
üzere. Sayın Bakanın bu dönemde bakan olmasını ben kişisel
olarak bir şans olarak görüyorum. Şu anlamda: Su konusuna çok
yakın olan, yakinen bilen, Devlet Su İşlerinde ciddi
görevler yapan
bir insanı olması bakımından. Daha önce Ergene Komisyonunda da,
Devlet Su İşleri Genel Müdürü iken, hemen, kanalın açılmasında
çok değerli katkıları oldu. Ama, maalesef, nehir yatağını
temizledikten sonra, millî iradenin öngörmesine rağmen, raporu
kabul edip "evet" demesine rağmen, yürütme, Ergene Nehri
Komisyonunun yazmış olduğu bu raporu dikkate alarak nehri
temizlemeye yönelik ciddi bir şey yapmadı.
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Bir
dakika ilave süreniz var.
RASİM ÇAKIR
(Devamla) - Tam tersine, Suakacağı Barajı'nı planlamaya koyup
Suakacağı Barajı'ndan İstanbul metropolüne nasıl su götürürüze
-yani, Trakya'nın suyunu çalmaya- yönelik bir girişim,
Trakya'nın planlarını, 1/25.000'lik planlarını İstanbul
Büyükşehir Belediyesine vererek Trakya'nın nüfus yoğunluğunu
artırmaya yönelik, daha fazla sanayileşmesine yönelik bir
girişim oluşturuldu. Bunlar olumsuz girişimlerdir. Çünkü,
doğanın bir kapasitesi vardır, bu kapasiteyi aşabilmemiz mümkün
değildir. Yanlıştan, bu anlamda, dönülmesi şarttır. Biz, ana
muhalefet partisi olarak, sizlere uyarılarımızı önümüzdeki süreç
içerisinde de yapmaya devam edeceğiz. Diliyorum bu komisyon
ülkemize hayırlı olur.
Yüce heyetinizi
saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür
ederim Sayın Çakır.
Şimdi söz sırası,
Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk'te.
Buyurun Sayın
Öztürk. (CHP sıralarından alkışlar)
Zamanınız on
dakika.
ALİ RIZA ÖZTÜRK
(Mersin) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; öncelikle,
Sayın Başkanı seçilmiş olduğu bu yeni görevi nedeniyle kendisini
kutluyorum, görevini yansızlıkla, özen içinde yapacağına
inanıyorum.
Ardından, son
günlerde ülkemizde yaşanan terör olayları nedeniyle şehit düşen
evlatlarımızın acısı tüm Türk ulusunun bireylerinin yüreğini
yaktığı gibi benim de yüreğimi yakmıştır, canımı acıtmıştır.
Şehitlerimize Allah'tan rahmet diliyorum, yakınlarına sabır
diliyorum, Türk ulusunun başı sağ olsun diyorum; ancak, her
terör olayının ardından insanlarımızın şehitlerinin arkasından
güzel sözler söylemek yerine, artık, bu konudaki, terör
konusundaki kararlı, caydırıcı politikaların uygulanması
gerektiğini düşünüyorum.
Türkiye Büyük
Millet Meclisi, Türk milletinin kendisine verdiği mesajı
almıştır, bu konuda siyasi iradesini ortaya koymuştur. Umut
ediyorum ve diliyorum ki, siyasi iktidar, Türkiye Büyük Millet
Meclisinin ortaya koyduğu bu siyasi iradeyi doğru algılar, başka
yerlerin irade açıklamasını beklemeksizin terörü sona erdirir,
bu ülkede kan akmasını durdurur. Bunu bekliyorum, bunu
diliyorum.
Değerli
milletvekilleri, Sayın Bakanımızın 4 Temmuz günü Türkiye Büyük
Millet Meclisinde yaptığı konuşmada 6 Temmuz 2007'de temelini
attığını belirttiği Konya Ovası'yla ilgili Mavi Tünel
Projesi'nin özellikle Silifke Ovası'na vereceği zararlarla
ilgili araştırma önergesi hakkında söz almış bulunuyorum.
Bu Proje, 6
Temmuz 2007 tarihinde temeli atıldığına göre, 22 Temmuz
seçimlerinden onaltı gün önce temeli atılmış bir projedir.
Buradan da anlaşılacağı üzere, bu Projenin ekonomik, çevresel ve
sosyal açıdan etkileri incelenmeden ve bunun sonuçları,
doğuracağı sonuçlar bilimsel ve teknik olarak incelenmeden seçim
yatırımı olarak, Konya seçmeninden oy almak üzere getirildiği
anlaşılmaktadır.
Bilindiği gibi bu
Projeyle planlanan şey, Göksu Irmağı üzerinde Bağbaşı Mevki'inde
yapılan barajla yılda 417 milyon metre küp suyun Konya Ovası'na
akıtılmasıdır.
Bu Projenin en
önemli acı sonuçları Silifke Ovası'nda meydana gelecektir.
Bildiğiniz üzere, Göksu Irmağı Konya'nın Hadim ilçesi
yakınlarından, Taşeli'den doğar bir kolu, bir kolu da Ermenek
Çayı'yla gelir. Geyik Dağları'nın sularıyla beslenerek,
kanyonların içinden akarak Silifke'den geçer, Akdeniz'e dökülür.
Akdeniz'e dökülen Seyhan ve Ceyhan Nehirlerinden sonra en büyük
ırmaklarımızdan birisidir.
Göksu Nehri,
Göksu Irmağı Akdeniz'deki hayatı besleyen, Silifke'deki hayatı
besleyen, Silifke'ye can veren, Silifke Ovası'na can veren bir
ırmaktır. Silifke'yi Göksu Irmağı olmadan düşünemezsiniz.
Göksu'yu da Silifkesiz düşünemezsiniz. Böyle bir proje
yapılırken bu projenin Silifke Ovası'na vereceği muhtemel
zararların iyice hesaplanması gerekirdi. Göksu Irmağı, Silifke
Ovası'nda Akdeniz'e dökülürken, bir delta oluşturarak denize
dökülür. Bu delta oluşma süreci halen devam etmektedir.
Göksu ırmağı'nın
taşıdığı sular ve bu sular içerisindeki 6,85 milyon sediment bu
havzada taşınmaktadır. Göksu Deltasında sulak araziler vardır,
göller vardır. Burada sadece insanlar hayat bulmuyor. Bin bir
çeşit yaban hayvanı -beslenmesi, üremesi- varlığı suya bağlı
olan su kuşları ve diğer bin bir çeşit kuş vardır. 34 adet
sürüngen tespit edilmiştir bu havzada. Saz horozları, âdeta bu
Göksu deltasının simgesi durumuna gelmiştir. Bu Göksu Deltası,
aynı zamanda Akdeniz ile gerisindeki tarımsal ovaları
birbirinden ayırarak tampon görevi görür, dolayısıyla denizin
tuzlu sularının tarımsal alanları etkilemesini önlemektedir.
Şimdi, bu
projeyle burada hayat sona erecektir. Çünkü, her ne kadar Göksu
Irmağı'ndan yüzde 15 gibi bir suyun Konya-Çumra Havzasına
akıtılması öngörülmekteyse de, bu ırmak düzensiz olduğu için,
yaz aylarında debisi 20 metreküp saniyenin altına düşmektedir.
36 metreküp saniyelik bir suyu, siz, Konya Ovası'na akıttığınız
zaman Silifke'nin içerisindeki köprüleri yazın kullanmaya hiç
gerek yok; kuruyan ırmağın üzerinden karşıya geçebilirsiniz.
Elbetteki
Konya'nın ve Konya Ovası'nın sorunları çözülsün, buna karşı
değiliz, ancak bir yandan yaparken bir yanı yıkmak doğru
değildir. Bu proje, bu haliyle, Silifke'de tarımı perişan
edecektir, hayatı öldürecektir ve Silifke'de 65 000 dönüm tarım
arazisi vardır. Bunun 12 000 hektarı ovadır. Burada Göksu
deltasında yer alan başta Kurtuluş köyü, Çeltikçi, Sökün köyü,
Gülümpaşalı köyleri buradan beslenmektedirler.
Şimdi, bir yandan
"özel çevre koruma" adıyla bu köylerde inşaat yapmayı dahi
yasaklarken ve Silifke'nin en önemli ihtiyacı olan Kayraktepe
Barajını Göksu deltasına zarar vereceği gerekçesiyle yatırım
planından çıkarırken, öbür taraftan bir proje yapılıyor ve bu
projenin Göksu deltasına vereceği zarar hiç düşünülmüyor.
Yetkililer -ikide bir söyledikleri laflardan en önemlisi- "Biz
Akdeniz'e boşuna akan suları Konya Ovası'na akıtıyoruz"
diyorlar.
Sevgili
milletvekilleri, saygıdeğer milletvekilleri; bu sözleri, daha
önce, Mısır Devlet Başkanı Nasır da söylemişti. Assuan Barajının
başlangıcında Nil sularının boşuna aktığını ve barajla bunu
önlediğini söylemişti. Ancak, Akdeniz'deki sardalya stokları
birden bire, yüzde 80 oranında düşünce olayın ciddiyetini
kavradılar. Irmaklar denize boşa akmaz. Denizdeki hayatı
besleyen ırmaklardır, oradaki canlıları besleyen ırmaklardır. O
nedenle, bu konuya da dikkat edilmesi gerekiyor.
Konya Ovası'nın
sulanmasıyla ilgili olarak, öteden beri, cumhuriyet tarihinde
çok ciddi projeler yapılmış. İlk Almanlar tarafından -demin
benden önce Konya Milletvekili arkadaşım da konuştu- Beyşehir'in
sulak alanlarına giden sular bu Çumra Ovası'na akıtılmış. Fakat,
o zamanlar,
sulamanın olduğu
zamanlar, drenaj nedir bilinmediği için, sulamadan artan sular
depolanacak yer bulunamadığından dolayı -ki, drenaj sorunu
1950'lerde öğrenildi- tüm arazi tuzlanmıştır. Çumra Ovası suyu
görünce toprağın altındaki dev uyanmıştır, tuz uyanmıştır. Tuza
karşı en önemli bitki örtüsü olarak pancar geliştirilmiştir.
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın
Öztürk, bir dakika ilave ediyorum, lütfen sözlerinizi toplayın.
ALİ RIZA ÖZTÜRK
(Devamla) - Pancarda su doymak bilmemiştir.
Saygıdeğer
milletvekilleri, bu önergeyle amacımız, Konya Ovası'nın
sulanmasını engellemek değildir, Silifke'yi düşünmektir, bu
projenin Silifke'yi yok etme projesine dönüşmemesi için gerekli
tedbirlerin uygulamaya konulmasını sağlamaktır. Karakaya Barajı
yıllardan beri yapılmamıştır, bunun yapılması gerekir. Sayın
Bakanım yüz on bir tane gölet ve baraj yapıldığını söyledi,
ancak Erdemli ve Silifke arasındaki proje de bir türlü faaliyete
geçirilememiş yıllardan beri ve iki ilçenin halkı su sıkıntısı
nedeniyle karşı karşıya gelmişlerdir. Bu sorunların çözülmesi
gerekir ve bu sorunların bir birliktelikle ele alınması gerekir,
eş güdüm içinde çözümlenmesi gerekir. Bu projeyle ilgili ÇED
raporu, Silifke halkının haberi olmadan yapılmıştır, tek yanlı
bir rapordur, bilimsel değildir, hem çevre bakımından hem sosyal
bakımdan yanlıştır.
(Mikrofon
otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Teşekkür
ederim Sayın Öztürk.
ALİ RIZA ÖZTÜRK
(Devamla) - Önergemizin desteklenmesini istiyorum.
Teşekkür
ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Meclis
araştırması önergeleri üzerindeki ön görüşme tamamlanmıştır.
Şimdi, Meclis
araştırması açılıp açılmaması hususunu oylarınıza sunacağım:
Meclis araştırması açılmasını kabul edenler… Kabul etmeyenler…
Kabul edilmiştir.
Meclis
araştırmasını yapacak komisyonun 16 üyeden kurulmasını
oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul
edilmiştir.
Komisyonun
çalışma süresinin, başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip üyenin
seçimi tarihinden başlamak üzere, üç ay olmasını oylarınıza
sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul
edilmiştir.
Komisyonun,
gerektiğinde Ankara dışında da çalışabilmesi hususunu oylarınıza
sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul
edilmiştir.
Alınan karar
gereğince "Kanun Tasarı ve Tekliflerini" sırasıyla görüşmek
için, 24 Ekim 2007 Çarşamba günü saat 15.00'te toplanmak üzere,
birleşimi kapatıyorum.