2008 MALÎ YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE
KANUNU TASARISI İLE 2006 MALÎ YILI MERKEZİ YÖNETİM
KESİNHESAP KANUNU
TASARISI’NIN PLAN VE BÜTÇE
KOMİSYONU GÖRÜŞME
TUTANAKLARI
BAŞKAN: Sait AÇBA
(Afyonkarahisar)
BAŞKANVEKİLİ:
Mehmet Altan KARAPAŞAOĞLU (Bursa)
SÖZCÜ : Hasan Fehmi
KİNAY(Kütahya)
KÂTİP : Süreyya Sadi BİLGİÇ (Isparta)
------------O----------
30.10.2007
İ
Ç İ N D E K İ L E R
Bütçe ve Kesinhesap Kanunu Tasarılarının Tümü Üzerinde
Görüşmeler
S Ö Z
A L A N L A R
BİRİNCİ
OTURUM......................................................................................................................... 1
Mehmet Akif HAMZAÇEBİ Trabzon
1-11
Emin Haluk AYHAN Denizli 11-20
Harun ÖZTÜRK İzmir 20-27
Mehmet Zekai ÖZCAN Ankara 27-31
Esfender KORKMAZ İstanbul 31-36
Münir KUTLUATA Sakarya 36-45
Faik ÖZTRAK Tekirdağ 45-53
Erkan AKÇAY Manisa 53-60
Mehmet GÜNAL Antalya 60-69
İKİNCİ
OTURUM......................................................................................................................... 70
Mustafa KALAYCI Konya 70-76
Gürol ERGİN Muğla 76-82
Gültan KIŞANAK Diyarbakır 82-89
Ferit Mevlüt ASLANOĞLU Malatya
89-96
Mustafa ÖZYÜREK İstanbul 96-103
Hasip KAPLAN Şırnak 103-110
İsmail ÖZGÜN Balıkesir 110-115
Alaattin BÜYÜKKAYA İstanbul 115-122
SORULAR
Mehmet GÜNAL Antalya 122
Mehmet Akif HAMZAÇEBİ Trabzon 122-124
Esfender KORKMAZ İstanbul 124-125
Harun ÖZTÜRK İzmir
125-127
Faik ÖZTRAK Tekirdağ 127
Emin Haluk AYHAN Denizli 127-128
Münir KUTLUATA Sakarya 128-129
Mustafa ÖZYÜREK Sakarya 130
Hasip KAPLAN Şırnak
130-131
Ferit Mevlüt ASLANOĞLU Malatya 131-132
Alaattin BÜYÜKKAYA İstanbul 132
Kemal UNAKITAN
Maliye Bakanı Eskişehir
133-145
BİRİNCİ OTURUM
Açılma Saati: 10.10
BAŞKAN : Sait AÇBA (Afyonkarahisar)
BAŞKAN VEKİLİ : Mehmet Altan KARAPAŞAOĞLU (Bursa)
SÖZCÜ : Hasan Fehmi KİNAY (Kütahya)
KÂTİP : Süreyya Sadi BİLGİÇ (Isparta)
-----0-----
BAŞKAN – Komisyonumuzun
değerli üyeleri, değerli Maliye Bakanımız, Maliye Bakanlığımızın değerli
temsilcileri, diğer kamu kurum ve kuruluşlarımızın değerli temsilcileri,
basınımızın ve televizyonlarımızın değerli temsilcileri; hepinizi Başkanlık
Divanı adına saygıyla selamlıyorum.
İkinci Birleşimi açıyorum.
Gündemimizde Bütçe ve Kesin
Hesap Kanun Tasarılarının tümü üzerindeki görüşmeler yer almaktadır.
Görüşmelere başlamadan önce
bir konuda dikkatinizi çekmek istiyorum. Tabii, Komisyonumuzdaki programın çok
yoğun olması nedeniyle, çoğu zaman Komisyon salonu oldukça sıkıntılı olmakta,
dolayısıyla, ayakta kalan arkadaşlarımız bulunmakta çeşitli kurumlardan, basın
mensuplarımız da kendilerine ayrılan yerlerin dışında oturmaktalar. Onun için,
basın mensuplarımızın kendilerine ayrılan yerde oturmalarını rica ediyoruz.
Ayrıca, ayakta kalan hiçbir kurum temsilcisi olmaması gerekiyor. Ayakta
kalanların da salon dışında bulunmalarını istirham ediyoruz.
Şimdi, Bütçe ve Kesin Hesap
Kanun Tasarılarının tümü üzerindeki görüşmeleri açıyorum.
Arkadaşlarımız söz
taleplerini butona basmak suretiyle alabilirler.
İlk söz talebi, Sayın
Hamzaçebi’nin.
Sayın Hamzaçebi, süreniz
yirmi dakika.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Trabzon) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Bakan, Plan ve Bütçe
Komisyonunun değerli üyeleri, bürokrasinin değerli mensupları; öncelikle, yeni
yasama döneminin bu ilk toplantısıyla başlayan Plan ve Bütçe Komisyonu
çalışmalarının hayırlı olmasını diliyorum.
Yine, dün kutladığımız
Cumhuriyet Bayramı nedeniyle, ben de, bugün de olsa, Cumhuriyetimizin 84’üncü
yılını kutluyorum.
Değerli arkadaşlar,
görüşeceğimiz 2008 Yılı Bütçesi Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmetlerinin
altıncı bütçesi olmaktadır. Başlangıçtaki geçici bütçeyi saymazsak bu altıncı
bütçedir ve Türkiye 2000 yılından bu yana da IMF destekli olarak bir istikrar
programı uygulamaktadır. Bu programın ilk üç yılı 57’nci Hükûmet döneminde
geçmiş, 2007 yılının da dahil olduğu son beş yılı ise Adalet ve Kalkınma
Partisi döneminde geçmiştir. Bu yılın sona ermesiyle birlikte önümüzdeki yıl
mayısına kadar belki sarkacak, ama,
Türkiye IMF ile sekizinci yılını tamamlamış olacaktır.
Bunu çok kısaca
değerlendirmek gerekiyor. Sekiz yıldır IMF destekli bir program uygulayan
Türkiye bugün nerededir? Dünyada konjonktür neydi? Türkiye’ye bu nasıl
yansımıştır? Bunu çok kısaca değerlendirmek gerekiyor diye düşünüyorum.
2001 Şubat krizinden sonra
uygulamaya konulan güçlü ekonomiye geçiş programı 2001 ve 2002 yıllarında uygulandıktan
sonra, AKP tarafından da aynen devralınmış ve o günden bu yana, 2002 sonundan
bu yana, başlangıçtaki iki üç aylık bir tereddütten sonra, aynen devam
ettirilmiştir.
Bu programın öncekinden en
büyük farklılığı, hepinizin bildiği gibi kur rejimidir. Önceki programda
öngörülebilir kur rejimi olarak ifade edebileceğimiz bir rejim varken, bu
program onun yerine dalgalı kur rejimini esas almıştır. Dalgalı kur rejiminde
programın iki önemli çıpası vardı. Bunlardan birincisi güçlü bir maliye
politikasıyla desteklenen, böyle bir maliye politikasıyla sağlanmaya çalışılan,
tutturulmaya çalışılan faiz dışı fazla kriteri. İkincisi de, Avrupa Birliğine
Türkiye’nin tam üyelik süreci. Faiz dışı fazlada son iki yıldır, özellikle son
iki yıldır önemli bir gevşeme olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla, bu kriter
programın çıpası olmaktan çıkmıştır. Yine, Avrupa Birliğiyle olan ilişkiler
ise, Hükûmetin bu süreci, Avrupa Birliğiyle olan ilişkileri üyelik sürecini iyi
yönetememiş olması nedeniyle bugünkü noktada topluma pozitif bir enerji
vermenin ötesinde negatif enerji veren bir kırılganlık noktası hâline
gelmiştir. Geldiğimiz noktada programın çıpasız kaldığını görüyoruz. Ne faiz
dışı fazla ne de Avrupa Birliğine tam üyelik süreci bu programı
sürükleyebilecek özelliğe sahip değildir.
Peki, bu dönemde Türkiye’nin
sağladığı büyümeyi nasıl açıklayacağız, nasıl değerlendireceğiz? Bunun üzerinde
durmak gerekiyor. Bu dönemde uluslararası piyasalarda yaşanan koşullar
Hükûmetin en büyük şansı olmuştur. 2002 yılından bu yana uluslararası
likiditenin dünyada olağanüstü ölçüde bollaşması. Amerika’daki FED faizlerinin
indirimine paralel olarak bu likiditenin Türkiye’nin de dahil olduğu
yükselmekte olan ekonomilere akması, AKP Hükûmetinin en büyük şansı olmuştu.
2000 yılına kadar yüzde 6,5 düzeyinde olan FED faizleri 97, 98 yıllarında
uluslar arası piyasalarda meydana gelen krizler –ki, Güneydoğu Asya ve Rusya
krizleriydi bunlar- krizlerle birlikte 2001 yılındaki global terörizm endişesi,
bunlar birleştiğinde 2001 yılında dünyada büyüme oranı süratle düşmüş, yüzde
2,5 seviyesine düşmüş, bu da, FED başta olmak üzere bütün gelişmiş ülke merkez
bankalarını kalıcı bir resesyon, kalıcı bir krize karşı önlem almaya itmiştir.
Bunun sonucunda faizler inmeye başlamış. 2003 yılında yüzde 1 gibi son kırk
yılın en düşük seviyesine inmiştir. İşte, bu düşük faizler, bu likiditeyi
Türkiye’ye de yöneltmiştir. Türkiye’nin dahil olduğu yükselmekte olan
ekonomilere yöneltmiştir. Türkiye’nin bu dönemdeki en büyük şansı buydu. Yani,
sıcak para yüksek faizlerle Türkiye’ye gelmiştir ve Türkiye gerek kamu
finansmanında gerek kalkınmada, büyümede, cari açığın finansmanında ihtiyaç
duyduğu fonları bu piyasalardan temin etmiştir. Bu nedenle Türkiye’deki
büyümeyi, dünyadaki ve gelişmekte olan ülkelerdeki büyüme çerçevesinde ele
almak gerekiyor.
2008 yılı programı biraz
önce dağıtıldı. Dün akşam saatlerinde internette de vardı. Orada 2007 yılı
büyüme oranlarını da gördüm. 2007 yılı büyüme oranlarını da dikkate
aldığımızda, 2003-2007 yılları arasında, yani, beş yıllık bir süreçte dünyadaki
büyüme ortalamasının yüzde 4,9 olduğunu görüyoruz. Bu oran gelişmiş ülkelerde
yüzde 2,7 gelişmekte olan ülkelerde ise yüzde 7,6’dır. Türkiye’nin 2003-2007
aralığındaki büyüme oranı ise gelişmekte olan ülkelerin 1 puan altındadır,
yüzde 6,6’dır. Esasen 2002’den itibaren yüksek büyüme oranlarıyla yola çıkan
Türkiye, son yıllarda yüzde 5’lik bir büyüme sürecine girmiştir.
Şimdi, gelişmekte olan Asya
ekonomilerine baktığımızda, Çin, Hindistan, buralarda büyüme oranının yüzde
9’larda olduğunu görüyoruz. Yani, Türkiye’deki büyüme diğer yükselen
ekonomilerdeki büyümenin altında bir orana sahiptir. Biz, gerçekte daha yüksek
bir büyümeyi yakalayabilecek bir ülkeyiz. Böyle bir programa, böyle bir
potansiyele sahibiz. Böyle bir programa sahip olabilirdik, böyle bir
potansiyelimiz var çünkü.
Tabii, uluslar arası
piyasalardaki bu olumlu koşulların sonsuza dek sürmesi beklenemez. Bunun
mutlaka bir gün sonu olacak. Nitekim, o ülkelerde bu faizler yükselmeye
başlamış, en son eylül ayındaki indirim hariç, Amerika’daki FED faizi 5,25’e
çıkmıştır. Son 50 puanlık indirim de, hepimizin bildiği Amerikan konut
piyasasındaki dalgalanmalardan kaynaklanmıştır.
Biz, bu süreçte, 2006
yılında bu ekonomik programda bana göre ilk kırılmayı yaşadık. 2006 yılı Mayıs,
Haziran ayındaki dalgalanma bizim için çok ciddi bir uyarıydı. Mayıs öncesinde,
nisan sonunda Türkiye’de Hazinenin iç borçlanma faizi yüzde 13,7 seviyesine
inmişken, mayıs, haziran dalgalanmasıyla birlikte bu faizin yüzde 19, yüzde
20’lere çıktığını gördük, yüzde 20’leri aştığını gördük. Bugün yüzde 16’lara
indi diye sevinilen bu Hazinenin iç borçlanma faiz oranı, 2006 Mayıs öncesi
yüzde 13,7’deydi. Yani, 2006 Nisan seviyesinden daha yüksek bir iç borç faiz
oranına sahibiz. Bu çok ciddi bir uyarıdır. O zaman nedeni vergi olmayan böyle
bir dalgalanmayı vergi önlemleriyle çözmeye çalıştık ve Merkez Bankasının para
politikasıyla her şeyin hallolacağını düşündük ve işin maliye politikası
tarafını son derece ihmal ettik. Maliye politikasıyla desteklenmeyen, güçlü bir
maliye politikasıyla desteklenmeyen bir para politikasının, bir faiz
politikasının sorunları çözmesi beklenemez. Biz para politikasına olduğundan
fazla bir görev yükledik. Onun taşıyabileceğinden fazlasını Merkez Bankasının
para politikasına yükledik ve hâlâ çözümü oralarda bekliyoruz. İşte, reel
sektörün ilanlarından, bazı bakanların demeçlerine kadar herkes bir koro
hâlinde Merkez Bankasını faiz indirimine davet ediyor. Ben, bu ilanlara, bu
çağrılara saygı duyuyorum, ancak, bana göre bu ilanlar hedefini değiştirmeli,
ilanların hedefi Hükûmet olmalı. Hükûmeti güçlü bir maliye politikası
uygulamaya, güçlü bir bütçe politikası uygulamaya davet etmeli bence herkes.
Güçlü bir maliye politikası yoksa, her şeyi faiz politikasından bekleyemeyiz.
Aksi takdirde faiz indirimleri yoluyla ulaşmak istediğimiz sonuç bizim
karşımıza çok daha büyük bir kaos, çok daha büyük bir kriz olarak çıkacaktır.
2006 Mayıs, Haziran dalgalanmasından, lütfen, Hükûmet gerekli dersleri
çıkarsın.
Böyle bir süreçte Sayın
Başbakan 60’ncı Hükûmet Programını Türkiye Büyük Millet Meclisine sundu.
Programda bir cümle son derece dikkatimi çekti. Sayın Başbakan Programda şöyle
diyor: “Temel hedefimiz Türkiye’yi “take-off”a kalkışa geçirerek daha güvenli
bir hıza ve yüksekliğe taşımaktır.” Sayın Başbakanın, Başbakan Sayın Tayip
Erdoğan’ın 59’uncu Hükûmet Programını Meclise sunduğunda da orada şöyle bir
cümle yer alıyordu. Bu “take-off’un olduğu cümle olunca, benim aklıma o cümle
geldi ve o cümleyi çıkardım, şimdi o cümleyi size okumak istiyorum. “AK Parti
Birinci Hükûmet Döneminde olduğu gibi, İkinci Hükûmet döneminde de, yani,
ikinci roketleme aşamasında da Türkiye’nin iç siyaset kutuplaşmalarıyla zaman
kaybetmesine itibar etmeyecektir.” Burada vurgulamak istediğim,bu cümlede
“roketleme” cümlesidir. Şimdi, Sayın Başbakan, beş yıl önce iki kez roketleme
yaptık diyor 58’inci ve 59’uncu Hükûmetlerle. Şimdi 60’ıncı Hükûmette de
roketlemeyi bir kenara bırakmış biz “take-off’a”a geçeceğiz diyor. Sayın
Başbakanın kafası karışık bence. Take-off’da mıyız? Yoksa roketlendik gidiyor
muyuz? Aslında roket, moket yoktu tabii. Eğer, mutlaka bir benzetme yapacaksak,
bana göre bir dolmuşa bindik gidiyoruz.
İBRAHİM HASGÜR (İzmir) –
Roketlendikten sonra take-off olur.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – Roketlendikten sonra take-off mu olur?
MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) –
Sonra dolmuşa bineriz. Yalnız, dolduruşa gelmemek lazım, dolmuşa bineriz de.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – Şimdi, take-off’un tartışmasına girmeyelim.
İBRAHİM HASGÜR (İzmir) –
Bunlar kısır tartışmalar zaten. Roketlemeymiş, take-off’muş…
GÜROL ERGİN (Muğla) – Bir
kere Türkçe konuşalım. Take-off, make-off nedir yani? Yakışıyor mu bu? Biz de
yabancı dil biliyoruz.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – Sayın Başbakan take-off’tan sonra kalkış diyor. Efendim, take-off
bir İngilizce kelime ama bu bir teorinin adı. Rostow isimli bir iktisatçının
take-off diye bir teorisi vardır. Sayın Başbakan o teoriden alıntı yapılıyor,
klasik bir İngilizce kelime kullanmıyor. İşte, gayri safi milli hasılada belli
bir dönem bir iyileşme sağlarsanız, bu uçağın tekerleklerinin yerden kesilmesi
gibidir, o iyileşme, sonraki iyileşmelerin, sonraki büyümelerin itici gücü
olur. Uçak bir kere take-off’a gelip kalktıktan sonra uçak gider. Sayın
Başbakan bunu diyor. Yani, diyor ki: Biz daha yeni kalkacağız, henüz kalkmadık,
kalkacağız. Ee beş yıldır IMF Programı uyguluyorsunuz. Rostow’u ayrıca
okumanızı da tavsiye ederim, taa 1950’lerde Türkiye take-off’a geçti diye
Rostow yazar. Hatta, ilki 1938’dir, sonra Dünya Savaşı nedeniyle onu 1950 diye
revize eder. Ama, herhalde Sayın Başbakana göre take-off’dayız. Neyse.
Şimdi, öte yandan, beş yıl
önce Acil Eylem Planı yapıp, oradaki vaatlerini unutan Hükûmet, şimdi, Acil
Eylem Planı yerine üç aylık eylem planı yapıp kamuoyunun karşısına çıktı, birtakım
vaatlerde bulunuyor. Üç aylık eylem planını okudum. Diyor ki: Bazı kanunların
yanında 21 tane yönetmelik, 7 tane tebliğ, 7 tane strateji belgesi ve 30 tane
sözleşme, genelge gibi metinler çıkaracağız diyor. Roketlemeden take-off’a
düşen ve take-off’u da gerçekleştirmek için genelge, tebliğ çıkarma sözü veren
bir Hükûmet. Durum aslında trajikomiktir. Ekonomideki sorunları görmeyen bir
Hükûmet anlayışımız var.
Hükûmete bakıyoruz,
Hükûmette durum nedir diye? 2008 Bütçesini hazırlayan Hükûmetimize bakıyoruz.
Hükûmetin bakanlarının her biri ayrı telden çalıyor. Bir bakan diyor ki:
İstihdam vergilerini yılbaşından itibaren 5 puan indireceğiz, sigorta
primlerini. Hazineden Sorumlu Sayın Bakan çıkıyor diyor ki: Nereden çıktı bu
indirim? Böyle bir indirimi yapamayız. Bütçe buna izin vermiyor. Zaten, eski
indirimler de yanlış oldu.” Eskiyi de eleştiren bir Bakan var. Öte taraftan
Hazineden Sorumlu Sayın Bakan faiz dışı fazlaya, program tanımlı faiz dışı
fazla oranı 2007 yılı için yüzde 4’3 diyor. DPT bize rapor dağıttı ve DPT diyor
ki: Hayır, 4,3 değil, 4,1. Sayın Maliye Bakanı 25’inda burada yapmış olduğu
sunumda, 2006 yılı yıl sonu enflasyon oranını yüzde 6,5 olarak beklediğini
söyledi. Merkez Bankasına bakıyoruz, bir gün sonra Merkez Bankası Başkanı
kamuoyuna enflasyon raporunu açıklıyor, hayır diyor, 2006 yılı enflasyonunu biz
7,3 olarak bekliyoruz diyor. Şimdi, böyle bir tabloda bu bütçenin ciddiyeti
kalır mı değerli arkadaşlar? Enflasyona ilişkin varsayımı, ana görevi fiyat
istikrarını sağlamak olan Merkez Bankası bir günde bir raporla yüzde 6,5’ten
yüzde 7,3’e tartışıyorsa, 2008 Bütçesinin bazı olan 2007 tamamen değişmiş
demektir. Bu bütçenin tartışılabilir olma özelliği ortadan kalkmıştır değerli
arkadaşlar. Merkez Bankası raporunda çok ilginç bir cümle var -16’ncı sayfadaki
cümle- diyor ki: “Gelinen noktayı fiyat istikrarı olarak tanımlamak mümkün
değildir.” Bakın, kibar bir cümle değil. Gelinen nokta fiyat istikrarından
henüz uzaktır veya henüz onu yakalayamadık değil. Mümkün değildir. Aslında
Sayın Başbakanın take-off’a geçeceğiz cümlesiyle uyumlu. Yani, henüz daha fiyat
istikrarını sağlayamadığımız için take-off’a geçmedi Türkiye ekonomisi. Ne
diyor Merkez Bankası Başkanımız: “Çekirdek enflasyon göstergelerindeki olumlu
gelişmelere rağmen, vergi ayarlamaları, enerji fiyatları, gıda fiyatları,
yönetilen, yönlendirilen fiyat artışları gibi para politikasının kontrolü
dışındaki nedenlerden dolayı, biz, enflasyon hedefimizi, beklentimizi yukarı
doğru revize ediyoruz. Bu, 6,7 ile 7,9 arasındadır” diyor 2007 yılı için. Bunun
orta noktası 7,3’tür. Merkez Bankası bu raporda bir şey daha söylüyor: Erken
yaptığımız faiz indirimi enflasyonun yükselme nedenlerinden birisidir, diyor.
Bunu da bir saptama olarak buraya, komisyonun dikkatine sunuyorum.
Raporun son bölümünde de
“Mali disiplin, güçlü bir maliye politikası” diyor Merkez Bankası. Şimdi, vergi
yükünün giderek azaldığı, vergi gelirlerinin reel olarak azaldığı, vergi dışı
gelirlerin azaldığı, sonuçta toplam bütçe gelirlerinin reel olarak azaldığı bir
tabloda, faiz dışı fazlanın kalitesine vurgu yapan, güçlü bir maliye politikası
arzu eden bir Merkez Bankası var, ama, buna cevap verebilecek bir Hükûmet
maalesef yok.
Değerli arkadaşlar, 2008
Bütçesinin bu tablosu gerçekte ilk işaretlerini 2006 yılında vermeye başlamıştı.
2006 yılı bütçe sonuçlarını Sayın Maliye Bakanımız çok iyi sonuçlar olarak
kamuoyuna sunmuştu, açıklamıştı, 2007 Bütçesini görüşürken de burada yine
bunları söylemişti. Biz, 2006 bütçesinin verilerinin, rakamlarının doğru
olmadığını ifade etmiştik. Bunu bütçeye yazdığımız ayrışık oyda çok kapsamlı
bir şekilde belirttik. Bu ayrışık oyu arzu eden üyelerimize şimdi yine
dağıtabiliriz. Makyajlı bir bütçeydi, nitekim o makyaj 2007 yılında döküldü ve
2007 yılı bütçesinde gerçek durum ortaya çıktı.
2008 bütçesinin
varsayımlarına bakıyorum. 2008 bütçesinde büyümenin 5,5 olması planlanıyor.
Enflasyon yüzde 4 oranında…
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Hamzaçebi, ek
süre veriyorum.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkan.
BAŞKAN – Buyurun.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) - …hedefleniyor. Bunu da, Merkez Bankası açıklamasında 4,1 olarak
ifade etti değerli arkadaşlar, 2008 yılının enflasyonundaki beklentilerin orta
noktasını 4,1 olarak ifade etmiştir, onu da ifade edeyim. Bu çerçevede büyümede
10 enflasyonda ise yüzde 38,5 oranında bir iyileşme beklenmektedir. Bunun bazı
olan 2007 yılı bütçe tahminine göre de bütçe 14,9 milyar YTL, 2007 bütçesi,
açık verecektir. Başlangıç hedefi 16,8 idi, onun bir miktar altında gerçekleşiyor.
Ancak, vergi dışı gelirler içerisinde yer alan Telekom ve Zincirlikuyu’daki
arsa satışı gibi gelirler ayıklandığında bu açık 19,6 milyar YTL’ye
çıkmaktadır, onlar beklenmeyen gelirlerdi.
Şunu da sormak istiyorum:
Ağustos ayında 2007 yılı bütçe açığını 8,8 milyar YTL olarak Maliye Bakanlığı
revize etmişti. Ya bu nasıl bir revizeydi? Geldiğimiz noktada bunu Sayın Bakan
nasıl açıklıyor? Onunla hiç ilgili olmayan sonuçlar var şu an karşımızda.
2008 bütçesine bakarsak,
merkezî yönetim bütçe giderlerinin yüzde 9,6 oranında arttığını görüyoruz bir
önceki yıla göre. Faiz harcamalarını bir kenara bırakırsak, faiz dışı
harcamalardaki artış oranını 8,1 oranında görüyoruz. Bir kemer sıkma bütçesi
olduğu anlaşılıyor bu çerçevede. Ancak, bütçe giderlerinin olağanüstü ölçüde
baskılandığını ben görüyorum. Bütçe gideri baskı altına alınmak suretiyle, faiz
dışı harcamaların artmasının önüne geçildiği anlaşılıyor. 2005 yılını alıyorum.
2006 yılı gerçekçi bir bütçe değildi; çünkü, faiz dışı harcamalar sonraki 2007’ye
kaydırılmıştı. Esasen Merkez Bankası açıklamasında da görülüyor, 2007 yılındaki
faiz dışı fazlasının tutmama nedenlerinden birisi olarak ötelenen harcamalar
olarak ifade ediliyor hem Merkez Bankası açıklamasında hem Sayın Maliye
Bakanının açıklamasında. Bu bir gerçeğin itirafı. 2005 yılıyla kıyaslarsak 2007
yılının faiz dışı harcamasını, 2005 yılının gayrisafi yurt içi hasılaya oranı
yüzde 23,4’tür. 2007 yılının…
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Evet, Sayın
Hamzaçebi…
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkan.
BAŞKAN – Şimdi, değerli
arkadaşlar, ek olarak toplam beş dakika süre vereceğim arkadaşlarımıza,
bitiremezlerse bir üç dakika, bir iki dakika ilave ediyorum, ondan sonra
mikrofonu açmayacağım. İki dakika süreniz var.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – Sayın Başkanım, usulle ilgili… Ben usul bölümünde söz almadım,
usulle ilgili ifade edeceğim konular var.
BAŞKAN - Yani, usulle ilgili… Tümü üzerindeki
görüşmelere geçtik artık.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – Şimdi, yılın bu ilk bütçe toplantısında sizin alıştığımız
toleransla başlayalım efendim.
BAŞKAN – Yani, alıştığımız
tolerans…
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – Toparlıyorum efendim.
BAŞKAN – Bir beş dakika
ilave yapıyoruz, yeterlidir. Bu kural hâline gelirse, biliyorsunuz, bütçeyi
bitiremeyiz biz burada.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – İlk yılın bütçesidir. Bütçelerde, sizin toleransınızı biliyoruz.
BAŞKAN – Toleransımız var
muhakkak. Aldığımız karar yirmi dakika, bir beş dakika ilave süre veriyoruz.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – Benim usulle ilgili söyleyeceğim…
BAŞKAN – Ama baştan, yani,
usulle ilgili taleplerinizi baştan alabilirdik.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – Onu size içeride söyledim, usul bölümünde söz almayayım, bunu
normal konuşma bölümünde ifade edeyim dedim.
BAŞKAN – Tabii, bir kurala
bağlamamız gerekiyor. Yirmi dakika, artı beş dakika. Dolayısıyla, bütün
arkadaşlara…
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkan.
BAŞKAN – O zaman iki
dakikalık sürede lütfen tamamlayın.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – İki dakika yetmez, usulle ilgili şeyim var Sayın Başkan.
MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) –
Ben biraz az konuşurum Sayın Başkan, Akif Bey’e ilave edin.
BAŞKAN – Usulle ilgili daha
sonra görüşünüzü iletirsiniz.
Buyurun.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – 2005 yılının faiz dışı giderlerinin gayrisafi yurt içi hasılaya
oranı yüzde 23,4 2006 yılının yüzde 23,2 yani 2005 yılının bile altında bir
faiz dışı harcama söz konusu. Sosyal güvenlik reformunun 2008 yılının Ocak’ında
yürürlüğe girmeyeceğini anlıyorum ben bu rakamlardan ve sosyal güvenliğe
yapılacak olan transferlerin boyutundan, sosyal güvenlik reformunu belki
Hükûmet yasalaştıracak ama yürürlüğünü yılbaşı olarak koymayacak diye
düşünüyorum.
Personel giderlerindeki
artışa bakıyorum, gayrisafi millî hasıla 2008’de 2007’ye göre 10,8 oranında
artacakken personel giderlerindeki artışın bunun yarım puan altında olduğunu
görüyorum, 10,3.
Sayın Bakan “Memura yüzde 2
artı yüzde 2 vereceğim.” diyor. Bir de “Taban aylığına 10 YTL artış yaptım.” diyor,
yani memurun simiti de benden diyor Sayın Bakan. 10 YTL’yi, ben, işte, memurun
aylık simit masrafı olarak alıyorum. Simit parası için memurlar teşekkür
edecektir zannediyorum. Ben şunu öneriyorum: Mademki, gayrisafi millî hasıla
10,8 artıyor nominal olarak. 10,3 değil personel harcamalarını onu da 10, 8
olarak artıralım. Bir hesap yaptım, 2 milyon 200 bin kamu çalışanı olduğunu
dikkate alırsak yuvarlak olarak, biz 1 memura ortalama 1,600 YTL bir ödeme daha
yapabiliriz. Gelin bunu bütçenin maddelerini görüştüğümüz gün bir önergeyle
bütçeye ekleyelim.
Tarımsal desteklemelerde
2007’ye göre düşüş var. 0,8 düzeyindedir gayrisafi hasılanın. Tarımsal
desteklemeler…
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Evet, süreler
tükeniyor çabuk.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – Tamam, bitiyor Sayın Başkanım.
BAŞKAN – Tamam. Üç dakika
daha…
Toparlayınız.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – …0,8 oranından 0,75’e düşmektedir.
Gelir tarafına gelmek
istiyorum. Gelir tarafı önemli, gelir bütçesi üzerinde bunu detayıyla
değerlendireceğiz. Ama, merkezî yönetim bütçesindeki bozulmanın esas nedeni
gelir tarafındaki performansın düşmesi. Gelir tarafındaki performansın düşmesi
derken, bunu gelir idaresinin yönetim kapasitesiyle ilişkili olarak
söylemiyorum. Gelir İdaresi yasalar çerçevesinde kendisine verilen görevi en
iyi şekilde yapar ve toplayabileceği verginin, gelirin maksimumunu toplar.
Bugünde böyledir, bunda hiç tereddüdüm yok. O arkadaşlara çalışmalarından
dolayı ancak teşekkür edilebilir. Ancak, vergi ve gelir politikalarına ilişkin
politika kararları bağlamında olayı değerlendirdiğimizde, buradaki politikanın
iyi olmadığı gözükmektedir. Biz vergideki bozulmanın nedenlerine baktığımızda,
bu bozulmanın 2007 değil 2006’dan itibaren başladığını görüyoruz. Bir yandan
3,1 oranında faiz dışı fazla diyeceksiniz 2007 yılı için program tanımlı ve
bunu 5,5’a çıkaracağınızı iddia edeceksiniz 2008 yılında. Bir taraftan da bunun
gerektirdiği önlemleri ne harcama tarafında ne gelir tarafında göremeyeceğiz.
Bu bütçe, o nedenle, aynen 2007’de olduğu gibi gerçekçi bir bütçe değildir.
Bakın, 2005 yılında bütçe
gelirlerinin gayrisafi millî hasılaya oranı yüzde 31,4’tür. 2008 Bütçesiyle
hedeflenen yüzde 28,5’tur. Sadece vergi gelirlerine baktığımızda 2005 yılında
bu rakam yüzde 24,6’dır. 2005’te 23,9’a inmiştir bu, çok keskin bir düşüş var.
2007’de 2006’nın da altına düşmüştür, 23,4’e düşmüştür. 2008‘de beklenen oran
23,9’dur. Yani, 2008 yılında vergi gelirlerinde biz reel olarak ancak 2006’yı
yakalayabileceğiz. Hâlâ 2005 yılının gerisindeyiz. 2005 yılı vergi yükü oranı
da 2000-2001 yılının vergi yükü oranına aşağı yukarı eşittir. Yani, Türkiye,
toplaması gereken vergiyi toplamıyor. Buradaki vergi politikasının, ben, yanlış
olduğu kanaatindeyim. Faiz dışı fazladaki 6,5’tan 5,5’a iniş, efendim, artık
vatandaşımıza biraz daha refah sunalım.
Usul cümlelerimi söyleyip
bitireceğim.
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Evet Sayın
Hamzaçebi bir iki dakika daha ilave ediyorum, otuz dakika. Dolayısıyla bütün
arkadaşlara aynı şeyi uygulayacağız, kullanmak isterlerse.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – Topluma biraz daha refah verelim, refahtan biraz daha pay verelim
kaygısından değil, toplanamayan verginin toplanamadığının itiraf edilmesinden
kaynaklanmaktadır. 6,5’un 5,5’a inme nedeni budur. Şimdi Hazineden sorumlu
Sayın Bakanın, ben, çırpınmasını anlıyorum. İstihdam üzerindeki vergiler
inmeli, doğru. Türkiye’nin bunu ihtiyacı var. Aslında Türkiye vergi
indirimindeki öncelikleri iyi tartışmadı bence. Bunu ayrıntılarıyla konuşuruz,
şimdi zamanınızı bununla almayım, ama şu an hâlâ biz 2005 yılının vergi yükünün
gerisindeyiz, bunu ayrıntıları, ithal mal… Mesela, KDV’yi söyleyeyim ben size,
ithalde alınan KDV’de ithalat hedefi geçmesine rağmen, kurun düşüşü nedeniyle
oradaki vergi tahsilatı hedefin gerisinde kaldı. 2008 yılındaki kur hedefi
tutacak mı? 1,300-1,037 gibi bir kur hedefi var. Eğer, bu, değerli TL
politikası devam edecekse ithalde alınan KDV’deki hedef yine tutmayacak.
Dâhilde alınan KDV’deki vergi esnekliği 0,30’a düşmüştür. KDV alarm veriyor,
dâhilde alınan KDV alarm veriyor. Bunu tekrar söylüyorum, ben politika
kararlarıyla ilişkilendiriyorum. Gelir İdaresinin performansıyla ilgili hiçbir
olumsuz değerlendirmem yok.
Değerli arkadaşlar, sözlerimi
bitirmeden, bu bütçenin ekleriyle ilgili usul anlamında bir iki değerlendirme
yapmak istiyorum. Önceki yıl bütçelerinde bunu yapmıştım, hatta bütçenin tümü
üzerindeki görüşmeler başlamadan usul hakkında söz alıp bunu yapmıştım. Bu
sefer usul hakkında söz almadım, yani sanki bu bir alışkanlık hâline geldi de,
muhalefet partisi sürekli bunu söylüyor anlamında bir olumsuz izlenim doğmasın
diye, ama yine bu bağlamda birkaç eksiklik olduğunu görüyorum. O
eleştirilerimizin Maliye tarafından kısmen dikkate alındığını görüyorum, o
anlamda belki arkadaşlarımıza teşekkür etmek gerekir. Ancak, birkaç konudaki
eksiklik sürüyor: Mahalli idarelerin gelirleri konusunda bütçeye, 5018 sayılı
yasaya göre, eklenmesi gereken belgeler eklenmemiştir. Hâlen mahalli idare gelirleri
Devlet Planlama Teşkilatının tahminlerine dayalı olarak bütçede yer almaktadır.
Artık, tahmini sona erdirmek gerekir. İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel
Müdürlüğünde bunun kayıtlarının olduğunu düşünüyorum. İçişleri bütçesinde ben
bunu birkaç kez söyledim, eski görevimden de hatırladığım için, DPT artık bu
çağda, bu yılda tahminle emlak vergisi hasılatını bulmamalı. Türkiye’de de
belediyelerde kayıt yok mu? Var. Mesela bu kayıtları almakta. İçişleri
Bakanlığının bu konudaki çalışmasını iyi olmadığı anlaşılıyor. Maliyeyi bu
yönden desteklemediği anlaşılıyor. Bunun eksik olduğunu söylemek istiyorum.
Yapılması gereken, Devlet Planlama Teşkilatının bunu özellikle İçişleri
Bakanlığından almak suretiyle Maliye Bakanlığına vermesidir. Yoksa hâlâ tahminle
bunları bütçeye koymak doğru değil.
Döner sermayelerle ilgili,
yine 5018 sayılı yasaya göre buna eklenmesi gereken tablolar, yine çok özet bir
tablo olarak eklenmiş durumda. Sanıyorum, 2007 yılı sonuna kadar döner
sermayelerle ilgili olarak bir yasal düzenleme yapılması nedeniyle belki bunun
son kez olacak bir durum olduğunu düşünmüş olabilir Maliye Bakanlığı. Ama bunu
tekrar söylüyorum ki, umarım bu son kez olur. Bir dahaki yıl bütçeleri 5018
sayılı yasanın tanımladığı şekilde buraya düzgün gelir.
Konuşmamı burada özetleyerek
bitiriyorum Sayın Başkan.
Toleransınıza teşekkür
ediyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) – Teşekkürler.
BAŞKAN – Evet ikinci söz,
Denizli Milletvekilimiz Sayın Emin Haluk Ayhan Bey’de.
Buyurun efendim.
EMİN HALUK AYHAN (Denizli) –
Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Komisyonun değerli üyeleri,
Sayın Başkan, Sayın Bakan, kıymetli bürokratlar ve saygıdeğer basın mensupları;
hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Sayın Bakanın komisyona
sunduğu 2008 yılı Bütçesine ilişkin görüşlerimi arz edeceğim. Konuşmamda bazı
makro ekonomik gelişmelere ve bütçenin bu hedeflerle ne kadar uyumlu olduğu
hususunda görüşlerimi ifade edeceğim. Bugün ekonomik açıdan gelinen noktaları
da sizlerle paylaşmak istiyorum, çünkü bunu yapmadığımız zaman resmin tamamını
vatandaşların bütün açıklığıyla görmesini engellemiş oluyoruz.
Şimdi gelinen nokta
itibarıyla Hükûmetin kendini başarılı addettiği konuların başında kamu
finansmanı gelmektedir. Gerçekten kamu harcanabilir gelirinin, AKP döneminde,
millî gelirin yüzde 5-6’larından yüzde 17-18‘lere yükseldiği görülmektedir.
Peki, bunun anlamı nedir? 2002 yılında kamu harcanabilir geliri 17,7 milyar
YTL’den yüzde 512 oranında artarak 2006 yılında 108,5 milyar YTL’e
yükselmiştir. Bunun için AKP Hükûmeti ne yaptı? 2002 yılında 58-59 milyar YTL
olan servet vergileri dışındaki toplam vergi gelirlerini yüzde 151 oranında
artırdı, 2007 yılında yaklaşık 150 milyar YTL’ye yükseldi.
Kamu harcanabilir gelirinin,
programa sabah baktığımızda 2008’lerde tekrar millî gelirin yüzde 15’lerine
düşmekte olduğunu görüyoruz. 2002-2007 arasında vasıtasız vergiler farkı
yaklaşık 25 milyar YTL, vasıtalı vergiler ise, farkı, 62 milyar YTL’dir.
Vasıtalı vergiyi kimden alıyorsunuz? Fakirden, fukaradan, dar gelirliden. Peki,
bu sonucun anlamı ne? Kamu harcanabilir gelirinin artışı fakir fukara üzerine
yüklenmiştir. 2008 yılında AKP Hükûmeti olarak ne yapıyorsunuz? Toplam
vasıtasız vergilerini 5,1 milyar YTL, vasıtalı vergileri 14,7 milyar YTL
artırıyorsunuz. Bunun adalete falan sığan bir tarafı yok. Ayrıca, kamu
harcanabilir gelirini 2007 yılında yüzde 5,6 azaltırken bunun 2008’de, cari
olarak söylüyorum, yüzde 10,2 artacağını var sayıyorsunuz. Programa tekrar
baktım, yeni gördüğümüz için, 2007’de sabit fiyatlarla baktığımızda, yüzde 11,4
reel olarak azalıyor 2007 için. 2008’de de yüzde 5 artış gösteriyor.
Kamu sabit sermaye
yatırımlarına baktığınızda 2008 yılı hedefine, reel olarak bir azalma
görüyoruz. 2007 yılına göre yüzde 3,9 negatif, yani azalıyor. Keza, 2007 yılı
artışı gerçekleşme tahmini de artış olarak yüzde 2,3. Bu nasıl bir iyileşme?
2002-2006 arasında kamu
harcanabilir gelirinin millî gelire oranı açısından incelediğimizde, yukarıda
değindiğimiz gibi, kamu harcanabilir gelirini artırıyorsunuz ama, özel harcanabilir
gelirin millî gelire oranını 10 puandan fazla düşürüyorsunuz.
Özel kesim tasarruflarının
millî gelire oranı da yüzde 25’lerden yüzde 11’lere düşüyor. Bunun sonucunda
özel kesim tasarruf yatırım farkı da millî gelirin yüzde 10’undan negatif 8,5’lara
düşüyor. Tasarrufları yetersiz kalan özel kesim de yurt dışından borçlanmayı
tercih etti. Cari işlemler açığının nereden kapatıldığını sanıyorsunuz? Özel
kesim daha rasyonel davranır diyerek, cari işlemler dengesinin finansmanı için
özel sektörün dışarıdan borçlanmasını teşvik ettiniz. Kırılgan bir ekonomik
yapıda riski kamu sektöründen özel sektöre atarak sorumluluktan kaçtınız. Özel
sektörün karşılaştığı herhangi bir kırılganlık durumunda -ki sık sık oluyor
daha öncede bahsedildi- kuşkusuz ekonomide istihdam azalacak, vergiler
gecikecek, primler ödenemeyecek. Bu durumda sadece özel sektör mü etkilenecek?
Olumsuz sonuçtan hep birlikte etkileneceğiz. Cari işlemler açığı için
söylenilen tek şey Sayın Başbakanında söylediği gibi “Cari işlemler açığı finanse
edilebildiği sürece sorun değildir.” demek. Sayın Merkez Bankası Başkanı bile
böyle bir söylemin arkasında olmadıklarını gayet net bir şekilde ifade etti.
Ağustos ayı sonu itibarıyla 2003 yılından bu yana baktığımızda yaklaşık dış
ticaret açığının 200 milyar dolarlara, cari işlemler açığının da 100 milyar
dolarlara ulaştığını toplu olarak baktığımızda çok rahat ifade edebiliriz.
İhracatı bayram ederek
kutluyorsunuz, ithalat şampiyonlarına hiç ödül verilmiyor ve hiçbir yerde de
bahsedilmiyor. Bugün Türkiye’de gelinen nokta şudur: 2004-2005 yıllarına
baktığınız da, ithalatçı firma sayısının ihracatçı firma sayısından yaklaşık 10
bin firma fazla olduğun görmekteyiz. Bunun anlamını takdirlerinize bırakıyorum.
Hükûmet Programına
bakıyoruz, İktidar sözcülerini Genel Kuruldaki konuşmalarına bakıyoruz,
başarılı ihracattan ve ödemeler dengesinin sağlıklı finansmanından
bahsediyorlar, ancak hiç ithalata ait bir kelime göremiyoruz, Hükûmet
Programında da aynı.
Sayın Maliye Bakanı sunuş
konuşmasında çok açık bir şeklide ifade etti. Enerji ithalatının getirdiği
problemleri ortaya koymaya çalıştı. Bakın, Sayın Bakan, aynı zamanda, dünyadaki
ekonomik gelişmelerin Türkiye’deki gidişata yardımcı olduğunu da çok samimi bir
şekilde beyan eden cümleleri kullandı. Ancak, dünyadaki ekonomik gelişmelerin
müspet tarafları olduğu kadar menfi taraflarının da sizleri etkileyeceğini
kabul etmek zorundasınız. Bundan şikâyet etmeye hakkınız olabilir ama yok
sayamazsınız. Cari açığı kolayca finanse ediyorum ama şu ham petrol fiyatları da
yüksek olmasa denemez. Şu anda bunlar birer vakıadır. Kaldı ki, Sayın Maliye
Bakanı kamuoyu önünde açıkladı dâhilde işleme rejiminin gözden geçirilmesi
gerektiğini. Çok samimi olarak bu düşüncelerine katılıyorum. Şu anda, dâhilde
işleme rejimi kapsamında ihracat yaklaşık yüzde 50’lere ulaştı. Bunun anlamı
şu: İhracatçı, içerideki maliyetleri yüksek kalması mevcut kur politikası
nedeniyle daha fazla mal ithal ederek ihracatını yapacağı malda kullanıyor.
İçeride aynı malı üreten rekabet şansını kaybettiği için üretimden çekiliyor.
Sizin 1 birim ihracat için yaptığınız üretimde ve istihdamda yurt içine değil
yurt dışına katkı sağlamaya başlıyorsunuz, diğer bir deyişle Çin’deki istihdama
katkı sağlıyorsunuz. Nitekim mükellef sayıları da azalmaya başladı. Bu beklide
Maliye’nin geçmişle ilgili yaptığı bir çalışmadan kaynaklanıyor ama bir nedeni
de bu olabilir.
Bakın, başka bir şey ifade
etmek istiyorum, yıllık programlarda hedef koyuyorsunuz. Ne için? İthalat için
ithalat için, dış ticaret için, cari açık için… Ödemeler dengesinde yer alan
şekliyle 2003, 2004 ve 2005 yıllarında -diğerlerini vermedim değişebiliyor
çünkü 2005’ten sonrasını- program hedefi sırasıyla, 10; 14,8; 21,8 milyar
dolardı. Bakın, 2003’te 10 milyar dolar olan 14 milyar dolar gerçekleşti. 14,8
olan hedef 23,9 olarak gerçekleşti, 21,8 olan 32,8 olarak gerçekleşti. Keza,
cari işlemler açığı da benzer bir durumda. 2003, 2004, 2005 yıllarında program
hedefine baktığınızda sırasıyla, 3,5; 7,6; 10,6 milyar dolar iken, hedef 3,5
olan 8; 7,6 olan 15,6; 10,6 olanda 23,1 milyar dolar olarak gerçekleşmiş.
İthalat ve ihracatın üzerinde vakit darlığından durmak istemiyorum, yasama
hedeflerinde de durum aynı. Siz koyduğunuz hedef yüzde 5 olur 9,9 büyürseniz bu
sizin gayretlerinizin hilafında bir gelişme olur. Öngördüğünüz şeyleri doğru
olarak öngörmediğinizi gösterir.
Toplam sabit sermaye
yatırımları önemli. Ancak bunun hem sektörel muhteviyatı hem de sürdürülebilir
olması önemli. Toplam kamu yatırımları artışı 2003, 2004 yılında negatif, 2008
yılında yine negatif. Keza, kamu sabit sermaye yatırımlarında da durum aynı.
Böyle bir durum nasıl millî gelir büyümesinin sağlıklı olmasına yardımcı
olacak? Kaldı ki, Sayın Bakanın ifadelerinden bu anlaşılıyor.
AKP geldiğinden beri,
tasarrufların millî gelir içindeki payı 22’lerden 23’lere yükseldi. Özel kesim
tasarrufları ise yüzde 30’lardan 20’lere geriledi. Hem özel kesim tüketimini
artırdınız hem de özelde harcanabilir gelirin millî gelire oranını düşürdünüz.
Bunun diğer bir anlamı, özel kesimde tüketimi teşvik ederken özel kesimin
yasama içinde harcanabilir gelirinin payını azalttınız. Bütün bunlara rağmen,
2006 yılında pozitif olan kamu kesimi yatırım tasarruf farkı yine negatife
dönmeye başladı. 2008 yılında ulaştırma yatırımlarının toplam sabit sermaye
yatırımları içindeki payı düşüyor. Sabit sermaye yatırımlarında, enerji ve
tarım sektörlerinde bir gerileme gözüküyor. Yani, artış negatif. Eğitim
sektöründe de artış yok hemen hemen. 2008 yılında kamu sektörüne baktığımızda,
sabit fiyatlarla, tarım, enerji, ulaştırma, turizm, eğitim, sağlık ve diğer
hizmetler sektöründe reel olarak yatırımlarda azalma görüyoruz. Keza, 2007
yılında da ulaştırma sektörü yatırımları yüzde 8,7 azaldı. Hükûmetin istediği,
günü kurtarmak. İstikrarlı ve sürdürülebilir bir yatırım hele kamu yatırım
politikası bu kadar inişli çıkışlı ve zikzaklı olmaz. Bakıyorsunuz, bir yıl
yüzde şu kadar artıyor, ertesi yıl yüzde şu kadar düşüyor. Bu durum bile,
istikrarlı bir ekonomik ortamın yaratılamadığını çok açık ve net şekilde
gösteriyor. En hareketli olarak ifade ettiğimiz ve büyümenin motoru olarak
adlandırılan konut sektöründe bile yatırımların artış oranı 2008 yılında yarı
yarıya azalıyor. Keza, tarım sektöründe de durum benzer bir gelişme gösteriyor.
Enerji sektöründe artış oranı düşüyor. Şöyle baktığımızda, inşaat ruhsat
izinlerinin bu yılın ilk üç ve altı aylık göstergelerinde bir azalma olduğunu
görüyoruz. 2007 yılında sosyal güvenlik kurumları devlet prim giderleri bütçede
10,1 milyar YTL -biraz önce ifade edildi bunlar- bunun gerçekleşmesi 5,9
gözüküyor. Bu, kanunun uygulanamamasından kaynaklanan bir şey olarak ifade
edilebilir. Açığın üzerine en azından bunun bir kısmını ilave edeceksiniz.
Vergi iadeleri gerçekleşme tahmini, 2007 yılında gerçekleşme tahmininden yüzde
21 daha fazla gözüküyor. 2008 ödeneği ise 2007 yılının yüzde 14 altında. Biri
bize bu rakamları açıklamalı. Bu rakamlar güvenilir olmaktan çıkmış. Revize
edilmiş 2007 yılı hedefimiz bütçe açığı açısından basında yer alan kadarıyla,
daha önce biz yanlış anlamadıysak, 8,5 milyar YTL’ye düşmüştü. Sonra bu
hedeflerden niye vazgeçildi? Telekom’un özelleştirilmesinin taksiti, yerine
tamamının peşin gelişini de dikkate almak gerekir. Bu da öngörülmeyen bir gelir
idi.
Diğer taraftan, ağustos ayı
kamu hesapları bültenine baktığımızda, tarımsal destekleme ödemelerinin hemen
hemen tamamının harcandığını görüyoruz. Bazı AKP sözcüleri, Genel Kurulda
yaptıkları konuşmalarda, tarımsal destekleme ödemelerinin yılın son iki ayında
da yapılacağını ifade ettiler. Hükûmet ek ödenek talebinde mi bulunacaktır,
bunların netliğe kavuşması gerekir. Burada tarımsal destekleme için ayrılan
kaynakları nisan, mayıs, haziran aylarında, seçimlerde çiftçilerimizin
aldatılmasında kullandınız. Yaklaşık toplam 5,3 milyar YTL’lik ödeneğin 3,8’ini
bu üç ayda kullandınız. 2 milyar YTL’lik KÖYDES Projesi ödeneğinin yüzde 75’ini
seçim öncesi kullandınız. Bu da suistimal edildi. BELDES Projesi de aynı. Hatta
başlangıç ödeneği de aşıldı. 2007 yılında bütçe açığının en az 20 milyar YTL
olması söz konusu. Açığı 8,5 milyar YTL’ye revize eden veya ettiren kimdi, bunu
bilmek gerçekten kamuoyunun hakkı.
Mahalli idarelere yaptığınız
sermaye transferinin çok büyük bir kısmını nisan, temmuz aylarına
yoğunlaştırdınız. 2008 yılı bütçe tasarısında giderler yüzde 9,6 artıyor. Bütçe
gelirleri artışı da düşük. Vergi gelirleri artışı ise, yüzde 13,3. GSMH’nin artışını da dikkate aldığınızda,
böyle bir vergi artışı için ya ilave kaynak bulmak lazım -bu yeni vergi
demektir- yahut ekonomide sektörel gelişmelerde vergi gelirlerini etkileyecek farklı
bir radikal dönüşüm düşünüyorsunuz demektir. Bunu da anlamak mümkün değildir.
2007 yılında özel tüketim,
ithalden alınan KDV gerçekleşme tahminleriniz bütçe rakamlarının oldukça
gerisinde. 2008 yılında ÖTV yüzde 15, ithalden alınan KDV yüzde 17 artıyor.
Reel büyüme yüzde 5. Bunları hep vasıtalı vergi olarak dar gelirlilerden
alacaksınız. Şimdi bu bütçe AKP’ye göre samimi bir bütçe mi olacak? Bu bütçe
adil bir bütçe mi olacak? Size, Denizlili bir sanayicinin, Sayın Başbakan
yardımcılarının birisine söylediklerinden bir kısmını aktarmak istiyorum.
“Sayın Bakanım havlu, bornoz üzerinde ihracat ağırlıklı çalışmaktayız. 2006
yılında 3.100 olan çalışan sayımızı bu yıl itibarıyla 2.400 kişiyle
sınırlandırmış bulunmaktayız. 2008 yılındaysa, işletmemizin yarı kapasitesini
yurt dışına taşıyacağız.
Sayın Bakanım, serumla yaşam
savaşı vermekteyiz. Ancak, serumun son damlacıkları da bitmek üzere. Firmamız
2005-2006 ve 2007 yıllarında 245 milyon dolar ihracat yaptı. Geçen hafta
yatırım araştırması yapmak için Mısır’a gittim. Bayram sonrası da Pakistan’a
giderek bir araştırma daha yapacağım. Tekstilcinin bu çıkmazdan kurtulabilmesi
için bizim sizlerden istediğimiz, çok acil, komşu illerimize verilen teşvikten
yararlandırılmak. Bu durum belki yabancıların küçük küçük geriye gidişlerine ve
artçı depremlerine neden olabilir. Ancak, bu uygulama uygulanmazsa, ileride çok
büyük depremlerin yaşanması sürpriz olmayabilir.”
Bunu, bu kadar ihracat yapan
bir sanayici, Sayın Başbakan Yardımcısına, bir toplantı esnasında, gayet samimi
olarak ifade ediyor. Peki, bu sorunun çözülmesinin Hükûmet tarafından bir niyet
var mı? Hâlen uygulanmakta olan teşvik politikasının bir işe yaramadığı ortada.
Bana Denizli’de bu ülkenin teşvik politikasıyla ilgili ifade edilen çok
enteresan. Sanayiciler diyor ki: “Denizli il sınırını geçtiğinizde, belki 1
kilometre, Denizli merkezinden 100 kilometre, size teşvik avantajları
sağlıyorlar. Yani, Denizli ilinden fabrikalarımızı söküp 100 kilometre ileriye
götürdüğümüzde teşvik avantajlarımız var. Bu durumda rekabet avantajımız
artıyor. Ancak, fabrikayı oraya götürebilecek mecalimiz yok. Eskiden Afyon’dan
Denizli’ye işçi gelirken, şimdi uygulanan teşvik politikası sayesinde
fabrikalar sökülüp oralara götürülmeye başlandı.” diyorlar. Buna, kurda
yedikleri darbe de dahil değil.
Sayın Başbakanın “bölgesel
teşvikten sektörel teşviğe geçeceğiz” mealindeki sözlerinin arkası gelmedi.
Muhteviyat hakkında ise bir bilgi yok. En azından bizim bildiğimiz yok.
Sayın Abdüllatif Şener’in
söyledikleri de ortada. Sayın Şener AKP Hükûmetinin Başbakan Yardımcısıydı,
daha önce de Maliye Bakanlığı yaptı. Sayın Şener’in dahi Hükûmetin
kurulduğundan yana bir şey yapmadığı mealindeki sözleri basında yer aldı.
Uygulanan politikalarla, ithalat artışını kontrol edebilen, üretimi teşvik
eden, rekabet gücümüzü artırabilen bir politikanın acilen Hükûmetin gündemine
alınması lazımdır. Teşvik politikası düzenleme amacı ve imkânı var ise,
Hükûmetin bir an önce bu politikayı devreye sokması gerekir. Biraz önce
istihdam üzerindeki yüklerden bahsedildi. Bir Sayın Bakan bunun kaldırılacağını
ifade etti, kaldırılması gerektiğini ifade etti, bir Sayın Bakan da bunun
olmayacağını -basından görüyoruz- ifade etti. Aksi hâlde bu Hükûmet sanayicinin
ve ekonominin problemlerini çözemeyecek ve katlatarak büyütecektir. Şimdi
Merkez Bankasına mahalle baskısı uygulanmaya başlamıştır. En azından kamuoyunun
algılaması budur. Böyle bir baskının devamı Hükûmetin kendi ayağına ateş etmesi
demektir. “Hükûmet kendi uyguladığı politikadan vazgeçecek ama vazgeçemediği
için kendinin de söylemediği şeyleri başkası aracılığıyla mı söyletmektedir?”
diye kamuoyunda düşünülmeye başlanmıştır. Ama Sayın Bakan Merkez Bankasının bu
konuda bağımsız olduğunu geçen konuşmalarında çok net bir şekilde ifade etti.
Merkez Bankası Başkanı bilgi verirken Hükûmete bunlar sorulmuyor mu,
konuşulmuyor mu? Bir önceki Hükûmet döneminde kur konusunda kabine içi
tartışmalar kamuoyu önünde yapılmaktaydı. Bu nasıl iştir? Siz fert başına
GSMH’yi dolar bazında bir yıl sonrası için hedefliyorsunuz. Zımnen bir kur
ortaya çıkıyor. Bunları hem Yüksek Planlama Kurulunda hem de Bakanlar Kurulunda
tartışıyorsunuz ve kamuoyuna ekonomik programınızı açıklıyorsunuz. Sanki hiç
böyle bir şey olmamış gibi, ondan sonra Merkez Bankasına vur abalıya. İçeride
konuştuğunuz ekonomik programdan, kurdan veya hesaptan veya ne yapıldığından
farklı haberleri mi oluyor? Bunu anlamak mümkün değil. Uygulanan program Türk
sanayicisini alan dışına çıkarıyor. İşte, dâhilde işleme rejimleri uygulamaları
örneği ortada. Büyüme hızımız gelişen ekonomilerin büyüme hızının altında. Onda
geri kalmışız. İhracat iyi gibi gözüküyor ancak artış oranı düşüyor. İhracatta
kullandığımız dahilde işleme rejimi üretimin ve sanayinin yapısını bozmaya
başladı ki, Sayın Bakan bunu samimi bir şekilde ifade etti daha önce. Birkaç
gün önce Merkez Bankası Sayın Başkanı açıklamalarda, enflasyon tahminlerinin
daha yukarı çekildiğini, elektrik fiyatlarındaki artışın bir an önce yapılması
gerektiğini, bunun da enflasyonu artıracağını, herhangi bir askerî operasyonda
olabileceklere karşı tedbirli olduklarını, harcama hedeflerine bağlı kılınacağı
varsayımına inanmak istedikleri tarzında açıklamalarda bulundu. Sayın Devlet
Bakanı Mehmet Şimşek ise, KDV indirimlerinin erken yapıldığını, sigorta
primlerinde indirimin şimdiden yapılamayacağını ifade ediyor. Sanki başka bir
hükûmetin bakanı. Sayın Devlet Bakanı Şimşek’in IMF ve Dünya Bankası
toplantılarından dönerken gelir artırıcı ek önlemler alınacağını ifade ederek,
2008’in mali disipline dönüş yılı olacağını ifade etmesi ki, basından
öğreniyoruz doğru ise- bunu söylemesi, söylenen mali disiplinin ne olduğunu
göstermesi açısından önem ifade etmektedir.
Harcamalara ilişkin ise,
bazı harcama kalemlerinin başlangıçta öngörülen rakamların altına inmesi
gerekiyor ifadesi de bir diğer enteresan bakış tarzıdır.
Bir de şu elektrik zammı
meselesi var. Gerçi televizyonda programda yayınlandığı için oradan işittim,
mart ayından itibaren farklı bir yöntemin uygulanacağı ifade edildi ama biz bu
konu üzerinde çalışırken, bu mesele hakkında nasıl bir çözüm yoluna
ulaşılacağını henüz öğrenmemiştik. Şu anda da bir netlik yok. Hangi bakan, ne
zaman, nerede bu zammı açıklayacak, bu hususta bir kere kesin karar verilirse,
kamuoyu da rahatlayacak, sanayiciler de rahatlayacak. Önce zammın yapılacağı,
sonra otomatik fiyatlandırma mekanizmasına geçileceği, daha sonra da özel
sektör yatırımının bu sektöre çekileceği yine aynı Bakan tarafından ifade
edilmektedir. Bu doğru mudur?
Anadolu’da vergi borçları
nedeniyle banka hesaplarına el konulan on binlerce mükellef -basından
öğrendiğimiz kadarıyla- feryat etmektedir. Bu gelişme bütçe açığının
kapatılmasına yönelik bir çalışmanın sonucu mudur? Yoksa, gerçekten
vatandaşların ödeyememe gibi bir sorunla ekonomik anlamda karşılaşmalarının bir
sonucu mudur? Benim kendi bölgemde, Denizli’de de bu yönde feryatlar gelmeye
başladı. Belgeler geldikten sonra Sayın Bakana arz edeceğiz.
Şimdi bir diğer husus:
İstihbarat Teşkilatı, Millî Güvenlik Kurulu, Millî Savunma Bakanlığı, emniyet
ve jandarmanın 2008 yılı başlangıç ödenekleri 2007 başlangıç ödeneklerine göre
yüzde 2,9 civarında artmakta.
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
EMİN HALUK AYHAN (Devamla) –
2007 yılı sonu ödenekleri dikkate alındığıysa, muhtemelen 2008 yılı için ödenek
artışı negatife dönecektir. Bunun anlamı, bu kuruluşlara ayrılan ödeneklerin
2008 yılı için gerçekçi olarak belirlenmediğidir. Burada ifade etmek istediğim
şey: 2008 yılı içinde bu kuruluşlarımızın herhangi bir nedenle ilave ödenek
talepleri oluştuğunda sıkıntıya düşersiniz. Bu nedenle, hem harcama
ödeneklerinin bu kuruluşların gerçek talepleri doğrultusunda belirlenmesi, aynı
zamanda da harcama karşılıkları olarak gelirler için şimdiden ilave önlemlerin
alınması gerekir. 2008 yılı içerisinde ilave gelir artırıcı önlemlerle gelip
yeni zam ve vergi ortaya çıkarmayın. Bize de “bunu dile getirmemiştiniz” diye
bir ifadede bulunmayın. Sorunu daha gerçekçi bir şekilde burada tekrarlayalım.
Şimdi, Maliye Bakanlığındaki
arkadaşlarımızın -bürokrasiden geldiğimiz için- diğer teşkilatlardaki
arkadaşlarımızın bu işleri hazırlamak için çok büyük bir gayret sarf
ettiklerine samimiyetle inanıyoruz. Fakat, burada önemli olan hadise,
Hükûmetin, idarenin o kuruluşlara bakış açısının net bir şekilde o kuruluşları
teşvik edici anlamda olması gerekir. Ben şahsen Sayın Bakanın bu konuda çok
samimi davranacağına inanmak istiyorum. Ancak, Sayın Başbakanın, Genel Kurulda,
Hükûmet programı müzakereleri esnasında Sayın Çebi’ye söylemiş olduğu, ifade
ettiği sözlerden, Maliye teşkilatına, defterdarlara, vergi memurlarına, vergi
kontrol memurlarına nasıl baktığını ben yanlış anlamış olmak istiyorum. Böyle
bir bakış tarzı hoş bir bakış tarzı değil. Bunu ifade etmek istiyorum.
Şimdi, gelelim
özelleştirmeye. Belki bunların hepsini, detay olarak, her kurum görüşülürken
vergi gelirlerini vesaireyi Bakanlık bütçesi esnasında da detay olarak
konuşabiliriz. Zaman darlığından, çok kısa olarak bazı şeyleri ifade etmek
istiyorum. Şimdi, özelleştirmede ne var? Özelleştirmede verimlilik önemli,
rekabet o kuruluşların, özelleştirdiğiniz kuruluşların rekabet şansını elde
etmesi önemli. Bu kriterlere dikkat edilip edilmediği özelleştirme esnasında
önemli. Bazı kuruluşları satıyorsunuz, sattıktan sonra ilgili bölgede o
kuruluşların imar planları üzende revizyon yapılıyor. Bu, rantı birilerine
aktarmak demektir. Bu hususlarda çok dikkatli olunması gerekir. Bu hususun
dikkate alınması lazım.
İkincisi: Elektrik dağıtımı
için yapılacak ihalenin hazırlanması hatta teklif alma aşamasının
neticelendirildiği bir aşamada Sayın Başbakan bunun ertelendiğini söyledi. O
gün basından, televizyondan gördüğüm kadarıyla, Sayın Bakan da bunu
televizyonlardan, muhabir arkadaşların ifadesinden öğrendi ve “Sayın Başbakan
söylüyorsa doğru söylüyordur.” dedi. Bunun vakası budur. Buradaki hadise: Bir
iletişim kopukluğu var.Hadisenin burada iyi değerlendirilmesi lazım.
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Ayhan, son
iki dakikayı veriyorum. Ek sürelerin hepsini kullandınız.
Buyurun.
EMİN HALUK AYHAN (Devamla) –
Özellikle teknik personel olarak alanında çalıştırılmaya başlanan uzman çavuş
ve benzeri askerlerimizin özlük haklarının da fedakârlıkları karşısında
değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Hükûmetin de bunu dikkate alacağına
inanmak istiyorum, inanıyorum.
Şimdi, tarımsal destekleme
ödenekleri, bunlar da azalmaya başladı. Çiftçi, özellikle son sıralarda
sıkıntıya giriyor. Bunları ilgili bakanlıkların bütçesinde detaylı olarak ifade
etmemiz mümkün. Bu nedenle konuşmamı da fazla uzatmak istemiyorum.
Teşekkür ediyorum.
Saygılar sunuyorum Sayın
Başkanım.
BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz
Sayın Ayhan’a.
Sayın Öztürk, buyurun.
HARUN ÖZTÜRK (İzmir) –
Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Başkan, Komisyonumuzun
değerli üyeleri, Sayın Bakan, kamu kurum ve kuruluşlarımızın değerli
temsilcileri ve saygıdeğer basın mensupları; 2008 merkezî yönetim bütçe
tasarısının geneli üzerinde görüşlerimi açıklamak üzere söz almış bulunuyorum.
Bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Görüşlerimi ifadeye geçmeden
önce, şehitlerimize Allah’tan rahmet,
yakınlarına ve ulusumuza başsağlığı, kahraman Silahlı Kuvvetlerimize de
yürüttüğü mücadelede başarılar diliyorum.
Değerli arkadaşlar, gerek
Sayın Bakanın gerekse bürokratlarının bütçe sunuş konuşmasını hazırlarken çok
rahat bir ruh hâli içinde olmadıklarını düşünüyorum. Gerçeğin sunulmaya
çalışılandan biraz farklı olduğunu bile bile, siyasetçilerin isteği
doğrultusunda inanmadığı şeyleri yazmaları bürokratlar için kolay olmasa gerek.
Bir kere, genel tabloyu olumlu gösterebilmek için zorlanılan her konuda mevcut
rakamların 2002 yılının daha kötü olan rakamlarıyla kıyaslanması, sunuşu kaleme
alan arkadaşların çok rahat olmadıklarını ortaya koymaktadır. Üstelik, her
seferinde, 2002’nin kötü rakamları cımbızla çekilerek kullanılmıştır. Bir kere,
Hükûmetin ne kadar başarılı olduğunu göstermek için 2002 yılı rakamlarının
kıyaslamaya esas alınmasını, değerlemenin sağlığı açısından doğru bulmadığımı
ifade etmek isterim. Çünkü, bu yıl, 2002 krizi nedeniyle bozulan makro ekonomik
dengelerin rahmetli Ecevit Hükûmeti tarafından yeniden rayına oturtulduğu
yıldır. Kamuoyu bu krizin nedenlerini bugün çok daha sağlıklı
değerlendirebilmektedir.
Değerli arkadaşlar, 2002’ye
göre daha kötü olan ve kullanmadıkları bazı göstergelere ben de aşağıda işaret
edeceğim. Ben de devletin rakamlarına dayanarak Türkiye ekonomisinin, Sayın
Bakan ve Hükûmeti tarafından gösterilmeye çalışıldığının aksine, çok iyi yolda
olmadığını hatta aşağıda belirteceğim bazı rakamlarda 2002’den de kötü
olduğunu, önümüzdeki dönemde birçok riskle karşı karşıya olunması gerektiğini
açıklamaya çalışacağım.
Beğenmediğiniz 2002 yılında
yüzde 7,9 olan büyüme oranı 2006 yılında yüzde 6 olmuş, 2007 yılında bu artışın
yüzde 5’e düşmesi beklenmektedir. 2002 yılında tarım kesimi yüzde 6,9
büyümüşken, 2006 yılında yüzde 2,9 oranında büyüyebilmiş ve 2007 yılında da
büyüme değil yüzde 3 oranında küçülme beklenmektedir. Tarımın 2002 yılında
gayri safi millî hasılaya katkısı yüzde 11,7 iken, 2006 yılında katkı oranı
yüzde 9,2’ye düşmüştür. Tarım 2003 yılından bu yana 18 çeyreklik dönem içinde 7
çeyrek küçülmüştür. 2002 ve 2006 yılları arasında tarım kesiminde 1 milyon 370
bin kişi işini kaybetmiştir. 2007 yılı ikinci çeyreği için açıklanan yüzde 3,9
oranındaki büyüme 2003 yılından bu yana aynı dönem için gerçekleşen en düşük
büyüme rakamıdır. Bu oran, önümüzdeki dönem için tehlike sinyallerinin
habercisi olarak görülmelidir. Bu nedenle, hem iç dinamikler hem de 2007
yılında dünya ticaret hacmi ile dünya üretimindeki düşme eğilimi 2008 için
öngörülen yüzde 5,5’luk hedefin gerçekçi olmadığını ortaya koymaktadır.
Gerçekleşen büyüme yeni yatırımlara değil ithalata ve nispeten canlılığını
koruyan ihracat sektörüne, mevcut yatırımların kapasite oranlarının
artırılmasına, yeni istihdama değil mevcut çalışanların daha fazla mesai
yapmalarına, reel ücretlerde gerilemeye rağmen nispi verimlilik artışlarına
dayanmaktadır. 22 çeyrekten bu yana büyüyen ekonomi övünç konusu yapılmasına
rağmen, bu büyümenin ithalata dayalı hormonlu bir büyüme olduğu, istihdam
yaratmadığı, yerli sanayiyi çökerttiği ve tarımı bitirdiği unutulmamalıdır. Son
dönemde, kamu harcamaları artarken özel sektör harcamalarının azaldığını, özel
sektör sabit sermaye yatırımlarının bir önceki döneme göre yüzde 24,3 oranında
gerilediğini, Hükûmetin geçmişte övündüğü dayanıklı tüketim malları üretim ve
satışlarında gerileme olduğunu görmekteyiz. Örneğin, 2007 yılı ilk sekiz ayında
buzdolabı ve çamaşır makinesi yurt içi satışları bir önceki yılın aynı dönemine
göre azalırken, ithalatı artmıştır. İlk dokuz ayda otomobil yurt içi satışları
azalmıştır. Kişi başına millî gelir hesabında kullanılan yıl ortalaması nüfus
rakamları da TÜİK’in açıkladığı illere göre yıl ortalaması nüfus
projeksiyonlarına uymamaktadır. 2000 yılı nüfus sayımında ortaya çıkan
çarpıklık giderilmeden bu yıl için kişi başına millî gelir hesaplanırken 2005
yılına gelindiğinde, Türkiye’deki nüfus artışı gerçeğine ters düşen yüzde
0,4’lük artış oranının kişi başına millî gelir hesaplanmasında kullanılmasını
Komisyonumuzun dikkatlerine sunmak istiyorum. Doğal olarak, nüfus artışlarını
gösterirseniz, kişi başına millî gelir de 5 milyon dolarlık psikolojik rakamın
üzerine çıkar. Nitekim öyle olmuştur. 2005 yılı için ilan edilen rakam 5.008
dolardır. Düşük döviz kuruna dayalı dolar cinsinden açıklanan kişi başına millî
gelir rakamları artık vatandaşlarımızı çok fazla ilgilendirmemektedir.
Değerli arkadaşlar, bir
diğer gerçeğimiz de artan millî gelirin Türkiye’de adil dağıtılmaması ve
yaratılan katma değerin çoğunun yurt dışına transfer ediliyor olmasıdır. 73
milyon vatandaşımızdan yaklaşık 20 milyonunun yoksulluk sınırı altında yaşıyor
bulunması, 1 milyonunun da açlık sınırı altında boğuşuyor olması, AKP
Hükûmetini pek ilgilendiriyor görünmemektedir.
Değerli arkadaşlar, üretime
baktığımızda 2007 yılı mart ayından bu yana önceki yılların aynı dönemlerine
dönük üretim artışları düşmektedir. Tekstil ürünleri imalatı üretim endeksi,
2004-2005 ve 2006 yıllarında üst üste üç, giyim eşyası imalat üretim endeksi
ise 2005 ve 2006 yıllarında üst üste iki kez gerilemiştir. Dayanıklı tüketim
mallarındaki satışların azaldığı, ürettiğini satamayan firmaların stoklarını
artırdığı bir dönemde Hükûmetin bu mallar üzerindeki ÖTV’yi artıracağı yönünde
alınan sinyaller, Bakanlığın gelir artışı kaygılarına dayalı bir bocalama içine
girmekte olduğunu göstermektedir. 2006 yılında kapanan şirket sayısı 2002
yılında kapanan şirket sayısının yaklaşık üç katı. 1999 yılında kapanan şirket
sayısının 6,7 katıdır. Büyümenin kaynağı yatırım ve üretimdir. Bütçeden kamu
yatırımları için yeterli kaynak ayırmayıp “biz kamu olarak yaptığımız
yatırımların büyüklüğüne değil, asıl özel sektörün yatırım yapması için uygun
ortamı hazırlayıp hazırlamadığımıza bakarız” demek kamunun yatırım yapmamasının
mazereti olamaz. Elbette özel sektör için uygun yatırım ortamını hazırlamak
hükûmetlerin görevidir. Ancak, beş yıldır iktidarda olan bir Hükûmetin,
seçimden sonra hazırladığı yeni üç aylık eylem planlarına, sanki iktidara yeni
geliyormuş gibi, bu konuları dahil etmesini yadırgadığımı ifade etmek isterim.
Değerli arkadaşlar,
ülkemizde bölgeler arası bir gelişmişlik farkı gerçeği vardır. Bu farklılık
giderek bir güvenlik sorunu hâline gelmiştir. Bugüne kadar klasik teşvik
mekanizmalarını işleterek bölgeler arası kalkınmışlık farkını gidermek üzere
özel sektörü bölgeye yönlendirme konusunda bir ilerleme kaydetmediğimiz
ortadadır. 2006 yılında teşvikli yatırımların yüzde 9,1’ini bölgeye
yönlendirebilmişiz. Tutar bakımından 2,1 milyar olduğunu görüyoruz. 2007
yılının ilk sekiz ayı rakamı da sadece 1,6 milyar YTL’dir. O hâlde, aynı
yönteme devam ederek hedefe ulaşılması mümkün görülmüyor. Kamu bölgeye yatırım
yapmak zorundadır. Bunun için bölgeler arası gelişmişlik farkı giderilinceye
kadar kamu kaynaklarından ayrılacak bir payın bölgedeki kamu yatırımlarına tahsis
edilmesini düşünmeliyiz.
Öte yandan, 2006 yılı
teşvikli yatırımların sadece yüzde 22’sinin 49 teşvikli il kapsamına gidebilmiş
olması da uygulamakta olduğumuz teşvik yöntemini gözden geçirmek zorunda
olduğumuzu ortaya koymaktadır. Bu nedenle ihracat artışı ve ithalat ikamesinin
etkilerinin yeni teknoloji getirip getirmeme durumunu, rekabet gücüne ve
istihdam yaratmaya katkısını, göz önüne tutarak, yatırımları sektörel bazda
teşvik edecek mekanizmalar ortaya koymalıyız.
Değerli arkadaşlar, iç
tasarrufların yetersizliğini nedeniyle bağımsızlığımızı tehdit etmeyecek, uygun
koşullarda ihracat ve istihdam artışı sağlayacak yeni teknolojiler getiren
uluslararası doğrudan yabancı yatırımlara kimsenin karşı çıkması mümkün
değildir. Ancak son yıllarda ülkemize giren ve Hükûmet tarafından bir övünç
meselesi yapılan bu yatırımların yukarıda sayılan amaçları gerçekleştirdiğini
ne yazık ki söylememiz mümkün değildir. Bu yatırımlara baktığımızda dörtte
1’inin özelleştirme kapsamında hazır tesisleri satın almak için geldiğini
görüyoruz, kalan kısmının yatırım, üretim ve istihdam yaratmak için geldiğini
ne yazık ki yine söyleyemiyoruz. Onların da tamamına yakını Türkiye
ekonomisinde kurulu tesislere ortak olmak üzere gelmişlerdir. Ayrıca, gelecekte
bunların yapacakları yatırım gelirleri ve kâr transferleri de cari işlemler
dengemizi zorlayacak kalemler olacaktır. Dünyada, bu yatırımlarda 2003 yılından
başlayarak bir artış seyri gözlenmektedir.
2006 yılında yaklaşık 1,3 trilyon dolara ulaşmıştır ve bu yatırımları
çeken ülke sıralamasında Türkiye 2002 yılında 53’üncü sıradayken, 2006 yılında
16’ncı sıraya yükselmiştir. Ancak ifade ettiğim gibi, 2006 yılında 20,1 milyar
dolarlık bu yatırımın 17,2 milyar dolarlık kısmının sermaye bileşeni; 2,9
milyar dolarlık kısmının da gayrimenkul alımları için gelmiş olması, buna
karşılık yeni yatırım için gelen tutarın, dikkatlerinizi çekmek istiyorum,
sadece 144 milyon dolarda kalması oldukça düşündürücüdür. Oysa bizimle birlikte
bazı ülkelere baktığımızda, Polonya’ya giden yatırımın yüzde 42’si,
Macaristan’a gidenin yüzde 36’sı, Çek Cumhuriyeti’ne gidenin de yüzde 49,4’ü
yeni yatırım yapmak üzere bu ülkelere gitmiştir.
Ayrıca 2002–2006 döneminde
Türk girişimcilerin de yurt dışına 6,3 milyar dolar azımsanamayacak bir sermaye
götürdüklerini de burada belirtmeliyiz. Dolayısıyla bu sermaye için, biraz önce
söylediğimiz uygun yatırım ortamı gerçekleşmiş olsaydı, bugün yaklaşık 63 bin
kişi iş imkânına kavuşmuş olacaktı.
Değerli arkadaşlarım,
cumhuriyetin kazanımlarından satılacak tesislerimiz de kalmadığına, vergi
gelirleri düşmeye, kayıt dışı ekonomi ve yolsuzluk artmaya devam ettiğine,
düşük kur, yüksek faiz politikası da uzun süre sürdürülemeyeceğine göre,
Hükûmet denizin bitmekte olduğunu görmelidir. Cumhuriyetimizin ekonomik alanda
kazanımlarını kastederek seçim meydanlarında “Ne komünist ülkeymişiz, sat sat
bitmiyor” diyen Sayın Bakana özelleştirilecek kamu kaynağının tükenmekte olduğu
şu günlerde, okumadıysa Sayın Tahsin Yücel’in “Gökdelen” adlı romanını
okumasını tavsiye ederim. Kim bilir belki o zaman yargının özelleştirilmesini
de gerçekleştirilebilir bir hedef olarak görebilirler.
Değerli arkadaşlar, 2007
yılında özelleştirme nedeniyle yaklaşık 21 bin 193 kişi, 657 Sayılı Kanun’un
4/C maddesi diye bilinen geçici personel statüsüne alınmıştır. Dolayısıyla
geçmişte sendikal hakları, toplu sözleşme hakları olan bu işçilerimiz, bugün,
en doğal aile birleştirmesi nedeniyle bile nakil hakkına dâhi sahip değiller ve
iş güvencesinden yoksun bir şekilde yeni bir istihdam statüsü yaratmış bulunuyoruz.
85 yılından bu yana net 29,9 milyar dolarlık özelleştirme geliri elde etmişiz
ve Özelleştirme İdaresi Başkanlığının verilerine göre, 2004 yılı sonu
itibarıyla rakamlar, yaklaşık 3,9 milyar doları borçlanma olmak üzere, 14,3
milyar dolarlık kaynağa karşılık, 3,9 milyar dolarlık borç ödemesi ve 13,9
milyar dolarlık kullanım görmekteyiz
2004 yılına kadar. Bu hesaba biz “sıfıra sıfır elde var sıfır” deriz.
Değerli arkadaşlarım, AKP
Hükûmeti döneminde 602,3 milyar YTL tutarında iç ve dış borç ödemesi yapılırken,
708,8 milyar YTL tutarında yeniden borçlanmaya gidilmiştir, yani, borcu borçla
ödüyoruz. Bir taraftan borcu borçla öderken, diğer taraftan faiz dışı fazla
yaratmak için kemerler sıkılmıştır. Faiz dışı fazla için çalışanların ve
emeklilerin reel ücretleri yıllarca geriletilmiş, eğitim, sağlık ve güvenlik
gibi devletin temel işlevlerini yerine getirmesinde aksamalara yol açma
pahasına bu hizmetlere daha az kaynak ayrılmış, sağlıkta çalışanlara ve
emeklilere katılma payı adı altında bedel ödeterek, sağlık hizmetlerinin
giderek paralı hâle gelmesinin yolu açılmıştır. AKP Hükûmeti döneminde adına
bütçe disiplini denilen bu tedbirler sonucunda toplam 152,8 milyar YTL
tutarında faiz dışı fazla sağlanmıştır. Bu tutar yatırımlara ayrılabilseydi,
bugün, yaklaşık 1 milyon işsizimiz iş imkânına kavuşmuş olacaktı.
2007 yılı eylül sonu
itibarıyla AKP Hükûmetinin bıraktığı borç veya devam edeceği aynı
politikalarla, 133,6 milyar dolardır. Rahmetli Ecevit Hükûmeti dönemindeki
toplam borç artışı ise 71,7 milyar dolar idi. Ecevit Hükûmetinin aşağı yukarı
bu borç artışını ne için yaptığını biliyoruz. Borç artışının aşağı yukarı 50
milyar dolarlık kısmı yıllardır içi boşaltılan bankaların yeniden yapılarının
güçlendirilmesine harcanmıştır. Pekâlâ, daha yapıldığı yıl onarımına başlanan
duble yollar dışında, Hükûmet elle tutulur ne yaptı ki dönemlerinde borçlarımız
133,6 milyar dolar arttı. Özel sektörün de aynı dönemde borcu, 2002 de 43,2
milyar dolarken 138,5 milyar dolara çıkmış ve dolayısıyla toplam borç içindeki
payı da yüzde 33,3’ten, 61,2’ye yükselmiş ve çoğunluğu da kısa vadeli borçlar,
dolayısıyla konunun ciddiyetini kavramalıyız.
Borçların gayrisafi millî
hasılaya oranının düştüğünü, vadelerinin uzatıldığını, nominal faizlerin
gerilediğini söyleyerek ne kendimizi ne de halkı aldatalım. Reel faizlerin hâlâ
yüzde 10’lar düzeyinde sürdüğünü hepimiz biliyoruz. Değerlenen YTL karşısında
gerçek değerinde seyretmeyen dolar kuruna dayalı bir millî gelir hesaplarını
esas alarak yapılan değerlendirmelere de çok fazla bel bağlamayalım diyorum.
Değerli arkadaşlarım,
görüldüğü üzere devletin, temel hizmetlerini aksatma, çalışanları ve emeklileri
mağdur etme, yeni yatırımlara kaynak aktaramama pahasına bütçede sağlanan faiz
dışı fazla, borçlarımızın azalması bir yana artmasını önleyememiştir. Bu
nedenle bu konuda bilinen yöntemlerin sürdürülmesinde ısrar etmenin kalıcı bir
yanı bulunmamaktadır. O hâlde enflasyon hedefinin yüzde 4 olmasına karşılık
reel faizlerin, enflasyon hedefinin 2 katının da üzerine çıkarak yüzde 10’lar
düzeyinde seyretmesine uzun süre seyirci kalmamalıyız.
Geçmişte sadece bu yüksek
faiz, düşük kur politikasından rahatsızlığımızı Demokratik Sol Parti olarak
ısrarla sürdürmemize rağmen, sesimizi yeterince duyurabildiğimizi söylemem
mümkün değil. Ancak bugüne geldiğimizde artık bu yanlışlığın, sadece bizim
tarafımızdan ifade edilmiyor, ekonominin aktörleri tarafından, yani eli taşın
altında olanlar tarafından da feryat hâlinde dile getiriliyor. Hatta Hükûmetin
kendi içinde de farklı seslerin bu konuda yükseldiğini görüyoruz. Bu yabancı
yatırım sahipleri de geçtiğimiz günlerde kur politikası ve giderek artan
maliyetlerden yakınmakta ve bu politika devam ederse Türkiye’de tekstilde
üretim yapan firma kalmayacağını söylediklerini burada belirtmek istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, dış
ticaret ve ödemeler dengesine baktığımızda durumun yine, maalesef çok tozpembe
görünmediğini söylemeliyim. 2003 yılından 2007 yılına doğru grafiğe büyüme
eğrisini çizgimizde bir düşüş eğilimi görüyorsunuz. Aynı dönemde dış ticaret
açığına baktığınızda çok daha sert bir düşüş görüyorsunuz. Eğer, bu seriyi
geçmiş yıllardan, 90’lı yıllardan bu yana devam ettirirseniz, ne zaman dış
ticaret açığı vermişseniz, o zaman ekonominizin pozitif olarak büyüdüğünü, dış
ticaret açığında toparlanma yaptığınız yıllarda da negatife döndüğünüzü
görüyorsunuz. Bu, ekonomimizin son yıllarda tümüyle, hem ekonomimizin hem
ihracatımızın dışa bağımlı hâle geldiğini göstermektedir. Biraz önce söylediğim
eğrilerin eğilimi, yani büyüme negatife doğru bir seyir izlerken dış ticaret
açığının daha sert bir şekilde düşüşe devam etmesinin bundan böyle dış ticaret
açığıyla da büyümeyi pozitif rakamlarda tutamayacağımızı göstermektedir. Yine,
Hükûmet iktidarda bulunduğu dönemde ihracatta yüzde 174’lük artış sağlarken,
ithalatta yüzde 204’lük bir artış sağlamıştır. Aynı dönemde 336 milyar dolarlık
ihracata karşılık, ithalat 530,8 milyar dolar artmıştır. Toplam dış ticaret
açığı 194,2 milyar dolardır. Aynı dönemdeki cari açık 103 milyar dolardır.
98–2002, beğenmediğimiz dönemdeki dış ticaret açığı 7,2 milyar dolar idi. Şu
anda ağustos sonu itibarıyla dış ticaret açığımız yıllık 58 milyar dolar, cari
açığımız 33,2 milyar dolar. Eylül 28 itibarıyla ülkeye giren bu cari açığın
finansmanında kullanılan sıcak para tutarı 103 milyar dolar civarına
ulaşmıştır. Eylül sonu itibarıyla döviz cinsinden tasarruflar 98,9 milyar
dolara çıkmıştır, yani son bir yılda 22,9 milyar dolar artmıştır. Kredilerin,
döviz cinsinden kullanımında reel olarak yüzde 13,3 oranında bir azalma
görülmektedir. Gerek kredi kullanımındaki dövizden kaçış, gerek yurt içi
tasarruflarının dövize yönelmeye başlaması, vatandaşların ekonomide istikrarın
devam edeceğine olan güvensizliği olarak algılanmalı ve buna uygun önlemler
alınmalıdır. İşçi dövizlerinin 2002 yılından bu yana, sadece 2006 yılı hariç, 1
milyar doların altına düştüğünü görüyoruz, bu da işçilerimizin de aynı sıcak
para girişi kervanına katıldığını dolayısıyla paralarını o şekilde ülkeye
getirdiklerini gösteriyor.
Bir diğer konu, turizm
gelirlerimiz 2006 ve 2007’de düşüyor, kişi başına bir turistin harcadığı gelir,
2003 yılında 810 dolarken, haziran ayında 572 dolar görünüyor, bu 572 dolar
sevindirici bir şey, 2002 yılındaki 552 dolar civarında eğer kıyaslamak
istersek.15.22
Şimdi, reel faizlerde yine
yılları grafiğe döküp bakarsak borç stoku reel faiziyle, piyasadaki reel faiz
ve kamuya borçlanmadaki reel faiz eğrilerini yan yana koyduğumuzda kamunun
fonlarını kullanmakta haksızlık ettiğimizi söylemeliyiz. Yani, sürekli olarak
reel faizler kamuda böyle, yani bunu bir araç olarak, hazine olarak, piyasadaki
reel faizleri aşağıya çekmek için kullanabilirsiniz, ama orada işçinin ve
işverenin toplanan, özellikle işsizlik sigortasında toplanan fonların düşük
değerlerde değerlendirilmesini uygun görmek mümkün değildir.
Değerli arkadaşlarım,
tüketici güven endeksi 2003 yılı aralık ayından itibaren hesaplanmaya
başlanmıştır ve 110,3 olan aralık ayındaki bu endeksin ağustosa geldiğimizde
98,25’e düştüğünü görüyoruz.
Değerli arkadaşlarım,
istihdam ve işsizlikle ilgili görüşlerimi ifade etmek istiyorum: Ülkemizde 5
gençten 1’isi işsizdir, 4 kadından 3’ü iş gücüne katılmamaktadır. 2002 yılında
yüzde 25,3 olan kadın istihdam oranı yüzde 24,1’dir Temmuz 2007 itibarıyla.
Mesleki ve teknik eğitim işsizlikle mücadelede ne denli önemliyken, en yüksek
oranda işsizliğin mesleki eğitim mezunları arasında olması, bu eğitime ne kadar
çok önem vermemiz gerektiğini bir kez daha ortaya koymaktadır. TÜİK verilerine
göre temmuzda, yıllık temmuzdan temmuza 490 bin istihdam artışı olmuştur. Artış,
sanayi ve tarımda azalış, inşaat ve hizmet sektöründeki artıştan kaynaklanıyor.
Kayıt dışı istihdam edilenlerin oranı yüzde 48,9’dur Temmuz itibarıyla,
emekliliğin giderek zorlaştırılması da çalışanları kendi istekleriyle kayıt…
BAŞKAN – Sayın Öztürk son iki
dakika.
HARUN ÖZTÜRK (Devamla) –
Kamuda çalışanların sayısı 148 bin artmıştır. Her yı,l işsizlerin 700 bininin
bir yıldan fazla, şu anda Temmuz itibarıyla işsizlerin 700 bininin bir yıldan
fazla süredir iş aradıkları hâlde iş bulamamış olmaları işsizliğin
kronikleşmekte olduğunu göstermektedir. Son dört yılda yaklaşık aktif nüfus,
900 binden hesap edersek, 3 milyon 600 bin artarken, dört yılda 976 bin kişiye
iş bulabilmişiz. İşsizlik rakamlarının hesabında iş gücüne katılma oranı önemli
bir yer tutmaktadır. 2000 yılındaki yüzde 55,2; 1980 yılında yüzde 62,9 olan iş
gücüne katılma oranının yüzde 49’larda olması düşündürücüdür. Avrupa Birliğinin
yaşlı nüfusunda iş gücüne katılma oranı yüzde 71’lerdedir. Biz, 2000 yılındaki
işsizlik oranını esas alarak bir hesaplama yaptığımızda işsiz sayımızın 5
milyonu aştığını, 1980 yılındaki iş gücüne katılma oranımızı esas adlımızda, 9
milyonu aştığını görmekteyiz. Dolayısıyla iş gücüne katılma oranını her bir
puan düşürdüğümüzde 526 bin kişiyi işsiz saymıyoruz otomatik olarak, yani,
dolayısıyla biz gerçekle yüzleşelim.
BAŞKAN – Sayın Öztürk
teşekkür ediyoruz.
Son cümlelerinizi alalım
lütfen.
HARUN ÖZTÜRK ( Devamla) –
Peki.
İlerleyen dönemde hem 2007
yılı bütçe gerçekleşmesi ve 2008 bütçesinin rakamlarıyla ilgili değerlendirmelerimi
arz etmek üzere, hepinize saygılar sunuyorum.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN – Sayın Öztürk’e çok
teşekkür ediyoruz.
Sayın Özcan, buyurun.
MEHMET ZEKAİ ÖZCAN (Ankara)
– Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Başkan, değerli
Bakanım, değerli arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Ben de yeni bütçenin
şimdiden hayırlı olmasını diliyorum, yeni çalışmalarımızın da.
Tabii, ben neticeler
üzerinde konuşacağım. Arkadaşlarımızın da konuşmalarını dinleyince, yani
Türkiye’de yapılan iyilikler, gelişmeler sanki yokmuş gibi bütçenin çok farklı
noktalarına temas ettiler. Bir defa, Türkiye’nin en büyük sorunu neydi?
Büyümeydi. Yani, Türkiye’de artık son on beş yıldır devamlı zikzak yapan bir
ekonomi vardı. Yani, iki sene büyüyor, bir sene daralıyor. Bir istikrarsızlık,
siyasi ve ekonomik anlamda süregeliyordu. Şimdi AK Parti Hükûmeti ile bu beş
yıllık dönemde Cumhuriyet tarihinin, süre olarak söylüyorum, beş yılı aşan
hiçbir döneminde 6,9 ortalamayla büyüme olmamıştır, yani 2007’yi de sayarsak AK
Parti döneminde 6,9 ortalama büyüme olmuştur. Cumhuriyet tarihinde daralma
olmadan bu kadar bir büyüme olan bir yıl yoktur. Dolayısıyla, büyüme hem
refahın artması hem gelir dağılımının düzelmesi hem de istihdamın artmasına
sebep olması açısından son derece önemlidir.
Şimdi, buna baktığımızda
Türkiye’de bu yüksek büyüme neticesinde gerçekten istihdamda bir artış olmuş
mudur, gelir dağılımında bir düzelme olmuş mudur, refah payı nasıl yansımıştır.
Tabii aslında bunları incelememiz gerekir, bunları değerlendirmemiz gerekir.
Biz baktığımızda refah payında ne olmuştur? Yani, Türkiye’deki gelir dağılımı
noktasında vatandaşımıza ne yansımıştır. Şimdi, son beş yılın kümülatif TÜFE
toplamı yüzde 63’dür, bu sene sonu itibarıyla beklenen, eğer 6,5 kabul edersek.
Peki, eğer, biz bu yüzde 63 altında ve gayrisafi millî hasılayı da
düşündüğünüzde, reel anlamda, kişi başına yüzde 28’lerde, yüzde 29’larda kabul
edersek, bunların toplamından daha az ücret ve emekli aylığı vermişsek, o zaman
toplumun dar kesimlerini ve orta kesimini ezmişiz demektir. Buna baktığımızda
böyle bir durum gözükmüyor, aksine bütün kesimler, ister emekli ister
çalışanlar olsun, bu dediğimin çok üzerinde pay almışlardır. Yani, nasıl
almışlardır? İşte, SSK alt emekli aylığı yüzde 113 artmıştır, ortalaması yüzde
18’dir; Bağ-Kur yüzde 88’dir; tarım kesimi yüzde 334’tür; asgari ücret
noktasına baktığınızda yüzde 127’dir; memur aylığı bakımından, düşük,
baktığınızda yüzde 115’dir. Bütün kesimlere baktığınızda kesinlikle, bu hem
TÜFE’nin üzerinde hem de refah payını da katlamak suretiyle, bunun üzerinde bir
pay aldığını görüyoruz.
İkinci bir nokta, gelir
dağılımında konuşulurken çok olumsuz bir hava yaratılmıştır, hâlbuki gelir
dağılımına baktığımızda, gelir dağılımında çok ciddi bir düzelme vardır. Yani,
resmî rakamların gelir dağılımının bozulduğu konusunda herhangi bir tespiti
yoktur, aksine 2002 yılından 2005’in sonuna geldiğimizde, bunun ölçüm katsayısı
olan 0,44’ten 0,38’e inmiştir, süratli düzelmiştir. Nitekim yoksulluk oranına
da baktığınızda bu görülüyor, 18 milyon 440 bin olan yoksul oranı, 14 milyona
düşmüştür, bu ciddi bir düşüştür, nüfus artışına rağmen. Yine, gelir dağılımına
baktığınızda daha önce yüzde 20 üst gelir grubunun, yüzde 50’nin üzerinde
aldığı gelir payı, yüzde 44’e düşmüştür, fakat dar gelir grupları ise bu payı
artırmıştır. Dolayısıyla, hem büyüme neticesinde gelir dağılımında ciddi bir
düzelme olmuştur, hem çalışanların ve emeklilerin emekli aylıkları ve çalışma
aylıkları arasında da oldukça iyi düzelmeler olmuştur. Bunu derken çalışanların
ve emeklilerin yeterli maaş aldıklarını söylemiyorum, ama kıyaslama açısından
baktığınızda bu büyümenin bunlara çok olumlu yansıdığını söylemek gerekir.
Peki, istihdam artışına sebep olmuş mudur, büyüme? Çünkü büyümenin temel ögesi
de istihdamı artırmaktır. Gerçekten buna baktığımızda Türkiye’de yapısal bir
dönüşüm olmuştur.
Burada tarım kesiminde
istihdam kaybı olduğu da ifade edilmiştir, aksine tarım kesiminde zaten çok
olan istihdamın çok süratli düşmesi gerekmektedir. Yani, Türkiye’de 7 milyon
insanın tarımdan geçinmesi mümkün değildir, zaten bunun 5,5 milyonu gizli
işsizdir, yani bir üretime katkısı olmamaktadır, yani 5,5 milyon insanı
tarımdan çekseniz üretimde herhangi bir azalma olmaz. Bu noktada baktığınızda,
önemli olan bu tarım kesiminden çıkanlara iş bulabiliyor musunuz, bu noktaya
baktığımızda gerçekten Türkiye’de çok olumlu gelişmeler olmuştur. Tarımda 1
milyon 370 bin kişi azalmıştır, fakat tarım dışında 2 milyon 346 bin kişiye iş
bulunmuştur. Bu son derece önemli bir gelişmedir. Burada ücretsiz aile işçisinin
yoğun olduğu tarım sektörü, ücretli işçiler sektörüne geçmiştir ki bunda 2
milyon 38 bin civarında bir artış olmuştur, bu da son derece olumlu bir
gelişmedir. Zaten Türkiye’nin en büyük sorunu ücretli sayısının az olmasıdır,
çünkü ücretli sayısının az olması demek kayıt dışının fazla olması demektir ve
yetersiz ücret alması demektir, Türkiye’deki bu ücretlilerin sayısının süratle
düzelmekte olması aslında istihdam politikasının önemli bir göstergesidir.
Nitekim 2002’de yüzde 42 olan pay, 2006’nın sonunda yüzde 49’u geçmiştir, yüzde
50’ye ulaşmıştır. Tabiî ki bu oranın daha da artması gerekmektedir, yüzde
70’lerin üzerine çıkması gerekmektedir, fakat bu konuda da olumlu gelişmeler
devam etmektedir.
Burada, kamu net borcu
konusunda da bir vurgu yapmak istiyorum: Türkiye, sanki çok olumlu bir borç
stoku almış, fakat olumsuz bir hâle getirmiş gibi gösterilmiştir. Hâlbuki,
değerli arkadaşımız farklı söyledi, 2000 ile 2002 arasında net kamu borcu 144
milyar artmıştır. Yani, toplamı değil, artmıştır, iki yıl içerisindeki artan
rakam 144 milyardır. Şimdi görüyoruz ki, son 2004 ile 2006 yılları arasında ise
16,6 milyar YTL azalmıştır. Yani, bir taraftan iktidara geldiğimizin ilk iki
yılında kamu borcu 144 milyar net olarak artıyor, fakat bizim iktidarımızın son
iki yılında ise azalmaya başlıyor, azalma eğilimine giriyor, nitekim hem millî
gelir içerisindeki payı düşüyor, hem de kümülatif olarak da azalmaya
başladığına görüyoruz. Nitekim 2004’ten sonra düşmeye devam etmektedir.
Burada, demin vurguladım,
yani biz son beş sene içerisindeki kümülatif toplam 163 olan TÜFE, daha önce on
altı senenin ortalaması yüzde 70’lerdeydi, yani siz bir dönem, on altı sene
ortalama yüzde 70 enflasyonla yaşıyorsunuz, fakat bir iktidar geliyor, bunu
düşürüyor ve beş senenin kümülatif toplamı, geçmiş on altı senenin ortalama bir
yılından daha az bir yekun tutuyor.
Bunun son derece önemli bir gelişme olduğunu söylemek istiyorum.
Burada sosyal harcamalara
baktığımızda, sosyal harcamalarda son derece olumlu gelişmeler olduğunu görmekteyiz.
Sosyal korumaya harcadığımız rakam gayrisafi yurt içi hasılası içerisindeki
payı 2002’de 7,9 iken; 2007’de 9,7’ye çıkmıştır, yani iki puan artmıştır.
Avrupa ülkelerine baktığımızda ise, dört, beş senedeki korumaya harcanan rakam
0,5’in üzerinde artmamıştır, bu da Türkiye için son derece olumludur. Peki, bu
sosyal harcamalarda da aynı şekilde iki puan artış sağlanmıştır, bu da Türkiye
için son derece önemlidir.
Şimdi, burada ifade edildi,
işte, kamuda çalışanlar 4/C kapsamına girdi diye. Şimdi, daha önce değerli
arkadaşlarım, sosyal bakımdan özelleştirilen kurumlardaki işçiler sokağa
atılmıştır, herhangi bir hukuki olarak bir istihdam sahası açılmamıştır, fakat
Ak Parti İktidarı hem geçmişleri içine alan bir düzenleme yapmıştır. Bu
düzenlemeyi yaparken 218 bin geçici işçiyi sürekli kadroya almıştır; ki, bu
cumhuriyet tarihinde çok önemli bir gelişmedir. Yani, kamuda çalışanların,
işte, altı ay ve daha üstü çalışanları sürekli kadroya alma bakımından ve bu
arada da daha önce işsiz bırakılan, sokağa atılan özelleştirmedeki işçileri de
mağdur etmemek açısından 4/C kapsamına almıştır. Bu da önemlidir.
Ben burada şunu vurgulamak
istiyorum: Yani, bütçenin tabii ki rakam rakam bazı şeylerini aldığınızda
tenkit edilecek çok husus vardır, fakat genele baktığınızda, geçmişte hep
bunlar burada söylenmiştir, sanki hep olumsuz bir temennilerde bulunmuştur.
Yani, bu bütçenin sonuç alınamayacağını ve sıkıntı yaratacağı vurgulanmıştır,
aksi olmuştur hep. Bütçe açıkları ilk defa AK Parti iktidarıyla beraber iki
yakası bir araya gelmiştir. Yani, yüzde 14,6 civarında olan millî gelir
içerisindeki açık payı geçen sene yüzde 1’in altına 08’e inmiştir. Bu aslında
son derece olumlu bir gelişmedir. Yani, bir taraftan siz mali disiplini
sağlıyorsunuz, bir taraftan büyümenizi sağlıyorsunuz, diğer taraftan, on altı
senedir başarı gösteremediğiniz enflasyonu tek rakamlı hanelere indiriyorsunuz,
gelir dağılımında adaleti sağlamak açısından son derece olumlu gelişmeler
oluyor, çalışanlarınızın, dar gelirlileriniz ücretlerini diğer gruplara göre
daha fazla artırmak için sosyal politikalar uyguluyorsunuz ve neticede bu
bütçenin övünülecek bir çok tarafını görmezlikten geliyorsunuz. Bunu tabii
anlamakta zorluk çekiyorum.
MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) –
Onu da size bıraktık. Övünme kısmını size bıraktık.
MEHMET ZEKAİ ÖZCAN (Devamla)
– Zaten halkımız bunu bize bıraktı ve takdir etti bu neticeyi.
Ben son olarak şunu söylemek
istiyorum: Bu bütçenin 2008’de de hedeflerini tutturacağını. Nasıl geçmişte
tutturamayacağı iddiaları olmuşsa, aksi tutmuşsa 2008’in de tutacağını ümit
ediyorum.
Şimdiden hayırlı olmasını
diliyorum.
Teşekkür ediyorum Sayın
Başkan.
BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz
Sayın Özcan.
Buyurun Sayın Esfender
Korkmaz.
ESFENDER KORKMAZ (İstanbul)
– Efendim, çok teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum. Yeni bütçenin hayırlı
olmasını diliyorum. Cumhuriyetimizin 84’üncü yılının hayırlı olmasını
diliyorum. Dün de kaybettiğimiz dört şehit için topluma başsağlığı diliyorum.
Değerli arkadaşlar, benim
konuşmam 2008 bütçesinin ekonomik ve sosyal etkilerinin ne olacağı, kaynak
dağılımı ve gelir dağılımına olacak etkilerinin değerlendirilmesi olacaktır.
Bu arada, bütçeyi hazırlayan
değerli bürokratlara da teşekkür ediyorum. Maliye Bakanlığı bürokratlarının çok
ehil ve yetkin olduğunu da yakınen biliyorum. Onun için, bürokratlara da
teşekkür ediyorum.
Değerli arkadaşlar, 2008
bütçesi, söylediğim ekonomik ve sosyal etkileri açısından bazı olumsuz
neticeler doğuracaktır. Neden doğuracak? Çünkü, iki başlık altında bunu ifade
etmeye çalışacağım. Birisi, uygulanmakta olan kısa vadeli politikalar bütçe
politikasında etkinliğe izin vermiyor. Yani, bütçe politikasını iktisat
politikalarından ayıramazsınız. İktisat politikaları içinde ve iktisat
politikalarına paralel olarak, koordineli olarak, uygun olarak bir bütçe politikasının
uygulanması gerekiyor. Ama, bu kısa vadeli politikalar bütçenin başarılı
olmasına izin vermiyor. Birinci gerekçem bu.
İkinci gerekçem: Faiz dışı
fazla uygulaması Türkiye’nin ekonomik ve sosyal gelişmesine, Türkiye’nin
ekonomik ve sosyal yapısına uygun değil, bugünkü konjonktüre uygun değil.
Bu iki nedenle 2008
bütçesini bütçe politikası açısından değerlendirmeye çalışacağım.
Şimdi değerli arkadaşlar,
bir defa, uygulanmakta olan kısa vadeli politikalar bütçe politikasında
etkinliğe izin vermiyor. Nasıl oluyor bu? Şimdi, dünyada son 2002 yılından,
2001 yılından beri dünyada küreselleşme oldukça ileri düzeylere ulaştı, sermaye
hareketleri çok hızlandı ve dünya adeta bir finans tuzağına düştü. Bugün,
dikkat edersek, bütün dünyada reel sektör itibariyle bir değerlendirme yok
hatta üniversitelerde bile artık para politikaları, finans politikaları ön
plana çıktı. Dolayısıyla, dünyada reel sektörle finans sektörü arasındaki denge
bozuldu. Biliyorsunuz eski FED Başkanı “Sermaye hareketlerinin reel sektöre
göre 10 kat büyüdüğünü ifade ediyorum” dedi. Bu doğrudur. Finans sektörü aşırı
büyüdü balon yaptı. Şimdi dünya böyle bir finans tuzağı içine düşerken Türkiye
kendisini koruyamadı arkadaşlar. Türkiye bu finans tuzağından kendisini
koruyamadı. Nasıl koruyamadı? Şimdi, bu finans tuzağından Türkiye’nin kendisini
koruması için yapısal çözümlere dayalı, sektörel dengelere dayalı politikalar
uygulaması gerekirdi. Uygulanan politikaların neticelerine bakarsak. Türkiye’de
ekonomik istikrarın bıçak sırtında olduğunu söyleyebiliriz. Nasıl bıçak
sırtında? Bir defa, biliyorsunuz kırılganlık yüksek. Bu ne demektir? İşte,
dünya borsaları yüzde 3 veya yüzde 2 inip çıkarken bizim sorsa yüzde 10 yahut,
işte, aynı düzeyde inip çıkıyor. Bu geçen yıl da böyle oldu bu yıl da. Demek
ki, Türkiye’de kırılganlık yüksek. Şimdi bütçe açığı azaldı, ama dış cari açık
arttı.
Arkadaşlar, tabii burada
önemli olan bir ekonomide iç açık ve dış açığı birlikte çözmek. Siz eğer iç
açığı çözüyorum derseniz, yani iç tasarruf açığını değil bütçe açığını yahut
mali açığı çözülüyorum derseniz, ama dış açık artıyorsa bunun bir anlamı olmaz
daha da kötü. Çünkü, dış açık, cari açık bir ülkenin kaynak kaybetmesi
demektir, döviz kaybetmesi demektir. Cari açık bir ülkenin kazandığı dövizlerle
kaybettiği dövizler arasındaki menfi farktır biliyorsunuz. O zaman, siz şimdi
döviz kaybederken demek ki, cari açık
ortaya çıkarken rakamları hepiniz biliyorsunuz, döviz kaybederken hiçbir
şekilde iç açığın getireceği, daha doğrusu bütçe açığını çözmenin getireceği yararlardan
faydalanamazsınız.
Şimdi, borç olayına çok
değindik, arkadaşlar da değindi.
Arkadaşlar, tabii Türkiye’de
önemli olan reel faizdir. Bugün reel faiz yüksek. Ayrıca, borcun, yani bir “net
borç stoku” diye ortaya çıkarılan yanlıştır.
Bakın arkadaşlar, “brüt ve
net borç stoku” kavramları bütün dünyada var, Avrupa Birliğinde de var, ama
bizde bu yanlış algılanıyor. Aslında bu bir nakit açığını ifade etmek için
kullanılır. Yani, siz nakit açığını “net borç stoku” olarak ifade ederseniz
yanlış olur. Neden yanlış olur? Bakın, brüt borç stokundan net borç stokuna
nasıl geçiliyor arkadaşlar? Efendim, mevcutları, yani devletin borçları var ya
ödediği faizler var, bir de varlıkları var, onlardan geliri var. İkisinin
arasında fark olması lazım, arasındaki net borç stoku. Şimdi Merkez Bankası net
varlıklarına itiraz etmiyorum, kamu mevduatına da etmiyorum. Aslında etmek
lazım, ama bakın arkadaşlar “İşsizlik Sigortası Fonu net varlıkları.” Şimdi
İşsizlik Fonu net varlıkları, sabahleyin arkadaşlarla konuştuk, maliyecilerle
de konuştum. Şimdi, siz, yani işsizlik sigortası net varlıklarını bir özel
bankaya veya bir kamu bankasına yatırıp da hazine oradan faiz mi alıyor diye
sordum. “Hayır” dediler. Tersine bunun senetlerini, yani hazine bunu kullanıyor
faiz veriyor.
Şimdi arkadaşlar, tamam kamu
malı sayılmaz aslında bu. Çünkü, işçinin malıdır. Yani, siz, faiz ödediğiniz
bir borcu borçtan saymıyorum nasıl diyebilirsiniz. Yani, madem faiz
ödüyorsunuz, madem borç alıyorsunuz bu fondan, o fon devlet fonu değil üstelik,
o fon işçinin fonudur, dolayısıyla, burada devlet varlığı da sayamazsınız. Faiz
ödediğiniz bir kamu, faiz ödediğiniz İşsizlik Sigortası Fonu net varlıklarını
da brüt borçtan düşemezsiniz arkadaşım. Bu yanlıştır, Türkiye’de bunun
düzeltilmesi gerekiyor.
Şimdi, öte yandan, tabii,
Türkiye’nin kamu sektörünün dış borcu çok artmadı. Doğrudur. Gayrisafi millî
hasılaya oranı düştü. Ama, bakın, özel sektörün net döviz pozisyonu 55 milyar
dolar. Yani, yarın bir kur artışı olursa özel sektörün, dış borcu olanların çoğu
iflas edecek. Özel sektörün stok olarak dış borcu 130 milyar dolara çıktı.
Şimdi, dolayısıyla, yani “dış borç” denince Türkiye’nin dış borcu anlaşılır,
yalnızca kamunun dış borcu değil. Neden Türkiye’nin dış borcu anlaşılır? Çünkü,
bir ülke dış borç alınca içeriye kaynak girişi oluyor gayrisafi millî hasıla
artıyor, dış borç ödeyince dışarıya kaynak çıkışı oluyor gayrisafi millî hasıla
azalıyor, yani büyümeyi etkiliyor. Bir.
İkincisi, iç borç değil ki,
dış borç alırken de döviz giriyor öderken de döviz çıkıyor. Yani, döviz etkisi
itibarıyla, gerek döviz etkisi itibariyle gerek büyümeyi etkilemesi itibariyle
Türkiye’nin dış borcu önemlidir kamunun dış borcu önemli değil.
Şimdi geçtik enflasyona
arkadaşlar. Gerçekten enflasyonda düşme var bunu kimse inkar edemez. Ama, bunun
sebebi, hepimizin yanıldığı bir husus var o da şudur: Aslında bunun nedeni 2001
yılındaki yangın söndürme politikalarıdır. Nasıl görüyoruz bunu? Bakın, açın,
TÜFE 2004 yılının Mart ayında 11,8, Nisanında 10,2 olmuş. Yani, Hükûmet olur
olmaz bir yıl sonra düşmüş. Şimdi, Hükûmetin bir yılda bu kadar düşürmesinin
nedeni ne? Nedeni, kısa vadeli politikalar. Yani, yangın söndürme politikaları.
ÜFE de öyle. Yani, o zamanki toptan eşya fiyatları. O da 2004’ün Ocağında 10,8,
Şubatında 9,1 olmuş. Şimdi bugün bakıyoruz yine 8-9 yahut işte yıl sonunda 8
hedefinin üstünde olacak.
Şimdi arkadaşlar, 2001
yılındaki bu kısa vadeli politikalar
enflasyonun köpüğünü aldı, ama yapısal çözümler olmadığı için, yapısal
politikalar uygulanmadığı için bugün enflasyon halen o yapısal enflasyon olarak
devam ediyor. Onun için, enflasyonda bir başarı olması için mutlaka kur
politikasının değiştirilmesi lazım, kur etkisinin enflasyon üzerinde, yani
giderilmesi lazım ve yapısal çözümlerin gündeme getirilmesi lazım.
Büyümede gerçekten bir
başarı var, ama ithalata dayalı büyüme olsun ne olursa olsun bunu kimse inkar
edemez. Yalnız arkadaşlar, büyümenin, gönül isterdi ki istihdama da etkisi
olsun, gelir dağılımına. Yani, herkes büyümeden pay alsın. Şimdi büyümeden
çalışan kesimin pay almadığını biliyoruz. Neden? Çünkü, çalışan kesime
enflasyon kadar zam yapılıyor yahut artış yapılıyor, ama büyümeden bir pay
verilmiyor. Dolayısıyla, büyümeden de pay alması lazımdı. Bir.
İkincisi, istihdam olayını
da yanlış tartışıyoruz arkadaşlar. Bizi istihdam olayında yanlışa düşüren
TÜİK’tir. Neden TÜİK’tir? Çünkü, TÜİK’in anketleri ve TÜİK’in işsizliği tarifi
iktisat kurallarına yahut da bildiğimiz istihdama çok aykırı tariftir. Nasıl?
Biliyorsunuz işsiz sayısını ilan ediyor TÜİK, ama bir de diyor ki: “Morali
bozulmuş işsizler. Ben bunları işsiz saymıyorum. Çünkü, bunlar iş aramıyor.”
700 bir dolayında.Yahut diyor ki: “Yarın iş bulsa çalışacak olan 2 milyon insan
var.”
Şimdi arkadaşlar, bu 2
milyon insan eğer yarın iş bulup çalışacaksa bunlara işsiz nasıl dersiniz, ama
TÜİK “Ben bunlara işsiz demiyorum.” Neden? “Çünkü, bunlar iş aramıyor” diyor.
Arkadaşlar, Türkiye’nin
gerçeklerini bilmemiz lazım. Eğer bir çözüm alacaksak, bir önlem alacaksak
Türkiye’nin gerçek işsiz sayısını bilmemiz lazım. Başka türlü aldanırız. Yani,
Hükûmet de aldanır, efendim araştırmacı da aldanır. Onun için, Türkiye’de
gerçek işsiz sayısı bugün oran olarak ifade edilenin 2 katıdır.
Şimdi, büyümenin, tabii, iyi
dedik, ama arkadaşlar, dünyada da bir büyüme konjonktürü var. Yani, Çin de
yüzde 10 büyüyor. Buna rağmen ben büyümede başarısızlık var demiyorum, ama
dünya konjonktürü olumlu artan konjonktür. Bu bize büyümede yardım etti. Onun
için, onun da önemli payını inkar etmemek lazım ve nihayet bugün uygulanan
istikrar politikaları içerisinde devlet zayıfladı arkadaşlar. Bakın, devletin
ekonomideki payının düşmesini hepimiz savunuyorduk. Çünkü, böyle şişmiş ve
zayıf bir devlet kimse istemiyor. Ama, bugün de devlet maalesef zayıfladı.
Nasıl zayıfladı? Çünkü, merkezi devlet ne yapıyor, mahalli idareler ne yapıyor
arkadaşlar bileniniz var mı? Belediyeler her işi yapıyor. Burs da veriyor,
sağlık hizmeti de yapıyor. Yani bir karmaşa var. Bu devleti zayıflatır. Ayrıca,
tabii özelleştirme de devleti zayıflatıyor. Kimse özelleştirmeye karşı değil,
ama arkadaşlar, özelleştirmenin toplum yararına olması lazımdır. Şimdi siz
özelleştirme yaptınız veya Türkiye yaptı özelleştirme. Peki, tüketici refahı
arttı mı? Yani, bu özelleşen kurumların maliyetleri düştü mü, bunlar daha ucuza
mal mı üretiyor, daha kaliteli mal mı üretiyor, bunlar zam yapmadı mı, bunlar
istihdamı artırdı mı? Tersine azalttı biliyorsunuz. Yani, bütün bunlar da
devleti zayıflattı. Ben size devletle ilgili başka bir örnek vereyim: Bakın,
bugün en fazla üzerinde durulan TOKİ ve KİPTAŞ 500 bin dolara daire satıyor.
Arkadaşlar, arsası devletten bedava, harç vermiyor, vergi vermiyor. Peki özel
sektör ne yapacak söyler misiniz? Yani, özel sektörün yolunu kesmiyor mu bu
şartlarda? Yani, devlet vergi alır hizmet yapar, ama bu şekilde bir yandan
özelleştirme yapıyorsunuz bir yandan devlet özel sektörün yapacağı gibi lüks
konut üretiyor satıyor. Böyle bir devlete güçlü devlet demek çok zor. Onun
için, devleti güçlendirmemiz lazım arkadaşlar.
Faiz dışı fazla. Dedim ki;
bir, uygulanmakta olan politikalar bütçenin etkinliğine izin vermiyor; iki,
faiz dışı fazla Türkiye şartlarına göre uygun değil. Neden uygun değil? Bir
defa bütçemiz esnek değil arkadaşlar. Faiz dışı bütçe fazlası uygulayabilmeniz
için kısacağınız, önlem alacağınız, tasarruf edebileceğiniz elinizde kaynak
olması lazım. Şimdi bütçede faiz yüzde 25,2. Sosyal güvenlik açıkları da yüzde
18. Demek ki yüzde 43’ünde bir işlem yapamazsınız bütçenin. Peki, personelde
bir işlem yapabilir misiniz? 2.400 memur, 2.600 galiba işçiyle personel
ödeneklerinde de bir şey yapamazsınız. Ne yaparsınız? Cari harcamalar.
Biliyorsunuz millî savunma harcamalarında da bir kısıntı yapamazsınız. Peki
nede yapıyorsunuz o zaman? Tarımda yapıyorsunuz ve yatırımlarda yapıyorsunuz.
İşte işin sıkıntılı tarafı da bu. Yani, siz eğer kamu yatırımlarını kısarsanız,
kamu yatırımları, altyapı yatırımlarını kısarsanız, bu, işte, sektörel dengeyi
bozar, yatırım eğilimini azaltır özel sektörün. Gerçi yatırım eğilimi artmıyor,
ama 2008 programında büyüme kamu sektöründe eksi 3,9 azalıyor. Daha da önemlisi
sermaye-yoğun yatırımlar yapılıyor arkadaşlar. Kur düşük, sermaye-yoğun
yatırımlar yapılıyor Türkiye’de. Bakın, dikkat edin, emek-yoğun yatırım
yapılmıyor. Bütün dünyada KOBİ’ler yatırımların yüzde 30’unu, 40’ını yaparken
Türkiye’de yüzde 10’un altında KOBİ yatırımları. Demek ki emek-yoğun yatırım
yok. Sermaye-yoğun yatırım da büyümeyi sağlar, ama istihdama faydalı olmaz,
istihdam dostu olmaz.
Değerli arkadaşlar, ayrıca,
faiz dışı uygulamasının en önemli olumsuz etkisi yatırımlara olan olumsuz
etkisidir. Bu, kaynak dağılımını olumsuz etkiliyor. Ayrıca, bütçe dışı
harcamalara zorluyor hükümetleri. Yani, şimdi, iliyorsunuz, arkadaşlar belki
daha iyi izah eder yahutta yanlışım varsa düzeltir. Şimdi özelleştirme
gelirleri hazinede ya bir fona kaydediliyor ya da gelir olarak kaydediliyor,
ama nereye harcandığını ben bilemiyorum doğrusu. Çok araştırdım nereye
harcandığını çok kesin olarak bilemiyorum. Şimdi niye bu? Çünkü, faiz dışı
fazlayı tutturabilmek için bütçe dışı harcamalara yöneliyor hükûmetler. Onun
için, bence Türkiye’de faiz dışı fazla uygulamasını kaldırmak lazım onun yerine
bir iktisadi gelişme programı yeniden yapmak lazım. Bakın, kalkınma değil,
gelişme, sosyal gelişme programı yapmak lazım. Sıcak parayı çözmek için bir
geçiş dönemi uygulamak lazım. Kur politikası, dalgalı kur politikası Türkiye
için uygun değil. Dolarizasyon var. Çünkü faizler yüksek. Vadeli döviz
işlemleri yok Türkiye’de. Onun için, dalgalı kur politikası Türkiye için
getirilmiş bir yanlıştır. Bunu değiştirmek lazım, bir zaman içerisinde çözmek
lazım. Yani, belirli bir geçiş dönemi içinde. Kaynak dağılımında etkinlik
sağlamak için devletin yeniden yapılandırılması lazım. Ayırıcı, sektörel ve
proje bazında teşvikler vermek lazım. Merkezi devletle mahalli idarelerin neler
yapacağını çok iyi tarif etmek lazım.
Teşekkür ediyorum, saygılar
sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz
Sayın Korkmaz.
Buyurun Sayın Kutluata.
MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, saygıdeğer üyeler, kıymetli bürokratlar, değerli
basın mensupları; sözlerime başlamadan önce hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Sayın Bakan bütçe sunumu
süresinin yarısından fazlasında dünyadaki gelişmelerle ilgili yaptığı girişten
sonra “Türkiye ekonomisindeki gelişmeler” başlığı altında açıklamalar yaptı.
Dünya ekonomisinde yaşanan gelişmeler Türkiye ekonomisinin lehine bir ortam
oluşturmuştur, ülkemiz için problem olan hususların çözümünde önemli avantajlar
sağlamıştır. Dünya ekonomisi 2006 yılında yüzde 5,4 büyüme gerçekleştirmiştir,
2007 yılında da 5’e yakın bir büyümeyi gerçekleştireceği anlaşılmıştır. Bu
arada, yükselen piyasa ekonomilerinde büyüme oranları hayli yüksek olmuş. Çin
yüzde 11’in üzerinde büyüme sağlamış. Hindistan 9,7 büyüme gerçekleştirmiş
2006’da. Rusya 6,7 büyüme gerçekleştirmiş. Doğu Avrupa bölgesinde bile büyüme
yüzde 6,3 olmuştur. Bütün bu söylenenler, dünya bir büyüme süreci içindedir son
yıllarda onu gösteriyor. Dünya ticareti de bir büyüme hacmi ortaya koymuş ve
2006’da yüzde 9,2, 2007’de de 6,6 civarında dünya ticaret hacminde büyüme
sağlanmıştır. Dünyadaki likidite bolluğu devam etmekte, dünya ekonomisi
istikrarını sürdürmekte, uluslararası sermaye ciddi gelişme ve gerçek istikrar
sağlayan ülkelere yönelmeye devam etmektedir yatırım amaçlı olarak.
Bu kısa özeti size dünyayla
ilgili gelişmeler konusunda yapılan takdimde söylenenlerle ilgili bir görüş
ayrılığımız veya bir tespit ayrılığımız olmadığını ifade etmek için yaptım.
Gerçekten dünyadaki gelişmeler Türkiye’nin de o geçtiğimiz yıllarda böyle bir
fırsatı, böyle bir dönemi kaçırmaması gerektiğini önümüze koyuyor. Ancak,
Türkiye bölümüne gelince katılabileceğimiz noktaların fevkalade azalmakta
olduğunu görüyoruz. Sayın Bakanın Türkiye ekonomisiyle ilgili izahlarını
dinlerken bu ülkede yaşayan ve olup biteni yakından takip eden insanlar olarak
başka bir alemden bahsedildi zehabına kapılıyorsunuz. Sayın Bakanın,
dolayısıyla Hükûmetin Türkiye ekonomisiyle ilgili çizdiği pembe tabloyu gerçek
rengiyle ortaya koyabilmek için gayrisafi millî hasıla, enflasyon, dış ticaret
açığı, doğrudan yabancı sermaye yatırımları, Merkez Bankası rezervleri,
özelleştirme, yabancılara satışlar, istihdam ve daha pek çok konuda
söylenmeyenleri söylemek, gerçekleri ortaya koymak gerektiği anlaşılıyor.
Türkiye gibi ülkelerin
önünde iki yol vardır. Ya günlük iktisadi politikalar uygulanır durum idare
edilir ya da daha ciddi ilkelerce gerçek anlamda kalkınma sağlanır ve bunlar
birbirine eklenerek gider. Şu anda Türkiye’ye yakışan bu ikinci yoldur. Ancak,
burada durumu idare etmek isteyen bir anlayışın geçmişe yönelik
değerlendirmeleriyle önümüzdeki yılın programını görüyoruz. Bu söylediklerimin
esas gerekçesi Sayın Bakanın ve birçok durumda Hükûmet üyelerimizin,
dolayısıyla Hükûmetin ifade ettiği, temel konularda ifade ettiği hususlardır.
Bunlardan bir tanesini örnek olarak alalım ve diğerlerinden de kısaca
bahsedelim.
Büyüle ve gayrisafi millî
hasıla konusuna bir bakalım. Aynen alıyorum Sayın Bakanın konuşma metninden.
“2002 yılında 181 milyar dolar olan gayrisafi millî hasıla 2008 yılında 520 milyar
dolara ulaşacaktır. Önümüzdeki dönemde gayrisafi millî hasılamızı 2 katına
çıkaracağız.” İfade budur. “Önümüzdeki dönem” ifadesinin burada ne kadarlık bir
zamanı kapsadığı anlaşılmıyor. Onu bir kenara bırakalım. Ekonomiden,
kalkınmadan, gelişmeden haberdar olan insanlar bilirler ki, bu, on yıl
civarında bir süredir. 2 katına katlama süresi on yıl civarında bir süredir.
Çünkü, istikrar içinde tutturulabilen ortalama yıllık büyümeler 107
civarındadır. Nitekim, Türkiye, Devlet Planlama Teşkilatı vasıtasıyla,
aracılığıyla beş yıllık plan uygulamalarına başladığı dönemlerde,
hatırlayacaksınız yılda yüzde 7 kalkınmayı gerçekleştirmek suretiyle ekonomiye
on beş yılda 2’ye katlama gibi bir hedefle yola çıkılmıştı. Şimdi Sayın Bakanın
verdiği rakamlardan ilk dört yılda büyüme oranının yüzde 7,3 olduğunu, içinde
bulunduğumuz yılda yüzde 5 olarak gerçekleşeceğini üst üste koyarsak yüzde
7’nin biraz altında, 6,9 civarında bir ortalama büyümeden bahsediyoruz. Şimdi,
bu ortalama büyüme rakamı ile biz millî gelirimizdeki artışı ifade edersek
başka bir rakam çıkıyor, ama devamlı “181 milyar dolardan aldık, işte, 2006’da
400 milyar dolara çıkardık, 2007’de şuraya, 2008’de 520 milyar dolara çıkardık”
demenin anlamını ben gerçekten anlayamıyorum. Ne Sayın Bakanın, ne sayın Hükûmetin
böyle bir yanıltıcı ifadeyi kullanmaya ihtiyacı olduğunu da zannetmiyorum. Eğer
biz 520 milyar dolardan bahsedeceksek “181 milyar dolar” lafını kullanmayalım.
İfade olarak orada, 375 milyar dolarlık dengeyi sağlamak için öyle bir rakama
ulaşırsınız. Eğer 181’i söyleyecekseniz, 250 milyar dolarlık bir millî gelirden
bahsetmemiz gerekir. O zaman biz, enflasyon dolayısıyla birbirini tutmayan
rakamlardan çok sıkıntı çekmiş ülke olarak, şimdi, dolar kurundaki
düzensizlikten ötürü yanıltıcı ifadeleri niye kullanıyoruz? Şimdi eğer bu yola
girildi ise bundan sonra önümüze gelen her izahı şüpheyle karşılamak
mecburiyetinde kalıyoruz.
Dolayısıyla, bu ifadede “Fert başına millî gelirimizi
-Hükûmet olarak ifadeleri alıyorum, bunun Sayın Başbakana da kullandırttırıldığını
görüyorum- 2.500 dolardan aldık, 5.600’e çıkardık, 6 bine yaklaştık.”
deniliyor. O zaman, niye yüzde 7 kalkınma hızından bahsediyor, büyüme hızından
bahsediyoruz? Büyüme hızını niye yüzde 25 demiyoruz? Yani, hep büyüme hızlarını
bir tarafa koyup yan tarafına da gayrisafi millî hasıla artışlarını bu şekilde
koymak kimseyi niye rahatsız etmiyor, anlamıyorum.
Şimdi burada bunun birtakım faydaları olduğunu görüyorum.
Gerçekten seçim sathı mailinde, işte, muhalefet mensupları olarak vatandaşa soruyoruz: “Hâliniz nedir?” İşte,
“İyiyim.” diyene gerçekten rastlamıyorduk, birtakım açıklamalar… “Peki, bana
iyi bir şey söyleyin.” “Sen de iyileşme var mı?” “Yok.” “Çocuğun iş buldu mu?”
“Yok.” “Çevrende, yakın çevrende?..” Tebessüm etmeyin Sayın Milletvekilim, ben
bunu halkın kendisine soruyordum, durumunda iyileşen tabii çok var da… “Yok.”
“Peki, niye böyle sesin çıkmıyor?” “Ama, dolar düştü.” diyordu vatandaş,
dolarla hiç ilgisi olmayan vatandaş. Yani, bunun vatandaş üzerinde, devamlı
döviz ve dolar sıkıntısı çekmiş bir ülke olarak dolar değerinin düşük olması,
dolar kurunun düşük olması, bilmeyenler nazarında bazı güzel çağrışımlar
yapabilir, ama, Türkiye ekonomisi şimdi ne çekiyorsa bu düşük kurdan çektiğini
hepimiz biliyoruz.
Dolayısıyla, bu noktada ben bunu bir tenkit olarak söylemekle
birlikte, böyle bir yanıltıcı ifadeye Hükûmetin ihtiyacı olmadığını da söylemek
suretiyle daha net yollardan gidelim diye arzu ediyorum.
Şimdi diğer konulara, bahsedilen diğer konulara gelecek
olursak, bakınız, dış ticaret açığı konusu: Diğer arkadaşlarım temas edecekler,
fazla girmek istemiyorum, ama, Haluk Ayhan Bey’in de belirttiği gibi dış
ticaret açığı devamlı artmaktadır. İhracat rakamının artması, elbette
sevinilecek bir husustur, ama, dış ticaret açığının artması değil midir esas
olan? Yani, biz 100 milyar dolar dış ticaret eşiğini geçtik, ihracat eşiğini
geçtik diye kutlama yapma hakkımız olabilir, ama, aradaki artışın büyümesinden
ötürü ithalatın çok artmış olmasından, ötürü makasın açılmış olmasından ötürü
dövüneni de ortada görmüyoruz. O zaman, dış ticareti, ihracatımız 200 milyar
dolara çıkar, ithalatımız 500 milyar dolara çıkarsa, yine bunu kutlayacak
mıyız?
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Önemli olan oran, nominal
büyüklük değil.
MÜNİR KUTLUATA (Devamla) - Yani, oran gayet tabii. Ama,
oranın açıldığını, ihracattaki artışın oran olarak yüksek görülmesinin düşük
ana rakama oranlanmasından kaynaklandığını, ithalattaki artışın oran olarak
masum gösterilmesinin esas ithalat rakamının zaten büyük olmasından kaynaklandığını
da biliyoruz Alaattin Bey.
Dolayısıyla, söylemek istediğim şu: Bazı rakamlara farklı
önemler atfedebiliriz, bazı rakamlarla maksadımızı daha iyi anlatmaya gayret
edebiliriz. Ama, bu yanıltıcı olursa, bunun arkası gelmeyecektir.
Şimdi, sözlerimin başında söylediğim dünyadaki olumlu
gelişmelerin Türkiye’ye aksetmesi, Türkiye’ye faydası olması hususu hepimizi
sevindiren bir husustur. Ama, Türkiye’de görüyoruz ki, eğer işe o açıdan
girecek olursak, Türkiye’ye giren sermayenin kâr amaçlı girmesi, para kazanma
amaçlı girmesi, yatırım amaçlı girmemesinin önümüzdeki sıkıntılarını hepimiz
yaşayacağız, hatta, bazı arkadaşlarımız “Şimdiden bunlar için belirli
programlar yapmalıyız.” demiş bulunuyorlar.
İstihdam meselesine gelince: İstihdam konusu, “Tarımdaki istihdam
çoktu, bunun bir kısmını naklettik, diğer alanlara kaydılar, tarımda istihdam
gelişmiş ülkeler istikametinde bir gelişme gösterdi.” demeyi ne kadar gerçekçi
bulabiliriz? Eğer, tarımdan başka alanlara göçen insanlar varsa, bunların
oranın cazibesinden mi gittiğini, yoksa, kırsal kesimin itişinden mi gittiğini
bilmek zorundayız. Türkiye’nin şartlarından uzak bu tür genel
değerlendirmelerin bizim meselemizi çözmek bakımından bir ferahlık
getirmeyeceğini hepimizin bilmesi
gerekiyor. Türkiye’de kırsal kesimden göç eden insanların bulundukları yerde
geçinememesinden ötürü “büyükşehirde Allah kerim” metoduyla gittiklerini
hepimiz biliyoruz.
Şimdi böyle olunca, bunun net ölçülerini söylemek lazım,
şurada şu kadar yatırım, şurada şu kadar gelişme, şu kadar iş gücü talebi,
arkasından da bu gelişme oldu demek lazım. Ama biz biliyoruz ki, Avrupa
Birliğinin zorlamasıyla, tarım kesimindeki, esasen istihdamın da değil, nüfusun
eksik istenmesi dolayısıyla istihdamın eksik arzu edilmesi dolayısıyla burada
verilmiş sözler olduğunu, bu istikametteki rakamların bizim bu anlamda bizi
biraz rahatlattığını kabul etmeliyiz, bunun altında böyle bir psikoloji var.
Hatta, ben endişe ediyorum ki, tarım kesiminden 10 milyon nüfusun şehirlere
yahut başka alanlara aktarılması şeklindeki ısrarın çözümü hususunda endişe
ederim ki, eli nasırlı insanlarımıza üç saatlik bir “Turizm kursu” adı altında
kurs verip, eline bir peçete tutuşturup turizm elemanı yapabiliriz. Nasıl
yapılacak? Belli değil. Ama, bunların sözü veriliyor, bu istikamette gidiliyor.
Dolayısıyla, Türkiye bir çalkalanma, bir savrulma içindedir, bunu bilelim ve
bunun, gerçek temel rakamların, temel değerlerin üzerinde bina edilmemesinin
sonucu olduğunu da bilelim. Dolayısıyla, dünyada bir şeyler yer arayacak, sermaye yer arayacak, ciddi ülkelere yatırım
için gidecek, Türkiye’ye sadece faiz için gelecek ve biz bundan memnuniyet
duyacağız.
Şimdi size sözlerimi bu anlamda sürdürmemin sebebi, bu
açıklamalar sırasında bu söylenilenleri hayretler içinde dinlemiş olmamdan
ötürüdür. Gerçekten, Sayın Maliye Bakanımız Türkiye ekonomisinin genel
durumuyla ilgili çok farklı bir perspektif getirebilirdi, daha farklı şeyler
söyleyebilirdi. Biz, Türkiye yine güzel görünürdü ve biz de ona katılabilirdik
veya tenkitlerimiz az olurdu. Yani, bu kadar farklı yollara niye başvuruluyor,
gerçekten anlayamıyorum.
Bakınız efendim, doğrudan sermaye yatırımları: “20 milyar
dolar doğrudan sermaye yatırımı.” İfade, Sayın Bakanındır. Değil mi Sayın
Bakanım? Bunun, gelen sermayenin kendisi tarafından fiilen yatırıma dönüşen
miktarı ne kadar acaba? Eğer biz buradan –öyle anlıyorum ki- satılan
kurumlarımızdan elde edilen gelirleri kabul ediyoruz. Biz buna doğrudan sermaye
yatırımı dersek, öbür taraftan Çin şu kadar doğrudan sermaye yatırımı çekiyor
diye gıpta etmemizin ne anlamı var? Demek ki, biz o yolu hiçbir zaman
tutturamayacağız demektir. Doğrudan sermaye yatırımı… Bunu, gerçekten anlamakta
zorluk çekiyorum. Köylünün biri tarlasını satsa borçlarını ödese, doğrudan
sermaye yatırımı mı yapmış olacak? Çocuğunu okutsa, belki beşerî sermaye
yatırımı yapmış olur, efendim yeni bir iş alanına atılsa belki bir anlamı olur.
Bu, fakirliğin, çaresizliğin bir anlamıdır.
Özelleştirmenin uzantısı olarak bunlar yapılıyor diyeceksek,
özelleştirmenin mantığıyla fevkalade zıt, fevkalade taban tabana bir konudan
bahsediyoruz demektir.
Nedir özelleştirmenin hareket şekli dünyada? Kamunun, özel
sektör kadar maliyetlerde hassas olamayacağı ve başka birtakım sebeplerden
ötürü bunun yapılmasıydı. O zaman özelleştirmeyi biz kamudan alıp kendi
insanımıza devretmek zorundaydık. Ha, bunun yanında yabancılar da olurdu,
belirli hisselerle girerlerdi. Ama, Türkiye’nin gerçekten esas üretim
birimlerini yabancılara devrettiğimiz takdirde, bunun ekonomiyle, millî
ekonomiyle izahı nasıl olacak bilemiyorum.
Bakın, Türk Telekom’un reklamlarına bakınız: “Türkiye’nin dev
telekomünikasyon kurumu” diyor. Rahatsız oluyoruz. Evet, öyleydi, ama şimdi
öyle değil. Bari ismini değiştirelim, bari reklamları kontrol ettirelim. Onun
için, bakın, özelleştirmelerde yabancılara satışlarda, yabancılara ilave yasal
desteklerin de ima edilmiş olması veya söz verilmiş olmasına, bir şeyle ispat
edecek durumda değilim, ama, ima edilmiş olmasını gerçekten çok üzüntüyle
karşılamak lazım. Bu kuruluşlar bu tür ülkelere bu yatırımları yaparken,
yarınla ilgili aynı tavizlerin devam edeceğinden emin olmadan adım
atmadıklarını biz biliyoruz. Ama Sayın Bakanımız burada diyor ki: “Bunlar
sırtına vurup bunları götürecek değil.” Evet, sırtına vurup götüremezler, ama…
O zaman biz yurt dışında işçilerimizin çalışmakta olduğu Alman firmalarını da
Türk firması sayacak mıyız? O farklı olarak ham maddesini oradan kullanıyordur
veya o başka ya da vergisini almıyoruzdur sadece.
Onun için, bir üretim biriminin o ülkedeki varlığının o ülke
için hangi unsurlarıyla ve hangi birimleriyle önemli olduğunu iyi bilmek, iyi
kabul etmek -tabii, hepimiz biliyoruz da- bunları gizlememek lazım. Bunların
içinden sadece, işte, vergi ödeyecek, bilmem şunu yapacak, bunu yapacak
meselesiyle bu olmaz.
Bakın, küçük sanayi teşvik bölgelerine, sanayi bölgelerindeki
belediyelerin hepsi şikâyet eder: “Bütün yükü biz çekiyoruz, çevreyi bunlar
kirletiyor, bütün sıkıntıyı bunlar veriyor, ama, vergiyi İstanbul vergi dairesi
topluyor, çünkü, merkezleri orada.” derler. Bizim de aşağı yukarı, Türkiye bu
anlamda, hele hele kirli sanayilere yeni yatırım diye müsaade etmek suretiyle
Türkiye’nin sadece sıkıntı çekmekte olacağını göreceğiz.
Bir başka nokta, çok uzatmamak için sözlerimi… Işık yanmaya
başladı efendim, Sayın Başkan ikaz etmeden dedim ama, bitiremedim.
BAŞKAN – İlave süreniz var Sayın Kutluata.
MÜNİR KUTLUATA (Devamla) – Sayın üyeler, mesela, yine aynen
Sayın Bakanın ifadesinden okuyorum: “Ayrıca Merkez Bankasının döviz
rezervlerinin bulunduğu yüksek seviye dalgalı döviz kuru rejiminin uygulaması
ve bankacılık işleminin daha sağlam bir yapıda olması, olası bir sermaye
çıkışının cari işlemler açığının finansmanı konusunda yaratacağı riskleri
sınırlandırmaktadır.”
Fevkalade güzel, fevkalade doğru bir ifade. Ama, bu bir
itiraf. Yani, bu ifadeyi kullanmak zorunda olan Sayın Bakanın tarif ettiği
ekonomi, diğer şekliyle öyle olması mümkün değil. Bunun anlamı, bu paragrafın
anlamı şudur: Evet, cari açığı neyle finanse ettiğimiz belli oluyor; ayrıca,
bunu sürdürebilmek için Merkez Bankası dövizlerini yüksek tutmak ve bunun
maliyetini ödemek zorundayız. Yani, bu sıcak paraya biz bir maliyet, iki
maliyet, üç maliyet ödemiyoruz, bir açıdan, iki açıdan, üç açıdan maliyet
ödemiyoruz, birçok açıdan maliyet ödüyoruz. Sadece aldığı, götürdüğü veya bol
kazanç elde ettiği için Türkiye’deki harcamaları vesaire değil, Türkiye’deki
satın almaları değil. Dolayısıyla, bir de Merkez Bankası rezervleriyle bu
sıkıntımız sürüyor.
Şimdi, bir başka ifade “Ülkemizdeki küresel sermaye temsilcisi
olan şirket sayısı 2002 yılında 5.560 iken, 2007 yılı Ağustos ayı itibarıyla
17.400’e ulaştı. Bunun 9.606’sı Avrupa Birliği ülkelerindendir. Bu rakamlar
Türkiye’nin nereden nereye geldiğini açıkça göstermektedir.” Gerçekten, bu
rakamlar Türkiye’nin nereden nereye geldiğini gerçekten göstermektedir. Neden?
Biraz önce söylediğim yabancı şirketlerin Türkiye’de hangi kolaylıklarla ve ne
maksatla bulundukları gerçeğini bildiğimiz zaman, bu “Türkiye’nin nereden
nereye geldiğini gösterme” konusundan, cümlesinden söyleyenlerin anladığı
başkadır, bizim anladığımız başkadır.
Onun için, şunu çok iyi bilmek lazımdır…
Buradan çok uzatmadan istihdam meselesine bir atıfta
bulunarak zamanımı değerlendirmek istiyorum, zamanında bitirmek istiyorum.
Türkiye’de tutmayan istihdam rakamları, anlamını yitirmiş istihdam rakamları,
işsizlik oranları, iş bulma oranları, sağlıklı olmayan birtakım oranlar
söylenip gidiyor. Ama, şunu görelim ve bilelim ki, Türkiye’de Türk insanı, bu
ülkenin nüfusu, kendi kabiliyeti, becerisi, eğitimi, oranı neyse eğitiminin ve
kabiliyetinin, becerisinin gereği, o oranda üretime katılamamaktadır. Yani,
sistem yeni üretim birimlerinin, şu kadar şirket kapandı, şu kadar açıldı,
yabancı şirket şu kadar geldi, şu kadarı Türkiye’de çaresiz kaldı, yurt dışına
fabrikasını taşıyor, bunu biliyoruz. Ama, Türkiye’de üretim birimleri oluşturma
noktasında Türkiye’de bir sistem işletilmiyor. Sanatkâr sanatıyla, zanaatkâr
zanaatıyla, işçi emek gücüyle, genç mezun müteşebbis kabiliyetiyle, iş adamı iş
adamı özelliğiyle Türkiye’de üretime katılamıyor. Katılamadığınız zaman elbette
bu nüfus üretimden uzak kaldığı sürece sadece nerede iş buldu, kim kendisini
nerede davet etti, bunlarla ölçülmek mecburiyetinde. Dolayısıyla, bunu
diyebilirsiniz ki: “Bu farklı bir yaklaşım.” Evet, 210 milyar dolardan, 208
milyar dolardan toplam borçlarımız 420 milyar dolara çıkarsa, yani, bu kadar
bol harcamanın içinde olunduğu bir noktada bu anlamda bir anlayış değişikliği
elbette gerekebilirdi.
Onun için, “Yabancı şirket sayıları Türkiye’de şunu sağlıyor,
bu kadar istihdam sağlıyor, kenarından üç beş insana medet oluyor…” filan diye
teselli bulmanın anlamı yoktur.
Buradan, sözlerimi şununla bağlıyorum: Bakın, ekonomi
politikalarında başarılı değiliz. Diğer konuşmacılar da söyledi, bu rakamların
içerisinde iştirak ettiğimiz bir tek yüzde 7 civarındaki kalkınma rakamlarıdır.
Yüzde 7 civarında kalkınma ithalata dayalı olarak gerçekleştiği için
yarınlardan emin olamıyoruz.
Yine bu konuşmada Sayın Bakan “Bbundan sonra ihracata dayalı
olarak büyümemizi sürdüreceğiz.” diyor, çok güzel bir ifade. Ama, biz ithalata
dayalı olarak büyüdük. Türkiye’de üretime dayalı olarak büyümezseniz, ihracata
dayalı olarak nasıl büyüyeceksiniz? Neyin ihracatını yapacaksınız? Nasıl
ihracat yapacaksınız? İhracatla millî gelirin belirli bir oranı vardır. Eğer,
siz üretimi piyasanız için ve piyasadan edindiğiniz tecrübelerle dışarısı için
yapamaz, sadece fason üretim yapıp, ihracatçılar varlığını sürdürebilmek için
böyle yollara başvuracak olursa, yine sağlıklı olmayan bir ekonomiyle karşı
karşıya kaldığımızı görüyoruz.
Onun için, bunu bir genellemeyle bitirmek gerekirse, Türkiye
kaynaklarını çok iyi kullanmak zorundadır. Bu kaynaklardan beşerî kaynaklarını
iyi kullanamadığını görüyor ve biliyorduk. Doğal kaynaklarıyla ilgili Maden
Kanunu’nu gözünüzün önüne getirin, Petrol Kanunu’nun tartışıldığı dönemde
ortaya çıkan durumu hatırlayınız, çevreyle ilgili problemlerimizi,
sorunlarımızı gereksiz yaşadığımız sorunları gözünüzün önüne getiriniz, onları
da iyi kullanamıyoruz. Ama, bu yabancılaşma sevdası sonucu, Türkiye, mali
kaynaklarını da kullanamayacak duruma gelmiştir. Yani, bu kaynakları, biz,
kendi ülkemiz menfaatine serbest irademizle kullanamadığımız sürece, biraz önce
söylediğim, insanımızı üretime katma noktasında bir kalkınma hamlesinin içinde
olmamız imkânı görünmüyor. Sadece, evet, birtakım kurumları devrederek veya
ufak tefek kıpırtılarla istihdamda bir oynama var mı ona bakmak zorundayız. O
zaman da rakamların insafına ve kıvraklığına sığınma ihtiyacımız fazla olmaktadır.
Ben, onun için, herkes tarafından görülen doğrularla konuşalım veya gördüğümüz
herkes tarafından aynı anlaşılsın diye düşünüyorum. Bu anlamda da bundan böyle
ekonomimizle ilgili tartışmaların, “Büyüdük, vatandaşa yansımadı, güzel şeyler
oldu, ama, vatandaşa ulaştıramadık, büyüdük ama istihdam artmadı…” Bakın,
bunlar hep Hükûmet yetkililerinin sözleridir, bunlar ekonominin ruhuna uyan
ifadeler de değildir. Bunlar kullanılıyorsa, bir yerde ciddi sakatlıklar var
demektir.
Sayın Başkan, bitiriyorum dedim ama, bir cümleyle daha bir
şeye daha temas etmek istiyorum. Enflasyon konusu: Evet, enflasyonun düşmesi de
katıldığımız realitelerden bir tanesidir. Ancak, üretim arttı da mı düşürdük?
Maliyetler düştü de mi düşürdük? Enflasyonu, zecrî tedbirlerle ne olursa olsun
kontrol altına alacağız dedik, aldık, Türkiye bunu gerçekleştirdi.
Şimdi, Merkez Bankasının geçen gün kullandığı ifadenin
içerisinde hakikat yatıyor. “Enflasyon canavarı –tabir bu, endişesini dile
getiriyor Sayın Başkan- yarı canlı bekliyor.” diyor. Yani, demek istiyor ki,
doğal yollardan düşürmedik, baskı altına aldık, baskıladık, bunu becerdik.
Canavarsa, evet, baskılamak lazım, bunu bu hâle getirmek lazım. Ama, devamlı
baskı altında tutamazsanız. Bunu, ekonomiyle, üretimle ve maliyetleri düşürerek
gerçekleştirmek zorundayız. Eğer bizim maliyetlerimiz ithal girdilerin
artmasıyla düşüyor ise, eğer bizim maliyetlerimiz ithalatın artması, ucuz
ithalatla düşüyor ise, enflasyondaki düşüşün, gerçekten enflasyonda
sağladığımız kontrolün geçici olduğunu ve bu işin çok zor bir durum olduğunu,
sürdürülebilir olmadığını da kabul etmek zorundayız.
Hepinize saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Sakarya Milletvekilimiz Sayın Kutluata’ya çok
teşekkür ediyoruz.
Söz sırası Tekirdağ Milletvekili Sayın Öztrak’ta.
FAİK ÖZTRAK (Tekirdağ) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Ben de sözlerime başlarken, sizi, değerli üyeleri, Sayın
Bakanımızı, bürokrat arkadaşlarımı, basın mensuplarımızı saygıyla selamlamak
istiyorum.
Bugün bütçenin genelini değerlendiriyoruz. Bütçenin genelini
değerlendirirken, hem dışarıdaki konjonktür hem içerideki ekonominin genel
dengeleri büyük önem taşıyor. Bu çerçevede önce, izin verirseniz, dışarıdaki
konjonktüre dikkat çekmek istiyorum.
Dünyaya baktığımız zaman, 2002 yılının sonundan başlamak
üzere 2007 yılına kadar küresel piyasalarda çok ciddi bir coşku ve risk
algılamasında ciddi bir azalış dikkati çekiyor. Buna paralel olarak da bizim
gibi ekonomilere önemli miktarlarda fonlar yurt dışı piyasalardan akıyor.
2002 yılında bizim gibi ekonomilere giden özel kesim fonları
114 milyar dolarmış. 2007 yılına geldiğimizde bu rakamın bu yıl sonunda 620
milyar dolara çıkacağı tahmin ediliyor.
Yine 2002 yılında Türkiye’ye gelen fonlar 4,9 milyar
dolarmış, bunun 2007 sonunda 65-66 milyar dolar civarında gerçekleşmesi -özel
kesim fonlarının- kuvvetle muhtemel gözüküyor.
Tabii, böyle bir coşku sonucunda tüm dünyada, özellikle
yükselen piyasa ekonomilerinde oldukça hızlı bir büyüme trendi ortaya çıkıyor.
Programda kullanılan rakam tüm yükselen piyasa ekonomilerini kapsıyor. Ben
biraz daha bu Uluslararası Finans Enstitüsünün bize benzeyen ekonomiler için
verdiği ortalama büyüme rakamını 2003-2007 arasında kullanmak istiyorum.
Buradaki büyüme hızı yüzde 6,8. Buna karşılık Türkiye’nin bu dönemdeki büyüme
hızı yüzde 6,6. Yani, ortalamanın biraz altında kalmışız gibi gözüküyor. Bu
şekilde performansı değerlendirmek lazım.
Ancak, bir hususu dikkatlerinize sunmakta yarar görüyorum:
Şimdi son üç yılda, 2007 tahmini 2008 de dâhil -2008 tahmini de dâhil-
Türkiye’nin genel ortalamadan büyüme bakımından ayrışmaya başladığı gözüküyor.
Bakın, 2006 yılında bize benzeyen ekonomiler yüzde 7,2 oranında büyümüş.
Bizdeki büyüme, gayrisafi yurt içi hasıla büyümesi yüzde 5,9. 2007 yılında bize
benzeyen ekonomilerin beklenen, tahmin edilen büyümesi yüzde 7,5; bizimki yüzde
5.
Yine 2008’de beklenen, tahmin edilen büyüme yükselen piyasa
ekonomileri için yüzde 7,1, bizim için, bizim şu anda programda tahmin
ettiğimiz büyüme yüzde 5,5. Yani, giderek bu ortalama büyüme hızından
uzaklaşıyoruz. O 2001, 2002 yılında, işte o güven veren programın
uygulanmasıyla birlikte 2003, 2004’te yakalanan yüksek büyüme hızlarından
giderek uzaklaşmaktayız.
Şimdi, Sayın Başkan, izninizle, dışarıdaki gelişmeler
üzerinde biraz daha dikkatle durmak istiyorum. Tabii, bu büyüme, bu coşku, 2007
yılı geldiğinde birden bire dünya ekonomisinde bazı endişelerin ortaya çıkmaya
başladığını görüyoruz. Bunun da temel nedeni, özellikle Amerika Birleşik
Devletleri ekonomisinde riskli konut kredilerinin geri dönmemeye başlamasıyla birlikte
ortaya çıkan bir geri dönmeyen krediler sorunudur. Bu sorunun aşılması için üç
büyük ekonominin merkez bankaları bu geri dönmeyen kredi meselesinde ekonomiye
yardım edecekleri yönünde başlangıçta sinyaller vermişlerdir. Ama, biraz da
tabiri amiyaneyle, süte sinek düşmüştür, risk iştahı azalmaya başlamıştır,
dünyada bir geri dönmeyen krediler problemi olabileceği endişesi giderek
artmaktadır. Ancak, bu sıkıntı daha çok gelişmiş ekonomilerin bir sıkıntısı
olarak son dönemde ortaya çıktığı için, bizim gibi ekonomilere yansıması
oldukça sınırlı olmuştur, hatta, daha sonrasında pozitif etkileri de olmuştur.
Yani, oradaki, gelişmiş ekonomilerdeki risk algılaması nedeniyle kaçan sermaye
bir ölçüde bizim gibi ekonomilere gelmeye başlamıştır. Ama, görünen odur ki,
dünyada büyüme hızları düşecektir, bu da bizim talebimizi olumsuz yönde,
bizdeki talebi olumsuz yönde etkileyecektir.
Şimdi, önümüzdeki döneme ilişkin gelişmekte olan ekonomilerle
ilgili tahmin edilen risklere baktığımız zaman üç temel sorun görüyoruz. Her
şey iyi giderse, bizim gibi ekonomilerin, bize benzeyen ekonomilerin paraları
çok değerlendi, içeride varlık piyasalarında varlık fiyatları şişmeye başladı.
Çok hızlı bir sermaye girişinin, 2007-2008 yıllarında devam etmesiyle birlikte
önümüzdeki yıllarda dünya ekonomisinde meydana gelecek bir düzeltme hareketinin
bizde ve bize benzeyen ekonomilerde çok sert inişlere neden olması
beklenmektedir, birinci risk budur.
İkinci risk, ham madde fiyatlarındaki hızlı artış sonucunda,
özellikle gelişmiş ekonomilerde bugün bu likidite azalışına karşı koyan Merkez
Bankası davranışının birden bire yeniden sıkı para politikasına dönmesi ve
faizlerin bu ekonomilerde yeniden artması riski vardır.
Üçüncü önemli risk de, şu son dönemde, ne derseniz deyin,
doların değerine baktığımız zaman çok da düzenli bir iniş gözükmüyor. Özellikle
Amerika Birleşik Devletleri’nde cari açığı finanse eden varlığa dayalı menkul
kıymetlerin değerlerinde çok ciddi çöküşler var. Bu iki parametreyi birlikte
ele aldığımız zaman önümüzdeki dönemde doların değeriyle ilgili olarak
aşınmanın çok daha düzensiz olabileceği ihtimali var. Böyle bir durumda dolar
olarak rezervlerini tutan birtakım ekonomilerin bu rezervlerini başka paralara,
başka para birimlerine kaydırmaları hâlinde, yine doların değerinde çok bu
sefer ani çöküşlerin olması, bunun da yine bizim gibi ekonomileri olumsuz yönde
etkilemesi bekleniyor.
Özetlersem Sayın Başkan,
2007 yılı, dünyadaki kürsel coşkunun bir dönme noktası gibi gözüküyor. Bu
çerçevede dönüp bizim ekonomimize baktığımız zaman, bizim ekonomimizle ilgili
birtakım şehir efsaneleri etrafta dolaşıyor. Bu efsaneler zaman zaman hükûmet
yetkilileri tarafından, zaman zaman piyasada oynayan piyasa oyuncuları
tarafından dile getiriliyor.
Şimdi, biraz önce büyümeyle
ilgili tespitimi söylemiştim. Dünya ekonomisindeki özellikle son üç yılda
gelişmekte olan ekonomiler oldukça hızlı büyüyorlar. Ama, bizim büyüme
hızımızla onların büyüme hızı arasındaki fark giderek açılıyor.
Yine, örneğin, Türk
ekonomisinin fert başına gelirinin çok hızlı arttığını, dolara bakarak
söylüyoruz. Ama, satın alma gücüne baktığımız
zaman, bizim bu konuda pek de dünyada şampiyonluğu yapmadığımız ortaya
çıkıyor. Şimdi, satın alma gücü paritesiyle, fert başına dolar cinsinden
gelirleri hesaplanmış, fert başına dolar cinsinden gelirleri
karşılaştırdığımızda, örneğin Bulgaristan’ın 2000 yılında 100 olan fert başına
geliri 2007 yılında 182’ye çıkmış, Romanya’nın yine aynı bazda 100 iken 185,4’e
çıkmış, Çin’in 100 iken 224’e çıkmış, yine Hindistan’a dönüp baktığımız zaman
onun da 180’ler civarında oluyor. Peki bizde ne olmuş? İki tane batımızdan, iki
tane de doğudan ekonomi örneğini verdim. Bizde artış 148. Yani, dünyayla
karşılaştırdığımız zaman, son beş yılda dünya ekonomisinin bizim gibi ülkelere
sunmuş olduğu fırsatlardan, büyüme bakımından yeterince yararlanmadığımız
ortaya çıkıyor.
Bu oranlara başka
perspektiflerle bakmak mümkün. Biraz önce burada rezervlerimizin oldukça güçlü
olduğu mesela dile getirildi, Türkiye’de, Türk ekonomisinde oldukça güçlü
rezervler var denildi. Şimdi, dış borçların döviz gelirlerine oranı, yani,
ihracat hizmet gelirleri ve diğer gelirler olarak baktığımız zaman 2002 yılında
dış borçların bize benzeyen ekonomilerde onların döviz gelirlerine oranı 113 ,
yani yüzde 113. 2006 yılına gelindiğinde bu oran yüzde 69’a gerilemiş. Bizde
ise 2002 yılında bu oran yüzde 222 imiş, şu anda geldiğimiz noktada bu oran
168,4 2006 yılında, daha da önemlisi 2005 yılında bu oran 157 kadar indikten
sonra yeniden yükselmeye başlamış. Yani, bizim dış borcumuzun döviz gelirlerine
olan oranı, dışarıda bize benzeyen ekonomilerde sürekli bir iniş trendindeyken,
biz 2006’dan itibaren yeniden borcun döviz gelirlerine oranının arttığı bir
sürece girmişiz.
Yine, sık sık dile
getiriliyor. Türkiye’nin kamu borcunun, bürüt olarak baktığımızda, yüzde 50’lere gerilediği
söyleniyor ve borç durumunun iyileştiği ifade ediliyor.
Sayın Başkan, Türkiye krize
girmeden önce 2000 yılında kamu borcunun gayrisafi millî hasılaya oranı yüzde
50 idi. Şu anda hâlâ o oranın üstündeyiz. Dolayısıyla, yine kamu borcunun
gayrisafi millî hasılaya oranını bize benzeyen başka ekonomilerle
karşılaştırdığımız zaman da orada en kötü durumda olan ilk üç içindeyiz.
Dolayısıyla, çok fazla rahatlamanın bence gereği yok diye düşünüyorum. Ama,
öyle görünüyor ki, 2007 yılında gerçekten maliye politikalarında müthiş bir
rahatlama ortaya çıkmış.
Şimdi, rakamlar, bakıyorum
piyasalarda yine buralarda, teknik heyetlerde biraz böyle görmezlikten
gelinmeye çalışılıyor. Bakın bütçenin 2006 yılında gayrisafi millî hasılaya
oran olarak yüzde 5,7 olan faiz dışı fazlası 2007 yılında yüzde 3,3’e
gerilemiş. Daha doğrusu gerileyeceği tahmin ediliyor. Son dokuzuncu ayın
rakamları var. Son üç ayın harcamalarına baktığımız zaman harcamalarda geçen
seneden daha iyimser olduğumuz, gelirlerde de buna karşılık, yine, geçen
seneden daha fazla bir gelir toplamayı umduğumuz anlaşılıyor. İnşallah bunlar
gerçekleşir. Ama, benim gördüğüm, 3,3’ü tutturmamız bile zor olacak.
Yine, kamu kesimi genel
dengesine, yani, kamunun genel açığına baktığımız zaman, 2006 yılında yüzde 6,5
olan faiz dışı fazla 4,1’e gerilemiş. Bu
rakamlar gerçekten ürkütücü rakamlardır. Yani, maliye politikasındaki
gevşeme gerçekten ürkütücüdür. Hatırlıyorum ben, mevcut hükûmet iş başına
geldiğinde, 2002 yılında faiz dışı dengedeki bozulmayı şiddetli bir şekilde
eleştirmişti. O dönemde de faiz dışı fazla seçim nedeniyle muhtemelen 5,5’ten
4,1’e gerilemişti. Şimdi, 6,5’ten 4,1’e geriledi. Bu bir şeyi gösteriyor: Bütçe
dengelerimizdeki düzelmenin ne kadar kalıcı olmadığını, ne kadar yapısal
reformlara dayanmadığını, ne kadar bir defaya mahsus tedbirlerle bugüne kadar
bütçe dengelerini tutturduğumuzu ortaya koyuyor. Çünkü, bir yıl içinde bütçe
fazlası yüzde 5,7’den yüzde 3,3’e bu kadar kolay gerilemez, eğer yapısal tedbirlere
dayanan bir süreç içinde olsaydık.
Bir başka önemli konu,
tabii, bunun maliye politikasıyla ilgili olarak yarattığı güven kaybıdır. Ben
Sayın Maliye Bakanımızın sene ortasında, hemen seçimden sonra açıkladığı bir
bütçe rakamı vardı, faiz dışı fazla vardı. O dönemde bununla ilgili yorumları
dinliyordum ve deniyordu ki: “Sayın Maliye Bakanımız bunu söylüyorsa, geçmişte
ne dediyse onu tutturdu, bu yılda tutturur.” Şimdi, bu yılda tutturulamadı,
büyük bir sapma var. Bu büyük sapma çok ciddi bir güven sorununa yol açacaktır
ve önümüzdeki dönemde, şu geçmiş beş yılda bütçe uygulamalarıyla, baştan
yaptığınız, baştan söylediğiniz, anons ettiğiniz anda bütçenin yarattığı
pozitif etki, maalesef 2008 bütçesinde olmayacaktır. Çünkü, insanlar, bu ta
tutmayabilir, çünkü bu sene tutturamadılar, o nedenle bu da tutmayabilir
endişesiyle baştan o beklediğimiz fiyatlar üzerinde, büyüme üzerindeki olumlu
etkiyi görmekte ciddi ölçüde zorlanacağız diye düşünüyorum.
Sayın Bakanın bütçeyi sunuş
konuşmasında dile getirdiği istihdamla ilgili birtakım ifadeler var. Şimdi bu
istihdam konusunda özellikle 2005-2006 yıllarında tarımda istihdamdaki azalış
bir yapısal değişim süreci olarak sunuluyor. Devlet Planlama Teşkilatımızın
hazırlamış olduğu program metninde de bunu görüyorum. Yani, 85-86 yılında
yanlış hatırlamıyorsam, 1 milyon kişinin üzerinde, iki yıl üst üste tarımda bir
istihdam azalışı var. Şimdi, bu bir yapısal değişimse, iki senenin içinde
tarımda çalışan istihdamın yüzde 25 azalması söz konusu olmaz. Bu bir çöküş olabilir
-ki, böyle bir çöküşü gerektirecek tarım kesiminde ve genel ekonomide bir
gelişmeyi görmüyoruz- ya da bu bir
hesaplama tekniğindeki değişimden kaynaklanan bir olay olabilir. Bana ikincisi
biraz daha makulmüş gibi geliyor. Çünkü, dönüp baktığımızda, iki sene üst üste
1’er milyon kişilik düşmeden sonra 2007 yılında birden bire durdu bu düşme.
Hatta sene başında 300-400 bin kişilik tarımda çalışan sayısında artışlar
ortaya çıkmaya başladı. Konuya böyle baktığımız zaman, istihdam rakamlarıyla
ilgili olarak yöntem değişikliklerini -ki, bu yöntem değişikliklerinin
yapıldığı açıklanmıştı- belli istatistiklerde de, rakamlarda da ani hareketlere
yol açmış olabileceği ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, bu tarım dışında yaratılan
istihdam şu kadardı, tarımdaki düşüş yapısal bir trenddi… Bunlar mevcut
rakamların ışığında çok da gerçekçi gözükmüyor.
Bir başka konuya daha
değineyim. Biraz önce sayın üyelerimiz değindiler. Bu istihdam, işsizlik
rakamının hesaplanmasında, işte çalışmak isteyip de iş bulamayanlar ve bu nedenle
umudunu yitirmiş olanlar; bu rakamları dâhil ettiğimiz zaman oldukça yüksek
işsizlik rakamlarına ulaşıyoruz.
Ama, son dönemde bir konuya
Sayın Başkan dikkatiniz çekmek isterim. Şimdi, OECD tanımına uygun olarak da
işsizlik rakamına bu iş bulma umudu olmamaları nedeniyle iş aramayanları veya
diğer nedenlerle iş aramayanları, ama çalışmak istedikleri takdirde, iş
verildiği takdirde çalışmak isteyenler dâhil edilir, geniş tanımlı işsizlik
rakamlarına doğru giderken. Mevsimlik işsizlerdeki rakamlar da dâhil edilir.
Fakat, son bir yıldır ilginç bir gelişme olmaya başladı istatistiklerde. Bu iş
hayatına girmeyenlerin alt kategorileri olan bu biraz önce sözünü ettiğim
rakamlar hızlı bir şekilde azalmaya başlarken, iş hayatına girmeyenlerin, hangi
nedenle girmediği de belli olmayan bir diğer kalemi temmuz ayında nihayet
yıllık artışı bir milyonun üzerine çıktı. Şimdi, burada da ciddi şekilde
aydınlatılmaya ihtiyacımız var. Aksi takdirde, geniş tanımlı işsizlik
rakamlarında önemli iyileşmeler kaydedildiği gibi bir görüntü ortaya çıkıyor.
Bunun neden olduğunu da görmemizde yarar var diye düşünüyorum.
Şimdi, Türk ekonomisine,
dolayısıyla bu son dört beş yıllık gelişmeleri ve bugün içinde bulunduğumuz
durum 2008’e bakarken, bazı rakamların, bazı verilerin altını çizmeye başladım
ki nerede olduğumuzu anlayalım diye.
Bir başka önemli
veri, reel efektif kur endeksi. Yani, Türk Lirası, bize benzeyen ya da
bizim ticaret yaptığımız ülkelerin durumuyla ağırlıklandırdığınız zaman, reel
değer olarak nerede diye baktığımız zaman, bugün geldiğimiz noktada eylül ayı
endeksine bakın, eylül ayının da on iki aylık ortalamalarını da alarak bakın,
reel efektif kur endeksi rekor kırmış durumda. Yani, 95 yılından falan bu
tarafa getirin, rekor kırmış durumda.
Bir başka bence ekonominin
rekabet gücünü gösteren endeks, dolar cinsinden birim ücret endeksleridir. Öyle
sanıyorum, Devlet Planlama Teşkilatımız bu rakamları birinci çeyreğe kadar
yayınladı. Ama, bu yılın ikinci çeyreğinden itibaren, sanıyorum artık bu
rakamları yayınlamayacak, “Herkes kendi hesabını yapsın.” diyor. Yine, kendi
hesabımızı yaptığımız zaman, baktığımızda gördüğümüz şey, dolar cinsinden birim
ücret endeksi de rekor kırmış durumda. Neden rekor kırmış diye dönüp
baktığımızda, nominal ücretler mi çok artmış? Hayır. Verimlilik mi düşük olmuş?
Hayır, o kadar düşük değil, yine verimlilik artışı var. Peki ne olmuş diye
dönüp baktığımızda gördüğümüz şey, Türk lirası aşırı değerlenmiş.
Sayın Başkan, bu seneki
Uluslararası Para Fonunun dünya ekonomisiyle ilgili raporunun bir bölümü
tamamen aşırı küresel sermaye hareketleri karşısında ülkelerin ne
yapabileceğine ayrılmış durumda.
Dolayısıyla, sorun gerçekten önemli. Türkiye, son beş yıldır dışarıdan
gelen sermaye hareketlerini seyretmekte, buna karşı önlem almamakta, Türk lirasının
aşırı değerlenmesine izin vermek suretiyle Türk ekonomisini oldukça riskli bir
noktaya getirmiştir.
Bugün dönüp baktığımızda,
son 2002‘den 2006 yılına kadar bize benzeyen ekonomilerin toplamda gayrisafi
yurtiçi hasılaya oran olarak 2002 yılında yüzde 1,3, 2006 yılında da veya 2007
yılında da yüzde 3,2 cari işlemler fazlası verdiğini görüyoruz. Yani, ikiye
katlamış cari işlemler fazlaları. Peki, bizden ne olmuş? Biz, 2002 yılında
yüzde 0,8’lik bir cari işlemler açığıyla başlamışız, bugün geldiğimiz nokta
2007 tahminî yüzde 7,4, ama 2006 yılı yüzde 8,2. Yine 2007 tahminî bana göre,
özellikle ihracat ve ithalatta, ihracatta makul, ama, ihracatta beklentilerin
biraz iyimser olmasından kaynaklanan bir iyileşme var. Şimdi, ihracat rakamı
104 olarak verilmiş, bir miktar 104’ü de aşabilecek gibi gözüküyor. Yani,
104,8’lere gelir gibi gözüküyor benim hesaplarıma göre. Ama, ithalat rakamının
mevcut eğilimler dikkate alındığında 170 milyar doların altında olması mümkün
değil. Böyle baktığınız zaman, ortaya yaklaşık 65 milyar dolarlık bir dış
ticaret açığı çıkıyor, programdaki rakam 62 milyar dolar. Bunu cari açığa ilave
ettiğiniz zaman, bu yılın da cari açığının gayrisafi yurtiçi hasıla oranının
8’in altına düşmeyeceği ortaya çıkıyor. Şimdi yüzde 8’lik bir oran, Türkiye’yi
Avrupa’nın gelişmekte olan ekonomileri dışında diğer ekonomiler arasında
şampiyon durumuna getiriyor.
Yine, faizlere dönüp
bakıyorsunuz. Türkiye’nin faizleri, bugün nominal olarak dünyada en yüksek
faizleri veriyoruz. Şimdi, bu durumda olan bir ekonomiye, kırılgan durumda
olmayan, çok iyi durumda olan bir ekonomi demek mümkün değil ve bugün Türk
ekonomisinin en önemli sorunu, iktisatta çok iyi bilinen “önce durgunluğa
karşılık sonra durgunluk” hipotezi çerçevesinde ortaya çıkan bir süreci yaşıyoruz.
Türk Lirasının aşırı değerlenmesi, başta ekonomide belli bir canlanma
yaratırken…
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
FAİK ÖZTRAK (Devamla) –
Şimdi, artık, giderek ticarete konu mal üreten sektörlerde rekabet aşınmasına
paralel olarak bir yavaşlamaya yol açıyor. Bu çerçevede baktığımız zaman Sayın
Başkan -süremin bittiğini de anlıyorum, ek süre verdiniz, kısaca toparlamak
istiyorum, o zaman çözümleri söylemek lazım- böyle bir sıkıntı içinde 2008 yılı
için getirilen politikalar ve program ve bütçe büyüklükleri bu sorunu
çözebilecek nitelikte gözükmüyor. Türk ekonomisinin en önemli sorunu olan ve
Türk lirasını bu kadar değerli hale getiren süreç, son dönemde uygulanan
oldukça sıkı para politikalarıydı. Bununla beraber yine enflasyonu düşürmek de
kurun üzerine aşırı yaslanma eğilimiydi.
Hep söyleniyor, bu program
2002 yılında, 2001 yılında uygulanan programın devamıdır. Evet, mali dengeleri
itibarıyla 2007 yılına kadar uygulanan
programın devamı olmuştur. Ama, onun dışında, 2002 yılında olmayan, dünyada bu
küresel sermaye hareketlerinin bolluğu, 2003 yılında çıkmasıyla birlikte bu işi
dengeleyecek ilave tedbir alınmamış, Türk lirasının biraz daha popülist bir
yaklaşımla aşırı değerlenmesine izin verilmiş ve bu değerlenme sonucunda
Türkiye’de ticarete konu mal üreten sektörlerde ciddi rekabet gücü kaybına
sebep olunmuştur. Şimdi, 2008’de bunun önlenmesi için bugün yapılanın tam
tersini yapmak lazım.
Çok kısa söyleyeyim,
ilerideki müzakerelerde bunu tartışacağız: Bir, bütçenin daha sıkı olması lazım.
Yani, yüzde 5,5’lik açık yeterince sıkı değildir. Yüzde 3’lere gelmiş, yüzde
4’ler civarında bir faiz dışı fazla 2007’de ortaya çıkmış, 2007’deki bu faiz
dışı fazladaki gerilemenin etkisi 2008 yılına da kayacaktır. Bu nedenle, bu
etkiyi önleyebilmek için daha sıkı bir bütçe gerekir. Buna karşılık bu bütçenin
açıklanmasıyla birlikte de Merkez Bankasının faizlerde önemli bir indirim
yapması gerekirdi. Şimdiki pozisyonda şöyle olmuştur: Bütçe, Merkez Bankası
tarafından anti enflasyonist olarak gözükmemektedir. Bütçe enflasyon
beklentileri üzerine yeterli şoku verememektedir. O çerçevede Merkez Bankası da
faizleri ağır ağır indirecektir. Faizleri ağır ağır indirmek demek, her
indirimde sermaye kazancı demektir.
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
FAİK ÖZTRAK (Devamla) – Her
indirimde ortaya çıkacak olan sermaye kazancı dışarıdan içeriye daha fazla
parayı davet edecektir, eğer küresel ortam böyle devam ederse. Dışarıdan
içeriye giren bu parayla birlikte de Türk lirası değer kazanma sürecine devam
edecektir. Bu devam ettiği zaman, sanayinin bu rekabet baskısı altında bütçe
üzerindeki taleplerini de azaltmak mümkün değildir. Önümüzdeki dönemde,
hükûmetin içinde sanayi kesiminden gelen bakanlarla finans kesiminden gelen
bakanlar arasında çok ciddi tartışmaların ortaya çıktığını göreceğiz.
Bir başka önemli konu,
Merkez Bankası Başkanımız çok fazla konuşma yapmaya başladı. Bu çok fazla
konuşma da yine Merkez Bankamızın bu çekişme içinde paniklemeye başladığını
gösteriyor. Bütün bunlar önümüzdeki dönemde güven eksikliğini, güven sorununu
artırabilecek sorunlardır.
Bu konularda dikkatli
olunması gerektiğini düşünüyorum.
Saygılar sunuyorum Sayın Başkanım.
BAŞKAN – Sayın Öztrak’a
teşekkür ediyoruz.
Manisa Milletvekilimiz Sayın
Akçay, buyurun efendim.
ERKAN AKÇAY (Manisa) – Sayın
Başkan, Sayın Bakan, Sayıştayın, Devlet Planlama Teşkilatının ve Plan ve Bütçe
Komisyonunun değerli yönetici ve mensupları, kıymetli basın mensupları;
muhterem heyetinizi saygıyla selamlıyorum. Yüce Meclisin huzuruna getirilen 2008
yılı bütçesinin ülkemize hayırlı olması, iyilikler ve güzellikler getirmesi
dileğiyle sözlerime başlıyorum.
Öncelikle, bütçe tasarının
hazırlanmasında ve huzura getirilmesinde görev yapan bütün görevli, bürokrat
arkadaşlarımıza ve Plan ve Bütçe Komisyonunun değerli personeline ve görev
yapan herkese teşekkür ve tebrik ediyorum.
Bütçeler gelirlerin
toplanmasına ve harcamaların yapılmasına izin veren kanunlar olduğu kadar, aynı
zamanda hükûmetlerin sosyal ve ekonomik politikalarını uygulamaya koyan çok
önemli bir kanundur. Ayrıca, bütçe görüşmeleri, hükûmetin icraatlarının çok
yönlü bir biçimde değerlendirildiği ve tartışıldığı, icraatların ve geleceğe
yönelik hedeflerin yüce Meclise ve kamuoyuna aktarıldığı önemli bir zemini
teşkil etmektedir. Kalkınma süreci devam eden ülkemizin zamanında doğru
hedeflere yönelmesi büyük önem arz etmektedir. Toplumun ekonomik dinamizminin
önünü açacak, toplumsal birikimlerin bilgi teknolojilerine dayalı modern üretim
imkânlarına yönelmesini sağlayacak bir ortamı oluşturmak mecburiyeti vardır.
Türkiye ekonomisi stratejik bir yenilenme ve yapılanma programına ihtiyaç
duymaktadır. Acil sorunların çözülmesi, yapısal reformların gerçekleştirilmesi,
istikrarlı büyümenin sağlanması, sosyal devlet anlayışı içinde gelir bölüşümünün
iyileştirilmesi, refahın topluma yayılması, kaynakların etkili ve verimli
kullanılması gerekmektedir.
Bu çerçeveden baktığımızda,
60’ıncı Hükûmetin hazırlamış olduğu 2008 yılı bütçesinin Türkiye’nin temel
sorunlarını çözmekten uzak kalacağı ve sadece günü kurtarmayı ve yılı
geçiştirmeyi amaçladığı anlaşılmaktadır. Bu bütçe yapısıyla Türkiye’nin büyük
hedeflere yönelmesi ve hedeflerine ulaşması mümkün değildir. Bir önceki yıla ve
yıllara göre yarım puanlık veya birkaç puanlık iyileştirme gibi gösterilen rakamları
başarı diye lanse etmeyi doğru bulmuyoruz. Kaldı ki, başarı şeklinde lanse
edilen bazı hedefler ve göstergelerde, başarıdan ziyade bir zafiyet
görülmektedir. Bunu da 2005-2006 yıllarında gerek gayrisafi millî hasıla, gerek
bütçe rakamları, bütçe gideri, bütçe geliri, bütçe açığı, faiz dışı denge gibi
değişik ekonomik göstergelerde öngörülen hedeflerle gerçekleşen sonuçlar
arasındaki farkın çok büyük olduğunu ve sonuçlandığını görüyoruz.
Bize göre bu rakamların iki
anlamı olmaktadır: Ya hükûmet hedefleri doğru ve gerçekçi tespit edemiyor ya da
tespit ettiği hedeflere hâkim olup bu
hedefleri hedeflediği şekilde gerçekleştiremiyor. Her iki durum da bir hükûmet
için olumsuz bir puandır. Bunun anlamı şudur: Hükûmet hesabını iyi yapamıyor ve
tabii, bu, hükümetlere hedef konusunda duyulan güvenin sarsılmaması bakımından
da önem arz ediyor.
Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; 2008 yılı bütçesi, aynı zamanda 22 Temmuz 2007 seçimlerinin
gölgesini ve izini de taşımaktadır. 2 Mart 2007 tarihli 26450 sayılı Resmî
Gazete’de yayımlanan 2007/11622 sayılı Bakanlar Kurulu kararı kararıyla, 2008
yılı bütçesinden ödenmek üzere fakir ailelere kömür yardımı yapılmasına karar
verildi. Şimdi, 2007 yılında parası ve ödeneği olmadan dağıtılan kömürün
ödemesi 2008 yılı bütçesinden yapılacağı anlaşılmaktadır. 2008 bütçe sunuşunda
Sayın Maliye Bakanımızın “Paramız varsa harcamayı yaparız, paramız yoksa
yapmayız.” sözlerini hatırlatmak istiyorum ve tabii hükûmetimize de sormak
istiyoruz: Madem para yoktu, neden 2007 Martında ve kış geçtikten sonra kömür
dağıtmak hükûmetin aklına geliyor ve seçim vakti, yaz ortasında kömür dağıtmaya
başlıyorsunuz. Vatandaşı sadece seçim zamanı değil her zaman, planlı,
programlı, adil bir şekilde ve asla parti propagandası yapmadan yardım etmek ve
gözetmek gerekmektedir.
İşte, AKP’nin uyguladığı
politikalar nedeniyle hem insanlarımız fakirleşmiş hem de fakirleştirdiğimiz bu
insanların oyunu ve devlet imkânlarını parti propagandasına alet ederek oy
kazanılmaya çalışılmıştır. Bu davranışı doğru bulmuyoruz. Bizim kültürümüz
“alan elin veren elden haberdar olmaması” anlayışına dayanmaktadır.
Dikkat çekici en önemli
hususlardan birisi de ülkemizin iç ve dış borçları azalmamakta, aksine
artmaktadır. Toplam iç ve dış borçların tutarı 423 milyar dolara ulaşmıştır.
Hükûmet hâlâ borçların çevrilebilirliği yönündeki endişelerin ortadan
kalktığını iddia etmekte, günü kurtarmakla övünmektedir. Borç yükü ve borçlanma
faizleri hâlâ yüksek seviyelerde seyretmektedir. Hükûmetin borçları azaltma
veya borçlanmama gibi bir politikası yoktur. Artık ülkemizin bir borçlanmama
politikası geliştirmesi gerekmektedir. Türkiye’nin en önemli sorunlarından
birisi kamu mali yapısındaki aşırı borçlardır. Türkiye’nin bu borç sorunu, bize
göre aynı zamanda bir borç yönetimi sorunudur. Aşırı borçlanmalar, gelir
dağılımını ve sosyal adaleti ziyadesiyle bozmaktadır. Bir avuç kişi ve kurumdan
yapılan borçlanmalar tüm milletin sırtına yüklenmektedir. Yeni doğan her çocuk
gelecekte ödeyeceği borçla doğmaktadır.
Kamu borç yönetiminde etkinliği
sağlayabilmek için, ekonomik dengeleri gözeterek para ve maliye politikalarıyla
uyumlu, makul düzeylerde sürdürülebilir, saydam ve hesap verilebilir bir
borçlanma politikasının izlenmesi gerekmektedir. Bugüne kadar aşırı ve gereksiz
borçlanma ve kötü borç yönetimi nedeniyle, hiçbir merci ve kişiden hukuki hesap
sorulamamıştır.
2008 yılı bütçesi memur,
işçi ve emeklilerin beklentilerine de cevap vermekten uzaktır ve faiz giderleri
2007 bütçesindeki 49 milyar YTL’den 2008 bütçesinde 56 milyar YTL’ye yükselmiştir.
Bir önceki yıla göre artış tutarı 7 milyar YTL’dir. Buna karşılık personel
harcamalarına ayrılan ek kaynak tutarı 5 milyar YTL olarak görülmektedir.
Dolayısıyla, ülke ekonomisindeki büyümeden, çalışanlar gereken payı
alamamaktadır. Faiz gelirinden faydalananların sayısı ise -ki, hükûmet
tarafından bu faiz gelirinden yararlananların sayısı ve mahiyeti hakkında bir
açıklama yapılması da gerekmektedir-
kamuda çalışan aylık ve ödemelerden yararlanan milyonlarca insanın
sayısı karşılaştırıldığında, gayrisafi millî hasıladaki büyümenin kimlerin
cebine gittiği açıkça görülmektedir. Bütçenin yüzde 25,2’si faize gitmektedir.
Vergi adil bir şekilde toplanamamaktadır, bu durum ise Anayasa’nın 73’üncü
maddesindeki “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, malî gücüne göre,
vergi ödemekle yükümlüdür.” hükmüne uymamaktadır.
Tüketim harcamaları üzerinden dolaylı olarak alınan
vergilerin toplam vergi içindeki payı yüzde 68’ler ve yüzde 70’ler arasında
bulunmaktadır. Ne yazık ki 2008 bütçesinde de vergilerin büyük çoğunluğunun
dolaylı vergilerden oluşacağı görülmektedir. Bu ise haksız bir vergilendirme
demektir ve toplanan verginin yükünü yine milyonlarca dar gelirli vatandaşın
çekeceği anlaşılmaktadır.
Ücretliler arasındaki gelir dengesizliklerini giderecek
düzenlemeler ile istihdamı geliştirme, büyüme ve yeni çalışma biçimleri dikkate
alınarak ücretlerin iş, liyakat, verim, kıdem ve kariyerin karşılığı olarak
belirlenmesine yönelik çalışmaların artık tamamlanması gerekmektedir. Memur ve
işçilerin ücretlerindeki adaletsizlik, karışıklık ve çeşitlilik, büyük bir
sorun ve huzursuzluk kaynağı teşkil etmektedir. Personel rejimi reformu
kapsamında, bürokrasinin üretken ve rasyonel bir şekilde çalışmasını sağlayacak
gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
Sayın Başkan, sayın üyeler; 70 milyonu aşkın ülke
nüfusumuz içinde 1 milyon 700 bin gelir vergisi mükellefi, 775 bin basit usulde
mükellef ve 608 bin kurumlar vergisi mükellefi olmak üzere toplam 3 milyon 70
bin civarında beyannameli vergi mükellefi bulunmaktadır.
Adalet, eşitlik ve genellik gibi vergileme ilkelerine
uygun olması gereken vergi sistemimiz, elde edilen vergi uygulama sonuçları
bakımından hazin bir manzara sergilemektedir.
2007 yılı sonu itibarıyla 200,1 milyar YTL olarak
sonuçlanacağı tahmin edilen genel bütçe gelirlerinin 173,8 milyar YTL’si vergi
gelirlerinden oluşmaktadır. Yani bütçe gelirlerinin yüzde 86’sı vergi
gelirlerinden meydana gelmektedir. 173,8 milyar YTL’lik vergi gelirinin 1,4
milyar YTL’si beyana dayalı gelir vergisi tahsilatından; 1,5 milyar YTL’si
beyana dayalı kurumlar vergisi tahsilatından meydana gelmektedir. Toplam 3
milyon civarındaki mükellefin beyan ettiği vergi tutarı, gelir ve kurumlar
geçici vergileri hariç ve basit usul dâhil olmak üzere, toplam 3,2 milyar YTL
tutarındadır.
Burada, yine aynı Bütçe Kanunu’nda yer alan bütçe
gelirleri içindeki para cezaları tutarına dikkatinizi çekmek istiyorum. 2007
bütçesinde toplam 3,2 milyar YTL beyana dayalı gelir ve kurumlar vergisi tutarı
yer alıyor iken 3,2 milyar YTL de para cezası yer almaktadır. Bir yılda bütçe
geliri içinde para cezasının iki önemli ana vergi kadar olması gerçekten üzücü
bir sonuçtur.
Burada dikkat çekici diğer önemli bir husus ise –ki bu
da sık sık vatandaşlarımız tarafından, vatandaşın devletinden beklentisi bakımından
dikkat çekici bir husus- Bütçe Kanunu’ndaki gelir kalemleri içinde para
cezalarının tutar olarak gösterilmiş olmasıdır. Örneğin, 2008 Bütçe Tasarısı
Gelir Cetveli’nde 3,5 milyar YTL para cezası geliri öngörülmektedir. Yani
devletimiz 2008 yılında vatandaşını 3 milyar YTL tutarında cezalandıracağını
peşin peşin beyan etmektedir. Bu durum her ne kadar bütçeleme ve muhasebe
tekniği açısından gerekli ve mümkün görülse de devlet anlayışımız bakımından
uygun olmadığı kanaatini taşıyorum. Bunun yerine devletin vatandaşına sembolik
ve anlamlı bir tutumu olarak idari para cezaları tutarının Bütçe Kanunu’nda 1
YTL olarak yer almasının yerinde olacağını düşünüyorum ki, pek çok mahalli
idarelerdeki belediyeler de bütçe çalışmalarında bunu yapmaktadırlar. Bunun ileriki
bütçe tasarılarında etik açıdan da tartışılmasının yararlı olacağını
düşünüyorum.
2006 yılında 1,6 milyar YTL olarak gerçekleşen beyana
dayalı gelir vergisi tahsilatı, 2007 yılında yüzde 12 azalarak 1,4 milyar YTL
olarak tahsil edileceği anlaşılmaktadır. Tahakkuka göre tahsilat nispetlerinin
de 2006 yılında yüzde 61,4; 2007 yılında yüzde 55 gibi bir oranda gerçekleştiği
anlaşılmaktadır. Aynı tahsilat düşüklüğü beyana dayalı kurumlar vergisi
tahsilatında da görülmektedir. 2006 yılında beyana dayalı kurumlar vergisinin
yüzde 51,8’i, 2007 yılında da yüzde 42,8’i tahsil edilebilmiştir.
Bütçe sunuş konuşmasında Sayın Maliye Bakanımızın katma
değer vergisiyle ilgili olarak tekstil, sağlık, eğitim ve gıda sektörlerinde
oran indirimine gidildiği ifade edilmişti. Ancak, bu durum Hazineden Sorumlu
Devlet Bakanı Sayın Mehmet Şimşek tarafından eleştirilmekte ve KDV indirimleri
için “Bence son derece erkendi. İndireceksek, üretimi, istihdamı artırmayı
teşvik eden vergilere ağırlık verilmeliydi.” demektedir. Şimdi bu sözlerin
hangisine inanacağız? Hükûmet yönetimi içinde aynı konunun “sence”si, “bence”si
olur mu? Bu nasıl bir hükûmet yönetimidir ki, aynı kabinede aynı konuda 2 bakan
iki farklı anlayışı ifade etmektedir, Maliye Bakanımız övünürken diğeri
yerinmektedir. Doğrusu, ayrıca bu konuda Devlet Bakanı Sayın Nazım Ekren’in de
ne düşündüğünü öğrenmek isabetli olacaktır.
2006 yılı başında yürürlüğe giren Kurumlar Vergisi
Kanunu’yla kurumlar vergisi oranı yüzde 30’dan yüzde 20’ye indirilmiştir.
Doğrudur, hatta daha da indirilmesini isteyebiliriz. Ancak, 600 bin civarındaki
kurumlar vergisi mükellefinden neredeyse yarıya yakınının boş beyanname vermesi
karşısında bu oran indirimi neyi ifade etmektedir? Ayrıca, kurumlar vergisinin
yüzde 30’dan 20’le inmesinin, sadece özelleştirme yoluyla iktisadi
işletmelerimizi alan yabancılar için yapıldığı kanaati toplumda yaygın bir
inanış hâlindedir.
2006 yılında tahsil edilen kurumlar vergisinin yüzde
43,8’i sadece 100 mükellef tarafından ödenmiş, yine, 2005 yılına ilişkin olarak
yaklaşık 624 bin mükellef tarafından ödenen kurumlar vergisinin yüzde 23’ünü
sadece 10 mükellef ödemiştir. 2006 yılında kurumlar vergisi toplam vergi
gelirleri içindeki payı yüzde 8,2’yle son yılların en düşük payına sahip
olmuştur.
Katma değer vergisi oranları da hâlâ ve maalesef
yüksektir. Katma değer vergisindeki oran indirimleri belli bir plan ve vergi
stratejisi içerisinde değil, anlık ve çeşitli sektör gruplarının gayretleri
sonucunda yapılmakta ve yetersiz kalmaktadır. Katma değer vergilerinin planlı
ve programlı bir şekilde ve kayıt dışı ekonomi ile ciddi bir mücadele
çerçevesinde, bütün sektörlerde daha fazla indirim yapılarak uygulamaya
geçilmelidir.
Maliye Bakanlığı gelir, gider ve emlak faaliyetlerini
ve diğer faaliyetlerini, geleneksel ve ciddi kurumsal yapısı içinde iyi bir
performansla çalışarak yürütmektedir. Mali idarenin gelir, muhasebat, bütçe,
personel, millî emlak ve muhakemat birimlerinin gerek kadro gerekse teknik
altyapı bakımından kat ettiği mesafe ve gelişmeler takdire şayandır. Ancak,
bütün bu gelişmelerin uzun yıllar evvelinden başlayıp kesintisiz bir şekilde
devam ettiğini belirtmek de bir kadirşinaslık olacaktır.
2005 yılında 10 milyar dolar, 2006 yılında 20 milyar
dolar, 2007 Ocak-Ağustos döneminde 13,9 milyar dolara ulaştığı ifade edilen
doğrudan yabancı sermaye girişinin ülkemizde hangi ilave üretimi
gerçekleştirdiğini, hangi katma değeri yarattığını, hangi teknolojik
yatırımları yaptığını, ilave kaç kişiyi istihdam ettiğini, ihracatımızda hangi
artışı sağladığını sormak ve öğrenmek durumundayız.
Yine, Hükûmet tarafından bütçe sunuşunda hep dış
ticaret hacminin arttığından, 2007 yılında da dış ticaret hacminin 270 milyara
ulaşacağından bahsediliyor. Ancak, dış ticaret açığını ve bu açığın her geçen
yıl ihracatın aleyhine ve ithalatın lehine arttığını ve makasın açıldığını
gözlerden uzak tutmamamız gerekmektedir.
Çözülemeyen ekonomik ve sosyal sorunların neticesinde
ortaya çıkan gelir dağılımı adaletsizliği, ülkemizdeki toplumsal barışı olumsuz
yönde etkilemeye devam etmektedir. İstikrar programlarının maliyeti genellikle
dar gelirli vatandaşlarımızın sırtına yüklenmektedir. Toplumsal uzlaşma ve
adalet göz ardı edilmekte, sosyal politikalara gereken önem verilmemektedir.
Bütçe üzerindeki faiz yükünün en alt düzeye indirilmesi,
gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesi ve yoksulluğun ortadan
kaldırılması için üretim ekonomisinin geliştirilmesi, kayıt dışı ekonomiyle
mücadele, adaletli bir vergi sistemi, sosyal politikalara önem veren bir
harcama reformu, işsizlikle mücadele, eğitimli ve sağlıklı toplum, küçük ve
orta boy işletmelerin desteklenmesi, tarım kesiminin güçlendirilmesi, sosyal
güvenlik ve sosyal yardımların yaygınlaştırılması temel politikalar olmalıdır.
BAŞKAN – Evet, ek süre veriyorum Sayın Akçay.
ERKAN AKÇAY (Devamla) – 2007 yılında yatırımlara
ayrılan pay bütçenin yüzde 2,4’üdür, 2008 yılında ise bu oran 1,8’e
düşmektedir. Gayrisafi millî hasıladaki ve bütçedeki bir önceki yıla göre olan
büyümenin yatırımlara yansımamış olması, hükûmetin yatırım politikasını bütçede
tamamen neredeyse terk ettiğini, geleceği düşünmediğini ve birçoğu denetimsiz
gerçekleşen dış kaynaklı proje kredileriyle bütçe dışından yapmaya çalıştığını
göstermektedir. Hükûmetin dış kaynaklı proje kredileriyle yürüttüğü yatırımlar
konusunda Meclisi ve halkı aydınlatması gerekmektedir.
Özetle ve açık bir şekilde ifade edecek olur isek,
tüketim ve ithalata dayalı büyüme açmazı ülkemizi 226 milyar dolarlık dış borç,
197 milyar dolarlık iç borç olmak üzere toplam 423 milyar dolarlık borç altına
itmiş, borçlar millî geleceğimizi ve bağımsızlığımızı tehdit eder hâle
gelmiştir.
İfade edilen büyüme üretimle ilgili olmayıp, dünyanın
en yüksek reel faizleri verilerek, 110 milyar dolar civarında sıcak para
alınarak, ülkenin en stratejik iktisadi kuruluşlarını yabancılara satıp “Bize
yabancı sermaye geliyor.” diye övünerek sağlanmıştır. Sayın Başbakan ise
borçlar karşısında “Borç yiğidin kamçısıdır. Borçlar bizim için leblebi
çekirdek.” diyerek izaha muhtaç bir tutum sergilemektedir. Kişi başına düşen borç
miktarı 6 bin doları aşmıştır.
Esnafımız yakın tarihimizin en zor günlerini
yaşamaktadır. Piyasalardaki belirsizlik ve parasızlık işsizlikle birleşince pek
çok vatandaş esnaflığa atılıyor. Bu yüzden, ciddi ölçüde esnaf enflasyonu
oluşmuştur. Gençlik meslek sahibi olmaya yönlendirilmiyor. Hükûmetin bir esnaf
ve sanatkâr politikası yoktur. Esnafımız hükûmetle diyalog kuramamaktan
şikâyetçidir. Esnaf ve sanatkârların değişen şartlara uyumu konusunda devletin
öncülük ve yol göstericilik yapması zorunludur.
Çiftçimiz, yine, zor durumdadır ve üretici canının
telaşına düşmüştür. Ürünü ya tarlada kalmış ya da fırsatçıya yok pahasına
gitmiştir. AKP’yle geçen her yıl,
Tarım sektörü üretim, işleme ve pazarlama yönleriyle
bütüncül bir yapıya ve politikaya kavuşturulmalıdır. Üretici birlikleri güçlü
hâle getirilmeli, tarımsal girdilerdeki özel tüketim vergisi ve katma değer
vergileri en alt düzeye indirilmeli, ürün girdi fiyatlandırma mekanizmaları
oluşturulmalıdır.
Kayıt dışı ekonomi mali, ekonomik, sosyal ve siyasal
alanda tahribatlar yaratan bir olgudur. Aynı zamanda açık, saydam ve hesap
verilebilir bir kamu hayatının da önündeki en büyük engeldir. 60’ıncı Hükûmet
gerek hükûmet programıyla gerekse ortaya koyduğu bütçesiyle, kayıt dışı
ekonomiyi önlemek için bir niyet, irade, kararlılık ve program ortaya
koymamaktadır. Kayıt dışı ekonomiyle mücadelede en öncelikli konu, siyasal
kararlılık ve bu kararlılığın devlet politikasına dönüştürülmesi ve bu konuda
toplum desteğinin sağlanarak gerekli siyasi iradenin oluşturulmasıdır.
Sayın Başkan, muhterem üyeler; çalışmalarına ve değerlendirmesine
henüz başladığımız 2008 yılı bütçesinin ülkemize hayırlı olmasını dilemekle
birlikte yukarıda arz ettiğimiz eleştirilerin ve önerilerin dikkate alınmasını
temenni ediyorum ve son söz olarak da, bütçe sunuş konuşmasının sonunda, Gazi
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Tam bağımsızlık ancak mali bağımsızlık ile mümkündür.
Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan yoksun olunca o devletin bütün hayat
ışıklarında bağımsızlık felç olur.” sözlerinin hatırlatılmasını, Atatürk’ü
Anayasa’dan çıkartmaya çalışan bir zihniyet karşısında güzel bir ışık ve iyi
bir adım olarak değerlendiriyor, muhterem heyetinize saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Sayın Akçay’a teşekkür ediyoruz.
Sayın Günal…
MEHMET GÜNAL (Antalya) – Sayın Başkan, Komisyonun
değerli üyeleri, Sayın Bakan, değerli bürokratlar ve sayın basın mensupları;
öncelikle 84’üncü yılını idrak ettiğimiz cumhuriyetimizin kuruluş yıl
dönümünde, daha önce hem iktidar mensuplarının hem de muhalefetteki
arkadaşlarımın belirttiği bir hususa değinmek istiyorum.
Türkiye Cumhuriyeti seksen dört yıllık dönemde önemli
kazanımlar elde etmiştir. Ancak, Sayın Özcan’ın az önce belirttiği gibi
“Yapılan iyi şeyler yok mudur?” hatırlatmasına, ben de aynı hatırlatmayla
sizlere sormak istiyorum: Sadece beş yılda mı bu yapılanların hepsi yapılmıştır?
Baştan bunu tespit ederek başlamamız gerekmektedir diye düşünüyorum.
Az önce Sayın Öztrak da belirtti, geçmiş dönemden zaten
belli ölçüde istikrara kavuşturulmuş, Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’yla zaten
göstergelerin belli ölçüde düzene konduğu bir ekonomi devralınmıştı. Bu bir
sürekliliktir. Sorunlarda da geçmişe yönelik uzantılar olduğu gibi bu
başarılarda da Türkiye Cumhuriyeti’nin bir birikimi olarak görmek gerekir diye
düşünüyorum.
Öncelikle, bu bütçe üzerine çok fazla rakamlara girerek
sizleri sıkmak istemiyorum ama, temel olarak felsefede bir yanlışlık var
değerli üyeler, değerli arkadaşlarım. Nedir bu? Bir yönetimsizlik anlayışı var
bir de rakamlarla manipülasyon anlayışı var.
Şimdi, büyümeyle ilgili hususa baktığımız zaman, son
birkaç yılda özellikle çok fazla revizyon yapıldığını görüyoruz. Baz yılı
kaydırması ve sürekli olarak geçmişe yönelik olarak yapılan revizyonlar
özellikle çok fazla oranda gerçekleşiyor. Tabii ki, her dönemde geçici
rakamların revize edilmesi çok doğal bir şeydir, ama baktığımız zaman benim
özellikle dikkatimi çeken bir şey var –burada bürokrat arkadaşlarımdan da bilgi
almak istiyorum- tarım hedefine bakıyorum, her sene önemli ölçüde bir düşüş
hedefleniyor, bekleniyor daha doğrusu, sonra, bir de bakıyorum son çeyreğe doğru
girilirken tarımda müthiş bir büyüme gerçekleşiyor. Veya bir de bakıyoruz
birkaç yıldır bir anda stok artışında önemli bir artış görülmüş.
Şimdi, rakamların mukayese edilebilmesi için mutlaka
revizyonlar yapılsa da, yeni tanımlar getirilse de geçmişle mukayese edilebilir
hâlde sunulması gerekiyor. Biz son birkaç yıldır ekonomik hafızamızı maalesef
kaybediyoruz.
Bu çerçevede baktığımız zaman, genel olarak…
“Rakamların neyi gösterdiği değil, neyi gizlediği önemlidir.” diye istatistik
dersinde gördüğümüz bir laf vardı. Şimdi, ben AKP İktidarı döneminde biraz daha
buralara dikkat çekmek istiyorum ki, gerçekten, yaşanan ve gösterilen pembe
tabloların, gösterilmeye çalışılan pembe tabloların arkasındaki bazı şeylere
dikkatinizi çekmek istiyorum.
Birincisi, büyümeyle ilgiliydi, kısaca bahsettim.
Ancak, buraya geçmeden önce, Sayın Bakanın konuşmasında belirttiği, 8’inci
sayfada konuşma metninin, önce “İstikrar sağlandı.” diye bir cümle var,
arkasından da “Yeni dönemde istikrara geçiş hedefleniyor.” diyor. Bir taraftan,
kendisi de henüz tam bu çerçevede büyümenin rakamlarıyla ilgili, istikrarın
sağlanmadığını itiraf etmiş oluyor.
Tabii, bu büyümenin istihdam yaratmadığını da demin
değerli üyeler ifade ettiler, o konuya tekrar girmek istemiyorum. Ama, sadece enflasyonu
düşürebilmek, borç rakamlarını ve millî geliri dolar bazında ifade ederken
belli iyileşmeler sağlamak adına, sadece düşük kura dayalı olarak bir enflasyon
hedeflemesi politikası izlediğimiz zaman, maalesef bu söylediğimiz rakamları
manipüle etmekten başka çare kalmıyor. Ve bu arada tabii ki ekonominin
kırılganlığı giderek artıyor, en ufak bir iç veya dış şok olduğu zaman –ki
geçen sene Mayıs, Haziran aylarında bunu yaşadık- hemen ekonomide sapmalar ve
kırılmalar baş gösteriyor. Örnek olarak, Merkez Bankası bir anda faizlere
müdahale etmek zorunda kalıyor, daha önce yüzde 13’lere kadar düşmüş olan faiz,
bir hafta içerisinde tekrar yüzde 23’lere kadar çıkabiliyor.
Peki, böyle bir ortamda Merkez Bankasının ,”Sadece ben
faizlerle oynarım. Enflasyon hedefinden başka bir şeye karışmam, büyüme beni
ilgilendirmez, kur politikası beni ilgilendirmez.” deme şansı var mı? Yok,
olmadığını dün çok sıkışınca Merkez Bankası Başkanı da itiraf etmek durumunda
kaldı.
Bir taraftan “Merkez Bankası bağımsızdır.” diyeceksiniz,
öbür taraftan da çıkıp, yine rakamları kullanabilmek amacıyla “Rezervleri rekor
düzeylere getirdik.”… Şimdi, rekor düzeylere gelmiş bir rezerv acaba iyi midir,
kötü müdür? Ekonomik ve sosyal maliyeti nedir? Veya başka bir açıdan bakarsak,
mademki Merkez Bankası bağımsızdır, bu başarıysa bile bunun hükûmetle bir
alakası var mıdır? Bu konulara da dikkatinizi çekmek istiyorum.
En önemli konu –bazı arkadaşlarım bahsettiler
konuşmaları sırasında- cari işlemler açığındaki yaşanan rekor düzeyde
artışlardır. Her konuda Sayın Başbakan da Sayın bakanlar da “Nereden nereye”
diye bir mukayese yapıyorlar, hepiniz izliyorsunuz. 1,5 milyardan 40 milyar
dolara çıkan cari açığa hiç kimse dikkat çekmiyor. Sadece ihracatta kırılan
rekorlara dikkat çekiliyor, ama bu arada ihracatın hangi ölçüde ithalata
bağımlı olduğu, büyümenin büyük ölçüde ithalata bağımlı olduğu gözden kaçıyor.
Şimdi, ithalat ihracata göre çok daha hızlı bir artış
sürecine girmiş, ama bundan tehlikeli olan şey ise, az önce belirtmiş olduğum,
ihracatın büyük ölçüde ithalata bağımlı hâle gelmiş olması. Bu durumda ne
oluyor? Bir süre sonra her türlü ham maddeyi dahi, Türkiye’de üretilebilen ara
malları dâhil yurt dışından ithal etmeye başlıyoruz ve bunu üreten sektörlerde
iş yerleri kapanmaya başlıyor ve çalışanlar işsiz kalmaya başlıyor. İşte, bunu
durdurabilmek için de kur politikasına gerçekçi bir yaklaşım ortaya koymamız
gerekiyor.
Kırılganlığı artıran bu hususu Sayın Bakan yine kendisi
de itiraf ediyor ve diyor ki: “Sürekli cari açık bir risktir, bunun önlemlerini
alacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın.” Ama bu risk sadece bu sene içinde
ortaya çıkmış bir risk değil, az önce belirttiğimiz gibi 1,5 milyar dolardan
20, 30, şimdi de 40 milyar dolarlara doğru gelmiştir. Biz de bir an önce önlem
almalarını bekliyoruz. Ve bu süreçte cari açığın yaratmış olduğu kırılganlığı
yaşadığımız önceki yıl Mayıs, Haziran aylarında yaşanan “mini kriz”den sonra
hükûmetin bir önemli uygulaması oldu değerli arkadaşlarım. Hemen arkasından,
sıkışınca, yılbaşından itibaren uygulamaya koymuş olduğumuz menkul sermaye
iratlarından alınan vergileri yabancılarda sıfırladık. Daha yılbaşında Sayın
Bakan kararlı bir şekilde “Bundan geri dönüş yok.” demişti, ama mayıs, haziran
ayındaki sıkışmadan sonra maalesef yabancılara uygulanan vergi oranını
sıfırlamış olduk. Yeniler içinse, bir yine avantaj gibi gösterilen ama sadece 5
puanlık bir düşüş gerçekleşti.
Burada, söylemeye çalıştığımız sadece çifte standart
değil ama uygulanan politikalarda kararlılığın devam ettirilmesi, öbür taraftan
da ekonominin ne kadar kırılgan hâle geldiğinin en ufak bir şok karşısında
tekrar karşımıza çıkması.
Şimdi, diğer bir husus -değerli üyelerimizden bazıları
bahsettiler ama en önemli noktası- iç ve dış borçlarla ilgili rakamlarda
yapılan yeniden tanımlamalar, revizyonlar ve manipülasyonlar diye de ifade
edebiliyorum. Neden? Şimdi, bir ekonomi bürokratı ve akademisyen olarak ben
bazı rakamları takip etmekte ve anlamakta güçlük çekiyorum. Burada hem
muhalefette hem iktidarda hem Komisyonda değerli arkadaşlarım var daha önceden
de bu konuları bilen. Bir bakıyorum bir rakam değişmiş, ama ne tablonun altında
bir not görebiliyorum ne TÜİK’in sayfasında bir not görebiliyorum,
araştırmalarımız sonucunda bazen çıkıyor. Hatta geçen sene TÜİK’in yapmış
olduğu bir değişiklikten Merkez Bankasının bile haberi olmadığını sonradan
kurumlar arası tartışmalarla, kamuoyuna yansıyan şeylerle öğrendik.
Şimdi, az önce Sayın Korkmaz da ifade ettiler, bir
bakıyoruz “Kamu net borç stoku şu kadar azaldı, gayrisafi millî hasılanın şu kadarına
düştü.” Biz diyoruz galiba başka bir ülkede yaşıyoruz, çünkü borç stokuna
bakıyoruz sürekli olarak artıyor. Tabii, yaptığınız tanımlamaları sadece
uluslararası standartlara uydurmak açısından değil, vatandaşın ve bununla
ilgilenen kişilerin anlayabileceği şekilde eğer sunmazsanız o zaman kafalarda
bir karışıklık oluyor. Doğru yapılan iş de yanlış anlaşılmaya başlanır, yanlış
yapılan işler de doğru takdim edilmeye başlanır. Buradaki net borç stoku
tanımının açık bir şekilde nelerin ifade edildiğinin kamuoyuna duyurulması
gerekiyor. Özellikle, 30 milyara yaklaşan İşsizlik Sigortası Fonu’ndaki
gelirlerin maalesef bu sürecin içerisine dâhil edildiğini ve borç stok rakamı
artarken azalmış gibi –sadece oranlara bakılarak- gösterildiğini ifade etmek
istiyorum.
Yine, bu dönemde yapılan uygulamalarda ortaya çıkan bir
sonuç var -az önce genel olarak bahsedildi ama- özel sektörün kur riski çok
önemli şekilde artıyor. Kamunun borç stoku azalırken özel sektörün dış borcu
sürekli olarak artıyor. Ben sizlerin dikkatini 1994 sürecinde ve 2001’de
bankaların aşırı kur riskinden dolayı çekmiş olduğu sıkıntılara ve bunun
akabinde yapmak zorunda kaldığımız yapısal reformlar ve alınan önlemlere çekmek
istiyorum. Şu anda buna benzer bir durum, maalesef, özel sektörün borçlarında
yaşanıyor ve önlem alınmadığı takdirde de yine en ufak bir iç veya dış şok
durumunda -hepinizin itiraf ettiği gibi- uluslararası konjonktürün bu iyi
gidişinin kötüye dönmesi durumunda, maalesef, ciddi bir özel sektör kriziyle ki
bu büyüme üzerinde de çok önemli etkili olacak ve sürecin kesilmesine neden
olacaktır… Böyle bir tehlikenin giderek arttığını, dış borç rakamlarına
baktığımız zaman, özellikle de özel sektörün kısa vadeli borçlarının 30 milyar
doların üzerine çıktığını dikkatlerinize sunmak istiyorum.
AKP Hükûmeti döneminde, yine felsefesi yanlış olan bir
uygulama, önemli bir husus -diğer üyelerimizden bazıları genel olarak
bahsettiler ama ben yine işin felsefesine değinmek istiyorum- özelleştirme
uygulamaları. Maalesef, ne var ne yoksa hızlıca, Sayın Bakanım mazur görsün
kendi tabiriyle “babalar gibi” satıp gidiyoruz. Şimdi de sırada elektrik
ihaleleri var. Her nedense seçim arifesinde belli bir şekilde alelacele
yapacakken yine ertelemişlerdi altyapısı henüz yapılmamış gerekçesiyle. Herhâlde
son saniyede altyapının olmadığını ve yer altına kabloların gömülmediğini fark
ettiler.
Burada, özelleştirmeden ziyade bir nevi yabancılaştırma
anlayışının hâkim olduğunu gözlemliyoruz. Blok satışlar ve bunların sonrasında
birçok uygulamanın mahkemeden döndüğünü ve tekrar yapılan satışlarda, örneğin
TÜPRAŞ olayında olduğu gibi bu varlıkların değerinin birkaç misline
çıkabildiğini yaşamış bulunuyoruz.
Bu çerçevede,
özelleştirmenin temel felsefesi olan, yani verimli olmayan kuruluşların
rehabilitasyonu ve satılması ve tabana yayma anlamında halka arzı içeren
ilkeler varken, maalesef, bizim hızlı bir şekilde, her ne pahasına olursa olsun
satalım, kurtulalım anlayışı hâkim olmuştur. Böylece kapalı kapılar arkasında
pazarlıklarla bu dönemde birçok varlığımızın satıldığını görüyoruz. Bizler “Bu
ikinci dönemde fazla satılacak bir şey kalmadı, büyük ölçüde AKP Hükûmeti
sattı.” diye düşünüyorduk. Önceki haftalarda, yine, Antalya’da yaşanan bir
örneği sizlerin takdirine sunmak istiyorum.
Kamuoyunda basının bizi
bilgilendirmesiyle bu satış işleminin mahkeme tarafından durdurulduğunu
öğrendik. Biz, hiçbir satılacak bir şey kalmadı, artık satıldı diye bakarken,
denizin üzerinde, yüzeyinde, yani bir platform oluşturularak Antalya’da
Defterdarlık tarafından satışa sunulduğunu öğrendik. Yargı tarafından
durduruldu Allah’tan. Yani, denizin yüzeyindeki platformun bile bir
özelleştirme adı altında ki, bu da özelleştirme değildir. Çünkü belli bir
otelin karşısındaki, denizin üzerindeki platformun o otelin sahiplerinden başka
hiç kimsenin işine yaramayacağı aşikârdır. Dolayısıyla, böyle bir uygulamayla
karşı karşıyayız. Ben korkuyorum, Sayın Bakan yarın havayı soluduk diye, bize
denizin platformunun üzerinde herhâlde metreküple havayı da satmaya kalkarsa
şaşırmayacağım. Bu çerçevede, özellikle Antalya’da olduğu için de sizin
dikkatlerinize sunmak istedim. Böyle bir özelleştirme olmaz, ancak olsa olsa
doğrudan o otele tahsis söz konusu olabilir. Başka kimse de zaten o otelin
karşısındaki platforma talip olmaz.
Burada en önemli hususlardan…
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN
(Eşkişehir) – Affedersiniz, bir daha anlatabilir misiniz.
MEHMET GÜNAL (Devamla) –
Denizin üzerindeki platformun -Antalya’da, bir otelin karşısında belli bir
mesafede- özelleştirme uygulaması ihaleye de çıkılıp ilanı yapılmıştı. Mahkeme
kararıyla durduruldu Sayın Bakanım. Defterdarlık tarafından, deniz yüzeyi
platformu, duba kurduğumuz yerlerden bir tanesi, 3 bin metrekare.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN
(Eskişehir) – Orası satılıyor yani…
MEHMET GÜNAL (Devamla) –
Evet. Satmaya karar vermişler, ama mahkeme durdurmuş efendim.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN
(Eskişehir) – İntifa mı?
MEHMET GÜNAL (Devamla) –
İhaleye çıkıyor, Defterdarlık ihaleye çıkarak orasını satacağını söylüyor. Ama,
ben de merak ediyorum: Sadece o otelin dışında kim oraya teklif verebilir diye.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN
(Eskişehir) – Ona bir bakalım. Kullanma hakkı istemiştir bizden, ona bir
bakalım.
MEHMET GÜNAL (Devamla) –
Efendim, zaten ben ayrıntısına girmedim. Bunun anayasal olarak da Kıyı Kenar
Kanunu açısından da bu zaten mümkün değil. Sadece felsefesini eleştiriyorum.
Yani, böyle ne pahasına olursa satalım, tamam 2/B’yi yapalım, ama denizin
üstünü… Bu zaten, anayasal olarak mümkün değil Sayın Bakanım, çünkü kamuoyuna
ait.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN
(Eskişehir) – Özelleştirmeyle bir ilgisi yok. Millî Emlakla olabilir, onun
detayını bir araştıralım.
MEHMET GÜNAL (Devamla) – Bir
genel felsefeden bahsediyorum Sayın Bakanım. Yani, böyle satalım, ne bulursak
satalım anlamında, biz bitti derken, denizin üzeri satılıyor diye basın bize
haber verince bizde ondan haberdar olduk. Bir tahsis söz konusu ama, bu
anayasal olarak zaten, belli süredeki yerler efendim kamuoyuna, halka ait,
kamuya ait yerlerin tahsisi de satışı da zaten mümkün değil. Dolayısıyla, şimdilik
durduruldu zaten. Ben bu işin felsefesi açısından söylüyorum. Yarın başka
şeylerde, ister ister satış ister kullanım olsun fark etmiyor. Bir şekilde
bunları faydalanmaya sunuyorlar. Burada bahsettiğimiz şey, işin felsefesiydi.
Tabii, bu büyüme rakamlarının
gerçekçi olmadığını, istihdama yansımadığını Sayın Hükûmet yetkilileri de zaman
zaman itiraf ediyorlar. Ama, ben burada, özellikle bunun açık bir göstergesi
olarak…
HALİL AYDOĞAN
(Afyonkarahisar) – Hangi Hükûmet yetkilisi itiraf etti gerçekçi olmadığını?
BAŞKAN – Değerli
arkadaşlarım…
MEHMET GÜNAL (Devamla) –
Değerli arkadaşlar, bakarsanız, Hükûmet Programınızda, Sayın Başbakanın
açıklamalarına bakarsanız, bu dönemde istihdama ağırlık verileceğini, ki şu
anda elinizde bulunan rakamlara da bakarsanız, istihdamın artmadığını, sadece
birtakım manipülasyonlarla işsizlik oranının düşük durduğunu, az önce Sayın
Öztrak da, Sayın Korkmaz da belirttiler. İş arayanların, tarım dışı istihdam
diye açıkladığınız şeyden, tarımdan giden adamlar yok mu oldu, nereye gitti?
Tarımdan ayrılan istihdam nereye gitti?
İBRAHİM HASGÜR (İzmir) – O
işsizlik oranını kim itiraf etti?
MEHMET GÜNAL (Devamla) –
Bakınız, şimdi, itiraf burada var. İstihdamı artırmaya bu dönemde ağırlık
vereceğiz demek, geçen sefer büyüme istihdam doğurmadı demek. Ben size
anlattım. Eğer yurt dışından ithal ederseniz, kur bu kadar düşük olursa, neden
istihdamınız artmıyor, ayrıntısına girmeyeyim diye söylemedim isterseniz
birazcık bahsedeyim.
Siz, Adana’da pamuk
üretirken, kumaş, dokuma sanayiniz varken, bunların hepsini Çin’den almaya
başlarsanız, neden? Düşük kur politikasından dolayı. Bir süre sonra Adana’daki
tekstil fabrikaları kapanmaya başlar. Bu kapandıkça da sizin istihdamınız doğal
olarak düşer. İthalata bu kadar bağımlı olursanız, sadece enflasyon düşsün diye
kurun düşük kalmasına rıza gösterirseniz, kişi başına geliri 5 bin küsur dolar
diyebilmek için, bu nedenle eğer sadece enflasyon rakamını başarı olarak
addederseniz, o zaman böyle sonuçlarla karşılaşırsınız. Reel sektörden gelen
arkadaşlarımız sizin aranızda da var. Onlara da sorsanız onlar da anlatır.
İhracatçı maliyetine ihracat yapıyor.
ALAATTİN BÜYÜKKAYA
(İstanbul) – Kapanan mı, açılan mı?
MEHMET GÜNAL (Devamla) –
Hemen söyleyeceğim.
Hemen söyleyeyim size: Esnaf
ve sanatkâr siciline kaydolan ve kaydını sildirenlerin sayısı…
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
MEHMET GÜNAL (Devamla) –
Teşekkür ederim Sayın Başkan.
2002 tescil 123.393, terkin
117.600. Şimdi 2006 tescil 248 bin, terkin 399.626.
ALAATTİN BÜYÜKKAYA
(İstanbul) – Silinmeyenlere biliyorsunuz bir af… Ondan da…
MEHMET GÜNAL (Devamla) –
Devam edeceğim. Bakın, protestolu senet ve karşılıksız çeklerdeki durumu
söyleyeyim: 2002 protestolu senet miktarı 498.748, 2007 Eylül, 2006’nın sonunu
söyleyeyim, yıllık mukayese yapın: 1.177.910. Sadece eylüle kadar olan dönemde
1.065.000.
Tutarını söyleyeyim, sadece
rakam olarak bakmayalım: 2002’de 816,2 milyon; 2006’da 4.054,9 milyon. Sadece
2007 Eylülüne kadar burayı aşmış, 4.093,1 milyon. Yani, böyle bir ortamda, biz
bunu sizi suçlamak amacıyla sadece söylemiyoruz. Yani, ekonomide rakamsal
olarak kaydetmiş olduğunuz büyüme, baz yılı kaydırmalarıyla, stok artışına
yönelik yaptığınızı söylediğiniz büyümenin istihdama yansımamasının
nedenlerini… Bu kur politikasından kaynaklanan, ithalata bağımlılıktan
kaynaklanan -az önce belirtildi- dahilde işleme rejiminin yanlış
kullanılmasından, üretime yönelik olarak yapılan ithalatın yurtdışına
yapılmayıp içeride ham madde olarak kullanılmasından kaynaklanıyor. Bunların
düzeltilmesi için sizlere bu bilgileri aktarıyoruz, sadece eleştiri yapmak için
söylemiyoruz.
Yine, bakın, mükellef
sayılarındaki azalmaya baktığınız zaman, yine ekonomideki kötü gidişi
görüyorsunuz. Burada Sayın Bakanımız genel olarak, yani vergideki toplam
tahsilata, tahakkuka bakarak söylemiyorum ama, genelde esnafa ve ticaret
odalarının, sanayi odalarının, TOBB’un açıklamış olduğu açılan, kapanan şirket
sayılarına baktığımız zaman neden istihdama yansımadığını burada görmüş
oluyoruz. Toplamda baktığımız zaman, gelir vergisi mükellefi 2002’de 1.729.260;
2006’da 1.712.719. KDV mükellefi 2. 887.598;
2006’da 2.225.811. Yani bunu artmıştır, azalmıştır, şundan… Ekonomide
rakamların söylediği gibi bir iyileşme gözükmüyor, önlemler almak lazım. Sadece
büyüme rakamlarına bakarak veya kişi başına geliri dolar bazında böldüğünüz
zaman çok yüksek çıktı diyerek bununla yetinmek mümkün değil. Tabii ki belli
aşamalar sağlanıyor.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN
(Eskişehir) – Fiktif olan mükellefler tamamen temizlenmiştir. Böyle bir çalışma
yapıldı, Erkan Bey de bilir.
GÜROL ERGİN (Muğla) – Böyle
bir usul var mıydı?
BAŞKAN – Evet, en son
alacağız ya...
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN
(Eskişehir) - Aynı şekilde yeni Esnaf Kanunu çıktı. Orada da onlar tümüyle
gerçekleri aldılar, fiktifleri attılar. Kanundan veya Maliyenin özel
çalışmasından kaynaklanan…
MEHMET GÜNAL (Devamla) –
Teşekkür ederim Sayın Bakan.
Şimdi, burada, bakınız
“Yüzde 6,9 ortalama beş yılda büyüme kaydettik” diyorsunuz. Bu rakamlar geriye
gitmiş durumda. Sizin söylediğinizi dikkate alırsak, o zaman siz de bize ne
kadarının ayıklandığını, ne kadarının fiktif olduğunu, hangilerinin geldiğini…
Ben baştan size şunu söyledim: Bir iktisat bürokratı olarak ve iktisat hocası
olarak ben bu rakamları takip etmekte zorlanıyorum ki, siz ortalama vatandaşın
hâlini düşünün. Yani, benim anlatmaya çalıştığım bu. Bu rakamlarda artık bir
takip kabiliyeti kalmadı. Sürekli olarak tanım değişiyor, sürekli olarak revize
ediliyor. Buna rağmen, sizin yaptığınız şeye rağmen eğer bir iyileşme varsa,
benim onu buradan görebilmem lazım. Ben bu rakamlara baktığımız zaman, reel
olarak bu iyileşmeyi maalesef takip edemiyorum. Söylemeye çalıştığım şey budur.
Özet itibarıyla burada
bakmış olduğumuz göstergeler bize gerçek durumu tamamıyla yansıtmıyor, ben de
onu anlatmaya çalışıyorum. Bakın, bir örnek daha verip toparlayacağım.
Ben, Merkez Bankasının
Ödemeler Dengesi Biriminde çalıştım. Turizm istatistiklerinin nasıl olduğunu,
nasıl derlendiğini biliyorum. Ama birkaç yıl önce baktım, 2004’den itibaren bir
anda turizm gelirlerimiz acayip bir şekilde artmış. Antalya Milletvekiliyim ve
turizmle de ilgileniyorum. Ticaret Odasının raporlarını her sene düzenleyen
arkadaşlarınızdan biriyim. O rakamları her sene takip etmeme rağmen ben bir
türlü anlayamadım.
Sonra bir yerde bir dipnot
gördüm. İşçi gelirleri, yurt dışındaki işçilerimizin gelirleri, tanım gereği
bunun içerisine sokulmuş.
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
MEHMET GÜNAL (Devamla) –
Yani, 3 milyara yakın, bir anda 9 milyarken bizim turizm gelirimiz 12’ye çıkmış.
Şimdi böyle bir şey devam ediyor. Benim anlatmaya çalıştığım budur. Eğer bir
şeyde düzenleme yapılıyorsa, kamuoyunu açık şekilde bilgilendirmek, en azından
o tabloların altına açıklayıcı notlar şeklinde koymak gerekir.
Sadece deniliyor ki… Basit
bir şey daha söyleyeyim: Tamam, tanımı değiştirdiniz. Yıllarca biz iktisat
okurken ve okutulurken, ihracatı fob, ithalatı cif. Yani, taşıma, navlun,
sigorta giderleri dahil olmak üzere gördük. Tamam, uluslararası standarda
uydurup tanımı değiştirdiniz. Fob olarak
ihracatı veririz, ithalatı hiçbir yerde vermeyiz ama, eğer veriyorsanız, bana
geriye dönük olarak ithalatı cif olarak verin ki ben mukayese edeyim. Dış
ticaret açığı şu kadara düştü deniyor, neye göre, foba göre. Ancak, değişik
kurumların tablolarına bakarak, Allah’tan DPT bazı rakamları koyarken cif
olarak koyuyor, onların raporlarından bakıp biz tekrar dış ticaret açığının o
kadar az olmadığını ki, şu anda 15 milyara yakın fark ediyor. Bütün söylemeye
çalıştığımız budur. Rakamların manipülasyonuyla sanal bir dünya yaratmak mümkün
değil. Maalesef, yapılanları tam anlatabilmek için, işte bütün bu rakamların
dipnotlarıyla açıklanması gerekir. Böylece, gerçek anlamda büyümenin istihdama
yansımadığını, esnafın ve sanatkârın, sanayicinin sıkıntıda olduğunu, bu düşük
kur, yüksek faiz politikasıyla da sıcak paranın devam etmesi için mecbur
kaldığınız bu politikayla devam ettiğimiz sürece de ithalatımız artacak, dış
ticaret açığımız artacak, ihracatımız o kadar artmayacak ve kırılganlık devam
edecektir. Bir an önce bu yanlıştan dönerek, ihracatı artıracak, üretimi
artıracak, ithalata bağımlılığı azaltacak politikalara geçtiğimiz zaman
Türkiye’nin, Milliyetçi Hareket Partisinin vizyonunda olduğu gibi, 2023 yılında
lider ülke olması için önünde hiçbir engel kalmayacaktır.
Bu çerçevede, tüm değerli
üyelere ve bürokratlara teşekkür ediyor; hepinize saygılarımı sunuyorum.
BAŞKAN – Antalya
Milletvekilimiz Sayın Günal’a teşekkür ediyoruz.
Değerli
arkadaşlar, 15.15’e kadar ara veriyoruz. Yemek 14.30’da hazır olacak üst
salonda.
15.15’te de tekrar görüşmelerimiz devam edecek.
Kapanma Saati: 14.14
İKİNCİ OTURUM
Açılış Saati: 15.21
BAŞKAN: Sait AÇBA (Afyonkarahisar)
BAŞKAN VEKİLİ: M. Altan KARAPAŞAOĞLU (Bursa)
SÖZCÜ: Hasan Fehmi KİNAY (Kütahya)
KÂTİP: Süreyya Sadi BİLGİÇ (Isparta)
BAŞKAN – Sayın Bakan, Plan
ve Bütçe Komisyonumuzun değerli üyeleri; Komisyon çalışmalarımıza kaldığımız
yerden devam ediyoruz.
Şimdi söz sırası Sayın
Kalaycı’da.
Buyurun Sayın Kalaycı.
MUSTAFA KALAYCI (Konya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, Komisyonumuzun değerli üyeleri, değerli bürokrat
arkadaşlarım, basınımızın saygıdeğer temsilcileri; hepinizi saygıyla
selamlıyorum.
Büyük önderimiz Mustafa
Kemal Atatürk’ün liderliğinde, destansı bir kuruluş mücadelesiyle kurulan
Cumhuriyetimizin 84’üncü yıldönümünü millet olarak hüzünlü ve endişeli bir
şekilde karşılamış bulunmaktayız. Son günlerde, devletimizin bağımsızlığı,
milletimizin birliği ve cumhuriyetimizin devamlılığı için, hayatlarının
baharında bölücü terörün haince saldırıları neticesinde şehit olan kahraman
güvenlik kuvvetlerimizin acıları endişe ve hüznümüzün en temel nedenidir. Dün
de şehitlerimiz vardı. Aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına
başsağlığı diliyorum.
Sayın Başkan, değerli
arkadaşlarım; burada bir konuya kısaca temas etmek, Hükûmete çağrıda bulunmak
istiyorum. Bilindiği üzere, Türkiye Haber-İş Sendikamız ile Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü arasında yürütülen 7. Dönem
Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması nedeniyle grev uygulama
kararı alınmış ve 16 Ekim 2007 tarihinde de grev uygulamaya konulmuştur. Türk
Telekom çalışanları esasen Türkiye için mücadele etmektedir. Milliyetçi Hareket
Partisi olarak, Telekom işçisinin küresel sermayeye karşı vermiş olduğu haklı
ve onurlu mücadelesini sonuna kadar desteklemekteyiz. Hükûmeti gelişmeleri
seyretmeye değil, soruna çözüm bulmaya davet ediyoruz.
Sayın Başkan, değerli
arkadaşlarım; Hükûmet Programında 2013 yılı için 800 milyar dolara yaklaşan bir
millî gelire ulaşmak, kişi başına geliri de 10 bin dolara çıkarmak hedefine yer
verilmiştir. Sayın Bakan tarafından
yapılan 2008 yılı bütçe sunuş konuşmasında da 2007 yılında 6.619 dolara, 2008
yılında ise 7 bin dolara ulaşacağı belirtilmiştir. 2002 yılında 180,9 milyar
dolar olan millî gelirimiz, 2006 yılında 399,6 milyar dolara yükselerek dört
yılda yüzde 120,9 oranında artmış görülmektedir. Hâlbuki millî gelirimiz YTL
bazında, sabit fiyatla 2002 yılında 116,3 milyar YTL’den 2006 yılında 154,3
milyar YTL’ye yükselmiş olup, dört yıllık büyüme yüzde 32,6 düzeyindedir. Yani,
millî gelirimiz dört yılda sabit fiyatla yüzde 32,6 oranında artarken, dolar
bazında yüzde 120,9 oranında artmış görülmektedir. Aynı şekilde, kişi başına
millî gelirimiz ise sabit fiyatla yüzde 26,6 oranında artmakla birlikte, dolar
bazında yüzde 110,8 oranında artmış görülmektedir.
Bu durum, ekonomide
uygulanan düşük kur politikasının etkisiyle gerek millî gelir rakamları gerekse
diğer makroekonomik göstergeler açısından ne kadar yanıltıcı ve çarpık
sonuçları ortaya çıkardığını açıkça göstermektedir. Dolayısıyla, 2008 yılı için
7 bin dolar, 2013 yılı için 10 bin dolar kişi başına millî gelir hedefine
-ekonomide gerçek anlamda bir büyüme olmasa, hatta küçülme olsa dahi- dolar
kurunda gerçekleşecek düşüşle de rahatlıkla ulaşılabileceği açıktır. Ancak,
böylesi bir gelişmeden “başarı” diye söz etmek elbette ki mümkün değildir.
Sayın Başkan, değerli
arkadaşlarım; istatistiklerle oynamak ve dolar kurundaki düşmeyi kullanmak
suretiyle, işine gelen rakamları kullanan Hükûmet göz boyamaya devam
etmektedir. Esasen, istatistiksel rakamlar yalan söylemez, ancak rakamları
saptırmamak, rakamlara dans ettirmemek kaydıyla. Hâlbuki gerek Başbakan
tarafından sunulan Hükûmet Programında gerekse Sayın Bakan tarafından sunulan
2008 yılı bütçe konuşma metninde rakamlara âdeta oryantal yaptırılarak AKP
dönemine ilişkin pembe tablolar çizilmektedir.
Esasen, Türkiye ekonomisi
makroekonomik göstergelerde görülen sanal iyileşmelerin aksine, oldukça
kırılgan bir yapıya sahiptir. İstihdam yaratmayan ve vatandaşın refahına
yansımayan büyüme, bozulan gelir dağılımı, sürdürülemez boyutlara ulaşan borç
stoku, yüksek dış ticaret ve cari işlemler açıkları, yüksek reel faiz, gerçekçi
olmayan kur politikası, ithalat bağımlısı üretim ve ihracat, yerli sanayinin rekabet
gücünde azalma, giderek yabancılaşan bir finans sektörü, sıcak paraya ve dış
borçlanmaya dayanan kırılgan yapı ülkemiz ekonomisinin içinde bulunduğu temel
sorunlardır.
Kişi başına geliri satın
alma gücü paritesine göre ABD doları bazında hesaplayan yoksulluk
araştırmaları, 2002–2005 döneminde Türkiye’de yoksulluğun azaldığını
göstermektedir. Bu durum, gerçeği yansıtmamakta olup, tamamen Türk parasının
dolar karşısında değer kazanmasının istatistiklerle yansıyan çarpık bir
sonucudur. Bu ülkenin yoksul vatandaşları ne gelirini dolar üzerinden
kazanmakta ne de harcamasını dolar üzerinden yapmaktadır. Gerçekte yoksulluğun
son yıllarda nereden nereye geldiğini açıklayan en önemli gösterge “harcama
esaslı göreli yoksulluk oranı”dır. Eş değer fert başına tüketim harcaması
medyan değerinin yüzde 50’si esas alınarak hesaplanan “göreli yoksulluk oranı”
2002–2005 döneminde yüzde 14,74 düzeyinden yüzde 16,16 düzeyine yükselmiştir.
Aynı dönemde, Türkiye genelindeki yoksul fert sayısı 10,1 milyondan 11,6
milyona yükselirken, kırsal kesimde yoksul sayısı 5,4 milyondan 7,2 milyona
yükselmiştir.
Yoksulların geçimini
sağlayacak gelire ve işe sahip olmaları için gerekli politikalar
uygulanmalıdır. Ancak, vatandaşlarımızı yoksulluktan kurtaracak politikalar
uygulanmamakta, vatandaşlarımızın bir kısım ihtiyaçları ayni ve nakdî
yardımlarla geçici olarak giderilmektedir. Muhtaç durumda olan insanlara dönük
uygulamalar, toplumda sadaka kültürünün yaygınlaşmasına ve veren ele her zaman
için sadakat ve minnet borcu psikolojisinin oluşmasına yol açmaktadır. Geçmişte
veren elin devlet olduğu, alan el tarafından açıkça bilindiği için yardım alan
kişi “Allah devlete zeval vermesin.” söylemiyle her zaman için sadece devletine
bağlılık duygusu içinde olmuştur. Ancak, AKP döneminde yardımı veren el, her
zaman için AKP ile aynileştirilmiştir. Yüce İslam dininin sosyal dayanışma
felsefesini yansıtan “Sağ elin verdiğini sol el bilmemeli.” anlayışı maalesef
AKP tarafından yok sayılmış, devlet bütçesinden finanse edilen yardımlar parti
kimliğiyle bütünleştirilerek yoksul insanların minnet duygusu altında
ezilmesine yol açmıştır.
Sayın Başkan, değerli
arkadaşlarım; son yıllarda ortalama yüzde 7’nin üzerinde gerçekleşen büyümenin
nimetleri vatandaşa yansımamıştır. İşsizlik ve gelir dağılımı adaletsizliği
konusunda kayda değer bir iyileşme sağlanamamıştır. İşsizlik en önemli sorun
olmaya devam etmekte, özellikle eğitimli işsizler çığ gibi büyümekte,
gençlerimiz gelecekten ümitlerini kesmektedir. TÜİK verilerine göre,
çalışabilir nüfusun işgücüne katılma oranı 2002 yılında yüzde 49,6 iken, 2006
yılında yüzde 48 oranına düşürülmüştür. Böylelikle 2002 yılı oranı dikkate
alındığında, 2006 yılında 830 bin kişinin işgücüne, dolayısıyla, işsiz sayısına
dâhil edilmediği anlaşılmaktadır. Buna rağmen, işsizlik oranı 2002–2005
yıllarında yüzde 10,3 seviyesini korumuş, 2006 yılı itibarıyla da yüzde 9,9
oranına inmiştir. 2002 yılında 2 milyon 464 bin kişi olan işsiz sayısı, 2006
yılı itibarıyla 2 milyon 446 bin kişi olup, sadece 18 bin kişi azalmış
görülmektedir. Sayın Bakan sunuş metninde 2006 yılını 2005 yılı ile mukayese
ederek, işsiz sayısında daha fazla azalma olduğunu göstermeye çalışmıştır.
Hâlbuki TÜİK’in son verilerine göre, 2007 yılı Temmuz ayı itibarıyla, 2006
yılının aynı ayına göre işsiz sayısı 45 bin kişi artmış olup, işsizlik oranı
her iki yılın aynı ayında da değişmemiştir. Yani, Sayın Bakan en taze bilgi
yerine işine gelen rakamları kullanmıştır. Ayrıca, çalışmaya hazır olduğu hâlde
iş aramayanlar iş gücüne, dolayısıyla işsiz sayısına dâhil edilmemekte olup,
2002 yılında 1 milyon 20 bin kişi olan iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar,
2006 yılında 2 milyon 87 bin kişiye yükselmiştir. Bunlar içerisinde dikkat
çekici olan, iş bulma ümidini kaybedenlerdir. İş bulma ümidi olmayanların
sayısı 2002 yılında 73 bin kişi iken, 2006 yılı itibarıyla bu sayı 10 kat
artarak 706 bin kişiye yükselmiştir. Sayın Başbakan ve Bakan bunlardan hiç söz
etmemektedir. Tabii ki işlerine gelmiyor, ama gerçekler böyle. O sebeple,
kimseyi kandırmayalım. Zaten işsizliğin azaldığını söylemenin inandırıcılığı da
yok. Sokağa, kahvehanelere indiğimiz zaman işsizliğin ne boyutta olduğunu
görürsünüz.
2006 yılı için yüzde 9,9
olarak ifade edilen işsizlik oranı, çalışmaya hazır olduğu hâlde iş
bulamayanlar ile eksi istihdam dahil edildiğinde gerçekte yüzde 20,5
olmaktadır. OECD ülkelerinde iş gücüne dâhil olmayan çalışma çağı nüfus oranı
yüzde 30 iken, ülkemizde bu rakam oldukça yüksek düzeyde -yüzde 48,9-
seyretmekte ve her yıl çalışma çağına giren ilave nüfusun 2/3’ünün bu gruba
ilavesiyle, iş gücü piyasası dışında kalmayı tercih eden insanların sayısı iş
gücünden daha fazla artmaktadır. İş gücüne dâhil olmayanlardan iş gücü
piyasasına girme ihtimali en yüksek olan kesim, iş aramayıp iş başı yapmaya
hazır olan kesimdir. Bu kesim, iş aramamakla birlikte üç aydan uzun bir süre
önce iş arama kanallarını kullanmış olanlar ile iş bulma ümidini yitirenlerden
oluşmaktadır. Bu grubun yaş ortalaması yaklaşık 30 ve ortalama eğitim süresi
7,6 yıldır. İstihdam edilenlerin Türkiye ortalamasından daha genç ve daha
eğitimli olan bu kesimin -36 yaş, 7,1 Türkiye ortalaması- iş gücü piyasasına
girememesi, aynı zamanda önemli bir kaynak israfı anlamına da gelmektedir.
Sayın Başkan, değerli
arkadaşlarım; işsizlikle ve yoksullukla mücadelenin en önemli yolu, istihdam
dostu ve aynı zamanda sürdürülebilir büyümenin tesisinden geçmektedir. İstihdam
dostu sürdürülebilir büyümeyi de sağlamada, yatırım ortamının iyileştirilmesi
ve müteşebbis sermayenin önündeki engellerin ortadan kaldırılması
gerekmektedir. Yatırım ortamının iyileştirilmesi için enerji, arazi, ham madde
ve iş gücünün temininde ve maliyetinde avantajlar sağlanması ve vergi
kolaylıkları getirilmesi önem arz etmektedir. Bordro vergisi olarak ifade
edilen emeklilik, malullük, hastalık, iş kazası, işsizlik ve analık gibi sosyal
güvenlik primlerinin işveren tarafından üstlenilmesi gereken kısmının brüt ücrete
oranı Türkiye’de yüzde 21,5 ile yüzde 27 arasında değişiyor iken, bu oran
İngiltere’de yüzde 9,9, Güney Kore’de yüzde 8,8, ABD’de yüzde 7,6, Meksika’da
yüzde 12,9 ve OECD ortalaması yüzde 19,4’tür. Ücretten alınan vergiler ile işçi
ve işveren sosyal güvenlik primleri toplamının iş gücü maliyetine oranı
istihdam vergileri yükü olarak tanımlanmaktadır. İstihdam vergileri yükü
ülkemizde yüzde 42,7’ye ulaşırken, bu oran OECD ülkelerinde ortalama yüzde
26,6, Japonya’da yüzde 23,6, İngiltere’de ise yüzde 18, ABD’de yüzde 16,4,
İrlanda’da yüzde 5’tir.
Özel sektörün kullandığı
banka kredilerinin gayri safi yurt içi hasılaya oranı Meksika’da yüzde 104,
Güney Kore’de yüzde 89, Macaristan’da yüzde 47, Brezilya’da yüzde 27,6 iken
Türkiye’de bu oran 19,2’dir. Bu durum Türkiye’de mali sektörün yatırım ya da
işletme sermayesi sağlamada özel sektöre gerekli performansı gösteremediğini
ortaya koymaktadır. İstihdam vergilerinin ve gelir vergisinin istihdam
üzerindeki yükü hafifleterek büyümenin istihdam yaratma kapasitesini artırmak
işsizlikle mücadelede önemli bir unsur olarak değerlendirilmektedir. Ancak,
makro ekonomik istikrarın kalıcılığının ve yüksek faiz dışı fazlanın
gerekliliğinin devam ettiği, sosyal güvenlik açıklarının giderek büyüdüğü bir
ortamda prim ve gelir vergisi oranlarında indirim yapılmasının ekonomik ve
sosyal yansımaları da gereğince değerlendirilmek durumundadır. Gelir kaybı
hemen, istihdam artışı ise zaman içinde gerçekleşeceği için bu politikanın
etkin bir kayıt dışılıkla mücadeleyle birlikte yürütülmesi daha uygun
olacaktır.
Hükûmet bu konuda çelişkili
açıklamalarda bulunmaktadır. Sayın Başbakan Türkiye Büyük Millet Meclisine
sunduğu Hükûmet programında vergi oranlarını indireceklerini SSK işveren prim
oranının 2008 yılında 5 puan ile başlamak
üzere kademeli olarak indirileceğini belirtmesine karşın, geçtiğimiz günlerde
hazineden sorumlu Devlet Bakanımız vergi ve sigorta primi oranlarında indirim
olmayacağını söylemiştir.
Sayın Başkan, değerli
arkadaşlarım; AKP döneminde vergi tabana yayılamamış, dolaylı vergiler
artırılmış, kayıt dışı ekonomi büyümüştür. 2002 yılında konsolide bütçe vergi
gelirleri içinde yüzde 66 olan dolaylı vergilerin oranı 2006 yılında yüzde 70’e
yükselmiştir. Dolaylı vergiler daha çok dar ve orta gelirli vatandaşın ödediği,
tüketim üzerinden alınan KDV ve özel tüketim vergisinden oluşmaktadır. Gelir ve
kurumlar vergisi oranlarında yapılan indirimler sadece yüksek gelir
gruplarındaki mükellefleri kapsamış, düşük gelirli vatandaşlarımızın vergi
yüküne bir etkisi olmamış ve adaletsizliğe yol açmıştır. Vergiye ilişkin
düzenlemelerde kamu finansmanıyla ilgili önceliklerin yanı sıra, verginin
üretim ve istihdam üzerindeki etkileri ile sosyal yönü birlikte
değerlendirilmelidir. Anayasa’mızın öngördüğü “mali güce göre vergilendirme” ilkesi
verginin adaletli ve dengeli dağılımı sağlanarak mutlaka gerçekleştirilmelidir.
Sayın Başkan, değerli
arkadaşlarım; sahip olunan bütün üretim faktörlerinin etkin ve verimli bir
şekilde en üst düzeyde üretim sürecine dahil edileceği, tam istihdamı esas alan
millî ekonomi stratejisi benimsenmelidir. Bu çerçevede, rant ekonomisinden
yatırım, üretim, istihdamı sürekli artırmayı öngören üretim ekonomisine
geçilmelidir. İhracata dayalı ve istihdam dostu büyüme modeli uygulanmalı ve bu
modelin gereği olarak üretimin ve ihracatın ithalat bağımlılığı azaltılarak
sürdürülebilir büyüme ve ihracat artışını sağlayacak politikalar izlenmelidir.
Rekabet gücü politikasının esasını marka yaratılması, verimliliğin ve kalitenin
yükseltilerek maliyetlerin düşürülmesi, yüksek katma değerli düzgün işlerin
artırılması oluşturmalıdır. Yapılacak her hukuki ve idari düzenlemeyle alınacak tüm tedbirler
ulusal, sektörel ve işletme bazında rekabet gücünün geliştirilmesi hedefini
gözetmelidir. Yüksek ölçüde katma değer ve istihdam sağlayan yatırım
projelerine yüzde 100’ün üzerinde yatırım indirimi verilmeli, sigorta primi
işveren payının belli oran ve süreyle devlet tarafından karşılanması uygulaması
etkinleştirilmelidir.
Sayın Bakanım, biliyorsunuz,
yatırım indirimi döneminizde kaldırıldı. Bu yatırımcılarımız aslında
cezalandırıldı, yüzde 18’lere geliyordu vergileri. Kurumlar vergisi yüzde
30’dan yüzde 20’ye indi ama, yatırım yapan insanımızın vergisi de 18’den 20’ye
çıktı, bu bir cezalandırma oldu. İnşallah bu yanlıştan dönersiniz, yatırım
indirimi uygulamasını tekrar başlatırsınız.
Yüzde 21,5 ile yüzde 27
arasında değişen sosyal güvenlik primi ve işveren payı 5 puan azaltılmalı,
istihdam üzerindeki vergi ve sosyal güvenlik primi yükü makul düzeylere
indirilmelidir. İş Kanunu ve ilgili mevzuat gereği, işverene iş yeri
büyüklüğüyle değişen ölçülerde bazı zorunluluklar yüklenmiştir. Sosyal politika
unsuru olan her bir düzenleme ücret ve ücret dışı maliyetlerden ayrı olarak
firmalara ekonomik değeri ifade eden yükler getirmektedir. İşletmeler
üzerindeki sosyal yükler rekabet etme ve istihdam yaratma hedeflerini
gerçekleştirmeyi imkan tanıyacak bir düzeye çekilmeli ve teşvik ediciliği esas
olmalıdır. Yatırım yapma ve işçi çalıştırmaya ilişkin bürokratik işlemlerin
sayısı azaltılmalı ve süresi kısaltılmalı, organize sanayi bölgeleri ile sanayi
ve ticaretin yoğun olduğu yerlerde
sigorta ve maliyeye ilişkin bürolar açılarak, bu hizmetlerin girişimci için
kolay ulaşılabilir olması sağlanmalıdır. İş kurmak isteyen küçük girişimciye
işletme başlangıç sermayesi verilmelidir. Eğitim sistemi ile iş gücü piyasası
arasında güçlü bir bağ tesis edilmeli ve işletmelerin ihtiyacı olan nitelik ve
nicelikte insan gücünün yetiştirilmesi sağlanmalıdır. Kayıt dışı ekonomi
büyüdükçe devletin vergi kaynakları da dolaysız vergilerden dolaylı vergilere
doğru kaymaktadır. Bu nedenle, vergi sistemimizi daha adil hâle getirebilmek
için öncelikle kayıt dışı ekonomiyle mücadele edilmesi gerekmektedir. Kayıt
dışı ekonominin yarısının dahi kayıt altına alınabilmesi, bırakın borçlanmayı
bütçemizin fazla vermesi sonucunu doğuracaktır. Haksız rekabete ve çalışanların
sosyal haklardan yoksun kalmasına yol açan kayıt dışı ekonomi ve kayıt dışı
istihdamla mücadelede etkili yöntemler benimsenmeli, hem kayıt dışılığın
önlenmesine hem de kayıtlı ekonomiye geçişin özendirilmesine yönelik tedbirler
bir arada uygulamaya konulmalıdır. Kayıt dışılık ile vergi sistemi arasındaki
fonksiyonel ilişkiyi ortaya koyan uygulamalara önem verilmelidir. Yabancı kaçak
işçiliği önleyici cezai ve idari müeyyideler etkin hâle getirilmelidir.
Sayın Bakanım, son olarak
bir konuyu ifade edeceğim. Konya ilimiz teşvik kapsamında bulunan iller
arasında yer almamaktadır. Şimdi soruyorum: Konya’nın hangi ilçesi bu elli
ilden daha gelişmiş durumadır ki, bu teşviklerden yararlanamıyor? Neden
Konya’yı, Konyalı girişimciyi cezalandırıyorsunuz? Konyalı kendi ili yerine,
teşvikten yararlanmak için diğer illere yatırım yapmak, hatta tesislerini
taşımak zorunda kalıyor. Uyguladığınız bu politika yanlış, bu yanlıştan bir an
önce dönünüz. Sektörel ve bölgesel teşvik uygulamasını bir an önce başlatınız.
Konya, kamu yatırımları ve hizmetlerden de hak ettiği ölçüde
yararlanamamaktadır. Bulunduğu yer ve trafik yoğunluğu açısından önem ve
öncelik taşıdığı halde, duble yol yatırımlarından henüz gerektiği şekilde
yararlanamamıştır. Seçim öncesi göstermelik seçim yatırımı olarak bir bölümü
için temel attığınız Konya Ovası sulama projesi -ki, bu Türkiye için de çok
önemlidir- ve hızlı tren projesinin hızla gerçekleştirilmesini Konyalı
sizlerden istiyor. Bölgecilik yapmıyorum. Türkiye’nin yüzölçümü itibarıyla en
büyük, nüfusu itibarıyla dördüncü büyük ili olan Konya’nın hakkını arıyorum.
Kamu yatırımları ve hizmetlerinin, bakanı olan illere daha fazla aktığı
Türkiye’nin bir gerçeğidir. İki dönemdir Konya’nın AKP’ye verdiği yüksek
desteğe ve Konyalılar tarafından yoğun bir şekilde dile getirilen isteğe rağmen
Konyalı 13 vekilden hiçbiri bakan olamamıştır. Esasen, her biri bakan olmaya
layık 13 milletvekili arkadaşım söyleyemeyebilir, ama Konyalıların sitemini ben burada belirtmek
istedim.
Sayın Başkan, değerli
arkadaşlarım; gelin gerçekleri gizlemeyelim. Ülkemizin içinde bulunduğu
sorunların çözümü için hep birlikte gayret sarf edelim. Ekonomide millî
seferberlik başlatalım. Gerekli düzenlemeleri bir an önce yapalım. Milliyetçi
Hareket Partisi bir taraftan kendi tekliflerini Türkiye Büyük Millet Meclisinin
ve kamuoyunun gündemine getirirken, diğer taraftan da yapıcı muhalefet
anlayışıyla, ülkemiz ve milletimizin yararına olan tüm konularda yapılacak
tekliflere gerekli desteği verecektir.
Komisyon çalışmalarımızın
verimli geçmesi, milletimize ve ülkemize hayırlar getirmesi dileğiyle hepinizi
saygılarımla selamlıyorum.
BAŞKAN – Sayın Kalaycı’ya
çok teşekkür ediyoruz.
Sayın Ergin, buyurun.
GÜROL ERGİN (Muğla) –
Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Başkan, dışarı
çıkmakta olan Sayın Bakan, değerli milletvekilleri, değerli bürokratlar ve
sevgili basın mensubu arkadaşlarım; hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.
Önce, bir düzeltmeyle başlamak
istiyorum. Sayın Bakanın bütçe sunuş konuşmasının 8’inci sayfasında,
“Hükûmetimiz 2002 yılı sonunda iktidara geldiğinden bu yana” ifadesi var. Bu
Hükûmet 2002 yılı sonunda iktidara gelmedi, 58’inci Hükûmet gelmişti, bu
60’ıncı Hükûmettir. Bu bakımdan bu yanlışı düzeltiyorum.
Değerli arkadaşlarım, bütçe
görüşmeleri yalnızca rakamsal değerlendirmelerin yapılması gerekli görüşmeler
değildir. Bütçe görüşmeleri, ülkemizin ekonomik, toplumsal durumu ile iç ve dış
güvenlik durumunun birlikte tartışılması gereken görüşmelerdir. Bu bakımdan,
ben, ayrıntılarına girmeden -ki, zaten o ayrıntılar ilgili bakanlıkların
bütçeleri görüşülürken burada söz konusu olacaktır- Türkiye’mizin ekonomik,
toplumsal durumu ve iç ve dış güvenlik durumları üzerinde de duracağım.
Şimdi, toplumsal yapımıza
baktığımız zaman, bu çok övünülen beş yıllık dönemde ne olmuştur Türkiye’de?
Şunu görüyoruz: Açlık artmıştır, yoksulluk artmıştır, yoksul insan sayısı yüzde
25’i geçmiştir, 20 milyonlardan söz edilmektedir. Tabii, bu sözü biz etmiyoruz,
Türkiye İstatistik Kurumu ediyor, İktidarın kendi ediyor yani. Açlığa gelince, yatağa aç giren insan
sayısının da 1 milyonu geçtiğini yine Türkiye İstatistik Kurumu söylemektedir.
Değerli arkadaşlarım,
işsizliğe gelince: Gerçek işsizlik rakamlarına baktığınız zaman, bu rakamın
oransal olarak yüzde 20’leri bulduğunu görüyorsunuz. Ayrıca, çok dikkat çekici
olan, işsizlikte genç işsizlerin sayısı ile üniversite mezunu, yükseköğretim
görmüş işsizlerin sayısında sürekli
artış olmasıdır. Bunlar çok ciddi, dikkati çeken hususlar olarak ortaya
çıkmaktadır.
Ben, şimdi, bu yoksulluktan,
açlıktan söz ederken gülen arkadaşlarıma biraz daha gülecekleri bir şey
söyleyeceğim, ama iktidarın yaptıkları üzerine güleceksiniz. Bakınız, 14
milyonun üstündeki insana siz yeşil kart verdiniz. Ne zaman verdiniz? Taa ki
seçime kadar. Nasıl ki seçim geçti, 31 Ağustos 2007 tarihinde siz bu yeşil
kartların 5 milyonunu geri aldınız, 5
milyonunu. Değerli arkadaşlarım, gelin şimdi gülün. Derler ya, güleriz
ağlanacak halimize; güleceksiniz tabii.
Şimdi, değerli arkadaşlarım,
iç güvenlik konusunda da 9’uncu Kalkınma Planı’nın 2008 yılı programından bir cümle okuyorum, bunu bugün
dağıttınız bize: “İç güvenlik konusu 2007 yılında da önemini korumaya devam
etmektedir. 2006 yılı sonu itibarıyla -yani içinde bulunduğumuz yılın başı
itibarıyla- Emniyet Genel Müdürlüğünün sorumluluk bölgesinde meydana gelen
asayiş olaylarındaki artış bir önceki yıla göre yüzde 61, örgütlü suçlar
kapsamındaki kaçakçılık olaylarındaki artış yüzde 51, toplumsal olaylardaki
artış yüzde 13 olmuştur. Terör olaylarındaki artış çok daha düşük, yüzde 4’ler
dolayında.” Ama, 2007 yılında terör olaylarında yaşadıklarımızı gündeme
getirdiğimiz zaman bu rakamın ne ciddi boyutlara ulaştığı kendiliğinden ortaya
çıkmaktadır.
Değerli arkadaşlarım, dış
güvenlik durumuna gelince: Ülkemizin, bütünlüğüyle bağlantılı olarak
değerlendirdiğimizde, güvenlik sorununun başında PKK sorunu gelmekte olduğunu
görüyoruz. Bu konunun en dikkat çekici iki yönü var. Bunlardan birincisi
Amerika Birleşik Devletleri’nin “tavşana kaç, tazıya tut” politikasıdır.
İkincisi ise, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin, Amerika Birleşik Devletleri’nin
himayesinde olduğu gerçeğinden hareketle, her gün palazlanması ve kabul
edilemez tavrını daha yüksek sesle dillendirmesidir.
Şimdi birileri Türkiye
Cumhuriyeti’ne, Kuzey Irak’a girmenin
sorunu çözemeyeceğini söylüyor. Doğru olabilir. O zaman, sorunun çözümünün nerede olduğunu da yine bu
birilerinin söylemesi gerektiğini ifade ediyorum. Bu konuda çok şaşırtıcı olan bir
husus da, Barzani’nin Türkiye’deki şirketlerinin kaçak sigara ve alkolle ihya
olduğunun Gümrük Müsteşarlığı Teftiş Kurulunun raporlarıyla belirlenmesine
karşın, bugüne kadar bir önlem alınmamış olmasıdır. Bu konu ülkemizle de,
ülkemizin bütçesiyle de doğrudan ilişkili bir konudur.
Yine, dış politikada bir
başka konu, Ermeni soykırım tasarısı. Değerli arkadaşlarım, biliyorsunuz,
Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler
Meclisinin Dış İlişkiler Komitesinde bu konu
Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı şeklinde bir kabulle orada
sonuçlandı, henüz nihai duruma ulaşılmadı. Ama, orada dikkat çeken en önemli
konu şuydu: Orada Türk tezine oy veren
yanılmıyorsam 21 kişiydi, onların hiçbiri de Türkler soykırım yapmamıştır
demediler. Ancak, şu anda böyle bir karar alınırsa, Amerika’nın çıkarları
politikasına aykırı olur diyerekten Türk tezi yanında oy verdiklerini orada
ifade ettiler. Bunu hepimizin çok dikkate alması gerektiğini düşünüyorum.
Şimdi, ekonomiye gelince:
Birkaç gün önce, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu finansal piyasalar
raporunu açıkladı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunun araştırması, AKP
İktidarında ekonomideki büyümenin dünyadaki genel büyümeden oldukça
etkilendiğini, ancak, yine de sağlanan
büyümenin gelişmekte olan ülkelerdeki gelişme ortalamasının gerisinde
olduğunu gösterdi. Ayrıca biliyoruz ki, bu büyüme üretimle ilgili bir büyüme
değildi. Bu nedenle de, istihdam sorunu giderek artmaktadır. Neydi peki bu
büyüme? Bu büyüme, dünyanın en yüksek reel faizi verilerek, 110 milyar dolar
sıcak para alınarak, elde ne var ne yoksa satılıp bundan da sevinç duyularak
sağlanan bir büyümedir.
Sayın Bakan sunuş
konuşmasında -ki, biraz sonra Sayın Bakanın konuşmalarına bu şekilde atıfta
bulunacağım- ülkemizin imkânlar ve fırsatlar ülkesi olarak adlandırılmaya
başlandığını söylüyor. O zaman soru şu: Bu fırsat kimin için, bu imkânlar kimin
için sağlanıyor? Eğer 73 milyonun üzerindeki Türk insanı bu fırsatlardan ve
imkânlardan yararlanmıyorsa burada övünçle bahsedilen fırsat ve imkân yararlanıcıları
kimlerdir? Bunun yanıtı gerekiyor.
Yine, yıllık enflasyonun
eylül ayında yüzde 7,12 olduğunu ifade ediyor Sayın Bakan, doğrudur. Ancak,
enflasyon üretim artışından, yani arzın talebin üzerine çıkmasından ötürü
düşerse bir anlam ifade etmektedir. Yoksa, işçiye ve memura zam vermediğiniz
için, çiftçinin fiyat ve primini düşürdüğünüz için, bu bakımdan, sonuçta
sınırlı bir geliri olan insanların alım gücünü sıfırladığınız için, ayrıca Türk
lirasının değerini yüksek tutarak, özellikle Çin’den kalitesiz, düşük fiyatla
ithalat yaptığınız için düştüğünü ifade etmemiz gerekir. Buna ek olarak şunu da
söylememiz gerekiyor: Özellikle son günlerde İstanbul’da ulaşıma çok büyük bir
zam geldi, yüzde 130’ları da aşabilen bir zam geldi ve bu da, işine iki araçla giden
1 kişinin aylık masrafı 30 milyon lira veya bugünkü parayla 30 YTL yük getirdi bütçesine. Şimdi, değerli
arkadaşlarım, bir dar gelirlinin, bir sabit ücretlinin eğer bütçesine 30 YTL bu şekilde yük getiriyorsanız, bu onun
için en az yüzde 3 enflasyon artışı demektir. Bu bakımdan, enflasyon artışının
dar gelirlilerle ve gelir durumu iyi olanlarla etkileyici farkı birbirinden çok
ayrı tutulmak zorundadır diye düşünüyorum. Çünkü, dar gelirliler gelirlerinin
önemli bir kısmını gıdaya, ulaştırmaya ve konuta ayırmaktadırlar ki, Türkiye’de
de son yıllarda enflasyonda en fazla etkili olan konu bu üç konudur diye
düşünüyorum.
Şimdi, özelleştirme
konusunda Sayın Bakan gerçekten çok dikkat çekici ifadeler kullanmış, bunları
sırasıyla söyleyip bu konular üzerinde durmak istiyorum. Önce şunu söyleyeyim:
Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak özelleştirme karşısı bir parti değiliz.
Ancak, stratejik olan kurumların özelleştirilmesini elbetteki doğru bulmayan
bir partiyiz. Sözlerimin bu doğrultuda düşünülüp değerlendirilmesini rica
ediyorum.
Değerli arkadaşlarım, şöyle
söylüyor Sayın Bakan: “Yabancı yatırımcıların ülkemizde kurduğu fabrikalar ve
işletmeler yeni istihdam alanları yaratarak ekonomimizin gelişmesine olumlu
katkıda bulunmaktadır.” Şimdi, sormak gerekir: Bunlar hangi sektördeki, hangi
illerimizdeki ne tür üretim yapan fabrikalardır? Bugüne kadar ne ölçüde
istihdam yaratmışlardır? Bunların hepimiz tarafından bilinmesi gerekir. Çünkü,
hiçbirimiz tarafından bilinen bir konu değildir bu.
Sonra, Sayın Bakan, kamu kesimi
borçlanma gereğinin gayri safi yurt içi hasılaya oranının 2008 yılında yüzde
eksi 032 olarak gerçekleşmesinin beklendiğini söylüyor ve şöyle ekliyor: “Bu
rakamlar ülkemizin kronik borç sarmalından hızla kurtulduğunu göstermektedir.”
Dikkatinizi çekmek istediğim husus şudur: Sayın Bakan kamu kesimi borçlanma
gereğinden söz ediyor, ama cümleyi “Bu rakamlar ülkemizin kronik borç
sarmalından hızla kurtulduğunu göstermektedir.” diye bitiriyor. Ben Sayın
Bakana şunu ifade etmek istiyorum: Özel kesimin dış borçları çığ gibi büyüdüğü
bir dönemde ülkemiz nasıl oluyor da kronik borç sarmalından hızla kurtuluyor?
Yoksa, Sayın Bakan özel sektörün borcunu bu ülkenin borcundan saymıyor mu?
Ülkenin borcu deyince, kamunun dış ve iç borcu ile özel kesimin dış borç toplamının
birlikte anlaşılması gerekmez mi? Bu borç miktarı 2002 Aralık ayında 219,3
milyar dolar iken bugün 410 milyar dolar olmamış mıdır? Yoksa, 410 rakamı
Bakanımın iktidarı döneminde 219 miktarından daha düşük bir rakam olarak mı
algılanmaktadır? Sonra, Sayın Bakan “Özelleştirme politikamızda temel
yaklaşımımız, özelleştirme bedelinin yüksekliği ya da özelleştirilen
kuruluşların sayısıyla sınırlı olmanın ötesinde, ülkemizin rekabet gücünü ve
verimliliğini artırmaktır.” diyor. Burada söz konusu edilen özeleştirilen
kuruluşların sayısı ifadesiyle ne anlatılmak istendiğinin de açıklanması
gerekiyor. Sayın Bakan rekabet gücünü artıran yeni pazarlara açılım sağlayan ve
en önemlisi istihdam artıran özelleştirme uygulamalarına kararlılıkla devam
edeceğinden söz ediyor. Evet, biliyoruz, Tekelin sigara fabrikalarını,
ÇAYKUR’un çay fabrikalarını, Türk Şekerin şeker fabrikalarını özelleştirmek
istiyorsunuz, çünkü elinizde onlar kaldı. Daha doğrusu, yabancılara satmak
istiyorsunuz. Bu özelleştirmeler mi yukarıda söylediğiniz yeni pazarlara
açılmayı, rekabet gücünü artırmayı, en önemlisi istihdam artırma durumunu
ortaya koyacaktır? Sizden öncekiler de “Sermayeyi tabana yayacağız, verimliliği
artıracağız, devletin sırtındaki kamburu alacağız.” gibi gerekçelerle
özelleştirme yaptılar, ama devletin sırtına, daha doğrusu Türk milletinin
sırtına yeni kamburlar eklemenin ötesinde hiçbir iş yapmamış oldular.
Bütçe açığının gayri safi
millî hasılaya oranının 2006 yılında yüzde 0,8’e düştüğünü, bu oranın 2008’de
yüzde 2,5 olduğunun öngörüldüğünü ifade ediyor Sayın Bakan. Bu önemli bir husus
değil midir? 2006’da yüzde 0,8’e düşürmekle övündüğünüz bütçe açığının 2008’de
yüzde 2,5’e artması acaba sizin bu övüncünüzü gölgelemekte değil midir diye
soruyorum.
Tarım desteklerinden söz
etmek istiyorum: Sayın Bakan, iktidarınız döneminde çıkarmakla övündüğünüz bir
kısım kanunlar oldu, bunlardan biri de Tarım Kanunu’ydu. Orada ne dediniz?
“Tarım destekleri, kesinlikle gayri safi millî hasılanın yüzde 1’inden az
olamaz.” dediniz. Bu bir kanun emri. Biz yüzde 2 olmasını istemiştik, ama siz
yüzde 1’de karar kıldınız. Şimdi, tarıma verdiğiniz destek 5,4 milyar yeni Türk
lirası. Gayri safi hasılanın bu durumda
514 milyar yeni Türk lirası olması gerekir. Gayri safi millî hasılaya
bakıyoruz, 717 milyar yeni Türk lirası. Bu durumda nasıl oluyor da 5,4, 717’nin yüzde 1’i edebiliyor? Bunun da
açıklanması gerekiyor. Bu, Kanun’a tamamen aykırı bir durum değil midir?
Yine, konuşmanızda “Taşıt
alımı ancak çok acil ve zorunlu hâllere mahsus olarak gerçekleştirilecek.”
diyorsunuz. Değerli arkadaşlarım 2007 yılında Cumhurbaşkanlığı iki yeni araç
alımını öngörmüştü, 2007 bütçesinde. 2008 bütçesine bakıyoruz, Cumhurbaşkanlığı
yirmi iki yeni araç alınmasını öngörüyor ve bunlardan dördünün de zırhlı binek
aracı olmasını öngörüyor. Ne oldu, ne değişti de, değişen, yeni gelen
Cumhurbaşkanı böyle yeni yeni zırhlı araçlara gerek duydu? Bunun da açıklanması
gerekiyor bu millete.
Memur maaşlarına gelince:
Kamu görevlilerinin maaşlarına 2008 yılında yüzde 2+2 verdiniz. Sayın Bakan diyor ki: “Yapmış olduğumuz
artışlar dışında derece ve kademe ilerlemesi neticesinde memurların aylık, zam
ve tazminatlarında artışlar meydana gelmektedir.” Dikkat ediniz, yani şunu
söylüyor Sayın Bakan, zaten bunu ifade de ediyor şu şekilde, diyor ki: “Bu da
gösteriyor ki, hiç zam yapmasak bile memurlarımızın eline geçen para
artmaktadır.” diyor. Ee, yapmasaydınız Sayın Bakan, zaten o yüzde 2’yi yapmasan
daha doğru olmaz mıydı?
Şimdi, bakınız arkadaşlar,
bu mantalite önemli. “Zam yapmasak da kademe ve ilerlemesinden ötürü zaten
memurun maaşı artıyor.” diyorsunuz. Bilmiyorum, bu konuda, değerli arkadaşlarım
daha fazla bir şeyler söylemek gerekli olur mu? Ama, ben yalnızca bu anlayışa
pes dediğimi ifade etmek istiyorum.
Şimdi “Önümüzdeki dönemde kayıtlı
ekonomiye geçiş sürecinin hızlandırılması en başta gelen hedeflerimizdendir”
diyor Sayın Bakan. Sayın Bakan biz bunu beş yıldır sizden dinliyoruz. Aynı
cümleyi beş yıldır dinliyoruz, bu altıncı yıl oluyor. Onun içindir, isterseniz
diyorum, bu iddianızdan vazgeçtiğinizi ifade edin, kurtulun. Zaten, 9’uncu
Kalkınma Planı’nın 2008 yılı programında “Ekonomide Kayıt Dışılığın
Azaltılması” başlığı altında konu irdelenirken ne kayıt dışı ekonomi ne de kayıt dışı istihdam için bir tek rakam
verilmiş değildir değerli arkadaşlarım. Bu da “plancıların bu davranışlarında
herhâlde bir bildikleri var” düşüncesini çağrıştırmaktadır. Sayın Bakan “Bu
bütçe sosyal devlet anlayışını benimseyen bir bütçedir.” diyor. O zaman soru
şu: Sosyal devlet anlayışını benimsemeyen bir bütçe acaba nasıl olurdu, eğer bu
bütçe sosyal devlet anlayışını benimsiyorsa?
Değerli arkadaşlarım, sosyal
devlet veren devlettir. Ama, iane veren değil, sadaka veren hiç değil. Sosyal
devlet daha iyi yaşam, daha iyi sağlık, daha iyi eğitim veren bir devlettir.
Sayın Bakan şöyle bitiriyor sözlerini. Diyor ki, Büyük Atatürk’ün sözleriyle:
“Tam bağımsızlık ancak mali bağımsızlık ile mümkündür.” Doğru. Ekonomisi IMF
talimatlı, projeleri Dünya Bankası güdümlü, hazinesi İngiliz pasaportlu bir
Sayın Bakanın elindeki Türkiye’nin mali bağımsızlığı acaba nasıl bir
bağımsızlıktır? Acaba, bu bağımsızlık anlayışı Büyük Atatürk’ün ifade ettiği
bağımsızlık anlayışıyla bağdaşır mı diyorum?
Bu arada, faiz dışı
fazlalarla ilgili sözlerimle de konuşmama son veriyorum. Faiz dışı fazlayı
yüzde 6,5’ten yüzde 5,5’e düşürüyorsunuz. Bu, daha kaliteli bir bütçe yapma
isteğinden kaynaklansaydı anlayışla karşılamamız mümkün olurdu. Ama, öyle
anlaşılıyor ki bu bir zorunluluktan kaynaklanıyor değerli arkadaşlarım. Çünkü,
eğer öyle olmasaydı yatırımlar düşmez, yatırımlar artardı. Faiz dışı fazlayı da
düşürüyorsunuz, yatırımları da düşürüyorsunuz.
Bir de, fert başına millî
gelir hesaplarında, değerli arkadaşlarım, hep Türk parasının değerini gereksiz
yüksek tutarak bir aldatmaca rakam oyununa başvuruyorsunuz. Sizin bu
ifadelerinizle iktidarınız döneminde sanki fert başına millî gelir yüzde 118
artmış gibi görünüyor dolar bazında. Ama, bunu eğer 98 yılı fiyatlarıyla
sabitlersek bunun Türk lirasında yüzde 27,9, Amerikan dolarında ancak yüzde 28
olduğunu, ayrıca satın alma gücü paritesine göre de baktığımızda yine Amerikan
dolarıyla ancak yüzde 38,5 olduğunu, gerçek rakamların bu olduğunu, diğerinin
sanal olduğunu ifade ediyorum.
Beni dinlediğiniz için
hepinize teşekkür ediyorum. Cumhuriyet Bayramı’mızı bütün yüreğimle kutluyorum.
Hepinize de kutlu olsun diyorum. Şehitlerimizi, döneminizde savsaklanan
önlemlerin artırdığı şehitlerimizi burada rahmetle anıyorum.
BAŞKAN – Sayın Ergin’e
teşekkür ediyoruz.
Sayın Kışanak.
GÜLTAN KIŞANAK (Diyarbakır)
– Sayın Başkan, Sayın Bakan ve Komisyonumuzun sayın değerli üyeleri; Hükûmet
tarafından sunulan 2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanun Tasarısı üzerinde
görüşlerimi açıklamak üzere söz almış bulunuyorum.
2008 yılı merkezî yönetim
bütçesini ülkemizde yaşanan eşitsizlikler açısından ele alıp bütçenin bu
eşitsizlikleri azaltmaya mı, yoksa daha derinleştirmeye mi hizmet ettiğini
değerlendirmeye çalışacağım.
Üç temel eşitsizlik üzerinde
durmak istiyorum. Birincisi, zenginler ile yoksullar arasındaki eşitsizlik.
İkincisi, cinsler arasındaki eşitsizlik. Üçüncüsü de bölgeler arasındaki
eşitsizlik.
Bu üç temel eşitsizlik bugün
ülkemizdeki adalet duygusunu zedeleyecek boyutlarda sorun teşkil edecek
düzeydedir. Sosyal devlet anlayışıyla hazırlandığı iddia edilen bir bütçenin bu
eşitsizlikler arasındaki makası giderek kapatmayı hedeflemesi gerekir. Oysa,
rakamların ortaya çıkardığı gerçek tam tersini işaret etmektedir. Bu bütçe
tasarısında genel olarak yoksulluk açısından eşitsizlikleri yaygınlaştırma ve
derinleştirme potansiyeli taşıyan tipik tercih devlet bütçesinin gayrisafi
millî hasıla içindeki payının düşürülmesinde ve faiz dışı fazla hedefinin
yüksek tutulmasında kendini göstermektedir. Görüldüğü üzere, 2008 için bu oran
yüzde 31, 2009 için yüzde 29 ve 2010 için yüzde 27,4’tür.
Geniş anlamda kamu
hizmetleri sunumu için ayrılan kaynağa baktığımızda -ki, bu oran faiz giderleri
dışındaki kamu harcamalarının veya bütçe büyüklüğünün gayrisafi millî hasıla
içindeki payına tekabül edecektir- 2008 için yüzde 23,2, 2009 için yüzde 22,7
ve 2010 için ise yüzde 21,9 olarak belirlendiğini görüyoruz. Bunun bütün
yoksullar için anlamı şudur: Yurttaş olarak devletin kamu hizmeti olarak
sunduğu bazı hizmetleri bundan böyle piyasadan tüketici olarak satın
alacaksınız veya size sunulan kamu hizmetlerinin maliyetlerine daha fazla
katlanacaksınız. Bu politikalar sözleşmeli yurttaş üretmektedir. Fakat,
yurttaşlarımız bir toplumsal sözleşmeye katılır gibi değil, bir iş anlaşmasının
tarafı olur gibi bu sözleşmenin muhatabı hâline getirilmektedir.
Örneğin, bu eşitsizliğe en
fazla hizmet eden eğitimdeki fırsat eşitsizliği en önemli kalemdir. Hepimiz
tanık oluyoruz, bugün okul yönetimleri ödenek yetersizliği yüzünden okul aile
birlikleri üzerinden her öğrenciden aidat, yardım adı altında para
toplamaktadır. Millî Eğitim Bakanlığının kesin talimatına karşın bu böyledir.
Çünkü, okullar ısıtılamıyor, çevre temizliği yapılamıyor. Okul yöneticileri de
çaresiz kalıyor ve gerekli temel harcamaları yapabilmek için bu paraları talep
etmek zorunda kalıyorlar. Zira, bütçeye baktığımız zaman eğitime ayrılan payın
oldukça önemli bir kısmının personel gideri olarak saptandığını görüyoruz.
Yani, okulların genel giderlerini karşılamak üzere kayda değer bir ödenek
göremiyoruz.
Ayrıca, okullarda bizzat kendi
öğretmenlerinin açtığı hafta sonu kurslarında ders başına ücret alınmaktadır.
Devletin sunduğu eğitim hizmetinin yetersizliğinin giderilmesi amacıyla hepimiz
sınavları kazanabilmesi için çocuklarımızı dershanelere gönderiyoruz. Bütün bu
göstergeler aslında eğitimin adı konulmadan paralı hizmet hâline
dönüştürüldüğünün göstergeleridir.
Peki, bu durum nasıl bir
sorun yaratmaktadır? Birincisi, yoksulların yaşadığı yerlerde okulların
neredeyse bütünüyle okul olmaktan çıkmaları sonucunu doğurmuştur. Zaten yeterli
ödenek gelmediği için temel harcamalarını yeterli düzeyde yapamayan bu okullar,
doğal olarak öğrencilerini hayata ve iş dünyasına hazırlama konusunda da
başarılı olamamaktadırlar. Gelir dağılımındaki adaletsizlikten kaynaklanan bu
sorun ülkenin iyi bir hayat vaat eden üniversitelerine de, yeniden, gelir
dağılımının üst diliminde yer alan ailelerin çocuklarının girmesini sağlamakta,
böylece yoksulluk sürdürülebilir bir hâle getirilmektedir. Yoksul ailelerin
çocukları büyük oranda yeniden yoksullaşmaktadır. Teorik düzeyde var olan
fırsat eşitliği piyasanın acımasız koşulları ve gerçekleri içerisinde ele
alındığında görülecektir ki, gerçek anlamda bir fırsat eşitliği
bulunmamaktadır. Yoksul semtlerdeki okullar ile zengin semtlerdeki okullar
arasında sahip oldukları eğitim kalitesi bakımından büyük bir uçurum
bulunmaktadır. Velilerin finansal katkıları üzerine inşa edilen sistem bu
uçurumu her geçen gün daha derinleştirmektedir. Üstelik bölgelerarasındaki
gelişmişlik farkı dolayısıyla daha yoksul olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu
Bölgesi’nde sorunlar daha da katmerlidir.
Değerli Komisyon üyeleri,
eğitimle ilgili bölgede yaşanan durumu Diyarbakır Valiliğinin sitesinden
aldığım rakamları sunarak aktarmaya çalışacağım:
Diyarbakır Valiliğinin
verilerine göre, bu ilde bulunan tüm okullarda, 2006-2007 ders yılı itibarıyla,
10.978 öğretmen, 370.516 öğrenci mevcuttur. İlköğretimde 6.280, ortaöğretimde
1.171 derslik mevcuttur. Derslik başına düşen öğrenci sayısı ilköğretimde 51,
ortaöğretimde 53’tür. İlköğretimde normal eğitime geçebilmek ve derslik başına
düşen öğrenci sayısını 30’a indirebilmek için tam 4.263 dersliğe ihtiyaç
vardır. Bu, valiliğin tespitidir.
Eğitim-Sen Diyarbakır
Şubesinin yapmış olduğu araştırma ise, Diyarbakır’da 8.700 öğrenciye 1
laboratuvar, 4.312 öğrenciye 1 atölye, 1.603 öğrenciye 1 kütüphane, 1.571
öğrenciye 1 rehberlik odası ve 200 öğrenciye 1 tuvalet düştüğünü göstermiştir.
Bu rakamlara bakarak
bölgenin diğer illerinin de bir benzeri olan Diyarbakır’daki eğitimin
kalitesine sizler karar verin ve fırsat eşitliğinin neresinde olduğumuza hep
beraber biz karar verelim.
Diyarbakır’da bugün mevcudu
5.000’in üzerinde olan ilköğretim okulları mevcuttur. Bu okulların her bir
mevcudu Türkiye’nin birçok ilçesinin nüfusundan daha fazladır. Bu okullarda
eğitim ve öğretim yapmak imkânsız hâle gelmiştir. Öğretmenler ise ancak
okullarda asayişi sağlamak için çabalayıp durmaktadır.
ÖSS başarı sıralamasında da
bölge illeri değişmez bir kadermiş gibi sürekli en son sıralarda yer alıyorlar.
Çünkü ilk ve ortaöğretimdeki eğitim kalitesi mevcut eşitsizliğin katlanarak
devam etmesini sağlamaktadır.
Bölgedeki eğitim
göstergeleri bu kadar kötüyken ailelere verilen şartlı nakit yardımıyla
övünülmesini anlayabilmiş değiliz. Eğitimde fırsat eşitliği yaratmadan adaleti
sağlamanın mümkün olacağını nasıl düşünebiliriz?
Diğer bir sorun ise eğitime
dönük harcamaların artması dolayısıyla aile bütçelerinde eğitimin önemli bir
pay oluşturmaya başlamasıdır. Yapılan çalışmalarda da görülmektedir ki, eğitim
hizmetlerinin piyasalaşması ve ticarileşmesi sonucu yoksul ailelerin kız
çocukları eğitim hakkından yoksun kalmaktadır. Aile içinde var olan sınırlı
olanaklar erkek çocuklara sunulmaktadır. Böylece, kız çocuklarının gerekli ve
yeterli düzeyde eğitim alamamalarının sonuçları gelecek yaşamlarını
biçimlendirmektedir. Kadın olarak düşük toplumsal statü, kocasına ve ailesine
bağımlı olmak gibi bir dizi açmazlarla karşı karşıya kalmaktadırlar.
Eğitimimizdeki eşitsizliğin hem yoksullar açısından hem de kadınlar açısından
ne kadar büyük sorunlar doğurduğunu hepimiz biliyoruz.
Eşitsizlikleri derinleştirme
potansiyeli taşıyan bir diğer tercih ise kamu gelirlerinin gayrisafi millî
hasılaya oranının düşürülmesidir. Burada yapılması gereken, nitelikli kamu
hizmetlerinin sunumu için gerekli olan kamu gelirleri yüklerinin dolaylı
vergilere dayalı yapısının değiştirilmesi ve bu yükün toplumun geniş ve yoksul
kesimlerinin üzerinden alınıp ülke zenginlerine değer katmayan mutlu azınlığa
yüklenmesidir. Yıllardır devlet iç borçlanma senetleri, faizleri, kentsel
rantlar, borsadaki spekülatif kazançlar aracılığıyla fahiş servetlere sahip
olan bu kesimlerin etkin bir biçimde vergilendirilmesi gerekmektedir. Aksi
takdirde, ekonomik yapılanma ücretli çalışanlara değil para tasarrufuna ve rant
geliri olanağına sahip olanları kayıran bir biçim almaktadır. Sözgelimi ücretli
çalışanın aldığı zam yüzde 4,3 oranındayken aynı kişinin ödediği kiraya yapılan
zam yüzde 15 civarındaysa bu şu anlama gelir: Ücretli çalışanın cebindeki para
rant sahibinin cebine transfer edilmektedir.
Gelir ve servet
dağılımındaki eşitsizlikler açıktır. Gelir ve servet üzerinden doğrudan
vergiler yerine harcamalar üzerinden alınan vergilerin bölüşüm açısından genel
olarak yoksulları ve özel olarak da kadınları maruz bıraktığı eşitsizliğin her
geçen gün arttığını görmekteyiz.
Kamu harcamalarındaki azalma
ve kesintilerin sonucu olarak kamu hizmetleri bugün piyasanın insafına terk
edilmiş durumdadır. Doğal olarak bu durum toplumsal mutabakatın olanaklarını
zayıflatarak her yerde güçlü-güçsüz ilişkisi yaratmıştır. Böylece, kamu
müdahalesi olmaksızın çözülemeyecek sorunlar çözümsüz kalmaktadır.
Piyasanın kendi içinde bir
rasyonalitesi vardır ve her yatırımcı kârını maksimize etmek üzere hareket
eder. Bu minvalde, bütçe planları ve ekonomi politikaları oluşturulurken asli
kaygı olarak toplumsal adalet ve eşitlik ilkelerinin belirlenmesi gerektiği
kanaatindeyiz. Kamu harcamalarının ve cinsiyet eşitliğinin de önemi anlaşılmalı
ve hükûmet ekonomi politikalarını oluştururken sadece piyasayı değil toplumun
her kesimini gözetmelidir. Piyasanın rasyonalitesi yatırımcıların Doğu ve
Güneydoğu Anadolu Bölgelerine yatırım yapmalarının önüne geçtiği için,
bölgelerarası gelişmişlik farkını ortadan kaldırmak isteyen bir hükûmet zorunlu
olarak kamu harcamalarını artırmalıdır. Bu kamu harcamaları da gerekli
yatırımların yapılmasını sağlayacak altyapı yatırımları biçiminde olmalıdır ki,
sözü edilen bölgelerde rasyonel rekabet koşullarına kavuşabilsinler. Aksi
takdirde, maliyeti azaltmaya çalışan yatırımcılar ya bölgede yatırım yapmaktan
kaçınacak ya da bütün yükü emekçilerin sırtına bindirmekte çareyi
bulacaklardır. Bugün bölgede gelişen cılız da olsa sanayi kesiminde tamamen bu
gerçeklik görülmektedir ve insanlar kayıt dışı olarak çalıştırılmakta,
yoksulluk bu nedenle de çok büyük bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.
Değerli Komisyon üyeleri,
halkımızın akıl sır erdiremediği bir konu da ülkedeki işsiz sayısının azaldığı
iddiasıdır. İşsizlik konusunda toplumda yaşanan sıkıntılar göz önündedir.
Sokakta, caddede, evimizde, kapımızda, komşumuzda bu sorunun ne kadar yakıcı
bir sorun olarak yaşandığını hepimiz görüyoruz. Ancak, Hükûmetin verdiği
rakamlar işsizliğin azaldığını gösteriyor. Peki nasıl oluyor bu? Çünkü, bu
verileri hazırlayanlar işsizlik ve istihdam verilerinde izlenen çarpık yoldan
bir türlü vazgeçmiyorlar, ülkemizdeki gerçek işsizlik tablosunu da gizlemiş
olmanın vebalinden kurtulamıyorlar.
Hükûmetin sunduğu verilere
göre 2006 yılında işsizlik oranı 2005’e göre yüzde 2,9’luk bir azalma
göstererek yüzde 9,9 olmuştur. Bu oran gerçeği ifade etmemektedir. Çünkü, bu
hesabı yapanların işsiz diye tarif ettikleri kitle iş gücü olarak tarif ettiği
nüfustan istihdam imkânı bulamayanlardır. Gelin görün ki, sorun iş gücünün
tarifinden başlıyor. TÜİK iş aramaktan bezmiş önemli bir işsiz kitlesini iş
gücü, iş bulamadıkları için de işsiz saymıyor. Üstelik bu grubun sayısı her
geçen yıl hızla artıyor. Bu grup resmî terminolojide “iş gücüne dâhil
olmayanlar içinde, ama işbaşı yapmaya hazır olanlar” diye tanımlanıyor. 2004
yılında bu tanımdaki nüfus 1 milyon 43 bin kişi olarak ölçülürken 2005 yılında
1 milyon 624 bin kişi, 2006 yılının ağustos ayında ise 2 milyon 101 bin kişi
olarak ölçülmüştür. Demek ki, resmen açıklanana yakın, bir de terminolojiyle
saklı tutulan, yokmuş gibi davranılan bir o kadar işsiz vardır ve bunlar üst
üste eklendiğinde işsizlik oranının yüzde 9,9 değil, yüzde 16’ya çıktığı
görülmektedir. Bu rakamlar da gösteriyor ki, uzun bir dönemi AKP hükûmeti
döneminde olmak üzere 22 çeyrek üst üste gerçekleşmiş görülen büyüme süreci, ne
yazık ki, Türkiye genelinde istihdam artırıcı bir özellik gösterememiştir.
Yani, ekonomi büyümüş, ancak işsizlik azalmamıştır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu
Bölgelerinde ise Türkiye geneline paralel bir büyüme görülmediği gibi istihdamda
ciddi bir daralma görülmüştür. Bölgedeki işsizlik göstergeleri Türkiye
ortalamasının çok çok üstündedir.
İşsizlik oranının tespit
edilmesine ilişkin yukarıda sıraladığım eleştirilerimi saklı tutarak resmî
işsizlik rakamları üzerinden değerlendirmelerime devam etmek istiyorum: Türkiye
genelinde işsizlik oranı 9,9 iken Diyarbakır’da yüzde 12, Mardin çevresinde
yaklaşık yüzde 16’dır. 2006’da resmî işsiz olarak saptanan bölgedeki iş gücünün
sayısı da 121 bindir. Bu rakam 2005’le kıyaslandığında işsizlikte gerileme
değil, artış olduğu görülecektir. Bölgedeki işsizlik sorunun can yakıcı
boyutlara yükselmesinde tarım ve hayvancılığın çok hızlı bir şekilde gerilemesi
de etkili olmuştur. Türkiye genelinde izlenen devlet desteklerinin azaltıcı,
tarımsal üretimi daraltıcı, IMF ve Dünya Bankası destekli politikalar ülke
genelinde olduğu gibi Doğu ve Güneydoğu’da da tarımsal üretimde gerilemelere
yol açmıştır. Bu duruma bir de çatışmalı süreç nedeniyle köy ve mezraların
boşaltılması uygulaması eklenince tarımla geçinen iş gücünde önemli bir azalma
yaşanmıştır. Zorunlu göç sonucu kentlere sığınanlar buralarda da iş
bulamamıştır. 90’lı yılların zorunlu göç mağdurlarının köylerine geri dönüşü
sağlanamadığı gibi, izlenen tarım politikaları nedeniyle kırdan kente göç hâlâ
devam etmektedir.
Doğu ve Güneydoğu’nun alt
bölgelerinde tarım dramatik istihdam kayıpları yaşamaktadır. Şanlıurfa,
Diyarbakır tarım nüfusu 2005’ten 2006’ya 11 puan, Mardin’de ise 9 puan
gerilemiş görülmektedir. Bu durum kentlerdeki
işsiz ordusuna yeni işsizlerin eklenmesi anlamına gelmektedir. Bölgedeki
işsizlik sorunu hem kamu yatırımlarının artırılması hem de özel yatırımların
teşvik edilerek artırılmasıyla çözülebilir. Ancak, bölgede yapılan yatırımlar
sağlanmış görünen teşviklere rağmen sınırlıdır. Güneydoğu’nun yedi ilinin
tamamı sayıları elliye yaklaşan teşvikli il ya da kalkınmada öncelikli il
kapsamında yer almakla birlikte beklenen yatırımlara yeterince kavuşmamıştır.
2002-2006 döneminde GAP illerinin teşvik yatırımlarından aldığı payın ortalaması
yüzde 2,27’de kalmakla birlikte 2006’da bu payın biraz artarak yüzde 2,8’e
yaklaştığı görülüyor. Bu artma eğiliminde ise bir ölçüde Kuzey Irak ile artan
ekonomik ilişkilerin etkili olduğu biliniyor. Bölgedeki yirmi bir ilin
2002-2006 döneminde teşvik yatırımlarından aldığı toplam payın oranı ise yüzde
4,44 ve bu oran, sadece Bursa’nın aldığı pay olan 4,45’ten bile düşüktür. Yani,
tek başına Bursa’nın teşvikli yatırımlardan aldığı pay yirmi bir ilin
toplamından fazladır.
2006 yılı bütçe
harcamalarının dağılımına bakıldığında Türkiye genelinde genel kamu
hizmetlerinin toplam harcamalar içerisindeki payı yüzde 29’iken, yirmi bir
bölge ilinin ortalaması sadece yüzde 7’dir. Yani, devletin genel kamu
harcamaları Türkiye genelinde bölgede yaptığı harcamalardan beş kat daha
fazladır. Devlet bölgeye 1 vermişse, Türkiye geneline ortalama 5 kat daha fazla
vermiştir.
Ayrıca, 2006 yılında Türkiye
genelinde savunma ve kamu güvenlik adı altında yapılan bütçe harcamaları kişi
başına 299 YTL iken bölgedeki yirmi bir ilde 439 YTL olarak gerçekleşmiştir.
Yani, neredeyse Türkiye ortalamasının 2 katı kadardır. Yani, bölgede halkın
yaşamını olumlu etkileyecek harcamalar Türkiye ortalamasından 5 kat daha az,
ama güvenlik harcamaları 2 kat daha fazla olmuştur. 2008 tahminî bütçesi de
aynı yaklaşımın 2008’de de devam edeceğini göstermektedir. Bu yaklaşımla
bölgelerarası gelişmişlik farkını azaltmayı düşünüyor musunuz? Yoksa, yeni
savaş senaryoları ile az da olsa bölgeye yatırım yapmayı düşünen özel sektörün
de bölgeye yatırım yapmasını önlemeyi mi düşünüyorsunuz?
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
GÜLTAN KIŞANAK (Devamla) -
Değerli Komisyon üyeleri, son olarak bir gerekliliğin altını çizmek istiyorum:
Bütçe gerekçesinin 79 ve 80’inci sayfalarında belirtilen 2008 Yılı Merkezî
Bütçe Kanun Tasarısı’nın hedeflerine yönelik tüm politika uygulamalarının
toplumda yaşanan her türlü eşitsizliğin bilgisi ve bilinciyle yürütülmesinin,
bu hedeflere yönelik benimsenecek alternatif politika araçlarından toplumsal
cinsiyete ilişkin bölgesel ve gelir dağılımına dayalı her türlü eşitsizliği
azaltacak olanların benimsenmesinin önemi büyüktür. Bu somut önerilerimizin bir
muhalefet yaklaşımının ötesinde, imza koyduğumuz uluslararası belgelerin ve
Anayasa’nın 10’uncu maddesinin de bir sonucu olduğunu belirtmek isterim. Bugün
üyesi bulunduğumuz Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi düzeyinde
bölgelerarası gelişmişlik farkının giderilmesi ve toplumsal cinsiyete duyarlı
bütçe konusunda önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Avrupa’dan Afrika’ya onlarca
ülkede bu çalışmalar çeşitli düzeylerde yürütülmüştür ve başarılı sonuçlar elde
edilmiştir.
1995 yılında Pekin’de
gerçekleştirilen 4. Dünya Kadın Konferansında kabul edilen eylem platformu
belgesinin pek çok bölümünde de toplumsal cinsiyete duyarlı bütçenin
gerekliliği dile getirilmektedir. Bu çerçevede paragraf 164’te geçen
“Hükûmetler ve diğer aktörler kadının ekonomik potansiyelini ve bağımsızlığını
ele alırken bütün politika ve programlara toplumsal cinsiyete dayalı bakış
açısını ana görüş olarak yerleştirmek amacıyla faal ve görünür bir politika
izlemelidirler. Böyle kararlar alınmadan önce bu kararların kadınları ve
erkekleri nasıl etkileyeceğine ilişkin bir inceleme yapmanın imkânı
doğacaktır.”
Bu paragraflarda ifade
edilen şeyler, Pekin deklarasyonunun 346’ncı paragrafında da “hükûmetler
kadınların kamu sektörü harcamalarından nasıl yararlandıklarını sistematik
olarak gözden geçirmeye çaba göstermeli. Kamu sektörü harcamalarına eşit
ulaşabileceğini sağlayacak bütçe ayarları yapmalılar. Hükûmetler cinsiyetler
arası etki analizini gerçekleştirmeye yönelik kaynaklar dâhil yeterli kaynak
tahsis etmelidir” ifadesini de dikkatlerinize sunmak istiyorum.
Hükûmet tarafından sunulan
2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu’nda böyle bir yaklaşımın izlerini bile
görmek mümkün değil. Ama, biraz önce Kadının Statüsünü Geliştirme Müdürlüğünün
bütçe değerlendirmesine baktığımda cinsiyet eşitliğine dayalı bütçelendirmenin
oranın da gündemine alınması bizi bir parça umutlandırmaktadır.
Hepinize teşekkür ediyorum.
BAŞKAN – Sayın Kışanak’a
teşekkür ediyoruz.
Söz sırası Sayın
Aslanoğlu’nda.
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU
(Malatya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, çok değerli Plan ve Bütçe Komisyonu
üyesi arkadaşlarım, değerli bürokrat arkadaşlar; hepinize saygılar sunuyorum.
Tabii, burada hepimizin
görevi ülkenin bölünmez bütünlüğünü korumak ve kollamaktır. Burada olan her
arkadaşımın fikri de ve bu ülkede yaşayan herkesin temel duygusu da budur. 29
Ekim’in ülkemizin geleceğinde başarılı ve her zaman örnek alacağımız nice 29
Ekimler olması dileğimi bir kez daha sunuyorum.
Değerli arkadaşlar, ben
spesifik örnekler vererek konuşmaya başlayacağım ve tüm konuşmamı da bu
minvalde sürdüreceğim. Öncelikle üretim ve yatırım konusunu açmak istiyorum.
Tabii, bu ülkenin temel sorunu üretim, istihdam, yatırım. Artık bunu hepimiz
kabul ediyoruz, ancak buna gelecek çözümlerde mutabık kalamıyoruz. Türkiye’de
bir tüketim toplumu yaratılıyor, Türkiye’de bir tüketim toplumu oluşturuluyor.
Türkiye’de insanlara geleceği satın aldırıyoruz. Türkiye’de insanlar artık…
İnsanlardan bahsederken toplumun çoğunluğundan bahsediyorum. Mutlak Türkiye’de
mutlu bir zümre var, bunu hepimiz görüyoruz. Artık parasını koyacak yer
bulamayan mutlu bir zümre var. Hepimiz bu gerçekleri kabul edelim arkadaşlar.
Tabii, ulusal ekonomi, millî
ekonomi diyoruz. Ama, millî ekonominin temeli olan o ülkedeki ulusal sermayeye
ve ulusal sanayiciye imkân ve olanak vermediğin zaman ulusal sanayi gelişmez.
Değerli arkadaşlar, biz
geçtiğimiz dönemdi bir teşvik yasası çıkardık. İki kez bunu Meclis Genel
Kurulundan geçirdik. Size spesifik örnekler vereceğim. Neydi? Önce bir otuz
altı ilimiz, daha sonra on dört ilimiz teşvik yasası kapsamına alındı. O ilin
milletvekilleri kendi illeri teşvik yasasına girdiği için çok sevindiler. Amaç
neydi? Bölgesel kalkınmışlık farkını ortadan kaldırmak ve ülkedeki ulusal
sanayiyi ve ulusal sanayiciyi kalkındırmaktı. Hep bu amaçla getirildi.
Şimdi, değerli arkadaşlarım,
önce otuz altı ildi. Neydi buradaki kıstaslar? 1.500 doların altında kişi
başına düşen gayri safi millî hasılası olacaktı o ilin. Bu kıstasla önce otuz
altı il, sonra on dört il teşvik kapsamına girdi.
Değerli arkadaşlarım,
soruyorum: Dönüp, bir şey yaptığımız zaman bunun hesabını görmeliyiz, burada
iyi mi yaptık, kötü mü yaptık? Eğer bir şeyi iyi yaptıysak daha iyisini
yapmalıyız. Ama, bir şeyi kötü yaptıysak bundan hepimiz ders almak zorundayız.
Hepimizin görevi budur. O gün bu yasa geçerken dilimiz döndüğünce Türkiye’nin
gerçeklerini, kalkınmamış yörelerdeki gerçekleri hepimiz anlattık arkadaşlar.
Bu koşullarla… Buradaki şey neydi? Beş yıllıktı. Teşvik beş yıl için
veriliyordu. Düzce ile Hakkâri’yi, Şırnak’ı aynı kefeye koyan bir yasada,
özellikle, kalkınmamış illerimizde bu yatırımların gitmeyeceğini ve buradaki
insanlarımızın bu yatırımlardan faydalanmayacağını defalarca söyledik. Sonuçta
ne oldu biliyor musunuz: Bu yatırımlara, maalesef, dönüp bakalım, amaç bölgesel
kalkınmışlığı ortadan kaldırmak değil miydi?! Dönüp bakalım, acaba bu
illerimizden, Şırnak’ta, Van’da, Kars’da, Ardahan’da, Tunceli’de… Hatta ilk
yasada Tunceli yoktu arkadaşlar. Oradaki polis ve asker maaşlarından dolayı
1.500 doların üstünde olduğu için, ama biz de biliyoruz ki, Tunceli’de dikili
bir ağaç yok, dikili bir fabrika yok. Baca tütmüyor. Sonuçta: Beş yıllık süreç
geçti, bu bölgelere hiçbir yatırım gitmedi arkadaşlar.
Ne oldu? İzmir, Denizli, Gaziantep, Adana’daki bazı
fabrikalar –demin bir arkadaşım söyledi- elli kilometre ilerideki teşvike giren
bir ile fabrikayı götürmek veya orada bir tesis kurmak ve oluşan fabrikaların
önemli bir kısmı bu şekilde oluştu. Taşınarak oluştu. Çünkü, bir kilo iplikte,
eğer siz, yetmiş lira elektrik farkı ödüyorsanız, iplik üreten Afyon’daki,
Denizli’deki bir iplik fabrikası aynı koşullarda üretip yapıp, bir kilo iplikte
yetmiş lira…
HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Öyle bir istatistik var mı?
Bilmiyorum!..
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Var efendim!
HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Gerçekten böyle bir
istatistik var mı? Bu fabrikalar böyle mi kuruluyor?
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Evet, önemli bir kısmı.
HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Yok önemli bir kısmı falan
değil. Doğru bildiğinizi konuşacaksınız.
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Ben bire bir hepsini
söyleyebilirim… Siz de doğru bildiğinizi konuşacaksınız. Önemli olan ulusal
sermayenin ve ulusal sanayinin bu ülkenin milli gelirinde yüksek payı
olmasıdır. Benim amacım bu Halil Bey. Ve sonuçta bir kilo iplikte yetmiş lira
elektrik farkı ödüyorsa, yani yüz kilometre ilerideki fabrika… Bu haksız bir
rekabettir arkadaşlar. Amaç: Ulusal sermayeyi, ulusal sanayiciyi ülkenin daha
çok milli gelir üreten ve bu milli gelirin de ülkede kalmasını sağlamaktır.
Biraz sonra geleceğim arkadaşlar. Ülkede üretilen gayri safi milli hasılanın ne
kadarı ülkede kalıyor? Gayri safi milli hasılanın fert başına düşen hesabını
sizlere vermeye çalışacağım. Fert başına yedi bin dolar hedefliyoruz, ama bunun
ne kadarını, verdiğim hesaptan sonra bu ülkede fert başına milli gelir olduğunu
da hep beraber hesaplayacağız.
Değerli arkadaşlarım, bu Teşvik Yasası ülkenin ihtiyacına,
ulusal sanayinin ve ulusal sanayicinin ülkenin milli ekonomik politikasına daha
çok katma değer katmak üzere çıkarılmış bir yasa değildir. Bu yasayı mutlaka
mutlaka önümüzdeki dönemde değiştirmeliyiz, değiştirilmeli. Bugün Sayın Başbakan
da Giresun’da bir fabrika açarken, aynısını söylemiştir. “Bu yasayı gözden
geçirmemiz gerekiyor demiştir.” Eğer ortada bir hastalık varsa, ortada bölgesel
kalkınmışlığı ortadan kaldıracak hiçbir işlev yoksa, mutlak bu yasayı
değiştirmek zorundayız ve hepimizin ulusal bir görevi.
Tabii, burada, ikinci konu: Beş yıllık süreç ki, demek ki,
değerli milletvekilleri yetmiyor. Beş yıla kimse gelmiyor. Hiçbir tesisi
olmayana yirmi beş yıl verelim. Yeter ki, o bölgede kalkınma olsun, o bölgede
istihdam olsun, o bölgede üretim olsun.
Tabii bir üçüncü konu ise: Elektrik bedellerinin belli bir
kısmını yine bu teşvik yasasıyla karşılamaktır. Arkadaşlar, devlet bir söz
verdiyse sözünde durur. Devlet yalan söylemez. Benim devletim, bu verilen
primlerin geçen kasım ayından bu yana ödenmediğini biliyor musunuz?! Diyor ki,
ben sizin elektrik bedelinizin yüzde 50’sini karşılayacağım. İnsanlara taahhüt
veriyoruz. Herkes planını ve programını ona göre yapıyor. Ama, yüz kişi
çalıştıran ve ayda yüz bin lira elektrik bedeli ödeyen bir fabrikanın işletme
maliyetinin, yani finansal durumunu konuşun, yani geçen yıldan bu yana söz
verilen, kasım ayından bu yana yaklaşık beş yüz milyon alacağı ödenmiyor, bir
yıldır. Bugünkü küreselleşen dünyada, bugünkü bu ekonomik zorluklarda bir
finansal dar boğazın o firmaları nereye götüreceğini hep beraber bir kez daha
gözden geçirmemiz lazım.
Bu nedenle, özellikle, devletin söz verdiği, özellikle biz
bunu defalarca söyledik; mahsup sistemi var, yani eğer prim alacağını ödeyeceği
bir başka KDV’dir veya bir başka şeylerle mahsup etme önerisini getirmiştik,
ama maalesef kabul edilmedi. Hâlâ geçen kasım ayından bu yana elektrik alacağı
olan bu teşvikli firmaların çok önemli bir kısmının alacağı vardır arkadaşlar.
Tabii, bir başka konu ise: Yine, bu yasa çıkarılırken yatırım
indirimi kalktı arkadaşlar. Yatırım indiriminin kalkması, özellikle yerli
sanayici, ulusal sanayici açısından onların elindeki en önemli bir enstrüman
alındı. Haksız rekabetle karşı karşıya, ulusal olmayan ve dışarıdan belli
imkanları olup da, gelip burada üretim yapan firmalarla aynı koşullarda
yarışamadı bu arkadaşlarımız. Yatırım indirimi mutlaka Türkiye’deki milli
ekonominin geleceği açısından mutlaka yeniden bir şekilde gözden geçirilip,
özellikle ulusal sermayenin geleceği açısından bunu bir kez daha dikkatlerinize
sunuyorum.
Tabii, diğer bir konu: Vergi adil olmalı, yani devlet vergisi
tahsil ederken, yani insanlardan alacaklarında adil olmalı. Hâlâ vergide
kaçaklarımız var diyoruz. Ben buradan söylüyorum, bire bir şahit olduğumuz bir
olay. Yurt dışından ve yurt içindeki bazı otomobil firmaları rent a acar adı
altında, bunu ifade ediyorum, toptan iki, üç, beş bin otomobil alarak, KDV’sini
tahsil ettiği KDV’ye mahsup ederek, bu arabaları iki üç ay sonra KDV’nin yarısı
kadar plakayı değiştirerek sattığını biliyoruz. Bu önemli bir haksız kazançtır,
önemli bir haksız rekabettir. Benim aldığım rakamlar, yirmi bin civarında
otomobilin bu şekilde haksız bir şekilde belli bir süre sonra daha düşük bir
KDV ile kendilerine mahsup ederek sattıkları yönündedir. Bu konudaki
raporlarımı Sayın Bakanıma sunacağım, ama bu haksız rekabeti de ortadan
kaldırmak hepimizin görevidir arkadaşlar.
Tabii bir başka konu: Tabii, belediyeler insanlarımız adına,
orada yaşayan vatandaşlara hizmet veren kurumlardır. Ancak, şu andaki gerek
Büyükşehir Belediye Yasası gerekse diğer belediyeler yasaları, belediyeler
arasında sorun yaşanmaktadır. Bir kere belediyeler vatandaşına yeterli hizmeti
verecek bir kaynağa ki, bazı gelirleri olan belediyeler dışında, belli kaynağa
sahip değillerdir. Çok zor koşullarda vatandaşlarımıza hizmet vermektedirler.
Bir kere büyük şehir yasası da adil değildir. Burada zamanında on altı büyük
şehir belediyesi ilan edilmiş. Burada on altı büyük şehir belediyesi diğer
belediyelere göre, çok farklı bir gelir elde etmektedir. Mevcut on altı büyük
şehirden daha fazla nüfusa sahip daha fazla nüfusa sahip ki, bazı illerimizden
daha çok nüfusa sahip illerimiz olmasına karşın, ama rakam veriyorum, ayda
–eski parayla- beş milyar bir büyük şehir belediyesi alırken, onun nüfusunun
bir buçuk katı daha fazla bir büyük şehir belediyesi ise, iki milyar
almaktadır. Oradaki insanlarımızı cezalandırıyoruz. Ben her belediyemize eşit
koşullarda yardım edelim ve oradaki vatandaşlarımızın en iyi hizmeti alması
için bu bir devletimizin görevidir. Ama, bu yasalar böyle diye, daha önce bir
büyük şehir belediyesi hakkını elde etmişse, has bel kader büyük şehir ilan
edilmişse, bugün örnek verirsek, bugün Şanlıurfa’nın nüfusu 650 bindir, yani
belediye sınırları içindeki nüfusudur bu. Ama, isim vermek istemiyorum, size üç
belediye sayabilirim ki, bunların nüfusları 400 bin.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – Malatya!.
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Hayır, Malatya büyük şehir
değil efendim, Malatya’yı saymıyorum. Erzurum, Samsun, Adapazarı nüfuslarına
bakın. Bir de Şanlıurfa nüfusuna bakın! Şanlıurfa belediyesine ayda kaç yara
gidiyor? 650 bin kişiye hizmet etmek için Şanlıurfa Belediyesi ayda kaç para
alıyor? Diğer üç büyük şehir belediyemize kaç para gidiyor? Bu, orada yaşayan
arkadaşlarımıza haksızlıktır. Biz kimseye haksızlık yapmayalım. Keşke siz
Adapazarı belediyemize, Samsun belediyemize ayda beş milyar değil on milyar
gönderelim. Sevinç duyarız, ama Şanlıurfa’da yaşayan, Malatya’da yaşayan insanlarımıza
haksızlık yapmak, adil devletimin görevi olmamalıdır.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – O ilden toplanan
vergilerin yüzdesine göre veriliyor o.
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Hayır efendim, büyük şehir
yasasına göre bu belediyeler para alıyor, öbür belediyeler büyük şehir
belediyesi olmadığı için bunlar… Size örnek veriyorum: Biri beş trilyon alıyor,
toplam geliri ayda. Sadece büyük şehir belediyelerine veriliyor, yani siz
Şanlıurfa halkına, Malatya halkına haksızlık yapıyorsunuz.
Yine, bu belediyelerimizle ilgili olarak çok zor koşullarda,
bazı belediyelerimiz suyunu akıtarak getiriyor, ama bazı belediyelerimiz de
ayda yüz milyar elektrik parası veriyor. Bu onların yazgısı olmamalı. Ama,
maalesef, belde belediyelerimize nüfus başına verdiğiniz için geliri, ayda bir
belediyem yüz milyar elektrik bedeli ödüyor, ama öbür belediyeye ise, İller
Bankası payından giden pay yüz milyar. Örneğin, iki milyon nüfuslu bir ilçe
belediyem, her türlü alt yapısını çözmüş, her türlü hizmeti zamanında çözmüş
belediyeme her ay iki trilyon para giderken veya iki milyon para giderken,
ondan daha çok geniş araziye hizmet eden, ama daha az kişiye hizmet ediyor, ama
bir belediyeme altmış milyon gidiyor. Aynı hizmeti aynı araziye götürmek
zorundadır. Oraya kanal da götürecek yol da götürecek, su da götürecek. Ama,
tüm geliri ayda altmış milyon Sayın Bakanım. Eğer, bu belediyeler yasasında,
biz bu dönemde bu haksızlığı gidermezsek, inanın önemli sorunlarla karşı
karşıya geliriz. En azından bu tür belediyelere, mesela üç bin nüfuslu bir
belediyeye ayda 35 milyon para gidiyor İller Bankasından yani zaten personel
gideri bu miktar. Bunu bugün almamış, yıllar yılı devam ediyor. Ama, bu tür
belediyelerimize asgari bir yaşama parası veya bir başka şekilde bir başka adla,
yani nafaka, ekmek parası gibi bir para, en azından geçinme parası gibi bir
para seyyanen vermezsek, bu belediyeler yarın sorun olacak Sayın Bakanım.
Tabii, şunu söylüyorum: Sizin her yıl mart ayında
belediyelere verdiğiniz yardımlarda, ayrım yapmadınız. Bunu söylüyorum. İlk yıl
hariç, yani 2003 yılında. Ondan sonra yapmadınız. Ancak…
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – Baştan Başbakan el
koydu “belediyelerin partisi olmaz” diye.
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Sayın Bakanım ben size
söylüyorum. Ancak, bazı bakanlıklarımız belediyelere yardım adında para
gönderiyor. Hiç proje falan değil. Örneğin, Kültür Bakanlığı seçimden sonra
Malatya iline ne kadar para göndermiştir, hangi belediyelere göndermiştir? Bir
tane de bağımsız belediye olsun, bırakın muhalefet belediyesini! Bunların
kanları daha mı kırmızı?!
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – Kültür hizmetleri
için verilmiştir o. Bazı tarihi eserlerin bakamı için verilmiştir.
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Efendim, kültür hizmetleri
için… Ben size ibraz edeceğim, ben hepsini biliyorum. Burada ne diyorum: Siz
geçtiğimiz dönem 2003 yılı hariç eşit ve objektif gönderdiniz diyorum. Teşekkür
ediyorum.
Gerek büyük şehir yasasını gerekse diğer belediyelerimizin
asgari geçinmesi gibi… Eğer bir şekilde biz bu süreçte bu yasalarla bir
şekilde, minimum bir geçinme indirimi gibi bir yardım etmezsek, yarın bu
belediyeler halka hizmet edemezler. Burada bir haksızlık vardır. Ben sizin bir
kez daha dikkatinize sunuyorum. Örnek veriyorum, spesifik örnek veriyorum.
Bakın, lütfen rica ediyorum…
BAŞKAN – Lütfen toparlayalım efendim.
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Üç ilimiz ne kadar gelir
elde ediyor? Her bir belediyemiz yılda ne kadar gelir elde ediyor? Şanlıurfa
Belediyesi, Malatya Belediyesi ne kadar gelir elde ediyor? Daha da bir iki
örnek verebilirim Sayın Bakanım. Bu açıdan bu süreçte mutlak bunu dikkate
almamız lazım.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – Malatya teşvik de
50 ilin içinde mi?!
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Evet, 49 ilin içinde.
Gayri safi milli gelir ve fert başına düşen milli hasıla
konusuna geçmek istiyorum. Sayın Bakanım, burada siyaset olarak konuşmayacağım.
Bir ülkenin milli gelirini hesaplama yolu vardır. Yıllık gayri safi milli
hasılanın o ülkede yaşayan insanlara bölünmesidir. Ancak, acaba üretilen gayri
safi milli hasılanın ne kadarı yabancılara gidiyor? Bugün dikkatinize
sunuyorum: Hazine bonosu portföyünün ne kadarı yabancı yatırımcı dediğimiz –ben
diyemiyorum- ki…
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – Faize gidiyor.
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Faiz ve bu faizin ne
kadarı dışarı gidiyor? Faiz eğer içerde kalırsa, içerde kalan, yani içerideki
72 milyon insana gidiyorsa, doğrudur. Fert başına düşen milli gelir hesabına
katarım. Ama, bu faiz 72 milyon insana gitmiyor. Belgesiz bir şekilde uçup
gidiyor. Ülkede üretilen faizin, bazı değerlerin önemli bir kısmı, 72 milyon
insana bölünmeksizin… 430 milyar dolardan bunları düştükten sonra bir kere 430
milyar dolar kalmayacak, 5.500 lira olmayacak. Bu bir kere birincisi.
İkincisi: Türkiye’de yaklaşık 12 milyon yeşil kartlı var.
Yedi milyon da işsiz var. Bir kişi yeşil kart almak için eğer 130 lira geliri
varsa yeşil kart verilmiyor, 129 lira alana veriliyor. Demek ki, 72 milyon
değil, o gayri safi milli hasılayı 50 milyona bölmemiz lazım. Onun için milli
gelir 5.500 dolar değil Sayın Bakanım, 7.000 dolar, böyle baktığınız zaman.
Onun için ülkede üretilen, yani milli gelir hesabında,
önümüzdeki beş yıllık süreçte, bugün ülkede üretilen bazı değerlerin hiç vergi
katkısı sağlamaksızın dışarıya giden miktarının önümüzdeki beş yıllık süreçte
çok daha fazlaşacağına inanıyorum.
Ben, 2008 yılı bütçesinin tüm ülkemiz insanlarına huzur ve
mutluluk getirmesini diliyorum. Saygılarımla.
BAŞKAN – Teşekkür ederiz.
Sayın Özyürek, buyurun efendim.
MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Bakan,
değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar, basınımızın değerli temsilcileri;
hepinizi saygıyla selamlıyorum. 2008 yılı bütçemizin hayırlı olmasını
diliyorum.
Benden önce arkadaşlarım konuştular, rakamlarla ilgili
ayrıntılı değerlendirmeler yapıldı. Ben fazla rakam zikretmeden bazı noktaların
altını çizmek istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin temel sorunları var. İşte,
biz AKP olarak ne kadar başarılıyız derseniz, deyiniz, bu temel sorunlar var
olmaya devam ediyor. Nedir bunlar: Birincisi: İç açıklardır, yani bütçe
açıkları. Şimdi, 2006 yılında bütçe açıkları alt seviyelere indiğinde 2007
şubatında Sayın Başbakan bir demecinde “hedefimiz denk bütçe” demişti. 2007
yılı bütçesinin açık vermeyen denk bir bütçe olabileceğini söylemişti, ama ne
yazık ki, gelişmeler Sayın Başbakanı tekzip etti. Çünkü, 2007 yılında bize
dağıtılan belgelerde gördüğümüz gibi, 15 katrilyon civarında –eski rakamla
söylüyorum- bir bütçe açığı gerçekleşmesi var. Bu biraz daha artabilir. Zaten
başlangıç açığı olarak da 16.8 milyar YTL öngörülmüştü.
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Daha düşük gerçekleşiyor.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Rakamda yanlışım varsa,
düzeltmeye hazırım da, ben de buradaki belgelerden aldım. Başlangıç açığı 16.8.
Şu anda ekim itibariyle tahmininiz 14.9. Gerçekleşme böyle değil mi?!
HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Maastricht kriterlerine
uygun.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Hayır. Temmuz ayında bir revizyon
yaptınız ve dediniz ki “bizim açığımız 8.5 milyar YTL olacak” Ama, olamadı,
14.9 gerçekleşti, yani Sayın Başbakanın denk bütçe hedefinden -işte 14.9 ki,
yıl sonuna kadar bunun biraz daha aşacağını tahmin ediyorum- gelmek bir ciddi
hedeften sapmadır.
Değerli arkadaşlarım, bu açık Türkiye’nin her zaman önemli
bir sorunudur. Tabii, geçmişte çok daha yüksekti, milli gelire oran olarak
önemli düşüşler oldu. 2006 yılı rakamları umut verdi, sanki denk bütçeye doğru
gidebiliyoruz gibi. Ama, geldiğimiz noktada bu açığının yine Türkiye için sorun
olmaya devam ettiği ve önümüzde görüştüğümüz bütçe için de önemli ölçüde bir
bütçe açığının öngörüldüğünü biliyoruz. Bu çözülmesi gereken bir sorun. Peki,
bu sorun nereden kaynaklanıyor? Bu sorun basitçe, harcamaların gelirlerden
fazla olmasından kaynaklanıyor.
Şimdi, 2007 yılına baktığımızda vergi gelirlerinde hedeflenen
rakamın 8 milyar YTL altında kaldık. Oysa, on beş yıldır Maliye Bakanlığı hep
hedeflediği gelirin verginin üzerinde tahsilat yapmıştır, ama ilk kez 2007
yılında hedeflenen rakamın 7 milyar YTL gibi önemli ölçüde altında kalmıştır.
Bunun alt kalemlerine baktığımızda, ÖTV’de önemli hedef sapmaları var. KDV’de
önemli hedef sapmaları var. Tabii, bunların bir bölümü, ekonominin ikinci
çeyrekte küçük düşmesinden, yani büyüme hızının yüzde 3.9’lara düşmesinden
kaynaklanmaktadır. Ama, onun dışında Türkiye’de çok ciddi şekilde bir ÖTV ve
KDV kaçağı vardır. Şimdi, Türkiye’de akaryakıttaki üretim ve tüketim
rakamlarına bakarsanız, sigaradaki üretim ve tüketim rakamlarına bakarsanız,
içkideki üretim ve tüketim rakamlarını değerlendirirseniz, gerçeklerle
uyuşmadığını, önemli ölçüde bir düşüşün, dolayısıyla da bu noktada ÖTV ve KDV
kaçağının olduğunu görürsünüz.
Bunun temel nedeni: Hem akaryakıt üzerinden aldığımız ÖTV’nin
çok yüksek olması, sigara ve içki üzerinden alınan vergilerin çok yüksek olması
kaçakçılığı teşvik etmektedir. Bu vergileri mutlaka makul bir düzeye indirmek
gerekiyor. Tabii, sadece vergiyi indirmek yetmez, vergi kaçağı ile kayıt
dışılıkla, etkin bir şekilde de mücadele etmek gerekir. Bunlar yapılmadığı
sürece ve devlet hayatında çok edebiyatını yapmamıza rağmen, israfı
önleyemediğimiz sürece, kamu harcamalarında belli bir düşüşü sağlayamayız ve
dolayısıyla da iç açık vermeye devam ederiz.
Şimdi, son günlerde Cumhurbaşkanlığı bütçesi tartışma konusu
oluyor. 2008 yılı rakamına baktığımızda, 2007 yılına göre Cumhurbaşkanlığı
bütçesinde yüzde 64 oranında bir artış öngörülüyor. Arkadaşlarım söylediler,
22’ye yakın araç alınacakmış. Ayrıca, 14 trilyon liralık mefruşat, 19 trilyon
liralık da tadilat yapılacakmış. Diyebilirsiniz ki, böylesine büyük bir
bütçenin içinde Cumhurbaşkanlığı bütçesi rakamları üzerinde niye duruyorsunuz?!
Bunu şunun için söylüyorum…
HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Bunu Cumhurbaşkanlığı
bütçesinde görüşebiliriz.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Burada söylenilmesinde bir
sakınca varsa geri alırım, o zamanda söylerim yani…
Değerli arkadaşlarım, başbakanlar, bakanlar, milletvekilleri,
cumhurbaşkanları topluma örnek olması gereken kimselerdir. Ahmet Necdet Sezer
gibi burada verdiğimiz bütçenin büyük bölümünü kullanmayarak tasarruf sağlayan
bir cumhurbaşkanından sonra, Sayın Gül’ün hemen bütçesine önemli ölçüde artış
talep etmesi, doğrusu yanlış olmuştur. İsrafı önleme açısından bir örnek
oluşturabilirdi. Yoksa, birkaç sene sonra bu talepte bulunabilirdi. Bunu
yadırgadığımı, cumhurbaşkanımızın bu noktada topluma iyi bir örnek
oluşturmadığını söylemek durumundayım. Bazı köşe yazarlarının yazdığı gibi,
acaba 19 trilyon liralık tadilat yaptığımız cumhurbaşkanlığı konutu, müştemilatı,
yani bir gece kondu konumunda mıydı, .yani çok kötü durumda mıydı, hiç
oturulamaz bir durumdaydı?!...
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – İyi de olmuş, çok kötü
durumda idi, yakışmıyordu Türk milletine.
BAŞKAN – Değerli arkadaşlarım, karşılıklı hale gelmesin,
lütfen.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, devlet
parasını harcarken bu milletin çok fakir olduğunu düşünmek zorundasınız.
İBRAHİM HASGÜR (İzmir) – Sayın Gül, şahsına harcamıyor…
MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Gerçekten…
Efendim, şahsına harcıyor demedim zaten. Öyle bir tespitim olsa, onu da
söylerdim, hiç merak etmeyin.
Şimdi değerli arkadaşım,
sizinle ilk defa böyle karşı karşıya geliyoruz, siz ne kadar laf atarsanız, ben
iki misli cevap veririm. Onda hiç şüphem yok ama, vakit kaybederiz, onun için
siz sükûnetle dinleyin, ben de söyleyeceğimi söyleyeyim, sonra siz söz alın
bana cevap verin. Olur mu?
Onun için, mesela yakıt
bulamayan okullarımız var, odacısı, hizmetlisi olmayan okullarımız var,
boyasını, badanasını yaptıramadığımız okullarımız var. Onun için Türkiye’de
işte bu şu makama yakışıyor, bu makama yakışmıyor değerlendirmelerini yaparken
Türkiye’nin durumunu da düşünmeniz lazım. Yani, Cumhurbaşkanlığı ne kadar
Başbakan, Cumhurbaşkanı, diğer görevliler ne kadar mütevazı bir şekilde yaşarsa
toplum için o kadar değerlidir. Yani, Türkiye görkemli yaşantılara, şaşaalara
alıştırılmamalıdır. Ne yazık ki, bu iktidarın bu yönde bir temayülü olduğunu
üzüntüyle görmekteyim. Değerli arkadaşlarım, vergiden açılmışken yeni Gelir
İdaresi Başkanımız Sayın Ulusoy’a da hayırlı olsun diyorum. Şimdi, tabii,
Türkiye’de yapamadığımız temel işlerden biri de gerçek anlamda bir vergi
reformudur değerli arkadaşlarım. Türkiye, bir, şehircilikte başarılı
olamamıştır bana göre; iki, vergicilikte başarılı olamamıştır. Şehirlerimizin
görüntüsü içler acısıdır. Vergi sistemimizde ne yazık ki, hem vergi adaletini
sağlayacak düzeyde değildir. Hem de kamu giderlerini karşılayacak düzeyde
değildir. Onun için Türkiye’nin adil, kalıcı bir vergi reformuna ihtiyacı var
ve vergi dediğimiz zaman -inşallah hükûmet bu yönde kararlar almaz- hemen
ÖTV’yi artırarak, hemen KDV’yi artırarak vergi gelirlerini artırmak
adaletsizliği daha da teşvik eden yoldur. Türkiye’de vergilendirilecek pek çok
kaynak var. Mesela, kent rantları var. Şimdi, İstanbul’da bir imar planı
tadilatından, bir Karayolları’nın yol yapması sonucu yüz kat, elli kat değeri
artan arsalar var. Ne yazık ki, bu arsalar nedeniyle herhangi bir vergi
ödenmemektedir. Bunları vergilendirecek bir yol bulunmalıdır. Sayın Müsteşarımız
hatırlar, geçmişte değer artışı vergisi konusunda önemli çalışmalar yapıldı
ama, ne yazık ki, bir türlü hayata geçirilemedi. Nerede bir önemli rant
oluşuyorsa, oradan vergi almak lazım. Bir arsası var. Arsası nedeniyle büyük
gelir sağlıyor. Helal olsun, bir şey demiyorum ama, kamu giderlerine de bu arsa
sahipleri, bu kent rantını elde edenler daha geniş ölçüde katılmalıdır. Bunun
yolunu hep beraber bulmalıyız.
Gene vergi sistemimizde
biraz önce de söyledim, çok büyük kaçak noktaları var. Özel Tüketim Vergisi
üzerine, akaryakıt kaçağı üzerine TBMM’nin petrol kaçakçılığıyla ilgili bir
raporu var. Geçmişte burada hep beraber değerlendirdik. Orada çok astronomik
vergi kaçağından bahsedilmektedir. Bunların mutlaka önlenmesi lazım. Tabii,
Habur kapısı bu noktadan önemli bir kaçak noktasıdır. Mersin’deki bazı
limanlar, serbest bölge, bu açıdan önemli bir kaçak kapısıdır. Bunları mutlaka
önlemeniz gerekir. Umarım yeni Gelir İdaresi Başkanımız bu noktalarda daha
etkili bir çalışma gösterir.
Değerli arkadaşlarım, bir
diğer önemli açık, çözemediğimiz bir önemli açık, dış açıklardır. Yani, cari
açıklardır. Sayın Bakanımızın konuşmasında cari açığın önemli bir risk
oluşturduğu ve mutlaka bununla mücadele etmesi gerektiği noktasında burada
açıklamalarını mutlulukla duyduk. Çünkü bizim alışkın olduğumuz söylem, finanse
edilebildiği sürece cari açık sorun değildir. Oysa finanse edilmeyen bir cari
açık olmayan. Önemli olan bunu nasıl finanse ettiğinizdir. Eğer, bunu sıcak
parayla finanse ediyorsanız, bunu yüksek faiz ödeyerek finanse ediyorsanız cari
açık çok ciddi bir sorundur. Mutlaka bununla mücadele edilmesi gerekir. Cari
açığın her yıl düzenli bir şekilde arttığını görüyoruz ve bu cari açığın
küçültülmesi, düşürülmesinin öncelikle ihracat gelirlerimizi daha da artırmaktan,
ithalatı biraz daha caydırmaktan geçtiği hepimizin bildiği gerçektir.
İhracatçılarımızın en önemli sorununun ise kur olduğunu bu vesileyle tekrar
hatırlatmak istiyorum.
Tabii, düşük kurdan
şikâyetçi olan ihracatçılarımız, sürekli Merkez Bankasını suçlayan açıklamalar,
hatta gazetelere boy boy ilanlar, reklamlar vermektedirler. Herhâlde Merkez
Bankasının bağımsız bir kuruluş olduğunu hepimiz içimize sindirmeliyiz. Onlar
ekonominin gereklerini yerine getirmelidirler. Ama, Sayın Âkif Hamzaçebi de söyledi. Tabii, bu konularda muhatap bir
bağımsız kuruluş değil, hükûmet olmalıdır. Ama, hükûmeti eleştirmek biraz
zordur, ama, Merkez Bankasını eleştirmek biraz kolaydır. Onun için
arkadaşlarımız da kolay yolu seçiyorlar. Ama, memnuniyetle gördüm ki, bugün Sayın
Hisarcıklıoğlu Merkez Bankasını günah keçisi gibi görmeyelim demiştir.
Evet, dış açık, cari açık
bir önemli sorunumuzdur. Bir diğer önemli sorunumuz değerli arkadaşlarım, geçtiğimiz beş yılda da
herhangi bir çözüm bulamadığımız işsizlik sorunudur. Şimdi, ekonomide önemli
ölçüde bir büyüme gerçekleştirmiş olmamıza rağmen işsizlikte yeteri kadar bir
düşüş olmamıştır. 2003-2007 yılları arasında sabit fiyatlarla ekonomi yüzde 40
büyümüş, ama, istihdam artışı sadece yüzde 2 olmuştur. Değerli arkadaşlarımız
da, Sayın Kışanak da ifade etti, TÜİK’in hesaplama yöntemine göre aslında
gerçekte işsiz olan pek çok kimse işsiz sayılmamakta ve bu yolla da işsizlik
sanki düşükmüş gibi gösterilmektedir. Ama, zaten bu rakamlarla filan
oyalanmamıza gerek yok. Hepinizin başında özellikle iktidar partisi
milletvekillerimizin başında durmadan yoğun iş talepleri geliyor. Kahveye
gidiyorsunuz, üç yıldır, dört yıldır iş bulamayan üniversite mezunları var.
İstihdam sorununa mutlaka bir çözüm bulunması lazım. Özellikle gençlerin istihdam
sorunu var. Genç işsizimiz fazla. Doğu ve Güneydoğu’da bu işsizlik oranı diğer
bölgelerle kıyaslanmayacak kadar yüksek. Tabii, o bölgelerde aynı zamanda çok büyük bir yoksullukla da bölge halkı
karşı karşıya. Bu büyüme olduğu zaman istihdam sorununun çözüleceğini hep
düşündük. Ama, büyüme kendiliğinden istihdam sorununu çözmüyor. İşsizlikle
mücadele eden bir programı da büyümeyle birlikte hayata geçirmemiz gerekiyor.
Bununla devlet kapısına insan alalım demiyorum ama, belli ki Doğu ve Güneydoğu Anadolu
Bölgelerinde teşvik sistemiyle yatırımları dolayısıyla istihdamı artırmak
mümkün değil. Öyleyse devlet eliyle o bölgeye mutlaka kamu yatırımı
yapılmalıdır. Yani devlet o bölgede işyerleri yatırımı yapmalıdır. Bu olmadığı
takdirde işte istediğimiz kadar teşvik verelim o teşvikler gidiyor Düzce’ye,
Uşak’a yığılıyor. Ama, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerine teşvik gitmiyor.
Devlet o bölgeye mutlaka yatırım yapmalı, işyeri açmalı, oradaki yoksullukla ve
işsizlikle ciddi şekilde mücadele etmelidir.
Değerli arkadaşlarım, bu
işsizliğin yanında kamu yatırımlarında çok ciddi şekilde düşüşler var. Tabii,
Sayın Bakan konuşmasında yatırımları özel sektör yatırımlarıyla birlikte
düşünün, sadece kamu yatırımlarını göz önünde bulundurmayın dedi. Tabii ama
devlet gene yolu yapmak zorunda, okulları yapmak zorunda, üniversiteler yapmak
zorunda, yani devletin olmazsa olmaz görevleri var. Bu görevleri yapmak için de kamunun yatırım
yapmaya devam etmesi lazım. Bu kaçınılmaz bir şey. Amerika Birleşik
Devletlerinde de devlet yatırım yapar, AB ülkelerinde de devlet yatırım yapar.
Bu, devletin vazgeçilmez görevleridir. Ama, biz rakamlara baktığımızda 2008
yılında öngörülen yatırım ödenekleri 2006 yılının nominal olarak da altında.
Onun için bu yatırımlar Türkiye’nin okul ihtiyacı, çeşitli ihtiyaçlarını
karşılayamaz. Şunu diyebilir belki iktidar, şunu düşünmüş olabilir: Biz 2007
yılında seçim nedeniyle çok yatırım yaptık, onun için 2008’de gene biraz
dinlenelim, 2009’da yerel seçimler var, o zaman biraz daha yatırım yapalım diyor
olabilirsiniz. Tabii, bu seçim planlamasıdır ama, sürekli seçim planlamasıyla
da bir ülkenin kaynaklarını israf etmemek gerekiyor.
HALİL AYDOĞAN
(Afyonkarahisar) – Siz geçmişte hep öyle mi yaptınız?
MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) –
Hayır, biz hiç böyle yapmadık. Biz zaten uzun zamandır iktidara gelmedik.
Cumhuriyet Halk Partisinin esas iktidar olduğu dönem 1923 ile 1950 arasıdır. O
dönemde de Türkiye’de neye ihtiyaç vardıysa, onlar yapılmıştır. Türkiye’yi
demir ağlarla örmüştür Cumhuriyet Halk Partisi. Bugün sata sata bitiremediğiniz
pek çok eser, Cumhuriyet Halk Partisi zamanında yapılmıştır.
ALAATTİN BÜYÜKKAYA
(İstanbul) – Başka parti olmadığı için, tek parti…
MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) –
Olsun.
Şimdi, değerli arkadaşlarım,
kamu yatırımlarında çok büyük bir düşüş var. Belki burada çeşitli önergeler
kabul edilerek, burada bir ölçüde düzenlemeler yapılır. Tarımsal
desteklemelerde de gene millî gelire oran olarak baktığımızda 2006 yılında
binde 87, 2007 yılında binde 84, 2008 yılında da binde 75 gibi bir destekleme
öngörülmüş. Yani 2006’ya kıyasladığımız zaman bu düşmektedir. Tarımın içinde
bulunduğu sıkıntı belli, sorun belli. Onun için bu sektörün kaynak ihtiyacını,
teşvik ihtiyacını mutlaka karşılamamız gerekiyor.
Değerli arkadaşlarım, bir
somut konuya değinmek istiyorum. Değerli arkadaşımız Sayın Emin Haluk Ayhan Bey
de değindi. Şimdi, Maliye Bakanlığımızın şöyle bir uygulama yaptığını pek çok
bölgeden gelen arkadaşlarım bana anlattılar. Bir vergi borcu olan mükellefin
bankadaki mevduat hesaplarına blokaj konduğunu söylediler ve gene bana
anlatıldığı şekliyle, diyelim 1 milyar borcu olanın 100 milyarlık mevduatı var,
100 milyarın tamamına blokaj konulduğunu söylediler. İşte, “Siz gelin borcunuzu
ödeyin, öbür kısmını çözelim.” gibi. Şimdi, değerli arkadaşlarım, bizim vergi
mevzuatımızda vergilerin nasıl ödendiği bellidir. Vergi tarh edilir, tahakkuk
ettirilir, tebliğ edilir, sonra ödeme emri çıkarılır. O ödeme emrine karşı ya
öder ya teminat gösterir ya tecil ister. Bu yolların hiçbirini şey etmeden,
belki o kişinin gerçek anlamda borcu olup olmadığını da bilmeden hemen blokaj
uygulamasına geçmek gerçekten büyük sıkıntı yaratmaktadır. Şu günlerde belki
yeteri kadar gürültü çıkmamış olabilir, ama inanmanızı isterim ki, bu uygulama
böyle devam ederse bir süre sonra Türkiye’nin her tarafında büyük gürültü
kopacaktır. Bize ulaşmıştır, belki diğer milletvekili arkadaşlarıma da
ulaşmıştır.
Değerli arkadaşlarım, hukuk
devleti… Türkiye Cumhuriyeti, biliyorsunuz, Anayasa’mıza göre bir hukuk
devletidir, gereklerini tam olarak yerine getirmesek de. Ama, hukuktan
ayrılmamak lazım. Vergicilikte de ayrılmamak lazım, cezada da ayrılmamak lazım,
diğer noktalarda da ayrılmamak lazım, çünkü hukuk herkese lazımdır. Onun için
hukuktan ayrılan uygulamalarla geliri -vergi gelirlerini- artırıyor gibi
görünseniz de sonuç alamazsınız.
Değerli arkadaşlarım, ben,
eleştirilerimi, değerlendirmelerimi burada tamamlarken bu bütçenin hayırlı
olmasını tekrar diliyorum. Ayrıca, dün kutladığımız Cumhuriyet Bayramı’nın
hepimize kutlu olmasını diliyorum ve
laik, demokratik cumhuriyetin sonsuza kadar yaşayacağına hepimizin inandığını
biliyorum. Bu cumhuriyeti yaşatmamız gerekiyor ve son zamanlarda sayıları
giderek artan şehitlerimize Tanrı’dan rahmet diliyorum, ailelerine, Türk
Silahlı Kuvvetlerine ve Türk milletine de başsağlığı diliyorum.
Teşekkür ederim Sayın
Başkan.
BAŞKAN – Sayın Özyürek’e
teşekkür ediyoruz.
Sayın Kaplan, buyurun.
HASİP KAPLAN (Şırnak) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli üyeler, bürokratlar ve çalışanlar;
Demokratik Toplum Partisi Şırnak Milletvekili olarak bütçe konusundaki karşı
sunumlarımı geçiyorum. Bütçenin son gün saat 23.55’te Meclis Başkanlığına
ulaştırılması basında IMF Şefi Lorenzo’nun ve başkanlığındaki heyetin özellikle
faiz dışı fazla ve büyüme hedefi ve vergi gelirlerine ilişkin rakamlarda
yapılan tartışmalar sonucu geç verildiği yazıldı. Doğrusu, fevkalade icazetli
bir bütçe görüntüsü verilmesi ulusal onuru da yaralayıcıdır. Bunun altını
çizmek istiyorum ve bu nedenle de samimi bir bütçe olduğunu söylemek mümkün değil.
Cumhuriyet tarihinde en
fazla milletvekiliyle iktidar olmuş, karşısında tek parti -seçim ve baraj
sistemi nedeniyle- 2002-2007 arasında bir tek CHP gibi bir muhalefet bulmuş bir
parti iktidarının beş yıl boyunca yasama çoğunluğu ve yürütme erkini elinde
bulundurmasından sonra bugün dahi yine Meclis’te yüzde 46 çoğunlukla ve üstelik
Meclis Başkanını, Cumhurbaşkanını ve diğer rahatlıklara kavuşmuş bir konumda
hâlâ enkaz devraldık edebiyatını yapmasını doğrusu algılayamıyoruz.
Sayın Bakan 2008 Yılı
Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2006 yılı Kesin Hesap Kanunu
Tasarılarını görüşmeye açarken 2001 krizi sonrası Hükûmetimiz 2002 yılı sonunda
iktidara geldiğinden bu yana öncelikle istikrar ortamını sağlamak için çalıştı,
başarılı oldu diyerek başarısızlığı başkasına, başarıyı da kendine biçme
anlayışıyla “Bizden önce iyi hazırlanmayan ve idare edilmeyen bütçeler yüzünden
ülkemiz krizlere girdi ve bedelini yüksek bir faiz olarak ödedi, ödemeye devam
ediyor.” şeklinde bir girişle, daha sunuşun başında, 2008 yılı bütçesinin bir
borç ödeme bütçesi olduğunu da samimi olarak itiraf etmiştir.
Beş yıl iktidardan sonra
“Bizim iktidarımızdan önce bütçe milletin sırtında ağır bir yüktü.” denilmesi,
peşin mazeret, aslında 2008 bütçesinin -Hükûmetin biraz da vicdan ve insaf
sınırlarını aşarak- bütün yükü emekçi halka yükleme perspektifiyle
hazırlandığını da gösteriyor. Küresel ekonominin büyümesi yanı sıra petrol
fiyatları enerji kaynaklarındaki yetersiz kaynağın, tezkere ve sınır ötesi
operasyonla Türkiye’yi sürükleyeceği felaketi öngörmeyen bu bütçe; şoklara
açık, istikrarsızlık getiren, güven vermeyen, kalkınmayı engelleyen, refah
düzeyini düşüren, milyonlarca yurttaşımızı, işçiyi, memuru, emekliyi, köylüyü,
esnafı, küçük üreticiyi açlık sınırları altına iten, aslında eşitlikçi olmayan
ve adaletsiz bir bütçe profili çizmektedir.
Daha dün ABD konut sektörü
kredilerinde yaşanan sorunların ülkemizi nasıl etkilediğini unutmuş bir
Hükûmetle karşı karşıyayız. Şok öncesi bu artçı depremi öngörmeyen yaklaşım,
rotasını ABD, Avrupa Birliği, İngiltere merkez bankalarına doğrultmuş bir
strateji, Uzakdoğu Asya’nın hapşırması karşısında zatürree olabileceğini
tahayyül dahi edemiyor. Bu “ekonomik miyopluk” değil de nedir?
Yirmi birinci sayfada
“Hükûmet Programı’nın serbest kur rejimiyle piyasa şartlarında oluşması,
ekonomimizin iç ve dış şoklardan daha az etkileneceği…” sözleriyle birlikte,
bütçenin sunuşunda sekseninci sayfada görüldüğü gibi “…ülkemizi dış
piyasalardaki hareketlerden etkilemektedir.” derken bu çelişkiyi izah etmek de
mümkün değil.
“Yapısal reformlar, mali
disiplin ve özelleştirmeye devam edeceğiz. Bütçenin ana kalın çizgisi…” demenin
anlamı: Halk Bankası, Tekel ve PETKİM özelleştirme için zaten sıra bekliyor.
Beş yıldır yabancı sermayeye, Arap şeyhlerine yapılan satışlardan sonra 2/B
taslağının da gündemde olduğu bugünlerde kıyıları, limanları, köprüleri,
tarihi, dağları, ovaları, akarsuları satışa çıkaran mantık, vatanı satışa
çıkaran mantık ile baktığımızda böyle bir bütçeyi denkleştirmenin ne kadar
korkunç olduğu gözüküyor.
“1993-2002 yılları arasında,
ortalama olarak sadece yüzde 2,6 oranında büyüyen Türkiye ekonomisi, sonra,
2003-2006 döneminde yüzde 7,3 büyüdü.” diyen Hükûmet, 300 milyar dolara mal
olan düşük yoğunluklu çatışma dönemini, yakılan yıkılan binlerce köyü, yaşanan
faili meçhul cinayet dönemini de görmezden geliyor. İktidar olduğu dönemde
yaşanan çatışmasızlık ortamının nimetlerinden yararlandığını unutuyor, Avrupa
üyelik süreciyle gelişen havayı görmezlikten geliyor. Geldiği noktada, 2007
ekiminde, elinde tezkere, sınır ötesi operasyon dâhil Ortadoğu bataklığına,
savaşa saplanacak Türkiye’nin bütçesine getireceği yıkımı felaketi öngörmüyor.
Bu nedenle de, bu konuda, 2008 yılı bütçesinde tek bir kelimeyle öngörü yok.
Yarın böylesi bir operasyon gelişirse maliyeti ne olacak? Ek bütçe nasıl
yapılacak? Kalkınma, istikrar, dengeli büyüme nasıl sağlanacak? Bunların yanıtı
maalesef yok.
Yine, deniliyor ki: “2007
yılında yüzde 5’lik büyüme olacak; gayri safi millî hasıla 520 milyar dolara
ulaşacak; 2008 yılında büyüme, verimlilik artışına ve ihracata dayalı bir
anlayışla, özel sektör ağırlıklı olarak devam edecektir.” Aslında, bütçenin
temel anlayışı da buradan anlaşılıyor. Satın alma gücü paritesine işveren
gözlükleriyle bakan Hükûmet, emekçinin hâlini ikinci plana atıyor. ”Kişi başına
millî gelir 2008’de 10 bin 600 dolara ulaşmış olacak.” deniliyor. Bu faiz dışı
açıkla, borç ödeme bütçesiyle ekmeğe, elektriğe, akaryakıta zam yaparak,
2008’de vergiyi tüketiciden alarak KDV, ÖTV, iletişim, şans oyunları, banka ve
sigorta işlemlerine ve daha birçok kaleme, yani büyük harflerle dolaylı
vergiler koyarak, bunun karşılığında memura beş kuruş zam yaparak mı bu refahı
sağlayacağız? Hedef olarak 114,5 milyar YTL dolaylı vergi hedefi olan
bütçemizde 56,6 milyar gelir ve kurumlar vergisi hedefinin olması büyük ve
hazin bir tablo değil midir? Yani fakir fukaranın, vatandaşın cebine elimizi
sokarak mı bütçeyi denkleştireceğiz?
İşsizlik oranındaki düşüş
tespitleri de gerçekle örtüşmüyor. 2006 yılında yüzde 9,9 olarak gerçekleştiği
söylenen işsizlik oranının önceki yıllara göre düştüğü de doğru değildir.
Nitekim benden önceki değerli konuşmacılar bu konuda açıklamalar yaptılar.
Bugün, Türkiye’de, gerçek anlamda işsizlik oranı yüzde 12 ve ne yazık ki
üniversite mezunu işsiz kalifiye işçi oranında çok ciddi bir genç işsiz nüfusu
artışı söz konusudur.
Tarım sektöründeki gerileme
yanlış tarım politikaları sonucudur. Teşvik görmeyen, desteklenmeyen tarım
politikaları sonucu bir tarım ülkesi olmaktan çıktık. Avrupa Birliğindeki yirmi
beş ülke içinde İspanya’dan sonra en fazla istihdamın sağlandığı gerçeği de
doğru değildir. İspanya 1988’de Avrupa Birliği üyesi olarak, Franko rejiminin
diktasına son vererek yepyeni bir anayasayla ülkesinde insan haklarını, hukuku,
demokrasiyi kurarak, sağlayarak ve en önemlisi güvenlik sorununu aşarak
İspanya’daki şiddet olaylarını minimize ederek, asgariye düşürerek kalkınmasını
başarabilmiş bir ülkedir. Eğer İspanya örneği örnek olarak alınmak isteniyorsa,
işte bugünlerde Hükûmetin İspanya’nın özellikle bu sürecini çok dikkatli olarak
örnek alması gerekir diye düşünüyorum.
2007 yılında dış ticaret
hacmimizin 270 milyar dolara ulaşması hedefi de yanıltıcıdır. 2006 yılında
enerji ithalatının faturası 28,9 milyar dolarken, 32,9 milyar dolar cari açık
varken bu rakamların gerçekçi olduğunu söylemek mümkün değil. 2007 ocak-ağustos
ayında 12,1 milyar dolarlık net sermaye girişi cari açığın yüzde 51,8’ini
finanse etmişse, olası bir sınır ötesi operasyonla kaçacak sermayenin de hesaba
katılması gerekirdi. Sermaye çıkışı cari işlemler açığı konusunda yaratacağı
riskler bugün her zamankinden daha fazladır.
IMF’ye olan borcumuzun 2007
yılında 7,8 milyar dolara düştüğü söyleniyor. Borç stoku kur riskine karşı
korunaklı değildir. Devlet iç borçlanma faizlerinin dış piyasadaki
dalgalanmalar sonucu yüzde 20’yi bulması bunun göstergesidir. Allah göstermesin
ve yaşatmasın ki ülkemize, bir sınır ötesi Orta Doğu bataklığında, enflasyonun,
faizin ve döviz kurunun yükselişini frenleyecek hiçbir tedbir öngörülmemiştir.
Hükûmetin sarıldığı tek
kaynak, ne yazık ki, özelleştirmedir. 2003-2007 yılları arasında 40 milyar
doları aşan özelleştirme yapıldı. Şimdi yeniden özelleştirmeye yönelim var ve
yine o dönemlerde vergi aflarıyla elde edilen gelir kalemlerinin yerine bugün
yine tek çare olarak özelleştirmeye çalışılıyor.
Çalışanlar ve emeklilere
yapılan zamlar enflasyon ve yapılan zamlar karşısında anında erir. Sosyal
Güvenlik Yasası yerel seçimler sonrasına ertelenirken seçim ekonomisinin de bu
bütçenin içinde gizlice yer aldığını görebiliyoruz. 2006 yılı Kesinhesap Kanunu
giderleri 178,1 milyar YTL, bütçe gelirlerini 173,5 milyar YTL ve bütçe açığını
4,6 milyar YTL düzeyinde gerçekleştirdi. Faiz ödemeleri arttı, 46 milyar YTL
oldu. Faiz dışı fazla 41,3 milyar YTL olarak gerçekleşti. Açık veren bu bütçe
2008 bütçesinin de habercisidir. Hükûmetin programında sıçrama dönemi ile
örtüşmeyen bu gerçek hayal kırıklığı yaratacaktır.
Bütçede vergi adaletinin
olmadığını yine değerli konuşmacılar belirttiler. Toplumun dar gelirli
kesimlerine, memura, emeklilere biraz daha fazla kaynak aktarımı, biraz daha
refah yine yok. Tam tersine, ağır dolaylı vergilerin devamı öngörülüyor. Bütçe
gelirleri için her mal ve hizmetten alınan dolaylı vergiler, ÖTV, yargıdan
kesilecek para cezaları, Maliyenin vatandaşına keseceği cezalar, trafik
cezaları önemli yer tutuyor. Ve yine değerli konuşmacıların anlattığı gibi,
bankada tahsilat bir gasptır. Birçok şirket, birçok mükellef emanet paraları
kendi banka hesaplarında tutup… Veya ben avukat olarak ifade edeyim. Banka
hesabımda müvekkillerime ait üç dört ayrı kalem bulunurdu. Yani, bunun gibi 6-7
şirketi olan bir mükellef bir şirketindeki düşük bir borcu nedeniyle blokaja
tabi tutulduğunda, diğer asıl borçlular bundan kaçmak için çok rahat bir yolu
bulacak ve kayıt dışına kaçacaklardır. Yani, böyle bir sistem, böyle bir
kolaycılığı düşünmenin çok yanıltıcı olacağı yakında görülecektir.
Bir ülkede sosyal adaletin
sağlanması, hakça paylaşımın gerçekleşmesi için şüphesiz vergi adaletinin
sağlanması gereklidir. Petrol, doğalgaz, ÖTV’den 26 milyar YTL civarında gelir
beklenirken, sigaradan, içkiden alınacak vergilerde büyük artışlar
hedefleniyor. 2008 yılında akaryakıta, sigaraya, içkiye yeni zamlar yapılacağı
anlamına geliyor.
Türkiye’de çok yüksek olduğu
bilinen iletişim vergilerinde de bir indirim öngörülmüyor. 6-7 milyon
vatandaşımız, çoluk çocuğumuz, yoksul insanımız cep telefonlarında yüzde 50’nin
üzerinde vergi ödemeye devam ediyor. İşte bu gerçeklik içinde ülkeyi tek başına
yönetme şansı ve fırsatını bulan AK Parti Hükûmetinin hiçbir icraatının önünde
ciddi bir engel yok. Bürokrasiyi istedikleri gibi değiştirdiler, istedikleri
gibi borçlandılar, istedikleri gibi özelleştirme yaptılar. Ama, hâlâ işe
başladıkları yerde duruyorlarsa, “Onarım bitti, sıçrama başlıyor, uçağın
tekerlekleri yerden kesildi, take off pozisyonuna gelindi.” gibi güzel sözler
bütçedeki rakamlarla örtüşmüyor. Bu açıdan baktığımızda, 2008 yılı bütçesi
hayal kırıklığı, vatandaşı zam kıskacı altına alacak cezalarla bunaltacak gibi
gözüküyor. Sıkıntıyı yine dar ve sabit gelirli geniş kesimler omuzlayacak diye
anlaşılıyor. Emeklisine, memuruna bir şey vermeyen, istihdam üzerindeki yükü,
esnaf üzerindeki vergi yükünü hafifletmeyen, bir başka bahara erteleyen bir
bütçe tasarısıyla karşı karşıyayız.
Bütün bunların ötesinde bizi
kaygılandıran, gerçekten de, Kuzey Irak’ta olası bir operasyonun bütçede
değişiklik yapılması anlamına geleceği, maliyetlerin yine de sağlık, eğitim,
adalet kalemlerinden karşılanacağı, yine de dolaylı vergilere ve zamlara yönelineceğini
gösteriyor. Bu operasyonun maliyetini özellikle emekçilerin karşılaması
anlamına gelen bu öngörüsüzlük, dolaylı vergilerden karşılanması gerçeği de bu
açığı kapatmayacaktır. Örneğin, bir F-16 uçağının 1 saatlik uçuşunun 6-12 bin
dolar arasında olduğu söylendiğinde -ki, buna kullanılan silahlar değildir-
yine terörle mücadele için 2007 yılında ödenekler bile harcamaları
karşılamazken, 2008 için 2007 ödenek rakamlarının gerisinde belirlenen rakamlar
ise hiç mi hiç yetmeyecektir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
HASİP KAPLAN (Devamla) -
Bunun anlamı, 2008 bütçe tasarısının, daha Meclis müzakereleri başlamadan
dengesinin bozulduğunu gösteriyor.
Yine, 2007 bütçesine
baktığımız zaman, sadece jandarma, emniyet ve Millî Savunma Bakanlığına yapılan
aktarmaların yetersiz kaldığı, ama, yıl içinde bu rakamların yükseltildiğini
görüyoruz.
Aynı şekilde, büyük bir
operasyon beklendiğini düşünsek dahi, şu an hudut boyunda Hakkâri’den Şırnak’a
kadar 100 bini aşkın askerimizin yanı sıra, binlerce zırhlı aracın, kullanılan
yakıtın ve yapılan harcamaların giderleri dikkate alındığında Hükûmete en
gerçekçi çözüm yolunun artık bu ülkede bugüne kadar 84 yıldır hep askere havale
edilen, hep baskı ve silahla çözülen sorunun bir tek çözüm yolunun daha olduğunu
gösteriyor. O da, barış ve demokratik çözüm ve diyalogla yapılacak bir
çözümdür. Böyle bir çözümün ülke ekonomisini hem böylesi bir serüvenden
koruyacağı hem de bu tür bir çabanın Türkiye’de birlik ve toplumsal barışa
katkı sağlayacağı, Türkiye’de böylesi bir çabanın ki, cumhuriyetin kuruluş
ruhuyla bütün Anadolu halklarının farklı kültürlerinin aynı ruhla, yeniden
barış ve toplumsal bir ortamda kardeşliğinin sağlanmasıyla bu ciddi sorundan
kurtulabilineceğini de gösteriyor. Eğitimden, sağlıktan kısılan kaynakları
güvenlik harcamalarına ayırmamak için, toplumsal vergilerle huzur ve refaha
yönelmek için, kaynakları ülkenin geleceği için kullanabilmek için, bizim
şiddet ikliminden bir an önce uzaklaşmamız ve özellikle geri kalmışlık
kıskacındaki bölgesel dengesizliği Avrupa’nın da, Avrupa Birliği müzakere
sürecinin de katkı ve reformlarıyla bir an önce düze çıkarmamız kaçınılmazdır.
Aldığımız bazı veriler var.
Örneğin, Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı IMF’ye verilen iyi niyet
mektuplarının da tutmadığını, performans kriterlerinin özellikle bütçe
verilerinde düşüklüğünü gösteriyor. Yine kamu sektöründeki faiz dışı dengesine
ait performans kriterlerinde de bazı sıkıntılar, sapmalar olduğu görülüyor.
Yani, yerel yönetim ve fonlara yönelik de düzeltmeler yapıldığında bütçe
performansında bir düşüş dikkati çekiyor.
Ben böylesi bir bütçenin
özellikle de bir iki noktada… Keşke Sayın Bakan burada olsaydı, bizzat
kendisine söyleyebilseydim. Bu taşıt alım ve israfla ilgili… Bir de, basına bir
18 kişilik bir jet uçağı alınacağı duyumları düştü. Yani, o konuda da nasıl bir
mali disiplin düşünüldüğü, tasarruf düşünüldüğünü merak ediyordum.
Yine aynı şekilde ar-ge ile
ilgili, bilişim teknolojisiyle ilgili, yazılım endüstrisiyle ilgili bazı
öngörüler var ki, bütçede bunu desteklemek için Maliye Bakanlığının ne
yaptığını gerçekten merak ediyorum. Yani, evet, yazılım endüstrisi, bilgisayar,
teknoloji ihracatında bugün elbetteki Hindistan’ın, İrlanda’nın, İsrail’in
yakaladığı hızı ve milyarlarca dolar olan potansiyelini yakalayamayız. Ama, bu
bütçede birazcık teşvik, birazcık destek, birazcık stratejiyle bu alanda da bir
gelir kaleminin olabileceğini söylemek isterdim.
Yine bir şey daha söylemek
isterdim son olarak. Bu bütçeden Avrupa Mahkemesinin verdiği kararlar sonucu
hazineden ödenen milyonlarca liranın neden rücu edilmediğini Sayın Bakana
sormak istedim. Bu vatandaşın vergisiyle çalışarak ödediği hazineye giden
parayı işkencecilere ve yasaları hiçe sayıp ihlal edenlere rücu edilmemesinin
nedenini sormak isterdim. Çünkü, yüzlerce karar verildi ve bu yüzlerce kararın
hiçbir tanesi için rücu davası açmayan Maliye hazinesi, ne yazık ki, çocukları
çatışmalarda ölen ve yaralananların anne ve babalarına dava açarak bu rücu
mekanizmasını pekâlâ işletmiştir bu ülkede. Karar ve örnekleri vardır ve
Hükûmetin bu alandaki gelir kaybını da önlemesi gerektiği konusunda bunu ifade
etmek isterdim.
Ben, ülkemize barış,
kardeşlik ve kardeşlik ruhuyla Cumhuriyet Bayramı’nın kutlu olması dileklerimle
ve umut ve temennimle, inşallah hiçbir ihtiyaç kalmadan sınır ötesine ve yine
akıl, sağduyu ve diyalogla 23’üncü Dönem Meclisinin tarihe bir not düşerek,
tarihe adını yazdırarak bu toplumsal barışı sağlaması dileğiyle 2008 bütçesinin
ulusumuza, ülkemize hayırlı olmasını diliyorum.
Teşekkür ediyorum Sayın
Başkan.
BAŞKAN – Sayın Kaplan’a
teşekkür ediyoruz.
Sayın Özgün, buyurun.
İSMAİL ÖZGÜN (Balıkesir) –
Sayın Başkan, Sayın Bakanımız, değerli bürokratlar, Komisyonumuzun değerli
üyeleri, değerli basın mensupları; ben de konuşmama başlarken hepinizi saygıyla
selamlıyorum.
2008 bütçesinin ülkemize,
milletimize hayırlı olmasını, ülkemizin gelişmesine, kalkınmasına vesile
olmasını içtenlikle temenni ediyorum.
Değerli arkadaşlar,
muhalefet sözcülerini sabahtan beri dinledik, izledik. Biz AK Parti Hükûmeti
olarak bir defa enkaz edebiyatı yapmıyoruz. Tabii ki, geçmişe atıfta
bulunuyoruz konuşmalarımızda.
HASİP KAPLAN (Şırnak) – Ben
buradan okudum. Onun için… Bağışlayın yani. Ben burada okuduğum için… Sayfa
sayısını verdim.
İSMAİL ÖZGÜN (Devamla) –
Ama, geçmişte hangi noktadaydık, bugün geldiğimiz noktada durumumuz nedir diye
bunu tabii ki hatırlatmamız gerekiyor. Çünkü, gerçekten bizden önceki
hükûmetler döneminde bu komisyonlarda biz çok bütçeler gördük. Yazboz tahtasına
dönmüş, hiçbir hedefi tutmayan birçok bütçeyi burada bulunanlar yıllar yılı
gördüler, onun üzerinde konuştular, müzakereler oldu. Tabii, bu bütçelerden
ülkemiz, milletimiz çok çekti. Sayın Bakanın söylediği fevkalade doğru. İşte o
bütçeler; iyi hazırlanmayan, iyi yönetilemeyen, samimi olmayan, Türkiye
gerçeklerine uymayan o bütçelerden dolayı bu millet milyarlarca dolar faiz
ödemek durumunda kaldı bugüne kadar. O faiz yükü altında bu bütçeler ezildi. Bu
millet o faiz yükünden ezilerek geliyor geçmişten. Geçmiş bütçelerimizin en
büyük sorunu borç ve faiz sarmalıydı. Burada eğri oturup doğru konuşmak lazım.
İşte bu sıkıntı, tabii, AK Parti hükûmetleriyle beraber ortadan kaldırılmaya
çalışılıyor, çalışılmaya devam edilecek. Geldiğimiz nokta, 2002 ve öncesine
mukayese ettiğimiz zaman fevkalade olumlu bir yere gelmiştir. Bakınız, bütçe
üzerindeki faizin yükü 2002 öncesi neredeydi, şimdi nerede? O bakımdan, hiç
kusura bakmayın, o hatırlatmaları geçmişe dönük olarak mutlaka yapacağız.
Değerli arkadaşlar, bütçede
esas olan, bütçenin sağlam, büyük sapmalar olmadan gerçekleşmesidir. Bütçede
asıl beklediğimiz budur. Yani, öngörülebilir ve güvenilir olmasıdır bütçenin.
Yani, bütçe istikrarı sağlamalı, güven vermeli, herkes hesabını ona göre
yapmalı, ekonomiyi rayına oturtmalı ve ekonomiyi geliştirmelidir. Bütçeden
umumi efkarın beklediği budur. Peki, AK Parti bunu yapmış mıdır geçtiğimiz
yıllar itibariyle, gelen bütçe bu güveni vermekte midir? Buraya baktığımız
zaman, evet, büyük bir memnuniyetle ifade etmeliyim ki, AK Parti hükûmetleri, hazırladığı
bütçelerle 2003 yılından itibaren kararlılıkla uyguladığı para ve maliye
politikalarıyla makroekonomik istikrarın sağlanmasında büyük başarılar elde
etmiştir. Bunu herkes görüyor ve bugün kabul ediyor. Bu bakımdan, hükûmetimizi
ve Sayın Bakanımızı, ekibini ben bu vesileyle tebrik ediyorum, kutluyorum.
Bakınız, Türkiye ekonomisindeki gelişmeler, bizden önce konuşan arkadaşlarımız
da, dışarıda ne oluyor, içeride ne oluyor, bunlar hep konuşuldu. Ama, her şey
açık ve seçik olarak görülüyor. Muhalefete mensup arkadaşlarımızın bir kısmı
da, evet, büyümenin var olduğunu, enflasyonda belli bir başarının
yakalandığını, bunları da ifade ederek geldiler. Gerçekten, uygulanan kararlı
politikalarla birlikte, sürdürülebilir bir başarının temeli olan mali disiplinin
de orta yere çıkmasıyla kamu maliyesinde olumlu gelişmeler yaşanmıştır.
Geliştirilen yapısal reformlar bütçe disiplini sağlamış, bütçe performansındaki
iyileşme, belirsizliklerin azalmasına bağlı olarak güven ortamı oluşmuş ve
ekonomideki istikrarı kalıcı hâle getirmiştir. Bunu bugün bütün iş çevreleri
de, diğer kesimler de, Türkiye’de gerçekten belli bir ekonomik istikrarın
oluştuğunu söylüyor. Son yapılan genel seçimin sonuçları da aslında bunu
söylüyor. Vatandaş da Türkiye’de belli bir istikrarın yakalandığını ve o
istikrarın devam etmesi yönünde iradesini son seçimlerde orta yere koymuştur.
Sağlanan ekonomik istikrar ortamı belirsizlikleri azaltarak uzun vadeli
yatırımları artırmıştır. Kamu açıklarının azaltılması ve buna bağlı olarak reel
faizlerin düşmesi yatırımcıların kullandığı fon miktarını da belli ölçüde
artırmıştır. Böylece, özel sektör yatırımları ve üretim hızla artmış ve
beraberinde ihracat artışlarını da getirmiştir.
Yatırım ikliminin iyileşmesi
ve bireylerin hayat standardını yükseltmek amacıyla sosyal ve fiziki altyapı
yatırımlarına önem verilmesi son dört yıl içerisinde görülmüştür. Bütçeden
eğitime, sağlığa ve altyapı yatırımlarına ayrılan kaynaklar önemli ölçüde
artmıştır. Bunu 2008 bütçesinde de görüyoruz.
2003 yılından itibaren uygulanan
başarılı makroekonomik politikalardan elde edilen güven ortamında Türkiye
ekonomisi son dört yılda yakaladığı büyüme eğilimini sürdürmüş, 2007 yılında da
bunu göreceğiz, 22 çeyrek aralıksız büyümüştür.
1993-2000 yılları arasında
ortalama 2,6 oranında bir büyümenin olduğu, 2003-2006 döneminde ise ortalama
7,3 büyümenin olduğu, 2008 yılı sonu hedefimizin de yüzde 5,5 olduğu görülüyor.
2002 yılında 181 milyar
dolar olan gayrisafi millî hasıla 2008 yılında 520 milyar dolara inşallah
ulaşacaktır.
Makroekonomik istikrarın ve
büyüme performansının kalıcı hâle gelmesi Hükûmetimizin temel hedefidir ve
inşallah önümüzdeki dönem büyüme ve istikrarla birlikte milletimizin refahının
güçlendiği ve kalıcı hâle geldiği bir dönem olacaktır.
Değerli arkadaşlar, son dört
beş yıl içerisinde bütçelerde yatırımlar da artmıştır. 2002 yılında sabit
sermaye yatırımları toplamı 47 milyar YTL iken, 2008 yılında 155 milyar YTL’ye
çıkıyor. Özel sektör sabit sermaye yatırımları ise 2002 yılında 30 milyar YTL
iken, 2008 yılında 122 milyar YTL’ye ulaşacaktır. Bu da, bizim nereden nereye
geldiğimizi göstermektedir.
Görüldüğü gibi, bu bütçe
yatırım iklimini daha da iyileştirecektir. Örneğin, Balıkesir Organize Sanayi
Bölgesinin geçmişine ve bugününe bakacak olursak, yatırım ikliminden en iyi
şekilde yararlanmış bir organize sanayi bölgesidir. 2002 yılı öncesinde AK
Parti hükûmetleri öncesinde neredeyse batık hâle gelmiş, altyapı yatırımlarını
yapamamış ve faizle boğulmuş bir organize sanayi bölgesi bugün borçlarını da
ödemiş, yatırımlarını da yapar hâle gelmiş bir noktadadır. Bu yatırım ikliminin
devam etmesi ülkemiz açısından tabii ki faydalıdır.
Değerli arkadaşlar, millî
gelir rakamlarına girmiyorum. Bunu bütün arkadaşlarımız burada ifade ettiler.
Millî gelirimizin de ne noktadan ne noktaya geldiğini hepimiz biliyoruz. 2002
yılında 2.598 dolar olan kişi başı millî gelir 2008 yılında 7 bin dolara
inşallah ulaşmış olacaktır.
Tabii, burada enflasyonla
mücadelede büyük başarı sağlanmıştır. 1993-2000 döneminde ortalama yüzde 70
olan enflasyon 2006 yılı sonunda yüzde 9,65’e düştü ve hayaller gerçek oldu.
2008 yılı sonu TÜFE hedefinin yüzde 4 olması da fevkalade önemlidir. Konuşmalar
esnasında geçti, “Hâlâ enflasyon canavarı ölmedi, bir köşede duruyor.” diye
ifade edildi. Enflasyon canavarı bu Hükûmet döneminde dize getirilmiştir
arkadaşlar. İnşallah enflasyonu tamamen ortadan kaldıracak mücadele de
Hükûmetin yapacağı çalışmalar arasındadır, bu kararlılık da vardır.
Değerli arkadaşlar, bütçenin
önemli kriterlerinden birisi olan borçlar konusu da çok konuşuldu. Program
hedefleriyle uyumlu ve istikrarlı bir şekilde faiz dışı fazla vererek kamu borç
stokunu azaltma hedefi, son dört yıllık dönemde olduğu gibi, 2007 yılında da
Maliye politikasının temel hedefi olmuştur. 2002 yılında kamu net borç stokunun
gayrisafi millî hasılaya oranı yüzde 78,4 seviyesinden 2006 yılı sonunda yüzde
45 seviyesine gelmiştir. Bunun yanında kamu kesimi borçlanma gereği yıllar
sonra ilk kez 2005 yılında Hükûmetimiz döneminde negatife dönmüştür. 2002
yılında yüzde 12,6 olan kamu kesimi borçlanma gereğinin gayrisafi millî
hasılaya oranının 2007 yılında yüzde eksi 0,4 olarak gerçekleşmesi bekleniyor.
Bu durum bize ülkemizin kronik borç ve faiz sarmalından hızla kurtulma yolunda
olduğunu gösteriyor. Mali disiplinin doğrudan ve en çarpıcı yansıması borçlanma
maliyetlerinde görülmüştür. Türk lirası cinsinden iskontolu devlet iç borçlanma
senetlerinin faiz oranı 2002 yılında yüzde 64’ken, 2007 Eylül ayı itibariyle
yüzde 18 olarak gerçekleşmiştir. Bakınız, nereden nereye gelmişiz.
Bir diğer önemli kritere
bakıyoruz. O da, ödemeler dengesi ve cari açık. Muhalefetin en çok üzerinde
durduğu konu. İhracatın ithalatı karşılama oranı bizim Hükûmetimiz döneminde
olumlu bir seyre doğru gitmektedir. İhracatımız giderek artmaktadır. Bu konuda
endişeye gerek yoktur. Aynı şekilde cari açık konusunda da endişeye gerek
yoktur. Önümüzdeki göstergeler ve gelişmeler bu konularda bir tereddüde,
endişeye gerek olmadığını orta yere koymaktadır.
Bir de, kamu maliyesinin
değerlendirilmesinde iki önemli göstergeden birisi olan bütçe açığı ve faiz
dışı fazlaya bakmak istiyorum. Oraya baktığımızda, 2002 yılında yüzde 14,6 olan
bütçe açığının 2007 yılı sonu yüzde 2,3 olacağı tahmin ediliyor. Uzun yıllar
yüksek seviyelerde seyreden bütçe açığı bugün çözüm noktasına doğru yaklaşmış
bulunuyor.
Efendim, Başbakan hedef
olarak “Denk bütçe.” dedi. Evet, doğru, hedef olarak denk bütçe; yani,
hedefimizde denk bütçe var. Bu devletin iki yakasını bir araya getireceğiz.
Ama, bakınız, 2002 yılında yüzde 14,6 olan bütçe açığının gayrisafi millî
hasılaya oranı 2007 yılı sonunda yüzde 2,3 olacak. “Ee bu çok.” Giderek
inşallah mali disiplinle bu da ortadan kalkacak ve bütçe açıkları sorunu bizim
Hükûmetimiz döneminde bitmiş olacak.
Bütçe giderlerine bakıyoruz.
Bütçe giderlerinin gayrisafi millî hasılaya oranı 2002 yılında yüzde 43,5 iken,
2006 yılında yüzde 30’a kadar düşmüştür. Faiz giderlerinin gayrisafi millî
hasılaya oranı yüzde 18,8 iken, 2006 yılında yüzde 8’e gerilemiştir. Faiz
giderlerinde istikrarlı bir düşüş olmuş, diğer harcama kalemlerinin bütçe
içerisindeki payı artmıştır.
Gelirlerin gayrisafi millî
hasılaya oranına baktığımızda, 2002 yılında yüzde 28,9; 2006 yılı sonunda yüzde
30,1 olmuştur. 2007 yılında da yüzde 29,8 olarak tahmin ediliyor.
İşte bütün bu göstergeler
Hükûmetimizin bütçe performansının başarılı olduğunu orta yere koyuyor. O
bakımdan, sözümün başında söylediğim gibi, Sayın Bakanımıza ve ekibine teşekkür
ediyorum.
2008 yılına ilişkin
hedeflere bakacak olursak, bunlar gerçekten gelecekle ilgili olarak
Türkiye’mizde daha güzel tabloların orta yere çıkacağını gösteriyor. Bir defa
mali disiplinin devam edeceğini, enflasyonla mücadelenin devam edeceğini, kamu
borç stokundaki düşüş eğiliminin devam edeceğini, faiz giderlerinin bütçe
üzerindeki baskısının azalacağını, makroekonomik istikrarla birlikte
sürdürülebilir bir kalkınmanın sağlanacağını, sosyal politika ve programlarla
gelir düzeyi düşük kesimlerin destekleneceğini, kırsal kesimin altyapısının
güçlendirileceğini, kayıt dışılıkla mücadelenin devam edeceğini, düşük oranlı
geniş tabanlı bir vergi sisteminin hedeflendiğini, işsizliğin azaltılması için
mücadele edileceğini, çalışanları enflasyona ezdirmeden bütçe imkânları
çerçevesinde aylıklarında artışlar yapılacağını hedef olarak koyuluyor. Bunlar
inşallah yapılacak ve bir sonraki, gelecek yıl bütçe görüşmelerinde -inşallah
burada oluruz hep beraber- bu iyileşmeleri o zamanki görüşmelerimizde de
konuşuruz, görüşürüz.
Değerli arkadaşlar, 2008
yılı bütçesinin gerçekçi, sağlam, güven veren bir bütçe olduğuna olan inancımı
bir kez daha tekrar ediyor, bütçenin hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum. Dün
kutladığımız Cumhuriyet Bayramı’mızı bir kez daha kutluyorum. Şehitlerimize
Cenabı Allah’tan rahmet diliyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
BAŞKAN- Sayın Özgün’e çok
teşekkür ediyoruz.
Sayın Büyükkaya.
ALAATTİN BÜYÜKKAYA
(İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Başkan, Sayın Bakanım,
değerli komisyon üyeleri, değerli Maliye Bakanlığımızın bürokratları,
yöneticileri, değerli basın mensupları; önce hepinize saygılar sunuyorum. Bu
bütçenin hazırlanmasında emeği geçen, katkıda bulunan bürokratlarımıza, devlet
memurlarımıza, yöneticilerimize ve Hükûmet temsilcilerimize de teşekkür
ediyorum. İnşallah, bu bütçeyle ülkemiz daha iyiyi, daha güzeli de kucaklayacaktır.
Şimdi, sabahtan beri, tabii
bu bütçe üzerinde konuşuyoruz, fikirlerimizi dile getiriyoruz. Bazen şöyle
insan gözlerini kapayıp sadece dört yıl öncesine, beş yıl öncesine dönmesini
düşünüyor. Dört yıl önce, beş yıl önce bu ülkede neler oluyordu? Ne vardı?
Neydi sıkıntılar? Bugüne AK Parti iktidarı boşuna gelmedi ve AK Parti
iktidarına bu millet daha öncekinden daha büyük desteği boşuna vermedi. Şöyle
bir gözümüzü kapayalım ve hayal edelim. Şöyle bir resmi gözümüzün önünden
geçirelim. Acaba boşuna mı oldu bunlar? Şimdi, bazen kendi kendime sordum
dinlerken, acaba biz mi başka bir ülkede yaşıyoruz yoksa başka bir ülke mi
anlatılıyor? Bu ülkede neydi problem? En büyük problem enflasyon değil miydi?
Otuz yıldır, kırk yıldır bu ülkede yüzde 20, 30’u bırakın, yüzde 60 enflasyona
hepimiz alışmamış mıydık? Herkes bütçesini yaparken aylık yüzde 5’ten aşağı
enflasyon koymazdı değil mi? Tek haneli bir enflasyonu hatırlayabilecek,
düşünebilecek kimse var mıydı?
ESFENDER KORKMAZ (İstanbul)
– Siz mi yaptınız ki bunları?
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Bunu konuşan, düşünen bir tane köşe yazarımız var mıydı? Şimdi bunu
konuşuyoruz değil mi? Şimdi diyoruz ki, efendim, enflasyon yüzde 7 demiştiniz,
biraz daha yüksek çıktı ama tek hane içerisinde ufak tefek sapmalar elbet
olacak. Bu ülkede yaşıyoruz, matematikle uğraşmıyoruz, bu ülkenin sosyal
hayatıyla, ekonomisiyle, belirli bir şeyiyle yaşıyoruz. Hepimiz yaşayan bir
noktada hedefler koyuyoruz ve projeksiyonlar yapıyoruz. Böyle bir olayda eğer
bu kadar hedefleri tutturmuşsak… Ben bundan önceki beş yılda Plan ve Bütçe
Komisyonunda görev yaptım, şimdi buradayız. Geriye doğru bütün bütçe
rakamlarına bakınız. Belki AK Parti İktidarının bütçeyle tek değerlendirilecek
bir sözü varsa, bütçe hedeflerini bu kadar yerinde ve tam olarak tutturmuş
olmasıdır. Tutturamadığı ne rakam var biliyor musunuz? Gider rakamı.
Giderlerde, hep, bütçede konulan hedefin altında kalınmış.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Trabzon) – Gelirler tuttu mu?
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Gelirlerde hep tutmuş, çok ufak sapmalar bazen olmuş. 2007 bütçesinde
birazcık sapmamız var. Ama gene sapmaya bakarsanız oranın ne kadar düşük
olduğunu hemen görürsünüz. Dolayısıyla, bizim dönemimizdeki bütçelerin en büyük
noktası bu ve Türkiye’ye bakınız, hangi noktasında bakarsanız bakınız,
yakırımlar noktasında bakınız, herhâlde, seyahat ettiğimiz zaman… İsterseniz,
ben İstanbul milletvekiliyim. Çıkınız, Ankara’dan çıkın Edirne’ye kadar gidin.
Yollardaki faaliyeti, açılan fabrikaları, kurulan inşaatları, yapılanları,
hepsini görünüz. Anadolu’ya gidiniz. Kayseri’deki şeyi şimdi Birleşmiş
Milletler özel incelemeye aldı bu ne oluyor diye, bu kadar önemli yatırım nasıl
oluyor diye. Hangi noktaya bakarsanız… Problem nedir?
MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) –
Yani, Hakkâri, Diyarbakır, hepsi aynı.
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Problem nedir biliyor musunuz? Problemli yerler, kalkınamayan yerler,
güvenlik probleminin olduğu yerler. Güvenlik problemini kim yaratıyor? Bu
ülkenin huzurunu kaçırmak isteyen… Şimdi, arkadaşım bazı şeyler söyledi, saygıyla
dinledik. Doğru, istiyoruz, barış istiyoruz. Peki, barışı bozan kim? Silahı
eline alıp bu ülkenin varlığına, birliğine kasteden kim? Türk ordusu mu? Hayır.
Türk ordusu savunmada. Benim vatandaşım ölmesin, benim ülkemin güvenliği,
huzuru sağlansın. Evet, savunma harcamaları iktisadı kurallarla izah edilemez,
iktisadın temel kuraladır. Eğer benim canım söz konusuysa, bunun parası yoktur.
Bu ülke bütün varlıklarını, varlığını, birliğini korumak için harcar. Dünyanın
her yerinde kural budur. Sadece benim ülkemde değil. Önemli olan, silahı
çekenin silahı terk etmesidir. Terörü çıkarının terk etmesidir. Bize düşen de
hepimizin bunu kınamasıdır, bunun için hep birlikte ortak bir tavır almaktır.
Bunu yapmadığımız sürece, evet barış, hepimizin derdi barış ama barışın
bozulmasına meydan vermemekte hepimizin görevidir diye düşünüyorum.
Müsaade ederseniz, ben bazı
rakamları sizlerle paylaşmak istiyorum. Şimdi söylendi: Gayri safi millî
hasıla. Türkiye ne idi? Hep zikzak ekonomiler içerisindeydi. Üç sene kalkınır, iki
sene kalkındığı bütün rakamlar geriye gider. 2001’de yüzde 9 eksi büyüme. Yani,
bunu eğer öyle düşünürseniz, 14, 15 civarında küçülme. Bütün bu zikzaklardan,
cumhuriyet tarihinde ilk defa, bakın, 2002’den beri Türkiye istikrarlı bir
şekilde kalkınıyor, büyümesini sağlıyor ilk defa. Cumhuriyet tarihinin bütün
rakamlarına bakınız. Hangi döneme bakarsanız bakınız bu tabloyu görürsünüz.
Yüzde 5 ortalamayı bu ülke tutturdu. Dileğimiz, bu istikrarın devam etmesi.
2008 bütçesi de zaten bunu hedefliyor.
Enflasyonda, bakın, biz
iktidar olduğumuz dönemde enflasyon 29,7’ydi. Şimdi, eylül 2007. eğer eylülden
eylüle hesabı yaparsak 7,1 enflasyon ve baktığınız zaman, sürekli düşen ve
inşallah, hedefimiz ki biz bunu 5’in altına indirebildiğimiz zaman Türkiye
gerçekten bu enflasyonun tam olarak sırtını yere sermiş olacaktır. İnşallah onu
da yapacağız, hedef bu.
En büyük sıkıntılardan biri
neydi? Kamu borç stokuydu değil mi? Türkiye ciddi bir borç sarmalı
içerisindeydi. Diyorduk ki bunu nasıl
hâlledeceğiz. Şimdi, bakalım, sadece 2001 yılında kamu net borç stokunu
söylüyorum -brütünü, şunu bunu demiyorum- gayri safi millî hasılaya oranı yüzde
90,4’tü. Yani, varlıklarımız hatta faiz gelirleri, gelirlerle, ergi
gelirleriyle karşılanamıyordu biliyorsunuz. Tablo buydu. Şimdi nereye inmişiz?
Yüzde 45’e. Bu mu ülkenin geriye gidişi? Bu mu kötü gitti bu ülkede? Zaten
vatandaş da görüyor bunu.
Dış ticaret hacmimize
bakalım. Evet, açığım şu kadar olmuş, bu kadar olmuş.
MEHMET GÜNAL (Antalya) –
Borcun brütünü niye söylemiyorsunuz?
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Borcun brütünü de söyleyelim canım, onda bir şey yok. Yani, netini söyleyen
brütünü niye söylemesin? Onu da söyleyelim. Şu an yanımda… Biliyorsanız siz
söyleyin. Yani, rakamlar ortada.
MEHMET GÜNAL (Antalya) –
150’den 300’e çıkmış.
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Netice itibariyle, cebimden çıkacak paraya baktığın zaman nete bakarsız. Kaç
lira, ne oluyor?
MEHMET GÜNAL (Antalya) –
Para değil, işçilerin parasını koymuş oraya.
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Devletin borçlanma ihtiyatı negatife gitmiş. Bu ne demek biliyor musunuz?
Bildiğinizi söylüyorum tabii, bildiğiniz şeyi tekrar ediyorum. Borçlanırken
artık sadece anaparadan da düşerek borçlanıyoruz. Bırakın sadece faizin
düşmesinden dolayı borçlarınız küçülmüyor. Dolayısıyla, buradan da kâr
ediyorsunuz ve devlet çok şükür bu borç sarmalından kurtuldu ve dış ticaret
hacmimiz çok şükür belirli bir çizgiye geldi. Bakın, 30 milyar ihracat
yaptığımız zaman aman ne iyi falan diyorduk. Şimdi 100 milyar doları aştık ve
2008’de bunun 117 milyar dolar olmasını hedefliyoruz ve ithalatı da 162 milyar
dolar düşünüyoruz, hedefliyoruz. Eğer ikisi arasındaki açığa bakarsanız,
birinde 62 olacak birinde 65 olacak. İkisi arasındaki net rakamları
tutturduğumuz zaman. Bunun gayri safi millî hasılaya oranına bakınız, küçülüyor
muyuz, büyüyor muyuz? Küçülüyoruz. Şimdi, mesele büyüklük içerisinde nominal
değerler değildir. Mesele, onların içindeki oranlardır. Benim 1 liram var, 1
liralık iş yapıyorum, 100 milyarım var, 100 milyarlık iş yapıyorum. 100 milyarda,
yüzde 1’le, 1 lirada yüzde 1 aynı rakamları ifade etmez nominal olarak.
Doğrudan yabancı sermaye
girişi. Şimdi, efendim, şunu sattık, bunu girdi, birçok şey söylenebiliyor. Ya,
biz, biz satmak için kaç senedir Özelleştirme İdaresini kurduk. Özelleştirme
İdaresinin masrafları, satışlardan elde edilen gelirlerle karşılanmıyordu. Bu
ülke bu seviyedeydi, bu noktadaydı, unutmayalım. Böyle değil miydi? Rakamlar
ortada.
MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) –
Bunu kendiniz inanarak mı söylüyorsunuz?
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Tabii, kendim inanarak söylüyorum. Rakamlar ortada. Yani, bilmediğiniz rakamı
söylemiyoruz. Özelleştirme İdaresini biz kurmadık.
MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) –
İzninizle bir şey söyleyeceğim.
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Tabii.
BAŞKAN – Değerli arkadaşlar,
böyle karşılıklı bir usulümüz yok.
MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) –
Biliyorum; şimdi, doğrudan yabancı sermaye, dışarıya satışlar diye konuşurken,
bir taraftan da özelleştirmeyi…
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Tabii, özelleştirme…
MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) –
Özelleştirmeyi, Türkiye’den başkalarına doğru elden çıkarma olarak mı
söylüyorsunuz?
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Hayır, bakın, şimdi burada mesele şu: Türkiye’de satılan, Türkiye’ye giren
yabancı sermayede illa kamu kurumlarında satış değil, mesela, son Oyakbank
sattı, başka bir banka sattı. Türkiye’ye bir sürü paralar giriyor ve bakın,
sadece yatırım olarak gelen 2002’de, 1 milyar 133. Şimdi, 2006 sonu…
MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) –
Sayın Başkan, arkadaşların izni olur mu bu konuda…
BAŞKAN – Kusura bakmayın,
böyle karşılıklı bir görüşme usulümüz yok, her arkadaş söz alıyor.
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Sonra isterseniz, ben şunu bitireyim.
2006 sonunda bu 19,982
olmuş, ocak-ağustos 2007 içerisindeki rakamı söylüyorum -2006 ocak-ağustosu,
birbiriyle aynı dönemleri mukayese edersek- 2006’da 12 milyar 908 milyon para
girmiş dolar olarak, bu sene ise 13 milyar 904 milyon dolar girmiş ve dünyada
en fazla yabancı sermaye çeken beş ülkeden biri hâline geldik. Bakın, ben iş
hayatından geliyorum, hiçbir kimse durup dururken bir ülkeye para yatırmaz,
böyle bir şey yoktur. Kazanamayacağı, kaybedeceği hiçbir yere insan para
yatırmaz. Bu ülkedeki istikrarı görmeyen…
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU
(Malatya) – Üretime mi yatırıyor?
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Üretime yatırıyor. Bakın, şimdi diyelim ki Telekom’u sattık, Telekom’un yeni,
6 milyar üzerinde yatırım yapması lazım mevcut durumunu muhafaza edebilmesi
için. Yatıracak, başka çaresi yok. Eğer yoksa elinden çıkarır o işletmeyi başka
çaresi yok. Onun için, bu işler, bir kimse bir yere para yatırdı mı, sadece
ondan kâr edecek, onu öyle tutacak, dünyada böyle bir iş yok.
İşsizlik. Bak şimdi,
neredeymiş? 2002’de… Resmi rakamlar bunlar, bunu biz hesaplamıyoruz, devletin
kurumları hesaplıyor. Şimdi 8,8’e inmiş.
MEHMET GÜNAL (Antalya) – Ne
zaman?
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Yok, ondan önceki sene de, aynı dönemle mukayese ettiğiniz zaman…
MEHMET GÜNAL (Antalya) –
10,5’tan 10’a inmiş.
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Evet, 9,9’a inmiş, şimdi de 8,8. Tabii ki daha fazla mesafe alınması lazım.
Yani, bu demek değil ki, bu meselenin hepsini çözdük, böyle bir düşünce içinde
değiliz gayet tabii ki. Uğraşıyoruz, daha da iyileştirmek için uğraşıyoruz.
Derdimiz, her günkü sıkıntımız bu noktada.
Şimdi, 2007 bütçe
gerçekleşmelerine baktığımız zaman, ne yapmış giderler, ne düşünmüşüz, koymuşuz
bütçede? Demişiz ki, 204,989 olacak. Şu ana kadar gerçekleşme ne olmuş?
202,853. Bizim bütçede tek yanıldığımız giderler. Sayın Bakanım, yapmayın böyle
şeyler, giderlerde de harcayın, görülüyor ki çok tasarruf ediyorsunuz. Zaten,
sizin cebinizde akrep olduğunu söylüyor ama ülkem açısından isabet ediyorsunuz
tabii.
Faiz hariç bütçe
giderlerinde çok ufak bir artış var ama bunun gayri safi millî hasılaya oranına
baktığım zaman, bütçelenen rakamla şu andaki tutturulan rakam açısından
baktığım zaman, 2007 için bütçelenen rakam gayri safi millî hasıla 24,1
hesaplanmış, şu anda tutturulan, biraz aşmış olmamıza rağmen 23,8, daha iyi
noktada. Faiz giderleri 52,946 bütçelemişiz, 49 milyar dolarda kalmış. Bu
faizler düşmese bunu gerçekleştirmek mümkün mü? Bütçeyi denk yapmasanız, eğer
devletin borçlanma ihtiyacı artsa, negatif değil de pozitif olsa, artsa, siz
faiz oranlarını bu noktada tutturabilir misiniz? Mümkün değil.
Vergi gelirlerinde biraz
düşmemiz var. Bunun da gayri safi millî hasılaya oranında, ki KDV’den dolayı
bir düşüklük var., onu görüyoruz. Özel tüketim vergilerinde bir düşüklük var. O
da, biraz KDV’de, biz de tekstili canlandırmak için biliyorsunuz indirimler
yapıldı. Bunları bilerek yaptık ama bütçe açığı noktasından bakınca, hedeflenin
altında bir bütçe açığını gerçekleştirdik ve bütçe açığında 16 milyar 830
hedeflenmişken, 14,884 olarak gerçekleşti. Bunun gayri safi millî hasılaya
oranı da 2,7 bütçelenmişken 2,3 oldu. Faiz dışı fazlada da aşağı yukarı hedefe
yakın bir gerçekleşme oldu.
Şimdi, 2008 bütçesinde
diyoruz ki, bu ülkenin gayri safi millî hasılası, bu ülke büyüsün istiyoruz
çünkü ve yeniden, yüzde 5,5 civarında bir büyümeyi hedef alarak bir bütçe
düzenleniyor ve 520 milyar dolarlık bir milli gelire ulaşalım diyoruz, gayri
safi millî hasılaya ulaşalım diyoruz. Hangi rakamdan? 489’dan buraya gelelim
diyoruz. Neyi düşünüyoruz? 182 milyar dolarlık ithalat hedefliyoruz. 117 milyar
dolarlık ihracat hedefliyoruz ve böylece cumhuriyet tarihinin en büyük dış
ticaret hacmini hedefliyoruz.
Bakın, 2008 yılı maliye
politikaları…
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU
(Malatya) – İthalat rakamlarını…
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Söyledim, 182 milyar dolar hedefliyoruz dedim ve ikisi arasındaki açık şu anda
2007 için 62, önümüzdeki yıl için 65 olarak düşünüyoruz bunu da. Eğer oransal
bakarsanız, bu rakamın daha iyileştiğini de rahatlıkla görebilirsiniz. Nominal
olarak ufak bir büyüme olmakla birlikte oransal olarak bu rakamın düştüğünü de
görebilirsiniz.
Enerjideki, söylediniz
teşekkür ederim, notlarımdaydı ama bakmadan konuşayım diye uğraştığım için
Biliyorsunuz, enerji harcamalarında fiyatın, biz iktidara geldiğimiz zaman
biliyorsunuz, bir varil petrol 20-22 dolardı. Şimdi ne kadar? 93 dolara gelmiş.
Aynı miktarda malı alsanız bile, fiyat farkından doğan artışın ne olduğu
ortada. Hani, hep, bize söylerken siz ekonomi iyi oldu, Türkiye çok iyi
gelişti, çünkü dış konjonktür çok iyiydi, paralar aktı size diye sözler var ya
, bunu hiç kimse söylemiyor. Bunun petrol fiyatlarında, eğer bu ülkenin bunun…
Benim yaşım müsait, Ecevit dönemini hatırlıyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi
iktidardı. Petrol fiyatları arttı, o dönemde de arttı, doğru, ama bu ülkede
nasıl yoksulluğun kuyrukların, karne dönemlerini hatırlatan uygulamaların…
Rahmetli annem, yeni çocuğum olmuştu o dönemde, anacığım girerdi kuyruklara bir
tane sana yağı alabilmek için. Bu dönemleri unutmadık. Burada oturanların
herhâlde çoğunluğu bu dönemleri hatırlar. Petrol fiyatlarındaki artışın bu
ülkeye ne maliyetler getirdiğini herkes bilir, ama çok şükür, bu ülkede petrol
fiyatlarında bu kadar büyük artış olmasına rağmen kimse ekonomide bunu
hissetmedi. Bu, Hükûmetin başarısı değil de kimin başarısı?
MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) –
Peki, niye o kadar pahalı satıyorsunuz akaryakıtı?
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Ülkede her şey alınıyor ve satılıyor. Eğer alınamayan bir şey varsa, araç
sayısı da hepsi de ortada. Otomotivdeki patlamayı, ne kadar çok araç
satıldığını hepimiz biliyoruz.
MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) –
Parası olan için.
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Parası olmayan hiçbir şey alamaz, onu söyleyeyim. Yani, hiç öyle hayalci
olmanın manası yok. Bir insanın cebinde parası yoksa, eğer ona güvencesi yoksa
hiçbir şey alamaz, ne alabilir ne satabilir, bu işler böyledir.
ESFENDER KORKMAZ (İstanbul)
– Petrole ihtiyacı da olmaz.
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Olmaz, zaten aracın yoksa petrole ihtiyacın da olmaz, doğru.
Evet, 2008 neyi
hedefliyoruz? Bakın…
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Trabzon) – Yani, siz zenginin hükûmeti misiniz?
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Hayır, biz herkesin… Bakın, bu millet bize, her iki kişiden biri AK Partiye
oy verdi. Niye? Eğer bu ülke, biz zenginin… Bakın, zenginden, zengine dönük,
zengin yerlerden oy alan Cumhuriyet Halk Partisi ama fakirden oy alan AK Parti,
çünkü fakiri düşünen biziz.
MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) –
Oy alırken tamam, ama hizmet verirken zengine.
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Hiç öyle bir şey yok. Eğer öyle olsa, bu millet biliyor, merak etmeyin.
Milleti küçümseyerek oy alınmıyor. Bu millet, kimin ne yaptığını çok net bir
şekilde biliyor. O kadar iyi biliyor ki, hatta ben hiç unutmuyorum, Birgen
Hanım, kulakları çınlasın, o gün seçim günü ATV’de diyor ki, ben bu milleti
anlamıyorum, hep bize şikâyet ediyorlardı, hep bize böyle diyorlardı ama
gittiler AK Partiye oy verdiler. Ben de oradaydım, dedim ki, doğru,
anlamıyorsunuz, anlamınız da mümkün değil.
(Mikrofon otomatik cihat
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Tamamlıyorsunuz…
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Evet, kusura bakmayın, tamamlıyorum efendim.
Anlamanız da mümkün değil,
çünkü milleti suçlayarak milletten oy almak zaten mümkün değil.
MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) –
Sayın Bakanın konuşmasına gerek kalmadı.
ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla)
– Efendim, biz görevimizi yapıyoruz, çünkü doğruları söylüyoruz, o da söylese
aynısı söyleyecek ben de aynısı söyleyeceğim gayet tabii. Bu ülkede yaşıyoruz
ve bu ülkenin gerçeklerini biliyoruz.
Bakın efendim, 2008 bütçesi
mali disiplini de devam ettiren bir bütçe bu, enflasyonla mücadeleyi destekleyen
bir bütçe, kamu borç stokundaki düşüş eğilimini devam ettirmek isteyen bir
bütçe, faiz dışı fazla hedefini gerçekleştirmeye dönük. Burada belki biraz
düşecek oran ama artık çünkü bu noktaya bütçemiz geldi. Faiz giderlerinin bütçe
üzerindeki baskısını, çünkü faizleri düşürerek hafifletmeyen isteyen bir bütçe.
Bütçe harcamalarına baktığınız zaman, ki özellikle sağlam gelir kaynaklarına
dayanan bir bütçe olduğunu görüyorsunuz. Kurumlar vergisinde, gelir vergisinde,
diğer tüketim vergilerinde, hepsinde hedeflerin buna uygun olduğunu
görüyorsunuz. Geçmişlerle, böyle, birinde şu kadar diğerinde bu kadar değil,
hepsi belirli bir istikrar içerisinde ve Türkiye’nin gerçekleriyle uyumlu
olduğunu görüyorsunuz ve kamu harcamalarının, biliyorsunuz Sayıştay Kanunu’nu da
inşallah çıkaracağız, Sayıştayın denetiminin yaygınlaştırılmasını hedefliyoruz,
böylece kamu harcamalarının da kalitesini artırmak istiyoruz. Çünkü, burada
verimlilik noktası en önemli nokta. Size katılıyorum. Türkiye’de yapılan her
harcamanın, her harcamayı yapanın bunun verimliliğini de belirtmek zorunda ve
hesap verilirliği, saydamlığı hedefleyen bir bütçe.
Hayırlı uğurlu olmasını
diliyorum. İnşallah, ülkemiz 2008 bütçesiyle daha iyiyi mutlaka
göğüsleyecektir. Ülkemize hayırlı, uğurlu olsun.
Teşekkür ediyorum.
BAŞKAN – Sayın Büyükkaya’ya
çok teşekkür ediyoruz.
Değerli arkadaşlar, tümü
üzerindeki görüşmeleri tamamladık. Sorular varsa, soruları…
MEHMET GÜNAL (Antalya) – Bir
tek cümle ilave edebilir miyim?
BAŞKAN – Hayır, ilave söz
vermiyorum da, sadece Hükûmete soru sormak isteyen arkadaşlarımız varsa
soruları alalım.
Buyurun Sayın Günal, sizden
başlayalım.
MEHMET GÜNAL (Antalya) –
Teşekkür ederim Başkanım.
Alaattin Bey arkadaşımız çok
güzel, doğruları da söylüyor da eksik ve işine geldiği gibi söylüyor. Ben
sadece tamamlayıcı, soru da değil, bunu sizlere, hem Hükûmete hem de diğer
cevaplamak isteyenlere sorabilirim.
Bizim öğrendiğimiz, ihracata
ilişkin mukayese rakamı, gayri safi millî hasılaya oranı değil ihracatın
ithalatı karşılama oranıdır, iktisatta öğrendiğimiz ve öğrettiğimiz şey budur.
Ben size söyleyeyim, onları söylemeye cesaret edemediler. 2002 yılı yüzde 69,9,
2006 yılı 61,3 olarak gerçekleşmiş. Ocak-ağustos 2006’da 59’muş, şu anda da 62,
son durum itibariyle. Yani, bu durumda, acaba bunu dikkate alıyorlar mı
almıyorlar mı, yoksa sadece gayri safi millî hasılaya oranını… Biz, tabii ki o
gayri safi millî hasılanın da ne kadar gerçekçi hesaplandığını, nasıl
revizyonlarla saptırıldığını söylemiştik. Bir ek bilgi olarak
açıklayabilirlerse de teşekkür ediyorum.
BAŞKAN – Evet, Sayın
Hamzaçebi.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Trabzon) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Ben konuşmamda değinemediğim
bir konuya değinerek kısa bir değerlendirme yaparak ona yönelik olmak üzere
Sayın Bakana bir soru sormak istiyorum, Sayın Bakanın konuşmasından da bir
alıntı yapmak istiyorum bu çerçevede.
Şimdi, 2003-2007 yılı
döneminde Türkiye kümülatif olarak yüzde 40’a yakın oranda büyümüş, yüzde 39,3.
Bu dönemde istihdamdaki artış oranı yüzde 7,2’dir. Yani, büyümenin yaklaşık
yüzde 20’si oranında büyüme bir istihdam yaratabilmiş. 1989-2002 döneminde,
ekonomi ortalama yüzde 3,4 oranında büyümüş, oysa 2003-2007 döneminde ortalama
yüzde 6,97dur büyüme. Yani, onun yarısı oranında bir büyümeyi, yıllık ortalama
olarak 1989-2002’de gerçekleştirmiş olmamıza rağmen, o dönemde yıllık ortalama
istihdamdaki artış yüzde 1,4’tür. Burada büyümenin istihdama katkısı yüzde 41
oranındadır. Yani, AKP’nin hükûmet ettiği dönemin 2 katı oranda büyümeye katkı
söz konusudur, birinci nokta bu. Bu dönemin istihdamının büyüme yaratmadığına
ilişkin bir konudur ve bu çerçevede şunu sormak istiyorum Sayın Bakana. Bu,
benim aklıma şu ihtimalleri getiriyor, acaba Sayın Bakan da öyle mi düşünüyor?
Birincisi, Türkiye’de millî gelir hesapları yanlış olabilir -yanlıştır demiyorum, olabilir- yani Türkiye
yüzde 7 oranında büyüyor gözükürken belki de büyüme yüzde 4-5 düzeylerindedir,
bir ihtimal bu olabilir. İkinci ihtimal, Türkiye ara ve girdi malı ithalatında
olağanüstü ölçüde bir artış göstermiştir, ithalatın kompozisyonu 2002’ye oranla
bu çerçevede değişmiş, miktar ve rakam olarak da bunlar büyümüştür, bu,
Türkiye’de istihdamı önlemektedir. Yine, bu rakamların akla getirdiği bir husus
da Türkiye’de büyümenin emek ve sermaye arasındaki bölüşümünde sermaye lehine
bir gelişmenin olduğudur, yüzde 20 oranında emek, yüzde 80 oranında sermaye
lehine bir gelişme veya durum olduğunu gösteriyor, bu da TÜİK’in millî gelir
hesaplarının tartışılabilir olduğunu gösteriyor. Sayın Bakan acaba bu konularda
ne düşünüyor?
Yine, işsizlikle ilgili
ikinci sorum şu: Sayın Bakan konuşma metninde şöyle bir cümle kullanmış aynen
okuyorum: “2000 yılından sonra ilk kez işsizlik oranında düşüş sağladık. 2005
ve 2006 yıllarında da istihdam konusundaki gelişmelerin devam ettiğini hep beraber
görüyoruz. İşsizlik oranı 2006 yılında yüzde 9,9 olarak gerçekleşirken işsiz
sayısı yüzde 2,9 azaldı. Böylece 2002 yılından günümüze kadar nüfusumuzda
meydana gelen 5 milyon kişilik artışa rağmen yeni işsiz oluşturulmadığı gibi,
devralınan işsiz sayısı azaltıldı.”
Biliyorsunuz işsiz sayısını,
istihdam oranını, işsizlik oranını iş gücüne katılma oranıyla birlikte
değerlendirmek gerekir. Bu oranı ihmal ederek yaptığımız değerlendirmeler daima
eksik kalır. İş gücüne katılma oranına baktığımızda, 2002 yılındaki iş gücüne
katılma oranının yüzde 49,6’dır iş gücüne katılma oranı. Oysa, 2007 yılı için
Sayın Bakanın bize verdiği iş gücüne katılma oranı yüzde 48,2’dir. Yani, bir
yandan nüfus artıyor, artan nüfusa rağmen insanlar çalışmak istemiyor, iş
gücüne katılmıyor. Böyle bir tabloyla karşılaşıyoruz. Birçok arkadaşımız, TÜİK
istatistiklerinde yer alan, çalışmaya hazır olduğu hâlde iş bulamayan kitleyi
verdi. Bunlar hazır ama işsiz rakamı içinde gözükmüyor, çünkü iş aramıyorlar.
İşin öbür boyutu da budur. Nüfus artıyor ama insanlar iş gücü içerisinde yer
almıyor. Sayın Bakanın rakamlarını bu çerçevede değerlendirirsek yani 2002
yılındaki yüzde 49,6’lık iş gücüne katılma oranını 2007 yılında da var
sayarsak, 48,2 yerine 2002’nin iş gücüne katılma oranını esas alırsak, iş
gücüne aşağı yukarı -işsiz sayısına- 1 milyon 200 bin civarında bir ilave daha
yapmak gerekir Sayın Bakanım. Bu durumda sizin konuşmanızda verdiğiniz bütün
rakamlar altüst olur. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Teşekkür ederim.
BAŞKAN – Teşekkürler.
Sayın Korkmaz.
ESFENDER KORKMAZ (İstanbul)
– Efendim teşekkür ederim.
Ben de, üç soru sormak
istiyorum: Birisi, doğrudan yabancı sermayeyle ilgili. Şimdi, 2006 yılında 20
milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye girişinden söz ediyor Sayın Bakan
tebliğinde, sunuşunda. Şimdi, bu 20 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye
girişinin acaba ne kadarı uzun vadeli, sıfırdan yatırım sermayesi olarak geldi,
yani fabrika kurmak için sıfırdan teknoloji getirip yatırım yapmak için ne
kadarı geldi bunun? Bunun ne kadarı özelleştirme için geldi 2006 yılı için
yalnızca rica ediyorum? Ayrıca, bunun ne kadarı özel sektörden firma satın
almak için geldi? Birinci sorunun A şıkkı bu.
Birinci sorunu B şıkkı,
Türkiye’de yabancı sermayeye özelleştirilen kuruluşların, kamu kurumlarının
özelleştirilen, bugüne kadar kâr transferi ne oldu? Bundan sonra potansiyel kâr
transferi ne olabilir ve bunlar cari açığı ne kadar etkileyebilir?
İkinci soruma geliyorum.
Şimdi, nominal faizlerin yine tek haneye düşürülmesi ifade ediliyor. Yalnız burada
benim tereddüdüm, öğrenmek istediğim, şimdi biliyorsunuz sıcak para faiz
oranlarının düşmesini engelliyor. 2006 yılının Mayıs, Haziranında bu dalgalanma
sonucunda Merkez Bankası faiz oranlarını 4 puan artırdı. Şimdi, bu dönemde de
bu 2007’deki dalgalanmada da faiz oranlarını çok fazla düşürme imkânı olmadı,
bir defa 0,25 bir defa 0,50 düşürebildi. Şimdi sıcak paraya acaba ne gibi çözüm
bulunacak. Yani, Türkiye’de 103 milyar dolara çıkan sıcak paranın ortaya
getirdiği risk, kırılganlık varken, faizleri tek haneye düşürmek mümkün
görülmüyor. O zaman siz sıcak paraya ne gibi bir çözüm düşünüyorsunuz, ikinci
sorum bu.
Üçüncü sorum, şimdi, burada
doğrudan doğruya memur maaşlarıyla ilgili bir oran ifade etmediniz. Ancak, öyle
anlaşılıyor ki, enflasyonun yüzde 4’ü aşması hâlinde ikinci yılda, ikinci yarı
yılda, memur maaşları tekrar artırılacak enflasyon kadar, öyle bir ibare var.
Şimdi, yüksek dereceli memurları 2 artı 2 yani ortalama, yani 2 artı 2,1 ilk
altı ay. İkinci altı ayda yüzde 2 verdiniz. Bu yüzde 4 etmez tabi. Yüzde 3,1
eder, çünkü yani birisini bir yıl için veriyorsunuz birisini altı ay için
veriyorsunuz. Yüzde 4’ün yüzde 4’ünü de katarsak demek ki, 3,1 dolayında olur.
Burada, tabii, bu ortalama devamlı kamuoyunu yanıltıyor. Burada siz bir ortalama
çıkardınız mı?
Teşekkür ediyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.
Sayın Öztürk.
HARUN ÖZTÜRK (İzmir) – Sayın
Başkan teşekkür ederim.
Aracılığınızla bende Sayın
Bakana sormak istiyorum: Sayın Bakan konuşmasında kamu personel reformunu
yapacaklarını söyledi. Kamu personel reformu talepleri daha 657 sayılı kanunun
yürürlüğe girdiği 70’li yılların hemen başında başlamıştır. 1982-1992 yılları
arasında Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğünde göreve yaptığım sırada, biz
de sürekli personel reformuyla ilgili çalışmalar yaptık. Ancak, bugüne kadar
gerçekleştirilemediği gibi gerçekleştirilse dahi daha yasalaşma aşamasında
öngöreceğimiz yeni istisna ve kayırmalar dolayısıyla, yasalaştığı andan
itibaren yeri reform taleplerini de beraberinde getirecektir. Çözümün onayladığımız
uluslararası sözleşmeler çerçevesinde, memurlara grevli toplu sözleşme hakkını
tanımadan geçtiğini düşünüyor musunuz? Memurların, memuriyete giriş, yükselme,
nakil gibi temel konularının statü hukuku olarak bir yasayla düzenleyip, ücret
dengesizliklerinin giderilmesi konusunu sendikalara bırakmanın soruna daha
köklü çözüm getireceğini düşünüyor musunuz?
Yine, onayladığımız
uluslararası sözleşmelerden doğan örgütlenme hakkını kullanarak sendika kuran
emeklilerimizin sendikaları yargı tarafından yasal düzenleme olmadığı
gerekçesiyle kapatılmaktadır. Anayasa’mızın 90’ıncı maddesi çerçevesinde
onaylamış olduğumuz uluslararası sözleşmelere dayanarak, emeklilerimizin
sendikal haklarının kullanabilecekleri konusunda benim bir tereddüdüm olmamakla
birlikte, yargının tereddütlerini ortadan kaldıracak bir uyum yasası çıkarmayı
düşünüyor musunuz?
Bir diğer sorum, memurlara
işçilere yapılan yüzde 3 artı 3’lük zam reva görülmeyip yüzde 2 artı 2’lik zam
uygun görüldüğüne göre, yüzde 1 artı 1’lik artışın bütçeye ne kadar yük
getireceğini, 2008 bütçe dengelerini bozan bu ek yük miktarını öğrenmek
istiyorum. Bu ek yükü memur, emekli, dul ve yetimlerde merak ediyorlar diye
düşünüyorum.
Yine, 1 YTL’nin altında
fazla çalışma ücreti yerine fazla çalışmayı kaldırıp, ek personel almayı ve bu
suretle istihdama katkıda bulunmayı düşünmüyor musunuz?
Kamuoyuna takdim edildiği
üzere, yirmi beş, otuz yıllık uzun bir vade de olumlu etkileri görülecek olan
sosyal güvenlik reformunda IMF’le birlikte niçin aceleci davranıyorsunuz? Yoksa
halka söyledikleriniz aksine, reform yasası çıkar çıkmaz çalışan ve emeklilere
yükümlülükler getiren yükümler mi devreye girecek?
Bir diğer sorum, sosyal
güvenlik açıklarının ortadan kaldırılması için tek çatı şart mıdır? Yoksa, tek
çatı, sosyal güvenlik kurumlarına tabi olanların statü farklılıkları nedeniyle
bir kaosa sürüklenmelerine yol açmaz mı? Amaç, sosyal güvenlik kurumları
arasında eşitsizliklerin ortadan kaldırılması, primli sistemin yerleştirilmesi,
norm ve standart birliğinin sağlanması ise, zaman içinde yeni kaoslara yol
açmadan her üç kurumun,tek bakanın eş güdümünde tek çatıya zorlanmadan
gerçekleştirilmesi mümkün değil mi?
Sosyal güvenlik kurumu
açıklarını giderilmesinde, herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna tabi olmadan
çalışan yaklaşık 11 milyon işçiden, hiç değilse tarım dışında çalışanları kayıt
altına almayı düşünüyor musunuz? Tarım dışındaki kayıt dışı çalışanların sayısı
yaklaşık 5 milyon kişidir. Bu sayının tamamını akşamdan sabaha kayıt altına
almanın güç olduğunu elbette biz de kabul ediyoruz. Bugün yaklaşık 9 milyon SSK
iştirakçisinden tahsil etmeye çalıştığımız prim geliriyle çarkı döndürmeye
çalışıyoruz. 2006 yılı için 9 milyon aktif sigortalıdan 25,4 milyar YTL prim
geliri tahsil ettik. Tarım dışında çalışan kayıt dışı istihdamdaki 5 milyon
kişinin yarısını kayıt altına alabilirsek -bu toplam kayıt dışındakilerin yüzde
21’ini oluşturuyor- yaklaşık 7 milyar YTL ek birim geliri elde edebiliriz. 2006
yılında SSK’nın gelir gider farkı da 8,4 milyar YTL’dir. Bir diğer sorum…
BAŞKAN – Sayın Öztürk diğer
arkadaşlara da soru sorma fırsatı bırakalım.
HARUN ÖZTÜRK (Devamla) – Bir
soru.
Emeklilik, istifa ve ölüm
nedenleriyle boşalan kadrolara yarısını geçmemek üzere atama yapmaya yetki
veriliyor. Ayrıca bu yetersiz olursa, ilave 23.000 kadro verileceğini
söylüyorsunuz. Bu uygulamayı kaç yıldır sürdürüyoruz? Uygulamaya başlandığı
günden bu yana, yukarıdaki nedenlerden dolayı toplam kaç memur ve kamu
görevlisi memuriyetten ayrıldı? Yerlerine ne kadar atama yaptık? Sonuçta toplam
memur ve diğer kamu görevlisi sayısından ne kadar tasarruf sağlandı? Bu
uygulamalarla ulaşmak istediğiniz bir memur ve diğer kamu görevlisi sayısı,
hedefi var mı?
Teşekkür ediyorum Sayın
Başkan.
BAŞKAN – Sayın Öztrak.
FAİK ÖZTRAK (Tekirdağ) –
Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
İzninizle Sayın Bakana
aracılığınızla iki soru sormak istiyorum: Bunlardan birincisi, asgari geçim
indiriminin 2008 yılındaki maliyeti nedir? Vergi iadesi düşüldükten sonra bütçe
üzerinde bununla ilgili olarak ne kadar yük kalmaktadır?
İkinci soracağım soru
elektrik zamlarının ertelenmesi. Elektrikte yapılan fiyat ayarlamalarının
ertelenmesi sonucunda, son üç yılda elektriği üreten, dağıtan ileten kurumların
bütçeye yükü ne olmuştur, sermaye transferi şeklinde, özelleştirme
gelirlerinden verilen sermaye transferi şeklinde?
Ve son olarak, geçtiğimiz
2007 yılında BOTAŞ’ın vergi borcu ne kadar artmıştır, tahakkuk edip ödemediği
vergi borcu ne kadar artmıştır? Bunun ne şekilde tahsili düşünülmektedir?
Aslında bunlar vergi borcu, sermaye transferi adı altında gösterilen
sübvansiyon olması gereken kalemler değil midir?
Teşekkür ediyorum.
BAŞKAN – Sayın Ayhan.
EMİN HALUK AYHAN (Denizli) –
Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Aracılığınızla Sayın Bakana
iki soruda ben tevdi etmek istiyorum: Birincisi, özel sektörün yurt dışından
borçlanmasının daha iyi takip ve analiz edilebilmesi için bir değer
büyüklükleri klasifikasyonu var mı? Buradan amacım 50 milyar dolarak kadar kaç
firma, 100 milyon dolara kadar kaç firma, 500 milyon dolara kaç firma gibi
böyle bir klasifikasyon var mı? Bu, takibi açısından önemli.
İkincisi de, sektörel
klasifikasyonu var mı? Elimizde buna ait bilgi var mı? Konuşuyoruz, detayını
bilmemiz lazım.
Bir diğer soru, ham petrol
ithalatını özelleştirmeden sonra aylık olarak takip edemez olduk. Kamu
kurumlarındaki arkadaşlarla irtibatımızda -aradığımızda- eskisi gibi almakta
güçlük çekiyoruz, bunun Türk Ticaret Kanunu’na göre bir sıkıntısı mı var? Aylık
olarak bunu da takip etme imkânımız olacak mı?
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN
(Eskişehir) – Tabii var.
EMİN HALUK AYHAN (Devamla) –
Geriden geliyor ama. Onu, anında diğer ithalat ihracat gibi detayını hemen
öğrenebiliyor muyuz?
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN
(Eskişehir) – İleriden gelecek hâli yok yani, geriden gelecek tabii. Olacak ki
ithalat, ondan sonra söyleyeceğiz.
EMİN HALUK AYHAN (Devamla) –
Hayır Sayın Bakanım ithalat açıklandığı gün ham petrol ithalatının ne olduğunu
kamuoyuna açıklayabiliyor muyuz? Bunu alamıyoruz. Onun için söylüyorum, yani
bir yanlış anlama olmasın.
MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) –
Yani ithal rakamlarıyla birlikte
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN
(Eskişehir) – Açıklanır ama, o önce kalemleri yapılıyor ondan sonra
topladıkları için…
EMİN HALUK AYHAN (Devamla) –
Sayın Bakanım sıkıntı olmasa söylemem, var onun için söylüyorum.
EMİN HALUK AYHAN (Devamla) –
Teşekkür ederim.
MEHMET GÜNAL (Antalya) –
Bakan Bey’e gidiyordur, onun için söyledi.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN
(Eskişehir) – Ben şimdi usulünü söyleyeceğim size. Siz milletvekilisiniz artık
yazdınız mı yazıyı size gelir.
EMİN HALUK AYHAN (Devamla) –
O zamana kadar vakit geçiyor Sayın Bakanım sıkıntı olacak. Yazışma kolay bir iş
değil.
MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) –
Kırk beş gün süresi var filan. O uzun iş.
BAŞKAN – Evet buyurun Sayın
Kutluata.
MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) –
Sayın Bakan, Türkiye’ye yabancı sermaye adıyla gelen paralar bilindiği gibi bir
sıcak para diye vasıflandırdığımız şekille geliyor. Bir tanesi de, işte,
yorumunda itilafta olduğumuz kalıcı sermaye olarak geliyor. Kalıcı sermaye
olarak gelişi üzerinde tartıştık, sıcak para olarak gelen paranın miktarı öyle
zannediyorum ki, bugünkü mutlak rakamlar üzerinde bile ortaya çıkan fikir
ayrılığının esas sebebi. Bu bakımdan sıcak parada, bu konuda Türkiye’de bir
endişe de olduğuna göre , Merkez Bankası rezervlerinin bu iş için hazır
tutulduğuna göre, ayrıca Türkiye’de son dönemde ortaya çıkan, IMF talebi olarak
ortaya çıkmış olan rezervlerin daha da artırılması noktasındaki talebin altında
özel sektör borçlarına da hazırlı olmak niyeti olduğu şeklinde bir de görüş
var. Hepsini bir tarafa bırakıp, sizin, samimi olarak, şu husustaki kanaatinizi
öğrenmek istiyorum: Sıcak para çıkışı şu veya bu sebepten hızlanırsa, bu 100
küsur milyar dolar paranın ne kadarına kadar bizim bu konuştuğumuz rakamları
aynen konuşabiliriz? Ne zaman bu rakamlar anlamsız hâle gelir dengeler şaşar?
Bu konudaki kanaatinizi gerçekten almak istiyorum, yani bizim endişemizle
sizlerin rahatlığı arasındaki farkı da bu anlamda bir görmek istiyorum.
Allattin Bey’in konuşmasında
ortaya çıktığı için soruyu size yöneltmenin daha yararlı olacağını düşünüyorum.
Alaattin Bey söz içinde dedi ki: “Oyak’ın satılmasında ne mahsur var.” diye bir
örnek vermiş oldu. Ben size bir örnek soracağım ve oradan bilginiz var mı?
İlave bilgi isteyeceğim sizden lütfen? Mesela Denizbank diye bizim bir…
ALLAATTİN BÜYÜKKAYA
(İstanbul) – “Oyak Bank da satıldı.” dedim.
MÜNİR KUTLUATA (Devamla) –
Hayır, hayır. Yani bir banka satılmasından söz ediyoruz. Ben daha mütevazı bir
örnek vereceğim Alaattin Bey. “Denizbank” diye bir kamu bankamız satıldı. Bu
bankayı alan sanayici bankayı yabancılara sattı, kara yolları arsasını aldı
İstanbul’dan. O parayla mı aldı, o bizi ilgilendirmiyor, ama sonunda sattı.
Yabancılara sattı.
Şimdi ihtisası denizcilik
olan, adı “Denizbank” olan bir banka yabancıların eline gelmiş bir banka,
Türkiye’de başka neler yapıyor bilmiyorum ama, benim bölgemde Sakarya’nın
belirli köylerinde fındık bahçelerine çok cazip krediler dağıttı. Cazip dediğim
faizi yüksek ama dönüm başına yüksek kredi miktarı takdir etmek suretiyle ve gerçekten
insanlar kuyruğa girerek bu kredileri aldılar. Şimdi bu sene, arazi, şu anda,
bu sene fındık mevsiminden sonra arazilerin Denizbanka devri safhası
başlamıştır. Şimdi, böyle bir bankanın gidip de bir ücra köyde, ama mutlaka
belirli köylerde, belirli yerlerde -bir başka yerden giderse vermiyor- icrai
faaliyet etmesi, bazı özelleştirme adı altında yabancılara devirlerin
mahsurlarına bir işaret midir? Aynı zamanda, bu bankacılık faaliyetleriyle
bunun ilgisi nedir bunu anlayabilmiş değiliz. Dolayısıyla, bu tür satışlarda
acaba Hükûmetin gözden kaçırdığı ilave avantajları mı vardır bu gelen
kuruluşların ki, biraz fazla akın oldu? Bu örneğin çerçevesinde cevap
verirseniz sevinirim efendim.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN
(Eskişehir) – Tarım sektörüne daha fazla
MÜNİR KUTLUATA (Devamla) –
Tarıma değil efendim, özellikle belirli, ama her fındık üreticisine değil,
belirli yerler var. Oralardan göçler olmuş daha önce, o bölgelere Rum göçleri
olmuş, o bölgelere gelip özellikle Denizbank fındık bahçesi satın alıyor. Eğer
size ulaşmamışsa lütfen araştırın, eğer bilginiz varsa cevaplandırın.
Teşekkür ediyorum efendim.
BAŞKAN – Sayın Özyürek.
MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) –
Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Yunan değil mi o şey.
HALİL AYDOĞAN
(Afyonkarahisar) – Belçika sermayesi diye biliyorum.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) –
Peki, zaten artık sermayenin milleti olmuyor. Herkes her tarafı ele geçiriyor
da.
MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) –
Yunan ortaklığı ama olmasa da bir yabancı.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) –
Evet, evet. Doğru. Bir Yunan ortaklığı var yani.
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU
(Malatya) – Yunan ortaklığı.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) –
Şimdi değerli arkadaşlarım benim sorularım çok kısa. Sayın Öztrak değindi: “Bu
elektrik KİT’lerinin toplam açığıyla ilgili bir rakam verebilir misiniz?” diye.
Ben de sormak istiyorum, çünkü, bir yetkili geçen gün 8 milyar dolarlık bir
açıktan bahsetti, bu çok iddialı geldi bana, mübalağlı geldi. Bir de bu
elektrik zammı yapılacak mı? Yapılacaksa ne zaman yapılacak? Miktarı ne olacak?
Bu bütçe dengeleri açısında da önemli olduğu için herhâlde artık bir karar
vermiş olmanız gerekir diye düşünüyorum.
Şimdi, gene akaryakıtta ve
sigarada ÖTV’nin artırılacağına dair çeşitli açıklamalar duyduk. Bunlar gene
bütçe dengesi açısından önemli. Ne kadar olacak?
Sayın Şimşek, Hazineden
sorumlu Bakanın bir açıklaması oldu, diyor ki, sizin tekstilde filan yaptığınız
KDV indirimlerini kastederek “Yanlış olmuştur bu KDV indirimleri. İstihdamın
üzerindeki yükleri indirmek daha doğru olurdu.” diyor. Bir eleştirisi var. Buna
katılıyor musunuz?
Bir diğer nokta, Sayın
Çağlayan bir açıklama yaptı Muş’ta, herhâlde memleketi, orada diyor ki: “2008
başından itibaren SSK primleri 5 puan indirilecektir.” diyor. Mehmet Şimşek
diyor ki: “Bugün olanağımız yok, SSK primlerini indiremeyiz ama istihdamın
üzerindeki idari yükleri indireceğiz.” diyor. İdari yükten kasıt nedir onu da…
HALİL AYDOĞAN
(Afyonkarahisar) – “Şimdilik indirmeyeceğiz” dedi.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) –
Hayır “idari yük” ne, onu anlayabilmiş değilim. Bu 5 puanlık indirim konusunda
siz ne düşünüyorsunuz? Ne zaman yapacaksınız?
BAŞKAN – Evet Sayın Kaplan.
HASİP KAPLAN (Şırnak) –
Sayın Başkan Teşekkür ederim.
Sorularımın bir kısmı
soruldu SSK primiyle ilgili. Sayın Özyürek demin sordular, aynı şeyi bende
soracaktım.
Özelleştirme hedefi içinde
Halkbank, Tekel, Pektim dışında neleri satmayı düşünüyor Hükûmet? Büyük rakamlı
satış objeleri neler olabilir?
Suya, elektriğe, akaryakıta,
petrole zam hedefi nedir? Ve ÖTV’lerinde -aynı soru tekrar geldi- ne tür bir
artırma düşünülüyor?
Dolaylı vergi hedefi olan
114,5 milyar üzeri bir hedef düşünülüyor mu?
Dış şoklara karşı veya sınır
ötesi operasyon durumunda bütçeyi denkleştirmek için güvenlik harcamalarının
tahmini konusunda bir fikir var mıdır?
Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi tazminatları nedeniyle ödenen -Maliye hazinesinden ödenen-
milyarlarca liranın, vergilerimizin, bunun sorumlusu olan kişilere
-işkencecilere- rücu edilmesi yönünde Maliye hazinesinin dava açma gibi bir
düşüncesi var mıdır, gelir sağlamak açısından?
Bölgesel dengesizliğin
giderilmesi konusunda -ki sunuşta rastlamadım ama- Avrupa Birliğiyle ortak bir
çalışma yapılıyor mu? Avrupa Birliği fonlarından karşılıksız ve vadeli olanlar
hangisi? Yine, Avrupa bankasından karşılıksız hibe olarak gelen bir gelir var
mıdır bu varsa neden bu bütçe rakamları içinde yer almamıştır?
En son sıcak para akışıyla
ilgili, Hasankeyf’i sular altında bırakacak Ilısu Barajı için ne kadar sıcak
para girişi öngörülüyor?
Teşekkür ederim.
BAŞKAN – Evet Sayın
Aslanoğlu.
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU
(Malatya) – Sayın Bakanım çok kısa ve net soracağım: Teşvik yasası içinize
siniyor mu? Bu yasayı değiştirecek misiniz? Özellikle yerli üreticileri korumak
adına, ülkenin millî ekonomisini korumak adına bu yasa değişecek mi?
İki, bir yıldır ödenmeyen
teşvik yasasına göre, elektrik bedellerini mahsup edecek misin? Bu insanlara
paralarını ödetecek misiniz?
Üç, belediyeler arasındaki
farklılığı ortadan kaldıracak mısınız? Büyükşehir belediyeleriyle nüfusu daha
çok olan belediyeler arasında farklılık ortadan kalkacak mı?
Dört, emekliler arasındaki
çok farklı olan ve geçinemeyen emeklileri biraz daha düşünecek misiniz?
Yabancılara uygulanan menkul
sermaye iradı yani onlardan vergi alınmamayı, yani onlardan vergi alınmamayı,
bu sene kaldırmayı düşünüyor musunuz, vergi almayı, onların faizlerine vergi
salmayı?
Beş, vergi borcu olanlardan
vergiyi almak Maliyenin en tabii hakkıdır. Mutlaka kimin vergi borcu varsa bu
ülkeye vergisini ödemelidir, ama bilin ki, bu son uygulamanızla bankalarda
haczettiğiniz insanlara tüm piyasa kredileri kesildi, çok zor duruma düştüler.
Bunları daha önce, bu insanları çağırıp bu uygulamayı belli bir taksitlendirme
yapıp, yani direkt haciz uygulamadan daha barışçıl bir şekilde yapmayı
denemediniz. Ama birçok firma -çalışan, şu anda istihdam yaratan firma- piyasa
kredileri kesilmiştir ve tüm bankalarda kredilerini geri çağırmıştır. Takdire
sunuyorum, sizlere sunuyorum.
Son sorum, uzun vadeli
finansmanı özendirmek amacıyla, Türkiye’deki bankaların ve yabancı bankaların
özellikle uzun vadeli finansman vermeleri açısından -yani beş yıl ve daha
fazla-1+ “yatırım finansmanı” tüketim finansmanı demiyorum -Türkiye’de tüketici
kredileri yaklaşık son beş yılda geldiği seviye 85 milyar TL’dir, çok yüksek
rakamlara ulaşmıştır ve bu krediler biliyorsunuz pahalı krediler çok önemli
özellikle kredi kartı yani kredi, kredi kartlarının faizleri hâlâ Türkiye’de
bir yaradır- Acaba uzun vadeli finansman yapan kurumlara, özellikle finans
kesimine, uzun vadeli finansmanı teşvik etmek amacıyla kaynak kullanım
destekleme fonu veya munzam karşılıklardan belli indirimler yaparak uzun vadeli
finansmanı teşvik edecek misiniz?
Teşekkür ederim.
BAŞKAN – Sayın Büyükkaya
ALAATTİN BÜYÜKKAYA
(İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
Aracılığınızla Sayın
Bakanıma borçlarla ilgili bir soru sormak istiyorum. Türkiye’nin bugüne kadar
gelen borçları biliyoruz ki geçmişten gelen borçlar. Ancak, belki, bu konunun
açıklığa kavuşturulması bakımından son beş yılda nominal olarak, yani borcun
çevrilmesi değil yeniden borçlanma ihtiyacı duyularak tekrar mevcudun dışında
borçlanılan rakam ne kadardır? Net olarak soruyorum, çünkü bazı yıllar negatife
döndü bazı yıllar pozitif olabilir. Net olarak ne kadardır? Bu rakamın
bilinmesi sanıyorum ki, Hükûmetimizin performansı açısında da önemli bir kriter
olacaktır, çünkü… Yani, bir fıkra vardı ama bu kadarı kâfi sanıyorum.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.
Değerli arkadaşlar, sorular
da tamamlandı.
Sayın Bakan, şu ana kadar
ortaya konan görüş ve eleştirilere ve sorulara cevap vermek üzere size söz
veriyorum. Süreniz kırk dakika. Cevaplanamayan soruları da yazılı olarak
iletmenizi talep ediyoruz.
Buyurun.
MALİYE BAKANI KEMAL
UNAKITAN (Eskişehir) – Sayın Başkan,
önce çok teşekkür ediyorum söz verdiğiniz için.
Sayın Başkan, değerli
üyeler; ben de sözlerime başlarken -bütçe sunum konuşmamda söyledim ama, tabii,
acımız çok büyük olduğu için ve hepimizin canını yaktığı için, bize çile
çektirdiği için tekrar etmek mecburiyetindeyim- şehitlerimize Allah’tan rahmet
diliyorum ve bütün Türk milletine, yakınlarına başsağlığı diliyorum, yaralılara
da acil şifa diliyorum. Bu arada, idrak etmiş olduğumuz Cumhuriyet Bayramı’nı
da kutluyorum.
Değerli arkadaşlar, Plan
Bütçe Komisyonu, daha önce de birçok defalar dile getirdik bu çatı altında, özelliği
olan bir Komisyondur ve teknik tarafı daha ağır basan bir Komisyondur. Bu
Komisyona da hep seçkin arkadaşlar gelirler ve görüşlerinden, önerilerinden
bizler istifade ederiz her zaman. Tabii, burada bir tarafta İktidar
milletvekilleri bir tarafta muhalefet milletvekilleri var. Muhalefet
milletvekilleri hâliyle bazı şeyleri tenkit edeceklerdir, kritik edeceklerdir.
Bu tabii bir hakkıdır muhalefetin. İktidar milletvekillerimiz de gerçekleri
anlatmak için gayret sarf edeceklerdir. Bu çatı altında da devamlı surette, en
önemli, ülkenin bütçesi gelir bir defa. İşte, biraz önce hep geneli üzerinde
oldu. Bundan sonra da kısımlar üzerinde olacak. Her bir birimin bütçeleri,
bakanlar gelecek huzurunuza, onlara hesaplarını soracaksınız, öğrenmek
istediklerinizi öğreneceksiniz, tenkit edeceksiniz, onlar kendilerini
anlatacaklar. Bu şekilde gidecek. Ama neticede buradan Türk milleti kazançlı
çıkacaktır. Neden Türk milleti kazançlı çıkacak? Hepimizin bir seçilme gayesi
var. Bu millet hepimize rey vermiş, gelmişiz buraya. Peki, bizim vazifemiz ne?
İktidarıyla, muhalefetiyle bu milletin refah seviyesini yükseltmektir. Daha iyi
günler yaşatmaktır bu millete. Onun için hepimiz gayret sarf edeceğiz. Bu
milletin ihtiyacı olan bütçeyi çıkaracağız, ihtiyacı olan kanunları çıkaracağız,
problemlerini çözeceğiz. Bu şekilde bir anlayış havası içerisinde gidecektir.
Dolayısıyla, burada yapılan ve sizin yaptığınız, sabahtan beri yapmış olduğunuz
değerli konuşmalardan dolayı, ben, hepinize, ayrı ayrı teşekkür etmek istiyorum
ve bunları da mümkün mertebe dikkatli şekilde dinlemeye de gayret sarf ettim.
Katıldığım birçok konu oldu. Katılmadığım, şimdi biraz sonra cevaplandıracağım
konular olacak. Ama neticede, dediğim gibi, elbirliğiyle, muhalefet olarak,
iktidar olarak, Türk milletinin 2008 yılı bütçesini daha iyi bir şekilde
hazırlayıp Türk milletinin hizmetine sunacağız. Gayemiz bu ve bundan da Türk
milletinin fayda görmesi lazım, kazançlı çıkması lazım. Kazançlı çıkması için
ne olması lazım? Kazançlı çıkması için bu senenin başında, 2007’nin sonunda
herkesin cebine ne para giriyor, 2008 yılının sonunda ne para giriyor? Yani,
kişi başına düşen gayri safi millî hasıla artıyor mu, artmıyor mu? Kesin ona
bakmak lazım. Halkın anlayacağı şey bu. Kardeşim, benim cebime ne para giriyor?
Para azaldı. “O zaman kusura bakma, sen beni kötü yönettin.” Para arttı. “Valla
iyi yönettin, güzel, devam o zaman.” Şimdi, halk da bunun en iyi tespit edeni,
en iyi değerlendireni, en iyi not vereni, oy vereni. Bakıyor, “devam” yahut da
“tamam kardeşim, sen böyle dur” diyor. Bunu yaşadık biz, millet olarak yaşadık.
Değerli arkadaşlar, bakınız,
şimdi etrafımızda birçok devlet var, birçok millet var. Bu devletlerin her biri
kendi ülkesinin gayri safi millî hasılasını daha fazla nasıl artırabilir onun
peşinde. Eğer Yunanistan’ın gayri safi millî hasılası kişi başına düşen 20 bin
doların üstündeyse. Diyor ki: “Ben vazifemi yaptım.” Almanya’nınki 30 bin
dolarsa veya 35 bin dolarsa, “çok iyi” diyoruz. Ama Türkiye’ninki 2.500
dolarsa, “ooo, çok gerilerdeyiz.” Onun için ne yapacağız? Sürekli olarak,
elbirliğiyle, birbirimizi tenkit edeceğiz, birbirimizi sorgulayacağız ama
neticede elbirliğiyle bu milletin refah seviyesini yükselteceğiz. Yüzünü
güldüreceğiz yani. Milletin yüzünü güldürmemiz lazım. Tabii, milletin yüzünü
güldürdüğümüz zaman nasıl oluyoruz biz? Güçlü ekonomiye sahip oluyoruz. Yani,
daha iyi imkânlara sahip bir ülke oluyoruz. Daha iyi imkânlara sahip olan
ülkenin her şeyi değişik oluyor. Ayakları yere basan bir ülkenin sesi de gür
çıkıyor, hangi işi isterse de o işin altından kalkıyor. Aksi takdirde,
başkalarının kapısına kul, köle oluyor. Şimdi düşünün: 1999-2000 veyahut daha
önceki senelerde kriz üstüne kriz. İkide bir kriz. Ekonomik krizden
bahsediyorum. İkide bir kriz, ikide bir pat dolar ne olmuş, iki misli fiyat
artmış. 1994 yılına bakıyoruz, 16 liraydı dolar, bir günde 40 liraya çıktı. Ben
yaşadım onları. Ben özel sektörden gelen bir bakanım. Ben bunları yaşayarak
geldim. Yaşamanın şeyi başka, kitap okumaya benzemiyor bu. Bir günde şirketler
battı, birçok şirket battı arkadaşlar. Oturduğu yerde adam… Akşam yattı, sabah
kalktı, şirketi batmış. Çünkü, dövizle borçlu. Bir bakıyor ki, döviz almış,
gitmiş. Türk lirasından alacaklı, alacağı minnacık bir şey kalmış. Mevlüt Bey
de bankacıydı. Bilir bunları.
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU
(Malatya) – Evet.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Trabzon) – Sayın Bakan, başka bilen yok mu? Bir tek Mevlüt Bey mi biliyor?
MALİYE BAKANI KEMAL
UNAKITAN (Eskişehir) – Var, var. Olmaz
olur mu? Hepinize benim saygım var. Hepinizin var da… Hatırlıyorum Mevlüt Beyi
de ondan. Bankacıydı yani, ondan. Yoksa, katiyen öyle bir şey yok.
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU
(Malatya) – Halil Bey de vardı.
MALİYE BAKANI KEMAL
UNAKITAN (Eskişehir) – Vardır.
Değerli arkadaşlar, peki, bu
ikide bir, on senede bir, beş senede bir krizler… 2000-2001 krizleri. 2000-2001
krizlerinde, yani, başımıza gelmedik kalmadı. Bakın, ben size şimdi söyleyeyim.
Büyüme, hani “büyüme büyüme” diyoruz ya, büyüme 1999 yılında eksi 6,1 olmuş.
Eksi… Küçülmüşüz yani. Yine 2001 yılında eksi 9,5 olmuş. Yani, cumhuriyet
tarihinin en büyük küçülmesi. O zaman, bunlar nereden geliyor, bunların sebebi
nedir, bunları nasıl kaldırabiliriz ve ülkemizi o uçurumun kenarına gelmiş
ekonomiyi nasıl kurtarabiliriz? Biz ilk AK Parti Hükûmetleri olarak geldiğimiz
zaman, elimizde böyle bir miras vardı. Şimdi, biz bir şey yaptık, kendi
kendimize bazı hedefler koyduk. Dedik ki: Bunların birinci sebebi bu bütçe
açıklarından kaynaklanıyor. O zaman bizim ne yapmamız lazım? Mali disipline
riayet etmemiz lazım. Yani, bütçe açıklarını düşürmemiz lazım. Bütçe açıkları
olduğu müddetçe bu işler başımıza devamlı gelecek.
İkincisi, Türkiye’nin
birtakım yapısal reformlara ihtiyacı vardı. Yapılamamış, gecikmiş reformlara
ihtiyacı vardı. Eski meclisler yapamamış bu reformları. Bu reformları
yapamamışlar. Neden? Devamlı surette popülist politikalar takip edilmiş. Yani,
öyle politikalar takip edilmiş ki, adamı 35-40 yaşında emekli yapmışlar. Yazık,
günah. 40 yaşında emekli, emekli ordusu. Ondan sonra o emeklilere nasıl maaş
yetiştireceğiz, onun peşinde dolaşıyoruz. Sosyal güvenlik açıkları bugün 37
milyar YTL’dir. O günkü politikaların bize getirdiği yük bu. Çünkü, bir karar
alıyorsun, yirmi sene sonra çıkıyor onun sıkıntısı. O zaman, bu yapısal
reformları yapmamız lazım dedik. Onun için bankacılık reformu yaptık, efendime
söyleyeyim hukuk reformu yaptık, Avrupa Birliğine uyum yasalarını çıkardık,
vergi reformu yaptık, sosyal güvenlik reformunu yapıyoruz. Şimdi sosyal
güvenlik reformu acaba niçin yapılıyor, ne kadar getiriyor? Eğer o reformu
yapamazsak, Türk milleti bizi hiç affetmez. İktidarıyla, muhalefetiyle bu
millet bu Parlamentoyu, vekilleri affetmez. Ben illa bir iktidar,. illa bir
muhalefet demiyorum. O şeyi muhakkak surette yapmamız lazım. Neden? Eski
yapılmış yanlışlıkları biraz olsun düzeltmemiz lazım. Yoksa, tamamını yine
düzeltemiyoruz.
Üçüncüsü, enflasyon bizde
çok büyük bir sıkıntıdır. Onu nasıl, nasıl düşürmemiz lazım. Ve buna benzer
özelleştirme, şu, bu var ama bu ana temel hedefleri koyup, bunun üzerine gittik
arkadaş.
Bakınız, şimdi bu bütçenin
açığından falan bahsediliyor ya, bütçe açığı biz geldiğimizde 40 milyar
YTL’ydi. Yani, öyle bir bütçe aldık ve gayri safi millî hasılaya oranı bütçe
açığının ki, bütün ülkelerde öyle ölçülür bunlar, sizler çok daha iyi bilirsiniz,
14,6’ydı. Şimdi bunun bir de Maastricht kriterleri var. Avrupa Birliği kriter
koymuş. Ekonomik kriterler koymuş. Kriterde diyor ki: “Yüzde 3’ü aşamaz.” Güzel
bir kriter esasında. Hani, sürekli olarak o kritere bizim uymamız… Uysak…
Uymamız şart ama. Biz bunu yüzde 1’in altına indirdik 2006’da. Ha, bu yüzde
1’in altını görünce çok güzel, hep daha da alta istiyor, daha da ileri istiyor
ama her zaman da o olmuyor. Dışarıdan şok oluyor, o oluyor, bu oluyor. Yahut da
ekonominin gidişatında bazı şeyler oluyor. Satışlar azalıyor, vergiler
azalıyor, vergi topladın mı vergiler çoğalıyor ona göre. Ama, biz, bunu, 2007
yılında, bu yıl, çok şikâyet edilen yılda,
bizim zaten hedefimiz yine buradan çıkardığımız bütçeye göre, geçen sene
bu zamanlar getirdik, 16,8 milyar YTL açığımız olacak dedik. Ona göre siz
onayladınız, kabul ettiniz burada geçen sene. Efendime söyleyeyim, şimdi, onun
da altında bir performans yakalayacağımızı tahmin ediyoruz. Bu fena bir şey
değil yani. Nereden nereye… Kızıyorlar ama. Nereden nereye işte, bu.
Enflasyona gelince, bakın,
şimdi, arkadaşlarımız konuşuyor da, onların dönemini ben söylüyorum. İşte,
beyefendi DSP. MHP var, ANAP yok. 1999 yılında enflasyon 68,8, 2000’de 39’a
inmiş, 2001’de 68,5’a çıkmış, 2002’de 30 olmuş. Devam etseydiler, yine böyle
inip çıkıyor ya…
Şimdi, tabii, burada,
değerli arkadaşlar, Türk milletinin geleceği, yani, hepimizin evladının
geleceği söz konusu. Bizim yapmamız gereken sürdürülebilir büyümeyi sağlamaktı.
Sürdürülebilir büyümeyi Türk milleti yakaladığı zaman… Ki, ben onu yakaladığına
inanıyorum. Çünkü, 22 çeyrektir, cumhuriyet tarihinde ilk defa büyüme
gösteriliyor. Bu sürdürülebilir büyüme, hani çok yüksekler değil, Çin gibi,
Hindistan gibi, falan değil ama, makul bir büyümeyle sürekli gidersek, 2.500 dolar,
işte, gide gide artıyor. İşte, 7.000 dolar, 8.000 dolar, 10.000 doları
aştığımız günleri hep beraber göreceğiz inşallah. Yani, bu ne demektir? Türk
milletinin alım gücü artıyor, harcama gücü artıyor, tasarrufu artacak, Türkiye
için iyi bir şey. O zaman Türkiye’nin sesi falan daha da fazla çıkar. Ona göre.
Şimdi Avrupa Birliğine bizi almaları için 99 tane şart koyuyorlar ya önümüze. O
zaman bak bakalım biz ilerleyelim de “Ne zaman geleceksiniz?” diyorlar mı,
demiyorlar mı? Şimdi sürdürülebilir büyüme şu: 2003’den önceki on seneye
baktığımız zaman, bir büyüme, bir küçülme, bir durma falan derken, yüzde 2,5
büyümüşüz ortalama. Yani, az gittik, çok gittik, dere tepe düz gittik. Bir
çuvaldız boyu yol gittik. İşte, bir milletin ekonomik hayatında en büyük sıkıntılardan
bir tanesi. Nedir? Fluctuationun, volatilitynin çok olduğu, yani, inme, çıkma,
böyle şeyler, hareketler çok oluyor. Ama
düz bir çizgi hâlinde yakalayabilirsek bu sürdürülebilir büyümeyi, o zaman
Türkiye devamlı ileri gidecek, devamlı büyüyecek, devamlı gelir düzeyi artacak.
Bunun manası, bütçe açığı da daha az olur, belki bütçe fazlasıyla karşılaşır,
başka sıkıntıları olmaz. Her yerde daha iyi olur. İşte, bahsediyorlar, falan
bölgemizde şu vardı da, bu yoktu da, falan… En fazla harcamayı KÖYDES’te
Diyarbakır’a yaptık. En fazla harcamayı. Bir numara. Diğer harcama
alanlarımızda da böyle. Güneydoğu’ya o kadar fazla harcıyoruz ve Doğuya o kadar
fazla harcıyoruz ve teşvik de veriyoruz ki, yani, bize, vatanımızın her bir
köşesi bizim için aynı. İster Hakkâri, ister İzmir, ister Edirne. Hiç fark
etmez ve bu duygu ve düşünceyle hareket ediyoruz. Biz Hükûmetimiz olarak böyle
hareket ediyoruz, bizim dışımızdaki hangi hükûmet olursa, böyle hareket
edeceğine de eminiz biz. Yani, Türk milleti devamlı surette vatanına çok
düşkündür, vatanı için her şeyi verir ve vatanının her köşesine de aynı gözle
bakar. Bunu hepimizin bilmesi lazım. Yani, bunu sadece bizim Hükûmetimiz, biz
yapıyoruz ama bizden başka hangi hükûmet olsa bunu yapar. Ona da inanıyoruz. O
bakımdan, vatanımızın, işte, sınır ötesi harekâtı olacak, teröristlere karşı
harekâtı olacak, şu olacak… Bütçede ne olur? Valla, bütçede hiç sınır yok
arkadaş. Ben size söyleyeyim. Vatan mevzubahisse, gerisi teferruat. Bunun da
böyle bilinmesi lazım. Biz ölçümüzü biliriz, hesabımızı biliriz, kitabımızı
biliriz. Fakat “vatan” dedin mi de, tamam, gerisi teferruat. Durumumuz budur.
Değerli arkadaşlar, değerli
üyeler; şimdi, tabii, bu enflasyonun düşürülmesi fevkalade önemli, bu
sürdürülebilir büyümenin yapılması fevkalade önemli. Ama bunları yapmak için de
mali disiplin fevkalade önemli. Mali disiplin. Biz, 2003’te de, 2005’te de,
2007’de de, 2008’de de mali disiplini uyguluyoruz ve Türk milleti olarak,
2088’de bile, 2008 değil 2088’de bile mali disiplini uygulamamız lazım. İki
şeye çok dikkat etmemiz lazım. Mali disipline uymamız lazım, yapısal reformlara
devam etmemiz lazım. Türkiye’nin çıkış noktası bu. Yoksa, IMF gelmiş, IMF
gitmiş, o gelmiş, bu gitmiş. Valla hiç mühim değil. Biz kendi hesabımızı
kendimiz bilmezsek hiç kimse bize acımaz. Bunu bilmemiz lazım. Yoksa, on senede
bir, beş senede bir IMF’nin kapısına gidip “aman bize para verir misin?” diye
biz yalvaracağız. Bundan önce öyle oldu. Hatırlayın o yılları. Çarşaf çarşaf
gazetelerde “IMF bize on milyar dolar vermezse yandık.” “IMF bize 5 milyar
dolar vermezse yandık.” “Aman ne olur ver.” Ne niyet mektupları var. Neler,
neler… E şimdi çok şükür o günlerden bugünlere geldik. O günlerden bugünlere
geldik. Şimdi ihracatımız artıyor. “İthalatımız daha fazla artmış” diyeceksiniz.
Onu niye saymıyorsun? İkide bir onu diyorsunuz da, onu da saymamız lazım. Çünkü
ben inanıyorum ki, sürdürülemeyen cari açık büyük bir risktir. Ama onu
sürdürebilmenin yollarını aramamız lazım. Nedir yolları? Şimdi, bizden petrol
çıkmıyor. Petrol 30 milyar dolar değil, 40 milyar dolar da olsa
ödeyeceğiz.Başka çaremiz var mı? Yok. Ödeyeceğiz bunu. O zaman o bir şey değil.
Ama şu oldu da, bu oldu da değil. Madem ki bizim, daha da fazla harcayacağız.
Gittikçe, madem ki, ekonomi ilerliyor, daha fazla harcayacağız. Bizde var bir
Tüpraş var rafineri. İspanya’ya gidin, iki tane Tüpraş var. Bizden nüfusu çok
daha az. Onlar tahmin ediyorum 40 milyon falan. Orada iki tane Tüpraş gibi
tesis var. Dolayısıyla, ihtiyacımız artacak. Ama bizim başka önlemler almamız
lazım. Nedir o önlemler? O önlemler şu: En fazla şimdi bizim açığımız nedir?
Ticaret açığımız var. Ticaret açığımızda da ara malları var. Ara malları, biz
üretememekten dolayı ithal edilmiyor, dışarıdan daha ucuz geldiği için ithal
ediliyor. O zaman bizim kendi üretimimizin maliyetlerini bizim düşürmemiz
lazım. Maliyetlerini düşürecek, verimliliği artıracak hareketler yapmamız
lazım.
Şimdi bizim KOBİ’lerimiz
var. KOBİ’lerimiz bizim büyük bir güç. Onları biz örgütlemeye çalışıyoruz,
onlara biz teknik yardım vermeye çalışıyoruz, hatta, onları kredilerle
desteklemeye çalışıyoruz. Bunu biraz daha fazla yapacağız ve yeni teknoloji,
ileri teknoloji, katma değeri yüksek olan ürünlere geçişini sağlamak için de
ar-geye teşvik vermemiz lazım. Yakında onlarla ilgili kanun huzurunuza geliyor.
Hazırladık, Hükûmette. Şimdi bu bütçe dolayısıyla gelmiyor ama gelecek. O
gelecek. Dolayısıyla, bizim bir defa gelişmek için üretimi artırmamız lazım.
Üretimi artırmak için yatırımı artırmak lazım. Yatırımı artırabilmemiz için
yatırım ortamını iyileştirmemiz lazım. Şimdi bizim yatırımlarımız… Bakınız, biz
sürekli olarak bu yapısal reformlar da bunu destekliyor tabii. Daha hesap
verebilir oluyorsunuz, daha şeffaf olabiliyorsunuz, bürokratik engeller daha
azalabiliyor. Şimdi bir iki günde şirket kurulabiliyor. Efendim, herkes
istediği yere yatırım yapabiliyor, kimse kimseden izin almak mecburiyetinde
değil. Öyle olunca da yatırımlarımız 2002 yılında 59 milyar YTL’ymiş, şimdi
2007’de 157 milyar YTL’ye çıkmış ve bunun da yüzde 80-85’ini özel sektör
yapıyor. Yani, ülkeyi bir bütün, ekonomiyi bir bütün olarak düşünmemiz icap
ediyor. Yoksa, kamu yatırımlarını azaltın, çoğaltın falan değil. Kamu
yatırımlarına da baktığımızda, yine bende bir rakam var,Türkiye’nin kamu
yatırımları 4,1 olmuş. Bütün euro bölgesi, Avrupa Birliği 27 ülkesinden çok
daha fazla kamudaki yatırımımız. ABD’den fazla, Japonya’dan fazla. Yani, yüzde
bakımından, gayri safi millî hasıla yüzdesi bakımından. Yoksa, nominal olarak
değil tabii. Ama yüzde olarak baktığımız zaman, biz onlardan daha fazla yatırım
yapıyoruz. Dolayısıyla, çok fazla “aman yatırım yapamıyor kamu” diye çok fazla
da şey yapmanın âlemi yok yani “aman az kaldı, şöyle yapıldı, böyle yapıldı”
diye. Rakamlar ortada. İşte, OECD ülkesi yayınlıyor bunları, hepsini
yayınlıyor.
Değerli arkadaşlar,
dolayısıyla, bizim bir şeye dikkat etmemiz lazım. O da nedir? Yatırım ortamını
iyileştirip üretimi artırmaya, daha fazla üretim, daha kaliteli üretim, daha
ucuz ve daha verimli bir yatırıma gitmemiz lazım. Ha, Türkiye’de verimsiz
yatırımlar var bir de. Türkiye’de verimsiz yatırımlar… Bunlar da “ben şeyime
devam edeyim, yoksa dükkanı kaparım, fabrikayı kaparım.” E, kardeşim, sağdan
soldan vergileri topluyoruz da, sana mı vereceğim ben yani. Senin verimsiz
yatırımını mı destekleyeceğim ben devamlı. Ona da ver, buna da ver. Nereye ver?
Bu milletten topladığımızı, ondan sonra, verimsiz yatırımları ayakta tutmak
için ona ver, şuna ver, buna ver. Yok öyle numara. Arkadaş, eğer bir gelişme
yaptıysa, bir istihdam artışı sağladıysa… Bana geldi geçenlerde. “Sayın
Bakanım, anahtarı veririm.” dedi. Aman dedim, anahtarı hiç bana verme,
istediğin yere götür ver. Kapatacaksan da kapat. Yatırım yaptın mı? “Yapmadım.”
Efendime söyleyeyim, kaliteyi artırdın mı? “Artırmadım.” Yeni bir şey getirdin
mi? “Getirmedim.” İstihdamı artırdın mı? Yok bir şey. Peki, senin rakiplerin
var, onlara üstün gelebilmek için neler yaptın? Valla, aynı da söylüyor.
“Hiçbir şey yapmadım.” Eee… Benden… “Bana 60 milyon dolar verirsen, bir
teşvikle ayakta kalırım, yoksa kapatırım.” Hemen kardeşim kapat dedim. Kusura
bakma. Türk milleti sırtında verimsiz yatırımları taşıyacak lükste, zenginlikte
değil arkadaşlar. Bunlara bizim çok fazla dikkat etmemiz lazım.
Tabii, şimdi, Türkiye’nin
daha önce de söylediğim gibi, değerli arkadaşlar, petrolü yok. Petrolü var, tak
diye çıkarıyor petrolü, dışarıdan hiç petrol almıyor. Oh ne güzel. Hani öyle
bir şey olsa. Ama bizde yok. Bizim şimdi bütçemizin sağlıklı geliri vergi.
Başka bir şey yok. Şimdi ben bunu bir kere söylemiştim, karikatür yapmışlar,
vergi mükellefi diyor, hepsinin kafasına petrol kuyusu yapmışlar, onlarda
dolaşıyoruz. Bizim mükelleflerimiz var dedik. Böyle şeylerle de zaman zaman
karşılaşıyoruz. Ama gerçek bu. Biz bu vergileri toplayacağız ama vergileri
toplayabilmek için büyüyen ekonomiyi sağlamamız lazım. Büyüyen ekonomiden
herkes kazanıyor. Vatandaş da kazanıyor, devlet de kazanıyor. O bakımdan,
birinci şart ekonomiyi büyütmek, bu arada sağlıklı vergi gelirleriyle de
devletin masraflarını karşılamak. “Ben masraf yaparım.” Valla işte yaparsın ama
paran yok. “Borç alırım.” Alırsın, işte, ondan sonra, borç al, al, al… Şimdi
ödediğimiz faizler, bizim bu sene ödeyeceğimiz faizler 49 milyar YTL. Yani,
bütçemizin bir numaralı kalemi faizdir. Bunu ister tenkit edin, ister buna çare
bulmak için uğraşın. Ne yaparsanız yapın ama gerçek 2007 yılında Türk milleti
49 milyar YTL faiz ödüyor. Düşünün arkadaşlar, bu faizi ödemese bu millet neler
yapılmaz? O zaman bu faizi nasıl düşürebiliri bizim çalışmamız lazım. Onun için
uğraşıyoruz. Onun için uğraşma, onun için şu ülke riskini düşürmemiz lazım
bizim. Ülke riskini biz düşüremezsek, yani, mali disipline gerektiği şekilde
riayet edemezsek, bu faizlerle gitmez bu iş arkadaşlar. Ben size söyleyeyim.
Onun için…
Zaman zaman, işte… Merkez Bankası bizde bağımsızdır.
Para politikasını Merkez Bankası tayin eder. Bizde Merkez Bankasının
bağımsızlığına kim ne derse desin, kim ne ilan verirse versin Merkez Bankasının
bağımsızlığına gözümüz gibi bakarız. Çünkü, işin doğrusu bu. Yani, siyasetçinin
işine gelmez, onun işine gelmez, bunun işine gelmez belki ama doğrusu bu. Başka
çare yok. Merkez Bankası bağımsız olacak. Merkez Bankası bağımsız olduğu zaman,
bakınız, kurlarla ilgili, bizde kur, dalgalı kur sistemi. Şimdi bu dalgalı kur
sistemi olmadığı zaman, baktık, inceledik, kriz çıkan ülkelerde, ekonomik kriz
çıkan ülkelerin yüzde 90’ında sabit kur var. Çünkü, ülkede hem döviz yok hem
ucuz ucuz döviz satıyorsun. Sabitlemişsin dövizi. Herkesin işine geliyor. Böyle
bir sürü şey çıkıyor aradan. İstifade eden adamlar çıkıyor. Olmaz. Dalgalı kur.
Efendim, faizlere Merkez Bankası bakar, kurlar da piyasada olgunlaşır. Piyasada
“Bu kur düşük.” O zaman ver parayı, al doları göreyim. Madem çok düşükse,
inanıyorsan ona. Al, dolar al. Düşük, çok düşük. Türk lirası kuvvetli. Dolara
dön. İleride nasıl olsa senin dediğin çıkar, haklıysan eğer, ama kimse ona
cesaret edemiyor, o zaman piyasanın dediği olur arkadaş. Ha, şimdi, bazıları
kızıyor, şimdi bazen o ithalatçılar sevinçten dört köşe, bazen de o yükseliyor ihracatçılar
sevinçten dört köşe, ama piyasa neyse o olacak, buna uyacağız, başka çaresi
yok. Ama o faizlerin düşmesi için de gerekeni yapacağız. Nedir gereken? Enflasyonu
düşürmek mecburiyetindeyiz. Enflasyonun düştüğü, ülke riskinin düştüğü,
ekonominin güçlendiği yerde faizler de düşüyor. Geldi bana Belçika Maliye
Bakanı, dedim ki: “Ne kadar borcun var?” Borcu söyledi, benden fazla. Ne kadar
faiz ödüyorsun? Minnacık faiz ödüyor adam. Niye? Çünkü euroyla alıyor, euroyla
şey ediyor, vade otuz yıl. Dediğin doğru. Vadede öyle, şimdi o ülkede bir
kırılganlık olmuyor, çünkü rahat. Şimdi, biz Avrupa Birliği’ne girelim mi,
girmeyelim mi? Girelim arkadaş ya, biz de girelim, niye girmeyelim. Eurozone’a
biz de girelim ne var, ama onu yapabilmenin de şartlarını da yerine getireceğiz
işte, başka çaremiz de yok.
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya) – Ama efendim, Belçika
Merkez Bankası 70 milyar doları yabancı bankalarda bekletmiyor.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Şimdi, Mevlüt
Bey, onun, biliyorsun, kaideleri var, sen bankacısın. Merkez Bankasına ben
gittim bir kere, onları öğrendim, bana anlattılar, işte şundan dolayı, şundan…
Çünkü orada da her an paraya çevrilebilecek, nakit gibi duranlar var. İşte, a
senedi üç a senedine yatırılanlar var, bilmem nesine yatırılanlar var, ama dersen
ki kelek bir yere yatırmış, hep beraber ya niye yatırdın bunu diye hep beraber
soralım. Ama öyle bir şeyi de yok yani bunun, ama bunun kaidelerine uyacağız,
ama. Bakın ben şimdi 2002 senesini hatırlarım, üç aylık akreditif açtıramamıştım, üç aylık. Ya param
elimde, yani öyle şey değil, param elimde, gittim, yani şunu al diyorum, üç
aylık akreditif aç karşıya diyorum, parasını da veriyorum şimdiden. Ülke riski
müsait değilmiş, banka tamam da diyor. Akbank’a gittim, banka tamam, kabul, ülke
riskiniz kötü. Yani ne günler geçirdik, hep beraber yaşadık bunları. Şimdi
eskilere dönüp de şu, bu falan diye suçlamanın âlemi yok, ama hepimizin bir
görevi var, ileriye doğru, ileriye doğru gideceğiz, değişim içerisinde olacağız
ve bu milleti en iyi şekilde hep birlikte yöneteceğiz ve buradan çıkan
yasalarla yöneteceğiz. İşte, sen söyledin, bilmem neye yüzde 1 dedin, alıyor
arabayı, efendim, yazdık şimdi oraya, tamam.
Yani, benim demek istediğim, şimdi vergiler dolaylı
oluyor, dolaysız oluyor, şu oluyor, bu oluyor… Arkadaşlar, bu vergileri
alacağız. Dolaylı, dolaysız da hiç fazla şey yapmayın, bundan şikâyetçi
olmayın. Neden? Bir defa Avrupa ülkeleriyle eğer, kıyaslarsanız, aldıkları
sigorta primlerini onlar dolaysız vergilere sokuyorlar, topladıkları primleri
de vergi görüyorlar onlar, primleri. Aynı hesaba gittiğimiz zaman bizim de
dolaysız vergiler 47,4; dolaylı vergiler 52,5 2006’da; 2008’de dolaysız
vergiler 48,39; dolaylı vergiler 51,61 çıkıyor. İşte bizimkiler bu.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) - Onlarınki de 32,
dolaysız vergiler.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Ona bakarım,
şimdi elimde yok, ona da bakarım, söylerim. Nasıl olsa sürekli huzurunuzda
bulunuyoruz.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) - Onlar 38, biz 48 aynı
bazda kıyaslarsak, yani yüzde 50 oranında fazlayız onlardan.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Şimdi bakın,
katma değer vergisi diye bir vergi var ve Avrupa Birliği de bu vergiye
fevkalade önem hasreder. Bu vergiler Avrupa’da oldukça yüksektir, bunlar
dolaylı vergilerdir. Yani, artık vergi literatüründe eskisi gibi dolaylı,
dolaysız, efendim dolaylı alırsan bunlar adaletsiz vergiler değil, hiç öyle
değil. Araba satıyoruz, biz ÖTV alıyoruz, araba alandan ÖTV almayayım da ben,
araba almayandan da mı vergi alayım yani? Arabasını alan vergisini versin
kardeşim, akaryakıtını kullanan versin. Niye? Akaryakıtını kullanmayan
Şırnak’taki adam, bilmem İstanbul’da akaryakıt alacak, oh, beş tane arabayla
gezenler var, ondan sonra ötekiler hiç akaryakıt almamış, haydi onlara da
dağıtacağız.
MEHMET GÜNAL (Antalya) – Faizden kazananlar niye
vermesin?
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Faizden
kazananlardan da alıyoruz. Alıyoruz, alıyoruz.
MEHMET GÜNAL (Antalya) – Sıfırladınız ya geçen sene.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Şimdi, tabii,
o yabancı vergisini ben burada çok açıkladım, ama burada olmayan, yeni olan
arkadaşlarımız var, onlara da açıklayayım. Şimdi, bu yabancıların
vergilendirmesinde…
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) - Sayın Bakan öyle bir
söylüyorsun ki, yani eskiler biliyor konuyu, onlar tamam dedi.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Akif Bey,
zaten eskiden anlattık, anlattık, sonra millet tamam dedi. Millete gittik,
anlayan anlamayan mühim değil, millet anlasın, mühim olan o, millet anladı.
Bu yabancıların vergilendirilmelerinde iki usul var: Ya
diyorsun kendi orijinal memleketinde vergilendir sen arkadaş yahut da gelirsin
benim memleketimde ben vergilendiririm.
Şimdi, bizim birincisinde onu kabul ettik, fakat
ekonomik gerekçelerden dolayı değiştirmek zorunda kaldık ve dedik ki biz, gidin
kendi memleketinizde vergilendirilir, tamam.
MEHMET GÜNAL (Antalya) - Öyle değil Sayan Bakanım.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Öyle, öyle.
MEHMET GÜNAL (Antalya) - Sizin duruşunuz çok iyiydi,
sonra sıkıştınız.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Öyle, öyle.
Bak, şimdi, arkadaş, çıkarsın borç almaktan, ondan
sonra durursun senin dediğin gibi. Hiç ihtiyacın olmaz borca, dur. Ben ne
diyorum: Ekonomiyi güçlendirmek bunun için lazım işte, bunun için lazım.
Peki, sen onu bırak, vergi vermeyi. IMF kapılarında
ayakları titreyerek gitmek doğru mu? Aman ne derseniz yapacağım. Neden? Mecbur
kalınmış gidiliyor işte. Hatırla Kemal Derviş zamanını.
(Karşılıklı konuşmalar)
Bakın, biz şimdi, gıdada yüzde 18 olan KDV’yi, yüzde
10’a indirdik, 8’e indirdik, yani yüzde 10, yüzde 50’den fazla indirim yaptık,
neden? Gıda bu dedik, gıda, fakir fukaranın daha fazla ihtiyacı olan, harcama
kalemleri içerisinde daha fazla yer alan, bütçe içerisinde daha fazla yer alanı
biz indirdik. Sağlıkta indirdik, eğitimde indirdik, ilaçta indirdik, hepsinde
indirdik bunların.
HASİP KAPLAN (Şırnak) – Turizmde, ekstralarda niye
inmedi Sayın Bakanım?
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Turizmde
başlıyor işte, 2008’de başlıyoruz.
HASİP KAPLAN (Şırnak) – Ekstralarda yüzde 18 yine,
niye?
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Ekstra
kullanırsan, ekstra vergiyi ver kardeşim, yani madem ekstracısın, ekstra vergi…
ekstra, ekstra napayım yani, lükse lüks, evet, hepsi değişik yani.
Söylemek istediğim şu: Bir de bu faiz dışı fazla yüzde
5,5 olmuş; 6,5 olmuş, bu merak ediliyor. Değerli arkadaşlar, biz geldiğimiz
zaman, gayrisafi millî hasılanın kamu net borç stoku, gayrisafi millî hasılaya
oranı yüzde 78’idi, ondan önce 90,5 falan olmuş, ama geldiğimizde 78’idi.
Şimdi, 78 olan bu nispet oran, 2006’da 45’e indi, 2007’nin sonunda yüzde 40’a
iniyor, yüzde 40. Dolayısıyla, şimdi, 6,5; 6,5; 6,5 diyerek de… Senin şimdi 6,5
demen için, yani 7 milyar YTL daha bir yerlerden sıkıp alacaksın. Şu bütçeye
bakın, yani 6,5’da sihirli bir rakam değil ki, yani gidin şimdi Brezilya’ya
gidin yüzde kaç veriyor, yüzde 4,5 mu veriyor, öyle bir şey veriyor, tam
bilmiyorum. Dolayısıyla Türk milletinin mali disiplini, gerekleri, hesapları,
kitapları bunu gösteriyor; 5,5’u gösteriyor ve zaten bütün plan ve kuruluşlarda
bizim 5,5’u da kabul ettiler. Yani, şey yapmadılar, aa ne kadar düşük de, işte bir
sapmada öyle değil, yani yüzde 5,5 faiz dışı fazla… Ha zaman gelecek belki de
4,5’a indireceğiz ilerde de inşallah yahut da başka benchmarklar koyacağız.
Çünkü ekonomi sürekli olarak dinamik bir hadise…
BAŞKAN – Sayın Bakanım, kırk dakikalık süreniz doldu, beş
dakikada tamamlarsanız, kalan soruları da yazılı olarak cevaplarsınız.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Sayın Başkan,
teşekkür ediyorum.
En önemlisi, şimdi değerli arkadaşlar, burada bazı
şeylerde de bizim buluşmamız lazım. Yani asgari müştereke mi diyeceğiz, ne
diyeceksek bir şey dememiz lazım. Mesela istatistiki rakamlar, bu istatistiki
rakamlar bizden öncede aynı kurum vardı, bizden sonra da aynı kurum var. Şimdi,
Türkiye’de bakınız faal nüfus yapısı hakkındaki bilgiler, uluslararası
istatistiklerle kıyaslanabilirliği sağlamak amacıyla, uluslararası istatistik
standartlarıyla Avrupa Birliği istatistik ofisini, yani Eurostat’ın, talep ettiği norm ve standartlara göre
hesaplanıyor, ama burada eğer sormak istediğiniz bir husus varsa yahut da merak
ettiğiniz bir husus varsa, TÜİK burada ya ziyaret edin ya bir telefon edin
veyahut da iki satır yazın.
MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Onlar geldiklerinde,
burada, onlara da soruyoruz Sayın Bakan.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Gelecek zaten
huzurunuza da gelecek.
MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – İkna edemiyorlar.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Üstat yani
ikna olmak istemezsen, adam ne yapsa…
MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Biz ikna olmaya açığız da
ikna edemiyorlar.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Şimdi, emin
olun enflasyonu ben televizyondan öğreniyorum. Oturuyorum televizyonun
karşısına veyahut da diyorum danışmanlarıma, ben toplantıdayım, takip edin,
yani biz oradan öğreniyoruz.
Yani orada varsa bir yanlışlık, hep beraber üstüne
gidelim. Bizim böyle bir şeyimiz yok.
Evet, Sayın Başkan bana beş dakika izin verdi.
Yani, bu istatistikler konusunda bizim birlikte olmamız
lazım, ama bir sıkıntı da varsa, hep birlikte de üstüne gitmeye biz hazırız. Çünkü
orada, yani bağımsız bir kuruluş olarak çalışıyorlar.
Değerli arkadaşlar, burada bana birçok sorular
sordunuz. Bu soruların bir kısmı Hazineden sorumlu devlet bakanıyla ilgili, mesela,
işte Mehmet Şimşek şöyle dedi, Sayın Mehmet Şimşek böyle dedi… Değerli
arkadaşlar, ben Mehmet Şimşek değilim, Kemal Unakıtanım. Şimdi, Sayın Mehmet
Şimşek de gelecek buraya, ne sorarsanız sorun, gayet açık bir arkadaşımız,
gayet net olarak her şeyi size açıklar. Ha bizim bakanlar arasında da hiçbir
sıkıntımız yok. Biz tek parti hükûmetiyiz ve kendi aramızda sık sık da
toplanıyoruz, konuşuyoruz, o onu dedi, bu bunu dedi diye bir derdimiz de yok,
çok şükür. Mesela şimdi Esfender Bey diyor ki, ya bu faiz dışı fazla ne kadar
fazla veriyorsunuz kardeşim, milleti sıkmanın âlemi yok, bu kadar bunu işte,
faizler yüksek, sıcak para şöyle geliyor, böyle geliyor. Faik Öztrak Bey’de
başka bir şey söylüyor. Olabilir, yani söyleyebilirsiniz, gayet normal.
MEHMET GÜNAL (Antalya) – Elektriğe zam var mı, yok mu,
buna bir cevap verin.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Şimdi, zam
meselesine gelince onu da söyleyeyim ben size. Sayın Vekilim, hükûmet, devlet
bir şeyi yaptım der, yok yapacaktım da, bilmem ne değil, eğer ileride yapılırsa
zam yapılmış olur, tamam mı, o kadar.
Önceden söyler, bana bakanım, devlet idaresi öyle olmaz. Kardeşim gereği
vardır, yaptım, bitti. Var mı başka bir şey, kimse de bir şey der mi ona? Yok,
o kadar. Nedir? Bakarlar, hesaplarına, kitaplarına, ilgili kuruluşlarımız
bakarlar, ederler, gelirler, hükûmete anlatırlar, tamam uygun görür,
Başbakanımız başta olmak üzere, tamam der, işi bitirir, tak, kararı verir,
geçer, gider.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Gazeteciler merak ediyor.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Siz gazeteci
değilsiniz ki, efendim, yapılacak mı, yapılmayacak mı, edilecek mi, edilmeyecek
mi? Telaş etmeyin yani gereği varsa, yapılır, geçilir, gider. Gazeteciler zaten
sürekli soruyorlar, onun için söylüyorum, onlar başımızın tacı, her zaman
söylüyorum.
Şimdi, kamu net borç stokuyla ilgili bir şey soruldu
da, bakın değerli arkadaşlar, kamu net borç stokunda, yani oran olarak çok
büyük bir düşme var, ama Hazine Müsteşarlığının eylül 2007 yılından bir sayfa
bu, toplam kamu net borç stoku yıllara göre, 2003, 2004 yılına kadar azar azar
da olsa artmış, ama 2004 yılında mesela 274 milyar, küsuratını söylemiyorum,
YTL olmuş, 2005’de 269 milyar YTL’ye düşmüş, 2006’da 259 milyar YTL’ye düşmüş,
2007’nin ikinci çeyreğinde de 249 milyar YTL’ye düşmüş, yani bir düşme trendine
girdi kamu net borç stoku. Ha özel sektör, özel sektöre ben kefil olmamışım ki,
özel sektör nasıl aldıysa, öyle de öder borcunu. Kaldı ki onlar da uzun vadeli
dış kaynaklar kullanıyorlar, ama Türkiye’de en önemli şey tasarruf birikimi,
yani sermaye birikimi az Türkiye’de. Sermaye birikiminin az olduğu yerde
muhakkak surette yabancı sermayeye ihtiyacınız var, başka türlü olmaz. Şimdi 1
milyar civarında yabancı sermaye girerken, bütün gazetelerin ekonomi
sayfalarında, bize niye para gelmiyor, bize niye yabancı sermaye gelmiyor, bize
niye şu olmuyor. Şimdi, başladı yabancı sermaye girmeye, neye giriyor peki,
eskiden banka yok muydu satılık? Vardı, niye almıyorlardı. Şimdi, 3 milyara
Akbank’ın yüzde 20 hissesi alındı. Ben size söyleyeyim, on sene önce, on beş
sene önce 3 milyara, 10 tane banka alırdım size, 10 tane. İçimizde bankacı
olanlar da iyi bilir bunu, ha iyi bilirler. Şimdi demek ki Türkiye, belli bir
değere kavuştu, belli bir şeye geldi ve yabancı sermaye de geliyor. Şimdi,
yabancı sermaye gelişinden rahatsız oluyoruz, ben onu anlamıyorum. Yabancı
sermaye ne yapacak ya? Sermayesini sana gelip emanet ediyor, sen ona göre kaide
koyuyorsun, kanun koyuyorsun, onu denetleyen sensin, istediğin zaman istediğin
şekilde hareket edebilecek bir güce sahipsin. Ondan sonra niye geldi bu adam?
Parasını getiriyor bize. Villa niye alıyor? Köyleri bile satıyorsun diyorlar
bana. Gelmiş şimdi, İngiliz Büyükelçisi emekli oldu, gitti, Bodrum’dan ev aldı,
kötü mü oldu şimdi? Adam gelecek orada emekli maaşını kıtır kıtır yiyecek,
Bodrum’da geçinecek, sebze alacak, meyve alacak, yemek alacak, her şeyi alacak.
BAŞKAN – Sayın Bakanım, tamamlayabilir misiniz?
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Peki, çok
teşekkür ediyorum, beni sabırla dinlediğiniz için hepinize ayrı ayrı teşekkür
ediyorum, hepinize saygılar sunuyorum. Sağ olun.
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya) – Efendim, sorulara
yazılı cevap mı vereceksiniz?
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Evet, yazılı
olarak sizlere cevap vereceğim.
BAŞKAN – Sayın Bakanımıza biz de teşekkür ediyoruz.
Cevaplanamayan sorular yazılı olarak cevaplanacaktır.
Böylece tasarıların tümü üzerindeki görüşmeler
tamamlanmıştır.
Şimdi Tasarıların maddelerine geçilmesini oylarınıza
sunacağım.
2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı, 2006
Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın maddelerine geçilmesini
oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.
Bu tasarıların 1’inci maddelerini sırayla okutuyorum:
(2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ve 2006
Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı okundu)
BAŞKAN – Evet, tüm üyelerimizin değerli katkılarından
dolayı hepsine teşekkür ediyorum.
31/10/2007 Çarşamba günü saat 10.00’daki gündemimizde
buluşmak üzere, iyi akşamlar diliyorum.
Kapanma Saati: 19.50