<

2006 MALÎ YILI GENEL VE KATMA BÜTÇE

KANUN TASARILARI İLE 2004 MALÎ YILI GENEL

VE KATMA BÜTÇE KESİNHESAP KANUNU

TASARILARININ PLAN VE BÜTÇE

KOMİSYONU GÖRÜŞME

TUTANAKLARI

 

BAŞKAN: Sait AÇBA (Afyon)

BAŞKANVEKİLİ: Mehmet Altan KARAPAŞAOĞLU (Bursa)

SÖZCÜ : Sabahattin YILDIZ (Muş)

KÂTİP : Mehmet SEKMEN (İstanbul)

 

------------O----------

 

21 Kasım 2005 Pazartesi

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

SAĞLIK BAKANLIĞI

- Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI

 

 

S Ö Z  A L A N L A R

 

SAĞLIK BAKANLIĞI

-Hudut ve Sahiller  Sağlık Genel Müdürlüğü

 

BİRİNCİ OTURUM

 

1

RECEP AKDAĞ                   SAĞLIK BAKANI

Erzurum

1-11

KEMAL KILIÇDAROĞLU

İstanbul

12-16

MEHMET ZEKAİ ÖZCAN

Ankara

16-19

NURETTİN SÖZEN

Sıvas

19-21

AHMET İNAL

Batman

21-24

GÜROL ERGİN

Muğla

25-26

BÜLENT BARATALI

İzmir

26-27

İMDAT SÜTLÜOĞLU

Rize

28-31

MUSA UZUNKAYA

Samsun

32-37

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU

İstanbul

37-43

MUZAFFER BAŞTOPÇU

Kocaeli

43-45

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU

Tokat

45-49

 

İKİNCİ OTURUM

 

51

YUSUF SELAHATTİN BEYRİBEY

Kars

51-54

BİRGEN KELEŞ

İstanbul

54-58,92

ENİS TÜTÜNCÜ

Tekirdağ

58-63

ALAATTİN BÜYÜKKAYA

İstanbul

63-66

MEHMET MUSTAFA AÇIKALIN

İstanbul

66-70

MEHMET MESUT ÖZAKCAN

Aydın

70-74

ALİ KEMAL DEVECİLER

Balıkesir

74-78

ALİ ARSLAN

Muğla

79-82

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ

Trabzon

82-87

MUHSİN KOÇYİĞİT

Diyarbakır

87-89

CEVDET ERDÖL

Trabzon

89-91

OSMAN NURİ FİLİZ

Denizli

93-94

ALİM TUNÇ

Uşak

94-96

OSMAN SEYFİ

Nevşehir

96-98

SAMİ TANDOĞDU

Ordu

98-103

 

SORULAR

 

103

KEMAL KILIÇDAROĞLU

İstanbul

103-104

HALİL AYDOĞAN

Afyonkarahisar

104

MUHSİN KOÇYİĞİT

Diyarbakır

104-105

ALAATTİN BÜYÜKKAYA

İstanbul

105

ENİS TÜTÜNCÜ

Tekirdağ

105-106

OSMAN NURİ FİLİZ

Denizli

106

HASAN FEHMİ KİNAY

Kütahya

106-107

RECEP AKDAĞ                   SAĞLIK BAKANI

Erzurum

107-121

MADDELER

 

121-123

 

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI

ÜÇÜNCÜ OTURUM

 

124

ATİLLA KOÇ

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI

Aydın

124-129

MUHSİN KOÇYİĞİT

Diyarbakır

130-133

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU

İstanbul

133-137

MEHMET ZEKAİ ÖZCAN

Ankara

137

KEMAL KILIÇDAROĞLU

İstanbul

138-142

OSMAN NURİ FİLİZ

Denizli

142

MEHMET MESUT ÖZAKCAN

Aydın

143-145

ENİS TÜTÜNCÜ

Tekirdağ

146-151

BÜLENT BARATALI

İzmir

151-153

MUZAFFER BAŞTOPÇU

Kocaeli

153

BİRGEN KELEŞ

İstanbul

154-157

OSMAN KAPTAN

Antalya

158-160

HACI BİNER

Van

160-161

OSMAN COŞKUNOĞLU

Uşak

161-165

BERHAN ŞİMŞEK

İstanbul

165-170

ATİLLA EMEK

Antalya

170-172

TUNCAY ERCENK

Antalya

172-175

HAKKI ÜLKÜ

İzmir

175-177

ALİ KEMAL DEVECİLER

Balıkesir

177-179

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ

Trabzon

179-184

 

SORULAR

 

184

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU

ALİ KEMAL DEVECİLER

İstanbul

Balıkesir

184-186

              186

MUHSİN KOÇYİĞİT

Diyarbakır

186-187

BÜLENT BARATALI

İzmir

187

ATİLLA EMEK

Antalya

187

OSMAN COŞKUNOĞLU

Uşak

187-188

ATİLLA KOÇ

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI

Aydın

188-201,204

 

MADDELER

 

 

202-204

 

           KAPANMA SAATİ : 00.13

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 10.00

BAŞKAN : Sait AÇBA (Afyonkarahisar)

BAŞKANVEKİLİ: Mehmet Altan KARAPAŞAOĞLU (Bursa)

KÂTİP . Mehmet SEKMEN (İstanbul)

---- O ----

 

BAŞKAN – Plan ve Bütçe Komisyonumuzun değerli üyeleri, Değerli Sağlık Bakanımız, Sağlık Bakanlığımızın değerli temsilcileri, diğer kamu kurum ve kuruluşlarımızın değerli temsilcileri, basınımızın ve televizyonlarımızın değerli temsilcileri hepinizi Başkanlık Divanı adına hepinizi saygıyla selamlıyorum; 20 nci Birleşimin Birinci Oturumunu açıyorum.

Gündemimizde Sağlık Bakanlığı 2006 malî yılı bütçesi ve 2004 malî yılı kesinhesabı, Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğünün 2006 malî yılı bütçesi ve 2004 malî yılı kesinhesabı yer almaktadır.

Bütçelerle ilgili sunuşunu yapmak üzere Sayın Bakanımıza söz vermek istiyorum.

Sayın Bakan, bir yarım saatlik süre içinde sunuşu özetleyebilirseniz…

Buyurun efendim.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Sayın Başkan, Plan ve Bütçe Komisyonumuzun değerli üyeleri, saygıdeğer milletvekili arkadaşlarım; Bakanlığımın 2006 malî yılı bütçesini sunmaya başlarken hepinizi öncelikle sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Zamanımızın -ben 20 dakika diye hesap etmişim, siz yarım saat verdiniz, çok teşekkür ediyorum- yarım saat ile sınırlı olması sebebiyle bütçe sunumumuzu iki bölüm halinde hazırladık. Bu bütçenin ve görüşmelerin, takdir edersiniz ki hepimiz için büyük bir önemi var, farklı bir önemi var. AK Parti Hükümetimizin üçüncü sene-i devriyesine rastlayan günlerdeyiz. Bu itibarla, birinci bölümde Sağlıkta Dönüşüm Programımız çerçevesinde üç yıl içerisinde yaptığımız iyileştirmeleri ve önümüzdeki dönemde yapacaklarımı ben arz edeceğim. Bakanlık birimlerimizin teferruatlı faaliyetleriyle ilgili ve 2006 yılı hedefleriyle ilgili ayrıntılar da kitapçığımızın ikinci bölümünde sizlere sunulmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, hepinizin bildiği gibi devletin en önemli görevi, adaleti, güvenliği sağlamak, vatandaşlarının eğitim ve sağlık hizmetlerini en güzel biçimde sunmaktır.

Hükümetimiz göreve geldiği ilk günlerden itibaren devletin bu aslî görevlerini yerine getirerek vatandaşlarımızı mutlu kılma gayreti içinde olmuştur. Sağlık Bakanlığımızda da bu gayretin bir ifadesi olarak bütün icraatlarımızın merkezine önce felsefî anlamda insanı yerleştirerek yola koyulduk. Hizmet felsefemizi önce insan anlayışıyla ortaya koyarak insanımızın hakkı olan hizmetin ciddiyet ve hassasiyetle verilmesini bir lütuf değil, en önemli görevimiz olarak gördük.

Vatandaşlarımızın yıllar içinde birikmiş ve kördüğüm haline gelmiş meselelerine süratle çözümler getirmek için Acil Eylem Planımızı ilan ettik ve unsurlarını hayata geçirmeye başladık. Beklemeye tahammülü olmayan sağlıkla ilgili gerekli düzenlemeleri birer birer yerine getiriyoruz.

Bildiğiniz gibi sağlık sigortası bulunmayan ve ödeme gücü olmayan vatandaşlarımız, çok değil, bundan üç yıl önce hastanelerde rehin kalıyordu. Ben de bir üniversite hastanesinde öğretim üyeliği yapmaktaydım ve birçok vatandaşımızın bana gelerek hastanenin morgunda rehin kalan bebeklerini oradan kurtarmak için müracaat ettiklerini hazırlıyorum. Biz de çaresiz kalıyorduk. Vatandaşımız bize: “Hocam, bize bir babalık yapın” dediğinde, sanki bizim yetkimizdeymiş, biz istediğimizi yaparmışız gibi yanımıza geliyordu; ama, maalesef, o günkü uygulamalar, vatandaşla birlikte vatandaşın hekimliğini yapan kişileri, bizleri de zor duruma düşünüyordu.

Bu üzücü ve düşündürücü uygulamayı süratle ortadan kaldırdık. Her ne sebeple olursa olsun, hastaların veya cenazelerinin hastanelerde rehin tutulmasına son verdik.

Yine hatırlayacaksınız, sosyal güvencesi veya ödeme gücü olmadığı için acil servislere kabul edilmeyen hastaların perişanlığı hepimizin yüreklerini acıtırdı. Yaptığımız düzenlemelerle özel hastaneler dahil olmak üzere, bütün sağlık kuruluşlarımızda acil başvurularda muayene, müdahale ve tedavilerin süratle yapılması, sigorta veya ödemeyle ilgili işlemlerin daha sonra tamamlanması esasını getirdik. Bugün artık bir vatandaşımız acil servise başvurduğunda, öncelikle onun hastalığıyla ilgileniliyor.

Yaptığımız mevzuat değişiklikleriyle vatandaşlarımızdan ambulans hizmetleri için ücret alınmasını kaldırdık. Bir ambulans çağırıyordunuz, ama sosyal güvenceniz yoksa sizden bir de ambulans ücreti talep ediliyordu veya sosyal güvenceniz olsa bile bir hastaneden başka bir hastaneye nakilde, bir şehirden başka bir şehre nakil sırasında ambulansla taşıma hizmetleri için ücret talep ediliyordu. Artık vatandaşımızdan bunlar talep edilmemektedir.

Yine bildiğiniz gibi, yeşil kartlı vatandaşlarımız ayaktan muayenelerinde aldıkları reçetelerin bedellerini eczanelerden ancak ödeyerek ilaçlarını alabiliyorlardı. Belki bir kısmı Sosyal Yardımlaşma Fonlarına başvurarak bu şekilde ihtiyaçlarını gidermek için büyük bir çaba içerisindeydiler. Artık yeşil kartlı vatandaşlarımız, tıpkı devlet memurları gibi ilaçlarını istedikleri eczaneden alabilmektedirler. Bu yılın başından itibaren yeşil kart sahibi vatandaşlarımızın ayaktan tedavilerinde ilaçlarını serbest eczanelerden almalarını sağladığımız gibi, bu vatandaşlarımız diş tedavilerini de yine yaptırabiliyorlar, diş protezi ve gözlük için diğer sigortalı vatandaşlarımız gibi ücretsiz hizmetlerden yararlanabiliyorlar.

Değerli arkadaşlarım, özellikle kavramsal anlamda sizlere Sağlıkta Dönüşüm Programımızın ülkemiz için önemini vurgulamak isterim.

Sağlıkta gerçekten özgün bir Türkiye modeli oluşturduk. Bu modeli Sağlıkta Dönüşüm Programıyla hayata geçirmeye çalışıyoruz ve bu program sağlık hizmetleri alanında reform niteliğinde, yapısal değişikliklerle sistemi yeniden kurmayı hedefleyen büyük bir projenin adıdır, bir sürecin adıdır.

Program hazırlanırken dünyanın birçok ülkesini bizzat yerinde inceledik. Konunun teorisiyle bu incelemelerden oluşan gözlemlerimizi birleştirerek Türkiye modelimizi oluşturduk. Bu model kuşkusuz dinamik bir süreç içermektedir.

Sağlık Bakanlığımızı öncelikle kürek çeken değil, dümen tutan bir teşkilat halinde yeniden yapılandırıyoruz, sağlık hizmetlerini planlayan, standartları düzenleyip denetleyen bir kurum haline getiriyoruz. Bu hususta öncelikle gıdaların üretimi, tüketimi ve denetlemesine dair kanun ile bu konudaki denetim yetkisini ve ilgili personeli Tarım Bakanlığımıza devrettik.

Yine, bazı kamu kurum ve kuruluşlarına ait sağlık tesislerinin Bakanlığımıza devredilmesine dair kanun ile de hastaneler ve diğer sağlık kuruluşlarını, etkililik ve verimliliği artırmaya yönelik düzenlemelerin tek elden planlanması amacıyla Bakanlığımız çatısı altında bildiğiniz gibi topladık.

Hastanelerimizde tekdüzen muhasebe sistemine geçtik. Bu aslında pek kolay olmadı. Şunu ifade edeyim size değerli arkadaşlarım, göreve geldiğimizde döner sermayeli işletmelerimizin borcunu, alacağını bile tespit etmekte büyük bir zorluk çekilmekteydi. Bugün daha önceleri yıl sonunda bile bilançolarını düzenli olarak elde edemediğimiz, Sağlık Bakanlığı olarak, sağlık kurumlarımızın harcamalarını artık anında takip etmemiz mümkün hale gelmiştir.

Bütçe uygulama talimatlarını hazırlarken -biliyorsunuz, bütçe uygulama talimatları kamunun sağlık harcamaları için yapacağı ödemelerin liste fiyatlarını belirler- geçmiş yıllara kıyasla çok aktif bir rol üstlenerek rasyonel fiyatlar oluşturduk ve sağlık harcamaları hakkında güvenilir veri toplama çalışmalarını da başlattık. Şöyle ifade edeyim, örneğin, bir en çok yapılan tetkik olan hemogram tetkiki biz göreve geldiğimizde 15 000 000 TL idi, bugünse yaklaşık olarak 4 yeni Türk Lirası civarındadır, aradan geçen üç yıla rağmen.

Eczanelerin ruhsatlandırılması yetkisini illere devrettik. Ayrıca Kurumsal Performans Yönergesiyle hastanelerimizin yerel yönetimlerce de denetlenmesini başlattık. Bütün bu çalışmalarımızın gayreti, kamu yönetiminde işlemleri sadeleştirmek, yerinden yönetimi güçlendirmektir. Yürütmekte olduğumuz çalışmalarla Sağlık Bakanlığını, çevik, dinamik, sektöre öncülük eden bir yapıya kavuşturacak olan Teşkilat Kanunu Tasarımızı da Yüce Meclisimize sunacağız. Bu husustaki çalışmamızı da büyük ölçüde tamamlamış durumdayız.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; genel sağlık sigortası, herkesi tek çatı altında toplayacak genel sağlık sigortası da Sağlıkta Dönüşüm Programımızın önemli bileşenlerinden biridir. Yine hepinizin bildiği gibi, genel sağlık sigortası ile ilgili kanun tasarısı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığımızca komisyonumuza kadar getirilmiş durumdadır.

Sağlıkta Dönüşüm Programımızda hizmet yarışını özendirmek için yine çok özgün bir model oluşturduk. Bu modelde sağlık kuruluşlarımızda performansa dayalı eködeme esasını uygulamaya koyduk. Devlet memurları ve Emekli Sandığından hizmet alan vatandaşlarımıza belli esaslar dahilinde özel sağlık kuruluşlarından hizmet alabilme imkânını da bu arada getirdik. Başta sağlıkocaklarımız olmak üzere birinci basamak sağlık kuruluşlarımızı döner sermaye imkânlarına kavuşturduk ve sundukları hizmetleri geliştirmeye yönelik altyapı kurma ve hizmet alma fırsatı sağladık. Bu uygulamalarımız birinci basamak sağlık hizmetlerinin kapsamını geliştiren, itibarını artıran bir etki sağladı ve vatandaşlarımızın bu hizmetlere erişimini, kullanımını ve dolayısıyla memnuniyetini de artırdı.

Yine bu başlık altında kır-kent, doğu-batı eşitsizliğini azaltmak, sunulan hizmetin niteliğini geliştirmek için birtakım tedbirleri hayata geçirdik. 4924 sayılı Eleman Temininde Güçlük Çekilen Yerlerde Sözleşmeli Sağlık Personeli Çalıştırılması Hakkında Kanunu yaparak, bu bölgelerde çalışmayı özendirecek ücret ve şartlarla sağlık elemanı istihdam edebilme imkânına kavuştuk. Mahrumiyet sebebiyle yıllardır sağlık personeli gönderilemeyen sağlık tesislerimize 16 000 sağlık çalışanı tayin ettik. Bu çalışanların çok önemli bir bölümü, özellikle sağlık göstergelerimizin de son elli yıl içerisinde çok daha geri olduğu, beşinci ve altıncı bölge illerimiz olan doğu ve güneydoğudaki 26 ildir.

Değerli arkadaşlarım, konunun bu noktasında önemli bir hususa dikkatlerinizi çekmek isterim.

Üzülerek ifade etmeliyim ki, birçok ülkeyle mukayese edildiğinde ülkemizde hekim sayısı ciddî ölçüde yetersizdir. 100 000 nüfusa düşen hekim sıralamasında Türkiye,  Dünya Sağlık Örgütü Avrupa böligesinde yer alan 52 ülke içerisinde sonuncu sıradadır. Bu ülkeler içerisinde Orta Asya ve Balkan ülkeleri de vardır. Yetersiz sayıdaki hekimler ağırlıklı olarak büyük şehirlerde çalışma isteği taşıdığından ülkenin az gelişmiş bölgelerinde hekim istihdamı gerçekten zorlaşmaktadır. Nitekim, biraz önce ifade ettiğimiz 4924 sayılı Yasayla bu bölgelere hekim dışı sağlık personeli gönderme hususunda çok ciddi bir başarı elde etmişken hekimlerimizi bu bölgelere göndermekte teşvik edilmiş uygulamalarla bile ciddi zorluklar çektik. Şu anda bu bölgelerde çalışan 200’e yakın sözleşmeli uzman hekimimiz var ve bu uzman hekimlerimizin aylık kazançları 7 milyar Türk Lirasıyla 9 milyar Türk Lirası arasında değişmektedir maaşları ve döner sermayeleriyle. Buna rağmen bu bölgelere sözleşmeli statüde bile, bu yüksek ücretlerle bile hekim istihdamında güçlük çektik. Bunun en önemli sebebi, belki tek sebebi değil; ama, en önemli sebebi Türkiye’deki hekim açığıdır. Bunu ben, hatırlayacaksınız, geçtiğimiz yılda da Meclis çatısı altında ifade ettiğim zaman bazı arkadaşlarım önce şiddetle karşı çıktılar. Öteden beri bu hususta meslek örgütlerinin bir karşı çıkışı var; ama, artık bu gerçekleri görmek zorundayız. Bakınız, 52 ülkeden bahsediyorum ve bu 52 ülkenin içerisinde Türkiye kendi nüfusuna göre, 100 bin kişiye düşen hekim sayısına göre sonuncu sıradadır. Dolayısıyla, hekimlerimizin üzerinde büyük de bir yük var. Yani, ne şekilde istihdam ederseniz edin hekimlerimizin üzerinde büyük bir yük var. Bu ülkede mutlaka hekim sayısını artırmak zorundayız. Buna muhalefet eden düşünce sahipleri de bu muhalefetlerinden kanaatimce bir an önce vazgeçmelidir. Çünkü, bu sayıyı artırmak sadece hükümetin başarabileceği bir şey değildir. Yüksek Öğrenim Kurumunun da yeteri kadar tıp fakültesi açılmasına, mevcut tıp fakültelerindeki kapasitenin artırılmasına katkı vermesi gerekir. Kuşkusuz ki, kaliteden hiç taviz vermeksizin bunu yapmak zorundayız; ama, bunu çocuklarımız için, geleceğimiz için yapmak zorundayız.

ENİS TÜTÜNCÜ (Tekirdağ) – Hekim sayısının artmasına muhalefet eden kim var Cumhuriyet Halk Partisinden? Ben ilk defa sizden duydum, hekim sayısının artmasına karşı çıkan mı var? (AK Parti sıralarından “niye üzerinize alınıyorsunuz” sesleri)

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Devamla) – Ben parti ismi zikretmedim sayın milletvekilim; ama, söylediğiniz için, araya girdiğiniz için ben de ifade etmek zorundayım. Türkiye Büyük Millet Meclisinin tutanaklarına bakarsanız bu hususta ciddi itiraz şerhi koyan değerli milletvekili arkadaşlarımın ifadelerini göreceksiniz Ana Muhalefet Partisinden.

ENİS TÜTÜNCÜ (Tekirdağ) – Kişisel olarak olabilir. Konu anlaşıldı, zabıtlara doğru geçsin.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Devamla) – Evet.

Dolayısıyla, hekim sayımızın azlığını göz önünde bulundurarak herkesin sağlık hizmetine ulaşması politikamız çerçevesinde hekimlerimize teşvik edilmiş ve kolaylaştırılmış bir devlet hizmeti yükümlülüğü getirdik. Geçmişteki mecburi hizmet uygulamalarının eksik ve hatalı yönlerini göz önünde bulundurarak mahrumiyet bölgelerine göre farklı süreler ve daha yüksek ücretler sağlayan adil ve sürdürülebilir yeni bir düzenleme yaptık. Bu düzenlemeyle ilk tayinlerimizi yaptık, zannediyorum 25 Kasımda çok daha büyük sayıda bir hekim arkadaş grubumuzu da ilgili bölgelere göndererek hizmetin buralardaki seviyesini yükselteceğiz.

Değerli arkadaşlarım, Sağlıkta Dönüşüm Programımızda aile hekimliğine geçeceğimizi ilan ve ifade etmiştik. 5258 sayılı Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Kanunu çıkararak aile hekimliği uygulamalarımıza başladık, ilgili yönetmelikleri yaptık. Yeni bir anlayışla ele aldığımız, topluma yönelik koruyucu sağlık hizmetlerini verecek olan toplum sağlığı merkezleri yönergemizi de yayınladık. Temel sağlık hizmetlerinin konum itibariyle diğer sağlık hizmetleri üzerinde kontrol ve müdahale yetkisine sahip bir yapıda olmasını planlamış durumdayız; toplum sağlığı merkezlerini, bu gayeyi gerçekleştirecek ve hizmet performansını olumlu bir biçimde etkileyecek şekilde tasarladık.

Aile Hekimliği Uygulama Yönetmeliğimiz bireye yönelik koruyucu sağlık hizmetiyle birinci basamak tanı ve tedavi hizmetlerinin bireyin kendi seçeceği doktorlar tarafından verilmesi hakkını getirmektedir. Aile Hekimliği Ücret Yönetmeliğimiz bu hizmetleri yürütecek aile hekimleri ve aile sağlığı elemanları için kabul edilebilir ücretler öngörmektedir.

Bireylerin sağlık kayıtlarının birinci basamak sağlık hizmeti sunan hekimlerce tutulması, hasta takip ve kontrollerinin başarıyla yürütülmesi, bireylerin sağlığını tehlikeye atabilecek risklerin belirlenebilmesi için büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple, işin başında aile hekimliği bilgi sistemimizi kurduk, Düzce İlimizde uygulamalarımıza başladık, henüz ikibuçuk aya yakın bir süredir hasta kabulleri yapılmasına rağmen vatandaş memnuniyetinde çok ciddi bir artış gözledik. 2006 yılında en az 10 ilimizde daha aile hekimliği uygulamalarına geçeceğiz. Bu şekilde birinci basamak sağlık hizmetleri daha etkili bir şekilde sunulacak, vatandaşlarımız, koruyucu sağlık hizmetlerini alacağı ve sağlıkla ilgili her türlü başvurularını yapabileceği aile hekimlerini seçebilecekler. Böylece, hastane kapılarındaki aşırı kalabalıklar da nispeten azalmış olacak; ama, tekrarlıyorum, bu ülkede hekim sayısını artırmadıkça, yeterli düzeye ulaştırmadıkça sağlık sistemindeki dönüşüm çabalarının bu ayağı her zaman eksik kalacaktır.

Değerli arkadaşlarım, 112 acil yardım hizmetleriyle alakalı olarak kapasitemizi 2003 yılına kıyasla hemen hemen 2 misline çıkarmış durumdayız. Göreve geldiğimizde 618 olan acil yardım istasyonu sayımız şu anda 1 144’tür. Dolayısıyla, bu açıdan, bütün ilçelerimizde 112 acil yardım hizmetini kırsala da yönelik şekilde vermeyi hedeflemiş durumdayız ve bunu büyük ölçüde de başardık.

Anne sütüyle ilgili olarak, anne sütüyle ilgili programlarda bizden önceki 11 yıl içerisinde 141 hastane bebek dostu olmuşken, yani anne sütüyle ilgili uygulamalara başlamışken bizim dönemimizde toplam 284 hastane bebek dostu olmuştur.

“Demir gibi Türkiye” kampanyamızla çocuklarımızı kansızlıktan korumak için bütün bebeklerimize ücretsiz demir damlası veriyoruz ve yine bebeklerimizi yaygın D vitamini eksikliğinden korumak için de bütün bebeklerimize ücretsiz D vitamini veriyoruz.

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonundan sorumlu devlet bakanlığımızla birlikte şartlı nakit transferi yapıyoruz ve bu şekilde toplumun en fakir yüzde 6’lık kesimine, anneleri, bebekleri sağlık kontrollerine getirmeleri şartıyla her ay muntazam para ödüyoruz. Bu ailelerdeki hamileler doğumlarını sağlık kurumlarında yapmaları şartıyla kendilerine 50 milyon Türk Lirası sağlık yardımı yapıyoruz. Hastane kapılarından, acillerinden geri çevrilen hamileler dönemini hatırlarsak hakikaten bu yapılanların önemi daha iyi anlaşılacaktır.

Çocukluk çağında yapılan aşılamalarda geldiğimiz yıl yurt genelinde yüzde 68 olan aşılı çocuk oranını 2005 itibariyle yüzde 90’a çıkarmış durumdayız. Kızamık aşı kampanyasıyla ilgili olarak Avrupa bölgesinin en büyük aşı kampanyasını gerçekleştirdik, 18 milyon çocuğumuzu kızamıkla bir kampanya şeklinde aşıladık.

Aşılama takviminde yaptığımız son yenilikle kızamıkçık, kabakulak ve menenjit aşılarını da programımıza dahil ettik, 2006 yılından itibaren yavrularımıza bu aşıları yapacağız. Bu işle ilgili komisyon toplantısında ben bu fikrimi değerli bilim adamlarına, Bağışıklama, Danışma Kurulumuza ifade ettiğim zaman bir arkadaşım şunu ifade etti: “Sayın Bakanım, benim şu ifadenizle gözlerim yaşardı. Biz 10-15 yıldır bu Bakanlıkta bu aşıların rutin aşı takvimine alınması için gayret göstermiştik; ama, bunu başaramamıştık.” Tabii ki, bunun için bütçeden önemli bir miktar ayırmak lazım. Şöyle ifade edebilirim değerli arkadaşlarım: 2002 yılında koruyucu sağlık hizmetlerinin en önemli göstergelerinden biri olan aşı harcamalarımız 10 milyon YTL iken bugünün fiyatlarıyla 2004’te 42 milyon YTL, 2005’te 50 milyon YTL olmuştur. Bu bahsettiğim aşılarla birlikte 2006 yılında bu rakam 100 milyon YTL’yi aşacaktır. 10 milyondan 100 milyon YTL’ye. OECD rakamlarına göre Türkiye, ülkelerin cari sağlık harcamaları içinde koruyucu ve halk sağlığı hizmetlerine ayırdıkları pay bakımından Avusturya, İtalya, Norveç, İspanya ve İsviçre gibi gelişmiş ülkelerin önündedir. Belki sağlığa onlar kadar pay ayıramıyoruz; ancak, koruyucu sağlık hizmetlerine, halk sağlık hizmetlerine bu ülkelerden daha fazla pay ayırıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, etkili ve kademeli bir sevk zinciri oluşturmak için öteden beri sağlık dönüşüm programları açısından gerekli olan etkili ve kademeli bir sevk zinciri oluşturmak için mutlaka aile hekimliğini yaygınlaştırmalıyız ve geçiş süreci şartları oluşturmalıyız. Çünkü, bu hususta hekim ve hastaların davranış biçimlerinde değişiklik oluşturmak gerekiyor, ayrıca siyasi kararlılık gerekiyor. Yani, hastalara, birtakım vatandaşlara birtakım mecburiyetler getirmek suretiyle bu sevk zincirinin kurulamayacağını biliyoruz.

Değerli arkadaşlarım, Sağlıkta Dönüşüm Programımızda ülkemizdeki hastanelerin tümü, aralarında hiçbir ayırım yapılmaksızın sigorta sistemiyle sözleşme yapmak ve sevk sistemi esaslarına uymak kaydıyla bütün vatandaşlarımıza hizmet verebileceklerdir diye belirtmiştik. Hepinizin bildiği gibi bu hedefimize büyük ölçüde yaklaşmış durumdayız.

Önce ortak kullanım protokolüyle sosyal sigortalı vatandaşlarımızın devlet hastanelerinden yararlanmalarının önünü açtık. Tabii, hepimiz insanız ve “hafızayı beşer nisyan ile maluldür” diye bir ifade var, yine bundan üç dört yıl önce işçilerimizin, sigortalı vatandaşlarımızın hastane kapılarında, hastane kapılarının eşiklerinde gecelediklerini unutmamalıyız. Onlar yalnızca Sosyal Sigortalar Kurumuna ait kurumlara başvurabiliyorlardı, yalnızca bu kurumlardan ilaçlarını alabiliyorlardı bugün ise sağlıkta tek çatı uygulamasıyla artık ülkenin onurlu insanları olarak bu ülkedeki 30 milyonun üzerindeki işçi vatandaşımız, sosyal sigortalı vatandaşımız ülkenin bütün kamu sağlık kuruluşlarına rahatça başvurabilmekte ve bu şekilde hizmet alabilmektedirler. Hem işçilerimiz hem de yeşil kartlılarımız yine bu ülkenin onurlu vatandaşları olarak diğer vatandaşlar gibi ilaçlarını eczanelerden serbestçe alabilmektedirler.

660 sağlık tesisi ve 55 bine aşkın personeliyle bu devir işlemini çok kısa sürede gerçekleştirerek rekor seviyede bir dönüşüm sağladık. Devralınan sağlık kuruşlarında, ilk günden başlayarak hasta muayene odalarının sayılarını artırdık, bizden önce 2 800 civarında olan muayene oda sayısı bugün 4 300 civarındadır. Devirden önce devraldığımız hastanelerde bir günde ortalama 125 000 kişi muayene edilirken bugün bu sayı 160 000’lere ulaşmış durumdadır.

Kamu hastanelerinin kendi ayakları üzerinde durabilecek verimli işletmelere dönüşmesi, sektörün diğer aktörleriyle rekabet edebilmesi, merkeze bağımlı yapıdan kurtulabilmesi için de bir dizi tedbiri uygulamaya soktuk, hastanelerde hizmet alımına imkan veren düzenlemeler yaptık, sözleşmeli personel istihdam edebilmenin önünü açtık, döner sermaye mevzuatımızda değişikliklerle yıllara sari ihaleler, ortak ihaleler, döner sermaye işletmelerinin ortak ihaleleri, bina yapımı ve kiralanmasında kaynak aktarımı, borç alışverişi gibi düzenlemelerle hastanelerimizin hizmet sunumundaki darboğaz ve tıkanıkları aşabilmelerine yönelik imkanlar sağladık.

Performansa dayalı ek ödemeden bahsetmiştim. Bu uygulamamız, sistemdeki israfı, kayıp ve kaçakları büyük ölçüde azalttı, malzemelerin de ucuza temin edilmesini sağlıyor. Hastanelerimizde düzenli bir kayıt sistemi oluştu. Kayıt dışı işler asgariye düştü, bekleme süreleri önemli ölçüde azaldı. Hala bekleme süreleri var; ama, hakikaten bunlar çok önemli ölçüde azaldı. Bir üst kuruma sevk oranları makul seviyelere indi, gelir ve gider dengeleri de hassasiyetle takip edilir hale geldi.

Değerli arkadaşlarım, şimdi ifade edeceğim hususa da özellikle dikkatlerinizi çekmek isterim. Biz hizmete başladığımızda kamuda çalışan hekimlerin yüzde 90’dan fazlası part- time çalışmaktaydı, yani dışarıda özel sağlık kuruluşlarında çalışmaktaydılar veya kendi özel muayenehaneleri vardı.

Performansa dayalı ek ödeme sistemimiz vatandaşa hizmet eden sağlık personelinin özellikle ödüllendirildiği bir sistemdir. Başlangıçta da bahsettim, bu özgün sistemi bugün Avrupalı meslektaşlarımızla görüştüğümüzde de onların büyük ilgisini çektiğini görüyoruz. Bu uygulamaya başladığımız, 2004 yılında 2 332, 2005 yılı 15 Kasım itibariyle 2 719 uzman hekimimiz gönüllü olarak muayenehanelerini kapatmıştır. Son 25 yılda ilk defa bu yıl kamuda tam zamanlı çalışan, full-time çalışan hekim sayımız yarı zamanlı part-time çalışan hekim sayısını geçmiştir. Bugün itibariyle Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık kuruluşlarımızda, hastanelerimizde çalışan, part- time olarak görev yapan uzman hekim sayımız 11 200, full-time hizmet yapanlar ise 11 800’dür. Oran yüzde 51’e 49’dur. Bu çok sevindirici bir husustur değerli arkadaşlarım. Bu, bir şekilde hekimle hastası arasındaki, her iki tarafı da hekimi de hastasını da toplumu da rahatsız eden para alışverişinin artık ülkemizde sonlanmaya başladığının çok önemli bir göstergesidir.

Bildiğiniz gibi kamuda çalışan sağlık yöneticilerinin tam zamanlı çalışmalarını sağlamaya yönelik düzenlemeler yaptık, artık yöneticilerimiz idari görevlerine daha fazla zaman ayırabiliyorlar ve full-time çalışma içerisindeler.

Yerel aktörlerin de karar mekanizmalarında yer aldığı vatandaş odaklı organizasyon yapısına geçmek amacıyla kurumsal performans yönergemizi de yaptık. Başlangıçta niceliksel olarak ölçtüğümüz performansı artık belli bir süreç içerisinde niteliksel olarak da ölçmeye başlıyoruz, yani hasta memnuniyet anketleri, hastanenin kalite göstergeleri de yine sağlık personelinin, hekimler ve hekim dışı personelin kazançlarının birer çarpanı olarak sistemde yerini almış olacak.

Bu aşamalardan sonra hedefimiz, sağlık işletmelerimizi, idari ve mali özerkliğe kavuşmuş olan; ama, yine kamu tarafından yönetilen, yerinden yönetimin ağırlıklı hale geldiği, verimli, üretken, dinamik organizasyonlar haline getirmektir; ancak, bu aşamada da kuşkusuz ulusal sağlık otoritesi olan Sağlık Bakanlığının kural koyma, rehberlik yapma, denetleme ve strateji geliştirme görevleri devam edecektir.

Değerli arkadaşlarım, sağlık politikaları geliştirmek ve hükümetlere danışmanlık yapmak üzere bir milli sağlık enstitüsü kurmak için de çalışmalarımızı belli bir seviyeye ulaştırmış durumdayız. Bu enstitüyle sektörün ihtiyaç duyduğu insan gücünün, mezuniyet sonrası eğitimlerinin de en iyi şekilde yapılacağına inanıyoruz.

Sağlık kuruluşlarımızın kalite ve akraditasyonu için ciddi bir çalışma başlattık. Ulusal kalite ve akraditasyon sistemi ismini veriyoruz buna. Bu alanda en önemli uluslararası kuruluşlardan Olan Uluslararası Birleşik Komisyonuyla ortak çalışma ve işbirliğimizi sürdürüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, ilaçla ilgili olarak, uzun yıllardır yaşanan sorunların objektif esaslar doğrultusunda işbirliği ve uzlaşmayla çözülmesinden yana olduk. Bu çerçevede, ilaç sektöründe faaliyet gösteren yerli ve yabancı şirketler ve eczacılarımızla diyalog içinde veri koruma ve ilaç fiyat kararnamemizi yürüttük. Detaylarına girmeyeceğim, yalnız bu ilaç fiyat kararnamesiyle yapısal değişiklikler gerçekleştirdik, son yirmi yıllık kararnameyi değiştirdik ve ilaç fiyatlarımızda yüzde 1 ila 80 arasında değişen fiyat düşüşleri gerçekleşti. Kitapçığımızın 78 inci sayfasında bir tablo var, bu tabloya lütfedip bakarsınız burada ilaçlarda nasıl mutlak anlamda, nominal anlamda fiyat düşüşleri gerçekleştirdiğimizi görebileceksiniz. Örneğin, piyasada çok sık satılan, önemli ölçüde kullanılan, kolestrol düşürücü bir ilaç 50 milyon Türk Lirasından 10 milyon Türk Lirasına indirilmiştir. Buradaki ilaçların birçoğunu ismen çoğunuz bileceksiniz. Buraya çok meşhur, çok kullanılan ilaçları örnek olarak koyduk. Bunların fiyatlarında da yarı yarıya, yüzde 50, yüzde 40 dolaylarında düşüşler olmuştur. Dolayısıyla, bu şekilde kamuya çok ciddi bir tasarruf sağladık ve bunun yıllık yaklaşık 900 milyon YTL olduğunu tespit etmiş durumdayız. Bununla birlikte, biliyorsunuz SSK’lılarımızın ve yeşil kartlılarımızın serbest eczanelerden ilaç almalarının önünü açtık. Bunun ilaç harcamalarını çok büyük ölçüde artıracağı birilerince öngörüldü, iddia edildi, bu hususta çok yazıldı, çizildi; ancak, yaptığımız, biraz önce ifade ettiğim uygulamalar ve bununla birlikte ilaç geri ödemelerinde getirdiğimiz, hükümet olarak, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığımız ve Maliye Bakanlığımızla birlikte getirdiğimiz tedbirlerle bu hususta da ciddi artışlar olmasını önlemiş durumdayız. Hem bir taraftan vatandaşımız ilaca daha kolay ulaşıyor hem de uygulanan akılcı fiyat politikalarıyla, akılcı geri ödeme politikalarıyla bu hususta ciddi bir tasarruf yapıldığı için masraflarda önemli bir artış olmuyor.

Değerli arkadaşlarım, sağlık bilgi sistemimizi kurmak üzere Türkiye çapındaki meselenin omurgasını oluşturacak şartnamemizi şu anda hazırlamış durumdayız, ihalemizi yakında gerçekleştireceğiz.

Sizlere, 2005 yılı bütçe konuşmamda 27 hastaneyi tamamlayacağımızı ifade etmiştim, bunlardan 17’sini şu anda tamamlamış durumdayız, yıl sonuna kadar da 25 hastane inşaatını tamamlamayı planladık. Böylece, 2005 yılı hedefimizin daha ilerisine geçmiş olacağız. Bu yatırımları, gerek kısıtlı kaynakları verimli kılarak gerekse alternatif finansal kaynakları devreye sokarak başarmış durumdayız.

Sayın Başkan, komisyonumuzun değerli üyeleri; kuşkusuz ki, son yüzyılda bilim ve teknolojideki gelişmeler, doğuşta başlanan yaşam süresinin ve sağlıklı ilgili beklentilerin artmasına yol açmıştır. Bunun tabii bir sonucu olarak sağlık harcamaları bütün ülkelerde artmaktadır. Bütün gelişmiş ülkelerde sağlığa ayrılan pay yüksektir. Ülkeler imkanları çerçevesinde genel bütçeden sağlığa ayrılan paylarını artırmaya çalışmaktadırlar. Bununla birlikte kaynakları yerinde kullanmak ve israfı önlemek için de gayret sarfedilmelidir.

Bakanlığımın 2006 mali yılı bütçe teklifi 7 477 471 000 YTL olarak belirlenmiştir. Bu miktarın genel bütçe teklifi içerisindeki payı yüzde 4,39’dur. 2006 yılı tahmini gayri safi milli hasılaya oranı yüzde 1,39’dur. Bakanlığımızın bütçesi 2005 yılı bütçe büyüklükleriyle karşılaştırıldığında hem genel bütçeye oranında hem de gayri safi milli hasılaya oranında artış sağlanmıştır. 40 ıncı sayfaya bakarsanız bir önceki yıl kendi bütçe rakamlarımıza göre de artış olduğu gözlenmektedir. 2005 yılı bakanlık bütçesine göre artış oranı devraldığımız tesislere ait bütçenin de ilavesiyle yüzde 37 olmuştur. Bu tesislerin devralınmadığını varsayarsak; çünkü, onlardan geleni ayıklarsak biraz artışı gösterebiliriz, 2006 yılı bütçemiz bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 17 artmış olacaktı. Kuşkusuz ki, bütçeyle ayrılan bu miktarların daha da artması Sağlık Bakanı olarak benim en önemli ve aslında da haklı taleplerim arasındadır. Ülkenin ekonomisi düzeldikçe, bütçeyle ilgili dengeler elverdikçe hükümet olarak sağlık konusundaki bu artışları önümüzdeki yıllarda da devam ettirmeyi planlıyoruz.

Sağlıkta dönüşüm programımızı başarıyla devam ettirmek, sağlık hizmetlerini yurdumuzun her köşesinde yaşayan vatandaşlarımızın istifadesine sunmak için 2006 yılı bütçe talebimize yakın desteğinizi bekliyorum.

Plan ve Bütçe Komisyonumuzun faaliyetlerimiz ve bütçe talebimiz üzerinde değerli görüş ve katkıları olacağına eminim; bunu daha önceki görüşmelerimizde hep yaşadım, tecrübe ettim.

Bu düşünce ve inançla tekrar hepinizi selamlıyor, sevgi ve saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Sayın Bakana teşekkür ediyoruz.

Sayın Bakanım, komisyon üyesi arkadaşlarımızın konuşmalarına geçmeden önce sayın bürokratlarımız kendilerini tanıtırlarsa memnun oluruz.

(Sağlık Bakanlığı bürokratları ayağa kalkarak, isim ve unvanlarını söyleyerek kendilerini komisyona tanıttılar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

İlk konuşmacı olarak Sayın Kılıçdaroğlu; buyurun.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli bürokrat arkadaşlar; Sayın Bakanın, Sağlık Bakanlığıyla ilgili sunuşunu dikkatle izledik. Öncelikle Sayın Bakana teşekkür ederek izninizle sözlerime başlayayım.

Hastanelere başhekim olarak atananlara tam gün çalışma zorunluluğu getirilmesi çok önemli bir olay. Eğer bunu, izlediğiniz politikalarla yaygınlaştırabilirseniz Türkiye’de çok önemli bir adım atılmış olur; ama, gördüğüm kadarıyla performans uygulamasıyla sağlanan olanaklar nedeniyle, sizin de konuşmanızda ifade ettiğiniz gibi belli bir mesafe alınmış durumda; ama, benim açımdan endişem şu: Bunun ileride Hazineye getireceği yük, bütçeye getireceği yük dolayısıyla Sağlık Bakanlığının önünün kesilebileceği olasılığı. Örneğin,

Maliye Bakanlığı, baktı ki sağılık harcamaları çok yüksek; oturdunuz bir karar aldınız; bütün sağlık harcamalarının belirlenen tarifelerinin fiyatlarını düşürdünüz. Böylece, genel bütçeye gelecek yük azaldı. Bu yükün azalması demek, hastanelere daha az kaynak ayrılması anlamına geliyor. Dolayısıyla, ya daha önce belirlene fiyat tarifeleri yanlıştı veya daha sonra sizin yaptığınız uygulamalar yanlış. Bu fiyat tarifelerini belirlerken, çok daha dikkatli davranmak gerekiyor diye düşünüyorum. Özellikle Maliye Bakanlığı bürokratlarının, Sağlık Bakanlığının maliyetleri konusunda ikna edilmesi lazım. Geçmişte, Sağlık Bakanlığı ile Maliye Bakanlığı arasında yaşanan temel sorunlardan birisi buydu. Umuyorum, sağlıklı bir eşgüdümle bu konu aşılabilir. Hastanelerde ele alınması gereken ikinci temel nokta var. Sağlık Bakanlığı hastaneleri ile özel hastaneleri karşılaştırdığınızda, yönetim anlayışlarında farklılık görüyorsunuz. Yönetim anlayışı şöyle; Sağlık Bakanlığı hastanelerinde başhekim var; ama, onun altındaki hastane müdürü başhekimin otoritesi altında büyük ölçüde ezilmiş, kişiliğini yitirmiş konumda. Dolayısıyla, asıl alım satımlarla ilgilenen, parayla ilgilenen, finans dengelerini sağlayan, sağlaması gereken konumda olması gereken hastane müdürü, maalesef, son derece etkisiz konumda. Özel hastanelere baktığınızda, genel müdür var, genel müdür fiilen hastane yönetimiyle, alım satım, vesaire ihale, her şeyle ilgileniyor; ama, bir de başhekim var. Başhekim tamamen tıbbi konularla ilgili. Dolayısıyla, buna benzer bir ayrımı yapıp, tabiî, bu ayrımı yapmanın kolay olmadığını biliyorum nedeni de şu: Başhekim, gerçekten de son derece bilgili, birikimli belli bir eğitimden geçen kişi. Ama, hastane müdürleri, henüz Türkiye’de bizim aradığımız kalitede eğitimi yakalamış insanlar değildir. Bu temel bir sorundur. Bu sorunu da aşmak, herhalde, Sağlık Bakanlığının görevi olmak gerekiyor. YÖK’le ve Millî Eğitimle görüşerek bu sorunu aşmak zorundasınız Sayın Bakan. Eğer, aşmadığınız takdirde, özellikle sizin ısrarla üzerinde durduğunuz maliyetlerin belirlenmesi, kayıtdışı işlemlerin azalması, ihalelerin sağlıklı ve saydam yapılması gibi pek çok sorun gözardı edilmiş olur. Bir başhekim, hastaneye alınacak malzemelerle, hele hele yakıttı, soğandı, patatesti, mercimekti, bunlarla ilgilenmek zorunda değil; çünkü, başhekimin konusu kamu ihale yasasını öğrenmek değil. Bu, tamamen ayrı bir alan. Bu iki alanın çok belirgin bir tarzda birbirinden ayrılması gerekiyor diye düşünüyorum.

Bir başka temel nokta, belki temel nokta görmeyeceksiniz ama, kişisel olarak benim açımdan da bir sade yurttaş olarak da temel nokta, hastanelere ziyaretçi süreci. Şimdi, bu süreç, gerçekten de tüm hastanelerde dramatik bir alan. Kimisi eline meyve alır gelir, kimisi yemek alır gelir, kimisi simit getirir, kimisi çiçek getirir. Şimdi, burada bir standardı başlatmak lazım. Bunu yurttaşla işbirliği yaparak, özellikle medyayla işbirliği yaparak yapmak lazım. Sayın Zekai Özcan hatırlar. Biz SSK’da görev yaptığımız yıllarda, Kültür Bakanlığıyla bir protokol yaptık. Şöyle bir kampanya yapalım dedik: Hastalara ziyaret için gidiyorsanız, hastaya bir kitap götürün. Nasıl olsa yatakta yatıyor, kitap okumuş olur. Böylece, hem kültüre bir katkı olmuş olur; aynı zamanda da hastanenin genel yapısı kirlenmemiş olur; çiçekleri özel hastaneler almıyor ama, kamu hastaneleri alıyor. Şimdi, ya onları uygulaması yanlış ya kamu hastanelerinin uygulaması yanlış. Ama, kitap alırsanız, kitap getirirseniz, özellikle, bu konuda başlatılacak bir kampanya, bana göre son derece olumlu sonuçlar verebilir. Bizim açtığımız kampanya son derece sınırlıydı ve Kültür Bakanlığının kısa bir desteğiyle gerçekleşmişti; ama, bunu daha ulusal çapta Sağlık Bakanlığı yaparsa, sanıyorum, hastanelerdeki bu dramatik tabloda büyük ölçüde sona ermiş olur.

 Şimdi, Sayın Bakan, siz, konuşmanızda “hastanelerde insanlar rehin kalıyordu, o, artık bitti” diyorsunuz; ama, bitmedi. Kuşkusuz, sizin siyasal iradeniz bu konuda belirgin olarak öne çıkmış olabilir; ama, zaman zaman, yine, gazetelerde biz bu tabloyu görüyoruz. Daha iki gün önce, bir hasta hiçbir sosyal güvencesi yok, yoksul bir hastayı, inanır mısınız, Sağlık Bakanlığında pek çok yere telefon ettim; ama, hiç kimsenin bu konuda ya şu hastaneye giderse kabul ederler diye hastane başhekimleriyle görüştüğümüzde de kendilerine senet imzalatılmış; ama, bakanlıktan senet imzalanmasını engelleyen bir genelgenin çıktığı da söylendi bana bakanlık yetkilileri tarafından; ama, demek ki, bu konuda, hastanelerimizle yeteri kadar iletişim kurulamadı veya iletişimde bu konuda belli eksiklikler var.

Siz konuşmanızda, yine, bir konudan söz ettiniz: “Hastanelerde tek tip muhasebe sistemine geçildi” diye. Acaba, döner sermaye uygulaması, benim bildiğim hastaneler birer kamu kuruluşudur ve bunların tek tip muhasebe sistemi vardır. Acaba, bu muhasebe sistemini değiştirdiniz mi, yine Muhasebat Genel Müdürlüğünün, yani, devlet muhasebesinin tutan kurumun belirlediği standartlar vardı; bu standartların dışına mı çıktınız, yoksa, bu standartları geliştirdiniz mi; yani, eski farklılıklarla yeni uyguladığınız alan arasında ne gibi bir farklılık var; eğer bu konuda da bilgi sunarsanız sevinirim. Buna yanıt verirken, konuşmanızda da söylediniz; “kayıtdışı işler asgariye düştü” diye bir cümle söylediniz. Bu kayıtdışı işler nedir, o konuda da bilgi sunarsanız  sevinirim, komisyonumuz da bilgilenmiş olur.

Yine bir şey daha var; bütün çabaya rağmen, tabiî, bu, kuşkusuz sadece AKP iktidarının değil, daha önceki cumhuriyet hükümetlerinin de büyük ölçüde başaramadıkları bir olay var; bugün, uzman hekimlerin yüzde 46’sı üç büyük kentte. Dolayısıyla, siz, doktor gönderemediğiniz sürece, hastalar Ankara’ya geliyor. Siz hastaları düzelttiğiniz düşünün, yani, hastanelerin düzeldiğini düşünün. İyi de bir hasta hastaneye gelirken, birkaç kişiyle geliyor; yanında en azından bir refakatçi var ve bu insanlar otellerde perişan oluyorlar. Eğer, uzman hekim gönderirseniz taşraya, giderlerse oraya, o zaman, hastalar da artı yakınları da buraya gelmeyecek, üç büyük kentin trafik yoğunluğu tutun, pek çok alanı çözmüş olacaksınız. Bakın, İbni Sina Hastanesi, Numune Hastanesi, Hacettepe Hastanesi aynı yerde. Sabah orada arabayla gidip, arabayı yer bulup park etmek mümkün değil; son derece güç koşullar var. Yüksek İhtisası da saymak gerekiyor, o süreç içinde. Acaba, bu hastaneleri kentin biraz dışına taşımak mümkün değil mi? Yani, eğer, bunu yaparsanız bu da çok önemli. Ne biçim kent anlayışı ki, tümü aynı alana yoğunlaşmış, aynı alana yoğunlaştığı için de hastalar pek mutlu değiller ne kadar iyi hizmet verilirse verilsin. Hastanelerdeki yoğunluk azalmış değil. Tabiî, bu bir süreç  işi onu da biz biliyoruz; ama, bu yoğunluğun hâlâ devam ettiğini, hâlâ insanların sabah çok erken saatlerde gidip, kuyruğa girdiğini görüyoruz. Ben, geçen konuşmamda Batıdaki bir uygulamadan söz etmiştim. Aynı uygulamayı yine söylemek istiyorum; Batıda eğer gözlük almak istiyorsanız, yetkili bir gözlükçüye gidiyorsunuz, muayene yapılıyor ve gözlüğünüzü alıp çıkıyorsunuz, ama, bir gözlük almak için gidiyoruz, uzun süre kuyruklarda bekliyoruz. Gerçi, sizin konuşma metninizde, yetkili gözlükçülerden söz ediliyor; acaba, bu bağlamda yetkili mi değil mi onu bilmiyorum; eğer, bu olursa, özellikle göz kliniklerindeki yoğunluğu büyük ölçüde azaltmış olacaksınız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

KEMA KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Bağlıyorum Sayın Başkan.

Bir başka şey, konuşmanızda, aradım, belki, benim gözümden kaçmış olabilir; ama, doğum kontrolüyle ilgili hiçbir açıklama yok. Acaba, bu bilinçli bir şey mi, yoksa, bu Türkiye’de artık sorun olmaktan çıktı, onu düşündüğünüz için mi veya gerek duymadığınız için mi? Bu konuda da benim bildiğim kadarıyla, eğer, rakamlar değişmediyse, hâlâ Türkiye’de doğum oranını yüksek olduğunu ve bu konuda önlemler alınması gerektiğine kişisel olarak ben inanıyorum; acaba, bakanlık olarak siz de inanıyor musunuz, bu konudaki çabalarınız hangi aşamada?

Ben bir de Avrupa Birliği ile Türkiye kıyaslamasını vereyim; tabiî, Sayın Bakan, oldukça parlak bir tablo çizdi; ama, bir de gerçeği görmek açısından, anne ölüm oranı Türkiye’de yüzbinde 62, Avrupa Birliğinde yüzbinde 3. Beş yaş altı çocuk ölüm hızı Türkiye’de binde 37, AB ortalaması binde 8; kişi başına sağlık harcaması Türkiye’de 192 dolar, AB ortalaması 2 150 dolar. 2006 programından aldığım rakamlar bunlar. 2003 yılı rakamları kıyaslamasını veriyor. Dolayısıyla, bu konuda da tabiî bir süreç işi olduğunu, Türkiye bütçesinin bu konuda daha sağlıklı bir yapılanma içine girmesi gerektiğini, sağlığa, eğitime, adalete, daha fazla pay ve kaynak ayrılması gerektiğini gösteriyor. Gerçi Sağlık Bakanlığımızın bütçesi belli bir noktaya gelmiş, belli artışlar var; ama, bu artışların da yetersiz olduğunu kabul etmek gerekiyor. Çünkü, Sağlık Bakanlığına, sadece bütçeden ayrılan kaynak değil, doğrudan yurttaşların kendi ceplerinden ödedikleri paralar da var. Sosyal güvenlik kuruluşlarının yaptığı ödemeler var. Yani, belli bir maliyet karşılanmış oluyor oradan; ama, dediğim gibi, bu bütçenin bugünkü koşullarda bile yeterli olduğunu söylemek mümkün değil.

Ben, konuşmama burada son veriyorum Sayın Başkan; teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kılıçdaroğlu.

Sayın Özcan, buyurun.

MEHMET ZEKAİ ÖZCAN (Ankara) – Sayın Başkan, Değerli Bakanım, kıymetli arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sağlık Bakanlığımızın bütçesine baktığımızda, bütçe payı içindeki oranı sürekli artıyor. Bu, sevindirici bir durum. 1990 hariç, aşağı yukarı en yüksek payı aldığı 2005 yılı oluyor. Sabit sermaye yatırımları içindeki payı da artmaktadır yüzde 4,9’a çıkmıştır ki, bu, bugüne kadar en yüksek bir paydır. Bu bakımdan, Sağlık Bakanlığının, hükümetimiz tarafından önemsendiğini ve desteklendiğini gösteren göstergelerdir. Şimdi, Sağlık Bakanlığımızın, aslında, sistem olarak son üç yılda yaptıklarına bakacak olursak, Türkiye için çok elzem ve gerekli adımları attığını görüyoruz. Tabiî, bunlar, hükümet politikası olarak genel sağlık sigortası tasarısının hazırlanmış olması ve komisyonumuza gelmiş olması, aile hekimliğine pilot olarak başlanması ve bunun yaygınlaştırılması için çalışmaların devam etmesi, SSK hastaneleri ve diğer kamu hastanelerinin tek çatı altında toplanması, aslında, Sağlık Bakanlığımızın, sağlık politikası, aslında bence en önemli adımlarıdır.

Burada, tabiî, ben bunu söylerken, sadece Sağlık Bakanlığının bütçesinin artması ve desteklenmesi yeterli değildir. Mantalite çok önemlidir; çünkü, her zaman yüksek sağlık ödemeleri o ülkenin sağlığının iyi olduğunu göstermez. Bugün, ABD’nin sağlık bütçesi 1,7 trilyon dolardır; yani, yaklaşık, Türkiye’nin millî gelirinin 5-6 katı büyüklüğündedir; 5 700 dolar civarında kişi başına sağlık harcaması yapıyor; ama, yüzde 15’i 45-50 milyon insan hiç sağlık hizmeti alamıyor. Veya kırk yılda, adamlar millî gelir içindeki paylarını üç katı artırdılar, ama, yüzde 15’e hizmet götüremiyorlar. Burada sadece harcama açısından değil, sağlık politikasını Türkiye’nin geneline yaygınlaştırmaktır. Aslında, Sayın Bakanım, burada işaret etti; hekim sayısı Türkiye’de az. Tabiî, bu az olunca, bazı yörelerde hekim sıkıntısı olduğundan, oraya hizmet tam olarak gidemiyor. Şimdi, bunun aşılması gerekir, bu doğru bir tespittir. Yani, Türkiye’deki sağlık politikasının, belki şu andaki tek tartışılacak tarafı, bazı hastanelerde olması gereken uzmanların olmaması ve oradaki hastaların başka hastanelere sevkidir. Bunu Sağlık Bakanlığı aslında poliklinikte çok önemli gelişmelerin olduğunu görüyorum; yani, aşağı yukarı, Türkiye, son üç yılda yüzde 3,5 civarında nüfusu arttı, yüzde 4’ün altına arttı. Ama, bakıyorsunuz, poliklinik sayısında yüzde 100’e yakın artışlar var. Demek ki, geçmişte, bunlar, sağlık hizmetlerini alamıyorlardı, almaya başladılar. Bu tespiti iyi yapmamız lazım; çünkü, hekim sayısını artırmadan, sadece poliklinik odalarını artırmak suretiyle, o da yüzde 100’e yakın bir artış yapıldı, bununla pratik bir çözüme kavuşturuldu. Bu bakımdan da ben Sağlık Bakanlığının bu hareketini takdirle karşılıyorum.

Şimdi, tabiî, Türkiye’nin geçmişte sağlık altyapısının geliştiğini söylemek mümkün değil; çünkü, gelişmiş ülkelerde, bu, son derece büyük yatırımlar yapıldı. Yani, bugün Almanya, Fransa, İngiltere, aşağı yukarı bizim nüfusumuza yakın. Buna rağmen, Almanya’nın 250 milyar avroyu geçiyor, İngiltere  150 milyar avro üzerinde, Fransa da aynı şekilde. Yani, bizim, 18-20 milyar avro bütün sağlık giderimiz var. Demek ki, 10-15 kat bizden daha fazlalar. Şimdi, bunu kapatmak kolay değil. Tabiî ki, bazı sıkıntılar olacaktır; ama, Sağlık Bakanlığının, dediğimiz gibi, hem hekimler arasındaki tercihi de çok doğru. Yani, kamuda çalışan hekimlerin, özellikle uzmanların yarım zamanlıdan tam zamanlıya  geçenlerin sayısının artmış olması, hatta oranın da yükselmesi, bu adımlardan bir tanesidir.

Yalnız, burada Sayın Bakanıma şunu söylemek istiyorum: Tabiî, Sayın Kılıçdaroğlu da bahsetti, yani, hastanelerde başhekimlerin ihalelere karışması, ekonomik konulara karışması, onların esas görevi değildir; ama, bu, tabiî, şu anda çözülecek bir konu değildir; çünkü, kamu hastaneleri, şu yapısıyla, yine başhekimin kontrolü altında olmak zorundadır. Bu ancak, bu hastaneler özerk hale geldiği zaman -ki, hedeflerden bir tanesi budur- rekabet ortamı içerisine girebildiği süreç içerisinde bu çözülecektir diye düşünüyorum; ama, burada bir sıkıntı var; sizin başhekim yardımcılarında bir artış var. Şimdi, bu, doğru değil; üstelik de bu başhekim yardımcılarına bir talep var. Bu da aslında beni şaşırtıyor; yani, aslında, bir uzman hekimin başhekim yardımcılığı talebi olmaması gerekir bana göre; kendi hastalarıyla ilgilenmesi gerekir. Ama, herhalde, bu döner sermayedeki payları mı fazladır bilemiyorum; o bakımdan, bunun kısıtlanması veya en azından cazip hale getirilmemesi bakımından, bir tedbir alınmasında fayda var diye düşünüyorum.

Şimdi, Sayın Bakanım, burada, tabiî, benim de seçim bölgemle ilgili sıkıntıları da dile getirmek istiyorum. Yani, burada, bizim, mesela Şereflikoçhisar’da, Haymana’da, yine sıkıntılarımız var; yani, bu uzman hekimlerin dağılmasından dolayı, işte tayin ediyorsunuz rapor alıyor veya başka bir gerekçe gösteriyor. Bu sıkıntılarımızı aşmamız lazım; özellikle, bu, Şereflikoçhisar’da had safhada. Bunu tedbirinin alınmasında fayda görüyorum. Bir de bu Gölbaşı Hastanemiz yapıldı; fakat, tam hizmete giremedi, bu bakımdan, bu hastanemizi tam şekilde hizmete açacak olursak, bence merkezin de yoğunluğunu azaltır.

Sayın Bakanım, sizin konuşmanızdan aldığım bazı notlar da beni sevindirdi. Bunlardan birkaç tanesini vurgulamak istiyorum; bunlardan bu diyaliz hastaları için yüzde 60 civarında bir artış yaptınız cihazlarda. Bunu son derece önemsiyorum; çünkü, bu, diyaliz hastaları, kanser hastalarından daha kötü durumdalar. Çünkü, bunlar, cihaza bağlı yaşamaktadırlar. Yani, kanser hastası başka bir ile, ilçeye gezi de yapabilir; ama, bu yapamaz. Bu bakımdan, bunların en yakın olduğu bölgede, bu cihazların yapılması ve bunların şifaya kavuşması son derece önemlidir.

Burada, yine, Türkiye’deki ilaç harcamalarının çok yüksek olduğunu biliyoruz. Yüzde 50’nin üzerindedir. Şimdi, bunun için alınan tedbirleri de önemsiyorum. Yani, burada, aşağı yukarı 900 milyon dolar civarında bir tasarruf yapıldığı söylenmektedir, gerçi, listenizde de bazı ilaçlardaki düşmeler açıkça görülmektedir. Bunlardan alınan en ucuz Avrupa ülkelerinden 5 ülke arasında en ucuzun baz alınması, işte, KDV’nin yüzde 18’den 8’e düşürülmesi önemli gelişmelerdir.

Şimdi, tabiî, genel sağlık sigortası ile aile hekimliği konusuna girmek istemiyorum; önceleri çok konuştuk, daha da konuşacağız bu konularda. Aile hekimliğinin çalışmalarının devam ettiğini ve genelleşeceğini de umuyorum. Burada, dünyada da nasıl sağlık giderlerini kontrol altına almak için büyük bir çaba gösteriliyorsa, Sağlık Bakanlığımız da şimdiden bu tedbirleri almasında önemli fayda görmekteyim.  Çünkü, Sağlık Bakanlığının , sağlık harcamalarında, eğer, kontrolsüzlük başlarsa bu ileride Türkiye için çok önemli bir risk olur ve sağlık sistemi tekrar sorgulanmaya başlanır. O bakımdan, biz Sağlık Bakanlığımızın, hem bütün taleplerin karşılanması, yani, sağlık hizmeti almak isteyenlerin ulaşabilirlik noktasında onlara kaliteli hizmet vermesi bakımından bütün tedbirleri alması, ama, bundan da önemlisi, bu sağlık giderlerinin mutlaka kontrol edilmesidir ve bu bu kontrolde de Sağlık Bakanlığı, Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, çok dikkat etmek durumundadır diye düşünüyorum.

Tabiî, burada, belki Sayın Bakanım erken söylüyorum; ama, bu hastanelerin de artık, yavaş yavaş rekabete açılıp, özerk hale getirilmesi için çabaların başladığını da duymak istiyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET ZEKAİ ÖZCAN (Ankara) –  Bitiriyorum Sayın Başkan.

Yani, şu hastanede biz buna başladık demenizi diliyorum. 

Ben, bütçenizin hayırlı olmasını diliyor, teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Özcan’a teşekkür ediyorum.

Sayın Sözen, buyurun.

NURETTİN SÖZEN (Sivas) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Elimde bulunan takvime göre bugün bu saatte Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi görüşülecekti; o amaçla gelmiştim; ama, benim için yabancı olmayan, mesleğimle ilgili bir bütçenin görüşülmesine tanık oldum ve Bakanı dinledim. Ben de oluşan bazı sorular var. Bunu paylaşmak istiyorum, bunları açıklamak istiyorum.

Sorulardan evvel Bakanlığımızın yaptığı ciddî bir bilimsel hataya değinmek isterim. Bu kuş gribiyle ilgili konudur. Sağlık Bakanlığı bilimdışı bir açıklamayla toplumumuzu yanıltmıştır ve yanlış yönlere sevk etmiştir. Demiştir ki Sağlık Bakanlığı virüslerin kuluçka devri tamamlandı; dolayısıyla, tehlike ortadan kalktı. Alının önlemlere de son verildi. Şimdi, bütün hekim arkadaşlarım bilirler ki, kuluçka devri bir canlıdan bir canlıya virüsün veya mikrobun geçmesinden sonra başlar. Dolayısıyla, kuluçka devri, ancak ölmüş olan hindiler için geçerlidir. Bundan sonra enfekte olacak canlılar için geçerli değildir. Dolayısıyla, her an bu enfeksiyonun tekrarlayabileceği olasılığı da mevcutken, Sağlık Bakanlığının böyle bilimdışı bir açıklama yapmasını anlamak mümkün değildir.

Değerli arkadaşlarım, kuş gribi olayı, Türkiye’de yeterince kamuoyuna anlatılmamıştır. Manyas’ta görülen olay, Türkiye’nin en az 10 bölgesinde görülebilme ihtimalini taşımaktadır. Bildiğiniz gibi, göçmen kuşlar, Manyas’a gelmekte, orada bir iki gün yaşamakta, yumurtalarını bırakmakta ve sonra daha sıcak bölgelere gitmektedir. Oysa, Manyas’taki oteller 7 yıldızlı otellerdir kuşlar için, ama, 5-6 yıldızlı oteller de var ülkemizin güzel yeşilliklerinin, göllerinin, deltalarının bulunduğu bölgeler, her an oralara da kuşlar gelebilir, oralara da yerleşip, aynı şekilde enfeksiyona sebebiyet verebilir. Maalesef, Tarım Bakanlığıyla Sağlık Bakanlığının ortak sorumluluğu altındaki bu konu, yeteri önemle ele alınmamıştır. Örneğin, diğer bölgeler hakkında hiçbir önlem alınmamıştır. Oysa, oralar için de alınabilecek önlemler vardır. Şimdi konumuz olmadığı için ayrıntıya girmek istemiyorum; ama, o bölgelerde de en az üç beş kilometre çapındaki bölgelerde gezici kanatlıların beslenmemesi gerekmektedir. Yapılacak en ilkel, en basit, fakat en önemli önlemdir. Bu önlem alınmamıştır. Sağlık Bakanlığını ilgilendiren konuysa, Manyas’ta böyle bir risk olmasına karşın, ve geçen sene, orada, bu senekinden daha fazla hindi ölmüş olmasına karşın, köylüler arasında insan infilanza aşısı yapılmamıştır. Oysa, Sağlık Bakanlığı, böyle bir risk karşısında, o yöredeki bütün köylülere insan infilanza aşısı yapmalıydı. Niçin insan infilanza aşısı yapmalıydı? Çünkü, risk, normalde kuş virüsünün insan virüsüyle birleşmesinden doğan yeni tip virüsün getirdiği tehlikedir. Bunu önlemek için de hayvan virüsü için aşı üretilmediğine göre dünyada, insan virüsü için aşının o yöredeki riskli insanlara yapılması gerekirdi. Sağlık Bakanlığı, bu konuda da görevini ihmal etmiştir.

Akla gelen bazı sorular var; dediğim gibi konuşmaya hazırlıklı olarak gelmedim; ama, şu soruların yanıtlarını öğrenmek istiyorum:

Aile hekimliği konusu, Türkiye’nin en küçük kentinde, pilot bölge olarak başlatılmıştır. Şimdi, akla şu soru geliyor; aile hekimi Türkiye’de kaç tanedir ve Türkiye’nin tüm alanlarına hizmet verebilecek sayıda mıdır? Buna verilecek cevabı ben biliyorum; on yıl, yirmi yıl sonra bile aile hekime sayısı bu ihtiyacı karşılayacak durumda değildir. Şimdi, Bakanımızın ağzından duymak istiyorum; aile hekimliği uygulaması, tüm yurtta, Türkiye sathında ne zaman tamamlanacak? Kaç yıl sonra aile hekimliği tüm yurtta tamamlanacaktır?

Bir başka öğrenmek istediğim konu, biliyorsunuz, görülmedik bir olayı Parlamento yaşadı ve Sağlık Bakanlığımız 1980’de bir askerî dönemin getirdiği anti demokratik zorunlu hizmeti, tekrar, önce, büyük kahramanlıklarla, büyük demokrasi nutukları atarak kaldırdı ve daha sonra, aynı yasayı tekrar uygulamaya soktu. Şimdi, Sayın Bakandan öğrenmek istiyorum: Yasanın yürürlüğe girdiği tarihten bu yana mezun olan hekimlerin kaç tanesi zorunlu hizmetle görevlendirilmiştir ve zorunlu hizmetle görevlendirmek suretiyle, ne kadar doktor açığı karşılanmıştır? Bu da öğrenmemiz gereken bir başka olay.

Son değineceğim konu da şu anda dinlediğimiz konuşmadan anlaşıldı ki, bazı ilaçlarda yüzde 80’e yakın tenzilatlar sağlanmıştır. İnsanın aklına gelmiyor mu, bu firma yıllardan beri yüzde 80 pahalı halka ilaç veriyor ve kamuya ilaç satıyor ve Sağlık Bakanlığı bu müesseseyle pazarlık yaparak yüzde 80 tenzilat sağlıyor. Acaba, bu tür halkı sömüren, soyan şirketlerle ilgili olarak Sağlık Bakanlığı ne gibi tedbirler almıştır; bunu da öğrenmek istiyorum.

Konuşmamı burada bitiriyor, teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Sayın Sözen’e teşekkür ediyoruz.

Sayın İnal, buyurun.

AHMET İNAL (Batman) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Başkanım, Sayın Bakanım, değerli komisyon üyeleri, değerli bürokratlar, güzide basın mensupları, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, Sağlık Bakanlığı bütçesini tabiî görüşünce, akla sağlığı tehdit eden unsurlar gelir. Bunların başında da zannedersem sigara, tütün içimi, alkol, uyuşturucu, ilaç bağımlılığı, tiner gibi insanımızı ciddî bir şekilde tehdit eden, işten alıkoyan  ve ailelerine, sağlık kuruluşlarımıza büyük ölçüde yük eden ve sağlık giderlerimizde ciddî harcamalara neden olan bir alışkanlık. Yapılan bir ankete göre 30 milyon insanımız sigara içmekte, yılda 5,5 milyar paket sigara tüketiminin olduğu tespit edilmiştir. Yine, 1 milyar litre civarında da alkol tükettiğimiz söz konusu. Uyuşturucu ve diğer ilaç bağımlıları, tiner gibi sokakta, çocuklar tarafından tüketilen bağımlılık yaratan ilaçlar da bu miktarın tespiti açısından henüz bir rakam oluşmamıştır. Yılda 11 katrilyon TL’nin 2004 yılı fiyatlarıyla sigaraya ayrıldığı bir ülkede, 2006 yılı Sağlık Bakanlığı bütçesinin 7,4 katrilyon olduğunu düşündüğümüzde ne kadar büyük bir sarfiyatın sigaraya ayrıldığı göz önüne gelmektedir.

 

Değerli arkadaşlar, ben hekim değilim; ancak, hekimlikte koruyucu hekimlik diye bir dal vardır. Bu koruyucu hekimliğin, sanıyorum, amacı -eğer, eksik söylüyorsam, buradaki Sağlık Bakanlığı yetkilileri ve komisyon üyelerinin bir kısmı doktordur, uyarsınlar- kişi hastalanmadan, ağır bir hastalığa duçar olmadan, sağlık kuruluşlarının pençesine düşmeden, iş kaybına uğramadan, ailesine yük olmadan yapılan bazı ufak müdahalelerle, kısmî bazı tedavilerle kişiyi ağır hastalıktan ve yatalak olmaktan kurtarmak olsa gerek diye düşünüyorum.

Şimdi, hal böyleyken, Sağlık Bakanlığımız, Millî Eğitim Bakanlığımızla da bir protokol veya bir anlaşma yaparak, bir işbirliği yaparak, hatta, belki de, Radyo ve Televizyon Üst Kuruluyla da bir kanunî mevzuatta yapılarak, radyo ve televizyonlarımızın tümünde, bütün yayın yapan radyo ve televizyonların tümünde, haftanın belirli saatlerinde, özellikle de çocukların evlerinde bulunduğu, ailelerin işten eve döndüğü saatlerde, birkaç dakika da olsa, bu tür bağımlılıkların, özellikle sigara ve uyuşturucu gibi insan hayatını, sağlığını ciddî tehdit eden… Bu konuda bazı skeçler yapılarak, bazı programlar yapılarak, bazı uzman hekimleri, psikologları, sosyologları çıkartmak suretiyle bir bilgilendirme programları yapılmasında ciddî fayda vardır.

Şimdi, yine, yapılan bir tespite göre, yılda 160 bin insanımızın sigaradan öldüğü, belki, bunun birkaç katı kadar da akciğer,  damar tıkanıklığı vesair gibi rahatsızlıklara duçar olduğu bir toplumda çok büyük bir rakam. Sağlık Bakanlığı bölge hastanelerini, devlet hastanelerini, sağlık ocaklarını, sağlık evlerini, ilave hekim sözleşmeleri, ilave hekim alsın, sağlık personeli alsın, dursun. Ancak, bu tür rahatsızlık verici ve insanları pençesine düşüren bu tür bağımlılıklardan insanlarımızın kurtarmadığımız süre içerisinde, bütçeden 7,5 katrilyon değil de, 25 katrilyon da ayırsak, netice itibariyle, yapılacak mücadelenin çok fazla bir şey ifade etmeyeceği kanaatindeyim.

Tabiî, değerli arkadaşlar, burada, bütçe rakamlarına baktığımızda, 2002 yılından itibaren Sağlık Bakanlığı bütçesinin gayri safî millî hâsıla içerisinde 0,86’dan 1,39 çıkması, neredeyse 2 katına kadar çıkmış olması sevindirici bir durum. Ancak, bütün bunlara rağmen, Sağlık Bakanlığı hizmetlerinde aksama yok mu, dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de vardır; hâlâ, hekim sayımızdaki azlık, yatak sayımızdaki yetersizlik. Ancak, şunu belirtmek istiyorum ki, özellikle hükümetimiz döneminde ve Sayın Sağlık Bakanlığımızın Bakanlığının azmi, çalışması, sağlıkta dönüşüm projeleri çok ciddî bir şekilde toplumdan destek almıştır. Gittiğimiz seçim bölgelerimizde, sağlık personelinin, özel hastanelere bayrama gider gibi gitmeleri ve buralarda, devlet hastanelerinin aldığı ücretlerin de, tahlil, film, röntgen gibi hizmetlerde, muayene gibi hizmetlerden devlet hastanelerinin aldığı ücretin 2-3 mislî kadar da daha ucuza bu hizmetleri vermeleri, özellikle SSK’lı, Bağ-Kurlu ve yeşil kartlı vatandaşlarımızı ciddî bir şekilde memnun etmiştir. Bu memnuniyetimi de Sayın Bakanıma bildirmek istiyorum. 

Yeşil kartlı vatandaşlarımızın sayısında ciddî bir artış olmuştur.  Gittiğimizde, büyük ölçüde hükümetin bu çalışmalarından dolayı memnuniyetlerini, takdirlerini arz etmektedirler. Batman İlim için söyleyeyim; Sağlık Bakanlığının şu anda yeşil kart sayısı 280 bin civarında. Bu vatandaşlarımız muayenelerini olmakta, eczanelerden memurlar gibi ilaçlarını almakta ve çok ciddî bir şekilde yüzlerinde mutluluk ifade etmektedirler.

Diğer bir taraftan, ilimi kastedersem, Batman İlinde 2002 yılında 37 olan uzman hekim sayısı, şu anda 100’ün üzerine çıkmıştır. Neredeyse, 3 katına çıkmıştır. Bunların bir kısmı, özel hastanelere çok yüksek ücretlerle transfer edilmesine rağmen, memnuniyetimi belirtmek istiyorum; çünkü, sonuçta bu özel hastaneler de vatandaşımıza hizmet vermekte. Yeter ki, ildeki doktor sayısının yeterli hale gele gelmesidir.

Sayın Bakanım, bir konuda daha ben birkaç sorumu da burada sorumu da burada sorarak konuşmamı bitirmek istiyorum. Malumunuz, bizim Batman İlimizde 1994 yılından beri devam eden 250 yataklı bir devlet hastanemiz vardır. Bugüne dek ayrılan ödeneklerin yetersizliği sonucu, sanıyorum, işin yüzde 60 civarında bir fiziki gerçekleşmesi söz konusu. Bölgemizin mahrumiyet bölgesi, insanlarımızın büyük merkezlere, Ankara, İstanbul, İzmir gibi sağlık imkânlarının çok yoğun ve kaliteli olduğu merkezlere gidebilmesi için çok yoğun bir hem zaman kaybı hem de maddî bir israfa neden olmaktadır. Bu bölge hastanemizin bir an önce bitirilmesini arzu ediyoruz.

İkinci bir husus, yine, bizim, Batman’ın en büyük ilçelerinden olan Kozluk İlçesinin köyleriyle beraber 85 bin-90 bin nüfusu vardır. Sizin de Batman İline yaptığınız teşrifte, 50 yataklı bir hastanenin burada ihtiyaç olduğunu sizler de dile getirdiniz. Bu konuyu da 2006 programına almanız halinde bizleri çok mutlu edecektir. Ne aşamadayız, bu sorunun da cevabını sizden almak istiyorum.

Yine, demin, sigara içimi ve sigaradan ölümler ve diğer uyuşturucu ve diğer uyuşturucu ve bağımlılık yaratan ilaçlardan dolayı yurdumuzda yılda kaç kişi ölmekte; eğer, varsa son istatistik -bendeki bilgi 2004 yılı bilgisiydi- var mı ve kaç kişi bundan dolayı iş kaybına maruz kalıyor? Bunun için yasal bir düzenleme yapmayı düşünüyor musunuz? Demin dediğim, RTÜK ve TRT Genel Müdürlüğü ve özel radyo, televizyonlarla, bu konuyla mücadele için, tanıtıcı bilgiler için bir taslak düşünüyor musunuz?

Teşekkür ediyorum.

Bütçede emeği geçen bütün arkadaşlara, Sayın Bakanımın şahsında teşekkür eder; bütçenin hayırlı olmasını diliyorum.

Saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Sayın İnan’a teşekkür ediyorum.

Sayın Ergin, buyurun.

GÜROL ERGİN (Muğla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekilleri, değerli bürokratlar, sevgili basın mensubu arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ben, kısa kısa bir iki konuya değinmek istiyorum. Bunlardan birincisi, Sağlık Bakanlığımız, Çocuk Dostu Okullar projesi ve sağlıklı beslenme programları uyguladığını söylüyor ve sağlıklı beslenme, sağlıklı çocukluk, sağlıklı çocukluk ise sağlıklı yetişkin demektir sloganıyla ilköğretim çağı çocuklarının beslenme ve sağlık konusunda duyarlılığını artırmak ve sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazanmalarını sağlamak amacıyla, Millî Eğitim Bakanlığımızla işbirliği halinde 28 ilimizde çalışmalar yaptığını söylüyor.

Şimdi, ben, Sayın Bakana şunu sormak istiyorum: Elbette ki, doğru ve güzel bir düşünce; ama, bu ülkede bir okul sütü beslenme programları olayı vardı ve bütün dünyada ve benim bildiğim Avrupa ülkelerinin hemen tümünde, bu okul sütü programları çok uzun yıllardır uygulanmaktadır ve bunun çok çok olumlu sonuçlarının alındığını istatistik veriler de ortaya koymaktadır. Bu böyleyken ve Türkiye’de de ailelerin geçim düzeyleri, çocuklarına süt almayı büyük ölçüde engellediği bir durumda niçin okullardaki bu okul sütü programlarına son verilmiştir ve Sağlık Bakanlığı bu programların sürmesi yönünde herhangi bir çaba da bulunmamıştır; bunu özellikle öğrenmek istiyorum. Bunu, şunun için söylüyorum: Bakınız, çok haklı olarak, bebeklere dördüncü aydan sonra demir takviyesi yaptığınızı ifade ediyorsunuz, haklı ve doğrudur. Çünkü, bebekler altıncı aya kadar kendilerine yeterli olan demiri karaciğerlerinde getirirler; ama, ondan sonra demir eksikliği çekerler, o bakımdan doğru.

D vitamini katkısı yapıyorsunuz, bu da doğru; ama, D vitaminini çocukların gıda olarak alabilecekleri hemen hemen en önemli kaynak olan sütten çocukları mahrum ettiniz AKP İktidarı döneminde. Bunun nasıl açıklıyorsunuz, bunu nasıl bağdaştırıyorsunuz bu Çocuk Dostu Okullar Projesiyle diye sormak istiyorum. 

İkincisi, fenilketonüri konusunda konuşmak istiyorum. Burada da yaptığınız çalışmalardan söz ediyorsunuz ve 2004 yılında bu fenilketonüri tarama programına bebeklerin yüzde 81’inin alındığını, 2005 yılının ilk altı ayında alınan kan örneği sayısının 440 bin dolayında olduğunu söylüyorsunuz. Ben, şunu öğrenmek istiyorum: Bu çalışmalar sırasında, elbette ki, rakamlar ortaya çıkıyor. Fenilketonüri oranı bizde ne kadardır, Türkiye’de; onu öğrenmek istiyorum ve fenilketonürili bebekler için, onların sonraki yaşamları için Sağlık Bakanlığı olarak ailelere destek programları uyguluyor musunuz; bunu öğrenmek istiyorum.

Sonra, son zamanlarda, Ankara’da kızamık salgını olduğu yönünde duyumlar alıyoruz. Bunun gerçeklik durumu nedir? Acaba, yalnızca, bir söylentiden mi ibarettir, yoksa, gerçekten bir kızamık olayı Ankaramızda yaşanmakta mıdır; bunu da öğrenmek istiyorum.

Burada, biraz önce arkadaşlarımız çeşitli hastalıklardan söz ettiler ve özellikle, sigarayla bağlantılı olarak konuştular. 1980’li yıllarda yabancı sigaraların Türkiye’ye girişine izin verildikten sonra, Türkiye’de, acaba, sigara içme oranlarında ne tür bir değişiklik olmuştur? Bunu, özellikle şu anlamda soruyorum: Biliyoruz ki, son yirmi yirmibeş yılda, uygar ülkelerin hemen tümünde sigara içme oranlarında düşme oldu; ama, Türkiye’de artma olduğu söylenmektedir. Böyle bir araştırma yapılmış mıdır Sağlık Bakanlığı tarafından? Yapılmışsa, sonucu nedir? Bunda sigaranın, yabancı sigaraların Türkiye’ye serbest girişinin sağlanmasının etkisi sizce ne derecede olmuştur?

Teşekkür eder; saygı sunarım.

BAŞKAN – Sayın Ergin’e teşekkür ederim.

Sayın Baratalı…

BÜLENT BARATALI (İzmir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, değerli komisyon üyeleri, değerli bürokratlar; saygılar sunuyorum.

Ben, Türkiye’nin üçüncü büyük ili İzmir Milletvekiliyim. O nedenle, sağlık hizmetlerinin yetersizliğinden çok fazla yakınmayacağım; çünkü, hem üniversite hastaneleri hem özel hastaneleri hem devlet hastaneleri, İzmir’in içinde, metropolünde. Hem de, İzmir’e bağlı Bergama, Tire, Ödemiş, Menemen, Karşıyaka gibi, hakikaten, ciddî hastaneler var. Tabiî, bunların da elbette büyük sorunları var, üniversite hastanelerinin de büyük sorunları var. Özellikle, araştırma görevlisi konusunda büyük sıkıntılar çekiyorlar; ama, hem verilen hizmet yönünden hem yakınlık yönünden hem sürat yönünden, stabil durumlarda hizmetten çok fazla yakınmayacağım; ama, özellikle turizm mevsiminde, yine, Selçuk, hemen bitişiğindeki Kuşadası, Çeşme, Cumaova’sı kıyıları, Aliağ, Dikili gibi bölgelerde, nüfusun en az 2-3 veya 4 misline çıkması nedeniyle, buralarda zaman zaman, bir buçuk, iki ay kadar bir zaman içinde önemli aksamalar var.

Yine, Atatürk Devlet Hastanemizin depreme dayanıklılığı, diğer hastanelerimizin depreme dayanıklılığı gibi ciddî sorunları var. Tire ve Menemen Devlet Hastaneleri, Aliağ Devlet Hastanesinin, sanıyorum, sorunları bitti ve hizmeti vermeye başladılar.

Yalnız, Urla’daki Devlet Hastanesi konusunda bir iki problemimiz var. Bunlardan bir tanesi fiziksel bir problemi var. Bu bir yolla ana karaya bağlı; yoldaki dalga akıntıları nedeniyle, denizdeki akıntılar nedeniyle ada her yıl önemli ölçüde toprağını denize doğru kaybediyor, ikiye bölünme tehlikesi var. Sanıyorum, elinizde bilgiler vardır.

Benim belediye başkanlığım dönemimde, buralara büyük menfezler açarak, bu dalgaların geçişini sağlamaya çalıştık. Tabiî, Klozemanai Antik Kentinin de kurulduğu bir yer ve birinci derece SİT bölgesi. Onun için, adadaki hastanemizin fiziksel olarak gelişmesi pek mümkün değil. Bunu, bir defa, acaba, bu hastaneyi devam ettirmeyi düşünüyor musunuz diye bir sorum olacak.

Diğeri, hemen hemen bir bölge hastanesi, ilk durak bir hastane gibi hizmet veriyor. Yani, başhekiminden tutun, doktorları ve çalışan müstahdem ve diğer hemşire ve diğer sağlık görevlilerinin görevlerini çok iyi yaptığını biliyorum. Hakikaten, beğenilen, müracaat edilen bir hastane haline geldi. Özellikle çok emekli olmasından dolayı SSK’lıların da oraya başvurmasıyla, Bağ-Kurluların da başvurmasıyla, çok ciddî bir hastane potansiyeli var. Biz de zamanında tarama cihazları, kalp cihazları, vesaire gibi önemli bağışlarda bulunduk.

Genellikle bir şikâyetim olduğunu söyleyemem; ama, hemen onun arkasında Lozan ve Mondros’a göre kurulmuş olan bir karantina ve tahaffuzhane, yani, ikili bir yapısı var; o da görevini yapıyor. Onun da orada kalmasında yarar var.

Şimdi, hastanenin SİT nedeniyle binalarının pek büyümesi mümkün değil, genişlemesi mümkün değil. Belki, bunun bir ana karaya taşınması gerekiyor. Tam bunlar düşünülürken, hastanenin ameliyathanesinde 5 trilyon civarında bir yatırım kararı almış Bakanlığınız. Oranın eski belediye başkanı ve bir İzmirli olarak, önce, 5 trilyon gibi önemli bir kaynağın oraya tahsis edilmesinden son derece mutluluk duyduğumu ifade etmek istiyorum. Ameliyathane, mevcut ameliyathane içine, yani, hazır bir ameliyathane içine yapılacaktır, altı tane ameliyathanedir. Bu konuda, Sayın Bakan, benim bir yazılı soru önergem var. Bir de burada size arz ettiğimde bu konuyu, ilgileneceğinizi ifade etmiştiniz. Bugüne kadar bir bilgi gelmedi. Önce, yörenin milletvekili olarak bu soru önergesini vermemeye çalıştım; çünkü, yatırımın başına bir şey gelebilir diye düşündüm, üzüldüm. Yöresel bir tepki de olabilirdi; ama, çarşıya kadar düşmüş olan şikâyetler, sözlü yakınmalar bizim e-mail kanallarımızla bize geldikten sonra ve oradaki yakın bir çevreden geldikten sonra, bu soru önergesini verme durumunda kaldım. Yani, orada, mevcut bir ameliyathane içine altı tane ameliyathane yapılacaktır. Bunun çok yüksek olduğunu ifade ediyorlar. Benim konum değil; ama, bu soru önergeme de şu ana değin bir cevap alamadım. Sanıyorum bir teftiş başlattınız. Onun da sonucu bana kadar gelmiş değil. Bu konularda da bilgi almak istiyorum.

Özellikle, adayı ana karaya bağlayan yolda bir şeylerin yapılması gerekiyor. Bu konuda herhangi bir düşünceniz var mı? Varsa, herhangi bir desteğiniz olacak mı? Bunları da öğrenmek istiyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Baratalı’ya teşekkür ediyorum.

Sayın Sütlüoğlu, buyurun.

İMDAT SÜTLÜOĞLU (Rize) – Teşekkür ederim.

Sayın Başkanım, Sayın Bakanım, çok değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar, değerli basın; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Eğitim ve sağlık, bir toplumun iki ana konusu, iki temel konusu. Bugüne kadar, sağlık hizmetlerinde, bizden önceki iktidarlar döneminde ciddî reformların yapılmadığını maalesef görüyoruz. Problemleri çözme yerine halının altına süpürme politikasını güttüler. AK Parti İktidarında ise, cesaretle ve azimle problemlerin üzerine gidildiğini görüyoruz.

Özellikle bu dönemde Sağlıkta Dönüşüm Projesinin ele alındığı ve yapısal değişikliklerin adım adım, etap etap gerçekleştirildiğini müşahede ediyoruz: Performansa dayalı eködeme sistemi, sözleşmeli personel istihdamı -ki, bu personelin zor temini edildiği bölgelere yönelik olarak uygulamaya konuldu- mecburî hizmet uygulaması, aile hekimliği.

Aile hekimliği konusu da son derece önemli bir konudur. Gelişmiş ülkelerde, ilk kademede aile hekimleri hastalarıyla muhatap olmaktadırlar ve daha sağlıklı, daha verimli bir sağlık hizmetini bu şekilde vermektedirler. Düzce’de pilot uygulama başlamıştır ve verimli bir şekilde devam etmektedir. Önümüzdeki yıl bu uygulama oldukça yaygınlaşacaktır. Üçüncü senesinde de, zannediyorum, tüm Türkiye’de bu uygulamanın gerçekleştirilmesi hedeflenmektedir.

Ayrıca, hekim seçme hakkı, yine, son derece önemli bir olay. Bugüne kadar hastaneye giden hastalardan hiçbirinin böyle bir tercih hakkı yoktu, önüne gelen hekime muayene olmak zorundaydı. Az sayıda hekim polikliniğe inmekteydi. Poliklinik sayıları artırılmak ve tüm hekimler poliklinik hizmeti vermek suretiyle, hastalarımızın hem daha rahat muayene olabilmeleri hem de istedikleri hekime muayene olabilme imkânları da bu şekilde sağlanmış olmaktadır.

Acil yardım 112 istasyonlarının artırılması, ambulansların artırılması, yine, önemli bir gelişmedir.

Ana çocuk sağlığına yönelik olarak da ciddî hizmetler, yine, sahneye konmuştur. Anne sütünün teşvik edilmesi, demir eksikliğinin giderilmesi, aşılama oranlarında yüzde 80’lere varılması, kızamık aşısında yüzde 95 oranında aşılamanın gerçekleştirilmesi, 18 milyon çocuğun aşılanması, gerçekten, son derece önemli hizmetlerdir. Sağlıklı nesiller, sağlıklı bir gelecek demektir. Bakanlığımız, bu konu üzerinde bunun için hassasiyetle, ciddiyetle durmaktadır.

Yalnız, kızamıkla ilgili bugünlerde çıkan bir haber var. On yıl kadar evvel kızamık dozajının yarıya indirilmesi, dolayısıyla, bazı çocukların ölme riskiyle karşı karşıya oldukları basında ifade ediliyor. Sayın Bakanımız bu konuya da cevaplar faslında bir açıklık getirirse memnun olacağım.

Yine, sağlığın tek çatı altında toplanması, SSK hastanelerinin de Sağlık Bakanlığı çatısı altında sağlık hizmeti verir hale getirilmesi, yine, çok önemli bir dönüşümdür. Bugün, Sağlık Bakanlığı 660 hastanede 55 bini aşkın personele sağlık hizmeti vermektedir.

Gerçi, AK Parti İktidarında bu birleşmeler gerçekleşmeden önce de, tüm hastaneler tüm hastalara hizmet verir hale getirilmişti. Daha önceki dönemlerde, SSK hastaneleri Emekli Sandığı mensuplarına, devlet hastaneleri SSK mensuplarına hizmet vermiyorlardı, bazı hastaneler atıldı, bazı hastanelerde çok büyük miktarda hasta yükü vardı, altından kalkamıyorlardı. Biz, hemen, İktidarımızın ilk günlerinde tüm hastanelerimizi, hastalarımızın tamamının hizmetine amade kılmak suretiyle daha sağlıklı, daha yaygın hizmet vermeye başladık.

Yine, personelin objektif bir sistemle atanması da çok önemli bir gelişmedir. Ben, özellikle Sayın Bakanımıza bu konuda teşekkür ediyorum; çünkü, milletvekillerimizi en çok yoran, Meclisimizi en çok işgal eden konu bu atama konusudur, atamalarda torpil istenmesi konusudur. Sağlık Bakanlığında, artık, herkes bilmektedir ki, atamalar objektif kriterlere bağlı olarak, dayalı olarak ve hasta ihtiyaçlarına göre, özellikle sağlık personelinin eksik olduğu illerin ihtiyacını karşılamaya yönelik olarak yapılmaktadır.

Yine, tüm hastalarımızın eczanelerden ilaçlarını alabilmeleri, özellikle SSK hastalarının eczanelerden ilaçlarını alabilmeleri de çok büyük bir hizmettir. Çok büyük bir işkence bu şekilde ortadan kaldırılmıştır.

İlaç fiyatlarının düşürülmesi ve ilaçta yapılan büyük tasarruf ki, bu, 900 milyon YTL civarında bir tasarruftur, gerçekten alkışlanacak bir icraattır. Sayın Bakanımızı, Bakanlığımızı bu konuda da tebrik ediyorum.

Hükümetimizin sağlığa verdiği önem muvacehesinde, Sağlık Bakanlığımızın bütçe artışı yüzde 37 oranında gerçekleşmiştir. SSK hastanelerini düştüğümüz zaman, bu yüzde 17 oranındadır. Kıt olan bütçe imkânları içerisinde oldukça önemli bir artışın bu şekilde sağlandığını görüyoruz.

Yine, yeşil kartlı hastalarımız, daha önce, sadece yataklı tedavi hizmeti görmekteyken, bugün ayakta muayene, tetkik, tedavi ve ilaç hizmeti de almaktadırlar, bu da önemli bir gelişmedir.

Optisyenlik kurslarının başlatılması, yine, önemli bir konudaki ciddî bir eksikliğin giderilmesidir.

Tüp bebek konusu, yine, toplumu son derece rahatsız eden, toplumda ciddî bir ihtiyaç olarak ortaya çıkan bir konuydu. Buna getirilen yenilikler de güzel bir toplumsal hizmet olmuştur.

Sağlıklı dişlere yönelik olarak yapılan çalışmalar önemli çalışmalardır. Bu konuda okullarda daha kapsamlı, daha ciddî taramaların yapılması, daha güzel hizmetleri de beraberinde getirecektir diye düşünüyorum.

Uyuşturucuyla mücadele, tabiî ki, sadece Sağlık Bakanlığının yapacağı bir iş değil, Millî Eğitim Bakanlığıyla ve tüm medyayla ve toplumun tüm katmanlarıyla bu konuda çok kapsamlı bir çalışmanın yapılması gerekiyor.

17 yeni hastanenin tamamlanması, 25 hastanenin bu yıl tamamlanacak olması ve 84 sağlık ocağının tamamlanması, 2 verem savaş dispanserinin tamamlanması, fizikî şartların iyileştirilmesi açısından atılmış olan çok önemli adımlardır.

Yine, kanser konusu, son yıllarda, maalesef, kanserde çok büyük artışların olduğunu görüyoruz. Bu konudaki tarama çalışması önemli bir sağlık hizmetidir. Ayrıca, Karadeniz’e yönelik özel bir çalışmanın yapıldığını biliyoruz. Bu çalışma için de, Sayın Bakanımıza, ben, ayrıca, bir Karadeniz Milletvekili olarak teşekkür ediyorum; çünkü, çok ciddî bir endişe var. Bu konunun açıklığa kavuşturulması, gerçekten Çernobil faciasının kanser olaylarında bir artışa neden olup olmadığının belirlenmesi son derece önemli bir konudur.

Ben, bu arada, Türkiyemizin genelinde Sağlık Bakanlığımızın yaptığı hizmetlere teşekkür ediyorum. Ayrıca, İlime, vekili bulunduğum Rize’ye verilen sağlık hizmetleri dolayısıyla da teşekkürlerimi sunmak istiyorum. İki yeni hastane, Rize Merkez Hastanesi ve Fındıklı Guatr Merkezi ki, guatr da Karadeniz’de çok önemlidir, çok yaygın bir hastalıktır. Guatr hastanesinin devreye alınması, tamamlanması, bölgemize çok önemli katkılar sağlayacaktır.

Ayrıca, sağlık personelindeki eksikliğin giderilmesi yolundaki gayretleri için de, yine, teşekkür ediyorum. Çok önemli gelişmeleri görüyoruz, yalnız, sadece göz hekiminde bir sıkıntının olduğu, önemli bir sıkıntının olduğu gözleniyor. Onu da, ben, imkânlar ölçüsünde gidermeleri hususunda çok değerli bakanımdan yardım ve destek talebinde bulunuyorum.

Her sektörde olduğu gibi, sağlık  sektöründe de arz ve talep kanunu geçerlidir. Bir mal veya hizmet, eğer talebin altındaysa değerli olur ve bir şekilde…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Sütlüoğlu, toparlar mısınız.

İMDAT SÜTLÜOĞLU (Devamla) – Dolayısıyla, arz ve talep arasındaki dengenin kurulması gerekiyor. Doktor konusunda alınan tüm tedbirlere rağmen, istenen neticelerin elde edilmemesinin temel nedeni de doktor sayısındaki eksikliktir. Bunu, sunuş konuşmasında Sayın Bakanımız söylediler, Orta Asya ve Balkanlarda, Avrupa’da hekim sayısı en az olan ülkeyiz. Dolayısıyla, hekim sayısının, gerek pratisyen hekim gerekse uzman hekim sayısının çok hızlı bir şekilde artırılması gerekiyor. Tabiî ki, bu sadece Sağlık Bakanlığının yapacağı bir iş değil, aynı zamanda üniversitelerimizi de ilgilendiren bir konudur; ama, bu dengenin sağlanması için, belki dışarıdan diğer ülkelerden Türkiye’ye hekim alınması mümkün olabilir mi bilemiyorum, belki bir yasal değişiklik de gerektirebilir; ama, bu da düşünülmeli ve arz ve talep arasındaki bu dengesizlik giderilerek dengeleye oturtulmalıdır.

Yine böbrek hastalarında çok ciddî bir artış var; yeni diyaliz merkezlerinin açılması yoluyla böbrek hastalarına verilen sağlık hizmetlerinde çok hızlı bir artış oldu, gelişme oldu; bunun için de teşekkür ediyorum. Ancak, organ naklinin, böbrek naklinin hastanın ve hasta sahibinin ihtiyarına bırakılmadan temin edilmesi yolunda bir yasal düzenlemenin olmasının çok faydalı olacağını düşünüyorum. Bunun bir örneği, Rusya’dır; burada, böbrek hastası sayısı çok azdır, daha doğrusu diyaliz hastası sayısı çok azdır; çünkü, ölülerden organ nakli olabilecek kapasitedeki ölülerden organlar alınmaktadır, sorulmadan alınmaktadır ve nakil yapılabilecek hastalara da nakledilmektedir. Bugün, diyaliz hastalarına, devletimiz, hükümetimiz çok büyük oranda harcamalar yapmaktadırlar. Aynı zamanda, hastalarımız da çok büyük işkence görmektedirler, her hafta, 2 gün, 3 gün, 4 gün, 5 gün diyaliz makinesine bağlanmak suretiyle. Bunu, bu şekilde bir yasal düzenlemeyle temelinden çözmenin daha doğru olacağı, daha kesin bir sonuç olacağı kanaatindeyim.

Ben, yaptıkları başarılı çalışmalar için cesaretle attıkları adımlar için Sayın Bakanımı, değerli ekibini kutluyorum, kendilerine teşekkür ediyorum ve Sağlık Bakanlığı bütçemizin ülkemize hayırlı olmasını temenni ediyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Sayın Sütlüoğlu’na teşekkür ediyorum.

Sayın Uzunkaya, buyurun.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Sayın Başkan, Sayın Bakanım, değerli komisyon üyesi arkadaşlarım, değerli bürokratlar, saygıdeğer basın; ben de, bugün görüşülmekte olan Sağlık Bakanlığı bütçemizin öncelikle Bakanlığımıza, sonra da hizmet verdiği tüm ülke insanımıza hayırlı olmasını diliyor, bu vesileyle sizleri saygıyla selamlıyorum.

Cihan Padişahı Kanunî Sultan Süleyman “halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” derken, hiçbir  zamanının ve mekanın bu gerçeğin dışına çıkamayacağı kadar gerçeklik içerisinde bu güzel beytiyle sağlığın önemini, dünya saltanatının üstünde en önemli saltanatın sağlık olduğunu ifade ediyor. Güzel  bir sözle de ifade edilir ki, beş şey gelmeden beş şeyin kıymetini bilin; bunlar: Fakirlik gelmeden zenginliğin kıymetini bilmek, meşguliyet gelmeden boş vaktin kıymetini bilmek, ölüm gelmeden hayatın kıymetini bilmek, yaşlılık gelmeden gençliğin kıymetini bilmek ve bugün konumuz olan hastalık gelmeden sağlığın kıymetini bilmek.

Bu anlamda, benim daha çok üzerinde durmak ve Anayasanın ilgili maddelerini burada da biraz açıklamak arzusu içerisindeyim. Üzerinde durmamız gereken, Bakanımın konuşmasında da çokça temas ettiği, kanaatimce en doğru yöntem, hasta olmamanın çaresini aramak, yani koruyucu hekimliği tüm ülke insanıyla paylaşabilmek. Hukukta bir tabir var, eski bir deyim olduğu için söyleyeceğim, ama hemen Türkçe’sini de söyleyeyim, seddi zerai denir, yani tehlikeye giden yolların kapatılmasını temin etmek; hastalığa götürecek yolların kapatılması. Yani, az önce değerli Hocam, kuş gribinden bahsederek insanlar üzerindeki muhtemel etkilerinin devam edebileceğini, olabileceğini… Onun için, zaman zaman, karantina dediğimiz birkısım uygulamaların insana, bunu taşıyıcılar kimse hayvan da olabilir bu, bunlara karşı uygulanmasının esasen bir koruyucu hekimlik gerekliliği olduğunu ele alırsak, Anayasamız esasen 56 ncı maddesi itibariyle bir kere bize devlete,  devleti yönetenlere sağlıklı bir toplum oluşturmayı emrediyor.

Anayasa Madde 56 : “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.

Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.

Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler.”

1982 Anayasası bunu söylüyor; nitekim, elhamdülillah o günden bu güne mesafeler kat edilmiş ve bugün, ilk defa, bu hükümet döneminde tek çatı altında sağlık hizmeti bütünleştirilebilmiştir. Kanaatimce, 1982 Anayasasından 23 sene sonra, AK Parti hükümetine nasip olmuştur; yani, belki çalışmalar kademeli olarak bugüne kadar  katkı sağlamıştır, geçmişi görmezlikten gelme anlamında söylemiyorum; ama, ilk defa, Anayasanın amir hükmü olan tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler hükmü, bu hükümetin icraatı olmak itibariyle takdir edilecek bir husustur. Bunu, özellikle şunun için söylüyorum; geçen dönemde buradaki bütçe müzakeresinde ve özellikle yasa görüşülürken, yani sağlığın tek çatı altında bütünleşmesi yasası görüşülürken yapılan eleştiriler, hatırlanacak olursa, Anayasanın amir hükmünü yerine getirmesi bakımından atılan bu sağlıklı adımın ne derece yerinde olduğu, yasal bir düzenleme olduğu gerçeğini de görmüş oluruz.

Yine “devlet, bu görevini, kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir” denilmektedir.

Değerli arkadaşlar, kanaatimce, bu üçüncü paragrafta da, paragrafın amir olan hükmünü yerine getirme bakımından da bu hükümet çok ciddî adım atmıştır. Özel hastanelere sevk zinciri, sevk konusunda hemen hemen tüm sağlık kurumlarının artık sorumluluk da kendilerine tevdi edilmiş, özel sağlık kurumlarından vatandaşın istifadesi imkânı her sağlık güvencesi olan vatandaşa verilmiş; hatta, olmayana da; yani, yeşil kartı da biz bir güvence varsayarsak. Yani, Bağ-Kur’lusu, SSK’lısı, Emekli Sandığı mensubu ve biraz sonra bazı boyutlarıyla kısmen sağlıkta ciddî bir açık verebilir mi endişesini taşıdığım yeşil karttaki o çok large olan uygulamadan dahi insanlar bu ölçekte yararlanmıştır, yararlanmaktadır.

Ancak, Sayın Bakanım, burada, yeri gelmişken  bir hususu sizlerle ve değerli bürokratlarınızla paylaşmayı bir gereklilik olarak düşünüyorum. O da şudur; özel hastanelere veya bazı klinikleri sevk edilirken hâlâ hastalarımızın sevk zincirinde yaşadığı sorunlar var. Yani, birkısım hastaneler, sevk için heyet raporu çıkarmak gerektiğini söylüyor. Örneğin, ben, son günlerde, Sayın Karapaşaoğlu da tanığı oldu bu meselenin, Mehmet Bey de bu konuyu biliyor, İstanbul’da Kartal SSK Hastanesinden Marmara Tıp Fakültesinde gemerait denilen, yani tek orada uygulanan bir tedavi yöntemimiz. Sayın Doç. Dr. Türker Beyin beyindeki damar kurutma sistemi -ben anlamıyorum tıpçı olmadığım için- açık ameliyat değil, beyindeki damarlarla ilgili sorunu böyle bir tedaviyle çözmemiz gerekli dediği halde, oradaki beyin cerrahlarının hayır efendim, biz bunu açık ameliyat yapacağız, buraya sevk etmeyiz diye kendine göre genç yaşta ölümle pençeleştiği endişesinde olan hastayı zorunlu olarak açık ameliyata zorlayan ve sonunda da SSK Sağlık Bakanlığı bizden mutlaka sağlıklı bir rapor istiyor, böyle bir beş kişilik heyet raporu olmadığı müddetçe de biz bu hastayı sevk edemeyiz dedikleri için, iki haftadır geciken  bu tedavinin sorumluluğunu, burada kayıtlara geçmesi için söylüyorum, hastanın başına bir şey gelirse, ilgili uzmanlara tevdi edilecek yargı sürecinin de oluşabileceğini burada ifade ediyorum. İki haftadır uğraşıyorum; bu, benim yakınım olan bir hasta ; ama, merak ettiğim şey şu: Bir milletvekili olarak, yakını olan bir hastanın, ki bu bir vatandaş da olabilir, bana veya herhangi bir vekilime ulaşamayan bir hasta da olabilir; şimdi beş kişilik heyette bu doktor diyor ki “ben imza atmam, gemerait’e ben müsaade etmem, ben açık ameliyat yapacaktım.” Hastanın doktor seçme veya hastane seçme hakkı varsa buyurun  sevk edin diyoruz ve hasta, iki haftadır yakınlarıyla birlikte ciddî bir sıkıntı çekiyor; ama, bu kadar keyfi, SSK Kartal Hastanenizdeki beyin cerrahlarının, Başhekim Alparslan Beyi aratırsanız kimin müdahale ettiğini de bilirsiniz ve neticede, biz, hastayı bir başka hastaneye, Göztepe Hastanesine sevk ettirerek iki haftadır sıkıntı çekiyoruz. Yani, “ben sevk etmem”; “niye sevk etmezsin?”; “ben ameliyat dedim, başkası niye gemerait istiyor.” Böyle bir şey olmamalı; muhtemeldir ki bunun benzerleri de var; onun için, bu özel hastanelerden yararlanma imkânının daha sağlıklı hale getirilmesinde yarar var.

Sayın Bakanım, bir diğer husus, bunun da bir sıkıntı olduğunun bilinmesi bakımından söylüyorum, paket tedavi uygulamanız varsa özel hastanelerde veya değişik üniversite hastanelerinde, bu tedavide sizin belirlediğiniz ücreti kabul ediyorsa oraya sevk etsinler. Mesela, diyelim ki (X) özel hastanesi diyor ki “filan ameliyata devlet 2 milyar veriyor, ama ben senden 8 milyar alırım” ; vatandaştan açıktan 6 milyar gibi alma durumu. Yani, burada, vatandaş gitsin 6’yı da kendi versin demek durumunda olursak buradan yararlanma imkânı olmuyor, sizin, bir yerde onu kabule mecbur olduğunu hisseder hale getirmeniz lazım; çünkü, o zaman, başka kliniklerle bir rekabete girer, başka yerlere sevk etme imkânı olur; ama, gidiyor, bütün hastaneler böyle bir uygulamaya girince 2 milyar devletten, ben örnek olarak söylüyorum, açıktan 5 milyar vatandaştan, ameliyat veya benzeri tedavi parası, özel yatak hariç; bu tip uygulamaların paket kapsamına girmesinin zaruretini burada sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu konuda sıkıntı var.

Değerli arkadaşlar, gençliğin korunmasıyla alakalı olan, yani genel sağlık açısından, koruyucu hekimlik açısından son günlerde biraz tartışıldığı için söylüyorum; Anayasa Madde 58 çok açık şeyler getiriyor. Değerli arkadaşlar az önce söylendi, Türkiye’nin son senelerde en çok açığı olan konularından birisi, mesela sigara. Tütün üreten bir ülke olmamıza rağmen, yıllık ithalatımızın büyük bir kesimini milyar dolarlarla, geçtiğimiz sene 7 milyar dolar -rakamı yanlış hatırlamıyorsam- civarında. Mesela, son on senede, geçen burada bir vesileyle söyledim, cep telefonlarına verdiğimiz 20 milyar dolar; 7 milyar dolar, belki 5 milyar dolar, belki daha fazladır kaçak girenleri de varsayarsanız, hâlâ var mı bilmiyorum. Sigaranın insan hayatını ne kadar tehdit ettiği ortada; bir gerçek. Çernobil vakasını az önce Sayın Sütlüoğlu ifade etti, 1986’dan beri Karadeniz bölgesinde kanserin özel bir artışı var mı yok mu? Kanserle ilgili değerli daire başkanı arkadaşımız burada, keşke bu konuda bize bir veri sunarlarsa çok iyi olur; çünkü, bölge milletvekilleri olarak zaman zaman tedirgin ediliyoruz; efendim şu rakama ulaştı, bölgede bir kanser hastanemiz yok gibi  birkısım taleplerle karşı karşıya geliyoruz ve üzücü olan tablo şudur, Samsun Ondokuz Mayıs Tıp Fakültesi dahil…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Toparlayalım efendim.

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – Sayın Başkan, toparlıyorum.

Bölgemizdeki üniversite hastaneleri ve devlet hastanelerinin bugüne kadar yirmi yıla yakındır bölgedeki kanser vakalarını ciddî bir şeklide takiple ilgili ellerinde bir anket diyebileceğimiz, yani istatistikî bir sağlıklı bilgi maalesef yok. Sağlık Bakanlığı elinde var mı yok mu bilmiyoruz; ama, bu bilgileri de herhalde yöre hastanelerinden alması lazım. Kendilerine sorduğumuz zaman bize söyledikleri şey şu; insanlar genellikle rahatsız olunca, benzeri vakalarda bizim hastanelerimizi değil büyük şehir hastanelerini tercih ediyorlar; yani, ya Ankara’ya, ya İstanbul’a gidiyorlar. İşte meşhur Karadenizli bir türkücünün Cerrahpaşa’yla ilgili söylediği türkünün özünde de o yatıyor. Rize’de olmuş hastası; ama, İstanbul’a Cerrahpaşa’ya götürmüş ve ondan sonra da önünden dahi geçmem deme noktasına getirilmiş. Hakikaten rakam nedir bilemiyorum; ama, bu rakamların çok sağlıklı hale gelmesi gerektiğini düşünüyorum, yani bilimsel açıdan. Fakat, kanaatim odur ki, Çernobil vakasından daha büyük bir vaka sigaradan meydana gelen kanser ve diğer akciğer ve diğer türevi hastalıkların çoğalmasıdır.

“Devlet, istiklâl ve Cumhuriyetimizin emanet edildiği gençlerin müspet ilmin ışığında, Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda ve Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaç edinen görüşlere karşı yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı tedbirleri alır.

Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır.”

Değerli arkadaşlar, üzülerek söyleyeyim, bu maddede anlatılanların hepsi devletin hoşgörüsüyle gençliğe âdeta yaygın bir uygulama haline getirilmiştir. Cehaleti de maalesef teşvik ediyoruz; çünkü, aldığımız birkısım anayasal ve hukukî dayanağı olmayan yasaklayıcı bazı uygulamalarımızla eğitimde engelleyici yönlerimiz olmuştur, gençliği âdeta alkole, uyuşturucuya teşvik edici, devletin televizyonları ve yayın organları dahil her türlü organla işin önüne geçmek değil işin teşvikini yapar hale geldik ve ne garip tecellidir ki, 57 nci hükümet döneminde, buradan nasıl geçtiğini hâlâ bilemediğim, Allah selametini versin, Eski Kültür Bakanlarımızdan Ahmet Tan ‘ın da o günden beri hâlâ izlemeye devam ettiği akaryakıt satış istasyonlarında her türlü alkolün satılması yasak olmasına rağmen, olması gerekirken daha açığı, hükümetin teklifiyle, o günkü 57 nci hükümetin teklifi böyleyken, Plan ve Bütçede veya herhangi bir yerde yüzde 5’e varan alkol ihtiva eden alkollü içkilerin petrol tesislerinde satışına müsaade ediliyor olması, uzun yollarda kamyonların, TIR’ların, hemen şehirlerin dışında veya kenarlarındaki kuruluşlarda yani petrol, akaryakıt satan yerlerin marketlerinde yüzde 5 alkol ihtiva eden alkollerin satılması, bazı kazalara giriftar olan gençlerin, TIR’lar, ufak otomobiller, içlerinde ya 3 kutu ya 10 kutu tüketilmiş bira kutularını gördüğümüzde, alkolün nelere mal olduğunu bugün trafikte ve diğer alanlarda ne büyük felaketleri hazırladığı gerçeğini hep beraber paylaşmak durumundayız.

BAŞKAN – Toparlayalım.

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – Başkanım bitiriyorum.

Dolayısıyla, bu konuya karşı gerekli tedbirleri almak, Anayasanın gerek 56 gerek 58 gerekse 60 ve 61 inci maddeleri, sosyal güvenlik ve sosyal güvenlik bakımından özel olarak korunması gerekenle ilgili tedbirleri almak konusunda hükümetimizin çok ciddî çalışmaları oldu. Ben, başarılı bu çalışmaları  tebrik ediyorum; ancak bir iki hususu yöresel olarak ifade etmek istiyorum.

Bunlardan birisi, Değerli Bakanım, her bölgede olduğu gibi, siz doğu ve güneydoğu Anadolu’yu söylediniz; ama, ben, Samsun’un milletvekiliyim, Samsun’un çok  sayıda doktor açığının olduğunu burada sizinle paylaşmak istiyorum. Bırakınız pratisyen ve yardımcı sağlık hizmetlerinde, bazı hastanelerimizde uzman doktor; mesela, Vezirköprü’de bugün için bir kulak burun boğaz  doktoru, göz doktoru, dahiliyeci, nöroloji ve anestezi uzmanı, maalesef, yok ve bu ilçenin merkeze olan mesafesi 127 kilometredir. Yani, buradan insanların, bu şartlar içerisinde merkezden tedavi edilebilmesi oldukça zordur. Keza, Havza’da genel cerrah ve göz hastalığı uzmanı, Kavak Devlet Hastanemizde genel cerrah ve dahiliye mütehassısı, ki anayol üzerindedir zaman zaman trafik kazalarının meydana gelebildiği bölgedir, yok. Ayrıca, bölgede bir ihtisas hastanesiyle ilgili büyük bir hastane için 128 dönümlük eski havaalanından bir yer tahsisi yaptık Sayın Bakanım. Bu sene bitirilecek hastaneler arasında Havza ve Terme’yi kitapçıkta görmediğim için üzgünüm; ama, inşallah 2006 yılında bitirmeyi vaat edersiniz bize; çünkü, Bafra ve Terme hastanelerimiz ciddî olarak bölgelerine hitap eden hastanelerdir. Diğer sağlık ocaklarımızda alınan tedbirleri de takdir ve tebrikle ifade ediyorum.

Sağlık Bakanlığımızın hizmetinin daha sağlıklı bir Türkiye’ye kavuşmamıza vesile olmasını diliyor, bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

Sayın Kumkumoğlu, buyurun.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, basınımızın değerli temsilcileri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, dördüncü bütçedir Sağlık Bakanlığını konuşuyoruz; Sağlık Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı kadroları komisyonumuza bütçe görüşmelerinin dışında da değişik vesilelerle arkadaşlarımızın olağanüstü dönüşümler hakkında olağanüstü övgüler dizdiği birtakım değişikliklerle ilgili olarak da komisyonumuza gelmişti; belki komisyonumuzdan en çok talepte bulunan bakanlıklardan birisi Sağlık Bakanlığımızdır.

Değerli arkadaşlarım, bu süreçte ne olmuştur; önce ona bakalım, yani sağlık politikası temel anlamda ne yönde, nasıl bir değişikliğe uğratılmıştır, uğratılmak istenmiştir, hedeflenen şey nedir? Yani, Sağlık Bakanlığımız sağlık hizmetlerine bu bir kamu hizmetidir ve esas itibariyle kamunun alanına girer, kamunun kontrolünde, denetiminde ve onun ağırlığında yönlendirilmesi gereken temel bir hizmettir bakışı mı esas alınmıştır, yoksa bugüne kadar var olan bu anlayış, bu hizmeti herkes yürütebilir, herkes yapabilir, kamu burada esas itibariyle bir gözlemci olmalıdır biçiminde bir yaklaşım mı esas alınmıştır?!

Sayın Bakanlığın komisyonumuzdan talepleri ve uygulamalara bakıldığında, hükümetin genel siyasal çizgisi bu noktadaki o genel siyasal çizgi içerisinde sağlık hizmetlerinin nasıl yürütülmesi gerektiğine ilişkin yaklaşımlarına da bakıldığında, esas itibariyle bu hizmetin özel kuruluşlar aracılığıyla yürütülmesi, devletin burada kısmen denetleyici, gözetleyici bir fonksiyon üstlenmesi biçimindeki bir yaklaşım hızla Türkiye’de kabullenilen bir yaklaşım haline dönüşmüştür. Hükümetin sağlık politikaları konusundaki asıl dönüştürme iddiası da, kanaatimce ve uygulamalardan yola çıkarak hepimizin sanıyorum kabullenebileceği yorumu, sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi anlayışı doğrultusundaki gelişmeler olmuştur. Sadece sağlık hizmetleri mi bu anlamda, tam anlamıyla özelleştirilmektedir; hayır. Hükümetin uygulamalarından, sağlık ve sağlıkta kullanılan bütün argümanlar, yani ilaç, vesaire noktasındaki hizmetlerinde çok daha yoğun biçimde özelleştirilmesi biçiminde bir politika hızla yürütülmektedir.

Değerli arkadaşlarım, bakın, şimdi bütün eczanelerden herkesin ilaç almasını sağladık, doğrudur; bunun devlete bir maliyetinin olabileceği söyleniyordu, çok ciddî bir maliyeti 5 milyar dolara yakın bir maliyeti olabileceği söyleniyordu.  Rakamlar nedir bilmiyoruz, böyle bir tespit var mı onu da bilemiyoruz. Bazı rakamlara ilişkin çok ilginç tespitler var burada; ona dönük daha sonra farklı örnekler vereceğim. Bu rakamların neye dayandığını bilemiyoruz; ama, şu bir vakıa: Devletin kendisi, en azından SSK hastanelerinde ilacı kendisi verdiğinde ilacı çok daha ucuza temin edebiliyordu, pazarlık usulüyle ilacı çok daha ucuza temin edebiliyordu. Şimdi, burada,  iki şey arasında bir tercih yapmak durumunda kaldık. İlacı çok daha ucuza temin ettiğimiz, bir şekilde devletin sayılabilecek eczanelerinde ortaya çıkan birikmeyi, yığılmayı çözebilmek adına ilacı her taraftan temin edilebilen, herkesin, her çalışanın, her güvencesi olanın, olmayanın her yerden temin edebileceği, her eczaneden temin edebileceği bir hale dönüştürdük ve bunun devlete bir maliyeti var.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, yani, hani geçen Ulaştırma Bakanlığı bütçesi görüşülürken burada elli yıldan bu yana lanetlenen demiryolları nihayet bizim ülkemizde de hak ettiği yere kavuştu, geldi; şimdi, yıllardan bu yana demiryollarının ne kadar kötü, nasıl komünistlerin işi olabilecek düzeyde bir şey olduğu, ulaşım biçimi olduğu şeklindeki haksız, en azından, iftira diyecektim ama haydi oradan vazgeçiyorum, ifadeleri demiryolları lehine kullananlar şimdi demiryollarını bir kurtuluş çaresi, bir kurtuluş yolu olarak görüp, aynı insanlar, aynı kişiler… Yani, sanki…

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – 1 dakika, aynı insanlar derken, şu ekipten…

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Müsaade eder misiniz?

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Ama, böyle bir şey olabilir mi?! Aynı insanlar diyorsunuz, suçluyorsunuz.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Hemen arkana bak, yanına bak. (AK Parti sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Arkadaşlar… Arkadaşlar…

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Arkadaşlar, ben, bir ideolojik yaklaşımdan bahsediyorum.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Böyle bir ideoloji yok; ideoloji bütün yolları…

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Bak, sen değiştin; sen değiştiği diyenlerdensin; o bulunduğun noktadan uzaklaştın, değiştiğini söyleyenlerdensin.

BAŞKAN – Sayın Kumkumoğlu…

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Değiştin mi değişmedin mi; onu söyle. Değiştiysen nereye doğru değiştin. Eski yerinde mi duruyorsun?!

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Yok öyle bir şey!

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Arkadaşlar, ben, ideolojik bir yaklaşımdan bahsediyorum, ben kişisel bir…

MUZAFFER BAŞTOPÇU (Kocaeli) – Kapalı konuşma, açık konuş!

MEHMET ERGÜN  DAĞCIOĞLU (Tokat) – Hayret bir şey yani!

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Müsaade eder misiniz…

BAŞKAN – Sayın Kumkumoğlu…

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Sayın Başkan, ben, kişisel bir suçlama yapmıyorum Sayın Başkan.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Yapıyorsun!

BAŞKAN – Arkadaşlar…

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Allah Allah, bu ne biçim iştir ya?!

Sayın Başkan, şu benim konuşmalarıma yapılan müdahaleyi lütfen engelleyin.

BAŞKAN – Ama, bir dakika… Bakın…

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Her seferinde ben aynı şeyle uğraşmak zorunda değilim.

BAŞKAN – Ama, Sayın Kumkumoğlu, bakın…

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Sayın Başkan, ben her seferinde aynı şeyle uğraşmak zorunda değilim.

BAŞKAN – Sayın Kumkumoğlu, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda…

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Bazı arkadaşlarım kişisel anlamda kendi beceriksizliklerini burada birilerine yüklenerek bir şey halletmeye çalışıyorlar.

BAŞKAN – Ama, Sayın Kumkumoğlu, bir dakika müsaade et.

MUZAFFER BAŞTOPÇU (Kocaeli) – Başka konuşmacıda olmuyor!

BAŞKAN – Yani, şimdi tarihi gerçekleri saptırmayalım. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bugüne benim bildiğim kadarıyla Allah’ın hiçbir kulu demiryolu yapmayalım diye çıkmamıştır.

GÜROL ERGİN (Muğla) – Hayda!

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Sen nerede yaşıyorsun Sayın Başkan?!

BAŞKAN – Hayır, efendim ben burada yaşıyorum. Sen nerede yaşıyorsun onu sorayım?! Yok öyle bir şey!

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Yani, bu memlekette demiryolları için bu komünist işidir diyen devlet başkanları, başbakanlar oldu; sen nerede yaşıyorsun?!

BAŞKAN – Hayır, rejim düşmanlığına getirmeyin işi efendim.

GÜROL ERGİN (Muğla) – Rahmetli Özal, açıkça söyledi ya, komünistliktir dedi ya!

BAŞKAN – Öyle bir şey söylenmedi efendim.

GÜROL ERGİN (Muğla) – Atlamışsınız; nerede yaşıyorsunuz?!

BAŞKAN – Hayır efendim.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Arkadaşlar, müsaade eder misiniz, ben kendi düşüncelerimi söyleyebilir miyim?

BAŞKAN – Buyurun efendim; ama, sağa sola sataşmadan.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Ben kimseye sataşmıyorum Sayın Başkan, bana sataşılıyor.

BAŞKAN – Bakın, burayı göstererek…

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Nereyi göstererek?

BAŞKAN – “Arkana bak, yanına bak” diyorsunuz kardeşim; itham etme arkadaşları.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Müsaade eder misiniz?!

BAŞKAN – Bakın, biraz önce Sayın Tütüncü bir hassasiyet gösterdi bir konuda.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Müsaade ederseniz… Müsaade ederseniz…

Şimdi, bir defa konuşmama gereksiz müdahale ediliyor; çünkü, Türkiye’de böyle bir ideolojik yaklaşım var, benim kastettiğim şey de bu ideolojik yaklaşımdır. Yıllar sonra, işte burada, hepimiz, hep beraber gülerek, gülüşerek bu kullanılan ifadelerin doğruluğunu her arkadaşımız kabul ederek, evet doğrudur, demiryolları hak ettiği itibara kavuşmuştur, nihayet demiryolları ideolojik bir sorun olmaktan çıkıp, bir gerçeklik olarak hepimizin, çağdaş bir gerçeklik olarak hepimizin kabullendiği, benimsediği bir ulaşım biçimi olarak herkes tarafından kabul edilmiştir. Şimdi, ben, oradan başka bir yere gelmek istiyorum.

SELAHATTİN BEYRİBEY (Kars) – Bunu uygulayan AK Parti Hükümeti, başka bir hükümet değil, CHP hükümeti falan uygulamıyor; yani, ne demek istediğinizi anlayamadım.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Bir şey söylemiyorum… Söylediğim şeyi herkes anlıyor.

BAŞKAN – Devam edin siz efendim; buyurun.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Yani, mesela, bazı arkadaşlar rahatsızlık duyuyor, niye duyuyor bilmiyorum.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, ben merak ediyorum; mesela, SSK eczanelerinde ilacın temin edilme biçimi çok daha ucuza mal oluyordu; bu bilgim yanlışsa bundan sonra söyleyeceklerimin hiçbirini söylemeyeyim, vazgeçeyim; ama, benim genel bilgim bu. Şimdi, gerekçemiz ne; bunların önünde çok kuyruk oluşuyordu, doğrudur, çok ciddî sıkıntı vardı orada; çok doğru bir tespit. Peki, şimdi, şu anki maliyet ne; burada, 3,5 milyar  dolar ile 5 milyar dolar arasında bir rakamdan bahsediliyor; doğru değilse onu bilemem; ama, böyle bir rakamın, o zaman SSK hastanelerinde ilacın çok ucuza mal edildiği ne demek yani?! Eğer, SSK… Şimdi şöyle bir şey olabilir mi arkadaşlar; SSK hastanelerinde ilaç ucuza mal ediliyordu; evet doğru. Peki, bu haliyle satışının bir maliyeti var; hayır yanlış. Ne demek bu; yani, bu iki şey birlikte bir arada olamaz; ya biri doğru ya öteki. Bunun  bir maliyeti var, hem de ciddî bir maliyeti var. Bunu, asıl SSK hastanelerinin devlet hastaneleriyle birleştirilmesi ve Sağlık Bakanlığına devredilmesi sürecindeki asıl maliyetin bu ilaç konusuyla ilgili maliyetten kaynaklanacağı söyleniyordu; yoksa, öbür türlü nasıl bir maliyet söz konusu olabilir?! Şimdi, bu kuyruğu engelleyebilmenin tek yolu, acaba herkesin, her ilacı, her yerden alması, devletin bu pazarlık şansını…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Toparlayalım efendim.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Hayır, şu zamanı düşeceğiz.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Darasını düşeriz.

BAŞKAN – Sayın Kumkumoğlu, zamanda o kadar hassas davranmadık; buyurun, devam edin.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Teşekkür ederim.

Bu her yerden ilacı almakla öbür taraftaki kuyrukları engelleyebilmek arasında bir maliyet hesabı yapılmış mıdır; yani, SSK hastanelerinden temin edilen, en azından o çerçevede temin edilen ilaçtaki o maliyet farkı düşünüldüğünde, acaba buralardaki kuyruğu azaltmanın tek çaresi bu mudur; bence değil. İkinci bir demiryolları olayıyla karşı karşıyayız. Şimdi, bu böyle söylediğinde, işte sen ne demek istiyorsun kardeşim, sen şimdi özel teşebbüsün bu işleri yapması, pazarlaması vesairesine karşı mısın?! Sayın Bakanlığın kendisi, bazı ilaçlarda yüzde 80’lere varan indirimlerin yapılabildiğini kendisi ifade etmektedir. Benim bilebildiğim kadarıyla, SSK hastanelerinde bu Sağlık Bakanlığının bir vesileyle, bir defaya mahsus olmak üzere, bazı ilaçlarda temin edebildiği indirim, SSK eczanelerinin, SSK hastanelerinin, daha doğrusu SSK’nın bütün bu ihalelere çıkmasında yaptığı pazarlıkların tamamında yapılabilmiştir ve SSK’nın bazı ilaçları, bazı ameliyatlarda vesairelerde gerekli olan malzemeyi piyasadan daha pahalıya alıyor olmuş olması, sadece SSK’da tartışma konusu olmuştur. Niye; çünkü, orada böyle bir model var; orada, pahalıyı, ucuzu açığa çıkarabilecek bir sistem var, bir model var. O model, bugün, tamamen ortadan kaldırılmıştır. Dolayısıyla, sistemde pahalı, ucuz vesaire yine her şey birbirine karışmıştır. Söylemek istediğim şey şu değerli arkadaşlar: Bakanlığın temel politikası, hükümetin temel politikası, sağlık hizmetlerinin de, sağlık hizmetlerinin yardımcısı olan birimlerinin de tamamının özel teşebbüslerin, özel kuruluşların ilgi alanına giren, onların sunması gerektiği düşünülen bir hizmet olarak görünüp değerlendirilmektedir. Bu, yanlış bir yaklaşımdır. Türkiye, bu tercihini yaparken, bu temel tercihi, halkı en fazla ilgilendiren bir konuda Türkiye bu temel tercihi yaparken gerektiği biçimde konuşmamıştır, gerektiği biçimde tartışmamıştır. Bir temel yasa çerçevesinde getirilmek istenen bir düzenleme, o temel yasayla getirilemediği için tek tek, parça parça, konuyla ilgili olan Bakanlıklar tarafından getirilmektedir. Sağlık Bakanlığıyla ilgili olan bölümü de Sağlık Bakanlığının bir teklifiymiş gibi getirilmiş; ama, Türkiye’de devletin veya sivil toplumun bütün birimleri, bütün kurumları tarafından tartışma konusu edilen o temel yasa, kamu yönetimi temel yasası, kamu yönetimi temel yasasının değişik kurumları ilgilendiren birimleriyle ilgili gerekli tartışmalar yapılmadan komisyonlarımızdan da, genel kurulumuzdan da geçerek, hızla, yasalaşır hale gelmiştir. Oysa, bunları biz çok tartışmak durumundayız. Bakın, burada, farklı çarpıtmalar var. Muayenehaneler kapatılıyor; doğrudur. Değerli arkadaşlarım, muayenehaneler kapatılıyor; ama, şimdi, hızla, doktorlar, bu uygulamadan, bu uygulamanın, yani, bu sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinden yararlanarak, bu uygulamanın peşinden sürüklenerek hastanelere ortak olmaktadırlar. Herhalde, bunu en yoğun biçimde bilenler sağlıkçılardır, Sayın Bakanlıktır, sağlığın bizatihi içerisinde olan arkadaşlardır. Hastanelerin, işte, diyaliz, yoğun bakım üniteleri vesaire buralarda çalışan doktorlarının, uzmanlarının çok önemli bir kısım artık hastanelerin ortağıdırlar, muayenehanelerin değil, kendi muayenehaneleri yoktur; ama, bunların önemli bir çoğunluğu bu işleri yapan hastanelerin, açık, gizli ortakları durumundadırlar; hızla, buraya doğru sürükleniyor iş. Muayenehane kapanıyor, hastane ortağı doktorlar çıkıyor ortaya.

Şimdi, burada, bebeklerle ilgili çok şey söyleniyor, çocuklarla ilgili çok şey söyleniyor; yani, bu aşıların yüzde 68’den yüzde 95’lere nasıl çıktığını doğrusu ben merak ediyorum; yani, nasıl tespit edildiğini merak ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, bir defa, vatandaşının yüzde 95’ini bilgi altında tutabilir noktada mıdır? Çocuğu değil, vatandaşı!.. Bence değil… Büyükşehirlerde bile, vatandaşın önemli bir kısmı, en azında varoşlarda bu hâkim olma, etkin olma, tespit altında olma pozisyonu yüzde 95’ler noktasında değil. Bunun nasıl tespit edildiğini bilmiyorum; ama, mesela, benim, geçen yıldan aklımda kalan, çocuk hastaneleriyle ilgili en önemli şey, hastanelerde üst üste 8-10-15 çocuğun birlikte, bir günde, iki günde, üç günde kaybedildiği hastanelerimizdi. Mesela, bu nedir, nereden kaynaklanmıştır, ne tür önlemler alınmıştır; bununla ilgili, biraz önce Sayın Hocamın kuş gribi vakalarıyla ilgili söylediği gibi, bununla ilgili hiçbir şey söylenmemiştir. Kuş gribi, bu yıl geldi geçti. Değerli arkadaşlarım, kuş gribi, Türkiye’nin bundan sonraki her yıl problemidir; belki de, her yıl artarak problem olacaktır; çünkü, bu, kuşların göçmesiyle, hem baharın problemi olacaktır hem sonbaharın problemi olacaktır hem Manyas’ın problemi olacaktır hem bu kuşların bütün bu göç yolları üzerindeki konaklama bölgelerinde sıklıkla karşımıza çıkabilecek bir problem olarak, yani, kuşların, göçmen kuşların güzergahı üzerinde bulunan coğrafyamızın sürekli bir problemi olacaktır bu. Burada, çok ciddî bir, sadece sağlık problemi değil, aynı zamanda, çok ciddî bir ekonomik problem de, maalesef, karşımızda durmaktadır. Karşılıklı, konuyla ilgili bütün Bakanlıkların bu sıkıntıyı belki kolay atlattık, ama, ilgili bütün bakanlıkların bu gerçeği bilerek, bundan sonraki süreçle ilgili çok ciddî önlemler alması gereken bir durumla karşı karşıyayız diyebilirim.

BAŞKAN – Toparlayalım.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Toparlıyorum Sayın Başkanım.

Yani, burada, doğum kontrolü, nüfus planlaması, performansa dayalı yönlendirme, ödüllendirme. Değerli arkadaşlarım, bundan daha kaba bir çözüm düşünülemez. Bundan daha kaba bir çözüm düşünülemez. Bu, hani, hiçbir şey yok, ne yapalım, yeri gelmiş, insanlar testereyle hastanın bacağını kesmişlerdir, hasta kurtarmışlardır; ama, bu çok kaba bir çözümdür. Şimdi, burada ne söyleniyor: İsraf, kayıp, kaçaklar azaldı. Malzeme daha ucuza mal ediliyor. Bir üst kuruma sevk azaldı. Sayın Bakan, bir üst kuruma sevk niye azalıyor? Malzemenin ucuzlamasından neyi kastediyoruz. Burada, acaba, gerekli bütün önlemler alınarak mı bunlar yapılıyor? Yani, bizim, buradan, masraf azaldı, işte, bilmem, kaçaklar azaldı, üst kurullara, üst kurumlara sevkler azaldı; yani, hastanelerde şimdi doktorların ameliyatları yaparken kendilerine göre tercihler yaptığı söyleniyor… Yani, kendisine kazandıracağıyla ilgili, döner sermayeden kendisine katacağıyla ilgili birtakım duyumlarımızı söylüyoruz; doğrudur, yanlıştır, söylediğim, ben Bakan değilim, söylediğim her şey doğru olacak diye bir şey yok; bunlar, duyumlarımız.

Sayın Bakanım, son bir şeyle bitiriyorum. Okullara beyaz bayrak. Yani, dalga mı geçiyorsunuz allahaşkına Sayın Bakanım; yani, okullarla dalga mı geçiyorsunuz? Siz, müstahdeminin ücretini o okula giden öğrencilerin ailelerinden aldıkları parayla verebildiği, 3 000 öğrencinin okuduğu bir okula devletin 1 müstahdem görevlendirebildiği bir sistem içerisinde, hangi beyaz bayraktan bahsediyorsunuz? Senin o beyaz bayrak asacağın yerlerin zaten beyaz bayrağa ihtiyacı yok. Bunların beyaz bayraklarından vatandaş haberdar. Sen, Tuzluçayır’daki, sen, bilmem, İstanbul’un Dolayoba’sındaki okullara nasıl beyaz bayrak astıracaksın Sayın Bakan?.. Ona ilişkin bir çözümün varsa, ona dönük, katkı yapmaya dönük bir çözümün varsa onu söyle. Biz, hâlâ, bu okulların en temel ihtiyaçlarının, o okullardaki 7 yaşında, 8 yaşında, 9 yaşındaki çocukların, bazen, ailelerinden alamadığı için okula gelmekten utandığı; ama, başka çare yok, o ailelerin, bir şekilde o paraları verdiği, öğretmenlerin 7 yaşında çocuklardan “katkı payı” diye para toplayarak o görevlilerin maaşlarını ödediği bir sistemle okullarımızdaki temizlik işlerini götürüyoruz. Bilmem ne kadar, farkındasınız Sayın Başkan, Bakan…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – İkinci 10 dakika bitti, kusura bakmayın. Teşekkür ederim deyin…

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Yani, kayda almasın…

BAŞKAN – Kayda almasın, ziyanı yok.

Muzaffer Baştopçu, buyurun efendim.

MUZAFFER BAŞTOPÇU (Kocaeli) – Teşekkür ederim Başkanım.

Değerli Başkanım, Değerli Bakanım, Komisyonumuzun değerli üyesi arkadaşlarım, Sağlık Bakanlığımızın ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarımızın değerli temsilcileri, değerli basın mensupları; 2006 yılı Sağlık Bakanlığımızın bütçesini görüşüyoruz. Bu bütçenin, öncelikle, ülkemize, milletimize hayırlı ve başarılı olması dileğimle, hazırlanmasında emeği geçip, katkısı olan herkese teşekkür ediyoruz.

Sayın Bakanımızın da, üzülerek ifade ettiği gibi, Türkiye, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 100 000 nüfusa düşen hekim sayısı açısından 52 ülke içerisinde sonuncu, maalesef; yani, hekim sayımız yetersiz. Hepimize düşen görev, bu sorunun kökten çözümü için gerekeni yapmak. Hekim sayımızı, ne yapıp yapıp yeterli sayıya ulaştırmak. Tabiî, yıllardan beri uygulanan politikalarla biz bu konuma geldik. Gene hepimiz biliyoruz ki, hükümetimizin bütün politikalarında olduğu gibi, insan merkezli sağlık politikaları da güzel meyvelerini vermeye başladı. On yıllardır, sağlıkta düşünülüp de yapılamayan ve hiç düşünülmeyen şeyler ve projeler, devrim niteliğindeki bu değişimler, birer birer hayata geçiyor. Tek amaç, insanımıza en iyi ve nitelikli sağlık hizmetlerini verebilmek.

Sağlık Bakanlığımızın bütçesinin gayri safî millî hâsıla içindeki payı 2003 yılında 1,01 iken, yüzde 38 artışla 2006 yılında 1,39 olacaktır. 2006 bütçesi, 2005 yılına oranla, devir alınan tesislerle birlikte, yüzde 37 olmuştur. Bu artışların en iyi şekilde kullanılacağına inanıyoruz. Değerli Bakanımız ve çalışma arkadaşları, geçtiğimiz üç yıl içerisinde, çalışmalarla, cumhuriyet tarihimizdeki ilklere de imzalarını atmışlardır. Temelde, artık, hastanelerimizde, rehin kalmalar yoktur. Sağlık kurumlarımız tek çatı altında toplanmıştır. Aile hekimliği uygulamasına başlanmış, ilaçta, ortalama yüzde 30 indirim sağlanmış, ambulans hizmetlerimiz artık ücretsiz, yeşil kartlı insanlarımız, vatandaşlarımız, devlet memurları gibi işlem görüyorlar.

Sağlıkta nereden nereye geldik dersek, sağlıkta dönüşüm programımızda, sağlık kuruluşlarımızda, performansa dayalı ek ödeme uygulamasıyla çok önemli sonuçlar alındı. Mahrumiyet bölgelerimizdeki sağlıklı personel sayımız hızla arttı. 112 acil yardım hizmetleri ile acil yardım istasyonlarımız ve ambulans sayılarımız 2003 yılına oranla yüzde 100 artışlar sağlandı. Yarınlarımıza umudumuz, çocuklarımızın sağlığı için aşılama kampanyalarında yüzde 100’lere varan başarılar izlendi, sayılar izlendi, çok ciddî artışlar oldu. 2002 yılındaki aşılama harcamaları 100 milyon YTL’den, 2006 yılında, inşallah, on katı artarak 100 milyon YTL olacak.

1980’li yıllardan bugünlere kadar ülkemizde, tam zamanlı çalışan hekim sayımız, ilk kez, yarı zamanlı hekim sayımızı geçti.

Kamudaki ilaç harcamalarında yaklaşık 1 milyar dolarlık tasarruf sağlandı. Sağlık ocaklarındaki 2003’te 6 200 olan muayene odası sayısı, yüzde 100 arttı ve 12 400’lere ulaştı. 2003 yılında 60  milyon olan poliklinik sayımız, 2005 yılında, üç kat artarak 175 milyona çıkmış olacak. 2003 yılında 1 800 olan diyaliz cihaz sayımız yüzde 60 oranında artarak 2 880’lere ulaştı. Hastane sayısı açısından hedeflerimizi geçiyoruz. Sözleşmeli personel istihdamımız artıyor.

Bu arada, yine, biliyoruz ki, Sağlık Bakanlığımız hiç boş durmuyor. Geceli gündüzlü çalışarak, eksik kalan, gerekli olan yasa çalışmalarını, yönetmelik çalışmalarını, yeni kurumlar çalışmalarını, ruhsatname çalışmalarını, sağlık bilgi sistemini, sağlık bölgeleri planlamasını, sağlık mimarîsinin geliştirilmesi çalışmalarını, çocuk dostu okulları, Millî Eğitim Bakanlığımız ile ortaklaşa yürütecekleri beyaz bayrak projesini –her ne kadar eleştirilse de- ve AB’yle ilgili uyum çalışmalarını başarıyla yürütüyor ve bu çalışmalar, bütün hızıyla devam ediyor.

Ben, Değerli Bakanımızı, çalışma arkadaşlarını ve yaptıkları bu çalışmaları yakından izliyoruz, gözlüyoruz, sevinçle takip ediyoruz ve onların başarılarının devamını diliyoruz. Değerli Bakanımız ve onların değerli çalışma arkadaşlarını yürekten kutluyoruz, başarılarının devamını dilerken, bütçemizin de hayırlı olmasını, bir kez daha, temenni ediyoruz.

Hepinize saygılarımla.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

Sayın Dağcıoğlu, buyurun efendim.

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Sayın Başkanım, Sayın Bakan, değerli arkadaşlar; Sağlık Bakanlığımızın bütçesini tartıştığımız bugün de, ülkenin geçmişteki sıkıntılı dönemlerinden bugüne, nerelerden nereye geldiğimizi tahlil etmeye çalışıyoruz.

Ben de, daha önceki arkadaşlarımızın eleştirilerine ve özeleştirilerine katıldığımın yanı sıra, bazı, satır aralarına gizlenmiş; ama, performansımızı, hükümetimizin performansını ve Sağlık Bakanlığının performansını bir ölçüde, çok net bir şekilde ortaya koyacak bazı verileri dile getirmek istiyorum. Mesela, geçmişte, insanlarımız hastane kapılarında saatler değil, günler süren, haftalar süren kuyruklar yaşarken ve bu kuyrukları da bazı sosyal güvenlik kurumlarına bağlı olan insanlar teşkil ederken, günümüzde, bırakın sosyal güvenlik kurumlarına bağlı olan insanlarımızı, yeşil kart dediğimiz, hiçbir sosyal güvenlik kurumuna bağlı olmayan ve hakikaten çok ciddî bir şekilde, gelir seviyesi adına, sıkıntıda olan ve diğer alanlarda olduğu gibi sağlık adına da mutlaka elinden tutulması gereken çok yoğun bir kitle için Sağlık Bakanlığımız ne yaptı diye gözden geçirdim Sağlık Bakanlığımızın verilerini ve 2002 yılında -örnek vermek istiyorum izninizle- yeşil kart ödeneği olarak 715 trilyon liralık bir teklif sunulmuş ve bu teklife mukabil, verilebilen rakam 160 trilyon lira; yani, 715 trilyon liralık bir taleple Sağlık Bakanlığımız olayın üzerine gitmek istediğinde, mukabil yardım imkânı, portföy olarak, ancak 160 trilyon lira; yani, beşte, altıda 1’i kadar bir rakamı ancak verebilmişler; ama, 2003 yılına gelindiğinde, 222 trilyon liralık bir talep olmuş Sağlık Bakanlığından ve bu talep, 222 trilyon liralık talep, çok dikkat etmek gerekir diye  düşünüyorum, 510 trilyon lira olarak tecelli etmiş, gerçekleşmiş. Hemen 2004 yılına baktığımızda 623 trilyon liralık bir talep olmuş ve yine bunun gerçekleşmesi 780 trilyon liraya çıkmış; yani, burada neyi söylemek istiyorum: Daha önceki hükümetler döneminde, çok üzerinde konuşulan, spekülasyonlar üretilen, hamaset nutukları atılan, en önemli, en muhtaç insanlarımıza, sözle değil de, fiille, icraatla nasıl yaklaştı diye kontrol etmek istedim ve 715 trilyon lira talep edildiğinde 160 trilyon lira verilebildiği 2002 yılında günümüze, bunları, hemen 222 talep edildiğinde 500, 600 talep edildiğinde 800 gibi çok ciddî rakam sıçramalarıyla bu konuya çok ciddî eğildiklerini görüyorum.

Akaryakıt ödemeleriyle ilgili bir iki kriter söylemek istiyorum. Neden akaryakıt kriterleriyle ilgili söylüyorum; çünkü, Sağlık Bakanlığının, özellikle ambulans talepleri ve ambulans gerçekleşmesini de söyleyeceğim; ki, insanlara hizmet götürebilmek adına ve mobilite adına, işin neresinden nereye geldiğini ancak bu kriterleri ortaya koyarsak görebiliriz diye düşündüğüm için bunu söylüyorum ve yine, Sağlık Bakanlığı, akaryakıt ödeneği 2002 yılında 2,815 trilyon talep edilmiş ve 4,6 trilyon lira gerçekleşmiş; ama, 2003 yılında 6,4 trilyon lira talep edilirken tam 13,5 trilyon lira olarak gerçekleşmiş. Bunu niye söylüyorum; burada da, akaryakıt talepleri ve buna mukabil, bu kıt bütçe kaynakları içerisinde yapılan yardımları ortaya koyduğumuzda, yeşil kart muhatabı olan fakir insanlarımızın hastane kuyruklarında, onların problemlerine çözüm üretmeye çalışırken, bu arada da mobilite adına baktığımızda, hareketlilik adına baktığımızda, hastalarımıza ve hasta sahiplerine ulaşmaya gayret adına baktığımızda da çok ciddî sıçramalar görüyoruz. Ambulans talebini de, burada, bununla gözden geçirmek suretiyle, bu alandaki tespitlerimi bitirmek istiyorum. Ambulans talebi de, 2002 yılında, kayıtlara geçsin ve rakamlarla konuşalım, spekülatif, hamasi ifadelerle değil de rakamlarla konuşalım diye kasten rakam veriyorum. 2002 yılında, Sağlık Bakanlığı 1 172 tane ambulans talep etmiş ve 210 tane ambulans alabilmiş, hizmet götürebilmek için. 2003 yılında 694 tane talep etmiş, 190 tane alabilmiş. 2004 yılında da, hemen, orada ciddî bir sıçrama ve ivmeyi görmeye başlıyoruz, 924 tane talep etmiş ve 453 tane gerçekleşmiş; yani, yarıyı geçmeye başlamış. 2003 yılında, yine aynı 800 tane talep edip 337 ve 2005 yılında da 1 500 tane talep edip, 882 tane ambulans almış ve illere ve görevli, talep edilen yerlere dağıtmış. Şimdi, bir yerde, 1 172 tane ambulansın talep edildiğinde dokuzda 1’ine tekabül eden 200 tane ambulans veriliyor 2002 yılında ve 2005 yılına geldiğinde 1 500 tane talep edilirken, yaklaşık 900 tane ambulans, illere ve talep edilen hastanelere gönderiliyor.

Şimdi, bunlar, aslında, çok rahat bir ekonominin içerisinden seçilip, sıyrılarak, bu insanlara har vurup harman savururcasına dağıtılan kaynaklarımız değil. Bunlar, çok kıt, kısıtlı imkânlarımız içerisinde bile, ülke insanının sağlığına verilen önemin rakamlarla dile getirilişi olduğu için, bu rakamlardan, size, çok kısa bir hatırlatma yapmak istedim.

Yine, Sağlık Bakanlığımıza, diğer milletvekillerimizin söylediği ve son, benden bir önceki konuşmacı olarak da Muzaffer Beyin uzun uzun ve çok titizlikle dile getirdiği gibi, Sağlık Bakanlığında, yine bana ve bize göre, hakikaten, tarih ifade edilebilecek, devrim niteliğinde birtakım çalışmalar yapıldı. Özellikle, bu sosyal güvenlik şemsiyesinin bir çatı altında buluşturulması talebi, uzun yıllardır, bütün siyaset adamlarının ve bütün bürokrasinin ve bütün Türk halkının arzusu, emeli, ihtiyacıydı; ama, hiçbir zaman, bu ihtiyaç, maalesef, kuvveden fiile çıkamamıştı. Yine, bu Sağlık Bakanlığı ve bu Sağlık Bakanlığının personelinin yoğun mesaisi sonucunda, hatta, gelip, biliyorsunuz, hatırlarsınız, bütçeyi bile ikna edebilmek için birçok mesai vermek ve günlerce buralarda çalışmak suretiyle hayata geçen çalışmalardı bunlar. Bu manada, sosyal güvenlik şemsiyesini bir çatı altında buluşturmayı, ben, bana göre, tarih yazılmıştır diye kabul ediyor ve bu konuda, katkısı olan bütün insanlara, millet adına, şükranlarımı arz ediyorum.

Yine, bu sosyal güvenlik çatısının dışında, tedavi hizmetlerinde, ilaç ve istihdam konularında da, yine, tarihte emsali görülmemiş ve akla gelmemiş olan ve hayal bile edilemeyecek olan hizmetler dile getirildi ve ortaya konuldu; yani, ilaç konusunda tarihin hiçbir döneminde yüzde 80’lere, 90’lara varan ilaç indirimi, fiyat indiriminin tatbik edildiğini, ben, 50 yaşındaki bir insan olarak hatırlamıyorum.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Sayın Dağcıoğlu, var…

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Varsa, onlara da şükranlarımı arz ediyorum; ama, son dönemlere baktığımızda, hakikaten bir kaotik ortam yaşıyorduk ilaçlarla ilgili olarak; yani, biraz önce sayın milletvekillerimiz ifade ettiler, SSK çatısı altında, hatta, bana göre çok haklı eleştiriler de getirdi Sayın Kumkumoğlu dahil olmak üzere bazı milletvekili arkadaşlarımız, orada, bu neşter operasyonlarını filan, daha hafızalarımızda taze. Geçen dönemde, bu operasyonların tatbikinden önceki safhada çalışan, tespit eden, direnen ve bunları, mutlaka bu problemleri çözmeliyiz diye imza atan, belki, az sayıda milletvekilinden birisi olarak, olayı KİT Komisyonunda inceleyen, didikleyen, ortaya koyan milletvekillerinden birisi olarak, yani, bir sitenin bile, efendim, 100 dolarlık bir sitenin bile, senelerce, 1 485 dolarlara alınıp satıldığı, takıldığı bir sağlık sisteminin, bozuk sağlık sisteminden buraya doğru koşar adımlarla geliyoruz. Bu manada, ilaç ucuzlaması, alımlardaki bu titizlik, efendim, hatta, özel hastanelerle ilgili, belki milletvekili arkadaşlarımız zaman zaman dertleniyor olabilirler, ben de, espri ile karışık olarak arkadaşlarımıza dertleniyoruz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Dağcıoğlu, çabuk toparlayalım efendim.

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Zaman zaman espriyle karışık olarak arkadaşlarımıza dertleniyoruz. Daha evvel, bizler, yoğun mesai sarf eden insanlar olarak, zamanını iyi kullanmak durumunda olan insanlar olarak, milletvekilleri, özel hastanelere gittiğimiz zaman, hemen, süratle işimiz yapılarak, geri çalışma ortamımıza avdet ediyor idik; ama, şu anda, özel hastanelerde, normal vatandaşlarımızın, SSK’lısı veyahut da devlet memuru olarak, hiçbir ayırım yapılmaksızın, özel hastanelerdeki hizmetlerden faydalanmasından ötürü, oralarda oluşan o yoğunluktan, bizler de sıraya girmek ve randevu almak suretiyle, burnumuzun dibindeki özel hastanelere bile istediğimiz gibi gidemiyoruz ve dolayısıyla, buralardan, şunu çıkarmak istiyorum: Demek ki, artık, mesele tuttu ve yavaş yavaş insanlarımız, özel hastanelerden faydalanmanın bile çağdaş bir devlet, çağdaş bir vatandaş olarak o hastanelerin imkânlarından, beş yıldızlı, yedi yıldızlı hastanelerin imkânlarından faydalanma durumunda olduklarında, onların gözlerine bakıyor ve onların gözlerinden sevinç ve mutluluğu yaşıyoruz. Mutlaka ki, bardağın dolu ve boş tarafı vardır; yani, bizler, siyaset adamları olarak, genel olarak, bardağın boş taraflarını ortaya koymak ve bu boşlukları doldurmaya çalışan insanlarız. Dolayısıyla, eleştirilere de her zaman sonsuz saygı duyuyorum; ama, bu eleştirileri yaparken, dün neredeydik, bugün nereye geldik diye baktığımızda da çok ciddî bir mesafe kat ettiğimizi de, hakkı teslim etmek adına, mesela, Sayın Kılıçdaroğlu sözüne başlarken, bir teşekkürle başladı; yani, insanları, bu tür teşekkürler de motive ediyor. Hakikaten, demek ki, muhalefetiyle iktidarıyla, milletvekilleri, artık, Sağlık Bakanlığında yapılan iş ve işlemleri görmeye başladıkça mutlu oluyor ve bu mutluluk onların çalışma azmini kamçılıyor diye düşünüyorum.

Sayın Başkanım, bitiriyorum sözlerimi, mesela, 8 Haziran 2004’tü zannediyorum, yanılmıyorsam, belki tarihte hata yapabilirim, Sağlık Bakanlığı bir yönetmelik çıkardı ve o yönetmelikle, tayin, atamalarda bir objektiflik ve tarafsızlık kriterleri koydu. Zannediyorum ki, Sayın Başbakanın bile müdahale edemeyeceği bir sistematik içerisinde bu problemleri çözmeye çalışıyor. Bunların eksiği hatası yok mudur; bizim de eleştirdiğimiz gibi, zaman zaman vardır; ama, Yörük göçü gide gide düzelir. Siz, bir iyiyi bir sistematik olarak ortaya koyacaksınız ki, bunun aksayan yönlerini, işin ve işleyişin akış planı içerisinde tespit etmek suretiyle çözebilelim.

Bütün bunlardan sonra, sözlerimi bitirirken Sayın Başkanım, bu ilaçların indiriminden başka, Sağlık Bakanlığına, bir sürü teşekkür ettik; ama, bir de kendilerine, izniniz olursa, acaba nasıl hareketlenilebilinir ve Yüce Meclisi de bu konuda kendi yanlarına almak suretiyle bu problemler nasıl çözülebilir diye, yine, Maliye Bakanımızın sunuş konuşmasında verdiği birtakım kriterlerle bir tespiti hatırlatmak istiyorum; o da şudur. Çok ibretamiz, hâkimlerle ilgili emekli ve çalışan insanlarımızın aldığı maaşlara baktım, Maliye Bakanımızın konuşmasında, hâkimler 2,980, yani, 3 milyar lira maaş alıyorlar, emekli olduklarında da 2,4 milyar lira alacaklar. Öğretmenlerimiz, aynı klasmanda, aynı kategoride, aynı tahsil seviyesinde olan kişilerden örnek veriyorum; öğretmenlerimiz, yani, 1’in 4’ü ise aynı klasmanda veriyorum dediğim o idi, öğretmenlerimiz ise 880 lira maaş alırken, emekli olduklarında 800 milyon lira maaş alacak hale geliyorlar. Kaymakamlarımız şu anda 1,140 milyon maaş alırken, emekli oldukların da aşağı yukarı aynı maaşı alacaklar. Mühendislerimiz, 1,038 milyon lira çalışırken maaş alırken, emekli olduğunda, 1,013, yani, 1 milyar lira maaş alacaklar; ama, avukatlar, hâkimlerle irtibatlandırırsak, aynı klasmanda, kategoride avukatlar, aynı tahsili yapmış, aynı sınıfta okumuş kişiler olarak, aynı kamu hizmetinde çalışan insanlar olarak bakıyoruz, hâkimlerimiz 3 milyar lira alırken, avukatlarımız 1 milyar alıyor, emekli olduğunda, hâkimlerimiz 2,5 milyar alırken, avukatlarımız da 800 milyon lira maaş alıyorlar. Peki, bu hâkim, avukat derken, Sağlık Bakanlığı bütçesindeyiz, ne alakası var diye düşünüldüğünde, oraya geliyorum Sayın Başkanım, uzman bir doktor, yani, doktorun ne kadar zor yetiştiğini hepimiz biliyoruz, uzman bir doktor, bugün itibariyle, 1,203 milyon lira maaş alıyor ve emekli olursa şayet 1,013 milyar lira maaş alacak; yani, bir hâkimin, bir uzman doktor üçte 1’i oranında maaş alıyor. Şimdi, bu tespiti niye yapıyorum. Biz, artık, hâkimlerimiz niye 3 milyar alıyor, bunu aşağıya indirelim demesi durumunda değiliz. Hâkimlerimiz niye 3 milyar alıyor, 5 milyar da verelim var ise kamu kaynakları deme durumundayız; ama, eşit statüde sayılabilecek olan insanların bu ücret  dengesizliği tabiî ki durmadan gagaladığımız, durmadan gerektiğinde kafasına vurduğumuz sağlık çalışan ve personellerinin sembolik olarak temsilcisi olan doktorlarımızın da, mutlaka, haklarının, kendilerine ihkakı hak adına verilmesi gerektiği kanaatimi ifade etmek için söylüyorum. Eğer,, bir yaklaşım bana çıkar da derse ki, sayın milletvekilim, biz o problemi çözdük, şu anda, doktorlarımıza, performansa dayalı, -hatta, onu, Sayın Kumkumoğlu, biraz evvel çok kaba bir çözüm olarak tanımlamıştı- performansa dayalı ücretle biz bunların açığını kapatıyoruz diyorsa, bu ekstra yaptığı hizmetten ötürü verilen rakamlar, emekli maaşlarına yansımayacağı için, günü kurtarmak adına belki insanları özendiren ve hayırlı hizmet yapmasına zemin hazırlayan çalışmalardır; ama, sonuç istihsal edecek çalışmalar değildir. Onun, bu manada, muhalefet milletvekillerimizin, özellikle Plan ve Bütçedeki performanslarını, donanımlarını, kabiliyetlerini ve çalışma azimlerini biliyor ve bize ne kadar büyük katkılar yaptıklarını biliyorum. İşte, bir aile şuuru içerisinde, burada, iktidar muhalefet demeden, eşit işe eşit ücret mantalitesini bir an evvel hayata geçirip, dolayısıyla, buradaki bu dengesizlik ve düzensizliği, sosyal patlamaların önüne geçecek şekilde çözmek adına, Sağlık Bakanlığımızın da hareketlenmesi, bize de ne iş düşüyorsa, ortaya koymamız ve bir an evvel, böyle bir bütçe tartışması içerisinde, bu önemli problemi de dile getirerek, çözüme dönük hareketlenilmesi gerektiğini düşüyor, Sağlık Bakanımıza ve onun personeline, Tokat’la ilgili de yaptığı tarihî hizmetlerden ötürü şükranlarımı, tarihî diyorum, hakikaten bir tarih yazdı. Sayın Bakanım ve ondan önce Sayın Müsteşarımız Tokatımızı gelip gezmek suretiyle, orada yapmış oldukları durum tespitleri, Tokatlıya belki de, yüz sene, geleceğinin önünü açacak olan hizmetler yaptı. Bu manada, hakkı teslim etmek adına şükranlarımı bir kez daha arz ediyor, bütçemizin hayırlı olmasını diliyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz efendim.

İkinci rekor konuşmacı oldunuz, tebrik ederim.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Kaç dakika konuştu?

BAŞKAN – Birinci Kumkumoğlu 20 dakikayla, ikinci 17 dakikayla…

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Sayın Kumkumoğlu’yla aşık atacak halde değiliz efendim yani.

BAŞKAN – Saat 14.30’a kadar yemek molası efendim.

Kapanma Saati: 13.04

 

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.39

BAŞKAN : Sait AÇBA

BAŞKANVEKİLİ : Mehmet Altan KARAPAŞAOĞLU (Bursa)

SÖZCÜ : Sabahattin YILDIZ (Muş)

KÂTİP : Mehmet SEKMEN (İstanbul)

­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­--------------0-------------

BAŞKAN – Plan ve Bütçe Komisyonumuzun değerli üyeleri, Değerli Sağlık Bakanımız, 20 nci Birleşimin İkinci Oturumunu açıyorum.

İlk söz hakkı Sayın Beyribey’de; buyurun.

YUSUF SELAHATTİN BEYRİBEY (Kars) – Sayın Başkanım, Değerli Bakanım, değerli milletvekilleri, değerli bürokratlar, değerli basın; sözlerime başlarken hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Sağlık Bakanlığı, personeli olarak Millî Eğitim ve Adalet Bakanlığından sonra en çok elemanı olan bir bakanlık. Sağlık Bakanlığımızın geçmiş 2002, 2003 yılından bugüne kadar yapmış olduğu başarılı hizmetlerle ciddî mesafeler aldığımızı tespit etmiş bulunuyoruz ki, geçen yılki bütçeleri hatırladığımız zaman, özellikle hastanelerin birleşmesiyle ilgili feveranların hepsinin ortadan kalkmış olduğunu, demek ki bu konuda çok ciddî mesafeler almış olduğumuz ortada. Tabiî, bu hastanelerin devriyle ilgili, birleşmesiyle daha doğrusu, tek çatı altında sağlığın birleşmesiyle birlikte birkısım problem yaşanıyordu. Ben onlardan, sırası gelmişken bir konuda bilgi de almak istiyorum. SSK hastaneleri Sağlık Bakanlığına devredilirken, eczanelerde milyarlarca liralık veya trilyon liralık ilaçlar birikmişti ve bunların bir kısmı hastaneler arasındaki anlaşmalarla devir yapılıyordu. Ciddî bir mesafe alındığını biliyorum; ama, son durum nedir, onu da öğrenmek istiyorum. Özellikle şu anda SSK, eski SSK hastanelerinin elinde kalan ilaç stoklarından mevcut mudur, var olan ilaçlar ne oldu, nasıl kullanıyoruz veya kullanmada veya miadı gelmiş geçmiş ilaçlar  var mıdır? Nasıl bir çözüm düşünüyoruz veya çözdük mü, onu öğrenmek istiyorum, önemsediğimi ifade etmek istiyorum.

Özellikle sağlık çalışanları 1980 yılından beri, maalesef, ücretlendirmelerinde hep aşağı doğru gitmiştir. Sağlık çalışanlarının ücretleri 1980 yılından itibaren, kendileriyle aynı statüde olanlarla veya maaşları o günle bugün arasında mukayese edildiği zaman, arada uçurumlar denilecek seviyede bir ekonomik kayba uğramışlardır. Tabiî, bunu her ne kadar işte sistemdeki değişiklikle, performansla birkısım yerde takviye edildiyse de, ücretler arttıysa da, maalesef, bunlar emekli maaşlarına yansımamakta, yansımadığı için de bu hekimlerimiz, çalışanlarımız emekli olduktan sonra maalesef düşük ücretle emekli olmaktadırlar. Mutlaka bununla ilgili de bir çözüm yolu getirmemiz lazım. Bu arkadaşlarımızın gelecekte emekli oldukları zaman huzur içerisinde, rahat ve müreffeh yaşamalarını sağlamamız gerektiği kanaatini düşünüyorum.

Türkiye’de özellikle son yıllarda bu performansla birlikte poliklinik sayılarımızın artmasıyla birlikte hekim başına düşen hasta sayısı azaldı. Buna paralel olarak da daha kaliteli ve nitelikli bir poliklinik hizmeti üretilmeye başlandı. Ayrıca hastanelerde, bu performanstan dolayı, hastaneler daha çok üretmek, daha çok döner sermaye gelirleri elde edebilmek için bir arayış ve çalışma içerisinde oldular. Ben bununla ilgili hastane ismi vermek istemiyorum, öyle hastanelerimiz vardı ki, bir yılda 7 tane ameliyat yapılırdı; ama, o hastanelerde –isim de sonradan verilebilir; ama, doğru bulmuyorum şimdi isim vermek- 700 ameliyata çıkmıştır; yani, aradaki farkı ifade etme anlamında söylüyorum. Performansın bu doğrultuda müspet gelişmeler sağladığı da kesindir; ama, bunun devamlılığını sağlamak gerektiği, devamlılığıyla ilgili ciddî adımlar atmak gerektiğini düşünüyorum; yani, performansın devamlılığıyla ilgili engeller varsa mutlaka ortadan kaldırılmalı, onlarla ilgili tedbirler şimdiden alınmalıdır.

Performansla ilgili, neden performansta ücretler arttı, gelir arttı, döner sermaye geliri arttığı doğrultusunda, kişi orada mal ortaklığı gibi veya iş ortaklığı gibi kendisini düşündüğü için, daha çok gelir gelmesi doğrultusunda veya döner sermayeden daha katkı almak için daha çok üretmek durumunda oluyordu; ama, burada bir dezavantajlı nokta var, onu denetlemek, onu kontrol etmek görevinin  de Sağlık Bakanlığına ait olduğunu düşünüyorum. O da usulsüz olarak faturalar şişirilerek, kurumlara, Bağ-Kur’a, SSK’ya, Emekli Sandığına veya yeşil karttan dolayın devlete yükümlülüğü, yükü  artırmamak lazım. Bununla ilgili denetlemeleri iyi yapmak lazım. Bunu aynı zamanda özel hastanelerle ilgili de iyi yapmak lazım ve paket programlarla ilgili de denetlemeleri iyi yapmak lazım. Birçok yerlerde paket programlar dahilinde bir defada kullanılan malzemeler bazen steril edilerek birkaç defa kullanma yolları deniliyor; çünkü, alet pahalı olduğu için steril ediliyor. Oysa ki,  disposable, bunların bir defa kullanılması lazım. Bunlarla ilgili denetlemeleri artırmak lazım, nasıl kontrol altında tutarızı da geliştirmek lazım; yani, bence Sağlık Bakanlığı bundan sonraki çizgisini, özellikle özel sektörde sağlık hizmetleri artınca, çizgisini bunları denetlemeye, bunlarla ilgili yolları bulmaya ayırmalıdır. Bunlarla ilgili mekanizmaları daha çok geliştirmesi gerektiği kanaatini taşıyorum.

Ben, Türkiye genelinde bilemiyorum; ama, benim ilimle ilgili bazı şeyler var, onları paylaşmak istiyorum. Biliyorsunuz özellikle ben ilimde 2000’den sonra ambulans alımı münferit, bir tane, iki tane ambulans alında. Oysa ki, ilimdeki ambulansların yaşları 7-8, 10 yaş civarında ambulanslar var. Kars’tan Erzurum’a her gün ortalama olarak 1,7 hasta sevk edilmektedir; yani, bir yılın ortalaması 1,7 hastadır. Çok ciddî hasta sevkıyatı vardır, 7 yaşındaki, 10 yaşındaki ambulanslarla, eski tip ambulanslarla, hem enerji açısından maliyeti yükselmekte, devlete yükü artırmakta hem de can güvenliği açısından da bu ambulansların yeterli performansta olmadıklarını düşünüyorum. Bu doğrultuda, özellikle ilimle ilgili merkezdeki ambulanslarla ilgili yenileme çalışmalarının yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Ben bir teşekkürü ifade etmek istiyorum Sağlık Bakanlığımıza: 1992 yılından beri yapılamayan, bitirilemeyen 250 yataklı Kars Devlet Hastanesi Allah nasip ederse, önümüzdeki ayın ortalarında hizmete geçecektir. Çok ciddî, Karslıların da bu doğrultuda beklentileri vardır. Hastanemizin tefrişiyle ilgili, yeniden yapılanmasıyla ilgili hiç olmazsa bu sevkleri azaltacak doğrultuda yapılanmayla ilgili mutlaka desteğe ihtiyacımız olduğunu ifade etmek istiyorum, hastanemizin. Bu konuda Sayın Bakanımızın hastanemizi bitirdiği gibi -ki, kanayan yaraydı, yıllardır bitmiyordu- hizmete geçmesi konusunda da desteklerini beklediğimi ifade etmek istiyorum.

İlimizde veya Doğu Anadoludaki birçok illerde, pratisyen hekim açığımız var. Pratisyen hekim açığımızla ilgili çok büyük sıkıntılar yaşıyorum. Şu anda Kars’ın 2 ilçesinde daha pratisyen hekimleri, daha başka yerlerdeki, ilçelerdeki doktorları görevlendirerek yürütmekteyiz. Pratisyen hekimliğiyle ilgili, acil 20 tane -acil ama, çok acil olarak- pratisyen hekim ihtiyacı var. Bunlardan Akyaka İlçemde hiç doktor yok, görevlendirme var, Digor İlçemde hiç doktor yok, görevlendirme var; yani, böyle yürütemiyoruz da doğruyu söylemek lazım, derhal onları düzeltmemiz lazım.

Özellikle yine sağlık evleriyle ilgili –altına basarak şunu ifade etmek istiyorum-  bir kısmının var olması lazım. Bunlarla ilgili sözleşmeli statüde personelle, buraları ayakta tutmak gerekliliğine inanıyorum. Şu anda binlerce sağlık mezunu, hemşire, ebenin işsiz olarak dışarıda dolaşmakta. Bunların birçoğu asgarî ücretten, 240 milyondan orada burada sekreterlik yapmakta veya işçi olarak, temizlik işçisi olarak çalışmakta veya sekreterya işleri ya da başka işlerle uğraşmaktadır. Bunları, belki hizmet alımıyla bile olabilir, bu sağlık evlerini mutlaka ve mutlaka, oralarda hemşire, ebe bulundurma gerekliliğine inanıyorum. Bununla ilgili çalışmalar yapılmalı. Gerçi, prensip olarak ben mobil sistemlerden yana olmama rağmen, ki, bu gelecekte sosyal güvenlik tek çatı altında toplanınca bununla ilgili yeni gelişmeler olacak, yeni değişimler olacak; ama, sağlık evlerimizin de desteklenmesi gerektiğini, onlara bir an evvel atamalar yapılması gerektiği kanaatini taşıyorum.

Ben, genel anlamda geçen yılki, daha önceki yılki bütçelerdeki konuşmalar ile bu yılki bütçedeki konuşmaları takip edince, Sağlık Bakanlığının, hem anamuhalefetin veya muhalefetin hem iktidar kanadının eleştirileriyle daha iyi noktaya gitmiş olduğu kanaatini taşıyorum. Eski eleştirilerin hepsini burada takip ettim, dinledim, onun için, bu çalışmalarından dolayı Sağlık Bakanlığımıza, ekibine, bürokratlarına teşekkür ediyorum ve sözlerimi, bütçemizin memleketimize, milletimize hayırlı olması temennileriyle bitiriyorum, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Beyribey.

Sayın Keleş.

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, saygıdeğer bürokratlar, değerli arkadaşlarım, basının değerli temsilcileri; bugün nüfusun tümünü doğrudan ilgilendiren çok önemli bir sektörü konuşuyoruz. Bu sektörde, son üç yılda neler yapıldığını tam olarak kavrayabilmek için, aslında Millî Eğitim Bakanlığında ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığında da neler yapıldığına bakmamız lazım. Aksi halde tam bir resim almamız mümkün değildir. Örneğin üniversitelere üç yıldır araştırma görevlisi kadrosu ve idarî kadronun verilmemesi, yatırımların inanılmaz boyutlarda kesilmesi, tıp fakülteleri ve üniversite hastaneleri nedeniyle sağlık sektörünü doğrudan ilgilendirmektedir.

Benzer şekilde, hazırlanan sağlık sigortası tasarısı ile sosyal güvenlik tasarısı sağlık sektöründen ayrı düşünülemez. Söz konusu bakanlık ve ilgili kuruluşlarda kaydedilen gelişmelere baktığımızda, sağlık sektörünün sadece bugününün değil geleceğinin de olumsuz yönde etkilendiğini görüyoruz yapılan değişikliklerden.  1980’lerin başında kamu sektörünü üretimden ve ekonomiyle ilgili yatırımdan çekeceğiz, devleti eğitim, sağlık gibi temel hizmetleri daha iyi yapmasını sağlayacağız diyen anlayış, bugün devleti eğitim ve sağlık hizmetlerinden de çekmek noktasındadır. Bu durumu Millî Eğitim Bakanlığı ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının sağlıkla ilgili çalışmalarında gördüğümüz gibi, Sağlık Basanlığının çalışmalarında da görüyoruz. Son üç yıldır en çok yasal değişikliğin yapıldığı alan Sağlık Bakanlığıdır. Ne var ki, yapılan değişiklikler devletin sağlık alanındaki rolünü, etkinliğini azaltmakta, tedavi edici hizmetlerin artan oranda özel sektöre bırakılmasının yollarını açmaktadır.

Getirilen düzenlemelerden en çok yoksulların, düşük gelirlilerin zarar göreceğinden hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Ayrıca kamu yönetimi tasarısıyla getirilen yapılanmada, Sağlık Bakanlığının taşra teşkilatının kaldırılmasının ve söz konusu hizmetlerin yerel yönetimlere bırakılmasının öngörülmesi de sağlık hizmetlerinde yetersizliğe ve niteliksizliğe, sağlık hizmetlerinin paralı ve pahalı olmasına yol açacak gelişmelerdir, henüz kesinleşmemiş olsa da.

Son üç yılda gerçekleştirilen ve sağlık hizmetlerinin kamu hizmeti olarak sunulmasıyla bağdaşmayan bazı değişiklikler şunlardır diye düşünüyorum:

Bir defa 2003 tarihinde çıkarılan 4649 sayılı Kanunla Kamu İhale Kanununda değişiklik yapılmış ve sağlıkla ilgili hizmet alımları, 4734 sayılı Kanunun istisnaları arasına sokulmuştur. Ayrıca, 4734 sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesi de değiştirilmiş ve sağlık hizmetlerinin alımlarına ilişkin usul ve esasların Sağlık Bakanlığının görüşleri alınarak Maliye Bakanlığınca hazırlanacak yönetmelikle yürütülmesi öngörülmüştür.

Bir başka değişiklik, 2004 yılında yürürlüğe giren 5220 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunla gerçekleştirilmiştir. Burada Sağlık Bakanlığına tahsis edilmiş olan taşınmazlar ile Sağlık Bakanlığı kullanımında bulunan diğer taşınmazlardan gerekli görünenlerin mülkiyetinin Hazineye bedelsiz olarak devredilmesi öngörülmekte ve Maliye Bakanlığını bunları satmaya yetkili kılmaktadır. Maliye Bakanlığının bu taşınmazları kendi deyimiyle “baba baba satacağından” kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Çok başarılı çünkü kendileri bu konuda.

Bir diğer değişiklik, 4924 sayılı Yasayla yapılmış ve Devlet Memurları Kanununun 36 ncı maddesine bir bent eklenmiştir. Bu değişiklikle, sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri sınıfına dahil personel tarafından yerine getirilmesi gereken hizmetlerin gerektiğinde Sağlık Bakanlığınca saptanacak usul ve esaslara göre ücreti döner sermayeden ödenmek üzere hizmet satın alınarak yerine getirilmesi öngörülmüştür. Gerek 4924 sayılı Eleman Temininde Güçlük Çekilen Yerlerde Sözleşmeli Sağlık Personeli Çalıştırılması ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun gerekse 5258 sayılı Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Kanun, sözleşmeli personel çalıştırılmasının yollarını açmıştır. Bu düzenleme, aslında, tabiî, Anayasanın 128 inci maddesine aykırıdır. Ne var ki, biz artık buna alıştık; çünkü, AKP İktidarı anayasal ve yasal engel tanımadığını tekrar tekrar kanıtlamıştır.

Profesör ve doçentlerin sınavsız olarak şef ve şef yardımcılığına atanması için çıkarılan ve Sayın Cumhurbaşkanı tarafından veto edilen yasanın bir benzeri 5413 sayılı Yasayla tekrar gündeme getirilmiştir ve 20.10.2005 tarihinde kabul edilen bu yasa, CHP tarafından Anayasa Mahkemesine götürüldü. Tabiî, Anayasa Mahkemesi karar verinceye kadar geçecek zamanda istediğiniz atamaları yapabilirsiniz; ama, çok hatalı bir davranış olur diye düşünüyorum; çünkü, bu atamaların eğitim hastanelerinde huzursuzluğa yol açacağını, söz konusu kadroların daha az nitelikli insanlarla doldurulması sonucunu verebileceğini düşünüyorum.

Sayın milletvekilleri, hükümet sağlıkta dönüşüm projesi adı altında bir dizi değişiklik gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Ne var ki, bu değişiklik çalışmaları toplumdan, sendikalardan, meslek kuruluşlarından ayrı yürütülmekte, çeşitli aşamalarda yapılan uyarılar da dikkate alınmamaktadır. Örneğin sözleşmeyle ilgili değişiklik tasarı halinde Meclise sunulduğunda Türk Tabipler Birliği, amaçlarının yüksek ücretler almak değil, istikrarlı bir konuma ulaşmak olduğunu, asıl iş güvencesi aradıklarını, kadrolu çalışabildiklerini, bu sağlandığı takdirde ve iş güvencesi sağlandığı takdirde doğuya da gidebileceklerini belirten raporlar hazırlamışlardır. Ancak, bu itiraz dikkate alınmamıştır. Benzer şekilde, üniversiteden yükselen itirazlar da dikkate alınmamaktadır. Fakültelerin bütçelerinde yatırımlar inanılmaz ölçüde düşük tutulmaktadır. Üniversitelere araştırma görevlisi kadrosu verilmemekte ve bundan sonraki dönemde büyük ölçüde nitelikli hekim sıkıntısı çekilmesine yol açacak ortam hazırlanmaktadır.

İşin üzücü yanı da, bu konuda üniversitelerden gelen uyarıların ve ileri sürülen sakıncaların hiç dikkate alınmamasıdır. Eğitim hastanelerinde klinik şefi veya klinik şef yardımcılığına keyfî olarak tayin yapılmasına olanak tanınması da çok hatalıdır diye düşünüyorum; çünkü, üniversitelerin ve eğitim hastanelerinin nitelikli hekim yetiştirmek açısından büyük bir işlevi vardır. Getirdiğiniz değişiklik ters yönde atılmış adımlardır.

Şimdi, sağlık sorunları büyük ölçüde çözülmüş olan ülkelerde bile bütçeden ayrılan kaynak Türkiye’den daha yüksek orandadır. Oysa iktidar IMF ve Dünya Bankası istekleri doğrultusunda sağlık hizmetlerinin bütçeye olan yükünü azaltmaya çalışmaktadır.

Sayın Bakan, sağlık hizmetlerinde büyük ilerleme sağladığımızı belirtti ve bu konuda da bazı örnekler verdi; ancak, hem bugün içinde bulunduğumuz koşullar hem de diğer bakanlıklarda, Sağlık Bakanlığında ve diğer bakanlıklarda gerçekleştirilen değişiklikler sağlık hizmetlerini geniş halk kesimleri açısından güvenilir, daha güvenilir, daha ucuz, daha erişebilir kılmamaktadır. Örneğin, sağlık sigortası veya aile hekimliğinin verilen izlenimin aksine her derde deva olacağı söylenemez. Kuşkusuz hastanelerde tam gün olarak çalışan hekimlerin sayısının artmış olması, çocukların aşılarına verilen önem, çocuklara vitamin dağıtılması ve benzeri önlemler her dönemde Sağlık Bakanlığının karşılaştığı ve çözmek için uğraştığı konulardır. Bu konularda herkes hemfikirdir; ancak, sağlıkta dönüşüm adı altında getirdiğiniz değişiklikler konusunda sendikalar, meslek odaları ve toplumun önemli bir kesimi sizinle aynı  değerlendirmeyi yapmamaktadır. Örneğin açlık sınırının 526 Yeni Türk Lirası olduğu ve Devlet İstatistik verilerine göre nüfusun yarısından çoğunun yoksulluk sınırının altında olduğu ve milyonlarca kişinin işsiz, bir o kadarının da esnek çalışma koşulları olanağını ancak bulabildiği bir ülkede, sigorta primlerinin ve katkı paylarının kolay sağlanamayacağı ileri sürülmektedir. Örneğin aile hekimliği modelinin hekim ihtiyacı telafi edilse de, ülkedeki toplam sağlık harcamalarını artıracağı ve bunun da hizmetten yararlananlara yük olarak geri döneceği ileri sürülmektedir. Örneğin yerel yönetimlere bırakılacak olan hastanelerin sağlık hizmetlerinin, belediyelerin kuracakları şirketler veya özel sektör kanalıyla verilebileceği, Bunun da gene sağlık hizmetlerinin paralı olmasını ve kaçınılmaz olarak da yoksulların sıkıntısını gündeme getireceği vurgulanmaktadır. Sayın Bakan, asıl sorun, Hükümetin sağlık sektörüne bakışından ve sosyal devlet niteliğini nasıl tanımladığından kaynaklanmaktadır. Sağlık konusundaki bakış açınız, izleyebildiğim kadarıyla, Sağlık Bakanlığının sorumluluğunu sınırlamak, denetim görevine indirgemek ve sağlık hizmetlerinin yerine getirilmesine büyük ölçüde özel kesime devretmektir. Türkiye'den olan alacaklarını bir an önce tahsil etmek güdüsüyle hareket eden uluslararası kuruluşların önerileri de bu yönde olabilir; ancak, bu yaklaşımın sosyal devlet olma niteliğiyle bağdaştığı söylenemez.

“Belli süre prim ödememişsen sağlık hizmetinden yararlanamazsın, katkı payı ödemezsen sağlık hizmetini alamazsın, devlete pahalıya mal olan hizmetleri sağlık sigortası kapsamından çıkarabilirim” demek, sosyal devlet niteliğiyle bağdaşan söylemler değildir. Bu yaklaşımınızın bir an önce değişmesini ve Türkiye Cumhuriyetinin sosyal devlet olma niteliğine işlerlik kazandırılmasını, çeşitli nedenlerle büyük gerilim yaşamakta olan toplumu rahatlatacağı için bütün gönlümle temenni etmekteyim. Daha önce konuşan arkadaşımız, hekimlerin sorunlarına değindi ve özlük haklarıyla ilgili olarak ne kadar dezavantajlı konuma itildiklerini söyledi. Ben buna katılıyorum ve o konuda yapılacak olan girişimleri destekleyeceğimi ifade etmek istiyorum.

Ayrıca Sayın Bakan, bilmiyorum size yansıyor mu; ama, ben sadece etrafımı gözleyerek şunu görüyorum: Özel hastanelerde çok sayıda gereksiz tahlil yapılmakta ve aynı iş için tekrar tekrar ücret alınmaktadır. Örneğin, tek bir defa kan çekilip, alınıp, ondan sonra 4’e, 5’e bölünüp tahliller yapılacağına, her seferinde iğne yapılmakta ve kan alma ücreti tahsil edilmektedir. Örneğin, midesinden hasta olarak hastaneye gitmiş olan bir kişiye ve bunu söylediği halde, “benim midemde bir rahatsızlık var” dediği halde, önce bütün diğer tahlillerin yapıldığı ve ondan sonra ancak mideyle ilgili tahlillere sıra geldiği görülmektedir. Bu örnekleri çok artırmak gerekir; ama, çok kötü bakıyor Sayın Başkan bana. Onun için, son sözümü söylüyorum ve bütçenin başarılı olmasını diliyorum.

BAŞKAN – Ondan değil de, benden de istemişlerdi bir sürü tahlil, onun için bakıyorum.

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Doğru değil mi, evet, teşekkür ederim.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – O dediğiniz aynen doğru.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz efendim.

Onun için baktım, bakmamın sebebi o, bir yere gitmiştim de, böyle dolaştırdılar, dolaştırdılar. Ama bir yerde de…

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Özel hastanelerde inanılmaz boyutlarda.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Bir tahlille gidiyorsunuz, yeniden tahlil istiyorlar.

BAŞKAN – Birgen Hanım, bir yerde de hak vermek lazım. Belki bir ilişki vardır; yani doktor ararken onu bilmiyor mu. Yani…

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Ama önce midesinden rahatsız olanın önce midesine bakarsınız, ondan sonra bulamazsanız başka yere bakarsınız. Başka yerlere…

BAŞKAN – Bir şey diyemeyeceğiz, cevabını doktorlarımızdan alacağız şimdi efendim.

Buyurun Sayın Tütüncü.

ENİS TÜTÜNCÜ (Tekirdağ) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, değerli milletvekilleri, Sağlık Bakanlığının değerli temsilcileri, değerli basın; Türkiye'de sosyal devlet anlayışının yerleştirilmesi açısından insanların yalnız ve yalnızca insan olduğu için insanlara değer verilmesi açısından yaşamsal önemde olan bir bakanlığın bütçesini görüşüyoruz. Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Ben, aslında olaya bilinen, ama kendi perspektifimden, kendi bakışımdan sağlık sorunlarına şöyle kısaca bir değinerek girmek istiyorum. Sağlık sorununun hâlâ devam eden başlıca sorunlarına bakıyoruz, AKP’nin iktidara geldiği zamanki durumuna bakıyoruz, yoğunluğuna bakıyoruz; şimdiki durumuna bakıyoruz. Üç yıldan bu yana, acaba bu sorunlarda bir hafifleme var mı şeklinde baktığımızda, sorunların eskisi gibi devam etmekte olduğunu görüyoruz. Tabiî ki, bu sorunları kantifiye de edebiliriz; ancak, satır başlarıyla şöyle izin verirseniz sunayım.

Koruyucu sağlık ve halk sağlığı çalışmalarındaki yetersizlik devam ediyor. Fizikî altyapıdaki, sosyal ve fiziksel sağlık altyapısındaki yetersizlik devam ediyor. Hekim başta olmak üzere, sağlık personelindeki yetersizlik devam ediyor ve hekim başta olmak üzere, bu sağlık personelinin yurt düzeyindeki dengesiz dağılımı ya da dağılımındaki dengesizlik devam ediyor. Sağlık hizmetine erişebilme konusundaki sıkıntılar devam ediyor. Sevk zincirindeki zayıflıklar hâlâ giderilebilmiş değil. Sağlık finansmanındaki yetersizlikler hâlâ eskisi gibi, üç aşağı beş yukarı devam ediyor. Tabiî ki, burada haksızlık etmek istemiyorum, Sayın Bakanın ve kadrosunun gerçekten olağanüstü çabalar içinde çalışmakta olduğunu ve Türkiye'deki ulusal sağlık ve ulusal sosyal güvenlik sistemlerinin yeniden yapılandırılmasında, belirli ölçüde katılmasam da, olağanüstü bir çaba, kendi dünya görüşleri çerçevesinde çaba içinde olduğunu görüyorum. Fakat, sağlığın sorunlarının da böyle iki yılda, üç yılda çözülemeyecek boyutta devasa sorunlar olduğunu da görüyorum, biliyorum. Ama, nispî olarak baktığımda, AKP’nin iktidara gelmeden önce ya da AKP’nin Hükümet programlarında –hem Sayın Gül Hükümet Programında hem Sayın Erdoğan’ın Hükümet Programında- sağlıkla ilgili ortaya koyduğu iddiaları gerçekleştirmede olduğu noktada olmadığını görüyorum.

Şimdi bakıyorsunuz Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hasta yatak sayısının yüzde 38’i hâlâ üç büyük ilde bulunuyor. Acaba, 2001 yılı ile şu anki zaman arasında ne kadar nispî bir iyileşme sağlanmıştır; bu konuda Sayın Bakan bizi aydınlatırsa memnun oluruz. Çünkü, DPT’nin ve başka bazı kurumların yayınlarında, yıllar itibariyle iyileşmeleri, ne yazık ki, yakalayamıyoruz. Önceden bu tablolar veriliyordu; ama, bu tabloların, bu gelişmelerin şu anda olmamış olması, bizi tabiî el yordamıyla bazı yorumlar yapmaya zorluyor.

Yine uzman hekimlerin yüzde 46’sı üç büyük ilde çalışıyor. Peki, 2002’de kaçtı?.. 2002’de hâlâ bu sorun bu şekildeydi, yüzde 45, yüzde 46 idi. Yani, nispî olarak bir iyileşme, üç yıldan bu yana, büyük çabalara rağmen, ortada gözükmüyor.

Yatak kapasite kullanım oranlarına bakıyoruz: Yıllar itibariyle yatak kapasitesi kullanma oranlarında bir iyileşme görüyoruz. Ancak, hâlâ yüzde 65 dolayında ve –ortalama olarak konuşuyorum- ayrıca, bu yatak kullanım oranları bölge, il ve iller itibariyle yine büyük dengesizlikler ve oransızlıklar gösteriyor.

Temel sağlık göstergelerine bakıyoruz Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; kuşkusuz, bazı iyileşmeler var, olmaması zaten düşünülemez. Ancak, bunları Avrupa Birliği ortalamalarıyla karşılaştırdığımızda –ki, Sayın Kılıçdaroğlu biraz değindiler, ben izin verirseniz biraz daha ayrıntıdan bakmak istiyorum- AB 15 ortalamasıyla karşılaştırdığımızda, Türkiye'nin sağlık alanında ne kadar geri olduğu açık, net bir şekilde ortaya çıkıyor. Bakınız, bebek ölüm oran hızı binde 25,6, AB 15 ortalaması binde 7. Yani, yaklaşık 3 kat daha kötü durumdayız Avrupa Birliğine göre. 5 yaş altı çocuk ölüm hızına bakıyorsunuz; 2003 yılında binde 37. Avrupa Birliği 15 ortalaması 8. Yani, Avrupa Birliği bizden 4 kat daha iyi durumda. Anne ölüm oranları  bizde100 binde 62, Avrupa Birliğinin 15 ülkesi ortalaması 100 binde 3. Yani, 20 kat daha kötü durumdayız.

Kişi başına sağlık harcamalarına dolar olarak baktığımızda: Bizde 192 dolar, Avrupa Birliği ortalaması 2 150 dolar. Yani, 10 kat daha az kişi başına sağlık harcaması Türkiye'de yapılıyor.

Hekim başına düşen nüfus, Sayın Bakanımız konuşmasında hekim açığından söz etti, gerçekten doğrudur. Bizde hekim başına düşen nüfus 718 kişi, Avrupa Birliğinde 350 kişi. Yani 1 kat daha geri durumdayız. Yine, yatak başına düşen nüfus da ortaya çıkıyor. Bizde 389 kişi düşüyor 1 yatak başına, Avrupa Birliği ortalaması 130 kişi. Yani, buradan da 2 kat gerideyiz.

Şimdi, bu tabloyu niye böyle üzerinde fazla durarak size sunmaya çalıştım Sayın Başkan, değerli milletvekilleri: Bu tablo, aslında bir sıkıntıyı ortaya koyuyor ve aynı zamanda yıllardan bu yana anlattığımız bir gereksinmeyi, bir ihtiyacı gözler önüne seriyor. Nedir bu? Koruyucu sağlık hizmetlerinin yetersizliği. Bütün bu sıkıntılar, Türkiye'nin 1960’lı yıllardan bu yana büyük iddialarla 224 uygulamasına rağmen, aslında uygulaması olmadı, ah keşke 224 uygulaması yapılabilmiş olsaydı, bundan önceki oturumlarda dile getirdik, sadece iki yıl uygulanmaya çalışılmış; ama, ondan sonra gelen bütün hükümetlerin, bütün siyasî iktidarların 224’ü uygulamamak için çırpındıklarına tanık olduk acı bir şekilde. Ama, şunu söylemek istiyorum: Yıllardan bu yana süregelen bu 224 anlamındaki bu yetersizliği tabiî ki üç yıllık AKP İktidarının altından kalkmasını da istemek gibi bir haksızlık içine de düşmek istemiyorum. Ancak, koruyucu sağlık hizmetlerindeki yetersizlik devam ediyor.

Şimdi bakıyorsunuz, koruyucu sağlık hizmetlerine yönelik kamu harcamaları, toplam sağlık harcamalarının yalnız yüzde 3,5’i. Eğer yanlışsa elimizdeki bilgiler, lütfen bizi uyarınız. Yani, şimdi yıllardan bu yana gelen bir sorun. Adalet ve Kalkınma Partisi büyük bir iddia ortaya koydu burada. Ama bakıyorsunuz, koruyucu sağlık hizmetlerine yönelik kamu harcamaları toplam sağlık harcamalarının yalnızca yüzde 3,5’i. Bunun daha fazla olması gerekiyordu. Böylesine büyük bir iddia ortaya koyan AKP’nin, çok daha fazla oranda bir kaynağı koruyucu sağlık hizmetlerine ayırması gerekirdi.

Sonuçta ne oluyor Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım: Bireylerin hasta olmaları önlenemiyor, halkımızın yaşam kalitesi yükseltilemiyor, dolayısıyla sağlık sorununun çözümü için kullanılan sağlık paketleri de giderek artıyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Enis Bey, süreniz bitti ama açıyorum, buyurun.

ENİS TÜTÜNCÜ (Tekirdağ) – Sağ olun Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Bu olumsuz tablo böyle devam ediyor. Buna rağmen, birinci basamaktaki yetersizlikler devam ediyor, hasta sevk zincirinin çalıştırılmasında tabiî ki biraz erken bir istek de olabilir, bu aile hekimliği uygulaması girdikten sonra asıl iddianızın gerçekleştirilmesi konusunda bir değerlendirme yapabiliriz. Ancak, bu çerçevede baktığımızda, hasta sevk zincirinin bu koşullarda dahi daha etkin çalıştırılabileceğini biz görüyoruz. Ama, bu konuda AKP’nin yeterince başarılı olamadığını üzülerek tespit ediyoruz.

Sağlık finansmanına değinmek istemiyorum. Gerçekten, son yıllarda sağlık sektörüne, sağlık harcamalarına, gerek bütçeden… Bütçeyi biraz sonra söyleyeceğim, özellikle gayri safi millî hasılanın oranı olarak, sabit fiyatlara da baktık, eski yıllara nazaran bir artış olduğunu görüyoruz. Ancak, bu artışın daha fazla olması gerekiyor.

Hekim sayısının mutlaka ve mutlaka artırılması lazım. Sayın Bakanın konuşmasına, belirli ölçüde bir saptama yapmak istedim; ama, teşekkür ederim, kendisi de açıkladılar, Cumhuriyet Halk Partisinin parti olarak hekim açığının kapatılmasını istemediğine dönük bir yorum yapmaya çalıştı. Böyle bir şey söz konusu değildir. Ben, özellikle yıllardan bu yana Planlama kökenli bir siyaset adamı olarak, hekim açığının her alanda birçok branşlarda, ama asıl ülkenin koruyucu sağlık hizmetlerine duyulan ihtiyacı karşılayacak şekilde bir hekim açığının kapatılmasının kaçınılmaz olduğunu savunan milletvekillerinden biriyim. Fakat, burada hemen Sayın Bakanıma bir soru sormak istiyorum. Hekim sayısı mutlaka artırılmalı, bu açık kapatılmalı. Az önce dediğim gibi, hekim başına düşen nüfus bizde 718, Avrupa Birliğinde 350 kişi, 1 kat. Fakat, Avrupa Birliğindeki hekim kalitesi, uzman hekim branşlara göre dağılımıyla bizim sağlık sorununun gereksinim duyduğu hekim branşlar itibariyle uzman hekim, işte toplum hekimi ya da aile hekimi gereksinmeleri farklı. Yani, salt böyle kişi başına bir değerlendirme yapmak Avrupa Birliği ile, bizi sıkıntıya sokabilir. Buradan hemen şunu söylemek istiyorum ve sormak istiyorum: Şimdi, gerçekten sağlık alanındaki en önemli sorunlardan bir tanesi, sağlık insangücü sorunu. Buradan da hekim. Ama şimdi ben, bu hekim açığının Türkiye'nin gereksinimlerini karşılayacak sağlık sorununun köklü bir şekilde çözülmesini sağlayacak hekim açığının hangi insangücü planlaması çerçevesinde çözüleceğini Sayın Bakan tarafından burada açıklanmasını rica ediyorum. Nasıl kapatılacak?

Şimdi, bu çerçevede 2006 yılı programına bakıyorum, DPT programına bakıyorum: İnsangücü bölümüne bakıyorum, böyle bir politika yok, böyle bir hedef yok. Sağlık sektörüne bakıyorum, böyle bir şey yok. Eğitim bölümüne bakıyorum, tabiî ki eğitim bölümünde de, ne yazık ki devletin eğitim politikalarıyla ilgili bölümde de hekim açığının nasıl karşılanacağı, yıllar itibariyle hangi branşlarda hekim açığının nasıl kapatılacağı, hekimin nasıl yetiştirileceği ve bunun için nasıl bir politika seti uygulanacağı konusunda en ufak bir şey yok. Şimdi ben, hekim açığı tama, kapatılacak. Nasıl kapatılacak? Bu konuda doyurucu bir açıklamayı rica ediyorum. Lütfen şu söylenmesin: Efendim, işte YÖK, işte üniversiteler… Bu konuları tıp fakülteleri yapar… Tabiî yapar da, Sağlık Bakanlığı ana politikayı koyacak. O politikayı göremiyorum. O politikayı lütfen sağlık insangücü açısından ve hekim açığı açısından, Türkiye'nin gereksinim duyduğu hekim açığının kapatılması açısından Bakanlığın sorumlulukları çerçevesinde burada ana politikasını ben bilmek istiyorum, hekim insangücü politikasını bilmek istiyorum. Çünkü bu politika, üniversitelere belirli ölçüde yön verecektir. Aksi halde, üniversiteler açılır, tıp fakülteleri açılır, açılır, açılır, kadavra görmemiş hekimleri yetiştiririz. Hekimde, bir bakıma, kantiteden daha çok kaliteye ihtiyaç duyulduğunu da bilhassa altını çizerek belirtmek istiyorum.

Sayın Başkan, ben şahsen, örneğin aile hekimliği uygulamasında da gereksinim duyulan hekim sayısının yıllar itibariyle, bölgeler itibariyle neler olduğunu -ki bunar söylenebilir ama- nasıl yetiştirileceğini, bu çerçevede daha geniş –Sayın Bakan konuşmasında belirttiler ama- böyle ayaküstü değil, palyatif değil, insanın sağlığını, insanın yaşamını emanet edeceğimiz bir hekim kadrosuna nasıl… Mademki aile hekimliği sistemine geçiyoruz, mademki birinci kademe sağlık hizmetlerine, hatta koruyucu sağlık hizmetlerine bile parayı sokuyoruz, o geliyor; burada bu hekimlerin nasıl yetiştirilebileceğini, nasıl bir uzmanlık -2 yıllık uzmanlık olabilir, 1,5 yıllık uzmanlık olabilir- yetiştirilebileceğini de burada açıklanmasını rica ediyorum.

Son olarak Sayın Başkanım, yinelemek istediğim bir konu var: Şimdi, Türkiye'nin gerçeklerine ve sosyal devlet anlayışına uygun düşen bir sağlık politikasının götürüldüğü kanısında değilim. Bakınız, özür diliyorum kendimle ilgili bir şeyi size söylemek için açıklamıyorum bu şeyi, 1981 yılındaki İzmir İktisat Kongresindeki o sağlık bölümüyle ilgili, ulusal sosyal güvenlik sistemi ve sağlık sisteminin kurulmasıyla ilgili raporlara bakarsanız, ulusal raporun benim tarafımdan -1980’li yılların başında- sunulduğunu, hazırlandığını göreceksiniz. Yani, ben hasbelkader uzun yıllar makro ölçüde ulusal politikalarla uğraşmaya çalışan arkadaşlarınızdan biriyim ve genel sağlık sigortası, tek çatı, sosyal güvenlik alanındaki uzun vadeli sigorta dallarıyla kısa vadeli sigorta dallarının ayrılmasını, kısa vadeli sigorta dallarının işte bir bakanlık çatısı altında, sosyalleştirme projesiyle de entegre edilerek, götürülmesi… Yani, şu anda AKP’nin belirli ölçüde uygulamaya çalıştığı bu politikanın temel taşlarını 1980’li yılların başında attık. Ancak, burada korkuyorum sağlık hizmetini giderek daha fazla parayla alınır satılır, piyasa koşullarına daha fazla, korkuyorum -tabiî uygulamaları göreceğiz- bir duruma götürülecek. Türkiye'de, gerçekten 20 milyon insanımızın yoksulluk sınırlarında yaşadığını, 1 milyon insanımızın açlık sınırlarında yaşadığını görürsünüz ve bu sorunun da yeşil kart uygulamalarını yaygınlaştırarak çözülmeyeceğini de bildiğimize göre, her halükarda ben bu yeni politika açılımlarında, bu sosyalleştirme projesinin ruhuna ve sosyalleştirme projesinin yeniden günün koşullarına revize edilerek yaşama geçirilecek şekilde bir çaba içine girilmesinin doğru olduğuna inanıyorum. Sağlık alanındaki sağlık hizmeti üretimiyle sağlık finansmanının ayrılması çok doğru bir şeydir. Ama, burada bu modelin yaşama geçirilmesi için kamunun, devletin ne kadar bu alana kaynak aktarabileceği önemlidir. Ne yazık ki, bu açıdan baktığımızda, AKP’nin tabiî erken, ama şimdiki duruma baktığımızda yeteri kadar bir kaynak aktaramayacağını görüyoruz. Bu çerçevede, birinci kademe sağlık hizmetleriyle birlikte koruyucu sağlık hizmetleri, aile planlaması ve ana çocuk sağlığı hizmetlerinin bir arada ve parasız olarak daha bir dönem verilmesinin, daha da etkinleştirilerek verilmesinin kaçınılmaz olduğuna inanıyorum.

Sayın Başkan, bütçenin Bakanlığımıza hayırlı uğurlu olmasını dilerken, Sağlık Bakanlığımızın bütçesinin genel bütçe içindeki toplamının oransal olarak yüzde 3,3 olduğunu dikkatlerinize sunuyorum; yüzde 3,37. 2006’da yüzde 4 oranında bir artış öngörülüyor. Ama, 2007’de yüzde 3,5’e düşeceği, 2008’de de yüzde 3,5’lik, 6’lık bir oranın sağlık bütçesi olarak konsolide bütçe içinde programlandığını söylersem, herhalde konuşmalarımın ne anlama geldiği ya da değerlendirilmesi açısından size bir ipucu vermiş olurum diye düşünüyorum. Hayırlı olsun. Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

Alaattin Bey, buyurun.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Bakanım, değerli Komisyon üyeleri, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; önce hepinize saygılar sunuyorum.

Şimdi, hep beraber düşünelim: Sağlıkta neler vardı? Türkiye'de kim, siyasetçi de, bürokrat da, sokaktaki vatandaş da ağzını açtığı zaman, bir konuyu tenkit etmeye başladığı zaman sağlıkla başlıyordu ve kapılarda yığılan insanlar, rehin kalan insanlar ve bununla ilgili televizyonlarda bile sürekli gösterilen figürler, anekdotlar, birçok şeyi hep beraber seyrediyorduk. Ben, önce Hükümetimize de, Hükümetimizin bir üyesi olan Sağlık Bakanımıza ve personeline teşekkür ediyorum. Bence yapılan şeyler, elimizi vicdanımıza koyduğumuz zaman, gerçekten hepimiz, belki siyaseten söyleyemeyebilirsiniz, ama son 100 senenin en önemli hadisesini yaşıyoruz sağlıkta. Düşünün, herkes her yere gidebiliyor. Düşünün, herkes her yerden ilacını alabiliyor. Bunları yıllardır tartışıyorduk, “yahu böyle bir şey olabilir mi” diye. Herkes “böyle bir şey olamaz, niye uğraşıyorsunuz, böyle şeyler Türkiye'de fantezidir” diyordu. Ama bunları yaşıyoruz şimdi. Bunların hepsini görüyoruz ve ben sadece İstanbul’dan bir iki rakam vereyim. Sadece 34 devlet hastanemizde, kamuya ait hastanelerimizin performansına bakalım: Poliklinik sayısı 2003’ü hiç konuşmayacağım, 2003’te 5 724 000. Ama, 2004’te 7 594 000 iken, bu değişimle -çünkü bu bir zihnî değişim aynı zamanda- poliklinik sayısı sadece 2005’in 6 ncı ayı sonunda 8 902 000’e çıkmış. Yani, 6 ayda 2004’ten daha fazla insan bakılabilir hale gelmiş.

Yatak sayımız artmış, birçok şey artmış.

Şimdi, bundan kim zarara uğradı? Hiç kimse. Bu millet, bu bizim insanımız fayda gördü. Eczaneleri dolaşıyoruz, ilaçları, vatandaşı dolaştığımız zaman, bazı eczaneler bu uygulamadan şikayet ediyorlar. Kim olduğuna baktığınız zaman, daha önceden stokçuluk yaparak bu hep fiyat artışlarından kâr eden eczaneler olduğunu görüyoruz. Ama, fiyatlar düştüğü için stokçuluk yapanlar zarar ediyor şimdi. Ama kim kâr ediyor? Halkımız kâr ediyor. Evet, belki bazı kişilerin ayağına basıldı, ama belki 3 bin kişiyi, 700 kişiyi zarar ettirdik ama, 70 milyona kâr ettirdik. Türkiye'de sağlıkta gerçekten bunlar yaşanıyor ve tabiî şunu söyleyebilirsiniz, bazen bazı uygulamalar da var, hatalar olabilir. Düşünce mi yanlış, sistem mi yanlış; uygulamadaki bazı hatalar mı? Uygulamadaki bazı hatalar daima düzeltilebilir. Bunları, bu düzeltmeye dönük de zaten anlayış da var. Dolayısıyla bugün, gerçekten sağlıkta yapılanlar, bir zamanlar hep hayal edilen, ama hayalin gerçekleştiği bir dönemi yaşıyoruz. Onun için, ben tekrar teşekkür ediyorum.

Hekim sayımız yetersiz. Şimdi, bazı şeyleri tartışmamız lazım. Niye daha çok biz tıp fakültesi açmıyoruz? Niye daha çok uzmanlık sınavı için açmıyoruz? Şimdi bakıyorsunuz, evet, hekim sayısında bir değişim olmuş, 702’ye düşmüş, doğru. Belki bir gelişme var ama, son üç yıla baktığımızda bile, gene, daha önce 733 imiş, şimdi 702’ye düşmüş. Yani, aşağı yukarı aynı şeyi koruyoruz, çünkü nüfusumuz artıyor. Diğer taraftan bakıyoruz; uzman hekimde problemimiz var, pratisyen hekimde problem var, bu sayıların artması lazım. Hemşire sayısında problem var. Mesela, İstanbul'da en büyük sıkıntılardan biri, yardımcı sağlık personelinden kaynaklandığı görülüyor. Bunların sayılarını artırmak zorundayız. Kimler artıracak; bu konudaki eğitim kurumlarının sayısının artmasından geçiyor. Eğer biz bunları yapmıyorsak, artırmıyorsak ve bu kadar insanımız da okumak için can atıyorsa ve biz, bunları yapmıyorsak, birilerinin döne döne düşünmesi lazım, nerede problem diye. Ve eğer devlet olarak paramız yetmiyorsa, kaynaklar, ki, artık belirli, bunu da düşünmek zorundayız, bütün dünyada sağlığı çözmüş ülkelere baktığınız zaman, hep buralarda özel sektörün daha fazla yatırım yaptığını görüyoruz. Bizdeki orana bakıyoruz; hâlâ kamunun en büyük paya sahip olduğu ülkelerden biriyiz; yani, şu anda bunu teşvik etmemize rağmen.

Dolayısıyla, özel sektörün bu alana daha fazla yatırım yapmasını teşvik etmek zorundayız, hem yerli hem de yabancı. Bunu yapmadığımız sürece, sağlıkta çözüm bulmak çok zor. Ha, devlet nereye yatırım yapmalı, nereye hastane yapmalı; mutlaka kimsenin gitmediği, gerçekten ihtiyaç sahiplerine dönük hastane yapmalı. Buralarda bizim kaynaklarımızı tahsis etmemiz lazım. Yoksa, herkesin yatırım yaptığı alanda özel sektör değil de devlet yatırım yaparsa, sanıyorum ki, orada farklı bir noktaya işi getirmiş oluyoruz.

Dolayısıyla, burada da, özellikle sağlıkla ilgili yatırımlarda da, bazen, ben, hastane yapılması yerine binaların kiralanması noktasına da çok sıcak baktığımı belirtmek istiyorum; çünkü, yani, niye biz kiralamak varken, yapsın birisi, biz hastane olarak kiralayalım, onu yapalım; oraya, o parayla, biz, bir hastaneye yapacağımız yatırımla, sanıyorum ki en az 10 tane, 20 tane hastane binası kiralar ve hizmet verebiliriz. Dolayısıyla, kiralama noktasını da mutlaka dikkate almamız gerektiğini düşünüyorum.

Koruyucu sağlık hizmetlerindeki performansımız gerçekten takdire değer ve bunun mutlaka devam ettirilmesi lazım. Yeniden veremde hortlama olduğu şeklinde, burada bir gelişme olduğunu, dünyada biliyoruz. Dolayısıyla, bu sağlık taramaları çok büyük önem taşıyor.

Bu noktada bir hususa da değinmeden geçemeyeceğim. Özellikle, biliyorsunuz, hastanelerimiz SSK’ya da, Bağ-Kura da hizmet veriyor, buradaki insanlara da; fakat, bazı hastanelerimizde bu paraların alınamaması sebebiyle sıkıntıların olduğu söyleniyor. İstanbul’da bu rakamın yaklaşık 400 trilyon civarında olduğu belirtiliyor. Dolayısıyla, bazı hastanelerimiz bu yüzden ciddî sıkıntı içindedir, bu meselelerin de çözülmesinde büyük fayda görüyoruz efendim.

Bir diğer nokta da -kendi mesleğimle alakalı olduğu için de belirtmek istiyorum- bütün dünyada, özellikle hekimlerimiz, meslekî sorumluluk sigortası olmadan hizmet veremez. Dünyadaki temel uygulama budur.

Şimdi, bizde, hekimlerimizin verdiği hizmetle ilgili hiç böyle meslekî sorumluluk sigortası yoktur; yani, doktor sorumluluk sigortası yoktur.

Şimdi, Türkiye'deki 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa baktığınız zaman, birisinin yargılanabilmesi için birinin müsaade vermesi lazım; yani, çıkardığımız kanunlar sıradan vatandaşlar içindir, kamu görevlileri için kanun çıkarmıyoruz ki biz. Dolayısıyla, bunun yargılanması mümkün değildir. Böyle olunca, doktor hatalarının büyük bir kısmı gizlenmektedir ve insanlara verilen raporda, işte, şu oldu, bu oldu diye.

Şimdi, doktor sorumluluk sigortası; yani, meslekî sorumluluk sigortası yapılması halinde, doktor hatalarının da büyük ölçüde ortadan kalkacağını ve tabiî, bu meselenin açılması da lazım. İnsanlar dava da edebilmelidir. Meseleye, sadece, doktorlarımızın tabiî ki hizmetleri son derece değerli; ama, yanlış yapanların ayıklanması da gerekiyor. Bu hizmetin güzelleştirilmesi bakımından, ben, doktor sorumluluk sigortasının da ülkemize getirilmesinin doğru bir uygulama olacağını, Türkiye'de sağlıkta kaliteyi artıracağına inanıyorum, bunu yapabilirseniz çok mutlu olacağımı da belirtmek istiyorum.

Yaptığınız çalışmalardan dolayı teşekkür ediyorum. Bütçemizin ülkemize hayırlı olmasını diliyorum.

Teşekkür ederim efendim.

BAŞKAN – Biz teşekkür ederiz.

Sayın Açıkalın, buyurun efendim.

MEHMET MUSTAFA AÇIKALIN (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli üyeler, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bütçesini konuştuğumuz bakanlık, yaptığı uygulamalar, aldığı tedbirler, tespit ettiği hedefler bakımından, doğrudan en çok insanı ilgilendiren bir bakanlık. O bakımdan, uygulamaların fevkalade hassasiyetle takip edilmesi, izlenmesi gerekmektedir.

Sayın Bakanımız konuşmasında “Sağlık Bakanlığı kürekte değil dümende, kürek çekmeyecektir, dümen tutacaktır” dediler. Bu fevkalade doğru bir tespit, aslında sadece Sağlık Bakanlığı bakımından değil, bütün kamunun faaliyetlerini icra ederken durması gereken yerin bu olması icap eder.

Bu ana tespitten sonra makro rakamlara baktığımızda, gerçekten söylenenlere ilave olarak, kişi başına sağlık harcamaları, hem dolar hem satın alma gücü paritesi bazında artmış yıllar itibariyle, özellikle son üç yıl içerisinde. Sağlık harcamalarının gayri safî millî hâsılaya oranında veya sağlık harcamalarının bütçe içindeki payında, keza aynı şekilde artış gözlemliyoruz. Kamu yatırımları içerisindeki sağlık yatırımlarında artışlar müşahede ediyoruz.

Açılışta da ifade edildiği üzere, özellikle koruyucu sağlığa ayrılan paylarda, Türkiye, gelişmiş ülkelerden daha ileri bir konumda halen bulunmakta.

Bu bağlamda, trafik kazalarını önleme koruyucu sağlık gibi mütalaa edilebilir mi, onu daha sonra müsaadenizle tekrar gündeme getirmek istiyorum, Türkiye bakımından arz ettiği önem dolayısıyla.

Burada önemli husus, nüfus başına hekimi veya hekim başına nüfusu gelişmiş ülkelerle mukayese ettiğimizde, ciddî bir menfi vaziyet arz ettiği. Tabiî, bunun birinci yolu, işte hekim yetiştirmek, dolayısıyla üniversitelerde hekime ayrılan kapasiteyi artırmak.

Tabiî, burada, kamunun kaynakları, bütçe imkânları sınırlı; bu durumda, tabiî, kamu tasarrufları yetmediği halde özel tasarruflara müracaat; özel tasarruflar da yetmediği takdirde, her konuda olduğu gibi, yabancı tasarruflara; yani, yabancı kaynaklara müracaat etme imkânı bulunmakta.

Buradan şuna gelmek istiyorum: Türkiye'de özel hastaneler ciddî bir gelişim gösterdi, bildiğim kadarıyla, özel üniversitelerden ya hiçbirinde veya çok azında tıp fakültesi açma imkânı var, sınırlı sayıda; tabiî, tıp fakültesi açmak, herhalde uygulama hastanesini de gerektirdiği için, teorik bilimlerin öğretildiği herhangi bir fakülte, yatırımlarıyla mukayese edildiği zaman ciddî bir yatırım ve maliyet gerektirmekte.

Burada aklıma gelen formül, özel hastaneler madem ciddî bir gelişme gösterdiğine göre, özel üniversitelerin belli hastanelerle işbirliği içerisinde, tıp fakültelerinin eğitim fakültesi olma statüsü kazandırılabilir mi, böyle bir koordinasyon temin edilebilir mi? Bu yönde kamuya düşen görev, hem bir taraftan teşvik etmek, özendirmek hem de bir taraftan zorunlu kılmak olabilir. Bu yolla, belki, kamu kaynaklarına ilave olarak, özel tasarrufların da veya özel hastanelerin de hekim açığının belli ölçüde azaltılmasına veya kapatılmasına yardımcı olur diye düşünüyorum. Bu düşüncemi Sayın Bakanlıkla paylaşmak istiyorum.

Rakamlara baktığımızda, hekim sayısı, işte, son iki yıl içerisinde 1 500 ile 2 250 civarında artmış; yani, 2003 yılında 1 500 artmış uzman hekim sayısı, 2004 yılında da 2 250 artmış. Burada, tabiî, acaba, üniversiteler de; yani, özellikle YÖK’e bağlı kamu üniversiteleri de, daha önce de ifade edildiği üzere, hekim yetiştiren tıp fakültelerinin kapasitelerini tam kapasite olarak kullanıyor mu? Burada, Sağlık Bakanlığı ihtiyaçlarıyla bir koordinasyon var mı, bir bilgi alışverişi var mı? Bu konuyu öğrenmek istiyorum.

Diğer bir teklifim, gerçekten SSK’lılara devlet hastanelerinden yararlanma imkânı getirmenin başarılı bir uygulama olduğunu ve bunun ilk neticelerini, ilk semeresini almış bulunduğumuzu müşahede ediyoruz. Burada, üniversite hastaneleri de, buna ilave olarak, SSK’lı hastaların tedavisine, aynen devlet hastanelerinde olduğu gibi, açılamaz mı?

Burada, özellikle ifade edildi, işte hastanelerin yatak sayısı belli ölçüde üç büyük ilde toplanmış vaziyette. Üniversitelerde; yani, üç büyük il dışındaki üniversitelerde, üniversite hastanelerinde ciddî bir atıl kapasite olduğunu zannediyorum. SSK’lılar buraya sevk edilmek suretiyle, buradaki atıl kapasite değerlendirilmiş olur.

Tabiî, geçmiş uygulamalardan veya SSK’nın bir savunması, müdafaası olarak, buradaki maliyetlerin, faturaların yüksek olduğu ifade edilebilir; ancak, kabul etmek icap eder ki, karşımızdaki kurum bir üniversitedir; yani, bir devlet kurumudur. Burada herhangi bir suiistimal varsa, faturalarda veya maliyetlerde SSK’ya yönelik, bunu, gayet tabiî, SSK, idarî olarak, malî olarak ve tıbbi olarak tetkik etme hakkına sahiptir.

Dolayısıyla, sonuç olarak, üniversite hastanelerinin SSK’lı hastalara da bakacak bir vaziyete getirilmesinin, belki, bu, kısmen Çalışma Bakanlığını ilgilendiriyor; ama, tabiî, hastaneler ve sağlık da genel sorun ve politikadan sorumlu olarak bakanlığımız olduğu için, bu bütçe dolayısıyla da gündeme getirmek ihtiyacı hissettim.

Diğer bir konu, tabiî, hem hastanelerde hem de üniversite hastanelerinde, tıbbi akademik yönetim ile idarî yönetimin ayrılmış olması fevkalade önemli. Esasen, bu, bildiğim kadarıyla, özel hastaneler bakımından kısmi olarak uygulanmakta, bu uygulamaya özel hastaneler bakımından herhangi bir kanunî engel bulunmamakta; ancak, kamu hastanelerinde ve üniversite hastanelerinde bunu uygulamak için muhtemelen birtakım mevzuat düzenlemeleri yapmak icap edecektir.

Ayrıca, tabiî, bu ihtiyacı karşılamak üzere de, hastane işletmeciliği, belki üniversitelerde böyle bir branş var, bilmiyorum; ama, yoksa kurulması, varsa da tabiî geliştirilmesi istikametinde tedbirlere müracaat etmek gerekmektedir.

Diğer bir konu, hem koruyucu sağlık bakımından hem de müptelalarının, kamuya, sağlık harcamalarına getirdiği yük bakımından, sigara ve uyuşturucu konusunu gündeme getirmek istiyorum.

Maalesef, bunu üreten ülkeler, kendi ülkelerinde fevkalade ciddî mücadeleler, bununla, kullanıcılarıyla ciddî mücadeleler verirken, az gelişmiş ülkelerde de veya kendi dışındaki ülkelerde de -burada kastım ABD ve Avrupa dışındaki ülkelerdir- bu işin yayılması konusunda fevkalade ciddî harcamalar yapmaktadırlar.

Ülkemizde on, onbeş yıl önce uyuşturucu gündemde olan bir konu değildi; ama, maalesef, bugünlerde kullanıcı yaşı fevkalade aşağılara kadar çekilmiş, bir afet olarak, herkesin üzerinde düşünmesi gereken, gençliğimizi, istikbalimizi, yavrularımızı tehdit eden boyutlara gelmiş bulunmaktadır.

Burada, tabiî, 18 yaş altındakilere satışla alakalı mevzuat olmakla birlikte, maalesef, uygulamanın çok etkin olmadığını, aynı şekilde sigara içilecek alanlara getirilmiş bulunan sınırlamaların da, bu konudaki müeyyidenin, maalesef, çalışmaması dolayısıyla; yani, yasağı uygulayacak kurumun veya kişinin belirli olmaması, dolayısıyla, yasağın uygulanamaması sebebiyle etkin olmadığı veya hiç çalışmadığını düşünüyorum. Muhtemelen bunu çalışır bir vaziyete getirmek, bu mücadeleyi ciddî boyutlara taşımak gerekmektedir. Burada, tabiî, basın ve yayından ciddî ölçüde yararlanılabilir.

Bu konuda, ben, Sağlık Bakanlığını gerçekten tebrik ediyorum; ilk defa, uygulamalarını basın ve ilan yoluyla, reklam yoluyla kamuoyunun bilgisine taşıyan bir uygulama içinde oldu. Bunu, hem geliştirmesini hem de diğer kamu kurumlarına örnek olmasını diliyorum; yani, birtakım uygulamalarını ilan yoluyla, reklam yoluyla kamuoyuna duyurdu.

Bu iki söylediğim iptilâ konusu, tüketim maddeleriyle alakalı olarak da, basın yayının ciddî olarak, mecburiyet de getirilebilir burada veya mecburiyet derken belirli saatlerde yayın uygulaması başlatılabilir; bununla ciddî olarak mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Tamamlayalım.

MEHMET MUSTAFA AÇIKALIN (Devamla) – Sayın Bakanım, koruyucu sağlıkta, ifade ettiğim gibi, bu trafik kazalarının, tabiî, özellikle kaybedilen vatandaşlar bakımından telafisi mümkün değil; ama, yaralılar bakımından da sağlık bütçemize getirdiği yük nedir?

Trafik kazaları çok önemli bir hadise olmasına rağmen, maalesef, tabiî, birçok bakanlığı ilgilendirdiği için, bütçe konuşmalarında ciddî olarak gündeme gelmiyor. Aslına baktığımızda, bir Kurtuluş Savaşı kadar, her yıl trafik kazalarında insanımızı telef ediyoruz, bunun belki 10 katı kadar da insanımız yaralanmaya, kalıcı veya geçici yaralanmalara maruz kalmakta, bunlar da ciddî ölçüde sağlık harcamalarına bir külfet ve yük getirmekte.

Tabiî, biz, sadece Sağlık Bakanlığı bütçesini artırarak sağlıkla alakalı sorunları çözemeyiz. Sağlık Bakanlığının, burada olduğu gibi, başka bakanlıklara yansıyan veya ancak başka tedbirlerle, sağlıkta iyileştirmeleri sağlayacak tedbirleri de mutlaka gözden geçirmemiz gerekir.

Son olarak ifade etmek istediğim iki husustan bir tanesi, 2006 programında ulusal kan bankacılığı konusundaki tedbirler ve önerilerle alakalı olarak neler yapıyoruz, neler yapabiliriz?

Bildiğim kadarıyla, fiili midir hukukî midir bilmiyorum; ama, kan bankacılığı, bugün Kızılayın, herhalde fiili olarak veya hukukî olarak tekelinde bulunmakta, bu konuda neler yapılabilir?

Ayrıca, yine, program hedefleri ve tedbirleri konusunda, hasta hakları konusunda toplumun bilinçlendirilmesiyle alakalı, yine, bu basın yoluyla olabilir veya başka yollarla olabilir, gerekli olduğunu düşünüyorum.

Sayın Bakanım, bir de kaplıca tedavisi var malum. Bu, belki, sadece sizi değil, Enerji ve Turizm Bakanlıklarını da ilgilendiren bir konu. Bu, hem sağlıkla alakalı, tedavi yönü olan hem de ülkemize ciddî ölçüde, Türkiye'nin sahip olduğu kaplıca imkânları değerlendirildiği takdirde gelir getirme imkânı olan bir konu. Bu potansiyelin de ciddî ölçüde değerlendirilemediğini düşünüyorum ve bunun daha iyi, hem Türk ekonomisine hem Türk sağlık sektörüne kazandırılmasını temenni ediyor; Sağlık Bakanlığı bütçemizin de hayırlı olmasını diliyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Açıkalın’a teşekkür ediyoruz.

Sayın Özakcan, buyurun.

MEHMET MESUT ÖZAKCAN (Aydın) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar, basınımızın değerli temsilcileri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sağlık hizmetlerinin, Sağlık Bakanlığımızın çalışmalarının ne kadar iyi bir noktaya geldiği yönünde değerli arkadaşlarımız açıklamalarda bulundular, değişik arkadaşlarımız; ancak, bugün tarihli yine ulusal medyamızda yer alan bir gazetede bir haber dikkatimi çekti. “Hastanelere sevk var, ama ödenek yok” şeklinde ve altında açıklaması: “SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığından alacağı 2,5 katrilyon lirayı tahsil edemeyen 900 hastane zor durumda. Hastaneler personel maaşlarını ödeyemedikleri, tıbbi malzeme alamadıkları için de ameliyat yapamaz durumda.”

Doğru olduğuna inanmak istemediğim haber devam ediyor: SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığından yaklaşık 2,5 katrilyon lira alacağı bulunan hastaneler, ödenek olmadığı gerekçesiyle, sosyal güvenlik kurumlarından parasını alamadığından, ciddî ekonomik sorunlar yaşıyor. Elektrik, su, kira, tıbbi malzeme alımı ve sözleşmeli personel gibi sabit masraflarını ödeyemez duruma gelen yaklaşık 900 hastane, icra tehlikesi altında. Ankara, İstanbul, İzmir, Erzurum, Diyarbakır ve Eskişehir başta olmak üzere, birçok ildeki alacağını tahsil edemeyen Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelere, piyasaya olan borcunu ödeyemediği için haciz geldiği ifade ediliyor. Hastanelerin piyasaya olan borçlarını döner sermaye gelirlerinden ödemeye çalıştıkları; ancak, bunun da yeterli olmadığı kaydediliyor. 2,5 katrilyon liranın 2005 yılı sonuna kadar ödenmemesi halinde, hastanelerdeki sağlık hizmetlerinin büyük oranda aksayacağı ve acil hastaların bile ameliyatının aksatılabileceği öne sürülüyor. Sayın Bakanımız bu konuda da bir açıklama yaparlarsa sevinirim. Dilerim bu haberler doğru değildir.

Sayın Bakanımız sunumlarında, bütçedeki ödeneğin, genel bütçeye göre, önümüzdeki yıl yüzde 4,39 gayri safî millî hâsılaya oranının da yüzde 1,39 olduğunu ifade ettiler; ama, bu ödeneklerin bile -artırılmış olmasına karşın- yeterli olmadığı gerçeğiyle yüz yüzeyiz.

Sayın Bakanım sunumunda, 100 000 nüfusa düşen hekim sıralamasında, Türkiye, Dünya Sağlık Örgütü, Avrupa bölgesinde yer alan 52 ülke içerisinde -bu ülkeler arasında Orta Asya ve Balkan ülkeleri de vardır- sonuncu sıradadır. Zaten yetersiz sayıda olan hekimler, ağırlıklı olarak büyük şehirlerde çalışma isteği taşıdığından, ülkenin daha az gelişmiş bölgelerinde hekim istihdamı zorlaşmaktadır. Hekim sayısını artırmadan sağlık hizmetlerinin bu ayağı hep eksik kalacaktır demişlerdi.

Tabiî ki, sağlık hizmetlerinin bu ayağının eksik kalması, hiçbirimizin arzu edeceği, ettiği bir sonuç olamaz. Çözüm, tabiî ki hekim yetiştirmek. Hekim yetiştirmek için de bilim adamı yetiştirmek; fakat, bilim adamı yetiştirmenin de önü, maalesef, AKP hükümeti döneminde tıkanmış gözüküyor. AKP hükümeti, üniversitelerde araştırma görevlisi kadrolarını kısıtlamış bulunuyor. Türkiye'de, üniversiteler 28 000 yardımcı doçent, doçent, profesör görevlisiyle çalışmakta. 28 000 araştırma görevlisi var, yardımcı doçent, doçent ve profesör olmak üzere.

Bilim adamı sayısı, tam zamanlı araştırmacı sayısı 27 000 olarak verilmiş. Bu sayının Almanya’da 420 000, tam zamanlı araştırmacı görevlisi olduğu ifade ediliyor. Almanya’nın nüfusu 85 milyon, Türkiye'nin nüfusu 72 milyon. 85 milyon nüfusu olan Almanya’da 420 000 tam zamanlı araştırma görevlisi bulunurken, bu sayı Türkiye'de 27 000 dolayında.

Elbette, bu rakamlarla yeterli hekim sayısını yetiştirecek, ne bilim adamı sağlamak mümkün olabilir ne de bunun eğitimini sağlamak mümkün olabilir. Üniversiteler, gerçekten kadro konusunda büyük sıkıntı yaşamakta; hatta, kadro olmadığı için, eleman alamadıkları için, temizlik hizmetlerini yapan taşeron firmaların elemanları marifetiyle de birçok ihtiyaçlarını görmekteler.

Bir üniversite rektörümüz, her gün birileri emekli oluyor, yerine kimseyi alamıyoruz diyor. Üniversitelerimizin bu kadro konusundaki sıkıntıları, başta tıp fakülteleri de olmak üzere, acilen giderilmelidir.

Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; ben, genel sağlık sigortasıyla da, önümüzdeki süreçte herhalde Meclisimizin gündemine acilen getirilmesi IMF tarafından istenen, genel sağlık sigortası tasarısıyla ilgili de kısa bir değerlendirmede bulunmak istiyorum.

Farklı sosyal güvenlik kuruluşlarına ilişkin olarak çıkarılan ilaç yönetmelikleri, Maliye Bakanlığı bütçe talimatı, SSK ilaç uygulama talimatı ve benzeri gibi ile, hekimlerin reçetelerine yapılan müdahaleler, genel sağlık sigortası ile ilaç dışı tıbbi girişimlere doğru da yaygınlaştırılarak, kalıcı hale getirilecektir.

Bu müdahalelerin amacı açıktır. Genel sağlık sigortasının çıkarları hastaların ihtiyaçlarının önünde mütalaa edilecektir. Kurumun ekonomik çıkarlarına öncelik veren bu anlayış, Sağlık Bakanlığının genel sağlık sigortasıyla birlikte, hekim ile hasta arasındaki para ilişkisinin kaldırılacağı iddiasının tam tersine, genel sağlık sigortası ile hekimin her türlü tıbbi müdahalesinde paranın tamamen hakim kılındığı, her türlü hekimlik değerlerinin paranın egemenliği altına alındığı bir sistemi oluşturacaktır.

Sağlık işletmelerinde taşeron usulü veya sözleşmeli personel haline getirilecek hekimler ve sağlık personeli, iş güvencesiz konumları nedeniyle meslekî bağımsızlıklarını kaybederek, her türlü baskıya açık hale geleceklerdir.

Hekimin, tıbbi uygulama esnasında bağımsız, bilimsel ve moral değerlere uygun davranması, hiçbir güçten etkilenmeden vicdanıyla baş başa kalarak özgür karar vermesinin yerine, sağlık işletmesinin çıkarlarını öne alması talepleri önem kazanacaktır. Bundan da, kuşkusuz hekimler kadar hastalar da olumsuz yönde etkilenecektir.

Genel sağlık sigortasında sağlığın bir hak olmaktan çıkarılması, bir tür kişisel tüketim olarak sunulması ve bu tüketim ihtiyacının da piyasa koşullarına göre tanzim edilmesi programının, aile hekimliği ve sağlık işletmelerinin finans yapısının düzenlenmesi amacıyla oluşturulmuştur.

Hekimler ve sağlık çalışanlarının düşük ücret ve kamu güvencesinden mahrum, mesleki bağımsızlığı elinden alınmış, sağlık işletmesinin her türlü isteğine karşı koyamaz bir konumda çalıştırılması, bu sürecin önemli bir parçası olacaktır.

Günümüz iş dünyasında egemen olan taşeron usulü çalışma sağlık işletmelerinde de hakim olacak, bu statüde çalışmak zorunda kalan hekim, işini kaybetmemek için tıbbi bilgisini, hekimlik mesleğinin temelini oluşturan hastanın yararına kullanmak yerine, sağlık işletmesinin yararına, daha fazla kâr için kullanması taleplerine sürekli maruz kalacaktır.

Genel sağlık sigortası, sağlık hizmetlerinin finansmanında adilliği hiçbir şekilde gözetmeyen bir anlayışa sahiptir. Genel sağlık sigortasıyla, aynı sağlık hizmeti için farklı gelir gruplarına aynı düzeyde sağlık yardımında bulunulması, sağlıkta adil bir finans yapılanması olarak kabul edilemez.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET MESUT ÖZAKCAN (Devamla) – Gelir dağılımındaki aşırı bozukluğa bağlı olarak, farklı gelir grubundaki hanelerin, yaşamın her alanında maruz kaldıkları adaletsizlikleri bir yana bırakarak, sadece sağlık hizmetlerinde yapılacak sağlık yardımlarında adaletin ve eşitliğin aranması, onlara yapılan son derece önemli bir adaletsizliği oluşturacaktır.

Sayın Başkan, Sayın Bakan, söz süremin bitmiş olmasından dolayı, son bir iki cümleyle konuşmamı tamamlamak istiyorum.

Genel sağlık sigortasıyla, sağlık hizmetlerinin kapsamının daraltılmasına bağlı olarak, sağlık güvencesi yetersiz olanlar daha büyük bir sorunu teşkil edeceklerdir. Birçok kişi, hayatlarının can alıcı bir anında, gerçekten sağlık bakımına ihtiyaç duydukları bir anda, genel sağlık sigortasının, kendi ihtiyaçları olan tıbbi müdahale tipini ya da gereksinimi olan testleri ve ilaçları kapsamadığını ya da bu hizmetler için ödemesi gereken miktarın küçük bir kısmını kapsadığını görecek genel sağlık sigortası, insanlarda büyük bir öfke ve düş kırıklığının da sebebi olacaktır.

Sayın Başkan, Sayın Bakanımızdan, Bağ – Kur emeklilerimizle ilgili olarak bir dileğim olacak. Emekliliğini elde etmeye hak kazanmış, ancak borcu olan Bağ – Kur emekli adayları diyebiliriz, gün sayısı, yıl sayısı, ödediği prim ve yaş itibariyle bütün şartları yerine getirmiş; ama, borcu olduğu için emekli olamayan ve sürekli borcu da artan çok sayıda Bağ – Kur emeklisi mağdur vardır. Bu, bizim Aydın esnaf odalarımızın başkanlığının da bir talebi olarak iletilmiştir şahsıma. Bunu sizlerle paylaşıp aktarmak istiyorum. Eğer, deniliyor ki, emekli maaşlarımız ipotek edilerek, yani emekli maaşlarımızla ödenmek üzere bir kredi olanağı sağlanabilir mi? Bir çözümsüzlük içindeler. Bunu bir çözmek gerekiyor. Devlet olarak, hükümet olarak bu yönde bir adım atılabilir mi? Düşük faizli bir kredi sağlanarak, borç ödenerek ve alacağı emekli maaşı da, bu borç ödeninceye kadar kesilmek suretiyle bu insanlar hem sağlık hizmeti alamayan, hem emekli maaşı alamayan bu insanların mağduriyeti, bu yurttaşlarımızın mağduriyeti giderilebilir mi? Bunun da araştırılmasını, bir çözüm üretilmesini diliyor, temenni ediyorum.

Sağlık Bakanlığı bütçemizin, ülkemize, tüm yurttaşlarımıza, insanlığa hayırlı olmasını dileyerek saygılar sunuyorum, teşekkür ediyorum.

BAŞKAN - Teşekkür ediyoruz Sayın Özakcan.

Buyurun Sayın Deveciler.

ALİ KEMAL DEVECİLER (Balıkesir) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, Sağlık Bakanlığının değerli bürokratları, kıymetli basın mensupları, değerli üyeler; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sağlık, insanın en temel yaşamsal gereksinimidir. Sosyal nitelikli politikaların ve ekonomik politikaların değişmez temel taşıdır. Sosyal demokrasi sağlığı doğal bir hak olarak görür ve sağlığın hakkaniyete uygun bir biçimde, topluma eşit olarak dağıtılmasını sağlar. Sağlıkta temel sorumluluk kamunundur. Özellikle koruyucu nitelikte olan sağlık hizmetleri mutlaka kamu kanalıyla yönetilmelidir. Sağlık harcamaları, hem insanın yaşam süresini uzatarak üretime katkıda bulunduğu gibi, özellikle önleyici ve temel sağlık hizmetleri açısından da yarattığı katma değerle büyümeye olumlu yönde katkı sağlamaktadır. Ama, bu açıdan baktığımızda, Sağlık Bakanlığının, 2006 mali yılı bütcesi, bunu göstermemektedir.

AKP’nin iktidarda olduğu 2003,  2004, 2005 yıllarında Sağlık Bakanlığının bütçeden kullandığı payın GSMH’ya oranı olarak 2002 yılının altında kaldığı açıkça görülmektedir. Sağlık hizmetlerine, gelişmiş tüm ülkelerde büyük kaynaklar aktarılmaktadır. Örneğin, Amerika Birleşik Devletlerinde toplam ulusal gelirin yüzde 13’ü sağlık hizmetlerine ayrılmıştır. Yine Avrupa Birliği ve OECD ülkelerinde bu oran yüzde 10’lar civarındadır. Türkiye’de sağlığa ayrılan paya bakıldığında, bu oranların çok altına doğru gittiği görülmektedir.

Son yıllarda hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde, sağlık hizmetlerinde ciddi sorunlar yaşandığı gözlenmektedir. Sağlık hizmetlerinde görülen bu sorunların başında, hızla yüklen maliyetler, standart altı sağlık hizmeti sunumu, sağlık güvencesi olmayan toplum üyeleri gelmektedir. Sağlık harcamalarına en fazla payı ayıran Amerika Birleşik Devletlerinde, 2003 yılında toplam sağlık harcaması 1,7 milyon dolar, kişi başına düşen sağlık harcaması ise, 5 670 dolar olarak saptanmıştır. Bu harcama, ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 15,3’üne eşittir.

Türkiye’de sağlık harcamalarının OECD sistematiğine uygun olarak analiz edildiği ulusal sağlık hesapları çalışmasına göre, ülkemizin 2000 yılında gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 6,6’ sını sağlık hizmetlerine ayırdığı görülmektedir. O oran, gelişmiş ülkelerde çok daha yüksektir. Karşılaştırılabilir rakamlar esas alındığında, 2000 yılında kişi başına sağlık harcaması Türkiye’de 196 dolar, OECD ülkelerinde ortalama olarak 1 680 dolar civarındadır. Ülkemizde kamu sağlık harcamalarına bakıldığında ise, üç sosyal güvenlik kurumu arasında belirgin farklar görülmektedir. Resmi verilere göre, 2004 yılında kamu kesiminde kişi başına 363 dolar, SSK üyelerine 172 dolar ve Bağ-Kur üyelerine de 279 dolar sağlık harcaması yapılmıştır. Emekli Sandığı mensuplarına yapılan kişi başına sağlık harcamalarının da gittikçe arttığı görülmektedir. 2002 yılında 467, 2003’te 713 ve 2004’te 772 dolardır. Bunun yeterli olup olmadığı tartışmaya da açıktır.

Rant grubunun yeni yayımlanan bir çalışmasında uzmanlarca geliştirilen 439 kalite endikatörünün değerlendirilmesine göre yapılan analizde, Amerika Birleşik Devletlerinde sağlık hizmeti alanların ancak yüzde 54,9’unun önerilen hizmeti aldıkları gösterilmiştir. Ülkemizde bu konuda bir çalışma yoktur; ancak, belirtilen çalışma ve diğer gözlemler, sağlık hizmetinde standart altı bir hizmet sunumunun oldukça yaygın olduğunu akla getirmektedir.

Toplumun diğer önemli bir sorunu da sağlık güvencesi olmayanlardır. Ülkemizde yeşil kart kullananların sayısının 11 ila 13 milyon civarında olduğu ileri sürülmektedir. Amerika Birleşik Devletlerinde ise 2003 yılında 43,6 milyon kişinin herhangi bir sağlık güvencesine sahip olmadığı belirlenmiştir.

Bütün bu veriler, sağlık hizmetiyle ilgili cevaplandırılması gereken bazı soruları akla getirmektedir. Sağlık hizmetinin nasıl sunuyoruz; sağlık hizmetini objektif olarak nasıl değerlendiriyoruz, ölçüyoruz, sağlık hizmetini nasıl iyileştirebiliriz?

Sağlık hizmetinin sunumunun üç ana hedefi vardır: Herkese gerekli ve uygun sağlık hizmeti sunmak; bir. İki, israfı önlemek ve ihtiyaç duyulan hizmetleri verimli bir şekilde sunmak. Üç, verilen hizmetin her düzeyde kalitesini iyileştirmek ve farklılığını azaltmak.

Bu hedeflere ulaşabilmek için öncelikli alanların seçilmesi ve sunulan hizmetin hangi konularda iyileştirilmesi gerektiğinin belirlenmesi gerekmektedir.

Sağlık hizmetindeki bu sorunlar çeşitli ülkelerde sağlık reformu hareketlerini de beraberinde getirmektedir. Bu reform çalışmalarına başlarken öne çıkan en önemli özellikler şunlardır:  Sağlık reformu, ulusal öncelik olmalıdır. Sağlık reformuna sistematik yaklaşım, hedefler, kriterler, tercihler gerekir ve sağlık reformu tüm sistemi içine almalıdır. Böyle bir reform çalışmasının ana ilkeleri, tüm toplumu içine alan bir sağlık hizmeti sunumu, maliyet yönetimi, sağlık hizmeti kalitesi ve güvenilirliğinin iyileştirilmesi, hakkaniyet ve sağlık yönetiminin basitleştirilmesi olmalıdır.

5283 sayılı Kanunla SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına devredilmesi, sağlık hizmetlerinde istenen rahatlığı ne yazık ki sağlayamamıştır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, bu devirden sonra, kurumun sağlık ve ilaç giderlerinin arttığını söylemiştir. SSK’nin İstanbul’da kurulu olan 23 kalem ilaç üreten ve devir işleminden önce bütün SSK hastanelerinin ilaç tüketimini karşılayan ilaç fabrikasının akıbeti de belli değildir. Fabrika, bakanlığa devredilmediği için ilaç üretimi yapamaz duruma düşürülmüştür. Bakanlıkta değişik sıfatlarda ve statülerde eleman çalıştırılmaktadır. Kimi elemanlar 657 sayılı devlet memuru olarak, kimi elemanlar işçi ve memur sayılmayan sözleşmeli personel olarak, kimi elemanlar da ihale suretiyle istihdam edilmektedir. Geniş bir istihdam alanı olan Sağlık Bakanlığı hastanelerinde, çok statülü bir istihdam kargaşası yaşanmaktadır.

Hastanelerde başlatılan performansa dayalı ücret sistemindeki uygulama kaosa dönüşmüş durumdadır. Her ameliyat için verilen puan farklıdır. Hastanelerdeki ameliyatlarda anormal bir artış gözlenmektedir. Burada iki şey akla geliyor; ya eskiden doktorlar hastaya bakmıyorlardı, ya da hastalar bugünkü gibi hastaneye gelmiyorlardı. İkinci ihtimal çok zayıf, çünkü eskiden de hastaneler hıncahınç doluydu. Demek ki eskiden hastaya bu kadar çok bakılmadığı için, sağlığımız da tehlikedeydi.

Performansa göre doktor ücretine son verilmelidir. Gereksiz yere yapılan her ameliyat, her tetkik ve tahlilin bedeli devletin kesesinden çıkıyor. Burada devlet bütçesine de ekstra yük getirildiğini düşünüyorum. Uygulama, doktorları etik olmayan davranışlara sürüklüyor. İçine para giren her uygulamada suiistimal olması kaçınılmazdır. Performans uygulaması da tamamen parayla bağlantılı, ne kadar çok ameliyat, o kadar çok para. Ameliyat büyükse, genel anesteziyle yapılıyorsa daha çok para. Tetkik ve tahlillerin tamamı hastane döner sermayesine para kazandırmaktadır. Kazanılan para da, döner sermaye geliri olarak başta doktorlar olmak üzere, diğer sağlık personeli arasında paylaştırılmaktadır. Ameliyatlardaki bu artışın kaynağı, Sağlık Bakanlığı tarafından mutlak surette incelenmelidir.

Ülke genelinde olduğu gibi seçim bölgem Balıkesir İlinde de, daha evvelki iktidarlar döneminde, sadece seçim yatırımı olarak yapılan, genelde merkez köylerimizde yapılmış bulunan sağlık ocağı ve sağlık evlerinin durumu ne olacaktır? Bildiğiniz gibi bu sağlık merkezleri dört duvardan ibaret olup, bugüne kadar ne doktoru, ne ebesi, ne hemşiresi, ne demirbaşı, ne de cihazı bulunmamaktadır. Bu gibi sağlık ocakları ve sağlık evleri ne olacaktır? Bu sağlık merkezlerine atama yapılacak mı, bunlar faaliyete geçirilecek midir?

Yine Balıkesir İli, Edremit Körfezi 250 bin nüfusu barındırmakta, yaz nüfusu ise 1,5 milyon civarına ulaşmaktadır. Burada, 5 ilçemizden 4’ünde devlet hastanesi bulunmaktadır. Ama, ne yazık ki, yazın 1,5 milyona çıkan nüfus, kışın da 250 bin olan nüfusa rağmen, burada şu ana kadar herhangi bir kardiyoloji uzmanı hâlâ getirilmemiştir. Kaldı ki, Burhaniye Devlet Hastanesinde, tam teşekküllü olarak, kardiyoloji servisi bulunmaktadır; ama, ne yazık ki doktor yoktur. Geçen yıl yaz sezonu olması dolayısıyla Balıkesir İlinden kardiyologlar 10’ar günlük, 15’er günlük periyotlar halinde geçici olarak görevlendirilme yapılmış; ama, ne yazık ki, bunların da bu hastaneye geçici olduklarından dolayı hiçbir katkısı olmamıştır.

Yine, Edremit Ayvalık’ta hastane içinde bir kan merkezi vardır, hastane kendi içerisinde bunu idame ettirmektedir. Burhaniye İlçesinde bu yoktur. Eğer Sağlık Bakanlığımız tarafından müsaade edilirse buraya da, kendi içinde, haricen değil hastane içinde bir kan merkezi kurulması gerekmektedir.

Yine bölgenin, az evvel söylediğim gibi kış ve yaz nüfusunu barındırması sebebiyle bölgede bir tomografi cihazı yoktur. Bu tomografi cihazının da bölgeye kazandırılması gerekmektedir.

Burhaniye Devlet Hastanesinin bitişiğine, bugüne kadar 400 milyar lira harcanarak, sadece vatandaş eliyle, dernek eliyle bir diyaliz merkezi… (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Deveciler, toparlar mısınız.

ALİ KEMAL DEVECİLER (Balıkesir) – … yaptırılmıştır. Sadece boyası, badanası kalmıştır. Yılbaşında açılacaktır. Daha evvelden vatandaşlar tarafından hibe edilen 9 adet eski, burada diyaliz makinesi bulunmaktadır. Fakat açılan sağlık merkezi, yapılan bina 20 ünitelik bir binadır. Sayın Bakanımız tarafından Körfezin merkezinde bulunması ve yaz nüfusunu da göz önüne alarak bu ünitelerin de takviye edileceğini, vatandaşlar tarafından yapılan ayrı bir binanın da, odalarının diyalizi makinesinin takviye edileceğini tahmin ediyorum.

Yine burada, EEG cihazı, respiratör cihazı, kan gazı cihazı, eforlu EKG cihazı, otomatik skopi cihazı, kemik dansitometre cihazı da bulunmamaktadır. Aynı hastanede ve körfezde kardiyoloji uzmanının haricinde patoloji uzmanı, mikrobiyoloji uzmanı da bulunmamaktadır. Bunların da değerlendirileceğini, bu körfezin ihtiyacının giderileceğini ümit ediyorum.

Yine Burhaniye Devlet Hastanesinin özellikle 112 servisi bulunmasına rağmen ve 24 saat hizmet görmesine rağmen, bir tane şoför kadrosu bulunmaktadır, üç tane de şoför, diğer kurumlardan geçici olarak alınmıştır. Ama, bunu yanında Edremit Devlet Hastanesinde sekiz tane şoför, Ayvalık Devlet Hastanesinde sekiz tane şoför bulunmaktadır. Bundan da, değerlendirilerek, buraya diğer yerlerden ve dışarıdan şoför takviye yapılması lazımdır. Çünkü, 112 servisi önemlidir. Onu da arz ediyorum.

Sağlık Bakanlığı bütçesinin ülkemize hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Sayın Deveciler teşekkür ederim.

Balıkesir’in diğer bölgelerini unuttunuz herhalde Sayın Deveciler.

ALİ KEMAL DEVECİLER (Balıkesir) – Diğer bölgelerinden bana bir şey gelmedi.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Arslan.

ALİ ARSLAN (Muğla) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım, değerli bürokrat arkadaşlarım, basınımızın sevgili temsilcileri; konuşmama başlamadan önce hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Her horoz kendi çöplüğünde öter anlayışından kaynaklanarak sanıyorum Sağlık Komisyonu üyeleri, konuşmam en sonlara kaldı. Birçok alanda belki tekrarlar olacak, o açıdan hepinizden özür diliyorum; ancak, bazı şeylerin de defalarca vurgulanmasında fayda var sanıyorum.

Türkiye’de Sağlık Bakanı olmak gerçekten zor; belki her bakanlık zor; ama, Sağlık Bakanı olmak daha zor. Şimdi, temel sağlık göstergelerini birçok arkadaşım anlattı; bakın, ben tekrar olsun diye söylüyorum; bebek ölüm hızı, yani 1 yaşına kadar bebeklerin her bin çocuğumuzdan 30 civarında çocuğumuz ölüyor, bu müthiş bir rakam. Ne kadar canlı doğum oluyor hesaplamak mümkün onu, ancak hesaplamadım, sanıyorum terörle kaybettiğimizden, trafik kazasında kaybettiğimizden daha fazla çocuğumuzu yetersiz sağlık hizmetlerimiz nedeniyle, önemli oranda etken o tabii, kaybediyoruz. Bu utanç verici bir rakam.

Gerçekten, insan, böyle bir ülkede, elbette Türkiye’de yaşamak çok büyük mutluluk, ama bu güzel vatanda, böylesine bir rakamdan ürküntü duyuyor, hicap duyuyorum. Sayın Sağlık Bakanımız, çocuk doktoru da olmanın verdiği –kadrosunda da sanıyorum çok sayıda çocuk doktoru var- ilgiyle, bu alanda sanıyorum önemli, başarılı çalışmalar yapma gayreti içinde.

Ben kendilerine, mesela yeşil kartlılarla ilgili, yeşil kartlıların ayaktan tedavilerde de ilaç bedellerinin karşılanmasıyla ilgili yaptığı çalışmalara teşekkür ediyorum. Ayrıca, demir eksikliği anemisinde, kalıtsal kan hastalıklarının erken tanı ve tedavisinde, fenilketönürünün erken tanı ve tedavisinde, çocuklarda görülen d vitamini eksikliğinde ve önemli yaşamsal sorunlara neden olan hastalığın önlenmesinde, gerçekten aşılama programının geçtiğimiz üç – dört yıl öncesine göre kısmen düzelmiş olmasının da gösterdiği başarılar nedeniyle, ki ben çalışmalarını yakından takip ediyorum, bir hekim olarak, bir Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olarak teşekkür ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, Sağlık Bakanı olmak zor gerçekten. Bakın, bu ülke bütçesinin, hepiniz biliyorsunuz, yüzde 50’si, yüzde 50’den biraz fazlası hatta, faiz ödemelerine gidiyor. Ayrıca, sağlığa da ayırdığımız; ki sağlık bu devletin eğitim gibi, sağlık gibi, güvenlik gibi görevleri, en temel görevleri, mutlaka yapması gereken görevleri, arkadaşlarım rakamlarla bahsettiler, OECD ülkeleri içinde, bırakın OECD ülkelerini, adını bile bilmediğimiz ülkelerin içinde en düşük rakamlardı. Kısmen artmış gibi görünüyor; ama, sanıyorum bu artışta Sayın Bakan açıklarsa sevinirim, SSK’nın da, SSK hastanelerinin de Sağlık Bakanlığına devrinin bir payı var. Yani, bir sayısal kişi üzerine gelen rakamda bir artış yok. Hizmetin genişlemesinden kaynaklanan bir artış var diye düşünüyorum. Yanılıyor olabilirim, bütçe okumayı çok fazla bilmiyorum.

Değerli arkadaşlarım, başka önemli bir problem, hem bütçeden sağlığa yeterince kaynak ayıramıyoruz, hem de dünyanın en hızlı nüfusu artan ülkelerinin içindeyiz. Yani dolayısıyla ne oluyor, kişi başına sağlık harcamamız… Biraz önce Sayın Tütüncü konuşmasında bahsetti, ben ayrıca yeri gelmişken, gerçekten Plan ve Bütçe Komisyonundaki arkadaşlar bu konuda çok iyi hazırlıklar yapmışlar, hepsini kutluyorum, bütün konuşmacıları, iktidarı, muhalefeti. Türkiye’de 200 dolar civarında kişi başı sağlık harcaması, Yunanistan’da 1 900 dolar arkadaşlar. Yani, bir spor müsabakasında Yunanistan’a karşı maç kaybettiğimizde hepimiz üzülüyoruz, Trabzonspor yenildiğinde hepimiz üzüldük. Ama, bakın, öbürü bir spor, bir eğlence, elbette önemli; ama, Yunanistan’da kişi başı sağlık harcaması 1 900 dolar, 2 000 dolar civarındayken ve Türkiye’de de bu 200 dolarsa, hepimizin yüzünü Trabzon – Kıbrıs Rum Cumhuriyeti maçındaki sonuçtan daha fazla kızartmalıdır. Türkiye bir an önce bu sorunu çözmelidir değerli arkadaşlar.

Kaynağımız az, bu kaynağı rasyonel kullanmak zorundayız, doğru kullanmak zorundayız. Doğru kullanmanın, yani sağlık için ayrılan paranın en doğru kullanılmasının yolu, koruyucu sağlık hizmetlerine, ki en ucuz, insanları hasta etmeden tedavi eden bir yöntemdir, ona ayrılan Sağlık Bakanlığı bütçesindeki payı artırmaktır. Onu da görüyoruz ki, o da yüzde 2 – 3 gibi, sanıyorum 3,5 açıklanmış, bir rakam. Bu da çok komik. Yani sağlığı ticari bir meta haline getirip, daha çok hastaları tedavi ederek, özel hastanelere, hekimlere, işte bu alanda hizmet yapan herkese daha çok para kazandırmaya yönelik bir anlayış içindeyiz. O nedenle çocuklarımız hiç durmadan ölüyor. O nedenle annelerimiz ölüyor. Bu sorunu bir an önce derhal çözmemiz gerekiyor.

Değerli arkadaşlarım, tabii sağlık sadece Sağlık Bakanlığının bir görevi değil. Yoksullar biliyorsunuz daha çok hasta oluyor yetersiz barınma aldıkları için. Bakın, çocuklarımızın yüzde 15’i yetersiz besleniyor. Gelir dağılımında müthiş bir bozukluk var. Toplumun en alt gelir düzeyindeki yüzde 20’si, bütçenin yüzde 5’ini alıyor. Şimdi bunu çözmeden, siz Sağlık Bakanlığına, kardeşim haydi bakalım anne ölüm oranlarını, çocuk ölüm oranlarını düşür, yatak sayısını artır, hekim sayısını artır… Çok kolay değil gerçekten, bu çok geniş kapsamlı düşünülmesi gereken bir sorun.

Sürem sanıyorum bitiyor. Arkadaşlarım bahsetti, ben Sayın Ergün Dağcıoğlu’na çok teşekkür ediyorum, gerçekten çok önemli bir konuya parmak bastı. Biliyorsunuz döner sermaye uygulamasıyla Sayın Bakanımızın da her yerde övüntüyle söylediği, işte herkes artık hastanede yeterince para kazandığı için muayenehaneleri kapatıyor. Doğru olabilir, doğru bir yaklaşım olabilir, ancak bu meslektaşlarımızın emekliliğine hiç yansımıyor. Sayın Dağcıoğlu yargıçlar ile hekimleri karşılaştırmasını yaptı. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun.

ALİ ARSLAN (Muğla) – Neredeyse yarısı düzeyinde emeklilik maaşı alıyorlar. Bu sorunu da, özellikle tabii Sağlık Bakanı hekim arkadaşlarımızın hamisi olarak, bir an önce hükümet düzeyinde çözmesi gerekiyor. Önemli sorunlardan birisidir.

Değerli arkadaşlarım, konuşmamın başında söyledim, sağlık bir anayasal görevi devletin. Mutlaka yapması gereken görevi. Bunu siz, kadrolu personelle yapmanız gerekirken, sözleşmeli personelle yapabilirsiniz, bu ancak kısa süre içinde bir yangının söndürülmesi, bir an önce sorunun halledilmesi için olabilir. Ancak siz, sözleşmeli sağlık personeli uygulamasını bir gelenek haline getirirseniz, bir köklü çözüm haline getirirseniz, bu hekim arkadaşlarımızın iş güvencesinden yoksun, her an bir siyasi parti başkanının, ilçe başkanının, il başkanının iki dudağı arasındaki sözleşmelerle çalışmak durumunda kalırsınız, bırakırsınız. Bu da gerçekten büyük sıkıntı yaratıyor; bunu yaşıyoruz, görüyoruz.

Yine döner sermaye uygulamasında iş barışının bozulduğunu görüyoruz. Döner sermaye uygulaması hekimlerin maaşlarıyla, diğer yan ödemeleriyle her zaman alabildikleri maaş haline gelene kadar, para haline gelene kadar devam edebilir belki, ancak, bu konuda da daha adil, hekimleri de fazla huzursuz etmeyen, iş barışını bozmayan bir yöntem haline getirilmesi gerekiyor.

Ben sürenizi daha çok almak istemiyorum. Çok teşekkür ediyorum.

Sayın Bakana ve bürokrat arkadaşlarımıza teşekkürlerimi sunuyorum, şükranlarımı sunuyorum.

Sağlık Bakanlığı bütçesinin ülkemize hayırlı uğurlu olmasını diliyorum.

BAŞKAN – Sayın Arslan’a teşekkür ediyoruz.

Sayın Hamzaçebi, buyurun.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, Plan ve Bütçe Komisyonunun çok değerli üyeleri; 2006 yılı bütçesine ilişkin olarak, 2006 yılı Programına baktığımda, sağlık politikasının temel amacıyla ilgili şöyle bir tanım görüyorum: Sağlık politikasının temel amacı, vatandaşların ekonomik ve sosyal hayata sağlıklı bireyler olarak katılımını sağlamak ve yaşam kalitelerini yükseltmeye katkıda bulunmaktır. Gerçekten doğru ve güzel bir tanım. Bu tanımdan devam edersek şunları söyleyebiliriz: Vatandaşların ekonomik ve sosyal hayata sağlıklı bireyler olarak katılımını sağlamak ve yaşam kalitesini yükseltmeye katkıda bulunmak amacıyla yapılan harcamalar, ekonomiyi, ekonomideki büyümeyi doğrudan etkileyen harcamalardan birisidir. Nasıl eğitim harcamaları büyümeyi olumlu yönde etkileyen harcamalarsa, sağlık harcamaları da büyümeyi olumlu yönde etkileyen harcamalarıdır. Neden; çünkü, sağlık harcamalarının gerek sunum düzeyi, gerek kalitesi ve insan yaşamının süresini uzatması yanında, özellikle koruyucu sağlık hizmetleri yoluyla negatif dışsallıkları önleyici özelliği nedeniyle büyümeye doğrudan olumlu katkıda bulunur. Yani, sadece sağlık harcamalarının bütçe büyüklüğünün büyümeye katkısı değil, ekonomideki, toplumdaki negatif dışsallıkları, negatiflikleri ortadan kaldırması nedeniyle, onları önleyici olması nedeniyle, kendiliğinden büyümeye olumlu katkıda bulunur. 

Bu çerçevede, hemen hemen bütün toplumlarda, kamu sağlık harcamalarının yapılmasında, sağlık hizmetlerinin sunulmasında çok önemli bir görev üstlenir. Sağlık sektörünün koordinatörü, sağlık sektörünün planlayıcısı kamudur, kamuda da bu işi Türkiye’de Sağlık Bakanlığı üstlenmiştir.

Devlet neden sağlık sektöründe vardır; iki nedenle vardır: Birincisi, sağlık harcamaları, diğer hizmetlerden, sağlık hizmetleri diğer hizmetlerden son derece farklıdır. Eğer bunu piyasa mekanizmasına, piyasa ekonomisine bırakırsak, piyasa ekonomisinin üretemeyeceği mal ve hizmetlerdir devleti bu alanda görev üstlenmeye mecbur kılan, vatandaşların istediği düzeyde, onların gerçekten sağlıklı bireyler olarak topluma katılmalarını sağlayacak düzeyde bir harcamayı, hizmeti piyasa ekonomisinin kendiliğinden üretmesi mümkün değildir. Eğer bırakırsak piyasa ekonomisinin başarısızlığı olacaktır bu. O nedenle devlet daima sağlık sektöründe vardır. Devletin, kamunun bu alanda olmasının ikinci nedeni de, gelir eşitsizliğidir. Toplumda herkes aynı gelir düzeyine, aynı refah düzeyine sahip değildir. Bu ortalama refah düzeyinin altında olan, ortalama gelir düzeyinin altında olan kesimler olduğu sürece, bu eşitliği sağlayabilmek amacıyla da kamu, daima, sağlık sektöründe olmak zorundadır.

Sağlık harcamalarının büyümeye katkısı ve kalitesi konusunda değerlendirilmesi gereken bir husus da, bizzat bu sektörün içindeki önceliklendirme meselesidir. Hangi sağlık hizmetleri daha önceliklidir, bu konudaki tercih, bu harcamaların büyümeye katkısını gerçekten doğrudan etkilemektedir. Önleyici sağlık hizmetleri ve temel sağlık hizmetleri ile bunlara kıyasla daha yüksek maliyeti gerektiren sağlık hizmetleri arasındaki tercih farklılığı veya önceliklendirme düzeyi daha doğrusu, önceliklendirme derecesi, bu harcamaların doğrudan büyümeye katkısını etkilemektedir. Daha yüksek maliyetli harcamalara kıyasla, koruyucu sağlık hizmetlerinde sosyal faydası daha yüksek ama maliyeti daha az olan koruyucu sağlık hizmetlerinde bir öncelik olması, kamunun bu alana ağırlık vermesi ve bu alanda başarılı olması, sağlık harcamalarının büyümeye katkısını çok daha olumlu yapabilmektedir.

Sağlık harcamalarının toplamına baktığımızda, Türkiye’de, gerek kamu eliyle gerek özel sektör eliyle gerekse vatandaşlar olarak herkesin yaptığı, tüm toplumun yaptığı sağlık harcamalarının gayri safi millî hasılaya oranının yüzde 5 düzeyinde olduğunu görüyoruz. Böyle büyük bir harcamanın, planlayıcısı, koordinatörü de Sağlık Bakanlığıdır. Tabii ki, bu kadar önemli bir büyüklüğün, gerçekten önceliklerinin belirlenmesi, yatırımlarının belirlenmesi, toplumun tüm kesimlerine bu hizmetlerin ulaştırılması, gerçekten önemli bir süreçtir. Sağlık Bakanlığının bu konuda çok temel bir stratejisinin olması gerekir. Ama, bu stratejiyi Sağlık Bakanlığı biliyorsa da biz bilmiyoruz veya toplum bilmiyor. Hakikaten böyle bir stratejinin eksikliği bence veya toplumca bilinmemesi, bizim sağlık sektöründeki en önemli sorunlardan birisidir. Bu stratejinin oluşturulup toplumun bu strateji çerçevesinde bir mutabakatının sağlanması sağlıktaki başarı için, sağlıkta gelişmiş ülkelerin refah düzeyine ulaşılabilmesi için şarttır diye düşünüyorum.

Türkiye’de yine sağlık harcamaların düzeyine baktığımızda, çok çeşitli ölçüleri, oranları kullanmak mümkün. OECD verilerinden, koruyucu nitelikli halk sağlığına yönelik harcamalara baktığımızda, 99 yılında kişi başına 5 dolar düzeyinde olan koruyucu sağlık harcamasının 2003 yılında 4,8 dolara indiğini görüyoruz. Bu harcamanın, 2004-2005’te ne olduğunu bilemiyoruz. OECD istatistikleri 2 yıl geriden gelir; ama, en azından OECD ortalamasının 2 yıllık sürede çok değişmeyeceğini düşünürsek, 2004 ve 2005’te Sayın Bakanımız bize bunları mutlak rakamlar olarak verirse, en azından OECD ortalamasıyla kıyaslama olanağı olur diye düşünüyorum.

2006-2008 dönemini kapsayan orta vadeli programın “Sağlık” başlıklı bölümünde, koruyucu sağlık hizmetlerine öncelik verileceği ve koruyucu sağlık hizmetlerinin etkinleştirilerek yaygınlaştırılacağı açık bir şekilde yer almıştır. Bu, gerçekten önemli, olumlu; ancak, sağlık alanında ortaya konan bu politika önceliğinin nasıl bir finansmanla gerçekleştirileceği, bunun hangi finansmana ihtiyaç duyduğu, nasıl sağlanacağı, orta vadeli malî programda gözükmemektedir. Nasıl bir kaynak tahsis süreci işleyecektir, onun da açıkça ortaya konulması gerekir.

Sağlık Bakanlığının kullandığı kaynakların durumu nedir; gerçekten, artış-azalış açısından, o ölçüler açısından baktığımızda, hakikaten, olumlu bir durumda mıyız ona bakmak istiyorum. Sayın Bakan konuşmasında, bu harcamaların giderek arttığını ifade ettiler, hem bütçe içerisindeki payının hem de Sağlık Bakanlığı bütçe büyüklüğünün gayri safî millî hâsılaya oranı olarak oransal payının arttığını ifade ettiler. Doğru; Sayın Bakanın o konuşmasındaki bu tabloları, bu rakamları doğru rakamlar. Ben, bir başka açıdan, biraz daha, konunun alt düzeylerine girerek bazı rakamlarla değerlendirme yapmak istiyorum. O da şu: Bir kere, kamu sağlık harcamaları 99’dan başlayarak sürekli artıyor. 99’da, gayri safî millî hâsılanın yüzde 3,2’si düzeyinde olan kamu sağlık harcamaları, 2004 yılı sonunda yüzde 5 düzeyine ulaşmıştır. 2005 yılında da, bu düzeyde gerçekleşmesi beklenmektedir. İlk bakışta, harcama düzeyinin yükselmesi olumlu, sağlık harcamasının gayri safî millî hâsılaya oranı giderek artıyorsa, reel olarak bir kere bir artış var. Bu, gerçekten olumlu; ama, bunun alt bölümlerine, kurumsal ve alt fonksiyonel dağılımlarına baktığımızda, özellikle, büyümeyi olumlu yönde etkileyici bir niteliği olan, koruyucu nitelikteki harcamaların ve diğer harcamaların azaldığını görüyoruz. Şöyle ki, Sağlık Bakanlığının toplam sağlık harcamaları içindeki payı düşüyor. Ekonomide, tüm sağlık harcamalarının toplamı artıyor; işte, gayri safî millî hâsılanın 99’da yüzde 3,2’siyken, 2004 yılında yüzde 5’ine ulaşmış, 2006’da muhtemelen, o düzey; ama, Sağlık Bakanlığının payı, 1996’da yüzde 30 iken, 2004 yılında yüzde 15 seviyesine düşüyor. Yani, Sağlık Bakanlığının bütçe büyüklüğü belki artıyor; ama, bu artış, olması gereken düzeyde değil. Sosyal güvenlik kurumlarının payı artıyor. Sağlık Bakanlığı harcamalarının toplam sağlık harcamaları içindeki payının azalması, artan toplam sağlık harcamalarından koruyucu sağlık harcamalarına ayrılan payı önemli ölçüde küçültmüştür. Bildiğiniz gibi, sağlık harcamalarının kaynağı üç tanedir: Birisi bugün yok belki, bugün için ikidir; ama, 2002 yılına kadar üçtü: Bir, konsolide bütçeden alınan pay; ikincisi, döner sermaye kaynakları; üçüncüsü, 2002 yılından itibaren, bütçe içerisine alınan ve daha sonra da sıfırlanan 3418 sayılı kanundan gelen vergi gelirleridir.

Yine, Sağlık Bakanlığı, yani, bu bütçe içine alınan payın daha önce bütçe içinde olmadığını dikkate almak gerekir. 2002’den itibaren bu gelirler bütçe içerisine girmiştir, 2002’den önce bu gelirler bütçe içerisinde değildi. Dolayısıyla, bütçe büyüklüğü kıyaslamasını yaparken, 2002 öncesinde bunların bütçe içerisinde olmadığını dikkate almak gerekir. Yine, yeşil kart harcamaları, bütçede bir transfer harcamasıdır, bütçede bir transfer harcaması olarak yer alır ve esasen, sosyal koruma niteliğinde harcamalardır. Nitekim, bunların bir bölümü, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonundan yapılıyordu. Yeşil Kart harcamalarını bir an için dışarıda bırakarak bir kıyaslama yaparsak, karşımıza çıkan tablo şu; birkaç oran vermek istiyorum: Şimdi, Sağlık Bakanlığı harcamalarının gayri safî millî hâsılaya oranı, yeşil kart harcamalarını ihmal ettiğimizde, 96’da 0,78, 99’da 0,91, 2000’de 0,85, 2001’de 0,99…

(Mikrofon otomatik cihaz taraz tarafından kapatıldı)

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) - …2002 yine yüzde 0,99, 2003 yüzde 0,86, 2004 yüzde 0,86, 2005 bütçe hedefi yüzde 0,89; yani, 2005 yılı bütçesiyle, biz, daha henüz, 99-2000’li yılların rakamlarına ulaşıyoruz reel olarak. 2006’yı ayırmadım, o çalışmayı yapamadım; eğer Sayın Bakan verirlerse onu da kıyaslarız. 2005’i de veriyorum. Bakın, 2005 hatta, ilkin yüzde 0,85 çıkmıştı, sonra bir daha hesapladım, 0,89 çıktı, onu da söylüyorum.

Diğer yatırım harcamalarına bakarsak, onlarda da farklı bir tablo görmüyoruz. Yani, ben, Sağlık Bakanımızın bu konuda bütçeden daha fazla pay alma yönündeki isteğini, gayretini biliyorum; ama, tabloyu reel ve gerçekçi olarak değerlendirirsek, tablo budur. Daha, Sağlık Bakanlığının alması gereken epeyce bir yol, bir mesafe vardır.

Bir ikinci konu şudur: Şimdi, Sayın Bakanın bütçe sunuşunun 78 inci sayfasında, ilaç fiyatlarındaki ucuzlamayı gösteren bir tablo var. Gerçekten, fiyat düşüşleri son derece etkileyici. Yani, fiyatı yüzde 78-79 oranında düşen ilaç var. Şunu sorarak, konuşmama devam ediyorum: Yani, bu kadar yıl, biz, bu ilaçları toplum olarak pahalıya kullanmışsak, gerçekten, bunun analiz edilmesi lazım, bunun bilinmesi gerekir. Yani, bu toplum, bu kadar ilacı, sonuçta, ne kadar pahalıya tüketmiştir; bunun, kamuya maliyeti vardır, vatandaşa maliyeti vardır, sonuçta, ekonomiye bir maliyeti var. Yani, bu kadar kaynağı biz toplum olarak başka bir alana harcayabilirdik, biz bu kadar kaynağı, tutup, ilaca harcamışız. Birincisi, böyle bir tablonun ortaya konulması… Böyle bir tablo ortaya konulursa, çok daha çarpıcı olacaktır diye düşünüyorum; bu, işin birinci yanı. Tabiî, bu fiyatlardaki indirim nedeniyle, Sayın Bakanı kutlarım. İkinci yanı şu: Sosyal sigorta hastanelerinin Sağlık Bakanlığına devri, şüphesiz, hizmetlerin sunumu açısından çok önemli kolaylıklar, rahatlıklar getirmiştir, buna hiçbir itirazım yok, Sayın Bakanı kutluyorum; ama, işin bu konuda şöyle bir yanı da var. Bu hastanelerin Sağlık Bakanlığına devri nedeniyle, bizim sağlık sistemimizin karşılaştığı ilave bir yük var. Bendeki rakamlar, aşağı yukarı, 2,5 milyar YTL tutarında bir yük var burada, hiç hesapta olmayan; daha doğrusu, hesapta olmayan derken, devre kadar bütçenin karşılaşmadığı bir yük, devirle birlikte ortaya çıkıyor, 2,5 milyar YTL, 2,5 katrilyon lira, gayri safî millî hâsılanın yüzde yarımı, çok önemli bir rakam. Yani, bu belki olmasa, biz, faiz dışı fazlayı yüzde 6 diyebilirdik, o anlama gelir. Bunun dağılımına bakıyorum ben; işte, bir kısmı personel harcaması, bir kısmı ilaç maliyeti. Yani, ilaç maliyetinde bir artış var. Hastanın serbestçe eczaneden ilaç alabilmesi çok güzel bir şey; ama, sonuçta, SSK’nın piyasaya girip, topluca ilaç alması yoluyla fiyatları dengeleyip, daha ucuza bu ilacı mal etmesi gerçekse, bunu dikkate almak gerekir. Yani, o zaman, devir nedeniyle, bir yandan da Sayın Bakan ilaç fiyatlarını ucuzlattık diyorsa, bir ilave ilaç maliyetinin ortaya çıkmaması gerekir; ama, burada, bir ilaç maliyeti var; rakamı önemli, toplam rakam vereceğim sonuçta. SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına borcu var, onu bütçede göremiyorum, büyüklüğü nedir; ama, sonuçta, hani o borcu ihmal etsek dahi, SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına borcu nedir bilemiyorum, Sayın Bakan verirlerse mutlu olurum. Bir yerde, kamunun kendi içindeki bir hesaplaşması diyebiliriz ona; ama, ilaç maliyeti ve personel harcaması olarak, 1 milyar  dolarlık bir yükü vardır, SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına devrinin. Yani, bu nedenle, toplum, cebinden 1 milyar dolar daha fedakârlık edecektir. Şimdi, bu noktada şunu sormak istiyorum, şunu çözemiyorum: Bir yandan, ilaç fiyatlarında bu ucuzlama sağlanmışsa, Sayın Bakanın sunuş konuşmasında belirttiği gibi, hakikaten sağlanmış gözüküyor, oraya belli kalemlerde ilaç konmuş; acaba, bu indirimler çok sınırlı bir ilaç grubunda mı gerçekleşmiştir? Herhalde öyle olmalı diye düşünüyorum; çünkü, o zaman, bu kadar büyük oranda, yani, belki yüzde 78’lik bir örneği verdim; ama, yüzde 30’luk, 40’lık, 20’lik, 50’lik örnekler de var, sonuçta önemli bir indirim var. Bu kadar önemli bir indirim sağlanmışsa ilaç sektöründe, sonuçta, ilaç maliyeti diye ilave bir maliyetin bütçeye gelmemesi lazım. Şimdi, burada bir çelişki var. Yani, bunu, ben, bu projenin çok başarısız bir yanı olarak görüyorum. Yani, bu proje olmalı, devredilmeli, hastanelerin Sağlık Bakanlığına devri güzel bir adım; ama, bu adımı biz, maliyette herhangi bir artış olmaksızın gerçekleştirebilmeliydik. Bu maliyet artıyorsa, burada, bir yerde bir yanlışlık var.

BAŞKAN – Sayın Hamzaçebi, tamamlar mısınız?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Yani, bu yanlışlık 1 milyar dolar Sayın Bakan.

Konuşmamı, sadece bir soru sorarak noktalıyorum Sayın Başkan, toleransınıza teşekkür ediyorum: En son çıkan, 5413 sayılı Yasaya göre, hastanelerdeki klinik şefliklerine yapılan atamaların sayısı nedir? Kaç başvuru olmuştur? Bu başvuruya kıyasla kaç kişi atanmıştır, kaç kişi daha atanması planlanmaktadır ve başvuran kişiler arasından seçim hangi yönteme göre yapılmıştır?

2006 yılı bütçesinin hayırlı olmasını diliyorum, Sayın Bakana çalışmalarında başarılar diliyorum; teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Hamzaçebi.

Sayın Koçyiğit…

MUHSİN KOÇYİĞİT (Diyarbakır) – Sayın Başkan, Değerli Bakanım, Komisyonumuzun değerli temsilcileri, basınımızın ve Bakanlığımızın değerli temsilcileri; konuşmama başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, ben de konuşmama döner sermayelerle ilgili olarak başlayacağım. Tekrar olmaması için, şu ana kadar arkadaşlarımın bahsettiği konular dışında, başka bir alanla girmek istiyorum olaya.

Değerli arkadaşlarım, bilindiği gibi, 1 Ocak 2004 tarihinden itibaren, Türkiye genelinde başlayan yeni bir uygulamayla, sağlık personeli hastalara verdikleri hizmete bağlı olarak, aldıkları puanlara göre, döner sermayeden pay almaya başlamışlardır. Birbuçuk yıldan beri yapılan uygulama sonucunda, ameliyatlar yüzde 30 oranında artmıştır; hekim sayısı değişmediği halde, bakılan hasta sayısı, gerek sağlık ocaklarında ve gerekse hastanelerde iki katına çıkmış, buna bağlı olarak, ameliyatlarda olağanüstü patlama yaşanmıştır. Bu şekilde, SSK’ya çıkarılan fatura çığ gibi kabarmış ve hastanelerin döner sermaye uygulamaları, adeta, insan sağlığını tehdit eder duruma gelmiştir. Uygulama sonuçlarının alınmasıyla birlikte, tartışmalar da alevlenmeye başlamıştır. Tabiî ki,  tartışmaların odağında, döner sermayeden fazla para almak için gereksiz ameliyatlar yapıldığı ve bir günde yüzlerce hastaya bakıldığı şeklinde beyanlarda bulunulmuştur. Ankara’da bir büyük hastanemiz, 2003 yılında, ayda ortalama 650 ameliyat yaparken, bu sayı, 1 350’ye çıkmıştır. Acaba, döner sermaye yönetmeliğinde bu değişiklik yapılmadan önce, bu hastanede ameliyat olmayan 700 kişinin hali ne olacaktı ya da ne oluyordu? Mesleğini en iyi şekilde yapan ve yaptığı Hipokrat yeminine sadık kalan doktorlarımızın hiçbir şekilde gereksiz ameliyat yapmayacaklarına gönülden inanmaktayız. O halde, örnek verdiğimiz hastanede ortaya çıkan aylık 700 kişilik fark ile Türkiye çapında ortaya çıkan ameliyatlarda yüzde 30’luk artış nasıl açıklanacaktır? Bu da, ister istemez, insanın aklına, şişirilmiş faturaları getirmektedir.

Değerli arkadaşlarım, birbirine entegre sağlık ve sosyal güvenlik reformu yapılmadan üretilen her çözüm sonuçsuz kalacak ve beraberinde de yeni sorunlar yumağını oluşturacaktır. Özerkleşme ve özelleşme konusunda gösterilen kararsızlık sonucu, kısmî parçalar halinde gerçekleştirilmeye çalışılan iyileştirmeler, sorunları beraberinde getirmektedir. Nitekim, ilaçta alınan önlemlere karşın, kara delikte 4-5 milyar dolarlık bir açık oluşmuştur. Bu kara deliklerin devlet hazinesini kevgire dönüştürmemesi için, bir an önce sosyal güvenlik ve sağlık reformlarının entegre olarak yaşama geçirilmesi gerekmektedir.

Hastanelerin yeniden yapılandırılma sürecinde, sağlık alanında yapılacak reformların ana ilkeleri şöyle olmalıdır: Her şeyden önce, finansmanda kamu sektörü kontrolü sağlanmalı, sağlık hizmetleri sunucularının, yani, hastane ve aile hekimliklerinin özerkleşmesi ve özelleşmesi sağlanmalı; Sağlık ve Sosyal Güvenlik Bakanlıklarının yeni rollerine göre teşkilat yapıları yeniden düzenlenmeli; Sağlık Bakanlığı sadece koruyucu sağlık hizmetlerini veren, sağlık politikaları üreten ve koyduğu standartları denetleyen bir bakanlık haline dönüştürülmelidir. Sağlık hizmetleri yönetiminde birçok yetki il ve ilçe sağlık müdürlüklerine devredilmeli, sağlıkta insan gücü planlaması yapılarak, eksik ve işsiz sağlık personeli bırakılmamalı, adaletsiz ve torpile açık bir sistem olan mecburî hizmet kaldırılarak, çağdaş enformasyon teknolojileri kullanan, bilgiye dayalı, özendirmeye dayalı yönetim anlayışı egemen kılınmalı; yönetim ve hizmet içi eğitimlere önem verilmeli; kontrol edilebilir, Anayasamızın emrettiği sosyal devlet niteliğine ters düşmeyen, her yurttaşımıza asgarî bir sağlık hizmeti paketinin garanti edildiği, isteyen vatandaşlarımızın özel sigorta şirketlerine de üye olabildiği bir sistemle sağlık hizmeti sunumlarında rekabet yoluyla hizmetin kalitesi artırılmalıdır. Bu sistemde, fakirlerin sağlık sigorta giderlerinin devlet tarafından karşılanması dikkate alınmalıdır. Ayrıca, Sağlık Bakanlığı bu yeni yapılanma içerisinde mal alıp satan bir bakanlık olmaktan çıkarılmalıdır. Elbette, bu stratejik hedeflere ulaşmak için, sosyal güvenlik sisteminin kara delik olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Bunun için, reformların kamu fonlarından sağlık sektörüne ayrılan pal verilmeli ve etkili bir biçimde kullanılmasına yönelik düzenlemeleri içermesi gerekmektedir. Böylece, elde edilen tasarruflarla oluşturulacak fon ve kaynaklar, Türk halkının hizmetine hakkaniyetli bir şekilde dağıtılacaktır; ancak, sağlık reformunun istenileni vermesi için, genel sağlık sigortası yanında, en az dört yasa da aynı anda, eş zamanlı olarak yürürlüğe konulmalıdır. Bunlar, sağlık sigortası finansman kurulu kanunu, aile hekimliği kanunu, hastanelerin özelleştirme ve özerkleştirilmesi kanunu, Sağlık Bakanlığı teşkilat yasası; bunlar, eş zamanda yürürlüğe konulmalıdır.

Ne yazık ki, bugün, Sağlık Bakanlığı bir personel bakanlığı görünümündedir. Elbette, yapılacak bu reform halkla paylaşılarak, onların görüş ve katılımı sağlanılarak, halk inandırılarak, desteği alındıktan sonra yaşama geçirilecektir. Sağlık hizmetlerinde, her şeyden önce, devletin sosyal niteliği ön plana çıkarılmalıdır.

Değerli arkadaşlarım, bunları belirttikten sonra, bir de, geçtiğimiz yaz, özellikle temmuz ve ağustos aylarında Ankara’da ilk defa ortaya çıkan bir kolera vakasından bahsetmek istiyorum. Hepimizin bildiği gibi, kolera tanısıyla, özellikle Numune Hastanesine 100’ün üzerinde bir müracaat olmuştur. Hatta, bunlardan aşağı yukarı 20 tanesi de sağlık çalışanıdır; fakat, bunlar, ne hikmetse, bir türlü, tanı yapılmasına rağmen, Bakanlık resmî bir şekilde bunların kolera olduğu beyanda bulunmamıştır. Sonradan yapılan araştırmalar sonucunda, koleraya neden olan olgunun, açıkta akan Ankara Çayı eteklerinde, özellikle Demetevler ve o taraflarda, açıkta ekilen sebze ve meyvelerin tüketilmesinden kaynaklandığı ortaya çıkmıştır. Yani, bunun gizlenmesine herhangi bir gerek yok; bu, açıkça belirtilip, ona göre önlemler alınması gerekiyordu.

Bir de, arkadaşlarımız peyderpey bahsettiler; özellikle SSK ve devlet hastanelerinin birleştirilmesi… Gerçekten de, burada değişik rakamlardan bahsedildi; 2 milyar  dolar, 3 milyar dolar; hatta, basında zaman zaman bu birleşmeden dolayı maliyetin 9 katrilyon olduğu yönünde yazılar da çıktı; hangisi doğru bilemiyorum. Bu da, ister istemez, aklımıza şunu getiriyor: Demek ki, ortada bir sorun vardı, SSK hastaneleri ile devlet hastaneleri birleştirildi. Yani, iki olumsuz unsur birleştirildi, bundan bir olumlu unsur yaratılmaya çalışıldı; fakat, bunun karşılığında, işte, piyasada dolaşan, 9 katrilyon lira kadar rakamlar var. Gerçekten, 9 katrilyon tutarında bir gider yapılmışsa, bu maliyetle koşut olarak hizmetin kalitesinde ve hızında bir artış olmamıştır; çünkü, bugün de, hepimiz biliyoruz ki, bu hastanelerde yine kuyruklar var, yine yatak için gün bekleniyor, ameliyat için sıra bekleniyor. Bunun da açıklığa kavuşturulması gerekiyor.

Tabiî, her şeyden önce, önemli olan, hastanelerin tabiî artırılması, sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi, kalitenin iyileştirilmesi önemli; fakat, bunlardan daha önemli olan, insanların hasta olmaması, yani, hasta olmaması için gerekli önlemlerin alınması. Bunu için de, tabiî, genel ekonomik durum ön plana çıkmaktadır. Önemli olan, genel ekonomik durumun düzeltilerek, kişi başına gelirin 10-15 000 dolara çıkarılıp ve bunun da kişiler arasında ve bölgeler arasında eşit dağılımının yapılmasıdır. Bunlar yapılırsa, inanıyoruz ki, sağlık hizmetli hastanelere fazla gerek kalmayacaktır, o zaman daha az maliyetlere katlanacaktır.

Konuşmamın bu bölümünü burada bitiriyorum; sorularımızı soru kısmında sormayı düşünüyorum.

Bu vesileyle, Sağlık Bakanlığı bütçesinin, başta Bakanlığımıza, sonra devletimize ve milletimize hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum ve bu bütçenin hazırlanmasında katkısı olan tüm arkadaşlarımızı tebrik ediyorum, onlara da ayrıca saygılar sunuyorum.

Sağ olun.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Koçyiğit.

Sağlık Komisyonu Başkanımız Sayın Erdöl, buyurun.

CEVDET ERDÖL (Trabzon) – Saygıdeğer Başkanım, Değerli Bakanım, Plan ve Bütçe Komisyonunun değerli mensupları ve Sağlık Komisyonu değerli mensupları, burada birkaç arkadaşımı görüyorum, değerli bürokrat arkadaşlar, değerli basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Biz Karadenizliler, bazen p ile b’yi, bazen t ile d’yi karıştırırız; ama, onun farkındayız yani. Bir öğrenci 7 alıyor, bunu d ile mi t ile mi yazacağını bilemediği için, bunu yakındaki en yakın öğretmene soruyor, o da coğrafyacı, diyor bunu Türkçeciye soralım; Türkçeci bakıyor bakıyor, yedi mi olacak yeti mi… Ya, ver ona sekiz diyor.

Yani, şimdi, biz bu karıştırdığımızın farkındayız da, bazı milletvekili arkadaşlarımız, olayları karıştırdığının farkında değil. Maalesef, ben çok üzücü bir laf duydum burada. Burada, şefliklerle ilgili atamalarda, klinik şefliklerine niteliksiz elemanların atanacağını söyleyen bir milletvekili arkadaşımızın bu sözünden ben hicap duyduğumu ifade ediyorum. Bunu eğer duymasaydım ben söz almayacaktım. Bakınız, şöyle söyleyeyim, bir kişinin tıpta profesör olabilmesi için, önce tıp fakültesini bitirecek, ondan sonra uzman olacak dalında ve ondan sonra, yabancı dil yeterliliğini ve yurt dışı yayınlarını tamamladıktan sonra YÖK’ün belirlediği bilimsel kurul tarafından sınava tabi tutulacak ve ondan sonra doçent olacak, en az beş yıl burada öğretim üyesi olarak görev yapacak, ondan sonra profesör olacak. Yani, zannedildiği gibi… Herhalde, zannediliyor, dışarıdan birilerini, sizi doçent yaptık, sizi profesör yaptık, sizi klinik şefi yaptık gibi bir karıştırma içerisinde arkadaşlarımız. Bundan, zannediyorum özür dileyecektir bunu söyleyen Sayın Milletvekili arkadaşımız; çünkü, niteliksiz hiçbir öğretim üyesi Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında yoktur, hiçbir doçent, hiçbir profesör yoktur. Zannediyorum, onu söyleyen kişi kendisini bilir; söylediğini eğer bilmiyorsa, ondan da ayrıca hicap duymak lazım. Çok üzüldüm; gerçekten, çok üzücü bir şey.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Yani, muhatabı kimse…

CEVDET ERDÖL (Trabzon)  - Niteliksiz eleman olarak söylememeniz gerekiyordu.

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Bana mı söylüyorsunuz? Bana söylüyorsanız, o zaman söz hakkı doğuyor.

CEVDET ERDÖL (Trabzon) – Yani, ben bunu ifade ediyorum; bütün öğretim üyeleri…

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Herkes biraz haddini bilmeli.

CEVDET ERDÖL (Trabzon) – Bütün öğretim üyeleri niteliklidir. Ben bir şey için söylemiyorum. Bunlar, hiçbir zaman, hiçbir yerden getirilmiyor. Sadece üniversitede öğretim üyesi olan kişiler, öğretim üyesi olarak eğitim yapma ve yaptırma yetkisine sahip kişilerdir. Bunlardan, devlet hastanelerinde de aynı şekilde eğitim yapılsın… Bakın, doktor eksiğinden bahsediyoruz, uzman hekim eksiğinden bahsediyoruz, bunlar, uzman hekimleri tamamlasınlar diye veya uzmanlık eğitimi versinler diye, şef kadrosuna getirilecek olan kişilerdir. Hiçbir kimse, dışarıdan, vasıfsız bir elemanı doçent veya profesör statüsünde oraya getirmesi zaten mümkün değildir. Bu karıştırmayı düzelteceklerini ümit ediyorum.

Aslında, söylenecek çok şey var. Biz, Sağlık Bakanımızı, yaptığı cesur ve yerinde kanun değişikliklerden dolayı kutluyorum. Bu arada, tabiî, Çalışma Bakanlığımızla yapılan koordineli çalışmalar neticesinde, aile hekimliği kanununu, kamu hastanelerinin birleştirilmesi kanununu ve nihayet, komisyonunuzda beklemekte olan sosyal güvenlik kurumu ve genel sağlık sigortası kanununu olgunlaştırdık; inşallah, bunların üçü bir arada olduğunda, önemli bir sağlıkta dönüşümü, önemli ayaklarını tamamlamış olacağız.

Bu meyanda, şunu hemen ifade edeyim, Sosyal Sigortalar Kurumu hastanelerine müracaat edemeyip, başka yerlerden tedavi şansını yakalamak isteyen pek çok insan, devlet hastanelerinden tedavi olabilme ve tedavi şansını yakaladılar. Bu da, Sosyal Sigortalar Kurumunun, özellikle kendi ilaç fabrikasının olması, kendi sigorta kurumunun tedavi edici hizmetlerde bulunması gibi, maliyette görünmeyen unsurların maliyete yansımış olması, bir miktar maliyeti artırmıştır, bu doğrudur. Zannediyorum, bununla ilgili hesaplamalarda bunların da dikkate alınmasının gerekli olduğunu düşünüyorum.

Ben, bu sözleri, bizatihi bu düzeltmeyi yapmak için almış bulunuyorum.

 

Bakanlığımızın bütçesinin ülkemize, memleketimize hayırlı olmasını temenni ediyor, saygılar sunuyorum efendim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Söz istiyorum.

BAŞKAN – Sizi mi kastetti bilmiyorum.

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Ben söyledim. Farklı şeyi kastettim. Anlamamış arkadaş.

BAŞKAN – Sayın Keleş, kısa olarak ifade ederseniz.

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Efendim, ben klinik şef veya şef yardımcısı olarak doğrudan tayin edilmelerine değindim. Fakat, anımsarsanız eğer bu yasayı da görüşürken biz iki nokta üzerinde durmuştuk Cumhuriyet Halk Partililer olarak. Bir tanesi, profesör ve doçentlerden çok sayıda insan başvuruyor olabilir, sınırlı sayıdaki kadrolara. O zaman onların arasında eğer sınav yapmazsanız daha iyileri varken daha az nitelikli olanı seçebilirsiniz diye konuştuk. Bu, nispi niteliksizlik.

CEVDET ERDÖL (Trabzon) – Öyle demediniz. Onu o şekilde düzeltir misiniz?

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Siz keser misiniz lütfen sesinizi!

BAŞKAN – Sayın Keleş, lütfen…

CEVDET ERDÖL (Trabzon) – Ayıp! Bir hanımefendi olarak ayıp!

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Şimdi ben konuşuyorum. Siz kendinizin söylediği sözlere bakın.

BAŞKAN – Sayın Keleş, ifadelere dikkat edelim. Karşılıklı incitici ifadeler olmasın.

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – İzin verin, sakin sakin anlatıyorum; müdahale etmesin.

İkincisi, şunu kastetmiştik: Belli kadrolara diyoruz ki yine o yasada. Profesör veya doçent olmayanlardan, uzmanlardan da tayin yapılabilir deniliyor. Tabiî, doçentlerle uzmanlar sadece uzman olanları bir sınava almadığınız için, uzmanları kendi aralarından sınava tabi tuttuğunuz için bu sefer şöyle bir durum söz konusu. Profesör ve doçentler yerine o uzmanlar da tayin edilebilir. Yasa buna da imkân veriyor. Bu noktaları dile getirmiştik. Arkadaşlar, tabiî ki konuşurken her şeye değinebilirler. Fakat, sanıyorum, konuşurken biraz da kimi muhatap aldıklarını bilmek durumundadırlar. Ben bir beyin cerrahının annesiyim. Dolayısıyla, tıbbı ve tıpta olan insanların hangi düzeyde olduğunu bilen bir insanım. Ayrıca, bir profesörün eşiyim. Dolayısıyla, fevkalade yersiz bir müdahale yapmıştır. Ayrıca, fevkalade saygısızca ifadelerle bir müdahale yapmıştır. Bunu da üzüntüyle karşıladığımı belirtmek isterim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Filiz, buyurun.

OSMAN NURİ FİLİZ (Denizli) – Sayın Başkan, Değerli Bakanım, değerli komisyon üyesi arkadaşlarım, değerli bürokratlar, basının değerli mensupları; hükümetimiz her alanda olduğu gibi, sağlık alanında da yapısal ve anlayış değişikliğine gitmiştir. Gerçekten, AK Parti hükümeti, para odaklı sağlık hizmeti anlayışından uzaklaşarak insan odaklı sağlık hizmetine yönelmiştir. Bunun de en büyük örneği, daha önceleri hastanelerde rehin alınan veya senet karşılığı tedavi edilen insanlarımızın yerine, bunları bir hasta olarak kabul edip ilk önce bunların tedavilerine öncelik vermesidir. Sağlıkta yatırımlar gerçekten önemli artışlar olmuştur. Bu artışlarda hem reel artış hem de cari fiyatlarda artışlar söz konusudur. Bunlara biz bir de döner sermaye yatırımlarındaki artışları da ilave edersek, halk katkılarını ilave edersek bu artışlar hayli artmaktadır. Ben şahsen Denizli’de tamamen yardımlaşma suretiyle Denizli’nin merkezinde gecekondu semtimize güzel bir sağlık ocağının yapılmasını organize ettim ve fevkalade başarılı oldu. Eğer özel sektörümüz özellikle sağlık ocakları ve hastaneler konusunda gerekli yardımı yapar ve bunları Denizli yapıyor ve hiçbir şekilde de devlete yük olmuyor ve sağlık ocaklarının hemen hemen tamamını kendisi yapıyor. Sağlık harcamalarındaki bir diğer artış, görülmeyen yahut anlayış meselesi demiştim biraz önce, daha önce tıbbi cihazlar Sağlık Bakanlığı bütçesinden alınıyordu. Artık, bunlar ya kiralama ya da hizmet alımı yönüyle hastanelerde hizmet veriyor ve daha ucuza mal oluyor ve ayrıca bunlar için Sağlık Bakanlığı hem yeni teknolojiyi takip etmiş oluyor hem de hastalarımıza daha iyi hizmet sunmuş oluyor. Elbette, sağlık hizmetlerini sadece tedavi yönüyle düşünmemek gerekir. Ayrıca, koruyucu hizmetler de önemli. Hükümetimiz döneminde koruyucu sağlık hizmetlerine önem verilmiştir. Buralarda aşılamadaki yükseklik, artış, ebe kontrolleri ve çevreyle ilgili sorunlarda duyarlılık, gerçekten, ben mesela Denizli’de bir ev değiştirdim. Hemen o yörenin sağlık ocağı hemen haberdar ediyor sizinle görüşelim diye, yani, bu evde çocuk var mı, herhangi bir şey var mı diye görüşmek üzere bir not bırakmış. Ben de sağlık ocağına gittim. Bu derece duyarlı bir sağlık hizmeti sunulmaktadır.

M. AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Yani, milletvekili olduğunuz için değil, değil mi?

OSMAN NURİ FİLİZ (Denizli) – Değil. Tamamen vatandaş olarak. Yani, bu derece sağlık hizmetlerinde gerçekten duyarlı bir sağlık çalışanı var ve bu mesela daha ziyade köylerde bile köy nüfuslarının, belde nüfuslarının istatistikleri, nüfus istatistikleri Sağlık Bakanlığının istatistikleri daha önde. Çünkü, oturanları en iyi bilen, orada yaşayanları en iyi bilen sağlık görevlileri. Tabiî, bu, tıbbi cihazlarla donatılması, hastanelerdeki uzmanların artırılması, mesela, benim Denizli’den bahsediyorum, daha önce ilçemde hiç uzman yokken bugün hastanenin gerekli ihtiyacı olan 4 uzman doktor da göreve başlamıştır ve devam ediyor. Doktorların dengeli dağılması da önem arz ediyor. Türkiye genelinde doktorların da dengeli dağılması için Sağlık Bakanlığı çok ciddî çalışmalar içerisinde. Bunun için de tebrik ediyorum.

Bağ-Kur, SSK, Yeşil Kart gibi sorunlar tamamen ortadan kalkmış, bunlara aynı manada hizmet veriliyor. Daha önce tam gün yasasıyla muayeneleri kapatılamayan doktorların bugün gönüllü olarak kapatılması, gerçekten, hem onların gönlünün alınması hem de hastanelerdeki çalışma şartlarının daha iyi olmasından dolayı bu hizmetler daha iyi verilmektedir. İlaçlardaki indirimler, hükümetimiz döneminde  yüzde 18’den yüzde 8’e düşürülmesi, ayrıca fiyatların düşürülmesi de önemli gelişmeler üzerinde düşünülebilir.

Denizli devlet hastanesi bir deprem kuşağında olması ve güçlendirilmesi gerekiyor. Fakat, bu hastaneyi siz de yakından gördünüz, bu hastane labirent gibi ve fizikî olarak hizmet verebilecek seviyede değil. Buraya devamlı para aktarılıyor ve güçlendirilmeye çalışılıyor. Yeni anlayışla tek odalı, çift kişilik odalar düşünülürse bunların yükü de daha ağır olacak. Denizli’de bir bölge hastanesinin 500-600 yataklı bir bölge hastanesinin yapılıp bu hastanenin de boşaltılmasında fayda vardır diye düşünüyorum. Ayrıca, Çardak ve Serinhisar devlet hastanelerinin inşaatları devam ediyor. Bunların kaba inşaatları tamamlandı. Bu, çok cüzi 1-2 trilyonluk bir ödenekle bu hastaneler tamamlanabilecektir. Bunlara yardımcı olursanız memnun olurum. Ayrıca, ebe dağılımındaki 800 nüfusunu özellikle dağ köylerinde, ulaşımı zor olan yerlerde bu nüfusu biraz daha elastiki düşünmekte fayda var diye düşünüyorum. Ayrıca, ambulans şoförü ihtiyaçları had safhada. Ambulanslarımız var, ama, kullanacak şoför olmaması sıkıntı yaratmaktadır. Ayrıca, Denizli’deki hastaneler özellikle ilçe merkezlerindeki sağlık ocaklarının 24 saat nöbet esasından icabcı esası geçilmesinde bayağı  sıkıntılar yaşanıyor. Bunların düzeltilmesinde fayda var.

Sağlık Bakanlığı bütçemizin ülkemize, sağlık çalışanlarına hayırlı olmasını dileri, hepinize saygılar sunarım.

BAŞKAN – Sayın Tunç, buyurun.

ALİM TUNÇ (Uşak) – Sayın Başkanım, Sayın Bakanım, değerli arkadaşlar; bugün, Sağlık Bakanlığının bütçesinin ülkemize öncelikle hayırlı olmasını temenni ederken değerli konuşmacılar çok güzel açıklamalarda bulundu. Ben, öncelikle üç yıl içinde Sağlık Bakanlığının yaptığı bana göre en önemli olmazsa olmazlardan biriyle başlamak istiyorum. Özellikle bugüne kadar Sağlık Bakanlığı içinde bir hekim olarak kimin nerede çalıştığı ve ne kadar hasta bakıldığı, ne kadar ameliyat edildiği genellikle bilinmiyordu. Neden, çünkü, kayıt yoktu. Otomasyon sistemi yoktu. Genelde tayinler kâğıtlar üzerinde kalıyordu. Küçük cerrahi operasyonları hekim yakını veya çalışanların yakını olduğu için kayıt altına almıyorsunuz, ücretsiz olarak yapmış oluyorsunuz. Bunlar mümkündü, çalıştığım dönemlerden biliyorum. Ücretsiz yapmış oluyorsunuz, kayıt altına almıyorsunuz. Ama, şimdi, otomasyon getirildi bütün hastanelerimize ve Sağlık Bakanlığı bu konuda iki yıl boyunca çalıştı hem personel bakımından hem de hastanelerin, sağlık ocaklarının bu sisteme ayak uyduracak altyapıyı uygulamaları için gerekli çalışmalarda bulundu. Ben, bundan dolayı öncelikle Sağlık Bakanlığını kutlamak istiyorum. Teşvik bakımından döner sermaye ve performans sistemini getirdiği için bu tür kayıt dışına kaçma en aza indirgendi. Sizler de biliyorsunuz ki, sizler de iki kesim var. Bir sağlık, bir eğitim. Problemleri asla bitmez. Ancak, düzenli olarak hizmet verebilmek, planlama yapabilmek için kayıt sisteminin olması gerekir. Geçmişteki bazı istatistiki bilgilerin çok sağlıklı olmadığını düşünüyorum. Bundan sonraki istatistiki bilgilerin daha sağlıklı olacağını düşünüyorum. Çünkü, şu andaki hem otomasyon sistemi hem performans sistemiyle her şey kayıt altına alınmakta ve arkadaşım söyledi, Sağlık Bakanı olmak veya sağlıkta çalışmak çok zordur. Gerçekten, gecesi gündüzü yoktur, çok özveri gerekir. O nedenle, şu ana kadar yapılan birçok şey yapıldı ve bunlar çeşitli arkadaşlar tarafından dile getirildi, hastanelerin birleşmesi, bunun haricinde hekimlerin özellikle sağlık çalışanlarının yaklaşık 25 yıldır ilk defa bu kadar ekonomik olarak iyi olduklarını gördük. Hastalar ilk defa zenci-beyaz ayrımı yapılmadan her tarafta muayene edilebilir oldu. Eksikleri var mı, eksikleri var ve bunlar da inşallah bu hükümet tarafından, bu bakanlık  tarafından tamamlanacaktır. Bir arkadaşım yine söyledi, biz bir eksik olan diğer tarafı bu sağlık çalışanlarının ekonomik olarak şu andaki iyi olma hallerinin emekliliklerine de yansımasını inşallah sağlarsak bunu tamamen gerçekleştirmiş olacağız.

Sayın Bakanım, farklı bir alana girmek istiyorum. Termal turizm, termal yönden rehabilitasyon hizmetlerinin yapılması konusunda Türkiye’de Turizm Bakanlığının belirli çalışmaları var. Sağlık Bakanlığının da ortak olarak çalışmalar yürüttüğünü biliyorum. Son aşamasını bilmiyorum. Bu konuda bilgi verilirse ve bence ülkemiz hem çok genç nüfusa sahip hem de bundan 20 yıl sonrasını, 30 yıl sonrasını da planlamak zorundayız. Yaşlanan bir nüfusa da sahip olacağız. Bugün Avrupa’daki sıkıntı yaşlı nüfusa sahip olmalarından dolayı sağlık giderleri bir o kadar daha artmaktadır. Biz de bunun için şimdiden parti olarak belirli çalışmalar yapılıyor, ama, hükümet olarak da belirli çalışmaların özellikle Sağlık Bakanlığının çalışmalarının olduğunu biliyorum. Son durum hakkında bilgi almak istiyorum.

Özellikle yaşlı nüfusa ait rehabilitasyon merkezlerinin Uşak, Afyon, Kütahya’da gerçekten çok fazla termal sularımız var ve Turizm Bakanlığı bu alanları turizm alanı ilan etti. Buralarda yapılacak tesislerin planlanmasında ve buradaki çalışacak kişilerin eğitilmesinde Sağlık Bakanlığının çok büyük desteği olacağını düşünüyorum. Değerli arkadaşlar, biraz önce konuşmalardan özellikle ilaçta yapılan bazı harcamaların çok fazla arttığı, bu paraların neden dolayı, yani, hem birleşme oldu hem ilaç fiyatlarında düşme oldu, bunun neden olduğuyla ilgili sorular vardı. Ben, kısmen buna da cevap vermek istiyorum. İlaç fiyatlarında bir düşme oldu. Hastaneler birleşti. Aslında, teorik olarak, belki ilaç fiyatlarının azalması beklenir; ama, şunu unutmamak lazım. İnsanların sağlık kuruluşlarına ulaşımı çok arttı. Önceden bir kez gidiyorsa veya hiç gitmiyorsa, özel sektöre gidiyorsa, muayenehanecilik yapıyorsa ya da ilacını eczaneden alarak çaresini buluyorsa, şu anda her şey kayıt altına alındığı için doğal olarak da hastaların, hastaneye, sağlık kuruluşuna ulaşımı çok kolaylaştığı için, önceden belki bir kez gidemiyordu, ama, şu anda en küçük bir ağrısında bile hastanelere, sağlık kuruluşlarına ulaşabilmektedir. Bu da maliyeti artırmaktadır. Peki, artması bizim açımızdan tabiî ki bütçedeki payı artacaktır, ama, biz sosyal devlet olarak mutlaka ve mutlaka her insanımıza en iyi hizmeti, en iyi sağlık hizmetini sunmak zorundayız.

Ben, sözlerimi tamamlamak istiyorum. Yine, çok fazla şeyler yaptı bu hükümet ve Sağlık Bakanlığı. Çok şeyler bahsedildi. Gerçekten, sosyal devlet olmanın gereğini ve tek çatı altında önümüzdeki yıl belki birleştireceğiz, ama, bunun altyapısını Yeşil Kartta, SSK’da, Bağ-Kurda ve Emekli Sandığındaki ortak bir hizmet alımını sağlayabildi. Bundan dolayı Sayın Bakanımıza ve Bakanlık personeline ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Bütçemizin de hayırlı olmasını temenni ediyorum, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

Sayın Seyfi, buyurun.

OSMAN SEYFİ (Nevşehir) – Sayın Başkan, Sayın Bakanım, sayın müsteşarlar, sayın bürokratlar ve değerli komisyon arkadaşlarım, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Aşağı yukarı 7-8 saattir konuşulan bir konuda en  sonunda söz almanın zorluklarını da biliyorum.  Tekrar etmeyeceğim ve sözlerimi kısa keseceğim.

Değerli arkadaşlarım, bütün konuşmalardan anlaşıldığı gibi, gerçekten, bundan önceki yıllarda şikâyet edilen konuların büyük bir ekseriyetinin, artık, Türkiye’nin ve Sağlık Bakanlığının gündeminden çıktığını görüyoruz. Neydi en fazla şikâyet edilen konular; kuyruklar ve hastalara karşı, hasta yakınlarına karşı olan ilgisizlik, hastaların rehin alınmaları ve hastanelerdeki hijyenik şartlar, temizlik, ilaç fiyatları. Öyle ki, ilaçları alıyorduk, hakiki fiyatıyla son fiyatının arasında hangisi doğru, 5-6 sürsaja rastlıyorduk ilaçların fiyatlarında. Eczacılar işi gücü bırakıyorlardı, ilaç fiyatlarına yeni damgalar vurmakla meşgul oluyorlardı. En fazla üzerlerinde durulan bir konu da doktorların özel muayenehanelerine hastalarını yönlendirmeleri, özel muayene etmeden hastalara bakmamaları gibi şikâyetlerdi. Bizim Nevşehir gibi ufak yerlerdeki hastanelerde yapılan başlıca şikâyetlerde bizim hastaneler büyük hastanelere sevk eder, herhangi bir işlem yapılmaz deniliyordu. Allah’a şükür ki, şimdi, artık, her türlü müdahale, her türlü tedavi bu hastanelerde de yapılmaktadır. Diğer bir taraftan, zannederim, bir yıl kadar oldu, SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına devriyle ilgili aşağıda Genel Kurulda Sayın Baykal bir konuşma yaptı. Bu konuşmalarında aynen şu meal itibariyle ifade etmek istiyorum: Herkes aynı şekilde sağlık hizmetlerinden faydalanamıyor, işte, Türkiye’de birinci sınıf faydalananlar var, ikinci sınıf faydalanan var, üçüncü, dördüncü, beşinci, altı sınıfa galiba ayırmıştı. Belki o günlerde yapılan bu tespit doğruydu. Bir Bağ-Kurlunun, bir SSK’lının, bir Yeşil Kartlının hizmetleri sağlıktan aldığı hizmetler aynı değildi. Ama, o zamanlar için değerlendirilen ve beşinci altıncı en son sırada Yeşil Kartlıların en son sırada sağlık hizmetlerinden faydalandığı ifade edilmişti. Belki, o zamanlar doğru bir tespitti. Ama, bugün bakıyoruz ki, sağlık hizmetlerinden en iyi faydalananlar Yeşil Kartlılar. Gittiğimizde devlet memurları diyorlar ki, bizden yüzde 20 kesiliyordu, fakat Yeşil Kartlılardan bu dahi alınmıyor. Öyle ki, bazen Yeşil Kartlılardan ilaç istemek durumunda kalıyoruz gibi esprilerde de bulunuyorlar. Bu, bir yılın içerisinde gerçekten Türkiye’de ne kadar güzel bir dönüşüm, sağlık hizmetlerinde ilerlemenin olduğunu göstermektedir. Gerçekten, üç yılın içerisinde Sağlık Bakanımızı ve kendi kadrolarını tebrik ediyoruz. Muhalefetten arkadaşlarımız söylediler. Çok istisnaî sözlerdi söylenen sözler. Her bakana ve her bakanlığa, her bürokrata söylenmeyecek sözlerdi. Bu sözlerden de kendilerinin adına biz de iftihar ettik kendileriyle.

Sayın Bakanım, kasaba sağlık ocaklarında problemler var, sağlık evlerinde hem personel yetersizliği var hem mekân olarak yetersiz olan yerlerimiz var. Köylere gittiğimiz zaman, artık, geçmişte askerde bir iğne vurmasını bilen sıhhi erlik yapıyordu. Artık, askerden bu tip iğneciler gelmiyor. Dolayısıyla da köylerde, kasabalarda eğer sağlık ocaklarında, sağlık evlerinde ebe, hemşire olmazsa kendilerine enjeksiyon yaptıracak hiç kimseyi bulamıyorlar. En büyük şikâyet buralardan geliyor. Köylerdeki sağlık ocaklarının ve sağlık evlerinin biraz takviye edilmesi gerekir diye düşünüyorum.

Ayrıca, mekân itibariyle mesela Nevşehir merkez 6 nolu sağlık ocağında 70 metrekarelik bir lojmanın bodrum katında hizmet ediliyor. Yine, 7 numaralı sağlık ocağı bir bodrum katında 100 metrekarelik bir alanda hizmet ediyor. Sulusaray sağlık ocağı belediye hizmet binasının iki odasında hizmet veriyor. Yine, Çat sağlık ocağı belediyeye ait binada hizmet veriyor. Sağlık müdürlüğünün iki ayrı yerde ayrı ayrı binalarda kirada hizmet vermek durumunda. Tuzköy sağlık ocağı kanserle savaş daire başkanlığının belli bir yazısına rağmen bu ocağın kanserden dolayı kaldırılması gerekirken halen aynı yerde bulunuyor. Acıgöl’de sağlık ocağının yapımı başlatılması gerekiyor. Çünkü ihtiyaç var. Bu yazılar zaten bakanlığınıza intikal etmiş vaziyette.

Yıllardan beri Kozaklı’da harabe vaziyetine dönüşmüş ve dönmek üzere olan hastanenin Nevşehir devlet hastanesine bağlı rehabilitasyon ve fizik ve aynı zamanda termal tedavi merkezi olarak açılması hususundaki çalışmalarınızı biliyorum. Bundan dolayı teşekkür ediyoruz. Bunun ne aşamada olduğunu bildirirseniz memnun olurum.

Bütçenin hayırlı ve uğurlu olmasını ve başarılarınızın devamını dileyerek saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Tandoğdu, buyurun.

İ. SAMİ TANDOĞDU (Ordu) – Sayın Başkan, Sayın Bakanım,  saygıdeğer komisyon üyeleri ve sayın basın, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Komisyona geç geldiğim için de özür diliyorum. Çünkü, biraz evvel arkadaşlarımızın bahsettiği gibi, sağlık hizmetleri dört dörtlük yürüdüğünü, hastanelerde kuyruğun, hastanelerde rehin bırakılmaların olmadığı söylendiği bir sağlık bütçesinin görüşülmesi esnasında ben de hastalarımın, memleketimden gelen hastalarımın bilhassa kanserli hastaların hastanelere yerleştirme, tedavi ettirme gayretleri içerisinde olduğum için komisyonunuza geç geldim.

Sayın Bakanımdan ve yetkililerden 1986 yılında Karadeniz bölgesinde büyük olaylara, büyük felaketlere neden olan Çernobil’e karşı ne gibi tedbirler alındığını öğrenmek ve bilmek istiyorum. Neler yapmak istediklerini bilmek istiyorum. Benim halkım, benim bölgem bu konuda beni çok sıkıştırıyor. Hakikaten de yüreğim parçalanıyor. Bir doktor olarak benim bölgemden gelen günde ortalama 10 hasta geliyorsa bu 10 hastanın 8 tanesi kanserli. Hele son zamanlarda, meslektaşlarım iyi bilirler, primer noktanın dışında ikinci bir primer nokta daha var. Yani, hasta bundan 10 sene, 3 sene evvel mide kanseriydi, şimdi prostat kanseri de çıktı. Meme kanseri, arkasından aynı hastada metastaz değil, yayılma değil, başka yerinde bir kanser daha çıkıyor. Ama, primermiş gibi, birinci noktaymış gibi çıkıyor. Bunun nedenlerinin Çernobil olduğunu iddia ediyorum, bu konuyla ilgili meslek hayatımda çok büyük mücadele vermeme rağmen başarılı olamadık. Parlamentoya girersem bunu başaracağımı halkıma söz verdim kürsülerde ve toplantılarda. Maalesef, burada da başarılı olamadığımı görüyorum. Çünkü, hiçbir tedbirin alınmadığını, hatta geçenlerde basının yer almış olduğu, sözlerimi yazmış olduğu yeni evlenecek olan çiftlere, gençlere Çernobil raporu alınması gerektiğini söylemiştim. Çünkü, bu radyasyon insan vücudundan, topraktan, bitkiden, yiyecekten 40 sene, 30 sene kaldığına göre insan vücudunda olan radyasyonun 30-40 sene çıkmadığını düşünürseniz bunun genine, immünolojik yapısına yerleşmiş olan bu radyasyonun yerinde, kromozomunda da oluşacağına inandığım için, onlardan oluşacak olan çocuklarda da kanserli hücre taşıyacağını biliyoruz. Bu konuyla ilgili, bakanlığın çalışmalar yapmasını ve bu tedbirlerin, nasıl ki, evlenen çiftlere firengili olup olmadığını, ailesel ve ırsi bir hastalığının olup olmadığı soruluyorsa, artık, Karadenizde evlenen çiftlerimize de Çernobil raporunun alınmasını, Çernobil’de meydana gelen radyasyon miktarının ölçülmesi için laboratuvarların kurulması ve bu laboratuvarlardaki tetkiklerin de ücretsiz yapılmasını öneriyorum. Bu konuda, Türk Tabipler Birliği  Hopa’dan başlamıştır bu laboratuvarı kurmaya. Sağlık Bakanlığı da bu çalışmalara iştirak ettiğini duydum, bundan da memnuniyet duydum; ama, ilk önce bunun Ordu, benim bölgeme yapılmasını öneriyorum ve bölgemde evlenecek olan çiftlere Çernobil raporunun almasının gerekli olduğuna inanıyor ve bu tezi savunuyorum.

Sağlık Komisyonu Başkanı Cevdet Hocamın biraz evvel söylemiş olduğu, komisyona geç geldiğim için bu konuşmaya cevap vermek ve konuşmalarım içinde de yer alacak olan nitelikli sözlerdi bunlar, niteliksiz uzman hekimin şef ve şef muavini olarak atanması olayı hakikaten biz doktorların yüreğini yaralamıştır, parçalamıştır. Burada eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, burada tam manasıyla hak ve hukuk yenilmektedir. Bunu savunmak, bunu başka türlü anlatmaya çalışmak çok yanlıştır. Lütfen, buradan başka komisyon yok. Burada doğruları konuşacağız. Doğruları tartışacağız. 11 yere, bir kulak burun boğaza, bir göze şef ve şef muavini gerekli, 10 tane müracaat var, 20 tane müracaat var. Şimdi soruyorum, bunlar arasındaki nitelik farkını, kalite farkını, beceri farkını nasıl göreceksiniz; sınavla. Sınav yapılmadan buraya şef nasıl atanabiliyor? Evet, o şef olana kadar, doçent olana kadar, profesör olana kadar birtakım safhalardan, birtakım şeylerden geçmiştir. Ama, eğer oradaki sınav yapıldı sözlerine benim inanmam mümkün değil. Çünkü, trafik hastanesinin lağvedilmesi, kapatılması olayından sonra oluşan Atatürk Hastanesindeki kadrolaşma da gözümüzün önündedir. Belirli bir örnektir, en güzel örnektir. Halen oradan şef görünüp de başka bakanlıkta görev yapan müsteşar ve müsteşar yardımcısı durumunda olan arkadaşlarımız görevlerini devam ettiriyor. Bunu da anlamak mümkün değil. Konuya detayıyla girmek istemiyorum. Sağlık Bakanlığının bu konuda açık ve net bir şekilde cevap vermesini istiyorum.

Artı, şurada bir Numune Hastanesi var. Anadolu’nun bütün ihtiyaçlarına cevap veren ufak tefek bir hastane. Belki, hijyenik şartları diğer hastaneler gibi lüks değildir; ama, hakikaten çok büyük bir hizmet veren bir hastanedir senelerden beri. Burada, bir ortopediye gidiyorsunuz, eskiden, 3-5 sene evvel 2 tane ortopedi olmuş 4 tane, KBB olmuş 5 tane, dahiliye olmuş 7 tane. Hep şef, şef yardımcıları… Hastaya bakıyorum kaçıncı servistesiniz; işte, benim hasta 4. ortopedi. Oğlum, ne zaman kuruldu 4. ortopedi. Bir sene içerisinde 4. ortopedi oluşmuş. Dahiliye gidiyorsun hasta takip edeceksin, bizde yok bu hasta. Nerede; 5. dahiliyede. Ne zaman 5 olmuş, niye 5 oluyor, niye bu hastanelerde bu klinik sayılarını artırmanın eğer hastaya bir fayda sağlayacağına, yetişecek olan asistanlara bir fayda sağlayacağını bilsem başımın üstünde yeri var. Hiç öyle bir şey yok. Sadece, oraya istediği insanların şef olarak gelmesi bizi üzüyor. Herhangi bir yayını yok; ama, şef gelmiş. Ne olmuş, göz olmuş 3 tane. Niye; falancanın yakını. Olmaz, böyle bir sağlık hizmeti olmaz.

Ha, Sağlık Bakanlığının artıları yok mu; var. Artılarından dolayı kendilerini zaten tebrik ettim. Bilhassa mecburi hizmeti kaldırdığı zamanki tebriğim ve öpüşüm harikaydı. Arkadaşlarım dediler ki, niye o kadar takdir ettin? Dedim ki, ben bundan çok sıkıntı çektim. Arkasından, bir sene sonra aynı Sağlık Bakanım aynı kürsüde mecburi hizmeti tekrar getirdi. Bunu anlamak mümkün değil. O zaman ben şimdi burada Sağlık Bakanına ne diyeyim, öpücüğümü ve tebriğimi geri ver.

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Sayın Bakanım, lütfen şunu bir öpün.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) -  Şu konuşması bir bitsin…

İ. SAMİ TANDOĞDU (Ordu) – Ben öpücüğümü geri isterim.

BAŞKAN – Sayın Tandoğdu, toparlar mısınız…

İ. SAMİ TANDOĞDU (Ordu) – Toparlıyorum Sayın Başkan.

Şimdi, Sağlık Bakanımın aynı şekilde aile hekimliği konusunda da hassasiyetle çalıştığını biliyoruz ve bundan on gün evvel de ben Düzce’de gittim, aile hekimliğini inceledim, Sağlık Komisyonu üyesi olmama rağmen kendi imkânlarımla. Parti Grubumun bana verdiği bir görev olmaksızın…

 (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

İ. SAMİ TANDOĞDU (Ordu) – Sayın Başkan, bu söylediğim şeyler tam Türkiye gerçekleri, Sağlık Bakanlığı gerçekleri. Onun için, lütfen, konuşmama izin verin. Ben sizden bunu hassaten istirham ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Tandoğdu, bundan sonra bir bakanlık bütçesi daha görüşeceğiz. Herhalde siz konuşma yaptıktan sonra gideceksiniz.

İ. SAMİ TANDOĞDU (Ordu) – Olabilir.

Şimdi, ben oraya gittiğimde bir sene evvel pilot bölge olarak seçilen Düzce’de bundan 1-1,5 ay evveline kadar herhangi bir faaliyet olmamış. Şimdi, yavaş yavaş rayına oturuyor. Peki, çocuklar, aile hekimliği ile sosyalizasyon bölgesindeki doktorluğun farkı nedir dediğimde pek farkı olmadığını, sadece maaşların… Çalışma şekillerinin aynı olduğunu, aynı çalışmayı yaptıklarını, maaşlarının ve bilgisayar sisteminin olmasının avantajlarını söylediler. Maaşlarımız arttı… Bir de bilgisayar sisteminin olmasının avantajlarını kullanıyor. Yoksa, sistem olarak, çalışma olarak farklı bir şey yok dediler. Bunu da gördüğüm zaman dedim ki, Sağlık Bakanı neden bu konuyla ilgili hassasiyetle aile hekimliği, aile hekimliği…  Ha, bu bir politik bir gelişme sağlık hizmetleriyle orantılı olursa başımın üstünde; ama, yalnız politik bir gelişme olarak değerlendirilirse, popülist politika yapılacaksa yanlış bir şey olduğunu ortaya koymaya çalışıyorum. Zira, aile hekimliğinin oluşumunda diğer ülkelerde aile hekimliği uygulanan ülkelerden İstanbul’daki toplantımızda da söyledim. 3 milyon nüfuslu ülkelerde aile hekimliği gayet başarılı olabilir. Almanya’da, İngiltere’de hâlâ problemleri var aile hekimliğinin; ama, Türkiye 70 milyon nüfuslu bir ülke. 70 milyon nüfuslu bir ülkede aile hekimliğinin böyle kaşla gözün arasında yerleşmesi hemen hemen 200-300 bin…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Tandoğdu, lütfen son cümlelerinizi alalım.

İ. SAMİ TANDOĞDU (Ordu) – Bağlıyorum…

Şimdi, biraz evvel de arkadaşlarımız, daha evvelki konuşmacılar da değindiler. Sağlık ocaklarındaki ve sağlık evlerindeki biraz takviye edilmelidir. Yahu kardeşim, sağlık ocağında, sağlık evinde hemşire yok, doktor yok, ebe yok, neyin takviyesini yapacağız Allah’ınızı severseniz, Akkuş İlçemde benim 6 tane belde var 1 tane doktor yok. İlçede 1 tane uzman hekim yok. Sağlık müdürlüğüne soruyorum, sağlık müdürlüğünden cevap geliyor, sayın vekilim, orada doktor ahmet var, maaşını oradan alıyor; ama, doktor ahmet Ünye’de, doktor ahmet Fatsa’da görev yapıyor. Oraya haftada bir veya iki haftada bir gidiliyor. Allah’ınızı severseniz arkadaşlar, sağlık hizmetinin bu şekilde yürümesinin mümkün olmadığını bilmenizi istiyorum. 35 yıllık doktorum ve ben bu bölgelerde hizmet vermiş insanım.

Hele Karadenizdeki Çernobil olayı, doktorların yokluğu, enjeksiyonu yapacak bir sağlık memurunun olamaması… Ha, var olan yerler de vardır. Eğer bunu söylersem Cenabı Allah çarpar bizi, bunu inkâr etmek mümkün değil; ama, bunu güzel bir sisteme oturtmak zorundasınız Sayın Bakanım. Bu sistem… Bakın, siz full-time yasasını da çıkartacak kadar güzel şeyler hazırlarsınız doktorlara. Bunda doğrusunuz, performansları iyi aldığı maaşlarla; ama, hâlâ bıçak parası alınıyor, hâlâ biraz evvel arkadaşlarımın değindiği yeşil kartlılarda ve Bağ-Kur karneleri eczanelerde toplanıyor, akşam reçeteleri yazılıyor, reçeteler kabarıklaşıyor, eczacılar köşeyi dönüyor, gözlükçüler köşeyi dönüyor. Bunun en güzel örneği Ordu’nun Fatsa İlçesinde; müfettişleriniz orada tahkikat yapmaktadır. İsterseniz bir araştırın. 11 trilyon lira gözlük parası… Arkadaşlar, lütfen… Eğer biz burada oturuyorsak, eğer bu milletin vekilliğini yapıyorsak bu vekilliğin doğruları konuşarak, iyileri de konuşarak, takdir ederek yapmalıyız.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Fatsa’da mı 11 trilyon lira?..

İ. SAMİ TANDOĞDU (Ordu) – Fatsa’da…

Gözlük olayı, eczacı olayı Samsun’da da, her yerde de var. Bunu da araştırın siz, gidin, sorun, doğruları öğrenin, ondan sonra bu memlekette, burada, Genel Kurulda veyahut da bakanımıza yardımcı olalım, bu sorunları beraber çözelim, ona da bu ulaşmamış olabilir. Ama, karne toplanması… Buradaki ilaç farklılıklarının, fiyat farklılıklarının artmasının altında yatan gerçek bu. Biraz evvelki arkadaşımın söylediği söz doğru. Yüzde 20 memurlardan, Bağ-Kurlulardan kesiliyor, yeşil kartlılardan kesilmiyor; ama, o insanlardan o karneler toplanıyor, istediği şekilde reçete yazdırılıyor, dolduruluyor, kişiler, kurumlar ve taraflar –bunun tabiî siyasî tarafla alakası yok, ahlaklı, ahlaksız onun tartışmasını yapacak değilim- zengin ediliyor. Bunların bir an evvel önlenmesi lazım. Bununla ilgili bakanlığın çok hassas davranması lazım. Yine dükkandan geçmeden, Anadolu’da, Samsun’da, Ordu’da, Fatsa’da, yani, muayenehaneden geçmeden hasta yatmıyor. Ama, muayenehanesi kapanan doktorlar var ağırlıkta. Ondan dolayı da sizi tebrik ediyorum, teşekkür ediyorum, onun için de sizi öpüyorum. Bunu onun sağlamış olduğu bu performansla olduğunu biliyorum; ama, öpücüğümü geri istettirmesin bana.

Şimdi, o nedenle, bölgedeki iyi ve kötü şeyleri konuşarak, biraz evvelki rakamlara iştirak etmemek mümkün değil, itirazlarım da ağırlıkta tabiî; ama, lütfen, genel olarak değerlendirelim, bilhassa muayenehanede dönen olayları, doktorların… Bir kere doktorları da suçlamak çok yanlış, vatandaşları da suçluyorum ben. Çünkü, vatandaş alışmış doktora para vermeye, illegal para vermeye,  cebine para sokuşturmaya. Benim hastama iyi bakacağına inanıyor. Eğer para vermezse hastasına bakılamayacağı imajı, bu bizimle alakalı değil, 25,30,40 yıl  evveline dayanan bir şey; bunu kaldırmak da doktorun ahlakî yapısına bağlı bu. Bunu sisteme, yani, Sağlık Bakanlığının araştırması, çalışması, doktorun da ahlaklı olması, ama, ahlaksızıyla da siz mücadele etmek zorundasınız.

Başkanım, hemen bağlıyorum.

BAŞKAN – Sayın Tandoğdu, lütfen… Sürenizin 3 katını kullandınız, mikrofon kapanmak üzere, bir daha açmayacağım, bilginiz olsun.

İ. SAMİ TANDOĞDU (Ordu) – Hemen bağlıyorum.

Bir de çok önemli bir konu. Benim bölgemde de ağırlıklı olan, her tarafta da aynıdır, bütün 81 vilayetteki il ve ilçelerde olan bir şey. Ambulansı kullanmak ve ambulans şoförü problemi ayyuka çıkmıştır.

Arkadaşlar, ambulansların kaskoları yok.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Tandoğdu, normal sürenizin 3 katını kullandınız. Lütfen…

İ. SAMİ TANDOĞDU (Ordu) – Bu çok elzem bir konu Sayın Başkan.

Bütün bakanlığa bağlı ambulansların kaskoları yok. Kaskosu ve şoförü yok. Bu sefer acil bir vaka geliyor, Akkuş’tan, Aybastı’dan, Mesudiye’den geliyor. Ambulans var, şoförü yok. Bakanlığın bünyesindeki herhangi bir şoför araba kullanmasını bilen birisi ambulansa biniyor, hastayı Fatsa’ya getiriyor; ama, araba yolda kaza geçiriyor. Bundan on gün evvel yaşadığım bir olay. Baktım ki, personel para topluyor aralarında doktoruyla, hemşiresiyle, sağlık memuruyla. Yahu doktor bey siz de yardım eder misiniz… Nedir yavrum dedim,  böyle böyle… Ben de çıkarttım verdim. Nedir; araba tamirat parası. Peki sizin şoförünüz yok mu; ambulans kadrosu yok, olmayınca şoför yok. Yahu oğlum nasıl olur? Peki, ambulansın yenisi var. Kaskosu yok mu; kaskosu da yok.

Bu konunun bir an evvel çözülmesinde Sayın Bakandan rica ediyorum, istirham ediyorum. Zamanımı da çok aştığım için hepinizden özür diliyorum, dinleme sabrınızdan dolayı teşekkür ediyorum. Sağ olun, var olun.

BAŞKAN – Sayın Tandoğdu’ya teşekkür ediyorum.

10 dakikalık soru sorma süresi tanıyorum.

Buyurun.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

6 sorum olacak Sayın Bakana. Birincisi şu: Verem hastalarının sayısında son yıllarda artış olduğu söyleniyor. Acaba bu verem hastalarının ailenin ekonomik profili çıkarılmış mı? Bu konuda bilgi verebilir misiniz?

İkinci sorum: Az gelişmiş yörelere doktor göndermek için doktorlar için yer değiştirme yönetmeliğini çıkarmayı düşünüyor musunuz?

Klinik şefi soruldu.

Sponsor uygulaması var. İlaç firmaları çoğu kez hekimleri çok iyi koşullarda yurt dışına götürüyorlar. Yurt içinde kongreler, toplantılar, beş yıldızlı, yedi yıldızlı otellerde yapılıyor. Ondan sonra da biz hekime diyoruz ki, şu ilacı yazma, bu ilacı yazma. Bu sponsor uygulamasını durdurmayı -en azından ahlaken, son derece sakıncalı- düşünüyor musunuz?

İlaç propogandistleri doktorlara açıkça belli ilaçları yazılmasını enjekte ettiğini biliyoruz, şu ilacı yazın diyorlar ve gerçekten de belli bir propogandist bir hastaneye gittiği zaman o ilacın kullanımının, yazımının daha fazla olduğunu görüyorsunuz. İki sorum var bu bağlamda: İlaç propogandistlerinin ilaç maliyeti içindeki yeri nedir? İki, bu uygulamayı durdurmak istiyor musunuz? Durdurma yönünde bir çabanız var mı?

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – İlaç giderlerindeki personel giderleri mi?

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Propogandistlerin ayrıca giderleri var; çünkü, hem personel giderleri, ayrıca bunların ücretsiz dağıttıkları ilaçlar var. Dolayısıyla, onların faturasını bizler ödüyoruz.

Son bir soru…

Hudut ve Sahiller Genel Müdürlüğünün bir kitapçığı var önümüzde. Orada gemide fare kontrolü diye bir bölüm var. Diyor ki, gıda işlekleri, lokanta, mutfak, kuru vs. yerde fare kontrolü yapılır diyor; ama, orada şöyle diyor. Yük ambarları incelenerek fare ölüsü, fare pisliği, fare kokusu, fare izleri olup olmadığına bakılır diyor.  Şimdi, fare ölüsü tamam, fare pisliği tamam, fare izleri tamam; ama, bu fare kokusu nasıl saptanıyor; yani, bu konuda deneyimli yetişmiş uzmanlar mı var, yoksa fare kokusunu belirleyen mekanik bir aygıt mı var?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

Buyurun Sayın Aydoğan.

HALİL AYDOĞAN (Afyonkarahisar) – Sayın Başkan, Sayın Bakanım; saygılar sunuyorum.

Afyonkarahisar’ın Dazkırı ve Evciler İlçesinde devlet hastanesi inşaatları sürüyor. Benim aldığım bilgilere göre Dazkırı’daki hastane binası yüzde 75 oranında, Evciler’deki hastane de yüzde 80 oranında bitirilmiş. 2006 yılında bu hastaneleri tamamlayıp hizmete açmayı düşünüyor muyuz?

Teşekkür eder, saygılar sunar, bütçenizin hayırlı olmasını diliyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Koçyiğit, buyurun.

MUHSİN KOÇYİĞİT (Diyarbakır) – Teşekkürler Sayın Başkanım.

Ben 3 tane soru  soracağım Sayın Bakanıma.

Bir; Türkiye’de ruhban okulu tartışmaları yapılırken ülkemizin 5 büyük verem hastanesinden birisi olan Heybeliada Sanatoryumunun kapatılması gündemdedir. Toplam 3 000 hastası olan bu hastanemiz kapatılacak mıdır? Bu konudaki düşünceniz?

Bunun devamı olarak, tüberküloz tanı ve tedavisinde görev alanların basil filtrasyonu sağlayan maske takması gerekirken tasarruf tedbirleri gerekçesiyle alınmaması doğru mudur? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

İki; bakanlığınız ihtisas hastanelerinden biri olan ve tüm Türkiye’ye hizmet veren Ankara Demetevler Onkoloji Hastanesinde poliklinik hizmetlerinin kanser hastaları dışında diğer hastalara da açılması, özellikle tedavi için uzak illerden gelen ve zamana karşı mücadele veren kanser hastalarını çok mağdur etmektedir. Bu konuda kalp ve kanser hastaneleri gibi ihtisas hastaneleri sadece bu hastalıkların teşhis ve tedavisinde kullanmayı düşünüyor musunuz?

Üç; Dünya Bankası kredisiyle finanse edilerek yapımı bitirilen ve çağdaş ölçütlerde donanımı yapılan 23 adet sağlık ocağı neden hizmete açılmamıştır? Ne zaman açmayı düşünüyorsunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Koçyiğit, teşekkür ediyorum.

Sayın Büyükkaya, buyurun.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Bakanım; üç tane sorum var.

Birincisi, yeşil kartta büyük suiistimaller olduğu kamuoyunda tartışılmaktadır ve bizim de gerek hastanelere gerekse eczanelere yaptığımız ziyaretlerde maalesef haksız yere ki, bunu ben daha önceki konuşmalarımda da söyledim. Bu bir hırsızlıktır; çünkü, haksız yere yeşil kart sahibi olmak ve bu yolla hem tedavi hem ilaç almak gerçekten bir soygundur, hırsızlıktır hakkı olmayanların. Bu konuda acaba haksız yere alımlar konusunda bir bilginiz var mı? Bunun miktarı ne kadardır?

İkincisi; doktor hatalarından son beş yılda kaç hasta öldü veya sakat kaldı? Bunlar için ne gibi cezai işlemler yapılmıştır? Bu konuda bilgi vermenizi rica ediyorum.

Bir de son olarak; hastane binası yapımı yerine bina kiralama yoluyla hastane açmayı düşünüyor musunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Büyükkaya.

Sayın Tütüncü, buyurun.

ENİS TÜTÜNCÜ (Tekirdağ) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Döner sermaye uygulamalarındaki ihaleler acaba mercek altına alınmakta mıdır? Eğer alınmamışsa nasıl bir programla bu ihalelerin mercek altına alınması ve kontrol edilmesi düşünülmektedir.

Bir de, döner sermaye uygulamasından sonra, örneğin, doktorla hemşire arasında 8-10 kat bir gelir farkının ortaya çıktığı söyleniyor. Bunun da ötesinde bu uygulamadan sonra sağlık ocaklarındaki personelin çalışma şevki, gücü, isteği azalıyor ve sağlık ocaklarından bir personel boşalması olduğu ifade ediliyor. Acaba, böyle bir durum söz konusu mudur? Sağlık ocaklarındaki bu personel kanamasının önüne geçilmesi için acaba nasıl bir önlem düşünülebilir?

İki sorum daha var. Bir tanesi, Çorlu Devlet Hastanesi inşaatıyla ilgili. Bu hastane SSK adına yatırım programında bulunmaktayken Sağlık Bakanlığına devredilmiştir bilindiği gibi ve 250 yataklı hastanenin bir kısmı halk tarafından, Çorlu Eğitim ve Sağlık Vakfı tarafından vatandaşların katkılarıyla yapılmıştır. Hastanenin 2005 yılı yatırım programında 1,5 milyon YTL ödeneği var. Bunun ne zaman ihalesinin yapılarak tamamlanacağı düşünülmektedir. Çorlu giderek Trakya’nın  büyük bir metropolü haline gelmektedir ve sağlık hizmetlerine duyulan gereksinim hızla artmaktadır. Bu konuda bir açıklama rica edeceğim.

Son konu, Marmara Ereğlisi özellikle yaz aylarında büyük bir nüfus yoğunluğuna sahip olmaktadır ve mevcut sağlık ocakları bu nüfus yoğunluğunun sağlık gereksinimlerini karşılamamaktadır ve bu nedenle orada 50 yataklı bir hastanenin kurulması her geçen gün önem arz etmektedir. Bu konuda acaba bir imkân bulunabilir mi? Marmara Ereğlisinde 50 yataklı bir devlet hastanesi projesi acaba yatırım programına alınabilir mi?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Tütüncü’ye teşekkür ederim.

Buyurun.

OSMAN NURİ FİLİZ (Denizli) – Sayın Bakanım, Çardak ve Serinhisar Devlet Hastanelerinin önemli bir kısmı tamamlandı. İkisinin 2 trilyon gibi bir ödeneğe ihtiyacı var. Bu ödeneğin 2006 yılında konulup konulamayacağı?..

İkinci sorum; Denizli’ye bir bölge hastanesinin yapılıp yapılamayacağı.

Üçüncü sorum; Denizli ilçe merkezlerindeki sağlık ocaklarındaki 24 saat nöbet esasının tekrar konulup konulamayacağı; çünkü, bu konuda sıkıntı var.

Arz ederim.

BAŞKAN – Son söz Sayın Kinay.

HASAN FEHMİ KİNAY (Kütahya) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Bakanım, öncelikle 2006 yılı bütçenizin hayırlı olmasını temenni ediyorum. Ben, eczacılık ürünleri dışticaretiyle ilgili bir değer aktararak bu konuda bakanlığınızın yürütmüş olduğu çalışmalara ilişkin bilgi edinmek istiyorum.

Eczacılık ürünleri ihracatımız 2004 yılı itibariyle 179 milyon dolardan 2005 yılında 210 milyon dolara çıkmış, ithalatımız ise 2 milyar dolardan 2 133 milyon dolara yükselmiş. Çok ciddî bir dışticaret açığı verdiğimiz bir alan. Bu noktada acaba yurt içinde bu alana sağlık sektörüne yatırım yapmakta olan girişimcilerimizin ayrıca başka bir teşvik sistemiyle desteklenmesi mi gerekiyor, bu yönde bakanlığımız tarafından yürütülmekte olan politikalar nedir? Bu noktada bilgi edinme ihtiyacıyla bu soruyu yöneltmiş oldum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Kinay.

Sayın Bakanım, 10 dakikalık bir süre yeterli mi acaba?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) -   Ne kadar takdir ederseniz…

BAŞKAN – 20 dakikalık bir süre verelim; çünkü, bir bakanlık bütçesi daha görüşeceğiz.

Buyurun, söz sizin.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) -  Sayın Başkanım, 36 sayfa not tutmuşum ben, bir o kadar da bu notlara hazırladığımız cevaplar var. Bu demektir ki, değerli arkadaşlarımın çok değerli katkılarına burada yeterince cevap veremeyeceğiz; ama, verebildiğimiz kadarını burada verip kalanlarını da inşallah yazılı olarak kendilerine arz edeceğim.

Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki, daha önce de bunu hemen her görüşmemizde belirttim. Değerli komisyon bizim için çok önemli katkılar  sağlıyor. Biraz da ben buraya oturunca hep yıllarca hocalık yaptık; ama, ister istemez insan biraz öğrenci psikolojisine de düşüyor; yani, sonuçta sizi, işte, iktidardan ve Anamuhalefet Partisinden milletvekilleri sıygaya çekiyorlar. Bu, hakikaten bizim açımızdan da çok öğretici oluyor.

MUHSİN KOÇYİĞİT (Diyarbakır) – Muhalefet…

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) -  Evet, muhalefet. Doğru, özür diliyorum.

Ben isim isim devam etmeye çalışacağım. Mümkün olduğu kadar da tekrardan kaçınmaya gayret edeceğim; ama, belki birazcık tekrarlar da olabilecek.

Sayın Kılıçdaroğlu’na ben de teşekkür ediyorum konuşmasına teşekkürle başlamıştı. Burada performans yönetimimizin ileride bütçeye yük getireceğini düşünmüyoruz; çünkü, bunu detaylı olarak analiz ettiğimizde görüyoruz ki, performans yönetim aslında kendi kendini finanse eden bir yönetimdir. Biz dışarıdan daha fazla para olarak performans yönetimini sağlamadık. Bu yönetim sunumumda da ifade etmeye çalıştığım gibi hastanelerin bir tek cümleyle daha verimli çalışmasını sağlıyor, hem insan kaynakları açısından hem masraflar açısından hem girdiler açısından. Kendi içinden kendini besleyen bir sistem olduğu için de sağlık personeli ve hekimler kendi hastanelerine daha çok sahip çıkıyorlar.

Bütçe talimatı fiyatlarını düşürdük. Daha önceki fiyatlar mı yanlıştı?.. Evet, daha önceki fiyatlar yanlıştı. Çok yanlış fiyat vardı. Maliye bürokrasisinin bundan sonra fiyatların standardizasyonu konusunda iknası lazım. Doğrudur. Bu hususta birlikte çok değerli çalışmalar yapıyoruz.

Hastanelerde yönetim anlayışının tıbbi direktörlük ve hastane müdürlüğü şeklinde değiştirilmesi konusundaki fikirlerinize tamamen katılıyorum. Bu hususta hastanelerimizin yeni işletmelere dönüştürülmesi çalışmalarına bunu da koymuş durumdayız.

Hastane ziyaretçi süreciyle standartlar başlatmak yönündeki tavsiyenizi çok kıymetli buldum. Bunu arkadaşlarımla çalışacağız.

Rehin kalma bitmedi dediniz. Rehin kalmalar sistematik anlamda tamamen bitti Sayın Kılıçdaroğlu. Mutlaka bazı vakalar yaşanıyor, yaşanacaktır; ama, biz buna karşı ciddî bir mücadele içerisindeyiz. Bu sistematik bir olaydı. Hekim olarak görev yapan arkadaşlarım bunu çok iyi bilirler. Şimdi, böyle sistematik bir rehin alma kesinlikle yok. Münferit vakaların üzerine de biz idarî yönden çok ciddî ölçüde gidiyoruz.

Muhasebe sistemi bir tekdüzen muhasebe sistemi daha önce yok muydu. Evet, daha önce bir tekdüzen bir muhasebe sistemi vardı. Yalnız, biz bu sistemi bir anlamda geliştirdik ve merkezden de kontrol edilebilir hale getirdik. Şöyle ki: Artık, bütün döner sermaye saymanlıkları aynı hesap planını kullanıyorlar ve biz haftalık olarak, hatta dilersek günlük olarak onların hesaplarını görebiliyoruz. Oysa, daha önce geldiğimizde yıllık bilançoyu bile çıkaramıyorduk. Şu anda on-line olarak bunları takip edebiliyoruz. Sonuçta yine kullanılan tekdüzen muhasebe sistemidir; ancak, çok daha gelişmiş bir şekliyle.

Hastaneler acaba şehir merkezlerinin dışına taşınabilir mi?.. Bununla ilgili ciddî çalışmalarımız var. Ankara’da da Etlik semtinde 1 milyon metrekarelik bir araziyi şu anda çalışıyoruz. Oraya inşallah nasip olur, Avrupa’nın en mükemmel sağlık şehrini yapmak üzere bir proje geliştirmeye gayret ediyoruz.

Bu gözlükle alakalı olarak göz hekimleri dışında gözlük reçetesi verilebilir mi?.. Bunun için optometrist yetiştirmek lazım. Haklısınız. Şu anda Türkiye’de optisyen var; ama, optometrist yok. Göz hekimleri de buna karşı çıkıyorlar; ama, sayılarındaki yetersizlik dikkate alınırsa bunu hakikaten dikkatle değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum.

Doğum kontrolüyle ilgili sunumunuzda ifade yok dediniz. Aslında, var, ama, doğum kontrolü lafını artık kullanmıyoruz, üreme sağlığı çalışmaları adı altında bunları değerlendirmek lazım. Çalışmalarımızı geçmiş yıllara oranla daha da kuvvetlendirerek devam ediyoruz ve bu ölçüde özellikle bir örnek vermek isterim. Silahlı Kuvvetlerimizdeki bütün gençlerimize silah altındayken üreme sağlığı, aile planlaması dersleri veriyoruz. Bunun için çok ciddî bir program geliştirdik ve bundan çok ciddî mesafe de alıyoruz.

Şimdi, daha sonra bunu tekrar etmemeye çalışacağım. Türkiye’de anne ölüm oranları yüksek. 5 yaş altı ölüm hızı, bebek ölüm hızları yüksek. Ama, takdir edersiniz ki, bütün bunlar zaten sizin bana verdiğiniz rakamlar hep 2003 rakamları, hatta, 2002 rakamları var; yani, şu anda 2005 rakamlarıyla bile konuşamıyoruz. Takdir edersiniz ki, bunlar, başlatılmış olan politikaların en azından on yıllar boyunca düzenli bir şekilde devam ettirilmesine bağlıdır. Biz, şöyle bir şey yapıyoruz. 2010 yılı için bebek ölümlerinin binde 20’nin altına düşürülmesi planlanmıştı, biz bunu 2008 yılı olarak 2 yıl öne çektik. Bunu başarmak da çok zor, biliyoruz; ama, inşallah başarmaya çalışacağız.

Sayın Özcan, özellikle poliklinik oda sayılarımızdaki artışa vurgu yaptı. Bunun için çok teşekkür ediyorum, bu çok önemliydi. Şereflikoçhisar ve Ankara’daki hekim sıkıntısı açısından… Aslında, oralarda şu anda epeyce hekimimiz var; ama, hâlâ yeterli değil demek ki. Bunları takip edeceğiz, inşallah gerekenleri yapacağız. Gölbaşı Hastanemizi de 2006’nın en geç şubat ayı içerisinde hizmete sokuyoruz.

Sayın Sözen, aile hekimliği… Daha önce kuş gribinden bahsettiler, şu anda kendileri  burada yok. Biz, kuş gribinin kuluçka döneminin bitmesinden bahsederken değerli arkadaşlarım, o ilgili hastalığın çıktığı bölgede kanatlılarla temas halinde olan vatandaşlarımız açısından bunu ifade etmiştik; çünkü, onlara ilaç veriyorduk ve onları yakinen takip ediyorduk. Kuşkusuz ki, kuş gribi bütün dünya için olduğu gibi Türkiye için de potansiyel bir risktir. Özellikle virüsün insandan insana bulaşabilecek bir karakter kazanması riski bugün bütün dünya için geçerli, Türkiye için de geçerli; ama, Türkiye7de kuş gribinin belli bir bölgede ortaya çıkması sırasında hakikaten çok değerli çalışmalar yapılmıştır; hem Tarım Bakanlığımızca hem benim bakanlığımca ve bu, Dünya Sağlık Örgütü yetkililerince de çok açık bir biçimde, ayrıca Avrupa Birliğinden yetkililer tarafından da açık bir biçimde buradaki başarı vurgulanmış, dikkatler bu konuya çekilmiştir.

Bu anlamda, bir ulusal pandemi planı hazırladık. Dünya Sağlık Örgütünün önerdiği biçimde bu pandemi planını Avrupa’da en önce hazırlayan ülkelerden biriyiz. 50’e yakın bilim adamımızla bu plan hazırlanmıştır ve bu aksiyon planlarını da şu anda hazırlıyoruz. Tabiî, virüsün insandan insana bulaşır bir hale gelmemesi için de bütün insanlık bu hususta bir gayret içindedir; ama, yarın böyle bir şey olursa buna hazırlıklı olmak zorundayız.

Yine, Sayın Sözen, Düzce’nin en küçük il olduğunu ifade etti, aile hekimliği uygulamaları için. Düzce’nin en küçük il olmadığı bilinmektedir. Acaba, aile hekimi sayısı yetecek midir?

Değerli arkadaşlarım, biz, model olarak, aile hekimliğini, pratisyen hekimlerimizin aldıkları uyum eğitimleriyle birlikte yürüteceğiz; öyle de yapmak zorundayız. Türkiye’de yıllardır altı yılını bitirmiş hekimler pratisyenlik yapıyorlar. Oysa, Avrupa’nın hemen hemen hiçbir ülkesinde bu kalmadı. Biz, şimdi, bu hekimlerimize, altı yılın üstüne bir de dört yıl gelin de sizi eğiteceğiz, üç yıl eğiteceğiz, sonra sahaya çıkacaksınız desek, zaten hekim yetersizliği olan ülkede iyice sıkıntıya gireriz. Onun için, aile hekimliği yapacak değerli pratisyen arkadaşlarımız hizmetiçi eğitimden geçecekler, süreç içerisinde de, önümüzdeki yıllarda, daha önce ifade ettiğim gibi, hekim sayısını ve aile hekimliğini artırmak durumdayız.

Sayan Ahmet İnal, Batman Devlet Hastanesinin ne zaman bitirileceğinden bahsetmişti. Batman Devlet Hastanemizi 2007’de bitirmeyi planlamışken, eğer ihale sürecinde bir sıkıntı yaşamazsak, 2006’da bitirmeyi planlıyoruz, tamamlamayı planlıyoruz. Belki 2007’nin ilk aylarına bu inşaatın bitirilmesi sarkabilecektir. Kozluk’la alakalı olarak da, biz, 2006 programına, Devlet Planlama Teşkilatına teklifte bulunuyoruz.

Yine, Sayın Sözen ve diğer bazı arkadaşlarımız “ilaçlarda siz indirim yaptınız; peki, daha önceki yıllarda yapılan neydi; yani, bunun hesabını sormak gerekmez mi” dediler. Aslında, hukukî olarak hesap sorulabilecek çok fazla bir şey yok; çünkü, bir ticarî model ortaya konulmuş. Bu ticarî model sonucunda da ülkeye ilaçlar bir şekilde girmiş ve satılmış; ama, vatandaşımız, halkımız, bunun hesabını aslında siyasî anlamda mükemmel bir biçimde sormuştur, faturayı da kesmiştir bizden önceki dönemlere. Eğer ülkeyi iyi yönetemezseniz, onun faturası, demokrasilerde halk tarafından kesilir. Nitekim, böyle olmuştur. Biz, bir yılda, mutlak anlamda, bazı arkadaşlarım onu söylediler, bir seneye mahsus falan; hayır, yirmi yıl boyunca, ortalama yılda 1 milyar dolar kayıp varsa eğer, yirmi yılda toplamı 20 milyar dolar yapar. Belki başlangıçta ilaç tüketimi Türkiye’de biraz az olduğu için, bundan daha az olabilir; ama, şu anda, bu hususta hakikaten ciddî bir ilerleme kaydetmiş durumdayız.

Bu arada, Sayın İnal sigarayla ilgili olarak çok önemli hususlara dikkat çektiler, başka arkadaşlarım da bu hususta dikkat çekici konuşmalar yaptılar. Öyle zannediyorum ki, bu hafta içerisinde Sağlık Komisyonumuzda, Sağlık Komisyon Başkanımız ve bazı milletvekili arkadaşlarımızın, Cumhuriyet Halk Partisinden de yine milletvekili arkadaşlarımızın bir yasa teklifi gelecek. Biz, bunu, arkadaşlarımızla birlikte de çalıştık, Bakanlık bürokrasisi olarak arkadaşlarımız da çalıştılar. Sigarayla ilgili, sigara tüketimi, kullanımıyla ilgili çok daha kısıtlayıcı hükümler geliyor. Bildiğiniz gibi, Türkiye olarak, benim dönemimde Tütün Kontrol Sözleşmesine imza koyduk, bu hususta çok ciddî yasal tedbirler getiriyoruz. Aslında, Türkiye’deki yasal tedbirler çok yetersiz de değil; ama, şunu kabul etmek lazım ki, sigara tüketimini azaltmanın en iyi yolunun, bütün dünyada, özellikle genç nüfusta, sigara fiyatlarını artırmak olduğu bugün kabul edilmiş bir bilimsel gerçek. Bu hususta da Maliye Bakanımız güzel işler yapıyor; ben, huzurunuzda ona da teşekkür ediyorum. Bu, birçok yerde yazılı, birçok bilimsel metinde yazılı. Başka türlü caydırıcı olamıyorsunuz, ne kadar çalışma yaparsanız yapın. Bu sebeple, bütün Batılı ülkelerde sigara fiyatları yüksek ve fiyatlar yükseltilmeye de devam ediliyor; yani, bu işle ilgili uzmanlık kaynaklarına başvuran arkadaşlarım bu gerçeği göreceklerdir.

Değerli arkadaşlarım “okul sütü programlarına -Sayın Ergin sanıyorum burada yoklar- niçin son verdiniz, AK Parti döneminde son verildi” dedi. Okul sütü programlarına 1997’li yıllarda son verilmiştir; yani, bizim dönemimizde falan olmuş bir iş değil. Yalnız, Tarım Bakanlığımız son birkaç aydır Millî Eğitim Bakanlığımızla bu hususta görüşüyorlar;  biz de görüşmelere katkı veriyoruz. Bu hususta bir şekilde okullarda bir süt programı başlanmasına dair Tarım Bakanlığımızın bir planlaması mevcut.

Fenilketonüri ilgili olarak Sayın Ergin bazı sorular sormuştu. Şu anda, yine bizim dönemimizde, fenilketünürili çocuklara ilgili mamaları bütçe talimatıyla ve SSK’mız tarafından da yeşilkartlılar dahil olmak üzere verilmeye başlanmıştır. Daha önceki dönemlerde bu yavrularımızın mamalarını almalarında sıkıntılar yaşanmaktaydı.

Ankara’da kızamık salgınından bahsedildi; yani, böyle bir duyumdan. Daha önceleri yılda 30 bine ulaşan kızamık vakalarıyla ilgili olarak 2005 yılı sekiz aylık rakamlarını ifade edeyim; toplam 1 000 vaka bildirimi yapılmıştır Bakanlığımıza. Ankara’da herhangi bir şekilde salgın olmadığı gibi, 2005 yılı içindeki toplam vaka sayısı 14’tür. Böyle bir salgın falan yoktur.

Sayın Baratalı’nın “üniversite hastaneleri araştırma görevlileri açısından ciddî sıkıntı çekiyorlar” ifadelerine, tıp fakülteleri açısından katılmak mümkün değildir ve ortada çok enteresan bir gerçek var; hekim sayısının azlığından bahsediyoruz. Özellikle sahada çalıştırılacak hekim açısından çok büyük sıkıntımız var değerli arkadaşlarım. Mezun olan hekimlerimizin yüzde 100’üne yakın bir kısmı, yanlış duymadınız, asistanlık eğitimine başlamaktadır. Her yıl yaklaşık olarak 5 000’e yakın hekimimiz mezun olmakta, 5 000’e yakın hekimimiz maalesef asistanlığa başlamaktadır. Dolayısıyla, bundan daha fazla asistanı hizmete başlatmak demek, aslında, sahada çalışacak hiç hekim bırakmamak anlamına gelir.

Bakınız, ben, 2001 yılından itibaren rakamların toplamını söyleyeyim: Tıp fakültelerinden 24 000 civarında hekim mezun olmuş ve uzmanlık eğitimi kontenjan ilanları itibariyle de 25 000 kontenjan ilan edilmiştir. Dolayısıyla, üniversitelerimize asistan verilmiyor demek, bu noktada, muhtemelen yanlış bir bilgilenmeden kaynaklanıyor.

Başka bir bilgi daha vereyim size. Şu anda devlet hastanelerimizde her 1 hekime günde muayene için düşen hasta sayısı 20 civarındadır. Tabiî, her hekim aynı anda hasta muayene etmez; ortalamaları konuşuyorum, bütün hekimleri dikkate alarak konuşuyorum. Sağlık Bakanlığımıza bağlı araştırma hastanelerimizde bu sayı 10 civarındadır, üniversite hastanelerinde bu sayı maalesef 2’dir. Yanlış duymadınız. Her bir ortalama olarak üniversite hastanelerimizde 1 hekim başına düşen günlük muayene edilen hasta sayısı 2’dir. Dolayısıyla, üniversitelerimizi daha verimli çalıştırmaktan bahsetmeliyiz. Üniversitelerimize daha fazla asistan vermekten falan bahsedersek, büyük bir yanlışa düşmüş oluruz. En azından tıp fakülteleri için bunu konuşuyorum.

Bakın, tekrarlıyorum: Mezun olan pratisyen hekim sayısı kadar her yıl, değerli arkadaşlarım, asistan alınıyor ve bunların çok önemli bir bölümü üniversite hastanelerine alınmaktadır. Dolayısıyla, elde olmayan şeyi üniversitelere vermek gibi bir şey olmaz; yani, olmayanı vermek sadece Allah’a mahsustur. Bu konu asla saptırılmamalıdır. Üniversitelerimiz -ben de bir üniversite hocasıydım politikaya gelmeden önce- mutlaka kendi verimliliklerini artırmanın yolunu bulmalıdırlar. Bunun için, üniversitelerimizin iktidarı suçlayıcı -eğer varsa diyeceğim, ama, var; görüyoruz bunu, çeşitli zamanlarda beyanatlardan hepimiz takip ediyoruz- hükümeti suçlayıcı tavırları gerçekten çok yanlıştır. Bu, iş yapmak yerine, topu başkasına atmak, taca atmak düşüncesinin bir tezahürüdür.

Bakın, ben, size çok daha enteresan bir şey söyleyeceğim. Üniversite hastanelerimizin sayısı Türkiye’de 50’ye yakındır, tıp fakülteleri hastanelerinin. Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerin sayısı işte 700’ler, 800’ler civarında SSK’dan devraldığımız hastanelerle. Yatırım planlarında -siz, kendiniz, buradan geçen yatırım planlarına lütfen bakınız- geçtiğimiz son beş yılda, belki daha geriye de gidebiliriz, yatırım bütçesi olarak üniversite hastanelerine ayrılan pay Sağlık Bakanlığı için ayrılan yatırım paylarından fazladır, zaman zaman ona eşittir. Bu seneki pay biraz düşmüştür. Bu seneki pay da yine aşağı yukarı birbirine yakındır. Dikkatlerinizi çekiyorum. Onun için, ülkenin kaynaklarının hepsi üniversitelere verilemez. Üniversitelere verilen kaynaklar şu anda oldukça önemli ölçüdedir. Önemli olan, bunları verimli kullanmaktır.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Sayın Bakan, affedersiniz, anlayamadığım şu oldu…

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Bunları benim zamanımdan alıyorsunuz.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Üniversitelere asistan alınmama sebebini, mezun öğrenci kadar asistan alındığından yola çıkarak söylediniz. Üniversitelere asistan alınamadığına göre, mezun öğrenci kadar asistan nereye alınmaktadır; böyle bir sayı var mı?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Şöyle efendim: Mezun öğrenci kadar asistan alınırken, bu asistanların hepsi o yıl mezun olanlar değil elbette, bir kısmı daha önce mezun olanlar.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Üniversitelere alınamadığına göre, bu kadar, mezun olan öğrenci kadar asistan, hangi ihtiyaçlara göre nereye alınıyor?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – İşte üniversitelerde istihdam ediliyor mezun olan öğrenci sayısı kadar, tıp fakültesi öğrencisi asistan olarak üniversitelerde ve bizim araştırma hastanelerimizde istihdam ediliyor, ihtisas yapıyorlar yani.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Üniversitelerde de kalıyor dediniz.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Hayır, bir kısmı kalıyor, bir kısmı oradan çıkıyor…

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) –  Ben, üniversitelere kadro verilmiyorun cevabı gibi anlamadığım için…

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Ben, şunu ifade ediyorum. Bakın, ben, tıp fakülteleri açısından konuşuyorum. Şu anda, üniversitelerdeki öğretim üyesi kadroları, tıp fakültelerindeki öğretim üyesi kadroları, uzman hekim kadroları, asistan kadroları, kamunun diğer alanlarında olduğundan kat kat fazladır. Bunu da hasta sayılarıyla size ifade ettim; yani, benim eğitim araştırma hastanelerimde günde 1 hekime 10 kişi düşerken, üniversitelerde bu sayı 2’dir; yani, bütün ülkenin kaynaklarını, insan kaynaklarını üniversitelere verelim isteniyorsa, bunun da mümkün olmadığı açıktır. Onun için, tekrar ifade ediyorum, değerli üniversitelerimiz hükümeti suçlamak yerine işlerini yapmalıdırlar, işlerini daha verimli yapmalıdırlar. İşin özeti bu.

Bu Urla’yla ilgili olarak yine Sayın Baratalı’nın ifadeleri vardı. Bu hususta bir teftiş başlatmış durumdayız. Gereken önemi, kendisinin ifadeleri üzerine, ben, bu konuya verdim. Teftiş bitince de kendisine bilgi vereceğiz. Konuyu hassasiyetle takip ediyorum. Soru önergesi de Bakanlığımıza 17 Kasım 2005 tarihinde intikal etmiş durumdadır.

Sayın Sütlüoğlu, kızamığa bağlı muhtemelen SSP hastalığından bize bahsettiler. Bu hastalık çok nadiren görülen bir hastalıktır. Türkiye’de, hakikaten, özellikle kızamık aşısının tek doz yapıldığı belli bir dönem vardı 1998 yılına kadar. Bu dönemde kızamık hastalığının sayısında da bir artış var, bu dönemde SSP hastalarının sayısında da bir artış var; ama, bu dönemden itibaren böyle bir artış söz konusu değil. O dönemi de çok suçlamamak gerekir; çünkü, bilimsel açıdan Dünya Sağlık Örgütünün tavsiyelerine göre Bakanlığın hareket ettiğini biliyoruz.

Diğer ülkelerden acaba Türkiye’de hekim çalıştırılabilir mi? Bunu, muhtemelen, Türkiye, önümüzdeki günlerde tartışacak. Bu tartışmayı burada derinleştirmek istemiyorum.

Karadeniz ve kanser konusuna Sayın Uzunkaya da temas ettiler, Sayın Tandoğdu da temas ettiler. Bu hususta, biz, şunu yapıyoruz: Bir defa, Karadeniz’deki bütün şehirlerimizde kanser tarama merkezleri kuruyoruz; bir kısmında kurduk, bir kısmını da 2006’nın içerisinde bitirmiş olacağız ve 4 tane çok önemli araştırma başlattık artık toplumda bu tartışmalara bir son vermek için. Bunun içinde biyomoleküler araştırmalar var, epidemiyolojik araştırmalar var, arşiv taramaları var. Bunların sonuçlarını 2006’nın içerisinde almış olacağız ve artık ümit ediyorum ki, toplumca, bu tereddüte, bu endişeye bir son vereceğiz. Ciddî bir biçimde, üniversitelerimizle birlikte, 4 proje halinde çalışmalarımızı yürütüyoruz.

Samsun’da doktor açıklarıyla ilgili olarak ifade edilen hususlar Sayın Uzunkaya tarafından. Bunları, inşallah, yazılı olarak kendilerine sunacağız.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Doktorlarla beraber sunacaksınız değil mi? Bana doktor lazım.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – İnşallah.

Sayın Kumkumoğlu, sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinden bahsediyorsunuz. Şunu söylemek isterim: Şu anda, 2005 itibariyle, sağlık hizmetleri sunumunda özel sektörün payı yüzde 10 civarındadır, yüzde 9’lar civarındadır. Hizmetler, büyük ölçüde Sağlık Bakanlığımızın sağlık kuruluşları tarafından verilmektedir. Önümüzdeki yıllarda da kamunun sağlık hizmetlerinin sunumundaki ağırlığını da, biz, ortadan kaldırmayı düşünmüyoruz. Bakın, açık, net bir biçimde ifade ediyorum; ancak, Sağlık Bakanlığının rolü değişecektir. Sağlık Bakanlığı, bir ebeyi merkezden atayan bir bakanlık olmak yerine, stratejileri belirleyen, kuralları koyan, rehberlik yapan, denetim yapan, akreditasyonları oluşturan bir bakanlık durumuna yavaş yavaş geçecektir. Bu, bir süreçtir. Bunu birdenbire de yapamayız ve hastanelerimiz, özellikle hastanelerimiz özerk işletmeler halinde, daha çok yerelden yönetilen kurumlar haline gelecektir. İl özel idarelerinin, il genel meclislerin, belediyelerin, hastanelerin yönetiminde yerel yönetimlerin daha çok rolü olacaktır. Bu hususta da ilgili kanun tasarımızın şu anda ön hazırlarını bakanlığımızda yapmış durumdayız.

İlaçta 5 milyar dolara yakın maliyet olacağı söyleniyordu. Sayın Kumkumoğlu, olmayacak işte. Zaten, bu yıl bittiğinde, ben, şimdi çok kesin konuşmak istemiyorum,  2005 yılı bittiğinde… Sizler için kesinlikle söylemiyorum, hepinizi tenzih ederek söylüyorum, çünkü, sizlere de birtakım bilgiler ulaşmıştı, onları ifade ettiniz belki zaman zaman; ama, basında çok şey yazıldı çizildi yaptığımız dönüşüm programıyla ilgili olarak. Hem hastanelerin devri, hem ilaçların vatandaşlarımızın ilaca daha kolay ulaşmasıyla ilgili reform niteliğindeki çalışmalarımızın karşısına, bunları engellemek için, 4 milyarlar dolarlar, 6 milyar dolarlar, 8 milyar dolarlar, hızını alamayanlar 10 milyar dolarlara kadar çıktı, böyle rakamlar çıkarıldı, böyle büyük kamunun üzerine yük gelecek diye.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Böyle bir maliyet olabileceğini de siz zaman zaman kabullenmiştiniz.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Hayır, biz, hiç 5 milyar dolarlardan bahsetmedik, küçük bir maliyet olabilir dedik, bunu da vatandaşımız adına karşılamak durumdayız dedik. Sayın Başbakanımız da bunu ifade ettiler, ben de ifade ettim, diğer bakanlarımız da ifade ettiler. Elbette, vatandaşın hizmete kolay erişimini sağlarsanız, bunun biraz maliyeti olabilir.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – SSK Başkanı “5 katrilyon lira” demişti.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Demek ki, onlar da yanılıyorlar, yanılmışlar. Şimdi, yılın sonunda, kim demişse, bunu söyleyenlerin yanıldığını hep birlikte göreceğiz; çünkü, biz, çok yakinen sağlık harcamalarını takip ediyoruz.

Şimdi, burada, ben, bazı rakamlardan bahsedeyim size; çünkü, rakamlar önemli bu komisyon için. İlaç harcamalarını nominal olarak değerlendirebiliriz, bir de kuşkusuz enflasyondan arındırılmış rakamlar olarak değerlendirebiliriz; ki, ikincisi daha doğru; yani, elbette, her yıl ilaç harcamaları enflasyonla birlikte biraz artıyor. Türkiye’de, hatta, geçtiğimiz yıllara bakarsak, bu dönüşüm gerçekleşmeden önce de her yıl ilaç fiyatlarının enflasyonun üstünde, yani, reel olarak da enflasyonun üstünde arttığını biliyoruz, geçmiş rakamlara baktığımızda.

Şimdi, SSK, 2004 yılında 2 katrilyon 92 trilyon lira ilaç harcaması yapmış. Dokuz ayda enflasyondan arındırılmış rakamlar olarak gerçekleşen rakamlar 2 katrilyon 107 trilyon liradır. SSK’dan bizim aldığımız rakamlardır bunlar. Yıl sonu itibariyle de, biz, bunu bir beklenti olarak ortaya koyduğumuz zaman, geçen yıl 2 katrilyon 100 trilyon civarında enflasyondan arındırılmış rakamlarla yapılan harcamaların bu sene de 2 700’ler, 2 800’ler civarında SSK açısından kalacağını görüyoruz.

Burada bir incelik daha var. Sosyal Sigortalar Kurumu, dışarıya çıkmakla, ilaçlarını dışardan vatandaşın teminini sağlamakla, hakikaten, çok büyük bir hizmet yapmıştır. Burada hiçbir kuşku yok. Zannediyorum, buna büyük çoğunluğunuz katılıyorsunuz. Bu harcanan rakamların da muhtemelen 300 trilyon Türk Lirası civarındaki bir rakamı vergiyle yine maliyenin kasasına dönecektir. Bunu da bu rakamlardan düşmek lazım. Dolayısıyla, küçük bir artış oluyor, evet, SSK’nın ilaç harcamalarında da; ama, bunun karşılığı, vatandaşımız ilaca 300-400 tane hastanede ulaşmak yerine 18 000 tane eczaneden ulaşıyor ve bizler, hep dua alıyoruz, bu kanunları burada yapan, bunları geçiren, bu uygulamaları yapan kişiler olarak. 

İlaç harcamalarımızda özellikle yeşilkarttan dolayı da biraz artış olacak; çünkü, değerli milletvekili arkadaşlarım, biz, yeşilkartlılarımızı kaymakamlık kapılarında, valilik kapılarında, fon kapılarında, tabiri caizse, süründürüyorduk. Siz yeşilkartlı olacaksınız, bir reçete alacaksınız, eczaneye gitmek yerine fonun kapısına gideceksiniz; para varsa, yetkili oradaysa, doğru bulmuşsa, ilacınızı alabileceksiniz. Oysa, başından beri söylüyorum; şimdi, onurlu bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, yoksulluğunuz sizin yüzünüze vurulmadan, bakınız, başhekime gidip, oradan bunu mühürletmeye bile gerek kalmadan, doğrudan doktorunuzun kaşesiyle alıyorsunuz, gidip eczaneden devlet memuru nasılsa öyle alıyorsunuz.

Evet, yüzde 20 başlangıçta kesmiyorduk; birazcık istismarların olduğunu gördük, şu anda kesiyoruz; ama, şunu da ifade edeyim değerli arkadaşlarım: Bütün kontrol edilmesi gereken istismarlara rağmen –ki, değerli arkadaşlarım da bunların önemine dikkat çektiler ve bu hususlarda çalışmalar yapıyoruz- bütün bunlara rağmen, yeşilkartlıların yıl sonunda yapacakları ilaç harcamaları, yeşilkartlılar için devlet olarak yapacağımız ilaç harcamaları bütün diğer sosyal güvenlik kurumlarının çok daha altında oluyor. Dolayısıyla, buna değer. İşte SSK’da bahsettiğim rakamlarda ufak bir artış olacak, yeşilkartlılarda biraz artış olacak; ama, bunlar, kesinlikle, öyle 5 milyar dolarlar, 3 milyar dolarlar, 2 milyar dolarlar mesabesinde olmayacak. Bunun göreceğiz yıl sonunda.

Burada önemli bir nokta daha var; onu da dikkate getirmek isterim.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Bakanım, tamamlıyoruz değil mi? 

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Müsaade ederseniz…

BAŞKAN - Bir 5 dakikada tamamlayabilirsek…

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Toplam kutu sayımız, harcanan ilaç kutu sayısı Türkiye’de artmıştır. 2003’te 769 milyon kutu, 2004’te 855 milyon kutu, 2005’te on aylık 973 milyon kutu ilaç kullanmıştır vatandaşımız. Tabiî ki, bunun akılcı ilaç kullanımı şeklinde, rasyonel kullanılması gerekir; ama, değerli milletvekili arkadaşlarım, bu ülkede insanlar, sigorta sistemleri önlerine ilaç almayı zorlaştırdığı için, ilaç almayı engellediği için ilaç alamıyorlardı; bunları unutmayalım. Şimdi vatandaşımız ilaç alabilmektedir. Bu kutu sayılarıyla kıyaslarsak -yıl sonunda bunun hesabını bütün topluma, bu arada sizlere de vereceğiz- bu kutu sayılarıyla birlikte hesap edersek, aslında, çok ciddî bir tasarruf sağlanmış durumdadır. Vatandaşımız ilaca daha kolay ulaşıyor, daha kolay erişiyor.

Sayın Kumkumoğlu “performansa dayalı ödeme için bundan daha kaba bir çözüm düşünülemez” dediniz. İnşallah, fırsat olur, bunu sizinle birlikte oturur uzun uzadıya tartışırız. Hakikaten hastanelerimiz verimli çalışmaya başlamıştır. Ameliyat sayılarının artışı, doktorların önüne geleni kesip biçmesi sebebiyle değildir. Doktorlarımız için de bu husustaki iddiaları ve suçlamaları kesinlikle reddediyorum. Bu ülkede, yani, olmaz mı; olur; ama, çok nadir istisnaları dışında hiçbir hekimin bunu yapacağına ben ihtimal vermiyorum, böyle bir şey olamaz. Hiçbir hekim bu riske de girmez. Durduk yerde insanı kim gider ameliyat eder; ama, daha önce, hastaneler muayenehanelerle veya hastane dışı sektörle işini yürüttüğü için büyük ölçüde, önemli ölçüde, hastaneler çok verimsiz çalışıyordu. Ben, dışarıdan getirdiğim hastanın işini yaparak eğer para kazanıyorsam, sistem bunun üzerine bina edilmişsen, niçin o hastanede ameliyat yapayım?!

Bakınız, değerli arkadaşlarım, elinde binası olan, ekipmanı olan, insan kaynağı olan birçok Avrupa ülkesinde Türkiye’ye kıyasla çok daha yüksek bekleme listeleri vardır; katarakt için böyledir, bir kalça protezi için böyledir, bir böbrek taşı için böyledir. Niçin; çünkü, böyle bir sistem uygulanmıyor. Birçok Avrupa ülkesinde hekimlere yalnızca maaş ödeniyor, hastanelerinde ve aile hekimliği sistemi mükemmel çalışmasına rağmen hastanelerde büyük bekleme listeleri oluşuyor. Bunun içindir ki, biz, bunu oturup, Danimarkalı bakanla, Finli bakanla, daha birkaç gün önce Brüksel’de Belçikalı bakanla, Çek Cumhuriyetinden bakanla konuştuğumuz zaman, hakikaten, bu sistemi büyük bir heyecanla karşılıyorlar. Ben, oluşturduğumuz bu özgün Türkiye modelinin, Avrupa açısından da, yarın, özellikle hastane işletmeciliğinde önemli bir açılıma imkân vereceğine inanıyorum. Onun için, bunların detaylarını konuşabiliriz. Performansa dayalı ödeme sistemleri, kesinlikle hastanelerin verimliliğini artırmış ve vatandaşımızın hizmet alımını kolaylaştırmıştır.

Sayın Beyribey hastanelerdeki ilaçlarla ilgili bir hususta bizim dikkatimizi çektiler. Şunu ifade edeyim: 450 trilyon civarında ilaç aldık biz, devraldık. Bunlardan şu anda hastanelerimizde yalnızca 50 trilyonluk ilaç kalmıştır, SSK hastanemizde. Bunların miatları da 2006, 2007, 2008, 2009 miattır. Konuyu yakinen takip ediyoruz ve hiçbir ilacı zayi etmeyeceğiz inşallah.

Bu arada bir hususa daha dikkat çekmek isterim. Daha önce konuşulmuştu, burada da bir milletvekili arkadaşımız bahsettiler. SSK’nın ilaç fabrikası işte çok ucuz ilaç temin ediyordu falan.

Değerli arkadaşlarım, SSK’nın 2004 yılında ilaç fabrikasının SSK’ya kaç liralık ilaç verdiğini biliyor musunuz; yalnızca 11 trilyon liralık ilaç vermiştir. Aynı ilaçların piyasa fiyatı da 14 trilyon liradır. Arada kalan 3 trilyonun içinde de işletme giderleri vardır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Sayın Başkanım, 5 dakika daha verirseniz bitiriyorum.

BAŞKAN – Buyurun efendim.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Dolayısıyla, yani, ortada üretimi olmayan, teknolojisi tamamen eskimiş bir fabrikayı böyle allayıp pullayıp da sanki SSK’nın bütün ilaç ihtiyaçlarını falan karşılıyormuş gibi topluma sunmak, en azından toplumu yanlış informe etmektir.

Burada Kars’la ilgili bazı şeyler var Sayın Beyribey’in. Bunları, inşallah, kendisine sunacağız.

Sayın Keleş hizmet alımıyla ilgili bize bir şeyler ifade ettiler, klinik şefleriyle ilgili olarak.

Sayın Birgen Keleş, hakikaten, çok değerli doçent ve profesörlerimizi nitelikli niteliksiz diye, kanaatimce, sınıflamamak lazım. Buna, bizim, mesela, benim hakkım olduğunu düşünmüyorum. Yalnızca şunu ifade edeyim size…

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Benim açıklamamı dinlediniz mi?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Dinledim efendim.

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Yani, ben, nitelikli niteliksiz diye…

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Veya biri öbüründen nitelikli demiş olabilirsiniz.

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Evet.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Müsaade edin. Buna da hakkımız yok.

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Neden?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Şunun için hakkımız yok…

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Hepsi eşit midir?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Müsaade eder misiniz… Lütfen… Siz, sözünüz kesildiğinde çok hassas davrandınız. Ben, hiçbirinizin sözünü kesmedim, kesemem de zaten.  Dedim ya, burada öğrenci gibi oturuyoruz biz.

Şimdi, şöyle ifade edeyim Sayın Keleş; ben de profesörüm, sizin de eşiniz profesörmüş.

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Özel şeyleri karıştırmayalım.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Bu sürecin nasıl bir süreç olduğunu çok yakinen bilirsiniz; bir ömür geçiriyorsunuz bu iş için. Ben, Sağlık Bakanı olarak, bu değerli arkadaşlarımı bir daha sınayamam. Hiç böyle bir şeye de gerek yok. Buradaki asıl mesele şudur: Klinik şefliği yalnızca öğretim üyeliği değildir. Zaten, biz, bu değerli arkadaşlarımızın önemli bir bölümünü üniversitelerde öğretim üyeliği yaparken aldık, alacağız, Sağlık Bakanlığında istihdam edeceğiz; yani, bunlar zaten öğretim üyeliği yapıyorlar. Yalnız, müsaade ediniz, ben, daha önce bu kanunu tartışırken de söylemiştim, bu kişilerin aynı zamanda klinik yöneticisi olarak Sağlık Bakanlığımın verdiği, Sağlık Bakanlığımın eğitim hastanelerinin verdiği hizmetle ilgili bir yanları var. Onu halkım bana soruyor. Müsaade edin, o kadar hakkım olsun. Ben, öğretim üyesi atamıyorum. Ben, öğretim üyesi olmaya hak kazanmış insanları başka yerde de öğretim üyeliği yaparken bir yerden öbür tarafa getiriyorum, orada öğretim üyeliği yapıyorlar; ama, yöneticiliklerine de ben karar veriyorum. Müsaade edin, ona benim hakkım var ve siyaseti de bu noktada, lütfen, daha önce de söylemiştim, kanun tartışmaları sırasında da, siyaseti, kurum olarak, lütfen, bu kadar küçümsemeyelim. Siyaset kurumunun güvenoyu vererek, bir hükümete güvenoyu vererek getirip de görev verdiği bir bakanın tasarruflarını da bu kadar küçümsemeyelim. Bugün ben burada oturuyorum, yarın siz de oturuyor olabilirsiniz. Dolayısıyla yöneticilerimizi seçmek bizim hakkımızdır diye düşünüyorum. Onun dışında biz öğretim üyesi falan oluşturmuyoruz. Mevcut öğretim üyelerini istihdam ediyoruz; yani, tekrar söylüyorum, klinik şefleri yalnızca eğitim amaçlı olarak istihdam edilen kişiler değildir. Bunlar, o kliniğin hizmetinden sorumlu kişilerdir. Ben de bakan olarak o kliniğin hizmetinden sorumlu kişiyim.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Orada bir model var Sayın Bakan. O modeli tamamen devre dışı bırakıyorsunuz Sayın Bakan.

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Aynı göreve uzman olarak, sadece uzman olanları nasıl atadınız?!

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Sayın Bakan, sorun, tasarrufun objektif olup olmadığıdır.

BAŞKAN – Evet efendim, devam edin.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Yönetici tasarrufları için kamunun diğer kısımlarındaki objektiflik kriterleri neyse, burada da onlar geçerlidir.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Orada bir model var. O modeli ne yapıyorsunuz?!

BAŞKAN – Arkadaşlar, gerek yok tartışmaya.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Arkadaşlar, müsaade edin, bir açıklama daha yapıyorum.

Bakınız, eğitim ve araştırma hastanelerimizdeki şu andaki mevcut şeflerimiz yayın ortalaması, uluslar arası indeksteki yayın ortalamaları 8,5’tir. 8,5 tane uluslar arası indekse girmiş yayını var değerli arkadaşlarımın. Ortalamasını söylüyorum. Bu kanunla bugüne kadar bizim atadığımız şeflerin yayın ortalaması da yaklaşık 22’dir. Ben, şu anda şeflik yapan değerli arkadaşlarımın yayın ortalaması çok düşük falan demiyorum. Bunlar yıllardır çok büyük bir yük taşıyorlar. Dolayısıyla, diğer arkadaşlarım kadar yayın yapmamış olabilirler.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) - Ama, burada nitelikten bahsedeceksek hakikaten meseleye bu gözle bakmak lazım.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Ben siyaseten uygun gördüklerimi atarım.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Yönetici olarak efendim.

İ.SAMİ TANDOĞDU (Ordu) – 700 tane hastaneye hep kendi inisiyatifinizi kullanamazsınız ki!

BAŞKAN – Arkadaşlar, lütfen dinler misiniz…

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Arkadaşlar, ben bir yönetici olarak kendime yakın insanları atasaydım, üç sene içerisinde sağlık sisteminde bu kadar önemli dönüşümleri gerçekleştiremezdim. Ben bindiğim dalı kesmem. Hiçbir siyasetçi, hiçbir akıllı siyasetçi bindiği dalı kesmez.

İ.SAMİ TANDOĞDU (Ordu) – Valla dal kendiliğinden kopabilir.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Sayın Tütüncü’den hekim sayısının mutlaka artırılması gerektiği konusundaki ifadeleri işittiğim için kendisine çok teşekkür ediyorum. Hakikaten bu ülkemizin önündeki önemli bir meseledir ve biz mutlaka ülkemizde hekim sayısını artırmalıyız ve inanıyorum ki, önümüzde bu husustaki çabalarım açısından Sayın Tütüncü de, Sayın Anamuhalefet Partimiz ve diğer muhalefet partilerimiz de bize destek olacaklardır. Bu hususta, ben, Tıp Sağlık Bilimleri Eğitim Konseyi Başkanı Sayın Prof. Dr. Ülkü Bayındır ve dört büyük üniversite rektörü ve tıp fakültesi dekanlarıyla önemli bir görüşme yaptım, onları bilgilendirdim. Bu hususta YÖK’ten de adımlar atmasını bekliyoruz.

Veremle ilgili olarak göstergelerimiz kötüye gitmiyor, iyiye gidiyor. Şöyle ifade edeyim: Son yıllarda veremli hasta sayımızda bir artış yok. 2000 yılında 17 bin, 2001’de 18 bin, 2002’de 16 bin, 2003’te 17 bin, 2004’te 14 bin iken, 2005 ilk dokuz ayda vaka sayımız 10 bindir. Bu arada ölüm sayılarımızda 1990’lı yıllarda 3,2’iken, günümüzde 1,7’ye düşmüştür. Dünya Sağlık Örgütünün de bu husustaki tavsiyelerine aşağı yukarı yaklaşık rakamlardır; ama, mutlaka daha büyük başarılara imza atmalıyız.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Sosyal katmanlar itibariyle bir araştırma…

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – O hususta da size, araştırmalara bakıp sonra cevap vermemiz lazım.

Mutlaka sosyal katmanlar itibariyle veremli hastalar daha düşük sosyoekonomik seviyesinden geliyor olabilirler. Veremle ilgili böyle bir klasik bilgileri biliyoruz çünkü.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Yoksulluk arttı da Sayın Bakan.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Yoksulluk artmadı ülkede. Hayır, onu söylersek çok yanlış konuşmuş oluruz efendim.

İ.SAMİ TANDOĞDU (Ordu) – Yeşil kart sayısı arttı da.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Şimdi, yeşil kart sayısı da artmadı, hayır. Yeşil kart sayısı 13 milyon civarındaydı, şu anda çok dikkatli değerlendirilmesine rağmen 10 milyon civarındadır.

Halen 81 ilimizde 414 hastanemizde bizim bakanlığımız döneminde, hükümetimiz döneminde ortaya koyduğumuz hasta hakları birimleri çalışmaya başlamıştır. Bu hasta hakları meselesine hakikaten büyük bir önem vermekteyiz.

Sayın Başkanım, çok az kaldı; biliyorum, sabrınızı biraz taşırdım belki ama.

Sayın Özakcan’ın Bağ-Kur emekli adaylarıyla ilgili bir tavsiyesi vardı. Bunu Sayın Bakana ileteceğim. Emekli maaşlarının bir şekilde değerlendirilmesi, düşük faizli kredilerle Bağ-Kur emekli adayları emekli olabilir mi diye.

Sayın Ali Kemal Deveciler’in ilaçlar ve performansa dayalı sistemle ilgili konularına aslında cevap vermiş oldum.

Şimdi, Sayın Ali Arslan da yine performansla ilgili hususlardan bahsetmiş.

Yalnız bu sözleşmeli alınan elemanların ilçe başkanıyla il başkanının iki dudağı arasında olduğu ifadesi çok söylendi. Bu çok yanlış; çünkü, biz, sözleşmeli aldığımız elemanları da tamamen sınav sonuçlarına göre, kuralarla, belli ölçülerle alıyoruz. Değil ilçe başkanının, benim buradaki arkadaşlarımın, benim veya Sayın Başbakanın bile bir tek ferdin alınışında, işten çıkarılışında bir dahli yoktur. Kuralları konmuş bir sözleşmeli statüdür bu.

İ.SAMİ TANDOĞDU (Ordu) – Müsteşar bir kişiyi oradan oraya alamamıştır!

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Alamamıştır, doğrusunuz.

Sayın Akif Hamzaçebi birçok rakamdan bahsettiler. O rakamları şimdi burada tartışmak hakikaten oldukça güç olacak.

Şunu ifade edeyim Sayın Hamzaçebi: Bu gayri safî millî hâsıla içinde Sağlık Bakanlığı bütçesinin paylarını biz de hesap ettik. 1999 yılında bizim hesaplarımızda bu yeşil kart ödenekleri çıkarıldığında 0,77’dir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Kaç yılında Sayın Bakan?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – 1999 yılında.

Bu aradaki yılları geçerek ben 2003 yılına geliyorum. 2003 yılında 0,86’dır, 2004’te 0,94’tür, yeşil kart ödeneklerini çıkarıyorum, 2005’te 0,89’dur, 2006’da da 1,08 olacaktır; yani, bir kararlı artış var. Tabiî ki, Sağlık Bakanı olarak ben bu artışların daha hızlı olmasının önemine inanıyorum.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – 2006 için ne dediniz Sayın Bakan?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – 2006’da 1,8 yeşil kart ödenekleri çıkarıldığında.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – 08 değil…

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Hayır 1,08.

Sayın Tandoğdu için arkadaşlarım bir not verdiler. Bakanlığımız müfettişlerince yapılan inceleme sonucunda gözlük çerçeve bedeli olarak 12 trilyon yolsuzluktan bahsetmiştiniz. Yeşil kart hamili kimseler, o bir bölgede demiştiniz. Neredeydi efendim?

İ.SAMİ TANDOĞDU (Ordu) – Fatsa.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Yeşil kart hamili kimselerin ülke genelindeki gözlük ve çerçeve hizmet bedeli tutarı 12 trilyondur Sayın Tandoğdu, bütün ülkede. Bir yanlış rakam mutlaka size ulaşmış olmalı. Bütün ülkedeki rakamı söylüyorum.

İ.SAMİ TANDOĞDU (Ordu) – Müfettiş vardı orada.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Vardır, bazı istismarlar yapılıyor olabilir; ama, bunların rakamsal olarak çok büyük olmadığını, bunlar tamamen kontrol edilinceye kadar, vatandaşlarımıza verilen hizmetin çok önemli olduğunu vurgulamak için söylüyorum.

Yalnız Sayın Hamzaçebi’yle daha önce de konuşmuştum, bunu sizin de huzurunuzda ifade ediyorum. Bu hesapları daha detaylı olarak birlikte, bilahara da tartışmak isterim; çünkü, hakikaten zamanımız çok yeterli değil.

Sayın Koçyiğit’in mecburî hizmet torpili açık bir ifadesi vardı. Hiç böyle bir şey imkânsız, tamamen imkânsız. Noter huzurunda kura çekiyoruz.

Ameliyatların yüzde 30 artması doğrudur, hasta sayısının yüzde 10 artması doğrudur. Bunların neden böyle olduğunu ifade ettim.

Burada biz acaba kimin ayağına bastık da, kimi rahatsız ettik de birileri sizlere bu rakamları verirken sanki işte hekimler lüzumsuz ameliyat yapıyormuş, lüzumsuz muayene yapıyormuş. Kimse bir reklam yapıp da, vatandaşlara, gel vatandaş seni muayene edeyim falan demiyor. Tekrar ifade ediyorum, dün hastanenin eşiğinde yatan insanlar bugün muayene olabiliyorlar; ama, çok eksiğimiz de var kuşkusuz.

Bu mecburî hizmetle alakalı olarak da daha önce konuşmuştuk değerli arkadaşlarım. Sözleşmeli statüyle çok ciddî ücretler ödememize rağmen, değerli arkadaşlarımız bu bölgelerde çalışmadılar. Sayın Tandoğdu öpücüğünü geri almayabilir; çünkü, getirdiğimiz devlet hizmeti yükümlülüğü geçmiş mantıktan çok farklı hem teşvik edilmiş yönleri var hem kolaylaştırılmış yönleri var, hakkaniyetli ve adaletli yönleri var.

Bu arada, ambulans şoförlerimize, ambulanslarımıza bu sene kasko yapacağız bütçe kanununa bunu koyuyoruz.

Bir değerli arkadaşım hekimlerin meslek sigortalarından bahsetmişti. Bu hususta da bir yasa tasarısı şu anda hazırlıyoruz. Bunu da inşallah sizlerin huzurunuza getireceğiz.

Değerli arkadaşlarım, burada şu tabloya tekrar dikkatinizi çekerek konuşmamı birkaç cümleyle tamamlayacağım.

Bu alttaki kırmızı çizgi, Türkiye’deki 100 bin nüfusa düşen hekim sayısını gösteriyor ve hakikaten biz işte 52 ülke içinde buradayız. Ben bu hususta hepinizin desteğini bekliyorum. Ne yapacaksak önümüzdeki dönemlerde Türkiye’de mutlaka hekim sayısını artırmalıyız ve full time çalışmayı teşvik edici çalışmalarımıza da komisyonunuzdan destek talep ediyorum. Büyük bir iftiharla ifade ediyorum ki, Türkiye Cumhuriyeti hekimlerinin, az sayıda olan hekimlerinin tam zamanlı olarak çalışmasını önemli ölçüde başarmış durumdadır, yarıyı geçtik. Bundan sonra da kararlı bir biçimde, istikrarlı bir biçimde politikalarımıza devam edebilirsek, inanıyorum ki, bu sayı artacaktır.

Mutlaka eksiklerimiz var. Bunları sizler ifade ettiniz, bizler kayıt ettik. İnşallah, önümüzdeki dönemde, önümüzdeki iki senede de bu eksikliklerimiz gidererek, gidermeye çalışarak daha mükemmel bir sağlık hizmetini toplumumuza birlikte sunmaya çalışacağız. Ben diğer sorularla ilgili, cevaplayamadığım sorularla ilgili hususları da sizlere yazılı olarak takdim edeceğim.

Sayın Başkanıma ve sizlere, sabırlarınız için, tekrar, çok teşekkür ediyorum.

Ciddî katkı ve desteğini gördüğüm değerli komisyonumuzun yarınlarda da bu desteği vereceğine inancım tamdır.

Çok sağ olun.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Değerli arkadaşlar, görüşmelerimiz tamamlandı.

Görüştüğümüz bütçelerin programlarına geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Evvela Sağlık Bakanlığını okutuyorum:

(01 Genel Kamu Hizmetleri okundu)

BAŞKAN - Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(02 Savunma Hizmetleri okundu)

BAŞKAN - Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(03 Kamu Düzeni ve Güvenlik Hizmetleri okundu)

BAŞKAN - Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(07 Sağlık Hizmetleri)

BAŞKAN – Önerge var; okutuyorum:

(Bursa Milletvekili Mehmet Altan Karapaşaoğlu’nun önergesi okundu)

BAŞKAN – Okuduğumuz önergeye Sayın Bakanım katılıyor musunuz?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Katılıyoruz.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Gerekçe okunsun.

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

(Gerekçe okundu)

BAŞKAN – Sayın Bakanımızın katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Bir önerge daha var; okutuyorum:

(Bursa Milletvekili Mehmet Altan Karapaşaoğlu’nun önergesi okundu)

BAŞKAN – Önergeye katılıyor musunuz efendim?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Katılıyoruz.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Gerekçe.

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

(Gerekçe okundu)

BAŞKAN – Sayın Bakanımızın katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Bir önerge daha var; okutuyorum:

(Bursa Milletvekili Mehmet Altan Karapaşaoğlu’nun önergesi okundu)

BAŞKAN – Efendim önergeye katılıyor musunuz?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Katılıyoruz Değerli Başkanım.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Gerekçe.

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

(Gerekçe okundu)

BAŞKAN – Oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Bir önerge daha var; okutuyorum:

(Bursa Milletvekili Mehmet Altan Karapaşaoğlu’nun önergesi okundu)

BAŞKAN – Önergeye katılıyor musunuz efendim?

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Katılıyoruz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:

(Gerekçe okundu)

BAŞKAN – Sayın Bakanlığın katıldığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Yapılan değişikliklerle birlikte ilgili maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(09 Eğitim Hizmetleri okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(Genel Toplam okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Kesinhesabı okutuyorum:

(Kesinhesap okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü bütçesi.

(01 Genel Kamu Hizmetleri okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(02 Savunma Hizmetleri okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(07 Sağlık Hizmetleri okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(Genel Toplam okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

B Cetvelini okutuyorum:

(01 Vergi Gelirleri okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(02 Vergi Dışı Gelirler okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(Genel Toplam okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Kesinhesabı okutuyorum:

(Kesinhesap okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

B Cetvelini okutuyorum:

(B Cetveli okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Sayın Bakanım, hayırlı uğurlu olsun; bütçeniz yasalaşmıştır.

Buyurun son sözünüzü alalım.

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) – Sayın Bakanım, konuşulacakları aşağı yukarı hep konuştuk. Ben, tekrar, ciddî katkıdan dolayı değerli komisyonumuza ve siz Değerli Başkanlığımıza teşekkür ediyor, hürmetlerimi sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Arkadaşlar, saat 19.30’da tekrar buluşmak üzere.

Kapanma Saati: 18.53

 

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati: 19.38

BAŞKAN : Sait AÇBA

BAŞKANVEKİLİ : Mehmet Altan KARAPAŞAOĞLU (Bursa)

SÖZCÜ : Sabahattin YILDIZ (Muş)

KÂTİP : Mehmet SEKMEN (İstanbul)

________0________

BAŞKAN – Plan ve Bütçe Komisyonumuzun değerli üyeleri, Değerli Kültür ve Turizm Bakanımız, Bakanlığımızın değerli temsilcileri, diğer kamu kurum ve kuruluşlarımızın değerli temsilcileri, basınımızın ve televizyonlarımızın değerli temsilcileri; hepinizi Başkanlık Divanı adına saygıyla selamlıyorum.

Gündemimizde Kültür Bakanlığı bütçesi, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü bütçeleri yer almaktadır.

Bütçeyle ilgili sunuşunu yapmak üzere Sayın Bakanımıza söz vermek istiyorum.

Öncelikle Sayın Bakanımıza geçmiş olsun diyorum, acil şifalar diliyorum .

Buyurun Sayın Bakanım, yarım saatlik  süre içinde özetlerseniz.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Aydın) – Teşekkür ederim.

Önce özür beyan ederek, oturarak konuşacağım için affınızı istirham ederim.

Sayın  Başkanım, sayın milletvekillerimiz; 2005 yılında gerçekleştirilen ve 2006 yılı programıyla planlanan proje, hizmet ve faaliyetlerimize yönelik programları sunmak üzere huzurlarınızdayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkanım, sayın milletvekillerim; ana konulara değinmeden önce kültür ve turizm alanındaki genel perspektifimizi sizlere takdim ederek konuşmama başlamak istiyorum.

Bakanlığımızın kültür anlayışı küreselleşme ve Türkiye'nin AB üyeliği perspektifi çerçevesinde ele alınmaktadır. Bu meyanda, kültür kavramına ilişkin yaklaşımımız, dünya genelinde kabul gören ve kültürü bir arada yaşayan toplulukların entelektüel ve moral özelliklerinin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir bütün olarak algılayan ve beraber yaşama bilinci sağlayan bir çerçeveye oturur. Bu yeni anlayış kapsamında, Türkiye'nin içinde bulunduğu kalkınma süreci, vatandaşlarımızın entelektüel, yapısal ve moral varlıklarını gerçekleştirmelerinin bir aracı olarak gösterilmektedir.

Kültür kavramına yönelik bu yaklaşım çerçevesinde şekillendirdiğimiz kültür politikamız; tekil, önceden belirlenmiş, toplumsal farlılıkları ve çeşitliliği yok sayan bir kültür politikası telkin etmek yerine, çoğulculuğu öne çıkaran, herkesin kendisini dilediğince ifade etmesine imkân sağlayan bir kültür ortamı sağlamak temelinde şekillenmiştir.

Bu çerçevede, kültürel çeşitliliği güvence altına alan, sanatın geniş toplum kesimleriyle buluşmasına imkân sağlayan ve sanat üreten kesimleri destekleyen bir yönetim anlayışını benimsemiş bulunmaktayız. Bu noktada temel ilkemiz "kendisini tanımaktan ve açıklamaktan korkmayan bireyi ve toplumu yaratmak" şeklinde özetlenebilir. Toplumun kendi öğeleriyle ürettiği kültürü beslemek ve desteklemek için gerçekleştirdiği bir dizi atılımın ötesinde, Bakanlığımız "yasakların yasak olduğu bir Türkiye" yaklaşımı temelinde; çağdaş dünyanın gereklerini yerine getiren, AB ilkeleriyle uyumlu, hoşgörü anlayışıyla bütünleşmiş bir Türkiye kültür programının temellerini atmıştır.

Bu programın alt unsurları olarak;

Bireyin ve toplumun kendi kendini ifadesinin en iyi, en yalın ve en özgün yolu olan kültürel etkinliklere hız verecek bir altyapının hazırlanması, bu amaçla yatırımların ve organizasyonların yurt geneline eşit ve dengeli dağıtılması ve kültürel hayata tüm yurttaşların, eşit özgür ve yoğun olarak katılması;

Sanat ve sanatçıların yüceltilmesi, yaratıcılığın desteklenmesi, rekabet edebilme, çevre, doğa ve insan sevgisi, siyasal ve toplumsal ahlak, uzmanlaşma, karşılıklı saygı ve hoşgörü gibi kültürel kavramlara yönelik yeni üst kültür değerlerinin ve kurumlarının yaratılması ve bu değerlerin toplumsal gelişmenin itici gücü olarak görülmesi;

Kültür ve sanatın sadece eğitimin bir fonksiyonu değil tüm toplumsal kurumların içeriğinin belirlenmesinde hakim interaktif bir öğe olarak sunulması;

Kültürel  çeşitliliğin bir uzlaşma, barış ve hoşgörü aracı haline dönüştürülmesi kapsamında; toplumdaki farklı yaşam biçimlerinin ve değişik kültürel kimlikleri ifade etme girişimlerinin toplumsal gerilim ve şiddete değil, yaratıcı ve zenginleştirici bir sürece dönüşmesinin özendirilmesi;

Sivil toplum hareketlerinin ve yerel inisiyatiflerin kültürel hayatın öğeleri olarak gelişmesine imkan verecek bir ortam yaratılması ve bunların desteklenmesi;

Uluslararası alandaki kültür programlarının yakından izlenmesi, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere dünya genelindeki kültür sanat etkinliklerinin Türkiye'de tanıtılması, Türkiye'deki kültür sanat etkinliklerinin uluslararası platformda tanıtılması ve sanatçılar arasında iletişim ve diyalogun artırılması gibi hususları kültür programımızın temel ilkeleri olarak benimsemiş  bulunmaktayız.

Toplumun her kesiminin, kültürel hayata kolay erişiminin ve eşit katılımın sağlanabilmesi, kültür programı önceliklerimizin başında gelmektedir. Bu çerçevede, illerimizin tamamında ve bazı ilçelerimizde inşası devam eden kültür merkezleri vasıtasıyla ülkenin her noktasına düzenli olarak icra edilecek kültür ve sanat faaliyetleri taşınmaktadır. Halihazırda faaliyet gösteren 47 kültür merkezinin yanı sıra, inşaat halinde bulunan ve 9'u sene sonuna kadar tamamlanması beklenen 71 kültür merkezinin tamamlanmasıyla birlikte, toplumun bütün kesimlerinin kültür ve sanat faaliyetlerine erişimi önündeki engeller kalkmış olacaktır.

Kültür merkezlerinin, toplumun her türlü kültürel ihtiyacına cevap verebilmesi amacıyla, Bakanlığımıza  bağlı sanat kurumlarının her biri ayda en az bir kere bu merkezlerde düzenli olarak kültür ve sanat faaliyetleri icra etmektedir. Ayrıca, söz konusu mekânların kültür ve sanat eğitimi amacıyla da kullanılabilmeleri için de her türlü altyapı faktörü göz önünde bulundurulmuştur .

Kültür programımızın uygulanmasındaki bir diğer önceliğimiz, kültürel alandaki finansman ve işletmeye ilişkin sorumlulukların yerel yönetimlere devredilmesini esas alan “kültürün desentralizasyonu" olarak belirlenmiştir.

Desentralizasyon, kültürel hayata eşit katılımın sağlanması ilkemizle doğrudan bağlantılı bir anlayıştır. Bu bakımdan, kültürel hayatın canlandırılması ve desteklenmesi yönünde gerekli altyapının sağlanması ve kültürel faaliyetlerin ülkenin bütününe yaygınlaştırılması noktasında yerel düzeyde yürüttüğümüz çalışmaları hızla sonuçlandırmaktayız

Bununla birlikte, kültürel faaliyetlerin yerel düzeydeki etkinliğinin sürdürülebilirliğinin sağlanması amacıyla, kültürel kurumların işletmesini ve kültürel faaliyetlerin organizasyonunu yerel yönetimlere ve özel sektöre devretme yönünde bir yaklaşım içinde de bulunmaktayız.

Gerçekleştirmiş olduğumuz yasal düzenlemeler neticesinde, halihazırda yerel yönetimlerin kültürel alandaki yetki ve sorumlulukları önemli ölçüde artmış bulunmaktadır. Hedefimiz, kültürün desentralizayonunu sağlamak amacıyla yerel düzeyde örgütlenmiş sivil toplum kuruluşlarının ve özel sektörün kültürel hayata katılmalarına ivme kazandırmaktır.

Bakanlığımız kültür programlarının yürütülmesi çerçevesinde öncelik verdiği bir diğer alan, kültürel faaliyetlere yönelik olarak kamu-özel sektör işbirliğinin güçlendirilmesidir. Bu hedef doğrultusunda yürüttüğümüz yoğun mevzuat çalışmaları sonucunda, Kültür Yatırımları ve Girişimlerini Teşvik Kanunu ile Gelir Vergisi ve Kurumlar Vergisinde kültür sponsorluğu teşviki yürürlüğe girmiş bu alandaki kamu-özel sektör işbirliğini kolaylaştırıcı önlemler hayata geçirilmiştir. Mevzuat düzenlemelerinin tamamlanmasıyla birlikte, bu teşviklerden yararlandırmak suretiyle, gerek özel sektör gerekse sivil toplum kuruluşları eliyle birçok restorasyon çalışması gerçekleştirilmektedir . Kamu-özel sektör işbirliğinin güçlendirilmesi yönünde almış olduğumuz bu teşvik tedbirlerinin temel amacı, kültürel alanda toplum genelinde ortak bir anlayışın tesis edilmesini sağlamaktır .

Kültür programlarımızın bir diğer önceliği, kültür kurumlarının ve kültürel varlıkların verimliliğinin artmasını sağlamak amacıyla kültür işletmeciliğinin özelleştirilmesidir. Bu çerçevede, geleneksel bir kamu hizmetinin verimlilik esasında değerlendirilmesi ve bu noktadan hareketle yerel yönetimlerin yanı sıra özel sektörün de kültürel hayata aktif katılımının sağlanması hedeflenmektedir. Bu hedefe yönelik olarak, müzeler, ören yerleri, kültür merkezleri gibi kültürel kurumların belli bölümlerinin özel teşebbüs tarafından işletilmesine imkân sağlayan yasal ve idarî düzenlemeler hayata geçirilmiştir.

 Öte  yandan, kültüre erişimin kolaylaştırılması ve toplumsal katılımın artmasını teminen, kapalı kütüphanelerimiz ve müzelerimiz süratle hizmete açılmakta, bu mekânların gerek teknik gerekse idarî  kapasitelerinin geliştirilmesi için yoğun faaliyetler yürütülmektedir.

Sanatın, sanatçının ve yaratıcılığın desteklenmesi, kültür programımız çerçevesinde bir diğer öncelikli alandır. Bu kapsamda getirmiş olduğumuz yasal düzenlemeler paralelinde geliştirdiğimiz düzenlemelerle, sinema filmlerine proje, yapım ve proje sonrası destek sağlanmakta, özel tiyatrolar mali açıdan desteklenmekte, Türk edebiyatının dünyaya açılımının sağlanması için Türk  eserlerin yabancı dillere çevirisi ve yayımlanması, proje bazında değerlendirilerek finanse edilmektedir.

Öte yandan, sanatın ve sanatçının desteklenmesi maksadıyla Bakanlığımız tarafından periyodik olarak düzenlenen yarışmalarla toplumsal düzeyde yaratıcılığın geliştirilmesi teşvik edilmektedir.

Bir diğer önceliğimiz olan kültürel çeşitliliğin desteklenmesi konusunda en önemli araçlardan birinin yerel düzeyde gerçekleştirilen festivaller olduğu inancındayız. Ülkemizdeki kültürel çeşitliliğin bir zenginlik unsuru olarak toplumsal kaynaşmaya katkıda bulunduğu düşüncesinden hareketle, şenlik, festival, sempozyum gibi etkinliklere Bakanlık olarak destek vermekteyiz.

Dünyada hızla gelişmekte olan dijital teknolojilere paralel olarak Bakanlığımız kültür alanında, çağdaş dünyanın gereklerine uygun bir teknolojik altyapı tesis etmek amacıyla, kendi teknik altyapısını sürekli gözden geçirmekte ve yenilemektedir. Güncel teknolojilerden

yararlanmak suretiyle, ülkemizin kültür zenginliğine erişilebilirliğinin kolaylaştırılması, programımızın en önemli ayaklarından birini oluşturmaktadır.

Bunun için, Türkiye'deki kültürel mirasın dijital ortama aktarılarak toplumun kullanımına sunulması konusunda, gerek Avrupa Birliği gerekse diğer kurum ve kuruluşlarla işbirliği halinde projeler yürütmekteyiz.

Öte yandan, ülkemizde bulunan zengin yazma eserlerin dijital ortama aktarılarak, araştırmacıların ve kullanıcıların hizmetine açılması noktasında ciddî  bir çalışma içindeyiz.

Sayın Başkanım,  sayın milletvekillerimiz; Türkiye, turizm alanında dünyayla şaşırtacak bir gelişme göstererek grafiğini yükseltmeye devam etmektedir. Eşi görülmemiş bir turizm potansiyeline sahip bulunan Türkiye’de turizm sektörü, kaydettiği gelişmelerle bugün ciddî bir ivme yakalamış bulunmaktadır. 1980 yılında 1 milyon 200 bin olan turist sayısı 2004 yılında yaklaşık 15 kat artarak 17 milyon 500 bin kişiye, turizm gelirleri ise yaklaşık 40 kat artışla aynı donemde 15,9 milyar ABD Dolarına ulaşmıştır. Dünyada, özellikle de Batı Avrupa’da turizm açısından bir daralma söz konusu olmasına rağmen, Türk turizmi 2005 yılında da rekorlar kırarak yükselmeye devam etmektedir. Bu yılki artışımız ekim ayı sonu itibariyle %22 civarındadır. 9 Kasım 2005 tarihi itibariyle sadece Antalya 7 milyon turiste ulaşmıştır. İstanbul'daki artış  Türkiye ortalamasının çok üzerinde seyretmektedir.

Gayri safi millî hâsılamızın yaklaşık % 5,5'ini oluşturan turizm gelirinin ülkemizin kalkınması ve yeni iş alanlarının yaratılması açısından önemi tartışılmazdır. Akdeniz çanağında pek çok ülke, turizm sayesinde gelişmiş ve ilerlemiştir. Türkiye'nin elinde ise rakiplerinden daha çok imkân bulunmaktadır. Ülkemiz, turizm sayesinde gelişip güçlenecek, ilerlemesini tamamlayacak, insanlarına daha çağdaş, daha mutlu ve daha müreffeh bir gelecek hazırlayacaktır.

Giderek büyüyen talepler karşısında gerekli politikaları oluşturarak ve rakiplerinden

farklılaşarak dünyada öne çıkmayı öncelikli hedef olarak belirleyen Bakanlığımız, bu yönde yoğun çaba harcamaktadır .

Bu çerçevede, turizm politikamızın öncelikleri; yarışabilirlik, müşteri memnuniyeti, sürdürülebilir gelişme, turizmin dört mevsime yayılması hedefine yönelik olarak turizmin çeşitlendirilmesi, bu kapsamda kış turizmi, yayla turizmi, golf turizmi, termal turizm gibi alternatif turizm alanlarının geliştirilmesi, destinasyon odaklı tanıtma ve pazarlama stratejileri, çevreye duyarlı turizm geliştirme stratejileri ve kültürel miras ile ilgili projelerdir.

Öte yandan, Türkiye turizminde esas olan yatırıma yönelik turizm stratejileri, yerini son yıllarda talebe yönelik turizm stratejilerine bırakmıştır. Turizm alanında başlattığımız ikinci hamle döneminde, Turizmi Teşvik Kanununda gerçekleştirilen düzenlemelerle birçok turizm aktivitesini tek potada birleştiren, yabancı zincirler ve markalarla bütünleşebilen, özel sektör yaratıcılığını arttırarak kamunun yükünü hafifleten projelere öncelik verilmesi için gerekli altyapı sağlanmıştır.

Farklı turizm aktivitelerinin tek elden yönetimi ve organizasyonunu sağlamak, özel sektör katılımı ve yaratıcılığını turizm alanına mümkün olan en geniş ölçüde kanalize etmek amacıyla Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgeleri ilan edilmekte, Turizm Kentleri projeleri hayata geçirilmektedir.

Dünyadaki yeni tanıtma stratejilerinin temelini oluşturan iletişim ve ulaşım teknolojileri, seyahat taleplerinin artması, yeni destinasyonların oluşturulması ve yeni tanıtma ve pazarlama stratejilerinin geliştirilmesi ihtiyacını beraberinde getirmektedir. Bu çerçevede, Bakanlığımız yeni turizm teknolojileri uygulamalarına öncelik vermektedir.

Turizmde 2023 yılına yönelik hedefimiz; 2003 yılında 14 milyon olan turist sayımızı 3 kat artışla 42 milyona, 13.2 milyar ABD Dolan olan turizm gelirlerimizi ise 5 kat artışla 66 milyar ABD Dolarına çıkarmaktır.

Bakanlığımız, turizmi yalnızca ülke ekonomisine katkı sağlayan bir girdi olarak değil, küreselleşme olgusu çerçevesinde, uluslararası ilişkilerin önemli bir aktörü olarak da ele almaktadır. Bu çerçevede, Türk turizmi, ekonomik açıdan sağladığı] imkânların yanı sıra, değişik kültürlerin birbirini gerçek anlamda tanımalarına zemin oluşturmak suretiyle ülkeler arasındaki yakınlaşmaya ve sonuç olarak bölgesel ve uluslararası alanda dostluk, kardeşlik ve barış içinde bir arada yayama anlayışına katkıda bulunan önemli bir araç olarak değerlendirilmelidir .

Avrupa Birliği müzakere sürecinin resmen başlamasıyla  birlikte Türkiye bugün yeni bir döneme girmiş bulunmaktadır. Kültür, Türkiye'nin Avrupa Birliğine üyelik sürecinde savunma stratejisini inşa edebileceği en etkin alandır. Zira Avrupa Birliğinin kültür politikası ortak bir kültüre değil, kültürel çeşitlilik temeline dayanmaktadır. Dünyanın en zengin kültür mirasının üretildiği ve yaşatıldığı bu topraklar, sahip olduğu eşsiz zenginlikle Avrupa Birliğinin ve dünyanın kültürel çeşitliliğine ciddî katkılar sağlayacak bir fırsat niteliği taşımaktadır .

Türkiye'nin içinde bulunduğu süreçte ve önümüzdeki günlerde en önemli gündem maddelerinden birini oluşturacak olan kültür alanının, bütçe kaynaklan ve kültüre bakış açısı itibariyle yeni bir perspektifle ele alarak gerek kadro gerekse mali kaynak açısından desteklenmesi bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır.

Yasal ve kurumsal alanda köklü değişikliklerin yaşandığı geçtiğimiz dönem içinde çalışmalarımızın başarıya ulaşmasında yüksek takdir ve desteklerini esirgemeyen Yüce Meclisimize ve kurumlarımıza ve hepinize teşekkürlerimi arz ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Bakanım, öncelikle bürokratlarımız kendilerini tanıtırlarsa, önce tanışmayla başlayalım.

(Bürokratlar kendilerini tanıttılar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Değerli arkadaşlar, görüşmelere başlıyoruz.

Buyurun Sayın Koçyiğit.

MUHSİN KOÇYİĞİT (Diyarbakır) – Sayın Başkan, Değerli Bakanım, Komisyonumuzun değerli üyeleri, basınımızın ve Bakanlığımızın değerli temsilcileri; konuşmama başlamadan önce Sayın Bakanımıza geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.

Sayın Bakanımızın açıklamalarını büyük bir dikkatle izledik. Özellikle kendisinden önceki Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Erkan Mumcu’nun projelerinin büyük bir kısmını ciddî bir şekilde devam ettirdiği için, kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum huzurlarınızda.

Değerli arkadaşlarım, tabiî kültür politikalarına başlamadan önce, kültür politikalarının, kültür gelirlerinin genel ekonomik gelirler içerisindeki yerine değinmemiz lazım. Çünkü, hepimizin bildiği gibi, ülkemizin içinde bulunduğu bu darboğaza, özellikle cari işlemler açıklarının kapatılmasında turizm gelirlerinin büyük önemi vardır. Bu bakımdan, öncelikle bu genel ekonomik duruma baktıktan sonra, turizm politikaları üzerinde duracağız.

Değerli arkadaşlarım, bugün için ekonomik durumumuzun genel değerlendirmesini yaptığımızda, IMF denetim ve gözetiminde sıfır sosyal devlet politikasıyla uygulanan program sonucu, yüksek reel faizlerle bastırılmış döviz kuru ve buna bağlı olarak ithalat patlaması sonucu dış ödemeler dengesi açık vermektedir. Bu dış ödemeler dengesindeki açıktan da kaynaklanan nedenlerle, sürekli ve istikrarlı cari işlem açıkları, ekonomide yapısal duruma gelmiştir. Cari açığın bugün için ülke kaynaklarının yurt dışına transferi pahasına, sıcak parayla finansmanı yapılabilmektedir. Ama, bunun böyle sürdürülmesi mümkün değildir, arzu da edilmez. İşte burada, cari işlemler açıkları finansmanının azaltılmasında ve hatta kapatılmasında döviz gelirleri büyük önem arz etmektedir. Bu bakımdan, turizm potansiyeli ve gelirlerinin artırılabilmesi için turizmde dağ, yayla, inanç, kongre ve termal gibi çeşitliliğe gidilerek, turizm kapsam ve süresinin genişletilmesi gerekmektedir. Aynı şekilde, eğitim ve insan kaynakları alanında da gerekli atılımlar yapılarak, turizmin kalitesi geliştirilmelidir.

Bizimle aynı turizm kuşağında bulunan İspanya ve Yunanistan ile eşit koşullarda rekabet edebilmemiz için, gerekli önlemler alınmalıdır. Bu bakımdan, sektör üzerindeki yüksek vergi yükleri, Katma Değer Vergisi yükü, yeniden gözden geçirilerek, anılan ülkelerle rekabeti engellemeyecek makul düzeylere çekilmelidir. Aynı şekilde, sektöre bir yük olarak getirilmesi düşünülen hasılat üzerinden alınması düşünülen yüzde 5 konaklama vergisi, çok iyi düşünülüp tartışıldıktan sonra devreye sokulmalıdır. Çünkü, getirilmesi düşünülen vergi oranı olarak yüzde 5 gibi düşük gözükmesine karşın, bu hasılat ciro üzerinden alınacağı için –hesabını tam yapmadım ama- tahminen yüzde 15-20 düzeyinde bir vergi oranına karşılık gelmektedir ki, bu çok yüksek bir orandır. Çok iyi düşünülüp tartışılması gerektiği kanısındayız. Aksi halde yapılacak bir yanlış, turizmimizi rekabetsiz, turizm gelirlerimizi düşük, cari işlem açıklarının yüksek ve finanse edilemez duruma getirecektir.

Bu bağlamda, turizm sektörüne uygulanmakta olan her şey dahil sistemi uygulama sonuçlarının ekonomiye katkısı objektif bir şekilde değerlendirmeye tabi tutularak, turizm politikası yeniden belirlenmelidir. Sahibi bulunduğumuz tarihî ve kültürel değerlerin envanteri çıkarılarak, bir kültür stoku oluşturulmalıdır ve oluşturulan bu kültür stoku, evrensel değerler olarak tüm insanlığın ortak beğenisine sunulması için gerekli tanıtım faaliyetleri yapılmalıdır.

Ayrıca, turizm sektöründeki risk unsuru da dikkate alınarak, turizm sektöründe özellikle banka sisteminden borçlanmasındaki yüksek maliyetler ortadan kaldırılmalıdır. Hepimizin bildiği gibi, turizm sektörü riski yüksek bir sektör olduğu için, özellikle bankalar buraya kredi verirken ya çok yüksek düzeylerde ipotek istemekte yahut da ipoteği de kabul etmeyerek, banka teminat mektubu almaktadırlar. Tabiî, bilindiği gibi, banka teminat mektuplarının komisyonları, masrafları olduğu için, bir yerde turizm sektörü üzerine bir yük olarak geri gelmektedir. Tabiî, bu yük de doğal olarak Türkiye'nin rekabet düzeyini olumsuz etkilemektedir.  Bu bakımdan, turizm sektörünün finans bölümü dikkatle ele alınıp, bunların risk unsurunu asgariye indirecek şekilde bir kredilendirme yapısına kavuşturulmalıdır.

Bunları belirttikten sonra, Sayın Bakanımızın sunuş konuşmalarından biraz bahsetmek istiyorum. Özellikle Sayın Bakanımız sunuş konuşmasının 88 inci sayfasında, “Her biri kendi başına bir özellik taşıyan kültürel faaliyetleri bir bütünlük içinde bir araya getirmek, eğitim, dinlence ve eğlence gibi etkinlikleri sunmak amacıyla kurulmuş bulunan, halen 47 kültür merkezi faaliyetini sürdürmektedir. Yıl sonuna kadar 9 kültür merkezinin daha açılışı gerçekleşecektir. Ayrıca, Bakanlığın kontrolünde 71 kültür merkezi inşaatı devam etmektedir”  Bunları belirttikten sonra, bunlara ilaveten, 9 tane daha kültür merkezinin yapıldığı belirtilmektedir. Sayın Bakanım, burada bir yerde 71 tane kültür merkezi devam ediyor, daha bunlar bitirilmemiş, bitirilmesi için de en azından 1-1,5 katrilyonluk bir kaynak gerekiyor. Tabiî, bunlar sürüncemede dururken, yeniden 9 adet kültür merkezi yapımına başlanılmasını pek rasyonel bulmuyoruz. Yani, öncelikle kaynaklar devam edenlere aktarılıp, bunlar bitirildikten sonra diğer kültür merkezlerine başlansaydı daha rasyonel bir hareket tarzı olurdu. Hem diğerleri hizmete daha erken kavuşurdu hem de sürüncemede kalmazdı.

İkincisi, Sayın Bakanımız, Devlet Tiyatrolarında büyük bir kadrolaşmaya gidilerek, burada kariyer, liyakat, birikim ve deneyim bir tarafa bırakılmıştır. Bugüne değin devlet tiyatrolarına A kadrolu yazar ve sanatçılar arasından genel müdür atanırken, ilk kez bu ilkeden ayrılarak B kadrosundaki bir dramatör sanatçı genel müdür vekili olarak atanmıştır. Tüm bu kadrolaşma ve tasfiye hareketleri sonucu, kurum elbette yıpranmaktadır. Sayın Bakana sormak istiyorum: Bakanlığınız döneminde daire başkanı üstü unvanlı personel ile il müdürlüklerine ne kadar atama yapılmıştır? Bunların bir dökümü var mıdır?

Yine bununla ilgili olarak, Sayın Bakanım, konuşma metninizin bir bölümünde, 14 üncü sayfada, “turistik yörelerde doğal … zenginleştiren, yapı yoğunluğunu azaltan, turizm ürününün çekiciliğini artıran, çevreyi koruyan, yerel halkı turizmle bütünleştiren, teknik altyapının finansmanına kullanıcıların da katılımını sağlayan doğrudan altyapı yatırımı yapacak girişimcilerin yönlendirilmesi ve teşvik edilmesi” denilmektedir. Yani, burada özetle, çevreye duyarlı, betonlaşmayı önleyici altyapı yatırımlarının yapılmasından bahsediyorsunuz. Oysa, basından izlediğimiz kadarıyla, başta Antalya olmak üzere, turizmciler yapı yoğunluğunun artması ve yatak kapasitesinin aşırı yükseltilmesinden dolayı şikayetçidir. Bunları devamlı basından da izliyoruz. Bu anlamda, yapı yoğunluğu artırıcı kararlar alındı mı Sayın Bakanım?

Ayrıca, sektörel turizm bölgelerimizde altyapı sorunlarını gideren ne tür tedbirler alınmıştır? Bunu da öğrenmek istiyoruz.

Yine, aynı konuşma metninin 15 inci sayfasında Sayın Bakanım, Bakanlığın yatırım programında yer alan projeler için belli giderlerden bahsediliyor. Bu giderlerin kaynağı herhalde DÖSİM’e aktarılan 200 trilyonluk kaynaktan karşılanıyor. Hepimizin bildiği gibi, 21 inci Döneme kadar turizm arazilerinin, Hazine arazilerinin, yatırımcılara tahsis edilmesi ilk defa Sayın Erkan Mumcu’nun bakanlığı döneminde yeni bir kaynak yaratmak amacıyla Hazine arazilerinin yahut da turizm alanlarının yatırımcılara açık ihale yoluyla satılarak buradan bir kaynak elde edildi. Bu kaynak da, DÖSİM’e aktarıldı, bunun tutarı da 200 trilyon. Tabiî, şu anda o 200 trilyon harcanarak belli projeler gerçekleştiriliyor. Bunu destekliyoruz, takdir de ediyoruz. Gerçekten bir kaynak yaratılıp, yaratılan bu kaynağın eşit şekilde belli projelere harcanması çok rasyonel bir davranıştır. İnşallah bundan sonra da bu şekilde bu kaynak yaratmalar devam eder ve turizm yatırımları bununla yapılır.

Bunları belirttikten sonra Sayın Bakanım, özellikle seçim bölgem olan Diyarbakır’dan biraz bahsetmek istiyorum.

BAŞKAN – Sayın Koçyiğit, tamamlar mısınız.

MUHSİN KOÇYİĞİT (Diyarbakır) – Toparlıyorum Sayın Başkanım.

BAŞKAN – Diyarbakır’a geç kaldınız herhalde!

MUHSİN KOÇYİĞİT (Diyarbakır) – Tamam, Diyarbakır’a geliyorum.

Sayın Bakan, hepimizin bildiği gibi, dünyada Çin Seddinden sonra en uzun surlar Diyarbakır’da bulunuyor. Gerçekten de Diyarbakır surları bugüne kadar ihmal edilmiş. Eğer Diyarbakır surlarının restorasyonu yapılıp dünyaya iyi şekilde tanıtılabilirse, inanıyorum ki turizm gelirlerimiz bir kat daha fazla olur. Çünkü, Diyarbakır surları içerisinde, özellikle buraya gelen medeniyetlerin tümünün kitabeleri bulunmaktadır. Dünyanın her tarafında bir uygarlık geldiği zaman, kendisinden önceki uygarlığı yok etmiştir. Oysa Diyarbakır’da gelen bütün uygarlıklar kendisinden önceki uygarlıkları korumuş, daha da geliştirmiştir ve bunun en basit örneğini bugün Diyarbakır surlarındaki kitabelerde eski uygarlıkların yan yana, kardeşçe yaşadığını görmekteyiz. Bu bakımdan, bu kültür hazinemiz, tarih hazinemiz yok olup gidiyor, her gün taşlar düşüyor, maalesef çok zor durumda. Tabiî, yerel yönetimlerin finansman kaynakları da bunu restore etmeye yeterli değildir. Ancak buraya Bakanlığımızın, devletimizin el atması gerekiyor. Bu bakımdan, Bakanımızdan rica ediyoruz: Eğer tüm dünyanın ortak değeri olan, Türkiye'nin ortak değeri olan bu Diyarbakır surları için bir restorasyon yatırımı için bir ödenek ayırıp bunu uygulamaya koyarlarsa, kendilerine Diyarbakırlılar adına şükranlarımı şimdiden sunarım.

Bunları belirttikten sonra, tekrar Sayın Bakanımıza geçmiş olsun diyorum. Turizm Bakanlığı bütçemizin Bakanlığımıza, devletimize ve milletimize hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Koçyiğit’e teşekkür ediyoruz.

Sayın Kumkumoğlu, buyurun.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, Kültür ve Turizm Bakanlığının değerli bürokratları, değerli basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, içerisinden geçmekte olduğumuz süreçte ve yapılanma içerisinde sanıyorum en çok tartışacağımız konulardan bir tanesi, Türkiye'nin kültür politikaları olacak. Hele, böyle bir geçiş sürecinde benim kanaatimce, henüz bu anlamda kendi çerçevesini de kendi içinde yeterince oturtamamış Adalet ve Kalkınma Partisi gibi bir partinin iktidarında bu süreci Türkiye'nin yaşıyor olması, gerçekten Türkiye için çok ciddî bir sorundur veya umarım sorun olmaz, sorun olmadan bu süreç geçiştirilebilir. Ama, ben bu sürecin bu anlayışla çok kolay aşılabileceği kanaatini taşımıyorum.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye tanımlamasına bakıldığında, İktidar Partisi Türkiye'nin kültürel mirası Sayın Bakanın konuşmasının içerisinde ifade ettiği gibi, bu Avrupa Birliği sürecinde yeni birtakım buluşmalar ve bu buluşmaların birtakım zorunluluklarıyla ilgili buraya yansıyanların dışında, Hükümetten biz çok farklı şeyler duyuyoruz. Mesela, burada “Medeniyetler Buluşması” diye bir tanımlama yok. En azından, sunuşta yok. Metin sonradan geldiği için, tabiî ayrıntısını, detayını bilemiyoruz, ama burada medeniyetler buluşması yok.

Şimdi, nedir medeniyetler buluşmasından kastedilen şey? İktidarın anlayışı içerisinde medeniyetler buluşması denildiği zaman kastedilen şey nedir? Avrupa Birliğinin Türkiye’yi kabullenip kabullenmemesiyle ilgili olarak, medeniyetler buluşmasıyla birlikte konu değerlendirildiğinde, “Avrupa Birliği Türkiye’yi almazsa orası bir Hıristiyan kulübü olur, Hıristiyan birliği olur…” Hâlâ kullanılan bir tanımlamadır bu.  Böyle bakıldığı zaman, buradaki medeniyetler buluşmasından, yani iktidar partisinin bütününü oluşturan, sadece Kültür Bakanlığının burada yazılan metni değil, iktidar partisinin bütününü oluşturan anlayış içerisindeki Türkiye tanımlaması, Türkiye'nin kültürel tanımlaması nasıl bir şeydir acaba? Buradan, hiç şüphesiz, medeniyetler buluşmasından kastedilen şey, Türkiye'de yaşayan insanlarımızın esas itibariyle inançlarıyla ilgili olan yanının tek başına değerlendirilmesinden ibarettir. Halbuki, bizim kültürümüz böyle sadece İslamın etkisinde, kontrolünde bir kültürel birikim, yaklaşım değildir. Tam aksine veya tam aksine demeyelim, tam aksine olmasına gerek yok, çünkü o da bizim bir parçamız, ama bir parçamız. Bizim 80 yılı aşkın, bizi biz eden, Türkiye Cumhuriyetinin varlığının başlangıcından bu yana bizim ortaya koyduğumuz kültürel politikada çağdaş dünya ile bütünleşme, kendi değerlerimizi bulundukları yerlerden tutup çıkarabilen ve bunları çağdaş dünya ile bütünleştirebilen bir modeli esas almış durumda. Medeniyetler buluşması anlayışı böyle bir modeli esas alan bir yaklaşım değil.

Değerli arkadaşlarım, bu tartışma, tabiî yeni bir tartışma değil. Bu tartışma, Sayın Bakanın ilk bütçesi belki burada, ama biz üç yıldır bu tartışmaları bir başka Sayın Bakanla beraber yapıyorduk. Şimdi bakın, nereden nereye geliniyor… Şimdi, buradan örnek vermeyeceğim. Bu Komisyonda sayısız yapılmış konuşmalardan örnekler verebilirim, ama arkadaşlarımız ola ki rencide olurlar, aslında rencide edilecek bir durum da yok ama, ben aşağıdaki konuşmalardan, Genel Kuruldaki konuşmalardan iki örnekle içerisinde bulunduğumuz durumuz sizlerle paylaşmak istiyorum.

Şimdi, 26 Aralık 2004 Pazar, Genel Kurulda Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçesi üzerinde AK Parti Grubu adına Adana Milletvekili Recep Garip arkadaşımız konuşuyor: “Siyasetin, devlet adamlığı formasyonu olduğu bir gerçektir. Ufuklara bakmayan, geleceği hesaba katmayan, günübirlik hareket eden politikacılar, bir plan ve proje geliştiremezler. Kültür ve turizm alanında daha önce düşünülmeyen ve yapılmayan birçok yenilik, AK Partinin ilk iş başına gelmesiyle birlikte, gün yüzüne çıkmış ve gerçekleştirilmiştir” Böyle başlayan, devamında övgülerle devam eden bir Grup adına yapılan konuşma. Şimdi değerli arkadaşlarım, Galataport ile ilgili, onu da içine alan gensoru önergesi hakkında yine AK Parti Grubu adına konuşma yapan, sonra Sayın Eski Turizm Bakanı Mumcu konuşmasını yaptıktan sonra çıkıp, ona yeniden cevap vermek üzere söz alan Recep Koral arkadaşımızın tutanaklardan alınmış ifadelerini sizlerle paylaşmak isterim.

“Sayın Bakan, değerli arkadaşlar; Sayın Mumcu’ya teşekkür ediyorum, tabiî bir süre Turizm Bakanı olarak kolay bir hadise değil, ancak tabiî hesap soracağız belki. Ama, ne yaptı da neyin hesabını soralım diye düşündüm, ondan başlayayım konuşmama.” Ve AK Partisi sıralarından alkışlar…

Şimdi, üç yılın muhasebesi bu. Bir üç yıl gitti. Şimdi arkadaşlar sanıyorum bu değerlendirmeler çerçevesinde geçmiş üç yılı değerlendirecekler, sonra sizin yaptıklarınızla başlayacağız diye umut ediyorum. Değerli arkadaşlar…

HASAN FEHMİ KİNAY (Kütahya) – O Recep Beyi bağlar ama.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Grup adına konuşuyor arkadaşımız, şahsı adına değil.

başlayacağız diye umut ediyorum. Değerli arkadaşlar…

HASAN FEHMİ KİNAY (Kütahya) – O şahsi yorum.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Ben, Genel Kurul salonundan Grup adına yapılan bir konuşmadan burada alıntı yaptım. Yani, yaptığım başka bir şey yok.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Erkan Beyin ne yaptığını soruyor.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Evet.

Değerli arkadaşlarım, böyle günübirlik politikalarla, dün ak dediğimize bugün kara diyerek, içerisinden geçmekte olduğumuz ve böyle diyen bir anlayışla devam ederek, içerisinden geçmekte olduğumuz kritik süreçte, Türkiye'nin -Sayın Bakanın ifadelerinde kullandığı biçimiyle- yeniden yapılanması sürecini şekillendirebilmemiz, biçimlendirebilmemiz mümkün değildir. Böyle bir anlayışın, bir defa yeniden biçimlendirme ihtiyacı nereden doğmuştur? Yani, 80 yıllık bir kültürel mirasımız var, bir politikamız var, yanınızda değişik kurumlar var. Bu kurumların tamamı, bu 80 yılı aşkın politikanın ürünü olarak buralarda oturan arkadaşlarımız. Yani, o medeniyetler buluşmasının mirası olarak burada duran arkadaşlarımız değil. Yani, ne Devlet Tiyatroları Genel Müdürü o mirasın bir parçası, ne halk danslarıyla ilgili gruplarımızın temsilcileri, ne kültürel varlığımızın diğer alanlarıyla ilgili, güzel sanatlarla ilgili, baleyle ilgili, her anlamda bu yanı başınızda duran kurumların tamamı zaten bir yeniden yapılanmanın ürünü olarak ortaya konmuş ve 80 yıldan bu yana geliştirmeye çalıştığımız, güçlendirmeye çalıştığımız bir projenin, bir çağdaşlaşma projesinin parçaları. Şimdi, biz buradan bir şekilde vazgeçeceğiz, öyle anlaşılıyor yeniden yapılanacağımıza göre. Sayın Bakan, bu vazgeçmenin ve bu yeniden yapılanmanın hangi kriterlere, hangi esaslara dayalı olacağı, bu 80 yıllık çağdaşlaşma projesinden hangi sebeplerle, hangi nedenlerle vazgeçtiğimizi bir şekilde Türkiye'ye anlatmak durumundasınız. Bu anlatılmadan, bu anlaşılmadan, biz sanki Sağlık Bakanlığı hizmetlerinde teknik bir konuyla ilgili bir düzenleme yapıyormuşcasına, Türkiye'deki kültürel politikalara ilişkin böyle bir sizin bu tanımlamalarınız içerisinde yer tuttuğu biçimiyle bir değerlendirme yapmak, üstelik bunu her vesileyle ilgili bakanlıkların bütçelerinde bir şekilde seslendirmek durumunda kaldığımız Kamu Yönetimi Yasa Tasarısı çerçevesinde düşünülen o aslında Hükümetin zihninde var olan, yapmak istediği, ama gerek toplumsal muhalefetin gerek Cumhurbaşkanlığının geri göndermesi nedeniyle, toplumsal muhalefetin karşı duruşu nedeniyle gerçekleştiremediğiniz projeyle birlikte düşünüldüğünde, Türkiye'nin bu anlamda geri dönülmesi çok zor, çok sıkıntılı bir sürecin içerisine girebileceği biçiminde ciddî kaygıların, hem bizde hem toplumun değişik kesimlerinde var olduğunu bilmenizde yarar var diye düşünüyorum Sayın Bakanım.

Şimdi, elbette Türkiye'de herkes kendisini tanımlayabilmeli. Bunu belki Türkiye'de ilk savunan parti Cumhuriyet Halk Partisidir. Bunun siyasal bedelini de ödemiş bir partidir Cumhuriyet Halk Partisi. Elbette, biz kültürel anlamda çoğulcu yapıya sahip bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu topraklar üzerinde yüzlerce medeniyet barındırmış, zengin topraklar. O, üzerinde yaşamış olan medeniyetlerin her birinden mutlaka bugüne bir şeyler kalmış. Küçük şeyler kalmış, büyük şeyler kalmış…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun Sayın Kumkumoğlu.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Toparlayacağım Sayın Başkan.

Hâlâ, varlıklarını bütün sıcaklığıyla koruyabilenleri var, mevcutların içerisinde bir şekilde onların bir yerlerine nüfuz etmiş biçimiyle duranları var. Ben, bir zaman bir yine Kültür Bakanlığı bütçesinde, yani biz işte, ne bileyim Hititlerden kalmış sanat eserlerini hep düşünür, varlıklarıyla övünürüz de, peki bu Hititlerden bize bir şey kalmamış mı? İnsan olarak, insanlardan insanlara aktarılarak bugüne gelen bir şeyler yok mu? Diye çok fazla düşünmeyiz. Ama, o Hititlerin bıraktığı, işte oymalar, taşlar, sanat eserleriyle çok ilgili bir halimiz vardır. Elbette, bütün bu gerçeklikleri göreceğiz. Ama, hiçbir şekilde göz ardı etmememiz gereken bir başka değer, değerli arkadaşlarım, ülkemizin içerisinden geçmekte olduğu süreç de dikkate alındığında, bizim farklılıklarımız bizi ayrıştıran değil, bizi bütünleştiren yanlarıyla öne çıkarılabilmeli. Yani, biz elbette farklılıklarımızı mutlaka yaşamalıyız, mutlaka yaşatmalıyız; ama, nasıl Hititlerden bugüne, hepimize, hiç bilincimizde olmayan bir biçimiyle bize yansımış, bizim varlığımızın oluşmasında, kültürel birikimimizin oluşmasında olağanüstü etkili olduğunu düşündüğüm o değerler varsa, 70 milyonu aşkın Türkiye Cumhuriyetinin bütün yurttaşlarını kardeş yapma, kaderde, tasada, kıvançta, iyilikte, kötülükte, iyi günde, kötü günde bizi bir arada tutabilecek, bu ülkenin bütün değerlerini birlikte sahiplenebilecek, herkesin kendinden içinde bir şeyler bulduğu bir ortak değeri, bir ortak değerler silsilesini bulup çıkarmak herhalde, her şeyden önce Sayın Bakanlığınızın görevidir ve sorumluluğudur diye düşünüyorum.

Ben, bu metnin içerisinde, bu çerçevede daha geniş bir yansıma bulmayı umut ediyordum. Umarım, bundan sonra bunu daha fazla görürüz.

Teşekkür ederim Sayın Başkan.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kumkumoğlu.

Sayın Özcan, buyurun.

MEHMET ZEKAİ ÖZCAN (Ankara) – Sayın Başkan, Değerli Bakanım, kıymetli arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Bakanım, ben de geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum. Aslında, fazla bir zaman almak istemiyorum, konunun geneline de girmeyeceğim. Yalnız üç hususta bilginize sunmak istediğim konular var, bunlardan bir tanesi, bu Polatlı’daki Gordion ile ilgili. Şimdi, oradaki tümülüslerin aslında 50 bin civarında ziyaretçisi var, yani bu dışarıdan da çok ilgi görüyor. Fakat bunların ne girişi, ne otoparkı, ne altyapısı, ne günlük dinlenme yerleri olmadığı için burada büyük sıkıntı var. Bu bakımdan, buranın tasarım ve projelendirilmesi gerekmektedir. Tabiî, bunun ayrıntılarına girmek istemiyorum, bunu arz ediyorum.

İkinci husus, tabiî bu ülke İstiklal Savaşını bu Meclisle yaptı. Fakat, bunun bir panoramik müzesinin yapılması, yani sesle, ışıkla görsel bir şekilde, çok daha rahatlıkla herkesin anlayabileceği bir müzeye kavuşmamızda fayda olduğunu düşünüyorum ve bunun için de Türk Devletinin bir fedakârlıktan kaçınmayacağını düşünüyorum. Bunun da gündeme alınmasını istiyorum; tabiî, Ankara veya Polatlı bağlantılı.

Sayın Bakanım, turizmle de ilgili bu termal tesislere, termal turizme önem verdiğinizi de biliyorum. Ama, bizim Haymana, 70 kilometre uzaklıkta bir ilçemiz var, bu, aşağı yukarı Türkiye'de 872 ilçe arasında 585 inci, 600 üncü sırada bir yer maalesef, Ankara'ya bağlı olmasına rağmen. Şimdi, bu termal tesislerin de turizme kazandırılması gerekir. Bu konuda da ilginizi bekliyorum.

Ben, Sayın Bakanın da bilgi ve birikimine, kültürüne ve kadrosuna güveniyorum. Kültür ve Turizm Bakanlığının bütçesinin hayırlı olmasını diliyorum, teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Özcan.

Sayın Kılıçdaroğlu, buyurun.

 

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Teşekkürler Sayın Başkan.

Sayın Bakan, daha önce bir görüşme sırasında, Galataport, Kuşadası ve Tüpraş ihaleleri dolayısıyla önceden görüşme yapıldığını ve ihalelerin bu görüşmelerden sonra sonuçlandığını söylemiştim ve bunu ispat edeceğimi söylemiştim. Sayın Bakan, Turizm Bakanlığı bütçesi görüşülürken gelecekti; ama, gelmedi.

Ben, sadece şunu söyleyeyim; belki, merak eder değerli AKP milletvekilleri, Tempo Dergisinin 8 Kasım 2005 tarihli sayısını alırlarsa, önceden yapılan görüşmeler, mektuplar, bütün bunların hepsi var.

Yine, iktidar kanadından arkadaşlarıma bir hatırlatmada daha bulunayım; burada, Sayın Bakana özellikle sorulmuştu “Hong Kong’a kimin uçağıyla gittiniz?” Sayın Bakan bunu geçiştirdi. “Ben, Hong Kong’a bir başka kişiyle görüşmeye gittim” dedi. Hong Kong’a, Ofer’in uçağıyla gitti. Sayın Bakan bunu niye gizliyor, bu gizleme ihtiyacını nereden duyuyor? Ve yine Sayın Bakan, Hong Kong’tan iki günlüğüne Singapur’a gidiyor, Ofer’lerle görüşmek için.

Şimdi, bunlar biline biline, gelinip, burada, önemli bir kürsüye oturuyorsunuz ve Plan ve Bütçe Komisyonu üyelerini -affedersiniz- enayi yerine koyarak, doğru bilgi vermiyorsunuz. Bu doğru değil.

Şimdi, Sayın Bakanım, Kültür Bakanlığını konuşuyoruz. Siyasetin halk nezdinde saygın olabilmesi, siyaset kurumunun önemli öğeleri olan siyaset adamlarının, her ortamda ve her yerde doğruyu söylemelerinden geçer. Eğer siz doğruyu söylemezseniz, gerçekdışı beyanda bulunursanız, siyaset kurumunun halk nezdinde itibar kazanması mümkün değil, itibar yitirir.

Şimdi, buna baktığımız zaman, siz Kültür Bakanısınız, Türkiye'de, çok şükür Türkçeyi unutmak üzereyiz.

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Niye şükrediyorsun?

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Şunun için; çünkü, sizin politikalarınızdan birisi de bu; yani, politika başarılı oluyor, o nedenle söylüyorum.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Sizin adınıza dedi.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Sizin adınıza söylüyorum.

Şunun için söylüyorum değerli arkadaşlar: Bakın, Sayın Başbakan dahil, Sayın Başbakan, biliyorsunuz, son günlerde “pazarlama” sözcüğünü çok sık kullanan bir Başbakanımız. Muhalefetin “pazarlama” sözcüğünün anlamını bilmediğini söyleyerek, “marketing” sözcüğünü kullanmaya özen gösteriyor ve işin garip tarafı, Sayın Başbakan, tanıtımla pazarlamayı karıştırıyor. Tanıtım ayrı, pazarlama ayrı. Pazarlamayı başkaları yapar, tanıtımı başkaları yapar. Siz ülkenizi tanıtırsınız; ama, ülkenizi pazarlayamazsınız.

Şimdi, bu çerçevede baktığımız zaman, Kültür Bakanlığına çok büyük işler düşüyor. Dil konusunda, Kültür Bakanlığının çok duyarlı olması lazım; ama, o duyarlılığı ben sizin konuşma metninizde görmedim Sayın Bakanım.

Kültürel yozlaşma süratle geliyor. Hemen hemen her şeyi, üniversitelerimizi bitiren öğrenciler, İngilizce sözcük kullanmaktan kendileri için bir ayrıcalık çıkarıyorlar. Biz, böyle bir kültürel yapıya, kültürel dokuya nereden geldik? Dil, kuşaktan kuşağa kültürü aktaran temel öğedir. Kendi dilimizi kullanıp, kendi kültürümüzü geliştiremezsek, ben, Amerikan diliyle Türk kültürünü mü geliştireceğim?

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Kültür de yabancı Sayın Kılıçdaroğlu.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Efendim, ekindir Türkçesi kültürün; ama, bakanlığımızın adı Kültür Bakanlığı olduğu için, o sözcüğü kullanma ihtiyacını duydum.

Şimdi, çok önemli bir şey daha var Sayın Bakan. Gelişen teknoloji, kültürel dokumuzda çok çok ciddî değişikliklere yol açıyor. Bunun en basit olayı, eskiden geleneksel düğünler vardı, şimdi o düğünler yapılmıyor, herkes artık salonlarda bir orkestra tutuyor ve salonlarda yapıyor. Dolayısıyla, geçmişte babalarımızdan kalan, dedelerimizden kalan pek çok kültür olayı, süratle kayboluyor. Acaba, Kültür Bakanlığı bunların arşivlemesini yapıyor mu? Biz, bu konuda ne yapıyoruz? Nerelere kadar geldik? Bu arşivlemeler yapıldı mı? Kazandırıldı mı? Çünkü, belki, gelecek kuşaklar, oturup bu konuda ciddî araştırmalar yapacaklar; ama, canlı kaynaklara ulaşma şansları olmayacak bu insanların. Dolayısıyla, Bakanlığımızın, bu konuda… (AK Parti sıralarından “Bakanlığımız yaşatmaya çalışıyor” sesi)

Yaşatmak olmuyor, bazı şeyleri yaşatmak mümkün değil, otantik olarak yaşatabilirsiniz; ama, artık, kimse efe kıyafeti giymiyor. Kimse, bilgisayar varken, her şeyi elle yazma, elle not tutma, elle arşivleme gibi bir kuralı artık uygulamıyor.

Dolayısıyla, gelişen teknolojiden kuşkusuz yararlanmak lazım, reddetmiyoruz; ama, bu teknolojinin yok ettiği bir kültürel dokuyu da süratle korumak, belgeselleştirmek ve arşivlemek gerekiyor.

Giden arkadaşımız oldu mu bilmiyorum, Gelibolu belgeseline. Güzel bir belgesel; ama, belgeselin dayandığı kaynakların yüzde 80’i Avustralya, İngiltere ve başka ülkelere ait kaynaklar. Kendi ülkemizin kaynakları son derece sınırlı. Bu sorulduğu zaman, filmi çeken yönetmen şunu söylüyor: “Ben, Türkiye'de orijinal kaynaklara ulaşamadım. Yok böyle kaynaklar, olmayınca da ben kullanamadım.”

Şimdi, düşünebiliyor musunuz, Çanakkale Savaşı gibi bir olayı, kendi orijinal kaynaklarımızın olmamasından ötürü, başka ülkelerin bulduğu kaynaklara dayanarak kendi kültürel dokumuzu işlemeye çalışıyoruz ki, bu da son derece yanlış bir uygulama, bana göre bu konunun üzerinde durulması lazım.

Kültür Bakanlığımız zaman zaman eski eserlerimizin onarımına da çıkar. Doğrudur, çıkması lazım, bunların yaşatılması lazım; ama, bu yıl, gazetelerde yer alan bir haber gerçekten yüreğimizi burktu. Eski bir cami onarılırken, tarihî çiniler çekiçle kırılıyor arkadaşlar. Çekiçle kırılıyor, onun yerine yeni çini konulacakmış. Şimdi, ben merak ediyorum; bu ihaleyi alan müteahhit kim? Bu ihaleyi verirken sormuyor musunuz arkadaş, sen hiç tarihî eser onardın mı? Sen, nasıl olur da, bir tarihî çiniyi, ustanın eline çekiç verirsin, çekiçle alır bunu kırar?

Ben merak ediyorum Sayın Bakanım, eğer, siz, bu düşünceyle Divriği Ulu Camiine onarıma çıkarsanız, UNESCO’nun tarihî miras belgesine koyduğu çok önemli bir yapıyı, korkarım mahvedersiniz.

Doğan Kuban şunu söylüyor: “Lütfen, o tarihî dokuyu toprakla doldurunuz. Belki ilerideki kuşaklar daha iyi onarırlar. Siz mahvedersiniz.”

Dünyada örneği olmayan, Türk mimarisinin tek örneğidir bu ve taş işlemeciliği, dünyada başka bir örneği yok bunun; ama, biz, bu konuda bile gerekli özeni gösteriyor muyuz, bilmiyorum; o konuda bir kanun teklifi verdim, Kültür Bakanlığımız da desteklerse, bunun onarımı için özel bir yasanın çıkmasını kişisel olarak ben istemiştim.

Yine, belediyelerimizin tanıtım bayrakları var. Bu bayrakların, o kentin kültürünü, tarihsel dokusunu, tarihsel yapısını simgelemesi lazım.

Ankara Büyükşehir Belediyesinin logosu, bu açıdan doğru bir uygulama değildir. Siyasal içerikle yaklaşılmıştır. Ankara çok eski bir kenttir. Pek çok uygarlıklar yaşamıştır burası. Yani, Anadolu Medeniyetleri Müzesini gezdiğiniz zaman, o kadar güzel objeler var ki, bu objelerin tümünü bir tarafa atıyorsunuz; yani, şurada yapılan Atakule’yi getiriyorsunuz, Ankara’ya logo olarak kullanıyorsunuz. Kültür Bakanlığı bunu nasıl içine sindiriyor? Adı kültür, yapılan şu Atakule, fazla değil elli yıl sonra yıkılıp gidecek; yani, bu, bir kentin logosu olabilir mi? Böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir mantık olabilir mi? Nasıl getiriyorsunuz? Efendim, bunu, biz belediye meclisinden kabul ettik. Siyasal inatlaşmayla onu geçirebilirsiniz, ona bir şey demiyorum; ama, doğru değil. Doğruyu yapmak lazım. Kültür Bakanlığının buna müdahale etmesi lazım. Çağırması lazım, arkadaş, sen bunu yapıyorsun; ama, bu doğru değil. Bakın, İstanbul’un logosu var, hiç kimse itiraz ediyor mu; kimse etmiyor; çünkü, İstanbul’un siluetini yansıtıyor orada.

Kültür Bakanlığı bütçesini görüşürken, izninizle bir şey daha söyleyeyim: Devletin en gariban adamları Kültür Bakanlığında çalışanlar arkadaşlar; yani, gariban dediğim şu: Her bakanlık bir eködeme alır, Kültür Bakanlığı çalışanlarında bu yok. Bakanlar kendi personeline sahip çıkmıyorlar.

Sayın Bakanım, istirham ediyorum, siz de kendi personelinize sahip çıkın; yani, buraya gelip, pek çok bakan, Çalışma Bakanımız dahil pek çok bakan, kendi personeline eködeme aldı. Siz de lütfedin, kendi personelinize eködeme alın.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Bağlıyorum Sayın Başkan.

Yani, diğer bakanlıklar ne alıyorsa, fazla vermeyin, bir Başbakanlığa bağlı kuruluşlar kadar vermeyin; ama, ne bileyim, bir Çalışma Bakanlığının almış olduğu ödenek kadar kendi personelinize ödenek alırsanız, en azından personelin çalışma şevkini artırmış olursunuz.

Kamu sendikacılığı gelişti, aksaklıklarını büyük ölçüde gideriyor, kamu yöneticilerinin kamu sendikacılığının önüne engel koymaması lazım. İstanbul’daki Devlet Opera ve Bale Müdürünün, bu konuda, sendikacılar üzerinde, kamu çalışanları üzerinde ciddî baskıları var. Bunlara izin vermeyin Sayın Bakanım. Bunlara izin vermeyin. Çağırın ilgili sendikacı arkadaşları, onlarla konuşun, o konuda size bilgi verirler.

Bir başka önemli konu, şimdi, değerli arkadaşlar, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü özel bir genel müdürlük. Özel yasası olan bir genel müdürlük. Buraya kimlerin atanacağı da, bakın yasası burada, 4 üncü maddesinde sayılmış. Şu nitelikte olan kişiler, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğüne atanır diye.

Sayın Bakan soruşturma açmış eski genel müdürle ilgili olarak, 5 soruşturma yanlış hatırlamıyorsam, medyada yer aldığı kadarıyla. Şimdi, soruşturma konusu yaptığınız şeylerden üçünü şimdi siz yapıyorsunuz. Niye soruşturma açtınız ki, madem üçünü siz yapıyorsunuz? İş Bankasından maaşlar alınmış, şimdi siz de İş Bankasından alıyorsunuz. Yani, orada bir yolsuzluk yapılmışsa, birileri kişisel çıkar sağlamışsa hiçbir şey demiyorum; ama, kişisel çıkar sağlanmamışsa, buna uyulmaması lazım.

Efendim, gişeler niye özelleştirildi. Bilet satışları özelleştirilmiş. Sayın Bakanım, bir yaşıma daha girdim diyoruz ya, ona benzer bir uygulama. Özelleştirme konusunda, Sayın Başbakan, sabah demeç veriyor, öğlen demeç veriyor, ikindi demeç veriyor, akşam demeç veriyor; yani, o da tutmuş, sizin politikanıza uygun olarak bilet satışlarını özelleştirmiş. Şimdi, aynı uygulamayı siz sürdürüyorsunuz. Efendim, bu genel müdür bunu niye yaptı? Hani, var ya koyunla kurt hikâyesi. Ben seni yiyeceğim; ama, suyu niye bulandırdın.

Eğer görevden aldıysanız, yerine vekâleten atadığınız kişi -çok değerli bir insan olabilir, ona hiçbir şey söylemiyorum, ama- yasadaki koşullara uymuyorsa, yaptığınız tasarruf doğru değildir; çünkü, vekil de asilin yetkilerine ve konumuna uygun olmak zorundadır. Bu, kamu hukukunun temel kuralıdır. Eğer vekil asilin bulunduğu konuma sahip değilse vekâlet edemez, yaptığı iş yanlıştır, doğru değildir.

Bir diğer konu daha var. Sayın Bakan, Devlet Tiyatrolarından, Devlet Opera ve Balesinden, Kültür Bakanlığından sorumlu bir bakan olarak…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Hemen bağlıyorum.

…siz, bankamatik sözcüğünü ve bankamatik sanatçısı sözcüğünü kullanamazsınız. Böyle bir yetkiniz yoktur sizin. Kişi çalışmıyorsa, görevden alırsınız.

Bakın, kamuoyunda ne tür şeyler tartışma konusu oldu? Efendim, 85 kiloluk balerin varmış. Bütün medya aradı, nihayet bir tane buldular, bir erkek balet buldular, kilolu oymuş. Sanatçı hiçbir yere gitmiyormuş. Ondan sonra, tek tek bütün sanatçılar çıktı; Kültür Bakanlığı bizi nereye gönderiyorsa, biz de oraya gittik. Efendim, hiç tiyatroya çıkmayanlar varmış. Hepsi çıktı, dediler ki, hangisi, kim bize görev verdiyse, orada oyun oynadık, çıktık görevimizi yaptık.

Şimdi, bakanlar, aldıkları duyum üzerine, ayaküstü demeç vermezler benim bildiğim kadarıyla. Bakanlar duyum alırlar, onu sorgularlar, soruştururlar, araştırırlar, doğruysa, o konuda konuşurlar. Bu doğru bir uygulama değil. Sizin sanatçıları yüceltmeniz lazım. Sanatçıları bir Kültür Bakanı rencide ederse, bu doğru bir uygulama olmaz. Sanatçı olmak zor bir olaydır. Sanatçının yaşı olmaz, sanatkârın da yaşı olmaz. Sanatçının yaşı olmayacağı gibi, kilosu da olmaz. Şişman role çıkan da vardır, zayıf role çıkan da vardır. Her alanın kendine göre sanatçısı vardır. Bunun rejisörü vardır, yönetmeni vardır, ona göre oyunu kurar, kurgular, tiyatroda ona göre oynar insanlar.

BAŞKAN – Sayın Kılıçdaroğlu.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) – Hemen bağlıyorum.

Dolayısıyla, ben, Sayın Bakanın, Devlet Tiyatroları konusunda atmış olduğu yanlış adımdan döneceğini umarak, hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kılıçdaroğlu.

Sayın Filiz, buyurun.

OSMAN NURİ FİLİZ (Denizli) – Sayın Başkan, Değerli Bakanım, değerli komisyon üyesi arkadaşlarım, değerli bürokratlar, basının değerli mensupları; öncelikle Sayın Bakanımıza geçmiş olsun diyorum.

Denizli ve Pamukkale’ye katkılarından dolayı teşekkür ediyorum, Kültür Bakanlığı bütçesinin hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum.

BAŞKAN – Evet, teşekkür ediyoruz.

Sayın Özakcan, buyurun.

MEHMET MESUT ÖZAKCAN (Aydın) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, ben de, sözlerime, Sayın Bakanımıza geçmiş olsun ve acil şifa dileklerimi sunarak başlamak istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, kurumlar, yetişmiş, yetenekli, deneyimli elemanlarla yönetilir. Yeterli sayıda personelle de hizmetin gereği yerine getirilir, amaca ulaşılır.

Kültür ve sanat kurumlarındaki yönetici eksiklikleri, başı olmayan birimler, personel eksikliğinden kıvranan birim müdürleri veya müdür vekilleri, eksik personel yüzünden canları burnunda, her an hata yapan birim çalışanları ve maalesef, bunlara çözüm üretemeyen bir yapı.

Ülkenin önde gelen müzeleri, İzmir Müzesi, Selçuk, Efes Müzesi, Aydın, Aphrodisias Müzesi ve diğer bazı önemli müzeler, hâlâ vekil müdürlerle yönetilme şanssızlığında.

Bu birimleri, sadece birer müze olarak görmemek gerekiyor. Bu müzelere bağlı, ülkemizin en önemli ören yerleri var. Dolayısıyla, onlar da vekil müdürler yönetiminde. Ulaşılmasında sıkıntı çekilen, genel güvenlik birimlerinin çok uzağında olan, yerleşim yerleri dışında bir yerde, yeniden müze yapma düşüncesinin ne denli yanlış olduğunu, bir çok kez soygun yaşamış bir müzemizde yeniden yaşadık. Haberlerde görmüş veya duymuş olabilirsiniz, aynı yerde yeniden bina yapımı düşünülen, eski binasındaki statik sorunlar nedeniyle kapalı olan Milet Müzemiz, yeni bir soygun olayıyla karşı karşıya kalmıştır. Bekçisi yakalanıp derdest edilip bir lahit içine atılarak, müze soyulmuştur.

Bu müzeler, asırlar önce yapılmış, o dönemler, ülkemiz, bir huzur ülkesi olarak, taşınır kültür varlıkları, suç piyasası, bugünkü boyutlarda değildi. Eserlerin yurtiçi, yurtdışı müşterileri bu kadar fazla değildi. Her şeyden önce, ülkemiz, tarihî eser kaçakçılığı açısından da nispeten huzur ülkesiydi. Kapkaç yoktu, hortumlamalar yok sayılacak kadar azdı; o nedenle, dağın başında yerleşim yerlerinin, güvenlik birimlerinin uzağında müze yapılmasında sakınca görülmemişti; ancak, şimdi, bu gibi yerlerde müze yapılırken, 10 kere, 100 kere düşünmek gerek. Bu müzelere yakın küçük yerleşim birimlerinin, oradaki yurttaşların vaki soygun olaylarından ne kadar rahatsız olduğu, ne kadar rahatsız edildiklerini biliyoruz.

Personel sıkıntısı, halk kütüphanelerinde de önemli boyutlarda. Bu birimlerin de çoğu başsız. Bir memur, bir kütüphane anlayışı, kapalı kütüphaneler var.

Resmî Gazetenin 11 Kasım 2005 tarihli nüshasında, Kültür ve Turizm Bakanlığımızın bir yönetmeliği yayımlanmış. Ulusal Müze Başkanlıklarının Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Yönetmelik. Yayımlandığı tarihte yürürlüğe giren bu yönetmelikte, Bakanlığa bağlı 120 civarındaki müzemiz arasından, yönetmeliğin “Tanımlar” başlığı altındaki 4 üncü maddedeki tanımlara uyan ve Bakanlıkça seçilip belirlenen müzeler, ulusal müze olacaktır.

Bu tanımdaki ölçütlere göre, ülkemizde, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı müzelerin hangileri ulusal kültür mirasını koruyamamakta, onaramamakta, sınıflandıramamakta, tanıtamamakta, sergileyememekte, kültürel, eğitsel ve bilimsel etkinlik faaliyetleri yapamamaktadır.

Çok ilginçtir, yapılan incelemede, Kültür ve Turizm Bakanlığımız, sadece 19 müze başkanlığı kadrosu almıştır. Müze başkanlığı nitelikli, müzeler ulusal müzeler olacaktır. Ya geriye kalan 100 civarındaki müze?

Yukarıdaki tanımlamaya göre -az önce ifade ettiğim- bu müzeler; yani, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı müzelerin altıda 5’i feci haldedir. Oradaki yüzbinlerle ifade edilebilecek ulusal kültür varlıkları kendi hallerindedir, yok olmaktadır ve yok olmaya da terk edilmek istenmektedir. Böyle bir ihmale hiç kimsenin hakkı olamaz. Bu şanslı 19 müze hangisidir, merak edilmektedir. Geride kalan 100 civarındaki müzeyi, Kültür ve Turizm Bakanımız ne yapacaktır? Oradaki taşınır kültür varlıklarının geleceği ne olacaktır? Aynı ayrışma kütüphaneler için de düşünülüyor mu sorusu da, yanıt beklemektedir.

Değerli arkadaşlarım, müze, ören yerleri ve kütüphanelerle ilgili bu değerlendirmeden sonra, ben, Kültür ve Turizm Bakanlığımızın ve hükümetimizin, ödeneklerin dağıtılmasıyla ilgili, adil ve hakkaniyet içerisinde davranılmadığı yönünde bazı şikâyetleri, eleştirileri, kendi ilimizden de aldığım tenkitleri sizlere sunmak istiyorum.

Sayın Bakanım, Aydın İlimizde de belediyelerimize baktığımız zaman, özellikle Cumhuriyet Halk Partili belediyelerimizin talepleri olan, Bakanlığınız tarafından temin edilen, genel bütçeden verilen ödeneklerin son derece yetersiz olduğunu görüyoruz. Sayacağım çok sayıda AKP’li belediye başkanının olduğu belde belediyelerimize bile, 300 milyar, 150 milyar, 250 milyar gibi ödenekler gönderilirken, verilirken, örneğin bir Kuyucak İlçemiz var, kanalizasyon için talepte bulunmuşlar, Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü bütçesinden 15 milyar yardım yapılmış.

Kuyucak İlçemize bağlı 1 800 nüfusu olan bir Başaran Beldemiz var, Kuyucak İlçesine bağlı bu Başaran Beldemiz de AKP’li, kanalizasyon yapımı için 300 milyar ödenek almış. Yani, bir ilçeye 15 milyar verilirken, Cumhuriyet Halk Partili ilçeye, o ilçeye bağlı beldeye 300 milyar tahsis edilebiliyor.

Tabiî, ayrıntılı rakamlar, sayılar vermek istemiyorum, zamanınızı almamak için. 15 Cumhuriyet Halk Partili belediyemiz olmasına karşın, Aydın İlimizde, Kuyucak, Didim ve Söke -ki, bunlar, il düzeyinde büyük ilçelerimiz- 15’er milyarlık ödeneklerle yetinmişler, Sayın Bakanımızdan, burada, bu konuda destek ve yardımlarını bir kez daha diliyorum.

Tabiî, benzeri; yani, adil olmayan uygulamaların diğer başka belediyeler için de geçerli olduğunu, bugünkü gazetede yer alan bir haberle, bilgi edinmiş, okumuş bulunuyorum. Örneğin, Beypazarı ayırımcılıktan yakınıyor. Beypazarı Belediye Başkanı da, tarihî konakları ve el sanatları ürünleriyle ilçeye gelenleri büyüleyen Beypazarı, bu aralar sıkıntılı günler yaşıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığının, tarihî eserlerin korunması amacıyla, Güdül, Ayaş ve Haymana gibi ilçelere maddî destek sağladığını, ancak Beypazarı’nın bundan yoksun bırakıldığını öne sürerek, Sayın Bakanımızdan, diğer AKP’li belediyelere yapılan yardım ve desteğin kendilerine de yapılmasını istiyor ve bekliyor.

BAŞKAN – Evet, teşekkür ediyoruz.

MEHMET MESUT ÖZAKCAN (Devamla) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Pardon, tamamlamadınız mı?

MEHMET MESUT ÖZAKCAN (Devamla) – Tamamlayacağım.

Sayın Bakanım, bu ören yerleriyle ilgili olarak, gerçekten son derece yetersiz, güvensiz güvenlik önlemleri alınmakta ya da hiç güvenlik önlemi bulunmamakta.

Örneğin, geçtiğimiz günlerde Aydın’ın Sultanhisar İlçesinde, Nysxa (Nisa) antik tiyatrosu, bu kez soygunculuğun da ötesinde barbarların saldırısına uğradı diye bir haber yer alıyor gazetede. Daha önce, tiyatro içine vinç sokularak, tiyatro kabartmaları testerelerle çeşitli kereler soyulan Roma dönemi kabartmalarından, bu kez çekiçle 8 baş kesilmiş, yıllardır özenle tamamlamaya çalıştıkları bu kazılarda, M.S. 2 nci Yüzyıla ait mermer kabartmalar, arkeologların gündüz çalışmalarını sürdürdükleri 17-18 Ekim gecesinde yok edilmiş.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET MESUT ÖZAKCAN (Devamla) – Kazı başkanı Prof. Vedat İdil, iki yıl önce yaptığı açıklamada, kaçakçıların (Nysxa) Nisa’ya dadandıkları biliniyordu, beklenen bir sonuçtu, güvenlik kesinlikle yok, eserlerimiz Allah’a emanet diye açıklama yapmış, bekçi istemiş, iki yıl öncesinden bu yana da güvenlikle ilgili hiçbir önlem alınmamış.

Sayın Bakanım, ben sözlerimi bitirirken, bir cümleyle bir sorumu da sorarak, konuşmam içerisinde bitirmiş oluyorum izninizle.

Sayın Bakanım, İstanbul Eyüp Camiindeki Sakal-ı Şerif, esrarengiz bir yolculuk yaşadı. Sizin de bir aktör olarak yer aldığınız bu esrarengiz yolculukla ilgili, kamuoyunu tatmin edici bir açıklama yapılamadı. Bu işin doğrusu nedir? Komisyonumuza açıklamada bulunursanız sevinirim.

Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçemizin hayırlı olmasını dileyerek, hepinize teşekkür ediyor; saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Özakcan.

Sayın Tütüncü, buyurun.

ENİS TÜTÜNCÜ (Tekirdağ) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli Bakanımız, değerli milletvekilleri, Bakanlığın seçkin temsilcileri, değerli basın; hepinizi en iyi dileklerimle, sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Ben, konuşmamı, turizm ağırlıklı, turizm sektörü, turizm sorunu ağırlıklı yapmaya çalışacağım; çünkü, 10 dakikalık bir sürede, daha ötede bir açılım ve değerlendirme yapmak son derece zor.

Şimdi, gerçekten, Türkiye, 1980’li yıllardan itibaren başlayan turizm çabalarının meyvelerini, 1990’lı yıllardan itibaren, dünyadaki turizm açısından olumlu konjonktürün sonucu ve yardımıyla olumlu meyvelerini toplamaya başladı ve bu çerçevede, son yıllarda, hem turizm yatak kapasitesinde hem de turizm gelirlerinde, düşünülmesi güç boyutlarda artışların gerçekleştirildiğine tanık oluyoruz.

Bununla birlikte, teknik altyapıdaki eksikliklerin artmakta olduğunu da gözlüyoruz. Yani, Türkiye, turizm teknik altyapısındaki eksiklikleri gidermede başarılı olamazsa, öyle sanıyorum ki, turizmle ilgili gelişmeler ve özellikle turizm gelirleri, önümüzdeki yıllarda son yıllardaki performansı gösteremeyebilir ve ayrıca, Türkiye'de doğal ve tarihî çevrenin tahribatıyla, Turizm merkezleri üzerindeki kentleşme baskısının ağırlaşmakta olduğunu görüyoruz ve bu konunun da turizmin ileriki yıllardaki gelişmesini, gelişme potansiyelini tehdit edebileceğine dikkatlerinizi çekiyoruz.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; turizmde hizmetin kalitesi ve nitelikli insan gücü, hepimizin bildiği gibi, birbirine bağlı iki temel öğe. Türkiye’de iş kalitesinin geliştirilmesi ve istihdamda gerekli olan beceri düzeyinin gerçekleştirilmesi için, turizm eğitimi ve kalitesinin, mutlaka ve mutlaka, belgeye bağlanması gerekmektedir. Ancak, Türkiye’de, henüz, ulusal düzeyde bir değerlendirme sistemine, ne yazık ki, henüz geçilebilmiş değildir. Bir an önce bu eksikliğin giderilmesinin yaşamsal önemde olduğunu dikkatlerinize sunuyorum.

Benden önce bir arkadaşım değindiler; ama, ben de bu konuya değinmeden geçemeyeceğim. Bazı yabancı tur operatörlerinin sektörde fiyatları ve koşulları tek taraflı olarak belirleme eğilimleri giderek artıyor. Her şey dahil uygulaması ve başka Türk turizm gelirleri ve turizm potansiyeli üzerine bazı olumsuz uygulamalar. Bu konuda, ben, Sayın Bakanlığın nasıl önlemler, ne gibi tedbirler düşünmekte olduğunu bilmek istiyorum ve Sayın Bakanımızın bizi bu konuda aydınlatmasını rica ediyorum.

Turizmin yoğunlaştığı Ege ve Akdeniz kıyılarında çevrenin hızlı bir şekilde kirlenmekte olduğunu üzülerek tespit ediyoruz ve bunun önlenmesi için hepimizin bildiği bir proje var, “ATAK” şeklinde kısaltılmış bir proje ki, Akdeniz, Ege Turizm Altyapısı ve Kıyı Yönetimi Projesi. Bu projenin dışfinansmanı sorununun hâlâ çözülememiş olması büyük bir eksikliktir. Dışfinansman sorunu henüz çözülememiştir ve ayrıca, yerel yönetim organizasyonları bu çerçevede acaba nasıl değerlendirilecektir, bu konu da henüz açıklığa kavuşturulmamıştır. Bu konuya da Bakanlığın dikkatini çekiyorum. Yoksa, daha da geciktirilirse, daha sonra  telafisi çok güç bazı sorunlarla karşılaşılması kaçınılmaz olacaktır.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; kamu eliyle yapılacak teknik altyapının finansmanına mutlaka ve mutlaka kullananın katılması gerekiyor. Yani “kullanan öder, kirleten öder” ilkesinin, mutlaka ve mutlaka, teknik altyapının tamamlanmasında, hazırlanmasında bu ilkenin yaşama geçirilmesi önemlidir. Bu konuda da Bakanlığın bir özel duyarlılık içine girmesinin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca, turizm talebi yapısında her an yeni eğilimler ve yeni tercihler ortaya çıkmaktadır. Bunların, öncelikle, doğru biçimde tespit edilmesi gerekiyor ve bu çerçevede, sektörde, küçük ölçekli, KOBİ anlamındaki işletmelerin gelişmesine öncelik vermeliyiz ve KOBİ statüsündeki turizm işletmelerinin turizmdeki yeni eğilimler ve yeni tercihleri bu talebi karşılayacak şekilde ayağa kaldırılması için, yeni bir anlayışla, yeni bir teşvik ve destekleme modelinin ya da politikasının geliştirilmesinin yararlı olduğuna inanıyorum. Türkiye’nin en büyük eksikliklerinden ya da zayıflıklarından biri, kanımca, tanıtma faaliyetlerinin yetersizliğidir ve işin bir diğer önemli yönü, tabiî, bu konuda tanıtma etkinliklerinin yaşamsal öneminin Türkiye’de yeterince algılanabilmiş olmamasıdır. Bu nedenle, bir yandan kamu kaynakları artırılırken, diğer yandan, tanıtım alanında özel sektörün sorumluluk üstlenmesi sağlanmalıdır. Bu nedenle, bu alandaki teşvik ve destekleme mekanizmaları da yeni bir anlayışla oluşturulmalıdır.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; bakıyorsunuz, gerçekten, 2002 yılından bu yana elimizdeki turizm gelir ve gider dengesine baktığınızda, gelirlerden giderleri, turizm gelirlerinden turizm gelirlerini çıkardığımızda, gerçekten, 2002 100 kabul edilirse, 2006’daki tahmin itibariyle neredeyse 3 kat bir net turizm artışının gerçekleştirilmekte olduğunu sevinerek görüyoruz, tespit ediyoruz; ancak, bunun, ülkedeki turizm doğal dinamiklere altyapısı ve dış konjonktürden kaynaklandığını, önemli ölçüde kaynaklandığını biliyoruz. Turizm Bakanlığının, turizm sektörünün gelişmesine, performansına yeterince etki edebilecek politikaları uygulamada biraz hafif kaldığını da üzülerek görüyoruz.

Yani, ne konuşuyorsunuz Sayın Tütüncü diyebilirsiniz; ama, en azından, size, bu açıdan, bütçeyle ilgili somut bir örnek vereyim: Geçmiş yıllara bakmıyorum; 2005 yılında Bakanlığımızın bütçesinin konsolide bütçe içindeki payı binde 4; yani, 2005 yılında 18,5 milyar turizm geliri, gideri 2,7 milyar, net olarak yaklaşık 16 milyar dolar bir gelir geçmiş dönemdeki altyapı yatırımları, teşvik politikaları çerçevesinde, az önce dediğim gibi, doğal dinamiklerin, iç dinamiklerin ve dış dinamiklerin etkisi sonucunda. Ama, ben inanıyorum ki, örneğin, Bakanlığa, bu binde 4 yerine, yüzde 1, yüzde 1,5 bir olanak tanınmış olsa, turizmin geliştirilmesinin son derece etkili olabileceğini görüyorum, biliyorum; bu konuda, hem Bakanlığımızın hem de İktidar Partisi milletvekillerinin dikkatini çekiyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ENİS TÜTÜNCÜ (Devamla) – Toparlayacağım Sayın Başkan.

Turizm, halk deyimiyle, altın yumurtlayan tavuktur; ama, bu altın yumurtlayan tavuğu çok iyi beslememiz, özenle korumamız gerekiyor. Bunun öncelikli yolu, Kültür ve Turizm Bakanlığının yeteri kaynakla desteklenmesinden geçmektedir.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; bu arada, Anadolu hümanizmasının değerlerini dünyaya tanıtma açısından Kültür ve Turizm Bakanlığımızın büyük bir sorumluluk altında olması gerektiğini düşünüyorum. Ne yazık ki, bu konuda -yıllardan beri konuşmaya ve konuyu vurgulamaya çalışıyoruz- yeterince önemin gösterilmediğine üzülerek tanık oluyoruz.

Bakınız, Anadolu hümanizmasının değeri nereden kaynaklanıyor: Bunu söylemeye herhalde gerek yok; ama, izin verirseniz, insanoğlu, ilk düşünmeye başladığı günden, andan bu yana, sürekli olarak, nereden geldiğini, nereye gideceğini, kim olduğunu, nasıl yaratıldığını; yani, insan varlığı ve onun, dünya içindeki yeri sorununu hep tartışmış; araştırmış, araştırmış, araştırmış ilk çağdan bu yana ve Anadolu’da, Anadolu uygarlıklarında -az önce Sayın Kumkumoğlu Eti uygarlığından söz etti- Eti uygarlığından önce; yani, daha yazının bulunmadığı tarih öncesi çağlardan başlayan muhteşem bir kültür dinamizmi Anadolu topraklarında yeşermiş. Şimdi, bu kültür hazinesine, değerli arkadaşlarım, Orta Asya’dan muhteşem düşünce akımları eklenmiş göçlerle ve göçlerle gelen bu düşünce akımları Şamanizm değer yargılarını, Budizm değer yargılarını, İran’daki Mazdakiliği, Zerdüştiliği, Maniheizmi, Hıristiyanlığın ve Museviliğin değer yargılarını almış ve kendine özgü bir İslam anlayışıyla yoğurmuş ve muhteşem bir tasavvuf ve düşünce anlayışı şeklinde Anadolu’nun o muhteşem kültürüne katkıda bulunmuş. Bu konuda…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Tütüncü, toparlar mısınız.

ENİS TÜTÜNCÜ (Devamla) – Toparlayacağım. Kültür Bakanlığında, izin verirseniz, kültürle ilgili bu zenginliğimizi bir daha zabıtlara geçirelim.

Öte yandan, bakıyorsunuz, bir başka tasavvuf ve düşünce akımı Kuzey Irak; yani, Sümer, Mezopotamya, Mısır eski medeniyetlerinin mirasına sahip Kuzey Irak’tan gelmiş; Dede Garkın’la gelmiş, Vefailik ve Sühreverdilik şeklinde muhteşem bir düşünce akımı gelmiş. Bu da Anadolu’daki potaya eklenmiş ve nihayet, dördüncü akım Mağrip’ten, Endülüs’ten, ünlü İbni Arabi’nin tasavvuf mektebiyle; yani, varlıkta birlik, vahdeti vücut, yeni Eflatunculuğun İslam versiyonuyla gelmiş. Aslında, yeni Eflatunculuk, İsa’dan sonra 2 nci Yüzyılda, ünlü filozof Plotinus’la, bizatihi Anadolu topraklarında yaşıyor.

Buradan şuraya gelmek istiyorum: Bu dört akım muhteşem bir şekilde sentezini yaratmış ve Anadolu hümanizması şeklinde bir düşünce patlaması yaratmış ve insanın evrende yaratılmış en yüce varlık olduğu düşüncesi, o zaman, aklın üstünlüğü temelinde tartışılmış ve coğrafyasını, çağını aşan, çok aşan düşünsel açılımlar yapılmış.

Değerli arkadaşlarım, bunları biz anlatamıyoruz; yani, biz, bu zenginliklerimizi anlatamıyoruz. Batı Avrupa, Batı dünyası insanı ne zaman keşfetti, biz insanı ne zaman keşfetmişiz? Şu anda, Batı’da, insan, tüm ekonomik, tüm sosyal ve siyasal hedeflerin temelindedir. Batı, insanı, son yüzyıllarda keşfetti.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, bu Anadolu hümanizmasının kökleri o kadar derinlerdedir ki, bunun ilk izlerine, antik çağda, Anadolu’nun ünlü ozanı İzmirli Homeros’un dizelerinde rastlıyoruz. Bunu da toparlayacağım Sayın Başkan.

Aslında şunu söylüyorlar: “İnsanın nereden gelip nereye gittiğinin bilinmesi için İzmirli Homeros’a başvurulması gerekiyor” diye, bu alanının, kültür alanının uzmanları genellikle söylerler. Homeros, İlyada Destanında, o Truva Savaşındaki Truva’nın ünlü kahramanı Hektor’un ölümünü şu dizelerle anlatıyor; diyor ki:

“Uçtu canı gövdesinden,

Yollandı Hades’e. (Hades, öbür dünya)

Gücünden, kaderinden koptu,

Gençliğine ağlaya ağlaya.”

Yani, Homeros, canın bedenden uçtuğunu söylüyor İsa’dan 1 600-1 700 yıl önce. Ve İsa’dan, daha doğrusu, Homeros’tan 2 100 yıl sonra Anadolu’da yaşamış Koca Yunus’ta da can uçuyor:

“Can bedenden uçunca,

Menziline göçünce.”

Ya da başka bir dizede:

“Benim canım bir kuştur,

Kim gövdem kafesidir.”

Değerli arkadaşlarım, Yunus’taki bu insan sevgisi, felsefesi, canın bedenden uçması Homeros’tan -İzmirli Homeros- ve geliyor, biliyorsunuz, Mevlana Konya’dan sesleniyor insanlığa:

“Ey Tanrıyı arayan,

Aradığın sensin.”

Ve Hacı Bektaşî Veli de ses veriyor: “Benim Kabe’m insandır.”

“Kadınlarınızı okutunuz” diyor. Düşünebiliyor musunuz… “Bilgiyle uyumak, bilgisiz ibadet etmekten hayırlıdır” diyor. “İbadetin şartı şurtu yoktur, Allah her türlü ibadeti kabul eder” diyor.

Değerli arkadaşlarım, sevgili arkadaşlarım; böylesine muhteşem kültürün mirasının üzerinde oturuyoruz ve biz bu kültür mirasının zenginliklerimizi tanıtamıyoruz. Bu nedenle, Kültür Bakanlığının, üzerinde oturduğumuz bu muhteşem zenginliğin, insan sevgisinin, insan değerini yansıtan bu kültür mirasımızı ve bu kültür mirasımızın dayanışmacı halk kültürünü dünyaya çok iyi bir şekilde anlatması gerekiyor.

Bu duygu ve düşüncelerle, bu son derce önemli Bakanlığın bu minnacık, mikro bütçesinin Bakanlığa ve ülkemize hayırlı uğurlu olmasını diliyorum.

Hoşgörünüze de teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Saygılarla, sevgilerle.

BAŞKAN – Sayın Tütüncü, teşekkür ederim.

Sayın Baratalı.

BÜLENT BARATALI (İzmir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, ben, Komisyon üyelerine ve bürokratlara saygılarımı sunuyorum.

Tabiî, Enis Ağabeye de teşekkür ederim; İzmirli Homeros’tan bahsetti; ama, ondan bahsederken Klazomenaili Sokrates’i unuttu. Düzeltiyorum, Anaksogaras’ı. Anaksogaras’ı ilk gökbilimci ve Sokrates’in esinlendiği bir bilgin olarak burada ifade etmek istiyorum.

Şimdi, Sayın Bakan, odalarımıza, daha doğrusu, benim odama, böyle güzel bir tanıtım, ekimdeki faaliyetlerinizi gösteren, hakikaten çok güzel basılmış, gramajı çok yüksek kâğıtlarla yapılmış bir bülten geldi. Üstünde “Ülkem için acelem var” diyorsunuz ve gerçek haberlerden bahsettiğinizi söylüyorsunuz. Teşekkür ediyorum. “Benim seçim bölgem de dünyanın en büyük termal şehri haline gelecek” diyorsunuz ve “Çeşme turizm bölgesi ilan edilecek” diyorsunuz. Edildi. Güzel bir proje; çünkü, Çeşme iki ay yaşayabilen bir ilçemiz. Termalle, sanıyorum, oniki ay yaşayabilecektir ve hakikaten büyük bir turizm girdisi getirecektir.

Yalnız, haberin düzeltilebilmesi için üstte bir haber var, “çok şükür endişe verici bir şey olmadı” diyorsunuz İzmir depremi için; ancak, şu elimdeki dosya, İzmir depremi dosyası. İzmir depreminde -ben Urla’nın eski belediye başkanıyım; o nedenle, siz de Bayındır Kaymakamıydınız, beraber çalıştık- Urla ve Seferihisar’da, Sayın Bakan, 154 tane bina yıkılmış, 152 tane bina ağır hasarlı, 369 bina orta, 359 bina tekrar bina ve konut olarak ağır hasarlı, az hasarlı da 852 binamız var. Ben oradaydım. Ayrıca, depremi beraber yaşadık İzmirlilerle. Hakikaten büyük bir sıkıntı oldu. Ayrıca, şu elimdeki dosyadan da, Radyus Projesi gereğince, en azından 100’e yakın okulun güçlendirilmesi gerekiyor. Bu nedenle, bu haberi biraz yadsıdığımı ifade etmek istiyorum.

Ayrıca, bunun içinde tekrar güzel bir haber var, onunla ilgili de bir soru soracağım. Bizim Selçuk’tan sonra -biliyorsunuz, siz de oralısınız- Çamlık’ta güzel bir lokomotif müzesi var, buharlı tren müzesi var. Çok da iyi bir çocuk var onun başında. Kendiliğinden oluşturduğu bu müzeye destek verecek misiniz? Vereceğinizi söylemişsiniz. Hakikaten, bunun yaşayabilmesi için sadece senelik boya parası bile çok tutuyor Sayın Bakan. Destek verirseniz mutlu olacağımı ifade etmek istiyorum.

Ancak, üzüldüğüm bir haber var sizi çok eskiden tanıyan bir insan olarak. Siz bayram nedeniyle Aydın’a gitmişsiniz, Yeni Asır Gazetesine 7 Kasım 2005 tarihinde yansıyan bir haberiniz var. Siz Koçarlı’da partililerle bayramlaşırken şöyle bir sözünüz var; tümce olarak söylüyorum: “Aldığımız iyi kararların hemen hemen hepsini veto eden bir büyüğümüz var; Allah başımızdan eksik etmesin” diyorsunuz.

Sayın Bakan, siz Kültür Bakanısınız; ama, Türkiye’nin Sayın Cumhurbaşkanına, özellikle yalnız AKP’li arkadaşlarımızın, hemşerilerimizin bulunduğu bir yerde ve uygunsuz bir ortamda bu söylediğiniz şeye katılmıyorum. Hani, iyi kararlar veto ediliyor; ama, kötü kararlar mı yapılıyor -onlar veto edilmiyor- kötü kanunlar mı çıkarıyoruz; önce bu var. Diğeri, Sayın Cumhurbaşkanı hepimizin cumhurbaşkanı. Sayın Cumhurbaşkanı Anayasanın 104 üncü maddesine göre, gerekli gördüğü halde Bakanlar Kuruluna bile başkanlık edebilecek olan yetkilerle donatılmış olan, ülkenin birliğini temsil eden bir cumhurbaşkanı. Bu nedenle, sanıyorum, siz de, herhalde, Yeni Asır Gazetesine yansıyan bu haberden dolayı üzüldünüz diye düşünüyorum.

Bu kısa konuşmadan sonra, izin verirseniz, yine benim bölgemle ilgili -Müzeler ve Eski Eserler Genel Müdürümüz burada- Necati Cumalı Müzesinin durumunun ne olduğunu sormak istiyorum. Necati Cumalı Müzesi, ben belediye başkanıyken, Sayın Cumalı adına yaptığımız güzel bir müzedir. İlk defa, yaşayan bir edebiyatçıya, yaşadığı zaman içinde bir müze yapılmıştır. Necati Cumalı, hakikaten, çok önemli bir yazardı, şairdi; bunu hepimiz beraber biliyoruz. Bu müzenin yaşaması lazım. Sanıyorum, Bakanlığınıza devredildi. Buna olan ilgi devam ediyor mu, onu öğrenmek istiyorum. Ama, asıl, tekrar, yine, Urla Belediyesinin kaynaklarıyla kiralanan ve Bakanlığınıza devredilen eski Tekel Binasını Urla Müzesi haline getirecektik. Bu, özellikle 12 İyon kentinden biri olan Klazomenai’nin eserlerinin çıkarılıp sergilendiği bir müze olacaktı. Oradan çıkan eserler ve kalkoletik dönemdeki yapılan kazılardan çıkan eserler Manisa Müzesine gidiyor. Aslında, orada, çıktığı yerlerde sergilenmesinde büyük yarar vardı. Bu Urla Müzesinin durumu ne oldu, bunu öğrenmek istiyorum. Klazomenai, kuzey Ege’de yerleşik İyonya’nın çok önemli kentlerinden bir tanesidir, çok önemli, dünya çapında önemli bilginler yetiştirmiştir. *Bunlardan bir tanesi Homeros’tur, diğeri Anaksogaras’tır. Anaksogaras ilk gökbilimcisidir projeleriyle ve doktrinleriyle. Ayrıca, Sokrates’in “Savunmam” isimli kitabında çok kendisinden bahsedilen, onun örnek aldığı insanlardan bir tanesidir. O nedenle Klazomenai önemlidir. Kazı devam ettikçe önemi giderek artıyor. Yine, bilindiği gibi, dünyanın en eski yağ değirmeninin veya işletmesinin bulunduğu bir yerdir. Bu konulara, söylediğim konulara desteğiniz devam edecek mi, bunları öğrenmek istiyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN  - Sayın Baratalı’ya teşekkür ediyorum.

Sayın Baştopçu, buyurun.

MUZAFFER BAŞTOPÇU (Kocaeli) – Ben de çok kısa bir konuşma yapmak istiyorum.

Değerli Bakanım, çok değerli arkadaşlarım, Bakanlığımızın ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarımızın değerli temsilcileri; bir kere, 2006 yılı bütçesi hepimize hayırlı uğurlu olsun. Sevgili Bakanım, size de geçmiş olsun, nazar çıkmış olsun. Başarılarınızın devamını diliyoruz, sizleri yürekten kutluyoruz, alkışlıyoruz. Her şey gönlünüzce olsun diyorum; sağ olun, var olun.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Keleş, buyurun.

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Şimdi, Kültür ve Turizm Bakanlığını oluşturmak için iki bakanlık birleştirilirken, konuyu çok yakından izlemeyen arkadaşlar, iki bakanlığın birleştirilmesinin tasarruf sağlayacağını, bunun da yararlı olacağını düşündüler ve  bir an, bu anlamda hoş karşılandı. Bazı arkadaşlar da Kültür Bakanlığının Turizm Bakanlığının gölgesinde kalacağını ve hak ettiği önemli yeri alamayacağını belirttiler. Ancak, uygulama gösterdi ki, bu birleşmenin asıl işlevi Adalet ve Kalkınma Partisine önemli ölçüde kadrolaşma olanağı sağlamak oldu. Neden derseniz, şube müdürlerine kadar bütün kadrolar değiştirildi ve yeni atamalar yapıldı.

Birleşmenin Kültür ve Turizm Bakanlığının kültürel faaliyetlerini ikinci plana attığı da ne yazık ki doğrudur Sayın Bakanım. Kültür ve Turizm Bakanlığı, bir süre önce, Devlet Tiyatrolarında çok sayıda görevlinin istifa etmesiyle gündeme geldi. İstifalar ve basın açıklamaları o hale geldi ki, Devlet Tiyatroları ile yakından ilgilenmeyenler de bu konu hakkında bilgi sahibi oldu ve bence iyi de oldu böyle bir bilgi sahibi oluş, haberdar oluş. Neden derseniz, eğer şeffaf bir toplum istiyorsak, o zaman, yetkililerin nerede, ne yaptıklarını daha yakından izlemeliyiz diye düşünüyorum. Devlet Tiyatrosunda üst düzey çalışanları istifa etme noktasına getiren, Genel Müdür Lemi Bilgin’in sizin bazı taleplerinize direnmesi ve Devlet Tiyatrolarını siyasî müdahalelerden uzak tutma çabaları sonucunda görevinden ayrılması idi; en azından, kamuoyuna böyle anlatıldı.

Aslında, tabiî, bakanlıklarda aslî ve sürekli görevlerin devlet memurları tarafından yürütülmesi herkesten çok siyasî partileri ve iktidarı memnun etmelidir; çünkü, konularını iyi bilen, nitelikli ve kamu yararı gözeten bürokratlar, iktidarları, çeşitli baskıları altında yanlış kararlar almaktan korurlar. Bu nedenledir ki, Anayasamız, devlet memurlarının atanma usullerini, niteliklerini, görev ve yetkilerini, hak ve yükümlülüklerini ve bütün diğer özlük haklarının kanunla düzenlenmesini öngörmüştür. Bu nedenledir ki, iktidarların, nitelikli insanları keyfî bir şekilde görevden alma ve yerine o görevin gerektirdiği niteliklere sahip olmayan kişileri atama gibi bir lüksü yoktur, olmamalıdır.

Tiyatro ile Devlet Opera ve Balesi Türkiye Cumhuriyetinin getirdiği kazanımlardan en önemlilerindendir diye düşünüyorum ve çokkültürlü bir toplum olmamıza da büyük katkı yaptığı kanısındayım. Ayrıca, tabiî, Türkiye’nin yurt dışında tanınması açısından çok önemli gördüğüm, dünya çapında sanatçılar yetiştirmemize de katkıda bulunmuştur.

Son yıllarda çeşitli alanlarda büyük kabiliyeti olan çocukları çok küçük yaşlarda bulup çıkarma ve özenle yetiştirme açısından ne gibi faaliyetlerde bulunduğumuzu öğrenmek istiyorum ve bu konuda gösterilecek olan çabanın Türk kültür yaşamı ve Türkiye’nin tanıtılması açısından büyük yarar sağlayacağını düşünüyorum.

Sayın Bakanım, bugün Milliyet Gazetesinde iki tane haber vardı. Bilmem, gördünüz mü? Haberlerden birisi “Saraydaki son skandal” diye tanımlanmakta ve Topkapı Sarayındaki “Hazine Bölümü”nün kapı kilidinin bir gece boyunca açık bırakıldığını ve bu konuda herhangi bir işlem, bir soruşturma yapılmadığını açıklamaktaydı. Bu olaydan bir ay önce de, bu tarihten bir ay önce de, bu sefer “Portre Bölümü”ndeki kapının mühürsüz olduğunun saptandığı ve bu konuda da herhangi bir işlem yapılmadığı vurgulanmaktaydı.

İkinci yazı ise “Ödünç tabloları hediye verdiler” diye bir başlık altında haberi veriyordu ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinin çeşitli kurum ve bakanlıklara dağıttığı 376 eserin, 339 tablo ve 37 heykelin geri alınamadığı belirtiliyordu. Bazı kurum ve bakanlıklardan talep ettikleri halde hiç yanıt alamadıkları ve bazılarından gelen yanıtlarda da, büyük bir vurdumduymazlıkla, tabloların çalındığı, demirbaş listesinden düşürüldüğü,

Nerede olduğunun bilinmediği ve yabancı ülke yöneticilerine hediye edildiği açıklama olarak yazılıyordu. Bunlar doğru mudur, bilemiyorum tabii, ama, bunun doğru olup olmadığını öğrenmek istiyorum. Eğer, doğru ise, bu iddialarla ilgili ne yaptınız veya ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Ayrıca, Sayın Bakanım, değişik zamanlarda en göz önünde olan saraylarda çeşitli eser ve nadide eserlerin kötü koşullarda bulundurulduğu, örselendiği, zedelendiği, çürümeye terk edildiği yönünde iddialar ileri sürülüyor. Ben bunların da çok dramatik gelişmeler olarak görüyorum, eğer doğruysa ve öğrenmek istiyorum, doğru mudur, değil midir.

Sayın Bakanım, bütçeler, yıllık programlardan sonra onlara uygun olarak hazırlanır veyahut da öyle hazırlanması gerekir. Her ne kadar şimdi 9 uncu kalkınma planından da yoksunsak da ve uzun dönemli stratejimizin de var olup olmadığı büyük bir soru işaretiyse de en azından gecikmiş de olsa böyle bir program çıkarıyoruz. Ben bu sene bu programda kültürle ilgili tek satır bulamadım. Daha doğrusu “kültür” kelimesini, turizm bölümündeki iki tedbirin içerisinde gördüm, rastladım. Ama, kültürle ilgili bir şey yok. Geçen sene de yoktu. Ama, geçen sene de buna değinmiştim, o tarihte de üç tane cümle vardı sadece içinde kültür kelimesi geçen. Kültürle ilgili bir ilke veyahut da politika önermeyen, içinde kültür kelimesi geçen üç cümle vardı. Şimdi, ben bunu bağışlarsanız, derin bir üzüntüyle karşılıyorum ve kültür politikamızın ilke ve hedefleriyle ilgili hiçbir bölüm olmamasını büyük bir eksiklik olarak değerlendiriyorum.

Sayın Bakanım, siz konuşmanızın bir yerinde, Avrupa Birliğine değindiğiniz için şunu da belirtmek istiyorum, üst düzey yetkililerin medeniyet çatışmasına veyahut da medeniyet buluşmasına sık sık değinmelerine ve bunu aşmak için Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üye olması gerektiğini tekrarlamalarını doğru bulmadığımı size belirtmek istiyorum.

Neden derseniz, bu sözler söylendiği zaman  sanki Avrupa Birliğine tam üye olmadığımız zaman veya Avrupa Birliğine tam üye olduğumuz zaman İslamiyeti benimseyen ülkelerin rahatlayacağı, mutluluk duyacağı ve bizimle birlikte hareket edecekleri ima edilmektedir. Yok öyle bir şey. Ne zaman gördük İslamiyeti benimsemiş ülkelerin bizimle beraber bir davanın peşinden gittiklerini?! Kıbrıs konusunda tek bir tanıma geldi mi! Bütün ricalarımıza ve yıllar boyu süren mücadelemize rağmen. Veyahut da ticareti çeşitli birliktelikler yarattığımız zaman da, etkin bir şekilde geliştirme becerisini gösterebildik mi? Bizim aynı nitelikteki ürünlerimizi satın almaktansa Avrupa’nın ürünlerini almaya her zaman için tercih ettiler. Zaman zaman belki daha çok, daha lüks olduğu için, daha gösterişli olduğu için tercih ettiler ama, zaman zaman hiçbir nitelik ve maliyet farkı olmayan ürünlerimizi tercih etme zahmetine katlanmadılar. Onun için yanlış izlenim verdiğimiz kanısındayım. Yani, bu konularda peşimizden kimsenin geleceği kanısında değilim.

Ayrıca, bu izlenimin yanıltıcı olduğunu düşündüğüm gibi, Avrupa Birliği ülkelerinin bizi içtenlikle benimsediklerini, kendilerinin de bizim bu İslamiyeti benimsemiş olan ülkelerin bizi içtenlikle benimsediklerini ve kendilerini bizimle özdeşleştirdiklerini de düşünmüyoruz. Ayrıca da, Avrupa Birliğinin kültürel zenginliklerimize, niteliklerimize, kapasitemize saygı duymasını, ama, bizimle farklı dinden olduğumuz için değil, laik, demokratik, sosyal, hukuk devleti niteliğimiz olduğu için, çağdaş bir toplum olduğumuz için, çağdaş bir ülke olduğumuz için birleşmek istemelerinin daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Kısa bir süre önce İstanbul’da sanıyorum tüpgeçitle ilgili bir kazı sırasında bir gemi kalıntısının ortaya çıktığı ve içinde de tarihi eserler olduğu basına yansıdı. Bu doğru mudur? Türkiye’nin çeşitli yörelerinde bur tür kalıntılara rastlanması halinde ortaya çıkan eserlere kim, nasıl sahip çıkmaktadır? Yoksa, talan mı edilmektedir? Müzelerin ve tarihi eserlerin daha iyi korunması için almayı düşündüğünüz önlemler nelerdir? Türkiye’ye yabancı ülkelerdeki örneklerle yarışabilecek nitelikte opera, bale ve tiyatro binaları kazandırmayı düşünüyor musunuz? Yani, neredeyse 80 yıl önceki binalarla yaşıyoruz.

Sanatçıların çalışma ve emeklilik koşullarının…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Keleş, ikinci söz… Bitti söz ama, ben kesmedim.

BİRGEN KELEŞ ((Devamla) – Peki, öyleyse, 2 dakika daha rica edeceğim.

Türkiye’yi yabancı ülkelerdeki örneklerle yarışabilecek nitelikte bina düşünüyor musunuz dedim, sanatçıların çalışma ve emeklilik koşullarını, diğer özlük haklarını geliştirmek için ne gibi önlemler almayı düşünüyorsunuz? Çünkü, bunlar özenle korumamız gereken ve geliştirmemiz gereken kişilerdir. Çok özel nitelikleri olan insanlardır. Türkiye’nin son on yılda turizm alanında büyük bir atılım yaptığı yadsınamaz bir gerçektir. Ancak, turistik güzelliklerimizi ve kültürel zenginliklerimizi tam olarak yansıtamadığımız da bir başka gerçektir. Sunduğumuz turistik güzelliklerin iyi bir şekilde geliştirdiğimiz konaklama koşullarının tam karşılığını alamadığımız da sık sık söylenmektedir, kabul edilmektedir. Turistik yörelerdeki esnaflar da zaten her fırsatta bekledikleri sonucu alamadıklarını tekrarlamaktadırlar. Turizmin yabancı acentelerin boyunduruğundan kurtarmak için ne gibi önlemler almayı düşünüyorsunuz? Yakın bir geçmişe kadar olgunlaşma enstitüleri tarafından sürdürülen Türk el sanatları becerisinin giderek gerilediği ve bu alandaki bazı bölümlerin kapatıldığı doğru mudur? Bu ülkede yaşayan insanların ince zevkini yansıtan Türk el sanatlarını, nakışlarını yeniden canlandırmak ve devam ettirmek için ne gibi önlemler alıyorsunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, hepinize saygılar sunuyorum, iyi akşamlar diliyorum.

Sayın arkadaşlar, Türkiye’deki turizm olgusu, turizm sektörü önümüzdeki 40 yıla, 50 yıla daha damgasını vuracak, Türkiye’nin olmazsa olmazı olacak bir sektör. Ama, bu sektörün birtakım sorunları var. Maalesef, bu sorunların da çözülmediği ve çözülmek istenmediği de aşikâr. Bütçeye baktığımız zaman da bunu görüyoruz. Türkiye’nin önemli sorunları nedir dendiği zaman, bir, işsizlik, iki, cari açık ve terör deriz. Yapılan araştırmalar terörü de körükleye nedenlerden birisinin eğitimsizlik ve işsizlik olduğunu ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin iki temel sorunu, işsizlik, yani, istihdam ve döviz açığı. Bu iki sorunun da, bu iki derde deva da turizm. Peki, bu sorunu çözücü yönde baktığımız zaman bütçe yeterli mi? Şimdi, sayın arkadaşlar, enflasyondan arındırılmış rakamlarla baktığımız zaman Bakanlık bütçesi 2002 yılının 100 olarak kabul edersek, 2004’te yüzde 80’e inmektedir ve 2006 program hedefi yüzde 97’dir. Yani,  dördüncü yılına giren bu hükümetin bakanlık bütçesi 2002 düzeyinin altındadır. Sayın Başkanım, dikkatinizi çekiyorum, aynı zamanda Sayın Bakana da söylüyoruz.

Yine, konsolide bütçe içerisinde bakıldığı zaman bu da binde 40’lardadır, 41’lerdedir. Bunda da giderek 1985’i konsolide  bütçe içerisinde payı binde 52 iken şu aralarda binde 40’lara inmiştir. Şimdi, istihdamı çözme yönünde diyoruz ki, örneklere baktığımız  zaman, özellikle Akdeniz çanağındaki ülkelerde, İspanya’da yüzde 8, İtalya’da yüzde 7’lerde, 8’lerde, Yunanistan’da yüzde 7’lerde, 6’larda, bizde yüzde 3’lerde. Demek ki, sayın arkadaşlar, turizme gerekli önem verilmesi halinde bizim iki katı, üç katı, bugün 2 milyon insan turizmden ekmek yiyorsa, bunun 6-7 milyon insana ulaşması söz konusu olabilir. Dolayısıyla, işsizliğin çözümünde ve döviz geliri açısından cari açığın giderilmesinde turizm araç olarak kullanılmalıdır. Bakıyoruz, turizmin tüm tesislerinde, tüm sektörde böyle olmamakla birlikte, ameleyi garson yapan, otel genel müdürünü asgari ücretle çalıştıran, her şey dahil sisteminden dolayı patatesten 9 çeşit yemek yapan çok ucuz zeytinyağını 5 yıldızlı otellerde bile kullanabilen, hatta hatta mutfaklarında bazı tesislerin, bütün tesisler olmasa bile, mutfaklarında imalathane gibi, laboratuar gibi kullanılarak rakı, şarap üretildiği, gazoz üretildiği bir sektör acaba bu duruma niye gelmiştir? Elektriği, suyu kaçak kullananlar da vardır. Bunlardan yani, giderek kalitesizlik, giderek kayıt dışılığa gitmenin nedeni nedir? Turizm sürekli ucuza mı gidiyor? Bir bakıldığı zaman turizmde aslında gelen insan sayısı, artıyor, her sayın bakan da bunu giderek, övünerek söylerler. Sayın arkadaşlar her on yılda turizm Türkiye’ye gelen turist sayısında 3 kat artma vardır. Bunun hiç de gerek yok. 1984’te 2,2, 94’te 6,6, 3 katını alın 17-18 milyon 2004’te. Demek ki, 2014’te 50 milyon turist gelecektir Türkiye’ye. Ona göre yatak kapasitesi, ona göre altyapıyı yapmamız, hazırlamamız gerekiyor. Altyapı maalesef, yetersizdir. Sayın arkadaşımız, Koçyiğit biraz önce söyledi, eski Turizm Bakanının çok önemli işler yaptığından söz etti, şimdi, kayıtlara bakarsa Sayın Koçyiğit, şunu görür, eski Turizm Bakanı Erkan Mumcu, 2004 yılı mayıs ayı sonuna kadar Antalya’nın tüm altyapı sorunları halledilecektir dedi. 2004 mayıs değil, 2005 mayısı da bitti, Antalya’nın altyapı sorunları halledilmediği gibi, toplanan 200 milyon dolar da başka yerlere harcandı ve elimde gazete kupürü var, Almanlar Antalya’dan şikâyetçi, Antalya’ya gelmemek için gerekli uyarıları yapacağız diyorlar. Dolayısıyla, altyapı hizmetleri yarım kalmıştır.

Sayın arkadaşlar, bir iki örnekle sözlerimi bitirmek istiyorum. Türkiye’de turizm ucuza mı gidiyor diyoruz.  Evet, Sayın Bakan, baktığımız rakamlara göre, OECD ülkeleri içerisinde örneğin İtalya’da 105 dolar olan mal ve hizmet, Türkiye’de 59 dolar. Almanya’da 100 euro olan hizmet, Türkiye’de 58 euro. Efendim, Hollanda’da 100 euro olan hizmet, Türkiye’de 52 euro. Dolayısıyla, euro bölgesi ülkelerde en pahalı İsviçre iken en ucuza giden Türkiye.

Yine, Türkiye’de 5 yıldızlı otellerde bir haftalığına uçak geliş gidiş, 200-300 dolara tatil yapma olanakları bulunuyor. Yani, yabancıya ucuz, yerliye pahalı mı oluyor? Bir de bir içki olayı var. Şimdi, bu içki olayında özellikle yasakların yasak olduğu bir Türkiye diyorsunuz, kitabınızın giriş bölümünde, Sayın Bakan, Türkiye’ye gerek yok, yasakların yasak olduğu, kendi ilinize seçim bölgenize bakın yeter.

Sayın Başkan, gazetelerden okuyoruz, Aydın’da piknik yerinde içki içmek yasak galiba, belediyenin uygulamalarıyla. Türkiye’de tabii, onlar turistik yer mi değil midir onları bilemiyorum, ama, hakikaten Türkiye’de içkiye karşı büyük bir baskı olayı var ve bu konuda mesela bir gazete kupüründe diyor ki, bir turizmci içkide ÖTV  oranı yüzde 700, her şey dahilci oteller mecburen içkiye başka maddeler koyuyor. Avrupa’da 400 euro olan şampanyayı ben 900’e satmak zorundayım diyor. Ve Yunan adalarına giden yabancı tekneler, yatlar benzinini oradan alıyor, tekrar geri geliyor diyor. Fransa’da KDV  yüzde 5,5; İtalya’da yüzde 10, Yunanistan’da yüzde 8, Türkiye’de yüzde 18. Sayın Başbakan, indirilecek dedi. Sonunda ne oldu, IMF, üç yıllık anlaşmanız var, indirilmeyecek dedi. Sayın Bakan, soruyorum, indirilecek mi bu KDV, indirilmeyecek mi? Ve bu Yıldız Sarayın, Sayın Bİrgen Keleş’in konuşmasında sözünü ettiği konulardan birisi. Yıldız Sarayında 400 metrekarelik bir halı var. Şale sarayında. Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı yazıyorsunuz, yabancı bir firma burada film çekebilir diye, 13 milyar lira mı, 20 milyar lira mı para alınıyor, kiraya veriyorsunuz ve orada 400 metrekarelik bir halı, zarar görüyor. Sayın Bakan, Kültür Bakanının görevi bu kültürel eserleri korumak değil mi? O yüz yıllık bir halı, Kurtuluş Savaşında Sivas’a Yıldız Sarayının birtakım eşyaları taşınırken o halı taşınamamıştır. Ama, ben gözümle gördüm, o halıda birtakım yıpranmalar olmuş o film çekmeden dolayı. Filmin konusu nedir? İnternetle ilgili bir holdingin merkezi olarak kullanılıyormuş. O sarayla bunun ne alakası var! Biz bunu Meclis Başkanına sorduk. Meclis Başkanı dedi ki, Kültür Bakanlığı bize yazıyor, biz de izin veriyoruz. Sayın Bakan, kültürümüze sahip çıkmamız lazım. Kültür bizim geçmişimiz, turizm ise geleceğimiz, turizme de gerekli önemin ve önceliğin verilmesi lazım. Yani, biz işte Başbakan, davet ediyor, ne olursanız olun, bütün işadamları gelin Türkiye’ye diyor. Almansan, Yahudiysen, Russan gel diyor. Siz de Turizm Bakanı olarak, Ruslar görgüsüz diyorsunuz. Bunlar olmuyor Sayın Bakan.

Teşekkür eder, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Sayın Kaptan, teşekkür ediyorum.

Sayın Biner, buyurun.

HACI BİNER (Van) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlar; Kültür Bakanlığının değer mensupları ve aziz basın mensupları; hepinize hayırlı akşamlar diliyor ve sizi selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, ben 20 yılı aşkın Kültür ve Turizm Bakanlığında çalışmış bir arkadaşınız olarak şöyle böyle 20’ye yakın bakanla çalıştım. Kültür ve Turizm Bakanlığının hizmetlerini yakından takip ettim. Sayın Bakan Koç da bakan olduğu günden beri hep takip ediyorum. Gerçekten Sayın Bakanın gerek turizme, gerek kültüre verdiği değeri ben şükranla ifade edeyim ki, gelmiş geçmiş bakanları bir tarafa alın, Sayın Bakanı bir tarafa alın Sayın Bakanın yaptığı hizmetler takdire şayandır. Bakın Sayın Bakanın şöyle bir özelliği var: Yani, Sayın Bakan burada olduğu için ben övmüyorum, takip ediyorum. Sayın Bakan bir yeri görmeden, bakmadan, kesinlikle o yerle alakalı bir karara imza atmıyor. Şu anda öyle tahmin ediyorum, Sayın Bakanın gezmediği ilimiz kalmadı. Gerek kültürel potansiyel olsun gerek turizm alanında bir değer ifade etsin, Sayın Bakan bizzat görüyor, geziyor, ondan sonra kararını veriyor. Bundan dolayı bir önceki yıla göre Sayın Bakanın yaptığı hizmet, en az yüzde 200 artmıştır. Şöyle böyle öteden beri yani 20 küsur yıldır, hatta, 13-15 yıldır temeli atılmış, ihalesi yapılmış bitmeyen kültür merkezlerimiz var. Sayın Bakan, çok kısa zamanda bu kültür merkezlerini bitirdi, hizmete açtı. Bunlardan birisi hemen söyleyeyim, işte, Siirt Kültür Merkezi. Sayın Bakan orada valiyken temeli atılmış, bugün bakan olarak orayı açtı. Bitlis Kültür Merkezi hakeza.

Diğer bir husus da, Sayın Bakanın diğer bir hususiyeti de, ilk defa turizm mevsimini seçim bölgem olan Van’da açtı. Bu da Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki turizm potansiyelinin ve kültürel değerlerinin şu sıraya kadar, şu döneme kadar atıl vaziyette kalması, sahip çıkılmaması Sayın Bakanın bu davranışı onu örtmüştür. İlk defa Van’ımızda birçok hadise, terör olayları olmasına rağmen, bu sene oteller yüzde yüz dolulukla olmasa bile yüzde 75 dolulukla çalışmıştır. Sayın Bakanın bu davranışlarıyla kültürümüze ve turizmimize büyük katkılar sağlanmıştır. Yani, daha doğrusu turizmi, kültürün bir sinerjisi olarak algılamış ve öyle hareket etmiştir. Çünkü, siz eğer sadece turizme değer verirseniz, kültürünüzü anlatamazsanız, yeteri kadar turizmi de getiremezsiniz. Bakın şu anda özellikle Van İlinin Akdamar Adasında bulunan kilisenin kısa zamanda planlamaya alınması ve ihale safhasına getirilmiş olması gerekli ödeneği tahsis ederek, şu anda neredeyse bitmiş olması ve Van turizmimize büyük katkılar sağlamıştır.

Fazla vaktinizi almak istemiyorum. Sayın Tütüncü, Anadolu kültüründen bahsetti. Gerçekten öyledir. Ben Sayın Tütüncü’ye yüzde yüz katılıyorum. Şöyle bir ifadeyle sözlerimi bitireyim. Ol mahiler ki, derya içredirler, deryayı bilmezler. Balıklar denizin içinde yüzüyorlar, ama, denizin ne olduğunu bilemiyorlar. Maalesef, biz de Anadolu kültürü içerisinde yaşıyoruz, ama, Anadolu kültürünün ne olduğunu bilemiyoruz.

Hepinize hayırlı akşamlar diliyorum. Bütçenin Kültür Bakanlığına ve memleketimize hayırlı olmasını diliyor, Sayın Bakana da Allah’tan şifalar diliyorum. Teşekkür ediyorum

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Osman Coşkunoğlu, buyurun.

OSMAN COŞKUNOĞLU (Uşak) – Sayın Bakan, çok önemli bir bakanlık görevinde bulunuyorsunuz, bunu  siz de ifade ettiniz, fakat, maalesef, ben sunumunuzda ne bir vizyon görebildim, ne heyecan verici bir proje görebildim, ne de yürek hoplatan bir iddia görebildim. Sözüm meclisten dışarı, laf dokunduruyorum zannetmeyin ama, adeta, uyku getiren bir sunum ve bütçe tasarısı var önümüzde. Oysa, siz de biliyorsunuz ve ifade ettiniz, yürek hoplatan bir kültürün olduğu toprakların üstünde yaşıyoruz. Yürek hoplatıcı, heyecan verici bir turizm cenneti üzerinde yaşıyoruz. Çok daha iddialı ve vizyon sahibi bir bütçe ve projeler dizini görmeyi gönlümüz arzu ederdi. Şimdi, önce sunuşunuzla ilgili birkaç noktaya değineceğim. Daha önce Sayın Kılıçdaroğlu da değindi. Bunlar küçük bir iki ayrıntı gibi görünebilir ama, aslında bir bakıma da önemli. Türkçeyi kullanmak… Şimdi, desantralizasyon, des… Benim de dilim dönmüyorum, sizin de diliniz dönmedi söylerken, bu İngilizce bir kelime desantralization’dan Türkçeye uydurma yapılmış, tercüme yapılmamış bir kavram. Bunların yerine daha Türkçe kavramlar kullanırsak, sizin de, benim de bunların Türkçesine dilimiz döner. Onun yerine başka kavramlarımız var.

Şimdi, belediyelere devir konusundan söz ettiniz, kültür merkezlerini ve  bazı kültürel kuruluşları. Peki, bunları belediyeye devrettikten sonra, bunların nasıl kullanıldığı konusunda bir denetleme, bir izleme yapıyor musunuz Sayın Bakan? Örneğin Uşak’ta bir kültür merkezi vardır. Bu, belediyeye devredildi. Şimdi, belediye o kültür merkezinin bir kısmını kendi ihtiyaçları için, fen işleri için veya idari işler için kullanıyor. Bu sizi rahatsız ediyor mu? Bunlara daha sonra umuyorum somut cevaplar alacağım. Fakat, bunun üstünde durmaya kararlıyım. Bu kültür merkezi belediyenin kendi ihtiyaçları kullanılmasını hiç de uygun görmüyorum. Bundan haberiniz var mı? Sizi ilgilendiriyor mu? Rahatsız ediyor mu? Kültürü özel kesime kısmen havale etmeyi, kültür ile ilgili çalışmaları ifade ettiniz. Kültürü en etkileyen kurum diyelim, muhtemelen televizyonlardır. Televizyonlar büyük ölçüde TRT dışında özeldir. Televizyonların, özel televizyonların kültürümüze ne gibi bir katkısı var, yozlaşma dışında da, kültürü yaymayı veya kültürel faaliyetleri giderek daha fazla özel teşebbüse teslim etmek gibi bir vizyon içerisinde politikalarınız olacağını ifade ediyorsunuz. Bunu da endişe verici buluyorum. Devletin kültürümüze sahip çıkması gerektiğini düşünüyorum. Kâr getirme amacı, kültürel faaliyetlerde çok fazla olamıyor, bu, dünyanın diğer ülkelerinde de böyle.

Bir diğer nokta, sözünü ettiğiniz restorasyon çalışmaları veya buradaki metinde ifade ediliyor, restorasyon çalışmalarında yeterli uzman kadrosu olmadığı gibi bir izlenim içerisindeyim. Restorasyon çok önemli bir bilgi birikimi gerektiren bir konudur. Rastgele taşları orada, dökülmüş taşları üst üste koymak şeklinde değil. Bununla ilgili bir birikimin olmadığı izlenimini ediniyorum, zamanım olmadığı için bununla ilgili örnekler veremeyeceğim ama, Uşak’ta vakıfları ilgilendiriyor, sizi değil ama, bir sıva sürdü, yani, orijinal taş duvar üzerine, onun gibi bazı benzerleri var.

Diğer bir nokta, ucuz işgücüyle rekabet gücü kazanmaya çalışan ekonomimiz nasıl Çin gibi ülkeler karşısında ciddi bir sıkıntı içerisindeyse, ucuz turizm ile de biz benzer bir sıkıntı içerisine girdik bile. Bizim turizm için sunduğumuz kültürel olsun, doğa güzellikleri olsun dünyada bulunmaz niteliktedir. Bunları daha değerlendirecek bir şekilde sunacak projeler olmuş olmasını dilerim.

Daha konuşmamın başında iddiasız bir bütçe, vizyon ve politika olduğunu söyledim. Örneğin, bize verdiğiniz metnin 75 inci sayfasında 2006 yılında gerçekleştirilmesi planlanan faaliyetler içerisinde, bunu rastgele seçiyorum, Kastamonu el sanatları tespit çalışması, Çanakkale el sanatları tespit çalışması, Muğla el sanatları tespit çalışması. Şimdi, bu el sanatlarını çalışmayı yaptık, tespit ettik, önemli elbet, sonra?.. Sayın Bakan, eğer, sorarsanız, bu konuları bilen, bir marka yaratmak, bugün basit bir marka yaratmak 30-35 milyon dolar civarında bir harcama gerektirir, bir yatırım gerektirir. Türkiye’nin marka olmuş nice zenginlikleri vardır ki, biz bunları koruyamamışız. Bu el sanatlarından esinlenerek söylüyorum. Somut örnek, Uşak halısı, somut örnek, Eşme kilimi, bunlar Türk tütününden bahsedebilirim, yoğurdundan bahsedebilirim ama, konumuzla daha ilgili olduğu için, bunlar hem kültürel zenginliklerdir hem biz bir çaba sarf etmeden dünya çapında marka olmuştur, Uşak halısı ve Eşme kilimi. Fakat biz bunu koruyamadık. Bir Küba, küçücük Küba, Havana purosunu dünya çapında marka…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Coşkunoğlu, toparlayalım efendim.

OSMAN COŞKUNOĞLU (Devamla) – Biz bir Uşak halısını, Eşme kilimini, kendiliğinden marka olmuş değerleri koruyamadık. Bunlar konusunda ne gibi politikalar olacağını… İşte, iddia buradadır. O el sanatlarını tespit etmek önemli tabiî, ama iddialı projeler bunlardır, bunların hiçbirini göremiyoruz.

İki somut konuya değineceğim kısaca, zamanım elvermediği için; birincisi, Aliya Noi konusu Sayın Bakan. Bilmiyorum ne kadar dikkatinize geldi. Bergama civarında Romalılardan kalma Aliya Noi termal eski Roma hamamı var. Çok önemli harabeler var. Orada yapılmakta olan Yortanlı Barajı sizin Bakanlığınıza bağlı koruma kurullarının, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurullarının hem bir numaralı İzmir’deki, hem de iki numaralı koruma kurullarının kararına rağmen, baraj yapılmaya –vakıa durduruldu şimdi, 15 Kasımda su tutacaktı ama- etrafındaki ağaçlar kesilmeye başlandı. Bu bizim çok önemli. Kültürel bağlamda önemli, turistik bağlamda önemli. Ayrıca, konuşmanızda uluslararası ilişkilere dünya mirasına değindiniz. Benim -Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi üyesiyim, Kültür Komisyonundayım- Kültür Komisyonunda da bu konu önüme kondu ve 1 Aralıkta tekrar toplantıya gideceğim, orada tekrar bu konu sorulacak. Ben, tabiî, Avrupa Konseyine hesap vermek amacıyla değil, önce kendi kültürel ve turistik bağlamda önemli getirisi olma potansiyeli olan bu yer için bir önlem düşünüyor musunuz, yoksa, o Yortanlı Barajı için yerel seçimlerden önce başlayan birbuçuk yılda trilyonlar akıtıldı, büyük bir hızla, görülmemiş bir hızla bitirmek ve bir emrivaki yapılmak isteniyor. Bu konuyu öğrenmeyi istiyorum, bilgi vermenizi rica ediyorum.

İkinci değineceğim konu, Uşak’la ilgili, kendi seçim bölgemle. Geldiniz, teşekkür ederiz, ziyaret ettiniz, ben bulunamadım, o bakımdan üzgünüm, arzu ettiğim halde. Karun Hazineleri ne durumda; gördünüz Sayın Bakan. Onlar için doğru dürüst bir müze yapmayı da Uşak’ta iken vaat ettiniz; ama, ben burada 2006 programında göremiyorum onu.

Bu müzenin, Sayın Bakan, bu, tabiî, sizden çok bizim yerel olarak halletmemiz gereken bir konu; ama, yol kenarına âdeta bir benzin istasyonu gibi böyle önemli bir kültürel hazinenin konması da çok ters kaçar.

Biliyor musunuz, Atatürk’ün kaldığı ev restorasyon yapıldı, bu sene açıldı. Ben onun açılışına giderken, o mahallede, kasıtlı olarak üç beş kişiye sordum. O mahallede 50 metre yarıçap içerisinde üç beş kişiye sordum; biliyor musunuz siz nerede Atatürk müzesi diye; inanın hiçbiri bilmiyordu. Demek ki sadece bunu yapmak değil. Çok güzel bir eser oldu; ama, bunu tanıtmak için de çok ciddî çabalar sarf etmemiz lazım.

Son olarak Sayın Bakan, Takmak’ta bir palamut ağacı var daha doğrusu. Bu palamut ağacının altında Orgeneral Asım Gündüz, İsmet Paşa ve Atatürk’ün, Mustafa Kemal’in “İlk hedefiniz Akdeniz!” ifadesini kullandığına dair Orgeneral Asım Gündüz’ün hatıralarında, sayfalar, 125, 131 ve 164’te net ifadeler var. Bu konuda Bakanlığınıza başvuru yapıldı; fakat bir sonuç alınamadı. Bunun da üzerinde durulmasını dilerim.

Son olarak; Pepoza önemli bir kültürel merkez, bilmiyorum dikkatinize geldi mi, Pepoza Karahallı ilçesinde. Katman katman dinî ve kültürel… Akmonya keza. Pepoza kazı izni verilmemiş anladığım kadarıyla. Oradaki sorun nedir? Çok önemli bir tarihî yer olduğu bana ifade edildi. Orayla ilgili bir sorun varsa bizim yardımcı olabileceğimiz bir konu varsa, onu da bilmek isteriz.

Teşekkür eder, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

Berhan Şimşek, buyurun efendim.

BERHAN ŞİMŞEK (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Bakanım, değerli milletvekili arkadaşlarım, değerli bürokratlarımız, basın mensubu arkadaşlarım; iyi akşamlar diliyorum hepinize. Sayın Bakanıma geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.

Bizim çok önemli süreç yaşadı Türkiye ve sürecin içerisinde tabiî ki Sayın Bakan sunuşunu yaptı; ama, bir gerçek şu ki, Türkiye’de 1980 yılından sonra kültür politikası değil de, kültürsüzleşme politikaları vardır. Bunu bugünkü hükümete veya bundan öncekine değil, bir yaşanmış süreçlere bağlamakta fayda var. Yani, Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür anlayışıyla sürmüş çağdaş uygarlık yolculuğu içerisinde 80 sonrasında sahte Atatürkçüler ve kutsal devletçiler, daha sonra Türk-İslam senteziyle başlayıp Arap-İslam sentezine Türk kültürünü götüren bir anlayışın getirdiği Kültür Bakanlığının bütçesini konuşuyoruz. Gerçekten, Sayın Bakanın böyle sağlıklı, dinç bir gününde olmasını isterdim; ama, maalesef, söylemem de gerekiyor bunları. Kendisinden özür dileyerek devam etmek istiyorum.

En büyük yanlış 58 inci, 59 uncu hükümetler döneminde yapılan olaydır değerli arkadaşlarım. Dünyanın hiçbir yerinde suyla ateşin yan yana olduğu görülmemiş, yani Kültür Bakanlığıyla Turizm Bakanlığı aynı olan bu girmek için büyük mücadele verdiğimiz Avrupa Birliği ülkelerinde bile yoktur. Türkiye’de 1977 yılına kadar millî eğitim, kültür var; 1977’den sonra Kültür Bakanlığı olarak yürüyor. Şimdi, Avrupa Birliği ülkelerine baktığımızda, birçok ülkelerde, Fransa’da, kültür ve iletişim… Sayın Coşkunoğlu’nun televizyondan veya iletişimden, internetten; bu uygun, olabilir. Latin Amerika ülkelerinde kültür ve ekoloji bakanlığı var. Bu da olabilir; fakat, bu nasıl bir anlayışsa, kültür, ekonomik, ticarî hiçbir yapılanması olmayan bir bakanlıkla, gerçekten Türkiye’nin geleceği, lokomotifi olan turizm bakanlığını yan yana getirmişiz. Yani burada bir açık müze kimliğinde bir ülke, fakat üvey evlat muamelesi ki, bunun en somut örneğini de Sayın Bakanlık çalışanlarının durumuna baktığımızda görüyoruz. Bütün bakanlıklarda çalışanlara ek ücret verilirken, Kültür Bakanlığının çalışanlarına ek ücret verilmiyor.

Sayın Bakanım, değerli arkadaşlarım; kısaca bir toparlamak istiyorum. Burada siyaset yapmanın ötesinde, maalesef, Türkiye’deki devletin ve bakanlıkların devamı esas kılınmadığından, Sayın Bakanın geldiği 21 Şubat 2005’ten itibaren dokuz aylık bakanlık döneminde hemen hemen dört günde bir bürokrat değiştirilmiş, 66 kişi üst düzey bürokratı değiştirilmiş ve anlayamadığım şu: Sayın Erkan Mumcu ayrıldı, bu Erkan Mumcu ile beraber bürokratlar da mı parti değiştirdi? Bunlar bu ülkenin bürokratları değil miydi veya sizin anlayışınızla beraber çalışan bürokratlarımız değil miydi?

Değerli arkadaşlarım, bütün bunların içerisinde Sayın Bakanın ifadeleri, gafı, dil sürçer, laflar edilebilir; ama, bugüne kadar hiçbir zaman bu devlet tiyatrolarında yaşanan meselenin boyutu kadar boyutlu bir hadise yaşanmamıştır. Sayın Bakana Kılıçdaroğlu da sordu. Efendim Teftiş Kurulunun incelediği konulardan biri internet ve gişelerden kredi kartıyla satılan biletlerin gelirinin İş Bankası üzerinden tahsil ettiği için Lemi Bilgin’e bir günlük maaş kesme verilmiş. Yine, bilgiişlem ünitesi oluşturduğu için kendisine kınama verildiği söyleniyor; fakat, şu anda aynı müdürlükte bu uygulamalar devam ediyor. Şimdi bu kararı siyasî olduğu noktasında değerlendiriyoruz. Ben şu anki sayın değerli vekâleten görev yapan arkadaşımı, lütfen, tenzih ederim. Biraz önce Sayın Kılıçdaroğlu da söyledi. Şimdi bunun koşulları vardır. Kimseye bugüne kadar Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, anneden çocuğa, babada evlada kalma değil, bunun koşulları var. Kanunla da bu çizilmiş. Yani, 4 üncü maddesinde, devlet tiyatrolarında onbeş yıl hizmet vermiş, sahne hayatında başarılarıyla tanınmış sanatçılar, tiyatro yazarları, eleştirmenler, temayüz etmiş tiyatro yönetmenleriyle üniversitelerde tiyatro sanatı dalında görev yapan öğretim elemanları arasından müşterek kararnameyle 657’ye evet olur diyor. Şimdi bu bugüne kadar olmamış ve bu değişiklikler içerisinde ben sayın vekâleten, tekrar, görev yapan hanımefendi müdürü tenzih ederim, ama bugüne kadar bununla ilgili Bozkurt Kuruç gelmiş, Turgut Özakman gelmiş, Cüneyt Gökçer gelmiş; ama  böyle bir şey yaşanmamış. Şimdi burada şartları da var. Bu şartlardan birine sahip değilse, neden böyle bir yapılanma oluşuyor diye tabiî ki sanatçı arkadaşlarımız haklı olarak dile getiriyor. Ve ayrıca başka ifade edeceklerim var Sayın Bakanımla beraber, kendilerinin de bilgileri dahilinde bir olay yaşadık biz. Faruk Günaltay olayı. Faruk Günaltay önimajda Türkiye’ye 1991 yılından beri temsil ediyor; yani, Türkiye Cumhuriyeti Avrupa sinemasının, Avrupa imajı için ABD sinemasına karşı kurulan Avrupa Birliğinin ilk adımlarından olan önimajla ilgili ilk orada görev yapan arkadaş. Mesela, yanlış anlaşılmayacağını umuyorum, Sayın Bakanıma Muharrem İnce Bey arkadaşım soru soruyor. Diyor ki; Faruk Günaltay’ın durumu nedir? Diyor ki; geçici olarak cevaplanmıştır diyor Sayın Bakanım. Ama, burada, benim elimde belge var. Avrupa Konseyi bünyesinde oluşturulmuş bulunan önimaj fonu sinema uzmanları, komisyonun Strasburg’da yapılmakta olan toplantılarında temsil eden Strasburg Üniversitesi felsefe bölümü profesörlerinden Faruk Günaltay devamlı olarak katılmak üzere görevlendirilmiştir. 3 Eylül 1991. Faruk Günaltay benim de sinema oyuncusu ve yönetmen olarak zaman içerisinde katıldığım, inanın, dünyanın yetiştirebileceği bir ülke adına en önemli kültür elçisidir. Bundan üç beş gün önce de gazetelerde çıktı -sadece Yalçın Doğan Beyle ilgili söyleyeceğim, onun yazmış olduğu- Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Herry Davis İngiliz, tarafından kendine övgüler getiriliyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BERHAN ŞİMŞEK (Devamla) – Övgü dolu sözlerinin arkasında Günaltay’a Avrupa Konseyi özel liyakat madalyası veriliyor. Fransa’da 52 yıldan beri yaşıyor ve önimajda görev yaptığı süre içerisinde yapımcı ve yönetmeni Türk olan 55 proje başvuruyor ve 55 projenin 50 tanesi alınıyor ve bir dönem sinemanın yürüyebilmesi için Namık Kemal Zeybek, daha sonra Fikri Sağlar ve daha sonra emeği geçen bakanlara teşekkür ediyorum ve ciddî anlamda sinema bitmişken bu arkadaşın katkılarıyla sinema çalıştı ve bu konuda Sayın Bakanımdan, Sayın Müsteşarımdan ricalarda bulundum ve dedim ki, 1 milyon küsur euro önimaj fonuna para veriyoruz ve şimdi 300 000 dolar daha sağ olsun, 200 000 küsur bin dolar da bakanım bu parayı verdi; ama, göreceğiz ki bu parayı yatırmakla kalacağız. Çünkü Avrupa’da dostluk yoktur, ilişkiler vardır birebir bu kültür ilişkilerinde. Elliiki yıldır felsefe profesörlüğü yapan ve orada bulunan bu arkadaşın Türk sinemasına ciddî katkıları var ve bu arkadaş dedi ki: Beni almayan görevden. Benim yanıma bir öğrenci verin; çünkü bu işin diplomasisini öğrenmek falan kolay değil. Biraz önce söylediğim, liyakat madalyasının ötesinde Fransa’dan, Polonya’dan, İtalya’dan da kültür nişanları almış bir arkadaş. Şimdi amacımız üzüm yemek mi, amacımız bağcıyı dövmek mi?

Toparlıyorum Sayın Başkan. Çok konuşulacak şey var. İzin verirseniz, bunları da, sanırım ki, kültür-sanat insanı olarak birkaç şeyi de hem öneri olarak da arz etmek istiyorum. Bu anlamda, daha sonra, bir değerli arkadaşımız bu göreve geldi. O da çok değerli bir arkadaşımızdır gerçekten. Fakat Derviş Zaim’in filminin katkı aldığına ben tanığım, komisyonu biz aradık. Yani, hani cumartesi günü görevlendirildi Ahmet Boyacıoğlu ve daha sonra iki toplantı yapıldı. İki toplantıda sanırım ki rakam olarak burada da söyleyeyim, 9 proje, bir tek film çıkmış. Yani bu paralar bizim paralarımız ve ayrıca Faruk Günaltay, Şemsettin Günaltay’ın torunu, fakat siyasî hiçbir yapısı, şuyu buyu yok. Bu ülkenin evladı olarak orada görevlerini yapıyor. Daha sonra, değerli arkadaşlarım, en önemli hadiselerden biri de şudur: Bizim -sağ olsun Sayın Bakanım da bize bu konuda yardımcı oldu, Sayın Ali Osman Beye, Cemal Uysal Beye ve Kemal Kılıçdaroğlu Beye çok teşekkür ediyorum. Sayın Keleş de bunu ifade ettiler -bir sinema çalışanlarının sosyal güvenlik meselesi var. Bununla ilgili Sayın Çalışma Bakanımızın da, Sayın Cevdet Erdöl Beyin büyük emekleri oldu. Bununla ilgili bir çalışma yaptık. Şimdi burada ülke kamuoyu sanmasın ki, biz, burada 400 küsur arkadaşın 70 yaşın üzerinde sekiz on kişi var. Bu arkadaşlar kamu görevi yapıyor. Bugüne kadar bu arkadaşlarımızla ilgili birçok filmini, birçok… Çünkü bunlar mevsimlik işçi gibi, bugün çalışır, yarın çalışamaz. Biz kanun teklifini verdik. Resul Tosun arkadaşım da verdi. Umuyorum ki bunu aşağıda birleştirip bir an önce çıkarırız. Sayın Bakanım bu konuda hiç rahatsız ve müsterih olmayın. Şundan dolayı olmayın: Bizim geriye dönüş borçlanmalarda bu müşkül durumda olan sanatçı arkadaşlarımız, aslında, rüsum gelirlerinden alınan paralarla paramız birikiyor; yani, sinemaya gittiğimizde yüzde 10, ödediğimiz paranın yüzde 10’u rüsum geliridir. Bunun yüzde 25’i belediyelere gider, yüzde 75’i sinema Genel Müdürlüğüne gider sinema yapımlarını desteklemek için ve bu desteklemenin yanı sıra da bu yasa çıktığında, 410 kişinin emekliliği, geriye dönüş borçluluğu çok büyük rakam olmayacaktır, kamu vicdanını da yaralamayacaktır ve sinema sektöründen toplanan paralarla bunlar ödenecektir. Bu anlamda biz rahatız Sayın Bakanım.

Ayrıca, başka bir şeyi daha paylaşmak istiyorum. Bunlar da gerçekten önemli. Mademki Sayın Bakanım, değerli arkadaşlarım; evet, belirli bir yaşa geldikten sonra balet ve balerinlik zordur. Nasıl ki spor akademilerimiz var, nasıl ki spor akademilerimiz varsa, biz bu ülkede drama enstitüleri kuralım. Bu drama enstitülerinde yetişen öğrencilerimize veya orada bulunan öğrencilerimize öğretim üyeliğini tiyatrocu arkadaşlarımız yapsın, konunun uzmanları ve ilkokullarımızda mutlaka ve mutlaka bununla ilgili sadece şahsen Berhan Şimşek olarak değil, hem iktidar hem büyük muhalefet partisi hem aramıza yeni katılan diğer muhalefet partisiyle de ortak çalışabilelim. Mutlaka Türkiye’de, hani diyoruz ya kültürsüzlük. Eğer bir tiyatro eğitimiyle çocuğumuz derste kendini ifade edebilirse, yerel kültürünü algılayabilirse, evrensel kültüre varabilir. Kültür ve sanat ve tiyatroda sahnede durmayı bilen, hayatın her alanında tıp olarak da bayındırlık mühendisi olarak da hayatın başka alanlarında, sosyal bilimlerde olan insanlar da ilkokulda almış olduğu tiyatro dersleriyle kendilerini hayatta daha rahat ifade edebilecek noktaya getirebilirler.

Toparlıyorum Sayın Başkanım. Bakın, Maria Monteseri’nin çok güzel bir sözü var: “Eğitim, öğretmenlerin çocuklara sözcüklerle anlattıklarıyla değil, çocukların fiziksel ve sosyal çevrede geçirdikleri yaşantılarla gerçekleşir.” Bu gerçekten önemli. Onun için, hepimizin şikâyetçi olduğu bir mesele şu: Çocuklarımız ezberi öğreniyor. Doğru. Eğitimde çocuklarımıza değil, defterleri öğretiyoruz. Bu, kültür ve sanat etkinliğiyle tiyatro etkinliğiyle dersleri bile tiyatro formatında verebiliriz çocuklarımıza. İşte o zaman ezberci değil, defteri öğrenen değil, kendisinin öğrendiği bir yapı çıkar ortaya. Yani, Sayın Bakanım, özellikle bu enstitü olayı çok önemli. Spor akademileri gibi bunlar oluşmalı. 110 kiloluk balerin, balet; ben de bunların içerisinde, zamanın içerisinde şikâyetçi olabilirim, fakat, eğer bu insanları istihdam edemiyorsan, bir balete -siz de gençliğinizdeki gibi değilsiniz, ben de değilim. On yıl balet ve balerin olabilir- 15 inci yıldan sonra “hayır, sen hata yaptın. Bu ülkede bunlardan anlamazlar.” Sayın Maliye Bakanına bir gün, espri olsun diye bir laf ettim bütçe konuşulurken. Dedim ki çok yeteneklisiniz, meddah gibisiniz dedim. Bunu hakaret saydı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Berhan Bey, verilen süreyi iki defa kullandık. Malumatınızda bulunsun.

BERHAN ŞİMŞEK (Devamla) – Toparlıyorum.

Sayın Maliye Bakanım dedik ki bana: “Ben o işlerden anlamam. Meddah da sensin, tiyatrocu da sensin.” Ama, kalkıp bana demiş olsaydı ki, eğer, bir İsmail Dümbüllü, bir Erol Günaydın olabilmek gerçekten çok önemlidir. Onun için, Maliye Bakanı olabilirsiniz, ama İsmail Dümbüllü olabilmek gerçekten çok zordur. Biz çocuklarımızı bu anlamda yetiştirmeliyiz.

Sinemayla ilgili de son bir şey arz ediyorum. Biliyorsunuz, 5224 sayılı Yasayı sizden önce Sayın Mumcu döneminde çıkardık. Şu anda büyük bir sıkıntı yaşanıyor. Bununla ilgili arkadaşlarım sizlere yazıştırdı, sağ olun, randevu verdiniz. Ben sizinle buluşturdum. Fakat, buradaki sıkıntı hâlâ giderilmiş değil. Bilgileriniz dahilinde, Sinemayı Destekleme Yasası çıkardık değerli arkadaşlarım ve gerçekten sinemanın desteklenmeye ihtiyacı var. Bu yasa içerisinde biz 6183 Amme Alacakları Usulü, sanırım, Yasasıyla ilgili biz bunu sınırlamıştık. Evet, hataydı; fakat, Erkan Mumcu Beyle konuştuğumuzda, bu bizim maalesef bir anlayışımız, bunu ortadan kaldırmak… Göç yolda düzeltilir, hadi şu yasayı çıkartalım da sonra bunu düzeltiriz. Bakınız, Bakanlığımızın 45 tane değerlendirmeden sinema arkadaşının projesine evet demiş; ama, şu ana kadar sanıyorum ki 10 küsur kişi alabildi. Bunu alabilmeleri için teminat vermeleri gerekiyor, kefili bulmaları gerekebiliyor; bunlar çok çok mümkün değil. Sayın Bakanım, sizi üzmek istemiyorum; ama, tek bir şeyle bağlıyorum Sayın Başkanım affınıza sığınarak. Sayın Bakanım, bu benim için çok büyük bir üzüntüydü, sizinle paylaşacağım. Biliyorsunuz TV 8’de, TV 5’te, Fransız kanalında bu ülkenin Misakımillî sınırları içerisinde yapılmış haritaya “Kürdistan” diye ve Kültür Bakanlığının katkılarıyla yapılmış bir filmde, Kürdistan dendi. Ben sizi yakinen tanıyorum, yani esnekliğinizi biliyorum; fakat, bunu acaba tekzip ettiniz mi, mahkemeye verdiniz mi? Şunu söylediniz bununla ilgili, ben inanamadım: “Harita çirkin, belgesel güzel!” Sayın Bakanım, inanamadım… Çünkü biz, bir cümle, bunu söyleyeceğim, aşağıda Anayasaya, hukuka ve bu ülkeye hep beraber yemin ettik. Bu duyarlılığı benden önce sizin gibi değerli bir büyüğümün göstermesi gerektiğine inanıyorum veya bununla ilgili, bu konuda ilişki kuranlar, yardım edenler kimlerdi? Yani, biz, Sayın Adalet Bakanımın Ermeni paneli için önce arkadan hançerliyorlar deyip, sonra ben onu yapamam, adres göstermesi gibi ikili hayat kullanamayız. Bizi bizim paramızla kimse sırtımızdan hançerleyemez. Bu ülkenin, Kürd’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Birinci Meclisin resmindedir. Diyap Ağa da vardır Tuncelili, Kürt de, Laz da vardır; ama, oradaki gerçek şudur: Ne mutlu Türk olana değil, ne mutlu Türküm diyene.

Bütçemizin hayırlı, uğurlu olasını diliyorum.

Gerçi çok söyleyeceklerim, ifade edeceklerim vardı. Yine de Sayın Başkanımın hoşgörüsüne teşekkür ediyorum. Tekrar geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum Sayın Bakan.

BAŞKAN - Buyurun Sayın Emek.

ATİLA EMEK (Antalya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Bakanlığın değerli bürokratları, basınımızın değerli temsilcileri; konuşmama başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, Sayın Bakanımızın sunuşunda ifade ettiği gibi, turizmin başkenti olan ve 7,5 milyon turisti ağırlayan, 15 milyar dolarlık turizm gelirinin neredeyse yüzde 50’ye yakın bölümünü taşıyan Antalyamızdan bahsederken, lütfen, beni Antalya milletvekili olarak bölgecilik yapıyor demeyin. Çünkü, turizmin başkenti, turizmin kalbi Antalya. Şimdi başkentin hali nedir, turizm kalbinin durumu nedir; biraz bunları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, Antalya bölgesi, Kalkan’dan Gazipaşa’ya kadar olan yaklaşık 600 kilometrelik bir kıyı şeridi üzerinde önemli turizm merkezlerinin bulunduğu bir ülke coğrafyamızdır. 2005 yılı sonunda, biraz önce ifade ettiğim gibi, 7,5 milyon turisti ağırlamıştır, 450 000 civarında toplam yatak kapasitesi vardır. Ama, bütün bunların yanında çok ciddî altyapı sorunlarıyla karşı karşıyayız. Özellikle, hükümetlerimiz ve turizm bakanlarımız her gelişinde “sorunları çözdük, gelirler geliyor ve önümüz açık” demişlerdir; ama, bu yaz 28 Ağustos’ta Sayın Bakanla Manavgat’ta birlikteydik, Matso’da birlikte yaptığımız toplantıda Manavgat’ı masaya yatırdık, 9 Eylül 2005’te de yine Alanya’da bölgenin ciddî sorunlarını değerlendirme imkânını bulduk.

Şimdi Sayın Bakanım, özellikle bu yaz Ilıca’da Kumköy turizm merkezinde yaşanan sorunun batıda, Almanya’da yazılı ve görsel basına yansıyan durumu bilginiz içinde. Orada deniz kirliliğinin 2000’lerin üzerine kolibasilin çıktığı çok açık bir durum. Şimdi, Manavgat arıtmasının bu kış yapılmaması halinde gerçekten turizmin bölgede çok ciddî sıkıntı yaratacağı, büyük tehdit altında olacağı açık. Ancak, ben, geçen hafta bölgede turizm temsilcileriyle yine birlikte oldum. Şu anda Manavgat arıtmasıyla ilgili o gün yapılan toplantıda ihale koşullarının oluşturulması için Bakanlığın ifade ettiği miktar, sonra da sektör temsilcilerinin ikinci görüşmede ortaya koyduğu durum çerçevesinde maalesef ihale durumunun olmadığı sektör temsilcilerince ifade edildi. Eğer böyle bir durum -Manavgat arıtmasıyla ilgili konuşuyorum- ancak Mathad bünyesinde olayın değerlendirildiğini ve sektör temsilcilerinin kendi olanaklarıyla bu işi çözme gayreti içinde olduklarını ifade ettiler ve elime fakslar ve bütün bilgiler de dün itibariyle ulaştı. Şimdi çok ciddî bir durumla karşı karşıyayız.

Değerli arkadaşlarım, Sayın Bakanın da hem turizmi çeşitlendirmesi hem kültür açısından birçok illerimizde kültür merkezleri açma çalışması içinde olduğunu biliyoruz. Ancak, bu gelir, yani turizm gelirlerini, turizmi ki, şu anda elimizdeki ayakta kalan tek sektör diyebileceğimiz; çünkü, tarım ciddî sıkıntı içinde ülkede, tekstil ciddî sıkıntı içinde, elimizde kalan tek, ayakta kalan sektörün de eğer bu sorunlarını çözmezsek, Antalya turizmi ki, bugün, gerçekten, Türkiye genelinden baktığımız zaman sorunlarını çözmüş gibi gördüğümüz bu yerde de bu sıkıntılar varsa, tabiri caizse bir halk tabiriyle, kendi elimizle kendi ayağımıza değil kendi kalbimize ateş etme durumuyla karşı karşıyayız. Bu bağlamda, Manavgat durumu, eğer çözüm olmazsa ki, Alanya toplantımızda ifade etmiştiniz “bu kış bitirilecek” diye; ancak, Sayın Bakanım, bölgede çok ciddi ve kaygılı bir bekleyiş var. Bir an önce bu sorunu sektör temsilcileriyle yeniden değerlendirmekte yarar görüyorum ve eğer bunu yapamazsak -ki, kasım ayı sonuna geliyoruz- turizm mevsimi mart ortaları itibariyle başlayacaktır, geçen yıl yaşadığımız Kumköy Turizm Merkezindeki durumu Kızılağaç’ta, Titreyen’de, o bölgede yaşamamız halinde, çok açık ifade ediyorum, Antalya turizmi bütün batı medyasında, kaynaklarında çok ciddi şekilde yer alacak ve bölge çok önemli bir durumu yaşayacaktır. Aynı konu, Alanya’da da ciddi tehditlerin ve tehlikelerin olduğu bellidir. Oradaki durum geçici olarak belki bir yıl katlanılabilir noktasındadır; ama, bu durumun değerlendirilmemesi halinde, ifade ettiğim gibi, çok zor durum yaşanacaktır. Bir bakıma, Türkiye turizminin büyük tehlikeye girmesi sorunuyla da karşı karşıya kalmamız mümkündür. Ben, özellikle, taşın altına, sizin de orada ifade ettiğiniz gibi, elimizi koyalım ve biraz önce ifade ettiğim gibi kalbimize değil ve bu sorunu elimizle çözmenin yollarını aramak durumundayız ve bu saatte burada, özellikle sektör temsilcilerinin, geçen hafta yaşadığım olayları ve bana gelen bilgileri bu vesileyle aktardım. Umut ediyorum ki, bu ciddi sorunu bir an önce bölgesel açıdan çözüme kavuştururuz.

Bu duygu ve düşüncelerle Bakanlık bütçemizin ülkemize, Bakanlığımıza hayırlı olmasını diliyorum, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

Buyurun Sayın Ercenk.

TUNCAY ERCENK (Antalya) – Sayın Başkanım, Sayın Bakanım; öncelikle Sayın Bakanı buradan kutlamak istiyorum, şu ana kadar, basına yansımış olan uyuma vaziyetine geçmediği için gerçekten kendisini kutluyorum, basın mensubu arkadaşlarımızın özel çekimleri olduğu anlaşılıyor şimdiye kadar ki değil mi Sayın Bakanım, öyle. Ayrıca, geçmiş olsun dileklerimi de yürekten sunuyorum.

Efendim, ben hemen konuya gireceğim. Turizmin geliştirilmesi konusunda 117 parsel kamu arazisi geçen Kültür ve Turizm Bakanı döneminde ihaleye çıkarılmıştı. Bunun 19 parselinin ihale edildiği biliniyor. 117 parsel kamu arazisi ihaleye çıkarılıyor bunun 19 tanesi ihale ediliyor 10 tanesi de Antalya’nın Belek bölgesinde ve buradan, bizim bildiğimiz, öğrendiğimiz, ulaştığımız bilgilere göre 200 trilyonluk bir gelir elde edilmiş sizden önceki Turizm Bakanlığı döneminde ve orada Sayın Bakanın, özellikle bizi de memnun eden bir sözü vardı ihaleye çıkarılırken “bu ihaleler şeffaf olacak, ahbap çavuş ilişkileri değil, Hasan değil basan alacak” demişti. Şimdi ben merak ediyorum. Bu, gerçekten tahsis edilen yerlerden elde edilen paraları basan mı aldı Hasan mı aldı? Basan aldıysa bizim paralar nerede? Antalya’nın paralarıdır Antalya’ya tahsis edilmesi gerekiyordu, Antalya’nın altyapısında kullanılması gerekiyordu; bunlar nereye ne zaman harcandı ve ne kadar harcandı onu merak ediyorum özellikle Sayın Bakanım? Eğer Hasan aldıysa Hasan’ı bulmak istiyoruz. Çünkü, Antalya gerçekten böylesine altyapı yatırımına muhtaç bir dönemde, 40-50 bin yataklık bir potansiyel var Antalya’da, bunun altyapı sorunlarını da çok önemli biçimde değerlendiriyorsunuz, burada sunuşunuzda da çok önemli biçimde değerlendiriyorsunuz altyapı sorunlarını, Kundu-Lara bölgesindeki altyapı sorunlarının olumsuzluğunun çevreyi ve yöre halkını nasıl olumsuz etkilediğini de sürekli basından izliyorsunuz, bu konuda gerekli tedbirin bir an önce alınmasında yarar görüyorum. Ne kadar para alındı, şu ana kadar ne kadarı tahsil edildi ve bu paralar nereye harcandı Sayın Bakanım?

İkinci bir konu. Bizim turizm politikamızda bir ilginç gelişme var. 2004 yılının ilk dokuz ayında 13,3 milyon turist gelmiş, 2005 yılının ilk dokuz ayında 16,1 milyon turist gelmiş, tabii, rakamları hemen hemen bu şekilde alıyoruz, yani yabancı turist sayısında yüzde 21 oranında bir artış meydana gelmiş. 2004 yılının ilk dokuz ayındaki gelir 9,5 milyar dolar, 2005 yılının ilk dokuz ayındaki gelir 11,1 milyar dolar, yani daha çok turist gelmiş; ama, daha az gelir elde edilmiş. Bunun nedenlerini, tedbirlerini öğrenmek istiyorum Sayın Bakanım? Yani, Türkiye’nin geleceği açısından, size yöneltilmiş, özellikle size sorumlu tutar anlamında söylemiyorum, bir turizm politikası nasıl geliştirilecektir, bu ters gidiş nasıl önlenecektir ve yine 2004 yılında turist kişi başına 119 dolar gelir bırakmış, Türkiye’ye gelen turist 718 dolar gelir bırakmış, 2005 yılında aynı turist 692 dolar gelir bırakmış. Burada bir düşüş görülüyor. Bu düşüşün önlenmesi için tedbirler nelerdir Sayın Bakan Türk Lirasının değerinin yükselmesine rağmen?

Bizde turizm konaklamaya ağırlık veren bir anlayışla götürülüyor, yani işin eğlence ve hizmet, özellikle kültür boyutu ikinci plana itiliyor, sadece ve sadece yatak sayısının artırılması politikası götürülüyor. Bakın, turizmciler dahi artık yatak doyumuna ulaşıldığını söylüyorlar özellikle Antalya bölgesinde, yani tahsislerin bile durdurulmasını “aman arkadaş bir an evvel durdurun da şu 5 yıl içinde soluk alalım” diyor. Yani, tahsisleri bırakın “soluk alalım” diyorlar, turizmciler söylüyor. Tabii, bu özellikle Antalya bölgesi için çok önemli, Antalya hakikaten doyuma ulaşmış. Bu açıdan dikkatli bir politikanın izlenmesinde yarar var.

Deniz kıyısına yerleştirilen 5 yıldızlı oteller gerçekten olumsuz yönde etkiliyor Antalya’yı. Yani, bunun yaylalara çekilmesinde -ki, sunumunuzda var- çeşitlendirilmesinde elbette katkısı var. Yani, D-400 karayoluyla deniz arasında 80 tane 5 yıldızlı otel var Sayın Bakanım Antalya’da ve bunların yükünü, atık sularını, çevre kirliliğini düşünün bunlar ciddi sorunlar Antalya için; çünkü, Antalya turizm kenti ve altın yumurtlayan tavuk konumunda.

Ayrıca, Sayın Bakanım, bu turizmi olumsuz yönde etkileyen hususlardan birisi de bu taş ocakları. Maalesef gelişigüzel yerlere taş ocakları açılıyor doğa tahrip ediliyor, çevre kirletiliyor bunlar da turizm açısından olumsuz birtakım sonuçlara neden oluyor.

Sayın Bakanım, son olarak bir konuya da değineceğim. Bu Olimpos Beydağları Sahil Milli Parkı var Antalyamızda. Bu milli park önce 69 bin hektardı sonra 34 bin hektar düşürüldü son 2 Eylülde Resmî Gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulu kararıyla da 822 hektar daha daraltıldı. Efendim, Sarısı’dan, Antalya Limanından başlıyor Olimpos’a kadar gidiyor; Gelidonya Burnuna kadar, Adrasan’a kadar giden bir kesim. Bu sahil milli parkının 822 hektarı daraltılmış ve turizme tahsil edilmesi, Turizm Bakanlığına devredilmesi söz konusu. Bu yöre hangisi? Sarısu’yu biliyoruz efendim, Antalya’nın batısını düşünün, Sarısu’dan başlayan, limanın oradan başlayan Çaltıcak, Göynük, Kındıl ve o bölgeyi içine alan bir kesimi içeriyor ve buralar tamamen Antalyalıların kullandığı, Antalya’nın nefes aldığı, denize girdiği, piknik yaptığı çok önemli yerler, deniz kıyıları. Bunların da turizme açılacağı şeklinde bir izlenim ediniyoruz biz, böyle bir karar ortaya çıkmış. Bu bölgelerin de turizme açılması, konuta açılması, yapılaşmaya açılması Antalya’nın doğasını da tahrip ediyor, Antalya’nın ormanını da tahrip ediyor, Antalya ekonomisine de çok ciddi katkı sağlamayacaktır Sayın Bakanım. Özellikle bu daraltma konusunun sizin tarafınızdan gündeme getirilmesini ve burada eğer bir daraltma olacaksa bile yapılaşmaya açılmaması, yine günübirlik kamp alanı olarak kullanılmasını, giderek buraların günübirlik kamp alanından çıkarılıp bir yapılaşmaya bir otel yapımına meydan verilmemesini özellikle sizden rica ediyorum Sayın Bakanım.

Bir de Serik’te kurulan bizim bir film stüdyomuz var Candır Beldesinde, 1998 yılında kuruldu ve 2 film çekildi şimdiye kadar. Birisi Arap Geceleri birisi de GORA filmi, şu ana kadar da başka film çekilmiş değil. Buradaki yetkililerden aldığımız izlenim şu: Bürokratik engellerden şikayet ediyorlar. Yani, Türkiye’nin tanıtımına önemli katkı sağlayacak bir stüdyo burası, yani Avrupa ve Asya’da en büyük stüdyolardan birisi, ciddi olarak bir eksiklik olduğu görülüyor. Burada bürokratik engellerin kaldırılması durumunda Türkiye’nin tanıtımına önemli katkı sağlayacağı söyleniyor. İki film dışında hiçbir şey çekilmemiş. Arkeolojik yapılara çok yakın, doğası öyle, güneşi öyle, önemli bir merkez; fakat, yeteri kadar değerlendirilmiyor, bu değerlendirilmeyiş de Türkiye’nin tanıtımına engel olan bir yapım. Truva’yı gittik başka yerde çektirdik burada doğal yapısı dururken. Bu konuda da bir tedbir alınmasında yarar görüyorum.

Bir de Sayın Bakanım, öncelikle Lara’daki otellerin kaçak olduğu iddia edildi. Halbuki, müfettişler geldi bu otellerin hiçbirin kaçak olmadığı ruhsatlı yapıldığı ortaya çıktı; ama, bu sınırların içinde oteller kendilerine dönük, turistlerin beklentisine dönük olarak birtakım iskele gibi, gözleme çadırı gibi, tenis kortu gibi birtakım yapılaşmalar meydana getiriyorlar, bu her otelde var, her bölgede var; fakat, sizin mensubu olduğunuz partinin il başkanı maalesef turizme bir darbe niteliğinde olabilecek bu yapıların, içerdeki yapıların, kaçak olmayan ama, yani otel kaçak değil, otelin kendisi ruhsatlı; ama, içine yapılan, turistlerin beklentisine, ihtiyacına cevap verebilecek olan birtakım eklentilerin yıkılması konusunda basında açıklama yaptı, bu da turistleri önemli ölçüde etkiledi, içinde turist varken yaz aylarında böyle bir suç duyurusunun yapılması turizme çok önemli katkı yapmayacaktır tam aksine darbe vuracaktır. Bu konuda da düşüncelerinizi almak istiyorum.

Küçük otel ve pansiyoncularla ilgili de kredi talepleri var arz ederim Sayın Bakanım.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Buyurun Sayın Hakkı Ülkü.

HAKKI ÜLKÜ (İzmir) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlar, değerli basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Gerçi biraz önce Sayın Coşkunoğlu bahsetti, ben de aynı konudan bahsedeceğim; ama, bu arada başka bazı sorular da sormak istiyorum bu zaman dilimi içerisinde.

İzmir’in Bergama İlçesinde bulunan Alyona antik kenti bilindiği gibi Yortanlı Barajının suları altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya. İçinde bulunduğumuz Kasım ayında barajda su tutulması ve Alyona’nın tarihe gönderilmesi ve gömülmesi öngörülmüştü; fakat, verilen yoğun mücadele sonucu birinci derece SİT alanı kapsamında olan bu bölge şimdilik kurtarılmıştır. Ekim ayının ortalarında, İzmir 2 Nolu Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu, Kültür ve Turizm Bakanlığınca uygun bir çözüm üretilene kadar Yortanlı Barajında su tutulmasını engellemiştir. Bugüne kadar Kültür ve Turizm Bakanlığı Alyona’yı Devlet Su İşlerinin eline bırakmıştı. Kurtarma kazıları için Devlet Su İşlerinin ayırdığı ödeneklerin kazı ekibine ulaştırılması çeşitli nedenlerle geciktirilmiştir. Kazı ekibine sahip çıkılmamaktaydı daha önceleri bugün artık Kültür ve Turizm Bakanlığının kendi birimleri tarafından Alyona antik kentinin kesinlikle korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması gerektiği açıkça belirtilmektedir. 2001 yılında birinci derece arkeolojik SİT alanı olarak tescil edilen Alyona o tarihten bu yana baraj yapımına devam edilmesi zaten başlı başına bir suç oluşturmaktadır. Bakanlık da kendi birimlerinden biri olan koruma kurulunun kararını takip etmemiş Devlet Su İşlerinin ve taşeron firmaların hızla çalışmasına adeta göz yummuştur. Bugün artık Alyona kenti Avrupa Birliğinin de gündemindedir, müzakerelerin bir parçası olarak hükümetin hesap vermesi gereken alanlardan birisi olmuştur. Nitekim yarın Dışişleri Bakanlığında konuyla ilgili bir toplantı yapılacaktır; fakat, bugün basından öğrendiğimize göre Devlet Su İşleri çalışmalarına tüm hızıyla devam etmektedir, sanki barajda su tutulacakmış gibi alanda bulunan ağaçları da kesmeye başlamışlardır, onunla ilgili gazete kupürü de şudur, elimdedir. 2001 yılında birinci derece arkeolojik SİT alanı olarak tescil edilen bir kültürel varlık resmen bir oldubittiyle tarihe gömülmeye çalışılmaktadır. Bu tam bir Vahabi kafasıdır; kültüre, sanata, tarihe önem vermeyen, gelişmeyi kalkınmayı sadece yol ve baraj yapımına indirgeyen bir kafadır. Sayın Bakan, size bağlı olan tüm kurumlar yıllardır Alyona’nın kurtarılması ve korunmasını sağlayacak kararlar verdiği halde bu kararlara neden uyulmamaktadır? Şimdi 2 Nolu Koruma Kurulunun verdiği karara ne şekilde uyulacaktır? Bakanlığınız, Alyona’nın korunması ve kurtarılması için şu anda ne yapmaktadır? Devlet Su İşleri, böyle bir karar yokmuş gibi çalışmalarına nasıl devam edebilmektedir? Alyona’ya gerçek anlamda sahip çıkacak bir muhatap bulabilecek miyiz? Bu konuları sizlere sorup hatırlattıktan sonra bir iki soru sorarak ve bir istekte bulunarak sözlerime son vermek istiyorum.

Sunuşunuzda da belirttiğiniz termal turizmi teşvik için ne tür çalışmalar yapmaktasınız? Zira, Alyona kenti aynı zamanda bilindiği gibi bir sağlık merkezi olarak bilinmektedir ve yaklaşık 2000 yıl öncesinde bu görevini yapmış ve bugünlere geldiği zaman da sular altında kalması bizim hepimizi tabii ki üzmeye başlamıştır yürekten.

Bir başka soru. Bakanlığınız hem kültür hem de turizm olduğu için, turizmle ilgili olan bölümünü bitirdikten sonra kültürlü ilgili olarak bir şey sormak, sinemalarla ilgili bir şey sormak istiyorum. Yabancı filmlerden alınan vergiyle Türk filmlerinden alınan vergilerde Türk filmleri aleyhine bir uygulama vardır; bu adaletsizlik nereden kaynaklanmaktadır?

Bir başka sorum. Avrupa Birliği müzakere çerçevesinde 35 başlıktan birisi çevredir, belki en önemli başlık da budur. Bu konuda turizm faaliyetlerinde bulunanlar ne tür önlemler almaktadır ve siz bunları nasıl denetlemektesiniz?

Ayrıca, bir istemde bulunacağımı söylemiştim. İzmir yakınlarındaki Aliağa İlçesinin yakınında antik Kime kenti vardır. Bu kent 1982’den bu yana bir İtalyan kazı heyeti tarafından kazılmakta, bazı eserler ortaya çıkartılmaktadır. Aynı zamanda bu İtalyan kazı heyetinin başkanı olan prof. Katanya Üniversitesi Rektörlüğünden almış olduğu yardımla, ödeneklerle Aliağa içerisinde bir müze yapmaya başlamış 1997 yılından bu yana da aşağı yukarı müzenin bitimi tamamlanmıştır; ancak, ince işlerinden bazıları kalmış ve Katanya Rektörlüğünden, son zamanlarda çok fazla para harcadıklarından dolayı ödenek alamaya başlamıştır. Buraya verilecek olan yaklaşık 150 milyar Türk Lirası bir ödenek burasının tümüyle bitmesini sağlayacaktır. Bakanlığımızın buna duyarlı olacağına inanıyorum. Böylesi bir ödenekle Türk-İtalyan işbirliğiyle böylesi bir müzenin tam anlamıyla faaliyete geçeceğini düşünüyorum; bunun da ülkemiz turizmine de katkıda bulunacağını zannediyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum, Sayın Bakana geçmiş olsun diyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

Buyurun Sayın Ali Kemal Deveciler.

ALİ KEMAL DEVECİLER (Balıkesir) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli üyeler, Kültür ve Turizm Bakanlığının kıymetli bürokratları, değerli basın mensupları; hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Sözlerime başlamadan evvel Sayın Bakanımıza geçmiş olsun diyor acil şifalar diliyorum.

Kültür ve Turizm Bakanlıklarının birleşmesinden sonra idari kadroların havuza alınması ve 59 uncu Hükümet döneminde de üç bakanın değişmesi nedeniyle üst yönetim kadrolarına yapılan atamalar istenilen nitelikte gerçekleşmediğinden Bakanlık hizmetleri istenilen düzeyde yürütülememektedir. Bu iki bakanlığın birleşmesinde bakanlıklarda daha önceden görev yapan liyakatlı ve nitelikli bürokratlar havuzda bekletilip dışardan ahbap çavuş ilişkisiyle yapılan bazı atamalar yapıldığından havuzda bekletilen ve ilgileri olmayan yerlere atanan bürokratların yargı kararlarıyla görevlerine dönmeleri sebebiyle Bakanlıkta hizmet birimlerinde adeta bir kadroda iki kişi bulunmakta olup dolayısıyla üst görevlerin çoğunluğu vekaleten yürütülmektedir. Bu olumsuzluklar neticesinde gerek çalışanlar arasında gerekse kamuoyunda Bakanlık olumlu görüntü sergilememektedir. Bu olumsuzlukların giderilmesi halinde çalışanların çözüm beklediği ana sorunları şöyle sıralayabiliriz: Kurum çalışma koşullarının görüşülmesi, düzeltilmesi, kanunların kamu görevlilerine eşit uygulanması, mali haklar ve sosyal yardımlar, kurum ve sendika ilişkileri.

Atama ve yer değiştirmeyle de ilgili bir iki kelime söylemek istiyorum. 4848 sayılı Kültür ve Turizm Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun kapsamında atama ve görevlerde yükselme yönetmeliğinin hazırlanarak yürürlüğe konması ve sayede boş bulunan şube müdürü, uzman, mütercim, şef gibi kadrolara kurum içerisinden sınavla liyakat ve kıdem esas alınarak atama yapılması. Yine, geçici görevlendirmeler kadroların bulunduğu koroların dışında başka illerdeki korolarda geçici görevli çok sayıda sanatçı mevcut olup bu durum hizmetin verimliliği ve sanatçıların motivasyonunu olumsuz yönde etkilemektedir. Kamu yararı, koroların bütünlüğü, eş durumu, sağlık gibi nedenler de dikkate alınarak geçici görevli bulunan sanatçıların durumlarını değerlendirerek kadrolarının geçici görevli bulundukları korolara veyahut geçici görevlerinin iptal edilerek mevcut kadrolarına verilmesi için çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Müzelerde aynı görevleri yaptıkları halde bazıları arkeolog bazıları ise müze araştırmacısı kadrosunda bulunan personel arasında yüzde 100’e varan ücret farklarının giderilmesini teminen müze araştırmacısı kadrolarının arkeolog kadrolarıyla değiştirebilmesini sağlayacak çalışmaların yapılması.

Kütüphanecilik kadrosunda görev yapan ancak memur statüsünde ücret alan personelin ücret eleman statüsünde değerlendirilerek durumlarının iyileştirilmesi yönünde gerekli girişimlerin bakanlıkça yapılması.

En önemlisi, döner sermayesi bulunan diğer kurum ve kuruluşlarda döner sermaye gelirlerinin bir kısmının çalışanlara teşvik amacıyla dağıtıldığından hareketle Bakanlığınızca da aynı uygulamanın yapılabilmesi için gerekli yasal zeminlerin araştırılarak mümkün olması halinde gerekli çalışmaların başlatılmasını diliyorum.

Sayın Bakan, Balıkesir Kültür Merkezi var, yıllardan beri, 13 yıldan beri başlanmış 2 Kasım 1992 yılında ihale edilmişti tam 13 yıl evvel, binanın oturma oranı 3 700 metrekare, şu andaki fiziki gerçekleşme oranı 13 yıl sonra ancak yüzde 25’i bitirilmiş durumda, 31.12.2001 yılı sonunda Bakanlık Kültür Merkezleri Dairesi Başkanlığınca proje maliyeti bedeli tespit edilip yeniden ihale yapılmak üzere tasfiye edilmiş, 2002 yılında ödenek temin edilmediğinden ihalesi yapılamamış, 26.12.2002 tarihinde, ihalede kullanılmak üzere 450 000 YTL Bakanlıkça gönderilmiş ve bu ödenek il özel idaresine aktarılarak bloke edilmiş. Merkez nüfusu 250 000 civarında olan Balıkesir İlimizdeki bu projenin içerisinde il halk kütüphanesi, il kültür turizm müdürlüğü, devlet güzel sanatlar galerisi bu binada faaliyet gösterecektir. Proje tamamlandığında tüm kültür ve sanat etkinliklerinin gerçekleştirileceği bir tesis kazanacaktır Balıkesir. Bu projenin durumu ne aşamadadır, akibeti ne olacaktır, Bakanlığınızca bu konunun bir an evvel açıklığa kavuşturulması gerekmektedir?

Yine, Balıkesir’in körfez bölgesinde turizm bölgesinde Küçükköy Beldesi var Ayvalık’ta, burada arıtma tesisi ve kanalizasyon altyapı çalışmalarının ivedilikle tamamlanması gerekmektedir, özellikle arıtma tesisi kurulması için gerekli yerin hazır olduğu Küçükköy tatil beldesindeki derin deşarjın tamamlanmasının bölgenin kurtuluşu açısından ve turizm açısından acil çözüm olacağını ve bunun bilinmesini istiyorum Bakanlıkça.

Yine, Balıkesir Burhaniye İlçesinde Truva ve Bergama ile aynı çağda, Helenistik çağından kalma tarihçi Heredot ve coğrafyacı Stroben’in kitaplarında da yer almış bulunan, milattan önce 2000 yıllarından Adremityon antik kenti ve antik limanı bulunmaktadır ve üç yıldan beri burada Burhaniye Belediyesi ve Ticaret Odasının katkılarıyla bir çalışma yapılmaktadır, geçen yıl Bakanlıkça, temmuz ayında, sizden önceki dönemde bir 20 00 YTL döner sermayeden buraya bir yardım yapılmıştır, siz de yanlış hatırlamıyorsam ağustos ayında körfez bölgesini ziyaretinizde Burhaniye’ye uğradınız ve Burhaniye’de kaymakam ve belediye başkanı ve AKP ve diğer parti yöneticilerinin ve Burhaniyelilerin huzurunda buradaki kazıların bir an evvel gün ışığına çıkartılması için 100 milyar lira göndereceğinizi söylediniz; fakat, ne yazık ki bu para bu dönem gelmedi. Tabii ki, tahmin ediyorum kazıların da sonu olduğu için olmuştur bu, inşallah 2006 yılındaki kazı döneminde bu vermiş olduğunuz sözü tutacağınıza inanıyorum; çünkü, bir an evvel burasının gün ışığına çıkartılması gerekiyor, bu 100 milyar liranın da inşallah önümüzdeki yıl verileceğini ümit ediyorum. Yine orada Balıkesir Edremit İlçesi Altınoluk Beldesinde de Antandros kazıları var, bunlar da devam etmekte, bunlara da destek verilmesini istiyorum.

Ayrıca, Burhaniye’de bulunan dört katlı ilçe kütüphanesi var, içinde sergi salonları ve toplantı salonu bulunmakta, kütüphanede biri asil memur bir de Dostim’den verilen geçici kadroyla iki kişi hizmet etmeye çalışmaktadır, kütüphane atıl durumdadır. İlçe kütüphane binasının ilçe emniyet müdürlüğü binasıyla takas edileceği söylenmektedir. Bugün için her iki bakanlıkça da takas işlemlerinin yapıldığı söyleniyor. Bu takas işlemleriyle ilgili işlemler doğru mudur, doğruysa ne aşamadadır bunu öğrenmek istiyorum?

Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçemizin ülkemize, Bakanlık camiasına hayırlı uğurlu olmasını diliyorum, saygılar sunuyorum.

Teşekkür ederim Sayın Başkan.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Buyurun Sayın Akif Hamzaçebi.

M. AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, komisyonun değerli üyeleri; gecenin bu vaktinde esasen uzun konuşmayı kimsenin dinlemeyeceğini biliyorum o nedenle çok kısaca bazı sorunları Sayın Bakanın ve komisyonun dikkatine sunmak istiyorum.

Birinci konu. turizm sektöründe katma değer vergisi uygulaması. Bunun 2006 yılı başından itibaren indirimli oranda uygulanacağı yönünde Sayın Başbakanın bir açıklaması olmuştu. Sektörün bu yönlü bir talebi vardı, bu talep o zaman Sayın Başbakan tarafından da uygun görüldü ve kamuoyuna açıklama yapıldı. Gerekçesi şuydu: Bizim sektörümüzün, rekabet ettiğimiz ülkelerle, Avrupa Birliği ülkeleriyle Türkiye’nin rakibi olan ülkelerle rekabet edebilmesi için bu sektördeki katma değer vergisi oranının da onlarla aynı düzeye indirilmesi gerekir. Avrupa Birliği ülkelerine baktığımızda katma değer vergisi oranının, çok büyük kısmında, bazı istisnalar hariç, indirimli oranda olduğunu görüyoruz. Standart oran vardır katma değer vergisinde, bir de indirimli oran vardır, bu ülkelerde yüzde 7, yüzde 8, yüzde 9, yüzde 6 gibi, indirimli oran neyse turizm sektöründe, konaklama hizmetlerinde katma değer vergisinin bu şekilde uygulandığını görüyoruz. Ben, 2005 yılı bütçesi görüşülürken 2004 yılı Kasım ayında şunu önermiştim: Bakanlık, sektör hemen katma değer vergisinde indirim yerine daha sonra, yani daha uzun vadeli, uzun vadede gerçekleşebilecek bir indirimi talep etmeleri; çünkü, 2005 yılı bütçesi görüşülürken 2004 yılı Kasım ayında hemen 2005 yılı başında indirimi talep etmek mantıklı değil; çünkü, bütçe dengeleri kurulmuş ona göre bütçe bağlanmış böyle bir talebin gerçekleşme şansı yok. Esasen sektör hep böyle hareket ederdi, hep böyle geç hareket ettiği için de bir türlü bu indirim gerçekleşmezdi. Önerim, 1.1.2006’dan itibaren katma değer vergisinde indirim talep edilmesiydi; yalnız, bu önerim 2004 yılının Kasım ayındaydı. Nitekim, bu önerim makul geldi ki böyle bir talepte bulundu sektör ve Bakanlık bu talep uygun görüldü gibi zannedildi; ama, öyle gözüküyor ki pek gerçekleşmeyecek, 2006 yılı bütçesinde bu indirimin yapılmayacağı anlaşılıyor eğer Sayın Bakan farklı bir açıklamada bulunmazsa. Yine öneriyorum, eğer bunun 2006’da gerçekleşme şansı yoksa Bakanlığımız, turizm sektörü bunu 1.1.2007’den itibaren uygulanmak üzere talep etsin. Ama, bunun Bakanlar Kurulu kararı da hemen alınıp şimdi yayımlansın “bu karar 1.1.2007 tarihinde yürürlüğe girer” denilsin; herkes, sektör, Maliye Bakanlığı hesabını buna göre yapsın. Bu, daha gerçekçi olur diye düşünüyorum. Turizm Bakanlığı, bu indirim talebinin peşini bırakmamalıdır diye düşünüyorum.

İkinci konu, Bakanlığın bir uygulamasından söz etmek istiyorum; bunu bir kez telefonla Sayın Bakana anlatmıştım. Sayın Bakan da “olmaz öyle şey, olmamalı” diyerek, benim görüşüme katıldığını ifade etmişti. Bir kez daha bu konuyu burada gündeme getirmek istiyorum; çünkü, o konunun çözülüp çözülmediğini bilmiyorum; çözülmediğini düşünüyorum. Bakanlığın çeşitli uygulamaları nedeniyle almış olduğu teminat mektupları var veya teminat alması gereken uygulamalar olabiliyor. Sanırım, Yatırım ve İşletmeler Genel Müdürlüğünün uygulaması. Vatandaş diyor ki, ben size devlet iç borçlanma senedi vereyim teminat olarak. İlgili Genel Müdürlüğün uygulaması, hayır, bize banka teminat mektubu vereceksiniz. Efendim diyor mükellef, devlet iç borçlanma senedinin arkasında devlet var, banka teminat mektubunun arkasındaki bankadır. Yani, devletin vermiş olduğu Hazine Bonosunu, devletin bir bakanlığı kabul etmiyor, bir özel bankanın -kamu bankası olabilir ama özel bankayı örnek veriyorum- verdiği teminat mektubunu istiyorsunuz; efendim, uygulamamız böyle, ilgili genelgelerimiz böyle, biz, bunu, böyle uygulayacağız diyor. İlgili genel müdürle o zaman görüştüm “efendim, Başbakanlık böyle yazdı” diyor, sonra, Başbakanlığın yazısına baktım, Başbakanlık böyle bir şey demiyor; teminat mektubu gibi diyor. Yani, böyle bir şey anlatıyor, bir raporda böyle bir cümle kullanmış Başbakanlık Teftiş Kurulu. Yani, eğer, ilgili genel müdürlüğümüz sektöre böyle bakıyorsa, bana, mutlaka banka teminat mektubu getir, ben Hazine Bonosunu kabul etmem diyorsa, sektörün sorunların çözmek güçleşir. Ben, Sayın Bakanın düşüncesinin böyle olmadığını biliyorum; ama, Sayın Bakanın düşüncesinin alt kademelere yansıyıp yansımadığını bilemiyorum. Bunu, bu vesileyle, bir kez daha gündeme getiriyorum.

Antalya’yla ilgili bir sorunu gündeme getirmek istiyorum. Antalya Milletvekillerimiz Antalya’nın sorunlarını gündeme getirdi, o anlamda bir sorun değil bu. Antalya’da Gazipaşa İlçesinde bir fidanlık var. Bu fidanlık, Tarım Bakanlığına tahsisliyken, Tarım Bakanlığı imar planında önemli ölçüde turizm alanına ayrılmış olması nedeniyle, burayı Tarım Bakanlığına bırakmış durumda. Ancak, belde halkının, belediyenin burasını fidanlık olarak muhafaza etmesi yönünde talebi var. Yani, tarım arazilerini, bu tip fidanlık arazilerinin turizme açtığımız zaman, yapılaşmaya açtığınız zaman, çok doğru bir sonuç elde etmiş olmayız. Turizm alanına açılacak, çok sayıda, çok miktarda, çok büyük ölçekli arazilerimiz var. İşte, onların ilanlarını, haberlerini gazetelerde görüyoruz; yeniden yatırımcılara tahsis edilecek çok sayıda arazi var. Ben, burasının, yine, fidanlık olarak muhafaza edilmesi gerektiği kanaatindeyim; hem narinciye üreticilerinin fidan ihtiyacının da karşılayacak olan bir yerdir; yoksa, o üretici fidanı başka yerlerden temin etmek zorunda kalacaktır, belki ithal etmek zorunda kalacaktır. Bilemiyorum, ben, bakanlığın o kararın bir daha gözden geçirmesini diliyorum.

Sayın Bakanım, özel tiyatrolar ne durumda? Özel tiyatro seyircisi giderek azalıyor. Tiyatro salonları giderek azalıyor. 1960’larda, 70’lerde Türkiye’de var olan sayıda, mevcut olan sayıda tiyatro yok. Dün veya evvelki gün Gencay Gürün’ü bir programda izledim; işte, 60’ların veya 70’lerin Paris’i ile İstanbul’unu kıyaslıyor ve nüfus, tiyatro ve tiyatro sayısı ve tiyatro seyircisinden giderek yaptığı bir kıyaslamada, o yıllardaki İstanbul’un Paris ölçüsünde olduğunu söylüyor; ama, artık, 2000’li yıllardaki Türkiye’de, sadece 2000’li yıllarda doğan bir sonuç değil; ama, giderek, bugüne geldiğimizde, bugün, özel tiyatroların ayakta kalamadığını, var olana özel tiyatro sayısının da 10 civarında olduğunu söylüyordu. Belki yanlış söylüyordur, sayı belki çok daha fazladır; ama, özel tiyatroların ayakta kalabilmelerinin son derece güç olduğunu biliyorum, vergi borçlarını olduğunu biliyorum, vergi borçlarını ödeyemeyecek durumda olduklarını biliyorum. Kültür Bakanlığının, önceden bütçelerinde özel tiyatrolara yardım adı altında bir ödenek kaleminin olduğunu biliyorum. Bilemiyorum, şu anda Bakanlığımızın bütçesinde bu ödenek ne kadardır, var mıdır, yeteri miktarda mıdır? Bir tarihte, ben, bürokraside görev yaparken, bir özel tiyatro kurmuştuk memurlardan, Maliye tiyatrosu, o tiyatroya, ben, o fasıldan yardım aldığımı hatırlarım. Hatta, o sayede, o tiyatro Dünya 20 inci Amatör Tiyatrolar Festivaline gitmişti Monako’ya Türkiye’yi temsilen Midas’ın Kulakları oyunuyla. Güngör Dilmen’in Midas’ın Kulakları oyunuyla; ama, onun çok daha farklı bir yorumuydu Tamer Levent ve Murat Karasu’nun çok oyuna katkıları olmuştu. Yani, o yardım kalemini oldukça geniş tutmak lazım Sayın Bakanım. Eğer, bu konuda, bu bütçede bir önerge vermek gerekiyorsa, bunu verelim, iktidar-muhalefet bunu destekleyelim, bu kalemi artıralım Sayın Bakanım, özel tiyatrolara, gerçekten, devletten yardım gerekiyor şu dönemde.

Bir konu da şu Sayın Bakanım…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Hamzaçebi hemen toparlarsanız.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkan.

Devlet sanatçıları konusuna gelmek istiyorum Sayın Bakanım.  657 sayılı Kanunun 59-61 inci maddelerine dayanılarak çıkarılmış olan bir yönetmelikle 80’li yıllardan itibaren bazı kişileri sanat alanında ileri çıkmış, uluslararası yetenekte, uluslararası ün yapmış, üstün yetenekli kişilere devlet sanatçısı unvanı veriliyordu; çeşitli partilerde verildi. En son 1998 yılında 89 kişiye verildi. Ancak, bu 89 kişiye verilmesine ilişkin karar, yine, bir sanatçımız tarafından yargıya taşındı ve Danıştayın vermiş olduğu kararla, bu kararı 89 kişiye devlet sanatçısı verilmesine ilişkin kararı, uygulamayı iptal etti. Danıştayın gerekçeleri son derece yerinde tabiî, çünkü, 657 sayılı kanun diyor ki, devlet konservatuarında görevlendirilecek, uluslararası ün yapmış, üstün nitelikli, üstün yetenekteki kişilere devlet sanatçısı unvanı verilmesine esaslar yönetmelikle belirlenir. 80’lerde bu uygulama düzgün işlemiş; daha doğrusu kanundaki tanımına uygun bir şekilde gitmiş, çeşitli partilerde devlet sanatçısı unvanı, çeşitli sanatçılarımıza verilmiş, hatta, Opera, Bale Genel Müdürümüz de zannederim o kapsamda 80’li yıllarda devlet sanatçısı unvanını almış önümdeki bir listeden görüyorum bunları. Danıştayın iptali doğru, sonra uygulama değiştirilmiş, devlet konservatuarında görev almayacak olan kişilere de genişletilerek çok çeşitli kişilere verilmiş. Fakat şu var; bir yandan şöyle olayı değerlendirirsek, efendim, devlet konservatuarında görev alacak, uluslararası ün yapmış üstün nitelikli kişilere bu unvan veriliyor; peki, devlet sanatçılığı tabiî çok önemli, çok onore edici bir unvan, onur yanı kuvvetli tabiî ki başka bir yanı olduğunu sanmıyorum. Peki, konservatuarda görev almayacak olan uluslararası çapta üstün yetenekli sanatçılarımız yok mudur bizim; vardır. Yani, şöyle bir ihtiyaç vardır ortada bence; 657 sayılı Yasanın ilgili maddesini değiştirerek, yine bu iki esas konabilir, konulmalıdır bunu destekleyecek veya bunun yanında aranabilecek başka şartlar varsa, onlar da konulsun uluslararası çapta üstün yetenekli kişiler, artı başka özellikler de arayabilirsiniz. Ama, böyle bir değişikliği 657 sayılı Yasada yaparak  o89 kişi veya belki 98 kişi, 89 kişi içinde, mutlaka bunu alabilecek çapta, yetenekte birçok sanatçımız vardır, oraya girmemiş, girmesi gerektiği halde, hak ettiği halde girmemiş olan sanatçılarımız da vardır; böyle bir uygulamayı yapmakta yarar var diye düşünüyorum Sayın Bakanım. Bu konuyu, ben, takdirinize sunuyorum.

Sayın İlber Ortaylı’nın Topkapı Sarayı Müdürlüğüne atanmış olmasını son derece önemli ve uygun buluyorum; böyle değerli bir bilim adamının, kültür adamının bu görevi kabul etmesi de son derece önemlidir; Topkapı Sarayının ve o kültür değerlerimizin daha iyi tanıtılabilmesi için böyle bir ismin seçilmiş olması, gerçekten değerlidir; Bakanlığınızı, o anlamda kutluyorum.

Son sorum da şu Bakanım: Bir arkadaşımız sordu. Ama, herkes bunu gerçekten merak ediyor; siz kamuoyuna açıklamalarda bulundunuz, şu Sakalı Şerif meselesi. Ya, bunun gerçek mahiyetini bir açıklarsanız, gerçekten, herkes mutlu olacak. Bu Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçesiyle bu konunun gündeme gelmesini herkes bekliyor; ben de bu arzuya tercüman oluyorum ve b u konuda sizden bir açıklama bekliyorum efendim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Değerli arkadaşlar, sorulara geçiyoruz.

 Sayın Kumkumoğlu, buyurun.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Bakan, bir önceki bütçe görüşmelerinde bakanlığınıza hükümetin yüklediği bir görevi o günkü bakana hatırlattığım için, olağanüstü tepki göstermişti bana.

Şimdi, bir cemevleri konusu var; bir türlü, bu cemevlerini bir yerlere koyamadık.  Sayın Başbakan, son olarak, cemevlerinde yürütülen faaliyetlerin bir inanç faaliyeti değil, bir kültürel faaliyet olduğunu ifade ettiler. Bu, sizin hükümetinizin görüşü. Bu işi yapanlar, buralarda faaliyetleri yürütenler  bunun bir ibadet olduğunu söylüyorlar. Siz, bunun bir kültürel faaliyet olduğunu söylüyorsunuz.  Aynı soruyu geçen yıl da sormuştum. Varsayalım ki, bu bir kültürel faaliyettir. On milyonu aşkın vatandaşımızın kendileri için inanç dünyalarının doğal bir parçası ve ibadetlerinin yapıldığı mekanlar olarak değerlendirdiği, sizin on milyondan fazla yurttaşımızın içerisinde kültürel faaliyetler yürüttüğünü ifade ettiğiniz bu alanlara dönük bütçenizde hiçbir kaynak, hiçbir değerlendirme yok. Siz, buraları, sadece başınızdan savmak için mi kültürel faaliyetler yapılan yer diye düşünüyorsunuz, eğer öyle değilse, nasıl oluyor da on milyondan fazla yurttaşımızın çok özel biçimde kültürel faaliyetlerini –yine parantez içinde söylüyorum- yürüttüğü bu alanlara dönük en küçük bir kaynak ayırmayı aklınızdan geçirmiyorsunuz, bütçenizde, bununla ilgili hiçbir ifade yer almıyor.

Bir başka sorum Sayın Bakan. İstanbul, bizim coğrafyamızda, kültürel anlamda en zengin yerimiz . Çok sayıda medeniyetin içerisinde yer aldığı, kalıntılarının bulunduğu, tarihî eserlerin bulunduğu, bizim  Osmanlı’nın, Osmanlı’dan öncekilerinin, çok sayıda medeniyetin yer aldığı bir yer.  2005’te gerçekleşen yatırımlar, gerçekleştirdiğinizi ifade ettiğiniz yatırımlar programında, İstanbul, sadece Büyükada’da –şimdi okuyabilirim- bir parselde -iki defa o da tekrar bir yazılmış, sonra, bir sayfa sonra bir daha yazılmış, aynı parselden bahsediliyor- yapılmış, bir onarım çalışmasıyla üç binada yapılmış güvenlik sisteminin kurulması biçiminde yer almış. İstanbul’a ilişkin bütün yatırımlarınız, 2005’te bu kadar. Şu sunduğunuz şeyde, 2006’da İstanbul’un ismi hiç geçmiyor. 2006’daki yatırımlarınızda başında, içinde, ortasında, kenarında, İstanbul diye, “İstanbul’da şurada şunu yapacağız” diye başlayan bir tek ifade yoktur. Bu İstanbul’a dönük, özel bir uygulama mıdır, kasıt mıdır, doğrusu bu konudaki düşüncelerinizi öğrenmek isterim.

BAŞKAN – Sayın Kumkumoğlu...

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkan, iki sorum daha var.

BAŞKAN – Diğer arkadaşlara da soru sorma imkânı tanıyalım; 4 dakika siz aldınız.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkan. Sanıyorum arkadaşlarım, bunu dikkate alacaklardır.

Şimdi, özellikle kültürel faaliyetlerin yürütüldüğü sizin birimlerinizde, bu faaliyetleri yürüten sorumluların bu faaliyetlerle ilgili bir uzmanlığının olması gerektiğine inanıyor musunuz? Eğer, inanıyorsanız, başta Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğünün o bilenen kamuoyundaki tartışmalarının ötesinde, Kütüphaneler ve Yayınlar Genel Müdürünüz, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürünüz, konularında uzman mıdır? Millî Kütüphaneler Başkanınız, daha önce atandığı bu görevde, ben konunun uzmanı değilim diyerek mahkemeye başvurup, mahkeme de evet bu görevden ayrılmalıdır, çünkü, bu konunun uzmanı değildir diye karar verdiği için o görevden ayrılmış, sonra, sizin döneminizde, tekrar,  başkan olarak bu göreve geri dönmüş müdür?

Son sorum, İstanbul Devlet Opera ve Balesi çalışanları, yürüttükleri kamusal sendikal faaliyetler nedeniyle yoğun bir baskı altında mıdırlar, siz, çalışanlarınızın kamu sendikalarına üye olmaları, kamu sendikalarında kendi demokratik hak ve taleplerini savunmaları noktasında gösterdikleri faaliyetlere dönük olarak yaklaşımınız nedir?

Teşekkür ederiz Sayın Başkan.

BAŞKAN – Değerli arkadaşlarım, soru sorma süremiz 10 dakika aldığımız karar gereğince; ama, bir arkadaş böyle 5 dakika kullanınca, diğer arkadaşlara da 4 dakika 56 saniye süre kaldı.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) –  Sayın Başkanım, bu kadar zorlamayalım. Sorduğum sorular doğru sorular.

BAŞKAN – Diğer arkadaşların soru sorma hakkını bir bakıma ortadan kaldırıyorsunuz. Onun için, ben, 10 dakika dolunca açmayacağım; kusura bakmayın, diğer arkadaşlar kusura bakmasınlar.

Sayın  Deveciler, buyurun.

ALİ KEMAL DEVECİLER (Balıkesir) – Sorularımı soruyorum.

Bakanlığınız özel tiyatroların projelerine destek amacıyla 2005-2006 dönemi için toplam kaç YTL devlet desteği ödeneği dağıtacaktır?

Hangi tiyatroya ne kadar destek verilmesi öngörülmüştür? Ödenek dağıtımında hangi ölçüler dikkate alınmıştır? Başvuruda bulunanların kaçının istemi kabul edilmiştir? Kaç başvuru reddedilmiştir, hangi gerekçeyle reddedilmiştir?

Değerlendirme Kurumu kimlerden oluşmaktadır? Hangi tarihte kurul üyeliği görevine getirilmişlerdir?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Koçyiğit.

MUHSİN KOÇYİĞİT (Diyarbakır) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım, hemen soruyorum: Zeugma kazısında tescil edilen eserlerin Kültür Bakanlığında arşivi mevcut mudur? Zeugma kazılarında Türk bilim adamlarından yararlanılmış mıdır? Bunların çalışmaları ve isim listesi var mıdır? Türkiye’de kültür ve tarihî dokuyla ilgili her türlü tasarruf Bakanlığınızca yapılmaktayken, neden GAP İdaresi bu işi üstlenmiştir? 5 milyon dolar Hewlett-Packard Vakfı hibesinin şartları nelerdir? Harcama şekli kimler tarafından nereye ve ne şekilde yapılmıştır? Sular altında kalan eserlerin akıbeti nedir? Bundan sonra, bu konuda ne gibi çalışmalara yapılacaktır? Zeugma kazısıyla ilgili tescil çalışmaları ve haritaları Kültür Bakanlığı arşivine konulmuş mudur? Yoksa, bu belgeler, HP Vakfı tarafından Amerika’ya mı gönderilmiştir?

İkinci sorum, dünyanın bilinen en eski yerleşim yeri Milattan Önce 9 bin yıl öncesine giden tarihiyle Diyarbakır’ın Ergani İlçesi Çayönü mevkiindedir. Burada durdurulan kazıları başlatmayı düşünüyor musunuz?

Son sorum, Çin Seddinden sonra dünyanın en uzun surları olan Diyarbakır Surlarının onarımı ve restorasyonu için ödenek ayırmayı  düşünüyor musunuz? Tutarı ne kadar, ne zaman?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Baratalı.

BÜLENT BARATALI (İzmir) – Kısa bir sorum olacak Sayın Bakana.

Sayın Bakan, Ahlat Kültür Merkezinin yüzde 70’i tamamlanmış. Ahlat İlçe Başkanımız gelmişti, ondan bilgi aldım. Bunun tamamı ne zaman tamamlanacak? Bunu, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesine vermeyi düşünüyor musunuz? Bu konuda yöresel bir tepki var. Bunu da dile getirdim. Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Emek.

ATİLA EMEK (Antalya) – Sayın Bakanım, biraz önce yaptığım değerlendirmede ortaya koyduğum sorunlarla ilgili olarak elbette bütçe kaynaklarından böyle bir sorunun çözüm mümkün değil; biliyorum. Tahsislerde bölgede aldığımız bilgiyle göre 195 trilyonluk kaynağın Bakanlığınız emrinde olduğu ifade ediliyor. Bu sorunların çözümü için Manavgat’ta özellikle arıtmanın 22 trilyona çıkacağı, diğerlerini de toplam olarak düşünürsek, 50 trilyonluk bir kaynağın bütünü Antalya Bölgesindeki arıtma sorunlarını çözeceği düşünüldüğünde, bu kaynağın aktarılması mümkün müdür? Biraz önceki telefon görüşmemde de sektör temsilcileri bunun cevabını bekliyor.

Teşekkür ederim. Saygılar.

BAŞKAN – Sayın Coşkunoğlu.

OSMAN COŞKUNOĞLU (Uşak) – Sayın Bakan, 1 Aralık’ta Aliyannov konusunu sormak istiyorum. Orada ne yapacağınızı. 1 Aralık günü Paris’te Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Kültür Komisyonunda bu konuda sizin hangi mesajınızı iletmemizi istersiniz? Bu konu gündeme gelecek orada; birincisi bu.

İkinci sorum; Uşak Kültür Merkezinin belediye devredilmesi sonucunda belediyenin orayı,kendi idarî, fen işleri gibi, işlevler için kullanmasını doğru buluyor musunuz?

Üçüncüsü, Karun Hazinelerini sergileyen müze için bir sözünüz vardı. Bu programda “yok” dedim. Ona değinir misiniz lütfen.

Dördüncüsü, Uşak Halısı, Eşme Kilimi gibi önemli kültürel olduğu kadar, ekonomik bağlamda da önemli markalarımız için bir politikanız var mı?

Son sorum da Sayın Bakan, biraz önceki konuşmamda iddiasız bir bütçe olduğunu söyledim; bu, size bir eleştiri olmaktan öte, Bakanlığınızın bütçesinin bu kadar küçük olmasını –yüzde olarak- diğerlerine göre ifadesiydi, bu nedendir? Hükümet, kültür ve turizm gibi çok önemli kaynaklarımıza neden önemsemiyor? Biz bu konuda size yardımcı olabilir miyiz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Söz sırası Sayın Bakanda.

Sayın Bakanım, şu ana kadar ortaya konulan görüş ve eleştirilere ve sorulara cevap vermek üzere, bir 20 dakikalık süre içinde özetleyebilirseniz; bir kısmına da yazılı cevap verme hakkınız var. Dolayısıyla hangilerine yazılı, hangilerine sözlü vereceğiniz konusunda sizin takdirinizde.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Aydın) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; hepinize çok teşekkür ederim.

Elbet eleştiri de olacak; ama, bazı eleştirilerin üslubu hakkında söz söyleyebilirim. Söyleyeceğim bir tek eleştiri üslubu hakkında Osman Beyinkiydi. Renksiz ve iddiasız dedi. Ben hayatımda hiç renksiz ve iddiasız olmadım.

OSMAN COŞKUNOĞLU (Uşak) – Sonra da açıkladım.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Aydın) – Sonra da düzettiğiniz için, o sözümü de geri alıyorum; söyledikten sonra geri alıyorum.

Şimdi, sorularıma bütün içtenliğimle cevap vereceğim. Bazı yanlış anlaşılmalar var, bazı anlamalar var, bazı yanlış bilgilenmeler, bazıları da olaya ben hiç hata yapmaz değilim ya, ben de hata yapmış olabilirim; bunu da kabul ederim.

Şimdi, Fransa’nın ilk Kültür Bakanı Andre Malraux’un sözü çok güzeldir “kültür, bir memleketin hayali müzesidir” Oysa, benim ülkem, gerçek bir açık hava müzesidir ve benim zenginliğimdir bu ve ben kültür hayatını zenginliğim olarak anlıyorum. Arkadaşlarım çeşitli sözler arasında kültür ve medeniyet meseleleri üzerinde durdular; özellikle siz Kumkumoğlu. Ama, şunu söyleyeyim ki, cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk “cumhuriyetimizin temeli kültürdür” diyor; kültür medeniyet meselesinde bütün ağırlığını kültürden yana koyuyor ve medeniyeti söylemiyor. Ama, bir başka konuşmasında da “çağdaş medeniyet seviyesine ulaşacağız” diyor.

Şimdi, kültür ve medeniyet meselesinde, bu kelimeler hem çok elastiki hem de hem sosyologa hem tarih bilimcilerine hem siyaset bilimcilerine göre değişik manalar veriliyor. O yüzden, bunun tam manasıyla tarifi yapılmadığı için, aynen körün fili tarif ettiği gibi sözler söylenir ve bu sözlerde de hiçbir haksızlık yoktur. Ama, tekrar söylüyorum, biz,  bu ülkenin ve bu ülkede yaşayan bütün kültür ve medeniyetleri ve orada kültür ve medeniyetler deyince de daha önceki tabirlerden Ziya Gökalp’e gelince, o, kültürü “hars”  olarak aldı; fakat,  bir ara, devletimiz kültürü “ekin” olarak da tarif etti. Benim “desantralizasyon” meselesindeki Türkçeme şey ettiniz; haklısınız ben o kelimeleri söylemem gerekiyordu; ama, ademi merkeziyet deseydim, bu sefer de Osmanlıca konuşuyorsun diye tenkit edebilirdiniz.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Yerinden yönetim de diyebilirsiniz.

 KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Aydın) – Yerinden yönetim de diyebiliriz; ama, yerinden yönetim de siz bir yönetim uzmanısınız, yerinden yönetim de tam bir karşılığı değildir.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Tam karşılığı değil; oturduğu yerden yönetim değil.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Aydın) – O kadar da şey etme…

Şimdi, meseleyi, kültür ve medeniyet bu kadar elastiki bir kelime olunca ve özellikle de 200 yıllık medeniyet  “Batılılaşma, çağdaşlaşma” gibi kelimelerle bir yerlere geldik; ama, artık, 2000’li yıllarda, tepkisiz, kendisine güvenen, kendi kültürüne güvendiği gibi Batıya da açılabilen ve hiçbir zihniyet farkı gözetmeden bu ülkenin Türkçe yazan, Türk gibi düşünen hatta Anadolu gibi düşünen her insanına değer verecek bir yaklaşım içindeyiz. Arkadaşlarımın bazılarının söylediği ise şuydu: Kültür planlamanız yok. Evet, çağdaş dünyada kültür planlaması yapılmıyor artık. O, totaliter zihniyetin eseriydi. Sadece, çağdaş dünyada bugün kültür programları yapılıyor. O sebepten, planlama olmamasını, bir eksiklik değil, bir esneklik olarak kabul ediyorum ve biz böyle yapıyoruz.

Kıymetli arkadaşlarım, kültür hakkında yegan yegan, tek tek söyleyebileceklerim var. Kültür merkezleri denilmiştir. Evet, kültür merkezleri, bu memleketin ihtiyacı olan bir meseledir ve 1990’lı yıllarda, galiba İstemihan Beyin zamanındaydı ilk defa tatbik edildi, orada, kesin şey etmiyorum; ama, ondan sonra, isim vermiyorum, sağ ve soldaki bütün Kültür Bakanları tarafından bu kültür merkezleri meselesi fevkalade istismar edilmiştir. 3 000 nüfuslu bir yere 6 000 metrekarelik kültür merkezî yapılmıştır. 800 nüfuslu bir yere 4 500 metrelik kültür merkezi yapılmıştır. Erzurum’a kültür merkezi yapılmamıştır; ama, Erzincan’a 14 000 metrekarelik Kültür Merkezi yapılmıştır ve ben geldiğim zaman, bunların hepsi yarım vaziyetteydi. Benim için de en önemli olan, 1992 yılında Siirt Valisiyken temelini attığım Siirt Kültür Merkezini onüç yıl sonra Kültür ve Turizm Bakanı olarak ben açtım.

Yine, parti lafı etmemek için söylüyorum: Bir Doğu Anadolu’da 2 000 nüfuslu bir yerde kültür merkezi açılmış. Dedik ki, ne zaman açıldı, (x) bakanımızın zamanında. (x) bakanımız burada seçilmemiştir; dedi ki, annesi buralıydı. Karar verdim, Aydın’a ve kendi ilçeme kültür merkezi yaptırmıyorum.

Bütün bu kültür merkezlerinde iyi bir hizmet şart. Türk kültürünün ve Türk folklorunun gelişmesi için fevkalade iyi bir hizmet; ama, hem istismar edilmiştir hem yerinde kullanılmamıştır hem de daha da kötüsü, çok düşük fiyatlarla verilmiştir. Ben geldim geleli, müteahhitlerle hukukun verdiği imkânla, bunların hepsinin üzerine gittim. Hangi hepsinin, Doğu Anadolu’daki 14 tane kültür merkezinin üzerine gittim; çünkü, Doğu Anadolu’da, hâlâ 14 merkezimizde sinema yok ve ben, bu 14 tane merkezin 9 tanesini bitirdim ve diğerlerini de, ki bunlardan bir tanesi Kilis’tir, yeni vilayet, Batman’dır ve Iğdır’dır; onları da bitireceğim.

Tenkit olduğu için arada hemen söylemek istiyorum: Bazı yerlerde bunları bitirmeden niye yenisini diye soruluyor. Gaziantep’e yapmayalım mı, Erzurum’a yapmayalım mı, Denizli’ye yapmayalım mı…

Bütün bunları yapıyoruz; ama, bazı şeylerden de, yine, isim vermeyeyim, rencide olmasın kimse; o 800 nüfuslu -o da bir bakanımızın doğduğu köymüş, sonra kazara kaza olmuş- ilçedeki yeri yapmayacağım ve bazılarını yapmayacağım. Elden geldiği kadar belediyeler alırsa belediyelere devredeceğim, belediyeler almazsa Millî Eğitim Bakanlığına devredeceğim; ama, elimdeki 81 ilin hepsinde kültür merkezimiz olsun istiyorum ve kültür merkezlerini de dolu dolu çalıştırmak istiyorum.

Bu dolu dolu çalıştırmanın neticesinde de, bu sene 800 yerde Devlet Tiyatrosu gösteri yaptı ve yine o kültür merkezlerimizin verdiği imkânlarla… Hakikaten, tekrar ediyorum, ilk kuranlar, plan ve şeyi gayet iyi, sofit yüksekliği 16 metreye kadar yükseliyor; yani, opera bile oynanabilir. Bu yerlerde bundan sonra, bu ay da başladık zaten, her ay, Türkiye’nin her tarafında her şehir bir tiyatro eseri, bir halk müziği, bir Türk müziği seyredecek.

Onun dışında, telif eserlerimizdeki arşivlerden faydalanarak, dijital imkânlardan da, kendi Bakanlığımdaki bütün eski eser, eski filmleri ve belgeselleri Anadolu kültür merkezlerini ayağa kaldırmak için faaliyete geçiriyoruz.

Gelelim müzeciliğe… Müzecilik, Türkiye’de, hakikaten pek sevilmemiş, pek önem de verilmemiş. Oysa, müzenin önemi, müzeyle tarih yeniden yazılır; ama, bir arkadaşımız dedi ki, siz, yapılanmayı değiştirmekten ne kastediyorsunuz; işte, bunu kastediyorum. Eski müze anlayışıyla kimseyi müzeye çekmek imkânınız yoktur. Müze anlayışımızı değiştireceğiz.

Müzecilik anlayışında… Özellikle en güzel örneklerini İtalya’da görüyoruz, o örneklerden örneklerle gideceğiz.

Kıymetli milletvekili arkadaşlarım, geldiğimde, 21 Şubatta, açıkça müzelerimizin birçoğu kapalıydı. Ben bunların kapalılık durumunu sıfıra indireceğim; ama, çok acı şeyler ortaya çıkıyor. Tam sıfıra indireceğim, düzelteceğim, galiba Eskişehir’i bu sene bitiremiyorum, bir de Aydın’ın büyük projesi var, onu bitiremiyorum; ama, diğerlerini, hepsini açacağım.

Ama, burada bir mesele var: Tam onbeş yıldır, Asarı Atika Müzesi İstanbul’daki, kapalı bir kısmı. Kimse de haber vermiyor, kimsenin haberi yok. Harcanacak para 1 trilyon, o para gönderilmediği için onbeş senedir kapalı. Siz, yapılanmayı nasıl değiştireceksiniz diyorsunuz, işte, biz bu yapılanmayı böyle değiştireceğiz. Evet, Aydın’daki Milet Müzesiyle, İstanbul’daki Topkapı Müzesi, Asarı Atika Müzesi aynı sistem içinde olmadığı için müze başkanlıkları kuruyoruz. Diğer müzelerimiz, yine, şimdiki haliyle devam edecekler.

Müze meselesini böyle geçince, bir başka hususu şey edelim. Bizim ülkemizde müzecilik, sadece toplamayla oluyor ve bazı eserlerimiz de yurtdışına kaçırılıyor ve bunlar için çalışmalar yapılıyor. Ben, bu çalışmaları küçümsemiyorum; ama, alternatif bir düşünceyi de geliştirmek mecburiyetindeyiz.

Şimdiye kadar Uşak’taki gelen o hazinelerin hepsinin beş aşağı beş yukarı 4 milyon dolar biçilmiş; ama, avukatlar, fevkalade para kazanmak için, bizim hazinemizden onların Türkiye’ye gelmesi için 19 milyon dolar para harcanmış.

Şimdi, bunun gibi, müzecilikte yeni bir anlayış, açık ören yerlerinde yeni bir anlayış. Birebir replikalarını yapıp yerleştirmek ve bunun esası şuradadır; ama, bizim ülkemizden alınmıştır diye şerh vermek yeni bir anlayıştır. Biz, müzecilikte ve açık örende bunu yapıyoruz.

Kıymetli milletvekilleri, gelelim kazı meselesine. Benim her zaman söylediğim bazı sözler var: Benim ülkemin petrol kuyuları yok; ama, 2 600 tane höyüğümüz var; yani, 2 600 tane Sagalos var, yani, 2 600 tane Efes var, yani, 2 600 tane Bergama var,  2 600 tane Ani var. Bunların bir güzel tarafı da, bunlar barışa hizmet ediyor; yoksa, savaşa değil, petrol kuyuları gibi. Ben, bunların, maalesef, bir kısmı para ayrılmamış ve bunlara ayrılan paralar, sadece 3 milyar, 5 milyar lira; o da çay kahve parası ve 19 tane arkeoloji fakültemiz var. Oradaki hocalar da bir ay çalışıyor, birbuçuk ay çalışıyorlar, geri dönüyorlar.

Benden önceki Sayın selefim 30 milyar lira ayırmış her kazı için ve geçen sene harcanan para 2 trilyon. Ben, bu sene 100 milyar lira, ben bu sene her birine bir 100 milyar lira verdim ve ihtiyacınız olursa yine vereceğim dedim; ama, benim bir şartım var: Üç ay veya bilemediniz dört aydır. Ege Bölgesinde temmuzda filan başlar; ama, Güney Anadolu’da kazılar eylül, ekimde başlar; ama, bu miktar dört ayı geçmez. Dört ay içinde şunu yapacaksınız: Önce kazıyı yapacaksınız. Ne kadar kazı yaptıysanız o kadar restorasyon, konsarvasyon ve rekonstrüksiyonunu da yapacaksınız. Eğer, yapmazsak, ki şimdiye kadar Türkiye’de yapılmadı. Gelecek sene tekrar kazıya başladığımız zaman, kazılan eserlerin birçoğu yok oluyor ve Ahlat bunun için yıllarca bitmedi, ki Ahlat çok önemli, dünyanın en büyük İslam mezarlığı, dünyanın en büyük üçüncü mezarlığı. Ahlat’ı ve diğerleri…

Bunun yanında, bunların korunması hakkında problemlerimiz yok mu, var; ama, en önemli korunması gereken yer, elbette, Topkapı Müzesi ve onun içinde, yakında ihalemizi yaptık; baştan aşağıya hem korumaya alıyoruz hem ikaz sistemini değiştiriyoruz; ama, şunu, arada cevap verirken de söyleyeceğim; ama, tek tek cevap verirken.

Mesela, bazı yerler benimle alakalı değil. Orada, beni sorumlu buldunuz; ama, ben Hükümetin bir bakanı olduğum için, yine, o meselede de kendimi sorumlu… Mesela, Yıldız’dan ben sorumlu değilim, Şale Köşkünden ben sorumlu değilim.

KEMAL  KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Her bakan “ben sorumlu değilim” dediği için…

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Türkiye Büyük Millet Meclisinin…

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Arkadaşımız burada yok. Konuyla ilgili Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına Şale meselesi sorulduğunda, Sayın Başkan, evet, orası bize ait; ama, biz orayı kendiliğimizden vermedik, Turizm Bakanlığı izin verdi, biz de o sebeple…

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Bir dakika… Bana soruyorlar. Ben rahatsız değilim ki…

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Rahatsız olacak bir şey değil de, soru böyle değildi Sayın Bakan.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Bir dakika, neyse… Ben, izah edeyim, benim endişem yok ki.

Elbette, biz vereceğiz; yani, yurt dışından ve yurt içinden gelen bütün film çalışmalarını, bizim telif eserleri ve sinemadan geri gönderiyor; ama, “ben burada çekeceğim” diyor “çekebilirsin” diyoruz, anlatabiliyor muyum.

Yine, laf arası geldikçe, hemen şey edeyim Berhan Beye de. Öbür o TV5’e de yapılan şeyde sadece budur, bizim yardımımız budur, sadece dedik ki, çekebilirsiniz, anlatabiliyor muyum, bu bir.

İkincisi de, yaptığımız gayet açık. Protesto ettim ve büyükelçilik aracılığıyla, Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla protesto ettim. Protestonun da, bir hafta sonu kalmadı, özür beyan eden mektubu geldi, zatıâlinize de takdim edebilirim. Yalnız…

BERHAN ŞİMŞEK (İstanbul) – Sadece problem şudur Sayın Bakanım: Bu senaryoları yetkili arkadaşların okuması gerekir.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Senaryo sunmadı bize.

BERHAN ŞİMŞEK (İstanbul) – Gittiğimiz zaman, yedi göbek senaryoyu okutur ve öyle çekim izni verirler.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Peki. Yani, durum bu, reaksiyonu gösterdim. Yani, zaten, zatıâliniz de meseleyi söylediniz.

Şimdi, tiyatrolara gelince... Tiyatroda herhangi bir -kalkışma demeyeyim, çok ağır olur- arkadaşların memnuniyetsizliği oldu. Her şeyi tenkit edebiliriz; ama, Sayın Reisicumhurumuzun, ben, o sözümde de, yani, demin arkadaşımızın şeyinde şey ederek söyledim; yani, Sayın Reisicumhurumuza… Benim devlet geleneğimde kimseye hakaret etmek değil. Reisicumhurumuzun hukukî bilgisini… Benim gönderdiğim görevden alma ve görevden almanın altındaki şartları, eğer, Reisicumhurumuz uygun görmeseydi kabul etmezdi. Bu çok açık ve net ve sizin dediğiniz gibi de değil. Tekrar ediyorum: Edebim gereği, benim memurumdur. Yani, benim memurumdur bir eski politikacının söylediği gibi değil; yani, bizim memurumuzdur, Türkiye Cumhuriyeti memurudur, onun için söylemiyorum. Onun ötesinde de, ben, Mine Hanımı uygun gördüm, getirdim.

Mine Hanımın meselesini de izah edeyim. Evet, bir (a) ve (b) kategorisi diye bir problem var; fakat, Mine Hanım, bundan önceki Sayın Genel Müdürün açtığı bir imtihanı kazanıyor ve rejisör oluyor. Rejisör olduktan sonra bu Genel Müdür geliyor. O Genel Müdür, başından bazı hadiseler geçti. O Genel Müdürden sonra bu Genel Müdürümüz geliyor, yani, Lemi Bey geliyor. Bu yapılan imtihanı iptal ediyor; yani, dramaturg olan ve çok iyi, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi mezunu olup birincilikle bitiren arkadaşımız rejisörlük imtihanını verip rejisör nasbedildikten sonra “bu imtihan haksız oldu” diyor ve iptal ediyor. İptal edince dramaturg durumuna geliyor. Sonra, Mine Hanım, zaten dramaturg. Yalnız, bir şey söyleyeyim, onları da küçümsemeden söyleyeyim. Dramaturg ile dekoratör bir değildir. Dramaturg oyun yazarından daha önemlidir. Neyse, olur böyle şeyler…

Mine Hanım ve arkadaşlarıyla beraber dava açıyor. İdare mahkemesinde davayı kazanıyor; ama, Lemi Bey tekrar dava açıyor; yani, itirazı… Şimdi dava derdesttir, hâlâ dava sürmektedir. Danıştay karar verecektir. Eğer, Danıştay karar verirse, Lemi Beyin itirazını haklı görürse, zaten, hukuken o şeyleri almış değildir. Hukukun dışında hiçbirimiz bir şey yapmayız.

Onun ötesinde bir meseleyi söyleyeyim: Gerek Mine Hanım…

BERHAN ŞİMŞEK (İstanbul) – Sayın Bakanım, herhalde, Mine Hanımın kararnamesini göndermeme nedeninizi buraya bağlıyorsunuz; üç aydır köşke gönderilmedi.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Yani, bir bakıma gönderebilirim; çünkü, benim kanaatime göre, mahkemeden, birinci mahkemeden yani, şimdi üst mahkemeye… Birinci mahkemeden olumlu şey almıştır;  anlatabiliyor muyum.  O bakımdan, benim için bir şüphe yok; ama, hepiniz biliyorsunuz ki, Sayın Reisicumhurumuzun bu hususta hassasiyetleri var. Ben, onu da dikkate almak mecburiyetindeyim.

Hemen, bu arada, tekrar, aradan cevaplar da aklıma geldikçe vereyim.

Yapılan 100’e yakın tayinden 78 tanesi mahkemenin verdiği kararları yerine getirmektir. Tenkit edebilirsiniz, şu edebilirsiniz, bu edebilirsiniz. Turizm Bakanlığı ile Kültür Bakanlığı aynı olur mu, olmaz mı, bana göre olur. Birbirine sinerjik etki de yapıyor ve tekrar söyleyeyim: Kültürün hakkını turizmden alıyorum, o bakımdan… Ama, Antalya’nın hakkını da unutmuyorum. Şimdiye kadar gönderdiğim para 40 trilyonu geçti ve bitireceğim onların hepsini, hepsini bitireceğim. Nisan başında; ama, en geç teslimi haziran başı; çünkü, o acıyı ben biliyorum. Yalnız o acı orada değil, çok açıkça söyleyeyim, (a) partisi, (b) partisi ayırmadan söyleyeyim: Antalya’dan Mersin daha berbat.

Beğenirsiniz, beğenmezsiniz; ama, benim Kültür ve Turizm Bakanı olarak yapacağım iş, ülkemin kültür ve turizm potansiyelini artırmak için elimden geleni yapmaktır ve bu hem tiyatroda hem operada hem güzel sanatlarda. Ben, operada, divan edebiyatının kahramanlarından olmak üzere, ilk defa, Türkiye’de bir libretto yarışması ve opera beste yarışması açtım.

Yine, ben, Türk müziğinde bundan otuz kırk sene evvel, aşağı yukarı 40-50 makamdan besteler yapılıyordu, şimdi, gittikçe azaldı ve pop müziğin etkisi altında usuller de azaldı ve rast makamı ve bazen hicaz, Güneydoğu Anadolu insanlarının yakın olduğu kürdili ve kürdili hicazkar makamlarından başka eser bestelenmiyor. Ben, bunu bir millî varlık kabul ettim. Son yüzyıldır kullanılmayan 50 makam ve 50 usulde -ki, Türk musikisi Batı müziğinden de usul bakımından çok zengindir- müsabaka açtım. Çok memnunum ki, Türkiye’de 450 tane eser geldi, yakında da sizlere inşallah CD’leriyle gönderirim.

Türk müziği ve onun ötesinde Türk halk müziği ve onun ötesine opera. Ben, bir hafta önce, Çin kültür geceleri için Çin’deydim. Seyrettiğim opera, seyrettiğim orkestra fevkalade beni büyüledi; ama, ben onu yapıyorum. Benim zamanımda, bir tanesi Aydın’da Şükran Güngör, bir tanesi Çayyolu’nda, bir tanesi Ostim’de 3 tiyatro ve opera binası açıldı. Yakında da, Devlet Tiyatrosunun yetiştirdiği eski konservatuarda, Mamak Belediye Başkanlığı olarak bir zamanlar kullanılan yerde, tiyatrocularımızın yetiştirildiği o tiyatroyu da hizmete açıyorum ve inşallah, bütün Türkiye’de, hem kültür merkezleri aracılığıyla hem de diğer imkânlarla, Türkiye’nin her tarafına tiyatrolarımızı açmak için çalışıyorum.

Hiçbir zaman, bu seneki kadar tiyatrocular desteklenmedi; 1 trilyon 650 milyar lira. Başvuran tiyatro sayısı 152 ve başvuran proje sayısı 168, yardım alan tiyatro 90. Ben, bu sene, 1 trilyon 650 milyar, geçen sene bu rakam 1 trilyondu; ama, ben bu sene bunu 1 trilyon 650 milyar liraya…

TEDA Projesi. Dünyanın en çok arzuladığım… Gençliğimden beri Nobel kazanan romancıların eserlerini okurum ve birçokları hakikaten güzeldi; ama, birçokları yahu bu eserler, bu eserlerin Avare Yıllar’dan ne üstünlüğü var, bu eserlerin Atilla İlhan’ın Dersaadet’te Sabah Ezanları’ndan ne üstünlüğü var, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’undan ne üstünlüğü var demiştim ve iktidar ve Bakanlık nasip oldu, ben bütün bu eserleri Batı dillerine çevirtiyorum; ama, ben çevirtirsem, Batı kütüphanelerinin tozlu raflarında kalır. Hayır, öyle yapmıyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Ben, onu çevirecek Batılı yayın evlerinin eserleri çevirenlere para veriyorum. Bu sene 500 milyar verdim, gelecek sene 1 trilyon.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Bu konuda da eleştiriliyorsunuz Sayın Bakanım.

Çok tarafsız davranamadığınız, yani, çok geniş alanlara çeviri imkânı tanımadığınız, belli yazarların…

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Bak, şimdi, ben çok demokrat bir adamım. Adam gelmiş, ben bu adamın eserini… Ben, mesela, Perihan Maden’in romanını okudum, biraz sıkılarak okudum, bitirdim; ama... Üç tane, birisi Macar, birisi Finlandiyalı, birisi Fransız üç tane yayınevi istedi, ben de verdim parayı; ne yapayım? Ben de bu kadar seven adamım. Ama, herkesin eseri var; Ali Bulaç’ın eseri de var.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Üç taneyi… Sizler de diyorsunuz ki, alırsanız, bunları verelim. Yoksa, para veriyorsunuz zaten.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Ben yapamam onları; kusura bakmayın, benden yapamayacağım şeyleri beklemeyin.

BERHAN ŞİMŞEK (İstanbul) – Çarşamba pazarından iki limon, yanında da soğan verelim değil ki, beğenilenleri…

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Beğenilmeyen eserlerin de, vaktiyle, bir kısmı da tercüme edilmiş.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Benim Türk ismi, Türk romancısı, A şahsı, B şahsı diye ayırmıyorum. Benim Türk romanımın bir yerlerde tanınmasını, Türk denemesinin bir yerlerde tanınması. Ben, Ali Bulaç’ın eseri Hırvatça’ya çevrilirken de aynı rahatlıkla verdim, diğer romancıların eserleri de çevrilirken aynı rahatlıkla… Tenkit ederseniz, tenkitinizle de başımla beraber. Hiçbir şeyim yok, eksik olmayın.

BAŞKAN – Evet, Sayın Bakan…

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Ama, ben, konuşacağım. Herkes ikibuçuk saat konuştu, ben konuşacağım.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Biz, siz rahatsızsınız diye biz konuşmadık, aslında en çok konuşmayı sevenler…

 BAŞKAN – Sayın Bakanım, zevkle dinliyoruz; ama, yarın da…

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Sayın Bakanım, siz, devamlı konuşanlara doğru bakıyorsunuz. Zannederim, bu tarafta konuşmak bize vacip oldu. Hep istikametiniz o taraf.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Bir dakika, ağabey… Affedersiniz… İşte, bu efelik var ya, böyle oluyor. Özür beyan ederim. Sol kolum kırık, ondan sola dönüp duruyorum ya… İyi, tamam, böyle döndüm, kusura bakmayın, sizlerden de özür diliyorum.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) –  Anlaşıldı ki bundan sonra biz konuşacağız ki, bize dönesiniz.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Ya hem ağabeyim Musa’sın, hem uzunsun hem kayasın, yapma…

BAŞKAN – Sayın Bakanım… Sayın Bakanım, bir 10 dakika daha…

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) - Şimdi, turizme gelince…

BERHAN ŞİMŞEK (İstanbul) – Sayın Bakanım, sinema ve tiyatroyla ilgili… Çok çabuk geçtiniz turizme. Onun için, diyoruz ki, kültür ve turizm beraber olmamalı. Bakın, kültürü, sinemayı, tiyatroyu…

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Bir dakika… Berhan Bey, laf ordusu bende kışlaktır, tamam mı; yani, üç saat konuşurum. Kültür üzerine de konuşurum ve aşkım kültürdür. Ben, bir şey dedim…

BERHAN ŞİMŞEK (İstanbul) – Ben o anlamda demiyorum efendim. Sinemanın emeklileriyle ilgili…

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Onu, sizin gayretlerinizi, Sali’nin gayretlerini, eski Genel Müdürümüzün gayretlerini şey etmiyoruz.

BERHAN ŞİMŞEK (İstanbul) – Bu konuda anlaşmış mıyız, tamam mıyız yani?..

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Tamamız tabiî.

BAŞKAN – Sayın Bakanım,  40 dakika oldu.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – O kadar konuşmuş muyum. Ben, politikacı olduktan sonra bu kadar çok konuşuyorum.

BAŞKAN - Daha oylamalarımız da var. Yarın da Millî Eğitim ve üniversiteler var. Siz, diğer cevap verilmeyen soruları yazılı olarak takdim ederseniz…

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) –  Yazılı olarak vereceğim.

Ama, bir 5 dakika daha…

BAŞKAN – Bir 5 dakika vereyim Sayın Bakanım, buyurun.

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Sayın Başkan, bir cümle okuyacağım efendim.

BAŞKAN – Sayın Dağcıoğlu söz almadı, bir cümle okusun.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Buyurun, dinliyorum.

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Şimdi, hem Sayın Meclis Başkanımızın konuşması esnasında hem daha sonraki bakanlarda ve şimdiki Bakanımızda, bir soru, zannediyorum, kayıtlardakinin dışında ifade edildi, o da şudur, kayıttan aynen okuyorum, Sayın Kaptan diyor ki Sayın Meclis Başkanımıza: “Sayın Başkanım, size ilişkin bir iki konum daha var. Bu İstanbul’da Yıldız Sarayı var. Bu Sarayda bir halı var, 406 metrekare, yanılmıyorsam ve Kurtuluş Savaşında sadece bu halı ve bir de avize çıkarılamamış.” diyor ve bir konuşma yapıyor. Onun peşinden, Sayın Meclis Başkanımız… Yani, bu, Sayın Bakanımıza atfedilmediğini burada netleştirmemiz lazım; çünkü, hep konuşuluyor, diyor ki Meclis Başkanımız Sayın Bülent Arınç:” Sayın Osman Kaptan arkadaşımızın bu çok zor sorularına biz cevap vereceğiz; ama, bir yanlışı düzeltmek için kendilerinin hazırlık yapması açısından sormak istiyorum. Yıldız Sarayında bir film çekildiğinden filan bahsediyorlar. Yıldız Sarayı bize bağlı değil, Kültür ve Turizm Bakanlığına. Acaba bir yanlışları var mı; onu düzeltsinler” diyor Sayın Meclis Başkanımız.

Dolayısıyla, o zaman Sayın Meclis Başkanımıza soru sorulurken -ben de buradayım, hepimiz hatırlıyoruz- Yıldız Sarayında film çekilmeyle ilgili soru sorunca, Sayın Başkan da o zaman bu cevabı veriyor.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Devamı var orada…

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Devamla) - Halbuki, eğer, Şale Köşkü demiş olsalardı, o zaman, Meclis Başkanımız bu konuyla ilgili cevap vereceklerdi. Şale Köşkü ayrı bir olay, Yıldız Sarayı ayrı bir olay.

Şimdi, Yıldız Sarayının cevabını Kültür ve Turizm Bakanımıza sorup alabilirler; ama, Meclis Başkanımız, sanki, bu cevabı vermemiş de, topu buraya atmış gibi bir görüntü yanlıştı, onun düzeltmek için söz aldım.

 

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Şimdi, tam Nasreddin Hoca’lık bir şey oldu… (Gürültüler)

Müsaade buyurur musunuz…

Hepiniz haklısınız, mesele şöyle; Yıldız Sarayında üç tane sahip var, hayır dört tane. Bir tanesi bize ait, bir bölümü; bir bölümü Yıldız Üniversitesine ait bir bölümü İstanbul Büyükşehir Belediyesine ait, bir bölümü de Meclise ait. Onun için, hepimizin hata yapma ihtimali çok olan bir yer; ama, Şale bize ait değil.

BAŞKAN – Sayın Bakanım, 5 dakika ilave süre veriyorum.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Şale köşkü… Hayır, Meclise ait bölümü içinde, halı da o bölümün içinde; kafamızdan uydurmuyoruz.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) –  Müsaade buyurur musunuz…

Şimdi, turizm denilince aklımıza o MES turizm dedikleri, deniz, kum ve güneş turizmi geliyor; bu turizmi inkar etmeden, turizmin çeşitliliği ortaya koymak gerekiyor. Niye inkar etmeden; çünkü, dünya turizminin yüzde 75’i bu turizmde. Yani, mesela, inanç turizmi denir; inanç turizminin, hac dahil, dünya turizmindeki yeri yüzde 1’dir. Onun için, bu turizmi inkar edemezsiniz; ama, bu turizm kırılgan bir turizmdir, rakipler çıkabilir ve çıkmıştır. Mesela, artık söyleniyor Yunanistan falan bizim rakibimiz değil; bizim en kabadayı rakibimiz, bu sene çok hissettiriyor, İspanya’dır; biz, bu meselede kocaman ülkeyiz; ama, bu turizmin alternatifleri, mesela ucuz diyorsunuz, hakikaten ucuza satılıyor; ama, Mısır, Tunus daha da ucuza satıyor.

Yani, o kırılganlığı önlemek için benim ülkemde başka bir şeyler var; termal turizm var, ki Türkiye’yi dört bölgeye ayırdık ve termal turizmin gereğini yapacağız. Termal turizm ne kadar önemli; çünkü, diğer turizmde aşağı yukarı bu sene 690 dediler; ama, yine 705 falan. Dediğiniz doğru, adam başı 705 dolardır; ama, termal turizme geçildiği zaman, bu iş 2 500; aşağı yukarı 4 kat fazla, yani 4 tane MES turizmin yapacağına 1 tane termal turizm gelsin. Termal turizm Türkiye’de çok, 1 300 tane termal merkezimiz var; biz, Türkiye’yi 4 bölgeye ayırdık ve bu 4 bölgeyi inşallah teşviklerle dünyaya açacağız ve 1 300 kaynakla, Türkiye, dünyada 7 nci ve Avrupa’da 1 inci ülkedir; ama, turizm sektöründeki payı yüzde 2’lerde dolaşmaktadır; bu, bir.

İkincisi, çok önemli bir şey; kış turizmi. Bütün Türkiye’yi 4-5 bölgeye ayırdık, dünyanın hiçbir tarafından olmayacak bir şey, mesela bir Palandöken, bir Sarıkamış; Sarıkamış’ın dünya çapında bir karı var, kuru kar dedikleri kar var; orayı ayırdık.

Bir de en önemlisi, ki, adam başı 6 000 dolar falan bırakıyor, golf turizmi demiyorum o biraz daha elit; kongre turizmi. Kongre turizmi adam başı 5 000-6 000 dolar bırakıyor.

Termal turizm ile kongre turizminin en önemli özelliği de bütün yıl devam etmesi; diğer bütün turizmler mevsimliktir, bu iki turizm devam eder. Biz, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı olarak, Türkiye olarak, bu imkâna sahibiz. Yine, biraz önce de söyledim, kültür turizminden golf turizmine, golf turizminden yayla turizmine bütün turizm alanlarında çeşitlenmeye gideceğiz; ama, tekrar söylüyorum, hiçbir zaman MES turizmi unutmayacağız; çünkü, ağırlık yüzde 75 orada. Yine, o ağırlığın bir başka önemi şurada Türk ekonomisi açısından: Orada, yani MES turizm yapılan yerlerde, Antalya kıyılarında, Türkiye’de üretilen etin yüzde 40’ı, sebzenin yüzde 35’i ve alkollü alkolsüz içkinin yüzde 70’i satılıyor ve bu açıdan da bu turizmi inkâr etmemiz mümkün değildir. Bütün bunları bir bilgi olarak arz ettim.

Tekrar, hepinize, zatıâlilerinize çok ama çok teşekkür ediyorum.

OSMAN COŞKUNOĞLU (Uşak) – Kongre turizmi, termal turizm dediniz; tam Allianoi’dan bahsetmenin sırası Sayın Bakan.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Edeyim. Allianoi hakkında karar aldık, bir ilmî heyete bıraktık, ne karar verirse uyacağım; biz bunu, Adıyaman Nemrut’ta, Avusturyalılar yanlış bir iş yapmıştı, ilim heyeti yanlış iş yapıyorlar diye karar verdi ve Türkiye Cumhuriyetinde belki ilk defa bir kazı heyetinin işine ben son verdim. Allianoi’da yanlış varsa düzeltiriz; ama, ilim adamları ne derse ona uyacağım.

OSMAN COŞKUNOĞLU (Uşak) – İlim adamları raporu hazırladı, Koruma Kurulu karar verdi.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Bir dakika… Ben, bir heyet halinde üniversitedeki ilim adamlarını görevlendirdim, raporu gelmedi; rapor gelmeden verdi demeyin canım; gelmedi, benim elimde rapor yok.

OSMAN COŞKUNOĞLU (Uşak) – Koruma Kurulu kararı…

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Şimdi, Koruma Kurulunun kararı, yine beni bürokratlarım için söylettirmeyin; daha düne kadar olur diyenler bugün olmaz diyor; Türkiye’de bu işleri biliyorsunuz. Ben, ilim heyeti ne derse buna uyacağım.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bakan.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Devamla) – Ben de teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – 2006 Malî Yılı Kültür ve Turizm Bakanlığı Bütçesinin bölümlerini okutuyorum:

(01 okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(02 okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(03 okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(04 okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(07 okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(08 okundu)

BAŞKAN – Bir önerge var; okutuyorum:

Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanlığına

Cetvelde gösterilen değişikliğin aşağıdaki gerekçeyle kabulünü arz ve teklif ederiz.

                            Mehmet Sekmen                                                                  Mikail Arslan

                                    İstanbul                                                                           Kırşehir

 

Kurumsal Fonksiyonel                       Fin     Ekonomik             Önerilen Miktar

 

EKLENEN      21 01 33 00        08 2 0 00        1              08 1                 4 000 000 YTL

DÜŞÜLEN      21 01 33 00                  08 2 0 00           1                05 4                 4 000 000 YTL.

BAŞKAN – Hükümet katılıyor mu?

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Aydın) – Katılıyoruz.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Gerekçeyi çok kısa…

BAŞKAN – Gerekçesini okutuyorum:

Gerekçe:

Türk sinemasının tanıtılması ve geliştirilmesi amacıyla yurt içinde ve yurt dışında düzenlenecek Türk film haftalarına ve film festivallerine katılmak üzere, proje başvurusunda bulunan gerçek ve tüzelkişi ile amatör…

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Anlaşıldı efendim.

BAŞKAN – Oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Önergeyle yapılan değişiklik çerçevesinde bölümü oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(09 okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(Genel toplam okundu)

BAŞKAN – Toplamı oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Kesinhesabı okutuyorum:

(Kesinhesap okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü bütçesinin bölümlerini okutuyorum:

(01 okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(02 okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(07 okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(Genel toplam okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

B cetvelini okutuyorum:

(02 okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(04 okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(Toplam okundu)

BAŞKAN – Toplamı oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü bütçesinin bölümlerini okutuyorum:

(01 okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(08 okundu)

BAŞKAN –  Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(Genel toplam okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

B cetvelini okutuyorum:

(02 okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(04 okundu)

BAŞKAN – Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

(Toplam okundu)

BAŞKAN – Toplamı oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Böylece, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü bütçeleri kabul edilmiştir; hayırlı, uğurlu olmasını temenni ediyorum.

Sayın Bakana ve değerli bürokratlara teşekkür ediyorum.

Son sözü Sayın Bakana veriyorum; buyurun.

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ATİLLA KOÇ (Aydın) – Sayın Başkanım, sayın milletvekili arkadaşlarım; çok teşekkür ederim, hepinizin katkıları oldu; ama, 2006’da hem kültür hayatımız hem turizm hayatımız çok daha önü açık olacaktır; şu günden, hem tanıtmada hem de kültür hadiselerinde 2006’ya ait bağlantılara girmiş bulunmaktayız ve 2006, 2005’i aratmayacak, daha güzel, daha temiz bir turizmle, ülkemin değerlerine daha çok sahip olan bir kültür programını tatbik etmek için ben ve bürokrat arkadaşlarım elimizden geleni yapacağız. Zatıâliniz başta olmak üzere, bütün arkadaşlarıma en içten teşekkürlerimi sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Bakan.

Değerli arkadaşlar, yarınki oturumumuz saat 11.00’de başlayacaktır.

Kapanma Saati: 00.13