2008 MALÎ YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE

KANUNU TASARISI İLE 2006 MALÎ YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİNHESAP KANUNU

TASARISI’NIN PLAN VE BÜTÇE

KOMİSYONU GÖRÜŞME

TUTANAKLARI

 

BAŞKAN: Sait AÇBA (Afyonkarahisar)

BAŞKANVEKİLİ: Mehmet Altan KARAPAŞAOĞLU (Bursa)

SÖZCÜ : Hasan Fehmi KİNAY(Kütahya)

KÂTİP : Süreyya Sadi BİLGİÇ (Isparta)

 

------------O----------

 

31.10.2007

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

 

- BAŞBAKANLIK

- Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı

- Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği

- Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığı

- Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu Başkanlığı

- Türkiye Bilimler Akademisi Başkanlığı

- Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü

- Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü

- Özürlüler İdaresi Başkanlığı

- Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü

- Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü

 

S Ö Z  A L A N L A R

 

BİRİNCİ OTURUM......................................................................................................................... 1

 

Nazım EKREN Devlet Bakanı

Başbakan Yardımcısı                                       İstanbul                                     

Nimet ÇUBUKÇU

Devlet Bakanı                                                     İstanbul                                    

Mustafa Said YAZICIOĞLU

Devlet Bakanı                                                     Ankara                                                    

Mustafa ÖZYÜREK                                            İstanbul                                  

Necdet ÜNÜVAR                                Adana                                       

Ferit Mevlüt ASLANOĞLU                 Malatya                                   

Cahit BALCI                                                        Çorum                                                    

Esfender KORKMAZ                                          İstanbul                                  

Erkan AKÇAY                                      Manisa                                    

Hasip KAPLAN                                    Şırnak                                                     

Mehmet GÜNAL                                 Antalya                                    

Faik ÖZTRAK                                      Tekirdağ                                                 

Mustafa KABAKCI                                              Konya                                                     

Mustafa KALAYCI                                               Konya                                                     

 

İKİNCİ OTURUM.............................................................................................................................

 

Mehmet YÜKSEL                                               Denizli                                     

Mehmet Akif HAMZAÇEBİ                 Trabzon                                  

Ali Osman SALİ                                  Balıkesir                                                 

Bülent BARATALI                                               İzmir                                                        

Mustafa ÖZBAYRAK                           Kırıkkale                                                 

Emin Haluk AYHAN                                           Denizli                                     

Gürol ERGİN                                                       Muğla                                                      

Mustafa ÖZBAYRAK                           Kırıkkale                                                 

Gültan KIŞANAK                                 Diyarbakır                                              

Halil AYDOĞAN                                  Afyonkarahisar                      

Mustafa ÖZYÜREK                                            Mersin                                                    

Nevin Gaye ERBATUR                      Adana                                                     

Harun ÖZTÜRK                                  İzmir                                                        

 

SORULAR....................................................................................................

 

Münir KUTLUATA                                               Sakarya                                 

Gürol ERGİN                                                       Muğla                                                   

Mustafa KALAYCI                                               Konya                                                      

Mehmet GÜNAL                                 Antalya                                     

Erkan AKÇAY                                      Manisa                                 

Alaattin BÜYÜKKAYA                         İstanbul                                   

Hasip KAPLAN                                   Şırnak                                                      

Mustafa ÖZBAYRAK                           Kırıkkale                                                  

Nazım EKREN Devlet Bakanı

Başbakan Yardımcısı                                       İstanbul                               

Nimet ÇUBUKÇU

Devlet Bakanı                                                     İstanbul                               

Nazım EKREN Devlet Bakanı

Başbakan Yardımcısı                                       İstanbul                                    

Mustafa Sait YAZICIOĞLU

Devlet Bakanı                                                     Ankara                                                 

MADDELER....................................................................................................................... …………      

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

31 Ekim 2007 Çarşamba

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 10.09

BAŞKAN : Sait AÇBA (Afyonkarahisar)

BAŞKAN VEKİLİ : Mehmet Altan KARAPAŞAOĞLU (Bursa)

SÖZCÜ : Hasan Fehmi KİNAY (Kütahya)

KÂTİP : Süreyya Sadi BİLGİÇ (Isparta)

-----0-----

BAŞKAN - Plan ve Bütçe Komisyonunun değerli üyeleri, Değerli Bakanlarımız, Başbakanlığımızın ve diğer Bakanlıklarımızın değerli temsilcileri, diğer kamu kurum ve kuruluşlarımızın değerli temsilcileri, basınımızın ve televizyonlarımızın değerli temsilcileri; hepinizi Başkanlık Divanı adına saygıyla selamlıyorum.

3’üncü Birleşimin Birinci oturumunu açıyorum.

Gündemimizde Başbakanlık Millî İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği ve Diyanet İşleri Başkanlığı, Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü, Özürlüler İdaresi Başkanlığı, Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü bütçeleri yer almaktadır.

Bütçelerle ilgili sunuşunu yapmak üzere, öncelikle Başbakanlık bütçesi üzerinde sunuşunu yapmak üzere Sayın Bakana, Sayın Başbakan Yardımcısı Nazım Ekrem Bey’e söz veriyorum.

Buyurun Sayın Bakanım, süreniz yarım saattir.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI NAZIM EKREM (İstanbul) – Sayın Başkan, komisyonun saygıdeğer üyeleri, basın organlarımızın değerli mensupları, idaremizin değerli temsilcileri; şahsım ve Hükûmetimiz adına sizleri selamlıyor, saygılarımı sunuyorum.

Başbakanlık merkez teşkilatı ile bağlı kuruluşlardan Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği ve MİT Müsteşarlığı 2006 Mali Yılı Kesinhesabı ile 2008 Mali Yılı Bütçe Kanunu Tasarılarını sizlere arz ediyorum.

Kitapçık dağıtıldığı için rakamlardan daha çok Başbakanlığımızın ve biraz sonra sizlere takdim edeceğim Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin ve MİT Müsteşarlığının ana faaliyetlerinden bahsedeceğim ve sonuç olarak da bütçe büyüklüklerinin üzerinden kısaca geçeceğim.

Başbakanlığın sunduğu hizmetler neticesinde alınması hedeflenen sonuçları özetle takdim etmek istiyorum:

- Kamu kesiminin yapısal ve noktasal olarak iyileştirilmesi,

- Hükûmet önceliklerinin gerçekleştirilmesine yönelik koordinasyonun daha etkili kılınması,

- Mevzuatın erişilebilirlik, basitlik ve uygulanabilirlik itibarıyla kalitesinin

artırılması,

- AB müzakerelerinde izleme ve yönlendirme yapısı içinde kayda değer ilerlemelerin kaydedilmesi.

Başbakanlık merkez teşkilatının da benzer şekilde önemli kurumsal hedefleri bulunmaktadır. Bunlardan da yine özetle bahsetmek istiyorum:

- Kendi içinde değişimi yönetebilme ve yönlendirebilme yeteneğinin geliştirilmesi,

- Beşeri ve idari kapasitenin geliştirilmesi suretiyle kurumsallaşmanın güçlendirilmesi,

- Bilişim teknolojilerinden azami faydanın sağlanması.

Sayın Başkan, sayın üyeler; Başbakanlık merkez teşkilatımızın gerçekleştirdiği ve gerçekleştireceği faaliyetler hakkında bilgi vermek istiyorum: Bunlardan en önemlisi, yapılan düzenlemelerle, arşivlerimizin verilen hizmetler açısından dünyanın gelişmiş ülke arşivleriyle rekabet edecek düzeye gelmesidir. Doksan dört değişik ülkeden araştırmacı arşivlerimizi kullanmaktadır. İnternet abone sayısı da ortalama 120 bin’i aşmış bulunmaktadır. Diğer önceliğimiz, Türkiye'ye karşı yürütülen haksız kampanyalara bilimsel cevap vermektir. Başta Ermeni meselesi olmak üzere; Kıbrıs, Irak, Balkanlar, Kafkaslar, Orta Asya, Orta Doğu ve Millî Mücadele dâhil birçok konuda bugüne kadar 163 adet eser yayınlamıştır. Önümüzdeki dönemde 2008 yılında Millî Arşiv Sitesi Kompleksi yapımına ilişkin çalışmalara başlanacaktır. 2008 yılında yerli ve yabancı araştırmacıların internet üzerinden belge görüntülerine erişimlerini sağlayacak proje hayata geçirilecektir. Avrupa ve Amerika’da büyük şehirlerde sergiler açılacaktır.

Sayın Başkan, değerli üyeler; kamu yönetiminde yeniden yapılanma çalışmalarının desteklenmesi ve idarenin geliştirilmesi odaklandığımız alanlardan bir tanesidir. Bu çerçevede yine ana hatlarıyla bu konuda yapmayı düşündüğümüz bazı önemli başlıkları sizlerle paylaşmak istiyorum:

- Kamu hizmetleri envanterinin hazırlanması,

- Seçilmiş sektörler için idari yüklerin ölçülmesi,

- İnşaat ruhsatı ve yapı kullanma izni işlemlerinin basitleştirilmesi,

- Yatırım Ortamının İyileştirilmesi Koordinasyon Kurulu kapsamı çalışmaları kapsamında yatırımların önündeki engellerin kaldırılması çalışmalarının sürdürülmesi.

Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER) Projesi ile bilişim ve iletişim teknolojilerine dayanan bir halkla ilişkiler uygulamasını da hayata geçirmiş bulunuyoruz. 2006 yılında 129 bin 461, Ekim 2007 itibarıyla da 102 bin 456 vatandaş Başbakanlık İletişim Merkezine başvurmuştur. BİMER, e-Türkiye ödülleri kapsamında kamusal iletişim, e-iletişim dalında da ödüller almıştır.

Sayın Başkan, sayın üyeler; Başbakanlık merkez teşkilatı kapsamında Avrupa Birliği katılım müzakereleri, ikili ilişkiler, Karadeniz Ekonomik İş Birliği Teşkilatı ve OECD başta olmak üzere diğer uluslararası kuruluşlar ile projeler etkin bir şekilde yürütülmektedir. Başbakanlık; iç güvenlik, dış Güvenlik ve terörle mücadele konusunda da görevli kuruluşlarla ilişkileri yürütmek ve bu kuruluşlar arasında koordinasyon sağlamakla da görevlidir. Bu konuda önemli adımlar atılmış ve süreç etkin şekilde yönetilmeye devam edilmektedir.

Sayın Başkan, sayın üyeler; insan hakları kurullarının il ve ilçe bazında kapasitelerinin artırılması ve güçlendirilmesini amaçlamaktayız. Geniş kapsamlı eğitim ve bilinçlendirme faaliyetleri devam etmektedir. İnsan hakları bilgi dosyası basımı ve dağıtımı, kuruluş çalışma kitapları basımı ve dağıtımı, insan hakları ödülü bunlardan bazılarıdır. Özellikle kadın ve çocuk sorunlarıyla ilgilenen sivil toplum kuruluşları ve uluslararası insan hakları kurumlarıyla iş birliği de geliştirilmektedir. 2008 mali yılı yatırım bütçesine acil durum yönetim bilgi ve haberleşme sistemi IBS Projesini de teklif ediyoruz. IBS Projesi, 42 kamu kurumu ile 81 il ve kesintisiz haberleşme ve bilgi sistemi kurulmasını sağlayacaktır. Böylece, acil durum hâllerinde gecikmeksizin müdahale imkânımız ve yetkinliğimiz de artmış olacaktır.

Mevzuat hazırlama usul ve esasları hakkında, yönetmelikte, kanun ve bu kanun hükmündeki kararname taslakları hakkında düzenleyici etki analizi (DEA) yapılması zorunluluğunu da getirmiş bulunmaktayız. Böylece, ilgili kapasite geliştirme çalışmaları da hızlı bir şekilde sürece katılmış bulunmaktadır.

Sayın Başkan, sayın üyeler; devlet teşkilatının düzenli bir şekilde işlemesini sağlamak yolunda somut ve ciddi adımlar atılmıştır. Bugüne kadar yayımlanmış bulunan başbakanlık genelgeleri kayıt altına alınmış, uygulama alanı kalmayan ve/veya güncelliğini yitiren toplam 1.220 genelge ve genelge mahiyetindeki dağıtımlı yazı yürürlükten kaldırılmıştır. 2008 yılında yürürlükteki başbakanlık genelgelerinin tamamı internet ortamına aktarılacak, erişebilirlik aktarılarak uygulama kapasitesi de geliştirilecektir. Başbakanlık internet sayfasında yer alan mevzuat bilgi sistemine (MBS)’ye aktarılmaktadır. Mevzuat fihristi ve düstur, ilk kez 2007 yılında elektronik ortamda yayınlanmıştır. 1920 yılından itibaren yayımlanan milletlerarası anlaşmaların envanteri çıkarılmış ve bu anlaşmalar elektronik ortama aktarılmıştır, anlaşma metinleri de kodifiye edilerek MBS’ye aktarılacaktır. Diğer yandan, önümüzdeki dönemde 7 Ekim 1920 tarihinden itibaren yayımlanmış tüm Resmî Gazeteler elektronik ortama da aktarılmış olacaktır.

Sayın Başkan, sayın üyeler; kurumsal gelişim hedefleri doğrultusunda önümüzdeki dönemde başbakanlık stratejik planlamanın hazırlanması ve kamu mali yönetimi ilkelerinin işlerliğinin sağlanması ile bu alanda gelişme daha sistematik hâle getirilecektir. Başbakanlığın asli görevleri olan, koordinasyon vazifesinin daha iyi ifade edilmesi için uzmanlaşma ve nitelikli personel istihdamının sağlanması hedeflenmektedir.

Başbakanlık merkez teşkilatı hakkında verdiğim bu bilgilerden sonra, Başbakanlık bütçesiyle birlikte görüşülecektir. Başbakanlığa doğrudan bağlı ve ilgili kuruluşlara ilişkin açıklamalara geçmek istiyorum:

Türkiye Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı ulusal düzeyde yatırım destek ve tanıtım stratejisini belirlemek ve uygulamaktan sorumludur. Bu ajansımızın rol ve fonksiyonu, ana hatlarıyla, 30 kişiden oluşan bir ekiple Türkiye’de yatırım yapılabilecek bölge ve sektörleri belirleyerek, yerli ve yabancılara bu konuda tek elden hizmet verecek önemli bir kuruluştur. Ajansın 2008 mali yılı bütçesi 31 milyon 515 bin YTL olarak ödenek ayrılmıştır. Millî İstihbarat Teşkilatının amacı, millî güvenliğimize yönelik iç ve dış, mevcut ve muhtemel tehditler hakkında bilgi sahibi olabilmek, alınacak tedbirler yönünde gelişmeleri ilgili makamlara zamanında bildirmektir. MİT’in 2008 bütçesi de 423 milyon 557 bin YTL olarak belirlenmiştir.

Sayın Başkan, değerli üyeler; Millî Güvenlik Kurulu, devletin millî güvenlik siyasetinin tayini, tespiti ve uygulamasıyla ilgili konularda tavsiyeler kararlar almaktadır. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğimizin 2008 yılı bütçesi ise 11 milyon 036 bin YTL olarak da belirlenmiştir. Bu genel değerlendirmelerden sonra Başbakanlık merkez teşkilatımızın transferler hariç bütçe büyüklüklerini de sizlerle paylaşmak istiyorum:

2008 ödenek teklifimiz, transferler hariç, Başkanlık merkez teşkilatımızın bütçesi 320 milyon 976 bin YTL olacaktır. Bunun personel giderleri kısmı 53 milyon, sosyal güvenlik kısmı 4 milyon, mal ve hizmetler alım giderleri 203 milyon, cari transferler 31 milyon, sermaye giderleri 27 milyon ve sermaye transferleri de 104 bin YTL olarak belirlenmiş bulunmaktadır. Tabii, bunları ortalama rakamlar olarak söylüyorum, ama, kitapçıkta bunun zaten küsuratlı tarafları da sizde yer almakta. Başbakanlık merkez teşkilatı bütçesinin transferler dâhil büyüklüğü ise 1 milyar 666 milyon 210 bin YTL olarak belirlenmiştir. Bunun en önemli kısmını 682 milyon YTL ile cari transferler ve yine 694 milyon 271 YTL ile de sermaye transferleri oluşturmaktadır. Dolayısıyla, Başbakanlık bütçesinin transfer tertiplerinden yardım alan kuruluşlar ve yapılan transfer miktarları ise ana hatlarıyla şunlardan oluşmaktadır:

Atatürk Kültür Dil Tarih Yüksek Kurumu ortalama 8 milyon YTL, TÜBİTAK 7 milyon YTL, TÜBA 6 milyon YTL, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü 388 milyon YTL, TİKA 44 milyon YTL, GAP 24 milyon YTL, Türkiye Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı 31 milyon YTL, TODAİE ise 4 milyon YTL olarak belirlenmiş bulunmaktadır. Benzer şekilde Başbakanlık merkez teşkilatı bütçesinde transferler hariç bütçenin ortalama 9,8’i cari transfer olarak ayrılmış bulunmaktadır. Bunları da yine müsaadenizle ana hatlarıyla sizlere aktarmak istiyorum:

İl özel idarelerine yardım 14 milyon YTL, ortalama TRT-INT ve GAP yayınları desteği 16 milyon YTL, memurların öğle yemeğine yardım 568 bin YTL ve son olarak da Ulusal Arşivcilik Konseyi üyelik bedeli de 18 bin YTL’dir.

Sayın Başkan, komisyonun değerli üyeleri; 2008 mali yılı Başbakanlık bütçesi görüşmelerine katkılarınız ve gösterdiğiniz ilgi için gerek Sayın Başbakanımızın gerekse şahsım adına teşekkür eder, hürmetlerimi arz ederim.

BAŞKAN – Sayın Bakana çok teşekkür ediyoruz.

Şimdi, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Özürlüler İdaresi Başkanlığı, Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü bütçeleri üzerinde değerlendirme yapmak üzere Sayın Bakanımıza söz veriyorum.

Buyurun Sayın Bakanım.

DEVLET BAKANI NİMET ÇUBUKÇU (İstanbul) - Sayın Başkan, Plan ve Bütçe Komisyonunun değerli üyeleri, konuşmama başlamadan önce hepinizi saygıyla selamlıyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülmekte olan kurumlarımızın bütçesi üzerinde genel olarak bir bilgi sunmak istiyorum ve ilk olarak Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğüyle başlamak istiyorum.

Sosyal devlet ilkesinin hayata geçirilmesinde belki de en önemli kurumlarımızdan birisi olan Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü, Türkiye Cumhuriyeti’nin Büyük Önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Himaye-i Etfal Cemiyetinin bir devamı olarak kurulmuştur. Öncelikli hizmet alanı korunmaya muhtaç çocuklar olan sosyal hizmetler, bu misyonu doğrultusunda aynı zamanda sosyal yoksunluk içerisinde bulunan dezavantajlı gruplara yönelik sorunlarını, çok geniş bir hizmet yelpazesinde görmeye başlamış ve bu alanlarda da çözüm üretmeye devam etmiştir. Kurumumuzun sunduğu hizmetlerde, Hükûmetimizin göreve geldiği günden bu yana büyük aşamalar kaydedilmiştir ve bunlardan en önemlisi de hizmet sunumundaki vizyon değişikliğidir. Küreselleşmeyle birlikte artık sosyal devlet anlayışı ve sosyal hizmet kavramı farklı bir içerik kazanmıştır ve dolayısıyla her geçen gün yeni ihtiyaç sahipleri ve yeni ihtiyaç grupları doğmaktadır ve bu ihtiyaç gruplarına yönelik olarak da kurumsal ve bireysel modeller geliştirmek zaruri hâle gelmiştir. Bu çerçevede, son yıllarda korunmaya muhtaç çocuklarımız başta olmak üzere, yaşlılarımıza, özürlülerimize yönelik hizmetlerimizde kadınlarımızın sorunlarının da çözümüne yönelik ayrıca çalışmalar yaparak büyük açılımlar sağlanmıştır. Yine, özürlü bireylere yönelik olarak “Biz öldükten sonra bizim çocuğumuza ne olacak?” endişesinin ortadan kaldırılması için bakıma muhtaç özürlülerimizin ikametgâhlarında veya özel resmî bakım merkezlerinde bakımının sağlanması çalışmaları bu açıdan son derece büyük bir önemi haizdir.

 Sosyal hizmetlerde meydana gelen değişim ve dönüşüm genel hâliyle maddeler hâlinde özetleyecek olursam: Öncelikle, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi çocuğun öz ailesinin yanında bakımını son derece önemsiyoruz ve bu hizmet modelini uyguluyoruz. Öz ailesinin yanında bakımı mümkün olmayan çocukların veya kendi ailesinin yanında kalması sakıncalı olan çocuklarımızın, bir akrabasının yanında evlat edindirilerek veya koruyucu aile yanında bakımını önemseyerek aile sıcaklığı içerisinde bakılmasını sağlıyoruz. Koğuş tipi mekânlardan küçük ve çağdaş bir aile ortamının oluşturduğu “Sevgi Evleri” ve “Çocuk Evleri” modeline geçtiğimizi burada da belirtmek isterim. Yine, bakıma muhtaç özürlülere sunulan bakım hizmetlerinin kalitesinin yükseltilmesi için engelsiz yaşam merkezleri inşa ediyoruz. Bakıma muhtaç özürlülerimizin, evde bakımı durumunda, bir asgari ücret tutarında -419 milyon lira da- bakım hizmeti desteği veriyoruz. Mevcut koruma sistemine katkı ve katılımın sağlanması, hizmetlerin halkın denetimine açılması da bir başka önemli çalışmamız. Aynı zamanda, sosyal hizmetlerin zamanında ve etkin olarak ulaştırılabilmesi için de ihtiyaç sahiplerine biz ulaşıyoruz.

Böylece, tüm alanlarımızda, kurum bakımı altındaki çocuklarımızın kurum bakımını bir seçenek olarak değil, son seçenek olarak yapmamız neticesinde aile yanında desteklenen çocuk sayısı 4.866’ya; ayni, nakdî yardımla hiç kurum bakımı altına alınmayan çocuklarımızın sayısı da 30 bin 125’e çıkmıştır. Bu çalışmalarla hem kurum bakımı altındaki çocukların sayısı azaltılmış hem de yeni çocukların kurumlara gelmesi ayni anlamda desteklenerek engellenmiştir. Bu konuda ihtiyaç sahiplerine ödenen ayni, nakdî yardım ödeneği 2002 yılında 5 milyon 233 bin 236 YTL iken, bugün 2008 bütçesinde 51 milyon 500 bin olarak teklif edilmiştir.

Sayın Başkan, değerli üyeler; Hükûmetimiz sadece ulaşana değil, ihtiyaç sahiplerini tespit ederek onlara doğrudan ulaşıp, gereğini en iyi şekilde yerine getirmeye çalışmaktadır ve koruyucu aile çalışmalarını da yaygınlaştırmaya çalışıyoruz. Bugün, 918 çocuğumuz koruyucu aileden yararlanıyor. Koruyucu aile yanında desteklenen çocuklarımız için de çocuk başına 450 ve 550 YTL’ye kadar destek veriyoruz. Bugüne kadar korunmaya muhtaç statüsünde bulunan 9.091 çocuk evlat edindirme hizmetlerinden yararlandırılmıştır. Aynı zamanda Bakanlığımız evlat edindirme tüzüğünün çalışmalarını da son safhaya getirmiştir. Yaptığımız tüm çağdaş dönüşüm çabalarına rağmen ihmal, istismar, kötü muamele ve çeşitli nedenlerle aile yanında bakılamayacak durumda olan çocuklarımızın, ailelerinin yanında desteklenmesi maalesef mümkün olamamaktadır. Bunun yanında da günümüz şartlarına uygun bir şekilde yurt ve yuvalarımızın fiziki şartlarını değiştirdik ve tamamını koğuş tipi sistemden oda sistemine döndürdük ve odalarda kalan çocuk sayısı, odanın büyüklüğüne göre 2 ve 8 olarak belirlenmiştir. Bunun yanı sıra, aynı zamanda, kurum bakımında kalan çocuklarımız için, bir yandan da yoğun bir şekilde sevgi ortamını paylaşabilecekleri aile yapısına en yakın, uygun model olan Sevgi Evleri Projesi’ne hız verilmiştir. Bugün, hayırseverler, genel bütçeden desteğimiz ve sivil toplum örgütleri, valiler ve belediyelerle birlikte büyük bir hizmet ağını başlattık ve on bir sevgi evi sitesinin inşaatı tamamlanmış ve bugün devam eden projelerimiz sonuçlandığında 488 eve ulaşacak olup, 4.916 çocuğumuz sevgi evlerinde yaşayacaktır. Ayrıca, çocuklarımızın sosyal hayata daha rahat katılabilmelerini sağlamak amacıyla, tercihen il merkezlerinde, yine 0-18 yaş grubunda 6-8 çocuğumuzun bir arada yaşadığı “Çocuk Evleri Projesi” de yaygınlaştırılmış olup, bugün 59 çocuk evi hizmet vermektedir. Fiziksel mekânlarda yaratılan paralel ve olumlu gelişmelerin yanı sıra, bugün, artık üniversiteye giren gençlerimizin başarı oranının da son derece yükseldiğini, üniversiteye giren çocuklarımızın yüzde 53’ünün sınavı kazandığını gururla söyleyebilirim.

İşe yerleştirme konusunda da çocuklarımızın yükseköğrenime devamını özendirmek amacıyla çalışlarımızı sürdürüyoruz.

Hepinizin bildiği gibi, Kurumumuz olarak, aynı zamanda sokakta yaşayan ve çalıştırılan çocuklara yönelik hizmetler olarak hükümet olarak bu konuya da büyük önem vermekteyiz. Başbakanlık Genelgesi doğrultusunda hazırlanan ve yoğun göç alan kentlerimizde Bakanlığımın iş birliğiyle sekiz ilde büyük projeler uygulanmaktadır

Aynı zamanda, 2005 yılında yürürlüğe giren Çocuk Koruma Kanunu, hepinizin de bildiği gibi, bir taraftan da, suça, bir şekilde kanunla ihtilafa düşen veya suç mağduru olan çocuklara hizmet veriyor.

İlk etapta, bu anlamda oluşturduğumuz sosyal rehabilitasyon merkezleri İstanbul, İzmir, Kocaeli, Adana, Şanlıurfa, Mardin gibi illerimizde hizmete girmiştir.

Kanunla ihtilafa düşmüş çocuklara daha iyi hizmet verebilmek amacıyla sivil toplum örgütleri ve ilgili tüm bakanlıklarla da iş birliğine girilmiş, aynı zamanda iki pilot ilde de  özel çalışma başlatılmıştır.

Özürlü vatandaşlarımız için çıkardığımız Kanunla, özürlüler konusunda yeni bir destekleme yaklaşımı benimsenmiştir. Sosyal güvenlik kurumlarına tabi olsun veya olmasın, her ne ad altında olursa olsun her türlü gelirleri toplamı esas alınmak suretiyle; bireylerin kendilerine düşen ortalama aylık gelir tutarı 1 aylık net asgari ücret tutarının 2/3'ünden az ise,  bakıma muhtaç özürlü statüsünde ikametgahlarında hizmet alabilmektedirler. Her bir özürlü için evde bakımda ailesi veya akrabalarına ödenecek miktar da özel bakım merkezlerine 2 asgari ücret, evde bakım da 1 asgari ücret tutarındadır.

Bakım altında kalan çocuklarımızın da, yine Sevgi Evlerine benzer bir projeyle, Engelsiz Yaşam Merkezleri Projesi geliştirilmiş olup 20 Engelsiz Yaşam Merkezi bünyesinde 168 Yaşam Evinin de inşaatı devam etmektedir.

Kurumlarımızdaki hizmetler her şeyden önce öz bakım hizmetleri ve temizlik hizmetleri olarak birbirinden ayrılmış ve bugün çocuklarımıza her 8 çocuğa 1, her 6 özürlüye de 1 bakım elemanı düştüğünü gururla söyleyebilirim.

Kurumumuz tarafından yaşlılarımıza yönelik hizmet sürdürülmekte olup, hâlen kurumumuzda 6.222 yaşlıya hizmet verilmektedir.

2015 yılında, yaşlı sayımızın özellikle bugünkü oranların çok üstünde olacağı düşünülerek, Devlet Planlama Teşkilatıyla birlikte hazırladığımız Türkiye’de Yaşlıların Durumu ve Yaşlanma Ulusal Eylem Planı da hazırlanmıştır.

Aynı zamanda, kurumumuz, koruyucu ve önleyici hizmetler konusunda da son derece önemli bir çalışma yapmakta ve bunu da 71 toplum merkezi kanalıyla hayata geçirmektedir.

Aynı zamanda, önleyici sosyal hizmetler için de 39 aile danışma merkeziyle hizmet vermekteyiz.

Hâlen 20 olan Kadın Konukevi sayısını da artırmaya çaba gösteriyoruz.

Kurum tüm il merkezlerinde, 35 ilçede Sosyal Hizmetler Müdürlükleri ve bunlara bağlı gerek yatılı gerekse gündüzlü toplam 544 sosyal hizmet kuruluşunda çocuk, genç, yaşlı, kadın ve özürlüye yatılı hizmet vermekte veya ailesi yanında desteklemektedir.

Aynı zamanda kadrolu personel sayımızda da son derece olumlu gelişmeler olmuştur ve bugün 18.563 personel kurumlarımızda hizmet vermektedir.

Devletin himayesine muhtaç sosyal güvenlik şemsiyesi altında yer almayan vatandaşlarımıza ulaşmak amacıyla kurumumuzun bütçesindeki artışı da dikkatinize sunmak isterim.

2002 yılında 121.589.000 YTL olan kurum bütçesi bugün 853.152.000 YTL’ye yükselmiştir. Bu anlamda, kurumumuzun bütçesine bir yandan genel bütçeden ayrılan pay ve aynı zamanda maddi ve manevi katkılarını kurumumuzdan hiçbir zaman esirgemeyen tüm hayırsever vatandaşlarımıza da ben burada teşekkür ederek kurumumuzun Sosyal Hizmetler Kurumu bütçesinin ülkemize ve milletimize hayırlı olmasını diliyorum.

Sayın Başkan, değerli üyeler; Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülmekte olan Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü bütçesi üzerine de sizlere bilgi sunmak istiyorum.

Genel Müdürlük, bugüne kadar, başta yasal çalışmalar olmak üzere kadın konusunda son derece önemli çalışmalar yapmış ve bu çalışmaların hepsini sivil toplum örgütleriyle iş birliği hâlinde sürdürmüştür.

Özellikle, kadın-erkek eşitliği konusunda farkındalık yaratmak ve bilgi birikimini, deneyimini toplumla paylaşmak konusunda uluslararası kuruluşlardan elde ettiği kaynaklarla da son derece önemli projeler uygulamıştır. Hâlen, Avrupa Birliği Mali İşbirliği Programı çerçevesinde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Yaygınlaştırılması Projesini sürdürmektedir. Bu proje, toplumsal cinsiyet eşitliğinin geliştirilmesi, aynı zamanda kadına yönelik aile içi şiddetle mücadele bileşenlerinden oluşmaktadır. Projenin amacı, kadının insan haklarının koruması ve geliştirilmesi, toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana plan ve politikalara yerleştirilmesi ve kadına yönelik şiddetin sebep ve sonuçlarının araştırılacağı bir alan çalışması için kullanılacaktır.

4 Temmuz 2006 tarihinde yayımlanan Başbakanlık Genelgesi ile kadına yönelik şiddet ve töre/namus cinayetleri konusunda koordinatör kurum olarak belirlenen Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü bu görev çerçevesinde çalışmalarını sürdürmektedir. Faaliyetlerimiz üçer aylık periyotlar hâlinde izlenmekte ve Başbakanlığa rapor olarak sunulmaktadır.

Genelgede yer alan Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü koordinatörlüğünde Kadınlara Yönelik Şiddet İzleme Komitesi kurulmuştur. Bu komite yılda iki kez toplanacaktır.

Yine, genelde yer alan bizim Bakanlığımız koordinasyonunda yürütülen üniversiteler, kamu kurum ve kuruluşları, sivil toplum örgütleri ve özel sektör, yerel yönetimleri de kapsayacak şekilde 2006-2010 yılları arasında Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Eylem Planı hazırlanmalı ve takip edilmelidir tedbiri yer almaktadır.

Yine, bu genelge doğrultusunda, Ulusal Eylem Planı hazırlanmış olup, bu yıl içerisinde yürürlüğe girecektir. Aynı zamanda, Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Konusunda Polisin Rolü ve Uygulanacak Prosedürler Eğitim Protokolü imzalanmış ve İçişleri Bakanlığımızla yaptığımız bu iş birliği neticesinde de eğiticilerin eğitimi tamamlanarak karakollardaki 40 bin 400 polisin özellikle kadının insan hakları konusundaki eğitimleri gerçekleştirilecektir.

Aynı zamanda, Genel Müdürlüğümüz şiddet altındaki ve risk altındaki mağdur kadınlara yönelik olarak da Sağlık Personelinin Rolü ve Uygulanacak Prosedürler Eğitimi Protokolüyle Sağlık Bakanlığıyla da protokol hazırlıklarını sürdürmektedir.

Aynı zamanda, ülkemizin 6’ncı dönemsel CEDAW raporu da 2008 Birleşmiş Milletler CEDAW Komitesine sunulacaktır.

Kadının Statüsü Genel Müdürlüğünün sürdürdüğü çalışmaların kamuoyunda etkin bir şekilde duyurulması, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yapılan çalışmaların bölgeye kazandırdığı değerlerin anlatılması ve yöre halkının bilgilendirilmesi için altı bölümden oluşan bir belgesel film de TRT’yle protokolle yürürlüğe girmiştir.

Kadının Statüsü Genel Müdürlüğünün bütçesi genel bütçeden toplam 3.592.000 YTL ödenek öngörülmüştür. Bu çerçevede bazı plan ve projelerimizden bahsetmek istiyorum.

Ülkemizde kadın istihdamının geliştirilmesine yönelik faaliyetler çerçevesinde kadınlara ve ailelerine uygun koşullar ve fırsatlar sunan mikro kredi uygulamasında pozitif ayrımcılık içerecek şekilde yoksul kadınlara ve kadın başlı ailelere öncelik tanınması hususunda 81 il valiliğimizin göstereceği hassasiyet ve duyarlılığı artırabilmek amacıyla içişleri Bakanlığı nezdindeki girişimlerimiz olumlu sonuçlanmıştır.

Bu şekilde, ülkemizde mikro kredi uygulanmasının yaygınlaştırılması konusunda da bir çaba içerisindeyiz.

Ülkemizde görme engelli kadınlarımızın ihtiyaçlarının tespiti için 2007 yılında düzenlemiş olduğumuz Görme Engelli Kadınlar Kurultayı ikincisi de 2008 yılında gerçekleştirilecektir.

Daha önce sözünü ettiğim 2007 yılında başlamış olan "Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi" kapsamında:

2008 yılında Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Kurumu Taslak Modeli oluşturulması;

Kadının temel sorun alanlarına ilişkin olarak kamu politikalarına temel teşkil edecek Ulusal Eylem Planı hazırlanması,

Toplumsal cinsiyet politikaları uygulamalarına ilişkin kurumlararası iş birliği esaslarını belirleyecek iletişim stratejisinin geliştirilmesi,

AB Müktesebatı ve toplumsal cinsiyet eşitliğini ana plan ve programlara yerleştirmek konularında karar vericilere, politika uzmanlarına ve politika uygulayıcılarına eğitim programları ve seminerler verilmesine devam edilecektir.

Batı Trakya'da yaşayan soydaş kadınlara aktarılması amacıyla daha önce yapılan toplantılar son derece olumlu karşılanmıştır. Soydaş kadınlarımızdan eğiticiler yetiştirilmek için bilinçlendirme faaliyetlerini içerecek eğitim programlarına 2008 yılında da devam edilecektir.

Batı Trakya'da yaşayan soydaş kadınlara aktarılması amacıyla daha önce yapılan toplantılar son derece olumlu karşılanmıştır. Soydaş kadınlarımızdan eğiticiler yetiştirilmek için bilinçlendirme faaliyetlerini içerecek eğitim programlarına 2008 yılında da devam edilecektir.

Yasal mevzuatımızda kadın erkek eşitliği sağlanmış olmasına rağmen uygulamada karşılaşılan sorunların aşılması yolunda bir toplumsal bilincin oluşturulmadığı ve yasaların aynı hızla uygulamaya geçmediği bir gerçekliktir.

Farkındalık yaratıcı tüm projeler de yine Genel Müdürlüğümüz tarafından yürütülmektedir.

Sayın Başkan, değerli üyeler; Kadının Statüsü Genel Müdürlüğünün bütçesi hakkında yaptığım bu sunumdan sonra Bakanlığıma bağlı bir diğer kuruluş olan Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğünün çalışmaları ve bütçesi hakkında sizlere bilgi sunmak istiyorum.

Bilindiği gibi, ülkemizde çözüm bekleyen pek çok sorun alanı arasına girmiş temel konulardan biri de ailedir. Anayasa’mız, devletin aile ile ilgili ödevlerini son derece net bir şekilde vurgulamış ve ayrıca toplumda dezavantajlı gruplarla ilgili tedbirleri ayrı ayrı hizmet politikalarını belirlemiştir.

Gerek 59’uncu Hükûmet tarafından ilan edilen Acil Eylem Planı’nda ve gerekse mensubu bulunduğum 60’ıncı Hükûmet Programı’nda sosyal politikaların hangi temel kıstaslarla yürütüleceği ve hangi öncelikle ele alınacağı çok net olarak belirtilmiştir.

Bakanlığıma bağlı Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü bu anlayışla hizmet vermek ve politikaların belirlenmesine yönelik projeler geliştirmek üzere kurulmuştur.

Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğünün amacı, ülkemizdeki sosyal sorunların tespiti ve çözümü ile Türk ailesinin bütünlüğünün korunması, güçlendirilmesi ve sosyal refahının artırılmasına yönelik ulusal ve uluslararası bilimsel araştırmalar yapmak veya yaptırmak, projeler geliştirmek, desteklemek, bunların uygulamaya konulmasını sağlamak ve aileye yönelik millî bir politikanın oluşmasına yardımcı olacak tek kuruluşumuzdur. 

ASAGEM'in 2007 yılı içinde gerçekleştirdiği araştırmalar arasında; "İnternet Kullanımı ve Aile Araştırması", "Ülkemizde Evlilik Çağındaki Bireylerin Evlilik Kurumuna ilişkin Tutum ve Görüşlerine ilişkin Araştırma", “Medya Profesyonelleri ve Medyanın Aile Algısı Araştırması" bulunmaktadır. Bir diğer önemli araştırma da, 17.01.1998 tarihinde yürürlüğe giren 4320 sayılı Ailenin Korunması Yasası'nın, şiddete maruz kalan aileler üzerinde ceza öncesi ve sonrası aile içi ilişkilerdeki değişme ve söz konusu yasanın şiddeti önlemedeki caydırıcılığını ölçmeye yönelik bir araştırma olacaktır.

ASAGEM, genelde Türk toplumunun ve özelde ailelerin sorunlarını tespit edip bunlara yönelik çözüm önerileri üretme konusundaki faaliyetlerine kendisine verilen bütçe imkânları dâhilinde 2008 yılı içerisinde de devam edecektir.

Sosyal yardım alan aile bireylerinin devlet algısının belirlenmesine yönelik araştırma projesi de bu dönemde gerçekleştireceğimiz çalışmalardan birisidir.

4787 sayılı Kanun ile hukukumuza giren aile mahkemeleri uygulamasının ve bu mahkemelerin görev alanında yer alan davaların niteliği, niceliği, aile bireylerine ve dolayısıyla topluma yönelik psikolojik ve sosyolojik etkilerinin araştırılmasını amaçlayan Türkiye'de Aile Mahkemeleri Uygulaması Ve Uygulamanın Değerlendirilmesi Projesi de ASAGEM'in 2008 yılı içerisinde gerçekleştirmeyi planladığı araştırma projelerinden biridir.

Yine 2008 yılı içerisinde "Türkiye'de Ergen Profili Araştırma Projesi", "Çocuğa ve Gençliğe Yönelik Programlar ile Bu Programlarda Yayınlanan Reklamların İçerik Analizinin Yapılması Araştırma Projesi" ve "Boşanma Nedenleri Araştırması"nın yapılması planlanmıştır.

Aile eğitimi toplumsal gelişmemiz açısından büyük önem taşıyan bir hizmet alanıdır. Gerçekten, bugün karşı karşıya olduğumuz sorunların önemli bir kısmının aile eğitimindeki boşluklarla ilişkili olduğunu biliyoruz. Gelişmiş ülkelerle kıyaslandığımızda, ülkemizde yeterli düzeye kavuşamayan bu alandaki boşluğu doldurmak için aile eğitim programlarını yaygınlaştırmak vazgeçilmez hedefimizdir. Sebebi ne olursa olsun, bilgi toplumuna doğru hızla ilerleyen Türkiye anne-baba eğitimindeki açıkları doldurmak zorundadır ve bunlar arasındaki yanlış eğitimleri de, eşler arasındaki sorunları giderme, nesiller arasındaki iletişimi de sağlamakta önemli bir engel olduğunu biliyoruz.

Bütün dünyada aile değerlerine yönelişin arttığı gözlemlenirken, ülkemizin bu alandaki tek kuruluşu olan ASAGEM'in desteklenmesi son derece büyük önem arz etmektedir.

Hükûmetimiz, önümüzdeki dönemde, aile konusuna verdiği önemin bir gereği ve göstergesi olarak ASAGEM'in bütçe imkânlarının genişletilmesi için gerekli çalışmaları yapacaktır.

Sayın Başkan, değerli üyeler; son olarak Özürlüler idaresi Başkanlığının bütçesi üzerine sizlere bilgi sunmak istiyorum.

Özürlüler idaresi Başkanlığının kuruluş amacı özürlülere yönelik hizmetlerin düzenli, etkin ve verimli bir şekilde yürütülmesini sağlamak, ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlar arasında işbirliği ve koordinasyonu sağlamak, özürlülerle ilgili ulusal politikanın oluşturulmasına yardımcı olmak ve özürlülerin problemlerini tespit etmek ve bunların çözüm üretmektir. 

Özürlüler idaresi Başkanlığı, kuruluş amaçları doğrultusunda, 2002 yılında gerçekleştirdiği Türkiye Özürlüler Araştırması ile Türkiye’de yaşanan sorunların bir profilini ortaya çıkarmıştır.

2005 yılında yürürlüğe giren Özürlüler Yasa’mızı destekleyen 15 yönetmelik hazırlanmış ve kapsamlar genişletilmiştir.

Yapılan yeni ve çağdaş düzenlemelerle özürlülere hizmet sunan kurumların bütçelerinde meydana gelen bu önemli artışlar, özürlü vatandaşlarımızın çok uzun yıllardır talep ettikleri hizmetlerin verildiği bir dönem olarak ortaya çıkmıştır.

Bu hizmetler içerisinde özellikle sağlık, eğitim, istihdam, bakım ve sosyal yardım alanlarında gerçekleştirilen düzenlemeler ile hayatın hemen her alanında etkisini hissettiren bir dönüşüm süreci başlamıştır.

İzninizle bu dönüşümlere de kısaca değinmek istiyorum.

Özürlüler Kanunu ile birlikte bütün kalıtsal kan hastalıkları ve özürlülüğe yol açan diğer kalıtsal hastalıklarla koruyucu sağlık hizmetleri kapsamında mücadele edileceği hüküm altına alınmış, böylece bu hastalıkların tespiti için yapılacak testlerin ücretsiz olması temin edilmiştir.

işitme problemlerinin erken tanılanması ve bir an önce işitme ve konuşma eğitimlerine başlanmasının temini için Sağlık Bakanlığı ile Gazi Üniversitesinin ortak çalışması ve Özürlüler idaresi Başkanlığının koordinasyonunda Ulusal Yenidoğan İşitme Projesi başarıyla uygulanmaktadır.

İşitme özürlülerin eğitim ve iletişimlerinin sağlanması amacıyla, ülkemizde ilk kez Türk İşaret Dili Sistemi oluşturulması amacıyla başlatılan çalışmalar da Türk Dil Kurumuyla birlikte başarılı bir şekilde devam etmektedir.

2007 yılında özel eğitim ve rehabilitasyon desteği alan çocuk sayımız yüzde 100 oranında artış göstermiş ve yaklaşık 160 bine ulaşmıştır. Bu hizmet için, özürlülerin eğitiminde tek yetkili kurum hâline gelen Milli Eğitim Bakanlığınca çocuk başına her ay 388 YTL ödenmektedir.

2004-2005 öğretim-öğretim yılının ikinci döneminde başlattığımız Özel Eğitime Gereksinim Duyan Öğrencilerin Okullara Erişiminin Sağlanması İçin Ücretsiz Taşınması Projesi ile 2004-2005 eğitim öğretim yılında 6901 öğrencimizin, 2005-2006 eğitim öğretim yılında 16.171 öğrencinin ücretsiz olarak okullara erişimi sağlanmıştır. 2006-2007 yılında bu oran 27.000 iken, bugün 28.500 özürlü öğrencimizi kapsayacak şekilde proje genişletilmiştir.

Bu projenin istikrarlı bir şekilde uygulanması ile özürlü öğrencilerin okula devamlarında bu çalışmalarımızla yüzde 85 oranında artış sağlanmış ve toplumda büyük bir memnuniyet oluşmuştur.

Hükûmetimizin en öncelikli hedeflerinden biri olan özürlülerin nitelikli işgücü sahibi kılınarak kalıcı istihdamlarının sağlanması konusunda da önemli ve büyük bir adım atarak ülkemizde son derece yetersiz olan mesleki rehabilitasyon hizmetlerinin girişimciler eliyle de verilmesini sağladık. Bu hizmetten, 15-50 yaş arasında bulunan ve çalışabilir özürlü bireylerin, yaklaşık 1 milyon kişinin yararlanmasını hedefliyoruz.

Ülkemizde istihdamı sağlanmış özürlülerin çoğunun özür oranlarının yüzde 40-60 arasında yığıldığı tespit edilmiştir. Özür oranı yüzde 60'ın üzerinde özürlülerimizin neredeyse istihdama hiçbir şekilde katılmaları mümkün olamamakta, işveren tarafından tercih edilmemektedir. Bu nedenle, ağır özürlüleri çalıştıran işyerlerine korumalı işyeri statüsü verilecek ve bu işyerlerine verilecek devlet desteği hakkındaki mevzuat çalışmaları devam etmektedir.

Öte yandan, özürlülerimiz için uygulanan kota-ceza sisteminin gerçekten gerekli faydayı sağlamadığı görülmüştür. Bu nedenle işverenleri teşvik uygulaması başlatılmıştır. Bu kapsamda 60’ıncı Hükûmet Programında yer alan bütün özürlü çalışanların sosyal sigorta primlerinin hazinece karşılanacağının belirtilmesi kamuoyunda son derece olumlu karşılanmıştır.

İşverenlerin özellikle özürlü istihdamındaki desteğinin artacağını ümit ediyoruz.

Aynı zamanda, ekonomik ve sosyal yoksunluk içinde bulunan ve bakıma muhtaç özürlülerimizin bakıma yönelik ihtiyaçlarının giderilmesi için uygulanan özel bakım hizmetlerinin satın alınmasının önünün açılması, bakım seçeneklerinin son derece genişletilerek, evde ve kurumda bakım imkânının getirilmesi özürlü ve aileleri için çok büyük bir problemin çözümünü sağlamıştır.

Özürlü ve yakınları için hayati önemi haiz olan bakım hizmetlerinde, durumun uygunluğu hâlinde, bakımı aile bireyi ya da yakını tarafından karşılanan özürlü için bakımı yapan kişiye bir asgari ücret tutarında ödeme yapıldığını Sosyal Hizmetler Kurumu bütçesini sunarken söylemiştim. Bu durumda, 2007 yılı için 65 bin özürlüye bakım hizmeti verilmesi planlanmış ve bunun karşılığı olarak 248 milyon YTL bütçe ayrılmıştır. Bakım hizmeti alacak olanların kapsamını genişleten, bakım hizmetinin ve bakıcı personelin kalitesini yükselten tedbirlere ilişkin revize edilen bakım yönetmelikleri de 23.10.2007 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanmıştır.

Burada bir hususun daha altını çizmek istiyorum. Bakım hizmetine ilişkin giderlerin sadece hazine tarafından karşılanması, hizmetten sınırlı bir kesimin yararlanmasına ve hizmetlerin de kısıtlı olmasına yol açmaktadır. Bu nedenle, Özürlüler İdaresi Başkanlığınca bakım hizmetlerinin, pek çok AB ülkesinde olduğu gibi, ülkemizde de sosyal güvenlik kapsamında primli sistemle finanse edilmesi ve böylece hizmetin kapsamının ve niteliğinin artırılmasında son derece önemli olacaktır.

Konunun önemine binaen, ülkemizde bakım hizmetlerinin geliştirilmesi, hizmet türlerinin belirlenmesi ve finansmanı konularının tartışılması ve öneriler geliştirilmesi amacıyla 19-23 Kasım 2007 tarihleri arasında gerçekleştirilecek III. Özürlüler Şûrası'nın ana teması bakım hizmetleri olarak belirlenmiştir.

Sosyal yardım alanında da özürlülere bağlanan aylıklar yüzde 200 ila yüzde  300 oranında arttırılarak kapsamı genişletilmiştir. Daha önce yaklaşık 67 YTL olan özürlü aylığı özür derecesi yüzde 40-69 olan özürlüler için 2007 yılında aylık 153 YTL’den 230 YTL'ye değişen rakamlarda artırılmıştır. İlk kez, 18 yaşından küçük özürlü çocuğu olan muhtaç ailelere ve her ikisi de özürlü olan çiftlerin her birine özürleri oranında, ayrı ayrı maaş bağlanmıştır. 1.7.2007 tarihi itibarıyla 327.212 özürlüye yaklaşık 318.173.000.00 YTL ödeme gerçekleştirilmiştir. Gelecekte, kaynaklarımızın daha verimli kullanılabilmesi amacıyla, gerçek hak sahipliğinin daha doğru değerlendirilmesi ve bunlara asgari geçim oranlarına yakın aylıkların ödenmesi planlanmaktadır.

Değerli başkan, değerli üyeler; Özürlüler İdaresi Başkanlığının projelerine ilişkin sizleri bilgilendirmeye geçmeden önce, 30 Mart 2007 tarihinde taraf devletlerin imzasına açılmış olan Birleşmiş Milletler Özürlü Kişilerin Hakları Sözleşmesi’ni ilk imzalayan ülkeler içerisinde yer almaktan duyduğumuz gururu da ifade etmek istiyorum.

Özürlülük ve özürlülere ilişkin olarak oluşturulan yeni mevzuat hakkında, her şeyden önce tüm tarafların bilgi ve bilinç sahibi olmasını çok önemsiyoruz. Bu sebeple, engelliler üzerinde yürütülen Özürlüler İdaresi Başkanlığınca “Engelsiz Türkiye Projesi” hazırlanmıştır. Proje kapsamında bugüne kadar 24 ilde toplantılar gerçekleştirilmiş olup, toplumun bilinçlenmesi çabaları sürdürülmüştür.

Aynı zamanda, Ulusal Özürlüler Veritabanı Projesi ile çeşitli kurumların elde ettiği özürlülere ilişkin veriler tek bir yerde toplanacak ve bu hizmetler planlı, düzenli ve hızlı bir şekilde Engelsiz Mekanlar Projesi ile de özürlü bireylerin evlerinde ve günlük yaşamlarında karşılaştıkları engellere dikkat çekilerek ve özürlülerin hayatlarını kolaylaştırıcı düzenlemelerin örnek uygulamalarla ortaya konulması amaçlanmaktadır.

Önümüzdeki dönemde Özürlüler idaresi Başkanlığınca yapılması planlanan projeler arasında:

Yerel Yönetimler için Evde Bakım Hizmetleri Projesi,

Özürlüler için işgücü Piyasasının ihtiyaç Duyduğu Meslekler ve Özürlülerin istihdam Sorununun Tespitine Yönelik Araştırma Projesi ,

Özür, Özürlülük Kavramları, Özürlülerin Hakları, Özürlülüğün Nedenleri ve Önlenmesi Konularında Bilinçlendirme Çalışmaları Projesi,

Gülen Yüzler Konukevi Projesi,

Özel Eğitim Hizmetlerinin Değerlendirilmesi Projesi,

AB Ülkelerinde Özürlülere Yönelik Hizmetlerin Tespiti Projesi,

İlk ve Ortaöğretimde Özürlülere ve Yaşlılara Yönelik Gönüllü Çalışma,

Müfredat Programının Oluşturulması Projesi,

Özürlü Kişilere Yönelik Ayrımcı Uygulamaların Belirlenmesi Projesi,

Engelsiz Kentler için Ulaşılabilirlik Kılavuzu Oluşturulması Projesi,

AB'ye Üyelik Sürecinde Özürlü Kadınların Gündelik Hayatta Karşılaştıkları Sorunlar Projesi,

Özürlülük Eğitimi: Toplum Özürlülüğü Nasıl Anlıyor Araştırma Projesi,

Özürlü Üniversite Öğrencilerinin Eğitim ve Sosyal Yaşamlarında Karşılaştıkları Sorunların Tespit Edilmesi Projesi, bulunmaktadır.

Ülkemizi, özürlülük konusunda Avrupa Birliğine giriş sürecinde Avrupa standartlarına taşımayı ilke edinmiş Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığının 2008 mali yılı bütçesine toplam 4.255.000 YTL. ödenek verilmiştir.

Sayın Başkan, değerli üyeler; dinleme sabrını gösterdiğiniz bu sunumda sizleri, Bakanlığıma bağlı bulunan dört önemli kurumun amaçları, önemi, faaliyetleri ve bütçeleri konusunda bilgilendirmeye çalıştım.

Yorucu çalışmalarınız ve katkılarınızdan dolayı şahsım ve Bakanlığım adına teşekkür ediyor, 2008 yılı bütçesinin ülkemiz ve milletimiz için hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum.

Sosyal Hizmetler ailesinin tüm çocukları, gençleri, özürlüleri, yaşlıları ve çalışanları adına da destekleriniz için teşekkür ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Değerli Devlet Bakanımız Sayın Çubukçu’ya çok teşekkür ediyoruz.

Şimdi, Diyanet İşleri Başkanlığı, Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı bütçelerini sunmak üzere, Devlet Bakanımız Sayın Mustafa Said Yazıcıoğlu’na söz veriyorum.

Buyurun Sayın Bakan.

DEVLET BAKANI MUSTAFA SAİD YAZICIOĞLU (Ankara) – Sayın Başkan, Plan ve Bütçe Komisyonun değerli üyeleri, kamu kuruluşlarının değerli temsilcileri ve saygıdeğer basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle, TİKA’yla ilgili sunumumu yapacağım.

Bugün, sizlere, Türkiye'nin kalkınmakta olan ülkelere teknik yardım götüren ulusal yardım kuruluşu olan Türk işbirliği ve Kalkınma idaresi Başkanlığının (TiKA) özellikle son yıllarda yürüttüğü önemli çalışmalara ve faaliyet alanına giren konularla ilgili Hükûmetimizin politikaları ve yaklaşımlarına değinmek istiyorum.

Hükûmetimizin iş başına gelmesiyle, dış politikada AB ağırlık merkezi muhafaza edilirken küresel gelişmelere paralel olarak Orta Asya, Kafkaslar, Orta Doğu, Balkanlar ve Afrika'da yeni açılımlar gerçekleştirilerek tüm dünyayı kuşatan bir yaklaşım benimsenmiştir. Bu açılımlara paralel olarak TİKA da faaliyet gösterdiği coğrafyayı genişletmiştir.

Başkanlığın kuruluş amacı, başta Türk dilinin konuşulduğu ülkeler ve Türkiye'ye komşu ülkeler olmak üzere, gelişme yolundaki ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olmak, bu ülkelerle ekonomik, ticari, teknik, sosyal, kültürel ve eğitim alanlarında işbirliğini projeler ve programlar aracılığıyla geliştirmektir.

TİKA merkezde Başkan, 2 Başkan Yardımcısı, 1 Hukuk Müşaviri, 2 iç Denetçi, 3 Daire Başkanlığı ve Strateji Geliştirme Müdürlüğü ile merkez teşkilatına ilave olarak 20 ülkede bulunan ve bu ülkelerde program, proje ve faaliyetlerin uygulanmasından sorumlu 22 Program Koordinasyon Ofisiyle çalışmalarını yürütmektedir.

Program Koordinasyon Ofislerinin bulunmadığı yerlerde merkezden planlanan projeler sivil toplum örgütleri, bu ülkelere en yakın Program Koordinasyon Ofisleri, Türk Büyükelçilikleri veya Konsoloslukları ile merkez birimlerince uygulanmaktadır. Bugün itibarıyla, TİKA'nın faaliyetlerinden yararlanan ülke sayısı yüze ulaşmıştır.

Sayın Başkan, değerli üyeler; Hükûmetimiz yeni dönemde yaptığı kalkınma yardımlarına yeni bir içerik ve etkinlik kazandırmak amacıyla TİKA vasıtasıyla yeni bir yaklaşım getirmekte ve TİKA'yı önemli bir dış politika enstrümanı olarak kullanmaya başlamıştır.

Yeni dönemde, görev alanında yer alan ülkelere yönelik faaliyette bulunan uluslararası kuruluşlarla iş birliğinin geliştirilmesi hedeflenmiştir.

Afganistan, Filistin ve Gürcistan örneklerinde olduğu gibi ülkemizin taahhüt ettiği hibe yardımlarının TİKA vasıtasıyla proje tabanlı olarak gerçekleştirilmesi yaklaşımı benimsenmiştir.

Kurum ve kuruluşlarımızın kalkınmakta olan ülkelere yaptıkları bütün yardımlarının envanterinin çıkarılmasına başlanarak ülkemizin bütün kalkınma yardımlarının kayıt altına alınması sağlanmıştır.

Görünür ve halka doğrudan yansıyan projelere ağırlık verilmektedir.

Teknik yardım projelerinin uygulanmasında özel sektör ve sivil toplum örgütleriyle geliştirilen iş birliği ile ülkemizin kalkınma yardımlarında sinerji oluşturulması hedeflenmiştir.

Bugüne kadar talep endeksli proje uygulama anlayışından ülkemizin göreceli olarak üstünlüğe sahip olduğu sektörlerde proaktif bir anlayışla bilgi birikimi, tecrübe ve teknoloji aktarımını sağlayacak, yararlanıcı ülkelerde talep yaratan proje uygulama anlayışına geçilmiştir.

BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine adaylığımız kapsamında TİKA'nın teknik yardım çalışmaları lobi faaliyetleri kapsamında kullanılmaktadır.

TİKA, faaliyetlerinin büyük bir kısmını kamu kurum ve kuruluşlarıyla iş birliği içinde gerçekleştirmektedir. Bu sayede, ülkemiz kurumlarının oluşturduğu bu sinerji ile teknik yardım faaliyetleri daha az maliyetle ve etkin bir şekilde yürütülmektedir.

Ülkemizin teknik yardım faaliyetlerinin uluslararası platformlarda görünürlüğünün artması ve Türkiye dışındaki kaynakların bölgeye TİKA vasıtasıyla aktarılması amacıyla proje ve faaliyetlerin gerçekleştirilmesinde uluslararası ve diğer ülkelerin ulusal teknik yardım kuruluşlarıyla iş birliğine büyük önem verilmektedir.

Sayın Başkan, değerli üyeler; TİKA proje ve faaliyetleri, ülkemizin dış politika öncelik ve hedefleri yanında, Birleşmiş Milletler temel hedefleri ve OECD-OAC kriterleriyle uyumlu olarak yürütülmektedir. Bu projelerle ilgili ana faaliyet alanları şunlardır: Sosyal alt yapıların geliştirilmesi, ekonomik alt yapıların geliştirilmesi , insani acil yardımlar, enformasyon, tanıtım ve yayın faaliyetleri.

Özellikle Doğu Bloku'nun dağılmasından sonra ortaya çıkan ve piyasa ekonomisine geçiş dönemini yaşayan yeni bağımsız devletlerde piyasa ekonomisinin temellerini atmak ve dünya ekonomik sistemine entegrasyonlarını sağlamak TİKA faaliyetlerinin önemli hedeflerinden birisidir. Bu amaçla, eğitim, danışmanlık ve müşavirlik hizmetleri verilmektedir. Bu kapsamda, ülkeler bazında uygulanan ve devam eden ve birden fazla ülkeyi kapsayan projelerden başlıcaları şunlardır:

Avrasya ülkelerinde sigortacılık sektörünün geliştirilmesi projesi,

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi projesi,

İstatistik faaliyetlerinin geliştirilmesi projesi,

Avrasya ülkelerinde girişimciliğin ve KOBİ’lerin geliştirilmesi projesi,

OECD Ankara vergi eğitim merkezinde vergi alanında düzenlenen eğitim programları.

Kurumsal yapıların geliştirilmesi ve desteklenmesi…

Tarım ve hayvancılığın geliştirilmesi: Tarım ve hayvancılık projeleriyle üreticilerin örgütlenmelerine ve kendi adlarına üretim yapabilme kapasitelerinin geliştirilmesine, tarımsal üretimde nitelik ve niceliğin arttırılmasına, tarımsal mekanizasyon konusunda ticari ortamın oluşturulmasına katkıda bulunulmaktadır.

Ormancılık potansiyeline sahip olan ülkelerde ormancılığın desteklenmesi, uzmanların bu alanda eğitimi, orman zararlıları ile mücadele konusunda çalışmalar yapılmakta ve dostluk ormanları kurulmaktadır. Örneğin, Türkmenistan Kent Ormanı kurulmuş, bu yıl da Tacikistan'da benzer bir orman kurma çalışmaları başlatılmıştır.

Bu kapsamda, özellikle, halka doğrudan ulaşan hizmetler kapsamında ulaşım, içme suyu ve kanalizasyon alt yapılarının iyileştirilmesi gibi projeler uygulanmakta, bu alanlarda yardım alan ülkelerin ilgili kurum ve kuruluşları, yetkilileri ve uzmanlar için danışmanlık hizmeti verilmekte, fizibilite hazırlanmaktadır.

Bölge halklarının sosyal kalkınmalarına katkıda bulunulması ve yaşam standartlarının iyileştirilmesi amacıyla konut edindirme, eğitim ve sağlık gibi önemli konularda proje ve faaliyetler gerçekleştirilmektedir.

Bölge ülkelerinde, kadınların ekonomiye katılımının sağlanması, yoksulluğun azaltılması ve istihdama katkıda bulunulması amacıyla halı dokuma, trikotaj, nakış, altın ve gümüş işleme gibi konularda eğitim programları ve kurslar düzenlenmektedir.

Yardım götürülen ülkeler ile tarihten kaynaklanan bağımız ve ortak kültür coğrafyasında yer almamız nedeniyle, sadece, teknik yardım kapsamına giren projeler değil kültürel işbirliği alanında da projelerin yapılması önem arz etmektedir. Bu nedenle, TİKA, müşterek kültürel eserlerin korunması amacıyla çeşitli çalışmalar yapmaktadır. Bu sayede pek çok eserin restorasyonu, koruma altına alınması ve tanıtımının yapılması sağlanmıştır.

Türk dili ve kültürünün yaygınlaştırılması amacıyla, çeşitli üniversitelerin mevcut Türkoloji bölümleri desteklenmekte ve yeni Türkoloji bölümleri açılmakta ve Türkçe eserler kütüphaneleri kurulmaktadır. Bu çerçevede yirmi bir ülke ve özerk cumhuriyet -Kırım ve Tataristan özerk cumhuriyetleri- ile Kosova’da 33 üniversite ve iki ortaöğretim kurumuyla iş birliği yapılmaktadır.

Bu kapsamda, Üniversitelerde, ülkemiz üniversitelerinden akademisyen, yerel okutman ve asistan görevlendirilmekte, kütüphane ve Türk dili ve kültür merkezleri açılmaktadır.

Proje kapsamında, bu Üniversitelerin Türkoloji bölümlerinden her yıl ortalama 2500 öğrenci eğitim görmekte ve 1500 civarında öğrenci mezun olmaktadır.

Kültürler arası etkileşimin sağlanmasında önemli rol üstlenen radyo, televizyon, gazete ve dergiler desteklenmekte ve bu sektörde görev yapan personelin eğitimi sağlanmaktadır. Ayrıca çok sayıda kongre, sempozyum, seminer, kurultay, toplantı, gösteri, konser ve sergi düzenlenmekte veya desteklenmektedir.

İnsan öncelikli projelerle özellikle acil ve hayati alanlarda birçok ihtiyacın karşılanmasına, sosyal ve insani problemlerin azaltılmasına çalışılmaktadır. Ayrıca, savaş ve benzeri krizler nedeniyle oluşan açlık, sağlık, barınma ve bunlar gibi problemlerinin azaltılması için gıda, giyecek, ilaç ve tıbbi malzeme yardımı yapılmakta ve sağlık taramaları yaptırılmaktadır.

TİKA faaliyetlerinden birisi de iş adamlarına, akademik çevrelere, araştırmacılara, öğrencilere, kamu kurumlarına bilgi ve doküman desteği sağlanmasıdır.

Bu proje ve faaliyetlere ilaveten iki önemli konuya daha temas etmek istiyorum: Afganistan'ın yaşadığı işgal ve iç savaş sonrası yeniden imarı konusunda uluslararası diğer aktörlerle birlikte ülkemiz de katkı sağlamayı taahhüt etmiş, taahhüt edilen 100 milyon ABD dolarının TİKA tarafından proje bazlı harcanmasına karar verilmiş ve Dışişleri Bakanlığımız ile verimli bir koordinasyon içerisinde çalışmalar devam etmektedir. 2004 yılından bu yana yoğun bir şekilde yürütülen proje ve faaliyetlerden bazıları şunlardır:

İçme suyu temini,

İlköğretim okulları inşası,

Gıda ve ilaç yardımı,

Hastane inşası ve işletilmesi,

Yerel kalkınma projeleri (Wardak il imar Ekibinin çalışmaları kapsamında gerçekleştirilen projeler),

Yol ve köprü yapımı çalışmaları,

Kapasite geliştirme programları ve mesleki eğitim.

Sayın Başkan, değerli üyeler; 1992–2003 yılları arasında toplam 2506 proje ve faaliyet gerçekleştirilmiş iken 2004 yılında 486, 2005 yılında 562, 2006 yılında ise 1452 faaliyet ve proje gerçekleştirilerek Başkanlığın çalışmaları bir önceki yıla göre yüzde 158 oranında artarak büyük bir ivme kazanmıştır. 2007 yılında ise bu ivme artarak devam edecektir.

TİKA'nın 2006 yılında uyguladığı 1452 adet proje ve faaliyetin bölgelere göre dağılımına baktığımızda; TiKA'nın kuruluş amacına uygun olarak başta Türk dilinin konuşulduğu cumhuriyetler ile akraba toplulukların bulunduğu bölgelerin ilk sıralarda yer aldığı görülmektedir. Yüzde 50'lik oranla Orta Asya ülkeleri 1’inci, yüzde 38 ile Avrupa ülkeleri 2'nci sıradadır. Afrika ve Orta Doğu ülkeleri ise yüzde 12'lik bir pay almaktadır.

TİKA, on beş yılda uyguladığı yaklaşık 5 binden fazla proje ve faaliyet ile edindiği tecrübeyle, son yıllarda teknik yardım faaliyetlerinin niteliğini ve yoğunluğunu da giderek artırmaktadır.

TİKA Başkanlığı tarafından yapılan yapılan çalışmalar sonucu 2006 yılı toplam kalkınma yardımları 1709,4 milyon, resmî kalkınma yardımları ise toplam 714,21 milyon ABD dolarıdır.

Sayın Başkan, Komisyonun değerli Üyeleri; on beş yıllık tecrübesi ve uyguladığı 5 binden fazla proje ve faaliyet ile TİKA'nın vizyonu "Türkiye'nin tarihsel sorumluluk ve misyonuna uygun, uluslararası standartlarda hizmet veren, etkin bir teknik yardım kuruluşu olmaktır." Bu anlamda, TiKA, son yıllarda bir yandan yeni hizmet binası satın alınması, ilk defa sınavla kariyer uzman yardımcısı alınması, Program Koordinasyon Ofislerinin fiziki durumlarının iyileştirilmesi gibi çabalarla kurumsallaşmasını tamamlarken diğer yandan iş birliği ve faaliyet alanını geliştirerek uluslararası arenada rekabet edebilme çabasını göstermektedir. Bu nedenle, Hükûmetimiz, TİKA'nın bu büyük misyonunun gerçekleştirilmesi amacıyla her türlü desteği vermekte ve tüm kamuoyunun desteğini de yanında görmektedir.

Sayın Başkan, komisyonun değerli üyeleri; ikinci olarak, Bakanlığım sorumluluğundaki Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesiyle ilgili bazı değerlendirmelerde bulunmak istiyorum. Bu konuyla ilgili sizlere dağıtılan metnin dışında ayır bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Diyanet İşleri Başkanlığı, bilindiği gibi çok önemli görevler üstlenen anayasal bir kuruluşumuzdur. Anayasanın 136’ncı Maddesi, Başkanlığın görev hizmet alanını belirlemiştir. Bugün için Başkanlığın en öncelikli sorunu, günün şartlarına uygun bir yasaya sahip olamamasıdır. Bunun kısaca özetini vermek istiyorum, yasayla ilgili durumun özetini: Diyanet İşleri Başkanlığı 1965 yılında bir yasaya kavuşmuştur. Bu yasa dokuz yıl uygulandıktan sonra 1974 yılında yeni bir yasa çıkarılmıştır, 1982 sayılı bir yasa. Bu yasa, çok kısa bir uyguluma döneminden sonra, 1979 tarihinde, biçim yönünden, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Dolayısıyla, 1980’den günümüze kadar otuz yıla yakın bir süredir, Diyanet İşleri Başkanlığı bu önemli hizmetlerini yasasındaki bir kısım boşluklara rağmen başarıyla sürdürmeye çalışmaktadır.

Tabii, o günden bugünlere Türkiye’de ve dünyada meydana gelen olağanüstü değişim ve gelişimler düşünüldüğünde, Diyanetin hizmet alanının, özellikle, uluslararası boyutta hizmet alanının çok yaygın bir hâle gelmesi de göz önünde bulundurulduğunda mevcut yasa ile hizmetlerin, verimli ve etkili bir şekilde yürütülmesinin zorluğu ortaya çıkar. Geçen dönemde bir yasa çalışmasıyla ilgili önemli çalışmaların, hazırlıkların yapıldığını hep birlikte biliyoruz fakat geçen dönem, bir kısım sıkıntılar sonucu yasanın çıkarılması mümkün olmamıştır. Bu dönemin öncelikli konusu, en kısa zamanda bu yasanın tekrar üzerinde çalışılmaktadır, tekrar revize edilmektedir. Günün şartlarına, dünyanın ve Türkiye’nin gelişen şartlarına uygun bir yasanın en kısa zamanda huzurunuza gelmesi ve desteklerinizle yasalaşması sonunda, bu büyük kurumumuz, çok önemli hizmetler ve işlevler gören bu kurumumuzun çok daha rahat bir çalışma ortamına kavuşacağına olan inancımı burada ifade etmek istiyorum.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Diyanet İşleri Başkanlığının, yurt içinde ve yurt dışında çok önemli görevler üstlendiğine temas etmiştim. Yurt içiyle ilgili, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın temel fonksiyonu: Toplumu din konusunda aydınlatmaktır. Bu tabii ki çok zor, nazik ve hassas bir görevdir. Bu aydınlatma görevinin nasıl bir kadroyla yapıldığına baktığımız zaman, özellikle, din görevlilerinin performansını göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Bugün, Türkiye’de aşağı yukarı 80 bin civarında cami bulunmaktadır. Bu 80 bin camide, 60 bin imam hatip, 10 bin müezzin, kayyım olmak üzere -yuvarlak olarak söylüyorum – 70 bin civarında din görevlisi mevcuttur. Aslında, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tabanla ilgili, halkla iç içe olan kesimi bu kesimdir. Bu kesimin eğitim durumuna baktığımız zaman, bir öz eleştiri yapmak durumundayız çünkü genellikle tabanla iç içe olan bu kesimin eğitim seviyesi imam hatip lisesi düzeyindedir. Türkiye’nin ve dünyanın geldiği bu noktada, bu eğitim seviyesiyle, bu hizmetlerin nitelikli ve kaliteli bir şekilde sürdürülmesinin zorluğunu hepimiz takdir ederiz. Ama, Diyanet İşleri Başkanlığı, bu ihtiyacı görerek uzun yıllar önce, personelinin eğitim seviyesin yükseltmek için yoğun bir çabanın içerisine girmiştir. Hem çalışmakta olan personelin çalışmasının devamını sağlamak hem de eğitimini vermek kolay bir iş değildir.  Bu misyonu gerçekleştirebilmek için Diyanet İşleri Başkanlığı açık öğretim imkânlarından istifade yoluna gitmiş ve 1990’lı yıllarda açık öğretim yolu ile mensuplarını iki yıllık bir eğitime kavuşturmayı temel hedef edinmiştir. Bu programın çok başarılı bir şekilde yürüdüğüne burada işaret etmek istiyorum ancak bir öz eleştiri yapmak gerekirse biraz daha yoğunlaştırarak mevcut personelin hepsinin çok kısa bir süre içerisinde, bu iki yıllık -öncelikli olarak bu iki yıllık- eğitimden geçirilmesi gereğine de işaret etmek istiyorum çünkü ondan sonra iş bitmiyor, eğitim konusunda yapılması gereken daha pek çok şeyle karşı karşıya bulunmaktayız. Bir misal vermek gerekirse 1990 yılında dinî yükseköğrenim görmüş eleman sayısı yüzde 4,6 dolayındaydı, bugün, 2006 yılı sonu itibarı ile bu oran yüzde 20’lere yaklaşmıştır. Bir başka açıdan bir istatistikî rakam vermek gerekirse 1990’lı yıllarda imam hatip mezunu görevli sayısı yüzde 60 dolayında iken bugün, 2006 yılı sonu itibarı ile yüzde 46’ya düşmüştür yani, çok net bir şekilde eğitim seviyesinin yükseldiğine şahit oluyoruz. Şu anda, ilahiyat ön lisans programına devam eden 14 bin civarında Diyanet görevlisi mevcuttur, yüzde olarak yüzde 16,6’ya tekabül ediyor. Diğer programlara devam eden elemanlarla da beraber mütalaa edildiği zaman yüzde 20 civarında bir dinî yükseköğrenim noktasına geldiğimizi ifade edebiliriz.

Bu vesileyle şunu da ifade etmek istiyorum, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu eğitim hamlesi planlı ve programlı bir şekilde ve başarılı bir şekilde yürütülüyor. Temel hedef, öncelikli olarak iki yıllık bu ön lisans döneminden sonra dört yıllık lisans tamamlama programı ile bütün din görevlilerinin dört yıllık yüksek eğitimli olmaların sağlamaktır, hedef budur ve bu hedef doğrultusunda eğitim faaliyetleri yürütülmektedir. Bugün, lisans tamamlama programı da başlamıştır, devam eden 718 civarında eleman vardır, bu tabii ki çok düşük bir rakamdır fakat çok kısa süre içerisinde kapasitenin mutlaka artırılması gereğine işaret ediyorum.

Bu vesileyle, şunu da ifade etmek istiyorum, Türkiye, engin tecrübesiyle, imparatorluktan gelen birikimi üzerine seksen dört yıllık cumhuriyetin kazanımlarını da koyarak bir noktaya gelmiştir. Gerek din eğitimi gerekse din hizmetleri alanında model bir ülke konumundadır. Türkiye’de bütün eleştirilere rağmen, imam hatip okulları önemli hizmetler görmüşlerdir ve görmeye devam etmektedirler. Bugün, Türkiye’de yirmi üç civarında ilahiyat fakültesi vardır, değişik üniversitelerimiz bünyesinde ilahiyat fakültelerimiz vardır ve çok ciddi bir, ilahiyat alanında, akademik birikime sahibiz, ancak bu akademik birikimin topluma ulaştırılması konusunda da sıkıntılarla karşı karşıya olduğumuzu da ifade etmek istiyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı, bu dönem, bu yoğun akademik birikimin halkımıza ulaştırılacak şekilde süzgeçlerden geçirilmek suretiyle toplumumuza iletmesi konusunda da yoğun bir çabanın içerisindedir. Hâl böyle iken, bu kadar yoğun bir birikime sahipken, zaman zaman Türkiye’nin başka ülkeleri örnek alması, model alması gibi haksız ve seviyesiz benzetmelerle de karşı karşıya kaldığımıza da burada işaret etmek istiyorum. Bu yaklaşım ülkemize büyük bir haksızlıktır. Eksiklerimize rağmen, ifade ettiğim gibi, Türkiye, gerek din eğitimi gerekse bu eğitim sonucu onu hizmet boyutuna ulaştırma noktasında Diyanet İşleri Başkanlığı gibi çok önemli bir enstrümana sahiptir. Bugün, Diyanet İşleri Başkanlığının en ücra köye kadar bir görevlisi ve bir temsilcisi vardır. Dolayısıyla, geldiği bu hem eğitim ve hem de hizmet boyutu ile İslam dünyasına örnek olacak bir ülke olan Türkiye, kesinlikle başka bir ülkeden ne model alma durumundadır ne de onlardan başka bir şey almak durumundadır. Ancak her ülkenin -karşılıklı- elbette birikimleri, kendilerine göre değerleri vardır, bunlarla beraber bir araya geldiğimizde, bu birikimlerden ve bu değerlerden, bu tecrübelerden istifadeyi de her zaman kendimize bir prensip edinmişizdir. Ancak geldiğimiz noktayı kesinlikle küçümsememiz lazım, ideal bir noktadayız demek istemiyorum bir sürü eksikliklerimiz vardır, birçok eleştiriler yapılıyor, bunlar yapılacaktır, yapılmaya da devam edecektir, ancak bu eleştirilerin mutlaka yapıcı ve belli bir seviyeyi koruması gereğine burada işaret etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, Anayasamızda ifadesini bulan Diyanet İşleri Başkanlığıyla, Anayasanın 136’ncı maddesinde ifadesini bulan unsurlardan bir tanesi, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin yanında hizmet yapmak olarak belirlenmiştir. Tabiî, Diyanet İşleri Başkanlığının hizmet alanı siyaset dışı bir hizmet alanıdır, çünkü dinî değerler toplumun müşterekidir. Her siyasi görüş sahibi insanımız bu hizmetten yararlanmaktadır. Camilerimize bugün giden insanların siyasi görüş ve düşünüşleri hiç kimseyi ilgilendirmez. Kim, hangi siyasi görüş ve düşünce sahibi ise dinî vecibelerin çok rahatlıkla yerine getirmek durundadır. İşte, bunlara öncülük eden din görevlilerinin de her türlü siyasi görüş ve düşüncelerin dışında bir anlayışla bu hizmeti yapmaları gerekmektedir. Personelimiz bu konuda olabildiğince yoğun gayret sarf etmektedir. Ortaya çıkan bir kısım sıkıntılar varsa onları da her vesileyle üzerine gidilerek bu konuya ciddi bir şekilde yaklaştığımızı ifade etmek istiyorum.

Toplumumuzda çok farklı anlayışta ve inançta insanlarımız vardır. Dolayısıyla, Diyanet İşleri Başkanlığı, bu anlayıştaki insanlarımıza da yardımcı olmak üzere yoğun bir faaliyetin içerisindedir. Bir misal olarak Alevi yurttaşlarımızla ilgili bir iki hususa işaret etmek istiyorum: Alevi vatandaşlarımızın kendi inançlarının temel kaynakları, ilk defa Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından basılıp isteyenin hizmetine sunulmuştur. Bununla birlikte, kesinlikle bu insanlarımızı dönüştürme veyahut da inançlarını etkileme şeklinde bir politika güdülmesi söz konusu değildir. Bunlar, bu vatandaşlarımızın üzerinde ittifak ettikleri, kendilerinin de içinde bulunduğu bir komisyon tarafından belirlenen, bu kesime mensup insanlarımızın değer verdikleri kaynakların basılıp çoğaltılarak bu insanlarımızın hizmetine verilmesi şeklindeki bir uygulamamızdır. Fevkalade güzel baskıyla yapılan bu çalışmaları görmek isteyen arkadaşlarım, burada bir nüsha vardır görebilirler. İfade ettiğim gibi, bunları dönüştürmeye veyahut da inançlarını etkileme kesinlikle söz konusu değildir. Bu kesimdeki vatandaşlarımızın, daha ziyade, inançları kulaktan kulağa dedelerden aktarılmak suretiyle gelmektedir. Tabiî bu aktarım esnasında bir kısım sapmalar mutlaka olabilir. İşte, bu temel kaynakların basılmasıyla beraber, bu vatandaşlarımıza da yardımcı olmaya, onların inançların daha derli toplu, doğru bir şekilde öğrenebilmelerine yardımcı olmaya çalışıyoruz. Bu cümleden olmak üzere, Alevi kesimine mensup insanlarımızın değer verdikleri bazı büyüklerini Ramazan aylarında yurt dışında görevlendirmek suretiyle yeni bir uygulama da başlatılmıştır. Oradaki Alevi vatandaşlarımız ve diğer vatandaşlarımızla birlikte olarak, birbirlerini daha yakından görmeleri ve tanımaları imkânı sağlanmıştır. Yeni başlayan bu uygulamanın çok olumlu sonuçlar verdiğini de burada ifade edebilirim. Alevi vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı yerlerdeki din görevlileri, konuyla ilgili olarak özel seminerlerde eğitilme çalışmalarına da başlanmıştır. Böylece o bölgede yaşayan insanlarımız arasında doğması muhtemel ihtilafların önlenmesi hedeflenmiştir.

Değerli arkadaşlarım, ülkemizdeki her kesim ve her inanca sahip insanla diyalog içinde olmamız kadar doğal bir şey olamaz, çünkü dinler arası diyalogun konuşulduğu bir ortamda, kendi insanımızla bu diyalogu çok daha rahat bir şekilde, her zaman ve zeminde yapabilmemiz gerekiyor. Diyanet İşleri Başkanlığının yoğun olarak bu istikamette faaliyetlerini sürdürdüğünü de burada ifade edebilirim.

Din anlayışımız, şekilci ve kalıpçı değil, özü kavrayan bir anlayış içerisinde mutlaka toplumumuza sunulmalıdır. Çünkü din içine girildiği zaman huzur bulunan bir alandır, bir çatışma alanı kesinlikle değildir. İşte, hedefimiz bu tespitler ışığında çok iyi yetişmiş, dini iyi özümsemiş, kaliteli, nitelikli ve gerçekten üstün eğitimli din görevlileriyle bu anlayışın oluşmasına yardımcı olmaktır, çünkü din eğitimi veyahut da eğitim, dört yılda yapılıp yüksek öğretim de olsa, dört yılda yapılıp biten bir olgu olmaktan çıkmıştır. Eğitim bugün çok ciddi bir konu olarak bütün dünyada ele alınmaktadır. Bugün hayat boyu eğitim diye bir kavram dünyanın gündemindedir. Hayat boyu eğitim demek, dört yılda yapılıp bittikten sonra kamu görevine geçen insanların, bu yoğun teknolojik gelişmeler içerisinde yeni bilgilere nasıl sahip olacakları ve bu yeni bilgileri kamu görevi yapan insanlara nasıl aktarılacağının araştırılmasıdır. Dolayısıyla, eğitim, yüksek de olsa, yapıp olup biten bir olgu olmaktan çıkmıştır, süreklilik arz eden bir konudur. Din gibi nazik ve hassas bir konudaki eğitim, elbette burada birinci sırayı alır. Bu konuda alacağımız mesafe vardır, ama ifade ettiğimi gibi Diyanet İşleri Başkanlığımız çok yoğun bir gayretin içerisindedir ve kısa süre içerisinde bu eğitim hamlesini tamamlayarak nitelikli ve kaliteli, daha nitelikli, daha kaliteli bir hizmeti sunacağını ifade edebilirim.

Değerli arkadaşlarım, yurt dışındaki dört milyonun üstündeki insanımıza verilen hizmetlerle ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Tabii bu da çok önemli bir hizmet alanı hâline gelmiştir. Bugün, Balkanlar, akraba toplulukları, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız -ki sayıları dört milyonu aşmıştır- ve Türk cumhuriyetleriyle ilgili çok geniş bir coğrafyaya hizmet vermekle de yükümlü bir kuruluşumuzdur Diyanet İşleri Başkanlığı, bu hizmetleri, müşavirlikler ve din görevlileri eliyle yürütmeye çalışmaktadır. Bu hizmetlerin önemini, tabii millî ve dini değerlerimizin muhafazası ekseninde düşünmek lazım. Millî ve dinî değerlerimiz, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız tarafından millî ve dinî değerlerimizin kaybolması onların kimliklerinin kaybolması anlamına gelir. Diyanet İşleri Başkanlığı, yurt dışında çok sayıdaki insanımıza bu anlamda da hizmet vermeye çalışmaktadır. Bu önemli birikimden, yurt dışındaki bu önemli birikimden gereği şekilde faydalanmamız gereğine de burada işaret etmek istiyorum. Bu önemli bir kaynaktır ve etkili bir lobi faaliyeti şeklinde kullanılabilmesi gerekir, ama bu konuda çok başarılı olduğumuzu ifade etmek zordur ancak son yıllarda, özellikle son yıllarda önemli gelişmeler söz konusudur. Siyasette, vatandaşlarımız yerel ve genel olarak, genel siyasetin içerisinde de yaşadıkları ülkelerde yer almaya başlamışlardır, onların da öncülüğünde yurt dışındaki vatandaşlarımızın, bundan böyle daha etkin bir şekilde, yaşadıkları ülkelerin siyasetinde de etkin olarak, orada yaşayan vatandaşlarımıza daha çok hizmet götürüleceğine olan inancımı da burada ifade etmek istiyorum.

 Yurt dışında yaşayan soydaş ve vatandaşlara verilen hizmetlerin dışında, ecdat yadigârı eserler, camiler, medreseler, köprü vesaire bakım ve onarımları da bir hizmet alanıdır. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığımız TİKA’yla iş birliği hâlinde. Şimdi aynı yönetim altında olmalarını da bir fırsat bilerek buradaki hizmetleri de koordine etmek suretiyle daha da katlayarak, önümüzdeki yıllarda daha yoğun bir hizmet alanını oluşacağını burada ifade edebilirim. Diyanet ve TİKA iş birliği ve koordinasyonu, çok daha etkin bir hizmet alanının oluşmasına vesile olacaktır.

Yurt dışında hizmet vermenin çok büyük zorlukları vardır. Yani yabancı bir ülkede yaşıyorsunuz ve orada yaşayan insanlarınıza hizmet götürmeye çalışıyorsunuz. O ülkenin mevzuatından kaynaklanan, sosyolojik, psikolojik şartlarından kaynaklanan zorlukları vardır fakat din görevlilerimiz özellikle, yurt dışına gönderilen din görevlilerimiz, ciddi bir seçim sonucu gönderilmekte ve bu zor şatlar altında ciddi hizmet vermeye çalışmaktadırlar

(Mikrofon otomatik cihaz tarafında kapatıldı)

DEVLET BAKANI MUSTAFA SAİD YAZICIOĞLU (Ankara) – Bitiriyorum Sayın Başkanım.

Elbette eksikler vardır onların farkındayız, öz eleştirimiz yapıyoruz daha nitelikli bir hizmet vermeyi hedefliyoruz, bunun için ne gerekiyorsa, plan ve program konusunda Diyanet İşleri yoğun bir çabanın içerisindedir. Özellikle yayın konusunda, Diyanet İşleri Başkanlığımızın gerçekten son yıllarda yaptığı atağı burada memnuniyetle ifade etmek istiyorum. Gerek Kur’an kurslarındaki çok ciddi, eğitim seviyesinin yükseltilmesi çalışmaları gerekse toplumumuzu din konusunda yayın yolu ile de aydınlatma açısından çok ciddi çalışmaların yapıldığını biliyorum, bunların bir kısım örnekleri de sizlere zaten sunulacaktır. Önümüzdeki dönemde bu ve benzeri faaliyetlerin daha da yoğunlaşarak artacağını burada ifade edebilirim.

Burada sunumumu tamamlamak istiyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı ve TİKA adlı kuruluşlarımızın bütçelerinin, sizlerin değerli katkılarınızla çok daha gelişeceğini, eleştirilerinizle çok daha gelişeceğini burada ifade etmek istiyorum. Gösterdiğiniz ilgiye teşekküre ediyorum.

Kurumlarım adına hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Değerli Devlet Bakanımız Sayın Yazıcıoğlu’na teşekkür ediyoruz.

Plan ve Bütçe Komisyonumuzun değerli üyeleri, değerli bakanlarımız; gündemimizdeki kurum bütçeleriyle ilgili görüşmelerimize başlıyoruz.

Değerli arkadaşlar, süremiz on dakika idi, yine ek bir üç dakikalık süre vereceğim arkadaşlarımıza. Tabii, buradaki tüm kuruluşlarla ilgili süredir bu, her biri için ayrı ayrı süre değildir, onu da hatırlatmakta yarar var.

İlk söz Sayın Özyürek’in.

Buyurun Sayın Özyürek.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakanlar, değerli milletvekili arkadaşlarım, değerli bürokratlar, basınımızın değerli temsilcileri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle, Başbakanlık Müsteşarımızı burada görmüş olmaktan büyük mutluluk duyduğumu ifade ediyorum çünkü daha önceki Müsteşarımızı buralarda hiç görme şansına sahip olamamıştık.

BAŞKAN – Sayın Özyürek, izin verirseniz, konuşmaya başladınız gerçi ama bürokratları bir tanıtalım. Bazı arkadaşlarımız tanımayabilir, yeni bürokratlarımız da var. Sırasıyla, Müsteşarımızdan başlamak üzere, buyurun efendim.

(Bürokratlar kendilerini tanıttılar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Özyürek, tekrar baştan alıyoruz, buyurun.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Müsteşarımızı görmekten mutlu olduğumuzu ifade ediyordum çünkü şimdi Parlamento üyesi olan eski Müsteşarımızı bu koltuklarda hiç görme, bazı konuları sorma şansına sahip olamamıştık.

Değerli arkadaşlarım, ben, örtülü ödenekle ilgili bir konunun altını çizmek istiyorum. 2006 yılı Kesinhesap Kanunu’na göre, 2006 yılı boyunca 207,6 trilyon eski parayla bir örtülü ödenek harcaması yapılmış. Acaba, 2007’de, şu ana kadar ne kadarlık bir harcama yapılmıştır toplam olarak, bunu öğrenebilir miyiz? Tabii, bunun azlığı, çokluğuyla ilgili bir değerlendirme yapıyor değilim, herhâlde, bunun gereklerini Sayın Başbakan en iyi şekilde takdir ediyordur.

Şimdi, bu örtülü ödeneğin başında olan, örtülü ödeneğin harcanmasına ve kayıtlarının tutulmasına nezaret eden Maksut Serim adında bir arkadaşımız vardı. Acaba, aynı arkadaşımız bu göreve devam ediyor mu? Şimdi, kendisiyle ilgili, biliyorsunuz, Vakıflar Bankası Şube Müdürüyken Vakıflar Bankası Genel Müdürlüğüne atanması sırasında ibraz ettiği bir sahte belge nedeniyle iki yıla mahkûm olmuştur bu arkadaşımız ama çıkan Af Kanunu nedeniyle de hapisten kurtulmuştur. Şimdi, bu arkadaşımızın kamu görevlisi olması, devlet memuru olması bile mümkün değilken örtülü ödenek gibi Türkiye’nin en mahrem, en önemli ve en güvenilir kişiler tarafından denetlenmesi, kullanılması gereken bir ödeneğin sorumlusu olması son derece yanlıştır, sakıncalıdır. Acaba, Sayın Bakan, bu konuda ne düşünüyor? Bu arkadaşımız bu görevinde midir, bu görevini yapmaya devam edecek midir?

Şimdi, belki arkadaşlarımızın dikkatini çekmiştir, nedir konu derseniz, Vakıflar Bankası Şube Müdürüyken Genel Müdür Yardımcılığına atanıyor 1997 yılında ve atanırken de diploması istendiğinde El Farabi Üniversitesinin bir diplomasını ibraz ediyor. Bunun YÖK’le denkliği vardı, yoktu tartışması yapılınca YÖK’e soruluyor, YÖK’ten Genel Sekreter imzasıyla bir yazı yazılıyor, evet, El Farabi Üniversitesinin denkliği vardır deniliyor. Sonra, bu dedikodular üzerine teftiş kuruluna veriliyor. Teftiş kurulunun yaptığı inceleme sonunda, böyle denklik konusunda YÖK’ten herhangi bir yazı yazılmadığı, bu yazının sahte olduğu teftiş kurulu tarafından tespit ediliyor. İdare meclisi de bu görüşe katılınca arkadaşımız emekliliğini isteyip ayrılıyor. Kendisinin Vakıflar Bankasının Şube Müdürüyken de işte, İstanbul Belediyesinin paralarının geniş ölçüde oraya yatırıldığı ve offshore hesaplarda değerlendirildiğine dair de çok çeşitli dedikodular var. O zamanki Vali Erol Çakır’ın da bu konuyla ilgili gizli yazıları var.

O nedenle, böyle nitelikte olan birisinin örtülü ödeneğin başında olması, bize göre çok yanlış. Acaba, bu arkadaşımız hâlâ devam ediyor mu? Devam ediyorsa görevden almayı düşünüyor musunuz?

Şimdi, tabii, çok çeşitli konuları konuşuyoruz. Bunlardan biri de Diyanet İşleri Başkanlığı. Sayın Bakanın Diyanet İşleriyle ilgili sunuşunu dinleme fırsatını bulamadık, aşağıda bir oylamamız vardı ama ben şunu sormak istiyorum: Toplumda hep tartışılan bir konudur. Cemevlerini, acaba, Sayın Bakan bir ibadethane sayıyor mu? Tabii, bunun ibadethane sayılıp sayılmamasının pratik sonuçları var. Diğer ibadethanelere sağlanan avantajlar cemevlerine sağlanamıyor ve pek çok yerde cemevleri olmadığı için Alevi yurttaşlarımız cenazelerinin yıkanmasında bile bazı sorunlarla karşı karşıya geliyorlar. Onun için, cemevlerinin yaygınlaştırılması gerekiyor. Tabii, cemevlerinin yaygınlaştırılabilmesi için de diğer ibadethanelere sağlanan avantajların, yapılan yardımların cemevleri için de yapılması gerekir. Türkiye, laik bir devlet olarak bütün mezheplere, bütün inançlara aynı mesafede olması gerekiyor ama ne yazık ki uygulama aşağı yukarı, Diyanet İşleri Başkanlığının bütünüyle Sünni mezhebine hizmet eden bir kuruluş hâline geldiği, diğer mezheplere herhangi bir hizmet vermediği biliniyor. Öyle olunca bu Alevi kökenli yurttaşlarımızın hiç yoksa ibadethaneleri konusunda, cemevleri konusunda, diğer ibadethanelere sağlanan avantajların mutlaka bunlara da sağlanması gerektiğini düşünüyoruz. Sayın Bakan, bu konuda hangi görüştedir, onu öğrenmek istiyorum.

Burada, Güvenlik Kurumuyla ilgili bütçeyi de görüşmüş olmamız gerekiyor. Sayın Bakanlarımızdan bir açıklama, belki atlamış olabilirim, rastlamadım. Geçen yıl bunun kanununu çıkarmıştık. Acaba, bu kuruluş ne gibi işler yapıyor? Terörle Mücadele Yüksek Kurulunun sekreteryası bu kuruluş tarafından mı yapılıyor? Yani, bir işlevsel yapıya dönüştürüldü mü? Bunu öğrenmek istiyorum.

Gene, tabii, konuyu fazla dağıtmak istemiyorum ama Sayın Başbakanın burada bulunma şansı olmadığı için, terörle mücadele açısından da hiç yoksa bir iki konuya değinmek istiyorum. Şimdi, Millî Güvenlik Kurulu, Bakanlar Kuruluna, terörün kaynaklarını kurutmak, kaynaklarını kesmek açısından ekonomik yaptırımlar konusunda bir yetki verdi. Acaba, bu yetki kapsamına neler giriyor, neler kullanılabilecek? Oraya vermekte olduğumuz elektrik kesilecek mi? Habur Kapısı kapatılacak mı? Bunların içeride yarattığı sorunlar neler olacak, dışarıda yarattığı sorunlar neler olacak? Bu konular Bakanlar Kurulunda da eminim görüşülmüştür. Bir ayrıntı verilebilir mi? Ben, şunu bekliyordum, tezkere çıktıktan sonra, artık, Hükûmet, bu konularda konuşmaktan ziyade belli kararları alır ve belli adımları o tezkere doğrultusunda atar ama geldiğimiz noktada gördüğümüz, bu konuda durmadan Sayın Başbakanımız, bazı bakanlar konuşuyorlar ve çok konuşulduğu için de sokaklarda yürüyen milyonlarca insanın kafasında belli karışıklıklar oluyor. Böylesi hassas konular, durmadan konuşulacak konular değildir. Onun için bu konularda çok daha dikkatli olmak gerekiyor, çok daha az konuşmak gerekiyor, ne yapılacaksa onun yapılması gerekiyor ve o hâle geldi ki sanki bu sorun sadece Türkiye ile Barzani-Talabani arasında bir sorunmuş gibi, gazetelerimizde çarşaf çarşaf, bir Barzani’nin açıklamaları, ertesi gün Türk yetkililerin ona cevapları. Peki, bunlar tamam da acaba, rehin alınan, kaçırılan askerlerimizin bulunması konusunda kim çaba gösteriyor? Bu konuda bir ara işte, Barzani-Talabani “Biz, gerekli çabayı göstereceğiz.” demişlerdi ama daha sonra bir şey gelmediğine göre biz bundan vazgeçtik dediler. DTP’li arkadaşlarımız bu konuda “Biz, istenilirse devreye girebiliriz.” demişlerdi. Tabii, bunların hepsi, konuşulması değil yapılması gereken işlerdir. Eğer, o askerlerimizi kurtaracak herkesin elinde bir fırsat varsa bu fırsatların değerlendirilmesi gerekiyor. Onun için, bu konular konuşarak değil, artık ne yapılacaksa yapılması gereken konulardır çünkü askerlerimiz şehit olmaya devam ediyor, bazı insanlarımız kaçırıldı, tutsak olmaya devam ediyor. Bu konularda artık kesin ne yapılacaksa halk olarak onu bekliyoruz, o konularda bilgi sahibi olmak istiyoruz. Bu vesileyle, bu konuları da belirtmek istedim.

Hepinize teşekkür ediyorum ve bütçelerin hayırlı olmasını diliyorum.

BAŞKAN – Sayın Özyürek’e çok teşekkür ediyoruz.

İkinci konuşmacımız, Adana Milletvekilimiz Sayın Ünüvar.

Buyurun.

NECDET ÜNÜVAR (Adana) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sizi, Sayın Bakanlarımızı, komisyonumuzun değerli üyelerini, değerli bürokratları ve basınımızın kıymetli mensuplarını saygıyla selamlayarak sözlerime başlamak istiyorum.

Tabii, Başbakanlığın bütçesi ve ihtiva ettiği kurumlar oldukça geniş. Ben, birkaç tanesinden bahsedeceğim. Hepsi üzerinde belki konuşmak mümkün ama ben bir kısmından bahsedeceğim.

Millî kültür, milletimizin tarih boyunca ortaya koyduğu manevi değerlerin hülasasıdır. Kültürümüzdeki yüksek değerlerin yaşatılması, yeni nesillere aktarılması, devlete düşen önemli bir görevdir. Kitle iletişim araçlarıyla amansız bir şekilde pompalanan kültür emperyalizmine karşı millî kültürle donanmamız, millet olarak bünyemizi kuvvetlendirecek ve ülkemizin rekabet gücünü artıracaktır. Türkçe de millî kültürümün çok önemli bir öğesidir. Yahya Kemal “Türkçe, annemin sıcak sütü” derken ana dilinin insanlar için lüzumunu şiirsel bir ifadeyle ölümsüzleştirmiştir. İnsan, ana diliyle konuşur ve düşünür. Türkçenin bütün güzelliğiyle hem öğretilmesi hem sevdirilmesi, meramın doğru bir şekilde anlatılması, sağlıklı iletişim kurulmasına hizmet edecektir. Bu anlamda, devletimiz gerçekten önemli şeyler yapıyor ama daha yapması gereken çok şey de var. Bu vesileyle, ben, bu konudaki kanaatlerimi paylaşmak istiyorum.

Türk Dil Kurumu, Türkçenin aynı zamanda yaygınlaştırılması faaliyetlerinde de bulunuyor ama yaklaşık dört buçuk yıllık Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığı görevimde değişik yurt dışı temaslarımız oldu ve orada iki tane temel konu gözümüze çarptı. Birincisi, özellikle Avrupa’da milletimiz mensuplarının yoğun olarak yaşadığı bölgelerde bilhassa ikinci ve üçüncü nesil vatandaşlarımızın Türkçe kullanımında ciddi problemler var. Âdeta, onlar kendi ailesiyle bile bir müddet sonra anlaşmakta birtakım zorluklar çekiyor. Bir diğer husus da Türk cumhuriyetleri ve Türk topluluklarıyla aramızdaki dil bütünlüğü noktasında yaşadığımız problemler. Her iki konuda da özellikle Avrupa ve Amerika gibi vatandaşlarımızın yoğun yaşadığı bölgelerde, Millî Eğitim Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, TİKA ve oradaki Türk dernekleriyle iş birliği içerisinde, mutlaka, zayıflamış olan dil bağının güçlendirilmesi gerekiyor. Bunu özel bir proje olarak algılayıp anlayıp mutlaka uygulamak lazım. Yoksa bir müddet sonra artık üçüncü kuşakla birinci kuşağın artık neredeyse bağının tamamen koptuğu bir kötü sonuçla karşı karşıya kalabileceğiz.

Yine, Türk cumhuriyetleri ve topluluklarıyla aramızdaki dil birliği tesisi yönünde de mutlaka alfabe düzenlemesi noktasındaki çalışmaların tamamlanması gerekiyor. Bu konuda da Sayın Yazıcıoğlu çok güzel ifade etti, TİKA’nın çok güzel çalışmaları var. Mutlaka, bunun yine güçlü bir şekilde devam ettirilmesi gerekiyor.

Yine, değerli üyeler, Türkçemizin bağımsız bir dil olarak yaşaması, varlığını sürdürebilmesi için ana dili konusunda bireysel ve toplumsal olarak da birtakım duyarlılıklarımız var. Bu konuda, hem birey hem de toplum olarak dil bilincini taşımak ve bilinçli çabalar içerisinde olmamız gerekiyor. Bu konudaki kanaatlerimi de özet olarak şöyle ifade etmek istiyorum: Bir defa, bu konu, herhangi bir bakanlığın, herhangi bir kurumun, herhangi bir kişinin uhdesinde olamayacak kadar önemli bir konu. Bunu, değişmez bir devlet politikası hâline getirip mutlaka uygulamamız ve hep birbirinin tamamlayıcısı hizmetler şeklinde görmemiz şarttır. Öncelikle bunu vurgulamak istiyorum. Daha sonra, önce Türkçe kavramını, hem birey olarak hem toplum olarak benimsemeli ve benimsetmeliyiz kanaatindeyim. Burada, yazılı, sözlü, görüntülü kitle iletişim araçları, sanatçılar, yazarlar ve aydın kesime çok önemli görevler düşüyor yani sadece bunu devleti yönetenlerin sorumluluğu gibi görmemek gerekiyor.

Yine, bu konuda önemsediğim bir husus, yabancı dili öğretimi ile yabancı dilde öğretim çok farklı kavramlardır. Biz, âdeta, yabancı dilde öğretim yaparak yabancı dili de öğretebileceğimizi düşünüyoruz ki bence bu yanlış. Mutlaka, bunun hâlen bazı okullarımızda, üniversitelerimizin pek çoğunda yürütülmekte olan yabancı dil öğretiminin yeniden gözden geçirilmesi gereği var yani verimsiz bir dil öğretimi politikası var ve biz, eksik bir hem yabancı dil öğretimi yapıyoruz hem de vermemiz gereken bilimsel eğitimi yeterince veremiyoruz. Belki bu konuda nitelikli ve küçük gruplar hâlinde yabancı dil hazırlık sınıfı uygulamasıyla kısmen konuyu aşabiliriz. Bildiğim kadarıyla, Ankara Üniversitesi, TÖMER vasıtasıyla böyle bir uygulama yapıyor ve başarılı bir sonuç da alıyor.

Yine, iyi bir yabancı dil öğretiminin de mutlaka iyi bir ana dil öğretiminden geçtiği gerçeğini de mutlaka topluma benimsetmemiz gerekiyor.

Türkçenin kullanımıyla ilgili, değişik bilim adamlarımızın değişik önerileri var. Bazı bilim adamlarımız, dil gümrüğü uygulaması yapalım diyorlar, çok zor bir konu. Bazı bilim adamlarımız, dil denetleme kurulu oluşturalım ve dilimizi hem yaygınlaştırmak hem doğru kullanımı noktasında bir kurula emanet edelim diyorlar ama bunların da yine mutlaka tartışılması gerekiyor.

Bir başka önemli husus, Türkçenin bir marka olarak takdimidir. Ülkemizde sanayi gelişiyor ve sadece ülkemizde değil, yabancı ülkelerde de değişik markalarımız aslında Türkiye’yi ve Türkçeyi temsil ediyor ama bazı markalarımızın maalesef, Türkçeyi yeterince temsil edemediğini görüyoruz. Biz, herhangi bir metayı alırken aslında o metanın sahip olduğu dili de almış oluyoruz, onu da benimsemiş oluyoruz. O hâlde, Türkçenin de mutlaka bir marka olarak takdimini sağlamak gerekiyor.

Yine, iş yerlerimizde, ticari alanda faaliyet gören iş yerlerimizde, Türkçenin kullanımıyla ilgili mutlaka, yasal düzenlemeleri tekrardan gözden geçirmek gerekir diye düşünüyorum.

Tabii, dil, aynı zamanda, kültürümün önemli bir parçası. Doğru bir tarih bilinci oluşturulması noktasında da doğru modellemelerin yapılması ve öz güven sağlamak için, bu son derece önemli. Tarih felsefesi ve ortak tarih bilincine sahip olmak, millî birlik ve beraberliğimizin önemli unsurlarından bir tanesidir. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, gerçekten önemli faaliyetler yapıyor ama özellikle yurt dışındaki faaliyetlerini yeniden gözden geçirmek ve zenginleştirmek durumunda diye düşünüyorum.

Sayın Başkanım, ikinci bahsedeceğim konu, TÜBİTAK’la ilgili. Kısaca bahsetmek istiyorum, TÜBİTAK, yakın zamana kadar, âdeta, sanal bir kurum olarak adlandırılıyordu. Sadece, araştırma, geliştirme projelerine öncülük eden bir kurumsal nitelikteydi ama geçtiğimiz AK Parti Hükûmeti döneminde, ar-ge destekleriyle, gerçekten, üniversite ile sanayi arasında bir köprü oluşturmuştur ve bu özelliğinin de mutlaka geliştirilmesi gerekiyor. Bu arada, projelerle ilgili, önümüzde çok önemli kaynaklar var. Özellikle, Avrupa Birliği Yedinci Çerçeve Programı, çok önemli bir proje desteği sağlıyor ama ben, milletvekili olmadan önce çalıştığım kurum olan Sağlık Bakanlığında da proje yazmak, yapmak, uygulamak noktasında değişik sıkıntılar yaşadık ve burada, esasında bir koordinasyon sıkıntısının yaşandığını, mutlaka, belki, Başbakanlık bütçesini görüştüğümüze göre, Başbakanlığımızın, projelerin daha uygun şekilde, hem yazılması hem uygulanması hem de kurumlar arası iş birliği noktasında mutlaka öncülük etmesi gerektiğini düşünüyorum.

TİKA’yla ilgili de kanaatlerimi kısaca paylaşmak istersem, TİKA da çok önemli görevler görüyor gerçekten. Yine, Sağlık Bakanlığıyla ilgili yaptığımız faaliyetlerde, Afganistan’da, Sudan’da, Filistin’de, Türk bayrağının dalgalanması ve Türkiye imajının güçlendirilmesi adına, gerçekten, sağlık alanında çok önemli hizmetler yaptı ama belki, TİKA’nın da yurt dışındaki yaptığı hizmetleri, hizmet alımı şeklinde yapması, belki o hizmetlerin birazcık daha fonksiyonel ve hızlı bir şekilde sunması açısından uygun olabilir diye düşünüyorum.

Sayın Çubukçu’nun ilgi alanındaki iki konuda da görüşlerimi kısaca ifade etmek isterim. Çocuk Esirgeme Kurumu, gerçekten, sosyal hizmet ve rehabilitasyon anlamında çok önemli, değerli hizmetler yapmıştır. Bence, geçtiğimiz dönemin en önemli vurgusu şu olmalı: Aileden nispeten bağımsız yürütülen hizmetler, bir aile bütünlüğü ve aile sıcaklığı ortamında sunulmaya başlandı. Bu, çok önemli ama bütçeyi konuştuğumuza göre, bir sıkıntıyı da arz etmem lazım, Sayın Bakanımıza daha önce arz etmiştim, o da aynı kanaatte olduğunu ifade etmişti ama burada da kamuoyuyla paylaşmak isterim. Özellikle, okul çağındaki rehabilitasyon hizmetlerinde bir kopukluk yaşanıyor. Bu kopukluğu, Sayın Çubukçu, Millî Eğitim Bakanlığı ve belki de kısmen Sağlık Bakanlığıyla beraber hizmetlerin daha rasyonel yürütülmesi açısından yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini daha önce Sayın Bakanımıza arz etmiştim.

Son olarak Sayın Başkanım, özürlülere yönelik hizmetlerden bahsetmek istiyorum. Gerçekten, geçtiğimiz dönemde, özürlülerle ilgili çok önemli bir kanun çıktı ve özürlülere yönelik hizmetlerin bu kanun çerçevesinde ciddi ölçüde arttığını ve özürlülere ve engelli vatandaşlarımıza yönelik hizmetlere erişebilme kapasitesinin arttığını ifade edebiliriz ama hep şöyle yanlış bir kanaat var: Özürlülere yönelik hizmet, sanki sadece Özürlüler İdaresi Başkanlığına ait bir hizmet gibi algılanıyor ama yaşadığımız ortamda, değişik alanlarda, gerek özel sektör gerekse kamu hizmetlerinde, mutlaka o hizmeti veren kurumların da özürlülere yönelik hizmeti en az Özürlüler İdaresi Başkanlığı kadar benimsemesi gerektiğini ifade edebiliriz. Seçim döneminde yaşadığımız bir örnek, vatandaş oy kullanmak istiyor ama oy kullanacağı okulda özürlülerin çıkabileceği uygun bir fiziki yapı yok ve o vatandaş oy kullanmak için sıkıntıya giriyor. Onun için, özürlülerin sayısı, mutlaka, biz bunu biliyoruz ama niteliğini de tespit etmek ve o niteliğe uygun kamu ve özel sektör hizmetlerinin de belirlenmesi ve hem kamu hem de özel sektörde hizmet veren kuruluşların mutlaka, özürlü, engelli vatandaşlarımızın bu niteliklerine uygun bir hizmet verme kapasitesine sahip olmasını sağlamamız lazım. Hatta, bununla ilgili, gerekirse daha ciddi müeyyide uygulayacak kanuni düzenlemeler yapmamız gerekiyor.

Ben, bu vesileyle, Sayın Bakanlarımıza, değerli bürokratlarımıza, yaptığı hizmetlerden dolayı teşekkür ediyorum. Bütçemizin hayırlı olmasını ve vatandaşlarımıza hayırlı hizmetlere vesile olmasını temenni ediyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Adana Milletvekilimiz Sayın Necdet Ünüvar’a teşekkür ediyoruz.

Şimdi, söz sırası, Malatya Milletvekilimiz Mevlüt Aslanoğlu’nda.

Buyurun Sayın Aslanoğlu.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya) – Sayın Başkanım, Sayın Bakanlarım, değerli bürokrat arkadaşlarım, değerli komisyon üyesi arkadaşlarım; hepinize saygılar sunuyorum.

Müsaade ederseniz, ben, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Kadının Statüsü ve yetiştirme yurtları, huzurevleri konusunda birkaç öneri ve gözlemlerimi ileteceğim. Tabii, bu çocuklar bizim çocuklarımız, yaşlılarımız bizim yaşlılarımız, engelliler bizim engellimiz. Yalnız, Sayın Bakanım, bugüne kadar Türkiye’de, üniversitelerimizde, özellikle pedagoji eğitimi veren üniversitelerimizle bu kurumlarımız iş birliği yaparak özellikle yerelde, bir yerde belki pedagoji eğitimi veya öğretmen eğitimi veya sizin konunuza giren eğitimlerde, belki, üniversitedeki bu çocuklarımıza belirli bir zorunluluk getirerek özellikle üniversitelerimizin enerjisinden yararlanarak belli süreçlerde, burada üniversitelerimizin ve orada okuyan öğrencilerimizin burada vereceği hizmetler var ama maalesef, bugüne kadar, Türkiye’de, üniversitelerimiz, hiç bu konuda, belki bu kurumlar yardım istemedi belki üniversitelerimiz yardım etmedi. Bu, sosyal bir olaydır, hepimizin görevidir yani özellikle pedagoji eğitimi veren ve huzurevlerimizde, yetiştirme yurtlarımızda, üniversitelerimizin desteğini almak hepimizin görevidir ve üniversitelerimizde en azından bu çocuklarımızla, geleceğinde, daha gençken bu mekânları gördüğü zaman, burada bir eğitim veya burada bir kurs aldığı zaman, bu insanlarımıza bakış açısı çok değişecektir. Bu açıdan, mutlaka, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ve huzurevlerimizle ilgili, mutlaka, üniversitelerimizin desteğini almak zorundayız.

Tabii, siz de bahsettiniz, sevgi evleri projesi, bu çocuklarımız için hakikaten çok önemli projeler yani ben Malatya’da bunu, siz de bilginiz dâhilinde, hep beraber, sivil toplum örgütlerimizle başardık. Zannediyorum ki önümüzdeki günlerde açacağız ve şu andaki mevcut yerleriyle, mevcut yapılan fiziki binalar arasında o kadar çok fark var ki hakikaten bu çocuklarımız sevgiyle orada büyüyecektir. O nedenle, diliyorum ki, Türkiye’nin her tarafında bu sevgi evlerimiz çoğalır.

Özürlü ve engelli çalıştırma konusunda, özellikle özel sektör, yasalara tam uyuyor ve bir şekilde, özürlü ve engellilerimize hakikaten iş kapıları kapatılıyor, bu insanlar çok zor ve güç durumda kalıyor, kendini toplumun dışına itilmiş hissediyor ve belki de bazı kurumlar orada belirlenen cezayı ödeyip bir şekilde özürlü veya engelli çalıştırmıyor. Burada, bu, gene hepimizin görevi. Bu belki cezayla olmaz, ama bu toplumsal bir olaydır. Bu insanların toplumsal olaya bakış açısını olumlu yapmak adına belki bu cezalar yeterli ceza değildir. En azından özürlü çalıştırmamaktan dolayı ödediği ceza, çalıştırdığı zaman… Sosyal boyutu yoksa olayın, sosyal olarak bakmıyorsa, bunu mutlak gözden geçirmemiz gerektiğine inanıyorum.

Tabii, bir başka konu ise evlat edinme konusunda -ben şahit oldum- hakikaten bir şekilde bu prosedürü kolaylaştırmamız gerekiyor. Mutlaka, bize emanet edilen bir insanı bir başka insana emanet ediyoruz ama, burada daha seri yolla, örneğin evladı olmayan, evli olmayan kişilere bile… Ben şahit oldum, emekli olmuş bir hanımefendi evlat edinmek istiyor ama bazı konuları aşamıyor ve örneğin evlat edinemedi. Onun için evlat edinme konusunu bir kez daha gözden geçirip bunu daha kolay… Şimdi evlat edinmek için bekleyen bir sürü aile var, bir sürü kişi var. Ben bir kez daha sizin dikkatinize sunmak istiyorum.

Diğer bir konu: Diyanet İşleriyle ilgili bazı görüşlerimi iletmek istiyorum. Sayın milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir, laik bir cumhuriyettir. İnsanların inançlarının gereğini mutlaka yapması her bireyin özgür iradesindedir. Tabii, burada Diyanet İşleri Başkanlığının Teşkilat Kanunu’nun ne zaman yapılandığını bilemiyorum ancak geçen dönemde biz Diyanet İşleri Başkanlığının bazı öneri ve tekliflerimizde Sayın Bakanım, o günkü Sayın Bakanım Teşkilat Kanunu’nun müsait olmadığını, bu nedenle hiçbir değişiklik, yani, bakanlık olarak, hükûmet olarak herhangi bir değişiklik yapamayacaklarını belirttiler. Bu ülkede yaşayan insanların koşullarına, bu ülkede yaşayan insanların ihtiyaçlarına göre belki Diyanet İşleri Başkanlığının Teşkilat Kanunu bugünün koşullarına mutlak getirilmelidir. Bu ülkede yaşayan herkesin ihtiyacını giderecek bir şekilde yeniden yapılanmalıdır ve burada tüm inanç kesimlerini kucaklayacak ve özellikle Alevi-Bektaşi-Mevlevileri de kucaklayacak bir şekilde yeniden yapılandırılması acilen gereklidir. Çünkü insanlar, “Biz bu ülkenin bir bireyiyiz, bir ferdiyiz, biz de bu ülkede vergi ödeyen insanlarız…” Ancak sadece bizim özellikle Alevi-Bektaşiler ve diğer inanç grupları, inançlarını özgürce yapabilecekleri bir Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilat Kanunu’na sahip olmak istiyorlar. Tabii, yine aynı şekilde teşkilat kanunu müsait olmadığı için özellikle genel bütçeden belli inanç gruplarına pay verilemiyor, tabii, yine bazı vatandaşlarımızın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gitmesine çok üzülüyorum. Biz, Türkiye’deki her türlü inanç grubunun sorunlarını kendimiz çözemiyorsak ben buna üzülüyorum. Bu nedenle, özellikle ilkokullarda ve zorunlu din derslerinde her türlü inanç grubunun her şeyini herkesin bilmesi gerekiyor. Bu nedenle özellikle Alevi-İslam inancını tarafsız, doyurucu bir şekilde bizim öğretmemiz lazım. Yani, birilerinin bunu öğretmemesi lazım, bizim öğretmemiz lazım, her şeyi herkesin bilmesi lazım. Yine, özellikle TRT yine bu şekilde doyurucu her türlü açıklamayı yapmak zorundadır.

Tabii, yine geçen yıl bir yasa çıkarıldı. Burada, “ibadet yeri” tabiri getirildi. Bu yasada “ibadet yeri” tabiri getirilmesine rağmen -geçen dönem çıkarıldı- burada özellikle cemevleri bir şekilde ibadet yeri kabul edilmedi. Orada insanlar cenazelerini defnediyorsa, cenaze namazlarını kılıyorsa, inançlarını orada özgürce yapabiliyorsa… Özellikle yasada “ibadet yeri” tabiri geçmesine rağmen her nedense bu uygulanmadı.

Bu ülke bizim, bu ülkede yaşayan herkesin inancına herkes saygı duymak zorundadır. Bu ülkedeki insanlar inançlarını özgürce yapabilmelidir, ama tüm toplumu kucaklayacak, Türkiye’nin özellikle sosyal barışını, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü korumak, kollamak hepimizin görevidir. Bu nedenle bu ülkede yaşayan tüm inanç gruplarının kendi inançlarını özgürce yapabilmeleri için herkesin saygı duymasının, Diyanet İşleri Başkanlığımızın örgüt yapısını buna göre bir şekilde gözden geçirilmesinin gerektiğine inanıyorum.

Ayrıca, ben şunu söylüyorum: Geçtiğimiz süreçte Diyanet İşleri Başkanlığında belli kadroların oluştuğu ve bunların devletin değişik görevlerine tekrar, yani bir ay sonra, iki ay sonra, üç ay sonra gönderildiği, hep, sürekli gündeme geldi. Tabii, benim inancım, eğer Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığının ihtiyacı varsa, bu ihtiyaç kadrosu mutlak verilmelidir. İnsanlarımıza inançları mutlaka öğretilmelidir, mutlaka inanç önderleri buna önderlik yapmalıdır. Ancak, Diyanet İşleri herkesin inandığı, herkesin inancımızdan dolayı saygı duyduğu kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı bir trafik memurluğu gibi yani bir ay sonra, iki ay sonra, üç ay sonra buraya gelen insanların kamunun başka bir kurumuna insanların gitmesine alet edilmemelidir. Ben buna inanmak istiyorum, çünkü geçen dönem bu sürekli gündeme geldi ve sürekli gündeme gelmesine rağmen yine aynı uygulamanın devam etmemesi yönünden…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya) – Tamamlıyorum Başkanım.

Bu nedenle Başkanlığımızın, insanların “acaba” diye düşünmediği, Türkiye’deki yaşayan tüm insanların inanç özgürlüğüne cevap veren bir teşkilat yasasının öncelikle çıkarılmasını arz ediyorum, hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Evet, Sayın Aslanoğlu’na teşekkür ediyoruz.

Çorum Milletvekilimiz, Sayın Cahit Bağcı, buyurun.

CAHİT BAĞCI (Çorum) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Değerli Bakanlarım, değerli komisyon üyeleri, kıymetli bürokratlar ve basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Konuşmamda ağırlıklı olarak Sayın Bakanımız Çubukçu’ya bağlı dört kuruluş üzerinde görüşlerimi bildireceğim.

Öncelikle Sayın Bakanımız Nimet Çubukçu’ya toplumumuzun en riskli kesimine hizmet üretme konusundaki çabaları ve gayretlerinden dolayı teşekkür ediyor, tebriklerimi sunuyorum. Hakikaten Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ve diğer bağlı kuruluşlar toplumumuzun en çok, üzerinde itina ile durmamız gereken kesimlerine hizmet üretmektedir. Bu konuda da aşamalı olarak geçtiğimiz yıllarla kıyaslandığında son derece güzel çalışmalar ortaya konulmuştur.

Bu arada, değinmek istediğim bazı hususlar var. Özellikle 2006 faaliyet programı çerçevesinde tespit ettiğim bazı hususları Sayın Bakanımızın gündemine sunmak istiyorum: Sayın Bakanım, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumunun 2006 faaliyet raporunda toplamda 639 kuruluşta 203 psikoloğun görev yaptığı belirtilmektedir. Sözlerimin başında da söylediğim gibi toplumumuzun en riskli kesimine hizmet üreten bir kuruluşun özellikle yerelde mülki idare amirlerimizin ilk başvurduğu, herhangi bir sorunla sıkıntıyla karşılaştığında ilk el attığı, elinin altında bulunan kuruluşumuzdaki hâlihazırdaki psikolog kadrosunun son derece yetersiz olduğu kanaatini taşıyorum.

Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumunun zamanla ihtiyaç duyulan ve modernleşme süreci içerisinde göçle, kentleşmeyle birlikte kadrolarını yenilemesi gereken bir kuruluşumuz olduğu ortadadır. Özellikle terör hadiseleri sonrasında ve yoğun iç göç nedeniyle toplumumuzda sürekli kaymalar yaşanmaktadır. O nedenle belli bölgelerde Sosyal Hizmetler Ve Çocuk Esirgeme Kurumuna olan ihtiyaç giderek artmıştır. Geçmişte bürokrat olarak çalıştığım dönemde Şanlıurfa, Diyarbakır, Gaziantep, Adana ve Mersin illerinde yapmış olduğumuz araştırmalarda -özellikle sosyal içerme konusundaki- orta vadeli programda en çok üzerinde durulan alanlardan birisidir sosyal içerme konusu. Sosyal içerme konusunda, kentsel uyum konusunda ve terör hadiseleri sonrasında yaşanan travmalar alanında ihtiyaç ve hizmet üretme kurumlarında ciddi sıkıntılar yaşandığı gözlenmiştir. O nedenle özellikle sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve bu alandaki kamu kuruluşlarının birlikteliğine ciddi ihtiyaç olduğu ortadadır. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumumuz yerelde özellikle seksen bir vilayet ve otuz beş ilçemizde teşkilatlanmasını yapmış bir kuruluş olarak son derece gayretli çalışmalar ortaya koyan bir kuruluş olarak yetersiz kalmaktadır, yetersiz kaldığı da ortadadır.

O nedenle bugün geldiğimiz noktada ben Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu yasasında ciddi değişikliğe gidilmesi, uzman yapısında farklılaşmaya gidilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Şu anda Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumunda temelde iki uzman kadro bulunmaktadır: Birincisi sosyal çalışmacı -ki sosyal hizmetler alanından mezun olmuş ve bu alanda yüksek lisans, doktorasını yapan uzmanların görev yaptığı bir kadrodur- bir diğeri de psikologdur. Bu iki ana uzman kadronun dışında Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumumuzda sosyolog gibi, işletmeci gibi… Ki bugün Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu sözlerimin başında da söylediğim gibi hemen elimizin altında ihtiyaç duyduğumuz, soruna çözüm üretmesi konusunda ilk başvuru kurumumuzdur. O nedenle bu kurumumuza hükûmet olarak da hep birlikte el birliği içerisinde sahip çıkmamız ve bir kurumsal yenilenme ihtiyacına cevap vermemiz gerektiği düşüncesindeyim.

Sayın Bakanım on yedi yıldır belirtmek istediğim bir husus da sosyal hizmetlerde çalışan bir kişi, sosyal hizmetlerde aile olarak çalışmaktadır. Ben de eşi sosyal hizmetlerde çalışan birisi olarak on yedi yıldır sosyal hizmetlerde çalışan birisiyim, eşim ve çocuklarımla birlikte ki, bunun sosyal hizmetlerde çalışan bütün arkadaşların, bütün uzmanların, bütün personelin de bu şekilde olduğunu düşünüyorum ve gözlemliyorum da. O nedenle sosyal hizmetler bizim ailecek içerisinde olduğumuz, yaşamımızın bir parçası olan kuruluş. Türkiye genelinde de bu şekilde olduğu görülmektedir. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumunun bu ailelerle olan bağının güçlendirilmesi gerektiği ortadadır.

Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumunun geldiğimiz noktada 639 kuruluştaki hizmetleri, sözlerimin başında da belirttim, takdire şayandır. Ancak, geçmişte yaşanan hadiseler, özellikle Malatya’da yaşanan hadiseler hâlâ gözlerimizin önündedir. O nedenle yasa ve ikincil mevzuat düzenlemeleri ki, mesela hizmet satın alma yöntemi konusundaki -varsa- sıkıntıların giderilmesi… Çocuk evleri uygulamasındaki ikincil mevzuatta sıkıntılar olduğu sanıyorum ortadır. O nedenle hızlı bir şekilde ikincil mevzuat düzenlemelerinin yapılması ve çocuk evleri, sevgi evleri modellerinin hızlı bir şekilde ki, bu, Hükûmet Programı’mızda da yurtlarda kalan çocuklarımızın yüzde 40’ına yakınına 2007 sonu itibarıyla sevgi evleri ve çocuk evlerinde hizmet sunulacağı şeklinde bir ifade yer almaktadır. O nedenle kurumumuzun bu çalışmalarıyla hızlı bir şekilde çocuklarımızın ev ortamında ve sevgi evleri modeli içerisinde hizmet üretmesi gerekmektedir.

Ancak, burada gözden kaçırılmaması gereken ve dikkatli davranılması gerektiğini düşündüğüm bir husus var: Şu anda hâlihazırdaki uygulamamızda özellikle çocuk evlerinde ve yurtlarda bir görevli memur -ki, bu, çoğunlukla öğretmen veya sosyal çalışmacı, ihtiyaç olduğu yerlerde diğer personel- nöbet tutmaktadır ve beraberinde de bir bekçi görev yapmaktadır. Böyle bir ortamda hizmet üretilmeye, hizmet sunulmaya çalışılmaktadır. TOKİ aracılığıyla uygulanacak kampus modelinde, sevgi evleri modelinde, yaygın bir ortamda çocuklarımıza hizmet sunulması, denetimi ve ihtiyaç duyulan diğer alanlarda psikolojik destek ihtiyaçları kampus alanında nasıl sağlanacaktır? Bu konularda ne tür çalışmalar yapılmaktadır? Bu konuda aydınlatırsanız son derece memnun kalırım.

Sayın Bakanım, değerli üyeler; bir diğer husus, koruyucu ailelerin denetimiyle ilgili sıkıntılar varsa giderilmelidir ki, koruyucu aile takip sistemi, takibi yapanlar, sözlerimin başında da söyledim, yaygın bir şekilde koruyucu aile uygulanmaktadır. Ancak bu ailelerin kısıtlı personelle 203 psikolog veyahut da sınırlı sayıda sosyal çalışmacıyla takibi son derece zordur, ağır yük düşmektedir arkadaşlarımızın üzerine ve illerimizde de Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu personeli zaman zaman Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü ve fon uygulamalarında destek sunulmak üzere görevlendirilmektedir. O nedenle, son uygulamada özürlü bakım hizmetlerinde takip görevleri söz konusudur ve birbirinden farklı koruyucu aile, özürlü takip, sosyal yardımlar gibi son derece, birinin diğerinden farklılaştığı alanlarda sosyal hizmetlerde…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

CAHİT BAĞCI (Çorum) – Tamamlıyorum Sayın Başkanım.

Birbirinden son derece farklı alanlarda sosyal hizmetler kadrolarının hizmet üretmesi gereği ortadadır ve üretmeye çalışmaktadır. O nedenle, hızlı bir şekilde, ihtiyaç duyulan düzenlemenin yapılmasında fayda vardır. Ayrıca, toplumumuzun en riskli kesimine yoğun bir mesai harcayarak hizmet üreten Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu personelinin özlük haklarının da bu çerçevede göreceli olarak iyileştirilmesi gereği ortadadır.

Değinmek istediğim bir diğer husus, Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü ile Kadın Statüsü Genel Müdürlüğünün durumu hakkındadır. Her iki kurumumuz da yaklaşık on altı-on yedi yıllık bir kurumdur. Ancak, bu kurumlarımız her nedense hâlâ bir travma yaşamaktadır. O kanaatte olduğumu düşünüyorum. Örneğin Özürlüler İdaresi Başkanlığımızın ortaya koyduğu performans bu iki genel müdürlüğümüz tarafından maalesef ortaya konulamamıştır. Bu iki genel müdürlüğümüz sivil toplum kuruluşlarıyla, üniversiteyle faaliyet alanlarına giren hususlarda çalışma, proje, bilgi, envanter, veri üretme konusunda son derece zayıf kalmışlardır. Son yapılan kanun düzenlemeleri, bu kuruluşlarımızın tekrar hayata döndürülmeleri konusunda önemli bir çalışma olmuştur ve bu iki kurumumuzdan da özellikle Avrupa Birliği alanında çalışma ortaya koymaları, ortak proje üretmeleri beklentisi içerisinde olduğumuzu belirtmek istiyorum.

Sözlerime son vermeden Özürlüler İdaresiyle ilgili söylemek istediğim bir husus var. Özürlüler İdaresi bizim yerelde yaptığımız siyasi çalışmalarda bazı özürlü veya engelli vatandaşlarımızın sistemin dışında kaldığı gibi bir hisse kapılmış bulunuyoruz. O nedenle acaba sistemin dışında kalan hizmet üretemediğimiz, götüremediğimiz bir özürlü, engelli vatandaşımız olup olmadığı hususunda bir bilgi verirseniz sevinirim. Zira, toplumumuzun bazı engelli ve özürlü kesimlerine kısa süreli eğitimlerle, yaz kurslarıyla, yaz eğitimleriyle yaşamlarını devam ettirebilecekleri veyahut da bilgiye erişimlerinin daha kolay olabileceği ortadadır. O nedenle Özürlüler İdaresinin, performansı son derece yüksek bu kurumumuzun bu alanda da çalışma yapması gerektiğini düşünüyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Evet, Çorum Milletvekilimiz Sayın Bağcı’ya teşekkür ediyoruz.

Söz sırası İstanbul Milletvekilimiz Sayın Esfender Korkmaz’da.

Buyurun efendim.

ESFENDER KORKMAZ (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli Bakanlar, değerli üyeler, değerli bürokratlar ve basın mensupları, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Efendim, benim seçimler sırasında karşılaştığım ve çok tepki gördüğüm, tepkisini aldığım Diyanet İşleri bütçesi ve Diyanet İşlerinin organizasyonu hakkında yalnızca görüş bildirmek istiyorum. Bunun, söylediğim gibi, bir gerekçesi kamuoyunu çok yakından ilgilendiriyor. İkinci gerekçesi, özellikle Alevi-Bektaşi inancına sahip vatandaşların –ki bunların sayısı 10 milyona ulaşıyor- Diyanet İşleri Başkanlığı organizasyonu içerisinde yer almamış olmaları, bunların inancına Diyanet İşleri Başkanlığının, Diyanet İşleri organizasyonunun hizmet götürmüyor olması.

Şimdi, bu konularda aldığım tepkileri bazı görüşler olarak ve öneriler olarak arz etmek istiyorum: Efendim, şimdi, biliyorsunuz, -ben Alevi-Bektaşi değilim ama inanç özgürlüğüne, düşünce özgürlüğüne inanan bir insanım- 10 milyona ulaşan bu insanların inançlarına devletin hizmet götürmemiş olmasının aslında devlet için de, hükûmet için de, toplum için de önemli bir eksiklik olarak kabul edilmesi gerekiyor. Şimdi, bu insanlar hepimiz gibi vergi veriyor, vatandaşlık görevlerini yerine getiriyor, ancak devletten inançlarıyla ilgili yeterli ve gerekli hizmeti alamıyorlar. Bu durum Anayasa’nın 10’uncu maddesine aykırıdır. Çünkü Anayasa’nın 10’uncu maddesinde diyor ki: “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” Şimdi, burada Diyanet İşleri Başkanlığının organizasyonunun da bu 10’uncu maddeye göre yeniden organize edilmesi gerekiyor.

Şimdi, bu inanç için, bu inanç sahipleri için yahut da bu yoldaki kuruluşlar için ayrılan kaynaklar ve verilen hizmetlere bakarsak Anayasa’nın bu maddesine rağmen söz konusu 10 milyon insanın inancı âdeta yok sayılmaktadır. Yani, burada devlet ya din işleriyle uğraşmasın, bu hizmetler inanç sahipleri tarafından fahri olarak yapılsın veya tüm inanç sahiplerine hizmet sunulsun. Bu anlamda Diyanet İşleri Başkanlığı Alevi ve Bektaşi kesimini de kapsayacak şekilde yeniden organize olmalıdır. Bu organizasyonu sağlayacak yasa çıkıncaya kadar veya karar alınıncaya kadar da 2008 yılı bütçesine Alevi-Bektaşi inancı için yasa gereği, bütçe yasası gereği, yani bütçe yasası içerisinde ilave ödenek konulmalıdır. Aslında, Anayasa’nın Diyanet İşleri Başkanlığını düzenleyen 136’ncı maddesi de “laiklik ilkesi doğrultusunda bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek görevini yapar.” şeklindedir. Burada laiklik ilkesi doğrultusunda pekâlâ yasa çıkmasa da bu hizmetin verilebileceği doğrudur, verilmesi gerekir.

Şimdi, bu anlamda bazı öneriler sunmak istiyorum. Bir defa Diyanet İşleri Başkanlığının yeniden yapılanması ile her yıl merkezî yönetim bütçesine Alevi-Bektaşi vatandaşların inançlarının gerektirdiği kadar ve şekilde ödenek konulmalıdır. İki: din derslerinde Alevilik ve Alevi-Bektaşi felsefesi de öğretilmelidir. Üç: Alevi-İslam inancı, insana saygıyı ve barışı ön planda tutmaktadır. Bu anlamda, söz konusu öğreti, ülkede birliği ve beraberliği pekiştiren bir öğreti olacaktır. Dört: Bütçeye Alevi-Bektaşilerle ilgili olarak ödenek konulması devletin tarafsızlığı ve laiklik için bir gösterge olacaktır. Sünni-Alevi arasında devletin örnek olmasıyla daha çok yakınlaşma sağlanacaktır. Beş: Alevilerin geleneklerini yaşattıkları iyi ve kötü günde bir araya geldikleri cemevleri için devlet arsa tahsisi yapmalı ve bu inanca sahip olanlardan din görevlisi tayin etmelidir. Altı: Alevilik için de cemevlerinde çalışacak din görevlileri için lise düzeyinde meslek okulları veya imam hatip liselerinde ayrı şubeler açılmalıdır. Yüksek öğrenim düzeyinde de tasavvuf ilimleri bölümleri açılarak bu inanca ait araştırma ve eğitim yapılmalıdır. Yedi: Alevilerin saz ve semah gelenekleri Türk halk geleneğidir. Bu gelenek Alevilik inanç ve kültürünün taşıyıcı unsurlarından birisidir. Bu nedenle TRT’de Alevi-İslam tanıtımına yer verilmelidir. Saz ve semah kültürü TRT radyo ve televizyonlarında yayınlanmalıdır.

Sonuç olarak devlet din için ya bütçeden hiç pay vermemiş olsa, yani bütçeden pay verilmemiş olsa din için kimse itiraz etmez, ancak, madem veriliyor, şimdi Alevi-İslam inancının din ve inanç ihtiyaçları için de bu şekilde bütçeden pay verilerek yaşatılmasıyla 10 milyon insanımızın şimdiye kadar verilmemiş hakkını vermiş olacağız. Devletin tarafsızlığı, laikliğin korunmasında olumlu bir imajın ortaya çıkmasını sağlayacağız.

Teşekkür eder, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Sayın Korkmaz’a teşekkür ediyoruz.

Söz sırası Manisa Milletvekilimiz Sayın Akçay’da.

ERKAN AKÇAY (Manisa) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

60’ıncı Hükûmetin çok değerli bakanları, değerli bürokratlar; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ben öncelikle Başbakanlığın ve Hükûmetin ve Başbakanlık birimlerinin en önemli görevi ve fonksiyonunun koordinasyon olduğunu ifade ederek sözlerime başlamak istiyorum ve Sayın Devlet Bakanımız Nazım Ekren Bey’in konuşmasında da ve konuşma metninde de bu husus sık sık ve güzel bir şekilde dile getirilmiş bulunmaktadır. Ancak, gerek 59’uncu Hükûmet döneminde gerekse 60’ıncı Hükûmet döneminde zaman zaman Başbakan tarafından ve bazı diğer Hükûmet üyeleri tarafından birbiriyle çelişen ifadelere ve bu ifadelerin kamuoyuna yansıdığına tanık oluyoruz. Örnek vermek gerekirse bir terör belasıyla karşı karşıyayız. Sayın Başbakanımız çok kısa süre içerisinde gerek içerideki gerek dışarıdaki teröristlerin sayılarıyla ilgili çelişkili rakamlar verdi ve zaman zaman da terörün daha çok içeriden mi dışarıdan mı kaynaklandığı konusunda, yani tespit konusundaki farklılıkları bize çağrıştıran mütereddit ifadelerle karşılaştık. Zaman zaman tanık olduğumuz tezkere konusundaki ikircikli ifadeler de buna örnektir. Bunun anlamı bize göre şunlar olabilir: Ya Başbakanımız zaman zaman yanlış bilgilendirilmekte ya Başbakanımızın iş yoğunluğu nedeniyle zaman zaman zihni karışabilmekte ya da Başbakanlıktaki birimler ile devlet birimleri ve Hükûmet arasında bir koordinasyon zafiyeti vardır. Bu durum, tabii, bir idari zafiyet görüntüsü de verebilmektedir. İkinci bir örneği de -dünkü bütçe üzerinde toplu yaptığımız görüşmelerde yine ben ifade etmiştim, diğer komisyon üyesi arkadaşlardan da temas eden oldu- şimdi, malumunuz, bütçe sunuş konuşması aynı zamanda bir hükûmet beyanıdır ve bütçe sunuş konuşmasında, Sayın Maliye Bakanımız, katma değer vergisiyle ilgili olarak, tekstil, sağlık, eğitim ve gıda sektörlerinde oran indirimine gidildiğini ifade etti. Bu Hükûmetin bir olumlu icraatı olarak dile getirildi. Ancak, gördük ki, bu durum, Hazineden sorumlu Devlet Bakanı Sayın Mehmet Şimşek tarafından eleştirildi ve “KDV indirimleri için bence son derece erkendi. İndireceksek, üretimi, istihdamı artırmayı teşvik eden vergilere ağırlık verilmeliydi” demektedir.

Şimdi, tabii, kamuoyu bu sözlerin hangisine itibar edecek? Hükûmet yönetimi içinde aynı konunun “sence”si, “bence”si olur mu? Aynı kabinede, aynı konuda, iki bakan, iki farklı anlayışı ifade etmektedir. Yani, bir bakanımız övünürken diğer bir bakanımız yerinebilmekte. Ve hatta sözümü de şöyle bağlamıştım Sayın Bakan: “Madem farklı bir görüş var, o zaman, bu konuda, ayrıca bir de Devlet Bakanımız Sayın Nazım Ekren’nin de görüşünü almak isabetli olacaktır.” demiştim.

Yine Sayın Ekren’in sunuş konuşmasında ve bu konuşma metninin 11’inci sayfasının son paragrafında “devlet teşkilatının düzenli bir şekilde işlemesi yolunda somut ve ciddi adımlar atıldığı” ifade ediliyor ve biz de, tabii, bunu sevinerek karşılıyoruz ve önemli bir konudur, mutlaka ciddiyetle ele alıp gereğinin yapılması gerekiyor. Fakat, burada açıklığa kavuşturulması gereken husus “devlet teşkilatı” kavramından ne anlaşılması gerektiği ve bunun kapsamı nedir? “Devlet teşkilatı” kavramıyla merkezî hükûmet ve buna bağlı kuruluşlar mı kastediliyor? Oysa, şahsen ben, mesela, “devlet teşkilatı” deyince, yasama, yargı ve yürütme organlarından oluşan ve bu organlar kapsamındaki birim ve kuruluşları ve bilhassa anayasal kuruluşları anlıyorum.

59’uncu Hükûmet ve Sayın Başbakan devletin bu anayasal kuruluşları ve makamlarıyla da zaman zaman tartışma içerisine girmişti. Bize göre doğru olan, Başbakanlığın görevi merkezî hükûmet birimleri içinde yer alan kuruluşlar arası koordinasyon olduğu kadar, devlet teşkilatının -yasama, yürütme ve yargı- ve bilhassa anayasal kurumlarla da uyum ve koordinasyonun sağlanması konusunda ve devlet ve toplum hayatının düzenli ve huzur içinde işlemesini sağlamaktır diye düşünüyorum.

Buradan, bu konuyu tamamladıktan sonra, özürlülerle ilgili de bir iki hususa temas etmek istiyorum ve öncelikle istihdam sorununu dile getirmek istiyorum.

Kamu kurumlarında özürlü istihdamına gereken önemin verilmediğini düşünüyoruz. “Yüzde 3 özürlü personel çalıştırma” kriteri yerine getirilmemektedir. 2006 yılında yapılan, üstelik Devlet Personel Başkanlığı verilerine dayanılarak yapılan bir araştırma da devlet kurumlarında da yeterli kadar özürlü personel istihdam edilmediğini ortaya koymuştur ve bazı kurumların hiç özürlü çalışan istihdam etmediği ortaya çıkmıştır. Yine bu 2006 yılı verileri dikkate alındığında, kamu kurumlarında toplam 1 milyon 568 bin personel çalışıyor. Yüzde 3 oranına göre çalıştırılması gereken özürlü personel sayısı 47 bindir. Fakat, 1.600’ü kadın, 7 bini erkek olmak üzere sadece 8.700 civarında özürlü insanımızın kamu personeli olarak istihdam edildiğini biliyoruz. Özürlü istihdam edilmesi gerekirken boş bırakılarak atama yapılmayan kadro sayısını da 38 bin olarak biliyoruz. Yani, devlet çalıştırması gereken toplam özürlü personelin sadece yüzde 18,5’uğunu çalıştırmaktadır.

Özürlü vatandaşlarımıza sosyal devlet olarak öncelikle kamunun sahip çıkması gerektiğini düşünüyoruz ve maalesef, kadrolardaki boşluklara baktığımızda, bu konuda gereken önemin verilmediği kanaati uyanıyor. Özürlülere, tüm yaşadıkları zorluklara karşın hayata tutunan bu vatandaşlarımıza devletimiz gereken yardımı mutlaka göstermeli, elinden onlar için ayırdığı kadroları değerlendirerek bu insanlarımıza iş imkânı sağlamaya gayret göstermelidir.

Özürlülerle ilgili diğer bir husus da eğitim konusu. Türkiye’de özürlülerin diğer insanlara göre eğitim düzeyi oldukça düşüktür. Okuma yazma bilen özürlü oranı yüzde 36 civarında bulunmaktadır. İlkokul mezunu olanların, lise ve üniversite mezunu olanların oranı düşüktür. Bu nedenle, özürlülerin eğitim gördükleri okul ve benzeri kurumların artırılması bir ihtiyaç hâlinde önümüzdedir. Ayrıca, özürlü çocuğa sahip ailelerle bu kurumların irtibatları da kurularak bu vatandaşlarımızın eğitim görmesi sağlanmalıdır ve toplum hayatına katılımın ancak eğitim süreçlerine katılım ile mümkün olduğunu düşünüyoruz ve ayrıca, kamuda çalışan özürlü personel için de hizmet içi eğitim programları da uygulanmalıdır.

Özürlülerle ilgili dile getirilmesi gereken diğer bir husus da vergi indirimiyle ilgili. Bilindiği üzere, özür derecesine göre -oranına göre- gelir vergisinden bir indirim yapılmaktadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ERKAN AKÇAY (Devamla) – Fakat, bu özür derecelerinin tespitinde zaman zaman özürlülerimiz sorun yaşamaktadır ve bu özürlülerin özür derecesinin tespitinde tıbbi standartların yeniden gözden geçirilmesinde fayda olduğunu düşünüyoruz.

Tabii, özürlülerin hayat standartları bakımından da, yine 2022 sayılı Kanun’a göre, sosyal güvencesi olmayan ve ağır derecede özürlüye ortalama 220 YTL maaş verilmektedir. Bu maaşın da insanca yaşanacak bir düzeye çekilmesi konusunda gereken gayretler gösterilmelidir.

Özürlü vatandaşlarımızın günlük hayatlarında kolaylıklar sağlamak için çeşitli yatırımlara önem verilmeli, özel sektör ve kamu kurumlarında özürlü insanlar için gerekli kolaylıklar da sağlanmalıdır. Özellikle bu alışveriş yerlerinde ve sosyal alanlarda görme engelliler için kabartma ve yazılı bilgilendirme ve sesli uyarılara yer verilmeli, işitme engelliler için de ışıklı uyaranlar konusunda gerekli çalışmalar yapılmalıdır.

Tabii, bu belirttiğimiz ve yapılması gereken uygulamaların koordinasyonu sağlama görevi de Özürlüler İdaresinde olmalıdır ve Özürlüler İdaresini de bugün küçük bir kamu kurumu olmaktan da kurtarmak gerekmekte ve kurumun istihdam ve bütçe yönünden de güçlendirilerek yurt genelinde faaliyet göstermesi konusunda da bu husus ele alınmalıdır. Özürlü vatandaşlarımıza gerçekleştirilecek her uygulamanın bu kurum tarafından yapılmasının hizmette birliği sağlayacağını düşünüyorum.

Bu duygu ve düşüncelerle, bugün bütçesini görüştüğümüz değerli kurumlarımızın çalışmalarında başarılar diliyorum, değerli yöneticilerine ve çalışanlarına da başarı dileklerimle, muhterem heyetinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

Buyurun Sayın Hasip Kaplan.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, sayın bakanlar, değerli üyeler, bürokratlar, temsilciler ve değerli basın mensupları; on dakikalık zaman zarfında ben de birkaç konuya değinmek istiyorum sayın bakanların huzurunda.

Özellikle Millî İstihbarat Teşkilatı bütçesi görüşülürken, ülke güvenliğiyle ilgili, şüphesiz, iç ve  dış güvenlikle ilgili anayasal tek kuruluş olarak kendi alanındaki istihbarat dağınıklığı konusunda bir bilgilenmek istiyorum gerçekten. Millî İstihbarat Teşkilatı Başbakanlığa bağlı olarak çalışırken, onun dışında, özellikle Genelkurmay istihbaratının, jandarma istihbaratının -ki, namı “JİTEM” olarak bilinen yargıya intikal eden dosyalarda- ve özellikle Kıyı Sahil Koruma Emniyet Komutanlığının da kendi alanında bir istihbarat çalışması olduğu görülüyor. Yani, bu dağınık istihbaratın verimsiz olduğu ve ayrı ayrı bütçelerle de bu dağınıklığın bir fayda getirmeyeceği düşünülmüyor mu? Bunu derlemek toplamak için bir çaba var mı?

İkinci merak ettiğimiz bir konu: Gerçekten, artık, bilişim, İnternet gelişti. Yani, “atin” gibi sitelerden değil de, şöyle Millî İstihbaratımız belli yıllar diliminde geri giderek -yani, otuz-kırk yıl öncelere- örneğin, Nazım Hikmet’i, Mehmet Âkif’i nasıl izlemiş, 6-7 olaylarında ne olmuş? Yani, elli yıl öncesi tarihimizi 70 milyon insanımıza açıp bilgilendirmekte bir fayda mülahaza ediliyorlar mı, bunu sormak istiyorum.

Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğiyle ilgili olarak da şunu ifade etmek istiyorum: Bilindiği gibi, 12 Eylül 1982 Anayasası’yla getirilen Millî Güvenlik Konseyi konusunda, 2001’de yapılan anayasal reformla, yani Avrupa Birliği aday üyelik süreciyle birlikte asker yanından çok bir sivil yanını güçlendirmek için, göstermelik, bir Genel Sekreteri sivil yapıverdik reformlarda da, acaba bu durum bizim Meclisin kayıtsız şartsız egemenliğine aykırı bir vesayet konumu ve aldığı tavsiye kararlarıyla üzerindeki konumu… Önümüzdeki dönem, sanıyorum, 8 Kasımda Avrupa Birliğinin Katılım Ortaklığı Belgesi’nde yine yer alıyor asker-sivil ilişkileri. Yani, polis ve askerin sivil otoriteye bağlı kılınması yönünde de kısa vadede… Öyle uzun vadede değil, orta da değil. Çünkü,  daha önceki 2005-2006 ilerleme raporlarında vardı. Böyle bir istem de var Kopenhag kriterleri gereği. Bu nedenle, Hükûmetin -merak ediyorum- yani, bütün bunları aşmak için gerçekten… Yeni, bir Anayasa tartışması da yapıldı, ilk taslağını gördüm. Taslağın taslağıydı ama sonraki taslak… Sanıyorum, bugünlerde Hükûmet bizlere de sunacak, biz de bilgilenme şansını bulacağız. Yani, yeni Anayasa’da bu sorunu gidermek ve Türkiye’nin, gerçekten, gerçek bir hukuk devleti olarak egemenliğinin kayıtsız şartsız millette ve Mecliste olduğu bir yönetim biçiminin oluşturulması için de MGK’nın kaldırıldığı bir Anayasa değişikliği çalışması var mıdır Hükûmetin, onu merak ediyorum. 

Başbakanlığın, şüphesiz -diğer konuşmacı arkadaşlarım da vurguladılar- koordinasyon gibi çok önemli bir görevi var. Şüphesiz, kendine bağlı kurumlar değil, bakanlıklar ve diğer kurumlar konusunda ama yani, güvenlik alanını ilgilendirdiği için, merakımdan dolayı yine sormak istiyorum: Bilindiği gibi, bir kriz merkezi var. Kriz yönetmeliği yayımlandı. Buna bazen “eşgüdüm” diyoruz, bazen “kriz merkezi” diyoruz. Şimdi, bu kriz merkezinin yönetmelik, yasaya göre, başında Başbakan var. Ama, ne hikmetse, yaşadığımız son birtakım olaylarda hep Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin fiilen bu kriz merkezlerinin başında eşgüdümü yürüttüğü gibi bir görüntü veriliyor. Bu kriz merkezi, yaşadığımız bu yakın zaman acı olaylarda ve tabii ki, yine halkımızın “artık yeter, bu şiddet sarmalından bir an önce kurtulalım” yönündeki tepkileri karşısında, bu tepkilerin biraz da kışkırtılmış kitleler hâline dönüştürülerek Türkiye’nin tarihinden ve coğrafyasından gelen farklı kültür ve zenginliklerinden dolayı birkaç -otuza yakın- yaşadığımız olayda, özellikle Bursa’da 1925 yılında yerleşmiş bir Mardinli hemşerimizin dükkânının yağma edilmesinden tutun da, kahvehanelerdeki birtakım etnik kökeni diye insanlara yapılan yönelimlerden ve İzmir’den, başka şehirlerden kalkan otobüslerin önlerinin kesilerek zorla İstiklal Marşı söylettirilmesi gibi halkın farklı etnik kimlik ve mezheplerinden dolayı yaşanan ve bizi bir travmaya getirecek ki, bin yıldır birlikte yaşamış, tarihin kardeşliğe mahkûm ettiği Kürt ve Türk halkının ki, cumhuriyetin kurucu asli olayındaki, hâlâ Çanakkale’de atalarımızın, şehitlerimizin yan yana yattığı gerçeği karşısında, Cumhuriyet Bayramını kutladığımız bugünlerde, millî birlik ve bütünlüğümüzün en önemli harcı olan, farklılıklarımızın aynı zamanda birliğimizin ve demokrasimizin harcı olduğu da düşünülerek Hükûmet bu konuda gerçekten bir önlem almayı düşünüyor mu? Kriz merkezi bu konuda bir çaba gösterdi mi? Yani, gerçekten, bu kaygıları, ben, sıradan vatandaşta, artık, doktor, mühendis, esnaf, işadamı, hayatta hiçbir siyasetle ilgilenmeyen insanlarda bu kaygılar yaşanırken, bu kaygıları giderici bir çabası olacak mı?

Sayın Özyürek değindiler. Arkadaşlar, çok açık bir şeyi söylemek zorundayım. Biz politikacılar, yeri geldiği zaman, ülkemizin en hassas konusu olan yaşadığımız bu acı olayları artık politik malzeme olarak bir kenara atıp, ülkenin ve milletin sorunu olarak partiler üstü, siyasetler üstü bu olaya bu duyarlılıkla yaklaşabilirsek, inanırım ki, çok daha kısa sürede uzlaşı ve diyalogla sonuçlar alabiliriz. 8 askerimizin şu an teslim edilmemesi, ailelerine sağlıklı olarak ulaştırılmaması konusunda, elbette ki, icra olarak Hükûmet sorumludur ama biz bütün partiler bu konuda aynı duyarlılık ve sorumlulukla acaba üzerimize düşeni yaptık mı?

Sayın Özyürek diyor ki: “DTP’nin bu konuda bir çabası…” DTP, bu konuda değil, ülkenin yanan ateşini söndürme konusunda, başından beri, net bir tavırla, Türkiye’de bundan sonra bir tek çözümün Meclis olduğunu, Ankara olduğunu, sivil çözüm olduğunu çok net olarak ortaya koymuş ve bu dayanışmayla, ben umuyorum ki -ki, Hükûmetin gayretleri olduğunu da biliyorum, Meclis Başkanlığımızın da biliyorum- bu gayretleri sonucu, umuyorum, inanıyorum, kısa bir sürede evlatlarımız ailelerine sağlıcakla dönerler ve en büyük temennim ve dileğim -ki, bunu yine söylemeden geçemeyeceğim güvenlik konuları konuşulduğu zaman aynı acıları yaşayan bir insan olarak- yani, ülkemizde bu sorunu Godot’tan beklemenin, gökten zembille bir kurtarıcı beklemenin veya Amerika’dan beklemenin, Avrupa Birliğinden beklemenin artık bir anlamı yok, bunun Ankara’dır dinamiği, Ankara’da çözüm olmalı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HASİP KAPLAN (Devamla) – Ankara’da seçilmiş milletvekilleri, yerel yöneticiler, sivil toplum örgütleri, barolar ve tabip odaları ve bence meşru muhataplarıyla Hükûmetin ve diğer partilerin göstereceği diyalog ve gelişmeleri, bazı hassas konuları da, her şeyi de medyanın önünde konuşarak tartışarak bir çözümü bulamayız. Bu kardeş kanını durdurmak, bu ülkeyi şiddet sarmalından kurtarmak gibi tarihî bir sorumluluk 23’üncü Dönem Meclisinin omuzlarındadır, bizim de omuzlarımızdadır. Bu sorumluluğu aynı şekilde yaşıyoruz, taşıyoruz. Hükûmetin bu konuda atacağı her adımda, her zaman da bu sorumlulukla elimizi taşın altına koymaya hazır olduğumuzu ifade etmek istiyorum.

Yine, ben, son olarak, Diyanet İşleriyle ilgili Sayın Bakanımız bizi başından rahatlattıkları için gerçekten fazla konuşma gereği duymuyorum. Evet, bir Diyanet yasası gerekli. Yüzde 99’u Müslüman olan ülkemizde, farklı dinlerin, kültürlerin, mezheplerin olduğu ülkemizde, yakın zamanda, Çorum’da, Maraş’ta mezhep kavgaları ve çatışmalarının travmalarını yaşamış ülkemizde, gerçekten, sadece dinler arası diyalog, hoşgörü ve barış çabaları değil, kendi dinimizin eğitim ve yönlendirmesinde 80 bin caminin ve 70 bin personelin çok önemli olduğunun altını çizmek istiyorum. Diyanet personeli kadar, bir başka bakanlığın, Millî Eğitim Bakanlığının öğretmenlerinin kılcal damarlar gibi ülkemizin dört bir yanına gittiği gerçeğinin altını çizersek, öğretmenler ve imamlar, gerçekten, toplumda toplumsal barışın sağlanmasında çok önemli bir rol üstleniyorlar.

Bu nedenle, ben Sayın Bakandan şunu da merak ediyorum: Hrant Dink cinayeti, Trabzon’daki Santoro olayı, Malatya’daki olaylarla ilgili, bu dinî duygularla işlenen, işlendiği iddia edilen cinayetlerle ilgili Diyanetimizin ayrıca etkili bir çalışma yapması düşünülüyor mu? Çünkü, ben Şırnak’ın İdil ilçesinde yaşadım ve gerçekten, yaşadığım mahallede Süryanisi olan, Yezidisi olan, Müslümanı olan, bir yılda altı bayramı dolaştığım çocukluğumu hatırladığım zaman ve yine bir diyanetçinin çocuğu olarak beni alıp Mardin Lisesine getirdiği zaman, bir Müslüman olarak da, öğrenci velisi olarak Kırklar Kilisesinin papazına da “buyurun, oğlumun velisi ol” diyen bir medeniyetin içinden geldim ben ve o Peder Yusuf Sağ -ki, bugün Hristiyan-Müslüman Diyalog Komisyonu Başkanlığı yapan- velimden -İstanbul’da şu an, Katolik Kilisesi temsilcisi- bu dinler arası diyaloğun daha da geliştirilmesi için İspanya’daki çalışmaların, Urfa ve Mardin’deki çalışmaların geliştirilmesi gerektiği düşüncesiyle…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Kaplan, bir toparlarsanız.

HASİP KAPLAN (Devamla) – …Diyanetin, dünya barışına, bu konuda, zengin kültürel çeşitliliğimizi de katarak, özellikle de Mezopotamya’nın dini, ibadet, inanç, turizm ve kültüründen de beslenerek, biraz da yine TİKA çalışmaları çerçevesinde yaşatılan tarihî, kültürel mabetlerin yanında Hasankeyf’teki mabetlerin de nasıl kurtarılacağında çaba göstereceğini merak ediyorum.

Aynı zamanda Irak’ta Türkmen ve Kürt kardeş ve akrabalarımızla ilgili çalışmalarının kapsam ve kapasitesini de merak ediyorum.

Ben, son sözlerimi, Devlet Bakanımız, aslında sosyal devletin sosyal yönü ve Kabinenin tek kadın bakanı, sosyal yönüyle de aynı zamanda Hükûmetin politikalarını da temsil eden Sayın Bakanın açıklamalarını ve konuşmalarını konuştuğum zaman, onca yapılan çalışmayı -kadın hakları konusunda, çocuk hakları konusunda, özürlüler konusunda- o bütçeyle nasıl hayata geçileceğini dehşetle düşünür oldum. Yani, Türkiye namus, töre cinayetlerinde Avrupa’da geri kalmış bir ülke olarak gözükürken, bunu giderecek çalışma ve çabaları, bu bütçeyle, bu Bakanlığa bırakmak sosyal devlet değil, bu bir zulümdür. Bu zulmü, bu haksızlığı gidermek lazım.

Bir noktaya daha dikkat çekmek istiyorum. Son dönem çocuk kriminolojisindeki artış dikkat çekiyor. Hırsızlık, kapkaç, gasp… Bu konudaki çalışmaları dikkate alarak gerçekten önlem alınması gerektiğini düşünüyorum. Son bayram gezimde dehşete kapıldım, bütün bayramda çocukların elinde oyuncak silahlar vardı. Bunun mutlaka pedagoglara ve psikologlara araştırılması gerektiğini düşünüyorum.

Teşekkür ediyorum, sağ olun.

BAŞKAN – Sayın Kaplan’a teşekkür ediyoruz.

Komisyonumuzun değerli üyeleri, değerli bakanlar; biraz önce eski Başbakanlarımızdan, devlet adamlarımızdan, değerli büyüğümüz Erdal İnönü Bey vefat etmiştir. Dolayısıyla, kendilerine Allah’tan rahmet diliyoruz, yakınlarına sabırlar diliyoruz.

Evet, söz sırası Antalya Milletvekilimiz Sayın Günal’da.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, sayın bakanlar, Komisyonumuzun değerli üyeleri, kıymetli bürokrat arkadaşlarım, değerli basın mensupları; ben konuşmama başlamadan önce usul hakkında Sayın Başkana kısa bir istirhamda bulunmak istiyorum. Bugün, biz geldiğimizden beri, her kuruma ilişkin, bakanlarımız konuştukça bilgi notları masamıza düşüyor. Sırayla, taksit taksit. Kim konuşursa o anda bir daha düşüyor, ona bakarken öbürü geliyor. Hassaten, bundan sonraki kuruluşların -ki, raporların çok eskiden basıldığı da belli oluyor, yeni yetişen bir şey de değil- Komisyon üyelerimize öncelikle tevdi edilmesini, Sayın Başbakan burada olmadığına göre, Başbakan Yardımcımızdan sizlerin  delaletiyle istirham ediyorum.

Bugün daha önceki Komisyon tutanaklarını da inceledim ve hiçbirinde çok fazla konuşulmayan, tartışılmayan birkaç hususta ve kurumun bütçesi üzerinde birkaç şey söylemek istiyorum. Bazı oturumlarda bürokratlarımız bizlere tanıtılıyor ama şu anda gördüğümüz kadarıyla… Ben, bugün, merak ediyorum -arada birkaç dakika ayrıldım ama- Başbakanlıkla beraber gerçekten Millî Güvenlik Kurulunun ve Millî İstihbarat Teşkilatının bütçesi tartışılıyor mu, sunuluyor mu, ben anlayamadım. Belki yeni bir üye olduğum için olabilir, ama tutanaklarda da fazlaca bir şey geçmiş yıllarda göremedim.

Şimdi, bütçesinin tartışılması önemli değil. Burada kaç para, nereye harcandığını sormuyoruz. Türkiye çok önemli bir gündemle karşı karşıya. En önemli şey millî güvenliğimiz şu anda ve bir tezkere çıkardı bu Meclis. Amacımız onların faaliyetlerini, uygulamalarını sorgulamak ve gizliliği olan şeyleri tartışmak değildir. Hükûmet üyelerimizden de, Başbakanlıkla ilgili olarak, sadece, “şu kadarlık bütçesi var” açıklamasını gördük.

Neden önemsiyoruz? Az önce bir üyemiz bazı hususlara temas etti. Tabii ki, burada bunları cevaplamaya süremiz de yetmez, bunları açıklamaya süremiz de yetmez. Ancak, kamuoyuna açıklanan kısmıyla ve az önce tartışılan kısmıyla Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin Genel Sekreterinin yapılan kanun değişikliğiyle sivil bir şahsın atanmasının bile yeterli olmadığı, tamamıyla ilga edilmesinin istendiği bir durum söz konusu.

Şimdi, böyle bir durumda, hem teknik yetersizliklerin geçtiğimiz yıl kuruluş yıldönümünde bizatihi kamuoyuna MİT Müsteşarı tarafından açıklandığı ve bugün belli zafiyetler yaşadığımız bir dönemde bunların konuşulmasını arzu ediyorum. Neden? Şimdi, burada da yine bir felsefeyi eleştiriyorum. Bakınız, Yine bu kurumların iç bünyesini veya şeyi tartışmıyorum, sadece Sayın Başbakanın ve kabine üyelerinin bu konudaki takındıkları tutumu burada değerlendirmek üzere söz aldım.

Bu konularda genellikle bir önyargı söz konusu. Maalesef, biz ordu millet olmamıza rağmen AKP İktidarı döneminde Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı özellikle MGK sivilleştiriliyor adı altında askerlere karşı genel bir önyargı var. Neden diyorum? Burası sivilleştirildikten sonra, ki, çok önemli psikolojik harekât uzmanlarının bulunduğu kurumun değerli kadroları maalesef atıl hâle gelmiş ve kullanılmaz durumda.

Yine, MİT Müsteşarının geçen sene kuruluş yıl dönümünde kamuoyuna yaptığı açıklamada, basın duyurusunda da belirttiği, 21’inci yüzyılın bu değişen ortamında Amerika Birleşik Devletlerinin Büyük Ortadoğu Projesi’ni uygulamaya koyduğu bölgemizde tüm NGO’lar, istihbarat ajanları cirit atarken ellerindeki imkânların yetersizliğinden, stratejik istihbarat değerlendirmesi yapamamaktan ve teknoloji takip edememekten şikâyet etmiş. Dolayısıyla, biz bunlarla ilgili, bütçeye bakıyorum, artışlara bakıyorum, hiçbirisi yüzde olarak bunu karşılayacak durumda değil. Daha da önemlisi, bunun önemi konusunda çalışmalar yapılmıyor. Aşağı yukarı on yıldır İstihbarat Üst Kurulunun işletilmediği konusunda duyum alıyorum. Böyle stratejik bir dönemde ve bu tip güvenlik kaygılarının yaşandığı ve dünyadaki dönüşümün yaşandığı bir dönemde tüm istihbarat kurumlarını organize ederek kurumlar arası iş birliğini sağlayacak olan Millî Güvenlik Kurulunun ise yeniden yapılandırılması adı altında tamamen yapılandırmayı bırakarak Avrupa Birliğinin ve bir kısım taleplerin, ki, az önce de burada da dile getirildi, birleştirilerek tamamen işlevsiz hâle getirilmeye çalışıldığı ortaya çıkıyor.

Şimdi, burada, öncelikle MİT’in dış istihbarata yönelik imkân ve kabiliyetlerinin artırılması ve teknik insan kaynakları, teknoloji ve maddi kaynakları açısından da güçlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Bu konuda verilecek önergeye de destek olacağımızı burada ifade etmek istiyorum.

Bu bağlamda, yine, dış politika anlamında önemli olan başka bir şey, ki, on dakika içerisinde bütün kurumlara değinmemiz mümkün değil, ama, TİKA İşbirliği ve Kalkınma Ajansı olarak kurulmuş olan 4668 sayılı Yasa gereği başta Türk dilinin konuşulduğu ülkeler ve Türkiye’ye komşu ülkeler olmak üzere gelişme yolundaki ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olmak, bu ülkelere ekonomik, ticari, teknik, sosyal, kültürel, eğitim alanında iş birliği projeleri ve programları aracılığıyla gerçekleştirmek amacıyla kurulmuş. Maalesef, kuruluşundan bu yana bu amaca uygun olarak işletemediğimiz bir kuruluş, zaman zaman daha ön plana çıkmış, zaman zaman arka planda kalmış, ama, burada da bu beklentilere cevap verebilecek bir durumda maalesef değil. Bir sivil toplum kuruluşu gibi değil, tabii, bir kamu kurumu gibi çalıştığı için de bir takım faaliyetleri gerçekleştirmesi mümkün olmuyor.

Diğer birçok ülkenin benzer kuruluşları, teknik iş birliği kuruluşları bir nevi bir takım istihbarat faaliyetlerini yapan kuruluşlar gibi çalışırken biz sadece kültürel, ekonomik, sosyal iş birliklerini gerçekleştirecek alt yapıyı bile sağlamakta zorluk çekiyoruz.

Neden önemli? Özellikle Türk cumhuriyetleri açısından, başta da kuruluş amacında da belirtilmiş, diğer gelişmekte olan ülkeler olmakla birlikte bu açıdan önemli. Atatürk’ün 1933 yılında, Milliyetçi Hareket Partisinin kurucusu Alparslan Türkeş’in 1944 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılacağı ve bu kardeşlerimizle ilişkiye geçmemiz gerektiğini kültürel anlamda, ekonomik anlamda, onlarla iş birliği yapmamız gerektiğini tespit ettiği, böyle bir öngörüye dayanarak ön plana çıkardıkları kuruluş kurulmasına rağmen maalesef bu bağları güçlendirmek, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra da mümkün olmamış, ama, burada yine söylemek istediğimiz bu kuruluşların bütçesini tartışmak değil, AKP Hükûmetinin teslimiyetçi dış politika anlayışıyla maalesef bu kurumlara gereken önemi vermek, gereken bütçeleri ayırmak ve bu amaçlara ulaşmak mümkün görünmüyor.

Öbür taraftan, Diyanet İşlerinin kuruluş felsefesi de yine 3 Mart 1924’te kurulan bir cumhuriyet kuruluşu olarak bu kurumun siyasi baskılardan uzak olarak millî, dinî, kültürel konularda iş birliğini pekiştirmek amacıyla aydınlatıcı görev görmesi ve din eğitimi vermesiydi. Son yıllarda özellikle kurum çalışanlarının aşırı siyasi baskı altında kaldıkları ve atamalarda siyasi davranıldığı konusunda yoğun duyumlar ve bilgiler bize ulaşmaktadır. Bunu da özellikle siyasetten uzak tutma konusunda ve atamalarda özellikle de dış atamalarda, az önce TİKA’yla ilgili bahsettiğim gibi, liyakate, ehliyete önem verilmesini özellikle burada belirtmek istiyorum.

Kısacısı, yine, söylediğim şey, işin ayrıntısı değil, felsefesidir. Bu millî güvenlik unsurlarını dikkate almadan, sadece Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı olmakla övünerek, dinler arası diyaloga öncülük ederek ve Avrupa Birliğinin taleplerini dikkate alarak geleceğimiz nokta, az önceki üyenin talebinin gerçekleşmesi noktasına doğru gidip Millî Güvenlik Kurulunun tamamıyla lağvedilmesi, güvenlik işlerimizin de dışarıya emanet edilmesiyle sonuçlanacaktır. Bu konuda AKP Hükûmetini hassasiyete davet ediyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkan.

Bu konuda bir millî duruş sergilemeye, tezkere çıkacağı zaman kalkıp “ben bir Amerika’ya gideyim bir sorayım geleyim, ondan sonra karar veririz” dememeye ve kendi kararımızı kendimiz almaya, bunu yaptığımız zaman da bölgemizde gerçekten lider ülke olabileceğimize inanıyorum.

Hepinize en derin saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN – Evet, teşekkür ediyoruz Sayın Günal’a.

Söz sırası, Sayın Öztrak’ta.

FAİK ÖZTRAK (Tekirdağ) – Sayın Başkan, Plan ve Bütçe Komisyonunun değerli üyeleri, sayın bakanlar, değerli bürokratlar; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sözlerime başlarken, bu ülkenin yetiştirdiği önemli bir siyasetçiyi, ama, ondan daha da önemlisi uluslararası çapta bir bilim adamını, Sayın Erdal İnönü’yü kaybetmekten duyduğum üzüntüyü dile getirerek başlamak istiyorum. Kendisine Allah’tan rahmet diliyorum.

Sayın Başkan, ben de, bugün, izninizle, Başbakanlığın bakanlıklar arasındaki eşgüdüm ve politikalarının koordinasyonu cephesi üzerinde durmak istiyorum. Özellikle de ekonomi alanındaki koordinasyona değinmek istiyorum.

Sayın Başkan, dün Türk ekonomisiyle ilgili bir takım verilere değindik. Türk ekonomisini değerlendirirken son beş yıldır yaşadığımız küresel iklimi dikkate almak ve değerlendirmeyi geçmişteki verilerle ya da ekonominin krizde olduğu dönemdeki verilere bakarak değil, diğer ülkelerde ne olmuş, ona bakarak yapmakta yarar olduğunu bir defa daha dile getirmek istiyorum. Bu çerçevede bazı verilerin kısaca üzerinde durmak ve bu verilerden hareketle ekonomide ciddi bir koordinasyon problemi olduğunu dile getirmek isterim.

Sayın Başkan, büyüme dedik, Türk ekonomisi kesintisiz yirmi iki çeyrektir büyüyor dedik. Türk ekonomisi yirmi iki çeyrektir kesintisiz büyüyor, ama, dünya ekonomisi de aynı şekilde kesintisiz olarak yirmi iki çeyrektir büyüyor. Yalnız önemli bir şey var. 2003-2005 döneminde Türk ekonomisinin yıllık ortalama büyüme hızı yüzde 7.4; küresel piyasalarda bize benzeyen ekonomiler, yani, yükselen piyasa ekonomilerinin otuz ekonominin büyüme hızı yüzde 6.4; yani, 2003-2005 döneminde biz otuz ekonominin ortalamasının üstünde büyümüşüz; ama, şimdi 2006-2008 dönemine baktığımız zaman, çok tehlikeli bir gidiş dikkat çekiyor. Türkiye’nin bu dönemde -2008 tabii ki tahmin ve 5,5’luk gibi oldukça yüksek bir tahmin var- yüzde 5,5 oranında büyümesi -üç yıllık ortalama- buna karşılık yükselen piyasa ekonomilerinin yüzde 7.3 büyümesi öngörülmüş.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Çin ve Hindistan’ı çıkardığınız zaman ortalama yüzde 3…

FAİK ÖZTRAK (Devamla) – Öyle değil efendim. Uluslararası Finans Enstitüsünün rakamlarını ben daha sonra size takdim ederim, orada değerlendirmeyi yaparsınız. Öyle değil.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Müsteşarım, yirmi iki çeyrekte mi büyüyor dünya ekonomisi, bir de onu açıklığa kavuşturursanız.

BAŞKAN – Evet, değerli arkadaşlar, lütfen, kesintiye uğramasın.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Dünya ekonomisi 2002’den bu yana kesintisiz büyüyor.

BAŞKAN – Sayın Öztrak, buyurun devam edin.

FAİK ÖZTRAK (Devamla) – İzninizle, yine, bu otuz ekonominin ortalama temel özelliği cari açık değil cari fazla vermeleri. 2002 yılında bu otuz ekonominin cari fazlalarının gayrisafi yurt içi hasılaya oranı yüzde 1.3; 2006 yılında bu fazla yüzde 3,5’a çıkmış, 2007 yılında da bunun yüzde 3.2 olması bekleniyor. Buna karşılık Türkiye 2002 yılına yüzde 0.8’lik bir cari açıkla başlıyor. Bugün geldiğimiz noktada 2006’da cari açığın gayrisafi yurt içi hasılaya oranı yüzde 8.2; 2007 yılında bunun yüzde 7.4 olması resmî olarak bekleniyor, ama, benim yaptığım tahminlere göre ithalatın 170 milyar dolar civarına geleceğini düşünürsek, yine, 8.2 civarında bir rakam olacak bu.

Yine, şununla övünüyordu; diyorduk ki: Dış borçlarımız düştü. Dış borçların döviz gelirlerine oranı bu otuz ülke için 2003 yılında yüzde 102.9; 2006 yılında bu yüzde 69’a gerilemiş. Bizdeki oran 2003 yılında yüzde 203.4; 2006 yılında yüzde 168.4’e gerilemiş; yani, bizim dış borçlarımızın döviz gelirlerine oranı neredeyse iki kat, öbürü artık döviz gelirlerinin altına inmiş dış borç stoku.

Yine, bir başka Türk ekonomisiyle ilgili veriye dönüp baktığımız zaman, reel efektif kur endeksi -Merkez Bankasının bu- 170’e çıkmış. Yine, birim ücret endeksi -ki dolar cinsinden baktığımız zaman- bu da 130’lara yaklaşmış bu yılın ikinci çeyreğinde. Bütün bunlar rekor. Türkiye’nin son on beş yılda görmediği seviyeler bunlar.

Peki, bunlar neyi ifade ediyor? Aslında neyi ifade ettiğini basına verilen ilanlardan, bugün iş âleminin konuşmalarından anlamak mümkün. Çok net bir sorun var: Türkiye Türk Lirasının aşırı değerlenmesi sonucunda Türk sanayi müthiş bir rekabet baskısıyla karşı karşıya. Şimdi bakıyorum Türk ekonomisine duyulan güveni yabancı sermaye girişleriyle açıklamaya çalışıyoruz.

Sayın Başkan, dün dile getirildi, efendim, sıfırdan yatırım falan, bunların hepsi doğru da, esas önemli bir şeyi gözden kaçırıyoruz. Bu yabancı sermaye nereye geliyor, hangi sektörlere geliyor? Buna hiç baktık mı? Bakınızy,ş üç tane sektör bunun yüzde 90’ından fazlasını oluşturuyor. Hangi sektörler bunlar? Toptan perakende ticaret, bankacılık, telekomünikasyon. Bu sektörlerin ortak özelliği ne? Bu sektörlerin ortak özelliği dış rekabetten etkilenmemeleri. Bakınız, mevcut ekonomi politikaları sonucunda Türkiye’de artık sanayiye yani dış rekabete açık sektörlere yatırım yapmak cazibesini kaybetmiştir. Aslında Türk Lirasının bu seviyeye çıkmasıyla birlikte bugün üretim sürecinde yerli ne varsa hepsi yabancıya göre daha pahalı hâle gelmiştir ve tasfiye olma sürecine girmiştir.

Peki, bunun nedeni nedir? Bunun nedeni Türkiye’nin küresel sermaye hareketlerini yönetememesidir. Böyle bir yönetim içinde, ekonomi yönetimindeki tüm birimlerin koordinasyon içinde çalışması ve küresel sermaye hareketlerinden aşırı küresel sermaye girişinin bir sorun olduğu teşhisinde, tespitinde birleşmeleri gerekir. Ama maalesef kurumlarımız arasında böyle bir ortak tespit yoktur. Böyle bir tespit yapıldıktan sonra alınabilecek önlemler bellidir. Bunlar dövizin sterilizasyonundan başlayıp kötü şartlı döviz kredilerinin temizlenip iyi şartlı döviz kredilerine dönülmesi, ilave ek yeni döviz cinsinden borçlanma özellikle kamu kesiminde yapılmaması, yine, bunun dışında düzenleme ve denetlemeyle ilgili otoritenin makro ekonomik riskleri dikkate alan bir düzenleme biçimine geçmesi.

Niye bu kadar Türkiye’ye dışarıdan borç cinsinde ya da başka biçimlerde döviz girmektedir? Nedeni gayet açıktır Sayın Başkan. Bu dönemde yabancı parayla borçlanmak Türk Lirasıyla borçlanmaya göre daha ucuz hâle gelmiştir. Şimdi, bu aradaki farkı azalttığınız zaman bu giriş önlenecek, Türk Lirasının aşırı hızla değerlenmesinin önüne geçilebilecek, bu suretle Türkiye’de rekabete açık sektörlerin üzerindeki bu amansız baskı bir ölçüde telafi edilecektir. Çok açık söyleyeyim, bu baskı sürdükçe bu baskının yansımasını bütçede göreceğiz. Evet, bir bakanımız diyecek ki, sosyal güvenlik primlerini düşüreceğiz, öbür bakanımız diyecek ki, hayır yerimiz yok bunu yapamayız.

Bütçeyle rekabet sorununu çözmek mümkün değildir, fiyatlar yanlış yerde durduğu sürece bütçe politikalarıyla, bütçeden vererek, tarımcıya vererek, sanayiciye vererek, rekabete açık başka sektörlere bir takım transferler yaparak bu rekabet sorununu çözemezsiniz. Sorunu çözmek için dışarıdan gelen sermayenin bir sorun olduğu, ülkede kırılganlıklar yarattığı teşhisinde birleşmek ve bu teşhis etrafında ekonomi yönetiminde mevcut olan kurumları bir araya getirmek gerekmektedir.

Bu çerçevede, geçmişte içinde bulunduğum çeşitli ekonomiden sorumlu kurumların durumlarına bakarak, burada nasıl bir koordinasyon yapılması gerekir, bununla ilgili önerilerimi de sunmaya çalışacağım. Şimdi, bakınız, bu ülkede ekonominin geneline, mikroda alınan bir takım tedbirlerin makro hangi etkileri olabilir bununla ilgili birikimi olan kurumumuz Devlet Planlama Teşkilatıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurunuz.

FAİK ÖZTRAK (Devamla) – Bugün tek tek bakanlıklara baktığımız zaman Devlet Planlama Teşkilatını zaman zaman ayak bağı gibi görürler. Sebebi şudur: Her bakanlık kendi faydasını maksimize etmek ister, ama, Devlet Planlama Teşkilatı bu maksimizasyon sürecinde ülke için en optimal olan çözümü aramaya çalışır. Bu nedenle de, bu birikimi nedeniyle de Devlet Planlama Teşkilatı aynen Amerika Birleşik Devletlerinde başkanın ekonomik danışmanlar kurulu gibi bir fonksiyon yerine getirmektedir.

İkinci önemli kurumumuz, tabii, Hazinedir. Hazinenin ihtisas alanı borç yönetimidir. Merkez Bankası para politikasından sorumludur. Maliye Bakanlığımız bütçe ve maliye politikalarından sorumludur. Bankacılık Düzenleme Denetleme Kurumu da mali sistemin düzenlenmesinden ve istikrarından sorumludur.

Şimdi, bu kurumları bir masanın etrafında sık sık bir araya getirmek şarttır. Bu kurumların hepsinin uluslararası sermaye hareketlerinin artık ülkede sorun yarattığını kabul etmeleri gerekmektedir ve bu çerçevede makro ekonomik riskleri, bu çerçevede oluşan makro ekonomik riskleri yönetecek bir koordinasyon çerçevesinin mutlaka oluşturulması şarttır. Ancak böyle bir yaklaşım son dört beş yıldır Türk ekonomisinde gözükmemektedir. Herkes olaya kendi penceresinden bakmaktadır ve maalesef kimse de araba giderken arabanın tekerine çomak sokan olmak istememektedir. Ancak bu gidiş sürecinde de sürekli kırılganlıklar artmaktadır.

Umuyorum önümüzdeki dönemde bu koordinasyon meselesine ve özellikle kurumların küresel sermaye hareketlerindeki aşırı dalgalanmaları sorun olarak görmelerine yol açacak bir koordinasyonun gerçekleşmesine imkân verecek bir yönetim biçimi ortaya çıkar.

Bütün heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Yine, bu bütçeleri huzurumuza getiren bürokratlarımıza ve sayın bakanlarımıza tekrar teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Öztrak’a çok teşekkür ediyoruz.

Sayın Mustafa Kabakcı…

MUSTAFA KABAKCI (Konya) – Değerli Başkanım, Değerli Divan, değerli bakanlarım, değerli komisyon üyeleri, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; ben de hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bakanlarımızın Bakanlar Kurulu toplantısı sebebiyle vakitlerinin çok fazla olmadığını da biliyorum. Onun için, sözü çok fazla uzatmayacağım.

Sözlerime başlamadan, eski başbakanlarımızdan rahmetli Erdal İnönü için Allah’tan rahmet diliyorum.

TİKA’yla ilgili sözlerime başlamak istiyorum. Biraz önce konuşan komisyon üyelerimizden bir tanesi NGO’lardan bahsetti. NGO çalışmasının şu anda dünyanın en önemli çalışmalarından biri olduğu bilinmektedir. Birleşmiş Milletlere projesini akredite ettirmiş NGO gruplarının 40 bin civarında olduğu, çalışanların 19 milyon civarında insan olduğu bilinmektedir ve NGO’lar Türkiye üzerinde ciddi manada çalışmaktadırlar. Ben Konya milletvekiliyim. Zaman zaman NGO gruplarından şahısların Konya’ya geldiklerini ve Norveç gibi bir ülkenin bile Türkiye’yle ilgili düşünceleri olduğunu biliyoruz. Acaba TİKA bu konuda kaç tane NGO grubu organize etmiştir, etmeyi düşünmekte midir? Yurt dışında bulunan Türk iş adamlarıyla beraber, oradaki derneklerle beraber, Diyanete bağlı camilerle beraber, NGO grupları organize edilebilir mi? Oradan akan bilgiler Türkiye’deki bir havuzda toplanabilir mi ve bu toplanan bilgiler sivil toplum kuruluşlarıyla, Türkiye Odalar Borsalar Birliği gibi, ticarette, siyasette, ekonomide değerlendirilebilir mi diye düşünüyorum.

TİKA’nın burada bir takım öğrencileri misafir ettiğini ve bu yetiştirdiği burslarla desteklediği bu öğrencileri yurt dışına gittikten sonra, yani, ülkelerine döndükten sonra takip edip etmediğini, bunları özel organizasyonlarda birleştirip birleştirmediğini; yoksa, Türk milletinin parasının o konuda heba edilip edilmediğini de merak ediyorum. Bunun önemine inanıyorum.

Gene TİKA’nın belki Diyanetle de iş birliği yaparak, içerdeki özel üniversitelerle ve resmî üniversitelerle iş birliği yaparak Avrupa Birliği ülkelerinde Türk üniversitelerinin kampüsler açmasını teşvik edip etmediğini, etmesinin uygun olacağı kanaatindeyim. Bunu öğrenmek istiyorum.

Başbakanlıktan da şöyle bir sorum var, sorudan öte bu konuda biraz sesli düşünmek istiyorum. Maalesef Türkiye’deki yoğun bir egemen kültür baskısından dolayı sosyal zemin süratle kaymaktadır. Sosyal zeminin süratle kaydığı bu zamanımızda bir üst organizasyon oluşturularak, burada Kültür ve Turizm Bakanlığının kültür bölümü, TRT, Millî Eğitim, Diyanet İşleri Başkanlığı, aileden sorumlu devlet bakanlığı, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünün dâhil olduğu bir üst organizasyonla bir yeni kültür politikası oluşturulabilir mi ve bu belli bir yöne doğru sevk edilebilir mi diye düşünüyorum. Bu konuda kaygılarımız var. Geleceğimizle ilgili planlama yapmak zorundayız. Bu belki toplum mühendisliği olarak adlandırılabilir, ama, bunu yapmanın gerekliliğine inanıyorum.

Sözlerimi bitirirken, yaptığı çalışmalardan, yayınlardan dolayı Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürü Sayın Yusuf Sarınay’a huzurlarınızda teşekkür etmek istiyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Sayın Kabakcı’ya teşekkür ediyoruz.

Sayın Mustafa Kalaycı…

MUSTAFA KALAYCI (Konya) – Sayın Başkan, Sayın Başbakan Yardımcısı ve bakanlar, komisyonun değerli üyeleri, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; ben de, Sayın Erdal İnönü’ye Allah’tan rahmet, yakınlarına baş sağlığı dileyerek sözlerime başlıyorum. Bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Başbakanlığın temel görevi, bakanlıklar arası uyum, koordinasyon ve iş birliğinin sağlanması, devlet teşkilatının düzenli ve etkin işlemesi için gerekli sistem ve prensiplerin geliştirilmesi ve uygulanmasının temini ile hazırlanan düzenlemelerin mevzuata, kalkınma plan ye programına uygunluğunun sağlanmasıdır. Yani gelen tasarı ve teklifleri, kamu kurum ve kuruluşlarının kurumsal, mesleki ve benzeri taassupları ve beklentileri karşısında sözü edilen mevzuat ve kamu yönetimi geleneklerine, yargı içtihatlarına uygun olarak değerlendirmek ve sonuçlandırmaktır. Ancak Başbakanlık koordinasyon görevini yeterli etkinlikte yerine getirmemektedir. Her alanda koordinasyon eksikliği görülmektedir.

Bir çok düzenlemenin gerekçelerinde ve acil eylem planında, kamu kuruluşlarının görev ve yetki geçişlerinin önlenmesi ve bir koordinasyon içinde kurumların işletilmesi öngörülmektedir. Ancak uygulamada görülmektedir ki, aynı konuda yapılan düzenlemeler arasında bile uyumsuzluk bulunmaktadır. Bir yandan mali disiplinden söz edilirken diğer yandan rant dağıtan kurumlar Bütçe ve İhale Kanunu kapsamı dışına çıkartılmaktadır. Eşgüdüm bir yana hukuk sistemi tam bir kargaşaya sahne olmaktadır.

Yapılan düzenlemeler kamu yönetiminin iyileştirilmesi ve kaynak israfının önlenmesine yönelik olmak yerine, kamu arazileri ve malları nasıl pazarlanır, kadrolaşma nasıl sağlanabilir, ihale mevzuatı ve bütçe dışına nasıl çıkılabilir, denetimden ve yargıdan nasıl kaçınılabilir ve devletle kavgalı olanlar nasıl affedilebilire hizmet eden düzenlemeler olmuştur. Kamu kurumlarına müdahale edilerek kamu yönetimi geleneği yok edilmiş, kamu yönetimi kurum, kural ve çalışanlar bakımından her yönüyle tahrip edilmiştir. Bütün bunlar olurken Başbakanlık hiçbir tedbir uygulamaya koyamamış, bu çarpık uygulamaların içinde olmuştur.

Sayın Başkan, geçen dönem kamu yönetiminde yeniden yapılanma adı altında hazırlanan ancak Cumhurbaşkanı tarafından veto edilen düzenleme hukuki ve teknik yeterliliğe sahip bulunmadığı gibi, üniter yapının tahribine alt yapı hazırlar mahiyettedir. Bu nedenle tasarı sorunlara çözüm getirmek bir yana sorunu teknik bir problem olmaktan çok daha ileriye taşıyacak niteliktedir.

İdari yapımızdaki esas problem, devletin temel nitelikleri ya da idarenin karar alma ve denetim yetkisinden kaynaklanmamaktadır. Oysa yapılan düzenlemelere bakıldığında sorun olarak devletin bu temel dinamiklerinin görüldüğü anlaşılmaktadır. Bugüne kadar kamu yönetimi alanında yapılanlar kamu yönetiminde birlik ve bütünlük ilkesinden tamamen uzak, temel dengeleri tahrip eden, eşitliği zedeleyen, adaletsizliğe yol açan düzenlemelerdir.

Acil Eylem Planı’nda öncelikli hedeflerden olmasına rağmen İdari Usul Yasası bugüne kadar çıkartılmamıştır. Beş yıldır Hükûmet bir yandan kamu yönetimindeki dengesizlik, verimsizlik ve kalitesizlikten, bürokratik oligarşiden şikâyet etmiş, bir yandan da bu düzensizlikleri gidermek yerine kullanmak, bu yolla kayırmacılık yapmak tercih edilmiştir. Bazı teşkilat kanunlarında kurumsal hizmette etkinliği sağlamaya dönük olmak yerine, sadece personeli değiştirmeye ve kadrolaşmaya yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Bu amaçla kurumlar kaldırılmıştır ya da kurumların sadece adları değiştirilerek idari personel görevden alınmış, diğerleri de başka kurumlara dağıtılmıştır.

Kamu hizmetine girişte liyakati ve hakkaniyeti temin maksadıyla çıkartılan merkezî ve sınav görevde yükselme uygulaması yapılan istisnalarla sübjektif değerlendirmelere açık hâle getirilmiştir. Merkezî sınav sulandırılmış, görevde yükselmede kurumların takdir yetkisi artırılarak yandaşlara kolaylık sağlanmıştır. Ana sistemden uzaklaşılarak sözleşmeli ve geçici istihdam yöntemleri amacı dışında istenilen kişiyi işe yerleştirme aracı olarak kullanılmıştır.

Yapılan bir diğer tahribat da ücret rejimindedir. Eşit işe eşit ücret sağlamaktan söz edenler, başta kurumların teşkilat kanunları olmak üzere birçok kanunda yapılan münferit düzenlemelerle kurumlar ve unvanlar arası ücret dengesini bozmuşlar, ücret adaletsizliğini artırmışlardır.

Kamu yönetimindeki yolsuzluk ve yozlaşma büyük boyutlara ulaşmış, işler çoğu zaman meşru zeminde gibi yürür olmuştur. Oluşturulan kamu görevlileri etik kurulu gerek düzenleme gerekse işleyiş açısından etkinlik sağlayabilecek ve uygulamadaki sorunlara çözüm olacak nitelikte bulunmamaktadır. Bugüne kadar yolsuzluk suçunu oluşturan hâller ile yolsuzlukla mücadelede uygulanacak usul ve esaslar belirlendiği bir düzenleme yapılmamıştır.

3056 sayılı Kanun’da Başbakanlık Teftiş Kurulunun görev ve yetkileri arasında olmasına rağmen, özellikle belediye şirketlerindeki usulsüzlükler, belediye personelinin bu kuruluşlarla ilişkileri ile bu personelin kamu kurumlarına mevzuata aykırı olarak nakli gibi hususlarda yeterli ve etkin denetleme yapılmamaktadır. Yine, bazı belediye başkanlarının bölücü söylem ve işlemleri karşısında da Başbakanlık Teftiş Kurulu hiç harekete geçirilmemiştir.

AKP dönenimde kamu yönetiminin yapısı ve işleyişi içinden çıkılmaz hâle getirilmiş, idare hukukunun temel ilkeleri ve içtihatlar dikkate alınmamış, uygulamalarda bütünlük ve tutarlılık yaklaşımıyla hareket edilmemiştir.

Asayiş, eğitim-insan gücü ilişkisi, mesleki eğitim, imar karmaşası, şehir rantları, spordaki şiddet, bürokrasi, yolsuzlukla mücadele, sokak çocukları, kültür eserleri, enerji ve benzeri hangi karmaşık ve kaotik konuda Başbakanlık prensip belirlemiş ve kamu kurumlarını yönlendirmiştir? Başbakanlık bu görevlerini yapamamaktadır. Koordinasyondan, evraklarının kamu kurumlarına sevk işlemini yapmak anlaşılmaktadır. Prensip koymaktan da her yıl aynı nitelikte çıkartılan personel naklî genelgesi anlaşılmaktadır. Bu anlayış Başbakanlığı etkisiz kılmanın ötesinde, kamu kurumları arasındaki anlayış birliğinin oluşmamasına ve kamu düzeninin tesis edilememesine yol açmaktadır.

Bağlı kuruluşlardan bir kısmı hizmet bakanlıklarıyla zaman zaman ilgilendirilmiş olmakla birlikte, daha sonra yeniden Başbakanlığa bağlanmıştır. Bu bağlantıların günü birlik, kişiye özgü nedenlerle değil, hizmet gereği olarak tespiti gerekmektedir.

Başbakanlıkta AKP döneminde Hükûmetin vücut dilinden anlamayan personel taciz edilmiş, yıldırma politikası uygulanmıştır. Terfilerde kayırma esas olmuş, hizmet ihtiyacına bağlı olmaksızın çok sayıda yeni personel alınmış ve idari görevler siyasi yandaşlarla doldurulmuştur. Siyasi kadrolaşma anlayışı hâkim olmuştur. Bakanlıklarda nakil, tayin ve terfilerle ilgili olarak yaşanan adaletsiz ve haksız uygulamalar karşısında Başbakanlık sessiz kalmış, prensip koyma ve koordinasyon sağlama görevini yerine getirmemiştir.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Milliyetçi Hareket Partisinin kamu yönetimine ilişkin temel görüşlerine de kısaca değinmek istiyorum. Milliyetçi Hareket Partisi olarak şeffaf, katılımcı, performansa dayalı, hesap verme sorumluluğunu esas alan, vatandaşın hizmet sunumunu denetlediği, düzenleyici, denetleyici, yol gösterici, gerektiğinde koruyucu ve kollayıcı, değişim ve gelişimi sürekli kılan bir idari yapının tesisini öngörmekteyiz.

Bu çerçevede, Bakanlar Kurulunun görevleri Hükûmetin ortak karar alması gereken ve müştereken sorumlu olunacak işlerle sınırlandırılmalı, Başbakanlık ve bakanlıkların ana hizmet birimleri ile bağlı ve ilgili kuruluşların görev ve fonksiyonları itibariyle değerlendirilerek, devlet bakanlıkları eliyle yürütülen hizmetler ilgili bakanlıklarla ilişkilendirilmeli, bakanlıklar bünyesindeki bazı birimler birleştirilmeli, fonksiyonel olmayan birimler tasfiye edilmelidir.

Bu suretle, Başbakanlığın koordinasyon görevini daha etkin bir şekilde yerine getirmesi ve bakanlıklar arasındaki yetki geçişmelerinin önlenerek kaynak israfının önlenmesi ve bakanlıkların daha etkin çalışması sağlanmalıdır.

Türkiye’nin ihtiyaçları ve kalkınması için mevcut bakanlık sayısını artırmadan bilim, teknoloji ve iletişim, denizcilik, kentleşme, kırsal kalkınma ve Türk dünyasıyla ilgili alanlarda bakanlık yapılandırılmalıdır.

Başbakanlığın bağlı ve ilgili kuruluş sayısı 40’lardan aşağıya indirilmeli ve diğerleri ilgili bakanlıklara devredilmelidir.

Başbakanlık ve bakanlıklardaki müşavir sayısı azaltılmalıdır.

Kamu hizmetine giriş mutlaka objektif esaslara bağlanmalıdır.

Sayın Başkan, millî güvenliğimiz konusunda da kısaca bir bilgi vermek istiyorum. Bugün itibariyle Türkiye düşük seviyede kuvvet ve teknoloji kullanarak etkin olmayı amaçlayan bir tehdit olan asimetrik bir tehdit ile karşı karşıyadır. Bu asimetrik tehdidin bir boyutunu PKK terör örgütü ve yandaşlarından kaynaklanan terör ve terörizm, diğer boyutunu Irak kuzeyindeki Barzani ile Talabani güdümündeki faaliyetler, diğer bir tehdidi de ülkemize doğrudan yönelmiş psikolojik harekât oluşturmaktadır.

Asimetrik bu tehditler merkezi bir planlamayı, ademimerkezi icrayı, etkin bir koordinasyon, denetleme ve değerlendirmeyi,yönlendirmeyi ve topyekûn bir mücadeleyi gerekli kılmaktadır. Bunların yapılacağı bir tek yer vardır, orası da Başbakanın karargâhı durumunda olması gereken Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğidir. Bugün yaşamakta olduğumuz gelişmelere baktığımızda, bu Kurumun Başbakan tarafından etkin ve verimli bir şekilde kullanılmadığına işaret etmektedir.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; biliyorsunuz seçimin akabinde, Sayın Başbakan tarafından sipariş edildiği anlaşılan, sonra sahip çıkılmayan sipariş Anayasa taslağı gündeme geldi. Kamuoyunda tartışılan bu taslaktaki konulardan birisi din eğitimi meselesi. Milliyetçi Hareket Partisi, millî birlik ve bütünlüğün sağlanması, vatandaş ile devlet arasındaki yakınlaşma ve çeşitli ön yargıların giderilmesinde önemli katkılar sağladığını düşündüğümüz din eğitiminin okullarda devlet eliyle verilmesini savunmaktadır. Buna ilaveten, ilköğretim altıncı sınıftan itibaren din öğretimini desteklemek amacıyla Kur'an-ı Kerim’i okuma ve anlama, ilmihal bilgileri, peygamberlerin hayatı gibi derslerin seçmeli olarak okutulmasını, yine Türklüğün ve İslam’ın millî ve manevi değerlerini yaşayan ve yaşatan Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaşı Veli, Hz Mevlana, Hacı Bayramı Veli ve Yunus Emre gibi önder şahsiyetlerin hayatı ve felsefesi de ilköğretim okullarında seçmeli ders olarak okutulmasını savunmaktadır.

Ben Değerli Hocamın, Sayın Bakanımın da bu din eğitimi konusundaki görüşlerini duymak isterim. Hem de AKP’nin görüşü bu konuda nedir, net olarak öğrenmek isterim.

Sözlerime son verirken, hepinizi saygıyla selamlıyorum efendim.

BAŞKAN – Sayın Kalaycı’ya teşekkür ediyoruz.

Değerli arkadaşlar, 14.45’e kadar ara veriyorum.

                                                                                                                                               Kapanma Saati: 13.36

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.45

BAŞKAN : Sait AÇBA (Afyonkarahisar)

BAŞKAN VEKİLİ : Mehmet Altan KARAPAŞAOĞLU (Bursa)

SÖZCÜ : Hasan Fehmi KİNAY (Kütahya)

KÂTİP : Süreyya Sadi BİLGİÇ (Isparta)

-----0-----

BAŞKAN – Görüşmelere kaldığımız yerden başlıyoruz.

Söz sırası, Denizli Milletvekilimiz Sayın Mehmet Yüksel’in.

Buyurun efendim.

MEHMET YÜKSEL (Denizli) – Sayın Başkanım, Değerli Başbakan Yardımcım, Değerli Bakanlarım, değerli bürokrat arkadaşlarım, değerli komisyon üyeleri, değerli basın mensupları; Başbakanlık Millî İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği yetkililerinin ülkemizin içinde bulunduğu bu hassas dönemde kendilerine çok daha önemli görevler  düşeceği kanaatindeyim ve bu kuruluşlarımızın çalışmalarında başarılar diliyorum.

Diyanet İşleri Başkanlığıyla ilgili ve Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığıyla ilgili de kısa özetler, notlar vermek istiyorum.

Diyanet İşleri, bir ülkenin inanç özgürlüğü, düşünce özgürlüğü konusunda en hassas olduğu bir konuda görev yapıyor ve son dönemlerde Diyanet İşlerinde önemli gelişmeler oldu, hizmetlerde önemli atılımlar oldu ve şimdiki Değerli Bakanımız vasıtasıyla da bu atılımların ve hizmetlerin daha ileri seviyelere çıkacağına inancım sonsuzdur.

Burada önemli olan konu eğitim. Eğitim sadece yurttaşlarımızın bilgilendirilmesi değil, aynı zamanda vatandaşlarımızı bilgilendiren değerli din adamlarımızın, din görevlilerimizin de en az karşısındaki vatandaşımız kadar bilgili hatta ondan daha da fazla bilgili olmak zorunda, araştırmacı olmak zorunda, sorular sorulara açık, net bilgiler vermek zorunda. Aydınlatma konusunda da İslamiyet’in en sade, en anlaşılır bir şekilde, hurafelerden arındırılmış bir şekilde ve şekilcilikten uzak bir şekilde toplumumuza anlatılması gerekmektedir. Bu konuda zaman zaman toplumumuzda büyük sıkıntılar yaşanmakta ve vatandaşlarımız değişik mahfillerde inancını öğrenmeye yönelmektedir. Bu yanlışlardan dönülebilmesi için gerçek öğrenim yeri olan Diyanetimiz vasıtasıyla dinimizi en iyi şekilde öğrenebilmemiz ve ibadetlerimizi bu doğrultuda doğru bir şekilde yapabilmemiz lazım. Bu anlamda da Kur’an-ı kerimin Türkçe mealinin dağıtılması ve çoğaltılması konusunda Diyanet İşlerimizle ilgili hizmetleri ve yayın hizmetlerine baktığımda oldukça, ücretsiz eserler dağıtılmış. Bu, mutlaka yararlıdır, ama Kur’an-ı Kerim’in Türkçe mealinden ne kadar dağıtılıyor, ücretsiz dağıtılıyor mu bilmiyorum. Toplumumuzun mutlaka ihtiyacı vardır diye düşünüyorum. Zira bizde çok yanlış bir inanış, çok yanlış bir anlayış var, Kur’an-ı Kerim sadece evimizin duvarlarında asılan çok değerli bir kitap olarak durur. Cenazelerimizden sonra Yasini Şerif okumaktan  başka bir şey yapılmaması gerektiği inancı gibi çok yanlış bir anlayış içerisindeyiz. Arapça manasını bilemediğimiz için de Kur’an-ı Kerim mealini, dinimizin bizlere neler anlattığını  anlayamama gibi zorluk içerisindeyiz. O anlamda toplumumuzun  bütün kesimlerinin en azından dinini gerçek anlamda öğrenmek isteyen insanlarımızın Kur’an-ı Kerim’in kendisine ne hitap ettiğini, dininin kendisine neler öğretmek istediği konusunda Türkçe mealinin bol miktarda basılıp ücretsiz dağıtılması konusunda bir çalışma var mı yok mu bilmiyorum. Bunun mutlaka yapılmasının lazım geldiğine inanıyorum. 

Bir örnek vermek gerekirse, 2003 yılında Medine’de bir umre sırasında Peygamber Efendimizin kabrinin bulunduğu Ravza-ı Mutahharada kütüphaneleri dolaştım her dilde Kur’an-ı Kerim vardı, ama Türkçe Kur’an-ı Kerim’e rastlayamadım. O anda, o bir hafta, on günlük zamanda o ulvi hava içerisinde daha rahat okuyabilme, dinini daha rahat öğrenebilme bir fırsattı zaman içinde. Ama orada Kura’anı Kerim’in Türkçe mealini göremedim. Belki vardı, alan çok olduğu için bulunmadı ama göremedim.

Onun dışında Diyanet İşlerimizin hac ve umre hizmetleri konusunda gittikçe daha profesyonel bir hâlde toplumuza hizmet vermekte. Bu anlamda da Diyanet İşlerimizi hem Hac organizasyonunda hem de hac sırasında vermiş olduğu sağlık hizmetleri konusunda kendilerini kutluyorum.

Onun dışında, Alevi vatandaşlarımızla olan konu çok gündeme getirildi. Evet, bu toplumumuzun bir yarasıdır, çünkü, bilgi yoksa, bilgi edinmeden fikir söyleniyorsa mutlaka hatalar olacaktır ve toplumumuzda Alevi vatandaşlarımız hakkında çok yanlış bilgiler mevcuttur. Bu yanlış bilgilerle hepimiz büyüdük. Bu anlamda birbirini anlamayan, birbirini dinlemeyen toplumlar olarak farkında olmadan da birbirimize zaman zaman da düşman olduk ve ülkemizin değişik illerinde acılı günler yaşadık. Bunların tekrar olmaması ve dış güçlerin veya içerideki hainlerin  bizi inanç anlamında da birbirimize düşürmemeleri anlamında mutlaka  birbirimizi çok iyi anlamamız, Alevi kültürünün ne olduğunun çok iyi bilinmesi gerekir. Bu konuda Sayın Bakanımızın sevindirici bir haberini biraz önce kendi ifadelerinden duydum. Bu konuda kitap bastırıp, Alevilikle ilgili kitapların bastırıldığını ve dağıtıldığını duydum, bundan memnun oldum. Bu konunun daha da derinleştirilmesi gerektiğini ve Alevi vatandaşlarımızın da kafalarında bulunan soruların giderilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Ayrıca, yurtdışı faaliyetlerinde yapılan çalışmalarda da hem millî hem de manevi anlamda vatandaşlarımızın benliklerini kaybetmemeleri konusunda başlatılan çalışmaları da yine takdirle teşekkür ediyorum.

Evet, mutlaka eksiklerimiz vardır, ama Diyanet dediğim gibi yine, ülkemizde zaman zaman kaşınılan bir yaradır, buna fırsat vermemek de buradaki değerli idarecilerimizin elindedir. Bu konuda göreve getirilen Değerli Bakanımıza, eskilerine göre daha iyi hizmetler vereceği ümidiyle teşekkür ediyorum.

Sosyal Hizmetler Konusuna gelince, bu konuda da Değerli Bakanımız değerli açıklamalarda bulundu. Açıkçası çok geniş bir yelpazeye yayılmış olan bu hizmetlerin tamamının yapılması sadece devlet işi olarak görmek kadar yanlış bir şey olamaz. Mutlaka toplumumuz tarafından da destek verilmesi gereken bir konudur. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Genel Müdürlüğü, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü, Özürlüler İdaresi tek başına yapılacak şeyler değildir, çünkü toplumumuzda bu konuda çok büyük kanayan yaralar vardır, ama son zamanlarda bu konuda yapılan çalışmaların da iyiye gidişini, olumluya gidişini gözlemekteyiz.

Değerli Başkanım, burada sokak çocukları konusu oldukça önemli, son zamanlarda, tiner ve diğer bağımlılık konusunda alınan ilaçlar, haplarla birlikte gençliğimizin içinde  bulunduğu sıkıntıları göz ardı edemeyiz ve her dönemde genç nüfusumuzla övünürüz ama,  genç nüfusumuz için neler yaptığımızın bir türlü muhasebesini oturup yapamayız. Ama son zamanlarda bu konuda da çok güzel gelişmeler oldu ve bunu da sevinçle takip ediyoruz, ama yetirli görmüyoruz. İnşallah önümüzdeki günlerde bu konuda da iyi çalışmalar olacak. Rehabilitasyon merkezlerinin bilhassa artırılması gerekir. Zira, sokaktan getirilen çocuklarımız illerimizdeki AMEATEM merkezlerinde bir aylık tedavi sonrası tekrar sokağa, aynı ortama gitmekteler. Belki bazı illerimizde bu konuyla ilgili çalışmalar olabilir ama  çoğu illerimizde bu konuyla ilgili çalışmaların yeterli olduğu kanaatinde değilim. Mutlaka bu çocuklarımızın aynı ortama tekrar dönmemesi lazım, toplumumuza kazandırılması lazım.

Bir de, parçalanmış ailelerin çocukların durumu da çok önemli. Parçalanmış ailemizin çocukları sevgisiz ortamda yetişmekteler ve bu çocuklarımızın mutlaka rehabilite edilmeleri gerekmekte, mutlaka topluma kazandırılmaları gerekmektedir.

Özürlülerimizle ilgili olarak yapılan faaliyetlerde de yine toplumumuz bilinçlendirilmelidir. Zira sadece özürlü çocuklarımızın, özürlü evlatlarımızın eğitilmesi değil, özürlü ailelerin de mutlaka eğitilmesi lazım. Çünkü onların içinde  bulundukları psikolojik ortam oldukça zordur, oldukça kötüdür, oldukça sıkıntılıdır. Bir babayı düşünün, tek maaşlı, ailesiyle birlikte özürlü bir evladı var, işine mi gidecek, özürlü çocuğuna mı bakacak, ailesine mi bakacak? Bu konular da son zamanlarda Bakanlığımızın almış olduğu güzel kararlar var. Özürlü ailelere destek anlamında verilen aylıklar var. Bu bir şeyi daha getirdi, o da şu, toplumumuza özürlü çocuklarını toplumdan kaçıran insanlarımız var ve sayım yapıldığı zaman bu belki Türkiye’de 8 milyon gibi gözüküyor ama, bence  bu çok daha fazla rakamlara ulaşabilir. Zira aileler çocuklarını toplum içerisine çıkarmaktan utanıyorlar, sıkılıyorlar, çıkarmıyorlar, göstermiyorlar. Ancak bu son çıkan Yasa’yla birlikte ailelere özürlü aylığı bağlanması konusunda çıkan Yasa’yla birlikte   aileler yavaş yavaş illerden müracaatlarını yapmaya başladılar. Bu konuda da çok iyi gelişmeler var diye düşünüyorum.

Biz yine Denizli’de bir güzel şeyi daha başlattık, ümit ederim bunun Türkiye’de yaygınlaşması gerekir. Denizli benim gelmeden önce yapmış olduğum görev Denizli Ticaret Odası  Başkanlığıydı. Denizli Ticaret Odamızın yaptırmış olduğu 24  derslikli Ahi Sinan  İlköğretim Okulunda geçtiğimiz yıl iki sınıfımızı…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) 

BAŞKAN – Buyurun.

MEHMET YÜKSEL (Denizli)  – …talep üzerine spastik özürlü sınıfımıza ayırdık ve burada çok güzel bir şey yaşandı, özürlü çocuklarımızın aileleri önceleri sırtlarında çocuklarını getiriyorlardı, kısa sürede kendilerine araçları gereçleri verildi,  daha sonra bu çocuklarımız sağlıklı diğer öğrencilerle beraber aynı alanda teneffüse çıkıyorlar, birlikte birbirlerinin arabaları iteliyorlar ve birlikte birbirleriyle tanışma ve aradaki bu psikolojik ortamın iyileşmesi sağlanıyordu. Bu arada özürlü bir annenin sözleri bizleri iyice duygulandırdı. Dedi ki: “Mehmet Bey, çocuğum daha önce saat 9.00’dan, 10.00’dan önce yataktan kalkmıyordu, ne zaman okula başladı, sabah 7.00’den itibaren heyecanlanmaya başlıyor, yataktan kalkıyor ve okula gitmenin heyecanıyla yeniden hayata döndü. Bu anlamda, özürlü çocuklarımızın eğitiminin de ne kadar önemli olduğunu vurgulamak istiyorum.

Evet, sosyal güvenlik anlamında Sayın Bakanımızın anlatmakla bitirmemiz mümkün değil. Oldukça uzun bir konuşma metni var zaten. Bu konunun da daha üst seviyelere çıkabilmesi için dediğim gibi bütün sivil toplum örgütleriyle beraber, vatandaşlarımızla beraber devletimizin el ele vermesi gerekir ve bu konuda kadınlarımızın, çocuklarımızın, gençlerimizin ve özürlülerimizin sahip çıkılması konusunda  devlet, devlet babalığını burada göstermelidir.

Çok teşekkür ediyorum.

BAŞKAN –  Biz teşekkür ediyoruz.

Sayın Akif  Hamzaçebi, buyurun efendim.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başbakan Yardımcısı, Sayın Bakanlar, Plan ve Bütçe Komisyonunun değerli üyeleri, bürokrasinin çok değerli mensupları; Sayın Başkan görüşmeler biraz monotonlaştı.

BAŞKAN – Hareketlendirelim.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Ben müsaade ederseniz bir anımı

 

bir anımı anlatarak konuşmama başlamak istiyorum. Bürokraside görev yaptığım zamandı, o zaman Sayın Tansu Çiller Başbakandı. Devlet Planlama Teşkilatında toplantılar yapılıyordu. Toplantıya üst düzey bürokratlar katılıyordu çoğunlukla. Amaç, beyin fırtınası yaparak Türkiye’nin gündemindeki sorunları ve öncelikli projeleri tespit etmekti, güzel sonuçlar da çıkıyordu. O toplantıların birisine ben de katılmıştım, ama benim görev alanıma ilişkin konu henüz gelmediği için tartışılan konuları dinliyordum. Yeni bir kurumun oluşturması konuşuluyordu, böyle bir projeden söz ediliyordu, ama çok sayıda İngilizce kelime kullanılmıştı. Örneğin, bir müsteşarımız diyor ki “Bu dedim, yaklaşık beş dakika içinde bir 40 tane İngilizce kelimeyi saymıştım.

Bunu niye anlattım? Şimdi, öğleden önce iki arkadaşımız, bir iktidar grubundan, bir de muhalefet grubundan NGO’ları konuştular, ama NGO’ların ne olduğunu açıklamadılar. Yani, bir NGO’yu konuştuk da NGO nedir? Herkes biliyor olabilir ama bilmeyenler de olabilir belki. Sivil toplum örgütleri demek istiyor arkadaşlarımız, none government organization. Bu da bende sivil toplum kavramını çağrıştırdı, NGO’dan ben de sivil topluma geleyim dedim. Bu bütçelerle de bağlantılı olduğunu düşünüyorum konunun.

Sivil toplum, demokrasiyle birlikte düşünmemiz gereken bir kavram. Esasen demokrasiyi sadece birtakım hukuki düzenlemeler, sadece organizasyona yönelik birtakım düzenlemeler bütünü olarak almak yanlış olur, çünkü demokrasiye baktığımızda, demokrasinin tarihî gelişimine baktığımızda, bunun, esas itibarıyla, sivil toplumun güçlü olduğu ülkelerde, toplumlarda önce ortaya çıktığını görüyoruz, yani Batı medeniyetinin ürünü olan bir kurum demokrasi. Bu yönüyle birçok ülke için, toplum için erişilmesi gereken bir ideal aynı zamanda.

Sivil toplum her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de önemli, demokratik her ülkede sivil toplum önemli, Türkiye’de de sivil toplum son derece önemli. Sivil toplumu devlet dışındaki, devlet alanı dışındaki tüm kurumlar olarak veya vatandaşın kendisi olarak almak daha doğru. Bizde biraz da belki hep sivil toplum örgütü kavramı nedeniyle, sivil toplum deyince aklımıza hemen sivil toplum örgütleri geliyor. Oysa, sivil toplum örgütleri, sivil toplum kavramı içerisinde sadece bir unsur. Onun dışında, bizzat ferdin, bireyin kendisine kadar herkes sivil toplumda kendisini gösterebilir, kendisinin fikirlerini ortaya koyabilir, birtakım sivil inisiyatifler, İnternet grupları, aile, efendim, felsefe, hukuk gibi kavramlar, kurumlar hepsi sivil toplumun parçası.

Sivil toplumun güçlü olduğu ülkelerde demokrasiler daha güçlü, sivil toplumun güçlü olmadığı ülkelerde demokrasiler daha zayıf. Bizim Türkiye olarak, Türk toplumu olarak, aslında asıl problemimiz buradadır. Sivil toplum yeteri kadar güçlü olsa, hükûmetlerin antidemokratik düşüncelerinden, kadrocu düşüncelerinden o kadar rahatsız olmayız, çünkü sivil toplum ona izin vermez, müsaade etmez. Bizde bu güçlü olmadığı için, birtakım uygulamalar, düşünceler, örneğin iktidarın, iktidar partisinin birtakım eylemleri bütün toplumda, bütün vatandaşlarda haklı olarak birtakım tedirginliklere neden oluyor. Örneğin, Türkiye’de bir Anayasa tartışması var. Şimdi, terör nedeniyle bu tartışma ikinci plana indi, ama, Anayasa konusunda üniversite öğretim üyeleri görüş ifade etmeye kalkıştığı anda, Sayın Başbakan “Herkes kendi işine baksın.” diyor. İşte bu sivil topluma güvensizliktir, sivil topluma inançsızlıktır, demokrasiye güvenmemektir. Demokrasiye inanan, demokrasiyi içselleştirmiş kişiler, yönetimler, çok seslilikten rahatsız olmazlar, tersine, ondan mutlu olurlar. “Herkes kendi işine baksın.” denilen konu, yani o iş, Anayasa değişikliği konusu, aslında sivil toplumun işidir. Sivil toplumun yeteri kadar güçlü bir talebi, isteği olursa yapılacak anayasalar, toplumsal sözleşme olarak ifade ettiğimiz o metinler o kadar güçlü olurlar.

Anayasa deyince hemen bu gündemimizdeki konuyla ilgili bir bağlantısını da kurmak istiyorum. Bu Anayasa taslağını tartışacak değilim, ama bu Anayasa taslağında yer alan bir madde doğrudan kadınlarla ilgili olduğu için ve şu an kadının konularıyla ilgili olarak bir Sayın Bakanımız burada olduğu için, o taslaktaki o maddeyi, izninizle, dikkatlerinize sunmak istiyorum. Bizim yürürlükteki Anayasa’mızın 10’uncu maddesinde bir hüküm vardır. Bu hüküm 10’uncu maddeye 2004 yılında 5170 sayılı Kanun’la eklenmiştir. Bakın, 2004 yılındaki değişiklik. Der ki madde: “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir; devlet bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür." Avrupa Birliğine uyum çerçevesinde değiştirilen bir madde. Bu fıkra yeni Anayasa taslağında yer almıyor, yani “kadınlar ve erkekler eşittir” şeklindeki bir cümle yer almıyor. Bunu savunmak mümkün olabilir. Efendim, zaten eşittir, yani eşitlik “tüm vatandaşlar eşittir” şeklinde bir hüküm olduğuna göre böyle bir hükme gerek yok denilebilir. Ancak, bu, pozitif ayrımcılık kuralının bir uzantısı olan bir maddedir, olması gerekir, ama bunun yerine bir başka şey koymuş o taslağı kaleme alan bilim heyeti, şöyle bir madde demiş onun yerine: “Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korunmayı gerektiren kesimler için alınan tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.” Yani kadınlar ile çocuklar, yaşlılar ve engellileri aynı gruba  koymuşuz. Bu yanlış bir anlayış değerli arkadaşlar. Engelliler tabii ki özel surette korunacaktır, tabii ki herkes eşittir kuralı çerçevesinde çocuklar da büyüklerle eşittir. Hiç tereddüdümüz var mı? Ama, çocukları koruyacak özel kuralları koymak zorundasınız, çünkü çocuklar korunması gereken kişilerdir. Kadınları şimdi özel surette korunması gereken kişiler grubu içerisine alırsanız, kadına bakış açısının yanlışlığı ortaya çıkar.

Şimdi, bunu bu bilim heyetinin eksikliği olarak mı almak lazım, koskoca bir bilim heyeti, bilim adamları heyetinin kadına bakışı olarak mı almak gerekir, yoksa, bu Anayasa taslağını bu heyete sipariş eden, veren iktidar partisinin anlayışı olarak mı almak gerekir veya her ikisinin buluştuğu bir anlayış mı olarak almak gerekir? Ama, nereden bakılırsa bakılsın, kadına bakışta bir eksiklik, bir yanlışlık ulaştığımız bu seviyede, medeniyet seviyesinde, medeniyet seviyesinden bir geriye gidiş söz konusudur.

Değerli arkadaşlar, Anayasa tartışmalarını genel olarak bağlayacak olursak, sivil toplumun, tüm vatandaşların içselleştirdiği, benimsediği bir değişiklik ancak yapılırsa doğru bir değişiklik olabilir. Tabii ki bunun temel kurallarını da hepimiz biliyoruz.

Değerli arkadaşlar, Başbakanlık ve bağlı kurumlarının bütçelerini görüşüyoruz. Başbakanlık, bürokrasinin en üst örgütü, Başbakanlık Müsteşarı da bürokrasinin en tepe noktasındaki kişidir. Bürokrasi nedir? Bürokrasi, bakış açısına göre değişir. Bürokrasiyi vatandaşa sorduğumuzda, vatandaşın bürokrasiden algıladığı, memurların görevini kötüye kullanması veya memurların meşru görevlerinin gerektirdiğinden daha fazla otoriteye sahip olması veya zamanla otoritenin belli ellerde, kişilerde toplanması gibi algılanır. Ortalama vatandaşın bürokrasi konusundaki değerlendirmesi, düşüncesi budur. Yer yer bu düşünce doğrudur da yani bu düşüncenin doğru, haklı yanları da vardır. Ancak, öte yandan, bürokrasi, bulunduğu ülkeye, topluma hizmet etmekle görevli, yükümlü olan bir organizasyondur, bir bütündür. Yönetimin, hükûmetlerin bürokrasiye bakışı bu noktada çok önemli olmaktadır. Bürokrasiyi yönetimler de vatandaşın gözündeki gibi algılayıp o sorunları gidermek yerine, bürokrasi kötülenmesi, efendim, yok edilmesi gereken…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - …bir kurum olarak değerlendirilirse, bürokrasi ülkeye hizmet edemez, bürokrasiyi siyasallaştırırsınız. Siyasallaşan bürokrasi de ülkenin önündeki en büyük sorunlardan, kurumlardan birisi olur. Bürokrasi, bir kere, bilgi birikiminin, uzmanlığın en üst düzeyde olduğu yerdir. Bütün mesele, bütün problem, hükûmetlerin bu gücü kullanabilme yeteneğindedir. Bu gücü eğer kullanabilme yeteneğini hükûmetler gösteriyorsa, gerçekten çok başarılı sonuçlar alır. Aksi takdirde, bürokrasideki kadrolar benim kadrolarım değil deyip oralara takılır kalırsanız, bürokrasi amaca hizmet edemez. Bu hükûmetin beş yıllık dönemde bürokrasideki problemi buydu, bürokrasiye maalesef olumlu yaklaşmadığı, önceki hükûmetin görevlisi, benim hükûmetimin görevlisi gibi baktığı. Bunları geçmişte çok konuştuğumuz için ayrıntısına çok fazla girmek istemiyorum. Bürokrasiye öyle bakmamak gerekir. Hangi hükûmet döneminde atanmış olursa olsun görevliler -sonuçta, bir hükûmet döneminde mutlaka atanacaktır- o hükûmet döneminde atanmış olması, o bürokratın o hükûmetle aynı siyasi görüşte olduğu anlamına gelmez. Aynı siyasi görüşte olabilir olmayabilir, hiç önemli değildir, çünkü bürokrat işine hiçbir zaman siyaseti bulaştırmaz. Ancak, bu dönemde farklı örneklerini de görebiliyoruz. Örneğin, bir bürokrat çıkıyor, 22 Temmuz seçiminden iki gün önce ilçesindeki, beldesindeki seçmenleri arayıp iktidar partisine oy vermesini talep edebiliyor. Bu doğru değil, bu doğru değil değerli arkadaşlar.

Şimdi, bürokrasiye oligarşik bir kurum olarak yaklaşmayalım, bürokrasinin sorunlarını çözelim. Başbakanlık Müsteşarına da Başbakanlığa da bu çerçevede son derece büyük bir görev düşmektedir.

Birkaç noktada kısa değerlendirmeler yaparak ve sorularımı da bu bölümde sorarak konuşmamı bitirmek istiyorum. Hükûmetin programında ve üç aylık eylem planında istihdam üzerindeki sosyal yüklerin azaltılacağı söylenmektedir. İstihdam üzerindeki sosyal yüklerin azaltılması Türkiye’nin rekabet gücünün artırılması gibi bir gerekçeye dayandırılıyor. Doğru, Türkiye’de istihdam pahalıdır, istihdamın maliyeti yüksektir, istihdam üzerindeki vergilerde Türkiye OECD’de birinci sıradadır. Bu yükün azaltılması gerekir ki, Türkiye, rekabet gücünü kazanabilsin. Tabii rekabet gücüyle ilgili kur rejimini de tartışabiliriz, ama konumuz istihdam olduğu için onu söylüyorum. Ancak, burada istihdamın maliyetini düşürmek için ilk sıraya sosyal yükleri alırsanız, bu doğru değil.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – İki dakika ekliyorum.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – O zaman işletmelerin özürlü istihdamı yükümlülüğünü kaldıracaksınız demektir, hükümlü istihdamı yükümlülüğünü kaldıracaksınız demektir, işletmelerin birtakım sosyal tesisler yapma yükümlülüğünü kaldıracaksınız demektir. Bunu sosyal devlet anlayışıyla bağdaşır bulmuyorum. Türkiye’nin rekabet gücünü kazanması, gelip gelip işletmelerdeki bu sosyal yüklerin kaldırılmasına dayanmamalı. Bu kadar dar bakmamalıyız. Bunları kaldırmak suretiyle Türkiye’nin rekabet gücü kazanması mümkün değildir.

Diğer bir konu, Türkiye Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı geçen yasama döneminde kurulmuştu, ama yasası gereği bütçesini burada görüşemiyoruz. Ben, Sayın Bakandan o konuda daha sonra ilgili kurumun bir raporunu, dokümanını alabilirsem mutlu olurum. Bu süre içerisinde bu ajans hangi faaliyetleri yapmıştır, durum nedir, amacına ulaşmış mıdır, danışma kurulu nasıl oluşturulmuştur? Örneğin, danışma kurulunda konuyla ilgili sivil oluşumların temsilcileri var mıdır, onu merak ediyorum.

Bir diğer konu, Sayın Çubukçu Bakanımızın geçen yılki bütçe konuşmasında bize söylediği bazı konular vardı. Oralarda neredeyiz, onu öğrenmek istiyorum. O konular şunlar:

Sayın Bakanın geçen yılki konuşmasından alıyorum, cümleler okuyorum. Birincisi “Aile edindirmeyi düzenleyen yeni tüzük yıl sonuna kadar çıkarılacaktır, 2006 sonuna kadar.” Acaba çıktı mı? Kasım 2006 bu tutanağın tarihi.

“120 sevgi evinin inşaatına başlanmıştır.’’ deniliyor. “Hâlen 160 sevgi evinin yapımıyla ilgili ihale ve proje aşaması sürmektedir.” Burada ne durumdayız? 

“Ülke genelinde 35 engelsiz yaşam merkezinin inşaatına başlanmıştır.”  Bunlarda ne durumdayız? “Ayrıca, 105 adet engelsiz yaşam merkezi yapımıyla ilgili projeler sürdürülmektedir.” Orada ne durumdayız?

“5.518 yaşlımıza hizmet verilmektedir.” deniliyor. Hâlen hizmet sunulan yaşlı sayısı nedir? 

“Hükûmetin yaşlı ve yaşlılık sorunlarını araştıracak bir enstitü kurulması yönündeki çalışmaları da tamamlanma aşamasına gelmiştir. Konuyla ilgili taslak da Bakanlar kuruluna sunulacaktır.” Bu taslak acaba sunuldu mu, tasarıya dönüştü mü?

“98 yılında yürürlüğe giren 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunun uygulama sürecinde yaşanan sorunlar dikkate alınarak yeni yasa değişikliği teklifi de öneri olarak sunulmuştur.” Acaba burada ne durumdayız?

Kadın istihdam politikalarını tespit konulu çalıştay düzenlenmesi yine Sayın Bakanın vaatleri arasında. Acaba bu düzenlendi mi?

“Kadına yönelik şiddetin izleme komitesi kurulması çalışmaları başlatılmıştır.” Acaba bu komite kuruldu mu ve nasıl bir çalışma yaptı, çalışma sonuçları nedir?

Görme özürlü kadınlar kurultayının düzenlenmesi söyleniyor. Acaba, o düzenlendi mi?

“2005 yılında başlatılan Türk aile yapısı araştırması rapor aşamasına gelmiş bulunmaktadır.” Muhtemelen rapor yayınlanmıştır diye tahmin ediyorum. O rapordan alabilirsem memnun olurum.

Yine, istihdamla ilgili bir konu. “Ülkemizde istihdamı sağlanmış özürlülerin çoğunun özür oranlarının yüzde 40 ila 60 arasında yığıldığını tespit etmiş bulunuyoruz. Yani, özür oranı yüzde 60’ın üzerinde olanlar işveren tarafından tercih edilmemektedir.” Çok doğru. “Bu sorunu ortadan kaldırabilmek için ağır özürlü çalıştıran işyerlerine korumalı işyeri statüsü verilecek ve devletçe desteklenecektir. Nitekim yeni Özürlüler Yasamızda da bu uygulama düzenlenmiştir.” Burada ne durumdayız? Gerçekten bu çok önemli bir toplumsal sorun, bunu aşmamız gerekiyor. Bu konuda  Parlamento olarak üzerimize ne düşerse yapmalıyız diye düşünüyorum.

Yine, özürlü kadınların günlük yaşam aktivitelerinde karşılaştıkları sorunların kapsamlı bir araştırmayla ortaya konulması öngörülmektedir. Bu çalışmalar da acaba ne durumdayız? Bir kısmı sonuçlanmış olabilir, bir kısmı hâlen devam ediyor olabilir. En azından bilgilenirsek son derece mutlu olurum.

Son cümlem şu: Geçen dönem Başbakanlıkta atamalarla ilgili bir kadro vardı. Bu kadro milletvekillerinden oluşuyordu yalnız, yani ilgili bakanlıkların teklif ettiği atama kararnameleri, o çekirdek, bir iki kişilik milletvekili kadrosunun onayı olmadan Başbakana sunulmuyordu ve köşke gitmiyordu. Bu belki fiilen orada oluşan, odaları olan milletvekilleri olmayabilir, o kısmını bilemiyorum. Önemli olan, bu uygulamanın hâlen olup olmadığı? Bunun birkaç örneğini biliyorum bürokraside. Bazı kararnameler, ilgili hükûmetin  bakanları olmasına rağmen, o kadroyu aşamadığı için Köşke gidememişti, Başbakana sunulamamıştı, oradan geri dönmüştü hatta. Bu uygulama bu yasama döneminde de devam edecek mi, yoksa buna son verildi mi? Yoksa, Cumhurbaşkanlığı nasıl olsa Adalet ve Kalkınma Partisinden bir arkadaşımızın geçtiği, oturduğu bir makam oldu, artık bu uygulamaya da gerek yok mu deniliyor?

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Bu söylediğiniz somut mu?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Somut örneklerini arzu ederseniz verebilirim.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) –  Belgesi var mı?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Efendim, belge olmaz, örneklerini arzu ederseniz verebilirim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Sali.

ALİ OSMAN SALİ (Balıkesir) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkanım, değerli arkadaşlar; hepinize saygı sunuyorum. Bakanlık bütçelerimizin, kurum bütçelerimizin hayırlı olması temennisiyle sözlerime başlıyorum.

Değerli arkadaşlar, günlük kullanımında bürokrasi, hukuki kullanımında idaremizin kötü bir geleneği, yanlış bir geleneği var, o da şu: İş yapanlara nazaran iş yapmayanları ödüllendiren bir sistemin kültür olarak, gelenek olarak devam etmesidir. Şöyle örnekleyebiliriz: Bir kişi 100 birim iş yapıyor, 95 doğru, 5 tane de yanlışı var. Aynı statüde, aynı durumda, aynı şartlarda bir başka kişi 3-5 iş yapıyor, herhangi bir hatası olmuyor. 100 iş yapıp, 5 hata yapan kişi cezalandırılıyor ve bu işleri, üzerine düşen işleri yapmayan kamu görevlisi de herhangi bir müeyyideyle, yaptırımla karşılaşmıyor. Böylece, bürokratik geleneğimiz biraz da tembelliği ve az çalışmayı teşvik eden veya iş yapmayı caydıran bir geleneğe, kültüre sahip. Bunun sebebi nedir dediğimizde, iş yüklerinin, görev tanımlarının, iş ve işlem akışlarının tespit edilmemiş olmasıdır. Kimin ne iş yapacağı belli olmadığı için rastgele, bazen çalışanların heyecanını zedeleyici sonuçlar doğurabilmektedir.

Başbakanlık bütçesi vesilesiyle bu konunun acilen hem kamu hizmetlerinin yürütülmesi, süresinde etkin bir şekilde yürütülmesi açısından hem de kamu personelinin heyecanını yok etmemek açısından Başbakanlığın bu işi acilen ele alması gerektiğini not ederek devam ediyorum.

Ben, esasen Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesiyle alakalı görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Değerli arkadaşlar, 2 milyar 291 milyonluk bütçenin 2 milyarı maaş ödemeleri, personel giderleriyle alakalı. Bunun anlamı şu: Neredeyse yüzde 90’dan fazlası bütçenin personel giderlerine ayrılmış durumda. Yani, sonuçta, Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesi bir maaş ödeme bütçesidir dersek yanlış bir şey yapmış olmayız. Zaten, din hizmetleriyle alakalı fiziki yatırımları vatandaş kendi iradesiyle, kendi katkılarıyla yaparak devam ediyor. Bir maaş ödeme bütçesi içinde personel atamaları ve personel uygulamalarıyla alakalı görüşlerimi sizlere sunacağım.

Değerli arkadaşlar, 22’nci Dönemde bu komisyonda çokça dile gelen bir husus şuydu: Camilerde, özellikle köy camilerinde din görevlisinin bulunmaması, bu konuda çokça açığın olmasıydı. Son birkaç yılda Diyanet İşleri Başkanlığı bu acil ihtiyaçları giderdi, bir kısmını KPSS  aracılığıyla alarak, bir kısmını da sözleşmeli personel statüsünde istihdam ederek bu ihtiyacı giderdi. Bu noktada teşekkür ediyoruz. Özellikle sözleşmeli personel uygulamasında kategorilere bölünerek, her kategorinin kendi içinde yarışarak, puanlama sistemine göre yarışarak ve yeterlilik durumları da dikkate alınarak işe alınmalarını hoş bir uygulama olarak, doğru bir uygulama olarak gördüğümü belirtiyorum. Bu sözleşmeli personel uygulaması da bütün kamuda , Diyanet İşleri Başkanlığı dahil olmak üzere -bunlar hizmet erbabıdır nihayetinde, emeğini sunan kişilerdir- bu kategori personelin sözleşmeli istihdamının daha da yaygınlaştırılması gerektiği kanaatindeyim. Tanımlanmış işini yapamayan sözleşmeli personelin de iş akitlerinin feshedildiğini de fiilen görmek istediğimi de belirtmek istiyorum. Yani sözleşmeli personelin bir devlet memurluğu olmadığını, bir kamu hizmeti görevi olduğunu hep beraber kabul ederek kamu hizmetlerinin etkin yürütümünü sağlamalıyız diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlar, Diyanet İşleri Başkanlığı, kurum içi naklen atamalarda, bildiğim kadarıyla, yerelleşmeyi sağlayabilmiş tek kuruluşumuzdur. Yani, herhangi bir din görevlisi kadrosu boşaldığında yerel olarak ilanlar yapılmakta, hâlen başka yerlerde görevde olanlar buraya müracaat etmekte ve bir komisyon marifetiyle buralara naklen atamalar yapılmaktadır. Bunun iyi bir uygulama olduğu kanaatindeyim, ancak burada bu yerelleşme sağlanırken objektif kriterler geliştirilememiştir, tamamen komisyonun, hatta ilgili müftünün takdir yetkisi içinde, hatta sınırsız takdir yetkisi içinde naklen atamalar ve işe yerleştirmeler yapılabilmektedir. Burada bu yerelleşmeye ilaveten, Diyanet İşleri Başkanlığının kurum içi atamalarda, naklen atamalarda objektif ölçütler, kıstaslar geliştirmesi ve bu işin tamamen müftülerin inisiyatifine bırakılmaması gerektiğini düşünüyorum. Müftülerin inisiyatifine ya da komisyonun inisiyatifine bırakıldığında, hiyerarşik ilişki biçimleri zedelenebilmektedir. İlişki kalitesi, ast-üst arasındaki ilişkinin, irtibatın kalitesi düşebilmektedir, günlük deyimle, ahbap çavuş ilişkileri sıkça maalesef devreye girebilmektedir. Bu bakımdan, Diyanet İşleri Başkanlığı da –ki, bu sistemi kurmak oldukça kolaydır, diğer bakanlıklarımız objektif kıstasları geliştirmişlerdir- ibadet yerlerini sınıflandırarak, personeli de önceden sınıflandırarak, bunların ses kalitesi, bilgisi, eğitim durumu vesaireyi önceden tespit ederek, hiçbir şey yapamıyorsa, kurayla bu görevlilerin naklen atamalarını sağlayabilir diye düşünüyorum. Burada, tabii, diyanet, dinî eğitim görmüş kişilerin hizmet yürüttükleri bir kurum. Burada mutlaka profesyonel yaklaşımı gerektiren ayrı bir eğitim öğretim dalı olarak da ülkemizde yürütülen alanı tamamen bilmelerini elbette bekleyemeyiz, ama bu anlamda müftülerin, idarecilerin yürütme ve yönetme kapasitesini, bilgi kapasitesini geliştirmek mümkündür diye düşünüyorum.

Sayın Bakanımız dedi ki: “Hayat boyu eğitim.” Evet, bu, din görevlileri ve diyanet yöneticileri için de geçerli olmalı ve sürekli eğitime tabii tutulmalı. Hatta bu eğitim ve gayretin sonucu maddi olarak da ödüllendirilebilmelidir, hiyerarşi olarak da ödüllendirilebilmelidir.

Değerli arkadaşlar, bir başka konu, Kur’an kurslarıyla alakalı. Daha önceden, yaz kursları, camilerdeki yaz kursları, camideki görevli tarafından yürütülüyordu ve nihayetinde bu bir angarya idi. O bakımdan da din görevlilerimiz bu işi çok da hevesle yapmıyorlardı. Son birkaç yıldır bunun bir bedeli, ders başına belli bir ücret ödenmeye başladı. Bu bakımdan da din görevlilerimiz elbette bu işe daha heveslidirler, karşılığını aldıkları için daha gayretlidirler. Ancak, din görevlilerimiz, Sayın Bakan da belirtti, yükseköğretim görme oranının yüzde 20’lerde olduğu bir kurumda eğitim işi yaptırıyoruz ve çocuk eğitimi, küçük eğitimi -yetişkin eğitimi de elbette var- yaptırıyoruz. Eğitim formasyonu herhâlde gerekli bir şeydir ki eğitim fakülteleri yürürlüktedir. Eğitim formasyonu veya eğitme, bilgi yeteneği olmayan kişilerin de bu çocukları eğitme gayreti içine girdiklerini görebilmekteyiz. Ayrıca, farklı eğitim düzeylerindeki çocuklar bir arada din eğitimine tabi tutulabilmektedir. Bu bakımdan bu tekelci yaklaşımda efenim din görevlisinin kendi camisindeki yaz kursunun eğitici olarak görev yapması uygulamasından vazgeçilerek eğitim formasyonu görmüş, örneğin imam hatip liselerinin meslek dersleri öğretmenlerinden de yararlanabilecek şekilde daha sistematik hâle getirmek bunu mümkündür.

Değerli arkadaşlar, tabii ki Diyanet İşleri Başkanlığının çokça faaliyeti vardır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ALİ OSMAN SALİ (Devamla) - Bu faaliyetlerinde kendilerine gayret ve başarı temenni ediyoruz. Ama, ben burada bir soru sormak istiyorum. Temel dinî bilgileri edinmek isteyen bir üniversite öğrencisi, bir lise mezunu veya bir üniversite mezununa “elif be” seviyesinin üzerinde eğitim alma ihtiyacı duyan bir kişiye herhangi bir adres göstermeniz mümkün müdür? Çünkü, öğrenci olarak, üniversite öğrencisi olarak hafta sonu kursları yoktur, buna gidememektedir. Hafta içi kayıt alınmamaktadır. Kayıt olmadığı için kursa sokulmamaktadır, vesaire. Yani, burada eğer yasal görev ve anayasal görev toplumun dinî bilgi ihtiyacını gidermek ise öncelikle bu soruna, sadece kurum değil, hep beraber cevap bulmak zorundayız. Yani, her eğitim seviyesinde kişinin toplanıp da yaz kursu ya da kış kursunda işin başlangıcından başlayıp da gidebildikleri kadar gittikleri bir eğitim değil, kategorize olmuş, sınıflandırılmış bir eğitim sistemini gerçekleştirmek gerekmektedir diye düşünüyorum.

Diğer yandan, hac hizmetleri vesaireye değinildi. Tabii bunlara sınırsız övgü de söyleyebiliriz veya eleştire de biliriz. Nihayetinde iyi yapılmaya gayret edilen şeylerdir. Ama, Diyanetin biraz önce söylediğim, din görevlileri için söylediğimi hac görevlileri için de söylemek istiyorum. Burada da tekelci yaklaşımdan uzaklaşılmalı, haccın tabii ki bir dini tarafı bir dini hizmet tarafı elbette ki vardır. Ama, bundan en az onun kadar önemli bir turizm boyutu vardır ki, dinî turizm rehberliği gibi bir çalışma, eğitim faaliyeti, sertifikalandırma, belgelendirme de yapılabilir diye düşünüyorum.

Vaktim bittiği için teşekkür ediyorum, hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Sayın Sali’ye teşekkür ediyoruz.

Söz sırası Sayın Baratalı’da.

Sayın Baratalı, buyurun.

BÜLENT BARATALI (İzmir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Sayın Bakanlar, değerli Plan Bütçe Komisyonu üyesi arkadaşlarım, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; hepinize saygılar sunuyorum. Bütçemizin öncelikle iyilikler getirmesini diliyorum.

Ben, Sayın Devlet Bakanı Çubukçu’nun konularıyla ilgili bir konuşma yapmak istiyorum. Sonra da bir iki soru yönelteceğim. Sayın Bakanın görev ve yetki alanı hakikaten çok zor bir alan. Onun için, bu alandaki taleplerin karşılanması konusunda getirilen bütçenin de bu Devlet Bakanlığı bütçesinin de hakikaten hepimizi tatmin etmesi gerekiyor idi. Şimdi, bütçeye baktım. Dört kalemden oluşuyor. Özürlüler İdaresi, Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü ve SHÇEK bütçeleri. Bu bütçelerin toplamı 865 milyon 719 YTL olarak –eğer yanlış toplama yapmadımsa- görülüyor. Sayın Bakanın yaptığı konuşma ve yaptığı hazırlıklara baktım. Bu bütçeyle bu kadar önemli konuları karşılaması mümkün değil akçalı olarak. O nedenle de az önce Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak bu bütçenin yükseltilmesi konusunda bir önerge verdik. Bu önergelerin kullanılacağı zamanda da oylarımız bizim bu bütçenin yükseltilmesi şeklinde olacaktır. Açlık sınırının çok yükseldiği -akçalı olarak- yoksulluk sınırının çok yükseldiği, insanların önemli bir bölümünün insanlarımızın yatağa aç girdiği bu dönemlerde toplumun da dezavantajlı grupları oldukça genişliyor sayısal olarak. Ellerinde bir istatistik var mı bilmiyorum, ama korunmaya muhtaç çocuklar konusunda ulaşılabilen çocuk sayısının 50 binler civarında olduğunu görüyorum. Direkt devletin desteğinde olan, yani koğuş şeklinde bakılan çocuk evleri, gençlik evleri, yeni uygulanan sevgi evleri konusunda bakılan çocuklarımızın sayısı ancak 50 binlerde olabiliyor. Bu arada yoksul ailelere de olanaklar nispetinde yardımlar yapılabiliyor. Bu sayının ne kadarının karşılanabildiğini özellikle merak ediyorum bu ortamda. Öncelikle bunu bilmek istiyorum.

Sayın Genel Müdürümüzü çok yakından tanıyorum. Beraber belediye başkanlığı da yaptık. Hassasiyetini de biliyorum. Diyarbakır projelerini de gidip inceledim. Özellikle Diyarbakır’da bölge müdürünün yapmak istediği fiziksel mekânları genişleten çok büyük bir talep var bu konuda. Onları iyileştiren projelere de destek verilmesi gerekir diye düşünüyorum. Çok güzel bir proje olduğunu gittim, yerinde gördüm. Ancak, Sayın Bakan “Gençlik evleri, sevgi evleri”ni sayarken sanıyorum “Çocuk köyleri”ni herhâlde sehven atlamış gibi görünüyor. Çünkü, bu Bakanlığın bugünkü takdiminde çocuk köylerinden bahsedilmiyor. Sanıyorum iki tane çocuk köyü vardı. Bir tanesi benim ilçemde Barbaros Çocuk Köyü, diğeri de Ballıca galiba, değil mi?

DEVLET BAKANI NİMET ÇUBUKÇU (İstanbul) – Bolluca.

BÜLENT BARATALI (Devamla) – Bolluca, düzeltiyorum. O sanıyorum fonksiyonlarını, işlevlerini yapmaya devam ediyor. Ancak, Barbaros Çocuk Köyü’nün nedense benim de belediye başkanı olduğum zamanlardan beri kötü bir talihi var. O zamanki iktidar sahipleri de Barbaros Çocuk Köyü’nü uzun süre açtırmamaya çalıştılar. Hepimizin katkılarıyla meydana gelmiş olan bir çocuk köyüydü. Güzel bir mekânda, hayırseverlerin, yine bazı derneklerin ve yerel yönetimin hazırladığı uluslararası katkılar da yapılan bir köydü. Ama, maalesef, şimdi aldığım duyuma göre bu köy kapanıyor.

DEVLET BAKANI NİMET ÇUBUKÇU (İstanbul) – Kapanmıyor.

BÜLENT BARATALI (Devamla) – Öyle mi, kapanmıyor mu? Bunu duyduğuma memnun oldum. Ama, sanıyorum işlevi değiştiriliyor, galiba bakıcı annelerin yetiştirildiği bir köy hâline gelecekmiş. Bu konuda Sayın Bakandan bilgi almak istiyorum.

Diğeri, hayırseverlerin bağışladığı evlerdeki çocuklarımızın durumları. İnsanlar hakikaten bu konulara çok önem veriyorlar, ilgi duyuyorlar. Özellikle bizim batı bölgelerinde çok gayretli insanlar var. Bunlardan bir tanesi Seferihisar bölgesinde. Yapılan bir bağış sonucu açılan çocuk veya bir gençlik evi. Bu çocuk ve gençlik evinin, bana gelen bilgilere göre –yanlışsa düzeltirsiniz Sayın Bakan- tefriş edilmesinden tutun işlevinde biraz yavaşlamadan ve aksamadan bahsediliyor. Ben Sayın Belediye Başkanıyla da görüşeceğim, ama buraya bir an önce el atılması gerekir diye düşünüyorum. Bu çocuk köylerini çok önemsiyorum. Çocuk köyleri hepimizin bildiği gibi bir fiziki mekân içinde çeşitli evlerden oluşuyor. Bu evlerde çocukların aynı ailelerde yaşadığı gibi bir anneleri var, bakıcı anne” deniyor bunlara. Kendi evlerindeki gibi ve aile ortamındaki gibi yaşıyorlar. Bu önemli bir olay diye düşünüyorum. Ancak, Barbaros Köyü’nde bence yine geçmiş yönetimlerin bir kusuru var. 0-10 yaş ile 18 yaş üstündeki çocuklarımızı bir arada bulundurmanın bir sıkıntısı yaşandı. Oysa yapılan anlaşmalar gereğince gençlerle çocuklarımızı ayırt etmek gerekiyordu. Bu yapılamadığı için, maalesef basına çok kötü yansıyan olumsuzlukları hep beraber yaşadık. Umuyor, diliyorum, bu diğer çocuk köyümüzde artık olmuyor diye düşünüyorum.

Diğeri, yine Sayın Bakanımıza bir sorum var. Bu yeni Anayasa taslağında Türk kadınının getirilmek istediği statüdür. Pazar gününe kadar benim elde ettiğim belgelerde, internette dolaşan belgelerde kadınlarımızın dezavantajlı gruplar içindeki statü içinde yer aldığını görüyorum. Yani, korunmaya muhtaç gibi bir eşitlik ilkesinde değil de toplumun dezavantajlı grupları içinde ve korunmaya muhtaç insanlar olarak statü kazandırıldığını görüyorum. Bunu da son derece yanlış buluyorum. Bunun muhakkak önümüze gelecekse Anayasa taslağında muhakkak düzeltilmesi gerekiyor. Bunun da ödevinin ve görevinin Sayın Bakan sizde olduğunu düşünüyorum.

Diğeri, İzmir Büyükşehir Belediyesinin bir uygulamasını size arz etmek istiyorum. İzmir Büyükşehir Belediyesi, bir kadroyu, tamamen, sanıyorum 50’den fazla bir kadroyu –bu bir teknik kadrodur- 50 tane çocuğumuzu, korunmaya muhtaç çocuğumuzu, hepsini, bu kadronun tamamını bu çocuklardan oluşturmuştur. Bilmiyorum bilginiz var mı? Türkiye’nin muhtelif yerlerinde yalnız bu çocuklar için sınav açmıştır ve bu kadrolara yalnız bu çocuklarımız yerleştirilmiştir. Umuyorum, diliyorum, diğer Büyükşehir belediyelerine de bu örneğin yine bir örnek teşkil edeceğini düşünüyorum.

Diğeri, Diyanetle ilgili bir sorum olacak Sayın Bakana. Sayın Bakan, geçen sene, geçen dönem, 22’nci Dönemde burada bulunan AKP’li ve Cumhuriyet Halk Partili bütün komisyon üyeleri hiçbir itirazda bulunmadan, hiçbir itiraz derç etmeden 10 bin civarındaki kadroyu, vekil olarak kullanılan kadroyu asalete çevirmiş bulunmaktadır. Şimdi, yine aldığım duyumlara göre 12 bin civarında bir kadro açığı olduğunu duydum. Bunun 6 bin tanesi sözleşmeli olarak doldurulmuş, fakat 6 bin tanesi hâlâ daha boş. Biz yine 22’nci Dönemdeki durumumuzu koruyoruz. Eğer Diyanetin böyle bir isteği varsa, böyle bir kadro isteği varsa, biz geçen seneki, geçen dönemdeki konumumuzu devam ettireceğiz.

Devlet eliyle ve devlet memurları statüsünde görülen bu görevin…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BÜLENT BARATALI (Devamla) – Bitiriyorum efendim. Son sözlerimi söyleyeceğim.

…gönüllü imam statüsünde gördürülmesinin son derece sakıncalı olduğunu düşünüyorum. Eğer Diyanetin böyle bir gereksinmesi varsa biz bu konuda her zaman açık olduğumuzu ifade ediyorum.

Diğeri de Sayın Başbakan yerine buraya gelen Sayın Başbakan Yardımcısına bir sorum. Sayın Başbakan Yardımcısı, Sayın Başbakanımızın sanıyorum tarihlerde yanılmış da olabilirim. 14 ve 15 Şubat 2004 tarihinde bir televizyon programında, sanıyorum yine Fatih Altaylı’nın bir programında Sayın Başbakan “Ben Büyük Orta Doğu Projesinin eş başkanıyım” diye bir ifade de kullanmıştı. Bunu hâlâ devam ettiriyor mu, bilemiyorum. Size sormak istiyorum. Çünkü, Büyük Orta Doğu Projesi 24 ülkenin içinde olduğu bir projedir. Bu proje içinde devletlerin rejimleri, sınırları ve her şeyi değişmektedir. Devletimizin sınırlarının değişmemesi Türk Ceza Kanunun 302’nci maddesi altında güvence içindedir. Gerek Pentagon’da gerekse NATO toplantılarında hem siyasilerin önüne hem de askerlerimizin önüne veya karşılarındaki duvarlara haritalar asılmaktadır. Bu haritalarda Türkiye’nin Güneydoğusunun Türkiye’den koparılması düşünceleri açıkça ifade edilmektedir. Bu durum karşısında Sayın Başbakanın hâlâ daha ben Büyük Orta Doğu Projesinin –ki içinde en büyük unsurlardan bir tanesi laiklik unsurunun olmadığı bir projedir. Hâlâ daha Sayın Başbakanımız “Ben Büyük Orta Doğu Projesinin eş başkanıyım” deyip demediğini merak ediyorum.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Diyebilir.

BÜLENT BARATALI (Devamla) - Size sormuyorum, efendim Sayın Başbakana soruyorum. Halil Bey, çok teşekkür ederim.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Rahatsızlığımı belirtmek istedim.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Halil Bey vekilidir Sayın Başbakanın!

BÜLENT BARATALI (Devamla) – Evet, vekâleten siz de cevap verebilirsiniz.

Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkan. Saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Baratalı.

Söz sırası Kırıkkale Milletvekilimiz Mustafa Özbayrak’ta.

Buyurun.

MUSTAFA ÖZBAYRAK (Kırıkkale) – Sayın Başkan, değerli komisyon üyelerimiz, Değerli Bakanlarımız, değerli bürokratlar; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Burada 9 tane kurumun bütçesini görüşüyoruz. Bize tahsis edilen 10 dakikalık bir zaman içerisinde bu kurumlara ait görüş serdetmek ne derece doğru, doğrusu bilmiyorum. O yüzden birkaç tane kurum hakkındaki görüşlerimi sizle paylaşmak istiyorum. Bunlardan bir tanesi Diyanet İşleri Başkanlığı. Şüphesiz, Diyanet İşleri Başkanlığı çok önemli bir görev üstlenmiş vaziyette Türkiye’de. Türkiye’nin birliği, dirliği, bütünlüğü için çok önemli bir rol oynayan, Türkiye’yi var eden temel dinamiklerden bir tanesi olan İslam Dininin öğretilmesi ve yaşatılması için fedakârene görevler yaptığını hep beraber görüyoruz. Bu nedenle de Diyanet ,İşleri Başkanlığının değerli personelini tebrik etmek gerekiyor. Ancak, son zamanlarda, özellikle belki yarım asırdır, Türkiye, Batı kaynaklı popüler kültürün etkisi altında, böyle bir tasallutu altında. Bu nedenle önemli derecede bir yabancılaşma da söz konusu. Belli kesimler içerisinde, hatta öyle durumlar söz konusu ki bu ülkede yaşayan, bu ülkede doğmuş, büyümüş, bu ülkenin çocukları olan bazı insanlar bu ülkenin dinini bilmemekle –ki 1300 yıldır İslam Dini bu ülkenin dinidir, bu ülkeyi ülke yapan temel dinamiklerin en başında gelmektedir- övünen bir grup türemiştir. Dolayısıyla özellikle günümüzde dinin daha önceki dönemlerde anlatıldığı gibi klasik kavramlarla ya da klasik öğretim metotlarıyla anlatılması herhâlde artık mümkün değildir. Sayın Bakanımız bu konuda işte kalıpçı ve şekilci olmayan, özü kavramaya yönelik anlayış için yeni çalışmalar yaptığından bahsetti. Ancak, bu tip çalışmaları yapabilmek için şüphesiz daha donanımlı, daha eğitimli personele ihtiyaç var. Ben Diyanet İşleri Başkanlığının bütçe kitabında verilen personelin eğitim durumlarına da baktım. Orada yüksek eğitimli aşağı yukarı yüzdte 40’a yakın bir personel var. Şüphesiz bu sevindirici, ama yetersiz değil elbette. Ama, bir garabettir ki Türkiye’de dinin öğretilmesine yönelik eğitim yapan ilahiyat fakülteleri, özellikle son on yılda YÖK tarafından –tabiri caizse- tam bir tırpanlamaya tabi tutulmuştur. Bazı fakültelere öğrenci alınmamaktadır. Bazı fakültelere de sadece 20 adet öğrenci alınmaktadır. Ortalama bir ilahiyat fakültesinde 60-70 tane öğretim üyesi düşünülürse bütün fakültede yüksek lisans ve doktora öğrencileri de dahil olmak üzere toplam 100 tane öğrenci söz konusudur. Bu durumda neredeyse öğrenci başına 1 öğretim üyesi düşmektedir. Bu da herhâlde din eğitimi için yetiştirilen en pahalı öğrenciler ya da personel olmaktadır. Bu konuda acaba Diyanet İşleri Başkanlığı YÖK’le herhangi bir irtibat içinde midir? Onlara ihtiyaçlarını belirtmekte midir? 21’nci yüzyılın din ihtiyaçlarını karşılayacak daha donanımlı, daha eğitimli, çağın teknolojilerini kullanabilen eğitimli elemanların yetiştirilmesi için ilahiyat fakültelerinin çok önemli görevler gördüğünü acaba YÖK’e anlatma ihtiyacı hissediyor mudur ve YÖK’ü nasıl ikna etmeyi düşünüyordur? Bu konuda eğer bize birtakım açıklamalarda bulunursa şüphesiz bundan memnun olacağız.

Bir başka mesele Türkiye’de özellikle son yıllarda önemli derecede birtakım misyonerlik faaliyetleri söz konusudur. Burada en önemli görev şüphesiz Diyanet İşlerine ve onun mensuplarına düşmektedir. Bu konuda acaba Diyanet İşleri Başkanlığı herhangi bir tedbir almıştır. Bu tedbirler neleri kapsamaktadır ve ne tür faaliyetler programa alınmıştır bu misyoner faaliyetlerini nötralize etme açısından?

Bir başka şey -bu daha çok şikâyet noktasında- hac masrafları. Benim bildiğim kadarıyla Türkiye kişi başına 2 000 euro civarında bir hac masrafı almaktadır. Ama, aynı konaklama yerlerinde konakladıkları hâlde, aynı zamanda işte Mekke’de bulundukları hâlde, mesela İranlı hacılar 800 euro ödemekte, İngiltere’den giden Müslüman hacılar 1 200 paunt ödemekte, bu da aşağı yukarı 1 700 ila 1 800 euro etmekte. Aynı şekilde, Almanya’dan giden Müslümanlar da 1 500 ila 1 800 euro arasında para ödemekte. Şimdi, Almanya, İngiltere, İran’la karşılaştırıldığı zaman Türkiye’deki hacıların son derece yüksek bir ücret ödediği görülmekte. Bu konuda acaba yeni bir hesaplama yöntemi düşünülüyor mu ve bu maliyetleri düşürücü herhangi bir tedbir alınacak mı? Bunu da bizimle paylaşırlarsa çok memnun olacağız.

Bir başka şey, diğer komisyon üyelerinin de kısmen bahsettiği gibi Türkiye’de çok önemli sayıda cami maalesef imamsız ya da müezzinsiz veya her iki birden mevcut değil. Bu durumda bu boşluk çeşitli gönüllü şahıslarca doldurulmakta. Çoğunlukla da bu gönüllü şahıslar herhangi bir cemaate veya bir gruba mensup oldukları için, cemaatler arası ya da gruplar arası bir çekişmeye neden olabilmekte. Bunu bizzat gözlemlediğim için söylüyorum. Dolayısıyla acilen bir kadro tahsisi yapılması ya da -kadro istendi mi bilmiyorum, ama- bu konuda herhangi bir tedbir düşünülüyor mu?

Muhalif komisyon üyelerinin dile getirdiği bir mesela var. İşte Alevilik bu ülkenin temel kültür renklerinden bir tanesi, ama son zamanlarda bu biliyorsunuz ayrı bir din gibi maalesef pazarlanmakta. Bildiğimiz kadarıyla Alevilik Şianın bir parçası ve yekpare bir din değil biliyorsunuz. Şiiliğin bir kolu bu kapsamda Babilik de söz konusu, İsmailiye mezhebine mensup insanlar da söz konusu. Dürziler de var, Rafiziler de var, Nusayriler de var ve Caferiler de var. Acaba bu durumda eğer işte Alevilere herhangi bir tahsisat yapılması düşünülürse bu saymış olduğum Aleviliğin diğer kolları da yarın bir gün gelir de bize de tahsisatlarda bulunun derse, Diyanet İşleri ya da Bakanlığınız bu konuda ne düşünüyor? Bunu doğrusu merak ediyoruz.

Bir başka şey, belki Alevilik kapsamı içerisinde alınmayacak ama, Mecûsiler, Bahailer, Satanistler, Yezidiler de benzer taleplerle gelebilir pekâlâ. Bu durumda Alevilerin ya da Aleviyim diyen insanların bu taleplerini nasıl karşılamak gerekiyor? Doğrusu ben bilmiyorum. Herhâlde düşünülüyordur.

Bir başka mesele temas etmek istediğim, MİT, Millî İstihbarat Kurumu. Bu kurumun kuruluş kanunu “öncelikle iç tehdit, sonra da dış tehdide karşı faaliyetler yürütür” şeklinde. Bu bağlamda iç tehdide yönelik istihbarat toplayan Emniyet Genel Müdürlüğünün ve Jandarma İstihbaratının da kurumları ya da branşları mevcut. Tüm dünyada MİT benzerleri kuruluş daha çok dış tehditlere yönelik faaliyetleri yürütmektedir. Bu nedenle MİT’in kuruluş kanununda herhangi bir değişiklik düşünülmekte midir? Faaliyetlerindeki etkinlik bir başka problem son zamanlarda tartışılır hâle gelmiştir. Sınırdan geçen maalesef 200 tane koyunu istihbarat edebilen MİT, son olayda 200 tane eşkıyayı nasıl oldu da fark edememiştir? Bunun bir izahatı var mıdır? Bunu da doğrusu merak ediyoruz.

Ayrıca, MİT’in teknolojik donanım ve bunların etkin kullanımı konusunda üniversiteler ya da TÜBİTAK’la herhangi bir işbirliği söz konusu mudur? Bu konuda herhangi bir faaliyet içerisinde midir? Bunu da merak ediyoruz.

Bir başka şey de Güneydoğu, bildiğiniz gibi yabancı istihbarat elemanlarının, çeşitli yardım kuruluşları şemsiyesi altında yoğun faaliyet yürüttükleri bir bölge maalesef. Bu, hemen hemen her gün gazetelere konu olmakta. Buna yönelik herhangi bir tedbir düşünülüyor mu?

Son olarak da TİKA’yla ilgili görüş ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. TİKA, öncelikle resmî kuruluş kanununda, daha doğrusu resmî kuruluş kanununun bir yorumu olarak Türkiye’nin hinterlandındaki Orta Asya, Orta Doğu, Balkanlar ve Kuzey Afrika ülkelerinde Türk kültür ve medeniyetinin tanıtılması, bu bölgelerle olan ortak hafızamızın canlandırılması ve bu bölgelerin tekrar ülkemizin dost ve müttefiki olması için çalışıyor olduğunu biliyoruz. Ancak, biliyoruz ki bu işlerin devlet eliyle yürütülmesi anılan ülkelerde şüpheyle karşılanmasına sebep olabilmekte. Ama, bu işi çok daha profesyonel…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MUSTAFA ÖZBAYRAK (Devamla) – Bu işi çok daha profesyonelce yapan birtakım sivil toplum kuruluşları da var. Bunlar, dürüstçe söylemek gerekirse dünyada bizim yüz akımız olan kuruluşlar. Bu tip kuruluşlarla herhangi bir işbirliği söz konusu mu veya işbirliğine gitmek söz konusu mu?

Benim sorularım ve düşüncelerim, bu üç kurum hakkındaki düşüncelerim bunlar. Beni dinlediğiniz için de hepinize çok teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Kırıkkale Milletvekilimiz Sayın Özbayrak’a teşekkür ediyoruz.

Söz sırası Sayın Ayhan’da.

Buyurun Sayın Ayhan.

EMİN HALUK AYHAN (Denizli) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Sayın Başbakan Yardımcısı ve Sayın Bakanlar, komisyonun değerli üyeleri, kıymetli bürokrat arkadaşlarım, basının değerli temsilcileri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Sayın Erdal İnönü’ye de Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyorum, aynı zamanda yakınlarına sabırlar niyaz ediyorum.

Benim bugünkü konuşma alanı Sayın Bakan Çubukçu’nun çalışma alanı içindeki kurumlarla daha çok ilgili olacak. Hepimizin bildiği gibi çeşitli kültürler itibarıyla aileye veren önem değişiklik gösterse de dünyanın her ülkesinde toplumun temelinin aile olarak kabul edildiği tartışmasız bir gerçektir. Türk toplumunda ailenin güçlü yapısı, bu ülkenin birçok sosyal ve ekonomik sıkıntıyı göğüslemesini de sağlamıştır. Bu nedenle kalkınma çabalarımızda çeşitli sektörlerin sorunlarını tartışırken sadece üretim, tüketim, finans konularıyla ülkeyi refaha ulaştırmak mümkün değildir. Eğer aileler ve onu oluşturan fertlerin sorunları genel konular içinde kaybolursa fark edemediğimiz bir toplumsal çöküşle karşılaşmak sürpriz olmaz. Refah toplumu olabilmek için ekonomik açıdan zenginleşirken millî ve manevi değerlerine bağlı, güçlü insani yönlere sahip, eşitlik ve demokrasi anlayışını benimsemiş fertlerin oluşturduğu bir toplum yapısını hedeflemek ve bu uğurda gerekli tedbirleri almak lazımdır. Ancak, ailelerin büyük bir kısmı fakirlik ve hatta açlık sınırının altında mücadele veriyorsa bu ailelerin fertlerinin gelecek ümitleri sarsılmışsa, çevrelerine ve ülkelerine nasıl bir yarar sağlayacaklarını düşünmemiz gerekir. Gittikçe artan suç oranları içinde hırsızlık ve gasp gibi, vatandaşlarımızı endişeye sevk eden olayların sadece polisiye tedbirlerle azaltılamayacağını zaman içinde gördük. Hükûmetten sorunun kaynağında çözülmesine yönelik çalışmalar bekliyoruz. Ailelerin bazı küçük ve yerel projelerle desteklenmesi yeterli olmamaktadır. Türk toplumun en değerli temel taşı olan aile yapısını korumak üzere her zaman geçerli olacak istihdam ve vergilemeye ilişkin yasal düzenlemeler yapılmalı, ailelerin temel gıda, eğitim ve sağlık ihtiyaçları güvence altına alınmalıdır. Toplumda demokrasi anlayışının gelişmesi için de bu kavramın aile içinde benimsenmiş olması gerekir. Asla fertlerin başına buyrukluğu anlamına gelmemek üzere kadın ve erkek herkesin birbirinin hakkını gözeten, birbirine saygılı olmaları ailenin ve toplumun mutluluğunu getirir. Ancak, ülkemizde ekonomik sıkıntıları nedeniyle çocuğuna yeterli beslenme ve eğitim imkânı sağlayamamanın üzüntüsünü çeken ve  bunun yanı sıra şiddet görüp sesini duyuramayan o kadar çok bayan var ki. Bu kadınların istihdamdaki konumlarının güçlendirilmesi lazımdır. Çünkü, bu kadınlar zaten çalışıyorlar. Ama çalışmalarının parasal karşılığı görülmüyor. Millî gelir hesaplarında yoklar. Ücretsiz aile işçiliğinden kurtarıp daha donanımlı bireyler hâline getirerek iş gücü piyasasında rekabet şansını sağlamak için yetişkin eğitimine önem verilmelidir. Kadınların iş gücüne katılım oranı 1990 yılında yüzde 34.1 iken, 2004 yılında yüzde 25.4, 2007 yılı nisan ayında yüzde 25.1 olarak gerçekleşmiştir. Kadınların istihdam oranı ise 2007 yılı nisan ayı verilerine göre yüzde 22.7’dir. Bu kadınların yüzde 47’si tarım, yüzde 14.04’ü sanayi, yüzde 38.3’ü hizmetler sektöründe çalışmaktadır.

Kadınların işsizlik oranları Türkiye genelinde yüzde 10.3, kentte yüzde 17 ve kırsal alanda yüzde 4.1’dir. Kırsal alanda kadınların iş gücüne katılım oranının kentlere göre daha yüksek görülmesinin asıl sebebi ücretsiz aile işçiliğidir. Kentlerdeki kadınlarımız da kayıt dışı sektörün insafına terk edilmiştir. Ayrıca, kentli kadının ev dışında çalışması için aile ve çocuk yükümlülüklerini uzlaştıracak kreş, anaokulu gibi destekler çok yetersizdir ve kadının geliri içinde yüksek bir orana ulaşarak kadını âdeta  çalışmaktan vazgeçirmektedir. Bununla bağlantılı olarak çocukların eğitim sistemi içinde daha uzun süreler tutulabilmesi ve özellikle okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması, eğitimin kalitesi için gerekli olduğu kadar kadınların ekonomik kalkınmaya katılımları, aile gelirinin artması, yoksulluğun azaltılması ve müreffeh bir topluma ulaşılması için de önem arz etmektedir.

Kadınlarımızın karşı karşıya bulunduğu bir tehdit de, töre cinayetleridir. Bu cinayetlerin önüne geçmek için Hükûmetin sosyal destekleri gözden geçirmesi gerekir.

Gençlerin birey olmakla bencil olmak arasındaki farkı göremeyen, köşe dönmeci bir zihniyete sahip, aşırı maddi beklenti içinde kısa zamanda çok şey elde etmeyi amaçlayan kişiler hâline getiren yayın ve klişelerin önlenmesi için Hükûmetin toplumsal mutabakat sağlaması ve bu konuda bilinç oluşturma faaliyetlerine önem vermesi gerekir.

Özürlüler için son on yılda ülkemizde yapılan en önemli işler yasalardaki bazı olumlu düzenlemelerdir. Günlük hayatta ise özürlüler için pek bir şey değiştiğini söyleyemeyiz. Gelişmiş ülkelere gittiğinizde ne kadar çok özürlü kişi var diye şaşırırsınız. Bizim ülkemizde kimse ortaya çıkmaz, çünkü, fiziki, mimari engeller onları eve hapseder. Sadece özürlü çalıştırma kotasıyla sınırlı olarak çalıştırılabilmektedirler. Esasen özürleri nedeniyle asgari bir eğitim seviyesinin ötesine ulaşamadıkları için bir iş bulmaları da güçleşmektedir. Bu kişilerde olduğu kadar ailelerine de yönelik destekler ve danışmanlık hizmetleri mutlaka organize edilmeli, yerel yönetimlerin bu konudaki hizmetleri takip edilerek geliştirilmesi sağlanmalıdır.

Diğer bir husus da Türk toplumunda, Türk ailesinde yaşlıların özel bir öneme sahip olduğudur. Yaşlıya saygı ve sevgi bizim en önemli hasletlerimizdendir. Bizim milletimizin genlerinde bulunan bu özellik nedeniyle aileler yaşlılarına her zaman sahip çıkmaktadırlar. Ancak, kentleşme ve göç ile küçülen ailelerimizde yaşlılarımız bazen de zorunlu nedenlerle kurumsal hizmet ihtiyaçları duymaktadırlar. Bu yaşlılar için medeni şartlara sahip bakımevleri mutlaka yaygınlaştırılmalı, yaşlılarımız kendi kaderlerine terk edilmemelidir.

Bakanlığımızın görev alanı içindeki konuların tamamının birbiriyle çok ilgili olduğu da aşikârdır. Bir aile içinde kadın ezilen, şiddet gören, sadece tüketici konumunda ve eğitimsiz ise bu ailede yaşlıların ve özürlülerin durumunun da aynı paralelde olacağı kuşkusuz açıktır. Yani, aileye bir bütün olarak bakıp her ferdin sosyal ve ekonomik haklarının korunarak güçlendirilmesi için önce sağlam ve tutarlı politikalar, daha sonra da bu politikaların uygulanma aracı olarak yeterli bütçelere ihtiyacımız var. Bu alandaki kurum bütçelerinin personel ve sınırlı araştırmalardan daha fazlasına imkân vermesini bekliyoruz. Günü kurtarmaya yönelik çalışmalarda vakit kaybedilmemelidir.

Kadın, aile ve özürlüler konularında sağlık, eğitim, istihdam uygulamalarından sorumlu icracı kurumların etkinleştirilmesi için koordinasyon görevi söz konusudur. Bu nedenle bu kurumların bütçelerinin büyüklüğü yerine etkin kullanımını tartışabiliriz. Bu kurumlar bütün kamu ve özel sektör kuruluşlarını seferber edecek etkinlikte olmalıdır. Son yıllarda önemi artan sivil toplum kuruluşlarının sorunlara eğilmesi ve çözüme yardımcı olması için bu tür koordinatör kuruluşların az sayıda, ama uzman personelle teçhiz edilmeleri gerekir. 

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

EMİN HALUK AYHAN (Devamla) - Ancak, fertlere fiilen hizmet götüren, vatandaşın sesini duyması gereken kurumlarımızın bütçelerin yeterliliğini tartışmak zorundayız. Bunun yanında doğrudan bu hizmetleri yürütmeseler de görevleri arasında sosyal hizmetler, yaşlı-çocuk bakımı ve özürlülere yönelik çalışma olan kuruluşların bu görevlere ayırdıkları payın da bu bakanlık tarafından takip edilerek gerekli yönlendirmenin de yapılması gerekir. 

Geleceğimizin teminatı olan çocuk ve gençlerimizin aile dışında kalmalarını zorlayan şartları ortadan kaldırmaya çalışırken bir yandan da bu şartlarda yaşayan çocuk ve gençler için kurumsal bakımdan sadece koruma ve bakma anlayışını da terk etmeliyiz. Bu kurumlar çocuk ve gençlerin insanları ve ülkesini seven, kendine güvenen, meslek sahibi olmaya istekli, okuyan, çalışan, geleceğe ümitle bakan bireyler olarak yetiştirilmesini sağlamak üzere tüm tedbirleri almalıdır. Peki, bu tedbirleri alıp uygulayacak bütçeler var mıdır? Sosyal koruma hizmetlerini koordine eden veya doğrudan bu hizmetlerin ifasıyla ilgili kuruluşlarımızın bütçeleri bizim Anayasa’mızdaki sosyal devlet ilkesini ne derece benimsediğimizi ortaya koymaktadır.

Aile kurumunu güçlendirecek, aile bireyleri arasındaki bağlılığı ve aile bütünlüğünü koruyucu politikalar mutlaka geliştirilmelidir. Aileyi ve sosyal fonksiyonları zayıflatıcı unsurların önlenmesi, kadının ve haklarının korunarak toplumda saygın bir yer edinmesine ilişkin altyapı oluşturulmalıdır. İstihdam imkânı geliştirilerek her ailenin yeterli ve sürekli bir gelire sahip olması sağlanmalıdır. Çalışmayan ev hanımlarına mesleki beceri kazandırılarak aile bütçesine ve ülke ekonomisine katkıda bulunmaları sağlanmalıdır. Kadınların istihdam edilebilirlikleri geliştirilerek iş gücü piyasasında dezavantajlı konuma düşmeleri de önlenmelidir. Kadınların eğitim düzeyleri yükseltilecek, kalkınma sürecinde iş hayatında ve karar alma mekanizmalarında daha fazla rol almaları sağlanarak toplumsal konumları da güçlendirilmelidir. 

Kadınların şiddete maruz kalmasına yol açan kültürel, sosyal, psikolojik ve ekonomik nedenler ortadan kaldırılacak, sivil toplum kuruluşları ve  medyanın bu konudaki duyarlı hareket etmeleri sağlanmalıdır. Kadın sığınma evleri uygulaması etkinleştirilmelidir.

Çocukların hayat kalitesi iyileştirilerek geleceklerinin teminat altına alınması sağlanmalı, ailelerine, topluma ve devlete karşı sorumluluk duyguları geliştirilmelidir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

EMİN HALUK AYHAN (Devamla) - Suça, sokağa ve çalışma hayatına itilmeleri, madde bağımlılığına yönelmeleri de önlenmelidir. Özürlü çocuklar ve korunmaya muhtaç çocukların öncelikle aile yanında korunup yetişmesi sağlanmalı ve muhtaç durumdaki ailelere sosyal destek verilmelidir.

Şimdi, burada ifade etmek istediğim bir husus var: Bütçeleri, 2006 bütçesi, 2007 bütçe başlangıç ödeneği ve ağustos ayı sonu itibarıyla harcamaları 2008 bütçe tekliflerine baktım. Bazı kurumlardaki harcama ve başlangıç ödenekleri arasındaki dengesizlik, hakeza, ödeneklerin ve harcamaların kendi içinde ekonomik veya ekonomik tasniflerine baktığımız zaman çok büyük dengesizlikler görüyoruz. Bunun izahını ben mümkün görmüyorum. Belki Sayın Bakan ve bu konudaki arkadaşlar bize neden harcamaların ve ödeneklerin böyle dağıldığını izah edebilirler.  Bu konuda gerçekten bu ayrılan ödenekle bu kadar beklentinin karşılanmasının mümkün olmadığına, ben geçmiş tecrübelerimle, kamu maliyesiyle de ilgilenmiş bir insan olarak inanmıyorum. Buna çözüm getireceksek bizim de katkımız, yardımımız olacağını ben de ifade ediyorum.

Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Denizli Milletvekilimiz Sayın Ayhan’a teşekkür ediyoruz.

Söz sırası Sayın Ergin’de.

Sayın Ergin, buyurun.

GÜROL ERGİN (Muğla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Sayın Bakanlar, saygıdeğer milletvekilleri, değerli bürokratlar ve sevgili basın mensubu arkadaşlarım;  hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ben kısa bir konuşma yapacağım. Ancak konuşmama geçmeden özellikle sabahleyin dinlediğim Sayın Ünüvar’a teşekkür etmek istiyorum Türk dili konusundaki bu duyarlılığından ötürü. Çünkü o duyarlılık hepimizin duyarlılığıdır. Teşekkür ederim.

Bu arada ayrıca bir başka teşekkürüm de Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumunun Genel Müdürüne olacaktır. Şu nedenle: Ben kendisini ve çalışmalarını bir ölçüde tanıma fırsatını buldum, tanışmaktan engin mutluluk duydum. Başarılı olacağına kesin inancımla kendisine teşekkür ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, ben Diyanet bütçesi üzerinde biraz konuşmak istiyorum. Konuşmamın nedeni de geçen yıl bütçe görüşmelerinde burada yaptığımız konuşmaların konusunu tekrarlamak isteğimdir. O da şudur: Ben geçen yıl o zamanki Sayın Bakana –ki, kendisini burada saygıyla anıyorum- bir soru yöneltmiştim. Şöyleydi: “Tekirdağ ili Malkara İlçe Müftüsü Hamdi Güner ve Bursa ili Mudanya İlçe Müftüsü Nizamettin Doğan hakkında herhangi bir inceleme, soruşturma yapıyor musunuz?” şeklindeydi. Gerekçesi de şuydu:

Değerli arkadaşlarım, hepinizin dikkatini çekmek istiyorum. Şöyle diyor, bakınız, Tekirdağ’da Malkara Müftüsü 30 Ekim 2006’da bir yerel gazeteye verdiği mülakatta. Diyor ki: “Halkımızın Ramazan Bayramı’nda tebrik ve takdis dileklerinin Allah katında kabul olmadığına inanıyorum.” Ve ileri gidiyor: “Ailenin, bütün kadınların başı açık olduğu mevzubahis ise tebrik ve takdisleşme belki de Allah’ın lanetine düçar olunmuştur. Ancak bir Müslüman kendisi ve eşi İslama uygun, fakat yanındaki gelini veya ergen kızı başı açık bir şekilde ise –ki, Türkiye’de yüzde 90’ı böyle halkımızın- bunların ziyaret ettiği hiçbir yerde bayramı tebrik ve takdis etmeleri Allah katında makbul olmamıştır.” Devam ediyor. Ben bunu söz konusu etmişim.

Sonra yine bir başka müftümüzün söylemini gündeme getirmişim. O da Mudanya Müftüsüydü. Mudanya Müftüsü Nizamettin Doğan’ın şu sözleriydi. Şöyle diyor vaazında Sayın Müftü: “Anne, eş ve kızınızdan başkasıyla el sıkışmanız caiz değildir. Bunu yapanın nikâhı düşer.”

Şimdi, ben geçen yıl da sormuşum, şimdi Sayın Bakana soruyorum. Bu düşüncelere katılmak mümkün müdür? Bana bunlar hakkında ne işlem yaptığını sorduğum zaman Sayın Bakan “İşlemlerin devam ettiği.” şeklinde yanıt vermişti ve sonra konu uzayıp da sonucu öğrenemeyince tekrar yazdım, sordum. Onun üzerine de bu müftülerden, eğer yanlış aklımda kalmadıysa, Tekirdağ Malkara İlçe Müftüsünün emekli olduğu için hakkında bir şey yapılamadığını, diğeri hakkında da inceleme ve soruşturma başlattıklarını ifade etti. Şimdi, ben bu konuda nereye gelindi, nasıl sonuç alındı, bunları öğrenmek ve bu ifadeler karşısında, kişiliğine saygı duyduğum, makamına da yakıştığına içtenlikle inandığım Sayın Bakandan düşüncelerini öğrenmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, sözlerimi burada tamamlayacağım. Yalnız, hiç beklenmedik bir şekilde Kırıkkale Milletvekili Sayın Özbayrak Alevilerle ilgili bir konuşma yaptı ve burada Alevileri satanistlerle bir tuttu.

Değerli arkadaşlarım, ben Sünniyim, anadan, babadan Sünniyim. Ama, eğer siz bu ülkede 10 milyonun üzerindeki Alevi nüfusu satanistlerle bir tutuyorsanız, eyvah! Eyvah! Bu anlayışla…

MUSTAFA ÖZBAYRAK (Kırıkkale) – Sayın Başkan…

GÜROL ERGİN (Devamla) – Tabii ki arkadaşım yanıt vermek isterse verecektir, işaret ediyor da. Verecektir, vermesini de özellikle isterim. Ama, bunu son derece yanlış, sakıncalı, son derece tehlikeli bulurum. Bu konuda da Sayın Bakanın düşüncesini öğrenmek isterim.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş Kanunu’nda şöyle bir görev almış. Kanun diyor ki: “İslam dininin itikat, ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek.” Bu çerçevede de benim arkadaşlarım cemevlerinin de Alevilerin ibadet yeri olduğunu, bu şekilde ele alınması gerektiğini, eğer devlet din adına bir bütçe ayırıyorsa bu ülkede 10 milyon insanı temsil eden Alevilerin de bu kurum içerisinde bir şekilde yer alması Alevilikle ilgili de bütçeden bir pay ayrılması gerektiğini söyler. Bunun yadırganacak ne yanı vardı ki? Arkadaşım birçok mezhebi saydı. Bu arada kalktı “satanist” ifadesini de kullandı. Bilemiyorum… Yani, en yumuşak ifadeyle ne söylemem gerekiyor, bilemiyorum, söyleyemiyorum. Ama, yanlış oldu diyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Evet, teşekkür ediyoruz Sayın Ergin.

Sayın Mustafa Bey’den bir açıklama alalım, ismi geçtiği için.

MUSTAFA ÖZBAYRAK (Kırıkkale) – Önce bu yanlış anlamayı düzeltmek isterim elbette. Hiç kimsenin burada Aleviliği satanistlerle ya da başka sapık inançlarla bir arada tutmaya ne cesareti olabilir ne de böyle bir şey söz konusu. Asla böyle bir şey söz konusu değil. Sadece benim bahsetmek istediğim Aleviliğin Şianın bir kolu olduğu, Şianın içerisinde de çeşitli mezhepler olduğu. Mesela, Nusayriliğin, mesela Caferiliğin, mesela daha başka, işte, Rafiziliğin vesaire. Şimdi, kalkar da bu mezhep mensupları ya da Şianın bu kollarının mensupları da yarın… Mesela, biliyoruz ki, bizim Ağrı’mızda, Kars’ta, Iğdır’da önemli miktarda Caferi mezhebine mensup insanlarımız var. Yarın bunlar da gelir de Diyanet İşleri Başkanlığından ayrı bir ibadet yeri, ayrı bir bütçe vesaire isterse bunun önüne nasıl geçeceğiz veya bunu nasıl düzenleyeceğiz? Benim sormak istediğim bu. Şimdi, bu işin ucunu eğer kaçırırsak -ki, burayı ayrı tutuyorum, yani, ben Alevilikle veya Şianın birtakım kollarıyla, işte satanistleri veya diğer sapık düşünceleri bir arada tutma gibi bir düşüncem yok- diyorum ki, iş buraya kadar gidebilir. Burada bir kıyaslama yok. Bu işin sonunun olmadığının bir ifadesi, başka da hiçbir şey değil.

Eminim herhâlde açıklığa kavuşmuştur.

BAŞKAN – Evet, teşekkür ediyoruz Sayın Özbayrak.

Söz sırası Sayın Kışanak’ta.

GÜLTAN KIŞANAK (Diyarbakır) – Sayın Başkan, Sayın Bakanlarımız, komisyonumuzun değerli üyeleri ve bu çalışmalara büyük emek katan değerli bürokrat arkadaşlar; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ben de konuşmamı, büyük bir kısmını kadın konusuna ayırmak istiyorum ve başlangıçta da gerçekten bugün dünyanın ve ülkemizin en önemli sorunu olan cinsiyet eşitliği konusunda bu kadar zor bir konunun ve bu kadar büyük bir çalışma alanını kapsayan bir konunun bizim idari ve siyasi yapılanmamız içerisinde hak ettiği  yeri bulmadığını söylemek istiyorum. Bu nedenle de Sayın Bakanımız Nimet Çubukçu’nun geçmiş dönemdeki uygulamalarına ve önümüze getirdiği 2008 bütçesine ilişkin spesifik değerlendirmelerde bulunmaktan çok bu konunun bizi daha ileri, çağdaş bir demokrasiye götürebilmesi için kadın konusunun nasıl ele alınması gerektiği konusunda çeşitli önerilerde bulunarak konuşmamı sürdürmek istiyorum.

Biliyoruz son yasal düzenlemelerle aslında kadın-erkek eşitliği konusunda ve kadının toplumda hak ettiği statüye kavuşması konusunda önemli bir mesafe katedilmiştir. Fakat, ne yazık ki önümüzdeki gerçekler bununla örtüşmemektedir. Kadının eğitim alanında, çalışma hayatında, siyasi temsilde, karar mekanizmalarındaki yetkinliği konusundaki sorunlar hepimizin bildiği sorunlardır. Bu konuda rakamları buraya getirme gereği duymadım. Şu an bu salondaki kadın temsiliyeti bile bunun yeterince bir göstergesidir. Başka bir şey söylemeye gerek yok diye düşünüyorum. Hatta, Bakanlar Kurulumuzun içerisinde sadece bir kadın temsiliyetinin olması bile bu sorunun ne kadar büyük olduğunu gösteren göstergelerden birisidir.

Kadına yönelik şiddet de yaşadığımız en büyük acılardan, en büyük sorunlardan birisidir ve bu konuda da çok çeşitli rakamlar, istatistikler var. Bunları konuşmak yerine sadece bir rakam vererek sorunun büyüklüğüne işaret etmek istiyorum. Emniyet Genel Müdürlüğünün yaptığı bir açıklamada 2006 yılında 847 kadının cinayetlere kurban gittiği belirtiliyor. Kadına yönelik şiddetin yaşam hakkını dahi elinden alacak kadar bu kadar büyük boyutlarda yaşanması bu sorunun kapsamını ortaya koymaktadır.

Eğer bizler kadının statüsünü yükseltmek, kadını toplumda etkin bir yurttaş hâline getirmek istiyorsak, hayatın her alanına eşit katılımını sağlamak istiyorsak öncelikle bunun önemine inanmak ve idari, siyasi yapılanmamızda buna uygun bir mekanizma kurmamız gerekiyor ve kadın konusunu bir sosyal hizmet konusu olmaktan çıkartarak bir cinsiyet eşitliği politikası olarak ele almak ve bu nedenle de şu andaki statüsü yerine bir Devlet Bakanlığına bağlı bütün sosyal hizmet kurumlarını birleştiren bir çalışmanın içerisinde küçük bir parça olarak ele almak yerine bir eşitlik bakanlığının kurulması ve kadının bu toplumun özgür, eşit bir bireyi olarak bu toplumda hak ettiği, hayatın her alanında, her kademesinde hak ettiği yere kavuşabilmesi için gerekli önlemleri almak, düzenlemeleri yapmak gerekiyor. Çünkü, biz, bu… Biraz önce konuşan birkaç değerli komisyon üyesi yeni Anayasa taslağındaki kadın konulu maddelere işaret ederek eksiklikleri ifade etmeye kalkıştı. Bence tam da şu andaki siyasi ve idari yapılanmamız söz konusu taslaktaki düzenlemeyle örtüşmektedir. Şu anda bizim kadından sorumlu Devlet Bakanlığımızın bünyesi içerisinde hem bütün dezavantajlı gruplara yönelik sosyal hizmetleri yürütülmekte hem de kadın konusundaki çalışmalar yapılmaktadır. Yani, kadın da dezavantajlı gruplar içerisinde korunmaya muhtaç insanlar statüsünde görülmektedir. Oysa kadınlar korunmaya muhtaç kişiler değildir. Kadınların kadın olmaktan kaynaklı hayatın her alanına katılmasını engelleyen hiçbir neden yoktur. Kadınların önüne konulan engeller bin yıllardan beri yaşanan erkek egemenlikli yaklaşımın ürettiği sistem mekanizmalarıdır. Bunları ortadan kaldırmak ve soruna böyle yaklaşmak gerekiyor. Bu nedenle de, ben, eğer önümüze Anayasa taslağında da böyle bir madde gelirse çok şaşırmayacağımı düşünüyorum. Ama, bunun çok ciddi bir problem olduğunu, çok ciddi bir yanlış yaklaşım olduğunu düşünüyorum.

Kadınlar eğer korunmaya muhtaç bireyler kategorisinde görülürse bu erkeklerin merhametine terk edildikleri anlamına gelir. Bir hukuk devletinde hiçbir birey başkalarının merhametine, inayetine bırakılamaz. İnsanların tabii ki ahlaki ve etik değerleri çok önemlidir. Ben burada birey olarak hiçbir erkek arkadaşımı bir şey altında bırakmak istemiyorum. Birey olarak herkes etik olabilir, ahlaki olabilir, eşitlikçi olabilir, saygın olabilir, kadınlara hak ettiği yaklaşımı ve davranışı gösterebilir. Ama, bunun bir toplumsal sorunu ortadan kaldıracağını düşünmek doğru bir şey değildir. Önümüzde çok ciddi bir toplumsal sorun vardır. Bunun ortadan kaldırılmasının tek yolu da kadınları korunmaya muhtaç bireyler değil, bu toplumun yarısını oluşturan, bu toplumda yaratılan bütün değerlerde emeği olan ve bu toplumun bütün değerlerinden  eşit yararlanma hakkına sahip olan bireyler, yurttaşlar olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bu nedenle de kadın-erkek eşitlik bakanlığının kurulması ve Mecliste de kadın-erkek eşitliği daimî komisyonunun acilen kurulması ve kadını gerçekten bu toplumda hak ettiği eşit statüye kavuşturacak çalışmaların stratejik düzeyde ele alınması, buna yönelik plan ve programların yapılması, eylem planlarının çıkartılması ve bunun hayata geçirilmesi önündeki engellerin kaldırılması gerekiyor.

Bunun bir diğer en önemli mekanizmalarından birisi de cinsiyet eşitliğine duyarlı bütçe yaklaşımıdır. Eğer siz ülkenin kaynaklarını bu ülkede yaşayan herkesin eşit şekilde yararlanabileceği şekilde tahsis etmezseniz bu yeni eşitsizlikler üretmenin zemini hâline gelebilir. Bu nedenle, önümüzdeki bütçenin zaten bakanlığımıza bağlı çalışmaların da bir parça bunu da kapsadığına dair bilgiler var içinde. Önümüzdeki yıl bütçe hazırlanırken her bakanlığın ve her kurumun kendisinin cinsiyet eşitliği hedeflerini tespit ederek bütçesini bu konuda nasıl kullanacağını da açıklayabileceği, bütçeyi bu doğrultuda kadınların ve erkeklerin eşit olarak bu kaynaklardan yararlanmasının ve var olan eşitsizliği yeniden üretmek değil önüne geçecek ne gibi önlemler alacağının bütçe çalışmaları sırasında tespit edilmesi gerekiyor.

Kadına yönelik gene bütçe belgelerinden anlıyoruz ki kadına yönelik şiddet izleme komitesi kurulmuş ve çalışmalarına başlamak üzere.

Ben, diğer bütün çalışmalarda olduğu gibi kadına yönelik çalışmalarda da iki şeyin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Birincisi yerelleşme, ikincisi de sivil toplum örgütlerinin katkılarına ve denetimine açık olma. Bu nedenle, kadına yönelik şiddeti izleme komitesinin de Ankara’da merkezî yüksek düzeyli bir bürokratların katıldığı bir komitenin ya da siyasi görevlilerin katıldığı bir komitenin sorunu yeterince çözmekte yeterli olabileceğini düşünmüyorum. Bu nedenle, mutlaka illerde yerelde şiddet izleme komitelerinin kurulması ve bu komitelere sivil toplum örgütlerinin de dâhil edilmesi gerekiyor. Bugün nasıl ki valiliklerin bünyesinde insan hakları izleme komisyonları var, ki, bunun daha demokratikleşmesi ve daha sivil toplum örgütlerine açık hâle  getirilmesi bekleniyorsa aynen kadına yönelik şiddet konusunda ve kadın hakları ihlalleri konusunda da böyle yerel izleme komitelerinin kurulması çok önemlidir.

Bu şu nedenle önemlidir, çünkü, yasalarda yaptığımız değişikliklerin hayata geçmediğini görüyoruz, hayatta önümüzde çok ciddi problemler yarattığını görüyoruz. Örneğin kadına yönelik şiddetin bu kadar yaygın olmasında en önemli nedenlerden birisi de kamu görevlilerinin bu konudaki sorumluluklarını yeterince yerine getirmemeleridir. Bu çok çeşitli kurumların yaptığı çalışmalar tarafından görüldüğü gibi ölümle sonuçlanan vakalar nedeniyle kamuoyunda…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

GÜLTAN KIŞANAK (Devamla) – Ben bir pozitif ayrımcılık isteyebilir miyim?

DEVLET BAKANI NİMET ÇUBUKÇU (İstanbul) – Korunmaya muhtaç…

GÜLTAN KIŞANAK (Devamla) – Pozitif ayrımcılık korunmaya muhtaçlık anlamına gelmiyor, pozitif ayrımcılık zaten eksi durumda olanın eşit koşullarda yarışa katılmasının önünü açmak anlamına geliyor. Eşit olmayanların eşit bir yarışa sokulması doğal olarak eşitsiz sonuçlar doğuracaktır. Onun için, biz başlangıç kulvarımızın eşit olmasını istiyoruz. Bunu sağlamadığımız müddetçe var olan eşitsizliği sürekli yenidenüretir hâle geliriz. Örneğin ölümle sonuçlanan ve kamuoyuna yansıyan kadın cinayetlerinin birçoğunda kadınların aslında kamu görevlilerine ulaştıkları, şikâyette bulundukları, darp edildiklerine dair rapor aldıkları, ama buna rağmen ne kolluk görevlilerinin ne de savcılık makamlarının gerekli önlemi almadan bu kadınların ölümüyle sonuçlanan vakaların yaşandığını görüyoruz. Somut bir örnek söyleyeceğim: Diyarbakır’da öldürülen Ayşegül Arslan. Ayşegül Arslan, Diyarbakır Çermik savcılığına kadar ulaşabilmiş ve işkence gördüğüne, darp edildiğine dair raporu bile savcılığa ulaştırabilmiş, ama, gene de ölümden kurtulamamıştır. Bunun önüne geçebilmek için gerçekten yerel izleme komitelerinin kurulması ve yerelde denetimin yapılması kadar kamu görevlilerini koruma yaklaşımından da kurtulmamız gerekiyor ve ben Sayın Bakanımızın burada kadına yönelik şiddet konusunda ihmali görülen ya da gerçekten görevini doğru kullanmayan görevliler hakkında açılmış bir soruşturma var mı, sonuçlanmış bir dava var mı öğrenmek istiyorum; çünkü, bunun çok örnekleri var, bilgisi hepimizde saklı.

Çok kısa olarak diğer sosyal hizmetlere dair çok özet bir şey söyleyeceğim zaman darlığı nedeniyle. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olduğu Anayasamızda yazıyor ve bu ülkede cumhuriyetimizin ne kadar laik olduğunu, ne kadar demokratik olduğunu ya da ne kadar hukuk devleti olduğunu hepimiz  tartışıyoruz, iktidarıyla muhalefetiyle demokratik kamuoyuyla sürekli gündemimizde. Ama cumhuriyetimizin ne kadar sosyal bir devlet olduğunu asla tartışmıyoruz ve bence en büyük eksikleri de bu alanda yaşıyoruz. Bunun da acil olarak giderilmesi ve bir politika olarak yerinden yönetim mekanizmalarının hayata geçirilmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Şu anda bizim bütün sosyal hizmet kurumlarımızın çok ciddi problemleri olduğunu, çok ciddi sıkıntıları olduğunu biliyoruz. Eğer bunlar yerinden yönetim ilkesiyle daha yerel mekanizmalara devredilirse denetlenmesi, hesap sorulması ve hesap vermeleri çok daha kolay olacaktır ve çözüm daha yakın olacaktır. Bu nedenle, bütün sosyal hizmetlerin yerel yönetimlere devredilmesi, yerinden yönetim ilkesinin hayata geçirilmesinin…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

GÜLTAN KIŞANAK (Devamla) – … gerçekten çok ileri düzeydedir. Ne yazık ki, ama, sonuçlarını yine herkes kamuoyundan izliyor.  Bu yasa bile kötüye kullanılmaya başlandı. Bunun önüne geçecek mekanizmalar bulmak gerekiyor. Bunun yolu da yerel mekanizmaları güçlendirmektir. Bu yasayı istismar edenler, sahte raporlar alanlar, başka kazanç kapıları sağlayanlar, ama, gerçek ihtiyaç sahiplerinin de bundan yararlanamadığını görüyoruz. Bunların önüne geçmenin yolu gerçekten yerinden yönetim ilkesini hayata geçirmektir. Ben de sözlerimi sayın Kırıkkale milletvekilinin Alevilerle ilgili değerlendirmeyi esefle karşıladığımı belirterek bitirmek istiyorum ve bu yaklaşımın aslında Türkiye’de çoğulcu demokratik yapıya kavuşmamız önünde ciddi bir engel olduğunu düşünüyorum. Kürtler taleplerini dile getiriyorlar. Kürtçe eğitimin önündeki imkânların genişletilmesini istiyorlar. “Vay efendim bunu isterseniz şu kadar etnik azınlık var, onlar da isteyecek.” deniliyor. Aleviler istiyor, yine aynı gerekçeyle önüne çıkılıyor. Bu doğru bir yaklaşım değildir. Demokrasilerin en önemli erdemi azınlıkların, farklı grupların temsiliyetine ve onların kendilerini ifade edebilecek kanallara sahip olmasıdır. Bu kanalları ne gerekçeyle olursa olsun kapattığımız zaman demokrasimiz her zaman eksikli olacaktır.

Teşekkür ediyorum, hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Aydoğan…

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Sayın Başkanım, komisyonumuzun çok değerli üyeleri, basınımızın çok değerli mensupları, çok değerli bürokratlarımız; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ben bir konuda çok kısa açıklama yapacağım. Sabahleyin Vakıf off shore ve büyük şehir belediyesi gündeme getirildi, biraz da farklı bir ifadeyle. İşte, belediyenin paralarını Vakıf off shore’a yatırdığı dedikodusu filan gibi bir ifade kullanıldı. Biraz müphemiyet ortaya çıktı. Vakıf off shore kıyı bankacılığı yasal bir kuruluştur ve buraya yatırılan paralar yasal bir işlemdir, birincisi bunu belirtmek istiyorum.

İkincisi, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin o yıllar Vakıflar Bankasıyla, Vakıf off shore’la sadece mevduat ilişkisi değil, hem kredi hem mevduat ilişkisi vardı ve sonuçta da

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Çok daha vahim. Bir kamu kurumu off shore’a para yatırabilir mi?

HALİL AYDOĞAN (Devamla) – Bakın, işte açıklıyorum. Kredi ilişkileri vardı. Kredi ilişkilerinin teminatı olarak da o paralar rehin olarak Vakıf off shore’a yatırılabilir tabii ki teminat olarak. Dolayısıyla, bir yanlış anlaşılmayı ortadan kaldırmak için bu açıklamayı yapıyorum. İkincisi, Vakıflar Bankasında performansa tabi terfi fevkalade önemlidir. Ben yirmi beş yıllık hayatımda hep bunu yaşamışımdır, bunun pek çok örnekleri vardır. Başarılı olan insanlar belli görevlere getirilirler. Aynı durum bahsedilen kişi için de söz konusudur. Valide Sultan Şubesi Müdürlüğündeki başarılar nedeniyle genel müdür yardımcılığına atanmıştır. Kaldı ki, bahsedilen süreçler de tamamlanmıştır. Hukuki ve mevzuat olarak bir engel olmadığı için de devam etmektedir.

Vakıf off shore’un izni Hazine Müsteşarlığının yazısı elimde. 18/06/1993 yılında verilmiştir. Bu dönemde de siyasi iktidarın kimler olduğunu takdirlerinize sunuyorum.

Bilgilerinize arz ederim.

BAŞKAN – Sayın Aydoğan, teşekkür ediyoruz.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Teşekkür ederim.

Şimdi, Sayın Aydoğan’ın açıklaması, aslında yapılan eleştirinin doğruluğunun teyidi anlamında. Ben kendisine teşekkür ediyorum. Bir kamu kurumu, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin off shore bankaya para yatırması yasalara göre doğru değildir. Suç mudur, değil midir bunu bilemem, bunu şu anda değerlendirebilecek verilere, bilgilere sahip değilim. Neden off shore’a para yatıramaz? 90’lı yıllar –hâlen de öyledir- kamunun borç stokunun çok yüksek olduğu yıllardır ve piyasadan kamunun çok olağanüstü yüksek faizlerle borçlandığı yıllardır. Böyle bir tabloda kamunun elinde fon var. Bu, büyükşehir belediyesi olabilir, X kurum olabilir. Bu fonu off shore’a yatırıp öte taraftan da kamu iç piyasadan çok yüksek faizlerle borçlanıyor. Bu doğru değildir. Bakın, bu nedenle olmaz. Öte taraftan, aynı büyükşehir belediyesine devlet vergi gelirlerinden bir pay aktarıyor. Devlet büyükşehir belediyesine veya diğer belediyelere vergiden pay aktarıyor. Belediye de parasını Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışındaki bir bankaya yatırıyor. Kamunun o parayı kullanması mümkün olmuyor. O nedenle doğru değil Sayın Aydoğan, onu savunmayın.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Rehinliği işlem olarak söyledim.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Rehin veya değil, bir kamu kurumunun parası off shore’da olamaz. Eğer bunu İstanbul Büyükşehir Belediyesi yapmışsa merkezî yönetime karşı dürüst davranmamış olur. Suç mudur değil midir bilemem.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Çok kısa lütfen…

MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Burada sorun arkadaşımızın şube müdürlüğündeki icraatı değil. Buradaki sorun Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından iki yıl ağır hapis cezasıyla cezalandırılan bir kimsenin tekrar devlet memuriyetine getirilmesi ve örtülü ödenek gibi çok önemli bir ödeneğin, harcamanın ona tevdi edilmesidir. Şimdi, bu arkadaşımızın sahte belge getirdiği, yani, YÖK’ten olmayan bir belgeyi kendisinin genel müdür muavinliğine atanmasını meşrulaştırmak için ibraz ettiği çok kesin. Vakıflar Bankası da bu konuda kendisi de hemen itiraz etmiyor, emekliliğini istiyor, ayrılıyor, fakat Vakıflar Genel Müdürlüğü görevini yapıp suç duyurusunda bulununca arkadaşımız mahkûm oluyor.  Ama, işte o zamanki meşhur af kanunu imdadına yetişiyor. Herhangi bir uygulamaya muhatap olmuyor. Ama kesin olan bir şey kendisinin iki yıl hapis cezasına mahkûm olmasıdır. Bana göre, devlet memuriyetine atanması mümkün değildir. Hele hele örtülü ödenek gibi hiç kimsenin denetimine tabi olmayan bir harcamanın başına bu nitelikte, sahte belge düzenleyecek nitelikte ve sahte belge düzenlediği mahkeme kararıyla kesinleşmiş birisinin atanıp atanmamasıdır. Belli bir aşamada insanları tanıyabilirsiniz, bir arkadaşlığınız olabilir. Fakat, sahte belge düzenleyen ve bu nedenle de mahkûm olan birisi sizin dostunuz olmaya devam edebilir, ama, kamu hizmetinde kesinlikle görev almamalıdır. Bizim anlayışımız budur, benim değinmek istediğim de budur.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Erbatur, buyurun.

Süreniz 5 dakika.

NEVİN GAYE ERBATUR (Adana) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Sayın Bakanlar, sayın üyeler; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Sayın Başkana da bana söz verdiği için teşekkür ediyorum.

Ülkemizde kadın-erkek eşitliğini hayata geçirmek için çok önemli çalışmalar yapılıyor. Biz de geçen dönem Parlamentoda çalışan kişiler olarak hakikaten 22’nci Dönemde çok önemli yasal düzenlemelere imza attık ve ayrıca töre ve namus cinayetleri ve kadına ve çocuğa yönelik şiddetin araştırılmasıyla ilgili bir Meclis komisyonu kurduk. Bu komisyonda başarılı çalışmalar yaptık. Komisyonun sonuç belgesi ise Başbakan tarafından Temmuz 2006 tarihinde bir genelge yapıldı, bütün bunlar son derece olumlu adımlar ve böylece ülkemizde kadına yönelik şiddet görünür hâle geldi ve devlet kurumlarından kadına yönelik, çocuğa yönelik şiddetin ortadan kaldırılması, töre ve namus cinayetlerinin ortadan kaldırılması için gerekli tedbirlerin alınması istendi. Ben geçen sene de Sayın Bakana sormuştum, bu sene tekrar soruyorum. Bu genelge çok kapsamlı bir genelge. Zaman zaman soru önergelerime yanıt veriyorlar, teşekkür ederim. Ama, yine burada sormak istiyorum. Bu genelgede yapılması istenen kalemler için bu bütçede ne kadar pay ayrıldı ve bu bütçede ayrılan pay bütün bunların yerine getirilmesi için yeterli olacak mı? Keşke daha çok miktarda bir bütçe buna ayrılabilseydi. Tabii, bu genelgenin yayınlanmasını çok önemli buluyorum. Ama, maalesef uygulamada eksiklikler var. Bunu hepimiz biliyoruz. Bunun için hep birlikte çalışılması gerekiyor. O nedenle, toplumsal cinsiyete duyarlı eşitlikçi politikaların ana plan ve programlara entegrasyonu gerekli. Zaten bu konuda da çalışmalar yapılacağı Sayın Bakan tarafından da beyan edilmiş. Özellikle toplumsal cinsiyete duyarlı bütçelemenin yapılması önemli. Umuyorum önümüzdeki yılın bütçesinde bu dikkate alınır ve biz bunu ilk uygulayan ülkelerden bir tanesi oluruz. Tabii, bütün burada bizim istediğimiz şey bütün bunların yapılabilmesi için tüm sektörler arasında bir işbirliğinin yapılması, bu işbirliğinin de uygulamaya yansıtılması, gerekli mekanizmaların sağlanması. Örneğin, yönetim kademelerinde maalesef kadınımız yok. Bu pozitif ayrımcılığın her alana biz girmesini istiyoruz.

Bir sivil anayasadan söz edildi. Bunu pek çok arkadaş söyledi. Kadının bir korunmaya muhtaç kişi gibi algılanması bizi çok rahatsız etti. Ama, dün gelen bir bilgi notunda bunun değiştirileceği, yine “kadın-erkek eşittir, devlet bu eşitliği sağlamakla yükümlüdür” hükmünün aynen korunacağı ifade ediliyor. Böyle bir şey olursa bundan büyük mutluluk duyarız. Hatta biz pozitif ayrımcılığın ayrımcılık sayılmayacağının da Anayasa metnine girmesini istiyoruz. Ancak, böyle bir kadınları yönetime taşıyabiliriz. Çünkü, kadın bakış açısı, kadın duyarlılığı eğer yönetim mekanizmasında yer almazsa bizim görüşlerimiz, bizim yaşam deneyimlerimiz maalesef yansımıyor, yaşama yansımıyor, ülkeye yansımıyor. Bunun için bu konuda son derece ısrarlıyız. Geçen sene de Sayın Bakana sormuştum. Bu sene yine soracağım. Eğitim materyallerinde kadın-erkek eşitliğini yok sayan hususlar var. Bunlar maalesef Sayın Çubukçu bu sene yine var. Benim gözüme ilişti. Onun için sizin yeniden bu konuda bir araştırma yapmanızı ve belki de bu konuda bir komisyon kurarak Millî Eğitim Bakanlığıyla birlikte çalışarak bu malzemeler hazırlanmadan bu cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldıracak şekilde bir müfredat programının düzenlenmesini istiyorum. Lütfen yeniden gözden geçirirseniz ben çok sevineceğim ve tabii kadının bir birey olarak toplumda güçlendirilmesi önemli. Bunu çok önemsiyorum. Aile bizim için çok önemli bir kurum. Ama aile içindeki görevlerin tamamının kadına yüklenmesi kadını ikinci konuma düşürüyor ve kadın maalesef özgürleşemiyor, birey olamıyor. O bakımdan, evdeki yaşlının bakımı, özürlünün bakımı, çocukların bakımı sosyal destekle olmalı. Anne, baba birlikte bakmalı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

NEVİN GAYE ERBATUR (Devamla) – Maalesef çıkamayan ebeveyn izin yasasının bir an evvel çıkmasını istiyorum.

Bir başka sorum da yine Yerel Yönetimler Yasası ile olacak Sayın Bakanım. 50 binin üstündeki nüfusu olan belediyelerin sığınma evleri açması gerekiyordu. Maalesef hâlâ açmadılar, açmıyorlar, bütçelerine koymuyorlar. Geçen yıl siz bizim komisyonumuza geldiğinizde yanılmıyorsam 30 ila 34 arasında sığınma evi var demiştiniz. Bu seneki sayı 20’ye düşmüş gözüküyor. Bu beni çok üzdü. Biz sayının artmasını beklerken sayının azalmış olmasından büyük bir üzüntü duyuyorum. Ayrıca Mor Çatının durumunu da gündeme getirmek isterim. Mor Çatı, Beyoğlu Kaymakamlığıyla birlikte çalışıyordu. Ama artık kaymakamlık onlara destek veremeyeceğini söylüyor. Onun için, mutlaka devletin bu kurumları destek altına alması lazım. Çünkü, şiddete uğrayan kadının gideceği yer yok. Namus cinayetlerine uğrama ihtimali olan kadınların da devlet tarafından korunması lazım. Bu konuda çok önemli adımlar atıldı. Bunları yadsımıyorum. Yani, Bakana ulaşmamız bu konuda son derece kolay oluyor, ama, yine de bunun da dikkate alınmasını istiyorum. Bir başka sorun da Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü birkaç sene önce yasayla kuruldu. Uzman sayısı kaça çıktı? Bu uzmanlar gerçekten konularında uzman mı? Yani, kadın çalışmaları konusunda en azından yüksek lisans çalışması yapmışlar mı? Özellikle ülkemizdeki çocukların durumu da benim çok ilgimi çekiyor. Sadece korunmaya muhtaç çocuklar değil tüm çocuklarımız için bir eylem planımız olması gerek. Ama bu ülkede maalesef çocuklarla ilgili bir acil eylem planı yok. Kadının Statüsü kadınlarla ilgili bir eylem planı hazırlamış, bize gönderdi, onu inceliyoruz. Ama, çocuklar için de böyle bir eylem planı olmalı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Erbatur, tamamlarsanız, lütfen…

NEVİN GAYE ERBATUR (Devamla) – Bir husus da bu SHÇEK’le ilgili. Özürlü evde bakım sistemi ve ayni, nakdi  yardım hizmetleri oluyor, bunlar özellikle yoksulluk içinde olan kişilerin ve yaşamları düşük seviyede olan kişilere destek için. Ama bizim edindiğimiz bilgilere göre -bunu lütfen araştırmanızı istiyorum- bazı milletvekillerimiz araya girip kendileri için ya da yakınları için ayırımcılık istiyorlarmış ve sosyal hizmet uzmanlarına baskı uyguluyorlarmış. Bu konuda sosyal hizmet uzmanlarının görevlerini yerine getirirken olabildiğince tarafsız davranmalarını ben talep ediyorum. Bu konuyu da eğer araştırırsanız ben çok sevineceğim.

Bir husus da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından otuz üç yıldır Altı Nokta Körler Vakfı ve Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu işbirliğiyle çalışmasını sürdüren Emirgân Altı Nokta Körler Rehabilitasyon Merkezinin boşaltılması. Bu yerin boşaltılması bizi çok üzdü. Türkiye’de zaten görme engelli vatandaşlarımız için iki rehabilitasyon merkezi varken bir tanesinin de kapatılmaya çalışılması hakikaten kabul edilemez bir durum. Bu konuda da ilginizi çekmek istiyorum. Bir de “Haydi Kızlar Okula” kampanyası başarıyla sürüyor. Her ne kadar okula yazılan çocuk sayısı daha çok, ama, devam eden kız çocuk sayısı oldukça azsa da gene de kampanya bütün yurtta sürdürülüyor. Yalnız burada engelliler arasında bir sorun var. Genel nüfusta okuma yazma bilmeyenlerin oranı ortalama yüzde 13, bu oran kadınlarda yüksek ama, özürlülerde bu oran yüzde 36. Onun için, buna dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.  Ayrıca, engellilerin yüzde 78’i de işgücüne katılmıyor. Bu hususta da eğer bir çalışma yapılabilirse ben çok memnun olacağım.

Çok teşekkür ediyorum, sağ olun.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Erbatur’a.

Son konuşmacı Sayın Öztürk.

HARUN ÖZTÜRK (İzmir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, komisyonumuzun değerli üyeleri, Sayın Bakanlar, kamu kurum ve kuruluşlarımızın ve basınımızın kıymetli temsilcileri; hepinizi saygıyla selamlıyorum ve öncelikle ben de Sayın Erdal İnönü’ye Allah’tan rahmet, yakınlarına baş sağlığı diliyorum. Değerli arkadaşlar, öncelikle ekonomide olası risklere karşı etkin bir işbirliği ve kurumlararası tek seslilik için çaba gösterilmesi gereğine dikkat çekmek istiyorum. Terör örgütüyle mücadelede tüm kurum ve kurumlarımız ve milletimiz tam bir kararlılık içindedir. Ancak, Hükûmet yetkililerinin ve hiçbirimizin kararlılığımızın kararsızlık gibi gösterilmesine izin vermemesi gerekir.

Sayın Bakan Çubukçu’nun faaliyetleriyle ilgili yaptığı açıklamalardan iyi niyetli bir çaba içinde oldukları anlaşılmaktadır. Sayın Bakan ile ilgili genel müdürlüklerin ve personelin özverili çalışmalarını sürdürmelerini diliyorum. Ancak, çözmeye çalıştığımız sorunun artan yoksullukla birlikte artmakta olduğunu da gözden kaçırmamalıyız diyorum. Uyguladığımız ekonomi ve tarım politikaları, gelir dağılımı, işsizlik, yoksulluk, eğitim, nüfus planlaması gibi konularda yetersiz performansımız bu alandaki çabalarımızı zorlaştırmaktadır. Yani, sorunların çözülmesi için önümüze gelen hedef kitlenin büyüklüğünü azaltma yönünde önlemler de almalıyız. Özürlülüğü meydana gelmezden önce önleyici tedbirlerin alınması, özürlülük durumu meydana geldikten sonra da onların topluma kazandırılması ve toplumun eşit bireyleri olmalarının sağlanması önemlidir. Bu konularda gerçekleştirilen olumlu gelişmeler için hizmeti geçen, geçmiş ve mevcut Hükûmet yetkililerine teşekkür ediyorum. Ancak gelişmeleri yeterli saymak mümkün değildir. Özürlülerin toplumsal yaşama katılmaları ve istihdamlarının artırılması konusunda sivil toplum örgütleriyle birlikte yeni fikirler geliştirmeyi sürdürmeliyiz. Ulusal dış politikamız paralelindeki faaliyetlerinden dolayı Türk İşbirliği Kalkınma İdaresi çalışmalarını takdirle karşılıyorum. Daha etkin işbirliği için daha çok kaynak ayırabilmenin yollarını mutlaka araştırmalıyız.

Değerli arkadaşlarım, Diyanet İşleri Başkanlığı önemli bir politika üstlenen bir kurumumuzdur. Diyanet İşleri Başkanlığı milletimize din eğitimi ve din hizmeti verilmesi ve toplumsal barışın sürekliliği konusunda ağır bir sorumluluk taşımaktadır. Sayın Bakanın Alevi yurttaşlara yaklaşımının bu yurttaşlarımızın dışlanmışlık hislerini ortadan kaldırmaya hizmet etmesini diliyorum.

Personel politikasıyla ilgili bazı değerlendirmelerde bulunmak istiyorum. 657 sayılı Yasa kariyer ve liyakat ilkeleri göz önünde tutan bir hizmet sınıflandırması yolunu seçmiştir. Ancak, zaman zaman kariyer hizmet sınıflarından genel idari hizmetler sınıfına geçişler gözleniyor. Bunda en ağırlıklı nedenin kurumlararası ücret farklılıkları olduğunu söyleyebiliriz. Bir kariyer hizmet sınıfı olan din hizmetleri sınıfında görevli memurlarımız Sayın Bakanın ifade ettiği gibi farklı eğitimden geçiyorlar ve mesleğe girdikten sonra da eğitim düzeylerini yükseltmek için onca çaba sarf ediliyor. Kaynak israfını önlemek için kamuda din hizmetleri sınıfı başta olmak üzere kariyer hizmet sınıflarından genel idare hizmetleri sınıfına geçişi önleyecek bir ücret politikasını gündeme getirmeliyiz diyorum.

Değerli arkadaşlarım, 2006 yılı merkezi yönetim bütçesi ile ilgili Sayıştay Başkanlığının genel uygunluk bildiriminde ödenek belgesi aranmaksızın veya beklenmeksizin acil haller için yapılan personel harcamaları için tamamlayıcı ödenek verilmesini uygun görüyor Sayıştayımız. Ancak, ödeneği olmaksızın ve yasaların izin vermediği ödemeler için tamamlayıcı ödenek verilmesi hususunu ise Türkiye Büyük Millet Meclisinin takdirine bırakıyor. Sayın Bakanlar Diyanet İşleri Başkanlığı için 197.679 YTL ve Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu için de 2.813 YTL için bilgileri var mı bilemiyorum. Bu konuda bu harcamalar hangi yasalara aykırı olarak yapılmış harcamalardır ve Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak biz bu harcamalara, yasalara uygun olarak yapılmayan harcamalara onay verecek miyiz diyorum.

Hepinize teşekkür eder, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Öztürk.

Değerli arkadaşlar, kurum bütçelerinin tümü üzerindeki görüşmeleri tamamladık.  Pek çok arkadaşımız sorularını da sordu, konuşmalarında. Yeni soru talepleri varsa onları çok kısa sürede olmak kaydıyla, yani, yoruma kaçmadan özetle alalım arkadaşlarımızdan.

Sayın Kutluata, buyurun.

MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) – Sayın Başkan, Sayın Başbakan Yardımcısı ve Sayın Bakanlar, değerli üyeler, basınımızın değerli mensupları; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ben konuşma almadım. Soru kısmında yorumlarımı da katarak yapmak üzere, ama, Sayın Başkan oraya bir sınır getirdi. Onun için sadece sorularıma geçiyorum.

Bugün görüşülen, gündeme gelen konulardan mülhem olmak üzere Millî Güvenlik Kurulunun son açıklamasında bir ekonomik ambargo tavsiyesi vardı biliyorsunuz.  Ambargo lafı, ekonomik tedbirler alma lafı bu ara çok gündemde. Mesele çok üst seviyeye ulaşmışken ve çok ciddi bir noktaya gelmişken iktisadi ambargolar veya ekonomik ambargolar gündemde dolaşıyor. Burada esas kastedilen şeyler belli, ama, bir Habur Sınır Kapısıyla alınacak tedbir siyasi olmalıdır. Eğer bu ekonomiyle ilgili vereceği birtakım zararlar açısından karşı  tarafı caydırıcı diye görülüyorsa çok masum gidiliyor demektir. Ama, ben esas ekonomik ambargoyla ilgili olarak yahut elektriğin kesileceği gibi, bunlar şimdiye kadar yapılması gereken şeylerdi. Böyle bu atmosferde ve bu zamanda Meclis tezkere çıkardıktan sonra ekonomik ambargo gibi ifadelerin işi biraz uzatmaya yönelik olduğu anlaşılıyor. Eğer ayrıca bir politikanın icabı değilse. Yalnız, ekonomiyle ilgili ilişkilerin gözden geçirilmesi noktasında Türkiye’de Kuzey Irak’ı besleyen bir ekonomik yapılaşmanın, ticari bir ortamın oluştuğunu ve Türkiye’nin  temellerinin oyulmasına bu yolla da hizmet edildiği görülmektedir. O zaman, hiç bu uluslararası gerginlikler ortaya çıkmadan bile Hükûmetin bu işle ilgili tedbir alması gerekmiyor muydu, aldı da bilgimiz yok mu? Hele özellikle Mersin serbest bölgesiyle ilgili kulağımıza gelen konularda çoktan tedbirlerin alınmış olacağını umuyoruz. Bu noktada bir şeyler söylenebilirse memnun olurum. Bu noktadaki sorumu ekonomik ambargo genellikle daha büyük ekonomilerin ufak ekonomileri dize getirmek için uyguladığı şeylerdir ve sınırlı etkileri olan bir husustur. Türkiye’nin böyle ciddi bir konuda ekonomik ambargo lafı ederek ümit ediyorum ki siyaset yapmakta olduğunu düşünelim. Yoksa bunu ciddi bir tedbir olarak düşünüyorsak daha işlerin çok gerisindeyiz demektir.

TİKA’yla ilgili olarak Sayın Bakana birkaç sorum olacak.  100’ün üzerinde ülkeyle TİKA’nın ilişki halinde olduğu söylendi. Tabii, bu büyük bir rakam, büyük bir sayı. O anlamda, imkânlar bakımından bayağı yayıldığımızı görüyoruz, ancak, vazgeçilmez bir hal vardır demek ki. Ancak, bazı bölgelerle TİKA’nın, adından da anlaşılacağı üzere, bazı bölgelerle Türkiye’nin yarını bakımından daha yakından ilgilenmesi gerektiği gayet açıktır, ama, dünyanın her yeriyle ilgilenmesinde büyük fayda vardır.

Şu hususu da belirtmek istiyorum: Türkiye’de yurt dışı ülke tanıtımı diye bir kavram yaygınlık kazanmıştır, dikkat edin buna. Turizm gerekçesiyle bu yapılıyor, ama, bir ülkenin yurt dışında tanıtımından söz edebilmek için, o ülkenin çok aciz bir ülke olması gerekiyor, çünkü, ülkeler siyasi varlıklarıyla, iktisadi varlıklarıyla, siyasi iddialarıyla dünyanın tanıması gereken birimlerdir, ama, bunu yapmadığınız takdirde, evet, gidip bir yerlere, bizi tanıyın diye ricada bulunuyorsunuz. Dolayısıyla, buna çok girmeyeceğim, ama, bizim bu anlamda ilişki kurduğumuz ve yardımcı olmaya çalıştığımız ülkelerin bir kısmı bağımsızlığını yeni kazanmış, bir kısmı da topluluklar halinde olan gruplar olması dolayısıyla, tanıtma faaliyetlerine buralarda daha bir yoğun ilgileniliyor mu, bu anlamda bir düşünce var mı? Eğer burada zorluk varsa, turizmle ilgili olarak Türkiye’nin tanıtması dediğimiz hususta turizmde yanlış bir uygulanma var. Turizmde turizm şirketlerimizin ve turizm kuruluşlarımızın kendisini tanıtmasına yardımcı olmalıyız. Orada Türkiye tanıtması diye bir tanıtma zaten olamaz. Dolayısıyla, Türkiye tanıtmasını bu anlamda kendisi güç durumda olan veya henüz bağımsızlığını alması dolayısıyla dünyayla irtibatları tam gelişmemiş olan bölgelere yoğunlaştırma konusunda hükûmet içinde bir anlayış birliği olabilir mi, bunu hem gündeme getirmek hem de varsa eğer duymayı arzu ettim.

Bir başka nokta, buralarda alfabe konusunu bir başka arkadaşım gündeme getirdi. Bu, tabii, zaman alacak ve siyasi tarafı da olan bir iştir. Çok önemlidir. Ancak, Türkiye Türkçe’sinin, Türkçe konuşulan bölgelerde Türkiye Türkçe’sinin öğretilmesi konusunda kurslar düzenlenmesi şeklinde yaygın bir çalışma var mıdır? Çünkü, bu bölgelerde Türkçe’nin öğretilmesi meselesi çok uzun zaman alan bir iş değildir. Bildiğiniz gibi, bir karşılıklı sistematiğin kavranmasını gerektiren bir husustur.

Kadının Statüsü Genel Müdürlüğünün çalışmaları konusunda da ilgili Sayın Bakanımıza birkaç hususu sormak istiyorum.

BAŞKAN – Sayın Kutluata, yani, bu sorudan çok konuşma oldu.

MÜNİR KUTLUATA (Devamla) – O zaman bir açıklama yapayım. Bitireceğim Sayın Başkan, merak etmeyin.

Dün karşılıklı konuşmanın biraz uzamış olması arkadaşlarımın karşılıklı birbirleriyle konuştuğunu gördükten sonra olmuştur. O bakımdan, tarzım değildir, onu bir söyleyeyim.

Bir de ben dün de bunda bir sınırlama görmediğim için, bunun da belirli bir süre kullanılabileceği düşüncesiyle söz almamış oldum. O bakımdan, özetliyorum: “Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü” diye bir birimin kurulması ve böyle bir sıkıntının olması, Türkiye’ye has bir özellik olarak görülüyor ki, böyledir. Dolayısıyla, bu konuda bir Genel Müdürlüğün gayretleriyle yapılacak çalışmaların sınırı bu toplumsal hatayı düzeltmeye yetmeyecektir. O bakımdan, Sayın Bakanın gerek Millî Eğitim Bakanlığıyla gerek Diyanet İşleri Başkanlığıyla gerek basın yayın kuruluşlarıyla sorumluluğun kendilerinde olmaması, dolayısıyla yüklerinin ağır olması, ama, sorumluluğun kendilerinde olmaması, Türkiye’nin genel durumuyla ilgili bir sorun olması açısından, bu anlamda işbirliği çalışmaları Hükûmet içinde var mı? Görev bölüşümü var mı? Yani, konuyu kökten çözme konusunda, sorunlar ortaya çıkmadan halletme konusunda gayretler yürüyor mu? Tahmin ediyorum ki, bu işin esas çözüm noktası odur.

Bir de, ifade edildi, evlat edinme konusu… Çok kulağımıza geliyor, talepler oluyor, yardım isteniyor. Çok uzadığı söyleniyor evlat edinmenin. Bu kadar sahipsiz evladımız varken, bu kadar da iyi niyetli aile varken bu prosedür niye bu kadar uzuyor? Tabii, bazı tedbirler için, olumsuzlukları önlemek içindir bu mutlaka, ama, bu konunun tekrar tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum, hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kutluata.

Değerli arkadaşlar, soru sormak için aslında, aldığımız karar gereğince, toplam süremiz yirmi dakika, ama, arkadaşlar tabii hem yorum yapıp hem soru sorduklarında bu süreyi belki iki kat, üç kata kadar aşma durumumuz söz konusu oluyor. Onun için, en güzel uygulama, pek çok arkadaşı da sıkıntıya sokmaksızın, zamanı en iyi şekilde kullanmamız için bütün ben arkadaşlarımıza bundan sonra iki dakikalık süre vereceğim. İki dakikalık süre içinde herkes sorusunu sorsun. Ondan sonra mikrofonu açmayacağım.

MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) – Onu üç yapın hiç değilse Sayın Başkan.

BAŞKAN – Üç fazla olur Sayın Kutluata. İki dakika, gerçekten, soru sormak için önemli bir süre, yeterli bir süre.

Sayın Ergin, iki dakikada… Buyurun.

GÜROL ERGİN (Muğla) – Teşekkür ederim.

Şimdi, ben deminki sorumu tekrar edeceğim Sayın Bakan Yazıcıoğlu’na.

Mudanya Müftüsü Nizamettin Doğan hakkında açılan inceleme ve soruşturmanın ne sonuç verdiğini öğrenmek istiyorum.

Sonra, Sayın Bakan Ekren’e sorularım var. Birincisi, Sayın Başbakan, Başbakan olduğu günden itibaren kaç siyasetçi, kaç basın mensubu ve kaç vatandaş hakkında dava açtı? Bu davalardan kaçını kazandı, kaçını kaybetti?

İkinci sorum: Başbakanlık Koruma Müdürlüğünde kaç personel çalışmaktadır? Çalışanların kaçı Başbakanın korumasından sorumludur? Başbakan Erdoğan’ın yeğeni ve yakın akrabası Ali Erdoğan hangi sıfatla silah taşımaktadır?

Üçüncü sorum: Bölücü terörün sızmalarına karşı MİT neden önceden yeterli istihbarat edinememektedir?

Son sorum da Sayın Bakan Çubukçu’ya: Şu anda evlat edinmeyi bekleyen kaç aile var? Evlat edinmek isteyen bir aileye çocuk ne kadar sürede teslim edilebiliyor ve bugüne kadar, evlat edinildikten sonra yeniden koruma altına alınan kaç çocuk vardır?

Teşekkür ederim, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Kalaycı.

MUSTAFA KALAYCI (Konya) – Teşekkür ediyorum Sayı Başkan.

MİT ve MGK Genel Sekreterliğinin bütçelerinin 2007 yılına göre küçüldüğü görülüyor. Terör ve güvenlik problemimizin doruk noktasına çıktığı bir dönemde neden böyle bir uygulamaya gidildi? Amacınız nedir?

İki: Sayın Başbakan hepimizin bildiği gibi çocuklara oyuncaklar, para, hediye dağıtmakta, fakir ziyareti adı altında, televizyon kameraları eşliğinde gösterişli bir şekilde gıda poşetleri dağıtmaktadır. Bunların bedelini kendileri mi karşılıyor, AKP’den mi karşılanıyor, yoksa devlet bütçesinden mi karşılanıyor? Eğer devlet bütçesinden karşılanıyorsa, hangi kalemden karşılanıyor? 2007 yılında bugüne kadar yapılan harcama ne kadardır?

Üçüncü sorum: Başbakanlık eski ve yeni binasında büyük tadilatlar yapılmıştır. Bu konuda ne kadar harcama yapıldı? İhalesi nasıl yapıldı? Ödeneği, kaynağı nereden karşılandı, hangi müteahhide verildi?

Dördüncü sorum: Sayın Başbakanın sağlık konusu zaman zaman spekülasyon konusu yapılıyor. Sayın Başbakanımızın gerçekten bir sağlık problemi var mıdır?

Sayın Bakanım Sayın Çubukçu’ya da iki kısa sorum var.

Evlat edinme konusunda kolaylık sağlanması konusunda bir çalışmanız var mıdır? Kaç kişi sırada beklemektedir?

Geçtiğimiz dönemlerde İstanbul, Adana gibi illerimizde kimsesiz çocukların kaldığı yurtlarla ilgili iddialar gündeme gelmişti. Bu konuda açtığınız soruşturma oldu mu? Varsa, sonuçları nelerdir?

Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Günal.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Teşekkürler Sayın Başkanım.

İki kısa soru. Birincisi Diyanet İşleri Başkanlığıyla ilgili.

2006’dan beri taşra teşkilatlarında çalışanların tedavi yolluklarının ödenek yokluğu nedeniyle ödenmediği söyleniyor, doğru mudur? Biriken tedavi yollukları ve geçici görev yolluklarının ödenmesi konusunda bir gelişme var mı? Ne zaman ödenecek diye çalışanlar merak ediyorlar.

İkinci sorum TİKA’yla ilgili. Program koordinasyon ofislerinde koordinatör ve koordinatöre yardımcı olarak görevlendirilen personelden kaç tanesi kurumun kendi personeli, kaç tanesi başka kurumlardan geçici olarak kuruma gelen geçici personel ya da projede çalıştırılmak üzere sözleşmeli olarak istihdam edilen personeldir? Bu personelden görev süresi dolup ikinci bir ülkeye görevlendirilen var mı? Varsa kaç kişidir? Kurumun personel kalitesine ilişkin sabahki konuşmamda bir şeyler söylemiştim. Onlarla ilgili birkaç somut soru.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Buyurun Sayın Akçay.

ERKAN AKÇAY (Manisa) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Biraz önce iktidar partisi mensubu bir değerli milletvekili arkadaşımız bu misyonerlik faaliyetleri karşısında Diyanet teşkilatının ne yaptığını ve ne tedbir getirdiğini sordu. Bu soruya iştirak etmekle birlikte, bu sorunun asıl muhatabının Diyanet teşkilatından ziyade, esas itibariyle Hükûmet ve Sayın Başbakan olduğunu düşünüyorum ve bu soruyu başta Sayın Başbakan olmak üzere Hükûmete yöneltiyorum. Çünkü, bu konu tamamen siyasidir ve sorumlusu da Hükûmettir diyoruz. Bu konuda acaba… Çünkü, Dernekler Kanununda yapılan değişikliklerle, misyoner faaliyetlerini yürüten çok sayıda yabancı derneğin Türkiye’de şube açmasına ve faaliyet göstermesine ve Hıristiyanlık propagandası yapmasına fırsat verilmişti ve İmar Kanununda “cami” kelimesinin “ibadethane” kelimesiyle değiştirilmesiyle yapılan düzenlemelerle de âdeta gecekondu kiliseler çıkmıştı. Misyonerlik faaliyetleri tabii yüzyıllardır belki de devam eden faaliyetler. Yeni bir faaliyet olmamakla beraber, cumhuriyetle birlikte bunlara karşı çok önemli tedbirler getirilmişti ve bu tedbirlerin bir zafiyet noktasında zayıflatıldığını düşünüyoruz. Çünkü, misyonerlik faaliyetleri dinî temelli görünmekle birlikte, esasen siyasi bir amaç taşımaktadır. Hedef, insanları Hıristiyanlığa kazandırmak olmayıp, tesis edilecek ekonomik ve siyasi nüfuz ile ülkelerin yeraltı ve yer üstü zenginliklerini ele geçirmek istemektedir. Ülkemizde misyonerlik tehdidiyle beraber millî güvenliğimiz, dinî ve millî birlik ve bütünlüğümüz tehdit altındadır. Buna karşı Hükûmetimiz ne gibi tedbirler düşünmektedir diyorum.

BAŞKAN – İki dakikanız doldu. Teşekkür ediyoruz.

MUSTAFA KALAYCI (Konya) – Sayın Başkanım, MHP Grubuna pek müsamahanız olmuyor.

BAŞKAN – Yok. Herkese muamelemiz aynı, değişmiyor.

Sayın Büyükkaya, buyurun.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Teşekkür ederim Başkanım.

Aracılığınızla, Sayın Devlet Bakanımız Yazıcıoğlu’na birkaç soru yöneltmek istiyorum.

Son zamanlarda medyada, özellikle kitle iletişim araçlarında yeterli, yetkin olmayan insanların çoğunlukla popülerlik kaygısı güderek, dini konularda sansasyonel ilmî tartışmalı yorumlar getiriyorlar ve insanlar bu konuda tereddüde düşürüyorlar. Acaba Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bu konularda müdahale etmek, insanlarımızı, halkımızı doğru bir şekilde bilgilendirmek yönünde bir çalışmanız var mı? Bu konuda bir açıklama yapabilir misiniz?

Camilerimizdeki özellikle kadrolu din görevlileri konusunda sıkıntı çekildiğini biliyoruz. Ancak, özellikle güneydoğu bölgesinde vekil imamlar görev yapmaktalar. Bölgedeki kritik yapı dikkate alındığında, söz konusu görevlilerin ehil olmayan ya da kötü niyetli kişilerin kontrolüne geçmemesi için ne gibi çalışmalar yapılıyor?

Üçüncü konu da, Alevi bir vatandaşımız, biliyorsunuz, İnsan Hakları Mahkemesine müracaat etti, din derslerinin zorunlu olması insan haklarına aykırıdır yönünde bir karar verildi. Bu konuda Diyanet olarak ne gibi bir çalışma yapıyoruz ve bu konudaki görüşünüz nedir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Kaplan.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, benim çok kısa sorularım olacak.

1) Hükûmet sık sık güneydoğuya 8,5 katrilyon yatırım yaptım diyor. Nereye yaptı bu yatırımı merak ediyorum.

2) Avrupa Birliği süreci ve Avrupa Konseyi bünyesi içindeki birtakım direktörlükler, insan hakları, ekonomi, sosyal, yine bu kadın haklarıyla ilgili birçok direktörlük var. Bu direktörlüklerle ilgili yapılan çalışmalarda doğal olarak Dışişleri Bakanlığımız genelde bu direktörlüklerle görüşme içinde. Devlet Bakanlığımızın kendi alanıyla ilgili direkt bir çalışması var mı ve onların yıllık programlarına, yani, örneğin 2008 yılı programına ilişkin planlamada Devlet Bakanlığımız nasıl yer almıştır? Çünkü, planlamalar bir sene önceden çıkıyor.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Özbayrak.

MUSTAFA ÖZBAYRAK (Kırıkkale) – Ben konuşmam sırasında sorularımı sordum. Bir şeyi daha açıklığa kavuşturmak için bu hakkımı kullanmak istiyorum. Demokrasi elbette azınlıkların haklarının korunması. Ancak, aynı demokrasi, kaosun ve anarşinin de önüne geçmekle yükümlüdür. Ben orada bir durum tespiti yaptım ve arkasından Sayın Bakana bir soru sordum. Yoksa, Alevilerin Diyanet içerisinde temsil edilip edilmemesi konusunda herhangi bir taraf tutmadım. Yani, edilsin veya edilmesin demedim. Sadece dedim ki, Alevileri temsilen Türkiye çapında örgütlenen 10’a yakın kuruluş var. Bunlar birbirlerinden farklı şeyler söylüyorlar, farklı talepleri var. Bunların hangisinin talebi dikkate alınacak, hangisinin istekleri Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından dikkate alınarak uygulamaya geçirilecek. Artı, Alevilik Şianın bir koludur ve içerisinde bir dolu rengi taşımaktadır. Yarın bu tip kollar da ya da, işte, Aleviliğin ya da Şianın diğer kolları da bu tip taleplerle gelirse, Diyanet buna karşı ne tür tedbirler düşünüyor, nasıl bir uygulamaya gidecek, sorum buydu. Yoksa, dediğim gibi, ben taraf olmadım. Galiba konuşmacı beni çok iyi dinlemedi. Eğer dinleseydi, hem sorumu anlayacaktı hem de tespitimi anlayacaktı.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Özbayrak.

GÜLTAN KIŞANAK (Diyarbakır) – Tutanaklardan bakabilirsiniz.

GÜROL ERGİN (Muğla) – Bize şimdi cevap hakkı doğdu mu, doğmadı mı?

MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Bursa) – Yok, soru sordu.

BAŞKAN – Hayır, sadece açıklığa kavuşmasıyla ilgili…

GÜROL ERGİN (Muğla) – Bizi anlamamakla itham ediyor Sayın Başkan.

BAŞKAN – Estağfurullah.

GÜROL ERGİN (Muğla) – Açık seçik, arkadaşım satanistlikle Aleviliği eş tutmuştur. Kayıtlarda var, zabıtlarda var.

BAŞKAN – Sayın Ergin, açıklık getirdi arkadaşımız.

GÜROL ERGİN (Muğla) – Biz ne dediğini anlamayacak insanlar değiliz. Eğer böyle düşünen olursa, onun anlağından da kuşku duyarım.

BAŞKAN – Yani, gerekli açıklamayı yaptı arkadaş. Dolayısıyla, daha fazla uzatmamız gerekecek bir konu değil. Şu anda gerekli açıklama yapıldı.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Sadece Sayın Ergin değil, diğer arkadaşlar da aynı anlamış.

BAŞKAN – İşte, arkadaş da durumu izah etti kendileri.

Değerli arkadaşlar, kurum bütçelerinin tümü üzerindeki görüşmeleri tamamladık, soruları tamamladık. Şu ana kadar ortaya konan görüş ve eleştirilere ve sorulara cevap vermek üzere, önce Başbakan Yardımcımız Sayın Ekren’e söz vermek istiyorum. Ancak, vereceğimiz süre, sözlü cevap olarak yirmi dakikalık bir süre olacak. Bazı sorulara şüphesiz yazılı olarak cevap vereceksiniz Sayın Bakan.

Buyurun.

DEVLET BAKANI NAZIM EKREN (İstanbul) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri, değerli bürokratlarımız, sevgili basın mensupları; öncelikle, takdim ettiğimiz bütçe çerçevesinde görüşlerimizi ve yaklaşımlarımızı bir kez daha değerlendirme ve aktarma fırsatı sunan milletvekillerimizin görüş ve eleştirilerinden dolayı öncelikle kendilerine teşekkürlerimi sunuyorum. Zamanın elverdiği ölçüde, bunların tümüne belki isim belirtmeden, soru ve yorum sırasına göre cevap vereceğim, ama, sürem yetmezse, elvermezse, onu baştan peşinen söyleyeyim, yanlış anlama olmasın, cevap vermiyor diye de yorumlanmasın, cevaplayamadığım soruların tümünü de yazılı olarak sizlere ileteceğim.

Öncelikle, çok sık sorulan ve çok sık da karıştırılan bir konuda devletimizin ve Hükûmetimizin bazı temel belgelerini sizlerle paylaşmak istiyorum, terörle ilgili olarak.

17.10.2007 tarihinde karar no’su 903 olan, Türkiye Büyük Millet Meclisinden çıkarttığımız bir tezkeremiz var. Çok  detayına girmek istemiyorum, ama, burada, şu anda bizi ilgilendiren, üzerinde tartıştığımız konuyla doğrudan ilgili birkaç cümleyi görüşlerinize bir kez daha arz etmek istiyorum.

Hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükûmetçe belirlenecek şekilde sınır ötesi harekât ve müdahalede bulunmak üzere Irak’ın PKK teröristlerinin yuvalandıkları kuzey bölgesi ile mücavir alanlara gönderilmesi ve görevlendirilmesi için Anayasa’nın 92’nci maddesi uyarınca Hükûmete bir yıl süreyle izin verilmesi Türkiye Büyük Millet Meclisinden geçmişti. Dolayısıyla, bunu şunun için söylüyorum: Özellikle çatısı altında bulunduğumuz Meclisimizin bu konuda aldığı ilk karardı. Daha sonra, 22.10.2007 tarihinde Bakanlar Kurulumuzun da bir açıklaması vardı, onu da size ana hatlarıyla tekrar arz edeyim.

Terörizmle mücadelenin çok boyutlu olduğu düşünüldüğünde, silahlı mücadele öncelikli olmak üzere, hukukî, siyasî, diplomatik, ekonomik ve sosyal alanlarda alınan ve ivedi olarak alınması gereken tedbirler değerlendirilmiştir. Terörle mücadelede alınması gereken tedbirlerin niteliği, zamanı ve yöntemi konusunda devletin tüm kurumları, Cumhurbaşkanlığı, Hükûmet ve Türk Silahlı Kuvvetleri tam bir mutabakat içindedir. Hükûmetimiz, Silahlı Kuvvetlerimizin Türkiye’ye yönelik terörist saldırıların yok edilmesini amaçlayan taleplerini karşılama konusunda tam bir siyasi kararlılığa sahiptir. Terörle mücadele konusu millî bir meseledir. Bu konuda millî birlik ve bütünlüğü zedeleyecek yaklaşımlardan kaçınılmalıdır.

Son olarak da, 24 Ekim 2007 tarihinde Millî Güvenlik Kurulunda yapılan toplantıyla ilgili basın bildirisinin iki maddesini daha arz etmek istiyorum.

(b) maddesi: Türkiye Büyük Millet Meclisinin 17 Ekim 2007 günü kabul ettiği Hükûmet tezkeresi çerçevesinde alınması gerekebilecek siyasî ve askerî tedbirler görüşülmüştür.

c) şıkkında ise –burası önemli bir nokta- bölgede bölücü terör örgütünü doğrudan veya dolaylı şekilde destekleyen gruplar üzerinde öncelikle alınması gereken ekonomik tedbirlere ilişkin olarak Bakanlar Kuruluna tavsiyede bulunulması kararlaştırılmıştır.

Bu üç maddeyi veya üç metni, hem Türkiye Büyük Millet Meclisinin olaya bakış tarzı olarak hem de 60’ıncı Cumhuriyet Hükûmetinin konuyu değerlendirme biçimi olarak ve son olarak da burada bütçesini sizlere takdim ettiğim Millî Güvenlik Kurulunun olaya bakış tarzını özetlemek için arz ettim. Dolayısıyla, buradaki tartışmaların önemli kısmının bu belgeleri bir daha değerlendirip gözden geçirdikten sonra ele alınmasının da yararlı olacağının altını çiziyorum.

İkinci kısım, yine, yorum ve sorulara bağlı olarak cevaplandıracağım. Açıklamalarından da anladığım kadarıyla, Sayın Özyürek’in isim belirterek ifade ettiği bir konudaki kanaatimizi de paylaşmak istiyorum. Maksut Serim’e ilişkin değerlendirmelerimize konu olan hususlar, yani, burada Sayın Aydoğan’ın da, sizlerin de konu ettiği tüm hususlar, cumhuriyetimizin ve devletimizin yürürlükteki mevzuatı çerçevesinde ilgili mercilerce gerekli süreçlerde ve zamanlarda ele alınmış ve tamamlanmıştır. Dolayısıyla, Maksut Serim şu anda bu süreçte herhangi bir problem çıkmadığı için de görevine devam etmektedir.

İkinci hususlardan bir tanesi, yine, az önce ifade ettim, terörle mücadele konusunda sayın vekiller çok net olarak açıklama yaptı. Gerçekten de, biz de aynı kanaati paylaşıyoruz. Konuşulması değil, yapılması gereken iştir. Bakanlar Kurulumuz da şu anda toplantıda. Muhtemelen, konularından bir tanesi de bununla ilgilidir.

Yine, örtülü ödenekle ilgili son rakamın ne olduğu konusunda, şu ana kadar, 2007 yılı itibariyle yapılan harcama 168.713.505 YTL’dir.

59’uncu ve 60’ıncı Cumhuriyet Hükûmetlerinde terörle ilgili olarak veya tezkere konusundaki yorumlara ilişkin ifadeyi az önce vermiştim. Dolayısıyla, burada şunu bir daha tekrar etmem gerekiyor: Resmî dokümanlara, yani, devlet ve hükûmet dokümanlarına ters düşen herhangi bir eylemimiz şu anda söz konusu değildir.

Bütçeyle ilgili olarak dün yapılan değerlendirme ve yorumlarda, bir bakanımıza atfen, bir KDV ya da maliyeyle ilgili bir konuda yapılan yorumda benim kanaatimin sorulduğu soruya gelince, orada da şunu söylemek lazım: Bahsedilen konunun hem kalkınma planında hem eylem planında hem sizlere dün takdim edilen bu yılki programda üzerinde durduğumuz, seçim beyannamesinde de taahhüt ettiğimiz konuların zaten arkasındayız. Bunun zamanlamasının ne olacağı, koşullarının ne olacağı ekonomi yönetiminin belirleyeceği bir koşuldu. Dolayısıyla, orada herhangi bir farklı düşünce söz konusu değil.

İkinci, yine, aynı sorunun içinde veya açıklamanın içinde değinilen bir başka nokta da, Başbakanlık bünyesindeki koordinasyonun etkinliğiyle ilgili bir açıklamaydı. Orada da şunu söylememe müsaade edin: Başbakan yardımcılarımızın üç tanesinin her birinin alanı zaten koordinasyonla ilgili. Benim kendi alanım ekonomik koordinasyon, diğer bakanlarımız da kendi alanlarında koordinasyon yapıyor. Zaten, Bakanlar Kurulunun asıl fonksiyonlarından bir tanesi de, her ne kadar kendi bakanlıklarını ilgilendirse de, merkezî yönetimin ve diğer yönetim birimlerinin etkin şekilde faaliyetini sürdürmelerine yardımcı olmaktır.

Bir diğer yorum ve değerlendirme konusu, Millî Güvenlik Kurulunun değerlendirme biçimiyle ilgiliydi. Onu da şu şekilde çok net ifade etmek isterim: Türkiye gerçekten bir hukuk devletidir. Dolayısıyla, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ve Meclisindir. Bu konuda hiçbir şekilde farklı düşünmüyoruz ve farklı bir yoruma neden olacak herhangi bir tercihi de söz konusu etmiyoruz. Millî Güvenlik Kurulunun önümüzdeki dönemde yapılanma biçimiyle ilgili, burada ifade edilen negatif algılamalar konusunda da farklı düşündüğümüzü belirtmek isterim. Dünyanın gelişmiş ekonomilerinde, en demokratik ülkelerinde bu tür kurumlar nasıl bir rol ve fonksiyon oynuyor ise Türkiye’de de Millî Güvenlik Kurulunun yine stratejik olarak aynı rol ve fonksiyonu oynamasının hem gerekli olduğunu hem de evrensel koşullarda buna da ihtiyacımız olduğunu söylemem gerekir. Öte yandan, hassas konularda medya önünde konuşulmaması, sivil çözümün Ankara’da, Mecliste olması konusunda da doğru bir tespit olarak görmek gerekir, ama, aynı görüşü paylaşanların, özellikle terör konusunda da çok net bir tavrının da ortaya konulması gerektiğini belirtmek isterim.

Bir diğer önemli konu, istihbaratla ilgili, istihbaratın ya da MİT ve Millî Güvenlik Kurulunun rol ve fonksiyonunun bütçeyle tanımlanıp nasıl yorumlanacağı konusuydu. MGK ile ilgili ve Millî Güvenlik Kuruluyla ilgili ve askerlerle ilgili burada sunulan herhangi bir ön yargının olmadığını da belirtmek istiyorum. Şundan dolayı belirtmek gerekir: Her iki özel kurumumuzun bize teklif ettiği bütçeleri aynen onayladık. Şöyle bakmak gerekir: Az önce ifade ettim; elbette, güvenliğin önemli olduğu konularda, bilgi ve verilen kalitesi, zamanı derleme ve değerlendirme biçimi son derece önemlidir. Dolayısıyla, bu kurumlarımız kendi yapısal ve dönüşüm süreçlerinde neyi teklif etmişlerse, neyi öngörmüşlerse, Hükûmet olarak bu konuda, özellikle bu iki tane kurum konusunda herhangi bir kısıtlamamızın da söz konusu olmadığını ifade ediyorum.

Yine, konuşma sırasına göre, bu sefer de ekonomiyle ilgili bir değerlendirme yapmam gerekirse, 2002 ve 2005 döneminin dikkate alınıp, bundan sonraki gelişmelerin bu dönemde ve krizle ilgili değerlendirmelerin çok tutarlı olmadığı şeklindeki yorumun da, en azından analiz bakımından kısmen eksik olduğunu da ifade etmek isterim. Elbette, biz, analizlerde istediğimiz ili seçmek durumunda değiliz, ama, iktidara geldiğimizde, bizden önceki beş yılı, şu anda içinde bulunduğumuz beş yılı mukayese etmek, hem karşılaştırılabilirlik açısından doğru bir yaklaşımdır hem de gerçekten de dünya konjonktüründe kırılmaların olduğu döneme de denk gelen bir dönemdir. Dolayısıyla, burada ifade edilen konjonktürün Adalet ve Kalkınma Partisinin birinci iktidar döneminde işine yaradığı tezi, eğer 1970’lerden sonra Türkiye’de yaşanan benzer şekilde küresel gelişmelerin de çok olumlu olduğu dönemler hatırlandığında, orada da aynı şeyleri söylemenin mümkün olmadığını ifade ederek, aslında gelişmelerin iyi olup olmadığı, siyasi iktidarların buna yaklaşım tarzıyla uyguladığı politika ve stratejide aramak gerekir, bunu da ifade etmek istiyorum.

Mukayeselerde yükselen piyasaların tümünü birlikte almak bir yöntemdir, ama, Türkiye’nin hem ekonomik yapısı hem üretim yapısı hem dış ticaret yapısı birlikte ele alındığında, bu açıdan özel bir derleme yapıldığında, yüksele piyasalar içinde Türkiye’nin gerçekten de son beş yılda önemli bir sıçrama yaptığını da söylemek mümkün.

Bir önemli husus, belki üzerinde tartışmamız gereken, muhtemelen 21 Mayısta kendimle ilgili bağlı ve ilişikli kuruluşlarda bunu size arz etmek isterdim, ama, yeri geldiği için söyleyeyim burada da: Dış borçların döviz gelirleriyle ilişkileri, cari açık konusu ve aşırı değerlendirilmiş kur gibi konular, eğer piyasa koşulları serbest piyasa ekonomisinin olaya bakış ve yaklaşım tarzımızda özel bir farklılık yoksa, bunun da muhtemelen farklı bir bakış tarzından tarzından ya da eksik bir veri ve bilgiden kaynaklandığını da belirtmek gerekir.

Yine, aynı konuşmacının değerlendirme sürecinde ifade ettiği tasfiye sürecinin de aslında çok dikkatli kullanılması gereken bir kavram olduğunu belirtmem lazım. Uygulanan program Türkiye’de sadece kamuda değil, özel sektörde de bir değişim ve dönüşümü birlikte başlattığı için bunun tasfiye değil değişim ve dönüşüm sürecinde bir uyum ya da bir yeniden yapılanmanın zaman ve hızı konusunda farklı bir bakış tarzını yansıttığını da ifade etmem gerekir. Bütçeyle sorunun çözülemeyeceği konusu gerçekten tartışılmaya değer. Bu bakımdan da yeni bir açılım sunacağı için de teşekkür ediyorum, çünkü, uygulanan para ve maliye politikalarının kendi içinde bağımsız düşünmek yerine, makro bir çerçevede hangi tür kararların ve politikaların nasıl bir alternatif maliyet çıkartacağı sorusuna işaret eden bir değerlendirme olduğu için, bunu da yine bundan sonraki bana bağlı kurum ve kuruluşları tartışırken daha detaylı olarak sizlere aktaracağım.

Bir başka değerli milletvekilimizin yaptığı yorumlar konusunda da, Adalet ve Kalkınma Partisinin eylem, karar ve uygulamaları konusunda birazcık ön yargıdan biraz da bakış tarzının getirdiği sıkıntıdan kaynaklanan bir ifade olarak denetim ve yargıdan kaçmayla ilgili hoş olmayan bir ifade kullanıldı. Türkiye bir hukuk devleti arkadaşlar. Sayın milletvekilleri, hiç kimsenin denetim ve yargıdan kaçma hakkı da yoktur ve imkânı da yoktur. Dolayısıyla, burada ifade ettiğimiz kamu kurumlarının yeniden yapılanmasında, etkinliğin ve verimliliğin sağlanıp sağlanmadığı konusunda iki tane önemli başlığı da sizlerle paylaşmak istiyorum: Bunlardan bir tanesi, yeni dönemde bütün kamu kurum ve kuruluşlarda, bakanlıklarda bir stratejik planlama ve performans analizini zaten mecbur hâle getirmiştik. Bu süreç kendiliğinden, demin bahsedilen hiçbir konunun artık eskisi gibi kolay şekilde olmayacağının da çok net bir göstergesidir. İkincisi de, artık bütçelerin hem fonksiyonel hem de ekonomik dağılımı yapıldığı için, bütçe rakamlarından da bakıp gerçekten kamu kurumlarının ve bakanlıkların hangi dönemde ne kadar bir mesafe aldığını da çok kolay görebilirsiniz. Sonuncu bir konu da, yolsuzluklar konusunda, özellikle MASAK’ın yaptığı faaliyetleri, TMSF’deki gelişmeleri de bir kez daha hatırlamanızı, gözler önüne almanızı arz ediyorum.

Önemli bir nokta -demin söylemiştim- hem tezkerede hem Bakanlar Kurulumuzun açıklamasında hem de Millî Güvenlik Kurulu kararlarında çok net şekilde yansıyan, İç ve Dışişleri Bakanlığımızın gündeme getirdiği, Millî Güvenlik Kurulu sekreterinin sık sık vurguladığı, Millî İstihbarat Teşkilatının zaman zaman söz konusu ettiği, Başbakanlık Terörle Mücadele Kurulunun gündeme getirdiği ve Genel Kurmay Başkanlığımızın da sık sık vurguladığı “asimetrik tehdit ve psikolojik harekât” konusunda kurumlar arasında farklı bir düşüncenin söz konusu olmadığını da bir kez daha arz ediyorum.

Yine, metin ve konuşma sıralarına baktığımızda, istihdam üzerindeki sosyal yüklerin ya da istihdam üzerindeki vergi ve benzeri yüklerin azaltılması sürecinde, sadece rekabet gücünü değil -elbette bu da önemlidir, ama, bunların hepsinden önemlisi olan- kayıt dışılık sürecinin bu yaklaşımla nasıl baş edileceği konusundaki tercihimizi de yansıttığını ifade etmem gerekir. Oranların düşürülmesi, denetim kalitesinin artırılması elbette önemlidir, ama, bu süreçten sonra özel sektörün ve kamu sektörünün bu yeniden yapılanmada üzerine düşen rol ve fonksiyonu benzer şekilde karşılıklı bir “fair play”le yerine getirmeleri özel önem taşıyor.

Atamalar konusunda -biraz sonra rakamları vereceğim, ama- bakanlarımızın hedef ve amaçlarını gerçekleştirmede kendileri için uygun tercihleri yapma hakkı olduğunu da ve bunu da yaptıklarını da bir kez daha söylemem gerekiyor.

Bir başka milletvekilimizin iş yapma ile ödüllendirme biçimi arasındaki ilişkiye ilişkin veya bu konudaki yorumunu da dikkatle not ettiğimizi belirtmem gerekir. Görev, yetki ve sorumlulukları stratejik planlama ve performansa dayalı ödüllendirmeyle belki yeniden gözden geçirip tartışabiliriz.

Yine, benzer şekilde, Sayın Başbakanımızın global ve küresel gelişmeler konusunda aldığı inisiyatiflere işaretle, hangi konularda eş başkanlık yaptığı sorusuna ilişkin de, Medeniyetler İttifakı Projesi’nde eş başkanlık yaptığını ve bunu da Sayın İspanya Başbakanıyla birlikte yaptığını belirtmek isterim. Onun dışında demin ifade edilen konuda herhangi bir eş başkanlık sıfatı söz konusu değildir.

Yine, sorulan sorulardan baktığımızda, MİT ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğine sık sık atıflar yapılıyor. Onu bir kez daha belirtmek istiyorum: Güvenliğimizle ilgili -bu ekonomik, askerî, siyasal, sosyal veya kültürel olabilir- ihtiyacımız olan veri ve bilgi kalitesi son derece önemli olduğu için bu konuda ilgili kurumlarımızdan gelen herhangi bir öneriyi hiçbir şekilde geri çevirme ve bu konuda herhangi bir rezerv koyma anlayışımızın ve yaklaşımımızın olmadığını da belirtmek isterim.

Son olarak, sorulara gelince, yine, bir milletvekilimizin Sayın Başbakanımızın sağlık problemini gündeme getiren, çok spekülasyona açık yorumundan dolayı da doğrusu çok yakışıksız bulduğumuzu da ifade etmek gerekir. Sayın Başbakanımız, 60’ıncı Cumhuriyet Hükûmetinin Başbakanı olarak, Adalet ve Kalkınma Partisinin Türkiye Büyük Millet Meclisindeki Genel Başkanı olarak ve AK Partinin de Genel Başkanı olarak görev, yetki ve sorumlulukları etkin şekilde yerine getirecek sağlığa her zaman sahip olmuştur, bundan sonra da olacaktır.

Bu kısa değerlendirmeden sonra, bazı teknik konuları da sizlerle paylaşmak istiyorum: Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü, Terörle Mücadele Yüksek Kurulunun sekreterya hizmetlerini sürdürmektedir. Dolayısıyla, ihtiyaç duyulduğunda toplanmakta ve Başbakanlık Teşkilat Kanunu’ndaki 24 Mayıs 2006 tarihinde yapılan bir değişiklikle de kurulduğunu belirtmek gerekir.

Kriz Yönetim Merkeziyle ilgili, sürekli bir birim olmayıp Sayın Başbakanımızın gelişmeler durumunda talep ettiği bir organizasyondur. Türkiye Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü tarafından ise, bu, yedi gün yirmi dört saate dayalı bir hizmeti de sunmaktadır.

Bir başka cevaplanması sorulan bir konu da -onu söylemiştim ana hatlarıyla- Başbakanlığın koordinasyon konusundaki yetkinliği ise -demin ifade ettim- ekonomik konularda Yüksek Planlama Kurulu, güvenlik konularında Millî Güvenlik Kurulu ve ayrıca Afet Koordinasyon Kurulu gibi birimleri hatırlarsak, koordinasyonun da gerekli alanlarda yetkin şekilde yapıldığını söylemek mümkün.

Millî İstihbarat Koordinasyon Kurulunun bugüne kadar 55 kez toplandığını, bu soruyu soran arkadaşımın… (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI NAZIM EKREN (Devamla) – … kendi döneminde de benzer bir şekilde bir yapılanmanın söz konusu olduğunu söylemek mümkün.

Başbakanlıkta istihdam edilen personel sayısına ilişkin olarak da, 2001 yılında 2.918, 2002 yılında 2.857, hâlen 2.137 personelin bulunduğunu söylediğimde, Başbakanlıkta kadrolaşma olarak ifade edilen tablonun aslında gerçekleri yansıtmadığını, 59’uncu Hükûmet döneminde gerçekleştirilen atamalardan 66 kişinin uzman yardımcısı olup KPSS sınavıyla alındığını, 10 kişinin de özürlü olduğunu belirtmem gerekiyor.

İstihbarat bilgilerinin düzenli veya dağınıklığı konusunda ise, -demin ifade ettim- devletimizin ve Hükûmetimizin sahip olduğu organizasyon ve koordinasyonla ya doğrudan Sayın Başbakanımıza ya da ilgili birimlerin başkanlıkları vasıtasıyla yine Başbakanımıza aktarılan bilgilerde bir dağınıklığın söz konusu olmadığın söylemem gerekir.

Sayın Başbakanımıza tahsis edilen koruma sayısı İstanbul’da 34, Ankara’da 106 olmak üzere 140’tır, üç grup hâlinde vardiyalı olarak da çalışmaktadır. Başbakanlık Koruma Müdürlüğündeki personel sayısı ise 824’tür. Ali Erdoğan ise Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri kadrosunda görev yapmakta olup koruma görevini de yerine getirmektedir.

Diğer konularda ise yazılı cevap vereceğimi bir kez daha belirtmek istiyorum.

Son olarak da, ekonomik konuda bir açıklama yapıp bana ayrılan süreyi de etkin kullanmaya çalışacağım. Birinci Adalet ve Kalkınma Partisinin iktidarı döneminde ekonomide neler yapıldığını -az önce ifade ettim- 21 Kasımdaki bize bağlı kurum ve kuruluşların bütçelerini sizlere takdim ederken daha detaylı anlatacağım, ama değişim ve dönüşümün ne kadar derin ve ne kadar sürekli olduğunu ifade etmek için dolar cinsiyle ifade edilmeyen, YTL olarak ifade edilen üç tane rakamı görüşlerinize arz etmek istiyorum:

Bunlardan bir tanesi 2002 yılında kişi başına düşen gelir, yine 2002 yılında kişi başına düşen toplam borç ve  toplam kamu borcu, yine 2002 yılında kişi başına düşen toplam yatırım tutarıdır. Sırasıyla bakıldığında, 2002 yılında kişi başına gelir 3.950 iken, kişi başına toplam borç 5.209’du. 2006 yılı sonu itibarıyla kişi başına düşen gelir YTL olarak 7.890 iken, kişi başına düşen toplam borç 7.423 olmuştur. Yani, kişi başına düşen gelire oranla kişi başına düşen borç azalmıştır. Aynı şekilde, kamu borcu için bakıldığında, 2002 yılında kamu borcu 3.688 -az önce rakamını verdim- kişi başına düşen gelir de 3.950 YTL’ydi. 2006 yılında ise, kişi başına düşen kamu borcu 4.977, aynı yıl ise kişi başına düşen gelir 7.890’dı. Dolayısıyla, burada da kamu borcunda da kişi başına düşen gelire oranla düşüşün çok daha keskin ve çok daha hızlı olduğunu ifade etmem gerekir. Son olarak, en önemlisi de Türkiye’deki kişi başına düşen toplam yatırımlardır. 2002 yılında kişi başına düşen toplam yatırım 661 YTL’dir. Aynı dönemde kişi başına düşen gelir 3.950 YTL’ydi. Ama, 2006 yılında kişi başına düşen toplam yatırım 1.659, aynı tarihte kişi başına düşen gelir de 7.890’dı. Arkadaşlar, bu da şunu ifade ediyor: Yine, Adalet ve Kalkınma Partisinin birinci iktidarında kişi başına düşen gelire oranla kişi başına yatırım artmıştır.

Dolayısıyla, bunu, şunun için söylüyorum -Sayın konuşmacıların çok fazla ekonomik yorumları yoktu ama- ifade edilen birkaç husus yanlış anlaşılmasın diye. “Adalet ve Kalkınma Partisinin iktidarında borçların arttığı, üretimin artmadığı, yatırımların artmadığı” şeklindeki kanaatin bu özel tablo dikkate alındığında, kişi başına düşen gelire oranla gelirin arttığı, üretimin arttığı, yatırımın arttığı ve borçların azaldığı şeklindedir. Kaldı ki, bu süreçte bunun kalıcılığını sağlamak, küresel gelişmelerden yeteri kadar yararlanmak için bir dizi yapısal reform da yapılmıştı. Bunları da önümüzdeki günlerde sizlerle paylaşmak istiyorum.

Görüş ve eleştirinizden dolayı çok teşekkür eder, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Sayın Bakana teşekkür ediyoruz.

Sayın Çubukçu’da söz sırası.

Buyurun.

DEVLET BAKANI NİMET ÇUBUKÇU (İstanbul) – Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, öncelikle, Bakanlığıma bağlı kuruluşlar hakkında görüş ve önerilerini açıklayan ve bu konuda soru soran tüm milletvekillerine teşekkür ediyorum. Zira, takdir edersiniz ki, vurgulandığı gibi de, toplumumuzun en dezavantajlı gruplarına hizmet veren bir Bakanlığı temsil ediyoruz ve milletvekillerimizin bu hususa gösterdikleri ilgi her şeyden önce meselenin ele alınışı açısından da son derece önemli. Ben de burada soru soran, görüş ve önerilerini ileten bazı milletvekillerimizin açıklamalarına kısa kısa cevap vermeye çalışacağım. Süresi içerisinde de konuşmamı tamamlamaya çalışacağım için bazı sorular açıkta kalabilir. Öncelikle, ben de pozitif bir ayrımcılık yaparak, daha doğrusu kadın dayanışmasını öne çıkararak, öncelikle kadın milletvekillerimizin bu konuda soru ve katkılarını cevaplandırarak başlamak istiyorum.

Gültan Kaşanak Hanım’ın ileri sürdüğü idari ve siyasi yapılanmamızda kadının yerinin eksikliği konusu, gerçekten çok önemli bir problemdir. Yasaların değişmesi ve hayata yansıması süreçlerinin maalesef eşit süreçli olmadığı gibi, yasaların değiştirilmesi son derece hızlı bir süre içinde tamamlanabilirken, kadınlara yönelik eşit hakların yaşama yansıtılması daha uzun ve zorlu bir süreci gerektiriyor. Her şeyden önce, bu zihniyet değişiminin gerçekleştirilmesi, toplumsal dönüşümün sağlanması belki de çok yönlü ve çok katılımlı ve büyük kesimlerin de desteğini alacak çalışmalarla yürütülmesi söz konusu ki, biz de bu konuda kadının insan haklarının gerçekleştirilmesi, kadının istihdama katılması, karar alma mekanizmalarındaki varoluşları ve cinsiyet eşitliği politikası olarak ele aldığımız kadın politikalarını, gerçekten, kadınların her şeyden önce bu dezavantajlı konumlarından kurtularak, toplumsal yaşama tam ve eşit katılımını hedefleyen bir politika güdüyoruz ve bu, özellikle birkaç konuda, birkaç milletvekilimizin de aynı zamanda değindiği, ama önemsendiği açısından beni de mutlu eden Anayasa’daki kadın erkek eşitliğine yönelik olarak yaklaşımın değerlendirildiği konuya da kısaca cevap vermek istiyorum.

Özellikle, Anayasa taslak hazırlık çalışmasının yöntemi hakkında da kamuoyunda çok fazla eleştiriler geldiği için, öncelikle bu konuda kısaca, bu Komisyonun da bir üyesi olarak, açıklama yapmayı doğru buluyorum. Zira, seçim beyannamesinde bir Anayasa değişikliğini öngören siyasi parti olarak AK Parti, iktidara gelmeden önceki süreçte de bir anayasanın bilimsel heyet tarafından hazırlanması konusunda bir çalışma başlatmıştır ki, bu son derece normaldir. Bu çalışmayı değerlendirirken de, Sayın Başbakana atfen, Sayın Akif Hamzaçebi tarafından da dile getirilen, yani, “Bu sizin işiniz değil, kendi işinize bakın.” şeklindeki Sayın Başbakanın sözlerinin son derece çarpıtıldığını düşünüyorum. “Bu Meclis Anayasa yapamaz.” şeklindeki bir açıklamadan sonra, elbette ki Meclisin, kayıtsız, şartsız egemenliği temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevi olan bu husus hakkında ileri sürülen bu eleştirel yaklaşımın çok da hak edilen bir yaklaşım olmadığını ve buna cevap verildiğini çok açıklıkla söyleyebilirim. Ayrıca, ülkemizde sayısız sivil toplum örgütünün, kamu kurumu niteliğindeki özel kuruluşların da anayasa hazırlattığı düşünülürse ve 1991 yılından beri bu hazırlıkların sürdüğü düşünülürse, bu çalışmalar hakkında toplumun da yeteri kadar bilgi sahibi olduğunu düşünebiliriz.

Özellikle, kadın erkek cinsiyet eşitliğine yönelik olarak, düzenlemenin 2004 yılında ve yine AK Parti Hükûmeti tarafından gerçekleştirildiğini düşünürsek eğer, hükûmetin bu konudaki politikasının sorgulanmasını da çok doğru bulmuyorum, fakat, Bilim Kurulu tarafından önerilen metnin Avrupa Birliği Anayasası’nın siyasal şartlar bölümünün aynen çevirisi olduğunu söyleyerek, bu konuda en azından ileri sürülen itirazlar konusunda da bir hukukçu olarak kısaca görüşlerimi açıklamak istiyorum:

Her şeyden önce, eşitlik kuralı, dünyanın hiçbir yerinde sadece cinsiyet eşitliği kuralı olarak değil, azınlıkların, özürlülerin ve toplumun tüm dezavantajlı kesimlerinin eşitlik kuralını vurgular. Nitekim, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi de “Herkes doğuştan hür ve eşit haklara sahiptir. Hiç kimse cins, ırk, din, dil, farkı gözetilmeksizin ayrımcılığa uğratılamaz.” der. Dolayısıyla, Bilim Kurulunun düzenlemiş olduğu, fakat tartışılan metinde öncelikle, bir eşitlik kuralına vurgu vardır birinci fıkrada, yani, herkes eşittir, sadece kadınlar ve erkekler değil, tüm gruplar eşittir. İkinci fıkrada, negatif ayrımcılık kuralına atıf vardır. Ayrımcılık yapılamayacağının ve bunun cezalandırılacağının -metin olarak tekrar etmiyorum, içerik olarak tekrar ediyorum- üçüncü fıkrada da bu dezavantajlı gruplara yönelik olarak alınacak önlemlerin ayrımcılık ve eşitlik kuralını ihlal etmeyeceği vurgusu vardır. Tabii, bu bir çeviri metnidir ve dolayısıyla, ülkemizde “geçici özel önlemler” olarak çevirebileceğimiz veya “pozitif ayrımcılık” olarak çevirebileceğimiz veya “özel olarak korunması gereken kesimler” olarak çevirebileceğimiz üç terminoloji de evrensel hukukta kullanılmaktadır. Dolayısıyla, buradaki yaklaşım tarzımız hangi dili benimseyeceğimiz. Dolayısıyla, biz burada geçici özel önlemler alınmasını ve geçici özel önlemlerin de ayrımcılık kuralını, eşitlik kuralını ihlal etmeyeceğine dair düzenlemeyi benimsiyoruz. Dolayısıyla, bu düzenlemede yine cinsiyet eşitliğinin ve kadın erkek eşitliğinin vurgusunun korunması, devamında da daha ileri bir adım olarak bunun düzenlenmesinden yanayız.

Bu çalışmalara da, şu anda, bütün sivil toplum örgütlerinin de katkılarıyla en son nihai şekli verildikten sonra, kamuoyuna sunulduktan sonra bir eleştiri gelirse, yine her türlü eleştiri ve görüş konusunda değerlendirmeye de açık olduğumuzu söylemek isterim. Özellikle, cinsiyet eşitliğine duyarlı bütçeleme konusundaki görüşlere katılıyorum ve kadına yönelik çalışmalarda yerel yönetimlerin ve STK’ların katkısı konusundaki Sayın Kaşanak’ın görüşüne de -son derece yerinde ve- katıldığımı belirtmek istiyorum ve nitekim, çalışma yöntemi olarak da bütün belediye başkanlarımızın kadına yönelik çalışmalarda aktif rol oynamaları için geçen hafta, özellikle Hollanda’yla birlikte yürüttüğümüz Avrupa Birliği projesi olarak Cinsiyet Eşitliğini Yaygınlaştırma Projemizde de belediye başkanlarının seminer programlarını tamamladık.

Aynı şekilde, kamu görevlilerinin kadına yönelik şiddet ve insan haklarının gerçekleştirilmesi konusunda, duyarlılık konusunda da bir eksiklik olduğunu da kabul etmek gerekir ve bu eksiklik konusunda da, polisin “kadına yönelik şiddet ve insan hakları eğitimi konusunda polisin rolü ve uygulanacak prosedürler” konusunda eğitimini de başlattığımızı ben konuşmamda söylemiştim. 40.400 civarında polisin de bu konudaki eğitimini tamamlayacağız bu yıl içerisinde.

Sayın Gaye Erbatur’un özellikle, Avrupa Birliği Mali Yardım ve Kadına Yönelik Şiddet Projesi’nde 5 milyon 400 avro miktar kullandığımızı, yani ulusal bütçeden ayrı olarak da kadın politikalarının uluslararası projelerle -aynı zamanda Sayın Kaplan’ın sorusuna da cevap vereceğim- Kadına Yönelik Şiddet Genelgesi’nin sadece Kadının Statüsü Genel Müdürlüğünün içerisinde bir bütçeleme olmadığını, aynı zamanda başta Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı -bakın bu eğitimlerin hiçbirisi bizim bütçemizde gözükmez ama, bunların hepsi kendi kurumlarında gözükmekte- ve Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planında da gerçekten eğitim kitapları başta olmak üzere cinsiyet bakış açısını olumsuz etkileyen ögelerin temizlenmesi konusunda da gayret gösteriyoruz.

Benim, Töre Cinayetlerinin Araştırılması Komisyonunda açıkladığım rakam doğru bir rakamdır, ama ben az önce sunumumu yaparken -sığınma evlerine ilişkin olarak söylüyorum bunu- sadece Sosyal Hizmetler Kurumu Genel Müdürlüğünün sığınma evlerinin sayısını söylemiştim. Biliyorsunuz, hükûmetimiz iktidara geldiğinde bu rakam sekizdi, bugün, otuz beş kadın konuk eviyle hizmet veriyoruz ve bir taraftan da belediyeler ve sivil toplum örgütlerinin de bu konudaki çalışmalarını destekliyoruz. Genelgenin kapsamının gerçekten çok geniş olduğu ve bunun bütçeden ayrılan ödenek konusunda tekrar bütün bu sosyal hizmetler alanındaki çalışmaların, özellikle, Aile Araştırma Kurumunun, Özürlüler İdaresinin ve Kadın Statüsü’nün bütçesi her zaman şu eleştiriye maruz kalıyor Plan ve Bütçe’de: “İşte, bu bütçeyle bunlar gerçekleştirilemez.” Bu bütçe, sadece, bu kurumların bütçesidir. Oysa ki, bizim özürlü politikamız sadece Özürlüler İdaresi Başkanlığında toplanmamakta, 1 katrilyonun üzerinde bütçe Millî Eğitim Bakanlığı; Sağlık ve Maliye’de de toplanmaktadır. Dolayısıyla, özürlülere ödenen maaşlar, özürlü ailelerine verilen destekler, bakım hizmetleri, eğitim yardımları, taşınma ücretleri gibi rakamlar çok değişik bütçe kalemlerine dağılmıştır ki, dünyanın birçok yerinde de önemli olan bu hassasiyeti taşıyan bütçelemenin olmasıdır. Burada da yine, Gaye Hanım’da Anayasa konusuna değinmişti, ona değindim.

Evet, evde bakım hizmetlerine yönelik olarak gelişen hizmetlerimizin en önemlilerinden birisi de Emirgan Altı Nokta Körler Vakfı Rehabilitasyon Merkezine ilişkin bir sorusu vardı Sayın Erbatur’un. Sosyal Hizmetler olarak bizim protokolümüz kendileriyle devam ediyor, ama, yaklaşık üç yıl önce protokolleri Büyükşehir Belediyesiyle sonlandığı için belki yeni bir yerde bu hizmetin sürdürülmesi söz konusu, yoksa bizim protokolümüz devam ediyor.

Aynı şekilde “Haydi Kızlar Okula Kampanyası”nda elde edilen başarının vurgulanması da bir kadın milletvekilimiz tarafından, gerçekten önemliydi. Şu anda yüzde 27 oranında sağlanan artışın 2010 yılında SEDAV Komitesinde Birleşmiş Milletlere verdiğimiz taahhüt doğrultusunda kız çocuklarının okullaşma oranını yüzde 100’e çıkarma hedefine doğru yaklaştığımızı da gururla söyleyebilirim. Aynı şekilde, özürlülerin okuma ve yazma sorunu önemli bir problem. Nitekim, özürlülere yönelik olarak eğitim çalışmalarımız da en önemli çalışmalarımızın başında geliyor. Bugün, özürlü çocuklarımızın özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerindeki tüm giderlerini Hükûmetimiz karşılıyor. Bir baktık ki, sadece eğitim giderlerini karşılamak yeterli değil, “Bazen, aileler çocukların okullara taşınma ücretlerini de karşılayamıyor.” deyip üç yıldır eğitim giderlerinin de karşılanması yönünde proje yapıyoruz ve bütün eğitim giderleri tarafımızdan karşılanıyor. Bugün, özürlü bir çocuğu olduğu hâlde, “Benim mali durumum iyi değil, okula gönderemiyorum.” gerekçesini tamamen ortadan kaldırdık.

Dolayısıyla, buradan da seslenmek istiyorum: Bütün özürlü aileler, çocukların eğitim görebileceği ve toplumsal yaşama katılabileceklerine dair inançları olduğu sürece biz de sosyal devlet olarak bu çalışmaları yerine getiriyoruz. Ayrıca, hedefimiz 2008 yılında da on kadın konuk evi yapmak Sayın Erbatur ve bir taraftan da belediyelerimizi bu anlamda çok yüreklendirmemize ve desteklememize rağmen doğrusu 2004 yılından bugüne geçen sürede yeteri kadar büyük bir destekle kadın konuk evi yapma konusunda bir eğilim olmadığını da üzülerek söylüyorum. O yüzden yerel yönetimleri, kadının insan hakları eğitimi konusunda seminerleri çok önemsiyoruz ve geçen hafta yaptığımız toplantıdan sonra onların da kadının insan hakları, eğitimi ve istihdama ve karar alma mekanizmalarındaki katılımı gibi konularda önemli çalışmalar yapacaklarına inanıyorum.

Evlat edinme prosedürünün çok uzadığına yönelik eleştirilere gelince evlat edinme prosedürünün sadece Sosyal Hizmetler Kurumu tarafından yürümediğini, bunun bir yargısal süreç olduğunu vurgulamak isterim. Doğrusu, biz evlat edinme sürecinin son derece hızlı tamamlanması için yönetmelik ve uygulamalarımızı da geliştirdik, ama, buna rağmen toplumumuzda, kimsesiz olması, 0-1 yaş arası olması ve kız çocuk olması gibi maalesef ailelerin taleplerinde bir sıkıntı var ve dolayısıyla, o yaş grubunda kimsesiz olma koşulunu sağlayan çocukları çok hızla evlat edindiriyoruz, ama, 6 yaş üzerinde evlat edinmek isteyen bir ailenin evlat edinme talebini hızla yerine getirdiğimizi söyleyebilirim. Dolayısıyla, kurum bakımı altındaki çocukların yüzde 85’inin de ebeveyninin olduğunu düşünürsek -yani, anne ve babası veya anne, babası- dolayısıyla bu konuda iki üç yıla kadar uzaması süreci sadece söylediğim gibi 0-1 yaş arası kız çocuklarına yönelik olarak taleple ilgili bir sıkışmadan kaynaklanmaktadır ve bugün kurumumuzda 2.121 aile evlat edinme sırasında beklemektedir.

Gittikçe artan suç oranları ve çocuk suçluluğuna ilişkin bir kriminal değerlendirme yapıldı. Özellikle meslek hayatında bu alanda çok çalışma yapmış biri olarak söyleyebilirim ki, Türkiye, Çocuk Hakları Sözleşmesine taraf olduktan sonra, Çocuk Koruma Kanunu dönemimizde 2005 yılında kabul edildi ve çocuk yaşı on beş yaşın üzerinden on sekiz yaşa çıkarıldı ve çocuk suçluluğunda en yaygın yaş grubu on beş-on sekiz yaş aralığıdır. Dolayısıyla, bugüne kadar on beş yaş altı suçluluğunun kriminal olarak listelendiğini düşünürsek, yani suç istatistiklerini oluşturmada on sekiz yaşına kadar çocuk kabul edildiği zaman ilk yıl istatistiklerinde çok ciddi bir artış gözlemlendi, ama, bugün, yapılan mücadeleler sonucunda ben bu oranın da çok düştüğünü, ama, şu anda, İçişleri Bakanlığı verilerinin yanımda olmaması nedeniyle açıklayacağım bir rakam olarak yanımda bulunmadığını söylemek isterim.

“Özellikle aile yanında desteklenmesi gerekir özürlü çocuklar ve kimsesiz çocuklar.” dedi. Ben konuşmamda da çok kapsamlı bir şekilde değindim. Hem özürlü çocukların aile yanında bakımını destekliyoruz, bir taraftan özürlü ailelere bir asgari ücret tutarında ücret ödüyoruz. Aynı zamanda, on sekiz yaş altı özürlü çocuğun kendisine de maaş ödüyoruz. Bugün, bir özürlü çocuğun ailesinin gerçekten eline geçen miktar itibarıyla bugün her ne kadar yani, şartlar itibarıyla mükemmel değilse de, inanın karşılaştırdığımız zaman birçok ileri Avrupa düzeyiyle de eşittir. Bu rakam Almanya’da evde bakım için ödenen ücretin 226 euro olduğunu söylersem, Türkiye’nin ekonomik şartlarında ödediğimiz 419 bin YTL’nin  de çok kötümser bir rakam olmadığını, ama çok daha idealini ve ilerisini arzu ettiğimizi de vurgulamak isterim.

Özellikle, sosyal hizmetlerde toplumun zor kesimlerinin desteklenmesi vurgulandı ve önleyici toplum hizmetleri, önleyici sosyal hizmetler vurgusu yaptım. Gerçekten bugün kurum bakımının altına alınmadan desteklenen çocuklarımızın sayısı da 30 binin üzerindedir dedim. Hiç kurum bakımına almadık ve bunları da aile yanında destekliyoruz. Sayın Kaplan da yine “Bunu hangi bütçeyle hayata geçireceksiniz?” demişti. Ben onu da cevaplandırmış oldum. Bu bütçeleme yapısı, tabii ki, merkezî bütçede genel olarak yaygınlaşıyor.

Evet, “Özürlülere yönelik hizmet sadece Özürlüler İdaresi Başkanlığının sorunu gibi görülüyor.” diyor. Kurum ve kuruluşlar arasında herkes sorumludur. Doğrusu uygulanmayan müeyyidelerden söz edildi. Bugüne kadar, özellikle istihdam konusunda uygulanan kota ceza sisteminin ben sağlıklı bir sonuç vermediğini ileri sürmüştüm. Sorumlu Bakan olarak bunu daha önceki deneyimlerimize dayanarak söylüyorum ve bu yıl özürlü işçilerin sigorta primlerinin Hazinece karşılanacağı hem seçim beyannamemizde hem de Hükûmet Programı’mızda yer aldı. Biz, bu konudaki istihdamın, son derece özürlü istihdamını artıracağına inanıyoruz.

Özellikle Malatya Milletvekilimiz Mevlüt Aslanoğlu’na çok teşekkür ediyorum. Önemli bir konuya değindi, üniversitelerle bu konuda iş birliği yapılmalı dedi ve biz, gerçekten şu ana kadar Koç Üniversitesiyle “Minik Yürekler Projesi”, Bahçeşehir’le “Parlayan Çiçekler”, Bilgi Üniversitesi, Hacettepe, birçok üniversitenin değişik bölümleriyle protokollerle kurumlarımızdaki çocuklarımızı bir araya getiriyoruz ve sosyal hizmet bölümlerinin de açılması konusunda YÖK nezdinde yaptığımız girişimler olumlu sonuçlanmış ve sayısal olarak bunun da artırılmıştır.

Özellikle psikolog kadrosunun yetersizliğine ilişkin bir rakam verildi. 203 kişi değil, şu anda psikolog kadromuzda 222 kişi çalışmakta.

Özellikle yasa değişikliği konusuna vurgu yapıldı, bizim de bu yönde bir değişiklik hazırlık çalışmamız var.

Özellikle Cahit Bağcı Beyin Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü ve Aile Araştırma Kurumuna yönelik olarak, bir travma yaşadıkları ve yeteri kadar aktivitede bulunmadıklarına yönelik eleştirileri de yerinde bulmadığımı, gerçekten bu personelle ve bütçeleriyle neredeyse gece gündüz çalıştıklarını, kadının insan haklarını ve cinsiyet eşitliğini gerçekleştirmede, Aile Araştırma Kurumumuzda ailenin toplumdaki yeri konusunda yürüttüğü araştırmalarla, gerçekten toplumumuzun bu anlamda bütün çalışmalarını son derece başarılı bir şekilde yürüttüklerini söylemek isterim.

Okuma yazma bilmeyenler ve kamu kurumlarının özürlü istihdamı konusunda da, evet, tıbbi standartlar gözden geçirilmeli denilmiş, özürlülere yönelik olarak raporlara ilişkin olarak. Gerçekten bu konuda Sağlık Bakanlığıyla biz de bir çalışma yürütüyoruz, onu söyleyebilirim.

Sayın Akif Hamzaçebi’nin Anayasa çalışmasına ilişkin bir şey vardı, o konuda bir açıklama yaptığım için tekrara girmeyeceğim. Özellikle benim geçen yılki bütçe konuşmamı burada aynen muhafaza ederek ve ileri sürerek gerçekten beni takipçi ve başarılı bir siyasetçi Sayın Hamzaçebi.

Hemen ben de en azından onlara ilişkin birçoğu konuşmamda vardı, ama olmayanları da bu anlamda ilave edeyim.

Bugün, geçen dönemde baktığımız yaşlı sayısı 5.518 iken…

M. AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Sadece sizin değil, bütün sayın bakanların konuşmaları burada.

DEVLET BAKANI NİMET ÇUBUKÇU (Devamla) – Tebrik ediyorum.

…bugün kurumlarımızda 6.622 yaşlıya bakıyoruz.

4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Yasa değişikliği gerçekleşti. Onu gerçekleştireceğimizi söylemiştim.

Kadına Yönelik İzleme Komitesi kuruldu, ilk toplantısını yaptı, 2008 yılında iki toplantı daha yapacak. Görme Engelli Kadınlar Kurultayı’nı gerçekleştirdik ve istihdam konusunda, özellikle korumalı işyerleri konusunda -az önce tekrar ettim, bir daha girmeyeyim- sigorta primleri Hazine tarafından ödenecek.

Sevgi evlerine ilişkin olarak da, şu anda 79 sevgi evi tamamlanmış ve faaliyete geçirilmiştir. 110 sevgi evinden bir kısmı bitirilmiş…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

DEVLET BAKANI NİMET ÇUBUKÇU (Devamla) – 299 sevgi evi inşaat, ihale ve proje aşamasındadır.

Yine, engelsiz yaşam merkezlerine ilişkin, söz konusu 35 engelsiz yaşam evinin 2007 yılı sonuna kadar tamamlanması planlanmıştır. Yine, engelsiz yaşam merkezlerinin bir kısmının inşaat ve ihale süreci devam etmektedir.

Yine, Sayın Bülent Baratalı’nın, İzmir’deki çocuk evi sayımıza ilişkin olarak, evet, İzmir çocuk evleri konusunda en başarılı illerimizden birisi olup, 24 adet çocuk evimiz vardır.

Seferihisar’daki çocuk evimiz de üçüncü çocuk evimiz olup, sosyal yardımlaşma ve üyeleriyle birlikte bütün çalışmaları tamamlanmış ve 6 çocuğumuz evlerine birkaç gün içerisinde taşınacaklardır.

Yine, Sayın Akif Hamzaçebi’nin kadın yoksulluğunu azaltmaya yönelik çalışmalarla ilgili olarak, hepiniz tarafından bilindiği üzere İl Özel İdareleri Yasası’nda bir mikro kredi verilmesine ilişkin bir görevlendirme vardı. Biz, İçişleri Bakanlığımızda bu konuda bir çalışma yaparak, kadın başlı, özellikle belli bölgelerde, kırsal bölgelerde kadın başlı, ailesi söz konusu olduğunda ve kadınlara yönelik desteklenmesinde pozitif bir ayrımcılık yapılmasını talep ettik ve kadın istihdamını bu yolla artırma yönünde, özellikle çok yoksul kesimlerin yoksulluğunun azaltılması amacıyla bir çalışma yaptık ve yine, bu konuda, kadın istihdamını artırmak amaçlı çalıştayı da 2008 yılında gerçekleştireceğiz.

Evet, Barbaros Çocuk Köyü’ne ilişkin bir soru sorulmuştu Sayın Baratalı tarafından. Barbaros Çocuk Köyü ve Bolluca Çocuk Köyü’ne değinmediniz dedi. Bunlar özel vakıflar tarafından işletilen kurumlardır, dolayısıyla Bakanlığımın bütçesiyle ilgili bir husus değildir, ama buna rağmen denetim ve gözetleme görevi de bizde.

Bu vakıf, Barbaros Çocuk Köyü’nü kendi istekleriyle kapatma talebinde bulunmuşlar ve orada bir sosyal hizmet lisesi kurma çalışmasını yürütmektedirler. Yoksa, biz, bu anlamda, olumsuz bir tutum içerisinde değiliz kendileriyle.

Değinilen konulardan bazıları da çok kapsamlı konulardı, sokak çocukları, madde bağımlıları, rehabilitasyon merkezleri gibi. Baştan da söyledim, Çocuk Koruma Kanunu’nun kabulüyle birlikte, Sosyal Hizmetler Kurumu olarak, biz, kanunla ihtilafa düşen veya suç mağduru çocuklara da hizmet vermeye başladık. Bu çok kapsamlı bir çalışma ve yaklaşık 6 rehabilitasyon merkezi…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Evet, Sayın Bakan, diğerlerini biz yazılı olarak alalım.

DEVLET BAKANI NİMET ÇUBUKÇU (Devamla) – Efendim, bir dakika içinde tamamlayayım.

BAŞKAN – Tabii, buyurun.

DEVLET BAKANI NİMET ÇUBUKÇU (Devamla) – Ve bu rehabilitasyon merkezlerinin yaygınlaştırılması üzerine de çalışıyoruz.

Ben, özellikle Aile Araştırma Kurumu, Kadının Statüsü ve diğer konularda, tekrar, bu anlamda görüş bildiren tüm milletvekillerimize en içten şekilde teşekkür ediyorum. Çalışmalarımıza olan ilgilerinin ve katkılarının sürmesini temenni ediyorum ve bütçemizin hayırlı olmasını diliyorum.

BAŞKAN – Evet, Sayın Çubukçu’ya çok teşekkür ediyoruz.

Evet, Sayın Ekren’in ilave bir açıklaması olacak, onu alalım.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI NAZIM EKREN (İstanbul) – Sayın Başkan, daha önce size arz ettiğim, değerli milletvekillerine sunduğum bir veride düzeltme yapmak istiyorum, yanlış anlaşılmasın diye.

Başbakanlık Koruma Müdürlüğü personel sayısı 824. Bütün bakanlıklar, devlet bakanlıkları, Başbakanlık Müsteşarlığı ve Başbakanın koruma görevi bu miktar tarafından sağlanmaktadır. Yukarıda belirttiğim, daha önce Ankara’da 106 olarak ifade ettiğim sayı da buna dahildir.

Ali Erdoğan basın ve halkla ilişkiler müşaviri kadrosunda görev yapmakta olup, koruma görevi yerine getirmemektedir. Bunu da düzeltmiş olayım.

BAŞKAN – Evet, teşekkür ediyoruz.

Şimdi, söz sırası Sayın Yazıcıoğlu’nda.

Buyurun Sayın Yazıcıoğlu.

DEVLET BAKANI MUSTAFA SAİD YAZICIOĞLU (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli arkadaşlar, Bakanlığımın ilgi alanıyla ilgili sorulan sorulara ve yapılan bir kısım yorumlara vaktin elverdiği ölçüde cevap vermek için huzurunuzdayım. Hepinize teşekkür ediyorum.

Öncelikle, Sayın Özyürek’in, sunumumda burada olmadığını ifade etmişti, şimdi de, şu anda zannediyorum salonda yok, ancak sorduğu sorulara yine cevap vermek durumundayım.

Cemevlerini ibadethane olarak kabul ediyor mu Sayın Bakan diye sordular. Tabii, benim kabulümün çok fazla önemi yok, ama şahsi düşüncemi de burada ifade edeyim.

Değerli arkadaşlar, ibadethane dinlere mahsus bir mekândır. Bizim bildiğimiz kadarıyla Alevilik bir din değil, İslamiyet’in farklı bir yorumudur. Zaten sıkıntılı bir konudur, burada, çözümü zorlaştıracak kavramlardan kesinlikle kaçınmamız lazım.

Aleviliğin ne olduğu konusunda, bu kesimdeki vatandaşlarımızın da farklı görüş ve düşünceleri vardır, bu da çok doğaldır. Şimdiye kadar, biz, kendilerine bir tanım biçmeye çalıştık, fakat bu yerli yerine oturmadı, ancak, şimdi, kendilerinin ne olduğunu, dini kimliklerinin ne olduğunu ortaya koyabilirlerse, çözüm de o ölçüde kolaylaşacaktır. Bunun da zor bir şey olduğunu biliyoruz, çünkü farklı anlayışlar var, farklı kavrayışlar var. Sünni kesimde de farklı anlayışlar var. Bu farklı anlayışlar sonucudur ki mezhepler ve meşrepler ortaya çıkmıştır. Ancak, bu farklılıkların belli bir noktaya doğru yavaş yavaş belirgin hâle gelebilmesi için de çalışmalarımız vardır.

Biraz önce sunumumda da ifade etmiştim, Alevi düşüncesiyle ilgili temel kaynakların Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından basıldığını ve hizmete sunulduğunu ifade etmiştim. Kitaplar buradadır bir kısmı, fevkalade bir baskıyla basılmışlardır. Bir tarafında kitabın orijinal metni, karşı sayfada transkribi, Türkçe okunuş şekli ve altında da anlamı olmak üzere, fevkalade güzel basılmış ve herkes tarafından kabul gören kaynak eserlerdir.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Bize bir takım verirseniz memnun oluruz, en azından komisyon üyelerine.

DEVLET BAKANI NİMET ÇUBUKÇU (İstanbul) – Çok pahalı.

DEVLET BAKANI MUSTAFA SAİD YAZICIOĞLU (Devamla) – Komisyon şöyle bakmak isterse, bakabilir.

Burada şunu ifade etmek istiyorum: Bunlar bir dönüştürme faaliyeti değildir kesinlikle, herkesin ittifak ettiği, bu kesimin önem verdiği, önemsediği kaynak kitapların basılıp da hizmete sunulması olayıdır. Dolayısıyla, onun için yardımcı olmaya çalışıyoruz, dinî kimliklerin ortaya çıkması sorunun da çözümüne katkıda bulunacaktır.

Camilerin nasıl yapıldığını herkes biliyor, dernekler vasıtasıyla camiler yapılıyor. Şayet cemevleri de yapılmak isteniyorsa, aynı şekilde yapılmasında bir mahzur olduğu kanaatinde değilim. Diyanet İşleri Başkanlığı, mezhebe göre, mezhebi bir anlayışa göre yapılanmış bir kurum değildir; mezhepler üstü, Sayın Özyürek’in de ifade ettiği gibi laiklik anlayışı ekseninde hizmet vermeye çalışan bir kurumumuzdur. Aslında, konunun bir zıtlaşma unsuru değil de bir zenginlik olarak algılanması gereğine ben inanıyorum, Alevilik konusunun, böyle yaklaşırsak daha doğru bir yaklaşım olur ve çözüm biraz daha kolaylaşmış olur.

Sayın Aslanoğlu Teşkilat Kanunu’yla ilgili ifadeler söylediler, fevkalade isabetli ifadelerdir. Alevi kesime mensup insanlarımıza bu inancı bizim öğretmemiz gerekir diye buyurdular, fevkalade isabetlidir, aynen katılıyorum, biraz önce ifade ettiğim bu kaynak eserlerin yayımı da zaten bu amaca yönelik bir hizmet anlayışıyla ortaya konulmuştur.

Sayın Aslanoğlu’nun bir diğer üzerinde durduğu konu, sürekli gündeme getirilen Diyanet İşleri Başkanlığından başka kurumlara geçen kamu görevlileriyle ilgili bir husustur. Bu konuda defalarca açıklama yapıldı, bir defa daha burada konunun özünü ifade etmek istiyorum.

Diyanet İşleri Başkanlığında çalışan personelden, yani şu çerçevede bu işler yapılıyor: Başkanlıkta çalışan personelden yükseköğrenim mezunu olup, mesleğiyle ilgili bir göreve atanmak üzere nakil talebi bulunanlara, üniversitelere öğretim elemanı, Millî Eğitim Bakanlığına öğretmen, kamu kurum ve kuruluşlarına kariyer uzmanı olarak, yani müfettiş yardımcısı, ziraat mühendisi, mimar vesaire ya da müdür ve üstü unvanlara atanacakları bildirilenlere, ayrıca sağlık nedeniyle din hizmetleri sınıfında görev yapmasının uygun olmadığını sağlık kurulu raporuyla belgelendiren ve Başkanlık merkez ve taşra teşkilatında hizmet sınıflarından durumuna uygun bir kadroya nakli mümkün olmayanlar ve kurumdan ayrılması valiliklerce uygun görülenlerle, mahkeme kararına istinaden muvafakatlerinin verilmesi gerektiği bildirilenlere muvafakat veriliyor. Zaten bu yasa gereğidir.

Bu çerçevede şimdiye kadar, ilahiyat fakültesi mezunu olup, pedagojik formasyon almaları sebebiyle, Millî Eğitim Bakanlığına Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni olarak atananlar 886 kişi. İlahiyat alanı dışında öğrenim görmeleri sebebiyle -yani Diyanette çalışırken başka bir eğitim görüyor- Diyanet İşleri Başkanlığında terfi imkânı bulamayıp, kariyerleriyle ilgili bir göreve atanan, yani hukuk bitiriyor, mühendislik bitiriyor, ziraat bitiriyor, veterinerlik bitiriyor, iktisat, işletme bitiriyor, bunlara. Bunlar da 744 kişi. Bu, aynı zamanda Sayın Öztürk’ün sorduğu kariyer eğitimine uygun bir durum, bunu da burada ifade etmek istiyorum.

İmam hatiplik görevi yapamayacakları sağlık kurulu raporuyla tespit edilenler. Bunlar da 195 kişi oluyor. Mahkeme kararıyla muvafakati verilenler 20 kişi.

Şimdi, değerli arkadaşlar, bir kişi Diyanet İşleri Başkanlığında birkaç ay veyahut da birkaç yıl çalışırsa, herhangi sâri bir hastalığa yakalanmaz, vebalı da olmaz. Kaldı ki, buradaki bu arkadaşlar, ifade ettiğim gibi, ilahiyat fakültesini bitirmiş, Diyanet İşleri Başkanlığında çalışıyor, ama Millî Eğitim Bakanlığının açtığı sınavlarda, işte, neyse KPSS veyahut da her neyse, o sınavlarda başarılı oluyor, pedagojik formasyonu da var, oradan Din Kültürü öğretmeni olarak oraya geçiyor. Ee, bunda ne mahzur olur? Diyanet İşleri Başkanlığında çalışırken bir üniversite bitiriyor, bir fakülte bitiriyor, ziraat bitiriyor, veterinerlik bitiriyor. Ee, o adamı orada tutup da mecburen Diyanet İşleri Başkanlığında mı istihdam edeceğiz? Geçiyor başka bir kuruma, gidiyor, yani bunun artık bu şekilde algılanması gerekir. Lütfen, bu konuyu biraz daha polemik konusu yapmayalım, kesinlikle Diyanet İşleri Başkanlığımız bünyesinde çalışan, fedakârca çalışan insanları rencide eden bir tutumdur, bunu da burada ifade etmek istiyorum.

Sayın Korkmaz’ın pek çok sorusu oldu. Kendisi de yok herhâlde burada.

ESFENDER KORKMAZ (İstanbul) – Buradayım.

DEVLET BAKANI MUSTAFA SAİD YAZICIOĞLU (Devamla) – Evet, buradadır Sayın Korkmaz.

Tabii, din derslerinde Alevilik konusu, konu gündemdedir, Millî Eğitim Bakanlığının ilgi alanındadır. Bildiğim kadarıyla, Millî Eğitim Bakanlığı müfredatlarda bu konuyla ilgili düzenlemeler yapıyor, şayet bir eksiklik varsa, o tekrar gözden geçirilip gerekli düzenlemeler de yapılabilir.

Diyalog konusundan bahsetti. Diyalog konusu tabii ki çok önemli. Başka din mensuplarıyla -ifade ettim- diyalog yapan bir kurum, kendi insanlarıyla çok rahat diyalog yapmalıdır, yapabilmelidir ve yapacaktır. Dolayısıyla, bu da çözüme katkısı olacak bir davranıştır.

Cemevleri için arsa tahsisi konusunda sıkıntı olup olmaması durumunu bilemiyorum, mevzuattan kaynaklanan bir şeyler varsa onu bilemem, ama nasıl cami yeri için dernekler aracılığıyla bir yer alınıyorsa, cemevleri için de mutlaka alınabilmelidir, herhâlde alınıyordur. Mevzuat çerçevesinde bir sıkıntı varsa, onlar da herhâlde giderilir.

Devletin bütçesinden din hizmetlerine yapılan harcamalar söz konusu oldu. Tabii, bu bizim sistemimiz değerli arkadaşlar, Diyanet İşlerinin kuruluşu, imparatorluktan Türkiye Cumhuriyetine geçildiği zaman, Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulmuş önemli ve ciddi bir kurumumuzdur, Diyanetin yapısı içerisinde o günden bugüne yer alagelmiştir. Bu tür bir yapılanmanın laiklik anlayışıyla, Batı tarzı laiklik anlayışıyla ne ölçüde, daha doğrusu Fransız türü laiklik anlayışıyla ne ölçüde bağdaştığı zaman zaman tartışma konusu olur, iç kamuoyunda da olur, dışarıdaki bazı mihraklarda da olur, özellikle Avrupa Birliği bağlamında da bu konu tartışılır, ama Türkiye kendine has bir metot geliştirmiştir. Bu metodun sıkıntıları da vardır, bu üslubun sıkıntıları da vardır. Bunları biz zaman zaman tartışıyoruz, bundan sonra da tartışmaya devam edeceğiz. Daha olumlu, daha pozitif bir noktaya katkıda bulunacağına inanıyorum bu tartışmaların. Yani, hiçbir zaman ideal bir noktaya geldik, artık bundan sonra tamamdır anlayışı söz konusu değildir.

Sayın Kaplan’ın ifade ettiği dinler arası diyaloğun geliştirilmesiyle ilgili bir iki şey söyledim. Medeniyetler arası diyaloğa vurgu yaptılar.

Hasankeyf’le ilgili TİKA’nın herhangi bir katkısı olup olamayacağını sordular. TİKA’nın tabii ilgi alanı değil, daha çok Kültür Bakanlığıyla ilgili belki bir konudur.

Türkçe konuşan akraba topluluklarına hizmetle ilgili bir ifadesi oldu. Irak’la ilgili, özellikle Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde insani yardım, uzman eğitimi, üniversitelere donanım desteği, içme suyu temini, yerel yöneticilerin eğitimi konularında çalışmalarımız vardır, TİKA’nın çalışmaları vardır. Bu bölge için Türkiye 50 milyon dolar taahhütte bulunmuş olup, bu kaynak ağırlıklı olarak proje bazında kullanılmaktadır.

Hepimizi üzen Hrant Dink, işte Trabzon ve Malatya suikastlarıyla ilgili bir ifadesi oldu Sayın Kaplan’ın. Haklıdırlar. Diyanet İşleri Başkanlığı bu tür olaylarda her zaman olduğu gibi gerekli tavırları da takınmıştır. Yüce dinimizin ve örfümüzün gereği olan başka din mensuplarına her türlü ibadet imkânının sağlanması bizim temel felsefemizdir. Zaten, bu, hem laik devletin bir görevidir hem de bizim hem dinimizin hem de örfümüzün bir gereğidir. Yani, biz, İmparatorluk döneminde, Osmanlı döneminde çok farklı ırkların, farklı dinlerin, farklı kültürlerin bir arada yaşadığı, bir bütünlüğü başarmış bir ülkeden geliyoruz. Dolayısıyla, şimdi, Anadolu’da, şu geldiğimiz Anadolu’da, elbette, bu konuda, hem örfümüzden, hem dinimizden hem de laiklik anlayışından kaynaklanan anlayışımız gereği, her din mensubunun rahat bir şekilde bu ülkede yaşamasını arzu ediyoruz, diliyoruz, ama, maalesef, zaman zaman bu tür üzücü ve menfur olaylar olabilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı bunlarla ilgili gerektiği zaman gerekli tavırları da takınmaktadır.

Sayın Ünüvar’ın ifade ettiği Türkçenin kullanımıyla ilgili TİKA’nın yoğun çalışmaları vardır. Türkçe konusu zaten bizim okullarımızda bile zaman zaman sorun olan bir husustur. Türk dili ve kültürünün yaygınlaştırılması amacıyla, yurt dışında çeşitli üniversitelerin mevcut Türkoloji bölümleri desteklenmekte ve yeni Türkoloji bölümleri açılmakta, Türkçe eserlerle ilgili kütüphaneler de kurulmaktadır.

Bu çerçevede, Afganistan, Arnavutluk, Belarus, Bosna-Hersek, Estonya, Filistin, Hindistan, İran, Kazakistan, Kırgızistan, Letonya, Litvanya, Moğolistan, Moldova, Özbekistan, Slovakya, Suriye, Yemen, Ukrayna olmak üzere 21 ülke ve özerk cumhuriyet, Kırım ve Tataristan olmak üzere Kosova’da da toplam 33 üniversite ve 2 ortaöğretim kurumuyla iş birliği yapılmaktadır. Bu üniversitelerde ülkemiz üniversitelerinden akademisyen, yerel okutman ve asistan görevlendirilmektedir. Kütüphane ve Türk dili kültür merkezleri açılmaktadır. Bu tür Türk kültür merkezleri ve TİKA program koordinasyon ofisleri bünyesinde Türkçe kurslar da açılmaktadır. Ayrıca, Türkçenin yaygınlaştırılması amacıyla, bilimsel konferans, toplantı ve sempozyumlar, ya Başkanlıkça düzenlenmekte ya da üniversiteler ve sivil toplum örgütlerince düzenlemelere destek sağlanmaktadır. Sanıyorum Sayın Kutluata’nın bir sorusuna da burada kısmen cevap vermiş oldum, diğer sorusuna daha sonraki bölümde cevap vermeye çalışacağım.

Sayın Günal’ın TİKA’yla ilgili yaptığı değerlendirmeleri doğrusu biraz yadırgadığımı ifade etmek istiyorum, yani kuruluşundan bu yana işletilmeyen bir kuruluş gibi bir ifade kullandılar, istihbarat alanında ne yaptığını sordular.

Öncelikle, tabii, istihbarat başka bir konudur, devletin başka kurumlarının bir işidir. TİKA istihbarat faaliyetinde bulunan bir kuruluş değildir. Kuruma haksızlık yapıldığını burada ifade etmek istiyorum, çünkü çok ciddi çalışmalar yapan, çok kısa sürede çok ciddi bir kuruluş haline gelen ve çok ciddi çalışmalar yapan bir kurumumuzdur. Övgüye değer çalışmalar yapıyor, Avrupa’da sürekli büyüyen, hizmet ağı Afrika’ya kadar uzanan bir alanda hizmet veriyor.

Bütçesi de yıllar itibariyle önemli gelişmeler, ivmeler kazanmıştır. 2002 yılı öncesi dönemde ABD Doları bazında 5-6 milyon dolar iken TİKA’nın bütçesi, bugün itibariyle 100 milyon doları bulan kaynağı kullanmaktadır. Dolayısıyla, zaman içerisinde çok büyük atılım yapmıştır ve fevkalade çalışmalarda bulunuyor. Değerli arkadaşımız, sanıyorum sunumumu belki dikkatli dinlemedi veyahut da ben yanlış algıladım.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Sayın Bakanım, bir düzeltme yapabilir miyim? Ben istihbaratla ilgili herhangi bir şey söylemedim, başka ülkelerin bu tip şeyleri oluyor, etkin çalıştırılıyor.

DEVLET BAKANI MUSTAFA SAİD YAZICIOĞLU (Devamla) – Peki, teşekkür ederim.

Sayın Kabakcı, NGO’larla TİKA’nın ilişkileri üzerinde bir şey sordular. NGO’ların TİKA’nın görev bölgesine yönelik faaliyetlerini değerlendirmek ve koordine etmek üzere, TİKA’nın girişimleriyle ilk kez NGO’lar bir araya getirilerek bir toplantı gerçekleştirilmiştir. NGO’larla kalkınma yardımları konusunda iş birliği yapılmakta ve ortak finansman yöntemiyle ortak projeler gerçekleştirilmektedir. Özellikle Afrika’ya yönelik insani yardımlar başta olmak üzere Kırım, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya’ya yönelik olarak, hem Türkiye’de hem de ilgili ülkelerde kurulan sivil toplum örgütleriyle ortak çalışmalar yapılmaktadır.

Türkiye'ye gelip de mezun olan öğrencilerin, Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Kırgızistan örneklerinde olduğu gibi, dernekler kurmaları teşvik ediliyor, destekleniyor ve veri tabanında öğrenci bilgileri tutularak, bunların güncellemesi yapılıyor ve böylece öğrencilerimizin, daha doğrusu buradan mezun olan bu ülke öğrencilerinin takibi yapılmaya çalışılıyor.

Sayın Kalaycı’nın sorusuna gelince, din eğitimi konusundaki görüşlerimi soruyor Sayın Kalaycı. Bu konudaki görüşlerimi net bir şekilde ifade edebilirim, hiçbir mahzuru yok, ancak çok da konumuzla ilgili bir husus olarak da göremedim. Eğitim konusudur, ama yine de görüşlerimi çok kısa olarak ifade edeyim. Bu konu, Anayasa tartışmaları sırasında da gündeme geldi ve yoğun bir şekilde tartışıldı. Aslında, 1982 Anayasası’nın çizdiği çerçeveyi ben çok iyi çizilmiş bir çerçeve olarak değerlendiriyorum. Diyor ki 82 Anayasası: “Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.”

Bu ifadeye tamamen katılıyorum, ancak, hepinizin bildiği gibi, konu zaman zaman Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine de taşınıyor ve yavaş yavaş oradan kişiler lehine, Türkiye aleyhine kararlar da çıkmaya başladı. Bunların çoğalması ihtimali de vardır. Biz, tabii sorumluluk taşıyan kişiler olarak, acaba bunların tevali etmesi, çoğalması durumunda buna bir formül bulunabilir mi diye, tabii zor da olsa bir arayış içerisindeyiz. Yalnız bu Anayasa maddesinin devamında da şu ifade var değerli arkadaşlarım: “Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.”

Şimdi, bu bir Anayasa hükmüdür, Anayasa maddesidir, fakat, şimdiye kadar hiç işletilmemiş bir Anayasa maddesidir, Anayasa hükmüdür. Yani, bu demek istiyor ki, şu biraz önceki din kültürü ve ahlak bilgisi eğitimi, tamamen kültüre dayalı bir eğitimdir. Şayet bir çocuk kültürün dışında mensup olduğu dinin gereklerini öğrenme ihtiyacını hissediyorsa, Anayasa ona da bir açık kapı bırakmış, yani bunu öğrenmek isteyenlere de devlet bir açık kapı bırakmış, ama, bu, maalesef şimdiye kadar her nedense çalıştırılamamıştır. Diyanet İşleri Başkanlığının yaz kursları sanki bunu belki bir ölçüde karşılayabilecek gibi görünüyor, ancak, bunu, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Millî Eğitim Bakanlığımız tarafından, şayet böyle devam edecekse, birlikte bir şekilde değerlendirilerek bu imkânın da çocuklarımıza sağlanması gereğine inanıyorum.

Din kültürü ve ahlak bilgisi öğretimi tamamen kültürel bazda kalır, belki içinde yaşadığı toplumun dinî değerlerini, kültürünü, her öğrenci, her Türk genci öğrenmelidir, ama onun dışında dininin pratiklerini de öğrenmek istiyorsa, bunu da mutlaka öğreneceği bir yer olmalıdır. Aileden bunun öğrenilmesi her zaman mümkün olamıyor, çok çarpık bir şekilde, belki başka bilgiler, zararlı bilgiler, uygulamaları da öğrenmiş oluyor. Dolayısıyla, bunun da devlet eliyle bir şekilde yapılmasına imkân verilmesinin uygun olacağı kanaatini taşıyorum.

Mehmet Yüksel Beyin görüş ve düşüncelerine teşekkür ediyorum. Sayın Sali’nin tabii personelci olarak ifade ettiği ciddi, önemli konular var. Görevli açığının kapandığını tabii ifade ettiler. Kurum içi naklen atamalarda yerelleşmeden bahsettiler, ama objektif kıstasların geliştirilmesini ifade ettiler. Doğrudur, objektif kıstas her alan için, her şey için geçerlidir, ama objektivite, bildiğiniz gibi çok kolay da bir şey değildir, birine göre objektif olan başkasına göre olmayabiliyor, ama genel anlamda bu objektifliğin sağlanması gerekir. Diyanet İşleri Başkanlığının bu uyarıları dikkate alacağına ben inanıyorum.

Hayat boyu eğitim, zaten ben Diyanet için söylemiştim hayat boyu eğitimi. Yani her alan için geçerlidir, ama Diyanet mensupları için çok daha geçerlidir, çünkü geldiğimiz bu noktada bilgilerin çok yoğun olarak geliştiği, çok yoğun bilgi akışının sağlandığı, İnternet ortamında hayat boyu eğitimin önemi daha çok ortaya çıkıyor.

Yaz kurslarından bahsettiler. Eğitim formasyonlarının olmadığını söylediler Kur’an kursu öğrencilerinin, kısmen doğrudur, ama ifade ettiğim gibi, yoğun bir gayretle beraber, gayret içerisinde din görevlilerinin eğitim seviyesi gittikçe yükselmektedir. Bugün yüzde 20’leri bulan, ama önümüzdeki yıllarda yüzde 30’lara, 40’lara, hatta 50’lere doğru yaklaşacak olan bir trendi yakalamış bulunuyoruz. Tabii, eğitim, zaman alan, zor, meşakkatli bir iştir. Neticesi de çok sonradan alınır. Dolayısıyla, böyle bir zorluğumuzun olduğunu da ifade etmek istiyorum.

Temel dinî bilgileri edinmek isteyen bir kişiye hangi adresi gösterirsiniz sorusunu da yöneltti Sayın Sali. Tabii, her yaş ve eğitim düzeyinde kişilerin temel dinî bilgileri alabilmeleri için mevcut Kur’an kursları imkânları vardır Diyanetin. Farklı düzeyde bilgi alma talebini karşılamak için kur esasına dayalı bir sistem üzerinde de çalışılıyor, ancak, tabii, bunların ne derece yeterli olduğu da tartışılır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

DEVLET BAKANI MUSTAFA SAİD YAZICIOĞLU (Devamla) – Millî Eğitim ve Diyanet iş birliğiyle ilgili biraz önce de ifade ettim, Sayın Baratalı’ya teşekkür ediyorum, kadro eksikliği konusunda ne gerekiyorsa destek vereceklerini vaat ettiler, çok teşekkür ediyorum. Zaten belli bir noktaya gelindi, az bir kısmımız kaldı, onu da önümüzdeki aylarda diyebilirim herhâlde, büyük oranda halletmiş oluruz düşüncesindeyim.

Sayın Özbayrak, hacla ilgili, hacın maliyetiyle ilgili ifadede bulundular. O konu biraz da teknik bir konu olduğu için, kendisini yazılı olarak bilgilendirmeyi burada ifade etmekle yetineyim.

YÖK’le ilgili ilahiyat fakültelerinin kontenjanlarıyla ilgili sıkıntıdan bahsettiler, doğrudur, haklıdırlar. Önümüzdeki dönemde bir iyileşme olabileceğini ifade etmekle yetineyim.

TİKA’yla ilgili anılan ülkelerde şüpheyle karşılanıyor gibi bir ifade kullandı zannediyorum. Herhangi bir şüpheli işimiz söz konusu değildir TİKA’nın, çünkü zaten TİKA yaptığı çalışmaları o ülkelerin kurumlarıyla iş birliği hâlinde götürüyor. Dolayısıyla, herhangi bir şüpheye mahal bırakacak bir tavır söz konusu değildir, ancak Batı Trakya, Bulgaristan, Romanya ve Filistin gibi siyasi güçlüklerle karşılaşılan bir kısım ülkelerde bazı güçlüklerle biz de karşılaşıyoruz. Ama, bunları da o zaman STK’lar eliyle gerçekleştirmeye çalışıyoruz.

Sayın Ergin’in sorusuna gelince: Geçen dönem olmuş bir konu. Müftümüzün beyanlarıyla ilgili. Şayet beyanlar aktarıldığı şekliyle ise, kesinle bunlara katılmadığımı, katılacak hiçbir taraflarının olmadığını burada ifade ediyorum. Bana verilen bilgiye göre, bir müftümüzle ilgili bir inceleme başlatılmış ve o arada emekli olmuş ve böylece o inceleme düşmüştür. Diğeriyle ilgili yapılan bir soruşturma sonucu, başka bir yere nakledilmiş. Bana göre bunlar da kafi değildir. Böyle ifade de bulunmak din hizmeti ile ve toplumumuzu birlik ve bir arada tutabilmek için Diyanet İşleri Başkanlığının gösterdiği yoğun faaliyetle de çelişen unsurlardır, ama zaman zaman bu tür aykırı ifadeler ve tavırlar da görülebiliyor. Bundan böyle daha dikkatli olması gereği konusunda başkanlığımızın üzerine düşen dikkati göstereceğini ifade ediyorum.

GÜROL ERGİN (Muğla) – Sayın Bakan, çok teşekkür ediyorum. Aynı duyarlılıkları paylaşıyoruz, çünkü din yüce bir olay. İnsanlığın yücelmesi için gelmiş bir olay, ama böyle cüce düşünce sahipleri, maalesef kendilerini de dinimizi de topluma zararlı hale getiriyorlar. Yazıklar olsun onlara diyorum. Sayın Bakanıma düşünceleri için teşekkür ediyorum. Ancak, şu düzeltmeyi de izinleriyle yapmak istiyorum: Benim okuduğum, size söylediğim şeyler tamamen yazılı metin üzerindendir, yani onlar aynen öyle yazılmıştır, söylenmiş değildir. Onu söyleyeyim.

Teşekkür ederim efendim.

DEVLET BAKANI MUSTAFA SAİD YAZICIOĞLU (Devamla) – Sayın Kutluata’nın ifade ettiği, yani TİKA’nın faaliyetleriyle ilgili olarak bunun acaba, yani yurt dışı tanıtımı bir zafiyet mi, yanlış anlamadıysam…

MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) – Sayın Bakan, tam tersi ülke tanıtımı çok farklı bir şeydir, bu yapılacaksa, bu anlamda TİKA’ya daha fazla görev düşmektedir. Diğer bakanlığımızda çok yanlış uygulamalar vardır. Daha istikrarlı olmak lazımdır.

DEVLET BAKANI MUSTAFA SAİD YAZICIOĞLU (Devamla) – O zaman aynı duyguları ve düşünceleri paylaşıyoruz. Bugün, aslında, TİKA benzeri faaliyetleri bütün dünya devletleri yapıyor. Emin olun Japonya’nın TİKA’ya benzer bir kuruluşu, Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde faaliyet gösteriyor. Dolayısıyla Türkiye’nin her türlü dini, milli, kültürel bağlarının olduğu bu bölgeyle, bu coğrafya ile çok yakın ilişkilerde bulunması çok daha ileri noktalara bunu götürmesi görevidir ve bu önümüzdeki dönem yapılacak olan, uygulamaya konulacak olan anlayış da budur.

MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) – Yani, orada sayının yüze ulaşması, yani yükselmesi etkinlik açısından ve bütçe açısından bir zafiyet oluşturuyor mu?

DEVLET BAKANI MUSTAFA SAİD YAZICIOĞLU (Devamla) – Değerli arkadaşlar, uluslar arası rekabet de çok zorlaşmıştır. Bugün Batı Trakya’da ve akraba topluluklarına yapılan yardımları bir düşünmek lazım, yani bunların önemi üzerinde durmak lazım. Bu yardım ve destekler olmasa, oradaki Türk varlığı kesinlikle ayakta duramaz. Dolayısıyla, TİKA’ya ve Diyanet İşleri Bakanlığımıza çok önemli görevler düşüyor. Çok ciddi hizmetler yapıyorlar. Bundan sonraki dönemde bu iki kuruluşumuzun daha koordineli bir şekilde hizmetleri katlayarak artıracağını burada çok rahatlıkla ifade edebilirim.

Sayın Günal tedavi ve yolluklarla ilgili bir sıkıntıdan bahsettiler. Doğrudur ve dolayısıyla böyle bir sıkıntı vardır. Ama, biraz önce bir önerge hazırlanmıştır, arkadaşların imzasına açılmıştır. Yeri geldiğinde bu önerge desteklerinizle şayet gerçekleşirse bu sıkıntıyı da aşmış olacağız.

Sayın Akçay, misyonerlikle ilgili soru sordu. Bakanlığımızın dışında genel bir sorun olarak bunu ortaya koyduk. Değerli arkadaşlar, misyonerlikle ilgili burada çok şeyler söylenebilir, ama vaktimizin el verdiği ölçüde bir iki cümle ile şöyle söyleyeyim: Biz, kendi inancımızın en üstün inanç olduğunu kabul ediyoruz ve öyledir. Dolayısıyla, bunun toplumumuza en iyi şekilde anlatılmasıdır. Çözüm burada yatar. Misyonerlik faaliyetlerinin yasaklanmasıyla biz bir noktaya gidemeyiz. Yüce dinimizin toplumumuza, insanımıza en iyi şekilde aktarılması da, bu işi aktaracak olan insanların nitelikli, kaliteli, seviyeli bir donanıma sahip olmalarından geçer. İşte, sunumumda da ifade ettiğim gibi, Diyanet İşleri Başkanlığının eğitim seviyesinin yükseltilmesi bunun için önemlidir. Siz ne kadar bir şeyi yasaklarsanız yasaklayın, artık geldiğimiz bu ortamda, bu iletişim çağında yasaklarla bir yere varamayız. Dolayısıyla, yine her şey insana gelip düğümleniyor. Bu işi yapan, bu görevi yapan insanın ne kadar donanımlı, ne kadar bilgili olduğuna gelip dayanıyor. Dolayısıyla, bu konuda gösterilen çabalardan da bahsettim. İmar Kanununda cami yerine ibadethane ifadesi doğrudur, böyle bir düzenleme yapılmıştır. Bu düzenleme sonucunda her tarafa kilise olacak, işte her taraf cami olacak şeklinde bir taraftan öyle algılandı, bir taraftan böyle algılandı. Halbuki hiçbirisi doğru değildir. Ne gerekiyorsa odur. Biraz önce ifade ettim, bugün ülkemizde binlerce gayri müslim insanlar yaşıyor. Bunların ibadetlerini yapabilmeleri için, şayet başka bir amaç yoksa, ters bir amaç yoksa, çok farklı kademelerden geçilerek bu sonuca varılıyor. Bunlara bir ibadethane açılmasında bir mahzur yoktur. Bugün bizim vatandaşlarımızın yaşadığı Batı Avrupa’da, özellikle Almanya’da Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı bin civarında cami ve mescit vardır, bunların çoğu kubbeli ve minarelidir. Bırakınız Diyanet İşleri Başkanlığını Türkiye’deki diğer vatandaşlarımızın kurdukları derneklere bağlı cami sayısı da üç bin civarındadır. Dolayısıyla, oralarda bu imkan varken, Alanya’da yaşayan sekiz, on bin civarındaki emekli olarak hayatlarını burada geçiren bir kısım vatandaşlarımızın, bir kısım gayri müslimlerin yabancı ülke vatandaşlarının bir ibaret ihtiyacı varsa, onlara bir imkan, kendi aralarında yapacakları bir imkanı değerlendirmek de elbette bizim daha önce de ifade ettiğim hem milli hem dini görevimizdir hem de laik devletin anlayışı gereğidir.

MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) – Almanya’da bir cemaat vardır. Alanya’da yani yabancıların olduğu yerlerde hassasiyet gösterilmelidir. Türkiye’de misyonerlik faaliyetleri vardır ve bu faaliyetler de cemaatini de yaratmak üzeredir. O açıdan, bu konuda eğer Hükûmet titizlik göstermeyecek olursa, milletimizin vicdanı rahatsız olur. Konu budur. Yoksa, affedersiniz bu gerekçelendirme çok yaygındır. Biz yurt dışında cami açmıyor muyuz? Yurt dışında şu kadar milyon insan var. İstanbul’da apartman köşesinde bunu yapılıyor, bu izah edilemiyor. Bu konuda hassasiyet size düşüyor.

DEVLET BAKANI MUSTAFA SAİD YAZICIOĞLU (Devamla) – Elbette bu hassasiyeti biz taşıyoruz. Yani, her önüne gelen istediği yerde bir ibadethane açamaz, bunun pek çok kanuni müeyyideleri vardır, geçilmesi gereken pek çok etapları vardır.

MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) – Biz cemaat oluşturmaya çalışıyoruz. Size katıldığın noktalar vardır, ama kolaylaştırma bizim işimiz olmalıdır.

İkincisi, gençliğimizin durumu bellidir. Kiminle yüz yüze bırakırsanız, onun peşinden gidecektir. Maalesef, eğitemediğimiz insanlarımız var. O açıdan hassasiyet gösterilmesini istiyoruz.

BAŞKAN – Sayın Bakanım, tamamlıyoruz değil mi…

DEVLET BAKANI MUSTAFA SAİD YAZICIOĞLU (Devamla) – Sayın Başkanım, bir dakika içinde tamamlıyorum.

Sayın Günal’ın sorusuna dilerlerse yazılı olarak cevap vereceğim. Elimde metin var, bunu okumak zaman alacak, ama şunu ifade edeyim: Görevlendirmeler önceki dönemde çok fazla idi, ama eleman alındıkça bu görevlendirme azalmıştır.  Geçici görevlilerin görev süreleri bittikten sonra bu görevlendirmede de kurum personeli tarafından yapılacaktır. Daha detaylı bilgili yazılı olarak size arz ederiz.

Sayın Büyükkaya’nın soruları var. Medyada dini konularda ileri geri herkes konuşuyor… Tabii, bu tür programlar yasaların belirlediği çerçeve içerisinde herhalde  yapılıyor. İlgili kurumlar bunlarla ilgilenebilirler, ama zaman içerisinde daha dengeli, daha seviyeli bir ortama doğru gittiğimizi de burada ifade etmek isterim. Hatırlayınız önceleri çok daha farklı bir ortam vardı. İşte, ateş hattı diye karşılıklı birbirine sanki ateş edenler vesaire vardı. Şimdi biraz daha normalleşti, zaman içinde çok daha normalleşip, rayına oturacaktır.

Camilerdeki kadro sıkıntısı büyük ölçüde halledildi. Gerekli destek de burada zaten vaat edildi, dolayısıyla burada bir sıkıntımızın olmadığını da ifade etmek istiyorum.

Alevî bir kısım vatandaşlarımızın insan hakları mahkemesindeki din dersiyle ilgili dava konusunda burada çok fazla bir şey söylemeyeyim. Çok söylenecek var, ama bunu ben size şifahen ya da yazılı olarak ifade edebilirim.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; burada dile getirilen görüş, öneri ve eleştiriler için herkese teşekkür ediyorum. Bunlardan yararlanacağımızı ifade ediyorum. Vakit darlığı nedeniyle iletilemeyen görüş ve önerilere her zaman açık olduğumuzu gerek bakanlık gerek kurumlar olarak açık olduğumuzu ifade ediyorum. Katkılarınızdan dolayı hepinize teşekkür ediyorum. Bütçelerimizin hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Sayın Yazıcıoğlu’na çok teşekkür ediyoruz.

Değerli arkadaşlar, bugünkü bütçelerle ilgili görüşmelerimiz tamamlanmıştır.

Şimdi, kurum bütçelerinin 2008 mali yılı bütçelerinin ve 2006 yılı kesinhesaplarının oylamalarına geçeceğiz.

Birinci olarak Başbakanlık 2008 Mali Yılı Bütçe Kanun Tasarısının programlarını okutuyorum:

(01 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(02 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(03 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(04 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(07 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(08 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(Genel toplam okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

2006 mali yılı kesinhesabını okutuyorum:

(Toplam ödenek okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Millî İstihbarat Teşkilâtı Müsteşarlığı 2008  Mali Yılı Bütçe Kanun Tasarısının programlarını okutuyorum:

(03 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(Genel toplam okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

2006 mali yılı kesinhesabını okutuyorum:

(Genel ödenek toplamı okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği 2008 Mali Yılı Bütçe Kanun Tasarısını okutuyorum:

(01 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(Genel toplam okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

2006 mali yılı kesinhesabını okutuyorum:

(Genel ödenek toplamı okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Diyanet İşleri Bakanlığı 2008 Mali Yılı Bütçe Kanun Tasarısını okutuyorum:

(01 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(02 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(03 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(07 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(08 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(09 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(Genel toplam okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

2006 mali yılı kesinhesabını okutuyorum:

(Toplam ödenek okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Türk İş Birliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı 2008 Mali Yılı Bütçe Kanun Tasarısını okutuyorum:

(01 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(Genel toplam okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(B) Cetvelini okutuyorum:

(04 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(Genel toplam okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

2006 mali yılı kesinhesabını okutuyorum:

(Toplam ödenek okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(B) Cetvelini okutuyorum:

(Bütçe gelir tahmini okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü 2008 Mali Yılı Bütçe Kanun Tasarısını okutuyorum:

(01 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(03 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(10 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(Genel toplam okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

2006 mali yılı kesinhesabını okutuyorum:

(Toplam ödenek okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Özürlüler İdaresi Başkanlığı 2008 Mali Yılı Bütçe Kanun Tasarısını okutuyorum:

(01 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(02 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(03 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(10 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(Genel toplam okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

2006 mali yılı kesinhesabını okutuyorum:

(Toplam ödenek okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü 2008 Mali Yılı Bütçe Kanun Tasarısını okutuyorum:

(01 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(03 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(Genel toplam okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

2006 mali yılı kesinhesabını okutuyorum:

(Toplam ödenek okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü 2008 Mali Yılı Bütçe Kanun tasarısını okutuyorum:

(01 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(Genel toplam okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

2006 mali yılı kesinhesabını okutuyorum:

(Toplam ödenek okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Böylece gündemimizde yer alan kurum bütçeleri kabul edilmiştir.

Hayırlı ve uğurlu olmasını temenni ediyoruz.

Komisyonumuza katkı veren değerli üyelerimize teşekkür ediyoruz. Ayrıca, değerli açıklama ve katkılarda bulunan değerli bakanlarımıza ve bürokratlara da teşekkür ediyoruz.

Yarın saat 10.00’da toplanmak üzere oturumu kapatıyorum.

Kapanma Saati: 18.50