2008 MALÎ YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE

KANUNU TASARISI İLE 2006 MALÎ YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİNHESAP KANUNU

TASARISI’NIN PLAN VE BÜTÇE

KOMİSYONU GÖRÜŞME

TUTANAKLARI

 

BAŞKAN: Sait AÇBA (Afyonkarahisar)

BAŞKANVEKİLİ: Mehmet Altan KARAPAŞAOĞLU (Bursa)

SÖZCÜ : Hasan Fehmi KİNAY(Kütahya)

KÂTİP : Süreyya Sadi BİLGİÇ (Isparta)

 

------------O----------

 

30.10.2007

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

 

 

S U N U Ş

 

Bütçe ve Kesinhesap Kanunu Tasarılarının Tümü Üzerinde Görüşmeler

 

S Ö Z  A L A N L A R

 

BİRİNCİ OTURUM......................................................................................................................... 1

 

Mehmet Akif HAMZAÇEBİ                 Trabzon                                     1-11

Emin Haluk AYHAN                                           Denizli                                      11-20

Harun ÖZTÜRK                                  İzmir                                                         20-27

Mehmet Zekai ÖZCAN                      Ankara                                                     27-31

Esfender KORKMAZ                                          İstanbul                                   31-36

Münir KUTLUATA                                               Sakarya                                   36-45

Faik ÖZTRAK                                      Tekirdağ                                                  45-53

Erkan AKÇAY                                      Manisa                                     53-60

Mehmet GÜNAL                                 Antalya                                     60-69

İKİNCİ OTURUM......................................................................................................................... 70

 

Mustafa KALAYCI                                               Konya                                                      70-76

Gürol ERGİN                                                       Muğla                                                       76-82

Gültan KIŞANAK                                 Diyarbakır                                               82-89

Ferit Mevlüt ASLANOĞLU                 Malatya                                    89-96

Mustafa ÖZYÜREK                                            İstanbul                                96-103

Hasip KAPLAN                                   Şırnak                                              103-110

İsmail ÖZGÜN                                    Balıkesir                                               110-115

Alaattin BÜYÜKKAYA                         İstanbul                                115-122

 

SORULAR

 

Mehmet GÜNAL                                 Antalya                                      122

Mehmet Akif HAMZAÇEBİ                 Trabzon                                122-124

Esfender KORKMAZ                                          İstanbul                                124-125

Harun ÖZTÜRK                                  İzmir                                                      125-127

Faik ÖZTRAK                                      Tekirdağ                                                    127

Emin Haluk AYHAN                                           Denizli                                   127-128

Münir KUTLUATA                                               Sakarya                                128-129

Mustafa ÖZYÜREK                                            Sakarya                                     130

Hasip KAPLAN                                   Şırnak                                                   130-131

Ferit Mevlüt ASLANOĞLU                 Malatya                                 131-132

Alaattin BÜYÜKKAYA                         İstanbul                                     132

Kemal UNAKITAN

Maliye Bakanı                                                     Eskişehir                                             133-145

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 10.10

BAŞKAN : Sait AÇBA (Afyonkarahisar)

BAŞKAN VEKİLİ : Mehmet Altan KARAPAŞAOĞLU (Bursa)

SÖZCÜ : Hasan Fehmi KİNAY (Kütahya)

KÂTİP : Süreyya Sadi BİLGİÇ (Isparta)

-----0-----

BAŞKAN – Komisyonumuzun değerli üyeleri, değerli Maliye Bakanımız, Maliye Bakanlığımızın değerli temsilcileri, diğer kamu kurum ve kuruluşlarımızın değerli temsilcileri, basınımızın ve televizyonlarımızın değerli temsilcileri; hepinizi Başkanlık Divanı adına saygıyla selamlıyorum.

İkinci Birleşimi açıyorum.

Gündemimizde Bütçe ve Kesin Hesap Kanun Tasarılarının tümü üzerindeki görüşmeler yer almaktadır.

Görüşmelere başlamadan önce bir konuda dikkatinizi çekmek istiyorum. Tabii, Komisyonumuzdaki programın çok yoğun olması nedeniyle, çoğu zaman Komisyon salonu oldukça sıkıntılı olmakta, dolayısıyla, ayakta kalan arkadaşlarımız bulunmakta çeşitli kurumlardan, basın mensuplarımız da kendilerine ayrılan yerlerin dışında oturmaktalar. Onun için, basın mensuplarımızın kendilerine ayrılan yerde oturmalarını rica ediyoruz. Ayrıca, ayakta kalan hiçbir kurum temsilcisi olmaması gerekiyor. Ayakta kalanların da salon dışında bulunmalarını istirham ediyoruz.

Şimdi, Bütçe ve Kesin Hesap Kanun Tasarılarının tümü üzerindeki görüşmeleri açıyorum.

Arkadaşlarımız söz taleplerini butona basmak suretiyle alabilirler.

İlk söz talebi, Sayın Hamzaçebi’nin.

Sayın Hamzaçebi, süreniz yirmi dakika.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, Plan ve Bütçe Komisyonunun değerli üyeleri, bürokrasinin değerli mensupları; öncelikle, yeni yasama döneminin bu ilk toplantısıyla başlayan Plan ve Bütçe Komisyonu çalışmalarının hayırlı olmasını diliyorum.

Yine, dün kutladığımız Cumhuriyet Bayramı nedeniyle, ben de, bugün de olsa, Cumhuriyetimizin 84’üncü yılını kutluyorum.

Değerli arkadaşlar, görüşeceğimiz 2008 Yılı Bütçesi Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmetlerinin altıncı bütçesi olmaktadır. Başlangıçtaki geçici bütçeyi saymazsak bu altıncı bütçedir ve Türkiye 2000 yılından bu yana da IMF destekli olarak bir istikrar programı uygulamaktadır. Bu programın ilk üç yılı 57’nci Hükûmet döneminde geçmiş, 2007 yılının da dahil olduğu son beş yılı ise Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde geçmiştir. Bu yılın sona ermesiyle birlikte önümüzdeki yıl mayısına kadar  belki sarkacak, ama, Türkiye IMF ile sekizinci yılını tamamlamış olacaktır.

Bunu çok kısaca değerlendirmek gerekiyor. Sekiz yıldır IMF destekli bir program uygulayan Türkiye bugün nerededir? Dünyada konjonktür neydi? Türkiye’ye bu nasıl yansımıştır? Bunu çok kısaca değerlendirmek gerekiyor diye düşünüyorum.

2001 Şubat krizinden sonra uygulamaya konulan güçlü ekonomiye geçiş programı 2001 ve 2002 yıllarında uygulandıktan sonra, AKP tarafından da aynen devralınmış ve o günden bu yana, 2002 sonundan bu yana, başlangıçtaki iki üç aylık bir tereddütten sonra, aynen devam ettirilmiştir.

Bu programın öncekinden en büyük farklılığı, hepinizin bildiği gibi kur rejimidir. Önceki programda öngörülebilir kur rejimi olarak ifade edebileceğimiz bir rejim varken, bu program onun yerine dalgalı kur rejimini esas almıştır. Dalgalı kur rejiminde programın iki önemli çıpası vardı. Bunlardan birincisi güçlü bir maliye politikasıyla desteklenen, böyle bir maliye politikasıyla sağlanmaya çalışılan, tutturulmaya çalışılan faiz dışı fazla kriteri. İkincisi de, Avrupa Birliğine Türkiye’nin tam üyelik süreci. Faiz dışı fazlada son iki yıldır, özellikle son iki yıldır önemli bir gevşeme olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla, bu kriter programın çıpası olmaktan çıkmıştır. Yine, Avrupa Birliğiyle olan ilişkiler ise, Hükûmetin bu süreci, Avrupa Birliğiyle olan ilişkileri üyelik sürecini iyi yönetememiş olması nedeniyle bugünkü noktada topluma pozitif bir enerji vermenin ötesinde negatif enerji veren bir kırılganlık noktası hâline gelmiştir. Geldiğimiz noktada programın çıpasız kaldığını görüyoruz. Ne faiz dışı fazla ne de Avrupa Birliğine tam üyelik süreci bu programı sürükleyebilecek özelliğe sahip değildir.

Peki, bu dönemde Türkiye’nin sağladığı büyümeyi nasıl açıklayacağız, nasıl değerlendireceğiz? Bunun üzerinde durmak gerekiyor. Bu dönemde uluslararası piyasalarda yaşanan koşullar Hükûmetin en büyük şansı olmuştur. 2002 yılından bu yana uluslararası likiditenin dünyada olağanüstü ölçüde bollaşması. Amerika’daki FED faizlerinin indirimine paralel olarak bu likiditenin Türkiye’nin de dahil olduğu yükselmekte olan ekonomilere akması, AKP Hükûmetinin en büyük şansı olmuştu. 2000 yılına kadar yüzde 6,5 düzeyinde olan FED faizleri 97, 98 yıllarında uluslar arası piyasalarda meydana gelen krizler –ki, Güneydoğu Asya ve Rusya krizleriydi bunlar- krizlerle birlikte 2001 yılındaki global terörizm endişesi, bunlar birleştiğinde 2001 yılında dünyada büyüme oranı süratle düşmüş, yüzde 2,5 seviyesine düşmüş, bu da, FED başta olmak üzere bütün gelişmiş ülke merkez bankalarını kalıcı bir resesyon, kalıcı bir krize karşı önlem almaya itmiştir. Bunun sonucunda faizler inmeye başlamış. 2003 yılında yüzde 1 gibi son kırk yılın en düşük seviyesine inmiştir. İşte, bu düşük faizler, bu likiditeyi Türkiye’ye de yöneltmiştir. Türkiye’nin dahil olduğu yükselmekte olan ekonomilere yöneltmiştir. Türkiye’nin bu dönemdeki en büyük şansı buydu. Yani, sıcak para yüksek faizlerle Türkiye’ye gelmiştir ve Türkiye gerek kamu finansmanında gerek kalkınmada, büyümede, cari açığın finansmanında ihtiyaç duyduğu fonları bu piyasalardan temin etmiştir. Bu nedenle Türkiye’deki büyümeyi, dünyadaki ve gelişmekte olan ülkelerdeki büyüme çerçevesinde ele almak gerekiyor.

2008 yılı programı biraz önce dağıtıldı. Dün akşam saatlerinde internette de vardı. Orada 2007 yılı büyüme oranlarını da gördüm. 2007 yılı büyüme oranlarını da dikkate aldığımızda, 2003-2007 yılları arasında, yani, beş yıllık bir süreçte dünyadaki büyüme ortalamasının yüzde 4,9 olduğunu görüyoruz. Bu oran gelişmiş ülkelerde yüzde 2,7 gelişmekte olan ülkelerde ise yüzde 7,6’dır. Türkiye’nin 2003-2007 aralığındaki büyüme oranı ise gelişmekte olan ülkelerin 1 puan altındadır, yüzde 6,6’dır. Esasen 2002’den itibaren yüksek büyüme oranlarıyla yola çıkan Türkiye, son yıllarda yüzde 5’lik bir büyüme sürecine girmiştir.

Şimdi, gelişmekte olan Asya ekonomilerine baktığımızda, Çin, Hindistan, buralarda büyüme oranının yüzde 9’larda olduğunu görüyoruz. Yani, Türkiye’deki büyüme diğer yükselen ekonomilerdeki büyümenin altında bir orana sahiptir. Biz, gerçekte daha yüksek bir büyümeyi yakalayabilecek bir ülkeyiz. Böyle bir programa, böyle bir potansiyele sahibiz. Böyle bir programa sahip olabilirdik, böyle bir potansiyelimiz var çünkü.

Tabii, uluslar arası piyasalardaki bu olumlu koşulların sonsuza dek sürmesi beklenemez. Bunun mutlaka bir gün sonu olacak. Nitekim, o ülkelerde bu faizler yükselmeye başlamış, en son eylül ayındaki indirim hariç, Amerika’daki FED faizi 5,25’e çıkmıştır. Son 50 puanlık indirim de, hepimizin bildiği Amerikan konut piyasasındaki dalgalanmalardan kaynaklanmıştır.

Biz, bu süreçte, 2006 yılında bu ekonomik programda bana göre ilk kırılmayı yaşadık. 2006 yılı Mayıs, Haziran ayındaki dalgalanma bizim için çok ciddi bir uyarıydı. Mayıs öncesinde, nisan sonunda Türkiye’de Hazinenin iç borçlanma faizi yüzde 13,7 seviyesine inmişken, mayıs, haziran dalgalanmasıyla birlikte bu faizin yüzde 19, yüzde 20’lere çıktığını gördük, yüzde 20’leri aştığını gördük. Bugün yüzde 16’lara indi diye sevinilen bu Hazinenin iç borçlanma faiz oranı, 2006 Mayıs öncesi yüzde 13,7’deydi. Yani, 2006 Nisan seviyesinden daha yüksek bir iç borç faiz oranına sahibiz. Bu çok ciddi bir uyarıdır. O zaman nedeni vergi olmayan böyle bir dalgalanmayı vergi önlemleriyle çözmeye çalıştık ve Merkez Bankasının para politikasıyla her şeyin hallolacağını düşündük ve işin maliye politikası tarafını son derece ihmal ettik. Maliye politikasıyla desteklenmeyen, güçlü bir maliye politikasıyla desteklenmeyen bir para politikasının, bir faiz politikasının sorunları çözmesi beklenemez. Biz para politikasına olduğundan fazla bir görev yükledik. Onun taşıyabileceğinden fazlasını Merkez Bankasının para politikasına yükledik ve hâlâ çözümü oralarda bekliyoruz. İşte, reel sektörün ilanlarından, bazı bakanların demeçlerine kadar herkes bir koro hâlinde Merkez Bankasını faiz indirimine davet ediyor. Ben, bu ilanlara, bu çağrılara saygı duyuyorum, ancak, bana göre bu ilanlar hedefini değiştirmeli, ilanların hedefi Hükûmet olmalı. Hükûmeti güçlü bir maliye politikası uygulamaya, güçlü bir bütçe politikası uygulamaya davet etmeli bence herkes. Güçlü bir maliye politikası yoksa, her şeyi faiz politikasından bekleyemeyiz. Aksi takdirde faiz indirimleri yoluyla ulaşmak istediğimiz sonuç bizim karşımıza çok daha büyük bir kaos, çok daha büyük bir kriz olarak çıkacaktır. 2006 Mayıs, Haziran dalgalanmasından, lütfen, Hükûmet gerekli dersleri çıkarsın.

Böyle bir süreçte Sayın Başbakan 60’ncı Hükûmet Programını Türkiye Büyük Millet Meclisine sundu. Programda bir cümle son derece dikkatimi çekti. Sayın Başbakan Programda şöyle diyor: “Temel hedefimiz Türkiye’yi “take-off”a kalkışa geçirerek daha güvenli bir hıza ve yüksekliğe taşımaktır.” Sayın Başbakanın, Başbakan Sayın Tayip Erdoğan’ın 59’uncu Hükûmet Programını Meclise sunduğunda da orada şöyle bir cümle yer alıyordu. Bu “take-off’un olduğu cümle olunca, benim aklıma o cümle geldi ve o cümleyi çıkardım, şimdi o cümleyi size okumak istiyorum. “AK Parti Birinci Hükûmet Döneminde olduğu gibi, İkinci Hükûmet döneminde de, yani, ikinci roketleme aşamasında da Türkiye’nin iç siyaset kutuplaşmalarıyla zaman kaybetmesine itibar etmeyecektir.” Burada vurgulamak istediğim,bu cümlede “roketleme” cümlesidir. Şimdi, Sayın Başbakan, beş yıl önce iki kez roketleme yaptık diyor 58’inci ve 59’uncu Hükûmetlerle. Şimdi 60’ıncı Hükûmette de roketlemeyi bir kenara bırakmış biz “take-off’a”a geçeceğiz diyor. Sayın Başbakanın kafası karışık bence. Take-off’da mıyız? Yoksa roketlendik gidiyor muyuz? Aslında roket, moket yoktu tabii. Eğer, mutlaka bir benzetme yapacaksak, bana göre bir dolmuşa bindik gidiyoruz.

İBRAHİM HASGÜR (İzmir) – Roketlendikten sonra take-off olur.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Roketlendikten sonra take-off mu olur?

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Sonra dolmuşa bineriz. Yalnız, dolduruşa gelmemek lazım, dolmuşa bineriz de.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Şimdi, take-off’un tartışmasına girmeyelim.

İBRAHİM HASGÜR (İzmir) – Bunlar kısır tartışmalar zaten. Roketlemeymiş, take-off’muş…

GÜROL ERGİN (Muğla) – Bir kere Türkçe konuşalım. Take-off, make-off nedir yani? Yakışıyor mu bu? Biz de yabancı dil biliyoruz.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Sayın Başbakan take-off’tan sonra kalkış diyor. Efendim, take-off bir İngilizce kelime ama bu bir teorinin adı. Rostow isimli bir iktisatçının take-off diye bir teorisi vardır. Sayın Başbakan o teoriden alıntı yapılıyor, klasik bir İngilizce kelime kullanmıyor. İşte, gayri safi milli hasılada belli bir dönem bir iyileşme sağlarsanız, bu uçağın tekerleklerinin yerden kesilmesi gibidir, o iyileşme, sonraki iyileşmelerin, sonraki büyümelerin itici gücü olur. Uçak bir kere take-off’a gelip kalktıktan sonra uçak gider. Sayın Başbakan bunu diyor. Yani, diyor ki: Biz daha yeni kalkacağız, henüz kalkmadık, kalkacağız. Ee beş yıldır IMF Programı uyguluyorsunuz. Rostow’u ayrıca okumanızı da tavsiye ederim, taa 1950’lerde Türkiye take-off’a geçti diye Rostow yazar. Hatta, ilki 1938’dir, sonra Dünya Savaşı nedeniyle onu 1950 diye revize eder. Ama, herhalde Sayın Başbakana göre take-off’dayız. Neyse.

Şimdi, öte yandan, beş yıl önce Acil Eylem Planı yapıp, oradaki vaatlerini unutan Hükûmet, şimdi, Acil Eylem Planı yerine üç aylık eylem planı yapıp kamuoyunun karşısına çıktı, birtakım vaatlerde bulunuyor. Üç aylık eylem planını okudum. Diyor ki: Bazı kanunların yanında 21 tane yönetmelik, 7 tane tebliğ, 7 tane strateji belgesi ve 30 tane sözleşme, genelge gibi metinler çıkaracağız diyor. Roketlemeden take-off’a düşen ve take-off’u da gerçekleştirmek için genelge, tebliğ çıkarma sözü veren bir Hükûmet. Durum aslında trajikomiktir. Ekonomideki sorunları görmeyen bir Hükûmet anlayışımız var.

Hükûmete bakıyoruz, Hükûmette durum nedir diye? 2008 Bütçesini hazırlayan Hükûmetimize bakıyoruz. Hükûmetin bakanlarının her biri ayrı telden çalıyor. Bir bakan diyor ki: İstihdam vergilerini yılbaşından itibaren 5 puan indireceğiz, sigorta primlerini. Hazineden Sorumlu Sayın Bakan çıkıyor diyor ki: Nereden çıktı bu indirim? Böyle bir indirimi yapamayız. Bütçe buna izin vermiyor. Zaten, eski indirimler de yanlış oldu.” Eskiyi de eleştiren bir Bakan var. Öte taraftan Hazineden Sorumlu Sayın Bakan faiz dışı fazlaya, program tanımlı faiz dışı fazla oranı 2007 yılı için yüzde 4’3 diyor. DPT bize rapor dağıttı ve DPT diyor ki: Hayır, 4,3 değil, 4,1. Sayın Maliye Bakanı 25’inda burada yapmış olduğu sunumda, 2006 yılı yıl sonu enflasyon oranını yüzde 6,5 olarak beklediğini söyledi. Merkez Bankasına bakıyoruz, bir gün sonra Merkez Bankası Başkanı kamuoyuna enflasyon raporunu açıklıyor, hayır diyor, 2006 yılı enflasyonunu biz 7,3 olarak bekliyoruz diyor. Şimdi, böyle bir tabloda bu bütçenin ciddiyeti kalır mı değerli arkadaşlar? Enflasyona ilişkin varsayımı, ana görevi fiyat istikrarını sağlamak olan Merkez Bankası bir günde bir raporla yüzde 6,5’ten yüzde 7,3’e tartışıyorsa, 2008 Bütçesinin bazı olan 2007 tamamen değişmiş demektir. Bu bütçenin tartışılabilir olma özelliği ortadan kalkmıştır değerli arkadaşlar. Merkez Bankası raporunda çok ilginç bir cümle var -16’ncı sayfadaki cümle- diyor ki: “Gelinen noktayı fiyat istikrarı olarak tanımlamak mümkün değildir.” Bakın, kibar bir cümle değil. Gelinen nokta fiyat istikrarından henüz uzaktır veya henüz onu yakalayamadık değil. Mümkün değildir. Aslında Sayın Başbakanın take-off’a geçeceğiz cümlesiyle uyumlu. Yani, henüz daha fiyat istikrarını sağlayamadığımız için take-off’a geçmedi Türkiye ekonomisi. Ne diyor Merkez Bankası Başkanımız: “Çekirdek enflasyon göstergelerindeki olumlu gelişmelere rağmen, vergi ayarlamaları, enerji fiyatları, gıda fiyatları, yönetilen, yönlendirilen fiyat artışları gibi para politikasının kontrolü dışındaki nedenlerden dolayı, biz, enflasyon hedefimizi, beklentimizi yukarı doğru revize ediyoruz. Bu, 6,7 ile 7,9 arasındadır” diyor 2007 yılı için. Bunun orta noktası 7,3’tür. Merkez Bankası bu raporda bir şey daha söylüyor: Erken yaptığımız faiz indirimi enflasyonun yükselme nedenlerinden birisidir, diyor. Bunu da bir saptama olarak buraya, komisyonun dikkatine sunuyorum.

Raporun son bölümünde de “Mali disiplin, güçlü bir maliye politikası” diyor Merkez Bankası. Şimdi, vergi yükünün giderek azaldığı, vergi gelirlerinin reel olarak azaldığı, vergi dışı gelirlerin azaldığı, sonuçta toplam bütçe gelirlerinin reel olarak azaldığı bir tabloda, faiz dışı fazlanın kalitesine vurgu yapan, güçlü bir maliye politikası arzu eden bir Merkez Bankası var, ama, buna cevap verebilecek bir Hükûmet maalesef yok.

Değerli arkadaşlar, 2008 Bütçesinin bu tablosu gerçekte ilk işaretlerini 2006 yılında vermeye başlamıştı. 2006 yılı bütçe sonuçlarını Sayın Maliye Bakanımız çok iyi sonuçlar olarak kamuoyuna sunmuştu, açıklamıştı, 2007 Bütçesini görüşürken de burada yine bunları söylemişti. Biz, 2006 bütçesinin verilerinin, rakamlarının doğru olmadığını ifade etmiştik. Bunu bütçeye yazdığımız ayrışık oyda çok kapsamlı bir şekilde belirttik. Bu ayrışık oyu arzu eden üyelerimize şimdi yine dağıtabiliriz. Makyajlı bir bütçeydi, nitekim o makyaj 2007 yılında döküldü ve 2007 yılı bütçesinde gerçek durum ortaya çıktı.

2008 bütçesinin varsayımlarına bakıyorum. 2008 bütçesinde büyümenin 5,5 olması planlanıyor. Enflasyon yüzde 4 oranında…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Hamzaçebi, ek süre veriyorum.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Buyurun.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - …hedefleniyor. Bunu da, Merkez Bankası açıklamasında 4,1 olarak ifade etti değerli arkadaşlar, 2008 yılının enflasyonundaki beklentilerin orta noktasını 4,1 olarak ifade etmiştir, onu da ifade edeyim. Bu çerçevede büyümede 10 enflasyonda ise yüzde 38,5 oranında bir iyileşme beklenmektedir. Bunun bazı olan 2007 yılı bütçe tahminine göre de bütçe 14,9 milyar YTL, 2007 bütçesi, açık verecektir. Başlangıç hedefi 16,8 idi, onun bir miktar altında gerçekleşiyor. Ancak, vergi dışı gelirler içerisinde yer alan Telekom ve Zincirlikuyu’daki arsa satışı gibi gelirler ayıklandığında bu açık 19,6 milyar YTL’ye çıkmaktadır, onlar beklenmeyen gelirlerdi.

Şunu da sormak istiyorum: Ağustos ayında 2007 yılı bütçe açığını 8,8 milyar YTL olarak Maliye Bakanlığı revize etmişti. Ya bu nasıl bir revizeydi? Geldiğimiz noktada bunu Sayın Bakan nasıl açıklıyor? Onunla hiç ilgili olmayan sonuçlar var şu an karşımızda.

2008 bütçesine bakarsak, merkezî yönetim bütçe giderlerinin yüzde 9,6 oranında arttığını görüyoruz bir önceki yıla göre. Faiz harcamalarını bir kenara bırakırsak, faiz dışı harcamalardaki artış oranını 8,1 oranında görüyoruz. Bir kemer sıkma bütçesi olduğu anlaşılıyor bu çerçevede. Ancak, bütçe giderlerinin olağanüstü ölçüde baskılandığını ben görüyorum. Bütçe gideri baskı altına alınmak suretiyle, faiz dışı harcamaların artmasının önüne geçildiği anlaşılıyor. 2005 yılını alıyorum. 2006 yılı gerçekçi bir bütçe değildi; çünkü, faiz dışı harcamalar sonraki 2007’ye kaydırılmıştı. Esasen Merkez Bankası açıklamasında da görülüyor, 2007 yılındaki faiz dışı fazlasının tutmama nedenlerinden birisi olarak ötelenen harcamalar olarak ifade ediliyor hem Merkez Bankası açıklamasında hem Sayın Maliye Bakanının açıklamasında. Bu bir gerçeğin itirafı. 2005 yılıyla kıyaslarsak 2007 yılının faiz dışı harcamasını, 2005 yılının gayrisafi yurt içi hasılaya oranı yüzde 23,4’tür. 2007 yılının…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Evet, Sayın Hamzaçebi…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Şimdi, değerli arkadaşlar, ek olarak toplam beş dakika süre vereceğim arkadaşlarımıza, bitiremezlerse bir üç dakika, bir iki dakika ilave ediyorum, ondan sonra mikrofonu açmayacağım. İki dakika süreniz var.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Sayın Başkanım, usulle ilgili… Ben usul bölümünde söz almadım, usulle ilgili ifade edeceğim konular var.

BAŞKAN  - Yani, usulle ilgili… Tümü üzerindeki görüşmelere geçtik artık.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Şimdi, yılın bu ilk bütçe toplantısında sizin alıştığımız toleransla başlayalım efendim.

BAŞKAN – Yani, alıştığımız tolerans…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Toparlıyorum efendim.

BAŞKAN – Bir beş dakika ilave yapıyoruz, yeterlidir. Bu kural hâline gelirse, biliyorsunuz, bütçeyi bitiremeyiz biz burada.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – İlk yılın bütçesidir. Bütçelerde, sizin toleransınızı biliyoruz.

BAŞKAN – Toleransımız var muhakkak. Aldığımız karar yirmi dakika, bir beş dakika ilave süre veriyoruz.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Benim usulle ilgili söyleyeceğim…

BAŞKAN – Ama baştan, yani, usulle ilgili taleplerinizi baştan alabilirdik.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Onu size içeride söyledim, usul bölümünde söz almayayım, bunu normal konuşma bölümünde ifade edeyim dedim.

BAŞKAN – Tabii, bir kurala bağlamamız gerekiyor. Yirmi dakika, artı beş dakika. Dolayısıyla, bütün arkadaşlara…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – O zaman iki dakikalık sürede lütfen tamamlayın.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – İki dakika yetmez, usulle ilgili şeyim var Sayın Başkan.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Ben biraz az konuşurum Sayın Başkan, Akif Bey’e ilave edin.

BAŞKAN – Usulle ilgili daha sonra görüşünüzü iletirsiniz.

Buyurun.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – 2005 yılının faiz dışı giderlerinin gayrisafi yurt içi hasılaya oranı yüzde 23,4 2006 yılının yüzde 23,2 yani 2005 yılının bile altında bir faiz dışı harcama söz konusu. Sosyal güvenlik reformunun 2008 yılının Ocak’ında yürürlüğe girmeyeceğini anlıyorum ben bu rakamlardan ve sosyal güvenliğe yapılacak olan transferlerin boyutundan, sosyal güvenlik reformunu belki Hükûmet yasalaştıracak ama yürürlüğünü yılbaşı olarak koymayacak diye düşünüyorum.

Personel giderlerindeki artışa bakıyorum, gayrisafi millî hasıla 2008’de 2007’ye göre 10,8 oranında artacakken personel giderlerindeki artışın bunun yarım puan altında olduğunu görüyorum, 10,3.

Sayın Bakan “Memura yüzde 2 artı yüzde 2 vereceğim.” diyor. Bir de  “Taban aylığına 10 YTL artış yaptım.” diyor, yani memurun simiti de benden diyor Sayın Bakan. 10 YTL’yi, ben, işte, memurun aylık simit masrafı olarak alıyorum. Simit parası için memurlar teşekkür edecektir zannediyorum. Ben şunu öneriyorum: Mademki, gayrisafi millî hasıla 10,8 artıyor nominal olarak. 10,3 değil personel harcamalarını onu da 10, 8 olarak artıralım. Bir hesap yaptım, 2 milyon 200 bin kamu çalışanı olduğunu dikkate alırsak yuvarlak olarak, biz 1 memura ortalama 1,600 YTL bir ödeme daha yapabiliriz. Gelin bunu bütçenin maddelerini görüştüğümüz gün bir önergeyle bütçeye ekleyelim.

Tarımsal desteklemelerde 2007’ye göre düşüş var. 0,8 düzeyindedir gayrisafi hasılanın. Tarımsal desteklemeler…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Evet, süreler tükeniyor çabuk.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Tamam, bitiyor Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Tamam. Üç dakika daha…

Toparlayınız.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – …0,8 oranından 0,75’e düşmektedir.

Gelir tarafına gelmek istiyorum. Gelir tarafı önemli, gelir bütçesi üzerinde bunu detayıyla değerlendireceğiz. Ama, merkezî yönetim bütçesindeki bozulmanın esas nedeni gelir tarafındaki performansın düşmesi. Gelir tarafındaki performansın düşmesi derken, bunu gelir idaresinin yönetim kapasitesiyle ilişkili olarak söylemiyorum. Gelir İdaresi yasalar çerçevesinde kendisine verilen görevi en iyi şekilde yapar ve toplayabileceği verginin, gelirin maksimumunu toplar. Bugünde böyledir, bunda hiç tereddüdüm yok. O arkadaşlara çalışmalarından dolayı ancak teşekkür edilebilir. Ancak, vergi ve gelir politikalarına ilişkin politika kararları bağlamında olayı değerlendirdiğimizde, buradaki politikanın iyi olmadığı gözükmektedir. Biz vergideki bozulmanın nedenlerine baktığımızda, bu bozulmanın 2007 değil 2006’dan itibaren başladığını görüyoruz. Bir yandan 3,1 oranında faiz dışı fazla diyeceksiniz 2007 yılı için program tanımlı ve bunu 5,5’a çıkaracağınızı iddia edeceksiniz 2008 yılında. Bir taraftan da bunun gerektirdiği önlemleri ne harcama tarafında ne gelir tarafında göremeyeceğiz. Bu bütçe, o nedenle, aynen 2007’de olduğu gibi gerçekçi bir bütçe değildir.

Bakın, 2005 yılında bütçe gelirlerinin gayrisafi millî hasılaya oranı yüzde 31,4’tür. 2008 Bütçesiyle hedeflenen yüzde 28,5’tur. Sadece vergi gelirlerine baktığımızda 2005 yılında bu rakam yüzde 24,6’dır. 2005’te 23,9’a inmiştir bu, çok keskin bir düşüş var. 2007’de 2006’nın da altına düşmüştür, 23,4’e düşmüştür. 2008‘de beklenen oran 23,9’dur. Yani, 2008 yılında vergi gelirlerinde biz reel olarak ancak 2006’yı yakalayabileceğiz. Hâlâ 2005 yılının gerisindeyiz. 2005 yılı vergi yükü oranı da 2000-2001 yılının vergi yükü oranına aşağı yukarı eşittir. Yani, Türkiye, toplaması gereken vergiyi toplamıyor. Buradaki vergi politikasının, ben, yanlış olduğu kanaatindeyim. Faiz dışı fazladaki 6,5’tan 5,5’a iniş, efendim, artık vatandaşımıza biraz daha refah sunalım.

Usul cümlelerimi söyleyip bitireceğim.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Evet Sayın Hamzaçebi bir iki dakika daha ilave ediyorum, otuz dakika. Dolayısıyla bütün arkadaşlara aynı şeyi uygulayacağız, kullanmak isterlerse.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Topluma biraz daha refah verelim, refahtan biraz daha pay verelim kaygısından değil, toplanamayan verginin toplanamadığının itiraf edilmesinden kaynaklanmaktadır. 6,5’un 5,5’a inme nedeni budur. Şimdi Hazineden sorumlu Sayın Bakanın, ben, çırpınmasını anlıyorum. İstihdam üzerindeki vergiler inmeli, doğru. Türkiye’nin bunu ihtiyacı var. Aslında Türkiye vergi indirimindeki öncelikleri iyi tartışmadı bence. Bunu ayrıntılarıyla konuşuruz, şimdi zamanınızı bununla almayım, ama şu an hâlâ biz 2005 yılının vergi yükünün gerisindeyiz, bunu ayrıntıları, ithal mal… Mesela, KDV’yi söyleyeyim ben size, ithalde alınan KDV’de ithalat hedefi geçmesine rağmen, kurun düşüşü nedeniyle oradaki vergi tahsilatı hedefin gerisinde kaldı. 2008 yılındaki kur hedefi tutacak mı? 1,300-1,037 gibi bir kur hedefi var. Eğer, bu, değerli TL politikası devam edecekse ithalde alınan KDV’deki hedef yine tutmayacak. Dâhilde alınan KDV’deki vergi esnekliği 0,30’a düşmüştür. KDV alarm veriyor, dâhilde alınan KDV alarm veriyor. Bunu tekrar söylüyorum, ben politika kararlarıyla ilişkilendiriyorum. Gelir İdaresinin performansıyla ilgili hiçbir olumsuz değerlendirmem yok.

Değerli arkadaşlar, sözlerimi bitirmeden, bu bütçenin ekleriyle ilgili usul anlamında bir iki değerlendirme yapmak istiyorum. Önceki yıl bütçelerinde bunu yapmıştım, hatta bütçenin tümü üzerindeki görüşmeler başlamadan usul hakkında söz alıp bunu yapmıştım. Bu sefer usul hakkında söz almadım, yani sanki bu bir alışkanlık hâline geldi de, muhalefet partisi sürekli bunu söylüyor anlamında bir olumsuz izlenim doğmasın diye, ama yine bu bağlamda birkaç eksiklik olduğunu görüyorum. O eleştirilerimizin Maliye tarafından kısmen dikkate alındığını görüyorum, o anlamda belki arkadaşlarımıza teşekkür etmek gerekir. Ancak, birkaç konudaki eksiklik sürüyor: Mahalli idarelerin gelirleri konusunda bütçeye, 5018 sayılı yasaya göre, eklenmesi gereken belgeler eklenmemiştir. Hâlen mahalli idare gelirleri Devlet Planlama Teşkilatının tahminlerine dayalı olarak bütçede yer almaktadır. Artık, tahmini sona erdirmek gerekir. İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğünde bunun kayıtlarının olduğunu düşünüyorum. İçişleri bütçesinde ben bunu birkaç kez söyledim, eski görevimden de hatırladığım için, DPT artık bu çağda, bu yılda tahminle emlak vergisi hasılatını bulmamalı. Türkiye’de de belediyelerde kayıt yok mu? Var. Mesela bu kayıtları almakta. İçişleri Bakanlığının bu konudaki çalışmasını iyi olmadığı anlaşılıyor. Maliyeyi bu yönden desteklemediği anlaşılıyor. Bunun eksik olduğunu söylemek istiyorum. Yapılması gereken, Devlet Planlama Teşkilatının bunu özellikle İçişleri Bakanlığından almak suretiyle Maliye Bakanlığına vermesidir. Yoksa hâlâ tahminle bunları bütçeye koymak doğru değil.

Döner sermayelerle ilgili, yine 5018 sayılı yasaya göre buna eklenmesi gereken tablolar, yine çok özet bir tablo olarak eklenmiş durumda. Sanıyorum, 2007 yılı sonuna kadar döner sermayelerle ilgili olarak bir yasal düzenleme yapılması nedeniyle belki bunun son kez olacak bir durum olduğunu düşünmüş olabilir Maliye Bakanlığı. Ama bunu tekrar söylüyorum ki, umarım bu son kez olur. Bir dahaki yıl bütçeleri 5018 sayılı yasanın tanımladığı şekilde buraya düzgün gelir.

Konuşmamı burada özetleyerek bitiriyorum Sayın Başkan.

Toleransınıza teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Teşekkürler.

BAŞKAN – Evet ikinci söz, Denizli Milletvekilimiz Sayın Emin Haluk Ayhan Bey’de.

Buyurun efendim.

EMİN HALUK AYHAN (Denizli) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Komisyonun değerli üyeleri, Sayın Başkan, Sayın Bakan, kıymetli bürokratlar ve saygıdeğer basın mensupları; hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Sayın Bakanın komisyona sunduğu 2008 yılı Bütçesine ilişkin görüşlerimi arz edeceğim. Konuşmamda bazı makro ekonomik gelişmelere ve bütçenin bu hedeflerle ne kadar uyumlu olduğu hususunda görüşlerimi ifade edeceğim. Bugün ekonomik açıdan gelinen noktaları da sizlerle paylaşmak istiyorum, çünkü bunu yapmadığımız zaman resmin tamamını vatandaşların bütün açıklığıyla görmesini engellemiş oluyoruz.

Şimdi gelinen nokta itibarıyla Hükûmetin kendini başarılı addettiği konuların başında kamu finansmanı gelmektedir. Gerçekten kamu harcanabilir gelirinin, AKP döneminde, millî gelirin yüzde 5-6’larından yüzde 17-18‘lere yükseldiği görülmektedir. Peki, bunun anlamı nedir? 2002 yılında kamu harcanabilir geliri 17,7 milyar YTL’den yüzde 512 oranında artarak 2006 yılında 108,5 milyar YTL’e yükselmiştir. Bunun için AKP Hükûmeti ne yaptı? 2002 yılında 58-59 milyar YTL olan servet vergileri dışındaki toplam vergi gelirlerini yüzde 151 oranında artırdı, 2007 yılında yaklaşık 150 milyar YTL’ye yükseldi.

Kamu harcanabilir gelirinin, programa sabah baktığımızda 2008’lerde tekrar millî gelirin yüzde 15’lerine düşmekte olduğunu görüyoruz. 2002-2007 arasında vasıtasız vergiler farkı yaklaşık 25 milyar YTL, vasıtalı vergiler ise, farkı, 62 milyar YTL’dir. Vasıtalı vergiyi kimden alıyorsunuz? Fakirden, fukaradan, dar gelirliden. Peki, bu sonucun anlamı ne? Kamu harcanabilir gelirinin artışı fakir fukara üzerine yüklenmiştir. 2008 yılında AKP Hükûmeti olarak ne yapıyorsunuz? Toplam vasıtasız vergilerini 5,1 milyar YTL, vasıtalı vergileri 14,7 milyar YTL artırıyorsunuz. Bunun adalete falan sığan bir tarafı yok. Ayrıca, kamu harcanabilir gelirini 2007 yılında yüzde 5,6 azaltırken bunun 2008’de, cari olarak söylüyorum, yüzde 10,2 artacağını var sayıyorsunuz. Programa tekrar baktım, yeni gördüğümüz için, 2007’de sabit fiyatlarla baktığımızda, yüzde 11,4 reel olarak azalıyor 2007 için. 2008’de de yüzde 5 artış gösteriyor.

Kamu sabit sermaye yatırımlarına baktığınızda 2008 yılı hedefine, reel olarak bir azalma görüyoruz. 2007 yılına göre yüzde 3,9 negatif, yani azalıyor. Keza, 2007 yılı artışı gerçekleşme tahmini de artış olarak yüzde 2,3. Bu nasıl bir iyileşme?

2002-2006 arasında kamu harcanabilir gelirinin millî gelire oranı açısından incelediğimizde, yukarıda değindiğimiz gibi, kamu harcanabilir gelirini artırıyorsunuz ama, özel harcanabilir gelirin millî gelire oranını 10 puandan fazla düşürüyorsunuz.

Özel kesim tasarruflarının millî gelire oranı da yüzde 25’lerden yüzde 11’lere düşüyor. Bunun sonucunda özel kesim tasarruf yatırım farkı da millî gelirin yüzde 10’undan negatif 8,5’lara düşüyor. Tasarrufları yetersiz kalan özel kesim de yurt dışından borçlanmayı tercih etti. Cari işlemler açığının nereden kapatıldığını sanıyorsunuz? Özel kesim daha rasyonel davranır diyerek, cari işlemler dengesinin finansmanı için özel sektörün dışarıdan borçlanmasını teşvik ettiniz. Kırılgan bir ekonomik yapıda riski kamu sektöründen özel sektöre atarak sorumluluktan kaçtınız. Özel sektörün karşılaştığı herhangi bir kırılganlık durumunda -ki sık sık oluyor daha öncede bahsedildi- kuşkusuz ekonomide istihdam azalacak, vergiler gecikecek, primler ödenemeyecek. Bu durumda sadece özel sektör mü etkilenecek? Olumsuz sonuçtan hep birlikte etkileneceğiz. Cari işlemler açığı için söylenilen tek şey Sayın Başbakanında söylediği gibi “Cari işlemler açığı finanse edilebildiği sürece sorun değildir.” demek. Sayın Merkez Bankası Başkanı bile böyle bir söylemin arkasında olmadıklarını gayet net bir şekilde ifade etti. Ağustos ayı sonu itibarıyla 2003 yılından bu yana baktığımızda yaklaşık dış ticaret açığının 200 milyar dolarlara, cari işlemler açığının da 100 milyar dolarlara ulaştığını toplu olarak baktığımızda çok rahat ifade edebiliriz.

İhracatı bayram ederek kutluyorsunuz, ithalat şampiyonlarına hiç ödül verilmiyor ve hiçbir yerde de bahsedilmiyor. Bugün Türkiye’de gelinen nokta şudur: 2004-2005 yıllarına baktığınız da, ithalatçı firma sayısının ihracatçı firma sayısından yaklaşık 10 bin firma fazla olduğun görmekteyiz. Bunun anlamını takdirlerinize bırakıyorum.

Hükûmet Programına bakıyoruz, İktidar sözcülerini Genel Kuruldaki konuşmalarına bakıyoruz, başarılı ihracattan ve ödemeler dengesinin sağlıklı finansmanından bahsediyorlar, ancak hiç ithalata ait bir kelime göremiyoruz, Hükûmet Programında da aynı.

Sayın Maliye Bakanı sunuş konuşmasında çok açık bir şeklide ifade etti. Enerji ithalatının getirdiği problemleri ortaya koymaya çalıştı. Bakın, Sayın Bakan, aynı zamanda, dünyadaki ekonomik gelişmelerin Türkiye’deki gidişata yardımcı olduğunu da çok samimi bir şekilde beyan eden cümleleri kullandı. Ancak, dünyadaki ekonomik gelişmelerin müspet tarafları olduğu kadar menfi taraflarının da sizleri etkileyeceğini kabul etmek zorundasınız. Bundan şikâyet etmeye hakkınız olabilir ama yok sayamazsınız. Cari açığı kolayca finanse ediyorum ama şu ham petrol fiyatları da yüksek olmasa denemez. Şu anda bunlar birer vakıadır. Kaldı ki, Sayın Maliye Bakanı kamuoyu önünde açıkladı dâhilde işleme rejiminin gözden geçirilmesi gerektiğini. Çok samimi olarak bu düşüncelerine katılıyorum. Şu anda, dâhilde işleme rejimi kapsamında ihracat yaklaşık yüzde 50’lere ulaştı. Bunun anlamı şu: İhracatçı, içerideki maliyetleri yüksek kalması mevcut kur politikası nedeniyle daha fazla mal ithal ederek ihracatını yapacağı malda kullanıyor. İçeride aynı malı üreten rekabet şansını kaybettiği için üretimden çekiliyor. Sizin 1 birim ihracat için yaptığınız üretimde ve istihdamda yurt içine değil yurt dışına katkı sağlamaya başlıyorsunuz, diğer bir deyişle Çin’deki istihdama katkı sağlıyorsunuz. Nitekim mükellef sayıları da azalmaya başladı. Bu beklide Maliye’nin geçmişle ilgili yaptığı bir çalışmadan kaynaklanıyor ama bir nedeni de bu olabilir.

Bakın, başka bir şey ifade etmek istiyorum, yıllık programlarda hedef koyuyorsunuz. Ne için? İthalat için ithalat için, dış ticaret için, cari açık için… Ödemeler dengesinde yer alan şekliyle 2003, 2004 ve 2005 yıllarında -diğerlerini vermedim değişebiliyor çünkü 2005’ten sonrasını- program hedefi sırasıyla, 10; 14,8; 21,8 milyar dolardı. Bakın, 2003’te 10 milyar dolar olan 14 milyar dolar gerçekleşti. 14,8 olan hedef 23,9 olarak gerçekleşti, 21,8 olan 32,8 olarak gerçekleşti. Keza, cari işlemler açığı da benzer bir durumda. 2003, 2004, 2005 yıllarında program hedefine baktığınızda sırasıyla, 3,5; 7,6; 10,6 milyar dolar iken, hedef 3,5 olan 8; 7,6 olan 15,6; 10,6 olanda 23,1 milyar dolar olarak gerçekleşmiş. İthalat ve ihracatın üzerinde vakit darlığından durmak istemiyorum, yasama hedeflerinde de durum aynı. Siz koyduğunuz hedef yüzde 5 olur 9,9 büyürseniz bu sizin gayretlerinizin hilafında bir gelişme olur. Öngördüğünüz şeyleri doğru olarak öngörmediğinizi gösterir.

Toplam sabit sermaye yatırımları önemli. Ancak bunun hem sektörel muhteviyatı hem de sürdürülebilir olması önemli. Toplam kamu yatırımları artışı 2003, 2004 yılında negatif, 2008 yılında yine negatif. Keza, kamu sabit sermaye yatırımlarında da durum aynı. Böyle bir durum nasıl millî gelir büyümesinin sağlıklı olmasına yardımcı olacak? Kaldı ki, Sayın Bakanın ifadelerinden bu anlaşılıyor.

AKP geldiğinden beri, tasarrufların millî gelir içindeki payı 22’lerden 23’lere yükseldi. Özel kesim tasarrufları ise yüzde 30’lardan 20’lere geriledi. Hem özel kesim tüketimini artırdınız hem de özelde harcanabilir gelirin millî gelire oranını düşürdünüz. Bunun diğer bir anlamı, özel kesimde tüketimi teşvik ederken özel kesimin yasama içinde harcanabilir gelirinin payını azalttınız. Bütün bunlara rağmen, 2006 yılında pozitif olan kamu kesimi yatırım tasarruf farkı yine negatife dönmeye başladı. 2008 yılında ulaştırma yatırımlarının toplam sabit sermaye yatırımları içindeki payı düşüyor. Sabit sermaye yatırımlarında, enerji ve tarım sektörlerinde bir gerileme gözüküyor. Yani, artış negatif. Eğitim sektöründe de artış yok hemen hemen. 2008 yılında kamu sektörüne baktığımızda, sabit fiyatlarla, tarım, enerji, ulaştırma, turizm, eğitim, sağlık ve diğer hizmetler sektöründe reel olarak yatırımlarda azalma görüyoruz. Keza, 2007 yılında da ulaştırma sektörü yatırımları yüzde 8,7 azaldı. Hükûmetin istediği, günü kurtarmak. İstikrarlı ve sürdürülebilir bir yatırım hele kamu yatırım politikası bu kadar inişli çıkışlı ve zikzaklı olmaz. Bakıyorsunuz, bir yıl yüzde şu kadar artıyor, ertesi yıl yüzde şu kadar düşüyor. Bu durum bile, istikrarlı bir ekonomik ortamın yaratılamadığını çok açık ve net şekilde gösteriyor. En hareketli olarak ifade ettiğimiz ve büyümenin motoru olarak adlandırılan konut sektöründe bile yatırımların artış oranı 2008 yılında yarı yarıya azalıyor. Keza, tarım sektöründe de durum benzer bir gelişme gösteriyor. Enerji sektöründe artış oranı düşüyor. Şöyle baktığımızda, inşaat ruhsat izinlerinin bu yılın ilk üç ve altı aylık göstergelerinde bir azalma olduğunu görüyoruz. 2007 yılında sosyal güvenlik kurumları devlet prim giderleri bütçede 10,1 milyar YTL -biraz önce ifade edildi bunlar- bunun gerçekleşmesi 5,9 gözüküyor. Bu, kanunun uygulanamamasından kaynaklanan bir şey olarak ifade edilebilir. Açığın üzerine en azından bunun bir kısmını ilave edeceksiniz. Vergi iadeleri gerçekleşme tahmini, 2007 yılında gerçekleşme tahmininden yüzde 21 daha fazla gözüküyor. 2008 ödeneği ise 2007 yılının yüzde 14 altında. Biri bize bu rakamları açıklamalı. Bu rakamlar güvenilir olmaktan çıkmış. Revize edilmiş 2007 yılı hedefimiz bütçe açığı açısından basında yer alan kadarıyla, daha önce biz yanlış anlamadıysak, 8,5 milyar YTL’ye düşmüştü. Sonra bu hedeflerden niye vazgeçildi? Telekom’un özelleştirilmesinin taksiti, yerine tamamının peşin gelişini de dikkate almak gerekir. Bu da öngörülmeyen bir gelir idi.

Diğer taraftan, ağustos ayı kamu hesapları bültenine baktığımızda, tarımsal destekleme ödemelerinin hemen hemen tamamının harcandığını görüyoruz. Bazı AKP sözcüleri, Genel Kurulda yaptıkları konuşmalarda, tarımsal destekleme ödemelerinin yılın son iki ayında da yapılacağını ifade ettiler. Hükûmet ek ödenek talebinde mi bulunacaktır, bunların netliğe kavuşması gerekir. Burada tarımsal destekleme için ayrılan kaynakları nisan, mayıs, haziran aylarında, seçimlerde çiftçilerimizin aldatılmasında kullandınız. Yaklaşık toplam 5,3 milyar YTL’lik ödeneğin 3,8’ini bu üç ayda kullandınız. 2 milyar YTL’lik KÖYDES Projesi ödeneğinin yüzde 75’ini seçim öncesi kullandınız. Bu da suistimal edildi. BELDES Projesi de aynı. Hatta başlangıç ödeneği de aşıldı. 2007 yılında bütçe açığının en az 20 milyar YTL olması söz konusu. Açığı 8,5 milyar YTL’ye revize eden veya ettiren kimdi, bunu bilmek gerçekten kamuoyunun hakkı.

Mahalli idarelere yaptığınız sermaye transferinin çok büyük bir kısmını nisan, temmuz aylarına yoğunlaştırdınız. 2008 yılı bütçe tasarısında giderler yüzde 9,6 artıyor. Bütçe gelirleri artışı da düşük. Vergi gelirleri artışı ise, yüzde 13,3.  GSMH’nin artışını da dikkate aldığınızda, böyle bir vergi artışı için ya ilave kaynak bulmak lazım -bu yeni vergi demektir- yahut ekonomide sektörel gelişmelerde vergi gelirlerini etkileyecek farklı bir radikal dönüşüm düşünüyorsunuz demektir. Bunu da anlamak mümkün değildir.

2007 yılında özel tüketim, ithalden alınan KDV gerçekleşme tahminleriniz bütçe rakamlarının oldukça gerisinde. 2008 yılında ÖTV yüzde 15, ithalden alınan KDV yüzde 17 artıyor. Reel büyüme yüzde 5. Bunları hep vasıtalı vergi olarak dar gelirlilerden alacaksınız. Şimdi bu bütçe AKP’ye göre samimi bir bütçe mi olacak? Bu bütçe adil bir bütçe mi olacak? Size, Denizlili bir sanayicinin, Sayın Başbakan yardımcılarının birisine söylediklerinden bir kısmını aktarmak istiyorum. “Sayın Bakanım havlu, bornoz üzerinde ihracat ağırlıklı çalışmaktayız. 2006 yılında 3.100 olan çalışan sayımızı bu yıl itibarıyla 2.400 kişiyle sınırlandırmış bulunmaktayız. 2008 yılındaysa, işletmemizin yarı kapasitesini yurt dışına taşıyacağız.

Sayın Bakanım, serumla yaşam savaşı vermekteyiz. Ancak, serumun son damlacıkları da bitmek üzere. Firmamız 2005-2006 ve 2007 yıllarında 245 milyon dolar ihracat yaptı. Geçen hafta yatırım araştırması yapmak için Mısır’a gittim. Bayram sonrası da Pakistan’a giderek bir araştırma daha yapacağım. Tekstilcinin bu çıkmazdan kurtulabilmesi için bizim sizlerden istediğimiz, çok acil, komşu illerimize verilen teşvikten yararlandırılmak. Bu durum belki yabancıların küçük küçük geriye gidişlerine ve artçı depremlerine neden olabilir. Ancak, bu uygulama uygulanmazsa, ileride çok büyük depremlerin yaşanması sürpriz olmayabilir.”

Bunu, bu kadar ihracat yapan bir sanayici, Sayın Başbakan Yardımcısına, bir toplantı esnasında, gayet samimi olarak ifade ediyor. Peki, bu sorunun çözülmesinin Hükûmet tarafından bir niyet var mı? Hâlen uygulanmakta olan teşvik politikasının bir işe yaramadığı ortada. Bana Denizli’de bu ülkenin teşvik politikasıyla ilgili ifade edilen çok enteresan. Sanayiciler diyor ki: “Denizli il sınırını geçtiğinizde, belki 1 kilometre, Denizli merkezinden 100 kilometre, size teşvik avantajları sağlıyorlar. Yani, Denizli ilinden fabrikalarımızı söküp 100 kilometre ileriye götürdüğümüzde teşvik avantajlarımız var. Bu durumda rekabet avantajımız artıyor. Ancak, fabrikayı oraya götürebilecek mecalimiz yok. Eskiden Afyon’dan Denizli’ye işçi gelirken, şimdi uygulanan teşvik politikası sayesinde fabrikalar sökülüp oralara götürülmeye başlandı.” diyorlar. Buna, kurda yedikleri darbe de dahil değil.

Sayın Başbakanın “bölgesel teşvikten sektörel teşviğe geçeceğiz” mealindeki sözlerinin arkası gelmedi. Muhteviyat hakkında ise bir bilgi yok. En azından bizim bildiğimiz yok.

Sayın Abdüllatif Şener’in söyledikleri de ortada. Sayın Şener AKP Hükûmetinin Başbakan Yardımcısıydı, daha önce de Maliye Bakanlığı yaptı. Sayın Şener’in dahi Hükûmetin kurulduğundan yana bir şey yapmadığı mealindeki sözleri basında yer aldı. Uygulanan politikalarla, ithalat artışını kontrol edebilen, üretimi teşvik eden, rekabet gücümüzü artırabilen bir politikanın acilen Hükûmetin gündemine alınması lazımdır. Teşvik politikası düzenleme amacı ve imkânı var ise, Hükûmetin bir an önce bu politikayı devreye sokması gerekir. Biraz önce istihdam üzerindeki yüklerden bahsedildi. Bir Sayın Bakan bunun kaldırılacağını ifade etti, kaldırılması gerektiğini ifade etti, bir Sayın Bakan da bunun olmayacağını -basından görüyoruz- ifade etti. Aksi hâlde bu Hükûmet sanayicinin ve ekonominin problemlerini çözemeyecek ve katlatarak büyütecektir. Şimdi Merkez Bankasına mahalle baskısı uygulanmaya başlamıştır. En azından kamuoyunun algılaması budur. Böyle bir baskının devamı Hükûmetin kendi ayağına ateş etmesi demektir. “Hükûmet kendi uyguladığı politikadan vazgeçecek ama vazgeçemediği için kendinin de söylemediği şeyleri başkası aracılığıyla mı söyletmektedir?” diye kamuoyunda düşünülmeye başlanmıştır. Ama Sayın Bakan Merkez Bankasının bu konuda bağımsız olduğunu geçen konuşmalarında çok net bir şekilde ifade etti. Merkez Bankası Başkanı bilgi verirken Hükûmete bunlar sorulmuyor mu, konuşulmuyor mu? Bir önceki Hükûmet döneminde kur konusunda kabine içi tartışmalar kamuoyu önünde yapılmaktaydı. Bu nasıl iştir? Siz fert başına GSMH’yi dolar bazında bir yıl sonrası için hedefliyorsunuz. Zımnen bir kur ortaya çıkıyor. Bunları hem Yüksek Planlama Kurulunda hem de Bakanlar Kurulunda tartışıyorsunuz ve kamuoyuna ekonomik programınızı açıklıyorsunuz. Sanki hiç böyle bir şey olmamış gibi, ondan sonra Merkez Bankasına vur abalıya. İçeride konuştuğunuz ekonomik programdan, kurdan veya hesaptan veya ne yapıldığından farklı haberleri mi oluyor? Bunu anlamak mümkün değil. Uygulanan program Türk sanayicisini alan dışına çıkarıyor. İşte, dâhilde işleme rejimleri uygulamaları örneği ortada. Büyüme hızımız gelişen ekonomilerin büyüme hızının altında. Onda geri kalmışız. İhracat iyi gibi gözüküyor ancak artış oranı düşüyor. İhracatta kullandığımız dahilde işleme rejimi üretimin ve sanayinin yapısını bozmaya başladı ki, Sayın Bakan bunu samimi bir şekilde ifade etti daha önce. Birkaç gün önce Merkez Bankası Sayın Başkanı açıklamalarda, enflasyon tahminlerinin daha yukarı çekildiğini, elektrik fiyatlarındaki artışın bir an önce yapılması gerektiğini, bunun da enflasyonu artıracağını, herhangi bir askerî operasyonda olabileceklere karşı tedbirli olduklarını, harcama hedeflerine bağlı kılınacağı varsayımına inanmak istedikleri tarzında açıklamalarda bulundu. Sayın Devlet Bakanı Mehmet Şimşek ise, KDV indirimlerinin erken yapıldığını, sigorta primlerinde indirimin şimdiden yapılamayacağını ifade ediyor. Sanki başka bir hükûmetin bakanı. Sayın Devlet Bakanı Şimşek’in IMF ve Dünya Bankası toplantılarından dönerken gelir artırıcı ek önlemler alınacağını ifade ederek, 2008’in mali disipline dönüş yılı olacağını ifade etmesi ki, basından öğreniyoruz doğru ise- bunu söylemesi, söylenen mali disiplinin ne olduğunu göstermesi açısından önem ifade etmektedir.

Harcamalara ilişkin ise, bazı harcama kalemlerinin başlangıçta öngörülen rakamların altına inmesi gerekiyor ifadesi de bir diğer enteresan bakış tarzıdır.

Bir de şu elektrik zammı meselesi var. Gerçi televizyonda programda yayınlandığı için oradan işittim, mart ayından itibaren farklı bir yöntemin uygulanacağı ifade edildi ama biz bu konu üzerinde çalışırken, bu mesele hakkında nasıl bir çözüm yoluna ulaşılacağını henüz öğrenmemiştik. Şu anda da bir netlik yok. Hangi bakan, ne zaman, nerede bu zammı açıklayacak, bu hususta bir kere kesin karar verilirse, kamuoyu da rahatlayacak, sanayiciler de rahatlayacak. Önce zammın yapılacağı, sonra otomatik fiyatlandırma mekanizmasına geçileceği, daha sonra da özel sektör yatırımının bu sektöre çekileceği yine aynı Bakan tarafından ifade edilmektedir. Bu doğru mudur?

Anadolu’da vergi borçları nedeniyle banka hesaplarına el konulan on binlerce mükellef -basından öğrendiğimiz kadarıyla- feryat etmektedir. Bu gelişme bütçe açığının kapatılmasına yönelik bir çalışmanın sonucu mudur? Yoksa, gerçekten vatandaşların ödeyememe gibi bir sorunla ekonomik anlamda karşılaşmalarının bir sonucu mudur? Benim kendi bölgemde, Denizli’de de bu yönde feryatlar gelmeye başladı. Belgeler geldikten sonra Sayın Bakana arz edeceğiz.

Şimdi bir diğer husus: İstihbarat Teşkilatı, Millî Güvenlik Kurulu, Millî Savunma Bakanlığı, emniyet ve jandarmanın 2008 yılı başlangıç ödenekleri 2007 başlangıç ödeneklerine göre yüzde 2,9 civarında artmakta.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

EMİN HALUK AYHAN (Devamla) – 2007 yılı sonu ödenekleri dikkate alındığıysa, muhtemelen 2008 yılı için ödenek artışı negatife dönecektir. Bunun anlamı, bu kuruluşlara ayrılan ödeneklerin 2008 yılı için gerçekçi olarak belirlenmediğidir. Burada ifade etmek istediğim şey: 2008 yılı içinde bu kuruluşlarımızın herhangi bir nedenle ilave ödenek talepleri oluştuğunda sıkıntıya düşersiniz. Bu nedenle, hem harcama ödeneklerinin bu kuruluşların gerçek talepleri doğrultusunda belirlenmesi, aynı zamanda da harcama karşılıkları olarak gelirler için şimdiden ilave önlemlerin alınması gerekir. 2008 yılı içerisinde ilave gelir artırıcı önlemlerle gelip yeni zam ve vergi ortaya çıkarmayın. Bize de “bunu dile getirmemiştiniz” diye bir ifadede bulunmayın. Sorunu daha gerçekçi bir şekilde burada tekrarlayalım.

Şimdi, Maliye Bakanlığındaki arkadaşlarımızın -bürokrasiden geldiğimiz için- diğer teşkilatlardaki arkadaşlarımızın bu işleri hazırlamak için çok büyük bir gayret sarf ettiklerine samimiyetle inanıyoruz. Fakat, burada önemli olan hadise, Hükûmetin, idarenin o kuruluşlara bakış açısının net bir şekilde o kuruluşları teşvik edici anlamda olması gerekir. Ben şahsen Sayın Bakanın bu konuda çok samimi davranacağına inanmak istiyorum. Ancak, Sayın Başbakanın, Genel Kurulda, Hükûmet programı müzakereleri esnasında Sayın Çebi’ye söylemiş olduğu, ifade ettiği sözlerden, Maliye teşkilatına, defterdarlara, vergi memurlarına, vergi kontrol memurlarına nasıl baktığını ben yanlış anlamış olmak istiyorum. Böyle bir bakış tarzı hoş bir bakış tarzı değil. Bunu ifade etmek istiyorum.

Şimdi, gelelim özelleştirmeye. Belki bunların hepsini, detay olarak, her kurum görüşülürken vergi gelirlerini vesaireyi Bakanlık bütçesi esnasında da detay olarak konuşabiliriz. Zaman darlığından, çok kısa olarak bazı şeyleri ifade etmek istiyorum. Şimdi, özelleştirmede ne var? Özelleştirmede verimlilik önemli, rekabet o kuruluşların, özelleştirdiğiniz kuruluşların rekabet şansını elde etmesi önemli. Bu kriterlere dikkat edilip edilmediği özelleştirme esnasında önemli. Bazı kuruluşları satıyorsunuz, sattıktan sonra ilgili bölgede o kuruluşların imar planları üzende revizyon yapılıyor. Bu, rantı birilerine aktarmak demektir. Bu hususlarda çok dikkatli olunması gerekir. Bu hususun dikkate alınması lazım.

İkincisi: Elektrik dağıtımı için yapılacak ihalenin hazırlanması hatta teklif alma aşamasının neticelendirildiği bir aşamada Sayın Başbakan bunun ertelendiğini söyledi. O gün basından, televizyondan gördüğüm kadarıyla, Sayın Bakan da bunu televizyonlardan, muhabir arkadaşların ifadesinden öğrendi ve “Sayın Başbakan söylüyorsa doğru söylüyordur.” dedi. Bunun vakası budur. Buradaki hadise: Bir iletişim kopukluğu var.Hadisenin burada iyi değerlendirilmesi lazım.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Ayhan, son iki dakikayı veriyorum. Ek sürelerin hepsini kullandınız.

Buyurun.

EMİN HALUK AYHAN (Devamla) – Özellikle teknik personel olarak alanında çalıştırılmaya başlanan uzman çavuş ve benzeri askerlerimizin özlük haklarının da fedakârlıkları karşısında değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Hükûmetin de bunu dikkate alacağına inanmak istiyorum, inanıyorum.

Şimdi, tarımsal destekleme ödenekleri, bunlar da azalmaya başladı. Çiftçi, özellikle son sıralarda sıkıntıya giriyor. Bunları ilgili bakanlıkların bütçesinde detaylı olarak ifade etmemiz mümkün. Bu nedenle konuşmamı da fazla uzatmak istemiyorum.

Teşekkür ediyorum.

Saygılar sunuyorum Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Ayhan’a.

Sayın Öztürk, buyurun.

HARUN ÖZTÜRK (İzmir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Komisyonumuzun değerli üyeleri, Sayın Bakan, kamu kurum ve kuruluşlarımızın değerli temsilcileri ve saygıdeğer basın mensupları; 2008 merkezî yönetim bütçe tasarısının geneli üzerinde görüşlerimi açıklamak üzere söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Görüşlerimi ifadeye geçmeden önce, şehitlerimize  Allah’tan rahmet, yakınlarına ve ulusumuza başsağlığı, kahraman Silahlı Kuvvetlerimize de yürüttüğü mücadelede başarılar diliyorum.

Değerli arkadaşlar, gerek Sayın Bakanın gerekse bürokratlarının bütçe sunuş konuşmasını hazırlarken çok rahat bir ruh hâli içinde olmadıklarını düşünüyorum. Gerçeğin sunulmaya çalışılandan biraz farklı olduğunu bile bile, siyasetçilerin isteği doğrultusunda inanmadığı şeyleri yazmaları bürokratlar için kolay olmasa gerek. Bir kere, genel tabloyu olumlu gösterebilmek için zorlanılan her konuda mevcut rakamların 2002 yılının daha kötü olan rakamlarıyla kıyaslanması, sunuşu kaleme alan arkadaşların çok rahat olmadıklarını ortaya koymaktadır. Üstelik, her seferinde, 2002’nin kötü rakamları cımbızla çekilerek kullanılmıştır. Bir kere, Hükûmetin ne kadar başarılı olduğunu göstermek için 2002 yılı rakamlarının kıyaslamaya esas alınmasını, değerlemenin sağlığı açısından doğru bulmadığımı ifade etmek isterim. Çünkü, bu yıl, 2002 krizi nedeniyle bozulan makro ekonomik dengelerin rahmetli Ecevit Hükûmeti tarafından yeniden rayına oturtulduğu yıldır. Kamuoyu bu krizin nedenlerini bugün çok daha sağlıklı değerlendirebilmektedir.

Değerli arkadaşlar, 2002’ye göre daha kötü olan ve kullanmadıkları bazı göstergelere ben de aşağıda işaret edeceğim. Ben de devletin rakamlarına dayanarak Türkiye ekonomisinin, Sayın Bakan ve Hükûmeti tarafından gösterilmeye çalışıldığının aksine, çok iyi yolda olmadığını hatta aşağıda belirteceğim bazı rakamlarda 2002’den de kötü olduğunu, önümüzdeki dönemde birçok riskle karşı karşıya olunması gerektiğini açıklamaya çalışacağım.

Beğenmediğiniz 2002 yılında yüzde 7,9 olan büyüme oranı 2006 yılında yüzde 6 olmuş, 2007 yılında bu artışın yüzde 5’e düşmesi beklenmektedir. 2002 yılında tarım kesimi yüzde 6,9 büyümüşken, 2006 yılında yüzde 2,9 oranında büyüyebilmiş ve 2007 yılında da büyüme değil yüzde 3 oranında küçülme beklenmektedir. Tarımın 2002 yılında gayri safi millî hasılaya katkısı yüzde 11,7 iken, 2006 yılında katkı oranı yüzde 9,2’ye düşmüştür. Tarım 2003 yılından bu yana 18 çeyreklik dönem içinde 7 çeyrek küçülmüştür. 2002 ve 2006 yılları arasında tarım kesiminde 1 milyon 370 bin kişi işini kaybetmiştir. 2007 yılı ikinci çeyreği için açıklanan yüzde 3,9 oranındaki büyüme 2003 yılından bu yana aynı dönem için gerçekleşen en düşük büyüme rakamıdır. Bu oran, önümüzdeki dönem için tehlike sinyallerinin habercisi olarak görülmelidir. Bu nedenle, hem iç dinamikler hem de 2007 yılında dünya ticaret hacmi ile dünya üretimindeki düşme eğilimi 2008 için öngörülen yüzde 5,5’luk hedefin gerçekçi olmadığını ortaya koymaktadır. Gerçekleşen büyüme yeni yatırımlara değil ithalata ve nispeten canlılığını koruyan ihracat sektörüne, mevcut yatırımların kapasite oranlarının artırılmasına, yeni istihdama değil mevcut çalışanların daha fazla mesai yapmalarına, reel ücretlerde gerilemeye rağmen nispi verimlilik artışlarına dayanmaktadır. 22 çeyrekten bu yana büyüyen ekonomi övünç konusu yapılmasına rağmen, bu büyümenin ithalata dayalı hormonlu bir büyüme olduğu, istihdam yaratmadığı, yerli sanayiyi çökerttiği ve tarımı bitirdiği unutulmamalıdır. Son dönemde, kamu harcamaları artarken özel sektör harcamalarının azaldığını, özel sektör sabit sermaye yatırımlarının bir önceki döneme göre yüzde 24,3 oranında gerilediğini, Hükûmetin geçmişte övündüğü dayanıklı tüketim malları üretim ve satışlarında gerileme olduğunu görmekteyiz. Örneğin, 2007 yılı ilk sekiz ayında buzdolabı ve çamaşır makinesi yurt içi satışları bir önceki yılın aynı dönemine göre azalırken, ithalatı artmıştır. İlk dokuz ayda otomobil yurt içi satışları azalmıştır. Kişi başına millî gelir hesabında kullanılan yıl ortalaması nüfus rakamları da TÜİK’in açıkladığı illere göre yıl ortalaması nüfus projeksiyonlarına uymamaktadır. 2000 yılı nüfus sayımında ortaya çıkan çarpıklık giderilmeden bu yıl için kişi başına millî gelir hesaplanırken 2005 yılına gelindiğinde, Türkiye’deki nüfus artışı gerçeğine ters düşen yüzde 0,4’lük artış oranının kişi başına millî gelir hesaplanmasında kullanılmasını Komisyonumuzun dikkatlerine sunmak istiyorum. Doğal olarak, nüfus artışlarını gösterirseniz, kişi başına millî gelir de 5 milyon dolarlık psikolojik rakamın üzerine çıkar. Nitekim öyle olmuştur. 2005 yılı için ilan edilen rakam 5.008 dolardır. Düşük döviz kuruna dayalı dolar cinsinden açıklanan kişi başına millî gelir rakamları artık vatandaşlarımızı çok fazla ilgilendirmemektedir.

Değerli arkadaşlar, bir diğer gerçeğimiz de artan millî gelirin Türkiye’de adil dağıtılmaması ve yaratılan katma değerin çoğunun yurt dışına transfer ediliyor olmasıdır. 73 milyon vatandaşımızdan yaklaşık 20 milyonunun yoksulluk sınırı altında yaşıyor bulunması, 1 milyonunun da açlık sınırı altında boğuşuyor olması, AKP Hükûmetini pek ilgilendiriyor görünmemektedir.

Değerli arkadaşlar, üretime baktığımızda 2007 yılı mart ayından bu yana önceki yılların aynı dönemlerine dönük üretim artışları düşmektedir. Tekstil ürünleri imalatı üretim endeksi, 2004-2005 ve 2006 yıllarında üst üste üç, giyim eşyası imalat üretim endeksi ise 2005 ve 2006 yıllarında üst üste iki kez gerilemiştir. Dayanıklı tüketim mallarındaki satışların azaldığı, ürettiğini satamayan firmaların stoklarını artırdığı bir dönemde Hükûmetin bu mallar üzerindeki ÖTV’yi artıracağı yönünde alınan sinyaller, Bakanlığın gelir artışı kaygılarına dayalı bir bocalama içine girmekte olduğunu göstermektedir. 2006 yılında kapanan şirket sayısı 2002 yılında kapanan şirket sayısının yaklaşık üç katı. 1999 yılında kapanan şirket sayısının 6,7 katıdır. Büyümenin kaynağı yatırım ve üretimdir. Bütçeden kamu yatırımları için yeterli kaynak ayırmayıp “biz kamu olarak yaptığımız yatırımların büyüklüğüne değil, asıl özel sektörün yatırım yapması için uygun ortamı hazırlayıp hazırlamadığımıza bakarız” demek kamunun yatırım yapmamasının mazereti olamaz. Elbette özel sektör için uygun yatırım ortamını hazırlamak hükûmetlerin görevidir. Ancak, beş yıldır iktidarda olan bir Hükûmetin, seçimden sonra hazırladığı yeni üç aylık eylem planlarına, sanki iktidara yeni geliyormuş gibi, bu konuları dahil etmesini yadırgadığımı ifade etmek isterim.

Değerli arkadaşlar, ülkemizde bölgeler arası bir gelişmişlik farkı gerçeği vardır. Bu farklılık giderek bir güvenlik sorunu hâline gelmiştir. Bugüne kadar klasik teşvik mekanizmalarını işleterek bölgeler arası kalkınmışlık farkını gidermek üzere özel sektörü bölgeye yönlendirme konusunda bir ilerleme kaydetmediğimiz ortadadır. 2006 yılında teşvikli yatırımların yüzde 9,1’ini bölgeye yönlendirebilmişiz. Tutar bakımından 2,1 milyar olduğunu görüyoruz. 2007 yılının ilk sekiz ayı rakamı da sadece 1,6 milyar YTL’dir. O hâlde, aynı yönteme devam ederek hedefe ulaşılması mümkün görülmüyor. Kamu bölgeye yatırım yapmak zorundadır. Bunun için bölgeler arası gelişmişlik farkı giderilinceye kadar kamu kaynaklarından ayrılacak bir payın bölgedeki kamu yatırımlarına tahsis edilmesini düşünmeliyiz.

Öte yandan, 2006 yılı teşvikli yatırımların sadece yüzde 22’sinin 49 teşvikli il kapsamına gidebilmiş olması da uygulamakta olduğumuz teşvik yöntemini gözden geçirmek zorunda olduğumuzu ortaya koymaktadır. Bu nedenle ihracat artışı ve ithalat ikamesinin etkilerinin yeni teknoloji getirip getirmeme durumunu, rekabet gücüne ve istihdam yaratmaya katkısını, göz önüne tutarak, yatırımları sektörel bazda teşvik edecek mekanizmalar ortaya koymalıyız.

Değerli arkadaşlar, iç tasarrufların yetersizliğini nedeniyle bağımsızlığımızı tehdit etmeyecek, uygun koşullarda ihracat ve istihdam artışı sağlayacak yeni teknolojiler getiren uluslararası doğrudan yabancı yatırımlara kimsenin karşı çıkması mümkün değildir. Ancak son yıllarda ülkemize giren ve Hükûmet tarafından bir övünç meselesi yapılan bu yatırımların yukarıda sayılan amaçları gerçekleştirdiğini ne yazık ki söylememiz mümkün değildir. Bu yatırımlara baktığımızda dörtte 1’inin özelleştirme kapsamında hazır tesisleri satın almak için geldiğini görüyoruz, kalan kısmının yatırım, üretim ve istihdam yaratmak için geldiğini ne yazık ki yine söyleyemiyoruz. Onların da tamamına yakını Türkiye ekonomisinde kurulu tesislere ortak olmak üzere gelmişlerdir. Ayrıca, gelecekte bunların yapacakları yatırım gelirleri ve kâr transferleri de cari işlemler dengemizi zorlayacak kalemler olacaktır. Dünyada, bu yatırımlarda 2003 yılından başlayarak bir artış seyri gözlenmektedir.  2006 yılında yaklaşık 1,3 trilyon dolara ulaşmıştır ve bu yatırımları çeken ülke sıralamasında Türkiye 2002 yılında 53’üncü sıradayken, 2006 yılında 16’ncı sıraya yükselmiştir. Ancak ifade ettiğim gibi, 2006 yılında 20,1 milyar dolarlık bu yatırımın 17,2 milyar dolarlık kısmının sermaye bileşeni; 2,9 milyar dolarlık kısmının da gayrimenkul alımları için gelmiş olması, buna karşılık yeni yatırım için gelen tutarın, dikkatlerinizi çekmek istiyorum, sadece 144 milyon dolarda kalması oldukça düşündürücüdür. Oysa bizimle birlikte bazı ülkelere baktığımızda, Polonya’ya giden yatırımın yüzde 42’si, Macaristan’a gidenin yüzde 36’sı, Çek Cumhuriyeti’ne gidenin de yüzde 49,4’ü yeni yatırım yapmak üzere bu ülkelere gitmiştir.

Ayrıca 2002–2006 döneminde Türk girişimcilerin de yurt dışına 6,3 milyar dolar azımsanamayacak bir sermaye götürdüklerini de burada belirtmeliyiz. Dolayısıyla bu sermaye için, biraz önce söylediğimiz uygun yatırım ortamı gerçekleşmiş olsaydı, bugün yaklaşık 63 bin kişi iş imkânına kavuşmuş olacaktı.

Değerli arkadaşlarım, cumhuriyetin kazanımlarından satılacak tesislerimiz de kalmadığına, vergi gelirleri düşmeye, kayıt dışı ekonomi ve yolsuzluk artmaya devam ettiğine, düşük kur, yüksek faiz politikası da uzun süre sürdürülemeyeceğine göre, Hükûmet denizin bitmekte olduğunu görmelidir. Cumhuriyetimizin ekonomik alanda kazanımlarını kastederek seçim meydanlarında “Ne komünist ülkeymişiz, sat sat bitmiyor” diyen Sayın Bakana özelleştirilecek kamu kaynağının tükenmekte olduğu şu günlerde, okumadıysa Sayın Tahsin Yücel’in “Gökdelen” adlı romanını okumasını tavsiye ederim. Kim bilir belki o zaman yargının özelleştirilmesini de gerçekleştirilebilir bir hedef olarak görebilirler.

Değerli arkadaşlar, 2007 yılında özelleştirme nedeniyle yaklaşık 21 bin 193 kişi, 657 Sayılı Kanun’un 4/C maddesi diye bilinen geçici personel statüsüne alınmıştır. Dolayısıyla geçmişte sendikal hakları, toplu sözleşme hakları olan bu işçilerimiz, bugün, en doğal aile birleştirmesi nedeniyle bile nakil hakkına dâhi sahip değiller ve iş güvencesinden yoksun bir şekilde yeni bir istihdam statüsü yaratmış bulunuyoruz. 85 yılından bu yana net 29,9 milyar dolarlık özelleştirme geliri elde etmişiz ve Özelleştirme İdaresi Başkanlığının verilerine göre, 2004 yılı sonu itibarıyla rakamlar, yaklaşık 3,9 milyar doları borçlanma olmak üzere, 14,3 milyar dolarlık kaynağa karşılık, 3,9 milyar dolarlık borç ödemesi ve 13,9 milyar dolarlık kullanım görmekteyiz  2004 yılına kadar. Bu hesaba biz “sıfıra sıfır elde var sıfır” deriz.

Değerli arkadaşlarım, AKP Hükûmeti döneminde 602,3 milyar YTL tutarında iç ve dış borç ödemesi yapılırken, 708,8 milyar YTL tutarında yeniden borçlanmaya gidilmiştir, yani, borcu borçla ödüyoruz. Bir taraftan borcu borçla öderken, diğer taraftan faiz dışı fazla yaratmak için kemerler sıkılmıştır. Faiz dışı fazla için çalışanların ve emeklilerin reel ücretleri yıllarca geriletilmiş, eğitim, sağlık ve güvenlik gibi devletin temel işlevlerini yerine getirmesinde aksamalara yol açma pahasına bu hizmetlere daha az kaynak ayrılmış, sağlıkta çalışanlara ve emeklilere katılma payı adı altında bedel ödeterek, sağlık hizmetlerinin giderek paralı hâle gelmesinin yolu açılmıştır. AKP Hükûmeti döneminde adına bütçe disiplini denilen bu tedbirler sonucunda toplam 152,8 milyar YTL tutarında faiz dışı fazla sağlanmıştır. Bu tutar yatırımlara ayrılabilseydi, bugün, yaklaşık 1 milyon işsizimiz iş imkânına kavuşmuş olacaktı.

2007 yılı eylül sonu itibarıyla AKP Hükûmetinin bıraktığı borç veya devam edeceği aynı politikalarla, 133,6 milyar dolardır. Rahmetli Ecevit Hükûmeti dönemindeki toplam borç artışı ise 71,7 milyar dolar idi. Ecevit Hükûmetinin aşağı yukarı bu borç artışını ne için yaptığını biliyoruz. Borç artışının aşağı yukarı 50 milyar dolarlık kısmı yıllardır içi boşaltılan bankaların yeniden yapılarının güçlendirilmesine harcanmıştır. Pekâlâ, daha yapıldığı yıl onarımına başlanan duble yollar dışında, Hükûmet elle tutulur ne yaptı ki dönemlerinde borçlarımız 133,6 milyar dolar arttı. Özel sektörün de aynı dönemde borcu, 2002 de 43,2 milyar dolarken 138,5 milyar dolara çıkmış ve dolayısıyla toplam borç içindeki payı da yüzde 33,3’ten, 61,2’ye yükselmiş ve çoğunluğu da kısa vadeli borçlar, dolayısıyla konunun ciddiyetini kavramalıyız.

Borçların gayrisafi millî hasılaya oranının düştüğünü, vadelerinin uzatıldığını, nominal faizlerin gerilediğini söyleyerek ne kendimizi ne de halkı aldatalım. Reel faizlerin hâlâ yüzde 10’lar düzeyinde sürdüğünü hepimiz biliyoruz. Değerlenen YTL karşısında gerçek değerinde seyretmeyen dolar kuruna dayalı bir millî gelir hesaplarını esas alarak yapılan değerlendirmelere de çok fazla bel bağlamayalım diyorum.

Değerli arkadaşlarım, görüldüğü üzere devletin, temel hizmetlerini aksatma, çalışanları ve emeklileri mağdur etme, yeni yatırımlara kaynak aktaramama pahasına bütçede sağlanan faiz dışı fazla, borçlarımızın azalması bir yana artmasını önleyememiştir. Bu nedenle bu konuda bilinen yöntemlerin sürdürülmesinde ısrar etmenin kalıcı bir yanı bulunmamaktadır. O hâlde enflasyon hedefinin yüzde 4 olmasına karşılık reel faizlerin, enflasyon hedefinin 2 katının da üzerine çıkarak yüzde 10’lar düzeyinde seyretmesine uzun süre seyirci kalmamalıyız.

Geçmişte sadece bu yüksek faiz, düşük kur politikasından rahatsızlığımızı Demokratik Sol Parti olarak ısrarla sürdürmemize rağmen, sesimizi yeterince duyurabildiğimizi söylemem mümkün değil. Ancak bugüne geldiğimizde artık bu yanlışlığın, sadece bizim tarafımızdan ifade edilmiyor, ekonominin aktörleri tarafından, yani eli taşın altında olanlar tarafından da feryat hâlinde dile getiriliyor. Hatta Hükûmetin kendi içinde de farklı seslerin bu konuda yükseldiğini görüyoruz. Bu yabancı yatırım sahipleri de geçtiğimiz günlerde kur politikası ve giderek artan maliyetlerden yakınmakta ve bu politika devam ederse Türkiye’de tekstilde üretim yapan firma kalmayacağını söylediklerini burada belirtmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, dış ticaret ve ödemeler dengesine baktığımızda durumun yine, maalesef çok tozpembe görünmediğini söylemeliyim. 2003 yılından 2007 yılına doğru grafiğe büyüme eğrisini çizgimizde bir düşüş eğilimi görüyorsunuz. Aynı dönemde dış ticaret açığına baktığınızda çok daha sert bir düşüş görüyorsunuz. Eğer, bu seriyi geçmiş yıllardan, 90’lı yıllardan bu yana devam ettirirseniz, ne zaman dış ticaret açığı vermişseniz, o zaman ekonominizin pozitif olarak büyüdüğünü, dış ticaret açığında toparlanma yaptığınız yıllarda da negatife döndüğünüzü görüyorsunuz. Bu, ekonomimizin son yıllarda tümüyle, hem ekonomimizin hem ihracatımızın dışa bağımlı hâle geldiğini göstermektedir. Biraz önce söylediğim eğrilerin eğilimi, yani büyüme negatife doğru bir seyir izlerken dış ticaret açığının daha sert bir şekilde düşüşe devam etmesinin bundan böyle dış ticaret açığıyla da büyümeyi pozitif rakamlarda tutamayacağımızı göstermektedir. Yine, Hükûmet iktidarda bulunduğu dönemde ihracatta yüzde 174’lük artış sağlarken, ithalatta yüzde 204’lük bir artış sağlamıştır. Aynı dönemde 336 milyar dolarlık ihracata karşılık, ithalat 530,8 milyar dolar artmıştır. Toplam dış ticaret açığı 194,2 milyar dolardır. Aynı dönemdeki cari açık 103 milyar dolardır. 98–2002, beğenmediğimiz dönemdeki dış ticaret açığı 7,2 milyar dolar idi. Şu anda ağustos sonu itibarıyla dış ticaret açığımız yıllık 58 milyar dolar, cari açığımız 33,2 milyar dolar. Eylül 28 itibarıyla ülkeye giren bu cari açığın finansmanında kullanılan sıcak para tutarı 103 milyar dolar civarına ulaşmıştır. Eylül sonu itibarıyla döviz cinsinden tasarruflar 98,9 milyar dolara çıkmıştır, yani son bir yılda 22,9 milyar dolar artmıştır. Kredilerin, döviz cinsinden kullanımında reel olarak yüzde 13,3 oranında bir azalma görülmektedir. Gerek kredi kullanımındaki dövizden kaçış, gerek yurt içi tasarruflarının dövize yönelmeye başlaması, vatandaşların ekonomide istikrarın devam edeceğine olan güvensizliği olarak algılanmalı ve buna uygun önlemler alınmalıdır. İşçi dövizlerinin 2002 yılından bu yana, sadece 2006 yılı hariç, 1 milyar doların altına düştüğünü görüyoruz, bu da işçilerimizin de aynı sıcak para girişi kervanına katıldığını dolayısıyla paralarını o şekilde ülkeye getirdiklerini gösteriyor.

Bir diğer konu, turizm gelirlerimiz 2006 ve 2007’de düşüyor, kişi başına bir turistin harcadığı gelir, 2003 yılında 810 dolarken, haziran ayında 572 dolar görünüyor, bu 572 dolar sevindirici bir şey, 2002 yılındaki 552 dolar civarında eğer kıyaslamak istersek.15.22

Şimdi, reel faizlerde yine yılları grafiğe döküp bakarsak borç stoku reel faiziyle, piyasadaki reel faiz ve kamuya borçlanmadaki reel faiz eğrilerini yan yana koyduğumuzda kamunun fonlarını kullanmakta haksızlık ettiğimizi söylemeliyiz. Yani, sürekli olarak reel faizler kamuda böyle, yani bunu bir araç olarak, hazine olarak, piyasadaki reel faizleri aşağıya çekmek için kullanabilirsiniz, ama orada işçinin ve işverenin toplanan, özellikle işsizlik sigortasında toplanan fonların düşük değerlerde değerlendirilmesini uygun görmek mümkün değildir.

Değerli arkadaşlarım, tüketici güven endeksi 2003 yılı aralık ayından itibaren hesaplanmaya başlanmıştır ve 110,3 olan aralık ayındaki bu endeksin ağustosa geldiğimizde 98,25’e düştüğünü görüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, istihdam ve işsizlikle ilgili görüşlerimi ifade etmek istiyorum: Ülkemizde 5 gençten 1’isi işsizdir, 4 kadından 3’ü iş gücüne katılmamaktadır. 2002 yılında yüzde 25,3 olan kadın istihdam oranı yüzde 24,1’dir Temmuz 2007 itibarıyla. Mesleki ve teknik eğitim işsizlikle mücadelede ne denli önemliyken, en yüksek oranda işsizliğin mesleki eğitim mezunları arasında olması, bu eğitime ne kadar çok önem vermemiz gerektiğini bir kez daha ortaya koymaktadır. TÜİK verilerine göre temmuzda, yıllık temmuzdan temmuza 490 bin istihdam artışı olmuştur. Artış, sanayi ve tarımda azalış, inşaat ve hizmet sektöründeki artıştan kaynaklanıyor. Kayıt dışı istihdam edilenlerin oranı yüzde 48,9’dur Temmuz itibarıyla, emekliliğin giderek zorlaştırılması da çalışanları kendi istekleriyle kayıt…

BAŞKAN – Sayın Öztürk son iki dakika.

HARUN ÖZTÜRK (Devamla) – Kamuda çalışanların sayısı 148 bin artmıştır. Her yı,l işsizlerin 700 bininin bir yıldan fazla, şu anda Temmuz itibarıyla işsizlerin 700 bininin bir yıldan fazla süredir iş aradıkları hâlde iş bulamamış olmaları işsizliğin kronikleşmekte olduğunu göstermektedir. Son dört yılda yaklaşık aktif nüfus, 900 binden hesap edersek, 3 milyon 600 bin artarken, dört yılda 976 bin kişiye iş bulabilmişiz. İşsizlik rakamlarının hesabında iş gücüne katılma oranı önemli bir yer tutmaktadır. 2000 yılındaki yüzde 55,2; 1980 yılında yüzde 62,9 olan iş gücüne katılma oranının yüzde 49’larda olması düşündürücüdür. Avrupa Birliğinin yaşlı nüfusunda iş gücüne katılma oranı yüzde 71’lerdedir. Biz, 2000 yılındaki işsizlik oranını esas alarak bir hesaplama yaptığımızda işsiz sayımızın 5 milyonu aştığını, 1980 yılındaki iş gücüne katılma oranımızı esas adlımızda, 9 milyonu aştığını görmekteyiz. Dolayısıyla iş gücüne katılma oranını her bir puan düşürdüğümüzde 526 bin kişiyi işsiz saymıyoruz otomatik olarak, yani, dolayısıyla biz gerçekle yüzleşelim.

BAŞKAN – Sayın Öztürk teşekkür ediyoruz.

Son cümlelerinizi alalım lütfen.

HARUN ÖZTÜRK ( Devamla) – Peki.

İlerleyen dönemde hem 2007 yılı bütçe gerçekleşmesi ve 2008 bütçesinin rakamlarıyla ilgili değerlendirmelerimi arz etmek üzere, hepinize saygılar sunuyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Öztürk’e çok teşekkür ediyoruz.

Sayın Özcan, buyurun.

MEHMET ZEKAİ ÖZCAN (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli Bakanım, değerli arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ben de yeni bütçenin şimdiden hayırlı olmasını diliyorum, yeni çalışmalarımızın da.

Tabii, ben neticeler üzerinde konuşacağım. Arkadaşlarımızın da konuşmalarını dinleyince, yani Türkiye’de yapılan iyilikler, gelişmeler sanki yokmuş gibi bütçenin çok farklı noktalarına temas ettiler. Bir defa, Türkiye’nin en büyük sorunu neydi? Büyümeydi. Yani, Türkiye’de artık son on beş yıldır devamlı zikzak yapan bir ekonomi vardı. Yani, iki sene büyüyor, bir sene daralıyor. Bir istikrarsızlık, siyasi ve ekonomik anlamda süregeliyordu. Şimdi AK Parti Hükûmeti ile bu beş yıllık dönemde Cumhuriyet tarihinin, süre olarak söylüyorum, beş yılı aşan hiçbir döneminde 6,9 ortalamayla büyüme olmamıştır, yani 2007’yi de sayarsak AK Parti döneminde 6,9 ortalama büyüme olmuştur. Cumhuriyet tarihinde daralma olmadan bu kadar bir büyüme olan bir yıl yoktur. Dolayısıyla, büyüme hem refahın artması hem gelir dağılımının düzelmesi hem de istihdamın artmasına sebep olması açısından son derece önemlidir.

Şimdi, buna baktığımızda Türkiye’de bu yüksek büyüme neticesinde gerçekten istihdamda bir artış olmuş mudur, gelir dağılımında bir düzelme olmuş mudur, refah payı nasıl yansımıştır. Tabii aslında bunları incelememiz gerekir, bunları değerlendirmemiz gerekir. Biz baktığımızda refah payında ne olmuştur? Yani, Türkiye’deki gelir dağılımı noktasında vatandaşımıza ne yansımıştır. Şimdi, son beş yılın kümülatif TÜFE toplamı yüzde 63’dür, bu sene sonu itibarıyla beklenen, eğer 6,5 kabul edersek. Peki, eğer, biz bu yüzde 63 altında ve gayrisafi millî hasılayı da düşündüğünüzde, reel anlamda, kişi başına yüzde 28’lerde, yüzde 29’larda kabul edersek, bunların toplamından daha az ücret ve emekli aylığı vermişsek, o zaman toplumun dar kesimlerini ve orta kesimini ezmişiz demektir. Buna baktığımızda böyle bir durum gözükmüyor, aksine bütün kesimler, ister emekli ister çalışanlar olsun, bu dediğimin çok üzerinde pay almışlardır. Yani, nasıl almışlardır? İşte, SSK alt emekli aylığı yüzde 113 artmıştır, ortalaması yüzde 18’dir; Bağ-Kur yüzde 88’dir; tarım kesimi yüzde 334’tür; asgari ücret noktasına baktığınızda yüzde 127’dir; memur aylığı bakımından, düşük, baktığınızda yüzde 115’dir. Bütün kesimlere baktığınızda kesinlikle, bu hem TÜFE’nin üzerinde hem de refah payını da katlamak suretiyle, bunun üzerinde bir pay aldığını görüyoruz.

İkinci bir nokta, gelir dağılımında konuşulurken çok olumsuz bir hava yaratılmıştır, hâlbuki gelir dağılımına baktığımızda, gelir dağılımında çok ciddi bir düzelme vardır. Yani, resmî rakamların gelir dağılımının bozulduğu konusunda herhangi bir tespiti yoktur, aksine 2002 yılından 2005’in sonuna geldiğimizde, bunun ölçüm katsayısı olan 0,44’ten 0,38’e inmiştir, süratli düzelmiştir. Nitekim yoksulluk oranına da baktığınızda bu görülüyor, 18 milyon 440 bin olan yoksul oranı, 14 milyona düşmüştür, bu ciddi bir düşüştür, nüfus artışına rağmen. Yine, gelir dağılımına baktığınızda daha önce yüzde 20 üst gelir grubunun, yüzde 50’nin üzerinde aldığı gelir payı, yüzde 44’e düşmüştür, fakat dar gelir grupları ise bu payı artırmıştır. Dolayısıyla, hem büyüme neticesinde gelir dağılımında ciddi bir düzelme olmuştur, hem çalışanların ve emeklilerin emekli aylıkları ve çalışma aylıkları arasında da oldukça iyi düzelmeler olmuştur. Bunu derken çalışanların ve emeklilerin yeterli maaş aldıklarını söylemiyorum, ama kıyaslama açısından baktığınızda bu büyümenin bunlara çok olumlu yansıdığını söylemek gerekir. Peki, istihdam artışına sebep olmuş mudur, büyüme? Çünkü büyümenin temel ögesi de istihdamı artırmaktır. Gerçekten buna baktığımızda Türkiye’de yapısal bir dönüşüm olmuştur.

Burada tarım kesiminde istihdam kaybı olduğu da ifade edilmiştir, aksine tarım kesiminde zaten çok olan istihdamın çok süratli düşmesi gerekmektedir. Yani, Türkiye’de 7 milyon insanın tarımdan geçinmesi mümkün değildir, zaten bunun 5,5 milyonu gizli işsizdir, yani bir üretime katkısı olmamaktadır, yani 5,5 milyon insanı tarımdan çekseniz üretimde herhangi bir azalma olmaz. Bu noktada baktığınızda, önemli olan bu tarım kesiminden çıkanlara iş bulabiliyor musunuz, bu noktaya baktığımızda gerçekten Türkiye’de çok olumlu gelişmeler olmuştur. Tarımda 1 milyon 370 bin kişi azalmıştır, fakat tarım dışında 2 milyon 346 bin kişiye iş bulunmuştur. Bu son derece önemli bir gelişmedir. Burada ücretsiz aile işçisinin yoğun olduğu tarım sektörü, ücretli işçiler sektörüne geçmiştir ki bunda 2 milyon 38 bin civarında bir artış olmuştur, bu da son derece olumlu bir gelişmedir. Zaten Türkiye’nin en büyük sorunu ücretli sayısının az olmasıdır, çünkü ücretli sayısının az olması demek kayıt dışının fazla olması demektir ve yetersiz ücret alması demektir, Türkiye’deki bu ücretlilerin sayısının süratle düzelmekte olması aslında istihdam politikasının önemli bir göstergesidir. Nitekim 2002’de yüzde 42 olan pay, 2006’nın sonunda yüzde 49’u geçmiştir, yüzde 50’ye ulaşmıştır. Tabiî ki bu oranın daha da artması gerekmektedir, yüzde 70’lerin üzerine çıkması gerekmektedir, fakat bu konuda da olumlu gelişmeler devam etmektedir.

Burada, kamu net borcu konusunda da bir vurgu yapmak istiyorum: Türkiye, sanki çok olumlu bir borç stoku almış, fakat olumsuz bir hâle getirmiş gibi gösterilmiştir. Hâlbuki, değerli arkadaşımız farklı söyledi, 2000 ile 2002 arasında net kamu borcu 144 milyar artmıştır. Yani, toplamı değil, artmıştır, iki yıl içerisindeki artan rakam 144 milyardır. Şimdi görüyoruz ki, son 2004 ile 2006 yılları arasında ise 16,6 milyar YTL azalmıştır. Yani, bir taraftan iktidara geldiğimizin ilk iki yılında kamu borcu 144 milyar net olarak artıyor, fakat bizim iktidarımızın son iki yılında ise azalmaya başlıyor, azalma eğilimine giriyor, nitekim hem millî gelir içerisindeki payı düşüyor, hem de kümülatif olarak da azalmaya başladığına görüyoruz. Nitekim 2004’ten sonra düşmeye devam etmektedir.

Burada, demin vurguladım, yani biz son beş sene içerisindeki kümülatif toplam 163 olan TÜFE, daha önce on altı senenin ortalaması yüzde 70’lerdeydi, yani siz bir dönem, on altı sene ortalama yüzde 70 enflasyonla yaşıyorsunuz, fakat bir iktidar geliyor, bunu düşürüyor ve beş senenin kümülatif toplamı, geçmiş on altı senenin ortalama bir yılından daha az bir yekun tutuyor.  Bunun son derece önemli bir gelişme olduğunu söylemek istiyorum.

Burada sosyal harcamalara baktığımızda, sosyal harcamalarda son derece olumlu gelişmeler olduğunu görmekteyiz. Sosyal korumaya harcadığımız rakam gayrisafi yurt içi hasılası içerisindeki payı 2002’de 7,9 iken; 2007’de 9,7’ye çıkmıştır, yani iki puan artmıştır. Avrupa ülkelerine baktığımızda ise, dört, beş senedeki korumaya harcanan rakam 0,5’in üzerinde artmamıştır, bu da Türkiye için son derece olumludur. Peki, bu sosyal harcamalarda da aynı şekilde iki puan artış sağlanmıştır, bu da Türkiye için son derece önemlidir.

Şimdi, burada ifade edildi, işte, kamuda çalışanlar 4/C kapsamına girdi diye. Şimdi, daha önce değerli arkadaşlarım, sosyal bakımdan özelleştirilen kurumlardaki işçiler sokağa atılmıştır, herhangi bir hukuki olarak bir istihdam sahası açılmamıştır, fakat Ak Parti İktidarı hem geçmişleri içine alan bir düzenleme yapmıştır. Bu düzenlemeyi yaparken 218 bin geçici işçiyi sürekli kadroya almıştır; ki, bu cumhuriyet tarihinde çok önemli bir gelişmedir. Yani, kamuda çalışanların, işte, altı ay ve daha üstü çalışanları sürekli kadroya alma bakımından ve bu arada da daha önce işsiz bırakılan, sokağa atılan özelleştirmedeki işçileri de mağdur etmemek açısından 4/C kapsamına almıştır. Bu da önemlidir.

Ben burada şunu vurgulamak istiyorum: Yani, bütçenin tabii ki rakam rakam bazı şeylerini aldığınızda tenkit edilecek çok husus vardır, fakat genele baktığınızda, geçmişte hep bunlar burada söylenmiştir, sanki hep olumsuz bir temennilerde bulunmuştur. Yani, bu bütçenin sonuç alınamayacağını ve sıkıntı yaratacağı vurgulanmıştır, aksi olmuştur hep. Bütçe açıkları ilk defa AK Parti iktidarıyla beraber iki yakası bir araya gelmiştir. Yani, yüzde 14,6 civarında olan millî gelir içerisindeki açık payı geçen sene yüzde 1’in altına 08’e inmiştir. Bu aslında son derece olumlu bir gelişmedir. Yani, bir taraftan siz mali disiplini sağlıyorsunuz, bir taraftan büyümenizi sağlıyorsunuz, diğer taraftan, on altı senedir başarı gösteremediğiniz enflasyonu tek rakamlı hanelere indiriyorsunuz, gelir dağılımında adaleti sağlamak açısından son derece olumlu gelişmeler oluyor, çalışanlarınızın, dar gelirlileriniz ücretlerini diğer gruplara göre daha fazla artırmak için sosyal politikalar uyguluyorsunuz ve neticede bu bütçenin övünülecek bir çok tarafını görmezlikten geliyorsunuz. Bunu tabii anlamakta zorluk çekiyorum.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Onu da size bıraktık. Övünme kısmını size bıraktık.

MEHMET ZEKAİ ÖZCAN (Devamla) – Zaten halkımız bunu bize bıraktı ve takdir etti bu neticeyi.

Ben son olarak şunu söylemek istiyorum: Bu bütçenin 2008’de de hedeflerini tutturacağını. Nasıl geçmişte tutturamayacağı iddiaları olmuşsa, aksi tutmuşsa 2008’in de tutacağını ümit ediyorum.

Şimdiden hayırlı olmasını diliyorum.

Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Özcan.

Buyurun Sayın Esfender Korkmaz.

ESFENDER KORKMAZ (İstanbul) – Efendim, çok teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum. Yeni bütçenin hayırlı olmasını diliyorum. Cumhuriyetimizin 84’üncü yılının hayırlı olmasını diliyorum. Dün de kaybettiğimiz dört şehit için topluma başsağlığı diliyorum.

Değerli arkadaşlar, benim konuşmam 2008 bütçesinin ekonomik ve sosyal etkilerinin ne olacağı, kaynak dağılımı ve gelir dağılımına olacak etkilerinin değerlendirilmesi olacaktır.

Bu arada, bütçeyi hazırlayan değerli bürokratlara da teşekkür ediyorum. Maliye Bakanlığı bürokratlarının çok ehil ve yetkin olduğunu da yakınen biliyorum. Onun için, bürokratlara da teşekkür ediyorum.

Değerli arkadaşlar, 2008 bütçesi, söylediğim ekonomik ve sosyal etkileri açısından bazı olumsuz neticeler doğuracaktır. Neden doğuracak? Çünkü, iki başlık altında bunu ifade etmeye çalışacağım. Birisi, uygulanmakta olan kısa vadeli politikalar bütçe politikasında etkinliğe izin vermiyor. Yani, bütçe politikasını iktisat politikalarından ayıramazsınız. İktisat politikaları içinde ve iktisat politikalarına paralel olarak, koordineli olarak, uygun olarak bir bütçe politikasının uygulanması gerekiyor. Ama, bu kısa vadeli politikalar bütçenin başarılı olmasına izin vermiyor. Birinci gerekçem bu.

İkinci gerekçem: Faiz dışı fazla uygulaması Türkiye’nin ekonomik ve sosyal gelişmesine, Türkiye’nin ekonomik ve sosyal yapısına uygun değil, bugünkü konjonktüre uygun değil.

Bu iki nedenle 2008 bütçesini bütçe politikası açısından değerlendirmeye çalışacağım.

Şimdi değerli arkadaşlar, bir defa, uygulanmakta olan kısa vadeli politikalar bütçe politikasında etkinliğe izin vermiyor. Nasıl oluyor bu? Şimdi, dünyada son 2002 yılından, 2001 yılından beri dünyada küreselleşme oldukça ileri düzeylere ulaştı, sermaye hareketleri çok hızlandı ve dünya adeta bir finans tuzağına düştü. Bugün, dikkat edersek, bütün dünyada reel sektör itibariyle bir değerlendirme yok hatta üniversitelerde bile artık para politikaları, finans politikaları ön plana çıktı. Dolayısıyla, dünyada reel sektörle finans sektörü arasındaki denge bozuldu. Biliyorsunuz eski FED Başkanı “Sermaye hareketlerinin reel sektöre göre 10 kat büyüdüğünü ifade ediyorum” dedi. Bu doğrudur. Finans sektörü aşırı büyüdü balon yaptı. Şimdi dünya böyle bir finans tuzağı içine düşerken Türkiye kendisini koruyamadı arkadaşlar. Türkiye bu finans tuzağından kendisini koruyamadı. Nasıl koruyamadı? Şimdi, bu finans tuzağından Türkiye’nin kendisini koruması için yapısal çözümlere dayalı, sektörel dengelere dayalı politikalar uygulaması gerekirdi. Uygulanan politikaların neticelerine bakarsak. Türkiye’de ekonomik istikrarın bıçak sırtında olduğunu söyleyebiliriz. Nasıl bıçak sırtında? Bir defa, biliyorsunuz kırılganlık yüksek. Bu ne demektir? İşte, dünya borsaları yüzde 3 veya yüzde 2 inip çıkarken bizim sorsa yüzde 10 yahut, işte, aynı düzeyde inip çıkıyor. Bu geçen yıl da böyle oldu bu yıl da. Demek ki, Türkiye’de kırılganlık yüksek. Şimdi bütçe açığı azaldı, ama dış cari açık arttı.

Arkadaşlar, tabii burada önemli olan bir ekonomide iç açık ve dış açığı birlikte çözmek. Siz eğer iç açığı çözüyorum derseniz, yani iç tasarruf açığını değil bütçe açığını yahut mali açığı çözülüyorum derseniz, ama dış açık artıyorsa bunun bir anlamı olmaz daha da kötü. Çünkü, dış açık, cari açık bir ülkenin kaynak kaybetmesi demektir, döviz kaybetmesi demektir. Cari açık bir ülkenin kazandığı dövizlerle kaybettiği dövizler arasındaki menfi farktır biliyorsunuz. O zaman, siz şimdi döviz kaybederken  demek ki, cari açık ortaya çıkarken rakamları hepiniz biliyorsunuz, döviz kaybederken hiçbir şekilde iç açığın getireceği, daha doğrusu bütçe açığını çözmenin getireceği yararlardan faydalanamazsınız.

Şimdi, borç olayına çok değindik, arkadaşlar da değindi.

Arkadaşlar, tabii Türkiye’de önemli olan reel faizdir. Bugün reel faiz yüksek. Ayrıca, borcun, yani bir “net borç stoku” diye ortaya çıkarılan yanlıştır.

Bakın arkadaşlar, “brüt ve net borç stoku” kavramları bütün dünyada var, Avrupa Birliğinde de var, ama bizde bu yanlış algılanıyor. Aslında bu bir nakit açığını ifade etmek için kullanılır. Yani, siz nakit açığını “net borç stoku” olarak ifade ederseniz yanlış olur. Neden yanlış olur? Bakın, brüt borç stokundan net borç stokuna nasıl geçiliyor arkadaşlar? Efendim, mevcutları, yani devletin borçları var ya ödediği faizler var, bir de varlıkları var, onlardan geliri var. İkisinin arasında fark olması lazım, arasındaki net borç stoku. Şimdi Merkez Bankası net varlıklarına itiraz etmiyorum, kamu mevduatına da etmiyorum. Aslında etmek lazım, ama bakın arkadaşlar “İşsizlik Sigortası Fonu net varlıkları.” Şimdi İşsizlik Fonu net varlıkları, sabahleyin arkadaşlarla konuştuk, maliyecilerle de konuştum. Şimdi, siz, yani işsizlik sigortası net varlıklarını bir özel bankaya veya bir kamu bankasına yatırıp da hazine oradan faiz mi alıyor diye sordum. “Hayır” dediler. Tersine bunun senetlerini, yani hazine bunu kullanıyor faiz veriyor.

Şimdi arkadaşlar, tamam kamu malı sayılmaz aslında bu. Çünkü, işçinin malıdır. Yani, siz, faiz ödediğiniz bir borcu borçtan saymıyorum nasıl diyebilirsiniz. Yani, madem faiz ödüyorsunuz, madem borç alıyorsunuz bu fondan, o fon devlet fonu değil üstelik, o fon işçinin fonudur, dolayısıyla, burada devlet varlığı da sayamazsınız. Faiz ödediğiniz bir kamu, faiz ödediğiniz İşsizlik Sigortası Fonu net varlıklarını da brüt borçtan düşemezsiniz arkadaşım. Bu yanlıştır, Türkiye’de bunun düzeltilmesi gerekiyor.

Şimdi, öte yandan, tabii, Türkiye’nin kamu sektörünün dış borcu çok artmadı. Doğrudur. Gayrisafi millî hasılaya oranı düştü. Ama, bakın, özel sektörün net döviz pozisyonu 55 milyar dolar. Yani, yarın bir kur artışı olursa özel sektörün, dış borcu olanların çoğu iflas edecek. Özel sektörün stok olarak dış borcu 130 milyar dolara çıktı. Şimdi, dolayısıyla, yani “dış borç” denince Türkiye’nin dış borcu anlaşılır, yalnızca kamunun dış borcu değil. Neden Türkiye’nin dış borcu anlaşılır? Çünkü, bir ülke dış borç alınca içeriye kaynak girişi oluyor gayrisafi millî hasıla artıyor, dış borç ödeyince dışarıya kaynak çıkışı oluyor gayrisafi millî hasıla azalıyor, yani büyümeyi etkiliyor. Bir.

İkincisi, iç borç değil ki, dış borç alırken de döviz giriyor öderken de döviz çıkıyor. Yani, döviz etkisi itibarıyla, gerek döviz etkisi itibariyle gerek büyümeyi etkilemesi itibariyle Türkiye’nin dış borcu önemlidir kamunun dış borcu önemli değil.

Şimdi geçtik enflasyona arkadaşlar. Gerçekten enflasyonda düşme var bunu kimse inkar edemez. Ama, bunun sebebi, hepimizin yanıldığı bir husus var o da şudur: Aslında bunun nedeni 2001 yılındaki yangın söndürme politikalarıdır. Nasıl görüyoruz bunu? Bakın, açın, TÜFE 2004 yılının Mart ayında 11,8, Nisanında 10,2 olmuş. Yani, Hükûmet olur olmaz bir yıl sonra düşmüş. Şimdi, Hükûmetin bir yılda bu kadar düşürmesinin nedeni ne? Nedeni, kısa vadeli politikalar. Yani, yangın söndürme politikaları. ÜFE de öyle. Yani, o zamanki toptan eşya fiyatları. O da 2004’ün Ocağında 10,8, Şubatında 9,1 olmuş. Şimdi bugün bakıyoruz yine 8-9 yahut işte yıl sonunda 8 hedefinin üstünde olacak.

Şimdi arkadaşlar, 2001 yılındaki bu kısa vadeli  politikalar enflasyonun köpüğünü aldı, ama yapısal çözümler olmadığı için, yapısal politikalar uygulanmadığı için bugün enflasyon halen o yapısal enflasyon olarak devam ediyor. Onun için, enflasyonda bir başarı olması için mutlaka kur politikasının değiştirilmesi lazım, kur etkisinin enflasyon üzerinde, yani giderilmesi lazım ve yapısal çözümlerin gündeme getirilmesi lazım.

Büyümede gerçekten bir başarı var, ama ithalata dayalı büyüme olsun ne olursa olsun bunu kimse inkar edemez. Yalnız arkadaşlar, büyümenin, gönül isterdi ki istihdama da etkisi olsun, gelir dağılımına. Yani, herkes büyümeden pay alsın. Şimdi büyümeden çalışan kesimin pay almadığını biliyoruz. Neden? Çünkü, çalışan kesime enflasyon kadar zam yapılıyor yahut artış yapılıyor, ama büyümeden bir pay verilmiyor. Dolayısıyla, büyümeden de pay alması lazımdı. Bir.

İkincisi, istihdam olayını da yanlış tartışıyoruz arkadaşlar. Bizi istihdam olayında yanlışa düşüren TÜİK’tir. Neden TÜİK’tir? Çünkü, TÜİK’in anketleri ve TÜİK’in işsizliği tarifi iktisat kurallarına yahut da bildiğimiz istihdama çok aykırı tariftir. Nasıl? Biliyorsunuz işsiz sayısını ilan ediyor TÜİK, ama bir de diyor ki: “Morali bozulmuş işsizler. Ben bunları işsiz saymıyorum. Çünkü, bunlar iş aramıyor.” 700 bir dolayında.Yahut diyor ki: “Yarın iş bulsa çalışacak olan 2 milyon insan var.”

Şimdi arkadaşlar, bu 2 milyon insan eğer yarın iş bulup çalışacaksa bunlara işsiz nasıl dersiniz, ama TÜİK “Ben bunlara işsiz demiyorum.” Neden? “Çünkü, bunlar iş aramıyor” diyor.

Arkadaşlar, Türkiye’nin gerçeklerini bilmemiz lazım. Eğer bir çözüm alacaksak, bir önlem alacaksak Türkiye’nin gerçek işsiz sayısını bilmemiz lazım. Başka türlü aldanırız. Yani, Hükûmet de aldanır, efendim araştırmacı da aldanır. Onun için, Türkiye’de gerçek işsiz sayısı bugün oran olarak ifade edilenin 2 katıdır.

Şimdi, büyümenin, tabii, iyi dedik, ama arkadaşlar, dünyada da bir büyüme konjonktürü var. Yani, Çin de yüzde 10 büyüyor. Buna rağmen ben büyümede başarısızlık var demiyorum, ama dünya konjonktürü olumlu artan konjonktür. Bu bize büyümede yardım etti. Onun için, onun da önemli payını inkar etmemek lazım ve nihayet bugün uygulanan istikrar politikaları içerisinde devlet zayıfladı arkadaşlar. Bakın, devletin ekonomideki payının düşmesini hepimiz savunuyorduk. Çünkü, böyle şişmiş ve zayıf bir devlet kimse istemiyor. Ama, bugün de devlet maalesef zayıfladı. Nasıl zayıfladı? Çünkü, merkezi devlet ne yapıyor, mahalli idareler ne yapıyor arkadaşlar bileniniz var mı? Belediyeler her işi yapıyor. Burs da veriyor, sağlık hizmeti de yapıyor. Yani bir karmaşa var. Bu devleti zayıflatır. Ayrıca, tabii özelleştirme de devleti zayıflatıyor. Kimse özelleştirmeye karşı değil, ama arkadaşlar, özelleştirmenin toplum yararına olması lazımdır. Şimdi siz özelleştirme yaptınız veya Türkiye yaptı özelleştirme. Peki, tüketici refahı arttı mı? Yani, bu özelleşen kurumların maliyetleri düştü mü, bunlar daha ucuza mal mı üretiyor, daha kaliteli mal mı üretiyor, bunlar zam yapmadı mı, bunlar istihdamı artırdı mı? Tersine azalttı biliyorsunuz. Yani, bütün bunlar da devleti zayıflattı. Ben size devletle ilgili başka bir örnek vereyim: Bakın, bugün en fazla üzerinde durulan TOKİ ve KİPTAŞ 500 bin dolara daire satıyor. Arkadaşlar, arsası devletten bedava, harç vermiyor, vergi vermiyor. Peki özel sektör ne yapacak söyler misiniz? Yani, özel sektörün yolunu kesmiyor mu bu şartlarda? Yani, devlet vergi alır hizmet yapar, ama bu şekilde bir yandan özelleştirme yapıyorsunuz bir yandan devlet özel sektörün yapacağı gibi lüks konut üretiyor satıyor. Böyle bir devlete güçlü devlet demek çok zor. Onun için, devleti güçlendirmemiz lazım arkadaşlar.

Faiz dışı fazla. Dedim ki; bir, uygulanmakta olan politikalar bütçenin etkinliğine izin vermiyor; iki, faiz dışı fazla Türkiye şartlarına göre uygun değil. Neden uygun değil? Bir defa bütçemiz esnek değil arkadaşlar. Faiz dışı bütçe fazlası uygulayabilmeniz için kısacağınız, önlem alacağınız, tasarruf edebileceğiniz elinizde kaynak olması lazım. Şimdi bütçede faiz yüzde 25,2. Sosyal güvenlik açıkları da yüzde 18. Demek ki yüzde 43’ünde bir işlem yapamazsınız bütçenin. Peki, personelde bir işlem yapabilir misiniz? 2.400 memur, 2.600 galiba işçiyle personel ödeneklerinde de bir şey yapamazsınız. Ne yaparsınız? Cari harcamalar. Biliyorsunuz millî savunma harcamalarında da bir kısıntı yapamazsınız. Peki nede yapıyorsunuz o zaman? Tarımda yapıyorsunuz ve yatırımlarda yapıyorsunuz. İşte işin sıkıntılı tarafı da bu. Yani, siz eğer kamu yatırımlarını kısarsanız, kamu yatırımları, altyapı yatırımlarını kısarsanız, bu, işte, sektörel dengeyi bozar, yatırım eğilimini azaltır özel sektörün. Gerçi yatırım eğilimi artmıyor, ama 2008 programında büyüme kamu sektöründe eksi 3,9 azalıyor. Daha da önemlisi sermaye-yoğun yatırımlar yapılıyor arkadaşlar. Kur düşük, sermaye-yoğun yatırımlar yapılıyor Türkiye’de. Bakın, dikkat edin, emek-yoğun yatırım yapılmıyor. Bütün dünyada KOBİ’ler yatırımların yüzde 30’unu, 40’ını yaparken Türkiye’de yüzde 10’un altında KOBİ yatırımları. Demek ki emek-yoğun yatırım yok. Sermaye-yoğun yatırım da büyümeyi sağlar, ama istihdama faydalı olmaz, istihdam dostu olmaz.

Değerli arkadaşlar, ayrıca, faiz dışı uygulamasının en önemli olumsuz etkisi yatırımlara olan olumsuz etkisidir. Bu, kaynak dağılımını olumsuz etkiliyor. Ayrıca, bütçe dışı harcamalara zorluyor hükümetleri. Yani, şimdi, iliyorsunuz, arkadaşlar belki daha iyi izah eder yahutta yanlışım varsa düzeltir. Şimdi özelleştirme gelirleri hazinede ya bir fona kaydediliyor ya da gelir olarak kaydediliyor, ama nereye harcandığını ben bilemiyorum doğrusu. Çok araştırdım nereye harcandığını çok kesin olarak bilemiyorum. Şimdi niye bu? Çünkü, faiz dışı fazlayı tutturabilmek için bütçe dışı harcamalara yöneliyor hükûmetler. Onun için, bence Türkiye’de faiz dışı fazla uygulamasını kaldırmak lazım onun yerine bir iktisadi gelişme programı yeniden yapmak lazım. Bakın, kalkınma değil, gelişme, sosyal gelişme programı yapmak lazım. Sıcak parayı çözmek için bir geçiş dönemi uygulamak lazım. Kur politikası, dalgalı kur politikası Türkiye için uygun değil. Dolarizasyon var. Çünkü faizler yüksek. Vadeli döviz işlemleri yok Türkiye’de. Onun için, dalgalı kur politikası Türkiye için getirilmiş bir yanlıştır. Bunu değiştirmek lazım, bir zaman içerisinde çözmek lazım. Yani, belirli bir geçiş dönemi içinde. Kaynak dağılımında etkinlik sağlamak için devletin yeniden yapılandırılması lazım. Ayırıcı, sektörel ve proje bazında teşvikler vermek lazım. Merkezi devletle mahalli idarelerin neler yapacağını çok iyi tarif etmek lazım.

Teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Korkmaz.

Buyurun Sayın Kutluata.

MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, saygıdeğer üyeler, kıymetli bürokratlar, değerli basın mensupları; sözlerime başlamadan önce hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Bakan bütçe sunumu süresinin yarısından fazlasında dünyadaki gelişmelerle ilgili yaptığı girişten sonra “Türkiye ekonomisindeki gelişmeler” başlığı altında açıklamalar yaptı. Dünya ekonomisinde yaşanan gelişmeler Türkiye ekonomisinin lehine bir ortam oluşturmuştur, ülkemiz için problem olan hususların çözümünde önemli avantajlar sağlamıştır. Dünya ekonomisi 2006 yılında yüzde 5,4 büyüme gerçekleştirmiştir, 2007 yılında da 5’e yakın bir büyümeyi gerçekleştireceği anlaşılmıştır. Bu arada, yükselen piyasa ekonomilerinde büyüme oranları hayli yüksek olmuş. Çin yüzde 11’in üzerinde büyüme sağlamış. Hindistan 9,7 büyüme gerçekleştirmiş 2006’da. Rusya 6,7 büyüme gerçekleştirmiş. Doğu Avrupa bölgesinde bile büyüme yüzde 6,3 olmuştur. Bütün bu söylenenler, dünya bir büyüme süreci içindedir son yıllarda onu gösteriyor. Dünya ticareti de bir büyüme hacmi ortaya koymuş ve 2006’da yüzde 9,2, 2007’de de 6,6 civarında dünya ticaret hacminde büyüme sağlanmıştır. Dünyadaki likidite bolluğu devam etmekte, dünya ekonomisi istikrarını sürdürmekte, uluslararası sermaye ciddi gelişme ve gerçek istikrar sağlayan ülkelere yönelmeye devam etmektedir yatırım amaçlı olarak.

Bu kısa özeti size dünyayla ilgili gelişmeler konusunda yapılan takdimde söylenenlerle ilgili bir görüş ayrılığımız veya bir tespit ayrılığımız olmadığını ifade etmek için yaptım. Gerçekten dünyadaki gelişmeler Türkiye’nin de o geçtiğimiz yıllarda böyle bir fırsatı, böyle bir dönemi kaçırmaması gerektiğini önümüze koyuyor. Ancak, Türkiye bölümüne gelince katılabileceğimiz noktaların fevkalade azalmakta olduğunu görüyoruz. Sayın Bakanın Türkiye ekonomisiyle ilgili izahlarını dinlerken bu ülkede yaşayan ve olup biteni yakından takip eden insanlar olarak başka bir alemden bahsedildi zehabına kapılıyorsunuz. Sayın Bakanın, dolayısıyla Hükûmetin Türkiye ekonomisiyle ilgili çizdiği pembe tabloyu gerçek rengiyle ortaya koyabilmek için gayrisafi millî hasıla, enflasyon, dış ticaret açığı, doğrudan yabancı sermaye yatırımları, Merkez Bankası rezervleri, özelleştirme, yabancılara satışlar, istihdam ve daha pek çok konuda söylenmeyenleri söylemek, gerçekleri ortaya koymak gerektiği anlaşılıyor.

Türkiye gibi ülkelerin önünde iki yol vardır. Ya günlük iktisadi politikalar uygulanır durum idare edilir ya da daha ciddi ilkelerce gerçek anlamda kalkınma sağlanır ve bunlar birbirine eklenerek gider. Şu anda Türkiye’ye yakışan bu ikinci yoldur. Ancak, burada durumu idare etmek isteyen bir anlayışın geçmişe yönelik değerlendirmeleriyle önümüzdeki yılın programını görüyoruz. Bu söylediklerimin esas gerekçesi Sayın Bakanın ve birçok durumda Hükûmet üyelerimizin, dolayısıyla Hükûmetin ifade ettiği, temel konularda ifade ettiği hususlardır. Bunlardan bir tanesini örnek olarak alalım ve diğerlerinden de kısaca bahsedelim.

Büyüle ve gayrisafi millî hasıla konusuna bir bakalım. Aynen alıyorum Sayın Bakanın konuşma metninden. “2002 yılında 181 milyar dolar olan gayrisafi millî hasıla 2008 yılında 520 milyar dolara ulaşacaktır. Önümüzdeki dönemde gayrisafi millî hasılamızı 2 katına çıkaracağız.” İfade budur. “Önümüzdeki dönem” ifadesinin burada ne kadarlık bir zamanı kapsadığı anlaşılmıyor. Onu bir kenara bırakalım. Ekonomiden, kalkınmadan, gelişmeden haberdar olan insanlar bilirler ki, bu, on yıl civarında bir süredir. 2 katına katlama süresi on yıl civarında bir süredir. Çünkü, istikrar içinde tutturulabilen ortalama yıllık büyümeler 107 civarındadır. Nitekim, Türkiye, Devlet Planlama Teşkilatı vasıtasıyla, aracılığıyla beş yıllık plan uygulamalarına başladığı dönemlerde, hatırlayacaksınız yılda yüzde 7 kalkınmayı gerçekleştirmek suretiyle ekonomiye on beş yılda 2’ye katlama gibi bir hedefle yola çıkılmıştı. Şimdi Sayın Bakanın verdiği rakamlardan ilk dört yılda büyüme oranının yüzde 7,3 olduğunu, içinde bulunduğumuz yılda yüzde 5 olarak gerçekleşeceğini üst üste koyarsak yüzde 7’nin biraz altında, 6,9 civarında bir ortalama büyümeden bahsediyoruz. Şimdi, bu ortalama büyüme rakamı ile biz millî gelirimizdeki artışı ifade edersek başka bir rakam çıkıyor, ama devamlı “181 milyar dolardan aldık, işte, 2006’da 400 milyar dolara çıkardık, 2007’de şuraya, 2008’de 520 milyar dolara çıkardık” demenin anlamını ben gerçekten anlayamıyorum. Ne Sayın Bakanın, ne sayın Hükûmetin böyle bir yanıltıcı ifadeyi kullanmaya ihtiyacı olduğunu da zannetmiyorum. Eğer biz 520 milyar dolardan bahsedeceksek “181 milyar dolar” lafını kullanmayalım. İfade olarak orada, 375 milyar dolarlık dengeyi sağlamak için öyle bir rakama ulaşırsınız. Eğer 181’i söyleyecekseniz, 250 milyar dolarlık bir millî gelirden bahsetmemiz gerekir. O zaman biz, enflasyon dolayısıyla birbirini tutmayan rakamlardan çok sıkıntı çekmiş ülke olarak, şimdi, dolar kurundaki düzensizlikten ötürü yanıltıcı ifadeleri niye kullanıyoruz? Şimdi eğer bu yola girildi ise bundan sonra önümüze gelen her izahı şüpheyle karşılamak mecburiyetinde kalıyoruz.

Dolayısıyla, bu ifadede “Fert başına millî gelirimizi -Hükûmet olarak ifadeleri alıyorum, bunun Sayın Başbakana da kullandırttırıldığını görüyorum- 2.500 dolardan aldık, 5.600’e çıkardık, 6 bine yaklaştık.” deniliyor. O zaman, niye yüzde 7 kalkınma hızından bahsediyor, büyüme hızından bahsediyoruz? Büyüme hızını niye yüzde 25 demiyoruz? Yani, hep büyüme hızlarını bir tarafa koyup yan tarafına da gayrisafi millî hasıla artışlarını bu şekilde koymak kimseyi niye rahatsız etmiyor, anlamıyorum.

Şimdi burada bunun birtakım faydaları olduğunu görüyorum. Gerçekten seçim sathı mailinde, işte, muhalefet mensupları olarak  vatandaşa soruyoruz: “Hâliniz nedir?” İşte, “İyiyim.” diyene gerçekten rastlamıyorduk, birtakım açıklamalar… “Peki, bana iyi bir şey söyleyin.” “Sen de iyileşme var mı?” “Yok.” “Çocuğun iş buldu mu?” “Yok.” “Çevrende, yakın çevrende?..” Tebessüm etmeyin Sayın Milletvekilim, ben bunu halkın kendisine soruyordum, durumunda iyileşen tabii çok var da… “Yok.” “Peki, niye böyle sesin çıkmıyor?” “Ama, dolar düştü.” diyordu vatandaş, dolarla hiç ilgisi olmayan vatandaş. Yani, bunun vatandaş üzerinde, devamlı döviz ve dolar sıkıntısı çekmiş bir ülke olarak dolar değerinin düşük olması, dolar kurunun düşük olması, bilmeyenler nazarında bazı güzel çağrışımlar yapabilir, ama, Türkiye ekonomisi şimdi ne çekiyorsa bu düşük kurdan çektiğini hepimiz biliyoruz.

Dolayısıyla, bu noktada ben bunu bir tenkit olarak söylemekle birlikte, böyle bir yanıltıcı ifadeye Hükûmetin ihtiyacı olmadığını da söylemek suretiyle daha net yollardan gidelim diye arzu ediyorum.

Şimdi diğer konulara, bahsedilen diğer konulara gelecek olursak, bakınız, dış ticaret açığı konusu: Diğer arkadaşlarım temas edecekler, fazla girmek istemiyorum, ama, Haluk Ayhan Bey’in de belirttiği gibi dış ticaret açığı devamlı artmaktadır. İhracat rakamının artması, elbette sevinilecek bir husustur, ama, dış ticaret açığının artması değil midir esas olan? Yani, biz 100 milyar dolar dış ticaret eşiğini geçtik, ihracat eşiğini geçtik diye kutlama yapma hakkımız olabilir, ama, aradaki artışın büyümesinden ötürü ithalatın çok artmış olmasından, ötürü makasın açılmış olmasından ötürü dövüneni de ortada görmüyoruz. O zaman, dış ticareti, ihracatımız 200 milyar dolara çıkar, ithalatımız 500 milyar dolara çıkarsa, yine bunu kutlayacak mıyız?

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Önemli olan oran, nominal büyüklük değil.

MÜNİR KUTLUATA (Devamla) - Yani, oran gayet tabii. Ama, oranın açıldığını, ihracattaki artışın oran olarak yüksek görülmesinin düşük ana rakama oranlanmasından kaynaklandığını, ithalattaki artışın oran olarak masum gösterilmesinin esas ithalat rakamının zaten büyük olmasından kaynaklandığını da biliyoruz Alaattin Bey.

Dolayısıyla, söylemek istediğim şu: Bazı rakamlara farklı önemler atfedebiliriz, bazı rakamlarla maksadımızı daha iyi anlatmaya gayret edebiliriz. Ama, bu yanıltıcı olursa, bunun arkası gelmeyecektir.

Şimdi, sözlerimin başında söylediğim dünyadaki olumlu gelişmelerin Türkiye’ye aksetmesi, Türkiye’ye faydası olması hususu hepimizi sevindiren bir husustur. Ama, Türkiye’de görüyoruz ki, eğer işe o açıdan girecek olursak, Türkiye’ye giren sermayenin kâr amaçlı girmesi, para kazanma amaçlı girmesi, yatırım amaçlı girmemesinin önümüzdeki sıkıntılarını hepimiz yaşayacağız, hatta, bazı arkadaşlarımız “Şimdiden bunlar için belirli programlar yapmalıyız.” demiş bulunuyorlar.

İstihdam meselesine gelince: İstihdam konusu, “Tarımdaki istihdam çoktu, bunun bir kısmını naklettik, diğer alanlara kaydılar, tarımda istihdam gelişmiş ülkeler istikametinde bir gelişme gösterdi.” demeyi ne kadar gerçekçi bulabiliriz? Eğer, tarımdan başka alanlara göçen insanlar varsa, bunların oranın cazibesinden mi gittiğini, yoksa, kırsal kesimin itişinden mi gittiğini bilmek zorundayız. Türkiye’nin şartlarından uzak bu tür genel değerlendirmelerin bizim meselemizi çözmek bakımından bir ferahlık getirmeyeceğini  hepimizin bilmesi gerekiyor. Türkiye’de kırsal kesimden göç eden insanların bulundukları yerde geçinememesinden ötürü “büyükşehirde Allah kerim” metoduyla gittiklerini hepimiz biliyoruz.

Şimdi böyle olunca, bunun net ölçülerini söylemek lazım, şurada şu kadar yatırım, şurada şu kadar gelişme, şu kadar iş gücü talebi, arkasından da bu gelişme oldu demek lazım. Ama biz biliyoruz ki, Avrupa Birliğinin zorlamasıyla, tarım kesimindeki, esasen istihdamın da değil, nüfusun eksik istenmesi dolayısıyla istihdamın eksik arzu edilmesi dolayısıyla burada verilmiş sözler olduğunu, bu istikametteki rakamların bizim bu anlamda bizi biraz rahatlattığını kabul etmeliyiz, bunun altında böyle bir psikoloji var. Hatta, ben endişe ediyorum ki, tarım kesiminden 10 milyon nüfusun şehirlere yahut başka alanlara aktarılması şeklindeki ısrarın çözümü hususunda endişe ederim ki, eli nasırlı insanlarımıza üç saatlik bir “Turizm kursu” adı altında kurs verip, eline bir peçete tutuşturup turizm elemanı yapabiliriz. Nasıl yapılacak? Belli değil. Ama, bunların sözü veriliyor, bu istikamette gidiliyor. Dolayısıyla, Türkiye bir çalkalanma, bir savrulma içindedir, bunu bilelim ve bunun, gerçek temel rakamların, temel değerlerin üzerinde bina edilmemesinin sonucu olduğunu da bilelim. Dolayısıyla, dünyada bir şeyler yer arayacak,  sermaye yer arayacak, ciddi ülkelere yatırım için gidecek, Türkiye’ye sadece faiz için gelecek ve biz bundan memnuniyet duyacağız.

Şimdi size sözlerimi bu anlamda sürdürmemin sebebi, bu açıklamalar sırasında bu söylenilenleri hayretler içinde dinlemiş olmamdan ötürüdür. Gerçekten, Sayın Maliye Bakanımız Türkiye ekonomisinin genel durumuyla ilgili çok farklı bir perspektif getirebilirdi, daha farklı şeyler söyleyebilirdi. Biz, Türkiye yine güzel görünürdü ve biz de ona katılabilirdik veya tenkitlerimiz az olurdu. Yani, bu kadar farklı yollara niye başvuruluyor, gerçekten anlayamıyorum.

Bakınız efendim, doğrudan sermaye yatırımları: “20 milyar dolar doğrudan sermaye yatırımı.” İfade, Sayın Bakanındır. Değil mi Sayın Bakanım? Bunun, gelen sermayenin kendisi tarafından fiilen yatırıma dönüşen miktarı ne kadar acaba? Eğer biz buradan –öyle anlıyorum ki- satılan kurumlarımızdan elde edilen gelirleri kabul ediyoruz. Biz buna doğrudan sermaye yatırımı dersek, öbür taraftan Çin şu kadar doğrudan sermaye yatırımı çekiyor diye gıpta etmemizin ne anlamı var? Demek ki, biz o yolu hiçbir zaman tutturamayacağız demektir. Doğrudan sermaye yatırımı… Bunu, gerçekten anlamakta zorluk çekiyorum. Köylünün biri tarlasını satsa borçlarını ödese, doğrudan sermaye yatırımı mı yapmış olacak? Çocuğunu okutsa, belki beşerî sermaye yatırımı yapmış olur, efendim yeni bir iş alanına atılsa belki bir anlamı olur. Bu, fakirliğin, çaresizliğin bir anlamıdır.

Özelleştirmenin uzantısı olarak bunlar yapılıyor diyeceksek, özelleştirmenin mantığıyla fevkalade zıt, fevkalade taban tabana bir konudan bahsediyoruz demektir.

Nedir özelleştirmenin hareket şekli dünyada? Kamunun, özel sektör kadar maliyetlerde hassas olamayacağı ve başka birtakım sebeplerden ötürü bunun yapılmasıydı. O zaman özelleştirmeyi biz kamudan alıp kendi insanımıza devretmek zorundaydık. Ha, bunun yanında yabancılar da olurdu, belirli hisselerle girerlerdi. Ama, Türkiye’nin gerçekten esas üretim birimlerini yabancılara devrettiğimiz takdirde, bunun ekonomiyle, millî ekonomiyle izahı nasıl olacak bilemiyorum.

Bakın, Türk Telekom’un reklamlarına bakınız: “Türkiye’nin dev telekomünikasyon kurumu” diyor. Rahatsız oluyoruz. Evet, öyleydi, ama şimdi öyle değil. Bari ismini değiştirelim, bari reklamları kontrol ettirelim. Onun için, bakın, özelleştirmelerde yabancılara satışlarda, yabancılara ilave yasal desteklerin de ima edilmiş olması veya söz verilmiş olmasına, bir şeyle ispat edecek durumda değilim, ama, ima edilmiş olmasını gerçekten çok üzüntüyle karşılamak lazım. Bu kuruluşlar bu tür ülkelere bu yatırımları yaparken, yarınla ilgili aynı tavizlerin devam edeceğinden emin olmadan adım atmadıklarını biz biliyoruz. Ama Sayın Bakanımız burada diyor ki: “Bunlar sırtına vurup bunları götürecek değil.” Evet, sırtına vurup götüremezler, ama… O zaman biz yurt dışında işçilerimizin çalışmakta olduğu Alman firmalarını da Türk firması sayacak mıyız? O farklı olarak ham maddesini oradan kullanıyordur veya o başka ya da vergisini almıyoruzdur sadece.

Onun için, bir üretim biriminin o ülkedeki varlığının o ülke için hangi unsurlarıyla ve hangi birimleriyle önemli olduğunu iyi bilmek, iyi kabul etmek -tabii, hepimiz biliyoruz da- bunları gizlememek lazım. Bunların içinden sadece, işte, vergi ödeyecek, bilmem şunu yapacak, bunu yapacak meselesiyle bu olmaz.

Bakın, küçük sanayi teşvik bölgelerine, sanayi bölgelerindeki belediyelerin hepsi şikâyet eder: “Bütün yükü biz çekiyoruz, çevreyi bunlar kirletiyor, bütün sıkıntıyı bunlar veriyor, ama, vergiyi İstanbul vergi dairesi topluyor, çünkü, merkezleri orada.” derler. Bizim de aşağı yukarı, Türkiye bu anlamda, hele hele kirli sanayilere yeni yatırım diye müsaade etmek suretiyle Türkiye’nin sadece sıkıntı çekmekte olacağını göreceğiz.

Bir başka nokta, çok uzatmamak için sözlerimi… Işık yanmaya başladı efendim, Sayın Başkan ikaz etmeden dedim ama, bitiremedim.

BAŞKAN – İlave süreniz var Sayın Kutluata.

MÜNİR KUTLUATA (Devamla) – Sayın üyeler, mesela, yine aynen Sayın Bakanın ifadesinden okuyorum: “Ayrıca Merkez Bankasının döviz rezervlerinin bulunduğu yüksek seviye dalgalı döviz kuru rejiminin uygulaması ve bankacılık işleminin daha sağlam bir yapıda olması, olası bir sermaye çıkışının cari işlemler açığının finansmanı konusunda yaratacağı riskleri sınırlandırmaktadır.”

Fevkalade güzel, fevkalade doğru bir ifade. Ama, bu bir itiraf. Yani, bu ifadeyi kullanmak zorunda olan Sayın Bakanın tarif ettiği ekonomi, diğer şekliyle öyle olması mümkün değil. Bunun anlamı, bu paragrafın anlamı şudur: Evet, cari açığı neyle finanse ettiğimiz belli oluyor; ayrıca, bunu sürdürebilmek için Merkez Bankası dövizlerini yüksek tutmak ve bunun maliyetini ödemek zorundayız. Yani, bu sıcak paraya biz bir maliyet, iki maliyet, üç maliyet ödemiyoruz, bir açıdan, iki açıdan, üç açıdan maliyet ödemiyoruz, birçok açıdan maliyet ödüyoruz. Sadece aldığı, götürdüğü veya bol kazanç elde ettiği için Türkiye’deki harcamaları vesaire değil, Türkiye’deki satın almaları değil. Dolayısıyla, bir de Merkez Bankası rezervleriyle bu sıkıntımız sürüyor.

Şimdi, bir başka ifade “Ülkemizdeki küresel sermaye temsilcisi olan şirket sayısı 2002 yılında 5.560 iken, 2007 yılı Ağustos ayı itibarıyla 17.400’e ulaştı. Bunun 9.606’sı Avrupa Birliği ülkelerindendir. Bu rakamlar Türkiye’nin nereden nereye geldiğini açıkça göstermektedir.” Gerçekten, bu rakamlar Türkiye’nin nereden nereye geldiğini gerçekten göstermektedir. Neden? Biraz önce söylediğim yabancı şirketlerin Türkiye’de hangi kolaylıklarla ve ne maksatla bulundukları gerçeğini bildiğimiz zaman, bu “Türkiye’nin nereden nereye geldiğini gösterme” konusundan, cümlesinden söyleyenlerin anladığı başkadır, bizim anladığımız başkadır.  Onun için, şunu çok iyi bilmek lazımdır…

Buradan çok uzatmadan istihdam meselesine bir atıfta bulunarak zamanımı değerlendirmek istiyorum, zamanında bitirmek istiyorum. Türkiye’de tutmayan istihdam rakamları, anlamını yitirmiş istihdam rakamları, işsizlik oranları, iş bulma oranları, sağlıklı olmayan birtakım oranlar söylenip gidiyor. Ama, şunu görelim ve bilelim ki, Türkiye’de Türk insanı, bu ülkenin nüfusu, kendi kabiliyeti, becerisi, eğitimi, oranı neyse eğitiminin ve kabiliyetinin, becerisinin gereği, o oranda üretime katılamamaktadır. Yani, sistem yeni üretim birimlerinin, şu kadar şirket kapandı, şu kadar açıldı, yabancı şirket şu kadar geldi, şu kadarı Türkiye’de çaresiz kaldı, yurt dışına fabrikasını taşıyor, bunu biliyoruz. Ama, Türkiye’de üretim birimleri oluşturma noktasında Türkiye’de bir sistem işletilmiyor. Sanatkâr sanatıyla, zanaatkâr zanaatıyla, işçi emek gücüyle, genç mezun müteşebbis kabiliyetiyle, iş adamı iş adamı özelliğiyle Türkiye’de üretime katılamıyor. Katılamadığınız zaman elbette bu nüfus üretimden uzak kaldığı sürece sadece nerede iş buldu, kim kendisini nerede davet etti, bunlarla ölçülmek mecburiyetinde. Dolayısıyla, bunu diyebilirsiniz ki: “Bu farklı bir yaklaşım.” Evet, 210 milyar dolardan, 208 milyar dolardan toplam borçlarımız 420 milyar dolara çıkarsa, yani, bu kadar bol harcamanın içinde olunduğu bir noktada bu anlamda bir anlayış değişikliği elbette gerekebilirdi.

Onun için, “Yabancı şirket sayıları Türkiye’de şunu sağlıyor, bu kadar istihdam sağlıyor, kenarından üç beş insana medet oluyor…” filan diye teselli bulmanın anlamı yoktur.

Buradan, sözlerimi şununla bağlıyorum: Bakın, ekonomi politikalarında başarılı değiliz. Diğer konuşmacılar da söyledi, bu rakamların içerisinde iştirak ettiğimiz bir tek yüzde 7 civarındaki kalkınma rakamlarıdır. Yüzde 7 civarında kalkınma ithalata dayalı olarak gerçekleştiği için yarınlardan emin olamıyoruz.

Yine bu konuşmada Sayın Bakan “Bbundan sonra ihracata dayalı olarak büyümemizi sürdüreceğiz.” diyor, çok güzel bir ifade. Ama, biz ithalata dayalı olarak büyüdük. Türkiye’de üretime dayalı olarak büyümezseniz, ihracata dayalı olarak nasıl büyüyeceksiniz? Neyin ihracatını yapacaksınız? Nasıl ihracat yapacaksınız? İhracatla millî gelirin belirli bir oranı vardır. Eğer, siz üretimi piyasanız için ve piyasadan edindiğiniz tecrübelerle dışarısı için yapamaz, sadece fason üretim yapıp, ihracatçılar varlığını sürdürebilmek için böyle yollara başvuracak olursa, yine sağlıklı olmayan bir ekonomiyle karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz.

Onun için, bunu bir genellemeyle bitirmek gerekirse, Türkiye kaynaklarını çok iyi kullanmak zorundadır. Bu kaynaklardan beşerî kaynaklarını iyi kullanamadığını görüyor ve biliyorduk. Doğal kaynaklarıyla ilgili Maden Kanunu’nu gözünüzün önüne getirin, Petrol Kanunu’nun tartışıldığı dönemde ortaya çıkan durumu hatırlayınız, çevreyle ilgili problemlerimizi, sorunlarımızı gereksiz yaşadığımız sorunları gözünüzün önüne getiriniz, onları da iyi kullanamıyoruz. Ama, bu yabancılaşma sevdası sonucu, Türkiye, mali kaynaklarını da kullanamayacak duruma gelmiştir. Yani, bu kaynakları, biz, kendi ülkemiz menfaatine serbest irademizle kullanamadığımız sürece, biraz önce söylediğim, insanımızı üretime katma noktasında bir kalkınma hamlesinin içinde olmamız imkânı görünmüyor. Sadece, evet, birtakım kurumları devrederek veya ufak tefek kıpırtılarla istihdamda bir oynama var mı ona bakmak zorundayız. O zaman da rakamların insafına ve kıvraklığına sığınma ihtiyacımız fazla olmaktadır. Ben, onun için, herkes tarafından görülen doğrularla konuşalım veya gördüğümüz herkes tarafından aynı anlaşılsın diye düşünüyorum. Bu anlamda da bundan böyle ekonomimizle ilgili tartışmaların, “Büyüdük, vatandaşa yansımadı, güzel şeyler oldu, ama, vatandaşa ulaştıramadık, büyüdük ama istihdam artmadı…” Bakın, bunlar hep Hükûmet yetkililerinin sözleridir, bunlar ekonominin ruhuna uyan ifadeler de değildir. Bunlar kullanılıyorsa, bir yerde ciddi sakatlıklar var demektir.

Sayın Başkan, bitiriyorum dedim ama, bir cümleyle daha bir şeye daha temas etmek istiyorum. Enflasyon konusu: Evet, enflasyonun düşmesi de katıldığımız realitelerden bir tanesidir. Ancak, üretim arttı da mı düşürdük? Maliyetler düştü de mi düşürdük? Enflasyonu, zecrî tedbirlerle ne olursa olsun kontrol altına alacağız dedik, aldık, Türkiye bunu gerçekleştirdi.

Şimdi, Merkez Bankasının geçen gün kullandığı ifadenin içerisinde hakikat yatıyor. “Enflasyon canavarı –tabir bu, endişesini dile getiriyor Sayın Başkan- yarı canlı bekliyor.” diyor. Yani, demek istiyor ki, doğal yollardan düşürmedik, baskı altına aldık, baskıladık, bunu becerdik. Canavarsa, evet, baskılamak lazım, bunu bu hâle getirmek lazım. Ama, devamlı baskı altında tutamazsanız. Bunu, ekonomiyle, üretimle ve maliyetleri düşürerek gerçekleştirmek zorundayız. Eğer bizim maliyetlerimiz ithal girdilerin artmasıyla düşüyor ise, eğer bizim maliyetlerimiz ithalatın artması, ucuz ithalatla düşüyor ise, enflasyondaki düşüşün, gerçekten enflasyonda sağladığımız kontrolün geçici olduğunu ve bu işin çok zor bir durum olduğunu, sürdürülebilir olmadığını da kabul etmek zorundayız.

Hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Sakarya Milletvekilimiz Sayın Kutluata’ya çok teşekkür ediyoruz.

Söz sırası Tekirdağ Milletvekili Sayın Öztrak’ta.

FAİK ÖZTRAK (Tekirdağ) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Ben de sözlerime başlarken, sizi, değerli üyeleri, Sayın Bakanımızı, bürokrat arkadaşlarımı, basın mensuplarımızı saygıyla selamlamak istiyorum.

Bugün bütçenin genelini değerlendiriyoruz. Bütçenin genelini değerlendirirken, hem dışarıdaki konjonktür hem içerideki ekonominin genel dengeleri büyük önem taşıyor. Bu çerçevede önce, izin verirseniz, dışarıdaki konjonktüre dikkat çekmek istiyorum.

Dünyaya baktığımız zaman, 2002 yılının sonundan başlamak üzere 2007 yılına kadar küresel piyasalarda çok ciddi bir coşku ve risk algılamasında ciddi bir azalış dikkati çekiyor. Buna paralel olarak da bizim gibi ekonomilere önemli miktarlarda fonlar yurt dışı piyasalardan akıyor.

2002 yılında bizim gibi ekonomilere giden özel kesim fonları 114 milyar dolarmış. 2007 yılına geldiğimizde bu rakamın bu yıl sonunda 620 milyar dolara çıkacağı tahmin ediliyor.

Yine 2002 yılında Türkiye’ye gelen fonlar 4,9 milyar dolarmış, bunun 2007 sonunda 65-66 milyar dolar civarında gerçekleşmesi -özel kesim fonlarının- kuvvetle muhtemel gözüküyor.

Tabii, böyle bir coşku sonucunda tüm dünyada, özellikle yükselen piyasa ekonomilerinde oldukça hızlı bir büyüme trendi ortaya çıkıyor. Programda kullanılan rakam tüm yükselen piyasa ekonomilerini kapsıyor. Ben biraz daha bu Uluslararası Finans Enstitüsünün bize benzeyen ekonomiler için verdiği ortalama büyüme rakamını 2003-2007 arasında kullanmak istiyorum. Buradaki büyüme hızı yüzde 6,8. Buna karşılık Türkiye’nin bu dönemdeki büyüme hızı yüzde 6,6. Yani, ortalamanın biraz altında kalmışız gibi gözüküyor. Bu şekilde performansı değerlendirmek lazım.

Ancak, bir hususu dikkatlerinize sunmakta yarar görüyorum: Şimdi son üç yılda, 2007 tahmini 2008 de dâhil -2008 tahmini de dâhil- Türkiye’nin genel ortalamadan büyüme bakımından ayrışmaya başladığı gözüküyor. Bakın, 2006 yılında bize benzeyen ekonomiler yüzde 7,2 oranında büyümüş. Bizdeki büyüme, gayrisafi yurt içi hasıla büyümesi yüzde 5,9. 2007 yılında bize benzeyen ekonomilerin beklenen, tahmin edilen büyümesi yüzde 7,5; bizimki yüzde 5.

Yine 2008’de beklenen, tahmin edilen büyüme yükselen piyasa ekonomileri için yüzde 7,1, bizim için, bizim şu anda programda tahmin ettiğimiz büyüme yüzde 5,5. Yani, giderek bu ortalama büyüme hızından uzaklaşıyoruz. O 2001, 2002 yılında, işte o güven veren programın uygulanmasıyla birlikte 2003, 2004’te yakalanan yüksek büyüme hızlarından giderek uzaklaşmaktayız.

Şimdi, Sayın Başkan, izninizle, dışarıdaki gelişmeler üzerinde biraz daha dikkatle durmak istiyorum. Tabii, bu büyüme, bu coşku, 2007 yılı geldiğinde birden bire dünya ekonomisinde bazı endişelerin ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz. Bunun da temel nedeni, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ekonomisinde riskli konut kredilerinin geri dönmemeye başlamasıyla birlikte ortaya çıkan bir geri dönmeyen krediler sorunudur. Bu sorunun aşılması için üç büyük ekonominin merkez bankaları bu geri dönmeyen kredi meselesinde ekonomiye yardım edecekleri yönünde başlangıçta sinyaller vermişlerdir. Ama, biraz da tabiri amiyaneyle, süte sinek düşmüştür, risk iştahı azalmaya başlamıştır, dünyada bir geri dönmeyen krediler problemi olabileceği endişesi giderek artmaktadır. Ancak, bu sıkıntı daha çok gelişmiş ekonomilerin bir sıkıntısı olarak son dönemde ortaya çıktığı için, bizim gibi ekonomilere yansıması oldukça sınırlı olmuştur, hatta, daha sonrasında pozitif etkileri de olmuştur. Yani, oradaki, gelişmiş ekonomilerdeki risk algılaması nedeniyle kaçan sermaye bir ölçüde bizim gibi ekonomilere gelmeye başlamıştır. Ama, görünen odur ki, dünyada büyüme hızları düşecektir, bu da bizim talebimizi olumsuz yönde, bizdeki talebi olumsuz yönde etkileyecektir.

Şimdi, önümüzdeki döneme ilişkin gelişmekte olan ekonomilerle ilgili tahmin edilen risklere baktığımız zaman üç temel sorun görüyoruz. Her şey iyi giderse, bizim gibi ekonomilerin, bize benzeyen ekonomilerin paraları çok değerlendi, içeride varlık piyasalarında varlık fiyatları şişmeye başladı. Çok hızlı bir sermaye girişinin, 2007-2008 yıllarında devam etmesiyle birlikte önümüzdeki yıllarda dünya ekonomisinde meydana gelecek bir düzeltme hareketinin bizde ve bize benzeyen ekonomilerde çok sert inişlere neden olması beklenmektedir, birinci risk budur.

İkinci risk, ham madde fiyatlarındaki hızlı artış sonucunda, özellikle gelişmiş ekonomilerde bugün bu likidite azalışına karşı koyan Merkez Bankası davranışının birden bire yeniden sıkı para politikasına dönmesi ve faizlerin bu ekonomilerde yeniden artması riski vardır.

Üçüncü önemli risk de, şu son dönemde, ne derseniz deyin, doların değerine baktığımız zaman çok da düzenli bir iniş gözükmüyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde cari açığı finanse eden varlığa dayalı menkul kıymetlerin değerlerinde çok ciddi çöküşler var. Bu iki parametreyi birlikte ele aldığımız zaman önümüzdeki dönemde doların değeriyle ilgili olarak aşınmanın çok daha düzensiz olabileceği ihtimali var. Böyle bir durumda dolar olarak rezervlerini tutan birtakım ekonomilerin bu rezervlerini başka paralara, başka para birimlerine kaydırmaları hâlinde, yine doların değerinde çok bu sefer ani çöküşlerin olması, bunun da yine bizim gibi ekonomileri olumsuz yönde etkilemesi bekleniyor.

Özetlersem Sayın Başkan, 2007 yılı, dünyadaki kürsel coşkunun bir dönme noktası gibi gözüküyor. Bu çerçevede dönüp bizim ekonomimize baktığımız zaman, bizim ekonomimizle ilgili birtakım şehir efsaneleri etrafta dolaşıyor. Bu efsaneler zaman zaman hükûmet yetkilileri tarafından, zaman zaman piyasada oynayan piyasa oyuncuları tarafından dile getiriliyor.

Şimdi, biraz önce büyümeyle ilgili tespitimi söylemiştim. Dünya ekonomisindeki özellikle son üç yılda gelişmekte olan ekonomiler oldukça hızlı büyüyorlar. Ama, bizim büyüme hızımızla onların büyüme hızı arasındaki fark giderek açılıyor.

Yine, örneğin, Türk ekonomisinin fert başına gelirinin çok hızlı arttığını, dolara bakarak söylüyoruz. Ama, satın alma gücüne baktığımız  zaman, bizim bu konuda pek de dünyada şampiyonluğu yapmadığımız ortaya çıkıyor. Şimdi, satın alma gücü paritesiyle, fert başına dolar cinsinden gelirleri hesaplanmış, fert başına dolar cinsinden gelirleri karşılaştırdığımızda, örneğin Bulgaristan’ın 2000 yılında 100 olan fert başına geliri 2007 yılında 182’ye çıkmış, Romanya’nın yine aynı bazda 100 iken 185,4’e çıkmış, Çin’in 100 iken 224’e çıkmış, yine Hindistan’a dönüp baktığımız zaman onun da 180’ler civarında oluyor. Peki bizde ne olmuş? İki tane batımızdan, iki tane de doğudan ekonomi örneğini verdim. Bizde artış 148. Yani, dünyayla karşılaştırdığımız zaman, son beş yılda dünya ekonomisinin bizim gibi ülkelere sunmuş olduğu fırsatlardan, büyüme bakımından yeterince yararlanmadığımız ortaya çıkıyor.

Bu oranlara başka perspektiflerle bakmak mümkün. Biraz önce burada rezervlerimizin oldukça güçlü olduğu mesela dile getirildi, Türkiye’de, Türk ekonomisinde oldukça güçlü rezervler var denildi. Şimdi, dış borçların döviz gelirlerine oranı, yani, ihracat hizmet gelirleri ve diğer gelirler olarak baktığımız zaman 2002 yılında dış borçların bize benzeyen ekonomilerde onların döviz gelirlerine oranı 113 , yani yüzde 113. 2006 yılına gelindiğinde bu oran yüzde 69’a gerilemiş. Bizde ise 2002 yılında bu oran yüzde 222 imiş, şu anda geldiğimiz noktada bu oran 168,4 2006 yılında, daha da önemlisi 2005 yılında bu oran 157 kadar indikten sonra yeniden yükselmeye başlamış. Yani, bizim dış borcumuzun döviz gelirlerine olan oranı, dışarıda bize benzeyen ekonomilerde sürekli bir iniş trendindeyken, biz 2006’dan itibaren yeniden borcun döviz gelirlerine oranının arttığı bir sürece girmişiz.

Yine, sık sık dile getiriliyor. Türkiye’nin kamu borcunun, bürüt olarak  baktığımızda, yüzde 50’lere gerilediği söyleniyor ve borç durumunun iyileştiği ifade ediliyor.

Sayın Başkan, Türkiye krize girmeden önce 2000 yılında kamu borcunun gayrisafi millî hasılaya oranı yüzde 50 idi. Şu anda hâlâ o oranın üstündeyiz. Dolayısıyla, yine kamu borcunun gayrisafi millî hasılaya oranını bize benzeyen başka ekonomilerle karşılaştırdığımız zaman da orada en kötü durumda olan ilk üç içindeyiz. Dolayısıyla, çok fazla rahatlamanın bence gereği yok diye düşünüyorum. Ama, öyle görünüyor ki, 2007 yılında gerçekten maliye politikalarında müthiş bir rahatlama ortaya çıkmış.

Şimdi, rakamlar, bakıyorum piyasalarda yine buralarda, teknik heyetlerde biraz böyle görmezlikten gelinmeye çalışılıyor. Bakın bütçenin 2006 yılında gayrisafi millî hasılaya oran olarak yüzde 5,7 olan faiz dışı fazlası 2007 yılında yüzde 3,3’e gerilemiş. Daha doğrusu gerileyeceği tahmin ediliyor. Son dokuzuncu ayın rakamları var. Son üç ayın harcamalarına baktığımız zaman harcamalarda geçen seneden daha iyimser olduğumuz, gelirlerde de buna karşılık, yine, geçen seneden daha fazla bir gelir toplamayı umduğumuz anlaşılıyor. İnşallah bunlar gerçekleşir. Ama, benim gördüğüm, 3,3’ü tutturmamız bile zor olacak.

Yine, kamu kesimi genel dengesine, yani, kamunun genel açığına baktığımız zaman, 2006 yılında yüzde 6,5 olan faiz dışı fazla 4,1’e gerilemiş. Bu  rakamlar gerçekten ürkütücü rakamlardır. Yani, maliye politikasındaki gevşeme gerçekten ürkütücüdür. Hatırlıyorum ben, mevcut hükûmet iş başına geldiğinde, 2002 yılında faiz dışı dengedeki bozulmayı şiddetli bir şekilde eleştirmişti. O dönemde de faiz dışı fazla seçim nedeniyle muhtemelen 5,5’ten 4,1’e gerilemişti. Şimdi, 6,5’ten 4,1’e geriledi. Bu bir şeyi gösteriyor: Bütçe dengelerimizdeki düzelmenin ne kadar kalıcı olmadığını, ne kadar yapısal reformlara dayanmadığını, ne kadar bir defaya mahsus tedbirlerle bugüne kadar bütçe dengelerini tutturduğumuzu ortaya koyuyor. Çünkü, bir yıl içinde bütçe fazlası yüzde 5,7’den yüzde 3,3’e bu kadar kolay gerilemez, eğer yapısal tedbirlere dayanan bir süreç içinde olsaydık.

Bir başka önemli konu, tabii, bunun maliye politikasıyla ilgili olarak yarattığı güven kaybıdır. Ben Sayın Maliye Bakanımızın sene ortasında, hemen seçimden sonra açıkladığı bir bütçe rakamı vardı, faiz dışı fazla vardı. O dönemde bununla ilgili yorumları dinliyordum ve deniyordu ki: “Sayın Maliye Bakanımız bunu söylüyorsa, geçmişte ne dediyse onu tutturdu, bu yılda tutturur.” Şimdi, bu yılda tutturulamadı, büyük bir sapma var. Bu büyük sapma çok ciddi bir güven sorununa yol açacaktır ve önümüzdeki dönemde, şu geçmiş beş yılda bütçe uygulamalarıyla, baştan yaptığınız, baştan söylediğiniz, anons ettiğiniz anda bütçenin yarattığı pozitif etki, maalesef 2008 bütçesinde olmayacaktır. Çünkü, insanlar, bu ta tutmayabilir, çünkü bu sene tutturamadılar, o nedenle bu da tutmayabilir endişesiyle baştan o beklediğimiz fiyatlar üzerinde, büyüme üzerindeki olumlu etkiyi görmekte ciddi ölçüde zorlanacağız diye düşünüyorum.

Sayın Bakanın bütçeyi sunuş konuşmasında dile getirdiği istihdamla ilgili birtakım ifadeler var. Şimdi bu istihdam konusunda özellikle 2005-2006 yıllarında tarımda istihdamdaki azalış bir yapısal değişim süreci olarak sunuluyor. Devlet Planlama Teşkilatımızın hazırlamış olduğu program metninde de bunu görüyorum. Yani, 85-86 yılında yanlış hatırlamıyorsam, 1 milyon kişinin üzerinde, iki yıl üst üste tarımda bir istihdam azalışı var. Şimdi, bu bir yapısal değişimse, iki senenin içinde tarımda çalışan istihdamın yüzde 25 azalması söz konusu olmaz. Bu bir çöküş olabilir -ki, böyle bir çöküşü gerektirecek tarım kesiminde ve genel ekonomide bir gelişmeyi görmüyoruz- ya da  bu bir hesaplama tekniğindeki değişimden kaynaklanan bir olay olabilir. Bana ikincisi biraz daha makulmüş gibi geliyor. Çünkü, dönüp baktığımızda, iki sene üst üste 1’er milyon kişilik düşmeden sonra 2007 yılında birden bire durdu bu düşme. Hatta sene başında 300-400 bin kişilik tarımda çalışan sayısında artışlar ortaya çıkmaya başladı. Konuya böyle baktığımız zaman, istihdam rakamlarıyla ilgili olarak yöntem değişikliklerini -ki, bu yöntem değişikliklerinin yapıldığı açıklanmıştı- belli istatistiklerde de, rakamlarda da ani hareketlere yol açmış olabileceği ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, bu tarım dışında yaratılan istihdam şu kadardı, tarımdaki düşüş yapısal bir trenddi… Bunlar mevcut rakamların ışığında çok da gerçekçi gözükmüyor.

Bir başka konuya daha değineyim. Biraz önce sayın üyelerimiz değindiler. Bu istihdam, işsizlik rakamının hesaplanmasında, işte çalışmak isteyip de iş bulamayanlar ve bu nedenle umudunu yitirmiş olanlar; bu rakamları dâhil ettiğimiz zaman oldukça yüksek işsizlik rakamlarına ulaşıyoruz.

Ama, son dönemde bir konuya Sayın Başkan dikkatiniz çekmek isterim. Şimdi, OECD tanımına uygun olarak da işsizlik rakamına bu iş bulma umudu olmamaları nedeniyle iş aramayanları veya diğer nedenlerle iş aramayanları, ama çalışmak istedikleri takdirde, iş verildiği takdirde çalışmak isteyenler dâhil edilir, geniş tanımlı işsizlik rakamlarına doğru giderken. Mevsimlik işsizlerdeki rakamlar da dâhil edilir. Fakat, son bir yıldır ilginç bir gelişme olmaya başladı istatistiklerde. Bu iş hayatına girmeyenlerin alt kategorileri olan bu biraz önce sözünü ettiğim rakamlar hızlı bir şekilde azalmaya başlarken, iş hayatına girmeyenlerin, hangi nedenle girmediği de belli olmayan bir diğer kalemi temmuz ayında nihayet yıllık artışı bir milyonun üzerine çıktı. Şimdi, burada da ciddi şekilde aydınlatılmaya ihtiyacımız var. Aksi takdirde, geniş tanımlı işsizlik rakamlarında önemli iyileşmeler kaydedildiği gibi bir görüntü ortaya çıkıyor. Bunun neden olduğunu da görmemizde yarar var diye düşünüyorum.

Şimdi, Türk ekonomisine, dolayısıyla bu son dört beş yıllık gelişmeleri ve bugün içinde bulunduğumuz durum 2008’e bakarken, bazı rakamların, bazı verilerin altını çizmeye başladım ki nerede olduğumuzu anlayalım diye.

Bir başka  önemli  veri, reel efektif kur endeksi. Yani, Türk Lirası, bize benzeyen ya da bizim ticaret yaptığımız ülkelerin durumuyla ağırlıklandırdığınız zaman, reel değer olarak nerede diye baktığımız zaman, bugün geldiğimiz noktada eylül ayı endeksine bakın, eylül ayının da on iki aylık ortalamalarını da alarak bakın, reel efektif kur endeksi rekor kırmış durumda. Yani, 95 yılından falan bu tarafa getirin, rekor kırmış durumda.

Bir başka bence ekonominin rekabet gücünü gösteren endeks, dolar cinsinden birim ücret endeksleridir. Öyle sanıyorum, Devlet Planlama Teşkilatımız bu rakamları birinci çeyreğe kadar yayınladı. Ama, bu yılın ikinci çeyreğinden itibaren, sanıyorum artık bu rakamları yayınlamayacak, “Herkes kendi hesabını yapsın.” diyor. Yine, kendi hesabımızı yaptığımız zaman, baktığımızda gördüğümüz şey, dolar cinsinden birim ücret endeksi de rekor kırmış durumda. Neden rekor kırmış diye dönüp baktığımızda, nominal ücretler mi çok artmış? Hayır. Verimlilik mi düşük olmuş? Hayır, o kadar düşük değil, yine verimlilik artışı var. Peki ne olmuş diye dönüp baktığımızda gördüğümüz şey, Türk lirası aşırı değerlenmiş.

Sayın Başkan, bu seneki Uluslararası Para Fonunun dünya ekonomisiyle ilgili raporunun bir bölümü tamamen aşırı küresel sermaye hareketleri karşısında ülkelerin ne yapabileceğine ayrılmış durumda.  Dolayısıyla, sorun gerçekten önemli. Türkiye, son beş yıldır dışarıdan gelen sermaye hareketlerini seyretmekte, buna karşı önlem almamakta, Türk lirasının aşırı değerlenmesine izin vermek suretiyle Türk ekonomisini oldukça riskli bir noktaya getirmiştir.

Bugün dönüp baktığımızda, son 2002‘den 2006 yılına kadar bize benzeyen ekonomilerin toplamda gayrisafi yurtiçi hasılaya oran olarak 2002 yılında yüzde 1,3, 2006 yılında da veya 2007 yılında da yüzde 3,2 cari işlemler fazlası verdiğini görüyoruz. Yani, ikiye katlamış cari işlemler fazlaları. Peki, bizden ne olmuş? Biz, 2002 yılında yüzde 0,8’lik bir cari işlemler açığıyla başlamışız, bugün geldiğimiz nokta 2007 tahminî yüzde 7,4, ama 2006 yılı yüzde 8,2. Yine 2007 tahminî bana göre, özellikle ihracat ve ithalatta, ihracatta makul, ama, ihracatta beklentilerin biraz iyimser olmasından kaynaklanan bir iyileşme var. Şimdi, ihracat rakamı 104 olarak verilmiş, bir miktar 104’ü de aşabilecek gibi gözüküyor. Yani, 104,8’lere gelir gibi gözüküyor benim hesaplarıma göre. Ama, ithalat rakamının mevcut eğilimler dikkate alındığında 170 milyar doların altında olması mümkün değil. Böyle baktığınız zaman, ortaya yaklaşık 65 milyar dolarlık bir dış ticaret açığı çıkıyor, programdaki rakam 62 milyar dolar. Bunu cari açığa ilave ettiğiniz zaman, bu yılın da cari açığının gayrisafi yurtiçi hasıla oranının 8’in altına düşmeyeceği ortaya çıkıyor. Şimdi yüzde 8’lik bir oran, Türkiye’yi Avrupa’nın gelişmekte olan ekonomileri dışında diğer ekonomiler arasında şampiyon durumuna getiriyor.

Yine, faizlere dönüp bakıyorsunuz. Türkiye’nin faizleri, bugün nominal olarak dünyada en yüksek faizleri veriyoruz. Şimdi, bu durumda olan bir ekonomiye, kırılgan durumda olmayan, çok iyi durumda olan bir ekonomi demek mümkün değil ve bugün Türk ekonomisinin en önemli sorunu, iktisatta çok iyi bilinen “önce durgunluğa karşılık sonra durgunluk” hipotezi çerçevesinde ortaya çıkan bir süreci yaşıyoruz. Türk Lirasının aşırı değerlenmesi, başta ekonomide belli bir canlanma yaratırken…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

FAİK ÖZTRAK (Devamla) – Şimdi, artık, giderek ticarete konu mal üreten sektörlerde rekabet aşınmasına paralel olarak bir yavaşlamaya yol açıyor. Bu çerçevede baktığımız zaman Sayın Başkan -süremin bittiğini de anlıyorum, ek süre verdiniz, kısaca toparlamak istiyorum, o zaman çözümleri söylemek lazım- böyle bir sıkıntı içinde 2008 yılı için getirilen politikalar ve program ve bütçe büyüklükleri bu sorunu çözebilecek nitelikte gözükmüyor. Türk ekonomisinin en önemli sorunu olan ve Türk lirasını bu kadar değerli hale getiren süreç, son dönemde uygulanan oldukça sıkı para politikalarıydı. Bununla beraber yine enflasyonu düşürmek de kurun üzerine aşırı yaslanma eğilimiydi.

Hep söyleniyor, bu program 2002 yılında, 2001 yılında uygulanan programın devamıdır. Evet, mali dengeleri itibarıyla  2007 yılına kadar uygulanan programın devamı olmuştur. Ama, onun dışında, 2002 yılında olmayan, dünyada bu küresel sermaye hareketlerinin bolluğu, 2003 yılında çıkmasıyla birlikte bu işi dengeleyecek ilave tedbir alınmamış, Türk lirasının biraz daha popülist bir yaklaşımla aşırı değerlenmesine izin verilmiş ve bu değerlenme sonucunda Türkiye’de ticarete konu mal üreten sektörlerde ciddi rekabet gücü kaybına sebep olunmuştur. Şimdi, 2008’de bunun önlenmesi için bugün yapılanın tam tersini yapmak lazım.

Çok kısa söyleyeyim, ilerideki müzakerelerde bunu tartışacağız: Bir, bütçenin daha sıkı olması lazım. Yani, yüzde 5,5’lik açık yeterince sıkı değildir. Yüzde 3’lere gelmiş, yüzde 4’ler civarında bir faiz dışı fazla 2007’de ortaya çıkmış, 2007’deki bu faiz dışı fazladaki gerilemenin etkisi 2008 yılına da kayacaktır. Bu nedenle, bu etkiyi önleyebilmek için daha sıkı bir bütçe gerekir. Buna karşılık bu bütçenin açıklanmasıyla birlikte de Merkez Bankasının faizlerde önemli bir indirim yapması gerekirdi. Şimdiki pozisyonda şöyle olmuştur: Bütçe, Merkez Bankası tarafından anti enflasyonist olarak gözükmemektedir. Bütçe enflasyon beklentileri üzerine yeterli şoku verememektedir. O çerçevede Merkez Bankası da faizleri ağır ağır indirecektir. Faizleri ağır ağır indirmek demek, her indirimde sermaye kazancı demektir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

FAİK ÖZTRAK (Devamla) – Her indirimde ortaya çıkacak olan sermaye kazancı dışarıdan içeriye daha fazla parayı davet edecektir, eğer küresel ortam böyle devam ederse. Dışarıdan içeriye giren bu parayla birlikte de Türk lirası değer kazanma sürecine devam edecektir. Bu devam ettiği zaman, sanayinin bu rekabet baskısı altında bütçe üzerindeki taleplerini de azaltmak mümkün değildir. Önümüzdeki dönemde, hükûmetin içinde sanayi kesiminden gelen bakanlarla finans kesiminden gelen bakanlar arasında çok ciddi tartışmaların ortaya çıktığını göreceğiz.

Bir başka önemli konu, Merkez Bankası Başkanımız çok fazla konuşma yapmaya başladı. Bu çok fazla konuşma da yine Merkez Bankamızın bu çekişme içinde paniklemeye başladığını gösteriyor. Bütün bunlar önümüzdeki dönemde güven eksikliğini, güven sorununu artırabilecek sorunlardır.

Bu konularda dikkatli olunması gerektiğini düşünüyorum.

 Saygılar sunuyorum Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Sayın Öztrak’a teşekkür ediyoruz.

Manisa Milletvekilimiz Sayın Akçay, buyurun efendim.

ERKAN AKÇAY (Manisa) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, Sayıştayın, Devlet Planlama Teşkilatının ve Plan ve Bütçe Komisyonunun değerli yönetici ve mensupları, kıymetli basın mensupları; muhterem heyetinizi saygıyla selamlıyorum. Yüce Meclisin huzuruna getirilen 2008 yılı bütçesinin ülkemize hayırlı olması, iyilikler ve güzellikler getirmesi dileğiyle sözlerime başlıyorum.

Öncelikle, bütçe tasarının hazırlanmasında ve huzura getirilmesinde görev yapan bütün görevli, bürokrat arkadaşlarımıza ve Plan ve Bütçe Komisyonunun değerli personeline ve görev yapan herkese teşekkür ve tebrik ediyorum.

Bütçeler gelirlerin toplanmasına ve harcamaların yapılmasına izin veren kanunlar olduğu kadar, aynı zamanda hükûmetlerin sosyal ve ekonomik politikalarını uygulamaya koyan çok önemli bir kanundur. Ayrıca, bütçe görüşmeleri, hükûmetin icraatlarının çok yönlü bir biçimde değerlendirildiği ve tartışıldığı, icraatların ve geleceğe yönelik hedeflerin yüce Meclise ve kamuoyuna aktarıldığı önemli bir zemini teşkil etmektedir. Kalkınma süreci devam eden ülkemizin zamanında doğru hedeflere yönelmesi büyük önem arz etmektedir. Toplumun ekonomik dinamizminin önünü açacak, toplumsal birikimlerin bilgi teknolojilerine dayalı modern üretim imkânlarına yönelmesini sağlayacak bir ortamı oluşturmak mecburiyeti vardır. Türkiye ekonomisi stratejik bir yenilenme ve yapılanma programına ihtiyaç duymaktadır. Acil sorunların çözülmesi, yapısal reformların gerçekleştirilmesi, istikrarlı büyümenin sağlanması, sosyal devlet anlayışı içinde gelir bölüşümünün iyileştirilmesi, refahın topluma yayılması, kaynakların etkili ve verimli kullanılması gerekmektedir.

Bu çerçeveden baktığımızda, 60’ıncı Hükûmetin hazırlamış olduğu 2008 yılı bütçesinin Türkiye’nin temel sorunlarını çözmekten uzak kalacağı ve sadece günü kurtarmayı ve yılı geçiştirmeyi amaçladığı anlaşılmaktadır. Bu bütçe yapısıyla Türkiye’nin büyük hedeflere yönelmesi ve hedeflerine ulaşması mümkün değildir. Bir önceki yıla ve yıllara göre yarım puanlık veya birkaç puanlık iyileştirme gibi gösterilen rakamları başarı diye lanse etmeyi doğru bulmuyoruz. Kaldı ki, başarı şeklinde lanse edilen bazı hedefler ve göstergelerde, başarıdan ziyade bir zafiyet görülmektedir. Bunu da 2005-2006 yıllarında gerek gayrisafi millî hasıla, gerek bütçe rakamları, bütçe gideri, bütçe geliri, bütçe açığı, faiz dışı denge gibi değişik ekonomik göstergelerde öngörülen hedeflerle gerçekleşen sonuçlar arasındaki farkın çok büyük olduğunu ve sonuçlandığını görüyoruz.

Bize göre bu rakamların iki anlamı olmaktadır: Ya hükûmet hedefleri doğru ve gerçekçi tespit edemiyor ya da tespit ettiği hedeflere hâkim olup  bu hedefleri hedeflediği şekilde gerçekleştiremiyor. Her iki durum da bir hükûmet için olumsuz bir puandır. Bunun anlamı şudur: Hükûmet hesabını iyi yapamıyor ve tabii, bu, hükümetlere hedef konusunda duyulan güvenin sarsılmaması bakımından da önem arz ediyor.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2008 yılı bütçesi, aynı zamanda 22 Temmuz 2007 seçimlerinin gölgesini ve izini de taşımaktadır. 2 Mart 2007 tarihli 26450 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 2007/11622 sayılı Bakanlar Kurulu kararı kararıyla, 2008 yılı bütçesinden ödenmek üzere fakir ailelere kömür yardımı yapılmasına karar verildi. Şimdi, 2007 yılında parası ve ödeneği olmadan dağıtılan kömürün ödemesi 2008 yılı bütçesinden yapılacağı anlaşılmaktadır. 2008 bütçe sunuşunda Sayın Maliye Bakanımızın “Paramız varsa harcamayı yaparız, paramız yoksa yapmayız.” sözlerini hatırlatmak istiyorum ve tabii hükûmetimize de sormak istiyoruz: Madem para yoktu, neden 2007 Martında ve kış geçtikten sonra kömür dağıtmak hükûmetin aklına geliyor ve seçim vakti, yaz ortasında kömür dağıtmaya başlıyorsunuz. Vatandaşı sadece seçim zamanı değil her zaman, planlı, programlı, adil bir şekilde ve asla parti propagandası yapmadan yardım etmek ve gözetmek gerekmektedir.

İşte, AKP’nin uyguladığı politikalar nedeniyle hem insanlarımız fakirleşmiş hem de fakirleştirdiğimiz bu insanların oyunu ve devlet imkânlarını parti propagandasına alet ederek oy kazanılmaya çalışılmıştır. Bu davranışı doğru bulmuyoruz. Bizim kültürümüz “alan elin veren elden haberdar olmaması” anlayışına dayanmaktadır.

Dikkat çekici en önemli hususlardan birisi de ülkemizin iç ve dış borçları azalmamakta, aksine artmaktadır. Toplam iç ve dış borçların tutarı 423 milyar dolara ulaşmıştır. Hükûmet hâlâ borçların çevrilebilirliği yönündeki endişelerin ortadan kalktığını iddia etmekte, günü kurtarmakla övünmektedir. Borç yükü ve borçlanma faizleri hâlâ yüksek seviyelerde seyretmektedir. Hükûmetin borçları azaltma veya borçlanmama gibi bir politikası yoktur. Artık ülkemizin bir borçlanmama politikası geliştirmesi gerekmektedir. Türkiye’nin en önemli sorunlarından birisi kamu mali yapısındaki aşırı borçlardır. Türkiye’nin bu borç sorunu, bize göre aynı zamanda bir borç yönetimi sorunudur. Aşırı borçlanmalar, gelir dağılımını ve sosyal adaleti ziyadesiyle bozmaktadır. Bir avuç kişi ve kurumdan yapılan borçlanmalar tüm milletin sırtına yüklenmektedir. Yeni doğan her çocuk gelecekte ödeyeceği borçla doğmaktadır.

Kamu borç yönetiminde etkinliği sağlayabilmek için, ekonomik dengeleri gözeterek para ve maliye politikalarıyla uyumlu, makul düzeylerde sürdürülebilir, saydam ve hesap verilebilir bir borçlanma politikasının izlenmesi gerekmektedir. Bugüne kadar aşırı ve gereksiz borçlanma ve kötü borç yönetimi nedeniyle, hiçbir merci ve kişiden hukuki hesap sorulamamıştır.

2008 yılı bütçesi memur, işçi ve emeklilerin beklentilerine de cevap vermekten uzaktır ve faiz giderleri 2007 bütçesindeki 49 milyar YTL’den 2008 bütçesinde 56 milyar YTL’ye yükselmiştir. Bir önceki yıla göre artış tutarı 7 milyar YTL’dir. Buna karşılık personel harcamalarına ayrılan ek kaynak tutarı 5 milyar YTL olarak görülmektedir. Dolayısıyla, ülke ekonomisindeki büyümeden, çalışanlar gereken payı alamamaktadır. Faiz gelirinden faydalananların sayısı ise -ki, hükûmet tarafından bu faiz gelirinden yararlananların sayısı ve mahiyeti hakkında bir açıklama yapılması da gerekmektedir-  kamuda çalışan aylık ve ödemelerden yararlanan milyonlarca insanın sayısı karşılaştırıldığında, gayrisafi millî hasıladaki büyümenin kimlerin cebine gittiği açıkça görülmektedir. Bütçenin yüzde 25,2’si faize gitmektedir. Vergi adil bir şekilde toplanamamaktadır, bu durum ise Anayasa’nın 73’üncü maddesindeki “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, malî gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür.” hükmüne uymamaktadır.

Tüketim harcamaları üzerinden dolaylı olarak alınan vergilerin toplam vergi içindeki payı yüzde 68’ler ve yüzde 70’ler arasında bulunmaktadır. Ne yazık ki 2008 bütçesinde de vergilerin büyük çoğunluğunun dolaylı vergilerden oluşacağı görülmektedir. Bu ise haksız bir vergilendirme demektir ve toplanan verginin yükünü yine milyonlarca dar gelirli vatandaşın çekeceği anlaşılmaktadır.

Ücretliler arasındaki gelir dengesizliklerini giderecek düzenlemeler ile istihdamı geliştirme, büyüme ve yeni çalışma biçimleri dikkate alınarak ücretlerin iş, liyakat, verim, kıdem ve kariyerin karşılığı olarak belirlenmesine yönelik çalışmaların artık tamamlanması gerekmektedir. Memur ve işçilerin ücretlerindeki adaletsizlik, karışıklık ve çeşitlilik, büyük bir sorun ve huzursuzluk kaynağı teşkil etmektedir. Personel rejimi reformu kapsamında, bürokrasinin üretken ve rasyonel bir şekilde çalışmasını sağlayacak gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Sayın Başkan, sayın üyeler; 70 milyonu aşkın ülke nüfusumuz içinde 1 milyon 700 bin gelir vergisi mükellefi, 775 bin basit usulde mükellef ve 608 bin kurumlar vergisi mükellefi olmak üzere toplam 3 milyon 70 bin civarında beyannameli vergi mükellefi bulunmaktadır.

Adalet, eşitlik ve genellik gibi vergileme ilkelerine uygun olması gereken vergi sistemimiz, elde edilen vergi uygulama sonuçları bakımından hazin bir manzara sergilemektedir.

2007 yılı sonu itibarıyla 200,1 milyar YTL olarak sonuçlanacağı tahmin edilen genel bütçe gelirlerinin 173,8 milyar YTL’si vergi gelirlerinden oluşmaktadır. Yani bütçe gelirlerinin yüzde 86’sı vergi gelirlerinden meydana gelmektedir. 173,8 milyar YTL’lik vergi gelirinin 1,4 milyar YTL’si beyana dayalı gelir vergisi tahsilatından; 1,5 milyar YTL’si beyana dayalı kurumlar vergisi tahsilatından meydana gelmektedir. Toplam 3 milyon civarındaki mükellefin beyan ettiği vergi tutarı, gelir ve kurumlar geçici vergileri hariç ve basit usul dâhil olmak üzere, toplam 3,2 milyar YTL tutarındadır.

Burada, yine aynı Bütçe Kanunu’nda yer alan bütçe gelirleri içindeki para cezaları tutarına dikkatinizi çekmek istiyorum. 2007 bütçesinde toplam 3,2 milyar YTL beyana dayalı gelir ve kurumlar vergisi tutarı yer alıyor iken 3,2 milyar YTL de para cezası yer almaktadır. Bir yılda bütçe geliri içinde para cezasının iki önemli ana vergi kadar olması gerçekten üzücü bir sonuçtur.

Burada dikkat çekici diğer önemli bir husus ise –ki bu da sık sık vatandaşlarımız tarafından, vatandaşın devletinden beklentisi bakımından dikkat çekici bir husus- Bütçe Kanunu’ndaki gelir kalemleri içinde para cezalarının tutar olarak gösterilmiş olmasıdır. Örneğin, 2008 Bütçe Tasarısı Gelir Cetveli’nde 3,5 milyar YTL para cezası geliri öngörülmektedir. Yani devletimiz 2008 yılında vatandaşını 3 milyar YTL tutarında cezalandıracağını peşin peşin beyan etmektedir. Bu durum her ne kadar bütçeleme ve muhasebe tekniği açısından gerekli ve mümkün görülse de devlet anlayışımız bakımından uygun olmadığı kanaatini taşıyorum. Bunun yerine devletin vatandaşına sembolik ve anlamlı bir tutumu olarak idari para cezaları tutarının Bütçe Kanunu’nda 1 YTL olarak yer almasının yerinde olacağını düşünüyorum ki, pek çok mahalli idarelerdeki belediyeler de bütçe çalışmalarında bunu yapmaktadırlar. Bunun ileriki bütçe tasarılarında etik açıdan da tartışılmasının yararlı olacağını düşünüyorum.

2006 yılında 1,6 milyar YTL olarak gerçekleşen beyana dayalı gelir vergisi tahsilatı, 2007 yılında yüzde 12 azalarak 1,4 milyar YTL olarak tahsil edileceği anlaşılmaktadır. Tahakkuka göre tahsilat nispetlerinin de 2006 yılında yüzde 61,4; 2007 yılında yüzde 55 gibi bir oranda gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Aynı tahsilat düşüklüğü beyana dayalı kurumlar vergisi tahsilatında da görülmektedir. 2006 yılında beyana dayalı kurumlar vergisinin yüzde 51,8’i, 2007 yılında da yüzde 42,8’i tahsil edilebilmiştir.

Bütçe sunuş konuşmasında Sayın Maliye Bakanımızın katma değer vergisiyle ilgili olarak tekstil, sağlık, eğitim ve gıda sektörlerinde oran indirimine gidildiği ifade edilmişti. Ancak, bu durum Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı Sayın Mehmet Şimşek tarafından eleştirilmekte ve KDV indirimleri için “Bence son derece erkendi. İndireceksek, üretimi, istihdamı artırmayı teşvik eden vergilere ağırlık verilmeliydi.” demektedir. Şimdi bu sözlerin hangisine inanacağız? Hükûmet yönetimi içinde aynı konunun “sence”si, “bence”si olur mu? Bu nasıl bir hükûmet yönetimidir ki, aynı kabinede aynı konuda 2 bakan iki farklı anlayışı ifade etmektedir, Maliye Bakanımız övünürken diğeri yerinmektedir. Doğrusu, ayrıca bu konuda Devlet Bakanı Sayın Nazım Ekren’in de ne düşündüğünü öğrenmek isabetli olacaktır.

2006 yılı başında yürürlüğe giren Kurumlar Vergisi Kanunu’yla kurumlar vergisi oranı yüzde 30’dan yüzde 20’ye indirilmiştir. Doğrudur, hatta daha da indirilmesini isteyebiliriz. Ancak, 600 bin civarındaki kurumlar vergisi mükellefinden neredeyse yarıya yakınının boş beyanname vermesi karşısında bu oran indirimi neyi ifade etmektedir? Ayrıca, kurumlar vergisinin yüzde 30’dan 20’le inmesinin, sadece özelleştirme yoluyla iktisadi işletmelerimizi alan yabancılar için yapıldığı kanaati toplumda yaygın bir inanış hâlindedir.

2006 yılında tahsil edilen kurumlar vergisinin yüzde 43,8’i sadece 100 mükellef tarafından ödenmiş, yine, 2005 yılına ilişkin olarak yaklaşık 624 bin mükellef tarafından ödenen kurumlar vergisinin yüzde 23’ünü sadece 10 mükellef ödemiştir. 2006 yılında kurumlar vergisi toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 8,2’yle son yılların en düşük payına sahip olmuştur.

Katma değer vergisi oranları da hâlâ ve maalesef yüksektir. Katma değer vergisindeki oran indirimleri belli bir plan ve vergi stratejisi içerisinde değil, anlık ve çeşitli sektör gruplarının gayretleri sonucunda yapılmakta ve yetersiz kalmaktadır. Katma değer vergilerinin planlı ve programlı bir şekilde ve kayıt dışı ekonomi ile ciddi bir mücadele çerçevesinde, bütün sektörlerde daha fazla indirim yapılarak uygulamaya geçilmelidir.

Maliye Bakanlığı gelir, gider ve emlak faaliyetlerini ve diğer faaliyetlerini, geleneksel ve ciddi kurumsal yapısı içinde iyi bir performansla çalışarak yürütmektedir. Mali idarenin gelir, muhasebat, bütçe, personel, millî emlak ve muhakemat birimlerinin gerek kadro gerekse teknik altyapı bakımından kat ettiği mesafe ve gelişmeler takdire şayandır. Ancak, bütün bu gelişmelerin uzun yıllar evvelinden başlayıp kesintisiz bir şekilde devam ettiğini belirtmek de bir kadirşinaslık olacaktır.

2005 yılında 10 milyar dolar, 2006 yılında 20 milyar dolar, 2007 Ocak-Ağustos döneminde 13,9 milyar dolara ulaştığı ifade edilen doğrudan yabancı sermaye girişinin ülkemizde hangi ilave üretimi gerçekleştirdiğini, hangi katma değeri yarattığını, hangi teknolojik yatırımları yaptığını, ilave kaç kişiyi istihdam ettiğini, ihracatımızda hangi artışı sağladığını sormak ve öğrenmek durumundayız.

Yine, Hükûmet tarafından bütçe sunuşunda hep dış ticaret hacminin arttığından, 2007 yılında da dış ticaret hacminin 270 milyara ulaşacağından bahsediliyor. Ancak, dış ticaret açığını ve bu açığın her geçen yıl ihracatın aleyhine ve ithalatın lehine arttığını ve makasın açıldığını gözlerden uzak tutmamamız gerekmektedir.

Çözülemeyen ekonomik ve sosyal sorunların neticesinde ortaya çıkan gelir dağılımı adaletsizliği, ülkemizdeki toplumsal barışı olumsuz yönde etkilemeye devam etmektedir. İstikrar programlarının maliyeti genellikle dar gelirli vatandaşlarımızın sırtına yüklenmektedir. Toplumsal uzlaşma ve adalet göz ardı edilmekte, sosyal politikalara gereken önem verilmemektedir.

Bütçe üzerindeki faiz yükünün en alt düzeye indirilmesi, gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesi ve yoksulluğun ortadan kaldırılması için üretim ekonomisinin geliştirilmesi, kayıt dışı ekonomiyle mücadele, adaletli bir vergi sistemi, sosyal politikalara önem veren bir harcama reformu, işsizlikle mücadele, eğitimli ve sağlıklı toplum, küçük ve orta boy işletmelerin desteklenmesi, tarım kesiminin güçlendirilmesi, sosyal güvenlik ve sosyal yardımların yaygınlaştırılması temel politikalar olmalıdır.

BAŞKAN – Evet, ek süre veriyorum Sayın Akçay.

ERKAN AKÇAY (Devamla) – 2007 yılında yatırımlara ayrılan pay bütçenin yüzde 2,4’üdür, 2008 yılında ise bu oran 1,8’e düşmektedir. Gayrisafi millî hasıladaki ve bütçedeki bir önceki yıla göre olan büyümenin yatırımlara yansımamış olması, hükûmetin yatırım politikasını bütçede tamamen neredeyse terk ettiğini, geleceği düşünmediğini ve birçoğu denetimsiz gerçekleşen dış kaynaklı proje kredileriyle bütçe dışından yapmaya çalıştığını göstermektedir. Hükûmetin dış kaynaklı proje kredileriyle yürüttüğü yatırımlar konusunda Meclisi ve halkı aydınlatması gerekmektedir.

Özetle ve açık bir şekilde ifade edecek olur isek, tüketim ve ithalata dayalı büyüme açmazı ülkemizi 226 milyar dolarlık dış borç, 197 milyar dolarlık iç borç olmak üzere toplam 423 milyar dolarlık borç altına itmiş, borçlar millî geleceğimizi ve bağımsızlığımızı tehdit eder hâle gelmiştir.

İfade edilen büyüme üretimle ilgili olmayıp, dünyanın en yüksek reel faizleri verilerek, 110 milyar dolar civarında sıcak para alınarak, ülkenin en stratejik iktisadi kuruluşlarını yabancılara satıp “Bize yabancı sermaye geliyor.” diye övünerek sağlanmıştır. Sayın Başbakan ise borçlar karşısında “Borç yiğidin kamçısıdır. Borçlar bizim için leblebi çekirdek.” diyerek izaha muhtaç bir tutum sergilemektedir. Kişi başına düşen borç miktarı 6 bin doları aşmıştır.

Esnafımız yakın tarihimizin en zor günlerini yaşamaktadır. Piyasalardaki belirsizlik ve parasızlık işsizlikle birleşince pek çok vatandaş esnaflığa atılıyor. Bu yüzden, ciddi ölçüde esnaf enflasyonu oluşmuştur. Gençlik meslek sahibi olmaya yönlendirilmiyor. Hükûmetin bir esnaf ve sanatkâr politikası yoktur. Esnafımız hükûmetle diyalog kuramamaktan şikâyetçidir. Esnaf ve sanatkârların değişen şartlara uyumu konusunda devletin öncülük ve yol göstericilik yapması zorunludur.

Çiftçimiz, yine, zor durumdadır ve üretici canının telaşına düşmüştür. Ürünü ya tarlada kalmış ya da fırsatçıya yok pahasına gitmiştir. AKP’yle geçen her yıl, 1 litre mazot ve 1 kilogram gübre alabilmek için daha fazla buğday, daha fazla mısır, üzüm ve tütün satmak zorunda kalmıştır. Üretici için pazarlama sorunları hâlâ çözülebilmiş değildir. Gizli maliyetlerinin artması, hayvan ve süt üretimini ve bütün çiftçilerimizi yoksulluğa sürüklemektedir. Köylü çiftçi nüfusunun şehirlere göçüp sayısının azalmasına rağmen, 28 milyonluk çiftçi kesiminin millî gelirden aldığı pay yüzde 14’ten yüzde 10’a düşmüştür.

Tarım sektörü üretim, işleme ve pazarlama yönleriyle bütüncül bir yapıya ve politikaya kavuşturulmalıdır. Üretici birlikleri güçlü hâle getirilmeli, tarımsal girdilerdeki özel tüketim vergisi ve katma değer vergileri en alt düzeye indirilmeli, ürün girdi fiyatlandırma mekanizmaları oluşturulmalıdır.

Kayıt dışı ekonomi mali, ekonomik, sosyal ve siyasal alanda tahribatlar yaratan bir olgudur. Aynı zamanda açık, saydam ve hesap verilebilir bir kamu hayatının da önündeki en büyük engeldir. 60’ıncı Hükûmet gerek hükûmet programıyla gerekse ortaya koyduğu bütçesiyle, kayıt dışı ekonomiyi önlemek için bir niyet, irade, kararlılık ve program ortaya koymamaktadır. Kayıt dışı ekonomiyle mücadelede en öncelikli konu, siyasal kararlılık ve bu kararlılığın devlet politikasına dönüştürülmesi ve bu konuda toplum desteğinin sağlanarak gerekli siyasi iradenin oluşturulmasıdır.

Sayın Başkan, muhterem üyeler; çalışmalarına ve değerlendirmesine henüz başladığımız 2008 yılı bütçesinin ülkemize hayırlı olmasını dilemekle birlikte yukarıda arz ettiğimiz eleştirilerin ve önerilerin dikkate alınmasını temenni ediyorum ve son söz olarak da, bütçe sunuş konuşmasının sonunda, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Tam bağımsızlık ancak mali bağımsızlık ile mümkündür. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan yoksun olunca o devletin bütün hayat ışıklarında bağımsızlık felç olur.” sözlerinin hatırlatılmasını, Atatürk’ü Anayasa’dan çıkartmaya çalışan bir zihniyet karşısında güzel bir ışık ve iyi bir adım olarak değerlendiriyor, muhterem heyetinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Sayın Akçay’a teşekkür ediyoruz.

Sayın Günal…

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Sayın Başkan, Komisyonun değerli üyeleri, Sayın Bakan, değerli bürokratlar ve sayın basın mensupları; öncelikle 84’üncü yılını idrak ettiğimiz cumhuriyetimizin kuruluş yıl dönümünde, daha önce hem iktidar mensuplarının hem de muhalefetteki arkadaşlarımın belirttiği bir hususa değinmek istiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti seksen dört yıllık dönemde önemli kazanımlar elde etmiştir. Ancak, Sayın Özcan’ın az önce belirttiği gibi “Yapılan iyi şeyler yok mudur?” hatırlatmasına, ben de aynı hatırlatmayla sizlere sormak istiyorum: Sadece beş yılda mı bu yapılanların hepsi yapılmıştır? Baştan bunu tespit ederek başlamamız gerekmektedir diye düşünüyorum.

Az önce Sayın Öztrak da belirtti, geçmiş dönemden zaten belli ölçüde istikrara kavuşturulmuş, Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’yla zaten göstergelerin belli ölçüde düzene konduğu bir ekonomi devralınmıştı. Bu bir sürekliliktir. Sorunlarda da geçmişe yönelik uzantılar olduğu gibi bu başarılarda da Türkiye Cumhuriyeti’nin bir birikimi olarak görmek gerekir diye düşünüyorum.

Öncelikle, bu bütçe üzerine çok fazla rakamlara girerek sizleri sıkmak istemiyorum ama, temel olarak felsefede bir yanlışlık var değerli üyeler, değerli arkadaşlarım. Nedir bu? Bir yönetimsizlik anlayışı var bir de rakamlarla manipülasyon anlayışı var.

Şimdi, büyümeyle ilgili hususa baktığımız zaman, son birkaç yılda özellikle çok fazla revizyon yapıldığını görüyoruz. Baz yılı kaydırması ve sürekli olarak geçmişe yönelik olarak yapılan revizyonlar özellikle çok fazla oranda gerçekleşiyor. Tabii ki, her dönemde geçici rakamların revize edilmesi çok doğal bir şeydir, ama baktığımız zaman benim özellikle dikkatimi çeken bir şey var –burada bürokrat arkadaşlarımdan da bilgi almak istiyorum- tarım hedefine bakıyorum, her sene önemli ölçüde bir düşüş hedefleniyor, bekleniyor daha doğrusu, sonra, bir de bakıyorum son çeyreğe doğru girilirken tarımda müthiş bir büyüme gerçekleşiyor. Veya bir de bakıyoruz birkaç yıldır bir anda stok artışında önemli bir artış görülmüş.

Şimdi, rakamların mukayese edilebilmesi için mutlaka revizyonlar yapılsa da, yeni tanımlar getirilse de geçmişle mukayese edilebilir hâlde sunulması gerekiyor. Biz son birkaç yıldır ekonomik hafızamızı maalesef kaybediyoruz.

Bu çerçevede baktığımız zaman, genel olarak… “Rakamların neyi gösterdiği değil, neyi gizlediği önemlidir.” diye istatistik dersinde gördüğümüz bir laf vardı. Şimdi, ben AKP İktidarı döneminde biraz daha buralara dikkat çekmek istiyorum ki, gerçekten, yaşanan ve gösterilen pembe tabloların, gösterilmeye çalışılan pembe tabloların arkasındaki bazı şeylere dikkatinizi çekmek istiyorum.

Birincisi, büyümeyle ilgiliydi, kısaca bahsettim. Ancak, buraya geçmeden önce, Sayın Bakanın konuşmasında belirttiği, 8’inci sayfada konuşma metninin, önce “İstikrar sağlandı.” diye bir cümle var, arkasından da “Yeni dönemde istikrara geçiş hedefleniyor.” diyor. Bir taraftan, kendisi de henüz tam bu çerçevede büyümenin rakamlarıyla ilgili, istikrarın sağlanmadığını itiraf etmiş oluyor.

Tabii, bu büyümenin istihdam yaratmadığını da demin değerli üyeler ifade ettiler, o konuya tekrar girmek istemiyorum. Ama, sadece enflasyonu düşürebilmek, borç rakamlarını ve millî geliri dolar bazında ifade ederken belli iyileşmeler sağlamak adına, sadece düşük kura dayalı olarak bir enflasyon hedeflemesi politikası izlediğimiz zaman, maalesef bu söylediğimiz rakamları manipüle etmekten başka çare kalmıyor. Ve bu arada tabii ki ekonominin kırılganlığı giderek artıyor, en ufak bir iç veya dış şok olduğu zaman –ki geçen sene Mayıs, Haziran aylarında bunu yaşadık- hemen ekonomide sapmalar ve kırılmalar baş gösteriyor. Örnek olarak, Merkez Bankası bir anda faizlere müdahale etmek zorunda kalıyor, daha önce yüzde 13’lere kadar düşmüş olan faiz, bir hafta içerisinde tekrar yüzde 23’lere kadar çıkabiliyor.

Peki, böyle bir ortamda Merkez Bankasının ,”Sadece ben faizlerle oynarım. Enflasyon hedefinden başka bir şeye karışmam, büyüme beni ilgilendirmez, kur politikası beni ilgilendirmez.” deme şansı var mı? Yok, olmadığını dün çok sıkışınca Merkez Bankası Başkanı da itiraf etmek durumunda kaldı.

Bir taraftan “Merkez Bankası bağımsızdır.” diyeceksiniz, öbür taraftan da çıkıp, yine rakamları kullanabilmek amacıyla “Rezervleri rekor düzeylere getirdik.”… Şimdi, rekor düzeylere gelmiş bir rezerv acaba iyi midir, kötü müdür? Ekonomik ve sosyal maliyeti nedir? Veya başka bir açıdan bakarsak, mademki Merkez Bankası bağımsızdır, bu başarıysa bile bunun hükûmetle bir alakası var mıdır? Bu konulara da dikkatinizi çekmek istiyorum.

En önemli konu –bazı arkadaşlarım bahsettiler konuşmaları sırasında- cari işlemler açığındaki yaşanan rekor düzeyde artışlardır. Her konuda Sayın Başbakan da Sayın bakanlar da “Nereden nereye” diye bir mukayese yapıyorlar, hepiniz izliyorsunuz. 1,5 milyardan 40 milyar dolara çıkan cari açığa hiç kimse dikkat çekmiyor. Sadece ihracatta kırılan rekorlara dikkat çekiliyor, ama bu arada ihracatın hangi ölçüde ithalata bağımlı olduğu, büyümenin büyük ölçüde ithalata bağımlı olduğu gözden kaçıyor.

Şimdi, ithalat ihracata göre çok daha hızlı bir artış sürecine girmiş, ama bundan tehlikeli olan şey ise, az önce belirtmiş olduğum, ihracatın büyük ölçüde ithalata bağımlı hâle gelmiş olması. Bu durumda ne oluyor? Bir süre sonra her türlü ham maddeyi dahi, Türkiye’de üretilebilen ara malları dâhil yurt dışından ithal etmeye başlıyoruz ve bunu üreten sektörlerde iş yerleri kapanmaya başlıyor ve çalışanlar işsiz kalmaya başlıyor. İşte, bunu durdurabilmek için de kur politikasına gerçekçi bir yaklaşım ortaya koymamız gerekiyor.

Kırılganlığı artıran bu hususu Sayın Bakan yine kendisi de itiraf ediyor ve diyor ki: “Sürekli cari açık bir risktir, bunun önlemlerini alacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın.” Ama bu risk sadece bu sene içinde ortaya çıkmış bir risk değil, az önce belirttiğimiz gibi 1,5 milyar dolardan 20, 30, şimdi de 40 milyar dolarlara doğru gelmiştir. Biz de bir an önce önlem almalarını bekliyoruz. Ve bu süreçte cari açığın yaratmış olduğu kırılganlığı yaşadığımız önceki yıl Mayıs, Haziran aylarında yaşanan “mini kriz”den sonra hükûmetin bir önemli uygulaması oldu değerli arkadaşlarım. Hemen arkasından, sıkışınca, yılbaşından itibaren uygulamaya koymuş olduğumuz menkul sermaye iratlarından alınan vergileri yabancılarda sıfırladık. Daha yılbaşında Sayın Bakan kararlı bir şekilde “Bundan geri dönüş yok.” demişti, ama mayıs, haziran ayındaki sıkışmadan sonra maalesef yabancılara uygulanan vergi oranını sıfırlamış olduk. Yeniler içinse, bir yine avantaj gibi gösterilen ama sadece 5 puanlık bir düşüş gerçekleşti.

Burada, söylemeye çalıştığımız sadece çifte standart değil ama uygulanan politikalarda kararlılığın devam ettirilmesi, öbür taraftan da ekonominin ne kadar kırılgan hâle geldiğinin en ufak bir şok karşısında tekrar karşımıza çıkması.

Şimdi, diğer bir husus -değerli üyelerimizden bazıları bahsettiler ama en önemli noktası- iç ve dış borçlarla ilgili rakamlarda yapılan yeniden tanımlamalar, revizyonlar ve manipülasyonlar diye de ifade edebiliyorum. Neden? Şimdi, bir ekonomi bürokratı ve akademisyen olarak ben bazı rakamları takip etmekte ve anlamakta güçlük çekiyorum. Burada hem muhalefette hem iktidarda hem Komisyonda değerli arkadaşlarım var daha önceden de bu konuları bilen. Bir bakıyorum bir rakam değişmiş, ama ne tablonun altında bir not görebiliyorum ne TÜİK’in sayfasında bir not görebiliyorum, araştırmalarımız sonucunda bazen çıkıyor. Hatta geçen sene TÜİK’in yapmış olduğu bir değişiklikten Merkez Bankasının bile haberi olmadığını sonradan kurumlar arası tartışmalarla, kamuoyuna yansıyan şeylerle öğrendik.

Şimdi, az önce Sayın Korkmaz da ifade ettiler, bir bakıyoruz “Kamu net borç stoku şu kadar azaldı, gayrisafi millî hasılanın şu kadarına düştü.” Biz diyoruz galiba başka bir ülkede yaşıyoruz, çünkü borç stokuna bakıyoruz sürekli olarak artıyor. Tabii, yaptığınız tanımlamaları sadece uluslararası standartlara uydurmak açısından değil, vatandaşın ve bununla ilgilenen kişilerin anlayabileceği şekilde eğer sunmazsanız o zaman kafalarda bir karışıklık oluyor. Doğru yapılan iş de yanlış anlaşılmaya başlanır, yanlış yapılan işler de doğru takdim edilmeye başlanır. Buradaki net borç stoku tanımının açık bir şekilde nelerin ifade edildiğinin kamuoyuna duyurulması gerekiyor. Özellikle, 30 milyara yaklaşan İşsizlik Sigortası Fonu’ndaki gelirlerin maalesef bu sürecin içerisine dâhil edildiğini ve borç stok rakamı artarken azalmış gibi –sadece oranlara bakılarak- gösterildiğini ifade etmek istiyorum.

Yine, bu dönemde yapılan uygulamalarda ortaya çıkan bir sonuç var -az önce genel olarak bahsedildi ama- özel sektörün kur riski çok önemli şekilde artıyor. Kamunun borç stoku azalırken özel sektörün dış borcu sürekli olarak artıyor. Ben sizlerin dikkatini 1994 sürecinde ve 2001’de bankaların aşırı kur riskinden dolayı çekmiş olduğu sıkıntılara ve bunun akabinde yapmak zorunda kaldığımız yapısal reformlar ve alınan önlemlere çekmek istiyorum. Şu anda buna benzer bir durum, maalesef, özel sektörün borçlarında yaşanıyor ve önlem alınmadığı takdirde de yine en ufak bir iç veya dış şok durumunda -hepinizin itiraf ettiği gibi- uluslararası konjonktürün bu iyi gidişinin kötüye dönmesi durumunda, maalesef, ciddi bir özel sektör kriziyle ki bu büyüme üzerinde de çok önemli etkili olacak ve sürecin kesilmesine neden olacaktır… Böyle bir tehlikenin giderek arttığını, dış borç rakamlarına baktığımız zaman, özellikle de özel sektörün kısa vadeli borçlarının 30 milyar doların üzerine çıktığını dikkatlerinize sunmak istiyorum.

AKP Hükûmeti döneminde, yine felsefesi yanlış olan bir uygulama, önemli bir husus -diğer üyelerimizden bazıları genel olarak bahsettiler ama ben yine işin felsefesine değinmek istiyorum- özelleştirme uygulamaları. Maalesef, ne var ne yoksa hızlıca, Sayın Bakanım mazur görsün kendi tabiriyle “babalar gibi” satıp gidiyoruz. Şimdi de sırada elektrik ihaleleri var. Her nedense seçim arifesinde belli bir şekilde alelacele yapacakken yine ertelemişlerdi altyapısı henüz yapılmamış gerekçesiyle. Herhâlde son saniyede altyapının olmadığını ve yer altına kabloların gömülmediğini fark ettiler.

Burada, özelleştirmeden ziyade bir nevi yabancılaştırma anlayışının hâkim olduğunu gözlemliyoruz. Blok satışlar ve bunların sonrasında birçok uygulamanın mahkemeden döndüğünü ve tekrar yapılan satışlarda, örneğin TÜPRAŞ olayında olduğu gibi bu varlıkların değerinin birkaç misline çıkabildiğini yaşamış bulunuyoruz.

Bu çerçevede, özelleştirmenin temel felsefesi olan, yani verimli olmayan kuruluşların rehabilitasyonu ve satılması ve tabana yayma anlamında halka arzı içeren ilkeler varken, maalesef, bizim hızlı bir şekilde, her ne pahasına olursa olsun satalım, kurtulalım anlayışı hâkim olmuştur. Böylece kapalı kapılar arkasında pazarlıklarla bu dönemde birçok varlığımızın satıldığını görüyoruz. Bizler “Bu ikinci dönemde fazla satılacak bir şey kalmadı, büyük ölçüde AKP Hükûmeti sattı.” diye düşünüyorduk. Önceki haftalarda, yine, Antalya’da yaşanan bir örneği sizlerin takdirine sunmak istiyorum.

Kamuoyunda basının bizi bilgilendirmesiyle bu satış işleminin mahkeme tarafından durdurulduğunu öğrendik. Biz, hiçbir satılacak bir şey kalmadı, artık satıldı diye bakarken, denizin üzerinde, yüzeyinde, yani bir platform oluşturularak Antalya’da Defterdarlık tarafından satışa sunulduğunu öğrendik. Yargı tarafından durduruldu Allah’tan. Yani, denizin yüzeyindeki platformun bile bir özelleştirme adı altında ki, bu da özelleştirme değildir. Çünkü belli bir otelin karşısındaki, denizin üzerindeki platformun o otelin sahiplerinden başka hiç kimsenin işine yaramayacağı aşikârdır. Dolayısıyla, böyle bir uygulamayla karşı karşıyayız. Ben korkuyorum, Sayın Bakan yarın havayı soluduk diye, bize denizin platformunun üzerinde herhâlde metreküple havayı da satmaya kalkarsa şaşırmayacağım. Bu çerçevede, özellikle Antalya’da olduğu için de sizin dikkatlerinize sunmak istedim. Böyle bir özelleştirme olmaz, ancak olsa olsa doğrudan o otele tahsis söz konusu olabilir. Başka kimse de zaten o otelin karşısındaki platforma talip olmaz.

Burada en önemli hususlardan…

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eşkişehir) – Affedersiniz, bir daha anlatabilir misiniz.

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Denizin üzerindeki platformun -Antalya’da, bir otelin karşısında belli bir mesafede- özelleştirme uygulaması ihaleye de çıkılıp ilanı yapılmıştı. Mahkeme kararıyla durduruldu Sayın Bakanım. Defterdarlık tarafından, deniz yüzeyi platformu, duba kurduğumuz yerlerden bir tanesi, 3 bin metrekare.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – Orası satılıyor yani…

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Evet. Satmaya karar vermişler, ama mahkeme durdurmuş efendim.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – İntifa mı?

MEHMET GÜNAL (Devamla) – İhaleye çıkıyor, Defterdarlık ihaleye çıkarak orasını satacağını söylüyor. Ama, ben de merak ediyorum: Sadece o otelin dışında kim oraya teklif verebilir diye.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – Ona bir bakalım. Kullanma hakkı istemiştir bizden, ona bir bakalım.

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Efendim, zaten ben ayrıntısına girmedim. Bunun anayasal olarak da Kıyı Kenar Kanunu açısından da bu zaten mümkün değil. Sadece felsefesini eleştiriyorum. Yani, böyle ne pahasına olursa satalım, tamam 2/B’yi yapalım, ama denizin üstünü… Bu zaten, anayasal olarak mümkün değil Sayın Bakanım, çünkü kamuoyuna ait.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – Özelleştirmeyle bir ilgisi yok. Millî Emlakla olabilir, onun detayını bir araştıralım.

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Bir genel felsefeden bahsediyorum Sayın Bakanım. Yani, böyle satalım, ne bulursak satalım anlamında, biz bitti derken, denizin üzeri satılıyor diye basın bize haber verince bizde ondan haberdar olduk. Bir tahsis söz konusu ama, bu anayasal olarak zaten, belli süredeki yerler efendim kamuoyuna, halka ait, kamuya ait yerlerin tahsisi de satışı da zaten mümkün değil. Dolayısıyla, şimdilik durduruldu zaten. Ben bu işin felsefesi açısından söylüyorum. Yarın başka şeylerde, ister ister satış ister kullanım olsun fark etmiyor. Bir şekilde bunları faydalanmaya sunuyorlar. Burada bahsettiğimiz şey, işin felsefesiydi.

Tabii, bu büyüme rakamlarının gerçekçi olmadığını, istihdama yansımadığını Sayın Hükûmet yetkilileri de zaman zaman itiraf ediyorlar. Ama, ben burada, özellikle bunun açık bir göstergesi olarak…

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Hangi Hükûmet yetkilisi itiraf etti gerçekçi olmadığını?

BAŞKAN – Değerli arkadaşlarım…

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Değerli arkadaşlar, bakarsanız, Hükûmet Programınızda, Sayın Başbakanın açıklamalarına bakarsanız, bu dönemde istihdama ağırlık verileceğini, ki şu anda elinizde bulunan rakamlara da bakarsanız, istihdamın artmadığını, sadece birtakım manipülasyonlarla işsizlik oranının düşük durduğunu, az önce Sayın Öztrak da, Sayın Korkmaz da belirttiler. İş arayanların, tarım dışı istihdam diye açıkladığınız şeyden, tarımdan giden adamlar yok mu oldu, nereye gitti? Tarımdan ayrılan istihdam nereye gitti?

İBRAHİM HASGÜR (İzmir) – O işsizlik oranını kim itiraf etti?

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Bakınız, şimdi, itiraf burada var. İstihdamı artırmaya bu dönemde ağırlık vereceğiz demek, geçen sefer büyüme istihdam doğurmadı demek. Ben size anlattım. Eğer yurt dışından ithal ederseniz, kur bu kadar düşük olursa, neden istihdamınız artmıyor, ayrıntısına girmeyeyim diye söylemedim isterseniz birazcık bahsedeyim.

Siz, Adana’da pamuk üretirken, kumaş, dokuma sanayiniz varken, bunların hepsini Çin’den almaya başlarsanız, neden? Düşük kur politikasından dolayı. Bir süre sonra Adana’daki tekstil fabrikaları kapanmaya başlar. Bu kapandıkça da sizin istihdamınız doğal olarak düşer. İthalata bu kadar bağımlı olursanız, sadece enflasyon düşsün diye kurun düşük kalmasına rıza gösterirseniz, kişi başına geliri 5 bin küsur dolar diyebilmek için, bu nedenle eğer sadece enflasyon rakamını başarı olarak addederseniz, o zaman böyle sonuçlarla karşılaşırsınız. Reel sektörden gelen arkadaşlarımız sizin aranızda da var. Onlara da sorsanız onlar da anlatır. İhracatçı maliyetine ihracat yapıyor.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Kapanan mı, açılan mı?

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Hemen söyleyeceğim.

Hemen söyleyeyim size: Esnaf ve sanatkâr siciline kaydolan ve kaydını sildirenlerin sayısı…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

2002 tescil 123.393, terkin 117.600. Şimdi 2006 tescil 248 bin, terkin 399.626.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Silinmeyenlere biliyorsunuz bir af… Ondan da…

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Devam edeceğim. Bakın, protestolu senet ve karşılıksız çeklerdeki durumu söyleyeyim: 2002 protestolu senet miktarı 498.748, 2007 Eylül, 2006’nın sonunu söyleyeyim, yıllık mukayese yapın: 1.177.910. Sadece eylüle kadar olan dönemde 1.065.000.

Tutarını söyleyeyim, sadece rakam olarak bakmayalım: 2002’de 816,2 milyon; 2006’da 4.054,9 milyon. Sadece 2007 Eylülüne kadar burayı aşmış, 4.093,1 milyon. Yani, böyle bir ortamda, biz bunu sizi suçlamak amacıyla sadece söylemiyoruz. Yani, ekonomide rakamsal olarak kaydetmiş olduğunuz büyüme, baz yılı kaydırmalarıyla, stok artışına yönelik yaptığınızı söylediğiniz büyümenin istihdama yansımamasının nedenlerini… Bu kur politikasından kaynaklanan, ithalata bağımlılıktan kaynaklanan -az önce belirtildi- dahilde işleme rejiminin yanlış kullanılmasından, üretime yönelik olarak yapılan ithalatın yurtdışına yapılmayıp içeride ham madde olarak kullanılmasından kaynaklanıyor. Bunların düzeltilmesi için sizlere bu bilgileri aktarıyoruz, sadece eleştiri yapmak için söylemiyoruz.

Yine, bakın, mükellef sayılarındaki azalmaya baktığınız zaman, yine ekonomideki kötü gidişi görüyorsunuz. Burada Sayın Bakanımız genel olarak, yani vergideki toplam tahsilata, tahakkuka bakarak söylemiyorum ama, genelde esnafa ve ticaret odalarının, sanayi odalarının, TOBB’un açıklamış olduğu açılan, kapanan şirket sayılarına baktığımız zaman neden istihdama yansımadığını burada görmüş oluyoruz. Toplamda baktığımız zaman, gelir vergisi mükellefi 2002’de 1.729.260; 2006’da 1.712.719. KDV mükellefi 2. 887.598; 2006’da 2.225.811. Yani bunu artmıştır, azalmıştır, şundan… Ekonomide rakamların söylediği gibi bir iyileşme gözükmüyor, önlemler almak lazım. Sadece büyüme rakamlarına bakarak veya kişi başına geliri dolar bazında böldüğünüz zaman çok yüksek çıktı diyerek bununla yetinmek mümkün değil. Tabii ki belli aşamalar sağlanıyor.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – Fiktif olan mükellefler tamamen temizlenmiştir. Böyle bir çalışma yapıldı, Erkan Bey de bilir.

GÜROL ERGİN (Muğla) – Böyle bir usul var mıydı?

BAŞKAN – Evet, en son alacağız ya...

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) - Aynı şekilde yeni Esnaf Kanunu çıktı. Orada da onlar tümüyle gerçekleri aldılar, fiktifleri attılar. Kanundan veya Maliyenin özel çalışmasından kaynaklanan…

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Bakan.

Şimdi, burada, bakınız “Yüzde 6,9 ortalama beş yılda büyüme kaydettik” diyorsunuz. Bu rakamlar geriye gitmiş durumda. Sizin söylediğinizi dikkate alırsak, o zaman siz de bize ne kadarının ayıklandığını, ne kadarının fiktif olduğunu, hangilerinin geldiğini… Ben baştan size şunu söyledim: Bir iktisat bürokratı olarak ve iktisat hocası olarak ben bu rakamları takip etmekte zorlanıyorum ki, siz ortalama vatandaşın hâlini düşünün. Yani, benim anlatmaya çalıştığım bu. Bu rakamlarda artık bir takip kabiliyeti kalmadı. Sürekli olarak tanım değişiyor, sürekli olarak revize ediliyor. Buna rağmen, sizin yaptığınız şeye rağmen eğer bir iyileşme varsa, benim onu buradan görebilmem lazım. Ben bu rakamlara baktığımız zaman, reel olarak bu iyileşmeyi maalesef takip edemiyorum. Söylemeye çalıştığım şey budur.

Özet itibarıyla burada bakmış olduğumuz göstergeler bize gerçek durumu tamamıyla yansıtmıyor, ben de onu anlatmaya çalışıyorum. Bakın, bir örnek daha verip toparlayacağım.

Ben, Merkez Bankasının Ödemeler Dengesi Biriminde çalıştım. Turizm istatistiklerinin nasıl olduğunu, nasıl derlendiğini biliyorum. Ama birkaç yıl önce baktım, 2004’den itibaren bir anda turizm gelirlerimiz acayip bir şekilde artmış. Antalya Milletvekiliyim ve turizmle de ilgileniyorum. Ticaret Odasının raporlarını her sene düzenleyen arkadaşlarınızdan biriyim. O rakamları her sene takip etmeme rağmen ben bir türlü anlayamadım.

Sonra bir yerde bir dipnot gördüm. İşçi gelirleri, yurt dışındaki işçilerimizin gelirleri, tanım gereği bunun içerisine sokulmuş.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET GÜNAL (Devamla) – Yani, 3 milyara yakın, bir anda 9 milyarken bizim turizm gelirimiz 12’ye çıkmış. Şimdi böyle bir şey devam ediyor. Benim anlatmaya çalıştığım budur. Eğer bir şeyde düzenleme yapılıyorsa, kamuoyunu açık şekilde bilgilendirmek, en azından o tabloların altına açıklayıcı notlar şeklinde koymak gerekir.

Sadece deniliyor ki… Basit bir şey daha söyleyeyim: Tamam, tanımı değiştirdiniz. Yıllarca biz iktisat okurken ve okutulurken, ihracatı fob, ithalatı cif. Yani, taşıma, navlun, sigorta giderleri dahil olmak üzere gördük. Tamam, uluslararası standarda uydurup tanımı değiştirdiniz. Fob olarak ihracatı veririz, ithalatı hiçbir yerde vermeyiz ama, eğer veriyorsanız, bana geriye dönük olarak ithalatı cif olarak verin ki ben mukayese edeyim. Dış ticaret açığı şu kadara düştü deniyor, neye göre, foba göre. Ancak, değişik kurumların tablolarına bakarak, Allah’tan DPT bazı rakamları koyarken cif olarak koyuyor, onların raporlarından bakıp biz tekrar dış ticaret açığının o kadar az olmadığını ki, şu anda 15 milyara yakın fark ediyor. Bütün söylemeye çalıştığımız budur. Rakamların manipülasyonuyla sanal bir dünya yaratmak mümkün değil. Maalesef, yapılanları tam anlatabilmek için, işte bütün bu rakamların dipnotlarıyla açıklanması gerekir. Böylece, gerçek anlamda büyümenin istihdama yansımadığını, esnafın ve sanatkârın, sanayicinin sıkıntıda olduğunu, bu düşük kur, yüksek faiz politikasıyla da sıcak paranın devam etmesi için mecbur kaldığınız bu politikayla devam ettiğimiz sürece de ithalatımız artacak, dış ticaret açığımız artacak, ihracatımız o kadar artmayacak ve kırılganlık devam edecektir. Bir an önce bu yanlıştan dönerek, ihracatı artıracak, üretimi artıracak, ithalata bağımlılığı azaltacak politikalara geçtiğimiz zaman Türkiye’nin, Milliyetçi Hareket Partisinin vizyonunda olduğu gibi, 2023 yılında lider ülke olması için önünde hiçbir engel kalmayacaktır.

Bu çerçevede, tüm değerli üyelere ve bürokratlara teşekkür ediyor; hepinize saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN – Antalya Milletvekilimiz Sayın Günal’a teşekkür ediyoruz.

 

Değerli arkadaşlar, 15.15’e kadar ara veriyoruz. Yemek 14.30’da hazır olacak üst

 

salonda. 15.15’te de tekrar görüşmelerimiz devam edecek.

 

 

 

 

Kapanma Saati: 14.14

 

 

 

 

İKİNCİ OTURUM

Açılış Saati: 15.21

BAŞKAN: Sait AÇBA (Afyonkarahisar)

BAŞKAN VEKİLİ: M. Altan KARAPAŞAOĞLU (Bursa)

SÖZCÜ: Hasan Fehmi KİNAY (Kütahya)

KÂTİP: Süreyya Sadi BİLGİÇ (Isparta)

BAŞKAN – Sayın Bakan, Plan ve Bütçe Komisyonumuzun değerli üyeleri; Komisyon çalışmalarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Şimdi söz sırası Sayın Kalaycı’da.

Buyurun Sayın Kalaycı.

MUSTAFA KALAYCI (Konya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, Komisyonumuzun değerli üyeleri, değerli bürokrat arkadaşlarım, basınımızın saygıdeğer temsilcileri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde, destansı bir kuruluş mücadelesiyle kurulan Cumhuriyetimizin 84’üncü yıldönümünü millet olarak hüzünlü ve endişeli bir şekilde karşılamış bulunmaktayız. Son günlerde, devletimizin bağımsızlığı, milletimizin birliği ve cumhuriyetimizin devamlılığı için, hayatlarının baharında bölücü terörün haince saldırıları neticesinde şehit olan kahraman güvenlik kuvvetlerimizin acıları endişe ve hüznümüzün en temel nedenidir. Dün de şehitlerimiz vardı. Aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyorum.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; burada bir konuya kısaca temas etmek, Hükûmete çağrıda bulunmak istiyorum. Bilindiği üzere, Türkiye Haber-İş Sendikamız ile Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü arasında yürütülen 7. Dönem Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması nedeniyle grev uygulama kararı alınmış ve 16 Ekim 2007 tarihinde de grev uygulamaya konulmuştur. Türk Telekom çalışanları esasen Türkiye için mücadele etmektedir. Milliyetçi Hareket Partisi olarak, Telekom işçisinin küresel sermayeye karşı vermiş olduğu haklı ve onurlu mücadelesini sonuna kadar desteklemekteyiz. Hükûmeti gelişmeleri seyretmeye değil, soruna çözüm bulmaya davet ediyoruz.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Hükûmet Programında 2013 yılı için 800 milyar dolara yaklaşan bir millî gelire ulaşmak, kişi başına geliri de 10 bin dolara çıkarmak hedefine yer verilmiştir.  Sayın Bakan tarafından yapılan 2008 yılı bütçe sunuş konuşmasında da 2007 yılında 6.619 dolara, 2008 yılında ise 7 bin dolara ulaşacağı belirtilmiştir. 2002 yılında 180,9 milyar dolar olan millî gelirimiz, 2006 yılında 399,6 milyar dolara yükselerek dört yılda yüzde 120,9 oranında artmış görülmektedir. Hâlbuki millî gelirimiz YTL bazında, sabit fiyatla 2002 yılında 116,3 milyar YTL’den 2006 yılında 154,3 milyar YTL’ye yükselmiş olup, dört yıllık büyüme yüzde 32,6 düzeyindedir. Yani, millî gelirimiz dört yılda sabit fiyatla yüzde 32,6 oranında artarken, dolar bazında yüzde 120,9 oranında artmış görülmektedir. Aynı şekilde, kişi başına millî gelirimiz ise sabit fiyatla yüzde 26,6 oranında artmakla birlikte, dolar bazında yüzde 110,8 oranında artmış görülmektedir.

Bu durum, ekonomide uygulanan düşük kur politikasının etkisiyle gerek millî gelir rakamları gerekse diğer makroekonomik göstergeler açısından ne kadar yanıltıcı ve çarpık sonuçları ortaya çıkardığını açıkça göstermektedir. Dolayısıyla, 2008 yılı için 7 bin dolar, 2013 yılı için 10 bin dolar kişi başına millî gelir hedefine -ekonomide gerçek anlamda bir büyüme olmasa, hatta küçülme olsa dahi- dolar kurunda gerçekleşecek düşüşle de rahatlıkla ulaşılabileceği açıktır. Ancak, böylesi bir gelişmeden “başarı” diye söz etmek elbette ki mümkün değildir.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; istatistiklerle oynamak ve dolar kurundaki düşmeyi kullanmak suretiyle, işine gelen rakamları kullanan Hükûmet göz boyamaya devam etmektedir. Esasen, istatistiksel rakamlar yalan söylemez, ancak rakamları saptırmamak, rakamlara dans ettirmemek kaydıyla. Hâlbuki gerek Başbakan tarafından sunulan Hükûmet Programında gerekse Sayın Bakan tarafından sunulan 2008 yılı bütçe konuşma metninde rakamlara âdeta oryantal yaptırılarak AKP dönemine ilişkin pembe tablolar çizilmektedir.

Esasen, Türkiye ekonomisi makroekonomik göstergelerde görülen sanal iyileşmelerin aksine, oldukça kırılgan bir yapıya sahiptir. İstihdam yaratmayan ve vatandaşın refahına yansımayan büyüme, bozulan gelir dağılımı, sürdürülemez boyutlara ulaşan borç stoku, yüksek dış ticaret ve cari işlemler açıkları, yüksek reel faiz, gerçekçi olmayan kur politikası, ithalat bağımlısı üretim ve ihracat, yerli sanayinin rekabet gücünde azalma, giderek yabancılaşan bir finans sektörü, sıcak paraya ve dış borçlanmaya dayanan kırılgan yapı ülkemiz ekonomisinin içinde bulunduğu temel sorunlardır.

Kişi başına geliri satın alma gücü paritesine göre ABD doları bazında hesaplayan yoksulluk araştırmaları, 2002–2005 döneminde Türkiye’de yoksulluğun azaldığını göstermektedir. Bu durum, gerçeği yansıtmamakta olup, tamamen Türk parasının dolar karşısında değer kazanmasının istatistiklerle yansıyan çarpık bir sonucudur. Bu ülkenin yoksul vatandaşları ne gelirini dolar üzerinden kazanmakta ne de harcamasını dolar üzerinden yapmaktadır. Gerçekte yoksulluğun son yıllarda nereden nereye geldiğini açıklayan en önemli gösterge “harcama esaslı göreli yoksulluk oranı”dır. Eş değer fert başına tüketim harcaması medyan değerinin yüzde 50’si esas alınarak hesaplanan “göreli yoksulluk oranı” 2002–2005 döneminde yüzde 14,74 düzeyinden yüzde 16,16 düzeyine yükselmiştir. Aynı dönemde, Türkiye genelindeki yoksul fert sayısı 10,1 milyondan 11,6 milyona yükselirken, kırsal kesimde yoksul sayısı 5,4 milyondan 7,2 milyona yükselmiştir.

Yoksulların geçimini sağlayacak gelire ve işe sahip olmaları için gerekli politikalar uygulanmalıdır. Ancak, vatandaşlarımızı yoksulluktan kurtaracak politikalar uygulanmamakta, vatandaşlarımızın bir kısım ihtiyaçları ayni ve nakdî yardımlarla geçici olarak giderilmektedir. Muhtaç durumda olan insanlara dönük uygulamalar, toplumda sadaka kültürünün yaygınlaşmasına ve veren ele her zaman için sadakat ve minnet borcu psikolojisinin oluşmasına yol açmaktadır. Geçmişte veren elin devlet olduğu, alan el tarafından açıkça bilindiği için yardım alan kişi “Allah devlete zeval vermesin.” söylemiyle her zaman için sadece devletine bağlılık duygusu içinde olmuştur. Ancak, AKP döneminde yardımı veren el, her zaman için AKP ile aynileştirilmiştir. Yüce İslam dininin sosyal dayanışma felsefesini yansıtan “Sağ elin verdiğini sol el bilmemeli.” anlayışı maalesef AKP tarafından yok sayılmış, devlet bütçesinden finanse edilen yardımlar parti kimliğiyle bütünleştirilerek yoksul insanların minnet duygusu altında ezilmesine yol açmıştır.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; son yıllarda ortalama yüzde 7’nin üzerinde gerçekleşen büyümenin nimetleri vatandaşa yansımamıştır. İşsizlik ve gelir dağılımı adaletsizliği konusunda kayda değer bir iyileşme sağlanamamıştır. İşsizlik en önemli sorun olmaya devam etmekte, özellikle eğitimli işsizler çığ gibi büyümekte, gençlerimiz gelecekten ümitlerini kesmektedir. TÜİK verilerine göre, çalışabilir nüfusun işgücüne katılma oranı 2002 yılında yüzde 49,6 iken, 2006 yılında yüzde 48 oranına düşürülmüştür. Böylelikle 2002 yılı oranı dikkate alındığında, 2006 yılında 830 bin kişinin işgücüne, dolayısıyla, işsiz sayısına dâhil edilmediği anlaşılmaktadır. Buna rağmen, işsizlik oranı 2002–2005 yıllarında yüzde 10,3 seviyesini korumuş, 2006 yılı itibarıyla da yüzde 9,9 oranına inmiştir. 2002 yılında 2 milyon 464 bin kişi olan işsiz sayısı, 2006 yılı itibarıyla 2 milyon 446 bin kişi olup, sadece 18 bin kişi azalmış görülmektedir. Sayın Bakan sunuş metninde 2006 yılını 2005 yılı ile mukayese ederek, işsiz sayısında daha fazla azalma olduğunu göstermeye çalışmıştır. Hâlbuki TÜİK’in son verilerine göre, 2007 yılı Temmuz ayı itibarıyla, 2006 yılının aynı ayına göre işsiz sayısı 45 bin kişi artmış olup, işsizlik oranı her iki yılın aynı ayında da değişmemiştir. Yani, Sayın Bakan en taze bilgi yerine işine gelen rakamları kullanmıştır. Ayrıca, çalışmaya hazır olduğu hâlde iş aramayanlar iş gücüne, dolayısıyla işsiz sayısına dâhil edilmemekte olup, 2002 yılında 1 milyon 20 bin kişi olan iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar, 2006 yılında 2 milyon 87 bin kişiye yükselmiştir. Bunlar içerisinde dikkat çekici olan, iş bulma ümidini kaybedenlerdir. İş bulma ümidi olmayanların sayısı 2002 yılında 73 bin kişi iken, 2006 yılı itibarıyla bu sayı 10 kat artarak 706 bin kişiye yükselmiştir. Sayın Başbakan ve Bakan bunlardan hiç söz etmemektedir. Tabii ki işlerine gelmiyor, ama gerçekler böyle. O sebeple, kimseyi kandırmayalım. Zaten işsizliğin azaldığını söylemenin inandırıcılığı da yok. Sokağa, kahvehanelere indiğimiz zaman işsizliğin ne boyutta olduğunu görürsünüz.

2006 yılı için yüzde 9,9 olarak ifade edilen işsizlik oranı, çalışmaya hazır olduğu hâlde iş bulamayanlar ile eksi istihdam dahil edildiğinde gerçekte yüzde 20,5 olmaktadır. OECD ülkelerinde iş gücüne dâhil olmayan çalışma çağı nüfus oranı yüzde 30 iken, ülkemizde bu rakam oldukça yüksek düzeyde -yüzde 48,9- seyretmekte ve her yıl çalışma çağına giren ilave nüfusun 2/3’ünün bu gruba ilavesiyle, iş gücü piyasası dışında kalmayı tercih eden insanların sayısı iş gücünden daha fazla artmaktadır. İş gücüne dâhil olmayanlardan iş gücü piyasasına girme ihtimali en yüksek olan kesim, iş aramayıp iş başı yapmaya hazır olan kesimdir. Bu kesim, iş aramamakla birlikte üç aydan uzun bir süre önce iş arama kanallarını kullanmış olanlar ile iş bulma ümidini yitirenlerden oluşmaktadır. Bu grubun yaş ortalaması yaklaşık 30 ve ortalama eğitim süresi 7,6 yıldır. İstihdam edilenlerin Türkiye ortalamasından daha genç ve daha eğitimli olan bu kesimin -36 yaş, 7,1 Türkiye ortalaması- iş gücü piyasasına girememesi, aynı zamanda önemli bir kaynak israfı anlamına da gelmektedir.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; işsizlikle ve yoksullukla mücadelenin en önemli yolu, istihdam dostu ve aynı zamanda sürdürülebilir büyümenin tesisinden geçmektedir. İstihdam dostu sürdürülebilir büyümeyi de sağlamada, yatırım ortamının iyileştirilmesi ve müteşebbis sermayenin önündeki engellerin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Yatırım ortamının iyileştirilmesi için enerji, arazi, ham madde ve iş gücünün temininde ve maliyetinde avantajlar sağlanması ve vergi kolaylıkları getirilmesi önem arz etmektedir. Bordro vergisi olarak ifade edilen emeklilik, malullük, hastalık, iş kazası, işsizlik ve analık gibi sosyal güvenlik primlerinin işveren tarafından üstlenilmesi gereken kısmının brüt ücrete oranı Türkiye’de yüzde 21,5 ile yüzde 27 arasında değişiyor iken, bu oran İngiltere’de yüzde 9,9, Güney Kore’de yüzde 8,8, ABD’de yüzde 7,6, Meksika’da yüzde 12,9 ve OECD ortalaması yüzde 19,4’tür. Ücretten alınan vergiler ile işçi ve işveren sosyal güvenlik primleri toplamının iş gücü maliyetine oranı istihdam vergileri yükü olarak tanımlanmaktadır. İstihdam vergileri yükü ülkemizde yüzde 42,7’ye ulaşırken, bu oran OECD ülkelerinde ortalama yüzde 26,6, Japonya’da yüzde 23,6, İngiltere’de ise yüzde 18, ABD’de yüzde 16,4, İrlanda’da yüzde 5’tir.

Özel sektörün kullandığı banka kredilerinin gayri safi yurt içi hasılaya oranı Meksika’da yüzde 104, Güney Kore’de yüzde 89, Macaristan’da yüzde 47, Brezilya’da yüzde 27,6 iken Türkiye’de bu oran 19,2’dir. Bu durum Türkiye’de mali sektörün yatırım ya da işletme sermayesi sağlamada özel sektöre gerekli performansı gösteremediğini ortaya koymaktadır. İstihdam vergilerinin ve gelir vergisinin istihdam üzerindeki yükü hafifleterek büyümenin istihdam yaratma kapasitesini artırmak işsizlikle mücadelede önemli bir unsur olarak değerlendirilmektedir. Ancak, makro ekonomik istikrarın kalıcılığının ve yüksek faiz dışı fazlanın gerekliliğinin devam ettiği, sosyal güvenlik açıklarının giderek büyüdüğü bir ortamda prim ve gelir vergisi oranlarında indirim yapılmasının ekonomik ve sosyal yansımaları da gereğince değerlendirilmek durumundadır. Gelir kaybı hemen, istihdam artışı ise zaman içinde gerçekleşeceği için bu politikanın etkin bir kayıt dışılıkla mücadeleyle birlikte yürütülmesi daha uygun olacaktır.

Hükûmet bu konuda çelişkili açıklamalarda bulunmaktadır. Sayın Başbakan Türkiye Büyük Millet Meclisine sunduğu Hükûmet programında vergi oranlarını indireceklerini SSK işveren prim oranının 2008 yılında  5 puan ile başlamak üzere kademeli olarak indirileceğini belirtmesine karşın, geçtiğimiz günlerde hazineden sorumlu Devlet Bakanımız vergi ve sigorta primi oranlarında indirim olmayacağını söylemiştir.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; AKP döneminde vergi tabana yayılamamış, dolaylı vergiler artırılmış, kayıt dışı ekonomi büyümüştür. 2002 yılında konsolide bütçe vergi gelirleri içinde yüzde 66 olan dolaylı vergilerin oranı 2006 yılında yüzde 70’e yükselmiştir. Dolaylı vergiler daha çok dar ve orta gelirli vatandaşın ödediği, tüketim üzerinden alınan KDV ve özel tüketim vergisinden oluşmaktadır. Gelir ve kurumlar vergisi oranlarında yapılan indirimler sadece yüksek gelir gruplarındaki mükellefleri kapsamış, düşük gelirli vatandaşlarımızın vergi yüküne bir etkisi olmamış ve adaletsizliğe yol açmıştır. Vergiye ilişkin düzenlemelerde kamu finansmanıyla ilgili önceliklerin yanı sıra, verginin üretim ve istihdam üzerindeki etkileri ile sosyal yönü birlikte değerlendirilmelidir. Anayasa’mızın öngördüğü “mali güce göre vergilendirme” ilkesi verginin adaletli ve dengeli dağılımı sağlanarak mutlaka gerçekleştirilmelidir.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; sahip olunan bütün üretim faktörlerinin etkin ve verimli bir şekilde en üst düzeyde üretim sürecine dahil edileceği, tam istihdamı esas alan millî ekonomi stratejisi benimsenmelidir. Bu çerçevede, rant ekonomisinden yatırım, üretim, istihdamı sürekli artırmayı öngören üretim ekonomisine geçilmelidir. İhracata dayalı ve istihdam dostu büyüme modeli uygulanmalı ve bu modelin gereği olarak üretimin ve ihracatın ithalat bağımlılığı azaltılarak sürdürülebilir büyüme ve ihracat artışını sağlayacak politikalar izlenmelidir. Rekabet gücü politikasının esasını marka yaratılması, verimliliğin ve kalitenin yükseltilerek maliyetlerin düşürülmesi, yüksek katma değerli düzgün işlerin artırılması oluşturmalıdır. Yapılacak her hukuki  ve idari düzenlemeyle alınacak tüm tedbirler ulusal, sektörel ve işletme bazında rekabet gücünün geliştirilmesi hedefini gözetmelidir. Yüksek ölçüde katma değer ve istihdam sağlayan yatırım projelerine yüzde 100’ün üzerinde yatırım indirimi verilmeli, sigorta primi işveren payının belli oran ve süreyle devlet tarafından karşılanması uygulaması etkinleştirilmelidir.

Sayın Bakanım, biliyorsunuz, yatırım indirimi döneminizde kaldırıldı. Bu yatırımcılarımız aslında cezalandırıldı, yüzde 18’lere geliyordu vergileri. Kurumlar vergisi yüzde 30’dan yüzde 20’ye indi ama, yatırım yapan insanımızın vergisi de 18’den 20’ye çıktı, bu bir cezalandırma oldu. İnşallah bu yanlıştan dönersiniz, yatırım indirimi uygulamasını tekrar başlatırsınız.

Yüzde 21,5 ile yüzde 27 arasında değişen sosyal güvenlik primi ve işveren payı 5 puan azaltılmalı, istihdam üzerindeki vergi ve sosyal güvenlik primi yükü makul düzeylere indirilmelidir. İş Kanunu ve ilgili mevzuat gereği, işverene iş yeri büyüklüğüyle değişen ölçülerde bazı zorunluluklar yüklenmiştir. Sosyal politika unsuru olan her bir düzenleme ücret ve ücret dışı maliyetlerden ayrı olarak firmalara ekonomik değeri ifade eden yükler getirmektedir. İşletmeler üzerindeki sosyal yükler rekabet etme ve istihdam yaratma hedeflerini gerçekleştirmeyi imkan tanıyacak bir düzeye çekilmeli ve teşvik ediciliği esas olmalıdır. Yatırım yapma ve işçi çalıştırmaya ilişkin bürokratik işlemlerin sayısı azaltılmalı ve süresi kısaltılmalı, organize sanayi bölgeleri ile sanayi ve  ticaretin yoğun olduğu yerlerde sigorta ve maliyeye ilişkin bürolar açılarak, bu hizmetlerin girişimci için kolay ulaşılabilir olması sağlanmalıdır. İş kurmak isteyen küçük girişimciye işletme başlangıç sermayesi verilmelidir. Eğitim sistemi ile iş gücü piyasası arasında güçlü bir bağ tesis edilmeli ve işletmelerin ihtiyacı olan nitelik ve nicelikte insan gücünün yetiştirilmesi sağlanmalıdır. Kayıt dışı ekonomi büyüdükçe devletin vergi kaynakları da dolaysız vergilerden dolaylı vergilere doğru kaymaktadır. Bu nedenle, vergi sistemimizi daha adil hâle getirebilmek için öncelikle kayıt dışı ekonomiyle mücadele edilmesi gerekmektedir. Kayıt dışı ekonominin yarısının dahi kayıt altına alınabilmesi, bırakın borçlanmayı bütçemizin fazla vermesi sonucunu doğuracaktır. Haksız rekabete ve çalışanların sosyal haklardan yoksun kalmasına yol açan kayıt dışı ekonomi ve kayıt dışı istihdamla mücadelede etkili yöntemler benimsenmeli, hem kayıt dışılığın önlenmesine hem de kayıtlı ekonomiye geçişin özendirilmesine yönelik tedbirler bir arada uygulamaya konulmalıdır. Kayıt dışılık ile vergi sistemi arasındaki fonksiyonel ilişkiyi ortaya koyan uygulamalara önem verilmelidir. Yabancı kaçak işçiliği önleyici cezai ve idari müeyyideler etkin hâle getirilmelidir.

Sayın Bakanım, son olarak bir konuyu ifade edeceğim. Konya ilimiz teşvik kapsamında bulunan iller arasında yer almamaktadır. Şimdi soruyorum: Konya’nın hangi ilçesi bu elli ilden daha gelişmiş durumadır ki, bu teşviklerden yararlanamıyor? Neden Konya’yı, Konyalı girişimciyi cezalandırıyorsunuz? Konyalı kendi ili yerine, teşvikten yararlanmak için diğer illere yatırım yapmak, hatta tesislerini taşımak zorunda kalıyor. Uyguladığınız bu politika yanlış, bu yanlıştan bir an önce dönünüz. Sektörel ve bölgesel teşvik uygulamasını bir an önce başlatınız. Konya, kamu yatırımları ve hizmetlerden de hak ettiği ölçüde yararlanamamaktadır. Bulunduğu yer ve trafik yoğunluğu açısından önem ve öncelik taşıdığı halde, duble yol yatırımlarından henüz gerektiği şekilde yararlanamamıştır. Seçim öncesi göstermelik seçim yatırımı olarak bir bölümü için temel attığınız Konya Ovası sulama projesi -ki, bu Türkiye için de çok önemlidir- ve hızlı tren projesinin hızla gerçekleştirilmesini Konyalı sizlerden istiyor. Bölgecilik yapmıyorum. Türkiye’nin yüzölçümü itibarıyla en büyük, nüfusu itibarıyla dördüncü büyük ili olan Konya’nın hakkını arıyorum. Kamu yatırımları ve hizmetlerinin, bakanı olan illere daha fazla aktığı Türkiye’nin bir gerçeğidir. İki dönemdir Konya’nın AKP’ye verdiği yüksek desteğe ve Konyalılar tarafından yoğun bir şekilde dile getirilen isteğe rağmen Konyalı 13 vekilden hiçbiri bakan olamamıştır. Esasen, her biri bakan olmaya layık 13 milletvekili arkadaşım söyleyemeyebilir, ama  Konyalıların sitemini ben burada belirtmek istedim.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; gelin gerçekleri gizlemeyelim. Ülkemizin içinde bulunduğu sorunların çözümü için hep birlikte gayret sarf edelim. Ekonomide millî seferberlik başlatalım. Gerekli düzenlemeleri bir an önce yapalım. Milliyetçi Hareket Partisi bir taraftan kendi tekliflerini Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve kamuoyunun gündemine getirirken, diğer taraftan da yapıcı muhalefet anlayışıyla, ülkemiz ve milletimizin yararına olan tüm konularda yapılacak tekliflere gerekli desteği verecektir.

Komisyon çalışmalarımızın verimli geçmesi, milletimize ve ülkemize hayırlar getirmesi dileğiyle hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

BAŞKAN – Sayın Kalaycı’ya çok teşekkür ediyoruz.

Sayın Ergin, buyurun.

GÜROL ERGİN (Muğla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, dışarı çıkmakta olan Sayın Bakan, değerli milletvekilleri, değerli bürokratlar ve sevgili basın mensubu arkadaşlarım; hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Önce, bir düzeltmeyle başlamak istiyorum. Sayın Bakanın bütçe sunuş konuşmasının 8’inci sayfasında, “Hükûmetimiz 2002 yılı sonunda iktidara geldiğinden bu yana” ifadesi var. Bu Hükûmet 2002 yılı sonunda iktidara gelmedi, 58’inci Hükûmet gelmişti, bu 60’ıncı Hükûmettir. Bu bakımdan bu yanlışı düzeltiyorum.

Değerli arkadaşlarım, bütçe görüşmeleri yalnızca rakamsal değerlendirmelerin yapılması gerekli görüşmeler değildir. Bütçe görüşmeleri, ülkemizin ekonomik, toplumsal durumu ile iç ve dış güvenlik durumunun birlikte tartışılması gereken görüşmelerdir. Bu bakımdan, ben, ayrıntılarına girmeden -ki, zaten o ayrıntılar ilgili bakanlıkların bütçeleri görüşülürken burada söz konusu olacaktır- Türkiye’mizin ekonomik, toplumsal durumu ve iç ve dış güvenlik durumları üzerinde de duracağım.

Şimdi, toplumsal yapımıza baktığımız zaman, bu çok övünülen beş yıllık dönemde ne olmuştur Türkiye’de? Şunu görüyoruz: Açlık artmıştır, yoksulluk artmıştır, yoksul insan sayısı yüzde 25’i geçmiştir, 20 milyonlardan söz edilmektedir. Tabii, bu sözü biz etmiyoruz, Türkiye İstatistik Kurumu ediyor, İktidarın kendi ediyor yani.   Açlığa gelince, yatağa aç giren insan sayısının da 1 milyonu geçtiğini yine Türkiye İstatistik Kurumu söylemektedir.

Değerli arkadaşlarım, işsizliğe gelince: Gerçek işsizlik rakamlarına baktığınız zaman, bu rakamın oransal olarak yüzde 20’leri bulduğunu görüyorsunuz. Ayrıca, çok dikkat çekici olan, işsizlikte genç işsizlerin sayısı ile üniversite mezunu, yükseköğretim görmüş işsizlerin  sayısında sürekli artış olmasıdır. Bunlar çok ciddi, dikkati çeken hususlar olarak ortaya çıkmaktadır.

Ben, şimdi, bu yoksulluktan, açlıktan söz ederken gülen arkadaşlarıma biraz daha gülecekleri bir şey söyleyeceğim, ama iktidarın yaptıkları üzerine güleceksiniz. Bakınız, 14 milyonun üstündeki insana siz yeşil kart verdiniz. Ne zaman verdiniz? Taa ki seçime kadar. Nasıl ki seçim geçti, 31 Ağustos 2007 tarihinde siz bu yeşil kartların 5 milyonunu geri aldınız,   5 milyonunu. Değerli arkadaşlarım, gelin şimdi gülün. Derler ya, güleriz ağlanacak halimize; güleceksiniz tabii.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, iç güvenlik konusunda da 9’uncu Kalkınma Planı’nın 2008 yılı  programından bir cümle okuyorum, bunu bugün dağıttınız bize: “İç güvenlik konusu 2007 yılında da önemini korumaya devam etmektedir. 2006 yılı sonu itibarıyla -yani içinde bulunduğumuz yılın başı itibarıyla- Emniyet Genel Müdürlüğünün sorumluluk bölgesinde meydana gelen asayiş olaylarındaki artış bir önceki yıla göre yüzde 61, örgütlü suçlar kapsamındaki kaçakçılık olaylarındaki artış yüzde 51, toplumsal olaylardaki artış yüzde 13 olmuştur. Terör olaylarındaki artış çok daha düşük, yüzde 4’ler dolayında.” Ama, 2007 yılında terör olaylarında yaşadıklarımızı gündeme getirdiğimiz zaman bu rakamın ne ciddi boyutlara ulaştığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, dış güvenlik durumuna gelince: Ülkemizin, bütünlüğüyle bağlantılı olarak değerlendirdiğimizde, güvenlik sorununun başında PKK sorunu gelmekte olduğunu görüyoruz. Bu konunun en dikkat çekici iki yönü var. Bunlardan birincisi Amerika Birleşik Devletleri’nin “tavşana kaç, tazıya tut” politikasıdır. İkincisi ise, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin, Amerika Birleşik Devletleri’nin himayesinde olduğu gerçeğinden hareketle, her gün palazlanması ve kabul edilemez tavrını daha yüksek sesle dillendirmesidir.

Şimdi birileri Türkiye Cumhuriyeti’ne,  Kuzey Irak’a girmenin sorunu çözemeyeceğini söylüyor. Doğru olabilir. O zaman,  sorunun çözümünün nerede olduğunu da yine bu birilerinin söylemesi gerektiğini ifade ediyorum. Bu konuda çok şaşırtıcı olan bir husus da, Barzani’nin Türkiye’deki şirketlerinin kaçak sigara ve alkolle ihya olduğunun Gümrük Müsteşarlığı Teftiş Kurulunun raporlarıyla belirlenmesine karşın, bugüne kadar bir önlem alınmamış olmasıdır. Bu konu ülkemizle de, ülkemizin bütçesiyle de doğrudan ilişkili bir konudur.

Yine, dış politikada bir başka konu, Ermeni soykırım tasarısı. Değerli arkadaşlarım, biliyorsunuz, Amerika Birleşik Devletleri  Temsilciler Meclisinin Dış İlişkiler Komitesinde bu konu  Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı şeklinde bir kabulle orada sonuçlandı, henüz nihai duruma ulaşılmadı. Ama, orada dikkat çeken en önemli konu şuydu: Orada Türk tezine  oy veren yanılmıyorsam 21 kişiydi, onların hiçbiri de Türkler soykırım yapmamıştır demediler. Ancak, şu anda böyle bir karar alınırsa, Amerika’nın çıkarları politikasına aykırı olur diyerekten Türk tezi yanında oy verdiklerini orada ifade ettiler. Bunu hepimizin çok dikkate alması gerektiğini düşünüyorum.

Şimdi, ekonomiye gelince: Birkaç gün önce, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu finansal piyasalar raporunu açıkladı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunun araştırması, AKP İktidarında ekonomideki büyümenin dünyadaki genel büyümeden oldukça etkilendiğini, ancak, yine de sağlanan  büyümenin gelişmekte olan ülkelerdeki gelişme ortalamasının gerisinde olduğunu gösterdi. Ayrıca biliyoruz ki, bu büyüme üretimle ilgili bir büyüme değildi. Bu nedenle de, istihdam sorunu giderek artmaktadır. Neydi peki bu büyüme? Bu büyüme, dünyanın en yüksek reel faizi verilerek, 110 milyar dolar sıcak para alınarak, elde ne var ne yoksa satılıp bundan da sevinç duyularak sağlanan bir büyümedir. 

Sayın Bakan sunuş konuşmasında -ki, biraz sonra Sayın Bakanın konuşmalarına bu şekilde atıfta bulunacağım- ülkemizin imkânlar ve fırsatlar ülkesi olarak adlandırılmaya başlandığını söylüyor. O zaman soru şu: Bu fırsat kimin için, bu imkânlar kimin için sağlanıyor? Eğer 73 milyonun üzerindeki Türk insanı bu fırsatlardan ve imkânlardan yararlanmıyorsa burada övünçle bahsedilen fırsat ve imkân yararlanıcıları kimlerdir? Bunun yanıtı gerekiyor.

Yine, yıllık enflasyonun eylül ayında yüzde 7,12 olduğunu ifade ediyor Sayın Bakan, doğrudur. Ancak, enflasyon üretim artışından, yani arzın talebin üzerine çıkmasından ötürü düşerse bir anlam ifade etmektedir. Yoksa, işçiye ve memura zam vermediğiniz için, çiftçinin fiyat ve primini düşürdüğünüz için, bu bakımdan, sonuçta sınırlı bir geliri olan insanların alım gücünü sıfırladığınız için, ayrıca Türk lirasının değerini yüksek tutarak, özellikle Çin’den kalitesiz, düşük fiyatla ithalat yaptığınız için düştüğünü ifade etmemiz gerekir. Buna ek olarak şunu da söylememiz gerekiyor: Özellikle son günlerde İstanbul’da ulaşıma çok büyük bir zam geldi, yüzde 130’ları da aşabilen bir zam geldi ve bu da, işine iki araçla giden 1 kişinin aylık masrafı 30 milyon lira veya bugünkü parayla   30 YTL yük getirdi bütçesine. Şimdi, değerli arkadaşlarım, bir dar gelirlinin, bir sabit ücretlinin eğer bütçesine  30 YTL bu şekilde yük getiriyorsanız, bu onun için en az yüzde 3 enflasyon artışı demektir. Bu bakımdan, enflasyon artışının dar gelirlilerle ve gelir durumu iyi olanlarla etkileyici farkı birbirinden çok ayrı tutulmak zorundadır diye düşünüyorum. Çünkü, dar gelirliler gelirlerinin önemli bir kısmını gıdaya, ulaştırmaya ve konuta ayırmaktadırlar ki, Türkiye’de de son yıllarda enflasyonda en fazla etkili olan konu bu üç konudur diye düşünüyorum.

Şimdi, özelleştirme konusunda Sayın Bakan gerçekten çok dikkat çekici ifadeler kullanmış, bunları sırasıyla söyleyip bu konular üzerinde durmak istiyorum. Önce şunu söyleyeyim: Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak özelleştirme karşısı bir parti değiliz. Ancak, stratejik olan kurumların özelleştirilmesini elbetteki doğru bulmayan bir partiyiz. Sözlerimin bu doğrultuda düşünülüp değerlendirilmesini rica ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, şöyle söylüyor Sayın Bakan: “Yabancı yatırımcıların ülkemizde kurduğu fabrikalar ve işletmeler yeni istihdam alanları yaratarak ekonomimizin gelişmesine olumlu katkıda bulunmaktadır.” Şimdi, sormak gerekir: Bunlar hangi sektördeki, hangi illerimizdeki ne tür üretim yapan fabrikalardır? Bugüne kadar ne ölçüde istihdam yaratmışlardır? Bunların hepimiz tarafından bilinmesi gerekir. Çünkü, hiçbirimiz tarafından bilinen bir konu değildir bu.

Sonra, Sayın Bakan, kamu kesimi borçlanma gereğinin gayri safi yurt içi hasılaya oranının 2008 yılında yüzde eksi 032 olarak gerçekleşmesinin beklendiğini söylüyor ve şöyle ekliyor: “Bu rakamlar ülkemizin kronik borç sarmalından hızla kurtulduğunu göstermektedir.” Dikkatinizi çekmek istediğim husus şudur: Sayın Bakan kamu kesimi borçlanma gereğinden söz ediyor, ama cümleyi “Bu rakamlar ülkemizin kronik borç sarmalından hızla kurtulduğunu göstermektedir.” diye bitiriyor. Ben Sayın Bakana şunu ifade etmek istiyorum: Özel kesimin dış borçları çığ gibi büyüdüğü bir dönemde ülkemiz nasıl oluyor da kronik borç sarmalından hızla kurtuluyor? Yoksa, Sayın Bakan özel sektörün borcunu bu ülkenin borcundan saymıyor mu? Ülkenin borcu deyince, kamunun dış ve iç borcu ile özel kesimin dış borç toplamının birlikte anlaşılması gerekmez mi? Bu borç miktarı 2002 Aralık ayında 219,3 milyar dolar iken bugün 410 milyar dolar olmamış mıdır? Yoksa, 410 rakamı Bakanımın iktidarı döneminde 219 miktarından daha düşük bir rakam olarak mı algılanmaktadır? Sonra, Sayın Bakan “Özelleştirme politikamızda temel yaklaşımımız, özelleştirme bedelinin yüksekliği ya da özelleştirilen kuruluşların sayısıyla sınırlı olmanın ötesinde, ülkemizin rekabet gücünü ve verimliliğini artırmaktır.” diyor. Burada söz konusu edilen özeleştirilen kuruluşların sayısı ifadesiyle ne anlatılmak istendiğinin de açıklanması gerekiyor. Sayın Bakan rekabet gücünü artıran yeni pazarlara açılım sağlayan ve en önemlisi istihdam artıran özelleştirme uygulamalarına kararlılıkla devam edeceğinden söz ediyor. Evet, biliyoruz, Tekelin sigara fabrikalarını, ÇAYKUR’un çay fabrikalarını, Türk Şekerin şeker fabrikalarını özelleştirmek istiyorsunuz, çünkü elinizde onlar kaldı. Daha doğrusu, yabancılara satmak istiyorsunuz. Bu özelleştirmeler mi yukarıda söylediğiniz yeni pazarlara açılmayı, rekabet gücünü artırmayı, en önemlisi istihdam artırma durumunu ortaya koyacaktır? Sizden öncekiler de “Sermayeyi tabana yayacağız, verimliliği artıracağız, devletin sırtındaki kamburu alacağız.” gibi gerekçelerle özelleştirme yaptılar, ama devletin sırtına, daha doğrusu Türk milletinin sırtına yeni kamburlar eklemenin ötesinde hiçbir iş yapmamış oldular.

Bütçe açığının gayri safi millî hasılaya oranının 2006 yılında yüzde 0,8’e düştüğünü, bu oranın 2008’de yüzde 2,5 olduğunun öngörüldüğünü ifade ediyor Sayın Bakan. Bu önemli bir husus değil midir? 2006’da yüzde 0,8’e düşürmekle övündüğünüz bütçe açığının 2008’de yüzde 2,5’e artması acaba sizin bu övüncünüzü gölgelemekte değil midir diye soruyorum.

Tarım desteklerinden söz etmek istiyorum: Sayın Bakan, iktidarınız döneminde çıkarmakla övündüğünüz bir kısım kanunlar oldu, bunlardan biri de Tarım Kanunu’ydu. Orada ne dediniz? “Tarım destekleri, kesinlikle gayri safi millî hasılanın yüzde 1’inden az olamaz.” dediniz. Bu bir kanun emri. Biz yüzde 2 olmasını istemiştik, ama siz yüzde 1’de karar kıldınız. Şimdi, tarıma verdiğiniz destek 5,4 milyar yeni Türk lirası.  Gayri safi hasılanın bu durumda 514 milyar yeni Türk lirası olması gerekir. Gayri safi millî hasılaya bakıyoruz, 717 milyar yeni Türk lirası. Bu durumda nasıl oluyor da 5,4,  717’nin yüzde 1’i edebiliyor? Bunun da açıklanması gerekiyor. Bu, Kanun’a tamamen aykırı bir durum değil midir?

Yine, konuşmanızda “Taşıt alımı ancak çok acil ve zorunlu hâllere mahsus olarak gerçekleştirilecek.” diyorsunuz. Değerli arkadaşlarım 2007 yılında Cumhurbaşkanlığı iki yeni araç alımını öngörmüştü, 2007 bütçesinde. 2008 bütçesine bakıyoruz, Cumhurbaşkanlığı yirmi iki yeni araç alınmasını öngörüyor ve bunlardan dördünün de zırhlı binek aracı olmasını öngörüyor. Ne oldu, ne değişti de, değişen, yeni gelen Cumhurbaşkanı böyle yeni yeni zırhlı araçlara gerek duydu? Bunun da açıklanması gerekiyor bu millete.

Memur maaşlarına gelince: Kamu görevlilerinin maaşlarına 2008 yılında yüzde 2+2 verdiniz.  Sayın Bakan diyor ki: “Yapmış olduğumuz artışlar dışında derece ve kademe ilerlemesi neticesinde memurların aylık, zam ve tazminatlarında artışlar meydana gelmektedir.” Dikkat ediniz, yani şunu söylüyor Sayın Bakan, zaten bunu ifade de ediyor şu şekilde, diyor ki: “Bu da gösteriyor ki, hiç zam yapmasak bile memurlarımızın eline geçen para artmaktadır.” diyor. Ee, yapmasaydınız Sayın Bakan, zaten o yüzde 2’yi yapmasan daha doğru olmaz mıydı?

Şimdi, bakınız arkadaşlar, bu mantalite önemli. “Zam yapmasak da kademe ve ilerlemesinden ötürü zaten memurun maaşı artıyor.” diyorsunuz. Bilmiyorum, bu konuda, değerli arkadaşlarım daha fazla bir şeyler söylemek gerekli olur mu? Ama, ben yalnızca bu anlayışa pes dediğimi ifade etmek istiyorum.

Şimdi “Önümüzdeki dönemde kayıtlı ekonomiye geçiş sürecinin hızlandırılması en başta gelen hedeflerimizdendir” diyor Sayın Bakan. Sayın Bakan biz bunu beş yıldır sizden dinliyoruz. Aynı cümleyi beş yıldır dinliyoruz, bu altıncı yıl oluyor. Onun içindir, isterseniz diyorum, bu iddianızdan vazgeçtiğinizi ifade edin, kurtulun. Zaten, 9’uncu Kalkınma Planı’nın 2008 yılı programında “Ekonomide Kayıt Dışılığın Azaltılması” başlığı altında konu irdelenirken ne kayıt dışı ekonomi ne de  kayıt dışı istihdam için bir tek rakam verilmiş değildir değerli arkadaşlarım. Bu da “plancıların bu davranışlarında herhâlde bir bildikleri var” düşüncesini çağrıştırmaktadır. Sayın Bakan “Bu bütçe sosyal devlet anlayışını benimseyen bir bütçedir.” diyor. O zaman soru şu: Sosyal devlet anlayışını benimsemeyen bir bütçe acaba nasıl olurdu, eğer bu bütçe sosyal devlet anlayışını benimsiyorsa?

Değerli arkadaşlarım, sosyal devlet veren devlettir. Ama, iane veren değil, sadaka veren hiç değil. Sosyal devlet daha iyi yaşam, daha iyi sağlık, daha iyi eğitim veren bir devlettir. Sayın Bakan şöyle bitiriyor sözlerini. Diyor ki, Büyük Atatürk’ün sözleriyle: “Tam bağımsızlık ancak mali bağımsızlık ile mümkündür.” Doğru. Ekonomisi IMF talimatlı, projeleri Dünya Bankası güdümlü, hazinesi İngiliz pasaportlu bir Sayın Bakanın elindeki Türkiye’nin mali bağımsızlığı acaba nasıl bir bağımsızlıktır? Acaba, bu bağımsızlık anlayışı Büyük Atatürk’ün ifade ettiği bağımsızlık anlayışıyla bağdaşır mı diyorum?

Bu arada, faiz dışı fazlalarla ilgili sözlerimle de konuşmama son veriyorum. Faiz dışı fazlayı yüzde 6,5’ten yüzde 5,5’e düşürüyorsunuz. Bu, daha kaliteli bir bütçe yapma isteğinden kaynaklansaydı anlayışla karşılamamız mümkün olurdu. Ama, öyle anlaşılıyor ki bu bir zorunluluktan kaynaklanıyor değerli arkadaşlarım. Çünkü, eğer öyle olmasaydı yatırımlar düşmez, yatırımlar artardı. Faiz dışı fazlayı da düşürüyorsunuz, yatırımları da düşürüyorsunuz.

Bir de, fert başına millî gelir hesaplarında, değerli arkadaşlarım, hep Türk parasının değerini gereksiz yüksek tutarak bir aldatmaca rakam oyununa başvuruyorsunuz. Sizin bu ifadelerinizle iktidarınız döneminde sanki fert başına millî gelir yüzde 118 artmış gibi görünüyor dolar bazında. Ama, bunu eğer 98 yılı fiyatlarıyla sabitlersek bunun Türk lirasında yüzde 27,9, Amerikan dolarında ancak yüzde 28 olduğunu, ayrıca satın alma gücü paritesine göre de baktığımızda yine Amerikan dolarıyla ancak yüzde 38,5 olduğunu, gerçek rakamların bu olduğunu, diğerinin sanal olduğunu ifade ediyorum.

Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. Cumhuriyet Bayramı’mızı bütün yüreğimle kutluyorum. Hepinize de kutlu olsun diyorum. Şehitlerimizi, döneminizde savsaklanan önlemlerin artırdığı şehitlerimizi burada rahmetle anıyorum.

BAŞKAN – Sayın Ergin’e teşekkür ediyoruz.

Sayın Kışanak.

GÜLTAN KIŞANAK (Diyarbakır) – Sayın Başkan, Sayın Bakan ve Komisyonumuzun sayın değerli üyeleri; Hükûmet tarafından sunulan 2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanun Tasarısı üzerinde görüşlerimi açıklamak üzere söz almış bulunuyorum.

2008 yılı merkezî yönetim bütçesini ülkemizde yaşanan eşitsizlikler açısından ele alıp bütçenin bu eşitsizlikleri azaltmaya mı, yoksa daha derinleştirmeye mi hizmet ettiğini değerlendirmeye çalışacağım.

Üç temel eşitsizlik üzerinde durmak istiyorum. Birincisi, zenginler ile yoksullar arasındaki eşitsizlik. İkincisi, cinsler arasındaki eşitsizlik. Üçüncüsü de bölgeler arasındaki eşitsizlik.

Bu üç temel eşitsizlik bugün ülkemizdeki adalet duygusunu zedeleyecek boyutlarda sorun teşkil edecek düzeydedir. Sosyal devlet anlayışıyla hazırlandığı iddia edilen bir bütçenin bu eşitsizlikler arasındaki makası giderek kapatmayı hedeflemesi gerekir. Oysa, rakamların ortaya çıkardığı gerçek tam tersini işaret etmektedir. Bu bütçe tasarısında genel olarak yoksulluk açısından eşitsizlikleri yaygınlaştırma ve derinleştirme potansiyeli taşıyan tipik tercih devlet bütçesinin gayrisafi millî hasıla içindeki payının düşürülmesinde ve faiz dışı fazla hedefinin yüksek tutulmasında kendini göstermektedir. Görüldüğü üzere, 2008 için bu oran yüzde 31, 2009 için yüzde 29 ve 2010 için yüzde 27,4’tür.

Geniş anlamda kamu hizmetleri sunumu için ayrılan kaynağa baktığımızda -ki, bu oran faiz giderleri dışındaki kamu harcamalarının veya bütçe büyüklüğünün gayrisafi millî hasıla içindeki payına tekabül edecektir- 2008 için yüzde 23,2, 2009 için yüzde 22,7 ve 2010 için ise yüzde 21,9 olarak belirlendiğini görüyoruz. Bunun bütün yoksullar için anlamı şudur: Yurttaş olarak devletin kamu hizmeti olarak sunduğu bazı hizmetleri bundan böyle piyasadan tüketici olarak satın alacaksınız veya size sunulan kamu hizmetlerinin maliyetlerine daha fazla katlanacaksınız. Bu politikalar sözleşmeli yurttaş üretmektedir. Fakat, yurttaşlarımız bir toplumsal sözleşmeye katılır gibi değil, bir iş anlaşmasının tarafı olur gibi bu sözleşmenin muhatabı hâline getirilmektedir.

Örneğin, bu eşitsizliğe en fazla hizmet eden eğitimdeki fırsat eşitsizliği en önemli kalemdir. Hepimiz tanık oluyoruz, bugün okul yönetimleri ödenek yetersizliği yüzünden okul aile birlikleri üzerinden her öğrenciden aidat, yardım adı altında para toplamaktadır. Millî Eğitim Bakanlığının kesin talimatına karşın bu böyledir. Çünkü, okullar ısıtılamıyor, çevre temizliği yapılamıyor. Okul yöneticileri de çaresiz kalıyor ve gerekli temel harcamaları yapabilmek için bu paraları talep etmek zorunda kalıyorlar. Zira, bütçeye baktığımız zaman eğitime ayrılan payın oldukça önemli bir kısmının personel gideri olarak saptandığını görüyoruz. Yani, okulların genel giderlerini karşılamak üzere kayda değer bir ödenek göremiyoruz.

Ayrıca, okullarda bizzat kendi öğretmenlerinin açtığı hafta sonu kurslarında ders başına ücret alınmaktadır. Devletin sunduğu eğitim hizmetinin yetersizliğinin giderilmesi amacıyla hepimiz sınavları kazanabilmesi için çocuklarımızı dershanelere gönderiyoruz. Bütün bu göstergeler aslında eğitimin adı konulmadan paralı hizmet hâline dönüştürüldüğünün göstergeleridir.

Peki, bu durum nasıl bir sorun yaratmaktadır? Birincisi, yoksulların yaşadığı yerlerde okulların neredeyse bütünüyle okul olmaktan çıkmaları sonucunu doğurmuştur. Zaten yeterli ödenek gelmediği için temel harcamalarını yeterli düzeyde yapamayan bu okullar, doğal olarak öğrencilerini hayata ve iş dünyasına hazırlama konusunda da başarılı olamamaktadırlar. Gelir dağılımındaki adaletsizlikten kaynaklanan bu sorun ülkenin iyi bir hayat vaat eden üniversitelerine de, yeniden, gelir dağılımının üst diliminde yer alan ailelerin çocuklarının girmesini sağlamakta, böylece yoksulluk sürdürülebilir bir hâle getirilmektedir. Yoksul ailelerin çocukları büyük oranda yeniden yoksullaşmaktadır. Teorik düzeyde var olan fırsat eşitliği piyasanın acımasız koşulları ve gerçekleri içerisinde ele alındığında görülecektir ki, gerçek anlamda bir fırsat eşitliği bulunmamaktadır. Yoksul semtlerdeki okullar ile zengin semtlerdeki okullar arasında sahip oldukları eğitim kalitesi bakımından büyük bir uçurum bulunmaktadır. Velilerin finansal katkıları üzerine inşa edilen sistem bu uçurumu her geçen gün daha derinleştirmektedir. Üstelik bölgelerarasındaki gelişmişlik farkı dolayısıyla daha yoksul olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde sorunlar daha da katmerlidir.

Değerli Komisyon üyeleri, eğitimle ilgili bölgede yaşanan durumu Diyarbakır Valiliğinin sitesinden aldığım rakamları sunarak aktarmaya çalışacağım:

Diyarbakır Valiliğinin verilerine göre, bu ilde bulunan tüm okullarda, 2006-2007 ders yılı itibarıyla, 10.978 öğretmen, 370.516 öğrenci mevcuttur. İlköğretimde 6.280, ortaöğretimde 1.171 derslik mevcuttur. Derslik başına düşen öğrenci sayısı ilköğretimde 51, ortaöğretimde 53’tür. İlköğretimde normal eğitime geçebilmek ve derslik başına düşen öğrenci sayısını 30’a indirebilmek için tam 4.263 dersliğe ihtiyaç vardır. Bu, valiliğin tespitidir.

Eğitim-Sen Diyarbakır Şubesinin yapmış olduğu araştırma ise, Diyarbakır’da 8.700 öğrenciye 1 laboratuvar, 4.312 öğrenciye 1 atölye, 1.603 öğrenciye 1 kütüphane, 1.571 öğrenciye 1 rehberlik odası ve 200 öğrenciye 1 tuvalet düştüğünü göstermiştir.

Bu rakamlara bakarak bölgenin diğer illerinin de bir benzeri olan Diyarbakır’daki eğitimin kalitesine sizler karar verin ve fırsat eşitliğinin neresinde olduğumuza hep beraber biz karar verelim.

Diyarbakır’da bugün mevcudu 5.000’in üzerinde olan ilköğretim okulları mevcuttur. Bu okulların her bir mevcudu Türkiye’nin birçok ilçesinin nüfusundan daha fazladır. Bu okullarda eğitim ve öğretim yapmak imkânsız hâle gelmiştir. Öğretmenler ise ancak okullarda asayişi sağlamak için çabalayıp durmaktadır.

ÖSS başarı sıralamasında da bölge illeri değişmez bir kadermiş gibi sürekli en son sıralarda yer alıyorlar. Çünkü ilk ve ortaöğretimdeki eğitim kalitesi mevcut eşitsizliğin katlanarak devam etmesini sağlamaktadır.

Bölgedeki eğitim göstergeleri bu kadar kötüyken ailelere verilen şartlı nakit yardımıyla övünülmesini anlayabilmiş değiliz. Eğitimde fırsat eşitliği yaratmadan adaleti sağlamanın mümkün olacağını nasıl düşünebiliriz?

Diğer bir sorun ise eğitime dönük harcamaların artması dolayısıyla aile bütçelerinde eğitimin önemli bir pay oluşturmaya başlamasıdır. Yapılan çalışmalarda da görülmektedir ki, eğitim hizmetlerinin piyasalaşması ve ticarileşmesi sonucu yoksul ailelerin kız çocukları eğitim hakkından yoksun kalmaktadır. Aile içinde var olan sınırlı olanaklar erkek çocuklara sunulmaktadır. Böylece, kız çocuklarının gerekli ve yeterli düzeyde eğitim alamamalarının sonuçları gelecek yaşamlarını biçimlendirmektedir. Kadın olarak düşük toplumsal statü, kocasına ve ailesine bağımlı olmak gibi bir dizi açmazlarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Eğitimimizdeki eşitsizliğin hem yoksullar açısından hem de kadınlar açısından ne kadar büyük sorunlar doğurduğunu hepimiz biliyoruz.

Eşitsizlikleri derinleştirme potansiyeli taşıyan bir diğer tercih ise kamu gelirlerinin gayrisafi millî hasılaya oranının düşürülmesidir. Burada yapılması gereken, nitelikli kamu hizmetlerinin sunumu için gerekli olan kamu gelirleri yüklerinin dolaylı vergilere dayalı yapısının değiştirilmesi ve bu yükün toplumun geniş ve yoksul kesimlerinin üzerinden alınıp ülke zenginlerine değer katmayan mutlu azınlığa yüklenmesidir. Yıllardır devlet iç borçlanma senetleri, faizleri, kentsel rantlar, borsadaki spekülatif kazançlar aracılığıyla fahiş servetlere sahip olan bu kesimlerin etkin bir biçimde vergilendirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, ekonomik yapılanma ücretli çalışanlara değil para tasarrufuna ve rant geliri olanağına sahip olanları kayıran bir biçim almaktadır. Sözgelimi ücretli çalışanın aldığı zam yüzde 4,3 oranındayken aynı kişinin ödediği kiraya yapılan zam yüzde 15 civarındaysa bu şu anlama gelir: Ücretli çalışanın cebindeki para rant sahibinin cebine transfer edilmektedir.

Gelir ve servet dağılımındaki eşitsizlikler açıktır. Gelir ve servet üzerinden doğrudan vergiler yerine harcamalar üzerinden alınan vergilerin bölüşüm açısından genel olarak yoksulları ve özel olarak da kadınları maruz bıraktığı eşitsizliğin her geçen gün arttığını görmekteyiz.

Kamu harcamalarındaki azalma ve kesintilerin sonucu olarak kamu hizmetleri bugün piyasanın insafına terk edilmiş durumdadır. Doğal olarak bu durum toplumsal mutabakatın olanaklarını zayıflatarak her yerde güçlü-güçsüz ilişkisi yaratmıştır. Böylece, kamu müdahalesi olmaksızın çözülemeyecek sorunlar çözümsüz kalmaktadır.

Piyasanın kendi içinde bir rasyonalitesi vardır ve her yatırımcı kârını maksimize etmek üzere hareket eder. Bu minvalde, bütçe planları ve ekonomi politikaları oluşturulurken asli kaygı olarak toplumsal adalet ve eşitlik ilkelerinin belirlenmesi gerektiği kanaatindeyiz. Kamu harcamalarının ve cinsiyet eşitliğinin de önemi anlaşılmalı ve hükûmet ekonomi politikalarını oluştururken sadece piyasayı değil toplumun her kesimini gözetmelidir. Piyasanın rasyonalitesi yatırımcıların Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerine yatırım yapmalarının önüne geçtiği için, bölgelerarası gelişmişlik farkını ortadan kaldırmak isteyen bir hükûmet zorunlu olarak kamu harcamalarını artırmalıdır. Bu kamu harcamaları da gerekli yatırımların yapılmasını sağlayacak altyapı yatırımları biçiminde olmalıdır ki, sözü edilen bölgelerde rasyonel rekabet koşullarına kavuşabilsinler. Aksi takdirde, maliyeti azaltmaya çalışan yatırımcılar ya bölgede yatırım yapmaktan kaçınacak ya da bütün yükü emekçilerin sırtına bindirmekte çareyi bulacaklardır. Bugün bölgede gelişen cılız da olsa sanayi kesiminde tamamen bu gerçeklik görülmektedir ve insanlar kayıt dışı olarak çalıştırılmakta, yoksulluk bu nedenle de çok büyük bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Değerli Komisyon üyeleri, halkımızın akıl sır erdiremediği bir konu da ülkedeki işsiz sayısının azaldığı iddiasıdır. İşsizlik konusunda toplumda yaşanan sıkıntılar göz önündedir. Sokakta, caddede, evimizde, kapımızda, komşumuzda bu sorunun ne kadar yakıcı bir sorun olarak yaşandığını hepimiz görüyoruz. Ancak, Hükûmetin verdiği rakamlar işsizliğin azaldığını gösteriyor. Peki nasıl oluyor bu? Çünkü, bu verileri hazırlayanlar işsizlik ve istihdam verilerinde izlenen çarpık yoldan bir türlü vazgeçmiyorlar, ülkemizdeki gerçek işsizlik tablosunu da gizlemiş olmanın vebalinden kurtulamıyorlar.

Hükûmetin sunduğu verilere göre 2006 yılında işsizlik oranı 2005’e göre yüzde 2,9’luk bir azalma göstererek yüzde 9,9 olmuştur. Bu oran gerçeği ifade etmemektedir. Çünkü, bu hesabı yapanların işsiz diye tarif ettikleri kitle iş gücü olarak tarif ettiği nüfustan istihdam imkânı bulamayanlardır. Gelin görün ki, sorun iş gücünün tarifinden başlıyor. TÜİK iş aramaktan bezmiş önemli bir işsiz kitlesini iş gücü, iş bulamadıkları için de işsiz saymıyor. Üstelik bu grubun sayısı her geçen yıl hızla artıyor. Bu grup resmî terminolojide “iş gücüne dâhil olmayanlar içinde, ama işbaşı yapmaya hazır olanlar” diye tanımlanıyor. 2004 yılında bu tanımdaki nüfus 1 milyon 43 bin kişi olarak ölçülürken 2005 yılında 1 milyon 624 bin kişi, 2006 yılının ağustos ayında ise 2 milyon 101 bin kişi olarak ölçülmüştür. Demek ki, resmen açıklanana yakın, bir de terminolojiyle saklı tutulan, yokmuş gibi davranılan bir o kadar işsiz vardır ve bunlar üst üste eklendiğinde işsizlik oranının yüzde 9,9 değil, yüzde 16’ya çıktığı görülmektedir. Bu rakamlar da gösteriyor ki, uzun bir dönemi AKP hükûmeti döneminde olmak üzere 22 çeyrek üst üste gerçekleşmiş görülen büyüme süreci, ne yazık ki, Türkiye genelinde istihdam artırıcı bir özellik gösterememiştir. Yani, ekonomi büyümüş, ancak işsizlik azalmamıştır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde ise Türkiye geneline paralel bir büyüme görülmediği gibi istihdamda ciddi bir daralma görülmüştür. Bölgedeki işsizlik göstergeleri Türkiye ortalamasının çok çok üstündedir.

İşsizlik oranının tespit edilmesine ilişkin yukarıda sıraladığım eleştirilerimi saklı tutarak resmî işsizlik rakamları üzerinden değerlendirmelerime devam etmek istiyorum: Türkiye genelinde işsizlik oranı 9,9 iken Diyarbakır’da yüzde 12, Mardin çevresinde yaklaşık yüzde 16’dır. 2006’da resmî işsiz olarak saptanan bölgedeki iş gücünün sayısı da 121 bindir. Bu rakam 2005’le kıyaslandığında işsizlikte gerileme değil, artış olduğu görülecektir. Bölgedeki işsizlik sorunun can yakıcı boyutlara yükselmesinde tarım ve hayvancılığın çok hızlı bir şekilde gerilemesi de etkili olmuştur. Türkiye genelinde izlenen devlet desteklerinin azaltıcı, tarımsal üretimi daraltıcı, IMF ve Dünya Bankası destekli politikalar ülke genelinde olduğu gibi Doğu ve Güneydoğu’da da tarımsal üretimde gerilemelere yol açmıştır. Bu duruma bir de çatışmalı süreç nedeniyle köy ve mezraların boşaltılması uygulaması eklenince tarımla geçinen iş gücünde önemli bir azalma yaşanmıştır. Zorunlu göç sonucu kentlere sığınanlar buralarda da iş bulamamıştır. 90’lı yılların zorunlu göç mağdurlarının köylerine geri dönüşü sağlanamadığı gibi, izlenen tarım politikaları nedeniyle kırdan kente göç hâlâ devam etmektedir.

Doğu ve Güneydoğu’nun alt bölgelerinde tarım dramatik istihdam kayıpları yaşamaktadır. Şanlıurfa, Diyarbakır tarım nüfusu 2005’ten 2006’ya 11 puan, Mardin’de ise 9 puan gerilemiş görülmektedir. Bu durum kentlerdeki işsiz ordusuna yeni işsizlerin eklenmesi anlamına gelmektedir. Bölgedeki işsizlik sorunu hem kamu yatırımlarının artırılması hem de özel yatırımların teşvik edilerek artırılmasıyla çözülebilir. Ancak, bölgede yapılan yatırımlar sağlanmış görünen teşviklere rağmen sınırlıdır. Güneydoğu’nun yedi ilinin tamamı sayıları elliye yaklaşan teşvikli il ya da kalkınmada öncelikli il kapsamında yer almakla birlikte beklenen yatırımlara yeterince kavuşmamıştır. 2002-2006 döneminde GAP illerinin teşvik yatırımlarından aldığı payın ortalaması yüzde 2,27’de kalmakla birlikte 2006’da bu payın biraz artarak yüzde 2,8’e yaklaştığı görülüyor. Bu artma eğiliminde ise bir ölçüde Kuzey Irak ile artan ekonomik ilişkilerin etkili olduğu biliniyor. Bölgedeki yirmi bir ilin 2002-2006 döneminde teşvik yatırımlarından aldığı toplam payın oranı ise yüzde 4,44 ve bu oran, sadece Bursa’nın aldığı pay olan 4,45’ten bile düşüktür. Yani, tek başına Bursa’nın teşvikli yatırımlardan aldığı pay yirmi bir ilin toplamından fazladır.

2006 yılı bütçe harcamalarının dağılımına bakıldığında Türkiye genelinde genel kamu hizmetlerinin toplam harcamalar içerisindeki payı yüzde 29’iken, yirmi bir bölge ilinin ortalaması sadece yüzde 7’dir. Yani, devletin genel kamu harcamaları Türkiye genelinde bölgede yaptığı harcamalardan beş kat daha fazladır. Devlet bölgeye 1 vermişse, Türkiye geneline ortalama 5 kat daha fazla vermiştir.

Ayrıca, 2006 yılında Türkiye genelinde savunma ve kamu güvenlik adı altında yapılan bütçe harcamaları kişi başına 299 YTL iken bölgedeki yirmi bir ilde 439 YTL olarak gerçekleşmiştir. Yani, neredeyse Türkiye ortalamasının 2 katı kadardır. Yani, bölgede halkın yaşamını olumlu etkileyecek harcamalar Türkiye ortalamasından 5 kat daha az, ama güvenlik harcamaları 2 kat daha fazla olmuştur. 2008 tahminî bütçesi de aynı yaklaşımın 2008’de de devam edeceğini göstermektedir. Bu yaklaşımla bölgelerarası gelişmişlik farkını azaltmayı düşünüyor musunuz? Yoksa, yeni savaş senaryoları ile az da olsa bölgeye yatırım yapmayı düşünen özel sektörün de bölgeye yatırım yapmasını önlemeyi mi düşünüyorsunuz?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

GÜLTAN KIŞANAK (Devamla) - Değerli Komisyon üyeleri, son olarak bir gerekliliğin altını çizmek istiyorum: Bütçe gerekçesinin 79 ve 80’inci sayfalarında belirtilen 2008 Yılı Merkezî Bütçe Kanun Tasarısı’nın hedeflerine yönelik tüm politika uygulamalarının toplumda yaşanan her türlü eşitsizliğin bilgisi ve bilinciyle yürütülmesinin, bu hedeflere yönelik benimsenecek alternatif politika araçlarından toplumsal cinsiyete ilişkin bölgesel ve gelir dağılımına dayalı her türlü eşitsizliği azaltacak olanların benimsenmesinin önemi büyüktür. Bu somut önerilerimizin bir muhalefet yaklaşımının ötesinde, imza koyduğumuz uluslararası belgelerin ve Anayasa’nın 10’uncu maddesinin de bir sonucu olduğunu belirtmek isterim. Bugün üyesi bulunduğumuz Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi düzeyinde bölgelerarası gelişmişlik farkının giderilmesi ve toplumsal cinsiyete duyarlı bütçe konusunda önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Avrupa’dan Afrika’ya onlarca ülkede bu çalışmalar çeşitli düzeylerde yürütülmüştür ve başarılı sonuçlar elde edilmiştir.

1995 yılında Pekin’de gerçekleştirilen 4. Dünya Kadın Konferansında kabul edilen eylem platformu belgesinin pek çok bölümünde de toplumsal cinsiyete duyarlı bütçenin gerekliliği dile getirilmektedir. Bu çerçevede paragraf 164’te geçen “Hükûmetler ve diğer aktörler kadının ekonomik potansiyelini ve bağımsızlığını ele alırken bütün politika ve programlara toplumsal cinsiyete dayalı bakış açısını ana görüş olarak yerleştirmek amacıyla faal ve görünür bir politika izlemelidirler. Böyle kararlar alınmadan önce bu kararların kadınları ve erkekleri nasıl etkileyeceğine ilişkin bir inceleme yapmanın imkânı doğacaktır.”

Bu paragraflarda ifade edilen şeyler, Pekin deklarasyonunun 346’ncı paragrafında da “hükûmetler kadınların kamu sektörü harcamalarından nasıl yararlandıklarını sistematik olarak gözden geçirmeye çaba göstermeli. Kamu sektörü harcamalarına eşit ulaşabileceğini sağlayacak bütçe ayarları yapmalılar. Hükûmetler cinsiyetler arası etki analizini gerçekleştirmeye yönelik kaynaklar dâhil yeterli kaynak tahsis etmelidir” ifadesini de dikkatlerinize sunmak istiyorum.

Hükûmet tarafından sunulan 2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu’nda böyle bir yaklaşımın izlerini bile görmek mümkün değil. Ama, biraz önce Kadının Statüsünü Geliştirme Müdürlüğünün bütçe değerlendirmesine baktığımda cinsiyet eşitliğine dayalı bütçelendirmenin oranın da gündemine alınması bizi bir parça umutlandırmaktadır.

Hepinize teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Kışanak’a teşekkür ediyoruz.

Söz sırası Sayın Aslanoğlu’nda.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, çok değerli Plan ve Bütçe Komisyonu üyesi arkadaşlarım, değerli bürokrat arkadaşlar; hepinize saygılar sunuyorum.

Tabii, burada hepimizin görevi ülkenin bölünmez bütünlüğünü korumak ve kollamaktır. Burada olan her arkadaşımın fikri de ve bu ülkede yaşayan herkesin temel duygusu da budur. 29 Ekim’in ülkemizin geleceğinde başarılı ve her zaman örnek alacağımız nice 29 Ekimler olması dileğimi bir kez daha sunuyorum.

Değerli arkadaşlar, ben spesifik örnekler vererek konuşmaya başlayacağım ve tüm konuşmamı da bu minvalde sürdüreceğim. Öncelikle üretim ve yatırım konusunu açmak istiyorum. Tabii, bu ülkenin temel sorunu üretim, istihdam, yatırım. Artık bunu hepimiz kabul ediyoruz, ancak buna gelecek çözümlerde mutabık kalamıyoruz. Türkiye’de bir tüketim toplumu yaratılıyor, Türkiye’de bir tüketim toplumu oluşturuluyor. Türkiye’de insanlara geleceği satın aldırıyoruz. Türkiye’de insanlar artık… İnsanlardan bahsederken toplumun çoğunluğundan bahsediyorum. Mutlak Türkiye’de mutlu bir zümre var, bunu hepimiz görüyoruz. Artık parasını koyacak yer bulamayan mutlu bir zümre var. Hepimiz bu gerçekleri kabul edelim arkadaşlar.

Tabii, ulusal ekonomi, millî ekonomi diyoruz. Ama, millî ekonominin temeli olan o ülkedeki ulusal sermayeye ve ulusal sanayiciye imkân ve olanak vermediğin zaman ulusal sanayi gelişmez.

Değerli arkadaşlar, biz geçtiğimiz dönemdi bir teşvik yasası çıkardık. İki kez bunu Meclis Genel Kurulundan geçirdik. Size spesifik örnekler vereceğim. Neydi? Önce bir otuz altı ilimiz, daha sonra on dört ilimiz teşvik yasası kapsamına alındı. O ilin milletvekilleri kendi illeri teşvik yasasına girdiği için çok sevindiler. Amaç neydi? Bölgesel kalkınmışlık farkını ortadan kaldırmak ve ülkedeki ulusal sanayiyi ve ulusal sanayiciyi kalkındırmaktı. Hep bu amaçla getirildi.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, önce otuz altı ildi. Neydi buradaki kıstaslar? 1.500 doların altında kişi başına düşen gayri safi millî hasılası olacaktı o ilin. Bu kıstasla önce otuz altı il, sonra on dört il teşvik kapsamına girdi.

Değerli arkadaşlarım, soruyorum: Dönüp, bir şey yaptığımız zaman bunun hesabını görmeliyiz, burada iyi mi yaptık, kötü mü yaptık? Eğer bir şeyi iyi yaptıysak daha iyisini yapmalıyız. Ama, bir şeyi kötü yaptıysak bundan hepimiz ders almak zorundayız. Hepimizin görevi budur. O gün bu yasa geçerken dilimiz döndüğünce Türkiye’nin gerçeklerini, kalkınmamış yörelerdeki gerçekleri hepimiz anlattık arkadaşlar. Bu koşullarla… Buradaki şey neydi? Beş yıllıktı. Teşvik beş yıl için veriliyordu. Düzce ile Hakkâri’yi, Şırnak’ı aynı kefeye koyan bir yasada, özellikle, kalkınmamış illerimizde bu yatırımların gitmeyeceğini ve buradaki insanlarımızın bu yatırımlardan faydalanmayacağını defalarca söyledik. Sonuçta ne oldu biliyor musunuz: Bu yatırımlara, maalesef, dönüp bakalım, amaç bölgesel kalkınmışlığı ortadan kaldırmak değil miydi?! Dönüp bakalım, acaba bu illerimizden, Şırnak’ta, Van’da, Kars’da, Ardahan’da, Tunceli’de… Hatta ilk yasada Tunceli yoktu arkadaşlar. Oradaki polis ve asker maaşlarından dolayı 1.500 doların üstünde olduğu için, ama biz de biliyoruz ki, Tunceli’de dikili bir ağaç yok, dikili bir fabrika yok. Baca tütmüyor. Sonuçta: Beş yıllık süreç geçti, bu bölgelere hiçbir yatırım gitmedi arkadaşlar.

Ne oldu? İzmir, Denizli, Gaziantep, Adana’daki bazı fabrikalar –demin bir arkadaşım söyledi- elli kilometre ilerideki teşvike giren bir ile fabrikayı götürmek veya orada bir tesis kurmak ve oluşan fabrikaların önemli bir kısmı bu şekilde oluştu. Taşınarak oluştu. Çünkü, bir kilo iplikte, eğer siz, yetmiş lira elektrik farkı ödüyorsanız, iplik üreten Afyon’daki, Denizli’deki bir iplik fabrikası aynı koşullarda üretip yapıp, bir kilo iplikte yetmiş lira…

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Öyle bir istatistik var mı? Bilmiyorum!..

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Var efendim!

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Gerçekten böyle bir istatistik var mı? Bu fabrikalar böyle mi kuruluyor?

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Evet, önemli bir kısmı.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Yok önemli bir kısmı falan değil. Doğru bildiğinizi konuşacaksınız.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Ben bire bir hepsini söyleyebilirim… Siz de doğru bildiğinizi konuşacaksınız. Önemli olan ulusal sermayenin ve ulusal sanayinin bu ülkenin milli gelirinde yüksek payı olmasıdır. Benim amacım bu Halil Bey. Ve sonuçta bir kilo iplikte yetmiş lira elektrik farkı ödüyorsa, yani yüz kilometre ilerideki fabrika… Bu haksız bir rekabettir arkadaşlar. Amaç: Ulusal sermayeyi, ulusal sanayiciyi ülkenin daha çok milli gelir üreten ve bu milli gelirin de ülkede kalmasını sağlamaktır. Biraz sonra geleceğim arkadaşlar. Ülkede üretilen gayri safi milli hasılanın ne kadarı ülkede kalıyor? Gayri safi milli hasılanın fert başına düşen hesabını sizlere vermeye çalışacağım. Fert başına yedi bin dolar hedefliyoruz, ama bunun ne kadarını, verdiğim hesaptan sonra bu ülkede fert başına milli gelir olduğunu da hep beraber hesaplayacağız.

Değerli arkadaşlarım, bu Teşvik Yasası ülkenin ihtiyacına, ulusal sanayinin ve ulusal sanayicinin ülkenin milli ekonomik politikasına daha çok katma değer katmak üzere çıkarılmış bir yasa değildir. Bu yasayı mutlaka mutlaka önümüzdeki dönemde değiştirmeliyiz, değiştirilmeli. Bugün Sayın Başbakan da Giresun’da bir fabrika açarken, aynısını söylemiştir. “Bu yasayı gözden geçirmemiz gerekiyor demiştir.” Eğer ortada bir hastalık varsa, ortada bölgesel kalkınmışlığı ortadan kaldıracak hiçbir işlev yoksa, mutlak bu yasayı değiştirmek zorundayız ve hepimizin ulusal bir görevi.

Tabii, burada, ikinci konu: Beş yıllık süreç ki, demek ki, değerli milletvekilleri yetmiyor. Beş yıla kimse gelmiyor. Hiçbir tesisi olmayana yirmi beş yıl verelim. Yeter ki, o bölgede kalkınma olsun, o bölgede istihdam olsun, o bölgede üretim olsun.

Tabii bir üçüncü konu ise: Elektrik bedellerinin belli bir kısmını yine bu teşvik yasasıyla karşılamaktır. Arkadaşlar, devlet bir söz verdiyse sözünde durur. Devlet yalan söylemez. Benim devletim, bu verilen primlerin geçen kasım ayından bu yana ödenmediğini biliyor musunuz?! Diyor ki, ben sizin elektrik bedelinizin yüzde 50’sini karşılayacağım. İnsanlara taahhüt veriyoruz. Herkes planını ve programını ona göre yapıyor. Ama, yüz kişi çalıştıran ve ayda yüz bin lira elektrik bedeli ödeyen bir fabrikanın işletme maliyetinin, yani finansal durumunu konuşun, yani geçen yıldan bu yana söz verilen, kasım ayından bu yana yaklaşık beş yüz milyon alacağı ödenmiyor, bir yıldır. Bugünkü küreselleşen dünyada, bugünkü bu ekonomik zorluklarda bir finansal dar boğazın o firmaları nereye götüreceğini hep beraber bir kez daha gözden geçirmemiz lazım.

Bu nedenle, özellikle, devletin söz verdiği, özellikle biz bunu defalarca söyledik; mahsup sistemi var, yani eğer prim alacağını ödeyeceği bir başka KDV’dir veya bir başka şeylerle mahsup etme önerisini getirmiştik, ama maalesef kabul edilmedi. Hâlâ geçen kasım ayından bu yana elektrik alacağı olan bu teşvikli firmaların çok önemli bir kısmının alacağı vardır arkadaşlar.

Tabii, bir başka konu ise: Yine, bu yasa çıkarılırken yatırım indirimi kalktı arkadaşlar. Yatırım indiriminin kalkması, özellikle yerli sanayici, ulusal sanayici açısından onların elindeki en önemli bir enstrüman alındı. Haksız rekabetle karşı karşıya, ulusal olmayan ve dışarıdan belli imkanları olup da, gelip burada üretim yapan firmalarla aynı koşullarda yarışamadı bu arkadaşlarımız. Yatırım indirimi mutlaka Türkiye’deki milli ekonominin geleceği açısından mutlaka yeniden bir şekilde gözden geçirilip, özellikle ulusal sermayenin geleceği açısından bunu bir kez daha dikkatlerinize sunuyorum.

Tabii, diğer bir konu: Vergi adil olmalı, yani devlet vergisi tahsil ederken, yani insanlardan alacaklarında adil olmalı. Hâlâ vergide kaçaklarımız var diyoruz. Ben buradan söylüyorum, bire bir şahit olduğumuz bir olay. Yurt dışından ve yurt içindeki bazı otomobil firmaları rent a acar adı altında, bunu ifade ediyorum, toptan iki, üç, beş bin otomobil alarak, KDV’sini tahsil ettiği KDV’ye mahsup ederek, bu arabaları iki üç ay sonra KDV’nin yarısı kadar plakayı değiştirerek sattığını biliyoruz. Bu önemli bir haksız kazançtır, önemli bir haksız rekabettir. Benim aldığım rakamlar, yirmi bin civarında otomobilin bu şekilde haksız bir şekilde belli bir süre sonra daha düşük bir KDV ile kendilerine mahsup ederek sattıkları yönündedir. Bu konudaki raporlarımı Sayın Bakanıma sunacağım, ama bu haksız rekabeti de ortadan kaldırmak hepimizin görevidir arkadaşlar.

Tabii bir başka konu: Tabii, belediyeler insanlarımız adına, orada yaşayan vatandaşlara hizmet veren kurumlardır. Ancak, şu andaki gerek Büyükşehir Belediye Yasası gerekse diğer belediyeler yasaları, belediyeler arasında sorun yaşanmaktadır. Bir kere belediyeler vatandaşına yeterli hizmeti verecek bir kaynağa ki, bazı gelirleri olan belediyeler dışında, belli kaynağa sahip değillerdir. Çok zor koşullarda vatandaşlarımıza hizmet vermektedirler. Bir kere büyük şehir yasası da adil değildir. Burada zamanında on altı büyük şehir belediyesi ilan edilmiş. Burada on altı büyük şehir belediyesi diğer belediyelere göre, çok farklı bir gelir elde etmektedir. Mevcut on altı büyük şehirden daha fazla nüfusa sahip daha fazla nüfusa sahip ki, bazı illerimizden daha çok nüfusa sahip illerimiz olmasına karşın, ama rakam veriyorum, ayda –eski parayla- beş milyar bir büyük şehir belediyesi alırken, onun nüfusunun bir buçuk katı daha fazla bir büyük şehir belediyesi ise, iki milyar almaktadır. Oradaki insanlarımızı cezalandırıyoruz. Ben her belediyemize eşit koşullarda yardım edelim ve oradaki vatandaşlarımızın en iyi hizmeti alması için bu bir devletimizin görevidir. Ama, bu yasalar böyle diye, daha önce bir büyük şehir belediyesi hakkını elde etmişse, has bel kader büyük şehir ilan edilmişse, bugün örnek verirsek, bugün Şanlıurfa’nın nüfusu 650 bindir, yani belediye sınırları içindeki nüfusudur bu. Ama, isim vermek istemiyorum, size üç belediye sayabilirim ki, bunların nüfusları 400 bin.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – Malatya!.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Hayır, Malatya büyük şehir değil efendim, Malatya’yı saymıyorum. Erzurum, Samsun, Adapazarı nüfuslarına bakın. Bir de Şanlıurfa nüfusuna bakın! Şanlıurfa belediyesine ayda kaç yara gidiyor? 650 bin kişiye hizmet etmek için Şanlıurfa Belediyesi ayda kaç para alıyor? Diğer üç büyük şehir belediyemize kaç para gidiyor? Bu, orada yaşayan arkadaşlarımıza haksızlıktır. Biz kimseye haksızlık yapmayalım. Keşke siz Adapazarı belediyemize, Samsun belediyemize ayda beş milyar değil on milyar gönderelim. Sevinç duyarız, ama Şanlıurfa’da yaşayan, Malatya’da yaşayan insanlarımıza haksızlık yapmak, adil devletimin görevi olmamalıdır.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – O ilden toplanan vergilerin yüzdesine göre veriliyor o.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Hayır efendim, büyük şehir yasasına göre bu belediyeler para alıyor, öbür belediyeler büyük şehir belediyesi olmadığı için bunlar… Size örnek veriyorum: Biri beş trilyon alıyor, toplam geliri ayda. Sadece büyük şehir belediyelerine veriliyor, yani siz Şanlıurfa halkına, Malatya halkına haksızlık yapıyorsunuz.

Yine, bu belediyelerimizle ilgili olarak çok zor koşullarda, bazı belediyelerimiz suyunu akıtarak getiriyor, ama bazı belediyelerimiz de ayda yüz milyar elektrik parası veriyor. Bu onların yazgısı olmamalı. Ama, maalesef, belde belediyelerimize nüfus başına verdiğiniz için geliri, ayda bir belediyem yüz milyar elektrik bedeli ödüyor, ama öbür belediyeye ise, İller Bankası payından giden pay yüz milyar. Örneğin, iki milyon nüfuslu bir ilçe belediyem, her türlü alt yapısını çözmüş, her türlü hizmeti zamanında çözmüş belediyeme her ay iki trilyon para giderken veya iki milyon para giderken, ondan daha çok geniş araziye hizmet eden, ama daha az kişiye hizmet ediyor, ama bir belediyeme altmış milyon gidiyor. Aynı hizmeti aynı araziye götürmek zorundadır. Oraya kanal da götürecek yol da götürecek, su da götürecek. Ama, tüm geliri ayda altmış milyon Sayın Bakanım. Eğer, bu belediyeler yasasında, biz bu dönemde bu haksızlığı gidermezsek, inanın önemli sorunlarla karşı karşıya geliriz. En azından bu tür belediyelere, mesela üç bin nüfuslu bir belediyeye ayda 35 milyon para gidiyor İller Bankasından yani zaten personel gideri bu miktar. Bunu bugün almamış, yıllar yılı devam ediyor. Ama, bu tür belediyelerimize asgari bir yaşama parası veya bir başka şekilde bir başka adla, yani nafaka, ekmek parası gibi bir para, en azından geçinme parası gibi bir para seyyanen vermezsek, bu belediyeler yarın sorun olacak Sayın Bakanım.

Tabii, şunu söylüyorum: Sizin her yıl mart ayında belediyelere verdiğiniz yardımlarda, ayrım yapmadınız. Bunu söylüyorum. İlk yıl hariç, yani 2003 yılında. Ondan sonra yapmadınız. Ancak…

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – Baştan Başbakan el koydu “belediyelerin partisi olmaz” diye.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Sayın Bakanım ben size söylüyorum. Ancak, bazı bakanlıklarımız belediyelere yardım adında para gönderiyor. Hiç proje falan değil. Örneğin, Kültür Bakanlığı seçimden sonra Malatya iline ne kadar para göndermiştir, hangi belediyelere göndermiştir? Bir tane de bağımsız belediye olsun, bırakın muhalefet belediyesini! Bunların kanları daha mı kırmızı?!

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – Kültür hizmetleri için verilmiştir o. Bazı tarihi eserlerin bakamı için verilmiştir.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Efendim, kültür hizmetleri için… Ben size ibraz edeceğim, ben hepsini biliyorum. Burada ne diyorum: Siz geçtiğimiz dönem 2003 yılı hariç eşit ve objektif gönderdiniz diyorum. Teşekkür ediyorum.

Gerek büyük şehir yasasını gerekse diğer belediyelerimizin asgari geçinmesi gibi… Eğer bir şekilde biz bu süreçte bu yasalarla bir şekilde, minimum bir geçinme indirimi gibi bir yardım etmezsek, yarın bu belediyeler halka hizmet edemezler. Burada bir haksızlık vardır. Ben sizin bir kez daha dikkatinize sunuyorum. Örnek veriyorum, spesifik örnek veriyorum. Bakın, lütfen rica ediyorum…

BAŞKAN – Lütfen toparlayalım efendim.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Üç ilimiz ne kadar gelir elde ediyor? Her bir belediyemiz yılda ne kadar gelir elde ediyor? Şanlıurfa Belediyesi, Malatya Belediyesi ne kadar gelir elde ediyor? Daha da bir iki örnek verebilirim Sayın Bakanım. Bu açıdan bu süreçte mutlak bunu dikkate almamız lazım.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – Malatya teşvik de 50 ilin içinde mi?!

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Evet, 49 ilin içinde.

Gayri safi milli gelir ve fert başına düşen milli hasıla konusuna geçmek istiyorum. Sayın Bakanım, burada siyaset olarak konuşmayacağım. Bir ülkenin milli gelirini hesaplama yolu vardır. Yıllık gayri safi milli hasılanın o ülkede yaşayan insanlara bölünmesidir. Ancak, acaba üretilen gayri safi milli hasılanın ne kadarı yabancılara gidiyor? Bugün dikkatinize sunuyorum: Hazine bonosu portföyünün ne kadarı yabancı yatırımcı dediğimiz –ben diyemiyorum-  ki…

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – Faize gidiyor.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Devamla) – Faiz ve bu faizin ne kadarı dışarı gidiyor? Faiz eğer içerde kalırsa, içerde kalan, yani içerideki 72 milyon insana gidiyorsa, doğrudur. Fert başına düşen milli gelir hesabına katarım. Ama, bu faiz 72 milyon insana gitmiyor. Belgesiz bir şekilde uçup gidiyor. Ülkede üretilen faizin, bazı değerlerin önemli bir kısmı, 72 milyon insana bölünmeksizin… 430 milyar dolardan bunları düştükten sonra bir kere 430 milyar dolar kalmayacak, 5.500 lira olmayacak. Bu bir kere birincisi.

İkincisi: Türkiye’de yaklaşık 12 milyon yeşil kartlı var. Yedi milyon da işsiz var. Bir kişi yeşil kart almak için eğer 130 lira geliri varsa yeşil kart verilmiyor, 129 lira alana veriliyor. Demek ki, 72 milyon değil, o gayri safi milli hasılayı 50 milyona bölmemiz lazım. Onun için milli gelir 5.500 dolar değil Sayın Bakanım, 7.000 dolar, böyle baktığınız zaman.

Onun için ülkede üretilen, yani milli gelir hesabında, önümüzdeki beş yıllık süreçte, bugün ülkede üretilen bazı değerlerin hiç vergi katkısı sağlamaksızın dışarıya giden miktarının önümüzdeki beş yıllık süreçte çok daha fazlaşacağına inanıyorum.

Ben, 2008 yılı bütçesinin tüm ülkemiz insanlarına huzur ve mutluluk getirmesini diliyorum. Saygılarımla.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

Sayın Özyürek, buyurun efendim.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar, basınımızın değerli temsilcileri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. 2008 yılı bütçemizin hayırlı olmasını diliyorum.

Benden önce arkadaşlarım konuştular, rakamlarla ilgili ayrıntılı değerlendirmeler yapıldı. Ben fazla rakam zikretmeden bazı noktaların altını çizmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin temel sorunları var. İşte, biz AKP olarak ne kadar başarılıyız derseniz, deyiniz, bu temel sorunlar var olmaya devam ediyor. Nedir bunlar: Birincisi: İç açıklardır, yani bütçe açıkları. Şimdi, 2006 yılında bütçe açıkları alt seviyelere indiğinde 2007 şubatında Sayın Başbakan bir demecinde “hedefimiz denk bütçe” demişti. 2007 yılı bütçesinin açık vermeyen denk bir bütçe olabileceğini söylemişti, ama ne yazık ki, gelişmeler Sayın Başbakanı tekzip etti. Çünkü, 2007 yılında bize dağıtılan belgelerde gördüğümüz gibi, 15 katrilyon civarında –eski rakamla söylüyorum- bir bütçe açığı gerçekleşmesi var. Bu biraz daha artabilir. Zaten başlangıç açığı olarak da 16.8 milyar YTL öngörülmüştü.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Daha düşük gerçekleşiyor.

MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Rakamda yanlışım varsa, düzeltmeye hazırım da, ben de buradaki belgelerden aldım. Başlangıç açığı 16.8. Şu anda ekim itibariyle tahmininiz 14.9. Gerçekleşme böyle değil mi?!

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Maastricht kriterlerine uygun.

MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Hayır. Temmuz ayında bir revizyon yaptınız ve dediniz ki “bizim açığımız 8.5 milyar YTL olacak” Ama, olamadı, 14.9 gerçekleşti, yani Sayın Başbakanın denk bütçe hedefinden -işte 14.9 ki, yıl sonuna kadar bunun biraz daha aşacağını tahmin ediyorum- gelmek bir ciddi hedeften sapmadır.

Değerli arkadaşlarım, bu açık Türkiye’nin her zaman önemli bir sorunudur. Tabii, geçmişte çok daha yüksekti, milli gelire oran olarak önemli düşüşler oldu. 2006 yılı rakamları umut verdi, sanki denk bütçeye doğru gidebiliyoruz gibi. Ama, geldiğimiz noktada bu açığının yine Türkiye için sorun olmaya devam ettiği ve önümüzde görüştüğümüz bütçe için de önemli ölçüde bir bütçe açığının öngörüldüğünü biliyoruz. Bu çözülmesi gereken bir sorun. Peki, bu sorun nereden kaynaklanıyor? Bu sorun basitçe, harcamaların gelirlerden fazla olmasından kaynaklanıyor.

Şimdi, 2007 yılına baktığımızda vergi gelirlerinde hedeflenen rakamın 8 milyar YTL altında kaldık. Oysa, on beş yıldır Maliye Bakanlığı hep hedeflediği gelirin verginin üzerinde tahsilat yapmıştır, ama ilk kez 2007 yılında hedeflenen rakamın 7 milyar YTL gibi önemli ölçüde altında kalmıştır. Bunun alt kalemlerine baktığımızda, ÖTV’de önemli hedef sapmaları var. KDV’de önemli hedef sapmaları var. Tabii, bunların bir bölümü, ekonominin ikinci çeyrekte küçük düşmesinden, yani büyüme hızının yüzde 3.9’lara düşmesinden kaynaklanmaktadır. Ama, onun dışında Türkiye’de çok ciddi şekilde bir ÖTV ve KDV kaçağı vardır. Şimdi, Türkiye’de akaryakıttaki üretim ve tüketim rakamlarına bakarsanız, sigaradaki üretim ve tüketim rakamlarına bakarsanız, içkideki üretim ve tüketim rakamlarını değerlendirirseniz, gerçeklerle uyuşmadığını, önemli ölçüde bir düşüşün, dolayısıyla da bu noktada ÖTV ve KDV kaçağının olduğunu görürsünüz.

Bunun temel nedeni: Hem akaryakıt üzerinden aldığımız ÖTV’nin çok yüksek olması, sigara ve içki üzerinden alınan vergilerin çok yüksek olması kaçakçılığı teşvik etmektedir. Bu vergileri mutlaka makul bir düzeye indirmek gerekiyor. Tabii, sadece vergiyi indirmek yetmez, vergi kaçağı ile kayıt dışılıkla, etkin bir şekilde de mücadele etmek gerekir. Bunlar yapılmadığı sürece ve devlet hayatında çok edebiyatını yapmamıza rağmen, israfı önleyemediğimiz sürece, kamu harcamalarında belli bir düşüşü sağlayamayız ve dolayısıyla da iç açık vermeye devam ederiz.

Şimdi, son günlerde Cumhurbaşkanlığı bütçesi tartışma konusu oluyor. 2008 yılı rakamına baktığımızda, 2007 yılına göre Cumhurbaşkanlığı bütçesinde yüzde 64 oranında bir artış öngörülüyor. Arkadaşlarım söylediler, 22’ye yakın araç alınacakmış. Ayrıca, 14 trilyon liralık mefruşat, 19 trilyon liralık da tadilat yapılacakmış. Diyebilirsiniz ki, böylesine büyük bir bütçenin içinde Cumhurbaşkanlığı bütçesi rakamları üzerinde niye duruyorsunuz?! Bunu şunun için söylüyorum…

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Bunu Cumhurbaşkanlığı bütçesinde görüşebiliriz.

MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Burada söylenilmesinde bir sakınca varsa geri alırım, o zamanda söylerim yani…

Değerli arkadaşlarım, başbakanlar, bakanlar, milletvekilleri, cumhurbaşkanları topluma örnek olması gereken kimselerdir. Ahmet Necdet Sezer gibi burada verdiğimiz bütçenin büyük bölümünü kullanmayarak tasarruf sağlayan bir cumhurbaşkanından sonra, Sayın Gül’ün hemen bütçesine önemli ölçüde artış talep etmesi, doğrusu yanlış olmuştur. İsrafı önleme açısından bir örnek oluşturabilirdi. Yoksa, birkaç sene sonra bu talepte bulunabilirdi. Bunu yadırgadığımı, cumhurbaşkanımızın bu noktada topluma iyi bir örnek oluşturmadığını söylemek durumundayım. Bazı köşe yazarlarının yazdığı gibi, acaba 19 trilyon liralık tadilat yaptığımız cumhurbaşkanlığı konutu, müştemilatı, yani bir gece kondu konumunda mıydı, .yani çok kötü durumda mıydı, hiç oturulamaz bir durumdaydı?!...

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – İyi de olmuş, çok kötü durumda idi, yakışmıyordu Türk milletine.

BAŞKAN – Değerli arkadaşlarım, karşılıklı hale gelmesin, lütfen.

MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, devlet parasını harcarken bu milletin çok fakir olduğunu düşünmek zorundasınız.

İBRAHİM HASGÜR (İzmir) – Sayın Gül, şahsına harcamıyor…

MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Gerçekten… Efendim, şahsına harcıyor demedim zaten. Öyle bir tespitim olsa, onu da söylerdim, hiç merak etmeyin.

Şimdi değerli arkadaşım, sizinle ilk defa böyle karşı karşıya geliyoruz, siz ne kadar laf atarsanız, ben iki misli cevap veririm. Onda hiç şüphem yok ama, vakit kaybederiz, onun için siz sükûnetle dinleyin, ben de söyleyeceğimi söyleyeyim, sonra siz söz alın bana cevap verin. Olur mu?

Onun için, mesela yakıt bulamayan okullarımız var, odacısı, hizmetlisi olmayan okullarımız var, boyasını, badanasını yaptıramadığımız okullarımız var. Onun için Türkiye’de işte bu şu makama yakışıyor, bu makama yakışmıyor değerlendirmelerini yaparken Türkiye’nin durumunu da düşünmeniz lazım. Yani, Cumhurbaşkanlığı ne kadar Başbakan, Cumhurbaşkanı, diğer görevliler ne kadar mütevazı bir şekilde yaşarsa toplum için o kadar değerlidir. Yani, Türkiye görkemli yaşantılara, şaşaalara alıştırılmamalıdır. Ne yazık ki, bu iktidarın bu yönde bir temayülü olduğunu üzüntüyle görmekteyim. Değerli arkadaşlarım, vergiden açılmışken yeni Gelir İdaresi Başkanımız Sayın Ulusoy’a da hayırlı olsun diyorum. Şimdi, tabii, Türkiye’de yapamadığımız temel işlerden biri de gerçek anlamda bir vergi reformudur değerli arkadaşlarım. Türkiye, bir, şehircilikte başarılı olamamıştır bana göre; iki, vergicilikte başarılı olamamıştır. Şehirlerimizin görüntüsü içler acısıdır. Vergi sistemimizde ne yazık ki, hem vergi adaletini sağlayacak düzeyde değildir. Hem de kamu giderlerini karşılayacak düzeyde değildir. Onun için Türkiye’nin adil, kalıcı bir vergi reformuna ihtiyacı var ve vergi dediğimiz zaman -inşallah hükûmet bu yönde kararlar almaz- hemen ÖTV’yi artırarak, hemen KDV’yi artırarak vergi gelirlerini artırmak adaletsizliği daha da teşvik eden yoldur. Türkiye’de vergilendirilecek pek çok kaynak var. Mesela, kent rantları var. Şimdi, İstanbul’da bir imar planı tadilatından, bir Karayolları’nın yol yapması sonucu yüz kat, elli kat değeri artan arsalar var. Ne yazık ki, bu arsalar nedeniyle herhangi bir vergi ödenmemektedir. Bunları vergilendirecek bir yol bulunmalıdır. Sayın Müsteşarımız hatırlar, geçmişte değer artışı vergisi konusunda önemli çalışmalar yapıldı ama, ne yazık ki, bir türlü hayata geçirilemedi. Nerede bir önemli rant oluşuyorsa, oradan vergi almak lazım. Bir arsası var. Arsası nedeniyle büyük gelir sağlıyor. Helal olsun, bir şey demiyorum ama, kamu giderlerine de bu arsa sahipleri, bu kent rantını elde edenler daha geniş ölçüde katılmalıdır. Bunun yolunu hep beraber bulmalıyız.

Gene vergi sistemimizde biraz önce de söyledim, çok büyük kaçak noktaları var. Özel Tüketim Vergisi üzerine, akaryakıt kaçağı üzerine TBMM’nin petrol kaçakçılığıyla ilgili bir raporu var. Geçmişte burada hep beraber değerlendirdik. Orada çok astronomik vergi kaçağından bahsedilmektedir. Bunların mutlaka önlenmesi lazım. Tabii, Habur kapısı bu noktadan önemli bir kaçak noktasıdır. Mersin’deki bazı limanlar, serbest bölge, bu açıdan önemli bir kaçak kapısıdır. Bunları mutlaka önlemeniz gerekir. Umarım yeni Gelir İdaresi Başkanımız bu noktalarda daha etkili bir çalışma gösterir.

Değerli arkadaşlarım, bir diğer önemli açık, çözemediğimiz bir önemli açık, dış açıklardır. Yani, cari açıklardır. Sayın Bakanımızın konuşmasında cari açığın önemli bir risk oluşturduğu ve mutlaka bununla mücadele etmesi gerektiği noktasında burada açıklamalarını mutlulukla duyduk. Çünkü bizim alışkın olduğumuz söylem, finanse edilebildiği sürece cari açık sorun değildir. Oysa finanse edilmeyen bir cari açık olmayan. Önemli olan bunu nasıl finanse ettiğinizdir. Eğer, bunu sıcak parayla finanse ediyorsanız, bunu yüksek faiz ödeyerek finanse ediyorsanız cari açık çok ciddi bir sorundur. Mutlaka bununla mücadele edilmesi gerekir. Cari açığın her yıl düzenli bir şekilde arttığını görüyoruz ve bu cari açığın küçültülmesi, düşürülmesinin öncelikle ihracat gelirlerimizi daha da artırmaktan, ithalatı biraz daha caydırmaktan geçtiği hepimizin bildiği gerçektir. İhracatçılarımızın en önemli sorununun ise kur olduğunu bu vesileyle tekrar hatırlatmak istiyorum.

Tabii, düşük kurdan şikâyetçi olan ihracatçılarımız, sürekli Merkez Bankasını suçlayan açıklamalar, hatta gazetelere boy boy ilanlar, reklamlar vermektedirler. Herhâlde Merkez Bankasının bağımsız bir kuruluş olduğunu hepimiz içimize sindirmeliyiz. Onlar ekonominin gereklerini yerine getirmelidirler. Ama, Sayın Âkif Hamzaçebi de  söyledi. Tabii, bu konularda muhatap bir bağımsız kuruluş değil, hükûmet olmalıdır. Ama, hükûmeti eleştirmek biraz zordur, ama, Merkez Bankasını eleştirmek biraz kolaydır. Onun için arkadaşlarımız da kolay yolu seçiyorlar. Ama, memnuniyetle gördüm ki, bugün Sayın Hisarcıklıoğlu Merkez Bankasını günah keçisi gibi görmeyelim demiştir.

Evet, dış açık, cari açık bir önemli sorunumuzdur. Bir diğer önemli sorunumuz  değerli arkadaşlarım, geçtiğimiz beş yılda da herhangi bir çözüm bulamadığımız işsizlik sorunudur. Şimdi, ekonomide önemli ölçüde bir büyüme gerçekleştirmiş olmamıza rağmen işsizlikte yeteri kadar bir düşüş olmamıştır. 2003-2007 yılları arasında sabit fiyatlarla ekonomi yüzde 40 büyümüş, ama, istihdam artışı sadece yüzde 2 olmuştur. Değerli arkadaşlarımız da, Sayın Kışanak da ifade etti, TÜİK’in hesaplama yöntemine göre aslında gerçekte işsiz olan pek çok kimse işsiz sayılmamakta ve bu yolla da işsizlik sanki düşükmüş gibi gösterilmektedir. Ama, zaten bu rakamlarla filan oyalanmamıza gerek yok. Hepinizin başında özellikle iktidar partisi milletvekillerimizin başında durmadan yoğun iş talepleri geliyor. Kahveye gidiyorsunuz, üç yıldır, dört yıldır iş bulamayan üniversite mezunları var. İstihdam sorununa mutlaka bir çözüm bulunması lazım. Özellikle gençlerin istihdam sorunu var. Genç işsizimiz fazla. Doğu ve Güneydoğu’da bu işsizlik oranı diğer bölgelerle kıyaslanmayacak kadar yüksek. Tabii, o bölgelerde aynı zamanda  çok büyük bir yoksullukla da bölge halkı karşı karşıya. Bu büyüme olduğu zaman istihdam sorununun çözüleceğini hep düşündük. Ama, büyüme kendiliğinden istihdam sorununu çözmüyor. İşsizlikle mücadele eden bir programı da büyümeyle birlikte hayata geçirmemiz gerekiyor. Bununla devlet kapısına insan alalım demiyorum ama, belli ki Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde teşvik sistemiyle yatırımları dolayısıyla istihdamı artırmak mümkün değil. Öyleyse devlet eliyle o bölgeye mutlaka kamu yatırımı yapılmalıdır. Yani devlet o bölgede işyerleri yatırımı yapmalıdır. Bu olmadığı takdirde işte istediğimiz kadar teşvik verelim o teşvikler gidiyor Düzce’ye, Uşak’a yığılıyor. Ama, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerine teşvik gitmiyor. Devlet o bölgeye mutlaka yatırım yapmalı, işyeri açmalı, oradaki yoksullukla ve işsizlikle ciddi şekilde mücadele etmelidir.

Değerli arkadaşlarım, bu işsizliğin yanında kamu yatırımlarında çok ciddi şekilde düşüşler var. Tabii, Sayın Bakan konuşmasında yatırımları özel sektör yatırımlarıyla birlikte düşünün, sadece kamu yatırımlarını göz önünde bulundurmayın dedi. Tabii ama devlet gene yolu yapmak zorunda, okulları yapmak zorunda, üniversiteler yapmak zorunda, yani devletin olmazsa olmaz görevleri var.  Bu görevleri yapmak için de kamunun yatırım yapmaya devam etmesi lazım. Bu kaçınılmaz bir şey. Amerika Birleşik Devletlerinde de devlet yatırım yapar, AB ülkelerinde de devlet yatırım yapar. Bu, devletin vazgeçilmez görevleridir. Ama, biz rakamlara baktığımızda 2008 yılında öngörülen yatırım ödenekleri 2006 yılının nominal olarak da altında. Onun için bu yatırımlar Türkiye’nin okul ihtiyacı, çeşitli ihtiyaçlarını karşılayamaz. Şunu diyebilir belki iktidar, şunu düşünmüş olabilir: Biz 2007 yılında seçim nedeniyle çok yatırım yaptık, onun için 2008’de gene biraz dinlenelim, 2009’da yerel seçimler var, o zaman biraz daha yatırım yapalım diyor olabilirsiniz. Tabii, bu seçim planlamasıdır ama, sürekli seçim planlamasıyla da bir ülkenin kaynaklarını israf etmemek gerekiyor.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Siz geçmişte hep öyle mi yaptınız?

MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Hayır, biz hiç böyle yapmadık. Biz zaten uzun zamandır iktidara gelmedik. Cumhuriyet Halk Partisinin esas iktidar olduğu dönem 1923 ile 1950 arasıdır. O dönemde de Türkiye’de neye ihtiyaç vardıysa, onlar yapılmıştır. Türkiye’yi demir ağlarla örmüştür Cumhuriyet Halk Partisi. Bugün sata sata bitiremediğiniz pek çok eser, Cumhuriyet Halk Partisi zamanında yapılmıştır.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Başka parti olmadığı için, tek parti…

MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Olsun.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, kamu yatırımlarında çok büyük bir düşüş var. Belki burada çeşitli önergeler kabul edilerek, burada bir ölçüde düzenlemeler yapılır. Tarımsal desteklemelerde de gene millî gelire oran olarak baktığımızda 2006 yılında binde 87, 2007 yılında binde 84, 2008 yılında da binde 75 gibi bir destekleme öngörülmüş. Yani 2006’ya kıyasladığımız zaman bu düşmektedir. Tarımın içinde bulunduğu sıkıntı belli, sorun belli. Onun için bu sektörün kaynak ihtiyacını, teşvik ihtiyacını mutlaka karşılamamız gerekiyor.

Değerli arkadaşlarım, bir somut konuya değinmek istiyorum. Değerli arkadaşımız Sayın Emin Haluk Ayhan Bey de değindi. Şimdi, Maliye Bakanlığımızın şöyle bir uygulama yaptığını pek çok bölgeden gelen arkadaşlarım bana anlattılar. Bir vergi borcu olan mükellefin bankadaki mevduat hesaplarına blokaj konduğunu söylediler ve gene bana anlatıldığı şekliyle, diyelim 1 milyar borcu olanın 100 milyarlık mevduatı var, 100 milyarın tamamına blokaj konulduğunu söylediler. İşte, “Siz gelin borcunuzu ödeyin, öbür kısmını çözelim.” gibi. Şimdi, değerli arkadaşlarım, bizim vergi mevzuatımızda vergilerin nasıl ödendiği bellidir. Vergi tarh edilir, tahakkuk ettirilir, tebliğ edilir, sonra ödeme emri çıkarılır. O ödeme emrine karşı ya öder ya teminat gösterir ya tecil ister. Bu yolların hiçbirini şey etmeden, belki o kişinin gerçek anlamda borcu olup olmadığını da bilmeden hemen blokaj uygulamasına geçmek gerçekten büyük sıkıntı yaratmaktadır. Şu günlerde belki yeteri kadar gürültü çıkmamış olabilir, ama inanmanızı isterim ki, bu uygulama böyle devam ederse bir süre sonra Türkiye’nin her tarafında büyük gürültü kopacaktır. Bize ulaşmıştır, belki diğer milletvekili arkadaşlarıma da ulaşmıştır.

Değerli arkadaşlarım, hukuk devleti… Türkiye Cumhuriyeti, biliyorsunuz, Anayasa’mıza göre bir hukuk devletidir, gereklerini tam olarak yerine getirmesek de. Ama, hukuktan ayrılmamak lazım. Vergicilikte de ayrılmamak lazım, cezada da ayrılmamak lazım, diğer noktalarda da ayrılmamak lazım, çünkü hukuk herkese lazımdır. Onun için hukuktan ayrılan uygulamalarla geliri -vergi gelirlerini- artırıyor gibi görünseniz de sonuç alamazsınız.

Değerli arkadaşlarım, ben, eleştirilerimi, değerlendirmelerimi burada tamamlarken bu bütçenin hayırlı olmasını tekrar diliyorum. Ayrıca, dün kutladığımız Cumhuriyet Bayramı’nın hepimize kutlu olmasını diliyorum  ve laik, demokratik cumhuriyetin sonsuza kadar yaşayacağına hepimizin inandığını biliyorum. Bu cumhuriyeti yaşatmamız gerekiyor ve son zamanlarda sayıları giderek artan şehitlerimize Tanrı’dan rahmet diliyorum, ailelerine, Türk Silahlı Kuvvetlerine ve Türk milletine de başsağlığı diliyorum.

Teşekkür ederim Sayın Başkan.

BAŞKAN – Sayın Özyürek’e teşekkür ediyoruz.

Sayın Kaplan, buyurun.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli üyeler, bürokratlar ve çalışanlar; Demokratik Toplum Partisi Şırnak Milletvekili olarak bütçe konusundaki karşı sunumlarımı geçiyorum. Bütçenin son gün saat 23.55’te Meclis Başkanlığına ulaştırılması basında IMF Şefi Lorenzo’nun ve başkanlığındaki heyetin özellikle faiz dışı fazla ve büyüme hedefi ve vergi gelirlerine ilişkin rakamlarda yapılan tartışmalar sonucu geç verildiği yazıldı. Doğrusu, fevkalade icazetli bir bütçe görüntüsü verilmesi ulusal onuru da yaralayıcıdır. Bunun altını çizmek istiyorum ve bu nedenle de samimi bir bütçe olduğunu söylemek mümkün değil.

Cumhuriyet tarihinde en fazla milletvekiliyle iktidar olmuş, karşısında tek parti -seçim ve baraj sistemi nedeniyle- 2002-2007 arasında bir tek CHP gibi bir muhalefet bulmuş bir parti iktidarının beş yıl boyunca yasama çoğunluğu ve yürütme erkini elinde bulundurmasından sonra bugün dahi yine Meclis’te yüzde 46 çoğunlukla ve üstelik Meclis Başkanını, Cumhurbaşkanını ve diğer rahatlıklara kavuşmuş bir konumda hâlâ enkaz devraldık edebiyatını yapmasını doğrusu algılayamıyoruz.

Sayın Bakan 2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2006 yılı Kesin Hesap Kanunu Tasarılarını görüşmeye açarken 2001 krizi sonrası Hükûmetimiz 2002 yılı sonunda iktidara geldiğinden bu yana öncelikle istikrar ortamını sağlamak için çalıştı, başarılı oldu diyerek başarısızlığı başkasına, başarıyı da kendine biçme anlayışıyla “Bizden önce iyi hazırlanmayan ve idare edilmeyen bütçeler yüzünden ülkemiz krizlere girdi ve bedelini yüksek bir faiz olarak ödedi, ödemeye devam ediyor.” şeklinde bir girişle, daha sunuşun başında, 2008 yılı bütçesinin bir borç ödeme bütçesi olduğunu da samimi olarak itiraf etmiştir.

Beş yıl iktidardan sonra “Bizim iktidarımızdan önce bütçe milletin sırtında ağır bir yüktü.” denilmesi, peşin mazeret, aslında 2008 bütçesinin -Hükûmetin biraz da vicdan ve insaf sınırlarını aşarak- bütün yükü emekçi halka yükleme perspektifiyle hazırlandığını da gösteriyor. Küresel ekonominin büyümesi yanı sıra petrol fiyatları enerji kaynaklarındaki yetersiz kaynağın, tezkere ve sınır ötesi operasyonla Türkiye’yi sürükleyeceği felaketi öngörmeyen bu bütçe; şoklara açık, istikrarsızlık getiren, güven vermeyen, kalkınmayı engelleyen, refah düzeyini düşüren, milyonlarca yurttaşımızı, işçiyi, memuru, emekliyi, köylüyü, esnafı, küçük üreticiyi açlık sınırları altına iten, aslında eşitlikçi olmayan ve adaletsiz bir bütçe profili çizmektedir.

Daha dün ABD konut sektörü kredilerinde yaşanan sorunların ülkemizi nasıl etkilediğini unutmuş bir Hükûmetle karşı karşıyayız. Şok öncesi bu artçı depremi öngörmeyen yaklaşım, rotasını ABD, Avrupa Birliği, İngiltere merkez bankalarına doğrultmuş bir strateji, Uzakdoğu Asya’nın hapşırması karşısında zatürree olabileceğini tahayyül dahi edemiyor. Bu “ekonomik miyopluk” değil de nedir?

Yirmi birinci sayfada “Hükûmet Programı’nın serbest kur rejimiyle piyasa şartlarında oluşması, ekonomimizin iç ve dış şoklardan daha az etkileneceği…” sözleriyle birlikte, bütçenin sunuşunda sekseninci sayfada görüldüğü gibi “…ülkemizi dış piyasalardaki hareketlerden etkilemektedir.” derken bu çelişkiyi izah etmek de mümkün değil.

“Yapısal reformlar, mali disiplin ve özelleştirmeye devam edeceğiz. Bütçenin ana kalın çizgisi…” demenin anlamı: Halk Bankası, Tekel ve PETKİM özelleştirme için zaten sıra bekliyor. Beş yıldır yabancı sermayeye, Arap şeyhlerine yapılan satışlardan sonra 2/B taslağının da gündemde olduğu bugünlerde kıyıları, limanları, köprüleri, tarihi, dağları, ovaları, akarsuları satışa çıkaran mantık, vatanı satışa çıkaran mantık ile baktığımızda böyle bir bütçeyi denkleştirmenin ne kadar korkunç olduğu gözüküyor.

“1993-2002 yılları arasında, ortalama olarak sadece yüzde 2,6 oranında büyüyen Türkiye ekonomisi, sonra, 2003-2006 döneminde yüzde 7,3 büyüdü.” diyen Hükûmet, 300 milyar dolara mal olan düşük yoğunluklu çatışma dönemini, yakılan yıkılan binlerce köyü, yaşanan faili meçhul cinayet dönemini de görmezden geliyor. İktidar olduğu dönemde yaşanan çatışmasızlık ortamının nimetlerinden yararlandığını unutuyor, Avrupa üyelik süreciyle gelişen havayı görmezlikten geliyor. Geldiği noktada, 2007 ekiminde, elinde tezkere, sınır ötesi operasyon dâhil Ortadoğu bataklığına, savaşa saplanacak Türkiye’nin bütçesine getireceği yıkımı felaketi öngörmüyor. Bu nedenle de, bu konuda, 2008 yılı bütçesinde tek bir kelimeyle öngörü yok. Yarın böylesi bir operasyon gelişirse maliyeti ne olacak? Ek bütçe nasıl yapılacak? Kalkınma, istikrar, dengeli büyüme nasıl sağlanacak? Bunların yanıtı maalesef yok.

Yine, deniliyor ki: “2007 yılında yüzde 5’lik büyüme olacak; gayri safi millî hasıla 520 milyar dolara ulaşacak; 2008 yılında büyüme, verimlilik artışına ve ihracata dayalı bir anlayışla, özel sektör ağırlıklı olarak devam edecektir.” Aslında, bütçenin temel anlayışı da buradan anlaşılıyor. Satın alma gücü paritesine işveren gözlükleriyle bakan Hükûmet, emekçinin hâlini ikinci plana atıyor. ”Kişi başına millî gelir 2008’de 10 bin 600 dolara ulaşmış olacak.” deniliyor. Bu faiz dışı açıkla, borç ödeme bütçesiyle ekmeğe, elektriğe, akaryakıta zam yaparak, 2008’de vergiyi tüketiciden alarak KDV, ÖTV, iletişim, şans oyunları, banka ve sigorta işlemlerine ve daha birçok kaleme, yani büyük harflerle dolaylı vergiler koyarak, bunun karşılığında memura beş kuruş zam yaparak mı bu refahı sağlayacağız? Hedef olarak 114,5 milyar YTL dolaylı vergi hedefi olan bütçemizde 56,6 milyar gelir ve kurumlar vergisi hedefinin olması büyük ve hazin bir tablo değil midir? Yani fakir fukaranın, vatandaşın cebine elimizi sokarak mı bütçeyi denkleştireceğiz?

İşsizlik oranındaki düşüş tespitleri de gerçekle örtüşmüyor. 2006 yılında yüzde 9,9 olarak gerçekleştiği söylenen işsizlik oranının önceki yıllara göre düştüğü de doğru değildir. Nitekim benden önceki değerli konuşmacılar bu konuda açıklamalar yaptılar. Bugün, Türkiye’de, gerçek anlamda işsizlik oranı yüzde 12 ve ne yazık ki üniversite mezunu işsiz kalifiye işçi oranında çok ciddi bir genç işsiz nüfusu artışı söz konusudur.

Tarım sektöründeki gerileme yanlış tarım politikaları sonucudur. Teşvik görmeyen, desteklenmeyen tarım politikaları sonucu bir tarım ülkesi olmaktan çıktık. Avrupa Birliğindeki yirmi beş ülke içinde İspanya’dan sonra en fazla istihdamın sağlandığı gerçeği de doğru değildir. İspanya 1988’de Avrupa Birliği üyesi olarak, Franko rejiminin diktasına son vererek yepyeni bir anayasayla ülkesinde insan haklarını, hukuku, demokrasiyi kurarak, sağlayarak ve en önemlisi güvenlik sorununu aşarak İspanya’daki şiddet olaylarını minimize ederek, asgariye düşürerek kalkınmasını başarabilmiş bir ülkedir. Eğer İspanya örneği örnek olarak alınmak isteniyorsa, işte bugünlerde Hükûmetin İspanya’nın özellikle bu sürecini çok dikkatli olarak örnek alması gerekir diye düşünüyorum.

2007 yılında dış ticaret hacmimizin 270 milyar dolara ulaşması hedefi de yanıltıcıdır. 2006 yılında enerji ithalatının faturası 28,9 milyar dolarken, 32,9 milyar dolar cari açık varken bu rakamların gerçekçi olduğunu söylemek mümkün değil. 2007 ocak-ağustos ayında 12,1 milyar dolarlık net sermaye girişi cari açığın yüzde 51,8’ini finanse etmişse, olası bir sınır ötesi operasyonla kaçacak sermayenin de hesaba katılması gerekirdi. Sermaye çıkışı cari işlemler açığı konusunda yaratacağı riskler bugün her zamankinden daha fazladır.

IMF’ye olan borcumuzun 2007 yılında 7,8 milyar dolara düştüğü söyleniyor. Borç stoku kur riskine karşı korunaklı değildir. Devlet iç borçlanma faizlerinin dış piyasadaki dalgalanmalar sonucu yüzde 20’yi bulması bunun göstergesidir. Allah göstermesin ve yaşatmasın ki ülkemize, bir sınır ötesi Orta Doğu bataklığında, enflasyonun, faizin ve döviz kurunun yükselişini frenleyecek hiçbir tedbir öngörülmemiştir.

Hükûmetin sarıldığı tek kaynak, ne yazık ki, özelleştirmedir. 2003-2007 yılları arasında 40 milyar doları aşan özelleştirme yapıldı. Şimdi yeniden özelleştirmeye yönelim var ve yine o dönemlerde vergi aflarıyla elde edilen gelir kalemlerinin yerine bugün yine tek çare olarak özelleştirmeye çalışılıyor.

Çalışanlar ve emeklilere yapılan zamlar enflasyon ve yapılan zamlar karşısında anında erir. Sosyal Güvenlik Yasası yerel seçimler sonrasına ertelenirken seçim ekonomisinin de bu bütçenin içinde gizlice yer aldığını görebiliyoruz. 2006 yılı Kesinhesap Kanunu giderleri 178,1 milyar YTL, bütçe gelirlerini 173,5 milyar YTL ve bütçe açığını 4,6 milyar YTL düzeyinde gerçekleştirdi. Faiz ödemeleri arttı, 46 milyar YTL oldu. Faiz dışı fazla 41,3 milyar YTL olarak gerçekleşti. Açık veren bu bütçe 2008 bütçesinin de habercisidir. Hükûmetin programında sıçrama dönemi ile örtüşmeyen bu gerçek hayal kırıklığı yaratacaktır.

Bütçede vergi adaletinin olmadığını yine değerli konuşmacılar belirttiler. Toplumun dar gelirli kesimlerine, memura, emeklilere biraz daha fazla kaynak aktarımı, biraz daha refah yine yok. Tam tersine, ağır dolaylı vergilerin devamı öngörülüyor. Bütçe gelirleri için her mal ve hizmetten alınan dolaylı vergiler, ÖTV, yargıdan kesilecek para cezaları, Maliyenin vatandaşına keseceği cezalar, trafik cezaları önemli yer tutuyor. Ve yine değerli konuşmacıların anlattığı gibi, bankada tahsilat bir gasptır. Birçok şirket, birçok mükellef emanet paraları kendi banka hesaplarında tutup… Veya ben avukat olarak ifade edeyim. Banka hesabımda müvekkillerime ait üç dört ayrı kalem bulunurdu. Yani, bunun gibi 6-7 şirketi olan bir mükellef bir şirketindeki düşük bir borcu nedeniyle blokaja tabi tutulduğunda, diğer asıl borçlular bundan kaçmak için çok rahat bir yolu bulacak ve kayıt dışına kaçacaklardır. Yani, böyle bir sistem, böyle bir kolaycılığı düşünmenin çok yanıltıcı olacağı yakında görülecektir.

Bir ülkede sosyal adaletin sağlanması, hakça paylaşımın gerçekleşmesi için şüphesiz vergi adaletinin sağlanması gereklidir. Petrol, doğalgaz, ÖTV’den 26 milyar YTL civarında gelir beklenirken, sigaradan, içkiden alınacak vergilerde büyük artışlar hedefleniyor. 2008 yılında akaryakıta, sigaraya, içkiye yeni zamlar yapılacağı anlamına geliyor.

Türkiye’de çok yüksek olduğu bilinen iletişim vergilerinde de bir indirim öngörülmüyor. 6-7 milyon vatandaşımız, çoluk çocuğumuz, yoksul insanımız cep telefonlarında yüzde 50’nin üzerinde vergi ödemeye devam ediyor. İşte bu gerçeklik içinde ülkeyi tek başına yönetme şansı ve fırsatını bulan AK Parti Hükûmetinin hiçbir icraatının önünde ciddi bir engel yok. Bürokrasiyi istedikleri gibi değiştirdiler, istedikleri gibi borçlandılar, istedikleri gibi özelleştirme yaptılar. Ama, hâlâ işe başladıkları yerde duruyorlarsa, “Onarım bitti, sıçrama başlıyor, uçağın tekerlekleri yerden kesildi, take off pozisyonuna gelindi.” gibi güzel sözler bütçedeki rakamlarla örtüşmüyor. Bu açıdan baktığımızda, 2008 yılı bütçesi hayal kırıklığı, vatandaşı zam kıskacı altına alacak cezalarla bunaltacak gibi gözüküyor. Sıkıntıyı yine dar ve sabit gelirli geniş kesimler omuzlayacak diye anlaşılıyor. Emeklisine, memuruna bir şey vermeyen, istihdam üzerindeki yükü, esnaf üzerindeki vergi yükünü hafifletmeyen, bir başka bahara erteleyen bir bütçe tasarısıyla karşı karşıyayız.

Bütün bunların ötesinde bizi kaygılandıran, gerçekten de, Kuzey Irak’ta olası bir operasyonun bütçede değişiklik yapılması anlamına geleceği, maliyetlerin yine de sağlık, eğitim, adalet kalemlerinden karşılanacağı, yine de dolaylı vergilere ve zamlara yönelineceğini gösteriyor. Bu operasyonun maliyetini özellikle emekçilerin karşılaması anlamına gelen bu öngörüsüzlük, dolaylı vergilerden karşılanması gerçeği de bu açığı kapatmayacaktır. Örneğin, bir F-16 uçağının 1 saatlik uçuşunun 6-12 bin dolar arasında olduğu söylendiğinde -ki, buna kullanılan silahlar değildir- yine terörle mücadele için 2007 yılında ödenekler bile harcamaları karşılamazken, 2008 için 2007 ödenek rakamlarının gerisinde belirlenen rakamlar ise hiç mi hiç yetmeyecektir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HASİP KAPLAN (Devamla) - Bunun anlamı, 2008 bütçe tasarısının, daha Meclis müzakereleri başlamadan dengesinin bozulduğunu gösteriyor.

Yine, 2007 bütçesine baktığımız zaman, sadece jandarma, emniyet ve Millî Savunma Bakanlığına yapılan aktarmaların yetersiz kaldığı, ama, yıl içinde bu rakamların yükseltildiğini görüyoruz.

Aynı şekilde, büyük bir operasyon beklendiğini düşünsek dahi, şu an hudut boyunda Hakkâri’den Şırnak’a kadar 100 bini aşkın askerimizin yanı sıra, binlerce zırhlı aracın, kullanılan yakıtın ve yapılan harcamaların giderleri dikkate alındığında Hükûmete en gerçekçi çözüm yolunun artık bu ülkede bugüne kadar 84 yıldır hep askere havale edilen, hep baskı ve silahla çözülen sorunun bir tek çözüm yolunun daha olduğunu gösteriyor. O da, barış ve demokratik çözüm ve diyalogla yapılacak bir çözümdür. Böyle bir çözümün ülke ekonomisini hem böylesi bir serüvenden koruyacağı hem de bu tür bir çabanın Türkiye’de birlik ve toplumsal barışa katkı sağlayacağı, Türkiye’de böylesi bir çabanın ki, cumhuriyetin kuruluş ruhuyla bütün Anadolu halklarının farklı kültürlerinin aynı ruhla, yeniden barış ve toplumsal bir ortamda kardeşliğinin sağlanmasıyla bu ciddi sorundan kurtulabilineceğini de gösteriyor. Eğitimden, sağlıktan kısılan kaynakları güvenlik harcamalarına ayırmamak için, toplumsal vergilerle huzur ve refaha yönelmek için, kaynakları ülkenin geleceği için kullanabilmek için, bizim şiddet ikliminden bir an önce uzaklaşmamız ve özellikle geri kalmışlık kıskacındaki bölgesel dengesizliği Avrupa’nın da, Avrupa Birliği müzakere sürecinin de katkı ve reformlarıyla bir an önce düze çıkarmamız kaçınılmazdır.

Aldığımız bazı veriler var. Örneğin, Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı IMF’ye verilen iyi niyet mektuplarının da tutmadığını, performans kriterlerinin özellikle bütçe verilerinde düşüklüğünü gösteriyor. Yine kamu sektöründeki faiz dışı dengesine ait performans kriterlerinde de bazı sıkıntılar, sapmalar olduğu görülüyor. Yani, yerel yönetim ve fonlara yönelik de düzeltmeler yapıldığında bütçe performansında bir düşüş dikkati çekiyor.

Ben böylesi bir bütçenin özellikle de bir iki noktada… Keşke Sayın Bakan burada olsaydı, bizzat kendisine söyleyebilseydim. Bu taşıt alım ve israfla ilgili… Bir de, basına bir 18 kişilik bir jet uçağı alınacağı duyumları düştü. Yani, o konuda da nasıl bir mali disiplin düşünüldüğü, tasarruf düşünüldüğünü merak ediyordum.

Yine aynı şekilde ar-ge ile ilgili, bilişim teknolojisiyle ilgili, yazılım endüstrisiyle ilgili bazı öngörüler var ki, bütçede bunu desteklemek için Maliye Bakanlığının ne yaptığını gerçekten merak ediyorum. Yani, evet, yazılım endüstrisi, bilgisayar, teknoloji ihracatında bugün elbetteki Hindistan’ın, İrlanda’nın, İsrail’in yakaladığı hızı ve milyarlarca dolar olan potansiyelini yakalayamayız. Ama, bu bütçede birazcık teşvik, birazcık destek, birazcık stratejiyle bu alanda da bir gelir kaleminin olabileceğini söylemek isterdim.

Yine bir şey daha söylemek isterdim son olarak. Bu bütçeden Avrupa Mahkemesinin verdiği kararlar sonucu hazineden ödenen milyonlarca liranın neden rücu edilmediğini Sayın Bakana sormak istedim. Bu vatandaşın vergisiyle çalışarak ödediği hazineye giden parayı işkencecilere ve yasaları hiçe sayıp ihlal edenlere rücu edilmemesinin nedenini sormak isterdim. Çünkü, yüzlerce karar verildi ve bu yüzlerce kararın hiçbir tanesi için rücu davası açmayan Maliye hazinesi, ne yazık ki, çocukları çatışmalarda ölen ve yaralananların anne ve babalarına dava açarak bu rücu mekanizmasını pekâlâ işletmiştir bu ülkede. Karar ve örnekleri vardır ve Hükûmetin bu alandaki gelir kaybını da önlemesi gerektiği konusunda bunu ifade etmek isterdim.

Ben, ülkemize barış, kardeşlik ve kardeşlik ruhuyla Cumhuriyet Bayramı’nın kutlu olması dileklerimle ve umut ve temennimle, inşallah hiçbir ihtiyaç kalmadan sınır ötesine ve yine akıl, sağduyu ve diyalogla 23’üncü Dönem Meclisinin tarihe bir not düşerek, tarihe adını yazdırarak bu toplumsal barışı sağlaması dileğiyle 2008 bütçesinin ulusumuza, ülkemize hayırlı olmasını diliyorum.

Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Sayın Kaplan’a teşekkür ediyoruz.

Sayın Özgün, buyurun.

İSMAİL ÖZGÜN (Balıkesir) – Sayın Başkan, Sayın Bakanımız, değerli bürokratlar, Komisyonumuzun değerli üyeleri, değerli basın mensupları; ben de konuşmama başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.

2008 bütçesinin ülkemize, milletimize hayırlı olmasını, ülkemizin gelişmesine, kalkınmasına vesile olmasını içtenlikle temenni ediyorum.

Değerli arkadaşlar, muhalefet sözcülerini sabahtan beri dinledik, izledik. Biz AK Parti Hükûmeti olarak bir defa enkaz edebiyatı yapmıyoruz. Tabii ki, geçmişe atıfta bulunuyoruz konuşmalarımızda.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Ben buradan okudum. Onun için… Bağışlayın yani. Ben burada okuduğum için… Sayfa sayısını verdim.

İSMAİL ÖZGÜN (Devamla) – Ama, geçmişte hangi noktadaydık, bugün geldiğimiz noktada durumumuz nedir diye bunu tabii ki hatırlatmamız gerekiyor. Çünkü, gerçekten bizden önceki hükûmetler döneminde bu komisyonlarda biz çok bütçeler gördük. Yazboz tahtasına dönmüş, hiçbir hedefi tutmayan birçok bütçeyi burada bulunanlar yıllar yılı gördüler, onun üzerinde konuştular, müzakereler oldu. Tabii, bu bütçelerden ülkemiz, milletimiz çok çekti. Sayın Bakanın söylediği fevkalade doğru. İşte o bütçeler; iyi hazırlanmayan, iyi yönetilemeyen, samimi olmayan, Türkiye gerçeklerine uymayan o bütçelerden dolayı bu millet milyarlarca dolar faiz ödemek durumunda kaldı bugüne kadar. O faiz yükü altında bu bütçeler ezildi. Bu millet o faiz yükünden ezilerek geliyor geçmişten. Geçmiş bütçelerimizin en büyük sorunu borç ve faiz sarmalıydı. Burada eğri oturup doğru konuşmak lazım. İşte bu sıkıntı, tabii, AK Parti hükûmetleriyle beraber ortadan kaldırılmaya çalışılıyor, çalışılmaya devam edilecek. Geldiğimiz nokta, 2002 ve öncesine mukayese ettiğimiz zaman fevkalade olumlu bir yere gelmiştir. Bakınız, bütçe üzerindeki faizin yükü 2002 öncesi neredeydi, şimdi nerede? O bakımdan, hiç kusura bakmayın, o hatırlatmaları geçmişe dönük olarak mutlaka yapacağız.

Değerli arkadaşlar, bütçede esas olan, bütçenin sağlam, büyük sapmalar olmadan gerçekleşmesidir. Bütçede asıl beklediğimiz budur. Yani, öngörülebilir ve güvenilir olmasıdır bütçenin. Yani, bütçe istikrarı sağlamalı, güven vermeli, herkes hesabını ona göre yapmalı, ekonomiyi rayına oturtmalı ve ekonomiyi geliştirmelidir. Bütçeden umumi efkarın beklediği budur. Peki, AK Parti bunu yapmış mıdır geçtiğimiz yıllar itibariyle, gelen bütçe bu güveni vermekte midir? Buraya baktığımız zaman, evet, büyük bir memnuniyetle ifade etmeliyim ki, AK Parti hükûmetleri, hazırladığı bütçelerle 2003 yılından itibaren kararlılıkla uyguladığı para ve maliye politikalarıyla makroekonomik istikrarın sağlanmasında büyük başarılar elde etmiştir. Bunu herkes görüyor ve bugün kabul ediyor. Bu bakımdan, hükûmetimizi ve Sayın Bakanımızı, ekibini ben bu vesileyle tebrik ediyorum, kutluyorum. Bakınız, Türkiye ekonomisindeki gelişmeler, bizden önce konuşan arkadaşlarımız da, dışarıda ne oluyor, içeride ne oluyor, bunlar hep konuşuldu. Ama, her şey açık ve seçik olarak görülüyor. Muhalefete mensup arkadaşlarımızın bir kısmı da, evet, büyümenin var olduğunu, enflasyonda belli bir başarının yakalandığını, bunları da ifade ederek geldiler. Gerçekten, uygulanan kararlı politikalarla birlikte, sürdürülebilir bir başarının temeli olan mali disiplinin de orta yere çıkmasıyla kamu maliyesinde olumlu gelişmeler yaşanmıştır. Geliştirilen yapısal reformlar bütçe disiplini sağlamış, bütçe performansındaki iyileşme, belirsizliklerin azalmasına bağlı olarak güven ortamı oluşmuş ve ekonomideki istikrarı kalıcı hâle getirmiştir. Bunu bugün bütün iş çevreleri de, diğer kesimler de, Türkiye’de gerçekten belli bir ekonomik istikrarın oluştuğunu söylüyor. Son yapılan genel seçimin sonuçları da aslında bunu söylüyor. Vatandaş da Türkiye’de belli bir istikrarın yakalandığını ve o istikrarın devam etmesi yönünde iradesini son seçimlerde orta yere koymuştur. Sağlanan ekonomik istikrar ortamı belirsizlikleri azaltarak uzun vadeli yatırımları artırmıştır. Kamu açıklarının azaltılması ve buna bağlı olarak reel faizlerin düşmesi yatırımcıların kullandığı fon miktarını da belli ölçüde artırmıştır. Böylece, özel sektör yatırımları ve üretim hızla artmış ve beraberinde ihracat artışlarını da getirmiştir.

Yatırım ikliminin iyileşmesi ve bireylerin hayat standardını yükseltmek amacıyla sosyal ve fiziki altyapı yatırımlarına önem verilmesi son dört yıl içerisinde görülmüştür. Bütçeden eğitime, sağlığa ve altyapı yatırımlarına ayrılan kaynaklar önemli ölçüde artmıştır. Bunu 2008 bütçesinde de görüyoruz.

2003 yılından itibaren uygulanan başarılı makroekonomik politikalardan elde edilen güven ortamında Türkiye ekonomisi son dört yılda yakaladığı büyüme eğilimini sürdürmüş, 2007 yılında da bunu göreceğiz, 22 çeyrek aralıksız büyümüştür.

1993-2000 yılları arasında ortalama 2,6 oranında bir büyümenin olduğu, 2003-2006 döneminde ise ortalama 7,3 büyümenin olduğu, 2008 yılı sonu hedefimizin de yüzde 5,5 olduğu görülüyor.

2002 yılında 181 milyar dolar olan gayrisafi millî hasıla 2008 yılında 520 milyar dolara inşallah ulaşacaktır.

Makroekonomik istikrarın ve büyüme performansının kalıcı hâle gelmesi Hükûmetimizin temel hedefidir ve inşallah önümüzdeki dönem büyüme ve istikrarla birlikte milletimizin refahının güçlendiği ve kalıcı hâle geldiği bir dönem olacaktır.

Değerli arkadaşlar, son dört beş yıl içerisinde bütçelerde yatırımlar da artmıştır. 2002 yılında sabit sermaye yatırımları toplamı 47 milyar YTL iken, 2008 yılında 155 milyar YTL’ye çıkıyor. Özel sektör sabit sermaye yatırımları ise 2002 yılında 30 milyar YTL iken, 2008 yılında 122 milyar YTL’ye ulaşacaktır. Bu da, bizim nereden nereye geldiğimizi göstermektedir.

Görüldüğü gibi, bu bütçe yatırım iklimini daha da iyileştirecektir. Örneğin, Balıkesir Organize Sanayi Bölgesinin geçmişine ve bugününe bakacak olursak, yatırım ikliminden en iyi şekilde yararlanmış bir organize sanayi bölgesidir. 2002 yılı öncesinde AK Parti hükûmetleri öncesinde neredeyse batık hâle gelmiş, altyapı yatırımlarını yapamamış ve faizle boğulmuş bir organize sanayi bölgesi bugün borçlarını da ödemiş, yatırımlarını da yapar hâle gelmiş bir noktadadır. Bu yatırım ikliminin devam etmesi ülkemiz açısından tabii ki faydalıdır.

Değerli arkadaşlar, millî gelir rakamlarına girmiyorum. Bunu bütün arkadaşlarımız burada ifade ettiler. Millî gelirimizin de ne noktadan ne noktaya geldiğini hepimiz biliyoruz. 2002 yılında 2.598 dolar olan kişi başı millî gelir 2008 yılında 7 bin dolara inşallah ulaşmış olacaktır.

Tabii, burada enflasyonla mücadelede büyük başarı sağlanmıştır. 1993-2000 döneminde ortalama yüzde 70 olan enflasyon 2006 yılı sonunda yüzde 9,65’e düştü ve hayaller gerçek oldu. 2008 yılı sonu TÜFE hedefinin yüzde 4 olması da fevkalade önemlidir. Konuşmalar esnasında geçti, “Hâlâ enflasyon canavarı ölmedi, bir köşede duruyor.” diye ifade edildi. Enflasyon canavarı bu Hükûmet döneminde dize getirilmiştir arkadaşlar. İnşallah enflasyonu tamamen ortadan kaldıracak mücadele de Hükûmetin yapacağı çalışmalar arasındadır, bu kararlılık da vardır.

Değerli arkadaşlar, bütçenin önemli kriterlerinden birisi olan borçlar konusu da çok konuşuldu. Program hedefleriyle uyumlu ve istikrarlı bir şekilde faiz dışı fazla vererek kamu borç stokunu azaltma hedefi, son dört yıllık dönemde olduğu gibi, 2007 yılında da Maliye politikasının temel hedefi olmuştur. 2002 yılında kamu net borç stokunun gayrisafi millî hasılaya oranı yüzde 78,4 seviyesinden 2006 yılı sonunda yüzde 45 seviyesine gelmiştir. Bunun yanında kamu kesimi borçlanma gereği yıllar sonra ilk kez 2005 yılında Hükûmetimiz döneminde negatife dönmüştür. 2002 yılında yüzde 12,6 olan kamu kesimi borçlanma gereğinin gayrisafi millî hasılaya oranının 2007 yılında yüzde eksi 0,4 olarak gerçekleşmesi bekleniyor. Bu durum bize ülkemizin kronik borç ve faiz sarmalından hızla kurtulma yolunda olduğunu gösteriyor. Mali disiplinin doğrudan ve en çarpıcı yansıması borçlanma maliyetlerinde görülmüştür. Türk lirası cinsinden iskontolu devlet iç borçlanma senetlerinin faiz oranı 2002 yılında yüzde 64’ken, 2007 Eylül ayı itibariyle yüzde 18 olarak gerçekleşmiştir. Bakınız, nereden nereye gelmişiz.

Bir diğer önemli kritere bakıyoruz. O da, ödemeler dengesi ve cari açık. Muhalefetin en çok üzerinde durduğu konu. İhracatın ithalatı karşılama oranı bizim Hükûmetimiz döneminde olumlu bir seyre doğru gitmektedir. İhracatımız giderek artmaktadır. Bu konuda endişeye gerek yoktur. Aynı şekilde cari açık konusunda da endişeye gerek yoktur. Önümüzdeki göstergeler ve gelişmeler bu konularda bir tereddüde, endişeye gerek olmadığını orta yere koymaktadır.

Bir de, kamu maliyesinin değerlendirilmesinde iki önemli göstergeden birisi olan bütçe açığı ve faiz dışı fazlaya bakmak istiyorum. Oraya baktığımızda, 2002 yılında yüzde 14,6 olan bütçe açığının 2007 yılı sonu yüzde 2,3 olacağı tahmin ediliyor. Uzun yıllar yüksek seviyelerde seyreden bütçe açığı bugün çözüm noktasına doğru yaklaşmış bulunuyor.

Efendim, Başbakan hedef olarak “Denk bütçe.” dedi. Evet, doğru, hedef olarak denk bütçe; yani, hedefimizde denk bütçe var. Bu devletin iki yakasını bir araya getireceğiz. Ama, bakınız, 2002 yılında yüzde 14,6 olan bütçe açığının gayrisafi millî hasılaya oranı 2007 yılı sonunda yüzde 2,3 olacak. “Ee bu çok.” Giderek inşallah mali disiplinle bu da ortadan kalkacak ve bütçe açıkları sorunu bizim Hükûmetimiz döneminde bitmiş olacak.

Bütçe giderlerine bakıyoruz. Bütçe giderlerinin gayrisafi millî hasılaya oranı 2002 yılında yüzde 43,5 iken, 2006 yılında yüzde 30’a kadar düşmüştür. Faiz giderlerinin gayrisafi millî hasılaya oranı yüzde 18,8 iken, 2006 yılında yüzde 8’e gerilemiştir. Faiz giderlerinde istikrarlı bir düşüş olmuş, diğer harcama kalemlerinin bütçe içerisindeki payı artmıştır.

Gelirlerin gayrisafi millî hasılaya oranına baktığımızda, 2002 yılında yüzde 28,9; 2006 yılı sonunda yüzde 30,1 olmuştur. 2007 yılında da yüzde 29,8 olarak tahmin ediliyor.

İşte bütün bu göstergeler Hükûmetimizin bütçe performansının başarılı olduğunu orta yere koyuyor. O bakımdan, sözümün başında söylediğim gibi, Sayın Bakanımıza ve ekibine teşekkür ediyorum.

2008 yılına ilişkin hedeflere bakacak olursak, bunlar gerçekten gelecekle ilgili olarak Türkiye’mizde daha güzel tabloların orta yere çıkacağını gösteriyor. Bir defa mali disiplinin devam edeceğini, enflasyonla mücadelenin devam edeceğini, kamu borç stokundaki düşüş eğiliminin devam edeceğini, faiz giderlerinin bütçe üzerindeki baskısının azalacağını, makroekonomik istikrarla birlikte sürdürülebilir bir kalkınmanın sağlanacağını, sosyal politika ve programlarla gelir düzeyi düşük kesimlerin destekleneceğini, kırsal kesimin altyapısının güçlendirileceğini, kayıt dışılıkla mücadelenin devam edeceğini, düşük oranlı geniş tabanlı bir vergi sisteminin hedeflendiğini, işsizliğin azaltılması için mücadele edileceğini, çalışanları enflasyona ezdirmeden bütçe imkânları çerçevesinde aylıklarında artışlar yapılacağını hedef olarak koyuluyor. Bunlar inşallah yapılacak ve bir sonraki, gelecek yıl bütçe görüşmelerinde -inşallah burada oluruz hep beraber- bu iyileşmeleri o zamanki görüşmelerimizde de konuşuruz, görüşürüz.

Değerli arkadaşlar, 2008 yılı bütçesinin gerçekçi, sağlam, güven veren bir bütçe olduğuna olan inancımı bir kez daha tekrar ediyor, bütçenin hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum. Dün kutladığımız Cumhuriyet Bayramı’mızı bir kez daha kutluyorum. Şehitlerimize Cenabı Allah’tan rahmet diliyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN- Sayın Özgün’e çok teşekkür ediyoruz.

Sayın Büyükkaya.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Sayın Bakanım, değerli komisyon üyeleri, değerli Maliye Bakanlığımızın bürokratları, yöneticileri, değerli basın mensupları; önce hepinize saygılar sunuyorum. Bu bütçenin hazırlanmasında emeği geçen, katkıda bulunan bürokratlarımıza, devlet memurlarımıza, yöneticilerimize ve Hükûmet temsilcilerimize de teşekkür ediyorum. İnşallah, bu bütçeyle ülkemiz daha iyiyi, daha güzeli de kucaklayacaktır.

Şimdi, sabahtan beri, tabii bu bütçe üzerinde konuşuyoruz, fikirlerimizi dile getiriyoruz. Bazen şöyle insan gözlerini kapayıp sadece dört yıl öncesine, beş yıl öncesine dönmesini düşünüyor. Dört yıl önce, beş yıl önce bu ülkede neler oluyordu? Ne vardı? Neydi sıkıntılar? Bugüne AK Parti iktidarı boşuna gelmedi ve AK Parti iktidarına bu millet daha öncekinden daha büyük desteği boşuna vermedi. Şöyle bir gözümüzü kapayalım ve hayal edelim. Şöyle bir resmi gözümüzün önünden geçirelim. Acaba boşuna mı oldu bunlar? Şimdi, bazen kendi kendime sordum dinlerken, acaba biz mi başka bir ülkede yaşıyoruz yoksa başka bir ülke mi anlatılıyor? Bu ülkede neydi problem? En büyük problem enflasyon değil miydi? Otuz yıldır, kırk yıldır bu ülkede yüzde 20, 30’u bırakın, yüzde 60 enflasyona hepimiz alışmamış mıydık? Herkes bütçesini yaparken aylık yüzde 5’ten aşağı enflasyon koymazdı değil mi? Tek haneli bir enflasyonu hatırlayabilecek, düşünebilecek kimse var mıydı?

ESFENDER KORKMAZ (İstanbul) – Siz mi yaptınız ki bunları?

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Bunu konuşan, düşünen bir tane köşe yazarımız var mıydı? Şimdi bunu konuşuyoruz değil mi? Şimdi diyoruz ki, efendim, enflasyon yüzde 7 demiştiniz, biraz daha yüksek çıktı ama tek hane içerisinde ufak tefek sapmalar elbet olacak. Bu ülkede yaşıyoruz, matematikle uğraşmıyoruz, bu ülkenin sosyal hayatıyla, ekonomisiyle, belirli bir şeyiyle yaşıyoruz. Hepimiz yaşayan bir noktada hedefler koyuyoruz ve projeksiyonlar yapıyoruz. Böyle bir olayda eğer bu kadar hedefleri tutturmuşsak… Ben bundan önceki beş yılda Plan ve Bütçe Komisyonunda görev yaptım, şimdi buradayız. Geriye doğru bütün bütçe rakamlarına bakınız. Belki AK Parti İktidarının bütçeyle tek değerlendirilecek bir sözü varsa, bütçe hedeflerini bu kadar yerinde ve tam olarak tutturmuş olmasıdır. Tutturamadığı ne rakam var biliyor musunuz? Gider rakamı. Giderlerde, hep, bütçede konulan hedefin altında kalınmış.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Gelirler tuttu mu?

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Gelirlerde hep tutmuş, çok ufak sapmalar bazen olmuş. 2007 bütçesinde birazcık sapmamız var. Ama gene sapmaya bakarsanız oranın ne kadar düşük olduğunu hemen görürsünüz. Dolayısıyla, bizim dönemimizdeki bütçelerin en büyük noktası bu ve Türkiye’ye bakınız, hangi noktasında bakarsanız bakınız, yakırımlar noktasında bakınız, herhâlde, seyahat ettiğimiz zaman… İsterseniz, ben İstanbul milletvekiliyim. Çıkınız, Ankara’dan çıkın Edirne’ye kadar gidin. Yollardaki faaliyeti, açılan fabrikaları, kurulan inşaatları, yapılanları, hepsini görünüz. Anadolu’ya gidiniz. Kayseri’deki şeyi şimdi Birleşmiş Milletler özel incelemeye aldı bu ne oluyor diye, bu kadar önemli yatırım nasıl oluyor diye. Hangi noktaya bakarsanız… Problem nedir?

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Yani, Hakkâri, Diyarbakır, hepsi aynı.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Problem nedir biliyor musunuz? Problemli yerler, kalkınamayan yerler, güvenlik probleminin olduğu yerler. Güvenlik problemini kim yaratıyor? Bu ülkenin huzurunu kaçırmak isteyen… Şimdi, arkadaşım bazı şeyler söyledi, saygıyla dinledik. Doğru, istiyoruz, barış istiyoruz. Peki, barışı bozan kim? Silahı eline alıp bu ülkenin varlığına, birliğine kasteden kim? Türk ordusu mu? Hayır. Türk ordusu savunmada. Benim vatandaşım ölmesin, benim ülkemin güvenliği, huzuru sağlansın. Evet, savunma harcamaları iktisadı kurallarla izah edilemez, iktisadın temel kuraladır. Eğer benim canım söz konusuysa, bunun parası yoktur. Bu ülke bütün varlıklarını, varlığını, birliğini korumak için harcar. Dünyanın her yerinde kural budur. Sadece benim ülkemde değil. Önemli olan, silahı çekenin silahı terk etmesidir. Terörü çıkarının terk etmesidir. Bize düşen de hepimizin bunu kınamasıdır, bunun için hep birlikte ortak bir tavır almaktır. Bunu yapmadığımız sürece, evet barış, hepimizin derdi barış ama barışın bozulmasına meydan vermemekte hepimizin görevidir diye düşünüyorum.

Müsaade ederseniz, ben bazı rakamları sizlerle paylaşmak istiyorum. Şimdi söylendi: Gayri safi millî hasıla. Türkiye ne idi? Hep zikzak ekonomiler içerisindeydi. Üç sene kalkınır, iki sene kalkındığı bütün rakamlar geriye gider. 2001’de yüzde 9 eksi büyüme. Yani, bunu eğer öyle düşünürseniz, 14, 15 civarında küçülme. Bütün bu zikzaklardan, cumhuriyet tarihinde ilk defa, bakın, 2002’den beri Türkiye istikrarlı bir şekilde kalkınıyor, büyümesini sağlıyor ilk defa. Cumhuriyet tarihinin bütün rakamlarına bakınız. Hangi döneme bakarsanız bakınız bu tabloyu görürsünüz. Yüzde 5 ortalamayı bu ülke tutturdu. Dileğimiz, bu istikrarın devam etmesi. 2008 bütçesi de zaten bunu hedefliyor.

Enflasyonda, bakın, biz iktidar olduğumuz dönemde enflasyon 29,7’ydi. Şimdi, eylül 2007. eğer eylülden eylüle hesabı yaparsak 7,1 enflasyon ve baktığınız zaman, sürekli düşen ve inşallah, hedefimiz ki biz bunu 5’in altına indirebildiğimiz zaman Türkiye gerçekten bu enflasyonun tam olarak sırtını yere sermiş olacaktır. İnşallah onu da yapacağız, hedef bu.

En büyük sıkıntılardan biri neydi? Kamu borç stokuydu değil mi? Türkiye ciddi bir borç sarmalı içerisindeydi. Diyorduk ki  bunu nasıl hâlledeceğiz. Şimdi, bakalım, sadece 2001 yılında kamu net borç stokunu söylüyorum -brütünü, şunu bunu demiyorum- gayri safi millî hasılaya oranı yüzde 90,4’tü. Yani, varlıklarımız hatta faiz gelirleri, gelirlerle, ergi gelirleriyle karşılanamıyordu biliyorsunuz. Tablo buydu. Şimdi nereye inmişiz? Yüzde 45’e. Bu mu ülkenin geriye gidişi? Bu mu kötü gitti bu ülkede? Zaten vatandaş da görüyor bunu.

Dış ticaret hacmimize bakalım. Evet, açığım şu kadar olmuş, bu kadar olmuş.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Borcun brütünü niye söylemiyorsunuz?

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Borcun brütünü de söyleyelim canım, onda bir şey yok. Yani, netini söyleyen brütünü niye söylemesin? Onu da söyleyelim. Şu an yanımda… Biliyorsanız siz söyleyin. Yani, rakamlar ortada.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – 150’den 300’e çıkmış.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Netice itibariyle, cebimden çıkacak paraya baktığın zaman nete bakarsız. Kaç lira, ne oluyor?

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Para değil, işçilerin parasını koymuş oraya.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Devletin borçlanma ihtiyatı negatife gitmiş. Bu ne demek biliyor musunuz? Bildiğinizi söylüyorum tabii, bildiğiniz şeyi tekrar ediyorum. Borçlanırken artık sadece anaparadan da düşerek borçlanıyoruz. Bırakın sadece faizin düşmesinden dolayı borçlarınız küçülmüyor. Dolayısıyla, buradan da kâr ediyorsunuz ve devlet çok şükür bu borç sarmalından kurtuldu ve dış ticaret hacmimiz çok şükür belirli bir çizgiye geldi. Bakın, 30 milyar ihracat yaptığımız zaman aman ne iyi falan diyorduk. Şimdi 100 milyar doları aştık ve 2008’de bunun 117 milyar dolar olmasını hedefliyoruz ve ithalatı da 162 milyar dolar düşünüyoruz, hedefliyoruz. Eğer ikisi arasındaki açığa bakarsanız, birinde 62 olacak birinde 65 olacak. İkisi arasındaki net rakamları tutturduğumuz zaman. Bunun gayri safi millî hasılaya oranına bakınız, küçülüyor muyuz, büyüyor muyuz? Küçülüyoruz. Şimdi, mesele büyüklük içerisinde nominal değerler değildir. Mesele, onların içindeki oranlardır. Benim 1 liram var, 1 liralık iş yapıyorum, 100 milyarım var, 100 milyarlık iş yapıyorum. 100 milyarda, yüzde 1’le, 1 lirada yüzde 1 aynı rakamları ifade etmez nominal olarak.

Doğrudan yabancı sermaye girişi. Şimdi, efendim, şunu sattık, bunu girdi, birçok şey söylenebiliyor. Ya, biz, biz satmak için kaç senedir Özelleştirme İdaresini kurduk. Özelleştirme İdaresinin masrafları, satışlardan elde edilen gelirlerle karşılanmıyordu. Bu ülke bu seviyedeydi, bu noktadaydı, unutmayalım. Böyle değil miydi? Rakamlar ortada.

MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) – Bunu kendiniz inanarak mı söylüyorsunuz?

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Tabii, kendim inanarak söylüyorum. Rakamlar ortada. Yani, bilmediğiniz rakamı söylemiyoruz. Özelleştirme İdaresini biz kurmadık.

MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) – İzninizle bir şey söyleyeceğim.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Tabii.

BAŞKAN – Değerli arkadaşlar, böyle karşılıklı bir usulümüz yok.

MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) – Biliyorum; şimdi, doğrudan yabancı sermaye, dışarıya satışlar diye konuşurken, bir taraftan da özelleştirmeyi…

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Tabii, özelleştirme…

MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) – Özelleştirmeyi, Türkiye’den başkalarına doğru elden çıkarma olarak mı söylüyorsunuz?

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Hayır, bakın, şimdi burada mesele şu: Türkiye’de satılan, Türkiye’ye giren yabancı sermayede illa kamu kurumlarında satış değil, mesela, son Oyakbank sattı, başka bir banka sattı. Türkiye’ye bir sürü paralar giriyor ve bakın, sadece yatırım olarak gelen 2002’de, 1 milyar 133. Şimdi, 2006 sonu…

MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) – Sayın Başkan, arkadaşların izni olur mu bu konuda…

BAŞKAN – Kusura bakmayın, böyle karşılıklı bir görüşme usulümüz yok, her arkadaş söz alıyor.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Sonra isterseniz, ben şunu bitireyim.

2006 sonunda bu 19,982 olmuş, ocak-ağustos 2007 içerisindeki rakamı söylüyorum -2006 ocak-ağustosu, birbiriyle aynı dönemleri mukayese edersek- 2006’da 12 milyar 908 milyon para girmiş dolar olarak, bu sene ise 13 milyar 904 milyon dolar girmiş ve dünyada en fazla yabancı sermaye çeken beş ülkeden biri hâline geldik. Bakın, ben iş hayatından geliyorum, hiçbir kimse durup dururken bir ülkeye para yatırmaz, böyle bir şey yoktur. Kazanamayacağı, kaybedeceği hiçbir yere insan para yatırmaz. Bu ülkedeki istikrarı görmeyen…

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya) – Üretime mi yatırıyor?

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Üretime yatırıyor. Bakın, şimdi diyelim ki Telekom’u sattık, Telekom’un yeni, 6 milyar üzerinde yatırım yapması lazım mevcut durumunu muhafaza edebilmesi için. Yatıracak, başka çaresi yok. Eğer yoksa elinden çıkarır o işletmeyi başka çaresi yok. Onun için, bu işler, bir kimse bir yere para yatırdı mı, sadece ondan kâr edecek, onu öyle tutacak, dünyada böyle bir iş yok.

İşsizlik. Bak şimdi, neredeymiş? 2002’de… Resmi rakamlar bunlar, bunu biz hesaplamıyoruz, devletin kurumları hesaplıyor. Şimdi 8,8’e inmiş.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Ne zaman?

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Yok, ondan önceki sene de, aynı dönemle mukayese ettiğiniz zaman…

MEHMET GÜNAL (Antalya) – 10,5’tan 10’a inmiş.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Evet, 9,9’a inmiş, şimdi de 8,8. Tabii ki daha fazla mesafe alınması lazım. Yani, bu demek değil ki, bu meselenin hepsini çözdük, böyle bir düşünce içinde değiliz gayet tabii ki. Uğraşıyoruz, daha da iyileştirmek için uğraşıyoruz. Derdimiz, her günkü sıkıntımız bu noktada.

Şimdi, 2007 bütçe gerçekleşmelerine baktığımız zaman, ne yapmış giderler, ne düşünmüşüz, koymuşuz bütçede? Demişiz ki, 204,989 olacak. Şu ana kadar gerçekleşme ne olmuş? 202,853. Bizim bütçede tek yanıldığımız giderler. Sayın Bakanım, yapmayın böyle şeyler, giderlerde de harcayın, görülüyor ki çok tasarruf ediyorsunuz. Zaten, sizin cebinizde akrep olduğunu söylüyor ama ülkem açısından isabet ediyorsunuz tabii.

Faiz hariç bütçe giderlerinde çok ufak bir artış var ama bunun gayri safi millî hasılaya oranına baktığım zaman, bütçelenen rakamla şu andaki tutturulan rakam açısından baktığım zaman, 2007 için bütçelenen rakam gayri safi millî hasıla 24,1 hesaplanmış, şu anda tutturulan, biraz aşmış olmamıza rağmen 23,8, daha iyi noktada. Faiz giderleri 52,946 bütçelemişiz, 49 milyar dolarda kalmış. Bu faizler düşmese bunu gerçekleştirmek mümkün mü? Bütçeyi denk yapmasanız, eğer devletin borçlanma ihtiyacı artsa, negatif değil de pozitif olsa, artsa, siz faiz oranlarını bu noktada tutturabilir misiniz? Mümkün değil.

Vergi gelirlerinde biraz düşmemiz var. Bunun da gayri safi millî hasılaya oranında, ki KDV’den dolayı bir düşüklük var., onu görüyoruz. Özel tüketim vergilerinde bir düşüklük var. O da, biraz KDV’de, biz de tekstili canlandırmak için biliyorsunuz indirimler yapıldı. Bunları bilerek yaptık ama bütçe açığı noktasından bakınca, hedeflenin altında bir bütçe açığını gerçekleştirdik ve bütçe açığında 16 milyar 830 hedeflenmişken, 14,884 olarak gerçekleşti. Bunun gayri safi millî hasılaya oranı da 2,7 bütçelenmişken 2,3 oldu. Faiz dışı fazlada da aşağı yukarı hedefe yakın bir gerçekleşme oldu.

Şimdi, 2008 bütçesinde diyoruz ki, bu ülkenin gayri safi millî hasılası, bu ülke büyüsün istiyoruz çünkü ve yeniden, yüzde 5,5 civarında bir büyümeyi hedef alarak bir bütçe düzenleniyor ve 520 milyar dolarlık bir milli gelire ulaşalım diyoruz, gayri safi millî hasılaya ulaşalım diyoruz. Hangi rakamdan? 489’dan buraya gelelim diyoruz. Neyi düşünüyoruz? 182 milyar dolarlık ithalat hedefliyoruz. 117 milyar dolarlık ihracat hedefliyoruz ve böylece cumhuriyet tarihinin en büyük dış ticaret hacmini hedefliyoruz.

Bakın, 2008 yılı maliye politikaları…

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya) – İthalat rakamlarını…

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Söyledim, 182 milyar dolar hedefliyoruz dedim ve ikisi arasındaki açık şu anda 2007 için 62, önümüzdeki yıl için 65 olarak düşünüyoruz bunu da. Eğer oransal bakarsanız, bu rakamın daha iyileştiğini de rahatlıkla görebilirsiniz. Nominal olarak ufak bir büyüme olmakla birlikte oransal olarak bu rakamın düştüğünü de görebilirsiniz.

Enerjideki, söylediniz teşekkür ederim, notlarımdaydı ama bakmadan konuşayım diye uğraştığım için Biliyorsunuz, enerji harcamalarında fiyatın, biz iktidara geldiğimiz zaman biliyorsunuz, bir varil petrol 20-22 dolardı. Şimdi ne kadar? 93 dolara gelmiş. Aynı miktarda malı alsanız bile, fiyat farkından doğan artışın ne olduğu ortada. Hani, hep, bize söylerken siz ekonomi iyi oldu, Türkiye çok iyi gelişti, çünkü dış konjonktür çok iyiydi, paralar aktı size diye sözler var ya , bunu hiç kimse söylemiyor. Bunun petrol fiyatlarında, eğer bu ülkenin bunun… Benim yaşım müsait, Ecevit dönemini hatırlıyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi iktidardı. Petrol fiyatları arttı, o dönemde de arttı, doğru, ama bu ülkede nasıl yoksulluğun kuyrukların, karne dönemlerini hatırlatan uygulamaların… Rahmetli annem, yeni çocuğum olmuştu o dönemde, anacığım girerdi kuyruklara bir tane sana yağı alabilmek için. Bu dönemleri unutmadık. Burada oturanların herhâlde çoğunluğu bu dönemleri hatırlar. Petrol fiyatlarındaki artışın bu ülkeye ne maliyetler getirdiğini herkes bilir, ama çok şükür, bu ülkede petrol fiyatlarında bu kadar büyük artış olmasına rağmen kimse ekonomide bunu hissetmedi. Bu, Hükûmetin başarısı değil de kimin başarısı?

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Peki, niye o kadar pahalı satıyorsunuz akaryakıtı?

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Ülkede her şey alınıyor ve satılıyor. Eğer alınamayan bir şey varsa, araç sayısı da hepsi de ortada. Otomotivdeki patlamayı, ne kadar çok araç satıldığını hepimiz biliyoruz.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Parası olan için.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Parası olmayan hiçbir şey alamaz, onu söyleyeyim. Yani, hiç öyle hayalci olmanın manası yok. Bir insanın cebinde parası yoksa, eğer ona güvencesi yoksa hiçbir şey alamaz, ne alabilir ne satabilir, bu işler böyledir.

ESFENDER KORKMAZ (İstanbul) – Petrole ihtiyacı da olmaz.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Olmaz, zaten aracın yoksa petrole ihtiyacın da olmaz, doğru.

Evet, 2008 neyi hedefliyoruz? Bakın…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Yani, siz zenginin hükûmeti misiniz?

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Hayır, biz herkesin… Bakın, bu millet bize, her iki kişiden biri AK Partiye oy verdi. Niye? Eğer bu ülke, biz zenginin… Bakın, zenginden, zengine dönük, zengin yerlerden oy alan Cumhuriyet Halk Partisi ama fakirden oy alan AK Parti, çünkü fakiri düşünen biziz.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Oy alırken tamam, ama hizmet verirken zengine.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Hiç öyle bir şey yok. Eğer öyle olsa, bu millet biliyor, merak etmeyin. Milleti küçümseyerek oy alınmıyor. Bu millet, kimin ne yaptığını çok net bir şekilde biliyor. O kadar iyi biliyor ki, hatta ben hiç unutmuyorum, Birgen Hanım, kulakları çınlasın, o gün seçim günü ATV’de diyor ki, ben bu milleti anlamıyorum, hep bize şikâyet ediyorlardı, hep bize böyle diyorlardı ama gittiler AK Partiye oy verdiler. Ben de oradaydım, dedim ki, doğru, anlamıyorsunuz, anlamınız da mümkün değil.

(Mikrofon otomatik cihat tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Tamamlıyorsunuz…

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Evet, kusura bakmayın, tamamlıyorum efendim.

Anlamanız da mümkün değil, çünkü milleti suçlayarak milletten oy almak zaten mümkün değil.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Sayın Bakanın konuşmasına gerek kalmadı.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (Devamla) – Efendim, biz görevimizi yapıyoruz, çünkü doğruları söylüyoruz, o da söylese aynısı söyleyecek ben de aynısı söyleyeceğim gayet tabii. Bu ülkede yaşıyoruz ve bu ülkenin gerçeklerini biliyoruz.

Bakın efendim, 2008 bütçesi mali disiplini de devam ettiren bir bütçe bu, enflasyonla mücadeleyi destekleyen bir bütçe, kamu borç stokundaki düşüş eğilimini devam ettirmek isteyen bir bütçe, faiz dışı fazla hedefini gerçekleştirmeye dönük. Burada belki biraz düşecek oran ama artık çünkü bu noktaya bütçemiz geldi. Faiz giderlerinin bütçe üzerindeki baskısını, çünkü faizleri düşürerek hafifletmeyen isteyen bir bütçe. Bütçe harcamalarına baktığınız zaman, ki özellikle sağlam gelir kaynaklarına dayanan bir bütçe olduğunu görüyorsunuz. Kurumlar vergisinde, gelir vergisinde, diğer tüketim vergilerinde, hepsinde hedeflerin buna uygun olduğunu görüyorsunuz. Geçmişlerle, böyle, birinde şu kadar diğerinde bu kadar değil, hepsi belirli bir istikrar içerisinde ve Türkiye’nin gerçekleriyle uyumlu olduğunu görüyorsunuz ve kamu harcamalarının, biliyorsunuz Sayıştay Kanunu’nu da inşallah çıkaracağız, Sayıştayın denetiminin yaygınlaştırılmasını hedefliyoruz, böylece kamu harcamalarının da kalitesini artırmak istiyoruz. Çünkü, burada verimlilik noktası en önemli nokta. Size katılıyorum. Türkiye’de yapılan her harcamanın, her harcamayı yapanın bunun verimliliğini de belirtmek zorunda ve hesap verilirliği, saydamlığı hedefleyen bir bütçe.

Hayırlı uğurlu olmasını diliyorum. İnşallah, ülkemiz 2008 bütçesiyle daha iyiyi mutlaka göğüsleyecektir. Ülkemize hayırlı, uğurlu olsun.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Büyükkaya’ya çok teşekkür ediyoruz.

Değerli arkadaşlar, tümü üzerindeki görüşmeleri tamamladık. Sorular varsa, soruları…

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Bir tek cümle ilave edebilir miyim?

BAŞKAN – Hayır, ilave söz vermiyorum da, sadece Hükûmete soru sormak isteyen arkadaşlarımız varsa soruları alalım.

Buyurun Sayın Günal, sizden başlayalım.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Teşekkür ederim Başkanım.

Alaattin Bey arkadaşımız çok güzel, doğruları da söylüyor da eksik ve işine geldiği gibi söylüyor. Ben sadece tamamlayıcı, soru da değil, bunu sizlere, hem Hükûmete hem de diğer cevaplamak isteyenlere sorabilirim.

Bizim öğrendiğimiz, ihracata ilişkin mukayese rakamı, gayri safi millî hasılaya oranı değil ihracatın ithalatı karşılama oranıdır, iktisatta öğrendiğimiz ve öğrettiğimiz şey budur. Ben size söyleyeyim, onları söylemeye cesaret edemediler. 2002 yılı yüzde 69,9, 2006 yılı 61,3 olarak gerçekleşmiş. Ocak-ağustos 2006’da 59’muş, şu anda da 62, son durum itibariyle. Yani, bu durumda, acaba bunu dikkate alıyorlar mı almıyorlar mı, yoksa sadece gayri safi millî hasılaya oranını… Biz, tabii ki o gayri safi millî hasılanın da ne kadar gerçekçi hesaplandığını, nasıl revizyonlarla saptırıldığını söylemiştik. Bir ek bilgi olarak açıklayabilirlerse de teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Evet, Sayın Hamzaçebi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Ben konuşmamda değinemediğim bir konuya değinerek kısa bir değerlendirme yaparak ona yönelik olmak üzere Sayın Bakana bir soru sormak istiyorum, Sayın Bakanın konuşmasından da bir alıntı yapmak istiyorum bu çerçevede.

Şimdi, 2003-2007 yılı döneminde Türkiye kümülatif olarak yüzde 40’a yakın oranda büyümüş, yüzde 39,3. Bu dönemde istihdamdaki artış oranı yüzde 7,2’dir. Yani, büyümenin yaklaşık yüzde 20’si oranında büyüme bir istihdam yaratabilmiş. 1989-2002 döneminde, ekonomi ortalama yüzde 3,4 oranında büyümüş, oysa 2003-2007 döneminde ortalama yüzde 6,97dur büyüme. Yani, onun yarısı oranında bir büyümeyi, yıllık ortalama olarak 1989-2002’de gerçekleştirmiş olmamıza rağmen, o dönemde yıllık ortalama istihdamdaki artış yüzde 1,4’tür. Burada büyümenin istihdama katkısı yüzde 41 oranındadır. Yani, AKP’nin hükûmet ettiği dönemin 2 katı oranda büyümeye katkı söz konusudur, birinci nokta bu. Bu dönemin istihdamının büyüme yaratmadığına ilişkin bir konudur ve bu çerçevede şunu sormak istiyorum Sayın Bakana. Bu, benim aklıma şu ihtimalleri getiriyor, acaba Sayın Bakan da öyle mi düşünüyor? Birincisi, Türkiye’de millî gelir hesapları yanlış olabilir               -yanlıştır demiyorum, olabilir- yani Türkiye yüzde 7 oranında büyüyor gözükürken belki de büyüme yüzde 4-5 düzeylerindedir, bir ihtimal bu olabilir. İkinci ihtimal, Türkiye ara ve girdi malı ithalatında olağanüstü ölçüde bir artış göstermiştir, ithalatın kompozisyonu 2002’ye oranla bu çerçevede değişmiş, miktar ve rakam olarak da bunlar büyümüştür, bu, Türkiye’de istihdamı önlemektedir. Yine, bu rakamların akla getirdiği bir husus da Türkiye’de büyümenin emek ve sermaye arasındaki bölüşümünde sermaye lehine bir gelişmenin olduğudur, yüzde 20 oranında emek, yüzde 80 oranında sermaye lehine bir gelişme veya durum olduğunu gösteriyor, bu da TÜİK’in millî gelir hesaplarının tartışılabilir olduğunu gösteriyor. Sayın Bakan acaba bu konularda ne düşünüyor?

Yine, işsizlikle ilgili ikinci sorum şu: Sayın Bakan konuşma metninde şöyle bir cümle kullanmış aynen okuyorum: “2000 yılından sonra ilk kez işsizlik oranında düşüş sağladık. 2005 ve 2006 yıllarında da istihdam konusundaki gelişmelerin devam ettiğini hep beraber görüyoruz. İşsizlik oranı 2006 yılında yüzde 9,9 olarak gerçekleşirken işsiz sayısı yüzde 2,9 azaldı. Böylece 2002 yılından günümüze kadar nüfusumuzda meydana gelen 5 milyon kişilik artışa rağmen yeni işsiz oluşturulmadığı gibi, devralınan işsiz sayısı azaltıldı.”

Biliyorsunuz işsiz sayısını, istihdam oranını, işsizlik oranını iş gücüne katılma oranıyla birlikte değerlendirmek gerekir. Bu oranı ihmal ederek yaptığımız değerlendirmeler daima eksik kalır. İş gücüne katılma oranına baktığımızda, 2002 yılındaki iş gücüne katılma oranının yüzde 49,6’dır iş gücüne katılma oranı. Oysa, 2007 yılı için Sayın Bakanın bize verdiği iş gücüne katılma oranı yüzde 48,2’dir. Yani, bir yandan nüfus artıyor, artan nüfusa rağmen insanlar çalışmak istemiyor, iş gücüne katılmıyor. Böyle bir tabloyla karşılaşıyoruz. Birçok arkadaşımız, TÜİK istatistiklerinde yer alan, çalışmaya hazır olduğu hâlde iş bulamayan kitleyi verdi. Bunlar hazır ama işsiz rakamı içinde gözükmüyor, çünkü iş aramıyorlar. İşin öbür boyutu da budur. Nüfus artıyor ama insanlar iş gücü içerisinde yer almıyor. Sayın Bakanın rakamlarını bu çerçevede değerlendirirsek yani 2002 yılındaki yüzde 49,6’lık iş gücüne katılma oranını 2007 yılında da var sayarsak, 48,2 yerine 2002’nin iş gücüne katılma oranını esas alırsak, iş gücüne aşağı yukarı -işsiz sayısına- 1 milyon 200 bin civarında bir ilave daha yapmak gerekir Sayın Bakanım. Bu durumda sizin konuşmanızda verdiğiniz bütün rakamlar altüst olur. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkürler.

Sayın Korkmaz.

ESFENDER KORKMAZ (İstanbul) – Efendim teşekkür ederim.

Ben de, üç soru sormak istiyorum: Birisi, doğrudan yabancı sermayeyle ilgili. Şimdi, 2006 yılında 20 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye girişinden söz ediyor Sayın Bakan tebliğinde, sunuşunda. Şimdi, bu 20 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye girişinin acaba ne kadarı uzun vadeli, sıfırdan yatırım sermayesi olarak geldi, yani fabrika kurmak için sıfırdan teknoloji getirip yatırım yapmak için ne kadarı geldi bunun? Bunun ne kadarı özelleştirme için geldi 2006 yılı için yalnızca rica ediyorum? Ayrıca, bunun ne kadarı özel sektörden firma satın almak için geldi? Birinci sorunun A şıkkı bu.

Birinci sorunu B şıkkı, Türkiye’de yabancı sermayeye özelleştirilen kuruluşların, kamu kurumlarının özelleştirilen, bugüne kadar kâr transferi ne oldu? Bundan sonra potansiyel kâr transferi ne olabilir ve bunlar cari açığı ne kadar etkileyebilir?

İkinci soruma geliyorum. Şimdi, nominal faizlerin yine tek haneye düşürülmesi ifade ediliyor. Yalnız burada benim tereddüdüm, öğrenmek istediğim, şimdi biliyorsunuz sıcak para faiz oranlarının düşmesini engelliyor. 2006 yılının Mayıs, Haziranında bu dalgalanma sonucunda Merkez Bankası faiz oranlarını 4 puan artırdı. Şimdi, bu dönemde de bu 2007’deki dalgalanmada da faiz oranlarını çok fazla düşürme imkânı olmadı, bir defa 0,25 bir defa 0,50 düşürebildi. Şimdi sıcak paraya acaba ne gibi çözüm bulunacak. Yani, Türkiye’de 103 milyar dolara çıkan sıcak paranın ortaya getirdiği risk, kırılganlık varken, faizleri tek haneye düşürmek mümkün görülmüyor. O zaman siz sıcak paraya ne gibi bir çözüm düşünüyorsunuz, ikinci sorum bu.

Üçüncü sorum, şimdi, burada doğrudan doğruya memur maaşlarıyla ilgili bir oran ifade etmediniz. Ancak, öyle anlaşılıyor ki, enflasyonun yüzde 4’ü aşması hâlinde ikinci yılda, ikinci yarı yılda, memur maaşları tekrar artırılacak enflasyon kadar, öyle bir ibare var. Şimdi, yüksek dereceli memurları 2 artı 2 yani ortalama, yani 2 artı 2,1 ilk altı ay. İkinci altı ayda yüzde 2 verdiniz. Bu yüzde 4 etmez tabi. Yüzde 3,1 eder, çünkü yani birisini bir yıl için veriyorsunuz birisini altı ay için veriyorsunuz. Yüzde 4’ün yüzde 4’ünü de katarsak demek ki, 3,1 dolayında olur. Burada, tabii, bu ortalama devamlı kamuoyunu yanıltıyor. Burada siz bir ortalama çıkardınız mı?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Öztürk.

HARUN ÖZTÜRK (İzmir) – Sayın Başkan teşekkür ederim.

Aracılığınızla bende Sayın Bakana sormak istiyorum: Sayın Bakan konuşmasında kamu personel reformunu yapacaklarını söyledi. Kamu personel reformu talepleri daha 657 sayılı kanunun yürürlüğe girdiği 70’li yılların hemen başında başlamıştır. 1982-1992 yılları arasında Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğünde göreve yaptığım sırada, biz de sürekli personel reformuyla ilgili çalışmalar yaptık. Ancak, bugüne kadar gerçekleştirilemediği gibi gerçekleştirilse dahi daha yasalaşma aşamasında öngöreceğimiz yeni istisna ve kayırmalar dolayısıyla, yasalaştığı andan itibaren yeri reform taleplerini de beraberinde getirecektir. Çözümün onayladığımız uluslararası sözleşmeler çerçevesinde, memurlara grevli toplu sözleşme hakkını tanımadan geçtiğini düşünüyor musunuz? Memurların, memuriyete giriş, yükselme, nakil gibi temel konularının statü hukuku olarak bir yasayla düzenleyip, ücret dengesizliklerinin giderilmesi konusunu sendikalara bırakmanın soruna daha köklü çözüm getireceğini düşünüyor musunuz?

Yine, onayladığımız uluslararası sözleşmelerden doğan örgütlenme hakkını kullanarak sendika kuran emeklilerimizin sendikaları yargı tarafından yasal düzenleme olmadığı gerekçesiyle kapatılmaktadır. Anayasa’mızın 90’ıncı maddesi çerçevesinde onaylamış olduğumuz uluslararası sözleşmelere dayanarak, emeklilerimizin sendikal haklarının kullanabilecekleri konusunda benim bir tereddüdüm olmamakla birlikte, yargının tereddütlerini ortadan kaldıracak bir uyum yasası çıkarmayı düşünüyor musunuz?

Bir diğer sorum, memurlara işçilere yapılan yüzde 3 artı 3’lük zam reva görülmeyip yüzde 2 artı 2’lik zam uygun görüldüğüne göre, yüzde 1 artı 1’lik artışın bütçeye ne kadar yük getireceğini, 2008 bütçe dengelerini bozan bu ek yük miktarını öğrenmek istiyorum. Bu ek yükü memur, emekli, dul ve yetimlerde merak ediyorlar diye düşünüyorum.

Yine, 1 YTL’nin altında fazla çalışma ücreti yerine fazla çalışmayı kaldırıp, ek personel almayı ve bu suretle istihdama katkıda bulunmayı düşünmüyor musunuz?

Kamuoyuna takdim edildiği üzere, yirmi beş, otuz yıllık uzun bir vade de olumlu etkileri görülecek olan sosyal güvenlik reformunda IMF’le birlikte niçin aceleci davranıyorsunuz? Yoksa halka söyledikleriniz aksine, reform yasası çıkar çıkmaz çalışan ve emeklilere yükümlülükler getiren yükümler mi devreye girecek?

Bir diğer sorum, sosyal güvenlik açıklarının ortadan kaldırılması için tek çatı şart mıdır? Yoksa, tek çatı, sosyal güvenlik kurumlarına tabi olanların statü farklılıkları nedeniyle bir kaosa sürüklenmelerine yol açmaz mı? Amaç, sosyal güvenlik kurumları arasında eşitsizliklerin ortadan kaldırılması, primli sistemin yerleştirilmesi, norm ve standart birliğinin sağlanması ise, zaman içinde yeni kaoslara yol açmadan her üç kurumun,tek bakanın eş güdümünde tek çatıya zorlanmadan gerçekleştirilmesi mümkün değil mi?

Sosyal güvenlik kurumu açıklarını giderilmesinde, herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna tabi olmadan çalışan yaklaşık 11 milyon işçiden, hiç değilse tarım dışında çalışanları kayıt altına almayı düşünüyor musunuz? Tarım dışındaki kayıt dışı çalışanların sayısı yaklaşık 5 milyon kişidir. Bu sayının tamamını akşamdan sabaha kayıt altına almanın güç olduğunu elbette biz de kabul ediyoruz. Bugün yaklaşık 9 milyon SSK iştirakçisinden tahsil etmeye çalıştığımız prim geliriyle çarkı döndürmeye çalışıyoruz. 2006 yılı için 9 milyon aktif sigortalıdan 25,4 milyar YTL prim geliri tahsil ettik. Tarım dışında çalışan kayıt dışı istihdamdaki 5 milyon kişinin yarısını kayıt altına alabilirsek -bu toplam kayıt dışındakilerin yüzde 21’ini oluşturuyor- yaklaşık 7 milyar YTL ek birim geliri elde edebiliriz. 2006 yılında SSK’nın gelir gider farkı da 8,4 milyar YTL’dir. Bir diğer sorum…

BAŞKAN – Sayın Öztürk diğer arkadaşlara da soru sorma fırsatı bırakalım.

HARUN ÖZTÜRK (Devamla) – Bir soru.

Emeklilik, istifa ve ölüm nedenleriyle boşalan kadrolara yarısını geçmemek üzere atama yapmaya yetki veriliyor. Ayrıca bu yetersiz olursa, ilave 23.000 kadro verileceğini söylüyorsunuz. Bu uygulamayı kaç yıldır sürdürüyoruz? Uygulamaya başlandığı günden bu yana, yukarıdaki nedenlerden dolayı toplam kaç memur ve kamu görevlisi memuriyetten ayrıldı? Yerlerine ne kadar atama yaptık? Sonuçta toplam memur ve diğer kamu görevlisi sayısından ne kadar tasarruf sağlandı? Bu uygulamalarla ulaşmak istediğiniz bir memur ve diğer kamu görevlisi sayısı, hedefi var mı?

Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Sayın Öztrak.

FAİK ÖZTRAK (Tekirdağ) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

İzninizle Sayın Bakana aracılığınızla iki soru sormak istiyorum: Bunlardan birincisi, asgari geçim indiriminin 2008 yılındaki maliyeti nedir? Vergi iadesi düşüldükten sonra bütçe üzerinde bununla ilgili olarak ne kadar yük kalmaktadır?

İkinci soracağım soru elektrik zamlarının ertelenmesi. Elektrikte yapılan fiyat ayarlamalarının ertelenmesi sonucunda, son üç yılda elektriği üreten, dağıtan ileten kurumların bütçeye yükü ne olmuştur, sermaye transferi şeklinde, özelleştirme gelirlerinden verilen sermaye transferi şeklinde?

Ve son olarak, geçtiğimiz 2007 yılında BOTAŞ’ın vergi borcu ne kadar artmıştır, tahakkuk edip ödemediği vergi borcu ne kadar artmıştır? Bunun ne şekilde tahsili düşünülmektedir? Aslında bunlar vergi borcu, sermaye transferi adı altında gösterilen sübvansiyon olması gereken kalemler değil midir?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Ayhan.

EMİN HALUK AYHAN (Denizli) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Aracılığınızla Sayın Bakana iki soruda ben tevdi etmek istiyorum: Birincisi, özel sektörün yurt dışından borçlanmasının daha iyi takip ve analiz edilebilmesi için bir değer büyüklükleri klasifikasyonu var mı? Buradan amacım 50 milyar dolarak kadar kaç firma, 100 milyon dolara kadar kaç firma, 500 milyon dolara kaç firma gibi böyle bir klasifikasyon var mı? Bu, takibi açısından önemli.

İkincisi de, sektörel klasifikasyonu var mı? Elimizde buna ait bilgi var mı? Konuşuyoruz, detayını bilmemiz lazım.

Bir diğer soru, ham petrol ithalatını özelleştirmeden sonra aylık olarak takip edemez olduk. Kamu kurumlarındaki arkadaşlarla irtibatımızda -aradığımızda- eskisi gibi almakta güçlük çekiyoruz, bunun Türk Ticaret Kanunu’na göre bir sıkıntısı mı var? Aylık olarak bunu da takip etme imkânımız olacak mı?

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – Tabii var.

EMİN HALUK AYHAN (Devamla) – Geriden geliyor ama. Onu, anında diğer ithalat ihracat gibi detayını hemen öğrenebiliyor muyuz?

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – İleriden gelecek hâli yok yani, geriden gelecek tabii. Olacak ki ithalat, ondan sonra söyleyeceğiz.

EMİN HALUK AYHAN (Devamla) – Hayır Sayın Bakanım ithalat açıklandığı gün ham petrol ithalatının ne olduğunu kamuoyuna açıklayabiliyor muyuz? Bunu alamıyoruz. Onun için söylüyorum, yani bir yanlış anlama olmasın.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Yani  ithal rakamlarıyla birlikte

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – Açıklanır ama, o önce kalemleri yapılıyor ondan sonra topladıkları için…

EMİN HALUK AYHAN (Devamla) – Sayın Bakanım sıkıntı olmasa söylemem, var onun için söylüyorum.

EMİN HALUK AYHAN (Devamla) – Teşekkür ederim.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Bakan Bey’e gidiyordur, onun için söyledi.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – Ben şimdi usulünü söyleyeceğim size. Siz milletvekilisiniz artık yazdınız mı yazıyı size gelir.

EMİN HALUK AYHAN (Devamla) – O zamana kadar vakit geçiyor Sayın Bakanım sıkıntı olacak. Yazışma kolay bir iş değil.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Kırk beş gün süresi var filan. O uzun iş.

BAŞKAN – Evet buyurun Sayın Kutluata.

MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) – Sayın Bakan, Türkiye’ye yabancı sermaye adıyla gelen paralar bilindiği gibi bir sıcak para diye vasıflandırdığımız şekille geliyor. Bir tanesi de, işte, yorumunda itilafta olduğumuz kalıcı sermaye olarak geliyor. Kalıcı sermaye olarak gelişi üzerinde tartıştık, sıcak para olarak gelen paranın miktarı öyle zannediyorum ki, bugünkü mutlak rakamlar üzerinde bile ortaya çıkan fikir ayrılığının esas sebebi. Bu bakımdan sıcak parada, bu konuda Türkiye’de bir endişe de olduğuna göre , Merkez Bankası rezervlerinin bu iş için hazır tutulduğuna göre, ayrıca Türkiye’de son dönemde ortaya çıkan, IMF talebi olarak ortaya çıkmış olan rezervlerin daha da artırılması noktasındaki talebin altında özel sektör borçlarına da hazırlı olmak niyeti olduğu şeklinde bir de görüş var. Hepsini bir tarafa bırakıp, sizin, samimi olarak, şu husustaki kanaatinizi öğrenmek istiyorum: Sıcak para çıkışı şu veya bu sebepten hızlanırsa, bu 100 küsur milyar dolar paranın ne kadarına kadar bizim bu konuştuğumuz rakamları aynen konuşabiliriz? Ne zaman bu rakamlar anlamsız hâle gelir dengeler şaşar? Bu konudaki kanaatinizi gerçekten almak istiyorum, yani bizim endişemizle sizlerin rahatlığı arasındaki farkı da bu anlamda bir görmek istiyorum.

Allattin Bey’in konuşmasında ortaya çıktığı için soruyu size yöneltmenin daha yararlı olacağını düşünüyorum. Alaattin Bey söz içinde dedi ki: “Oyak’ın satılmasında ne mahsur var.” diye bir örnek vermiş oldu. Ben size bir örnek soracağım ve oradan bilginiz var mı? İlave bilgi isteyeceğim sizden lütfen? Mesela Denizbank diye bizim bir…

ALLAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – “Oyak Bank da satıldı.” dedim.

MÜNİR KUTLUATA (Devamla) – Hayır, hayır. Yani bir banka satılmasından söz ediyoruz. Ben daha mütevazı bir örnek vereceğim Alaattin Bey. “Denizbank” diye bir kamu bankamız satıldı. Bu bankayı alan sanayici bankayı yabancılara sattı, kara yolları arsasını aldı İstanbul’dan. O parayla mı aldı, o bizi ilgilendirmiyor, ama sonunda sattı. Yabancılara sattı.

Şimdi ihtisası denizcilik olan, adı “Denizbank” olan bir banka yabancıların eline gelmiş bir banka, Türkiye’de başka neler yapıyor bilmiyorum ama, benim bölgemde Sakarya’nın belirli köylerinde fındık bahçelerine çok cazip krediler dağıttı. Cazip dediğim faizi yüksek ama dönüm başına yüksek kredi miktarı takdir etmek suretiyle ve gerçekten insanlar kuyruğa girerek bu kredileri aldılar. Şimdi bu sene, arazi, şu anda, bu sene fındık mevsiminden sonra arazilerin Denizbanka devri safhası başlamıştır. Şimdi, böyle bir bankanın gidip de bir ücra köyde, ama mutlaka belirli köylerde, belirli yerlerde -bir başka yerden giderse vermiyor- icrai faaliyet etmesi, bazı özelleştirme adı altında yabancılara devirlerin mahsurlarına bir işaret midir? Aynı zamanda, bu bankacılık faaliyetleriyle bunun ilgisi nedir bunu anlayabilmiş değiliz. Dolayısıyla, bu tür satışlarda acaba Hükûmetin gözden kaçırdığı ilave avantajları mı vardır bu gelen kuruluşların ki, biraz fazla akın oldu? Bu örneğin çerçevesinde cevap verirseniz sevinirim efendim.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Eskişehir) – Tarım sektörüne daha fazla

MÜNİR KUTLUATA (Devamla) – Tarıma değil efendim, özellikle belirli, ama her fındık üreticisine değil, belirli yerler var. Oralardan göçler olmuş daha önce, o bölgelere Rum göçleri olmuş, o bölgelere gelip özellikle Denizbank fındık bahçesi satın alıyor. Eğer size ulaşmamışsa lütfen araştırın, eğer bilginiz varsa cevaplandırın.

Teşekkür ediyorum efendim.

BAŞKAN – Sayın Özyürek.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Yunan değil mi o şey.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Belçika sermayesi diye biliyorum.

MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Peki, zaten artık sermayenin milleti olmuyor. Herkes her tarafı ele geçiriyor da.

MÜNİR KUTLUATA (Sakarya) – Yunan ortaklığı ama olmasa da bir yabancı.

MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Evet, evet. Doğru. Bir Yunan ortaklığı var yani.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya) – Yunan ortaklığı.

MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Şimdi değerli arkadaşlarım benim sorularım çok kısa. Sayın Öztrak değindi: “Bu elektrik KİT’lerinin toplam açığıyla ilgili bir rakam verebilir misiniz?” diye. Ben de sormak istiyorum, çünkü, bir yetkili geçen gün 8 milyar dolarlık bir açıktan bahsetti, bu çok iddialı geldi bana, mübalağlı geldi. Bir de bu elektrik zammı yapılacak mı? Yapılacaksa ne zaman yapılacak? Miktarı ne olacak? Bu bütçe dengeleri açısında da önemli olduğu için herhâlde artık bir karar vermiş olmanız gerekir diye düşünüyorum.

Şimdi, gene akaryakıtta ve sigarada ÖTV’nin artırılacağına dair çeşitli açıklamalar duyduk. Bunlar gene bütçe dengesi açısından önemli. Ne kadar olacak?

Sayın Şimşek, Hazineden sorumlu Bakanın bir açıklaması oldu, diyor ki, sizin tekstilde filan yaptığınız KDV indirimlerini kastederek “Yanlış olmuştur bu KDV indirimleri. İstihdamın üzerindeki yükleri indirmek daha doğru olurdu.” diyor. Bir eleştirisi var. Buna katılıyor musunuz? 

Bir diğer nokta, Sayın Çağlayan bir açıklama yaptı Muş’ta, herhâlde memleketi, orada diyor ki: “2008 başından itibaren SSK primleri 5 puan indirilecektir.” diyor. Mehmet Şimşek diyor ki: “Bugün olanağımız yok, SSK primlerini indiremeyiz ama istihdamın üzerindeki idari yükleri indireceğiz.” diyor. İdari yükten kasıt nedir onu da…

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – “Şimdilik indirmeyeceğiz” dedi.

MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Hayır “idari yük” ne, onu anlayabilmiş değilim. Bu 5 puanlık indirim konusunda siz ne düşünüyorsunuz? Ne zaman yapacaksınız?

BAŞKAN – Evet Sayın Kaplan.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Sayın Başkan Teşekkür ederim.

Sorularımın bir kısmı soruldu SSK primiyle ilgili. Sayın Özyürek demin sordular, aynı şeyi bende soracaktım.

Özelleştirme hedefi içinde Halkbank, Tekel, Pektim dışında neleri satmayı düşünüyor Hükûmet? Büyük rakamlı satış objeleri neler olabilir?

Suya, elektriğe, akaryakıta, petrole zam hedefi nedir? Ve ÖTV’lerinde -aynı soru tekrar geldi- ne tür bir artırma düşünülüyor?

Dolaylı vergi hedefi olan 114,5 milyar üzeri bir hedef düşünülüyor mu?

Dış şoklara karşı veya sınır ötesi operasyon durumunda bütçeyi denkleştirmek için güvenlik harcamalarının tahmini konusunda bir fikir var mıdır?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tazminatları nedeniyle ödenen -Maliye hazinesinden ödenen- milyarlarca liranın, vergilerimizin, bunun sorumlusu olan kişilere -işkencecilere- rücu edilmesi yönünde Maliye hazinesinin dava açma gibi bir düşüncesi var mıdır, gelir sağlamak açısından?

Bölgesel dengesizliğin giderilmesi konusunda -ki sunuşta rastlamadım ama- Avrupa Birliğiyle ortak bir çalışma yapılıyor mu? Avrupa Birliği fonlarından karşılıksız ve vadeli olanlar hangisi? Yine, Avrupa bankasından karşılıksız hibe olarak gelen bir gelir var mıdır bu varsa neden bu bütçe rakamları içinde yer almamıştır?

En son sıcak para akışıyla ilgili, Hasankeyf’i sular altında bırakacak Ilısu Barajı için ne kadar sıcak para girişi öngörülüyor?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Evet Sayın Aslanoğlu.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya) – Sayın Bakanım çok kısa ve net soracağım: Teşvik yasası içinize siniyor mu? Bu yasayı değiştirecek misiniz? Özellikle yerli üreticileri korumak adına, ülkenin millî ekonomisini korumak adına bu yasa değişecek mi?

İki, bir yıldır ödenmeyen teşvik yasasına göre, elektrik bedellerini mahsup edecek misin? Bu insanlara paralarını ödetecek misiniz?

Üç, belediyeler arasındaki farklılığı ortadan kaldıracak mısınız? Büyükşehir belediyeleriyle nüfusu daha çok olan belediyeler arasında farklılık ortadan kalkacak mı?

Dört, emekliler arasındaki çok farklı olan ve geçinemeyen emeklileri biraz daha düşünecek misiniz?

Yabancılara uygulanan menkul sermaye iradı yani onlardan vergi alınmamayı, yani onlardan vergi alınmamayı, bu sene kaldırmayı düşünüyor musunuz, vergi almayı, onların faizlerine vergi salmayı?

Beş, vergi borcu olanlardan vergiyi almak Maliyenin en tabii hakkıdır. Mutlaka kimin vergi borcu varsa bu ülkeye vergisini ödemelidir, ama bilin ki, bu son uygulamanızla bankalarda haczettiğiniz insanlara tüm piyasa kredileri kesildi, çok zor duruma düştüler. Bunları daha önce, bu insanları çağırıp bu uygulamayı belli bir taksitlendirme yapıp, yani direkt haciz uygulamadan daha barışçıl bir şekilde yapmayı denemediniz. Ama birçok firma -çalışan, şu anda istihdam yaratan firma- piyasa kredileri kesilmiştir ve tüm bankalarda kredilerini geri çağırmıştır. Takdire sunuyorum, sizlere sunuyorum.

Son sorum, uzun vadeli finansmanı özendirmek amacıyla, Türkiye’deki bankaların ve yabancı bankaların özellikle uzun vadeli finansman vermeleri açısından -yani beş yıl ve daha fazla-1+ “yatırım finansmanı” tüketim finansmanı demiyorum -Türkiye’de tüketici kredileri yaklaşık son beş yılda geldiği seviye 85 milyar TL’dir, çok yüksek rakamlara ulaşmıştır ve bu krediler biliyorsunuz pahalı krediler çok önemli özellikle kredi kartı yani kredi, kredi kartlarının faizleri hâlâ Türkiye’de bir yaradır- Acaba uzun vadeli finansman yapan kurumlara, özellikle finans kesimine, uzun vadeli finansmanı teşvik etmek amacıyla kaynak kullanım destekleme fonu veya munzam karşılıklardan belli indirimler yaparak uzun vadeli finansmanı teşvik edecek misiniz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Büyükkaya

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Aracılığınızla Sayın Bakanıma borçlarla ilgili bir soru sormak istiyorum. Türkiye’nin bugüne kadar gelen borçları biliyoruz ki geçmişten gelen borçlar. Ancak, belki, bu konunun açıklığa kavuşturulması bakımından son beş yılda nominal olarak, yani borcun çevrilmesi değil yeniden borçlanma ihtiyacı duyularak tekrar mevcudun dışında borçlanılan rakam ne kadardır? Net olarak soruyorum, çünkü bazı yıllar negatife döndü bazı yıllar pozitif olabilir. Net olarak ne kadardır? Bu rakamın bilinmesi sanıyorum ki, Hükûmetimizin performansı açısında da önemli bir kriter olacaktır, çünkü… Yani, bir fıkra vardı ama bu kadarı kâfi sanıyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Değerli arkadaşlar, sorular da tamamlandı.

Sayın Bakan, şu ana kadar ortaya konan görüş ve eleştirilere ve sorulara cevap vermek üzere size söz veriyorum. Süreniz kırk dakika. Cevaplanamayan soruları da yazılı olarak iletmenizi talep ediyoruz.

Buyurun.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN  (Eskişehir) – Sayın Başkan, önce çok teşekkür ediyorum söz verdiğiniz için.

Sayın Başkan, değerli üyeler; ben de sözlerime başlarken -bütçe sunum konuşmamda söyledim ama, tabii, acımız çok büyük olduğu için ve hepimizin canını yaktığı için, bize çile çektirdiği için tekrar etmek mecburiyetindeyim- şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum ve bütün Türk milletine, yakınlarına başsağlığı diliyorum, yaralılara da acil şifa diliyorum. Bu arada, idrak etmiş olduğumuz Cumhuriyet Bayramı’nı da kutluyorum.

Değerli arkadaşlar, Plan Bütçe Komisyonu, daha önce de birçok defalar dile getirdik bu çatı altında, özelliği olan bir Komisyondur ve teknik tarafı daha ağır basan bir Komisyondur. Bu Komisyona da hep seçkin arkadaşlar gelirler ve görüşlerinden, önerilerinden bizler istifade ederiz her zaman. Tabii, burada bir tarafta İktidar milletvekilleri bir tarafta muhalefet milletvekilleri var. Muhalefet milletvekilleri hâliyle bazı şeyleri tenkit edeceklerdir, kritik edeceklerdir. Bu tabii bir hakkıdır muhalefetin. İktidar milletvekillerimiz de gerçekleri anlatmak için gayret sarf edeceklerdir. Bu çatı altında da devamlı surette, en önemli, ülkenin bütçesi gelir bir defa. İşte, biraz önce hep geneli üzerinde oldu. Bundan sonra da kısımlar üzerinde olacak. Her bir birimin bütçeleri, bakanlar gelecek huzurunuza, onlara hesaplarını soracaksınız, öğrenmek istediklerinizi öğreneceksiniz, tenkit edeceksiniz, onlar kendilerini anlatacaklar. Bu şekilde gidecek. Ama neticede buradan Türk milleti kazançlı çıkacaktır. Neden Türk milleti kazançlı çıkacak? Hepimizin bir seçilme gayesi var. Bu millet hepimize rey vermiş, gelmişiz buraya. Peki, bizim vazifemiz ne? İktidarıyla, muhalefetiyle bu milletin refah seviyesini yükseltmektir. Daha iyi günler yaşatmaktır bu millete. Onun için hepimiz gayret sarf edeceğiz. Bu milletin ihtiyacı olan bütçeyi çıkaracağız, ihtiyacı olan kanunları çıkaracağız, problemlerini çözeceğiz. Bu şekilde bir anlayış havası içerisinde gidecektir. Dolayısıyla, burada yapılan ve sizin yaptığınız, sabahtan beri yapmış olduğunuz değerli konuşmalardan dolayı, ben, hepinize, ayrı ayrı teşekkür etmek istiyorum ve bunları da mümkün mertebe dikkatli şekilde dinlemeye de gayret sarf ettim. Katıldığım birçok konu oldu. Katılmadığım, şimdi biraz sonra cevaplandıracağım konular olacak. Ama neticede, dediğim gibi, elbirliğiyle, muhalefet olarak, iktidar olarak, Türk milletinin 2008 yılı bütçesini daha iyi bir şekilde hazırlayıp Türk milletinin hizmetine sunacağız. Gayemiz bu ve bundan da Türk milletinin fayda görmesi lazım, kazançlı çıkması lazım. Kazançlı çıkması için ne olması lazım? Kazançlı çıkması için bu senenin başında, 2007’nin sonunda herkesin cebine ne para giriyor, 2008 yılının sonunda ne para giriyor? Yani, kişi başına düşen gayri safi millî hasıla artıyor mu, artmıyor mu? Kesin ona bakmak lazım. Halkın anlayacağı şey bu. Kardeşim, benim cebime ne para giriyor? Para azaldı. “O zaman kusura bakma, sen beni kötü yönettin.” Para arttı. “Valla iyi yönettin, güzel, devam o zaman.” Şimdi, halk da bunun en iyi tespit edeni, en iyi değerlendireni, en iyi not vereni, oy vereni. Bakıyor, “devam” yahut da “tamam kardeşim, sen böyle dur” diyor. Bunu yaşadık biz, millet olarak yaşadık.

Değerli arkadaşlar, bakınız, şimdi etrafımızda birçok devlet var, birçok millet var. Bu devletlerin her biri kendi ülkesinin gayri safi millî hasılasını daha fazla nasıl artırabilir onun peşinde. Eğer Yunanistan’ın gayri safi millî hasılası kişi başına düşen 20 bin doların üstündeyse. Diyor ki: “Ben vazifemi yaptım.” Almanya’nınki 30 bin dolarsa veya 35 bin dolarsa, “çok iyi” diyoruz. Ama Türkiye’ninki 2.500 dolarsa, “ooo, çok gerilerdeyiz.” Onun için ne yapacağız? Sürekli olarak, elbirliğiyle, birbirimizi tenkit edeceğiz, birbirimizi sorgulayacağız ama neticede elbirliğiyle bu milletin refah seviyesini yükselteceğiz. Yüzünü güldüreceğiz yani. Milletin yüzünü güldürmemiz lazım. Tabii, milletin yüzünü güldürdüğümüz zaman nasıl oluyoruz biz? Güçlü ekonomiye sahip oluyoruz. Yani, daha iyi imkânlara sahip bir ülke oluyoruz. Daha iyi imkânlara sahip olan ülkenin her şeyi değişik oluyor. Ayakları yere basan bir ülkenin sesi de gür çıkıyor, hangi işi isterse de o işin altından kalkıyor. Aksi takdirde, başkalarının kapısına kul, köle oluyor. Şimdi düşünün: 1999-2000 veyahut daha önceki senelerde kriz üstüne kriz. İkide bir kriz. Ekonomik krizden bahsediyorum. İkide bir kriz, ikide bir pat dolar ne olmuş, iki misli fiyat artmış. 1994 yılına bakıyoruz, 16 liraydı dolar, bir günde 40 liraya çıktı. Ben yaşadım onları. Ben özel sektörden gelen bir bakanım. Ben bunları yaşayarak geldim. Yaşamanın şeyi başka, kitap okumaya benzemiyor bu. Bir günde şirketler battı, birçok şirket battı arkadaşlar. Oturduğu yerde adam… Akşam yattı, sabah kalktı, şirketi batmış. Çünkü, dövizle borçlu. Bir bakıyor ki, döviz almış, gitmiş. Türk lirasından alacaklı, alacağı minnacık bir şey kalmış. Mevlüt Bey de bankacıydı. Bilir bunları.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya) – Evet.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Sayın Bakan, başka bilen yok mu? Bir tek Mevlüt Bey mi biliyor?

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN  (Eskişehir) – Var, var. Olmaz olur mu? Hepinize benim saygım var. Hepinizin var da… Hatırlıyorum Mevlüt Beyi de ondan. Bankacıydı yani, ondan. Yoksa, katiyen öyle bir şey yok.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya) – Halil Bey de vardı.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN  (Eskişehir) –  Vardır.

Değerli arkadaşlar, peki, bu ikide bir, on senede bir, beş senede bir krizler… 2000-2001 krizleri. 2000-2001 krizlerinde, yani, başımıza gelmedik kalmadı. Bakın, ben size şimdi söyleyeyim. Büyüme, hani “büyüme büyüme” diyoruz ya, büyüme 1999 yılında eksi 6,1 olmuş. Eksi… Küçülmüşüz yani. Yine 2001 yılında eksi 9,5 olmuş. Yani, cumhuriyet tarihinin en büyük küçülmesi. O zaman, bunlar nereden geliyor, bunların sebebi nedir, bunları nasıl kaldırabiliriz ve ülkemizi o uçurumun kenarına gelmiş ekonomiyi nasıl kurtarabiliriz? Biz ilk AK Parti Hükûmetleri olarak geldiğimiz zaman, elimizde böyle bir miras vardı. Şimdi, biz bir şey yaptık, kendi kendimize bazı hedefler koyduk. Dedik ki: Bunların birinci sebebi bu bütçe açıklarından kaynaklanıyor. O zaman bizim ne yapmamız lazım? Mali disipline riayet etmemiz lazım. Yani, bütçe açıklarını düşürmemiz lazım. Bütçe açıkları olduğu müddetçe bu işler başımıza devamlı gelecek.

İkincisi, Türkiye’nin birtakım yapısal reformlara ihtiyacı vardı. Yapılamamış, gecikmiş reformlara ihtiyacı vardı. Eski meclisler yapamamış bu reformları. Bu reformları yapamamışlar. Neden? Devamlı surette popülist politikalar takip edilmiş. Yani, öyle politikalar takip edilmiş ki, adamı 35-40 yaşında emekli yapmışlar. Yazık, günah. 40 yaşında emekli, emekli ordusu. Ondan sonra o emeklilere nasıl maaş yetiştireceğiz, onun peşinde dolaşıyoruz. Sosyal güvenlik açıkları bugün 37 milyar YTL’dir. O günkü politikaların bize getirdiği yük bu. Çünkü, bir karar alıyorsun, yirmi sene sonra çıkıyor onun sıkıntısı. O zaman, bu yapısal reformları yapmamız lazım dedik. Onun için bankacılık reformu yaptık, efendime söyleyeyim hukuk reformu yaptık, Avrupa Birliğine uyum yasalarını çıkardık, vergi reformu yaptık, sosyal güvenlik reformunu yapıyoruz. Şimdi sosyal güvenlik reformu acaba niçin yapılıyor, ne kadar getiriyor? Eğer o reformu yapamazsak, Türk milleti bizi hiç affetmez. İktidarıyla, muhalefetiyle bu millet bu Parlamentoyu, vekilleri affetmez. Ben illa bir iktidar,. illa bir muhalefet demiyorum. O şeyi muhakkak surette yapmamız lazım. Neden? Eski yapılmış yanlışlıkları biraz olsun düzeltmemiz lazım. Yoksa, tamamını yine düzeltemiyoruz.

Üçüncüsü, enflasyon bizde çok büyük bir sıkıntıdır. Onu nasıl, nasıl düşürmemiz lazım. Ve buna benzer özelleştirme, şu, bu var ama bu ana temel hedefleri koyup, bunun üzerine gittik arkadaş.

Bakınız, şimdi bu bütçenin açığından falan bahsediliyor ya, bütçe açığı biz geldiğimizde 40 milyar YTL’ydi. Yani, öyle bir bütçe aldık ve gayri safi millî hasılaya oranı bütçe açığının ki, bütün ülkelerde öyle ölçülür bunlar, sizler çok daha iyi bilirsiniz, 14,6’ydı. Şimdi bunun bir de Maastricht kriterleri var. Avrupa Birliği kriter koymuş. Ekonomik kriterler koymuş. Kriterde diyor ki: “Yüzde 3’ü aşamaz.” Güzel bir kriter esasında. Hani, sürekli olarak o kritere bizim uymamız… Uysak… Uymamız şart ama. Biz bunu yüzde 1’in altına indirdik 2006’da. Ha, bu yüzde 1’in altını görünce çok güzel, hep daha da alta istiyor, daha da ileri istiyor ama her zaman da o olmuyor. Dışarıdan şok oluyor, o oluyor, bu oluyor. Yahut da ekonominin gidişatında bazı şeyler oluyor. Satışlar azalıyor, vergiler azalıyor, vergi topladın mı vergiler çoğalıyor ona göre. Ama, biz, bunu, 2007 yılında, bu yıl, çok şikâyet edilen yılda,  bizim zaten hedefimiz yine buradan çıkardığımız bütçeye göre, geçen sene bu zamanlar getirdik, 16,8 milyar YTL açığımız olacak dedik. Ona göre siz onayladınız, kabul ettiniz burada geçen sene. Efendime söyleyeyim, şimdi, onun da altında bir performans yakalayacağımızı tahmin ediyoruz. Bu fena bir şey değil yani. Nereden nereye… Kızıyorlar ama. Nereden nereye işte, bu.

Enflasyona gelince, bakın, şimdi, arkadaşlarımız konuşuyor da, onların dönemini ben söylüyorum. İşte, beyefendi DSP. MHP var, ANAP yok. 1999 yılında enflasyon 68,8, 2000’de 39’a inmiş, 2001’de 68,5’a çıkmış, 2002’de 30 olmuş. Devam etseydiler, yine böyle inip çıkıyor ya…

Şimdi, tabii, burada, değerli arkadaşlar, Türk milletinin geleceği, yani, hepimizin evladının geleceği söz konusu. Bizim yapmamız gereken sürdürülebilir büyümeyi sağlamaktı. Sürdürülebilir büyümeyi Türk milleti yakaladığı zaman… Ki, ben onu yakaladığına inanıyorum. Çünkü, 22 çeyrektir, cumhuriyet tarihinde ilk defa büyüme gösteriliyor. Bu sürdürülebilir büyüme, hani çok yüksekler değil, Çin gibi, Hindistan gibi, falan değil ama, makul bir büyümeyle sürekli gidersek, 2.500 dolar, işte, gide gide artıyor. İşte, 7.000 dolar, 8.000 dolar, 10.000 doları aştığımız günleri hep beraber göreceğiz inşallah. Yani, bu ne demektir? Türk milletinin alım gücü artıyor, harcama gücü artıyor, tasarrufu artacak, Türkiye için iyi bir şey. O zaman Türkiye’nin sesi falan daha da fazla çıkar. Ona göre. Şimdi Avrupa Birliğine bizi almaları için 99 tane şart koyuyorlar ya önümüze. O zaman bak bakalım biz ilerleyelim de “Ne zaman geleceksiniz?” diyorlar mı, demiyorlar mı? Şimdi sürdürülebilir büyüme şu: 2003’den önceki on seneye baktığımız zaman, bir büyüme, bir küçülme, bir durma falan derken, yüzde 2,5 büyümüşüz ortalama. Yani, az gittik, çok gittik, dere tepe düz gittik. Bir çuvaldız boyu yol gittik. İşte, bir milletin ekonomik hayatında en büyük sıkıntılardan bir tanesi. Nedir? Fluctuationun, volatilitynin çok olduğu, yani, inme, çıkma, böyle şeyler, hareketler çok oluyor.  Ama düz bir çizgi hâlinde yakalayabilirsek bu sürdürülebilir büyümeyi, o zaman Türkiye devamlı ileri gidecek, devamlı büyüyecek, devamlı gelir düzeyi artacak. Bunun manası, bütçe açığı da daha az olur, belki bütçe fazlasıyla karşılaşır, başka sıkıntıları olmaz. Her yerde daha iyi olur. İşte, bahsediyorlar, falan bölgemizde şu vardı da, bu yoktu da, falan… En fazla harcamayı KÖYDES’te Diyarbakır’a yaptık. En fazla harcamayı. Bir numara. Diğer harcama alanlarımızda da böyle. Güneydoğu’ya o kadar fazla harcıyoruz ve Doğuya o kadar fazla harcıyoruz ve teşvik de veriyoruz ki, yani, bize, vatanımızın her bir köşesi bizim için aynı. İster Hakkâri, ister İzmir, ister Edirne. Hiç fark etmez ve bu duygu ve düşünceyle hareket ediyoruz. Biz Hükûmetimiz olarak böyle hareket ediyoruz, bizim dışımızdaki hangi hükûmet olursa, böyle hareket edeceğine de eminiz biz. Yani, Türk milleti devamlı surette vatanına çok düşkündür, vatanı için her şeyi verir ve vatanının her köşesine de aynı gözle bakar. Bunu hepimizin bilmesi lazım. Yani, bunu sadece bizim Hükûmetimiz, biz yapıyoruz ama bizden başka hangi hükûmet olsa bunu yapar. Ona da inanıyoruz. O bakımdan, vatanımızın, işte, sınır ötesi harekâtı olacak, teröristlere karşı harekâtı olacak, şu olacak… Bütçede ne olur? Valla, bütçede hiç sınır yok arkadaş. Ben size söyleyeyim. Vatan mevzubahisse, gerisi teferruat. Bunun da böyle bilinmesi lazım. Biz ölçümüzü biliriz, hesabımızı biliriz, kitabımızı biliriz. Fakat “vatan” dedin mi de, tamam, gerisi teferruat. Durumumuz budur.

Değerli arkadaşlar, değerli üyeler; şimdi, tabii, bu enflasyonun düşürülmesi fevkalade önemli, bu sürdürülebilir büyümenin yapılması fevkalade önemli. Ama bunları yapmak için de mali disiplin fevkalade önemli. Mali disiplin. Biz, 2003’te de, 2005’te de, 2007’de de, 2008’de de mali disiplini uyguluyoruz ve Türk milleti olarak, 2088’de bile, 2008 değil 2088’de bile mali disiplini uygulamamız lazım. İki şeye çok dikkat etmemiz lazım. Mali disipline uymamız lazım, yapısal reformlara devam etmemiz lazım. Türkiye’nin çıkış noktası bu. Yoksa, IMF gelmiş, IMF gitmiş, o gelmiş, bu gitmiş. Valla hiç mühim değil. Biz kendi hesabımızı kendimiz bilmezsek hiç kimse bize acımaz. Bunu bilmemiz lazım. Yoksa, on senede bir, beş senede bir IMF’nin kapısına gidip “aman bize para verir misin?” diye biz yalvaracağız. Bundan önce öyle oldu. Hatırlayın o yılları. Çarşaf çarşaf gazetelerde “IMF bize on milyar dolar vermezse yandık.” “IMF bize 5 milyar dolar vermezse yandık.” “Aman ne olur ver.” Ne niyet mektupları var. Neler, neler… E şimdi çok şükür o günlerden bugünlere geldik. O günlerden bugünlere geldik. Şimdi ihracatımız artıyor. “İthalatımız daha fazla artmış” diyeceksiniz. Onu niye saymıyorsun? İkide bir onu diyorsunuz da, onu da saymamız lazım. Çünkü ben inanıyorum ki, sürdürülemeyen cari açık büyük bir risktir. Ama onu sürdürebilmenin yollarını aramamız lazım. Nedir yolları? Şimdi, bizden petrol çıkmıyor. Petrol 30 milyar dolar değil, 40 milyar dolar da olsa ödeyeceğiz.Başka çaremiz var mı? Yok. Ödeyeceğiz bunu. O zaman o bir şey değil. Ama şu oldu da, bu oldu da değil. Madem ki bizim, daha da fazla harcayacağız. Gittikçe, madem ki, ekonomi ilerliyor, daha fazla harcayacağız. Bizde var bir Tüpraş var rafineri. İspanya’ya gidin, iki tane Tüpraş var. Bizden nüfusu çok daha az. Onlar tahmin ediyorum 40 milyon falan. Orada iki tane Tüpraş gibi tesis var. Dolayısıyla, ihtiyacımız artacak. Ama bizim başka önlemler almamız lazım. Nedir o önlemler? O önlemler şu: En fazla şimdi bizim açığımız nedir? Ticaret açığımız var. Ticaret açığımızda da ara malları var. Ara malları, biz üretememekten dolayı ithal edilmiyor, dışarıdan daha ucuz geldiği için ithal ediliyor. O zaman bizim kendi üretimimizin maliyetlerini bizim düşürmemiz lazım. Maliyetlerini düşürecek, verimliliği artıracak hareketler yapmamız lazım.

Şimdi bizim KOBİ’lerimiz var. KOBİ’lerimiz bizim büyük bir güç. Onları biz örgütlemeye çalışıyoruz, onlara biz teknik yardım vermeye çalışıyoruz, hatta, onları kredilerle desteklemeye çalışıyoruz. Bunu biraz daha fazla yapacağız ve yeni teknoloji, ileri teknoloji, katma değeri yüksek olan ürünlere geçişini sağlamak için de ar-geye teşvik vermemiz lazım. Yakında onlarla ilgili kanun huzurunuza geliyor. Hazırladık, Hükûmette. Şimdi bu bütçe dolayısıyla gelmiyor ama gelecek. O gelecek. Dolayısıyla, bizim bir defa gelişmek için üretimi artırmamız lazım. Üretimi artırmak için yatırımı artırmak lazım. Yatırımı artırabilmemiz için yatırım ortamını iyileştirmemiz lazım. Şimdi bizim yatırımlarımız… Bakınız, biz sürekli olarak bu yapısal reformlar da bunu destekliyor tabii. Daha hesap verebilir oluyorsunuz, daha şeffaf olabiliyorsunuz, bürokratik engeller daha azalabiliyor. Şimdi bir iki günde şirket kurulabiliyor. Efendim, herkes istediği yere yatırım yapabiliyor, kimse kimseden izin almak mecburiyetinde değil. Öyle olunca da yatırımlarımız 2002 yılında 59 milyar YTL’ymiş, şimdi 2007’de 157 milyar YTL’ye çıkmış ve bunun da yüzde 80-85’ini özel sektör yapıyor. Yani, ülkeyi bir bütün, ekonomiyi bir bütün olarak düşünmemiz icap ediyor. Yoksa, kamu yatırımlarını azaltın, çoğaltın falan değil. Kamu yatırımlarına da baktığımızda, yine bende bir rakam var,Türkiye’nin kamu yatırımları 4,1 olmuş. Bütün euro bölgesi, Avrupa Birliği 27 ülkesinden çok daha fazla kamudaki yatırımımız. ABD’den fazla, Japonya’dan fazla. Yani, yüzde bakımından, gayri safi millî hasıla yüzdesi bakımından. Yoksa, nominal olarak değil tabii. Ama yüzde olarak baktığımız zaman, biz onlardan daha fazla yatırım yapıyoruz. Dolayısıyla, çok fazla “aman yatırım yapamıyor kamu” diye çok fazla da şey yapmanın âlemi yok yani “aman az kaldı, şöyle yapıldı, böyle yapıldı” diye. Rakamlar ortada. İşte, OECD ülkesi yayınlıyor bunları, hepsini yayınlıyor.

Değerli arkadaşlar, dolayısıyla, bizim bir şeye dikkat etmemiz lazım. O da nedir? Yatırım ortamını iyileştirip üretimi artırmaya, daha fazla üretim, daha kaliteli üretim, daha ucuz ve daha verimli bir yatırıma gitmemiz lazım. Ha, Türkiye’de verimsiz yatırımlar var bir de. Türkiye’de verimsiz yatırımlar… Bunlar da “ben şeyime devam edeyim, yoksa dükkanı kaparım, fabrikayı kaparım.” E, kardeşim, sağdan soldan vergileri topluyoruz da, sana mı vereceğim ben yani. Senin verimsiz yatırımını mı destekleyeceğim ben devamlı. Ona da ver, buna da ver. Nereye ver? Bu milletten topladığımızı, ondan sonra, verimsiz yatırımları ayakta tutmak için ona ver, şuna ver, buna ver. Yok öyle numara. Arkadaş, eğer bir gelişme yaptıysa, bir istihdam artışı sağladıysa… Bana geldi geçenlerde. “Sayın Bakanım, anahtarı veririm.” dedi. Aman dedim, anahtarı hiç bana verme, istediğin yere götür ver. Kapatacaksan da kapat. Yatırım yaptın mı? “Yapmadım.” Efendime söyleyeyim, kaliteyi artırdın mı? “Artırmadım.” Yeni bir şey getirdin mi? “Getirmedim.” İstihdamı artırdın mı? Yok bir şey. Peki, senin rakiplerin var, onlara üstün gelebilmek için neler yaptın? Valla, aynı da söylüyor. “Hiçbir şey yapmadım.” Eee… Benden… “Bana 60 milyon dolar verirsen, bir teşvikle ayakta kalırım, yoksa kapatırım.” Hemen kardeşim kapat dedim. Kusura bakma. Türk milleti sırtında verimsiz yatırımları taşıyacak lükste, zenginlikte değil arkadaşlar. Bunlara bizim çok fazla dikkat etmemiz lazım.

Tabii, şimdi, Türkiye’nin daha önce de söylediğim gibi, değerli arkadaşlar, petrolü yok. Petrolü var, tak diye çıkarıyor petrolü, dışarıdan hiç petrol almıyor. Oh ne güzel. Hani öyle bir şey olsa. Ama bizde yok. Bizim şimdi bütçemizin sağlıklı geliri vergi. Başka bir şey yok. Şimdi ben bunu bir kere söylemiştim, karikatür yapmışlar, vergi mükellefi diyor, hepsinin kafasına petrol kuyusu yapmışlar, onlarda dolaşıyoruz. Bizim mükelleflerimiz var dedik. Böyle şeylerle de zaman zaman karşılaşıyoruz. Ama gerçek bu. Biz bu vergileri toplayacağız ama vergileri toplayabilmek için büyüyen ekonomiyi sağlamamız lazım. Büyüyen ekonomiden herkes kazanıyor. Vatandaş da kazanıyor, devlet de kazanıyor. O bakımdan, birinci şart ekonomiyi büyütmek, bu arada sağlıklı vergi gelirleriyle de devletin masraflarını karşılamak. “Ben masraf yaparım.” Valla işte yaparsın ama paran yok. “Borç alırım.” Alırsın, işte, ondan sonra, borç al, al, al… Şimdi ödediğimiz faizler, bizim bu sene ödeyeceğimiz faizler 49 milyar YTL. Yani, bütçemizin bir numaralı kalemi faizdir. Bunu ister tenkit edin, ister buna çare bulmak için uğraşın. Ne yaparsanız yapın ama gerçek 2007 yılında Türk milleti 49 milyar YTL faiz ödüyor. Düşünün arkadaşlar, bu faizi ödemese bu millet neler yapılmaz? O zaman bu faizi nasıl düşürebiliri bizim çalışmamız lazım. Onun için uğraşıyoruz. Onun için uğraşma, onun için şu ülke riskini düşürmemiz lazım bizim. Ülke riskini biz düşüremezsek, yani, mali disipline gerektiği şekilde riayet edemezsek, bu faizlerle gitmez bu iş arkadaşlar. Ben size söyleyeyim. Onun için…

Zaman zaman, işte… Merkez Bankası bizde bağımsızdır. Para politikasını Merkez Bankası tayin eder. Bizde Merkez Bankasının bağımsızlığına kim ne derse desin, kim ne ilan verirse versin Merkez Bankasının bağımsızlığına gözümüz gibi bakarız. Çünkü, işin doğrusu bu. Yani, siyasetçinin işine gelmez, onun işine gelmez, bunun işine gelmez belki ama doğrusu bu. Başka çare yok. Merkez Bankası bağımsız olacak. Merkez Bankası bağımsız olduğu zaman, bakınız, kurlarla ilgili, bizde kur, dalgalı kur sistemi. Şimdi bu dalgalı kur sistemi olmadığı zaman, baktık, inceledik, kriz çıkan ülkelerde, ekonomik kriz çıkan ülkelerin yüzde 90’ında sabit kur var. Çünkü, ülkede hem döviz yok hem ucuz ucuz döviz satıyorsun. Sabitlemişsin dövizi. Herkesin işine geliyor. Böyle bir sürü şey çıkıyor aradan. İstifade eden adamlar çıkıyor. Olmaz. Dalgalı kur. Efendim, faizlere Merkez Bankası bakar, kurlar da piyasada olgunlaşır. Piyasada “Bu kur düşük.” O zaman ver parayı, al doları göreyim. Madem çok düşükse, inanıyorsan ona. Al, dolar al. Düşük, çok düşük. Türk lirası kuvvetli. Dolara dön. İleride nasıl olsa senin dediğin çıkar, haklıysan eğer, ama kimse ona cesaret edemiyor, o zaman piyasanın dediği olur arkadaş. Ha, şimdi, bazıları kızıyor, şimdi bazen o ithalatçılar sevinçten dört köşe, bazen de o yükseliyor ihracatçılar sevinçten dört köşe, ama piyasa neyse o olacak, buna uyacağız, başka çaresi yok. Ama o faizlerin düşmesi için de gerekeni yapacağız. Nedir gereken? Enflasyonu düşürmek mecburiyetindeyiz. Enflasyonun düştüğü, ülke riskinin düştüğü, ekonominin güçlendiği yerde faizler de düşüyor. Geldi bana Belçika Maliye Bakanı, dedim ki: “Ne kadar borcun var?” Borcu söyledi, benden fazla. Ne kadar faiz ödüyorsun? Minnacık faiz ödüyor adam. Niye? Çünkü euroyla alıyor, euroyla şey ediyor, vade otuz yıl. Dediğin doğru. Vadede öyle, şimdi o ülkede bir kırılganlık olmuyor, çünkü rahat. Şimdi, biz Avrupa Birliği’ne girelim mi, girmeyelim mi? Girelim arkadaş ya, biz de girelim, niye girmeyelim. Eurozone’a biz de girelim ne var, ama onu yapabilmenin de şartlarını da yerine getireceğiz işte, başka çaremiz de yok.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya) – Ama efendim, Belçika Merkez Bankası 70 milyar doları yabancı bankalarda bekletmiyor.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Şimdi, Mevlüt Bey, onun, biliyorsun, kaideleri var, sen bankacısın. Merkez Bankasına ben gittim bir kere, onları öğrendim, bana anlattılar, işte şundan dolayı, şundan… Çünkü orada da her an paraya çevrilebilecek, nakit gibi duranlar var. İşte, a senedi üç a senedine yatırılanlar var, bilmem nesine yatırılanlar var, ama dersen ki kelek bir yere yatırmış, hep beraber ya niye yatırdın bunu diye hep beraber soralım. Ama öyle bir şeyi de yok yani bunun, ama bunun kaidelerine uyacağız, ama. Bakın ben şimdi 2002 senesini hatırlarım, üç aylık akreditif açtıramamıştım, üç aylık. Ya param elimde, yani öyle şey değil, param elimde, gittim, yani şunu al diyorum, üç aylık akreditif aç karşıya diyorum, parasını da veriyorum şimdiden. Ülke riski müsait değilmiş, banka tamam da diyor. Akbank’a gittim, banka tamam, kabul, ülke riskiniz kötü. Yani ne günler geçirdik, hep beraber yaşadık bunları. Şimdi eskilere dönüp de şu, bu falan diye suçlamanın âlemi yok, ama hepimizin bir görevi var, ileriye doğru, ileriye doğru gideceğiz, değişim içerisinde olacağız ve bu milleti en iyi şekilde hep birlikte yöneteceğiz ve buradan çıkan yasalarla yöneteceğiz. İşte, sen söyledin, bilmem neye yüzde 1 dedin, alıyor arabayı, efendim, yazdık şimdi oraya, tamam.

Yani, benim demek istediğim, şimdi vergiler dolaylı oluyor, dolaysız oluyor, şu oluyor, bu oluyor… Arkadaşlar, bu vergileri alacağız. Dolaylı, dolaysız da hiç fazla şey yapmayın, bundan şikâyetçi olmayın. Neden? Bir defa Avrupa ülkeleriyle eğer, kıyaslarsanız, aldıkları sigorta primlerini onlar dolaysız vergilere sokuyorlar, topladıkları primleri de vergi görüyorlar onlar, primleri. Aynı hesaba gittiğimiz zaman bizim de dolaysız vergiler 47,4; dolaylı vergiler 52,5 2006’da; 2008’de dolaysız vergiler 48,39; dolaylı vergiler 51,61 çıkıyor. İşte bizimkiler bu.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) - Onlarınki de 32, dolaysız vergiler.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Ona bakarım, şimdi elimde yok, ona da bakarım, söylerim. Nasıl olsa sürekli huzurunuzda bulunuyoruz.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) - Onlar 38, biz 48 aynı bazda kıyaslarsak, yani yüzde 50 oranında fazlayız onlardan.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Şimdi bakın, katma değer vergisi diye bir vergi var ve Avrupa Birliği de bu vergiye fevkalade önem hasreder. Bu vergiler Avrupa’da oldukça yüksektir, bunlar dolaylı vergilerdir. Yani, artık vergi literatüründe eskisi gibi dolaylı, dolaysız, efendim dolaylı alırsan bunlar adaletsiz vergiler değil, hiç öyle değil. Araba satıyoruz, biz ÖTV alıyoruz, araba alandan ÖTV almayayım da ben, araba almayandan da mı vergi alayım yani? Arabasını alan vergisini versin kardeşim, akaryakıtını kullanan versin. Niye? Akaryakıtını kullanmayan Şırnak’taki adam, bilmem İstanbul’da akaryakıt alacak, oh, beş tane arabayla gezenler var, ondan sonra ötekiler hiç akaryakıt almamış, haydi onlara da dağıtacağız.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Faizden kazananlar niye vermesin?

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Faizden kazananlardan da alıyoruz. Alıyoruz, alıyoruz.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Sıfırladınız ya geçen sene.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Şimdi, tabii, o yabancı vergisini ben burada çok açıkladım, ama burada olmayan, yeni olan arkadaşlarımız var, onlara da açıklayayım. Şimdi, bu yabancıların vergilendirmesinde…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) - Sayın Bakan öyle bir söylüyorsun ki, yani eskiler biliyor konuyu, onlar tamam dedi.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Akif Bey, zaten eskiden anlattık, anlattık, sonra millet tamam dedi. Millete gittik, anlayan anlamayan mühim değil, millet anlasın, mühim olan o, millet anladı.

Bu yabancıların vergilendirilmelerinde iki usul var: Ya diyorsun kendi orijinal memleketinde vergilendir sen arkadaş yahut da gelirsin benim memleketimde ben vergilendiririm.

Şimdi, bizim birincisinde onu kabul ettik, fakat ekonomik gerekçelerden dolayı değiştirmek zorunda kaldık ve dedik ki biz, gidin kendi memleketinizde vergilendirilir, tamam.

MEHMET GÜNAL (Antalya) - Öyle değil Sayan Bakanım.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Öyle, öyle.

MEHMET GÜNAL (Antalya) - Sizin duruşunuz çok iyiydi, sonra sıkıştınız.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Öyle, öyle.

Bak, şimdi, arkadaş, çıkarsın borç almaktan, ondan sonra durursun senin dediğin gibi. Hiç ihtiyacın olmaz borca, dur. Ben ne diyorum: Ekonomiyi güçlendirmek bunun için lazım işte, bunun için lazım.

Peki, sen onu bırak, vergi vermeyi. IMF kapılarında ayakları titreyerek gitmek doğru mu? Aman ne derseniz yapacağım. Neden? Mecbur kalınmış gidiliyor işte. Hatırla Kemal Derviş zamanını.

(Karşılıklı konuşmalar)

Bakın, biz şimdi, gıdada yüzde 18 olan KDV’yi, yüzde 10’a indirdik, 8’e indirdik, yani yüzde 10, yüzde 50’den fazla indirim yaptık, neden? Gıda bu dedik, gıda, fakir fukaranın daha fazla ihtiyacı olan, harcama kalemleri içerisinde daha fazla yer alan, bütçe içerisinde daha fazla yer alanı biz indirdik. Sağlıkta indirdik, eğitimde indirdik, ilaçta indirdik, hepsinde indirdik bunların.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Turizmde, ekstralarda niye inmedi Sayın Bakanım?

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Turizmde başlıyor işte, 2008’de başlıyoruz.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Ekstralarda yüzde 18 yine, niye?

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Ekstra kullanırsan, ekstra vergiyi ver kardeşim, yani madem ekstracısın, ekstra vergi… ekstra, ekstra napayım yani, lükse lüks, evet, hepsi değişik yani.

Söylemek istediğim şu: Bir de bu faiz dışı fazla yüzde 5,5 olmuş; 6,5 olmuş, bu merak ediliyor. Değerli arkadaşlar, biz geldiğimiz zaman, gayrisafi millî hasılanın kamu net borç stoku, gayrisafi millî hasılaya oranı yüzde 78’idi, ondan önce 90,5 falan olmuş, ama geldiğimizde 78’idi. Şimdi, 78 olan bu nispet oran, 2006’da 45’e indi, 2007’nin sonunda yüzde 40’a iniyor, yüzde 40. Dolayısıyla, şimdi, 6,5; 6,5; 6,5 diyerek de… Senin şimdi 6,5 demen için, yani 7 milyar YTL daha bir yerlerden sıkıp alacaksın. Şu bütçeye bakın, yani 6,5’da sihirli bir rakam değil ki, yani gidin şimdi Brezilya’ya gidin yüzde kaç veriyor, yüzde 4,5 mu veriyor, öyle bir şey veriyor, tam bilmiyorum. Dolayısıyla Türk milletinin mali disiplini, gerekleri, hesapları, kitapları bunu gösteriyor; 5,5’u gösteriyor ve zaten bütün plan ve kuruluşlarda bizim 5,5’u da kabul ettiler. Yani, şey yapmadılar, aa ne kadar düşük de, işte bir sapmada öyle değil, yani yüzde 5,5 faiz dışı fazla… Ha zaman gelecek belki de 4,5’a indireceğiz ilerde de inşallah yahut da başka benchmarklar koyacağız. Çünkü ekonomi sürekli olarak dinamik bir hadise…

BAŞKAN – Sayın Bakanım, kırk dakikalık süreniz doldu, beş dakikada tamamlarsanız, kalan soruları da yazılı olarak cevaplarsınız.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

En önemlisi, şimdi değerli arkadaşlar, burada bazı şeylerde de bizim buluşmamız lazım. Yani asgari müştereke mi diyeceğiz, ne diyeceksek bir şey dememiz lazım. Mesela istatistiki rakamlar, bu istatistiki rakamlar bizden öncede aynı kurum vardı, bizden sonra da aynı kurum var. Şimdi, Türkiye’de bakınız faal nüfus yapısı hakkındaki bilgiler, uluslararası istatistiklerle kıyaslanabilirliği sağlamak amacıyla, uluslararası istatistik standartlarıyla Avrupa Birliği istatistik ofisini, yani Eurostat’ın, talep ettiği norm ve standartlara göre hesaplanıyor, ama burada eğer sormak istediğiniz bir husus varsa yahut da merak ettiğiniz bir husus varsa, TÜİK burada ya ziyaret edin ya bir telefon edin veyahut da iki satır yazın.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Onlar geldiklerinde, burada, onlara da soruyoruz Sayın Bakan.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Gelecek zaten huzurunuza da gelecek.

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – İkna edemiyorlar.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Üstat yani ikna olmak istemezsen, adam ne yapsa…

MUSTAFA ÖZYÜREK (İstanbul) – Biz ikna olmaya açığız da ikna edemiyorlar.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Şimdi, emin olun enflasyonu ben televizyondan öğreniyorum. Oturuyorum televizyonun karşısına veyahut da diyorum danışmanlarıma, ben toplantıdayım, takip edin, yani biz oradan öğreniyoruz.

Yani orada varsa bir yanlışlık, hep beraber üstüne gidelim. Bizim böyle bir şeyimiz yok.

Evet, Sayın Başkan bana beş dakika izin verdi.

Yani, bu istatistikler konusunda bizim birlikte olmamız lazım, ama bir sıkıntı da varsa, hep birlikte de üstüne gitmeye biz hazırız. Çünkü orada, yani bağımsız bir kuruluş olarak çalışıyorlar.

Değerli arkadaşlar, burada bana birçok sorular sordunuz. Bu soruların bir kısmı Hazineden sorumlu devlet bakanıyla ilgili, mesela, işte Mehmet Şimşek şöyle dedi, Sayın Mehmet Şimşek böyle dedi… Değerli arkadaşlar, ben Mehmet Şimşek değilim, Kemal Unakıtanım. Şimdi, Sayın Mehmet Şimşek de gelecek buraya, ne sorarsanız sorun, gayet açık bir arkadaşımız, gayet net olarak her şeyi size açıklar. Ha bizim bakanlar arasında da hiçbir sıkıntımız yok. Biz tek parti hükûmetiyiz ve kendi aramızda sık sık da toplanıyoruz, konuşuyoruz, o onu dedi, bu bunu dedi diye bir derdimiz de yok, çok şükür. Mesela şimdi Esfender Bey diyor ki, ya bu faiz dışı fazla ne kadar fazla veriyorsunuz kardeşim, milleti sıkmanın âlemi yok, bu kadar bunu işte, faizler yüksek, sıcak para şöyle geliyor, böyle geliyor. Faik Öztrak Bey’de başka bir şey söylüyor. Olabilir, yani söyleyebilirsiniz, gayet normal.

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Elektriğe zam var mı, yok mu, buna bir cevap verin.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Şimdi, zam meselesine gelince onu da söyleyeyim ben size. Sayın Vekilim, hükûmet, devlet bir şeyi yaptım der, yok yapacaktım da, bilmem ne değil, eğer ileride yapılırsa zam yapılmış olur, tamam mı, o kadar.  Önceden söyler, bana bakanım, devlet idaresi öyle olmaz. Kardeşim gereği vardır, yaptım, bitti. Var mı başka bir şey, kimse de bir şey der mi ona? Yok, o kadar. Nedir? Bakarlar, hesaplarına, kitaplarına, ilgili kuruluşlarımız bakarlar, ederler, gelirler, hükûmete anlatırlar, tamam uygun görür, Başbakanımız başta olmak üzere, tamam der, işi bitirir, tak, kararı verir, geçer, gider.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Gazeteciler merak ediyor.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Siz gazeteci değilsiniz ki, efendim, yapılacak mı, yapılmayacak mı, edilecek mi, edilmeyecek mi? Telaş etmeyin yani gereği varsa, yapılır, geçilir, gider. Gazeteciler zaten sürekli soruyorlar, onun için söylüyorum, onlar başımızın tacı, her zaman söylüyorum.

Şimdi, kamu net borç stokuyla ilgili bir şey soruldu da, bakın değerli arkadaşlar, kamu net borç stokunda, yani oran olarak çok büyük bir düşme var, ama Hazine Müsteşarlığının eylül 2007 yılından bir sayfa bu, toplam kamu net borç stoku yıllara göre, 2003, 2004 yılına kadar azar azar da olsa artmış, ama 2004 yılında mesela 274 milyar, küsuratını söylemiyorum, YTL olmuş, 2005’de 269 milyar YTL’ye düşmüş, 2006’da 259 milyar YTL’ye düşmüş, 2007’nin ikinci çeyreğinde de 249 milyar YTL’ye düşmüş, yani bir düşme trendine girdi kamu net borç stoku. Ha özel sektör, özel sektöre ben kefil olmamışım ki, özel sektör nasıl aldıysa, öyle de öder borcunu. Kaldı ki onlar da uzun vadeli dış kaynaklar kullanıyorlar, ama Türkiye’de en önemli şey tasarruf birikimi, yani sermaye birikimi az Türkiye’de. Sermaye birikiminin az olduğu yerde muhakkak surette yabancı sermayeye ihtiyacınız var, başka türlü olmaz. Şimdi 1 milyar civarında yabancı sermaye girerken, bütün gazetelerin ekonomi sayfalarında, bize niye para gelmiyor, bize niye yabancı sermaye gelmiyor, bize niye şu olmuyor. Şimdi, başladı yabancı sermaye girmeye, neye giriyor peki, eskiden banka yok muydu satılık? Vardı, niye almıyorlardı. Şimdi, 3 milyara Akbank’ın yüzde 20 hissesi alındı. Ben size söyleyeyim, on sene önce, on beş sene önce 3 milyara, 10 tane banka alırdım size, 10 tane. İçimizde bankacı olanlar da iyi bilir bunu, ha iyi bilirler. Şimdi demek ki Türkiye, belli bir değere kavuştu, belli bir şeye geldi ve yabancı sermaye de geliyor. Şimdi, yabancı sermaye gelişinden rahatsız oluyoruz, ben onu anlamıyorum. Yabancı sermaye ne yapacak ya? Sermayesini sana gelip emanet ediyor, sen ona göre kaide koyuyorsun, kanun koyuyorsun, onu denetleyen sensin, istediğin zaman istediğin şekilde hareket edebilecek bir güce sahipsin. Ondan sonra niye geldi bu adam? Parasını getiriyor bize. Villa niye alıyor? Köyleri bile satıyorsun diyorlar bana. Gelmiş şimdi, İngiliz Büyükelçisi emekli oldu, gitti, Bodrum’dan ev aldı, kötü mü oldu şimdi? Adam gelecek orada emekli maaşını kıtır kıtır yiyecek, Bodrum’da geçinecek, sebze alacak, meyve alacak, yemek alacak, her şeyi alacak.

BAŞKAN – Sayın Bakanım, tamamlayabilir misiniz?

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Peki, çok teşekkür ediyorum, beni sabırla dinlediğiniz için hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum, hepinize saygılar sunuyorum. Sağ olun.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya) – Efendim, sorulara yazılı cevap mı vereceksiniz?

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (Devamla) – Evet, yazılı olarak sizlere cevap vereceğim.

BAŞKAN – Sayın Bakanımıza biz de teşekkür ediyoruz.

Cevaplanamayan sorular yazılı olarak cevaplanacaktır.

Böylece tasarıların tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Şimdi Tasarıların maddelerine geçilmesini oylarınıza sunacağım.

2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı, 2006 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı’nın maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Bu tasarıların 1’inci maddelerini sırayla okutuyorum:

(2008 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ve 2006 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı okundu)

BAŞKAN – Evet, tüm üyelerimizin değerli katkılarından dolayı hepsine teşekkür ediyorum.

31/10/2007 Çarşamba günü saat 10.00’daki gündemimizde buluşmak üzere, iyi akşamlar diliyorum.

 

Kapanma Saati: 19.50